Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

CHRISTOPHER MCQUARRIE ÇÖZMÜŞ BU İŞİ!

GÖREVİMİZ TEHLİKE 5 YENİ KIZ ARKADAŞIM VICTORIA DARBE MERİH’TEN SALDIRANLAR MARION COTILLARD

31 TEMMUZ - 06 AĞUSTOS 2015 / SAYI: 301


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

#SAVAŞAHAYIR

H

aftanın filmlerinden “Darbe”yi izleyince şu soru akıllara takılıyor ister istemez: “Bugünkü konjonktürde ‘saçma’ değil mi bu filmi gösterime sokmak?” Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti, ‘çözüm’ ve ‘barış’ kavramlarına karşı

‘anlaşılmaz’ (kimi açılardan da gayet net anlaşılır) bir refleks gösteriyorlar içinde yaşadığımız ‘acı dolu’ günlerde. Tam da şu sıralar, Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ‘çözüm için ölümü göze almış’ kahramanlar olarak çizildikleri bir filmin öne sürdüğü argümanların en hafif deyimle ‘taca çıktığı’ ise bir gerçek. Belki de, “Biz çok istedik, çok uğraştık bu süreç için, ama bakın bugün nasıl harcadılar bu çabalarımızı” demek isteniyor. Bilemedik, neresinden baksak ‘soru işaretleri’ çıkıyor karşımıza. Avni Özgürel, “Zincirbozan”dan sonra Türkiye yakın tarihine el atmayı sürdürüyor “Darbe”yle. Ama özellikle burada ‘propaganda’nın ötesine gidemeyen bir söylem söz konusu, tıpkı yakın zamanda izlediğimiz “Kod Adı: K.O.Z.”da olduğu gibi. Recep Tayyip Erdoğan ‘mit’ini coşturup koşturmak amacıyla projelendirildiği açık olan film, gene “Kod Adı: K.O.Z.”daki gibi Cemaat’i ve ‘dış mihraklar’ı hedef tahtasına oturtuyor. İşin asıl ilginç yanı, filmde de söylendiği gibi “Cemaat’in yaptıkları yasal”, yani mücadele ettiği yapının yasa dışı bir şey yapmadığını düşünüyor iktidar. Anlayacağınız, bir miktar ‘kafası

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

karışık’ bir film bu. Zayıf bir sinema ve hiçbir inandırıcılığı olmayan entrikasıyla tel tel dökülüyor. Dizi estetiğinden ödünç alınmış sinematografisiyle bir noktadan sonra da bıktırıyor. Ama bizim asıl meselemiz, filmin iyi ya da kötü çekilmiş olması değil. Orası olur ya da olmaz, her filmde olduğu gibi. Oysa baştaki sorumuza hâlâ bir cevap bulmuş değiliz, ki bizi ilgilendiren de bu. Ayaklarını basacağı zeminin tümüyle altından çekildiği bir gündemde neden böyle bir film gösterime girer? Kimin neyi savunduğunu, ne için mücadele ettiğini ya da ne için mücadele etmediğini net biçimde gördüğümüz şu günlerde hangi amaca hizmet ediyor “Darbe”? Adından başlayarak iktidarın cümlelerini sahiplenen film, ‘algı operasyonu’nun bir parçası mı? “Ne söylersek onu doğru kabul edecekler” mantığının bir uzantısı mı? Türkiye’nin dört bir köşesinin kanla yıkanmaya başladığı bugün, bizler “Savaşa hayır!” diyerek bu resme karşı öfkemizi haykırıyoruz. Savaşın bir araç değil sonuç olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmadan koruyoruz duruşumuzu. Aynı şekilde, barışın da bir araç değil bir sonuç olduğunu biliyoruz, ama bu iki kavramı da ‘araçsallaştıran’ bir anlayış hakim son günlerde. ‘Oy potansiyeli’ olarak görülen kavramların ters tepmesiyse kaçınılmaz, tarih böyle söylüyor çünkü. ‘Acı’yı geride bırakmak isteyen, yeni acılarla yola devam etmek istemeyen halklar var artık; kavgadan gürültüden bıkmış, savaşın kendilerine ve ülkelerine hiçbir şey getirmeyeceğini bilen halklar var. Bu insanların ‘kanla beslenen’ politikalara karşı gösterecekleri refleksi tahmin etmekse güç değil!

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar OLKAN ÖZYURT, ALİ ERCİVAN, HASAN CÖMERT, FIRAT ATAÇ, ŞENAY AYDEMİR, KAAN KARSAN, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Yeni Kız Arkadaşım (Une Nouvelle Amie); Görevimiz Tehlike 5 (Mission: Impossible - Rogue Nation); Victoria; Darbe; While We’re Young; Kahraman Miçolar (Ooops! Noah Is Gone...).

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 CİNNET

Okan Arpaç, “Derin Gırtlak”ın (Deep Throat) pek de şaşırtmayan sansür serüvenini özetliyor.

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Efsane bilimkurgu-korku filmi: “Merih’ten Saldıranlar” (Invasion Of The Body Snatchers)... Okan Arpaç imzasıyla.

24 İTİRAF EDİYORUM

Esin Küçüktepepınar, “Bir Zamanlar New York”un (The Immigrant) yıldızı Marion Cotillard’la söyleşti.

26 AİLE OYUNU

Kara Deniz (Black Sea); Snitch; Benim Şeytan Karım (Home Sweet Hell); Lazarus Etkisi (The Lazarus Effect); Şeytanın Kapısında (Home).

30 GENÇ VE MASUM

Mehmet İrfanoğlu’nun Hisar Kısa Film Seçkisi’ne de giren ‘oyunlu’ Gezi Parkı filmi: “Tabu”... Murat Özer imzasıyla.

32 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla.

04 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015


ONLINE HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

ARKA PENCERE ISSUU UYGULAMASI İLE IPAD, IPHONE VE ANDROID’LERDE

issuu

! Z U R O İY İL B A N U K O E D R E Y R E ARTIK H


Çok Bilen Adam ALİ ERCİVAN The Man Who Knew Too Much (1934) ali.ercivan@gmail.com

HHHH ORİJİNAL ADI Une Nouvelle Amie (The New Girlfriend) YÖNETMEN François Ozon OYUNCULAR Romain Duris, Anaïs Demoustier, Raphaël Personnaz, Isild Le Besco, Aurore Clément YAPIM 2014 Fransa SÜRE 108 dk. DAĞITIM Warner Bros. (Mor Film)

Polisiye ve suç romanları yazmış olan Ruth Rendell’in “Yeni Kız Arkadaş” filmine malzeme olan kitabı, burjuva ahlakıyla başka bir yoldan bayağı uğraşıyor. 06 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

YENİ KIZ ARKADAŞIM F rançoIs Ozon cinsel muhabbetlerde her zaman daha zeki, daha keskin, daha eğlenceli… Kısa filmlerinde ve “SItcom”la başladığı uzun metraj kariyerinde en sivri, en meydan okuyan işleriyle heyecan yarattı hep. Edebiyatla ilişkisiyse biraz gelgitli oldu. “Angel” gibi beklentileri karşılayamamış ilk İngilizce denemesi buna örnek. Fakat ‘Ölüm Üçlemesi’nin ilk filmi “Kumun Altında” (Sous Le Sable) doğrudan uyarlama olmasa da yer yer alıntıladığı Virginia Woolf’un ruhunu perdeye en iyi yansıtan biriydi. 2012 tarihli “Evde” (Dans La Maison) uzun zamandır izlediğimiz en oyuncaklı ve yaratıcı uyarlamalardan biri olabilir. Ozon sadece melodrama fazla meylettiğinde keyif vermedi. Son filmi “Yeni Kız Arkadaş” ise bu sorunu aştığı, ele almayı sevdiği tüm temaları hem melodram hem komedi hem de gizem kalıpları içerisinde eritebildiği şahane bir pota işlevi görmüş. Bu fırsatı da yine bir uyarlamada, Ruth Rendell’in 1985 tarihinde yayımlamış on beş sayfalık aynı adlı kısa öyküsünde bulmuş. Bu yıl mayıs ayında, 85 yaşında vefat etmiş olan İngiliz yazar Rendell’i daha önce “Seremoni” (La Cérémonie) ile Claude Chabrol ve “Çıplak Ten” (Carne Trémula) filmiyle Pedro Almodovar perdeye taşımıştı. Yazarın “Taştan Hüküm” romanı Chabrol’ün elinde burjuva yaşamına okkalı bir tokada dönüşmüştü. Rendell’in “Yeni Kız Arkadaş” filmine malzeme olan kitabı da burjuva ahlakıyla başka bir yoldan bayağı uğraşıyor. Ozon karakterlerinin cinsel kimlikler üzerine ezberlerinin bir bir yıkılışını resmen eğlenerek işliyor perdede. Claire ve Laura ile başlıyor film. Yönetmen önce çocukluktan beri kardeş kadar yakın olmuş iki kızın dostluğunu özetliyor. Laura, David ile evleniyor, Claire de aynı dönemde tanıştığı Gilles ile hayatını birleştiriyor. Mükemmelen gerçekleşmiş heteroseksüel aile portresini yerle bir eden ise ilk bebeğini doğurduktan hemen sonra hastalanan Laura’nın ölümü... David kadar, hatta ondan daha fazla yıkılan ise sanki diğer yarısını kaybeden Claire. Cenazede Laura’nın

çocuğuna ve eşine gözü gibi bakacağını söylese de, onları görmeye bile cesaret edemiyor. Ta ki bir gün Laura’nın evinin önünden geçerken kapıyı tıklatmaya karar verene dek… O kapının diğer tarafında, Claire’i hem David’in hem de Laura’nın bambaşka, hiç bilmediği bir yüzü bekliyor. David aslında trans bir birey. Evlenmeden önce de böyleymiş ve Laura bunu biliyor, kabul de ediyormuş. Anne özlemi çeken bebekleri de Laura’nın kıyafetlerini giymiş olan David’in kucağında huzur bulmuş. Dolayısıyla o dört duvarın arasında David değil o… Claire’in ona vereceği isimle, Virginia artık. Evin sınırları dışına bir kadın olarak çıkma cesaretini henüz bulamamış içinde, erkeklere karşı cinsel ilgisi de yok. Yani Claire’in basitçe gey olarak tanımlayabileceği biri değil. Kocası Gilles’in de söyleyeceği gibi, geyler ve lezbiyenler artık her yerdeler, yani görünürler. Claire gibi son derece steril bir heteroseksüel yaşam süren insanlar için eskisi kadar yabancı tanımlar değil bunlar. Ama David / Virginia hâlâ öyle! Kendini kadın olarak tanımlayan, kadın gibi giyinen ve makyaj yapan ama cinsel yönelimi yine de kadınlara doğru olan bir trans... Claire ilerleyen günlerde yavaş yavaş David’in trans kimliğini kabulleniyorsa, bu biraz da Laura’ya bağlılığından oluyor. Dostunun yokluğundan kaynaklı hissettiği acıyı biraz olsun bastıracak biri var çünkü artık. Ve işte bu noktada, sık sık karşımıza çıkan “Yükseklik Korkusu” (Vertigo) referanslı filmlere bir yenisi daha ekleniyor. (Ozon’un bu filmde ufak bir rolde kendisinin oynaması, filmin Hitchcock-vari içeriğinden herhalde…) Claire, Virginia’yı Laura gibi giydirmeye, ona Laura gibi makyaj yaptırmaya, onu daha da fazla Laura’ya benzetmeye çalışıyor. Virginia da bunun pekala farkında. Buruk bir memnuniyetle teslim ediyor sanki kendini ona... Ancak iş sadece Virginia’yı Laura’nın yerine koymakla bitmiyor ki! Sağlıklı bir kabullenme sayılmaz bu; o olgunlukta değil henüz Claire. Korkular baş gösteriyor zihninde.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

“Yeni Kız Arkadaş”ı bir başyapıta dönüşmekten alıkoyan, belki Ozon’un, elindeki malzemenin tüm uç noktalarına gitmekten geri durması. 08 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

Ya Virginia özgürleştikçe erkeklere de meylederse ve bir gün Claire’in kocasını ayartırsa? Peki cinsiyetler arası sınırlar bu kadar muğlaksa, Claire’in Laura’ya bağlılığı neden özünde cinsel bir çekim olmasın? “Yeni Kız Arkadaş”ı küçük bir başyapıta dönüşmekten alıkoyan, belki Ozon’un elindeki malzemenin tüm uç noktalarına gitmekten geri durması. Misal, bize Gilles’in gece arabayla eve dönerken yol kenarındaki travestilere alıcı gözle baktığını bile gösterdiği halde, adamı Claire ve Virginia arasındaki cinsel tansiyonun ortasına koymuyor bir türlü. David’in erkek kimliğiyle sürdürmek zorunda olduğu gündelik yaşamına da değinmiyor. Meselenin sadece queer tarafıyla ilgileniyor çünkü… Hatta David / Virginia ile de değil, öncelikle Claire’in karakter yolculuğuyla

ilgileniyor. Yine de Claire ve Virginia arasındaki fiziksel yakınlaşmadan kaçmıyor. Bu noktada, Murathan Mungan’ın “Kırk Oda” kitabındaki son öykü, “Aşkın Gözyaşları Ya Da Rapunzel İle Avare” gelebilir akla. Birlikteliklerini toplumsal normlara uydurabileceği yanılgısıyla sevdiği erkeğin ameliyatla kadına dönüşmesini dayatan minibüs şoförü, sonra onu artık sevdiği kişi olmadığı için terk ediyordu öyküde. Filmse mutsuz olmalarını istemediğimiz karakterlerine yepyeni bir aile kurumunun inşası fırsatını tanıyor. Kolaycı ve fazla naif algılanma pahasına…

Romain Duris’nin Virginia’yı hem inandırıcı hem de sevilesi kılan performansı. Filmin biçeminin de içeriği kadar cesur olabilmesini isterdik doğrusu.


ÇOK BİLEN ADAM HASAN CÖMERT The Man Who Knew Too Much (1934) h.k.comert@gmail.com

GÖREVİMİZ TEHLİKE 5 B HHHH

ORİJİNAL ADI Mission: Impossible - Rogue Nation YÖNETMEN Christopher McQuarrie OYUNCULAR Tom Cruise, Rebecca Ferguson, Jeremy Renner, Simon Pegg, Ving Rhames, Sean Harris, Alec Baldwin YAPIM 2015 ABD SÜRE 131 dk. DAĞITIM UIP

CIA’in ağırlıklı bir şekilde hikayeye dahil olmasıyla istihbarat örgütlerinin kirli işleri -cılız da olsasorgulanır hale geliyor. 10 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

eşinci filmin senarist-yönetmeni olarak ChrIstopher McQuarrIe açıklandığında beklentiler biraz düşmüştü açıkçası. “Olağan Şüpheliler” (The Usual Suspects) dışında üst düzey bir senaryosu olmayan, yönetmen olarak da oldukça vasat iki filme, “Silahların Gölgesinde” (The Way Of The Gun) ve “Jack Reacher”a imza atan McQuarrie’nin nasıl bir iş çıkaracağı büyük bir soru işaretiydi. Serinin vasat bölümlerine, John Woo ve J.J. Abrams imzalı ikinci ve üçüncü filme benzemesi ise en kötü senaryoydu. “Görevimiz Tehlike” serisi bir diğer ajan-casus hikayesi olan “Bourne” üçlemesi (Matt Damon’ın oynamadığı filmi seriye dahil etmek zor!) kadar sofistike ve dört başı mamur bir seri sayılmaz belki ama Brian De Palma imzalı ilk film ve Brad Bird’ün yönettiği “Ghost Protocol” sadece serinin değil türün en iyileri arasında rahatlıkla gösterilebilir. Bu yüzden dördüncü film çıtayı yükseltmişken neden daha iyi bir yönetmen seçilmedi sorusu kafamızda dönüyordu. Neyse ki endişelerimiz fazlasıyla yersiz çıktı. “Görevimiz Tehlike 5”te düşman, Ethan Hunt’ın da dahil olduğu IMF’yi bitirmeyi amaçlayan, bütün ülkelerin istihbarat servislerini tehdit eden operasyonlara imza atan Sendika adlı gizli bir örgüt... Cümlenin devamına, yani filmin öyküsünden bahsetmeye gerek yok aslında. Evet, Google’a yazdığınızda bulabileceğiniz bir cümleyle yeri işgal etmek sebeplerden bir tanesi ama kanımca daha da önemlisi, 2015 yılında bir ajan filminin hikayesi değil hikayesini nasıl işlediği asıl merak konusu olan. “Rogue Nation”, “Görevimiz Tehlike” dünyasının olmazsa olmazlarından vazgeçmiyor. Ekibin/Ethan Hunt’ın yalnız bırakılması, hikayenin dünyanın birçok şehrine yayılacak şekilde ilerlemesi, adının hakkını verecek şekilde imkansız görevlerin aşılması, her başarılı

görevin ardından tehlikenin daha da büyümesi, değişen yüzler, adrenalin dolu sahneler... McQuarrie, bütün bunları kurarken yaratıcılığını gösteriyor ve hikaye kusursuza yakın bir şekilde işliyor. Bir yandan Ethan Hunt ve ekibi Sendika’ya ulaşmak isterken diğer taraftan CIA’e karşı var olma ve kendini temize çekme savaşı veriyor. CIA’in ağırlıklı bir şekilde hikayeye dahil olmasıyla istihbarat örgütlerinin kirli işleri -cılız da olsa- sorgulanır hale geliyor. (CIA’in ti’ye alındığı bölümler de cabası.) Hikayenin kötü adamı Lane’in masum insanları öldürdüğü suçlamasına cevap olarak aynı şeyin devletin de yapıyor olduğunu söylemesi -ve bu söylediğinin cevapsız kalması- filmin en çarpıcı repliklerinden biri olarak akılda kalıyor. “Görevimiz Tehlike” serisinin sevdiğimiz özelliklerinden biri, sinema teknolojik açıdan ne


kadar ilerlerse ilerlesin tamamen buna yaslanmaması. Ajanların kullandığı teknoloji geleceğe ayak uydursa da sahneler eski usul aksiyon teknikleriyle tasarlanıp çekiliyor. “Rogue Nation” da bu geleneği sürdürüyor ve ortaya çok iyi fikirler barındıran, çok iyi çekilmiş sahneler çıkıyor. Özellikle de operada ve su altında geçen bölümler yönetimi ve kurgusuyla hayranlık uyandırıyor. Diğer bütün aksiyon sahnelerinde de filmin hiç aksamadığını belirtmek lazım. Aksiyona rağmen hikaye kısmını hiç boşlamıyor McQuarrie. Ritmi her sahnede çok iyi ayarlıyor ve son ana kadar merak unsurunu ayakta tutmayı başarıyor. Filmin en büyük artılarından biri de mizahı. Yarattığı dünyayla dalgasını geçmek konusunda bir hayli hünerli olan “Rogue Nation” açık ara

serinin en eğlenceli filmi. Simon Pegg’in varlığıyla bu tarafını güçlendiren “Ghost Protocol”den sonra mizah dozajı biraz daha artıyor. Bunda Pegg’in rolünün biraz daha artmasının ve iyi diyalog yazımının büyük katkısı var. Oyuncu seçimindeki başarı Pegg’le sınırlı değil. Sean Harris ve Rebecca Ferguson’ın performansları da filmi yukarıya taşıyor. Sonuç iyi. Endişeye mahal yok. Tom Cruise’un bir kez daha yaşlanmadığını kanıtladığı “Rogue Nation”, “Görevimiz Tehlike” dünyasının en iyi parçalarından biri. Altıncı filmi zevkle bekliyoruz.

Ilsa rolündeki Rebecca Ferguson. Yer aldığı her sahneyi izlenilir kılıyor. Bazı sahnelerde diyaloglar gereksiz yere uzuyor.

Yarattığı dünyayla dalgasını geçmek konusunda bir hayli hünerli olan “Rogue Natıon” açık ara serinin en eğlenceli filmi. 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

11


ÇOK BİLEN ADAM FIRAT ATAÇ The Man Who Knew Too Much (1934) firat_atac@hotmail.com

VICTORIA K

aranlık tekno ritimlerinin tesiri altında dans edenlerin arasından sıyrılarak, sadece VIctorIa’ya odaklanarak giriyoruz Berlin’in yeraltı diskosuna. Kendini müziğe kaptırmış yalnız kadının Berlin’deki halet-i ruhiyesi, mekandan çıkmadan önce son içkisini yudumlarken ortaya çıkıyor. Barmene sorduğu ve olumsuz cevap aldığı “sen de içer misin?” sorusu, onun yaşadığı yeni kentle ilişkilenmeye çalışması aslında. Dolayısıyla sabaha karşı kendini sokağa bıraktığında ‘ilk bakışta’ serseri olarak nitelendirilebilecek dört adamla arkadaşlık kurmasının muhtemel inandırıcılık problemlerini, fazla düşünmeden bertaraf edebiliyoruz. İspanya’da yaşadığı hayal kırıklıklarını peyderpey öğreneceğimiz Victoria, çalıştığı kafenin açılış saatine kadar O’na ‘gerçek Berlin’i göstereceklerini’ vaat eden dört adamla takılmaktan mutlu. İlk defa kendini ‘arkadaşlar arasında’ hissediyor. Görece daha sosyal, bir kadına nasıl yaklaşılması gerektiğini bilen, alkolün de tesiriyle sevimliliği katlanan Sonne’yle daha fazlasını da düşünebilir. Bu ‘Berlin’de güzel bir gece’. Karakterlerini, özellikle Victoria ve Sonne’yi iyice tanımamıza yardım eden, neredeyse romantizm sularında gezinen ‘konuşkan’ girizgahından sonra yeni arkadaşların yapması gereken illegal işin gerginliğiyle dikleştiriyoruz konumumuzu. Seyirci olarak hala ‘kaybedecek çok şeyi olabilir’ düşüncesinde olduğunu düşündüğümüz Victoria, bizimle aynı fikirde değil. Film bir soygun gerilimine evrilir, Victoria’nın sabaha karşısı sabaha kavuşurken ‘artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı’nı yavaş yavaş anlıyoruz. Tom Tykwer’in adrenalin bombası “Koş Lola”sının (Lola Rennt) oyuncu kadrosunun parçalarından Sebastian Schipper, “Victoria”nın yönetmen koltuğunda. Lola’nın Victoria üzerindeki bariz etkisini tamamen farklı bir sinemasal tercihle peliküle aktarmayı seçen Schipper’in, koskoca bir 140 dakikayı tek plan olarak çektiği hepinizin malumu. Son yıllarda çokça tercih edilmeye başlanan, hakkı verildiğinde mutluluktan, stilize olmaya

çalışmanın zorlamasını hissettirdiğinde mutsuzluktan gözleri yaşartan uzun planların, “Birdman” gibi ödül avcısı bir filmle ‘başarı tescili’ aldığını düşünmek mümkün. “Birdman”i “Ölüm Kararı” (Rope) ile, “Victoria”yı “Birdman” ile karşılaştırmak bazı kesimler için kaçınılmaz bir döngünün de başlangıcı olabilir ancak karşımızdaki filmi sadece teknikle değil, deneyim ve hislerin etkisiyle okumak gerek... Öncüllerinin aksine mekan konusunda kısıtlamaya gitmeyen, Berlin’i karış karış dolaşan Victoria, hiçbir kandırmaca ve kurgu oyunu barındırmamasıyla övgüyü hak ediyor. Ana karakterini filmin -neredeyse- hiçbir anında gözden ırağa konumlandırmayan Sebastian Schipper, bu sayede filme adını veren karakterin motivasyonlarını tüm çıplaklığıyla anlamamızı sağlıyor. Victoria’nın Berlin’de yaşadığı izole hayat, pek de mutlu geçmeyen çocukluk yılları, müzikle olan bağının belirli sebeplerle arızaya uğramış olması, çıkışını arayan kadının yanında olma isteğiyle dolduruyor seyirciyi. Uyumlu olmanın kitabını yazmış gibi görünmesine karşın iç dünyasında hesaplaşmalar yaşayan Victoria ile dünyevi dertlerden kendini soyutlamış imajı çizen ama aslında toplumun dışına itilmiş Sonne’nin ilişkisi olabildiğince ilgi çekici ayrıntı barındırıyor. Bu birleşimin işlemesinde karakterlere hayat veren Laia Costa ve Frederick Lau’nun enfes performanslarının da payı büyük. Sonuçta 12 sayfalık senaryosu bulunan, üç tekrarda sonuçlandırılan ve büyük kısmı doğaçlama olan bir film bu. Dans ederek, yürüyerek, gülerek, içki içerek, çatışmaya girerek ve saklanarak geçen bu Berlin sabahını 2015’in ‘şu anlık’ en iyilerinden biri olarak adlandırmak hiç yanlış olmaz. Vizyonu ele geçiren, kullanım tarihi geçmiş kalitesizliklerin zamanında ilaç niyetine önerilir.

Görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen’e büyük selamlar. Final bölümündeki küçük inandırıcılık problemleri.

HHHH YÖNETMEN Sebastian Schipper OYUNCULAR Laia Costa, Frederick Lau, Franz Rogowski, Burak Yiğit, Max Mauff YAPIM 2015 Almanya SÜRE 140 dk. DAĞITIM M3 (Fabula)

Dans ederek, yürüyerek, gülerek, içerek, çatışARAk ve saklanarak geçen bu Berlin sabahını 2015’in ‘şu anlık’ en iyilerinden biri diye adlandırmak hiç yanlış olmaz. 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

13


ÇOK BİLEN ADAM Şenay Aydemir The Man Who Knew Too Much (1934) sinesenay@gmail.com

DARBE T

ürkiye giderek garip bir ülke halini alıyor. İki yıldır kanlı-bıçaklı olan iktidar ile cemaat arasındaki savaş sadece siyasal alanda değil aynı zamanda sinemada da devam ediyor. Cemaat karşı tarafı doğrudan hedef almadan kendilerinin ne kadar ‘iyi’ olduğunu anlatan filmlerle çıkıyor seyircinin karşısına (“Selam”, “Hür Adam” vb.), iktidar kanadı ise doğrudan cemaati hedef alan işlere imza atıyor (“Kod Adı: K.O.Z.”). Ancak, tabii iktidar bu işin henüz acemisi. Hem sinema birikimi olarak acemisi hem de belli ki, diğer bütün alanlarda olduğu gibi burada da işin içinde bir rant var ve yeteneği olan değil, bağlantısı olan ihaleyi kapıyor. Bu hafta gösterime giren “Darbe” de ‘iktidar filmleri’ne eklenen yeni bir halka. “Kod Adı: K.O.Z.”da da bir bölüm ayrılan ‘7 Şubat MİT Operasyonu’ bu kez filmin ana eksenini oluşturuyor. Bilmeyenler için hatırlatalım. 7 Şubat 2012 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifade vermeye çağrılmıştı. Gerekçe ise bir süre önce sızan Oslo görüşmelerinin ses kaydıydı. MİT, Oslo’da PKK temsilcileriyle bir görüşme gerçekleştirmiş ve ‘barış süreci’nin ilk adımları o dönem atılmıştı. İşte bunu duyan cemaat, Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’ı indirmek için bir operasyon başlatıyor. Bir yandan da Hakan Fidan ile Erdoğan arasındaki bir görüşmenin ses kayıtlarının bulunduğu çanta hırsızlar tarafından çalınıyor ve çantayı çalan genç kadının merkezde olduğu yan bir hikaye de akıp gidiyor. Senaryo yazarı Avni Özgürel, “Zincirbozan” ve “Büyük Oyun” filmlerinde olduğu gibi yine Türkiye’yi karıştırmak isteyen dış güçler, yabancı istihbarat örgütlerinin oyunları, yerli işbirlikçiler vb. gibi komplo teorilerinden kurulu bir hikaye kaleme almış. Meselenin bir iktidar kapışması olduğunu gizlemeye çalışıp, ‘büyük oyun’u görmeye çalışmış kendince. Tabii film boyunca cemaat ve AKP arasında geçmişte yaşanan ‘büyük uyum’a dair en ufak bir emare görmek mümkün değil. Filmin sinema tarafına dair bir şey söylenmediği dikkat çekmiştir. Böyle düşünen

okur da haklıdır ve fakat bu alana dair söyleyecek fazla bir şey yok. Bu yıl 27 Mart’ta vizyona giren “Bizim Hikaye” filminde 12 Eylül’de fena halde mağdur olmuş bir muhafazakâr yazarın hikayesini anlatan Yasin Uslu’nun yönetmen koltuğunda yer aldığı film; başka bir mağduriyete götürmek istiyor seyircisini ancak mesele şu ki bir iktidardan mağdur devşirmek hiç de inandırıcı değil. Öte yandan senaryonun kör gözüm parmağına hamasetle dolup taşması (Kardeş kavgasını gerçekten iki kardeşin birbirine silah sıkmasıyla temsil edecek kadar), aksiyon diye görüntüleri ‘vıjttt, vıjttt’ diye sağa sola kaydırma hamleleri yapmak, birbiri ardına eklenen görüntüleri film yapmaya yetmiyor maalesef. Şimdi sıkı dur sevgili okur! Ortada bırakalım eli yüzü düzgün bir propaganda filmini, bir parodi bile yok ama siz yine de gidip bu filmi görün. Özellikle de içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürde. Çünkü hangi akla hizmet bilinmez ama film ‘çözüm süreci’ konusunda ‘İmralı’ ve ‘Kandil’in çabalarını ve samimiyetini açık bir şekilde gösteriyor. Zaten ana mottosu da Erdoğan’ın sesinden “Siyasi hayatıma mal olsa da ben bu kanı durduracağım” sözü. İktidarın “Ortada süreç falan kalmadı. Erdoğan’ı başkan yaptırmazsanız çözüm de olmaz. HDP barajı geçmeseydi süreç devam ederdi” gibi artık saklama gereği duymadığı saiklerle ülkeyi yeniden ateşin ortasına atmak istediği bu günlerde, kendi kendilerini yalanlayan bir filmle ortaya çıkmaları çok manidar! ‘Çözüm süreci nasıl başladı’ ve ‘kim bitirdi’ gibi sorular karşısında kafası karışık olanlara fikir verebilir belki film. Ama bunu anlamak için sinemaya gitmeye gerek var mı, ona da siz karar verin.

Abdullah Öcalan, siluet ve ses olarak ilk kez bir filmde görünüyor. Çelimsiz ‘bordo bereliler’ filmi daha da komik hale getiriyor.

H YÖNETMEN Yasin Uslu OYUNCULAR Cansel Elçin, Erdinç Gülener, Öykü Çelik, Şemsi İnkaya, Murat Atik YAPIM 2014 Türkiye SÜRE 90 dk. DAĞITIM Pinema (TFT Prodüksiyon)

Hangi akla hizmet bilinmez ama film ‘çözüm süreci’ konusunda ‘İmralı’ ve ‘Kandil’in çabalarını ve samimiyetini açık bir şekilde gösteriyor. 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

15


Çok Bilen Adam KAAN KARSAN The Man Who Knew Too Much (1934) kaankarsan@gmail.com

WHILE WE’RE YOUNG HHH YÖNETMEN Noah Baumbach OYUNCULAR Ben Stiller, Naomi Watts, Amanda Seyfried, Adam Driver YAPIM 2014 ABD SÜRE 97 dk. DAĞITIM PinemArt

Filmin kuru eğlencesinin bir anlam kazandığı süreç, filmin ikinci yarısında başlıyor. 16

arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

2

012’de Greta GerwIg ile birlikte yazdıkları “Frances Ha”dan sonra yapacakları pek merak edilen Noah Baumbach daha çok “Frances Ha”dan önceki filmlerine göz kırpan bir filmle geri döndü. “While We’re Young”, birbirine taban tabana zıt iki çiftin beklenmedik ilişkisine odaklanıyor. Ringin bir tarafında orta yaşlı, zamanın ruhunu yakalamaya çabalayan, sorumluluk sahibi Cornelia ve Josh, diğer tarafında ise genç, gençliğine rağmen nostaljiye ve eski usule özlem duyan ve başka türlü bir dünya düşleyen Jamie ve Darby var. Zıtlıkların çatışmasından hem mizah hem de dram sağan Baumbach, filmin pek de ilginç olmayan ilk bölümünde, jenerasyonların arasında vuku bulan sessiz kavgaya ışık tutuyor. “While We’re Young”ın kuru eğlencesinin bir anlam kazandığı süreç, ikinci yarıda başlıyor. Baumbach, ani bir manevrayla direksiyon kırarak çektikleri belgeseli tamamlamaya çabalayan iki karakter üzerinden belgesel ve etik kavramı üzerine düşünmeye başlıyor. Belgeselin

dürüstlüğü nerede başlamalı, nerede bitmeli? Kurgunun maharetli elleri, gerçekliği ne kadar bükmeli? Belgeselcinin elindeki malzemeye hormon tedavisi yapılabilir mi? Bu ve benzeri bir sürü soru bir anda bu kendi halindeki komedi filminden rol çalmaya başlıyor ve o ana kadar yaratıcılık açısından pek züğürt kalan “While We’re Young”ı zenginleştirip boyutlandırıyor. Baumbach’ın yeni filmi “Frances Ha” gibi ilişkiler üzerinden dönemi tanımlamaya çabalıyor ancak yöntemlerinin yaratıcılığı bakımından “Frances Ha”ya nazaran eksik kalıyor. Buna rağmen bölüm bölüm oldukça eğlenceli bir film olduğunu söylemek mümkün. Zaten başrollerini üstlenen dört oyuncu, Ben Stiller, Naomi Watts, Adam Driver, Amanda Seyfried, bir filmi eğlenceli kılmak noktasında oldukça tecrübeli oyuncular.

Filmin belgesel türü üzerine sorduğu sorular. İlk bölüm Baumbach’dan beklendiği ölçüde yaratıcı değil.


YEDİ YAZAR, YEDİ AYRI ÜSLUP

50 BAŞYAPIT DAHA


Çok Bilen Adam ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK The Man Who Knew Too Much (1934) gunerbuyuk@gmail.com

KAHRAMAN MİÇOLAR HHH ORİJİNAL ADI Ooops! Noah Is Gone... YÖNETMENLER Toby Genkel, Sean McCormack SESLENDİRENLER Dermot Magennis, Callum Maloney, Tara Flynn YAPIM 2015 AlmanyaBelçika-Lüks.-İrlanda SÜRE 87 dk. DAĞITIM Mars (Medyavizyon)

Türkçe isminin bu sıkıcılığı, özellikle dinî bir referanstan uzak durmak istenmesinden kaynaklı olmalı. 18

arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

B

üyük bir sel gelecek ve karada yaşayan bütün canlıları öldürecek. Bunun için büyük bir gemi yapılır, bütün hayvanlardan birer çift gemiye alınır. Bütün mitolojilerde ve dinlerde anlatılan Nuh’un kıssasını bilmeyen yoktur. Ama devamında, listede adlarının olmadığını öğrenen Nestrian adındaki hayvanlar, kendi kurtuluş yollarını bulmaya çalışır. Bu sırada gemiye alınmayan başka hayvanlarla yolları kesişir, yırtıcı hayvanları ve seli atlatıp hayatta kalırlar. Bizde Nuh’u anlatan film bire bir Kuran’a uymuyor diye bile dava konusu olmuşken, hikayenin bu kadar değiştirilmesine, fark edilse, kim bilir neler söylenir. Türkçe isminin bu sıkıcılığı, özellikle dinî bir referanstan uzak durmak istenmesinden kaynaklı olmalı. “Pamuk Prenses”teki cinsiyet rollerini ters yüz etmekten biraz daha farklı algılanabilir. Ama hiç gerek yok, niyetin Nuh’un kıssasını değiştirmek, başka türlü olduğunu iddia etmek olmadığı belli. Oradan yola çıkan sorular soruyor sadece. Bir anlamda evrimci bir Nuh tufanı çizgi filmi,

“Kahraman Miçolar”. Geminin kaptanı Aslan, ufak bir kedi olan Grimp’in elinden çok çekiyor. Kahraman da, kokarca gibi renkli bir gaz çıkaran, karanlıkta parlayan, hiçbir yerde tutunamayan, renkli tüylü (baba olanından Trabzonspor’a maskot bile olur) Nestrianlar. Karada yosun tutmuş dev arkadaşları diyor ki, “Belki de hayatta kalmak kaderimiz değildir”. Ancak suya düşünce aslında yüzebildiğini fark edecek bir balina kendisi. Nestrianlar gibi, kaderini kendi yapanlar, yenilince “kader değilmiş” dememeye çağırıyor. Dostluk, dayanışma, pes etmeme gibi temel ahlaki mesajlara doğru. Fikir güzel olmasına güzel olmakla birlikte, daha fazla yetişkinlere dönük espri, daha fazla aksiyonun tadını almak isteyen seyirci biraz hayal kırıklığına uğrayabilir.

Bilgisayar oyunu estetiğinin kullanılışına eğlenceli bir örnek. Bu hayvanlar selden önce nasıl hayatta kalmışlar, inandırıcı gelmiyor.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

GÖREVİMİZ TEHLİKE 5

VICTORIA

WHILE WE’RE YOUNG

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

MURAT ÖZER

ÖZYURT

DARBE

H

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

WHILE WE'RE YOUNG

YENİ KIZ ARKADAŞIM / UNE NOUVELLE AMIE

HHHH

ACEMİ ÇAPKIN / CAPRICE

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

AŞKIN DİLİ / GEMMA BOVERY

HHH

BEDEN / CIALO

HHH

HHH

HHH

HHH

DARAĞACI / THE GALLOWS

H

H

H

DECCAL

H

DEHŞET GECESİ / EXISTS

H

H

HHH

HH

HH

HHH

İKİ AŞK ARASINDA / HOW TO MAKE LOVE LIKE AN ENGLISHMAN

H

HH

H

HH

KAĞITTAN KENTLER / PAPER TOWNS

H

HH

HH

HHH

H

HH

HHH

HHH

H

HH

BENİM ŞEYTAN KARIM / HOME SWEET HELL

HH

HH

KARA DENİZ / BLACK SEA

HH

HHH

HH

HH

HH

HH

HH

H

GÖREVİMİZ TEHLİKE 5 / MISSION: IMPOSSIBLE - ROGUE NATION KAHRAMAN MİÇOLAR / OOOPS! NOAH IS GONE... VICTORIA

ANT-MAN

BİR ZAMANLAR NEW YORK / THE IMMIGRANT

FIRTINANIN ORTASINDA / STRANGERLAND

KANLI TATİL / INDIGENOUS MAGIC MIKE XXL SON 5 YIL / THE LAST FIVE YEARS

LAZARUS ETKİSİ / THE LAZARUS EFFECT

OKAN

tunca

aRslan

BURAK

YENİ KIZ ARKADAŞIM

GÖRAL

OLKAN

STRETCH

HH

ŞEYTANIN KAPISINDA / HOME

HH

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD’LERİ 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

19


CİNNET OKAN ARPAÇ FRENZY (1972)

DERİN GIRTLAK

Sinema tarihinin ilk uzun metraj konulu porno filmi diyelim, siz anlayın! Hard core’u gayet doğal ve ‘neşeli’ bir şekilde sergileyen “Derin Gırtlak” (Deep Throat, 1972) dünyanın dört bir yanında sansürden fazlasıyla nasibini alarak, ‘en tehlikeli filmler’ arasına girer çabucak...

F

ilmler üzerinde ‘şiddet’ten dolayı uygulanan sansür günümüzde hayli azalmışsa da, teamüllere aykırı siyasi içerik ve cinsellik/pornografi halen en büyük sansür sebebi olarak yerini koruyor. Konulu, uzun metraj pornografilerin ‘anası’ kabul edilen “Derin Gırtlak” da, 1970’lerde çok daha büyük tepkilerle karşılaşmışsa da bugün halen pek çok ülkede kolay kolay gösterilebilen bir film değil. Altı günde çekilen, tüm zamanların en etkileyici ve sansasyonel porno filmi olarak kabul edilen “Derin Gırtlak”, aslında soğukkanlılıkla bakıldığında bir ‘porno-komedi’. Cinsel sorunlar yaşayan ve bir türlü tatmin olamayan Linda adlı genç kadın, tavsiye üzerine Dr. Young’a başvurur. Gayet tıbbi(!) bir vajina muayenesinden sonra doktor acı gerçeği açıklar. Linda’nın klitorisi vajinasında değil boğazının hemen altında,

24 arka pencere / 19 - 25 Aralık 2014

gırtlağındadır. Dolayısıyla Linda’nın orgazma ulaşabilmesi için uygun boyutlardaki penislerle oral seks yapması gerekmektedir. Bu, evleneceği adamı seçerken de dikkate alması gereken bir kriterdir. 2013’te “Lovelace” adlı filmde hikayesi anlatılan başroldeki Linda Lovelace’in bir daha hiç silinmemecesine hafızalara kazındığı, kesintisiz hali 61 dakika süren film, daha ilk karelerden itibaren müthiş bir soundtrack’e sahip olduğunu gösterir. Başta “Love Is Strange” adlı şarkı olmak üzere tüm parçalar 70’lerin ruhunu ve sound’unu harfiyen yansıtır. Filmin soundtrack’ini içeren uzunçalar plaklar da zamanında satış rekorları kırar. Uzun uzadıya ve yakın plan çekimlerle, zoom’larla gösterilen anal, oral, vajinal seks sahneleriyle dolu olan

film, 1972 yılında ilk kez böyle bir şeyle karşılaşan muhafazakarları çıldırtır. ABD’nin çok büyük bir bölümünde yasaklanan film, seks filmleri gösteren küçük salonlarda izlenebilir o dönem. Bir beyanata göre filmin bugüne dek yaklaşık 600 milyon dolar hasılat elde etmesi de ne kadar popüler hale geldiğinin kanıtıdır. Öyle ki Hollywood ünlüleri bile filmi izlediklerini söylerken, Roger Ebert hiç yıldız vermeden film hakkında esprili bir yazı kaleme alır. Avustralya, Brezilya, Finlandiya, İrlanda gibi ülkelerde yasaklanan film için Ağustos 1972’de New York’ta dava açılır. 1976’da ise Memphis’te federal davalarla başı derde girer filmin. Bu sırada İngiltere’de sıcağı sıcağına yasaklanan “Derin Gırtlak” üzerindeki sansür ancak 10 yıl sonra kalkar. Sansürsüz DVD’si ise 2000 yılında, lisanslı sex-shop’larda satılmak koşuluyla yayımlanır. ABD’de 2006’da sansürlü bir versiyonu DVD olarak basıldığında artık herkes filmin tam halini görmek istemektedir. Ülkemizde hiçbir vakit mevzubahis bile edilmeyen ve hep ‘el altından’ izlenen “Derin Gırtlak”, 23 Şubat 2008’de Hollanda televizyonunda gösterilir. Pornografik filmlerin tarihini anlatan bir program dahilinde ekrana gelen film, parlamentonun ayağa kalkmasına sebep olmuşsa da, Eğitim ve Medya Bakanı Ronald Plasterk, yasak ve sansürden yana olmadığını açıklayarak yayını onar.


AşktaN da Üstün OKAN ARPAÇ NotorIous (1946)

MERİH’TEN SALDIRANLAR Görüp göreceğiniz ‘istila’ filmlerinin en iyisi, en anlamlısı diyebiliriz gönül rahatlığıyla... McCarthy dönemindeki ‘komünist avı’nın sıcağı sıcağına beyazperdeye yansıması olarak bilinen “Merih’ten Saldıranlar” (Invasion Of The Body Snatchers, 1956), uzaylı metaforu kullanarak Amerikan halkının düştüğü korkunç durumu yansıtır. Bu anlamda sadece bilimkurgu türünün değil, dolaylı yoldan siyasal sinemanın da başyapıtlarından biridir bu Don Siegel imzalı film.

Ö

nce isimde anlaşalım. 1958 yılında sinemalarımızda “Merih’ten Saldıranlar” adıyla gösterilmiş olsa da, konunun uzaktan-yakından Merih’le bir ilgisi yok. Bir bitki gibi gelişip büyüyerek insana dönüşen ve daha sonra orijinalini yok ederek, o kişinin yerine geçen bir varlık söz konusu evet ama bu garip bitki/canlı türünün Merih’ten değil uzayın derinliklerinden geldiğini anlıyoruz filmi izleyince. Öyleyse 1990’larda TRT’de gösterilirken verilen “İstila” adlı Türkçe isim belki daha doğru. Kaldı ki ortada bildiğimiz anlamda, uzay gemileriyle, şiddet uygulayarak yapılan bir ‘saldırı’ da yok. Bu bakımdan en sakin ama aynı zamanda en tedirgin edici bilimkurgulardan biri diyebiliriz. Dr. Miles J. Bennell (Kevin McCarthy), geri döndüğü kasabasında garip söylentiler duyar. Bir genç kadın, bir süredir amcasının gerçek amcası olmadığını söylemektedir. Aynı şekilde küçük bir çocuk evden kaçma girişiminde bulunur, zira annesinin artık gerçek annesi olmadığını iddia etmektedir. Üstelik kısa bir süre önce aynı konudan şikayetçi olan bazı insanlar, birdenbire sus pus olmuşlar, her şey yolundaymış gibi davranmaya başlamışlardır. Bir akşam davetli olarak gittiği evde, masa üzerinde yatan bir beden görür Dr. Bennell... Ev sahibi olan arkadaşı, bu hareketsiz bedenin nereden geldiğini bilmediğini, yaralı ya da ölü olmayan ama canlı da

22 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

olmayan bu tuhaf varlığın aslında tıpatıp kendisine benzediğini söyler. İşin aslı, uzayın derinliklerinden Dünya’ya düşen, kapalı bir mısır koçanını andıran bir yaşam formu, kendi varlığını sürdürmek için insanların bedenini, beynini, hatıralarını bire bir kopyalamakta ve gelişimini tamamladıktan sonra gerçek kişiyi yok ederek onun yerini almaktadır. Jack Finney’in ilk kez bir dergide tefrika edilen romanından yola çıkılarak yazılan senaryo, Soğuk Savaş dönemini metaforik olarak başarıyla yansıtır beyazperdeye. McCarthy döneminde adeta ‘cadı avı’na dönüşen, komünist oldukları iddia edilen sanatçıların, yurttaşların yakalanıp sorgulanması filmin ana fikrini oluşturur. Zira o dönemde en yakın arkadaşlar, hatta aile bireyleri dahi birbirini devlete ihbar eder hale gelmiştir. ‘Bizden’ ve ‘bizden olmayan’ ayrımının giderek vahşi bir linç hareketine dönüştüğü yıllarda artık tek gerçek vardır; “Ya bizim gibi ol, bizim gibi düşün ya da öl”. Film, teker teker insanlıklarını kaybedenlerin, henüz kaybetmemiş olanları ikna etme çabalarını gösterirken, gerilimi de artırır. Örneğin doktorun, sevgilisi Becky’nin de dönüştüğünü fark ettiği sahnede, ‘sisteme teslim’ ya da ‘adapte’ olmanın ne kadar acıtıcı olduğunu hissederiz.


Üstelik, çok sevdiği adamı o an yetkililere ihbar etmekte bir an bile tereddüt etmez genç kadın. Bu da aslında Amerikan Aleyhtarı Faaliyetleri Araştırma Komisyonu’na o dönem ifade verip ihbarlarda bulunan, sistemle uzlaşıp ona boyun eğen insanların temsilidir. İşin fenası buradan kaçıp kurtulmak da imkansızdır. Çoktan dönüşmüş olanlar, doktora başka bir yere gidemeyeceğini söyler, zira gittiği zaman bile o kişi kendileri için tehlike arz etmektedir. Başlangıçta azınlıkken giderek güçlenen, sayıları günden güne artan ve sonra kendileri gibi olmayanları ‘dönüştürmek’ için öldürmeyi bile deneyen insanları anlatır film. Herkesin duygu ve düşünce olarak robotlaştığı, aşk, istek, öfke, üzüntü gibi hiçbir insani duygu taşımadığı, kısacası kimsenin ‘farklı’ olamayacağı yeni bir yaşam formudur bu. Tek amaç herkes gibi olmak ve itaat etmektir. İnsanın bütün erdemini yitirip adeta ‘bitki’ye dönüşmesi, zaten filmde de mısır koçanını yani bitkiyi andıran uzaylı yaşam formu üzerinden teyit edilir. Artık ‘insan’ değil, bir çeşit ‘bitki’dir her yeri saran… Bu bitkisel hayatı dayatan sisteme karşı sonuna kadar mücadele eden doktor ise, filmin kahramanı olduğu kadar, aynı zamanda direnişin, başkaldırının sembolüdür de... Sonradan “Kadın Affetmez” (The Beguiled), “Kirli Adam” (Dirty

Harry) gibi yapıtlara imza atan Don Siegel’ın erken dönem başyapıtı diyebileceğimiz “Merih’ten Saldıranlar”, cazip hikayesiyle daha sonra yeniden çevrimlerle tekrar sinemaseverlerle buluşur. 1978’de Philip Kaufman aynı isimle bir uyarlamaya imza atarken, 1993’te Abel Ferrara bizde “Parazit” adıyla oynayan “Body Snatchers”ı çeker. Şimdilik son uyarlama ise 2007’de Nicole Kidman ve Daniel Craig’in oyunculuklarıyla perdeye yansır: “İstila” (The Invasion). Halen tüm uyarlamalar içinde en başarılısı olarak kabul gören 1956 tarihli bu siyah-beyaz klasik, hikaye akışında senaryodan kaynaklı kimi gedikler içerse de, alt metniyle bu kusurunu kolaylıkla kapatır. İnsan ile uzaylı değişiminin ‘uyku’ esnasında yapılmasından yola çıkarak heyecanın dozunu artırırken, bir saklı mesaj da bu vesileyle verilir, aslında gayet açık ve net olarak: “Uyumayın, hep uyanık olun, yoksa sıradaki siz olursunuz!” 1956’da, yani bundan tam 60 yıl önce çekilmiş olsa da mesajının güncelliğini halen koruyan bir yapıttır bu. Nasıl mı? Yazıyı okuduktan sonra bakın bakalım, sokağa çıktığınızda 2003’ten bu yana inanılmaz bir değişim gösteren, artık tanıyamadığınız, sizi de ‘teslim olmaya ve huzur(!) içinde yaşamaya’ davet eden kimler var etrafınızda... 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

23


İTİRAF EDİYORUM ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR I CONFESS (1953) esin.sinema@gmail.com

“GÜZELLİĞİM ON PARA ETMEZ!” Gösterimdeki “Bir Zamanlar New York”ta (The Immigrant) hiç bilmediği bir dilde oynamak zorunda kalan, “Kaldırım Serçesi”ndeki (La Môme) Edith Piaf performansıyla Oscar’a uzanan Marion Cotillard, ‘oyuncu’ kavramının tam karşılığı sanki!

F

ilmlerinde göründüğünden daha da güzel sanki, karşınıza oturduğunda bir süre bakakalıyorsunuz. Birazcık imajı gibi yani gayet zarif ama çıtkırıldım değil, güçlü ama aynı zamanda hassas halleri var. “Kaldırım Serçesi”ndeki (La Môme) Edith Piaf rolüyle gelen Oscar ödülü, Hollywood macerası, yabancı dil sorunları derken, sohbet gelişiyor. “Bir Zamanlar New York”taki (The Immigrant) büyük umutlarla ABD’ye gelen Polonya göçmeni rolü vesilesiyle bir yuvarlak masa sohbetinde bir araya geldiğimizde mevzuların çeşitlenmesi kaçınılmaz, ama gerçi bazen soruya değil de kendi vermek istediği yanıta kilitleniyor, araya girince hemen toparlıyor. Ama olsun, Marion Cotillard’la karşılıklı muhabbet yine de hoş oluyor. Oscar ödülünden sonra hayatınız nasıl geçiyor, yani Hollywood’un size kucak

açması hâlâ şaşırtıyor mu? Evet! Bazen tüm bunlar hâlâ rüya gibi geliyor. Hollywood beni inanılmaz derecede güzel karşıladı! Hayallerimin de ötesinde bir kabul gördüm burada. Galiba her şeyin bir zamanlaması var, yıllar önce bırakın Oscar ödülünü, çalıştığım yönetmenlerle tanışmayı bile hayal edemezdim. Ama öncesi de var. Herkesin dikkatini “Kaldırım Serçesi” ile çektiniz ama ondan önce de epey oyunculuk yaptınız. Fark edilinceye kadar umudunuzu kaybettiniz mi hiç? Tabii ki arada enerjinizin düştüğü anlar oluyor, dünyanın her yerinde, her oyuncu için geçerlidir bence bu. Her oyuncu mutlaka dibe vurmuştur en az bir kere. Ama önemli olan tekrar toparlanmak ve ayağa kalkmak galiba. Hepimizin yapmaya

çalıştığı da bu. Ben kendimi çok şanslı hissediyorum. Yanımda duran, beni isteyen ve bana güvenen yönetmenler sayesinde buradayım. Sadece çok çalışmak yetmiyor değil mi? Elbette hayır! Keşke öyle olsaydı ama hayat maalesef adil değil. Hollywood'daki garsonların çoğu oyuncudur derler. Bu şaka değil, basbayağı gerçektir. Bunların yarısı yetenekli olsa, düşünün rekabeti. Ancak birileri sizdeki yeteneği görürse öne çıkabiliyorsunuz. Ben de doğru zamanda doğru yerdeydim galiba. Fransa’da o kadar yıl oyunculuk yaptım ama orada da gerçekten ciddiye alınmam “Kaldırım Serçesi” sayesinde gerçekleşti. O da Olivier Dahan sayesinde oldu. Yönetmen olarak beni istedi ve beni bu rolde istemeyenlere karşı direndi. Onun sayesinde bu filmde rol alabildim. Ama ayrıca siz çok çalışmanızla da ünlüsünüz, yönetmenler kendinizi role nasıl da adadığınızı anlatıyor. Doğru, araştırma faslını çok severim. Öncelikle canlandıracağım karakterleri iyice anlamam gereklidir. Bunun için de uzun uzun araştırmayı ve hazırlanmayı severim. Sete geldiğimde kafamdaki sorular en aza inmelidir. Bu sanırım her oyuncu için geçerli. Role nasıl hazırlanırsınız? Teknik detaylar kolay; kıyafetiniz, duruşunuz, makyajınız bile sizi havaya sokabilir ama bence en önemlisi karakterle duygudaşlık kurabilmek. Eğer duygusal bir

30 arka pencere / 11 - 17 Ocak 2013


ama hassas, kafasına göre takılan ve özgür ruhlu’ bir kadın imajı bu. Sizi gerçekte ne kadar yansıtıyor? Her imajda olduğu gibi çoğu hayal ürünü! (kahkahalar) Tabii ki içimdeki sınır tanımayan çocuğa inanmak isterim ama hepimizin korkuları, endişeleri ve gerçekleştirmek istediği arzuları var. Kendimi rolden role atarken içimdeki korkusuz ve maceracı kız uyanıyor. Sonra role hazırlanırken endişeleniyorum, zorluklarla mücadele ederken yoruluyorum. Bazen yabancı dilde iletişim kurmaya çalışmak insani psikolojik olarak yorabiliyor, yetersiz hissettirebiliyor. Her işi yapabilen, aynı anda hem anne hem de iş kadını olabilen 'üstün kadın' imajı dışarıdan hoş geliyor ama hiç öyle değil, aslında çok zor. Hem onca işle uğraşıp hem de bakımlı olabilmek ayrıca ciddi bir iş. Beni güzel bulanlara minnetarım ama işimin bununla ilgisi yok! Nasıl yani? Güzel olduğumdan değil, çalışıp çabaladığım için başarılıyım. Elbette hayatta güzelliğin avantajları yok demiyorum ama benim yaptığım işin bununla alakası yok. Tutku ve adanmışlıkla çalışıyorum. köprü kurabiliyorsanız gerisi ayrıntı. Bunu yakalamışsam diğer çalışmalar kolaylaşıyor. Edith Piaf rolünden kolay kurtulamadığınız söyleniyor, doğru mu? Eve iş götürmekten hiç hoşlanmam ama bazı karekterleri üzerinizden kolay silkeleyemiyorsunuz. Evet, Edith Paif rolü de biraz böyle oldu, kolay kutulamadım. Böylesine güçlü ve derin dehlizleri olan bir karakteri içinizden atmak zor. “Bir Zamanlar New York”ta Polonya göçmeni olarak hiç bilmediğiniz bir dilde oynamak zorunda kaldınız. Bu tür zorluklar gözünüzü korkutmuyor mu? Teklifi kabul ederken, hiç bilmediğim bir dilde bu kadar konuşacağımın farkında değildim. Bu dil, İtalyanca, İngilizce veya

Fransızcaya benzemiyor ve müthiş zor. Yönetmene karşı mahçup olmamak ve en önemlisi filmdeki karaktere ihanet etmemek adına, yani kısaca film ve iyi oyunculuk namına gecemi gündüzüme kattım. Bunu hep yapıyorum, farklı roller şahane ama farklı diller zor. Böyle yorucu işlere kalkışmayayım diyorum ama dön dolaş zorlukları seviyorum galiba. Oyuncu bir aileden gelmeniz kariyerinizi çok belirledi mi? Sanırım evet. Çocuktan itibaren tiyatro ve sinemayla iç içe yaşamak insan ruhunu geliştiren bir şey. Oyunculuğu beceremeseydim, yine mutlaka sanatla ilgili bir şey yapardım. Holywood’da Fransız kadını imajınız var. Yani ‘zarif ama kırılgan değil, güçlü

Peki Hollywood mu, Avrupa sineması mı? Hollywood gayet hoş, ABD’yi de çok seviyorum ama köklerim Avrupa’da. Ayrıca kariyer uzunluğu ve rol kalitesi derseniz Avrupa tabii ki. Gerçi dünyanın her yerinde kadın rollerinde kalite ve derinlik sorunu var. Çünkü dön dolaş br yerlerde kolaycılık yatıyor. İleri görüşlü toplumlarda işin ticari yanı öne çıkabiliyor. Neden ne olursa olsun belirli yaşlara dair kadın rolleri maalesef çok yazılmıyor. Genç kadınlara yönelik romantik komediler yazılıyor, ki ben de Fransa’da çok komedi yaptım ama benzer rolleri ne kadar süreyle oynayabilirsiniz ki? Kısaca Avrupa bu konuda daha iyi. Avrupa sinemasında çok çeşitlilik ve farklı yaratıcılıklar var, bu da bir oyuncu açısından cennet.

31 Temmuz - 06 Ağustos 2015 / arka pencere

25


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

KARA DENİZ HH ORİJİNAL ADI Black Sea YÖNETMEN Kevin Macdonald OYUNCULAR Jude Law, Scoot McNairy, Ben Mendelsohn, Karl Davies, Tobias Menzies, Konstantin Khabenskiy YAPIM/SÜRE 2014 İng. - ABD – Rusya, 110 dk. GÖRÜNTÜ/SES 5.1 DD İng. ŞİRKET Bir Film (Focus)

En hafif tabirle ‘iyi bir denizaltı gerilimi’ potansiyeli resmen heba edilmiş! 26 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

D

enizaltı filmlerinin klostrofobik gerilim filmleri içinde ayrı bir yeri vardır. “Kara Deniz” türünün şık 'görünen' filmlerinden biri ama maalesef aceleye getirilmiş gibi duran senaryosunun kurbanı olmuş. Robinson özel bir denizcilik şirketindeki işinden haksız bir sebeple kovulur. Karısından boşanınca oğluna hasret yaşıyordur zaten. Şimdi bir de işsiz ve kızgındır. Eski bir çalışma arkadaşından Karadeniz’in derinlerinde II. Dünya Savaşı’ndan kalma batık bir denizaltıda külçe külçe Nazi altınları olduğunu öğrenir ve esrarengiz bir finansörün de yardımıyla bir ekip kurarak, Kırım’dan satın aldıkları eski bir Rus denizaltısıyla yola çıkarlar. Ekibin yarısı İngiliz diğer yarısı da Rus denizcilerden oluşur. Ancak hiçbir şey yolunda gitmez. Mürettebatın Rus ve İngilizleri birbirlerine girer. İngiliz olanlar Rusların da ganimeti aynı oranda paylaşmasını istemez çünkü! Bir amaç için bir araya gelmiş ekiplerin macerasını anlatan filmlerin düşebileceği en büyük tuzak ekibin ve misyonlarının bir an önce

kurulup ‘büyük plan’ı başlatmadaki aceleciliktir. “Kara Deniz”in tecrübeli yönetmeni Kevin Macdonald’ın düştüğü ilk tuzak bu. Karakterlerini doğru düzgün işleyemeden onları hemen yola çıkarıyor. Sonrasında da yine tam derinleştiremediği, sağlam kuramadığı bir gerilim ortamı yaratıyor ekip arasında. Nitekim en başından beri sorun yaratacağı kesin olan Fraser adlı dalgıcı ekibe alan Robinson yaklaşan felaketin önüne bir türlü geçemiyor. Fraser’ın psikopat ruhunu ise sadece bazen deli deli bakmasıyla açıklıyor film! Başka filmlerden ödünç alınmış ‘şirketin adamı’ karakterini de adeta kopyalayıp ekibin içine katıyor senaryo. Bu karakterin yanar-dönerliği ise o kadar beceriksizce yazılmış ki filmin tüm finalini ciddi anlamda zedeliyor.

Jude Law hâlâ seyir keyfi veren bir oyuncu. Filmin tam dibe vurmasına kısmen de olsa engel olabiliyor... Bu ölçekte bir filmin bitmemiş bir senaryoyla çekilebilmesi enteresan doğrusu!


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

ŞEYTANIN KAPISINDA

BENİM ŞEYTAN KARIM

LAZARUS ETKİSİ

STRETCH

HH

HH

ORİJİNAL ADI At The Devil’s Door YÖNETMEN Nicholas McCarthy OYUNCULAR Naya Rivera, Catalina Sandino Moreno, Ashley Rickards YAPIM/SÜRE 2015 ABD, 91 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ŞİRKET Yeni Film (Calinos)

ORİJİNAL ADI Home Sweet Hell YÖNETMEN Anthony Burns OYUNCULAR Katherine Heigl, Patrick Wilson, Jordana Brewster YAPIM/SÜRE 2015 ABD, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Bir Film (Sony)

ORİJİNAL ADI The Lazarus Effect YÖNETMEN David Gelb OYUNCULAR Olivia Wilde, Mark Duplass,  Evan Peters  YAPIM/SÜRE 2015 ABD, 80 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İng. ŞİRKET Bir Film (Lionsgate)

YÖNETMEN Joe Carnahan OYUNCULAR Patrick Wilson, Brooklyn Decker, Jessica Alba, Chris Pine YAPIM/SÜRE 2014 ABD, 91 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İng. ŞİRKET As Sanat (Universal)

D

K

J

HH

eytanın bebeği” klişesinin başyapıtları bir kenarda dururken hâlâ zaman zaman aynı konuyu ele alan filmler izlemekteyiz. “Şeytanın Kapısında” bunların içerik olarak çok doyurucu olmasa da iyi çekilmiş örneklerinden biri sayılır. Yönetmenin bu son derece bildik hikayeyi olabildiğince yeniymiş gibi anlatma çabası filmin ilk yarısında pek de fazla sonuç vermiyor maalesef. Ama hikayenin ikinci perdesi başlayınca ve özellikle de beklenen doğum gerçekleşince bir parça ilginçleşiyor film. Yönetmen McCharty’nin bazı sahneleri oldukça şık çektiğini, filmin bu anlamda genel bir probleminin olmadığını söyleyebiliriz. Ancak yine de ‘bir sıkımlık’ hikayesinin oldukça ağır ilerlediğini ve özellikle de hikayenin ilk perdesinin filmde gereğinden fazla yer kapladığını belirtmek gerek. Sadece korku meraklılarına...

28 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

HH

on ve Mona’nın görünürde çok parlak bir evlilikleri vardır. İkisi de güzel insanlardır, güzel çocuklara sahiptirler, ortak yürüttükleri güzel bir işleri ve evleri vardır. Ancak bu ikisine de yetmez tabi, çünkü banliyölerde sıkıntı içinde yaşamaktadırlar! Biliyorsunuz banliyelerin sorunu hiç bitmez! Mona daha büyük bir ev, Don da Mona’dan daha dişi ve ona patronluk taslamayacak bir kadın ister. Tam bu sırada hayatına Dusty adlı bir genç kadın girer. Dusty ile bir ilişkiye giren Don’un hayatı bundan sonra gittikçe koyulaşan bir kara komediye dönüşür. Patrick Wilson’ın abartılı oyununa karşılık Katherine Heigl filmi bir parça izlenir kılıyor. Onun dışında, ani şiddet patlamaları ve kimi başarılı hamlelerine rağmen vasat bir düzeyi aşamıyor film, çünkü yeni hiçbir şey söylemiyor bu bayat hikayede!

orku sinemasında yeni bir şeyler yapmak kolay değil doğrusu. Biraz yeni bir fikir bulduğunuz zaman üzerine atlıyor, hatta değerinden fazla seviyorsunuz. “Peşimdeki Şeytan”da (It Follows) olduğu gibi... Ama “Lazarus Etkisi” gibi filmler binlerce kez anlatılmış hikayelerini biraz olsun derinleştirmek gibi bir kaygı taşımıyorlar. Joel Schumacher’in “Çizgi Ötesi”ndeki (Flatliners) gibi bir grup bilim insanı ölümden sonrasını araştırmaktadır. Son bir deney için bir araya geldiklerinde bir kaza oluyor ve ekibin en güzel insanı ölüveriyor! Bundan sonrası da “Hayvan Mezarlığı” (Pet Sematary). Bu noktadan sonra, gidişat o kadar belirgin ki; bir süre sonra Olivia Wilde’ın çabasına da üzülüyorsunuz. Şahane bir belgesel olan “Jiro Dreams of Sushi”yi çekmiş bir yönetmenden daha iyi bir film beklerdik!

oe Carnahan, filmografisi dip ve zirvelerden oluşan bir yönetmen. ÖNCE şahane bir polisiye “Narc” ile başladık takibe, sonra idare eder bir Tarantinoesk suç filmi “Tehlikeli Aslar” (Smokin’ Aces), sonra berbat bir TV uyarlaması “A Takımı”, sonra çok iyi bir kazazede filmi “Gri Kurt” (The Grey), şimdi de bu pek de olmamış suç komedisi. Hollywood’da limuzin şoförlüğü yapan Stretch’in ciddi bir kumar borcu vardır. Hâlâ aklından çıkartamadığı sevgilisi onu yeni terketmiştir. Çok kısa bir zaman içinde para bulmak zorundadır. Tam bu sırada çok paralı bir müşteri verilir kendisine. Bu müşteri etrafına para saçmasıyla ünlü, karanlık işlere de karışmış şımarık bir işadamıdır. Stretch’i uzun ve bol maceralı bir gece bekliyordur. Oldukça geveze, hareketli çılgın bir komedi olmaya odaklanan film, parlak kadrosuna rağmen aksıyor olsa da sıkmayan bir seyirlik...


GENÇ VE MASUM MURAT ÖZER YOUNG AND INNOCENT (1937)

TABU

Mehmet İrfanoğlu’nun Hisar Kısa Film Seçkisi’ne de giren filmi “Tabu”, kızlı erkekli bir grubun Tabu oyunu aracılığıyla Gezi Parkı Direnişi’ni canlandırmasını anlatıyor. Bunu yaparken de gençliğin ‘susturulma’ aygıtlarını sembolize ediyor. YÖNETMEN Mehmet İrfanoğlu YAPIM 2014 Türkiye SÜRE 8 dk.

30 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

G

enç kısa filmciler ve tabii ki belgeselciler, Gezi Parkı Direnişi sonrasında bu ‘karşı duruş’u sinema aracılığıyla YANSITMAYI da denediler. Kimi zaman başarısız oldular, ama kimi zaman da lafı gediğine oturtmayı bildiler. Mehmet İrfanoğlu’nun Hisar Kısa Film Seçkisi’ne giren kısası “Tabu” da bunu başarabilen çalışmalardan biri. Öncelikle şunu söylemek gerek: Gezi Parkı Direnişi’nin karşısında durup gençleri ‘susturmaya’ çalışanlara karşı sesini yükselten bir film bu. Ama bunu hamaset içinde yapmıyor, aksine son derece akıllı bir ‘oyun’ mantığıyla dillendiriyor. Özellikle gençler arasında pek sevilen Tabu oyunu da cümlelerin rahatça duyulur olmasını sağlıyor. Kızlı erkekli altı gençten oluşan bir grup var masanın başında, Tabu oynuyorlar. İlk kelime ‘Yalaka’, zor da olsa bulunuyor. İkinci kelime ‘Ağaç’, ki onda da bir miktar zorlanıyor gençler ama o da

bulunuyor. Üçüncü kelime ‘Emek’e gelindiğindeyse işler karışıyor ve tabu kelimelerden birini kullanan ‘anlatıcı genç’ garip bir şekilde ‘ölüyor’. Ardından gelen ‘Marjinal’, ‘Gaz’ ve ‘Park’ kelimelerinde de aynı şey oluyor ve altı gençten ikisi kalıyor geriye sadece. Onların kelimesi ise en zoru: ‘Demokrasi’... Mehmet İrfanoğlu, 8 dakikalık ilginç bir deneyime davet ediyor bizi. Gençlerin bulunamayan her kelimeden sonraki yok oluşlarını da Tabu kartlarındaki kelimelere uygun, yani Gezi Parkı Direnişi’nin ‘sembol’ engelleme araçlarıyla eşleştiriyor. Asıl önemlisi, bu engellemeler kartlarda da kendini gösteriyor. Her bir ‘ölüm’den sonraki kartlardaki tabu kelimeler artıyor, finaldeyse neredeyse her kelimenin ‘tabu’ olduğu devasa bir kart ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, gençliğin ‘anlama’ isteğinin törpülenme çabalarını gayet iyi sembolize ediyor “Tabu”.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

1 - Venedik’i “Abluka”ya alıyoruz

Emin Alper’in yeni filmi “Abluka”, 2 Eylül’de başlayacak Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödüllü ana yarışmaya seçildi. Jüride ise Nuri Bilge Ceylan var. Senem Tüzen’in “Ana Yurdu” Genç Aslan yarışında. Orhan Pamuk’un kurduğu Masumiyet Müzesi’nin belgeseli “Hatıraların Masumiyeti” yine festivalde gösterilecek. Venedik’te sinemamız bu yıl bir başka yani!

2 - “Leblebici Horhor Ağa”nın unutulan Venedik macerası

SAPIK’ı Venedik’le açtık, devam edelim. Sinemamızın ilk uluslararası başarısının Venedik ile başladığını kaç kişi biliyor. Nedir bu başarı derseniz, Nâzım Hikmet’in senaryosunu yazdığı, Muhsin Ertuğrul’un çektiği “Leblebici Horhor Ağa”nın 1934’te Venedik Film Festivali’ne katılıp ‘Onur Diploması’ alması... 32 arka pencere / 31 Temmuz - 06 Ağustos 2015

3 - Bir saygı meselesi

Peki Lütfi Akad’ın sinemamızda kamerayı sokağa indirdiği “Kanun Namına” filminin 1952’de Venedik’ten davet aldığını ama yönetmenin göndermediğini söylesek! “Nasıl yani?” demeyin. Akad, yıllar sonra bunun gerekçesini bakın nasıl açıklıyor: “Dışardan bakanlar filmin bazı yerlerini beğenmiş olabilirler, ama bence sakat bir filmdi. Ben kendime saygımı kaybetmemek için filmi festivale göndermedim.”

4 - Altın Aslan yarışında yedi film

“Ayna”, “Bekçi”, “Anayurt Oteli”, “Gizli Yüz”, “Süt” ve “Sivas”tan sonra “Abluka” Altın Aslan yarışına katılan yedinci filmimiz. Henüz bu yarışta büyük ödüle ulaşan filmimiz olmadı ama Ömer Kavur’un

“Anayurt Oteli” FIPRESCI Ödülü’nü kazandı.

5 - “Ağıt”tan “Köksüz”e

Venedik Film Festivali’nde gösterilen filmlerimiz aslında çok da fazla değil. Yılmaz Güney’in “Ağıt” filmini saymazsak festivalle ilişkimiz 1980 sonrası sıklaşıyor. “Ağıt’tan sonra ise “Masumiyet”, “Çamur”, “Yolda”, “İki Çizgi”, “Araf”, “Çoğunluk”, “Küf” ve “Köksüz” yan bölümlerde gösterilen filmlerimiz.


SAYGIYLA ANIYORUZ...

PERVİN PAR 1939 - 2015


HAYATI HER ZAMAN BİR FİLM MALZEMESİ OLARAK GÖRDÜM.

Noah Baumbach

Arka Pencere - Sayi 301  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Arka Pencere - Sayi 301  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Advertisement