Issuu on Google+

TARKOVSKY'den 'oda' müziği

stalker oyuncak hikayesi 3 JIM MORRISON VE SİNEMA EN İYİ 11 BREZİLYA FİLMİ sokak çocukları

02 - 08 TEMMUZ 2010 / SAYI: 36


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

BİZ BÜYÜDÜK ve kirlendi dünya!

O

YUNCAK HİKAYESİ" FİLMLERİNİN ANDY'Sİ BÜYÜMÜŞ, KOCAMAN OLMUŞ. ARTIK ÜNİVERSİTEYE GİDECEK... Kovboy Woody’yi bir eline, Uzay Polisi Buzz’ı da diğer eline alıp deli gibi bağıra bağıra koşturduğu günler geride kalacak... Prensesin her seferinde kurtarıldığı oyunlar da bitecek... Kötülerin her zaman yenildiği, iyiliğin, güzelliğin her zaman galip geldiği yanılgısı gerçek hayatın içine düşünce kaybolacak... Andy üniversitede gerçek mutsuzlukla da tanışacak! Her istediğinin olamadığını, kötülerin bazen kazandığını, bazen prensesi kurtarabilmenin mümkün olmadığını, can sıkıntısını yok eden oyuncaklarının artık ona yetmediğini -eğer duyarlı bir çocuksa- bir hüzün dalgası eşliğinde anlayacak. Bir çocuğun oyuncaklarıyla vedalaşması hiçbir filmde “Oyuncak Hikayesi 3”teki gibi anlatılmamıştı. Çünkü çocuğun çok da bilinçli olarak yaşamadığı bir süreç bu. Artık bozulmuş, eskimiş oyuncağını çocuk çok kolay safdışı bırakır. Çünkü o oyuncak işlevsizdir artık, vereceği eğlence kalmamıştır. Hayat bu kadar basittir onun için. Hâlâ bir şekilde farklı bir işleviyle de işine yaramıyorsa o bozuk oyuncak, atarsın olur biter! Nasılsa biraz istersin, ya da uslu durursun, anneciğin ya da babacığın sana yeni bir oyuncak getirir! Sonra büyüdükçe oyuncaklarınızın da yaşı büyür. Ve en sonunda kaçınılmaz bir şekilde oyuncaklarınız bilgisayar, telefon, CD’ye ya da kızlar için makyaj malzemeleri, giyim-kuşama dönüşür. Belki bir tane özel oyuncak vardır saklanan... Diğerleri dağılır gider.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Hayatınızın en mutlu, en dertsiz zamanlarında sizi mutlu eden oyuncaklarınızdan koparsınız. Hatırlamazsınız bile. Hatırlamanız için ya çocuğunuzun olması ya da böyle küçük ayrıntılara yakalanmanız lazım. Çocukluğun verdiği o rahatlık duygusunu, büyüyünce dünyanın aslında ne kadar kirli olduğunu anladığımızda çok ararız... Bu ay DVD sayfalarında ele aldığımız çok önemli bir belgesel “Roman Polanski: Aranan Adam”ı da izlerken dünya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Roman Polanski’nin bir anlamda yaşayamadığı çocukluğunun başına neler açtığına şahit olabilirsiniz mesela. Çocukluğuyla doğru düzgün vedalaşamayan, annesini gaz odalarında kurban veren küçük Roman, savaşın psikolojik gazilerinden biri olarak hayatını sürdürürken bir türlü beladan uzak kalamamış. Ne tesadüf ki yine DVD sayfalarımızda ele aldığımız, De Sica’nin “Sokak Çocukları” filmindeki gibi şartların bir anda büyümek zorunda bıraktığı çocuklar hep hüsran içinde yaşamaya mahkum kalıyorlar. Düşledikleri beyaz at onları kurtarmaya gelemiyor... Bir türlü açılamayan açılımın “taş atan çocuklar”ın dört duvar arasında beklediği beyaz at da bir türlü gelemiyor... ‘Büyükleri’nin kendilerini hatırlamalarını, duymalarını ama kulaklarıyla değil kalpleriyle duymalarını bekliyorlar. Onların hiç bir zaman veda edebilecek Woody’leri ve Buzz’ları olmadı ne yazık ki. Korkumuz bu gidişle onların çocuklarının da olamayacak!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, AHMET MERİÇ ŞENYÜZ, MÜGE TURAN, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Oyuncak Hikayesi 3, Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma, Yuva, Ölüm Zili, Müşteri, Ölüm Peşimizde.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

20 TRENDEKİ YABANCI

Rock efsanesi Jim Morrison'ı 39. ölüm yıldönümünde anıyor ve sinemayla ilgili düşüncelerine yer veriyoruz.

22 ÖLÜM KARARI

Dünya Kupası'nda Brezilya için tamam mı devam mı günlerinin arifesinde sizlere ülke sinemasının kendimizce ilk 11'ini çıkardık.

26 aşktan da üstün

Andrei Tarkovsky inancın kapılarını zorluyor: Stalker.

28 aİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Paris, Roman Polanski: Aranan Adam,

Sokak Çocukları, Kızlar Tarikatında Cinayet, Paranormal Activity, Kutu, Sevgili John, Sevgililer Günü, Kırık Kucaklaşmalar, Muhteşem Howard.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: Mühürlenmiş Zaman, Uçak, Vittorio De Sica, Sonia Braga, Day & Night.

k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

OYUNCAK HİKAYESİ 3 orijinal adı Toy Story 3 YÖNETMEN Lee Unkrich SESLENDİRENLER Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Ned Beatty, Michael Keaton YAPIM 2010 ABD SÜRE 103 dk.

Komedi, korku, gerilim, hüzün ve eğlence... Seyircisinin bütün duygularına seslenen buluşlarla dolu, animasyon sinemanın zirvelerinden biriyle karşı karşıyayız... 6

k arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

ş

üphesiz, animasyon sinemanın sınırlarını alabildiğine genişleten Pixar’a ve onların biricik ilk göz ağrıları “Oyuncak Hikayesi”ne çok şey borçluyuz. Eğer Pixar ve “Oyuncak Hikayesi” olmasa animasyon büyük olasılıkla geleneksel Disney filmleriyle “Aslan Kral” (The Lion King) çizgisinde bir 5-10 yıl daha yoluna devam edecekti... Tabii ki o filmleri kötülüyor değiliz ama Pixar’ın giderek olgunlaşan örnekleri karşımıza çıktıkça bu gelişmeden ne kadar memnun olduğumuzu anlıyoruz. Şimdi burada bütün Pixar filmlerinden bahsetmenin pek bir alemi yok. Ama kısaca şunu söylemek lazım; John Lasseter’ın ‘Amerikan rüyası’ kokan başarı hikayesiyle (başka bir ilginç yazı konusu bu) başlayan ve Brad Bird, Andrew Stanton, Pete Docter gibi olağanüstü animasyon yönetmenlerini kazandıran; büyük Japon üstat Hayao Miyazaki’nin kıymetini bilip ona ABD’de bile (!) saygı duyduran Pixar Animasyon Stüdyoları endüstrinin en değerli mücevherlerinden biri. Sen gel, 15 yıl önceki, kendi alanında devrimci özellikler taşıyan çok parlak bir filmin, ikinci filminden on yıl sonra, sektörü adeta uzaya fırlatan bu 10 yıllık zamanın sonunda, en ufak bir yaşlanma emaresi göstermeyen bir devam filmi yarat! Ama ne devam filmi... Pixar filmlerinin teknolojileri ve fikirleri hiçbir zaman tartışılmadı. Önümüze gelen her film dahice üretilmiş fikirlere sahipti ve sempatik çizgiler, karakterler ve mizansenlerle, her filmde müthiş detay zenginlikleriyle çıktılar karşımıza. Pixar’ın filmlerinin eleştirilecek tek özellikleri adeta nazar boncukları gibi filmlerde asılı duran ‘olay örgülerindeki basit çözümler’di. Bu konuda en az tökezleyen film olan “İnanılmaz Aile”den beri, yüksek teknolojili, sevimli ve güzel Pixar filmleri izledik. Ama yine de içimizde minik şüpheler oluşturan ‘parlak fikirlere yakışmayan kolaycı çözümler’i hep görmezden geldik. “Oyuncak Hikayesi” filmlerinin ise böyle sorunları hiç olmadı. Bir çocuğun oynamadığı

zamanlarda oyuncakların kendilerine ait yaşantılarının olması fikri o kadar güzel ve ticari başarısı o kadar garanti ki, en beceriksiz senarist bile belli bir seviyenin altında bir senaryo çıkaramazdı sanki. Sözkonusu oyuncak kahramanlarımız özenle yaratılmışlar. Herbiri bir şeyin temsilcisi aslında ve tasarımlarına uygun davranışlarda bulunuyorlar. Andy’nin oyuncakları arasında ‘eski’yi temsil eden kovboy Woody ile ‘yeni’yi temsilen oyuncaklara katılan Uzay Polisi Buzz Işıkyılı’nın sürtüşmesini ilk filmde sundular. İkinci film Woody’nin kayboluşu ve diğer oyuncak dostlarının onu ‘kötü’ koleksiyoncudan kurtarmasını dolayısıyla ‘eski’ye sahip çıkılmasını anlattı. Bu iki filmde de son derece eğlenceli farklı modeldeki oyuncaklardan oluşan yan karakterler, oyuncak kıymeti bilmeyen çocuk gibi tehditler ve yaratıcı ‘setup’lar oluşturulmuştu. Üçüncü film ise neresinden bakarsanız bakın, daha zengin bir içerik sunuyor bize. Bir defa yaratıcıları aradan geçen 10 seneyi hikayeye makul bir şekilde yedirmişler. Andy’nin 10 yıl sonra üniversiteye gitmek için evden ayrılışını ve oyuncaklarını geride bırakma sürecini kullanması seri için müthiş bir buluş. Olay örgüsünün çatısı oyuncakların artık hiçbir çocuğu mutlu edemeyecekleri kaygısı üzerine kurulu. Aralarından hikayeye katkı yapmayacak olanlar ayıklanmış, yedi ana karaktere inilmiş. Andy’nin büyümesi gibi, kitle iletişim bombardımanı altında büyüyen yeni nesil çocukların da zeka yaşlarının önde gitmesi gerçeğini gözardı etmeden zeki hamleler yapılmış. Barbie-Ken ikilisinin konumlandırılışı, koyboy kız Jessie ile Buzz arasında küçük kurlaşmalarla başlatılan yakınlık mesela... Ama bunlar değil sadece, bir zeki hamle de hikayenin, bir noktasından sonra hapishane firarlarını ele alan filmlerin klişeleriyle oynandığı bir kreşe taşınmasıyla gerçekleşmiş. İyi gibi görünen kötü oyuncaklar Yumuş ayı ve sadık yardımcısı korkunç Koca Bebek filmin


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Artık oyuncaklarına veda edip gerçek hayata atılan çocuğun ve 'geride bırakılan çocukluk'un hüznünü yansıtan enfes final biz büyükler için çok şey ifade ediyor. 8

k arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

korku temalarına da müthiş katkılar sağlayan etkili karakterler olmuşlar. Onların üzgün oyuncak palyaço (gülmemek imkansız!) tarafından anlatılan hikayesi de adeta bir kısa film gibi ele alınarak işlenmiş. Özellikle kreşte yaşanan sahneler hızlı bir ritim ve eğlence anlayışıyla gerçekleştirilmiş. Tabii ki hikayenin özünde yer alan ‘eski’ değerlerin ‘yeni’ olanlarla uyumu/uyumsuzluğu teması bu filmde de var. Nitekim Woody her ne olursa olsun asla Andy’den başka bir çocuğun oyuncağı olmak istemiyor en başta. Bu fikrinin değişmesi için bir orta yol bulunmak zorunda. Film de zaten bunun filmi. Ama artı olarak; buna bir de büyüyen çocuğun psikolojisini eklemişler ki sanırım yetişkin izleyiciyi kalbinden vuran asıl mesele tam da bu... Artık oyuncaklarına veda edip gerçek hayata atılan çocuğun ve bir

noktadan sonra ‘geride bırakılan çocukluk’un hüznünü yansıtan enfes final, çocuk izleyiciler için pek de anlamlı olmayacaktır belki ama biz büyükler için çok şey ifade ediyor. Miyazaki’nin Totoro’su da gözümüzden kaçmadı tabii.. 3D teknolojisi ise filmi daha parlak hale getiriyor getirmesine ama 2D versiyonuyla da izlediğinizde hikayeden daha az etkileniyor değilsiniz. Türkçe dublajında Haluk Bilginer ve Mehmet Ali Erbil zaman zaman aranıyor ama kulağınız orijinal seslere alışmışsa böyle bir sorununuz yok. Baştaki “Day & Night” ise diğerlerinden farklı ve zeki bir Pixar kısası!

Bütün karakterlerin el ele tutuşarak ateşe ilerledikleri sahne... Ancak “Terminatör” filmlerinde rastlanacak bir tansiyona sahip. Ken karakterinde yapılan nüanslar ve yetişkin espriler çocuk izleyiciler için kolay anlayamayacakları ‘açılımlar’ olmuş.


MÜGE TURAN Çok Bilen Adam mugetu@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA

İ

lk filmde yılların eskitemediği ‘lisede aşk’ formülü uygulanmıştı: Kendini genel geçerden farklı gören Bella aykırı ve çekici Edward’a aşık olur. Edward için için acı çeken bir vampirdir. Bu imkansızlığıyla naif olan ilişki, toplumsal anlamda ‘öteki üzerinden kendini tanımlama’ temasının çevresinde gelişen romantik bir lise melodramını tesis ederken, ikinci filmde bu aşkın sınırları vampir yüksek kuruluna, Vatikan’a uzanmış, daha tehlikeli ve gerçekçi, haliyle daha acılı ve ağrılı bir maceraya dönüşmüştü. Hayat kaygısız olamayacak kadar tuhaflıklarla ve sınırlarla doluydu, özellikle de Bella’nın çocukluk arkadaşı, saf ve ürkek Jacob’ın kurtadam olduğunun ortaya çıkmasıya... Üçüncü bölüm “Tutulma”nın görevi hikayeyi bu noktadan alıp bir sonraki yere götürmek: Aşkla macerayı eşit kefelerde tutmaya çalışan filmde vampir, kurtadam ve kız arasındaki aşk üçgeni dışarıdan gelen tehditlerle şekilleniyor. Artık ana karakterlerin esrarları çözülmüş, hikayedeki yerleri belirlenmiş, lise halleri geride kalmış. Öykünün çarkını çeviren kimlik arayışındaki gençlerin aşk sancıları. Serinin aksiyonla olan tereddütlü durumu burada daha gevşemiş, büyük bir tehlike peydahlanıyor, her süper-kahraman öyküsünde olduğu gibi düşman taraflar bu ortak sebep için güçleri birleştiriyor. Yüzyıllık iki klan Bella’nın hayatını korumak için canlarını ortaya atıyor. Bu kez merkezde olmayan karakterlerin geçmişlerine de gidiyoruz: Cullen ailesinden Jasper ve Rosalie’nin vampirleşme hikayelerini, kurtadam efsanesinin çıkışını öğreniyoruz. Bunların hepsi iyi hoş, ancak filmde büyük bir çıkmaz var: “Tutulma”, ne bir vampir filminden bekleneni verebiliyor, ne de ‘ölümsüz’ bir aşk hikayesinin hakkını, hatta sanki vermekten sakınıyor. Tutkular nedense bir türlü somutlaşmıyor, yol ilerlemiyor, film adındaki gibi tutulmuş tıkanıyor. Alacakaranlık serisinin yazarı Stephenie Meyer’in bu bölüm için esin kaynağı Uğultulu Tepeler. Ve sanki sonsuz aşk, bu aşkın tehlikeli olmasının yanında donmuş olması, bir sonraki evreye geçememesi de aynı. Ne aşk baş

verip kendini gösteriyor, ne de savaş. Hatta savaş öyle ‘plastik’ bir hal almış ki, vampirler, daha önceki filmlerde görmediğimiz şekilde, porselen gibi kırılarak parçalara ayrılıyor, öyle ölüyorlar. Vitrin mankenleri gibi... Kurtadamlar da insankurt karışımı değiller, ‘değiş tonton’ misali birden dev hayvanlara dönüşüyorlar. Yani insanın vahşi, karanlık, hayvani kısmı, ne derseniz diyin, öyle bir buluşma yok. Kan yok asıl! Her bir noktası kandan oluşan yaratıklardan bahsediyoruz, ama kan gözükmüyor. Bu durum başta rahatsız etmiyordu, ama elinizde bu kadar hayati mücadeleler, vampir, kurtadam ve cinayetler varsa, o orman ve dağ manzaralarının romantik, epik atmosfer kattığı ilk filmden bir sonraki safhaya geçiş yapıldıysa, yeterli gelmiyor. Zaten geriye ‘Amerikana’ ergenlerinin iç karmaşıklığı kalıyor. Bu o kadar yoğun ki film bazı anlarda kendiyle alay etmek ihtiyacına giriyor: Edward’ın, Jacob’ın kas fışkıran vücuduna bakıp “Bunun tişörtü yok mu?” demesi gibi... Böyle bir repliğe “film kendi aptallığına göz kırpıyor” da diyebiliriz. Çünkü her kenar kasabasında olduğu gibi, Forks’ta da hayat son derece durağan, sıkıcı. Ve aslında kasabayı sıradanlıktan kurtaran şey vampir saldırıları ve diğer gerçeküstü olaylar. Burada da kendini ‘normal’ görmeyen Bella’nın kendisine dayatılan değerleri sorgulamasının ve değişmenin tek yolu vampirlerden geçiyor. Elbet Bella da sembolik düzenin ağından sıyrılarak karanlık tarafıyla yüzleşecek. Bunu erginleşme metaforu olarak düşünürsek, henüz Bella’nın büyüdüğünü söyleyemeyiz. Belki film boyunca adı geçen mezuniyet gerçekleşemedi henüz, o yüzden. Önümüzde ‘şafak vakti’ var, filmdeki tanımlar, karakterler orada gün ışığına çıkar mı, yoksa vampirler soluk ve soğuk benizli insanlar ve kurtadamlar da bildiğimiz Kızılderililer mi?

Meyer’in en sevdiği topluluk Muse’un da dahil olduğu ve filmin duygusal durumuna sıkı bir destek atan soundtrack. Alacakaranlık karar versin: “Narnia, Harry Potter gibi çocuk filmi mi, yoksa fantastik bir ‘vampirle aşk’ hikayesi mi?”

ORİJİNAL ADI The Twilight Saga: Eclipse YÖNETMEN David Slade oyuncular Kristen Stewart, Robert Pattinson, Taylor Lautner, Xavier Samuel YAPIM 2010 ABD SÜRE 124 dk.

Üçüncü bölüm de dramatik ergen tutkularını doğaüstü tuzaklarda yakalayan romantik ve aksiyon fantezilerinden kurulu bir film. 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere k

11


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

YUVA

B

ir yönetmeni auteur yapan şey sürekli sinemasında YİNELEDİĞİ kişisel takıntılarıdır kuşkusuz ama bu kadar göze sokmamak kaydıyla... François Ozon kaç filmdir doğum, ölüm ve çocuk sahibi olmak gibi meselelere kafa yoruyor. Bunların arasına da sıklıkla evliliği (veya duruma göre ‘ilişkileri’) sıkıştırıyor. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, “Havuz”dan (Swimming Pool) sonra çektiği “Beş Kere İki” (5x2), “Veda Vakti” (Le Temps Qui Reste), “Ricky” hep bunların üzerineydi. Bir tek 2007’de çektiği “Angel”ı, o da bir miktar, bunların dışında tutabiliriz. Tüm bu filmlere bakınca, Ozon’un, bu kavramlarla, öyle böyle değil, çok yoğun bir hesaplaşma içinde olduğu sonucu çıkıyor. Her ne kadar öykülerini birbirine benzemez biçimde dokumaya çalışsa da, temaların aynılığı artık sadece izleyicisini sıkmıyor, kendi sinemasını da fakirleştiriyor. Çoğu yönetmen bundan kaçınmak için ilgisini hiç değilse birkaç filmde bir başka şeylere yöneltir ama Ozon ısrarla bundan kaçınıyor. Bu yüzden “Yuva” bir avuç kadın izleyici dışında (o da belki az önce adı geçen Ozon filmlerini görmemişlerse) kimsenin ilgisini çekermiş gibi görünmüyor. Bu haftaki ikinci filminde Isabelle Carré aşırı dozda uyuşturucudan yitirdiği sevgilisi Louis’den hamile kalan Mousse’u canlandırıyor. (Louis’yi canlandıran Melvil Poupaud, “Veda Vakti”nden sonra bir kez daha bir Ozon filmini canlı tamamlayamıyor. Üstelik bu kez çok erken aramızdan ayrılıyor) Louis’nin varlıklı annesinin eski Yeşilçam kaynanalarına taş çıkarırcasına muhalefetine karşın, Mousse çocuğu doğurmaya karar veriyor. Huzurlu bir hamilelik geçirebilmek için taşrada deniz kıyısına yakın bir kasabada inzivaya çekiliyor. Bir gün Louis’nin erkek kardeşi Paul’ün çıkagelmesiyle huzuru yön değiştiriyor. Film bu öykü çatısıyla bir bakıma “Havuz”u anımsatıyor. Yeni romanını yazmak için güneydeki sayfiye evine kapanan Sarah Morton’un huzuru editörünün kızı Julie’nin ziyaretiyle darmadağın oluyordu. Mousse da burada Paul’ün ani ziyaretiyle önce sarsılıyor. Genç adamın başta

anlamlandıramadığı yakın ilgisine isteksizce yanıt veriyor. Gebeliğinden büyülenmiş görünen Paul’ü ‘huzur’una kabulü ise çok sürmüyor. Bir yandan ikisi de kendi gönül maceralarına gömülüyor, diğer yandan da beraber vakit geçirmenin tadını çıkarıyorlar. Tıpkı “Havuz”da olduğu gibi... Ozon’un öykülerinde ‘davetsiz misafirler’ önemli bir rol oynar. Bu ziyaretlerin bir kısmı kahramanın imgeleminde hayat bulur. Filmlerine sıkça sızan bu imgeler Ozon'un sinemasını zengin kılan bir unsurdur. “Havuz”un finalindeki gibi, burada da finalde önemli bir zaman atlamasıyla gözümüzü Mousse’la birlikte bir hastanede açıyoruz. Küçük bebek doğmuş, Mousse ise nekahette. Ne var ki, son birkaç filminde olduğu gibi, burada da benzer türde bir ipucunu elimize tutuşturmaya yanaşmıyor yönetmen. “Yuva”, örneğin “Veda Vakti”nden önce izlemiş olsak ilginç gelebilecek kimi özellikler barındırıyor. Lakin dünyaya bir çocuk getirmenin mucizevi ulviyeti tekrar tekrar göze sokulunca, bunun gibi bir filmin de çekici yanı kalmıyor. Okyanus kıyısındaki Mousse ile karnında yüzen bebeğini yan yana getirmek de çok zengin bir zihinsel yaratım değil doğrusu. Paul’ün finale doğru itiraf ettiği sırrı bile öyküye hizmet edermiş gibi görünmediği için beklenen etkiyi yaratmıyor. Öte yandan, “Yuva”nın da önceki Ozon filmleri gibi meditatif bir atmosferi olduğu kesin. Ozon belki Mousse’un huzurlu hamileliğini taşraya taşıyarak izleyiciye de anne karnındaki huzuru aksettirmek istemiş olabilir ama eğer öyleyse bu hamlesini de naif bulmamak imkansız. François Ozon’dan fantezilerini biraz daha zengin tutmasını beklemek hayranı olarak hepimizin hakkı. Madem geleneksel retorik “Yuvayı dişi kuş yapar” diyor, Ozon da ‘yuva’ yapmaktan hiç değilse bir süreliğine elini eteğini çekse hepimize iyilik yapmış olurdu!

Isabelle Carré tüm doğallığıyla, bir an bile öykünün önüne geçmeye çalışmıyor. Az bulunur bir kompozisyon çiziyor. Daima bir senaryo ortağıyla çalışan Ozon’un ilk kez çalıştığı Mathieu Hippeau’dan uzak durması gerek belki de.

ORİJİNAL ADI Le Refuge YÖNETMEN François Ozon oyuncular Isabelle Carré, Louis-Ronan Choisy, Melvil Poupaud YAPIM 2009 Fransa SÜRE 88 dk.

François Ozon epey bir süredir ve zaten birçok filminde ele aldığı şeyleri burada yineliyor. Lakin eski Ozon filmleri kadar nefes tazeleyici bir film yok karşımızda. 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

ÖLÜM ZİLİ orijinal adı Gosa YÖNETMEN Chang OYUNCULAR Choi In-sook, Da-Geon, Sung Jin YAPIM 2008 Güney Kore SÜRE 88 dk.

Bu basiretsiz film, Uzakdoğu ‘okul’ korkularıyla “Testere” serisi arasında bir yerde durma iddiasında. k 14 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

T

aylan Biraderler, ilk filmleri “Okul”u çekerken belli ki Uzakdoğu korku sineması dinamiklerinden etkilenmiş ve bu doğrultuda bir çalışma gerçekleştirmişlerdi. ‘Kötünün iyisi’ tadında bir sonuca ulaşan bu film, sinemamız için ‘yeni’ bir alan da açmıştı. Ama bu alt türün zirvede gezindiği başta Güney Kore olmak üzere Uzakdoğu ülkelerine baktığımızda, özellikle son dönemlerde belirgin bir düşüş yaşandığı da bir gerçek. Güney Kore’den gelen “Ölüm Zili”yse bu düşüşün en ‘akla zarar’ göstergelerinden biri kimliğiyle karşımızda. Bir okul... Okula hapsolmuş bir grup öğrenci ve öğretmen, bir de güvenlik görevlisi... ‘Bilinmeyen’ biri tarafından sorulan sorular, verilemeyen cevaplar, arkasından gelen ölümler... Zamanla yarışıp doğru cevapları bulmaya çalışan kurbanlar, onları köşeye sıkıştırmış görünen ve bir ‘hesap’ı olduğu belli olan ‘cellat’... İşte bu minvalde cereyan eden bir hikayesi var “Ölüm Zili”nin. Ve alabildiğine eğreti, özensiz, zavallı, basiretsiz ki, bir an bile izleyiciye gerilimini geçiremiyor.

Bu film, komedi unsurlarıyla desteklenip ‘kendini ciddiye almayan’ bir yöne doğru taşınsaydı, belki daha hoşgörülü olabilirdik. Ancak öyle bir yaklaşımın emaresi yok burada. Uzakdoğu ‘okul’ korkularıyla “Testere” (Saw) serisi arasında bir yerde durma iddiasındaki yapım, her adımda kendini daha fazla ciddiye alıyor ve ortaya tel tel dökülen, döküldükçe açıkları ortaya saçılan bir yapı çıkıyor. Güney Kore sinemasının açıkları kapatıp seyirciyi finale mükemmelen hazırlama özelliğinin izlerinin olmadığı “Ölüm Zili”, ne bir ‘gore’ örneği olabiliyor ne de bir ‘hayaletli film’ örneği. Akılla yazıldığı sanılan senaryoysa hikaye kurgusunu yerle bir ediyor, sağa sola koşuşturup ‘ölmeye yatan’ gençlerden mürekkep bir toplam kalıyor geriye.

Son jenerikteki ‘numara’, belki de filmin tek dişe dokunur yanı. Bu filmi izlerken o kadar sıkıldık ki, yalnızca bir ‘kötü’yü öne çıkarmak diğerlerine ‘haksızlık’ olur.


"SİNEMACILIK VE FİLMCİLİK YARARINA BAĞIMSIZ İLETİŞİM PLATFORMU"


Çok Bilen Adam KEMAL EKİN AYSEL The Man Who Knew Too Much (1934)

MÜŞTERİ ORİJİNAL ADI Cliente YÖNETMEN Josiane Balasko OYUNCULAR Nathalie Baye, Eric Caravaco, Isabelle Carré, Josiane Balasko YAPIM 2008 Fransa SÜRE 104 dk.

Yönetmen Balasko, yaşlı kadın genç erkek romansını jigololuk kurumu üzerinden incelemeye çalışıyor. k 16 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

S

oğuk Savaş’ın 1990’ların başında resmî olarak bitmesiyle birlikte Josiane Balasko, bizde 1995’teki İstanbul Film Festivali’nde gösterilen komedi filmi “Lanetli Çimen” (Gazon Maudit) ile hatırlanıyor en çok. Orada lezbiyenlik ve aşk üçgenleri üzerine eğlenceli bir yapıt sunmuş, kısa bir süre dikkat odağı haline gelmişti. Balasko, ekseriyetle romantik komedi kisvesi altında ikili ilişkileri irdeliyor. “Müşteri” de bu çizginin bir uzantısı. Ülkemizde birkaç yıl önce roman olarak yayımlanan “Müşteri”nin, yüzeyde jigololuk üzerine yarı komik yarı dramatik bir hikayesi var. Buna karşın altyapıda toplumsal ve ekonomik birkaç soru, yaşlanmak üzerine bazı tartışmalar bulmak mümkün. Öncelikle, “Sunset Bulvarı”nı andıran bir yaşlı kadın genç erkek romansı söz konusu oluyor. Judith, parasıyla insanları satın almaya alışmış bir kadın. Parayla sevgili satın alabileceğini fark edince yüreğini aşka kapatıyor. Marco’nun derdi ise para. Ufak tefek tadilat işleri yapan adamın, neredeyse tamamı itici ve sinir

bozucu kalabalık ailesine para yetiştirmek için jigololuğa başlaması ekstrem bir çözüm oluyor. Judith’in çarçur edilmeye alışkın üç kuruş parası, fukara Marco için değerli ve kolay edinilir bir şey. Emeğiyle kazandığını yetiremeyen adam, çareyi bu kolay parada arıyor. Uç bir dramatik anda, Marco’nun maddiyata düşkün karısı Fanny, kocasını bizzat teşvik ediyor jigololuk için. Film çok taze bir deneyim sunmuyor. Judith’in kız kardeşinin Kızılderili sevgilisi, kalabalık ailenin agresif ergen kızı ve televizyon kanalındaki çeşit çeşit çalışan tipleri aracılığıyla inşa edilmeye çalışılan gülmece pek güldürmüyor öyle. Herkes üst sesle konuşuyor fakat bir “Sıkı Dostlar” değil bu film. Reddedilenlerin obsesyonu ve seven kadının erkeğini para için paylaşması gibi seyirciyi oyalayan birkaç tartışma cümlesi sarf ediyor sadece.

Komedyenliğe çok yatkın olan Josiane Balasko’nun oynadığı şen dul rolü, filmin eğlence lokomotifi haline geliyor. Filmin finali çok hızlı bir şekilde bağlanıyor. Marco “Aşığım” diyor. Judith Amerika’ya kaçıyor. Gerekçeler açık bırakılıyor.


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

ÖLÜM PEŞİMİZDE ORİJİNAL ADI Yoga Hakwon YÖNETMEN Yun Jae-yeon OYUNCULAR Cha Su-yeon, Park Han-byeol, Jo Eun-ji YAPIM 2009 Güney Kore SÜRE 97 dk.

Ardı ardına Uzakdoğu’dan gelen korku filmlerine sıradan bir örnek daha. k 18 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

K

orku türünü ‘çekik gözlü’ oyuncularla özdeşleştiren kaç kişi vardır bilemeyiz ama Uzakdoğu’da ne kadar bu türe ait film varsa sanırız hiç eksiksiz ülkemizde vizyona giriyor. Belli ki ilgi de görüyor. Her sezon arada çıkan tek tük başarılı örneklerin yanında, daha ziyade tıpkı bunun gibi vasat yapımlarla daha sık karşılaşıyoruz. Daha başarılı ve daha güzel olabilmek için gizemli bir yoga merkezine yazılan bir grup kadının başından geçenleri izliyoruz filmde. Eski bir sinema aktrisi tarafından işletilen bu tuhaf yerde, bir haftalık yoğun eğitimin ardından yalnızca bir kişi ustalaşacaktır ancak katılımcı kadınlar uymaları gereken kuralları çiğnedikçe, ağır bedeller ödemeye başlarlar... En başta sorulması gereken şey, ruhsal açıdan olgunlaşmaları gerekirken bedenlerinin derdine düşüp sonsuz güzelliği kovalayan bu kadınların o kursta ne aradıkları... Zaten girmesi ayrı, çıkması ayrı bir dert olan kurs binasında ne olup bittiğini anlayıp, takip etmek ise ayrı bir problem.

Uzaktan uzağa Dario Argento’nun ünlü “Suspiria” filmindeki okulu andıran tekinsiz atmosfere sahip yoga binasında, neden böyle şeyler olduğu doğrusu pek açıklığa kavuşmuyor. Bunun yanında inandırıcılıktan uzak, abartılı mimik ve jestlere dayalı oyunculuklar da filmi zedeliyor, gittikçe tatsız bir seyir haline dönüştürüyor. Meryl Streep-Goldie Hawn-Bruce Willis’li unutulmaz “Ölüm Kadına Yakışır”daki (Death Becomes Her) ‘sonsuz güzelliğe erişme’ hırsının bir benzerini kara mizah olarak değil de, korku türünün klişelerini ödünç alarak işleyen film, burada da çuvallıyor ve maalesef asıl hedefi olan korkutmayı da başaramıyor. Bu kadar klişe bir filmi, biz de klişe bir son sözle selamlayalım: “Ancak iflah olmaz Uzakdoğu korku filmi tutkunlarına hitap eden, vasat bir yapım”...

Recep İvedik’in katıldığı yoga kursuyla bu filmdeki kursu absürdlük açısından mukayese etme şansı... Bu filme gitmek yerine bir yoga kursuna yazılmak, ruhunuza daha iyi gelebilir.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA

OYUNCAK HİKAYESİ 3 CEM

ALTINSARAY

ÖLÜM ZİLİ

BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA MÜŞTERİ

HH

YUVA

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HH

HH

HHH

HHH

HHHHH OYUNCAK HİKAYESİ 3

HHH

ÖLÜM PEŞİMİZDE ÖLÜM ZİLİ YUVA CENNET BATIDA DECCAL

HHH

HH

ELVEDA

HHH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

EV

H

HH

GEZEGEN 51

HH

İLAHLARIN AŞKI

HHH

KOLEKSİYONCU

HH

NANNY McPHEE: BÜYÜK PATLAMA

HHH

ÖLÜMCÜL TAKİP

HHH

HHHH

HH

H H H H H H

HHH

HHH

HH

HHH

H

HH

SEX AND THE CITY 2

H

H

ÖRNEK AİLE PARİS'TEN SEVGİLERLE

H

HH

H H H H H

SON ŞARKI ŞÜPHE

H

HHH

H

YAŞAMAYA DEĞER

HHH

KIRIK KUCAKLAŞMALAR KUTU PARANORMAL ACTIVITY SOKAK ÇOCUKLARI

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HH

H

H

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE JIM MORRISON VE SİNEMA

20

k arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010


Amerikalı efsanevi rock şarkıcısı, besteci ve şair Jim Morrison’ı 39. ölüm yıldönümünde anıyor ve sinema sanatıyla ilgili düşüncelerine yer veriyoruz. Bu büyük sanatçı, tahmin edilemeyecek oranda sinema üzerine kafa yormuştu vaktiyle...

B

ir gazeteci, “RollIng Stones uçmak isteyenler için, The Doors ise çoktan uçmuş olanlar için!” demiş. PEK uçmuş biri sayılmam ama The Doors’u ve Jim Morrison’ı fazlasıyla severim. 39 yıl önce, 3 Temmuz 1971’de henüz 28 yaşındayken Paris’te esrarlı biçimde ölüp giden Amerikalı şarkıcı, besteci ve şair Morrison, tam da ölüm yıldönümünde Arka Pencere sayfalarında anılmayı fazlasıyla hak ediyor bence, ki bu dergiye emek verenlerin tamamının da aynı düşüncede olduğuna eminim. Yaşam ve ölüm öyküsü Oliver Stone imzalı; Val Kilmer, Meg Ryan, Kyle MacLachlan, Kevin Dillon, Michael Madsen gibi isimleri barındıran “The Doors” (1991) filmiyle beyazperdeye yansımış olan efsanevi rock’çı, sinemayla da hep içli dışlı olmuş, sinema sanatı üzerine uzun uzun kafa yormuş çünkü. ‘Lizard King’, sinemada da bilinen ile bilinmeyen arasındaki kapıyı zorlamış anlayacağınız. Jim Morrison, üniversitedeyken rock grubu kurmaya karar vermiş ama sonra bu girişimi erteleyip bir film çekmeye koyulmuş. “Film üzerine... Filmi sorgulayan bir film” yapmış da. Bol dumanlı, kafaların keyifle geriye atıldığı, yarı çıplak bir kızın Nazi askerlerin yürüyüşünü gösteren bir televizyon karşısında dans ettiği, erkeklerin porno film seyrettiği, bir kızın başka bir kızın gözünü yaladığı bir film... Jim’in üniversiteyi bitirme projesi olarak hazırladığı bu film hiç beğenilmemiş ve not olarak ancak D uygun görülmüş. Rivayet o ki, o gün hüngür hüngür ağlamış Jim Morrison, fakat sinema üzerine düşünmekten hiç vazgeçmemiş, sinemayı bir ‘egemenlik dini’ olarak kabul etmiş. En iyisi ben aradan çekileyim ve sözü doğrudan Jim Morrison’a bırakayım. Alıntılar, Ogan Güner’in çevirisiyle 1991’de Korsan Yayınları’ndan çıkan “Tanrılar/Yeni Yaratıklar” adlı kitaptan... Buyurun Jim Morrison’ın sinemasal tanımlarına, aforizmalarına, saptamalarına:

- Filmler, yapay olarak döllenmiş ölü fotoğraflar bütünüdür. - Film seyircileri sessiz vampirlerdir... - Sinema sanatların en totaliter olanıdır. Bütün enerji ve heyecan kafatasının içinde emilir, bir tür zihinsel ereksiyon; kanla şişer kafatası. Caligula tüm tebaası için tek bir boyun arzulardı, tek bir vuruşta tüm imparatorluğun başını uçurabilmek için. Sinema bu dönüştürücü araçtır işte. Beden gözler uğruna var olur sadece; bu iki yumuşak, açgözlü mücevheri ayakta tutan kuru bir sapa dönüşür. - Film, bir çeşit sahte ölümsüzlük bahşeder. - Her film başka filmlere dayanır ve sizi başka filmlere sürükler. Sinema bir yenilik, bilimsel bir oyuncaktı, ta ki zaman aralıklarından başka bir dünya; istek üzerine içine girilecek güçlü, sonsuz bir mitoloji yaratabilecek koşullar oluşuncaya kadar. - Filmlerde, o olağan, boyun eğmez görüntülerin beslediği bir zamansızlık yanılsaması vardır. - Sinemanın çekiciliği ölüm korkusunda yatar. - İçinde en büyük filmleri barındıran modern Doğu’dur. Sinema eski bir geleneğin yeni biçimidir: Gölge oyunu. Doğu’nun tiyatroları bile bu geleneğin taklididir. - Bazılarının yaptığı gibi, sinemanın kadınlara ait olduğunu düşünmek yanlıştır. Sinema, erkeklerin avuncu için erkekler tarafından yaratılmıştır. - Sinema iki ayrı koldan gelişti. Birincisi görüntüsel. Phantasmagoria gibi, amacı tamamen taklit duyusal bir dünya yaratmak. Diğeri ise röntgencilik. Tebaasına hem

erotik hem de kurcalanmamış gerçek yaşam görüntüsü vaat eden ve renge, sese, ihtişama hiç gerek duymadan anahtar deliğini veya röntgencinin camını taklit eden. - Sinema gerçek hısımlarını resim, edebiyat ya da tiyatroda değil popüler eğlencelerde -çizgi romanlarda, satrançta, Fransız ve Tarot destelerinde, dergi ve dövmelerde- bulur. - Sinema, resimden, edebiyattan, heykelden ve tiyatrodan değil, eski popüler sihirbazlıktan türer. Evrilen gölgeler tarihinin çağdaş bir manifestosu, kımıldayan resimlere duyulan zevk, büyüye olan inançtır o. Soyu ta başından beri rahipler ve büyücülükle, bir tür ruh çağırmayla iç içe geçmiştir. Başlarda, ayna ve ateşin ufak bir yardımıyla insanlar, gömülü zihinlerinin bölgelerinden gelen karanlık ve gizemli ziyaretlere davetiyeler çıkardılar. Bu seanslarda gölgeler şeytanı defeden hayaletlerdi. - Seyirci ölmek üzere olan bir hayvandır. - Sanatın, var olabilmek için seyirciye ihtiyacı olduğunu sanmak yanlıştır. Film gözler olmadan da oynar. Seyirci ise onsuz var olamaz. Film onun varlığını garantiler. - Film, ete batırılan bir iğnenin yabancı bir başkentte patlamalar yaratabileceği varlık zincirini aydınlatamadığı sürece bir hiçtir. - Sinema bizi hayat kaynağına, madde dinine geri götürür; tek tek her şeyin kutsal sayıldığı ve her şeyde ve her canlıda tanrıların görüldüğü. - Sinema; simyanın mirasçısı, erotik bir bilimin son üyesi. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere k

21


ÖLÜM KARARI AHMET MERİÇ ŞENYÜZ (Rope, 1948)

mericsenyuz@gmail.com

1

brezİLYA'DAN GELEN EN FULELİ 11 FİLM Dünya Kupası’nda sambacıların rüzgarı esiyor. Fırsattan istifade Brezilya sinemasını masaya yatırdık. Tüm ülke sinemaları içinde sınıfsal vurguları en yoğun olan Brezilya sinemasıyla henüz tanışmadıysanız, işe bu listedeki filmleri izleyerek başlayabilirsiniz.

B

Rezilya deyince aklınıza ne gelir? Samba festivali, amazon ormanları, güzelliği dillere destan rıo de Janeiro'su, Pele’leri, Zico’ları, Kaka’ları yetiştiren efsanevi futbol milli takımı… Ve pek tabii, dünyanın en keskin sınıf çelişkileri: Güzelim Rio’nun, denize nazır villalarla favelalar arasında bölünmesi, dünyanın en direngen Marksist hareketlerinden birine ev sahipliği yapması, yeri geldiğinde ABD’ye kafa tutan İşçi Partili başkanı Lula Da Silva’sı... Tüm bunlardan hayranlık verici, özgün ve şaşırtıcı bir sinemanın çıkmaması düşünülemezdi. İşte tam da bu nedenlerle Brezilya sineması, tüm ülke sinemaları içinde son derece müstesna bir yer işgal ediyor. En keskin sınıfsal vurgularla, en estetik anlatımı buluşturan bu baş döndürücü ekolün izlenmesi şart 11 filmini sıraladık.

22

k arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

1

ÇİÇEKLER ADASI (ILHA DAS FLORES, 1989) Seçkiye bir belgesel kısa filmle başlamak belki bazılarını yadırgatabilir. Ne var ki, bu herhangi bir belgesel kısa film değil. Bu satırların yazarına göre sadece Brezilya sinemasının başyapıtı değil, tüm zamanların en etkileyici kısa filmi. Jorge Furtado imzalı “Çiçekler Adası”, bütünüyle net, kesin tanımlar ve ona eşlik eden kısa kısa planlardan oluşuyor. Furtado, önce domatesin, sonra domuzun, sonra insanın, sonra çiçeğin, sonra çöpün ve en sonunda da çöplükten karnını doyuran çocukların ne anlama geldiğini sarkastik bir üslupla beyazperdeye taşıyor. Bunu yaparken keskin sınıf ayrımlarının yarattığı öfkeyi en sakin ama en vurucu şekilde sinemalaştırmayı da başarıyor. Bir saniye oyalanmayan, tek fazla laf etmeyen bu film, mutlaka yaşanması gereken bir deneyim.

2

ANNEMLER TATİLDE (O ANO EM QUE MEUS PAIS SAIRAM DE FERIAS, 2007) Dünya Kupası sırasında izlemek için daha uygun bir film olamaz. Öykü, 1970’de Pele’li Brezilya’nın, Meksika’daki Dünya Kupası’nda fırtına gibi estiği sıralarda geçiyor. Kahramanımız, pek çok Brezilya filminde olduğu gibi yine küçük bir çocuk. Çocuğun anne ve babası devrimci ve ülkede ordu yönetime el koymuş. Darbe sırasında yeraltına saklanmak zorunda kalan aile, çocuklarını dedesinin yaşadığı Yahudi gettosuna bırakıyor. Film birçok yönüyle “Babam ve Oğlum”la paralellikler taşıyor ama Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger, Çağan Irmak’ın elinde vıcık bir melodrama dönmesi kaçınılmaz bir öyküden şiirsel bir şaheser çıkarmayı başarıyor. Aşk, futbol, devrim ve “Bir çocuk neden kaleci olmak ister?” sorusunun yanıtı... Daha ne olsun?


2

3

TANRIKENT (CIDADE DE DEUS, 2002) “Ucuz Roman”ın (Pulp Fiction) yarattığı depremin en önemli artçı sarsıntılarından biri bu film. Fernando Meirelles ve Katia Lund’un imzasını taşıyan film, dört dalda Oscar’a da aday olarak yeni Brezilya sinemasını tüm dünyaya tanıttı. Kahramanımız yine çocuklar... Rio de Janerio’nun karanlık sokaklarında koyun koyuna yatan ama yatmakla da kalmayıp ortalığı birbirine katan çocuklar... Yoksulluk, ahlaki çöküntü ve kuralsızlığın içinden çıkan acımasız bir şiddet, bu şiddet ortamına fotoğraf makinesiyle tanık olan ve o makineyle bu bataklıktan çıkmaya çalışan bir çocuk... Tematik düzeyde belli bir yüzeyselliği barındırsa da, plastik düzeyde gerçek bir başyapıt... Bir görüntü yönetimi ve montaj şaheseri. Hâlâ izlememiş olan varsa kendisine ‘sinemasever’ demesin!

3

4

merkez istasyonu (central do brasıl, 1998) Brezilya’nın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden Walter Salles’tan Brezilya’nın yüreğine bir yolculuk. Orta yaşlı yalnız bir kadınla, kimsesiz kalan bir çocuğun Rio de Janerio’daki ‘merkez istasyon’da yollarının kesişmesi... Başta iki zıt karakterin zamanla birbirlerini tanıyıp sevmeleri üzerine kurulu klasik bir yol filmi izlenimi verse de aslında keskin toplumsal gözlemlerle bezeli bir hümanizm destanı... İki dalda Oscar’a aday olan ve aralarında Altın Ayı’nın da bulunduğu 29 ödül kazanan filmde Fernanda Montenegro, en taşlaşmış kalplere bile işleyecek son derece dokunaklı bir oyunculuk sergiliyor. Walter Salles, insanların yüzlerindeki anlamı beyazperdeye taşımaktaki ustalığını bir kez daha sergiliyor. Tema müziği de gerçek bir klasik!

4

5

5

tükenmiş (O CHERIO DO RALO, 2006) İşte Brezilya sinemasının saklı bir hazinesi! Son kuşak Brezilya sinemasının umut vaat eden yönetmenlerinden Heitor Dahlia’nın imzasını taşıyan bu nevi şahsına münhasır film, 2009’da Ankara Film Festivali’nde gösterilse de ne yazık ki, Türkiyeli sinemaseverler arasında yeterince tanınmıyor. Girişte Brezilya sinemasının yoğun sınıfsal vurgular içerdiğinden dem vurmuştuk. Son derece absürt bir film olan “Tükenmiş” ilk bakışta bu şablonun dışında görünebilir. Oysa bu yapıt, metaforik düzeyde bir düzen eleştirisinden ibaret... Ama Dahlia, bu metaforik evreni öyle alışılmadık bir şekilde inşa etmiş ki, alt metne hemen vakıf olabilmek çok zor. “Tükenmiş” benzersiz sinema diliyle ancak Brezilya’dan çıkabilecek bir film.

k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

23


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

CİNNET (BICHO DE SETE CABEÇAS, 2001) Yine sadece Ankara Film Festivali’nde gösterilen bir Brezilya filmi daha... “Cinnet”, adına akıl hastanesi denen yerin nasıl bir akıl dışılığın ürünü olduğunu gösteren çarpıcı bir film. Arkadaşlarıyla esrar kullanan Neto (Rodrigo Santoro) ailesi tarafından bir akıl hastanesine gönderilir. Tipik gençlik hezeyanları yaşayan Neto, bu cehennemde aklını sahiden kaçırmanın eşiğine gelecektir. Birçok açıdan Milos Forman başyapıtı “Guguk Kuşu”nu (One Flew Over The Cuckoo’s Nest) anımsatan film, kazandığı 38 ödülle ses getirmekle kalmadı, muazzam bir performans sergileyen başrol oyuncusu Santoro’yu da uluslararası üne kavuşturdu. “300 Spartalı”da (300) Pers Kralı Xerxes’i canlandıran Santoro artık gözde aktörlerden biri...

24

arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010 k

7

MOTOSİKLET GÜNLÜKLERİ (DIARIOS DE MOTOCICLETA, 2004) Brezilyalı yönetmen Walter Salles’tan bir ortak yapım... Robert Redford’un yapımcılığını üstlendiği bu film, aslında yönetmeni ve bazı mekanları dışında Brezilyalı sayılmaz. Fakat Brezilya sinemasının dahi çocuğu Salles, bu filme imzasını o kadar net atmış ki, bu seçkide yer almazsa olmazdı. Arjantinli orta sınıf çocuğu Ernesto Guevera de la Serna’yı ‘Ernesto Che Guvera’ yapan 8000 kilometrelik yolculuğu anlatan film, eşsiz görüntü yönetimi ve insanın içine işleyen müziğiyle tüm zamanların en iyi yol filmleri arasında anılmayı hak ediyor. Öte yandan, Salles’in peliküle aktardığı yoksul Latin Amerikalıların bakışları, Che’yi canlandıran Gael Garcia Bernal’i bile gölgede bırakarak filme damgasını vuruyor. Amerikan parasıyla yapılmış hakiki bir Brezilya filmi.

7

8

ÖRÜMCEK KADININ ÖPÜCÜĞÜ (O BEIJO DA MULHER ARANHA, 1985) Brezilya sinemasından söz edip de bu sinemanın en büyük ustası Hector Babenco’yu anmadan geçmek düşünülemez. Büyük usta her ne kadar son yıllarda yorulma sinyalleri verse de 1980’lerde çektiği filmlerle adını sinema tarihine silinmez bir şekilde kazımıştı. “Örümcek Kadının Öpücüğü” de Babenco’nun başyapıtı. Neredeyse tamamı tek bir hücrede geçen film, biri Marksist, diğeri eşcinsel iki mahkumun birbirlerini tanımalarını, çatışmalarını ve giderek dost olmalarını anlatır. Babenco her iki karakterine de müthiş bir sevecenlikle yaklaşarak Arjantinli yazar Manuel Puig’in ölümsüz eserini sinemaya hakkıyla aktarıyor. William Hurt, müthiş performansıyla Oscar’a uzanmıştı.

8


9

9

PIXOTE (PIXOTE: A LEI DO MAIS FRACO, 1981) İşte Hector Babenco’yu bütün dünyaya takdim eden film! Aslen Arjantinli olan Babenco 1970’lerde Brezilya’ya yerleşmiş ve ‘Yeni Brezilya Sineması’ olarak tanınan toplumcu gerçekçi akımın önde gelen yönetmenlerinden biri olmuştu. Hem New York, hem de Los Angeles Film Eleştirmenleri derneklerince yılın en iyi yabancı filmi seçilen “Pixote”, 80’lerin en iyileri seçkilerinde de defalarca yer alarak Babenco’nun ününün sınırları aşmasını sağladı. “Pixote”, Brezilya’nın kanayan yarası olan sokak çocukları mefhumunu merkezine alıyordu. “Tanrıkent”te estetize edilerek anlatılan suçlu çocukların dünyası, acımasız bir gerçekçilikle resmedilmişti. Hazmı zor film, ilk yarısındaki çocuk hapishanesiyle de Yılmaz Güney’in “Duvar”ını anımsatıyordu.

10

10

KOPYALAYAN ADAM (O HOMEM QUE COPIAVA, 2003) Daha ilk kısa filmi “Çiçekler Adası”yla ne menem bir yönetmen olduğunu dosta düşmana gösteren Jorge Furtado, 2003’te çektiği bu filmle bir kez daha izleyicileri hayret nidaları arasında bıraktı. “Kopyalayan Adam” Furtado’nun özgün tarzının bir başka zaferi. Porto Alegre’de bir fotokopicide çalışan yoksul ama becerikli Andre, dürbünle gözetlediği komşusu Silvia’ya âşık olunca tekdüze hayatı rayından çıkar. Orijinal sinema buluşlarıyla bezeli, bu son derece içten, sıcak ve neşeli film, sonlara doğru çok da iyi kurulmamış entrikasının şehvetine kendisini fazlaca kaptırıp biraz sendelese de izleyenleri, yüzlerinde tebessüm ve beyazperdede değişik bir şeylere tanık olmanın hazzıyla uğurlamayı beceriyor.

11

11

Karşı daire (O OUTRO LADO DA RUA, 2004) Arka Pencere’deki bir seçkiye bundan daha çok yakışacak bir Brezilya filmi düşünülemezdi. Zira New York Times eleştirmenlerinden Ernest Hardy bu filmi “‘Arka Pencere’ye (Rear Window) yapılmış harika bir gönderme” diye tanımlıyor. New York Online Film Critics’in kurucusu Harvey Karten ise “Hitchcock gurur duyardı” diyor. Marcos Bernstein imzalı film, penceresinden tanık olduğu cinayetin peşine düşerken hiç beklenmedik şekilde âşık olan meraklı bir dulun öyküsünü anlatıyor. Listedeki diğer filmlerin aksine sınıf meselelerinden uzak duran “Karşı Daire”, Copacabana’nın güneşli sokaklarında geçen ‘sevimli’ bir cinayet öyküsü. “Sevimli cinayet mi olurmuş!” demeden önce, izlemek gerek!

02 - 08 Temmuz / arkapencere k

25


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

STALKER ‘Zamanı mühürleyen’ filmleriyle sinema tarihini değiştiren Andrei Tarkovsky, “Stalker”la insanoğlunun ‘inanç’ kavramı karşısındaki reflekslerini ölçüyor, onun yaşadığı ‘zaaflı’ sorgulamadan yansıyan ipuçlarının izini sürüyor.

S

inema sanatının değeri tartışılmayan (zamana yenik düşmeyen) büyük ustaları arasında AndreI Tarkovsky’nin yeri bir başkadır. “İvan’ın Çocukluğu”yla (Ivanovo Detstvo) başlayıp “Kurban”la (Offret) nihayetlenen yedi filmlik kariyeri hep ‘zorluk’ kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Filmlerinin hem biçim hem de içerik olarak ‘zaman ötesi’ duruşlarıdır belki de onun sinemasını çözmeye çalışanların başlarındaki bela. Ama ‘sabır’la ve yapay olmayan bir ‘ilgi’yle izlendiğinde, bütün filmlerinin derinliğinde ‘algı zorluğu’ hissedilmeyen ünik serüvenler yaşanması kaçanılmazdır, tıpkı 1979 yapımı uyarlama bilimkurgusu “Stalker”da olduğu gibi. Senaryoyu da Tarkovsky gözetiminde yazan Strugatsky kardeşlerin (Arkadi ve Boris) “The Roadside Picnic” adlı romanından uyarlanan “Stalker”, bir yolculuğun hikayesiyle vücut buluyor, hem fiziksel hem de düşünsel bir yolculuğun. ‘Bölge’ adı verilen ve otorite tarafından ‘mühürlenmiş’ bir yere doğru yapılan ‘ulvi’ yolculuğun üç kişilik seyyah ekibi, bir iz sürücü, bir yazar ve bir bilim adamından oluşuyor. Yazar ve bilim adamına rehberlik yapan iz sürücü, Bölge’nin tehlikelerini bertaraf edip oradaki ‘dilek kuyusu’ benzeri bir ‘oda’ya götürmeye çalışıyor onları... ‘İnanç’ı temsil eden iz sürücü, ‘şüphe’yi temsil eden yazar ve ‘teslimiyet’i temsil eden bilim adamı, birçok ‘tehlike’yle iç içe geçen yolculuklarında bir bakıma doğanın kucağına bırakıyorlar kendilerini, ‘programlanmış’ fikirlerini sorgulamaya başlıyorlar, olabildiğince ‘açıyorlar’ iç dünyalarını. Her üçünün ‘zavallı’ olduklarını ve ‘umut ışığı’

aramak için bu tehlikeli yola çıktıklarını da öğreniyoruz zamanla. Her adımda biraz daha çözülen ve ‘gerçek yüzleri’ni gösteren karakterler, insanoğlunun ‘kırılgan’ doğasını da yansıtıyorlar bu serüvende. Belki de hikayedeki ‘oda’dan başlayıp tersten bir okumayla yaklaşmak daha doğru olur “Stalker”a. ‘Mucize’ arayışı içindeki insanın en derinlerdeki isteklerine karşılık verdiğine inanılan bu oda, belki bir ‘sahte cennet’, belki de ‘cehennemin ta kendisi’ olarak görülebilir. Ona ulaşmak için türlü eziyete katlanan insanlar, ya ölümün kucağına bırakıyorlar kendilerini ya da geri dönüp zavallı hayatlarına tutunmaya çalışıyorlar. Bu noktada, Lars von Trier’in son filmi “Deccal”i (Antichrist) Andrei Tarkovsky’ye ithaf etmesinin nedeni de kolayca anlaşılıyor. Bir ‘sahte tanrı’nın yol göstericiliğinde ‘kurtuluş’a doğru yönelen insanoğlunun yaşadığı düş kırıklığını burada da görüyoruz, tıpkı “Deccal”de olduğu gibi. ‘Sahtelik’i örtmek için yolcuları ‘dolambaçlı’ bir rota izlemeye ikna eden iz sürücü, doğanın ardına saklanan ‘ruh’u eğip büküyor ve ‘çaresizlik’in ona sağladığı ‘güç’ü kullanıp insanları istediği gibi yönlendiriyor. Filmi biraz geri saralım isterseniz ve ‘oda’ya yaklaştıklarında yazarın doğrudan ona ulaşmak için iz sürücüye kulak vermeyip dümdüz yürüdüğü sahneyi hatırlayalım. Duyduğu bir ‘ses’le daha fazla yaklaşmaması gerektiği dikte edilen yazar, olanca kuşkuculuğuna rağmen bu ‘emir’le kaskatı kesiliyor ve geri dönmek zorunda kalıyor. Bu duygusal manipülasyon, yolculuğun her evresinde farklı biçimlerde devreye giriyor ve yazarla bilim adamının ‘istenen’ yörüngede yol alması sağlanıyor. Sözümüz o ki, ‘sahte

cennet’ vaadiyle ‘kandırılmış’ insanoğlunun ‘iradesi’ elinden alınıyor, doğallığın içindeki ‘yapay’a tutsak olmasının önü açılıyor. ‘Korku’nun egemen olduğu her durumda gördüğümüz gibi, bütün ‘güçlü’ yanlarından vazgeçiyor insan ve ‘en zayıf’ haliyle teslimiyet bayrağını çekiyor. Filmi biraz daha geri sarıyoruz... Apokaliptik bir atmosferin hüküm sürdüğü hissedilen ‘gri’ bir dünyadan ‘kaçarak’ Bölge’nin ‘aydınlık’ resmine sığınan kahramanlarımız, iz sürücünün ‘huzur’ teranesini dinleyerek yola devam etme kararı alıyorlar. Zaten geldikleri aracı da geri gönderiyor iz sürücü, onların oraya çakılıp kalmasını istiyor adeta. Geride bıraktıkları dünyanın ‘yaşanmaz’ halini düşündüklerindeyse yola koyulmaları kolaylaşıyor onlar için. ‘Kurtuluş’ kapıda çünkü! Zayıflığa doğru attıkları ilk adım oluyor bu, kimliklerinin silinip belirsizleştiği süreç de böylece başlıyor. İki geri sarıştan sonra şimdi de filmin finaline doğru hızla ilerleyelim... ‘Oda’nın kapısından geri dönen üç adam, sefil hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler belli ki. Bu noktada, iz sürücünün yaşadığı düş kırıklığı öne çıkıyor. Onları ‘inandıramamış’ olmanın düş kırıklığı bu. Karısının “O zaman beni götür Bölge’ye!” teklifiniyse şu sözlerle geri çeviriyor: “Ya sen de inanmazsan!” Körü körüne, şüpheden soyutlanmış inancın yerle bir oluşunun resmi belki de bu. Bu resmin ardından ‘lanetli’ iz sürücünün ‘sakat’ kızının ‘mucize’siyle biten film, o ana kadar kafalarda gezinen soru işaretlerini de ortadan kaldıran, hikayenin ‘inanç’ boyutunu dengeleyen bir finalle nihayete eriyor. Andrei Tarkovsky'nin 'inancı imtihanı' da bitiveriyor böylece. k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

27


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

PARİS YÖNETMEN Cédric Klapisch OYUNCULAR Juliette Binoche, Romain Duris, Fabrice Luchini, Albert Dupontel, Mélanie Laurent YAPIM/SÜRE 2008 Fransa, 130 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 2.0 DD Fransızca ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

‘Kuş bakışı’ gözlemlerle ‘aydınlanan’ bir karakterin ‘mesafeli’ yolculuğu. k 28 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

F

ransız sinemasında her şeyin ve herkesin merkezi konumundaki Paris, kendini ‘aşk’ kavramıyla öne çıkarsa da dram ve trajedinin de başkentidir. Aynı zamanda gözyaşlarının su gibi aktığı Fransız melodramlarının yaslandığı duvardır Paris. Cédric Klapisch’in “Paris”i, kalp nakli bekleyen hasta bir dansçının, çatı katındaki evinden kentin hüzünlü dansını gözlemlemesini anlatırken, kendi trajedisini yaşarken hayata ‘başka’ bir gözle bakma çabası içine giren baş karakterin olgunlaşmasına da kapı açıyor. Ona bakmak için iki çocuğuyla birlikte eve taşınan kız kardeş motifi de dansçı için bir tür ‘katalizör’ işlevi üstleniyor, toplumla onun arasında bir köprü oluşturuyor kız kardeş. Hayatın koşuşturması içinde farkına varamadığımız durumları, ‘stabil’ olduğumuz anlarda nasıl da ‘anlayabildiğimiz’ üzerine bir film “Paris”. Çevremizi kuşatmış trajedilerden uzakta geçip giden hayatlarımız, sadece ‘kuş bakışı’ yapılan gözlemlerle, yani olaylara belli bir

mesafeden bakmakla ‘aydınlanabiliyor’ da diyebiliriz filmin özlü sözü için. Romain Duris, baş karakterin hezeyanlarına hakim bir performans sergilerken, ‘koruyucu’ kimliğindeki kız kardeşi her zamanki yalınlığıyla canlandıran Juliette Binoche, hikayenin boşluklarını dolduran kompozisyonuyla göz dolduruyor. Mozaiği tamamlayan diğer oyuncular da bu iki ana karakteri destekleme konusunda sıkıntı çekmiyorlar filmde. Fransız sinemasının kalburüstü yönetmenlerinden Cédric Klapisch, gerilimiyle değilse de temel yapısıyla Alfred Hitchcock’un “Arka Pencere”sini (Rear Window) hatırlatan “Paris”le ‘insan’ unsurunu öne çıkaran bir ‘kalabalıklar içinde yalnızlık’ filmine ulaşıyor, kimi bölümlerde belirgin sarkmalar yaşatsa da...

Hikayenin ‘mesafe’ temelli yapısını destekleyen bir görüntü çalışması var filmde. Baş karakterin hezeyanları, zaman zaman inandırıcılıktan uzak bir noktaya taşınıyor.


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ROMAN POLANSKI: ARANAN ADAM ORİJİNAL ADI Roman Polanski: Wanted And Desired YÖNETMEN Marina Zenovich YAPIM/SÜRE 2008 ABD-İng., 96 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Kanal D Home Video (HBO)

Polanski’nin hayatından 10’a yakın film çıkarmak mümkün!

H

ikayeyi herkes biliyor; Fransa’dan önce Londra’ya gidip orayı salladıktan sonra Hollywood’a gelen ve üst üste kazandığı başarılarla adından söz ettiren Roman Polanski, dostu Jack Nicholson’ın evinde bir fotoğraf çekimi gerçekleştirir... Fotoğrafını çektiği genç kız tıpkı ünlü yönetmenin ünlenmesine ön ayak olduğu Nastassia Kinski’ye yaptığı gibi kendisine şöhretin kapılarını açmasını bekleyen 13 yaşında bir kız. Ertesi gün genç kızın şikayeti üzerine polis kaldığı lüks otelden Roman Polanski’yi muhtemelen arkadaşlarıyla yine bir partiye gitmek üzereyken alır. Bundan sonrası bir firar, bir sürü başarılı film ve 30 küsur yıl sonra gelen ev hapsi... Sundance Film Festivali’nde ‘En İyi Belgesel Kurgusu’ ödülü alan film bunu sonuna kadar hakediyor. Ele alınan bu son derece medyatik vakanın neredeyse bütün taraflarıyla konuşulmuş ve yaşanan tüm süreç, derli toplu bir şekilde Polanski’nin de kariyerinin paralelinde son derece güzel geçişlerle bize sunulmuş. Filmin adında

geçen Wanted (aranan) ve Desired (arzu edilen) paradoksunun da içini doldurmayı ihmal etmemiş yönetmen Zenovich. Polanski’nin taciz davası sürerken çektiği filmlerin önlenemez başarıları onun bu sansasyonel suçunun Avrupa’da Amerika’dan farklı algılanmasına yol açmış. Olay Avrupa’da, büyük bir dahi yönetmenin sınırları azıcık zorlayan kaçamağı olarak algılanmasına karşın, Amerika’da şımarık yönetmenin ‘sübyancı’lığı olarak fişlenmiş. Aslında davanın medyatik olma meraklısı hakim yüzünden de doğru düzgün bir mahkemesi olamamış. Polanski de 42 günlük bir ‘ıslah’ın ardından resmen yapımcı Dino De Laurentiis tarafından yurtdışına adeta kaçırılmış. Filmde hem o 13 yaşındaki kızın yıllar sonra olayla yüzleşmesine hem de Polanski’nin o zamanki ifadelerine yer veriliyor.

Omurgayı kolaylıkla dağıtabilecek bir sürü detay ustalıkla derlenip toplanmış... Film davanın hakiminin kişiliği hakkında bir ‘belgesel’e göre biraz fazla yorum yapıyor sanki! k 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere

29


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

tuncaarslan@yahoo.com

SOKAK ÇOCUKLARI ORİJİNAL ADI Sciuscia YÖNETMEN Vittorio De Sica OYUNCULAR Franco Interlenghi, Rinaldo Smordoni, Annielo Mele YAPIM/SÜRE 1946 İtalya, 88 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.37:1, 2.0 DD İtalyanca ve Türkçe ŞİRKET As Sanat

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının ilk başyapıtlarından biri... k 30 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

B

izde daha çok “Kaldırım Çocukları” adıyla bilinen, hatta bazı kaynaklarda da “Boyacı Çocuklar” olarak geçen 1946 yapımı “Sokak Çocukları”, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının ilk başyapıtlarından biri olarak kabul gören, savaş sonrası İtalya’dan çarpıcı görüntüler sunan bir klasik. Filmin orijinal adı “Sciuscia”nın “Boyayalım mı?” anlamına geldiğini de hemen belirtelim. Emektar aktör ve usta yönetmen Vittorio De Sica’nın senarist Cesar Zavattini’yle uzun soluklu işbirliğinin en önemli sonuçlarından birini veren film, Roma’da ayakkabı boyayarak (genellikle ABD’li askerlerin çizmeleri) ve karaborsacılık yaparak karınlarını doyurmaya çalışan iki çocuğun trajik öyküsünü getiriyor karşımıza. Katı gerçeklerin acımasızlığı içinde yaşam mücadelesi veren kahramanlarımızın düş dünyasını ise mutlaka sahip olmak istedikleri beyaz bir at süslüyor. İstemeden suçlu duruma düşen ve cezaevini boylayan çocuklar bir yolunu bulup kaçıyorlar ama onları bekleyen ‘mutlu son’

olmuyor. Beyaz at ise gecenin karanlığında kaybolup gidiyor. Savaşın yıkıntıları ve yoksulluk karşısında çocuklar arasındaki dayanışmayı, yetişkinlerin dünyasına yönelik güvensizlikle birlikte aktaran “Sokak Çocukları”, giderek toplumsal bir suçlamaya dönüşüyor ve karamsarlık dozu artıyor. Çocukların yüzlerindeki gülümseme ise DeSica’nın her şeye karşı umut vaat etme çabasından kaynaklanıyor. Seyirciyi ciddi ve derin bir vicdan muhasebesi yapmaya zorlayan film, İtalya’yı kötülediği gerekçesiyle tepki toplamış, seyirciden neredeyse hiç yüz bulmamış, yapımcısı da iflasın eşiğine gelmişti. Buna karşın en iyi özgün senaryo dalında Oscar adaylığı ve gene Akademi’den gelen özel ödül kötü talihe dur demişti...

Böylesi gerçekçi bir filmdeki imge kullanımı takdire şayan. Joris Ivens’ın da dediği gibi, İtalya yoksul bir ülke değildir!


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

KIZLAR TARİKATINDA PARANORMAL CİNAYET ACTIVITY Orijinal Adı Sorority Row YÖNETMEN Stewart Hendler YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 98 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida)

YÖNETMEN Oren Peli YAPIM/SÜRE 2007 ABD, 86 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD ve DTS İngilizce, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (Medyavizyon)

A

U

merikan kolejlerindeki bu sosyalleşme kulüplerine verilen önemi biz bir türlü anlayamıyoruz. Alfa-beta-teta gibi Yunan alfabesinden alınan harflerden isim uydurulan bu kulüplere girmek için abuk sabuk şeyler yapılıyor. Girince de ne oluyor o da ayrı bir mesele... Slasher filmlerin ise neredeyse altında başka bir tür oluşturacak kadar çok film vardır ana omurgasını bu kulüpler üzerinden götüren. Nitekim bu film de bir ‘yeniden çevrim’. Bu kapağında bir sürü kızın kafalarını üstüste koyarak poz verdiği filmin de tek bir amacı var, güzel ama akılsız Amerikalı kızların birer birer öldürülüşlerini izletmek. Aslında film Roger Avary’nin “Çekim Kuralları” (The Rules of Attraction) gibi başlıyor. Bol alkollü, çılgın bir partiden ayrılan bir grup genç istemedikleri bir cinayetin suç ortakları oluyorlar. Ama birisi onların ‘ne yaptıklarını biliyordur’! Sonrası malum en lazım olan zamanlarda cep telefonları çekmez, araba çalışmaz, balta kafaya iner, utanmaz-arlanmaz kızlar birer birer cezalandırılır... Aptalca yazılmış diyaloglar bizim “Konak”a bile rahmet okuttururlar. Burak Göral

yumak insanoğlunun biraz mecburi biraz da gönüllü yaptığı bir eylem. Kendisini hem zihnen hem de bedenen dış dünyaya kapattığı, en savunmasız, en zayıf, aynı zamanda da en bilinçsiz zaman dilimi uyku. “Paranormal Activity”, üzerinde pek düşünmediğimiz, bir bakıma ‘âtıl’ da görülebilecek bu zaman dilimi esnasındaki o bilinçdışı anları bir ürperti unsuruna dönüştürüyor. Katie ve Micah birlikte yaşayan genç bir çift. Kızın uykularında bir sorun var ama adını bir türlü koyamıyorlar. Bunun üzerine Micah elinden düşürmediği kamerasını bir üçayağın üzerine kurup gece uyudukları anları kaydediyor. Biz de zaten tüm filmi onun kayıtlarından takip ediyoruz. Uyumak geceden geceye ikisi için de haram oluyor. Bu ‘el kamerası’ gerçekliği kimilerine artık gına getirmiş olabilir ama film hak ettiği bir ilgi görüyor. Bir noktadan sonra mantık sınırlarını zorlamasına karşın gizemini en az “Cloverfield”deki kadar iyi gizliyor. Buna bir ‘film’den ziyade bir ‘deneyim’ olarak bakarsanız, daha insaflı bir iş yapmış olursunuz. Ve tabii bir de olan bitenin daha bir tadını çıkarmış... Burçin S. Yalçın

Filmde “hepimiz öleceğiz!” efekti veren Rumer Willis’in kötü oyunculuğu filmin tek komedi unsuru!

Yalnız başınıza evde uygun ortamı tedarik ettiğinizde arzu ettiğiniz ürperti gelip sizi bulacaktır emin olun!

O kadın Carrie Fisher mı? Prenses Lea bu filmde mi? Nayır, nolamaz!

Çiftin o odanın kapısını hiç kapatmamasını insanın aklı havsalası almıyor.

KUTU Orijinal Adı The Box YÖNETMEN Richard Kelly YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

B

u senenin bilimkurgu hiti “Ay” (Moon) ile “Kutu” birbirlerine bir anlamda çok benziyorlar. Aynı gün gösterime girmiş olmaları dışında, iki film de artık terk edilmiş fakat sinemaseverlerin özlemle andığı bir bilimkurgu sinemasının modern örnekleri sayılabilirler. “Kutu”nun 70’lerde geçmesi bu duyguyu daha da perçinliyor. Bilinmeyenin peşinde koşan 70’li yılların cesur ve gizemli bilimkurguları, fütürist sayılmazlardı. Bilimden çok insanı kavramaya yöneliyorlardı. Esrarıyla, sıkı bir “Alacakaranlık Kuşağı” (The Twilight Zone) bölümünü andıran “Kutu”nun; burnu kanayan elçileri, sudan ibaret portalları, yıldırımları kontrol eden görünmez uzaylıları ve piyango kutusu, salt filmi sürüklemek için seyirciye atılan birer yem sayılmalı.. Richard Kelly, her zamanki gibi zihin oyunları yaparken izleyiciden bir özeleştiri istiyor. İnsana kendisini sorgulatmak peşinde. Bir milyon dolar için düğmeye basıp basmamak, aynen filmin bilimkurgusu gibi bir üstyapı oluşturuyor. Altta, çağdaş insanın hodbinliği ve kişisel projeler peşinde toplum esenliğini hiçe sayışı üzerine kafa karıştırıcı sorular yöneltiliyor. Piyango kavramı üzerinden, toplumun parçası olmanın getirdiği boykot edilemeyecek mesuliyeti vurguluyor yönetmen. Kemal Ekin Aysel

Öykünün beyin kapasitesini zorlayan giriftliği, merak ve hayret duygusunu canlı tutuyor. Cameron Diaz’ın monoton oyunculuğu yapıtın zayıf halkaları arasında en göze batanı. 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere k

31


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

SEVGİLİ JOHN orijinal Dear John YÖNETMEN Lasse Hallström OYUNCULAR Channing Tatum, Amanda Seyfried, Richard Jenkins, Henry Thomas YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 108 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat

Lasse Hallström, post 11 Eylül duyarlılıklarına gönül indiriyor. k 32 arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010

A

vrupa’dan transfer olan Hollywood yönetmenleri, her zaman dramaya taze bir boyut katarlar. Belki Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı sahte görkemi sunmakta aceleci davranmadıkları için, Avrupalı yönetmenlerin Amerika’da çektikleri filmler daha bir ayağı yere basan türde oluyor. İsveçli Lasse Hallström uzun zaman bu özelliğini korudu. Amerika’ya geleliberi 20 yıl geçmiş olduğu hesaba katılırsa, ufak ufak yorulmaya başladığı, bu sade fakat inovatif tutumu yitirdiği söylenebilir. “Sevgili John” yine o Avrupalı rejisör dokunuşuna sahip. Fakat bu film, yönetmenin önceki güzellikleri “Gilbert’in Hayalleri” (What’s Eating Gilbert Grape), “Tanrı’nın Eseri, Şeytanın Parçası” (The Cider House Rules) veya “Çikolata” (Chocolat) kadar doyurucu bir sinema zevki vaat etmiyor. Filmin 11 Eylül sonrası oluşan vatansever duyarlılıklarla bezenmiş olmasının bunda büyük payı var. Filmin açılış sahnesi, sinema grameri

açısından çok keyif veriyor. Vurulan askerin üzerine yağan boş mermi kovanlarının şıkırtısı ve parıltısı, az sonra izleyeceğimiz otistik babanın bozuk para koleksiyonuna dönüşüyor. Filmin, ikinci yarısının mektuplar aracılığıyla ilerlemesi hoş bir fikir. Fakat bu mektuplar üst sesle okunurken verilen müzik, sahnelerin birer klibe dönüşmesine yol açıyor. Filmin temposu sıkışıyor. Oysa mektuplarda yazanlar öykü açısından çok önemli. Hallström bu noktada iyi kötü her roman uyarlamasının düştüğü çıkmaza düşüyor. Edebiyatı görselleştirirken, kelimelerin arasına grafik dolgu malzemesi koyma zorunluluğuyla eli kolu bağlanıyor. Bunu karakter inşasında da sezebiliyoruz. Kitapta içleri doldurulabilen kahramanlar, filmde oyuncuların da yetersizliği yüzünden izleyiciye sirayet edemiyor.

Richard Jenkins’in bozuk para koleksiyonuna gömülmüş otistik baba performansı, aktöre yakışır üstünlükte. 11 Eylül haberini alan askerlerin “Vatan sana canım feda” moduna hızlıca girişleri, öykünün izleyiciyi en çok utandıran anı.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

KIRIK KUCAKLAŞMALAR

MUHTEŞEM HOWARD

Orijinal Adı Los Abrazos Rotos YÖNETMEN Pedro Almodóvar YAPIM/SÜRE 2009 İspanya, 122 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İspanyolca ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Chantier)

Orijinal Adı Great Buck Howard YÖNETMEN Sean McGinly YAPIM/SÜRE 2008 ABD, 90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fida)

P

T

edro Almodóvar’ın ‘geçmişle hesaplaşma’ takıntısının son uzantısı “Kırık Kucaklaşmalar”, ‘bitmemiş bir film’ aracılığıyla dünle bugün arasında bir köprü kurmaya çalışıyor. Baş karakterini iki dönem arasına sıkıştırarak onun ‘geçmişin gizemi’ne doğru yaptığı yolculuğu önümüze getiren Almodóvar, hikayeyi ‘serinleştiren’ anlatım özelliklerini burada da göstermeyi ihmal etmiyor. Kör bir yazarın yönetmen olduğu günlerden gelip kapısını çalan bir ‘hayalet’in yazar üzerinde yarattığı etkinin yansımalarını izlediğimiz filmde, aşkın tetiklediği gergin bir atmosfere de kucak açıyoruz. Özellikle geçmişe tanıklık ettiğimiz anlarda yaşanan bu gerilim, yapımı ‘kara film’vari bir yöne de savuruyor. Lluís Homar ve Penélope Cruz’un ‘garip’ bir çift oluşturdukları “Kırık Kucaklaşmalar”, Pedro Almodóvar için öne doğru atılmış bir adım sayılmasa da, yönetmenin kendi dinamiklerine ihanet etmekten özenle kaçındığını gösteriyor. Her zamanki ‘renkli’ stilinden taviz vermeyen sinemacı, hikaye anlatımındaki rahatlığını sergilemekten de geri durmuyor. Murat Özer

ürkiye’de vizyona uğrayamayan küçük bir hayat dersi “Muhteşem Howard”. İnsanoğlunun dikkat çekme, sevilme ihtiyacı üzerine bir film. Asla istediği kadar ‘ünlü’ olamayan sihirbaz Buck Howard’ın (aslında başka bir gerçek karakterden esinlenilmiş) yolu hukuk okurken sıkıldığını anlayıp okulu bırakan yazar heveslisi bir genç olan Troy’un yolları kesişiyor. Aslında sahnede birtakım özel numaralara sergilemeye gerçekten muktedir olan ‘Büyük’ Buck Howard’ın seyahatlarını düzenlemeye başlayan Troy, hem kendisinin hayattaki yerini ve ne yapmak istediğini arar hem de Buck’ın kişiliğinde bir sosyoloji/ medya dersi alır... Babasının güdümünden kurtulmaya çalışan Troy rolünde Tom Hanks’in oğlu Colin Hanks’i izlerken babası rolünde de Tom Hanks’in görünmesi çok hoş bir efekt yaratıyor. Ama Buck Howard rolünde John Malkovich olmasa filme biraz daha mesafeli kalabilirdik doğrusu. Malkovich, Buck Howard rolünü adeta kendi elleriyle baştan aşağı yoğuruyor. Ona bir beden dili yapıştırıyor ve kendisine öyle yakıştırıyor ki hayran kalmamak elde değil! Burak Göral

Filmin final sahnesi, Almodóvar’ın yönetmenlik becerisinin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.

Emily Blunt’ın farklı güzelliği filme hoş bir estetik katıyor.

Hikayenin bugünü, geçmişin çok boyutlu görüntüsü altında ezilmekten kurtulamıyor.

Colin Hanks renksiz bir oyuncu. Bu özelliği bu filmdeki karaktere uysa da izleyeni peşinden sürükleyemiyor...

SEVGİLİLER GÜNÜ Orijinal Adı Valentine’s Day YÖNETMEN Garry Marshall YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 119 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Warner)

R

omantik komedi geleneğinin en çok beslendiği kavramlardan biri olan Sevgililer Günü üzerine belli oranda da olsa fikir jimnastiği yapmaya yarayan bu film, türün gediklilerinden Garry Marshall’ın işini bilen ellerinden çıkıp romantizm rüzgarları estiriyor. Sevgililer Günü’nde ‘yalnız kalmak istemeyen’ her yaştan bir grup insanın bu uğurda harcadıkları çabanın profilini çıkaran yapım, ‘sevgiliye bir öpücük’ kondurabilmek için neler yapılabileceğinin de altını çiziyor. Öte yandan ‘aşkın göreceliliği’ne de vurgu yapan hikaye, örneğin “Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar”dakinden (He's Just Not That Into You) farklı bir şekilde yaklaşıyor duruma ve bunu bir ‘sekslerin savaşı’na dönüştürmüyor. Bu filmin çekiciliğinin temel müsebbibleri oyuncuları tabii... Ashton Kutcher’dan Jessica Alba’ya, Shirley MacLaine’den Jennifer Garner’a, Anne Hathaway’den Jessica Biel’a, Julia Roberts’tan Jamie Foxx’a, Patrick Dempsey’den Bradley Cooper’a kadar birçok yıldız ismi barındıran oyuncu kadrosu, hikayeyi taşıma konusunda yönetmen Marshall’ı rahatlatan unsur oluyor. Ayrıca film içinde Mevlana'dan en çok alııntı yapılan ilk Hollywood filmi olabilir! Murat Özer

Filmin “Aşkın gözü kördür” klasik söylemine yüklediği anlamlar es geçilir gibi değil... Hikayedeki karakter çeşitliliği, çoğu zaman merkezden sapmayı da getiriyor haliyle. 02 - 08 Temmuz 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Mühürlenmiş Zaman Yalnızca yedi film sığdırabildiği kariyeriyle ‘büyük ustalar’ arasındaki yerini alan Andrei Tarkovsky’nin hayata ve sinemaya bakışını kendi ağzından okuma şansı veren bu kitap, sinema sanatının ‘üstün’ yansımalarından birinin ‘zorlu’ evrenine yaklaşabilme fırsatı da tanıyor. 2 - Uçak (Airplane!) ZAZ (David Zucker, Jim Abrahams, Jerry Zucker) ekolünün çıkışını müjdeleyen efsane filmin 30. yıldönümü kutlanıyor. Sonraları biraz sarpa saran ekolün hâlâ yıldızı konumunda “Uçak”. Bir zamanlar arkadaş toplantılarının bir numaralı komedi malzemesi olan film, komediyi alabildiğine sulandırıp bundan sağlam bir bütüne ulaşmanın dersi niteliğinde. 34

arkapencere / 02 - 08 Temmuz 2010 k

3 - Vittorio De Sica İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının aktöryönetmen kıvamındaki tek sinemacısı. 1920’lerde aktörlüğe, 1940’lardaysa yönetmenliğe başlayan büyük usta, “Bisiklet Hırsızları” (Ladri Di Biciclette) ve “Milano Mucizesi” (Miracolo A Milano) gibi iki başyapıtıyla akımın zirvesinde durmayı hak eden bir performansa sahip. 4 - Sonia Braga Brezilya sinemasının dünyaya açılmasından faydalanıp Hollywood’a transfer olan Sonia Braga, bu ülkenin yetiştirdiği sinemasal değerlerin başında geliyor. Onu en çok da Hector Babenco filmi “Örümcek Kadının Öpücüğü”ndeki (Kiss Of The Spider Woman) mükemmel ‘örümcek kadın’ kompozisyonuyla tanıyoruz.

5 - Day & Night “Oyuncak Hikayesi 3”ün (Toy Story 3) başında izlediğimiz bu Pixar kısası, gece ile gündüzün ayrılmaz bir bütün olduğunu alabildiğine keyifli bir kurguyla karşımıza getiriyor. Pixar animatörlerinin yaratıcılığına bir kez daha şapka çıkarıyoruz!


siyad.org


Altı üstü film yapıyoruz. Haddinden fazla para kazandığımız kesin! Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 36