Page 1

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

‘KAPTAN’ JACK SPARROW DÖNDÜ!

KARAYİP KORSANLARI: GİZEMLİ DENİZLERDE KADIN İSTERSE İHANET BAŞKA BİR YERDE TÜRKAN AYI GENÇ İNGİLİZ oyuncular

20 - 26 MAYIS 2011 / SAYI: 82


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

TÜRDEN TÜRE TOM TYKWER

B

u hafta 23 Mayıs tarihi, Türk sinefillerin favori Avrupalı yönetmenlerinden biri olan Tom Tykwer’in doğum gününe denk geliyor. Temmuz başında bizde gösterime girecek son filmi “Üç”ün (3) evvelinde ve bu yetenekli Alman sinemacının doğum gününde dönüp bir kez daha Tykwer filmografisini anımsamak yerinde olacak. Türkiye’de, kısa zamanda bir kült filme dönüşen “Koş Lola”nın (Lola Rennt) yönetmeni olarak tanıdığımız Tykwer, türden türe atlamayı seven bir sinemacı. Adını duyurduğu filmden önce gerilim yanı ağır basan “Ölümcül Maria”yı (Die Tödliche Maria) ve “Kış Uykusundakiler”i (Winterschläfer) çekmişti. İlki çok ses getirmemişti belki ama ikinci filminde Tykwer sinemasının temeli oluşmaya başlamıştı. Tykwer, kaderin ve rastlantıların insan hayatındaki etkinliğini araştırmak istiyordu. Hayatımızı ortaya çıkaran şey, aslında istemsiz gelişen bir vakalar zinciriydi ona göre. Görülmedik bir kaza, beklenen birinin geç kalması, birbiriyle alakasız iki kişinin rastlaşması gibi durumlar büyük dramlara giden yolu açıyordu. Tom Tykwer, 90’lar sinemasının başyapıtları arasında yer alan, bir videoklip hızındaki filmi “Koş Lola”da rastlantı ve kader kavramlarını neredeyse parodiye yaslanarak irdeledi. Lola’nın, sevgilisine ulaşacağı 20 dakikalık sürede yaşadıkları, üç farklı versiyonla önümüze sürülüyordu. Bir saniyelik farklar, ucu ucuna yetişilen ya da kaçırılan anlar bile insanlarında büyük nüans yaratabiliyordu. “Koş Lola”dan sonra yine böyle eğlenceli ve dinamik filmler bekleyenleri epey şaşırttı Tykwer. Kader kavramının yanına büyük bir keder duygusu ekleyerek “Prenses ve Şövalye”yi (Der Krieger Und Die Kaiserin) çekti. Bir kazada kendisini kurtaran adamın peşine takılan hemşire, ne yaparsa yapsın adamı kadere ve travmalara teslim olmaktan kurtaramıyordu. Kader ve kazayla, rastlaşmalarla bu kadar içli dışlı olan Tykwer’in yolunun,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

çekilmemiş bir Krzysztof Kieslowski senaryosundan geçmesi şaşırtıcı değildi elbet. “Cennet” (Heaven) kocasını uyuşturucuya kurban veren bir kadının, uyuşturucu tacirini öldürme girişimi sonrası tutuklanması ve buradaki hüzünlü polisle kesişen hayatlarını anlatıyordu. Tom Tykwer’in eski neşesinden hiç eser yoktu artık. “Paris, Seni Seviyorum” (Paris, Je T’Aime) toplamasındaki kısa filmi, bitmiş bir gönül ilişkisinin ardından yakılmış bir ağıttı düpedüz. Acı biten aşkların, kavuşamayan, kadere teslim sevgililerin yönetmeni olmasına ramak kala Tom Tykwer herkesi şaşırttı ve filme alınamaz sanılan eşsiz Patrick Süskind romanı “Koku”yu sinemaya uyarladı. “Koku: Bir Katilin Hikayesi” (Perfume: The Story Of A Murderer) belki romanın fanatiklerini tatmin etmedi ama çifte sürprizli sonuyla öyküye yabancı olanları kendisine çekmeyi başardı. Tykwer, gişe filmlerine ısınmış olacak ki bir espiyonaj hikayesi olan “Uluslararası”yla (The International) son kez sinemalarımızı ziyaret etti. Bir Interpol ajanı, çokuluslu bankaların uluslararası silah kaçakçılığındaki parmağını, şiirsel adaletle kesmeye çalışıyordu. Bir bakıma Tykwer filmlerinde kadere ilk kez başkaldıran kişi de bu adam sayılırdı. Bir kader olarak kapitalizme boyun eğmeyip canını ortaya koyarak asimetrik bir savaşa girişiyordu. Alman sinemacı yeni filmi “Üç”te aynı adama aşık olan evli bir çifti anlatıyor. Bir heteroseksüel, bir de homoseksüel aşk söz konusu yani. Filmi hep beraber yaz aylarında izleyeceğiz. Tykwer de böylece her filminde yeni bir tür denemeye devam etmiş olacak.

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, MÜJDE IŞIL, ERMAN ATA UNCU, VUSLAT SARAÇOĞLU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates Of The Caribbean: On Stranger Tides), Kadın İsterse (Potiche), Başka Bir Yerde (Somewhere), Türkan, İhanet (Partir), Beastly, Şov Bizınıs, Misafir.

23 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

24 TRENDEKİ YABANCI

Hayatını cüzamlılara adayan Türkan Saylan’ın son günlerini anlatan “Türkan” gösterimde. İranlı şair Furuğ Ferruhzad da 1963 yapımı “Kara Ev” adlı belgeselinde cüzamlılara ‘dokunmayı’ başarmıştı.

26 AŞKTAN DA ÜSTÜN

‘Doğa-insan’ mücadelesine mükemmel bir yorum getiriyor Jean-Jacques Annaud: Ayı (L’Ours).

28 ÖLÜM KARARI

Genç İngiliz oyuncuların dünya sinemasına etkisinden yola çıkarak, 11 genç ve çarpıcı ismi taşıdık sayfalarımıza bu hafta.

32 AİLE OYUNU

Nerden Biliyorsun? (How Do You Know).

34 SAPIK

Kaledeki Yalnızlık, Anadolu Kartalları, Dedemin İnsanları, Frank Capra, Django Unchained.

k 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

KARAYİP KORSANLARI: GİZEMLİ DENİZLERDE ORİJİNAL ADI Pirates Of The Caribbean: On Stranger Tides YÖNETMEN Rob Marshall OYUNCULAR Johnny Depp, Penélope Cruz, Geoffrey Rush, Ian McShane, Kevin McNally, Sam Claflin, Astrid Berges-Frisbey, Stephen Graham YAPIM 2011 ABD SÜRE 137 dk. DAĞITIM UIP

Nihayet sadece Jack Sparrow’a ait bir bir “Karayip Korsanları” geldi diye seviniyorduk ki, yine araya başka filmlerden parçalar girmiş... Film "Indiana Jones" serisinin üçüncü filmini andırıyor. 6

k arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

B

azı filmler başka filmler de doğuruyorlar. Olmadık bir şey değil bu... Peter Sellers’ın muhteşem Müfettiş Clouseau’su bile öyle çıktı sonuçta. Blake Edwards’ın “Karanlıkta Bir Çığlık” (A Shot In the Dark) filmindeki sarsak polis müfettişi o kadar acayip bir şey oldu ki Sellers sayesinde, izleyiciler onun kendine has maceralarını adeta talep ettiler yapımcılardan. Yakın dönemde bir animasyon filminde de benzer bir durum oldu. “Madagaskar”da (Madagascar) öyle iyi başarılmış dört tane penguen karakteri vardı ki, diğer ana karakterlerin ışıltısını resmen azaltıyorlardı. İzleyicinin ilgisi devam filminde onların daha fazla görünmesine ve sadece kendilerine ait bir TV dizisinin yapılmasına neden oldu. İlk filmiyle 2003’te tanıştığımız “Karayip Korsanları” serisinin başarısında hep iki etken olduğu konuşulmuştu: Birincisi koca Carolco şirketinin batmasına sebep olan “Korsan”dan (Cutthroat Island) beri korsan filmi yapılmıyordu, adeta bakir bir tür olarak bir kenarda unutulmuştu. Bu tip kokuları yakalamayı her zaman iyi bilen Bruckheimer gene hedefi vuran bir fikirle yola çıkmıştı. Ama ikinci etken kesinlikle Johnny Depp’in canlandırdığı Jack Sparrow karakteriydi. İzleyici zaten Depp’in pozitif enerjisine her zaman alışıktır ama Sparrow’da büyüleyici bir çekicilik vardı. Onun her iki cinse de hitap eden tavırları, makyajı ve aksesuarlarıyla Depp’in ve prodüksiyonun doğru adreslerden edinerek oluşturdukları karakter dizaynı böylesi bir ‘merchandise’ kaynağı için çok doğruydu. Gore Verbinski gibi nitelikli bir yönetmen ve popülerlerin yanına kalburüstü oyuncuların da eklendiği kadrosuna rağmen “Indiana Jones” dönemlerine aitmiş gibi duran bir mantıkla ele alınan bir ‘popcorn’du. Ama Indiana Jones kadar da hikayesine ve karakterlerine hakimmiş izlenimi vermiyordu. Hatta Indiana Jones’un düştüğü hataya bile düştüler. Nasıl ki o seride de fantazinin dozu kaçınca ilgi dağıldı (bkz. ikinci film), nasıl ki Naziler gibi gerçek düşmanlara

bağlandığından hikaye ve filmler şaha kalktıysa, bu filmde de ‘kalamar adamlar’ (!) çoğaldıkça filmler kan kaybetti. Açıkçası Jack Sparrow üç filmi de taşıyan, filmlere eğlence duygusu katan en büyük etkendi. Orlando Bloom ve Keira Knightley ile olacak iş değildi zaten. İzleyici daha çok Jack Sparrow istiyordu. Saygın bir oyuncunun böylesi bir filmden Oscar adaylığı çıkarması da çok kolay değil elbet. Nihayet karşımıza bir Jack Sparrow filmi çıktı. Yani talep edilen şey gerçekleşti. Öyle balıklarla çiftleşerek oluşmuş gibi adamlar ya da salya sümük aşık bir çiftin ortalarda dolanmadığı bir “Karayip Korsanları” daha çok eğlence vadediyor. Nitekim gençlik pınarının peşine düşmüş kimseye zerre güvenmeyen -birkaçı tanıdıkkarakterlerin birbirlerini ekmeye çalışması daha önce işlemiş ve test edilmiş bir hikaye. “Gizemli Denizlerde” adeta “Indiana Jones” serisinin üçüncü filminin öykü modelinin üzerine “Karayip Korsanları” karakterlerini yerleştirilmiş gibi. Orada da Kutsal Kadeh’le içilen suyun gençleştirici etkisiydi peşine düşülen. Bu hazineye ulaşmaya çalışan birden fazla ekip ve yolda tek tek aştıkları bilmeceli engeller... Açıkçası daha özgün bir malzeme beklerdik çünkü ana kahramanımız zaten zengin bir karakter. Bu sefer de içine “Alacakaranlık” kırması ‘birlikte olmaları doğalarına aykırı’ bir çift koymaktan kendilerini alamamışlar. Sparrow’u bir aşk ilişkisinde göstermek silahı geri teptirirdi ne de olsa. Ama illa bir aşk ilişkisi yaratılacaksa denizcileri kandırıp onlarla beslenen (vampirimsi) güzel bir denizkızı ile kafayı dinle, kitapla bozmuş misyoner bir delikanlıyla da olmasaymış bu keşke. Bu filmdeki “Will Turner” işlevini gören Philip ağzından dökülen iman dolu cümlelerle bu filmde yerinin olmadığını daha ilk sahnesinde belli ediyor. Kir pas içindeki korsanların arasında çevreci ve vicdanlı bir karakter olarak kalmak için ille de dindar bir misyoner mi olunması lazım. Mesele dinsel bir mesaj vermekse “Indiana Jones Son Macera” (Indiana Jones: The Last Crusade) bunu çok daha incelikle yapıyordu. Ama bunun


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Hiç kuşku yok ki, Penélope Cruz, hem fiziksel olarak hem de yeteneğiyle Keira Knightley’i suya götürür susuz getirir. Depp ile Cruz iyi bir 'film çifti' olmuş. 8

k arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

ötesinde sıkıcı da bir tip bu Philip. Üstelik onu canlandıran genç aktör (Sam Claflin) Orlando kadar (!) bile sempatik değil. Ayrıca hikayesi garip bir yerde sonlanıyor. Ne olduğu tam belli değil. İlk üçlemenin ‘kötü ama iyi de gibi’ karakteri Kaptan Barbossa’nın Kral George’un güvendiği bir denizciye dönüşmüş olarak hikayeye girmesi de inandırıcı değil ama eğlence adına yiyoruz işte. Hiç kuşku yok ki Penélope Cruz, hem fiziksel olarak hem de yeteneğiyle Keira Knightley’i suya götürür susuz getirir. Nitekim filmin en güzel numarası, onu Jack Sparrow’un karşısına Jack Sparrow olarak çıkarması! İkisinden de fışkıran cinsel potansiyelin bir türlü karşılık bulmaması gerektiğinin altı da daha iyi doluyor böylelikle; o da Jack gibi bir kadın işte... Aralarındaki var gibi olan cinsel çekimi çok iyi dengeleyen bir didişme hal söz konusu ki Depp ile Cruz’a iyi bir ‘film çifti’

olma fırsatı veriyor bu. (Tam da “Turist”te Depp ve Jolie arasında olmayan şey). Kısacası üzerine düşen ‘eğlence’ görevini büyük ölçüde başaran “Gizemli Denizlerde”, “Indiana Jones”, “Alacakaranlık” gibi tutmuş modellerden edinilmiş kalıplara bel bağlamasa daha çok bağrımıza basacağımız bir film olabilirmiş. Ne olacak şimdi gelecek filmde? Korsanların yetiştirildiği Hogwarts gibi bir okulla mı tanışacağız yoksa? Ya da Barbossa ve Sparrow, içinde büyük bir ordunun olduğu sanılan kutsal bir hazine sandığını mı kovalayacaklar? Yeni yazarlar yetişmiyor mu oralarda hiç?

Filmin son jeneriğinden sonra hoş bir espri var. Çıkmadan yakalayın! Filmin kötüsü Karasakal’da Ian McShane çok iyi, tamam. Ama karakterin hiçbir hikayesi yok. Karton gibi..


ERMAN ATA UNCU Çok Bilen Adam ermanata64@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

KADIN İSTERSE

M

adonna’nın ”MaterIal GIrl” videosunu hatırlar mısınız? En kışkırtıcı halleriyle Madonna, bir taraftan “Bu maddi dünyada ben de maddi bir kızım” deyip, diğer taraftan videosunda para yerine aşkı seçerken pek de inandırıcı değildi. En azından ilk görüşte... Ne var ki şoke edici seks bombası kadın stereotipinin temsilcisi Madonna'nın söyleminde dürüstlüktense tutarlılık aramasını bilenler, yıldızlarının hiç de yalan söylemediğinin farkına varacaklardı. “Erkekler Sarışınları Sever”den (Gentlemen Prefer Blondes) ödünç aldığı ikonografiyle Madonna, aslında filmlerde çekici olanla onların yoldan çıkmasına engel ‘ahlaki’ öğreti arasındaki çatışmayı görünür kılar. Sinemada ve popüler kültürde asıl çekici olanın, bir yere bağlanmayan müzikal numaraların, seyircinin zihninin bir köşesine yerleşmiş dekor ayrıntılarının, kostümlerin bulunduğunun bilincinde olması ve bunları da kariyerinin başköşesine yerleştirmesi, Madonna'yı sevmemize nedenlerden sadece birkaçıdır. Tıpkı Ozon gibi... François Ozon da sinemasının ‘kitsch komedi’ damarından bir örnek olan “Kadın İsterse”de, Technicolor'un artık gerçeklikle bağdaşmayacak renklerini, 1970'lerin kadın dergilerinin yumuşak ışıklı fotoğraf estetiğini alıp absürt bir etki yaratan müzikal sahnelerle aslında izleyiciyle arasındaki mesafeyi iyice artırıyor. Başka bir deyişle, Christian Metz'den ödünç alarak söylersek, Ozon'un dünyasında, ya da en azından bu dünyanın kitsch damarında, artık sinemanın mekanizmaları, izleyicinin algısının uzantıları değil. Ozon’un derdi, kendi içinde tutarlı ve gerçekçi bir dünya kurup seyircinin de buna dahil olduğunu hissetmesini sağlamaktan çok uzaklarda. Belki de Ozon'un sinemasını ayrıksı kılan o zevki hissetmek için gelip de seyircinin yanında oturacağı bölümleri ayarlamadaki dengeyi tutturabilmesindedir. 1970’lerin kadın televizyon programlarının sakilliğinden, ‘bayat’ diye bir kenara atılıp bırakılan süslü şarkılardan ve karmaşıklıklara dayalı vodvil komikliklerinden alınan zevki başköşeye oturtmak

amaç. O dünyayı yapay kılacak ne kadar unsur varsa filmine katan Ozon, seyircisiyle bir ‘utandıran suç’ ortaklığına girişiyor. Ve neyse ki, ne kadar serbest bir uyarlama olursa olsun Pierre Barillet ile Jean-Pierre Grédy’nin oyunu buna uygun bir kaynak sağlıyor. İş dünyasından atılmış, ev içi aktivitelerle özdeşleştirilmiş tipik bir anne karakterinin becerikli bir patron olarak yeniden doğmasının hikayesi, o ev kadınının ‘yararsız’ addedilen zevklerini su yüzüne çıkartmak için de en uygun zeminlerden biri kuşkusuz. Ozon sinemasında kadın yıldızların tüm yıldızlıklarını konuşturabilmesinde, onun sinemasında tüm ihtişamlarıyla arzıendam edebilmelerinde belki de en büyük pay onun ayrıntılardan kurulu dünyası. “8 Kadın” ve “Kadın İsterse”nin örneklediği kitsch damarı olsun, “Veda Vakti”, “Kumun Altında” gibi daha ‘ciddi’ işleri olsun, Charlotte Rampling, Catherine Deneuve, Fanny Ardant, oyunculuklarının ötesinde ‘persona’larıyla filmleri, hikayeleri hakimiyetleri altına alır Ozon sinemasında. Olay örgüsünün hayrına bastırılmaktansa tüm ihtişamıyla ortada olan yıldızlık mefhumu, tabii ki izleyicinin zevkini de kat kat pekiştirir. Kadın yıldızların görkemi, perde dışı hayatlarının da katkı sağladığı havalı halleri, inandırıcılığı zedeleyecek unsurlardansa filmlerin belkemiğini oluşturur. Kadın oyuncular, inandırıcılık namına ihtişamından arındırılacak kuklalardan ziyade en yıldız halleriyle perdeye gelirler. Deneuve’ün her sahnesinden keyif aldığı belli performansı, Ozon’un tavrıyla çakışır. Asıl önemli olansa Ozon tavrının ustalık boyutu. Deneuve’le Gérard Depardieu’nün “Cumartesi Gecesi Ateşi”nden fırlamış bir diskoda dans etmesine gülerken, diğer taraftan aralarındaki aşka inanmamızı sağlamak, perdeyle aramızdaki mesafeyi ince bir dengeyle ayarlayabilmek, ancak ustalarda görülebilecek bir beceri çünkü.

Catherine Deneuve'ü François Ozon yönetiminde seyretmek hiçbir zaman kaçırılmaması gereken bir deneyim. Ne kadar olumsuzluk sayılır bilinmez ama insan Catherine Deneuve'den birkaç şarkı daha dinlemek istiyor.

ORİJİNAL ADI Potiche YÖNETMEN François Ozon OYUNCULAR Catherine Deneuve, Gérard Depardieu, Fabrice Luchini, Karin Viard, Judith Godrèche, Jérémie Renier, Sergi López YAPIM 2010 Fransa SÜRE 103 dk. DAĞITIM M3 (Mars Prodüksiyon)

İhtişamlı yıldız Catherine Deneuve’ün her sahnesinden keyif aldığı belli performansı, François Ozon’un tavrıyla çakışıyor “Kadın İsterse”de. 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

11


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

İHANET

H

ayatını ‘ideal’ biçimde sürdürdüğünü düşünen evli ve iki çocuklu bir burjuva kadınının ‘riskli’ bir şekilde aşka tutunmasını, bunu da sınıfsal düşüşle birlikte yaşamasını resmeden “İhanet” (Türkçe isme takılmayın lütfen!), aşkı bir kez daha her şeyden vazgeçmenin temel sorumlusu olarak getiriyor karşımıza. Senaristyönetmen Catherine Corsini, bir yandan başkarakterin aşka açtığı kapıyla ilgilenirken, öte yandan da kadının kocasıyla yaşadığı gerilimli ilişkiyi öne çıkarıyor ve nihayetinde de her iki unsuru ‘sınıfsal karmaşa’nın içine atıyor, oradan çıkacak sonucu merakla beklememizi sağlıyor. Tilda Swinton’lı “Benim Adım Aşk”takine (Io Sono L'Amore) benzer bir teması var “İhanet”in. Burjuva kadının aşkla tanışmasını ve her şeyi geride bırakma riskini göze almasını ‘soğuk’ (mesafeli diyelim) bir atmosferle yansıtan “Benim Adım Aşk”tan farklı olarak, Corsini’nin filminde başkarakterin sınıfsal temelde de aşağılara çekildiğini görüyoruz. Âşık olduğu Katalan inşaat işçisinin dünyasına girmek zorunda kalıyor kahramanımız, kocasının da çabalarıyla. Bu durum, onu beş parasız biçimde ‘ait olmadığı’ bir çevrenin içine atıyor, sadece aşkla doyabileceği. Filmin en can alıcı özelliği, karakterin yolculuğunu sürekli olarak dibe doğru yönlendirirken, onun aşkına ekstra yüklemeler yaparak bir tür paradoksal yapı ortaya koyması bizce. Kadının ‘ışıltılı’ başlayan serüveni, her adımda biraz daha karanlığa doğru çekiliyor, beterin beterini yaşatıyor ona. Öte yandan âşık olduğunu hissettiği andan itibaren buna sıkı sıkıya sarılıyor ve her türlü sıkıntıyı bu motivasyonla göğüsleyebileceğini düşünüyor. Kocasıyla yaşadığı ‘çatışma’yla sınıfından çok uzaklara taşınırken, âşık olduğu adamla durduğu yeri benimseme konusunda sorun yaşamıyor kadın, oyunu kuralına göre oynamayı başarıyor (ya da öyle sanıyor). Filmin bu yönüyle Thomas Hardy’nin “Adsız Sansız Bir Jude”unu (Jude The Obcure) hatırlattığını söyleyebiliriz. Oradaki Jude-Sue çiftinin kaderine benziyor buradaki Suzanne-Ivan çiftinin yolu.

Bu hikayeye sadece kadın açısından bakmak ne derece doğru bilemiyoruz. Evet, merkezde kadın var ve onun ‘seçimleri’ yönlendiriyor hikayeyi, ama iki erkeğin etkisi de yadsınamaz düzeyde. Özellikle kadının kocasının ‘kabullenme’den son derece uzakta seyreden davranış biçimi, ‘parçalanma’nın da tetikleyicisi oluyor ve adımların trajik sona doğru hızlanmasını sağlıyor. ‘Sahibi’ olduğunu düşündüğü kadının avuçlarının arasından kayıp gidişini kabullenemiyor adam ve tam anlamıyla ‘savaş’ açıyor âşıklara. Sınıfında kapladığı yeri ‘zedeleyecek’ bu durumu hazmedemiyor, ‘düzen’in yerle bir edilmesine izin veremeyeceğini düşünüyor. Üstüne üstlük bunun sorumlusunun yoksul bir Katalan işçi olmasıyla iyice çıldırıyor, hiçbir şekilde kendi sınıfına ‘dokunamayacak’ bu adamın karısını ondan ‘çalmasına’ tahammül edemiyor. Sınıfının tipik özelliklerini sergiliyor yani, hırçınlaşıyor... Öte yandan hikayenin erkekler kanadının ‘zayıf’ halkasını oluşturan işçiyse aşkını sınırsızca yaşayabileceği bir ortama kavuşamayacağının bilincinde. Sevdiği kadının gösterdiği ‘cesaret’e sahip değil, o da kapladığı ‘küçük’ yeri kaybetmek istemiyor, kendini riske atacak hamlelerden kaçınıyor. Bu hikayede ‘her şeyi göze alabilen’ tek karakter var, o da kadın. İki erkeğin zayıflığını örtebilecek cesarete sahip, ama erkeklerin günahlarının cezasını o ödüyor, kimliksizleştirilmeye çalışılıyor. Son ana kadar ‘güçlü’ kalıp aşkı için yaşayan bu kadın, teslim bayrağını çekmiş gibi göründüğü finalde son bir hamle yapacak gücü de buluyor kendinde ve ‘silinmesine’ olanak tanımayacağını gösteriyor bizlere. Kristin Scott Thomas ise bu karakteri tüm yoğunluğuyla yaşatan bir performansa ulaşıyor, oyunculuğunun hiçbir zaman gevşemeyeceğini hissettiriyor bir kez daha.

Yvan Attal, ‘hırçın koca’ kompozisyonunda işini iyi yapıyor, karakterinden nefret etmemizi sağlıyor. Filmin finali, yeteri kadar (ya da beklediğimiz kadar) çarpıcı bir ‘son nokta’ koyamıyor.

ORİJİNAL ADI Partir YÖNETMEN Catherine Corsini OYUNCULAR Kristin Scott Thomas, Sergi López, Yvan Attal, Bernard Blancan, Alexandre Vidal, Daisy Broom YAPIM 2009 Fransa SÜRE 85 dk. DAĞITIM Duka Film

Filmin en can alıcı yanı, karakterin yolculuğunu dibe yönlendirirken, onun aşkına ekstra yüklemeler yaparak bir tür paradoksal yapı ortaya koyması. 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

BAŞKA BİR YERDE

H

ollywood’un göbeğinde büyüyüp de, dünyanın en büyük rant KAPISININ anahtarını fırlatıp atmak, herkesin harcı olmasa gerek. “Baba” (The Godfather) filmlerinin büyük yönetmeni Francis Ford Coppola’nın kızı, Nicolas Cage’in kuzeni Sofia, bağımsız sinemacılara taş çıkartırcasına, kendi sinema anlayışından ödün vermeden yola devam ediyor. İlk rejisi “Kaybolan Hayatlar” (The Virgin Suicides) ile 1999’da dikkat çeken, “Bir Konuşabilse…” (Lost In Translation) ile ‘şimdilik’ başyapıtını veren, “Marie Antoinette” ile ‘aslında yeteneksiz’ ve ‘ne yaptığını bilmiyor’ eleştirileriyle hırpalanan Sofia, dördüncü filminde artık kabul edilmesi gereken bir sinema dili ve yeteneği olduğunu gösteriyor. Anaakım sinemadan belki sadece star oyuncuları ödünç alırken, kendi kurduğu sinema evreninde insan ilişkileriyle beraber psikolojiyi, bunalımı, günümüz insanının yalnızlığını, burjuvaziyi, hatta Hollywood klişelerini usta bir cerrah gibi neşteriyle lime lime eden Coppola’nın tarzı, hiç tanımayanlar için hemen söyleyelim, zorlayıcı. Pek önemli bir gelişmenin yaşanmadığı, aslında gayet sıradan ama bu sıradanlığın içinde var olan müthiş devinimlerin çok iyi gözlemlendiği bir dünya onunki. Bu sebeple bir kısım seyircinin “E neydi bu şimdi?” diyerek salondan çıkacağını, bir kısmının da “Bu kadar durağan bir sinema nasıl bu kadar akıcı olabilir?” diyerek sevgisini pekiştireceğini söyleyebiliriz. Bütün hikaye, ünlü bir Hollywood aktörü olan Johnny Marco’nun gündelik hayatta yaşadıklarından ibaret. Bizim o şaşaalı dünyalarına hayran olduğumuz, sürekli canlı, neşeli; partilerden partilere koşan, etrafında ünlü arkadaşları, hayranları vs. eksik olmayan insanüstü varlıklar olarak hayal ettiğimiz büyük yıldızların, aslında ne kadar yalnız, ıssız, mutsuz ve sıradan olduklarını gösteriyor film bize. Bu duruma inanalım ya da inanmayalım, neticede yönetmenin anlatmak istediği hikaye ya da gözlemleyip de etkilendiği, belki de kafasında kurguladığı durum bu... Johnny’nin 11 yaşındaki

kızı, annesinin uzak bir yere gitmesi üzerine babasının yanına kısa süreliğine gelince, bir şeyler değişmeye başlıyor. Evinde pinekleyen, uyumak için odasına dansçı kızlar çağıran, seks yaparken bile uyuyakalan, her şeye ilgisiz, her şeyden bıkkın Johnny’nin hayatına renk ve enerji geliyor adeta. Kızıyla gezip dolaşan, davetlere onu da yanında götüren, birlikte geçirdikleri zamanlardan keyif alan Johnny, mutluluğun, o sahte hayatının dışında olduğunu idrak ediyor. Gerçi burada serkeş hayata negatif bir bakış, ayrı yaşadığı kızı ve eşiyle ‘beceremediği’ hayata ise özlem söz konusu gibi. Fakat iyi kötü biliyoruz ki bu mutsuz adam da veya bir başkası da ‘kutsal aile’ kurumu içerisinde yine mesut olamayacak. Tam da bu noktada Sofia’nın kendisi devreye giriyor. Fiziken filmde yer almasa da, çocuk yaşlarda yönetmen babasının yaşadığı/yaşattığı hayat, girip çıktığı ortamlar belli ki Sofia’nın üzerinde derin izler bırakmış. 11 yaşındaki Cleo da aslında Sofia’nın çocukluğu… Bu arada Cleo rolündeki Elle Fanning’in, kardeşi Dakota Fanning’den çok daha tatlı ve sevimli olduğunu da belirtmek gerek. Hollywood klişeleri meselesine dönersek; Sofia Coppola’nın şahane bir şekilde altını çizdiği durumlar söz konusu. Örneğin, aksiyon filmlerinin dünya çapındaki yıldızı Johnny Marco, başlarda merdivenden birkaç basamak düşüp kolunu kırıyor ve alçıyla dolaşmak zorunda kalıyor. Portatif metal çubuklara sarılarak seksi danslar yapan ikiz kızlar, bir Hollywood filminde ‘tahrik edici’ unsur olarak gösterilecekken, burada gayet sıradan ve kitsch duruyorlar. “Ucuz Roman”daki (Pulp Fiction) Travolta-Thurman dansı neyse, bu sahneler de öyle diyebiliriz. Yine bir sahnede Cleo’nun babasıyla “Alacakaranlık” (Twilight) serisi üzerine isim vermeden yorumlar yapmaları Hollywood’a hoş bir gönderme…

Konuk oyuncular tam bir sürpriz. Benicio Del Toro, Maurizio Nichetti filme ayrı bir keyif katıyor. “Ferrari’sini Satan Bilge”den etkilenmiş Coppola, Ferrari’den vazgeçmekle her şeyin düzeleceğini zannetmiyordur umarız.

ORİJİNAL ADI Somewhere YÖNETMEN Sofia Coppola OYUNCULAR Stephen Dorff, Elle Fanning, Chris Pontius, Michelle Monaghan, Benicio Del Toro YAPIM 2010 ABD SÜRE 97 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

Francis Ford Coppola’nın ‘yetenek abidesi’ kızı Sofia, Venedik’te Altın Aslan alan filminde çocukluğuna dönüyor biraz da… 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

15


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934)

mujde.isil@superonline.com

TÜRKAN YÖNETMEN Cemal Şan OYUNCULAR Rüçhan Çalışkur, Ragıp Savaş, Tardu Flordun, Özge Özder YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 109 dk. DAĞITIM Warner Bros. (Koliba)

Özel hayata odaklanmaya çalışırken genelde kaybolan, kaçırılmış bir fırsat bu film. k 16 arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

1

3 Nisan 2009’da, Ergenekon soruşturmasının 12. dalgası kapsamında evi arandı. Hem kemoterapi gören ve durumu ağır olan bir kanser hastasına hem de cehaletle savaşmayı kendine görev edinmiş bir aydına yönelik bu acımasız tutum çok eleştirildi. Günlerce hastanede kaldı. Bu olaydan çok değil, sadece bir ay sonra, 18 Mayıs’ta hayata gözlerini yumdu. Bu, basından takip ettiğimiz gerçekler… Bir de filmdeki duruma bakalım: Polisler bir sabah Saylan’ın evini basar ve arama yapar. Televizyonda haberi çıkar, bir avuç insan evinin önünde protesto eder. Saylan için Ergenekon baskını, sanki hiç var olmamışçasına burada biter ve üzerine fazla konuşulmaz. Anlaşılan o ki filmin amacı, Ergenekon’suz bir Türkan Saylan hikayesi anlatmak. Daha doğrusu hikayeye son nokta koymak diyelim. Zira aynı adlı televizyon dizisinin finalini beyazperdede yapıyor “Türkan”. Ancak Ergenekon baskınından kaçarken şöyle bir handikap ortaya çıkıyor: Filmin posteri, Saylan’ın evinin önünde toplanan ve yaşananları

protesto edenleri sakinleştirmek için yaptığı ‘mola’ işaretini kullanıyor. Yani anlatılanlar gerçek ya da gerçeklerden esinlenmiş ama hayatının dönüm noktalarından biri sayılan (hatta ölümünü hızlandırdığı ileri sürülen) Ergenekon baskınına fazla dokunmadan, bulaşmadan ve onu eşelemeden… Saylan’ın oğullarıyla ilişkisi etrafında gelişen hikaye, halka mâl olmuş bir doktorun iç dünyasını anlatma amacında da yüzeysel kalıyor maalesef. Kadın bakış açısından, onların mağduriyetini anlatmayı seven Cemal Şan için fazla ‘düz’ bir yapım bu. Paralel öykü olarak sunulan ve Urfa’dan gelen genç kızın, günlerce nasıl başına bir şey gelmeden İstanbul’da hayatta kaldığını kestirmek ise neredeyse imkansız. “Türkan”, özel hayata odaklanmaya çalışırken genelin içinde kaybolan, kaçırılmış bir fırsat…

Rüçhan Çalışkur, Türkan Saylan’a şaşırtıcı derecede benziyor. Film, Saylan’ı politik malzeme haline getirmeden, özeliyle anlatayım derken ana karakterinin büyüsünü ve etkisini silikleştiriyor.


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934)

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

BEASTLY YÖNETMEN Daniel Barnz OYUNCULAR Alex Pettyfer, Vanessa Hudgens, Mary-Kate Olsen, Neil Patrick Harris YAPIM 2011 ABD SÜRE 86 dk. DAĞITIM Medyavizyon

Yetişkinlere sıkıcı gelebilecek filmin temel problemi, hitap ettiği kitlenin yeni yetme kızlar olması! k 18 arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

U

yarlanan romanın yazarı Bayan Alex FlINn’in de başvurduğu tradisyonel masal ilk kez 18. yüzyılda basılı olarak yayımlanmış ve sosyal sınıfları belirginleştirmiş, sahne-televizyon-sinema için de neredeyse sonsuz bir kaynak olagelmiştir. Zengin bir tüccar ile ikisi egoist, biri de iyilik dolu (‘Güzel’) üç kızı arasındaki ilişkiyi; fedakar olanın babasının canını kurtarmak için ‘Canavar’ın şatosunda yaşamaya başlamasını, onun gerçek kimliğini bilmeden âşık olmasını, büyünün bozulmasıyla da inayetinin karşılığını almasını anlatır. “Beastly”, ‘şişmanlattığı’ insanların bilinçaltlarına muhteşem fotomodeller marifetiyle faşistçe "böyle görünmelisin" sloganını işleyen ve suçlulukla zayıflama çabalarına yönlendiren, böylece her iki şekilde de milyar dolarlar kazanan kapitalist barbarlığın hüküm sürdüğü günümüzde, kahramanını erkek olarak belirliyor. Yakışıklılığın zirvesindeki şımarık ve zengin lise öğrencisinin ‘defolu’ gördüğü herkesi açıkça aşağılaması büyü güçleri olan bir kıza çarptığında, gerçek aşkı ona “seni seviyorum” diyene

kadar insan içine çıkamaz hale geliyor. Bir yıllık sürede, pişmanlık duyup iç hesaplaşmaya giriyor, ‘gerçek güzelliği’ keşfediyor, ikinci bir şansı hak ediyor, vs. vs. Yetişkinlere sıkıcı gelebilecek filmin temel problemi, hitap ettiği kitlenin yeni yetme kızlar olması! Çünkü fiziksel görünümüyle genç aktörlerin en nefes kesicilerinden biri olan Alex Pettyfer, çirkinleştirildiğinde bile, kızların çığlık çığlığa önlerine atıldıkları saçsız bir punk rock şarkıcısı denli çekici. Dolayısıyla, masalın belli bölümlerini kullanan film, zorlama yardımcı karakterler ve iyice silik ‘Güzel’iyle birlikte, Pettyfer'in canlandırdığı güya sevimsizleştirilmiş Kyle karakterine çalışıyor! Aynen, “Alacakaranlık” (Twilight) serisinin ‘soğuk vampir’i Edward'la ‘sıcak kurt oğlan’ı Jacob'ın ‘pazarlanması’ gibi!

Yaratıcı makyaj efektleri! Şu ünlü komik (!) ve muzip Olsen İkizleri’nden Mary-Kate’in, büyücü kız karakteri için gerekli gizemden yoksun oluşu!


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Çok Bilen Adam VUSLAT SARAÇOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934)

vuslatsaracoglu@yahoo.com

ŞOV BİZINIS YÖNETMEN Mustafa Uğur Yağcıoğlu OYUNCULAR Müslüm Gürses, Almeda Abazi, Önder Açıkbaş, Zeynep Beşerler, Cem Kılıç YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 100 dk. DAĞITIM Tiglon (Panorama)

Bu film TV için bile çok ‘hafif’ bir üretim. Ortada ne bir senaryo var, ne bir oyunculuk gösterisi ne de espri... k 20 arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

Ş

ov Bizınıs”ı izledikten sonra anladım ki düzeysizliğin binbir tonu, binbir versiyonu olabiliyormuş. “Bu seferki en kötüsüydü, bir mide ne kadar bulanabilir ki!” diye düşünmeyin. İçinizde hissettiğiniz bulantının midenizi aşıp diğer iç organlarınızı sarması mümkün. Bu filmi izlerken “Kutsal Damacana”, “Recep İvedik” serilerini bile arar oldum. En azından bunlar, bayağılıkta istikrarlı bir çizgi izliyorlardı. Düzeysiz bir bütün oluştururlarken belli kuralları gözetmeyi ihmal etmiyorlardı. Örneğin bütün o çirkin sahneler arasında az çok bir bağlantı bulunuyordu. “Şov Bizınıs”ta geçtim filmin bütününü, sahnelerin kendi içinde bir tutarlılık aramak bile imkansız hale gelmiş. İkinci bir nokta ise filmin kadrosunun oluşturduğu anlamsız kalabalık. “Şov Bizınıs”ın hemcinslerinde en azından gereğinden fazla karakter bulunmuyordu, filmin bütün bileşenleri aynı bayağılığın hizmetine sokulmuştu. Mesela senaryo gereği göbekli, kıllı, ağzından sular akıtarak dolaşan bir adam, bel altı bir espri mi yapacak, filmde buna malzeme oluşturacak yeterli sayıda kadın bulunurdu. Ya da yine aynı

adamlardan biri, icra ettiği cinsel faaliyeti ballandıra ballandıra arkadaşlarına mı anlatacak, o zaman ona uygun sayıda başka ‘erkek’ler yerleştirilirdi filme. Fakat burada o kadar çok anlamsız kişi, sahne ve durum var ki! Ana karakter diye tarif edilen Ferit’in neden bir karısı ve çocuğu var? ‘Üzeyir’ denen mafya üyesinin kız kardeşinin filmin küfür bütünlüğü içindeki işlevi ne? Ayrıca filmin izleyiciyi yüz dakika boyunca sıkıntıdan patlayacak bir hale soktuktan sonra apar topar bitmesi, kurgu hatası yapıldığı izlenimi veren kısa, bölük pörçük sahneler de cabası. Filmin ismi aslında çok yerinde: ‘Show Business’. Yeter ki satsın, her türlü rezalet sergilenebilir, ‘show’ adı altında parayla satılabilir. Ancak bu rezalet sergilenirken bile çuvallanır, o bile ele yüze bulaşır, her şeyin taklidi, çakması yapılır. Show Business’ın çakması da “Şov Bizınıs” olur.

“Ezel ameliyatı yaptırmak” esprisi komik. Film boyunca dönüp duran ‘dönme’ esprileri dayanılır gibi değil.


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934)

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

MİSAFİR YÖNETMEN Ozan Aksungur OYUNCULAR Halit Ergenç, Lale Mansur, Yeşim Ceren Bozoğlu, Murat Mahmutyazıcıoğlu YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 100 dk. DAĞITIM M3 (zeryen)

Yönetmen, belirli bir zamana ait olmayan çalışmasıyla, bu topraklara ait, ileriye kalacak bir not düşüyor. k 22 arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011

C

insel algıların üzerini kaplayan riyakarlığın törpülenmeye çalışıldığı açık toplum modellerinin tersine, bizimki gibi, ‘her tür ilişkiyi’ kapalı yaşayan şark topluluklarında hemen herkes maskesinin ardına gizlenir. “Namusum için” denildiğinde de akan sular durur! Oysa evlerin içlerinde öyle çok şey yaşanır ki… İlk kez tanıştığımız Ozan Aksungur, handiyse her sahnede yer verdiği erkek karakter Oktay’ın birkaç gün içinde yaşadıklarını öykülerken, bu geniş sosyolojik ‘puzzle’daki küçük bir parçaya odaklanıp bütün hakkında bir tespit yapmaya çalışıyor. Eksikleri: Kapalı mekandaki cinselliği ‘haz ve baskı’ unsuru olarak yoğunlaştıramıyor… Hikayeye, Oktay’ın karşısına çıkan kişilerin geçmişleriyle ilgili katkılar sunamıyor… Yurtdışından kısa süreliğine memleketine, küçük kente gelip, o güne dek en yakınları tarafından hep aldatılan ve kültürler arasında derin bir yalnızlığa gömülerek alkolizme saplanan Oktay’ın (Halit Ergenç değerli bir performans sergiliyor) ciddi bunalımına dair ipuçları güdük kalıyor. Ancak, yine de, bu film ‘meramını’

anlatmayı başarıyor. Rastlantısal olarak yanlarında kaldığı akraba ailenin reisi iş için uzakta, evin tüm gün çalışan genç oğlu iyi niyetli, anne Ayşe ise bedenen ve kalben sıkıştığı ‘ev hanımlığı’ rolünde, belki “Madam Bovary” okuyor; ancak onun gibi risk alamıyor. ‘Fettan’ komşusuyla yaşadığı kadın kadına tatminle idare ederken, kabarmış arzuları Oktay’ı yakalıyor. Oktay, aşkı bulduğunu ve onu yanına alıp döneceğini zannederken… Hani, ilkokul kitaplarından başlayarak öğretilir ya, ‘ailenin en küçük sosyal ve ekonomik birim olduğu’… İşte Oktay, sistemin bu kurumunu unuttuğu için ‘gerçeğe’ tosluyor. Ve yönetmen de, atıfta bulunduğu realist roman gibi ‘sahici ve belirli bir zamana ait olmayan’ çalışmasıyla, bu topraklara ait, ileriye kalacak bir not düşmüş bulunuyor.

Komşu kadını oynadığı kısa rolde bile yer aldığı sahneleri ‘yükselten’ Yeşim Ceren Bozoğlu. Lale Mansur, çalışmayan, gözü açık, dar çevre insanı Ayşe karakterine ‘seçkin edasıyla’ darbe vuruyor.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

BAŞKA BİR YERDE BAŞKA BİR YERDE

İHANET

KADIN İSTERSE

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

OKAN

HHH

HHH

tunca

aRslan

ŞOV BİZINIS

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

UYANIK

ALİ ULVİ

BURÇİN S.

HH

HHH

HHH

HHH

H

HH

BEASTLY

YALÇIN

İHANET

HHH

HHH

HHHH

HHHH

KADIN İSTERSE

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

KARAYİP KORSANLARI: GİZEMLİ DENİZLERDE

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH HHH

HHHH

MİSAFİR ŞOV BİZINIS TÜRKAN COPACABANA: DÜĞÜN HEDİYESİ

HHH

HH

DEVRİMDEN SONRA

HHH

GİŞE MEMURU

HHH

HHH

HH

HHH

HAYALİ AŞKLAR

HH

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HHHH

HOP KAR BEYAZ

H

HH

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ KÖTÜLERE KARŞI KIYAMET GECESİ

H

HHHH

HH

H

HH

HHH

KUTSAL SAVAŞÇI

HH

H

HH

HHH

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR

HHH

HH

KÜÇÜK GÜNAHLAR

HH

HHH

HH

LANETLİ MİRAS

HH

HHH

HH

HH

SENNA SUÇLU KİM? THOR

HHHH

NERDEN BİLİYORSUN?

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH HHH

H H H H H

HHH

ZEFİR

HH

HHH HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere

23


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

TÜRKAN VE FURUĞ

24

arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011 k


Hayatını cüzamla savaşa adamış Türkan Saylan’ı anlatan Cemal Şan filmi “Türkan” gösterime girdi. İranlı şair Furuğ Ferruhzad da 1963 yapımı “Kara Ev” adlı ödüllü belgeselinde cüzamlılara ‘dokunmuştu’. Her iki güzel kadını saygıyla anıyoruz...

B

u hafta sinemalarımızda gösterime giren Cemal Şan imzalı “Türkan” filmini henüz seyredemedim. Türkan Saylan’ın ölüm yıldönümünde seyirciyle buluşan bu yapımın, son yıllarda hep ‘küçük ama etkili’ işlere imza atmış olan Cemal Şan’ın yönetmenliğinde, yaşamına odaklandığı görkemli kişiliğe yakışır bir nitelikte olduğuna inanıyorum. Türkan Saylan adı, çağrışımlarla yüklüdür… Yakın tarihimizin en büyük komplolarından birini oluşturan ‘Ergenekon Operasyonu’ da aklınıza gelecektir bundan böyle Türkan Saylan denilince, eğitim çalışmaları ve ÇYDD de, 19 Mayıs da… Benim içinse iki yıl öncesine kadar ‘cüzamla savaş’ demekti Türkan Saylan. Uzun yıllar bu sinsi hastalıkla savaşmış, “Cüzam konusunda Türkiye’deki önyargıları kırmak benim için en önemli hedefti, bunu başardık” demiş olan Saylan, cüzamlılara ‘dokunmasıyla’ çok şeyin değişmesine neden olmuştu bilindiği gibi. Hep düşünmüşümdür; Che Guevara gibi, Türkan Saylan gibi devrimci kişilikler, neden bu hastalıkla savaşıma bunca önem vermişler diye… Sanırım yaşamlarını ezilenleri, acımasızca sömürülenleri, en alttakileri kurtarmaya adamış olan bu insanlar, tüm hasta grupları içinde en dışlanan, en uzak durulan, ‘dokunmaktan bile’ kaçınılan bu insanlara yardım eli uzatmayı da ‘öncülük’ olarak kabul etmişlerdi. Yönetmen Ahmet Yüzüak’ın 1987’de çektiği “Cüzzamlı” (Salih Kırmızı, Pembe Mutlu) filmine de danışmanlık yapan Türkan Saylan dolayısıyla, cüzamı konu edinmiş, bu hastalığa yakalanan zavallı ve çaresiz insanlara ilgi duyup, dertlerini dert edinen birisinden daha, İranlı şair Furuğ Ferruhzad’dan da söz etmek istiyorum. Muazzam derinlikteki İran şiirinin en ayrıksı temsilcilerinden, toplumsal ve cinsel isyanın sesi Furuğ (1935-1967), yedinci sanatla da yakından ilgilenmiş, Batı sinemasını daha iyi

tanımak için bir süre İngiltere’de çalışmalar yapmıştı. “Bir Ateş” (Yek Âteş) adlı belgeseliyle İtalya’daki bir festivalde birincilik ödülü alan Furuğ Ferruhzad, 1963’te çektiği “Kara Ev” (Khaneh Siah Ast) filmiyle de Almanya-Oberhausen Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü kazanmıştı. 1967’de bir trafik kazasında ölen Furuğ’un şiirleriyle üniversite yıllarımda tanışmış, Türkiye’de yayımlanan ilk kitabı “Sonsuz Günbatımı”nın (Ada Yayınları, 1989) Celal Hosrovşahi’yle birlikte iki çevirmeninden biri olan Onat Kutlar’la uzun sohbetler etmiştik. Hukuk fakültesinde öğrenciydim ve Onat Kutlar da benden yıllar önce hukuk fakültesinde okurken sınıf arkadaşı olan Hosrovşahi’yle “Kara Ticareti Hukuku çalışmaktan bıkıp Furuğ çevirdiklerini” anlatıyordu. Aradan geçen yıllarda Türkiye’deki şiir çevirilerinin, seçkilerinin sayısı çok arttı Furuğ’un, hepsini edindim, hepsini okudum ve nihayet kısa süre önce editör arkadaşım Selahattin Özpalabıyıklar sayesinde, hep merak ettiğim “Kara Ev”i de seyretme fırsatı buldum. 20 dakikalık “Kara Ev”, tam Furuğ’a yakışır nitelikte kara bir şiir aslında… Yapımcı arkadaşı İbrahim Gülistan, Tebriz’deki Cüzamlılar Evi’yle ilgili bir belgesel teklifi almış ve Furuğ’dan filmin yönetmenliğini üstlenmesini istemiş. Küçük bir ekiple birlikte cüzamlılar kampına giden Furuğ, anlatıcılığını da üstlendiği (erkek sesi ise İbrahim Gülistan’ın) filmde, elinde senaryo vb. olmadan cüzam hastalarının dünyasından çarpıcı kesitler yakalıyor, etkileyici portreler sunuyor. O kahredici dünyada da şiirsel bir yolculuğa çıkılabileceğini gösteriyor Furuğ ve cüzamlılara adeta kamerasıyla ‘dokunuyor’. Abbas Kiarostami’nin 1999 yapımı “Rüzgar Bizi Sürükleyecek” (Bad Ma Ra Khahad Bord) filminin adının da Furuğ’un ünlü bir şiirinden alıntı olduğunu

anımsatayım ve noktayı, “Kara Ev”e çok yakışan bir Furuğ şiiri olan “Gece Görüşmesi”yle koyayım: “Ve o şaşırtıcı yüz / Konuştu benimle pencerenin öbür yanından ve dedi ki / Hak, açıp gözünü görenindir / Ben ürkütücüyüm yitme duygusu gibi / Ama gene de tanrım / Nasıl korkulur benden? / Sisli çatıları üstünde gökyüzünün / Hafif ve başıboş dolaşan / Bir uçurtmadan başka / Hiçbir şey olmayan benden? / Aşkımı, isteğimi, nefret ve acılarımı / Gece ayrılığında mezarların / Kemirmiştir adı ölüm olan bir fare / Ve o şaşırtıcı yüz / İnce, uzun ve çok zayıf / Akan çizgileri esen rüzgarla / Her an silinen ya da değişen / Ve yumuşak ve uzun saçları / Kapılarak gecenin görünmez dalgalarına / Serilen karanlığın ovalarına / Deniz dibi bitkileri gibi / Aktı pencerenin öbür yanında / Ve bağırdı: / İnanın ne olur bana! / Diri değilim ben!” İki güzel kadına, Türkan Saylan’a ve Furuğ Ferruhzade’ye saygıyla… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

25


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

AYI Fransız sinemasının Hollywood’a açılan ferah penceresi Jean-Jacques Annaud, insanoğlu ile tabiat ana arasında koşulsuz bir barıştan yana olan 1988 tarihli filmi “Ayı”yla (L’Ours), izleyicisini o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir empatiye davet ediyor.

İ

nsanoğlu doğayı çomaklamayı sever. Doğa üstünde sadece hükümranlığını ilan etmeye çalışmakla kalmaz. Sadece egosunu, sertliğini, erkekliğini onun üzerinde şişirmez. Aynı zamanda şiddet açlığını da kimi zaman doğa üzerinden doyurur. Ruhunun en çirkin, en pespaye yüzünü yeri gelir doğaya göstermekten de sakınmaz. Sinemada tabiatı en çıplak haliyle resmeden, bunu büyülü bir estetikle beceren Jean-Jacques Annaud, bir filozof, bir ermiş edasıyla yaklaştırıyor kamerasını peyzaja. Filmografisi bu konuda hakikaten dikkat çekici örneklerle dolu. “Ateş Savaşı” (La Guerre Du Feu), “Tibet’te Yedi Yıl” (Seven Years In Tibet) ve “İki Kardeş” (Deux Frères), üstadın farklı farklı dönemlerine ait olmalarına rağmen, insan-doğa ilişkisini en arı haliyle resmeden filmlerdir. Gelgelelim, her biri kendi açılarından ilginç bu filmler, mevzu bahis tabiat olunca, “Ayı”yla baş edemezler. Ülkemizde Aralık 1989’da “Bir Sevgi Filmi” sloganıyla gösterime giren “Ayı”, James Oliver Curwood’un “The Grizzly King” adlı romanından, bundan beş sene önce kaybettiğimiz ünlü ve üretken senarist Gérard Brach tarafından uyarlanmıştır. 1885 yılında Kanada’nın güney eyaletlerinden British Columbia’nın dağlarında geçer hikayemiz. Bir anne ayı ve yavrusuyla tanışırız bu uçsuz bucaksız, yemyeşil dağlarda. Anne ayı bir yamaçta bal kovanlarında bir yandan günlük rızkını çıkarmak, diğer yandan da yavrusunu beslemek için uğraşırken tepesine yuvarlanan kayaların altında kalarak can verir. Yavru ayı (Youk isimli bir ayı ‘canlandırır’ onu) annesiz kalmıştır. Artık önünde zorlukla tutunacağı bir hayat uzanmaktadır. Etrafındaki çetin koşullar

ona bu mücadeleyi en sert biçimde tattıracaktır. Bölgede Tom (Tchéky Karyo) ve Bill (Jack Wallace) isimli iki acımasız avcı da ayı avındadırlar. Genç Tom delifişek, tezcanlı; tecrübeli Bill ise serinkanlı, sabırlıdır. Yolları erişkin bir erkek ayıyla (ona da Bart isimli bir ayı hayat verir) kesişir. Tom aceleci davranıp tetiği çeker, ayıyı yaralar, fakat kaçmasına engel olamaz. Akabinde, yolda karşılaşan yaralı erişkin ile yavru ayı, dayanışmanın, şefkatin, dostluğun, paylaşmanın, yani ‘insanlığın’ güzel bir örneğini sergilerler. Beri yandan Tom ve Bill’in sürek avından da birlikte kaçmaya başlarlar. O güne dek sinemada çoğu zaman kötücül halde resmedilen, kimileyin insan için tehlike arz eden doğa (çoğunlukla da hayvanlar) ilk kez böylesine titiz bir sinema çalışmasıyla ‘ezen’den ‘ezilen’e evrilmiştir. Film bu trüğü tersyüz eder. “Ayı”nın kötü adamları insanlardır. Sırtlarında daha önce avladıkları ayıların postlarıyla, kendine ait bir döngüde var olan tabiat için azılı tehdittirler. Öbür tarafta, filmin ‘kahramanları’ olan iki ayıdan yavru olan, sevimliliğiyle izleyicinin sadece empati değil, sempati de duyduğu bir karakter haline getirilmiştir. Annaud, annesini yitirdiği andan itibaren bu ayıyı kamerasıyla adeta sarıp sarmalar. İzleyici onun düşlerine bile tanık eder. Stop motion animasyon olarak çektiği bu rüya sahneleri olasılıkla o güne dek perdede hayvanların düşlerine tanıklığa aşina olmayan izleyici için şaşırtıcıdır. Yönetmenin yavru Youk’tan aldığı performans olağanüstüdür. Onun şaşkınlıkları ve sarsaklıkları üzerine neredeyse bir ‘slapstick’ komedisi inşa eder. Yavrunun ‘düşmeli kalkmalı’ performansı insanı hüzünle

güldüren birçok ‘gag’e gebedir. Hele merakına yenik düşüp ağzına renkli bir mantar attığı bir an vardır ki, kahkaha atmayanı ayılar ham yapar! Mantarı ağzına attıktan sonra ‘kafayı bulması’ filmin hakikaten en komik anlarından biridir. Annaud öykünün en başından itibaren belgeselci edasından uzak durur. Dramatik bir kurmaca film anlattığını, bu filmdeki kahramanların macerasının sinema perdelerinde izlenebilecek herhangi bir konvansiyonel filminkinden farklı olmadığını ısrarla vurgulamak ister gibidir. Örneğin zumları yumuşak değil, serttir. Kamerası da sabit değil, hareketlidir. Film bu konuda gerçek bir kadraj ve sinematografi dersi şeklinde akar. Şablon bellidir: Her filmde olduğu gibi, burada da iyiler ve kötüler vardır. Yalnız, “Ayı”nın ‘iyi’si doğa, ‘kötü’sü insandır. O kadar! Stil, sonuna kadar öykünün hizmetindedir. Her şeyin iyiden iyiye dijitalleştiği, filmlerde hayvanların bile çoğunlukla dijital olarak yaratıldığı bugünün sinemasını düşününce, “Ayı”nın hakikiliği ve doğallığı daha da gün yüzüne çıkar. İki ayı, Bart ve Youk, oyunculuk performansları ve öyküyle bütünleşmeleriyle adeta ‘insanlık dersi’ verirler. Film de basitçe canlı olmanın erdemlerinden söz eder. Hikayede merhamet hiç beklenmedik şekilde önce doğadan (yaralı erişkin ayıdan) gelir. Bill ancak bu insanlık dersinden sonra tüfeğini kılıfına sokmayı akıl eder. “Ayı”, uyarlandığı kitaptan alıntıladığı şu tümceyle son bulur: “Öldürmekten daha coşku verici bir şey varsa, o da yaşamaya izin vermektir.” k 20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere

27


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

HOLLYWOOD’U İŞGALE HAZIRLANAN 11 GENÇ İNGİLİZ

1

Dünyanın en büyük endüstrilerinden Hollywood, her an yeni yüzlere, yeni starlara ihtiyaç duyuyor. Gelin, şu sıralar oynadıkları popüler filmlerle Hollywood'u fethetmeye hazırlanan genç İngilizlerle tanıştıralım sizleri. Zira gümbür gümbür geliyorlar!

B

akmayın Hollywood’un star sistemi çöktü, sektörü teknoloji ele geçirdi diyenlere… Sinema var oldukça, starlar da daima var olacak. Geniş kitleler, artık duvarlarına poster olarak değil belki ama, facebook’a, msn’deki avatarlarına en sevdikleri artistlerin fotolarını koymaya devam edecek. Hollywood’un o Altın Çağ’ındaki duruş, parıltı, görkem olmayacak ama her dönem kendi yıldızını yaratmaya devam edecek. Bu haftanın 11’ini, pek yakında isimlerini ezbere bileceğinizi düşündüğümüz star adayları arasından seçtik. Halihazırda zaten büyük filmlerde boy göstermiş durumdalar. En önemli farkları ise İngiliz olmaları. Yani Okyanus’un karşı kıyısından Hollywood’a akın var. İlk iki ismi bu hafta sinemalarda “Beastly” ve “Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde”de izleyebilirsiniz de…

28

arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011 k

1

ALEX PETTYFER Gezegenin en seksi erkekleri soruşturmalarında bir süredir adı sıkça anılan Alex Pettyfer, orta yaş seyircinin moralini altüst etmeye de aday. Zira kendisi 1990 doğumlu. Yani artık 90’lar kuşağı sahnede… Asıl adı; Alexander Richard Pettyfer. Daha 7 yaşında GAP markasına modellik yapan sarışın yakışıklı, 2005’te “Tom Brown’ın Okul Günleri” adlı dizide başrol üstlenerek profesyonelliğe adım attı. 2006’dan itibaren “Şimşekkıran”, “Asi Kız” ve geçen yaz sinemalarımıza gelen “İşkence Okulu” (Tormented) adlı pek de önemli olmayan filmlerde rol alan Pettyfer, “Ben Dört Numara” ve bu hafta vizyona giren “Beastly” ile Robert Pattinson’ın tahtını sallayacağını gösterdi. Önümüzdeki kış onu “In Time” adlı bilimkurguda ve 2012’de Soderbergh’in “Magic Mike” adlı komedisinde izleyeceğiz.

2

SAM CLAFLIN “Spartacus” gibi önemli TV prodüksiyonlarının adresi, paralı kablolu kanal Starz’ın, Altın Küre’ye aday Ortaçağ dizisi “The Pillars Of The Earth” ile dikkatleri çekti Samuel George Claflin… 1986 doğumlu aktör, 25 yaşında ve artık Hollywood’un kapıları ona ardına kadar açılmış durumda… Bu hafta vizyona giren “Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde”, onun ilk sinema filmi ve de şöhrete giden yolda sihirli bileti. Bebeksi yüz hatları, yakışıklılığı ve karizmasıyla yürekleri hoplatan Claflin, önümüzdeki yıllarda çıtayı daha da yükseltmeye hazır. Charlize Theron’la “Snow White And The Huntsman”, Jeff Bridges ve Julianne Moore ile “The Seventh Son”da başrolleri paylaşacak. Hazırlık aşamasındaki bu filmler de vizyona girdiğinde, onun adını sanırız duymayan kalmayacak.


2

3

3

HAYLEY ATWELL 1982 doğumlu, yaşı 29 ve şöhrete bir adım mesafede… Diğer İngiliz meslektaşları gibi önce TV dizilerinde gözüken Atwell, tıpkı Sam Claflin gibi “The Pillars Of The Earth”te oynadı, Altın Küre’ye aday gösterildi. Annesi İngiliz, babası Amerikalı olan güzel yıldız, eğitimini Guildhall School of Music and Drama’da tamamladı. Sinemayla mesaisi ise Woody Allen’ın 2007 yapımı filmi “Cassandra’nın Rüyası”yla (Cassandra's Dream) başlıyor. Daha ilk adımda Colin Farrell ve Ewan McGregor’la çalışmak büyük şans olsa gerek. 2008’de “Düşes”te Keira Knightley ile oynayan Atwell için, 2011 patlama yılı olacak diyebiliriz. Gabriel Byrne ve Charlotte Rampling’li gerilim “I, Anna” ve süper prodüksiyon “Captain America: The First Avenger” onu Hollywood’un büyükler ligine sokacak gibi gözüküyor.

4

4

ANDREW GARFIELD O aslında artık yabancımız değil. 1983 doğumlu olmasına karşın en az 10 yaş daha genç duran, özellikle bu sene karşımıza çıktığı filmlerdeki oyunculuk yeteneği ve farklı fiziğiyle hemen akıllarda yer eden, önü açık, geleceği parlak bir yıldız adayı. Tiyatroda edindiği deneyimden sonra önce TV dizilerine, sonra da 2007’de sinemaya geçti. İlk filmi “Boy A”de, görenlere parmak ısırtacak denli iyiydi. “Arslanı Kuzulara...”da arıza öğrenci, “Dr. Parnassus”da Anton, “Beni Asla Bırakma”da organlarının alınmasını bekleyen genç adam, Altın Küre’ye aday olduğu “Sosyal Ağ”da ise Eduardo Saverin’i canlandırdı. Eh zaten olacağını olmuş diyorsanız, yanılırsınız. Sırada Tobey Maguire’dan boşalan Örümcek-Adam koltuğu var. 2012’de “The Amazing SpiderMan”den sonra onu tutabilene aşk olsun!

5

5

JUNO TEMPLE Soyadını Türkçeye çevirirsek ‘Juno Tapınağı’ gibi bir tamlama çıkıyor ortaya ki, güzelliğini ve oyunculuğunu gördükten sonra gönül ferahlığıyla söylenebilir. Tam adıyla Juno Violet Temple, 1989 doğumlu. Yaşı küçük ama filmografisi büyük. 1998’de “Vigo: Yaşam Tutkusu”nda gözüken, ardından “Pandaemonium”da oynayan Temple, 2006’dan itibaren sivrildi. “Skandal”, “Kefaret”, “Boleyn Kızı”, “Asi Kız”, “Fi Tarihi”, “Bay Hiçkimse”, “Greenberg” gibi sağlam dram ve komedilerle yüzünü tanıttı. Ve geldik 2011’e… Muhtemelen seneye bu vakitler ismini geniş kitleler biliyor olacak. Paul W.S. Anderson’ın büyük prodüksiyonu “The Three Musketeers”da Kraliçe Anne rolünde izleyeceğiz. Yeni “Batman” filminin kadrosunda yer alacağı da dedikodular arasında.

20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

29


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

NICHOLAS HOULT 1989’da doğup, daha 7 yaşındayken “Intimate Relations” ile küçük bir rolde sinemaya adım attıysa da, herkes onu masmavi gözleriyle “Bir Erkek Hakkında” filmiyle tanıdı. Hugh Grant’in yanında hiç ezilmeden öne çıkmayı başardığında henüz 13 yaşındaydı. 2005’te Nicolas Cage’le “Fırtınalı Hayatlar”ı çevirdi. Artık iyice büyüyüp 20’sine geldiğinde ise dizilerden kurtulup kendini tamamen sinemaya verdi. Oscar adayı sağlam dram “Tek Başına Bir Adam”da Colin Firth’le seti paylaştı. “Titanların Savaşı”nda artık genç bir savaşçıydı. 2011 yazının bombalarından “X-Men: First Class”da Beast rolünü üstlendi. Yakışıklı ve yetenekli Hoult’u bu filmden sonra kimse tutamaz derseniz, Bryan Singer imzalı “Jack The Giant Killer” ve “Mad Max: Fury Road”un da 2012’de gösterime gireceğini söyleyelim.

30

arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011 k

7

KAYA SCODELARIO İngiliz baba ve Brezilyalı anneden doğma, bir güzellik abidesi. Henüz 19 yaşında olmasına karşın, oynadığı bir avuç filmle dünya çapında geniş bir hayran kitlesi edinmiş durumda. Ama asıl, beyazperdeden önce onu şöhrete taşıyan şey ünlü TV dizisi “Skins”… 14 yaşındayken kadroya girip, birkaç sezon boyunca burada oyunculuğunu da pişiren Kaya, sinemada ilk kez 2009’da Sam Rockwell ile birlikte “Ay” (Moon) adlı şahane bilimkurguda karşımıza çıktı. “Titanların Savaşı”nda (Clash Of The Titans) kaslı erkeklerin ve canavarların ortasında izlediğimiz aktris, bizde gösterime girmeyen bilimkurgu “Shank”te oynadı en son. 2011’de, başta “Wuthering Heights” olmak üzere rol aldığı yeni filmleriyle Hollywood’un yeni güzellik ve seks bombası olacağından şüphemiz yok.

7

8

HENRY CAVILL Günümüzün Brad Pitt’i… Kaşı, gözü, fiziği üzerine her yerde övgüye rastlayabileceğiniz bir İngiliz harikası. 1983 doğumlu olup, bugün artık 28 yaşını süren Henry Cavill, ilk kez 2001’de “Laguna”da boy gösterdi. Ardından Mondego karakterini üstlendiği “Monte Cristo” geldi. “Tristan Ve Isolde”, “Yıldız Tozu”, “Kanlı Deney” filmleriyle deneyim kazanıp, Woody Allen’ın nefis filmi “Kim Kiminle Nerede?” ile sinemadaki en önemli işine 2009’da imza attı. Bu esnada tüm dünyada fırtına gibi esen “The Tudors” dizisinde Charles Brandon rolünü de başarıyla sürdürdü. “Alacakaranlık” için Robert Pattinson’dan evvel o düşünüldüyse de, yaşından ötürü rolü kaybetti. Ne gam, onu bu yıl Tarsem Singh’in “Immortals”ında, seneye de yeni Superman rolünde “Man Of Steel”de izleyeceğiz.

8


9

9

TOM HARDY 1977 doğumlu Hardy, listemizin yaş itibariyle en kıdemli oyuncusu. 2001’de “Kara Şahin Düştü”yle sinemaya adım atan aktör, 10 yıl içerisinde 20 civarında filmde oynadı. Hemen dikkat çeken köfte dudakları, kumrallığı ve açık renk gözleri, seyredeni kendisine hayran bırakacak denli çarpıcı. Aralarında “Star Trek: Nemesis”, “Bir Dilim Suç”, “Marie Antoinette”, “RocknRolla” gibi önemli yapımlar olsa da, tüm dikkatleri geçen sene “Başlangıç”la çekti. Bir kısmı İstanbul’da çekilen yeni filmi “Tinker, Tailor, Soldier, Spy” için ülkemize de yakın zamanda konuk olan Hardy, bunu birkaç yıl sonra yapsa eminiz buralarda yer yerinden oynardı. Christopher Nolan’ın “Başlangıç”tan sonra “The Dark Knight Rises”da Bane rolünü ona vermesi artık Hollywood starı olduğunun kanıtı.

10

10

LILY COLLINS Soyadına bakarak kim olduğu konusunda tahmin yürütebileceğiniz, 1989 doğumlu star adayı. Ünlü müzisyen Phil Collins’in kızı olan Lily, henüz 22 yaşında ancak kariyerinde TV sunuculuğu, modellik, bir adet dizi, iki adet de sinema filmi var. “Evimiz Hollywood’da” dizisinin 2009 versiyonu “90210”da rol alan Collins, spor filmi “Kör Nokta”da Sandra Bullock’un kızını canlandırdı. İkinci filmi ise “Kutsal Savaşçı”. Önümüzdeki kış John Singleton’ın yeni filmi “Abduction”la ününü biraz daha perçinleyecek. Ama asıl bombalar 2012’de geliyor. Yeni bir “Alacakaranlık” furyası yaratacak gibi gözüken “The Mortal Instruments” ile Tarsem Singh’in Julia Roberts’lı filmi “The Brothers Grimm: Snow White”, onu en çok aranan oyuncular listesine sokacak gibi gözüküyor.

11

11

AARON JOHNSON Andrew Garfield’dan önce “The Amazing Spider-Man”in başrolüne düşünülen Johnson, deyim yerindeyse ‘sessiz ve derinden’ ilerleyen bir oyuncu. 1990 doğumlu yakışıklı İngiliz, sinema perdesine ilk kez 2002’de “Tom Ve Thomas” filmiyle düştü. Tahmin edileceği üzere o zaman henüz 12 yaşındaydı ve film çocuklara yönelikti. Daha sonra “Şangay Şövalyeleri”, “Sihirbaz” (The Illusionist), “Sınır Tanımayan” (Nowhere Boy) gibi irili ufaklı rollerde ama sağlam filmlerde karşımıza çıktı. Bu süreçte rol aldığı TV dizileri de var. Asıl büyük patlama 2010’da geldi. Bizde gösterilmeyen “Kick-Ass” ile dünya çapında hayran kitlesi edindi, filmin devamının çekilmesi gündemde. Pek yakında Glenn Close’la “Albert Nobbs”da ve Oliver Stone’un “Savages”ında izleyeceğiz onu…

20 - 26 Mayıs 2011 / arkapencere k

31


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

NERDEN BİLİYORSUN? ORİJİNAL ADI How Do You Know YÖNETMEN James L. Brooks OYUNCULAR Reese Witherspoon, Owen Wilson, Paul Rudd, Jack Nicholson YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 116 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (Sony)

Nerden gelip nereye gittiğini bilemeyen bu romantik komedi, oyuncu kadrosundan yararlanamıyor. 32 arkapencere / 20 - 26 Mayıs 2011 k

J

ames L. Brooks cephesinde anlatacak bir şey kalmamış belli ki! 1983'te “Sevgi Sözcükleri”yle (Terms Of Endearment) enfes bir açılış yapıp uzun aralarla yönetmenlik serüvenini sürdüren sinemacının son filmi “Nerden Biliyorsun?”, bu görüşümüzü netleştirmemize yardımcı oldu. Reese Witherspoon ve Jack Nicholson başta olmak üzere yetkin isimlerden oluşan bir oyuncu kadrosunu peşine takma becerisini gösteren Brooks, onları uyumlu bir şekilde dans ettirecek senaryoyu yazma becerisindense yoksun kalmış burada. Romantik komedi kurallarını ‘tersten okunan bir aşk hikayesi’ formunda önümüze koyma derdine düşen yönetmen, dibe vurduğunda da aşka tutulma hakkına sahip olduğunu hissettirmek istiyor filmin genelinde. Ancak bu çaba, anlık patlamalar dışında karşılığını bulmuyor ve bir türlü ilerleyemeyen bir hikaye yapısını getiriyor beraberinde. Oyuncuların senaryoya inanmamış olduklarıysa son derece açık; her biri kendini

defalarca kanıtlamış isimler, ağızlarına oturmayan cümleleri söyleyebilmek için zorluyorlar kendilerini, ama tüm bu efor boşa gidiyor, olmuyor. Witherspoon, merkez karakterde ‘şaşkın tavuk’ kıvamında bir oraya bir buraya koşuşturuyor; Nicholson, ‘hatır işi’ yaptığını hissettiren ‘sığ’ bir performans sergiliyor; Paul Rudd, var olması mümkün görünmeyen bir karaktere can vermeye çalışıyor; Owen Wilson ise tam bir karikatüre dönüşüyor filmde. James L. Brooks, kendini daha çok “Simpsonlar”a (The Simpsons) adamış olsa gerek, buradaki karakterleri de ‘çizgi film’ düzeyine indirgiyor, herhangi bir derinlik katmayı başaramıyor. Simpson ailesinin fertlerinin çok daha derinlikli olduğunu bile söyleyebiliriz bu noktada! Kısmi hoşluklar dışında nerden gelip nereye gittiğini bilemeyen bir film görüntüsü veriyor bu çalışma sonuç olarak.

Lenny Venito’nun canlandırdığı Al karakterinin hastanedeki tiradı, filmin akılda kalan en can alıcı sahnesi gibi. Paul Rudd’ın karakterini sıkıntıya sokan yasal problem, hikayenin toparlanmasını engelleyen unsurların başında geliyor.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Kaledeki Yalnızlık Volga Sorgu’nun ilk yönetmenlik çalışması, 3 Haziran’da izleyicisini aramaya başlayacak. Numan Çakır’ın başrolü üstlendiği filmde, Erkan Can’dan Menderes Samancılar’a, Nur Sürer’den Özlem Tekin’e kadar geniş bir oyuncu kadrosu göze çarpıyor. En dikkat çeken isimse Ümit Karan oluyor haliyle!

3 - Dedemin İnsanları Çağan Irmak’ın çekimleri başlamak üzere olan yeni filmi, sinemacının kendi hayat hikayesinden beslenen bir senaryoya sahipmiş. Kadroda Çetin Tekindor, Hümeyra gibi ‘gedikliler’in yanı sıra Zafer Algöz ve Yiğit Özşener gibi isimler de var.

2 - Anadolu Kartalları Türk Hava Kuvvetleri’nin 100. yılı nedeniyle projelendirilen “Anadolu Kartalları”nın çekimleri başlıyor. Ömer Vargı’nın yöneteceği filmde çoğunluğu gençlerden oluşan bir oyuncu kadrosu mevcut. “Yüzbaşı Volkan”ı hatırlatır mı bize, bilinmez!

4 - Frank Capra ‘Pembe gerçekçilik’in isim babası Frank Capra’nın 114. doğum günü kutlandı birkaç gün önce. Diğer filmlerini bir kenara koyun, “Şahane Hayat” (It’s A Wonderful Life) gibi bir başyapıtı yedinci sanata kazandırmış olmasıyla bile unutulmazlar arasına yazdırmıştı kendini üstat.

34

arkapencere / 20 -26 Mayıs 2011 k

5 - Django Unchained Quentin Tarantino, sonbaharda çekimlerine başlaması beklenen yeni projesinde bir spagetti western efsanesine el atıyor. 1966 yapımı Sergio Corbucci filmi “Django”ya yeni bir yorum getirecekmiş bizimki! Will Smith’in Django’yu oynaması beklenen filmde, orijinal yapımda başkarakteri canlandıran Franco Nero da olacakmış söylentilere göre.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER CUMARTESİ 10.00 - 12.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


İngiltere’de çalışmak doğal içgüdülerimi geliştirmemi sağladı, sonra da yeni, çizgi dışı fikirler uygulamama yardımcı oldu. Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 82  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you