Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

EN SICAK RENK: MAVİ

AY IŞIĞI

PARÇALANMIŞ RECEP İVEDİK 5 JOHNNY SİLAHINI KAPTI HOLLYWOOD 10’LUSU STILL LIFE GİZLİ DÜNYA

17 - 23 ŞUBAT 2017 / SAYI: 347


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

HER YERDE RECEP, HER YERE RECEP

Ş

ahan Gökbakar, memleketi taktı peşine götürüyor! Onun yaptığı sinema anlayışına diyeceğimizi dedik defalarca, tekrarlamaya gerek yok. Biz sevmiyoruz diye ‘yok’ hükmündedir diyemeyiz, ki yeryüzünün dört bir yanında var

‘bu tür’ bir sinema. İzleyip izlememek tabii ki bizim tasarrufumuzda, ama izleyenle illaki ‘kavga’ edeceğiz diye de bir şey yok! Gerektiğinde ederiz o başka, ancak meselenin sadece “Recep İvedik” filmleri olmadığı aşikar artık. Bir ‘pencere’ açtı Şahan Gökbakar, o pencereden içeri doluşan doluşana şimdi. ‘Para kokusu’ çekiyor tabii memleketim insanını, “Ya tutarsa!” mantığını da ezelden koymuşuz cebimize zaten. Ondan sonrası ‘coşku’nun nasıl verileceğine kalmış! Her neyse... Gene girdik “Recep İvedik”sel analizlere, ki defalarca üzerinden geçilmiş şeyler bunlar... Bizim asıl meselemiz, bir haftada sadece üç filme kapılarını açan salonlar, kompleksler. Aslında beş film girecekti bu hafta vizyona, ama “Recep İvedik 5” coşkusundan kaçıverdi ikisi: Martin Scorsese’nin “Sessizlik”i (Silence) ve Gore Verbinski’nin “Yaşam Kürü” (A Cure For Wellness). Daha doğrusu kaçmaya ‘zorlandılar’. Eksik olmasınlar, salonlarımızdan bu iki filme

pek rağbet olmadı. Muhtemelen ‘uzak’ köşelere atmaya kalktılar merakla beklediğimiz bu filmleri, dağıtımcıları da ertelemekte buldular çözümü, çaresizce, sessizce... Evet, sessizce... Salonlarda tekelleşmenin had safhaya tırmandığı günümüz Türkiye’sinde sesini çıkarmanın bedeli büyük oluyor zira. Onca çabayla çektiğin ya da getirdiğin filmi sonsuza kadar salonlardan uzak tutabilecek ‘güçler’ var artık, ‘gücün karanlık tarafı’ndan yer tutmuşlar. Durum böyle olunca, tıpkı Kültür Bakanlığı desteklerinde olduğu gibi, tekil çıkışlar dışında güçlü bir ‘ses’ yükselmiyor sinemacılar cenahından. O tekil çıkışlar da atmosfere karışıp yok oluyor, duyulmaz hale geliyor. Birleşmeyi, ‘tek ses’ olmayı ‘ayıp’ bir şey olarak görüyor galiba sinemacılar. Utanıyorlar sanki birlikte hareket etmekten. Bunu beremeyeceklerini defalarca gösterdiler, ama biz saf saf bekliyoruz hâlâ, bir gün birleşirler diye. Olmayacak duaya amin demişiz, geri de alamıyoruz! Nasıl bir ‘güç’ olduklarını fark etseler, hem sinemayı hem televizyonu hizaya getirebilirler. Biz biliyoruz, onlar da biliyor, ama ‘üç maymunculuk’ oynamak çok daha kolay geliyor sinemacılara. “Her yerde Recep, her yer Recep”ken bir şansları daha var aslında sinemacıların. Geçmişin reflekslerini hatırlayıp harekete geçebilirler, birlikte. “Hayır!” diyebilirler güçlü bir şekilde, bunca zamandır kapana kısıldıkları sisteme karşı. Burada da çuvallarlarsa gelip bize, ona, buna, şuna, halka ağlamasınlar. ‘Biz’ de olmayacağız zira o noktadan sonra...

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Arka Pencere

EDİTÖR Murat Özer cinemozer@gmail.com GÖRSEL YÖNETMEN Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com TASARIM BARAS MEDYA LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar SELİN GÜREL, CUMHUR CANBAZOĞLU, TUNCA ARSLAN, ERMAN ATA UNCU, KAAN KARSAN, ŞEYDA KARTAL, MURAT EMİR EREN

17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Ay Işığı (Moonlight); Parçalanmış (Split); Recep İvedik 5.

14 KAPRİ YILDIZI

20 Arka Pencere yazarının film değerleme yıldızları...

16 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, iki western başyapıtıyla Clint Eastwood’a yöneltiyor ilgisini.

18 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Dalton Trumbo’nun tek yönetmenliği: “Johnny Silahını Kaptı” (Johnny Got His Gun)... Murat Özer imzasıyla.

20 ÖLÜM KARARI

Erman Ata Uncu, Dalton Trumbo’nun da içlerinde olduğu “Hollywood 10'lusu”ndan enfes bir 10+1 çıkardı.

24 TOPAZ

Bir ‘ölüm fabrikası’nın içine hapsoluyoruz: “Still Life” (Gorge Coeur Ventre)... Kaan Karsan imzasıyla.

26 AİLE OYUNU

Gizli Dünya (Room); Sen Benimsin (A Bigger Splash).

04 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017


www.altyazi.net

Ĺž U B A T

2 0 1 7


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

AY IŞIĞI HHHH ORİJİNAL ADI Moonlight YÖNETMEN Barry Jenkins OYUNCULAR Trevante Rhodes, André Holland, Naomie Harris, Mahershala Ali, Janelle Monáe, Ashton Sanders, Jharrel Jerome, Alex Hibbert, Jaden Piner, Patrick Decile YAPIM 2016 ABD SÜRE 111 dk. DAĞITIM Bir Film (Fabula Films)

Barry JenkIns, “Ay Işığı”yla neredeyse ‘ermiş’ bir sinemacı kıvamına ulaşıyor, ‘özgürleşme’nin insan ruhundaki gelişimini aktararak. 06 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

Ö

zgürleşmek, her insanın düşlerini süsleyen, ona ulaşmak için gemileri yakmayı göze aldığı, ‘karardığı’ her anda beklentisiyle bile ruhunu aydınlatabilen bir kavram. Ama herkese nasip olmuyor ne yazık ki! Hissetmek, beklemek, sabretmek, efor harcamak, hatta ‘dağları delmek’ gerekiyor özgürleşebilmek için. Çığlığınızın içinize gömüldüğü her dakikaya hükmediyor aslında bu kavram, peşine başkalarını da takarak. Çocukluğunuzdan itibaren yüreğinize saplanmış bir hançere dönüşüyor kimi zaman, bazen de ‘yetişkin’ yıllarınızda çekiyor sizi bol cevherli damarlarına. ‘Hafıza’nın görkemli besleyicisi ‘aşk’ ise özgürleşmenin anahtarı oluyor çoğu zaman, dimdik çıkıyor yalnızlığın karşısına. Yalıtılmış, yabancılaşmış, uzaklaşmış olsanız da tutuyor sizi, en sıcak renge, ‘mavi’ye dönüştürüyor... Barry Jenkins, ikinci filmi “Ay Işığı”yla (Moonlight) neredeyse ‘ermiş’ bir sinemacı kıvamına ulaşıyor, bahsettiğimiz ‘özgürleşme’nin insan ruhundaki gelişimini mükemmelen aktararak. Tarell Alvin McCraney’nin metnini kendi deneyimleriyle örtüştürdüğü senaryosuyla bir ‘büyüme’ hikayesi anlatıyor temelde, ama bu hikayeye öyle dokunuşlarda bulunuyor ki, yüreğinizin ortasına çöreklenmiş duyguları açığa çıkarıyor, yıpranmış ruhunuzu ‘özgürleştiriyor’ bir bakıma. Richard Linklater’ın “Çocukluk”undan (Boyhood) Spike Lee’nin “Torbacı”sına (Clockers), oradan edebiyatın serinliğindeki Stefan Zweig harikası “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”na (Brief Einer Unbekannten) kadar uzanan bir ‘bütün’le hareket ediyor Jenkins. ‘Bilinmeyen’ bir çocuğun mektubunu okuyor bize, canhıraş çığlıkları duyulmayan, duyulması teklif bile edilemeyen. Başkarakter Chiron’un üç dönemine odaklandığımız “Ay Işığı”, onun yalnızlığıyla örülü bir dünyaya çekiyor bizi. Uyuşturucu bağımlısı annesiyle birlikte yaşayan ‘Ufaklık’ın hayatını değiştirense ona bir tür ‘babalık’ yapan uyuşturucu satıcısı Juan oluyor. Juan’ın anlattığı


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Başkarakter ChIron’un üç dönemine odaklandığımız “Ay Işığı”, onun yalnızlığıyla örülü bir dünyaya çekiyor bizi. 08 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

gördüğü şefkati de unutmuyor, kafa karışıklığının nedeni ve aynı zamanda sonucu haline getiriyor. ‘Güven’ ki en çok ihtiyacımız olan şey, ama Chiron’u ilk gördüğümüz andan itibaren onun ‘güven eksikliği’ problemiyle boğuştuğunu tespit ediyoruz. Haksız da değil! Güvendiği karlara hep kar yağıyor zira. Kendi zorlu keşif yolculuğuyla mı uğraşsın, yoksa karşısına çıkan herkesin onu hayal kırıklığına uğratmasına mı yansın, bilemiyor haklı olarak. Ve şöyle diyor: “Kimi zaman öyle çok ağlıyorum ki, büyük bir gözyaşına dönüştüğümü sanıyorum.” Bu filmde öyle çok ‘kilit sahne’ var ki, hangi birini merkeze alıp ilerlesek bilemiyoruz. Chiron’un çocukluğundan ilk gençliğine ve oradan gençliğine uzanan yolda birçok ‘kırılma noktası’ karşımıza çıkıyor. Ama karakterin üç evresinden birini seçip, oradan yola devam etmek gerekirse, lise çağında bir akşam Kevin’la deniz kıyısında oturdukları ve Kevin’ın ona ‘dokunduğu’ sahneyi tercih ederiz muhtemelen. Finalde de şahane bir şekilde ‘hatırlatılan’ bu an, Chiron’un keşfinin kapılarını ardına kadar açıyor, ona belki daha zorlu ama ‘özgürleştirici’ bir alan sağlıyor. Aşkın tozun dumana karıştığı, önünü görmenin mümkün olmadığı çıkmaz sokaklarına dalmaktansa ‘beklemeyi’ tercih ediyor, sonsuza kadar beklemesi gerekse bile. ‘Yabancı’ olarak bir hikaye de sonraki dakikalarda sürdüreceği bir hayatın içine atıyor kendini, ama göreceklerimizin ipucuna dönüşüyor. ‘Mavi’ var olmaya başlıyor nihayet! rengini insanlaştıran bu hikaye, karakterin ‘Özgürleşmek’ diye başlamıştık yazımıza, öyle defalarca doğacağı ‘özgürleşme’ hamlesini de de bitirelim Chiron’un ‘destansı’ hikayesini. Uzun tetikliyor, ona büyüme yolunda bir ‘hedef’ bahşediyor. Bu yola serpiştirilen eşcinselliğe dair yıllar boyunca içine hapsolduğu ‘oda’nın ona dayattıklarını ‘sahtelik’le örterken, bir yandan da işaret fişekleriyse ‘tek başınalık’la mücadele edemeyeceği bir boyuta taşınıyor. ‘Keşif’, hiç de yüreğinin en nadide köşesinde sakladığı ‘aşk’ı taze tutuyor. Belki ona ‘babalık’ eden Juan gibi kolay olmayacak onun için, birçoklarının uyuşturucu satıcısı oluyor, reddettiği şeye yaşadığı gibi. Tek yakın arkadaşı (ona iyi davranan tek arkadaşı diyelim) Kevin, Chiron’un dönüşüyor, ama ‘gerçek tetikleyici’ ona “Hello Stranger” dediğinde ‘o an’ın geldiğini düşünüyor üç dönemine de damgasını vururken, ‘keşif ve bilinmeze doğru yeni bir yolculuğa çıkıyor. Son yolculuğu’nda karaktere hem destek hem de cümleye kadar özgürleştiğini hissetmiyoruz köstek olma özellikleriyle öne çıkıyor, ki ‘aşk’ Chiron’un, ama o son cümle her şeye bedel! tam da bu noktada ‘iyi/kötü’ yüzünü gösteriyor. Tekrar büyük bir gözyaşına dönüşüyor, ‘Ufaklık’ın ‘Chiron’a ve sonrasında ‘Kara’ya aşkının kollarında. Ve yeniden ‘Ufaklık’ evrilmesinde karar verici pozisyona oturuyor Kevin. Chiron için varlığı bir dert, yokluğu ‘yara’ oluyor, o rahatlatıcı esinti yüzüne çarpıyor, deniz kenarında “Ay Işığı” altında masmavileşiyor. anlayacağınız... “Ay Işığı”nı izlerken hayranlık uyandıran bir Sırtını çevirdiği insanlığa yüzünü dönüyor yeniden, büyümüş ve âşık yol haritası çıkıyor karşımıza, tabii ki hüznü de Chiron olarak... yanıbaşında taşıyarak. Bu harita, ‘boğulma’ noktasına kadar gelmiş/getirilmiş bir çocuğun Chiron’un üç dönemini canlandıran aktörler, oyuncu var olma mücedelesiyle anlamlanıyor. Büyürken seçiminin önemini belgeliyorlar... maruz kaldığı tokatların etkisini derinden hissediyor, onları cebinde taşıyarak sürdürüyor Chiron’un annesiyle son buluşmasındaki ‘arınma’nın hayatını. Öte yandan, aynı büyüme safhasında dozajı biraz kaçırılmış sanki.


YEDİ YAZAR, YEDİ AYRI ÜSLUP

a r ka p e n c e r e . c o m

AŞKTAN DA ÜSTÜN 50 FİLM

3

KİTAP SATILAN HER YERDE!


ÇOK BİLEN ADAM SELİN GÜREL The Man Who Knew Too Much (1934) gurel.selin@gmail.com

PARÇALANMIŞ HH ORİJİNAL ADI Split YÖNETMEN M. Night Shyamalan OYUNCULAR James McAvoy, Anya Taylor-Joy, Betty Buckley, Haley Lu Richardson, Jessica Sula, Izzie Leigh Coffey, Brad William Henke, Sebastian Arcelus YAPIM 2016 ABD SÜRE 117 dk. DAĞITIM UIP (Universal)

“Parçalanmış”, daha önce başka korku/gerilim yönetmenleri tarafından da MİTLEŞTİRİLEN çoklu kişilik bozukluğuNA yaslanıyor. 10 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

M

NIght Shyamalan, önce kimsenin düşeceğine ihtimal vermediği seviyeye kadar düştü, sonra kimsenin toparlanabileceğine ihtimal vermediği bir zamanda küllerinden doğdu. Ne kariyer ama! İpin ucu nerede koptu, korku/gerilim sinemasının sürpriz yumurtasıyken ne oldu da egosuna yenilip şişine şişine dünyayı kurtarmaya başladı, tam olarak bilinmiyor. Bir apartman dolusu tuhaf karakterin bir masal kahramanını yuvasına göndermeye çalıştığı o malum filmde, ‘gelecekte dünyayı değiştirecek olan kitabın yazarı’ rolünü kendine biçtiğinde anlamalıydık aslında. Filmlerinde bizzat dünyayı kurtarmakla kalmayacaktı, gün gelecek, filmleriyle de dünyayı kurtaracaktı elbet. Her nasılsa dünyanın pek umurunda olmadı. Tam ‘son sürpriz bükücü’ olarak tarihe gömülmek üzereydi ki, içindeki ‘Hasan Karacadağ’ı dizginlemeye karar verdi ve sinemaya dair tüm iddiasını küçük çaplı bir filme sığdırmayı başardı. İtiraf etmek gerek, “Ziyaret”in (The Visit) ticari başarısı sonrasında kontrolünü kaybetmeyip, yola düşük bütçeli bir tür filmiyle devam etmesi takdire şayan. E, geçmiş deneyimlerden ders almak bunu gerektirir. Yukarıdaki satırları, bir tür bilinç akışı olarak kabul edin. Çünkü “Parçalanmış”ın (Split) karşısına işte bu karışık hislerle oturduk. “Parçalanmış”, daha önce başka korku/ gerilim yönetmenleri tarafından da mitleştirilip, tüyler ürpertici hikayelerin ana malzemesine dönüştürüldüğüne tanık olduğumuz çoklu kişilik bozukluğu meselesine yaslanıyor. Hastalığın gerçek doğasını yansıtmak gibi bir yükün altına girmeyen bu hikayeler, aynı bedende yaşayan farklı kişiliklerin er geç sapkınlığa davetiye çıkaracağı algısını yaratıyor. Çoklu kişilik bozukluğu, kağıt üzerinde kulağa ilginç gelen tüm detayları filme serpiştirilip, pek de ilginç

olmayan kısımları görmezden gelinirse, yalan yanlış yansıtıldığı fark etmeksizin, neredeyse sonuç garantili bir korku/gerilim malzemesi. Bu şartlarda, rol çok iyi bir oyuncuya teslim edildiği sürece, filmin tüyleri ürpertmemesi imkansız. Shyamalan, James McAvoy gibi yetenekli bir oyuncuyla çalışarak, filmin inandırıcılık sorununa ağır bir darbe indiriyor. Bu bir gerçek. McAvoy, çok gülünç olabilecek bazı kritik sahneleri öyle ustaca atlatıyor ki, hayran olmamak elde değil. Diğer yandan, Shyamalan bu… Büyük bir iştahla hastalığın sınırlarını keşfederken, yer yer kendini kaybediyor elbet. Psikiyatr karakteri, seyirciyi neyle karşı karşıya olduğuna dair o kadar sık uyarıyor ki, hikaye ‘anlaşılmadığı için esprisi açıklanmak zorunda kalan fıkra’ mahzunluğuna bürünmesin de ne


yapsın? Filmin kendini açıklama takıntısı, esas kızın geçmişine döndüğümüz sahnelerde de ağırlığını hissettiriyor. Baştan beri diğer yaygaracı kızlar gibi olmadığını bildiğimiz Casey’nin zeki, soğukkanlı ve hazırcevap bir karakter olduğuna inanmamız için, ille de geçmişte büyük travmalar yaşamasına gerek yok. Casey’nin ruhsal durumunun ve geçmiş deneyimlerinin, hikayeye derinlik katması umuduyla sonradan eklenmiş gibi görünmesi bir yana, finalle ilişkilendirilmesi de nafile bir çaba. Dahası, “The VVitch”te yeteneğiyle büyüleyen Anya Taylor-Joy’un çok güçlü bir karakter olduğuna kolayca inandırdığı Casey’nin o güne kadar başına gelenlere nasıl göz yumduğu da ayrı bir soru işareti. Shyamalan’ın kurban ile katil arasında kurmaya çalıştığı ortaklığın, yenir yutulur bir tarafı yok doğrusu.

Hikayenin seyirciyi coşkuyla hazırladığı finalde ise ‘Canavar’ın canavarlık kapasitesine dair beklentilerimiz arşa değmiş, üstelik iş ‘doğaüstü’ne kadar vardırılmışken, yönetmenin bu sözde gizemli kişiliği ayrıntıyla portrelemesi ve geçmişine dönerek insanileştirmesi tekinsizliğini un ufak ediyor. Görünmediği müddetçe, seyircinin hep en korkunç canavarı hayal etme içgüdüsü, bu filmin finalini kurtarabilirdi. ‘Canavar’ın nadiren göründüğü veya hiç görünmediği canavar filmlerinin gözlerinden öperiz.

Finaldeki cameo, filmden daha iyi. Filmin açılıştan sonraki kısmı tek mekanda geçmeliydi.

Casey’nin zeki, soğukkanlı ve hazırcevap bir karakter olduğuna inanmamız için, ille de geçmişte büyük travmalar yaşamasına gerek yok. 17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

11


Çok Bilen Adam CUMHUR CANBAZOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934) ccanbazoglu@gmail.com

RECEP İVEDİK 5 HH YÖNETMEN Togan Gökbakar OYUNCULAR Şahan Gökbakar, Orkan Varan, Deniz Ceylan YAPIM 2017 Türkiye SÜRE 113 dk. DAĞITIM Mars Dağıtım (Çamaşırhane Film)

Gökbakar kardeşler, şimdi de konjonktüre uygun “Vatan, millet, Sakarya” nidalarıyla milliyetçiliğin peşinden koşuyorlar. 12

arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

H

ale, şekle bakılırsa Türk sinema tarihindeki en uzun serilerden biri olacak “Recep İvedik”in beşinci filmini idrak ettik bu hafta. Alıştırdığı şekilde, bu kez de aynı hafta gösterime girecek “Silence” ve “Yaşam Kürü”nü (A Cure For Wellness) son anda vizyondan kaçırtıp klasik gövde gösterisini yaparak yola koyuldu Recep. Gökbakar kardeşler akıllı çocuklar. Havayı koklamakta, ne gündemdeyse beyazperdeye taşımakta üzerlerine yok. “Recep İvedik 4”te, reyting zengini “Survivor” malzemesini kullandıktan sonra şimdi de konjonktüre uygun “Vatan, millet, Sakarya” nidalarıyla milliyetçiliğin peşinden koşuyorlar açık açık. Konu bu kez spor üzerine. Hastalanan milli sporcuların yerine, kamyoncu arkadaşlarıyla Makedonya’da Türkiye’yi temsil etmeye kalkışan Recep İvedik’in spor kurallarını ‘Recepçe’ algılamasının sonucunda ortaya çıkan durum ve bunun üzerine yayılmış bir mizah söz konusu beşinci filmde. Yer yer iyi işliyor formül, güldürüyor da; ama mesela hiç gerek yokken

neden kusma sahneleri koyuyorsun ki kardeşim, ya da hızla söyleyip geçiştirdiğin bel altı ağır esprileri? Düzeyi sıfıra indirerek, zekayı hiçe sayarak gişeyi birkaç yüz bin daha arttırmaya değer mi bu çaba! Oysa, teknik olarak gayet özenilerek çekilmiş, ayrıntılara iyi dikkat edilmiş bir film çıkarmışsın ortaya. Hiç mi endişen yok yerli komediyi biraz ileriye taşımak için! Recep İvedik’i yere göğe koymayanlara göre o bir halk kahramanı ve ezilmişler adına ‘beyaz Türkler’e haddini bildirerek gayet ulvi bir görev üstleniyor. Vallahi, böyle gaz çıkartan, apış arasını kaşıyan, önüne geleni tokatlayan, sürekli küfür eden halk kahramanı biz bilmiyoruz tarihimizde, kültürümüzde. Ama pardon; son on, on beş yıla bakarsak haklı da olabilirler hani; şimdiki delikanlılar bir başka oluyor yani!

Serinin filme benzeyen örneklerinden. Seyircisine çok güvenip kendini tekrar ediyor.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

AY IŞIĞI

PARÇALANMIŞ BİLGEHAN

ARAS

RECEP İVEDİK 5 OKAN

ARPAÇ

TUNCA

FIRAT

ENKAZ ŞENAY

ARSLAN

ATAÇ

AYDEMİR

JANET

BARIŞ

CUMHUR

EBRU

CANBAZOĞLU

ÇELİKTUĞ

AY IŞIĞI / MOONLIGHT

HHHH

HHHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

PARÇALANMIŞ / SPLIT

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

ALTIN / GOLD

HHH

HH

HH

H

ENKAZ

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

HHH

H

HALKA 3 / RINGS

H

HH

HH

İÇERİDE / SHUT IN

H

H

JACKIE

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

H

H

H

H

KÖTÜ ÇOCUK

H

LEGO BATMAN FİLMİ / THE LEGO BATMAN MOVIE

HHH

HHH

HHH

HHHH

HH

HHH

MOANA

HHHH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

SWISS ARMY MAN

HH

HHH

TONI ERDMANN

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

TÜYLÜ KAÇAK / OZZY

HH

VEZİR PARMAĞI

H

H

H

YAŞAMIN KIYISINDA / MANCHESTER BY THE SEA

HH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHHH

YENİ NESİL AJAN: XANDER CAGE'İN DÖNÜŞÜ

H

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

RECEP İVEDİK 5

GECENİN KANUNU / LIVE BY NIGHT

JOHN WICK 2 / JOHN WICK: CHAPTER 2 KARANLIĞIN ELLİ TONU / FIFTY SHADES DARKER

LION

OLANLAR OLDU SATICI / FORUSHANDE

GİZLİ DÜNYA / ROOM SEN BENİMSİN / A BIGGER SPLASH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD’LERİ

14 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017


JOHN WICK 2 MURAT

BERKE

KARANLIĞIN ELLİ TONU ÇAĞDAŞ

SWISS ARMY MAN

GÖL

GÖRAL

GÜNERBÜYÜK

KARSAN

KAAN

EVRİM KAYA

KURAL

NİL

MURAT ÖZER

ÖZYURT

UYANIK

VARDAN

HHHHH

HHHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

HH

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

H

HH

H

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

H

H

H

H

H

H

HH

H

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

H

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHHHH

HHHHH

HHHHH

HHH

HHHH

HH

HHHH

HHH

HH

HH

H

HHHH

HHHH

HHHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

H

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

ERŞAHİN

BURAK

LEGO BATMAN FİLMİ OLKAN

ALİ ULVİ

UĞUR

BURÇİN S.

YALÇIN

HHH

H

HHH

HHHH

17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

CLINT EASTWOOD’LA LİNÇ, İDAM, TECAVÜZ...

16 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017


Eastwood’un karizmatik-psikopat silahşor karakterini tavana vurdurduğu “Kasabadaki Yabancı”nın en dikkat çekici yanı, kahramanımızın bir kadına tecavüz etmesi. ‘Kirliliğiyle’ öne çıksa da neticede ‘olumlu kahraman’ın böyle bir eylemine ilk kez tanık oldum.

G

eçen hafta sonu, önceden belirlenmemiş biçimde ve özel amaç gütmeksizin peş peşe iki ClInt Eastwood filmi seyrettim. Önce “Onları Yükseğe As” (Hang ‘Em HIgh, 1968), ardından “Kasabadaki Yabancı” (High Plains Drifter, 1973). İkisini de daha önce seyretmemiştim ve aşırı boyutta olmasa da merak ediyor, günün birinde denk gelmelerini bekliyordum. Yönetmenlik kariyeri boyunca daha çok televizyon için çalışmış olan ama beyazperdeye de küçük çaplı hazineler kazandırmışlığı bulunan Ted Post’un imzasını taşıyan “Onları Yükseğe As”, klasik western ile spagetti-western yapısı arasında yer alan ve türün örneklerinin yüzde 90’ında olduğu üzere adalet ve intikam teması üzerinde yükselen bir film. Bir ara Sergio Leone’nin adı geçmiş yönetmen olarak ama ihale Post’a kalmış. Öykünün kimi yerleri öylesine parlak ki Leone el atsaymış kesinlikle bir spagettiwestern başyapıtı daha çıkabilirmiş 50 yıl önce. Ama bu haliyle de oldukça sağlam bir film. Kendi halindeki bir kovboyun sürü hırsızlığı ve adam öldürmekle suçlanıp hemen oracıkta bir ağaca asılmasıyla başlayan “Onları Yükseğe As”, kahramanımızın son anda bir şerif tarafından kurtarılması, bir süre sonra yakasına aynı rozeti takıp gözüpek bir yargıçla çalışmasını ve kendisine ‘yargısız infaz’ uygulayanların ensesine teker teker yapışmasıyla dallanıp budaklanıyor. Hemen belirteyim ki Eastwood’un canlandırdığı karakter Jed Cooper’ın zaten eski bir şerif olduğunu öğreniyoruz filmin başlarında. Artık ne yaşadıysa görevinden ayrılıp köşesine çekilmiş ama bela gelip kendisini bulunca eski günlere dönüyor. Filmin başında Cooper’ın ve filmin ortalarında bir grup suçlunun asılmalarını

oldukça uzun ve ayrıntılı sergileyen, linç kavramının iğrençliğini ‘rahatsız edici’ sahnelerle teşhir eden “Onları Yükseğe As”ın en ilginç karakterlerinden biri Yargıç Fenton. Dürüst, kararlı, yasalara bağlı ama acımasız biri olarak çizilen Yargıç, ‘Amerikan adaleti’nin keskin ve insanlıktan uzak yüzü olarak iz bırakıyor belleklerde. Rahip rolündeki genç Dennis Hopper’ın da kısa ama unutulmaz bir performans gösterdiğini önemle belirteyim. Clint Eastwood’un hem yönettiği hem başrolü üstlendiği “Kasabadaki Yabancı” da hemen hemen aynı temayı izliyor, yani adaletin intikam aracılığıyla sağlanmasını vurguluyor, linç üzerine gene sert bir üslup tutturuyor. Clint Eastwood, gene bir kanun adamı ve bu görevi gene sonradan, profesyonel amaçlarla üstleniyor. Göl kenarındaki (gölün herhangi bir işlevi yok) tuhaf bir maden kasabasına gelen ‘Yabancı’, hep olduğu gibi hemen ‘istenmeyen adam’ ilan ediliyor ama silahının gücüyle kendini kabul ettiriyor. Kasabadaki eski hesaplar nedeniyle hapse girmiş üç suçlunun tahliye edilmeleriyle birlikte ‘koruyucu melek’ görevini üstlenip şerif rozetini takan ama birer ‘melek’ olmadıklarını anladığımız kasaba sakinlerine bir tür cehennem azabı çektiren kahramanımızın da eski bir hesabı olduğunu öğreniyoruz ölü sayısı arttıkça. Olay dönüp dolaşıp bir kez daha ‘linç’ kavramına dayanıyor. Eastwood’un karizmatik-psikopat silahşor karakterini tavana vurdurduğu “Kasabadaki Yabancı”nın en dikkat çekici yanı, kahramanımızın bir kadına tecavüz

etmesi. Her ne kadar ‘kirliliğiyle’ öne çıksa da neticede ‘olumlu kahraman’ saflarında yer alan bir karakterin böylesi bir eylemine ilk kez tanık olduğumu söyleyebilirim. Evet, tecavüze de bir intikam yöntemi olarak başvuruyor Eastwood ve sahne özelinde hem “Kendi kaşındı!” hem de “Hak etti!” demeye getiriyor ki bu yaklaşımın başka bir örneğini anımsamıyorum. ‘Koruyucu melek’ olmaktan çıkıp ‘cezalandırıcı melek’liğe geçen kahramanımızın gerçekten cehenneme çevirdiği Lago kasabasının kilise dahil her binasıyla üstünde taşıdığı günahkarlık da kül olup gidiyor. İki hafta sonra görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

17


AşktaN da Üstün MURAT ÖZER NotorIous (1946)

JOHNNY SİLAHINI KAPTI Hayatı boyuna bir ‘mücadele insanı’ olan Dalton Trumbo’nun ilk ve tek yönetmenlik çalışması “Johnny Silahını Kaptı” (Johnny Got His Gun), ‘kara liste senaristi’nin 1939’da yayımlanan aynı adlı romanından uyarladığı ‘savaş karşıtı’ bir şaheser. Trumbo’nun Luis Buñuel destekli senaryosu, “Johnny Silahını Kaptı”nın gelgitli doğasını harfiyen aktarma konusunda ehil bir görüntü sunuyor.

S

avaş karşıtlığı, sadece ‘soluk’ bir sloganla sahiplenebilecek bir şey değil, çoğumuzun yaptığı gibi. Ona öyle sıkı sıkıya sarılmak gerekiyor ki, yeryüzünü cehenneme çevirenlerden bunun hesabı sorulabilsin. Savaşla üreyen, savaşla beslenen, savaşla büyüyen, savaşla ölen nesilleri hak etmiyor bu gezegen.Dağarcığında ‘savaş’ olmayan bir nesil için hakkıyla mücadele edemiyorsak da, edenlerin önünde baraj kurmayalım hiç olmazsa... İşte o adamlardan biri Dalton Trumbo, savaşlar olmasın diye hiç durmadan mücadele eden; ülkesinin günahlarının üzerini örtmekten ya da görmezden gelmektense ifşa edip lanetleyen ‘sivri bir kalem’. Hem de bunu -olabildiğince- Hollywood koşulları içinde yapmaya çalışmış ki, onu daha da değerli kılıyor bu özelliği. Trumbo’nun senaristliği malum, hangi başyapıtlara senaryolar yazdığını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ancak sadece bir filmde yönetmenlik yapmış üstat, o da 1939 tarihli aynı adlı romanından uyarladığı 1971 yapımı “Johnny Silahını Kaptı” (Johnny Got His Gun). Ama o da öyle böyle bir film değil, Trumbo’nun hayatı boyunca mücadele ettiği her şeyi bünyesinde barındıran. “Johnny Silahını Kaptı”, 1. Dünya Savaşı’na katılıp bütün uzuvlarını kaybettikten sonra gözden uzak bir hastane odasına kapatılıp ‘kobay’a dönüştürülen Joe’nun çığlıkları üzerine bir şaheser. Geri dönüşler

18 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

eşliğinde takip ettiğimiz Joe’nun hikayesi, savaşların bizden koparıp aldıklarını ete kemiğe büründürürken, koyu karanlığa mahkum olmuş karakterin gerçeklikten kopuşunu da layıkıyla yansıtmayı başarıyor. Artık yüzü bile olmayan Joe’nun sesi de yok, kolları ve bacakları olmadığı gibi. Bu durum, ‘iç ses’le derdini anlatan genç adama karşı ister istemez bir ‘acıma’ duygusu yüklüyor omuzlarımıza. Ancak bu duygunun hikayedeki diğer karakterlere aynıyla nakşetmesi mümkün değil, çünkü onlar Joe’nun sesini, çığlıklarını duymuyorlar. Bu paradoks, “Johnny Silahını Kaptı”nın özünü oluşturuyor bir bakıma. O, babasıyla ilişkisinden sevgilisine kadar her şeyi anlatıyor bize, ama gerçek muhataplarının hiçbir şeyden haberleri yok! O sadece bir kobay çünkü, bir ‘savaş kobayı’... Dalton Trumbo’nun Luis Buñuel destekli senaryosu, “Johnny Silahını Kaptı”nın gelgitli doğasını harfiyen aktarma konusunda ehil bir görüntü sunuyor. Joe’nun düşler dünyasına kısılıp kaldığı bir resim, Buñuel dokunuşlarını derinden hissettirirken, Trumbo’nun ‘sert’ hamleleri de içten içe yakıyor hikayeyi. Zamanı geldiğinde dışavurulan bu ateş, ‘savaş’ kavramının arkasına saklanarak büyüyen kirli ruhları da beraberinde yakıp kavuruyor, ama hiçbir şeyi değiştiremiyor, küllerinden yeniden doğuyor ‘savaş çığırtkanlığı’. Ve Joe’nun


duyulmayan çığlıkları daha da duyulmaz hale geliyor, kaybolup gidiyor zafer sarhoşluğuyla atılan naraların içinde. Bir kere ‘kan’ın tadını alan ‘canavar’ durdurulamıyor artık, her hamlesinde bir ‘parça’ daha koparıyor, çiğnemeden yutuyor bir aşamadan sonra. “Vatan, millet, Gettysburg” diyerek cepheye koşan gençlerden biri Joe ve onun ‘hiçleştirilmesi’ bütün dünya ‘Johnny’leri için de geçerli. Karartılmış dünyası içinde ‘yeniden doğma’ çabası gösteren bu genç adam, pelteye dönmüş beyinlerin hükmettiği gezegenin kaybedenlerinden biri gibi görünse de, fiziksel bir kaybedişten başka bir şey değil bu. Örselenmiş, itilmiş, ötekileştirilmiş olsa da ruhsal olarak ayakta kalma mücadelesi destansı. Onu kobaylaştıran/kimliksizleştiren sisteme karşı ‘hatırlama’ kozunu kullanıyor, ‘ben’ olduğunu hiçbir zaman unutmuyor. Bedeninden kalanlarla ve tabii ki özellikle beyniyle bir rota belirliyor kendine, hatırlayarak çizdiği. Çizgi dışına taştığı ‘fantastik’ anlarsa içindeki çatışmayı güçlendiriyor, ‘bir şey’ yapabilme potansiyelini kışkırtıyor. Klostrofobik karanlığında debelenip dururken ‘ışık’ın peşine takılıyor, bedeninin hissettiği kadarıyla yetinmeyi öğreniyor. Ama geçmişten gelen ‘gerçekler’ ve ‘düşler’, yolunun bittiğini acı bir şekilde belgeliyor ona. Babası ya da sevgilisi, her ‘rüya’da biraz daha yalnızlaştırıyor onu, keza Tanrı da aynı şekilde. Arafta kalmış

Joe’nun herhangi bir yere ait olmadığını söylüyorlar, biteviye. ‘Özel’ mi hissetmeli? Hayır! Savaşların, daha doğrusu savaş çığırtkanlarının bitirdiği kuşakların ardından yakılmış bir ağıt gibi “Johnny Silahını Kaptı”. Joe’nun kimliğinde/kimliksizliğinde parça parça tüketilen insanlığın alegorisine soyunuyor bu film. Dalton Trumbo, hayatı boyunca mücadele ettiği zihniyetin ‘canavar’ yüzünü gösteriyor ve karşısındaki ‘çaresiz’ bireyi. Çaresizlik güçsüz gibi gösterse de ‘küçük insan’ı (ki güçsüz), güce tapanları afişe çıkarıp lanetlemeyi ihmal etmiyor Trumbo. Karakterin ‘yaşamak’ için kendine çizdiği yol haritasında, panayırlarda bir ‘hilkat garibesi’ olarak sergilenmek bile var. Anlayacağınız, toplum içinde ‘soluk alıp verebilmek’ uğruna her şeyi göze alıyor Joe, ama karşısındaki ‘canavar’ın onu salıvermek gibi bir planı yok. İnsanların arasına karıştıramaz onu, kendi lanetini bir ‘sır’ gibi saklamalı, kapalı kapılar ardında, karanlıkta. En nihayetinde bir iletişim kanalı bulup derdini anlatan Joe, kendisine verilen cevap karşısında ‘umutsuzluk içindeki umut’tan da vazgeçiyor ve “S.O.S.” veriyor, “Öldürün beni!” diyor defalarca, durmaksızın... Bu isteği de yerine getirilmiyor ve birey yok oluyor artık, insanlıkla birlikte... ‘Canavar’ın istediği gerçekleşiyor... 17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

19


ÖLÜM KARARI ERMAN ATA UNCU Rope (1948) ermanata64@gmail.com

1

“HOLLYWOOD 10’LU”SUNU 11 FİLMLE YAD EDELİM

McCarthy döneminin nefes aldırmayan ‘cadı avı’ sırasında ‘komite’nin sorduğu “Komünist Parti’ye üyesi misiniz, ya da daha önce üye oldunuz mu?” sorusuna cevap vermeyi reddettikleri için hapse giren “Hollywood 10’lusu”nu hatırlayıp bugünlere bakmak istersiniz belki!

H

ollywood’un geniş kapsamda son yıllarda yüzleşmeye başladığı bir süreç McCarthy dönemi… 1930-40’lı yıllardaki

genel grevlerin yapımcılar nezdinde yol açtığı hoşnutsuzluk ve Soğuk Savaş paranoyasının da etkisiyle başlayan ve bir cadı avına dönüşen kara liste dönemi, sayısız sinemacının mesleğinden olmasına yol açtı, Hollywood tarihinde büyük bir gedik açıldı ve ilerleyen yıllarda sonu gelmeyen bir hesaplaşmanın sebebi oldu. Senatör Joseph McCarthy’nin Soğuk Savaş paranoyasını beslediği bir dönemde, ABD’de komünist faaliyetleri incelemek amacıyla kurulan House Un-American Activities Committee’nin asıl hedeflerinden biri Hollywood’du. 1947’de Komünist Parti’yle bağlantılı oldukları savıyla sinema dünyasından birçok ismin sorgulanmaya başladığı dönemde 10 isim, bu soruya cevap vermeyi reddettikleri için hapse gönderildi.

20 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

1

HEDEF BURMA (OBJECTIVE, BURMA!, 1945)

Hollywood tarihini ilginç kılan yanlarından biri, kağıt üstünde imkansız işbirliklerine zemin sağlaması. İlk kez Fransız avangartlarının İngilizce çevirileriyle tanınan ve İspanya İç Savaşı’nda cephede yer almış Alvah Bessie’nin yolunun dönemin en popüler jönlerinden Errol Flynn’le birden çok kere kesişmesi bu işbirliklerine örneklerden biri. Yazarın ilk sinema deneyimi “Northern Pursuit”te de, senaryo dalında Oscar’a aday gösterildiği “Hedef Burma”da da Errol Flynn başrolde. İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilen bu savaş hikayeleri, kimine göre Flynn’in en iyi performanslarını içeriyor. Bir grup ABD askerinin, radar istasyonunu etkisiz hale getirme amacıyla Japonya hakimiyetindeki Burma’ya paraşütle inmelerinin hikayesinin anlatıldığı “Hedef Burma”nın esin kaynağı da gerçek bir hikaye.


2

4

3

5

2

TOPRAĞIN TUZU (SALT OF THE EARTH, 1954)

Komite’ye cevap vermediği için mahkum edilen Herbert J. Biberman’ın hapisten çıktıktan sonra bağımsız koşullarda gerçekleştirdiği bu film, hem cadı avı süreciyle ilgilenenler hem de ABD sinema tarihi için bir cevher niteliği taşıyor. New Mexico eyaletinde, bir çinko madeninde gerçekleştirilen grevin hikayesini, bizzat o grevde yer almış amatör oyuncuların olduğu bir kadroyla çekmek, dönemin Hollywood’u düşünüldüğünde oldukça alışılmadık bir çaba. Filmin, ABD’deki sinema salonlarının neredeyse tamamının boykotuna uğraması, FBI tarafından finansal kaynağının araştırılması da bunun kanıtı. Avrupa’da büyük bir hayran kitlesine sahip olan film, 1960’larda gösterim olanağı bularak değerlendirilebildi ve ABD sinema tarihinin kült filmleri arasına girdi.

4

ÇAPRAZ ATEŞ (CROSSFIRE, 1947)

Görünüşte apaydınlık Los Angeles’ı köşe başından kimin çıkacağının belli olmadığı, karanlık ve tekinsiz bir şehir olarak resmeden ‘kara film’ janrıyla McCarthy dönemi haletiruhiyesi arasında bir bağlantı kurmak işten bile değil. Özellikle Hollywood 10’lusunun dahil olduğu yapımlarda kara filmle karşılaşınca insanın aklına ister istemez böyle bir bağlantı geliyor. Robert Mitchum tarafından canlandırılan askerle dedektif Finlay’nin (Robert Young) aynı cinayeti farklı motivasyonlarla çözmeye çalışmasının hikayesinin anlatıldığı film, Hollywood 10’lusu içinde sonradan komiteye ifade vermeyi kabul eden tek isim olan Edward Dmytryk’in imzasını taşıyor. Uyarlandığı romanda cinayetin kurbanı bir eşcinsel olan hikayenin bu özelliği tabii ki perdeye aktarılırken değiştiriliyor.

3

SPARTAKÜS (SPARTACUS, 1960)

5

CEPHEDE EĞLENCE (MASH, 1970)

Sayısız sinemacıyı işinden eden, tüm sektörde bir depresyon dehlizine yol açan cadı avından oyuncular da muaf değildi elbet. Bir tarafta Lee Grant, Barbara Bel Geddes gibi kara listede yer aldıkları için sinema kariyerlerine uzunca bir ara vermek durumunda kalan isimler, diğer tarafta da Ronald Reagan ile John Wayne’in başını çektikleri, cadı avında ‘avcı’ olmak için canlarını dişine takan yıldızlar... Hollywood’da jön denince akla ilk gelen isimlerden Kirk Douglas ise bu anlatıda bambaşka bir yerde. Oyuncu, başrolünde olduğu “Spartaküs”ün senaryosunu, tüm ikazlara karşın, kara listedeki Dalton Trumbo’ya yazdırmakta ısrar edince Hollywood’da cadı avı süreci de fiilen sona erdi. Trumbo, 1950 yapımı “Emergency Wedding”in ardından ilk kez bir filmde kendi ismiyle yer aldı.

Hollywood’daki cadı avının ironik sonuçlarından birisi, stüdyo sisteminin ölümüne yol açan sebepler arasında sayılması. Tabii ki söz konusu dönemde, ABD dışı ülkelerin Hollywood’dan film ithalatına yönelik düzenleyici önlemlerin alınması, güçlü bir rakibin, televizyonun ortaya çıkması gibi etkenler de var. Ancak cadı avının yarattığı boşlukta RKO Pictures’ı satın alan Howard Hughes’un, dönemin büyük stüdyolarına açtığı anti-tröst davasının da büyük bir etkisi söz konusu. Daha da ironik olan ise cadı avının işinden ettiği isimlerden Ring Lardner Jr.’ın, stüdyo sisteminin küllerinden doğan Hollywood Rönesansı’nın klasiklerinden Robert Altman filmi “Cephede Eğlence”nin senaryosunu yazmış olması. Savaş hikayelerindeki kahramanlık anlatısının yerine alaycılığı koyan bu başyapıt, yazara bir de Oscar adaylığı getirdi. 17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

21


ÖLÜM KARARI Rope (1948)

tuncaarslan@yahoo.com

7

8

6 6

ALGIERS (1938)

Komite mağduru John Howard Lawson’ın senaryosunu yazdığı bu Cezayir fantezisi, popüler kültür tarihinin birçok durağına uğrayan bir lokomotif gibi. Cezayir’de saklanan Fransız bir mücevher hırsızının iki kadın arasında kalmasının konu edildiği, 1938 yapımı “Algiers”, dekoru ve atmosferiyle beş sene sonra çekilecek klasik “Casablanca”ya ilham vermekle kalmadı, ünlü çizgi film kahramanı Pepé Le Pew’un da esin kaynaklarından biri oldu. Avusturya asıllı yıldız Hedy Lamarr’ın ABD’de çektiği ilk film olan “Algiers”, İspanya İç Savaşı hikayelerinden (Blockade) apartheid anlatılarına (Cry, The Beloved Country) kadar geniş yelpazeden konuları işleyen senaristi John Howard Lawson’ın da çokyönlülüğüne örnek.

22 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

7

EL TORİDA (TWO MULES FOR SISTER SARA, 1970)

Hikayenin asıl sahibi yönetmen-yapımcı-yazar Budd Boetticher, sonuçta ortaya çıkan filmden hiç memnun kalmamış, yönetmen Don Siegel’a böyle bir film çekmeyi nasıl kendine yedirdiğini sormuş olabilir. Ancak cadı avında işinden olan yazar Albert Maltz’ın yıllar sonra sinemaya Amerikan rüyasının yerle bir edildiği spagetti-western’lerin etkisindeki bir filmin senaryosuyla dönmüş olması da kaderin cilvesi. Boetticher’in hikayesini yeni baştan yazan ve filmin çekildiği dönemde Meksika’da ikamet eden Waltz, Meksikalı direnişçilere yardım eden bir rahibeyle silahşor yol arkadaşının hikayesini anlatıyor. ABD yapımı “El Torida”, belki kağıt üstünde bir spagetti-western değil. Ancak Sergio Leone filmleriyle yıldızlaşan Clint Eastwood’un varlığı, Ennio Morricone’nin bestelediği müzikler başka bir hikaye anlatıyor.


9 10

11 8

KÜÇÜK ÖKSÜZ ANNIE (LITTLE ORPHAN ANNIE, 1938)

Bir kuşağın zihnine 1977 tarihli Broadway müzikali ve 1982’de ondan uyarlanan John Huston filmi “Annie”yle kazınan küçük yetim çizgi roman kahramanı Annie, 1930’larda da Samuel Ornitz’in senaryosunu yazdığı bu filme esin kaynağı olmuştu. Kötü muameleye maruz kaldığı yetimhaneden kaçan ve kendini bir depoda, tefeciyle mücadele halindeki komşularına yardım ederken bulan Annie’nin hikayesi, Ornitz’in ilk akla gelen işlerinden değil kuşkusuz. Yazımına katkıda bulunduğu Claudette Colbert’lü “The Imitation Of Life”, kara film “Circumstantial Evidence”, hapishane hikayesi “Hell’s Highway”, Ornitz’in filmografisindeki işlerden bazıları. Ancak Hollywood 10’lusunun, popüler anlatıları da kapsayan geniş yelpazeden üretimini örneklemesi açısından ilgiye değer.

Hollywood 10’lusu da dönemin kara listeye alınıp Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışamayan diğer birçok ismi gibi çareyi başka ülkelerin sinema endüstrilerinde bulmuştu. Evlat edindikleri bir aslanı vahşi yaşama hazırlamak gibi imkansız bir işe kalkışan Britanyalı çiftin hikayesinin anlatıldığı, çok satan bir biyografik kitaptan uyarlanan “Hür Doğanlar” (Born Free), House Un-American Activities Committee’nin soruşturması sonrası işsiz kalan yazar Lester Cole’un en çok ilgi gören işlerinden, hatta birincisi. Hollywood standartlarında kolaylıkla bir melodrama dönüşebilecek bu hikayenin sükunetle anlatılabilmesinde Britanya film endüstrisinin sağladığı olanakların da payı olsa gerek.

9

CİNAYET, TATLIM (MURDER, MY SWEET, 1944)

11

Listedeki ikinci kara film, yine ilki “Crossfire” gibi Edward Dmytryk’in imzasını taşıyor ve yine yönetmenin, kara listedeki bir diğer isim olan yapımcısenarist Adrian Scott’la işbirliğinin ürünü. Kara film tarihine, türün başlıca ilham kaynaklarından yazar Raymond Chandler’a ait bir metni en sadık biçimde perdeye getiren yapımlardan biri olarak geçen yapım, Scott’ın kariyerinin de şahikalarından. Komitenin, filmlerine komünizm propagandasına yer vermekle suçladığı yapımcının en iyi eleştiriler alan filmlerinden biri olan filmde, Chandler’ın tipik kahramanı Philip Marlowe, kendini karmaşık bir cinayet ve şantaj ağının ortasında buluyor. Komiteye ifade veren yönetmen Dymytrk, yapımcısı Scott tarafından filmlere komünizm propagandası yerleştirmeye zorlandığını ‘kabul etmişti’.

10

HÜR DOĞANLAR (BORN FREE, 1966)

HOLLYWOOD 10’LUSU (THE HOLLYWOOD TEN, 1950)

1950 yapımı kısa metrajlı belgesel, Adrian Scott gibi Dymytrk tarafından komiteye ismi zikredilince Hollywood’da çalışma imkanı bulamayan John Berry imzalı. Bu çalışma, meramını sakin bir üslupta dile getiriyor. Önce birçoğu edebiyatçı olan Hollywood 10’lusu tanıtılıyor. Çocuk edebiyatından bilinç akışı romanlara uzanan edebi üretimleri, yönetmen, yapımcı, senarist olarak imza attıkları filmler, İkinci Dünya Savaşı ve İspanya İç Savaşı’ndaki faaliyetleri. Birçoğu edebiyat ve sahne dünyasından sinemaya transfer isimler, bir dönem Hollywood’un ne kadar özellikli olduğunun da kanıtı gibi… Ta ki komite, o soruyu sorana kadar: “Komünist Parti’ye üyesi misiniz, ya da daha önce üye oldunuz mu?” Neden cevap vermediklerinin sebebi ise tüm süreci özetliyor: “Komitenin böyle sorular sormaya hakkı olmadığını göstermek istedik.” 17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

23


TOPAZ KAAN KARSAN TOPAZ (1969) kaankarsan@gmail.com

STILL LIFE Maud Alpi, prömiyerini geçtiğimiz yıl Locarno’da yapan belgeseli “Still Life”ta (Gorge Coeur Ventre) kamerasını ve izleyenini bir ölüm fabrikasının içerisine hapsediyor. “Still Life”, yaşamaya dair baş etmesi pek zor soruların tohumunu ekiyor zihinlere.

2

000’li yılların ikinci dekadının sonlarına doğru yaklaşırken biyoloji biliminin temelini oluşturan, dünyada ve muhtemelen evrende oluşagelmiş bütün canlılığı açıklamak, anlamak ve kronojilendirmek için çabalayan, bilimin yapıtaşı bir teorinin çocuklardan esirgendiği bir gerçeklikle boğuşuyoruz. Tamam, bu gerçeklik tartışma kültürünü çoktan yitirmiş, her gün kulağımızın dibinde çığlıklar atılan bir ortamda yüzümüze çarpınca daha çok canımız yanıyor belki; ancak evrim bağlamında dünyanın birçok yerinde durumun bizdekinden dramatik ölçüde farklı olduğunu iddia etmek de iyimserlik olacaktır. Peki tabii ki hayatında bilime makul bir alan açanlar bu tartışmaları çok geride bıraktılar; lakin halen dünyanın hatırı sayılır bir bölümü dünyanın altı günde yaratıldığına ve bir maymunla karşılaştırılamayacak ölçüde özel bir yaratık olduğuna inanıyor. Komplekslerimiz mi varoluşumuzdan çıkıyor yoksa varoluşlarımız mı komplekslerimizden, belki de asıl soru budur... Hayatımız sona erdiğinde, yolda yürürken ezip geçtiğimizde vicdanımızı hiç dürtmeyen bir karınca kadar yok olacağımızın aksinde hiçbir bulgumuz yok şu ana kadar. En çok da bu yüzden kendimizi diğer canlılarla eşitlemekten korkuyoruz. Daha yüce, daha kalıcı bir amacımız olsun diye kuduruyoruz. Belki de asıl huzur kendimizi sıradanlaştırmaktan doğuyordur. Maud Alpi’nin aşırı sert, kimi anlarında perdeye bakmaktan gözünüzü kaçırmak isteyeceğiniz belgeseli “Still Life” (Gorge Coeur Ventre), bu eşitliği sağlıyor en kestirme yoldan anlatmamız gerekirse. Bunu insanlık gururuna yedirebilenlere... Maud Alpi, belgeselinde bir mezbahayı mesken tutuyor. Amacı buranın ne kadar kötü bir ortam olduğunun altını çizip alelade bir duyarlılığa varmak değil. Alpi, burayı bir ölüm fabrikası, bir toplama kampı, sonsuz bir kabus, bir cehennem olarak resmediyor, ölüm keskinliğiyle hareket eden kamerasıyla. Adını bilmediğimiz bir adamın peşindeyiz burada. Hayvanları birkaç metrekareyle ifade edebileceğimiz yerlerde, sıralarının gelmesi için yaşatan bir çalışan bu. Bazen onları daracık koridorlardan bir yerden başka bir yere götürmesi gerekiyor. Acı dolu çığlıklar, akıllara durgunluk verecek denli müdahaleci bir ölüm duygusu ve baş etmesi zor bir hakikatin izleyen üzerindeki esareti eşlik ediyor bu sahnelere. İzlerken diyemeyiz, ‘tanık olurken’, baktığımızla aramızdaki mesafe milim milim kaybolurken akıllardan bir saniye olsun çıkmıyor: Böyle bir yer gerçekten de var. Alpi, bazı anlarda zıtlığa dikkat çekiyor. Aksinin hayaline bile izin

vermeyen bir karanlıkta, belki de daha önce bilincinde dahi olmadıkları ölümü algılamış halde bekleyen hayvanlar ve güneş ışığının beyazlığında, tıpkı katline refakat ettikleri hayvanlar gibi çırılçıplak ve birbirlerine sevgi duyan, tıpkı türdeşleri gibi sevişen insanlar. “Still Life”ta ne kadar da birbirimize benzediğimizi ayan beyan gösteren nadir mezbaha dışı çekimlere yoğun bir kontrast ve parlaklık hakim. Ölümün tam karşısında, bir yerlerde halen hayatın yanında yer alabileceğimize dair bir umut tesis ediyorlar az da olsa. Filmde olan biteni kendi perspektifinden tartmaya çalışan bir canlı daha var kurban ve maktul dışında. O da bu mezbahanın sınırlarında ölüme ve yaşama en yakından tanık olan bir köpek. Bu köpek sanki neye hizmet ettiğini biliyormuş gibi acı çekiyor. Alpi, bir ineğin yaptığı doğumu kameraya alırken bu köpeği anın ortasına, baktığını görebilen tek gözlemci olarak yerleştiriyor. Bu sahne, uzun zamandır sinemada gördüğümüz en özel anlardan biri. İnsan köpeğe karşı mahcup, köpek, bu ölüm evindeki diğer bütün hayvanlara karşı mahcup, izleyen ise başta kendisi olmak üzere dünyadaki her canlıya karşı mahcup. Bütün bu karanlığın, akıldan çıkmayacak denli somut ya da soyut şiddettin, işitsel ve görsel kalıntıları ölçülemez düzeyde oluyor elbette. Ancak yolun sonu, başı kadar karanlık değildir ve henüz yolun başındayızdır belki de. Alpi, “Still Life”ta, insanın ne kadar acımasız bir varlık olduğunu görsel anlamda hiçbir şok edicilikten kaçınmadan anlatırken, finale doğru bir kez daha ters köşeye yatırmayı başarıyor. Bununla beraber, milyonlarca yıllık bu macerada ne kadar istesek de, moral değerleri ne kadar hiçe saysak da, vicdan kavramını dahi kendi içgüdülerimiz doğrultusunda yararcı bir şekilde tanımlasak da, başrolde olmadığımızı müjdeliyor sanki. Belgeselciliğin kimi zaman bir tür sosyal sorumluluk dizaynırlığına, öğretmenlik üzerinden enformasyon havzasına dönüştüğü şu günlerde, 2012 yapımı “Leviathan”dan sonra doğainsan ilişkisi bağlamında insan türünün yediği ikinci nakavt edici kroşe “Still Life”. Alpi, ‘yaşamak’ üzerinden sadece modern bir korku filmi çıkarmıyor, gösterme kültürü üzerine de düşünüyor ve izleyenini filmin meramının üstesinden gelmeye, dertleriyle baş etmeye zorluyor inatçı sinemasıyla. “Still Life”, bir ilk film için alışık olmadığımız derecede tavizsiz. Öyle tavizsiz ki, tahmin ediyoruz ki pek çok insanda bir şeyleri değiştirme arzusu uyandıracak. Her şey bir yana, ders veren değil, vicdanları ateşe veren belgesellere ne kadar da ihtiyacımızın olduğunu görmek için bile izlenmeli sadece. 17 - 23 Şubat 2017 / arka pencere

25


AİLE OYUNU ŞEYDA KARTAL FamIly Plot (1976) seydakartal@gmail.com

GİZLİ DÜNYA HHHH ORİJİNAL ADI Room YÖNETMEN Lenny Abrahamson OYUNCULAR Brie Larson, Jacob Tremblay, Joan Allen, William H. Macy, Sean Bridgers YAPIM/SÜRE 2015 İrlanda-İngiltereKanada-ABD, 113 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET As Sanat (Pinema)

SENARYOSU GÜÇLÜ, MESELESİ DERİN BİR FİLM “GİZLİ DÜNYA”. BRIE LARSON DEĞİL SADECE... 26 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

O

n yedi yaşında kaçırılıp tecavüzcüsü tarafından tutsak edilen Joy, kapatıldığı dört duvar odada kendisi ve hayata gözlerini orada açmış beş yaşındaki oğlu Jack için ‘gizli bir dünya’ yaratmıştır. Sınırlı imkanlarla kurduğu sistemin içinde sıra dışı bir çocuk yetiştirmiştir genç kadın. Anne-oğulun yürek burkan hallerinin seyri dayanılması güç gözükse de tutunmanın bir yolunu bulmuş olduklarına şahit olmak iyi hissettiriyor. Bu tezatlık didişmekten kendimizi alamadığımız yegane gerçeği de anımsatıyor gibi: Işık, karanlık olmadan var olamıyor. “Gizli Dünya” (Room), aldığı Oscar ödülüyle sırtını Brie Larson’ın performansına dayamış gibi bir yanılgıya düşürüyorsa buraya bir uyarı iliştirmek gerekir. Zira muhatabımız senaryosu güçlü, meselesi derin bir film… “Gizli Dünya”, Jack ve Joy’un hikayesini iki farklı bölümde anlatmayı seçiyor. İlk evrede aralarındaki sevgi bağının kuvvetine, Joy’un ne kadar güçlü bir kadın olduğuna şahit oluyoruz. İkinci evredeyse kahramanlarımız rolleri değişiyor. Post-apokaliptik bir atmosferde hayatta

kalmış tek kişiymişcesine kahramanlaştırdığımız Joy, insana maruz kalınca dengesini yitiriyor ve kurtarıcı olma sırası Jack’e geçiyor. Hızla büyüyen Jack’in dış dünya ile tanışma zamanının geldiğine karar veren Joy, ‘oda’dan çıkmanın bir yolunu bulmayı başarıyor. Annesinin koynundan ayrılma fikrinden ölesiye korkan Jack, ikinci doğum travmasını yaşıyor adeta. Bizler de insan evladının hapsedildiği veya kendini hapsettiği ‘oda’nın dışında başka bir dünya olduğu gerçeğine direnişine şahit oluyoruz bu vesileyle. İnsan zihnine göre var olan şeyler görebildikleriyle sınırlı olduğundan, deneyimleri de ‘oda’nın ötesine geçemez. Oysaki büyümek, yalnızlığınıza bir son verip hayal kırıklığı riskini ve bilinmezliğin tekinsizliğini tek başınalığınıza sahip çıkarak göze alabilmektir.

Jack’i canlandıran Jacob Tremblay, muazzam bir keşif. Joy’un babası ile yaşadığı kopuş, filmin kırılma noktası olmasına rağmen geçiştirilmiş gibi.


AİLE OYUNU MURAT EMİR EREN FamIly Plot (1976) memireren@gmail.com

SEN BENİMSİN HH ORİJİNAL ADI A Bigger Splash YÖNETMEN Luca Guadagnino OYUNCULAR Tilda Swinton, Ralph Fiennes, Matthias Schoenaerts, Dakota Johnson YAPIM/SÜRE 2015 İtalya-Fransa, 125 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Bir Film (Fabula Films)

Filmde kendini bize aktarabilen yegane karakter Harry, o da grotesk bir tipleme... 28 arka pencere / 17 - 23 Şubat 2017

T

Ilda SwInton, Ralph FIennes, MatthIas Schoenaerts ve Dakota Johnston’ın başrollerini paylaştığı “Sen Benimsin” (A Bigger Splash), 2005 yılında “Melissa P.” ile karşımıza çıkan Luca Guadagnino’nun imzasını taşıyor. Yönetmenin ilham kaynağıysa 1969 yapımı Alain Delon, Romy Schneider ve Jane Birkin’li “Sen Benimsin” (La Piscine) adlı film. Hatırlayacağınız üzere Jacques Deray filmi “La Piscine”de Marianne ve Jean Paul adlı iki sevgilinin St. Tropez’de geçirdiği tatil, Marianne’in eski sevgilisi Harry ve onun kızının ziyaretiyle tansiyon kazanıyordu. “A Bigger Splash”te de benzer bir durum söz konusu. Filmdeki “La Piscine” etkisi karakter isimlerine dek kendisini hissettiriyor. Rock yıldızı Marianne, onun genç yönetmen sevgilisi Paul, Marianne’in eski sevgilisi-müzik yapımcısı Harry ve onun seneler sonra bulduğu havai kızı Penelope hikayenin ana karakterleri. Sicilya’nın meşhur Pantelleria Adası’nda adeta kapana kısılıp kalmış gibi görünen bu dört karakter arasındaki cinsel gerilimi yer yer başarıyla aktaran film, zaman zaman odak noktasını kaybediyor ve anlamsız

çıkmaz sokaklara dalıveriyor. Yönetmen Guadagnino, dört karakterin arasındaki gerilimi, bilhassa Ralph Fiennes ve Tilda Swinton’ın da becerisiyle izleyiciye aktarmakta sıkıntı yaşamıyor, yer yer eski sevgilieski dost mefhumu üzerinden enfes bir tansiyon üretiyor. Yine de Marianne’i de, sevgilisi Paul’ü de, tam anlamıyla tanıyabildiğimiz söylenemez. Filmde kendini bize aktarabilen yegane karakter Harry olmasına rağmen onun da fazlasıyla grotesk bir tipleme olduğunu söyleyebiliriz. Filmin başından sonuna bir arzu nesnesi olarak portrelenen Penelope’ninse gerçekten orada olup olmadığı dahi şüpheli. Film bir yanıyla da göçmen meselesine değinip, hikayenin önemli bir düğümünü de bu meseleye bağlamaya çalışıyor. Sonrasında ise bu düğüm de atıldığı ile kalıyor.

Fiennes ve Swinton’ın kimyası yer yer harika. Yönetmenin ne anlatacağına ve nasıl anlatacağına karar verememiş olması.


HOLLYWOOD'UN YAZARLARI BOZDUĞU FİKRİNİ ANLAMAYA BAŞLIYORUM. AMA BU YANLIŞ. HOLLYWOOD'UN YAPTIĞI, ONLARA NORMAL İNSANLAR GİBİ EVLENİP ÇOLUK ÇOCUĞA KARIŞMALARI İÇİN YETERLİ PARAYI VERMEK. GERÇEKTE ONLARI BOZAN ŞEY, EVLENİP ÇOCUK ÇOCUĞA KARIŞMAK! Dalton Trumbo

Arka Pencere - Sayi 347  

Haftalik Film Kulturu Dergisi