Issuu on Google+

şarlo 121 yaşında

charlıe chaplın kosmos tek başına bir adam DENİZDEN GELEN 9 [REC] 2 11 salgın filmi 12 öfkeli adam

16 - 22 NİSAN 2010 / SAYI: 25


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

Sevgi Neydi? Sevgi 'Emek'ti!

G

eçen hafta Celsemizi Emek sinemaSIYLA açmıştık. Bu hafta da kapatmaya pek niyetimiz yok. İstanbul Film Festivali'nin son günleri kapıda. Belki de listenizin son birkaç filmi için Atlas'tan Yeni Rüya'ya, Sinepop'tan Beyoğlu Sineması'na, oradan belki de şehrin karşı yakasına geçip Kadıköy Sineması'na koşturup duruyorsunuz. Farkındasınızdır (ya da değil), Emek'siz olmuyor. Keyif vermiyor. Tatsız bir ruh hali içinde İstiklal Caddesi'nde debelenip duruyorsunuz. Siz filmlerinizi izleyedurun, o çok yakınınızdaki sinemasal mabedin yok edilme süreci hız kesmeden devam ediyor. Beyoğlu'nu ucuz semt pazarlarına dönüştürme ve değiştirme içgüdüsüyle hareket eden yerel otorite ise vurdumduymazlığı ile ne kadar da rant heveslisi bir duruş sergiliyor! Emek, bildiğimiz ve alıştığımız anlamda film izleme kültürünü temsil eden belki de son kale. Büyük alışveriş merkezlerinin ruhsuz, dar ve kofti ortamlarından kaçtığımızda, bize her daim sıcaklığını hissettiren sinemamızın, bir asra yakın süren serüvenine son verilmek üzere. Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan en önemli unsurlardan biri, belki de birincisidir Emek. Ama o görkemli ve sihirli yapı, rant tellallarının elinde can çekişiyor. Tıpkı Alkazar gibi, tıpkı Beyoğlu Sineması gibi.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Emek, sadece sinemadır ve öyle kalmalıdır. "Onu yıkmıyoruz, bir üst kata taşıyoruz" aldatmacasına da inanmıyoruz. Kendisini umursamayan otoriteye karşı onurlu ve gururlu duruşunu sergileyen her sinemaseverin karşı duruşuna muhtaç bu aralar sinemamız. Yıllarca yıkıldı, yıkılacak derken her büyük dalgadan yenilenerek çıktı ama bu kez karşısındaki otorite daha irikıyım ve daha aç. Tüm bilimsel çevreler ve mimarlar tarafından projesinin hatalı ve dayatmacı olduğu söylenmesine rağmen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, bu garabet projeyi maalesef onayladı. Sorduğunuzda, Kültür Bakanı'nın, Belediye Başkanı'nın anılarında özel yeri olan bu sinemanın, hemen yanı başında bir alışveriş merkezi yükselirken, Emek'i yok etmenin mantığını açıklayamaması ne hazin bir tezattır! Bütün bu hengamenin, arbedenin ortasında yine sinemaseverin kalacağı çok açık. Ama mücadele etmek, tepki göstermek, "Dur!" demek için Emek Sineması’nı Yıktırmıyoruz Platformu bir toplantı yaptı. Alınan karara göre 18 Nisan Pazar günü saat 17.00'de Taksim Meydanı'ndan Emek Sineması’nın önüne kadar yürüyüş yapılacak. Katıl ve Emek'ini kaptırma...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEREM SANATEL, OKAN ARPAÇ, MURAT EMİR EREN, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN

www.arkapencere.com k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Kosmos, Salgın, Denizden Gelen, Tek Başına Bir Adam, Genç Victoria, 9, Astro Boy, [Rec] 2.

21 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

22 TRENDEKİ YABANCI

Belgeseller de yalan söyler: İstanbul Film Festivali'nde NTV Belgesel Kuşağı kapsamında gösterilen "Kızıl Mabet" gibi.

24 ölüm kararı

Filmler virüs kaynaklı salgın hastalıklara bayılıyor. Bu hafta virüslerden tesirli bir 11 çıkardık.

28 ESRAR PERDESİ

Düşe kalka geçen bir ömür. Chaplin 121 yaşında.

32 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Sidney Lumet ve Henry Fonda adalet dağıtıyor: 12 Öfkeli Adam.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı: The Crazies, Inception, Jane Birkin, Züğürt Ağa, Robert Downey Jr.

k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

KOSMOS YÖNETMEN Reha Erdem OYUNCULAR Sermet Yeşil, Türkü Turan, Hakan Altuntaş, Sabahat Doğanyılmaz, Korel Kubilay, Serkan Keskin YAPIM 2009 Türkiye-Bulgaristan SÜRE 122 dk.

İnsana özgü bütün ‘fazlalıklar’dan arınmış baş karakterinin, ‘seçici aşk’tan ziyade herkesi ve her şeyi sevmeye odaklı aşkını izlerken, bir yandan da ‘dokunma’nın iyileştirici etkisine ikna oluyoruz hikayede. 6

k arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010

K

arla kaplı bir bölgede koşarak ‘kaçan’ bir adam, nefes nefese... Kahramanımız Kosmos... Adını bilmediğimiz bir kente (ya da kasabaya) geliyor, ağlayarak... Doğa üstü ‘iyileştirici’ özellikleri (!) nedeniyle onu kucaklayan bu yerde Neptün’ünü buluyor, onu cümle kurmaya bile gerek duymadığı bir aşka tutsak eden... Ama her türlü insanî kötücüllükten uzak ‘aşka tutunan’ duyguları Kosmos’u bir anda ‘istenmeyen adam’a dönüştürüyor. Reha Erdem, altıncı filmiyle de inat ve ısrarla ‘sekmeye’ devam ediyor. Her filminde yepyeni ufuklara yelken açan yönetmen, “Kosmos”la da ‘farklı’ olanın kapısına tekmeyi basıyor ve o kapıyı ardına kadar açmayı başarıyor. Baş kahramanından onun aşkla yücelen motivasyonuna, seçtiği mekandan hikayenin ‘ulvî’ yapısına kadar ‘yeni bir açı’yla baş başa bırakıyor bizleri Erdem. “Hayat Var”da ‘tercih edilmeyen’ bir aşkla kaçışa uzanan genç Hayat’ın ‘boğucu’ hikayesini anlatan yönetmen, “Kosmos”ta da aşkın ‘saf’ doğasına yöneltiyor ilgisini. İnsana özgü bütün ‘fazlalıklar’dan arınmış baş karakterinin, ‘seçici aşk’tan ziyade herkesi ve her şeyi sevmeye odaklı aşkını izlerken, bir yandan da ‘dokunma’nın iyileştirici etkisine ikna oluyoruz. Kosmos’un dokunarak, sarılarak, emerek yaklaştığı insanlara sunduğu ‘sevgi’yse filmin temelini oluşturuyor. Onları seviyor ama yalnızca Neptün’e gerçekten âşık oluyor ve ‘çığlık çığlığa bir sevda’nın ipuçlarını veriyor bize, kelimelerin kifayetsiz kaldığı. İkilinin ‘sevişme’ sahnesiyse sinema tarihimize geçecek mükemmellikte. Kosmos ve Neptün, insanî kısıtlardan soyutlanmış aşklarını ‘ayaklarını yerden keserek’ yaşıyor, ‘uçuyorlar’ bu sahnede. Bu filmin açtığı alanın haddi hesabı yok. Türkiye sinemasında ‘hiç görmediğimiz’ şeyleri hedefe koyan Reha Erdem, “Böyle bir film de çekilir ve izletilir” diyerek ‘yaratıcı yönetmen’ sıfatını hak ettiğini bir kez daha kanıtlıyor burada. Sonsuz (!) boşluğun içinde hiçleşen

insanların ‘durma’ potansiyelini irdeleyen sinemacı, dıştan gelen herhangi bir müdahaleyle afallayıp kıpraşanların ortasına atıyor kahramanını ve onun açtığı ‘kulvar’da bitmeyen bir yarışa sokuyor diğerlerini. ‘Sıradanlık’ duvarına çarpıp un ufak olan insanlık, ‘sanal sevgi’nin ona dayattığı ‘konfor’la avunurken, ‘hiçlik’ten çıkıp gelen Kosmos’la (ona ne demek isterseniz o olabilir) ‘duvar’ın arkasında da bir hayat olduğunu ve bu hayatın ‘durmayı reddettiğini’ keşfediyor. Ama bunu ‘kabullenip benimsemek’ noktasında her zamanki gibi ‘tutucu’ bir tavır takınıyor ve içeri çekip eritmeyi deniyor, kendisinin evrilmesine izin vermiyor. Erdem’in “Kosmos”ta Şaman ve Mevlevî felsefelerinden beslendiğini ya da dinler tarihinin bütün unsurlarını bir potada erittiğini söyleyebiliriz. Sonuçta tıka basa ‘evren’le dolu bu ‘beslenme çantası’nın içindekilerin tek şeye hizmet ettiği de bir gerçek: İnsana ve onun ‘açlık’la büyüyen zaaflarına... Hikayede kendini öne atan bütün karakterlerin ‘sorunlu’ olması bir rastlantı değil. Erdem, toplumların ‘tükürme’ eğilimi gösterdiği bu karakterlere bir ‘çıkış fırsatı’ tanıyor baş kahramanı aracılığıyla, ama öylesine ‘kapalı’ hayatlar yaşıyor ki onlar, ‘yüzyıllık yalnızlıkları’na geri dönmeleri gecikmiyor, kozalarına hapsoluyorlar yeniden. ‘Hastalık’tan kurtulmak ya da bir başka deyişle ‘arınmak’ kolay olmuyor onlar için, ‘sonsuz boşluk’ onları ‘temizlemek’ için elinden geleni yapıyor ama ‘geçici anlar’a teslim oluyor ve ‘bayatlamış’ dünyalarında ‘duruyorlar’. “Kosmos”u izlerken, aklımıza ister istemez Clint Eastwood’un “Kasabadaki Yabancı”sı (High Plains Drifter) geliyor. Oradaki ‘yabancı’nın kasaba için ifade ettikleriyle “Kosmos”taki ‘yabancı’nın durumu az çok benzeşiyor. İkisi de hiçlikten kopup gelerek bir ‘kurtuluş umudu’ oluyor ve ahalinin nabzını tutuyorlar. Öte yandan bu örnek, Erdem’in önceki filmi “Hayat Var”la bir miktar şekillenen ‘western atmosferi’ için de ipuçları taşıyor. Yönetmen, hikayesini konuşlandırdığı coğrafyayı bir western


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Sermet Yeşil, ‘karakterler galerisi’nin müstesna köşelerinden birine yerleşecek Kosmos’u adeta ‘başkası oynayamaz’ gibi kendine mal ediyor. 8

k arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010

kasabasına dönüştürüyor. Hatta Daltonlar benzeri dört kardeş de koyuyor filmine, onların traji-komedisini malzeme yapmaktan kaçınmıyor. Kasabanın ‘saloon’u yerine bir kıraathaneyi kullanıyor, şerif yerine jandarma komutanını koyuyor, tıpkı western filmlerindeki gibi erkeklere uzun paltolar giydiriyor, şapkalar da resmi tamamlıyor. Bu da yetmiyor, kaçış için tren kullanıyor ve ‘destansı western dünyası’nı farklı bir şekilde de olsa filminin bünyesine nüfuz ettiriyor. Böylece “Hayat Var”daki ‘deniz westerni’ni iki adım öteye taşıyıp daha net bir kulvara oturtuyor. İyi ki de öyle yapıyor, zira filmin duygusunu şahlandırıyor bu ‘seçim’. “Kosmos”u değerlendirirken oyuncu seçimi ve performanslarından da bahsetmeden olmaz. Baş karakteri bedeninin ve sesinin son damlasına kadar yaşatan Sermet Yeşil,

‘karakterler galerisi’nin müstesna köşelerinden birine yerleşecek Kosmos’u adeta ‘başkası oynayamaz’ gibi kendine mal ediyor. Genç aktris Türkü Turan da Neptün’de yalnızca ‘eşlikçi’ olmadığını gösteriyor, ikili arasındaki ritme başka bir boyut katmayı başarıyor. Öte yandan Kosmos’un diğer sevdalarını canlandıran Sabahat Doğanyılmaz ve Korel Kubilay da rollerine tutunan ‘soğuk’ performanslarıyla kanımızı donduruyorlar. Ama filmin ‘tepkisizlik’ini en iyi yansıtan yan karakterin Hakan Altuntaş’ın oynadığı ‘baba’ olduğunu da belirtmek gerek.

“Hayat Var”daki ses tasarımı becerisini bu filmde de fazlasıyla yaşıyor ve hikayeye katkısını derinden hissediyoruz. Sınırın açılması için imza toplanmasının hikayeyi yeterince desteklemediğini düşünüyoruz.


KEREM SANATEL Çok Bilen Adam sanatelk@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

SALGIN

S

am RaImI’nin korku filmlerinin ne kadar eğlenceli OLDUĞU GENELLİKLE onun mizah anlayışıyla, özel efektlerdeki yaratıcılığı ve kameradaki maharetiyle açıklanmaya çalışılır. Oysa onun filmlerini eğlenceli kılan asıl şey aynı zamanda iyi bir korku filminin de altın kurallarından biridir. Raimi iyi kötü ayrımı yapmaksızın, karakterlerine zerre kadar acımaz. Bu türde karakterlerinizi aşırı önemsediğiniz anda her şey çöker. “Salgın”da iki baş kahramanın (tam olarak David ve Judy Dutton çiftinin) üzerine o kadar çok titreniyor ki bir tehdit duygusuyla tedirgin olmanıza imkan yok. En berbat koşullarda bile ikisini de son anda kurtaran birisi hep çıkageliyor. Üstelik bazen bu kurtarıcı hep aynı kişi. Filmde hayli ironik bir repliği bile var. Şerif David’in yardımcısı sayıyor: “Bir...iki...üç... seni tam üç kere kurtardım!” Ama onun saymadığı başka tekrarlar da var. Sadece bir korku filmi için değil, herhangi bir film için de gerçek olmayan iki karakterin üzerine bu kadar titrenmesi, sinemayla aramızdaki o geçirgen duvarı bir anda taşlaştırıp bizi öteki tarafta bırakmaya yetiyor. Üstelik Judy ve David öylesine tek boyutlu karakterler ki, onları virüs bulaşmış kasabalılardan ayıran tek şey muhtemel bağışıklıkları. Ha bir de Judy hamile. Tabii, bu ayrıntıdan sadece “her aile en az üç çocuk doğurmalı” diyen zihniyetler heyecanlanıp JudyDavid çiftiyle özdeşleşebilir, o kadar. “Salgın”da her filmde mutlaka olması gereken ‘kendi içinde mantıklı’ bir evrenden bahsetmek mümkün değil. Çünkü her şey aşırı hesaplı kitaplı işliyor. Ancak bu hesaplılık hali bir tür ‘içten pazarlık’ haline benzetilebilir. Her film belli hesaplarla işler; ama buradaki hesaplar tutarlı bir hikaye akışı kurmaya değil, sadece biricik karakterlerini A noktasından B noktasına götürmeye yarıyor. İki nokta arasındaki her şey gereksiz bir ayrıntı. A noktası “salgın başladı” diyor, B noktası ise “filmin devamı gelebilir.” Hepsi bu kadar. Bu denli mekanik çalışan bir korku filminin

bırakın korkutmayı, şaşırtması bile mümkün değil. Zaten Eisner’in korkutmaktan anladığı şey işkence odalarında uygulanan ‘algıdan soyutlama ve uyuşturma’ yöntemleriyle neredeyse aynı. İşkence pornolarının yaptığı gibi grafik şiddet sahnelerine başvurarak yapmıyor bunu. Hayır, film steril denecek kadar çekingen o konuda. Tüm dehşet sahnelerinde ses kuşağına abanarak ve perdedeki olayları tamamen kaosa teslim ederek korkutmaya çalışıyor. Yani ne olup bittiğini asla görmüyor, tahmin ediyorsunuz. Bu arada davullar, çığlıklar, kişneme efektleri kafanıza kafanıza iniyor. Hollywood’un seyirciyi uyuşturarak korkutamayacaklarını anlaması daha ne kadar zaman alacak? Aslında filmin gerçek yaşam korkutmacamız ‘domuz gribi’ salgınındaki paranoyaya dair birkaç kelam etmesini, azıcık eğretilemeye kaçıp oyunbazlık etmesini beklemek de hakkımızdı. Ancak film bu konuda da çok tembel. Koca kasabadan geriye topu topu dört, beş kişi kalıyor, ama küçük bir öksürme anı ve onu takip eden “yoksa sana da mı bulaştı?” repliğinden başka bir şey izlemiyoruz. Grip salgını zamanında otobüslerde öksürüp hapşırdığımızda insanlar yiyecekmiş gibi dönüp baktıklarında, hatta yanınızdan kalkıp otobüsün ta öbür ucuna gittiklerinde bile bundan daha fazla paranoyaya gark olmuşsunuzdur. Standart olan her şeyin sıkıcılığı “Salgın”da ziyadesiyle mevcut. Bir video oyunundan ödünç alınmış gibi duran ve “haydi, haydi”den başka bir şey demeyen robot sesli askerler, dünyayı uydu kameralarından dikizleyip abluka kararı veren kötü devlet adamları ve sadece senaristin canı istediğinde ortaya çıkan virüslü insanlar. Verdiği tehlike ve paranoya duygusu, umumi bir tuvaletten mikrop kapma korkunuzdan daha büyük değil.

Ödlek bir korku filmi neye benzer diye görmek isterseniz, önden buyrun! Korkutmaya niyetleri olmadığı açılış ve kapanıştaki rahatlatıcı müzikten belli.

ORİJİNAL ADI The Crazies YÖNETMEN Breck Eisner OYUNCULAR Timothy Olyphant, Radha Mitchell, Joe Anderson YAPIM ABD-Birleşik Arap Emirlikleri SÜRE 101 dk.

Herhangi bir film için dahi gerçek olamayacak iki karakterin üzerine bu kadar titrenmesi, sinemayla aramızdaki o geçirgen duvarı taşlaştırmaya yetiyor. k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

11


TUNCA ARSLAN Çok Bilen Adam tuncaarslan@yahoo.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

DENİZDEN GELEN (ZEYTİN DALI)

D

aha iyi bir yaşam için Batı’ya doğru çıktıkları ve çoğu zaman ÖLÜMLE sonuçlanan yolculuklarında Türkiye’yi de bir ara istasyon olarak kullanan Afrikalı kaçak göçmenlerin gerçekleriyle, geçen yılki Altın Portakal’da Emre Şahin’in “40”ı dolayısıyla belli oranda yüzleşmiştik. Şahin, parçalı bir öyküye ve belli başlı üç karaktere dayanan filminde, İstanbul-Tarlabaşı’nda yıkık dökük bir apartman dairesinde Avrupa’ya gitme hayalleri kuran Nijeryalılardan biri olan Godwill’i karşımıza çıkartmış, ‘seçilmiş kişi’ olduğuna inanan kahramanına önce eşeğini (parasını) kaybettirmiş, sonra da buldurmuştu. “40”, mutlu sonla noktalanan bir filmdi. Nesli Çölgeçen’in “Denizden Gelen”i (filmin ikinci adı “Zeytin Dalı”) ise mutsuzluk üzerine ve baştan söyleyeyim ki mutsuz finale sahip bir film. İlk adı gereği, şartlanmışlıktan olacak, bende ‘Cehennemden Gelen’, ‘Sisten Gelen’, ‘Karanlıktan Gelen’ vb. çağrışımlar yapsa da (bir de Zerrin Egeliler’li “Denizden Gelen Kadın” vardır!) aslında küçük insanlar arasında geçen bir ‘sevgi ve vicdan öyküsü’. Muğla-Ortaca’da yaşayan eski polis Halil, dul hemşire Yaren ve umut yolculuğu ölüm yolculuğuna dönüştüğü için annesi boğularak ölen küçük Ganalı Jordan’ın oluşturduğu üçgen, bir yandan Türkiye’ye dair sorunlara parmak basılmasına vesile olurken bir yandan da kaçak göç-insan ticareti gibi uluslararası bir meseleye odaklanıyor. Kritik nokta şu ki Halil polisken bir kaçak göçmeni vurup öldürmüş; hem bu olaydan ötürü vicdan azabı çekiyor, hem de olayla ilgili dava sürüyor ve kahramanımız açısından pek iyiye gitmiyor. Öte yandan Jordan’ın babası, ailesinden önce Yunanistan’a geçmiş, bir çiftlikte çalışıyor ve Halil, küçük çocuğu babasına kavuşturmak gibi bir yükün de altına giriyor. İşin içine Yaren’le aşk meşk faslı da karışıyor elbette. “Denizden Gelen”, Nesli Çölgeçen’in (“Oyunbozan” istisnası bir yana) gayet parlak filmografisine pek yakışmayan, daha çok TV filmi havası taşıyan, bu nedenle de Çölgeçen’in

“Kardeşim Benim”, “Züğürt Ağa”, “Selamsız Bandosu”, “İmdat İle Zarife” ve o müthiş belgesel “Son Buluşma”daki anlatım ustalığını, vuruculuğu bir türlü yakalayamadığı, vasat bir çalışma. “Çok elverişli ve yakıcı bir konu çarçur edilmiş” demek istemesem de, ne yazık ki öyle. Öncelikle, senaryo alabildiğine dolu… Vicdan azabı çeken genç bir polisin iç dünyası, annesi ölmüş ve babasından ayrı küçük bir siyah çocuk, Halil’in kendi dünyasındaki balıkçı babası Tekin, Yaren hemşirenin gerek çocuğa gerek Halil’e yönelik duyguları ve tabii ki bir hangar dolusu kaçağın durumu ve hatta caretta-caretta sorunsalı, senaryoya aşırı ağırlık bindirmiş durumda. Onur Saylak-Ahu Türkpençe ikilisinden başlayarak, oyuncuların kimyaları da tam tutmayınca, filmin elinde kala kala dil bilmez yol bilmez Afrikalı küçük çocuğun seyirci üzerinde yaratacağı duygusal baskı kalıyor ki bir iki etkili sahne hariç, bunun da yerine getirildiği söylenemez. Küçük oyuncu Jordan Deniz Boyner, klişe cümleyle, rolünün hakkını veriyor vermesine de kadronun diğer elemanları ‘abartı’nın getirdiği tuzaklara düşmekten kurtulamıyorlar. Onur Saylak, “Sonbahar”dakine çok benzeyen bir rolde aslında; fakat ‘kalibre’ bu kez biraz düşmüş gibi. Özcan Alper’in filminde Rus fahişenin karşısında ‘yıkkın’ bir solcuyu canlandıran genç oyuncu, bu kez Ganalı küçük çocuğun karşısındaki yıkkın polis rolünde. Usta oyuncu Sümer Tilmaç’ın rolüne ‘cuk oturan’ isimlerden biri olduğunu, genelde etkili bir oyun çıkardığını, ama kimi sahnelerde mimiklerine fazla bel bağladığını da not düşelim. “Sudan geldik suya gideceğiz!” demeye getiren, beklenti çıtası yüksek tutulmadan seyredildiğinde hayal kırıklığı yaratmayacak bir film bu. Bir Nesli Çölgeçen filminde beklentimizin yüksek olması da bizim suçumuz değil.

Kaçak göçmenlerin, ölen arkadaşları için yaptığı cenaze dansı hayli etkili. Kaçakları taşıyan kaptanın tekneden ayrılış sahnesi çok kötü çekilmiş. Final, yani Halil’in sonu da hiç inandırıcı değil.

YÖNETMEN Nesli Çölgeçen OYUNCULAR Onur Saylak, Jordan Deniz Boyner, Ahu Türkpençe, Sümer Tilmaç YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 107 dk.

“Çok elverişli ve yakıcı bir konu çarçur edilmiş” demek istemesem de, ne yazık ki öyle. Kaldı ki ben demesem bile başkaları mutlaka diyecektir… k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

13


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

TEK BAŞINA BİR ADAM

M

oda devi GuccI’yi ipten alan adam olarak tanınan 'kostüm gurusu' Tom Ford, moda dünyasındaki ‘tescilli markası’ yetmiyormuş gibi, şimdi de sinemacılar arasında sivrilmenin peşinde. Ve ilk filmi “Tek Başına Bir Adam”la bu işi fazlasıyla ciddiye aldığını kanıtlar bir performans sergiliyor. Christopher Isherwood’un 1964 tarihli romanından (Türkiye’de Metis Yayınları’ndan Fatih Özgüven çevirisiyle çıktı) yola çıkan Ford, senaryosunu yazıp yapımcılığını da üstlendiği (kostüm departmanında adı geçmiyor ama ona da bulaştığı apaçık) filmde, sevgilisinin ölümüyle ‘hayattan vazgeçme’ noktasına gelen eşcinsel bir profesörün bir gününü (1962’de) anlatıyor, tüm çıplaklığı ve can yakıcılığıyla. ‘Gerçek aşkı’ bulduktan sonra onu trajik biçimde kaybetmenin altından kalkabilmenin mümkün olmadığına dair bir vurgu söz konusu hikayede. Baş karakterin ‘kaybediş’in ardından yaşadığı ‘yıkım’, öylesine net ve etkili bir şekilde gösteriliyor ki filmde, onun her adımında bir ‘ağıt’ havası seziyoruz. ‘Ruh eşi’nin boktan bir kazada ölümünü geride bırakamıyor kahramanımız, aksine yaşadığı ‘keder’in tutsağı oluyor, ‘o’ olmadan nefes alıp vermenin gereksizliğini derinden hissediyor. Aralarındaki aşkı geri dönüşlerle kayda geçiren yönetmen Tom Ford, böylece ‘neden’e ikna olmamızın da yolunu açıyor, işimizi kolaylaştırıyor. Bu sahnelerdeki siyahbeyaz görüntülerin büyüsüne kapılmaksa kaçınılmazlaşıyor. Aslında filmin tamamındaki görselliğin mükemmel olduğunu söylemeliyiz. Eduard Grau imzalı görüntü çalışması, bir mükemmeliyet abidesine dönüşürken hikayenin duygusunu öne çıkarmayı da başarıyor. “Tek Başına Bir Adam”, Colin Firth’ün Oscar adayı (Oscar’ı da alsa olurmuş) performansıyla daha da değerleniyor. Firth, filmin yaşattıklarının başlıca müsebbibi belki de. Sevdiği adamın ardından adeta ‘donan’ karakteri yüzünün bütün kıvrımlarıyla yaşatan aktör, kanayan gözlerinden boşalan hüznü yansıtırken kariyerinin en çarpıcı kompozisyon çalışmasını gerçekleştiriyor ve

bunca yıldır romantik komedilerde harcandığını haykırıyor. Bir günlük hikayenin getirdiği devamlılık zorluğunun altından ustaca kalkan Firth, bedenine zımbalanan George kimliğini ilk andan son sahneye kadar korumayı başarıyor. Julianne Moore, Matthew Goode ve Nicholas Hoult’un etkileri de yadsınamaz düzeyde. Özellikle genç Hoult, George’un ‘tutunma sebebi’ olurken karakterinin inceliklerine hakim bir görüntü çiziyor. Tom Ford, ilk yönetmenlik çabasında ağır bir yükün altına girmiş olmasına karşın, “Tek Başına Bir Adam”la geleceğine dair olumlu sinyaller veren bir yönetim becerisi gösteriyor. Özellikle romandan yansıyan ışığa ihanet etmeden, hatta onu daha da ‘parlak’ hale getirerek yarattığı atmosferle koltuğa mıhlıyor bizleri. Hikayedeki bütün karakterlerin Olimpos’tan inmiş tanrılar gibi olması da bir Tom Ford imzasına dönüşüyor, ki filmi zedeleyen bir durum olmadığını, hatta bunun destekleyici bir unsur kimliği taşıdığını da belirtmek gerek. Senarist-yönetmen, hikayeyi bir ‘eşcinsellik manifestosu’na dönüştürmekten de özellikle kaçınıyor, vurguyu ‘aşk’a yapıyor, onun yarattığı çerçeve içinde geziniyor. Aslında bu aşk vurgusunun ‘aşksızlık’la açıklanmasını izliyoruz filmde, bu durumun getirdiği ‘tek başınalık’ oynuyor başrolü. Koca dünyada ‘amaçsız’ kalmış bir karakterin kaybolup gitme isteğinin uzantıları kaplıyor beyazperdeyi. ‘Bitkisel yaşam’ın tarifine dönüşen George’un bedenindeki bütün organların yer değiştirdiğine tanık oluyoruz, ‘parçalanmış yürek’i başta olmak üzere. “Tek Başına Bir Adam”ı ‘ölümüne bir sevda’nın yarattığı tahribatla aynı kefeye koymak mümkün. Bu filmi izlerken ‘keder’in baş ucumuzdan bir an bile olsun ayrılmadığına şahit olduk. Yıkılmadık, ama yediğimiz sağlam kroşelerle epeyce sarsıldık.

George’un tuvalet penceresinden yan komşuları dikizlediği sahne, Tom Ford’un yönetmenlik becerisini gösteriyor. Filmin romandaki derinliği yansıtamayan finali, hikayenin o ana kadarki mükemmel gidişini zedeler nitelikte.

ORİJİNAL ADI A Single Man YÖNETMEN Tom Ford OYUNCULAR Colin Firth, Julianne Moore, Nicholas Hoult, Matthew Goode YAPIM 2009 ABD SÜRE 101 dk.

Bir günlük hikayenin getirdiği devamlılık zorluğunun altından ustaca kalkan Colin Firth, George'u ilk andan son sahneye kadar korumayı başarıyor. k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

15


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

GENÇ VICTORIA

E

mIly Blunt için korselerle bezeli bir yıldı 2009. ha, bir de viktoryen. “Kurt Adam”da (The Wolfman) Victoria dönemi İngiltere’sinde onu ‘döşü kıllı’ yaratıktan kaçan bir kurban olarak izledikten sonra, ironik biçimde bu kez o canavarın çıkış sebebine dönüşüyor “Genç Victoria”da. Metin olarak iç içe geçen iki filmin ortak paydasının Emily Blunt olması manidar bir manzara çıkarıyor ortaya: Eğer kurt adam ve miti Victoria dönemi istibdadının, baskılanmış sofuluğunun çocuğuysa, filmde tanık olduğumuz gibi kurt adamın Blunt’un canlandırdığı Gwen Conliffe’in cazibesine kapılması bastırılanın su yüzüne çıkıp intikam peşine düşmesine dönüşüyor. Blunt, kurt adama onu doğuran ortamdan intikam alma fırsatı veriyor. İki filmdeki karakterleriyle genç aktris birbiriyle alakasız iki metni anlamlarının çok ötesinde bir yere taşımış oluyor. Kraliçe Victoria’yı nasıl bilirsiniz? Bugüne dek adının geçtiği yerde kaşların çatılmasını 64 yıllık otoriter yönetimine yormak yanlış olmaz. Peki bu filmi yapanlar onu nasıl biliyor? İkinci filmiyle zor bir işe soyunmuş görünen Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallée’nin elindeki senaryo 2004 yapımı Thackeray uyarlaması “Vanity Fair”le ‘o dönem’e ilgisini açık eden Julian Fellowes’un kaleminden çıkma. Tutuculuğu, otoriterliği, sertliği ve sadeliğiyle bilinen Victoria’nın gençliğinde bu özelliklerin her birinin izini sürme şansımız var filmde. Ancak senaryo bunlara derinlemesine dalma peşinde değil. Evet, kraliçe olduktan sonra ülkesinin dizginlerini acımasızca çekiştirmesine tanık oluyoruz. Kocası Albert’a otoritesini yerle yeksan ettiği gerekçesiyle posta koyacak denli gözü kararmış durumda iktidarda. Lakin, yine de film Victoria’nın içindeki ‘insan’ı bulup çıkarma telaşında. Dahası, iktidarı sırasında Britanya İmparatorluğu’nu ‘güneş batmayacak’ görkeme ulaştıran bu kadının sağduyusu ve yeteneğinden ziyade, tutkusuna tanıklık ediyoruz uzun uzadıya. Mektup arkadaşlığı olarak başlayan kuzeni Albert’la ilişkisini nikahla sonlandıran

Victoria’nın, görüyoruz ki, en büyük derdi bir erkeğin otoritesinin gölgesinde kalmak. Önce annesini parmağında oynatan Sir John Conroy’u, ardından akıl hocası başbakan Lord Melbourne’ü dize getiriyor. Başta Belçika Kralı Leopold’ün ‘maşası’ olarak Victoria’ya yaklaşan Albert ise sonradan ona aşık oluyor, onu da kendisine aşık ediyor. Kimi parlak fikirlere sahip olsa da, Albert’ın bu iktidar boyunca Victoria’yı ezmesine imkan olmadığını anlıyoruz. John Conroy ve Lord Melbourne gibi o da ancak Victoria’ya fikirleriyle hizmet ediyor. (Hatta bugün Viktoryen denilen bitişik nizam sosyal konutların fikir babasının Albert olduğunu öğreniyoruz filmden) “Genç Victoria” neyse ki şu fırsatı tepmiyor: Yaşlandıkça sağduyusunu yitirecek bu kadını oraya getiren kimi nedenleri enikonu eşeliyor. Kocasına düşkünlüğünü gözlemliyoruz; haliyle onu erken denebilecek yaşta tifüsten yitirdikten sonra deyimin her iki anlamıyla da ‘karalar bağlamasını’ yadırgamıyoruz. Bu sene kostüm Oscar’ı kazanan filmde yönetmen Vallée ilginç bir görsel tercihe de başvuruyor. “Başkalarının Hayatından” tanıdığımız Alman görüntü yönetmeni Hagen Bogdanski, Victoria tahta çıkmadan önce kalabalık sahnelerde uzun uzun netlik kaydırmalarına başvuruyor. Sanki yönetmen Vallée, Victoria’nın bakış açısından bize de onun çevresindekilerin gerçek yüzünü ‘net biçimde’ gösterme niyetinde. Gerçekten de Victoria tahta çıktıktan sonra bir iki istisna hariç, sahnelerde netlik kaydırmayı bırakıyor yönetmen. İngilizler dışındaki bir millete mensup karakterlerin kendi aralarında İngilizce konuşmaları gibi bir garabete rastlamamak (Almanlar kendi aralarında Almanca konuşuyorlar) “Genç Victoria”yı alkışlamak için bir diğer neden.

Filmi duygusal bir ruh haliyle noktalamanıza yol açan kapanış parçası “Only You”, Sinéad O'Connor’dan geliyor. Iskalamayın! Özgün afişinde de dediği gibi: “Aşk her şeye hükmedecek!” Ne yazık ki aşk gerçekten de filmin her şeyine aşırı hükmediyor.

ORİJİNAL ADI The Young Victoria YÖNETMEN Jean-Marc Vallée OYUNCULAR Emily Blunt, Rupert Friend, Paul Bettany, Miranda Richardson, Jim Broadbent, Thomas Kretschmann, Mark Strong YAPIM 2009 İngiltere-ABD YAPIM 2009 ABD SÜRE 105 dk.

Koca İngiliz imparatorluğuna neredeyse tüm bir 19. yüzyıl boyunca ‘demir leydi’ olarak hükmeden kraliçenin diğer yüzünü gösteriyor bu film. k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

17


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

9 YÖNETMEN Shane Acker SESLENDİRENLER Elijah Wood, Jennifer Connelly, Christopher Plummer, Martin Landau YAPIM 2009 ABD SÜRE 79 dk.

Film en azından şunu söylüyor: Bu yönetmenin yeni filmini merakla bekleyebilirsiniz... 18 arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

1

0 dakikalık bir kısa animasyonDAN uzun metraj ÇIKARMAK... GENÇ animatör Shane Acker’ın Oscar adayı kendi kısa filminden uyarladığı “9”un erdemleri de zaafları da bu ‘kaynak’ta saklı. 2005 yapımı orijinal film, kıyamet sonrası dünyada ‘bez bebek’imsi küçük robot varlıklardan ayakta kalan sonuncusu yani 9 numaranın, diğerlerini avlayan ve ruhlarını esir alan büyük ve vahşi bir makineyle giriştiği savaşı konu alıyordu. Az karakterli ve diyalogsuz film, tekniği ve ritmiyle dikkat çekiciydi ve parlak bir sinemacıyı müjdeliyordu. Film internette yayıldı ve izleyenlerden destekleyici yorumlar alarak adeta daha da ‘büyütülmesi’ için teşvik edildi. 10 dakikalık film 80 dakikaya çıkınca bazı şeyler kökünden değişiyor. Öncelikle karakter sayısı arttırılmış. Onlara ünlü oyuncuların dublaj yapabilmesi için ses verilmiş. “Ölü Gelin”de de Burton'la çalışan bir senarist getirilmiş ve Hollywood’a uygun ‘post-Matrix’ bir senaryo oluşturulmuş. Kıyametin insan-makine savaşıyla geldiği vurgulanmış, aksiyon öne çıkmış.

Steampunk etkisinin iyiden iyiye hissedildiği karakter ve mekan tasarımının aynen korunduğu filmdeki animasyon teknolojisi etkileyici. Ancak aksiyon sahnelerinde metal alet edevatlardan oluşturulmuş gibi duran figürlerin birbirleriyle olan çarpışmalarının takip edilmesi zor ve yorucu oluyor. Ayrıca bildiğimiz ‘seçilmiş kişi’ temasının eskimeyen bir hikaye klişesi olmasına rağmen son yıllarda fazla kullanılıyor olması sebebiyle bıktıran bir tarafı var artık. Nazi Almanya’sına gönderme yapan ‘flashback’ler de ‘eski numara’. Acker bir bilimkurgu fanatiği olduğunu anladığımız sahnelerle, sinemacı kumaşına sahip olduğunu kanıtlıyor. Dışavurumcu ışık kullanımı büyüleyici. Detaylar kusursuza yakın. Danny Elfman’ın müzikleri ‘cuk’ oturmuş. Ancak hikayenin kısırlığı bu güzelim işçiliğe zarar veriyor.

Filmin kurduğu atmosfer ve görsel tasarımlar çok başarılı ve etkileyici. Finalde mevzunun anne-baba ve çocuklar şeklinde oluşan bir nevi ‘kutsal aile’nin kurulmasına bağlanması can sıkıcı...


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ASTRO BOY ORİJİNAL ADI Astro Boy YÖNETMEN David Bowers SESLENDİRENLER Nicolas Cage, Charlize Theron, Freddie Highmore YAPIM Hong Kong-ABD-Japonya SÜRE 94 dk.

İlk kez 1952’de çizgi roman olarak yayımlanan mangaların atası, 3D animasyon tekniğiyle yenilenmiş.

O

samu Tezuka’nın 1952’de yarattığı, anavatanında “Müthiş Atom” (Tetsuwan Atomu) olarak bilinen, Batı’da yayımlanmaya başladığında “Astro Boy” adını alan ünlü manga, animasyon tekniklerinin en yeni imkânları kullanılarak adeta yeniden yaratılmış olarak beyazperdede. Robotların insanların hizmetinde olduğu geleceğin dünyasında bir kaza sonucu ölen ve acılı babası tarafından DNA’sı kullanılarak robot olarak yeniden hayata döndürülen küçük bir çocuğun hem duygusal hem de aksiyonu gayet bol ve görkemli hikâyesi bu… Pixar-Disney ve benzeri animasyonlardan aşina olduğumuz kusursuz çizimler, zekice yazılmış senaryo ve çocuklar kadar yetişkinleri de cezbedecek küçük göndermeler burada da mevcut. 1960’larda önce Japon TV’sinde, sonra da tüm dünya ekranlarında boy gösteren çizgi dizi ülkemizde pek bilinmiyorsa da, bu filmi gördükten sonra büyük-küçük herkesin önceki versiyonları da izleme isteği duyacağı kesin.

Onca aksiyon arasında dramı, gözyaşını es geçmeyen, baba-oğul ilişkisinden arkadaşlık ve dostluk temalarına, iktidar hırsından özveriye, kötülükten iyiliğe kadar pek çok insani durumu gayet zevkli bir seyirlik olarak önümüze servis eden “Astro Boy”, yaşı büyük seyirciyi çocukluğuna alıp götürme gibi bir meziyete de sahip. İzlerken, acaba 1960’lardaki çizgi dizide teknoloji nasıl kullanılmıştı diye de düşündürtmüyor değil… İlk kez “Fare Şehri”yle yönetmen koltuğuna oturan David Bowers, bu ikinci rejisinde bir efsanenin hakkını verirken, bundan sonraki çalışmalarının da başarısını garantiliyor... 40 milyon dolarlık bütçeyle çekilen, ancak ABD’de bunun yarısı kadar hasılat elde eden “Astro Boy”un devamının gelip gelmeyeceği, filmin dünya üzerindeki gişe başarısına bağlı biraz da…

Devrimci-komünist robotlar prototip olarak bir dönemin resmini çekerken, öyküye mizahi boyut da katıyorlar. Bizde Türkçe dublajlı gösterildiğinden, orijinal seslendirme kadrosundaki starları ne yazık ki duyamıyoruz. k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

19


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

[REC] 2 YÖNETMENLER Jaume Balaguero, Paco Plaza OYUNCULAR Jonathan Mellor, Manuela Velasco, Oscar Zafra YAPIM 2009 İspanya SÜRE 85 dk.

“[Rec] 2” izleyicisini aynı korku tüneline bir kez daha sokuyor. İşin ilginci yine korkutuyor! 20 arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

S

eyirciye ‘gerçek’i izlettirdiğine inandırmaya çalışan filmler, sinemayla alakasız o birkaç yamyam filmini saymazsak, “Blair Cadısı”ndan beri epey bir yol aldı. Şimdi dünyanın her yerinden bu tür korku filmleri geliyor. Karakterlerden birinin eline bir şekilde bir kamera verirsin ve izleyicilerin yaşananların gerçekten yaşanmış olduğunu düşünmelerini sağlarsın... Seyirciler bu ‘sunum’un inandırıcılık becerisine bağlı olarak bu oyuna katılır ya da katılmaz. 2007 yapımı “[Rec]”in de bu yönde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir TV muhabirinin itfaiyecilerin gece vardiyasını çektiği sırada onların bir vakasına şahit olmasıyla gelişen olaylar, film kahramanlarını tekinsiz ve zombilerle dolu bir apartmana hapsediyordu. Aktüel kamerayla olan biteni izlerken iyi kurgulanmış bir hikaye sayesinde korku tüneline girmiş gibi olmuştuk. Ancak yönetmen ortaklar, filmde yaratılan korkunç terör hakkında pek de açıklayıcı olmamışlardı. İki yıl sonra gelen bu devam filminde öncelikli olarak bu

meseleye değinmişler. O apartman sakinlerinin neden zombileştikleri apaçık ortaya çıkıyor. İlk filmin bittiği yerden, aynı geceden devam ediyoruz hikayeye. Bu tip devam filmlerinin ‘en garanti’ klişesi (“Aliens” modeli) aynen kullanılıyor: Daha teçhizatlı bir grup kahraman, terör mahalline dalar ve dağılırlar! Yönetmenler bu klişeyi aynen kullanmışlar, hatta ilk filmin kahramanlarından birini de bir şekilde gruba ekleyip klişeyi tamamlamışlar. Sıkı durun; olayların sebebini getirip Friedkin’in “Şeytan”ına bağlamışlar! Bu, “[Rec] 2”nin karnesine kırık not olarak yazılabilir. Üstelik ilk filmdeki mekanın aynısını size bir daha izlettiriyorlar! Bir de bu dezavantajı ekleyin... Ama sonlara doğru yaptıkları bir hamle ve peşisıra gelen etkileyici finaliyle bunu ciddi anlamda ‘telafi’ ediyor yönetmenler.

Finaldeki oral sahne (hiç erotik değil!) insanın kanını donduran bir gerçeklikle çekilmiş, uyarayım... Filmin ortasında üç gerizekalı gencin (!) hikayeye dahil edilişleri zorlama ve inandırıcı değil...


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

9

DENİZDEN GELEN (ZEYTİN DALI) CEM

GENÇ VICTORIA

kosmos

BİLGEHAN ARAS

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

HHH

HHH

HHH

DENİZDEN GELEN (ZEYTİN DALI)

HH

H

GENÇ VICTORIA

HHH

kosmos

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

ALTINSARAY

9

BURAK MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN HHH

ASTRO BOY

[REC] 2

HHH

SALGIN

HH

TEK BAŞINA BİR ADAM

AŞKA YOLCULUK AŞKIN YAŞI YOK

HHH

HHH

HHHHH BAL

HHHH

HHH

BEŞ ŞEHİR

HHH

HHH

CEHENNEME 2 ADIM

HH

ÇOK FİLİM HAREKETLER BUNLAR

HH

H

HHHH

HHH

H

H

DR. PARNASSUS

HHH

HHHH

HERKES Mİ ALDATIR? İKİ BABALIK KUTU

HHHH

HHHH

H

HHH

HHH

HHH

HHHH

MİN DÎT

HH

HH

HH

HHHH

RİNA

H HHH

HHH

SERSERİ MAYINLAR SON İSTASYON

HH

H

ŞARK OYUNLARI

HH

HHH

HHHH

H

HH

HHH

HHHH

TİTANLARIN SAVAŞI

HHH

UZAKLARA GİDELİM

HH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

21


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

YALAN SÖYLEMEYİ KES ARTIK MADS!

22

k arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010


Kore’yi biraz olsun bilir, güneylisiyle kuzeylisiyle Korelileri iyi kötü tanıdığımı söyleyebilirim; o kibar, neşeli, saygılı, onurlu ve güzel insanların “Kızıl Mabet” türünden palavra belgesellerle hedef alınmasına gerçekten öfkeleniyorum.

Y

azıya başlık olarak seçtiğim cümleyi, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin NTV Belgesel Kuşağı bölümünde seyrettiğim “Kızıl Mabet” (Det Røde Kapel) adlı filmde duydum. Kore Demokratik Cumhuriyeti’ni, nam-ı diğer Kuzey Kore’yi anlatma iddiasındaki belgeselin ‘oyuncularından’ spastik olanı, filmin Danimarkalı yönetmeni Mads Brügger’e bir sahnede aynen böyle söylüyordu: “Yalan söylemeyi kes artık Mads!” Onun söyleyiş amacı ve ‘yalan’dan kast ettiği başkaydı ama önemli değil, ben de aynen öyle düşünüyorum, çünkü Mads yalancının teki. O nedenle, başlıktaki sözleri tırnak içinde kullanmadım. Benim de lafım o… Nedenini belgeseli seyretmemiş olanlar için biraz anlatmam lazım… Mads Brügger, KDHC’nin ‘şer ekseni’nin bir parçası ve ‘gelmiş geçmiş en katı ve zalim totaliter devlet’ olduğuna inanan, gazetecilikten gelme bir belgesel yönetmeni. Yani, dünyadaki ABD karşıtlığını simgelemek ve SSCB’nin dağılmasından sonra doğan ‘yeni düşman’ ihtiyacını gidermek için CIA-NATO odalarında geliştirilip bizzat Bush tarafından telaffuz edilen bir formüle iman etmeyi marifet saymış durumda. Kuzey Kore’nin, Nazi Almanya’sından, Franco İspanya’sından, Pinochet Şili’sinden, Salazar Portekiz’inden vb. daha beter olduğuna da bir biçimde inanmış/inandırılmış. Bu inancını belgesele dönüştürüp, dünyanın dikkatini bir kez daha ‘Kuzey Kore cehennemi’ne çekmek için de bir yalana başvurup, bu ülkeye sızmaya karar vermiş! Güney Kore kökenli, biri spastik öbürü ‘normal’ Danimarka vatandaşı iki komedyenle birlikte, KDHC-Danimarka kültürel ilişkilerini geliştirmek bahanesiyle Kuzey Kore’ye geliyorlar. Görünürdeki amaçları bir gösteri yapmak… Üstelik Yalancı Mads, Kuzey Korelilere sosyalist olduğunu, Batı’nın bu ülke hakkında yürüttüğü kara propagandayı boşa çıkarmak

için elinden geleni yapacağını vb. de söylüyor. (Spastik çocuk da zaten bu nedenle dayanamayıp “Yalan söyleme artık” diyor) Yani, güya Kuzey Korelileri kandırıyor, aslında bize KDHC’nin gerçek yüzünü göstermek için büyük cesaret ve hüner sergiliyor! Amma velakin gösterdiği, gösterebildiği tek bir şey, palavralarını kanıtlayabileceği tek bir görüntüsü yok! Bu nasıl belgesel anlamadım… Başlarında Kuzey Koreli mihmandar bayan görevli, dolaşıyorlar, çekim yapıyorlar, sağı solu ziyaret ediyorlar ama Mads durmadan bize şu tür şeyler söylüyor: “Bakmayın böyle göründüğüne, bu ülke aslında cehennemden farksız… Bilmediğimiz bir yerlerde toplama kampları var ve her gün yüzlerce insan öldürülüyor… Şu anda neşeli bir piknik yapıyoruz Koreli gençlerle birlikte ama sakın aldanmayın, aslında Nazi Almanya’sındayız gibi hissediyorum… Bize rehberlik eden kadın İngilizceyi, kesinlikle Amerikalı esirleri sorgulamak amacıyla öğrenmiştir… Bakın sokaklarda hiç özürlü insan göremiyoruz, çünkü öldürüyorlar… Aslında bunların barış falan istediği yok, zaten 1950’de de önce bunlar saldırmış, güneyi işgal etmişti… Bu kadının Kim-Il Sung’un heykeli önünde ağladığına bakmayın, korkusundan kesin numara yapıyordur…” Anlayacağınız, Yalancı Mads’in gevezeliklerinden başka bir veri, herhangi bir görüntü, röportaj vb. yok karşımızda. Başkent Pyongyang’ın caddelerini, anıtlarını, otellerini, parklarını, sınır kasabası Panmunjom’un barakalarını vb. izliyoruz yalnızca ama Yalancı Mads bizim ağzından çıkan her şeye inanmamızı istiyor. Hakikaten, bu nasıl bir belgesel, Sundance’de nasıl Büyük Jüri Ödülü alabilmiş, şaşmamak elde değil… ‘Şaşmak’tan lafın gelişi söz ettim, çünkü biliyorum ki politik belgesel sinema denilen tür, bugün ne yazık ki fazlasıyla ‘Soros etkisi’ne uğramış durumda ve

emperyalizmin çıkarları doğrultusunda söylenen her yalan, şu ya da bu biçimde ödüllendiriliyor, festival festival gezdiriliyor. Yahu bunlar daha düne kadar Irak ve Saddam Hüseyin için de söylemediler mi aynı yalanları? Benzer ‘belgeseller’ izlettirmediler mi dünyaya… Sonra da “Galiba birileri bizi kandırdı, kitle imha silahı falan yokmuş Irak’ta” demediler mi… Peki bizler, “Kızıl Mabet”i seyrederken Yalancı Mads’in yalanlarına hödükçe kıkır kıkır gülenler başta olmak üzere, bu kadar mankafa mıyız ki şimdi de bu belgesellere kanmaya dünden razı pozisyonlar alıyoruz… Kore’yi biraz olsun bilir, güneylisiyle kuzeylisiyle Korelileri iyi kötü tanıdığımı söyleyebilirim; o kibar, neşeli, saygılı, onurlu ve güzel insanların böylesi salakça çabalarla da hedef alınmasına ve dünyanın aptallaştırılmasına, aptal yerine konmasına gerçekten öfkeleniyorum. Yine ‘tanıdığım kadarıyla’ söylüyor ve iddia ediyorum, kimse benden Kuzey Korelilerin, Danimarkalı grubun başına tek kelime Danca bilmeyen bir görevli verdiğine, belgeselin de KDHC sansüründen gizlice kaçırılan görüntülerle kotarıldığına inanmamı beklemesin! Bu ‘belgesel’in de kokusu çıkar yakında, görürsünüz. Yalancı Mads, Barry Levinson’ın “Başkan’ın Adamları” (Wag The Dog) filmini seyretmiştir nasılsa… Köpek mi kuyruğu, yoksa kuyruk mu köpeği sallamış, anlarız yakında… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere k

23


ÖLÜM KARARI MURAT EMİR EREN (Rope, 1948)

memireren@gmail.com

1

EN BULAŞICI 11 SALGIN FİLMİ Bu hafta vizyona giren “Salgın” ve “[Rec] 2” vesilesiyle, insanlığın sonunu bir salgın hastalıkla getiren kıyamet senaryolarına, gelecekle ilgili kaygılı ve karamsar filmlere göz atma fırsatımız oldu. İşte karşınızda, yürek şişiren, can sıkan, kabuslara giren öyküleriyle en iyi salgın filmleri.

B

ilimkurgu sinemasının -zaman zaman da korku sinemasının- bir alt kolu olarak ilerlemekle birlikte, sinematarihinde kendine has bir alan açmayı da başaran ‘salgın filmleri’, kimi zaman bir kıyamet senaryosunu kimi zaman da yakın gelecekle ilgili kaygıları perdeye taşır. Aslında tam da izleyici karşısına çıktığı dönemin ruhunu anlatmaya çalışan filmler olarak dikkat çekerler. “Geleceği anlatıyorum ama şimdiyle ilgili şeyler söylüyorum” diyen bu filmlerin, değme korku filmlerinden çok daha ürkütücü olması ve kabuslarımızda yer etmesi biraz da bu durumlarından ileri geliyor desek yeri. Bildiğimiz dünyanın, ülkemizin, evimizin, sevdiklerimizin ve temelde sahip olduğumuz hayatın sonuna ilişkin fantastik ama mantıklı kelamlar etmeleri, onları daha da ürkütücü kılıyor.

24

arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

1

GERİLİM (THE ANDROMEDA STRAIN, 1971) Aslen kurguculuktan gelen ve lanetli “Şahane Ambersonlar”ın (The Magnificient Ambersons) ekstra planlarından birkaçını çekmek suretiyle yönetmenliğe bulaşan kült sinemacı Robert Wise, 1971’de türünün nadide örneklerinden biri olan, “Gerilim”i yönetmiş, dönemin B sınıfı bilimkurgularından birine imza atmıştı. Uzaydan gelen öldürücü bir virüsün, yaşlı bir adam ve bir bebek haricinde herkesi kıyıma uğratması üzerine, virüsün yayılmasını engellemek için var gücüyle çalışan bilim adamlarının öyküsünü anlatan “Gerilim”, sonradan B sınıfı halinden sıyrılıp gerçek bir klasik haline geldi. Film, bilimkurgu romancılarının şahlarından Michael Crichton’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştı. Başrollerse Arthur Hill ve David Wayne’e emanetti.

2

YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ (NIGHT OF THE LIVING DEAD, 1968) George Romero zombi kavramıyla ya da zombilerle ilgili film yapan ilk kişi değildi belki, ancak gümüş perde bir salgın sonucu kitlelerin zombilere dönüştüğü, zombilerin başka insanları da kendilerine dönüştürdüğü bir kıyamet öyküsüyle ilk kez karşılaşıyordu. Romero, 60 bin dolara mal ettiği bu ufak çaplı filminde, geniş ölçekli bir zombi istilasını yaşadıkları küçük kasabadan takip eden ve bir kulübede tıkılıp kalan bir grup insanın macerasını konu ediyordu. Virüsün ve salgının nereden kaynaklandığıyla ilgili olarak uzay yarışı ve nükleer araştırmalar hedef gösteriliyordu filmde. Filmin kahramanının siyahi bir oyuncu olması ve finalde onun canlandırdığı karakterin başına gelenlerse, aslında söylemek istediklerinin çok başka olduğuna bizleri ikna etmeye yeterliydi.


2

3

SON UMUT (CHILDREN OF MEN, 2006) Alfonso Cuarón, İngiliz yazar Phyllis Dorothy James’in aynı adlı romanını beyazperdeye uyarlamıştı. Hikayeye göre insanoğlunun doğurganlığı sona ermiş, normal yollarla son doğan bebekse 2009 yılında dünyaya gelmişti. Dünyaya bir miras olan bu çocuk, 2027 yılında, yani hikayenin geçtiği yıl içerisinde öldürülünce, dünyayı iyiden iyiye bir umutsuzluk sarar. Göçlerin ve hastalıkların arttığı, karantina bölgelerinin, toplumsal isyanın yaşandığı bu devirde işler iyice çığırından çıkar. Bu sırada hayattan bezmiş karakterimiz Theo, salgına bağışıklığı olan ve normal yollardan doğum yapan siyahi bir göçmeni korumaya kendini adar. Filmin, ana karakteri takip eden kesintisiz çekimleri, sinemanın varlığına şükretmemizi sağlayacak, sinemaya yeniden âşık edecek kadar harikaydı.

3

4

28 GÜN SONRA (28 DAYS LATER..., 2002) Alex Garland’ın senaryosundan üstat Danny Boyle’un çektiği “28 Gün Sonra”, George Romero’nun ve Lucio Fulci’nin zombilerini alıp daha ürkütücü, bilimsel ve görsel açıdan daha modern bir çerçeveye oturtmuştu. İngiltere’deki bir laboratuvardan yayılan 'öfke' virüsünün yol açtığı yarı kıyamet konu ediliyordu filmde. İnsanlar öfkeyle birbirlerine saldıran yaratıklara, ‘öfkeli kızgın kuduz zombiler'e dönüşmüşlerdi. Bir hastanede uyanan kahramanımızsa, karşılaştığı sağ kalan birkaç kişiyle birlikte hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Özellikle görsel atmosferi, modern zombileri ve inanılmaz sanat yönetimi çalışmasıyla dikkat çeken “28 Gün Sonra”nın salgın filmleri arasında olduğu kadar gerilim filmleri arasında da kendisine özel bir yer edindiği kesin.

4

5

5

KASSANDRA GEÇİDİ (THE CASSANDRA CROSSING, 1976) Sophia Loren, Richard Harris ve Martin Sheen’in başrollerde yer aldığı “Kassandra Geçidi”, StockholmCenevre treninde gerçekleşen müthiş bir salgın hikayesi anlatıyordu. Trene kaçak olarak binen ve başarısız bir terörist eylem sırasında virüs kapan eylemcinin varlığı nedeniyle tren karantinaya alınıyordu. Trende bulunanların, seyahat halindeki araçta kısılıp kalmaları ve virüsün yayılmaması için verilen çabaysa, müthiş bir gerilim oluşturuyordu. Yönetmenliğini George Pan Cosmatos’un yaptığı eser, özellikle heyecan dozunun hiçbir zaman düşmemesiyle, salgın filmleri arasında kendisine ayrı bir yer ediniyor. Bir kıyamet hikayesi olmaktan ziyade, politik gerilim tarzında ilerleyen “Kassandra Geçidi”, İkinci Dünya Savaşı’na da göndermelerle dolu.

k 16 - 22 Nisan Ocak 2010 / arkapencere

25


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

BEN EFSANEYİM (I AM LEGEND, 2007) Francis Lawrence, “Constantine” gibi iyi bir başlangıcın ardından, Richard Matheson’un aynı adlı romanından uyarladığı filmiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Hikayeye göre, gelecekte kansere bulunan çare, insanlığın dörtte üçünü yok etmiş, kalanların büyük kısmını da geceleri avlanan yaratıklara çevirmişti. Tüm bunlara bir çare arayan, eşini ve çocuğunu salgın sırasında kaybeden askeri doktor Robert Neville ise, New York’ta tek başına yaşamını sürdürüyordu. Neville bir yandan deneyler yapmakta, bir yandan da gittikçe daha çok güçlenen gece yaratıklarıyla mücadele etmekteydi. Yönetmenin müthiş mekan kullanımıyla ilk yarım saatinde nefes kesen “Ben Efsaneyim”, Matheson’un romanıyla da epey farklılık içeriyordu. Muhafazakar finaliyse çoğu kişinin canını sıkmıştı.

26

arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

7

12 MAYMUN (TWELVE MONKEYS, 1995) Bahtı kara üstat Terry Gilliam’ın -neyse ki- başına bir iş gelmeden tamamladığı bu müthiş yapıtta, salgın filmleri tarihinin en zalim virüsüyle karşı karşıyayız. Beş milyar insanın canını alan bu virüs, 1996 yılında insanlığın sadece yüzde birini hayatta bırakmış, yer altına çekilen insanoğlu ancak 2035 yılında bir nebze kendine gelebilmiştir. Geçmişe gidip, virüsün kaynağını öğrenmesi için bir gönüllü seçilecek ve bu kişi sayesinde belki de gelecek yeniden yazılacaktır. Ama bilim adamları gönüllü şahıs James Cole’u yanlışlıkla virüsten altı yıl öncesine, 1990’a gönderirler. Hem de bir akıl hastanesine, hasta olarak! Yapımın kıyamet senaryosu da, Brad Pitt ve Bruce Willis gibi yıldızlara fiziksel olarak yaptırdıkları da görülmeye değer.

7

8

DELİK (DONG, 1998) Listemizin enteresan sakinlerinden biri de, herhangi bir salgın filmine pek de benzemeyen Tsai Ming-Liang filmi “Delik”. Ming-Liang’ın salgın filmlerini kendine özgü şekilde ele aldığı yapıtında, birbirleriyle neredeyse hiç konuşmayan iki apartman komşusunun hikayesini izleriz. Altlı üstlü oturan bir adam ve bir kadın, günün birinde kadının tavanında açılan bir delik nedeniyle iletişime geçerler. Bu olayın gerçekleşmesi aynı zamanda Tayvan’da büyük bir salgına neden olur. Karantina bölgesinde kalan kadın ve adam, bu delik ve karantina hali sayesinde birbirleriyle haberleşmek zorunda kalırlar. Flm, salgın hastalığı aslen iyileştirici bir etken, toplumsal iletişimsizliğin kırılma nedeni olarak gördüğünden salgın filmleri arasında kendine ayrı bir yer ediniyor.

8


9

9

LANETLİLER KÖYÜ (VILLAGE OF THE DAMNED, 1960) 60’lı yılların nükleer paranoyalarını müthiş bir şekilde harmanlayan bir hikaye yapısına sahiptir “Lanetliler Köyü”. Wolf Rilla’nın yönettiği film, orta halli bir İngiliz kasabası olan Midwich’te gerçekleşen tuhaf olayları konu eder. Sıradan bir yaz gününde, kasaba sakinlerinin hepsi birkaç saat boyunca uyuyakalır. Uyandıklarında gündelik kasaba hayatına devam eden kasabanın tüm kadınları olaydan kısa bir süre sonra hamile kaldıklarını fark ederler. Bu hamilelikten olan çocukların her biri nedense birbirine benzer özellikler taşımakta, sarı saçları ve göz renkleriyle dikkat çekmektedirler. Tek özellikleri bu değildir elbet. Çocuklar herhangi bir insana, yapmak istemeyebileceği şeyleri yaptırmaya yönelik telekinezi gücüne sahiptirler. Bu durum kasabada korku ve terör estirecektir.

10

10

ÖLÜM ÇIĞLIĞI ([REC], 2007) İki İspanyol kafadar Jaume Balaguero ve Paco Plaza’nın yazıp yönettiği “Ölüm Çığlığı”, özellikle tanıtım kampanyası ve tercih ettiği görsel anlatımla kendisinden söz ettirmeyi başarmıştı. İtfaiyecilerin bir gününü çekmek üzere kameraman arkadaşıyla işe koyulan genç bir televizyoncu, kendisini karantina altına alınan ve insanları nefret dolu zombilere dönüştüren bir virüsün yayıldığı apartmanda buluyordu. Bütün izlediklerimizse televizyoncunun kameraman arkadaşı tarafından kayda alınıyordu. “Blair Cadısı”, “Canavar” (Cloverfield) ve kısmen de “Ölülerin Günlüğü”yle aynı yolu takip eden film, yağ gibi akan mizansenleriyle ve ses tasarımıyla korku sineması adına başarılı bir çalışmaydı.

11

11

DOOMSDAY (2008) 2002 yapımı “Köpek Askerler” (Dog Soldiers) ve 2005 yapımı “Cehenneme Bir Adım” (The Descent) ile adından söz ettiren İngiliz yönetmen Neil Marshall, görsel anlamda en az saydığımız iki filmi kadar etkili, ancak çok daha hareketli, aksiyonu bol bir salgın filmi çekmişti 2008’de. “Doomsday”, İngiltere’de gerçekleşen ve birçok insanın ölümüne yol açan bir virüs nedeniyle tümden kapatılan, dünyadan izole edilen bir şehrin hikayesini konu ediniyordu. Yapılan insanlık dışı karantinanın ardından virüs yeniden ve bu kez başka bir şehirde ortaya çıkınca, bilim adamları tedavi bulmak umuduyla üç yıl önce kilit vurdukları şehre yeniden girmeye karar veriyorlardı. Lakin ne şehir eski şehirdi, ne de içindekiler insana benzemekteydi artık...

16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere k

27


Esrar Perdesi KEMAL EKİN AYSEL (Torn CurtaIn, 1966)

ŞARLO 121 YAŞINDA

16 Nisan, Charlie Chaplin’in 121’inci doğum yıl dönümüne denk geliyor. Sinemanın ilk ikonik yıldızı olan Chaplin aynı anda hem güldürüp hem ağlatabilen ender sanatçılardan biriydi. Bu gücünü de insancıllığından alıyordu.

C

harlIe ChaplIn için “Bir taşı bile güldürebilir” derler. Ve eklerler: “İsterse ağlatabilir de!” SÖZ KONUSU Chaplin ise esas doğru olan belki de bu iki argümanı birleştirmektir: O, aynı anda değil bir taş parçasını bile güldürürken ağlatabilen yegane sinemacıydı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her zamankinden çok kahkahaya ihtiyaç duyan bir dünyaya verilmiş bir hediye gibiydi. 10’lu yıllardan 50’lere kadar dünyanın gülmece ihtiyacını karşılayan bir numaralı isim olmuştu. Sessiz filmden sesliye, pantomimden ‘slapstick’ komediye her yerdeydi. 10’lu yılların çökmüş ekonomisinden 20’li yılların şaşaalı günlerine, Büyük Bunalım yıllarından İkinci Dünya Savaşı’na, Chaplin 30 yıl boyunca hep stardı. Solculuğu yüzünden ülkeden kovulup İsviçre’ye yerleşmek zorunda kaldığı 1952 yılına kadar Amerika’nın ikonlarından biriydi. 1889’da İngiltere’de doğmuştu. Annesi de babası da tiyatro sanatçısıydı. Annesi ona şarkı söylemeyi ve müziği öğretti. Babası da oyunculuk konusunda Charlie’ye ilk derslerini verdi. Anneannesi Çingene’ydi. Chaplin de yarı Çingene oluşuyla hep gurur duymuştu. Mizah duygusunu bu genlerinden aldığını söylemeyi seviyordu. Dans eğitimi alan Charlie Chaplin ilk olarak 1910’da Amerika’ya geldi. Dans ve gösteri şovları yapan bir trup içinde yer alıyordu. Ekipte daha sonradan Laurel ve Hardy’nin bir yarısını teşkil edecek olan Stan Laurel

28

arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

de vardı. Chaplin trupu terk edip Hollywood’da iş kovalamaya başladı. İlk filmi 1914 yapımı “Making A Living” oldu. Fakat henüz meşhur Şarlo personasını yaratmamıştı. Film başarılı olmadı. Charlie Chaplin de yeteneksiz bir komedyen olarak etiketlendi. Neyse ki kadınlarla arası hep iyiydi. Mabel Normand’ın himayesine girdi ve ardı ardına başarılı filmler yapmaya başladı. Bu noktada Charlie Chaplin’in bir kısa film üstadı olduğunu da hatırlatmak gerek. 80 küsur filminden sadece dört beş tanesi uzun metrajdı. Özellikle seri halde filmler ürettiği 10’lu ve 20’li yıllarda hep kısa ve orta metraj komediler çekiyordu. Şarlo karakterinin doğuşu da 1914’te çektiği ikinci filmi olan “Kid Auto Races At Venice” oldu. Chaplin, karakteri yaratırken özel bir plan yapmadığını ve rastgele bir dış görünüş oluşturduğunu anlatıyordu otobiyografisinde. Çekim günü kostüm odasına girmişti. İlk gözüne çarpan bol pantolonu altına geçirmişti. Üstüne de dar bir ceket giyip kafasına melon şapka takmıştı. Ayağına bulduğu en büyük ayakkabıyı geçirip takma bir fırça bıyık takmıştı dudaklarının üstüne. Bir de baston edinince bir anda Charlie olmaktan çıkıp Şarlo’ya dönüşmüştü. Bu görüntü o kadar büyük bir sembolün doğuşuna işaret ediyordu ki, Chaplin bile o gün giyinirken bu yarattığı karakterin üzerine bu kadar yapışacağını hiç düşünmemişti. Şarlo, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 yılında böyle doğdu işte.

Üzerindeki rahatsız kıyafetlerden dolayı hep paytak paytak yürüyen bu serseri, bir yandan da yol yordam bilirliğiyle insanları etkiliyordu. Besbelli ki iyi günler de görmüştü. Kadınlara davranmasını, sosyal nezaketi, insana insan gibi muamele etmeyi biliyordu. Fakat fakirleşmiş, çulsuz, beş parasız kalmış biriydi artık. Sonradan fakirleşen zenginlerin üzerine sirayet eden utangaçlıktan ve çekingenlikten nasiplenmiş gibiydi. Sokakta yaşayan fukara bir adama da dönüşse kravatından, şapkasından, bastonundan ödün vermeyerek ve bir gün yine eski güzel günlere dönebileceğinin umuduyla yaşayarak ayakta duran biriydi. Şarlo, Kemal Sunal’a da ilham veren bir saflığa da sahipti. Saf ve salak oluşu hep bir şekilde onun işine yarıyordu. Şanssızlıklar ve üst üste gelen terslikler yüzünden başına olmadık işler açılıyordu fakat Şarlo, aynen Kemal Sunal’ın karakterleri gibi, temiz kalpliliğinin ve şansının yardımıyla olaylar yumağının içinden muzaffer çıkan kişi oluyordu.

C

harlIe ChaplIn’in elinde Şarlo yaşayan, canlı bir kahramana dönüştü. ChaplIn’in yapmak istediği şeyi, yani kapitalist ekonominin çarkına çomak sokma işini yapacak bir numaralı adamdı Şarlo. Özellikle “Asri Zamanlar” (Modern Times) filminde bu sosyal ve sınıfsal eleştiri zirveye çıkıyordu. Şarlo gece


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

gündüz üretim hattında çalışıp ter dökerken patron bütün gün bulmaca çözüyordu. Kapitalist üretimin meşrulaştırılmasına bir saldırıydı bu film. Şarlo bir sahnede yere düşen kırmızı bir bayrağı alıp düşürenlere doğru sallarken bir anda arkasında beliren işçilerin önderi konumunda buluyordu kendini. Buna rağmen uyurken gördüğü rüya gayet basitti. Derme çatma bir evde sevgilisiyle yaşadığını, sabah sevgilisinin ona mütevazı bir kahvaltı hazırladığını, kendisi işe giderken sevgilisinin de onu beklediğini hayal ediyordu. Onun çağında da şimdi de işçilerin, ezilen sınıfların, toplum dışına itilenlerin hayatlarını anlatan filmler yapılmıştı fakat Charlie Chaplin’den başka hiçbir sinemacı bu kadar hümanist ve şefkatli bir yaklaşım sergileyememişti. "Sahne Işıkları" (1952)

“Asri Zamanlar” (1936) "Şehir Işıkları" (1931)

Ş

arlo karakteri, “Büyük Diktatör”de biraz farklılaşarak yeniden can buluyordu. CharlIe Chaplin’in ilk sesli filmiydi bu. Adolf Hitler’in gemi azıya aldığı yıl çekilmişti. Hitler’in parodisi olan Adenoid Hynkel karakteri aslında karanlık bir Şarlo varyasyonuydu. Şarlo’nun kendi küçük evine sahip olup orada yaşama hayallerinin aksine, Hynkel tüm dünyayı ele geçirmek istiyordu. Hatta her Chaplin karakteri gibi o da rüya görüyordu. Fakat Hynkel, rüyasında dünya şeklinde bir balonla oynuyor ve dans ediyordu. Rüyanın en mutlu yerinde balon patlayıp pörsüyerek sönünce elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi mutsuz olup ağlamaklı bir halde uyanıyordu diktatör. “Büyük Diktatör” çekildiğinde Amerika henüz Almanya’ya savaş açmamıştı. Bu sebeple filmin finalindeki iyimser ve barış dolu mesaj anlam kazanıyordu. Diktatör Hynkel ile karıştırılan, yine Charlie Chaplin’in oynadığı Yahudi berber, Hynkel’in yerine geçerek halka sesleniş konuşması yapıyordu. Tabii Hynkel’in sert mesajlarının yerine berber özgür düşünceyi, demokrasiyi, halkların kardeşliğini ve umudu aşılayan bir konuşma yapıyordu. Hynkel’in sözlerini alkışlayanların şimdi bu lafları da alkışlamasına şaşırıp kaldığı bir yüz ifadesi üzerine yavaş yavaş karararak sonlanıyordu film. İnsan doğasını gülmece filtresinden geçirerek anlamaya çalışan Charlie Chaplin, “Şehir Işıkları” (City Lights) gibi filmlerinde mizahı sentimentalizmle buluşturmayı da başarıyordu. Bunu yaparken ne ağdalı ne de yapmacık oluyor, duygusallıkla güldürüyü sadece kendisine


"Altına Hücum" (1925)

özgü doğal bir alaşımla aynı potada eritiyordu. Özellikle “Şehir Işıkları”nın Charlie Chaplin için bir denge zirvesi olduğu söylenebilir. Güldüğünüz kadar ağlayabilirsiniz “Şehir Işıkları”nı izlerken. Türk sinemasında da Sadri Alışık’tan Kemal Sunal’a defalarca kez yeniden çevrilmiş bu senaryoda fakir bir adam, zengin bir adamın parasını görme engelli bir kıza ameliyat olması için verir. Bu arada hırsızlıktan dolayı tutuklanır ve hapis yatar. Aylar sonra hapisten beş parasız olarak çıkar ve kızla karşılaşır. İşte bu noktada gelen final sahnesi, Charlie Chaplin’in de kariyerinde kendi kendini en çok beğendiği oyunculuğu olarak tescillenir, sinema tarihine geçer. Kız, Şarlo’yu ellerine dokununca tanır, “Sensin!” der. Şarlo, utangaç bir tavırla kızın artık görüyor olmasına ve kendi çiçekçi dükkanını işletmesine sevinir, aşkla ve bir şeyi başarmış olmanın mutluluğuyla gülümser. Burada sessiz sinemanın gücü ortaya çıkar, konuşmadan, mimiklerini ve jestlerini kullanarak Hem Charlie Chaplin hem de Virginia Cherrill dev bir pathos duygusunu seyirciye geçirmeyi başarırlar. “Şehir Işıkları”nın başarısı sessiz sinemanın da son zaferi olur. Charlie Chaplin için bu filmle birlikte bir dönem de kapanır. Zira 1930’larla birlikte Hollywood artık çoktan sessiz filmi terk etmiş, bütün filmler sesli çekilmeye başlanmıştır. “Şehir Işıkları”nın 1931’de sessiz film olarak gösterime girmesi bu bakımdan Chaplin’in aldığı en büyük risklerden biri sayılabilir. Buna rağmen film gişe rekoru kırdığı gibi

Stanley Kubrick’ten Orson Welles’e, Andrei Tarkovsky’den Federico Fellini’ye birçok büyük yönetmenin de en çok sevdiği filmler arasında adını saydıkları bir yapıt olarak sinema tarihine geçer.

C

haplIn’e sorulduğunda o her zaman “Altına Hücum” (The Gold Rush) ile anılmak istediğini söyleyecektir. Birçok röportajında en sevdiği filmi olarak 1925 tarihli komedisinin adını vermiştir. Alaska’ya altın aramaya giden Şarlo, burada soğuktan ve açlıktan donmanın eşiğine gelir, yanlış kadına aşık olur, kazık yer. Derken filmin en meşhur sahnesinde, açlıktan kendi ayakkabısını tabağa koyar ve dilimleyip yemeğe başlar. Yıllar sonra Jan Svankmajer’e de ilham verecek bu sahneyi Chaplin sürreel bir mizaha bulaşmaktan çok, fukaralığın varabileceği uç bir noktayı, absürt bir anı resmetmek için kullanır. Chaplin hayatındaki kadınlar tarafından kalbi kırıldıkça ve Hollywood’dan sol eğilimleri nedeniyle dışlandıkça saçlarını hızla beyazlatır. Daha 40’ındayken tamamen bembeyaz saçlara kavuşur. Bir yandan da sesli filme geçiş onun kariyerini yavaşlatır. Artık yaşlanmaya başlamıştır ve sesli filmi hiçbir zaman sevmediğini iddia edecektir. 30’larla birlikte filmleri seyrekleşir. Yılda onlarca film çeken adam artık beş yılda bir film çekmeye başlar. 1952 tarihli “Sahne Işıkları” (Limelight) da bir nevi sanat yaşamının son sözü olur. Otobiyografik öğeler taşıyan bir filmdir bu. Chaplin’in sanat yaşamına başladığı 1914

yılında geçen ve klasik bir Şarlo öyküsünü andıran bir senaryosu vardır. Fakat her şey tersine işler. Artık Şarlo 63 yaşındadır zira. Filmde Calvero adında, bir zamanlar yıldız olan fakat artık alkolizme teslim olmuş bir vodvil aktörünü canlandırır Charlie Chaplin. Genç bir dansçıyı intihar etmekten kurtarır. Onu evine alıp iyileştirirken bir yandan da kendisi iyileşir. Genç kadına iyi bir dansçı olma yolunda nasihat verir, kendisi de bu nasihatleri yaşamının son yıllarına yaklaşıyor olmasına rağmen tutmaya başlar. Kadın onunla evlenmek ister, ama Calvero kızın hayatını zehir etmek istemez. Filmin sonunda Calvero’yu son bir şov yaparken izleriz. Epey de etkileyici bir performans sunar. Yanında da eski partneri vardır. Bu partneri canlandıranın bizzat bir zamanlar en büyük rakibi olan Buster Keaton olması da harika bir anlam katar “Sahne Işıkları”na. Calvero gösterisinin sonunda alkış yağmuru altında sahneyi terk ederken kalp krizi geçirip ölür. Chaplin ise yaşamaya devam eder. Hollywood’un ikonlarından biri olduğu halde bizzat Hollywood tarafından kovulmuştur. İsviçre’de küskün bir yaşam sürdürmeye başlar. 1967’deki “A Countess From Hong Kong”dan sonra sinemayı bırakır. 1972’de Yaşam Boyu Başarı Oscar’ı için Amerika’ya geri döner fakat artık sağlığı kötüye gitmeye başlamış, yaşlılığın etkileri üzerinde belirginleşmiştir. Dünya sinemasının ilk büyük komedyeni olan ve sinemanın ilk sembol ismi sayılabilecek total sinemacı Chaplin, 1977’de uykuya dalar. Arkasında irili ufaklı 88 film vardır... k 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere

31


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

12 ÖFKELİ ADAM Sidney Lumet’in ilk sinema filmi olan “12 Öfkeli Adam” (12 Angry Men), Altın Ayı’yı kazanıp Oscar ve Altın Küre adayı olarak kalitesini tescilleyen, emsalsiz senaryosu, oyunculukları ve kamera çalışmasıyla zamanın testine yenilmeden yaşayan bir başyapıt.

S

Idney Lumet, Hollywood’da iş görüp de seyircisinin zekasını küçümsemeyen ender yönetmenlerden biri sayılabilir. İzleyicisinin algı gücüne duyduğu saygı, türler arasında gezinen bu yönetmen için bir erdemdir evvela. “Fail Safe”ten “Serpico”ya, “Dog Day Afternoon”dan “Şebeke”ye (Network) türlü meseleler edinirken kendisine, perdenin karşısında oturacak insana karşı dayatmacı bir tutum sergilemez. Bir çelişki, bir tartışma sunar. Lumet, bu tarafsız fakat tetikleyici tavrı daha ilk filmde ortaya koyar. “12 Öfkeli Adam”, yönetmenin filmografisi boyunca sürdüreceği, sorgulamaya davetiye çıkaran moderatör edasını ilk hissettiğimiz filmdir. Filmde de bir tartışma ortamının bulunması, tüm hikayenin bir jüri toplantı odasında gelişen münazaraya odaklı olması da boşuna değildir. Lumet, o odada Henry Fonda’nın canlandırdığı sekiz numaralı jürinin yapmaya çalıştığını yapar bize. Önyargılarımızı sorgulamamızı ister. Hikaye gayet basittir ilk bakışta. Genç bir çocuk, babasını öldürmekten yargılanır. Şüphe yoktur çocuğun suçlu olduğuna. Hakim jüriyi toplantı odasına gönderir. Oybirliğiyle bir karara varmaları gerekir. Fakat bir jüri üyesi, çocuğun suçsuz olduğunu düşünmektedir. Ya o ikna olacak, ya 11 kişiyi ikna edecektir... Kısa film senaryosunu andıran bu öyküden uzun metraj bir film çıkarmak Lumet’in olduğu kadar senarist Reginald Rose’un da dehasının ispatı sayılabilir. Rose, salt diyaloğa dayalı, ilk ve son sahnesi hariç neredeyse 1,5 saat boyunca tek bir odanın içinde geçen filmin senaryosunu sinema tarihinin en sürükleyici ve heyecanlı eserlerinden birine dönüştürür. Tamamen sözel bir ortam söz konusudur.

Fakat değme aksiyonlara, en gergin korku filmlerine taş çıkartacak derecede gerilim inşa edilir. Lumet bu muazzam senaryoyu işlerken, handikap gibi görülecek tek mekanlı arka planı fırsata çevirmeyi bilir. “12 Öfkeli Adam", ders niteliğinde bir kamera çalışması sunar. Açı ve objektif seçimiyle, bir filmin dokusunun nasıl yoktan var edilebileceğini ispatlar. Otobiyografisinde “12 Öfkeli Adam”ı hayata geçirirken nasıl her planı matematiksel bir hesapla tasarladığını uzun uzun anlatır Lumet. Filmi ilk olarak bir lens manipülasyonu olarak kurgular. Jürinin toplantı odası, tartışma hararetlendikçe daralacak, adeta karakterlerin üzerine çökecektir. Bu etkiyi yaratmak için Lumet dakikalar geçtikçe kullandığı objektiflerin odak uzaklığını artırır. Böylece nesneler ve oyuncular birbirine yaklaşır. Odanın duvarları ile karakterler arasındaki boşluk gitgide azalır. İlk sahnelerinde geniş açılı objektiflerle görüntülen film, dakikalarla birlikte tele objektif aracılığıyla bize sunulur. Lumet, objektif hesabına ek olarak kameranın baktığı hizayı da film boyunca yukarıdan aşağı indirir. Filmin ilk yarım saatinde odaya yukarıdan bakar kamera. Göz hizasının üstündedir. Yargıların sarsılmaya başladığı anları göz seviyesinde görürüz. Bu anlarda karakterlerle göz göze getirir bizi yönetmen. Jüri üyelerinin sundukları argümanların karşısına seyirciyi koyar. Tele objektife geçiş yaptığı ve duvarları karakterlerin üstüne üstüne getirdiği son kısımda ise göz hizasının altına indirir kamerayı. Karakterlere aşağıdan bakar. Böylece tavanı görmeye başlarız artık. Odanın sadece duvarları değil, tavanı da karakterlerin

üzerine çökmeye başlar. Yılın en sıcak gününde, vantilatörü ve havalandırması çalışmayan daracık bir odada yaşanan bu tartışma hararetlendikçe, bunaltıcı klostrofobi duygusu da hararetlenir. Jüri oybirliğine varıp odadan çıktığında, yeniden geniş açıya geçiş yapar Lumet ve seyircisine bir nefes aldırır. 96 dakikalık filmin sadece sekiz dakikası dışarıda geçer. Çıkıştaki rahatlama tarif edilir gibi değildir. Sinema tarihinin en müşfik kahramanları arasında çok rahat ilk üçe girebilecek sekiz numaralı jüri, ceketini omzuna atıp adliyenin basamaklarından inerken ne derece bir ferahlık duygusu hissediyorsa, seyirci de bunu hisseder. Adının Davis olduğunu öğrendiğimiz bu adam, yalnızca aklın gösterdiği rotada yürüyen alelade biridir. Bir mimar olduğunu açıklar. Thomas Hobbes’un tam zıddındaki adamdır belki. İnsanların doğuştan kötü, çıkarcı, hain olduklarını düşünmez. İyimser, diğerkam ve hümanist biridir. Filmde yürüttüğü akıl için dedektif, avukat ya da ajan olmasına gerek yoktur. Lumet, bu ussal yaklaşımın düşünen, sorgulayan, önyargılardan azade modern insanın en büyük erdemi olduğunu vurgular. Albert Einstein’in dediği gibi, atomu parçalamak insanların önyargılarını parçalamaktan kolaydır. Sekiz numaralı jüri olan Davis, işte bunu başarır o odada. Sidney Lumet’in seyircisine bıraktığı soru ise daha anlamlıdır. Amerikan adalet sisteminin jürili yapısında, o tartışma odalarında, aklını kullanan ve soru soran böyle bir adam bulunmadığı için haksız yere hüküm giyen nice insan olabileceğini düşündürür. Giderek, hukukun adaleti sağlamak için değil, statükoyu korumak için yaşayan bir kurum olduğunu hatırlatır. 16 - 22 Nisan 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - The Crazies (George A. Romero) Haftanın korku-gerilim filmi “Salgın”ın (The Crazies) kökleri yaklaşık 40 yıl öncesine kadar gidiyor. 1973’te gösterime giren George A. Romero imzalı aynı adlı film, ölümcül bir virüsün küçük bir kasabada yarattığı dehşeti resmediyordu. Eski korku filmlerinin yeniden çevrimlerini yapma modasına Breck Eisner da uydu ve karşımıza bu hafta izleyeceğimiz “Salgın” çıktı. Haydi hayırlısı!

3 - Serge Gainsbourg-Jane Birkin 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak memleketimize gelen Jane Birkin, oyunculuğundan ziyade vaktiyle Serge Gainsbourg’la yaşadığı efsanevî aşkla biliniyor. Ve de tabii dillere destan güzelliğiyle... Festivalde Gainsbourg’u kendi adını taşıyan biyografik filmle yakınen tanırken, Birkin’i de Jacques Rivette filmi “36 Dağ Manzarası”yla izledik.

2 - Inception (Christopher Nolan) Genç yaşta yaşayan en büyük yönetmenler arasına girmenin haklı gururuyla yoluna devam eden İngiliz üstat Christopher Nolan’ın yeni harikası (öyle olacak gibi) “Inception”, Leonardo DiCaprio’nun başrole konuşlandığı bir bilimkurgusal gerilim filmi. Şimdilik ABD gösterim tarihi 16 Temmuz, bizdekiniyse bilemiyoruz ama öğreniriz yakında!

4 - Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen) Bu haftanın yerlilerinden “Denizden Gelen (Zeytin Dalı)” adlı zayıf mı zayıf filmin yönetmeni Nesli Çölgeçen, Türkiye sinema tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul gören “Züğürt Ağa”nın da yönetmeni aynı zamanda. Dönüm noktasından dibe doğru yapılan yolculuğu kanıtlar bir performansı var Çölgeçen’in “Denizden Gelen”de. Tam derslik!

34

arkapencere / 16 - 22 Nisan 2010 k

5 - Chaplin (Robert Downey Jr.) ESRAR PERDESİ sayfalarımızın bu haftaki konuğu Charlie Chaplin’i, 1992 yapımı Richard Attenborough filmi “Şarlo”da (Chaplin) layıkıyla canlandıran Robert Downey Jr, fotoğrafta gördüğünüzün çok ötesinde bir performansa ulaşmış ve Oscar’a aday gösterilmişti o yıl. İşi zordu, sorumluluğu büyüktü ama özgüveni tamdı, Chaplin olmayı başardı nihayetinde!


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Birinin “Her dakika cinayet işleniyor. Seni işinden alıkoymayayım; çalışman lazım” dediğini hatırlıyorum! Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 25