Issuu on Google+

FRITZ LANG'DAN 'KARA FİLM'E GİRİŞ KİTABI

BİR ŞEHİR KATİLİNİ ARIYOR HARRY POTTER PRENSESİN UYKUSU CEM YILMAZ RUHLARIN JÜLYETİ GREENBERG

19 - 25 KASIM 2010 / SAYI: 56


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

EDEBİYATI UYARLAMAK MEŞAKKATLİ İŞTİR!

E

debiyat dünyasının fazlasıyla zengin yapısından yararlanmak, birçok sanat dalında (örneğin resim, opera, tiyatro) olduğu gibi sinemada da sıkça başvurulan bir yöntem. Hatta sinemanın temel beslenme kaynaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz edebiyat için. Özgün senaryo sıkıntısını aşmanın en ‘kolay’ yollarından biri edebiyatla sıkı fıkı olmak. Ancak bunun olumlu tarafları olduğu gibi, birçok da olumsuz tarafı var; bu durumun en belirleyici faktörü ise ‘doğru’ uyarlama yapamamak olarak kendini gösterir. Kitap sayfalarında akıp giden ve okuyucuyu kendine hapseden cümlelerin ‘canlanması’, kimi zaman edebiyat severleri ‘rahatsız’ eden bir ‘uyarlayamama’ meselesine kucak açar, ki böylesi bir durumda sinema-edebiyat ilişkisinin açmazları devreye girer. Birçoklarının iddia ettiği gibi kitabın hacmiyle ilgili bir mesele değil tabii ki bu; bin sayfalık bir romanı uyarlamakla yüz sayfalık bir metni beyazperdeye taşımak arasında temelde bir farklılık yok. Yeter ki edebi metni doğru anlayıp doğru yansıtan bir beyin tarafından yapılsın uyarlama! Sinemayla yaşıt olan edebiyat uyarlamalarında iyiler, vasatlar ve kötüler olmuştur her zaman. Kimi zamansa çeşitli fikirlerin çatıştığı bir ortamın doğmasına neden olur bu uyarlamalar. Örneğin Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni ya da Umberto Eco’nun “Gülün Adı”nı uyarlayan isimler, birçokları tarafından kıyasıya eleştirilirken, bazıları da romanların ruhunu etkili bir dille yansıttıklarını söylerler. Bilimkurgu edebiyatının ustası Philip K. Dick uyarlamalarında da benzer bir durum söz konusu; yazarın fanatiklerini memnun etmek pek mümkün olmadı şimdiye kadar,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

“Blade Runner” örneğini dışarıda tutarsak... Klasik roman uyarlamaları için de aynı cümleleri kurabiliriz; Tolstoy’un “Savaş Ve Barış”ından Dostoyevski’nin “Suç Ve Ceza”sına, Hemingway’in “Silahlara Veda”sından Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ne, Balzac’ın “Goriot Baba”sından Cervantes’in “Don Kişot”una, Austen’ın “Aşk Ve Gurur”undan Bronte’nin “Rüzgârlı Bayır”ına, Dickens’ın “Oliver Twist”inden Hardy’nin “Jude”una kadar uzanan klasik uyarlamalarda ‘tatminsizlik’ boyutu tahmin edemeyeceğiniz kadar büyüktür. İnsan nüfusunun büyük bir kısmının aşina olduğu bu metinlerden yola çıkarak yazılan senaryolar, bir yandan sinema sanatını ayakta tutma işlevi üstlenirken, öte yandan da yazılmış olana bağlılığını haykıran kitlelerin hedefi haline gelirler. İşin bir başka boyutu ise ‘serbest’ uyarlamalarla kendini gösterir. Orijinal metni çıkış noktası olarak alıp onu modernize eden, karakterlerle oynayan ve ruhunu üç aşağı beş yukarı korumaya çalışan bu uyarlamalar, edebiyat çevreleri tarafından genellikle hoş karşılanmaz. Bildiğimiz metnin deforme edilmesi, çoğu zaman beyazperdede bambaşka ve eğreti bir yöne doğru akarken, usta ellerde kimliklenen filmlerde yeni ve çarpıcı bir boyut da yakalanabilir. Başta da dediğimiz gibi, edebiyat dünyasından ödünç alınan fikrin kimlerin elinde şekillendiğine bakar her şey...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, MURAT EMİR EREN, İLHAN YURTSEVER, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Harry Potter Ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 1, Prensesin Uykusu.

12 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

14 TRENDEKİ YABANCI

Cem Yılmaz, dört filminin senaryolarını kitaplaştırırken, genç yazarlara örnek olacak bir çalışma gerçekleştiriyor.

16 AŞKTAN DA ÜSTÜN

'Film noir' (kara film) denen o efsanevi türün ortaya çıkışını müjdeleyen Fritz Lang başyapıtı: Bir Şehir Katilini Arıyor.

18 ÖLÜM KARARI

Beyazperdenin Harry Potter çılgınlığında sona yaklaşırken, serinin 'önemli' kahramanlarına bir göz atalım istedik!

22 LEKELİ ADAM

Federico Fellini, ilk renkli filminde yine kamerasını karısı Giulietta Masina'ya çeviriyor: Ruhların Jülyeti.

24 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Seni Seviyorum New York, Greenberg, Eşrefpaşalılar, Hiç Hesapta Yokken, Oyun.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Green Lantern, Mürekkep Balığı Ve Balina, Sinemasal Yolculuk, Fritz Lang, Bana Old And Wise’ı Çal.

k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI: BÖLÜM 1 ORİJİNAL ADI Harry Potter And The Deathly Hallows: Part 1 YÖNETMEN David Yates OYUNCULAR Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint, Ralph Fiennes, Helena Bonham Carter YAPIM 2010 İngiltere-ABD SÜRE 146 dk.

Ne önceki filmdeki sıkıcı ergen muhabbetlerine yenik düşülüyor ne de aksiyon sahneleriyle zaman geçiriliyor. Dokunaklı finaliyle, ilk perde bitmesi gereken yerde bitiyor. 6

k arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010

K

itapların ilkini okuyup gerisini sinema uyarlamalarına bırakmayı yeğleyen biri olarak, üçüncü film olan “Azkaban Tutsağı”nın dışındaki hiçbir Harry Potter filmine karşı sempatik duygular taşımadım. Harry Potter serisinin iyi yaratılmış, detaylandırılmış, kendine has bir evreni var, tamam. Baş kahramanı Harry hiçbir zaman bir ‘süper çocuk’ olmadı. Önceki benzer çocuk kahramanların aksine zeki olduğu şüphe götürmeyen ama bir türlü de çevresinde popüler olamayan, kahramanlaştıkça etrafında sevilen bir karakter olmadı hiç. Harry iddiasız görüntüsü, ortalamanın üzerinde olsa da süper bir zekaya sahip olmayan, kusurları olan bir karakter… Tamam, bu da güzel. Serinin yaratıcısı J.K. Rowling’in en büyük ‘numara’sı da zaten, her ne kadar ortalık büyüden-büyücüden geçilmiyor olsa da, iyi kahramanlarını ‘insan olmak’tan hiç uzaklaştırmaması… Edebiyat ve sinemada her zaman tutan ‘seçilmiş kişi’ klişesinin dışında Harry’nin büyücülük okulu Hogwarts’daki dersleri pek de iyi değil. En yakın iki arkadaşından biri olan Hermione derslerle, büyülerle ve kültür-sanatla her zaman daha alakalı mesela. Harry’nin en yakın arkadaşı Ron’u da, Harry’yi de adamakıllı çekip çevirecek kadar anaç üstelik. Ancak bu iyi özellikleri okulda onu popüler hale getirmeye yetmiyor. Hatta pek sevildiği bile söylenemez. Rowling, sempatiyi ve sakarlığı ise Ron'a saklamış daha çok. Fiziksel özellikleriyle de cazibe merkezi olmaktan uzak olan Ron, izleyicilerin sevgisini kolayca kazanabilen bir karakter. Bu üç kusurlu karakterin kendilerine çok yabancı, fantastik bir dünyada verdikleri varolma mücadelesi ‘karanlık tarafına yenilmiş’ (!) Lord Voldemort ve onun destekçilerinin de katkısıyla hayli renklendirilmiş. Zaman zaman iyiyle kötünün birbirine karıştığı olay örgüsü, büyücülük eğitimi alıyor olsalar da ‘büyüme’nin getirdiği binbir zorlukla başa çıkmaya çalışan çocukların tanıdık sorunları, renkli ve bazen de oldukça heyecanlı

fantastik olaylar… Serinin ticari potansiyeli ve kaçınılmaz başarısı için Rowling’i tebrik etmeli. Aslında Rowling’in hikaye kurgusu “X-Men” çizgi romanlarını hatırlatmıyor da değil… Gelgelelim Chris Columbus’un ilk iki filmi seriyi kazasız belasız başlatan filmler olsalar da; uyarlandığı kitabın olay örgüsünü daha iyi süzen, karanlık atmosferini çok daha iyi betimleyen Alfonso Cuarón’un elinden çıkma üçüncü film “Azkaban Tutsağı”, serinin en doyurucu filmi olmuştu. Sonrasında gelen filmler ise giderek yönetmenlik becerilerinin belirginsizleştirilip hikayenin ve karakterlerin ön planda kalması üzerine kurulan stratejinin ürünleri oldular. Hatta son filmler TV yönetmeni David Yates’e teslim edilince J.K. Rowling ve stüdyonun idareyi daha çok ele almayı amaçladıkları konuşuldu. Fanatikler kızabilirler ama Yates’in çektiği filmler serinin en kötü filmleri oldular. Çünkü renksiz, ritim sorunları olan filmlerdi. Ama Yates’in iyi bir Harry Potter filmi çekebilmesi için iki tanesini harcaması gerekiyormuş demek ki! Nitekim her Harry Potter filminde beklediğimiz şeyler gerçekleşiyor bu ‘sonun başlangıcı’ filminde. Önceki filmlerde çok az girip çıkılan ‘gerçek dünya’da ve ‘muggle’ların (normal insanların) arasında yaşanan nefes nefese bir açılış yapıyor film. Harry Potter’ı Voldemort’un ‘ölüm yiyiciler’inden kaçıran iyi büyücülerin ‘ilginç’ operasyonunun ardından üç ana kahramanımız uzun bir süre başbaşa kalıyorlar. Üstelik bu sahneler onların iç dünyalarına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere yönelik hesaplaşmaların yaşandığı süreci gösteriyor bize. Özellikle anne babasına zarar gelmesini engellemek için onların hayatından ‘obliviate’ büyüsü yaparak çıkan Hermione’nin (o sahnenin bana çok duygusal geldiğini belirtmem gerek) sadece iki arkadaşını değil en baştan beri seriyi ne kadar da derleyip toplayan bir karakter olduğu kanıtlanıyor. Üçlünün Büyü Bakanlığı’na girdikleri sahneler ise serinin hiçbir filminde olmayan bir mizah duygusu barındırıyor… Şimdiye dek ana olay örgüsünün içine bir


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Filmin olay örgüsü "Yüzüklerin Efendisi"ni hatırlatıyor. Harry ve arkadaşları, Mordor Dağı'na hareket eden Frodo ve arkadaşlarının korkutucu kader yolculuklarını paylaşıyorlar sanki. 8

k arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010

türlü tam bir yetkinlikle katılamayan Büyü Bakanlığı’nın kötüler tarafından yapılan bir karşı-devrimle ele geçirilişi ve faşizan bir yönetime teslim edilişi ise hayli manidar. Voldemort’un kurduğu yeni Bakanlık sistemi gözetleme-sansür ve korkutma üçgeni üzerinde yükseliyor. Sadece muggle’lara karşı ırkçılık yapılmıyor, kendileriyle aynı fikirleri paylaşmayan azınlıktaki büyücülere karşı da hoşgörüsüz bir tutum sergileniyor. Filmin kendi olay örgüsü ise “Yüzüklerin Efendisi”ni hatırlatıyor ister istemez. Harry ve arkadaşları, Mordor Dağı’na hareket eden Frodo ve arkadaşlarının korkutucu kader yolculuklarını paylaşıyorlar sanki. Önceki filmlerden de görüldüğü gibi ele geçirilip etkisizleştirilmesi gereken ‘hortkuluk’lar vardır. Bir video oyunu gibi her birinin ayrı bilmeceler içinde saklanıyor

oluşu büyü filmlerinin de bildik numarası zaten. Bu yapıyı birebir takip eden film ana karakterlerinin iç dünyalarına, onların ‘normal olmaya özlem duyma’ klişesine bile oldukça ölçülü yaklaşıyor. Ne önceki filmdeki sıkıcı ergen muhabbetlerine yenik düşülüyor ne de hareket olsun diye yapılan aksiyon sahneleriyle zaman geçiriliyor. Dokunaklı ve karanlık finaliyle tam bitmesi gereken yerde bitiriyor bu ilk perdeyi. Hatta öyle ki; “Bölüm 1”in bu finali, son filmdeki büyük savaşı, kitaplarını okumamış, onlardan yapılmış uyarlamaları da pek bir isteksizce takip etmiş bu eleştirmene bile hayli merak ettiriyor…

Emma Watson, zaten tüm Harry Potter filmlerinde karakterini en iyi dolduran genç oyuncuydu. Bu filmde iyice parlıyor! Bir süre ‘gizemli kötü’ olarak kalan Lord Voldemort ne kadar sık görünürse etkisini o kadar kaybediyor sanki.


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

PRENSESİN UYKUSU

Ç

ağan Irmak hikaye aktarmayı o kadar seviyor ki, karakterlerine de uzun uzadıya hikayeler, masallar, anılar, anekdotlar anlattırıyor. Anlatmaya daha filmlerinin afiş cümlesinden başlıyor üstelik. “Bazen tek çare bir hikayeye inanmaktır (“Ulak”), “Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün” (“Issız Adam”), “Biri uyudu, öbürü düş gördü” (“Prensesin Uykusu”)... Bazen de karakterler afişten birbirlerine hitap ediyorlar: “Ona bir oda ver baba, gidecek yeri yok” (“Babam Ve Oğlum”), “Ölmek kolaydı ama sen vardın” (“Karanlıktakiler”)... Onun kahramanları bazen acı, bazen tatlı bu masallara sığınmadan yaşayamıyorlar. “Mustafa Hakkında Herşey”in Mustafa’sı bile taksici Fikret’in anlattıklarının doğruluğunu bir an bile sorgulamıyordu. Peki ya adamın anlattıkları ‘hikaye’yse? Yeri gelmişken, o filmin afiş cümlesi diğerlerinden çiğdi: “Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Afiş cümlesine kulak kabartırsak, “Prensesin Uykusu” ‘birinin uyuyacağı, öbürünün düş göreceği’ hikayesiyle kesinlikle tam bir Çağan Irmak filmi. Uyuyan, annesi Seçil'le yeni taşındıkları binada alt komşuları Aziz’le ‘arkadaş’ olan 10 yaşındaki sevimli Gizem. Düş gören ise, aynı zamanda filmimizin kahramanı da olan Aziz. Kimbilir, Aziz belki de Gizem’in görmesi gereken düşleri görüyor. Aziz’in gördüğü bu ‘gündüz düşleri’ni buraya bağlamak kaçınılmaz, öbür türlü “Prensesin Uykusu”nun öykü iskeleti tümüyla bağlamından kopuk görünecek. Gizem’in şuurunu yitirmesi (bu da Yüz Yıl Uyuyan Güzel masalının bir anagramına dönüşüyor) ile Aziz’in kurduğu hayalleri birbirine bağlamazsanız, zaten filmin zemini daha baştan elinizden kayıp gidiyor. “Başka Dilde Aşk”ın Onur’undan sonra kısa bir arayla bu kez kütüphaneci olarak Aziz çıkıyor karşımıza. Ev arkadaşı çapkın Neşet’in aksine sakin ve güleryüzlü (bunun altını çizmek lazım) bir adam olan Aziz yeni taşınan üst komşularının dikkatini çekmekte zorlanmaz. Ancak bekar bir anne olan Seçil ve kızı Gizem’in de hayatında

ayrıca bir ‘gizem’ vardır. Belalıları Ersin'in nefesi enselerindedir. Ersin ve Seçil’in bir münakaşaları esnasında başını çarpan Gizem komaya girer. Hastanede umutla uyanmasını beklerken, Aziz hem kızın günlüğünü okumaya hem ona hikayeler anlatmaya başlar. Bir yandan da onun büyük bir hayalini gerçeğe dönüştürmek üzere kolları sıvar. Açıkçası, Irmak sokaklara çıkıp bas bas bağırsa bile, masallara, hikayelere bayıldığını bu filmdekinden daha anlaşılır bir dille ifade edemezdi. Nitekim Aziz’in Gizem için yapmaya çalıştığı şey bir noktadan sonra Irmak ve izleyicisi arasındaki ilişkinin de alegorisine dönüşüyor. O istiyor ki, gözlerimizi kapatalım ve kendimizi masallarına, düşlerine huşu içinde teslim edelim. Bu açıdan, bu en naif filmi olarak anılacak ileride. Kahramanı Aziz gibi hayattaki sıkıntılara karşı yüzümüze mecburi bir gülümseme takmamızı istiyor besbelli. Yaradılışımızın buna müsait olduğunu söylemeye getiriyor. Masal anlatmak bu kadar öndeyken, Genco Erkal’ın canlandırdığı yönetmen Kahraman Yüce'nin de öyküye dahil olmasıyla Irmak sinema sevgisini hoş bir dokunuşla göstermiş oluyor. Ne var ki, diğer yandan zor ayakta duran öyküsüne sert bir çelme takıyor. Bir ‘hikaye anlatıcısı’ olmak dışında Kahraman Yüce’nin bu senaryoya zekice hizmet ettiğini söylemek kolay olmuyor. Oyuncu yönetimi konusunda Irmak’ın hayli yol aldığını söylemek için bu film iyi bir referans. Her ne kadar diyalog yazımı için aynı şeyi söylemek zor olsa da, genellikle tanınmamış simalardan mürekkep kadrosundan parlak performanslar alıyor. İri ve yuvarlak hatlı gözlüğü, dolgun yanaklarıyla “Küçük Gün Işığım”daki (Little Miss Sunshine) Abigail Breslin’i andıran Şevval Başpınar, Gizem rolünde; benzersiz yüz ifadesiyle Çağlar Çorumlu da Aziz’in bedeninde kadronun öne çıkan isimleri oluyorlar.

Filmin görsel efektleri Türk sinemasının bu konuda nerelere tırmandığını göstermesi bakımından yararlı oluyor. Hayat kadını Aygül karakteri fazlasıyla abartılı ve karikatür bir halde servis ediliyor.

YÖNETMEN Çağan Irmak OYUNCULAR Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Alican Yücesoy, Şevval Başpınar, Ayşenil Şamlıoğlu, Funda Şirinkal YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 110 dk.

Açıkçası, Irmak sokaklara çıkıp bas bas bağırsa bile, masallara, hikayelere bayıldığını bu filmdekinden daha anlaşılır bir dille ifade edemezdi. 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere k

11


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI: BÖLÜM 1

PRENSESİN UYKUSU CEM

ALTINSARAY

DURDURULAMAZ

BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI: BÖLÜM 1

HH

PRENSESİN UYKUSU

HH

AMCAM ÖNCEKİ HAYATLARINI HATIRLIYOR

YUKARIDAKİ TEHLİKE

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

AŞKA FIRSAT VER

H

AŞKIN İKİNCİ YARISI

HH

H

HHHH

HHHH

HHH

HH

ÇOĞUNLUK

HHHH

HHH

DURDURULAMAZ

NEFES NEFESE NEW YORK'TA BEŞ MİNARE

H

BURÇİN S. YALÇIN

HHHH

HHH

HH

PAK PANTER

H

SAMMY'NİN MACERALARI

HH

SİHİRBAZ

HHHH

HHHH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HH

H

H

HHH

HHH

HH

YE DUA ET SEV

H

H

YUKARIDAKİ TEHLİKE

HHH

H

HHH

HH

HHH

HHH

SON AYİN SON SAVAŞÇI SOSYAL AĞ

HHH

TESTERE VII

HHH HH

HHH H

TOPRAK ALTINDA VAY! ARKADAŞ

HH

EŞREFPAŞALILAR

H

GREENBERG

HHH HHH H H H H H

HİÇ HESAPTA YOKKEN

HH

HH

HHH

HHHH

OYUN

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

SENİ SEVİYORUM NEW YORK

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ

12 arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010 k


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

CEM YILMAZ VE ‘KİRALIK KATİLLİK’ YAPMADAN SENARYO YAZMAK

14

k arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010


Cem Yılmaz’ın dört senaryo kitabı, hem bu işe hevesli genç senaryo yazarı adaylarına mükemmel birer beslenme kaynağı ve kılavuz oluşturuyor hem de önsözlerden başlayarak çok iyi birer mizah yapıtı olma niteliği taşıyor.

Y

eşilçam’ın rekortmen senaristlerinden rahmetli Bülent Oran’ın ilginç bir lafı vardır, “Senarist yapımcının kiralık katilidir” der... Oran’ın yaşamını anlatan 430 sayfalık büyük boy “Senaryo Bülent Oran” (İbrahim Türk, Dergah Yay., Mart 2004) kitabının 173. sayfasındaki “Seyirciye nişan almak” başlıklı bölümün hemen girişinde de “İstasyon” filminden bir alıntı yer alır: “Herkes kiralıktır... Bütün insanlar...” Yani Oran’a göre senaristin ‘kiralık’ olmasında yadırganacak bir şey yoktur, gayet normaldir. ‘Yeşilçam usulü senaryo yazımı’nın büyük ustası Bülent Oran’ın, Türk sinema tarihinden renkli sayfalar çevirmek isteyen herkese hararetle tavsiye edeceğim anılarından kısa bir bölüm daha alıntılayayım: “Sayısız senaryo yazdım. Yalnız bunu iki şeyden dolayı götürebildim. Bir mizahçılıktan gelmiş olmam. Her senaryoda mizah ayrı bir sıcaklık getiriyor. İkincisi şanslı olmam.” Cem Yılmaz’ın, birini incelikle adıma imzalayarak gönderme nezaketinde bulunduğu dört senaryo kitabına göz attığımda, aklıma ister istemez Bülent Oran’ın kurduğu ‘senaryo-mizah-sıcaklık’ ilişkisi ve başarısını mizahçılık geçmişine bağlaması geldi. Kuşkusuz, Cem Yılmaz’da mizahın da şansın da çok daha fazlası var! Bülent Oran gibi bir uzman-emektar ile birkaç kuşak ardından gelen Cem Yılmaz gibi bir komedi sanatçısını kıyaslayarak bazı sonuçlar çıkaracak değilim, ama dediğim gibi Cem Yılmaz’ın en azından senaryo yazarken ‘yapımcıya kiralık katillik yapmamak’ gibi bir şansa sahip olduğunu ve bu şansı da çok iyi kullandığını söyleyebilirim. Okuyan Us Yayınları’ndan çıkan “G.O.R.A.”, “Hokkabaz”, “A.R.O.G” ve “Yahşi Batı” senaryo kitapları, hem bu işe hevesli genç senaryo yazarı adaylarına mükemmel birer beslenme kaynağı ve kılavuz

oluşturuyor hem de önsözlerden başlayarak çok iyi birer mizah kitabı olma niteliği taşıyor. Kitapların arka kapakları Alin Taşçıyan (Hokkabaz), Murat Özer (A.R.O.G), Uğur Vardan (Yahşi Batı) ve bendeniz (G.O.R.A.) tarafından yazıldığı için söylemiyorum ama tıpkı adı geçen filmler gibi baştan sona neşeli yapıtlar bunlar. Eğer yönetmen ve oyuncu değilseniz ya da bir tez hazırlamıyorsanız senaryo okumak, en az senaryo yazmak kadar zahmetli bir iştir... Cem Yılmaz senaryoları ise en kısa deyimle, sinemaseverlere keyifli okuma süreçleri vaat ediyor. Her kitabın önsözünde, alabildiğine samimi bir dille senaryo yazım süreçlerini

dikkat etmek çok önemli, çünkü yazdığınız diyaloglar yazıda komik olmakla kalabilir” gibisinden uyarılar yapmış. Her kitabın sonunda filmlerden kareler içeren bolca fotoğraf bulunması da kitaplara ayrı bir renk katıyor... Bunlar da arka kapaklara yansıyan önsöz satırlarından: “Set yanarken Ozan’ın el kamerasıyla yangına doğru yürüyüp sanat grubunu kastederek ‘Vayy çok güzel yapmışlar yangını’ dediğini hatırlıyorum... O sırada set gerçekten yanıyordu.” (G.O.R.A.) “Eğlenceli bir anı; Arif büyük bir arı tarafından kovalandığı sahnede 3 farklı şehirde çekilmiş planlarla neredeyse 2000

bizlerle paylaşıyor Cem Yılmaz. “Senaryo şaheseri olmamakla beraber, ‘Hokkabaz’ filminin senaryosunu hizmetinize sunuyorum... Dilediğiniz gibi yararlanın... İster iyi örnek ister kötü örnek olsun, bilgiden zarar gelmez. En güzel senaryolarınızı hayata geçirmeniz dileğiyle...” demiş. Ya da “Diyalog yazma işini çok seri yaptığımızı söyleyebilirim. Bunun bir sebebi de diyalogları seslendirerek yazmamız olabilir, en ağza uygun hale geldiği anda yazıya geçirmek biraz rahatlatıyor beni. Eğer komedi yazıyorsanız, özellikle zamanlama denilen, hemen elden kaçıverecek şeye bu evrede

km. yapar. Sahne totalde 12 saniyedir ve aslında 20 metre bile koşmamıştır. Tuhaf doğrusu... Eh sinema işte.” (A.R.O.G) Cem Yılmaz, son TÜYAP Kitap Fuarı’nda kitaplarını imzaladığı gün, standın önünde uzun kuyruklar oluşmuş, ortalık ana baba gününe dönmüştü. Dilerim, aynı fırtına yakın gelecekte Cem Yılmaz’ın senaryolarından ilham alan genç-yaşlı senaristler tarafından da yeni senaryolarla estirilir. Ve dilerim ki senaristlerimiz, ‘yapımcının kiralık katili’ değil de Cem Yılmaz gibi şanslı olurlar. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

15


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

BİR ŞEHİR KATİLİNİ ARIYOR Fritz Lang’ın sesli çektiği ilk film olan “Bir Şehir Katilini Arıyor” (M) hem kara filmlerin hem de seri katil gerilimlerinin erken bir prototipi sayılabilir. Katili canlandıran Peter Lorre’ın devleştiği başyapıt, aynı zamanda Almanya’nın en karanlık çağının alegorisine de dönüşüyor.

A

LMAN USTA FRITZ LANG’In “En sevdiğim filmim” dediği “Bir Şehir Katilini Arıyor” korku REJİMİNİN CENDERE GİBİ sıkıştırdığı bir kenti anlatır. Fakat korku, tepeden inmemiş, yatay bir ilerleme kaydetmiştir. Sekiz çocuğu öldüren ve yakalanamayan seri katil yüzünden Berlin, endişeyle kendi üstüne kapanan bir kente dönüşür. Filmin ilk sahnesiyle Lang, korku atmosferinin şehre nasıl hakim olduğunu özetlemeyi başarır. Film başlarken dokuzuncu cinayete, daha doğrusu cinayet olup biterken kentin verdiği tepkiye tanık oluruz. Bir anne evinde, okuldan dönecek kızına yemek hazırlar. Endişe içinde odadan odaya dolanır. Okul öncesi yaştaki çocuklar, sokakta top oynarken içinde ölüm ve korku temaları bulunduran tekerlemeler söyler. Anne bağırarak tekerlemeyi susturur. İnsanları bir çocuğun boyu hizasından izleriz. Herkes ellerini paltolarının ceplerine sokmuştur. Hızlı hızlı ve sessizce evlerine doğru kaçarlar. Kimse en temel yaşam alanları olan kent sokaklarında huzurlu ve rahat değildir. Nedenini biraz sonra öğreniriz: Bir siluet kız çocuğuna yaklaşır. Ardından nefis bir kurgu ile önce kızın balonunun uçtuğunu ardından eliyle sektirdiği topunun yuvarlanarak çimlerin arasında kaybolduğunu görürüz. Siluet, kızı öldürmüştür. “Bir Şehir Katilini Arıyor”un Berlin’i ile “Bisiklet Hırsızları”nın (Ladri Di Biciclette) Roma’sı birbirine çok benzer. Biri faşizmin demir yumruğu altına girmekte olan, biri de faşizmden yeni kurtulmuş iki şehirdir. Sokaklardaki umutsuzluk, tekinsizlik, patolojik korku ve sessiz kriz çok belirgindir. Fritz Lang, bir yandan bir seri katil filmi yapar.

Bir yandan da bir ‘zeitgeist’ başyapıtı üretir. Büyük Bunalım olarak adlandırılan küresel kriz yüzünden işsizliğin yüzde 30’lara fırladığı Almanya’dır burası. Suç, almış başını yürümüştür. Demokrasiye ve hukuksallığa olan inanç sıfıra inmek üzeredir. Fritz Lang’ın filmi çekmeye başlamasından birkaç ay önce, Nazi Partisi yüzde ikilerde gezinen oyunu yüzde 18’lere çıkarmıştır. Dahası, iki yıl sonra yüzde 43 ile tek başına iktidar olacağının ayak seslerini duyurmaktadır. Yönetmen, katilin yakalanma sürecini, kuracağı alegoriye zemin olarak kullanır. Yasaları uygulayan güvenlik güçlerinin basiretsiz kaldığı, katili yakalayamayarak halkın güvenini yitirdiği noktada devreye yeraltı cemiyeti girer. Efektif fakat kanun dışı yöntemlerle katili yakalamayı başarırlar. Toplum nezdinde sorun çözülmüştür! Lang, kısa vadede kitlesel panik ve depresyonla sarıldıkları yılanın, uzun vadede dönüp halkı sokacağının sinyalini verir. Besbelli ki Berlin mafyası Nazi Partisi’ni temsil eder. Emniyet müdürlüğünde ve çete karargahında eş zamanlı yürütülen toplantıda, Lang bu iki organizasyon arasındaki stratejik zıtlığı vurgular. Bürokrasi, ayağını sürüyerek ilerleme kaydedemezken, hırsız ve dolandırıcılardan müteşekkil örgüt net sonuçlara giden bir strateji ortaya koymayı başarır. Fritz Lang, epey Thomas Hobbes etüt etmiş gibidir. Toplum, düzen ve güvenlik duygusu arar hep. Bunun için gerekirse özgürlüklerinin kısıtlanmasına göz yumar. Egemen ve etkin bir iktidarın hukuksuzluğunu görmezden gelmeyi başarır... “Bir Şehir Katilini Arıyor” salt alegoriden ibaret değildir. Aynı zamanda psikolojik bir başyapıttır bu. Aktör Peter Lorre’ın muazzam

bir performansla ortaya koyduğu çocuk katilinin psikolojisi kadar, seyircinin psikolojisi de mercek altındadır. Film bir seri katil serüvenidir. Lakin kesif bir gerilim duygusu içinde filmi izledikten sonra, seyirci tek bir cinayet sahnesine dahi şahit olmadığını fark eder. Lang, insanın en çok göremediği şeylerden korktuğunun bilinciyle çekmiştir filmini. Tek bir sahnede katilin elinde bıçak görürüz. Onda da bıçağını portakal soymak için kullanır! Lang, bu etkiyi ses, gölge ve yansıma oyunlarını kusursuz kullanarak elde eder. Tek damla kan dökmeden çocuk ölümlerinin kentte doğurduğu korkuyu net bir şekilde ifade etmeyi başarır. Filmi eşsiz kılan en önemli unsur, finaldeki mahkeme sahnesidir şüphesiz. Lang’ın seyirciyle oynadığı oyunun da doruk noktasını teşkil eder. Seri katilin gerçekten zavallı bir akıl hastası olabileceğini ileri sürer yönetmen. Bu noktaya kadar tarafını tuttuğumuz Berlin mafyası bir anda zorbalaşır ve sempatimizi yitirir. Katilin yakalanmış ve az sonra sahte mahkemenin kararıyla öldürülecek olması seyirciye rahatlatıcı, şiirsel bir adalet duygusu geçirmeyi başarmaz artık. O anda film içinde geriye dönüp, bir çocuğa yardım ederken sapık zannedilen, kitlesel histerinin kurbanı olup linç edilmekten son anda kurtulan masum adamı veya katili yakalayabilmek için çetenin döverek bilgi aldığı bekçiyi hatırımıza getiririz. Adalet yoktur, sadece güçlünün güçsüz üzerinde tahakkümü vardır. Çetecilerin katili yakalama motivasyonu da zaten adaleti ve toplumsal güven duygusunu tesis etmek değil, polisin kentteki etkinliğini azaltıp rahat rahat suç işlemeye devam etmektir. Seri katilin şiddetine yabancılaşıp çetenin şiddetini soylulaştırdığımız için kendimizden utanırız. k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI MURAT EMİR EREN (Rope, 1948)

memireren@gmail.com

1 'Boy sırası'na göre 11 harrY potter YAN karakterİ Harry Potter serisi boyunca 12 sezonluk bir dizi kadar yan karakterle tanıştık; bu karakterlerle hemhal olduk. Değme yaratığın, değme büyücünün hayatımıza girdiği serideki yan karakterlerden sahaya bir 11 sürmeyi denedik...

H

arry Potter filmleri nihayete ermek üzere. Bu hafta gösterime giren Harry Potter ve Ölüm Yadigarları - Bölüm 1, kasvetli son kitabın beyazperdedeki ilk izdüşümü. Adet olduğu üzere artık bu gibi bol para getiren serilerin son filmleri iki parça halinde piyasaya sürülüyor. Harry Potter da aynı kaderden kurtulamadı. Seri günümüze gelene dek Harry'nin büyüme aşamalarını izleyicisine de yaşattı. İlk filmden günümüze dokuz yıl geçti. Seri ilerledikçe daha kasvetli, bir o kadar da lezzetli bir hal aldı. Ölüm Yadigarları, bu kayda değer edebiyat hadisesinin ağızlara layık finali olarak huzurlarımıza sunuldu. Bu filme varana dek önümüzden nice karakter, nice gudubet ve sihirli suret geçti. Aralarında izleyicide özel bir yer edinenler oldu elbet. Biz de bunları topladık, boy sırasına dizdik...

18

arkapencere / 19- 25 Kasım 2010 k

1

Albus Dumbledore Canlandıran: RIchard HarrIs Harry Potter serisinin en önemli isimlerinden biri, ak sakallılar aleminin de en büyüklerinden olduğunu belirtelim. Çok güçlü bir büyücü ve müthiş bir eğitimci olan Dumbledore, Lord Voldemort'un korktuğu yegane şahsiyettir. Dumbledore'un yaşamı 116 yıl sürmüştür. Harry Potter’a her daim iyi davranan ve onu bekleyen sona doğru hazırlamak üzere elinden geleni yapan Dumbledore, en çok kara büyücü Grindelwald'a karşı elde ettiği muazzam zaferle ve ejderha kanının 12 ayrı konuda incelikli bir şekilde kullanılışını bulmasıyla ün yapmıştır. Rowling’in bu muhterem şahsiyete Albus Dumbledore ismini vermesi rastgele yapılmış bir seçim değil şüphesiz. Albus, Latince "beyaz" anlamına gelir ve bilgelik ve aydınlanmayı temsil eder.

2

Lord Voldemort Canlandıran: Ralph FIennes Harry Potter serisinin bölüm sonu canavarı kıvamındaki kötülük dolu karakteri olan Voldemort, aynı zamanda toz pembe ilerleyen serinin hareket kazanmasına da vesile olan en orijinal karakteri. Tüm zamanların en korkunç büyücüsü Voldemort, Harry’nin ebeveynleri Lily ve James Potter'ın da ölümünden bizzat sorumlu olan kişi. O sırada çok küçük olan Harry’yi de öldürmeye çalışmışsa da, gönderdiği büyü alnından geri dönüp Voldemort’a çarpar, onu tastamam zayıflatır. Karanlık Lord olarak da anılan Voldemort’un destekçilerine Ölüm Yiyenler denir. Voldemort, safkan bir anneden ve 'muggle' bir babadan doğmadır. Gerçek adı Tom Marvolo Riddle'dır. 11 yaşında Albus Dumbledore tarafından Hogwarts'a davet edilmiştir...


2

3

Ron Weasley Canlandıran: Rupert GrInt Serinin haliyle önemli bir dinamiği alan komedi yükünü de üstlenen Ron, Harry Potter’ın en yakın arkadaşı, biricik kankasıdır. Yedi çocuklu bir ailenin oğlu olan Ron'un en belirgin özelliği kızıl saçlarıdır şüphesiz. Babası Sihir Bakanlığı'nda çalışır. Lakin haddinden fazla kalabalık bir ailenin sorumluluğu ağır gelmiş, onu hayli yoksul bırakmıştır. Çocukken başından geçen bir hadise dolayısıyla Ron örümceklerden pek hazzetmez. Serinin sonunda öğreniriz ki, Ron yaşayan tüm büyücüler içerisinde en güçlü on büyücüden biri haline gelmiştir. Ron, serinin romantik ilişki kontenjanını da Hermione’ye olan tutku dolu hisleriyle doldurur. Harry Potter'ın olmazsa olmazı diyebileceğimiz bu sevimli ikili, gel zaman git zaman evlenir, çoluk çocuğa karışır.

3

4

MInerva McGonagall Canlandıran: MaggIe SmIth Serinin 'itidal telkin eden', gönül rahatlığıyla yanına ilişebileceğiniz, güven verici yüzü olarak boy gösteren hocası Profesör McGonall, serinin başında Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda müdür yardımcısı, Gryffindor Binası Müdürü ve Biçim Değiştirme öğretmeni olarak karşımıza çıkar. Profesör McGonagall neredeyse tüm ömrünü vakfettiği biçim değiştirmeyi sihrin en karmaşık ve zor dallarından biri olarak görür. Harry Potter için her daim elinden geleni yapmıştır. Aynı zamanda Albus Dumbledore ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın en sağdık destekçilerinden olduğu söylenebilir. McGonagall istediği zaman bir kediye dönüşebilmektedir. Bu bakımdan bile hayranlık uyandıran biri olduğunu teslim edelim.

4

5

5

HermIone Granger Canlandıran: Emma Watson Hermione, ailesinde herhangi bir büyücü olmamasına rağmen çok yetenekli ve çok çalışkan bir cadıdır. Asi bir görünüşe sahip olsa da, seride Ron’un ve Harry’in birçok problemini pratik zekası ve çalışkanlığıyla çözer. Akademik bilgi sahibi başarılı bir öğrencidir. Harry Potter onu kendi döneminin en iyi cadısı olarak gördüğünü ifade eder. En güçlü sekizinci büyücüdür. Bir nevi sağduyunun sesi hüviyetindeki Hermione, her daim kuralları anımsatan ve bilgi kaynağı olarak kütüphaneyi tercih eden, zekasıyla olduğu kadar dengeli insan ilişkileriyle de ön plana çıkan biridir. Özgüven eksikliği nedeniyle kimi zaman sorunlar yaşasa da, serideki kritik rolü yadsınamaz. Ron’un yavuklusu, Harry’nin de tartışmasız en yakın kız arkadaşıdır.

k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

Draco Malfoy Canlandıran: Tom Felton “Okullu filmler” kuşağında okulun, esas oğlana hayatı zindan eden mendebur veledi kontenjanı her daim vardır. "Harry Potter"da bu kontenjanı dolduran da çok zengin bir ailenin çocuğu olan Draco Malfoy. Tek çocuk olduğu için biraz şımartılmıştır. Züppece davranışları, gösteriş merakı ve safkanlık takıntısından dolayı Harry Potter ve arkadaşları ile hiçbir zaman anlaşamamıştır. Lord Voldemort'dan hoşlanmamasına rağmen ondan çok korkar. Bu yüzden de Karanlık Lord’un emirlerine uymaya çalışır. Hogwarts'daki altıncı yılında Lord Voldemort tarafından Ölüm Yiyen olarak görevlendirilmiştir. Hogwarts Savaşı sırasında Harry ve arkadaşları Draco'nun hayatını kurtarır. Olayların sonunda evlenmiştir. Eşi belli değildir. Bir oğlu vardır.

20

arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010 k

7

7

SIrIus Black Canlandıran: GARY OLDMAN Kimsesiz Harry Potter'ın tek ailesi Sirius Black’tir. Zira onun vaftiz babasıdır. Black ailesinin son torunu olan Sirius Black, Harry'nin babası James Potter'ın en yakın arkadaşlarından birisidir. Sirius, Profesör Albus Dumbledore'un en çok güvendiği isimlerin başında gelir. Sirius, Black ailesinin son üyesi olarak Grimmauld Meydanı 12 Numara'daki evinin Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın buluşma noktası olarak kullanılmasına izin vermiştir. Bu ev Sirius'un Bellatrix Lestrange ile yaptığı düelloda ölmesinin ardından isteği üzerine tek varisi olan Harry'ye kalmış ve o da evi yeniden Yoldaşlık üyelerinin kullanımına bırakmıştır. Bu arada Sirius, Bellatrix ile gerçek bir düello yapmamıştır. Bellatrix hileyle saldırmış ve onu gafil avlayarak öldürmüştür.

8

8

Severus Snape Canlandıran: Alan RIckman Serinin en karanlık karakterlerinden biri olan Severus, aynı zamanda trajik bir yaşam hikayesine sahiptir. Okulda hiçbir zaman yıldız bir öğrenci olmadı, ayrıca yaptığı bir hata sonucu Harry’nin ailesinin de ölümünde etkili oldu. Hogwarts'a geldiğinde kara büyü konusunda öğretmenlerden bile fazla bilgisi vardı. Sıska, soluk yüzlü, kanca burunlu, omuzlarına kadar inen yağlı saçları ve siyah cübbesiyle besili bir yarasaya benzerdi. O dönemki yoldaşlarının tamamı Ölüm Yiyen olmuştur. Hogwarts’da Karanlık sanatlar dersi vermiştir. Hikayenin sonuna dek tarafını tam olarak belli etmeyen Severus, Dumbledore için ajanlık yapmış, çok zor bir görevi yerine getirmiştir. Ölüm Yiyen olmaktan vazgeçme sebebi de Lily Potter’ın öldürülmesidir. Zira Lilly’e gizliden gizliye aşıktır. James’e de düşman!


9

9

HagrId Canlandıran: RobbIe Coltrane Yarı dev yarı insan olan Hagrid, serinin en sevilen karakterlerinden biri, belki de birincisidir. Harry Potter ile arkadaşlarının yakın arkadaşı, sırdaşı olan Hagrid, Dumbledore ile de ayrı bir yakınlığa sahiptir. Hogwarts’da bir süreliğine Sihirli Yaratıkların Bakımı dersinin öğretmenliğini üstlenmiştir. Yedinci kitapta Harry Potter'ı Nymphadora Tonks'un evine götürürken büyük bir cesaret örneği göstermiştir. Grawp adında dev bir üvey kardeşi vardır. Hogwarts savaşında ağır yaralar almıştır. Kendisi birtakım yanlış anlamalar nedeniyle okuldan atılmış olmasına rağmen çok iyi bir büyücüdür. Harry Potter'a sihir dünyasını ilk o tanıtmıştır. İnsan olmamasından olacak, şahane bir ağabeydir. Başka bir deyişle başınız sıkıştığında etrafta olmasını isteyeceğiniz türden bir kişidir.

10

10

BellatrIx Lestrange Canlandıran: Helena Bonham Carter Yukarıdaki fotoğraftan da görülebileceği üzere Harry Potter serisinin en leş karakterlerinden biri olan Bellatrix "Bella" Lestrange, serinin beşinci filmi Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda kuzeni Sirius Black'i bir ayak oyunuyla öldürmüştür. Lord Voldemort'un en sıkı destekçilerinden biridir. Ancak belasını çabuk bulur. Bellatrix'in yaptığı büyük bir hata, Harry, Hermione ve Ron üçlüsünün onu yok etmelerine neden olur. Film serisinde gerçek bir sokak fahişesi gibi resmedilmiştir. Kocası Rodolphus Lestrange, kocasının kardeşi Rabastan Lestrange ve genç Barty Crouch ile beraber Azkaban'a atılmış, Zümrüdüanka Yoldaşlığı filminde kaçmıştır. Voldemort'un en sadık hizmetkarıdır...

11

11

James ve LIlly Potter Canlandıranlar: GeraldIne SomervIlle, AdrIan RawlIns Harry Potter’ın Voldemort tarafından katledilen iyi niyetli anne ve babası. James 1971 yılında Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na başladı. Kızlara düşkündü, özellikle Lily Evans ile çok ilgilenirdi. Onunla bir sevgi nefret ilişkisi vardı. Okuldan sonra Lord Voldemort'a karşı olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na katılmıştır. Voldemort'un elinden üç kez kaçmayı başarmıştır. Sonuncuda ise eşi Lilly ile birlikte yaşamını yitirmiştir. Lilly de James gibi Hogwarts’ın başarılı öğrencilerinden biridir. Onun bir cadı olduğunu Severus keşfeder. Birçok yönden Hermione Granger’a benzemektedir. Oğlunu korumak için kendini feda etmiş, Voldemort’un onu öldürmesine engel olmuştur...

19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere k

21


İLHAN YURTSEVER LEKELİ ADAM broflovski_jr@yahoo.com.tr

(THE WRONG MAN, 1956)

RUHLARIN JÜLYETİ Federico Fellini’nin sayısız şaheseri arasında adı nedense hep es geçilen “Ruhların Jülyeti” (Giulietta Degli Spiriti) büyük ustanın ilk renkli filmi. Adını, başrolünde oynayan ve yönetmenin eşi olan Giulietta Masina’dan alan film, tipik Fellini takıntılarıyla dolu muazzam bir yapıt.

F

EDErICO FELLINI'NİN FİLMOGRAFİSİNE BAKTIĞIMIZDA, “Ruhların Jülyeti” YÖNETMENİN DİĞER PEK ÇOK filminin arasında az övülen bir eser olarak göze çarpar. Oysa, gerek Fellini’nin belli başlı takıntılarını barındırması gerekse de (özellikle görsel anlamda) David Lynch ve Alejandro Jodorowsky gibi sinemacıları etkilemiş olması bakımından büyük önem taşıyan bir filmdir. Fellini’nin eşi ve pek çok filminin de başoyuncusu olan Giulietta Masina’nın ana karaktere hayat verdiği filmde, sıradan bir ev kadını olan Giulietta’nın gerçek ile düş arasında gidip gelen öyküsüne tanık oluyoruz. Kocasının başka bir kadınla ilişki yaşadığını öğrenen Giulietta, bu andan itibaren son derece karmaşık bir ruh yapısına bürünüyor ve mutluluğunu sorgulamaya başlıyor. “Ruhların Jülyeti” pek çok Fellini filminde olduğu gibi, ilkin zengin hayal dünyası ve bir dolu eksantrik karakteriyle öne çıkıyormuş gibi görünse de aslında bunların ardında ciddi ve tartışmaya açık alt metinler barındırıyor. Giulietta iyi kalpli, biraz pasif ve kırılgan bir yapıya sahip. Öyle ki annesi ve kız kardeşlerinin yanında düpedüz silik bir karakter görünümünde. Bu açıdan Giulietta’yı bir nevi ‘külkedisi’ olarak görmek bile mümkün. Hem kocasıyla hem de arkadaş çevresiyle sürdürdüğü ilişkilerde de benzer bir durum söz konusu. Giulietta kocasını hâlâ ilk günkü gibi sevmesine rağmen (ne de olsa kocası onun ilk aşkıdır), Fellini’nin karı kocanın evini kullanış biçimi ve bu noktada Giulietta’ya düşen rol, kocasıyla arasında konumlanmış olan donukluk ve iletişimsizliği her geçen dakika daha da açık ediyor. Hatta Fellini, Giulietta’nın evini hem iç hem de bir dış

mekan olarak filmin yapısına öyle bir yediriyor ki bir noktadan sonra Giulietta evin hanımı hüviyetinden çıkıp, kocasıyla aynı yatağı paylaşması dışında hizmetçilerle aynı konuma sürükleniyor. Filmin bir diğer ilginç özelliği ise burjuva sınıfına yönelttiği keskin bakışı. Giulietta’nın sosyetik yakın çevresi mistisizm, sanat, psikoloji, cinsellik gibi birçok yeni ‘ilgi alanı’ peşinde koşarken, hayatı bir oyun düzeyinden öte görmüyorlar. Onlar için her şey sanki bir ‘parti’ bahanesi, giderek nesnesi haline dönüşüyor. İnanç, zihin, ölüm ve benzeri sürüyle olgu tüketilip, zamanı geldiğinde bir kenara atılacak birer ‘yaşam tarzı’, birer ‘modern zaman doktrini’ olup çıkıyor. Fellini’nin karamsar ve sivri dilli bakış açısını aile, evlilik, dostluk, din gibi mevzulara eğildiği anlarda da yakalamak mümkün. Özellikle, önceden de başının ağrımasına sebep olmuş din konusu, terazinin bir kez daha ağır kefesinde yer alıyor. Giulietta sık sık karşımıza gelen düş sekanslarında hem kendisi hem de geçmişiyle yüzleşirken, aile ve kilisenin baskıcı yapısı da onun yaralı benliğinin baş sorumluları olarak tezahür buluyor. Arkadaşının intiharına ve kendi hayatına atılmış silinmez bir çiziğe sebep olan bu baskı ortamından, hayal dünyası ve büyükbabasının düş/gerçek sınırının hangi yakasında durduğu tam manasıyla tespit edilemeyen varlığı sayesinde kurtulmaya çabalıyor Giulietta. Fellini biçimsel anlamda da mükemmel bir iş kotarmayı başarıyor “Ruhların Jülyeti”nde. Renk kullanımı, Giulietta’nın çevresiyle olan iletişimine (ya da iletişimsizliğine) yeni bir boyut kazandıran kadraj tercihleri, mekanda yakaladığı kimi

zaman plastik, kimi zaman da düşsel etki ve hayati önem taşıyan sahnelerde yaptığı kusursuz objektif seçimleriyle filme bir kat daha büyü serpiştiriyor yönetmen. Adeta yalnızca bir hayal üreticisi değil, aynı zamanda çerçevelemeden ışıklandırmaya, kamera hareketinden montaja kadar sinemanın belli başlı unsurlarını kullanmada ayakta alkışlanası bir yetkinliğe sahip olduğunu cümlemize hatırlatmaya çalışıyor gibi bir hali var zatı muhteremin. Her şey bir yana “Ruhların Jülyeti” ilgi beklentisiyle yanıp tutuşan ancak karşılık olarak aldatılmayı tadan, kocasından intikam almaya meylettiği anlarda bile saflığına ihanet edemeyen, üstüne üstlük başka bir kadınla birlikte olmasına karşın rahatlığından ve yüzsüzlüğünden zerre ödün vermeyen kocasına hizmet eden yalnız bir kadının öyküsü. Sürreel yapısını maksimum düzeyde muhafaza eden bir film. Fellini sinemasının demirbaşları haline gelmiş olan rengarenk bir görsel yapı, türlü türlü tuhaf karakter, sıklıkla karşımıza çıkan gerçeküstü imgeler, vamplar ve sirk gibi öğelerin hepsi de hazır ve nazır biçimde filmdeki pozisyonlarını alıyorlar. Filmin gerçeküstücü boyutundan bahsetmişken; Giulietta’nın evinin yerleşmiş olduğu bölgenin gerçek dünyadan ziyade hayal âlemine aitmiş gibi durması da yapıta farklı bir açıdan bakmamıza olanak veriyor. “Alice Harikalar Diyarı”nın masal ülkesini andıran ve finalde Giulietta’nın bahçe kapısından çıkıp, bir anlamda ‘özgürlüğüne’ adım atıp, ruhlarını (yoksa seyirciyi mi?) selamlayarak içine süzüldüğü bir diyar burası. Ancak Federico Fellini’nin evreninde yer alacak, rüya, masal ve kabusun kesiştiği bir diyar... 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere k

23


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

SENİ SEVİYORUM NEW YORK

2

006’da gösterime giren ve 18 kısa filmden oluşan “Paris, Seni Seviyorum” (Paris, Je T'Aime), ‘aşkın kenti’ Paris’i ve onun içine sızan farklı tonlardaki aşkları ünlü yönetmenlerin gözünden yansıtan bir proje filmdi. Coen’lerden Gus Van Sant’a, Alfonso Cuarón’dan Wes Craven’a, Olivier Assayas’tan Tom Tykwer’e kadar birçok önemli sinema adamının bu kente dair bakışını seyretmek keyifliydi gerçekten de. Her birinin altına imzasını koymasak da, belli bir düzeyin altına inmiyordu bu kısa filmler ve dertlerini anlatmayı başarıyorlardı. Şimdiyse aynı yapım şirketinin yeni projesi olan “Seni Seviyorum New York” alıyor sırayı. Bu kez yönetmen sayısı neredeyse yarı yarıya azalmış durumda, sinemacıların ‘tanınırlık oranı’ da aynı şekilde. Ancak filmi izlediğimizde bu handikabın tümüyle göreceli olduğunu, New York’un ruhunu yansıtma konusunda her yönetmenin ellerinden geleni yapıp kendilerini öne çıkarmaya çalıştıklarını görüyoruz. Nasıl ki Paris bir ‘aşk kenti’yse New York da tam bir ‘karmaşa kenti’ belli ki (gidip görmediğimiz için böyle söylüyoruz). “Seni Seviyorum New York”un, önceki film “Paris, Seni Seviyorum”dan farklı olan yanları sadece yönetmen sayısı ve süresiyle sınırlı değil tabii. Temel fark, ilkindeki kısa filmlerin birbirinden bağımsız görüntüsünü burada iç içe geçmişliğin alması kesinlikle. Her filmde değilse de, birçoğunda karakterleri diğer hikayelerin içine sızarken görüyoruz, ki bu da filmin parçalanmışlığını onarıp bir bütüne kavuşturuyor. Evet, birbirinden bağımsız gibi görünen hikayeler izliyoruz ama bunları tek bir ‘Amerikan bağımsız filmi’ gibi görmek de mümkün. Örneğin bölüm başlıkları yok, hikayeden hikayeye geçişlerde kesintilerle karşılaşmıyoruz böylelikle, akıp giden bir bütünün parçalarına dönüşüyor yönetmenlerin New York’a bakışları. Tabii ki burada da ilk filmde olduğu gibi ‘öne çıkanlar’ ve ‘geri planda kalanlar’ var... Bütün bir filmin dokusuna uygun değilmiş gibi görünse de Shekhar Kapur’un bölümü açık ara öne çıkıyor; Julie Christie, Shia LaBeouf (şaşırtıcı!) ve John

Hurt, duygusal tonları ve plastiğiyle kendini belli eden Kapur’un filmini kalkındıran oyuncular olarak müthişler. Bu bölümün senaryosunun Anthony Minghella imzası taşıdığını da hatırlatalım (film de ona ithaf edilmiş)... Joshua Marston’ın bölümüyse fazla iniş çıkış barındırmasa da diyaloglarıyla rüştünü ispatlıyor; Eli Wallach ve Cloris Leachman da bu diyalogları dillendirirken yapaylığa mahkum olmuyorlar... Diğer hikayelerde de kayda değer anlar ve replikler olsa da, bu ikisinin onların bir adım önünde durduğunu söyleyebiliriz. “Seni Seviyorum New York”un bizi en çok ilgilendiren bölümüyse Fatih Akın’ın yönetip Uğur Yücel’in oynadığı hikaye. Ölümcül hasta bir ressamın genç bir kadının (özellikle de gözlerinin) resmini yapma isteğinin yansımalarını anlatan bu bölüm, ne yazık ki toplam içinde epeyce zayıf duruyor. Örneğin Shekhar Kapur gibi uzun metraj olabilecek sağlam bir hikaye çekmek yerine, ‘günü kurtarabilecek’ bir proje ortaya koyuyor Fatih Akın. Bu filmin bütün hikayeleri bağlayan bir de ‘anlatıcısı’ var. Bunu kelimelerle değil de, New York’u ve onun içindeki aşkları görüntüleyen Zoe adlı karakterin el kamerası aracılığıyla yapıyor film. Neredeyse her hikayeye balıklama dalan bu kamera, finalde her bir aşkı ortak bir paydaya çekmeyi başarıyor, New York paydasına. Farklı boyutlarda yaşanan, komedik ya da trajik aşkların buluştuğu devasa platformun resmini çekiyor aynı zamanda. ‘Büyük elma’nın olanca karmaşası içinde fark edilmeyi bekleyen hayatların üzerine doğrultuyor ilgisini. New York’un çokkültürlü doğasını özellikle vurgulayan “Seni Seviyorum New York”, kentin insanların birbirlerine temas etmesini tetikleyen unsurlarını da öne çıkarıyor. Bu filmi izleyince, New York’u sevme potansiyelinizi keşfediyorsunuz bir şekilde ve ‘içinde yaşama’ isteğinizin açığa çıkışını görüyorsunuz!

New York’u New York yapan özelliklerden biri olan taksi şoförleri, bu filmde de etkili bir biçimde kullanılıyor. Yönetmenler arasındaki stil farklılıkları, her ne kadar bütüne hizmet ediyor gibi görünse de kimi zaman sırıtıyor.

ORİJİNAL ADI New York, I Love You YÖNETMENLER F. Akın, Y. Attal, A. Hughes, S. Iwai, J. Wen, S. Kapur, J. Marston, M. Nair, N. Portman, B. Ratner, R. Balsmeyer OYUNCULAR Bradley Cooper, Andy Garcia, Natalie Portman, Orlando Bloom, Maggie Q YAPIM/SÜRE 2009 Fransa-ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida Film)

Nasıl ki Paris bir ‘aşk kenti’yse New York da tam bir ‘karmaşa kenti’ belli ki! 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere k

25


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

GREENBERG YÖNETMEN Noah Baumbach OYUNCULAR Ben Stiller, Greta Gerwig, Rhys Ifans, Jennifer Jason Leigh YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 108 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Kanal D Home Video (Focus)

Depresif başkaraktere duyduğumuz sevgi nefret ilişkisinin sürüklediği, sıkı bir Baumbach filmi. 26 arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010 k

N

oah Baumbach, pasif agresyona saplanmış, isyansızlık sıkıntısını sürekli bir bunalım ve mutsuzluk haliyle yaşayan kahramanların ozanına dönüştü. ‘Baumbach karakteri’ diye bir kavramdan söz etmek mümkün artık. Bu insanların en büyük trajedisi, büyümüş olmak. Çocukluğun bittiğini fark ettikleri anda inkara girişiyorlar. İnkardan vazgeçmedikleri sürece de daha derin bir kedere ve katatoniye saplanıyorlar. Bu süreç karakterin gençliğini yiyecek, onu orta yaşlara getirip dımdızlak ortada bırakacak kadar uzuyor. Roger Greenberg işte tam böyle bir karakter. Filmin ilk bakışta çekici gelmeyen ismi, filmi izledikten sonra anlam kazanıyor. Bu, yan karakterlerin ya da filme sonradan eklenmiş gibi duran romantik ilişkinin falan değil tamamen Greenberg’in öyküsü. 40 yaşını yeni devirmiş ve hayatta bir baltaya sap olamamış, zira ne zaman hangi baltaya saplanması gerektiğini bilemediği için hep fırsatları kaçırmış bir adam bu. Pişmanlıklar ve işlenmiş hataların üzerine bir de

20’leri ve 30’ları geride bırakmış olmanın verdiği geri dönülemezlik, geç kalınmışlık duygusu peydah oluyor. Greenberg’in filmin başında depresyon tanısıyla yattığı hastaneden çıkarak hikayeye dahil olması hiç şaşırtıcı gelmiyor. “Greenberg” Baumbach’ın gülmece ve trajediyi harmanlamakta artık tartışmasız bir ustaya dönüşmesinin de belgesi. Roger Greenberg’i öyle bir kahraman olarak yaratıyor ki bir an huysuzluğu bizi iterken, bir sonraki an sempati ve merhamet duyuyoruz ona karşı. Bunda elbette Ben Stiller’ın payı büyük. Çokça sevilmeyen ve züppe bir aktör olarak görülen Stiller, “Tenenbaum Ailesi”nden (The Royal Tenenbaums) beri ilk kez içe işleyen bir performans ortaya koyuyor. Nevrotik karakterini zorlanmadan, gösterişli tarzının uzağında kalmayı başararak hayata geçiriyor.

Rhys Ifans’ın görmüş geçirmiş ve eski defterleri kapatmış karakteri, “Greenberg”in gizli cevherine dönüşüyor. Florence ile Roger arasındaki romans, ‘indie’ klişelerinden kurtulamıyor.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

EŞREFPAŞALILAR YÖNETMEN Hüdaverdi Yavuz YAPIM/SÜRE 2010 Türkiye, 104 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (anse)

A

dına ister ‘Beyaz Sinema’ deyin, ister ‘Milli Sinema’, İslami kesim sinemacıları, özellikle son yıllarda kendilerine sunulan her türlü olanağa rağmen, yedinci sanatın çıtasını bir türlü yüksekte tutamıyor. Dil ve anlatım açısından, gerek bu topraklardaki gerekse evrensel ölçülerdeki sinema birikimine ulaşamayan sakil örnekler birbirini takip ediyor. ‘Sinemaya hücum’, bir türlü verimli topraklara ulaşamıyor. İslami filmler, sinemanın hidayetine eremiyor, imanına gelemiyor. Hüdaverdi Yavuz’un “Eşrefpaşalılar”ı da bu ‘özel tür’ün son örneklerinden biri. Fethullah Gülen’in gençlik dönemindeki faaliyetlerine ilişkin bir öykü anlattığı söylenen; hırsız, esrarkeş, ipsiz sapsız belalı Eşrefpaşalıları (İzmirliler iyi bilir) doğru yola döndüren bir din adamının serüvenlerini içeren film, örneğin yıllar öncesinin ‘Mümin ile Kafir’inden temelde hiçbir anlatım farkı taşımaksızın akıp gidiyor. İşin içine belli dozda aşk falan da katılmaya çalışılınca, karşımıza tümüyle kapalı devre bir yapım çıkıyor. Tiyatro dekorunda belli ölçüde katlanılabilir, ama beyazperdede, tıpkı yumurtasız omlet gibi, pek çekilmiyor. Tunca Arslan * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 19. sayımızda bulabilirsiniz.

‘Skoda’ namlı hırsız rolündeki Ali Yaylı’nın oyunculuğu, bir adım önde. 5.7’lik imdb ortalaması, özel çabalarla sağlanmış olmalı.

HİÇ HESAPTA YOKKEN Orijinal Adı Very Bad Things YÖNETMEN Peter Berg YAPIM/SÜRE 1998 ABD, 96 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Pinema)

F

elekten Bir Gece”den (The hangover) önce bu film vardı... Yine bir bekarlığa veda gecesi başları ‘fazla dağıtmaktan’ derde giren adamların düğün gününe kadar paçayı kurtarmaya çalışmalarını anlatan film zamanına göre oldukça utanmaz hatta biraz ahlakçı bakarsanız ayıplanacak bir kara komediydi. Ancak bugünden bakınca pek çok filmin yanında oldukça masum kalabilir. Beş genç adam, içlerinden biri evlenmeden Vegas’ta son bir kere azmak isterler. Kumar, alkol ve uyuşturucu temelli eğlence yetmez. Odalarına gelen Asyalı fahişeyi de (90’ların bilinen bir porno oyuncusu Kobe Tai) yanlışlıkla öldürüverirler! Sonrasında onları fazla sesten dolayı uyarmaya gelen siyah güvenlik görevlisini de olabilecek en vahşi şekilde hallederler. Sonrası kan revan... Şimdi kimse filmin birazcık (!) ırkçı olmadığını söyleyemez sanırım. Daha yönettiği ilk filminde Peter Berg bize kendini anlatıyor sanki! Kötü bir film sayılmaz ama ne kadar ‘komik’ olduğu da tartışılır. Zamanında bu filme şiddetle karşı çıkanlar bir süre sonra “Testere” ya da “Hostel” filmleriyle karşılaşacaklarını bilemezlerdi... Burak Göral

OYUN Orijinal Adı The Game YÖNETMEN David Fincher YAPIM/SÜRE 1997 ABD, 123 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

D

enize uçan bir otomobilin içinde kilitlisiniz, boğulmak üzeresiniz ve bunun aslında bir oyun olduğunu düşünmekten başka çareniz yok! Neresinden bakılsa ilginç bir insan olan kardeşi, düzenli tertipli yaşam süren başarılı iş adamı Nicholas Van Orton’a doğum günü hediyesi olarak bir ‘oyun’a katılma sertifikası verir. Birbirini izleyen karmaşık, şaşırtıcı, sürprizli ve tehlikeli olaylar kahramanımızın tüm yaşamını alt üst eder. Kasvetli bir atmosferde geçen, bazı sahneleri enikonu sürükleyicilik içeren, yer yer gerilim dolu, ancak “Yedi”nin (Seven) hemen arkasından gelmesinden midir nedir, David Fincher adına beklentileri karşılamaktan çok uzak kalmış bir film. Seyircinin kafasını “Seyrettiğim şey bir oyun mu, yoksa tuzak mı?” konusunda karıştırmayı belli oranda başarsa da netice itibariyle hayli yüzeysel bir öykü söz konusu. Doğrusu insan kalburüstü oyuncu kadrosu için de üzülmeden edemiyor. Yine de peşi sıra sökün eden taklitlerinden bir gömlek üstün bir film olduğu söylenebilir. “Her şeyi olan adamlar” nasıl eğlenebilir… Önce her şeylerini kaybedecek gibi olup, sonra geri alarak! Tunca Arslan

1990’larda altın çağını yaşayan Christian Slater bu filme de renk katan en önemli öğelerden biri...

Howard Shore imzalı müziklere dikkat.

Beş bekardan Jeremy Piven’ın da enerjisi yüksek ama sevimsiz Leland Orser’in karakteri tam bir fazlalık...

İlk yarım saatte senaryonun dağılmaya başlaması, “lezzet yitimi”ne yol açıyor.

k 19 - 25 Kasım 2010 / arkapencere

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Green Lantern Çizgi roman dünyasının beyazperdeyi beslemesinin önüne geçilemiyor! Bu kez de DC Comics karakteri Yeşil Fener’i beyazperdede kanlı canlı göreceğiz. Martin Campbell’ın yönettiği filmde başkahramanı Ryan Reynolds canlandırıyor, esas kızıysa Blake ‘Gossip Girl’ Lively. Temmuz 2011’de sinemalarda.

3 - Sinemasal Yolculuk Arzu Çevikalp’in yönetiminde hayat bulan ve www.sinemasalyolculuk.com adresinde kapsamlı bir yedinci sanat turu attıran bu site, sinemanın farklı yüzlerini keşfetmeye niyetli sinemaseverler için tavsiye edilebilir. Yeni yazarlar aradıklarını da hatırlatalım.

2 - Mürekkep Balığı Ve Balina (The Squid And The Whale) AİLE OYUNU sayfalarımıza son filmi “Greenberg”le sızan Noah Baumbach’ın 2005 yapımı çalışması, 21. yüzyılın “Kramer Kramer’e Karşı”sı ama ayaklarını yere daha sağlam basıyor. Baumbach, buradaki senaryosuyla Oscar’a da aday gösterilmiş, ödülü “Çarpışma”ya (Crash) kaptırmıştı.

4 - Fritz Lang AŞKTAN DA ÜSTÜN bölümümüzde başyapıtlarından “Bir Şehir Katilini Arıyor” (M) üzerine Kemal Ekin Aysel’in yazısını okuduğunuz Fritz Lang, çağının ötesine sızıp ‘öncü’ kimliği kazanmış sinemacıların başında geliyor. Avusturya asıllı yönetmenin “Metropolis” ya da “Doktor Mabuse”sinin 80 yıl önce çekildiğine inanmak zor, tıpkı “M” gibi!

28

k arkapencere / 19 - 25 Kasım 2010

5 - Bana Old And Wise’ı Çal Şimdilerde son filmi “Prensesin Uykusu”yla gündemde olan Çağan Irmak’ın 1998’de çektiği kısa filmi, bir radyo programcısının duygusal serüvenine götürüyor bizleri. Erkan Can ve Derya Alabora’yı buluşturan yaklaşık yarım saatlik film, Irmak’ın sonraki yıllardaki başarısını da öngörülebilir kılıyor.


Bir zaman sonra filmlerimde ilk beş dakikada görünmeye başladım. İzleyici filmin gerisini rahat rahat izleyebilsin diye...

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 56