Page 1

KANLI SAM'DEN BİR WESTERN SENFONİSİ

VAHŞİ BELDE İLAHLARIN AŞKI SİNEMANIN PUL KOLEKSİYONU MİTOLOJİ VE SİNEMA SAHTE VÜCUTLAR

18 - 24 HAZİRAN 2010 / SAYI: 34


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

‘KÖTÜ’ OLMAK NEDEN ZİRVE YAPTI?

S

inemanın ‘kaybetmeye mahkum’ kötüleri, en az ‘kazanan’ kahramanlar kadar ilgi çeker, seyircinin nabız atışlarıyla oynar, onlarda silinemez izler bırakır. “Caniler Avcısı”ndaki (The Night Of The Hunter) Harry Powell (Robert Mitchum), “Vahşi Koşu”daki (Marathon Man) ‘dişçi’ Szell (Laurence Olivier), “Schindler’in Listesi”ndeki (Schindler’s List) Amon Goeth (Ralph Fiennes), “Cinnet”teki (The Shining) Jack Torrance (Jack Nicholson) gibilerinin beyazperdede bıraktığı etki tartışılmaz. Yakın geçmişe kadar ‘kötüler’in sinemada bıraktığı iz, ‘kötücüllük’ü tırmandırmaktan ziyade ‘kötünün lanetlenmesi’ biçiminde kendini gösteriyordu. Evet, kötüler ilgi çekiyordu ama ‘iyi’nin kazanmasını istiyordu sinemaseverler, ‘iyi adam/iyi kadın’la özdeşleştiriyordu kendisini. Şimdilerdeyse (son 10 yıl diyelim) sinema sanatının ilgi okları daha çok kötücüllük ekseninde kendini gösteriyor, buna paralel olarak seyircinin ‘kötü’ olanla bağı da gittikçe güçleniyor (gibi). Biz sinema yazarları da dahil olmak üzere sinema sanatının peşinden koşanlar, özellikle son dönemlerde kötücüllükle beslenip semiren filmleri alkışlar olduk, onların artık kaybeden değil ‘kazanan’ haline dönüşen kötülerine yakın durur hale geldik. Bunun üzerine biraz kafa yorduğumuzdaysa birkaç temel argüman öne çıktı.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Öncelikle ‘değişen dünya’nın kurallarının alabildiğine ‘sert’ zeminlerde yapılanmış olduğunu gördük, ki insanoğlunu da ‘katı savunma’ yapmaya ve çevresine ‘düşmanlaştırmaya’ itiyor bu durum. Sinemacıları da ‘insan’dan saymak gerekiyor haliyle, onlar da bu ‘kıvam’ı beyazperdeye taşıma işlevi üstleniyorlar sonuçta. Buna bağlı olarak gelişen ikinci nedense ‘kötücül’ düşüncelerin ‘prim yapma’ potansiyeli taşıması. “Kötü kazanır, iyi sürünür” mantığının özellikle dünyanın birçok ülkesinde ‘devlet politikası’ haline gelmesi, halkları da bu potansiyeli ‘değerlendirme’ isteğine yöneltiyor. Sinemacıların toplumdan soyutlanmış ‘yaratıklar’ olmadığı düşünüldüğünde, onların sinema aracılığıyla ‘trend’i takip etmesi de kaçınılmaz oluyor. Kötücüllüğün zirve yapmasını, iyiliğe açılması gereken kapınınsa neredeyse mühürlenmesini sağlayan bu iki ‘neden’ (ve bunların yanına eklemlenen daha alçak tonda nedenler), toplumların büyük çoğunluğuna etki edince yapacak pek bir şey de kalmıyor aslında. “Yaşasın kötülük!” naraları atarak, kötülük tohumları saçarak sürdürüyoruz sefil hayatlarımızı. O çok sevdiğimiz sinema sanatını da bu çizgiye oturtmaya çalışıyor, “Deccal”in ‘ayartıcı’ sözlerine kulak kabartıyoruz, ‘sahte kurtuluş’ umuduyla...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: İlahların Aşkı, Şüphe, Gezegen 51, Off Karadeniz.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Koleksiyoner Şerif Antepli'nin iç içe geçmiş iki sergisiyle sinema-pul ilişkisi.

18 aşktan da üstün

Sam Peckinpah'tan şiddete dair serbest vezin bir şiir: Vahşi Belde.

20 ESRAR PERDESİ

Son yıllarda sinemayı en çok besleyen mecralardan birine, mitolojiye filmlerin gözünden bakalım dedik!

26 LEKELİ ADAM

Brian De Palma'dan Arka Pencere'ye selam: Sahte Vücutlar.

28 aİLE OYUNU

DVD eleştirileri: Osterman'ın Hafta Sonu, Kurtadam Londra'da, Ay, Kör Nokta, Arızalı Çiftler, 40 Yıllık Bekar, Süpürrr!.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: 1900, Cennetteki Hayalet, Yor, The Hunter From The Future, Köpekler, Claudia Cardinale.

k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam KEMAL EKİN AYSEL The Man Who Knew Too Much (1934)

İLAHLARIN AŞKI orijinal adı Ondine YÖNETMEN Neil Jordan OYUNCULAR Colin Farrell, Alicja Bachleda, Stephen Rea, Tony Curran, Alison Barry YAPIM 2009 İrlanda SÜRE 111 dk.

Usta yönetmen Neil Jordan, kendi ülkesine dönüyor. Bir masalı kullanarak şiirsel, dingin, rüya temposuyla ilerleyen bir aşk hikayesi anlatıyor. 6

k arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

D

enizcilerin söylenceleri hep kederli olur. Yalnız adamlardır onlar. İster balıkçı ister gemici olsun, deniz adamı denize açıldığında kendisiyle baş başa kalır. Bindiği su taşıtı bir ülkeye dönüşür. Fakat bu ülkenin nüfusu yoktur. Suda yolculuğun ağır, uzun ve sabır isteyen bir iş olması, denizcinin çilesini ikiye katlar. Denizde olmak değildir esas dert. Bu yalnızlığı yok edecek, denizi katlanılır kılacak bir dostun, sevgilinin olmayışıdır. Bu sebeple işte, balıkçı efsanelerinde hep o uçsuz bucaksız denizlerden bir kadın gelir. Bir deniz kızı, bir peri çıkar sudan. Denizcinin yalnızlığına ortak olur. Kıyıcı güzelliğiyle adamın gönlüne girer. Onu kendine aşık eder. Adama aşık olur. Fakat biri karaya çıkmaya mahkum, ötekisi ise denize dönmeye mecburdur. İki ayrı dünyanın insanıdırlar. Haliyle aşkları hüzünle başlar, hüzünle biter. Hiçbir denizci efsanesi mutlu sona bağlanmaz. Bu adamlar, ıstıraplarını umursamayan engin denizle baş başa kalır hep. Neil Jordan daldan dala atlayan bir yönetmen. Fakat asla folklora, fanteziye, masala uzak bir yönetmen değil. “İlahların Aşkı” ile bize bir deniz masalı anlatıyor. 1984 tarihli ikinci filmi “Kurtlar Sofrası”nda (The Company Of Wolves) “Kırmızı Başlıklı Kız”dan el alıp kurt adam fenomenine değinmiş, bu hikayeden dehşet bir alegori çıkarmıştı. Bizde onu meşhur eden filmi “Vampirle Görüşme” (Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles) ise vampir mitini didikliyordu. “İlahların Aşkı” ile Jordan’ın yine masal sembolizmine döndüğü söylenebilir. Uzun zamandır Amerika’da film çektikten sonra ‘köyüne’ ve özüne dönüyor yönetmen. İrlanda’da bir balıkçının ve denizden gelen güzel ‘deniz kızı’nın aşkını anlatıyor. Ustanın filmde kullandığı sinema aygıtları nefis bir denge ile tıkır tıkır işliyor. Bunların ilki, görüntüler. Neil Jordan, görüntü yönetmeni Christopher Doyle’a çok şey borçlu. İrlanda’nın dağlık koylarını, serin denizinin yosunlu sularını

ve hiç insan ayağı basmamış gibi duran kıyı şeridini melankolik ve büyülü bir görsel materyale dönüştürüyor. Doyle, Jordan’ın istediğini yapıyor tam olarak. “İlahların Aşkı”, sakin ve dingin bir aşk hikayesi anlatırken göz yaşartmak istemiyor. Sadece melankoli arıyor. Doyle’un opus magnum’u sayılabilecek “Aşk Zamanı”nın (Fa Yeung Nin Wa) daha kuzeye gitmişi, soğuk iklim görmüşü, Kelt efsanelerinden beslenip masal süzgecinden geçmişi sanki “İlahların Aşkı”. Her şey, erişilmez, bilinmez bir zamanda, insanın hiç gitmediği, hayali bir coğrafyada yaşanıyor adeta. Sigur Rós’un klavyecisi Kjartan Sveinsson’un bestelediği müzikler, Jordan’ın güç aldığı ikinci önemli unsur. Doyle, sık sık kamerasını su seviyesinin altına çeker, suyun altından Syracuse ile Ondine’a bakarken, Sveinsson’un müziği de uğultuyla suyun altından geliyor. Rüyayı andıran, ninni gibi, Sigur Rós şarkılarında da bolca duyulan hülyalı bir tını kazanıyor. Filmin bir masalı andırıyor oluşu, üzerine yapıştırılıp geçilecek bir yafta değil. Görsel ve işitsel olarak, öyküyü çok doğru besleyecek iki insanla çalışıyor Neil Jordan. Bir deniz kızı hikayesi var ortada. Fakat bu film bir “Deniz Kızı” (Splash) değil. Film Ondine ve selkie mitlerini harmanlıyor. Ondine, Avrupa folklorunda kendine yer bulan bir söylence, denizde yaşayan, periyi andıran güzel yaratıklar bunlar. Fakat deniz kızı değiller. Elleri ayakları insan gibi. Normalde insan olmayan ondine’lar güzel sesleriyle şarkı söyleyerek anlaşıyor, bir insana aşık olurlarsa insanlaşıyorlar ancak. Filmde, balıkçı Syracuse’un cimcime kızı Annie bu efsaneye en çok inanan kişi oluyor. Böbrek yetmezliği çeken, diyalize muhtaç küçük kız, kütüphaneden okuduğu kitaplardan öğrendikleriyle, filmde denizden balık ağlarına takılarak gelen Ondine’ı büyülü, sihirli bir varlığa dönüştürüyor. Masalı yaratan Annie oluyor bir bakıma. Babasının daha çok balık tutmasını şansa değil, Ondine’ın şarkılarına bağlıyor. Denizden bulunan yosunlara takılmış eroin


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Ortalama gişe filmlerinde oynatılmadığı zaman ne kadar iyi bir aktör olduğunu ispatlayan Colin Farrell, nefis performanslarına bir yenisini ekliyor. 8

k arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

çantasını selkie mitinde okuduğu, insan olmak için çıkarılıp atılan fok balığı derisi zannediyor. Annie, Ondine’dan kendisini iyileştirmesini, mucizeler göstermesini bekliyor. Nihayet hayırlı bir kaza ile bu mucize de gerçekleşiyor. Neil Jordan’ın senaryosunda, öyküye şekil veren, karakterleri manipüle ederek masalın oyuncuları haline getiren kişi, Annie oluyor giderek. Jordan, oyuncu yönetimi hususunda yaşayan en iyi sinemacılardan biri. Yine 10 numara performanslar çıkarıyor kadrodan. Ortalama gişe filmlerinde oynatılmadığı zaman ne kadar iyi bir aktör olduğunu ispatlayan Colin Farrell, “In Bruges” gibi nefis performanslarına bir yenisini ekliyor. Taze yüzüyle Alicja Bachleda’nın canlandırdığı Ondine, kırılganlığıyla, uzaklara bakan gözleriyle, duyduğu hasret hissiyle

unutulmayacak bir karaktere dönüşüyor. Filmin gizli yıldızı sayılabilecek Annie’yi canlandıran Alison Barry, artık genç bir kadın olan Dakota Fanning’in ilk yıllarını anımsatıyor biraz dikkatli izleyince. Filmin hoş sürprizi ise Stephen Rea’nın canlandırdığı rahip... Neil Jordan’ın ta ilk filminden beri vazgeçemediği aktörü Rea, bu filmde de mırıltı gibi ses tonuyla bir şeyler gevelemeyi sürdürüyor. Syracuse’un günah çıkarma seanslarında anlattıklarına pek de umursamadan iğneleyici ve eğlenceli yanıtlar veriyor.

Neil Jordan, fanteziyle realite arasındaki dengeyle çok şık oyunlar oynuyor. Gerçek masala, masal gerçeğe dönüşüyor. Filmin sonundaki çözülme ve mutlu son çabası çok aceleye geliyor. Sabırla inşa edilen sakin tempoyla çelişiyor.


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

ŞÜPHE orijinal adı Istoria 52 YÖNETMEN Alexis Alexiou OYUNCULAR Yorgos Kakanakis, Serafita Grigoriadou YAPIM 2008 Yunanistan SÜRE 97 dk.

Alexis Alexiou, biçimsel numaralarla ayakta tutmaya çalışıyor filmini, o da olmuyor! k 10 arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

Y

unanistan sinemasının ‘o eski güzel günler’ini aradığı, yeni Angelopoulos’lar çıkarmaya çalıştığı bugünlerde gösterime giren “Şüphe”, ne yalan söyleyelim bizi de ‘izlemeden umutlandıran’ filmlerdendi. Rotterdam Film Festivali gibi önemli bir şenliğin yarışmalı bölümüne seçilmesi, Sitges’te ‘en iyi senaryo’ ödülü almasıydı belki de bizi ‘erken’ heyecanlandıran. Ama filmi izledikten sonra bu heyecanın yerini düş kırıklığı aldı ne yazık ki. Aklın insanı zaman zaman manipüle eden yapısını deşifre eden o kadar çok film izledik ki bugüne kadar, “Şüphe”nin yapmaya çalıştığını olsa olsa bir ‘yeniden çevrim’ gibi değerlendirebiliriz. Ve de kötü bir yeniden çevrim... Baş ağrılarından mustarip bir gencin sevgilisiyle olan ilişkisinin gelgitli doğasını gergin bir atmosfere oturtmayı deneyen senaristyönetmen Alexis Alexiou, ‘olan’la ‘olması gereken’ arasındaki ince çizgide gezinen baş kahramanını ‘sürprizli’ bir sonuca doğru yönlendirmeye

çalışıyor hikayede. Ancak izlediği yol öylesine ‘tekrarlı’ ve seyirciyi oyalamaya yönelik ki, bu oyalama taktiği giderek bir ‘uyutma’ hamlesine dönüşüyor. Özellikle filmin bir saatlik bölümünde “Ne olacaksa olsun artık!” moduna sokuyor bizleri. Ve ne yazık ki ‘hiçbir şey’ olmuyor bu süreçte. Hikayede neler olup bittiğiyle (ya da nelerin olup bitmesi gerektiğiyle) ilgilenmeyen yönetmen, kimi biçimsel numaralarla ayakta tutmaya çalışıyor filmini. Kendince çizdiği yol haritasına uyduğunu düşünüyor belli ki, ama rotası şaşmış bir tekne misali kayboluyor okyanusta. ‘Aklın oyunları’nı ‘akıllı’ bir düzleme oturtamıyor kısacası. ‘Anti sinema’ sevdası ise onu iyice uzaklaştırıyor seyirciden, filmi de ‘içine girilemez’ noktaya taşıyor. “Yazık olmuş!” da diyemiyoruz bu çaba için, zira bunu söyletecek ‘ışık’tan eser yok.

Başroldeki Yorgos Kakanakis, karakterinin bütün iticiliğini bünyesinde toplayan çabasıyla kendisini kurtarıyor. Filmin darmadağın yapısının nihayete erdiği final, “Bir buçuk saati bunun için mi harcadık?” dedirtiyor.


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

GEZEGEN 51 orijinal adı Planet 51 YÖNETMEN Jorge Blanco SESLENDİRENLER Dwayne Johnson, Jessica Biel, Justin Long, Gary Oldman, John Cleese YAPIM 2009 ABD-İngiltere-İspanya SÜRE 91 dk.

İçerdiği referanslar sayesinde daha çok yetişkinler için yapılmış sanki! k 12 arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

A

nimasyon sinemasının yelpazesi o kadar genişledi ki, artık kendi içinde janrlar oluşturup kendine has belli klişeleri de barındırır oldu. Amma velakin, karşınıza gelen her animasyonu eğer bu pencereden değil de, öyküsü ve karakterlerinin sevimliliğine kapılıp değerlendirirseniz, tuzağa düşersiniz. Nitekim “Gezegen 51”, çok sempatik bir animasyon. Ancak bu ‘şurup şeker’ film, hikayesinde en ufak bir ‘yenilik’ barındırmıyor. “1950’lerin Amerika’sını yaşayan bir gezegene insan ırkından bir astronot gelir” fikri en başta çok yenilikçi gibi dursa da, içine bolca bilimkurgu referansı konmuş senaryo, tahmin etmesi kolay bir hikaye omurgasını harfi harfine uyguluyor. Farklı olandan delicesine korkan toplumların eleştirisini yapan hikayesi, 1950’lerin ‘komünizm paranoyasını simgeleyen’ bilimkurguları tersyüz ederek yetişkin izleyicilerini de nostaljiyle vurmaya çalışıyor. Yaptığı film referanslarının bazıları çok zekice; mesela Amerikalı astronotun Glipforg’a ilk indiğinde havaya girip kendisini “2001”deki gibi

düşünmesi esprisi ya da “Alien” filmlerinin meşhur yaratığının bu gezegende hırçın ve yaramaz bir köpek olarak kullanılması gibi... Ama gezegenin tasarımının (büyük meydan özellikle) ve karakterlerinin hatta hikayenin büyük bölümünün “Back To The Future” serisine yaslanması resmen ‘kolaycılık’. Hatta astronota yardım eden Rover adlı küçük robotun apaçık bir şekilde “WALL·E”nin taklidi olması da kolaycılık değilse nedir? Bayat “Singin’ in the Rain”, “Terminator” ve “E.T.” referanslarını saymıyorum bile... Nitekim bu esprilerin hangileri çocuklarca algılanır, o da ayrı bir tartışma konusu. Bunlara bir de kullanılmaktan suyu çıkmış “Area 51” kod adlı askeri üssün “Bölge 9” adıyla (!) bir daha kullanılmasını ekleyiniz. Bütün bu olumsuz özelliklerine rağmen film olanca pastel tonuyla kolayca tüketiliyor...

Filmin aksiyonu için bir animasyon filme göre bayağı emek ve para harcanmış. Çok renkli bir dublaj kadrosu olmasına rağmen birçok tadın kaybolmasına neden olan Türkçe dublajla yetinmek zorundayız.


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

OFF KARADENİZ YÖNETMEN Nur Dolay OYUNCULAR Melissa Papel, Nurhayat Boz, Salim Bozak, İrfan Delibaş, Şuayip Ünsal, Fırat Topkorur, Sedat Çelik, Emine Nar YAPIM 2010 Fransa-Türkiye SÜRE 95 dk.

Bir buçuk saat hiç ara vermeden kemençe sesi dinlemek bile, bu filmi seyretmek kadar eziyet verici olamaz... k 14 arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

O

kulu bitirip hakim çıkan İzmirli genç kız Melek, Karadenizli yakışıklı Laz genci Yunus’a aşıktır. Ancak Melek’in albay babası, Yunus’un memleketinden ötürü bu ilişkiye karşı çıkar; onu kızından ayırmak için apar topar uzak bir yere askere göndertir. Kızı da, tesadüf bu ya, hakim olarak Karadeniz’in Of yöresine atanır falan filan... İncir çekirdeğini doldurmayacak bir öyküden yola çıkıp, hepsini muhtemelen pek çok kez orada burada duymuş olduğunuz espriler ve fıkraların diyaloglara dönüşmüş haliyle komik olmaya çalışan, baştan sona hiçbir anında gülümsetmeyi bile başaramayan bir ‘komedi’. Geliştirilememiş karakterler, üstün körü diyaloglar, anne rolündeki Nurhayat Boz dışında (ki o da bu manasız senaryoyu ne kadar kurtarabilirse) herkesin oyunculuk anlamında sapır sapır döküldüğü, TV’deki “Gerçek Kesit” canlandırmalarını bile mumla aratan bir film söz konusu. İlkokul müsamereleriyle yarışır derecede üstelik. Belki o güzel Karadeniz türkülerini duyarım, iki

de manzara görürüm derseniz, o konuda da hiç umutlanmayın, emaresi bile yok. Afişinde ve giriş jeneriğinde adının hemen altında yazdığı yetmiyormuş gibi, film boyunca da sıkça telaffuz edilen “Her Yer Vatan Toprağı Değil mi?” cümlesi, sanırız filmin de çıkış noktası olmuş. Böylesine manasız bir öyküyü akıl edenler de, her yerin vatan toprağı olduğundan emin olamamışlar ki, 95 dakika boyunca aynı şeyi birbirlerine sorup duruyorlar. Mardin’in, Midyat’ın varlığını uyduruk TV dizileriyle öğrenen insanımız, şimdi de "ay çok enteresan ama biraz yağmurlu bir yer" diyerek Karadeniz’i keşfediyor besbelli… Kendi ülkesine bu denli yabancılaşmış sinemacıların, anlatacağı Karadeniz hikayesi de ancak bu kadar oluyor işte. Siz iyisi mi yine bir süre daha oraları “Sonbahar”la hatırlamaya devam edin.

Horon tepmenin yöre insanı için nasıl bir keyif olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Diyarbakır’daki sert polislerle, Of’lu kibar polisler mukayese edilmiş ama oradakiler de Gaffar Okkan’dan sonra çok değiştiler.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

GEZEGEN 51

İLAHLARIN AŞKI CEM

ALTINSARAY

OFF KARADENİZ

BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

GEZEGEN 51 İLAHLARIN AŞKI

ŞÜPHE

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

HH

HH

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

OFF KARADENİZ ŞÜPHE

H

H

AYRILIK

HH

CENNET BATIDA

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

DECCAL

HHH

HH

ELVEDA

HHH

EV

HH

HH

FROZEN KOLEKSİYONCU

HH

NANNY McPHEE: BÜYÜK PATLAMA

HHH

ÖLÜMCÜL TAKİP

HHHH

PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARI PUS

HH

HHH

ROBIN HOOD

HHH

HHHH

HHHHH HHHHH SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

HH HHH

HHHH

H H H H H H

H H H H H

HH

HH

HH

HHH HHHH

HHH

HHHH

H H H H H

H

H HHH

HH

YAŞAMAYA DEĞER

HHH

40 YILLIK BEKAR KURTADAM LONDRA'DA

HH

HHHH H

SON ŞARKI

AY

HHH

HHH

SEX AND THE CITY 2 ŞREK: SONSUZA DEK MUTLU

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HH

H

H

SÜPÜRRR!

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

PULLAR EVRENİNDEKİ SİNEMA BÜYÜSÜ

16

k arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010


Koleksiyoner Şerif Antepli’nin “Filateli’de Sinema” ve “Sinemanın Büyüsü” adlı iç içe geçmiş iki sergisi, sinema kültürünün pullar ve diğer posta ürünlerine yansıyan zenginliğini gözler önüne seren, heyecan verici bir etkinlikti.

S

inema kültürü denilen şeyin ne denli uçsuz bucaksız bir evren oluşturduğunu ve bol bol film izlemenin, festivalleri ve ödülleri takip etmenin, sinema kitapları okumanın çok ötesinde anlamlar taşıdığını da gösteren bir sergiden söz etmek istiyorum bu hafta. Daha doğrusu iç içe geçmiş, paralel biçimde düzenlenmiş iki sergi söz konusu... Şerif Antepli’nin binlerce parçalık “Filateli’de Sinema” ve “Sinema’nın Büyüsü” koleksiyonları, 7-19 Haziran arasında İstanbul-Taksim’deki Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde sergilendi. Hemen belirteyim ki, ‘iyi bir film festivali’ kadar heyecan verici bir sergiydi Antepli’ninki. İzlemeye çalıştığım sinema siteleri arasında yalnızca tersninja.com’da okuduğum bir haber ile Hıncal Uluç’un Sabah gazetesindeki satırları dışında, bu harika çalışmanın özellikle sinema basını ve sinema camiasında yeterince yankı bulamaması ise bir miktar üzücüydü kuşkusuz. Sinemanın 100. yılı dolayısıyla 1995’te Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde “Sinema Pulları Sergisi”ni de açmış olan 62 yaşındaki Şerif Antepli uzunca bir dönem gazetecilik yapmış, çocukluk yıllarında merak saldığı pul koleksiyonculuğundan hiçbir zaman kopmamış, koleksiyon tutkusunu pul dışındaki alanlara doğru da genişletmiş bir işadamı. Hakkında okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla futbolla da içli dışlı olmuşluğu var ki, insan “Daha ne olsun!” demeden duramıyor. Serginin genişçe bir özeti sayılabilecek 167 sayfalık “Filateli’de Sinema” adlı kapsamlı bir kitap da hazırlayan Antepli, önsözde “Dünyadaki posta idareleri son yıllarda emisyon programlarına sinemayı da eklemeye başladılar. Bu temada çıkarılan pulların, hazırlanan damga ve zarfların sayısı giderek çoğalıyor. Dolayısıyla benim de bu kulvardaki koleksiyonum gelişmeye başladı” diyor.

Filatelik ürünlerin görselliğinde, sinemanın öncesi, doğum ve başlangıç yılları, filmler, yönetmenler, oyuncular, festivaller, ödüller, unutulmaz sahneler, sanat galerisinin serinletici derinliğinde, pulların üzerinde uzanıp gidiyor. Gine-Bissau ya da Romanya’da bastırılan Greta Garbo pulları... Bir Madagaskar pulunda Gérard Depardieu ile ya da bir Gana pulunda Laurel-Hardy ile karşılaşmak... Sinemanın 100. yılı dolayısıyla çıkarılan Nikaragua pulları... MGM’in “Ben-Hur”lu posta zarfı... Maldivler’in western pullarına dalıp gitmek... Unutulmaz televizyon dizisi “Uzay Yolu”nun her kahramanıyla ayrı ayrı pullarda hasret gidermek... Tam 45 yıl öncesinin bir Moğol pulunda “Taş Devri” ya da “Jetgiller” kahramanlarıyla karşılaşıp gülümsemek... Bolivya’dan Hong Kong’a, Finlandiya’dan Hindistan’a, İrlanda’dan İsrail’e, Norveç’ten Portekiz’e, Kuzey Kore’den Mısır’a kadar akla gelen hemen her ülkenin pullarıyla sinemanın büyüsünü yeniden hissetmek... Muhsin Ertuğrul, Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu adına bastırılmış Türk pulları... “Selvi Boylum Al Yazmalım” pulları ve zarfları... Sovyetler Birliği’nin 1982’de çıkardığı Nâzım Hikmet pulları... Sergiyi gezerken ya da kitabı karıştırırken değişik Afrika ülkelerinin özellikle Batı sineması ve Batılı yıldızlarla

ilgili çok sayıda pul çıkartmış olması dikkatimi çekti. İnsan, örneğin Gambia hükümetinin neden “Batı Yakasının Hikayesi” (West Side Story) için pul bastırdığını ya da Sierra Leone’nin Alfred Hitchcock filmlerini ne amaçla pullarına koyduğunu merak ediyor. Clint Eastwood’un Mali, “Günaydın Vietnam”ın (Good Morning, Vietnam) Tanzanya, Sophia Loren’in Senegal pulunda ne aradığını merak ediyorsunuz ister istemez. Merakımı gidermek için Şerif Antepli’ye telefonla ulaştım. Bunun Afrika Birliği tarafından yönlendirilen, kültürel olduğu kadar ticarî yanı da bulunan bir eğilim olduğunu belirtti ve uluslararası filateli dünyasına ilişkin ilginç bilgiler verdi. Ayrıntısı pul meraklılarını ilgilendirir, o nedenle konumuzun dışında ama insan Türkiye’de de en azından Yılmaz Güney, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ya da Şener Şen, Erkan Yücel, Adile Naşit, Erol Taş, “Hababam Sınıfı” ya da “Bereketli Topraklar Üzerinde” pulları görmek istiyor tabii ki. Şerif Antepli koleksiyonlarının son günlerde sinema sanatı adına en heyecan verici etkinliklerden biri olduğunu tekrar belirteyim ve kendisine bir kez daha “Elinize sağlık, teşekkürler” diyeyim. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere k

17


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

VAHŞİ BELDE Şiddetin ozanı Sam Peckinpah’ın en bilinen filmi, çoğunlukla da en iyi filmi kabul edilir. Westernin yitik kahramanlarına buruk bir veda eden “Vahşi Belde”, Meksika Devrimi fonunda son bir vurgun için kolları sıvayan bir çeteyi anlatır.

W

estern 1960’larda çoktan son nefesini vermiş, tabutunun son çivileri çakılmış ve defnedilmiş bir janrdı. Türün temel alfabesini koymuş John Ford bile kocamış durumdaydı; son filmlerini bu dönemde çekmiş ve köşesine çekilmişti. Ta ki önce Sam Peckinpah, sonra da Sergio Leone mezarından çıkarıp birkaç filmle ona son bir kez gün yüzü gösterene kadar... “Vahşi Belde” (The Wild Bunch) tipik bir Peckinpah westernidir; lafı hiç dolandırmaz. Setteki bir arkadaşının anısına kulak verip çekiverdiği ve filmin başına yerleştirdiği akrep sahnesiyle kahramanların yazgısını daha ilk karelerde özetler Peckinpah. Karıncaların istilasındaki akrepler finalde General Mapache’nin Agua Verde’deki üssünde onlarca askere gözünü kırpmadan silah doğrultan ‘vahşi çete’mizin yerine geçer. Akrep sahnesinin işlevi bununla da bitmez. Akrepleri önce karıncaların, sonra da alevlerin arasına atan çocuklar bu dehşet verici şiddet anını büyük bir zevkle izler. Burada sinema izleyicisi ile Peckinpah filmlerindeki şiddet arasındaki bağı kurmak zor değildir. Öteden beri kendisini şiddeti estetik bir sosa bulayıp sinemaseverlere ikram etmekle, böylece şiddeti alenen özendirmekle suçlayanlara bir yanıt gibidir bu sahne. Şiddeti izlemenin dayanılmaz cazibesine daha küçük yaştan kapıldığımızı, bu eğilime kendi filmlerinin yönlendirmediğini savlar büyük usta. Peckinpah’ın westernleri westernin o yıllardaki düşüşüne de kimi paralellikler barındırır. Western nasıl artık kendisini o zamanki çağdaş sinemayla uyum sağlayamaz, uzlaşamaz durumda bulduysa, Peckinpah’ın westernlerindeki kahramanlar da bitmekte

olan bir devrin adamlarıdır. “Vahşi Belde”de ‘demir ağlar’ dört bir yanı sarmakta, otomobiller ufak ufak yaygınlaşmaktadırlar. Hatta bir sahnede Pike ve adamları General’in aracına hayranlıkla bakarlar. Onlar yakında başlayacak devrin adamları değildirler. Film, Meksika’da 20. yüzyıl başında patlak veren devrimi fona yerleştirir. Çetesiyle birlikte kanundan sıyırmayı hep başarmış yıllanmış silahşor Pike Bishop ve gözüpek adamları Dutch, Lyle, Angel ve Tector vardır bu fonun önünde. Filmin başında bir Teksas kasabasının bankasına soyguna giderlerken katılırız onlara. Ancak soygunları bir tuzağa dönüşür. Pike’ın hapisteki eski dostu Deke Thornton kanunla bir anlaşma yapmış ve Pike’ı ‘ölü veya diri’ adalete teslim etmek üzere kodesten çıkmıştır. Yıllarca beraber iş yaptıkları için aralarında özel bir bağ vardır ve artık yaşları daha fazla kanun dışı işi kaldırmaz. O yüzden Pike son bir vurgunun, Deke ise kodesten uzak durmanın peşindedir. Ancak aralarındaki hesabı kapattıktan sonra... Pike ve çetesinin soygun girişimi çeteden birçok kaybı getirir. Lakin asıl şoku bankadan çaldıkarı ganimetlerin çuvallar dolusu değersiz bir demir yığını olduğunu farkettiklerinde yaşayacaklardır. Resmen Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmuşlardır. Pike bunun üzerine hemen çetesini güneye, Meksika sınırına yönlendirir. Keselerce altın karşılığında General Mapache için bir tren dolusu silah çalarlar. Thornton ise tüm profesyonelliğiyle peşlerindedir. Leone’nin westernleri çatışma öncesi sessizliği yaydıkça yayar. Buna karşılık çatışmalar neredeyse bir oldubittiyle bağlanır. Peckinpah’ın ‘yoğurt yiyişi’ ise tam tersidir: O doğrudan lafa girer, çatışmaları uzun uzun

yoğurmayı, fışkıran kanların, sarsılan bedenlerin, düşen cesetlerin resmini çeker uzun uzun. Açılıştaki soygundan kapanıştaki ‘intihar görevi’ne dek Peckinpah şiddete dair görsel bir şiir yazar, yavaşlatılmış çekimler eşliğinde. Ne belli bir kafiyesi, ne belli bir vezni ne de belli bir kuralı vardır bu şiirin. Ne var ki, izlerken sadistçe zevk almak, ancak bitince de dersler çıkarmak mümkündür bu vahşetten. Peckinpah westernleri erkekler arası romantik ve idealist ilişkiler üzerine bina edilmiştir ve “Vahşi Belde” de istisna değildir. Bu, erkeklerin saygıyla karışık dayanıştıkları, yarenlik ettikleri, şakalaşıp gülüştükleri bir dünyadır. “Köpekler”in (Straw Dogs) finalini hatırlayanlar, “Vahşi Belde”nin sonunda da şaşırmayacaklardır. Peckinpah usulü ‘erkek erkeğe birleşme’ yine yerli yerindedir. Thornton, Pike’ın hayatta kalan adamlarına eklemlenecek, Pike ve adamları arasındaki dayanışma ise anılarda canlandırılacakır. “Vahşi Belde”de kadınlara yer yoktur. Peckinpah’ın sinema tarihçileri tarafından kuyruğuna takılmış ‘kadın düşmanı’ tenekesiyle sinemaseverlere teşhir edilmesi boşuna değildir. Filmde kadınlar ya yatmak için vardır ya da kahramanlarımızı arkadan hançerlemek için... Pek çok Peckinpah filminde olduğu gibi, burada da güce taparlar. İki kritik sahne, kadınlara duyulan güvensizliği olanca açıklığıyla gösterir: General Mapache tarafından kaçırılmış Angel’in kadını hemen satmıştır erkeğini. Bir diğeri ise finaldeki katliam esnasında Pike’ı kalleşçe arkadan vurur. Peckinpah’ın filmlerinde kadınların sunuluş biçimi vücuda girip -çıkarılamasa daöldürmeyen bir kurşun gibidir: Maalesef hep orada kalacak ve sinemasından zevk duyanların canını acıtacaktır! k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

19


Esrar Perdesi OKAN ARPAÇ (Torn CurtaIn, 1966)

oarpac@gmail.com

SİNEMADA BÜYÜNÜN ÖTEKİ ADI: MİTOLOJİ

Dünyadaki hemen her kültüre ait mitolojide muhakkak adı geçen ‘deniz kızı’ efsanesi, bu hafta bir filmle gündemimize giriyor. “İlahların Aşkı”nda (Ondine) mitolojik değil ama modern bir deniz kızı öyküsü söz konusu... Oradan yola çıktık, sinemada mitolojik filmlere şöyle bir göz attık.

20

arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010 k

güzel yaratık denizciler tarafından uğursuz sayılmış. Yunan kültürü başta olmak üzere diğer pek çok farklı anlatıda ise Sirenler (veya deniz kızları) şarkı söyleyen, hatta denizde zor durumda kalan insanlara yardım eden iyilik perileri olarak betimlenmişler. Mitoloji kaynaklı insan ve doğa dışı yaratıklar, elbette sadece deniz kızlarıyla sınırlı değil. Tanrıların, savaşçıların, kahramanların, ürkütücü boyut ve şekillerdeki envai çeşit deniz ve kara yaratığının cirit attığı mitolojik öyküler, bugün artık her coğrafyada bilinen, neredeyse insanlığın ortak hafızası muamelesi gören bir olgu... Bir yandan insanın hayal gücünü zenginleştiren, öte yandan henüz yazının dahi olmadığı, çok tanrılı inanışın kabul gördüğü dönemleri ağızdan ağza dolaşan bir efsane gibi bugüne taşıyan, insanoğlu var oldukça kaybolmayacak ve hep anlatılacak renkli bir tarih aynı zamanda. Çocuk yaşta tesadüf edip de herhangi bir mitolojik film izlemişseniz, mutlaka siz de aynı soruyu sormuşsunuzdur; “İyi ama hani Tanrı tekti? Bu anlatıda bir sürü tanrı var!” Evet belki de semavi dinlere inananlar için masalsı bir kaçış mitoloji. Dört büyük kitaptan birine inanan için herhangi bir sorunun cevabı otomatikman ‘Tanrı’nın hikmeti’ olurken, mitolojideki tanrıların neyi neden yaptığını, hangi tanrının ne görevi olduğunu, hırslarını, öfkelerini, savaşlarını ve zaaflarını açık açık biliriz.

İnsan görünümündedirler. Üreyebilirler. İnsanlarla dama taşı gibi oynayıp canavarlarını üzerlerine salabilir, mucizelerini istedikleri anda gösterebilirler. Ama aynı zamanda sıkça yapıldığı üzere, din ile mitolojiyi birbirine karıştırmamak, ikisinin de ayrı bilim ve inceleme dalları olduğunu da unutmamak gerekiyor. Gazetelerdeki bulmacaları çözmeye meraklıysanız, mutlaka karşınıza ‘eski Mısır’da veya Yunan mitolojisinde bir Tanrı’ soruları defaten çıkmıştır. Eski Yunanca’da ‘mithos’ (söylenen veya duyulan söz) ve ‘logos’ (kavramak, bilmek) kelimelerinin birleşmesinden doğan ‘mitoloji’, günümüzde karıştırılarak neredeyse sadece Yunan kaynaklı olduğu zannediliyor. Aslında çok geniş bir alandan, dünyanın hemen her yerinden beslenen bir kültür bu.

K

endi içlerinde milletlere göre ayrışsaLAR da, mitolojiyi ana hatlarıyla altıya ayırabiliriz; Asya Mitolojisi, Avustralya ve Okyanusya Mitolojisi, Avrupa Mitolojisi, Ortadoğu Mitolojisi, Kuzey Amerika Yerlileri Mitolojisi, Güney Amerika ve Mezoamerika Yerlileri Mitolojisi... Tüm bu anlatılarda üç çeşit söylence öne çıkar; evren ve yaratılışa dair; tanrılara dair ve kahramanlara dair söylenceler... Konunun kitabi bilgi tarafını kısaca özetledikten sonra, daha keyifli bölüme

"Barbar Conan" (1982)

1

980’lerden beri çektiği her filmle merak uyandıran NeIl Jordan’ı takip ediyorsanız, çok yönlü bir yönetmen olduğunu da biliyorsunuzdur. “Mona Lisa”dan “Biz Melek Değiliz”e (We’re No Angels), “Ağlatan Oyun”dan (The Crying Game) “Vampirle Görüşme”ye (Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles), “Plüton’da Kahvaltı”dan (Breakfast On Pluto) “İçindeki Yabancı”ya (The Brave One) değişik türlerde, bazen geniş kitlelere hitap eden, bazen de marjinal sularda dolaşan filmlerin altından alnının akıyla kalkmıştır. Jordan, son filminde yanına kendisi gibi İrlandalı olan Colin Farrell’ı ve eski göz ağrısı Stephen Rea’yı alarak bu defa duygusallığı öne çıkan bir modern masal anlatıyor. Kuşkusuz Neil Jordan başlı başına bir inceleme konusu, o halde biz ustaya değil filmin mitolojik çağrışımlarına bakalım. “İlahların Aşkı”, İrlandalı bir balıkçının ağlarına takılan, bu yüzden de deniz kızı muamelesi gören Ondine’in hikayesini sunuyor. Filmin mitolojiyle tek bağlantısı da bu zaten. Ama ortada bir deniz kızı olur da, hangi sinemasever hafızasını şöyle bir yoklamaz ki? İlk elde akla “Splash” ve Disney’in ünlü animasyonu “Küçük Denizkızı” (The Little Mermaid) geliyor elbet ama neredeyse her kültürün mitolojisinde deniz kızlarının olduğunu biliyoruz. Söz gelimi İngiliz kültüründe belden üstü insan belden altı balık görünümünde olan bu


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

"Küçük Denizkızı" (1989)

geçebiliriz artık; mitolojinin sinemadaki yansımalarına... Televizyonda veya DVD raflarında karşınıza çıkan 1990 öncesi filmlerden aşinasınızdır. Bilgisayar efektleri (CGI vb.) sektörü ele geçirmeden önce, en hası 1933’te “King Kong”da kullanılan, sonraları Ray Harryhausen’ın geliştirdiği stop motion tekniği, mitolojik temalı filmlerin vazgeçilmez öğesiydi. Dev deniz yaratıkları, birden canlanan devasa heykeller, insanlara saldıran sekiz başlı ejderhalar, yılan saçlı Medusa, tek gözlü canavarlar, dev örümcekler ve daha aklınıza gelebilecek her türlü doğaüstü varlık, stop motion tekniğiyle can buluyordu o dönemde. Bugün baktığımızda, oyuncak bebeklerin hareketlerini andıran, akışkanlığı olmayan ve durdura durdura çekildiği en cahil gözden bile kaçmayan bu teknik, kuşkusuz o zamanın seyircisi için parmak ısırtan bir buluştu. Dönemin koşullarını göz önüne aldığımızda, yine de ‘nasıl yapmışlar’ dedirten cambazlıklar söz konusu bu filmlerde… 1956 tarihli “Güzel Helen - Truva Muharebeleri” (Helen of Troy), Brad Pitt’li 2004 yapımı ünlü ve gösterişli “Truva”nın (Troy) yanında ilkel kalsa da, yarım asır öncesi için çok büyük ve görkemli bir prodüksiyon olarak sinema tarihinde yerini aldı. Yunan mitolojisinden beslenen öykü, halen en iyi uyarlamalarından biri olarak anılıyor. Özellikle yeni versiyonu görenler için, teknik anlamda iki dönemi karşılaştırmak, büyük keyif olsa gerek.

R "Fellini Satyricon" (1969) "Krallar Savaşıyor" (1981)

ay Harryhausen’In elinden çıkma 1958 yapımı “Sinbad Harikalar Diyarında” (The 7th Voyage of SInbad), tam da yukarıda adını andığımız stop motion tekniklerinin cümbüş yaratacak denli bolca kullanıldığı, tam bir mitolojik masal. Ortadoğu mitolojisinin sinemada belki bir daha hiç bu kadar görkemli anlatılmadığını iddia edebiliriz. Harryhausen, görsel efekt açısından neredeyse tek otorite haline geldiği dönemde, hakikaten ‘deli işi’ dedirtecek başka mucizelere de imza attı. Aylarca üzerinde çalışılan, iskeletlerin insanlarla çatıştığı finaliyle unutulmaz arasına giren “Altın Postlu Cengâver” (Jason and the Argonauts, 1963), Zeus, Hera, Argos gibi tanrılarıyla ve öyküsüyle dört dörtlük bir mitolojik macera filmiydi. Pier Paolo Pasolini’nin Evripides’ten uyarladığı, çekimleri Türkiye’de gerçekleştirilen “Medea” ise, bildiğimiz anlamda mitolojik bir macera öyküsü anlatmak yerine, öyküyü daha da


"Truva" (2004)

derinleştirip katmanlandırarak, tam da yönetmenin dünyasına uygun bir halde karşımıza çıktı. Medea’yı Maria Callas’ın canlandırdığını düşünürsek, nasıl görkemli bir sinema deneyimiyle karşı karşıya olduğunuz daha iyi anlaşılır sanırız. Yine 1969’da İtalya’dan, bu defa Yunan değil Roma mitolojisine yaslanan bir Fellini filmi çıkageldi; “Fellini Satyricon”. Kuşkusuz her iki film de, daha önce çevrilen ve çoluk çocuk hep beraber izlenebilen masalsı yapımlardan çok farklı, derinliği olan, karakterlere ve olaylara anlam katmayı deneyen ‘auteur sineması’ örnekleri oldular. Mitolojiden yola çıkan filmler günümüze dek çekilmeye ve seyirciden her daim ilgi görmeye devam etti. Üç boyutlu yeni versiyonunu nisanda izlediğimiz “Titanların Savaşı” (Clash of The Titans), ilk kez yine Ray Harryhausen marifetiyle 1981’de filme alınmış, ülkemizde de “Son Emir - Cennetin Kapısı” adıyla sinemalarda gösterilmişti. Ama yaklaşık 30 yıl arayla çekilen ve Yunan mitolojisine dayanan iki filmi, teknik üstünlük açısından birbiriyle kıyaslamak

tahmin edersiniz ki mümkün değil. Tıpkı 1983’te çekilen “Tor: Barbarların Dehşeti” (Thor il Conquistatore) ile önümüzdeki yıl vizyona girecek olan Kenneth Branagh imzalı “Thor” gibi... Mitoloji kaynaklı “Krallar Savaşıyor” (Excalibur), “Kral Arthur” (King Arthur), Robert Zemeckis’in baş döndürücü bir teknikle yarattığı “Beowulf: Ölümsüz Savaşçı” ve çeşitli “Herkül” uyarlamalarını da anmadan geçmeyelim. Külliyatta, hiç bilmediğimiz dönemlere ait değil de yakın geçmişte yazılmış, mitolojik motiflere ve dokunuşlara sahip olan, yine doğaüstü yaratıkları ve olay örgüsüyle benzer tatlar içeren öyküler mevcut. Çeşitli “Peter Pan” uyarlamaları veya “Mumya” (The Mummy) serisinin filmleri ilk akla gelen örnekler. 1980’lerin unutulmaz imgeleri arasında yer alan Arnold Schwarzenegger’li “Barbar Conan” (Conan The Barbarian) ve “Hiç Bitmeyen Öykü” (Die Unendliche Geschichte) filmlerinin de Avrupa mitolojisinden feyz aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 2000’lerdeyse, Coen kardeşlerin

serbest Homeros uyarlaması “Nerdesin, Be Birader?” (O Brother, Where Art Thou?), “Narnia Günlükleri” serisi, “Eragon”, “Altın Pusula” (The Golden Compass), geçen aylarda vizyona giren “Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı” (Percy Jackson & The Olympians: The Lightning Thief), “Pers Prensi: Zamanın Kumları” (Prince of Persia: The Sands of Time) gibi filmler, o eski mitolojik serüvenleri özleyenlerin susuzluğunu biraz olsun gidermiş gibi gözüküyor. Üç boyutlu film çılgınlığının baş döndürücü bir hıza ulaştığını da hesaba katarsak, önümüzdeki yıllarda bu türden bolca uyarlama izleyeceğimizi söylemek kehanet sayılmaz sanırız.

B

urada özel bir parantezi Terry GIllIam için açmak gerek. Zira ustanın filmlerinin çoğu mitolojik çağrışımlarla, göndermelerle veya alıntılarla dolu... Anlattığı öykü hangi dönemde geçerse geçsin, mutlaka mitolojiye bir saygı duruşu görmek k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

23


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

"Altın Pusula" (2007)

mümkün onun filmlerinde... Günümüzde geçen “Brezilya”da (Brazil), başkarakterimiz tıpkı ünlü İkarus gibi, aile ilişkileri ve çalışma düzenine hapsolmuştur. O da kanatlanıp, bu labirentten uçup gitmeyi hayal eder. “Baron Munchausen’in Maceraları”nda (The Adventures Of Baron Munchausen), 18’inci yüzyılda yaşamış bir asilin eve dönüş öyküsünü çeşitli mitolojik imgeler eşliğinde izlerken, Truva Savaşı’ndan sonra yurduna dönen Odysseus’u anımsarız. Monty Python ekibiyle kotardığı “Kutsal Kadeh”ten (Monty Python And The Holy Grail) yıllar sonra bu kez “Balıkçı Kral”la (The Fisher King) bir kez daha İngiliz mitolojisine el atar Gilliam... Kral Arthur’un Yuvarlak Masa Şövalyeleri’ne dayanan Kutsal Kadeh öyküsü, bu filmde Robin Williams’ın dilindedir ve kadehin kendisinde olduğuna inanmaktadır. “12 Maymun” (Twelve Monkeys) ise, Apollon tarafından aşkına cevap vermediği için geleceği ve kendi ölümünü görmekle lanetlenen Kassandra’nın hikayesinin bir izdüşümüdür. Bruce Willis’in canlandırdığı karakter bu filmde geleceği görür, hatta farkında olmasa da kendi ölümünü de... Gilliam “Çılgın Kardeşler”de (The Brothers Grimm) de mitolojiye açıkça el atarak bir peri masalı anlatır.

B "Sinbad Harikalar Diyarında" (1958) "Beowulf: Ölümsüz Savaşçı" (2007)

uraya kadar adını andığımız, mevcut anlatıları perdeye taşıyan veya onlardan bir şekilde beslenen filmlerin dışında, bir de kendi mitolojisini yaratan, ‘modern mitoloji’ veya ‘mitik’ temalara sahip yapıtlar diyebileceğimiz filmler mevcut. Ki zaten büyük ihtimalle bu kadar şaşaalı filmin arasında neden yok acaba diye mutlaka “Yıldız Savaşları”nı (Star Wars) düşünmüşsünüzdür. Ya da tıpkı “Yıldız Savaşları” gibi kendi dünyasını, mitini yaratan “Yüzüklerin Efendisi” (The Lord Of The Rings) filmleri, “Uzay Yolu” (Star Trek) gibi yakın zamanların destansı hikayeleri, aynı çağrışımı yaratmış olabilir. Açık referanslar verse de, yoğun felsefi içerikleri, yine doğaüstü yaratıkları, kahraman yaratmadaki maharetiyle tüm bu eserler de kimilerince ‘mitolojik’ olarak tanımlanır. Konuyla ciddi anlamda haşır neşir olanlar her ne kadar bu savı ciddiye almasa da, neticede bu yazıda adı geçen tüm filmler arasında gezinmek ve neyin ne olduğunu düşünerek karar vermek size kalıyor. Bu hafta gösterime giren “İlahların Aşkı”yla bu dünyaya naif bir giriş yapmak da fena fikir sayılmaz.


KEMAL EKİN AYSEL LEKELİ ADAM (THE WRONG MAN, 1956)

SAHTE VÜCUTLAR Brian De Palma sineması aşırı yoruma bayılır. Neredeyse tüm De Palma filmlerini sabah akşam analiz edebilirsiniz. 1984 tarihli “Sahte Vücutlar” (Body Double) üstadın psikanaliz ve Alfred Hitchcock merakını iyice ayyuka çıkardığı, eğlenceli ve yoğun bir şaheser.

S

ahte Vücutlar”, aynen “Cinayet Dakikaları” (Dressed To KIll) ve “Patlama” (Blow Out) gibi izleyiciyi ters köşeye yatırarak başlar. Film içindeki filmin setine sokar bizi De Palma. Jake, paspal bir erotik korku filminin vampirini oynar. Senaryo icabı tabuttan çıkması gerekir. Çıkamaz. Zira kapalı alan korkusu vardır. Jake bu noktada, frapan sarı saçları ve androjen makyajıyla, kana susamış fakat ayağa dikilemeyen, yüzünde gülünç bir ifadeyle paralize olmuş, gözünden yaşlar akan bir iktidarsızlık abidesine dönüşür. Film, bu pasif adamın seks, şiddet ve fanteziyle iktidar kazanmasının öyküsüdür. Röntgencilikten pornoculuğai terfi eder, giderek kendi ‘snuff’ filminin başrolüne kadar yükselir Jake. Bu yeteneksiz ve silik aktör, hayatta hiçbir irade sergileyemez. Kendi evinde sevgilisini başkasıyla sevişirken basar. Tek söz edemez. Oyunculuk atölyesinde çocukluk travmasını baştan yaşarken gıkını çıkaramaz. Röntgenleyip takip ettiği komşusuyla asansörde yan yana gelir. Konuşamaz. Özgüvensiz bir adamdır bu. Bırakın rol yapmayı, daha kendi hayatının başrolünü üstlenmeye hazır değildir. Ne zaman ki başkalarının yaşamını gözetleme fırsatı doğar, o zaman şahin kesilir. Sam, onu teleskopla komşusunu dikizlemeye davet ettiğinde vizöre büyük bir hınçla, gözüne sokmak ister gibi abanması boşuna değildir. Jake’in film içindeki pornoda tek repliği “Ben izlemeyi severim” olur. Böyle bir adamdan oyunculuk yapmak için değil, izlemek için yaşar. De Palma, bu filmle kim bilir kaçıncı kez kadın düşmanlığıyla suçlanmıştır. Gloria’nın öldürüldüğü sahnede, katili arkadan ve yer

hizasından gösterir. Katil, yerde yatan kadına elindeki dev matkabı saplar. Bu esnada matkap anormal bir penis gibi, adamın bacaklarının arasından iner kadının vücuduna. (Filmin porno endüstrisinin bir taşlaması olarak okunması da muhtemeldir. Bu absürt cinayet silahı, pornocuların devasa penislerinin analogu olabilir.) Gloria ölürken üzerinde iç çamaşırı ve saten gecelik vardır. Pornonun ta kendisi budur belki: Kadının, erkek fantezisine kurban edilmesi ve kadından kurban rolünü gönül rızasıyla oynamasıdır. Jake daha o gün sabah, plajdaki kovalamacada tünele (vajinaya?) girememiştir. İktidarsızdır. Buna karşın hayvani gücü ve elindeki dev matkapla katil, Jake’in fantezilerini bir bir gerçekleştirir, ona izletir. Önce tünele girip kadının anahtarlarını çalar. Ardından eve girer ve kadını büyük penisiyle katleder. Yönetmen, bu silik adamın karşısına çok profesyonel ve akıllı bir kadın çıkarır ikinci yarıda. Porno yıldızı Holly, çıtkırıldım Jake’in aksine kendine güveni tam bir karakter olarak çizilir. İşini sever. Mesleğinden ve yaptığı işlerden utanan Jake’e karşın, pornoculuktan gocunmaz. Kadının ilk hatası profesyonelliği terk etmek olur. Jake’in oyununa gelir. Kendini bu pısırık adama teslim ederek tehlikeye atar. Filmdeki en güçlü karakterken, kurtarılmayı bekleyen bir kadına dönüşür. Jake, Holly’i edilgenleştirir. Gloria’ya dönüştürür. Kendisine muhtaç bırakır. Bir bakıma, Gloria’da yarım kalan kahraman erkek olma hayalini Holly üzerinden yaşar. “Ölüm Korkusu”ndaki (Vertigo) Scottie gibi, tüm film Jake’in hasta ve bencil takıntısının yol açtığı karanlık bir fantezidir bu bakımdan. Filmin son karesine çok büyük önem verir De Palma. Filmin başına döneriz. Jake yeniden

vampir rolünü kapar. Duştaki bir kadını ısıracakken kamera yavaşça aşağı iner. Kadının büyük memeleri perdeyi doldurur. Bizim artık göremediğimiz vampirin ısırdığı boyundan, oluk oluk kanlar kadının memelerinden aşağı akmaya başlar. Jake’in ta başından beri görmek istediği iki karanlık fantezi; seks ve şiddet üst üste biner, gerçek olur bu noktada. Nihayet Jake korkularını yenmiş, iktidar kazanmış, kadını kurtarmış ve ‘vücut dublörü’nün memelerini avuçlamıştır. De Palma, açıkça ve arsızca Hitchcock parodisi yapar filminde. “Arka Pencere”den (Rear Window) röntgenciliği ve cinayeti, “Ölüm Korkusu”ndan başkasının yerine geçen kadını ve fobileri alır. Kamera, karakterlerin etrafında 360 derece dönerken arka planın değiştiği meşhur “Ölüm Korkusu” sahnesini de tekrarlamayı ihmal etmez. Her dekadın modaya etkisi, dekad başladıktan birkaç yıl sonra belirginleştiği için, tam bir 80’ler filmidir “Sahte Vücutlar”. 80’ler modasının ve dizayn anlayışının kemikleştiği 1984 yılında geçer. Kartal gözlükler, dikey jaluziler, dirseği yamalı kadife ceketler, vatkalı ipek elbiseler, büyük akvaryumlar, kırmızı rujlar, kabarık saçlar, neon iç aydınlatmalar, açık mutfaklar ve hantal kablosuz telefonlar filmin her yerinden fışkırır. De Palma’nın bize gösterdiği Los Angeles, ressam David Hockney’in fetişleştirdiği Los Angeles’tir giderek. Yönetmen, ikonik bir evrene dönüştürür kenti. Jake’in misafir kaldığı evin iç mimarisini, Mulholland’daki beyaz villaları, Long Beach plajındaki pansiyonu, “Cinayet Dakikaları”nın müze sahnesine kafa tutan kovalamacasıyla alışveriş merkezini seyirci için birer arzu odağı haline getirir. O yıllara dönmek, o mekanlarda yaşamak isteriz. 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere k

27


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

OSTERMAN’IN HAFTA SONU

A

merikalı efsanevi yönetmen Sam PeckInpah’ın 1978’de çektiği “Konvoy” izleyenlerde karışık duygulara vesile olmuş bir filmdi. Kariyerinde “Vahşi Belde” (The Wild Bunch), “Köpekler” (Straw Dogs), “The Getaway”, “Bana Onun Kellesini Getirin” (Bring Me The Head of Alfredo Garcia) gibi cesur filmler bulunan yönetmenin kendine has bir hayran kitlesi vardı. Ve üstadın son filmi “Konvoy”dan 5 yıl sonra gelecekti. Ama kimseyi de memnun edemeyecekti, Peckinpah dahil. Bugünler için bayat bir sayılabilecek ama yenilenebilse harika bir senaryoya dönüşebilecek “Osterman’ın Hafta Sonu”nun (ülkemizde “Güçlü ve Sert” adıyla gösterilmiş), iki tane derdi var: herkesin Rus ajanı olabileceği (!) 1980’ler Amerika’sının paranoyasının nasıl da sömürüldüğü ve kitle iletişim araçlarının aslında insanların 'izlediği' değil, insanların 'izlendikleri' bir hale getirilmesi... Muhtemelen Bourne serisinin de yaratıcısı olan bestseller yazar Robert Ludlum ikincisinden ziyade ilk fikre hikayesinde ağırlık vermiştir. Belli ki efsanevi yönetmen sevenlerinden ayrı kaldığı 5 yılın sonunda farklı bir yapımla ortaya çıkmak istemiş. İçinde CIA ajanlarının ve Peckinpah tarzı ağır çekim çatışma sahnelerinin bolca olduğu paranoyak bir hikaye.. “Osterman’ın Hafta Sonu” karısı öldürülen bir CIA ajanının üstlerince manipüle edilişiyle başlıyor. Fassett (John Hurt) üst düzey CIA ajanı Danforth (Burt Lancester) tarafından Omega adlı bir Rus casus ağını ortaya çıkarması için görevlendiriliyor. Karısının ölümüne bu casus ağının neden olduğunu düşünen Fassett’e verilen bilgilere göre bu ağın içinde üç tane önemli Amerikalı vardır. Cesur televizyoncu (bizdeki Uğur Dündar gibi bir karakter) Tanner (Rutger Hauer) bu üç Amerikalı’nın üniversite arkadaşıdır ve onlar sık aralıklarla ailece bir araya gelip keyifli haftasonları geçirirler. Bu haftasonlarına aralarındaki TV yapımcısı Osterman’ın (Craig T. Nelson) ismini vermişlerdir. (Tanner’ın diğer arkadaşlarını da Dennis Hopper ve Chris Sarandon canlandırmaktadır). Fasset elindeki bir takım görüntülerle Tanner’ı

arkadaşlarına karşı doldurur ve o haftasonu Tanner’ın evindeki buluşmaya müdahale etmeyi planlar. Bir süre sonra zaten tedirgin başlayan hafta sonu son derece sinir bozucu bir hale gelir. Çünkü Fassett ve adamları sürekli evin dışından evin içindekilere çomak sokup durmaktadırlar. Üstelik Fasset bunu uzaktan müdahale ederek açtığı evdeki televizyon yoluyla yapmaya başlar... Peckinpah’ın ilk kurgusuna ciddi anlamda karışan ve sonunda da onu kendi filminden kovan genç yapımcıların da katkısıyla filmin kurgusu kopuk kopuk. Ancak DVD’nin ekstra seçeneklerinde izlediğimiz beğenilmeyen Peckinpah açılışı da aslında riskli olduğu kadar sorunluymuş. Yani filmin daha Peckinpah’ın kafasındayken arızaları varmış. Ayrıca Peckinpah’ın yaşlılık ve hastalığına denk gelmesinden dolayı, vurucu ve tansiyon yükselten detaylar içeren hikayenin gerçekleştirilmesi sırasında oluşan bazı maddi sorunlar da var. Mesela susturucu takılmış otomatik silahların ‘susturulmamış’ seslerle ateş etmeleri, finaldeki büyük çatışma sahnelerindeki kontrolsüz gibi görünen hengâme, bazı kadın oyuncuların tutarsız performansları gibi maddi detaylar filmi zedeliyorlar. Ama filmin afişinde de kullanılan, yay tutan Meg Foster imajı kült bir imajdır. Bu camgözlü aktris, filmde onca ünlü oyuncunun arasında kaybolmayıp göründüğü sahnelerde dikkat çekmeyi başarıyor. Sam Peckinpah gibi büyük bir yönetmene gelen onca ünlü oyuncu, ne yazık ki ustanın bu mayası bir türlü tutmamış veda filminin kurbanı olmuşlar. Ama yine de filmin bir arşiv değeri olduğu kesin. Özellikle de örneklerine en çok 1970'lerin Hollywood'unda rastladığımız komplocu filmlerden hoşlanıyorsanız! Tavsiyem, DVD’deki 11 dakikalık 'kısa ama öz' yapım belgeselini izleyin. Filmin arızalarının nedenlerini filme emek verenlerden bugün hayatta olanlar (Rutger Hauer dahil) bir bir anlatıyorlar.

Peckinpah'ın aksiyon sahnelerinin arasına serpiştirdiği ağır çekim planlar yer yer zevk veriyor. Ama keşke ellenmeselermiş! Tansiyonu yükseltmek amaçlı kullanılan köpek karakteri sevimsiz ve gereksiz olmuş.

ORİJİNAL ADI The Osterman Weekend YÖNETMEN Sam Peckinpah OYUNCULAR Rutger Hauer, John Hurt, Dennis Hopper, Craig T. Nelson, Burt Lancester, Meg Foster YAPIM/SÜRE 1983 ABD, 102 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat

Peckinpah’ın hayli sorunlu son filmi, iyi çekilmiş bir 'remake' istiyor! k 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere

29


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

KURTADAM LONDRA’DA ORİJİNAL ADI An American Werewolf In London YÖNETMEN John Landis OYUNCULAR David Naughton, Jenny Agutter, Griffin Dunne YAPIM/SÜRE 1981 İngiltere, 97 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

John Landis, seyircisini bir gerip bir rahatlatarak filmine bağlıyor. k 30 arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

H

eR YÖNETMEN KORKU FİLMİ ÇEKEBİLİR, LAKİN KORKU KOMEDİ çekmek sadece klas sinemacıların altından kalkabileceği bir ustalık gerektiriyor. John Landis, bu işin piri işte. “Kurtadam Londra’da” korku komedinin seviye belirleyen başyapıtı. Landis, filmin komedi anlarında absürde, saçmaya başvuruyor. Çok da doğru yapıyor. Buna karşın, kahkaha aralarına döşediği korkunç bir sahneyle seyirciyi ürkütüp yerinden sıçratmayı da çok iyi biliyor. Filmde bunun en yaratıcı tezahürleri, kurt adama dönüşmeden önce David’in gördüğü kabuslarda... Özellikle Nazi tandanslı üniformalarıyla doktorun evini yakıp yıkan kurt adam ordusu, sağlam bir kahkaha patlattırıyor evvela. Fakat yönetmen, rüya içine rüya sokarak dehşet bir şokla yerinden sıçratıyor izleyenileri. Oscar’la taçlanmış nefis makyajlar, korku unsurunda büyük pay sahibi elbette. Dolunayda David’in kurt adama dönüştüğü sahne, başlı başına hayret uyandırıyor. Öncelikle Landis hiçbir

şeyi gizlemiyor. Dönüşümün tüm grafik ayrıntılarını görüyoruz. David’in acı çekiyor oluşu, bu sahneyi gülünç olma tehlikesinden koruyor. Dönüşümün ıstırap dolu bir süreç olarak resmedilişi, rahatsızlık ve gerilim yaratıyor. Absürt mizah, tekinsiz western barı temalı İngiliz pub’ında, Frank Oz’un canlandırdığı büyükelçilik yetkilisinde, Scotland Yard’ın güdük kravatlı sakar dedektifinde, porno sinemasında bir kurt adamın kendini nasıl öldürmesi gerektiğini tartışan ölülerde tavan yapıyor. O sinemada, Landis’in bize de izlettirdiği porno film ise “Kurtadam Londra’da”nın mizahının özeti gibi sanki. Saçmalığıyla o kadar güldürüyor ki, birkaç dakika içinde vuku bulacak dehşetten rahatsız olmuyoruz.

Landis, “Blue Moon” şarkısının farklı versiyonlarıyla ironik müzik kullanımı dersi veriyor. Hele o kapanış jeneriğinde çalan! Filmin, tam anlamıyla bir karakter gelişimi sunamaması, finalini de zayıf ve aceleye getirilmiş kılıyor.


TUNCA ARSLAN Aile Oyunu tuncaarslan@yahoo.com

(FamIly Plot, 1976)

AY ORİJİNAL ADI La Luna YÖNETMEN Bernardo Bertolucci OYUNCULAR Jill Clayburgh, Matthew Barry, Veronica Lazar YAPIM/SÜRE 1979 İtalya - ABD, 136 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İng. (T.A.) ŞİRKET As Sanat

“Ay”, bir annenin oğlunu ‘kurtarması’ üzerine bir film...

B

ernardo BertoluccI’nin zamanında çok tartışılan“Ay”ı (La Luna) ile çok tepki toplayan Lars von Trier filmi “Deccal” (Anti Christ) arasında pek çok ‘doğal’ benzerlik mevcut. Fazla uzatmadan, iki filmin de ‘üçgenin eksilmiş köşesi’ne dair hikâyeler anlattığını, “Deccal”in bir çocuğun, “Ay”ın ise bir baba ve kocanın ölümünden sonra geride kalanların ruh hallerine ve cinsel psikolojilerine odaklandığını belirteyim. İki filmin açılış sekanslarında da yakın akrabalıktan söz edilebilir. 1979’da “Sight and Sound”da yayımlanan röportajında söylediklerine bakılırsa, Bernardo Bertolucci kendi annesine ve aya ilişkin ilk hatırladıklarını anlatarak giriyor filme. Filmin genç kahramanı Joe’ya göre de ayın ve annesi Caterina’nın, görünen ve görünmeyen olmak üzere iki yüzleri vardır. Aynı şey, ünlü bir soprano olan Caterina için de oğlu açısından geçerlidir. Joe’nun da iki yüzü vardır ve genç kadın bir gün oğlu hakkında hiçbir şey bilmediğini fark eder.

Babanın ani ölümü üzerine New York’tan ayrılıp Roma’ya yerleşen anne-oğul, birbirlerinin yüreklerinde keşfedilmemiş alanlar bulacaklardır… Anne-oğul ilişkisinin uç sınırlarında gezinerek herkes için farklı biçimlerde yaşanan ebedi Oedipus Kompleksi’nin kıvrımlarına dalan “Ay”, bir annenin oğlunu ‘kurtarması’ üzerine bir film ama Bertolucci filmlerinde genellikle karşılaştığımız romantik ve bedensel zevkleri çağrıştıran yanları da bol. Hollywood finansmanıyla çekilen ve bizzat yönetmeni tarafından Godard’ın “Serseri Aşıklar”ına benzetilip ‘Mielodrama’ olarak nitelenen (Miele: İtalyancada ‘Bal’) film, eleştirmenlerce pek beğenilmemiş, gişede de yatmış ama Venedik’te en iyi film ödülüne değer bulunmuştu. Filmin anahtar cümlesi: “Eğer Joe büyümeseydi, ben bu kadar yaşlanmazdım.”

Marilyn Monroe ve “Niagara”ya gönderme tam Bertolucci’lik! Yetişkin olabilmek için ‘içimizdeki çocuk’un ölmesi mi gerekiyor gerçekten? 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere k

31


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

KÖR NOKTA ORİJİNAL ADI The Blind Side YÖNETMEN John Lee Hancock OYUNCULAR Sandra Bullock, Tim McGraw, Quinton Aaron, Kathy Bates YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 123 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Warner)

“Kör Nokta”yı ‘masum’ bir ‘yardımseverlik’ filmi gibi görmek yanlış olur. k 32 arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010

S

andra Bullock’a piyangodan bir Oscar kazandıran “Kör Nokta”, ‘Amerikan rüyası’ denen şeyin nasıl parlatılabileceği üzerine çarpıcı bir örnek. ‘Gerçeklerden uyarlanma’ etkisini cebe koyup harekete geçen film, sokaktan gelen siyahî bir genci evlat edinerek ona bir ‘yuva’ veren Cumhuriyetçi bir ailenin (özelde evin annesinin) öyküsünü anlatıyor. Ona her türlü olanağı sunan zengin aile, bir yandan da genci Amerikan futboluna yönlendirme çabası içine giriyor, ki işin ‘kılçıklı’ tarafı da bu oluyor. Hikayenin gerçekleri tümüyle yansıtıp yansıtmadığını bilemiyoruz tabii, ama bize hissettirdikleri üzerinden gidersek ‘rahatsız edici’ bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Beyaz aile için bir tür ‘günah çıkarma’ nesnesine dönüşen siyahî genç, onların toplumun alt kesimleriyle olan ‘kişiliksiz’ ilişkisini de bir ‘düzen’e sokmuş oluyor böylece. Toplumun hiçbir şekilde temas etmedikleri bir katmanından gelen genci ‘denek’ haline dönüştüren ailenin üyeleri, etrafa ‘iyilik’

saçma yarışına giriyorlar adeta. Ve başkalarını yargılamayı da ihmal etmiyorlar bu süreçte. “Kör Nokta”yı ‘masum’ bir ‘yardımseverlik’ filmi gibi görmek yanlış olur sanıyoruz. Zira hikayenin yardımseverlik kısmı öylesine baskın bir şekilde önümüze getiriliyor ki, ‘kötücül’ tohumların olmadığı bir ‘beyaz dünya’ havası esiyor. İşin ‘kötü’ kısmınıysa her zaman olduğu gibi siyahlar üstleniyor, beyazlara bu konuda yer açmıyor. Filmi bu şekilde ‘kabullenmek’se bizim için son derece zor. Birkaç kelime de Sandra Bullock için etmek gerekirse; ailenin ‘baskın’ karakterli ama alabildiğine ‘şefkatli’ annesini canlandırırken herhangi bir ‘ekstra’ çaba görmüyoruz onda. Oscar’ın diğer adaylarından bir adım geride durduğuysa apaçık ortada...

Siyahî gencin canlandıran Quinton Aaron, karakterinin ‘patlama’ noktalarına hakim bir performans sergiliyor. Hikayenin sonlarındaki ‘kendini sorgulama’ sahneleri, sadece olsun diye oraya konulmuş gibi, inandırıcı değil...


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ARIZALI ÇİFTLER

40 YILLIK BEKAR

SÜPÜRRR!

Orijinal Adı Couples Retreat YÖNETMEN Peter Bilingsly YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 110 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

Orijinal Adı 40 Year Old Virgin YÖNETMEN Judd Apatow YAPIM/SÜRE 2005 ABD, 116 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat (Universal)

YÖNETMEN Yeşim Sezgin YAPIM/SÜRE 2009 Türkiye, 97 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video (Tılsım)

980’lerde bizim sadece videolarda izleyebildiğimiz bazı Hollywood komedileri vardı. Steve Martin’li, Chevy Chase’li, Robin Williams’lı, Goldie Hawn’lı bu komedilerin en cıvık olanı bile bu işi hakkıyla yapıyordu. Ama o filmlerin tür içinde kendini kanıtlamış yönetmenleri vardı. Arthur Hiller, Rob Reiner, Carl Reiner, Frank Oz gibi yönetmenler kitabına uygun, sağlam omurgalı, kadın-erkek ilişkilerindeki aksaklıkları mizah yoluyla kritize eden filmler yaptılar. Günümüz Hollywood’unda bu tür filmlerin çoğunun sığ ve basit çözümlü senaryoları o kadar rahatsız ediyor ki... “Arızalı Çiftler”de de bir evlilik komedisi yapmak için çıkılmış yola ama kafası öyle karışmış ki yapanların; bazen Farrelly kardeşleri, bazen Judd Apatow’u bazen de Adam Sandler komedilerini taklit etmişler. Sonuçta bunların hiçbiri olamayan melez bir film çıkmış. Dört tane sorunlu evlilik yaşayan çiftin sorunlarını Bora Bora’da bir adada katıldıkları özel bir programda çözmeye çalışmalarının komedisinde ne taze bir şeyler var, ne de ciddi çıkarımlar yapabileceğimiz fikirler! Zaten Vince Vaughn’un her filmde tekrarladığı ‘duygularını belli etmekte zorlanan odun adam’ tipi artık kabak tadı verdi! Burak Göral

1

e yalan söylemeli, biri yönetmen (Apatow), diğeri oyuncu (Carrell) olarak sonradan çağdaş Amerikan komedisine büyük renk katacak iki ismin burada yaptığı işbirliği bugünden bakınca daha çok heyecan veriyor. Daha güzeli, “40 Yıllık Bekar”ın senaryosunda da ikisinin imzası var. Bu filmdeki ortaklıkları ikisinin de yıldızını parlattı. Film gelecekte hiç değilse ikisini birden ‘anaakım’ sinemaya taşımasıyla anılacaktır. “40 Yıllık Bekar” biraz Jerry Lewis komedilerini anımsatıyor. Kuşkusuz, onun çok daha pervasızca güncellenmiş hali. Ama bir yandan da Steve Carell onun doğaçlamaya yatkın şapşallıklarını, paçalarından akan bakirliğini, doğal zavallılığını sapına kadar barındırıyor. Bir elektronikçide çalışan Andy, 40’ını devirmiş olmasına rağmen bekaretini henüz kaybetmemiş bir adam. İş arkadaşları onun bu durumunu çakınca devreye girme ihtiyacı hissediyorlar. Tabii onca senesini ‘temiz’ geçiren Andy’nin ‘kirlenme’ denemeleri filmin gag’larının etli kısmını oluşturuyor. Sonradan klasik Apatow tayfasına dönüşecek isimler, Paul Rudd, Leslie Mann, Seth Rogen geriye çekilip Carell’a geniş yer açıyorlar. E çok da iyi ediyorlar! Burçin S. Yalçın

Filmin en güzel tarafı David Bowie’nin “Modern Love” şarkısıyla eşlik ettiği nostaljik jenerik. Ey Jean Reno! Senin orada, o saçma sapan rolde ne işin var? Komik mi olduğunu sanıyorsun?

Göğüs kılına ağda sahnesinin gerçekten icra edildiğini bilirseniz, o sahneyi izlerken daha ‘haz duyabilirsiniz’. Filmin ‘davul bile dengi dengine’ dercesine Andy’yi kendisi gibi ‘defolu’ Trish’e eş yapması göze batıyor.

N

G

eçen sezonun yerli film yağmurunun içinde romantik komedi yapmayı deneyen (!) sürüyle film vardı. İtiraf edelim bunların içinde en güzel komedi malzemesi içeren filmlerden biri “Süpürrr!”dü. Şöyle güzel bir fikri vardı filmin: sevdiği kızı tavlama ve babasını kendisine ikna etmek uğruna Türk insanının genel ruh haline hiç uymayan (!) curling sporunda varlık göstermek zorunda kalan bir delikanlının macerası. Oğuz, Nazlı’yı çok sever ama spor manyağı babası milli forma giymiş bir damat ister. Oğuz da televizyonda görüp çok kolay olduğunu sandığı curling sporunda milli olmak için kolları sıvar. Hikaye güzel ama gelin görün ki senaryodan başlayan bir dizi sorun filmi paçasından tutup yükselmesine engel oluyor sanki. Birincisi bu meseleye gereksizce oyalanarak giriyor film. İkincisi başta hademe olarak çalışan kişi olmak üzere yan karakterler itici... Üçüncüsü filme asıl heyecanı getiren (bu rolde Ufuk Özkan’ın kişisel becerisinin de altı çizilmeli) curling hocası karakteri Şuşu, hikayeye geç dahil oluyor ve yeterince verimli kullanılamıyor! Pek çok eli yüzü düzgün mesaj bile çıkarabileceğiniz bu romantik komedi potansiyeli böyle acemilikler yüzünden de heba oluyor! Burak Göral

Ufuk Özkan’la birlikte başarılı bir isim daha var: Filmin kötü adamında Jess Molho, böyle filmler için ideal. Sümer Tilmaç’ın panik atak olmadığı, Oya Aydoğan’ın da sürekli kırıtmadığı filmleri yok gibi... 18 - 24 Haziran 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - 1900 (Novecento) Bernardo Bertolucci’nin her yönüyle devasa filmi. Gérard Depardieu ve Robert De Niro’nun başı çektiği ünlü isimlerden kurulu uluslararası oyuncu kadrosuyla ağız sulandıran bu ‘upuzun’ yapım, Türkiye’de de birçok ülkede olduğu gibi iki bölüm halinde gösterilmişti (ve 12 yıl gecikmeyle). Ama ilginç bir biçimde ilk bölümle ikinci bölümün gösterimi arasında tam bir yıl vardı! 2 - Cennetteki Hayalet (Phantom Of The Paradise) Brian De Palma’nın pek su yüzüne çıkmamış filmlerinden biridir “Cennetteki Hayalet”. “Operadaki Hayalet” mitini bir miktar tersten okuyan yapım, ‘ruhunu satma’ motifini de rock müziğin kuralları eşliğinde kapımıza getirir. De Palma’nın en iyilerinden biri değil belki ama ‘en ilgi çekici’ olanlarındandır bu ‘müzikli’ film. 34

arkapencere / 18 - 24 Haziran 2010 k

3 - Yor, The Hunter From The Future B-movie dünyasının 1980’lerin başındaki İtalyan gazının ‘ilginç’ uzantılarından biri “Yor”. Türkiye ortaklığıyla da dikkat çeken bu çizgi roman uyarlaması ‘fantastik bilimkurgu’, Aytekin Akkaya başta olmak üzere kimi Türkiyeli oyuncuları da kadrosunda barındırıyor. ‘Kötü film’ ama ‘garip’ bir çekiciliği de var! 4 - Köpekler (Straw Dogs) Sam Peckinpah sinemasının zirvelerinden biri. ‘Hayvanlaşan insan’ kavramını yüzümüze tokat gibi çarpan “Köpekler”, Dustin Hoffman’ın sinema tarihine yapışan performansıyla daha da değerleniyor. Sinema tarihinin ‘en rahatsız edici’ filmlerinden biri olduğu gerçeğini de bir kenara not edelim...

5 - Claudia Cardinale Önce ‘masumiyetin ete kemiğe bürünmüş hali’ydi, sonrasında Fellini ve Visconti’ye esin kaynaklığı yaptı, ardından western türünün ‘arzu nesnesi’ne dönüştü, bir kademe sonraysa “Fitcarraldo”nun Molly’si oldu, 1990’lardan itibarense ‘düşüş’ belirtileri gösterdi... Ama hâlâ çalışıyor, hâlâ üretiyor, 70’i aşan yaşına rağmen...


Başarısız filmlerim bile bir yılın sonunda para kazanmış ve klasikleşmiş oluyor! Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 34  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you