Issuu on Google+

DARIO ARGENTO'DAN KAN KIRMIZISI

SUSPIRIA

BAŞLANGIÇ ANNELER VE KIZLARI 'SON BİR İŞ' BİR BİSİKLETLİNİN ÖLÜMÜ 39. DOSYA

30 TEMMUZ - 05 AĞUSTOS 2010 / SAYI: 40


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

SADECE ÇAMLAR MI BARDAK OLAN?

Y

apacak onca şey dururken kalkmış bu giriş yazısını okuyorsanız, buradan, okuryazar bir insan, bir sinemasever, sadık bir Arka Pencere takipçisi olduğunuz gibi üstünkörü bir şeyler çıkarılabilir. Ama daha da önemlisi, kendisi için bir şey yapan, kendine zaman ayıran bir insan olmanız ihtimalidir. Bunu da en iyisi olduğumuzdan, okunmayı en çok hak eden yayını çıkardığımızdan değil... Daha çok, kendi hesabımıza hiçbir şey yapamaz hale geldiğimiz, kendimize ait bir zamanı arayıp da bulamadığımız, modern şehir hayatı kisvesindeki haşin rüzgarın kollarında oradan oraya savrulduğumuz bir ortamda, hâlâ (iyi kötü) bir fikir yazısıyla baş başa kalabildiğiniz, kültür sanata gönül yatırabildiğiniz için söylüyoruz kabaca. Sadece kendimiz için de değil, kimse için hiçbir şey yapamayan, işe yaramayan, fonksiyonsuz varlıklara dönüşüyoruz muntazaman. En son ne zaman gerçekten görmek istediğimiz bir insanı tereddüt etmeden ve/veya debelenmeden, tereyağından kıl çeker gibi görebildik. En son hangi yakınımızın bize gerçekten ihtiyacı olduğunda yanında olabildik. Hakikaten merak ettiğimiz, sokaklarında yürümek istediğimiz bir semte yolumuz ne vakit düştü en son? Yapmak istediklerimizin ve dahi yapabileceklerimizin kaçta kaçına razı olduk bu topyekûn koşuda biz?! Okumayı hayal ettiğimiz kitaplar var di mi hepimizin. Sıra sıra diziyoruz kütüphanemizin raflarına. Bir gün okuyacağız nasılsa. Kaybolacağız sayfalarında... Yüzlerce, binlerce film; DVD’leri alınan,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

özenle saklanan, izlenecekleri güne kadar! Mp3’ler; hard disk’lere sığmayan. Hepsini de dinleyeceğiz ama! Ya o bloglar? Hayran kaldığımız rastlayınca... Eşin dostun blogları ya? Atın bookmarks’a. Bir gün onlara da sıra gelir, olur a... Sevdiğimiz bir köşe yazarını okumak bile büyük iş oluyor ahir anlarda. Ayırıp saklıyoruz on vuruşluk yazıyı: “Bilahare okurum nasılsa!” Erteliyoruz da erteliyoruz. Erteledikçe de bugün hâlâ yapabileceğimiz ne çok şeyi hiç ama hiç yapamaz oluyoruz; eksiye düşüyor, zarar ediyoruz mizanda. Zaman uçuuup gidiyor... Yapacak onca şeyimiz var evet, eskiye kıyasla. Her şeye erişimimiz var. Her şey elimizin altında. Kitaplar, müzikler, mecmualar... İletişim teknolojileri o kadar ilerledi ki sevdiklerimizin tümüne ulaşabiliriz, hem de istediğimiz anda. Gelgelelim biz de tüm bu gelişmeler nispetinde kilitlendik, kasılıp kaldık adeta. Katatoni yaşıyoruz topluca. Yüzlerce kanallı uydu platformlarına döndü hayatımız. Bilinç dediğin sanki uzaktan kumanda: Durma zapla! Sindire sindire izlemek, kendinden geçerek okumak, notalarda kaybolmak yok artık; hepsi haram. Sosyal network'lerde göğsümüzü gere gere sergilediğimiz yüzlerce, binlerce arkadaşın içinde sahiden arkadaşlık edebileceğimiz üç tane bulmak, vb... Sanki biri yangın var, koşun demiş, “Koşun dostlar!”, koş allah koşuyoruz. Haldır haldır. Sonumuz hayır ola! Basınımızda yine dergilerin kapandığı bir haftada, Arka Pencere okuyanlara selam olsun, bu arada...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, İLHAN YURTSEVER, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Başlangıç, Anneler Ve Kızları, Yepyeni Bir Hayat.

13 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

14 TRENDEKİ YABANCI

Sinemanın ‘yedinci sanat’ olduğunu düşünüyoruz ama...

16 ÖLÜM KARARI

Günümüzün sinemasına damgalarını vuran ‘genç’ isimler.

20 aşktan da üstün

Dario Argento’nun kanlı/irkiltici senfonisi: Suspiria.

22 esrar perdesİ

Beyazperdede sıkça karşımıza çıkan ‘son bir iş’ sendromu üzerine fikir jimnastiği yaptık.

28 GİZLİ AJAN

50'lerin İspanyol sinemasından bir hazine: Bir Bisikletlinin Ölümü.

30 aİLE OYUNU

DVD eleştirileri: 39. Dosya, Oyun, Çılgın Cenaze, Zindan Adası, Çılgın Kalp, Arkadaş.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Johnny Marr, Sevgi Sözcükleri, Altın Portakal Jürisi, Hans Zimmer, The Green Hornet.

k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

BAŞLANGIÇ orijinal adı Inception YÖNETMEN Christopher Nolan OYUNCULAR Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Lewitt, Ellen Page, Marion Cotillard, Ken Watanabe, Cillian Murphy, Tom Hardy, Pete Postlethwaite, Michael Caine, Lukas Haas, Tom Berenger YAPIM 2010 ABD-İngiltere SÜRE 148 dk.

“Akıl Defteri”yle insan belleğinin hafıza bölgesindeki hükümranlığını çoktan ilan etmiş Christopher Nolan, yeni filminde oradaki tezlerine aksiyon katıyor. 6

k arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

C

HRISTOPHER NOLAN ŞU SIRALAR AMERİKAN FİLM ENDÜSTRİSİNİN EN güçlü prensi. Bugüne dek ne yumurtladıysa altın çıktı. Yeni filmi “Başlangıç” ise kısa sürede bir fenomene dönüşecek gibi görünüyor. Bizzat Nolan’ın ‘aklın mimarisinde geçen bir film’ olarak tanımladığı “Başlangıç” biraz “Akıl Defteri”nin, biraz “Sil Baştan”ın (Eternal Sunshine Of The Spotless Mind), biraz da “Hücre”nin (The Cell) çocuğu. Her ne kadar bu öyküyü 10 yıldır ‘zihninde’ tasarladığını söylese de, bu böyle. Nolan’ın filmi bu üç filmin kesiştiği ortak bir kümeyi kapsıyor. Bireyin hafıza ve bilinçaltının derinliklerine sızan “Başlangıç”, öncüllerinin tezlerini hem matematiksel hem mimari hem de felsefi anlamda geliştiriyor belki, ama aynı şeyi sinemasal anlamda da yapabiliyor mu, bunu söylemek zor. Özellikle “Akıl Defteri”nde insan belleğinin hafıza ve anılar bölgesindeki hükümranlığını çoktan ilan etmiş yönetmen, burada oradaki tezlerine bolca aksiyon serpiştiriyor. İki film arasında gözden kaçırılmayacak benzerlikler var. Her ikisi de karısının yasını tutan ana karakterleri kadar, kafa karıştırıcı yapılarıyla dikkat çekiyorlar. Karşımızda, insan zihninin tahripkar yapısını resmeden, sürreel sahneleriyle beş lobunuzu da diri tutacak bir film duruyor. Hans Zimmer’in bir an olsun durmayan tınıları eşliğinde, “Kara Şövalye”dekini andıran, soluk soluğa ritmiyle “Başlangıç” çarpıcı ‘akıl oyunları’ sunuyor. “Hafıza bir odanın şeklini değiştirebilir; bir otomobilin rengini değiştirebilir. Ve anılar çarpıtılabilir. Onlar sadece bir yorumdur, bir kayıt değildir.” Böyle diyordu “Akıl Defteri”nde Leonard. Hafızanın süzgecinden damıtılan gerçeklerin izafi olacağını, her zaman gerçeğin ta kendisini yansıtamayacağını söylüyordu. Haklıydı ve bu savıyla filmin sonuna (yani başına) kadar kendisini kandırmayı başarıyordu. “Başlangıç”ın kahramanı Cobb da benzer bir ‘sakatlıktan’ mustarip. Tıpkı “Akıl Defteri” gibi, “Başlangıç” da ataların hafıza-i beşer nisyan ile

malûldür sözünün peliküle kazınmış hali sanki. Dom Cobb (DiCaprio), uyku esnasında insanların aklına sinsice sızan ve zihinlerinden kıymetli sırlar araklayan bir hırsız. Kaçak hayatı yaşıyor; zira bu ‘yeteneğini’ vaktiyle pek çok kez kötüye kullanmış ve nihayet memleketi ABD’ye girişi yasaklanmış. Varsıl bir Japon işadamı ona son bir görev veriyor; eski hayatını ona yeniden bahşedeceği sözüyle birlikte... Cobb’dan istediği bu kez bir insanın zihnine bir ‘bilgi’ yerleştirmesi... Cobb bir ekip kuruyor ve akıllara durgunluk veren bir zihinsel maceraya atılıyor. Basit bir gözle bakınca, “Başlangıç” soygun filmlerinin rotasını izliyor: Son bir vurgun için her biri kendi çapında biricik yeteneklere sahip bir grup insanı bir araya getiren bir adam... Tabii ki, soygun mekanı elle tutulur olmayınca, Nolan’a insan zihninin haritasını çıkarmak için uçsuz bucaksız bir düşsel alan kalıyor. “Akıl Defteri” ve “Başlangıç”, zihnin aldatıcılığı üzerine Nolan’ın bizlere yaptığı yegane sunumlar değildi. İki Batman filmini bir kenara koyarsak, “Insomnia” ve “Prestij” de bir bakıma bu temayla haşır neşirdi. Hatta “Başlangıç”taki öykünün tematik olarak antitezi “Insomnia”daydı. Filmin uykusuzluktan mustarip dedektifi Will Dormer (Pacino), bu ‘sakatlığı’ yüzünden her geçen saat biraz daha vesveseli, biraz daha sanrısal bir psikolojiye bürünüyordu. Uyku hali kadar uykusuzluğun da insanı bir nevi ‘düşsel alemlere’ götürebileceğini savlıyordu Nolan orada da. “Prestij” ise, malum, insan zihnini aldatma üzerine kurulu bir zanaat olan illüzyon üzerinden yönetmenin izleyicisine şapkadan pek çok tavşan çıkardığı bir filmdi. “Başlangıç”ın bir handikabı varsa, o da Nolan’ın tıpkı “Kara Şövalye”deki gibi öyküye paldır küldür dalması. İlginç bir tercihle, öykünün iskeleti olan zihinsel hırsızlığın teknolojik altyapısını bize sunmaya yanaşmıyor bile. Bırakın onu, film kesif zamansızlığıyla izleyicisine hiçbir ‘teknik destek’ de sağlamıyor. CGI numaralarıyla Paris’i eğip bükmesi veya okyanus falezlerini eritmesi (benzer bir imgeye


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Eğer bu film bir kara filmse, femme fatale'i kesinlikle Mal. Ve Nolan bize Mal'i finalde Cobb'un zihnindeki gizli çekmecenin anahtarı olarak sunuyor. 8

k arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

Gondry de “Sil Baştan”da başvuruyordu), kimi sonsuz ayna ve labirent imgeleriyle görsel anlamda oynaması, “Başlangıç”ı son derece ilginç bir sinemasal deneyime dönüştürüyor. Kimin kimin düşünün içinde kaybolduğunu kestirmenin hayli zor olduğu bu ‘akıl turu’, taşıdığı ihtişam ve barındırdığı bazı özgün fikir ve imgeler dışında bir kalıcılık sağlayamıyor. Nolan’ın düşlerimizdeki maceralarımıza epey kafa yorduğu belli, uyanmamızı tetikleyen öğelerden ‘belirtili nesne’sine kadar... Ama yönetmenin onun ‘ötesine’ geçemiyor. Bir yandan Cobb’u insanların zihninde cirit atarken görürken, diğer yandan da bizler kahramanımızın bilinçaltında (hatta vicdanında diyelim) dolaşıyoruz. Ariadne (Page) gibi davetsiz misafirlerin de girebildiği bu dehlizde Cobb ölen karısı Mal’i (Cotillard) gizliyor.

Eğer bu bir kara filmse, femme fatale’i Mal. Ve Nolan bize Mal’i finalde Cobb’un zihnindeki gizli çekmecenin anahtarı olarak sunuyor. “Akıl Defteri”nde Leonard, Natalie’ye “Gözünü kapattığında dünyanın yok olacak hali yok ya, değil mi?” diye soruyordu. Gerçekten de, “Başlangıç”ta gözünü kapatan hiç kimsenin dünyası yok olmuyor, ama en deforme haliyle başka bir dünyanın kapıları açılıyor. Ve ne yalan söylemeli, insan hayal bile edemiyor, bu öyküyü Charlie Kaufman’ın senaryosuyla Michel Gondry çekseydi, nasıl bir sinemasal mimari (veya fantezi) çıkardı...

İki Batman'den sonra bu üçüncü ortaklıklarında Hans Zimmer’in Nolan’ın sinemasına yaptığı katkı ayan beyan ortaya çıkıyor. Tüm çabası ve yeteneğine karşın, DiCaprio bir noktadan sonra tıkanıyor. Aktör sanki kendisini çok tekrar ediyor!


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ANNELER VE KIZLARI

İ

çindeki oyuncuları kare kare bölerek afişlerine yerleştirmiş bağımsız filmler beni biraz korkutur açıkçası. Bu tipik Amerikan bağımsız filmlerinde sorunlu aileler bir şekilde barıştırılmak zorundadır. Filmin sonunda ‘ama biz bir aileyiz, bizim kenetlenmemiz gerek’ diye özetlenebilecek bir duygusallıkla bir araya gelirler ve buradan hepimize bir mesaj çıkar ki, benim bu mesaja artık fena halde doymuşluğum var. Diğer yandan, kahramanlarının gerçekçi acılar içinde sürdürdükleri hayatta inatla bir kazazede gibi yaşama tutunup çıkış aradıkları filmlere karşı ise hep bir sempatim olmuştur. Çünkü hayatı bazen böyle okumaya eğilimliyimdir çok. Sanki hepimiz ‘hayatta kalmak’ için tutunacak şeyler arayıp dururuz sürekli. Sağlam bir arkadaş, iyi bir sevgili, düşmeyeceğimizden emin olduğumuz bir mevki, geliştirmeye çalıştığımız ve üzerinde deliler gibi çalıştığımız bir yetenek... Ama belki de asıl ihtiyacımız olan en önemli şey, listenin başında olan şey, ‘şefkat’tir. Ve bir annenin şefkatiyle büyümeyen bir insanın hayata nasıl 1-0 yenik başladığını da sadece tarihten örnekler vererek bile anlamak mümkündür. Bir de içindeki bütün o şefkati vermeye hazır olup da veremeyenler var... İşte en başta bahsettiğim gibi bir afişi olan bir Amerikan bağımsızı, Alejandro Iñárritu filmlerini çağrıştıracak kadar da bir ‘kesişen hayatlar’ filmi bu. Hem Amerikan bağımsızı hem de yapımcı koltuğunda Iñárritu var bir de iyi mi! Hayatın zorluğu karşısında anne şefkati arayan büyük kız çocukları... Affedilmeyi bekleyen hatalı anneler ve aileni seçememe gerçeğinin verdiği derin hayal kırıklıkları... Filmde anne olmak isteyen üç kadın var. Karen 13-14 yaşlarında hamile kalmış, bunun cezasını annesiyle beraber, müzmin bekar olarak, hiç tanımadığı kızına hasret yaşayarak çeken bir kadın. Zamanında onu yalnızlıkla cezalandıran, bu yüzden sağlıklı bir iletişim kuramadığı annesini kaybedince hayatındaki alıp/vermek istediği ‘şefkat’in eksikliğini hissediyor geç de olsa...

Karen’in bir yerlerde, öyle ya da böyle yalnız, ayakta kalma mücadelesi veren kızı Elizabeth ise anne-baba eksikliğini sonuna kadar hissederek yaşarken sürpriz bir bebeğe tutunarak yaşamaya çalışıyor. Lucy ise deliler gibi anne olmak istiyor. Ama sanki bunu yeni bir oyuncağı çok isteyen bir kız çocuğu gibi istiyor. Karşısına bizim çok bilmiş küçük hamile Juno gibi (!) bir verici anne çıkınca anlıyor hanyayı konyayı... Tabii ki de bir süre sonra bütün bu annelerin yolları bir şekilde kesişiyor. Birisinin anneliği hepsinin sorunlarına çözüm getiriyor. Peki bu hikayede erkekler nerede? Erkekler zor zamanlarda ilk sıvışan, güvensiz tipler. Belki biri hariç (Jimmy Smits)... O da bir kadın duyarlılığında olan yumuşak mı yumuşak başlı bir adam... Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı avukatın yumuşaklığı aldatıcı bir iyilikseverlik. Filmdeki diğer adamlar ise birbirinden beter... Annette Bening mesafeli ama kırılgan Karen’ı yalpalamayan, düzgün bir performansla karşımıza çıkarırken anne olmak isteyen Lucy rolünde Kerry Washington ve Elizabeth rolünde Naomi Watts filmin beş yıldızlık performanslarını sunuyorlar. Özellikle Watts, ‘duygusuz sarışın sürtük’ - ‘sevgiye muhtaç kız çocuğu’ arasında gidip gelen o narin çizgide ustalıkla yürüyor. Kolombiya’nın dünya edebiyatına kattığı büyük bir değer olan Gabriel Garcia Marquez’in oğlu Rodrigo Garcia biraz Alan Ball gerçekçiliği, biraz Iñárritu duyarlılığı ve biraz da Paul Haggis bakışını birleştirerek film çeken bir yönetmen. Nitekim Alan Ball’un “Six Feet Under” dizisinde epey bir bölüm çekmişliği var. İlk filmi “Things You Can Tell Just By Looking At Her” de, ikinci filmi “Dokuz Hayat” (Nine Lives) da kadın duyarlılığına eğilen çok hikayeli filmlerdi. Zaten aksini denediği “Yolcular” (Passengers) adlı psikolojik gerilimde de çuvallam��ştı.

Naomi Watts’ın rol aldığı sahnelerden apayrı güzel bir film çıkarmak mümkün... 14 yaşında hamile kalan bu kızlar hep böyle bilmişlik taslayan çekilmez tipler mi oluyorlar?

ORİJİNAL ADI Mother And Child YÖNETMEN Rodrigo Garcia oyuncular Annette Benning, Naomi Watts, Kerry Washington, Samuel L. Jackson YAPIM 2009 ABD-İspanya SÜRE 125 dk.

Çok duygusal bir sinema filmi ve iyi çekilmiş bir TV dizisi arasında gidip gelen, aynı güçte olmasa da “Sevgi Sözcükleri” ile akraba olan bir film... 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

YEPYENİ BİR HAYAT orijinal adı Yeo-haeng-ja yönetmen Ounie Lecomte OYUNCULAR Kim Sae Ron, Park Do Yeon, Ko Ah-sung YAPIM 2009 Fransa-Güney Kore SÜRE 92 dk.

İnsanın koşul değiştirmeye karşı geliştirdiği reflekslerin resmini çiziyor film. k 12 arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

K

ore asıllı Fransız sinemacı OunIe Lecomte’un İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ilk uzun metrajı “Yepyeni Bir Hayat”, Güney Kore sinemasının ‘sessiz çığlık’ tadındaki kanadından geliyor. Bu ülkenin aksiyon ve korkudaki ustalığına bu kanatta da sıkça rastlıyoruz, ki bu film de belli oranda da olsa tatmin edici bir sonuca ulaşıyor. Babası tarafından yetimhaneye bırakılan küçük bir kızın buradaki ‘isyan’ı üzerine kurulu hikaye, onun ‘yepyeni bir hayat’a teslim olmamak için harcadığı çabanın üzerinde yükseliyor. Atalay Taşdiken’in “Mommo”sunun bittiği yerden başlıyor gibi görünen yapım, bir çocuğun yaşadıklarından yola çıkarak insanın koşul değiştirmeye karşı geliştirdiği reflekslerin resmini çiziyor. Yetimhanelerdeki olumsuz koşulların deşifre edildiği bir film değil bu. Baş karakterin isyanı, geri dönüp onu alacağına dair söz veren babasına aslında. Yeni mekanındaki ‘sevgi’ye de bu yüzden karşılık veremiyor, giderek daha da yabancılaşıyor. Bunun uç noktasıysa kendini toprağa gömme

olarak kendini gösteriyor; yaşadığı düş kırıklığının onu sınırlara götürdüğünü hissediyoruz böylece. Bu film, son derece ‘hassas’ bir konuyu izleyicinin duygularını manipüle etmeden işlemeyi tercih ediyor, doğru da yapıyor. Küçük bir çocuğun yaşadığı ‘acılar’dan nemalanmıyor, onu bir sömürü malzemesi olarak kullanmıyor. Aksine küçük kızın iç dünyasına yönelmekle yetiniyor, onu ‘sempatik’ kılma gibi bir kaygı da gütmüyor. Hâl böyle olunca, izleyiciyi tam bir ‘gözlemci’ konumuna sokuyor yönetmen Lecomte ve aradaki mesafeyi koruma konusundaki ısrarını da sonuna kadar sürdürüyor. Filmin zaman zaman belli klişelere kendini kaptırması ise yapımın ritmini bozuyor, hikayenin evrenselliğine dair düşüncelerimizin bir miktar deforme olmasına yol açıyor. ‘Tamamlanmamış’ olduğu hissiyatı da bu noktada öne çıkıyor.

Küçük oyuncu seçimi ve yönetiminin yetkinliği, bu filmin en önemli kozlarından biri. Filmdeki yan hikayeciklerin bütüne büyük bir katkısı olduğunu söylemek zor.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ANNELER VE KIZLARI

BAŞLANGIÇ CEM

ALTINSARAY

YEPYENİ BİR HAYAT BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

ANNELER VE KIZLARI HHHHH BAŞLANGIÇ

HHHH

SON HAVA BÜKÜCÜ BURAK

GÖRAL

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HHHH

HHHH

HHH H H H H H

YEPYENİ BİR HAYAT

HHH

ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA

HH

HH

B PLANI

H

H

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

HHH

DENEY: DNA

HHH

HHH

ELVEDA

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HH

HH

HHH

HHH

BÜYÜK HATA DECCAL

HHH

GECE VE GÜNDÜZ

HH

HH

HHH

HHH HH

GEZEGEN 51 İLAHLARIN AŞKI

HHH

MÜŞTERİ

HH

HHHHH HHHHH OYUNCAK HİKAYESİ 3

ÖLÜM ZİLİ ÖRNEK AİLE PARİS'TEN SEVGİLERLE

H

HH

SON HAVA BÜKÜCÜ

H

HH

H

HHH

HH

HHH

H

HH

SIRADAN İNSANLAR SİHİRBAZIN ÇIRAĞI

HHH

HH

HHHH HH

HHH

ŞÜPHE

H

YUVA

HHH

HHH

ARKADAŞ

HHH

ÇILGIN KALP

ZİNDAN ADASI

HHH

HH H H H H H

HHH

H HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

H H H HH

HHHH

HHHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

13


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SİNEMA KAÇINCI SANAT?

14

k arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010


Sinemayı ‘Yedinci Sanat’ olarak kabul ederiz ama bu konudaki görüşler çelişkilidir. Örneğin 1914-1953 yılları arasında yaşamış edebiyat eleştirmeni Orhan Burian, sinemayı yedinci değil ‘Altıncı Sanat’ olarak tanımlar. Burian, tiyatroyu ise sanat olarak benimsemez.

S

inemanın ‘Yedinci Sanat’ olarak tanımlanması konusunda hemen herkes hemfikirdir ama önceki altı sanat konusunda bariz bir karmaşa yaşanır. Yedinci sanat sinemanın kendisinden önceki altı sanatın bireşimini gerçekleştirerek yepyeni bir sanat haline geldiği söylenir de söz konusu sanatlar konusunda rivayet muhteliftir. Çeşitli kaynaklara bakıldığında şöyle değişik sıralamalar çıkar karşımıza: Resim ve heykel + Müzik + Tiyatro + Dans + Edebiyat + Mimari... Görüldüğü gibi bu kategorilendirmede, plastik sanatlardan resim ile heykel birlikte ele alınmış ama mimari ayrıca değerlendirilmiş. Doğrusu, pek ciddiye alınacak gibi değil. Bir başka sıralama ise şöyle: Resim + Heykel + Mimari + Dans + Müzik + Şiir... Hemen fark edileceği gibi, burada resim ve heykel ayrılmış, tiyatro devreden çıkarılmış, edebiyat ise şiire indirgenmiş. Bir diğer düşünceye göre de sinemadan önceki altı sanat, Resim + Müzik + Heykel + Edebiyat + Mimari + Tiyatro olarak sıralanır. Resim, müzik, mimari, heykel ve edebiyat (ya da şiir), yerlerini hep koruyorlar. Tartışma, dansın mı yoksa tiyatronun mu bunların yanında yer alacağı konusunda. Aslında sınıflandırma kadar sıralama da önemli. Örneğin ‘Dördüncü Sanat’ hangisidir, merak ediyorum... Ha keza birinciyi, ikinciyi de... Kendi adıma, ‘Yedinci Sanat’ kavramını ortaya atan ilk kişi olduğu iddia edilen, İtalyan asıllı Fransız sinema eleştirmeni Ricciotto Canudo’nun (1879-1923) sıralamasını da tartışmalı bulduğumu belirteyim. Canudo’nun sınıflandırmasıralaması şöyle: Mimari + Müzik + Resim + Heykel + Şiir + Dans... Öncelikle günümüzde, hatta Canudo’nun yaşadığı 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında da kavramsal olarak ‘edebiyat’ın,

çoktandır ‘şiir’in yerini almış olduğu kanısındayım ve meseleyi Aristo’ya kadar götürsek bile şiirden değil edebiyattan söz etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, dans ile tiyatro seçiminde de kafam karışık sayılır... Çünkü, tiyatro da tıpkı sinemayı tanımladığımız gibi, kendisinden önceki sanatların bireşimi değil mi aslında? Hâl böyleyken tiyatro neden ana sanatlardan biri sayılmıyor? Sinema neden ille ‘Yedinci Sanat’ olmak zorunda? Tiyatronun da namusunu kurtararak, ‘Sekizinci Sanat’ olamaz mıydı mesela? İşin bu kısmı bir yana; başta da söylediğim gibi, ayrıntılar farklı olmakla birlikte hemen herkesçe kabul edilen nokta şu: İnsanlık tarihinde beliren altı sanat var ve bir de Yedinci Sanat olarak sinema var. Oysa, ülkemizin deneme ve edebiyat eleştirisi tarihinde önemli izler bırakmış olan, ne yazık ki genç sayılacak yaşta hayata veda eden Orhan Burian’a (1914-1953) göre sinema yedinci değil, ‘Altıncı Sanat’! Burian, çok iyi eğitim almış, dil bilen, Avrupa görmüş bir aydın ve döneminin önde gelen, sözü dinlenir entelektüellerinden biri olmasa, “Buyrun buradan yakın!” ya da “Unutmuştur...” denilip geçilecek bir iddia olarak kalabilirdi ama öyle değil; Burian’ın vurgusu ciddiye alınacak, en azından nedeni konusunda merak uyandıracak cinsten. Orhan Burian, 1937’de yazdığı “Sinema Üzerine” adlı makalesinde (Yayıma hazırlayan: Vedat Günyol, Cem Yayınevi, 1993) aynen şöyle diyor: “Bu yüzyılın başından beri altıncı bir sanat kendini, resim, mimarlık, heykel, müzik ve şiir sanatlarının kurduğu beşler kuruluna kabul ettirmek çabasındadır. Biz, insan aklının bu yeni yaratığına sinema adını veriyoruz.” Yazar, açıkça ‘Beşler Kurulu’ndan ve ‘Altıncı Sanat’tan söz ediyor, listesinde de

dansa ve tiyatroya yer vermiyor. Burian’ın 1932-1936 arasında İngiltere’de yaşadığı ve Cambridge’de öğrenim gördüğü akla getirildiğinde, bu tasnifte dönemin İngiliz sanat çevrelerinin etkisinde kalmış olabileceği düşünülebilir. Öyle veya böyle; Burian’ın ‘Yedinci Sanat’ tanımından habersiz olabileceği ve tümüyle kendince bir sıralama yaptığı, pek inandırıcı gelmiyor bana. Yani bence bilinçli bir tanım bu. Yazıda hayli ilginç satırlar var... Örneğin, “Bu gençliği yüzünden olacak ki, sinema bir sanat olmak onuruyla, daha hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Onu eleştirenler, kolaylığını bayağılık gibi gösteriyorlar. Sinemanın amacı, onlara göre, seyircileri hiç düşünmeye zorlamadan, anlaşılmaktadır. Bay Peyami Safa, ‘zekâmızın merkezini uyutarak sathını oyalar’ diye suçluyor” diyor Orhan Burian. Devamında, ‘eskiye bağlı’ kişilerin (Peyami Safa gibi), sinemayı, ancak tiyatro için kullanılabilecek ‘tiyatro ölçülerine’ göre eleştirdiklerini belirten Burian, sinemanın bir sanat olarak küçümsenmesinin hangi ‘eksik görüşlerden’ kaynaklandığını da anlatıyor. Denemeci-eleştirmen, yazısının ortalarında tiyatrodan ‘tiyatro sanatı’ olarak söz ediyor ama çok belli ki gönlü ve aklı sinemadan yana... Üstelik altı sanat arasında çoğunlukla yer değiştirerek yer verilen tiyatro ile dansın ikisini birden liste dışında bırakmakta tereddüt etmiyor. Kıssadan hisse... Yedinci Sanat, önceki altı sanat, Beşler Kurulu, tiyatro mu dans mı? Pek de düşünmeden kullanageldiğimiz ‘Yedinci Sanat’ tanımı bile gerisinde epeyce fırtına barındırıyor anlaşıldığı üzere. Bay Peyami Safa’nın sinemaya yönelik suçlamalarına bir ara yer veririz nasıl olsa... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere k

15


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

HOLLYWOOD'UN ROTASINI BELİRLEYEN 11 YÖNETMEN

1

Kimi orijinal Amerikan, kimi başka bir ülkeden… Ortak özellikleri, son 10-15 yıldır ana akım sinema dediğimiz, milyarlarca insanın ‘eğlence’si Hollywood’a yön veriyor olmaları… “Başlangıç” ve de Christopher Nolan’dan yola çıkarak 11 yönetmen belirledik.

E

peydir merakla beklenen “Başlangıç”ı (InceptIon) izlerken, yaratıcısı ChrIstopher Nolan’ı bir kez daha alkışlayacaksınız. Malum, Hollywood’a yön vermek her babayiğidin harcı değil. Zeka, yenilikçilik, cesaret, özgünlük, yaratıcılık gibi pek çok meziyet gerekiyor. Son 10-15 yılın lider yönetmenlerini kapsayan bu 11’lik listede şüphesiz Amerikan hatta dünya sinemasından daha pek çok isim yer alabilirdi. Alejandro González Iñárritu, Richard Kelly, Guy Ritchie, Alfonso Cuarón, Tom Tykwer, Timur Bekmambetov, Michael Bay, Alejandro Amenábar, Antoine Fuqua, Kim Ki-Duk, Michel Gondry, Danny Boyle hatta Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan gibi… Biz daha ziyade Hollywood’a odaklandık ve böyle bir liste çıkardık. Tabii kalanlara selam etmeyi unutmadan…

16

k arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

1

CHRISTOPHER NOLAN “Kara Şövalye” (The Dark Knight) gibi bir başyapıttan sonra acaba ne yapacak derken, IMDB’de şimdiden Top 250’de üçüncü sıraya oturan “Başlangıç”la yeteneğinin tesadüfi olmadığını kanıtladı. 1998’de çektiği şaşırtıcı ilk uzun metrajı “Takip”ten (Following) bu yana, her filmiyle başarı grafiğini bir adım öteye taşıdı. “Akıl Defteri”nde (Memento) öyküyü sondan başa doğru anlatarak seyirciyi şaşırtan, yerlerde sürünen Batman imajını “Batman Başlıyor”la (Batman Begins) yeniden zirveye taşıyıp “Kara Şövalye” ile taçlandıran, “Prestij”le (The Prestige) entrikalı dönem filmi nasıl çekilir dersi veren Nolan, son eseri “Başlangıç”la insan zihninin dehlizlerinde dolaşıyor. Ve film 1970 doğumlu İngiliz ustanın tam da doğum gününde, 30 Temmuz’da vizyona giriyor. İyi ki doğdun Christopher Nolan!

2

BRYAN SINGER Amerikalı Bryan Singer, 1993’te “Public Access”le yönetmenliğe adım attı. Fakat 1995’teki meşhur “Olağan Şüpheliler”le (The Usual Suspects) parladı. Seyirciyi ters köşeye yatıran senaryosu ve şahane kadrosuyla film, 1990’ların ‘hit’iydi. Ardından çektiği “Öğrenci” (Apt Pupil) pek ilgi görmedi. Ancak 2000’lere “X-Men"le girdiğinde Singer, ikinci kez A listesindeydi. Film; efektleri, senaryosu ve oyuncularıyla çocukça uyarlamaların sonunu getirdi. Ardından gelen çizgi roman uyarlamalarına ağabeylik etti. 2006’da “Superman Dönüyor” (Superman Returns) ona güvenle emanet edildiğinde, maalesef ortaya pek dişe dokunur bir şey çıkmadı. “X-Men 2”, “Operasyon Valkyrie” gibi iyi filmlerin ardından, gelecek yıllarda izleyeceğimiz “Battlestar Galactica” ve “Excalibur”la bakalım Hollywood’a nasıl bir yön verecek?


2

3

3

WES ANDERSON Ülkemizde adı pek bilinmese de, Wes Anderson çoktan ekol olmuş durumda. Hoş, kendisi de zaten gişeleri sallamak yahut geniş kitlelere hitap etmek derdinde değil. En basit tabiriyle ‘tuhaf’ diyebileceğimiz atmosferlere sahip yapıtlarında, karakterlere yoğunlaşıp onlara değişik deneyimler yaşatıyor. Halen ‘en iyi işi’ olarak görülen ilk filmi “Bottle Rocket”ten sonra “Çılgın Liseliler” (Rushmore), “Tenenbaum Ailesi” (The Royal Tenenbaums), “Steve Zissou ile Suda Yaşam” (The Life Aquatic With Steve Zissou), “Küs Kardeşler Limited Şirketi” (The Darjeeling Limited) ve en son Oscar’larda adı geçen “Yaman Tilki” (Fantastic Mr. Fox) ile bildiği yoldan yürümeyi sürdürüyor. Kullandığı muazzam müzikler, görüntü ustalığı, star yönetimi, onun alametifarikaları.

4

ANDY & LANA (LARRY) WACHOWSKI Milenyum arifesinde öyle bir filmle karşılaştık ki, yer yerinden oynadı. Bu filmin DVD çılgınlığını tetiklediğini, show room’larda gösterilen sahneler sayesinde ev sineması satışlarını artırdığını hatırlıyoruz. Evet; “The Matrix”... Trinity’nin havada tekme attığı veya kurşunu ağır çekimde gördüğümüz sahnelerde kullanılan ‘bullet-time’ tekniğini sinemaya armağan eden Wachowskiler, öyküyü üçe tamamladılar. Ancak ilk filmin yeri hep bir başka oldu. “The Matrix” öncesi “Tuhaf İlişkiler” (Bound) adlı hoş bir kara film çeken biraderler, 2008’deki “Hızlı Yarışçı” (Speed Racer) felaketinden sonra, kendilerini sağlam bir drama adamış durumda. Eşcinsel bir Amerikalı askerin, bir Iraklı’ya âşık olmasını anlatan “C.N.9.” 2012’nin bombalarından olacak gibi…

4

5

5

PAUL THOMAS ANDERSON Uzun metraja 1996’da “Sydney” (Hard Eight) adlı sert bir polisiyeyle merhaba demişse de, hepimiz onu 1997’deki ikinci filmi “Ateşli Geceler”le (Boogie Nights) tanıdık. 70’lerin porno sektörüne gayet sağlam ve unutulmaz bir bakış fırlatan film, Anderson’ın sonraki başarılarının da garantörüydü aynı zamanda. Öykülerini sıradan denebilecek insanlar ve olaylar üzerine kuran ama tam da o noktada şaşırtıcı olmayı başarabilen yönetmen, oya gibi işlediği karakterlerinin başlarından geçenlerle sürprizler yaratmayı, ilgiyi her an ayakta tutmayı başarıyor. Nitekim bunun örneklerini “Manolya” (Magnolia), “Aşk Sarhoşu” (Punch-Drunk Love) ve en son “Kan Dökülecek”te (There Will Be Blood) ziyadesiyle gördük. Bu yıl 40’ına basan yönetmen, artık en büyükler arasında…

k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

DARREN ARONOFSKY Sadece “Bir Rüya İçin Ağıt”ı (Requiem For A Dream) çekip, bir daha yönetmenlik yapmasa bile olurdu belki… Hoş, ondan evvel yönettiği ilk filmi “Pi”nin de sinemaseverler için ne kadar heyecan verici olduğunu hatırlatırız. Ama 2000 yapımı “Bir Rüya İçin Ağıt”, kendisinin de hâlâ aşamadığı bir zirve. Öyküleme tekniğinden efsane olmuş müziklerine, baş döndürücü kurgusundan taşıdığı medya eleştirisine kadar yanına kolay yaklaşılmayacak bir başyapıt bu… TV’deki kan emici yarışmalardan başka hayatı olmayan yaşlı anne, eroin bağımlısı oğlu, sevgilisi ve daha pek çok detay. Belki çoktan “Şampiyon”la (The Wrestler) tanımışsınızdır. Veya arada “Kaynak”ı (The Fountain) görmüşsünüzdür ama Aronofsky’yi henüz keşfedecekseniz, tercihiniz “Bir Rüya İçin Ağıt” olmalı…

18

arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 k

7

ZACK SNYDER Video klipleri yönetip görüntü estetiği konusunda şerbetlendikten sonra 2004’te yönetmen koltuğuna oturan Zack Snyder, henüz üç film çekmiş olmasına karşın Hollywood’un göz bebeği. Zombileri ilk kez hantal birer uyurgezer olmaktan çıkarıp, normal insanlar gibi hareket edebilen yaratıklara dönüştüren “Ölülerin Şafağı” (Dawn of the Dead), türe yeni bir açılım getirmişti. Acaba tesadüfi bir başarı mı derken, 2006’da olay-film “300 Spartalı” (300) çıkageldi. Tabloyu andıran görüntüleri, çizgi roman estetiğiyle oluşturulmuş atmosferiyle, hayranlık uyandırıcı bir sinemayla karşı karşıyaydık. Herkes onu ‘fazla Amerikalı’ diye eleştirirken bu kez de “Watchmen”e imza attı ki, şimdiye dek yapılan en aklı başında çizgi roman uyarlaması dersek yanlış olmaz…

7

8

J. J. ABRAMS Sadece “Lost” ve “Alias” desek yeterli sanırız. Hollywood’un son harika çocuğu J. J. Abrams, elini attığı her projeyi uçuran, geniş kitleleri kendine bağlamayı bilen gerçek bir deha... Geçmişte “Armageddon”, “Asla Yabancılarla Oynama” (Joy Ride) gibi filmlerin senaryosunu yazar Abrams, asıl çıkışı sinemada değil televizyonda yaptı. “Alias” ve “Lost”la reyting rekorlarını altüst eden yapımcı-senarist-yönetmen, kaçınılmaz olarak beyazperdeye geri döndü. Yönetmeyi üstlendiği iki proje de, artık rafa kaldırılmak üzere olan görece sönükleşmiş seriyallerdi. “Görevimiz Tehlike III” (Mission: Impossible III) ve “Star Trek” filmleriyle her iki ‘marka’yı da tekrar şaha kaldırdı. Bu yıl TV’ye “Undercover”la dönerken, 2011’de “Super 8” adlı filmle sinemalarda boy gösterecek.

8


9

9

GUILLERMO DEL TORO 1993’te ülkesi Meksika’da tuhaf ve büyüleyici vampir hikayesi “Cronos”u çektikten sonra gittiği Hollywood’da “Tehlikeli Yaratıklar” (Mimic) gibi bir gişe filmi ona emanet edildi. Ardından vatanında “Şeytanın Belkemiği”ni (El Espinazo Del Diablo) çekti ve sonra yine Hollywood… Korku, gerilim ve fantastik türde filmlere olan merakını tüm filmografisinde görebileceğiniz Del Toro, “Blade II” ve “Hellboy”u yönetip gişe sınavlarını başarıyla verdi. “Hellboy” için aslında şahane bir çizgi roman uyarlaması ve Del Toro başyapıtı diyebilecekken, o herkesi tam kalbinden vuran olağanüstü güzellikteki “Pan’ın Labirenti” (El Laberinto Del Fauno) çıkageldi. Ve en son “Hellboy II: Altın Ordu” (Hellboy II: The Golden Army)... İşte size, bundan sonraki filmlerinden de şüphe etmemeniz gereken usta bir yönetmen…

10

10

JAMES MANGOLD 1995’te “Şişman” (Heavy) adlı ilk filmini görenler, görmeyenlere öyküyü öve öve bitiremediler. Liv Tyler’lı “Şişman”ın başarısı, ona Hollywood kapılarını açmasa şaşardık. Nitekim 1997’de De Niro ve Stallone’li “Güçlüler Bölgesi” (Cop Land) ile ustalığa çarçabuk yükseldi. 1999’da “Aklım Karıştı” (Girl, Interrupted) ile Oscar’lardaydı. Türler arasında dolaşmayı, bazen de ciddiyete es verip eğlenceli filmler çekmeyi seven Mangold “Büyülü Çift” (Kate & Leopold) ile romantizmi, “Kimlik” (Indetity) ile gerilimi denedi. 2005’e Oscar’lı “Sınırları Aşmak” (Walk The Line) ile damga vururken, 2007’de “3:10 Yuma” (3:10 To Yuma) ile westernin hasını çekti. Son filmi “Gece ve Gündüz”ü (Knight & Day) gördüyseniz, Mangold için eğlence vaktinin geldiğini anlamışsınızdır.

11

11

PAUL W. S. ANDERSON Şiddet dolu “Ölümcül Savaş”la (Mortal Kombat) adını duyurmasına karşın, Anderson’ın asıl yönetmenlik başarısı 1997’ye denk geliyor. Tüyler ürpertici uzay gerilimi “Ufuk Faciası” (Event Horizon) ve ardından gelen bilimkurgu “Asker” (Soldier) ile bir anda, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başardı. Bol efektli, oyuncaklı bilimkurgu-aksiyonları seven Anderson, gişe garantisi olan büyük bütçeli yapımlarla yola devam etti. “Ölümcül Deney” (Resident Evil), “Alien Predator’e Karşı” (AVP: Alien vs. Predator) 2000’lerin akılda kalan yapımları oldu. “Ölüm Yarışı” (Death Race) ile işin içine sistem eleştirisini de katan Anderson, “Resident Evil: Afterlife” ve “The Three Musketeers”la yola sağlam şekilde devam ediyor.

30 Temmuz - 05 Ağustos / arkapencere k

19


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

SUSPIRIA Korku üstadı Dario Argento’nun keskin usturasından çıkan 1977 yapımı “Suspiria”, izleyen seyircinin içinin kıyıldığı, insanda ‘kara tahtanın tırnakla kazınma sesi’ kadar rahatsız edici bir etki bırakan, anıtsal bir şaheser.

D

arIo Argento’nun, korku sinemasının sınırlarını hayli genişleten bir yönetmen olduğu söylenebilir. Kan söz konusu olunca elini asla korkak alıştırmayan bir dizi yönetmen de ilerleyen yıllarda onun filmlerinden cesaret almışlardır. Çektiği stilize filmlerle tüm korku severler başlarını İtalya’ya çevirmişlerdir. Argento, 1970’te başlattığı bu yeni korku ekolünün zirvesini ise yedi yıl sonra “Suspiria”yla görmüş, korku sinemasının çehresini değiştirmiştir. Film, bale eğitimi için Almanya’daki Tanz Akademisi’ne gelen Amerikalı genç kız Suzy Bannion’ın havaalanına inmesiyle başlar. Hava yağmurlu, gök gürültülüdür. Suzy taksiye atlar ve akademinin taşradaki binasına gelir. Tam kapıdan girecekken, dışarı fırlayan ve panik halinde bir şeyler mırıldanan bir kıza rastlar. Gördüğü kız o gece vahşice katledilecek, Suzy günler geçtikçe tuhaf şeylerin döndüğü bu gizemli ‘eğitim yuvası’nda kimi ‘cadılıklara’ tanık olacaktır. Harry Potter sağolsun, cadılık ve büyücülük günümüzde romantik bir hale evrildi. Tanz’ın ürkünçlüğü yerini Hogwarts’ın sempatikliğine devretti. Yine de, Argento’nun adım adım inşa ettiği eşi benzeri bulunmaz atmosferle, Tanz Akademisi sinema tarihinin en ürpertici birkaç mekanından biri olarak anılmayı hak ediyor bugün. Bir masalın kabusa tercümesi, bir uğursuzluğun korku destanına dönüşmesidir bu film ve her şeyden önce bunu atmosferiyle başarır. Rengin ve müziğin bir öyküyü böylesine desteklediği, giderek onun organik bir bağı haline geldiği başka pek az film vardır. Argento’nun çekimlerden önce görüntü

yönetmeni Luciano Tovoli’ye 1937 yapımı “Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler”i (Snow White and the Seven Dwarfs) izletmesi boşuna değildir. “Suspiria” bir masal ile kabusun çiftleşmesinden doğmuştur sanki. Dönemin efsane progresif rock grubu Goblin’in elinden çıkan tınılar filmin sürreel atmosferine büyük bir şevkle hizmet eder. Hem bir gürültü hem bir hırıltı hem de bir homurtudur müzikler. Filmin görüntüleri içinse ayrı bir paragraf açmalı. İlk sahnesinden son sahnesine “Suspiria” ‘kırmızı’ ile ‘mavi’nin savaş alanıdır. Bir iki sahnede ‘yeşil’ başını içeri uzatsa da neredeyse tüm film birbirinin tam zıddı olan bu iki ana renk arasındaki bilek güreşi şeklinde cereyan eder. İki parçalı bu paleti ifrat halinde tüm sahnelere boca eder Argento. İç mekanlar kırmızının, dışarısı ise mavinin hakimiyetindedir. Bu iki renge öylesine bağımlıdır ki film, örneğin bir sahneye kıpkırmızı oje süren bir kızın ayrıntı plan ellerinden başlarız. Gotik korkuyu bu iki rengin ellerine teslim eder yönetmen. Tam bir mizansen ustasıdır Argento. Dublajdan kaynaklanan düşük kalite oyunculuğu incelikle planladığı mizansenlerle örter. Kurduğu o parça tesirli atmosfere sırtını dayamaz, onu zarif ayrıntılarla destekler. Özellikle cinayet sahnelerine adım adım yaklaştığımızda özenli mizansenlerini cebinden çıkarıverir. Az sonra öleceğini bildiğimiz bir kızı bir ampulün arkasına yerleştirmek gibi basit bir fikirden bile enfes kadrajlar çıkarır. Sinemada atmosfer yaratmanın kitabını yazar adeta “Suspiria”da Argento. Sinemasal anlamda Hitchcock’un mirasçılarından söz edeceksek, öz oğlu olarak Dario Argento’yu işaret edebiliriz. Argento,

sadece psikanalize duyduğu derin meraktan dolayı değil, en az ‘babası’ kadar sinemasal aygıtların izleyici üzerinde yaratacağı tesire uzun uzadıya kafa yorduğu için de Hitchcock’un birinci dereceden akrabasıdır. Öte yandan, Udo Kier’in bedenindeki Dr. Frank Mandel’in bir sahnede Suzy’ye söylediği “Kötü şans kırık aynalardan değil, kırık zihinlerden gelir” sözü Argento sinemasını en duru haliyle özetleyen de cümledir aynı zamanda. Argento’nun Hitchcock’un torunu diyebileceğimiz nice filmi vardır, “Suspiria” artık kendi başına ayakta durmayı becerdiği, rüştünü ispat ettiği ilk filmidir belki, gelgelelim içindeki çok özel birkaç Hitchcock göndermesini gözden kaçırmak da mümkün değildir. Gözleri görmeyen Daniel’in köpeğiyle Münih’in Königsplatz meydanında gece vakti in cin top oynarken öldürüldüğü sahne, “Gizli Teşkilat”ta (North By Northwest) Roger Thornhill’in ilaçlama uçağı tarafından tarlada kovalandığı meşhur sahneyle bağlantılandırılabilir. (Sahnede, saldırının ‘yukarıdan’ geldiğini ima eden bir kamera açısı da vardır.) Suzy’nin, odasına giren bir yarasayla boğuştuğu an da belleğimizi doğrudan “Kuşlar”ın (The Birds) finalinde Melanie’nin uğradığı ‘tecavüz’e yönlendirir. Lakin en ürpertici Hitchcock göndermesinden bahsedeceksek, filmi doğrudan sonuna sarmamız lazım. Suzy’nin finalde Helena Marcos’la tülün ardından yüzleştiği sahne akılları hemen “Sapık”ın (Psycho) finalinde Lila’nın Bayan Bates’e rastladığı o tüyler ürperten zirve anına götürür. “Suspiria”nın gösterime çıktığı 1977’de Hitchcock henüz hayattaydı. Bisiklet sürmesini yeni öğrenen bir oğlun babasına bunu gösterme hevesi vardır sanki bu filmde. k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

21


Esrar Perdesi KEMAL EKİN AYSEL (Torn CurtaIn, 1966)

BEYAZPERDEDE KIYAK EMEKLİLİK SEVDASI S

uç filmlerinin önemli bir alt dalı, son vurgun filmleri sayılabilir. Gerçi son vurgunların, kesişen kümeler mantığıyla, suç filmlerinin bir alt dalı olmaktan çıkıp, başka janrlara bulaştığını da görüyoruz. Örneğin efsane boksör Rocky, “Rocky Balboa”da son bir kez ringe çıkıp eski şaşaalı günleriyle hesaplaşmayı ve yaşlılığı kabullenmeyi planlıyordu. Oscar’lı ilk filmin formülüne dönüp, kaybederek kazanma hikayesi yazıyordu. Rocky, ringde kaybediyordu belki ama bir mağlup değildi yeniden. Kendini tamamlamış bir insan olarak, ruhumuz yeter, hayatta hedeflediği bir noktaya varmanın kıvancıyla ringden ayrılıyordu. Hedefe varmak, mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek, kazanmaktan daha önemliydi çoğu zaman. Rocky, son bir büyük iş peşindeki kahramanlar arasında ayrıksı bir örnek olarak okunabilir. Son vurgunlar ekseriyetle kiralık katillerin ve azılı soyguncuların hayali oluyor zira. Bu karakterlerin, son bir büyük iş, bir büyük voli hayali peşinde koştuğunu izliyoruz beyazperdede. Fakat böyle suçlulara, örneğin bir korku filmi seri katiline yabancılaştığımız gibi yabancılaşmıyoruz. Son bir iş peşindeki adamlar, aslında kefaret peşindeki adamlar oluyor gözümüzde. Bu son iş, onlar için bir emeklilik fırsatı. Suç batağındaki hayatlarına sünger çekip yeni bir sayfa

22

arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 k

açma, arınma imkanı. Son vurgunun altından başarıyla kalkabilirlerse, tamamen yeni bir insan olarak doğacaklar. Belki Meksika’ya kaçıp yaşamlarının geri kalanında bitmeyen bir tatil yapacaklar. Belki adları temize çıkacak ve normal bir vatandaşa dönüşecekler. Belki kazandıkları parayla sıfırdan bir hayat kuracaklar. Belki kendilerine hâlâ bu işin piri olduklarını ispatlayıp yıkılan gururlarını ayağa dikecekler. Hedef hayırlı olduğu için, seyirci son vurgun peşindeki başkahramanla rahatlıkla özdeşleşebiliyor. Onun temelde bir kanunsuz oluşu, günahlarından arınma ve tövbe etme niyeti doğrultusunda affedilebilir oluyor.

B

u hafta gösterime giren ve yılın önemli ve büyük filmlerinden biri olan “Başlangıç”ın (InceptIon) kahramanı Dominic Cobb, işte böyle bir adam. Bu dosyaya ilham vermesinin dışında, son bir iş peşindeki suçlu karakterini kristalize eden bir yapısı var. Öncelikle, tövbekarlığın eşiğinde bir adam bu. Geçmişindeki bireysel travma, onun günah çıkarma ve emekli olup bu pis işi terk etme arzusunu keskinleştiriyor. Rüya alemine kurban verdiği karısı onun ekmek parasını kazandığı rüya aleminden uzaklaşmasına neden oluyor. En iyi bildiği iş, artık omuzlarında bir yük. Onu ailesinden ayıran, memleketinden uzak bırakan bir pişmanlık odağı. İnsanların

rüyalarına girerek bilgi çalan ve şirketler arası casusluk alanında faaliyet gösteren Cobb, kendisine sunulan kurtuluş fırsatı nedeniyle son büyük işi kabul ediyor. Bir işadamının zihnine rakip firmanın talebi doğrultusunda bir fikir yerleştirmesi gerekiyor. Fikir çalmak onun için çocuk oyuncağı. Fakat bir zihne fikir enjekte etmek, bir insanı inanmadığı bir şeye inandırmak dünyanın en zor şeyi. Nüfuzlu işverenin para teklifinin yanında Cobb’u ailesine kavuşturabilecek güce sahip oluşu, kahramanın bu zor görevi kabul etmesine neden oluyor. Filmin buradan sonrası Cobb ve ekibinin, hedefteki işadamının zihnine sızıp rüya içinde rüyalar yaratarak amaçlarına ulaşma maceralarını anlatıyor. Cobb, son işin altından kalksa da yönetmen bize Cobb’un fırıldağıyla büyük bir oyun yapmayı ihmal etmiyor. Bu oyuncak fırıldak, temsil ettiği leitmotif değeriyle önce “Yurttaş Kane”in (Citizen Kane) ‘gül goncası’ lakaplı kızağına benzetilebilir. Lakin, filmin sert bir, anlamı açık bırakılarak ve seyirciye yığınla soru göndererek bitişiyle, film “Ölüm Takibi”ne (Blade Runner) daha yakınsıyor. Dahası fırıldak yani bu kilit nesne “Ölüm Takibi”nin başkahramanı Rick Deckard’a bırakılan origami heykelciklerle, özellikle de finaldeki tek boynuzlu at origamisiyle analog anlamlar taşıyor. Bu yazı açısından iki film arasındaki daha önemli ortaklık, Deckard’ın da aynen Cobb gibi son bir iş için maceraya atılması

Affedilmeyen (Unforgiven)

Son zamanların en dikkat çeken filmi “Başlangıç”ın kahramanı Dominic Cobb, kabaca baktığınızda son büyük vurgun peşindeki bir hırsız. Alanında da tek değil. Sinema tarihi onun gibilerle dolu. Son bir iş yapıp kazandıklarıyla günahlarından arınmak isteyen kahramanlar yıllardır perdeyi süslüyor.


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Ölüm Takibi (Blade Runner)

Rocky Sonsuz Firar (The Getaway)

şüphesiz. Neon tabelaların ışıklarıyla ve yağmurla yıkanmış geleceğin Los Angeles’ının sokaklarında gönülsüzce en iyi yaptığı işi son bir kez yapmak zorunda kalır: İnsan suretindeki biyolojik robotlar olan ve dünya dışı kolonilerde ağır işlerde çalıştırılan replikaları avlamak. Dünyaya kaçan bir avuç replikanın tek derdi insan olmaktır oysa. Dört yıllık yaşam sürelerine bir çare arayan bilinç ve duygu sahibi robotlar, insanca yaşamaktan başka bir talep öne sürmezler. Buna karşın Deckard, polis teşkilatının kirli işlerini yeniden yapmak zorunda kalır. Bir bir bu robotların peşini sürüp onları ortadan kaldırır. Normalde bu son bir büyük iş değildir Deckard için. Fakat bir replika olan Rachel ile tanışması ve ona âşık olması sürdürdüğü avın çehresini değiştirir. Rachel ile mutlu bir hayat istiyorsa, kadını öldürmeyip kaçırmak, gözden ırak bir diyara yol almak zorundadır. Filmin ilk versiyonunun (yani bizde 1984’te “Mahşerin Fedaisi” adıyla vizyona giren stüdyo kurgusunun) sonunda Los Angeles’ın karanlığından kaçıp ormanlık, ferah bir coğrafyaya varır Deckard ile Rachel. Haliyle başkahramanın bu son büyük işin altından kalkıp, teşkilatı kandırıp özgürlüğüne kavuştuğunu hissedebiliriz. Fakat yönetmenin gerçek kurgusunda (yani bizde “Ölüm Takibi” adıyla 1993’te gösterilen, esas aldığımız versiyonda) Deckard, Rachel’i alıp kaçacakken şüphe içinde kalır. Rüyasında gördüğü tek boynuzlu at, origami halinde kapısının önüne bırakılmıştır. Rüyalarına kim sızabilir? Yoksa onun da hafızası, aynen replikalar gibi bir yalan mıdır? “Başlangıç”ın sonunda Christopher Nolan’ın seyirciye bıraktığı soru gibi, “Ölüm Takibi”nin yönetmeni Ridley Scott da seyircisini eli boş göndermez. Deckard’ın da bir replika olduğundan şüphe etmemizi, bunu tartışmamızı isteyerek başyapıtını bize teslim eder. “Ölüm Takibi” harmanladığı sayısız stili, sanki 50’li yıllarda çekilmiş klasik bir kara film öyküsünün üzerine giydirir. Bu bakımdan, kara filmlerin vazgeçilmezi olan ‘son bir büyük iş’ temasını da kullanması boşuna değil. Stanley Kubrick’in henüz o sinemanın çehresini değiştiren ve beş benzemez filmlere imza atmaya başladığı yıllara start vermemişken çektiği nefis klasik Hollywood filmlerinden biri olan ara filmlerden biri olan 1956 tarihli “Son Darbe” (The Killing) de bunlardan biridir. Hapisten yeni çıkmış sert adam Johnny Clay (Sterling Hayden) ve ekibi bir


Acımasız Katil (Dip Huet Seung Hung)

hipodrom soygunu planlarlar. Clay’in amacı, sevgilisiyle kaçıp rahat rahat yaşamasına yetecek kadar parayı vurup bu kirli işlerden el etek çekmektir. Fakat her ‘son vurgun’ filminde olduğu gibi burada da işler ters gider. Kara filmlerin olmazsa olmazı bir kötü kadın (femme fatale) işleri karıştırır. Para herkesin elinin kiri olur.

A

dı çok Fransız olsa da aslen bir Amerikalı olan ve 50’li yılların komünist avı döneminde ülkeyi terk etmek zorunda kalan yönetmen Jules Dassin, Fransa’ya yerleşip orada ardı ardına başyapıtlar çıkarmaya başlamıştı. Bunlar arasında “Rififi”nin (Du Rififi Chez Les Hommes) yeri büyük. Zira Amerikan klasik kara filmlerinden esinlenen ve türü revize eden Fransız kara filmlerinin ilk örneklerinden biriydi bu film. Filmin ortasında yarım saatlik bir bölüm tamamen bir kasa soygununu anlatıyordu ve bu uzun sahnede ne diyalog ne müzik kullanılmıştı. Karşılığında ise eşsiz bir gerilim inşa ediliyordu. Bu mücevher soygunu, hapisten yeni çıkmış sert hırsız Tony le Stéphanois’in son büyük işi olacaktı. Fakat yıllar sonra bu filmden gani gani esinlenen Quentin Tarantino’nun “Rezervuar Köpekleri”nde (Reservoir Dogs) tekrarlayacağı üzere, büyük para için alınan riskler, silahlı hırsızları birbirine düşürüyordu. Neticede son sözü kurşunlar söylüyor, son bir büyük

vurgun peşindeki kahramanlar kara filmlere yakışır şekilde ölüyordu. Sadece kara film döneminde ya da “Ölüm Takibi” gibi neo-noir’larda ele alınmadı son vurgunlar. Modern suç hikayelerinde de gangsterler, çete elemanları, banka hırsızları hep büyük vurgunların peşine düştüler. Bunların en rafine örneği muhtemelen modern bir suç sineması klasiği olan “Büyük Hesaplaşma” (Heat) sayılabilir. Michael Mann’ın Al Pacino ve Robert De Niro’yu ilk kez aynı film içinde değilse de ilk kez aynı sahnede buluşturmayı başardığı başyapıtı, soygun üzerine koca bir kariyer inşa etmiş kanun kaçağı ile onu yakalamaya ant içmiş polis arasında geçen bir köşe kapmacadır. Robert De Niro’nun canlandırdığı Neil McCauley, Los Angeles’in kasası en dolu bankasını soyup ülke dışına çıkarak rahat ve sorunsuz bir emeklilik hayalini kurar. Al Pacino’nun oynadığı Vincent Hanna ise, iş ahlakının sınırlarını zorlayan, ailesini tamamen yaşamının dışına itmiş, mesleğiyle evli bir polistir. McCauley çetesini takıntı haline getirmesi ise o meşhur çatışma sahnesine ve bir sürü polisin çatışmada hayatını kaybetmesine neden olur. Buna karşın Hanna, ömrünün sonuna dek bir daha çalışmak zorunda kalmayacağı kadar parayı çalan adamı yakalamayı başarır. Bu bir Pyhrrus zaferidir öte yandan. Karşılığında çok fazla ödün verilmiş, çok fazla bedel ödenmiştir.

Michael Mann ister istemez son vurgun sinemasında bir gedik açar. Bu sefer, özdeşleşme ufkumuzu ortada bırakır. Soyguncunun da polisin de tarafını tutamayız. Hangisi kazanırsa kazansın, yalancı bir zafer olacaktır bu. Polisle hırsızın filmin finalinde el ele tutuşmaları, muhtemelen bu iki karakterin de bu gerçeğin farkında olduklarını doğrular. “Büyük Hesaplaşma”da başkarakterlerden biri bir polis olmasaydı ve McCauley’in çetesi mutlu sona koşsaydı, film yine aynı etkiyi yaratacak mıydı bilinmez...

Ç

oğunlukla soyguncuların ve hırsızların tekelinde olan son vurgun hayali, sinemada çoğu zaman kiralık katillerin de tövbe etme çağlarına denk geliyordu. Hong Kong sinemasının çehresini tek başına değiştiren ve yurtdışından Hollywood’a transfer olan yönetmenler çağını başlatan John Woo’nun adını dünyaya duyuran 1989 tarihli filmi “Acımasız Katil” (Dip Huet Seung Hung), tövbekarlık arifesindeki bir kiralık katilin hikayesini anlatıyordu. Katil, daha önceki bir paralı cinayeti işlerken yanlışlıkla çatışmanın arasında bıraktığı ve kör ettiği bir şarkıcıyı himayesine alıp ameliyat ettirtmek için son bir işi kabul ediyordu. Fakat farkında olmadan hedefteki adama dönüşüyordu. Kendisine karşı kurulan tuzağın içine çekilmesine karşın kadına k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

25


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

karşı duyduğu sorumluluk duygusuyla kötü adamları ortadan kaldırıp günahlarının bedelini ödemeye ve bir arınma duygusu yaşamaya çalışıyordu.

S Vahşi Belde (The Wild Bunch)

Büyük Hesaplaşma (Heat) Rififi (Du Rififi Chez Les Hommes)

oygun filmlerinde son işler her nasıl ki emeklilik hayalinin bir parçasıysa, kiralık katillerin son işleri de her zaman bir hesaplaşmanın, tövbenin, yeniden doğuşun tetikleyicisi olur. İster günümüzde geçsin, ister vahşi batıda, son büyük iş silahşorun hayatını kökten değiştirir. Yıllarca kadın erkek ayırmadan onlarca insanın canına kıymış, sonra elini temizleyip kendine sakin bir düzen kurmuş, çocuklarıyla nezih bir çiftlik hayatı süren William Munny westernler açısından harika bir örnek. Clint Eastwood’un şaheseri “Affedilmeyen”in (Unforgiven) başkahramanı, çocuklarının geleceğini kurtarmak, son bir para kazanmak için bir cinayet işi kabul ediyor. Kasabanın fahişelerine zulmeden bir çeteyi ortadan kaldırmak için kendisi gibi emekli bir silahşoru ve maceraya meraklı fakat deneyimsiz bir genci yanına alıyor. Türe getirdiği yeni solukla sinemada taşları yerinden oynatan bu western şaheserinde, tövbe etmenin çoğu zaman suçlunun içindeki çekirdeğin alevini söndüremediğini görüyoruz. Tam huzur bulacakken kapısı çalınan katil, eğer sınırları zorlanırsa asla affedilemeyecek olduğunu, can çıkmadan huyun çıkmayacağını gösteriyor. Sam Peckinpah’ın western revizyonizminin tohumlarını atan şaheseri “Vahşi Belde”de (The Wild Bunch) de bir grup yaşı geçkin haydudun hikayesini izliyorduk. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde geçen filmde, vahşi batı devri çoktan kapanmıştı. Bu kovboy eskileri, tükenmekte olan bir neslin son temsilcileriydiler. Son bir vurgun yapmak için giriştikleri banka soygununda baskına uğrayınca Meksika’ya kaçıp para için Meksika ordusu adına tren soygunu yapmaya çalışıyorlardı. Son büyük çatışma sahnesiyle meşhur olan adı gibi vahşi film, nesli tükenen bir grup adamın son büyük vurgununun aslında para ya da altın değil, yaşadıkları gibi yani vuruşarak ölme fantezisini gerçekleştirmek olduğunu ortaya koyar gibiydi. Sam Peckinpah, son büyük iş kavramını seven yönetmenlerden sayılabilir. “Bana Onun Kellesini Getirin” (Bring Me The Head Of Alfredo Garcia) bu türün iyice sınırlarını zorlayan bir filmdir örneğin. Alkolik bir barmen ve fahişe sevgilisi, bir milyon


Başlangıç (Inception)

dolarlık ödül için kelle avcılığına soyunur. Ya da bu filmden iki sene önce çektiği “Sonsuz Firar”da (The Getaway) da son vurgun teması, kötü giden soygun klişesinin tuhaf bir varyasyonuyla harmanlanır. Hapisteki suçlunun karısı, adamın salıverilmesi için nüfuzlu insanlarla yatar. Adam, hapisten çıkarılmasına rağmen, kirli bir şerif tarafından soygun yapmaya zorlanır. Özgürlüklerine kavuşmak adına her türlü oyuna alet olan karı koca, soygunun kötü gitmesiyle sonsuz bir kaçışa mahkum olur.

S

on soygunu sevenlerden biri de bukalemun yönetmen Steven Soderbergh sayılabilir. George Clooney’nin başrolünde oynadığı “Aşk Ve Para”da (Out Of Sight) hapisten kaçan ve kaçış sürecinde Jennifer Lopez’in canlandırdığı FBI ajanına âşık olan soyguncu, hasbelkader eski çete arkadaşlarının işlerine bulaşıp son bir soyguna kalkışmak zorunda kalır. Sevgilisinin uyarılarına karşın girdiği iş ters gidince bizzat kadın tarafından tutuklanır,

seyirciyi hüzne boğar. Yine Clooney ile Soderbergh ortaklığı olan “Ocean’s Eleven” de Clooney’in karakteri hapisten çıkar çıkmaz eski çetesini toplayıp beyazperdenin gördüğü en matrak ve yüklü soygunlardan birine girişir. Bir gecede üç büyük Las Vegas gazinosunu soymayı başarırlar, herkes için emeklilik parası çıkmıştır. Devam filmlerinde bu erken emekli hırsızlara bir türlü rahat verilmez ve durmadan sektöre geri dönmek zorunda bırakılırlar gerçi ama ilk film baz alınırsa, tüm son vurgun filmleri içinde en başarılı ekibin Danny Ocean ve şürekası olduğu ortaya çıkar. Tam olarak son vurgun sayılmasa da çoğu zaman polisler de aynen “Ölüm Takibi”nin replika avcısı gibi emeklilikleri öncesinde belalı bir işe bulaşır. “Yedi”nin (Se7en) yaşlı ve bilge dedektifi William Somerset’in (Morgan Freeman) emekliliğine bir hafta kalmıştır örneğin. Fakat öyle kompleks ve kafa karıştıran bir seri katil ortaya çıkar ki, adamın huzurlu bir emeklilik beklentisi, bir haftalık sürede çöpe gider. İncil’deki yedi büyük günahı cezalandırmak üzere cinayetler işleyen

katil, dedektifin yaşamını sorgulamasına yol açar. Daha eğlenceli bir örnek de “Cehennem Silahı” serisinin Roger Murtaugh’u (Danny Glover) sayılabilir. Hep emeklilik hayali kuran fakat zoraki ortağı Martin Riggs’in (Mel Gibson) başına açtığı işler yüzünden emekliliğini erteleyen Murtaugh, neredeyse dört film boyunca hep emekli olmayı bekler, fakat çözülmesi gereken ve dedektiflerin hayatını da tehdit eden bir vaka yüzünden bir türlü teşkilattan ayrılamaz. “60 Saniye”nin (Gone In Sixty Seconds) araba hırsızı Nicolas Cage, “Komplo”nun (The Score) emeklilik peşindeki soyguncusu Robert De Niro, “Aziz”in (The Saint) kılık değiştirme ustası hırsızı Val Kilmer, “Vurgun”un (The Heist) ava giderken avlanan altın soyguncusu Gene Hackman, “Zirvede Ölüm”ün (The Eiger Sanction) dağcı kiralık katili Clint Eastwood hep son bir iş yapıp emekliye ayrılmak isterken çile çeken, oyuna gelen karakterler olurlar. Sinemada soygun filmleri ve anti kahramanlara tövbe ettirme arayışı oldukça, son büyük iş alt türünün de olacağını hatırlatırlar izleyiciye... k 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere

27


GİZLİ AJAN İLHAN YURTSEVER SECRET AGENT (1936)

broflovski_jr@yahoo.com.tr

BİR BİSİKLETLİNİN ÖLÜMÜ Faşist Franco rejiminin baskısıyla sakatlanan İspanyol sineması, 50’li yıllarda sansüre savaş açan genç bir yönetmenler kuşağı yaratmıştı. Bu kuşaktan çıkan Juan Antonio Bardem’in filmi “Bir Bisikletlinin Ölümü” (Muerte De Un Ciclista) gözden kaçabilecek mütevazı bir şaheser.

İ

spanya, 1950’li yıllar. Carlos Saura henüz yolun başında. Pedro Almodóvar isminin duyulmasına daha epeyce zaman var. Luis Buñuel, Meksika’dan Fransa’ya gurbet ellerde; sansür belasıyla kol kola. Ülke, etkileri hala hissedilmekte olan, tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini ardında bırakmakla uğraşıyor. Korkunç bir toplumsal travmanın yükünü omuzlamaya uğraşan alanlardan biri de sinema. Baskıcı rejimin demir yumruğu tüm ağırlığıyla beyazperdenin üzerine çökmüş. Zihin uyuşturan, propaganda aracı olmaktan öte bir özelliği bulunmayan ‘haçlı sineması’ almış başını gidiyor. Ve İber topraklarında bu sapkın ideolojiyi en azından sinemasal düzeyde kırmaya çalışan bir genç adam beliriyor: Juan Antonio Bardem. İlk uzun metrajlı filmi olan 1953 tarihli “Komikler”i (Esa Pareja Feliz) dönemin bir diğer taze yönetmen adayı Luis García Berlanga ile beraber kotarmak suretiyle sinema dünyasına adımını atıyor Bardem. Yine aynı yıl Berlanga’nın yönetmen, Bardem’in ise senarist olarak imza attığı ve uluslararası alanda oldukça ses getiren “Hoşgeldiniz Bay Marshall” (Bienvenido Mister Marshall) filmi geliyor. Ne var ki, ikilinin ortaklıkları pek uzun sürmüyor ve o yılların İspanyol sinemasının epey uzağında seyreden nitelikli filmler çekmek üzere yollarını ayırıyorlar. Ve elbette bu nitelikli filmler arasında bir de zirve noktası “Bir Bisikletlinin Ölümü” oluyor. Berlanga, hiciv dozu yüksek filmlerle yoluna devam ederken, Bardem 10 yılın tam ortasında, 1955’te “Bir Bisikletlinin Ölümü” ile yalnızca kendi bireysel kariyerinin değil, aynı zamanda İspanyol sinemasının da kilometre taşlarından birini ortaya çıkarıyor. Cannes’da

28

k arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

FIPRESCI ödülünü kazanan film aslında sıradan bir aşk ve gerilim öyküsü gibi açılıyor. Yasak bir aşkın kahramanları olan Juan ve María’nın arabalarıyla çarptıkları bir bisikletlinin ölmesiyle başlıyor her şey. Zavallı adamı ölüme terk eden çift bir taraftan işledikleri suçu herkesten gizlemeye çalışırken, diğer taraftan da ilişkilerinin María’nın nüfuzlu kocasının kulağına gitmesini engelleyebilmek için şantajlarla boğuşuyor. “Bir Bisikletlinin Ölümü” Juan ile María’nın yaşadığı korku ve paranoyayı kimi zaman neredeyse Alfred Hitchcock filmlerini aratmayacak bir gerilim hissiyle gözler önüne sererken, arka planda da burjuva üzerine zehir zemberek cümleler kuruyor. Hatta bir noktadan sonra yönetmenin, Juan ile María’nın öyküsünü burjuvazinin ahlaksızlık, yavanlık ve açgözlülüğünü ifşa etmek üzere kullandığı bir araç olarak görmeniz bile mümkün hale geliyor. Bardem kimi sahneler arasındaki keskin geçişlerle yakaladığı kurgu dinamiğiyle ve o sahnelerin sanki yarıda bırakılmış hissi uyandıran ani kesmeleriyle, hem öykü akışına eşine az rastlanır bir ritim kazandırıyor hem de burjuva kültürünü dilediği gibi alaya alma fırsatını yakalıyor. Burjuva insanı bazen bitmek tükenmek bilmez eğlence düşkünlüğü, ağızlarından dökülen ipe sapa gelmez zırvalıklar, dedikodu ve gösteriş merakıyla karşımıza çıkarken, bazen de düpedüz bir şaklabanlık abidesi olarak resmediliyor. Daha da çarpıcı olanı ise yanı başlarında sürüp giden yoksulluk ve çaresizliğe son kerte duyarsız oldukları halde, sırf dostlar alışverişte görsün diye taktıkları ilgi maskesi ve onun ardındaki mide bulandıran ikiyüzlülük. Bu açıdan filmdeki burjuva karakterlerin çoğunun karikatürden

öteye gitmeyişi son derece manidar. Aslına bakarsanız filmin ana karakterleri olan Juan ve María bile Bardem’in iğneleyici yaklaşımından belli ölçüde nasibini alıyor. Filmin büyük bölümünde onları yalnızca kendilerini ve aşklarını düşünen bencil bir çift olarak gözlemleyebiliyoruz. Ne zaman ki, Juan suçluluk duygusunun ağırlığını daha fazla taşıyamaz duruma geliyor, işte o andan itibaren bencilliğini bir kenara bırakıp, her şeyini kaybedeceğini bile bile doğru bildiğini yapma cesaretini kendinde buluyor. Kocasının mal varlığı sayesinde bir burjuvaya dönüşen, oysa olsa olsa bir sonradan görme olarak tanımlanabilecek María ise elindekileri yitirmeyi, konfordan ve egoistlikten vazgeçmeyi göze alamıyor. Bir bakıma Juan’ı romantik bir hayalperest, María’yı ise bir rasyonel olarak görmek mümkün. Ne var ki, her ikisinin felaketini hazırlayan kişi bizzat María oluyor. Filmin üstü kapalı bir biçimde de olsa İspanya İç Savaşı’na sık sık göndermede bulunmasından yola çıkılarak María’nın dahil olduğu zümrenin faşist iktidar ve yardakçılarını sembolize ettiği ileri sürülebilir. Gerek Juan’ın yalnızlığına gerekse burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uçurumun büyüklüğüne vurgu yapan mekan kullanımından tıkır tıkır işleyen yaratıcı kurgusuna, üniversitedeki protesto sahnesinde olduğu gibi erken dönem Sovyet sinemasının biçimselliğini anımsatan kimi denemelerden mizansen anlayışındaki ustalığa kadar “Bir Bisikletlinin Ölümü” her şeyiyle tam bir yönetmen filmi. 40 yıl boyunca sineması bağımsızlığından yoksun bırakılmış bir ülkede çekildiği halde, egemen düzenin bozuklukları karşısındaki sözünü sakınmayan tavrı ise tüm övgülerin ötesinde.


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

39. DOSYA ORİJİNAL ADI Case 39 YÖNETMEN Christian Alvart OYUNCULAR Renee Zellweger, Jodelle Ferland, Ian McShane, Bradley Cooper YAPIM/SÜRE 2009 ABD-Kanada, 105 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Sonu başından tahmin edilebilen bir ‘kötü tohum’ filmi daha... k 30 arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010

K

ötülüğü bir çocuğun bedeninde temsil eden korku filmlerinin sayısı arttıkça bir alt tür adı bulundu: “Kötü Tohum” (Bad Seed) filmleri... Türün başarılı örnekleri var, yok değil. “Omen” filmlerinin ilk ikisi ya da bir sene kadar önce izlediğimiz “Cinnet” (Children) gibi... Katilin çocuk olmasının bir korku filmi için kimi avantajları var. Mesela büyüklerin en son şüphelenecekleri kişi olurlar. Kahramanın kötü olduğunu bilse bile bir çocuğu bertaraf etmesi gereken sahnedeki tereddütü çekici bir klişedir. Ancak bazen bu avantajların abartılması tehlikesi vardır. Nitekim en son “Evdeki Düşman”da (Orphan) evdeki ‘kötü tohum’u bir türlü farkedemeyen ve izleyicinin gözünde giderek aptallaşan bir ebeveyne şahit olmuştuk... Türkiye’de vizyona çıkamayan “39.Dosya”da da bir süre böyle bir sorun yaşanıyor. Bir sosyal görevli olan Emily (Renee Zellweger) ailesi tarafından öldürülecekken kurtardığı küçük bir kız çocuğunu kurtarır. Hatta kurtarmakla kalmaz onu

bir de evine alır. Lilith adlı bu kızdaki (Jodelle Ferland) sorunlar çok kısa bir sürede kendisini göstermeye başlar. Tahmin edildiği gibi etrafta cinayetler başlıyor, olanlardan Emily de şüpheleniyor ama tedbir almakta biraz geç kalıyor. Film hiç sürprizyapmadan hatta 'neden?' sorusuna tatmin edici bir cevap bile vermeden bitiveriyor. 2009’da tam üç filmle uğraşan Christian Alvart (“Pandorum” adlı bilim-kurgu korku filmi de Türkiye’de vizyon göremeden, DVD’ye çıkacak) fena bir işçilik çıkarmıyor. Türün klişelerini başarıyla kullanıyor ve yer yer izleyenleri bildik temasına rağmen germeyi beceriyor. Renee Zellweger’in yaş aldıkça giderek küçülen gözlerine takılmazsanız, ondan daha iyi oynayan Jodelle Ferland’ın performansının altında kalmamak için nasıl çırpındığını da farkedersiniz.

Bladley Cooper ve Ian McShane’in keşke daha fazla sahneleri olsa diyebilirsiniz... Bradley Cooper ve Ian McShane’in diyalogları keşke daha inandırıcı olsa diyebilirsiniz.


KEMAL EKİN AYSEL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

OYUN ORİJİNAL ADI Recount YÖNETMEN Jay Roach OYUNCULAR Kevin Spacey, Laura Dern, John Hurt, Tom Wilkinson, Denis Leary YAPIM/SÜRE 2008 ABD, 116 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. (T.A.) ŞİRKET Tiglon (HBO)

Emmy ödüllü film 2000’deki Amerikan başkanlık seçimlerinde ortaya çıkan oy sayımı fiyaskosunu anlatıyor.

A

ustIn Powers” ve “Zor Baba” (Meet The Parents) serilerinin YÖNETMENİ olarak tanıdığımız Jay Roach’un HBO için çektiği ve kendisine Emmy kazandıran “Oyun”, yönetmenin sinemasına hem çok uzak hem de tuhaf bir şekilde yakın bir film. Uzak; zira Roach, kariyerini sulu komedilerin yönetmeni olarak inşa etti. Bu filmde, 2000 yılındaki Amerikan başkanlık seçimlerinde George Bush’u iktidara getiren oy sayım fiyaskosunun hikayesini anlatıyor. Öte yandan Roach için ideal bir film bu. Zira dram olarak başlayan yapım giderek bir komediye (çokça kara mizaha) evrilmeye başlıyor. Nasıl evrilmesin? Seçimlerde Florida eyaletinde iki aday arasındaki oy farkının 1000 civarı cüzi bir miktara inmesi, tartışmaları alevlendirmiş ve iki hafta gibi kısa bir sürede oyların tekrar sayımına yol açmıştı. Roach, bu sayım sürecini Amerikan demokrasisinin açmazlarını vurgulamak ve hukuk kavramı özelinde bürokrasiyle kafa bulmak için kullanıyor. Demokratlarla Cumhuriyetçilerin bir gurur

meselesine dönüştürdüğü macera giderek Kafkaesk bir hal alıyor. Öykü bir macera romanı gibi, ilerledikçe yeni karakterlere kavuşuyor. Lobiciler, avukatlar, siyasetçiler, eyalet hakimleri, yüce divan derken katılımcılarla iş o kadar içinden çıkılmaz bir durum kazanıyor ki, taraflar farkında olmadan kendilerini sabote etmeye bile başlıyor. Çelişen yasalar, birbirinin kararını bozan mahkemeler ve temyiz süreçleri boyunca kazanan aslında demokrasi değil bürokratik keşmekeş oluyor. Yönetmen birçok karakterine sonuç ne olursa olsun, yeniden sayım neticesinde Amerikan demokrasisinin galip geleceğini, yasaların üstün çıkacağını vurgulatıyor. Bu vurgu ‘güleriz ağlanacak halimize’ duygusunu desteklemeyi başarıyor. Jay Roach, yasaların son kertede adaleti ve eşitliği değil statükoyu koruduğuna bir kez daha dikkat çekiyor.

Tüm oyuncular harika... Fakat kokoş eyalet sekreteri rolünde Altın Küreli Laura Dern herkesten rol çalıyor. Son 10 yılın faturasını külliyen Bush’a kesmeyi pek seven liberal Amerikalı duyarlılığı bu filmde de etkisini hissettiriyor. 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere k

31


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

ÇILGIN CENAZE ORİJİNAL ADI Death At A Funeral YÖNETMEN Neil LaBute OYUNCULAR Chris Rock, Martin Lawrence, Peter Dinklage, Zoe Saldana YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 88 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Sony)

Basit ama neşeli bir malzeme nasıl sıradanlaştırılır? İşte böyle... 32 arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 k

E

vet yaptılar, 2007’de çekilen bir Amerikan-İngiliz ortak yapımının 2010’da 'yeniden çevrim'ini de yaptılar. Aslında orijinal filmde bolca güzel, İngiliz usulü gag’ler var. Frank Oz’un yönettiği ilk filmdeki tüm o incelikler Neil LaBute’nin 'yeniden çevrim'inde kapkalın hale getirilmiş. Hikayenin özünde babaları ölmüş bir aile var. Babanın cenaze töreni için aile fertleri büyük bir evde toplanıyorlar. Ancak gelen konukların arasında, ortalarda kendi kendine dolaşan oldukça kısa boylu bir adam vardır. Oğullardan biri bu adamın kim olduğunu öğrenir ve ortalık da o zaman karışmaya başlar. Ama bu kadarla da değildir. Merhumun yeğeninin erkek arkadaşı cenazeye gelmeden önce ağrı kesici yerine yanlışlıkla extacy türü bir hap almıştır. Cenazenin bir curcunaya dönüşmesinde onun da hatırı sayılır katkıları olur... 2010 yapımı bu ‘yeniden çevrim’de aile AfroAmerikan’laştırılmış (biliyorsunuz, böyle olunca film hemen Türkiye vizyonundan da düşmüş

oluyor!). Çok kısa boylu adam (cüce demiyoruz!) rolündeki Peter Dinkladge (The Station Agent) her iki filmin tek ortak noktası. İki filmi art arda izlediğiniz zaman karşınıza çıkan manzara Hollywood mantığını anlamanıza bir kez daha yardımcı oluyor. Çünkü çok inişli çıkışlı bir kariyeri olan LaBute (ona iyi bir çıkış yaptıran "In The Company of Men" ve berbat bir yeniden çevrim olan "The Wicker Man"i hatırlayın), orijinal filmdeki İngiliz dokunuşlarını neredeyse tümden yok etmiş. Bu Amerikan versiyonu, esprilerin Levent Kırca skeçleri gibi açıklandığı ve Şahan Gökbakar skeçleri gibi de zoraki uzatıldığı bir versiyon olmuş. Chris Rock ve Martin Lawrence gibi iki komedi yıldızını; Zoe Saldana, Luke Wilson ve Danny Glover gibi cazip isimleri barındırsa da tipik bir video filmi olmuş bu.

Kalabalık oyuncu kadrosunda öne çıkanlar: Zoe Saldana, Peter Dinklage. Kalabalık oyuncu kadrosunda geride kalanlar: Chris Rock, Martin Lawrence.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ZİNDAN ADASI

ÇILGIN KALP

ARKADAŞ

Orijinal Adı Shutter Island YÖNETMEN Martin Scorsese YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 132 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Orijinal Adı Crazy Heart YÖNETMEN Scott Cooper YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 111 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Fox)

YÖNETMEN Yılmaz Güney YAPIM/SÜRE 1974 Türkiye, 95 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.33:1, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Güney Filmcilik

D

A

aha önce “Gizemli Nehir” (MystIc River) ve “Kızımı Kurtarın”la (Gone Baby Gone) beyazperdeye uyarlanan Dennis Lehane romanları, “Zindan Adası”yla üçüncü kez sinemanın hizmetine giriyor, hem de büyük usta Martin Scorsese’nin yönetiminde. Psikiyatrinin derinliklerinde gezinen hikaye, bizleri yüzeyde gösterdiği polisiye bir entrikayla oyalarken, asıl derdinin insan beyninin kıvrımlarında gizlendiğini hissettiriyor. Tamamının bir ‘sürpriz’ olduğu gerçeğinden yola çıkarak, hikayeye dair ipuçları vermeyeceğiz ama Scorsese’nin yarattığı atmosferin tam anlamıyla ‘usta işi’ olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Entrikasını açık vermekten özenle kaçınarak yürüten, ‘sızıntı’ yaratabilecek yönlere kaymayan, hikayenin gerçeklikle olan bağını pamuk ipliğine bağlayan Scorsese, böylece karakterlere olması gerekenden daha fazla yaklaşmamızı önleyen bir yapı kuruyor filminde. ‘Çıkış yok’ formülüyse bizleri içine attığı ‘karabasan’ atmosferini körükleyen bir unsur olarak hikayedeki yerini alıyor. Murat Özer

rtık belli oldu ki, Hollywood müzisyen öykülerinden de ayrı bir damar yakaladı. “Çılgın Kalp” elbette “Ray” veya “Sınırları Aşmak” (Walk the Line) gibi endüstrinin anaakım kanalına iliştirilebilecek kadar büyük bir film değil. İlk kez kamera arkasına geçen Scott Cooper’ın bu mütevazı çalışması bağımsız kanattan geliyor. Lakin iki başrol oyuncusuyla birlikte kimi şarkılarını da Oscar podyumuna taşımayı başardı. Bunların ikisini, en iyi erkek oyuncu ve şarkı dallarını kazanacak kadar ileri bile gitti. Zaten artık oyuncu olarak Oscar kazanmak istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey bir şarkıcı biyografisine soyunmak. Amma velakin Oscar'ı çoktan hakeden Jeff Bridges filmin yine de en büyük değeri. Yine de, ödüller kimseyi aldatmasın, “Çılgın Kalp” sanıldığı kadar ‘derin’ bir film de değil. Düşmüş country şarkıcısı Bad Blake’in, yeni tanıştığı gazeteci Jean’in koynunda hayata tutunma çabaları bir filmi taşıyacak denli büyük dramatik çatışmalar barındırmıyor. Filme bir parça saygı duymanızı sağlayan az sayıda şeyden biri ise hiç kuşku yok ki hüzünlü finali. Burçin S. Yalçın

* Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 20. sayımızda bulabilirsiniz...

* Bu filmle ilgili daha ayrıntılı bir eleştiri yazısını 20. sayımızda bulabilirsiniz...

Son jenerikte dinlediğimiz “This Bitter Earth”, enfes müzik çalışmasına mükemmel bir nokta koyuyor. Filmin son 10-15 dakikasında herhangi bir iniş ya da çıkışın olmaması tempoyu az da olsa düşürüyor.

Bridges’ın yanında Maggie Gyllenhaal da sade bir performansla parlıyor. Sürprizi de Colin Farrell yapıyor. Filmin yapımcılarından Robert Duvall, kendisine biçilen kısa rolde fazla poz kesiyor ve ezberden oynuyor.

İ

ki ‘arkadaş’ın sınıfsal çatışmasını anlatır bu Yılmaz Güney filmi. Aynı mücadeleden gelmelerine karşın, biri köklerini bırakıp burjuvazinin ‘sıcak kucağı’na bırakmıştır kendini. Diğeriyse onu yeniden ‘bilinçlendirmek’ için bütün sınıfsal argümanlarıyla çıkagelir ve ‘çatışma’ başlar... Güney’in, 1970’lerin ‘sınıf bilinci’ni yansıtması açısından son derece değerli filmi “Arkadaş”, yönetmenin politik bakışını da ‘en doğrudan’ aktardığı çalışmasıdır. Ancak bu ‘doğrudanlık’, daha çok kelimeler ve sloganlar üzerinden yürür, böylece hikaye anlatımındaki derinlikten ziyade ‘didaktik’ bir yapı kendini gösterir. Filmin ‘sınıf tezi’nin karşı görüşü tümden reddetme ve ona söz hakkı tanımama temelli oluşuysa bir tarafı ‘sürekli yumruk alan bir boksör’e dönüştürür. Burjuva ahlakının yerlerde sürünen görüntüsünü ‘şekilci’ bir anlayışla aktaran Güney, bu noktada da ‘baskı kurucu’ bir izlenim verir. Öte yandan kendi dönemi içinde değerlendirildiğinde alabildiğine etkili bir filmdir “Arkadaş”. Türkiye’nin 1970’lerdeki sosyo-politik konumunu layıkıyla deşifre eder, onca ‘ajitatif’ hamlesine rağmen. Yılmaz Güney sineması için de bir kilomete taşı sayılabilir. Murat Özer

Melike Demirağ’ın seslendirdiği “Arkadaş”, dillere marş olmayı hak eden bir şarkı. Kerim Afşar’ın canlandırdığı ‘dönek arkadaş’, filmin şekilci yaklaşımının en tipik karakterlerinden biri. 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Johnny Marr 1980’lerin efsane grubu The Smiths’in ‘efsane ötesi’ gitaristi Johnny Marr, Christopher Nolan’ın “Başlangıç”ının (Inception) enfes müziklerine gitarıyla katkıda bulunuyor. Morrissey ve Marr’lı The Smiths’in yeniden bir araya gelmesi mümkün görünmüyor, ama Jarman kardeşlerin grubu The Cribs’le dinlemeyi sürdürüyoruz şu sıralar Marr’ın gitarını. 2 - Sevgi Sözcükleri (Terms Of Endearment) Haftanın filmlerinden “Anneler Ve Kızları”nın (Mother And Child), duygusal tonuyla bize kaçınılmaz biçimde hatırlattığı Oscar’lı James L. Brooks filmi, Shirley MacLaine ve Debra Winger arasındaki anakız ilişkisini yoğun duygusal bir yapıya hapsediyor. Kısacası gözyaşları su gibi akıyor bu filmi izlerken! 34

arkapencere / 30 Temmuz - 05 Ağustos 2010 k

3 - Altın Portakal Jürisi Bu yıl festival jüri açısından da ‘şenlikli’ geçecek belli ki... İşte Ulusal Uzun Metraj jüri üyeleri: Kadir İnanır (Jüri başkanı), Atilla Dorsay, Tomris Giritlioğlu, Meltem Cumbul, Meral Okay, Murathan Mungan, Gökhan Kırdar, Zinos Panagiotidis, Mehmet Rıfkı Aktekin... Kolay gelsin! 4 - Hans Zimmer Kuşkusuz son dönemlerin en üretken ve yetkin film müzikçilerinden biri Hans Zimmer, belki de birincisi. Christopher Nolan’ın “Başlangıç”ının mükemmel müzik çalışmasının altında da onun imzası var.

Müziğin filme nerede ve nasıl katkı yapması gerektiği üzerine dersler içeriyor Zimmer imzalı çalışmalar. 5 - The Green Hornet Michel Gondry, ‘farklı’ bir çizgi roman uyarlamasıyla Ocak 2011’de salonlara konuk olacak: “The Green Hornet”. Seth Rogen, Jay Chou, Christoph Waltz, Cameron Diaz, Edward Furlong, Tom Wilkinson gibi isimlerden kurulu oyuncu kadrosu bile yeterince iştah kabartıcı!


Dario Argento isimli İtalyan gencinin beni endişelendirmeye başladığını söyleyebilirim! Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 40