Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

BİR ‘YILDIZ’ DOĞUYOR!

American HoneY UZAY YOLCULARI KABAKÇIĞIN HAYATI YEDİ SİLAHŞÖRLER ALTIN KÜRE ÇILGINLIĞIN ÖTESİNDE

13 - 19 OCAK 2017 / SAYI: 342


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

AL SANA FESTİVAL: “OSCAR’IN YABANCILARI”

Ö

ncelikle ve özellikle, geçen hafta ‘yeniden doğan’ Arka Pencere’nin bu kadar özlendiğini tahmin edemediğimiz için hem çok mutlu hem de ‘mahçup’ olduğumuzu dile getirelim. Sekiz aylık aranın ardından yaptığımız dönüş, siz Arka

Pencere’ciler tarafından büyük bir teveccühle karşılandı, ki bizi ‘işe yarar’ hissettirdiğiniz için ne kadar teşekkür etsek az. Devamında da bu ilgiyi sürdürmenizi ve tabii ki bizim de bu ilgiye ‘doğru’ karşılık vermemizi ümit ediyoruz. Öyle de olur sanki! Neyse... Daha fazla duygusallaşmadan asıl meselemize geçelim... Bildiğiniz (ya da bazılarınızın şimdi öğrendiği) gibi, 13-19 Ocak haftasında Başka Sinema’nın bazı salonlarında “Oscar’ın Yabancıları” adlı bir seçki gösterimde olacak. Dokuz filmin yer aldığı bu seçki, sandığınız (ya da sandığımız) gibi bu yılın Oscar’larının ‘yabancı dilde en iyi film’ dalındaki dokuz filmlik ‘kısa liste’sini içermiyor. Öyle olsaydı çok daha iyi olurdu kuşkusuz, hazır da 24 Ocak’ta beş filmlik liste açıklanacakken. O listeden iki film var ama bu seçkide: Randevu İstanbul’da da gösterilen Danimarka filmi “Mayın Ülkesi” (Under Sandet) ve bu hafta gösterime giren İsviçre animasyonu “Kabakçığın Hayatı” (Ma Vie De Courgette). Esin Küçüktepepınar’ın, “Mayın Ülkesi”nin yönetmeni Martin Zandvliet ve başrol oyuncusu Roland Møller’le yaptığı söyleşileri derginin 30-31. sayfalarında; Cumhur Canbazoğlu’nun “Kabakçığın Hayatı” eleştirisini de derginin 14-15. sayfalarında bulabileceğinizi de minik bir not olarak düşelim buraya... Diğer yedi film mi? Onların altısı, ülkelerin Oscar yarışına soktukları, ama dokuzluk ‘kısa liste’ye giremeyen yapımlardan oluşuyor. Bu listeye girememiş olmaları, tabii ki filmlerin değerini düşürmüyor, hatta kimilerine göre ‘daha değerli’ kılıyor. İsterseniz, lafı fazla uzatmadan, içerdiği dokuz filmle mini bir festival havası taşıyan “Oscar’ın Yabancıları” seçkisinin üzerinden hızlıca bir geçelim... Güney Koreli ‘adamımız’ Kim Jee-Woon’un “Karanlık Görev”i (Mil-Jeong), 1920’lerden bir casusluk öyküsü anlatıyor. Beklenti yüksek... Singapur’dan Boo Junfeng’in “Çırak”ı (Tu Xing), bir infaz memurunun ‘vicdan’ına doğru bir yolculuğa çıkarıyor

bizi. Merak uyandırıcı... Mısır’dan Mohamed Diab’ın “Çatışma”sı (Eshtebak), tamamı bir polis minibüsünün içinde geçen ‘memleket gibi’ bir film. Uzak durmamak lazım... Alfonso Cuarón’un oğlu Jonás’ın yönettiği, Meksika’yı temsil eden “Desierto”, Gael García Bernal ve Jeffrey Dean Morgan’ın varlıklarıyla bile heyecan uyandırmayı başarıyor. 21. yüzyılın kanayan yarası ‘mültecilik’ üzerine... İtalyan belgeselci Gianfranco Rosi’nin Altın Ayı ödüllü filmi “Denizdeki Ateş” (Fuocoammare), ‘sıradanlaşan trajedi’yi ruhumuza yapıştıran çarpıcı bir belgesel, buna kuşku yok. Gösterime girmişti, ama kaçıranların göz atmasında fayda var... Finlandiya’dan Juho Kuosmanen’in “Olli Mäki’nin En Mutlu Günü” (Hymyilevä Mies), Hollywood’dan izlemeye alıştığımız ‘boks’ hikayelerinden birini yamacımıza taşıyor. “Rocky” beklentisi içinde izlememeli tabii... Danimarka’dan Martin Zandvliet’in “Mayın Ülkesi”, yönetmenin deyişiyle “Savaş sonrasında yaşanan çelişkiler ve savaşın acımasızca nerelere uzanabileceğine dair bir film.” 2. Dünya Savaşı’na dair daha neler öğreneceğiz bakalım... İsviçre’den Claude Barras’ın müthiş animasyonu “Kabakçığın Hayatı”, klişe tabiriyle 7’den 70’e herkesi etkileyecek bir çalışma. Daha ne isteyebiliriz ki... Ve bir de ‘sürpriz film’ var “Oscar’ın Yabancıları” seçkisinde... Filipinler’den Lav Diaz’ın yaklaşık dört saatlik çalışması “Giden Kadın” (Ang Babaeng Humayo), Venedik’ten Altın Aslan’la ayrılmış ama ülkesinin Oscar yarışında Brillante Mendoza’nın “Ma’ Rosa”sının gerisinde kalmıştı. E, o da dokuzluk ‘kısa liste’ye giremedi bildiğiniz gibi... İşte böyle... Bir haftalık mini festival “Oscar’ın Yabancıları” ağız sulandırıyor gerçekten de... Salonları da söyleyip bitirelim ‘gönüllü’ reklam spotumuzu: Beyoğlu Pera, Moda Sahnesi, Boğaziçi Üniversitesi SineBu, İzmir Karaca Sineması, Ankara Kızılay Büyülü Fener ve Ankara Bahçelievler Büyülü Fener... Unutmadan, 12-22 Ocak tarihleri arasında İstanbul Modern’de bu programın ‘epeyce genişletilmiş’ olarak sahne alacağını, ama her filmin sadece bir kez gösterileceğini de belirtelim. Ek seans konur mu, konabilir tabii...

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

Arka Pencere

EDİTÖR Murat Özer cinemozer@gmail.com GÖRSEL YÖNETMEN Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com TASARIM BARAS MEDYA LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar SENEM AYTAÇ, EMİNE YILDIRIM, JANET BARIŞ, CUMHUR CANBAZOĞLU, GÖZDE HATUNOĞLU, EBRU ÇELİKTUĞ, evrİm kaya, okan arpaç, alİ ercİvan, ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR, FIRAT ATAÇ, ŞEYDA KARTAL

13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

American Honey; Uzay Yolcuları (Passengers); Kabakçığın Hayatı (Ma Vie De Courgette); Queen Of Katwe; Sebastian: Sevgili Dostum (Belle Et Sébastien, L’Aventure Continue).

20 KAPRİ YILDIZI

20 Arka Pencere yazarının film değerleme yıldızları...

22 HIRSIZ KIZ

Evrim Kaya, Fassbinder’in “Kutsal Fahişeden Sakının” filmini didik didik ediyor bu yazısında.

24 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Kurosawa’dan Hollywood’a armağan: “Yedi Silahşörler” (The Magnificent Seven)... Okan Arpaç imzasıyla.

26 ESRAR PERDESİ

Ali Ercivan, Altın Küre ödül törenini ve sonuçları diline dolarken ‘ilginç’ tespitlerde bulunuyor.

30 İTİRAF EDİYORUM

Esin Küçüktepepınar, “Mayın Ülkesi”nin (Under Sandet) Danimarkalı yönetmeni Martin Zandvliet’le söyleşti.

32 LEKELİ ADAM

John Carpenter’ın ‘akıl uçuran’ filmi: “Çılgınlığın Ötesinde” (In The Mouth Of Madness)... Fırat Ataç imzasıyla.

34 AİLE OYUNU

Tek Başına Bir Adam (A Single Man).

04 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017


Çok Bilen Adam SENEM AYTAÇ The Man Who Knew Too Much (1934) senem@altyazi.net

AMERICAN HONEY A HHHHH

YÖNETMEN Andrea Arnold OYUNCULAR Sasha Lane, Shia LaBeouf, Riley Keough, McCaul Lombardi, Arielle Holmes, Crystal B. Ice, Verronikah Ezell, Chad McKenzie Cox, Garry Howell, Kenneth Kory Tucker, Raymond Coalson, Isaiah Stone, Dakota Powers, Shawna Rae Moseley YAPIM 2016 İngiltere-ABD SÜRE 163 dk. DAĞITIM Kurmaca Film

Andrea Arnold, Harmony KorIne VE Larry Clark gibi, düzenin çeperlerindE YAŞAYAN gençlerin kendilerini HIRPALADIKLARI berduş hayata ilgi duyuyor. 06 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

ndrea Arnold, dördüncü uzun metrajında, Birleşik Krallık topraklarından ayrılıp tanımadığı ve belli ki onda büyük merak ve heyecan uyandıran bir diyarı, Amerikan coğrafyasını keşfe çıkıyor; hem de bir minibüs dolusu serseri mayınla birlikte. “American Honey”, günümüz Amerika’sının genç yersiz yurtsuzlarının, taşranın yoksul ve geleceksiz gençlerinin, evsiz, niteliksiz, güvencesiz bir grup alt sınıf gencin; en çok arabalara aitmiş gibi görünen Kuzey Amerika’nın göbeğindeki otobanlarda, motellerde, devasa süpermarketlerde adeta ‘yarınsızlıklarını kutlamaları’nın filmi. Andrea Arnold, bir tarafıyla Harmony Korine, Larry Clark gibi yönetmenlerin yaptığına benzer şekilde, düzenin çeperlerinde yaşayan bu gençlerin kendilerini hırpalayarak sürdürdükleri berduş hayata ilgi duyuyor ve müesses nizamın açmadığı alanı onlara beyazperdede açıyor. Fakat diğer taraftan, Arnold’un bakışını, ‘kayıp’ Amerikan gençliğine aşırı yakın plan bakan diğer filmlerden keskin biçimde ayıran bir şey var. Arnold kamerasını, tıpkı Korine ya da Clark gibi, görme mesafesinin neredeyse yok olacağı kadar yakına yerleştiriyorsa da (tıka basa dolu bir minibüs gencin arasına bir yere örneğin ya da sevişen bir çiftin burunlarının dibine), bunu sadece ‘onlara bakmak’ için değil ‘onlarla birlikte bakmak’ için konumlandırmayı başarıyor. Hatta daha fazlası. “American Honey”yi deneyimlerken görmenin diğer duyulara oranla oldukça geri planda kaldığı iddia edilebilir. Kamera daha çok o karakterle birlikte hissetmek için var. “American Honey”yi özel kılan asıl şey, anlattığı hikaye ya da karakterleri değil de, o karakterlerle izleyiciyi buluşturma biçimi. Görmeyi ve işitmeyi neredeyse birer araç olarak kullanarak tüm duyuları, en çok da dokunma duyusunu harekete geçiren sineması; ele aldığı konuyla arasındaki büyülü mesafe. Kameranın konusuyla arasındaki bu mesafe, filmin ana kahramanı Star’ın tırnağındaki yarısı çıkmış kırmızı ojeyi de, bir perdenin üzerinde


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Kameranın konusuyla arasındaki mesafe, Star’ın tırnağındaki yarısı çıkmış kırmızı ojeyi de, bir perdenin üzerinde dolaşan sineği de görebilecek kadar yakın durmaya imkan tanıyor. 08 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

okuduğu bir makaleden aldığını belirtiyor röportajlarında. Gerçekten yollarda yaşayan, sahiplerine ulaşıp ulaşmadığı dahi belli olmayan dergiler satarak günlük ihtiyaçlarını karşılayan, -ki en temelleri içki, uyuşturucu, benzin ve müzik belli ki- gençlerin hikayesi harekete geçiriyor Arnold’u. Filmin yapım süreci de hikayesine benzer biçimde gerçekleşiyor. Arnold, önce bu karayolu seyahatini tek başına yapıyor haftalarca. Sonra ekibiyle ‘sokak kastingi’ne başlıyor. Yani aynı yollardan bu kez kasting ekibiyle geçiyor; sömestr tatillerinde sabahtan akşama plajda partileyenlerden devasa süpermarketlerin otoparklarında içip sızanlara, filmin çoğunluğu amatör kadrosunu toparlıyor. Çekimler de benzer bir ritimde devam ediyor; bu kez film ekibi de dahil herkes bir arada, toplam sekiz hafta çekim ve parti yaparak yolları arşınlıyorlar. Doğaçlamanın da bol bol yer aldığı çekimlerden ise bu muntazam, titiz ve muhteşem dağınıklık çıkıyor ortaya. Her şey hem birbiriyle uyum içinde tasarlanmış hem de sanki hiç el değmemiş gibi kendiliğinden… Ancak usta bir zanaatkarın elinden çıkabilecek kadar dikişsiz görünen bir akış. Yönetmenin oyuncularla birlikte takılarak gerçekleştirdiği üretim süreci, hikaye dünyası dolaşan ufacık sineği de görebilecek kadar yakın içerisinde karakterlerine yaklaşımını da belirleyen şey gibi görünüyor. Hakikiliklerinden durmaya imkan tanıyor. Aynı zamanda da ödün vermeden karakterlerine karşı sorumlu ve Amerikan banliyösünün ‘çaresiz ev kadınlarından’ petrol sahalarında çalışan işçilere, şefkatli davranıyor Arnold. Bunun en önemli otoban kenarlarındaki motellerden Superman’ın örneği ise, ayağı yol kenarında kanla yoğrulmuş çamura da batsa, ne idüğü belirsiz kovboyların memleketi Kansas’a uzanan bir büyük resimde kıtanın neredeyse tamamına da genişleyebiliyor. havuzlu villasına da petrol sahasında çalışan işçinin arabasına da girip çıksa, Star, bu Hem etrafındaki uçsuz bucaksız Amerikan coğrafyasına büyük bir merakla bakıyor hem de maceradan büyümüş ve güçlenmiş bir biçimde gözünün ucunu göremeyecek kadar dumanlı bir çıkıyor. Filmin başında terk ettiği evin kötülüklerinden uzakta, uçsuz bucaksız yollarda ergen çiftin aşkını gümbür gümbür güvende! Filmin sonunda kendi kardeşlerine hissettirebiliyor. Birini yaparken diğerini es geçmiyor. Filme dair söylenmesi gereken ilk şey benzettiği iki zavallı çocuğa erzak götürerek bu sanırım, ne anlattığından çok, nasıl anlattığı. yetişkinliğe adım atan Star, iki kez de arıların hayatını kurtarıyor filmde. Birinde, ıslandığı için “American Honey”, koca bir çöp konteyneri içinde, süpermarket atıklarından ailesine yiyecek uçamayan bir arıyı havuzdan kurtarıyor; diğerinde evin içine hapsolmuş birini pencereden bulmaya çalışan Star ve iki küçük kardeşiyle dışarı bırakıyor. Star’ın arılar için yaptığı ile açılıyor. Star’ın, ilk gördüğümüzde, içinde kim Arnold’un Star için yaptığı aynı şey. “American bilir nelerin olduğu çöp yığınına basan spor Honey”, eve hapsolmuş ve boğulmakta olan genç ayakkabısı film boyunca daha nerelere batıp bir kadını alıp kaskatı bir gerçekliğin içinde şefkat çıkacak. Filmin odağında herkesten çok Star ve zarafetle özgürleştiriyor. olacak (adı üzerinde ‘Yıldız’). Evde, tacizine maruz kaldığı ‘baba’dan kaçan Star, kardeşlerini Soundtrack de başlı başına başka bir hikaye. de evden çoktan tüymüş annesine bırakıp, kapı kapı dolaşıp dergi satarak geçinen bir grup gencin arasına katılacak. Gönül isterdi ki Star ve Jake dışındaki karakterlerle de Arnold, bu fikri New York Times gazetesinde daha çok takılabilseydik.


ÇOK BİLEN ADAM EMİNE YILDIRIM The Man Who Knew Too Much (1934) empousa@gmail.com

AMERICAN HONEY A HHHH

DIRECTOR Andrea Arnold CAST Sasha Lane, Shia LaBeouf, Riley Keough, McCaul Lombardi, Arielle Holmes, Crystal B. Ice, Verronikah Ezell, Chad McKenzie Cox, Garry Howell, Kenneth Kory Tucker, Raymond Coalson, Isaiah Stone, Dakota Powers, Shawna Rae Moseley PRODUCTION 2016 UK-USA DURATION 163 min. DISTRIBUTION Kurmaca Film

It Is not Andrea Arnold’s mIssIon to questIon her characters’ moralIty, one mIght say her Inquest Is to see the world through theIr eyes. 10 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

ndrea Arnold’s “AmerIcan Honey” Is anythIng but bleak. Perhaps I need to start wIth such a claIm due to the prevalent pIgeonholIng over the years of Arnold’s unIque style, Into that of ‘grIm’, ‘depressing’ and/or ‘gritty’. That’s only one way to look at things when a director’s subject matter is the underbelly of society, whether British or American. But Arnold’s determined approach of empathy lacking any kind of judgment and her horizontal-level storytelling is what brings about an uplifting compassion in her films. And let’s not forget to mention her refusal of lachrymosity or any hint of agitprop. “American Honey”s first shot is of 18 yearold Star (newcomer Sasha Lane) and her younger half-siblings as they go scavenging in a trash-can for food off a Oklahoma Highway. While some directors might just throw this sequence to our faces as an act of destitution, in this film this is just a mere fact of Star’s life. She’s not ashamed of herself, so why should we be in her name? The following events that form the story, are dealt with in the same manner, whether high or low; Star’s emotions are relayed to us through the eyes of an open-minded wanderer who wants to discover life on her own terms. Thus it is this drive that persuades her to leave her existence with a monstrous step-father and join life-on-the road with a magazine-selling crew of teenagers and twenty-somethings voyaging through the ‘monster’ that is Mid-West America. But what are monsters, if they are not excessively daunting and large, and most of the time the cause of our transformation? On the surface it is the centaur-like charms of head sales-rep Jake (Shia LaBeouf in was of his most dynamic performances) that draws Star into this life of constant partying, mini-van traveling

and purposeful meandering. The crew is led by Queen-Bee Krystal (Riley Keough of the subversive “The Girlfriend Experience”) who wrangles her team members with tight leashes. Yet no-one seems to mind; the cheap wages, music, constant boozing and drug-use along with communal bedding becomes an anchor, a reliable constant for these young people. This motley crew of seemingly rebellious youth, might not be so rebellious at all once you consider that their reality is much integrated with a thrill for consumption culture and contemporary hip-hop music backed by huge record studios. But once again, it is not Arnold’s mission to question her characters’ morality, one might say her inquest is to see the world through their eyes: A vast geographical and emotional landscape that still holds wonder,


beauty and a potential for sublimeness. Those exact irrepressible feelings of that any young person experiences whoever they are. Playing over two and a half hours, the film lacks a conventional plot-line save for Star’s ups and downs regarding her sexually charged relationship with Jake (some of the most convincing and enticing sex scenes) and the encounters she has with individuals she tries to sell the magazine subscriptions to. Amidst the unpredictable ‘potential magazine subscribers’ a constant threat is felt in the air, the viewer never knows what will be inflicted upon the young woman. But let’s put it our there again, it’s not this external ‘infliction’ that Arnold is concerned with, but the movements and improvisational behavior of Star. This is a

simultaneously tough and gentle young woman who is out there to experience and is surely not ready to harshly categorize herself either as a ‘passive’ or ‘active’ subject; in her world there is room for both. And it is this complex and lifeaffirming desire that leads to a spectacular finale which allows enough room for her budding selfawareness. With it’s luscious cinematography jolting soundtrack and transgressive hero’s journey (Campbell lovers will be mortified), “American Honey” is as exquisite as cinema gets.

Authentic portrayal of youth... Length of film...

ThIs Is a sImultaneously tough and gentle young woman who Is out there to experIence and Is surely not ready to harshly categorIze herself... 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

11


ÇOK BİLEN ADAM JANET BARIŞ The Man Who Knew Too Much (1934) janetiko@gmail.com

UZAY YOLCULARI B HH

ORİJİNAL ADI Passengers YÖNETMEN Morten Tyldum OYUNCULAR Jennifer Lawrence, Chris Pratt, Michael Sheen, Laurence Fishburne, Andy Garcia YAPIM 2016 ABD SÜRE 116 dk. DAĞITIM Warner Bros. (Sony)

Morten Tyldum’un yönettiği “Uzay Yolcuları”, bir çeşit dünya-evren arasında sıkışıp kalma ve çıkışsızlık duygusundan beslenerek ilerleyen bir bilimkurgu. 12 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

ilimkurgu türünde son yıllarda gördüğümüz örneklerde hep bir uzay zamanında sıkışıp kalma duygusu var. Bu sıkışmışlık, hem dünya ile evren hem de yaşam ile ölüm arasında gidip gelen bir duygu. En son Ridley Scott’ın “Marslı” (The Martian) örneğinde, Mark karakterinin öldü sanılıp Mars’ta bırakılması ama patates yetiştirerek de olsa hayatta kalmanın yollarını bulup, sonrasında da kurtarılması anlatılıyordu. Film iki saat boyunca Mark’ın Mars’ta tek başına bir hayatı sürdürüp sürdüremeyeceği ve o ‘kapatılma’nın tekrar yaşamı geri getirip getiremeyeceği fikrini besliyordu. Mars’ta hayat vardı, patates de yetişiyordu ama yaşam yoktu, bu yüzden yeniden dünyaya dönmek gerekliydi. Morten Tyldum’un yönettiği “Uzay Yolcuları” (Passengers) da bir çeşit dünya-evren arasında sıkışıp kalma ve çıkışsızlık duygusundan beslenerek ilerleyen bir bilimkurgu. Jim’in bir uzay gemisinde gözünü açmasıyla başlıyor film, çok geçmeden beş bin kişiyle birlikte bir uzay yolculuğuna çıkmış olduğunu anlıyoruz. Beş bin kişi bu gemide uyuyacak ve 120 yıl sonunda uyandıklarında başka bir koloniye geçmiş olacaklar. Fakat bu insanlar içerisinde uykudan uyanan sadece Jim ve yanlış zamanda uyandığı için de 90 yıl beklemesi gerekecek. İşte tam bu noktada sıkışmışlık ve çaresizlik duygusu filmi sarmalamaya başlıyor, çünkü Jim artık uyanık ve kalan son yıllarını da varmaya çalıştığı koloniyi göremeden o gemide geçirecek. Film, Jim’den sonra uyanan Aurora karakteri ile birlikte bozulmakta olan bir gemide hayatta kalma mücadelesine doğru evrilse de seyirciyi çok daha farklı bir ahlaki ikilemin içine sokuyor. Jim’e hak vermek ya da vermemek, Aurora’nın uyanması ve Jim’in yalnızlığın getirdiği bencillikle bundan sorumlu olması durumu devreye girdiğinde kapana kısılma süreci aşk

kadar çelişkiyi de kapsayan ikircikli bir evrene dönüşüyor. Türün kendine özgü işlevleri tek tek açığa çıkarken bu ahlaki ikilemle birlikte bir aşk dramı da araya giriveriyor. Yine de “Marslı” filmiyle kıyaslarsak burası çok daha konforlu bir yer. Yıllarca kalıp yaşlansanız bile her türlü olanak mevcut. Sinema salonu, basketbol sahası, yüzme havuzu, düğmeye basınca gelen yemekler ve android bir barmenle dertleşebileceğiniz bir bar ile sonsuz olanaklar sunuyor. Hayal ettiğiniz evrene ulaşamasanız da, her şeyin elinizin altında olduğu, ağaç bile yetiştirebileceğiniz kısmi bir ‘hayal’ evreni. Yine de kendine özgü ayrımları olan bir sistem, çok para veren ile az para verene aynı yemeği vermediğini gördüğümüzde dünyadan uzak bir uzay gemisinin de ‘sınıf’sal temelli çalıştığını anlıyoruz.


İster ağaç ister patates yetişsin, bu filmler bir yandan başka bir dünyaya dair ümit verirken bir yandan da arada kalmanın verdiği çelişkili duyguyu da gösteriyor. İçinde bulunduğumuz dünya yetmeyen, mutsuz eden, insanların yüz yirmi yıl sonrasına ışınlanmak için milyonlarca dolar döktüğü bir yer. Bir yandan da dünyadaki savaşlardan, doğanın giderek tükendiğinden pek bahsetmiyor film, bu insanlar genel olarak bireysel sebeplerle dünyayı terk ediyor gibi görünseler de beş-on kişiden değil de beş bin kişiden bahsediyorsak daha kolektif bir süreçten de bahsedebiliriz. Kısıtlı bir mekanda iki oyuncuya odaklanan filmde ana unsur hikayenin kendisi. Yönetmen ‘tür’ teknisyeni gibi çalışıp filmi başta sona götürse de genellikle hikayenin güdümü altında ve anlatması gerekenden daha fazlasına

yeltenmiyor, hikayenin üzerine bir taş daha koymuyor. İçinde uzay kolonilerinin kurulduğu, insanların kendilerini uykuya bırakarak ulaşmaya çalıştığı evren umutlu mu finalde göremedik ama film kendi çapında ‘mutlu son’la bitmiş olsa da dünyaya ve insana karamsar bir yorum getiriyor. Yaşamakta olduğumuz dünyanın yetersizliğinden ve sıkışmışlıktan beslenen bilimkurgu filmlerinden anladığımız şu ki, dünyadan ve evrenden pek umudumuz kalmadı, bir kenarında ağaç ya da patates yetişiyorsa ne mutlu bize!

Android barmen, kilit zamanlarda çok iyi işliyor. Arada ortaya çıkan Gus karakteri, senaryoya biraz zorlama girmiş bir karakter olarak duruyor.

İster ağaç ister patates yetişsin, bu filmler bir yandan başka bir dünyaya dair ümit verirken bir yandan da arada kalmanın verdiği çelişkili duyguyu da gösteriyor. 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

13


ÇOK BİLEN ADAM CUMHUR CANBAZOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934) ccanbazoglu@gmail.com

KABAKÇIĞIN HAYATI İ HHHH

ORİJİNAL ADI Ma Vie De Courgette (My Life As A Zucchini) YÖNETMEN Claude Barras SESLENDİRENLER Gaspard Schlatter, Sixtine Murat, Paulin Jaccoud, Michel Vuillermoz, Raul Ribera, Estelle Hennard, Lou Wick, Brigitte Rosset YAPIM 2016 İsviçre-Fransa SÜRE 66 dk. DAĞITIM Başka Sinema (Bir Film)

Ne istediğini bilen, konuya hakim, nadir sahici ve değerli filmlerden biri “Kabakçığın Hayatı”. Dram, mizah, umut ve heyecanın dozu iyi ayarlanmış ve dengelenmiş bir kere. 14 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

nsanı hemen içine çeken filmler vardır; türü önemli değil. İlk sahneden alır götürür sizi. Birkaç saniye yeter; sonra dakikalar su gibi akıp gider. “Kabakçığın Hayatı” (Ma VIe De Courgette) böyle filmlerden. Topu topu 66 dakika; jeneriği atın; bir saat. Kısa mı kısa; ama dopdolu. Kabakçık bir sebze değil; dokuz yaşında çocuk. Asıl adı Icar. Ancak, annesinin ona hitap ettiği gibi Kabakçık denmesini çok seviyor kendisine. Nedenini açıklamayalım; bir olay sonucunda, yanında uçurtması, annesinden hatıra kalan bira kutusuyla yetiştirme yurduna bırakılıyor ve yeni arkadaşları Simon, Ahmed, Jujube, Alice ve Béatrice’in yanında bambaşka bir hayatla tanışıyor. Yurttaki bütün hikayeler yürek burkucu. Anne-babaları nedeniyle uyuşturucuyu, suçu, hapsi, şiddeti, acıyı tanımışlar küçücük yaşta. Çocuklukları çalınmış adeta. Durum hiç de iyi değil. Tamam ama, pes etmemeli. Umut da var hayatta, güzel tesadüfler de. Bir süre sonra aralarına Camille adlı bir kız katılıyor ve ayakları yerden kesilen Kabakçık’a hayat birden bayram oluyor… Ne istediğini bilen, konuya hakim, nadir sahici ve değerli filmlerden biri “Kabakçığın Hayatı”. Dram, mizah, umut ve heyecanın dozu son derece iyi ayarlanmış ve dengelenmiş bir kere. Kırılganlığın, şiirselliğin yanında, bir o kadar da ayakları yere basan, sosyal sorumluluk taşıyan bir öykü yansımış beyazperdeye. Ajitasyona hiç yeltenmeden, didaktiklikten uzak, ailesiz çocuklar özelinde büyüklere bir fotoğraf sunulmuş yaşamın içinden. Ne var bu fotoğrafta? Anne-babanın ne kadar önemli olduğu var; bebeklik çağını aşmış çocukların da evlat edinilmesinin gerekliliği var; o yaşta bile cinsellikle ilgili soruların es geçilmemesi var. Masal hiç yok mesela; kalple beyne aynı anda seslenen, ‘zor çocukluklar’a adanmış, ciddi öykü var özetle…

Animasyonlarda son derece zorlama öyküler izlemeye, ‘lay lay lom’ işlere çok alışmışken, böyle bir filme rastlamak şöyle bir titretip kendimize getirdi bizi. Şaşırdık, sevindik, umutlandık. Böylesine tüketim çılgınlığı sürerken, annelerle babaların, eğitmenlerin dev çocuk endüstrisinin dayatmaları karşısında ne kadar çaresiz ve savunmasız kaldığını, canımız sıkılarak bir kez daha anımsadık. Umarız çocukları ciddiye alacak, eğlendirirken düşündürecek bu tip alternatif ürünlerin arkası kesilmez… İlk filmini çeken Claude Barras, 40’lı yaşlarında İsviçreli bir çizer aslında. Stopmotion tekniğiyle kuklaları birer birer ilerleterek yapmış her şeyi. Yani, insan eliyle kuklalara şekil verilerek, 60 mekan oluşturularak kare kare çekilmiş her sahne.


Modası geçmiş bir teknik denebilir de; bizce şekildeki bu nahiflik, sadelik öykünün anlattığı hüznü, acıyı dengeliyor kesinlikle. Detayların da hakkını verebiliyor film ağır ağır. Diyor ki yönetmen; “Sakin, sakin izleyin; nefesinizi çekin, rahatlayın, izlemeye devam edin.” Gerçekten de, bundan daha iyi bir başlangıç olamazdı Barras için. Tebrikler. Dosyasına da göz attık filmin. Son derece meşakkatli bir iş aslında. 25 santim boyunda, büyük kafalı, iri gözlü 57 kukla üretilmiş; bunların dokuzu sadece Kabakçık için kullanılmış. Saçlar lastikten, kıllar silikondan yapılmış, suratlara renkli vernik atılmış. Sekiz ay kukla hazırlığına, hareketlerine harcanmış; sekiz ay da müzik ve fon için geçmiş. Ön hazırlıkları da sayarsanız toplam üç yıl gitmiş projeye. Sonucunda, iri gözlü kuklalarıyla “Gözler

kalbin aynasıdır” demiş yönetmen ve miniklerin duygularını anlamlı, derin bakışlarla aktarmayı, seyircinin dikkatini gözler yoluyla elinde tutmayı denemiş ve başarmış. Unutmadan; Cannes’da ayakta alkışlanan, San Sébastian’da izleyici tarafından ‘en iyi Avrupa filmi’ seçilen “Kabakçığın Hayatı”, İsviçre’nin Oscar filmi olarak ‘yabancı dilde en iyi film’ dalında ilk dokuza girmiş durumda. Kim bilir, bakarsınız bir saatlik süresine rağmen 24 Ocak’ta açıklanacak son seçimde beş aday arasına kalabilir; hatta sürpriz yapıp Oscar da alabilir. Vallahi, çok güzel olur.

Çocuklarla beraber büyüklerin de filmi. Yetiştirme yurtlarındaki görevliler bu kadar iyi niyetli mi, bilemedim.

İlk filmini çeken Claude Barras, 40’lı yaşlarında İsviçreli bir çizer aslında. Stop-motIon İLE kuklaları birer birer ilerleterek yapmış her şeyi. 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

15


ÇOK BİLEN ADAM GÖZDE HATUNOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934) gozde@filmloverss.com

QUEEN OF KATWE K HH

YÖNETMEN Mira Nair OYUNCULAR Madina Nalwanga, David Oyelowo, Lupita Nyong’o, Martin Kabanza, Taryn Kyaze, Ivan Jacobo, Nicolas Levesque, Ronald Ssemaganda, Ethan Nazario Lubega YAPIM 2016 ABD SÜRE 124 dk. DAĞITIM UIP (Walt Disney)

MIra NaIr’in son filmi “Queen Of Katwe”nin başrollerinde Hollywood’un gözde siyahi oyuncuları LupIta Nyong’o ve DavId Oyelowo’ya, genç yetenek MadIna Nalwanga eşlik ediyor. 16 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

atwe, Uganda’nın küçük bir kasabası. Ve bu kasabanın fakir mahallelerinden birinde annesi ve üç kardeşiyle birlikte yaşayan PhIona Mutesi, satrançla tanışınca hayatı değişen, önce ülkesi Uganda’nın sonra da tüm dünyanın tanıdığı bir kahraman oldu ve umudun, başarının timsali haline geldi. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde seyirciyle buluşan ve büyük övgülerle karşılanan “Queen Of Katwe”, bizde de 10 kopyayla da olsa bu hafta gösterime girdi. Dünya çapında üne sahip, “Selam Bombay” (Salaam Bombay!), “Mississippi Masala” ve “Muson Düğünü” (Mansoon Wedding) gibi birçok ödüllü filme imza atan Hint kadın yönetmen Mira Nair’in son filmi “Queen Of Katwe”nin başrollerinde Hollywood’un gözde siyahi oyuncuları Lupita Nyong’o ve David Oyelowo’ya, genç yetenek Madina Nalwanga eşlik ediyor. İlk defa kamera karşısına çıkan gencecik Nalwanga, Phiona Mutesi rolünde filmi sürükleyen, seyircilerin kalplerini kazanacak başarılı bir performans koyuyor ortaya. Babasını kaybetmiş, annesi ve kardeşleriyle sefalet içinde bir hayat yaşayan Phiona, daha 10 yaşında olmasına rağmen hayatta kalabilmek için sokaklarda mısır satan bir çocuk. Kendisinden birkaç yaş büyük ablası, bu kaderden kurtulabilme umuduyla varlıklı erkeklerin gönlünü eğlendirmek için evden uzaklaşırken, Phiona bir yandan çalışıp bir yandan henüz bir bebek olan erkek kardeşine bakmakta annesine yardım ediyor. Gencecik yaşta çocuklarıyla birlikte ortada kalan anne, sert ve korumacı bir ebeveyn. Phiona’nın ailesini tanırken bir yandan da Afrika kıtasını saran savaş, yoksulluk ve mücadele dolu, hayal etmekte bile zorlanacağımız yaşam koşullarına şahit oluyoruz. Phiona’nın dünyası, misyoner olarak çalışan, zor durumdaki çocuklara futbol ve satranç öğreten Robert Katende ile tanışınca

değişiyor. Satrancın çocukların ufkunu nasıl değiştireceğini çok iyi bilen Katende, Phiona’daki ışığı görünce onu eğitmeye başlıyor. Daha okuma yazma bile bilmeyen, ancak zekası ve hırsı sayesinde satranç oynamakta ustalaşan Phiona, önce kendi şehrindeki, sonra da Uganda ve dünya çapındaki turnuvalara katılmaya başlıyor ve hakkında kitap yazılan genç bir satranç şampiyonu haline geliyor... “Queen Of Katwe”, sporda kazanılmış sıra dışı başarıların yürek ısıtan hikayelerini anlatan klasik kalıplarla çekilmiş bir gerçek yaşam öyküsü. Bir Disney filmi olmasından ötürü olacak ki, anlattığı hikayeyi elinden geldiğince yumuşatmış ve film boyunca seyircinin durumla empati kurmasını hedeflemiş. Bu hedefine, kullanılan gerçek mekanların, yaratılan inandırıcı atmosferin, hepsi siyahi olan


oyuncuların katkısı büyük. Anlattığı her şeye stüdyolarının içinden bakan Hollywood sineması, deyim yerindeyse bu kez durumu yerinde inceliyor ve bu sayede meselenin kalbine inebilerek inandırıcılık ve samimiyet testlerinden geçiyor denebilir. Filmin, satranç ve hayat arasında kurduğu bağlantılar yerli yerinde, akılcı ve akılda kalıcı. İki saatlik bir süreye sahip film, turnuvaların anlatıldığı sahnelerde temposunu kaybetse de genel anlamda seyirciyi sıkmamayı başarıyor. En büyük gücünü anlattığı zafer öyküsünün güzelliğinden ve Phiona’yı canlandıran Madina Nalwanga’nın başarılı performansından alan “Queen Of Katwe”, bu türün en başarılı örneklerinden biri olmasa da özellikle genç izleyicilerin görmesi gereken, meselesini doğru yere konumlandırmış, iyi niyetli bir film.

Görüntü yönetmeni Sean Bobbitt’in kamerasından yansıyan muhteşem doğa görüntüleri, rengarenk giysiler ve her şeye rağmen devam eden capcanlı hayata dair detaylarsa filmin temelinde yatan yoksulluk, yoksunluk ve karamsarlığı unutturup, izleyeni hülyalara daldıracak kadar güzel. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz yine bir satranç filmi olan “Şah Mat”ın (Pawn Sacrifice) bir nebze gerisinde kalsa da, karşımıza yürek ısıtan bir aile filmi olarak çıkan “Queen Of Katwe”, bu soğuk kış günlerinde izlenebilecek iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş bir umut ve cesaret öyküsü.

Konusu, oyunculukları ve başarılı sanat ve görüntü yönetimiyle seyir zevkini arttırıyor. Senaryosu çoğunlukla yetişkinlerden çok genç seyirciye hitap edecek hafiflikte.

“Queen Of Katwe”, sporda kazanılmış sıra dışı başarıların yürek ısıtan hikayelerini anlatan klasik kalıplarla çekilmiş bir gerçek yaşam öyküsü. 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

17


Çok Bilen Adam EBRU ÇELİKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934) ebruceliktug@gmail.com

SEBASTIAN: SEVGİLİ DOSTUM HH ORİJİNAL ADI Belle Et Sébastien: L’Aventure Continue (Belle & Sebastian: The Adventure Continues) YÖNETMEN Christian Duguay OYUNCULAR Félix Bossuet, Tchéky Karyo, Thierry Neuvic, Margaux Chatelier, Thylane Blondeau YAPIM 2015 Fransa SÜRE 97 dk. DAĞITIM Özen Film

Sevgi, güven, arkadaşlık ve fedakarlık temalarını başarıyla işleyen YAPIM, görselliğiyle de akıllarda yer eden bir aile filmi. 18

arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

A

slında bir devam filmi “SebastIan: Sevgili Dostum” (Belle Et SébastIen: L’Aventure ContInue). Ülkemizde gösterime girmeyen ilk film Nicolas Vanier imzalıydı ve Sebastian ile sadık dostu Belle arasındaki ilişkinin nasıl doğduğunu anlatırken, 2. Dünya Savaşı’nda Fransa’daki Nazi işgalini, Alp Dağları’nın olağanüstü doğasını ve insan-doğa ilişkisinin her boyutunu fona yerleştiriyordu. İlk filmden habersiz olanlar için hikayeye devam filmiyle dahil olmak orta şiddette bir kopukluk yaratmıyor diyemeyiz. Angelina (Margaux Chatelier) ve César’ın (Tchéky Karyo), küçük kahramanımız Sebastian (Félix Bossuet) ile bağının ne olduğunu sordurduğu için bir boşluk hissediliyor doğal olarak. İlk film, şiirsel güzelliğiyle adeta göz banyosu yaptıran İsviçre sınırındaki dağ köyünde, annesinin Amerika’ya gittiği yalanıyla yaşayan Sebastian’ın kendisine ‘dede’lik yapan César ve fırın işleten yeğeni Angelina ile birlikte Nazi işgaline rağmen, doğa ve hayvan sevgisi ile dolu hayatını perdeye taşıyordu.

Bu kez iki yıl sonra direnişten dönüşü heyecanla beklenen Angelina’nın uçağı köyün yakınlarında düşüyor ve César ile Sebastian, sert kişilikli pilot Pierre ile onu aramaya başlıyor. Bu macerada yol-iz bulma konusunda Belle’in de yine yardımı var. Yönetmen değişikliğine rağmen filmin tonunda bir farklılık hissedilmiyor. Sebastian ve César arasında kan bağına dayanmayan dede-torun ilişkisindeki sevgi bağı, Sebastian’ın babasını ve annesini keşif süreci ve dağda geçen yürek hoplatan sahneler ve özellikle orman yangınıyla ilgili olanları, filmi basit hikayeli çocuk-aile filmlerinden ayırıyor. Günün şehirli ailelerine alternatif bir yaşam biçiminden bahsettiği için de övgüyü hak eden “Sebastian: Sevgili Dostum”, çocukluğun saf, temiz, pırıltılı dünyasına Alpler üzerinden uzanan bir aile filmi.

Hayatın olumlu-olumsuz gerçeklerini uygun bir dille çocuklara aktarması açısından başarılı. Sebastian’ın kendini attığı tehlikeler, umarız çocuklar için fazla cesaret verici olmaz!


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

AMERICAN HONEY

FELAK BİLGEHAN

ARAS

GÖLGE OKAN

ARPAÇ

TUNCA

ARSLAN

FIRAT

HEP YEK 2 ŞENAY

ATAÇ

AYDEMİR

JANET

CUMHUR

EBRU

BARIŞ

CANBAZOĞLU

ÇELİKTUĞ

AMERICAN HONEY

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

FELAK

GÖLGE

HEP YEK 2

KABAKÇIĞIN HAYATI / MA VIE DE COURGETTE

HHHH

QUEEN OF KATWE

HHH

SEBASTIAN: SEVGİLİ DOSTUM

HH

HH

HH

HH

HH

AĞ / GEUMUL

HHH

HHH

HHH

ANTHROPOID

HHH

HHH

HH

HHH

HH

APTALLAR ÇETESİ / MASTERMINDS

HH

HH

HH

ASSASSIN'S CREED

HH

HH

HH

HHH

AŞIKLAR ŞEHRİ / LA LA LAND

HHHHH

HHHH

HHHHH

HHH

HHHH

HHHHH

BEN, DANIEL BLAKE / I, DANIEL BLAKE

HHHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HH

HH

H

HH

HH

HH

HHH

H

FLORENCE / FLORENCE FOSTER JENKINS

HH

HH

HHH

GİZLİ GÜZELLİK / COLLATERAL BEAUTY

HH

HH

HH

GÖRÜMCE

MEÇHUL KIZ / LA FILLE INCONNUE

H

HHH

HHHH

HHH

HH

HH

HH

H

HHH

HH

HHH

HH

H

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

UZAY YOLCULARI / PASSENGERS

ÇALGI ÇENGİ: İKİMİZ ÇİN SEDDİ / THE GREAT WALL

SEN BENİM HER ŞEYİMSİN SNOWDEN SONSUZLUK ORMANI / THE SEA OF TREES ŞARKINI SÖYLE / SING TEK BAŞINA BİR ADAM / A SINGLE MAN

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD’LERİ

20 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017


KABAKÇIĞIN HAYATI MURAT

BERKE

QUEEN OF KATWE ÇAĞDAŞ

UZAY YOLCULARI

GÖL

GÖRAL

GÜNERBÜYÜK

KARSAN

KAAN

EVRİM KAYA

KURAL

NİL

MURAT ÖZER

ÖZYURT

UYANIK

VARDAN

HHH

HHHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HH

HHH

HH

H

H

HH

HHHH

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HH

H

HHH

HH

HH

HHH

H

H

HHH

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHH

HHH

HHHHH

HHHHH

HHHH

HHHH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

H

HH

HH

HHH

HH

HHH

HHHH

HH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HH

H

HH

HHH

HH

H

H

H

HHHH

HHH

HHHH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHHH

HHH

H

HH

HH

H

HH

HHH

HH

HHH

HH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

H

H

HH

H

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

ERŞAHİN

BURAK

SEBASTIAN: SEVGİLİ DOSTUM OLKAN

ALİ ULVİ

UĞUR

BURÇİN S.

YALÇIN

HH

HHHH

13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

21


HIRSIZ KIZ EVRİM KAYA MARNIE (1964) evrimrkaya@gmail.com

KENDİNİ GERDİĞİN ÇARMIH

22 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017


Fassbinder’in 1971 yapımı filmi “Kutsal Fahişeden Sakının”ın kadrosunu Antitheater’den gelen oyuncular oluşturur. Başrolde çirkin civciv sarısı saçlarıyla Fassbinder’in alter-egosunu sınırları zorlayan bir iticilikle canlandıran İtalyan oyuncu Lou Castel vardır.

F

assbInder’in 1971 yapımı filmi “Kutsal Fahişeden Sakının” (Warnung Vor EIner HeIlIgen Nutte), sinemanın kendi üzerine düşündüğü filmlerin en karanlık ve karamsar olanıdır. HER GÜNÜNÜ kendi bedenini sindirir gibi geçirip 37 yaşında ölen zavallı bir dâhinin aynaya bakınca gördüklerinden ibaretmiş izlenimi verir; bu sıradan ve aşkın manzarayı olması gerektiği gibi, trajik bir güzellikle dayanılmaz bir çirkinliği birbirine geçirerek anlatır. Esasen yönetmenin bir önceki filmi “Whity”nin (1971) üretim sürecine dayanır. Fassbinder’in kendisi kadar, militan bir yoldaşlık gibi kurmaya çalıştığı Antitheater grubu üzerine de verilmiş bir özeleştiridir. “Kibir çöküşten önce gelir.” ifadesiyle açılıp Thomas Mann’ın sözleriyle kapanır: “İnsani olana karışmadan insani olanı betimlemekten sık sık ölesiye yorgun düşüyorum.” Filmin kadrosunu “Whity”nin kimi oyuncuları da aralarında olmak üzere Antitheater’den gelen oyuncular oluşturur. Başrolde çirkin civciv sarısı saçlarıyla Fassbinder’in alter-egosunu sınırları zorlayan bir iticilikle canlandıran İtalyan oyuncu Lou Castel vardır. Castel, çekim hazırlıklarının yapıldığı İspanyol villasında kırılgan bir tiran gibi dolaşırken, ayak işlerini yapan Sascha rolünde bizzat Fassbinder’i görürüz. Fassbinder, Sascha’yı abartılı bir oyunculukla bir tür insan müsveddesine dönüştürmekten keyif alıyor gibidir. Bugün hâlâ dünya sinemasının en radikal işleri olarak kalan filmlere, tiyatro oyunlarına imza atmış ekip üyelerinin her biri de kendilerinin en çirkin halini ortaya koyar. Hikaye de bundan ibarettir. Bonn’dan beklenen ekipman bir türlü gelmez, Castel’in canlandırdığı yönetmen sinirlendikçe sinirlenir ve sinirini menfaatleri ya da korkularından seslerini çıkarmayan ekibinden çıkarır.

Canının istediğiyle dans eder, sevişir, şefkat bekler, istemediğini kapının önüne koyar. Ağlayan, söven bir iki kurban dışında herkes küba libre’lerini yudumlayıp boş bakışlarla onu izler. Aralarında, en güzel zamanlarında bir Hanna Schygulla ve mini etekli bir Margarethe von Trotta’nın da bulunduğu kadınlara karşı bilhassa acımasız gibidir, genç erkeklerden birine âşık olduğunu söyler ancak bu anlamsızlık selinde seyirci bunun üzerinde pek duramaz. Çekim süreciyle filme ilham veren “Whity”, aslında gayrimeşru bir ferdi olduğu ailenin sadık hizmetçisi olan, adını da beyazlara yaranma çabasından alan Whity’nin yaşadığı uyanışı anlatır oysa. Zenci köle-evladın babasından başlayıp çürümüş ailenin fertlerini tek tek vurması, sonra da fahişe sevgilisiyle çölde dans ederek susuzluktan ölmeyi bekleyişiyle sonlanan bir western-melodramdır. Michael Ballhaus’un her karesini bir argüman gibi çizdiği bir sömürü eleştirisi, büyük lafları olan bir film. Aynı ekibin filmi bitirir bitirmez çuvaldızı kendine batırmasında, kendini yoktan var etmiş küçük bir tiyatro grubu ile onların dâhi yönetmenlerini, çürümüş köle sahiplerinden daha sert bir dille, daha derin bir karamsarlıkla eleştirmesinde bugünün kendine âşık dünyasından bakınca insanda bir tür baş dönmesi yapan bir şeyler var. Filmin sonlarına doğru bir yerde, Castel’in yönetmeni, aralarında elinde küba libre’si ile Fassbinder’in de

bulunduğu boş bakışlı bir gruba “En kötüsü de ne biliyor musunuz?” diye sorar. “İnsanın kendisinin ne kadar burjuva olduğunu görmesi.” Schygulla’nın karakteri şaşkınlıkla yanıtlar onu: “Bunu yeni mi keşfettin? Yaptığın onca filme baksana. Bu konuda bayağı şey biliyor gibisin.” Sahici özeleştiriyi itirafçılıktan, narsist karamsarlık ve mızmızlıktan ayıran o ince ama kesici çizgi bu düşüncenin devamında bir yerlerde, yani eylem ile fikri, beden ile ruhu, madde ile aklı, tahayyüller ile yaşamı ayıran ve felsefenin en birinci sorunlarından birini oluşturan o çizgidedir. Bu iki taraf ancak maharetli bir bıçakla ayrılmaları şartıyla bir araya gelebilir, Marx’ın praksis dediği ama her dile varlık diye çevrilebilecek o şeyi var edebilirler: Fikirle eylemi ayırıp buluşturmadıkça var olamayacağız. Faşizmin yıkıntılarında, irili ufaklı neferlerinin soluk alıp verdiği sokaklarda büyümüş Fassbinder’in bıçağı, kırdığı aynanın keskinliği oldu. Dört nala faşizme giderken özeleştiriyi narsistliğimizin yorganı içinde saklamaya, kendimizi çarmıhlara gerip seyretmeye pek teşne olan bizlerin kuşanacağı kılıçlar bir yerde duruyor olmalı. Metaforlar denizi engin. Arthur Koestler otobiyografisine Dylan Thomas’ın “İnsanın kendi teknelerini yakmasından ne güzel bir alev çıkar.” sözüyle başlamıştı. Seyir zevkini bir kenara bırakıp alevi etimize değdirmek gerek belki de...

13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

23


AşktaN da Üstün OKAN ARPAÇ NotorIous (1946) oarpac@gmail.com

YEDİ SİLAHŞÖRLER Akira Kurosawa’nın ölümsüz klasiği “Yedi Samuray/Kanlı Pirinç”ten uyarlanan “Yedi Silahşörler”, orijinal yapıtı westerne tercüme etmekle kalmaz, aynı zamanda hikayenin tüm dünyada popüler olmasını da sağlar. Yul Brynner’a, o yıllarda henüz şöhrete ulaşmamış Steve McQueen, Charles Bronson, James Coburn, Eli Wallach ve Horst Buchholz’un eşlik ettiği bu lezzetli aksiyon, müziğiyle de Oscar’a aday gösterilmiştir.

E

ski müzmin hastalıklarımızdan ‘yabancı filmlerin sinemalarımızda yıllar sonra gösterilmesi’, elbette “Yedi Silahşörler”in (The MagnIfIcent Seven) de Türk seyircisiyle geç buluşmasına sebep olur. 1960’ın sonlarına doğru Amerika’dan başlayarak birkaç ay içerisinde dalga dalga Avrupa’ya yayılan filmin şöhreti, bize ancak 1964’ün Mart ayında ulaşır. Zaten vizyona girdiği anda ülkemizde de çok büyük bir ilgiyle karşılanır. İyiliğin kötülükle savaşı, duruşlarıyla/bakışlarıyla her hallerinden ‘kahramanlık’ akan karakterleri, duyar duymaz kulakta yer eden gösterişli müziği, kamera açıları, hızlı kurgusu ve anlatım diliyle herkesi kolayca etkileyebilecek, yenilikçi bir westerndir “Yedi Silahşörler”. Hikaye, Meksika’nın bir köyünde başlar. Çiftçilikle uğraşan köylülerin başı, kafasına estikçe köyü basıp ürünleri yağmalayan Calvera (Eli Wallach) ve adamlarıyla derttedir. Hiçbiri hayatı boyunca silah kullanmayı öğrenmediği için, karşı da koyamazlar. Fakat en sonunda köyün bilge yaşlısına danıştıklarında, profesyonel bir yardım almaları gerektiğine inanırlar. Fakir köylüler, ellerindeki her şeyi ortaya koyarak, paralarının yetmeyeceğini bile bile silahşör kiralamaya karar verirler. Yolda bir kasabada rastladıkları Chris’in (Yul Brynner), ortada kalmış bir cenazeyi gömebilmek için herkese nasıl kafa tuttuğunu gördükten sonra onunla konuşup anlaşırlar. Ancak Chris, tek değildir.

24 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

Yanına en az kendisi kadar usta silahşörler olan Vin (Steve McQueen), Britt (James Coburn), Bernardo (Charles Bronson), Lee (Robert Vaughn), Harry (Brad Dexter) ve acemi Chico’yu (Horst Buchholz) alarak Meksika köyüne gelir. Köylüleri de silahlandırıp eğiterek, ölümüne savaşmaya hazırlanırlar. Japon sinemasının büyük ustası Akira Kurosawa’nın 1954’te yönettiği, orijinali yaklaşık 3,5 saat süren, sanat yönetimi ve kostüm tasarımı dallarında Oscar’a aday olan dev başyapıt “Yedi Samuray/Kanlı Pirinç” (Shichinin No Samurai), geniş dağıtıma giremediği için, ancak izleyebilen şanslı sinemaseverlerin büyülendiği bir eser olarak adını duyurmuştur. Bu siyah-beyaz Japon filminden fazlasıyla etkilenen Yul Brynner, konuyu westerne uyarlayarak yeniden çekme fikrini ortaya atar. Dönemin en büyük film şirketlerinden MGM’in dünya çapındaki dağıtım/gösterim ağı sayesinde, mücevher gibi bir konuya sahip böyle bir film gişe rekorları kırabilecektir. “Diri Gömülenler” (Ace In The Hole), “Altın Kollu Adam” (The Man With The Golden Arm) gibi şaşırtıcı senaryolara imzasını atan Walter Newman, orijinal filmden yola çıkarak senaryoyu kaleme alır. Yönetmen koltuğuna da, westernler, aksiyonlar ve savaş filmleriyle başarı kazanmış John Sturges oturtulur. Ancak filmin Meksika


çekimleri sırasında yetkililer, Meksikalı köylülerin ‘olumsuz’ gösterildiğini ileri sürerek problem çıkarırlar. Bunun üzerine senarist Walter Newman’dan bazı değişiklikler yapması istenir. Newman bunu reddedince de iş William Roberts’a düşer. 1950’lerin başından beri senaristlik yapan ve Hollywood formüllerini gayet iyi bilen William Roberts devreye girdikten sonra Newman bu durumu protesto ederek adının filmde geçmesini reddeder. “Yedi Silahşörler”in çevrildiği yıl kadrodaki isimlerden sadece Yul Brynner stardır. Birkaç yıl sonra Steve McQueen, James Coburn gibi isimler birer Hollywood yıldızına dönüştükçe, filmin değeri daha da artar. Zira artık böylesine bir kadroyu bir araya getirmek kimsenin harcı değildir. Film, Amerika’da beğenilir beğenilmesine ama asıl dev gişe başarısına Avrupa ülkelerinde ulaşır. Amerikalılar belki de şunun farkında değildirler; Kurosawa orijinal filmi tasarlarken aslında Amerikalı yönetmen John Ford’un westernlerinden ilham almıştır. “Yedi Silahşörler”in 1960’ların başında bu denli popüler olmasının bir nedeni de belki henüz Amerika’nın Vietnam Savaşı’na girmemiş olmasıdır. Öyle ya, filmin karakterleri her ne kadar ‘paralı silahşör’ olsalar da, Amerikalıdırlar ve ülke sınırlarının dışında yabancı bir ülkeye giderek oradaki masum insanların bağımsızlığı için savaşırlar.

Amerikalı seyirci bu silahşörlerle özdeşleşerek ‘kendini iyi hissederken’, Amerika da modern dünyada ‘iyi adam’ imajını sanırız son kez cilalamış olur bu vesileyle... Sonraki yıllarda Vietnam Savaşı, Körfez Savaşı ve Irak fiyaskolarıyla kirli, korkunç ve acımasız yüzünü gördüğümüz bir ‘iyi adam’dan bahsediyoruz elbette. “Yedi Silahşörler”in bugünden bakıldığında bir eksiği de, ‘politik doğruculuk’ adına kadroya ‘zenci’ bir silahşörün eklenmemiş olmasıdır. Irkçılığın en utanç verici uygulamalarına tanıklık edilen 1960’ların Amerikası’nda yedi ‘beyaz’ silahşörün arasına bir ‘siyahi’ oyuncu koymak belki ‘liberal’ John Sturges’in aklından geçmiştir geçmesine ama o yıllarda stüdyolara bunu kabul ettirebilmek de imkansız değil midir? Filmin Yul Brynner açısından özel bir hatırası da olur. Çekimler sırasında evlenen Brynner, düğün kutlamalarını filmin fiesta sahnesinde görülen sette gerçekleştirir. Orijinal film, iki dalda Oscar’a aday oldu demiştik. Bu uyarlama da, Elmer Bernstein’ın film için yaptığı unutulmaz tema müziğiyle ödüle aday gösterilir. Yaşı yetenler, aynı müziğin yıllar önce ‘western’ ve ‘kovboy’ temalarını kullanan bir sigara markasının kampanyalarında yer aldığını da hatırlayacaktır... 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

25


Esrar Perdesi ALİ ERCİVAN Torn CurtaIn (1966) ali.ercivan@gmail.com

74. ALTIN KÜRE ÖDÜLLERİ: ÂŞIKLARIN ÖDÜL TÖRENİ 74. Altın Küre Ödülleri geçtiğimiz Pazar gecesi sahiplerini buldu. ‘Oscar ödüllerinin habercisi’ namını artık ödül sezonundaki onlarca diğer ödülle paylaşmak zorunda olan bu alkol düzeyi yüksek gecenin sonuçlarına hızlıca göz atalım. Bakalım, tam da oy verme işlemlerinin sürdüğü bu haftada Oscar’a dair herhangi bir işaret verebildiler mi?

B

u sene JImmy Fallon’ın sunuculuğunda gerçekleşen Altın Küre ödül töreni aslında uzunca süredir tiye alınan bir etkinlik. Nedeni sadece içkili tören gecesinde bir noktadan sonra sahneye çıkan hemen herkesin sarhoş olması değil. Aslında çok da kalabalık bir grup olmayan Hollywood Yabancı Basın Birliği HFPA’in (yaklaşık 90 kişi) tercihlerini nasıl yaptığına dair alenen bilinen durumları kimse göz ardı edemez. Yıldız isimlere düşkünlükleriyle ünlenmiş bir ekip bu. Geçtiğimiz yıllarda Ricky Gervais’in tören sunarken canlı yayında da ifade ettiği gibi, sırf sevdikleri ünlülerle selfie çektirmek için adaylık verdikleri, kulağa ne kadar abartılı gelirse gelsin, gayet yaygın kabul gören bir inanış mesela... Veya bazı yapım ve dağıtım şirketlerinin HFPA’in gönlünü hoş tutmak için hediyeler, davetler vesaire yollarına başvurdukları da sır değil. Birlik bu imajı silmeye çalışır görünse de (misal, son yıllarda Johnny Depp ve Angelina Jolie’yi eski sıklıkta aday göstermiyorlar) Tom Ford’un bütün üyelere parfüm dağıttığı haberi ayyuka çıktıktan sonra “Gece Hayvanları” (Nocturnal Animals) filminin ‘yönetmen’ ve ‘senaryo’ dahil dört adaylık kazanması dedikoduların azalarak bitmesine engel oluyor tabii. Ya da mesela yeni gözdeleri olarak kabul gören dağıtımcı CBS Films’in (geçen yıl “Onur/ Pride”la sürpriz bir ‘en iyi film’ adaylığı elde etmişlerdi) bu yıl da “Hell Or High Water”

26 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

ile ‘en iyi film’ adaylığı alacağını herkes adı gibi biliyordu, öyle de oldu. Ya da yine “Gece Hayvanları” filminin Michael Shannon yerine Aaron Taylor-Johnson’a ‘yardımcı erkek oyuncu’ adaylığı getirmiş olması, muhakkak biraz da sığ bir muhabbetin parçası olarak, sadece aktörün ‘daha seksi’ olmasına bağlandı. HFPA bu tavra çok içerlemiş olmalı ki sanki inadına yapar gibi Taylor-Johnson’a sürpriz bir şekilde ödülü de verdiler. (Neyse ki BAFTA hafta içinde imdada yetişip aktörü aday gösterdi de fısıltılar “Acaba çocukcağızın Oscar potansiyelini hafife mi alıyoruz?” noktasına evrildi...)

Ö

düllerin bir değerlendirmesine geçmeden önce, bu yılki törenin en çok gündem oluşturan kısmından bahsedelim. ‘Yaşam Boyu Başarı’ ödülü alan Meryl Streep’in Trump karşıtı konuşmasından yani... Salondaki hemen herkes aynı fikirde olunca ister istemez bir körler sağırlar birbirini ağırlar durumu oluyor tabii ama yine de Demokrat Hollywood’un cümle aleme sağlam duruşunu gösterdiği ve bizim gibi ülkelerin de kıssadan hisse çıkarmasında fayda olan mesajlar içeren bu konuşma, Meryl Streep’in de neden Meryl Streep olduğunu belli etti sahiden. Bu denli sağlam ve kendini bilen bir tavırdan sonra, kaçınılmaz olarak, genç oyuncuların sunum ya da ödül kabul konuşmalarındaki toyluklar

ve gaflar insanın iyice gözüne batar hale geldi. Streep’in hakkı Streep’e! Diğer büyük mevzu ise elbette aday gösterildiği yedi kategoride de ödüle uzanan ve Altın Küre için bir rekor kıran, törenin başarılı açılış numarasına da ilham veren müzikal “Aşıklar Şehri” (La La Land). Başlayalım...

EN İYİ FİLM

Bu kategoride ‘Dram’ ve ‘Komedi/Müzikal’ ayrımı yapan ödüllerden biri Altın Küre. Zaman zaman olduğu gibi bu sene de söz konusu ayrım Oscar yarışının hangi iki film arasında geçeceğini belli etti: “Ay Işığı” (Moonlight) ve “Aşıklar Şehri”. Geçtiğimiz haftalarda BFCA Critics’ Choice töreninde de rekor ödül sayısına ulaşan “Aşıklar Şehri”nin burada da 7’de 7 yapmış olması, filmin genel popülaritesine işaret ediyor. Şu ana dek eleştirmen ödüllerinden daha büyük destek gören “Ay Işığı” ise yine de yabana atılmaması gereken, çok önemli bir yapım.

YÖNETMEN/SENARYO

Damien Chazelle’in “Aşıklar Şehri”yle ‘yönetmen’ ödülünü kazanmış olması hem şaşırtıcı değil hem de Oscar’ın kesin bir işareti. Fakat ‘senaryo’ ödülü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. “Aşıklar Şehri” metinden ziyade rejisinden, yarattığı dünyanın işlemesinden, müziklerinden ve


başrol oyuncularının kimyasından güç alan bir yapım. Burada verilen senaryo ödülü filmin fazlasıyla sevildiğini gösteriyor tabii ama karşısında “Yaşamın Kıyısında” (Manchester By The Sea) ve “Ay Işığı” varken bu ödülü ne kadar hak ettiği tartışılır. “Ay Işığı”, Oscar’da ‘uyarlama’ kategorisinde yarışacak. Dolayısıyla ‘özgün senaryo’ dalında “Yaşamın Kıyısında” şimdiden rahat bir favori görülüyordu. Ancak “Aşıklar Şehri”nin Altın Küre zaferi akıllara hemen “Birdman”in ‘en iyi film’ Oscar’ının yanına nasıl ‘özgün senaryo’yu da beklenmedik şekilde kattığını getirdi. Hem de “Büyük Budapeşte Oteli” (The Grand Budapest Hotel) ve “Çocukluk” (Boyhood) gibi iki favorinin karşısında... Aynı şey bu sene de yaşanır mı? Uzun lafın kısası, Altın Küre’nin heyecan ve belirsizlik kattığı bir yarış haline

geldi artık ‘özgün senaryo’ kategorisi...

ERKEK OYUNCU

Altın Küre, ‘Dram’da Casey Affleck’i, ‘Komedi/Müzikal’de ise Ryan Gosling’i tercih etti. HFPA gibi yıldız isimleri gerçek favorilere rağmen tekrar tekrar ödüllendirmekten çekinmeyen bir grubun bile Denzel Washington yerine “Yaşamın Kıyısında” ile Affleck’i tercih etmiş olması, Oscar’da da tercihlerin farklı olmayacağını işaret ediyor muhtemelen.

KADIN OYUNCU

‘Komedi/Müzikal’de “Aşıklar Şehri” ile Emma Stone’un Meryl Streep’i bile geçip ödüle ulaşması şaşırtıcı değil. (Streep bu yarışı kaybetse bile ‘Yaşam Boyu Başarı’ ödülünü alırken yaptığı konuşmayla Oscar

adaylığını yine de garantiledi.) Stone hem seyirci hem sektör tarafından çok sevilen bir isim. Filmi asıl taşıyan aktör de o. Venedik Film Festivali’nde aldığı ödül de göstermişti ki başarısı sadece kamera karşısındaki doğallık ve sempatiden ibaret kabul edilmiyor. Stone’u Oscar’ın da favorisi olarak öne çıkaransa Altın Küre’de ‘Dram’ kategorisinde yarışan adaylar arasındaki bölünme. Dünya prömiyerinin hemen ardından “Jackie” ile Natalie Portman’ın ikinci Oscar’ına koşacağı herkesçe kabul görmüş gibiydi. Fakat ödül sezonu boyunca “Jackie”nin beklenen desteği alamadığını gördük. Altın Küre’nin “O Kadın” (Elle) ile Isabelle Huppert’i seçmesi de bunun son noktası oldu. “Jackie”nin bütün bu ödüller için fazla ‘sanat filmi’ algılanmış olması muhtemel. Portman’ın performansının hâlâ

13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

27


Esrar Perdesi Torn CurtaIn (1966)

şansı olmadığını söyleyemeyiz elbette ama Altın Küreler Emma Stone’u her şekilde öne çıkardı. Huppert ise burada aldığı ödülle Oscar adaylığına biraz daha yaklaşmış olabilir. Onun elde ettiği koz da bu. Fakat altı yedi çok güçlü performans arasında geçen Oscar adaylığı mücadelesinde birileri ister istemez dışarıda kalacak ve Akademi’nin “O Kadın”a ya da Huppert’e aynı ölçüde cömert davranacağının yine de garantisi yok.

Y Viola Davis, “Fences”la ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ ödülünü bileğinin hakkıyla aldı.

Jimmy Fallon, bu fotoğrafı verdiğinde (!) Altın Küre ödül törenini henüz sunmamıştı.

alnız... Huppert bu ödül sezonunda çok çalıştı. Kendisini Oscar adaylığına giden yola bütünüyle adadı. Daha önce Haneke örneğinde de gördüğümüz gibi, Huppert de biraz fazla kaptırmış sanki kendini bu oyuna. Ödülünü kazanırken yaşadığı aşırı heyecanı, konuşmakta bile zorlanmasını başka nasıl açıklayabiliriz, bilemiyorum. Sen ki Isabelle Huppert’sin, o salondaki hemen herkesi suya götürür susuz getirirsin... Karşında oturan Meryl Streep’ten eksiğin yok, fazlan var. Bu ne heyecan? Bu nasıl bir çocuklar gibi sevinmek? Biraz ağırdan sat kendini... Diye de düşünmedim değil.

YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Yazının başında da belirttiğim gibi, bu kategori HFPA’in burnunun dikine gittiği yer oldu. En azından ödül sezonuna da biraz renk geldi. Yoksa “Ay Işığı” ile Mahershala Ali bütün ödülleri topluyordu. Arada tek tük bazı ödüller de Jeff Bridges’a gidiyordu. Aaron Taylor-Johnson’ın Oscar adaylığı şansı yok denecek kadar az. Ama kendisi artık Altın Küreli bir aktör.

YARDIMCI KADIN OYUNCU Casey Affleck, “Yaşamın Kıyısında” ile ödüle uzandı, ki Oscar’a yakın olduğunu da gösterdi.

Aaron Taylor-Johnson, gecenin tek ‘sürpriz’iydi. (yukarıda) Isabelle Huppert, “O Kadın”la ödülü cebe indirdi. (aşağıda)

Viola Davis’in “Fences” ile başrol değil de yardımcı rol olarak pazarlanacağı duyurulduğu gün bu yarış zaten bitmişti. Michelle Williams, Naomie Harris, Nicole Kidman ve belki Octavia Spencer bile adaylıklarını Oscar’da da tekrarlayacaklardır. Ama Davis’in ‘büyük’ performansı Altın Küre’de olduğu gibi Oscar’da da herkesi ezip geçecek, belli.

ÖZGÜN MÜZİK/ÖZGÜN ŞARKI

Altın Kürelerin başına buyruk davranabildiği kategorilerdendir müzik ödülleri. Dolayısıyla en azından ‘özgün müzik’ için bir “Ay Işığı” ya da “Lion”ın şansı


olabilir diye düşünülüyordu. Ancak “Aşıklar Şehri”nin müziklerinden, şarkılarından bağımsız düşünülemeyeceği ve bu müziklerin filmin nahif ve romantik yapısını mükemmelen yansıttığı kesin. Dolayısıyla HFPA her iki ödülü bu yapıma vermeyi uygun gördü. Akademi’nin de yüzde yüz yapacağı gibi...

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM

Gecenin ufak da olsa sürprizlerinden biri bu dalda yaşandı. Akademi’nin dokuz finalist arasına almadığı Fransa temsilcisi “O Kadın” (Elle), Isabelle Huppert’in performansının da desteğiyle olsa gerek, favori “Toni Erdmann”ın elinden ödülü kaptı. “Temel İçgüdü”den (Basic Instinct) “Robot Polis”e (RoboCop), “Yıldız Gemisi Askerleri”nden

(Starship Troopers) “Showgirls”e birçok Hollywood filmine de imza atmış olan sansasyonel Hollandalı sinemacı Paul Verhoeven’in Altın Küreler tarafından tercih edilmesine çok da şaşırmamak lazım belki. Ama her koşulda bu ödülün Oscar yarışına tek etkisi, “Toni Erdmann”ın zannedildiği kadar güçlü olmadığını göstermekten fazlası değil.

ANİMASYON

“Zootropolis: Hayvanlar Şehri” (Zootopia), bu yarışın Oscar’da da favorisi olduğunu iyice belli etti. Ama bu vesileyle başka bir şeyden bahsetmek isterim. Altın Küreler zaten çok azını ciddiye alabildiğimiz Hollywood ödüllerinin belki de en az tamama tutulanı. Ama salt tören

üzerinden düşünürsek, belki de en eğlencelisi. Bu yılki töreni, Amerika’da mizahın geldiği noktaya işaret etmesi açısından da önemli görebiliriz. Özellikle Steve Carell’le Kristen Wiig’in ‘animasyon’ ödülünü sunmak için çıktıklarında oynadıkları küçük skeç, ölüm ve parçalanan aileler gibi temalar üzerinden yarattıkları komedi, paha biçilmezdi. 2016’da “Veep” adlı siyasi hiciv dizisinin de bir annenin kaybı öyküsü üzerinden çok karanlık ama olağanüstü komik bir bölüm çıkardığına şahit olmuştuk. Diyeceğim o ki, ne kadar burun kıvırsak da adamların bu eğlence işlerinde çok açık zihinlere sahip olduğu ve bizlerden fersah fersah ileride bulunduğu net. Bu da son bir çıkarım işte...

13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

29


İTİRAF EDİYORUM ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR I CONFESS (1953) esin.sinema@gmail.com

YETİŞKİNLERİN İNAT SAVAŞINDA GENÇLERE YAZIK OLUYOR!

Randevu İstanbul’da gösterilen, bu hafta Başka Sinema kapsamındaki “Oscar’ın Yabancıları” seçkisinde de yer bulan Danimarka filmi “Mayın Ülkesi”nin (Under Sandet) yönetmeni Martin Zandvliet ve başrol oyuncusu Roland Møller konuğumuzdu.

D

animarkalı yönetmen MartIn ZandvlIet, “Gencecik çocukların savaş sonrası eve dönme hayalinin birer mayınla patlatıldığı acımaz tarihi ortaya çıkarmak istedim” diyor. Memleketinin Oscar adayı seçilen “Mayın Ülkesi”ne (Under Sandet) konu olan gerçeği tesadüfen öğrenmiş ve 2. Dünya Savaşı sonrası savaş esiri Alman gençlere yapılan zulümle yüzleşmek gerektiğini hissetmiş. Zandvliet’in, bildik savaş filmlerine merakı yok, derdi karakterlerle ve yüzlerle ilgili: “Bu nedenle kötücül Danimarkalı subayın (Roland Møller) nefretini ve gençleri tanımasıyla yaşadığı değişimi ve günümüzdeki yansımalarını göstermek istedim. Şimdi mültecilere de benzer davranıyoruz.” Bu hafta Başka Sinema’nın “Oscar’ın Yabancıları” seçkisi kapsamında gösterilecek olan filmin ekibiyle Tokyo Film Festivali'nde karşılaşınca sohbet elzem oldu.

30 arka pencere / 11 - 17 Ocak 2013

Kimsenin bilmediği bu olayları nasıl keşfettiniz? Araştırma yaparken tesadüfen internette buldum ve şok oldum! Ailemde bu suça ortak olan kimse yok neyse ki. Biz Danimarkalılar, Nazi döneminde Yahudilere yaptığımız yardımlarla bilinir ve bunlarla övünürüz. Oysa çok karmaşık bir ülkeyiz. İyiliklerimizi duyurup günahlarımızı saklıyoruz. O zamanlar Danimarka sahillerinin Avrupa’ya uzanan şeridinde gömülü mayınları yok etmeleri için maalesef gencecik, deneyimsiz, çocuk yaştaki Alman savaş esirlerini ölümüne kullanmışız. Tabii ki Nazi Almanya’sından söz ediyoruz ama bu çocukların beyni yıkanmış. Daha anne evinde süt içerken kendilerini başka bir ülkede bilmedikleri bir savaşta bulmuşlar. Gerçek hayatta kurtulan hiç olmamış ama insan olarak umuda ihtiyacım var. Bu nedenle senaryoyu da

umutlu bir yerlere bağlamak istedim. Değişime, yaptığını itiraf etmeye inanıyorum, aksi takdirde insan olmanın ne gereği var! Savaş sonrası, yani ‘barış döneminde’ evlerine dönmeyi bekleyen ama korkunç psikolojik işkencelerle yok edilen asker çocuklardan söz ediyoruz, resmi tarihin bunu nasıl yazmadığına inanamıyor insan! İnanılmaz! Ben de kendi ülke tarihimde böyle bir olayın yaşandığını öğrendiğimde aynı üzüntüyle tepki verdim. Dolayısıyla film yapmak kaçınılmazdı. Bu çocuklar, savaş esiri olarak korunmaları gerekirken ölüme gönderilmişler ve üstelik ölüm öncesi günlerini, dakikalarını müthiş bir korku ve panik içinde yaşamışlar. Yüzlere yakın plan yapılmış sürekli ve adeta bir oda tiyatrosu duygusu var filmde.


ROLAND MØLLER:

DEĞİŞİYORUM, O HALDE VARIM!

Hatta arkadaki geniş plaj manzaralarına nazire klostrofobik bir hissiyatla boğuldum... Aynen! Niyetim bunu yakalamaktı. Kamerayı plaja kurduğumuz andan itibaren amaç geniş bir alanda sıkışık duygular yaratmaktı. Gencecik çocukların ölüme gitmeden günler veya dakikalar öncesi çektikleri işkence, savaşın ne denli korkunç bir boyutu daha olduğunu gösteriyor bize aslında. Yani barış kolay gelmiyor! Aslında yetişkinlerin saçma savaşında çocuklar harcanıyor, yazık oluyor! Benim için savaş sonrasında yaşanan çelişkiler ve savaşın acımasızca nerelere uzanabileceğine dair bir film yapmak önemliydi. Bu nedenle plajın geniş ve ferah boyutunu arka planda göstererek suratlara odaklanmak yaşanan gerilimi ortaya çıkaracaktı. Savaş bahane, insanın yaşadıkları, yaşatılanlar önemli. Dünya Savaşı döneminde geçen filmler arasında Almanların kurban olarak gösterilmesi çok ender bir durum değil mi? Öncelikle Almanların kendilerini nasıl gördükleri önemli. Dünyanın geri kalanı

trajediyle hesaplaştı ama Almanlarda hâlâ bir suçluluk duygusu var. Alman ortak yapımcım, “Bu filmi destekleme nedenim Alman olmayan birisinin yönetmesi” dedi, yani olaylara dışarıdan bakılması ve tarafsızlık önemli. Sonuçta tarih değişmeli, sürekli geriye doğru bakarak yaşayamayız. Böyle yaparak geleceğe dair iyi şeyler yaratmamız mümkün değil. Şimdilerde de mülteciler konusunda maalesef benzeri tepkiler var. Politikacıların terör açıklamalarına bakınca ‘göze göz dişe diş’ bir anlayış hakim. Bunun işe yaramadığı bin yıldır anlaşılamamış.

Roland Møller’in, kendi deyişiyle, herhangi bir tehdit oluşturabileceğini düşünmek mümkün değil. Doğrusu evet, gayet barışçıl, hoş sohbet ve ufak tefek ama film için vücut çalışmış elbette. Savaş esiri olan yeni yetme Alman gençlerini mayın temizlemeye gönderme görevini üstlenen nefret dolu bir Danimarkalı subay hallerinden şefkatli bir insana evrilme yolculuğunda ahlaki bir dönüşüm yaşamasını, “İnsan değişebildiği sürece insandır. Canavarla canavarca mücadelenin sonu yok, öyleyse birbirimizi yok etmemiz gerekir” sözleriyle özetliyor ve ekliyor: “Umut şart, insanın değişeceğini, iyileşebileceğini bekleyemiyorsak bu dünyada ne işimiz var! Değişiyorum, o halde varım!” Filmin diğer savaş filmlerine benzememesini, savaş trajedisini insan yüzlerinde ifade etme çabasını çok sevmiş: “Günün sonunda acıyı çeken bireyler önemli. Birileri savaş çıkarıyor, diğerleri kurban oluyor. Kurbanların hislerini göstermek önemliydi.” Kameranın sürekli yüzünde gezindiği bir savaş filminde karakter gelişimi için çok çalışmış, “Kör bir nefretten karışındakini görmeye başlamanın anlamını vermek, izleyiciye insani bir duygu geçirmek önemliydi, başrol aslında karakter oyunculuğuydu” diyor. Filmin memleketi Danimarka’da ilgi göreceğinden emin, çünkü dünyayı olsa olsa kadınların değiştireceğini ve filmin de onlara hitap ettiğini düşünüyor: “Tipik bir savaş filmi olmadığı için sağduyumuza seslenmesi önemli.” Hollywood’dan teklif gelirse hiç düşünmeden kabul edeceğini söylerken, “İşimiz oyunculuk, her yere giderim, keyif aldığım her projede varım” diyor, belli ki kısmeti açık olacak...

Savaş filmlerinden hangilerini seçerdiniz? “Kıyamet” (Apocalypse Now) ve “Er Ryan’ı Kurtarmak”tan (Saving Private Ryan) söz açabilirim ama ben pek savaş filmi sevmem, itiraf edeyim. Daha çok 60’lı ve 70’li yılların karakter odaklı filmlerini seviyorum, çünkü karakter yoksa benim için büyük hikayeler önemini kaybediyor. “Vahşi Koşu” (Marathon Man) ve “Alice Artık Burada Yaşamıyor” (Alice Doesn’t Live Here Anymore) gibi filmlere hayranım. Bu filmde de gerilim inşa etmeye çalıştım... 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

31


LEKELİ ADAM FIRAT ATAÇ THE WRONG MAN (1956) firat_atac@hotmail.com

ÇILGINLIĞIN ÖTESİNDE ‘Korkunun efendisi’ John Carpenter’ın ‘o güzel 76-88 aralığı’ndan sonraki en çarpıcı ürünlerinden biri “Çılgınlığın Ötesinde” (In The Mouth Of Madness). Sam Neill’ın canlandırdığı John Trent’in ‘irkiltici’ araştırmasının peşinde ‘kabusların hası’nı yaşatan bu nadide film, Carpenter sinemasının belirleyicilerinden biri olmayı da başarıyor.

J

ohn Carpenter’ın “13. Bölgeye Saldırı” (Assault On PrecInct 13) ile başlayıp “Yaşıyorlar” (They LIve) ile sonlanan ‘o güzel 76-88 aralığı’, her sinemaseverin içinde kaybolmasını gerektiren karanlık bir sihir barındırıyor. Gün gelir John Carpenter sinema sohbetlerinizin ağır toplarından biri olmaktan çıkarsa eğer, kendinizi suçlu hissetmeniz için bu 12 senelik zaman zarfına dönüp bakmanız yeterli. 90’lar sadece John Carpenter için değil genel olarak korku janrı açısından pek de matah işler barındırmıyor. İkinci kalite Stephen King uyarlamaları, Michael ve Jason’ı itibarsızlaştırmaya yemin etmiş devam filmleri, ikinci yarıdan itibaren seri üretime geçen ‘teenslasher’lar... Ustaların biraz kenara çekildiği, haleflerinin ise onların yerini doldurmakta zorlandığı zamanlar, yine ustaların arzıendam etmeye karar vermesiyle değerleniyor. Aynı sene içerisinde çekilen Wes Craven’ın “Elm Sokağı’nda Son Kabus”u ve John Carpenter’ın “Çılgınlığın Ötesinde”sinin birbirlerine paralel şekilde popüler kültür kodları ve getirileriyle oynaması, meta korkunun çağını başlatıyor. Wes Craven’ın 1996’da “Çığlık” ile zirvesine çıkacağı John Carpenter’ın bir on sene sonra “Masters Of Horror” serisinde “Cigarette Burns” ile tekrar uğrayacağı bu ‘tecrübe gerektiren’ işlerin en akılda kalıcı örneklerinden biri “Çılgınlığın Ötesinde”...

32 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

Sinema izleyicisini ‘geçmişini arayan Carpenter’ ve ‘hâlâ formunda olan Carpenter’ arasında bırakan, bize göre tartışmasız ikinci seçeneğe yakın duran bir ‘gerçeklik/fantezi güzellemesi’. Ustanın ‘resmi olmayan’ Kıyamet Üçlemesi’ne kattığı son halka, H.P. Lovecraft’ın “At The Mountains Of Madness” kitabına yaptığı isimsel göndermesini, içeriğinin tüm bileşenlerine de katarak dört başı mamur bir saygı duruşuna dönüşüyor. Yazdıklarıyla fenomen haline gelmiş korku kitapları yazarı Sutter Cane’in son eseri yayımlanmadan önce kayıplara karışmasıyla giriyoruz hikayeye. ‘Altın tumurtlayan tavuğu’ kaybetmek istemeyen yayıncılar, aslen bir sigorta araştırmacısı olan nevi şahsına münhasır John Trent’i ‘yüksek bir bedel karşılığında’ kayıp yazarı bulmaya ikna ediyorlar. Cane’in kitaplarının yalnızca keyifli bir okuma deneyimi sunmakla kalmayıp, okuyucularını şiddete yönlendiren ‘açıklanamaz’ etkisi, ilk etapta Trent’e inandırıcı gelmese de görevini layıkıyla yapan bir araştırmacı olarak kitaplara eğilmesi, kendisini bazı yan etkilerden muzdarip duruma getiriyor. Yanına editör Linda’yı da kattığı arayış, zamanla ‘çılgınlığın ötesine’ bir yolculuğa evriliyor. Fazla derinleşmese de süregelen soruşturma hali, ‘femme fatale’ olması kuvvetle muhtemel kadın karakter ve bolca tüketilen sigara ile


kara film kalıplarında başlayan “Çılgınlığın Ötesinde”, Trent’in halüsinasyonları devreye girdiği andan itibaren, yukarıda bahsettiğimiz gerçeklik/fantezi belirsizliğinden besleniyor. Sutter Cane’e yaklaşılan her adım başka bir ürkütücü ana sebebiyet veriyor, ‘mantık adamı’ olarak konumlanabilecek ana karakter ‘geciktirmeye çalışsa da’ bu fenomenin parçası olup olmadığından şüphe ediyor. Carpenter’ın en büyük başarısı Trent’e yaşattığını bize de hissettirebilmesinde yatıyor. Neyin gerçek neyin şaşırtmaca olduğunun sınırlarının kaybolması, seyirciyi de zorlu bir deneyime sokarken, yönetmenin önceki filmlerinden farklı olarak sıçramalı bir kurguyu tercih etmesi ‘sürreal kabus’a destek atıyor. Bu esnada perdede kapkaranlık bir gecede otoyolun sarı çizgilerinin kaybolmasını, bisiklet süren beyaz uzun saçlı kayıp ruhu, sokak aralarında şiddet gösteren yüzü zombileşmiş polisleri görüyoruz. Örneklerini çoğaltabileceğimiz zihinlere kazınan sekansları oyuna dahil eden Carpenter, zirvesine ise Sutter Cane ile birlikte ulaşıyor. Sutter Cane karakterini yaratırken, korku literatüründeki yeri tartışılmayacak ağırlıkta olan Stephen King isminden hem fonetik hem de içerik olarak yararlanan yönetmen, Cane’in yaşadığı Hobb’s End’i, King’in Castle Rock’ı ve Lovecraft’ın Arkham’ının iç içe

geçirilmiş bir tasviri olarak sunuyor. Bilinçaltının derinliklerinin iyice ayyuka çıktığı, yaşanacak her şeyin yazarın zihninden kağıda döküldüğü bir evrenden bahsediyoruz. Carpenter’ın seri katil, yaratık, hayalet, sokak çeteleri başta olmak üzere ele aldığı ne olursa olsun yaşatabildiği eski usül korkunun yeni bir evresinden... Her şeyin Trent’in kafasında olup bittiğini kendimize kabul ettirip işin içinden çıkmak varken, Trent’in kafasının içerisinde olmanın tarifsiz keyfi bizi bundan alıkoyuyor. ‘Trent’in hem seyirci hem okuyucu hem de Cane’in yarattığı bir karakter’ olduğu gerçeği, yazarın yaratımlarının toplumu toptan deliliğe itebilecek olan kuvvetine yeni anlamlar katması bir yana, filmde de bahsi geçen ‘Yeni İncil’ tamlaması, dünyanın sonunun popüler kültür fenomenleriyle şekillenebileceğini salık veriyor. ‘Kurgunun dine döndüğü ya da dönebileceği’ ana fikriyle ‘kurgu olması hiç de düşük ihtimal olmayan’ ciltlerin üzerinden gözü kararanların, yalnızca bizzat yaşadığımız yerde değil, dünyanın genelinde ne denli ciddi yer kapladıklarını hatırlıyoruz. Carpenter’ın hicivsel yaklaşımını fazlaca ciddiye alıp mevzuyu izlediğimiz ve oynadığımız şeylere kadar getirirsek, fanatik olmanın gitgide kolaylaştığı bir Hobb’s End’de yaşamaya kendimizi hazırlamamız gerekiyor... 13 - 19 Ocak 2017 / arka pencere

33


AİLE OYUNU ŞEYDA KARTAL FamIly Plot (1976) seydakartal@gmail.com

TEK BAŞINA BİR ADAM HHHH ORİJİNAL ADI A Single Man YÖNETMEN Tom Ford OYUNCULAR Colin Firth, Julianne Moore, Nicholas Hoult, Matthew Goode YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 Tr. ŞİRKET Bir Film (Mars Production)

“Tek Başına Bir Adam” asıl olan ‘aşk’tır diye fısıldıyor sanki... 34 arka pencere / 13 - 19 Ocak 2017

G

eçtiğimiz Aralık ayında vizyona giren ikinci filmi “Gece Hayvanları” (Nocturnal AnImals) ile sinemaseverlerin gözünde efsane bir moda tasarımcısı olmaktan öteye geçen Tom Ford’un ilk filmi “Tek Başına Bir Adam” (A Single Man), tekrar görülmeye değer bir yapım olarak aklımızdan hiç çıkmamışçasına yeniden gündemimizde… İkinci filminde olduğu gibi “Tek Başına Bir Adam”da da bir edebiyat uyarlaması ile karşımızda olan ‘yönetmen’, büyüleyen estetik anlayışından güç alarak, yalnızlığın beraberinde getirdiği kalp sancısıyla mücadelesini sessiz ve çarpıcı dokunuşlarla aktarıyor. 1960’larda geçen hikayede sevgilisini hiç beklemediği bir anda kaybetmenin acısıyla baş etmekten vazgeçmiş bir profesörün gözden çıkardığı hayatının bir gününe tanık oluyoruz. Tom Ford belli ki eski defterleri kapatması zaman alan biri… Ayrılık acısını geçiştirmek yerine içinde demleyerek tecrübe etmiş gibi de beri yandan… Özgüvenli bir kimse olduğu aşikar… Eşcinselliği, anlattığı dönemin toplumsal bakış açısını görmezden gelerek içeride yaşandığı olağanlığıyla sergiliyor izleyiciye.

Kendini kabul ettirme, beğendirme çabası sezmiyoruz sinemasında. Her şey onun gözünde, onun dünyasında nasılsa öyle, aslında tam da olması gerektiği gibi… Sükunetle meydan okuyor sanki kalıplaşmış fikirlere… Colin Firth’ü romantik komedi prensi algısını yıkarak karşımıza çıkarıveriyor, sonraki filminde Disney prensesi imajını değiştirmekte kararlı Amy Adams’tan histerik bir kadın yaratabildiği gibi… “Tek Başına Bir Adam” asıl olan ‘aşk’tır diye fısıldıyor sanki. İlişkiler sevilmeye değer olduğumuzu kendimize kanıtlamak için kullandığımız araçlar çoğu zaman… Hayatın başına buyrukluğunu da sorgulatıyor derinden. “Son vuruşu ben yapacağım” diyorsun, ona bile müsaade etmiyor. Pazarlığa oturuyor seninle; “Zamanına sen karar ver, nasıl olacağına ben”…

Yönetmen Tom Ford’un izleyici ile kurduğu mesafeli fakat samimi ilişkinin kararı imrendiriyor. Profesörün genç öğrencisiyle ilişkisi, hikayeye olduğu kadar filmin duygusuna da hizmet edebilseydi keşke…


BENİM İÇİN HAYATTA EN ÖNEMLİ ŞEYLER, MİZAH DUYGUSU VE ‘HAYLAZLIK'. AKSİ TAKDİRDE ÇEKİLMEZ BU HAYAT! Mira Nair

Arka Pencere - Sayi 342  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you