Page 1

ROBERT MITCHUM 'COOL'U TANIMLIYOR

MAZİDEN GELEN DURDURULAMAZ André bazın KAHRAMANLARINI KÖŞEYE SIKIŞTIRAN FİLMLER JONAH HEX

12 - 18 KASIM 2010 / SAYI: 55


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

'İŞKENCE PORNOSU'nda AYARSIZ ENERJİ!

S

lasher , insanların katledilmelerini ya da korkunç ölümlerini gösteren korku filmlerine deniyor. 1970'li yıllarda ortaya çıkan tür, 1980'li yıllarda altın dönemini yaşadı. Korku sinemasının bir alt türü olan 'slasher' ile ilgili hiç şüphesiz bugüne kadar birçok şey yazılıp çizildi. Bu türde, bazen "13. Gün"de (Friday The 13th) olduğu gibi kanlı canlı bir katilin eylemleri, bazen de "Son Durak"taki (Final Destination) gibi soyut bir kavramın gerçekleştirdiği seri cinayetler tema olarak seçildi. 'Slasher'ın günümüz modern korku sinemasının yaratılmasında büyük bir rolü olduğu yadsınamaz bir gerçek. 1960'lı yıllara kadar korku sinemasının beslendiği kaynaklar, eski efsaneler ve canavarlardan ibaretti. Bu canavar tanımlamasına kaynaklık eden Frankenstein, Dracula, kurtadamlar, mumyalar ve benzeri ögeler; 1950'lerde dünyanın, fakat özellikle Amerikan halkının politik paranoyalarının sinemaya yansıması olan mutasyona uğramış dev yaratıklar (Them, Tarantula, The Beast From 20.000 Fathoms, Godzilla); uzaydan gelen kötü niyetli ziyaretçiler (The Thing From Another World, The War Of The Worlds, Invasion Of The Body Snatchers) türü besledi. Kötülüğü sadece tuhaf yaratıklarda arayan sinema izleyicisini asıl şok eden unsur, büyük kötülüğün, yanı başlarından, yani bir insandan, Norman Bates'ten geldiğini görmeleri oldu. "Sapık" (Psycho) filmini bu bakımdan ele aldığımızda, korku janrında 'slasher' alt türünün babası ve modern korku sinemasının başlangıcı olarak kabul etmek doğru olacaktır.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Günümüzde ortaya çıkacak olan yeni bir alt tür, yani 'işkence sineması' (bu türe 'horror porn', 'tortune porn' ya da 'gornography' de deniliyor) ile birlikte 'slasher' türüne daha fazla dehşet ve kan eklendi. Artık perdeyi kana bulayan görüntülere çok alışkın olan korku sineması izleyicisi için "Testere" (Saw), "Otel" (Hostel), "Tepenin Gözleri" (The Hills Have Eyes), "Cesetler Evi" (House Of 1000 Corpses), "Yüksek Tansiyon" (Haute Tension), "Sınır(da)" [Frontière(s)], "İçerde" (À L'Intérieur) ve bu filmlerin akranı olan dehşetengiz Uzakdoğu filmleri sıradan hale gelecektir. İşte tam da bu günlerde sinemalarımıza uğrayan yeni "Testere 3D", yapılmayan ve denenmeyen yeni bir şeylerin kalmadığını açıkça gösteriyor bizlere. "Testere" serisi ilk olarak hayatımıza 2004 yılında girdi. İlk kez Sundance Film Festivali'nde gösterildiğinde, beklenmedik bir ilgiyle karşılandı. O kadar beğenildi ve iyi eleştiriler aldı ki, hemen ertesi yıl serinin ikincisi çekildi. Seri böylece uzadıkça uzadı. Her yıl bir tane daha çekildi. Tabii bizim iliğimizi kemiğimizi kuruturcasına, otomatiğe bağlayarak. Yukarıda da değindiğimiz, adına 'işkence pornosu' denilen türdeki bu tip bir seriyalin belli bir kitleyi tatmin ettiği ortada. Kendi hayran kitlesinin varlığı aşikar ama bomboş bir biçim ve içerik ile şişirilen, yeteneksiz yönetmenlerin ellerine bırakılan ve hepsinden önemlisi, fütursuzca bir kabalığın ve iğrençliğin içinde debelenen 'testere pornosu', artık 3D teknolojisinin de katkısıyla "Daha ne kadar iğrenç bir hal alabilirim?" sorusunun cevabını verme çabasında. Acaba bu hızla giderse 30-35 tane daha çekilir mi? Fakat bıktırmasına rağmen, hâlâ talep görmesi de ilginç. Son bölüm olduğu söylenen "Testere 3D", gerçekten bir son mu? Bu da çok merak uyandırıyor doğrusu.

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, MÜJDE IŞIL, TALİP ERTÜRK, MÜJDE IŞIL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Durdurulamaz, Yukarıdaki Tehlike, Ölüm Zinciri, Testere 3D.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Dünyaca ünlü Fransız film eleştirmeni, bir döneme damgasını vurmuş André Bazin'e biraz daha yakından bakalım mı?

18 ÖLÜM KARARI

Geçen hafta salonu izleyiciye dar eden yerli filmleri seçmiştik. Şimdi de film kahramanlarının köşeye sıkıştığı filmleri derledik!

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Robert Mitchum'un Jacques Tourneur eliyle 'cool'un kitabını yazdığı kara film: Maziden Gelen.

24 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Jonah Hex, Kabuslar Adası, Sınır Tanımayan, Robin Hood, Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dr. Parnassus.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Çılgın Romantik, The Way Back, Jonah Hex, Dino De Laurentiis, Imagine: John Lennon.

k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

DURDURULAMAZ ORİJİNAL ADI Unstoppable YÖNETMEN Tony Scott OYUNCULAR Denzel Washington, Chris Pine, Rosario Dawson, Ethan Suplee, Kevin Dunn, Kevin Corrigan YAPIM 2010 ABD SÜRE 99 dk.

Sinemasının ihtiyacı olanı alan, kalanını çöpe atıp ‘yeni’ bir gerçeklikle yoluna devam eden Tony Scott, ‘formül’den pek de sapmadan sonuca ulaşmayı başarıyor. 6

k arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010

K

irli paslı devasa yük trenlerinin ağır aksak ilerleyişiyle açılıyor “Durdurulamaz”. Bulundukları yer itibarıyla sinematografik anlamda herhangi bir çekiciliği olmayan bu çelik yığınları, Tony Scott yönetiminde ve efektlerin de yardımıyla ‘ışıltılı’ sayılabilecek bir jenerik malzemesine dönüşüyorlar. Başka bir sinemacının elinde ‘sıradan’ birer obje olarak kendini gösterebilecek trenler, ilerleyen dakikalarda zamanla yarışacak araçlara dönüşecekleri konusunda pek bir ipucu vermiyorlar aslında. Ama yönetmeni tanıyor olmamız, bizi neyle karşılaşacağımız konusunda uyarıyor, hatta bir miktar da ‘ürkütüyor’. 2001’de yaşanmış bir olaydan esinle beyazperdeye aktarılmış olan “Durdurulamaz”, makinistsiz biçimde yola çıkan ve yükü içinde bol miktarda toksik malzeme de bulunan başıboş bir trenin faciaya yol açmadan kontrol altına alınmasını sağlama çabalarını anlatıyor. Tony Scott sinemasının ‘hız’ meselesindeki uzmanlığının devreye girdiği, dinamik kurgunun hakimiyetinde geçen, yaşanan gerilimi aktarma konusunda sıkıntı hissettirmeyen bir serüvene kucak açıyoruz bu hikayede. Ağabeyi Ridley’den farklı olarak karakterlerden ziyade olaylar üzerine yüklenen ve olayların akışındaki ritme odaklanan Tony, 2001’deki olaydan yola çıkmasına karşın, belli ki alabildiğine ‘serbest’ bir esinlenme geleneğini takip ediyor burada. Sinemasının ihtiyacı olanı alan, kalanını çöpe atıp ‘yeni’ bir gerçeklikle yoluna devam eden yönetmen, ‘formül’den pek de sapmadan sonuca ulaşmayı başarıyor. Filmdeki ana karakterin başıboş bir yük treni olması, diğer karakterlerin hikayedeki ağırlığını azaltıyor ister istemez. Bu treni durdurmak için harekete geçen ve başka bir trenle peşine düşen Denzel Washington ve Chris Pine’ın karakterleri, senaryoya onları desteklemek için konulduğu belli olan ekstra malzemeye rağmen ‘silikleşmekten’ kurtulamıyorlar. Öylesine ‘baskın’ bir karakter haline dönüşüyor ki

buradaki tren, karşısına çıkan insanları (kahraman da olsalar) ezip geçen ağırlığından kurtulmak zorlaşıyor, olanaksızlaşıyor. Bu durum, film için olumlu bir sonuca yol açıyor giderek; insanın bazı durumlarda içine düştüğü zavallılığın, küçüklüğün fotoğrafına dönüşüyor. “Durdurulamaz”ı izlerken, ister istemez Andrei Konchalovsky başyapıtı “Firar Treni”ni (Runaway Train) de hatırlıyoruz. Büyük usta Akira Kurosawa’nın çekemediği bir senaryosunu temel alan bu film, Tony Scott’ın yapmadığını (ya da yapamadığını) mükemmelen yansıtıyor, hem treni hem de karakterleri deşifre eden bir yapıyı öne çıkarıyordu. Filmdeki her üç karakter de kendilerini ‘başıboş’ trenle özdeşleştirebileceğimiz kişilik özellikleri sergiliyor, bir bütünün parçası olduklarını hissettiriyorlardı. Oysa Tony Scott’ın filminde bir ‘kahramanlık destanı’ formu öne çıkıyor, treni bir ‘düşman’ olarak betimliyor yönetmen. Durum böyle olunca, ‘direnen mızıkacılar’ın devasa trenle baş etmeye çalışmaları izleyiciyi memnun ediyor, özellikle de bu türden ‘insanın zaferi’ destanlarını görmekten bıkmayanları. ‘İnsanlık’la ilgili belirgin bir saptama yapmaktan kaçınan Scott, hikayenin aksiyon potansiyeli üzerinde duruyor daha çok, onun yarattığı ‘titreşim’den yararlanmayı umuyor. Bunda da az çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz, her ne kadar sonlara doğru dozajı kaçırıp işleri zıvanadan çıkarsa da... “Durdurulamaz”ın artılarıyla eksileri birbirini dengeliyor denebilir aslında. Aksiyon için ‘zor’ bir atmosferi avantaja çevirebilen Tony Scott, önceki filmlerinden aşina olduğumuz yetenekleri sayesinde bu durumu sağlıyor, dramatik derinliği sınırlı görünen bir yapının altından ezilmeden kurtuluyor. Onun sinemasındaki ‘hareket-bereket’ özelliği, kurgu becerisinin de yardımıyla filmi yavanlıktan kurtarıyor, en azından baştan sona ilgiyle takip edilen bir serüvene dönüştürüyor. Bir kahramanlık hikayesi anlatmış olsa da, oyunculardan sitayişle söz etmek mümkün değil burada. Başrolleri


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Rastlantılar ve şans faktörü, hikayenin ‘gerçeklerden uyarlanmış’ olma özelliğini epeyce zedeliyor. Tony Scott'ın yaptığının inandırıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmadığını hissediyoruz. 8

k arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010

paylaşıyor gibi görünen Denzel Washington ve Chris Pine, performanslarını övecek herhangi bir hamlede bulunmadıkları gibi, giderek ‘etkisiz’ oyunculuklar sergiliyorlar. Yan karakterlerse bu etkisizliği paylaşıp ‘solgun’ performanslarla beyazperdeye geliyor, ‘gerilim’in içine girmeyi başaramıyorlar. Bunu oyuncu kadrosunun yanlış seçilmesiyle açıklayamayız tabii, bu durumun tek müsebbibi hikaye ve onun kaçınılmaz biçimde öne çıkardığı çelik yığını. Sinemanın sıkça kullandığı rastlantılar ve şans faktörü de bu filmin omurgası içindeki yerlerini alıyorlar, ki hikayenin ‘gerçeklerden uyarlanmış’ olma özelliğini epeyce zedeliyor bu durum. Gerçeklerin hesaba kitaba uymayan, şans faktörünü genellikle ‘olumsuz’a çeviren doğasında bu tür ‘numaralar’a yer olmadığını biliyoruz. Filmi bu bilgiyi kabul ederek

izlediğimizde, Tony Scott’ın yaptığının inandırıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmadığını hissediyoruz. Hikayenin başında yazdığı “Gerçeklerden uyarlanmıştır” ibaresiyse havada kalıyor, altının hiçbir şekilde doldurulamadığını görüyoruz. Öte yandan filmde karşımıza çıkan kimi karakterlerin ‘amaçsız’ hamlelerle müdahil olma çabaları da hikayeyi örseliyor. Örneğin, tren kaçtıktan sonra peşine düşen ve filmin sonunda ‘kilit’ bir rol üstlenen ‘kaynakçı Ned’in motivasyonu anlaşılır gibi değil. “Onu yola çıkardık, bir şekilde değerlendirelim” diyerek bir formül bulunmaya çalışılmış gibi!

Filmin tahmini olarak 20. dakikasıyla 50. dakikası arasındaki yarım saatlik bölüm, istenen gerilimi sağlama işlevi üstleniyor. Trenin durdurulma aşamalarını resmeden tüm bir final ‘kahraman Amerikalı’ imajını desteklemekten başka bir işe yaramıyor.


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

YUKARIDAKİ TEHLİKE

H

ollywood’daki film endüstrisi (hatta hedef çıtasını aynı şaşaaya çekmeyi hedeflemiş başta Avrupalılar olmak üzere dünyanın geri kalanı da) “Yukarıdaki Tehlike”nin akıbetini dikkatle izliyor olmalı. “Yarından Sonra”dan (The Day After Tomorrow) “X-Men: Son Direniş”e (X-Men: The Last Stand), “Fantastik 4: Gümüş Sörfçü’nün Yükselişi”nden (4: Rise Of The Silver Surfer) “2012”ye ve dahası “Avatar”a bir dolu devasa gişe canavarına görsel efekt uzmanı olarak hizmet vermiş iki kardeşin, Greg ve Colin Strause’un yönettiği “Yukarıdaki Tehlike” yalnızca 10 milyon dolara çekilmiş bir film. Yönetmenlik kariyerlerine “Alien Vs. Predator: Requiem” gibi neresinden bakarsanız bakın ‘talihsiz’ bir filmle başlamış biraderler Hollywood koşullarında ‘çıtır çerez’ parasına çıkarttıkları bu ikinci filmleriyle muhtemelen birçok stüdyo yöneticisinin tek kaşını havaya kaldıracak. İsimsiz oyuncu kadrosunu bir kenara bırakın, görsel efektleriyle bütçesinin en az birkaç katına mal olmuş gibi duran cilalı bir uzaylı istilası filmi bu. “Yasak Bölge 9”un (District 9) geçen sezon topladığı alkıştan sonra bir süre uzaydan gelecek davetsiz misafirlere hazırlıklı olsak iyi olur! Şunu da ekleyelim, 10 milyon dolara böyle bir film çekilebiliyorsa, “Yukarıdaki Tehlike” gibi filmlerin gişede başarısız olma ihtimali yok. Haliyle, nicedir hasret kaldığımız bilimkurgu sineması adına ufukta yeni bir dönemin belirdiğini öngörebiliriz. Los Angeles’ta bir grup arkadaş içkinin su gibi aktığı bir gecenin ardından lüks dairelerinde uyurlarken sabaha karşı gökten süzülen parlak ışıkların ve şiddetli bir sarsıntının etkisiyle gözlerini açarlar. Dışarıdan gelen ışık gözleri kamaştırmakla kalmaz, bakan herkesi adeta kendine çeker. Akabinde kahramanlarımız kentin devasa bir kaosa sürüklendiğini ve olup bitenin müsebbibinin ise heyula gibi uzaylıların istilası olduğunu farkederler. Dairede çıt çıkarmadan oturmak ile marinadaki teknelerine ulaşmak arasında kararsız kalırlar. Bu sırada uzaylılar tüm insanları birer birer gemilerine çekmektedir.

Sinema eğer çağının ruhunu dışavuruyorsa, 2001’den bu yana perdede tanık olduğumuz her türlü saldırıyı 11 Eylül’le veya hemen ardından gelen ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle ilişkilendirmemek imkansız. “Transformers”dan “Dünyalar Savaşı”na (War Of The Worlds), “İstila”dan (The Invasion) “İşaretler”e (Signs) son dönemde örneğini gördüğümüz kimisi başarısız kimisi başarılı bu örneklere böyle bakmalıyız. “Yasak Bölge 9” hadiseyi çok akıllıca tersyüz ettiği için hadi onu bu genellemenin dışında bırakalım. “Yukarıdaki Tehlike” ise bunlara eklenen son halka olarak 11 Eylül halet-i ruhiyesini dört başı mamur bir biçimde yansıtıyor. Karşımızda şanlı Amerikalıların aşırı tüketimci, lüks ve sefahata sırtını dayamış yaşam tarzını darmaduman eden bir tehdit olarak beliriyor uzaylı istilası. Yönetmen kardeşler işin görsel yönünün üstesinden ziyadesiyle geliyorlar. Film bu yönüyle neredeyse tek bir planında dahi aksamıyor. Lakin sinema hâlâ öykü anlatma sanatı ve oradan bakınca işin senaryo kısmında fena yalpalayan bir film var karşımızda. Genç senaristler Joshua Cordes ve Liam O’Donnell’ın kaleminden çıkan senaryo fikir olarak kelimenin her iki anlamıyla parlak duran çıkış noktasının arkasını getiremiyor. Kahramanlarımızın yaşadığı “dışarı mı çıksak, içeride mi kalsak?” ikilemi yazım aşamasında sanki senaristleri de esir almış. Öyküde ne işe yaradığı belli olmayan çatışmalar gırla. Örneğin Terry’nin Candice’i aldatması bir yere varmıyor. Tekneyle kaçmanın parlak bir fikir olduğunu nereden çıkarıyorlar, o da belli değil. Nihayetinde, bütçesi kimin umurunda, “Yukarıdaki Tehlike”den mazisi neredeyse 1930’lara dek uzanan uzaylı istilası filmlerine yenilikçi bir katkı bekliyorsanız, yanlış yerdesiniz. Strause Kardeşler zanaatlarını üstün bir sanat eserine ne yazık ki dönüştüremiyorlar.

ORİJİNAL ADI Skyline YÖNETMENLER Colin Strause, Greg Strause OYUNCULAR Eric Balfour, Scottie Thompson, Brittany Daniel, Crystal Reed, Donald Faison YAPIM 2010 ABD SÜRE 92 dk.

Mazisi 1930’lara dek uzanan uzaylı istilası filmlerine yeni bir katkı bekliyorsanız, yanlış yerdesiniz. Strause Bu filmde de ‘görsel efekt süpervizörü’ titriyle çalışmış kardeşler bu alanda göz kamaştıran bir sonuca ulaşıyorlar. Kardeşler zanaatlarıyla Senaristlerin ellerindeki fikirle ne yapacaklarını bilememeleri finalde de beliriyor, öykü olabilecek en absürd biçimde bağlanıyor. öne çıkıyorlar. 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934)

musde.isil@superonline.com

ÖLÜM ZİNCİRİ ORİJİNAL ADI Chain Letter YÖNETMEN Deon Taylor Oyuncular Nikki Reed, Keith David, Brad Dourif, Betsy Russell, Ling Bai YAPIM ABD 2010 SÜRE 96 dk.

Taş üstüne taş koyamayan bir korku serisi daha başlıyor. Korkuseverlere Allah sabır versin! k 12 arkapencere / 12- 18 Kasım 2010

K

endini fazlasıyla ciddiye alan bir teen sLasher ile karşı karşıyayız. Film, bu ‘sözde’ ciddiyetin altyapısını iki koldan inşa etmeye çalışıyor. Önce Nietzsche’nin “hayat karanlık olaylar zinciridir” kelamı ve ardından da “hepimiz birbirimize bağlıyız” yazısıyla… Filmin adında geçen ‘zincir’ kelimesinin bu felsefi tarifinden sonra sıra geliyor diğer aşamaya, yani hikayenin asıl derdine… “Ölüm Zinciri”, “Cevapsız Arama” misali kendine teknolojinin zararlarını göstermeyi misyon edinmiş. Öğrencilerini çılgın bilimadamı bakışlarıyla süzen hocanın, teknolojinin mahremiyeti öldürdüğünü anlatan konuşmasında bunu kafamıza iyice kakıyor. Ama aynı hoca, mahremiyeti ortadan kaldıran MySpace ve benzeri paylaşım alanlarını sıralarken Facebook’u nedense unutuyor. Bunca eleştiriden sonra ise hikaye nereye sapacağını şaşıyor. Evet, ortada zincirli bir seri katilimiz var. İnternet üzerinden gönderdiği mesajlarının başkalarına iletilmesine ve bir posta zinciri

oluşturulmasına kafayı takan katil, uyarılarına aldırmayan gençleri vahşice kesip biçiyor (sadece gözlerini seçebildiğimiz katil rolünde, “The Hills Have Eyes / Tepenin Gözleri”nin yeniden çevriminde izlediğimiz Michael Bailey Smith var). Ama bu katilin kafasına göre mi takıldığı yoksa bir bağlantısı var mı, o belli değil. Filmin sonlarına doğru teknoloji karşıtı bir tarikattan bahsediliyor ancak bu örgütün cinayetlerle ilişkisi olup olmadığına, eğer yoksa neden zihnimizi meşgul ettiğine dair bir açıklama yapılmıyor. Tabii bir de “Testere”deki (Saw) Danny Glover’ı anımsatan bir polisimiz var. Müfettiş Clouseau’nunkine benzer bir şapka ile dolaşıp duran Keith David’in varlığı, filmin sözde ciddiyetini ortadan kaldırıp komedi malzemesi olmaktan öteye gidemiyor.

Ne kadar sığ da olsa filmin teknoloji karşıtı söylemlerine hak vermemek elde değil. Finali başta göstermek, heyecanı ayakta tutmakta hiçbir fayda sağlamıyor.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

TESTERE 3D ORİJİNAL ADI Saw 3D YÖNETMEN Kevin Greutert OYUNCULAR Tobin Bell, Costas Mandylor, Betsy Russell, Sean Patrick Flanery YAPIM 2010 ABD SÜRE 90 dk.

Yaratıcısı olduğu 'işkence pornosu' alt türünün ve serinin en gösterişçi filmi... 14 arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010 k

İ

LK KEZ 2004 YILINDA HAYATIMIZA GİREN "TESTERE" FİLMLERİNİN DAHİ SERİ KATİLİ John kendi ölümcül hastalığına karşı duyarsız kalanlardan başlayarak, kendilerinin ve başkalarının yaşamlarına değer vermeyenleri yine onların kişisel zaaflarından yola çıkarak hazırladığı kanlı tuzaklarla cezalandırıyor. Üçüncü filmin sonunda ölen John ve takipçisi Amanda’nın ardından bu son derece zorlayıcı sahneler ve karakterleri içinde barındıran seriden kurtulduğumuzu sanmışken yaratıcıları hep ilk filmin ‘bize gösterilmeyenler’inden devam filmleri çıkartmayı başarabildiler! Nitekim yedinci filmin finalinin hâlâ birinci filme bağlanabiliyor olması serinin kendi öz malzemesini bile rahatça sömürebildiğini gösteriyor. Tıpkı seriye son noktayı koyarmış gibi yapan (!) bu filmdeki ‘sahte kurtuluş hikayesi’nden nemalanan adam gibi üçüncü filmden sonraki her ‘Testere’ filmi aslında işkenceyle tahrip edilen bedenlerin, ya da insan bedenine uygulanan yıkımın tekerrüründen ibaret. Üstelik bu sefer 3D

teknolojisiyle de desteklenen bu 'işkence pornosu', serinin en vahşi filmlerinden biri. 90 dakika içinde 20 kişinin (1 flashback’de, 1 rüyada ve gaz zehirlenmesiyle ölen 4-5 polis hariç) hiç kolay olmayan şekillerdeki ölümleri birebir izleniyor. Açılışta halkın önünde gerçekleşen ikiye bölünme sahnesinden itibaren filmi yapanların amacı belli; izleyenlerin gördüklerini ne kadar kötüleseler de izleme dürtülerinin her seferinde galip geldiğini suratınıza fırlatılan kanla bir kez daha anlamanız... Endüstriyel mekanlarda, ‘overdose’ müzikler eşliğinde, korkunç ama yaratıcı sayılabilecek ölüm düzenekleriyle parçalanan güzel kadınlar ve erkeklerin çaresizlik içindeki hallerini büyük bir inandırıcılıkla sergilemek mi, yoksa her filmde belli bir sayıyı hep garantileyen izleyicilerinin sadakati mi daha kötü kestirmek zor artık...

Her filmde polislerin ve ajanların bu kadar çaresiz ve hatta yer yer aptal gösterilmeleri bilinçli bir tercih olmalı... Bu filmin ‘aptal polis’ kontenjanında oynayan Chad Donella kötü oyunculuğun tarifini yapıyor adeta...!


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

DURDURULAMAZ

ÖLÜM ZİNCİRİ CEM

TESTERE 3D

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

HHH

HH

H

H

YUKARIDAKİ TEHLİKE

HHH

H

HHH

AMCAM ÖNCEKİ HAYATLARINI HATIRLIYOR

HH

HH

HH

ALTINSARAY

BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

YUKARIDAKİ TEHLİKE

DURDURULAMAZ

BURÇİN S. YALÇIN

ÖLÜM ZİNCİRİ TESTERE 3D

H

AŞKA FIRSAT VER

H

AŞKIN İKİNCİ YARISI

HH

H

HHHH

HHHH

ÇOĞUNLUK

HHHH

HHH

NEFES NEFESE NEW YORK'TA BEŞ MİNARE

H

HHH

HH

PAK PANTER SAMMY'NİN MACERALARI SATILIK RUH SEVGİLİ HEDEFİM

H

SİHİRBAZ

SOSYAL AĞ

H

HHHH

HHHH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HH

HHH

SON SAVAŞÇI

HH

HHH

HHH

ŞANTAJ

HHH

TOPRAK ALTINDA

HHH

HHH

HH

H

H

HHH

VAY! ARKADAŞ

HH

YE DUA ET SEV DOKTOR PARNASSUS EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN ROBIN HOOD

HHH

H H H H H

H

HH

HH

SON AYİN

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

H HHH HHH H H H H H

HHH HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SİNEMA KRALLIĞI’NDA BİR OZAN: ANDRÉ BAZIN

16

k arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010


52. ölüm yıldönümünde, François Truffaut’nun manevi babası, “Cahiers du Cinéma” dergisinin kurucularından, sinema tarihinde derin izler bırakan eleştirmenlerden biri olan André Bazin'i anıyoruz.

J

ean RenoIr, “André BazIn’in etkisinin yıllar boyunca eksilmeden süreceğine kuşku yok” demişti, BazIn’in ünlü “Sinema Nedir?” kitabına yazdığı önsözde. Devamını da “Sinema yok olsa bile, onun yazıları yaşayacaktır. Kim bilir, belki de gelecek nesiller sinemayı yalnızca onun yazılarından öğrenebilecekler. Onun yazıları ışığında insanoğlu, kafasında dörtnala koşan atları, güzel bir yıldızın yakın çekimini ya da ölen bir kahramanın kımıldayan gözünü, bir perde üzerinde hayal etmeyi ve kendilerine göre yorumlamayı deneyeceklerdir” şeklinde getirmişti. Ölümsüz sinemacı Renoir, ölümsüz sinema yazarı André Bazin’in sinemaya saltanat payesi veren adam olduğunu ilan etmiş, çocuklarımızın ve torunlarımızın geçmişten kalanları karıştıracakları ileriki yıllarda başuçlarında Bazin’in bulunacağını belirtmişti. Onun, ‘günümüzün kralı olan sinema’nın bir ozanı ve alçakgönüllü dostu olduğuna inanıyordu Renoir. François Truffaut ise yine aynı kitap için kaleme aldığı ikinci önsözde, Bazin’in kendisine sinema üzerine yazmayı öğreten, makalelerini düzelten ve yönetmen olmasına yardım eden insan olduğunu vurgulamış, “Benden André Bazin’in resmini çizmemi isteseler aklıma gelen ilk şey, bir Amerikan gazetesinin manşetindeki yazı olacaktır: Karşılaşılabilecek En Unutulmaz Karakter” diyerek unutulmaz bir iltifatta bulunmuştu. Truffaut, Bazin’in sinemayı çok sevdiğini, fakat sinema kadar yaşamı, insanları, hayvanları, bilimleri ve diğer sanatları da çok sevdiğini önemle vurgulamıştı. Yedinci sanatın tarihinde derin izler bırakan az sayıdaki eleştirmenden biri olan Bazin, 18 Nisan 1918’de Angers-Fransa’da doğdu, 40 yaşındayken, 11 Kasım 1958’de lösemi nedeniyle öldü. Kekemeydi ve bu nedenle diploması olduğu halde öğretmenlik yapmasına izin verilmedi.

Askerliğini yaptığı dönemde sinemaya ilgisi bir tutkuya dönüştü ve sinema tarihi, sinematografik görüntü, kurgu, görsel efektler, nesnel gerçeklik gibi temel konular üzerine yazmaya başladı. 1951’de kurucularından biri olduğu ”Cahiers du Cinéma” dergisi ise bir entelektüel ve kuramcı olarak kendini gerçek anlamda bulduğu mecra oldu. Kendi adıma, Bazin’in ‘beğeni eleştirmenliği’ olarak tanımlanan ve bir film hakkında ancak onu çok beğenen eleştirmenlerce yazı yazılmasına olanak veren eleştiri anlayışına hiç katılmadığımı söyleyebilirim. Sinema endüstrisinin bugünküne kıyasla çok daha masum sayılabileceği 1940 ve 50’lerde ‘eleştiriyi yapıcı kılmak’ adına belki bir oranda dikkate alınabilecek bu tutumun, üstelik günümüzde, herhangi bir geçerliliği kalmadığına inanıyorum. Ama bu, Bazin’in, ölümünden sonra derlenmiş yazılarından oluşan, gerçekte dört ciltlik, Türkçede ise son olarak 2000 yılında 310 sayfalık bir kitap (İzdüşüm Yayınları, çev: İbrahim Şener) olarak yayımlanan dev yapıtından çok şey öğrendiğim gerçeğini elbette ki değiştirmiyor. Orson Welles, Alfred Hitchcock, Luis Buñuel, Charlie Chaplin ya da Fransız Direniş Sineması üzerine yazdıkları da asla eskimeyecek nitelikte. Sinema yazarlığı ve film eleştirmenliğinin öncüsü olan André Bazin’i 52. ölüm yıldönümünde anarken, onun ‘auteur-yaratıcı yönetmenlik’ anlayışına giden yolun taşlarını döşemiş olduğunu; bir filmin, yönetmenin kişisel görüşünü yansıtması gerektiğine dair sarsılmaz inancını; sinemanın bir hikaye anlatmaktan çok gerçeği göstermesi yönündeki talebini

de tüm sinemaseverlere bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Ya da “Yeni Gerçekçilik’in, gerçekliğe dokunmayan resmi bir öyküden ne kadar farklı olduğu ortadadır...”la başlayan satırlarının, İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile Fransız Yeni Dalga akımı arasında ne denli ilginç bir köprü oluşturduğu üzerinde düşünülmesini... Tıpkı Truffaut’nun dediği gibi: “André Bazin’in sıcak kişiliği nedeniyle onun hâlâ aramızda olduğunu söylemekte zorluk çekmeyiz. Onun öldüğüne inanmak gerçekten çok güçtür. André Bazin, onu sevenlerin gönüllerinde yaşamaya devam etmektedir. Bunu sürdürmek için yapılması gereken tek şey onu tekrar tekrar okumaktır.” Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

1 ‘ALLAHIM SEN SOKTUN SEN ÇIKART’ DEDİRTEN 11 FİLM Bu hafta hem “Testere 3D” hem de “Durdurulamaz” adlı filmlerden yola çıkarak, ‘kapana kısılmışlık’ duygusunu kahramanları kadar seyirciye de yaşatan 11 unutulmaz yapıt gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçti.

E

ylülde “Şeytan”la (DevIl) bir asansörde, ekimde ise “Toprak Altında” (BurIed) ile bir tabutun içinde kalıp, klostorofobi sınırlarımızı ölçmüştük. Bu hafta ise Hollywood’dan gelen iki büyük bütçeli filmle yine kapana kısılıyoruz. “Testere 3D”de akla hayale gelmedik kanlı oyunlar bizi bekliyor malum. Yetmezse, “Durdurulamaz” bir trende ecel terleri dökebilirsiniz. Hitchcock’un “Tahlisiye Sandalı” (Lifeboat), Clint Eastwood’un kadınlarca esir alındığı “Kadın Affetmez” (The Beguiled), adamakıllı bir bulmacanın içine hapsolduğumuz “Küp” (Cube), doğaüstü güçlerin cirit attığı “1408”, Azrail’den kaçıp markete sığınan insanlarla tanıştığımız “Öldüren Sis” (The Mist) ve gelecek aylarda izleyeceğimiz, bir kayaya sıkışıp kalan dağcının hikayesi “127 Saat”i de (127 Hours) anarak, listemize geçelim...

18

arkapencere / 12- 18 Kasım 2010 k

1

YARATIK (ALIEN, 1979) Bilimkurgu türüne “2001: Uzay Yolu Macerası” ve “Yıldız Savaşları”yla birlikte çağ atlatan üçüncü film diyebileceğimiz, bir Ridley Scott başyapıtı. Sinema literatürüne Sigourney Weaver’ın oynadığı Ripley karakterini armağan eden bu enfes film, uğradıkları gezegenden uzay gemilerine farkında olmadan dehşet verici bir yaratık taşıyan mürettebatın, teker teker ölüşünü gösterdi bizlere. Her an nereden çıkacağı ve nasıl saldıracağı belli olmayan bir yaratıkla burun buruna gelme korkusu, uzay gemisini hem mürettebat hem de bizim için en tekinsiz mekan haline getiriyordu. Finale doğru sağ kalmayı başaran Ripley’in saklanıp, yaratığı alt etmeye çalıştığı sahnelerse, bugün halen soğuk terler döktürecek cinsten… Devam filmlerinin de gayet iyi olduğunu biliyoruz.

2

KAFESTEKİ KADIN (LADY IN A CAGE, 1964) Tüm yönetmenlik kariyerini TV dizilerine adamış Walter Grauman imzalı, hakiki bir ‘gizli hazine’… Bacakları tutmadığından, üst katlardan altlara inebilmek için geniş evine küçük bir asansör yaptıran Bayan Hilyard, elbette hafta sonu elektriklerin kesilip de asansörde asılı kalacağını ve eve giren kötü insanların elinde ecel terleri dökeceğini bilemiyor filmde… Dakikalar ilerledikçe artan gerilimi, tek mekanda geçmesine karşın asla sarkmayan ve sıkmayan anlatımıyla çoktan kültleşmiş olması gereken film, belki de TV’lerde gözükmediği için pek bilinmiyor. 24 yaşındaki James Caan’ın ilk rolünde hemen dikkatleri çektiği siyah-beyaz yapıtta Olivia De Havilland da mesleğinin zirvesinde. İngiltere’de 2000 yılına kadar yasaklı olan filmi yalnız izlememekte fayda var!


2

3

BUGÜN ASLINDA DÜNDÜ (GROUNDHOG DAY, 1993) Bir görenin bir daha unutamadığı, DVD biriktirenlerin kütüphanesini karıştırsanız mutlaka karşılaşacağınız bir büyülü masal… Yalnız buradaki kapana kısılma olayı, listedeki diğer filmlere pek benzemiyor. Bill Murray’in canlandırdığı hava durumu sunucusu Phil, öyle bir yere hapsoluyor ki, ona ne kimse yardım edebilir, ne de kendi çabasıyla oradan kurtulabilir. Phil zamana hapsoluyor! Her sabah uyandığında, radyolu çalar saatten aynı günün başladığını öğrenen ve o günü tekrar tekrar yaşayan Phil, neden bu cezaya çarptırılıyor derseniz, o da filmde saklı. Yanında Andie MacDowell’la, sonsuza dek tekrar edecekmiş gibi gözüken ‘aynı günü yaşama’ hadisesi Bill Murray’i çıldırmanın eşiğine getirse de, ‘her şeyin bir sebebi vardır, dur bakalım’ diyeceksiniz.

3

4

YOKEDİCİ MELEK (EL ÁNGEL EXTERMINADOR, 1962) Filmlerindeki temalarıyla sisteme, görsel anlatımıyla da Hollywood’a pabucunu ters giydiren, Salvador Dali’yle işbirliği yaptığı pek çok eserinde sinemayı adeta bir rüyaya çeviren Luis Buñuel’den, burjuvaziye okkalı bir şamar! Bir grup burjuvanın, gayet nezih bir şekilde başlayan akşam yemeğinden sonra, davetli oldukları evden bir türlü çıkamamaları, filmin ana teması… Oysa kapıdan çıkıp gitmeleri için herhangi bir fiziki engel söz konusu değil. Evin hizmetkarları da ortalıktan çekildikten sonra ne yapacaklarını bilemeyen, bir bakıma ‘proletaryasız bir hiç’e dönen burjuvalar, vakit geçtikçe sahte kibarlıklarını kaybedip çirkinleşmeye ve iç yüzlerini dökmeye başlıyorlar. Koyunların kiliseye doluştuğu finaliyle ‘dine sığınmayı’ da eleştiren, gerçek bir şaheser.

4

5

5

TESTERE (SAW, 2004) Üç boyutlu olarak çekilen yedinci bölüm vizyona girerken, ister istemez serinin en iyi filmi olan ilk “Testere” listemizdeki yerini alıyor. Sonraki bölümlerde gitgide artan şiddetle birlikte çığrından çıkan, İngilizce’de ‘gorno’ denen ‘şiddetin pornosu’na dönüşen “Saw” filmlerinin ilki, bu tarz filmleri seyredemeyenlerin bile muhabbetle andığı, zeka dolu bir yapıt. Uyandıklarında kendilerini soğuk ve pis bir mekanda, ayaklarından zincirlenmiş olarak bulan iki adam ve yerde bir ceset. Bu durumdan kurtulmaları için bir ekrandan verilen emirleri kısıtlı bir zaman zarfında harfiyen yerine getirmek zorunda olan iki adamın kısılıp kaldıkları bu kapan, aslında hayatta yaptıkları yanlışlarla yüzleşip, bedel ödeyecekleri bir tür araf onlar için…

k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

POSEYDON MACERASI (THE POSEIDON ADVENTURE, 1972) Felaket filmleri furyasında 70’ler boyunca, “Havaalanı” serisi başta olmak üzere pek çok ‘dar mekan’ gerilimi izlemiştik. “Poseydon Macerası” içlerinde en havalı ve nefes kesici olanı diyebiliriz. Adet olduğu üzere Gene Hackman, Ernest Borgnine, Shelley Winters gibi dönemin ünlü oyuncuları gemideler. Titanik’i andıran bu lüks gemi son seferinde Ege Denizi civarında kayalıklara çarpıyor ve batmaya başlıyor. Gerisi ise, yüzlerce yolcunun can havliyle hızla su alan gemiden kurtulma çabaları… Görsel efektleri ve şarkısıyla Oscar alan filmin 1979’da devamı, 2006’da ise Wolfgang Petersen tarafından bilgisayar efektleriyle rimeyki yapıldı. Gelgelelim ikisi de, bu ilk filmde gemiye kısılıp kalan yolcular kadar heyecan yaşatmayı başaramadı.

20

arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010 k

7

7

ÖLÜM SESSİZLİĞİ (DEAD CALM, 1989) Yaşadıkları korkunç travmayı atlatmak için tekneleriyle Pasifik’e açılan karı-koca, kazazede olarak denizden kurtardıkları genç adamın azılı bir psikopat olduğunu öğrendiklerinde biraz geç oluyor ama olsun; bizim de adrenalinimize tavan yaptırıyorlar. En son “Ajan Salt”unu izlediğimiz Phillip Noyce’un yönettiği, bir Hitchcock geriliminden aşağı kalır yanı olmayan film teknede kamerayı öyle bir kullanıyor ki, biz de açık denizin ortasında üç kişiyle beraber mahsur kalıyoruz adeta. Avustralya sinemasının dünyada en çok iş yapan filmlerinden olan “Ölüm Sessizliği”nde üç iyi oyuncunun şovu söz konusu. Tom Cruise’un bu filmde görüp aşık olduğu ve Amerika’ya çağırdığı Nicole Kidman’la Sam Neill, şahane psikopat Billy Zane’in elinde oyuncak oluyorlar adeta…

8

8

YANGIN KULESİ (THE TOWERING INFERNO, 1974) 11 Eylül saldırısında Dünya Ticaret Merkezi’nin üst katlarında alevlerden dolayı sıkışıp kalan insancıklar ne yaşadıysa, bir benzerini 1974 yapımı bu filmde Hollywood starları yaşıyor. Kimler yok ki; Steve McQueen, Paul Newman, William Holden, Faye Dunaway, Fred Astaire, Richard Chamberlain, O.J. Simpson, Robert Wagner… Dünyanın en yüksek ve güvenlik açısından en modern binasının açılışında, ucuz kablo kullanmaktan kaynaklanan küçük bir kıvılcım dev alevlere dönüşüp de her yanı sarınca ortalık can pazarına dönüşüyor. Görüntüleri, kurgusu ve şarkısıyla Oscar alan, 36 yıl öncesi için gayet inandırıcı görsel efektleriyle parmak ısırtan “Yangın Kulesi”, bugün biraz demode bir ‘felaket filmi’ gibi görünse de, 3 saate yakın süresince bizi o binada hapsetmeyi başarıyor.


9

9

BÜYÜK KARNAVAL (ACE IN THE HOLE, 1951)) Sonradan enfes komedilere imza atacak olan Billy Wilder’ın “Sunset Bulvarı”yla birlikte erken dönem başyapıtı. Eski bir Kızılderili mağarasında gömü ararken, göçük sonucu kayalar arasında sıkışıp kalan bir adamın kurtarılma serüvenini anlatıyor film. Orada sıkışıp kalan adamın hikayesini küçük değişiklikler ve ilavelerle gazetesine haber yapan Kirk Douglas, mesleğinde yükselmek için bu olayı daha da sömürmeye karar veriyor ve kirli şantajlarla kurtarma çalışmalarının uzamasını sağlıyor. Sıkışan adam tam bir medya fenomenine dönüşürken, meslek ahlakı, hatta olaya tanık olmak için mağara önüne toplanan insanların ahlakı da masaya yatırılıyor. Bu öyküde gerçekten tuzağa düşenin, kurtarılması gerekenin kim olduğuna karar vermekse, seyirciye düşüyor.

10

10

HIZ TUZAĞI (SPEED, 1994) Belli bir hızın altına düştüğü takdirde, altına yerleştirilmiş bombayla havaya uçacak olan yolcu dolu bir otobüs… Bombayı yerleştiren psikopat, işi sağlama almak için otobüsteki dikiz aynasına bir de gizli kamera yerleştirmiş. Yani hiçbir yolcu, tam gaz giden bu ölüm otobüsünden dışarı adım bile atamaz! Peki ya trafik? Koca araç, önüne hiçbir engel çıkmadan 80 km hızla gidebilir mi? Seyirciyi böylesi bir anksiyeteyle baş başa bırakan “Speed”, 90’lı yılların en hızlı ve en iyi aksiyonlarından biriydi. Şehrin göbeğinde, kameralar ve polisin gözü önünde kapana kısılan yolcular arasında yer alan Sandra Bullock bu filmle parlarken, polis rolündeki Keanu Reeves kariyerinde bir basamak tırmandı. Dennis Hopper ise terörist rolüyle bir kez daha hafızalara kazındı.

11

11

KUŞLAR (THE BIRDS, 1963) Konu ‘tuzak’ olur da, Hitch Amca listeye girmez mi? Karakterlerini zor durumlarda bırakmayı, köşeye sıkıştırıp tuzağa düşürmeyi seven Alfred Hitchcock, “Kuşlar”da öyle bir kapan kurdu ki, bu defa yakalanan kuşlar değil insanlardı. Sakin ve şirin bir kasabayı, tam bir açık alan kafesi haline getiren film, en masum hayvanlar olarak bilinen kuşların bir araya toplanarak insanlara sebepsiz yere saldırmalarını, tüyler ürpertici görüntüler eşliğinde seyirciye sundu. Buldukları her delikten evlerin içine sızan, insanların gözünü oyan, küçük çocuklara saldıran kuşlar, belki de yarım yüzyıl öncesinden ekolojik dengenin bozulmaya başladığını haber veriyordu… Tippi Hedren ve Rod Taylor’ın kuşların elinden kurtulup kurtulmadığını ise filmi izleyenlere sorun.

12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere k

21


TALİP ERTÜRK AşktaN da Üstün taliperturk@gmail.com

(NotorIous, 1946)

MAZİDEN GELEN Hollywood’un altın çağının en özel ve belirleyici türü, kara film sayılabilir. Türün nadide örneklerinden biri olan “Maziden Gelen” (Out Of The Past) Robert Mitchum’ın ‘cool’ kavramını tanımlayan oyunculuğu ve sunduğu saf sinema lezzetiyle eskimeyen bir şaheser.

K

ara film; Alman dışavurumculuğundan, ucuz edebiyat geleneğinden, sinemanın ‘B sınıfı’ndan, İkinci Dünya Savaşı’nın toplumsal yaşamdaki etkilerinden, dönemin modern şehir hayatından ve daha bir dolu şeyden beslenir. Birçok şeye birden benzemesine rağmen, yekunda hiçbir şeye benzemez. Tiyatrodan, edebiyattan, resimden beslenen sinemanın kaderini paylaşır. Aslında sinemanın bizzat kendisidir kara film. Asla yaşlanmaz, modası geçmez, fiyakası bozulmaz. Babadan sinemacı Fransız Jacques Tourneur’nun 1947 tarihli klasiği “Maziden Gelen”in yeri ise, klasiklerin cirit attığı kara film türünün içinde bile apayrı. “Maziden Gelen” geçmişinden kaçamayan, aslında kaçmak için pek de çaba sarf etmeyen Jeff Markham’ın (Robert Mitchum) hikayesi. Adamımızı, Jeff Bailey adıyla kendine sıfır kilometre bir hayat kurmuşken tanıyoruz. Sakin bir taşra kasabasında işlettiği benzin istasyonuyla kıt kanaat geçinip, kasabanın güzel kızıyla evlilik hayalleri kuruyor. Lakin daha kadraja girdiği andan itibaren, bu hayata ait olmadığını, pembe Amerikan rüyasını yaşamak için fazla kirli olduğunu da şıp diye anlıyoruz. Uyum sağlamak için çaba göstermediğinden değil. Gelgelelim aslan ormana ait işte... Kafesin içinde huzursuz... Bailey’nin karanlık geçmişi, siyah paltolu bir fedai suretinde kapıya dayanınca geç olmadan işin aslını öğreniyoruz. Açık kalmış eski defterleri kapatmak üzere geri çağrılıyor. Bunun olacağını uzun zaman önce öngördüğünden olacak, fazla direnmiyor. Ceketini alıp çıkıveriyor. Pembe panjurlu bir rüyanın sonu... Yine de sevdiceğine işin aslını

anlatmaktan alamıyor kendini. O anlattıkça biz de öğreniyoruz. Denediği geçmişinden kaçmak değil, yarası kapanmamış bir sevdanın küllerini soğutmak çabasıymış meğer. Dedektiflik yaparmış. Hiç tutulmaması gereken bir sevdaya tutulmuş, damgalanmış... Yarayı açan Kathie Moffat (Jane Greer) adında bir afeti devran. Yeraltı dünyasının ağababalarından Whit Sterling’in (Kirk Douglas) sevgilisiyken adamı yaralayıp, üstüne bir de 40 bin dolarını tokatlayıp kayıplara karışmış. Kahramanımız da dedektif kontenjanından hikayeye bu noktada dahil olmuş zaten, kadını bulup geri getirmek görevini sırtına yüklenerek... Kathie Moffat’ı bulmak bizimki için çocuk oyuncağı ama asıl mesele kadının zehirli cazibesinden sakınabilmek. Onu yapamıyor işte. Yapamayınca işler karışıyor. Sonrası entrika, sonrası ‘femme fatale’, sonrası tutku, sonrası cinayet, sonrası... İşin alametifarikası. Robert Mitchum’ın nişanlısına karanlık geçmişini ve eski aşkını anlattığı o upuzun flashback, “Maziden Gelen”in kalbinin attığı o muhteşem bölüm, kara film tarihinin en unutulmaz sahnelerini barındırıyor bünyesinde. Tourneur’nun en iyi başardığı şeylerden biri de, şehrin kuytularına meftun kara filmi, Meksika’nın sıcak güneşinin altında yeniden tanımlamak. Robert Mitchum, Jane Greer’in izini Meksika’nın ıssız bir köşesine kadar sürüyor. Onu ilk gördüğü anda da başına gelecekleri şıp diye anlıyor. Kara film kahramanları böyledir biraz. Belayı kapıdan girdiği anda tanırlar ama ellerinden bir şey de gelmez. Meşrep meselesi... “Maziden Gelen” San Francisco’nun bina kuytularından dökük Meksika barlarına, orman kulübelerinden kumarhanelere türlü

mekan dolaşmasına rağmen karamsarlığını bir an olsun elden bırakmıyor. Yönetmen Tourneur, uzun süre birlikte çalıştığı İtalyan görüntü yönetmeni Nicholas Musuraca’yla ortaklığından yalnızca doyumsuz kadrajlar ve unutulmaz sinemasal anlar çıkartmakla kalmıyor, yeri geliyor birlikte kartpostal güzelliğinde bir göl manzarasından cehennem hissiyatı yaratmayı da beceriyorlar. Kamera arkasındakilerin müthiş performansını cilalayıp, “Maziden Gelen”i başyapıt mertebesine çıkaransa başroldeki Robert Mitchum, Kirk Douglas ve Jane Greer triosu kuşkusuz. Kirk Douglas neşeliyken bile korkunç. Jane Greer melek yüzlüyken bile şeytan. Robert Mitchum buruşuk pardösüsüyle bile sonsuz ‘cool’. Aslına bakarsanız kadrajlara sığmayan görkemli vücuduyla Mitchum, ‘cool’un tanımı olarak yürüyor bu filmin içinde. Ağzından sigarasını düşürmüyor. Laflarıyla dövüyor. Planların arasında bal kıvamında akıp gidiyor. Tourneur’nun elindeki cevheri işlemekteki ustalığı ise hayranlık uyandırıcı. Mitchum’ın evrendeki hiçbir şeyi umursamayan heybetinden ‘cool’luk süzüp çıkarıyor. Mitchum da az değil hani. Tek bir cümleyle kara filmin tanımını yapıveriyor. Umutsuzca masumiyetini anlatmaya çalışan kadının sözünü bir öpücükle kesmeden hemen önce “Bebeğim, umrumda bile değil” diyor. Bugün bile güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bu 63 yıllık abide, sinemaya gönülden bağlanmamızın sebeplerinden biri: Umursayamayanların, sonunu düşünemeyenlerin, belaya mıknatıs olanların, tutkuya tutkunların, paspalken bile ‘cool’ların, akciğer kanseri icat edilmemiş gibi sigara içenlerin filmi. Benim filmim. k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

23


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

JONAH HEX YÖNETMEN Jimmy Hayward OYUNCULAR Josh Brolin, John Malkovich, Megan Fox, Michael Fassbender, Will Arnett, Jeffrey Dean Morgan, Wes Bentley YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 78 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Warner)

Western türünün şerefini iki paralık eden, kısa ve tatsız bir filmle karşı karşıyayız. 24 arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010 k

V

ahşi Vahşi Batı” (Wıld Wıld West), “Şangaylı Kovboy” (Shanghaı NOON) ve “Düello”dan (Sukiyaki Western Django) sonra bir başka nur topu gibi ‘tuhaf’ westernimiz oldu. Bu sefer, bir DC Comics uyarlaması söz konusu olduğundan, westernlerle süper kahraman janrı harman ediliyor. Ortaya çıkan bulamaç Woody Allen’ın meşhur esprisindeki gibi, hem tatsız hem de porsiyonu küçük. Kapanış jeneriğini çıkardınız mı bir saat 15 dakikalık bir film bu. Doğrudan DVD’ye sürülmesi de daha en baştan alarm veriyor zaten... Jonah Hex, ölümden döndüğü için ölülerle konuşabilen, attığını vuran kanunsuz bir ödül avcısı. Bu karakteri tanıdığımız kısa bir klipten sonra giren ilk sahne umut veriyor oysa. Spagetti western dünyasında gibiyiz. Kahraman kasabaya geliyor, ‘cool’ birkaç laf atışmasından sonra silahlar konuşuyor. “3:10 Yuma” (3:10 To Yuma) gibi yenilikçi bir western izleme umuduyla doluyorsunuz. Fakat ümitler hüsrana dönüyor, ilk sahnenin ardı gelmiyor. 11 Eylül sonrası ulusal

Amerikan kaygıları, terör korkusu ve kitle imha silahları gibi anakronik zırvalar filmin dört yanını işgal ediyor. Bir saati biraz aşan süresi, paldır küldür mevzuya girişi ve karakter geliştirmekten bihaber oluşuyla yönetmen sanki bunu bir sinema filmi gibi değil de bir televizyon dizisinin pilot bölümü gibi tasarlıyor. Aksi gibi tek kozu olabilecek nefis aktörleri de bozuk para gibi harcıyor. Yönetmen, elinin altındaki Josh Brolin ve John Malkovich’ten, mümkün olabilecek en kazma oyunculukları çıkarıyor. Özellikle Malkovich o kadar bıkkın bir performans sergiliyor ki sette sıkıldığını, parasını alıp bir an evvel tiyatrosuna geri dönmek istediği her halinden belli oluyor. Megan Fox ise altın kalpli fahişe klişesine sıkışarak filmde kenar süsü olmanın ötesine geçemiyor.

Jeffrey Dean Morgan’ın oynadığı kısa mezarlık sahnesi, iyi bir espri yaratıyor. Filmden geriye kalan tek ‘hoş seda’ oluyor. Kafes dövüşçüsü Yılan Adam sahnesi ne akla hizmettir, hikayeye ne katıyor bilen varsa beri gelsin!


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

KABUSLAR ADASI ORİJİNAL ADI Hierro YÖNETMEN Gabe Ibanez OYUNCULAR Elena Anaya, Bea Segura, Mar Sodupe, Andres Herrera YAPIM/SÜRE 2009 İspanya, 96 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İsp.a ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

İspanya’dan parlak görselliğiyle öne çıkan, tekinsiz bir psikolojik gerilim daha...

İ

spanyol korku filmlerinin belli bir çekiciliği var, artık ikna olduk... “Yetimhane” (El Orfanato) ve iki tane “Rec” filmi önce olmak üzere oradan gözlerimize ulaşabilen her korku-gerilim filmi belli bir seyir zevki veren filmler oldular. “Kabuslar Adası” aynı yapımcılarca çekilmiş olmasının yanısıra hikayesiyle de biraz “Yetimhane”yle benzeşiyor. Nitekim yine esrarengiz bir şekilde ‘yok olan’ çocuğunu arayan bir annenin izinden gidiyor film. Hierro adasına yapılan bir feribot yolculuğu sırasında küçük oğlu Diego’yu kaybeden Maria, altı ay sonra bir cesedi teşhis etmesi için adaya tekrar çağrılır. İşte Maria’nın gergin hikayesi de asıl bundan sonra başlar... Filmde Maria’nın hikayesini Jung’cu bir yaklaşımla ele alıp İncil’e bağlayarak yorumlamak mümkün. Nitekim ismi Maria olan annenin (İsa’nın annesi Meryem’e gönderme) sık sık onun babasızlığına vurgu yaptığı oğlu Diego’nun bir nevi Hz. İsa’yı temsil ettiğini kabul etsek, Maria’nın oğlunun ölümüne inanmayıp onu arayıp durması

da İncil’deki bir hikayeyi andırıyor. Nitekim Hz. İsa’nın ölümünden sonra Meryem’in onun mezarına giderek onun canlanmasını beklemesi İncil’in birinci kitabı Matta’da geçen bir hikaye... Şimdi sıkı durun; Filmde Maria, Hierro adasında oğlu sandığı başka bir çocuğu buluyor. Onun adı da Mateo. Yani Matta’nın (Havari Matthew’un adı) İspanyolca karşılığı. Dolayısıyla film aslında bir anlamda sorunlardan çıkışı din olarak görenlere karşı gizli bir eleştiri savuruyor. Çarpıcı finali de, Maria’nın bulduğu çözümün dinle alakasının olmadığını gösteriyor. Genç yönetmen Gabe Ibanez’in ilk uzun metrajlı filminde hikayenin sarktığı sahnelerde devreye görüntü yönetmeni Alejandro Martinez’in olağanüstü görüntüleri giriyor. Ama Ibanez’den daha iyi filmler geleceğinin habercisi bu film...

Giderek adından daha çok bahsettiren, farklı güzelliğiyle dikkat çeken İspanyol aktris Elena Anaya’nın performansı çok iyi. Filmdeki bazı karakterlerden yeterince faydalanmıyor yönetmen ve senarist... Mesela adadaki polis karakterinden... k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

25


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

SINIR TANIMAYAN ORİJİNAL ADI Nowhere Boy YÖNETMEN Sam Taylor-Wood OYUNCULAR Aaron Johnson, Kristin Scott Thomas, Anne-Marie Duff, David Morrissey YAPIM/SÜRE 2009 İngiltere-Kanada, 98 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Mars)

John Lennon’ın, annesi Julia ile yaşadığı ‘sevgi-nefret’ ilişkisi oluşturuyor filmin omurgasını. 26 arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010 k

B

eatles efsanesinin sinemayla içli dışlı olduğu birçok örnek izledik, ama “Sınır Tanımayan”da işin bir başka boyutunu gördüğümüzü söyleyebiliriz. John Lennon’ın annesi Julia Baird’in anılarından esinlenerek hayata geçirilen bu film, Lennon’ın hayata bakışındaki ‘hırçın’ yaklaşımın ipuçlarına yöneltiyor ilgisini. Daha çok onun annesiyle ilişkisi üzerinden hareketle bir ‘saptama’ yapan yönetmen, ilk uzun metrajlı filminde özellikle Beatles hayranlarını memnun bırakıyor. John Lennon efsanesinin doğuşuna ve onun müzikle kurduğu ‘doğru’ ilişkiye de yer açan hikaye, Lennon-McCartney bağını da deşifre ediyor denebilir. McCartney’nin müzikal donanımının Lennon üzerindeki etkisini, ikili arasındaki ilişkinin yarattığı ‘durum’u da özetliyor film. Rock müzik tarihinin hâlâ bir numaralı grubu olarak kabul gören Beatles’ı Beatles yapan nedenler üzerine de kafa yoruyor bu çalışma. Ama başta da söylediğimiz gibi, Lennon’ın annesi ile yaşadığı ‘sevgi-nefret’ ilişkisi

oluşturuyor filmin omurgasını. Teyzesinin yanında büyüyen ve onun ‘kuralcı’ yapısına karşın ‘sınır tanımayan’ bir hırçınlığa sahip olan Lennon, ‘annesizlik’in getirdiği bir yabancılaşmanın da üstesinden gelmek zorunda kalıyor. Annesine kavuşmayı başarıyor bir noktada ama koşulların onu taşıdığı yerde yeniden kaybetmek de kaçınılmazlaşıyor. Genç aktör Aaron Johnson’ın John Lennon efsanesinin gençliğini büyük bir heyecanla canlandırdığını, annesini oynayan Anne-Marie Duff’ın da ‘ikilemli’ karakterine uygun bir performansa ulaştığını söylemek mümkün. Ama filmin asıl kozu, yeğenini çok seven kuralcı teyzede hikayeye başka bir derinlik katan Kristin Scott Thomas. Deneyimli aktris, hikayenin dağılmasını engelleyen ‘dengeli’ bir kompozisyon çiziyor...

Hikayenin sonunda kaçınılmaz biçimde “Mother”ın çalması, bu filme konabilecek en güzel nokta gibi duruyor. Paul McCartney karakteri, filmde yeterli etkinliğe sahip olmasına karşın, oyuncu seçimi doğru değilmiş gibi.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ROBIN HOOD YÖNETMEN Ridley Scott YAPIM/SÜRE 2010 ABD-İngiltere, 150 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

H

ollywood’un içine düştüğü ‘büyük tıkanma’dan bir zamanlar ‘büyük usta’ diyerek baş tacı ettiğimiz yönetmenlerin de nasiplenmesi ne hazin! Ridley Scott beşinci kez bir araya geldiği Russell Crowe’la “Gladyatör”ün başarısını bir kez daha cilalamaya çalışıyor. Öykümüz (ki senaryo Rüya Fabrikası’nın kıdemli kalemşorlarından Brian Helgeland’a ait) Robin Longstride’ı Robin Hood’luğa giden yolun henüz başlarında tanıtıyor bizlere. “Gladyatör”deki gibi, Scott bir kez daha tarihî bir öykü üzerinden günümüze demokrasi dersleri veriyor. Nihayetinde fonda Magna Carta’ya giden kurmaca bir öykü var. Gelgelelim, ne Crowe’un başpehlivan edasıyla İngiliz çayırlarında elde ok ve yay salınması, ne Cate Blanchett’ın o her zamanki zarafeti ne de yan rollerdeki usta aktörler filmi taşımaya yetiyor. Scott’ın su gibi akan rejisi durumu bir yere kadar idare ediyor ama sonuç değişmiyor: “Robin Hood”u izlerken gözünüz onu hep bir yerlerden ısırıyor. E hem temcil pilavına dönmüş bir kahraman hem de daha önce benzer bir tarihî epiğe imza atmış yönetmen/oyuncu ikilisi söz konusu olunca, farklı bir netice beklememeli. Burçin S. Yalçın * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 29. sayımızda bulabilirsiniz.

Kral ‘Aslan Yürekli’ Richard rolündeki Danny Huston en komple performansı veren isim. Robin ve Marion arasındaki aşk ciddi bir inandırıcılık sorunu barındırıyor.

EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN Orijinal Adı How To Train Your Dragon YÖNETMEN Chris Sanders, Dean DeBlous YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 93 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Dreamworks)

V

iking filmlerinin kendine ait bir sempatisi vardır izleyicilerde. Ama ne hikmettir ki az filme konu olurlar vikingler. Neşeli bir viking hikayesi olan “Erik The Viking” mesela... Sebepsiz barbarlık ve kuru gürültü yapan arkadaşlarının arasında yaşayıp giden ve öldürmek zorunda olduğu güzel bir kıza aşık olunca yumuşayan, insancıl bir vikingin komik hikayesini anlatıyordu o film. Bir çocuk kitabından uyarlanan “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin”de de can düşmanları olan ejderhaları avlamaya çalışan 'avcı' ve 'sert' büyüklerinin aksine daha insancıl duygularla hareket eden 10 yaşlarındaki bir vikingin hikayesi anlatılıyor. Animasyon sinemasının adeta altın çağ yaşadığı bu dönemde Dreamworks’un yarıştan kopmadan yola devam edişini de kanıtlayan film, ergenlik çağına giren viking Hıçkıdık ile uzaktan çok tehlikeli görünen ejderha Dişsiz’in dostluk ilişkisini kullanarak şiddetin ‘çözümsüz’lüğünü vurguluyor. Doğru kurulan iletişimin nasıl da çözüm getirdiğini gösteren film kalabalık ve uğraşılmış aksiyon sahneleriyle de dikkat çekiyor... Burak Göral * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 26. sayımızda bulabilirsiniz…

Filmin başarılı 3D teknolojisi DVD'de yok ama güzel yazılmış diyalogları hala yerli yerinde... Filmin 'dişi'si, esas oğlanın aşık olduğu esas kız Astrid biraz sevimsiz erkek çocuklarına benzemiş...

DR. PARNASSUS Orijinal Adı The Imaginarium Of Dr. Parnassus YÖNETMEN Terry Gilliam YAPIM/SÜRE 2009 Kanada-Fransa-Kanada, 123 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida)

D

EVRİ ÇOKTAN GEÇMİŞ, DEĞİŞİME AYAK uyduramamış bir gezici kumpanya... Kumpanyanın başında, tüm ‘müşterilerini’ bir ayna aracılığıyla düşler alemine taşıyan bir nevi bir efsuncu var: Dr. Parnassus... Bir yandan kumpanyanın içine düştüğü mali darboğazla mücadele ediyor, diğer yandan ise yıllar önce Şeytan’la yaptığı anlaşmanın yaklaşan ‘deadline’ı sonucunda kızını yitirmenin önüne geçmeye çalışıyor. Nasıl? Terry Gilliam’ın filmsel serüvenini bir metafor olarak bundan daha iyi tasvir edecek bir öykü yazabilir miydiniz? Projede tipik Gilliam’ca aksilik de eksik değil hem: Heath Ledger’ın ölümü az kalsın bu filmi de yarıda bırakacaktı. (Gilliam'ın neredeyse her filminde yaşadığı sürüyle kaza, sansür, ölüm gibi aksilikler mevcut!) Bununla birlikte, yine bizi düşsel bir alemin uçarılığı ile gerçek alemin sıkıcılığı arasında götürüp getiriyor Gilliam. Bütün o delişmen düşler alemi Dalí’nin tablolarını andırıyor ama tüm film zaten biraz British Museum’da geziyormuş hissi yaratabilir izleyende. Yine de en iyi Terry Gilliam filmlerinin yanına yaklaşacak özgünlükte bir tutarlılık da barındırmıyor film. Burçin S. Yalçın * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 23. sayımızda bulabilirsiniz…

Bu riskli öyküdeki kahramanları falsosuz ete kemiğe büründüren oyuncu kadrosuna toptan alkış. Dijital efektlerde zaman zaman ‘malzemeden çalınmışçasına’ bir ucuzluk sezmemek elde değil.

k 12 - 18 Kasım 2010 / arkapencere

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Çılgın Romantik (True Romance) Tony Scott, Quentin Tarantino’nun ‘deli’ kafasından fışkıran hikayeyi layıkıyla beyazperdeye taşıyor. Christian Slater ve Patricia Arquette de hayatlarının rollerini canlandırıyorlar bu filmde. Yan rollerde Dennis Hopper ve Gary Oldman müthiş performanslar sergilerken, ‘genç’ Brad Pitt de ‘püfpüfçü çocuk’ta dikkatleri çekmeyi başarıyor. 2 - The Way Back Avustralya sinemasının dünyaya armağan ettiği usta yönetmen Peter Weir’ın son filmi, 1940’larda Sibirya’daki toplama kamplarından kaçan bir grup insanın dramına odaklanıyor. Bir edebiyat uyarlaması olan yapımın ‘önyargı’ durumunuysa izleyince göreceğiz. Başrollerde Ed Harris, Colin Farrell ve Jim Sturgess var. 28

k arkapencere / 12 - 18 Kasım 2010

3 - Jonah Hex Beyazperdeye Josh Brolin’in bedeninde yansıyan çizgi roman dünyasının önemli anti-kahramanlarından Jonah Hex, western aleminin altını üstüne getiren bir karakter aynı zamanda. 1971’de DC Comics fabrikasından çıkan bu şahsiyet, John Albano’nun yazıp Tony DeZuniga’nın resimlediği bir serinin bugünlere kadar taşınmasının da müsebbibi. 4 - Dino De Laurentiis (1919 - 2010) 1940’lardan başlayarak ölümüne kadar geçen yaklaşık 70 yıl boyunca yapımcılık serüvenini sürdüren ‘efsane prodüktör’ Dino De Laurentiis, 91 yaşında hayatını kaybetti. Sadece birkaç filmin adını saymak bile onun sinemaya katkısının büyüklüğünü göstermeye yeter: “Sonsuz Sokaklar” (La Strada), “Harp Ve Sulh” (War And Peace), “Yabancı” (Lo Straniero), “King Kong”, “Hannibal”...

5 - Imagine: John Lennon John Lennon’ı yakından tanımak için seyredilmesi gereken bir belgesel. Andrew Solt imzalı çalışma, Lennon’ın çok özel görüntülerinden oluşuyor. Zamanında Türkiye sinemalarında da gösterime giren yapım, efsanenin dünyaya bakışını net biçimde görmemizi de sağlıyor, Yoko Ono’ya duyduğu aşkın kaynağını da...


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına BağımSız İletİşİm PlatFormu"


Ben izleyiciyi daima hesaba katar覺m.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 55  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you