Page 1

INDIANA JONES 30 YAŞINDA!

KUTSAL HAZİNE AVCILARI SİYAH KUĞU İZ PEŞİNDE SİYAD ÖDÜLLERİ OSCAR ALAMAYAN YÖNETMENLER YENTL

25 ŞUBAT - 03 MART 2011 / SAYI: 70


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

ESKİ FİLMLERE DUDAK BÜKMEYİN...

S

inema, ticari gösterime giren güncel filmlerden ibaret değil malum. 100 küsur yıllık bir tarihİ var. Pek yakında ilk 50 sayıda çıkan yazıları bir arada okuyabileceğiniz bir kitaba dönüşecek AŞKTAN DA ÜSTÜN köşesi bu yüzden kaleme alınıyor. Esas çerçevesi günceli takip etmek, gösterime giren tüm yeni filmlerin eleştirisine yer vermek olan Arka Pencere’de, sinema sanatı ve tarihine borcumuzu ödemek, dikkat çekmek için. Sinema tarihinde vizesiz yolculuklara çıkmanın sinema sanatını keşfetmek için ne denli elzem olduğunu söylemeye gerek yok. Sinemaseverliğin ön koşulu bu. Bugün gelinen noktada divX’tir, DVD’dir, Blu-ray’dir, görmek istediğiniz bir filme ulaşmanın nice biçimi, sonsuz olanak var. Buna karşılık yakın bir döneme kadar TRT’de yayınlanan canım sinema kuşakları, kültür merkezlerinin her ay birbirinden cazip programlarla bir avuç seyirci kovaladığı özel gösterimler anılarda kaldı. Film festivallerinin toplu gösterimlerini bir kez kaçırdık mı bir daha görme şansı bulamayacağımızı düşünür, iki elimiz kanda olsa takip ederdik. Şimdi görme şansı bulamayacağımız hangi filmden söz edilebilir? İllaki takip etmek durumunda olduğumuz bir festival programından ya da? Dergimiz yazarlarından Murat Özer’in de aktif rol aldığı Atilla Dorsay’ın unutulmaz “Sinema 100 Yaşında” kuşağında kapkaranlık, kötü bir kopyadan bile olsa, 1922 yapımı bir “Dr. Mabuse” filmi izlemenin heyecanı anlatılabilir mi? ‘Less is more’ yani ‘az daha çoktur’ hesabı, sinemasever olmak giderek zorlaşıyor sanki. Plajlarında çırılçıplak yüzülen Avrupa kıtasında nasıl mini etekli bir kadına dönülüp bakılmıyorsa, iyi filmlerin her an her yerde

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

karşımıza çıkabildiği bir ortamda merak da azalıyor tabii. En çok ihtiyacımız olan şey yani merak kadar, sosyal açıdan da bir geriye gidiş söz konusu. Toplumsal yanı büsbütün zayıflayan, giderek bireysel bir uğraşa dönüşen sinemaseverlik, şekil itibarı ile, sanat olmanın yanında eşsiz bir iletişim aracı da olan sinemanın ruhuna aykırı çünkü. Diyelim ki... “Kanlı Nehir” (Red River) gibi bin yıl öncesine ait lakin zerre kadar eskimemiş bir western klasiği izleyip coşkuya kapıldınız... “Cezayir Savaşı” (La Battaglia Di Algeri) gibi bir politik sinema destanına tanıklık edip, tokat yemişten beter oldunuz... Kieslowski’nin “Dekalog” evreninde kendinizi kaybedip, neden sonra buldunuz... Bir Kurosawa filmiyle daha ustaların ustasına hayranlıkların en büyüğünü duyup, şapka çıkardınız... Bir Hitchcock filmiyle tüm Hitchcock filmlerini görme fikrine kapıldınız, giderek tüm iyi filmleri görmek için yanıp tutuştunuz... Elverir ki bu duyguları paylaşacak birileri olsun. Duyup hissetiklerinizin, düşünüp keşfettiklerinizin sağlamasını yapabileceğiniz... Sinema hiçbir zaman sadece sinema değildir. Hayatın ta kendisidir. Hayatın kendisi gibi düşünmeyi ve dile dökmeyi beraberinde getirir; hissetmeye ve paylaşmaya gereksinim duyar. Siz de bizim gibi oturup sinema üzerine bir şeyler yazabilirsiniz. Olmadı, yazılanları okur, değerlendirirsiniz. Sinemasever olmak böyle bir şeydir. İyi bir film hiçbir zaman bitmez sizin için. Ölene dek akar o son jenerik... Yenilerle yetinmeyin. Eski filmleri merak edip seyredin. Okuyun. Yazın. Anlatın. Paylaşın efendim. İyi seyirler...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, TALİP ERTÜRK, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Siyah Kuğu, İz Peşinde, Ya Sonra, Kaçış Planı.

16 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz...

18 TRENDEKİ YABANCI

SİYAD Ödülleri sahiplerini buldu... “Kosmos” ve “Çoğunluk”un parsayı topladıkları ödüller hakkında yorumlar bizden!

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Steven Spielberg, George Lucas, Lawrence Kasdan, Philip Kaufman ve Harrison Ford isimleri bir araya gelince: Kutsal Hazine Avcıları.

22 ÖLÜM KARARI

Oscar, ödüllerin en popüleri olmasına karşın bu heykelciği bir türlü alamamış onca ünlü yönetmen var. İşte onlardan 11'i...

26 AİLE OYUNU

DVD eleştirisi: Yentl.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Aşk Uğruna (Pour Elle), Red State, Rooster Cogburn, James Franco, 16. Türkiye/Almanya Film Festivali jürileri.

k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam TALİP ERTÜRK The Man Who Knew Too Much (1934)

taliperturk@gmail.com

SİYAH KUĞU ORİJİNAL ADI Black Swan YÖNETMEN Darren Aronofsky OYUNCULAR Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey, Winona Ryder YAPIM 2010 ABD SÜRE 108 dk.

Aronofsky'nin baleyi zarif bir şeyden çok, neredeyse mazoşizme varan fiziksel bir çaba olarak gösterme çabası aşikar. “Siyah Kuğu” duygusal etki yaratmak konusunda çok az filmin ulaşabildiği bir seviyede. 6

k arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011

V

aroluşunu kendini tüketmekte bulan karakterlere olan hürmeti, 'ruhen bağımsız' sinemacı Darren Aronofsky'nin alametifarikalarından biri. Kusursuz matematik formülünü ararken beyin korteksini yakan bir dâhi (“Pi”), kendini yok etmek konusunda ustalaşmış 'junkie'ler (“Requiem For A Dream”), ölümsüzlüğe çare aramak gibi bitimsiz bir çilenin içine düşmüş âşık (“The Fountain”), şovun bir parçası olarak addettiği vücuduna bile isteye işkence eden güreşçi (“The Wrestler”)... Çektiği dört filminde de varoluşunu yokoluşunda arayan karakterlerin dertleriyle uğraşan yönetmen, “Siyah Kuğu”da da bildiği yoldan yürümeye devam ediyor ve mükemmelliyetçiliğini saplantıya dönüştürmüş, varoluşunu mesleği ve 'sahne zamanı'yla tanımlayan balerin Nina'nın öyküsünü önümüze getiriyor. New York'un fiyakalı tiyatro topluluklarından birinde balerinlik görevini icra eden Nina Sayers, “Siyah Kuğu”nun kahramanı. Bir kadından çok çocuğa, balerinden çok rahibeye benziyor; takıntılı annesiyle yaşıyor ve oyuncakları olmadan uyuyamıyor. Birlikte çalıştığı tüm dansçılar gibi o da baş dansçı olma hayalleri kuruyor ve çok çalışıyor. Nina, herkes dinlencesine ve eğlencesine bakarken çalışmaya devam eden işkoliklerden biri; belli bir amaca odaklı yaşamaktan ziyadesiyle memnun olduğu bile söylenebilir. Nihayet beklediği fırsatı yakalayıp, patronu Thomas Leroy tarafından yeni sezonda sahneye konacak Kuğu Gölü'nün başrolüne seçildiğinde bile profesyonelliğinden ödün vermiyor, annesinin kutlama pastasından küçücük bir ısırık alarak kendini ödüllendirmekten imtina ediyor. Gelgelelim bahşedilen rolün meydan okuyan bir tarafı var; Thomas, Nina'nın muhteşem bir beyaz kuğu olacağından emin lakin siyah kuğunun tutkulu ruhuna ulaşamayacağından endişe ediyor. Endişelerinde haklı üstelik. Bir kuğudan daha az zarif olmayan Nina, beyaz kuğunun latif kusursuzluğuna kolayca ulaşsa da, düşman kardeş siyah kuğunun tutkusunun kaynağını bir

türlü bulamıyor. 'Rahat olması' yönündeki tavsiyeler faydasız (Çevresindeki herkesin verecek bir tavsiyesi de var üstelik). Bu noktada gidişatı değiştiren, ekibe yeni katılan dansçı Lily oluyor. Mila Kunis'in canlandırdığı Lily, Nina'nın olmaktan özenle kaçındığı biri; pervasız, başına buyruk ve fevkalade tutkulu. Provalara geç kalıyor, uyuşturucu kullanıyor, gece hayatına takılıyor. Zıt kutuplar birbirini çekiyor elbette. Nina, adım adım Lily'nin çekim alanına girdikçe, yıllar içinde kurduğu kozası çatırdamaya başlıyor. “Siyah Kuğu” tümüyle kahramanına odaklı filmlerden biri ve yan karakterleri ancak Nina'ya etki edebildikleri surette var olabiliyor. Aronofsky'nin kamerası, neredeyse Natalie Portman'dan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Kamera koruyucu meleği gibi bir an bile Portman'ın yanından ayrılmazken, Aronofsky kahramanının en mahrem anlarını seyirciyle paylaşmaktan çekinmiyor. Filmin dünyası da Nina'nın dünyası kadar ancak. Yönetmen, kahramanını sayısız oyuncakla dolu daracık yatak odasında, tiyatronun minicik tuvaletinde, sıkış tepiş metroda ve karanlık altgeçitlerde resmetmekten, kamerasını onunla birlikte dans ettirmekten keyif alıyor. Klostrofobik kadrajlar, gerilim türüne meylettiği anlarda filmin en büyük kozu haline geliyor. İçinizi ferahlatacak bir geniş plan için çaresizce beklerken, film size istediğinizi bir türlü vermiyor ve böylece bir karakter dramasından gerilim filmine evrilmek işini de tereyağından kıl çeker gibi hallediyor. Nina siyah kuğuya takıntılı hale geldikçe, zaten küçük olan dünyası aynalardan gayrı hiçbir şey kalmayacak şekilde küçülüyor. Giderek düşman bellediği vücudunda ise, sivilce değil kanat peydah oluyor! Aronofsky'nin baleyi zarif bir şeyden çok, neredeyse mazoşizme varan fiziksel bir çaba olarak gösterme çabası aşikar. Portman'ın yüzünde, yaptığı işten aldığı keyfi değil, çektiği acıyı görüyoruz çokluk. Natalie Portman tümüyle kendisine adanmış filmde muhteşem oynuyor. Hollywood'daki tüm oyuncuların Oscar kokusu alacağı bu alabildiğince fiziksel rolde, Portman


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Portman seyirciyi hem ruhani hem fiziksel acısına ortak ediyor. Çocuk yaşında hayatımıza girmiş bu kadında bir Isabelle Huppert saklı olduğunu kim tahmin ederdi ki? 8

k arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011

yüzünü de en az vücudu kadar iyi kullanıyor. Peşini bir türlü bırakmayan kameranın varlığından da beslenerek huzursuz karakterini, ikircikli ruhunu filmin her anında hissettiriyor. Aronofsky yalnızca kamerasını kullanarak roman kahramanı derinliğinde bir karakter ortaya koyarken, Natalie Portman da yönetmeninin elini fevkalade güçlendiriyor. Bir başkasının elinde sevimsiz bir yeniyetmenin uyuzluk gösterisine dönüşebilecek bu rolde Portman, seyirciyi hem ruhani hem fiziksel acısına ortak etmeyi beceriyor. Çocuk yaşında hayatımıza girmiş bu kadının içinde bir Isabelle Huppert saklı olduğunu kim tahmin ederdi? Basket tarihinin tartışmasız en büyük oyuncusu Michael Jordan şöyle der: “Basketbol tanrı vergisi bir yetenek değil, hayatımın her günü üzerine çalıştığım bir şey.” Her türden icracı için

kan, ter ve gözyaşıyla dolu hazırlık günlerinin meditasyonu performansın icra edildiği ana denk gelir. “Siyah Kuğu”nun kahramanının düğümlenmiş ruhu, sahnede olduğu anlarda bile rahatlamasına izin vermiyor, 'hissetmek' konusunda çaresiz Nina'nın trajedisi, sahnedeyken iyice katlanıyor. Finale yakın öyle bir an geliyor ki, Nina'nın çaresizliği seyirciye direkt etki eder bir hale geliyor; film perdeden çıkıp büyüyor ve salondakilerin üstüne basıp, çekip gidiyor. Nina'nın apatisine karşılık, “Siyah Kuğu” duygusal etki yaratmak konusunda çok az filmin ulaşabildiği bir seviyede.

Natalie Portman'ı kariyerinin en iyi performansında doyasıya izlemek filmin vadettiği tüm güzelliklerin ötesinde. Başta Winona Ryder'ınki olmak üzere bazı yan karakterlerin güdük kaldığı söylenebilir.


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

İZ PEŞİNDE

B

ugünün ‘varoluşçu western’ çalışmalarını sevip benimsiyorsak da, klasik westernlerin tadı kokusu bir başka oluyor. John Ford başta olmak üzere Howard Hawks, Raoul Walsh gibi ustaların ‘gittiği yoldan sapmayan’ filmleri, bu durumun başlıca müsebbibleri olarak öne çıkıyorlar. Kahraman ve kötü adam ayrımının net biçimde yapıldığı bu klasikler, hikaye anlatımında da ‘kaotik’ bir yaklaşım göstermiyorlar. İzleyiciyle doğrudan bir bağ kuran ve dolambaçlı yollara sapmaktan imtina eden bu tarz bir western anlayışı, ‘düz’ anlatı geleneğinin de en önemli temsilcilerini taşıyor yamacımıza. Henry Hathaway’in 1969 yapımı filmi “İz Peşinde”yi (True Grit) tam bir klasik western olarak görmesek de, ‘geçiş’ eğiliminin belli başlı örneklerinden biri kimliğine taşımak kaçınılmaz. Klasik westernlerle ‘yeni’ western anlayışının ortasında duran yapım, anlatımıyla klasiğe meylederken karakterleriyle yeni anlayışa yakın duruyor. John Wayne’in anti-kahraman özellikleri gösteren Rooster Cogburn karakteriyle ‘farklı’ bir açıya da sahip bu edebiyat uyarlaması western, ‘sürek avı’ atmosferiyle de ilgi çekmeyi başarıyor. Coen biraderlerin, Charles Portis’in 1968 tarihli “True Grit” adlı romanından uyarladıkları yeni “İz Peşinde”yse yeniden çevrimle edebiyat uyarlaması arasında bir yerlerde duruyor. Tabii ki temel olarak bir uyarlama bu, ama kimi özellikleriyle 1969 yapımı filmin tonunu yakalamaya çalışıyor gibi. Bunun en belirgin göstergesiyse, Jeff Bridges’ın Rooster Cogburn kompozisyonunda John Wayne’vari bir oyunculuk tarzı tutturma çabası. Aktör, karakterine yaklaşırken beden dilinden başlayarak Wayne’in ruhunu yaşatma isteğinde sanki. Bunu sadece ona bağlamak da yanlış olur, Coen’lerin yapmaya çalıştıklarının bir uzantısı da bu belli ki. Klasik western kalıplarının belli başlı temalarından biri olan ‘intikam’ olgusunun etrafında şekillenen hikaye, birbirlerine taban tabana zıt üç ‘avcı’ karakterle tanıştırıyor bizleri: Babasının katilini bulup cezalandırma isteğindeki

yeni yetme bir kız, bu görevi para karşılığında üstlenen kanun adamı Rooster Cogburn ve ikilinin peşine düştüğü katili başka bir cinayet nedeniyle uzun zamandır takip eden Teksaslı bir başka kanun adamı olan LaBoeuf. Bu üç karakterin alabildiğine farklı motivasyonları, aynı hedefe doğru yol almalarını engellemiyor. Aksine, ‘ortak amaç’ın peşine takılmalarını kolaylaştırıyor bu farklılıklar. ‘Erdemli’ olarak tanımlayabileceğimiz kızın aklını öne çıkarması, Cogburn’ün kaba saba yaklaşımını ‘güç’le açıklaması, LaBoeuf’inse ‘kibir’le donanmış olması, sacayağının tamamlanması sonucunu doğuruyor, ki ‘şekil’ olarak ‘uyumsuz’ görünen üçlünün Voltron’u oluşturmayı becerdiğine tanık oluyoruz böylece. Filmin Coen’lerden yansıyan kara mizah unsurlarıyla bezenmesi, bu çalışmayı 1969 yapımı filmden ayıran temel özelliklerin başında geliyor. İlk filmde de mizahla haşır neşir oluyorduk ama buradaki yaklaşımın daha ‘temkinli’ olduğunu söyleyebiliriz. Coen’ler, karakterlerin ‘komik’ özelliklerine vurgu yaparken, hikayenin lirik doğasını deforme etmekten özenle kaçınıyorlar. Temelde çokça ‘karanlık’ eleman barındıran hikayeden ‘kapkaranlık’ bir sonuç çıkarmak değil onların isteği, neredeyse her filmlerinde olduğu gibi. Kendi dünyalarını yansıtmak için westerni seçmeleriyse, olması gereken ‘saflık’ın en çok da bu tür içinde kendini göstermesi belli ki. Bütün çalışmalarında karşımıza çıkan insanoğlunun naifliği vurgusu, “İz Peşinde”yi de sırtlayıp taşıyan unsurlardan birine dönüşüyor. Bu filmi Coen’ler filmografisi içinde zirveye yakın bir yere koyamasak da, yönetmenlerin tavizsiz sinemasından eksiltecek bir çalışma olmadığı da açık. Özellikle karakter çatışmaları ve sürekli tırmanan ‘duygu’suyla bizi tavlamayı başaran yapım, westernle kurduğu ilişki açısından da kayda değer bir çabanın ürünü.

Genç aktris Hailee Steinfeld, 1969 yapımı filmde aynı rolü canlandıran Kim Darby’den fersah fersah önde görünüyor. Yolculuğun ilk bölümündeki ‘gevşeklik’, hikayenin sonraki aşamalarını destekleyecek bir unsur değil kesinlikle.

Orijinal adı True Grit YÖNETMEN Ethan & Joel Coen OYUNCULAR Jeff Bridges, Hailee Steinfeld, Matt Damon, Josh Brolin, Barry Pepper YAPIM 2010 ABD SÜRE 110 dk.

Jeff Bridges, Cogburn karakterine yaklaşırken beden dilinden başlayarak John Wayne’in ruhunu yaşatma isteğinde sanki. k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

11


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

YA SONRA

R

omantik komedi yapmak kolaydır. Yapılmış iyi örneklerini iyi çalışırsın. Bir güzel kız, bir yakışıklı erkek bulursun. Birkaç müzik atarsın araya. Zıt karakterli aşıklara güzel bir tanışma kurarsın. Aşmaları gereken bir engel çıkartırsın karşılarına. Aşkları sınanır. Bir ara ayrılırlar. Sonunda da büyük bir barışma... Bunu yapmak ne kadar zor olabilir ki? Gerçi böyle söylüyoruz ama bu işin formülünü çıkaran Hollywood’dan bile artık pek iyi örnekler çıkmıyor. Kendi icat ettikleri formülün suyunu çıkardılar. Bizim sinemacılar ise bin yıllık formülü daha doğru düzgün kuramamanın sıkıntısı içindeler... “Ya Sonra” gibi hikayesi olan bir filmden bu derece sakat bir film çıkarmak da neredeyse imkansız. Ama ilk filminde Özcan Deniz bunu başarmış! Oysa film hiç de fena başlamıyor. Ama hikaye ilerledikçe karakterlerin içi boşalıyor... Adem yedi yıllık karısı Didem’in her şeyini hafife alan, bencil bir adam. Oysa duygusal bir potansiyeli mevcut; hayvan hakları konusunda titiz bir veteriner. Üstlük müzisyen. Duygusal besteler yapıp genç şarkıcılara satıyor. Ama -biraz amiyane olacak- öyle ‘hırt’ ki, mimar karısının yeteneklerini hor görüyor, isteklerini önemsemiyor, kendisi ve arkadaşları için hizmetçi gibi kullanıyor onu. Malum, evliliklerde bir ‘yedinci yıl’ kavgası vardır. Bilimselliği tartışılır ama bu yedinci yıl eşiğinin her evlilikte illa ki yaşandığı söylenir. Bizim çift en başta bunu yaşıyor gibi. Sonrası fenalaşıyor. Kadın gidişata tepki veriyor ve Adem’i bırakıyor. Bu sırada zengin bir adam olan Cem Bey devreye giriyor. Ama Cem Bey’in de adı var kendi yok. Uyduruk özgeçmişi laf arasında bir kere geçiyor. Zengin olması dışında bir özelliği yok. Giderek de kartonlaşıyor. Bir nevi Önder Somer görevi görüyor. Adem ise bir 'Doğan görünümlü Şahin'. Olanca lüksün, PlayStation’ın, veterinerliğin, mimar eşin, kısacası Beyaz Türk'lüğün içinde saklı Doğan görünümlü Şahin! Bu filmin ait olduğu türü gereği yapması gereken şey, Adem’in karısının uzaklaşmasından sonra empati yapması ve kendisini kadının gözünden görebilmesini sağlamak. Oysa bizim

Adem hem haksız hem güçlü! Bütün hikaye Adem’i haklı çıkarmaya çalışıyor adeta. Adem karısının gönlünü almak için yüzük alıyor ama gel gör ki bir dizi saçma sapan aksaklık yüzünden ona götüremiyor, yanlış anlaşılıyor... Yazık çocuğa... Didem’in ondan uzaklaşmasından sonra yalnız kalıyor, bir de nezle oluyor, vah vah... Kıskançlık yapıp bir iş toplantısına kafa göz yararak dalıyor Adem, kızı rezil ediyor. Ama sevdiğinden yapıyor işte çocuk! Adem karısından sonra yanlışlıkla (!) bir nemfomanyakla yatağa giriyor, ama son anda ‘şey yapmaktan’ vazgeçiyor! Gelin görün ki karısı da tam o sırada onu basıyor! Ah zavallı kerata! Hiç kusuru yok aslında çocuğun. Seviyor halbuki! Tam Hıncal’lık adam, bakımsız Polat... Şu Didem de bu kadar irdelemese keşke... Bak o zengin çocuk çok mu iyi? Parası var ama mutsuz. Üstelik bir de kötü bir adam. Hayvan barınağını yıktırıyor. Metresini hamile bırakıp sokağa atıyor. Bir de elalemin karısına göz koyuyor... Öyleyse Adem’in yumruğunu yesin de bir kendine gelsin. Neyse ki o da Didem’e ‘şey yapamadan’ yiyor yumruğu. Yapsaydı bir yumruk da Didem’e gidecekti... Ya da kurşunlar mı? Zaten finalde eli silahlı Karadenizli müttefikler de Adem’in arkasına diziliyorlar. Gereken her an yapılabilir... Hasta adamların hastalıklı aşklarına karşılık vermeyen genç kızların infaz edildiği, bıçakla, satırla, pompalı tüfeklerle katledildiği ülkenin romantik komedisi böyle işte... Ya nasıl olacaktı ki? Türk sinemasının son dönem aşk soslu filmlerinde tesadüflerden geçilmiyor. Kadın karakterler ise çoğunlukla kişiliksizler. Filmdeki Didem mesela başına gelenleri hak ediyor gibi. Zengin adamla evlenmek üzereyken kendi şuursuzluğuyla dalga geçiyor: “Buraya kadar nasıl geldim bilmiyorum” diyor, yuh artık! Adem’in yazdığı basit bir şarkıya tav oluveriyor. “Müstahak sana Adem gibi adam” diye bağırsanız yeridir...

Filmde en doğal ve tutarlı performans gösteren canlı, Didem ve Adem’in köpeği... (Ömür Gedik’in kulakları çınlasın!) Shostakovich’in valsini çalınca “Eyes Wide Shut” olunmuyor. Her karı koca kavgası da “Hayallerin Peşinde”deki gibi olmuyor!

YÖNETMEN Özcan Deniz OYUNCULAR Özcan Deniz, Deniz Çakır, Barış Falay, Ragıp Savaş, Erdem Akakçe, Janset, Naz Elmas YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 110 dk.

Romantik komediler daha çok olsun da, bu kadar özenti ve eğreti de olmasın mümkünse. Ya da bu ülkede başka türlüsü için şansımız yok mu zaten? k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

13


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

KAÇIŞ PLANI

R

oma Hukuku’nun temelinde ‘kuşkunun sanık lehine yorumlanması gerektiği’ esastır. Peki, kuşkunun oluşması için gerekli tek bir delilin bile bulunması imkânsızsa ve sanığa güven sadece bir kişinin kalbindeyse? Henüz ilk sahnedeki küçük aile yemeğinde eltisiyle giriştiği ağız dalaşında asabiyetini gördüğümüz Lara Brennan’ın (Elizabeth Banks), iş yerinde de herkesin gözü önünde tartıştığı amiri otoparkta ölü bulunduğunda… Ve o tamamen masum olduğu halde tüm kanıtlar onun aleyhinde olduğunda, o minik delil de ‘mukadderatın mazgalı’na takıldığında, yani kuşku hiçliğe karıştığında? Sonuç, özgürlüğünün ölene dek elinden alınmasıdır! Ancak, özgürlük zoru sever. Güven, bir insanın vicdanında, Lara’yı çok seven, âşık bir yürekte capcanlıdır: Karısının suçsuzluğuna, eve yapılan polis baskınıyla onun götürülmesinin şokunu atlattıktan sonraki ilk anlardan itibaren inanan ve hukukun nihai hükmünü tanımayıp, onu özgürlüğüne kavuşturmak için çok ayrıntılı planlar yapmaya başlayan, edebiyat öğretmeni kocası John Brennan’ın! Bir Los Angeles gününde geçen ve önyargılar, her tür şiddet, temassızlık benzeri çağımıza özgü problematik insan hikâyeleri içeren “Çarpışma” (Crash) ile ‘Orijinal Senaryo’ ve ‘En İyi Film’ dallarında iki Oscar kazanan, yazar, yapımcı, yönetmen Paul Haggis’e göre bir öykü tam da… Çünkü Haggis, ‘adaletin her tür anlamı’nı kapsayan konularla olduğu gibi, aksiyonla da (2006 yapımı “Casino Royale”in ortak yazarı) uğraşmayı seven bir sinema adamı. Ve “Tanrının Vadisinde”deki (In The Valley Of Elah) gibi, hikâyesini, müthiş bir savaş/ sistem karşıtlığı üzerine kurabiliyor (her iki oğlunu da militarizme kurban veren emekli askerin yıpranmış eski bayrağı ters biçimde göndere çektiği son plan, beni ‘bitirmiştir’). Yani, Haggis için, adalete güvenini tamamıyla yitirdiği halde karısına kendinden bile fazla güvenen bir adamın, tehlikeli, giderek ölümcül

kararlar aldığı firar planı ve uygulaması, ortalama bir öğretmen görünümünün altındaki parlak zekâsının duygusal bir amaç için nasıl çalıştığı gibi malzemeler ‘biçilmiş kaftan’ olmuş. Anımsatalım, “Kaçış Planı”, Fred Cavayé filmi “Aşk Uğruna”nın (Pour Elle) Amerikan uyarlaması. İzleyenler bilir: O filmde, öyküleme daha keskin, net, gerçek bir zeminde akıyordu. Vincent Lindon ve Diane Kruger’in canlandırdıkları karakterlere ve tek çocuklarıyla birlikte yeniden bir aile olabilmek umutlarına, seyirci olarak daha sıkı sarılıyordunuz. Bu yenisinde ise, kadın karakter daha muğlâk duruyor. Empatiyi onunla değil, çocuğuyla baş başa kalan babayla kuruyorsunuz. Russell Crowe, ‘firar izlemcisi’ne dönüşen ve kendini savunma amaçlı bir cinayet işleyen karakterini, hem fiziksel, hem de ruhsal anlamda seyirciye çok yakınlaştırmayı biliyor. Sonunda karısının benimsemeyeceği işler yapmış bir adam olsa da, bireysel adalet arayışına ve eylemlerine, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hayli sıcak baktığımı söyleyebilirim. Yönetmenin, birbirine yakın türlerin (suç, gerilim, polisiye) sıkça kullandıkları unsurlar ve temaları iç içe geçirerek, orijinal filme göre konunun sınırlarını hayli esnetip genişletmesi ve aksiyonun ortasına bir dizi meseleyi/tartışmayı atmasının, 35 milyon dolarlık bir film için gerekli olduğunu düşünmek olası. Aksiyonda ise, ‘gerçek olamayacak denli güzel ve heyecanlı’ seyir vaat eden ‘filmsel zaman’ı tam isabetle kullanıyor. Son üç yıldan son üç aya, son üç aydan da son üç güne odaklandıkça geniş ekrandan aldığınız hazları katlayan bir aksiyon! John’un yaşamında direkt ya da dolaylı yer alan ve oldukça geniş bir yelpazeye yayılan yan karakterlerin de filme ciddi dramatik katkılarda bulunduklarını vurgulamak şart (mesela yedi kez firar etmiş ‘uzman’ı oynayan Liam Neeson).

Moby şarkılarının öykülemeye önemli katkıları... Otoparktaki cinayet sahnesinin zorlama gibi hissettirmesi...

Orijinal adı The Next Three Days YÖNETMEN Paul Haggis OYUNCULAR Russell Crowe, Elizabeth Banks, Ty Simpkins, Brian Dennehy, Liam Neeson YAPIM ABD-Fransa 2010 SÜRE 122 dk.

Yönetmen Haggis aksiyonda ‘gerçek olamayacak denli güzel ve heyecanlı’ seyir vaat eden ‘filmsel zaman’ı tam isabetle kullanıyor. k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

15


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

İZ PEŞİNDE

KAÇIŞ PLANI

SİYAH KUĞU

YA SONRA

ALTINSARAY

CEM

BİLGEHAN ARAS

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

İZ PEŞİNDE

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

H

H

HHH

HHH

HHH

HHH

KAÇIŞ PLANI SİYAH KUĞU

HHHHH

H H H H H

HHH

HHHH

YA SONRA 127 SAAT

HHHH

HHHH

AĞAÇ AŞK SARHOŞU

HHH

HH

H H H H H

HH

HHHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

HH

H

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

BÜYÜK SIR

HHH

HH

HHH

AŞK TESADÜFLERİ SEVER

AYİN BENİM ADIM AŞK

HHHH

BIUTIFUL

HHHH HHH

HH HHH

ÇALGI ÇENGİ ÇÖLDE KUTUP AYISI

HHH

H

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

H

H

H

H

İNCİR REÇELİ

HH

DÖVÜŞÇÜ

GÜNAH KEÇİSİ

KURTLAR VADİSİ: FİLİSTİN

H

SANCTUM SİNYORA ENRICA İLE İTALYAN OLMAK

HH

H

H HHH

HH

HH

H

ŞAMPİYON

HH

HH

TRON EFSANESİ

HHH

HHH

YEŞİL YABAN ARISI

HHH

HHH

HHH

HHH HHH

ZORAKİ KRAL

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

YENTL

HHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ

16 arkapencere / 25 Şubat - 04 Mart 2011 k


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SİYAD ÖDÜLLERİ: AKLIN YOLU BİRDİR!

18

k arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011


2009 ve 2010’da Altın Portakal’ın galibi olan iki film, yani “Kosmos” ve “Çoğunluk”, 43. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’ne de damgalarını vurdular. “Kosmos”, en iyi film dahil beş ödül alırken, “Çoğunluk”un dört ödülünden üçü oyunculuk performanslarına gitti.

G

aliba biz SİYAD Ödülleri’nin nasıl bir süreç sonunda belirlendiğini hiçbir zaman anlatamayacağız! 24 Şubat’ta İstanbul-Maslak TİM Show Center’da 43. kez düzenlenen ödül törenimizden önce ve sonra, bazı televizyon kanalları, SİYAD Başkanı olmam nedeniyle benimle de ayaküstü söyleşiler yaptı. SİYAD’ı sordular anlattım, Türk sinemasını sordular dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım, 2010 yılındaki filmleri sordular anlattım, ödülleri sordular anlattım, ödüllerin nasıl bir sistemle belirlendiğini sordular onu da anlattım ama laf dönüp dolaşıp gene de “Peki biraz da jüriden bahseder misiniz, kimlerden oluşuyordu?”ya bağlandı. Mahsun Kırmızıgül’ün bile bir türlü anlayamadığı gayet basit bir oylama sistemini, bir televizyon muhabirinin bilmiyor olması ‘çok vahim’ değil elbette. İşte bu basit seçim usulü, yani SİYAD üyesi olan her sinema yazarının, önce her dalda beş adayı, sonra da kazananları belirlemek için oy kullandığı bu sistem sonucunda, bu yıl 43. kez düzenlenen SİYAD Ödülleri’nde iki film, “Kosmos” ile “Çoğunluk” öne çıktı. Hatta “Kosmos”un iki üç at boyu daha önde olduğu söylenebilir. Bu sonuç, doğrudan doğruya Altın Portakal’ın son iki yıldaki galiplerinin eleştirmenler tarafından da çok önemsendiği ve sevilip sayıldığı gibisinden bir sonuca ulaşmamızı sağlıyor ki, en azından ‘SİYAD’ın bir seçkinler kulübü’ olduğu yönündeki saçma sapan iddialar bir kez daha geçersiz kılınmış oluyor. “Aklın yolu birdir!” deyip geçelim... “Kosmos”un en iyi film, en iyi yönetim (Reha Erdem), en iyi görüntü yönetimi (Florent Herry), en iyi kurgu (Reha Erdem) ve en iyi sanat yönetimi (Ömer Atay) dallarında ipi göğüslediği gecede, “Çoğunluk” da en iyi senaryo (Seren Yüce), en iyi erkek oyuncu performansı (Bartu Küçükçağlayan), en iyi yardımcı kadın oyuncu performansı (Nihal

Koldaş) ve en iyi yardımcı erkek oyuncu performansı (Settar Tanrıöğen) dallarında ödül kazandı. Burada tek tek ödül sıralaması yapmayacağım elbette... Kendi adıma, hiç eyyamcılık yapmadan, baştan sona tüm ödüller konusunda içimin rahat olduğunu söyleyebilirim. Hiç kuşku yok ki oylama formunda benim en iyi kabul ettiğim bazı sanatçılar ödül alamadı, hatta bazıları öncesinde aday bile olamadı ama sonuçta karşımıza çıkan ödül listesinin gayet mantıklı olduğunu, ‘sinema yazarlarının beğenisini’ doğru biçimde yansıttığını tekrarlamak isterim. Gecenin, belki de yılın sürprizi ise Berlin galibi “Bal”ın SİYAD’dan hiçbir ödül alamaması oldu. Önceki yıllarda Semih Kaplanoğlu’nun filmlerini önemseyen, ödüllendiren ve hep destekleyen sinema yazarları bu kez pek ‘yüz vermediler’ kendisine... Artık açıklamamda sakınca yok, oylama sonuçlarına göre, “Kosmos” ve “Çoğunluk” karşısında hep üçüncü ya da dördüncü sıralarda yer aldı “Bal”. Bunun, bazılarının aklına hemen geldiği-geleceği üzere, bir ‘tepki’ sonucu olmadığını tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Kaplanoğlu’nun son yıllarda egemen rüzgara kapılıp geçer akçe söylemler

geliştirmesinin, Emir Kusturica ve Altın Portakal’a karşı manasız bir çıkış yapıp ‘linç kültürü’ne açık destek vermesinin az da olsa etkisi hissedilmiştir oylama sırasında ama çoğu SİYAD üyesinin bunları hiç umursamadığını da gayet iyi biliyorum. Kusturica tartışmaları sırasında “5N1K” yayınında “Bu işin kaybedenleri Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Semih Kaplanoğlu’dur” demiştim ama benim kast ettiğim tabii ki başka bir şeydi! “Prenses’in Uykusu”yla kariyerinin en önemli adımlarından birini atan Sevinç Erbulak’ın samimi ödül konuşması, Onur Ödülleri’nin sahiplerinden Cahit Berkay’ın “Bu ödülü o ‘ucube’ denen heykeli yapan eller için alıyorum” demesi, ya da usta oyuncu Settar Tanrıöğen’in iki yıl üst üste en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alması gibi hoş izler bırakan, SİYAD’a yakışan bir ödüllendirme ve ödül gecesi oldu bana sorarsanız. Son olarak, aklınızda bulunsun: Ahmet Uluçay’ın anısına verilen Umut Ödülü’nün sahibi olan Cahit Çeçen’in “Kahpe Devran” adlı belgeselini seyretmiş birisi olarak, genç yönetmenin ilerisi için gerçekten umut verdiğini rahatlıkla ifade edebilirim. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

19


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

KUTSAL HAZİNE AVCILARI Kaçış sinemasını yeniden tanımlayan “Kutsal Hazine Avcıları” (Raiders Of The Lost Ark), bu yıl 30’uncu yaşına basıyor. Gelmiş geçmiş en büyük maceracı Indiana Jones’u bizle tanıştıran episodik anlatımlı şaheser, Spielberg ve Lucas sinemasının nadide parçalarından biri...

G

EORGE LUCAS sinemasının ÇIKIŞ NOKTASI 30’LU VE 40’LI YILLARIN DİZİ FİLMLERİDİR. BU DİZİLER, DÜŞÜK PRODÜKSİYON kaliteleriyle meşhur, bir filmin önüne eklenen 20-30 dakikalık bölümler olarak sinema perdesini şenlendirir. Konular çizgi romanları andırır. Uzay maceraları, gangster hikayeleri, westernler ve egzotik coğrafyalarda yaşanan maceralar dizi filmlerin ana ilgi alanıdır. Lucas kendi yaratısı olan “Yıldız Savaşları”nda (Star Wars) bu dizi filmlerin uzay macerası yaklaşımını modernize ettikten sonra “Kutsal Hazine Avcıları”yla gezgin maceracı kahraman temasına odaklanır. “Kutsal Hazine Avcıları”nın öykü yapısı ve başkahramanı, Steven Spielberg kadar George Lucas’a da mal edilebilir bu bakımdan. Indiana Jones düpedüz bir süper kahramandır. Üst kimliği olan arkeoloji öğretmeni, alt kimliği olan maceracı kahramanı gizlemek için vardır. Papyonlu, tüvit ceketli, gözlüklü hoca sınıfta ders verirken biraz sarsak, hatta utangaç bir görüntü sergiler. Macera çağrısı geldiğinde, valizine üç nesne yerleştirdiğini görürüz: Deri ceket, kırbaç ve tabanca... Spielberg ve Lucas, Dr. Jones ile Indy ikilisini Clark Kent ile Süpermen gibi kurgular. Kahraman, kirli sakala, deri cekete ve fötr şapkaya kavuştuğunda macera start alır. Filmin senaryosu bir dizi filmin yedi bölümü gibi parçalara ayrılabilir. Bu yapıya göre her bölümde yeni bir mekan ziyaret edilir ve kendi içinde tutarlı yeni bir macera başlar. Bu yüzden, “Kutsal Hazine Avcıları” episodik bir filmdir. Hikayesini 30’lu yılların dizileri gibi bölerek ve seyirciyi her bölümün sonunda diken üstünde bırakarak anlatırken, sürükleyicilik ve merak duygusunu tetiklemeyi

başarır. "Kutsal Hazine Avcıları"nı bu episotlar üzerinden incelemek en doğrusudur. Bölüm 1: Spielberg’in çok sık kullandığı buluşlardan biriyle yani birbirine benzeyen iki görselin üst üste binişiyle film açılır. Paramount Pictures logosu, maceranın yaşandığı dağın görüntüsüne dönüşür. Indiana Jones, Peru’daki ormanda altın heykelciği arar. Bubi tuzaklarıyla kaplı mağarada badireler atlatarak heykelciğe ulaşır. Burada Spielberg bir başka favori tekniğini kullanır. Indy’nin çaldığı heykelciğin yerine kumla dolu bir kese koyması, filmin sonunda Ahit Sandığı’nın içinden çıkan kumların habercisidir. Değerli bir şey, değersiz bir şeyle yer değiştirilir. Indy heykeli ele geçirdikten sonra baş düşmanı Belloq heykeli elinden alır. Indy son anda canını kurtarıp kaçar. Bölüm 2: Indy’nin öteki kimliğini tanırız. Üniversitede öğrencilere ders verir. Çok boyutlu karakter, şimdi de sevimli ve kibar bir öğretmen kimliği kazanır. Hükümet ajanları onu maceraya davet eder. Jones Ahit Sandığı’nın gücünü anlatır. Söylenceleri ve tarih bilgisini harmanlayarak seyirciyi heyecanlandırır. Kitabından gösterdiği illüstrasyonlar yine son bölümde olacakların habercisine dönüşür. Bu bölüm, Indy’nin çantasını toplayıp Nazilere karşı maceraya atılmak üzere uçağa binmesiyle sonlanır. Bölüm 3: Indy Nepal’e varır. Eski âşığı Marion’un barına girer. Bu noktada film bir western kimliği kazanır. Marion’un barı besbelli ki bir western barıdır. Nepal de tekinsiz bir kasabadır. İçki yarışmaları, haydutlar ve düellolar arasında Indiana Jones’un maceracılığı kadar kovboy kimliği de pekiştirilir. Marion 'erkek gibi', içkiden etkilenmeyen, pantolon giyen, Indy'i

yumruklayan sert bir kadın olarak betimlenir. Çatışmadan sonra Indy’nin madalyonu ele geçirmesi ve Marion’u yanına almasıyla bu bölüm de sonlanır. Bölüm 4: Kahire’de Indy’nin yardımcısı Sallah’ı tanırız. Nazi casusları ve onların yerli işbirlikçileri Indy ile Marion’u kovalar. Indy düşmanlarını alt eder. Genel olarak bu bölümde mizah yükseliştedir. Yapıt, bir macera filminden, bir aksiyon komediye doğru kayar. Lakin son anda yönetmen eğlenceli gidişatı baltalar. Seyirci patlayan kamyonda Marion’un öldüğünü düşünerek tedirgin olur. Indy madalyonun şifresini çözer ve bir kez daha ölümden son anda kurtulur. Bölüm 5: Indy ve Sallah çöldeki kazı alanına sızar. Indy, yerlilerin kıyafetlerini giyerek Arabistanlı Lawrence’a (Lawrence of Arabia) dönüşür. Marion’un hayatta olduğu ortaya çıkar. Indy, Ahit Sandığı’nın yerini belirler. Fakat son anda Nazilere yakalanır. Marion’un hayatına karşılık sandığı teslim eder. Naziler ikiliyi harabenin içine hapseder. Marion artık gelinliği andıran beyaz bir elbise ve topuklu ayakkabıların içindedir. Güçlü karakterinden eser kalmamıştır ve Indy’nin yardımına muhtaç aciz bir kadındır artık. Bölüm 6: Indy ve Marion harabeden kaçmayı başarır. Sandığın kaçırılacağı uçağı patlatırlar. Ardından Indy, kamyonla taşınan sandığın peşine düşer ve sandığı ele geçirir. Bir gemiyle sandığı gizlice ülke dışına taşırken Nazi denizaltısı tarafından durdurulurlar. Bölüm 7: Bir Yunan adasında Belloq sandığın gücünü test etmek ister. Indy’nin blöfü tutmaz, Marion ile esir düşerler. Belloq sandığı açar ve olaya şahit olan herkes ölür. Indy ile Marion sağ kalır. Macera, kahramanın uygarlığa ve üst kimliğine dönüşüyle sonlanır. k 25 Şubat - 03 Mart 2010 / arkapencere

21


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

NASIL OLUR DA OSCAR ALMAZ dedİrten 11 BÜYÜK YÖNETMEN

1

Oscar’lar bu pazar gecesi sahiplerini buluyor. Christopher Nolan'ın En İyi Yönetmen dalında aday gösterilmemesi tartışmalara yol açtı. Nolan'a gelene kadar kimler kimler, ne büyük yönetmenler Oscar’ın yanına dahi yaklaşamamış, bir hayli şaşıracaksınız...

B

azen Oscar’a sırt çevirip, bu ödülü kaale almayanlara hak vermemek elde değil. Sinema endüstrisinin tartışmasız en popüler ve en mühim mükafatı olan Oscar, 83. kez gündemimizin baş sırasına oturmuşken ve tarihiyle ilgili hemen her yerde yazılar yayımlanırken, biz de ‘yüz kızartıcı’ bir liste hazırladık. Bazı senelerde bu ödülün, en çok hak eden ve geleceğe kalan filmlere değil de, sürpriz adaylara verilmesine alışkınız. Ancak öyle ustalar var ki, onur ödülü dışında ‘yönetmen’ dalında Oscar almamış olmaları dudak uçuklatıyor. Eserleriyle sinema sanatının abece’sini yazan ama Oscar almamış yönetmenlerden en önemli 11’ini seçtik. Antonioni, Godard, Sidney Lumet, Alan J. Pakula, Ridley Scott, Brian De Palma gibi isimleri de anarak sizi kırmızı halımıza alalım...

22

arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011 k

1

ALFRED HITCHCOCK (1899 - 1980) Dergimizin de isim babası olan, gerilim, korku, polisiye türünün tartışmasız en büyük markası Alfred Hitchcock’un Oscar’sız olması sanırız Akademi’nin en büyük günahı. 1968’de Irving G. Thalberg Anı Ödülü adı altında ustaya Oscar takdim edilmesi, bu ayıbı örtmüyor ne yazık ki… Belki uzun yıllar gerilim/korku türünün ciddiye alınmaması da kendisine Oscar verilmemesinde bir etken. Üstelik beş kez aday gösterildiği halde… 1940 yapımı “Rebecca” ilk adaylığı. En iyi film Oscar’ı “Rebecca”nın oluyor ancak yönetmen ödülü John Ford’a gidiyor. “Tahlisiye Sandalı” (Lifeboat, 1944) ile aday oluyor; kazanan Leo McCarey… Bir yıl sonra “Öldüren Hatıralar” (Spellbound) ile yine aday fakat ödülü alan Billy Wilder. “Arka Pencere” (Rear Window, 1954) ve “Sapık” (Psycho, 1960) son iki adaylığı…

2

CHARLES CHAPLIN (1889 - 1977) ‘Komünist’ diye McCarthy döneminde Amerika’dan adeta sürgün edilen Şarlo, yönetmen dalında bu ödüle hiç aday gösterilmemiş olmasıyla, Oscar tarihinin en büyük utancına vesile... Aslında iki kez Oscar almışlığı var. İlki “Sirk” (The Circus, 1928) ile gelen Onur ödülü. İkincisi 1972’de, Amerika’nın kendisinden bir nevi özür dilemek için verdiği, yine bir Onur ödülü.. 1973’te ise 20 yıl boyunca yasaklanan “Sahne Işıkları”na (Limelight, 1952) En İyi Müzik Oscar’ı veriliyor; hepsi bu. Bu arada “Büyük Diktatör” (1940) ile En İyi Erkek Oyuncu ve Özgün Senaryo dalında, “Monsieur Verdoux” (1947) ile yine Özgün Senaryo dalında adaylığı söz konusu… Ne gam; sayısız başyapıtıyla Chaplin, yönetmen Oscar’ı alamasa da, bu sanatın en büyüğü olarak seyircinin kalpten verdiği Oscar’a sonsuza dek sahip değil mi?


2

3

3

ORSON WELLES (1915 - 1985) Nerede bir ‘Tüm zamanların en iyi filmleri’ listesine rastlasanız, üst sıralarda muhakkak “Yurttaş Kane”i (Citizen Kane) görürsünüz. Sinema tarihine merakı olan hemen herkes, bu meşhur filmi izlemese de mutlaka duymuştur. Henüz 26 yaşındayken (yani günümüz Türkiye’sinde içki içebilme sınırı olan 24’ü aşalı iki yıl olmuşken) bir sinema başyapıtına imza atan Orson Welles, ne bu eseriyle ne de daha sonra yönettiği “Muhteşem Ambersonlar”, “Yabancı”, “Şangaylı Kadın”, “Bitmeyen Balayı” gibi nice önemli klasiğiyle yönetmen Oscar’ı alabildi. “Yurttaş Kane”de yönetmen ve erkek oyuncu dallarında adaylıkla yetinirken, özgün senaryoda ödülü Herman J. Mankiewicz’le paylaştı. 1971’de verilen Onur Ödülü’nü ise törene katılmadan, önceden kaydedilen teşekkür konuşmasıyla kabul etti.

4

4

AKIRA KUROSAWA (1910 - 1998) Uzakdoğu filmlerini yakından takip etmeyenlerin bile filmlerinin adını ezbere bildiği, sinema sanatının en büyük yaratıcılarından biri. Geleneksel Japon hikayelerini beyazperdeye büyüleyici bir yaklaşımla adeta oya gibi işleyerek adapte eden, anlatım dili ve kurguda yaptığı yeniliklerle kendinden sonra gelenlere yol açan Kurosawa, son dönemlerinde arkasına Hollywood desteğini bile almış, en büyük ustalardan biri. Sadece “Yedi Samuray” (1954) filmini söylemek bile yeterli ama “Rashomon”, “Dersu Uzala”, “Kagemusha”, “Ran” gibi nice başyapıt bize darılır. Hal böyleyken Oscar cephesine bakalım. Sadece “Ran”la (1985) bir tek en iyi yönetmen adaylığı ve 1990’da verilen Onur ödülü… Ne diyelim, umarız 2000’li yıllarda Akademi bu kadar ‘acı’ haksızlıklara imza atmaz.

5

5

INGMAR BERGMAN (1918 - 2007) Kamerayı, insan ruhunun derinliklerinde gezdirerek bizi düşle gerçek arasında bir yere adeta ‘mühürleyen’ Bergman da ne yazık ki listede. Filmleri, Hollywood temposuna alışmış seyircinin kolayca izleyeceği türden eserler değil. Sanat filmlerine çamur atanların ‘ağır tempo’ deyince akıllarına ilk gelen isim Bergman. Ama “Yedinci Mühür”, “Yaban Çilekleri”, “Persona”, “Yüzyüze”, “Utanç” gibi her biri ders olarak okutulacak şaheserleriyle şüphesiz 7. sanatın en büyüklerinden. 1971’de takdim edilen Onur Ödülü dışında Oscar’la ilişkisi hep adaylık düzeyinde kalmış. “Aynanın İçinden”, “Fanny ve Alexander” yabancı film dalında Oscar alsa da, kendisi kazanamamış. “Çığlıklar ve Fısıltılar”, “Yüzyüze” ve “Fanny Ve Alexander” ise yönetmen dalındaki adaylıkları…

k 25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere

23


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

ROBERT ALTMAN (1925 - 2006) Sundance Film Festivali’nin de katkısıyla bağımsız filmler uzunca süredir baş tacı edilse de, Robert Altman’ın bir zamanlar hem Hollywood’un göbeğinde film üretip hem de bağımsızlığını ilan etmesi, şüphesiz her babayiğidin harcı olamayacak kadar gözü kara bir davranış. Bu tavrı sayesinde yaşı ilerledikçe hakkı teslim edilen ve yere göğe konulamayan Robert Altman, tahmin edeceğiniz gibi sadece Onur Ödülü’yle yetinmek zorunda kalmıştı. Üstelik ne yazık ki bu gecikmiş Oscar kendisine öldüğü sene takdim edildi, yani keyfini bile doyasıya çıkaramadı. Ondan evvel beş kez en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterildi: “Cephede Eğlence” (M.A.S.H., 1970), “Nashville” (1975), “Oyuncular” (Player, 1992), “Sosyeteden İnsan Manzaraları” (Short Cuts, 1993) ve en son “Gosford Park” (2001)…

24

arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011 k

7

FEDERICO FELLINI (1920 - 1993) Bir sinemasever için bir Fellini filmi izlemek, onun dünyasına girip çılgınlığını keşfetmek, hayat boyu yaşanabilecek en şahane deneyimlerden biridir. Görünen o ki, Akademi üyeleri ya bu zevki hiç tatmadılar ya da o çılgınlığa ödül vermeye cesaret edemediler. Ta ki ölümünden çok kısa bir süre önce gelen Onur ödülüne dek… Oysa yönettiği dört başyapıtın en iyi yabancı film Oscar’ı var; “Sonsuz Sokaklar” (La Strada, 1954), “Cabiria Geceleri” (Le Notti Di Cabiria, 1957), “Sekiz Buçuk” (1963), “Amarcord” (1973)… Kendisi ise yine dört kez yönetmen dalında Oscar’a aday gösterilmiş. “Tatlı Hayat” (La Dolce Vita, 1960), “Sekiz Buçuk”, “Satyricon” (Fellini-Satyricon, 1969) ve “Amarcord” ile… Demek oluyor ki, bir sanatçının yüceliğini anlamak için illa Oscar’a bakmak gerekmiyor.

7

8

HOWARD HAWKS (1896 - 1977) Hollywood çevrelerinde ‘Gri Tilki’ lakabıyla anılan, westernden komediye, gangster dramlarından gerilime hatta bilimkurguya dek hemen her türde eser veren, klasik Hollywood’un en önde gelen rejisörlerinden biri. Sonraki kuşaktan Robert Altman, John Carpenter, Quentin Tarantino gibi isimlere esin kaynağı olan Hawks, Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma tarafından yapıtlarına dikkat çekilip hakkında yazılar çıktıktan sonra kendi ülkesinde bu denli önem kazandı da diyebiliriz. Yönetmen, senarist, yapımcı olarak yıllar yılı sinemaya hizmet veren Hawks, “Scarface”, “The Big Sleep”, “Red River”, “Rio Bravo” gibi başyapıtlarına karşın ne yazık ki sadece “Aslan Yürekli Çavuş” (Sergeant York, 1941) ile bir defa yönetmen Oscar’ına aday gösterildi, 1975’te Onur ödülü aldı.

8


9

9

STANLEY KUBRICK (1928 - 1999) Bugün dahi adı anılınca sinemaseverler için akan sular durur. Lakin Akademi için pek öyle olmamış anlaşılan. Hayatı boyunca ince eleyip sık dokuyarak kimseye kendini göstermeyen, set çalışmaları sırasında bile medyaya kapılarını sıkı sıkı kapayarak çalışan ve sadece 13 film yönetmiş olan Kubrick, bunun karşılığını belki Akademi’den değil ama sadık ve çok geniş bir hayran kitlesinden kat be kat almayı başardı. Birbirinden önemli ve başarılı filmleri değişik dallarda Oscar da kazandı ama kendisi yönetmen olarak bu ödülü alamadı. Hatta belki huysuzluğundan çekinen Akademi, Kubrick’e Onur ödülü dahi vermedi. “Dr. Garipaşk”, “2001: Uzay Yolu Macerası”, “Otomatik Portakal” ve “Barry Lyndon”la aday oldu ama aldığı tek Oscar, “2001”e görsel efektleri için verilen ödüldü. Şaka gibi...

10

10

SAM PECKINPAH (1925 - 1984) ‘Şiddetin ozanı’ olarak saygıyla anılan Peckinpah’ın, genelde tutuculuğuyla nam salmış Akademi tarafından neden ödüllendirilmediğini anlamak güç olmasa gerek. İlk önemli filmi “Kahraman Binbaşı”da (Major Dundee, 1965) karakterlere yaklaşımının yanı sıra, anlatımı hızlandırıp şiddeti açıkça kullanımıyla yenilikçi bir üslup getiren Peckinpah, çalıştığı film stüdyolarıyla da daima takıştı. Kimi zaman yapıtlarının kurgusu değiştirildi. Senaryosu Oscar’a aday olan “Vahşi Belde” (The Wild Bunch, 1969), “Köpekler” (Straw Dogs, 1971), “Sonsuz Kaçış” (The Getaway, 1972), “Bana Onun Kellesini Getirin” (Bring Me the Head of Alfredo Garcia, 1974) gibi yapıtlarıyla, Oscar’ı olmasa da o bir kült yönetmen.

11

11

FRANÇOIS TRUFFAUT (1932 - 1984) Bir filmin asıl yaratıcısının yönetmen olduğunu savunan ‘auteur teorisi’ni kaleme alan, Fransız Yeni Dalga akımının kurucularından olan Truffaut, anlaşılan sinema adına ne yaparsa yapsın bir türlü Akademi’nin takdirini kazanamamış. “400 Darbe”, “Unutulmayan Sevgili” (Jules Et Jim), “Değişen Dünyanın İnsanları” (Fahrenheit 451), “Son Metro” (Le Dernier Métro) gibi her biri katıksız başyapıt olan nice filme imza atsa da, Oscar’la ilişkisi yönetmen olarak sadece tek filmle sınırlı; aynı zamanda En İyi Yabancı Film Oscar’ını da kazanan “Güneşte Gece” (La Nuit Américaine, 1973) ile gelen adaylık... Pazar gecesi Oscar törenini izlerken eminiz bizimle birlikte bu listedeki 11 büyük usta da, yıldızlardan tebessüm ederek Akademi’ye göz kırpacaklar.

25 Şubat - 03 Mart 2011 / arkapencere k

25


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

YENTL YÖNETMEN Barbra Streisand OYUNCULAR Barbra Streisand, Mandy Patinkin, Amy Irving YAPIM/SÜRE 1983 İngiltere-ABD, 127 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.66:1, 2.0 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (MGM)

Streisand, oyuncu olarak ‘inanmış’ken, yönetmenlikte aynı durum söz konusu değil. 26 arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011 k

M

üzik dünyasının kaymak tabakasından Barbra StreIsand’ın bugüne kadarki üç yönetmenlik çalışmasının ilki olan “Yentl”, ‘özgür kadın’ imajı üzerinden hareketle etkili bir söylem geliştiriyor. Isaac Bashevis Singer’ın romanından yaptığı bu uyarlamayla, tümüyle Yahudi cemaati içinde geçmesine karşın evrenselliği tartışılmaz bir hikaye anlatıyor. 20. yüzyıl başlarında Doğu Avrupa’da bir köyde yaşayan Yentl adlı genç bir kadının, kadınların eğitim hakkı olmamasına isyanını farklı bir şekilde göstermesini anlatıyor film. Erkek kılığına girip eğitim hayatına atılan Yentl’ı, bir yandan Yahudi öğretisi konusundaki hararetli tartışmalarıyla gözlerken, öte yandan da en yakın arkadaşına olan aşkıyla anlamaya çalışıyoruz. İkisi arasına giren güzeller güzeli Hadass ise işi daha da karmaşık bir hale sokuyor hikayede. Streisand, “Yentl”da oyuncu olarak fazlasıyla ‘inanmış’ bir görüntü verirken, yönetmenlikte aynı durum söz konusu değil. Bütün motivasyonunu bu

‘özel’ karakteri canlandırmaya vermiş olmalı ki, hikayenin diğer faktörleri üzerine fazlaca kafa yormuyor sanatçı. Müzikal hamlelerle renklendirmeye çalıştığı filmini sadece kendisi üzerine kurmayı tercih ediyor Streisand ve merkez karakterin çevresini tamamlamayı ihmal ediyor. Anlattığı şeyin hayatiliği üzerineyse söyleyecek sözümüz yok. Hem dinsel referanslarla hem de toplumsal kurallarla kadına ikinci sınıf muamele yapan erkeğin günahlarını net biçimde görebiliyoruz “Yentl”da. Bugün bile aşılamamış ‘problem’i ameliyat masasına yatırırken feminist hamleler yapmaktan çekinmiyor Streisand. Meselenin bununla kalmayıp ‘aşk’ kavramının fluluğuna yapılan vurguyla da desteklenmesi, ilginç bir yol haritasını da önümüze çıkarıyor. İkiye bölünmüş bir hikaye kurgusuyla karşılaşıyoruz, ki bu da ‘önem’ sırasının netleşmesini engelliyor.

Yentl’ın kadın olduğunu açıkladığı sahnede, Mandy Patinkin’in performansı filme ‘hayat öpücüğü’ veriyor. Filmdeki şarkılar, sözleriyle ‘anlamlı’ gibi görünseler de hikayenin ritmine sekte vuruyorlar.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına BağımSız İletİşİm PlatFormu"


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Aşk Uğruna (Pour Elle) Haftanın filmlerinden “Kaçış Planı”nın (The Next Three Days) Fransız orijinali “Aşk Uğruna”. Vincent Lindon ve Diane Krueger’in başlıca rolleri paylaştıkları yapım, Amerikan yeniden çevriminden daha iyi. Yönetmenliğini Fred Cavayé’nin üstlendiği 2008 yapımı bu çalışma, sinemacının ilk filmi aynı zamanda.

3 - Rooster Cogburn 1969 yapımı Henry Hathaway filmi “İz Peşinde”nin (True Grit) devam filmi “Rooster Cogburn”, yapımla aynı adı taşıyan ve John Wayne’in canlandırdığı karakteri yeniden bir takip hikayesinin içine sokuyor. Bu kez kahramanımızın yanında bir çocuk değil, Katharine Hepburn var.

2 - Red State Kevin Smith, yeni filminde korku türünü deniyor, hem de gençlik-korku formunda. Nasıl bir sonuçla karşılacağımızı bilemiyoruz ama Smith’in bir bildiği vardır herhalde! Bu yılın Oscar adaylarından (muhtemelen kazananı da olacak) Melissa Leo ile John Goodman başrollerde.

4 - James Franco James Franco’nun kuşağının en değerli aktörlerinden biri olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Ama onu bu yıl ‘özel’ kılan unsurların başında ‘aday gösterildiği Oscar ödül töreninde sunucu olması’ geliyor. Anne Hathaway’le birlikte sunacağı törende sürpriz bir şekilde ödül alırsa, bu da bir ilk olarak Oscar tarihine geçecek.

28

k arkapencere / 25 Şubat - 03 Mart 2011

5 - 16. Türkiye/Almanya Film Festivali jürileri 17-27 Mart tarihleri arasında Nürnberg’de düzenlenecek 16. Türkiye/Almanya Film Festivali’nin jürileri belirlendi. Başkanlığını Hülya Koçyiğit’in yapacağı ana jürideki diğer isimler Zeki Demirkubuz, Michaela Haberlander, Silke J. Räbiger ve Thomas Sessner. İlk olarak geçen yıl oluşturulan Türkiye/Almanya Sinema Yazarları Jürisi’ndeyse bu yıl Türkiye’den Cem Altınsaray ve Fatih Özgüven yer alırken, Almanya’dan da Bernd Buder ve Bodo Schönfelder görev yapacak.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


Hiç kimse sırf kameraman beğendi diye kamerayı belli bir açıya yerleştirmez. Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 70  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Advertisement