Page 1

“SİYAH KUĞU”DAN ÖNCE O VARDI!

KIRMIZI PABUÇLAR CADILAR ZAMANI BENİM ADIM AŞK AŞK SARHOŞU MEGAZEKA KAĞIT SHERLOCK

14 - 20 OCAK 2011 / SAYI: 64


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

“BLACK SWAN”I GÖRENLERDEN MİSİNİZ, BEKLEYENLERDEN Mİ?

S

inema tutkunlarını en çok meşgul eden sorulardan biri bu herhalde şu günlerde. Darren Aronofsky’nin IMDb Top 250 listesinin 50. sırasına kurulmuş görünen filmini izlemiş ya da izlememiş olmak. İşte bütün mesele! “Siyah Kuğu" (Black Swan), ülkemizde 25 Şubat haftasında gösterime girecek. Bu tarihi büyük bir sabırsızlıkla bekleyenler kadar, filmi şimdiden görmüş olan da pek çok insan var. Venedik, Toronto, Londra gibi film festivallerinde gerçekleşen gösterimlerde izleyen şanslı azınlıktan bahsetmiyoruz tabii. Yaklaşık bir ay önce internete sızan screener’dan, yani sektör içi ön gösterim kopyasından izleyenler sözünü ettiğimiz. Merakına yenik düşmüş olanlar, yahut sinemayı evinde küçük ekrandan izlemeyi tercih edenler. An itibarı ile altyazı sitesi Divxplanet’tan “Siyah Kuğu”nun Türkçe altyazısını indirenlerin sayısı 20.325! Benzer sitelerden de bir o kadar altyazı inmiş olsa ve tüm bu izlemeler ikişer kişiyi kapsasa, eder size 80 bin kişi. Pek çok sanat filminin ticari gösterimlerde yanına bile yaklaşamadığı ciddi bir rakam. Gösterime girmeden bu kadar izlenmiş olmak hakikaten enteresan. Burada ‘korsan’la ilgili bir değerlendirme yapmak, internetten

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

film indirmeyi özendirmek ya da indiriyor iseniz işaret parmağımızı yüzünüze doğru uzatıp sizi ayıplamak değil derdimiz. Ne ki ince bir noktanın altını çizmek yerinde olacaktır düşüncesindeyiz. O da “Siyah Kuğu”nun gösterildiği tüm festivallerde ve vizyona girdiği Amerika’da aldığı eleştirilere bakılırsa, olağanüstü bir şeyler vaat ediyor olduğu. Aronofsky’nin geçmişte yere göğe konulamayan “Bir Rüya İçin Ağıt" (Requiem From A Dream) ya da “Şampiyon”un (The Wrestler) çok ötesinde işler başardığı. Seyirciyi, türler arasında hayret verici bir yolculuğa çıkardığı. Balenin, dansın bugüne dek görülmemiş bir yetkinlik ve beceriyle sinemaya aktarıldığı. Müzik kullanımının nefes kesici uygulamalarından birine imza atıldığı. Natalie Portman’ın ne kadar övülse az kalacak göz kamaştırıcı bir oyunculuk performansının altından kalktığı, vb... Hal böyleyken “Siyah Kuğu”yu sinemada izlemenin yılın en heyecan verici deneyimlerinden biri olacağı muhakkak. Bir aziz gibi o karlı cuma gününü bekleyenlerle birlikte, günaha girip bilgisayar ekranlarında izleyenler için de geçerli bu dediğimiz. Filmleri sinemada izlemek gerek. Özellikle bazı filmleri. İşte “Siyah Kuğu” da bu bazı filmlerden biri olacak gibi. Sıkın dişinizi...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, MELİS BEHLİL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Cadılar Zamanı, Benim Adım Aşk, Aşk Sarhoşu, Megazeka, Kağıt, Tehlikeli Aşk.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

20 TRENDEKİ YABANCI

Mehmet Tanrısever'in yönettiği “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi" filmine dair yapılan tartışmalarda yeni bir açılım.

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Dünyada “Siyah Kuğu” fırtınası eserken, bale denince akla gelen ilk filmi sayfalarımıza taşımayı uygun bulduk: Kırmızı Pabuçlar.

24 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Sherlock: 21. Yüzyıl Dedektifi, Tam Zamanında, Dedektif Hikayesi.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: The Mechanic, Minyeli Abdullah, Peter Yates, Altın Küre Ödülleri, İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülleri.

k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

CADILAR ZAMANI ORİJİNAL ADI Season Of The Witch YÖNETMEN Dominic Sena OYUNCULAR Nicolas Cage, Ron Perlman, Stephen Campbell Roy, Stephen Graham, Ulrich Thomsen, Claire Foy, Christopher Lee YAPIM 2011 ABD SÜRE 95 dk.

Nicolas Cage her geçen gün kan kaybettiği filmografisinde son birkaç filmdir sihre, büyüye sardırmış durumda. Halbuki farkında değil, kendisinin bir kurşun döktürmeye ihtiyacı var. 6

k arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

O

rtaçağ, özellikle de Haçlı Seferleri bir süredir büyük bütçeli tarihî filmlerin ilgi alanında dolanıyor. Gelgelelim, Ridley Scott’ın “Cennetin Krallığı”nda (Kingdom Of Heaven) yaptığının tersine, bu öykülerin ana ekseninde Haçlılar yok. Kahramanımız macerasına bir dizi Haçlı kuşatmasıyla başlıyor, sonradan yaptıklarının büyük bir mezalim olduğunu fark edip tövbe ediyor, kendi yoluna gidiyor. Hatırlarsanız, geçen sene yine Scott’ın “Robin Hood”unda ismiyle müsemma Hırsızlar Prensi, Aslan Yürekli Richard’ın Haçlı ordusundan kopuyordu. Nitekim “Cadılar Zamanı”nda şövalyelerimiz Behmen (Cage) ve yoldaşı Felson (Perlman) elde kılıç çoluk çocuk demeden kıyım üstüne kıyım gerçekleştirirken, aniden ne büyük günahlar işlediklerinin ayırdına varıyorlar. Behmen “Benim Tanrım kadın çocuk demeden katliam yapmamı emrediyor olamaz” deyip, arkadaşı Felson’u da yanına alıyor ve topukluyor. İlk dakikalardan anlıyoruz ki, filmimiz ağır bir bağnazlık eleştirisine soyunacak ve bunu da bas bas bağırarak yapacak. Ordudan firar edip dere tepe düz gidiyor, nihayet soluğu veba salgınının pençesine düşmüş küçük bir şehirde alıyorlar. Kent halkı ve din adamları herkesi kırıp geçiren vebanın mahzende çürümekte olan bir cadıdan kaynaklandığından eminler. Kardinal bu ‘asker kaçaklarını’ huzuruna çağırtıp tutsak cadıyı uzaktaki bir başka manastıra aktarmalarını ister. Bizimkiler önce reddeder. Lakin neden sonra Behmen görevi kabul eder. Bir şartla: Kız adil yargılanacaktır! (Ortaçağ’da bu nasıl olacaksa!) Öte yandan, niyetleri kızı manastıra götürmek, oradaki az bulunur kutsal kitabı okuyup cadıyı ehlileştirmek ve ‘laneti’ kaldırmak. Hesap kitap bunun üzerine ama yolda bir dolu aksilik bekliyor tabii onları. Film bu noktadan sonra epik bir macera olmaktan çıkıp gerilimin sularında yüzmeye başlıyor. Bu tip ‘bir hapishaneden diğer bir hapishaneye aktarılan mahkum’ filmlerini kimi korku/gerilim öğeleriyle harmanlamaya

soyunuyor. Açıkçası, kimse başrolünde Nicolas Cage’in oynadığı bir Ortaçağ filminden “Gülün Adı” (Der Name Der Rose) çıkmasını beklemiyor! Ne ki film Ortaçağ bağnazlığını bugünkü bağnazlıkların alegorisi olarak kullanıp kör parmağım gözüne bir mesaj kaygısıyla yürütmeye başlıyor öyküsünü. Haliyle, örneğin “Gülün Adı”ndaki ne zarafet ve inceliği ne de enfes polisiye entrikayı inşa edebiliyor. Filmi izlerken sezebildiğiniz tek şey prodüksiyondaki aksaklıklar. Dominic Sena, 1990’ların başında aralarında David Fincher’ın da olduğu bir grup yönetmenle birlikte Propaganda Films’i kurduğunda umut vadeden bir yönetmen olarak anılmaya başlamıştı. 1993’te çektiği ilk filmi “Kalifornia” bir daha kolay kolay unutamayacağınız bir ‘yol gerilimi’ ve psikopat bir Brad Pitt sunuyordu. Yedi yıllık bir aradan sonra Nicolas Cage’e elini verip kolunu kaptıracağı, araba fetişistlerine hitap eden “60 Saniye”yi (Gone In Sixty Seconds) çekti. 2001’de 11 Eylül olaylarının hemen arifesinde kotardığı “Kod Adı Kılıçbalığı” (Swordfish), yoğun aksiyon dozajı yüzünden entrikası biraz gümbürtüye giden bir film oldu. Nitekim 11 Eylül olayları patlak verdikten sonra dönülüp yeniden izlenilen ve ‘olaylara’ dair ilgi çekici öngörülerde bulunan bir filmdi. Komplo teorisyenlerinin adeta dört elle sarıldığı... Onu sekiz yıllık bir aranın sonunda gelen bir başka gerilim filmi “Soğuk Ölüm” (Whiteout) izledi. Hiç kuşkunuz olmasın, “Cadılar Zamanı” yukarıda okuduğunuz mütevazı filmografinin en kötü halkası. Bragi F. Schut’un kaleme aldığı senaryo, kurgusundaki kimi ‘sıçramalarla’ perdeye hayli doğranmış olarak aktarıldığı hissi veriyor. Yönetmen Sena’nın özellikle görüntü yönetmeni Amir M. Mokri’yle yarattığı kimi Ortaçağ ressamlarının tablolarından fırlamış kadrajlarını bir kenara bırakırsak, tepeden tırnağa dökülen bir film çıkıyor karşımıza. Nicolas Cage kariyerinde cepten yediği dönemi de neredeyse kapatmak üzere. Bhüzünlü bakışlı adamın kendisini böylesine çarçur ettiğini görmek her sinemaseverin yüreğini parçalıyor olsa gerek.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Cage kariyerinde cepten yediği dönemi de kapatmak üzere. Bu hüzünlü bakışlı adamın kendisini böyle çarçur ettiğini görmek her sinemaseverin yüreğini parçalıyor olsa gerek. 8

k arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

Aslında hâlâ hararetle onun iyi filmlerinin arka arkaya geleceği bir dönemin hayalini kuran hayranları var. Fakat ne yazık ki, böylesi bir serinin ilk halkası olmaktan ziyadesiyle uzak “Cadılar Zamanı”. Uzun saçlarından kostümlerine, vücudundaki aksesuarlarından ağzından çıkan repliklere kadar, tam bir özensizliğin eseri Behmen karakteri. Cage’inse, son yıllarda borçlarının derdine düşmesinden olacak, bu karakterin içini dolduracak mecali yok. Benzer bir şeyi yoldaşı ve yardakçısı Felson’u canlandıran Ron Perlman için de söylemek kaçınılmaz. Bu tip filmlerin ‘sert, huysuz ve tatlı adam’ tiplemelerinin en sıradan örneklerinden birini çıkarıyor karşımıza Perlman. Kabul, bir oyuncu senaryonun çizdiği sınırlar kadar iyidir ama kimi büyük oyuncular en sığ rollere bile bir cazibe katmayı becerirler. Perlman da bu ‘kervan

yolda düzülür’ projesini ayağa kaldıracak hamleleri yapmaktan hayli uzak. Hele filmin zirve anında Şeytan’la karşı karşıya geldikleri sahnede ‘kara meleğe’ kafa attığı bir an var ki, insan en çok da bunun “Hellboy”u canlandırmış oyuncunun başının altından çıkmasına hayıflanıyor. Christopher Lee’nin pek de özgün olmayan bir biçimde onurlandırıldığı misafir oyunculuğu dışında, “Cadılar Zamanı”nda heyecan duyulacak pek bir şey yok. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” düsturlu finalse en az bir parodi kadar komik. Üzücü olan, bir parodi kadar ciddiyetsiz durduğundan bihaber bir filmle karşı karşıya olduğunuzu bilmek.

Cadıya hayat veren genç aktris Claire Foy, erkeklerle dolu bu Ortaçağ garabetine olumlu bir şeyler katabilen yegane isim. Filme stüdyo tarafından bir dünya müdahale yapıldığı öykünün dört bir yandan sarkmasından belli.


CEM ALTINSARAY Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

BENİM ADIM AŞK

B

enim Adım Aşk”, dolambaçlı bir yol izlese de aşkı anlatıyor. AŞKIN, DİĞER tüm değerlerin önünde, ötesinde bir şey, bir mucize olduğunu... Âşık olmak, güçlü olmaktan, zengin olmaktan, aile olmaktan, her şeyden yeğin; karşısında hiçbir ihtimal duramaz diyor. Bunu da alabildiğine görkemli bir şekilde yapıyor. Film, bir yana, artık imrenmekten de öte hayranlık uyandıran bir zenginliği ve aristokrasiyi koyuyor. Bu mertebeye, ne yaparsak yapalım, ne kadar paramız olursa olsun bir batında erişmemizin mümkün olmadığını vurguluyor. İktidarın devamlılığı için bireylerin sahip olması gereken özveriyi, yapılması gereken fedakarlıkları sıralıyor. Bir nevi, toplumculluğu masaya yatırıyor. Diğer yana da aşkı, yani bireyselliği yerleştiriyor. Ve başkahramanı vasıtasıyla, ileride yolların çatallanacağı bir patikada yürümeye koyuluyor. Kahramanımız, zengin bir İtalyan ailesine gelin gitmiş bir Rus kızı. Yolunda görünen her şeyin, tüm düzenin adeta ağırlık noktası. Anlayışlı bir eş, şefkatli bir anne, gurur duyulası bir gelin, dört dörtlük bir ev sahibesi. Diyaloğa ihtiyaç duymadan gürül gürül bir oyun çıkaran benzersiz Tilda Swinton’ın bedeninde, filmin yarısı boyunca geride duruyor, duygularını kendine saklıyor, renk vermiyor. Özdeşleşmenin hiç de kolay olmadığı nemrut bir figür kabaca. Bu tam da güzel mi güzel bir genç kızken gelin geldiği bu ev ve bu hayatta gıkını çıkarmadan üstlendiği rol sonuçta. Yıllarca katlandığı bir varoluş biçimi... Karşısına çıkan adam ilk bakışta körpeliğiyle alternatif oluştursa da, giderek her şeyiyle öyle olduğunu anlıyor, bir anda benimsiyoruz ilişkilerini. Bu genç adam sayesinde kahramanımızda gizli kalmış, bastırılmış ne varsa ortaya çıkıyor. Belli bir noktaya kadar hiç sorgulamadığımız biteviye hayatı bize de çirkin geliveriyor, biz de bu yeni yaşantıyı yakıştırıyoruz kendisine. Bizdeki dönüşüm de tıpkı ondaki gibi ansızın oluyor. Gücü temsil eden koca, güçle alacak vereceği olmayan, güzelliğin peşinden

koşan aşçının yanında yavan kalıyor. Yemeklere, doğaya, hayata tutkun bu delikanlı Swinton’ın karakteri kadar bizim de kanımızı kaynatıyor. Belli bir mesafeden gıptayla baktığımız film bizi tastamam içine alıyor, coşkun bir izleme hali gelişiyor. Dolaşımı hızlanan, hormonları şaha kalkan bir olgun kadın kompozisyonunda Swinton’ı izlemek gibisi yok. Soğuk ve sıcağın birbirine karışmadığı akıntı misali istediği anda istediğini öne çıkarıyor. Gözleri kimi kez bir metre önünü görmezmiş, kimileyin de yerkürenin öbür ucunu delip geçecekmiş gibi bakıyor. Görüp görebileceğiniz en güzel ve etkileyici sevişme sahnelerinden birinde bembeyaz teni bile bir anda pembeye kesiyor. Ayva tüylerine kadar nesi varsa oynuyor bu kadın; oynatıyor. Çiçeklerin, böceklerin, yemeğin ve aşkın üzerinde yükselen bu evreni bırakıp, sorumlulukların her şeyden önce geldiği, kıyafetini bile bir başkasının giydirdiği yapay bir dünyaya dönmesi olacak gibi görünmüyor. Bu tür filmlerde karakterlerin son kertede çoklukla statükoyu, daha da önemlisi aileyi tercih ettiği düşünülürse, burada kadının en başta verdiği bir kararla kendi hesabına nasıl bir yanlışa düştüğü ve bu yanlıştan dönebilmek için yıllar sonra aşçıyla gelecek mutluluğu nasıl da için için beklediği daha iyi anlaşılıyor. Mutluluğun bedeli geride kalan yıllarla da sınırlı kalmıyor. Bir bedel daha ödemesi gerekiyor. Lakin aşk kazanıyor. Önceki işleriyle ışık vermeyen Luca Guadagnino, “Benim Adım Aşk”ta neredeyse döktürüyor. Sinema yapmaya yarayan elementleri bir aşçı ustalığında kullanıp, enfes bir bileşime imza atıyor. Gerilimin zirve yaptığı büsbütün diyalogsuz final sekansı, sinema tarihinin unutulmazları arasına girdi bile. Sezonun en iyilerinden; kaçırmayın efendim...

Neredeyse hiç durmayan kameranın dikkatimizi dağıtmadan ayakta tuttuğu harika bir işçilik söz konusu. Oğlanı harcamadan çözülmez miydi bu iş demeden edemiyorsunuz.

ORİJİNAL ADI Io Sono L'Amore YÖNETMEN Luca Guadagnino OYUNCULAR Tilda Swinton, Flavio Parenti, Edoardo Gabbriellini, Marisa Berenson, Waris Ahluwalia YAPIM 2009 İtalya SÜRE 120 dk.

İtalyancayı Rus aksanıyla (!) konuşan Swinton, olağanüstünün de üstü. Yasak aşk temalı senaryoların hepsi ona gelsin inşallah. k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

11


KEMAL EKİN AYSEL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

AŞK SARHOŞU

H

ollywood’da stüdyo parasıyla yapılan bütün romantik komediler temelde birbirinin aynısıdır. Oyuncular, senaryo, yönetmen değişir. Formüller ve klişeler hep aynı kalır. Edward Zwick gibi başarılı bir sinemacının elinden çıkmış olması, maalesef “Aşk Sarhoşu”nu bu genellemenin dışına alamıyor. Film, birkaç küçük yaratıcı dokunuşun kurtaramayacağı kadar tahmin edilebilir ve vasat bir çıta belirliyor kendisine. Zwick’in 25 yıl önceki vasat ilk filmi “Bir Gecelik Aşk”tan (About Last Night) beri romantik komedi çekmiyor oluşu da boşuna değil sanki. Sorun elbette yine senaryoda. Kötü bir senaryoyla, hatta senaryo taslağıyla yola çıkıldığı için, Zwick filmin sağa sola yalpalamasını, ana damarını bulamamasını ve bir çorbaya dönüşmesini engelleyemiyor. Romantik element öyküden çıkarılsa ve bu film bir ilaç firması mümessilinin itirafları formatında sunulsa (ki uyarlandığı roman aynen böyle bir şey), ortaya örneğin “Savaş Tanrısı” (Lord Of War) gibi minik bir ‘perde arkasında dönen dolaplar’ şaheseri çıkabilirmiş. Fakat yaratıcı ekip filmi geniş bir kitleye satmak uğruna ilaç şirketlerinin gerçek yüzünü, Amerikan sağlık sisteminin parası olmayanın sağlığını önemsememe dinamiğini, Parkinson hastalığının kişilerin hayatında yarattığı depremleri; başroldeki iki güzel ve sevimli insanın durmadan soyunup sevişmesine zemin hazırlayacak bir pasta tabanı gibi kullanıyor. Haliyle, seyirciye dikkat çekici ve taze gelebilecek bir konu, artık bıktırmış ve yavanlaşmış bir janrın kurbanı oluyor. Filmin geri kalanında “Aşk Hikayesi”ni (Love Story) andıran, ölümcül bir hastalıkla sınanan romans teması var. Fakat bu, filmi bayat bir romantik komedi olmaktan kurtaracak şey değil. Yapıtın dört bir yanı formüllere bulanmış durumda. Aşka inanmayan ama zamanla adam olan sevimli serseri klişesi yine başrolde. Jake Gyllenhaal’ın, bir önceki filmi “Pers Prensi: Zamanın Kumları”ndaki (Prince Of Persia: The Sands Of Time) performansını andıran delice bir

enerjiyle canlandırdığı çapkın Jamie; külyutmaz, zeki ama duygusal Maggie’ye âşık oluyor. Önce birbirleriyle eğleniyor, ardından yavaş yavaş gerçek aşkı tatmaya başlıyorlar. Derken araya bir yanlış anlama ve ayrılık giriyor. Finalde birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini itiraf edip, kucaklaşıp mutlu sona yelken açıyorlar. Yetmediyse alın size bir başka klişe: Jamie’nin kardeşi Josh, başkarakterin aksine kilolu, kısa boylu, sevimsiz bir erkek. Haliyle komedi yükünü o sırtlıyor. Fakat senaristler belli ki günceli yakalamak adına sadece Judd Apatow tarzı komedileri etüt etmişler. Josh karakterini canlandıran Josh Gad, Apatow stilinin favori oyuncuları Seth Rogen ile Jonah Hill arasında bir yerde, mizaha katkıda bulunmayan, salt kaba güldürüye meyleden bir rol sergiliyor. Milyoner olmasına rağmen tek işi Jamie’nin evinde donla gezmek ve durmadan sevişen çifti yanlışlıkla basıp komik olduğu düşünülen durumlara yol açmak. Ortalama Amerikan sitcom’larında bile artık bu kadar kötü yan karakter yazılmıyor. Öte yandan, film bir gündem yakalama telaşıyla ortaya atılmış gibi. Barack Obama hükümetinin liberal Amerikalıların ağzına çaldığı bir parmak bal olan sağlık sistemi reformunun üzerine taze taze bir itiraf filmi çekilmek istendiği ortada. Sonuç başarısız ve romantik komediyle seyreltilmiş bu itiraf, faturayı bırakın sağlık sistemine, ilaç firmalarının hap satma yarışına bile kesemiyor. Şaka maka bir Pfizer reklamı izliyoruz sanki. Rakip firmanın Prozac’ı yerilirken, Jamie’nin satış mümessili olduğu Pfizer’in Zoloft’u ve mucize ilaç Viagra’sı birer tıp devrimi gibi lanse ediliyor. Sanki her şey kapitalizmin bir gerekliliği değilmiş, sanki bu ilaç şirketleri aslında kâr amaçlı birer ticarethane değilmiş gibi bir sunumu var filmin. Taşlamaya soyunup bu derece elini korkak alıştıran film de az bulunur.

ORİJİNAL ADI Love And Other Drugs YÖNETMEN Edward Zwick OYUNCULAR Jake Gyllenhaal, Anne Hathaway, Oliver Platt, Hank Azaria, Josh Gad, Gabriel Macht, Judy Greer YAPIM 2010 ABD SÜRE 112 dk.

İlaç sektörünün perde arkasını aralama vaadiyle start alan film, dakikalar geçtikçe romantik Dayanışma toplantısı sahnesinde, bir Parkinson hastasının eşinin Jamie’ye anlattığı özyaşam öyküsü, filmin en dramatik anı. komedi klişelerine Romantik komedi tercihi bu senaryonun en büyük hatası. Ciddi teslim oluyor. bir öykü sunsa, mesele yaptığı konuları ciddiye alabilirdik. 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

MEGAZEKA ORİJİNAL ADI Megamind YÖNETMEN Tom McGrath SESLENDİRENLER Will Ferrell, Tina Fey, Brad Pitt, Jonah Hill, Ben Stiller, David Cross YAPIM 2010 ABD SÜRE 95 dk.

“Megazeka” matrak ve aksiyonu bol sahnelerle dolu neşeli bir aile filmi... k 14 arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

A

nimasyon sinemasının eğlence tarafına daha çok yüklenen filmleri de kendi yollarında emin adımlarla ilerliyorlar. “Çılgın Hırsız” (Despicable Me) son derece tanıdık hikayesine eğlence ve sempatiyle bakabilmişti mesela... “Köfte Yağmuru” (Cloudy With A Chance Of Meatballs) da aynı işlevlere sahip, ‘kontrolden çıkan bilim’ klişesine tutunan bir filmdi. Bunlara “Robinson Ailesi” (Meet The Robinsons) ve bence en başarılısı olan “Canavarlar Yaratıklara Karşı”yı (Monsters Vs. Aliens) da eklemek mümkün... Açıkçası ‘süperkahramanlık’ konusuna kafa yoran her film belli bir ilgiyi hakediyor. Pixar filmlerinin en iyilerinden “İnanılmaz Aile” (The Incredibles) yıllara meydan okuyan yenilikçi bir bakışa sahipti. “Megazeka” ise o kadar derin olamıyor belki ama işin eğlence kısmında hiç tökezlemiyor. “Megazeka”nın özünde, Superman başta olmak üzere süperkahraman mantığının parodisini yapmak var. Tabii telif mevzularından dolayı adını kullanmayıp küçük imaj oynamalarıyla süperkahramanların en sevileni Superman’i Metro Man yapmışlar. Filmin ana

kahramanı Megazeka’yı Metro Man’in hayat çizgisiyle paralel başlatan öykü, mavi derisi yüzünden dışlanan ve hep Metro Man’in yardımseverliğinin arkasında kalan Megazeka’nın kötü olmaya karar vermesiyle şekilleniyor... Yine medya dünyasından bir Lois Lane de var. Megazeka’nın bir gün yenmeyi başardığı Metro Man’in sevgilisi Roxanne’i de kazanma çabaları ve türlü aksiyonla matrak bir finale doğru yol alıyor film... Aslında ‘iyi’ olanın değerinin bilinmesi için etrafta ‘kötü’nün de olması gerektiğini söylüyor bir süre. Ama sonra ‘kötü’nün içindeki ‘iyi’yi keşfetmesi klişesine bulanıyor. “Megazeka”nın işinin eğlence olduğunu bu ağır meseleler üzerinde pek takılmamasının yanısıra eğlenceli ve komik diyaloglarından da anlıyoruz... Orijinal seslerde Will Ferrell, Tina Fey, Brad Pitt ve Jonah Hill kendi sinema personalarını da işin içine katarak yapıyorlar işlerini; eğlence dozunu artırıyorlar.

Son yıllardaki animasyonlar içinde en iyi soundtrack listesine sahip film. Elvis, Michael Jackson, AC/DC vb... Belki de gözlerimiz iyice alıştı artık ama 3D olmasa da filmden aynı keyfi alırdık gibi geliyor...


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@hotmail.com

KAĞIT YÖNETMEN Sinan Çetin OYUNCULAR Öner Erkan, Asuman Dabak, Ayşen Gruda, Ahmet Mekin, Zeynep Beşerler YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 84 dk.

Sinan Çetin'in 'devletle hesaplaşma' ve 'sol bir film' iddiası artık komediye dönüşmüş durumda. k 16 arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

12

Eylül’den sonra Türkiye’de iktidar olan her sağ partiyle pek sıkı fıkı olup kimilerine danışmanlık yapan, kimilerinin de yağlı sofralarında ağırlanan Sinan Çetin’in, güya ‘devlet karşıtı’ bir söylem geliştirmeye çalıştığı son filmi “Kâğıt” ile kısaca ‘üçkâğıt’ denen şey arasında doğrudan bağ kurmak mümkün. Son 25 yılını her fırsatta sola ve solculara hakaret ederek, emeği ve emekçileri küçümseyerek geçirmiş Çetin’in filminde fon müziği olarak eğip büktüğü 1 Mayıs marşını kullandığı; kapanış jeneriğinde pek çok müteveffa sol kişiliğe selam gönderdiği düşünülürse, olayın üçkâğıt boyutuna bir de ‘bul karayı al parayı’ türü bir gözbağcılığın eklendiği de söylenebilir. Sinan Çetin bu ‘numarayı’ daha önceki “Propaganda” ve “Komser Şekspir” filmlerinde de çekmiş, günlerce ‘sol bir film yaptım’ diye ortalıkta dolanmıştı. Marks’ın dediği gibi, tarihte ilk yaşandıklarında trajedi diye adlandırdığımız bazı şeyler, tekrarlandıklarında komediye dönüşebilir. Sinan Çetin’in ‘devletle hesaplaşma’ ve ‘sol bir film’

iddiası da işte bu türden bir komedi halini almış durumda. “Kâğıt”, ilk filmini çekmeye çalışan genç bir yönetmen adayının devlet bürokrasisinin çarkları arasında ve laftan anlamaz memureler karşısında yaşadığı zorlukları anlatma sevdasında. Öyküyü, ‘sanatsal bir abartıya’ başvurarak anlatmaya girişen Çetin, “Bir Günün Hikâyesi”, “Çiçek Abbas”, “Berlin In Berlin” gibi iyi filmlerinin başarısından uzak ama “Prenses”, “Bay E”, “Propaganda”, “Komser Şekspir” kadar yerlerde sürünmeyen bir iş çıkartmış neticede. Benim asıl merak ettiğim, “Kâğıt”ın galasının neden Çankaya Köşkü’nde yapılmadığı… Hadi Sinan Çetin akıl edemedi, cumhurbaşkanlığı ya da başbakanlık danışmanlarının da mı aklına gelmedi bu parlak fikir? E o zaman, nerede bu devlet!

1 Mayıs marşının son dizesi: “Devrimin şanlı yolunda bir kâğıt gibi savrulur gider”. Altın Portakal’daki tek ödülünü Ayşen Gruda sayesinde kazanan bir filmden söz ediyoruz!


Çok Bilen Adam MELİS BEHLİL The Man Who Knew Too Much (1934)

melisb@gmail.com

TEHLİKELİ AŞK ORİJİNAL ADI Kites YÖNETMEN Anurag Basu OYUNCULAR Hrithik Roshan, Barbara Mori, Kabir Bedi, Kangana Ranaut YAPIM 2010 Hindistan SÜRE 90 dk.

Başarılı yönlerinden biri, İngilizce bilmeyen Linda ile Jay’in diyaloglarını inanılır kılabilmesi. k 18 arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

B

ir filmi sevip sevmememizi sağlayan, filmin kendi özellikleri kadar, bizim ona dair olan beklentilerimizdir çoğu zaman. ‘Bollywood filmi’ dendiğinde de seyircinin aklına gelenler belirlidir: Öncelikle 5-6 şarkı ve dans sekansı, romantizm, içiçe geçmiş türler, bir tutam Hindistan milliyetçiliği… Hemen söyleyelim, bu standartlardan yola çıkınca, “Tehlikeli Aşk” bir Bollywood filmi değil. En azından bizde gösterime giren ‘Remix’ versiyonu değil. Orijinalinden 40 dakika (ve şarkılar, danslar) eksik olduğu gibi, bazı sahneler de farklı çekilmiş uluslararası dağıtım için hazırlanan bu versiyonda. “Bitirim İkili” (Rush Hour) serisinin ve pek de beğenilmeyen “X-Men 3”ün yönetmeni Brett Ratner ‘sunuyor’ filmi. Bir nevi Tarantino’nun Uzakdoğu filmlerini Amerikan pazarına sunmasına benziyor bu durum, ancak Bollywood’u kendisi yapan en temel özellikleri sıyırınca eli yüzü düzgünce, ama sıradan bir aksiyon-komedi-melodramdan fazla bir şey kalmıyor geriye (türlerin karışması baki).

“Tehlikeli Aşk”, Hint asıllı Amerikan vatandaşı Jay (Memet Ali Alabora’nın dans eden Hintli versiyonu Hrithik Roshan) ile Meksika göçmeni Linda’nın (Barbara Mori) yasak aşkını, geri dönüşlerle anlatıyor. Film başladığında Jay ağır yaralı; belli ki birilerinden kaçıyor, bir yandan da sevdiği kadını bulma derdinde. Zaman ilerledikçe tüm sorular fazlasıyla yanıtlanıyor; Hint sinemasında seyirciyi çok yorma eğilimi yok zaten. Genelde Hindistan dışında geçen Hint filmlerinde dahi tüm karakterler bir bahaneyle Hintçe konuşur, ancak bu versiyon için kimi sahneler özellikle İngilizce çekilmiş. Filmin başarılı yönlerinden biri, İngilizce bile bilmeyen Linda ile Jay’in diyaloglarını inanılır kılabilmesi. Yine de hikayenin klişeliği ve türlerin karmaşası, işin ucunda melodramın aşırılığını tamamlayan müzikal sekanslar olmadığında hep eksik kalıyor.

Aşk! Tutku! İhanet! Güzel insanlar! Şarkısız danssız Bollywood filmi mi olurmuş?


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

AŞK SARHOŞU

BENİM ADIM AŞK CEM

ALTINSARAY

AŞK SARHOŞU BENİM ADIM AŞK

HHHH

CADILAR ZAMANI KAĞIT

HH

CADILAR ZAMANI

KAĞIT

BİLGEHAN ARAS

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHHH HH

HH

H

HH

H

HH

HH

HHH

HHH

MEGAZEKA

TEHLİKELİ AŞK 5 NO'LU CEZAEVİ 1980-1984

HHH

ASLI GİBİDİR

HH

HHH

HHH HHHH

HHHH

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

EYYVAH EYVAH 2

HH

HH

GULLİVER'İN GEZİLERİ

HHH

HHH

ATEŞLE OYNAYAN KIZ

HHH

HHHH

HHHH

HH

BAŞIMIZA GELENLER! ÇAKAL

HHH

HHH

ÇAKALLARLA DANS ÇAPKIN

H

H

HH

GÜZEL BİR HAYAT DÜŞLERKEN HAYDE BRE HIRSIZLAR ŞEHRİ

HHH

H H H H H

HÜR ADAM: BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

H

HH

HH

HH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

H

KARMAKARIŞIK KUKURİKU: KADIN KRALLIĞI

HHH

H

MEMLEKET MESELESİ ZOR BABA 3

H

HH

HH

DEDEKTİF HİKAYESİ

HHHH

HHHH

TAM ZAMANINDA

HH

HH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

“HÜR ADAM”: LİMANDAYKEN ALABORA

20

k arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011


“Kaliteli sinema yapımı, sadece paranın çözebileceği bir mesele de değil. Kültürel altyapı gerekiyor, teorik bilgi gerekiyor, teknik donanım gerekiyor, çırak-kalfa-usta ilişkisini andıran bir gelişimi sabırla takip etmek gerekiyor...”

T

arihin değişmez yasasıdır; her devrim, her kökten değişiklik, ‘yıkılan’ı savunmaya ve yaşamaya çalışanlara bedel ödetir. Fransız Devrimi’nde de böyle olmuştur, Rus Devrimi’nde de, Çin Devrimi’nde de... Ve her ne kadar yarıda kalmış, tamamlanamamış da olsa Türk Devrimi’nde de belli oranda benzer bir süreç yaşanmış, birileri elbette ki bedel ödemek zorunda kalmıştır. Devrim denilen şey, eskinin savunucularına karşı ‘demokrat’ değil, sert ve otoriter olmak zorundadır ve o ünlü deyişteki gibi, “Devrim, Aleksandr Nevski bulvarında yürümeye benzemez”. Bu çerçeveden bakıldığında Said Nursi’nin, Kurtuluş Savaşı sonrasında bu topraklarda kurulan yeni düzenin ‘mağdurlarından’ biri değil, tam tersine hayli şanslı bir şahsiyet olduğu söylenebilir. Mağdur değildir, çünkü fikriyatını zaten her türlü bedeli ödemeyi, her türlü eziyete katlanmayı ve ölümü göze alarak ortaya koyma iddiasındadır. Cumhuriyet’in ilan edildiği bir ülkede şeriatı, hilafeti, vb. savunmak, “Bu sarık, ancak bu başla birlikte çıkar!” demek, ‘mağduriyetten’ falan söz etmemeyi gerektirir. Eminim ki benzer bir durum, 1793’te Fransa’da, 1917’de Rusya’da, 1949’da Çin’de yaşansa, o kelle bir dakika bile yerinde duramaz, lafını bile tamamlayamazdı. Oysa “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi”, Said Nursi’nin öyküsünü baştan sona ‘mağduriyet edebiyatı’ yaparak anlatmaya soyunan bir film. Mehmet Tanrısever’den ciddi bir tarih bilinci ve doğru bir tarih yorumu beklediğimden değil kuşkusuz ama filmin ‘baştan kaybetmesine’ yol açan tavrın bu olduğunu söylemek zorundayım. Tanrısever, ister sevin ister sevmeyin, yaşam öyküsünden neresinden bakılsa iyi bir film çıkabilecek Said Nursi’yi eti, kemiği ve düşünceleriyle bir insan olarak anlatmayıp, adeta kutsallaştırdığı için ortaya sıkıcı bir ‘risale dizisi’nden başka bir şey

koyamıyor. Karşımızda, başroldeki Mürşit Ağa Bağ’ın fiziksel olarak Nursi’ye benzemesinin ve rolünün hakkını iyi vermesinin ötesinde dikkat çekici pek bir özelliği olmayan, görsellik kazandırılamamış bir yarı belgesel var, o kadar. Yaklaşık 160 dakikalık bu öyküyü, minimal değişiklikle radyo tiyatrosu olarak dinleyebilir ya da tiyatro yapıtı olarak sahnede izleyebiliriz, çok fark olmaz. Aslında ‘İslamcı sinema’nın en temel sorunu da bu zaaftan kaynaklanıyor. “Sürgün”, “Minyeli Abdullah”, “İskilipli Atıf Hoca”, “Bize Nasıl Kıydınız?” ve daha pek çok örnekte, yüzde yüz kötü adamların zulmüne uğramış yüzde yüz iyi insanların hikayelerinden başka ne görebildik ki... Onca paraya, onca olanağa, onca çabaya, onca iddiaya karşın ülkemizdeki İslamcı kesimin, sinema sanatının tarihsel ve evrensel ölçütleri içinde onca yıldır tek bir parıltı yaratamamış olması ve ‘devşirme’ sinemacılardan medet umulması, çok şeyin göstergesi. Yapmak istiyorlar ama yapamıyorlar... Çok belli ki sinema duygusu, bu arkadaşların ‘fıtratı’nda mevcut değil. Zaman gazetesinin başyazarı Ekrem Dumanlı’nın haftada bir yazdığı sinema yazılarını uzun süre takip etmeye çalıştım... Dumanlı’nın ısrarla yanıt aradığı soruların başında, “Biz neden doğru dürüst film yapamıyoruz? Koca İslam coğrafyası ‘Çağrı’dan bu yana neden yerinde sayıyor?” geliyordu. Dumanlı, “Hür Adam”ı gördükten sonra, İslamcı sinemacıların neden hep ‘misyoner’ film çektiği, neden bir türlü ‘vizyoner’ film yapılamadığı konusunda ne düşünüyor, doğrusu merak etmiyor değilim. İzleyebildiğim kadarıyla, herhangi bir şey yazmamayı tercih etti “Hür Adam” konusunda. Yanıtı belki de 2009’un 29 Ağustos’unda kaleme aldığı şu satırlarında gizlidir: “Çünkü İslam dünyası sinemaya yatırım yapma yerine Hollywood’a beddua okumayı tercih ediyor. Kolayına geliyor çünkü. Kaliteli sinema yapımı, sadece

paranın çözebileceği bir mesele de değil. Kültürel altyapı gerekiyor, teorik bilgi gerekiyor, teknik donanım gerekiyor, çırakkalfa-usta ilişkisini andıran bir gelişimi sabırla takip etmek gerekiyor...” 4-5 milyon seyirci hedeflenirken, şimdiden belli ki 1-1,5 milyon seyirciden söz etmenin bile ‘olmayacak dua’ geldiği, yönetmeninin katıldığı reklam amaçlı televizyon programlarında bile sinir krizi geçirip sağa sola mikrofon fırlattığı, daha limanda alabora olmuş bir mavnaya benziyor “Hür Adam”. Demek ki mütedeyyin kesim de artık eskisi gibi gaza gelmiyor! Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

21


BURAK GÖRAL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

KIRMIZI PABUÇLAR Bugünlerde tüm dünyada yaşanan “Siyah Kuğu” (Black Swan) hayranlığı, bize İngiliz sinemasının medarı iftihar filmlerinden biri olan “Kırmızı Pabuçlar”ı (The Red Shoes) hatırlatma imkanı sağladı. 1948 yapımı film adeta geçen yıl çekilmiş gibi bir etki bırakmakta...

S

inemaseverlerin daha çok ünlü “Kadın Katili” (PeepIng Tom) filmiyle tanıdığı MIchael Powell, İngiliz sinemasının Alfred Hitchcock’tan sonraki en usta yönetmenlerinden biridir belki de. Ne var ki yakın dostu Emeric Pressburger ile çektiği yapıtların büyük kısmı klasik kabul edilse de yeterince büyük kitlelere ulaşamamış filmler oldular. 1940’lardan başlayıp 50’lerin sonuna kadar birçok türde filmler çeken ikilinin, bunlar içinde en popüler yapıtı kuşkusuz Hans Christian Andersen’in aynı adlı masalından uyarladıkları “Kırmızı Pabuçlar”dır... Masalda öksüz bir genç kız, kırmızı bir çift ayakkabı satın alır. Bir partide ayakkabıların sihirli olduğu anlaşılır çünkü artık idareyi ayakkabılar almıştır. Kız dans etmeden duramıyordur. Rastladığı bir cellattan yardım ister ve ona ayaklarını kestirir... Bundan sonrası daha da trajiktir... Powell ve Pressburger öncelikle bu masalı temasına en uygun gelebilecek, en doğru yapıya yerleştirmişler: Bir bale kumpanyasının içine. Film aslında iki koldan uyarlıyor masalı ve bu yapısıyla da türünün benzerlerinden ayrılıyor. Öncelikle ana omurgada zengin teyzesinin yanında yaşarken iyi bir dansçı olarak keşfedilen ve ünlü bir prima balerin olmayı başaran Victoria’nın trajik hikayesi var. Bir bale kumpanyasının emprezaryosu (yöneticisi) olan Boris Lermontov'un seçmelere aldığı Victoria’nın yeteneği kısa sürede kendisini gösterir. Lermontov aynı günlerde genç bir besteci olan Craster’i de kumpanyasına katmıştır. İki genç yetenek bir süre birbirlerine pek de dikkat etmeden Lermontov’un gözetiminde iyice pişerler. Victoria’nın yeteneği ve güzelliği Lermontov’u

âşık eder ama iki genç yetenek birlikte çalıştıkları sürede çoktan âşık olmuşlardır. Ancak Craster’in bestelediği “Kırmızı Pabuçlar”, bu üçlünün hayatını geri dönülemez bir şekilde değiştirecektir... Zaten masalın kaynaklık ettiği ve bir nevi ‘film içinde film’ etkisi yaratan bölüm de Craster’in bizzat Andersen’in masalından uyarladığı “Kırmızı Pabuçlar Balesi”dir. Film bize kumpanyayı oluşturan sanatçıların bu bale gösterisine hazırlanırken yaşadıklarını ve aşk üçgeninde cereyan edenleri Andersen’in masalına yakın bir paralellikte verir. Masalın kendisini de bir bale eseri olarak ve muhteşem bir koreografiyle sunmaktadır. Ancak Powell ve Pressburger’ın, klişe bile denebilecek bu aşk üçgenine yaklaşımı biraz farklıdır. Film uzun süre baş kadın karakterine ve onun asıl âşık olduğu genç adama pek yanaşmaz. Daha çok Lermontov’un kibirli, biraz da snob kişiliğinin etrafında dolanır. Lermontov’un aşkla sanatı birbirinden ayıran tavrını filmde sıkça belirtir: “Aşkın şüpheli rahatlığına kapılan biri asla mükemmel bir dansçı olamaz... Asla!” Ancak bir süre sonra kendisinin düştüğü bu ikilem o kontrollü kişiliğini giderek tahrip edecektir. Nitekim baleye âşık olan ve aslında trajik bir yalnızlığın içinde kavrulan Lermontov’un Victoria’ya aşkı da onun güzellik ve kişiliğinden çok, baledeki büyüleyici yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Victoria ve Craster’in aşkı ise izleyiciye neredeyse Lermontov ile birlikte haber veriliyor. Aralarındaki minik ilgi kırıntılarını algılasak da Lermontov’dan çok kısa bir süre önce bu ilişkiden tam olarak haberdar ediliyoruz. Filmin dans sahneleri dışında daha çok Lermontov tarafıyla ilgilenmesi çok önemli, çünkü Victoria’yı finalde büyük bir

seçim yapmaya zorlayacak olan kişi yine o. Filmin tam merkezinde yer alan “Kırmızı Pabuçlar Balesi” bir sinema eserinde çekilmiş en iyi bale gösterisi unvanını hak eder nitelikte. Bu ihtişamlı gösteri sinemanın çeşitli olanakları kullanılarak gerçekleştirilmiş. Zamanının ötesinde gibi duran büyüleyici görsel oyunlar ve efektler başlı başına bir sanat eseri olan ve neredeyse 20 dakikayı geçen gösteriye eşlik etmekte... Film boyunca Technicolor renklerin tonlarını biraz da buğulaştırarak masalsı yapıyı koruyan yönetmenler, bale gösterisi sırasında bu dışavurumcu ışık ve renk kullanımlarını maksimum orana çıkarmışlar. Oscar’la ödüllendirilen müzik ise filmde de kulaklarımıza çalınan ve küçük parçalarla gözlerimizden şöyle bir geçen bale klasiklerinin yanında hiç de sönük kalmıyor... Victoria’yı canlandıran Moira Shearer’a da özel bir parantez açmalı burada. Shearer özellikle Lermontov rolünde müthiş bir inandırıcılıkla karşımıza çıkan Anton Walbrook’un şahane performansının karşısında hiç ezilmeden, sevimli ve kendisine ilgi uyandıran bir performans sergilemiş. Zaten bu film genç aktrisi bir süre İngiliz sinemasının en popüler genç kızlarından biri haline de getirmişti. Bale eseriyle paralel gerçekleşen trajik final, filme dramatik bir nokta koyuyor ama hem Shearer’ın sempatik, güçlü oyunculuğu hem de Powell-Pressburger ikilisinin kusursuz yönetimi hafızalarımızda hiç silinmemecesine yerini alıyor. Kulaklarımızda Lermontov’un Victoria’ya bağırarak söylediği ve David Bowie’nin “Let’s Dance” şarkısına da ilham olan o ünlü tirad kalıyor: “Kırmızı ayakkabılarını giy ve dans et!” k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

23


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

SHERLOCK: 21. YÜZYIL DEDEKTİFİ YÖNETMENLER Paul McGuigan, Euros Lyn OYUNCULAR Benedict Cumberbatch, Martin Freeman, Rupert Graves YAPIM/SÜRE 2010 İngiltere, 3x90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (BBC)

Cep telefonları, laptop’lar, internet ve Sherlock Holmes... Tehlikeli bir karışım... 24 arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011 k

G

uy Rıtchıe’nin "Sherlock Holmes" filmi Arthur Conan Doyle’un ünlü dedektif karakterini taze bir sinematografiyle karşımıza çıkarmış ve hepimizin beğenisini toplamıştı. BBC bu rüzgarı kullanarak Holmes’u 21. yüzyılın Londra’sının içine bırakıvermiş. Henüz İngiltere’de daha üç bölüm yayınlanmasına rağmen büyük ilgiyle karşılanan dizinin bu ilk sezonu ev sinemasında yerini aldı. BBC’nin J.J. Abrams’ı sayılan, en çok yarattığı “Coupling” adlı ‘yenilikçi’ sit-com’la bilinen Steven Moffat, bu yeni Holmes dizisinin de yaratıcısı. Dr. Watson Afganistan’dan dönmüş bir askeri doktor, rastlantı eseri yolunun kesiştiği ve ev arkadaşı olduğu Holmes ise kendisinin icat ettiği bir işi yapıyor: Danışman dedektiflik... Oysa yardımcı olduğu polis ona ucube diyor, çünkü hiperaktif ve beyni çok hızlı çalışıyor... İnterneti, laptop’u, cep telefonu gibi teknolojik aletler işini kolaylaştırıyor. Şimdiye dek yüzlerce polisiye izlemiş olsanız da çok hızlı düşünen bir dedektif kahramanın beynine ve düşünme hızına bu kadar iyi girmenizi

sağlayan bir örneğe rastlamanız zordur. Hem ev arkadaşı hem de ortağı olan Dr. Watson ona olan hayranlığını gizleyemiyor, bu da sık sık onların sevgili oldukları imalarıyla karşılaşmalarına neden oluyor. Moffat en başından beri varlığı tartışılan bu alt metnin keyfini çıkarıyor sık sık ve onu bir komedi öğesi olarak kullanıyor. Holmes’un bazı çözümleri ve tahminleri belki biraz abartılı ama çoğu zaman da doğru tesbitlere dayalı. Her bölümün süresi 90 dakika ve orta bütçeli iyi çekilmiş sinema filmlerini andırmaktalar. Deneyimli yönetmen Paul McGuigan’ın yönettiği ilk bölüm seriye çok iyi bir başlangıç yapıyor. Yolları kesişen ve birbirleriyle ilk kez tanışan ikili, bir seri intihar dalgasını araştırıyorlar. İkinci bölüm gerilimli finaline rağmen hikayesi zorluyor, Yine McGuigan’ın yönettiği üçüncü bölüm de il bölüm kadar başarılı...

Watson rolündeki Martin Freeman filmin mizah tonunu da belirliyor mimikleriyle. Müzikler de çok başarılı... Holmes bazen şöyle şeyler söylüyor: “Tanrım, sizin garip ve küçük beyninizle düşünmek ne kadar sıkıcı olurdu acaba?”


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

TAM ZAMANINDA ORİJİNAL ADI Nick Of Time YÖNETMEN John Badham OYUNCULAR Johnny Depp, Christopher Walken, Charles S. Dutton, Marsha Mason, Peter Strauss YAPIM/SÜRE 1995 ABD, 85 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Hikaye kurgusunun izleyiciyi ikna edemediği filmlerin en belirgin örneklerinden biri.

T

renden inip Los Angeles’a ayak basan bir baba ve küçük kızıyla açılıyor “Tam Zamanında”. Bir süre sonra onlara yaklaşan bir adam ve bir kadın, babanın hayatındaki en kötü anların müsebbibi oluyorlar. Küçük kızı rehin alan ikili, babanın eline bir silah veriyor ve 90 dakika içinde bir cinayet işlemesini istiyor ondan. Sonrasıysa babanın zamanla yarışı biçiminde geçip gidiyor... Başlangıç noktası itibarıyla inandırıcılık problemiyle doğan bir film bu. Böylesi bir sıkıntı, hikaye akar gibi görünse de ilerleyen dakikalarda birçok boşluk doğmasına neden oluyor. Baba, kızını kötülerin elinden kurtarmak istiyor ama bunun yolunun da istenen cinayeti işlemek olduğunu biliyor. Politik bir suikastın içine çekilip orada un ufak edileceğini de az çok tahmin ediyor. Çıkışsızlığın içinde dönenip dururken zaman da akıyor, kızının dakikaları tükeniyor. Johnny Depp’in baba karakteri, her ne kadar doğru motivasyona sahip gibi dursa da, filmin ‘taşıyıcı unsuru’ olmaktan uzak görünüyor. Sıradan bir adamın bir

suikastçıya dönüştürülmesi gibi ‘ilginç’ bir fikrin altını doldurmayı başaramıyor senarist Patrick Sheane Duncan, bunu ‘absürt’ bir noktaya çekiyor. “Tam Zamanında”, hikaye kurgusunun izleyiciyi ikna edemediği filmlerin en belirgin örneklerinden biri. Yapaylığı apaçık ortada duran bu hikayenin içine yerleştirilen karakterler de doğru ritmi yakalayabilecek yeterlilikte değil. Özellikle Christopher Walken’ın ‘kötü adam’ ve Charles S. Dutton’ın ‘savaş gazisi ayakkabı boyacısı’ karakterleri, hikayeye ‘olmaması gereken’ komedik bir yapı getiriyor, ki bunun film yararına olabilecek hiçbir şeye hizmet etmediğini söyleyebiliriz. Sinema için verimli bir alan olan ‘zamanla yarış’ motifini ise son derece etkisiz bir şekilde kullanıyor yönetmen John Badham, bu duyguyu bize geçirmekte fazlasıyla beceriksiz görünüyor.

Filmin sonunda, her şeyin asıl sorumlusunun arabasına binip rahatça uzaklaşması, hikaye boyunca inandığımız tek şey oluyor. Kötü adamın babayı her adımında gölge gibi takip etmesi, bir noktadan sonra kabak tadı veriyor. k 14 - 20 Ocak 2011 / arkapencere

25


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

DEDEKTİF HİKAYESİ ORİJİNAL ADI Detective Story YÖNETMEN William Wyler OYUNCULAR Kirk Douglas, Eleanor Parker, William Bendix YAPIM/SÜRE 1951 ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.37:1, 2.0 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Bir karakol, bir avuç insan ve mükemmel karakter analizleriyle dolu hareketli bir gece... 26 arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011 k

T

iyatro oyunlarından uyarlama yapmanın en temel handikabı, filmlerin teatrallik sınırları içinde kalıp sinema sanatının olanaklarından yeterince yararlanmamasıdır. Ama böylesi bir handikabı aşıp etkili bir düzleme çekilebilen film sayısı da az değil. William Wyler’ın dört dalda Oscar’a aday gösterilen filmi “Dedektif Hikayesi” de tiyatro uyarlamalarının ‘olmuşlar’ kanadında kendine yer bulan bir yapım. New York’ta bir polis karakolunda gece vardiyasına kalan polislerle, oraya getirilen zanlılar arasındaki ilişkileri yansıtan, bunu anlatırken polislerden birinin karısıyla olan meselesini de deşifre eden film, sinema sanatının dar alanda nasıl yapılması gerektiği üzerine alınası dersler içeriyor. Hikaye boyunca karakoldan neredeyse hiç çıkmadığımız bu çalışma, kamera hareketlerinden ziyade karakterlerin ruhsal çözümlemeleriyle işi götürüyor. Özellikle Kirk Douglas’ın canlandırdığı dedektif James McLeod ve Eleanor Parker’ın oynadığı karısı Mary’nin geçmişten gelen sırlarla açığa çıkan ‘sert’

değişimleri, bu karakter analizinin temel ögeleri olarak öne çıkıyor. Ama William Wyler’ın yönetimi, onları yapayalnız bırakıp yalıtmıyor, aksine karakoldaki her bir karaktere ‘içi doldurulmuş’ kimlikler vererek onları da etkin kılıyor. “Dedektif Hikayesi”, uzaktan bakıldığında ‘dağınık’ hikayeciklerin oluşturduğu bir film gibi görünse de, içine girdikçe bütünleşen bir yapıya sahip. Polislerin zanlılara karşı takındıkları farklı tutumlar, bir bütün içinde ele alındığında, onları birer ‘insan’ olarak görmenin zorunluluğunu vurguluyor... Kirk Douglas’ın öfkeli ve tahammülsüz karakteriyse sinema tarihine geçen sağlam bir ‘anti kahraman’la tanıştırıyor bizleri. Onun antitezi gibi duran William Bendix’in canlandırdığı dedektif Lou Brady karakteriyse ‘denge’ getiriyor hikayeye, ‘öfke nöbeti’ne kapılıp gitmesini önlüyor.

Lee Grant, Oscar’a aday gösterildiği karakteriyle hikayeyi ‘rahatlatan’ unsur olarak öne çıkıyor. Joseph Wiseman, canlandırdığı İtalyan asıllı suçlu Charley Gennini karakterinde ‘fazla’ oynuyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına BağımSız İletİşİm PlatFormu"


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - The Mechanic Charles Bronson’ın başrolünü üstlendiği aynı adlı 1972 yapımı Michael Winner filminin modernize edilmiş yeniden çevriminde Jason Statham’ı görüyoruz başrolde. İngiliz sinemacı Simon West’in yönettiği yapımın oyuncu kadrosunda Ben Foster ve Donald Sutherland gibi isimler de var. Filmin bu ay sonunda Kuzey Amerika'da gösterime girmesi bekleniyor. 2 - Minyeli Abdullah “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi”nin ‘öfkeli’ yönetmeni Mehmet Tanrısever’in yapımcılığını üstlendiği, Yücel Çakmaklı’nın yönettiği iki filmlik “Minyeli Abdullah” serisi, din merkezli sinemanın uzun yıllar öncesinden gelen örnekleri. Şimdilerin aktif CHP’lisi Berhan Şimşek’in Minyeli’yi oynamış olması da ilginç bir not! 28

k arkapencere / 14 - 20 Ocak 2011

3 - Peter Yates (1929–2011) Sinema sanatı kayıp vermeye devam ediyor. İngiliz sinemacı Peter Yates de geçen hafta içinde yaşamını yitirdi. “Gangsterin Kaderi” (Bullitt), “Belalı Elmas” (The Hot Rock), “Kostümcü” (The Dresser), “İstenmeyen Şahit” (The House On Carroll Street) gibi önemli filmlerin altına imzasını koyan usta yönetmen, yapımcı kimliğiyle de sinema sanatına hizmet vermiş bir isimdi. 4 - Altın Küre Ödülleri Pazar gecesi sahiplerini bulacak Altın Küre ödüllerinde, otorite parmaklar David Fincher’ın “Sosyal Ağ”ını (The Social Network) işaret ediyor. Darren Aronofsky’nin “Siyah Kuğu”su (Black Swan) her ne kadar yere göğe sığdırılamasa da, ödül takviminde şimdilik bir yer

edinemedi bu film. Buna rağmen, başroldeki Natalie Portman’ın şansı epeyce yüksek görünüyor. 5 - İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülleri 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde verilecek Sinema Onur Ödülleri’nin sahipleri açıklandı. Yusuf Kurçenli, Ertunç Şenkay, Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın layık görüldüğü ödüller, 1 Nisan Cuma akşamı yapılacak festivalin açılış töreninde takdim edilecek... Kutlarız...


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


‘Kim yaptı?’ (whodunit) türü filmlerde bir gerilim unsuru değil, entelektüel bir bilmece vardır. Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 64  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you