Issuu on Google+

ciddi iki adam

COEN KARDEŞLER CİDDİ BİR ADAM aJAN SALT ZORLU GÖREV TÜRKİYE'NİN KALBİ ANKARA GELECEĞE DÖNÜŞ

06 - 12 AĞUSTOS 2010 / SAYI: 41


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

"Başlangıç" fenomeni ve yeni sinemacıların isyanı

B

ir yaygaradır kopuyor. "Başlangıç" filminin, tüm zamanların en iyi ilk 3 filmi arasında gösterildiği günler yaşıyoruz. Filmin ciddi felsefi açılımlar sunduğunu iddia edenler mi dersiniz; ne kadar dahiyane bir fikir olduğunu söyleyenler mi dersiniz; Cristopher Nolan'ın ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu bağıranlar mı dersiniz; ne derseniz deyin! Aslına bakarsanız çok da haksız sayılmazlar. 'Rüya içinde rüya' fikri ve bunun sinemada işleniş biçimi ilk kez kullanılmış bir şey değil. Yeni bir buluş da değil. Rüyaların manipüle edilişi birçok filme konu olmadı mı zaten? Fakat film, kurgusu ve stilize aksiyon sahneleriyle, seyri keyifli ve ilginç. Usta işi görüntü yönetimi ve müziklerine ayrı bir parantez açmalı bu arada. Tabii ana karakterin yaşadığı travmatik durum da alt metin okumalarına açık. Burada asıl mesele, rüyalara girip insanların en özel hatıralarını ve düşüncelerini çalarak hayatını kazanan bir hırsızın, ailesine kavuşabilmek için, bu kez bir fikri çalmak yerine, istenilen doğrultuda bir fikri kişinin zihnine yerleştirmesi ve hesabına çalıştığı kişilerin planlarını hayata geçirmesi. Bir fikri dayatmak veya o fikri benimsemeyene karşı engelleyici tavır almak ne kadar da tanıdık bu aralar! Kısa bir süre önce vuku bulan bir olay da tıpkı

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

"Başlangıç" gibi gündemimize etkili bir şekilde düştü. Polonya’da düzenlenen Era New Horizons (Yeni Ufuklar) Film Festivali’nde gösterilmesi planlanan Kazım Öz’ün “Fotoğraf” adlı filminin, festivale destek sağlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetime uyguladığı baskı nedeniyle festival programından çıkarılması bizleri fazlasıyla rahatsız etti. Yeni Sinema Hareketi olarak da bilinen bir grup sinemacı, olaya tepki verdi ve bir bildiriyle durumu kınadı. Polonya'da görevli Kültür Ateşesi aracılığıyla, filmin siyasi içeriği bahane edilerek, festival yönetimine filmin programdan çıkarılması için baskı yapıldığı ve bu şekilde programdan çıkarıldığı açıkça ifade edildi bu bildiride. Yeni Sinema Hareketi, ayan beyan 'sansür' anlamına gelen bu uygulamaya yönelik tepkisini oldukça sert bir üslupla ortaya koydu. Daha önce de benzer bir sansürün Hüseyin Karabey’in yönettiği “Gitmek” filmi için, 2008 yılında İsviçre’de yine Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 'Culturescapes-Türkei' adlı organizasyonda uygulanmaya çalışıldığını da biliyoruz. Kazım Öz'ün filmleri üzerindeki sansür ve baskının çok vahim boyutlarda seyrettiğini tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Buna izin veren anlayışın, yurt dışında ülkemiz adına sergilenen sanatsal etkinliklerde, sansür anlamına gelecek müdahalelerde bulunması oldukça kaygı verici boyutlara ulaştı. Bir fikri zihinlere empoze etmeye çalışmak, sanatçının fikrini ve hayallerini sergilemesini engellemekten pek farklı değil bize göre!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, İLHAN YURTSEVER, ahmet merİç şenyüz, aycan çevİk, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Ciddi Bir Adam, Ajan Salt, Zorlu Görev, Vahşet Sapağı.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Sovyet sinemacı Sergey Yutkeviç'in bizzat Atatürk'ün emriyle çektiği belgesel: Türkiye'nin Kalbi Ankara.

18 aşktan da üstün

Robert Zemeckis'ten 25 yılı devirmiş, iki de devam filmi çekilmiş benzersiz bir bilimkurgu: Geleceğe Dönüş.

20 esrar perdesİ

Bu hafta "Ciddi Bir Adam"la sinemalarda vaha etkisi yapan Coen biraderler üzerine sağlam bir düşünüp taşınma yazısı.

30 GİZLİ AJAN

"Battle Royale"in yönetmeninden: Dalgalanan Bayrak Altında.

32 aİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Chaos Theory, Percy Jackson

Ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı, Salgın, Katilin Peşinde.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Şeytanın Ölüsü, Beatles Hayranları, Sergey Yutkeviç, Sucker Punch, Av Mevsimi.

k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam murat özer The Man Who Knew Too Much (1934)

CİDDİ BİR ADAM orijinal adı A Serious Man YÖNETMEN Joel & Ethan Coen OYUNCULAR Michael Stuhlbarg, Richard Kind, Fred Melamed, Sari Lennick, Aaron Wolff, Jessica McManus YAPIM 2009 ABD-İngiltere-Fransa SÜRE 106 dk.

Film, Coen’lerin ‘basitlik’ anlayışının en belirgin biçimde kendini gösterdiği filmlerinden biri, belki de birincisi. Coen patentli ‘kara mizah’, dokunduğu her yeri yakıyor. 6

k arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010

K

ahramanlarını ‘beklenmedik’ durumların içine sokup oradan 'HİÇ ummadıkları’ bir şekilde çıkaran Coen’ler, “Ciddi Bir Adam”la tipik hikaye anlatım prensiplerine geri dönüyorlar. ‘Standart’ın içinde uzayıp kısalma özellikleri olmayan karakterlerin, kendilerini ‘şaşkınlık’a yönelten ‘sapma’ların yarattığı ‘deprem’in resmini öne çıkaran bu prensipler, sıradanlığı ‘masal’a dönüştürme özelliği de taşıyor. ‘Klinik deneylerle faydası kanıtlanmış’ bir ‘ilaç’ bulmuş sanki Coen’ler; hikayeyi katmanlara bölmek yerine ellerindeki ‘tek parça’nın iniş çıkışlarını hayata bağlamayı ve gittiği yere kadar götürüp orada bitirmeyi tercih ediyorlar. Yani onların sinemasında ‘zorlama’ya ve ‘dolambaçlı’ yollara sapmaya yer yok. Evet, bütün filmleri birer kurgu harikası ama ‘sıradan olan’ın sınırlarından taşmıyorlar hiçbir zaman, ‘basitlik’ten nemalanıyorlar daha çok. “Ciddi Bir Adam”sa bu basitliğin en belirgin biçimde kendini gösterdiği Coen filmlerinden biri, belki de birincisi. Evli ve iki çocuklu bir matematik profesörünü merkeze yerleştiriyor 1960’lar Amerikan banliyösünde geçen hikaye. İçine konuşlandığı ‘rutin’den dışarı adım atmayı bile düşünmeyen kahramanımız, dahil olduğu Yahudi topluluğun kurallarıyla sürdürüyor tekdüze yaşamını, tıpkı diğerleri gibi. Ancak hem evliliğindeki hem de işindeki kimi ‘sapmalar’, onu var olan ‘standart’tan uzaklaştırıyor ister istemez ve tam anlamıyla ‘panik’e sürüklüyor. Böylesi durumlara ‘hazırlıklı’ olmadığı için de hahamlardan ‘yardım’ alarak kurtulmayı umuyor, ama bu da onu daha diplere doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve ‘ciddi bir adam’ olma hayallerini suya düşürüyor... Filmin başındaki, hikayeden bağımsız gibi görünen ama meseleyi çok iyi özetleyen ‘hikayecik’, Coen’lerin hikaye kurgusu becerilerinin ulaştığı boyutu sergilemesi açısından son derece önemli. O hikayecikteki üç karakter de ‘beklenmedik’ bir durumu yaşıyorlar, geldikleri noktaysa hiçbirinin

ummadığı bir ‘çıkış’ı işaret ediyor. Bundan hemen önce beyazperdeye yansıyan ‘alıntı’ ise ‘yaşananlara basitlikle yaklaşılması gerektiği’ üzerine yaptığı vurguyla resmin tamamlanmasını sağlıyor. İşin özü, filmin ilk karesindeki bu alıntının etrafında şekilleniyor “Ciddi Bir Adam”ın rotası ve herhangi bir ‘eksen kayması’ da yaşanmıyor nihayetinde. Filmin bir karakter üzerinden yürüyen yapısıysa, o karakteri hikayenin gidişatı içinde bir ‘günah keçisi’ne çeviriyor. Çevresinden ziyade kendisinin yarattığı bir durum bu; yaşadığı ‘panik’in ona dayattığı ‘suçluluk’ duygusuyla hareket ediyor ve kendini ‘ciddiyet’e davet etmek zorunda kalıyor. Onu köşeye sıkıştıran toplumla herhangi bir ‘hesaplaşma’ çabası sezilmiyor onda, aksine teslim oluyor topluma ve onun ‘ciddiyetsiz’ kurallarına. Coen’ler, bu noktada karakteri öylesine yalnızlaştırıp çaresiz kılıyor ki, ‘direnme’ kırıntıları bile sergileyemiyor kahramanımız. Durduğu ‘doğru’ noktadan şüphe duyar hale sokuyorlar onu, hayatla bağını iyice inceltiyor, olanların bütün ‘sorumluluk’unu sırtına yüklüyorlar. ‘Basit’ olandan kaçtıkça geri dönemeyeceği kadar açılıyor karakter, trajediye doğru koşarken gene Coen’lerin tipik manevralarından biri giriyor devreye ve onu ‘güvenli’ sulara çekmeyi başarıyorlar. Bu durum, yönetmenlerin hikaye anlatımındaki muazzam işleyişin yeni bir göstergesi oluyor aynı zamanda. Basit bir adama basit bir hikaye yazıyorlar ve onu gene basit bir şekilde ‘düzlük’e çıkarıyorlar, kimi ‘yan etki’leri göz ardı etmeden. Coen’ler, filmlerini Yahudi inancı ve gelenekleri üzerine inşa etmelerine rağmen, evrenselliği su götürmez bir ‘genişlik’ sağlıyorlar hikayede. İlk kareden son ana kadar yoğun biçimde kendini gösteren Yahudi yaklaşımı, zaman zaman filmi ‘dinsel bir sayıklama’ havasına soksa da, bunun ‘dinsel kimlik’ nutku olmadığını belgeleyen bir açı yakalamayı başarıyor yönetmen kardeşler. Özellikle inanç ve gelenek konusundaki ‘ironik’


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

İlk dönem filmlerinin 'duygu'suyla yarışamayacak gibi görünse de, bu filmin Coen'ler için de 'ciddi bir adım' olduğu tartışılamayacak bir gerçek. 8

k arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010

yaklaşımlarıyla benzerine az rastlanır (belki de rastlanamaz) bir ‘denge’yi de öne çıkarıyorlar. Bir de buna Coen’lerin kendilerine has mizahı eklenince, sözünü ettiğimiz ‘hava’ tümüyle dağılıyor, dünyanın her yerinde yaşanabilecek ‘basit bir hikaye’ye dönüşüyor izlediklerimiz. Bu mizah anlayışı, filmde Yahudi geleneklerinden olduğu kadar, hikayenin geçtiği 1967’de çıkan efsane Jefferson Airplane albümü “Surrealistic Pillow”daki şarkılardan (özellikle de “Somebody To Love”) ve ‘şaşkın’ aile ilişkilerinden de besleniyor. Coen’ler patentli ‘kara mizah’, dokunduğu her yeri yakıyor aslında ve baş karakterin yüzündeki ‘acı gülümseme’yle temsil ediliyor. Bu türden mizah, rahatlatmaktan ziyade ‘huzursuz’ kılıyor hem izleyeni hem de karakteri. Coen’ler, “Ciddi Bir Adam”la zorlu bir sınavı daha başarıyla atlatıyorlar sonuç olarak. Hem

sıradan olup hem de sayısız ‘çatışma noktası’ barındıran bir hikayeyi ‘kargaşa’ya yer vermeden derleyip toparlayan kardeşler, ayaklarını yerden bir an olsun bile kaldırmadan sonuçlandırdıkları filmleriyle yaratıcılıklarının körelmediğini de kanıtlıyorlar. Her ne kadar ilk dönem filmlerinin ‘duygu’suyla yarışamayacak gibi görünse de, “Ciddi Bir Adam”ın da onlar için ‘ciddi bir adım’ olduğu tartışılamayacak bir gerçek. Sonraki adımlarının “Dayanılmaz Zulüm” (Intolerable Cruelty) ya da “Kadın Avcıları”nın (The Ladykillers) işaret ettiğinden ziyade bu filmin yönünde ilerlemesini ummak en doğal hakkımız!

Filmin enfes bir şekilde sonuçlanmasını sağlayan final sahnesi, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar mükemmel. Karakterin ruh halini yansıtması açısından önemli gibi görünse de ‘kabus’ sahnelerinde ritim aksıyor.


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

AJAN SALT

B

undan bir ay kadar önce gazeteleri genç, yeşil gözlü, uzun saçlı, kumral ve güzel yüzlü bir kadının fotoğrafları süslemeye başladı. Anna Chapman adlı bu genç ve güzel kadın, ABD istihbarat birimlerinde çalışan yetkili bir görevli. Ancak Rus ajanı olduğu ortaya çıkmış. Haberin özü bu. Hatta bu kız İstanbul’a da gelmiş çektirdiği turistik fotoğraflar Facebook’taki sayfasında da sergilenmiş. Pek çok ülkede çekilmiş fotoğraflarının yanısıra erotik fotoğrafları da var internette Anna Chapman’ın. Hatta kendisine ‘seksi ajan’ denmekte daha çok! Aynı mevzuya göz kırpan “Ajan Salt” adlı bu filmin çıkmasına bu kadar kısa bir süre kala bu ‘seksi ajan‘ haberleri nasıl çıkıverdi ki birden ortalığa? Doğrusu insan altında bir viral reklam kampanyası aramıyor değil. Aslında bütün bunlar yeni bir ‘Jason Bourne’ yaratma çabalarından da kaynaklanıyor biraz. 2000’lerin ilk on yılının en sevilen film kahramanı olan Jason Bourne, Matt Damon’ın silik ve biraz da ‘sümsük’ kişiliğinden koca bir arzu nesnesi çıkartmayı başardı. Zaten kaynak sıkıntısı artık had safhaya varan Hollywood için en az 3-4 filmlik yeni bir Bourne lazımdır. Jolie’nin “Wanted” performansı filmi çekilir kılan tek öğeyken bundan faydalanmak da güzel fikir doğrusu... “Ajan Salt” hikayesine parlak bir giriş yapıyor ilk başta. Hayli Amerikalı görünen güzel kadın ajan, iltica etmek isteyen bir Rusun itirafında ‘açığa çıkan’ bir Rus ajanına dönüşüyor... Bundan sonrası soluksuz bir kovalamacaya dönüşür tabii. Filmin merak unsuru sorusu ise şudur: Ajan Evelyn Salt gerçekten Rus ajanı mıdır? Film ortalarında bu soruyu cevaplıyor. Bundan sonrasında da ‘peki iyi midir, kötü müdür?’ sorusunun cevabını merak etmenizi amaçlıyor. Zaten sorun da burada ortaya çıkıyor. Filmin bu ikinci yarısına kadarki kısmı iyi bir aksiyon filmi lezzetini taşıyor taşımasına ama sonrasında tipik stüdyo kaygıları ve mesajları kendisini göstermeye başlıyor. Ajan Salt’ın bir nevi anti-kahraman olma fırsatı bir kazanç kapısı

olması olasılığına harcanıyor. Çünkü senarist (Alman asıllı Kurt Wimmer) Ajan Salt’ı temize çıkarmak için olağanüstü bir çaba sarfediyor! Amerikan Başkanını öldürüp, nükleer silahları Mekke’ye yönlendirmek gibi ilkokul düzeyindeki bir komplo teorisine hizmet eden Rus ajanlarının ve onu önlemeye çalışan kahramanının hikayesi, Bourne filmlerinin altındaki ‘kendi kimliğini bulma/kazanma’ temasının hatta eski hayat/yeni hayat çelişkisinin çeyreğini bile barındırmıyor. Wimmer’in senaryosu, olası devam filmleri için mantık sınırlarını zorluyor. Ajan Salt’ın hayatında önemli yer edinen ‘taraf değiştirme’ nedenine hiç değinmiyor. Sadece senarist öyle istemiş diye oluyor. Ayrıca gerçeklikten iyice kopan, ikinci filme kanca atan final de mantığı iyice zorluyor. Yeniden Rus düşmanlardan ve Soğuk Savaş’tan medet uman bir aksiyon sinemasınınsa varlığı endişe verici açıkçası. Dünyadaki kötülerin ve aksiyon doğuracak olayların, durumların suyu mu çıktı diye düşünüyor insan. Ancak bu tip aksiyonların aranan yönetmeni, 90’larda türe başarılı örnekler katmış biri olan Philip Noyce’un (Tehlikeli Oyunlar – Patriot Games, Açık Tehlike – Clear And Present Danger) hâlâ geleneksel çizgide bir aksiyon filmi çekebilmesi de bir o kadar enteresan... Belki sahne koreografileri açısından diğer Angelina aksiyonu “Wanted”dan iyi değil ama en azından onun kadar ‘zararlı’ bir film de değil “Salt”. Zira “Wanted” özellikle yeniyetme seyircilerine güzel bir kadının yol göstericiliği eşliğinde öldürmeyi özendiren ve bir nevi yasallaştıran bir filmdi. “Ajan Salt”ın ise tek derdi ülkesine aslında ne kadar bağlı olduğunu kanıtlamaya çalışan bir kahraman yaratmak! Ne kadar özgün!

Kim ne derse desin Angelina Jolie, belki biraz fazla zayıf. ama hâlâ perdenin en karizmatik dişilerinden biri... Salt'ın böcek uzmanı sevgilisi neden böcek uzmanı? Bir çeşit metafor mudur? Bu nasıl bir metafordur böyle?!

ORİJİNAL ADI Salt YÖNETMEN Philip Noyce oyuncular Angelina Jolie, Liev Schreiber, Chiwetel Ejiofor, August Diehl YAPIM 2010 ABD SÜRE 100 dk.

Ne garip değil mi? Hollywood 2010 yılında Rus ajanları ve Soğuk Savaş’tan medet umuyor yine... Neyse ki Angelina Jolie var!... 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere k

11


BURÇİN S. YALÇIN

Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ZORLU GÖREV

F

arrelly Kardeşler’in yıllar önce şahlandırDIKLARI 'BÜYÜYEMEYEN yetişkin’ komedilerine çağ atlatmak Judd Apatow ve tayfasına nasip oldu. O ne ‘çekti’, ne ‘yazdı’, ne ‘yaptı’ ise para bastı. Oyuncu, yönetmen ve senaryo yazarları hep aynı ekibin üyesi olan bir grup kafadar resmen bir komedi tarzı inşa ettiler. Apatow yıllarca endüstride ‘tırmalamasının’ meyvesini fazla fazla topluyor. Batı’da bir film veya bir dizinin bir yan karakterini bir başka film veya dizinin başrolünde tedavüle sokmaya ‘spin-off’ (Türkçe meali ‘yan ürün’) deniyor. 2008 yapımı “Aşkzede”yi (Forgetting Sarah Marshall) hatırlayanlar, oradaki çılgın rock’çı Aldous Snow’u da unutmuş olamazlar! Perdedeki kısa süresine karşın Russell Brand ve tiplemesi Aldous, göründüğü her sahneye damga vuruyordu. O filmin de senaristi olan Jason Segel bu sefer Aldous’un etrafında dönen bir hikaye yazmış. Tek farkı başrole kendisini değil de, tüm tombişliğine rağmen tayfanın zayıf halkası gibi görünen Jonah Hill’i yerleştirmek olmuş. Bazı şarkıcı veya grupların sahne performansları zayıftır ve biz onları yalnızca dinlesek kafidir. Bazıları ise zayıf parçalarına rağmen sahne performanslarıyla göz doldururlar. Apatow tayfasının filmleri her ikisini de becerebildikleri ölçüde tadından yenmiyorlar. Ama çoğu kez bu iki ayaktan biri aksıyor. “Zorlu Görev” kesinlikle ikinci kategoriye giriyor: Sırtını gerçekten büyük bir başarıyla yarattığı tiplemelere dayıyor (sahi, Puff Diddy’yi böylesine laçka bir plak şirketi müdürüne dönüştürmek bu kadar mı lezzet katar bir filme!). Bazı filmler böyledir, elindeki mikrofonu öyle göz alıcı sallar ki, ne dinlediğinizi düşünmezsiniz bile! “Zorlu Görev” parmağın işaret ettiği yere değil, parmağa bakmanın cazip olduğu filmlerden. Ekonomik krizin (ve tabii internetin) vurduğu bir plak şirketi mali durumunu toparlamak istemektedir. Şirketin çalışanı Aaron’ın (Hill) aklına bir süredir kariyeri düşüşte olan asi İngiliz rock’çı Aldous Snow’u Greek Theatre’a getirtip bir

konser düzenlemek gelir. Müdürü Sergio (Sean ‘P. Diddy’ Combs) Londra’ya gidip Aldous’ı önce New York’a, oradan da Los Angeles’a getirme görevini bizzat Aaron’ın sırtına yükler. Aaron sorumsuz, duygusuz bir yıldızı sırtında taşımanın ne anlama geldiğini acı acı tecrübe edecektir. “Aşkzede” ve “Matrak Adamlar”da (Funny People) da olan bir temayı senarist Jason Segel bir kez daha sunuyor: Sıradan bir fani olarak, bir şöhretin gölgesinde zaman geçirmenin hiç de kolay olmadığı... Beri yandan, bu, kahramanlarının tam da Hollywood’un bayılacağı türde dönüşümler geçirdiği bir yol filmi. Zaten filmi, ait olduğu janrlar üzerinden değerlendirirsek, sınıfı zorlukla geçen bir performans çıkıyor karşımıza. “Zorlu Görev” komik olmasına komikse de, gag’larını sağlam bir dramatik yapı üzerinde akıtamıyor örneğin. Aaron’ın ‘zorlu görev’e kabul edilişi öyle paldır küldür oluyor ki, bunun gibi birçok sekans, yapımcıların kimi yerleri olur olmaz doğradıkları konusunda size göz kırpıyor. Bedenen değil ama zihnen büyüyememiş karakterleri odağına yerleştirdikleri için, Apatow yapımcılığındaki tüm filmlerde ‘sorumluluk almak’ ön grup olarak erkenden sahne alır. Burada da öyle oluyor. Rock yıldızımız kadar, Aaron da hayatında sanki ilk kez ciddi bir sorumluluk alıyor. Komedi de zaten bunun altından kalkıp kalkamayacakları üzerine kurulu. Gag’ların kalitesi hiç alt seviyelerde değil. Aldous’ın Aaron’ın göğsüne adrenalin zerketmesinin ardından Aaron’ın “Yaşıyorum!” nidasıyla bir ayağa fırlayışı var ki, örneğin Frankenstein’ın Canavarı’na yapılan buradaki gönderme tadından yenmiyor. Keşke bu filme kendi hayatını yaşama hakkı verilseymiş, zira bu gag’lar durumu bir yere kadar idare ediyor!

Jonah Hill ‘komedi unsuru’ olarak bir filmi sırtlayabileceğini sizi koltuktan düşürecek denli etkileyici bir beden diliyle ispatlıyor. Kurgu masasında çok sahne kaldığı o kadar belli ki, filmi izlerken mantık zincirinin koptuğu anları kolayca anlıyorsunuz.

ORİJİNAL ADI Get Him To The Greek YÖNETMEN Nicholas Stoller oyuncular Jonah Hill, Russell Brand, Rose Byrne, Elisabeth Moss, Sean Combs, Colm Meaney YAPIM 2010 ABD SÜRE 109 dk.

Judd Apatow ekolünün evreni her filmle genişliyor. Senarist veya yönetmenlerinin değişmesi farketmiyor, hep aynı ‘çocukluklar’. 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

VAHŞET SAPAĞI orijinal adı Snarveien yönetmen Severin Eskeland OYUNCULAR Marte Cristensen, Sondre Krogtoft Larsen, Jens Hultén, Johan Hedenberg, Malin King YAPIM 2009 Norveç SÜRE 77 dk.

Issız yerde psikopatların eline düşen gençlerin öykülerine, Norveç’ten orta karar bir katkı... k 14 arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010

2

002’den beri kısa korku filmleri çekerek pratiK yapan SeverIn Eskeland, bu ilk uzun metrajında Hollywood menşeili ‘kan banyosu’ filmlerine özenerek ilk sınavını veriyor. Geceleyin yolun kapalı olduğunu söyleyen polis tarafından kestirme bir sapağayönlendirilen Lina ve Martin’in başına gelenler, önce gerilim, sonra da dehşete doğru yelken açıyor. Zira girdikleri bu sapaktan henüz çıkamadan arabaları bozulunca bir eve sığınıyorlar. Evin sakinleri ise tahmin edebileceğiniz gibi pek tekin insanlar değiller… Baştan sona heyecanla izlenen ama daha önce defaten gördüğümüz ‘psikopatlı işkence’ hikayelerine çok benzeyen “Vahşet Sapağı”, seyircisinin beklentisini ancak bir yere kadar karşılayabiliyor. Zaten kısa olan süresinin uzunca bir bölümünü ‘dehşet sahneleri’ yerine yoldaki tuhaf olaylara ayırması, doyuruculuğu zedeleyen önemli bir unsur. Belki gerçek olaylardan yola çıkması, tansiyonunuzu yükseltebilir. Girdikleri ‘manyaklar evi’nde Lina ve Martin’in başına

gelenlerse “Teksas Katliamı” serisini akla getiriyor hemen. Ki o serinin her filminde ‘dehşet’ isteyen seyirciye fazlasıyla kan ikram ediliyordu, malum… Öte yandan yapılan işkencelerin para karşılığı canlı olarak internetten yayımlanması da, yakın dönemde pek çok filmde karşımıza çıkan bir motif… Filmin yaratttığı bir başka duyguysa, artık dünyadaki her ülkenin popüler sinemasının gitgide Hollywood’a benzediği... Oyuncular bir de İngilizce konuşsalardı, “Vahşet Sapağı”nın çok rahat ‘B sınıfı bir Hollywood filmi’ olduğunu düşünebilirdiniz. Mazisindeki kısalara bakıldığında bundan sonra da yola korku filmleriyle devam edeceği izlenimi uyandıran Severin Eskeland’a ve örneklerine az rastladığımız Norveç sinemasına bir şans tanımak için, yaz sıcağında soğuk terler döktüren bu filmi görebilirsiniz.

Daha önce de uyarılmıştık ama artık bu filmden sonra bilmediğiniz yollara hiç sapamayacaksınız. Tahmin edilebilir final o kadar hızlı gelişip sonuçlanıyor ki, keşke biraz uzun tutulsaymış dedirtiyor.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

AJAN SALT

CİDDİ BİR ADAM CEM

ALTINSARAY

VAHŞET SAPAĞI BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

AJAN SALT CİDDİ BİR ADAM

HHH

HHHH

ZORLU GÖREV

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HH

HH

HHH

HHH

HHHH

H H H H H

VAHŞET SAPAĞI

H

ZORLU GÖREV

HHH

HHH

HHH

ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA

HH

HH

ANNELER VE KIZLARI

HHH

B PLANI

H

H

HH

HHHH

H H H H H

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HH

HH

HHH

HHH

BAŞLANGIÇ

HHHHH HHHH

BÜYÜK HATA DENEY: DNA

H

GECE VE GÜNDÜZ

HH

HH

GEZEGEN 51 İLAHLARIN AŞKI

HHH

MÜŞTERİ

HH

HHHHH HHHHH OYUNCAK HİKAYESİ 3

ÖLÜM ZİLİ ÖRNEK AİLE PARİS'TEN SEVGİLERLE

H

HH

SON HAVA BÜKÜCÜ

H

HH

HHH

H

HH

HH

HH

ŞÜPHE YEPYENİ BİR HAYAT SALGIN

HHH

HHHH HH

HHH H

YUVA

H

HHH

SIRADAN İNSANLAR SİHİRBAZIN ÇIRAĞI

HHH

H HHH

HHH

HHH

HH

HH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

ANKARA, YUTKEVİÇ VE YAŞLI GERİLLA!

16

k arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010


Ünlü Sovyet yönetmen Sergey Yutkeviç’in, bizzat Atatürk’ün isteğiyle çektiği 1934 tarihli belgeseli “Türkiye’nin Kalbi Ankara”, gerek siyasi tarih ve Türk-Sovyet ilişkileri, gerekse sinema tarihi açısından oldukça önemli bir yapıt.

N

TV Tarih dergisinin bu ayki sayısında okurlarına hediye ettiği “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeseli, gerek siyasi tarih ve Türk-Sovyet ilişkileri, gerekse sinema tarihi açısından çok önemli bir yapıt. Daha önce izleme fırsatı bulamamış olan tüm Arka Pencere okurlarına hararetle önerdiğimi peşinen söyleyeyim. Tam bir arşiv malzemesi... Ünlü Sovyet yönetmen Sergey Yutkeviç’in (1904-1985) imzasını taşıyan 1934 yapımı belgesel, cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarına odaklanarak, ‘SSCB’nin dostu yeni Türkiye’yi tanıtıyor. Bizzat Atatürk’ün isteği üzerine, o yıllarda sinema alanında önemli atılımlar yapmış olan Sovyetler Birliği’nin en tanınmış yönetmenlerinden birine sipariş edilen film, 10. yıl kutlamaları için Ankara’ya gelen SSCB Savunma Bakanı Voroşilov’un gezisini çerçeve ediniyor. Ama Yutkeviç, 56 dakikalık “Türkiye’nin Kalbi Ankara”yı kuru bir tanıtım belgeseli olmaktan kurtarmak için elinden geleni yapmış, Sovyet heyetinin gelişi dahil, konu edindiği her şeyi bir Türkün gözünden aktarmış. Bu Türk de ‘yaşlı bir gerilla’ olarak tanıtılıyor filmin girişinde. Gerilla ya da partizan... Kast edilen, Kurtuluş Savaşı’nda yer almış bir efe ya da seymen büyük olasılıkla. İki üç diyalog ve Atatürk’ün 10. Yıl Nutku dışında tümüyle konuşmasız olan, altyazılarla akıp giden, marşların ve bazı müzik parçalarının öne çıktığı belgesel, “Anadolu’nun bir köyünden gitti yaşlı gerilla, Ankara’ya... Anadolu’nun kalbine, Türkiye’nin kalbine... Cumhuriyetin 10. yıl bayramına...” satırlarıyla açılıyor. Atına atlayan ‘yaşlı gerilla’ Ankara’ya doğru yola çıkıyor. Yaşlı dendiğine bakmayın; karşımızdaki, en fazla 50 yaşında, sırım gibi, tam bir babayiğit... Buna paralel olarak da Sovyet heyetinin gemiyle Karadeniz üzerinden İstanbul’a gelişini, rıhtımda büyük bir törenle karşılanışını ve aynı gün trenle Ankara’ya

doğru yola çıkışını izliyoruz. Genel olarak İstanbul ve Boğaz manzaralarının ardından, Ankara tanıtımı, Türk insanı, genç cumhuriyet tanıtılıyor. Bu tanıtımın, 10. Yıl Marşı, İstiklal Marşı ve Enternasyonal Marşı’nın etkileyici bir buluşma gerçekleştirdiği müzik çalışmasıyla yapıldığını da belirteyim. Köylü kahramanımız da Ankara’ya geliyor ve genç bir kız izciyle birlikte, bir zamanların tozlu daracık sokaklarının yerini modern binaların almaya başladığı başkenti turluyor. Bu bölümdeki kızlı erkekli zeybek danslarının özellikle görülmeye değer olduğunu da söyleyeyim. Cannes’da 1955 ve 1958’de jüri üyeliği, 1961’de de jüri başkanlığı yapmış olan Sergey Yutkeviç’in, 1937’de çektiği “Madenciler” (Shakhtyory) adlı öykülü filminde ünlü ressamımız Abidin Dino’nun da asistanlık yaptığını yeni öğrendiğimi de itiraf edeyim. NTV Tarih dergisinin sunuş yazısından şu alıntı da filme dair ilginç bilgiler içeriyor: “Atatürk’ün otomobili, bu konuşmayı filme çekmeye hazırlanan kameraların kablolarının üzerinden geçerek onları parçalar. Sadece Yutkeviç’in kamerasının kabloları zarar görmez. Bu nedenle 10. Yıl Nutku’nun görüntüsü sadece bu çekimde yer alır. Filme Fikret Adil ve Reşat Nuri Güntekin de katkıda bulunur. Ham hali 134 dakikalık filmin montajı Moskova’da yapılır ve ortaya 56 dakikalık bir belgesel çıkar. Belgeselin tamamı yıllar sonra, TRT’de 10 Kasım 1969’da yayınlanırken, dönemin TRT genel müdürü ‘komünizm propagandasına yol açıldığı’ endişesiyle yayını kestirir. Yıllar geçer ve belgesel nihayet Ağustos 2008’de Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinde yerini alır.” Söz konusu genel müdürün Adnan Öztrak olduğunu ve belgeseli yayınlayan TRT Program Daire Başkanı Mahmut Tali Öngören’in görevine son verdiğini de ekleyeyim.

Türk ve Sovyet bayraklarının birlikte dalgalandığı, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Fevzi Çakmak’ın ve Sovyet generaller Voroşilov ile Budenni’nin tüm karizmalarıyla boy gösterdikleri, başta da vurguladığım gibi, görmezden gelinemeyecek bir belgesel “Türkiye’nin Kalbi Ankara”. İnternette rastladığım kimi yorumlarda, faşist Almanya’da Göbbels’in emriyle yapılan propaganda filmlerine benzetilmesi ise, nereden bakılsa tek kelimeyle mankafaca... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere k

17


kemal ekin ayseL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

GELECEĞE DÖNÜŞ Bu yaz 25’inci yıl dönümünü kutladığımız “Geleceğe Dönüş” (Back To The Future) 80’li yıllar Hollywood’unun berrak örneklerinden biri. İkon değeri taşıyan zaman makinesi tasarımının, eğlenceli senaryosunın ve taşıdığı nostaljik değerin yanında, yoğun bir alt metin barındırıyor.

M

arty McFly, “Geleceğe Dönüş”te, gelmiş geçmiş en büyük muhafazakar fanteziYi yaşar. ‘eski güzel günlere’ gider. 80’lerden yani Reagan yıllarından, 50’lere yani Reagan’ın öykündüğü Eisenhower çağına adım atar. Robert Zemeckis, 80’li yılların paranoya ve tutuculukla çevrili varsıllığının ve refahının kökenini en doğru yerde, 50’lerde arar. Marty’nin 1955’e yabancılık çektiğini ya da yeni bir coğrafyaya varmış gibi merakla etrafı keşfe çıktığını göremeyiz. Bu genç, geçmişi zerre garipsemez. Herkesin mutlu ve huzurlu olduğu kapalı toplum atmosferini 1985’te çoktan tatmıştır. Marty, 1955’e ilk adım attığında, ninniyi andıran melodisiyle “Mr. Sandman” çalmaya başlar. Şarkının sözleri uykuya ve rüyaya atıfta bulunur. Genç adam, 80’lerin Amerikalılarının hayalini kurduğu dünyadadır. Bir fantezi alemindedir artık. “Geleceğe Dönüş” ismi bu bakımdan bir ironi taşır. ‘Gelecek’ artık gidilen değil dönülen bir yer olur. Fütürizm kisvesi altında yoğun bir nostalji sunar yönetmen. Zaman yolculuğu, bir popüler kültür turudur bu filmde. Zemeckis, yapıtın dört bir yanını devasa bir referanslar yağmuru altında yıkar. Gençlik ve haliyle tüketim kültürünün doğuşuna sahne olan 50’li yıllar, 80’lerin analogu gibidir. Zemeckis’in objektifi bu benzerliği vurgular. Her iki çağda da popüler olanın saltanatı hakimdir. Filmin ele aldığı her iki dönem gündelik kültürel objelerle kuşanmış durumdadır. Kola şişeleri, şirket logoları, kaykaylar, televizyon, rock’n roll, moda, starlar ve reklam panoları muhafazakar fantezinin sınırlarını belirler. Tüm bu hikayeyi anlatırken Zemeckis ele aldığı çağların ortak ruhunu da kavramaya

çalışır. Reagan yıllarının değerler öğretisi filmin her yerindedir. Yönetmen, 80’lerle 50’lerin sahte refah paydasını yakalayıp deşmekle kalmaz. Bir yıl sonra çekilecek David Lynch başyapıtı “Mavi Kadife”ye (Blue Velvet) giden yolu da açar. Çim bahçeli banliyö evlerinin ve nezih kasabaların altındaki sahtekarlıkları kazımaya soyunur. Bu kentlerdeki ebeveynlerin, çocuklarına söyledikleri yalanları gün yüzüne çıkarır. 80’lerin Amerikasını anlamak için “Geleceğe Dönüş”ü ve “Mavi Kadife”yi ardı ardına izlemek epey doyurucudur bu bakımdan. Lynch, dönemin ruhunu girift bir anlatıyla alabora ederken, Zemeckis elindeki karanlık alt metni John Hughes tarzı lise komedilerinin ve Spielberg/Lucas stili maceraların kabuğuna saklamayı başarır. Yüzeyden bakıldığında “Geleceğe Dönüş” özdeşleşmeci bir filmdir. “Şahane Hayat”ı (It’s A Wonderful Life) andıran bir ‘yeniden yazılan kader’ öyküsüdür. Şenlikli bir moral değerler masalıdır. Oysa bu dolambaçsızlık, dehşet bir paradoks barındırır. Her yaş grubunun çok sevdiği bu steril aile filmi, tematik olarak ensest kavramıyla flört eder. Kafa karıştırıcı bir Oedipus öyküsüdür bu: Anne, bilinçsiz bir şekilde babayı es geçer ve doğrudan oğluna aşık olur. Derin bir anksiyete tetikleyebilecek bu tema, “Geleceğe Dönüş”te katıla katıla gülünen bir anlatı aracı haline gelir. Yönetmen Robert Zemeckis, ensesti klasik Hollywood komedisinin ortasına yerleştirerek seyircisine yutturur. Marty McFly, yani zaman yolcusu Oedipus, 1985’te silik karakterli babasından utanarak yaşar. Alkolik ve tutucu annesinin dayatmalarıyla sinmiştir. Bireyleşme sürecinde, karanlık ukdesini 1955’e taşır.

Babasına ‘ders’ verir. Annenin ‘fahişe’ yüzüne şahit olur. Marty’nin baba kompleksi, rollerin değiş tokuş edilmesiyle sağalma sürecine girer. Sapkın bir düştür bu: Marty, babasını acemi eğitimine tabi tutar, annesinin koynuna kendi elleriyle sokmaya çalışır. Annesinin kendisine duyduğu aşkı silip babasını adam edemedikçe, sözlük anlamıyla saydamlaşmaya, yok olmaya başlaması da bir Freud ironisi barındırır. “Geleceğe Dönüş” babasıyla sorunları olan her erkeğin fantezisidir nihayet. Erkeklerdeki geçmişe dönüş, babanın oğula karşı tutumunu değiştirme, giderek kendi ruh sağlığını hizaya sokma arzularının yansımasıdır. İlk bakışta Marty, babasını bir kaybedenden bir kazanana dönüştürerek, onun kendi üzerinde yarattığı menfi baskıyı ortadan kaldırmış gibi görünür. Oysa, finalde vardığı noktanın Marty açısından hayırlı bir son olduğunu iddia etmek zordur. Zemeckis bir katman daha yaratır filmin finalinde. Görünürde masalını mutlu sona bağlar. Fakat bir yandan da seyirciyi ucu açık bir tedirginliğe sevk eder. Marty evine döndüğünde, ailesini orta direklikten kurtulmuş, ideal bir Reagan Amerikası ailesine dönüşmüş bulur. İmrendiği, arzuladığı aileye kavuşmuştur nihayet. Buna karşın, filmin başında alt sınıf bir ailenin ‘cool’ çocuğuyken şimdi üst orta sınıf bir ailenin başarısız üyesi haline gelir. Dr. Brown’un, gelecekten kötü havadisler getirmesi, Marty’nin eylemleriyle kendi kuyusunu kazdığını açıkça vurgular. Genç adam, babasını bir kazanana dönüştürürken, kendisi bir kaybedene, yani babasının orijinal haline dönüştürmüştür. Babanın, oğul üzerindeki laneti asla sona ermez. Film biterken rüya yeniden kabusa döner. k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

19


Esrar Perdesi AHMET MERİÇ ŞENYÜZ (Torn CurtaIn, 1966)

mericsenyuz@gmail.com


Çİft Başlı Çağdaş Homeros Coen biraderler, 26 yılı bulan sinema kariyerleriyle sinema tarihinin en uzun süren ikili işbirliğini gerçekleştirmekle kalmadılar, hem eleştirmenleri hem de sinemaseverleri aynı anda mutlu etmeyi başaran filmleriyle günümüz sinemasına damga vurmayı başardılar. Biz de bu yazıda çağımızın en iyi öykü anlatıcılarının öyküsünü anlatmaya cüret ettik.


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

S

Aramızda Casus Var

Büyük Lebowski Dayanılmaz Zulüm

inemanın öyküsü iki erkek kardeşle, Auguste ve LouIs LumIere'le başlar ama kardeşlerin sinema sanatına olan katkısı bundan ibaret değil. Marx kardeşlerden, Tavianni'lere, oradan da günümüzün Wachowski ve Farrelly kardeşlerine kadar sürer sinemacı kardeşler geleneği. Ancak pek çok sinemasever için, (şimdilik) 14 uzun metrajlı filmle harika sinemasal anılar bırakan Coen biraderlerin tüm bu ikililer arasında özel bir yeri vardır.  İkili sonraları başyapıtları “Fargo”ya da mekân olacak olan Minnesota’da, St. Lois Park adında bir Musevi kasabasında dünyaya gelir. Joel 1954, Ethan ise 1957 doğumludur. Epey entelektüel bir aileleri vardır: Ekonomi profesörü bir baba ve sanat tarihi profesörü bir anne. “Fargo” dışındaki filmleri ABD'nin farklı farklı şehirlerinde geçse de sanki Minnesota'dan hınzır bir kartopu kalmıştır hep içlerinde. Bir kartopu gibi oyuncu ama suratta patlayan bir kartopu kadar da sarsıcıdır ikilinin filmleri. Minnesota'nın soğuk kış gecelerinde evde televizyon izlenerek geçirilen bir çocukluktur onlarınki; televizyonun çocuk bakıcısı görevini üstlendiği bütün Amerikan evlerinde olduğu gibi. Çağdaşları olan pek çok Amerikan yönetmeni gibi onlar da sinemanın büyülü dünyasına 'süper 8' kamerayla kısa filmler çekerek adım atarlar. İlk sinema kültürleri, TV’de bıkmaksızın izledikleri filmlerden oluşur. İçine kapalı bu iki kardeşin hayatında film izlemenin o denli büyük bir rolü vardır ki, Emanuel Levy meşhur kitabı Cinema Of Outsiders'da ikili için şu tanımlamayı kullanacaktır: "Coen'ler filmler hakkında çok şey,  hayat hakkında ise pek az şey bilen zeki yönetmenlerdir".   

S

ıra üniversiteye geldiğinde Joel'un tercihi film okulu olur. Bu tercihin nedeni yedinci sanata duyduğu tutkudan çok sinema okumanın eğlenceli olacağını düşünmesidir. Ethan ise felsefe okumayı seçecektir. New York film Okulu'ndaki öğrenciliğinin ve burada çektiği birkaç kısa filmin ardından Joel, Sam Raimi'nin “Şeytanın Ölüsü” (The Evil Dead) filminde kurgu asistanlığı yaparak profesyonel sinemaya adımını atar. Sam Raimi'nin ultra düşük bütçeli B sınıfı korku filmi “Şeytanın Ölüsü”nü tamamen eş dost aracılığıyla topladığı parayla çekmesi onları da kendi filmlerini kendilerinin finanse edebileceklerine inandırır. İkili, Los


sağlar. Hem tematik, hem de sinemasal özellikleri ve Sonnenfeld'in usta işi görüntü yönetimiyle “Kansız”, gerek Coen kardeşler filmografisinin, gerekse ‘B-noir’ın klasikleri arasında yerini alır. Öyle ki, bu film sonraları 90'lar sinemasını en çok etkileyen filmler arasında sayılacaktır.

B Ethan Coen

Angeles'ta Raimi'nin evinde kalarak ilk filmleri için para aramaya başlar. Coen’lerin kariyerlerinin başında kendilerine rol model olarak seçtikleri Raimi ile arkadaşlıkları  yaratıcı bir işbirliğine dönüşecek, biraderler ve Raimi yıllar boyu birbirlerinin projelerine destek vermeyi sürdüreceklerdir. 

J

oel, bir partide kendileri gibi Musevi bir aileden gelen ve 16 mm. bir kamerası olan Barry Sonnenfeld'le tanışır. “Kansız” (Blood Simple) için aradıkları parayı, Sonnenfeld'in kamerasıyla, çekecekleri bir fragmanla toplamayı denerler. Raimi'nin arkadaşı Bruce Campbell'ın oynadığı (kendisi henüz  ünlü değildir),  birkaç kurşun deliği, yerde emekleyen bir adam, bir otoban çekimi, biraz müzik, biraz da ses efektinden ibaret bu fragmanın da yardımıyla 1.5 milyon dolar toplamayı başarırlar. Paranın tamamı daha önce sinema endüstrisiyle hiç işi olmamış sıradan insanlardan gelir. Para toplama süreci tam bir yıl sürmüştür.         Film çekmeye böyle düşük bütçelerle başladıkları için Coen kardeşler ön hazırlığa her zaman büyük önem vermişlerdir. Bütün sahnelerin ayrıntılı ‘storyboard’larını hazırlayan kardeşlerin yapım öncesi titizliği çok meşhurdur. Sete geldiklerinde tüm film kafalarında çekilip bitmiştir bile. Öyle ki, senaryodaki bir

karakter için en baştan bir oyuncu belirleyip rolü o oyuncuyu düşünerek yazarlar. Bu yüzden Coen oyuncuları diyebileceğimiz bir oyuncu kitlesinden de rahatlıkla söz edebiliriz. İkilinin ilk filmleri “Kansız” (Blood Simple, 1984), B tipi kara film (B-noir) formu içinde bir aşk üçgeni anlatır. Filmin mekânı Teksas'tır. Joel Coen bir söyleşide "Teksas'ın bir tutku cinayeti için en iyi yer olduğunu düşündüm" der. Bu seçimin pratik bir anlamı da vardır. Los Angeles'taki sıkı sendika tarifelerine bağlı kalmak zorunda olmadıklarından, oyunculara ve teknik ekibe daha az para harcayıp, düşük bütçeli bir film için gayet uzun sayılabilecek 48 günlük bir çekim takvimi ayarlayabileceklerdir. Joel Coen "Parayı birilerine vermektense daha uzun bir çekim takvimi için harcamayı tercih ederiz!" diyecektir. Coen’ler, beceriksiz bir senaristin elinde klişe bir cinayet filmi olabilecek bir öyküden zengin yan anlamlarla dolu bir senaryo çıkarmayı başarır. İki sevgilinin birbirine bir türlü gerçeği söyleyememesi burada anlatının bir parçası olmanın ötesine geçerek bir anlatım aracı haline gelir. Coen’ler, bu anlatım aracını son haddine kadar kullanarak iletişimsizlik, güvensizlik ve yabancılaşma gibi temaları çok güçlü bir sinemayla peliküle aktarmayı becerir. Küçük bütçesine karşın epey iyi iş yapan bu film, Coen'lerin adını duyurmasını da

u kadar ‘kara’ bir ilk filmden sonra Coen kardeşlerin ikinci filmlerinin çılgın bir komedi olması şaşırtıcı gelebilir. Ama onlar bu şaşırtmacaya kariyerleri boyunca devam edecektir. Üstelik ikinci filmleri “Arizona Junior” (Raising Arizona, 1987) bir komedi filmi olmasına karşın, birçok kara film öğesini de içinde taşır. Bunun tam tersi de “Kansız” için geçerlidir. Denebilir ki, Coen’ler sadece tek bir türde, ‘kara komedi’de ürün vermişlerdir, filmlerinin tonları arasındaki fark kimisinde ‘kara’nın, kimisinde ‘komedi’nin ağırlığını artırmasıdır ve bu ton değişimi de neredeyse şaşmaz bir sırayla bir ‘komedi’, bir ‘kara film’ şeklinde devam eder.   Sonnenfeld'in artık bir ışık ustası olduğunu kanıtladığı mükemmel görüntü yönetimi, dur durak bilmeyen temposu ve zekice esprileriyle “Arizona Junior” keyifli bir kara komedidir. Görsel anlatımın ön plana çıktığı film, zekice diyaloglarıyla da göz doldurur. Her filmden muazzam alt metinler çıkarmayı becerebilen bazı eleştirmen ve sinema akademisyenleri, bu filme nükleer savaşlardan holokosta kadar pek çok anlam yüklese de, biz o kadar ileri gitmeyelim ve bu filmi Coen’lerin tatlı sert mizah anlayışının en nadide örneklerinden biri olarak nitelemekle yetinelim. Coen’lerin üçüncü filmi 1990 yapımı “Kanlı Hesaplaşma” (Miller's Crossing) 1930’larda geçen bir gangster öyküsüdür. Belli belirsiz göndermeleri, kimsenin kimseye güvenmediği, herkesin birbirinin arkasından iş çevirdiği tekinsiz ilişkileri, zekâ dolu bir nüktedanlık taşıyan diyaloglarıyla “Kanlı Hesaplaşma”, Coen sinemasının tüm özelliklerini içinde barındırır. “Kanlı Hesaplaşma”nın entrikalarla dolu senaryosunu yazmaya çalışırken Joel ve Ethan’ın başına daha önce yaşamadıkları bir şey gelir. İki kardeş bir yazar tıkanmasıyla karşı karşıyadır, senaryoya hiçbir şekilde yoğunlaşamamakta ve tek bir satır bile yazamamaktadır. Bunun üzerine ellerindeki işe ara verip bir süre başka bir şey üzerinde oyalanmaya karar verirler. Oyalanmak amacıyla üç haftada yazdıkları k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

23


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

bu senaryonun sonradan Coen sinemasının başyapıtlarından biri olacağından elbette bihaberdirler.

K

Aramızda Casus Var'ın setinde...

endileri gibi yaratıcılık bunalımı yaşayan bir senaryo yazarının buhranlarını anlatan 1991 yapımı “Barton Fink”, hem stüdyo sistemi üzerinden Hollywood’a, hem de halktan kopuk ‘sol’ entelektüellere keskin eleştiri oklarını yöneltmekle kalmaz, öykünün sürreel nitelik kazanmasından itibaren belli belirsiz yan anlamlarla dolu postmodern bir anlatıya dönüşür. “Barton Fink”, çok katmanlı yapısı, içerdiği metaforlar ve özgün üslubuyla eleştirmenlerden büyük ilgi görür. Birçok ‘en iyi filmler’ listesinde yerini alan film, Coen'lerin önemli yönetmenler olarak kendilerini kabul ettirmelerini de sağlar. Aslında biraderlerin, ”Kansız”dan bu yana edindikleri sadık bir izleyici kitlesi vardır. “Barton Fink”, bu kitleye Avrupalı ‘sanat sineması’ izleyicisini katar ve kardeşlerin eleştirmenler nezdinde kendilerini ispat etmesini sağlar. “Barton Fink”in uluslararası başarısı Coen'lere büyük bütçeli filmler yapmanın yolunu açar. Coen'ler artık hem büyük stüdyo olanaklarına, hem de filmleri üzerinde her türlü yaratıcı kararı verme hakkına sahiptir. Çok az yönetmenin sahip olabildiği bu ayrıcalığı, yaklaşık 10 yıl önce Sam Raimi’yle birlikte yazdıkları senaryoyu gerçekleştirmek için kullanırlar. Aslında “Bir Şirket Komedisi” (The Hudsucker Proxy) onların hep yapmak istedikleri ama bir türlü gerekli olanakları bulamadıkları ‘ukde’ filmidir. 1994’te bu ukde gerçeğe dönüşür. Ortaya da, Paul Newman, Tim Robbins, Jenniffer Jason Leigh gibi usta oyuncularının canlandırdığı grotesk karakterleri, gotik atmosferi ve incelikli senaryosuyla olağanüstü bir film çıkar.

C

oen'ler, ChaplIn'in “Modern Zamanlar”ından (Modern TImes) bu yana bir daha denenmemiş bir şeyi yapmaya soyunmuş ve mizahi bir metafor yoluyla tüm bir sistemi (modern kapitalizm) teşhir etmeyi başarmışlardır. 30 milyon dolarlık bütçesi ile o zamana kadarki en pahalı filmleri olan “Bir Şirket Komedisi”, gişede iki seksen yatmasının yanısıra eleştirmenlerden de neredeyse hiç ilgi görmez. Coen'lerin eşsiz esprileri kadar akıp giden alt metin de çok zengindir. Film, zaman felsefesinden yabancılaşmaya,


İhtiyarlara Yer Yok'la gelen Oscar heykelcikleri...

makineleşmeye, kitle kültürü ve kitlesel üretime kadar pek çok meseleyi tartışır. Coen'lerin 1940’ların Capra filmlerine selam göndererek kurmayı başardıkları atmosfer büyüleyicidir. Sonnenfeld'in kendi filmlerini yönetmeye başlaması üzerine ilk defa “Barton Fink”te çalışmaya başladıkları Roger Deakins, özellikle bu filmde kusursuz bir kamera çalışması ortaya koyar. Ne yazık ki “Bir Şirket Komedisi”, sinema tarihinde örneğine çok rastlanan anlaşılamamış başyapıtlardan biri olarak kalacaktır. Coen’lerin sineması 90’ların ortasında zirve yapmaktadır. İkili 1996'da, fonda, memleketleri Minnesota'nın karlı kışını kullanan bir suç ve gerilim filmi çeker. Coen'lerin çok iyi bildiği, 'Minnesota nice' adı verilen kibar, İsveç kökenli kuzey aksanı ve küçük kasaba atmosferi filme çok şey katar. Biraderler bu filmle bembeyaz bir fonda da kara film çekilebileceğini gösterir. Birçok Coen filminde rastladığımız birbiri ardına gelen yanlışlıklar bu defa bir yanlışlıklar komedyası yerine bir trajediye dönüşür. Mükemmel oyunculuk, filmin anlatımına çok şey katan müzikler ve Joel

Coen'in artık ustalığın doruklarına ulaşmış ve bu yüzden de alabildiğine sade sinemasıyla “Fargo”, kusursuz bir gerilimdir. Ama “Fargo”, yalnızca iyi bir gerilim filmi olmakla kalmaz. Tüm bu özelliklerini aşarak yine bir yabancılaşma ve metalaşma eleştirisine dönüşür.

J

oel Coen, “Fargo” ile Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü bir kez daha alır. "Fargo", çok iyi iş yapmasının yanı sıra tam yedi dalda Oscar'a aday olur ve üç dalda da kazanır. Ethan ve Joel'in gerçek bir hikayeye dayandığını iddia ettikleri özgün senaryoları, Oscar'lardan birinin sahibidir. Aslında burada 'gerçek' kavramı sinematik bir araç haline gelmiştir. Olayın gerçek bir hikayeye dayandığı söylenir ve öykü diğer Coen filmlerinin aksine, keskin bir gerçekçilikle perdeye yansıtılır. Bu sayede gerçeğin kurgudan daha garip bir şey olduğunun altı çizilir. Tamamen kurmaca bir filmdeki olayların gerçek gibi sunulmasının bir başka sonucu da filmden etkilenen bazı izleyicilerin, filmde Kanada sınırına gömülen 920 bin

doların peşine düşmesidir. 2000 yılında ise bir trajedi yaşanır, bu paranın peşine düşüp Minnesota'ya gelen genç bir Japon kadın soğuktan donarak ölür. Bu acı olay iki şeyi ispatlamaktadır. Birincisi, evet, film gerçek bir sinema efsanesine dönüşmüştür, ikincisi ise filmin tema cümlesi hayat tarafından doğrulanmaktadır: İçinde yaşadığımız dünyada para hırsı, yaşamın önüne geçmektedir. “Fargo”nun tematik başarısı ise paraya karşı, hayatı böylesine etkili biçimde savunmasıdır. “Fargo”, postmodern pastiş ve ironinin hâkim olduğu Coen filmografisinin -yine bu esintileri belli ölçüde taşımasına rağmen- en ‘modern’ ve söylemsel yönü en güçlü filmi olarak dikkat çeker.

K

ardeşlerin filmografisinin en ‘aklı başında’ filminin ardından en ‘zıvanadan çıkmış’ filminin gelmesi de tam da onlardan beklenecek bir şaşırtmaca olsa gerek. 1998 yapımı “Büyük Lebowski”nin (The Big Lebowski) temelde bir fidye hikâyesi olması, bir önceki filmleri "Fargo"yla belki de tek ortak noktasıdır. k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

25


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Kadın Avcıları

Fargo Kanlı Hesaplaşma

“Fargo”, ‘hayat hakkında sinema’ anlayışının ne kadar mükemmel örneğiyse, “Büyük Lebowski” de ‘sinema hakkında sinema’ anlayışının zirve noktalarından biridir. Örneğin filmdeki mavi Volkswagen kullanan dedektife gülmek için “Kansız”ı izlemiş olmak gerekir. Öte yandan, başka bir katmanda film, herkes için komiktir. “Büyük Lebowski”de her sinemaseverin kahkahalarına hakim olamadığı farklı bir an vardır. İkili, bu filmde, Murat Özer’in yerinde saptamasıyla “tümüyle özgün bir sinemayla özgürlük çığlıkları atar”. “Büyük Lebowski” ikilinin filmografisinde, ‘kara’nın belli belirsiz, ‘komedi’ninse kopkoyu çizildiği bir ‘kara komedi’ olarak yerini alır. Coen’lerin günümüz sinemasına katkıları, kara filme hayat öpücüğü vermeleri, sinemasal referanslarla dolu filmler yapmaları, postmodernizmi sinemaya taşımalarından ya da kendilerine has grotesk üsluplarından ibaret değildir. Aslında ikilinin günümüz sinemasına damga vurdukları nokta, öykü anlatma yetenekleridir. Günümüzün pek çok usta sinemacısı, 7. Sanata katkıyı öykü dışı yollarla yaparken, Coen’ler, klasik öykü yapısının kimi öğelerini sık sık kırsalar da öykü anlatma ediminin kendisini, filmlerinin temel öğesi kılarak günümüzün en önemli öykücüleri olarak adlandırılmayı hak ederler. Bu bağlamda günümüzün en usta öykücülerinin, tüm zamanların en usta öykücüsü Homeros’a bir saygı duruşunda bulunmaları hiç de sürpriz sayılmaz. 2000 tarihli “Nerdesin, Be Birader” (O Brother Where Art Thou?) Homeros'un Odessa destanından yapılan serbest (hatta çok serbest) bir uyarlamadır. Filmin sinemasal referansları bir dönem Hollywood’da bir alt-tür oluşturacak kadar yaygınlaşmış ‘pranga mahkûmu’ filmlerine dayanır. Bu filmde tüm diğer Coen yapıtları gibi yeterince eğlencelik bir seyirliktir ama bu defa işin entelektüel yanı biraz hafif kalmış gibidir. “Nerdesin Be Birader”, öyküleme tekniklerinde, müzik kullanımında, oyuncu yönetiminde gösterilen ustalıklara karşın Coen filmografisinde hoş ama biraz da boş bir film olarak yerini alır.  2001’de ise çoğu Coen hayranını ve sinema yazarını mutlu eden “Orada Olmayan Adam” (The Man Who Wasn't There) vizyona girer. Görüntü yönetimindeki kusursuz çalışma, atmosfer yaratmadaki olağanüstü başarı, Billy Bob Thornton başta olmak üzere tüm oyuncuların parmak ısırtan performansları ve Joel Coen'in incelikli yönetimi sayesinde izleyene


Solda Ethan, sağda Joel...

sinema zevki yaşatan bir filmdir gerçekten de karşımızdaki.

J

oel Coen, bu filmle Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü üçüncü defa kazanarak eşine az rastlanır bir başarıya imza atar. “Orada Olmayan Adam”, Coen sinemasında varlığı her daim hissedilen yarı nihilist-yarı varoluşçu ideolojinin tümüyle damgasını vurduğu filmdir. Tematik cümlesinin özeti “insan iradesinin ve seçimlerinin yaşam karşısında hiçbir etkisi yoktur” demeye kadar varan film, plastik kusursuzluğuna karşın karamsarlığıyla Coen'lerin önceki filmlerinden biraz farklı bir yerde kalır. Coen'lerin önceki bir çok filminde de karamsar bir bakış açısı olduğu söylenebilir ama tüm bu filmlerde bir umut, bir çıkış, kurtuluş ve kendini var etme olanağı vardır. Oysa, “Orada Olmayan Adam” son derece kötücül, insan iradesinin, hayatın acımasızlığı karşısında çaresizliğini vurgulayan ve en ufak bir umut ışığına dahi yer vermeyen bir anlam çerçevesiyle sarılmıştır. Kahramanımız, neye eline atsa o elinde kalır, kendisini var kılamaz, orada

olamaz, giderek ‘orada olma’ fikrinin kendisi imkansızlaşır ve film ‘var olamamanın’ destanına dönüşür. Hemen her Coen filmi gibi 1940'ların kara filmleriyle akrabalıklar taşıyan filmin tematik yapısı en çok da “Çifte Tazminat”a (Double Indemnity), benzer. “Orada Olmayan Adam”, “insan insanın kurdudur” cümlesini kuran, çıkışsızlığın estetize edildiği “Çifte Tazminat”ın tematik anlayışıyla birebir paralellik taşır. Coen'ler, “Bir Şirket Komedisi” ve “Fargo” gibi içerdikleri kara atmosfere karşın insana dair taşıdıkları umutla parlayan başyapıtlar üretirken bu defa baştan aşağıya karamsar, umuda yer vermeyen bambaşka bir şahesere imza atarlar.  Bu filmin ardından Coen sinemasının kısa süreli bir durgunluğa girdiğini söyleyebiliriz. İngiliz eleştirmen Ian Nathan’ın dediği gibi Coen’lerin en önemli alametifarikası el attıkları türü ve her türlü hikayeyi kara komediye çevirmeleridir. Bu anlayışla önce “Dayanılmaz Zulüm”de (Intolarable Cruality) ‘romantik komedi’ türünü alıp onu ‘kara komedi’nin imbiğinden geçirerek bir ‘anti romantik komedi’ye dönüştürürler. Sonra da kara

komedi klasiklerinden 1955 yapımı “Kadın Avcıları”nın (The Ladykillers) yeniden çevrimine girişirler. Her ikisi de rahat izlenen eğlenceli birer seyirlik olan bu filmler, Coen’lerin önceki filmlerinin derinliğinin yakınından bile geçemeyerek Coen filmografisinin en zayıf halkaları olarak kalacaktır. Tam da artık Coen’ler kendilerini tüketti mi soruları tedavüle girmeye başlamışken, biraderler, “Fargo”dan beri çektikleri en kanlı filmle çıkagelirler. “İhtiyarlara Yer Yok” (No Country For Old Men) ikilinin en iyi kara filmleriyle aynı DNA’yı paylaşan bir yapıttır. “İhtiyarlara Yer Yok”ta, “Kansız”daki karanlık, çorak, yapış yapış Teksas atmosferi ve merkezinde paranın yer aldığı acımasız cinayetlerin yanısıra “Fargo” ve “Kanlı Hesaplaşma”daki 'uyanıklık' yaparken kapana sıkışıp kalan ahmak karakterler de mevcuttur. Senaryo Coen’lerin yazarlık maharetlerine yeniden hayran kalmamızı sağlayacak kadar iyi yazılmıştır. Biraderler, bu defa uyarlama yaptıkları romana birebir bağlı kaldıklarını söyleseler de karakterlerin ağzından dökülen replikler gayet ‘Coenesk’tir. Senaryo ustalığı derken k 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere

27


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

kastettiğimiz, hınzır diyaloglardan ibaret değil elbette. Öykücülüğün büyük ustaları, ahlaki belirsizlikler, kader, zaman ve kişiliklerin yarattığı çatışmalar üzerine karmaşık bir yolculuk tasarlamayı başarmıştır, bir kez daha.

C Nerdesin Be Birader?

Orada Olmayan Adam Ciddi Bir Adam

oen’ler, en sevdikleri türü, bu defa da western’le harmanlar. Bu sefer, mizansen, montaj ve görüntü yönetiminde zirveleri zorlayarak sinema işçiliğinin doruklarına varırlar. “İhtiyarlara Yer Yok”, “Fargo” düzeyinde bir başyapıt olmasa da ikilinin sinemanın zanaat tarafında ne kadar ustalaştıklarını gösteren bir anıttır adeta. Filmin bu yönleri akademinin de ilgisini çekecek ve “İhtiyarlara Yer Yok” aralarında ‘en iyi film’in de bulunduğu dört Oscar’la ödüllendirilecektir. “İhtiyarlara Yer Yok”un ardından komedi dozu yüksek bir filmin geleceğini tahmin etmekse hiç de zor değildir. Coen filmlerinde, olayların gelişimindeki absürtlük ve karakterlerin şapşallığı daha önce rastlanmamış şeyler değilse de “Aramızda Casus Var”da (Burn After Reading) bu absürtlük ve şapşallığın dozu, daha önce hiç olmadığı kadar abartılır. Film, Brad Pitt, George Clooney gibi yıldızları barındırmasının ve Oscar zaferi sonrası gelen ilk filmleri olmasının da etkisiyle ikilinin en iyi iş yapan filmleri olur. 37 milyon dolara mal olan film tam 164 milyon dolarlık bir hasılat getirecektir. Yine de bu film, karakterlerin öncekilere göre çok daha iki boyutlu kalması, filmin olay örgüsünün tamamen sondaki fıkramsı espriye bağlanması nedeniyle sert eleştiriler almaktan kurtulamaz. Kuşkusuz Coen sinemasının genel özellikleri üzerine (fetiş oyuncuları, sıkça kullandıkları kamera hareketleri, aralarındaki işbirliği vs.) söyleyecek sözlerimiz bitmedi mamafih yerimiz bitti. Sözü Coen’lerin bugün vizyona giren son filmlerine getirip yazıyı burada bitirmekte fayda var. “Aramızda Casus Var”ın ardından Coen’lerden belki daha ‘kara’ bir film yapmları beklenirdi ama onlar “Ciddi Bir Adam”la (The Serious Man) yeniden ‘kara komedi’nin komediye değen sınırlarında dolaşmayı tercih etti. Alışıldık Coen oyuncularının hiçbirisinin yer almadığı “Ciddi Bir Adam”ı izleyip ‘Çift Başlı Çağdaş Homeros’ bu defa nasıl bir sürpriz hazırlamış hep birlikte görecek ve bu usta ikilinin bir şaşırtmacasını daha dört gözle beklemeyi sürdüreceğiz...


siyad.org


GİZLİ AJAN İLHAN YURTSEVER SECRET AGENT (1936)

broflovski_jr@yahoo.com.tr

DALGALANAN BAYRAK ALTINDA Ülkemizde “Ölüm Oyunu” (Batoru Rowaiaru) ile tanınan müteveffa yönetmen Kinji Fukasaku, 70’li yılların sert Japon sinemasının yıldız isimlerinden biriydi. Gizli şaheserlerinden biri olan “Dalgalanan Bayrak Altında” (Gunki Hatameku Motoni) savaşın katı yüzünü resmediyor.

S

Avaş neredeyse icadındaN beri sinemanın en çok rağbet ettiği, hatta kimi zaman düpedüz sömürdüğü olguların başında gelmiştir. Özellikle de, sonuçları itibariyle insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birine işaret eden İkinci Dünya Savaşı... Amerika, Fransa, Japonya gibi savaşın dehşetini ilk elden yaşamış ülkeler başta olmak üzere tüm sinema alemi için kuruması imkansız görünen bir kaynağa dönüşmüş ve başlı başına bir alt tür haline gelmiş durumda. Elbette savaşa katılmış ve milyonlarca kayıp vermiş ülkelerden çıkan İkinci Dünya Savaşı filmlerinin çoğu zaman keskin, hatta bazen bilinçsiz bir milliyetçilik duygusuyla hareket etmeleri artık hiçbirimize şaşırtıcı gelmiyor olsa gerek. Ülkemizde ve aslında dünyanın geri kalanında daha ziyade 2000 yılı yapımı “Ölüm Oyunu” ile tanınan Japon yönetmen Kinji Fukasaku’nun 1972 tarihli filmi “Dalgalanan Bayrak Altında” mevzuya farklı bir açıdan yaklaşmayı deniyor. Fukasaku’nun en iyi işleri arasında ismini rahatlıkla zikredebileceğimiz yapım, aslında İkinci Dünya Savaşı filmleri kategorisine girmeyi kısmen başarıyor desek yeridir. Zira izlediğimiz hikayenin neredeyse yarısı filmin çekildiği dönemde, yani 1970’lerde vuku bulmakta. Film, savaşın dul bıraktığı milyonlarca kadından biri olan Sakie’nin öyküsünü aktarıyor temel olarak. Savaş sırasında kendi ülkesinin ordusu tarafından idam edilen kocasının ismini temize çıkarmak uğruna çeyrek asır boyunca saplantılı bir biçimde mücadele veren Sakie, hayatını altüst eden bu trajik olayın ardındaki gerçekleri gün ışığına kavuşturmak için o günlere tanıklık etmiş bir avuç eski askerle görüşüyor. Onların

30

k arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010

ağzından merhum kocasının hikayesini dinlemeye başlıyor. Ne var ki, dinlediği hikayeler birbiriyle pek uyuşmuyor ve hem kocası hem de savaşta olup bitenler hakkında son derece bulanık bir tablo çıkıyor ortaya. Film, Sakie’nin arayışına paralel bir akış izleyip, anlatılan hikayelerden yola çıkarak bizi geri dönüşler aracılığıyla savaş yıllarına götürüyor. Sakie’nin kocasının sonunu hazırlayan olayları farklı bakış açılarından gözlememize olanak sunuyor. Bu yaklaşımıyla “Raşomon”un (Rashômon) izinden giden film, tıpkı Akira Kurosawa’nın başyapıtı gibi gerçeğin göreceliği üzerine bir çeşit zihin egzersizi halini alıyor. Elbette filmin “Raşomon” ayarında olduğunu iddia etmek gafletine düşecek değiliz. Kaldı ki Fukasaku’nun filmi gerçeğin ne olup ne olmadığından öte, çok daha farklı mevzularla ilgilenmeyi tercih ediyor. Özetle, iki film arasındaki benzerlik daha ziyade anlatı yapısıyla sınırlı kalıyor. “Dalgalanan Bayrak Altında”nın iletmek istediği bir mesaj varsa şayet, bunun ne olduğu son derece belirgin: Savaş bir deliliktir. Zira filmin üzerinde en fazla ve ısrarla durduğu konu savaşın insanları ne denli korkunç bir deliliğin içine çekebileceği ve en onurlu adamları bile rezil durumlara düşürebileceği oluyor. “Ölüm Oyunu”nu izlemiş olanlar Fukasaku’nun şiddet kullanımı konusunda elini hiç de korkak alıştırmadığını bilirler. Benzer bir durum “Dalgalan Bayrak Altında” için de söz konusu. Ancak burada izleyeni asıl şoke eden, grafik şiddet sahnelerinin varlığından ziyade insanları o şiddet anına götüren süreç ve motivasyonların sahiden de ne denli insana dair olduğu gerçeği. Daha da şaşırtıcı olan ise

Fukasaku’nun kopan uzuv görüntüsünden çok daha kan dondurucu bir etkiyi, imalar yoluyla elde etmesi. Örneğin, birini öldürmek ya da zorunluluktan onu yemek bile fazlasıyla korkunçken, bunun yarattığı rahatlama, pişmanlık ve akıl yitimi gibi zihinsel durumların yarattığı sarsıntı daha büyük olabiliyor. Fukasaku film boyunca kullandığı gerçek savaş fotoğrafları, donmuş kareler, Sakie’nin ölmüş kocasıyla konuştuğu anlar, hikayedeki kırılma noktalarına tepki biçiminde kendini gösteren kimi kesmeler gibi farklı anlatım yöntemleriyle, bizi Sakie’nin zihin akışına tanık ederek etkiyi kuvvetlendiriyor. “Dalgalanan Bayrak Altında” savaşın insan psikolojisi üzerinde yarattığı tahribatı ele alan ilk film değil elbette, hatta en etkilisi olduğu da söylenemez. Ancak filmi benzerlerinden ayıran öyle bir özelliği var ki, bahsetmeden geçmek olmaz. Her ne kadar finale doğru bir ara dümeni kırıyormuş gibi görünerek yüreğimizi ağzımıza getirse de, Fukasaku milliyetçiliğin kimi zaman toplumsal bir histeri boyutuna varabileceği ve geleneklere körü körüne bağlılığın bireyi belki de savaşın kendisinden çok daha büyük bir yok oluşa sürükleyebileceğinin altını çiziyor. Dahası yönetmen, bazı hallerde savaşı mubah sayan toplumsal düzenlerde bireyin gelenekler uğruna kurban edilmesi gerektiğinin savunulmasında kabul edilebilir herhangi bir taraf olmadığını vurguluyor. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda verdiği milyonlarla ölçülen kaybın sorumlusu olarak bizzat kendi hükümetini işaret ediyor. Tabii bahsi geçen Japonya gibi katı gelenekçiliğiyle bilinen bir memleket olunca Fukasaku’nun giriştiği şeyi açıklamaya muktedir olabilecek tek bir şey geliyor aklımıza: Deli cesareti...


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

CHAOS THEORY YÖNETMEN Marcos Siega OYUNCULAR Ryan Reynolds, Emily Mortimer, Stuart Townsend, Sarah Chalke YAPIM/SÜRE 2007 ABD, 84 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Kanal D Home Video (Pinema)

Filme, adı gibi bir kaos hakim. Yönetmen, kafası karışık oyuncularına da hiç yardımcı olamıyor. 32 arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010 k

B

iz izlemekten bıktık, onlar çekmekten bıkmadı. İşte komedi soslu bir başka ‘kentli insanın açmazları’ filmi! “Chaos Theory” modern bireyin ne sahte bir değerler zincirine bağlı olduğunu, bu zincirin kırılmasıyla nasıl büyük bir çöküş ve varoluş sarsıntısı yaşandığını izleyiciyi esneterek bir kez daha gösteriyor. Filmin başkahramanı Frank (Ryan Reynolds) bir gün işe 10 dakika geç kalıyor. Ve o günkü rastlantılarla hayatı altüst oluyor. (Amerikan hayatları altüst olmaya pek meyilli!) Bu tür filmlerde adet olduğu üzere, epistemolojik kopuş yine tepeden iniyor. Hesapta liberallerin elinden çıkan bu tarz bağımsız eserlerde bile, Amerikan neo muhafazakarlığının nasıl baskın olduğunu görüyoruz. Özünde Frank’in kurulu düzenini yerinden oynatmak gibi bir arzusu yok. Yüzüne vurulmadıkça yaşamındaki suniliği görmemekte ısrarcı modern insanlardan biri daha kendisi. Kontrollü yaşayan adam, temel değerleri azıcık yerinden oynatıldı mı hemen kendini içkiye

vuruyor. Motosiklete atlayıp sokaklarda hız yapıyor. Barda kavga çıkarıyor. Berduş gibi yaşamaya başlıyor. Filmin sonunda yine iyi aile babası rolüne dönüşünü depresyondan kurtulmasına, serserilikten hevesini alıp sıkılmasına bağlamak mümkün. Fakat kazanan yine Hollywood’un yazılı olmayan muhafazakar kuralları oluyor. Frank’in, en kutsal Amerikan değeri olan aileyi yok etmek üzere attığı adımları bir bir geri yürüdüğünü, tükürdüğünü yaladığını göstererek bitiyor film. Adam, sevgi testinden başarıyla geçip, kızının öz babası olan ikiyüzlü arkadaşını ve kendisini aldatmış karısını affedebiliyor. İcra ettiği mesleğin koftiliğini ve hayatta durmadan not tutarak bir düzen kurabildiğine dair içi boş inancını sarsmasına rağmen, ‘normale’ geri dönerek kemale eriyor.

Ryan Reynolds iyi bir oyuncu olmak için çok uğraşıyor ve filmin tek olumlu yanı olarak ön plana çıkıyor. Yönetmen, oyunculardan faydalanmayı bilmiyor. Bakınız boşlukta sallanan Emily Mortimer’in kilit karakteri!


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

Percy Jackson VE Olİmposlular:... Orijinal Adı Percy Jackson & The Olympians:... YÖNETMEN Chris Columbus YAPIM/SÜRE 2010 ABD / 118 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fox)

Ç

ok satan çocuk kitabı serisinden uyarlama? Tamam. Yönetmen koltuğunda Chris Columbus? Tamam. Şaşırtıcı yetenekte misafir oyuncu kadrosu? Tamam. Ezik bir ergen olduğunu zannederken sihirli bir dünyada güçlerini yavaş yavaş keşfeden hassas genç? Tamam. Percy Jackson, kağıt üzerinde yeni Harry Potter olmak için gerekli tüm parametreleri toplamış görünüyor. “Poseidon’un oğlu, yarı tanrı Percy’nin dünyayı kurtarmak için Olimpos’a kadar uzanan öyküsü”, aslında ortaokul buhranları ile mitolojik kahramanları ve canavarları harmanladığı ölçüde ilgi çekici bir hikaye. Lakin bir an önce sadede gelme endişesi ile, Harry’nin dört film boyunca devam eden kahraman olma buhranı, Percy’nin yarım saatini alıyor. İşin içine romantizm katmak için karakterlerin yaşları da büyütülünce, film yetişkinler için sevimliliğini yitiriyor. Çocuğunuzu mitoloji ve tarih sevgisi ile tanıştırmak için iyi bir fikir olabilir. Bazı konulara biraz ayar çekilmesine razı olduğunuz müddetçe. Sahi, Athena’nın bir kızı var mıydı? Aycan Çevik * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 17. sayımızda bulabilirsiniz...

Tanrı katını şenlendiren misafir oyuncu kadrosu, yüzünüzü güldürebilir. Kitabı filme sığdırma endişesi, hikayeyi hızla akan bir özel efekt yığını haline getiriyor.

SALGIN

KATİLİN PEŞİNDE

Orijinal Adı The Crazies YÖNETMEN Breck Eisner YAPIM/SÜRE 2010 ABD-Birleşik Arap Emir., 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video (Paramount Vantage)

Orijinal Adı Tenderness YÖNETMEN John Polson YAPIM/SÜRE 2009 ABD / 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 2.35:1, 5.1 DD İng ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Kanal D Home Video (Greenestreet)

1

E

970’lerin paranoyak atmosferinde, kamerasıyla sisteme ve devlete adeta savaş açmış George Romero’nun aynı adlı filmi kuşkusuz o yıllar için daha anlamlı duruyordu. 37 yıl sonra ona yapılan bu yeniden çevrimde ise Breck Eisner elinden geldiğince Romero sertliğinde bir muhalefete soyunuyor. Iowa’nın Ogden Marsh isimli küçük bir kasabasında.. Bir anda, kasabanın insanları teker teker çıldırıp birbirlerini doğramaya başlıyor. Adeta bir ‘salgın’ gibi yayılan ‘cinnet’ kontrolden çıkmaya başlayınca, devlet güçleri devreye giriyor... “Salgın”, 1970’ler izleyicisinin içine yaygın bir biçimde işlemiş ‘hükümet komplosu’nu birebir yeniden üretiyor. Lakin, günümüzde bu tip ‘fantastik’ komploların eski usule göre işlemeyeceğini bilenler için, filmin temeli bir noktadan sonra sarsılıyor. ‘Olay mahalli’ Ogden Marsh’a devlet güçlerince yapılan müdaheleyi günümüzde dünyadan bu denli saklayacak bir teknolojik yetersizlik söz konusu değil. Bunu görmezden gelirseniz, birçok sahnesinde sizi ters köşeye yatıran senaryosuyla sıkmayacak bir seyirlik bu. Burçin S. Yalçın * Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 25. sayımızda bulabilirsiniz...

Timothy Olyphant ve Radha Mitchell sırıtmayan performanslarla ‘terör’e gerçekçi tepkiler veriyorlar. Bazı ‘iltihaplı’ insanların kolay kolay ölmediği bir iki sahnede izleyene gına gelebilir.

debiyat uyarlaması yapacak senarist dostlarımıza bir önerimiz var. Güzel gördüğünüz her naneyi senaryoya tıkıştırmayın. Uyarlama konusunda gözbebeklerimizden “Kelebek"e (Papillon) bakın mesela; nefis hikayelerle dolu, ayakkabı kutusu kalınlığında bir kitap ama filmi iki bölüm bile değil! "Katilin Peşinde"nin en büyük sorunu, her gördüğü hisli diyaloğu kıyamayıp filmin içine sokuşturmaya çalışan bir senaryo yazarınca yazılmış olması. Başrolünde Russel Crowe olmasına rağmen ülkemiz sinemalarına uğramayan "Katilin Peşinde"; tahliye olan genç katil, onun kaşarlanmış bir psikopat olduğunu düşünen dedektif ve kötü çocuklardan hoşlanan saf genç kız üçgeninde gelişen bir yol hikayesi. Konu çekici olmaya bu kadar yakınken, senaryonun şiirsel pozlara bürünmeye heveslenmesi üzücü. Özellikle karakterlerin tanıtıldığı ilk çeyrekte ilgimizi çekmeyi başarmışken... Geri kalan üç çeyrek ise ucuz gerginlikler, tahmin edilmediğini uman ama gelişi belli final ve kendini fazla ciddiye alan bir film. Yine de canavara aşık olan saf kız esprisiyle, Natalie Portman ve Dominique Swain’in yanında kendine yer bulan Sophie Traub’a hakkını verelim. Aycan Çevik

Müzik kuşağının ve görüntü yönetiminin gerçekten şiir gibi olduğunu söylemeliyiz, senaryonun aksine. Acı ve haz hakkında bitmek bilmeyen ağlak Russell Crowe monologları, iç sıkıntısı veriyor. 06 - 12 Ağustos 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Şeytanın Ölüsü (The Evil Dead) Bu haftaki sayfalarımızın büyük bir bölümünü işgal eden Coen biraderlerden Joel, Sam Raimi’nin efsane ilk filminde Edna Ruth Paul’ün yanında ‘kurgu asistanı’ olarak görev yapmıştı. İkilinin ilk filmleri “Kansız”a (Blood Simple.) sinen ‘toprak kokusu’ buradan geliyor olabilir! 2 - Beatles Hayranları (I Wanna Hold Your Hand) “Geleceğe Dönüş” (Back To The Future) serisinin mimarı Robert Zemeckis’in ilk filmi. Beatles hayranı bir grup gencin, grubun Amerika’daki ilk konserine gitmek için harcadıkları çabayı eğlenceli bir dille anlatıyor. Bol miktarda Beatles şarkısı da cabası! 34

arkapencere / 06 - 12 Ağustos 2010 k

3 - Sergey Yutkeviç Tunca Arslan’ın TRENDEKİ YABANCI köşesinde enine boyuna anlattığı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselini çeken Rus sinemacı, devrim sonrası genç Sovyet sinemasının en önemli temsilcilerinden biri. Özellikle 1955’teki “Otello” yorumuyla uluslararası bir üne kavuşmuştu. 4 - Sucker Punch Zack Snyder’ın 25 Mart 2011’de gösterime girmesi beklenen son filmi, akıl hastanesinden kaçan bir grup genç kadının ‘fantastik aksiyon’ tadında hikayelerini izletecek bizlere. Kadroysa alabildiğine

‘ışıltılı’: Emily Browning, Vanessa Hudgens, Abbie Cornish, Jamie Chung, Jena Malone ve Carla Gugino. Beklemeye değer! 5 - Av Mevsimi Yavuz Turgul’un Aralık 2010’da gösterime girecek taze filmi, sezonun merakla beklenen, büyük umutlar beslenen yapımlarından. Kadrodaki isimlerse şimdiden her şeyin önüne geçmiş görünüyor: Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor, Melisa Sözen ve Okan Yalabık.


Filmler cinayeti basit ve temiz bir şey gibi önümüze getirir. Bense birini öldürmenin ne kadar zor ve kirli bir iş olduğunu gösteririm.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 41