Issuu on Google+

ROBERT DOWNEY JR. SONUNDA ÇİLEDEN ÇIKTI

GİT BAŞIMDAN! SİNEMADA ÖĞRETMENLER YOL FİLMLERİ GİZLİ TEŞKİLAT ROMEO VE JULIET

26 KASIM - 02 ARALIK 2010 / SAYI: 57


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

YÖNETMEN TOM SHADYAC’I HATIRLIYOR MUSUNUZ?

B

u hafta bu sayfada gündemden bir parça taşalım. Bir yönetmenin hikayesini ve ondan çıkardığımız dersleri sizinle paylaşalım. Geçtiğimiz hafta Los Angeles Times’da rastladığımız yazıyı özetle sizlere aktarmaya çalışalım. Tom Shadyac ismi sıkı sinefillerin kulağını bir yerlerden ısırabilir! Yine de çıkaramazsanız, kendinizi suçlamayın, vaktiyle her biri gişeleri fethetmiş bir dizi ‘hafif’ filmin yönetmeni o, bir auteur değil. “Budala Dedektif” (Ace Ventura: Pet Detective), “Çatlak Profesör” (The Nutty Professor), “Yalancı Yalancı” (Liar Liar), “Patch Adams”, “Sonsuz Aşk” (Dragonfly), “Aman Tanrım” (Bruce Almighty) ve “Aman Tanrım! Evan Almighty”den (Evan Almighty) mürekkep bir filmografisi var. Hollywood’un 1 numaralı komedi yönetmeni olmaya doğru gittiğine kuşku yok. Son filmini çekeli üç sene olmuş. Dahası, bunca zamandır ortalıklarda da yok Shadyac. Nedeni, geçirdiği bir kaza. Virginia’da bisiklet sürerken sert bir şekilde düşüyor, elini sakatlıyor ve beyin sarsıntısı geçiriyor Shadyac. Eli zamanla iyileşiyor ama hastalığı sonrasında, çoğunlukla profesyonel atletlerin de muzdarip olduğu, kimi zihinsel sendromlar peşini bırakmıyor; depresyon ve çevreye uyum sıkıntısı bunların başında geliyor. Son çektiği filmde ne Jim Carrey şebeklikler yapıyor ne de Eddie Murphy... En yeni filmi “I Am” isimli bir belgesel. Bir zamanlar özel jetlerde seyahat eden ve gösterişli otellerde konaklayan bir adamken, kaza sonrasında sağlığına kavuşur kavuşmaz bugünün kültürünün neden dayanışmadan değil de rekabetten beslendiğini araştırıyor “I Am”de. Kazadan önce de yardımsever bir adammış ama sonrasında hayatını iyice minimal hale getiriyor. Pasadena’daki 1600 metrekareye yayılmış malikanesini satıp bir karavan alıyor,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Malibu’daki bir karavan parkına demirliyor. O zamana kadar kazanmış olduğu paranın büyük kısmını da ihtiyacı olanlara bağışlıyor. Bugün boşanmış, çocuksuz, 51’inde bir adam. Gandi’nin söylediği gibi, dünyayı nasıl görmek istiyorsanız siz de o yönde değişin, şiarına inanıyor. “Hâlâ çok param olsa da, bunlar benimmiş gibi hissedemiyorum çünkü kendi çapında dünyayı yok eden rekabetçi bir sistemden geldi bu para. Dolayısıyla hayatımı idame ettirmek için gereken parayı alıyorum, gerisini insanlara dağıtıyorum.” Şimdi iki karavanı var, birinde yaşıyor, öbürünü de prodüksiyon ofisi gibi kullanıyor. Cep telefonu kullanmıyor. Küçük bir arabası olsa da, çoğu yere bisikletle gidiyor. Tabii kaskı başından eksik etmiyor artık. İki yıldan fazla bir süredir bir stüdyoyla iş toplantısı yapmamış. Şu sıralar Zach Galifianakis’in oynayacağı bir Warner Bros. komedisi için adı geçiyor. Filmin çevre bilinci aşılayan bir mesajı olduğu söyleniyor. O açıdan içi rahat. Diğer yandan, stüdyolara güven olmayacağını da peşisıra ekliyor. “Sanatçı olmak yeterince önemli bir ayrıcalık. Başka bir ayrıcalığa da ihtiyacımız yok. Setlerde film yıldızlarının karavanı olmasın demiyorum. Göstermek istediğim bu değil. Ancak bir film daha yaparsam, tek ihtiyacım olan bir karavan değil, bir oda. Hem zaten bir karavanım var!” Kuşkusuz, hem Türkiye hem dünyadaki benmerkezci sinemacılar da ruhlarını, iradelerini ve açgözlülüklerini Shadyac kadar dizginlemeyi öğrenebilseler, bu, sinema adına da harika olurdu! Keşke ‘aydınlanmak’ için kimse kafasını bir yerlere çarpmak zorunda kalmasa!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, CUMHUR CANBAZOĞLU, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Git Başımdan!, Biri Beni Isırdı, İki Tutam Saç: Dersim'in Kayıp Kızları, Joenjoy, Yine Mi Sen?, Uçan Melekler.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Öğretmenler Günü'nü geride bırakırken, sinema sanatının öğretmenlerle yaşadığı ilişkiyi gözden geçirelim istedik.

18 ÖLÜM KARARI

Beyazperdenin 'yol'la imtihanından ortaya çıkan enfes yansımalardan 11'ini bu sayfalarda bulabilirsiniz.

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Tüm Hitchcock filmlerini özetleyen tek bir film: Gizli Teşkilat.

24 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Romeo Ve Juliet, Bulunduğumuz Yol, Dr. T Ve Kadınları.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Red Riding Hood, 1. Malatya Uluslararası Film Festivali, ZAZ, Taşrada Var Bir Zaman, William Shakespeare.

k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

GİT BAŞIMDAN! ORİJİNAL ADI Due Date YÖNETMEN Todd Phillips OYUNCULAR Robert Downey Jr., Zach Galifianakis, Michelle Monaghan, Jamie Foxx, Juliette Lewis YAPIM 2010 ABD SÜRE 100 dk.

Hollywood komedide altın çağını yaşıyor. Başyapıtlar çıkmasa da, ardı ardına niteliği düzgün filmler çekiliyor. Çoğunun ortak noktası ise ergen komedisinden beslenmeleri. 6

k arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

T

odd PhIllIps şu an Judd Apatow’la birlikte Hollywood’da yıldızı SON yıllarda en çok parlayan yönetmen. Geçen seneki “Felekten Bir Gece”yle (The Hangover) tanıdı kimileri onu ama hazretin gişesi yüksek komedi filmlerinin mazisi 2000’li yılların başına dek uzanıyor. 2000 yapımı “Geyik Muhabbeti”ni (Road Trip) izleyenler yalnızca bir kasedin peşinde Ithaca’dan Austin’e yola çıkan bir grup gencin başına gelenleri de hatırlayacaktır. Phillips’in “Geyik Muhabbeti”yle başlayan konulu uzun metraj kariyeri (öncesinde iki de belgeseli vardı) bir türlü büyümek bilmeyen erkeklerin maceralarını anlattığı bir dizi filmle devam etti: 2003’te yeniden üniversiteye dönmenin yollarını arayan 30’unu devirmiş bir grup ‘koca eşek’in hikayesini anlatan “Eski Dostlar” (Old School), 70’lerin efsane ikilisini enfes bir dokunuşla güncelleyen “Afili Aynasızlar” (Starsky & Hutch), birbirine çocukça kazıklar atan bir hoca ile öğrencinin rekabetlerine odaklanan “Acemi Öğrenci Avcı Öğretmen” (School For Scoundrels) ve Vegas’a bekarlığa veda partisine giden bir grup kafadarın akşamdan kalma serüvenlerine odaklanan “Felekten Bir Gece”… Bizim sinemamızda komedi filmleri yerlerde sürünedursun, Hollywood komedide altın çağını yaşadığı bir süreçten geçiyor. Büyük başyapıtlar çıkmasa da, ardı ardına niteliği düzgün filmler izliyoruz. Çoğunun ortak noktası ise ergen komedisinden beslenmeleri, olgunlaşamamış erkeklerin çevreyle ve birbirleriyle yaşadıkları uyum sıkıntılarını resmetmeleri. Phillips ve Apatow bunun başını çekiyorlar pek tabii. “Git Başımdan!”, Phillips’in önceki beş filminin bir harmanı gibi. “Geyik Muhabbeti” ve “Felekten Bir Gece” zaten pek çok bakımdan bu filmle benzerlik arz ediyorlar ama Phillips'in diğer filmlerinden de parça parça izler bulabilirsiniz. Örneğin Peter ve Ethan’ın Meksika sınırından firarları “Afili Aynasızlar”daki kadar absürd. Ya da Ethan’ın onu hastaneden almaya gelen eski arkadaşı Darryl’la ilişkisi akılları

hemen “Eski Dostlar”a götürüyor. Hem Todd Phillips hem de Judd Apatow birbirlerine yakın bir komedi anlayışına sahip olsalar da, herhalde ikisi de sanatlarını John Hughes’e borçlu olduklarını reddetmezler. Nitekim “Git Başımdan!” katıksız biçimde John Hughes sinemasının çocuğu. Ustanın 1987’de yönettiği “Uçaklar, Trenler Ve Otomobiller”ine (Plains Trains & Automobiles) derinden bir saygı duruşu bu. Zach Galifianakis’in fiziksel olarak John Candy’yle paylaştığı pek çok ortak noktası olduğu da gözlerden kaçmamalı. Hughes’un filmine kimi göndermeleri de var Phillips’in. İlk karşılaştıkları anda Ethan’ın Peter’ın bavulunu devirmesi bunlardan biri örneğin. Hughes’un filminin başında da Del (J. Candy) taksi kapmak için rekabet ettiği Neal’in (S. Martin) bavulunu yanlışlıkla deviriyordu. İyisi mi, “Git Başımdan!”ın hikayesini başından alalım. Mimar Peter Highman, Atlanta’dan uçakla, yaşadığı Los Angeles’a gidecektir. Birkaç gün sonra karısı doğuracaktır ve doğumun heyecanı onda da kolayca fark edilmektedir. Lakin önce havalimanı kapısının girişinde, sonra da uçakta arka koltukta karşılaştığı uyduruk aktör bozuntusu Ethan Tremblay hayatını cehenneme çevirecektir. Aralarında çıkan ufak münakaşa yüzünden uçaktan atılırlar. Akabinde otomobille binlerce kilometreyi beraber tepmek zorunda kalırlar. E haliyle yolda pişmiş tavuğu bile kıskandıracak cinsten şeyler gelir başlarına. Phillips haklı bir ilgi gören bir önceki filmi “Felekten Bir Gece”deki kadar özgün bir senaryoyla yola çıkmamış. Zaten buradaki senaryo ekibi oradakinden farklı. Gelgelelim, gene de tam ismine yaraşır hınzırlıkta bir yol hikayesi ortaya çıkarmayı da becermiş. Temaları da aynen yerli yerinde, yetişkin işi dertlerin üstesinden çocuksu yöntemlerle gelmek onun kahramanlarının yaşadığı temel çıkmaz. Nitekim Peter yakında çocuğunun doğacak olmasıyla, Ethan da babasını henüz kaybetmenin acısıyla başetmeye çalışıyor.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Eşcinselliğin e'sinin bahsi geçmemesine rağmen, Ethan'ın efemine tavırlarından türetilen gag'lar abartılı bir rahatsızlık verecek düzeyde değil. Galifianakis, karakterini süslese de şov yapmıyor. 8

k arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

Filmde eşcinselliğin e’sinin bahsi geçmemesine rağmen, Ethan’ın efemine tavırlarından türetilen gag’lar abartılı bir rahatsızlık verecek düzeyde değil. Galifianakis, karakterini süslemeyi iyi biliyor ama hiç şova kaçmıyor. Öbür tarafta, karşısında şu sıralar Hollywood’da tabutundan büyük bir şaşaayla dirilen Robert Downey Jr. duruyor. Onun bedeninden Ethan’ın uyuşturucu zafiyetine itiraz edecek denli tutucu bir Peter çıkması komik. Öte yandan Phillips hiç beklenmedik bir anda Peter’ın, babasının yıllar önce çocukken onu terk ettiği anı anlattığı tiradı gibi dramatik öğeleri cebinden çıkarıveriyor. Komedi ile dramın Hughes’vari bir bireşimle harmanlandığı bu gibi anlar filmi yukarı çekse de, bir noktadan sonra olan bitenlerin inanılmazlığı “Git Başımdan!”ı bir komedi klasiğine dönüştürmekten

uzaklaştırıyor. İşin aslı, öykü de fazlasıyla tanıdık, ne yalan söylemeli, benzer pek çok yolculuğa çıktık Amerikan otobanlarında. Filmin iki konuk oyuncusundan Juliette Lewis kısa ekran süresinin hakkını veriyor. Ethan’a veda ederken “Oyunculukta iyi şanslar” dileği, yıldızı yeni parlayan Galifianakis için de edilmiş bir temenni aslında. Beri yandan, Jamie Foxx maalesef filmin aleyhine işliyor. Peter’ın onca yıllık dostu Darryl olarak bize inandırıcı hiçbir done veremiyor. Ethan’ın mastürbasyoncu beyaz Fransız buldogu Sonny bile ondan daha iyi bir iş çıkarıyor.

Peter ve Ethan’ın arabada sihirli bir anı paylaştıkları bir ‘trip’ sahnesi var ki, sizi de gülmekten yıldızlara götürüp getirebilir. Havaalanında otomobilin kapısının uçması veya Meksika polisinin pikabının kaçırılması gibi abartılı birkaç sahne filmi zedeliyor.


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

BİRİ BENİ ISIRDI ORİJİNAL ADI Vampires Suck YÖNETMEN Aaron Seltzer, Jason Friedberg OYUNCULAR Jenn Proske, Diedrich Bader, Matt Lanter YAPIM 2010 ABD SÜRE 80 dk.

Şaşırmayın ama “Alacakaranlık”ın bu sulu parodisi aslından daha iyi bile olabilir! k 10 arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

K

orkunç Bir Film”in (Scary MovIe) yazarları, kötü esprilerle dolu ‘spoof’ filmlerin yaratıcıları SeltzerFriedberg ikilisi 80’lerde türün en iyilerine imza atan ZAZ ekibinden çok uzaktalar. Çünkü parodi filmi yapmanın gerektirdiği inceliğe ve zekaya sahip değiller. Parodi filmi yapmanın en büyük numarası kaynak filmlerin ya da türün klişelerini ve espri çıkarılabilecek zaaflarını bulup onları abartarak sunmak. Felaket filmlerinin klişelerini ve zamanının ünlü filmlerini parodileyen “Uçak” (Airplane) mesela… Yapılan esprilerin kalitesine, kaba esprilerinin bile ‘incelikle’ yazılmış olmasına ve ciddi bir filmde oynarmışcasına rol yapan oyuncularına bakınca “Uçak”ın değeri daha çok ortaya çıkıyor… “Biri Beni Isırdı” bunların hiçbirini yapmıyor aslında! Ama yaptığı bir şey var: “Alacakaranlık” (Twilight) filmlerinin üstündeki yaldızı kazıyıp altındaki tenekeyi gösteriyor! Parodi filmlerin çok sık yapmadığı bir şey bu. Film, “Alacakaranlık”ın bariz eğretiliklerini, küçük dokunuşlarla bile daha

komik birer malzemeye dönüştürüyor. Aslında “Alacakaranlık” filmlerinin bir nevi eleştirisini yapıyor. “Alacakaranlık” filmlerinin en dayanılmaz özelliklerine sağlı sollu darbeler indiriyor film. Cullen ailesinin (filmde Sullen olarak geçiyor) garip hallerinin nedeninin kasabada bir türlü anlaşılamıyor olmasının, Bella’nın nasıl polis olabildiği şüpheli alık babasının, sıkıcı ve boş ana karakterlerinin, abartılan kurtadam ve vampir karizmalarının ve iki ana karakter arasındaki o altı boş ‘tutku’nun parodisini yer yer çok başarılı yapıyor film. Hatta iki yönetmen bu sefer kendilerini tutup birkaç küçük espri dışında ele aldıkları filmlerin dışına çıkmamaya çalışıyorlar. Önceki filmlerindeki gibi ünlü bir film karakterinin kötü makyajlı bir taklidini oradan buradan çıkartıp komik olduklarını düşünmüyorlar en azından!

“Alacakaranlık”ın Bella’sı Kristen Stewart’ı iyice abartarak taklitleyen, yeni bir yüz Jenn Proske bazı sahnelerde çok başarılı! Evet ikilinin şimdiye dek çektiği en iyi filmi ama yine de çok fazla kötü espri var içinde…


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

İKİ TUTAM SAÇ: DERSİM’İN KAYIP KIZLARI YÖNETMEN Nezahat Gündoğan OYUNCULAR Huriye Aslan, Fatma İçin, Şemsi Karakoç, Erdal Karakoç YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 60 dk.

Barışın bir türlü uğramadığı o coğrafyada, savaşın fitilinin nasıl ateşlendiğine ilk elden tanıklık ediyoruz.

K

emalistler muhtemelen bu yazıdan ve filmden pek hazzetmeyecek ama ‘gerçek’, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin karşımıza bir anda tüm çıplaklığı ve korkunçluğuyla dikiliveriyor işte. Çeşitli vaatler karşılığında beraberce kurtuluş mücadelesi verdiğimiz Kürtlere Cumhuriyet kurulduktan sonra bir anda ‘sayım suyum yok’ deyiveren Atatürk, hasta yatağında ‘haberi yokken’ gerçekleşen Dersim Katliamı’nın da nereden bakarsak bakalım aktörlerinden biri ne yazık ki… O dönem dünyada milliyetçilik ve faşizm hızla yükselirken, yeni doğmuş Türkiye’nin de bu rüzgardan nasibini almamış olması düşünülemez. Ermenilere ne yaptığımız halen tartışıladursun, o yıllarda Kürtleri ölümle tehdit ederek dillerini konuşmayı yasaklayan, insanların Türk olup olmadıklarını anlamak için kafataslarını ölçen devlet, Kürt-Alevi halkın yaşadığı Dersim’i de ‘çıbanbaşı’ görüp, asimilasyon politikalarının en ağır ve utanç verici olanını uyguluyor 1937-38’de. İlk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen

önderliğindeki hava bombardımanıyla tokatlanan Dersim’de askerler aracılığıyla şiddet, tecavüz, diri diri insan yakma faaliyetleri gerçekleştiriliyor ve geride kalan küçük çocuklar da ‘Batılı, medeni’ Türk ailelerin yanlarına ‘besleme’ olarak veriliyor. Yutkunarak izlenen bu belgesel, işte o kızlardan sağ kalan birkaçına ulaşıp, o günlerde yaşananlara ilk elden tanıklık etmemizi sağlıyor. Anlatılanlar, vicdanı olan herkesi insanlığından utandıracak denli korkunç! Doğu’da yıllardır süregiden savaşın ve isyanların sebeplerine dair ipuçları taşıyan belgeselde, devlet adamlarının ‘kulaklarınıza inanamayacağınız’ sözlerine de yer verilmiş. Resmi belgelerden çok yaşlıların anlatımıyla ilerleyen, dili açısından tatmin edici olmasa da anlattıklarıyla önem kazanan bir belgesel.

Türkiye, sinema aracılığıyla da olsa birçok konuda geçmiş günahlarıyla yüzleşmeye başladı diyebiliriz. Yaşlı kadınların anlatımları arasına, döneme ait daha fazla belge girilebilse belgesel tam puan alabilirmiş. 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam CUMHUR CANBAZOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934)

cumcan@hotmail.com

JOENJOY YÖNETMEN Nur Akalın OYUNCULAR Nasa Seif Said, Faraj Senga, Abdallah Miwinyi, Mohammed Hawara, Sakina Bazar YAPIM 2007 Türkiye SÜRE 87 dk.

Uzun süredir 'vizyona girmeyi bekleyen yerli filmler listesi'nin zirvesindeki film, kötü talihine dur dedi! k 12 arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

V

izyona girmeyi bekleyen yerli filmler listesi’nin müdavimiydi iki, üç sezondur Nur Akalın’ın “Joenjoy”u; kısmet bugüneymiş. Yarışmaya geldiği 18. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde izleme şansı yakaladığımız Akalın’ın ilk uzun metrajlısı “Joenjoy”, ‘ticari sinemalarda hiç mi hiç gözüm yok, kulvarım festivaller’ der gibiydi aslında. Heyecan verici bir adımdı “Joenjoy”; 1986’dan itibaren her yaptığıyla gündeme gelen Mimar Sinan çıkışlı ‘kısacı’ Nur Akalın makas değiştirip uzun metraja geçmiş ve mütevazı bütçeli, yıldızsız, video kameralı, belgesele öykünen, tamamen başına buyruk bir filmle başlamayı tercih etmişti yeni serüvenine… Öyküye de yakışmıştı bu sadelik. Afrikalı göçmenlerin mesken tuttuğu semtlerde dolaşıp yeni misafirlerin neler çektiğini anlatmıştı tüm çarpıklığı ve çarpıcılığıyla yönetmen, senarist, yapımcı, kameraman Akalın. ‘Batı’ hayalleriyle Afrika’dan çıkıp İstanbul’da mola vermiş genç insanların çileli ve buruk öyküsünü başrole

oturtup, etrafına ördüğü aşk öyküsüyle gerçeğin soğuk yüzünü gizlemeye çalışmıştı bir şekilde… Niyet iyiydi tabii; ama sahiciliğin peşine takılmış Akalın’ın seyircinin sabrını sınayan seçimleri yer yer sıkıyordu. Örneğin; öykü hızını almışken kahramanımız Afrika müziklerinin çalındığı diskotek bara giriyor, dakikalarca dans ediyor; izleyiciler de onun ne zaman yorulacağıyla ilgili iyimser bir beklentiye giriyordu. Konuya katkısı sıfır olan bu plan, orta metraj düşünülmüş filmin uzatma dakikalarında cılız ataklarla galibiyet arayan haliydi adeta… Vizyon öncesi yeniden kurgulanmış mıdır, orasına burasına dokunulmuş mudur bilemiyorum ama, konfeksiyon işlere boğulmuş piyasada Nur Akalın’ın “Joenjoy”u en azından anlattığıyla ve cesur duruşuyla ilginç bir seçim olacaktır şüphesiz.

‘Piyasacılar’a boğulmuş pazarda Akalın’ın filmi bir vaha işlevi görebilir. Orta metraj öyküyü zorlama ilavelerle uzun metraja dönüştürme çabası anlatımı yer yer ciddi şekilde sakatlıyor.


KEMAL EKİN AYSEL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

YİNE Mİ SEN? ORİJİNAL ADI You Again YÖNETMEN Andy Fickman OYUNCULAR Kristen Bell, Odette Yustman, Sigourney Weaver, Jamie Lee Curtis, Betty White YAPIM 2010 ABD SÜRE 105 dk.

Lise çağı travmasından nemalanan, aynı zamanda kadınları aşağılayan bir başka Hollywood komedisi.

L

iselilerin, daha doğrusu lise çağının şu Amerikan sinemasının elinden çektiğini, Sivaslı köylüler belediye zoruyla opera dinlerken çekmemiştir. Hemen rahmetle andığımız John Hughes’ü kenara ayırarak, lise çağının artık Amerikan komedisinde pornografik bir istismarın kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Dertsiz başına dert arayan Amerikan refah kültüründe lise yılları travmalarla geliyor, anladık. Her biri birbirinin kopyası komedilerle başımıza tekrar tekrar kakmasanız keşke. “Yine Mi Sen?”de yine 30’larına merdiven dayamış ama ergenlik çağından bir türlü çıkamamış, bunun nedenini de lise travmalarına bağlayan, iyi ailelerden gelme beyaz Amerikalıların kendilerini rezil rüsva ederek seyirciyi güldürme çabalarına şahit oluyoruz. Lisenin çirkin ördek yavrusu, yıllar sonra çok kazandırdığı ima edilen bir şirkette müdür yardımcılığına yükseliyor. Lakin gelin görün ki abisinin evleneceği kadının, lisede kendisine kök söktüren hain kız olduğunu fark etmesi kabuklanmış yarayı yeniden kanatıyor.

Kadın intikam ateşiyle sapıtıyor. Filmde, Hollywood’dan beklediğimiz üzere artık kanıksanmış, kadınları hakir gören bir yapı var. Kadınlar, yine beş para etmez dertlere düşüyorlar. Ceviz kabuğuna sığmaz ego dertleri yüzünden birbirleriyle yok yere dalaşıp duruyorlar. Herhangi bir zeka ve sağduyu belirtisi göstermiyor hiçbiri. Tek dertleri ‘uygun’ bir koca bulmak. Akılları ona yetiyor. Misojini değilse ne bu? Güldürü cephesinde de yeni bir şey yok. Dans ederken yere yapışmalar, çamura, suya, yemeğe bulanmalar gibi her tür kaba güldürü öğesi 13 yaş altı seyirciye de hitap edecek şekilde bir güzel kullanılıyor. Hollywood yine kendisine belirlenmiş sınırlar içinde kalarak tek kullanımlık bir komedi üretiyor. 10 gün sonra bu filmi kimsenin hatırlamayacak olması umurlarında bile değil.

Sözde bir gençlik filmi bu, fakat vasatın iyisi olmayı başarabilenler başroldeki gençler değil ‘veteran’ oyuncular oluyor. Filmde gülünecek hiçbir şey yok. Gerçekten bir komedi senaryosu mu bu, belli değil! k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

13


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@yahoo.com

UÇAN MELEKLER YÖNETMEN Fırat Gürsoy OYUNCULAR Aydan Uysal, Serdar Güder, Okan Aydoğan, Melis Evirgen, Süleyman Bölek YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 98 dk.

Yönetmen Gürsoy, doğrudan hip-hop üzerine bir belgesel çekseymiş, çok daha mantıklı bir olurmuş. k 14 arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

A

çıKÇASI, “Uçan Melekler”in öncelikle ‘danslı bir FİLM' OLDUĞUNU öğrenince, hele de öykünün asıl olarak hip-hop gibi sokaklara ait bir kültüre yaslandığını okuyunca, zihnimden bir an “Batı Yakasının Hikâyesi” (West Side Story) geçtiyse de beklenti çıtasını çok çok yüksek tutmamak adına bu ünlü klasiği hemen unutmayı tercih ettim. Peşinden, ister istemez “Bizim Dansımız” (Save The Last Dance) girdi devreye. 2001 tarihli Thomas Carter filmi “Bizim Dansımız” (2006’da, David Petrarca yönetiminde devamı çekildi) balerin bir kızla hip-hop’çu siyah bir gencin aşkları çerçevesinde gelişen bir break-dance öyküsüydü ve neresinden bakılsa, kendi kategorisinin hakkını veren bir gençlik filmiydi. Fırat Gürsoy’un yazıp yönettiği “Uçan Melekler”, pek çok yönden “Bizim Dansımız”a benziyor ve fakat o kadar yalapşap, o kadar sade suya tirit bir senaryoya dayanıyor ki, bir yandan da hiçbir filme, daha doğrusu hiçbir şeye benzemiyor. Anne babasını trafik kazasında kaybeden

küçük bir kız, Alman disiplinine (yoksa sahiden Alman mıydı o karakter?) sahip teyzesinin yanında piyano falan öğrenerek yetişirken, teyzenin de ani ölümüyle önce yetiştirme yurduna, sonra da sokaklara düşer. Sonrasında, gençlik dönemine zıplar ve Antalya’dan İstanbul’a uzanan bir başarı ve ‘Baba’yı bulma’ serüvenine tanıklık ederiz. Bol kanka muhabbeti ve sokakta, barda, sahnede ‘yerlerde yuvarlanmaca’, biraz aşk, hafiften lezbiyen ilişki, kırıntı düzeyinde İstiklal Caddesi gerçeği var “Uçan Melekler”de ama zerrece derinlik yok. Bu dansçı çocukların, danstan başka hiçbir dertleri tasaları beklentileri yoksa, valla helal olsun… Gürsoy, aşırı zorlama bir öykü anlatmaya çalışacağına doğrudan hip-hop üzerine bir belgesel çekseymiş, çok daha mantıklı bir iş yaparmış.

Şahsen ve ismen tanımıyorum ama şişman DJ, iyiydi. “Tesadüfün bu kadarı!” dedirten o kadar çok tesadüf var ki…


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

BİRİ BENİ ISIRDI

GİT BAŞIMDAN! CEM

ALTINSARAY

İKİ TUTAM SAÇ: DERSİM'İN KAYIP KIZLARI BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

YİNE Mİ SEN? BURAK

GÖRAL

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN HHH

BİRİ BENİ ISIRDI

HH

GİT BAŞIMDAN!

HHH

HHH

H

HH

HH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHH

İKİ TUTAM SAÇ: DERSİM'İN KAYIP KIZLARI

HHH

JOENJOY UÇAN MELEKLER

H

YİNE Mİ SEN?

HH

AMCAM ÖNCEKİ HAYATLARINI HATIRLIYOR ÇOĞUNLUK

HHHH

HHH

DURDURULAMAZ HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI: BÖLÜM 1

HH

NEFES NEFESE NEW YORK'TA BEŞ MİNARE

H

HHH

HH

PAK PANTER PRENSESİN UYKUSU

HH

HHH

HHH

SİHİRBAZ

HHHH

HHHH

HHHH

SON AYİN

HHH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HH

H

H

HHH

HHH

HH

HHH

H

SON SAVAŞÇI SOSYAL AĞ

HHH

TESTERE VII TOPRAK ALTINDA

HHH

VAY! ARKADAŞ

HH

HHH H

HHHH HH

YUKARIDAKİ TEHLİKE BULUNDUĞUMUZ YOL

HHH

DR. T VE KADINLARI ROMEO VE JULIET

HHH

HHH

H HH HHH HHH H H H H H

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SİNEMA PERDESİNDEKİ UNUTAMADIĞIM ÖĞRETMENLER

16

k arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010


24 Kasım’da kutladığımız Öğretmenler Günü dolayısıyla, “İlk Öğretmen”den “Ölü Ozanlar Derneği”ne, “Bir Dağ Masalı”ndan Kemal Sunal’lı “Öğretmen”e açılan yelpazede, çok sevdiğim 10 filmi paylaşmak istiyorum sizlerle.

24

Kasım, 1981’den bu yana ülkemizde Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. Yüzde 80’i kredi kartı borçlusu olan, iki yakası bir araya gelmeyen, mesleki ve sosyal sorunları dağ gibi biriken öğretmenlerimiz, tabii ki canımız ciğerimiz ve baş tacımız ama Türkiye’de bu meslek grubuna reva görülen muamele de öyle böyle değil. Bu yıl da kutlandı Öğretmenler Günü ve benim de aklıma beyazperdede karşılaştığım unutulmaz öğretmenler geldi. İşte en sevdiğim ‘öğretmenli filmler’den bir demet... Arka Pencere okuru sinemasever öğretmenlerimize küçük bir armağan olsun. ‘Sinema ve öğretmenler’ denilince aklıma ilk gelen film, Sidney Poitier’nin zorlu bir sınavdan geçen öğretmeni canlandırdığı “Sevgili Hocamız” (To Sir, With Love)... 1967 yapımı bu James Clavell filmi, belalı bir sınıfa disiplin getirmeye çalışan siyahi öğretmenin öyküsünü büyük bir duygusallıkla anlatıyordu. Andrey Mikhalkov-Konchalovskiy’nin unutulmaz filmi “İlk Öğretmen” (Pervyy Uchitel; 1966) de ikinci sıradadır sıralamamda. Cengiz Aytmatov'dan uyarlanan film, 1923'ün Sovyetler Birliği’ne götürür seyirciyi. İç Savaş henüz sona ermiştir. Kızıl Ordu’da askerlik yapan öğretmen Duyşen, dağlarda kaybolmuş bir Kırgız obasına tayin edilir. Öğrenimini ilerletmek istemektedir ama okuma yazma oranının çok düşük olduğu bölgede ilk öğretmen olacak birine ihtiyaç vardır. Duyşen, köy halkından destek beklerken, karşısına yüzyılların getirdiği ön yargılar ve cehalet çıkar. Ama o vazgeçmez... Biraz daha gerilere, Vincente Minnelli imzalı 1956 yapımı “İçli Macera”ya (Tea And Sympathy) gideyim, üçüncü sırada. Okul yıllarına geri dönmek, her insan, her öğretmen için acı tatlı anılarla dolu bir yolculuktur. Hele, okul yıllarında öğretmeninizin karısına âşık olmuşsanız...

Atasözü, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” der. Samira Makhmalbaf’ın imzasını taşıyan “Kara Tahta” (Takhté Siah; 2000) ise alışılmışın çok dışında, adeta “Bir harf öğrettiğim insanın kırk yıl kölesi olurum” diyen öğretmenleri tanıtmıştı bizlere. Film, sırtlarına bağladıkları kara tahtalarla dağ bayır gezerek seyyar öğretmenlik yapan, karşılığında da bir lokma kuru ekmekten fazlasını beklemeyenlerin öyküsünü anlatıyordu. Okul, öğretmen ve öğrenci ilişkileri denilince başyapıt düzeyinde kabul edilen filmlerden biri de “Ölü Ozanlar Derneği” (Dead Poets Society) hiç kuşku yok ki. Peter Weir’ın 1989 yapımı filmi, 1959 yılının sonbaharında yanıp sönen gençlik ateşleriyle ısıtır sinema tutkunlarını. Tutuculuğun ve geleneksel eğitimin egemen olduğu Welton Akademisi’nin öğrencileri, yeni bir öğretmenle tanışır. Mezun olduğu okula İngilizce öğretmeni olarak gelen John Keating, öğrencilerine ufukları keşfetmenin tutkusunu, okul dışındaki dünyanın heyecanını bulmayı öğretecektir. Alışılmışın çok dışında bir filmdir, öğretmenler adına pek sempatik şeyler göstermez ama konumuz gereği mutlaka altı çizilmesi gereken bir filmdir “Öğretmen” (Teaching Mrs. Tingle; 1999). Kevin Williamson imzalı gerilim filminde Bayan Tingle, kendisi için hazırlanan intikam planlarından habersiz, öğrencilerine kan kusturmaya devam ederken ortalık bir anda gerilime ve korkuya bulanır ve Helen Mirren, öğrencilerinin nefretini üzerine çeken acımasız tarih öğretmenini unutulmaz bir performansla canlandırır. Tarih öğretmeni demişken; Jeremy Irons’ın resmi tarih ile kişisel tarihini harmanlayarak bir ‘ders’ haline getiren öğretmeni canlandırdığı, Stephen Gyllenhaal yönetimindeki “Su Şehri” (Waterland; 1992) de unutulacak gibi değildir. Kuşkusuz Türk sineması da sayısız filmle andı öğretmenleri, “Hababam

Sınıfı”nın öğretmen tiplemelerinden başlayarak pek çok örnekte karşımıza çıktı hocalarımız. Reşat Nuri Güntekin’in öyküsünden uyarlanan, 75 bin liralık bütçesiyle sinemamızın ilk üstün yapım denemesi olan “Bir Dağ Masalı” (Turgut Demirağ; 1947), geri kalmış köye gelen idealist öğretmenin öyküsünü anlatarak, akla ilk gelen filmlerden biri oldu. Ve tabii ki “Vurun Kahpeye” (1949). Lütfi Akad’ın yönettiği klasik, Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci düşman kuvvetlerine karşı çıktığı halde, iftira sonucu padişah yanlısı gerici kişiler tarafından linç edilen Aliye öğretmenin acı dolu öyküsünü anlatır. Halide Edip Adıvar’ın romanı, sonradan Orhan Aksoy ve Halit Refiğ tarafından da uyarlanır, Aliye öğretmen Cumhuriyet öğretmenlerinin simgesi haline gelir. Sıra geldi, en sevdiğim yerli yapım öğretmen öyküsüne... Kartal Tibet’in 1988’de çektiği “Öğretmen”, Kemal Sunal’ın da filmografisindeki en ilginç yapıtlardan biridir. Film, küçük bir kasabada görev yapan yapan, evli ve iki çocuklu bir öğretmen olan Kemal’in öyküsünü anlatır. Yetiştirdiği öğrencilerin kolej giriş sınavlarındaki başarısı basının dikkatini çekince Kemal, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından İstanbul’a atanarak ödüllendirilir. Ancak bu ödül bir süre sonra neredeyse cezaya dönüşür. Maaşının azlığı nedeniyle okula uzak bir semtte oturmak zorunda kalan kahramanımız, ulaşımını da aktarmalı otobüslerle gerçekleştirir. Sınıfında da maddi koşullar nedeniyle geceleri çalışmak zorunda olan çok sayıda öğrenci vardır. İstanbul'da yaşamanın zorlukları, bu başarılı öğretmenin ailesini geçindirememesine, ek işler aramasına neden olur. Sıkıntılarla dolu yaşam, sonunda Kemal’in akli dengesini yitirmesine yol açar... Yeri gelmişken, Kartal Tibet’in bir öğretmen ailesinin çocuğu olduğunu da belirteyim. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI okan arpaç (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

DERE TEPE DÜZ GÖTÜREN 11 UNUTULMAZ YOL FİLMİ

1

Başlı başına bir yolculuk olan sinemanın en sevdiği alt türlerden biri de ‘yol filmi’ öteden beri. Kanundan kaçan mı istersiniz, kendinden kaçan mı; yerinden yurdundan olup yollara düşen mi? İşte bizim 11'imiz...

K

amera sağ olsun; başka hiçbir sanat Dalının yaşatamayacağı deneyimleri Tattırıyor Bizlere. Kahramanlarıyla birlikte yollara düştüğümüz nice filmler var hayatımızda. Bu hafta izleyecek olduğumuz “Git Başımdan” (Due Date) bahanesiyle, yol filmlerini taradık. “Küçük Gün Işığım”, “Korkuluk”, “Paris, Teksas”, “Konvoy”, “Bela” gibi klasiklerin yanında, bizden de “Amansız Yol”, “Hokkabaz”, “Herşey Çok Güzel Olacak”, “Fotoğraf” ve de kimsenin pek hatırlamadığı “Gün Doğmadan” gibi yol filmlerini unutmadık. 11 filmlik seçkimizde olabildiğince farklı dönemlerden ve farklı türlerden bir kolaj yapmaya çalıştık. Şimdi gelin, hem filmleri şöyle bir analım, hem de karakterlerimiz neden yollarda ve yolculukları neyi simgeliyor, anlamaya çalışalım...

18

arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010 k

1

GAZAP ÜZÜMLERİ (THE GRAPES OF WRATH, 1940) Sadece Amerika’da değil, tüm dünyada bir dönem solcuların başucu kitabı olan John Steinbeck klasiğinden yapılan uyarlama, roman kadar etkileyici olmasa da bir başyapıt. “Gazap Üzümleri”ndeki yolculuk, keyfe keder çıkılan bir seyahat değil. Bilakis zorunluluk. 1929’da Amerika’da yaşanan, ‘Büyük Buhran’ olarak bilinen ekonomik krizin sebep olduğu bir yol hikayesi bu. Kapitalizmin vahşi ve çürük yanlarını göstermeye başladığı dönemde bir anda topraklarından olan insanların, yiyecek ekmek ve mümkünse iş bulabilmek için çıktıkları umutsuz, acılı ve de ölümcül bir yolculuktayız! Üstelik varacakları yerde, California’da, kendilerini neyin beklediğini de bilmiyorlar. İki Oscar’lı bu John Ford filminde, bugüne dair bir şeyler de bulmanız garanti.

2

ÖLÜM NOKTASI (VANISHING POINT, 1971) 1970 model Dodge Challenger arabayı, Colorado’dan San Francisco’ya götürmek üzere yola koyulan ama bir anda ‘düzen’in hedefi haline gelen Kowalski’nin kült yolculuğu. Tarantino’nun “Ölüm Geçirmez” adlı filminde adını sıkça andığı “Ölüm Noktası”, Jack Kerouac’tan Jim Morrison’a dek türlü çağrışımlar taşıyor. Hippilerin daha güzel ve daha özgür bir dünya hayal ettikleri ancak polis ve halk tarafından sıkça tartaklandıkları dönemde, herkese ilaç gibi gelen bir film bu. Kowalski peşindeki aynasızları atlatıp tam gaz yola devam ettikçe, sistem içinde sıkışıp kalmışlar da manen destek olup onu ‘son kahraman’ ilan ediyorlar. Yerel bir radyonun dj’i canlı yayında Kowalski’ye moral verirken, finalde kahramanımızın düzene teslim olup olmadığını hep birlikte görüyoruz.


2

3

EASY RIDER (1969) Yol filmi denince ilk akla gelen yapıt. Amerikan bağımsız sinemasının da sıfır noktası. Muhteviyatındaki uyuşturucu ve bilumum sebepten ötürü ülkemizde yıllarca gösterilemeyen “Easy Rider”, bu yıl kaybettiğimiz Dennis Hopper, Peter Fonda ve Jack Nicholson gibi oyuncularıyla hakiki bir kült. Hopper’ın yönettiği ve tüm ekibin çekimler boyunca gerçekten ‘dumanlı kafa’yla rol aldığı yapıt, motosikletleriyle çıktıkları yolculukta kendilerini ve Amerika’yı ‘bulmak’ isteyen iki kafadarın öyküsü. Varılacak yerin değil ‘yolda olma’nın önem taşıdığı bu seyahat, bir yandan tutucu Amerika’nın fotoğrafını çekerken, öte yandan hippilerin ve de uzun saçlıların o dönem Batı’da da nasıl algılandığını belgeliyor. Bu modern zaman kovboylarının isimlerine ayrıca dikkat; Wyatt ile Billy…

3

4

YAĞMUR ADAM (RAIN MAN, 1988) Enfes bir yol filmi olmanın ötesinde, hemen herkese ‘otizm’in ne menem bir şey olduğunu öğreten modern bir klasik. Sürekli tekrarlanan davranışlara ve içe kapanıklığa sebep olan otizm hastalığından muzdarip Raymond ile kardeşi Charlie’nin hem neşeli hem de alabildiğine hüzünlü öyküsünü anlatır film. Babalarından kalan bir mirastan ötürü, yıllardır bakımevinde olan otistik ağabeyini yanına alan ve yollara düşen paragöz Charlie, bu yolculuğun sonunda unuttuğu değerleri ve sevgiyi yeniden keşfeder. Dustin Hoffman ile Tom Cruise’un yıllardır ayrı büyümüş iki kardeşi mükemmel bir uyumla canlandırdıkları “Yağmur Adam”, aldığı dört Oscar’la başarısını tescillemişti. Küçük bir rica; beşinci sınıf berbat bir kopyası olan Türk filmi “Abimm”le mukayese etmeyiniz lütfen…

4

5

5

SONSUZ KAÇIŞ (THE GETAWAY, 1972) Eski bir mahkum ile sevgili karısı, başarısız giden bir soygun sonrası peşlerine kanunu takarak kaçmaya başlar. Konusu tek cümleyle özetlenen bu unutulmaz yol filminin lezzeti ve heyecan dozu pek öyle kısaca tarif edilecek gibi değil. Bir defa yönetmen koltuğunda, şiddetin ozanı Sam Peckinpah oturuyor. Her yerde olay yaratan “Köpekler”den (Straw Dogs) bir yıl sonra bu şiddet ve heyecan senfonisine gururla imza atmış. Başrollerde ise efsane oyuncu Steve McQueen ile yine o dönem “Aşk Hikayesi” ile gezegeni ağlatan Ali MacGraw var. Bu iki ‘suçlu’ kaçtıkça bizler de kanundan yana olmak yerine, onların tarafında saf tutuyoruz. Filmin bir de 1993’te Kim Basinger ve Alec Baldwin’le yapılan rimeyki var ama o tatsız tuzsuz filmi boşverin gitsin.

k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

THELMA VE LOUISE (THELMA & LOUISE, 1991) Amerika’da 70’lerde, bizdeyse 80’lerde tavan yapan ‘feminizm’ furyasını 1991’de ete kemiğe büründüren efsane film. Kocalarından, sıkıcı hayatlarından ve daha pek çok şeyden bıkarak, kendilerini yollara atan Thelma ile Louise adlı iki kadın, doğal olarak ‘kadın başlarına’ yolda çeşitli tehlikelere (tecavüz, soyulma vb.) de maruz kalırlar ama ne gam. Bir defa kefeni yırtmışlardır artık. Kimilerince ‘feminist’ bir tarafı olmadığı yönünde eleştirilen, bazılarınca da iki kadın arasında cinsel bir iletişim (biseksüellik veya lezbiyenlik) olduğu yönünde yorumlarla da karşılaşan film, Brad Pitt’i kısacık ama unutulmaz bir rolde ilk kez seyirci önüne çıkarmıştı. Ridley Scott’ın filminde Susan Sarandon, Geena Davis ve bir de 66 model mavi Thunderbird başrollerde.

20

arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralk 2010 k

7

7

KATİL DOĞANLAR (NATURAL BORN KILLERS, 1994) Tıpkı “Çılgın Romantik” gibi senaryosu Quentin Tarantino tarafından yazılan ama yine kendisi yönetmediği için ‘mutasyona uğramış Tarantino filmi’ muamelesi gören, şiddet dolu bir yol hikayesi. Travmatik çocukluk döneminden sonra ‘psikopata bağlamış’ Woody Harrelson ile Juliette Lewis’in yolda karşılarına çıkan herkesi vahşice katletmeleri üzerine kurulu film, şiddet karşıtı olup da onu en sert haliyle gösterdiği gerekçesiyle zamanında hayli eleştirilmişti. Modern zamanların “Bonnie ve Clyde”ı olarak da algılanabilecek bu iki ‘manyak’ aşığın yolculuğuna eşlik etmek hakikaten de sağlam mide ve sinir gerektiriyor. Filmin 4 dakika daha uzun ve daha şiddetli bir ‘yönetmenin kurgusu’ versiyonu da mevcut. Onu da Oliver Stone hayranlarına önerelim.

8

8

ÖZGÜRLÜK YOLU (INTO THE WILD, 2007) Jon Krakauer’in 1990’ların ortasında yayımlandığında büyük ses getirmiş otobiyografik romanından, yüreğe işleyen şahane bir uyarlama. Üniversiteden mezun olduktan sonra, tıpkı bir zamanların ‘çiçek çocukları’ hippiler gibi kendini yollara ve hiçliğe vuran, otostopla Alaska’ya gitmeye , doğayla baş başa kalmaya ama en çok da ‘yolda olmaya’ sevdalı Chris’le Amerikan taşrasında yol alıyoruz biz de… Yönetmen koltuğundaki Sean Penn’in sanki “İnce Kırmızı Hat”tan ödünç alınmış gibi duran sinema dili, enfes soundtrack’i ve hüzünlü hikayesiyle izleyeni şöyle bir sarsan “Özgürlük Yolu”, 2,5 saatlik süresince bizi uyuşturarak teslim alan sistemi ve hayatlarımızı sorgulamamızı sağlıyor. İzledikten sonra zincirlerinizden kurtulup kendinizi dağlara ve yollara atmanız olası.


9

9

BİLLUR KÖŞK (THE WIZARD OF OZ, 1939) Çocuk filmi olmasına karşın, belli bir yaşın altındayken seyredildiğinde içinden çıkılmaz bir kabus ve korku filmi hissi uyandıran, değişik bir yol filmi. Dorothy adlı genç kızın çıkan fırtına ve hortumla birlikte Zümrüt Kent’e uçarak orada mahsur kalmasını ve eve giden yolu bulma çabasını anlatıyor “Billur Köşk”… Çizgi filmi andıran renklere sahip yollar boyunca Aslan Adam, Teneke Adam ve Korkuluk’a rastlayıp onları da yanına katarak, evine dönmesini sağlayacak Oz Büyücüsü’ne ulaşmaya çalışıyor Dorothy… Bize de bu rengarenk yolculuğa en çocuksu duygularımızla eşlik etmek düşüyor. Zümrüt Kent’e girdiğimiz anda siyah-beyazdan renkliye dönen film, soundtrack’iyle de kolay aşılamayacak bir zirve. Başroldeki Judy Garland efsanesi de cabası...

10

10

ZAMANIN AKIŞINDA (IM LAUF DER ZEIT, 1976) Wim Wenders’in en iyi dönemine ait, eşine kolay rastlayamayacağınız türden bir yol filmi. “Paris, Texas”ta devam edeceği yolculuğa bu filmde Doğu Almanya sınırlarında başlayan Wenders, tesadüfen karşılaşan iki erkeğin ‘amaçsız’ yolculuğunu anlamlandırarak düşünsel açıdan seyirciyi farklı noktalara sürüklüyor. Karavanıyla kasabaları dolaşıp sinemalardaki projeksiyon makinelerini tamir eden Bruno, eşinden yeni ayrılmış depresif Robert ile yol boyunca dostluk geliştirirken, ikisinin de iç dünyalarını tanımaya başlıyoruz. Kimi anlarda homo-erotik çağrışımlar yaratan, 3 saatlik süresince sıkıcılık tuzağına düşmeden yoluna devam eden film, gerçekçi sahneleriyle de (mastürbasyon gibi) izleyeni afallatıyor.

11

11

WONG FOO’YA TEŞEKKÜRLER (TO WONG FOO THANKS FOR EVERYTHING...,1995) Muhtemelen ‘kendini iyi hisset’ filmlerinin en güzeli… İngilizce’de ‘drag queen’ denen, kadın kılığına girmiş üç eşcinsel erkeğin yaptığı olağanüstü yolculuk. İzlemeyenlere, bu üç drag queen’in Patrick Swayze, Wesley Snipes ve John Leguizamo gibi maço aktörler tarafından canlandırıldığını söyleyelim. Üçlünün yolu arabaları bozulunca tutucu ve gayet monoton bir kasabaya düştüğünde, içlerindeki enerji de açığa çıkar. Onların varlığı, başta cinselliklerinden ötürü bu küçük yerde yadırgansa da, çok geçmeden orada yaşayan her bir bireyin yaşamı olumlu yönde etkilenecektir. Farklı cinsel yaşamlara karşı önyargıları yerle bir etmeyi başaran, unutulmayacak bir yol hikayesi.

26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere k

21


CEM ALTINSARAY AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

GİZLİ TEŞKİLAT Dergimizin onursal editörü Alfred Hitchcock bir filmiyle daha Aşktan da Üstün köşemize konuk oluyor bu hafta. Yayın kurulumuza adını veren, bizi örgütleyip bir araya getiren, bir teşkilata dönüştüren “Gizli Teşkilat”la...

B

ir yönetmenin kariyeri boyunca bağlı kaldığı anlatım araçlarının, temaların, sinemasını özel kılan alametifarikaların hemen tamamını barındıran, onu baştan başa anlatan o ender filmlerden biri “Gizli Teşkilat” (North By Northwest). Hiçbir günahı yokken suçlu konumuna düşüp fevkalade durumlarla yüzleşen alelade bir kahraman, gizemli ve baştan çıkarıcı bir sarışın, şeytani kötü adamlar ve tabii ki her zaman olduğu gibi Hitch’in ta kendisi. Bir Hitchcock filminde görmeyi beklediğimiz her şey kabaca. Ernest Lehman’ın tabiriyle, ‘Hitchcock filmi’ dediğimiz şeyde son nokta! 52’nci sayımızın Ölüm Kararı’nda Hitchcock’u Hitchcock yapan 11 güzide ismi sıralamıştık. Cary Grant’ten Leo G. Carroll’a, Saul Bass’tan Robert Burks’e, George Tomasini’den Bernard Herrmann’a... İşte Hitchcock’un vazgeçemediği tüm bu isimlerin ortak semeresi “Gizli Teşkilat”. Hepsinin ayrı ayrı yadsınamaz katkıları var filmin başarısında. Lakin burada anmadığımız bir isme ayrı bir parantez açmak gerek. Hitch’in veda filmi “Aile Oyunu”nda da birlikte çalışacağı senarist Ernest Lehman’a. Hollywood’un yetiştirdiği en yetenekli senaristlerden olan Lehman, Hitchcock’a ömür boyu hayalini kurduğu senaryoyu sunuyor adeta. İlk andan itibaren giriftleşen, bol katmanlı, alengirli bir olay örgüsü. Gizeme yaslanıp düğüm olmuyor, seyirciyi pasifize etmiyor, mucibince içine alıyor, en ufak bir şekilde aksamıyor, sarkmıyor, tıkır tıkır akıyor ama. Çorap üstüne çorap örerken çorap söküğü gibi de gelişiyor. Sanatını topluma adamış, filmlerini sadece seyirci için yapmış

olan üstat, izleyeni avcunun içine alıyor, film bitene kadar da bir lahza olsun bırakmıyor. Lehman’ın dahiyane senaryosu formunun zirvesindeki Hitchcock’a mucizevi bir bileşim olanağı tanıyor. Filmlerinin üçte ikisine konu olan casusluk teması, hemen tüm yapıtlarında faydalandığı aşk öğesi, yine bir Hitchcock filminin olmazsa olmazı mizah duygusu sinemasındaki en parlak karşılıklarını buluyor. Komediden gelen ve fiziksel bir oyunculuk anlayışının en değerli temsilcilerinden Cary Grant’in eşsiz plastiği ve Lehman’ın doyumsuz diyalogları ile en eğlenceli, oyunbaz ve seyir zevki yüksek filmine imza atıyor yönetmen. Filmi komik kılan şeylerden biri de Hitch’in kitabını yazdığı ‘casusluk filmi’ türüne değgin ne varsa tiye alıyor olması. Postmodern sulara açılıp, kendi filmlerini, giderek kendisini iğnelemesi. Kendi yarattığı klişeleri bir bir gülmece unsuruna dönüştürmesi. Pek çok filminin özü olan ‘örtülü kimlik’ ve ‘kimliklerin karışması’ esprilerini Coen’leri aratmayacak bir kara komedi düzeyine taşıdığını da belirtelim. (Bkz: Kötü adamın sağ kolunun patronuna duyduğu homoerotik ilgi.) Hayranlık uyandıran mizansen ve nüktelerle katıla katıla güldürürken, bir yandan da tırnaklarımızı yediriyor ‘suspense’in babası. Entrikayı çözdüm dediğimizde de. Tekrar tekrar izlediğimizde de... Bunu Lehman’ın kusursuz senaryosu kadar, önemli filmlerinde birer kez karşımıza çıkan olağanüstü sinemasal anlara en az iki tane daha ekleyerek yapıyor biraz da: Mısır tarlası ve Rushmore Dağı sekansları. Sinema sanatının doruk noktalarından, sekiz dakikalık tümüyle diyalogsuz mısır tarlası sekansı, Hitchcock’un sesi ve sessizliği belki de en iyi kullanan (Bkz: “Kuşlar”) yönetmen olmasından alıyor gücünü. Gerilimi

yükseltmek için giderek kısalan planlar yerine aynı uzunlukta planlarla aksiyonun tamamını görmemizi sağlıyor, soluğumuzu kesiyor. İzbe bir sokakta, gölgeler arasından sinsice çıkagelen klasik ölüm tehdidi formülünü ters yüz edip, güneşin alnında, açık alanda beliren aleni bir şeye tahvil ediyor. Ancak onunki kadar uçarı bir zihnin ürünü olabilir böyle bir fantezi. Hitchcock, uçak, tren, araba derken dört ayrı eyalette dolaştırıyor bizi. New York’un kaotik kalabalığından Kaliforniya’nın başıboş tarlalarına, dev Amerikan otellerinden dünyanın en büyük tren istasyonuna, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nden Rushmore Dağı’na sürüklüyor. Sinemada uzam dersi veriyor. Mekanda aslına uygunluk takıntısı yüzünden çekim izni alınamayan Birleşmiş Milletler binasının ve Amerikan başkanlarının dev büstleriyle meşhur Rushmore Dağı’nın tıpatıpını hazırlatıyor MGM stüdyolarında. Sarışın merakı yüzünden provalarda saçının her telini ayrı ayrı izlediğini söylediği ve harika bir verim alacağı Eva Marie Saint’i, başrol için de hayatta gerçekten sevdiği tek oyuncu olduğunu itiraf ettiği Cary Grant’i tercih ediyor. Tüm hedefleri on ikiden vuruyor. Bir-iki sahne dışında bütün filmi bakış açısından izlediğimiz ve özdeşleşmenin kaçınılmaz olduğu Grant karakteri, “Reklamcılıkta yalan yoktur. Amaca dönük abartma vardır” diyor filmin en başında. Belki de bu yüzden, onun gözünden baktığımız için, bu kadar fantastik seyrediyor macera. Bir süper kahraman filmi gibi hatta. Hitchcock’un istediği de tam olarak böyle bir etki. Bir sinemaseverin hemen tüm duygularını tatmin edebilecek, dev bir film “Gizli Teşkilat”. Kaç kez izlerseniz izleyin, mutluluktan ürpereceksiniz o zeka dolu kapanışta... 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere k

23


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ROMEO VE JULIET

B

ütün bu eserleri 52 yıllık ömrüne sığdırmış olduğuna hâlâ akıl sır erdiremediğimiz (bunda bir yanlışlık olmalı!) William Shakespeare’in ilk dönem tragedyalarından biri “Romeo Ve Juliet”. Verona’nın anlı şanlı iki ailesinin, Capulet’ler ve Montague’ler arasındaki kan davası arasında kalan iki masum âşığın trajedisine kulak veririz bu eserde. Shakespeare’in zaman zaman bir tür ‘soneler’ buluşmasına çevirdiği bu efsane metin, yazarın kusursuzca uyguladığı ‘engel tanımayan aşk’ formülüne yüzyıllar boyunca öykünülmesine de yol açar, bugünlere kadar taşınan bir etkinin tetikleyici olur. 1992-2008 arasına, yani uzunca sayılabilecek bir döneme yaydığı dört filmiyle beyazperdenin ‘auteur’ sinemacıları arasına girmeyi hak eden bir performansa ulaşan Avustralyalı usta Baz Luhrmann’ın ikinci filmi, Shakespeare’in eserini alıp ‘bambaşka’ bir boyuta taşıyor denebilir. Ona gelene kadar sayısız “Romeo Ve Juliet” uyarlaması yapıldı biliyorsunuz; George Cukor’dan Franco Zeffirelli’ye kadar birçok sinemacının ilgi alanın girdi bu saygıdeğer metin, esinlenmeler de katılınca inanılmaz bir uyarlama toplamı çıktı ortaya. Ama Luhrmann’ın versiyonunu izleyince, buradaki orijinalliğe hayran kalmamak mümkün değil gerçekten de. Ne mi yapıyor Luhrmann bu uyarlamada? Yaptığı şey, hem çok zor hem de çok ‘tehlikeli’ aslında. Senarist-yönetmen, Shakespeare’in metnini modernize ediyor ama orijinal diyaloglara dokunmadan! İlginç ve ‘sınırda’ bir fikir bu. Ve bunu İngilizlerden ziyade Amerikalılardan oluşan bir kadroyla yapıyor, ki işin riskini daha da artırıyor böylece. Örneğin, karakterlerin ellerinde otomatik silahlar olmasına karşın, onlara ‘kılıç’ denmesinin izleyici üzerinde yaratacağı yabancılaşmayı düşünmüyor. Evet, belli bir süre bu türden bir yabancılaşma yaşıyoruz ama metnin gücüyle tüm bu handikabın avantaja çevrildiğine tanık oluyor, kaptırıp gidiyoruz ezbere bildiğimiz hikayeye. ‘Düşman ailelerin âşık çocukları’ klişesinin isim babası olan “Romeo Ve Juliet”, çok iyi bilsek

de her defasında ağzımız açık izlediğimiz bir hikayeye sahip. Romeo ile Juliet’in, ‘ilk görüşte aşk’ın ardından devasa boyutlara ulaşan sevdalarının yansımaları, çok da dallanıp budaklanmıyor aslında hikayede. Shakespeare’in ‘odak’tan sapmamak adına belli kırılma noktaları koyarak onun üzerine inşa ettiği metnine sadık kalan Luhrmann, sınırları genişletip olay örgüsünü karmaşık bir hale getirmekten özenle kaçınıyor. “Yazarın dünyasına bağlı kalarak hikayeyi nasıl modernize edebilirim?” sorusunun cevabını bulmuş gibi yönetmen. Shakespeare’in benzersiz ifadelerini aynen kullanarak çözüyor sorunu, böylece yazarın ‘ağdalı’ bulunabilecek İngilizcesinin bugün de aynı iştahla dinlenebildiğini kanıtlıyor. Özellikle Romeo’nun Juliet’le havuz başında (ve içinde) yaptığı ‘muhabbet’, günümüzün değme senaristlerinin kaleme alamayacağı mükemmellikte. Her zaman denir ya, “Shakespeare, dünyanın en büyük senaristi!” diye, işte bunu gösteren en güzel örneklerden biri bu sahne. Baz Luhrmann’ın filmlerinin ‘özen’ katsayısının ne denli yüksek olduğunu bilirsiniz. “Romeo Ve Juliet” de bu özenden nasibini fazlasıyla almış bir yapım. Sanat yönetimi mükemmel, soundtrack çalışması dudak uçuklatıcı, görüntülerin hikayeyle bütünleşmesi harika, mekan seçimleriyse (örneğin Romeo’nun sürgün yeri) son derece efektif ve etkili. Tüm bunlara doğru bir biçimde eklemlenen oyuncu kadrosuysa hikayenin ruhunu özümsemiş performanslar sergiliyorlar. Leonardo DiCaprio ve Claire Danes, başrollere uygun seçimler olarak öne çıkıyor, ama Mercutio’yu canlandıran Harold Perrineau’nun herkesten bir adım önde olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırız. Ve son olarak... Baz Luhrmann, Shakespeare’in metninde Romeo’nun Paris’i öldürdüğü bölümü kullanmamış ve finali ‘birazcık’ değiştirmiş ama böylesi daha etkili olmuş gibi...

Tybalt’ın Mercutio’yu öldürdüğü sahne, başından sonuna kadar mükemmel bir mizansen duygusuyla vücut buluyor. Filmin belki de tek rahatsız eden oyunculuğu, Paris’i canlandıran Paul Rudd’dan geliyor.

ORİJİNAL ADI Romeo + Juliet YÖNETMEN Baz Luhrmann OYUNCULAR Leonardo DiCaprio, Claire Danes, John Leguizamo, Harold Perrineau, Pete Postlethwaite, Paul Sorvino, Brian Dennehy, Paul Rudd, Diane Venora YAPIM/SÜRE 1996 ABD, 115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (Fox)

Baz Luhrmann, Shakespeare’in tragedyasını yorumlarken diyaloglara müdahale etmekten kaçınıyor. 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere k

25


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

BULUNDUĞUMUZ YOL ORİJİNAL ADI The Way We Were YÖNETMEN Sydney Pollack OYUNCULAR Barbra Streisand, Robert Redford, Patrick O’Neal, James Woods, Susan Blakely YAPIM/SÜRE 1973 ABD, 118 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Sony)

70’lerin yeni Hollywood’unun tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, klasik bir melodram. 26 arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010 k

K

adın seyircilerin, biraz da “Sex And The CIty” sayesinde adını öğrenip ayıla bayıla izlediği “Bulunduğumuz Yol” ağdalı, ağlatmalı filmlerin en iyilerinden biri. Aynen “Aşk Hikayesi” (Love Story) gibi 70’lerin sinemasının romantik arayışlarının uzantısı sayılabilir bu yapıt da. (Alternatif bir okuma, bu filmlerin 60’ların cinsel devriminin ve özgür ilişki yaşayan toplumunun, aşk ve bağlılık gibi ahlaki, muhafazakar değerlere geri çağrılması olarak yorumlar.) “Bulunduğumuz Yol” ancak 70’ler sinemasında eşine rastlanabilecek, dört başı mamur, tastamam özdeşleşmeci sinemanın önemli örneklerinden biri sayılabilir. Bir star filmidir her şeyden önce. Şöhretlerinin zirvesindeki Barbra Streisand ve Robert Redford, kelimenin hakiki anlamıyla döktürürler “Bulunduğumuz Yol”da. Kağıt üstünde uyumsuz gibi görünseler de beyazperdeye düştüklerinde nefis bir kimya yaratırlar. Özellikle komünist âşık Katie rolünde Streisand oyunculuğunun zirvesine çıkar. Katie’nin

idealistliğini, dışadönüklüğünü, zıt kutuptan bir adama aşık olmanın ruhunda yarattığı çalkantıyı ve dizginleyemediği tutkusunu seyirciye geçirmeyi başarır. Redford daha ölçülü bir oyun sergiler. Canlandırdığı Hubbell öyle bir adamdır çünkü. Köşeleri olmayan, sakin, tasasız ve konvansiyonel bir karakterdir. İdeal bir beyaz Amerikalıdır. Sydney Pollack, neredeyse filmlerinin yarısında oynattığı Redford’u da, tuhaf çekiciliğiyle Streisand’ı da nefis yönetir. Bununla birlikte, filmin uyarlandığı romandaki politik arka planı kullanmayı ihmal etmez. Aktivistlerin, isyankarların ve devrimcilerin Amerikan toplumunda nasıl öcü gibi görüldüğünü, sistemin dışına itildiğini bir kez daha hatırlatır. 70’lerin yeni Hollywood’unun cesaretinden güç bularak, 50’lerdeki sol korkusuna ve o korkunun öğüttüğü yaşamlara ağıt yakmayı başarır.

Filmin detaylı bir mizahı da var. Özellikle ‘Marx kardeşler partisi’ çok klas bir gülmece sahnesine dönüşüyor. Katie gibi güçlü bir kadının aşka bu derece teslim oluşu ve yaşadığı perişanlık fazla melodramatik kaçıyor.


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

DR. T VE KADINLARI ORİJİNAL ADI Dr. T And The Women YÖNETMEN Robert Altman OYUNCULAR Richard Gere, Helen Hunt, Farrah Fawcett, Laura Dern, Kate Hudson YAPIM/SÜRE 2000 ABD – Almanya, 117 dk. GÖRÜNTÜ/SES 22.35:1, 5.1 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Pinema)

Usta yönetmenlerin ‘ah bu kadınlar’ temalı en az bir filmi vardır. Bu da Altman’ınki!

R

obert Altman ustanın, çok sevilen filmleri (Hazır Giyim, Oyuncu, Gosford Park) gibi çok karakterli, bol parçalı puzzle filmlerinin anlatım modellerini hatırlatan, pek çok filmindeki kadın karakterlerine olan yaklaşımını da içinde barındıran “Dr.T ve Kadınları” onun filmografisinin en zayıf filmlerinden biri olarak anılır. Jinekolog Sully’nin etrafı kadınlarla çevrilidir. Sadece mesleği gereği değil; karısı, iki kızı ve yine üç kıza sahip baldızıyla ve onların göçmen bakıcı kadınıyla büyük bir evde birlikte yaşamaktadır. Sully hastalarına çok iyi davranan, kadınları aziz gibi gören bir adamdır. Çok sevdiği karısı (öldüğü yıl Akademi’nin yok sayıp Oscar gecesi adını anmadığı Farrah Fawcett!) enteresan bir hastalıktan mustarip: Hestia Sendromu. Sadece, sadık bir koca dahil herşeye sahip olan üst sınıf kadınlarda görülen bu hastalık, bu filmin yapılma nedenlerinden biri olmalı. Altman’ın “Cookie’s Fortune” filminin de senaristi olan Anne Rapp’ın senaryosu bu ilginç hastalığı Sully’nin

yaşadıklarının çıkış noktası olarak kullanıyor. Altman filminde bize kadınların dünyasının ‘bambaşka bir şey’ olduğunu göstermeye çalışıyor. Bilirsiniz, Freud demiş ki: “30 yıllık araştırmalarıma rağmen şu büyük soruyu hala cevaplayabilmiş değilim: Bir kadın ne ister?” Bu soru bu filmin yapıldığı yılda bile demode bir soru sayılırdı. Kadınların değişken ruh hallerini anlatmaya soyunan filmler kadınları ‘özel’ göstermekten ziyade ‘ruh hastası’ gibi gösterme potansiyallerine de sahip oluyorlar. Nitekim Sully’nin yaşadıklarının ardından gerçekleştirdiği uyanışın sonunda, aşık olduğu kadından anlamsızca red cevabı alınca herhalde bin kez filan yaşadığı doğum mucizesiyle yeniden kendine gelmesi de ne derece inandırıcıdır, tartışılır. Ama finaldeki gerçek doğum sahnesi biz izleyicilere şok etkisi yaratmıyor da değil hani!

Farrah Fawcett, ekonomik bir rolde etkili bir performans çıkarmayı başarıyor hayatının bu son filmlerinden birinde… Bir ara Hollywood bir Helen Hunt rüzgarı estirmeye çalıştı. Ama Hunt’da en ufak bir cinsel cazibe bulmak mümkün değil! k 26 Kasım - 02 Aralık 2010 / arkapencere

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Red Riding Hood İlk “Alacakaranlık”ın (Twilight) yönetmeni Catherine Hardwicke, “Kırmızı Başlıklı Kız” masalına el atıyor bu kez. 11 Mart 2011’de gösterime girmesi planlanan filmde başrolü Amanda Seyfried üstleniyor. Nasıl bir ‘kırmızı başlıklı kız’ olacağını merak etmiyor değiliz! 2 - 1. Malatya Uluslararası Film Festivali Malatya da film festivaline kavuştu sonunda! 26 Kasım-2 Aralık tarihleri arasını rezerve eden festival, ‘mizah’ teması üzerine yapılanan bir programa sahip. Uluslararası uzun metraj ve ulusal kısa metraj yarışmalarının yanı sıra ilginç bölümlerle zenginleştirilen bu etkinlik, umarız devamını getirebilen bir çabanın ürünü olur. 28

k arkapencere / 26 Kasım - 02 Aralık 2010

3 - ZAZ David Zucker, Jim Abrahams ve Jerry Zucker’dan oluşan ZAZ ekibi, sinemada absürt güldürü geleneğini Mel Brooks’tan devraldıktan sonra çarpıcı ürünler ortaya koymuş bir üçlü. “Uçak” (Airplane!), “Çok Gizli” (Top Secret) ve “The Naked Gun” (Çıplak Silah) filmleriyle izleyeni koltuktan düşürecek kadar güldüren ekip artık dağılmış durumda, ardıllarındansa pek de sağlam işler çıkmıyor! 4 - Taşrada Var Bir Zaman Gezici Festival’in sinema kitaplığına bu yıl eklenecek kitap, Zeynep Tül Akbal Süalp ve Aslı Güneş’in editörlüğünde hazırlanmış. Taşranın çeşitli temsil biçimlerinin tartışıldığı, kültür ve sanatta taşra imgesinin irdelendiği kitapta bu konu etrafında şekillenen yazılar bulunuyor... Çitlembik Yayınları’ndan.

5 - William Shakespeare 400’ün üzerinde filmle beyazperdeye en çok uyarlanan yazar olma özelliğini açık ara koruyan Shakespeare, sinema sanatının en sevdiği yazarların başında geliyor haliyle. Sadece “Hamlet”in 50’nin üzerinde beyazperde uyarlaması olduğunu söylesek, bu sevginin nedeni anlaşılır herhalde!


Ring’in (The Ring) ‘Kiracı’dan (The Lodger) sonra ikinci ‘Hitchcock filmi’ olduğunu söyleyebilirsiniz.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 57