Issuu on Google+

“İNSANIM!” diyorsanız kulak kabartın!

JACQUES TATI VE “SİHİRBAZ” NEFES NEFESE SON AYİN NÂZIM HİKMET VE SİNEMA ŞEYTAN TUHAF GÜNLER SINIR

29 EKİM - 04 KASIM 2010 / SAYI: 53


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

İÇİMİZE GİREN ŞEYTANLAR

G

eçtiğimiz ay gösterime giren “Şeytan” (DevIl) ve geçen haftanın “Paranormal ActIvIty 2”sinin açtığı kapıdan bu hafta da “Son Ayin” (The Last Exorcism) geçti. Ecinnili korku filmleri bu ara pek revaçta. “Son Ayin”in bir şeytan çıkarma ‘belgeseli’ gibi işlediği düşünülünce akla hemen bu sayımızın AŞKTAN DA ÜSTÜN sayfalarında geniş geniş bahsini açtığımız “Şeytan” (The Exorcist) geliyor. William Friedkin’in şaheseri, hâlâ en akıl almaz, en ürpertici şeytan tasvirlerinden birini sunuyor. Şeytanını resmetmeden, imalar ve etkilerle seyircisini 30 yıl sonra dahi aynı güçle yerinden sıçratabiliyor. Tabii, şeytan filmlerde her zaman beden ele geçirmiyor. Bazen daha stratejik hamlelerle inançlıların başına bela olmaya çalışıyor. 60’lardan 70’lere uzanan, Amerikan sinemasının paranoya atmosferinde kendine iyi yer bulmuş ‘şeytanın çocuğu’ ekolü epey dikkat çekici. 1968’deki “Rosemary’nin Bebeği”nde (Rosemary’s Baby) şeytan, tohumlarını bir kadının içine bırakıp evlat sahibi oluyordu. “Kehanet”te (The Omen) o çocuk çoktan doğup, büyüme sürecine giriyordu. Şeytanın evladının Amerikan büyükelçisinin himayesine girişi de tam 70’lerin Amerikan sinemasına has bir espri. Şeytan, filmlere kimi zaman “Faust” esintisiyle, ruh satın alarak girmeyi başardı. Örneğin Stanley Donen’in sevimli komedisi “Bedazzled”ında, Alan Parker’ın türler üstü kara filmi “Şeytan Çıkmazı”nda (Angel Heart), “Robert de Niro şeytan olduysa benim neyim eksik” diyen Al Pacino’yla güç kazanan “Şeytanın Avukatı”nda (The Devil’s Advocate) “Spawn”da ve hatta Atıf Yılmaz’ın fantastik filmler döneminin unutulmazlarından “Arkadaşım Şeytan”da iyi

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

niyetli başkarakter ruhunu şeytana satmaya, çıkarı için şeytanla antlaşma yapmaya soyunuyordu. “South Park: Sinema Filmi” (South Park: Bigger, Longer & Uncut) gibi uç örneklere de şahit olduk. Eşcinsel bir şeytan, baskın partneri Saddam Hüseyin ile bir olup dünyayı savaşa sürüklemeye çalışıyordu. “Şeytanın Günü” (End Of Days) bu hafta LEKELİ ADAM sayfalarımızda incelediğimiz “Tuhaf Günler”in (Strange Days) mesele ettiği milenyum gerilimine garip bir açıdan bakıyor, 2000 yılının şeytanın dünyayı kıyamete sürükleyeceği yıl olacağını öngörüyordu. Karşısına Arnold Schwarzenegger çıkınca, şeytanın işi zora girmişti tabii! “Constantine”de Keanu Reeves, sigaraları uç uca eklediği için akciğer kanseri riski yerine bizzat ruhunu almaya gelen şeytanla savaşıyordu. “Hayalet Sürücü”de (Ghost Rider) Nicolas Cage, babasının kanserine çare bulma sözü veren şeytana ruhunu satıp, kara melek tarafından aldatılan bir başka bahtsız oluyordu. Şeytan, “Son Ayin”de yine en sevdiği yere, genç bir kızın bedenine giriyor. Biz gözümüzle göremediğimiz şeyden korktukça, o da filmler aracılığıyla içimize girmeye devam edecek gibi görünüyor. Sabahattin Ali ise şöyle diyor “İçimizdeki Şeytan”da: “Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...”

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, MÜJDE IŞIL, ALİ ULVİ UYANIK, GÖKHAN ŞEKER, AYCAN ÇEVİK, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Sihirbaz, Nefes Nefese, Son Ayin, Nene Hatun, Kubilay, Winx Club: Sihirli Macera.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

20 TRENDEKİ YABANCI

'Şair' Nâzım Hikmet'in yedinci sanatla ilişkisi önemli, emperyalizmin sinemayı kullanışına karşı haykırışıysa gözden kaçacak gibi değil!

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

William Peter Blatty yazdı, adaşı William Friedkin çekti, Linda 'Regan' Blair ise ödümüzü kopardı: Şeytan.

24 LEKELİ ADAM

Kathryn Bigelow, eski yavuklusu James Cameron'ın hikayesini kullanarak siberpunk ile kara filmi çiftleştiriyor: Tuhaf Günler.

26 AİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Sınır, Demir Adam 2, Tek Başına Bir Adam, Tanrının Kitabı.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Kahramanlar Sinemada, Şeytanın Dönüşü (Witchcraft), Rabbit Hole, Trafik, Tony Richardson.

k 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

SİHİRBAZ ORİJİNAL ADI L'Illusionniste YÖNETMEN Sylvain Chomet SESLENDİRENLER Jean-Claude Donda, Edith Rankin YAPIM 2010 İngiltere-Fransa SÜRE 80 dk.

Bu filmin değeri, hayatın olanca acımasızlığı içinde yeşeren ‘umut’u işaret etmesinde saklı belki de, müthiş sinemacı Jacques Tati sayesinde. 6

k arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010

B

ay Hulot karakterine yüklediği kendine has beden dili, neredeyse yok denebilecek diyalog kullanımı, çoğunlukla görsel esprilere dayanan ‘şaşkın’ anlatımı ve her şeyden önemlisi çevresinde olan bitenlere karşı geliştirdiği eleştirel tavırla öne çıkan, benzersiz sinemacı Jacques Tati’nin ‘kayıp’ senaryosunu ‘tartışmalı’ biçimde gün yüzüne çıkaran Sylvain Chomet imzalı “Sihirbaz”, filmin yarattığı ‘ailevi problemler’den bağımsız olarak düşündüğümüzde, özlediğimiz bir dosta yeniden kavuşmanın heyecanını yaşattı bizlere. Kariyeri boyunca yönetmen olarak sadece beş sinema filmi çekmiş olmasına karşın, tüm zamanların en değerli sinemacıları arasında kendine sarsılmaz bir yer edinen Tati’nin, kızı Sophie için yazdığı senaryonun uzun yıllar sonra ‘sürpriz biçimde’ ortaya çıkmasıyla vücut bulan bu film, Chomet’nin “Belleville’de Randevu”dan (Les Triplettes De Belleville) aşina olduğumuz enfes animasyon tekniğini yeniden önümüze sürüyor. Tabii ki bu kez öncelikli olan konu bu değil, yani animasyonun yüceliği üzerine laflar sarf etmenin alemi yok. Asıl meselemiz, Tati’nin uzun yıllar öncesinde kaleme aldığı senaryonun ‘insanın saflığı’ üzerine yaptığı vurgu. “Her şey kirlendi...” diye başlayan cümleler kuran kuşakların bugünlere ulaşan çığlığını yansıtıyor bir bakıma bu senaryo. Hikayede ‘düşmüş’ bir sihirbazla tanışıyoruz önce. Artık Paris’te iş yapamayan kahramanımız Tatischeff (Tati’nin gerçek soyadı), aldığı bir teklif üzerine İskoçya kırsalında bir köye gidiyor ve oradaki bir barda sergiliyor yeteneklerini. Mekanın temizlik işlerini yapan Alice’le tanıştığındaysa hayatı değişiyor. Sihirbazın peşine takılan genç kız, kahramanımızın yalnızlığını örtüyor; Tatischeff de ona gerçek kızıymış gibi yaklaşıyor. İşin püf noktasıysa Alice’in yaklaşımında gizli; hayatını ‘sihirli’ elleriyle yoluna koyan biri gibi görüyor sihirbazı, onu olağanüstüleştirip bir tür ‘süper kahraman’ havasına sokuyor...

“Sihirbaz”ın değeri, hayatın olanca acımasızlığı içinde yeşeren ‘umut’u işaret etmesinde saklı belki de. Hikaye bizi bir tür “Pygmalion” atmosferine sokuyor, ama Tati’nin dehasını beslemekten öte bir işlevi olmuyor George Bernard Shaw’un eserinin. Basit bir kızı alıp neredeyse bir ‘prenses’e dönüştüren Tatischeff, hiçbir zaman bir Henry Higgins olmuyor, onunkine benzer bir motivasyonla hareket etmiyor. Onun meselesi son derece basit: Hem yalnızlığını tırpanlıyor hem de ruhunda barındırdığı ‘iyilik’i mükemmelen dışavuruyor bu yolla. Dünyanın her haliyle mekanikleştiği bir atmosferde ‘gerçek’ ilişkiler kurmanın hayallerini kuruyor, ‘sihir’ denen sözcüğün altını etiyle kemiğiyle dolduruyor. Alice’in inancını zedeleyecek herhangi bir eylemde bulunmaktan özenle kaçınıyor, hem ruhunu hem de bedenini zorlayacak ‘çözümler’ arıyor her defasında, sadece o ‘mutlu’ olsun diye. ‘Karşılıksız sevgi’nin artık tarihe karıştığı bir dünyada bu kavrama tutunuyor sihirbaz, bugün de geçerli olan insana özgü ‘kıyıcılık’ın karşısında duruyor. Kendini bu kıyımdan kurtaramıyor ama Alice’i korumak adına her türlü fedakarlığı yapıyor. Bu filmin esin kaynaklarından biri olarak “Pygmalion”u gösterdik, ama Lewis Carroll’ın “Alis Harikalar Diyarında”sı da etkin bir biçimde kendini hissettiriyor hikayede. “Sihirbaz”daki Alice, romandaki adaşı gibi ‘beyaz tavşan’ın (Tatischeff’in huysuz tavşanı) peşine takılıp ‘harikalar diyarı’na adım atıyor. Çevresi tehlikelerle dolu olmasına karşın, ‘koruyucu melek’i sayesinde kılına zarar gelmiyor. Bir yandan sihirbazın koruyucu kanatlarının altında huzur bulurken, öte yandan da Tatischeff’in hayatta kalışının ‘anlam’ı haline dönüşüyor, onu -bilmeden de olsa- koruyor. Bu karşılıklı ‘insanlık’ alışverişi filmin de atardamarı oluyor, birbirlerinin ‘koza’sına dönüşüyorlar sihirbaz ve Alice. Jacques Tati filmlerindeki gibi, girişteki sunum dışında ‘anlaşılır’ herhangi bir diyaloğu


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

‘İnsan olmak’ demek, biraz da ‘Jacques Tati olmak’ demek belki! 8

k arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010

olmayan yapımda Sylvain Chomet’nin hakkını de yemeyelim, bütün payeyi Tati’ye vermiş olmayalım. Yönetmen, Tati’nin senaryosunu aynen uyarlamadığını, kendince bir yorum getirdiğini söylüyor. Üstadın vücut dilinden ‘şaşkınlık’ına kadar her türlü özelliğini sindirmiş görünen Chomet yorumu, bizi Tati’den uzaklaştıracak hamlelerden uzak duruyor, ‘ruh’u çalma girişiminde bulunmuyor anlayacağınız. 1982’de hayata veda eden yönetmene duyduğumuz özlemi bir nebze olsun dindiriyor, ‘ondan yeni bir şey’ izliyor oluşumuzun müsebbibi kimliğiyle övgüyü hak ediyor. ‘İnsan olmak’ demek, biraz da ‘Jacques Tati olmak’ demek belki. Bu filmi izlediğimizde, böylesi bir ‘önerme’nin doğruluğuna daha da ikna oluyoruz. Hayatı cehenneme çeviren insanoğlunun ‘insan olmak’tan ne kadar

uzaklaştığını, ‘dokunmak’tan çekindiğini, ‘iyilik’ kavramına yabancılaştığını, ‘özel’ olanları yalnızlaştırdığını, ‘tuzak’lara çok çabuk düştüğünü, ‘kurban-cellat’ ilişkisi dışında bir gerçekliği tanımadığını, ‘basitlik’tense ‘karmaşa’yı tercih ettiğini, sonuçta da yeni ve nefret edilesi bir insanoğlu profilinin çizildiğini hatırlatıyor “Sihirbaz”. ‘Herkese karşı tek başına’ olmanın beyhudeliği de var bu hatırlamanın içinde, hayatın ‘sihirli’ olamayacağı da. Ama beyhude de olsa ‘tek başına’ yürümeye çalışma tavrını görüyor ve en hafifiyle ‘özeniyoruz’ Jacques Tati’nin insanlığına!

Sihirbazın girdiği sinemada Tati’nin en çarpıcı filmi “Amcam”ın (Mon Oncle) oynuyor olması fazlasıyla heyecan verici. 1960’lar gençliğinin müzikal tarzını, özellikle de rock müziği eleştirirken işin dozunu biraz kaçırmış, acımasızlaşmış Tati.


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

NEFES NEFESE

B

ir anne-babanın hayatta tadabileceği en büyük ACI, HİÇ kuşkusuz evladını kaybetmek olmalı… Trafik kazası, ölümcül hastalıklar yahut görünmez kazalar bir yana, çocuğunu Azrail’in kollarına teslim edip etmeme kararı anneye ya da babaya bağlı olduğunda, işte buna yürek dayanmaz, insan böyle bir kararı asla veremez diye düşünürüz. Bu ‘zor seçim’i, film de olsa bize iliklerimize kadar hissettiren iki unutulmaz yapımı hemen hatırlayalım. 1980’li yıllara damgasını vuran, Meryl Streep’e ikinci Oscar’ını kazandıran meşhur “Sophie’nin Seçimi” (Sophie’s Choice) ve Macaulay Culkin’i şeytani bir velet olarak karşımıza getiren “İyi Evlat” (The Good Son). “Nefes Nefese” de, benzer bir ikilemi bize yaşatarak bu kervana hakkıyla katılıyor. Öykünün merkezinde anne-babasının üzerine titredikleri, sarı, sevimli bir kız olan Chloe var. Bu minik kız, ender görülen bir hastalığa yakalanmış durumda ve her iki ciğerinin birden değişmesi gerekiyor. Bölge savcısı baba ve anne, nefeslerini tutmuş organ nakli için uygun donör bekliyorlar ama sıra onlara gelecek gibi değil. Gün günden kötüye giden, sık sık kriz geçiren Chloe artık hastalığın son aşamasına gelince, baba Paul harekete geçerek istemeden de olsa illegal dünyaya adım atıyor. Vardığı yer ise Meksika… Kendisine salık verilen bir doktoru kapı kapı dolaşarak arayan Paul, bu uğurda dayak yemek, cinsel tacize uğramak, çocuklardan oluşan silahlı sokak çeteleriyle iş birliği yapmak gibi türlü ‘fantastik’ yollara saparken, nihai hedefinden asla vazgeçmiyor. Para karşılığı kolayca organ bulunan bu memleketten istediğini almadan gitmek niyetinde değil. Vardığı sonuç ise hem kendisini hem de seyirciyi allak bullak edecek cinsten diyelim, gerisini siz izleyerek öğrenin. Film sadece bu temel mesele üzerinde dolaşarak, kızlarını kaybetmekte olan ailenin dramını ya da organ mafyasının acımasızlığını göstermekle yetinmiyor, günümüz seyircisini gayet rahat oyalayacak ve dikkati ayakta tutacak şekilde aksiyona da göz kırpıyor. Amerikan

seyircisinin şablonlaşmış algısına uygun olarak Meksika’yı tam bir kötülükler diyarı hatta cehennem olarak gösteren “Nefes Nefese”, ‘ora’lı çocukları da bu resme dahil ediyor. Kısacası filme bakılırsa Meksika’da bir tane bile iyi adam yok, boşuna aramayın. Meksika’nın gay’i, travestisi bile bu korkunç çarkın dişlisi haline gelmiş durumda… Öte yandan, Amerika’da babadan gelecek hayırlı haberi bekleyen anne ile kızı ise kuşkusuz ‘kutsal aile’nin sembolü. Kutsalın korunması için, hiçbir kutsallığı veya ehemmiyeti olmayan bu ‘geri kalmış’ ülkedeki ‘lüzumsuz’ insanlar bir çırpıda harcanabilir. Dolar karşılığı adamın ciğerini bile söküp almanız mümkün! Neyse ki film son dakikalara kadar bu resmi sunarken, finalde çark ederek insan olmanın erdemine vurgu yapıyor da, hepimiz bir nebze rahatlıyoruz. Baştan sona filmi omuzlayan Dermot Mulroney, orta yaşı geçmiş olsa da yakışıklı duruşundan bir şey kaybetmiş değil. Dolayısıyla bu aksiyonvari yapımda hiç de eğreti durmuyor. Aksine bu tarz filmlerde bundan sonra da rahatlıkla oynayabilir hissi veriyor. Yönetmense, İzlanda asıllı Baltasar Kormákur. 10 yıl kadar önce memleketinde çektiği ilk filmi “101 Reykjavik”le yıldızı parlayan, ardından Hollywood’un yolunu tutan Kormákur, ana akıma dahil edilebilecek bir öyküye Avrupai dokunuşlar katmış. Dermot Mulroney’in hayli sert ve gerçekçi oral seks sahnesi dışında, çeşitli yaralama ve hastane bölümleri de her seyircinin pek kaldırabileceği türden değil. Sınıf farkının, fakirliğin ve çaresizliğin bedelini insanların artık organları ve hatta canlarıyla ödediği bir dünyanın gerçekliğini görüp, elbette körü körüne inanmadan sert ve vurucu bir 90 dakika geçirmek isterseniz, “Nefes Nefese” en doğru tercih olacaktır.

Filmin görüntü çalışması, makyaj efektleri ve senaryo temposu neredeyse kusursuz. Tanrı göstermesin ama organ nakli gerektiğinde artık Meksika’ya gidilmemesi gerektiğini bu filmle öğreniyoruz.

ORİJİNAL ADI Inhale YÖNETMEN Baltasar Kormákur OYUNCULAR Dermot Mulroney, Mia Stallard, Diane Kruger, Sam Shepard, Jordi Mollà, Vincent Perez, Rosanna Arquette YAPIM 2010 ABD SÜRE 100 dk.

Ölmek üzere olan kızları için çırpınan anne-babanın acısından, fena sayılmayacak bir aksiyon ve ‘organ mafyası’ dramı çıkmış. 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere k

11


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

SON AYİN

B

ir süre daha bu tip projelere mahkumuz anlaşılan. Kastettiğimiz, “Blair Cadısı” (The Blair Witch Project), “Paranormal Activity” veya “Canavar”daki (Cloverfield) gibi, kahramanlarımızın ‘doğaçlama biçimde’ tanık oldukları dehşet ve terör anlarının amatörlükten beslenen bir görsel yapı üzerine inşa edilmesi. Film endüstrisinin dört elle sarıldığı bu yeni eğilim ayrı bir araştırma konusu. Bir kurmacanın yarattığı dehşetten etkilenmeyecek kadar derisi kalın sinemaseverlere mi dönüştük? Gerçek kılığına girmiş bu tip kurmaca dehşet öyküleri nasıl oluyor da bu kadar ilgi çekebiliyor? Bu furya artacaksa, bu sorulara yakın zamanda muhakkak yanıtlar üretmemiz gerek. “Son Ayin” tüm öyküsünü çekilmekte olan bir belgeselmiş gibi veriyor. Evanjelik bir vaizle, Cotton Marcus’la tanışıyoruz önce. Bu nefesi kuvvetli din adamı, çevresindeki Hıristiyan cemaat üzerinde tesiri hayli fazla biri. Sözü dinlenen, saygı duyulan... Arada kimi ‘ihtiyaç sahipleri’ için şeytan çıkarma ayinleri de düzenlemiş. Ancak, görünen o ki, mesleğini, özellikle şeytan çıkarma ayinlerini bir hokkabazlık gösterisine dönüştürmüş. Lakin oğlunun ‘sakat’ doğmasının ardından bunu sorgulamaya başlamış. Son olarak Vatikan’ın şeytan çıkarıcı kadrosunu genişlettiğini öğrenmesi vicdanındaki bardağı taşıran son damla olmuş. Bu belgesel ekibini de aslında içine şeytan giren bu insanların ve bu şeytan çıkarma ayinlerinin ipliğini pazara çıkarmak maksadıyla davet etmiş. İlk ‘çağrı’ya kulak verip belgesel ekibiyle birlikte Louisiana taşrasındaki Sweetzer çiftliğine geliyorlar. Baba Louis ve oğlu Caleb ile kızı Nell’den ibaret bu ailenin ağılında yaşanan gizemli hayvan ölümleri son zamanlarda Nell’de görülen tuhaflıklara yoruluyor. Nell’i ‘inceleyen’ Cotton kızın içine şeytan girdiğini ve bir şeytan çıkarma ayini düzenlemeleri gerektiğini söylüyor... Filmin olumsuz bir tarafı daha sonunu başından tahmin edebilmeniz. Tamam, finalde o zirve anında olup bitenleri tahmin etmek belki

güç, ama Nell’in ‘içindeki şeytan’ın epeyce arıza çıkartacağını, Peder Cotton’ın ve belgesel ekibinin anasından emdiği sütü burnundan getireceğini çok geçmeden anlıyorsunuz. Haliyle, film aradaki boşlukları doldururken siz az biraz sıkılıyorsunuz. Yapımcı koltuğunda Eli Roth’u görmek filmin hinliklerine kuşkuyla bakmanıza yol açıyor. Hatta, onun ismini jeneriklerde görmek filmin bir parça belgeselimsi havası varsa, onu da üfleyip uçuruyor. Bir başka deyişle, Roth’un ismi projenin ürkütücülüğüne sekte vuran bir öğeye dönüşüyor. Hamburg doğumlu genç yönetmen Daniel Stamm’ın 2008’de çektiği, bir intihar vakasını adım adım takip eden bir belgeselcinin öyküsünün anlatıldığı “A Necessary Death” diye, tam da “Son Ayin”dekinin benzeri bir uzun metrajı daha var. Stamm, bu ikinci uzun metrajında müziğin veya efektlerin devreye girmediği zamanlarda aradan çekilerek belgeselciler ile Peder Cotton’ı baş başa bırakan bir üslup tutturuyor. ABD’yi ne kadar iyi tanıyor bilinmez, ama Cotton’ın da açıkladığı gibi, böylesi bir öykü için hurafeler eyaleti Louisiana’nın seçilmiş olması önemli. Bu içine kapanık eyaletin tekinsiz havası filmin her yanına siniyor. Dinî bir öykü anlatan her Hollwood filmi gibi, “Son Ayin” de bir inanca bağnazlık derecesinde sarılmanın sakıncalarından dem vursa da, nihayetinde bizi Nell’in suretindeki şeytanla baş başa bırakıyor. Cotton’ın başta söylediğine kulak verelim: “İsa’ya inanıyorsanız, şeytana da inanmak zorundasınız.” Dolayısıyla, filmin Hıristiyan) izleyiciler üzerindeki etkisini tahmin etmek güç değil. Nitekim Batılı eleştirmenler de “Son Ayin”e hayli yüksek payeler biçmişler. Oysa, yavaş yavaş kabak tadı vermeyen başlayan bir öykü anlatma tarzının taze bir örneği olmak dışında yaptığı pek bir şey yok!

ORİJİNAL ADI The Last Exorcism YÖNETMEN Daniel Stamm OYUNCULAR Patrick Fabian, Ashley Bell, Iris Bahr, Louis Herthum, Caleb Landry Jones YAPIM 2010 ABD-Fransa SÜRE 87 dk.

İster yeni “Blair Cadısı” ister yeni “Paranormal Activity” deyin, bu tip ‘yalan gerçeklik’ filmleri bir Nathan Barr’ın telli çalgılar ağırlıklı ezgileri tekinsiz atmosferin altındaki ateşe odun üstüne odun ekliyor. süre daha zihnimizi Peder Marcus o kadar çok öne çıkıyor ki, işler sarpa sardığında bile belgesel ekibinin o kadar geride kalması inandırıcılığı zedeliyor. işgal edecek anlaşılan. 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam Müjde Işıl The Man Who Knew Too Much (1934)

mujde.isil@superonline.com

NENE HATUN YÖNETMEN Avni Kütükoğlu, Olgun Özdemir Oyuncular Açelya Elmas, Barış Koçak, Levent Ülgen, Selahattin Taşdöğen YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 100 dk.

Nene Hatun, adını verdiği filmde bırakın anakarakter olmayı, figürasyonda bile yok! k 14 arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010

B

u sene Altın Portakal için yarışan yapımların büyük çoğunluğu erkek öyküleriydi. Bu açıdan bakıldığında, arka arkaya vizyona giren “Mahpeyker: Kösem Sultan” ve “Nene Hatun”, kadın kahraman açığını kapatmaya aday filmler olarak dikkat çekiyordu. Ancak “Nene Hatun”un kadın öyküsüyle alakası yok. Çünkü filmde Nene Hatun yok! Adının geçtiği bir-iki sahne dışında göründüğü sahne sayısı da yok denecek kadar az. Aziziye Tabyası kahramanı Nene Hatun, adını verdiği filmde bırakın anakarakter olmayı, figürasyonda bile yok neredeyse. Adını aldığı ve Erzurum şehri ile özdeşleşmiş bu kadın kahramanı anlatmıyorsa peki “Nene Hatun” neye odaklanıyor? Savaş sırasında geçen filmde savaş sahnesi yok. Yan öyküler deseniz o kadar fazla karaktere bölünmüş ki, hikayenin kime ya da kimlere ait olduğu belli değil. Aslında filmin bir hikayesi olduğu bile şüpheli. Günümüze dair (filmin basın bülteninde Erzurum’da düzenlenecek 2011 Kış Olimpiyatları ile paralel bir öykünün varlığından

söz ediliyordu) herhangi bir gönderme de mevcut değil. Dolayısıyla Nene’nin eline balta alıp Braveheart’lığa soyunmasının, onu kahramanlaştıran hiçbir etkileyici tarafı olmadığı gibi, Rus komutan rolünde Rusça konuşur görünen Nuri Alço’nun Türkçe seslendirilmiş hali de akıl mantık bırakmıyor izleyicide. Filmin yapımcısı Veysi Dündar, Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadıklarını, yetkililerin verdikleri sözleri yerine getirmediklerini ve “Nene Hatun”u tamamen kendi imkanlarıyla finanse ettiklerini açıklamıştı. Bu durum, filmde neden savaş sahnelerinden uzak durulduğuna geçerli bir mazeret olabilir. Ama inandırıcılıktan uzak oyunculuklara, lime lime olmuş senaryoya ve filmin amaçsızlığına bir gerekçe bulmak ya da anlam yüklemek mümkün değil.

Savaş zamanının kötümser ruh haliyle örtüşen pastel tonlar, dönem atmosferini güçlendiriyor. İsmini Nene Hatun’dan alan ama onun neredeyse hiç yer almadığı bu filmi izledikten sonra tarihe ilginizi kaybedebilirsiniz.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934)

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Kubİlay YÖNETMEN Ahmet Akıncı Oyuncular Arda Kural, Ünsal Emre, Numan Çakır, Yalçın Mıhçı YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 100 dk.

Kubilay olayına kadar geçen sürede, bildiğimiz resmi tarihi yineleyen, dramatik (!) belgesel gibi bir şey... k 16 arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010

23

Aralık 1930 günü, İzmirMenemen’de bir grup yobazın başlattığı isyan hareketinin üzerine giden asteğmen öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın iki bekçi ile birlikte vurulması ve henüz yaşıyorken de kafasının kesilmesiyle yükselen şiddet olaylarını, öncesini, sonrasını farklı açılardan irdeleyen kurmaca bir film izleyeceğinizi zannederseniz fena halde yanılırsınız. Sinemamızda, genç cumhuriyetin ilk yıllarındaki çeşitli başkaldırılardan biri olan bu trajediye dair çekilmiş tek film ve kopyası da kaybolmuş olan, 1952 yılına ait Muharrem Gürses’in “Kubilay”ına benzer bir film de aramayın, bulamazsınız. Esasen, izlediğinizin bir sinema filmi olduğunu söylemek de doğru değil. Televizyonlar için bile çok acemi. Yaklaşık 1. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak Kubilay olayına kadar geçen sürede, bildiğimiz resmi tarihi yineleyen, dramatik (!) belgesel gibi bir şey... Bir senaryonun varlığı tartışılır. Yapılan şu: Daha çok, anlatıcı tarafından,

bazı kitaplardan/belgelerden metinler okunuyor. Çizgili, lekeli, parazitli siyah-beyaz dokümanter filmlerle, nasıl sakil olduğunu anlatmaya sözcüklerin kifayetsiz kalacağı, iç-dış mekânlarda çekilmiş sahne oyununa benzer bölümler de görüntüleri oluşturuyor. Kubilay olayı, bu bölümlerden biri sadece. Kurmaca değil, tamam; ancak, eş zamansız dublajından sıkıntıları yüzlerinden okunan figüranlara, suflörün sesini duyarak konuşmaya çalışan oyunculardan üflesen yıkılacak dekora benzer suntalara, her anlamda dökülen bu film, inanın çocukları tarihten soğutur. “Kubilay”ı çekenler bir düşünsün lütfen: Sinemada, tarih ya da tarihi bir öykü, kurmaca ya da belgesel olsun, sinemanın temel kuralları, öyküleme–tartım özellikleri dikkate alınmadan anlatılabilir mi hiç?

En azından müziğin yerli yerinde kullanıldığı söylenebilir. Bu filmi, küçük hesaplarla ticari gösterim ağına dahil etmek olacak iş değil.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına BağımSız İletİşİm PlatFormu"


Çok Bilen Adam gökhan şeker The Man Who Knew Too Much (1934)

whatdreamsmaycometrue@yahoo.com

WINX CLUB : SİHİRLİ MACERA ORİJİNAL ADI Winx Club 3D: Magic Adventure YÖNETMEN Iginio Straffi SESLENDİRENLER Laura Lenghi, Ilaria Latini, Perla Liberatori YAPIM 2010 İtalya SÜRE 87 dk.

Winx evreni, Sex And The City ile Harry Potter'ın küçükler için harmanlanması olarak düşünülebilir. 18 arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010 k

T

elevizyon dünyasından tanıdığımız, birçok ticari üründe kullanılan görsellerle küçük yaştaki seyircilerin kalbini kazanan Winx Club, perdeyi bir kez daha ziyaret ediyor. "Sihirli Macera", iyilikle kötülüğün mücadelesi üzerine bir yapım. Bir tarafta iyiliğin temsilcisi Winx perileri, diğer tarafta kötücül cadılar var. Cadılar, perilerden önemli bir pusulayı çalarak iyilerin ve iyiliğin kökünü kurutmaya çalışıyorlar. Periler de doğal olarak durumu kurtarmak için cadıların peşine düşüyorlar. Bu hikayeye ek olarak perilerden Bloom’un çetrefilli aşk öyküsü de "Sihirli Macera"yı şenlendiriyor. Sihirli Macera, pişmanlık, fedakarlık, dostluk ve kefaret üzerine bir yapım. Filmi götüren aşk hikayesi de geçmişteki bir ihanet yüzünden yarım kalıyor. Ancak bir peri masalına uygun olarak dostluğun gücü sayesinde seyirciyi mutlu son bekliyor. Yani filmdeki öykü, masal kalıpları çerçevesinde ilerliyor. İyiler saf iyi, kötüler de dibine kadar şeytanın emrinde.

Winx evreni, Sex And The City ile Harry Potter dünyasının küçükler için harmanlanması olarak düşünülebilir. Birbirleriyle içli dışlı bir kız grubunun duygusal muhabbetleri bir yandan sürerken, diğer yandan çarpışmanın büyüler üzerinden ilerlemesi bu yorumu mümkün kılıyor. Filmin atmosfer olarak Yüzüklerin Efendisi’ni hatırlatan bazı sahneleri de var. Bununla birlikte Eskiçağ Cadıları sayesinde film, karanlık bir tona da sahip. Ancak eninde sonunda özellikle küçük yaştaki kızlar için yapılmış bir çocuk filmi. Yani büyüklere hitap eden komplike bir yapı yok. Bu da senaryonun basitliğinden kaynaklanıyor. Zira sorunlar kolayca çözüm buluyor. "Oyuncak Hikayesi", "Wall·E" tarzı filmler bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu yüzden büyüklerin dikkatli olmasında fayda var.

Filmin müziklerinin Hepsi grubu tarafından seslendirilmesi hoş bir sürpriz olmuş. Hızlı kurgu, hedef kitlesi olan çocuklar için biraz yorucu ve karmaşık olabilir.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

NEFES NEFESE

NENE HATUN CEM

ALTINSARAY

SİHİRBAZ BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

SON AYİN

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

KUBİLAY NEFES NEFESE NENE HATUN SİHİRBAZ SON AYİN

HHH

WINX CLUB: SİHİRLİ MACERA AMCAM ÖNCEKİ HAYATLARINI HATIRLIYOR

AŞKA FIRSAT VER

H

AŞKIN İKİNCİ YARISI

HH

H

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

ÇOĞUNLUK

HHHH

İYİ YÜREK

HHH

KAVŞAK

HHH

HHH

HHH

SAMMY'NİN MACERALARI SATILIK RUH

H

HH

H

SEVGİLİ HEDEFİM

HH

SON SAVAŞÇI

HH

SOSYAL AĞ

HH

HHH

HH

HHHH

HH

ŞANTAJ

HHH

TOPRAK ALTINDA

HHH

HHH

YE DUA ET SEV

H

H

YEDEK POLİSLER

HHH

H

HH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

DEMİR ADAM 2

HH

SINIR TANRININ KİTABI TEK BAŞINA BİR ADAM

H HHH H H H H H

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

NÂZIM HİKMET VE ‘KURŞUNA DİZİLECEK’ FİLMLER

20

k arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010


Sinema tarihimizin yeterince incelenmemiş figürlerinden biri olan büyük şair Nâzım Hikmet, yönetmen, senarist ve seslendirme sanatçısı olarak yedinci sanatla çok yönlü bir ilişki kurmuştu. 1931 tarihli “Filmlere Dair” başlıklı yazı ise onun bilinen bir özelliğini yansıtıyor.

H

ayatı ve hapislik yılları beyazperde öyküsü haline getirilen, oyunları ve şiirleri SENARYOLAŞTIRILAN, kendisi de senaryolar yazan ve seslendirmeler yapan, kısacası sinemayla çok yönlü bir ilişki kuran Nâzım Hikmet, Türk sinemasının yeterince incelenmemiş tarihi figürlerinin başında gelir. Nâzım, biri Muhsin Ertuğrul’la birlikte (“Cici Berber”, 1933), diğeri tek başına olmak üzere (“Güneşe Doğru”, 1937) iki de film yönetmişti bilindiği gibi. Uzun metrajlı bu filmlerin öncesinde, “Düğün Gecesi-Kanlı Nigar”, “İstanbul Senfonisi”, “Bursa Senfonisi” gibi kısa filmler de çekmiş olan şair, Moskova’da yaşadığı yıllarda da sinemayla içli dışlı olmuş, yedinci sanatın olanakları üzerine epeyce kafa yormuştu. Türkiye’deyken Mümtaz Osman, Ercüment Er gibi takma adlarla senaryo yazan, senaryolarının neredeyse tamamı Muhsin Ertuğrul tarafından filme çekilen Nâzım’ın en ünlü, üzerinde en çok durulan senaryosunun “Kızılırmak Karakoyun” (1946) olduğunu da söylemeye gerek yok. Sekiz yıl önce, 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “Nâzım Hikmet 100 Yaşında” başlıklı özel bir program düzenlendiğini ve “Nâzım Hikmet Belgeseli” (Can Dündar, 2002), “Bir Aşk Masalı” (Ejder İbrahimov, 1978), “Nâzım Hikmet, Şiir Yoldaş” (Lulu Menase, 2000),”Nâzım Hikmet-Ozan Ve Devrimci” (Dieter OecklOsman Okkan, 1994) adlı filmlerin bu program kapsamında gösterilmiş olduğunu da hatırlatayım. ‘Nâzım Hikmet ve sinema’ üzerine kapsamlı bir kitap çalışması içinde olan sinema tarihçisi Alican Sekmeç’in de kulaklarını çınlatarak, Nâzım Hikmet’in sinemaya dair çok ilginç bir yazısına yer vermek istiyorum bu hafta. 02.05.1931 tarihinde “Yeni Gün”de yayımlanan “Filmlere Dair” başlıklı bu yazısında, neredeyse ‘sinema düşmanı’ denilebilecek

bir Nâzım Hikmet silüeti çıkıyor karşımıza. Okunduğunda görüleceği üzerine büyük şairin düşman olduğu şey sinema değil, sinema aracılığıyla yapılan emperyalizm propagandasıydı. İşte o yazı: Farzediniz ki, annem beni bir sinema salonunda doğurdu... Farzediniz ki, ben doğar doğmaz filmlerden anlayacak kadar zeki bir vatandaşım... Ve işte perdede oyun başladı: Birinci Film: Harb-ı Umumi’de Amerikan askerleri muharebeye gidiyor. “Yaşasın Amerika” diye bağırıyorlar... “Amerikan ordusu, hürriyet ordusu!” diye haykırışıyorlar... Amerikan bayrağı dalgalanıyor... Amerikan kızları şarkı söylüyorlar... Amerikan papazları herkese yardım ediyor... Amerikan delikanlılarıyla Amerikan dilberleri koklaşıp öpüşüyorlar... Perdede iki saat, “Yaşasın Amerika” propagandası yapıldı. Demek: Beni annem, Amerika’da bir sinema salonunda doğurmuş... İkinci film: İngiliz ordusu Sudan’ı istilaya gidiyor. “Yaşasın İngiliz ordusu!” diye perdede bağırışıyorlar... İngiliz zabitleri dünyanın en iyi insanlarıdır. Sudanlılar hunhar vahşilerdir. İngiliz bayrağı dalgalanıyor. İngiliz zabiti İngiliz dilberleriyle öpüşüyor. Sudanlılar mağlup oluyor... İngiliz İmparatorluğu haşmetlidir!.. Propagandası yapılıyor. Demek: Annem beni İngiltere’de bir sinema salonunda doğurmuş... Üçüncü film: Fransız ordusu Arapları kovalıyor. Fransız bayrağı dalgalanıyor, Fransızca konuşuluyor, iki saat... Fransızlar Arapları yeniyorlar. Fransızlara dost olan Arap şeyhleri iyidir... “Fransızlarla kavga eden Araplar kahrolsun!.. Yaşasın Fransa!” Demek: Annem beni Fransa’da bir sinema salonunda doğurmuş... Fakat, hayır iki gözüm, ne Amerika’da ne

İngiltere’de ne de Fransa’da doğurmadı annem beni. Beni annem Türkiye’de, İstanbul’da, Beyoğlu sinemalarının birinde doğurdu... Ve bana mütemadiyen: “Yaşasın Amerika!.. Yaşasın Fransa!.. Yaşasın İngiltere!..” diye Türkiye’de, İstanbul’da, Beyoğlu sinemalarında bağırdılar... Fakat çok şükür ki benim bir sinema salonunda doğduğum bir faraziyedir. Fakat ne yazık ki, ne ayıp ki, yedisinden yetmişine kadar bütün İstanbul halkı bu filmlerle terbiye görüyor... Elimden gelse bu filmleri bir casus gibi tevkif eder, kurşuna dizerdim. Evet, gördüğünüz gibi Nâzım, bazı filmleri ‘kurşuna dizmek’ten söz ediyor ama aslında ne söylemek istediği çok açık değil mi? Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere

21


BURAK GÖRAL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

ŞEYTAN ‘Tüm zamanların en korkutan filmi’ unvanını uzun süre taşıyan, hâlâ korku sinemasının en iyileri listelerinin üst sıralarında kendisine yer bulan, eskimeyen ve bir türlü eskitilemeyen türler üstü bir korku filmidir “Şeytan” (The Exorcist)...

P

EK FAZLA BİLİNMEZ AMA “Şeytan”ın uyarlandığı çoksatar romanın yazarı olan WIllIam Peter Blatty, Blake Edwards’la beraber “Pembe Panter” (The Pink Panther) serisinin en komiklerinden biri olan “Karanlıkta Bir Çığlık”ın (A Shot In The Dark) da senaristlerinden biriydi. Radikal Katolik bir aileden gelen Blatty hafif romanlar yazıp Hollywood’da senarist olarak çalışırken 1971’de, 40’larda yaşanmış gerçek bir vakadan yola çıkarak “Şeytan” adlı romanını yazdı. Ruhu şeytani bir varlık tarafından ele geçirilmiş Robbie adlı erkek çocuğunun hikayesini 12 yaşındaki bir kız çocuğuna uyarlayan Blatty’nin romanı anında liste başı olunca, iki yıl sonra Blatty, Oscar’lı senaryosunu önceki filmi “Kanunun Kuvveti” (The French Connection) ile büyük sükse yapan William Friedkin’in ellerine teslim eder... 1970’lerde Hollywood’da şeytanlı, kötü ruhlu filmler sarmıştı ortalığı... “Kehanet” (The Omen) filmleri, “Kuşku” (The Amityville Horror) serisi gibi normal gidişata çomak sokan gizli, şeytani güçleri konu alan filmler bir şekilde dinden beslenip yine dinle çözülen belaları anlattılar. “Kehanet”te bir çocuk bedeninde dünyaya gelen Şeytan, işi kapitalist sistemi kullanarak dünyayı ele geçirmeye vardırırken, “Şeytan”da ergenliğe henüz adım atmış bir kız çocuğunun bedenini ve ruhunu ele geçirerek ataerkil aile düzenine darbe vurmaya girişir... Washington eyaletinin küçük şehirlerinden biri olan Georgetown’da babası tarafından terk edilmiş, ünlü bir sinema oyuncusu olan annesi (Ellen Burstyn) ve onun yardımcılarıyla yaşayan 12 yaşındaki bir kız çocuğu Regan’ın

(Linda Blair) bedenine giren Şeytan, etrafındaki pek çok erkek için ciddi bir tehdit oluşturacak ve büyük bir terör yaratacaktır... Blatty ve Friedkin’in 12 yaşındaki bir kız çocuğunun içine şeytanı yerleştirmiş olmaları rastlantıya bağlanmamalı... Zira kocası onu bırakıp Avrupa’ya gitmiş olsa da ‘serbest’ kalmış annenin (ırkçı ve sürekli sarhoş gezen) flörtünün Regan’ın ilk kurbanı olması tam da bu sebeple çok manidar. Nitekim bu beklenmedik kurbandan sonra annenin artık tüm dikkatini Regan üzerine yöneltmesi de kaçınılmaz olur. Film boyunca, çocukluktan çıkıp kadınlığa doğru adım atmaya hazırlanan (içine şeytan girmiş!) Regan’ın, giderek utanmaz, küfürbaz, ahlaksız tavırlar sergileyen erkek sesli bir dişi yaratığa dönüşüyor olması kabul edilemezdir... Tıp biliminin çaresiz kaldığı bir sırada (korkunç işkenceli tıbbi müdahalelerin sertliği dikkat çekicidir) anneye bir doktor tarafından önerilen ‘şeytan çıkarma’ tavsiyesi tabii ki işin içine nihayet ruhani çözümü katacaktır. Ancak annenin bulduğu rahip de yaralı bir ‘erkek’tir. Annesinin yalnız ölümünden dolayı kendisini suçlayan ve zaten öncesinde de pek sağlam olmayan inancında giderek bir zayıflama hisseden, hayli melankolik psikiyatr/rahip Karras (üzgün bakışlarıyla akıllarda kalan Jason Miller), vicdanında oluşan koca deliği kapatabilmek için başka bir çaresiz anneye yardım etmek ister. Ancak gücü tek başına yeterli olmayacaktır. Regan’ın şeytanı, daha önce de karşılaştığı ve yenik düştüğü asıl büyük lokmayı, Peder Merrin’i (Max Von Sydow) ister. Merrin ve Karras’ın ittifakları tecrübenin, inancın, kötülüğe karşı dik duruşun, inatçılığın ve fedakarlığın zaferiyle sonuçlanır. Ancak

bunların hepsinin altında da ‘yukarıdan’ alınan dini yardım vardır. Friedkin’in filmini anlatım ustalığı ve aksaksız sinematografisi sayesinde baş tacı etmek onu ‘inancın sınavı filmi’ olarak görmemize de engel olamıyor bir yandan. Karras’ın inancının büyük bir sınavdan geçtiği film, aslında ‘babasız’lığa ve baba ihtiyacına yaptığı vurguyla da dikkat çekicidir. Film boyunca bir şekilde el değiştirip duran Aziz Joseph kolyesi şeytanı yenen bir metafordur. Aziz Joseph, kutsal kitaplarda Hz. İsa’nın manevi babasıdır. Filmin henüz başında Kuzey Irak’taki arkeoloji müzesinde görünür bu kolye. Sonra bir şekilde Rahip Karras’ın rüyasına sonra da onun boynuna gelir. ‘Şeytan Regan’, onu ‘yetim’ Karras’ın boynundan çekip koparsa da kolye sonunda filmin ‘anne’sinin avucunun içine döner. William Friedkin’in filmin her karesine hakim yönetmenliği ise takdire şayandır. Friedkin korku öğelerinde adeta zamanın ötesinde bir devrim yaratır. Mekanik olarak gerçekleştirilen efektlerin başarısının yanı sıra, korkutmak için müziğe ve ani vuruşlara pek itibar etmeden, insanın içine işleyen yöntemlere (en fazla bir saniye görünen şeytan imajı gibi) başvuran yönetmen bugünün sineması içinde de ilkel kalmayan bir anlatım modeli kurmuştur. 2000 yılında yönetmen kurgusuyla şiddeti ve etkisi arttırılmış bir versiyonu daha vardır filmin... “Şeytan” ülkemizde çekildiği yıldan tam 8 sene sonra, 1981'in Mart ayında, 17 dakikası ‘kesilmiş’ olarak vizyona girmişti. Hatta filmi yurt dışında izleyip din motifini İslam’a uyarlayan Metin Erksan’ın “Şeytan”ı (1974) bile Türk seyircisine orijinal olandan daha önce ulaşmıştı. k 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere

23


KEMAL EKİN AYSEL LEKELİ ADAM (THE WRONG MAN, 1956)

tuhaf günler Bir zamanlar evli olan Kathryn Bigelow ve James Cameron ortaklığının zirvesini “Tuhaf Günler” (Strange Days) oluşturuyor. 1999’un son iki gününü anlatan kült başyapıt, siberpunk ile kara filmi melezlerken milenyum tansiyonunu, ırk sorununu ve gözetleme çağını odağına alıyor.

M

İLENYUM ÖNCESİ GERİLİM VE UMUTSUZLUK ATMOSFERİNİN DOĞURDUĞU YAPITLARDAN BİRİ OLAN “Tuhaf Günler” aynen “Sosyal Ağ” (The Social Network) gibi, bir dönemin belgesine dönüşen, düpedüz bir çağ filmidir. Hikayenin 1999 yılının son günlerinde geçmesi, yönetmen Kathryn Bigelow’a 11 Eylül’le çanına ot tıkılan kitlesel depresyon ve çıkışsızlığın minik bir belgeselini çekme fırsatı verir. Fakat “Tuhaf Günler” aslen bir James Cameron projesidir. Ustadan beklediğimiz gibi birden çok odak noktasına sahip olduğunu görürüz. Kolektif aklın dumura uğradığı bir çağı resmeder Bigelow. Milenyum arifesinde, Los Angeles’ta buluruz kendimizi. Burası, “Ölüm Takibi”nde (Blade Runner) yaşanacak olaylara da şahitlik edecek şehirdir besbelli. Tekinsiz sokaklar, kaos hissi, adaletsizlik ve çürüme dört yandadır. Yeni milenyumu bir devrim çağrısı olarak görenler, medeniyetin sonunun geldiğine inananlar, başkalarının anılarıyla sarhoş olan apolitikler; sokaklarında zırhlı polislerin ve tankların cirit attığı kentin sakinlerini oluşturur. Bir yandan polis devleti tüm ağırlığını hissettirir. Bir yandan da Lenny gibiler yasa dışı işler yaparak yolunu bulur. Gece kulüpleri ve lüks restoranlar yine dolup taşar. Yaşam bir şekilde sürüp gitmektedir. 1992’deki Los Angeles Ayaklanması’ndan üç yıl sonra çekilen filmin dört bir yanına ırk sorunu da sinmiş durumdadır. Filmin finalinde siyahi Mace’in polisler tarafından barbarca dövülüşü, Rodney King olayına açık bir göndermedir. Ardından halkın polise saldırması da keza... Bigelow siyahlardan yana oynar kozunu. “Tuhaf Günler”de sağduyuyu siyahlar gösterir. Faşist polise ve adaletsizliğe

direniş onların ağzından dile getirilir. Siyahlar, Lenny’nin pazarladığı anılara, o sanal aleme zerre itibar etmez. Gerçeği isterler. Hakikat ve devrim arayışının sembolü Jeriko One, beyaz polisler tarafından öldürülür. Mace, Lenny’i anı bağımlılığından kurtarmak için savaşır. Siyah karakterler gelecek milenyumdan umutluyken, beyazlar dünyanın sonunun yaklaştığına inanır. Örneğin Max, nihilistliği ve sarkastik tavırlarıyla günü kurtarmaya bakar sadece. Her yenilik denenmiştir, her şey başarısızlığa uğramıştır ona göre. Gelecekten taze bir söylem beklemek ahmaklıktır. Lenny ise tastamam geçmişte yaşar. Kendi anı videolarının bağımlısıdır. “Tuhaf Günler”in dünyasında, beyazlara karşın siyahlar isyancı, devrimci ve realist bir tavrı benimser. “Tuhaf Günler” bir yanıyla siberpunk ise bir yanıyla da kara filmdir. Kaypak ve korkak Lenny’den zoraki bir dedektif, adeta bir Philip Marlowe yaratır. Sokaklarında panzerlerin dolaştığı, Noel Baba’nın kaldırımda çocuklar tarafından dövüldüğü kent, Lenny’nin eline geçen cinayet kasetlerini çözme dürtüsüyle maceranın mekanı haline gelir. Fakat bu adam Marlowe gibi bir ‘sert adam’ değildir. Başı hep belaya girer. Kendisini kurtaracak birine ihtiyaç duyar. Bigelow, başroldeki adamı maskülen kodlardan arındırmakla kalmaz, adamın ihtiyaç duyduğu kurtarıcıyı siyahi bir kadın kılar. Hem fiziksel hem de mental olarak güçlü biridir bu. Yardıma muhtaç, feminen, zayıf bir kadın değildir. Lenny’i düştüğü bütün zorluklardan çekip çıkaran, onu seven, koruyup kollayan, entrikayı çözen, fiziksel güç gerektiren engelleri aşan bir kadındır. Adeta roller değiş tokuş edilmiştir. Lenny’nin hayatını karartan, sevgilisinin onu terk etmiş olmasıdır örneğin. Mace, daha büyük ve reel

sorunlarına karşın güçlü kalmayı başarmıştır. “Tuhaf Günler” cinsel klişelerle birlikte siberpunk klişelerinin de dışında kalmaya çalışır. Örneğin toplumsal karanlığın sorumlusu olarak büyük şirketleri ya da medyayı göstermez. Herkesin peşinde koştuğu anı diskleri, küçük serserilerin sektörüdür. Totaliter devletin ya da dev bir şirketin toplumsal tahakküm için kullandığı yaygın araçlar değildir bunlar. “Tuhaf Günler”de, örneğin “RoboCop”ta olduğu gibi haber bültenlerinin ya da reklamların parodisi yapılmaz. Kitle iletişim araçları kimsenin umurunda değildir. Varsa yoksa gerçek ve bireysel deneyimlerin peşindedir herkes. Bigelow, bugün vardığımız noktanın kritiğini 15 yıl önceden yapmayı başarır. ‘Gösteri toplumu’ yerini ‘gözetleme toplumu’na bırakmıştır. Anı diskleri, kendi hayatını sürdürmekten ziyade bir başkasının hayatını gözlemek isteyenler için en büyük uyuşturucudur. Bizi realiteden uzaklaştırıp içimize kapatan aygıtların kölelerinin, mesela akşama kadar sandalyesinde çakılı kalarak Facebook’ta tanımadığı insanları izleyenlerin, Lenny’nin müşterilerinden bir farkı yoktur. “Tuhaf Günler” karamsar atmosferine rağmen tam da bitmesi gerektiği gibi, umutlu bir anla biter. Milenyuma gireriz. Filmde ilk kez sıcak ve gerçek bir temas yaşanır. Anı diskleri aracılığıyla değil, gerçek anlamda Lenny ile Mace birbirlerine sarılıp konfeti yağmuru altında uzun uzun öpüşürler. Bu temas, Bigelow’un hüsnüniyetle ikinci ve üçüncü milenyum arasında kurduğu köprüdür giderek. Yeni milenyumun iletişime ve barışa gebe olduğunu öngörür. Bugünden bakınca, o kehanetin yanlış çıktığını fark etmemiz, ne Bigelow’un ne de müthiş filminin suçudur. 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere k

25


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

SINIR ORİJİNAL ADI The Border YÖNETMEN Tony Richardson OYUNCULAR Jack Nicholson, Harvey Keitel, Warren Oates, Valerie Perrine, Elpidia Carrillo YAPIM/SÜRE 1982 ABD, 104 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 2.0 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

Jack Nicholson, canlandırdığı ruhsal arınmaya aç sınır polisiyle filmi sırtında taşıyor. 26 arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010 k

S

ınır” stil itibariyle bir neowestern sayılabilir. Kanunsuz bölgesiyle, kirli ‘şerifiyle’ (Cat), kaçırılan kişisi (Maria’nın bebeği) ve onu arayan takıntılı kovboyuyla (Charlie) neredeyse “Çöl Aslanı” (The Searchers) ekolüne yakın duruyor. Charlie’nin yardım etmek istediği, kaybolan bebeğini bulmayı takıntı haline getirdiği Meksikalı kadın, adamın son kurtuluş umudu. Kendisini özdeşleştirdiği Meksikalı fukaraların çıkışsızlığının içinde bir umut kırıntısı yeşertebilirse, Charlie kendi yaşamına karşı hissettiği bezginlik ve amaçsızlık duygusundan da uzaklaşabileceğini düşünüyor. “Sınır”ı ilginç kılan, Jack Nicholson’ın ender olarak bir polisi, bir kanun adamını oynaması kadar, her zamanki dışadönük ve gösterişli üslubundan çok daha ılımlı ve kontrollü bir performans sergileyişi. Oyunundaki şatafatsızlık, ilginçtir ki filme çok şey katıyor. Hatta bu mütevazı yapıtın temel direğini oluşturuyor. Charlie, başka bir Nicholson filminde olsa, örneğin lükse düşkün

karısına ya da kendisini bir kumpasın içine çeken kirli polis Cat’e (Harvey Keitel) karşı daha şiddetli, daha patlayıcı bir tepki verirdi. Hatta Nicholson’ın klasik delirme anlarından biri olarak sinema tarihine geçerdi. Bu filmde böylesine bir taşkınlık sahnesinin olmaması şaşırtıcı derecede iyi sonuç veriyor. Ruhani bir arınmanın peşindeki Charlie’nin samimiyetinin içimize işlemesine yol açıyor. İngiliz yönetmen Richardson, kendisine uzak bir coğrafyada, kendisine uzak bir meseleyi ele aldığından olsa gerek, ölçülü bir reji sergiliyor. Gösterişten ve aksiyondan kaçınıyor. Aksiyonsuzluğuna rağmen etkileyici bir dram var filmde. Seyircinin dikkati hep canlı kalıyor. Charlie’nin üzerinde biriken psikolojik baskının ve suçluluk duygusunun ağırlığını dakikalar ilerledikçe seyirci de hissedebiliyor...

Ry Cooder’ın gitarı ve film için yazdığı şarkılar yapıtın anlamını ve vicdanını genişletiyor. Ölümünden önceki son filmlerinden birinde Warren Oates, inandırıcı ve güçlü bir performans sunamıyor.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

DEMİR ADAM 2

TEK BAŞINA BİR ADAM TANRININ KİTABI

ORİJİNAL ADI Iron Man 2 YÖNETMEN Jon Favreau YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 124 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Paramount)

ORİJİNAL ADI A Single Man YÖNETMEN Tom Ford YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

ORİJİNAL ADI The Book Of Eli YÖNETMEN Albert & Allen Hughes YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 118 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida)

İ

S

T

lk Iron Man", sadece 400 milyon dolarlık bir gişe fıstığı değil, aynı zamanda Robert Downey Jr.’ı büyük aktörler haritasına sokan filmdi. "Iron Man"i bekaretimizi yeni bozmuş genç oğlanlar olarak gözümüz yaşlı, zevkten dört köşe halde (en az üç kez) izlemiştik. Hikayenin yarısını parselleyen Tony Stark’ın kendini rehabilite etmesi, ilk kostümünü hurdadan toplaması ve şövenist Afganistan macareları derken, ekmek-köfte oranı düşük bir film olduğunu fark edecek halimiz kalmamıştı. Bu ikinci film ise, zorlama bir ‘baba sorunu’, uyduruktan gerilim yaratmaya çalışan sağlık problemleri, olmaz olası performansıyla yeteneksiz kötü adam rolünde Mickey Rourke, onlarca demir kostümlü robot kaosu, umrumuzda olmayan yan karakterler ve “The Avengers” için yapılan girizgahlar sayesinde temposu düşük, cılız bir devam bölümü haline gelmiş. Filmin en eğlenceli şeyi, narsistlikte yokuş aşağı salmış Tony Stark, yapay bir yoğunlukta karşımıza çıksa da sivri ve eğlenceli diyaloglar ile bir bavuldan ibaret yeni kostüm Mark 5. Aycan Çevik *Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 28. sayımızda bulabilirsiniz...

Deri kostümü ile gözlerimizi alamadığımız Scarlett Johansson. Katlanılmaz oyunculuğu ile Scarlett Johansson. Bir de bitmek bilmeyen 124 dakikalık uzunluk.

inemayı neden severiz? Sinemayı EN çok “Tek Başına Bir Adam” gibi filmler yüzünden severiz... Hayata karşı kırgın, ağır yaralı, iyi yürekli kahramanının peşine takılıp hayatı sorgulamanıza sebep olan bir ‘ilk film’ bu. Moda dünyasının erkek giyiminde bir ikon olan Tom Ford’un bu ilk filmi adeta saklı bir hazineye ulaşmak gibi... Küba krizinin yaşandığı yıl,1962’de güneşin şehri Los Angeles’da yaşayan eşcinsel İngiliz profesörü George Falconer (Colin Firth), trafik kazasında kaybettiği 16 yıllık partneri Jim’in yokluğuna bir türlü alışamaz. Sonunda hayatla kendisinin arasındaki ince bağları tek tek ama sessizce koparıp intihar etmeye karar verir... Christopher Isherwood’un aynı adlı romanından uyarlanan, Folconer’in bu içsel, yasla dolu yolculuğunu yönetmen Tom Ford o kadar profesyonel bir sinemacı edasıyla ela almış ki şaşırmamak elde değil. Ford’un Falconer’in ruh haline uygun ışık kullanımı, kısa ve çok planlı anlatımı, filmin başarıyla tutturulmuş şiirsel ritmi, parlak kostüm ve sanat yönetimi, Colin Firth’ün pürüzsüz performansı da unutulacak gibi değil!.. Burak Göral *Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 25. sayımızda bulabilirsiniz...

Julianne Moore her zamanki gibi gözüktüğü sahneleri hayatla dolduruyor... Finalde yaşanan ‘sürpriz’in film zamanı açısından biraz hızlı gerçekleştiğini düşünebilirsiniz...

anrının Kitabı”, kir ve turuncu tozlara bulalı, motorsikletli çetelerin terör estirdiği, açlıktan kırılan insanların sokaklarda yatıp kalktığı bir gelecekte geçiyor. ‘Postapokaliptik’ bu film için doğru bir tabir, çünkü dünya (yine) nükleer bir tantana ile yanıp yıkılmış durumda. Eli’nin misyonu, bilinen son Kitab-ı Mukaddes kopyasını ülkenin diğer ucuna taşımak ve onu tekrar insanlığa yaymak. Film okumalarla filan alakanız yoksa, dini metinlerdeki kitleleri yönlendirme ve manipüle etme potansiyeli hakkındaki mesaj ateşten gömlek, hele final iyice sıkıcı. Sonuçta Eli, ulvi bir göreve sahip kutsal bir cengaver ve tüm silahlı, bıçaklı, kavgalı gümbürtüye rağmen, filme aksiyonlu bir “İsa’nın Çilesi” (Passion of the Christ) gibi aval aval bakmaktan ileriye gitmek içinizden gelmiyor. Bir alternatif de, içinizi basan turuncu ve kahverengi ağırlıklı renk paletinin de yardımıyla filmi ‘değerli mallarla batıya giden yalnız kovboy’ konusunu işleyen bir western ya da kana bulanmış bir grafik roman olarak izlemek. İşte o zaman işler biraz renkleniyor. Aycan Çevik *Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 15. sayımızda bulabilirsiniz...

Gary Oldman, masaya yeni bir şey koymuyor ama kötü adam olmak her zamanki gibi ona yine çok yakışıyor. Grafik şiddet ardına saklanmış fanatizm ve yobazlık olarak izlemek de gayet mümkün. 29 Ekim - 04 Kasım 2010 / arkapencere k

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Kahramanlar Sinemada 2 yaşında! Bir çizgi roman ‘delisi’ olmasının yanı sıra, iki yıldır başarıyla ayakta tuttuğu kahramanlarsinemada.com sitesiyle süper kahramanlara saygıda kusur etmeyen Hakan Tunga Kalkan’ı, Arka Pencere’ciler olarak sevgiyle selamlıyoruz. Fotoğrafta gördüğünüz “Örümcek Adam”ın Türkiye’deki ilk sayısı, Kalkan’ın çizgi romanla kurduğu sağlam ilişkinin başlamasına da vesile olmuş. Nice yıllara!

3 - Rabbit Hole “Hedwig Ve Kızgın Çıkıntısı”nın (Hedwig And The Angry Inch) yönetmeni John Cameron Mitchell’ın, ilk gösterimi Toronto Film Festivali’nde yapılan yeni filmi “Rabbit Hole”, sezonun merak edilesi yapımlarından belli ki. Nicole Kidman ve Aaron Eckhart’ın başrolleri paylaştıkları film, Fransa’da gösterime girdi ama ABD gösterimi Aralık 2010’da. Bize de uğrar mı bilinmez!

2 - Şeytanın Dönüşü (Witchcraft) AŞKTAN DA ÜSTÜN sayfalarımızda eleştirisini okuduğunuz “Şeytan”ın (The Exorcist) küçük Regan’ı Linda Blair’ı yetişkin bir kadın olarak beyazperdeye taşıyan bu ‘çöp’ filmin orijinal “Şeytan”la hiçbir ilgisi yok, sadece ticari sebeplerle bu isim konmuş. Afişte gördüğünüz dudak dikme sahnesi için bile izlenebilir!

4 - Trafik (Trafic) Jacques Tati’nin beş filmlik yönetmenlik kariyerinin son sinema filmi olan “Trafik”, Bay Hulot’nun yoğun trafiğin karmaşası içinde yaşadığı şaşkınlığı anlatıyor. Tati’nin dehasına bir kez daha hayran bırakan yapım, bir yolculuğun nasıl kabusa dönüşebileceği üzerine leziz bir satir başyapıtı.

28

k arkapencere / 29 Ekim - 04 Kasım 2010

5 - Tony Richardson (1928-1991) AİLE OYUNU sayfalarımızda yer verdiğimiz “Sınır” (The Border) filminin yönetmeni Tony Richardson, “Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı” (The Loneliness Of The Long Distance Runner) ve “Tom Jones” gibi başyapıtlarıyla İngiliz sinemasının ‘yeni dalga’sını şahlandıran isimlerden biri. 1962-1967 yılları arasında Vanessa Redgrave’le evli kalan sinemacı, yakın zamanda bir kayak kazasında hayatını kaybeden Natasha Richardson’la, annesi ve ablası gibi aktris olan Joely Richardson’ın da babası.


Bir yıldız asla alçağın biri olamaz.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 53