Page 1

SERGIO LEONE’yLE SAF SİNEMA

BİR ZAMANLAR AMERİKA SANCTUM AŞK TESADÜFLERİ SEVER SİNAN ÇETİN JOHN WILLIAMS FERRIS BUELLER'LA BİR GÜN

04 - 10 ŞUBAT 2011 / SAYI: 67


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

ALTTA KALANIN CANI ÇIKmış!

G

eçtiğimiz günlerde basında yer alan bir haber FAZLASIYLA ilgi çekiciydi. Türk Sinemasının 2010 hasılat raporu baz alınarak ortaya çıkarılan tabloda 65 yerli film üzerinden bir analiz ortaya konuluyordu. Tüm filmlerin 190 milyon liraya yakın bir hasılat bıraktığı 2010 yılında ilk 10'a giren filmler, toplam hasılatın yüzde 85'i gibi devasa bir parçayı tek başına kaparken, altta kalan 45 film sadece yüzde 5 gibi bir rakamı paylaşmak durumunda kalıyordu. Manzara oldukça adaletsiz görünüyordu anlayacağınız. Her yıl film sayısının arttığı ortada. Bir önceki yıla göre böbürlenerek ortaya konulan film sayısındaki bu artış, ne yazık ki hasılata tam tersi oranında yansıyor. Aynı haberde ortaya konulan verilere bakmayı sürdürelim... Listede ilk 10'a giren filmlerin hasılat payı yüzde 85 demiştik. İkinci 10 filmin hasılattan aldığı pay yüzde 10. Geriye kalan 45 filmin hasılat payı yüzde 5. En fazla izlenen filmin tek başına aldığı pay yüzde 17 iken, ilk 3'e giren filmler yüzde 43 gibi bir paya sahip. En üstte görünen bu filmler ortalama 460 salonda gösterilirken, salon başına 34 bin lira gibi bir hasılat elde etmişler. Tepede yer alan bu filmlere baktığımızda liste şu şekilde oluşuyor: 700 salonda

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

gösterilen "New York'ta Beş Minare" 31.6 milyon lira ile listenin başında yer alıyor. Onu sırasıyla "Recep İvedik 3", "Eyyvah Eyvah", "Yahşi Batı", "Av Mevsimi", "Çok Filim Hareketler Bunlar", "Veda", "Dersimiz: Atatürk", "Kutsal Damacana 2: İtmen" ve "Ejder Kapanı" izliyor. İkinci 10'luk listede yer alan filmler, ortalama 140 salonda vizyon şansı bulurken, salon başına 15 bin lira gibi bir hasılat elde etmişler. Bu listenin başınıysa sırasıyla şu filmler çekiyor. 146 salonda gösterilen ve 6.1 milyon liralık hasılat elde eden "Romantik Komedi"yi "Eşrefpaşalılar", "Vay! Arkadaş", "Aşkın İkinci Yarısı", "Prensesin Uykusu", "Ay Lav Yu", "Çakallarla Dans", "Yüreğine Sor", "Pak Panter" ve "3 Harfliler: Marid" izliyor. Ve gelelim haberin en trajik bölümüne... Yıl içinde birçok ulusal ve uluslararası festivalden ödüllerle dönen filmler yer alıyor bu bölümde. Ortalama 25 gibi oldukça düşük salon sayıyısıyla ve 6 bin lira gibi düşük bir hasılat rakamıyla vizyon şansı bulan bu filmlerin başını 54 salon ve 378 bin lira hasılatla "Siyah Beyaz" filmi çekiyor. Onu yılın en çok sözü edilen ve sevgili Hıncal Uluç'un bile büyük beğenisini kazanan "Bal" 32 salon ve 293 bin lira hasılatla takip ediyor. "Çoğunluk", "Kavşak", "Min Dit", "Kosmos", "Büyük Oyun", "Beş Şehir", "Köprüdekiler" ve "Bahtı Kara" ile bu liste uzayıp gidiyor, bize de kafamızı ellerimizin arasına alıp düşünmek kalıyor!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, İLHAN YURTSEVER, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Sanctum, Aşk Tesadüfleri Sever.

12 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

14 TRENDEKİ YABANCI

Sinan Çetin'in yıllar önce söylediklerinin bugüne yansımasını, son filmi "Kağıt"ın gişe durumu üzerinden değerlendiriyoruz.

16 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Sergio Leone, son hamlesiyle destansı bir mafya hikayesini aşılması zor bir başyapıta dönüştürüyor: Bir Zamanlar Amerika.

18 ÖLÜM KARARI

Sinemada müziğin unutulmaz ezgilerini kulağımıza nişanlamış John Williams'ın 'imzası' haline gelen 11 çalışmasını inceledik.

22 GİZLİ AJAN

Robert Siodmak'tan 'kara film'in unutulmaya yüz tutan ama unutulmaması gereken hazinelerinden biri: Şehrin Feryadı.

24 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Dört Nikah Bir Cenaze, Ferris Bueller'la Bir Gün, Yalancı Yalancı, Vampir İmparatorluğu, Çakal, Paris'ten Sevgilerle.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Nikita, Sualtı Yaratıkları (Aliens Of The Deep), Beginners, Sergio Leone, Maria Schneider.

k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

SANCTUM YÖNETMEN Alister Grierson OYUNCULAR Richard Roxburgh, Ioan Gruffudd, Rhys Wakefield, Alice Parkinson, Dan Wyllie YAPIM 2010 ABD-Avustralya SÜRE 109 dk.

Filmin senaristlerinden Andrew Wright’ın deneyiminden yola çıkılarak çekilen film, bir fırtına sonrası devasa bir mağarada sıkışan maceracıları 'ölümcül' bir serüvene atıyor. 6

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011

B

ir projede James Cameron ismini görmek, onu izlememeyi DÜŞÜNMEK gibi bir opsiyonun da taca çıkmasını getirir beraberinde. “Mutlaka seyredilecek bir şey vardır!” düşüncesiyle hareket etmek zorunda hissedersiniz kendinizi, “Acaba bu kez ne gibi ‘numaralar’ var?” diye meraklanırsınız. “Sanctum” da böylesi bir merakın neticesinde gidip izlediğimiz, ama sonuca baktığımızda pek de tatmin olmadığımız bir çalışma. Cameron’ın buradaki rolü yapımcılık, belki onun da ötesinde projenin ‘büyük ağabeyliği’. Bunu söylememizin bir sebebi var tabii. Sinemacının suyun altındaki ‘bilinmeyen’e olan merakı ortadayken, onun “Sanctum”daki rolü de ‘sıradan’ bir yapımcılığın ötesindedir diye düşünmeden edemiyoruz. Hikayenin başında “Gerçeklerden uyarlanmıştır” ibaresini görünce, yeni bir “Avatar” izlemeyeceğimizi, ayakları yere basan bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz, bildik James Cameron numaralarını da ‘sınırlı’ oranda göreceğimizi. Öyle de oluyor nihayetinde... ‘Çıkışı bulunamamış’ devasa bir mağara sistemine araştırma dalışı yapan bir grup maceracının hikayesini takip ediyoruz filmde. Yapımın iki senaristinden biri olan Andrew Wright’ın deneyiminden yola çıkılarak çekilen film, bir fırtına sonrası mağarada sıkışıp kalan ve ‘hiç bulunamamış’ çıkış yolunu arayan maceracıları ‘ölümlerden ölüm beğen’ tadında bir serüvenin içine atıyor. Sonrasıysa ekibin buradan kurtulup kurtulamayacağını merak etmemize vesilen olan sahnelerle sürüp gidiyor... James Cameron’ın “Avatar” için tasarladığı üç boyut kamerasıyla çekilen “Sanctum” (Latince ‘kutsal’ anlamına geliyor), adındaki ‘ilahî’ çağrışımlara uygun biçimde, kapana kısılmış araştırmacılar için bir ‘mabet’e (sonrasında bir mezara) dönüşen mağaranın ‘güç’ünü merkeze oturtuyor. İnsanoğlunun hiçbir zaman elinin değmediği bir yeri keşfediyor olmanın getirdiği ‘ayrıcalık’ motivasyonunu arkasına alan kahramanlarımızın, bir yandan da sonsuza kadar hapsolmaları neticesinde kendilerine mezar

olabilecek bu mağarada yaşadıkları, başlarda izleyicinin ilgisini çekebilecek numaralarla renklendirilmiş olsa da, ilerleyen dakikalarda son derece sıradan bir ‘kurtuluş’ hikayesi kimliği kazanıyor. Bu da haliyle ‘sıkıcılık’ problemiyle baş başa bırakıyor filmi. Maceracılardan ikisinin baba-oğul, diğer ikisinin de patron ve onun nişanlısı olması, klişelerin kucağına düşeceğimizi baştan haberliyor bize. Ekibin lideri konumundaki baba ile onun ‘mağara tutkusu’nu paylaşmayan oğlu arasındaki çekişme, hikayenin ilk anından itibaren ‘baskın unsur’ olarak önümüze sürülüyor, onların ‘ortak bir payda’ya ulaşmalarını beklemeye başlıyoruz. Evlenmeyi planladığı kadınla bu mağaraya giren patronsa, her zaman olduğu gibi ‘iktidar’ temsilcisi kimliğiyle hikayede kendine yer buluyor. ‘Sorun’ olmaktan öteye bir işleve sahip değil gibi görünüyor, nişanlısı da aynı şekilde. Bu karakterleri bir araya getirdiğimizdeyse tam bir ‘şablon’ sinemasından söz etmek kaçınılmaz oluyor; bir yandan mağaranın yüceliği onları ezerken, bir yandan da kişilik çatışmalarının göbeğine itiliyorlar. Bunların bağlanacağı yeri tahmin etmekse zor olmuyor; kimin ne zaman ne diyeceğini, hangi sorunlarla baş etmek zorunda kalacaklarını ve nihayetinde kimin (ya da kimlerin) kurtulacağını öngörmek kolaylaşıyor. Şablondan sapılmayacağından emin bir şekilde izliyoruz filmi çünkü, bize ‘sürpriz’ hazırlamak gibi bir derdi yok yapımcıların. Filmin teknik boyutuysa hikayenin sığlığını bir nebze olsun perdeleyecek oranda başarılı. James Cameron işin içindeyse başka türlüsünü beklememek gerek tabii! Daha ‘çekici’ bir hikaye içinde harikalar yaratabilecek bu teknik başarı, en azından atmosferik bir derinlik yakalanmasını sağlıyor, karakterlerin yavanlığını yumuşatan bir havanın açığa çıkmasına vesile oluyor. Özellikle su altı görüntülerindeki yetkinlik, Cameron’ın 1989 yapımı filmi “Işığın Bittiği Yer”i (The Abyss) hatırlatıyor biraz. Tabii oradaki ‘uzaylı’ motifi burada eksik (olsaydı daha seyre değer bir çalışma olabilirdi belki). Ama bu teknik üstünlükte


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Richard Roxburgh başta olmak üzere bütün oyuncularda bir tür 'ikinci sınıf filmde oynuyormuş' havası var. Onların bu durumu kaçınılmaz biçimde bize de sirayet ediyor. 8

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011

de ‘fazla’ bir şey var: Üç boyut. “Avatar”daki gibi gerekli bir unsur olarak kendini göstermiyor buradaki üç boyut çalışması, yokluğu varlığından daha iyi olabilirdi dedirtiyor. Her hikayeye üç boyut sokmanın sinema sanatını nerelere götüreceği, ne gibi zararlar verebileceği üzerine de sağlam ipuçları taşıyor bu çalışma. Richard Roxburgh başta olmak üzere bütün oyuncularda bir tür ‘ikinci sınıf filmde oynuyormuş’ havası var. Onların bu durumu, kaçınılmaz biçimde bize de sirayet ediyor ve ‘zayıf bir televizyon filmi’ izler gibi takip ediyoruz hikayeyi. Oğul karakterinde Rhys Wakefield, bu durumu en çok tetikleyen isim. Gençliğiyle hikayeye dinamizm katması beklenen aktör, ‘uyurgezer’ gibi dolaşıyor ortalıkta ve babasına olan ‘isyan’ı da anlam kazanmıyor. Bir yandan da oyunculara fazla yüklenmemek gerek diye

düşünüyoruz, zira buradaki sorumluluğun pek azı onlara ait. Yapımcı James Cameron’ın ihtirası, yönetmen Alister Grierson’ın yetersizliği ve yaşadıklarını senaryoya aktarırken bire bin kattığı belli olan Andrew Wright’ın densizliğinin payları çok daha büyük bu başarısızlıkta. “Sanctum”, anlayacağınız gibi pek önerilecek bir film değil. Biraz çaba harcansa kendini kurtarabilecek malzemesini heba eden bir yapım. Cameron’dan “Avatar”ın devam projelerini beklemek daha akıllıca bir seçim olur biz sinemaseverler için. Onlarda ne bulacağımızı az çok biliyoruz en azından!

Açılışta mağaranın girişini gördüğümüz sahne, sonrası için umut veriyor ama bu da boş çıkıyor ne yazık ki! Etrafındaki herkese bağırıp çağıran Richard Roxburgh, bir süre sonra dayanılmaz bir ses kirliliğine yol açıyor!


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

AŞK TESADÜFLERİ SEVER

A

nlaşılan Türk sineması ‘aşk’ı yeniden keşfetti... Uzun bir dönem o kadar çok aşk filmi çıkardı ki Yeşilçam, kendisine ait klişe ve formülleri olan bir ‘aşk sineması’ yaratılmıştı. Ama sonra televizyonun, videonun yaygınlaşması, porno furyası, star sisteminin çöküşü vs. derken 1990’ların ikinci yarısından itibaren Türk sinemasının geniş kitlelerle buluşması genellikle iki tür filmle mümkün olabildi: Televizyon ünlüleriyle dolu olan melodramlar ve omurgasız komedi filmleri... Türk sineması neredeyse 20 yıl katıksız bir ‘aşk filmi’ üretemedi. Ta ki Çağan Irmak’ın “Issız Adam”ına kadar... “Issız Adam”ı sevin ya da sevmeyin açıkçası ben onun başlattığı bu aşk filmleri furyasından memnunum. Çünkü gişe rekorlarına talip olan pahalı avantürler ve kötü yazılmış, omurgasız komedi filmlerdense sorunlu aşk filmlerinin ilgi görmesini tercih ederim... Gelgelelim, 2000’lerde çekilen ve hikayesinin merkezine ‘aşk’ı yerleştirmiş hiçbir filmi “Vesikalı Yarim”in ya da ‘aşk filmi’ denince ilk akla gelen “Love Story”nin yanına koyamam. Anlaşılan biz aşk filmi yapmayı yeniden, düşe kalka öğreneceğiz... “Aşk Tesadüfleri Sever”, bestesini Björk’ün yaptığı, sözlerini Murathan Mungan’ın yazdığı ve Müslüm Gürses’in seslendirdiği aynı adlı şarkıyla açılıyor! Yani aslında filmde de tam böyle bir melezlik var... Karakterler Türk, Türkçe adları var ve Türkçe konuşuyorlar. 80’lerde yaşadıkları ortak geçmişleri, anneleri-babaları, dinledikleri müzikler de gayet Türk... Yaşadıkları aşkın anatomisi biraz Avrupa'dan, melankolisi de Güney Kore ve diğer Uzakdoğu ülkelerinden, Ömer Faruk’un sineması ise Hollywood ve reklam estetiğinden geliyor sanki... Yani böyle bir karışık meze var önümüzde... Bunun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, sadece bu eklektik oluşum filmin samimiyeti konusunda şüpheye düşmemize neden oluyor. Sanki her malzeme, bir diğer kitleyi yakalamak için hazırlanmış bir olta... Ankara’da aynı hastanede doğup, çocukken birbirlerine âşık olan ama bir süre sonra

birbirlerinin izini kaybeden tiyatro oyuncusu Deniz ve fotoğraf sanatçısı Özgür’ün büyürken sürekli birbirlerine teğet geçerek yaşamış olmaları bir dereceye kadar sempatik ve kabul edilebilir. Yıllar sonra İstanbul’da düzgün bir adam olan Burak’la evlenmeye hazırlanan Deniz, müstakbel kayınvalidesiyle yaşadığı kötü geçen bir tanışma yemeğinin ardından bir tesadüf eseri fotoğrafçı Özgür Turgut’un (bolca kullanılan fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut referanslarından biri) sergisinde bulacaktır. Bundan sonraki olaylar pek tesadüflere bağlı ilerlemez. Ama Sorak’ın bol ‘flashback’li ve müzikli anlatımı, bu tesadüf mevzuunu güzel bir hoşluk olmaktan çıkarıp giderek iç kıyıcı bir hale getirmekte. Özellikle de finaldeki 'tesadüf' tıbbi gerçekleri de aşıyor artık.. Aşk tesadüfleri sevse de seyircinin filmlerdeki tesadüfleri o kadar çok sevdiğini söylemek pek de mümkün değildir. Karakterlerin sempatisi, güzel müzikler ve reklam estetiği bu tesadüf üstüne tesadüfü ancak bir yere kadar taşıyabiliyor... Filmin Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” kitabından tutun, “Sev Kardeşim” ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmlerine, Mazhar Fuat Özkan’ın “Ele Güne Karşı”sından çocukluğumuzun Turbo sakızlarına kadar tüm o nostalji sevdası her anına hakim. Ancak o eski aşklardaki eski samimiyeti yakalamak için bizzat ‘eski şeyler’den beslenmek çok da yaratıcı değil sanki... Sorak’ın filmi biraz kısa olsa; tesadüfleri, şarkıları biraz azaltsa, bazı fazlalık sahneleri törpülese daha iyi bir film olacakmış. Mehmet Günsür’ün performansı biraz fazla ‘kırılgan’, Belçim Bilgin ise (belki de kocasından dolayı) bir aşk filmine biraz tedirgin gibi... Bu da ikisinin arasındaki ‘büyük olması gereken’ aşkı biraz zedeliyor. Bir de Sorak ille de ağlatmak için Şebnem Ferah’ın, Teoman’ın şarkılarından medet ummadan, sinemasıyla yapmaya çalışsa keşke...

“Ankara romantik bir şehirdir” denir ya hep... Film kimi sahnelerde bu genel yargının hakkını veriyor... Özgür’ün fotoğrafçılık yaşantısı ve Deniz’in ‘sanatçı’lığı, çifti izleyiciye göre fazla marjinal bırakıyor..

YÖNETMEN Ömer Faruk Sorak OYUNCULAR Mehmet Günsür, Belçim Bilgin, Yiğit Özşener, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 116 dk.

Nice "Vesikalı Yarim"ler, "Selvi Boylum Al Yazmalım"lar yapmış, ama sonra aşk filmi yapmayı unutmuş sinemamız “Issız Adam”dan beri yeniden denemeye başladı. k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

11


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

AŞK TESADÜFLERİ SEVER

SANCTUM CEM

BIUTIFUL BİLGEHAN ARAS

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

AŞK TESADÜFLERİ SEVER

HHH

HH

SANCTUM

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

BÜYÜK SIR

HHH

HH

HHH

ALTINSARAY

5 NO'LU CEZAEVİ 1980-1984

tunca

aRslan

HHH

KEMAL EKİN AYSEL

TRON EFSANESİ

AĞAÇ AŞK SARHOŞU BENİM ADIM AŞK

HHH

HHHH

HHH

HHHH

BIUTIFUL

HHH

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

CADILAR ZAMANI

HH

HH

H

HH

ÇÖLDE KUTUP AYISI

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HH

H

H

EYYVAH EYVAH 2 GÜNAH KEÇİSİ

HH

H

H

GÜZEL BİR HAYAT DÜŞLERKEN HÜR ADAM: BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

H

KAĞIT

H

HH

KURTLAR VADİSİ: FİLİSTİN MEGAZEKA

H

HHH

HH

HHH

H HHH

TEHLİKELİ AŞK

HHH HH

TRON EFSANESİ

HHH

HHH

ÇAKAL DÖRT NİKAH BİR CENAZE FERRIS BUELLER'LA BİR GÜN

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHHH

PARİS'TEN SEVGİLERLE

H

HH

HH

H

H

VAMPİR İMPARATORLUĞU

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HH

HHH

HH

HHH

YALANCI YALANCI

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 12 arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına BağımSız İletİşİm PlatFormu"


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

BİR KAĞIT GİBİ SAVRULDU!

14

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011


Sanat filmi desen, değil... Gişe filmi desen, o da değil... Festivallerde başarısız olan, ticari gösterimde üç haftada toplam 21 bin kişi tarafından seyredilen “Kağıt”, Sinan Çetin kriterlerine göre ya aptallığın ya da gerizekalılığın bir göstergesinden başka bir şey değil.

B

azı deyimlerimizi çok severim. Çoğu zaman anlık durumlara çok iyi uyarlar, nasıl tarif edeceğinizi bilemediğiniz durumlarda yardımınıza koşarlar. Örneğin “Büyük lokma ye, büyük konuşma”, bunlardan biridir. Tıpkı, “Boyundan büyük laf etme” gibi mayhoş bir uyarı vardır bu deyimde. “Düşmez kalkmaz bir Allah” da aynen öyle, çok severim nedense, çok derin bir anlamı vardır. “Allahın sopası yok”, beni genellikle gülümsetir, peşi sıra aklıma hemen “Yer misin, yemez misin” tadında dayaklık vaziyetler gelir. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” ise özellikle son vurgusu nedeniyle içimde bir ılıklığın yayılmasına neden olur. Bir başka kulvara geçtiğimizde, “Ölünün arkasından kötü konuşulmaz” gibi, hepimizin uymaya gayret ettiği bir başka söz çıkar karşımıza. “Düşene vurulmaz” da aynı anlamı taşıyan, halkımızın ne denli yüce gönüllü olduğunu gösteren bir başka özlü sözdür. Bu nedenle, ister ‘düşmüş’ kabul edelim ister ‘ölmüş’, Sinan Çetin’in “Kağıt” filminin de arkasından kötü konuşmak bana yakışmaz. Ben kendime yakıştırsam bile, Arka Pencere’nin editörlerinin “Bize yakışmaz!” diyeceğine adım gibi eminim... Öyleyse, hasılat-seyirci sayısı anlamında ülkemizdeki en güvenilir kaynak olan antraktsinema.com’un açıkladığı üzere, gösterimde kaldığı dört hafta boyunca 21 bin seyirci toplamış olan “Kağıt” filminin arkasından “İyi bilirdik!” demek, boynumuzun borcu. İttire kaktıra 21 bin seyirci... En sıkı filmin bile ancak 400-500 bin seyirci topladığı yıllarda, yani 1990’ların ortalarında, “Fakir sinemacı gerizekalı bir eşektir!” (Antrakt dergisi, Eylül 1994) demiş, “Filmine 100 bin seyirciyi çekemeyen bıraksın bu işleri” demeye getiren laflar etmiş Sinan Çetin için bu seyirci miktarı bariz bir utanç

tablosu kuşkusuz. “Türk seyircisinin, genel olarak seyircinin nefesini ensesinde hisseden yönetmen film yapsın, bak seyirci nasıl gidiyor” demiş bir yönetmen için ne büyük bir fiyasko... “Seyirciyle bağlantısı kopan sinemacı, sinemacı değildir, amatördür. Amatör sinemacılardan tiksinirim” diye atan tutan profesyonel bir sinemacı için ne büyük bir rezalet... Bakın bir başka röportajında, 13 Nisan 2005 tarihli Aksiyon dergisinde neler demiş Sinan Çetin, yukarıdaki lafları ettikten 11 yıl sonra: “Kendini iyi film yapmak yerine sanat filmi yapmaya adayan her yönetmen aptaldır. İyi film ve kötü film vardır, ben sanat filmi yapıyorum diyen yönetmen aptaldır ve kibirlidir bana göre. Tabii ki kendilerine böyle bir elbise giydiriyorlar. İyi film yapamayınca bari adı sanat filmi olsun diyorlar, başarısızlıklarına böyle bir kılıf geçiriyorlar. İyi film yapamayınca sanat filmi yaptım diye bir bahçede dolaşmak mümkün oluyor.” Ama peki bu durumda, bu başarısızlık, hatta bu büyük skandal karşısında “Kağıt” nasıl bir film oluyor acaba? Festivallerde iz bırakmıyor, Altın Portakal’da yalnızca Ayşen

Gruda ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ ödülü aldı, Sinan Çetin ona da “Zaten jüriler hak edene değil, ihtiyacı olana ödül veriyor” dedi, yani filminin ‘en sanatsal’ yanını da reddetmiş oldu. E, gişede de yok, hepi topu 21 bin seyirci, Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin, “50 bin seyirci bile gitmez bu filme” demişti. Eğin, bir değil, iki buçuk kere haklı çıkmış oldu ama ben hâlâ bir ‘sanat filmi’ olmayan, seyirci de çekemeyen bu filmin hangi kategoride yer bulacağı konusunda bir fikre sahip olamadım. Eğer Sinan Çetin, “Bir sanat filmi çektim” deseydi, kolaylıkla ‘aptalca’ derdim, bizzat kendi sözlerinden hareketle. Eğer, “Gişede müthiş başarılı olacak bir film yaptım” deseydi, karşımıza çıkan tablodan sonra ‘gerizekalıca’ diyebilirdim ama şimdi ne diyeceğimi bilemiyorum. Galiba, Sinan Çetin’in filmin başından sonuna kadar fon müziği olarak kullandığı 1 Mayıs marşının son dizesini çağrıştıran bir filmdi “Kağıt”... Nasıl bitiyordu o marş: Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi savrulur gider... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

15


cEm altınsaray AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

BİR ZAMANLAR AMERİKA Hemen tüm mafya filmleri gibi kadına bakışı yerilen, gerisine ise kusur bulunamayan mitik bir film “Bir Zamanlar Amerika” (Once Upon A Time In America). Neden bunca seviliyor dersiniz?

H

ITCHCOCK, FellInI ve Kurosawa gibi ömrünü film gramerinin sınırlarını araştırmaya vakfetmiş, saf sinemanın öncü isimlerinden biri Sergio Leone. Spagetti western üçlemesi olarak da bilinen “The Man With No Name Trilogy” ve peşinden gelen “Batıda Kan Var” (C’era Una Volta il West) ile sinema sanatını zirvelere taşıdıktan neden sonra, ‘yapacak ne kaldı ki’ diye düşüneceği yerde, bize göz kamaştırıcı bir vasiyet filmi hediye etti! Bu sayede de pek çok sinema tutkununun kanına sinema sevgisi zerk etti. Bu filmin tadına varanlar, eminiz ki sinemayı hayata bağlanmak için bir bahane olarak görmekten kendilerini alamadılar. “Bir Zamanlar Amerika”, Leone’nin büyük bir adanmışlıkla bilfiil üzerinde çalıştığı 10 küsur yılın sonunda ortaya çıktı. Harry Grey isimli yazarın tutuklu olduğu bir süreçte öz yaşamından yola çıkarak yazdığı “The Hoods” adlı romanın zemin oluşturduğu hikaye, yaklaşık dört yüz sayfalık (!) kusursuz bir senaryoya dönüşene dek nice elden geçti. Ennio Morricone bütün zamanların en bütünlüklü film müziğini çoktan hazırlamış, Leone de tüm dekupajı kafasında bitirmişti. Sete adım attığında ne çekeceğini sahne sahne, plan plan çözmüş vaziyetteydi. İşte bitmek bilmeyen, destansı bir çekim macerasının sonunda modern sinemanın en uzun başyapıtlarından biri, belki birincisi meydana geldi. “Bir Zamanlar Amerika”, geçmişte “Baba” (The Godfather) filmini yönetme teklifini geri çeviren Leone’nin mafya filmi antolojisine armağanıdır en başta. Hemen ardından “Guernica”vari bir fresk gelir: Amerikan sosyal hayatının 50 yılını perdeye taşıyan bir epik film. İçki yasağıyla beraber gangsterlerin peyda olduğu Büyük Buhran’dan yani 20’li yıllardan, A.B.D. tarihinin yolsuzluk ve politik

cinayetlerle çalkalanan en karanlık dönemine, 70’lere uzanan. Bir kat altında “Benimle Kal”ı (Stand By Me) aratmayan bir ‘coming of age’ yani ‘büyüme’ filmi yatar. Arkadaşlık üzerine yakılmış bir ağıt gibidir hatta. Masumiyet çağında arkadaşı, arkadaşlığı her şeyin önüne koymanın, sadakat ve bağlılığın timsalidir. Bilinçaltına değgin bir sanrı filmi olduğunu da unutmayalım bu arada. Afyon etkisinde görülen bir rüya. Daha da uzatılabilir bu bahis pekala. Büyük sinemasal anlar peşinde olan Leone, epizotlar şeklinde ilerleyen filminin her sahnesini sindire sindire çekmiştir. Noodles’ın iki dakika boyunca kahve karıştırdığı diyalogsuz sahne buna iyi bir örnektir. Filmsel zamanda yaşanan sıçrama boyunca karakterlerin hem kendi içlerinde hem de aralarında yaşanan dönüşümü gösterir. Yönetmen, Tac Mahal gibi de süslemiştir filmini. Onun Mümtaz Mahal’i, büyük aşkı sinemadır ne de olsa. Yakın planın bu en büyük ustası, genel planlara damgasını vuran alan derinliğini sonsuz detayla bezemiştir. Şeylerin ‘öylesine’ durduğu tek bir çerçeve göremezsiniz. Her şey bilinçli olarak yerleştirilmiştir. Bu mantık mizansenin diğer ayaklarında da karşımıza çıkar. Her detay bir şey anlatır. Bu da her izleyişte başka bir şey görüp keşfetmeyi olanaklı kılar. Çiçek dürbünü misali. Jack London’ın “Martin Eden”ından Cole Porter’ın “Night And Day”ine hikaye içi ve dışı ne varsa anlatının hizmetindedir. “Yüksek Tepeler”den (High Sierra) “Şangaylı Kadın”a (The Lady From Shanghai), “Beyaz Alev”den (White Heat) “Son Darbe”ye (The Killing) sayısız gangster filmine atıf da kremanın üstündeki frambuaz gibidir. Kaldı ki Leone’nin teknik açıdan en önemli tercihi, perdede dört saati bulan bir hikayeyi iki büyük flashback’le anlatmış olmasıdır. Sahneye koyma işinde gösterdiği hüneri,

hikaye anlatımında da harfiyen sergilemiştir. Başa ve sona bakarak, izlediğimiz her şeyin en nihayet afyon tekkesinde yamulmuş bir adamın zihninde cereyan ettiği hükmüne de varabiliriz. Tevrat’tan Neşideler Neşidesi (Song of Songs) bölümü üzerine Noodles ve Deborah’nın anladıkları arasındaki fark, en başta kurgudan ne anlayacağımız, giderek tüm filmden ne alacağımız konusunda özgür olduğumuzu hissettirir. Filmin duygusu, mucizevi estetiğinin ve kurguyla şekillenen bu sonsuz hareket alanının da çok ötesindedir. Sosyal ve ekonomik şartlar dolayısıyla bir an önce büyümeye teşne bir karakterin henüz bir porsiyon pastayı sevişmeye yeğ tutacak kadar çocuk olduğunu anlatan sahne filminin tonunu belirler. Bu ton yine filmin sonunda afyon tekkesinde çocuklar gibi yatıp adeta anne şefkatiyle uyutulan Noodles’ın büyümeye direnmesi ve o unutulmaz finalde yüzünde beliren güneş gibi gülümseme ile sımsıkı sarıldığı çocukluk anılarının yetişkin gerçekliğine üstün gelmesiyle zirve yapar. Bu gülümseme Noodles’ın Max’le arkadaş olacaklarını anladığı an beliren gülümsemenin birebir kopyasıdır. Saat hikaye gereği anahtarın geri gelmesiyle yeniden çalışsa da, zaman o çocukluk-ilk gençlik yılları arasında bir yerde durmuştur onun için. Orada saymaktadır. Ömür boyu süren bir suçluluk duygusunu sonsuza ıraksayan bir telefon zili ile betimleyen Leone, sadece Noodles’ın kadınlarıyla ilişkiye giren Max’in arkadaşına olan homoerotik ilgisini ise sayısız ipucuyla betimlemiş, filme ayrı bir boyut daha gizlemiştir. Robert De Niro, Ennio Morricone ve Sergio Leone’nin kol kola sanatlarının Everest’ine tırmandıkları bu film, ruhumuzda Cockeye’ın melodisi gibi dönüp durmaya devam edecek, bu kesin. k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

EZBERE BİLDİĞİMİZ 11 JOHN WILLIAMS MELODİSİ

1

8 Şubat, ünlü besteci John Williams’ın doğum günü. “Yıldız Savaşları”ndan “Jaws”a, “Kutsal Hazine Avcıları”ndan “Superman”e kulağımıza kazıdığı unutulmaz film müziklerini hatırlayarak onun 80’inci yaşını kutluyoruz...

J

OHN WILLIAMS 8 Şubat 1932’de doğdu. Bu hafta 80’inci yaşından gün almaya başlayacak. Neredeyse 60 yıldır müzik üreten üstat, markalaşmış film müzikleriyle adını çoktan sinema devleri arasına yazdırmayı başardı. Sayısız bestesi var ama bunlar içinde özellikle birkaç tanesi, en az The Beatles şarkıları kadar iyi bilinen ve kitleye mal olmuş melodiler. İlk notalarını duymanız bile şıp diye John Williams’ın ve filmin adını telaffuz etmenize neden oluyor. Başta, neredeyse tamamının bestelerine imza attığı Steven Spielberg filmleri geliyor ama Williams diğer sinemacıların da vazgeçemediği bir isim. Beş Oscar heykelciği ve 45 Oscar adaylığıyla kendi alanında kırılması güç bir rekora sahip. Yönetmen ya da oyuncu olmayıp da bu kadar meşhur olan başka bir sinema emektarı yok desek yeri...

18

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011

1

YILDIZ SAVAŞLARI (STAR WARS, 1977) Hikaye hepimizin malumu. 20'li yaşlarını yeni bitirmiş fırlama bir sinemacı, yalnız geçen çocukluğunda kafasında yarattığı hayali dünyayı güç bela beyazperdeye döker. George Lucas, her yerinden hayal gücü ve sihirli bir albeni fışkıran yapıtında görsellik kadar sesi de muhteşem kullanıyordu. "Ses, sinemanın yüzde 70'idir" lafını benimsemişti. Fakat "Yıldız Savaşları"nın gücünü aldığı sacayağının birinde John Williams'ın muhteşem müziği yer alıyordu. Williams'ın özellikle üflemelilere odaklandığı, coşkulu bir bando eserini andıran bu tema müziği hiçbir zaman gücünü yitirmedi. "İmparator"da (The Empire Strikes Back) külliyata eklenen "Imperial March" da askeri bir marşı andıran armonisiyle, seriden çıkan ikinci klasik beste olarak akıllara kazındı.

2

SCHINDLER’İN LİSTESİ (SCHINDLER’S LIST, 1993) Steven Spielberg'e nihayet karavana attığı üç adaylıktan sonra En İyi Yönetmen dalında ilk Oscar ödülünü kazandıran film, Hollywood'un yumuşak karnı olan İkinci Dünya Savaşı'na, özel olarak da Yahudi Soykırımı'na odaklanıyordu. Gerçek bir hikayeye dayanan roman uyarlaması, ancak Spielberg'in kotarabileceği kusursuz mizansen işçiliği, senaryosunun gücü ve siyah beyaz görüntülerinin vuruculuğuyla 20'nci yüzyıl sanatının en değerli yapıtlarından birine dönüşüyordu. John Williams'ın tema müziğiyse özellikle solist Itzhak Perlman'ın adeta ağlattığı kemanıyla dinleyenlerin tüylerini diken diken etmişti. Williams bu dokunaklı filme insanın yüreğini dağlayan bir besteyle katkı yaptı ve gani gani hak ettiği beşinci Oscar ödülüne kavuşmuş oldu.


2

3

3

superman (SUPERMAN, 1978) Richard Donner'ın filmi, Christopher Reeve'i çizgi roman kahramanı Superman olarak ölümsüzleştiriyordu. Film, öncelikle bugün bir enflasyonunu yaşadığımız süper kahraman sinemasının temellerini atmıştı. Türü 'kitsch' bir sinema damarı olmaktan çıkarmıştı. Superman kadar onun alter kişiliği olan Clark Kent'i de irdelemeye çalışıyordu. Donner, bir tanrıyı andıran adamın insanlar arasına karışmak fakat ne yaparsa yapsın hep yalnız kalmak çilesini melodramatik bir tonla ele almıştı. John Williams'ın bestesi ise enerjik, hızlı, adeta Superman gibi havalara uçan bir melodinin etrafında dönüyordu. Eşsiz melodi Superman'le öyle özdeşleşti ki 2006'daki başarısız "Superman Dönüyor"da (Superman Returns) da aynen kullanıldı ama filmi kurtarmaya maalesef yetmedi.

4

4

KUTSAL HAZİNE AVCILARI (RAIDERS OF THE LOST ARK, 1981) John Williams denince akla ilk gelen melodilerden biri de Indiana Jones serisinin tema müziğiydi. Williams'ın dörtnala koşan atların çıkardığı seslerden esinlenerek yaptığı beste, Nazi Almanyası yıllarında kah arkeolog kah casus olarak maceradan maceraya koşan Indy'e eşlik ediyordu. Kamçılı adam Dr. Jones, hem kutsal hazinelerin peşindeki Nazilere kök söktürüyor, hem de tanka ve tabancaya karşı melodinin çağrıştırdığı atlarla ve kamçısıyla mücadele veriyordu. Avantür Türk filmlerinde, "Superman"in tema müziğiyle birlikte en çok (ç)alıntılanan beste de bu olmuştu. Aynen "Superman" melodisi gibi bu Williams bestesi de serinin etiketlerinden birine dönüştü ve "Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı"nda hiç değiştirilmeden bir kez daha kullanıldı.

5

5

JAWS (JAWS, 1975) Tekrar eden iki nota ne kadar ürkütücü olabilir? John Williams'ın dehası Spielberg'in erken dönem başyapıtında kendini gösteriyordu. Yavaş yavaş başlayıp giderek hızlanan, önce büyük üflemelilerin sonra yaylıların icra ettiği o iki nota (do ve do diyez) adeta yüzmekte olduğumuz denizde derinlerden gelen ölümcül tehlikenin alarmını veriyordu. Film, 50'li yıllarda kalmış, artık unutulmuş ve ölmüş canavar filmleri furyasını yeniden başlattığı gibi birçok insanın içine deniz korkusu da serpiştirmişti. İnsanın doğa karşısındaki çaresizliği ve özellikle açıklanamayana karşı duyduğumuz korkuya odaklanan Spielberg, durduk yere insana saldırmak huyu olmayan köpek balıklarını, ölüm kusan birer canavar gibi algılamamıza yol açmıştı.

k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

E.T. (E.T.: THE EXTRA-TERRESTRIAL, 1982) Spielberg, bilim kurgunun altın çocuğu olarak görüldüğü dönemde, 50'lerin uzaylı algısını tersyüz ediyordu. Özellikle "Tehlikeli İlişkiler" ve ardından gelen "E.T." uzaylıları insancıl, çocuksu ve barışçı canlılar olarak resmediyordu. Esas kötü olan insanoğluydu. Anlamlandıramadığı her şeyden korkan ve ona düşman kesilen insanlık, bu refleksiyle salt öte dünyaya değil, yüzyıllar boyunca kendi kardeşlerine bile diş bilemişti. "E.T."nin gözyaşı bombardımanı yaratan duygu yüklü senaryosu, John Williams'ın yer yer umutlu bir heyecan yaratan, yer yer hislendiren müziğiyle bezeniyordu. Williams, çocukların başrolünde olduğu filmin müziğine, flütün başrolde olduğu bir düzenlemeyi uygun görmüştü. Flüt, filme masalsı bir umut tınısı ve oyuncu bir hava katıyordu.

20

arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011 k

7

harRy potter ve felsefe taşı (harry potter and the sorcerer's stone, 2001) Harry Potter, 2000'ler sinemasının baş köşesine yerleşen ve yapımcılarına deve yüküyle para kazandıran bir film serisi oldu. Yaptığı gişe öyle tatlı geldi ki yedinci ve son filme kıyamayıp iki parça halinde vizyona sokmayı tercih ettiler. Kasım 2010'da izlediğimiz "Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1"in ardından seriyi sona erdirecek ikinci bölümü Temmuz'da göreceğiz. Kendinden sihirli ezgilerin bestekarı John Williams'ın, Harry Potter serisinin başından beri projenin bir parçası oluşu hiç şaşırtıcı değil. Ksilofon ve flütün başını çektiği düzenlemesiyle Harry Potter ana tema müziği maceraperest, hayalci ve çocuksu bir heyecan uyandırıyor. Sinemasal birer başyapıt olmasalar da filmlerin müziği akıldan bir türlü çıkmıyor.

7

8

tehlikeli ilişkiler (close encounters of the thırd kınd, 1977) John Williams'ın bu Spielberg filminin neredeyse başrolünde olduğu söylenebilir. Uzaylıların, insanlarla iletişimi müzik diliyle kurduğu filmin en önemli hikaye aracını melodiler oluşturuyordu. Özellikle dünyaya gönderilen beş notalık mesaj (re-mi-do-do-sol), bugün nerede duyulsa hatıra bu filmi getiren sade ama muazzam bir armoniye sahipti. Bilim insanları bu notaları analiz ederek melodik ama matematiksel bir iletişim yöntemi keşfedip uzaylılarla anlaşmayı başarıyordu. Bu basit melodiler sayesinde dünyalılardan seçilmiş bir ekip, uzay turisti olarak uzaylıların arasına katılmaya hak kazanıyordu. Film heyecanını ve naif coşkusunu Spielberg'in yönetimi kadar Williams'ın müziğine de borçluydu.

8


9

9

evde tek başına (home alone, 1990) John Hughes'un sinemayı yönetmen olarak bırakıp senarist olarak devam ettirdiği yıl yazdığı senaryodan çekilen "Evde Tek Başına", gelmiş geçmiş en çok gişe yapan komedi filmi olma rekorunu hâlâ elinde bulunduruyor. Filmin yılbaşı temasına uygun olarak John Williams da ksilofon ve flütün kolkola gittiği, yaramaz çocuk Kevin'i ve onun hırsızları madara ederken kurduğu bubi tuzaklarını akla getiren bir melodi inşa ediyor. "Evde Tek Başına"nın tema müziği Danny Elfman gibi bestecilerin tarzını andırıyor ilk başta. Aslen bir çocuk filmi olarak tasarlandığı için Williams'ın bestesi bu senaryo kumaşına cuk oturuyor. Filmin neşeli melodisinin ön planında bütün yılbaşı tatilini evde unutulduğu için yalnız geçirmek zorunda kalan ve malikaneye dadanan azılı hırsızlarla mücadele eden Kevin yer alıyor.

10

10

kapanmayan dosya (jfk, 1991) Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki en ağır trajedilerden biri olan ve sırrı hâlâ çözülememiş John F. Kennedy suikastini enine boyuna irdeleyen zengin film, Oliver Stone'un adeta kurgu şovu yaptığı işçiliği kadar John Williams'ın yer yer heyecanı yükselten, yer yer de trajik ölümün hüznünü taşıyan melodileriyle süslenmişti. "Kapanmayan Dosya"nın ana teması cenaze marşını andıran kederli bir melodiydi. Fakat özellikle filmin zirve anı olan ve isimsiz köstebek Bay X'in Jim Garrison'a bildiklerini anlattığı uzun sahnede müzik, aynen Stone'un kurgusu gibi şüphe, endişe ve gerilimi yükseltmek adına önemli bir görev üstleniyordu. John Williams'ın bu muhteşem politik gerilimdeki çalışması, ona bir Oscar adaylığı da kazandırmıştı.

11

11

sıkıysa yakala (catch me ıf you can, 2002) 60'lı yıllarda gerçekten yaşamış bir dolandırıcının hikayesinden uyarlanan "Sıkıysa Yakala", buram buram 60'lar kokması dolayısıyla John Williams'a o dönemin popüler müziğini etüt etme fırsatı tanımıştı. Özellikle Saul Bass'ın unutulmaz animasyon jeneriklerini andıran açılış jeneriği ve bu jeneriğin üzerine binen üflemeli ağırlıklı tema müziği, Williams'ın ne kadar esnek bir besteci olduğunu ortaya koyuyordu. Üstat, 60'ların cazının ana hatlarını takip ederken kulağa çalınır çalınmaz akılda kalan ve unutulmaz olan bir melodi üretmeyi başarmıştı. Film sayesinde yeniden Oscar'a aday oldu. Spielberg, Williams kadar başroldeki Tom Hanks ve Leonardo DiCaprio'nun da yardımıyla neşeli bir yapıt ortaya koymuştu.

04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere k

21


GİZLİ AJAN İLHAN YURTSEVER SECRET AGENT (1936)

broflovski_jr@yahoo.com.tr

ŞEHRİN FERYADI Robert Siodmak’ın 1948 tarihli kara filmi “Şehrin Feryadı” (Cry Of The City) türün gizli cevherlerinden biri. Ayrıca bugünün modern başyapıtları arasında adı anılan sayısız filme de ilham vermiş bir suç sineması klasiği...

İ

yi ile kötü arasındaki ebedi savaş... Kulağa oldukça ‘cool’ geliyor, değil mi? Robert SIodmak imzalı “Şehrin Feryadı”nı tanımlamak adına bundan daha uygun bir sözcük bulunamazdı. Lafı hiç uzatmadan sadede gelelim. Ne Siodmak ismi ne de “Şehrin Feryadı” pek çoğunuza fazla bir şey ifade etmiyor olabilir. Fakat “Rezervuar Köpekleri”nden (Reservoir Dogs) “Büyük Hesaplaşma”ya (Heat) birçok modern kara film örneğinin Siodmak’a olan borçlarını kapatabilmek için epeyce ter dökmeleri gerektiğini söylememiz mümkün. “Şehrin Feryadı” adlı şahane de mevzubahis borcu neresinden baksanız ikiye üçe katlayan ve günümüzün kalburüstü sinemacılarının en hafif tabirle bol bol ‘ilham aldıkları’ bir yapım. Kanıta mı ihtiyacınız var? Peki... “Rezervuar Köpekleri”ndeki yapıyı hatırlayalım. Bir avuç haydut yolunda gitmeyen bir kuyumcu soygunu ‘tertipler’. Bizler olayların kırılma noktasındaki soygun anını hiç görmeyiz. Onun yerine geriye dönüşler aracılığıyla soygunun öncesine ve sonrasına tanık oluruz. 90’ların başında bu sıra dışı üslup fazlasıyla yenilikçi olarak karşılanmıştı. Oysa Tarantino ana rahmine düşmeden takriben 15 yıl kadar önce “Şehrin Feryadı” bunu zaten yapmamış mıydı? Burada da bir mücevher hırsızlığı söz konusu ve ne ilginçtir ki olay anına tanıklık ettiğimiz tek bir sahne bile mevcut değil. Filmin iki ana karakterinden biri ve de kötü adamı sayılabilecek olan Marty’nin bir polisi öldürdükten sonra hastane yatağında gözlerini açmasıyla başlıyor her şey. Hikaye düz bir çizgide ilerlerken, Siodmak geriye dönüşlere başvurmadan, hırsızlık anı ve öncesini

22

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011

olayların gidişatından ve karakterlerin anlattıklarından yola çıkarak parça parça bir araya getirmemizi istiyor. Eh, kim bilir belki de “Rezervuar Köpekleri”ndeki yapı sandığımız kadar orijinal olmayabilir. Kaldı ki Tarantino kara film klasiklerine duyduğu zaafı hiç gizlememiş ve onlardan düpedüz apardığını her fırsatta dile getirmiştir. Michael Mann başyapıtı “Büyük Hesaplaşma”yı kendi türü içinde ayrıksı bir konuma yerleştiren özellikleri hatırlayalım. Bir polis ile bir hırsız arasındaki kedi fare oyunudur söz konusu olan. Ancak Mann her iki karaktere de eşit mesafede durur ve herhangi biriyle daha fazla özdeşlik kurmamıza müsaade etmez. Onlara günahları, sevapları, yaşam biçimleri ve profesyonellikleriyle adeta epik bir şiir yazarcasına yaklaşır. Lakin Mann henüz kısa pantolonla dolaşmaktayken “Şehrin Feryadı” bunu zaten yapmıştı. Marty’nin yaralı bir halde kodesten firar etmesini ve Teğmen Candella’nın onu yakalamayı saplantı haline getirmesini müteakip, ikili arasında bir köşe kapmaca başlıyor. Siodmak’ın kamerası ise onların peşine takılıyor. Ancak ikisine de gereğinden fazla yaklaşmıyor. Karakteri ve icraatlarıyla aslında filme kötü adam, hatta ‘cani’ kontenjanından dahil olması gereken Marty en az Candella kadar kanlı canlı bir karakter olarak karşımızda endam eyliyor. Kanuna riayet edip de suçlu ama çaresiz durumdaki bir adamı içeri tıktığında Candella’ya nasıl ki cephe alabiliyorsak, Marty’e karşı da aynı ölçüde sempati ve acıma hissi duyabiliyoruz. İnsanda nefret uyandıran kişiliğine rağmen onun paçayı kurtarıp kurtaramayacağını merakla bekler hale geliyoruz. Coen’lerin “Fargo”sundaki tuhaf insanlık

hallerini hatırlayalım. “Fargo”nun dünyası absürt ile acımasızlığın kol kola yürüdüğü, şapşallıkta sınır tanımayanlarla Gaear gibi insanın kanını donduran canavarların birlikte kol gezdiği bir diyardır. Ancak Coen’ler burada o keskin alaycılıklarının yanında garip, acı bir romantizm de büyütürler ve her şeye rağmen umudu, filmin başında sille tokat giriştikleri ‘aile’de ve iyi bir birey olmak için çabalamakta görürler. Coen’ler üç saat boyunca geviş getiren bir ineği çekseler bile izleriz. Ancak zatı muhteremler sinema tarihinin nadide yapıtlarını dağarcıklarına bir bir depolarken araya birkaç tane de Siodmak sıkıştırmışlar şüphesiz. “Şehrin Feryadı” da başta geliyor. Ağabeyi gibi bir ‘çapulcu’ olmayı hayal eden fakat finalde sağlamından bir ‘tokat’ yiyecek olan Marty’nin kardeşi Tony sayesinde “Şehrin Feryadı” da aile üzerinden benzer bir mesaja göz kırpıyor. Öte yandan Candella’nın yardımcısı ya da hapishanedeki mahkum gibi eblehlik etmeyi farz belleyenler de var bu dünyada, gözünü para hırsı bürümüş üçkağıtçılar da. Şiddet ise her köşe başında. Siodmak filmdeki ‘canavar’ rolünü ise değme psikopata rahmet okutacak, af buyurun boz ayıdan hallice, iri kıyım bir masajcı kadına buyur ediyor. Tuhaftan da öte... Tabi tüm bu saydıklarımız bir rastlantı da olabilir ve doğaldır ki “Şehrin Feryadı”nı eşsiz bir başyapıta dönüştürmeyebilir. Kaldı ki filmin senaryosunda kimi ciddi mantık hataları da yok değil. Ancak her şey bir yana, “Şehrin Feryadı”nı gözden kaçırmak, gelmiş geçmiş en ‘cool’ filmlerden birini ıskalamakla eş anlam taşıdığından büyük bir günah olmaz mıydı? Hele her sinemaseveri haz ve kıskançlıktan kıvrandırabilecek o enfes finali tekrar tekrar izleyememek?


Aile Oyunu BURÇİN S. YALÇIN (FamIly Plot, 1976)

DÖRT NİKAH BİR CENAZE ORİJİNAL ADI Four Weddings And A Funeral YÖNETMEN Mike Newell OYUNCULAR Hugh Grant, Andie MacDowell, John Hannah, Kristin Scott Thomas YAPIM/SÜRE 1994 İngiltere, 112 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.66:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (MGM)

Britanya sinemasının ‘makus’ talihini değiştiren filmlerden biri olmuştu... 24 arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011 k

İ

ngiliz film endüstrisini 1990’ların ortalarına doğru komadan uyandıran iki film vardır: Biri “Dört Nikah Bir Cenaze”, diğeri ise “Trainspotting”... Hem üretim ve gişe hem de saygınlık ve ödül bakımından hayli kurak geçen günlere bu iki film o yıllarda son vermişti. “Dört Nikah Bir Cenaze” dünya çapında yakaladığı 260 milyon doları aşkın hasılatıyla adeta uyuyan devi ekonomik olarak uyandırmıştı. Gelgelelim, filmin başka meziyetleri de var. Bu filmle aniden bir İngiliz usulü romantik komedi furyası başladı. Eğer “Dört Nikah Bir Cenaze” olmasaydı ne Hugh Grant parlardı ne “Aşk Engel Tanımaz” (Noting Hill) ve “Aşk Her Yerde” (Love Actually) gibi romantik komediler çekilirdi ne de Mike Newell gibi ‘orta yolcu’ bir yönetmen Hollywood’a açılabilirdi. Ama film bunların hepsine başarıya giden yolda bilet oldu, Hollywood’a İngilizlerin de ‘blockbuster’ çekebileceğini gösterdi. Son zamanlarda çevresindeki bir grup dostuyla nikahtan nikaha koştuğunu fark eden Charles artık

yaşın kemale ermeye başladığını kendisine itiraf etmek zorunda kalır. Dostlarının birer birer dünya evine girmesi sıranın kendisine de geldiğinin işaretidir. Sağdıçlık yaptığı bir nikahta o da nihayet üstelik ilk görüşte birine âşık olur. Kadın Amerikalıdır ve o gece çok iyi vakit geçirmelerine karşın türlü talihsizlikler birlikteliklerinin önüne geçer. Senarist Richard Curtis sonradan yazıp yöneteceği “Aşk Her Yerde”yle daha da geliştireceği ve alameti farikasına dönüşecek çok karakterli aşk filmlerinden birine imza atıyor. Gene de, öykünün merkezinde Charles ve Carrie’nin ilişkisi var. Curtis/ Newell ikilisi kahramanlarını dört nikah ve bir cenaze etrafında bir araya getiriyor. Andie MacDowell’ın o her zamanki ‘soğuk’ personasına karşın romans ile mizahı bu denli ‘sıcak’ dengeleyebilmesi filmin en önemli meziyeti.

Hugh Grant-Andie MacDowell ikilisi bugünden bakınca pek uyum vadetmiyor ama yine de burada şu kimya işini iyi kıvırıyorlar. Rowan Atkinson her zamanki gibi yine izleyeni filme yabancılaştıran bir varlık sergiliyor.


kemal ekin aysel Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

FERRIS BUELLER’LA BİR GÜN ORİJİNAL ADI Ferris Bueller’s Day Off YÖNETMEN John Hughes OYUNCULAR Matthew Broderick, Alan Ruck, Mia Sara, Jeffrey Jones, Jennifer Grey, Cindy Pickett YAPIM/SÜRE 1986 ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Paramount)

80’li yılların klasikleri arasındaki film, gençlerle yetişkinler arasındaki uçurumu didikliyor.

F

errıs bueller'la bir gün" özellikle "kahvaltı kulübü" (the breakfast club) ile beraber John Hughes külliyatının zirvesini teşkil eder. Bunda, filme adını veren başkarakteri oynayan Matthew Broderick’in birçok ilkgençlik rüyasını tereyağından kıl çeker gibi gerçekleştirişinin payı büyük. Ferris, sırf zevk için hasta numarasıyla okulu kırar. Gün boyu yapmak istediklerini arkadaşı ve sevgilisiyle yapar. Herkes onu sever. Okulda da popüler çocuktur. Bir yandan keyif çatar bir yandan da okul müdürünü alaşağı eder. Ferris suçüstü basılmamayı her zaman başarır. Gün boyunca gezer, tozar, arabayla turlar, müze dolaşır, panayıra katılır, lüks bir restoranda yemek yer... Filmi yazıp yöneten John Hughes’un başarısı, tüm bunları aslında lise sona gelmiş ve üniversiteye gidip birbirinden kopacak üç arkadaşın son kez birbirine tutunma çabası olarak resmetmesidir. Ferris, ailesinin baskısıyla ezilen ve depresif bir kişiliğe dönüşen arkadaşı

Cameron’u da bireyleştirmeye çalışır. Meşhur Ferrari sahnesinde Cameron, öcü gibi korktuğu babasıyla yüzleşmeye karar verir. Hughes, yetişkinlerden destek ve ilgi göremeyen gençleri birbirlerinin sorun çözücüsü yapar bir bakıma. “Kahvaltı Kulübü”nün liselileri gibi, Ferris de yardıma muhtaç fakat sesini duyan kimse bulamayan Cameron’a psikolojik destek veren tek kişi olur. Hughes bir yetişkindir ama yetişkinlerin gençler üzerindeki tahakkümüne karşı bir direniş sergiler. Filmde yetişkinler; neşesiz, eğlenceden yoksun ve bürokratik prosedürle kafayı bozmuş okul müdürü tarafından temsil edilir. Ferris Bueller’ın bu otorite figürünü madara edişi büyük anlam kazanır giderek. Film, gençleri anlayamayıp durmaksızın negatif yargılarla yıpratan, onlara yetişkinliğe giden yolda rehberlik edemeyen ‘büyüklere’ getirilmiş keskin bir eleştiriye dönüşür.

Hikayenin kötü adamı olmasına karşın, müdür rolündeki Jeffrey Jones filmin komedi yükünün büyük bölümünü sırtlanıyor. Mutlu sona giden yolda önemli bir karakter olan Ferris’in kız kardeşinin geçirdiği dönüşüm hakkıyla irdelenmiyor. k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

25


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

tuncaarslan@yahoo.com

YALANCI YALANCI ORİJİNAL ADI Liar Liar YÖNETMEN Tom Shadyac OYUNCULAR Jim Carrey, Maura Tierney, Justin Cooper, Cary Elwes, Jennifer Tilly YAPIM/SÜRE 1997 ABD, 83 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET As Sanat (Universal)

"Yalancı Yalancı" Jim Carrey’in yeteneklerini doya doya gösterdiği bir film... 26 arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011 k

Ç

ok yalın bir ifadeyle “Her insan yalan söyler!” diyen La FontaIne’in bu eşitlikçi yaklaşımını yalanlamaya yemin etmiş bir avukatın öyküsü… Çünkü o işinin de gereği olarak herkesten çok ve herkesten farklı yalan söylüyor. Sinemasever avukatların tüylerini diken diken edecek bu meslektaş, yalnızca duruşma salonunda değil, özel yaşamında da yalan söylemeden duramıyor. Ayrı yaşadığı eşinin yanındaki beş yaşındaki oğlu ise zaman zaman bir kahraman olarak gördüğü babasının bu huyundan, haklı olarak çok şikâyetçi. Söz verdiği halde ne maça götürüyor, ne doğum günü pastasına geliyor. Pastanın üstündeki mumları üflerken bir dilekte bulunuyor ufaklık: ‘Tanrım, n’olur babam bir gün boyunca hiç yalan söylemesin!' Film bu ya, dilek gerçekleşiyor ve avukat kahramanımız o andan itibaren bıyıkları kesilmiş kediye dönüyor. Bırakın mahkemede söylemeyi en ufak bir konuda bile küçücük de olsa bir yalan söyleyemiyor. Jim Carrey’nin kamera karşısında eğilip bükülmesine, abartılı el kol bacak hareketlerine ve

tuhaf mimiklerine hayran sinemaseverlere bol bol kahkaha attırtacak olan “Yalancı Yalancı”, aktörün klasik çizgisine biraz mesafeli duranlar için de hoş anlar barındırıyor. Kahramanımızın, hukuk şirketinin patronu ve çalışanları hakkında ağzına gelen doğruları ardı ardına sıralaması, yalan söyleyemediği için duruşmayı erteletmek amacıyla tuvalette kendini dövmesi gibi sahneler, en donuk seyirciyi bile güldürebilir. Uçuk kaçıklığın finalde doruğa çıktığını da peşinen belirteyim. Küçük çocuğu fazla ağdalı bir iç paralayıcılık içinde kullanan, netice itibariyle ‘Yalan söylemek kötüdür, doğrulardan ayrılmamak lazım” klişesini önümüze süren, ‘1990’ların Jerry Lewis’i’ olarak tanımlanan Jim Carrey’in yeteneklerini doya doya gösterdiği bir film. Çekim hatalarından oluşan küçük çaplı belgeseli de muhakkak izleyin.

Kalemle kavga sahnesine özel dikkat. Duygusal sahneler olmasa da olurmuş!


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ÇAKAL Orijinal Adı The Jackal YÖNETMEN Michael Caton-Jones YAPIM/SÜRE 1997 ABD – İng. – Fransa, 123 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat (Universal)

1

998 yılının Ocak ayında sinemalarımızda gösterime girdiğinde gişe önlerinde uzun kuyruklar ve mahşeri kalabalıklar oluşturan “Çakal”da, tanınamaz, bulunamaz, engellenemez bir terörist, Rus mafyasının ABD’ye yönelik intikam çabası içinde, çok önemli bir şahsiyeti öldürmek için kiralanır. Herkes onun peşine düşer. Binbirsurat’ı yakalamak isteyen avcılardan biri de kişisel bir hesabı görmek isteyen IRA militanıdır. Frederic Forsythe’nın ünlü romanının ve Fred Zinnemann’ın 1973’te bu romandan uyarladığı filmin (The Day Of The Jackal) epeyce gerisinde kalan, yeterince psikolojik derinliğe ve gerilime kavuşamayan, aksiyon klişelerinin öne çıktığı, fazlasıyla ‘hissiz’ bir film. Bruce Willis, soğukkanlı katil rolünde bol bol ‘klark çekiyor’, Richard Gere ise canlandırdığı karakterle bir türlü özdeşleşemiyor. “Hollywood Doktoru” (Doc Hollywood), “Bu Çocuğun Hayatı” (This Boy's Life), “Rob Roy”, “Memphis Belle” ve "Skandal" (Scandal) gibi filmlerin yönetmeni Michael Caton-Jones, bana sorarsanız efsanevi Çakal’ı, ‘bir deri bir kemik’ bırakmış. Asıl suikastın hedefindeki şahsiyet, filmin en önemli sürprizi niteliğinde... Tunca Arslan

Rus istihbaratçısı Valentina Koslova’nın vurulduktan sonra can çekiştiği sahne akılda kalıcı nitelikte. Olaylar tereyağından kıl çeker gibi kolayca çözüme kavuşuyor ve oyuncu seçimleri yanlış.

PARİS’TEN SEVGİLERLE

VAMPİR İMPARATORLUĞU

Orijinal Adı From Paris With Love YÖNETMEN Pierre Morel YAPIM/SÜRE 2010 Fransa, 88 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video (TMC)

Orijinal Adı Daybreakers YÖNETMEN Michael Spierig, Peter Spierig YAPIM/SÜRE 2009 ABD – Avustralya / 98 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida)

L

İ

uc Besson 1980'lerde sinemaya müthiş bir giriş yaptı, 90’larda çok sağlam yol aldı. Ama sonra müthiş bir kariyerin izini süren filmlerin bir şekilde sonu geliverdi. “Joan of Arc” ile başlayan yönetmenlik kariyerindeki düşüşünün ardından prodüktör/senaristi olduğu “Taxi” filmlerinden birinin setinde bir kameramanın ihmal yüzünden ölmesi sonucunda mahkûm olan Besson, rekor tazminatı ödeyebilmek için birkaç günde yazılmış gibi duran bir sürü avantür senaryosunun yapımcılığını yaptı. Bu gişedesi olan ama nitelikleri tartışılan filmlerden bir tanesi bile gelecekte ‘işte bir aksiyon klasiği’ olarak anılamayacaktır. “Paris’ten Sevgilerle” de kesinlikle bu seriden işte. Paris’te boş zamanlarında ajanlık oynayan Amerikan elçiliğinde görevli Jonathan Rhys Meyers, kendisine CIA tarafından gönderilen yeni ortağıyla Paris’te terorist avcılığına soyunur. Tipik bir ‘zıt kutuplar maceranın göbeğinde’ hikayesi... Ama en dayanılmazı John Travolta’nın çok antipatik bir performansla canlandırdığı 'kural tanımaz’ CIA ajanı... Burak Göral

nsanlığın vampire dönüştüğü bir yakın gelecek hayal edin! ‘Hakiki’ insanlar azınlığa düşmüş ve yeraltına çekilmişler. Uluslararası piyasalarda hakim kıt kaynak petrolün ve hakim değişim değeri doların yerini ‘kan’ almış. Bunun dışında, vampirleşmiş insanlığın hali pür melalinde değişen bir şey yok. Yeni ‘metabolizmalarına’ hemencecik uyum sağlamışlar; günlük rutinlerini ona göre düzenleyip yaşantılarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu ‘bedensel’ sarsıntıya rağmen, kapitalizmde de mihrap hâlâ yerinde. Sadece, insanlar işe giderken artık kahvelerini kanlı içiyorlar! Bu, tam bir atmosfer filmi. Christopher Gordon’un müzikleri ve Ben Nott’un görüntü yönetimi, iki dirhem bir çekirdek tasarlanmış bir fütüristik sanat yönetimiyle gerilim ve fanteziyi ustaca harmanlayan bir çalışma bu. İnsanların vampirlere karşı verdiği gerilla mücadelesi bilimadamı Edward Dalton (Ethan Hawke) ve yeni dostlarının bir panzehir arama çalışmalarıyla kol kola ilerlerken nefes nefese bir maceranın ortasına kalakalıyorsunuz. Burçin S. Yalçın

* Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 35. sayımızda bulabilirsiniz.

* Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 19. sayımızda bulabilirsiniz.

Görüntü yönetmenliğinden gelen Pierre Morel yapa yapa Jan De Bont gibi bir aksiyon yönetmeni olacak...

Vampirleşmiş insanların hakimiyetindeki dünyaya girizgah niteliğindeki ilk 15-20 dakika muazzam.

Tanrım, John Travolta’nın kötü performansı hiç çekilmiyor...

Finale doğru öyküyü ferahlatmaktansa, tam tersine boğan kimi hamleler filmi tökezletiyor.

k 04 - 10 Şubat 2011 / arkapencere

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Nikita Luc Besson’un 1990’da gösterime giren ve o günden bu yana etinden sütünden fazlasıyla yararlanılan filmi “Nikita”, ‘fenomen’ kavramının karşılığını tam olarak veren bir çalışma. 1993’te Bridget Fonda’lı bir Amerikan versiyonu çekilen filmin, 1997-2001 yılları arasında “La Femme Nikita” adlı bir dizi uyarlaması da yapılmıştı biliyorsunuz. Şimdi de Maggie Q’nun başrolde ortalığı toza dumana buladığı yeni bir dizi versiyonu ekranlarda. Ne diyelim! Hayırlı işler! 2 - Sualtı Yaratıkları (Aliens Of The Deep) James Cameron’ın suya ve onun dibinde yatanlara karşı duyduğu merak ve sevdanın somut yansıması bu film. 2005 tarihli belgesel, uluslararası bir ekiple ve bu tür bir çalışma için son derece yüksek sayılabilecek bir bütçeyle gerçekleştirilmiş. Filmde yönetmen koltuğunu Cameron’la paylaşan isimse Steven Quale. 28

k arkapencere / 04 - 10 Şubat 2011

3 - Beginners “Başparmak”ın (Thumbsucker) yönetmeni Mike Mills’in yeni filmi “Beginners”, başlıca rolleri Ewan McGregor ve Christopher Plummer’ın paylaştıkları bir aile dramı/komedisi. İki aktörü baba-oğul olarak beyazperdeye getiren çalışma, eşcinsellik üzerine getirdiği yorumla da ilgi çekiyor. Filmin gösterim tarihi 3 Haziran olarak belirlenmiş durumda. 4 - Sergio Leone Yönetmen olarak altına imzasını koyduğu bir avuç filmle sinema tarihine yön veren isimlerin arasına girmeyi başaran Sergio Leone, 1989’da hayata veda ettiğinde geride sadece yedi film bırakmıştı. Ama bu filmler, onu ‘spagetti western’ denen alt türün isim babası yapmaya yetti de arttı bile. Clint Eastwood’u ‘adam eden’ sinemacı kimliğini de bir yere not edersek, onun dehasının sınırsızlığının sinema sanatını sonsuza kadar etkileyeceğini söylemek yanlış olmaz.

5 - Maria Schneider (1952-2011) Bernardo Bertolucci’nin “Paris’te Son Tango”sunda (Ultimo Tango A Parigi) Marlon Brando’ya mükemmelen eşlik eden Maria Schneider, daha 60’ını bile göremeden hayata veda etti. En son Josiane Balasko’nun bizde de gösterime giren filmi “Müşteri”de (Cliente) izlediğimiz aktris, Michelangelo Antonioni’nin “Yolcu”sunda (Professione: Reporter) da Jack Nicholson’ın karşısında boy göstermişti.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


Denetimi elinden kaçıran yönetmenler, soyut şeylere dalarlar ve bu muğlak uğraşlar yüzünden esas sorunlar üzerinde yoğunlaşamazlar.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 67  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Advertisement