Issuu on Google+

CARRIE'NİN KANLI BALOSU

GÜNAH TOHUMU A-TAKIMI OKTAY AKBAL TELEVİZYONDAN BEYAZPERDEYE YABAN ÇİLEKLERİ SON VEDA

20 - 26 AĞUSTOS 2010 / SAYI: 43


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

NE İÇİN, KİM İÇİN ELEŞTİRİYORUZ?

B

u yazıyı kaleme aldığımız anlarda olduğu gibi zaman zaman umutsuzluğa kapılıyor, düş kırıklığı yaşıyoruz. Başlıktaki soruyu dillendirmeye başlıyoruz böyle durumlarda, cevaplarsa pek tatmin edici olmuyor genellikle. Gerçekten de “Ne için, kim için eleştiriyoruz?” 1980’lerde, hatta 1990’ların ortalarına kadar geçen dönemde (öncesini söylemiyoruz bile) sinemalarda ticari gösterime giren filmlere baktığımızda, yedinci sanatın önemli uzantılarına rastlıyoruz. Sinemanın sanat olduğunu idrak etmiş bir seyirci kitlesinin varlığı göze çarpıyor bu dönemde. Hollywood’un ışıltılı filmlerine gösterdiği ilgiyi ‘sanat sineması’ndan esirgemiyordu bu seyirci, İstanbul Film Festivali’nden ticari gösterime sarkan birbirinden önemli (ve aynı zamanda zor) yapıtlara kucağını açıyordu. Bazı örneklerle bu görüşümüzü destekleyelim isterseniz: Elem Klimov’un “Gel Ve Gör”ü (Idi I Smotri), Mikhail Romm belgeseli “Sıradan Faşizm” (Obyknovennyy Fashizm), Eisenstein’ın sinema sanatını değiştiren başyapıtı “Potemkin Zırhlısı” (Bronenosets Potyomkin), Franco Zeffirelli’nin opera filmi “Otello”, Andrei Tarkovsky’nin hâlâ anlama zorluğu çekilen ustalık gösterisi “Ayna” (Zerkalo), Costa-Gavras’ın yasaklı filmi “Ölümsüz” (Z), Theo Angelopoulos’tan “Ulis’in Bakışı” (To Vlemma Tou Odyssea), François Truffaut’dan “Son Metro” (Le Dernier Métro), Bernardo Bertolucci’den “1900” (Novecento) ve adlarını saymaktan bıkmayacağımız sayısız örnek daha... Bu filmlerin her birinin

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

yalnızca festivallerde değil, aynı zamanda (bazen yalnızca) ticari gösterimde izleyici karşısına çıktığına ve azımsanamayacak bir seyirci ilgisine mazhar olduğuna inanmak mümkün mü? Bugünden bakınca bu soruya “Hayır!” cevabını yapıştırmak kaçınılmaz. Ne değişti ve nasıl değişti bilemiyoruz ama aradan geçen yaklaşık 15 yıllık (hadi 20 diyelim) süreçte seyircinin sinemaya bakışı tepetaklak oldu. Şimdilerde, yukarıda sıraladığımız filmlere benzer herhangi bir yapım gösterime girdiğinde birkaç bin seyirci toplarsa ‘şanslı’ sayılıyor. Hâl böyle olunca, bizim yaptığımız ‘iş’ de giderek anlamsızlaşıyor, “Körlerle sağırlar birbirini ağırlar” modeline dönüşüyor. Sinemayı belki her zaman olduğundan daha çok seviyoruz, ama ona karşı sınırsız sevgimizi paylaşacak ‘sinemasever’ sayısı giderek azalıyor. Korkumuz şu ki, yakın gelecekte ‘sinemasever’ kavramı bambaşka bir kimliğe bürünecek, yaptığımız işse bugünden daha ‘acı verici’ bir noktaya taşınacak. Bu yazıda gerekçelere pek girmedik gördüğünüz gibi, siz de kolayca tahmin edersiniz neler olduklarını. Belki önümüzdeki sayılarda bu konuyu biraz daha açarız, kendimizi toparlayabilirsek! Kim bilir?

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, AYCAN ÇEVİK, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: A-Takımı, Ölümsüz, Kapı.

13 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

14 TRENDEKİ YABANCI

Oktay Akbal'dan 1940'lar Türkiye'sine dair sinemayla dolu bir çocukluk hikayesi: Dondurmalı Sinema.

16 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Ingmar Bergman, varoluşu acımasızca sorguluyor: Yaban Çilekleri.

18 ÖLÜM KARARI

Televizyonun kült dizilerinin beyazperdeyle buluşmasından ortaya çıkan 11 filmlik leziz bir seçki.

22 LEKELİ ADAM

'Kadersiz' Carrie'nin kanlı intikamı: Günah Tohumu.

24 aİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Son Veda, Jakuzi Ekspres, Şark Oyunları, Abimm, Aşk Çeşmesi.

28 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Carrie (2002), Tim Seyfi, Entourage, Ingrid Thulin, A-Takımı.

k 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

A -TAKIMI orijinal adı The A-Team YÖNETMEN Joe Carnahan OYUNCULAR Liam Neeson, Bradley Cooper, Jessica Biel, Sharlto Copley, Quinton ‘Rampage’ Jackson YAPIM 2010 ABD SÜRE 117 dk.

Kimsenin “bu nasıl senaryo?” demeden çalışmış olmasına mı takılsak? Yoksa 80’lerin demode aksiyon sinemasının yeniden doğuşuna mı takılsak? 6

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

G

eçtiğimiz hafta bizde de vizyona giren “Cehennem Melekleri”nin (The Expendables) ABD sinemalarında büyük ilgi görmesi, daha filmin ilk haftasında devam filminin yapılmasının kesinleşmesi, ardından bu hafta gösterime çıkan “A-Takımı” ve daha kimbilir önümüzdeki aylarda izleyeceğimiz çeşitli 'avantür'ümsü aksiyon filmleri... (umarım "Predators" onlardan biri değildir) Vietnam savaşıyla çizilen karizmanın yeniden yapılandırılma süreci içinde Ronald Reagan’ın ‘atak Amerika’ politikasını ve sağ Amerikan bakış açısını birebir yansıtan 1980’lerin Hollywood filmlerinin yeniden hortlaması, biz sinemaseverler için, doğrusu biraz endişe verici. Çünkü o filmlerde Hollywood adeta bir reklam ajansı gibi çalıştırıldı. “Subay Ve Centilmen” (An Officer And A Gentleman), “Stripes”, “Top Gun”, “Kızıl Şafak” (bu yıl yeniden çekilen "Red Dawn") gibi, sorumsuz gençlerden güçlü ve vatanına bağlı ‘asker’ erkekler yaratmak pek bir modaydı. Stallone’nin “İlk Kan”ı (First Blood) Hollywood’un üzerine dökülmüş, Vietnam’ın intikamı perdede de olsa alınmaya başlamıştı. Yeni Rambo filmleri, Chuck Norris’in “Invasion USA”, “Delta Force” ve “Missing In Action” filmleri ‘yeni militarizm’in doğuşunu simgelediler. Diyelim ki, zamanın konjonktürü bu filmlere zemin hazırlamıştı o günlerde, peki bugünlerde ne oluyor ki aynı ruh sanki yeniden canlandı? İşte “Cehennem Melekleri” de, bu tür filmlerin nostaljisini yapan ‘all-star’ kadrosuyla adeta omurgasız ve sadece ‘kötü adamlar’ın kafalarını patlatmak üzere tasarlanmış sağ ve sığ bir Amerikan filmiydi. Bu hafta da aynı kimlikte üstelik de o yıllara ait bir ‘kalıntı’dan vücuda getirilen “A-Takımı” (The A-Team) var sırada. Evet, Vietnam savaşı Amerikan ordusunun karizmasını çizmişti, günümüzde de aynı durum Irak işgalinde yaşanmıyor mu? Yeni Başkan Obama da daha savaşsız bir yönetim ve Irak’tan çekilme sözü vermemiş miydi? İşte buna karşı

çıkanların refleksi de Hollywood’da karşılık bulmaya başladı sonunda. “A-Takımı”, yaratıcıları tarafından Vietnam savaşı sırasında işlemedikleri bir suç yüzünden ordudan atılan askerlerin bir araya geldiği ve suçluların peşine düştükleri pop bir dizi olarak tasarlanmıştı. Dört kişiden oluşan ve kendilerine “A-Takımı” adını uygun gören ekip, yardıma muhtaçlara koşulsuz ve maddi bir karşılığı olmadan yardım etmektedir. 1983'ten 1986 yılına kadar oynayan dizinin en önemli özelliği popcorn bir ‘izle ve unut’ örneği olmasıydı. Ekibin tam gaz içine daldığı çok şiddetli (ve grafik olarak adeta çizgi film boyutunda bir abartı taşıyan) çatışmalardan sonra bile kimsenin ölmediği özellikle vurgulanırdı. Yoğun bir silahlı çatışma sonucu devrilen askerlerle dolu bir cip havaya uçunca bile içindekiler son dakikada çıkmış olurdu mesela! Eğlenceli ve işlerinin ehli olan kişilerden oluşan ekibin her üyesi ‘ideal kahraman erkek’in bir özelliğini temsil ederdi: Ekibin patronu Hannibal ‘bilgelik’i, Peck ‘cazibe’yi, B.A. Baracus ‘kuvvet’i ve Murdock da ‘çılgınlık’ı... Yıllarca sinemaya uyarlanmayı bekledi. Yapılması zor bir iş de değildi aslında. Ama anlaşılan ortam şimdi müsait oldu. Filmin konusuyla ilgili bir şey anlatmaya ise hiç gerek yok, çünkü yukarıda örnek olarak verdiğimiz filmlerin hepsinden sığ bir hikayeye tutunuyor “A-Takımı”. Tabii ki bu sefer Irak cephesinde görev almış eski askerlere dönüşmüş kahramanlarımız. Yine ekip üyelerinin temsil ettikleri ‘değer’ler neredeyse aynı. Hannibal bu sefer (orijinalindeki George Peppard’a benzesin diye zoraki sarışınlaştırılan Liam Neeson!) bir ara öldürmeye tövbe eden B.A. Baracus’ü bundan vazgeçirmek için Gandhi’den yaptığı alıntıyı eğip bükmekten çekinmeyen bir bilge! Peck (fazla abartılı, şişirme bir cazibe öznesi haline getirilen Bradley Cooper) karşısına çıkan her dişiyi anında öpüşmeye ikna edebilen (!) bir cazibe merkezi,


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Joe Carnahan’ın John Milius’un izinden gitme isteği baskın çıkmış gibi. Carnahan’ın keyifli maço filmleri nitelikten ödün vererek birbirini takip ediyor sanki! 8

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

Murdock (“Yasak Bölge 9 / District 9"da da dikkatlerimizi çeken Sharlto Copley) deli ama bazen herkesten akıllı, cesur bir helikopter pilotu ve B.A. Baracus (sanki orijinalindeki Mr. T’nin kötü bir taklidi gibi duran Quinton ‘Rampage’ Jackson) kaba kuvveti ve uçma korkusu dışında bir özelliği olmayan azman olarak 2010 model A-Takımı’nı oluşturmuş durumdalar. Film, sanki yeni başlayan bir TV dizisinin pilot bölümü gibi, ekibin bir araya gelişi, işlemedikleri bir suçla ordudan atılmaları ve sonrasında da üzerlerine kurulan büyük komplodan kurtulmak için yaptıkları şeklinde özetlenebilir. Bu koşturma içinde yapılan şey şu; yine çizgi film abartısında aksiyon sahneleri eşliğinde (patlayan uçaktan paraşütle inerek kurtulan tankın (!) havada uçaklarla çatışması!) bol gürültülü,

şiddetin zaman zaman kullanılması gerektiği mesajını vermesi ve tabii ki Amerika’nın ve Amerikan kahramanlarının dünyanın başkomiseri olduğunun bir kez daha altının çizilmesi... Bütün bunlarda filmin yönetmeni Joe Carnahan’ın sanki Amerikan sağ sinemasının güçlü isimlerinden John Milius’un izinden gitme isteği de baskın çıkmış gibi... Carnahan’ın izlemesi keyif veren maço filmleri (“Ölümcül Oyun / Narc”, “Tehlikeli Aslar / Smokin’ Aces”) nitelikten ödün vererek birbirini takip etmekte sanki!

Son jenerikten sonra ekipten iki oyuncunun şimdiki halini görmeniz mümkün. “Keşke görmeseydik” de diyebilirsiniz! Bütün oyuncular genelde kötü. Ama bunda suçlu onlar değiller. Çünkü “A-Takımı” zaten daha kaynağından itibaren karikatür!


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ÖLÜMSÜZ

K

ötü bir şey olacağı aşikar ama ne olacağı konusunda herhangi bir fikrimiz olmayan bir açılışla hikayeye giriyor “Ölümsüz”. Son derece gerilimli dakikalar boyunca kaskatı kesiliyoruz, göreceğimiz şeyin yaratacağı etkinin de ötesinde belki. Ve sonra olan oluyor, baş kahramanımız Charly’nin pusuya düşürülüp vücudunda 22 kurşun deliğinin açıldığı o sahne alıyor sırayı. Film de adını buradan alıyor, çünkü onca ölümcül kurşun yarasına karşın hayatta kalıyor Charly. Ve kendisini ‘rahat’ bırakmayanlara karşı acımasız bir sürek avına başlıyor ‘sabık mafyöz’... Richard Berry, kendisine de ‘yarı önemli’ bir rol biçtiği filmiyle klasik Fransız polisiyelerinin belli kurallarına dayıyor sırtını ve bunu modern çağın ‘stilize şiddet’ kalıplarıyla zenginleştirmeyi deniyor. Bir yandan da ‘gerçekçi’ bir yapı kurmanın üstesinden gelmeye çalışan yönetmen, polis-mafya ilişkilerinin ‘sıkıntılı’ doğasına da elini uzatmakta sakınca görmüyor. Aile ilişkileri, arkadaşlık bağları, sadakat, ihanet, vefa, intikam gibi kavramları da kazanın içine boşaltan sinemacı, ortaya yaklaşık iki saatlik bir ‘çorba’ çıkarıyor, ki bunun tam anlamıyla tadının tuzunun yerinde olduğunu söylemek zor. Bu filmin yeni bir Luc Besson yapımı olduğunu öğrendiğimizde, benzer örneklerde yaşadığımız “Neden izledim ki!” duygusuna kapılacağımızı düşünmüştük. Belli oranlarda bu hissiyatı yaşatsa da tümüyle ‘çöp’ bir film değil “Ölümsüz”. Girişindeki gerilimi finale kadar taşıyamasa da, karakterlerin motivasyonlarını inandırıcı noktalara çekemese de, entrika içinde birçok kopukluk barındırıyor olsa da garip bir çekiciliği olduğunu söyleyemeliyiz bu filmin. Çekiciliğini daha çok Jean Reno’nun canlandırdığı baş karakterin hikayeyi adımlayışından alıyor yapım, onun izlerini takip ederek bir sonuca ulaşma isteği aşılıyor izleyiciye. Kısacası, belirgin bir merak duygusuyla takip ediliyor film, bu ‘karmaşa’nın nereye bağlanacağı hakkında sorularla baş başa bırakıyor bizleri. Tabii ki yalnızca ‘merak duygusu’ verdiği için

bir filmi ‘önemli’ saymak yanlış olur. Kalana baktığımızda çok da iştah açıcı bir malzeme göremiyoruz ne yazık ki. 22 kurşundan sonra ‘canlanan’ kahramanın eylem planı, örneğin Alain Corneau’nun “İkinci Nefes”indeki (Le Deuxième Souffle) baş karakterin ‘anlamlı’ motivasyonuna benzer biçimde şekillenmiş görünmüyor. Charly’nin öfkesi, önce kendisini bu duruma düşürenlere yöneliyor, sonra mutasyona uğrayıp en yakın adamlarından birini vahşice öldürenlere doğru ivmeleniyor, ardından oğlunu kaçıranlara karşı yönünü çeviriyor. Hedefi çok değişmese de motivasyonu ‘nabza göre şerbet’ tadında değişen bir kahramanın varlığı, doğal olarak hikayede tutarsızlıkları da getiriyor peşi sıra. ‘Önemli’ olduğunu hissettiğimiz ama senaryoda yeterli vurgu yapılmamış bazı karakterler de onun bu tutarsızlığı karşısında eriyip gidiyor. Sonuçta ortaya ‘tek kişilik’ bir gösteri çıkıyor, ki bu da yan unsurlarla desteklenmediği için ‘havada’ kalıyor. Charly’nin serüveni, bir miktar da olsa ağırlığı varmış gibi görünen ‘eski dost-yeni düşman’ Tony ya da kadın polis Marie karakterlerine bile saygı göstermiyor, onların hikayeciklerine yer açmayı düşünmüyor. Hâl böyle olunca, “Ölümsüz”e “Kill Bill”in olmamışı muamelesi yapmak kaçınılmazlaşıyor. ‘İntikam’ olgusunun akla hizmet eden bir entrika duygusuyla hayat bulması gerekirken burada tam tersini görüyoruz, entrikayı taca çıkaran bir anlayış hüküm sürüyor. Sinema sanatının intikamla ortaklığının polisiye kırıntılarıyla sarmalanmış yumaklarından biri bu. Uyarlandığı edebiyat metninin neye benzediğini bilmiyoruz ama içinden çıkan filmsel malzemenin bir ‘dağınıklık anıtı’ gibi durduğunu söyleyebiliriz. Jean Reno’nun giderek yüzüne yapışan o ‘şaşkın sertlik’ten bir an önce kurtulması gerektiğini de belgeliyor “Ölümsüz”.

Charly’nin kaçırılan oğlunu arabanın bagajından çıkardığı sahnedeki gerçeklik, filmin tamamına yayılamıyor ne yazık ki. Tony’yi canlandıran Kad Merad, karakterine olması gerekenden fazla ‘komik’ unsur katmış gibi...

ORİJİNAL ADI L’Immortel YÖNETMEN Richard Berry oyuncular Jean Reno, Kad Merad, Marina Foïs, Jean-Pierre Darroussin YAPIM 2010 Fransa SÜRE 115 dk.

Yönetmen ortaya yaklaşık iki saatlik bir 'çorba' çıkarıyor, ki bunun tam anlamıyla tadının tuzunun yerinde olduğunu söylemek zor. 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

KAPI ORİJİNAL ADI Die Tür YÖNETMEN Anno Saul oyuncular Mads Mikkelsen, Jessica Schwarz, Heike Makatsch, Tim Seyfi, Valeria Eisenbart YAPIM 2009 Almanya SÜRE 103 dk.

Hollywood prodüksiyonlarından aşağı kalmayan film, “Alacakaranlık Kuşağı” dizisini andırıyor. k 12 arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

Z

amanda yolculuk temalı filmlerden bildiğimiz ‘geçmişe gidip kötü bir olayı değiştirme’ hikayesini gizemli bir ‘kapı’ üzerinden anlatan film, tıkır tıkır işleyen senaryosu ve özellikle başroldeki Mads Mikkelsen’in dört dörtlük oyunculuğuyla mevsimin en farklı gerilimi olmayı hak ediyor. Almanya’nın Stephen King’i olarak anılan Türk kökenli Akif Pirinçci’nin öyküsünden uyarlanan film, komşusuyla kaçamak yaptığı için küçük kızının havuzda boğulmasına engel olamayan bir babanın, 5 yıl bu acıyı çektikten sonra o ‘sihirli’ kapı sayesinde olay anına dönmesini ve sonrasında yaşanan tuhaf gelişmeleri konu alıyor. Gelecekten 5 yıl öncesine geldiğinde karşısına kendisi çıkıyor ve bir kaza sonucu genç halini öldürdüğünde, hikaye de farklı bir yöne doğru akmaya başlıyor. Komşuyla zina yapmanın çok ağır bedelleri olduğunu söyleyen ağır ahlaki mesajını görmezden gelirsek, özellikle ikinci yarıdan sonra giderek boyut kazanan iyi bir öyküyle karşı karşıyayız. Bizde de yayımlanan “Felidae” adlı kedi temalı

romanları ve “Gövde” adlı ‘tuhaf’ polisiyesiyle tanınan Akif Pirinçci’nin öyküsü, sinema için de biçilmiş kaftan. Daha önce “Kebab Connection”da birlikte çalışan yönetmen Anno Saul ve senarist Jan Berger, bu filmde de beraberler. Filmin Türkler’le bağlantısı bu kadarla da kalmıyor, “2 Süper Film Birden”in yıldızı Tim Seyfi de önemli rollerden birini üstlenmiş. Kimi anlarında “İstila” (The Invasion) tarzı, uzaylıların insanları öldürüp onların yerine geçtikleri bilimkurguları anımsatan “Kapı”, fantastiği gerilim ve dramla buluşturan, başarılı sayılabilecek bir film. Merak duygusunu her an ayakta tutan atmosferin oluşmasında, özenli görüntü çalışması ve dikkat çekici müziklerin de payı büyük. Finalde hikaye alelacele toparlansa da, bunu sorun etmeyerek keyifle izleyebilirsiniz.

Filmde kan ve şiddet mevcut ama bunun abartılıp ‘gorno’ya dönüştürülmemesi, yeni filmlerde pek görülmeyen bir mucize. Finale doğru kapıyı kullananların, geçmişe geldiklerine şaşırmamaları ve her şey normalmiş gibi davranmaları tuhaf.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

A-TAKIMI

KAPI CEM

ALTINSARAY

A-TAKIMI

ÖLÜMSÜZ BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

HH

CEHENNEM MELEKLERİ

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

HHH

H

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN H

KAPI ÖLÜMSÜZ

HH

HH

AJAN SALT

HHH

HH

HH

ANNELER VE KIZLARI

HHH

ARABİSTAN

HH

H

B PLANI

H

H

HH

HHHH

HHHH

BAŞLANGIÇ

HHHHH HHHH

HHH

HHHH

H H H H H

HHH

BÜYÜK HATA

HHH

HHH

HH

HHH

BÜYÜKLER

HH

HHH

HH

H

H

H

HH

HHH

HHHH

H H H H H

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

CEHENNEM MELEKLERİ CİDDİ BİR ADAM

H

HHH

DENEY: DNA GECE VE GÜNDÜZ

HHH

HHH

HHHH

H

HH

HH

HHHHH HHHHH OYUNCAK HİKAYESİ 3

SIRADAN İNSANLAR SİHİRBAZIN ÇIRAĞI SON HAVA BÜKÜCÜ

H

HHHH

HH

HH

H

HHH

ZORLU GÖREV

HH

HHH

VAHŞET SAPAĞI YEPYENİ BİR HAYAT

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

ABİMM

H

H

AŞK ÇEŞMESİ

HH

H

H

SON VEDA

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

ŞARK OYUNLARI

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere

13


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

OKTAY AKBAL’DAN “DONDURMALI SİNEMA”

14

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010


Usta yazar Oktay Akbal'ın, ilk basımı Ocak 1949’da yapılan “Aşksız İnsanlar” adlı kitabından, alabildiğine yalın, sıcak, derin ve özellikle bugün ‘masal gibi’ gelebilecek bir öykü "Dondurmalı Sinema".

Y

aşamayı yazmakla, yazmayı yaşamakla birleştirmiş büyük bir usta Oktay Akbal. 83 yaşına rağmen halen dinamizmle sürdürdüğü gazete makaleleri ve tabii ki “Önce Ekmekler Bozuldu”, “Hey Vapurlar Trenler”, “Bir De Simit Ağacı Olsaydı”, “Berber Aynası”, “Vatan Mahzun Ben Mahzun”,“Suçumuz İnsan Olmak” gibi kitaplarıyla birkaç kuşağı birden etkilemiş, unutulmazlık kazanmış bir isim. Akbal için ‘unutulmaz’ diyorum ama geçenlerde çoktandır ‘unuttuğum’ bir kitabına tesadüfen rastladığımı da itiraf edeyim. Tabii hem şaşırdım hem de sevindim. Temmuzun ortalarında, kısa bir tatil için Kuşadası’ndaki babadan kalma yazlığa gittiğimde, dolapların birinin dibinde rastladım “Dondurmalı Sinema”ya. Bir film kültürü dergisi olan Arka Pencere’nin bu sayfalarında, sinema ve sinemacıların edebiyata yansıma biçimlerine zaman zaman el attığım için, ‘hiç hesapta olmayan bir yazı konusu’ bulmaktan dolayı sevindim. Kitabı görünce ‘tanıdım’ ama ‘geçmişi’ne dair, eve kim tarafından ve ne zaman getirildiğine dair pek bir şey hatırlayamadığım için de şaşırdım. Kitaba adını veren “Dondurmalı Sinema”, toplam 11 öykü içeren 95 sayfalık kitabın ilk öyküsü. Akbal’ın değişik kitaplardaki öykülerini derleyip ‘çocuk versiyonu’ oluşturan Gendaş Yayınları, kitaba tarih düşmemiş. 1980’li yıllardan olmalı... Ama aslında bunun pek bir önemi yok, çünkü “Dondurmalı Sinema” gerçekte Ocak 1949 tarihli “Aşksız İnsanlar”da, gene ilk sırada yer alan bir öykü. “Hikâyemin bugünün insanlarına bir masal gibi geleceğini biliyorum. Ama ben bu masalın içinde yaşadım” diyerek enfes bir giriş cümlesi kuran Akbal, İkinci Dünya Savaşı öncesinin Türkiye’sinde, sakin yaz günlerini, beyaz pantolonlu bir çocuğun renkli dünyasını anlatıyor. Yaklaşık 60 yıl önce yazılan bir öykü ve yazar, en fazla 10-15

yıl öncesi, 1930’lar hakkında okurlarını uyarıyor: “Size masal gibi gelebilir...” Bugünün çocuklarına hiper-masal gibi gelir öyleyse! Yazarın, anılarında derin izler bırakan bir sinema salonunu hatırlamasıyla başlıyor “Dondurmalı Sinema”. Tıpkı, “Cennet Sineması”ndaki (Nuovo Cinema Paradiso) gibi yani... Olan biten hayli basit aslında... Mahalledeki iki sinemadan biri, sıcak yaz günlerinde müşteri çekebilmek için, bir bilet alana bir bardak da şerbet ikram eder. Öbür salonun sahibi de boş durmaz, kaçan müşteriyi tekrar kazanabilmek için, bir bilet alana bir külah dondurma verir. Yazarın çocukluk günlerindeki dondurmacı, şerbetçi, mahallenin haylaz çocukları, işsiz güçsüz takımı, tombul göğüslü evlatlık kızlar ve filmlerin oluşturduğu harika dünyada akıp giden altı sayfalık minicik öykü, büyük sıkıntılar getirecek savaş öncesindeki son mutlu günlerin karşılığıdır bir bakıma. Şöyle der yazar daha ikinci satırda: “Hiç de uzak olmayan o barış günlerinin serüvenleri, sisli, karışık anılar arasında yitip gitmiş, sanki o beyaz pantolonlu çocuk yaz öğlelerinin sıcağı, durgunluğu, neşesizliği içinde, sinemaların karşılıklı sıralandığı sokakta dalgın, avare dolaşmamış, bol haydutlu, gürültülü bir filmin heyecanını resimlerini seyrederken yaşamamış...” Olağanüstü bir yalınlığın, insanı alıp yıllar öncesine götürdüğü “Dondurmalı Sinema”ya da değinerek, Radikal Kitap’ta (11 Temmuz 2008) Oktay Akbal hakkında yazan Selim İleri de şöyle diyor, daha doğrusu yazara sorular yöneltiyor: “Geçen zaman, değişen edebiyat, bugünün çok satış cinneti tutumunuzu hiç etkilemedi. Bildiği, inandığı yolda tek başına yürüyenlerdendi Oktay Akbal. Onu ve edebiyatını korunaklı kılan neydi? ‘Dondurmalı Sinema’da söylediği gibi, bir masalın içinde mi yaşamıştı; yoksa, hayatın tekdüzeliğini kendi kurduğu masalla mı bezemişti?”

“Dondurmalı Sinema”nın geçen altmış yıla rağmen yepyeniliğini koruduğunu da belirtiyor İleri ve ekliyor: “Bana öyle geliyor ki Oktay Akbal, hikâye sanatında eskimeyenin, hiç eskimeyecek olanın sırrını çözmüş.” Bulursanız, bir yerlerde rastlarsanız, muhakkak okumanızı öneririm, sinemaya, çocukluk sinemalarına dair bu hoş öyküyü... Akbal’ın şu satırları da çocukluğunuzdan itibaren büyüttüğünüz sinema sevgisine eşlik etsin... “Benim uzun savaş yıllarında, karanlık gecelerde, ekmek fırınlarının önünde, insanlardan, onların büyüklüğünden, iyiliğinden ümidimi kestiğim, yaşamaya olan sevgimin eksildiğini duyduğum anlarımda, geçip gitmiş uzak günlerin izlerini taşıyan, çocukluğumun renkli dünyasında yer etmiş büyük balkonlu o geniş sinemanın hatırası ile avunduğum oluyordu. Bu sinema çocukluğumun eski bir aşinasıydı.” Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere k

15


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

YABAN ÇİLEKLERİ Yaklaşık 80 yıllık hayatının beyhudeliğini kısa bir yolculukla kavrayan ‘yalnız’ ve ‘yabancı’ bir profesörün varoluşunu olanca yıpratıcılığıyla sorgulaması, “Yaban Çilekleri”ni (Smultronstället) Ingmar Bergman filmografisinin şahikası haline getirir.

V

aroluşun sorgulanması meselesi, Ingmar Bergman filmlerinin temellerinden birini oluşturur; bu dünyada kapladığımız yerin anlam (anlamsızlık) ve önemi (önemsizlik) üzerine kafa yormaktan bıkıp usanmayan sinemacı, din ve ahlak olgularını da işin içine sokarak yaptığı bu sorgulamada karakterlerini epeyce yıpratır, deyim yerindeyse pestilini çıkarır onların. “Yaban Çilekleri” bu açıdan bakıldığında Bergman filmografisinin birkaç zirvesinden biri olarak kabul edilebilir. Temelde bir yol filmi havası taşır bu çalışma. Bir profesör, oğluyla problemler yaşayan geliniyle çıktığı yolculukta rastladığı üç genci arabasına alır. Bir yandan da düşler aracılığıyla geçmişine döner ve hızla uçup giden hayatının ‘beyhudeliği’yle yüzleşir... Bergman, filmin merkez karakteri Isak Borg’a karşı alabildiğine acımasızdır “Yaban Çilekleri”nde. Onu hem gerçeklikte hem de düş dünyasında yerle bir eder adeta. Bütün hayatı boyunca gözü mesleğinden başka bir şey görmemiş olan, insanlarla arasına hep bir mesafe koyan Isak Borg, hikayenin hemen başında yalnızlığının nedenlerini sorgulamaya başlar. Hikaye boyunca bu sorgulamayı sürdürür, bir yandan da burnundan kıl aldırmayı reddederek. ‘Sevilmek’ onun için bir hedef değildir başlangıçta ama yolculukta yaşadıklarından, özellikle de üç gencin ona karşı duydukları ‘sevgi’den etkilenir. Bunun nedenlerini de sorgulamaya başlar. Hayatını at gözlükleri takarak sürdürmüş olan profesörü her fırsatta tartaklar Bergman. Çocukluğundan başlayan tepkisizliğinin yarattığı yabancılaşmanın üzerine yüklenir. Kendisini olaylar karşısında silikleştirmesinin

bedelleriyle yüzleştirir. Sevdiği kadını ağabeyine kaptırması, karısının onu aldatması, oğluyla ilişkisinin belli bir uzaklıktan yaşanması gibi ‘yan etkiler’le süregiden yaşamı, Isak Borg’un ‘risk almayan’ bakışının tepetaklak olduğunu da belgeler bir yandan. “Yaban Çilekleri”nde gerçekle düş sahnelerinin iç içeliği de ekstra anlamlar yükler hikayeye. Başkarakterin yolculuğunda karşısına çıkanlar, bir şekilde düşlerine (bunlara karabasan demek daha doğru olur) de sirayet eder. Onun ‘arayış’ının önemli unsurları haline gelirler. Örneğin yolda geçirdiği küçük bir kazada tanıdığı ‘mutsuz çift’, onun düşsel ‘sınav’ının belirleyicisi olur. Bilincinin derinliklerine atmayı tercih ettiği bir gerçeğin açığa çıkmasını sağlar. Isak Borg, bu düşlerde kendini bugünkü haliyle görür hep. Geçmişteki görüntüsünü hatırlamaz. Belki de hatırlamak istemez. Çünkü bugünden bakması gerekmektedir geçmişine, bugünkü Isak’ın bakış açısıyla, onun sorgulayan tavırlarıyla. Yaşadığı onca yılın ‘acı’ birikimiyle gerçekleri görmesi kolaylaşır. Varoluşuna yönelen çapraz ateşe direnmesi olanaksızlaşır. Onu yalnızlaştıran ‘defo’larıyla hesaplaşması kaçınılmazlaşır. Hikayede ‘önyargısız sevgi’yi temsil eden gelin Marianne ve yoldan alınan üç genç, Isak Borg’un hayatının hiçbir aşamasında edinemediği deneyimi yaşatırlar. ‘Sevilebilir’ bir insan olduğunu hissettirirler ona. Annesinden başlayan ‘sevgisizlik’ zincirini kırmak onlara düşmüş gibidir, hem de kısacık bir araba yolculuğuyla. Bergman, hikayenin çatışma noktasını bu karakterler üzerine kurmayı seçer. Başkaraktere yönelen ‘öfke’ ve ‘acıma’ duygularını bu şekilde dengelemeyi dener. Başarır da. Profesör, insanları

kendinden uzaklaştırma özelliğinin bir ‘kural’ olmadığını bu dörtlüden öğrenir, karabasanların da yardımıyla. “Yaban Çilekleri” heba edilmiş uzun bir hayatın ardından yakılan bir ağıttır adeta. Isak Borg’un boşa kürek salladığı onca yıldan geriye hiçbir şey kalmamış gibidir. Dolayısıyla onun için ‘başlangıca dönüş’ isteği kaçınılmazdır. Yaptığı hataların bir telafisi olmalıdır. Yeniden çocukluğuna dönüp hayatında ‘doğru’ olanları yapabilmelidir. Bu isteğin gerçekliğinin olmamasıysa filmi tam bir ‘ağlama duvarı’na dönüştürür. Kahramanımız için bir ‘arınma/aydınlanma’ söz konusudur belki ama hayat 80’inde başlamadığı için ona ‘acımak’tan başka yapacak bir şey kalmaz bize. Ingmar Bergman’ın insanlığa ve hayata karşı mesafeli bakışının şahikası “Yaban Çilekleri” izleyeni yoğun bir karamsarlığa itse de kimi umut kırıntıları da taşır beraberinde. Hayata dair vurdumduymazlığın götürüleri üzerine fikir jimnastiği yapmamızın önünü açar en azından, efektif bir sonuç alınamasa da. Bu fikir jimnastiğinden aldığımız derslerse bizi boylu boyunca yere serer, hiç kalkmamak üzere: Geçip giderken beyhudeliğinin farkına varamadığımız hayatlarımızın sıkça sorgulanması, gerekirse keskin dönüşler yapılması, hataların doğruya tahvil edilmesi için çaba harcanması, ‘sevilmek’ için mutlaka ‘sevmek’ gerektiğinin anlaşılması, mesafelerin ‘kontrol’den arındırılması, alınmaya değer risklerden kaçınılmaması, ‘yalnız’ ve ‘yabancı’ olmanın uzun vadede kaybettirdiğinin ayırdına varılması, ‘hedef’ten ziyade ‘izlenen yol’a not verildiğinin bilinmesi, vb... İşte budur “Yaban Çilekleri”, bizi hassas noktamızdan delip işgal eden bir ‘istilacı’... 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere k

17


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

SİNEMAYA BAŞARIYLA UYARLANAN 11 TV DİZİSİ

1

80’ler tüm ihtişamıyla geri döndü. Dönemin fenomen dizisi “A Takımı”nın gösterişli sinema filmi vizyona girerken, biz de televizyondan sinemaya yapılan başarılı uyarlamaları gözden geçirdik.

60

’lar, 70’ler hep özlemle yad edilirdi de, o komik kelebek tokaları, balon pantolonları, aerobik dışında sokakta da giyilen korkunç taytları, pembe, simli, angora kazaklarıyla 80’lerin gün gelip baş tacı edileceği aklımıza gelmezdi. Stallone’nin 80’lerdeki ‘eski dost’ları bir araya topladığı olay filmi “Cehennem Melekleri” vizyona girdi bile… Sırada bu hafta sinemalarımızı şenlendiren “A Takımı”nı atlamak da olmaz. Dışarıda 1983-1987 arasında gösterilen, Türkiye’de ise sanırız sert içeriğinden dolayı TRT’nin sadece pilot filmini 1989’da yayımladığı, ancak özel kanallar açılınca Kasım 1990’da Star1’de dizi olarak yayına girebilen “A Takımı”, hızlı, hareketli, çok eğlenceli bir aksiyon filmi olarak karşımızda. Bu uyarlamadan yola çıktık ve bakın nasıl bir liste toparladık...

18

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

1

GÖREVİMİZ TEHLİKE (MISSION: IMPOSSIBLE, 1996) Devletin çok iyi yetiştirilmiş gizli ajanlarının serüvenleri neredeyse yarım asırdır merakla izleniyor. ABD’de 1966-1973 yılları arasında 171 bölüm olarak ekrana gelen dizi, bizde tek kanallı siyahbeyaz TRT’de Ağustos 1972’de ilk kez seyirci önüne çıktı. Jenerik boyunca yanan fitili, tempolu müziği ve her bölümün başında ajana görevini bildirip kendi kendini imha eden plak veya kaset kaydıyla kültleşen dizi, 1988-1990 arası 35 bölüm daha çekildi ve TRT 1’de Temmuz 1990’da yayımlandı. Bunca sükseden sonra dizinin sinemaya transferi de kaçınılmazdı. 1996’da Brian De Palma’nın, 2000’de John Woo’nun, 2006’da ise J.J. Abrams’ın yönetiminde üç kez perdeye yansıdı. Kadro üç filmde küçük değişikliklere uğrasa da, ajan Ethan Hunt rolünde Tom Cruise hep baki kaldı.

2

CHARLIE'NİN MELEKLERİ (CHARLIE’S ANGELS, 2000) Daha Türkiye’de ekrana gelmeden basında haberleri çıkan, Ekim 1977’de TRT’de gösterilmeye başlayınca herkesin favori dizisi haline gelen ve o dönem ölçüm yapılmıyor olsa da izlenme rekorları kıran “Charlie’nin Melekleri”, başroldeki üç güzel ve gözüpek özel ajanın maceralarını konu alıyordu. Hiçbir zaman görmediğimiz, sadece bir kutudan sesini duyduğumuz patronları Charlie’den her bölümde ayrı bir görev alan ‘üç melek’, sonraki bölümlerde değişse de hep Farrah Fawcett-Kate Jackson-Jaclyn Smith olarak hafızalara kazındı. 1976-1981 arası 116 bölüm olarak çekilen dizinin sinema uyarlaması ise çok dinamik, eğlenceli bir yapımdı. Cameron Diaz, Drew Barrymore ve Lucy Liu, 2000 ve 2003’te çekilen iki filmde de uyumlu bir ekip oluşturdular.


2

3

UZAY YOLU (STAR TREK, 1979) Mr. Spock, Kaptan Kirk gibi unutulmaz karakterleriyle kült olan dizinin aslında ilk sinema uyarlaması Yeşilçam’da yapıldı; “Turist Ömer Uzay Yolu’nda”! 1966-1969 arası 80 bölüm halinde çekilen, 1980’lerde ise yeni nesille yola devam eden “Uzay Yolu”, Türkiye’de Ekim 1972’de başladı. Bilimkurguya uzak Türk seyircisini kısa sürede avcuna alarak geniş kitlelere ulaştı. 23. yüzyılda federasyona bağlı uzay gemisi Atılgan’la bilmediğimiz galaksilere yolculuk ederken, ‘ışınlama’ ve ‘ışık hızında yol alma’ gibi kavramları da öğrendik. Dizi sinemaya 1979’da taşındı, aynı kadro 1991’e dek 6 filmde rol aldı. 1994-2002 arası 4 devam bölümü yeni bir kadroyla çekilirken, 2009’da J.J. Abrams en başa dönerek öyküyü orijinal karakterlerin gençliğine taşıdı.

3

4

KAÇAK (THE FUGITIVE, 1993) 13 Mayıs 1973 Pazar günü Türkiye’de herkes seçmen sayımı için eve hapsolmuşken, o akşam kimse bir ekran fenomeniyle tanışacağını tahmin edemezdi. İlk bölüm ekrana geldikten sonra her hafta hayran kitlesini artıran ve finale doğru sokakların bomboş kalmasına sebep olan bu dizi, karısını öldürmekle suçlanan Dr. Kimble’ın (David Janssen) kaçışını ve masumiyetini kanıtlama çabasını anlatıyordu. 1963-1967 arası 120 bölüm olarak çekilen dizi, 1993’te Harrison Ford’la sinemaya uyarlandı. Sonuç; müthiş bir aksiyon, başarılı bir adaptasyon. Bu filmdeki Komiser Gerard rolüyle Tommy Lee Jones, Oscar kazandı ve 1998’deki devam filmi “Kaçakların Peşinde”de başrolü üstlendi. Dizi, 2000 yılında Tim Daly’yle 22 bölüm olarak yeniden çekildi.

4

5

5

SERENITY (2005) Reyting, TV’ler için ne derece önemliyse, seyirci için o denli can sıkıcı olabilen bir şey. Haftalarca zevkle ve merakla izlediğiniz bir dizi, şayet yüksek reyting alamamışsa, doğru düzgün bir final bile yapmadan ekrandan apar topar kaldırılabilir. İşte 2002’de 15 bölüm olarak çekilen “Firefly”ın başına gelen de tam olarak böyle bir şeydi. Çok uzak bir gelecekte Serenity adlı uzay gemisiyle uzak gezegenleri dolaşan bir grup insanın serüvenlerini anlatan dizi, geniş kitlelerce benimsenmeyince son üç bölümü gösterilmeden apar topar yayından kalktı. Fakat dizinin ‘tuttuğunu koparan’ yaygaracı hayranları öyle ses çıkardı ki, aynı kadroyla üç yıl sonra “Serenity” adlı bir sinema filmi çekildi. Bu film aynı zamanda pek çoklarına göre ‘bir diziden sinemaya yapılan en iyi uyarlama’ydı.

k 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

İKİZ TEPELER: ATEŞ BENİMLE YÜRÜR (TWIN PEAKS: FIRE WALK WITH ME, 1992) Seyirciyi şaşırtma ustası David Lynch, beyazperdede yaptığı ‘acayip’liklerin ardından TV tarihine de devrim olarak geçecek bir projeye imza attı. Diziye adını veren İkiz Tepeler kasabasında Laura Palmer adlı genç kızın öldürülmesiyle başlayan öykü, cinayeti soruşturan FBI ajanı Cooper’ın karşılaştığı garipliklerle her bölümde boyut kazanıyordu. O güne dek asla bir TV dizisinde göstermeye cesaret edilemeyecek karakterler, olaylar ve insan ilişkileriyle dolu dizi bu anlamda kendinden sonrakilere de yol açtı. 1990-1991’de çekilen “İkiz Tepeler”, bizde o zamanki adıyla Magic Box-Star1’de Kasım 1990’da ilk kez ekrana yansıdı. 1992’de David Lynch’in diziden yola çıkarak çektiği ürpertici film ise, Laura Palmer’ın ölümünden önceki son bir haftayı anlatıyordu.

20

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

7

7

TRAFİK (TRAFFIC, 2000) İngiliz dizilerinde daima bir ‘orijinallik’ söz konusudur. “Dr. Who”dan tutun da, BBC yapımı unutulmaz dramalara, hatta yakın dönemde “Coupling”, “Queer As Folk” gibi dizilere kadar… Steven Soderbergh’e Oscar kazandıran 2000 yapımı bu başyapıt da, aslında 1989 yapımı 6 bölümlük bir İngiliz dizisinden uyarlama. Uluslararası boyuttaki uyuşturucu şebekesini mercek altına alan dizi, her ne kadar bizde bilinmiyorsa da gösterildiği ülkelerde beğenilmişti. Soderbergh bu hikayeden yaklaşık 2,5 saat uzunluğunda, dinamik, estetik yönü kuvvetli ve meseleye olması gerektiği gibi sertçe parmak basan bir film çıkardı. Senaryoyu, diziyi de kaleme alan Simon Moore’a emanet ederken, başrole yerleştirdiği Benicio Del Toro filme damgasını vurdu.

8

8

GEÇMİŞİ OLMAYAN ADAM (THE BOURNE IDENTITY, 2002) Robert Ludlum’un kitabı, sanılanın aksine önce sinemaya değil TV’ye uyarlandı. Richard Chamberlain ve Jaclyn Smith’in oynadıkları bu mini dizi, 1988’de çekildi. Üç saatlik yapım, 1990 yılının temmuz ayında “Bourne Kimliği” adıyla TRT 1’de de yayımlandı. Denizden hafızasını kaybetmiş olarak kurtarılan Jason Bourne’un gerçekte kim olduğunu bulmaya çalışması o denli heyecan verici bir fikirdi ki, Hollywood bunu görmezden gelemedi ve 2002’de “Geçmişi Olmayan Adam” adıyla izlediğimiz film çekildi. Dizide Chamberlain de iyiydi ama Bourne kimliği en çok Matt Damon’a yakıştı. Öyle ki, filmin gördüğü ilgi üzerine 2004’te “Medusa Darbesi”, 2007’de de “Son Ültimatom” adlı devam bölümleri geldi. Sırada 2012’de izleyeceğimiz “The Bourne Legacy” var.


9

9

MIAMI VICE (2006) Bugün Türkçe adını pek kimse hatırlamasa da, “Miami Vice” televizyonda ilk olarak “Kanun Namına” adıyla gösterildi. 18 Nisan 1986 Cuma gecesi henüz tek kanaldan yayın yapan TRT’de başlayan dizi, içindeki uyuşturucu, şiddet ve cinsellik temalarından ötürü bir süre sonra yayından kalktı, ta ki Star1 açılıp tamamını gösterene kadar. Miami Polis Teşkilatı’nda görevli biri zenci diğeri beyaz iki ‘cool’ polisin, Tubbs ve Crockett’in serüvenlerini konu alan dizi, 1984-1989 arası 114 bölüm olarak çekilmişti. Saçları, kıyafetleri ve fonda çalan müzikleriyle tam bir 80’ler kültü olan dizi, geç de olsa 2006’da Michael Mann tarafından sinemaya uyarlandı. Colin Farrell ve Jamie Foxx aynı ‘cool’luğu koruyorlardı ancak 80’lerin ruhu ve atmosferi bu dizi için daha mı uygundu sanki?

10

10

TRANSFORMERS (2007) Uzayın derinliklerinden Dünya’ya gelen iyi ve kötü robotların mücadelesi olarak da özetlenebilecek bu çocuk dizisi, içerdiği şiddet sebebiyle bizde ancak 1990’da, Star1’de yayına girebildi. Arabadan robota, robottan arabaya dönüşebilen ve yanlarına Dünyalı bir genci alan bu uzaylı robotların serüvenleri önce 1984-1987 arası 98 bölüm olarak çekildi. Daha sonra “The Headmasters”, “Beast Machines”, “Car Robots” ve “Energon” gibi başlıklar altında devamı geldi. Sinemaya transferiyse ancak 2007’de, uygun teknoloji ve finans sağlanabildiğinde gerçekleşti. Gözü kara yönetmen Michael Bay, öteden beri hayali olan bu uyarlamayı o denli iyi becerdi ki, 2009’da ikinci film çıkageldi. Üçüncüsü ise 2011’de sinemalarda.

11

11

SEX AND THE CITY (2008) Adıyla bile sıradan olmadığını haykıran, çeşitli kereler RTÜK’ün şimşeklerini üzerine çeken bu fenomen dizi, Türkiye’de Ağustos 2000’de CINE5’te başladı. ABD’de 1998-2004 arası 94 bölüm olarak çekilen dizi, halen ekranlarda döne döne yayımlanıyor. New York’ta yaşayan, sosyal statüleri yüksek dört kadının erkeklerle ilişkilerini ve iç dünyalarını yansıtan dizi, cesur prodüksiyonlarıyla her zaman takdir gören HBO’nun modern şehirli kadına bir armağanıydı aslında. Bu diziden sonra kadınlar öyküdeki kahramanlara özenip onlar gibi yaşamak isterken, Hollywood da fırsatı kaçırmadı. Dizinin tadını vermese de 2008’de çekilen ilk film ve Müslümanları aşağıladığı yönünde tartışmalar yaratan ikinci film, meyve toplamayı sürdürdü.

20 - 26 Ağustos / arkapencere k

21


KEMAL EKİN AYSEL LEKELİ ADAM (THE WRONG MAN, 1956)

GÜNAH TOHUMU Lekeli Adam köşemizin gediklisi Brian De Palma, katmanlı filmleriyle analize doymayan bir derya adeta. Reji stilini oluşturan tüm numaraları sakınmadan kullandığı korku filmi “Günah Tohumu” (Carrie) ataerkil kültürün derinlerinde yatan kadın korkusunu delik deşik ediyor.

B

RIAN DE PALMA’NIN ALFRED HITCHCOCK’TAN ÖĞRENDİĞİ EN BÜYÜK TRÜK, “GÜNAH TOHUMU”NUN GÖBEĞİNE yerleşir. Bir tanığın, bir gözlemcinin gözünden izleriz olan biteni. “Arka Pencere”nin (Rear Window) Jeff’i ya da “Ölüm Korkusu”nun (Vertigo) Scottie’si, gözlemci pozisyonuna mahkum edilerek öyküye bağlanırlar. Olay akışında ne edilgen ne de etkendirler. Tek yapabildikleri, izleyici olmaktır. De Palma’nın tanığı; “Öldüren Kadın”da (Femme Fatale) fotoğrafçı Nicolas’ın, “Yılan Gözler”de (Snake Eyes) kötü polis Rick’in, “Sahte Vücutlar”da (Body Double) aktör Jake’in, “Patlama”da (Blow Out) sesçi Jack’in, “Cinayet Dakikaları”nda (Dressed To Kill) telekız Liz’in karakterine bürünerek filmin başkişisi haline gelir. Seyirci artık gözlemciyi gözlemleyen, ikinci derecede edilgen bir röntgencidir... “Günah Tohumu”nun gözlemcisi, ilk sahnede Carrie’yi aşağılayan fakat De Palma’nın açıklamadığı, muğlak bir aydınlanma yaşayarak ona sempati duymaya başlayan Sue olur. Carrie, Sue’nun arzu nesnesine dönüşür adeta. Okulun popüler kızı, muhafazakar bir uyanışla Carrie’leşmeye çalışır. Carrie’nin yerine tamamen geçebilmek için, önce Carrie’yi kendi yerine geçmeye ikna etmesi gerekir. Bizzat erkek arkadaşı Tommy’den, Carrie’yi mezuniyet balosuna götürmesini isteyerek, yani Carrie’yi ‘kirleterek’ öz arınma sürecini başlatır. Kendi hayatının Carrie’li versiyonunu bir fantezi gibi izlemeye başlar. Okulun en popüler kızı olmasına rağmen mezuniyet balosuna katılmaz. Fakat günlük kıyafetleriyle baloya arka kapıdan gizlice sızarak Carrie’nin balo kraliçesi seçilmesini zevkle seyreder.

Sue’nun ‘kötü kızlar’ çetesinden kopuşu ve Carrie ile özdeşleşmesi, masumiyete kavuşma fantezisine dönüşür. Bu, elbette bir erkek dayatmasıdır. “Günah Tohumu”nun, neredeyse her De Palma filminde olduğu gibi cinsel kimlikleri, özellikle de kadın kimliğini deşer gibi bir hali vardır. (Yönetmen, kadın düşmanlığıyla ve ilkel erkek nazarına sahip olmakla da ilk kez bu filminde suçlanmıştır.) Daha ilk sahnede, kızların Carrie’ye saldırması aslında kendi dişiliklerine bir hücum olarak okunabilir. Saldırının kökü, erkek dilinin kurduğu kültürel kadın korkusunda yatar. Mini bir sosyal tabu olan regl kavramına bir taarruzdur bu... Erkek bakış açısına göre; düzenli olarak kan döküp ölmeyen, erkeklerden uzun yaşayan, yeni insanlar (yani yaşam) yaratabilen kadınlar korkunç birer muamma, birer cadıdır. Okulun ‘kötü kızları’, erkek egemen kültürün piyonlarına dönüşüp içlerindeki dişiye hücum ederler aslında. Ataerkil gözle ‘cadı’, bizzat Carrie’dir. Cinsel uyanışını yaşayan, arzu hissetmeyi öğrenen, kadın olan ve bununla barışmış kişidir. Carrie’nin gittiği okulun Bates Lisesi oluşu açık bir “Sapık” (Psycho) göndermesidir. Aynen “Sapık” gibi “Günah Tohumu”nda da kadın kimliği duşta saldırıya uğrar. “Sapık”ta Marion’ın ölümü, Norman’ın kendi psikoseksüel travmasını baskı altında tutması için şarttır. Kızların Carrie’ye tamponlar ve pedlerle saldırmaları da onların ataerkil takdire boyun bükmeleri için gereklidir. Meşhur son sahne, bu ilk sahneyi çağrıştırır. Paralellik sadece kurgusal bir simetri olarak kendini göstermez. Carrie’nin intikamı, onun ‘normalleşmesine’ göz yummayan, onu içlerine kabul etmeyen ve onu

cadılaştırıp, kanla yıkayarak dışlayan erkek söylemine yönelir. Kan, cadının doğaüstü güçlerine kavuşmasını tetikleyen, onu ataerkil gözün korktuğu bir kadına dönüştüren bir süreç hızlandırıcıya, bir katalizöre dönüşür. Carrie, balo binasını yakıp yıkarak sadece erkek algısının korkularını ve dayatmalarını değil, bu algının piyonu olan Sue’nun kendisi üzerinde oynadığı yer değiştirme oyununu da parçalar. Sue’nun kendi yerine geçerek bir ataerkil tövbe sürecine girmesine izin vermez. Onu kendisi gibi kadın olmaya ve erkek bakışına boyun eğmemeye davet eder. Burada patlayan sadece bina değil, kadının kimliğidir. Carrie, öldükten sonra dahi Sue’nun rüyalarına girerek, ona ataerkil beklentiye yanıt vermemesi gereken bir ‘cadı’, bir ‘günahkar’ olduğunu hatırlatır. Yaşadığı psikolojik sarsıntı sonrası sürekli uyuyan Sue, rüyasında Carrie’nin evinin yerine dikilen mezarı ziyarete gider. Üzerinde gelinliği andıran bembeyaz bir elbise ve elinde çiçekler vardır. Bekaretin, temizliğin ve bastırılmış dişiliğin sembolünü bedenine giymiştir. Carrie kanlı elini mezardan çıkarır ve Sue’nun kolunu yakalar. Sue dehşet içinde uyanır. Ataerkil söylemin sınırlarının dışına çıkmak, potansiyel bir rahibe olmak yerine Carrie gibi bir ‘cadı’ olmak, onun için esas korku kaynağıdır. Carrie’nin muhafazakar annesi, Sue’nun büyümüş hali gibidir. En büyük ahlak kumkumalarının, en ‘ahlaksız’ insanlar arasından çıktığını doğrular. Zamanında cinsel ilişkiden zevk almış olması, kendi kendisini cezalandırıp, baskılamasına yol açmıştır. De Palma’nın sapkın oyunlarından biri onu bulur: Bedenine saplanan bıçaklardan büyük bir haz aldığını izleriz. Gülümser ve sanki acıyla değil zevkle inleyerek, çarmıha gerilmiş halde ölür. 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere k

23


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

SON VEDA ORİJİNAL ADI Okuribito YÖNETMEN Yôjirô Takita OYUNCULAR Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue YAPIM/SÜRE 2008 Japonya, 126 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Japonca ŞİRKET Kanal D Home Video (Avşar)

Oscar’lı film, hayat-ölüm ikilemi içinde ‘ölüm’e daha geniş bir parantez açıyor. k 24 arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

A

kademi’nin ‘ilginç’ kararlarından birini almasına sebep olan “Son veda", güçlü rakipler arasından sıyrılıp ‘yabancı dilde en iyi film’ Oscar’ını kucaklamış bir yapım. İşsiz bir müzisyenin ‘yeni işi’ne odaklanıyor filmin hikayesi. Bir ‘cenaze evi’nde ölüleri öte dünyaya uğurlama işini alan kahramanımız, karısından bile gizlediği yeni görevini başlangıçta ‘utanarak’ yerine getiriyor görünse de, sonraki aşamalarda bu işten çok şey öğrenecektir, özellikle ölümün de hayat kadar ‘saygı’ gösterilmesi gereken bir kavram olduğu üzerine... Büyük iddialar barındıran bir film değil “Son Veda”, hatta alabildiğine ‘iddiasız’ olduğu bile söylenebilir. Olanca ‘küçük’lüğüne, sessiz sedasız ilerlemesine karşın hayatla ölümü buluşturduğu nokta itibarıyla ‘önemli’ olmayı başarıyor. Japon gelenekleri doğrultusunda büyük bir saygıyla yolcu edilen ölüler, hayata duyduğumuz ‘tutku’nun bir benzerini ölüm için de duyabileceğimizi hissettiriyor bizlere. Onlara gösterilen özen, sonsuz

yalnızlığa uğurlanırken durulan yeri de işaret ediyor bir bakıma; hayatın biriktirdiği ‘kirlenme’den arınmayı getiriyor peşi sıra. “Son Veda”yı yalnızca hayat-ölüm ikilemi içinde değerlendirmek de yanlış. Temelini bu ikilem oluştursa da, özellikle baş kahramanın karısıyla ya da patronuyla olan ilişkilerinde açığa çıkan ‘mücadele’ duygusu da önemli bir yer tutuyor hikayede. Hayata tutunmak için ‘uzmanlığı’nın çok uzağında bir işe kanalize olan müzisyen, böylece içe dönük bir sorgulamanın da kapısını çalıyor. Ölüleri aklarken kendi ruhunu da ‘temizliyor’ kahramanımız... Yôjirô Takita’nın filmi, sinema dili olarak klasik bir yolu takip ederken, içerik olarak da bu tavrın peşine takılıyor ve ‘pembe gerçekçi’ bir ton yakalıyor.

Filmin duygusal tonunun müzik kullanımıyla da desteklenmesi, etkinin istenilen noktaya taşınmasını sağlıyor. Hikayenin sıkça tekrarlara düşen yapısı, filmin bir miktar uzayıp rehavete kapılmasına vesile oluyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu AYCAN ÇEVİK (FamIly Plot, 1976)

aycan.cevik@gmail.com

JAKUZİ EKSPRES ORİJİNAL ADI Hot Tub Time Machine YÖNETMEN Steve Pink OYUNCULAR John Cusack, Craig Robinson, Clark Duke, Rob Cordory YAPIM/SÜRE 2010 ABD / 95 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video (D Yapım)

“Jakuzi Ekspres”, aptalca bir film olabilmek için elinden geleni ardına koymuyor. 26 arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010 k

Z

aman yolculuğu filmleri, ‘geçen o güzel günler melodramı’nı konuya kaynaklama ortak paydasında buluşur. Bu melankolinin, “Geleceğe Dönüş” (Back to the Future)’daki 50’ler ütopyasına kadar yolu var. Zaman yolculuğu melankolisi; gençliğin elden kaçıp gitmesi, kaçan fırsatlar, kaderin silleleri gibi empatiye açık öğelerle köklenir, katarsis açma kapama anahtarınızı yalama edene kadar huzur bulmaz. Bu klişe, filminiz “Jakuzi Ekpres” kadar şapşal olsa da değişmiyor. Yılların birbirinden ayırdığı üç arkadaş ve bir velet, eski günleri anmak için bir kayak merkezine yollanır. Arızası zaman yolculuğu yaptırmak olan bir jakuziyle seksenlere geri yollanırlar ama kefaret şansları yokmuş gibi görünmektedir. Zaman yolculuğunun kurallarını anlatan tuhaf jakuzi tamircisi (alın bir klişe daha) hiçbir şeyi değiştirmemeleri gerektiğini söylemektedir. “Jakuzi Ekspres”, “Felekten Bir Gece” (The Hangover)’ı seksenlere göndererek kağıt üzerinde şaşmayacak bir formül kuruyor. Neler olduğunu

anlamayan şaşkın Marty McFly yerine saniyeler içinde kelebek etkisi teorileri kuran karakterler ve bitmek bilmeyen 80’ler referansları sayesinde başarılı da oluyor. “Geleceğe Dönüş” demişken; gelecekten hit bir şarkı çalmak, kumarla zengin olma çabası, azgın annesi ile tanışan henüz doğmamış velet, veledin giderek yok olması ve hatta Marty’nin babası Crispin Glover gibi hikayeden fazlaca etkilenmiş kısımlar da mevcut. Benzetmelerin “Peggy Sue Evleniyor” (Peggy Sue Got Married)’e kadar yolu var. Daha az gençlik filmi esprisi ve gay şakası, daha çok tarihte yapılan değişikliklerin neden olduğu uzay-zaman kırılması sayesinde filmin ufak bir külte dönüşebileceği, başka filmlerden konu tırtıklarken gözden kaçmış olmalı.

Filmin kötü adamlarını, soğuk savaş paranoyasına kapılmış ergenler olarak kaleme almak hiç de fena bir fikir değil. Lizzy Caplan’ın canlandırdığı April ile geçen sürenin hikayeye hiçbir katkısı yok.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ŞARK OYUNLARI

ABİMM

AŞK ÇEŞMESİ

Orijinal Adı Eastern Plays YÖNETMEN Kamen Kalev YAPIM/SÜRE 2009 Bulgaristan, 83 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD Bulgarca ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

YÖNETMEN Şafak Bal YAPIM/SÜRE 2009 Türkiye / 108 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video (Elita)

Orijinal Adı When In Rome YÖNETMEN Mark Steven Johnson YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 87 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Disney)

T

atlı Emma, Sevgili Böbe”nin ya da “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün genç karakterler aracılığıyla ‘çökkün’ Macaristan ya da Romanya’ya bakışları gibi, “Şark Oyunları” da geleceksiz, umutsuz, çıkışsız Bulgaristan gençliğine odaklanan, eli yüzü düzgün, etkileyici bir minimal film. 1975 doğumlu yönetmen Kamen Kalev, işin içine Berlin yolcusu bir Türk aileyi de katarak, usul usul gelişen, sakin ama çok şey söylemeyi başaran bir filme imza atmış. Sofya’da gecelemek isteyen Türk aile, ırkçı Bulgar serserilerin saldırısına uğrar. Saldırganlardan birinin ağabeyi, aileye tesadüfen yardım eder ve güzel genç Türk kızıyla arasında, hastane koridorlarında filizlenen kırık ve yarınsız bir aşk doğar. Yüksek perdeden laflar etmeden, felsefe paralamadan ve seyircinin protoplazmasını etkilemeyi amaçlamadan, hedefine ulaşan ve hüzün verici boylamlarda gezen (başrol oyuncusu Christo Christov’un trajik ölümü de cabası) “Şark Oyunları”, pek de yakından izleyemediğimiz komşu Bulgaristan sineması adına, hayli parıltılı bir adım. Altın Portakal ve Filmekimi’nde gösterilmiş, ticari gösterime de girmişti. Tunca Arslan

* Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 27. sayımızda bulabilirsiniz...

‘Darmadağın’ Bulgar aile yapısının, hayli gerçekçi çizildiği söylenebilir. Sofya’da akşam yemeği yiyen bir Türk ailenin Çinlileri aşağılayıp Tibet sorunu hakkında ahkâm kesmesi saçma.

S

inema perdesi, akli rahatsızlıklar söz konusu olduğunda bol miktarda etkileyici performansa şahit oldu. “Bıçak Sırtı” (Sling Blade)’de Billy Bob Thornton, “Benim Adım Sam” (I am Sam)’de Sean Penn, “What’s Eating Gilbert Grape”de Leonardo DiCaprio, “Yağmur Adam” (Rain Man)’de Dustin Hoffman... “Abimm”in aklı gırgır Arif’ini (bu isim, muhtemelen filmin en ince esprisi!) canlandıran Levent Üzümcü’den metod oyunculuğu beklemiyoruz ama bari akranlarını izleyip dersini çalışsaydı; akli rahatsızlığa sahip bir karakteri canlandırmak için sırtını sadece manasızca sırıtmaya ve gözlerini devirmeye yaslamasaydı. Oysa nereye koyup ne yapacağını bilemediği kocaman bedeni, en kritik alet edevatı olabilirdi performansının. “Yağmur Adam” demişken; filmin bütün ekibi inkar etse de, kalpsiz görünmeye çalışan kardeş, zihinsel engelli abi ve klasik araba üçgeni ile hikayenin omurgasının Levinson’ın filminden sökülüp alındığı çok aşikar! Gerisi ise oynarmış gibi yapan oyuncular, varmış gibi yapan incecik bir hikaye, komediyi ikame eden drama, ne amaçlandığı belli olmayan bir birader filmi. Aycan Çevik * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 6. sayımızda bulabilirsiniz...

İlk çeyrekte aradan sıyrılan birkaç espri mevcut. Özellikle otoyoldaki paket değişimi sahnesi. Oyuncuların kafasına göre takılması, yönetmenin yapımdaki işlevini merak ettiriyor.

A

şk şehirleri olarak etiketlenen Paris’in ya da Roma’nın kullanımı klasik Hollywood’dan beri aynı. Kristen Bell, televizyon oyunculuğunu aşamayan kapasitesini bir kez daha sergiliyor. Kimyasının zerre tutmadığı Josh Duhamel’le kurduğu romansta inandırıcı olamıyor. Danny DeVito ve Anjelica Huston gibi devler içinse ancak üzülebiliyorsunuz. Ne işleri var bu filmde, belli değil! “Miami Vice”ın efsanesi Don Johnson’ın botoksla şişmiş suratına bakıp ah çekmek, aslen yetenekli bir komedyen olan Jon Heder’in kendini heder edişine acımak, Heder’le birlikte “Napoleon Dynamite” kontenjanından Efren Ramirez’e acımak da mümkün. Oyunculuklar sapır sapır dökülürken, romantik komedinin klişeleri filmin her yerinde. Aşk çeşmesine atılan paraların alınmasıyla oluşan büyü gibi fantastik açılımlar kâr etmiyor. Bir araya gelip gelip ayrılan, en sonunda aslında birbirlerini sevdiklerini fark edip mutlu sona koşan kaç milyon çift var Amerika’da acaba? Ve biz daha kaç tanesinin birbirine benzeyen hikayelerini izlemek zorunda kalacağız? Kemal Ekin Aysel * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 27. sayımızda bulabilirsiniz...

Erken gelen kırılmayan vazo esprisi biraz güldürüyor. Fakat filmden başka espri çıkmıyor. “Uluslararası”ndan (The International) sonra Guggenheim Müzesi’nde film çekmek barbarlıktır. 20 - 26 Ağustos 2010 / arkapencere k

27


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Carrie (2002) Brian De Palma’nın psişik güçlere sahip kahramanı Carrie’nin dehşetengiz hikayesini anlatan “Günah Tohumu”nun 2002 tarihli yeniden çevrimi. Sissy Spacek’in rolüne bu kez Angela Bettis soyunmuş, ‘dindar baskıcı’ anne rolündeyse Patricia Clarkson var. 2 - Tim Seyfi Haftanın yenilerinden “Kapı”da (Die Tür) kendine yer açmayı başaran Tim Seyfi, bizim Murat Şeker’in “2 Süper Film Birden”iyle tanıdığımız ‘on parmağında on marifet’ bir aktör. Almanya’yı üs olarak kullanmasına karşın birçok uluslararası yapımda da izlediğimiz oyuncunun ‘bukalemun’ özellikleri had safhada! 28

k arkapencere / 20 - 26 Ağustos 2010

3 - Entourage Mark Wahlberg’ün biraz da kendi yaşamından esinlenerek hayata geçirdiği bu dizi, 2004’ten bu yana ekranlarda boy gösteriyor. Genç bir Hollywood yıldızının, başarısız aktör ağabeyi ve iki yakın arkadaşıyla Amerikan sinema endüstrisi içindeki ‘serbest vezin’ serüvenlerini aktaran yapım, bizde de Digiturk aracılığıyla izlenebiliyor. Dizinin DVD’lerinin “Süperstar” Türkçe ismiyle piyasaya sürüldüğünü de hatırlatalım. 4 - Ingrid Thulin “Yaban Çilekleri”nin (Smultronstället) Marianne’ı Ingrid Thulin, tıpkı Bibi Andersson ve Liv Ullmann gibi büyük usta

Ingmar Bergman’ın gözdelerindendi. Yönetmenle tam dokuz filmde çalışan aktris, Luchino Visconti başyapıtı “Lanetliler”de (La Caduta Degli Dei) de yeteneklerini sergilemeyi başarmıştı. 5 - A-Takımı Bir zamanlar Amerika’da olduğu gibi bizde de büyük hayran kitlesi edinen kült TV dizisi “A-Takımı”nın orijinal kadrosuna bir saygı duruşunda bulunalım: Artık hayatta olmayan George Peppard, Mr. T, Dwight Schultz ve Dirk Benedict. Dizinin beyazperde versiyonunda Schultz ve Benedict’in mini minnacık roller üstlendiklerini de ekleyelim.


Bir projeyle ilgilendiğinizde, eğer yürümeyeceğini görürseniz, yapılacak en akıllıca şey ısrar etmeyip her şeyi bir yana bırakmaktır.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 43