Issuu on Google+

ALTI YAZAR BAŞYAPITINI ARIYOR!

AŞKTAN DA ÜSTÜN 50 FİLM GÖLGELER VE SURETLER DORSAY-HITCHCOCK BULUŞMASI UÇAN DAİRENİN ESRARI STALAG 17

11 - 17 MART 2011 / SAYI: 72


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

DAVID CRONENBERG’İN TARİHÇESİ

B

u hafta, 15 Mart'ta doğum gününü kutlayacak olan DavId Cronenberg, 69’undan gün almaya başlayıp resmi olarak 70’ine merdiven dayayacak. Kendini hiçbir zaman Amerikan sinemasının bir parçası olarak görmeyen bir ihtiyar delikanlı o. Her zaman ‘Kanadalı yönetmen’ olarak anılmayı isteyen ve açlıktan öleceğini bilse stüdyo parasıyla film çekmeyeceğini söyleyen Cronenberg, çağımızın yaşayan en büyük sinemacıları arasında anılmayı hak ediyor. Üstadın doğum günü şerefine, bu haftayı geriye dönüp izlemediğiniz Cronenberg klasiklerini tamamlamaya adarsanız kendinize bir iyilik yapmış olursunuz. Külliyatı zihne ilaç gibi gelen filmlerden oluşuyor zira. David Cronenberg işe korku filmleriyle başlamıştı. Korku sinemasını değiştiren, türün kurallarını yeniden yazan iki üç saygın isimden biriydi şüphesiz. Ana teması ‘body horror’du. Vücutta oluşan mutasyonlar, ette açılan delikler, kesikler, yaralar... Virüslerin ortaya çıkardığı hastalıklarla ucubeye dönüşen bedenler, etle metalin iç içe geçmesi... Cronenberg’inki hem şehvetli hem zührevi bir sinemaydı doğrusu. İnsan bedenini libidoyu hapseden bir kasa olarak ele alıyordu yönetmen. Dışarıdan gelen bir mikrop ya da tende açılan bir yara libidoyu patlatıyor ve kan, irin, uzuv olarak açığa çıkarıyordu. O, korku filmleri yaparken seyircinin reflekslerine değil zekasına yöneliyordu. Bir Cronenberg filminde kolay kolay ucuz irkiltme numaraları bulunmazdı. Bu yüzden onun eserleri, Amerikan korku külliyatı arasında adı anılacak türden değildi. “Ürpertiler”de (Shivers) cinsel yolla bulaşan parazit AIDS çağının bir alegorisiydi. “Varoluş” (eXistenZ), günümüzde internete ve bilgisayar oyunlarına bağımlı yaşayan kayıp kuşağın habercisi olmuştu. Bulaşıcı hastalıklar ya da bağımlılıklar, dışarıdan gelen tehlikelerdi fakat içimizdeki zihinsel ve ruhsal zayıflıkları açığa çıkarıyordu yönetmene göre.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

David Cronenberg’in filmografisi başından sonuna bütünlüklü bir ilerleme kaydediyordu. “Ürpertiler”, “Kuduz” (Rabid) ya da “Sinek” (The Fly) gibi filmlerinde, bilim insanları beden üzerinde modifikasyonlar yapmaya çalışırken, hem kişisel hem de sosyal düzeni kaosa itiyordu. Tehlike gözle görünmez bir virüsle ya da DNA mutasyonuyla bedenin içinde doğarak gelişiyordu. “Hastanede Dehşet” (The Brood), “Tarayıcılar” (Scanners), “Videodrom” (Videodrome) ya da “Sinek”te kişinin yaptıkları kendi sonunu hazırlıyordu. “Ölü İkizler”deki (Dead Ringers) jinekolog kardeşler adeta bir kişilik bölünmesi yaşayan tek bir birey olarak birbirlerinin sonunu getiriyordu. Beden, ruhun kozasıydı ve bedenle oynamak, ruhta kapanmaz yaralar açıyordu. David Cronenberg gerçeğin ve halüsinasyonun birbirine karıştığı filmlerinde, kişiyi iyice kabuğuna çekilen bir böcek gibi resmediyordu. Dış etkene kısa süre maruz kalmasına rağmen psikolojisi içten içe çatırdayan ve hakikatle bağını koparan insanlardı bunlar. “Videodrom” bu temanın öncülüydü. 90’lardaki filmleri “Müthiş Yemek” (Naked Lunch), “M. Butterfly”, “Varoluş” ya da “Örümcek” (Spider) David Cronenberg’in bedenle hesaplaşmasını bitirip insan ruhunu deşmeye çalışmasının da rotasını çiziyordu. Hiçbir filmi, Hollywood’un çizdiği sınırlar içinde korku filmi gibi ele alınmayacak yönetmenin son iki eseri “Şiddetin Tarihçesi” (A History Of Violence) ve “Şark Vaatleri” (Eastern Promises) de kendi çizgisini genişlettiği ve kusursuz bir sinemacı olarak imza attığı suç dramları olmuştu. Hazır vizyon programı zayıflamışken, iyisi mi doğum gününü fırsat bilin ve bu ayrıksı sinemacıyla yeniden kucaklaşın bu hafta...

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, MÜJDE IŞIL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Gölgeler Ve Suretler, İki Kadın Bir Erkek, Bir Avuç Deniz, Saklı Hayatlar, Sevimli Hayvanlar, Kolpaçino: Bomba.

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz...

18 TRENDEKİ YABANCI

Alfred Hitchcock, meslekteki 45. yılını kutlayan Atilla Dorsay’ın 39 yıl önce Cannes’da kendisiyle yaptığı röportajda bakın neler demiş!

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Robert Wise'ın başyapıtındaki uzaylı karakter Klaatu, paranoya ve güvensizliğe teslim olmuş insanoğlunu uyarıyor: Uçan Dairenin Esrarı.

22 ESRAR PERDESİ

Arka Pencere'nin altı müstesna kaleminin elinden çıkan 50 yazı, en nihayetinde bir kitapta toplandı: Aşktan da Üstün 50 Film.

26 AİLE OYUNU

DVD eleştirisi: Stalag 17.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: 22. Ankara Uluslarası Film Festivali'nden seçtiklerimiz: Öfke (Outrage), Şeytanı Gördüm (I Saw The Devil), Hayvanlar Krallığı (Animal Kingdom), Jerzy Skolimowski, Paris Komünü (La Commune).

k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@yahoo.com

GÖLGELER VE SURETLER YÖNETMEN Derviş Zaim OYUNCULAR Hazar Ergüleç, Buğra Gülsoy, Osman Alkaş, Erol Refikoğlu, Popi Avraam, Constantinos Gavriel YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 116 dk.

Hiç milliyetçi ya da neo-milliyetçi bir film değil bu. Zaim, Kıbrıslı bir yönetmen olarak 2003’te “Çamur”la simgesel bir dille yaklaştığı Kıbrıs gerçeğine net bir anlatımla bakıyor. 6

k arkapencere / 11 - 17 Mart 2011

G

eçen yılın antalya altın portakal film festivali'nde SİYAD jürisi olarak (Necla Algan ve Burçin Yalçın’la birlikte) Ulusal Yarışma kategorisinde en iyi film seçtiğimiz “Gölgeler Ve Suretler”, ana jüri tarafından yalnızca en iyi kurgu dalında ödüle değer görülmüş, diğer tüm kategorilerde görmezden gelinmişti. Ayrıntılarına artık girmek istemediğim nedenlerden ötürü ana jüriden “Gölgeler Ve Suretler”e en iyi film, en iyi yönetmen, senaryo gibi dallarda ödül çıkmayacağını tahmin etmek zor değildi. Merak eden, o jüriyi oluşturan isimlere şöyle bir göz atsın, ne demek istediğimi anlar! Ama şu kadarını söyleyeyim ki jüri üyesi olmayan bazı sanatçılarımızın filmi seyrettikten sonra sarf ettiği “Ay! Ne milliyetçi bir filmdi öyle” türünden saçma sapan laflar, halen kulaklarımda çınlıyor. Laf açılmışken değinmeden geçmeyeyim; benzer bir cehalet ve saçmalık, “Nefes” için de sergilenmişti. Oysa hiç de milliyetçi ya da neo-milliyetçi bir film değil “Gölgeler Ve Suretler”. Derviş Zaim, Kıbrıslı bir yönetmen olarak 2003’te “Çamur”la hayli simgesel bir dille ve zor anlaşılma pahasına yaklaştığı Kıbrıs gerçeğine son derece net bir anlatımla bakıyor bu kez. Cehaletten kaynaklanan ‘milliyetçilik’ yaftası ise Derviş’in adada olan bitene ‘Barbar ve vahşi Türkler / Masum ve mağdur Rumlar’ çerçevesinden yaklaşmamış olması nedeniyle asılıyor belli ki. Film, 1963’ün Kıbrıs’ında Rumların ENOSİS planı doğrultusunda Türklere saldırmalarıyla başlayan olaylara odaklanarak, Karagöz oynatıcısı babasını kaybeden ergenlik çağındaki bir kızın serüvenini anlatıyor. Babası Karagözcü Salih’ten ayrı düşen, yakın köylerden birindeki amcasının evine sığınan Ruhsar’ın olan biteni anlama, olgunlaşma ve haliyle ‘karşı tarafa’ nefretinin büyümesi üzerinden akıyor öykü. Zaim, o güne dek barış içinde yaşayan insanların gırtlak gırtlağa gelmelerinin, birden güvensizliğe kapılmalarının ardındaki siyasi ve psikolojik katmanları, İngilizlerin ada üzerindeki oyunlarını da işin içine

katarak, seyirciyi ‘yalanlar’ ve ‘gerçekler’le yüzleştirmeyi başarıyor. Kapı komşularının birbirlerine karşı silaha sarılması, yol kesmeler, adam kaçırmalar, sokak çatışmaları ve adım adım büyüyen trajedi, sinemamızda çok az rastladığımız türden bir tempo tutturarak, alıştığımız Derviş Zaim filmlerinden çok farklı bir yapıda işleniyor “Gölgeler Ve Suretler”de. “Filler Ve Çimen”de ebru, “Cenneti Beklerken”de minyatür, bir önceki filmi “Nokta”da hat olmak üzere geleneksel Türk sanatlarını ‘dert edinen’ Zaim, bu kez de gölge oyunu Karagöz-Hacivat’a yer veriyor yeni filminde alttan alta. Filmde iyi insanlar da var kötüler de… Her şeye rağmen komşusuna sahip çıkan, akan kanı durdurmaya çalışan, dayanışma gösteren Türkleri olduğu kadar aynı şekilde davranan Rumları da karşımıza çıkarıyor Zaim. Tabii, tam tersi davranış gösterenleri de tanıyoruz. Türk ve Rum-Yunan oyuncuların birlikte rol aldığı, galası Kıbrıs’taki meşhur Yeşil Hat üzerinde yapılan, barış yanlısı ama meselenin ne olduğunu ve nasıl başladığını da sözünü sakınmadan vurgulayan, bu yönüyle de ‘bir başka karanlığa’ ışık tutan dört dörtlük bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim “Gölgeler Ve Suretler”in. Derviş Zaim’in özellikle çatışma sahnelerinde sergilediği hüner de alkışlanacak düzeyde. Türklerin topluca köy sokaklarında eli silahlı Rumlar tarafından kovalandığı beş altı dakikalık sahnenin gerilimi doruğa taşıdığını, hem yönetmenin hem de oyuncular başta olmak üzere tüm ekibin bu zorlu işin üstesinden mükemmel biçimde geldiğini de önemle belirteyim. Yeterince usta olmayan bir yönetmenin elinde filmi ‘rezil’ edebilecek bir virajı, ‘vezirlik’le almış yönetmen Derviş Zaim. Oyuncuların ve ‘oyunculuk yönetimi’nin başarısının üzerinde de ayrıca durmak gerek. Başta Ruhsar’ı canlandıran Hazar Ergüçlü olmak üzere, Karagözcü Salih rolündeki Erol Refikoğlu’nun ve Osman Alkaş, Settar Tanrıöğen, Popi Avraam, Buğra Gülsoy, Constantinos Gavriel,


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Derviş Zaim’in, 15 yıla sığdırdığı altı filmin her birinde ‘üste bir şeyler’ koyarak ve farklı üsluplara sapmakta sakınca görmeyerek, kendi yolunda başarıyla ilerlediği söylenebilir. 8

k arkapencere / 11 - 17 Mart 2011

Pantelis Antonas, Ahmet Karabiber gibi isimlerin hakkını mutlaka teslim etmeli. Altını çizmeden olmaz; Ergüçlü’nün, ilk sinema deneyiminde sergilediği üstün oyunculuk gücü, neresinden bakılsa gelecek için umut vaat ediyor. Bildiğim kadarıyla Osman Alkaş’ın da ilk sinema çalışması ve o da gerçekten mükemmel. 2009’da seyrettiğim “Kayıp Otobüs” adlı harika belgesel, 1964’te işe gitmek için bindikleri otobüsle birlikte kaybolan, bir daha da haber alınamayan 11 Kıbrıs Türk’ünün trajedisini ele alıyordu. Belgeselin yönetmeni Fevzi Tanpınar, Rum milisler tarafından kaçırıldıktan sonra kurşuna dizilen ve kör bir kuyuya atılan, kemikleri ancak 2007’de bulunan insanların hikâyesini son derece etkili bir tarzda aktarmış ama elbette ki sesini dünyaya duyuramamıştı. Bir zamanlar Kürtler için söylendiği üzere, giderek ‘avukatsız

bir halk’ olması için çaba gösterilen Kıbrıs Türkleri’nin gerçeklerini yansıtan bu tür filmlerin filmlerin sayısı, keşke hızla çoğalsa. “Tabutta Rövaşata” (1996), “Filler Ve Çimen” (2001), “Çamur” (2003), “Cenneti Beklerken” (2006), “Nokta” (2008), “Gölgeler Ve Suretler” (2010)… Derviş Zaim’in, 15 yıla sığdırdığı altı filmin her birinde ‘üste bir şeyler’ koyarak ve zaman zaman farklı üsluplara sapmakta hiç sakınca görmeyerek, kendi sinema yolunda başarıyla ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Bir sonraki filmini merakla beklediğimiz kaç yönetmenimiz var ki şunun şurasında!

Sinema tarihimize ‘Adanın karanlık tarafı’nı aydınlatan ilk film olarak geçecek. Usta ve ödüllü oyuncu Settar Tanrıöğen, Çoban Cevdet rolünde alıştığımız performansından biraz uzak.


KEMAL EKİN AYSEL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

İKİ KADIN, BİR ERKEK

Y

önetmen LIsa Cholodenko eşcinselliğiyle barışık bir sinemacı. Özellikle lezbiyen çiftlerin dertlerini filmlerinde ana malzeme olarak kullanıyor. 1998’deki ilk filmi “High Art”tan beri sinemaseverler onun ismini hafızalarında tutuyor. Bunda Cholodenko’nun samimiyetinin payı büyük. Yönetmen, “High Art”tan sonra ikinci kez, sanatçılar için sırat köprüsü sayılan bir işe soyunuyor ve öyküsüne otobiyografik bir temel inşa ediyor. Zira bu filmde anlattığı gibi Cholodenko da sperm bankasından çocuk sahibi olmuş biri. Çocuğun sperm sahibi genetik babayı arayıp aramadığını bilmiyoruz. Fakat Cholodenko’nun yaşadıklarının, filme ‘birinci ağızdan tecrübe’ şeklinde yansıdığını rahatça söylemek mümkün. Film, bir aşk üçgeni hikayesiymiş gibi “İki Kadın, Bir Erkek” ismiyle gösterime giriyor. Fakat filmde o ortalama muhafazakar seyirciyi şoke edecek bir öykü yer alıyor. Los Angeles’ta evli, lezbiyen bir çifti merkezine yerleştiriyor. Eşcinsel çift, aynı sperm bağışçısından aldıkları örneklerle birer çocuk sahibi olmuş, yıllar içinde kemikleşmiş ve rolleri sağlıklı bir şekilde paylaşılmış bir aile kurmayı başarmış. Lakin bu film bir ‘lezbiyen filmi’ değil. (Oscar’ların giderek liberallere şirin görünme çabasının bir yansıması olarak bunca ödüle aday olmasını ciddiye almayın!) Aynı “Brokeback Dağı” (Brokeback Mountain) gibi, cinsel kimliklerden soyutlayarak, bir insanlık durumunu anlatmak peşinde koşuyor film. Eşcinsel kovboyların eşcinselliği nasıl ki kederli bir aşk öyküsünün yalnızca bir çeşnisiyse, “İki Kadın, Bir Erkek”teki ailenin eşcinsel iki anne altında toplanması da o kadar ağırlık taşıyor. Cholodenko sade ve duru bir aile dramı anlatmaya çalışıyor. Ebeveyn olmanın güçlüğüne, yıllanmış evliliklerdeki aksaklıklara ve kimliklerini kazanmaya başlayıp yetişkinliğe adım atan ergen çocukların kendi varlıklarını oluşturma, tarihçelerini sahiplenme ve toplumun erişkin bir parçasına dönüşme sancısına doğrultuyor kamerasını...

Eşcinsel çiftin, çocuklarını yetiştirirken Los Angeles gibi bizim ‘alabildiğine özgürlükler kenti’ olarak tahayyül ettiğimiz yerde bile ne derece sıkıntı çekmiş oldukları filmin arka planına güç katan ayrıntılar arasında. Besbelli ki bu iki çocuğun böylesine sağlıklı birer birey olarak büyümesinde, annelerinin dirayetinin payı büyük. Nic ve Jules, hem birbirlerini hem de çocuklarını heteroseksüel evliliklerde bile ender görülen bir sevgi ve bağlılık haresiyle sarmalıyorlar. Cholodenko, filmde hiçbir karakterine özellikle bir yakınlık ya da uzaklık sergilemiyor. Filmin ‘kötü adamı’ Paul dahi bir empati ve kabulleniş süzgeciyle inşa ediliyor. Nic’in, Paul’ün aileye sızma girişimlerine karşı çıkan ve bu tehlike karşısında en çok panikleyen taraf oluşu, onu ailenin gerçek direği ve duygusal kaidesi haline getiriyor. Evin geçimini sağladığı için daha bir ‘baba’ pozisyonunda yer alan Nic’in bu açıdan koruyup kollamacı ve ev ahalisine minik kurallar dayatmacı duruşu önem taşıyor. Cholodenko’nun heteroseksüel Paul karakterini yaratışı da göz kamaştırıcı. Paul, tipik bir büyümek istemeyen erkek. Nic’in karşısına çıktığında nasıl güçsüz ve yetersiz bir insana dönüştüğünün altı özellikle çiziliyor. Lakayt bir tavırla Jules’a âşık olduğunu söylemesi, daha yeni tanıştığı çocukları hemen kucaklayıp Jules ile alternatif bir aile planı yapmaya çalışması bile realiteden nasıl uzak, nasıl hâlâ toy bir mantaliteye sahip olduğunu ortaya koyuyor. Paul, aile olmanın, çocuk yetiştirmenin, bu küçük insan topluluğunu inşa edip sağlıklı bir şekilde ileri taşımanın sorumluluğunu almadan, hazır lokmaya konmak peşinde çocukça bir hayal kuruyor. En temel gerçeği, Jules’un eşcinsel olduğunu bile unutuveriyor. Erkekler, ne yaparlarsa yapsınlar, hayati kararlar alırken ayaklarını kadınlar kadar sağlam basamıyor yere.

Film oyunculuklarıyla ayağa kalkıyor. Başroldeki iki kadın ve bir erkek kadar genç oyuncular da usta işi performanslar sergiliyor. Bir jinekolog, bir peyzaj mimarı, bir organik lokantacı... Eşcinsel karakterli filmlerde bohem burjuva meslekleri görmek yetti artık!

ORİJİNAL ADI The Kids Are All Right YÖNETMEN Lisa Cholodenko OYUNCULAR Julianne Moore, Annette Bening, Mark Ruffalo, Mia Wasikowska, Josh Hutcherson, Yaya DaCosta YAPIM 2010 ABD SÜRE 106 dk.

Eşcinsellik teması bu filmin sadece sosu. Yönetmen Lisa Cholodenko, modern bir ailenin bir arada kalma mücadelesini aktarmak istiyor. 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere k

11


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

BİR AVUÇ DENİZ

B

azı filmlerden sonra “sinema nedir?” ve “sinema nasıl bir sanattır?” sorularını o filmi yapan insanlarla oturup konuşmayı çok arzu ediyorum. Sinema birçok sanatı oluşturan binbir türlü unsuru bir araya getirip bir anlam çıkarma sanatıdır. Bunu yaparken ne kadar ‘incelikli’ olduğunuz ortaya çıkan yapıtın değerini belirler. Eleştirmenler de en ‘incelikli’ işleri sever ve bunlara ‘başyapıt’ derler. Anlatmak istediklerini en kaba haliyle anlatan filmleri ise zekaya hakaret olarak algılarlar. Çünkü; mesela en fazla haftada iki kez sinemaya giden, filmlere farklı gözlerle bakan ve tabii ki ‘incelikli başyapıtlar’a mesafeli duran izleyicilere göre tahammül sınırları pek geniş değildir eleştirmenin. Eleştirmen, eğlenceli filmleri de sever. Çocukken başlayan sinema aşkının en altında hep o eğlence sineması vardır. Kimse 4-5 yaşında Bergman - Fassbinder filmleriyle aşık olmadı perdeye. Eleştirmenin ‘has’ olanı her türlü filmin ‘iyi’sini ayırt edebilendir. O yüzden eleştirmenlerin sinema aşkını, bilgisini, beğenisini tartışmaktansa, ‘bu adam ya da kadın ne diyor’a bakmak gerekir? “Bir Avuç Deniz” hiç anlatılmamış değil ama anlamlı bir hikaye anlatmak istiyor. Ama iyi bir film çekmek için, yola iyi niyetle çıkmak yetmiyor. Üzülerek söylemeli ki Türk sinema tarihi, iyi insanların iyi niyetle çektiği sürüyle filmle doludur. Ama bazı filmler vardır ki daha baştan yaratıcısının bazı özelliklerinin kurbanı olurlar. Henüz ilk filmini çeken bir yönetmenin ‘bir bilmemne filmi’ diye ortaya atılması mesela... “Bir Avuç Deniz” reklam yönetmenliği yapmış Leyla Yılmaz’ın ilk filmi olup da “Leyla Yılmaz’dan” üst başlığıyla sunulunca bir irkiliyorsunuz önce. Tıpkı Özcan Deniz ve Mahsun Kırmızıgül gibi daha ilk filminde bile jenerikte yanında başka bir isim istemeyen, ille “Yazan – Yöneten” olsun diye kötü senaryosunu önümüze süren bu insanlar, ne olmayı umuyorlar? “Yurttaş Kane” mi çektiklerini düşünüyorlar? Özcan Deniz “Eyes Wide Shut”ın sıkça kullandığı valsı kullanıp nasıl ki “benim o filmden haberim var ha, entelektüelim ben”

demeye çalışıyor da, bu filmde zengin ama sorunlu karakterlerine “La Dolce Vita” seyrettiren Yılmaz da aynı derdin peşine mi düşüyor? Ya da niye karakterini tanımlamak için bunu çok iyi yapmış başka bir filme ihtiyaç duyuyor? Film, karakterlerinin yüzeysel özelliklerini gözümüze sokan üslubuyla başta yüzümüzü ekşitirken bir süre sonra sinirlerimizi gevşetip güldürmeye başlatınca şunu düşündüm: Sinema zor bir sanat. Ses, görüntü, yazı, başkalarının da emeği, estetik, alınteri, enerji, akıl, bilgi, birikim, yetenek, duygu, düşünce hatta para gibi upuzun bir listeye sahip olmayı gerektiriyor. Bu ülkede bunların yarısına bile sahip olmayan ama acayip cesareti olan insanlar var. “Bir Avuç Deniz” bir ayağı yurtdışında olsa bile ailesinin güdümünden çıkamamış (isminin özelliklerini pek de taşımayan) Mert’in zengin ‘tatlı hayat’ını gösteriyor bize bir süre... En yakın arkadaşlarıyla Göcek’e tekneyle gidip sevgilisiyle buluşuyor. Sonrasında başka bir tekneden yüzerek gelen Deniz (süper metafor!) Mert’in aklını karıştırıyor. Çünkü Deniz, öncelikle, Mert’in yurtdışındaki okullarda hatta “Matrix” filmlerinde bile (!) karşılaşmadığı Felsefe 101 kitabından pasajlar sıralıyor; gecesinde de vücudundan ‘bir avuç’ sunuyor ona! Bu delişmen, cesur, atak ve zıpır kız diğer uslu, uyumlu, tatlı ve cici kızı ekarte ediyor. Tabii ki altüst olan Mert bir an önce yeniden evcilleştirilmelidir! Bunlar olurken araya reklam filmleri gibi kozmetik görüntüler, ‘parça’ girer gibi yarı-erotik sevişmeler, Vakko kataloğu gibi tek boyutlu enstanteneler ve son yılların en klişe, en doğrudan, en vasat fotoroman diyalogları birbiri ardına sıralanıyor. Tek boyutlu karakterlerin birbirleriyle olan didişmeleri unutulmaz sahneler arasına girebilecek (komik anlamda) ağır-çekim bir kavga sahnesiyle zirveye ulaşıp, durumu nispeten idare eden bir finalle sona erecektir...

Filmin en başarılı oyuncusu tecrübeli tiyatrocu Ayda Aksel. Finale doğru geçirdiği dönüşümü inandırıcı kılmayı başarıyor. Engin Altan Düzyatan elinden geleni yapıyor olsa da yetmiyor. Komik diyaloglar da komik duruma düşmesine sebep oluyor.

YÖNETMEN Leyla Yılmaz OYUNCULAR Engin Altan Düzyatan, Berrak Tüzünataç, Ayda Aksel, Can Gürzap YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 116 dk.

“Bir Avuç Deniz” sanki 1980’lerde Saklambaç gazete ekinde yayımlanmış bir fotoromanmış da bu sene sinemaya uyarlanmış gibi! 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934)

mujde.isil@superonline.com

SAKLI HAYATLAR YÖNETMEN A. Haluk Ünal OYUNCULAR Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Ahmet Mümtaz Taylan, Zerrin Sümer YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 110 dk.

Olmak isteyip de olamamış ama iyi niyeti ve samimiyetine saygı duyulacak bir yapım çıkmış ortaya. k 14 arkapencere / 11 - 17 Mart 2011

İ

çtenlikle söylemek lazım ki gerçekten iyi niyetli bir film “Saklı Hayatlar”. “Kaçıklık Diploması”nın senaristi olarak tanıdığımız Haluk Ünal bu ilk sinema filminde, Çorum katliamından yola çıkıp Alevi-Sünni çatışmasına ya da genel anlamıyla ‘ötekileştirme hastalığı’na neşter vuruyor. Evet, niyet iyi; hatta filmde ders verecek nitelikte özlü sözler fazlasıyla iyi. Alevi annenin “kanımızı dökenlerle kanımızı karıştırma” şeklindeki karşı duruşu, esas oğlan Murat’ın “adam koskoca denize arkasını dönmüş, küçücük su birikintisine bakıyor” deyip bakmakla görmek arasındaki farkı anlatması gibi… “Saklı Hayatlar”ın başlıca sorunu da tam bu noktada. Film ulvi bir amaçla yola çıkıyor, büyük sözler söylemeye çalışıyor ama ortaya çıkan sonuç sıradan, yüzeysel ve trajik bir aşk ilişkisine dönüşmekten kurtulamıyor. Alevi ve Sünni aileler arasında geçen, yerli bir Romeo-Juliet hikayesiymiş hissiyatı veriyor “Saklı Hayatlar”. Hikaye ‘80’de geçse de filmde zaman vurgusunun önplana çıkarılmasından özenle kaçınılmış. Alevilerin

sıkışmışlığını simgelermişçesine dar sokaklar ve kapalı mekanların kullanılması, hem ekibi dönem filmi yapmanın zorluklarından ve zorunluluklarından kurtarmış, hem de ötekileştirmenin zamandan bağımsız bir olgu olduğuna vurgu yapmış. “Büyük Adam Küçük Aşk”ın Hejar’ına benzeyen küçük kızın, öykünün kilit anlarında yer alması da etki-tepki dengesini oturtmak adına gayet yerinde bir tercih olmuş. Filmdeki dayak-kötek sahneleri ise gerçekçi olmaktan uzak, çoğunlukla temsil havası taşırken asıl baskı vurgusunu Ramazan’da ışık yakılması gibi sessiz, sakin sahnelerin yapması da filmin ilginç özelliklerinden bir diğeri. Ezcümle, olmak isteyip de olamamış ama iyi niyetine ve samimiyetine saygı duyulacak bir yapım çıkmış ortaya.

Filmin iki genç başrol oyuncusu Ceren Hindistan ve Yusuf Akgün gelecek için ümit vadediyor. Ahmet Mümtaz Taylan’ın öldü mü kaldı mı belli olmayan ‘kriz’ performansı, absürtlükte sınır tanımıyor.


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

SEVİMLİ HAYVANLAR ORİJİNAL ADI Konferenz Der Tiere YÖNETMENLER Reinhard Klooss, Holger Tappe SESLENDİRENLER Mehmet Ali Erbil, Oya Küçümen, Dilek Gürel, Selçuk Kıpçak, Özden Ayyıldız YAPIM 2010 Almanya SÜRE 93 dk.

3D tekniğinin hikayenin içeriğini güçlendirici bir etki yaptığını kabul etmek tam da bu film için gerekli.

K

itapları Naziler tarafından yakılan ve Gestapo tarafından tutuklanıp yazı yazması yasaklanan nükte üstadı şair, çocuk edebiyatını gerçekçilik temelleri üzerine oturtmuş Alman yazar Erich Kästner (1899 – 1974), 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan kutuplaşmaya ilişkin kaygılarını, 1949’da yeni bir kitaba yansıtır: “Hayvanlar Toplantısı” (Die Konferenz Der Tiere). İnsanoğlunun, kendi türüyle birlikte tüm bir gezegeni yok etme tehlikesini doğuran karar ve uygulamalarına karşı koymak, mücadele etmek için toplanıp birlik olan hayvanların öyküsü, “Sevimli Hayvanlar” adıyla gösterime giren bu animasyonda günümüz sorunlarına uyarlanmış. Yani, insan nüfusunun aşırı artışı ve kapitalizmin hızlı tüketim mekanizmalarının yan etkileri sonucu eriyen buzullar, petrole bulanan büyük sular, yangınlarla kavrulan bitki örtüsü vs. Yaşam alanları yok edildiği için farklı kıtalardan hayvanların da göç ettiği ve ana hikâyenin geçtiği merkez, dünyanın en büyük iç deltası olan

Botswana’daki Okavango! Tüm hayvan türleri için zengin yaşam alanları sunan ve Angola’dan gelen nehirle beslenen deltanın suyu, bir baraj marifetiyle dev turistik tesislerin ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla tutulduğunda, insan denilen bu çirkin ve tuhaf yaratığa karşı bütün hayvanlar örgütlenir… Hayvan karakterlerin çeşitliliği, filmin önemli özelliği: Mesela ateşli hatip, bir Fransız horoz… Aksiyonun başını çeken ise, ‘aile babası’ komik bir mirket… Bu tür bir fauna için neredeyse eksiksiz olmasının yanı sıra, diğer kıtalardan gelenlerle, küçük bir seyirci için gerçekten çok cazip bu canlı yelpazesinde, anatomik tesir de yüksek düzeyde. Ve 3D tekniğinin, canlılığı, derinliği, gerçekliği iyice hissettirerek seyir zevkini katlamasının yanı sıra, hikâyenin içeriğini güçlendirici bir etki yaptığını kabul etmek, tam da bu film için gerekli.

Küçüklere örgütlenme bilinci aşılaması. Gereksizce ‘hafifleştirilmiş’ Türkçe adı.

k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

15


Çok Bilen Adam CUMHUR CANBAZOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934)

cumcan@hotmail.com

KOLPAÇİNO: BOMBA YÖNETMEN Şafak Sezer OYUNCULAR Şafak Sezer, Aydemir Akbaş, Ali Çatalbaş, Arzu Yanardağ YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 92 dk.

Seyircinin bütünlük gibi bir şey talep etmediği, dinmeyen kahkahalardan belli! k 16 arkapencere / 11 - 17 Mart 2011

İ

ddialı yerli komedilere göre gişede gerilerde kalmış “Kolpaçino”ya devam filmi olanağı sunan sihrin DVD’ler olduğunu söylemeli öncelikle. DVD’ler, geç de olsa “Kolpaçino”yu hak ettiği yere taşırken, diğer yanda Şafak Sezer “Türk Malı” dizisi ve dizi esprisinde yayınlanan reklamların yardımıyla Cem Yılmaz’la Şahan Gökbakar’a ciddi rakip oldu son bir iki yılda. Fotoğraf böyle şekillenince “Kolpaçino”nun devam filmi adeta zorunluluk haline geldi ve Sezer ‘kazanan formül’den uzaklaşmadan, beyazcam kaynaklı ilgiyi kısa yoldan paraya çevirecek yeni filme soyundu alelacele... İyi, güzel de, bu acelecilik “Kolpaçino: Bomba”nın eğlencelikten öteye geçememesine neden oluyor film boyunca. Yılların ‘Lemancılar’ı Kaan Ertem ile Suat Özkan’ın da kalem oynatmasına karşın, Sabri Abi’yle ‘zengin Fikirtepe çocuğu’ Özgür’ün kozlarını paylaştığı senaryo, skeçler arasında koordinasyonu sağlamakta aşırı güçlük çekiyor. Ancak ne gam; ilk filmin referansıyla koltuğa kurulan seyircinin bütünlük falan talep etmediği, her şeyden memnun olduğu, dinmeyen

kahkahalardan belli. Evet, öykü tam sabun köpüğü ama yönetmen Şafak Sezer’in diğer seçimleri de bir o kadar isabetli. Durum komedisi ne gerektiriyorsa harfiyen uyguluyor. Kendisi ‘esas oğlan’ rolünde çok ölçülü, ‘güzel kız’ Arzu Yanardağ seçimi de isabetli; destek malzemesi cinsellik ise kararında. Buna ilave olarak, başta Aydemir Akbaş olmak üzere diğer karakterleri kollaması, ilk filme şirin göndermelerde bulunması da etkileyici. Özetle, beylik terslikler üzerine kurulu, sokak ağzının egemen olduğu, paldır küldür akan, güldüren, sıkmayan rengarenk bir film bu... Bir not daha; ilk filmdeki ruh çağırma seansı ayarında olmasa da ‘Apaçi Dansı’ kareleri çok konuşulacağa benzer... Sinemada eğlenmeyi sevenlere.

Şafak Sezer gibi çok popüler bir silahı olmasına karşın kolektif mizaha prim tanıması etkileyici. Öykü açısından devam filmi sendromunu aşamayıp ilkinin gölgesinde kalıyor.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

BİR AVUÇ DENİZ

GÖLGELER VE SURETLER BİLGEHAN ARAS

OKAN

ARPAÇ

İKİ KADIN, BİR ERKEK tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

BİR AVUÇ DENİZ GÖLGELER VE SURETLER İKİ KADIN, BİR ERKEK

HHH

SAKLI HAYATLAR

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

UYANIK

ALİ ULVİ

H

H

H

H HHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HH

HHHH

BURÇİN S.

YALÇIN

KOLPAÇİNO: BOMBA SAKLI HAYATLAR

SEVİMLİ HAYVANLAR 72. KOĞUŞ 127 SAAT

HHHH

AYİN ÇALGI ÇENGİ DÖVÜŞÇÜ

HHH

HHHH

HH

H H H H H

HHH

HHHH

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

H

HH

HHH

H

H

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

GERÇEĞİN PARÇALARI

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

İZ PEŞİNDE

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

KAÇIŞ PLANI

HHH

KADER AJANLARI KİR

HH

SİYAH KUĞU

HHHHH

HH

H

HH

H

H

HH

HH H H H

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

H H H H H

HH

HH

ŞAMPİYON

HHH

VAHŞETİN ÇOCUKLARI

HHH

YA SONRA

HHH

YEŞİL YABAN ARISI

HHH

ZORAKİ KRAL STALAG 17

HHH

HH

RANGO SİNYORA ENRICA İLE İTALYAN OLMAK

HHH

H

H

H

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

HITCHCOCK’TAN DORSAY’A: PORTAKAL, VOTKAYI ÖLDÜRÜR!

18

k arkapencere / 11 - 17 Mart 2011


Sinema yazarlığında 45 yılı geride bırakan Atilla Dorsay’a saygı gecesi... Dorsay’ın 39 yıl önce Cannes’da Alfred Hitchcock’la yaptığı röportaj... Bir fotoğraf... Ve anlamlı bir tavsiye...

B

eşiktaş Belediyesi’ne bağlı Akatlar Kültür Merkezi’nde 7 Mart Pazartesi gecesi düzenlenen “Atilla Dorsay’a Saygı” etkinliğinde, soğuk mu soğuk bir havada gerçekten iç ısıtan anlara tanıklık ettim. 20 yılı aşkın bir süredir yakından tanırım Dorsay’ı; ilgi ve etki alanlarının genişliğini, çok farklı kesimlerce ne denli önemsendiğini iyi bilirim ama yine de “Eksik biliyormuşuz” dedirten pek çok şey dinledim o gece. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayten Alpman, Nil Burak, Ayten Uncuoğlu, Refik Erduran, Reha Erdem, Demet Akbağ, Osman Şahin, Mithat Alam, Ahmet Ümit, Nazlı Ilıcak, Alin Taşçıyan, Burak Göral gibi isimler, Atilla Dorsay’ı her yönüyle anlattılar izleyicilere. Faruk Şüyun da her zamanki hayli rahat ve profesyonelce sunumuyla karşımızdaydı. Mesleğinde 45 yılı geride bırakan Dorsay’ın neredeyse ‘40 yıllık’ okuru Meriç Renkver’in söyledikleri ve anne-babasının gözpınarlarını harekete geçiren Ece Dorsay’ın kısa ama çok anlamlı konuşmasının ardından çalıp söylediği caz parçaları da bence etkinliğin unutulmazları arasındaydı. Hayli kalabalık gecede SİYAD’dan Sevin Okyay, Sadi Çilingir, Cumhur Canbazoğlu, Cüneyt Cebenoyan, Olkan Özyurt, Kerem Akça, Coşkun Çokyiğit, Erol Bilem’in; “Sinema” dergisinden Müjde Işıl’ın ve İKSV’den Ayşe Bulutgil’in dinleyici koltuklarında oturduğunu da ekleyeyim. Sahneye kurulu perdede Atilla Dorsay’ın çocukluk yıllarından itibaren fotoğrafları geçerken, bir tanesi, bir ‘Arka Pencereci’ sıfatıyla özel olarak dikkatimi celp etti. Zaten Burak Göral da konuşmasında, özel vurgu yaparak “O fotoğraf bile tek başına her şeyi anlatıyor” mealinde şeyler söyledi. Atilla Dorsay’ı Alfred Hitchcock’la birlikte gösteren, yan sayfada kullandığımız fotoğrafı kast ediyorum. 1972’de Cannes Film Festivali sırasında Carlton otelinde Arda Uskan tarafından çekilmiş,

Hitchcock’un bir Türk gazeteciyle yaptığı ilk ve bildiğim kadarıyla son röportajı ölümsüzleştiren karelerden biri... Atilla Dorsay, 1986’da Çağdaş Yayınları’ndan çıkan “Yüzyüze: Sinemacılarla Konuşmalar” kitabında, o fotoğrafa ve üstatla gerçekleştirdiği röportaja yer vermişti. Hitchcock’tan randevu almak için ne gibi engeller aştığını anlatan Dorsay, sonunda muradına erişini ve lüks oteldeki odaya girişini anlattıktan sonra şu ilginç anekdotu aktarıyor: “Önce birer içki ikram etti bize Bayan Hitchcock. Portakallı votka isteyince, Hitchcock ‘Olmaz’ dedi. ‘Portakal, votkanın tadını öldürür ve bu, filmlerimdekinden daha korkunç bir cinayet olur.’ Tabii bu korkunç cinayeti işlememek için, acı votkaya razı olduk ve sorularımızı sormaya başladık.” Toplam iki saat süren ve “Yüzyüze”de üç buçuk sayfa yer tutan bu tarihi röportajı aynen aktarmam olanaksız. Dorsay’ın dört sorusunu ve Hitchcock’un yanıtlarını almakla yetiniyorum: DORSAY: “Bazı filmler, yaşam dilimleridir. Benim filmlerim ise birer pasta dilimidir” diye bir sözünüz var. Açıklar mısınız? HITCHCOCK: Benim filmlerim, öncelikle ticari filmlerdir. Bütün dünyanın seyredeceği, beğeneceği filmler yapmak isterim. Öykü basit ve anlaşılır olmalı, onu anlatma biçimi ise sanatçının hayal gücüyle bezenmiş, öznel ve kişisel olmalıdır. Benim filmlerim dünyanın her yerinde seyirci buluyorsa, budur nedeni. Bu, aynı zamanda filmin, sinemanın gücünü gösterir. DORSAY: Eleştirme ve eleştirmenler hakkında ne düşünürsünüz? Sizce eleştirmenler eserinizi anladılar mı? HITCHCOCK: Bir film, her şeyi anlatabilir. Yeter ki iyi anlatsın. Filmlerin nasıl anlatıldığını değil, neyi anlattığını

eleştiren kritikleri bu yüzden sevmem. Ama genellikle eleştirmenler beni ve eserimi iyi yorumlamışlardır. Örneğin François Truffaut ve Eric Rohmer’in hakkımda yazdıkları kitap, bir yönetmen hakkında yazılmış en ayrıntılı, başarılı incelemelerden biridir. DORSAY: Aktörlerinizi pek sevmiyor, zaman zaman onlardan ‘sürü’ diye söz ediyorsunuz. HITCHCOCK: Bu kötü aktörler içindir. Bir Ingrid Bergman veya Grace Kelly için değil örneğin. DORSAY: Sizinle birlikte sinemaya başlayan kuşak bugün pek ortalarda değil. Stevens’lerin, Wyler’lerin, Wilder’lerin pek adı geçmiyor. Siz ise hâlâ çalışıyor ve üstelik iyi filmler yapıyorsunuz. Nasıl oluyor bu? HITCHCOCK: Sanırım saydıklarınız kazandıkları parayı yeterli bulup çekildiler. Benim içinse film yapmak bir ihtiyaçtır. Başka bir şey gelmiyor ki elimden! Hitchcock, Türk mutfağını ve Türk kadınlarını tanıyıp bir de ‘Türk usulü cinayet’ filmi çevirmek için Türkiye’ye de mutlaka geleceğini söylemiş... Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Atilla Dorsay’a saygılarımızı, teşekkürlerimizi sunalım, nice yıllar dileyelim... Alfred Hitchcock’u da bir kez daha saygıyla sevgiyle analım... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

19


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

UÇAN DAİRENİN ESRARI Robert Wise’ın 1951 yapımı bilimkurgu başyapıtı, paranoyaya ve güvensizliğe teslim olmuş insanoğlunu efsane uzaylı karakter Klaatu aracılığıyla uyarırken, ‘barış’ kavramından kaçarken sapılan çıkmaz sokakların ölümcüllüğüne de vurgu yapar.

1

950’ler ve 1960’larda zirvesini yaşayan ‘uzaylı istilası’ filmlerinin ilk örneklerinden biridir “Uçan Dairenin Esrarı” (The Day The Earth Stood Still). Dönemsel özelliklerin sinema sanatına nasıl yansıdığını görmek için bulunmaz bir nimet olan yapım, ABD’nin komünist korkusunun temellendiği bir atmosferde çekildiği için bu anlamda kilometre taşı olmayı hak eden bir görünüme sahiptir. McCarthy’nin başlattığı komünist avının, ardından uzun yıllar sürecek olan Soğuk Savaş’ın da alegorik aktarımlarını görürüz bu filmde. ‘Barış’tan bahsetmenin bir komünizm göstergesi olarak görüldüğü yılların anatomisini çıkaran bu bilimkurgu klasiği, içeriğinin getirdiği motivasyonu biçemiyle de desteklemeyi ihmal etmeyen bir çalışmadır aynı zamanda. Harry Bates’in “Farewell To The Master” adlı hikayesine dayanan film, Robert Wise’ın ellerinde benzersiz bir bilimkurgu başyapıtına dönüşür. Washington’a inen bir uçan daire ve onun içinden çıkan Klaatu adlı uzaylının gezegenimizi ‘uyarması’ üzerine kurulu öyküsü, klasik bilimkurguların aksiyona dönük yüzünü çoklukla bir kenara iter, vermek istediği mesajı patlama ve çatlamalardan olabildiğince sıyrılarak yansıtır. İkinci Dünya Savaşı’nı son derece trajik biçimde nihayete erdiren ABD’yi ve birbirlerini yeme noktasına gelen dünya uluslarını uyarmaktadır Klaatu. Kendi içlerindeki meselelerin bütün kainatı tehdit eden bir noktaya ulaştığını ve bunun sonuçlarının yeryüzü için pek de hayırlı olmayacağını işaret eder her fırsatta. Klaatu’nun filmin ilk karesinden son anına kadar vermeye çalıştığı bu mesaj, ülkelerin bir araya gelmesinin olanaksızlığı gibi bir

handikapla zedelenir. Uzaylıyı bir tür ‘cadı avı’yla takibe alan ve onu yok etme noktasına kadar giden insanoğluysa her zamanki gibi sınıfı geçemez bu sınavda. İnsanları tanıdıkça umutsuzluğa düşen Klaatu, söyleyeceğini söyleyip gitmekten başka bir şey düşünemez olur zamanla. İnsanın kendini kemiren doğasını görmek, bu umutsuzluğun tetikleyicisidir onun için. Bu aşamada insanlığı yargılar ve adeta mahkum eder Wise’ın filmi. Tanrısal özellikler de verdiği uzaylı motifi, insan ırkını uyarırken onların iç çekişmelerinin sınırlarını da görmektedir. Geliştirilen savaş teknolojileri sayesinde yok olmaya doğru giden insan, çevresine at gözlüğüyle bakmanın cezasını çekecektir ne yazık ki! Wise, elindeki hikayeyi beyazperdeye taşırken, dönemsel özelliklerin gezegenimize dayattıklarını kıyasıya eleştirmekten geri durmaz. Ama bunu son derece akıllı hamlelerle yapar. Zira o dönemde katı bir sansür uygulaması vardır Hollywood’da. Ve bir de ‘kara liste’ olayı tabii... Yönetmen, hikayenin baş kahramanı Klaatu’ya yükler bütün anlamları, beraber geldiği devasa robot Gort da bu anlamlar silsilesindeki yerini alır. Hoşgörü kültüründen nasibini almamış ve paranoya politikasıyla yönünü belirleyen insanlığın karşısına tek başına dikilir Klaatu. Bugünlere döndüğümüzde bu durumun çok da değişmediğini, dünyanın nükleer savaş beklentisiyle her an tetikte olduğunu, özellikle ABD’nin dış tehdit politikalarıyla hareket planları yaptığını görürüz. Yani 1951’de çekilen bu film, bugün de içerdiği mesajın altını doldurabilecek etkiye sahiptir. O yıllar için son derece etkili efekt çalışmalarıyla dikkat çeken yapım, ‘boş kare’ barındırmayan atmosferiyle tam bir yönetmen

filmi havası taşır. Jenerikte Bernard Herrmann’ın ‘devrimci’ müziğiyle başlayan bu mükemmel çalışma, uçan daireyi gördüğümüz andan itibaren çarpıcı bir yöne doğru akacağının işaretlerini verir. Her adımda filmini doğru noktalara taşımayı başaran yönetmen Wise, bu tür filmlerin en zayıf halkası olan karakter yaratma sorununu da kolaylıkla aşar. Uzaylıya ya da onun önüne çıkan insanlara kusursuz karakter derinlikleri katar. Klaatu’nun tanrısal edasının karşısına insanoğlunun ‘şaşkınlığı’nı (şapşallığını) koyar Wise ve bu çelişkili durumu bir tema bütünlüğüne taşır. Başkarakterin yolculuğunu bütün kırılma noktalarıyla sunan Edmund H. North imzalı senaryo da yönetmenin başyardımcısı konumundadır. Yalnızca bir sahnede, Klaatu’nun Tanrı’nın adını zikrettiği anda sendeler bu senaryo. Bunun nedenini sorguladığımızda ise, dönemin katı sansürünü aşmak için eklenmiş bir cümle olduğunu öğreniriz. Bundan hoşnut olmayanların başındaysa Robert Wise gelir; o da filmin bu cümleyle örselendiğinin farkındadır... Zamansızlığın tarifini yapan, insanoğlunun kendisiyle didişmesinin sonuçlarına dikkat çeken, ‘barış’ kavramının içini dolduran ve bu kavramdan kaçışın ölümcül sonuçlarına işaret eden, paranoyanın yarattığı tehlikelerin üzerine sağlam adımlarla yürüyen, bilimkurgu sinemasının sonraki yıllardaki tırmanışına önderlik eden, motivasyonu zayıf olan bir eylem planının zavallılığının sorgulanmasına vesile olan, en önemlisi de insanoğlunun dinlemeyi bilmeyen doğasının getirdiği kalıcı hasarlara vurgu yapan bir başyapıt “Uçan Dairenin Esrarı”. Defalarca izlenip defalarca ders alınmasında sonsuz yararlar olduğunuysa söylemeye bile gerek yok! k 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere

21


Esrar Perdesi OKAN ARPAÇ (Torn CurtaIn, 1966)

oarpac@gmail.com

‘AŞK’ ÜZERİNE BİR KİTAP K

IESLOWSKI, O 'MAHVEDİCİ' YAPITI "AŞK ÜZERİNE BİR FİLM"DE (KRÓTKI FILM O MILOSCI, 1988), evinin 'arka pencere’sinden güzel komşusunu gözetleyen 19 yaşındaki Tomek’in hikayesini anlatır. Onunkisi tarifi mümkün olmayan bir ‘aşk’tır ve her şey ‘gözetleme’ ile başlamıştır. Ve bu ‘aşk’ öyle bir noktaya ulaşır ki, Tomek’in hayatı artık geri dönülmez şekilde değişir... Arka Pencere dergisinde de ‘Tomek’lerin olduğunu tahmin edersiniz. İşleri güçleri, her gün bıkıp usanmadan başka hayatları ‘gözetlemek’ (film seyretmek) olan ve bunu büyük bir aşkla yerine getiren, hayatları çoktan bir daha geri dönüşü olmayacak bir şekilde değişmiş ‘bizim Tomek’lerden altısı, şahane bir başucu kitabına imza atmış durumda... Bu kitap, zaten sizin 72 haftadır aşina olduğunuz AŞKTAN DA ÜSTÜN başlıklı sayfalarımızda yer alan yazıların bir araya toplanmasıyla oluştu. Cem Altınsaray, Tunca Arslan, Kemal Ekin Aysel, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın’ın lezzetli kalemlerinden çıkan, şahane filmler üzerine bal döktükleri, aşklarını ilan ettikleri bu yazıların ilk 50’si “Aşktan da Üstün 50 Film” adlı kitapta buluştu. Kitabı satır satır okumaya başlamadan evvel şöyle bir göz attığınızda, aslında yıllardır sinema yazarlarının üstüne yapışan ve pek aslı astarı olmayan bir yanlış inanışın da yerle bir olduğunu görmeniz mümkün.

22

arkapencere / 11 - 17 Mart 2011 k

Efendim, rivayet olunur ki sinema yazarları denen, burnu havada dolaşan, entelektüel gözükmekten başka hiçbir kaygıları olmayan, bir araya geldiklerinde ‘elit’ bir zümre oluşturan bu ‘sanat insanları’, yaşadıkları sırça köşkte asla popüler filmlere geçit vermezler. Gizli gizli kimseye çaktırmadan popüler film izleseler de inkar ederler. Hollywood başta olmak üzere, ‘halkın sevdiği’ ne varsa burun kıvırırlar, aşağılarlar. Düzenledikleri ödül törenlerinde filan bu filmlerin adını bile ağızlarına almazlar. Kimselerin anlamadığı, seyrederken bazılarının çok sıkıldığı filmleri baş tacı ederler. Bu fantastik masalı, sinemayla az çok ilgisi olan herkes duymuştur. Pekala, altısı da sinema yazarlarından oluşan (üstelik ikisi SİYAD’ın başkanlığını da üstlenmiş) bu topluluk, acaba nasıl bir seçki yapmış sizce? Bir defa filmlerin neredeyse tamamı, her sinema seyircisinin gayet iyi bildiği, geniş kitlelere ulaşmış, gişelerde gayet başarılı olmuş, yıldız oyuncularla dolu, usta yönetmenlerin çektiği, bugün bile defalarca izlemekten sıkılmayacağınız türden yapımlar. Zaten bir şeyin ‘aşktan da üstün’ olması, ancak ondan ‘bıkmamak’ ve çok ama çok sevmekle mümkün değil mi? Velhasıl bu 50 film de, sadece altı yazarın değil, seyircinin de asla bıkmayacağı, gönüllerde yer etmiş, herkeste sinema tutkusu yaratmayı başarmış katıksız klasiklerden ibaret. Daha da ilginci, 50 filmin 30’a yakının Amerikan yapımı, yani

Hollywood menşeili olması... Bugüne dek sinema yazarlarına atfedilen “Popüler sinemadan zevk almazlar!” yakıştırmasına verilebilecek en iyi cevap bu kitap olmalı. Zira herkes gibi eleştirmenlerin de çocukluktan yetişkinlik dönemlerine kadar aksiyonu bol maceralar, acıklı aşk hikayeleri, bol efektli bilimkurgular, Kızılderililerle beyazların çatıştığı westernler, ağdalı Yeşilçam melodramları, Kemal Sunal komedileri ve akla gelebilecek ne kadar popüler örnek varsa onlarla yatıp kalktığını, sinemaya böyle sevdalandıklarını unutmamak gerekiyor. Ama öte yandan hem edinilen bilgi birikim hem de sinema sanatının kalıcılığını tescillemek açısından, halkın beğenisinden uzak düşmek pahasına doğru bildiğini dile getirmek ve iyi olanı öne çıkarmak bir film eleştirmeninin meslek ahlakının gerektirdiği bir durum. Meramımızı bu sefer anlatabildiysek ne mutlu, gelelim yine kitabımıza... Bu aslında, neredeyse 115 yılı deviren sinema sanatına bir saygı duruşu... Bir başka deyişle, 115 yıllık ‘aşk’a yazılmış mektuplar... Kitabın kapağını, dergimizle bağını vurgularcasına Alfred Hitchcock’un “Arka Pencere” (Rear Window, 1954) filminden siyah-beyaz bir fotoğraf süslüyor. Grace Kelly, James Stewart’a doğru eğilmiş öpmeye hazırlanırken, hem kitaba hem de bizlere hayat öpücüğü veriyor sanki... Hemen belirtelim, kapağın çarpıcı tasarımı, aynı zamanda Arka Pencere’nin de görsel yönetmeni olan Bilgehan Aras’a ait... Arka

"Çin Mahallesi" (Chinatown; 1974)

Şu an 72. sayısını okumakta olduğunuz online film kültürü derginiz Arka Pencere, öyle bir kitap doğurdu ki sinemaseverlerin mest olmaması mümkün değil. AŞKTAN DA ÜSTÜN sayfalarımızda yer alan filmlerin ilk 50’si, kendi küçük ama işlevi büyük bir kitaba dönüştü.


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Kitabın açılış filmi "Arka Pencere" (Rear Window; 1954).

kapakta ise üç ünlü yönetmenimizin kitap hakkındaki görüşleri yer alıyor. Derviş Zaim “İyi eleştirinin ve sinema aşkının gövermesi için bu seçkiyi önemli bulurken”; Taylan Biraderler “Filmler hakkında konuşmaktan en çok zevk aldığımız insanlar sinema yazarları” diyor. İnan Temelkuran ise “Sinemaseverler için sinemaseverlerden bir toplama” sözleriyle kitabı onurland��rıyor... SİYAD Başkanı Tunca Arslan’ın önsözünden sonra filmler akmaya başlıyor. Öncelik, elbette yine “Arka Pencere” filminin. Kitaba tam 12 yazısıyla girerek ‘en büyük âşık’ tanımlamasını hak eden Murat Özer, “...Hitchcock ustanın ‘tek mekanda gerilim’ becerisinin zirve yaptığı film” sözleriyle açıyor pencereyi... Kitapta sinemaya aşklarını dile getiren altı yazarın hemen hepsi, sevdikleri filmlerle olan bağlarını, neden o filmi sevdiklerini, eserin sinema tarihi ve sanatındaki konumunu, öyküleriyle ve çözümlemeleriyle birlikte servis ediyorlar. Her filmden birer ikişer kareyle süslenen sayfalarda, filmlerin sinemalardaki vizyon isimlerine harfiyen riayet edilirken, yazıların sonuna da künye bilgileri doyurucu bir şekilde iliştirilmiş.

S Kitaptaki en 'eski' film "Mavi Melek" (Der Blaue Engel; 1930). Kitabın ev sahipliğini Yılmaz Güney'in "Umut"u (1970) yapıyor.

essiz sinema döneminden henüz hiçbir film bu toplama girmemiş olsa da, halen ARKA PENCERE'DE devam eden AŞKTAN DA ÜSTÜN sayfalarında elbet o dönemden de birkaç şaheser yer alacaktır. Gelecek yıllarda bu yazıların yine kitap olarak basılacağını varsayarak, ileride ‘tüm bir sinema tarihinin en iyileri’ gibi bir toplama ulaşacağımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kitabın en eski filmi ise 1930 tarihini taşıyor; “Mavi Melek” (Der Blaue Engel); en yenisi 2003 yapımı “İhtiyar Delikanlı” (Oldeuboi)... Ev sahipliğini ise “Umut” filmiyle Yılmaz Güney üstleniyor. Murat Özer’le başlamıştık, yine yazarımızla devam edelim. Charles Laughton’ın gerilim yüklü yapıtı “Caniler Avcısı” (The Night Of The Hunter, 1955); Visconti’nin aristokrasiye pençe savurduğu “Leopar” (Il Gattopardo, 1963); Mike Leigh’nin varoluş sorunsalını benzersiz bir üslupla yansıttığı “Çıplak” (Naked, 1993); Truffaut’nun Yeni Dalga içerisinde üçlü bir ilişkiyi resmettiği “Unutulmayan Sevgili” (Jules Et Jim, 1962); Charles Vidor’dan klasik Hollywood lezzeti “Şeytanın Kızı Gilda” (Gilda, 1946); Park Chan-wook’un anlattığı çılgın intikam öyküsüyle seyirciyi ters köşeye yatırarak allak bullak eden “İhtiyar Delikanlı” (Oldeuboi, 2003); Sidney


Kitabın 'taze'si "İhtiyar Delikanlı" (Oldeuboi; 2003).

olabildiğince örtmeye çalıştığı “Kızgın Damdaki Kedi” (Cat On A Hot Tin Roof, 1958); Costa-Gavras’ın politik sinema başyapıtı “Ölümsüz” (Z, 1969); Robert Rossen’ın spor filmleri arasında ayrı bir yeri olan “Bilardocu” (The Hustler, 1961); John Boorman’ın üslup denemelerini de barındıran ‘suç’ filmi “Dönüşü Olmayan Yol” (Point Blank, 1967); Peter Yates’in kült polisiyesi “Gangsterin Kaderi” (Bullitt, 1968); Scorsese başyapıtı “Kızgın Boğa” (Raging Bull, 1980) ve Arthur Hiller’in dünyayı göz yaşı seline boğan klasiği “Aşk Hikayesi” (Love Story, 1970)... Lumet’in Al Pacino’yu başrole koyduğu, bir banka soygununu an be an perdeye taşıyan unutulmaz “Köpeklerin Günü” (Dog Day Afternoon, 1975); John Huston’ın yine insana bakarak onun doğasını perdede lime lime ettiği “Altın Hazineleri” (The Treasure Of The Sierra Madre, 1948); Tarkovsky’nin büyüleyici bilimkurgusu “Stalker” (1979); Ingmar Bergman’ın gerçekle düş arasında bize uyanıkken rüya gördürdüğü başyapıtı “Yaban Çilekleri” (Smultronstället, 1957) ve Akira Kurosawa’nın bir belediye çalışanı aracılığıyla hayatı sorguladığı o güzelim “Yaşamak” (Ikiru, 1952), Murat Özer’in kaleminden okuyucuyla buluşuyor. Sinema tarihinin en ilginç ‘suç’ filmlerinden olan Jean-Pierre Melville’in “Kiralık Katil”i (Le Samouraï, 1967) ile başlayan Burak Göral yazıları ise 10 filmlik seçkisinde türler ve yıllar arasında ustalıkla dolaşıyor. Henri-Georges Clouzot’dan “Dehşet Yolcuları” (Le Salaire De La Peur, 1953); David Lean’in yürek paralayan aşk filmi “Kısa Tesadüfler” (Brief Encounter, 1945); Richard Brooks’un metindeki eşcinselliği dönemin sansür anlayışı gereği

K

itaba dört yazısıyla giren Cem Altınsaray, Roman PolanskI’nin kara-film türüne yeniden soluk verdiği “Çin Mahallesi” (Chinatown, 1974) ile karşımıza çıkıyor ilkin. Federico Fellini’nin üslubunu tamamen belli ettiği “Cabiria’nın Geceleri” (Le Notti Di Cabiria, 1957); Steven Spielberg’ün bir kuşağa denizleri dar eden klasiği “Jaws” (1975) ve Woody Allen’ın halen en iyileri arasında yer alan siyah-beyaz “Manhattan” (1979) filmiyle okurlarını selamlıyor. Murat Özer’in ardından kitaptaki 11 yazısıyla ‘en âşık’ ikinci sinema yazarı olmayı hak eden Burçin S. Yalçın ise baştan çıkarıcı, sersemletici bir Sergio Leone westerniyle karşılıyor bizi önce; “Batıda Kan Var” (C’Era Una Volta Il West, 1968)... Ardından, Stanley Kubrick’ten “Spartaküs” (Spartacus, 1960); Michael Cimino’dan “Avcı” (The Deer Hunter, 1978); Howard Hawks’tan “Birleşen Kalpler” (The Big Sleep, 1946); Fellini’den “Sekiz Buçuk” (Otto E Mezzo, 1963); Billy Wilder’dan

“Sunset Bulvarı” (Sunset Blvd., 1950); Hitchcock’tan “Kuşlar” (The Birds, 1963); Sam Peckinpah’tan “Vahşi Belde” (The Wild Bunch, 1969); Argento’dan “Suspiria” (1977) geliyor. Son iki yazı ise kitabın iki sürprizini oluşturuyor. Josef Von Sternberg’in 1930 tarihli ölümsüz klasiği “Mavi Melek” (Der Blaue Engel) ve Yılmaz Güney’in yere göğe konulamayan şaheseri “Umut” (1970) ile hem kitabın en eski filmine ait yazıyı, hem de tek Türk filmini kaleme alıyor. 10 yazısıyla kitaba giren Kemal Ekin Aysel, bizi ilk kez “Garsoniyer”inde (The Apartment, 1960) karşılıyor. Billy Wilder’ın bu leziz komedisinden sonra sırasıyla Coppola’nın gerilim ve şüphe başyapıtı “Konuşma” (The Conversation, 1974); Robert Aldrich’in halen akıllardan çıkmayan gerilimi “Küçük Bebeğe Ne Oldu?” (What Ever Happened To Baby Jane?, 1962); Vittorio De Sica’nın Yeni Gerçekçilik şahikası “Bisiklet Hırsızları” (Ladri Di Biciclette, 1948); Sidney Lumet’in mahkeme filmleri arasında halen zirveyi koruyan şaheseri “12 Öfkeli Adam” (12 Angry Men, 1957); Mamoru Oshii’nin kült animesi “Ghost In The Shell” (Kôkaku Kidôtai, 1995); Spielberg’ün ‘dost’ uzaylılarla iletişime geçtiği bilimkurgusu “Tehlikeli İlişkiler” (Close Encounters Of The Third Kind, 1977); Coen Biraderler’in en sevilen işlerinden “Barton Fink” (1991); Zemeckis’in üç bölüme tamamlanan fantezisi “Geleceğe Dönüş” (Back To The Future, 1985) ve Ron Fricke imzalı belgesel “Yaşamın Soluğu” (Baraka, 1992) yer alıyor. Tunca Arslan ise “Aşktan da Üstün 50 Film”de üç yazısıyla boy gösteriyor. İlki Alain Corneau’nun sadece müzikleriyle bile insanı ‘bitiren’ filmi “Dünyanın Tüm Sabahları” (Tous Les Matins Du Monde, 1991)... Son iki ‘aşkı’ ise 1960’lardan. Zoltán Fábri’nin futbol şaheseri “Cehennemde İki Devre” (Két Félidö A Pokolban, 1962) ile Frank Perry’nin Hollywood’a adeta kafa tuttuğu “Aşıklar”ı (The Swimmer, 1968)... Hitchcock sevdasından yola çıkarak hazırlanan “Arka Pencere” dergisi yazarlarının ustaya iltimas geçtiği sanılmasın. Kitapta Hitchcock’un sadece iki filmi yer alıyor. Fellini, Wilder, Lumet ve Spielberg de ikişer filmleriyle mevcutlar. Kitabı aldıktan sonra iki seçeneğiniz kalıyor. Filmlerin tümünü görmüşseniz, bir solukta baştan sona kitabı heyecanla hatmedebilirsiniz. İkinci seçenek ise, yazısını okuduğunuz ama henüz görmediğiniz filmlerin acilen peşine düşmeniz... Eh, aşk da böyle bir şey değil mi zaten? Peşinden koşturmadıktan sonra o aşka, aşk denir mi hiç? 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere k

25


BURÇİN S. YALÇIN Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

STALAG 17

B

Illy WIlder ve gencecik WIllIam Holden’ın ilk kez bir araya geldikleri 1950 tarihli “Sunset Bulvarı” (Sunset Blvd.), ikisinin üç filmlik maceralarının da ilk halkasıydı. 1954 tarihli “Sabrina”nın hemen öncesinde ise esir kampı filmi “Stalag 17”yi çekmişlerdi. Bugünkü Polonya’nın sınırları içinde, vaktiyle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait topraklarda doğmuş, Hitler’in yükselişini görüp ülkesini terk etmiş, annesini ve üvey babasını toplama kamplarında yitirmiş bir Yahudi olarak yönetmenin bu projeye ne kadar önem verdiğini tahmin etmek zor değil. Gelgelelim, baktığınız zaman, ton ve üslup olarak Billy Wilder’ın hiçbir filminden farklı değildir “Stalag 17”. Onun filmleri genellikle bir iç sesin nükteli ve imalı cümleleriyle başlar, başta eğlence eksik olmaz, sonra da dram gelir... Onun sinemasında yergi kritik bir yerdedir ama bunu hiçbir zaman öfkeli bir dile tahvil etmez yönetmen. Vaktiyle “Eğer bir insana gerçekleri söyleyeceksen, bunu hiç değilse eğlenceli şekilde yap ki, seni gebertmesin!” demiş ve bu sözü neredeyse sinemasının şiarına dönüştürmüştür. “Stalag 17”, her Wilder filmi gibi gösterişten uzak bir filmdir. Wilder, her zamanki gibi alengirli numaralardan uzak, ama kimi yaratıcı hamle ve dokunuşlarla gerçek bir sanat eseri çıkarmıştır ortaya. Yıllar sonra takipçisi olacak esir kampı filmlerine ciddi kapılar açmış bir filmdir bu. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan senaryo, bizi doğrudan II. Dünya Savaşı’ndaki esir kampı Stalag 17’nin dikenli tellerinin arkasına fırlatır. Bir grup esir Amerikan çavuşunun koğuşunda konuğuzdur. Daha ilk dakikadan iki Amerikalı esirin firar girişimine tanık oluruz. Kazdıkları tünelin ucunda sinsice pusuya yatmış Alman askerlerinin kurşunlarına hedef olmalarıyla birlikte koğuşta bir ‘köstebek’in olduğu şüphesi hem bizde hem de diğer esirlerde hasıl olur. Bu başarısız deneme canlarını sıkar sıkmasına ama bir yandan da Alman gardiyanlarla birlikte “Ah şu çılgın Amerikalılar” tadında yaşayıp gitmeye devam eder mecburen ‘ahbap çavuşlarımız’. ‘İçeride’ attıkları her adım

‘dışarıda’ karşılık bulmaya devam edince, köstebeğin varlığı kesinlik kazanır. Nazi gardiyanlarıyla ‘enseye şaplak’ takılan, bu esaret altında dahi her türlü dalavereden ve konformizmden ödün vermeyen Sefton’da (Holden) yoğunlaşır şüpheler. Sefton tam bir antikahramandır. Bencildir, tam anlamıyla ‘kendine Müslümandır’. Başıbozuktur. Dayanışmadan kesinlikle nasibini almamıştır. Koğuş arkadaşlarını söğüşlemekten imtina etmez. Tabiri caizse, ahlaksızlığın kitabını yazmaktadır. Haliyle, bu ahlak(sızlık)la işi Nazilerle işbirliği yapmaya kadar götürmemesi için bir neden yoktur! Elbette, kazın ayağının öyle olmadığını tahmin etmek izleyici için zor olmaz. Ama kimdir o zaman köstebek? Wilder, uzun bir süre onu itinayla gizler. Bu süre zarfında izlediğimiz aslında esir kampı filmi kılığına girmiş bir ‘kim yaptı?’ filmidir. Filme böyle bakarsak, iki ayrı viraj aldığını görürüz filmin. Birincisi köstebeğin ağır ağır belirdiği virajdır. Filmin bitmesine epey bir zaman kala ortaya çıkar muamma. O noktadan sonra odağa koğuştakilerin onunla ne yapacakları yerleşir. İkinci virajı ise finalde Sefton’un atıldığı kahramanlık girişimiyle döneriz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuna hapsolmuş bu adamın bu hamlesinin başarılı olup olmayacağına yönelir dikkatimiz. Yönetmen, yardımcı erkek oyuncu (‘Hayvan’ rolündeki Robert Strauss) ve erkek oyuncu (William Holden) dallarında Oscar adayı olan ve yalnızca sonuncusunu kazanan film, umutsuzluktan umut çıkaran Amerikalı karakterlerin bir prototipini çıkarır kamptaki esirler üzerinden. Bugün çoktan demode bir stereotipe dönüşmüş bu alışkanlığa yıllar öncesinden gelen çarpıcı bir örnektir bu. Nadiren kamera önüne geçen bir başka büyük usta Otto Preminger de aktörlük filmografisinde en dikkat çekici işini çıkarır kampın heybetli komutanı Oberst von Scherbach kompozisyonuyla.

Bu rolü kabul ederken başta tereddütleri olmuşsa da, William Holden adım adım filmi ele geçiren bir performans sergiliyor. ‘Hayvan’ Kuzawa ve Shapiro’nun ‘komik’ ilişkisi, hikayeyi fazlaca sulandırıyor.

YÖNETMEN Billy Wilder OYUNCULAR William Holden, Don Taylor, Otto Preminger, Robert Strauss, Harvey Lembeck YAPIM/SÜRE 1953 ABD, 115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.33:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Paramount)

II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi esir kamplarına bir de Billy Wilder usulü mizah üzerinden bakın! 11 - 17 Mart 2011 / arkapencere k

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Öfke (Outrage) 17-27 Mart tarihleri arasında düzenlenecek 22. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin programından bir seçkiyle karşınızdayız bu hafta... Festivalin “Ustalar” bölümünden seçtiğimiz yapım, Japon usta Takeshi Kitano’nun Cannes’da da sahne alan son çalışması “Öfke”. Kitano, devamını da çekmeye hazırlandığı filmde başrolü de üstleniyor. 2 - Şeytanı Gördüm (I Saw The Devil) Festivalin büyük ilgi gören bölümlerinden biri olan “Geceyarısı Sineması”nın bu yılki yıldızı, Güney Koreli Kim Jee-woon’un son filmi “Şeytanı Gördüm” olacak gibi. Bu filmi izlemek için salonlara koşturacaklara bir uyarımız var: Hazmı epeyce zor! 28

k arkapencere / 11 - 17 Mart 2011

3 - Hayvanlar Krallığı (Animal Kingdom) Bu yılki Oscar’larda Jacki Weaver’a ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ adaylığı getiren çalışma, David Michôd’un ilk uzun metrajlı kurmaca filmi. Suç odaklı bir ailenin iç işlerine karışan bu Avustralya filminde, Guy Pearce ve Ben Mendelsohn gibi isimler de göze çarpıyor. “Hayvanlar Krallığı”nı, festivalin “Dünyanın Her Köşesinden” bölümünde izlemek mümkün. 4 - Jerzy Skolimowski 50 yılı aşkın bir süredir yönetmenlik yaşamını sürdüren ve ‘büyük usta’ sıfatını bileğinin hakkıyla elde eden Polonyalı sinemacının yedi filmini festivalde izlemek mümkün olacak. Yönetmenin köşe taşı

filmlerinin yanı sıra 2010 yapımı son çalışması “Ölümüne Kaçış” (Essential Killing) da Ankaralı sinemaseverlerin karşısında olacak. 5 - Paris Komünü (La Commune) Peter Watkins’in 2000 yapımı devasa filmi de festivalin programında öne çıkanlar arasında. Paris Komünü’nün 140. yıldönümü nedeniyle programa alınan yapım, yaklaşık bir buçuk asır önce Paris’te yaşananları, yani ‘bütün devrimlerin anası’nı beyazperdeye taşıyor.


Bazı durumlarda mutlu son gerekmez. Filmin bütününde yeterince eğlendirici olabilmişseniz insanlar ‘mutsuz son’u kabul edeceklerdir.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 72