Issuu on Google+

ARKA PENCERE ORADAYDI

63. CANNES FİLM FESTİVALİ PUS şrek: sonsuza dek mutlu kapana kıstıran 11 film dönüşü olmayan yol

28 MAYIS - 03 HAZİRAN 2010 / SAYI: 31


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

HAYALLERİMİ ÇALMIŞLAR ALMIŞ KAÇMIŞ İNSAFSIZLAR!

G

eçtiğimiz hafta, “Lost” dizisi son bölümünü yayınlayıp altı yıllık yayın hayatını nihayete erdirdi. Bir yaygara koptu ki sormayın gitsin. Televizyonda ender olarak yaratıcı, özenli, konvansiyonları yıkan bir iş gören seçkinci seyircinin bağrına bastığı dizi, hayranlarını üzdü giderayak. Dünyanın manyetik alanını değiştiren ambar, nanoteknolojik duman canavarı, büyük bir komplonun odağındaki araştırma örgütü gibi esrarengiz vakalara açıklama beklerken, alelade bir Hıristiyan mistisizmi seyircinin suratına tokat gibi çarpıldı. Şaşıracak bir şey yok halbuki. İkinci sezonun sonundan beri bu dizi zaten sündürülmeye yüz tutmuştu. Kendini tüketen tekrarlar ve seyirciyi oyalayacak sorular silsilesine dönüşmüştü. Reytingler düşmese daha 10 yıl çekilirdi “Lost”. Ne de olsa televizyon bu! Yayıncı, dizisini, yayın arasına aldığı reklam kadar sever. Yapımcıların gözünü de ancak toprak doyurur. Hayranı olduğu dizi, gönlünün istediği gibi bitmeyince öfkelenen seyirciye hak vermek zor değil. Seri işlerde, örneğin tutan, devamı çekilen filmlerde sık sık rastladığımız çöküşün nedeni hep seyircilerin doyurulmayan beklentileri oluyor. Eseri ne kadar sahiplenir, ne kadar büyük

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

umutlar beslerseniz o kadar hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Amerikalıların “jumping the shark” dediği durum oluşuyor. Sevdiğiniz seri beklentileri karşılamaz, yeni heyecanlar üretemez hale geliyor. Yaratıcıların pili bitiyor. Eser tıkanıyor. Cılız, yalapşap bir sona bağlanıyor hikaye. Asla kesmiyor. Ne zor şey, bir işi başladığın gibi bitirebilmek! Sinemada bunun son örneğini iki sene önceki “Indiana Jones Ve Kristal Kafatası Krallığı”nda gördük. Indy’nin buzdolabına saklanarak nükleer patlamadan kurtulduğu an, artık bu serinin doyum noktasına ulaştığı, mirasına ihanet ettiği andı. Kederli “Lost”çular teselli olarak sinema tarihinden bunun gibi sayısız örneği anımsayıp vicdanlarını rahatlatabilir. Bilinmesi gereken gerçek şu: Hayranların istekleri neredeyse hiçbir zaman karşılanmıyor. Ticari sinemada bile tıkanmanın, fikirsiz kalışın sonsuz örneği varken, televizyonda beğenilen bir işin, beğenilmeyen şekilde bitip hayal kırıklığı yaratması gayet normal yani. “Lost” hayranlarına geçmiş olsun...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, OLKAN ÖZYURT, KEREM SANATEL, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN, MÜZEYYEN BEDEL YALÇIN

www.arkapencere.com k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Pus, Şrek: Sonsuza Dek Mutlu, Frozen.

13 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

14 TRENDEKİ YABANCI

Sarışın Bomba Marilyn Monroe eğer yaşasaydı, 1 Haziran'da 85 yaşına basacaktı.

16 ölüm kararı

İzleyeni de kahramanları gibi kapana kıstıran 11 filmi masaya yatırdık.

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

1967 yapımı John Boorman başyapıtı: Dönüşü Olmayan Yol.

22 esrar perdesİ

63. Cannes Film Festivali'ndeydik. Gittik, gördük, yendik!

28 aİLE OYUNU

Grease, Grease 2, Şangaylı Kadın, Ay Çarpması, Ninja'nın İntikamı, Kan Arzusu, Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: The Swimmer, Hayal Perdesi, The American, Garbo: Her Story, Cafer Panahi.

k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam OLKAN ÖZYURT The Man Who Knew Too Much (1934)

olkanozyurt@gmail.com

PUS YÖNETMEN Tayfun Pirselimoğlu OYUNCULAR Ruhi Sarı, Nurcan Ülger, Mehmet Avcı, Bahar Yanılmaz YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 109 dk.

“Pus”, bir ruh halinin, dışlanmış, örselene örselene kıyılara itilmiş ruhların çürümüşlüğünün sessiz sedasız dışavurumunun filmi. 6

k arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010

Y

oksulluk, işsizlik, açlık sınırı gibi can yakıcı sorunlar Türkiye’nin gündemini işgal ededursun, sinemalara uğrayan “Pus” bu meselelerle ilgili olarak çok önemli bir parantez açıyor ve çürümüşlüğün resmini çiziyor. Hem de bağırıp çağırmadan... Hatırlayın, Tayfun Pirselimoğlu’nun bir önceki filmi “Rıza”yı... İşsiz kalma tehlikesini yaşayan bir kamyon şoförünün ekmeğini kaybetmemek adına nasıl ‘insanlıktan çıktığını’ anlatıyordu. Yönetmen şimdi de “Pus”’ta bu insanların adeta umutsuzluklarını kanıksamaları karşısında yaşadıklarını beyazperdeye taşıyor. Belki de ‘büyüklerimize’ iş işten geçti demeye getiriyor. Temalar sosyal sorunlara işaret ettiği için bir sosyal gerçekçi film beklentiniz olmasın. “Pus”, bir ruh halinin, dışlanmış, örselene örselene kıyılara itilmiş ruhların, umudun çürümüşlüğünün sessiz sedasız dışavurumunun filmi. Şair Ahmet Telli “Su Çürüdü” şiirinde “Ölünün bile bir rengi vardır ama derimin rengi yoktu. / Belki çürüyen bir kentin rengiydi bu. / Çürüyen bir dünyanın...” derken kastettiği yok oluş “Pus”ta bir anlamda sinemasal görsel karşılığını buluyor. Kendini ifade edemeyen, zamanla takıntılar edinmiş Reşat, karısının erkeklerle birlikte olmasını hazmedemeyen Emin ve bir konfeksiyonda çalışan Emin’in karısı Türkan arasındaki ilişkilerin kesiştiği iki nokta var: İşsizlik ve ölüm. Karakterlerin ölüm fikriyatından önce kapısını işsizlik çalıyor. Bunun için de çok rahatlıkla “Pus”un ‘kötü adamının’ ve çürümenin ortaya çıkmasının asıl sebebinin işsizlik olduğunu söyleyebiliriz. Çürümenin insanı getirdiği nokta ise ölüm duygusuna karşı karakterlerin hissiz yaklaşımı. Sinemamızda son zamanlarda Zeki Demirkubuz’un “Yazgı” filmindeki Musa ve yine Tayfun Pirselimoğlu’nun “Rıza”daki Rıza karakterleri kadar hissizler ölüm duygusuna karakterler. Bu hissizlik ki, insanın kanını dondurmaya yetiyor açıkçası.

Yönetmen Pirselimoğlu “Rıza”da nasıl İstanbul’un orta yerindeki, Eminönü’ndeki bir varoştan insan manzaraları sunduysa, “Pus”ta da başka bir varoştan hatta varoş ötesi diyebileceğimiz Altınşehir’den dem vuruyor. İnsanda ‘terkedilmişler diyarı’ algısı bırakan bu semtin, gidenler bilir, adına tezat İstanbul’un en yoksul yerlerinden biri olduğunu söylemek gerek. Ki filmin karakterleri de terkedildiklerinin farkında. Sistem çoktan onları gözden çıkarmış. Doğal olarak da onların artık umutla işleri kalmamış ve ölüm yanı başlarında bekliyor. Hatta karakterlerin fiziki olarak yaşasa da ruhen çoktan göçüp gittiğini hissettiriyor film bize. Arada tek tük cümle kurmasalar onların George Romero tarzı birer ‘yaşayan ölüler’ olduğunu düşünmemek bile elde değil. Gerçi Reşat’ın az da olsa hayata tutunma çabası var. Ama çürüme başladığı için artık rüzgar nereden eserse oraya savrulan bir ‘ruh’ haline dönüşmüş o da gördüğümüz kadarıyla. Pirselimoğlu’nun ‘yaşayan ölülerinin’ yaşamama sebepleri ‘sosyal yaralara’ dayanıyor. Filmin yenilikçi, en azında bizim sinemamız için için yenilikçi yönü de buradan geliyor. Pirselimoğlu, sosyal sorunların insanda yarattığı tahribatı alışılageldik biçimde bir hikaye anlatarak işlemek gibi bir yolu tercih etmiyor. Kasvetli bir atmosfer yaratarak karakterlerin ruh hallerine seyirciyi ortak etmeyi istiyor. Tabii takdir edersiniz ki bu depresif bir ruh hali. Umutsuzluğun, çürümüşlüğün, içten içe çöküşün yarattığı depresiflikle seyirci olarak başa çıkmak hiç de kolay değil. Çünkü bu kimi gerçeklerle vicdani bir yüzleşmeyi dayatıyor. Bunun da kolay bir şey olduğunu kimse söyleyemez. Ama Pirselimoğlu’nun “Hiçbiryerde” ile başlayan uzun metraj sinema macerasında dönüp dolaşıp vicdanın karşımıza çıkması boşuna değil. Vicdan, Tayfun Pirselimoğlu’nun sinemasının belki de özü. Bunu söylemek için erken mi acaba diye düşünsek de onun üç filmlik sinemasını analiz edince karşımıza çıkan tablo


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

“Pus” gücünü yaratılan atmosferden alsa da, filmin senaryo olarak yönetmenin bir önceki işi “Rıza” kadar doyurucu olmadığını da söylememiz gerekiyor. 8

k arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010

buna işaret ediyor. “Hiçbiryerde”de kayıplar üzerinden toplumsal vicdanımıza çapa vuran, “Rıza”da akıl ile vicdan arasındaki ilişkiyi ele alan Pirselimoğlu, “Pus”ta ‘çürütülmeye bırakılan’ ruhların, bizim vicdanlarımızda nasıl karşılık bulacağının izini sürüyor. Açıkçası bu konuda da başarılı olduğunu söyleyebiliriz! “Pus” gücünü yaratılan atmosferden alsa da, ki filmin isminin de bir görsel çağrışıma neden olması bu yüzden olsa gerek, senaryo olarak yönetmenin bir önceki filmi “Rıza” kadar doyurucu olmadığını da söylememiz gerekiyor filmin. Bunda belki de yönetmenin, sinemasında daha da sadeleşme çabasının etkisi var. Güçlü bir atmosfer kurma ve minimal anlatım adına biçim ile içerik arasında zaman zaman ‘uyuşmazlıklar’ olduğunu düşünmeden

edemiyor insan ne yalan söylemeli. “Pus”un Pirselimoğlu'nun bugüne kadarki sinema macerasının gittiği yönü imlemesi açısından önemli olduğunu da belirtmek gerek bu arada. Çünkü “Pus”u ileride Pirselimoğlu’nun sinemasında bir ‘ara ton’ olarak algılama olasılığımız yüksek. (Tıpkı Semih Kaplanoğlu’nun filmografisindeki “Meleğin Düşüşü” gibi) Kaleminin kuvvetli olduğunu, senaryo ve romanlarıyla daha önce gösteren Pirselimoğlu, yoğun atmosfer kurarak filmlerini inşa edeceğinin sinyallerini yeni filmi “Pus”ta iyiden iyiye veriyor.

Yoksulluk, işsizlik diye debelenen siyasiler, bu filmi izleyerek sorunların çözümü için kendilerini motive edebilir! Filmin tümüne hakim olan bunca sessizlik hiç hayra alamet değil!


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ŞREK: SONSUZA DEK MUTLU 

2

001’den bu yana 3 yılda bir, yeni bir “Şrek” filmi izlemeye alıştık sayılır. En İyi Animasyon Oscar’ını alan ilk film, o güne dek çocuk animasyonlarına sinmiş olan klişelerle zekice oynarken, başrole ‘çirkin, pis ve ürkünç bir dev’i yerleştirerek de adeta öykülemede bir devrim yaratmıştı. Bataklığında kafasına göre bir hayat süren, mide bulandırıcı hayvanlarla beslenen, kötü kokuları parfüm olarak algılayan bu yeşil dev, büyü yapılarak bir kulede hapsedilmiş güzel prensesi kurtararak ebedi hayat arkadaşına da kavuşuyordu. Daha ilk filmden itibaren Konuşan Eşek, Çizmeli Kedi, Prens Yakışıklı gibi karakterlerle tanışmış, ilk 3 film boyunca onların maceralarına ortak olmuştuk. 3 yıl önceki son serüvende Şrek ve eşi Fiona’nın yanı sıra Konuşan Eşek ile devasa eşi Ejderha’nın bebekleri olmuştu. Dördüncü macera tam da bu noktada başlıyor. Avarelikten düzenli aile hayatına balıklama geçiş yapan Şrek, her şey rutine binince neye uğradığını şaşırıyor. Bir yanda sürekli mızıldayan bebekler, sıkıcı aile yemekleri, doğum günü partileri yetmezmiş gibi, geçmişte daha adını duyunca bile ödleri patlayan insanların onu görmek için ormana tur düzenlemeleri, Şrek’in büsbütün canını sıkıyor. Karşısına çıkan kötücül büyücü Rumpelstiltskin’e şikayette bulunup, bir günlüğüne de olsa eski hayatını yaşamak istediğini söyleyince olanlar oluyor. Karşılığında Şrek’in hayatından hatırlamadığı bir günü isteyen Rumpelstiltskin, kendisine haber vermeden Şrek’in doğduğu günü alıyor. Şrek kendine gelip de ne yaptığını fark ettiğinde artık çok geç, çünkü kendisi hiç doğmamış, Fiona’yla tanışmamış, yaşananların hiçbiri yaşanmamış durumda ve en fenası, her şeyi eskiye çevirmek için sadece 24 saati var. Hayatından şikayet ederken elinden her şeyi alınınca aklı başına gelen Şrek’in öyküsü kuşkusuz akla hemen “Şahane Hayat” (It’s A Wonderful Life) yahut “Scrooge” örneklerini getiriyor. O filmlerde de ailesinin, hayatının değerini bilmeyen karakterlerimiz, her şeylerini

kaybedince aslında ne kadar da şahane bir hayatları olduğunu fark ediyor ve kendilerine çeki düzen veriyorlardı. Burada bir es verip, bu mantığı biraz sorgulamak gerek sanırız. Böylece “Şrek”in ilk filmden dördüncü filme ulaşana dek ne hale geldiğini/getirildiğini de görebiliriz. İlk filmde kimseye müdanası olmayan, aklına gelen her türlü iğrençliği yapan Şrek, artık evli barklı, çoluklu çocuklu bir aile babası. Ve görünüşe bakılırsa olması gereken de bu, yani en doğru olan. Her ne kadar eski yaşantısını özlese de, hatta bunu bir günlüğüne yaşamak istese de, başına gelmedik felaket kalmıyor, bir anda her şeyini yitiriyor işte. Çocukların yanı sıra, yetişkin seyircinin de ayıla bayıla seyrettiğini bildiğimiz “Şrek”, 7’den 70’e herkese bu mesajı veriyor; “Aman ha, ne kadar sıkıcı ve manasız olsa da aile hayatınızı bozmayın, yoksa kahrolursunuz.” Bu hayatı yaşamayan, yaşamak istemeyen, evlenmeyen, ömrünce belki ‘bir ağaç gibi hür ve tek başına’ yaşamak isteyenlerin aklını çelmek, moralini bozmak hatta onlara yanlış yolda olduklarını göstermek keşke “Şrek”in işi olmasaydı! Kötülerin ülkeyi ele geçirdiğini gördüğümüz sahnelerin başında, eşcinsel olduğunu çocukların bile şıp diye anlayabilecekleri bir figürü, cadıların yani ‘şeytani olan’ın ortasına koymak da yukarıdaki tezlerin sağlaması olsa gerek. “Şrek”in çocuklara ve bizlere neler öğütlediğini bir yana bıraktığımızda ise, eğlenceden bolca payını almış, hatta üçüncü bölüme göre senaryo ve öykü açısından daha başarılı bir macera söz konusu. “Buz Devri”nden sonra “Oyuncak Hikayesi”nden önce, gişe rekortmeni bir animasyon olarak 3 boyutlular kervanına katılan “Şrek”, bir buçuk saatlik pür eğlence vadediyor. En çok da ilk üç bölümü seyredip iflah olmayan “Şrek” hayranları için…

3-D iyi mi, kötü mü diye tartışıladursun, “Şrek” bu formatta hiç de fena olmamış. Serinin mesaj açısından en domestik filmi. Ve sanırız burada bitmesinde artık fayda var.

ORİJİNAL ADI Shrek Forever After YÖNETMEN Mike Mitchell SESLENDİRENLER Mike Myers, Eddie Murphy, Cameron Diaz, Antonio Banderas, Julie Andrews, John Cleese YAPIM 2010 ABD SÜRE 93 dk.

Çocuk animasyonlarının yapısını ve klişelerini altüst eden “Şrek” serisinde 4. bölüme ulaştık. 3 boyutlu bu macera “Şahane Hayat”ı andıran bir öyküye sahip. 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

FROZEN YÖNETMEN Adam Green OYUNCULAR Emma Bell, Shawn Ashmore, Kevin Zegers YAPIM 2010 ABD SÜRE 94 dk.

Tek mekanda gerilimde çıtayı yukarı çekip bizi bir telesiyeje hapseden film, ince bir urgan üzerinde ilerliyor. k 12 arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010

A

rtık bir grup genç bir filmde bir yerlere keyif içinde gidiyorsa, bahtlarının pek açık olmadığını iyi kötü tahmin edebiliyoruz. “Frozen”ı yazan ve yöneten Adam Green tahmin edemeyeceğimiz kadar parlak bir fikirle ilk bakışta gönlümüzü kazanıyor: Terör gençleri bu kez kıç kadar bir telesiyejde bekliyor! Ve eğer kendinizi korku/ gerilim janrına meftun ve şerbetli sanıyorsanız, “Frozen” sizin için de bir nevi ‘seviye tespit sınavı’ olacaktır. Parker ile sevgilisi Dan ve Dan’in çocukluk arkadaşı Joe kaymak için New England’da bir kayak merkezinin yolunu tutmuşlar. Öğrenciler. Tepeye çıkacak paraları olmadığı için telesiyeje küçük bir dümenle biniyorlar. Gecenin geç saatlerine kadar kayıp pist tamamen tenhalaşınca son bir tur daha yapmak istiyorlar. Lakin bir dizi aksilik ve yanlış anlama sonucunda görevliler üç genci telesiyejin üstünde unutup pisti kapatıyorlar. Havada kalan gençler donmadan oradan inmenin yollarını arıyorlar.

Yönetmen Green incecik bir urgan üzerinde giden senaryosuyla şapşal kahramanlarını o telde asılı mahsur bırakırken, izleyenin kanını donduran şeyler olup bitiyor perdede, içinizi kıyan... Kahramanlarımızdan birinin kaval kemiği alenen ve resmen ikiye bölünüyor, sonra kendisi bizzat kurtlara yem oluyor. Diğerlerinin tenleri donuyor, yara bere oluyor, elleri telesiyejin demirlerine yapışıyor vs. Yönetmen Green kahramanlarına basit bir telesiyejde yapılabilecek ne kadar kötülük varsa yapıyor. İzleyici de bundan nasibini fazlasıyla alıyor. Yaylıların ve piyanonun sık sık buluştuğu ses kuşağı, yüksek irtifada seyreden görüntü yönetimi, izleyenin suratını buruşturan makyaj numaralarıyla izleyeni gerim gerim geriyor bu film ve vasatın üzerinde bir sonuca ulaşıyor.

İlk sinema filmiyle Emma Bell sınıfı Pekiyi ile geçiyor. Erkeklerden Shawn Ashmore İyi, Kevin Zegers ise Orta ile... Senaryoyu da yazan Adam Green daha iyi diyaloglar kaleme alabilirmiş.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

FROZEN

PUS CEM

ALTINSARAY

ŞREK: SONSUZA DEK MUTLU BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

ELM SOKAĞINDA KABUS BURAK

GÖRAL

MURAT ÖZER

FROZEN PUS

HH

ŞREK: SONSUZA DEK MUTLU

HH

AŞKIN SON MEVSİMİ AYRILIK HHHH

HH

HH

HH HH HHHH

ÇILGIN BİR GECE

HH

HH

ELM SOKAĞINDA KABUS

HH

HH

H

IRON MAN 2

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

HH

HH

HH

ROBIN HOOD

HHHH

HH HHH

HH

H H H H H SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

HHH

SORAYA'YI TAŞLAMAK

HHH

TAKİYE: ALLAH YOLUNDA

HH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

H H H H H

H H H H H

HHH

HH

VERA'NIN ŞOFÖRÜ AY ÇARPMASI GREASE

HHH

GREASE 2

H H H H H

H

KAN ARZUSU KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

H

HH

HH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

NİNJA'NIN İNTİKAMI ŞANGAYLI KADIN

HHH

HHH

LABİRENT PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARI

HHHH

HHH

HHHH

HAYATA ÇALIM AT

HHH

HHHH

BAHTI KARA BEYAZ BANT

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HH

H

H H H H H

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

13


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN NORMA JEAN!

14

k arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010


Katıksız biçimde mutsuz, daha doğrusu çocukluğundan başlayarak mutsuzlaştırılmış, her anlamda ‘tatmin’ olamamış bir kadındı Marilyn Monroe. Yıllar önce dilimize çevrilmiş bir kitap, “MM: Sarışın Bomba”, onun hüzün verici yaşamını çok iyi özetliyor.

Y

aşasaydı, 85 yaşında olacaktı MarIlyn Monroe. 1 Haziran, onun doğum günü… 48 yıl önce öldüğünde, yalnızca 36 yaşındaydı. Yani yaşından çok daha uzun bir süre önce ayrıldı bu dünyadan… Gerçekte, sarışın bile değildi. Sonuç olarak hiçbir fark yoktur ama bazı isimleri ölüm değil de doğum yıldönümlerinde anmak, sanki daha uygun düşer. Marilyn Monroe, gerçek adıyla Norma Jean Mortensen de, yaşadığı 36 yıla bakarak, “Keşke hiç doğmasaydım!” diyebileceğini tahmin etsem, kendi adıma gönül rahatlığıyla “İyi ki doğdun…” diyemesem de doğum yıldönümünde anmak istediğim, herkes gibi bir sanatçı. Sinema tarihi, James Dean, Jean Seberg gibi erken-genç ölümlerle doludur ama içlerinde en hüzün verici ve mutsuzluk dolu olanı, Marilyn Monroe’nunkidir. Mazgaldan gelen esintiyle havalanan eteği, ‘sarışın bomba’lığı, dünyanın dört yanındaki insanların gözünde seks ilahesi olması, sıfırdan başladığı sinema yaşamında zirveye ulaşması, yaşamına ve yatağına giren sayısız erkek, tonla para… Katıksız biçimde mutsuz, daha doğrusu çocukluğundan başlayarak mutsuzlaştırılmış, her anlamda ‘tatmin’ olamamış bir kadındı Monroe. Yüzünü bile hatırlamadığı, ‘çekip gitmiş’ ve ölü mü sağ mı belli olmayan bir baba; yaşamının çok büyük kısmını akıl hastanelerinde geçiren bir anne, dokuz yaşında uğradığı tecavüz, güzelliğinden ve zekasından bir türlü emin olamaması, neredeyse tüm kariyeri boyunca ‘aptal sarışın’ olarak nitelenmekten kurtulamaması, yakasını bırakmayan uykusuzluk, depresyon… Tüm bunların, öpücüğünüze 100 bin dolar ama ruhunuza 1 sent ödenen Hollywood dekorunda yaşandığını düşünür ve baştan aşağı kişisel hakaretler içeren yazılar yazmaktan özel zevk alan gazetecileri de eklerseniz, Monroe için neden üzülmek gerektiğini daha iyi anlarsınız. Üstelik, ölümüyle ilgili karanlık

noktalar da aydınlatılabilmiş değil. Jeneriklerde adının bile geçmediği 10 kadar filmden sonra, kendi adıma en beğendiğim filmi olan “Niagara” ya da “Erkekler Sarışınları Sever” (Gentlemen Prefer Blondes), “Bazıları Sıcak Sever” (Some Like It Hot), “Uygunsuzlar” (The Misfits) gibi görsel belleğimize kazınmış filmlerde canlandırdığı karakterler bir yana, popüler kültür tarafından en acımasızca cezalandırılmış aktristir söz ettiğim. Düşünsenize, ölümünden bu yana 50 yıla yakın zaman geçti, hâlâ cezalandırılıyor; geçen yıl, marihuana içerken çekilen görüntüleri internete düştü! Daha önceleri, onun oynadığı iddia edilen porno filmler dolaşmıştı ortalıkta. Bugüne dek 20 kadar biyografik çalışmaya ve belgesel-roman denilebilecek türde kitaba konu oldu Marilyn Monroe. Geçtiğimiz günlerde ülkemizde de iki yeni kitap okurlarla buluştu. “Marilyn’i Kurtarmak”, Orçun Türkay’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, Michel Schneider imzalı bir roman. Monroe ile psikanalisti Ralph Greenson arasında yaşanan ‘psikanaliz sınırlarını aşan’ ilişkiyi anlatan, Kennedy kardeşlerin, Truman Capote’nin, Clark Gable’ın, Frank Sinatra’nın, Arthur Miller’ın da ‘rol aldığı’ bir öykü sunuyor Schneider. İkinci kitap da bir roman; Nazlı Eray’dan “Marilyn: Venüs’ün Son Gecesi” (Doğan Kitap). Eray, Monroe efsanesini ve yıldızın son gecesini kurcalıyor, işin içine Kennedy cinayetlerini de katan kendine has, tadına doyulmaz fantezilerinden birini daha geliştiriyor.

Arka Pencere ve ben hayatta kaldığımız sürece, her doğum gününde Marilyn Monroe’yu anmaya kararlı olduğum için, bu iki kitapla ilgili ayrıntıları gelecek yıllara bırakıyorum ve sözü yıllar önce yayımlanmış bir başka romana getirmek istiyorum. 1972 Haziran ayında (doğum yıldönümü nedeniyle mi acaba?), Aziz Üstel çevirisiyle Bilgi Yayınevi’nden çıkan “MM: Sarışın Bomba”, Alvah Bessie tarafından yazılmış, Monroe’nun yaşam kesitlerine hayli çarpıcı biçimde dalan bir roman. Yazar Alvah Bessie’nin kim olduğu meçhul. Kitabın giriş notunda, yıldızın üçüncü kocası Arthur Miller’ın takma ad kullanmış olabileceği belirtiliyor, ki akla yatkın. Sahaflarda aramanızı hararetle önerdiğim “MM: Sarışın Bomba”, ilginç bir kurguya sahip, Monroe’yu sevmenizi, ona acımanızı, onun için üzülmenizi sağlayan, hatta yardım etme isteği uyandıran bir roman. Onun ağzından da yaşamına dair pek çok ayrıntı dökülüyor sayfalardan… Birkaç örnek: “Bilirsin, ne çirkef yerdir Hollywood”; “Ben yaşlı adamları öteden beri sevmişimdir. Gençleri sevemedim bir türlü”; “Kendimi fare gibi hissetmeme rağmen ömrümce film yıldızı olmak istedim.”; “Bir saat içinde üç kişi tarafından ırzına geçilen iyi bir kızım ben”; “Ha seyirci seni unutmuş, ha ölmüşsün, arada pek bir fark yok. Son filminde neysen o kalırsın”; “Bizim gibi ülkelerin en büyük özelliği güvensizliktir”; “Benim en büyük derdim, baba kompleksi.” Doğum günün kutlu olsun Norma Jean… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere k

15


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

1

UNUTULMAYACAK 11 ÖLÜM KALIM MÜCADELESİ Bu hafta gösterime giren “Frozen”, bir grup insanın, ıssız bir yerde yaşam mücadelesi verdiği filmlerin son örneği oldu. Az buz değil, bu türe verilebilecek çok örnek var. Sinema, kahramanlarını mahsur bırakmayı seviyor çünkü!

D

enizin ortasında, ıssız adada, dağın başında, uzayda, hatta bilgisayarın içinde... Sinemada, mahsur kalmış, hayatlarını kurtarmaya çalışan insanları izlemediğimiz yer kalmadı. “Frozen” son örnek. Bir grup snowboard’cuyu teleskinin üzerinde hapsediyor. Don tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Aşağı atlar mısın, atlamaz mısın? Atlasan ve ölmesen bile sakat kalacağın garanti. Ya orada kalırsan? Açlıktan ve donmaktan öleceksin. Karakterini bir mekanda yaşam mücadelesine mahkum eden filmler, hep böyle açmazlar sunar. Kurtulmak için mutlaka bir feragat gerekir. Doğal bir “Testere” durumu oluşur sanki. Sonuçta bu gruptan birkaç şanslı kurtulur. Geri kalanlar ya kurban edilmek zorunda kalır ya da mücadeleye dayanamayıp teslim bayrağını çekmişlerdir çoktan.

16

arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 k

1

TAHLİSİYE SANDALI (LIFEBOAT, 1944) Alfred Hitchcock’un 50’li yıllardaki ironik, esprili üslubuna varmadan önce 40’larda çektiği ciddi gerilimlerden biri olan “Tahlisiye Sandalı”, bir grup insanın bir yerde mahsur kalıp yaşam mücadelesi verdiği eserlerin zirvesinde yer alıyor. Hitchcock’un deney yapma ve sinema imkanlarını zorlama takıntısının da büyük örneklerinden biri bu. İkinci Dünya Savaşı zamanında batırılan bir gemiden kurtulan Amerikalı ve İngiliz yolcular, bir cankurtaran sandalında ölüm kalım savaşı vermeye başlıyor. Denizde bulunup sandala alınan Nazi subayı da ipleri gerim gerim geriyor. Hitchcock adeta savaşın son yılında müttefiklere “Birbirinize düşmeyin, düşmana odaklanın” mesajı veriyor. Sandal gibi 10 metrekarelik alanda eşi görülmemiş bir gerilim inşa ediyor.

2

SİNEKLERİN TANRISI (THE LORD OF THE FLIES, 1963) Nobel ödüllü William Golding’in 1954’te yazdığı nefis roman, kaos ortamında şiddet kültürünün gemi azıya alışını ve düzensizlikten doğan faşizmi irdeliyor. 1990 tarihli uyarlamayı boş verin. Az bilinen bu 1963 tarihli film, alanında bir başyapıt. Bir adada mahsur kalan 10’lu yaşların başındaki öğrenciler, önce oyun olarak başlayan, ardından vahşet dolu bir yaşam mücadelesine dönüşen kamplaşma sonucunda adada birbirleriyle adeta savaşmaya başlıyorlar. Geçen hafta son bölümünü yayınlayıp ekrana veda eden “Lost” gibi dizilere de ilham veren bir yapısı var bu filmin. Film öyle sert ve hazmı zor ki, çekildikten sonra çocuk oyuncuların hiçbiri yaş sınırı dolayısıyla filmi izleyemedi. Anavatanı İngiltere’de ilk yılında gösterime girememiş, yasaklanmıştı.


2

3

SESSİZ KOŞU (SILENT RUNNING, 1972) “2001: Uzay Yolu Macerası”nın efektlerini yapan Douglas Trumbull’un ilk yönetmenlik denemesi, kıyıda köşede kalmış bir bilimkurgu şaheseri. “Wall-E”nin temasını aparttığı “Sessiz Koşu”da dünya üzerindeki tüm bitki örtüsü yok olmuş durumda. Uzaya gönderilen bir gemi, tamamen sera vazifesi görüyor. Bu gemideki bitkileri yetiştiren ve zamanı gelince dünyaya dönecek olan astronot Lowell’in yalnızlığı, aynen geçen aylarda izlediğimiz “Ay”daki gibi, adam için delirtici bir hâl almaya başlıyor. Üç robota isim takan, onlara bitki ekmeyi ve poker oynamayı öğreten Lowell, serayı yok edip dünyaya dönme emrine uymuyor. Hayatı pahasına bitkilerini savunuyor. Lowell’ın yardımcısı olan, kirli paslı ama sevimli robotlar da Wall-E’ye giden yolu açıyor.

3

4

KURTULUŞ (DELIVERANCE, 1972) Bu hafta, “Aşktan Da Üstün” köşemizde “Dönüşü Olmayan Yol” adlı şaheserini incelediğimiz John Boorman’ın en iyi bilinen filmi “Kurtuluş” sayılabilir. Kanoyla Amerika’nın vahşi doğasında bir nehir gezisine çıkıp, yaban ellerde mahsur kalan dört yuppie’nin hikayesi bu. “Kurtuluş” çok sert, tavizsiz bir film. Şehirli züppelerin başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmiyor hikayede. Meşhur tecavüz sahnesi bir yana, doğayla savaşı kaybeden ekibin adım adım çöküşü, sakatlanışı ve umudunu yitirişi, koyu karamsar bir sinemanın ürünü. Filmin başındaki banjo atışması adeta film boyunca olacakları özetliyor. Bu kadar delice, kontrolsüz, hesaplanmamış bir yolculuğun sonunda şehirli züppelerin hayatı kayıyor.

4

5

5

MAVİ GÖL (THE BLUE LAGOON, 1980) Türkiye’de pek sevilen bu film, insanın sosyal itkiler olmadan da cinsellikten aile olmaya her türlü sosyalliği keşfedebileceğine dair bir hikaye anlatıyor. 1908 tarihli Henry de Vere Stacpoole romanının üçüncü uyarlaması olan “Mavi Göl” Viktoryen dönemde geçiyor. İki çocuk bir deniz kazasından kurtulup tropik adaya düşüyorlar. Onları kurtaran geminin aşçısı birkaç yıl sonra ölüyor ölmesine ama çocuklar konuşmayı, eşya kullanmayı, yemek yemeyi çoktan öğrenmiş oluyorlar. “Böyle mahsur kalmaya can kurban” dedirtecek güzellikte, doğa harikası bir adadalar. Zaman, yaşam boyu yaz tatili yapıyormuş gibi geçiyor onlar için. Tabii büyüyüp aşık olunca, işin rengi değişiyor. Aşna fişne sonucu bir de nur topu gibi bebe sahibi oluyorlar.

k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

17


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

CİNNET (THE SHINING, 1980) Stanley Kubrick’in şaheserinde mistik güçleri olan bir otelde hapsolan çekirdek aileyi izliyoruz. Kara kışın esir aldığı otel, sakinlerini delirtip birbirine kırdırıyor. Bu seferki kurbanı, Jack Nicholson’un nefis performansıyla yarattığı Jack Torrance oluyor. Kafa dinleyip romanını yazmak ve bu arada biraz da para kazanmak istediği için, bu yazlık otelin kış bekçiliğini üstlenen Jack, delirerek baltayla karısına ve psişik güçleri olan sevimli çocuğuna saldırmaya vardırıyor işi. Anne, hazır karlar ortasındaki otelde mahsur kalmışken, bir de koca dayağının kurbanı oluyor. Zavallı çocuğun da görmediği kabus kalmıyor. Kıpkırmızı tuvaleti, uzun koridorları, boğucu atmosferi ve simetrik mimarisiyle Overlook Oteli, asla mahsur kalmak istemeyeceğiniz bir mekan.

18

arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 k

7

TRON (TRON, 1982) “Tron”un kahramanı Kevin Flynn, Neo’dan yıllar önce bir bilgisayar sistemi içinde mahsur kalmış, özgürlük savaşı vermişti. Neo'dan önce üç harfli hacker lakabına kavuşmuş, 'Clu' ismiyle siber uzayda sekmişti. Aslen bir programcı olan Flynn, kabaca şirkette yolsuzluk olduğunu ortaya çıkarınca işten atılıyor. Geri dönüp bir şekilde bilgisayar sisteminin içine enjekte ediyor kendini. Hakikati ortaya çıkaracak delil ararken sistemin mahpusu oluyor. Buradan sonrası ver elini epilepsi krizi başlatan ışık, renk ve ses oyunları! Özellikle motor yarışı oyunu sahnesiyle klasiğe dönüşen filmi yetişkin bir insanın başına ağrı girmeden izlemesi imkansız gibi. Neredeyse 30 yıl sonra çekilen devam filmi “Tron: Legacy” bir aksilik olmazsa bu yılbaşında gösterime girecek.

7

8

ŞEY (THE THING, 1982) John Carpenter’ın korku klasiği, aynı yıl çekilen “E.T.”nin antidotu gibi. Uzaydan iyi bir canlı gelmesi beklenemezdi zaten Carpenter gibi bir yönetmenden! “Şey”de uzaydan gelen ve buzullara gömülü yaşayan bir parazitik organizma söz konusu. Uyanıp içine yerleşecek sıcak bir beden arıyor. Orada çalışan kutup araştırma ekibinin arasına sızdığı anda paranoya hasıl oluyor. Önce virüs olup insanların kanına karışıyor. Sonra giderek adamı yok edip onun şeklini alıyor. Bir kopya olarak yaşamaya ve terör saçmaya başlıyor. “Invasion Of The Body Snatchers” tarzı bir korku yaratan “Şey”, kimin uzaylı kimin insan olduğunun anlaşılmadığı paranoyak ortamına bir de kutupta mahsur kalmışlığı ekliyor. Soğukluğuyla ürpertiyor.

8


9

9

YAŞAMAK İÇİN (ALIVE, 1993) "Yaşamak İçin” gerçek bir öyküye dayanıyor. Pek meşhur bir ibret öyküsü olarak, çokça abartılarak ağızdan ağıza dolaşan bir olay bu. Türkiye'de de iyi bilinir: 1972’de Uruguay Hava Yolları’ndan bir uçak, And Dağları’na çarpıyor. Kurtulanlardan 10 küsur kişi, iki ay boyunca soğuğa ve açlığa karşı mücadele vererek kurtarma ekibini bekliyor. Tabii işin tüyler ürpertici kısmı, bir zaman sonra açlıktan ölmemek için, kazada hayatını kaybedenleri yemeye başlamaları. Zoraki yamyamlık iki ay boyunca çoğu rugby oyuncusu olan bu bahtsız insanları hayatta tutuyor. Frank Marshall’ın filmi bu olayı iyi oyunculuklar ve sürükleyici bir senaryoyla aktarmayı başarıyor. Tek handikapı, Uruguaylıları Ethan Hawke gibi bembeyaz starlara oynatıyor olması. O kadar oluversin artık!

10

10

KÜP (CUBE, 1997) İtalyan isimli Amerikalı sinemacı Vincenzo Natali’nin ilk uzun metraj filmi, aslında sinemadan çok bir video art havası taşıyor. Fakat bir grup insanı ıssız bir yerde mahsur bırakma kavramına yepyeni bir açılım getiriyor. Hiçbir ortak noktası olmayan yedi kişi, Rubik küpünün iç yüzeyini andıran bir labirentin içinde hapsoluyorlar. Neden oradalar, orası neresi, hangi suçtan dolayı hapsedilmişler? Bunların hiçbirinin cevabı yok. Zaten filmin meselesi de o değil. “Küp”te, küpten küpe geçiş yapmak serbest. Fakat neredeyse her komşu küpte bir ölümcül tuzak var. Zamanla birbirlerine düşen ekip, hakaretle başlayıp cinsel taciz ve cinayete uzanan düşmanlıklara gark oluyorlar. İnsanın kurdunun yine insan olduğunu ispatlıyorlar.

11

11

YENİ HAYAT (CAST AWAY, 2000) “Robinson Crusoe” hikayesinin modernize edilmiş hali sayılabilecek “Yeni Hayat”, aktörü Tom Hanks’a beşinci ve son Oscar adaylığını getirmişti. Yaptığı iş kolay değil tabii. Tüm filmi tek başına sürüklüyor! Kurye şirketinde çalışan bir adam olarak uçağı çakılıyor. Issız bir adada yıllarca yaşamak zorunda kalıyor. Küçük burjuva iş ahlakı uyarınca, batıktan kurtardığı kolileri de saklamayı unutmuyor. İhtiyaç nedeniyle hepsini açsa da sembolik olarak birini kapalı tutuyor. Ola ki bir gün kurtulursa, o kutuyu sahibine teslim edecek! Bu iş ahlakı sağ olsun, kurtulmayı hak ediyor. Şirkete dava açıp kazandığı tazminatla dolar milyoneri olmak varken o tutuyor işe geri dönüyor. Paketi de yerine teslim etmeyi unutmuyor.

28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere k

19


BURAK GÖRAL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL John Boorman’ın son derece stilize ve melankolik bir tonda ele alıp, yakıcı bir intikam hikayesini anlattığı “Point Blank”, başkarakterini canlandıran Lee Marvin’e de onu ölümsüzleştiren bir performans sunma fırsatı vermişti.

İ

ngiliz sinemacı John Boorman, Hollywood’da çektiği bu filme kadar kendi ülkesinde TV yapımcısı olarak çalışır. ilk uzun metrajlı filmi, bir salon komedisi olan “Catch Us If You Can”in başarısı, kendisine Hollywood’dan davet getirir. Neredeyse 100’e yakın roman yazan Amerikalı yazar Donald E. Westlake’in Richard Stark mahlasıyla yayımlanan “The Hunter” adlı romanını uyarlaması istenir ondan. Böylelikle Boorman’ın takip edilesi filmografisinin ilk büyük hiti de çıkar ortaya. Ülkemizde “Dönüşü Olmayan Yol” adıyla vizyon gören bu intikam filmi, 60’ların sonunda adeta ‘yeni dalga’ bir film-noir havası taşımaktadır. Hikayesi 1940’ların noir filmlerine çok benzer. Ancak Boorman’ın hikayeye olan yaklaşımı, hikayenin kurgusu ve son derece stilize anlatımı, ortaya, ait olduğu dönem için çok taze bir film çıkarır. Hikaye basit dedik: Kimsenin ön ismini bilmediği Walker soyadlı bir adam, en yakın arkadaşı ve karısı tarafından tuzağa düşürülür. Beraber gerçekleştirdikleri soygunda en yakın arkadaşı ve mafyaya borcu olan Mal Reese, paranın hepsini (93 bin dolar) ve Walker’ın karısını alarak kaçar. Ama ağır yaraladığı Walker ölmez ve iyileşince şehre geri döner. Duygularını tamamen yitirmiş gibidir ve kendisine bunu yapanların ve hatta onların patronlarının da peşine düşer. Boorman elindeki hikayenin pulp bir romana ait olduğunun bilincindedir. Hikayeyi San Francisco-Alcatraz-Los Angeles üçgenine sıkıştırır. Walker’ın kendisinden çalınan 93 bin doları ısrarla her karşılaştığından isteyip durmasını belki de fazla mizahi bulduğundan azaltır. Daha önce Don Siegel’ın “Ölüm

Saçanlar” (The Killers; 1964) adlı filminde soğukkanlı kiralık katil rolünde başarılı performansıyla göz dolduran Lee Marvin’i ve yine o filmde dikkat çeken, seksi aktris Angie Dickinson’ı ve hain arkadaş Reese rolü için de John Vernon’ı alarak çok doğru bir casting yapar. Boorman’ın hikayeye yaklaşımı tipik bir intikam filmi ritminden uzaktır. Walker’ın melankolik takıldığı, az ama öz konuştuğu sahneler onu bir nevi ‘hayalet’ yapar. Lee Marvin, yüzünde pek az mimikle Walker’ı canlandırır. Daha filmin açılışında hikayenin ortasından dalmış gibidir Boorman. Kalabalık bir partide iki samimi arkadaşın, Walker ve ona kazık atan Reese’in uzun bir aradan sonra karşılaşması ilginç bir aksiyon içerir. Reese, Walker’a planladığı soyguna iştirak etmesi için onu yere yuvarlayarak üstüne çullanır ve yalvarır. Boorman bu sahneyi filmde sık sık karşımıza çıkarır. Riyakarlığın o iğrenç yüzünü bize ve kahramanına sık sık hatırlatır. Jenerik sonrasında gördüklerimiz aralara serpiştirilen kesik flashbacklerle belki de ölmek üzere olan bir adamın beyninin çalışma sistemini adeta taklit eder. Walker’ın ölümden dönüşü yarı-gerçekçi bir üslupla ele alınır. Bu üslup bütün olan bitenin Walker'ın ölmeden önce intikamını hayal ettiği şeklinde yorumlanabilir. Walker film boyunca birçok cansız nesneye zarar verir (bir yatağa ateş eder, bir araba parçalar, bir dürbün kırar vs...) ama düşmanlarını dolaylı yollarla öldürür. İntikamının ilk ayağında uzun bir koridorda hızlı ve kararlı adımlarla yürüdüğünü görürüz. Derin perspektifli bu sahneler filmde zaman zaman karşımıza çıkar. Boorman’ın trajik kahramanını bir borunun içinde ilerliyor gibi gösterir. Bazı sahnelerde geniş açılı lenslerle

onu yalnız göstermeyi de ihmal etmez. Uzun koridor sahnesinde müzik yoktur. Sadece Walker’ın ayakkabılarının sert zemine sertçe basarken çıkardığı sesler vardır. Bu sesler bir duvar saatinden gelen ‘tik-tak-tik-tak’ seslerine dönüşür sanki. Ya intikam saatinin sesleridir bunlar ya da bir gerisayımın hatırlatması... Walker’ın vicdan azabı çeken ve Reese tarafından da terk edilmiş karısı Lynne'in evinde geçirdiği zaman rüya gibidir... Boorman’ın bu sahnelerdeki zaman atlamaları ise büyüleyici bir uyumla gerçekleşir. Lynne’i canlandıran Sharon Acker’ın masum ve bebeksi güzelliği ise akıllara kazınır. Lynne’in kız kardeşi Chris rolünde Angie Dickinson, soğuk ama seksi bir etkiyle hikayeye dahil olur. Walker’a intikamında yardımcı olan iki kişiden biridir. Walker’ın vicdanını ve sağduyusunu da temsil eder. Bir sahne hariç sapsarı elbiseler giyen (güneş, umut, kurtuluş...) Chris, mavi tonlarda elbiselerle (hüzün, keder, pişmanlık...) gördüğümüz kız kardeşi Lynne’den farklıdır. Ondan daha güçlü ve kararlı bir kadındır. “Dönüşü Olmayan Yol”, sinema tarihine trajik bir intikamcı imajı daha sunan ve Lee Marvin’i ‘cool’ kavramı içine sokan, son derece stil sahibi, karizmatik bir filmdir... “The Hunter” romanı sonradan iki kez daha sinemaya uyarlandı. Ringo Lam’in iyice aksiyona gömdüğü ama yine de seyri zevkli olan “Full Contact” adlı uyarlamasında Walker'ı Chow Yun-Fat canlandırdı. Brian Helgeland’ın yazıp yönettiği şiddet dozu yüksek ve mizahi bir yaklaşımla ele aldığı “Gününü Göreceksin” (Payback) adlı uyarlamada ise rolü Mel Gibson üstlendi. k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

21


Esrar Perdesi BURÇİN S. YALÇIN (Torn CurtaIn, 1966)

BURJUVAZİNİN GİZLİ ÇEKİCİLİĞİ Cannes Film Festivali, bu yıl tarihinin en sade haftalarından birini geçirdi. 2010 ayrıca festivalin programının da en çok taşlandığı yıl olabilir. Buyrun tantanadan uzakta bir yıl geçiren 63. Cannes Film Festivali’ne... 22

arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010


28 May覺s - 03 Haziran 2010 / arkapencere

23


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Ü

Festivalin dillere destan kırmızı halı seremonisi...

nlü Fransız yönetmen Jean Cocteau zamanında Cannes Film Festivali’ni şöyle tanımlamış: “Festival, eğer insanlar birbirleriyle doğrudan temasa geçebilse ve aynı dili konuşabilseler dünyanın nasıl bir yer olabileceğine dair apolitik bir tarafsız bölge, dünyanın bir mikrokozmosu.” Bu tanım her film festivali için geçerli olabilir ama galiba en çok Cannes için geçerli. Her yıl bu ‘tarafsız bölge’de, bu ‘dünyanın mikrokozmosu’nda 80’i aşkın ülkeden binlerce insan buluşuyor. Aralarında geçen muhabbete sağırlar diyaloğu diyen çıkabilir, kakofoni diyen çıkabilir, kuru gürültü diyen çıkabilir... Ya da Arka Pencere’nin 29’uncu sayısında Trendeki Yabancı isimli köşesinde Tunca Arslan’ın Paulo Coelho’dan aktardığı gibi, festivali ‘aşağılık yaratıkların toplandığı bir yığın’a benzetenler de... Gene de bu, binlerce insanın her sene çöpteki pastaya üşüşen sinekler gibi Cannes’a üşüşmesine, festivalin tüm bu katılımcılara hiyerarşik bir paye biçmesine gönüllü bir rıza göstermesine engel olmuyor. Nedeni, Cannes’ın öteden beri bir ticari kudretinin olması... Bu kudretini de yıllarca biriktirdiği kırmızı halısı, plajdaki çıplakları (uzun bir süredir yoklar!), jüri başkanları, Altın Palmiye’si, elbette Film Market’i ve her sene biraz daha zenginleşen yan bölümlerinden (son eklenenlerden biri 2000 yılında genç sinemacıları teşvik amaçlı kurulan Cinéfondation) alması.

A Kalabalık kitleler bir ünlü görebilmek için saatlerce güneş altında bekliyor. Altın Palmiye kazanan Taylandlı yönetmen, ödülünü Charlotte Gainsbourg'dan aldı.

slında Cannes yıllardır kıyasıya eleştiriliyor. Festivale her sene akredite olan kimi gazeteciler Cannes’ın aldığı halden dolayı homurdanıyorlar. Festivalin ‘yeni sinemacıları yüreklendiren’ idealist ruhunu nicedir yitirdiğinden dem vuruyorlar. Haklı da olabilirler. Yalnızca bu sene Altın Palmiye için yarışan filmlerin niteliği etrafında kopan fırtınaya dikkatle kulak kabartınca bunun nedenini anlamak zor değil. Aslında baktığınızda, Mike Leigh, Alejandro González Iñárritu, Abbas Kiarostami, Bertrand Tavernier, Takeshi Kitano, Ken Loach, Nikita Mikhalkov gibi, ustalıkları daha önce tescillenmiş yönetmenlerin filmleri bu yılki yarışmanın ağır toplarıydı. Ama işte zaten eleştirilerin yumrukları da Cannes’ın programındaki bu yumuşak karna indiriliyordu: Yarışma filmlerinin neredeyse yarısının sorgusuz sualsiz bu ustalara ayrılması festivali ‘keşfe açık’ olmaktan çıkarıyordu. Tamam, bazı


yönetmenlerin Cannes yöneticileri nezdinde kredileri sonsuz olabilir, ama nihayetinde bu yönetmenlerin filmlerinin de sıradanlıkla malul olabileceği akla gelmeli. Sırf Takeshi Kitano çekti diye kimilerine göre bu seneki yarışmanın yüz karalarından “Autoreiji”nin (Öfke) programa dahil edilmesi gibi. İşte bu sene bu tip örneklerin sayısı öylesine dayanılmaz derecede artmıştı ki, Festival’in artık film seçiminde ‘hatır gönül’ ilişkilerinden vazgeçmesi gerektiği sağır sultanın da duyacağı yükseklikte dillendirilir olmuştu. Neyse ki, Tim Burton başkanlığındaki jüri bu ‘usta’ işi filmlerin pek azını, o da ancak gerçekten hak ettikleri dallarda taltif etti. Gene de, züğürt tesellisiyse züğürt tesellisi, hiç değilse ödüller sonuç itibariyle ‘keşfe açık’ sinemalara gitti: Altın Palmiye kazanan Tayland filmi “Lung Boonmee Raluek Chat” (Geçmiş Yaşamlarını Hatırlayabilen Amcam Boonmee) tam da böyle bir filmdi. Gerçi meraklısının (bu arada İstanbul Film Festivali izleyicisinin de) önceki filmleriyle epey bir zaman önce çoktan keşfettiği bu genç usta artık bu Altın Palmiye’yle dünya sinemasının radarına da girmiş oldu. İzleyen yıllarda Cannes nezdinde artık sonsuz bir kredisi olacak ve herkes bu sinemada daha büyük kerametler arayacak.

C

annes’a daha önce 2003’te gitmiştim. Gus Van Sant’in “Fil”le Altın Palmiye’yi, Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”la Büyük Jüri Ödülü’nü (festivalin en önemli ikinci ödülü) ve Muzaffer Özdemir ile -toprağı bol olsun- Mehmet Emin Toprak’ın da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıkları yıl... O seneki yarışmaya bakıyorum da, yine bazısı yuhalanan filmler vardı (bkz. Vincent Gallo’nun “The Brown Bunny”si) ama en azından çevresinde tartışma yaratan film sayısı herhalde bu seneki festivali ikiye katlar: Babenco’nun “Carandiru”su, von Trier’in “Dogville”i, Eastwood’un “Gizemli Nehir”i (Mystic River), Sokurov’un “Baba Ve Oğul”u (Otets I Syn), Makhmalbaf’ın kızı Samira’nın “Öğleden Sonra Beşte”si (Panj E Asr), Ozon’un “Havuz”u (Swimming Pool), Greenaway’in “Tulse Luper’in Çantaları, I. Bölüm: Moab Öyküsü” (The Tulse Luper Suitcases, Part 1: Moab Story)... Bunların yanına “The Brown Bunny” ile “Uzak”ı da eklediniz mi, ortaya her biri kendi çapında provokatif bir liste çıkıyor. Bilen bilir, Cannes ‘pazar odaklı’ bir festival. Anlayacağınız, bu festivalin varoluş nedeni dünyanın dört bir yanından gelen filmlerin ticari olarak pazarlanması. Bütün o kırmızı halı seremonilerini, Altın

Palmiye’yi falan şöyle bir silkelediğinizde, elinize Festival Sarayı’nın (Palais de Festival) en alt katındaki uçsuz bucaksız Market bölümü ve plajın hemen yanında tepelerinde o ülkeye ait bayrakların dalgalandığı ülke standları düşüyor. Buralar için sektörün alışveriş merkezi diyebiliriz. Bu demek değil ki, Cannes yalnızca ensesi kalın sektör kodamanlarına hitap ediyor. Ve gene bu demek değil ki, bu festival salt ‘tecimsel’ amaçlı. Sadece temeli bu, yani dünyanın dört bir yanından onca gazetecinin oraya davet edilmesi bile tanıtım amaçlı. O gazeteciler ülkelerine hararetle izledikleri filmlerden bahsedecekler ki, bu filmleri o ülkelerde de alacak birileri çıksın! Aynı şekilde, onlarca (çoğu genç) yönetmen ve yapımcı atölyeler, toplantılar, kokteyller ve dillere destan (her biri diğerinin karbon kopyası) partilerde boy gösterirken tek bir şeyi hedefliyor: Projesine para bulmak... Lakin herkesin vakti kıymetli, haliyle karşınızdakinde sizi dinleyecek kadar sabır bulmak büyük lüks. İşte Coelho’nun festivali ‘aşağılık yaratıkların toplandığı bir yığın’a benzettiği nokta da muhtemelen burası. Ve işte festivalin ‘sanat’ yönünü tırpanlayıp ‘ticaret’ kısmını cilaladığına dair eleştirilerin k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

25


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

getirildiği yer de burası. Gelgelelim, bu noktada festivalin biraz günahını aldıklarını da söylemek gerek. Cannes Film Festivali hep bu olageldi, sadece dünya sinemasının yaşadığı kan kaybı her sene festivalden de bir şeyler alıp götürüyor, o kadar. Programlarına biraz daha titizlenmeleri ise kaçınılmaz. Ayrıca, Cannes’ın dört bir yanında aynı anda onlarca sinemada oynayan iri olmasa da ufak pek çok filme sinefillerin de özel bir akreditasyon sonucunda girebiliyor olduğunu bilmek, belki yüreğinizi ferahlatabilir. Kısacası, Cannes sizi de unutmuş değil! Sadece oradaki kast (pardon 'badge') sisteminin en altındasınız, unutmayın!

Javier Bardem "Biutiful"daki (Güzel) performansıyla en iyi erkek oyuncu seçildi.

Kiarostami'nin "Copie Conforme"sindeki (Onaylanmış Kopya) Binoche da en iyi kadın oyuncu seçildi. En iyi yönetmen ödülünün sahibi "Tournée"yle (Turne) Mathieu Amalric oldu.

B

u seneki 63’üncü festival Cannes tarihinin en siliği olabilir. Dünya sinemasının Kabe’sine (gerçekten de Festival Sarayı her gün en az yedi kez tavaf ediliyor) gidip hacı olunca, insan ister istemez ‘üstün’ veya ‘aşkın’ sinema örnekleri görmeyi bekliyor. Kendi adıma, buna en yakın iki filmi bana bu yıl Woody Allen ve Iñárritu verdi. Allen yeniden Londra’ya dönmüş. “You Will Meet A Tall Dark Stranger” ile, “Scoop”u dışarıda bırakırsak, orada çektiği “Maç Sayısı” (Match Point) ve “Cassandra’nın Rüyası”nın (Cassandra’s Dream) sularına dönüyor: Çıkışı olmayan ilişkiler, paranın ve sınıfsal farklılıkların bireyin kaderine hükmettiği, mutsuz, çatırdayan evliliklerin dört bir yanda cirit attığı bir sosyal yapı... Bir dolu Allen’ca mutsuzluk nedeni... Kariyerinin bu son demlerinde Londra’ya açtığı bu kasvetli parantez büyük olasılıkla ileride sinema tarihçilerince özel bir analize tâbi tutulacaktır. Yaşlı Kıta Iñárritu’yu da cezbetmiş. İlginçtir, Allen’ın birkaç yıl önce “Barselona, Barselona”da (Vicky Cristina Barcelona) adeta bir güzelleme çektiği kente Meksikalı bir de onun penceresinden bakmamızı istemiş. Javier Bardem’in (haklı bir en iyi erkek oyuncu ödülü gitti) oynadığı “Biutiful”, adı güzel kendi güzel bu kentin turistik cilasını kazıyınca ortaya çıkan kiri, pası, irini teşhir ediyor. Kim ne derse desin, Cannes Film Festivali daha uzun yıllar dünya sinema endüstrisinin 1 numaralı cazibe merkezi olmaya devam edecek gibi görünüyor. Festival Sarayı’nın çevresine üşüşenler gözünüze ister sinek gibi görünsün, ister hacı, ister ‘aşağılık yaratıkların toplandığı bir yığın’, gerçek bu.


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

GREASE 1-2

G

rease”de her dönemin gençlerini yakalayan bir şey var. Bu sadece ‘nostalji’ olsaydı, 2010’un İstanbul’unda hâlâ sahnede “Grease”i izlemek için insanlar bilet kuyruğuna girmezlerdi. Hele hâlâ izlendiğinde aynı keyifi veren başarılı bir film uyarlaması varken... 1970’lerde çekilen ilk film 1950’lerde geçen müzikalin dönemini aynen korumuş. 1970’lerin başında ilk kez sahnelenen müzikal, 50’lerin nostaljisini lisedeki son yılını yaşayan bir avuç gencin flört ilişkileri üzerinden yapan; neşeli bir hikayeyi akılda kalıcı, sempatik melodili özgün besteler ve 50’lerin popüler rock’n roll şarkıları eşliğinde sunmaktadır. Basit hikayesinin özü, flörte ilgi duyan herkes için cazip bir 'kanca' içerir. Sandy ve Danny yaz tatilinde tanışmış, güzel ve masum bir yaz aşkı yaşamışlardır. Okul başladığında Sandy’nin transfer olduğu yeni okulu Danny’ninkiyle aynıdır: tipik bir Amerikan lisesi olan Rydell Lisesi. Danny yaşadığı duygusal ilişkiyi kurucularından olduğu T-Birds çetesinin diğer elemanlarına 'çaktırmamaya' çalışır. Arkadaşlarına, her sert erkek gibi (!) duygusallığa pabuç bırakmayıp Sandy ile sadece fiziksel bir ilişki yaşadığını söyleyen Danny, Sandy ile arasını bozar tabi ki. Gelgelim, Sandy’nin bir anda dahil olduğu Pink Ladies adlı kız çetesi de bu ilişkiye burunlarını sokunca yanlış anlamalar, küçük ayrılıklar, neşeli buluşmalar ve hepimizin lise yıllarında yaşadığı bütün o aşk heyecanları birbirini takip eder. Böylesi bir hikayeyi taşıyacak doğru bir kadroyu içinde barındırmayı bilmişti 1978 yapımı film. Bu filme kadar sinemada herhangi bir varlık gösteremeyen TV yönetmeni Randal Kleiser’in filmi her ne kadar belli bir gücü olan ‘garanti kaynak’a sırtını dayıyor olsa da “Saturday Night Fever”ın ümitsiz melankolisinden hemen çıkmış, nasıl da güzel dansedebildiğini de tüm dünyaya ilan etmiş John Travolta ile İngiliz asıllı, güzel, çıtıpıtı bir folk şarkıcısı olan (bu filmden sonra pop söylemeye başladı) Olivia Newton John gibi bir ikili yaratmak, başarının garantisini ikiye katlamıştı.

Müzikalde olduğu gibi filmde de arkadaşlıkların sınandığı durumlarda yaşanan komik vakalar, kadın-erkek ilişkilerini maskelerle yürütmenin ne kadar aldatıcı olduğunu gösteren küçük karışıklıkları izliyoruz. Bunun yanında güzel müziklerle ve komik gag’lerle süslü bir dans yarışması, heyecanlı bir araba yarışı, güzel kızlar, 50’lere uygun olarak üstü örtülü ama bir yandan da finalinde kadının kendi cinsiyetini (erkekler üzerindeki gücünü) keşfettiği cinsellik hâlâ son derece eğlenceli ve her izlediğinde belli bir seyir keyfini illa ki veren taş gibi bir kült filmdir "Grease". Bugünden bakınca ‘nostaljik bir saflık’ı bize hatırlattığı için sevildiği söylenen film, aslında sinematografik olarak da ‘hatasız’ çekilmiş bir filmdir. Olivia Newton John’un seslendirdiği “Hopelessly Devoted To You”, Travolta’nın sesinden hayat bulan “Sandy” ve ikiliyi gerçek hayatta da birbirlerine aşık eden “You’re The One That I Want” gibi ölümsüz şarkılar da bugün hâlâ zevkle dinlenir. Filmin büyük başarısı, başardığı herşeyi yerle yeksan eden bir devam filminin de çıkmasına neden oldu. “Grease 2” bir tanesi bile bugünlere kalamamış şarkılarla dolu, ilkinin hikayesini aklınca tersten okuyup farklı olmaya çalışan zorlama hikayesiyle, ilkinin aksine bir türlü çekici olamayan dans ve müzikal sahneleriyle hiç ilgi görmeyen bir yapım oldu. Eski filmin ana kadrosundan kimseyi tutamayan yapımcılar Rydell Lisesi’nin birkaç öğretmeni ve ilk filmde de hafiften itici bulunan Frenchy karakterini koruyabilmişler sadece. Bugün “Grease 2”yi çekici kılan tek şey, filmin esas oğlanını temsil eden ve Rydell Lisesi’ne İngiltere’den gelen ‘inek öğrenci’ Michael’ın (bu filmden sonra kariyeri biten genç oyuncu Maxwell Caulfield) karşısına çıkan Pink Ladies’in yeni lideri Stephanie’yi canlandıran Michelle Pfeiffer’ın varlığı. Pfeiffer’ın taze güzelliği ve dikkat çekici performansı filmin tek önemli ‘değer’i hâlâ...

Yardımcı rollerde Stockard Channing ve Jeff Conaway’in uyumlu performansları da göz dolduruyor... Fazlalık gibi duran ve karikatür bir karakter olan Frenchy’nin varlığı kimi zaman rahatsız ediyor!

YÖNETMENLER Randal Kleiser (1), Patricia Birch (2) OYUNCULAR Olivia Newton John, John Travolta, Stockard Channing; Michelle Pfeiffer, Maxwell Caulfield YAPIM/SÜRE 1978-1982 ABD, 110 dk.-115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon

30 küsur yıl sonra bile bugünün genç kuşağını yakalayabilen filmi bizim çocuklarımız da zevkle izleyecek anlaşılan... k 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere

29


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

ŞANGAYLI KADIN ORİJİNAL ADI The Lady From Shanghai YÖNETMEN Orson Welles OYUNCULAR Orson Welles, Rita Hayworth, Everett Sloane, Glenn Anders, Erskine Sanford YAPIM/SÜRE 1947 ABD, 84 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.33:1, 1.0 DD Mono İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon

Absürd, sürreel, kara filmden çok kara mizaha yakın bir şaheser. k 30 arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010

O

RSON WELLES, "YURTTAŞ KANE"DEN SONRA BİR DAHA ASLA İSTEDİĞİ filmi istediği gibi çekememiş bir yönetmen. Karşılığında işi iyice abartıya, groteske vurup ortaya garip ama tutarlı bir filmler dizisi bırakmış. “Muhteşem Ambersonlar”dan başlayıp “Bitmeyen Balayı”na kadar sürecek ve yönetmenin Hollywood’u terk edip Avrupa’ya gidişiyle neticelenecek bir proses bu. “Şangaylı Kadın” da bu tuhaf sinemanın başyapıtlarından. “Şangaylı Kadın”, bir kara film olma iddiası taşıyor. Fakat Welles, kara mizah yapıyor düpedüz. Başroldeki Michael ve Elsa dışında ‘normal’ bir adam yok filmde! Değneklerle yürüyen ve zenginliğini herkese onaylatma ihtiyacı hisseden ceza avukatı, avukatın homoerotik bir enerji saçan entrikacı garip yardımcısı, filmin sonundaki muhteşem mahkeme sahnesine damga vuran komik hakim gibi karakterler aracılığıyla Orson Welles, kara film dünyasının absürd ve gülünç çürümüşlüğünün altını çiziyor. Filmin aşırı girift, durmaksızın yön değiştiren

entrikası, Welles’in aşırılıklardan doğan gülmeceyi vurgulamasına izin veriyor. Mahkeme sahnesindeki ironi ve fars neredeyse Brecht’e yakınsıyor. Durmadan gülen jüri üyeleriyle, tıksıran, kahkaha patlatan şaşkın hakimle, tanık sandalyesine oturduktan sonra kendi kendini sorgulama izni isteyen ve bunu olabilecek en absürd şekilde gerçekleştiren avukatla Welles, mahkeme kavramıyla dalgasını geçiyor. Filmin emsalsiz sürreellikteki sonunda, lunaparktaki aynalarda kimin kime ateş ettiği belli olmuyor giderek. Aynalar parçalanırken avukat, karısına “Şimdi seni vurursam kendimi de vurmuş olacağım” diyerek aynadaki aksine ateş ediyor. Deneyselliği ve tuhaflığıyla dönüp dönüp kendini vuran Welles sineması açısından anlamlı bir cümle!

Erkek gücünün doğasını bir üstünlüğe, mesela paraya, rütbeye, silaha bağladığı monologla ‘deşifre’ yeteneğini gösteriyor Welles. Welles tiyatrosunun vefalı aktörlerinden bir türlü vazgeçememiş. Onlar da sinema oyunculuğunda tökezlemişler hep.


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

AY ÇARPMASI ORİJİNAL ADI Moonstruck YÖNETMEN Norman Jewison OYUNCULAR Cher, Nicolas Cage, Olympia Dukakis, Vincent Gardenia, Danny Aiello YAPIM/SÜRE 1987 ABD, 98 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon

Cher’i aktris olarak da yıldızlaştıran bir ‘kadın özgürlüğü’ manisfestosu.

Ü

çlü aşk hikayelerinin en keyifli yansımalarından biridir “Ay Çarpması”. Dul bir kadının, nişanlısı ve onun genç kardeşi arasında yaşadığı ikilemin resmini çizen yapım, bir yandan ‘kadın’ın yasak aşkla yaşadığı imtihanı gözler önüne sererken, öte yandan ‘yaş farkı’nın aşkta bir engel olup olmadığı üzerine etkili tespitler yapıyor. Cher’in kendisine Oscar getiren kompozisyonu, haliyle bu çalışmanın merkezini oluşturuyor. Aktris, çelişkilerle dolu olmasına karşın ‘güçlü’ kalmayı da başaran karakterine derinlik katma konusunda son derece ‘dolgun’ bir performans sergiliyor. Nicolas Cage ve Danny Aiello da ‘aynı kadına âşık olan kardeşler’de karakterlerinin motivasyonunu güçlendiren bir ruh hali içinde görünüyorlar. Ama filmin oyuncu kadrosunun Cher’le birlikte yıldızı, ‘anne’ kompozisyonunda harikalar yaratan Olympia Dukakis. Erkeklere dair ‘özlü sözler’ sarf eden karakterinin kızıyla olan ilişkisine bambaşka bir boyut katan Dukakis, hikayenin çözülmesi için de

kilit önem taşıyan anneyi olduğundan daha çok öne çıkarıyor performansıyla. John Patrick Shanley imzalı Oscar’lı senaryosu, “Ay Çarpması”nı bir ‘kadın özgürlüğü’ manifestosuna da çeviriyor bir bakıma. Baş karakterin çevresel faktörlerle kuşatılmış görüntüsü, onun ‘zincirlerini kırma’ hamleleriyle yönünü farklı bir açıya çeviriyor, karakteri ‘tabu deviren’e dönüştürüyor. İtalyan kökenli Amerikalı bir ailenin olanca muhafazakarlığı, onun ‘kendisi için yaşama’ içgüdüsünü açığa çıkarmasıyla bir anda darmadağın oluyor. Sonuçta bir romantik komedi olmasına karşın, elindeki verileri son derece efektif değerlendirerek derinleşen bir film “Ay Çarpması”. Güldürüyor, eğlendiriyor ama baş karakterin dramı konusunda da sağlam ipuçları vermeyi ihmal etmiyor.

Karakterlerin ‘emekçi’ olması, onların sınıfsal özelliklerini de hikayeye yedirme konusunda etkin bir rol üstleniyor. Nicolas Cage, iyi olmasına iyi ama çevresindeki mükemmel performansların gerisinde kalıyor. 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 / arkapencere k

31


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

NİNJA’NIN İNTİKAMI KAN ARZUSU Orijinal Adı Ninja Assassin YÖNETMEN James McTeigue YAPIM/SÜRE 2009 ABD-Almanya, 95 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

Orijinal Adı Bakjwi YÖNETMEN Park Chan-Wook YAPIM/SÜRE 2009 Güney Kore, 95 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 2.0 DD Korece ve Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

W

G

KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ Orijinal Adı Capitalism: A Love Story YÖNETMEN Michael Moore YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 127 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET r Film

achowskI Kardeşler’in ‘tetikçi’ yönetmeni James McTeigue, basbayağı görmezden gelinmiş “V For Vendetta”nın akabinde yine seleflerinin kanatları altında bir dövüş sanatları filmine imza atıyor. Ne yazık ki “Ninja’nın İntikamı” bir dönem televizyonlarımızda geceyarılarımızın suçlu zevki olan Don ‘The Dragon’ Wilson veya Michael Dudikoff’lu ‘dövüş’ filmlerinin ‘sıcaklığından’ bile uzakta. Bir kere buradaki ‘şarkıcıdan bozma’ aktör Güney Koreli Rain onların karizmalarının yanına dahi yaklaşamıyor. Dahası, belki de savunma sanatları eğitimi olmadığı ve altı aylık ‘hızlandırılmış’ bir kursla bu filmin başrol koltuğuna oturtulduğu için, bütün dövüş sahneleri tatminkar olmaktan uzak. Nedeni, aktörün bu noksanlığının hızlı kurgu numaralarıyla örtbas edilmeye çalışılması. Neredeyse tek bir dövüş anı yok ki, keyifle neler olup bittiğini anlayabilesiniz! Dijital kan kullanımının bir filmi nasıl alaşağı edebileceğine dair bir örnek arıyorsanız, bundan iyisini bulamazsınız. Yönetmen McTeigue kandan sakınmayarak cesur bir hamle yapıyor ama ‘babadan kalma’ yöntemlere değil, tümüyle dijital yaratılmış kana başvurarak elindeki Katana’yla bindiği dalı kesiyor! Burçin S. Yalçın

üney Kore’nin yeni vampir dalgasına katkısı özellikle festival çevrelerinde beğeniyle karşılanmıştı. Özellikle intikam üçlemesinin en iyi filmi olan "İhtiyar Delikanlı" (Oldboy) ile yoğun bir hayran kitlesi edinen Park Chan-Wook'un filmi, Kore sinemasını bariz biçimde çekici kılan tüm özelliklere sahip. Yani yüzü batıya dönük bir vampir filmi, ama beri yandan fazlasıyla doğulu da... Örneğin, aslında süper kahraman filmlerine ait olup da pek dile getirilmeyen ama herkesin çok iyi bildiği şu altın kaidenin vampir mitolojisindeki çeşitlemesini kullanıyor. “Büyük güç sorumluluk ister,” diyen bu kuralın vampir mitolojisindeki izdüşümünde iyi kalpli insanlar gereksiz cinayetlerden kaçınan ve yine de yaşamını sürdürmeye çalışan iyi vampirlere dönüşürken, kötü kalpli insanlar (ya da içlerinde büyük bir öfke saklayanlar) canavarlara dönüşürler. Vampir edebiyatında çokça işlenmişse de sinemada pek fazla örneği yoktur. “Kan Arzusu” öncelikle işte batıdan aldığı bu temayı kullandığı için belli bir süre ilginç olabiliyor. Uzakdoğu kültürünün bastırılmış cinselliğiyle de epey uzun süre oynuyor, hatta sinemanın en korkunç annesini bile yaratıyor. Kerem Sanatel

Esmer tenli İngiliz aktris Naomie Harris filmin izlenmeye değer nadir unsurlarından.

Bembeyaz apartman dairesi tuhaf bir klostrofobi duygusu veriyor .

Filmin Roma İmparatorluğu’yla günümüzdeki Amerika arasında paralellikler bulması müthiş.

Yıllar önce “Snow Falling On Cedars” ile keşfettiğimiz Rick Yune 11 yılda bir arpa boyu yol alamamış!

Yeni vampir dalgasının duygusal vampir saçmalığına o da düşüyor.

Moore, aklına esen her yere girip herkesten görüş alma konusundaki ısrarcı provokatif tavrını dizginlemeli.

32 arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 k

K

imileri ona gülüp geçiyor ama Michael Moore sadece Amerika’ya değil, her ülkeye, hatta abartalım, her eve lazım bir adam. Filmlerinde Amerikan toplumundaki kimi arızaları tespit edip tam da sokaktaki Amerikalının anlayabileceği basitlikte ve yalınlıkta sorular ortaya atıyor bu adam: “Benim Cici Silahım”da (Bowling For Columbine) “Ateşli silahlardan doğan ölümlerde ABD olarak neden dünyanın geri kalanından bilmemkaç kat öndeyiz?”, “Fahrenheit 9/11”de “Bush yönetimi 11 Eylül saldırılarını bir korku imparatorluğu yaratmak için mi kullandı?”, “Sicko”da “İyiliği ve yardımseverliği şiar edindiğini iddia eden bu ulus nasıl oldu da bu kadar gaddarca bir sağlık sistemine tamah eder hale geldi?”... “Kapitalizm”de ise “Sicko”daki sorusunu daha geniş ele alma fırsatı buluyor: “Nasıl oluyor da içinde bulunduğumuz sistem hepimizi gözü dönmüş yaratıklara çeviriyor?” Moore’un deyişiyle “alan ve veren, ama daha ziyade alan” bir sistem olan kapitalizmin insan ruhunda yarattığı tahribata 2008’de patlak veren kriz üzerinden bakıyor film. Ve en az önceki Moore filmleri kadar başarılı bir neticeye ulaşıyor. Burçin S. Yalçın


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - The Swimmer Frank Perry’nin 1968 yapımı başyapıtı “Aşıklar” (The Swimmer), Burt Lancaster’ı havuzdan havuza yüzdürürken bu serüveni ‘hayat dersi’ne dönüştüren efsaneleşmiş bir film. John Cheever’ın New Yorker’da yayımlanmış 'ses getiren' hikayesinden uyarlanan yapım, sinema tarihinde benzerine rastlanması mümkün görünmeyen çalışmalardan.

3 - The American Çektiği videokliplerle kendine müzik piyasasında belli bir ün kazandırdıktan sonra ilk uzun metrajlı filmi “Kontrol”le (Control) namını yürüten Anton Corbijn, şimdi de George Clooney’li ‘suikastçı’ filmi “The American”la sinema gündemini zorlamaya çalışacak. Filmin ABD gösterim tarihi 1 Eylül, bize de gelir diye umuyoruz.

2 - Hayal Perdesi İnternet üzerinden yayın hayatını sürdüren sinema dergisi Hayal Perdesi’nin 16. sayısı, www.hayalperdesi.net adresinde yayında. Kapağa da taşınan ‘sinemada şiddet’ dosyasıyla öne çıkan derginin bu sayısı, Altın Ayı ödüllü yönetmenimiz Semih Kaplanoğlu söyleşisiyle de dikkat çekiyor.

4 - Garbo: Her Story Tunca Arslan, TRENDEKİ YABANCI köşesinde sinemanın efsanelerinden Marilyn Monroe’yu diline doladı bu hafta. En az MM kadar efsaneleşmiş bir başka isim olan Greta Garbo üzerine yazılmış en sağlam biyografilerden birini de biz bu sayfaya taşıyalım dedik. Ne yazık ki

34

arkapencere / 28 Mayıs - 03 Haziran 2010 k

Türkçeye kazandırılmamış olan Antoni Gronowicz imzalı “Garbo: Her Story”, Greta Garbo’nun hikayesini aktrisin gözünden anlatan enfes bir metin. 5 - Cafer Panahi İran sinemasının dünyaya açılan pencerelerinden biri olan Cafer Panahi, bir süredir tutuklu biliyorsunuz. Şimdilerde sinemacının -kefaletle de olsa- serbest kalması yolunda bir umut ışığı belirmiş görünüyor. Sinema dünyasının tepkileri mi bu sonucu doğurdu, yoksa İranlı yetkililer ‘doğru yol’u mu buldular, orasını şimdilik bilemiyoruz...


Hayatta gerçekten sevdiğim tek aktör Cary Grant’tir!

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 31