Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

PEDRO ALMODÓVAR’DAN ‘ANA YÜREĞİNİN HARİTASI’

ANNEM HAKKINDA HER ŞEY X-MEN: GEÇMİŞ GÜNLER GELECEK ŞEKER PORTAKALI ŞEHİRDEKİ YABANCI MADEN PARANOYA

23 - 29 MAYIS 2014 / SAYI: 239


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

FITRATIMIZDA ‘HÜSRAN’ VAR!

T

ürkiye’nin gündemini takip etmek olanaksızlaştı gerçekten de... ‘Unutmamamız’ gerekenlerin ardı arkası kesilmiyor. Gezi Parkı Direnişi’nin yıldönümü yaklaşırken, geçen bir yıl içinde yaşadıklarımız yenilir yutulur cinsten değil. Bir sinema

dergisi olmamıza karşın, memleketin günden güne kavrulmasına kayıtsız da kalamadık zamanın hızlı akışında (ki bu yüzden bolca eleştirildik de); sık sık sayfalarımıza yansıttık olan biteni, yorumlarımızı yaptık ve çoğunlukla da lanetledik. Ama hep bir umut vardı içimizde, her şeyin düzeleceğine dair. Gördük ki, bizim ‘naifçe’ umudumuzun bir karşılığı yok bu ülkede. Giderek dibe doğru çekiliyoruz, hem politik hem de toplumsal zaafların ışığında... Gezi Parkı Direnişi’ndeki kayıpların üstünün örtüldüğü, sorumluların cezasız kalmasına göz yumulduğu bir dönemin acısını yoğun biçimde yaşarken, 17 Aralık’la birlikte başka bir evreye geçiverdik. Rüşvet ve yolsuzluğun zirve yaptığı bir ‘düzen’in çarklarına çomak sokulabileceğini umut ettik, ama orada da hüsrana uğradık. Gözaltına alınanların serbest bırakıldığı, mal varlıklarının iade edildiği, bakanlarla ilgili soruşturmanın yerle yeksan olduğu bu süreç de halının altına süpürülmüş oldu böylece. Soma’da 301 madencinin ölümüyse trajedinin göbeğine atarken bizi, ‘sorumlular’ gene pişkinlikleriyle öne çıktılar. ‘Acı’yı yaşamak bile

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

haramdı onlara göre, isyan etmekse ‘günahların en büyüğü’. Bu soruşturmanın da hiçbir yere varmayacağını öngörmek zor değil, hele ki cebimizde önceki vakalarda sergilenen tutum varken. Aksine inanmak istesek de fıtratımızda ‘hüsran’ olduğu bir gerçek. Bu yazıyı kaleme aldığımız dakikalarda işlerin iyice zıvanadan çıktığına işaret eden bir olay daha yaşandı Okmeydanı’nda. Bir yakınının cenazesi için cemevine gelen Uğur Kurt’un polis kurşunuyla vurulması, 1990’ları hatırlattı bize ve o günlerin hiç bitmeyen acılarını. Bugün de vatandaşını yok etmeye programlanmış bir devletin ipuçlarını veriyor yaşananlar, tıpkı o zamanlarda olduğu gibi. Başbakan yumruklar/tokatlar/tehdit eder, danışmanı tekmelerse, Uğur Kurt’un polis kurşunuyla vurulması da ‘doğal’ sayılır bu ülkede, ki Erdoğan’ın yerel seçimlerde aldığı oylara baktığımızda bunlara ‘göz yuman’ (başını toprağa gömen) kitle de epeyce büyük!!! ‘Umutsuz’ cümlelerimizi sinemaya bağlayalım ve derginin iki köşesinden Soma’ya saygı duruşunda bulunan iki arkadaşımızın yazılarını anons edelim buradan. Rahatsızlığı nedeniyle üç haftadır köşesini boş bırakan Tunca Arslan, “Trendeki Yabancı”yı Halit Refiğ’in 1962 yapımı madenci filmi “Şehirdeki Yabancı”ya ayırdı bu hafta. 50 yıldır pek bir şeyin değişmediğini gösteren bu filmle birlikte, Yavuz Özkan’ın “Maden”ini de hatırlamadan geçmek olmazdı. Okan Arpaç da sansür hikayelerine yer verdiği “Cinnet” köşesinde “Maden”in sansürle imtihanını yazdı. Her iki yazı da memleketin düştüğü çukuru açık seçik ortaya koyuyor bize sorarsanız; dünden bugüne ‘yaşlanmak’tan başka bir şey yapmamış bu hantal devlet...

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar TUNCA ARSLAN, OLKAN ÖZYURT, ALİ DENİZ ŞENSÖZ, KAAN KARSAN, EBRU ÇELİKTUĞ, ALİ ULVİ UYANIK, İLHAN YURTSEVER, ERMAN ATA UNCU, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days Of Future Past); Şeker Portakalı (Meu Pé De Laranja Lima); Zayıflığın Esareti (Abus De Faiblesse); Aşk, Tutku, Dedikodu (Les Gazelles); Mavi Adam; Telekinezi (Dark Touch); Cin (Djinn); Tinker Bell Ve Korsan Peri (The Pirate Fairy).

21 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

22 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, üç haftalık aranın ardından Halit Refiğ’in ‘madenci’ filmi “Şehirdeki Yabancı”yla dönüyor köşesine.

24 CİNNET

Okan Arpaç, Yavuz Özkan’ın “Maden”inin başına gelenleri hikayeliyor bu haftaki sansür köşesinde.

26 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Pedro Almodóvar başyapıtı: “Annem Hakkında Her Şey” (Todo Sobre Mi Madre)... Burçin S. Yalçın imzasıyla.

28 GİZLİ AJAN

1980’lerden ‘acayip’ bir Eric Red gerilimi: “Paranoya” (Cohen And Tate)... Erman Ata Uncu imzasıyla.

30 AİLE OYUNU

Kara Balık (Blackfish); Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı (The Secret Life Of Walter Mitty).

34 GENÇ VE MASUM

Dizilerimizin Ortadoğu üzerindeki etkisini irdeliyor bu çalışma: “Kısmet”... Serdar Kökçeoğlu imzasıyla.

36 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla. 04 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014


Çok Bilen Adam ALİ DENİZ ŞENSÖZ The Man Who Knew Too Much (1934) ali@altyazi.net

X-MEN: GEÇMİŞ GÜNLER GELECEK İ HHH

ORİJİNAL ADI X-Men: Days Of Future Past YÖNETMEN Bryan Singer OYUNCULAR Hugh Jackman, James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence, Halle Berry, Nicholas Hoult, Anna Paquin, Ellen Page, Peter Dinklage, Shawn Ashmore, Omar Sy, Ian McKellen, Patrick Stewart YAPIM 2014 ABD-İngiltere SÜRE 131 dk. DAĞITIM Tiglon

Kalabalık kadrolu “x-men: Geçmiş Günler Gelecek” başta karmaşık bir hikayeye sahipmiş gibi görünse de, bilgilerin zamanında izleyiciye iletilmesi takibini kolaylaştırıyor. 06 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

lk defa 1963 yılında yayınlanan ve insanlarla özel güçlere sahip mutantlar arasındaki çatışma üzerine kurulu olan X-Men çizgi romanları modern Amerikan mitolojisindeki süper kahraman anlatılarından FARKLI BİR YERDE DURUR. ABD’de insan hakları mücadelesinin yükselişe geçtiği bir dönemde ortaya çıkan bu hayali mutantlar fiziksel özelliklerinden ve yeteneklerinden dolayı ‘dışlanmış’ kişilerdir. Bu sebepten X-Men karakterleri toplum dışına itilmiş her kesimden insanın metaforu gibidirler. Bu da X-Men’i diğer süper kahraman hikayeleri ya da çizgi roman anlatılarının yanında daha politik bir noktaya taşır. X-Men hikayelerindeki bu güçlü politik alt metin çizgi romanların sinema uyarlamalarında da karşımıza çıkıyor. Bryan Singer’ın yönettiği ilk iki X-Men filminde (özellikle ikincisinde) hikayenin ana omurgası politik meseleler üzerine kuruluydu. İlk iki filmin ardından “X-Men: Son Direniş” (X-Men: Last Stand), iki Wolverine filmi ve orijinal üçlemenin öncesini anlatan “X-Men: Birinci Sınıf” (X-Men: First Class) çekildi. 2011 tarihli “Birinci Sınıf” hem eleştirmenler hem de seyirci nezdinde büyük bir başarı kazanmıştı. Bryan Singer’ın tekrardan seriye döndüğü “X-Men: Geçmiş Günler Gelecek”i (X-Men: Days Of Future Past) “Birinci Sınıf”ın devamı olarak görmek mümkün. Ama “Geçmiş Günler Gelecek”, sadece “Birinci Sınıf”ın kaldığı yerden devam etmeyen, ondan önce çekilen X-Men filmleriyle de bağını koruyan bir film. “Geçmiş Günler Gelecek” sentinel denen gözcü robotların dünyayı ele geçirdiği bir gelecek tasviriyle açılıyor. Yıllar önce mutantları yok etmek için tasarlanan sentineller sadece mutantları değil, insanları da yok etmiş ve tüm dünyayı ele geçirmiştir. Bu büyük soykırımdan kurtulmayı başaran X-Men’ler sentinellerden kaçmaya çalışmakta, fakat onlarla baş edememektedir. Çünkü bu robotlar karşılarındaki düşmanın özelliklerine göre anında savunma geliştirebilen bir özelliğe sahiptir. Bu yıkımı durdurabilmek için


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

“Geçmiş Günler Gelecek” görkemli sahneler ve referanslarla bir Hollywood blockbuster'ından beklenenlerin çoğunu karşılamayı başarıyor. 08 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

Wolverine, Kitty Pride’ın özel yetenekleri sayesinde 1973 yılına gönderilir. Genç Charles Xavier ve Magneto’yu da yanına alan Wolverine sentinellerin üretilmesine neden olacak bir cinayeti engellemeye çalışacaktır. “Geçmiş Günler Gelecek”in açılış sahnesinin Bryan Singer imzalı ilk X-Men filmini hatırlatan bir tarafı var. Mutantlara yardım eden insanların zincirlenerek zindanlara hapsedildiği bir görüntüyle başlayan film 2000 yapımı X-Men’in bir Yahudi toplama kampında geçen açılış sahnesiyle bir bağ kuruyor. Fakat “Geçmiş Günler Gelecek”in geçtiği zamanda soykırım başka insanların elinden değil insan eliyle üretilmiş robotlar tarafından gerçekleştiriliyor. Tarihin iki farklı dönemi arasında gidip gelen öykünün geçmişin karanlık bir dönemine ait bir referansla açılması filmin insanoğlunun kötücüllüğünü tartışmaya açmasına vesile oluyor. Bu noktada filmin geçmişe gittiği kısmın Vietnam Savaşı’nın hemen bittiği döneme denk gelmesi de filmin anlatısındaki bu temanın altının çizilmesini sağlıyor. 1973 yılına, tüm dünyada barış ve özgürlük için büyük bir hareketin yükselmeye başladığı bir döneme giden öykünün dönüm noktalarından biri dünya kamuoyunun mutantların varlığından ilk defa

haberdar olduğu bölümde gerçekleşiyor. Farklılıklarından dolayı kimliklerini saklamak zorunda kalan mutantlar çıkan bir arbede sonucunda ilk defa televizyon kameralarına yakalanıyor. Bu ‘bilinmeyen’e karşı büyük bir korkuyla yaklaşan ABD hükümeti, bilim adamı Bolivar Task’ın mutantları tespit edip yok edecek olan sentinel projesine onay veriyor ve ‘kitle imha silahları’ üretilmeye başlanıyor. Filmde bu ‘cadı avı’na onay veren başkanın Richard Nixon olmasının da oldukça manidar olduğunu belirtmek gerek. Kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip olan “Geçmiş Günler Gelecek” en başta karmaşık bir hikaye yapısına sahipmiş gibi görünse de seyircinin öyküye hakim olması için ihtiyacı olan bilgilerin zamanında izleyiciye iletilmesi filmi takip edilmesi kolay bir hale getiriyor. Filmin bir diğer meziyeti ise Singer’ın, filmi aksiyon sahneleriyle boğmadan karakterler arasındaki çatışmalara daha fazla odaklanan bir hikaye anlatmayı tercih etmesi. Senaryonun bu meziyetlerine rağmen bu kadar dramatik ve seyirciyi birçok ‘olağanüstü’ dönüm noktasına ikna etmeye çalışan bir filmde kimi zamanlama hataları ve hikayedeki boşluklar maalesef izleyicinin dikkatinden kaçacak gibi değil. Örneğin çok hızlı hareket edebilme yeteneğine sahip olan Quicksilver’ın, görevi bittikten sonra neden hikayeden çıktığına dair ikna edici bir bilgi verilmiyor. Ya da sentinellerin üretimine başlanması için başkanın ve adamlarının birkaç dakika içinde Bolivar Task’a ikna olup projeye onay vermeleri de biraz göze batıyor. Aynı şekilde sentinellerin çok hızlı bir şekilde üretilip tanıtımının yapılması da filmin zamanı kullanma şeklindeki tutarsızlığı gösteriyor. Bu sebeplerden son X-Men filminin birçok karakteri ve farklı olay örgülerini bir arada tutmaya çalışan senaryosunun bu gibi noktalarda aksadığı söylenebilir. Fakat “Geçmiş Günler Gelecek”in yıldız oyuncu kadrosu, görkemli sahneleri ve referanslarla örülü metniyle bir Hollywood blockbuster’ından beklediklerimizin çoğunu karşılayan bir film olduğunu da belirtmek gerek. NOT: Film bittikten sonra jeneriğin sonuna kadar beklerseniz 2016 yılında vizyona girecek devam filmi “X-Men: Apocalypse”te karşımıza çıkacak çok önemli bir karakteri görebilirsiniz.

Michael Fassbender ve James McAvoy’un performansları filme büyük güç katıyor. Senaryodaki boşluklar ve zamanlama hataları hikayenin inandırıcılığına zarar veriyor.


ÇOK BİLEN ADAM KAAN KARSAN The Man Who Knew Too Much (1934) kaankarsan@gmail.com

ŞEKER PORTAKALI J HH

ORİJİNAL ADI Meu Pé De Laranja Lima YÖNETMEN Marcos Bernstein OYUNCULAR João Guilherme Ávila, José de Abreu, Caco Ciocler, Eduardo Dascar, Ricardo Bravo, Kathia Calil, Julia de Victa YAPIM 2012 Brezilya SÜRE 99 dk. DAĞITIM M3 (Calinos)

Marcos bernsteın yönetimindeki "şeker portakalı", öyküde yaptığı ufak değişiklikler bir yana, esas romanın duygusunda değişiklik yapıyor. 10 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

osé Mauro de Vasconcelos’un sadece on iki günde yazdığı “Şeker Portakalı”, yazarın “Güneşi uyandıralım" ve “Delifişek” ile tamamlanan Zeze üçlemesinin ilk romanı. Aynı zamanda okuma çağına gelmiş çocuklara tüm dünyada ilk olarak önerilen, hatta, Richard Bach’ın “Martı”sı, Edmondo De Amicis’in “Çocuk Kalbi” ve Antoine De Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”i ile aynı rafları paylaşan önemli çocuk edebiyatı romanlarından biri. “Şeker Portakalı”nın değerini bunca yıl muhafaza eden unsur ise Vasconcelos’un çocukların ve çocukluğunu ziyaret etmekten korkmayan yetişkinlerin ruhuna seslenmeyi kolayca başaran, içten, korkusuz ve biraz da buruk dili. Ülkemizdeki otorite temsilince ‘müstehcen’ bulunan ve türlü sansür meselelerinin odağında yer alan romanın, çocukların zihninde ne kadar büyük bir alan açma yetisi olduğunu yalnızca bu bilginin ışığında aydınlatabiliriz aslında. Etrafını çevreleyen dünyayı sorgulayan, çocukluğunun sorumluluğunu eline alan Zeze’nin hikayesi, mevzusu ve karakterlerinin özeliyle kurulacak duygusal bağın çok ötesinde, daha derin tüneller kazma becerisine haiz. Sinemalarımıza biraz gecikmeli olarak gelen 2012 yapımı “Şeker Portakalı” elbette ki romanın ilk ekran uyarlaması değil. Güney Amerikalı yönetmenlerce birkaç kez sinemaya ve televizyona uyarlanan romanın tüm adaptasyonları romanla karşılaştırılarak ‘nafile bir çaba’ olarak kabul gördükten sonra bir kenara bırakılmışlardı. Bu bakımdan, daha önce Walter Salles’in muhteşem filmi “Merkez İstasyonu”nun (Central Do Brasil) senaryosuna imza atan Marcos Bernstein’ın rüştünü ispatlamış bir senarist olarak “Şeker Portakalı” gibi bir edebiyat klasiğine nasıl bir yorum getireceği merak konusuydu. “Şeker Portakalı”, küçücük yaşına rağmen

dünyayla kocaman bir derdi olan bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Bu kocaman derdin adı fakirlik... Fakirliğin Zeze’ye olan tesiri ise babası ve çevresinde konumlanan ‘fakir ve zengin dünya’ üzerinden büyüyor. Ailesinin fakirliği Zeze’nin babasını, babasının halet-i ruhiyesi de Zeze’yi dönüştürüyor. Noel bayramını kutlayacak denli coşkuya bile sahip olamayan bir ailenin ‘büyümeye’ çabalayan erkek çocuğu olan Zeze, günün birinde sokakta gördüğü o siyah ve pahalı arabayı alacağını düşlüyor. Onun hayatını değiştirecek, ona yeni bir bakış açısı ve bir arkadaş kazandıracak ise bir portakal ağacı oluyor. Marcos Bernstein’ın “Şeker Portakalı”, öyküde yaptığı ufak değişiklikler bir yana dursun, aslen romanın duygusuna yönelik değişiklikler yapıyor. Vasconcelos’un hayale


daha yakın duran ve hayallere olan bu yakınlığı sayesinde gerçeğin altını daha net çizen romanının yerinde bu kez ‘gerçek’ten yana bir metin var. Yönetmenin bu gerçeklik duygusunu yakın çekimlerle ve tonu melodram armonilerine kayan müzik kullanımıyla vermesi de metnin yönelimlerine bir kontrast oluşturuyor. Özel bir romandan özel bir film çıkarmanın zorluğu bu denli malumken Bernstein’ın hiç hesaplanmamış ve edebiyatsinema ilişkisi üzerine pek düşünmemiş gibi görünen filmi epey bir eksik kalıyor. “Şeker Portakalı”nın hikayesi bir şekilde dile geldikçe, küçücük çocuklar kendilerinden çok daha büyük olan dünyaya kendi yöntemleriyle kafa tuttukça ve fakirlik medeniyet bahçelerinde bir zehir gibi dolaşmayı sürdürdükçe, bu düzene karşı kayıtsız kalamayacağımızı, kalmamamız

gerektiğini anlıyoruz. Ancak Bernstein’ın uyarlaması, bu gerçekleri biraz basit bir metodolojiyle yüzümüze çarpıyor, sinemadan çok televizyon estetiğinden besleniyor ve daha çok romanın bıraktığı etkiyi anımsatıyor, kendinden geriye özgün bir tesir bırakmaktansa. “Şeker Portakalı” ve “Zeze” ile tanışmamış, ancak mutlaka tanışması gereken 21. yüzyıl çocukları için birçok özensiz animasyon filmine nazaran daha iyi bir seçenek... Ancak romanın ruhu biraz olsun eskiyip pörsümemişken “Şeker Portakalı”nı bu kadar kolay bir şekilde tüketmeye bizim içimiz pek elvermiyor.

Zeze’yi canlandıran João Guilherme Ávila fiziksel bir rolün altından kalkmayı başarıyor. Herkesin zihninde başka bir evren bina eden özel bir romanı tek boyuta indirgiyor.

Ülkemizde otorite tarafından sansüre kurban edilmek istenen romanın çocukların zihninde ne kadar etkisi olduğu böylece anlaşılıyor. 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

11


ÇOK BİLEN ADAM EBRU ÇELİKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934) ebruceliktug@gmail.com

ZAYIFLIĞIN ESARETİ C HH

ORİJİNAL ADI Abus De Faibles YÖNETMEN Catherine Breillat OYUNCULAR Isabelle Huppert, Koon Shen, Laurence Ursino, Christophe Sermet, Ronald Leclercq YAPIM 2013 Fransa-AlmanyaBelçika SÜRE 105 dk. DAĞITIM M3 (Mor Film)

“Zayıflığın Esareti”nin kahramanı Maud da CatherIne BreIllat gibi işini tutkuyla seven bir yönetmen. o da BREILLAT GİBİ bir sabah felç inmiş olarak uyanıyor. 12 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

atherIne BreIllat her zaman cesur bir sinemacıydı. Öncelikle kadın cinselliğini ele alışı itibariyle. onun kahramanları cinselliklerini perdede cesurca keşfeder, en tuhaf fantezilerine tanık olmamıza izin verirler… Belki de kadınlardan çok erkeklerin izlemesi gerekir filmlerini. “Zayıflığın Esareti”ndeyse Breillat, başından geçen, birebir yaşadığı bir olayı, ölene dek devam etmek istediği sinema sanatıyla ortaya koymak; paylaşmak istiyor. “Zayıflığın Esareti”nin kahramanı Maud (Isabelle Huppert) da tıpkı Catherine Breillat gibi işini tutkuyla seven bir yönetmen. (Breillat ile Isabelle Huppert’in bir araya gelişi ise filmin şüphesiz en güçlü tarafı. Huppert ile Maud karakteri o kadar iç içe geçiyor ki oyuncunun gerçekten felç geçirdiğini zannetmek zor değil…) Tıpkı Breillat gibi (yönetmen 10 yıl kadar önce felç geçirmişti) bir sabah uyandığında vücudunun sol tarafına felç inmiş olarak buluyor kendini. Bu onun için ‘vücudunun yarısı ölmüş, cesede dönüşmüş’ demek… Uzun süren bir tedavi süreci başlıyor Maud için. Evine döndüğünde, bir gece geç saatte televizyonda dolandırıcılıktan dolayı hüküm giyip 12 yıllık hapis cezasından sonra Fransa’ya geri dönen Vilko’yu seyrediyor. Onun kendine güveni, burnundan kıl aldırmaz hali ve tabii testosteron saçan duruşundan etkilenen Maud; bir sonraki projesinin başrol oyuncusuyla karşılaştığını hissediyor. (Catherine Breillat da aynen Maud gibi, Fransız dolandırıcı Christophe Rocancourt’u televizyonda görüyor ve kendi romanından uyarlayacağı filmde Naomi Campbell ile başrolü paylaşmasını teklif ediyor.) Vilko, Maud’un davetine hemen icabet ediyor ve başrol teklifinin üstüne balıklama atlıyor. Bu işbirliği ve yavaş yavaş örülen arkadaşlıkları, sonu mahkemede biten bir sürece dönüşüyor. Vilko 700 bin Euro dolayında parayı Maud’dan

çekip alıyor… Breillat bu süreci tüm doğallığıyla gösteriyor bize: Maud’un aklı başında; Vilko’nun hayatının palavra olduğunu, dolandırıcılıktan 12 yıl yattığını biliyor. Vilko’nun fiziksel gücünden (onu hemen kucaklayıp düşmesini engellemesinden mesela), kabalığından ve maçoluğundan etkileniyor çünkü artık onu projesinin en değerli parçası-başrol oyuncusu olarak görüyor. Çek defterini Vilko’nun emrine verirken hiçbir tereddüdü yok. Aslında Vilko’dan çok da büyük bir iyilik görmüyor. Onun eşiyle tanışmak, evlerinde kalması belki de içten içe bir cinsel tutkuyla bağlandığı için ona birazcık acı da veriyor olabilir. Ama ortada bir sevgili ilişkisi yok. Maud aniden gelen felcin getirdiği yalnızlık ve zayıflığın altından Vilko ile kalkacağını


düşünüyor belki de. Breillat’nın Maud’a söylettiği çok özel bir cümle var. Filmin bir yerinde Maud, kızına “başına gelecek her şeye hazır olduğunu” söylüyor. Felç olduğu için yaşadığı sıkıntıları büyütmeden hayatını ve mesleğini idame edişi; kendisini dolandıran Vilko’yu polise şikayet ettikten sonra onun tehdidine karşı dik duruşunun sırrı işte bu cümlede yatıyor. Hayatın getireceği her zorluğu göğüsleme ve ne olursa olsun varlığını sürdürme; filmin bize fısıldadığı varoluşçu tüyolardan biri. Peki Maud, neden başından beri Vilko’nun ne menem biri olduğunu bildiği halde ona bu kadar parayı gözünü kırpmadan veriyor? Hastalığını yenmeye çalışan, yeni projesi için canla başla çalışan Maud, neden bile bile ‘lades’ diyor? Bedenindeki felç akıl tutulması mı yaratıyor?

Bizdeki deyimle basireti mi bağlanıyor? Breillat filmin finalinde bunun cevabını verirken, insan ruhunun muammalarla dolu oluşunu gösteriyor adeta. Maud “Belki bendim, belki ben değildim” derken tuhaf bir teslimiyet duygusunu dile getiriyor… Vilko’ya olan zaafının getirdiği maddi yıkım, adeta pek çok kadının erkeklere karşı yaşadığı zaafiyetin metaforu gibi. Breillat çok sevdiği Mavi Sakal masalının içine adeta düşmüş. Her kadının yaşamında mutlaka bir kez karşılaştığı Mavi Sakal’la buluşması hem geç hem de en zayıf döneminde gerçekleşmiş ne yazık ki…

catherıne BreIllat’nın Maud’a söylettiği çok özel bir cümle var. Filmin bir yerinde Maud, kızına “başına Fransız Rap şarkıcısı Kool Shen, fizik olarak Christophe gelecek her şeye Rocancourt’a benzemese de kesinlikle isabetli bir tercih. hazır olduğunu” Maud’un iyileşme sürecindeki zaman atlaması akılları söylüyor. karıştırabilir. 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

13


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934) ali.ulvi.uyanik@gmail.com

AŞK, TUTKU, DEDİKODU HHH ORİJİNAL ADI Les Gazelles YÖNETMEN Mona Achache OYUNCULAR Camille Chamoux, Audrey Fleurot, Joséphine de Meaux, Naidra Ayadi YAPIM 2014 Fransa SÜRE 99 dk. DAĞITIM M3 (Kurmaca Film)

"aşk, tutku, dedikodu"da mona achache öyle bir senaryoya imza atmış ki, bazı hınzırca ayrıntıları erkeklerin düşünmesi zor. 14 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

Y

aşamaya Değer” (Le HérIsson), zengin ailesinin varlığından bıkmış halde kendi doğum gününde intihara karar vermiş 11 yaşındaki zeka küpü kız Paloma'nın, yaşadıkları apartmanın yalnız ve suratsız kadın görevlisinin küçük dairesindeki arka odada nasıl zengin dünyaların saklı olduğunu keşfetmesiyle hayata bakışının değişmeye başlamasını öykülüyordu. Bu filmin 1981 doğumlu kadın yönetmeni Mona Achache, sinema için çektiği ikinci filmi "Aşk, Tutku, Dedikodu"da (Les Gazelles), ana karakter Marie'yi oynayan Camille Chamoux ve yazar Cécile Sellam ile birlikte öyle bir senaryo yazmış ki, bazı hınzırca ayrıntıları erkeklerin düşünmesi imkansız olmasa da, çok zor. Karşımızda, erkeklerle olan ilişkilerindeki karmaşıklığın, duygusal çöküşler, hayal kırıklıkları, asabiyet, bazen de bedensel zevk ama hep problem yaşattığı, ekonomik bağımsızlığa sahip kentli kadınlar var. Marie mesela. 14 yıllık beraberliğinde hiç risk almamış ve artık 'boğulma' aşamasında terk eden o olmuş... Diğerleri de, kimi

bekar anne, kimi çapkın genç avcısı, kimi güvenebileceği bir olgun adama bağlanmaya hazır, kimi de ne istediğini henüz bilmiyor. Yönetmen, dünyanın her yanındaki benzer kadınların kendinden parçalar bulabileceği kadın karakterlerin, bazı günler gerçekten çılgınlaşan eğlenceli arkadaşlıklarını capcanlı diyaloglarla aktarıyor. Film, erkekler açısından hüzünlü ve acıtıcı tabii. Tek gecelik ilişkiler ya da azdıkça görüşmek için programlanmış, bağlandığında da 'yaşam ışıkları sönüp' baba/koca rolü oynayan erkekler ne denli sıkıcı ve renksizse, kadınlar da o denli canlı, renkli, doğurgan, güçlü. Doğurganlık, öncelikle kendini yeniden yaratma anlamında. Kadınların kalplerini kimler yaralarsa yaralasın, hiç merak etmeyiniz, hayata ve erkeklere hep inadına 'nanik' yapacaklar.

"Yaşamaya Değer"in kapıcı kadını Josiane Balasko'nun, Marie'nin annesi rolündeki lezzetli performansı. Erkek seyirciyi uyaralım; bazılarının övündüğü belden aşağısına da fena vuran filmlerden.


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

MAVİ ADAM HH YÖNETMEN Utku Çelik OYUNCULAR Alex Dawe, Derya Aslan, Sarper Semiz, Aydın Orak YAPIM 2014 Türkiye SÜRE 81 dk. DAĞITIM Utku Çelik

UTKU ÇELİK'İN İLK filmi "MAVİ ADAM", İZLEYİCİYİ SADDAM SONRASININ ABD İŞGALİ ALTINDAKİ IRAK'INA GÖTÜRÜYOR. 16 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

K

ürt sineması, olumlu yönde arayışlarını sürdürüyor. Bu defa, tamamı İngilizce ve kısmen Arapça olan, Saddam sonrası Irak’ta yaşananları ele almayı deneyen bir film var karşımızda. Utku Çelik’in ilk işi olarak gözüken “Mavi Adam”, 2005 yılına götürüyor bizi. Irak işgal altında, Amerikan askerleri ve casusları bu coğrafyada cirit atıyor. Bizse olan biteni bir odadan, dört ayrı karakterin diyalogları vasıtasıyla takip ediyoruz. Film, tıpkı “Testere” (Saw) gibi başlıyor. Eli yatağa kelepçelenmiş Amerikalı arkeolog Kevin McBride (Alex Dawe), gözünü açtığında neden orada olduğunu anlamaya çalışıyor. Yatakta ise, yine kelepçeli halde hamile bir genç kadın var; Sarina (Derya Aslan). Sarina, bunu Kevin’a amcası Mahaz’ın (Sarper Semiz) yaptığını söylüyor. Bir süre sonra odaya Mahaz’ın oğlu Wahid (Aydın Orak) geliyor ve Kevin’ı öldürmek istiyor. Konuşmalar ilerledikçe, yöre halkının Amerikan askerlerinden nefret ettiğini, atılan ABD bombalarının insanları öldürüp sakat bıraktığını, Wahid ve diğer direnişçilerin de intikam amacıyla

‘yanki’lere saldırdığını anlıyoruz. Tamamen teatral bir yapıda tek mekanda geçen “Mavi Adam”, Irak Kürdistanı’nın kuruluş aşamasında neler yaşandığını dillendiriyor. Dört kişilik bir mikrokozmos yaratarak, genele varmaya çalışıyor. ABD’nin aslında iyilik ve hayır yapmak için can atan bir ülke olmadığını söylüyor. Sözle anlatılan pek çok önemli sahne ‘canlandırılarak’ çekilse çok daha etkileyici olurmuş dedirten, ancak bütçesi nedeniyle tamamen ‘teatral’e teslim olan “Mavi Adam”, yine de önemli laflar eden, değişik bir politik sinema örneği. Yaşanan katliamlar, erkeğin ‘savaş’ karşısında yaşadığı iç hesaplaşma gibi mevzuların yanında hamile kadın karakteriyle de ‘kadın’ın o dünyadaki yerini ve açmazlarını sorguluyor. Fazla bir önem atfetmeden, izlenebilir.

Tiyatro sahnesinde de sergilenebilecek bir ‘oyun’a kavuştuk. Finaldeki teslimiyet duygusu.


Çok Bilen Adam İLHAN YURTSEVER The Man Who Knew Too Much (1934) broflovski_jr@yahoo.com.tr

TELEKİNEZİ HH ORİJİNAL ADI Dark Touch YÖNETMEN Marina de Van OYUNCULAR Missy Keating, Marcella Plunkett, Padraic Delaney, Charlotte Flyvholm, Stephen Wall YAPIM 2013 Fransa-İrlanda-İsveç SÜRE 90 dk. DAĞITIM Bir Film

"telekinezi"nin senaryosuna da imza atan yönetmen marına de van, muğlaklığı aşırıya vardırarak sınıfta kalıyor. 18 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

C

ronenberg temalarıyla süslü 2002 yapımı filmi “Derimin Altında” (Dans Ma Peau) ile bilhassa festival çevrelerinde ilgi uyandıran Marina de Van bu çıkışın ardından dişe dokunur bir yönetmenlik kariyeri inşa edebilmiş sayılmaz. İsimlerini bile hatırlamakta zorlandığımız iki uzun metrajın ardından yeni filmi “Telekinezi” ile iyiden iyiye korku sinemasının karanlık sularına dalan yönetmen bir kez daha vasatın üzerine çıkmaya muvaffak olamıyor. Psişik güçlere sahip küçük bir kızın hikayesi duruyorsa önünüzde, karşılaşabileceğiniz temel meseleler aşağı yukarı bellidir zaten; çocuk istismarı, duygusal çöküntülere bağlı ortaya çıkan kontrol yitimi, ayrımcılık, toplumdan dışlanma ve aşağılanma. Tahmin edilebileceği üzere “Telekinezi”de bu mevzuların hepsine birden dalan Marina de Van ele aldığı hiçbir olguya yeni ya da farklı bir açıdan yaklaşamıyor. Belli bölümlerde ışığı mümkün mertebe kısarak yarattığı karanlık biçem izleyenin yaşadığı tedirginlik hissini arttırsa da, yönetmen bu

düsturu filmin geneline yaymayı başaramıyor. Filmin hemen başlarında tan vakti ansızın beliren atların yol açtığı rüyavari atmosfer ya da okul danışmanının odasında küçük kızın kendini bırakıvermesiyle yaşanan yakınlaşma gibi “Telekinezi”ye nispeten özgün bir nitelik kazandırabilecek anlar üstünkörü geçiştirilirken, yönetmenin çerçevenin tamamına hakim olan baskın renk filtreleri, zalim ebeveynler, yangın veya oyuncak bebek gibi motiflerle gerilim yaratma çabası filmi yalnızca sıradanlaştırıyor. Filmin senaryosuna da imza atan yönetmen, finaldeki karamsar manevrası ve kızın ailesiyle ilişkisini temelsiz bırakmasıyla, yerinde kullanıldığında korku sinemasının en güçlü unsurlarından olan muğlaklığı da aşırıya vardırarak sınıfta kalıyor.

Missy Keating’in masum yüz hatlarından korku atmosferini desteklemek adına yerinde faydalanılmış. Missy Keating’in oyunculuk yeteneğinin son derece sınırlı olduğu gözden kaçmış.


Çok Bilen Adam BİLGEHAN ARAS The Man Who Knew Too Much (1934)

Cİn HH ORİJİNAL ADI Djinn YÖNETMEN Tobe Hooper OYUNCULAR Khalid Laith, Paul Luebke, Aiysha Hart YAPIM 2013 Birleşik Arap Emirlikleri SÜRE 85 dk. DAĞITIM Özen Film

“Cin”, "Rosemary'nin Bebeği" ve "GAREZ" arasında gezinse de zaman zaman kendi yolunu buluyor.

T

obe Hooper, "texas chaInsaw massacre" gibi bir başyapItI sinemaya armaĞan etmiŞ, 'teen slasher' akımının doğmasında öncü olmuş önemli bir yönetmen. 71 yaşında hâlâ televizyon dizileri dahil pek çok alanda üretmeye devam ediyor. Ancak 50 yıllık kariyerinin son 20 yılı, yeniden çevrimler ve televizyonlara yönelik çektiği korku dizilerinden ibaret. Bu dizilerin de çoğu kısa ömürlü oldu. Ama bir tanesi var ki, 1988 yapımı "Freddy's Nightmares" (No More Mr. Nice Guy) kült klasikler arasında hak ettiği yeri çoktan aldı. Hooper, öyle görünüyor ki yaşına rağmen emekli olmaya pek niyetli değil. 'Arap sermayesi'nin desteğiyle çıktığı sahada, topu çevirmekle de vakit kaybetmiyor ve bildiği alanda hünerlerini sergiliyor. "Cin", "Rosemary'nin Bebeği" (Rosemary's Baby) ve "Garez" (The Grudge) arasında gezinse de zaman zaman kendi yolunu buluyor ve korkutmayı da başarıyor. Film, çocuklarının ölümüyle sarsılan ve evlilikleri büyük bir çıkmaza giren Khalid ve Salama'nın yeni bir eve taşınmasıyla başlıyor.

Oldukça tekinsiz bir bölgede, yalnızlığın tam ortasında yeni yaşamlarına başlayan çift, bölgenin kötü ruhlarca tehdit edilen bir kasaba olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor zamanla. Al Hamra adlı bu bölge, yıllar önce yapılan ihtişamlı yapılara rağmen kötücül ruhların tehdidiyle boşaltılmış. Khalid, her ne kadar durumun vahametini anlasa da Salama'nın içinde bulunduğu ruhsal çöküntü, ikisini de içinden çıkılması mümkün olmayan bir duruma sürüklüyor. "Cin", korku filmleri arasında İngilizce ve Arapça konuşulan ilk film olma özelliğine sahip. Dubai'de gerçekleştirilen çekimler, o bölgenin rengine ve estetiğine hakim. Bu nedenle 5 milyon dolarlık bütçesinin de hakkını fazlasıyla veriyor. Görsel efektlerin kullanımı ve oyuncuların tepkileri de inandırıcı.

Khalid rolündeki Khalid Laith, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Al Hamra'nın puslu ve kumlu atmosferinin filme pek de bir katkısı olmamış. 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

19


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

TINKER BELL VE KORSAN PERİ HH ORİJİNAL ADI The Pirate Fairy YÖNETMEN Peggy Holmes SESLENDİRENLER Mae Whitman, Christina Hendricks, Tom Hiddleston, Lucy Liu YAPIM 2014 ABD SÜRE 78 dk. DAĞITIM UIP

DIsney’in en yeni ‘ürünü’ “TInker Bell Ve Korsan Peri”, bu kez sevimli perilerimizi bir korsan macerasının içine atıyor. 20 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

M

eşhur “Peter Pan” masalının en akılda kalıcı karakterlerinden olan Tinker Bell, malum 2000’lerin sonlarından itibaren Disney’in ‘marka’larından birine dönüştü. 1991’de Spielberg’in “Hook” filminde Julia Roberts’ın canlandırarak ölümsüzleştirdiği Tinker Bell, okul öncesi ve ilkokul dönemi cici kız çocuklarına hitap eden bu animasyonlarda, elbette pek çok özelliğini de üzerinden attı. Peter Pan’le yaşadığı flörtten eser kalmayan, ‘kadın/dişi’ taraflarını törpüleyip ‘kahraman’laşan Tinker Bell, Disney Store’ların en cazip ‘pembe’ vitrin malzemelerinden biri artık. Disney’in en yeni ‘ürünü’ olan “Tinker Bell Ve Korsan Peri”, bu kez mini mini hanımların yanına ‘sevdalı’ beyleri de katmak istiyor ve sevimli perilerimizi bir korsan macerasının içine atıyor. Perilerden Zarina, merakına yenilip peri tozlarıyla felakete yol açınca cezalandırılıyor. O da herkese küsüp kaçarak korsanların arasına karışıyor. Üstelik periler için hayati önem taşıyan ‘mavi peri tozu’nu çalıp, korsanların başına

kaptan olarak geçerek… Tinker Bell, diğer peri kızlarla birlikte mavi tozun ve Zarina’nın peşine düşünce, hızlı-hareketli ve eğlenceli bir macera da start alıyor. Daha önceki dört animasyonda tanıdığımız karakterleri yeniden karşımıza getiren “Tinker Bell Ve Korsan Peri”, araya giren şarkılar, espriler ve minik timsah yavrusu karakteriyle de küçük seyircilerin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Disney-Pixar animasyonları genelde yetişkinleri de hedef alırken, bu filmin belli bir yaş grubuna hitap ettiğini belirtmekte fayda var. Disney’in dünyasının gereği, finalde her şeyin tatlıya bağlandığı, kötülerin cezasını bulup, arkadaşlıkların değerinin altının çizildiği filmin büyükler için başka cazip bir yanı yok. Belki 3D olmasıyla görsel anlamda oyalanabilirsiniz.

Mesaj verme kaygısı taşımadan, küçüklere doğru mesajlar iletmesi. Tinker Bell’i orijinal masaldaki gibi hatırlayanlar için tatsız bir izlence.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

AŞK, TUTKU, DEDİKODU

ŞEKER PORTAKALI

X-MEN: GEÇMİŞ GÜNLER GELECEK

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

aRslan

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ÖZYURT

HH

MAVİ ADAM

HH

H

ŞEKER PORTAKALI

TELEKİNEZİ

HH

TINKER BELL VE KORSAN PERİ

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

H

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

AŞK, TUTKU, DEDİKODU CİN

X-MEN: GEÇMİŞ GÜNLER GELECEK ZAYIFLIĞIN ESARETİ 006 KAÇIŞ ANORMAL AKTİVİTE

DÜŞMAN

OKAN

tunca

ZAYIFLIĞIN ESARETİ OLKAN

BURÇİN S. YALÇIN

FRANK

HHH

GODZILLA

HH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

H

H

H

GÖRÜNMEYEN KADIN İKSİR

KARINCA KAPANI

HH

HH

HH

KÖTÜ KOMŞULAR

HHHH

HH

HH

OCAK AYININ İKİ YÜZÜ

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HHH

YASAK BÖLGE

H

HH

KARA BALIK

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

PANZEHİR SENİNLE YAŞIYORUM UMUDUN PEŞİNDE VİRÜS

WALTER MITTY'NİN GİZLİ YAŞAMI

HH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD’LERİ 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

21


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

REFİĞ’İN “ŞEHİRDEKİ YABANCI”SI VE MADENLERİN GERÇEĞİ

22 arka pencere / 23 - 29 Mayıs


Semih Kaplanoğlu’nun “Süt”ünün finalindeki madenci fenerinin ışığı, Halit Refiğ’in 1962 tarihli filmi “Şehirdeki Yabancı”da da Soma faciasını çok çağrıştırır biçimde Zonguldak madenlerinin gerçeğine, ihmal ve suistimallere, ‘particilik’e, hiçe sayılan hayatlara tutulmuştu.

A

rka Pencere’nin geçen sayısının değişik sayfalarında Soma’da yaşanan büyük faciacinayet ile maden gerçeğinin sinema tarihine yansımış örnekleri arasında bağlar kuruldu, dünya ve Türkiye sinemasından öne çıkan kimi filmlere dikkat çekildi, “Germinal”den kendisi de maden işçiliği yapmış olan Yavuz Özkan’ın “Maden”ine açılan yelpazede önemli yapımların altı çizildi. Bu hafta “Trendeki Yabancı”da, geçen sayıda Olkan Özyurt’un “Sapık”ta da işaret ettiği, aslında pek de bilinmeyen, ülkemizdeki kömür madenlerinin acı gerçeğine yıllar öncesinden parmak basan 1962 tarihli Halit Refiğ filmi “Şehirdeki Yabancı”yı biraz daha ayrıntılı tanıtacağım; fakat öncesinde genel toplam açısından bir ek yapmak, küçük bir not düşmek istiyorum. Aslında sinemamızda, maden ve maden işçisi olgusuna yönelik en ilginç vurgulardan biri Semih Kaplanoğlu’nun “Süt”ünde yapılmıştır. Yusuf’un maden işçisi arkadaşını ve derin derin bakan Yusuf’u da bir maden işçisi olarak gördüğümüz, fonda işçilerin vardiyasını yansıtan o uzun final sahnesini, baretteki fenerden çıkan ışığın tüm perdeyi kaplamasını, gözlerimizi kamaştırmasını anımsayalım… Kaplanoğlu, Soma madenlerinde çekilen bu sahneyle ilgili, Uygar Şirin’le söyleşi kitabı “Yusuf’un Rüyası”nda ilginç şeyler söylüyor. Meraklılara okumalarını ve filmi bir kez de bu gözle seyretmelerini öneririm. Gelelim, 1978’de “Yaşam Kavgası”nda Fatma Girik, Can Gürzap, Ahmet Mekin, Zerrin Egeliler’li kadroyla maden gerçeğine de değinen ilginç bir yasak aşk öyküsü anlatmış olan Halit Refiğ’in “Şehirdeki Yabancısı”na… Refiğ, o günün Zonguldak madenlerinde yaşanan ve bugün Soma’da karşımıza çıkan

madenlerdeki kölelik düzeni, ihmal, suistimal, politik oyunlar ve rüşvet gibi olguların üzerine cesaretle gitmiştir, senaryosu Vedat Türkali tarafından yazılan, baştan sona Wagner senfonilerinden bölümlerle bezenmiş filmde. Öykünün bir ucu da gene yasak aşka dayanır. Babası da bir madenci olan Mühendis Aydın (Göksel Arsoy) İngiltere’de dört yıl boyunca eğitim almış ve Zonguldak’a dönmüştür. Kendisini kentin limanında, bir nevi hamisi olan, çok iyiliğini gördüğü Selami Bey (Reha Yurdakul) karşılar ve sorar: “İngiltere’de, kömürün nasıl çıkarılması gerektiğinden başka bir şey öğrendin mi?” Aydın’ın yanıtı, “Öğrendim. Birlikte yaşayan insanların nasıl birlikte çalışmaları ve birlikte mesut olmaları gerektiğini anladım” şeklindedir. Daha önce başından bir evlilik geçmiş bulunan, madenle de iş ilişkisi içindeki varlıklı Selami Bey, İngiltere’ye gitmeden önce Aydın’la aşk yaşamış olan genç ve güzel Gönül’le (Nilüfer Aydan) evlenmiştir, fakat genç kadın bu evlilikten pek memnun değildir. Aydın madene iner, babasının da arkadaşı madenci çavuşu Nazif Usta (Erol Taş) en büyük yardımcısıdır. İlk fark ettiği şey, galerilerde destek amaçlı kullanılan direklerin bozuk ve çürük olduğudur… “Burayı hemen boşaltın” der ama dinleyen kim… Hatta işçilerden biri sıkıntıyla “Yavv bu da yeni mühendis… Şimdi verirler onun da dersini” der. Madene direkleri satan Mustafa

Bakırcı (Talat Gözbak), üçkağıtçının tekidir ve işi particilik sayesinde almıştır. Partinin kuruluşu sırasında çok para sarf etmiştir. Şerafettin Toraman (Ali Şen) da partinin bu bölgedeki en mühim adamlarından biridir, aynı zamanda da cami yapımı için uzun süredir para toplamaktadır. “Anlamıyorum, insan canı parti menfaatlerinden daha mı üstün?” diye itirazlarda bulunan, cami için para toplanacağına madenin güçlendirilmesi için çalışılması gerektiğine inanan Aydın, bir de Gönül’le yeniden ilişkiye girince dedikodular alır başını yürür ve aleyhinde büyük bir kampanya başlar. Bu arada madende göçük olmuş ve bazı işçiler ölmüş, Aydın yaralı kurtulmuştur. Mustafa Bakırcı, bu kazanın ‘Allah’ın takdiri ve alın yazısı’ olduğunu söylerken, Aydın hem kendi şerefini hem de ‘vurun kahpeye’ muamelesi görmeye başlayan Gönül’ü kurtarmak hem de madendeki koşulları iyileştirmek için amansız bir mücadeleye atılır. Sonunda filmin kötü adamları, Nazif Usta önderliğinde Aydın’ı kurtarmak için gelen madencilerden sıkı bir dayak yerler, cezalarını bulurlar… Epeyce naif bir öykü anlatmakla birlikte Zonguldak maden gerçekliğine etkili dokunuşlarda bulunan “Şehirdeki Yabancı”yı ve beyazperdedeki tüm diğer madenci öykülerini, yaşadığımız gibi acı olaylar nedeniyle değil, yalnızca sinema tarihinde bıraktıkları ilginç izler nedeniyle anımsamak dileğiyle… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

23


CİNNET OKAN ARPAÇ FRENZY (1972)

MADEN Soma’da yitirdiğimiz canlar kor olup ciğerimizi yakarken, tekmeler, tokatlar, küfürler, nefret suçu işlemeler, yalanlar da yine sahnedeydi. Hepimizin aklına hemen Yavuz Özkan’ın sansürle de boğuşmuş klasiği geldi. Meğer 1978’den beri buralarda hiçbir şey değişmemiş!

T

arihe not düşebiliriz; 2014 yılının 19 Mayıs haftası Türkiye’de ‘acı’yla geçti. Sosyal medya ve televizyonun başında, Soma’dan gelecek iyi bir haber bekleyip durduk. Bu esnada NİCE İNSANIN dramına da tanık olduk. Otoritelerin yaptırımları, zorlamaları altında ezilenler; devlete ait ambulansa konulurken, madenden zor kurtardığı canını düşünmek yerine çizmesinin o üç kuruşluk uyduruk sedyeyi kirleteceğini düşünenler; başbakanla güle oynaya tokalaşan maden sahipleri; işçiye sahip çıkmak yerine patronunun haklarını savunma noktasına gelmiş sendika ‘ağaları’... Türk sinemasında kömür madenlerindeki sorunları konu alan filmlerin sayısı ancak bir elin parmakları kadardır. İçlerinde konuya en sağlam

30 arka pencere / 11 - 17 Ocak 2013

yaklaşan yapıtsa, Yavuz Özkan’ın 1978’de çektiği “Maden”. 1976’da TRT için hazırladığı “Vardiya”da da bu sorunu ele alan Özkan, o eserini hiçbir zaman halka ulaştıramaz. TRT filmi hiç yayımlamadığı gibi, görünüşe bakılırsa ‘kaybeder’. 38 yıldır, tüm çabalara rağmen “Vardiya”dan ses seda çıkmaz. Velhasıl yönetmenin sansürle imtihanı “Vardiya” ile başlar, “Maden”le devam eder. Başrollerini dönemin en güçlü starları olan Tarık Akan, Cüneyt Arkın ve Hale Soygazi’nin paylaştıkları, müzikleri Zülfü Livaneli’ye ait olan “Maden”, kendisi de madende çalışmış, sonra tiyatroya bulaşmış Yavuz Özkan’ın gözlemlerine dayanır. Denetime yolladığı “Maden”in senaryosu; “İnsanları birbirine düşürücü, aile düzenini bozucu, milli örf ve âdetleri kökünden sarsıcı” bulunarak oybirliğiyle geri çevrilir. Birkaç kez daha ısrarla sansüre yollasa da, her seferinde ret cevabı alır Özkan. Sonunda Danıştay’dan bilirkişi raporuyla film temize çıkar. Bu sefer de MC hükümeti döneminde Havza’ya girip çekim izni alamazlar. Bu da ancak hükümet değiştiğinde mümkün olur. İkinci büyük sorun, 1-8 Temmuz 1978 tarihleri arasında gerçekleştirilen 15. Antalya Film Festivali’nde yaşanır. Daha ilk gün, ulusal yarışmaya katılan dokuz filmden biri olan “Maden”in sansür tarafından kesildiği anlaşılır. Jüri üyeleri “Kesilmiş bir sanat yapıtı değerlendirilemez!” diyerek olaya karşı çıkar. Göreve başlamak ve sürdürmek için

filmin tümünün gösterilmesini savunurlar. Sonunda istekleri sağlanır, film sansürsüz izlenir. O yıl en iyi film kategorisinde 1.’lik “Maden”e, 2.’lik “Selvi Boylum Al Yazmalım”a, 3.’lük ise “Fırat’ın Cinleri”ne gider. Şubat 1979’da sinemalarda gösterilen film, daha sonra 12 Eylül darbesinin de etkisiyle pek ortalarda gözükmez. Bu arada DİSK’e bağlı MADEN-İŞ sendikası, yöneticilere ‘satılık’ diyor gerekçesiyle Cüneyt Arkın’a dava açmak ister. İşçi sınıfının uyutulduğunu, sendikaların hak savunmadığını, ‘televizyon-kadın-cinsellik’ aracılığıyla işçilerin dikkatinin dağıtıldığını, bilinçlenme ve örgütlenme çabalarının yok edildiğini anlatan ve finalde kan emicilere “o… çocukları” diye haykıran böyle bir filmin, elbette dönemin tek yayımcısı TRT’de de gösterilmesi mümkün değildir. 18 Şubat 1987’de Fransa’da gösterime giren ve dönemin bir Fransız sinema dergisinde “Politik Türk sineması açısından eski, ancak önemli bir örnek” cümlesiyle anılan “Maden”, özel kanallar açıldıktan sonra ilk kez 1994’te (yine) bir mayıs akşamı Star’da ekrana gelir. Henüz hükümetin çiftliği haline gelmemiş özgür ve sansürsüz özel kanalda, eksiksiz biçimde yayımlanır. Bugün tam haline YouTube’dan ulaşabileceğiniz filmi izlerken, aslında 36 yıldır ülkede hiçbir şeyin değişmediğini, ezilen sınıflar ve halk için o günün bugünden hiçbir farkı olmadığını hayretle görebilirsiniz.


AşktaN da Üstün BURÇİN S. YALÇIN NotorIous (1946) ANNEM HAKKINDA HER ŞEY

ANNEM HAKKINDA HER ŞEY “Annem Hakkında Her Şey” (Todo Sobre Mi Madre, 1999) adı üzerinde, öncelikle annelik üzerine bir filmdir. Fakat Pedro Almodóvar öyküsünün merkezine koyduğu bu annelik mevzuunun çevresini katman katman zenginleştirir. Kadınlık, oyunculuk, hatta genel olarak sanatçılık, yas, dostluk ve elbette aşk öyküdeki bu zenginliğin en önemli parçalarıdır. Zaten film yalnızca adıyla veya bir sahnesiyle değil, kapanıştaki yazılarıyla da Joseph L. Mankiewicz’in başyapıtı “Perde Açılıyor”a (All About Eve, 1950) bir saygı duruşudur.

K

adınlık, annelik, genel olarak konuşursak dişilik üzerine Pedro Almodóvar kadar özgün ve cesur dünyalar kuran, üstelik bunu yaparken LGBT bireylere de sinemasında alabildiğine geniş alan açan bir yönetmen daha yoktur. Almodóvar kariyerini neredeyse ‘erkek milleti’nin maskesini düşürmeye adamıştır. Haklı bir adamadır bu bir bakıma. İster ev, ister hayat kadını olsun, öncelikle tüm ‘dişi’lerin hislerine tercüman olmaktır onun derdi. Başlarına ne gelirse gelsin, kadınlar ve LGBT bireyler onun sinemasal evreninde rahat bir nefes alırlar, kendilerini toplumun olağan bir parçası olarak görürler. Kadınları ve LGBT bireyleri sinemasal düzlemde rahat ettirmenin yanında, Almodóvar’ın bir diğer üstün yeteneği de her öyküsünü mükemmele yakın bir senaryo matematiği üzerine inşa etmeyi başarabilmesidir. Özgün öykü iskeletleri kurma ve onları geliştirme konusunda pek az yönetmende görülen estetik sezgileri vardır. 1999’da çektiği ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kucakladığı “Annem Hakkında Her Şey” (Todo Sobre Mi Madre) bunu en iyi özetleyen senaryosu değildir belki ama onu sınırlı sayıda sinemaseverin tanıdığı bir ‘altkültür yönetmeni’nden herkesin hayranlıkla takdir ettiği bir ‘yıldız yönetmen’e terfi ettirmesi bakımından kariyerinin en önemli kilometre taşıdır.

26 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

Bu film aynı zamanda Pedro Almodóvar sinemasında biçemsel anlamda keskin bir virajdır da. İlk filminden beri sinemasının mayasındaki yüksek oktavlı komedi tonunun düştüğü, hatta giderek sıfırlandığı bir biçeme sahiptir film. Sonradan “Konuş Onunla” (Hable Con Ella) ve “Kötü Eğitim” (La Mala Educación) ile daha da mükemmel kılacağı bir biçemin ipuçlarını barındırır. Buna karşılık, “Annem Hakkında Her Şey”de dram ile melodram arasında gezinirken bile Almodóvar hiç yabancılık çekmez! Sonuçta, öyküsü ister ‘komik’ olsun, ister ‘dramatik’, isterse de ‘dramedik’, her usta yönetmen gibi o da ‘insan ruhu’nun derinliklerine inmeye çalışır. “Filmlerimdeki karakterlerim” der, “katil de olsalar, tecavüzcü de olsalar, ben onlara suçlu muamelesi yapmam; ben onların insanlıklarından bahsederim.” “Annem Hakkında Her Şey”, adı üzerinde, öncelikle annelik üzerine bir filmdir. Fakat Almodóvar öyküsünün merkezine koyduğu bu annelik mevzuunun çevresini katman katman zenginleştirir. Kadınlık, oyunculuk, hatta genel olarak sanatçılık, yas, dostluk ve elbette aşk öyküdeki bu zenginliğin en önemli parçalarıdır. Zaten film yalnızca adıyla veya bir sahnesiyle değil, kapanıştaki yazılarıyla da Joseph L. Mankiewicz’in başyapıtı “Perde Açılıyor”a (All


About Eve) bir saygı duruşudur. Yönetmenin kapanışta filmi kimlere ithaf ettiği ise her şeyin özetidir: “Bette Davis’e, Gena Rowlands’a, Romy Schneider’a… Aktrisleri oynayan bütün aktrislere… Oyunculuk yapan bütün kadınlara… Oyunculuk yapıp kadın olan bütün erkeklere… Anne olmak isteyen herkese… Anneme…” Madrid’de yaşayan bekar anne Manuela (Cecilia Roth), oğlu Esteban’ın (Eloy Azorín) 17’nci yaşgününde onu “Arzu Tramvayı”nın oyununa götürür. Kendisi de gençliğinde bu oyunda rol almıştır. Çıkışta sağanak yağmur altında Esteban’la birlikte oyundaki aktrislerden Huma Rojo’yu (Marisa Paredes) beklemektedirler. İmzalı bir resim isteyeceklerdir. Huma Rojo’nun arabasını görünce Esteban yola fırlar ve arabanın camına kapanır. Ne var ki, Huma oralı olmaz. Hareket eden arabanın peşinden koşan Esteban başka bir arabanın altında kalarak can verir. Bu, oğlunu her şeyden sakınarak büyütmüş Manuela için yıkım olur. Esteban’ın babası Lola (Toni Cantó) yıllar önce Manuela’yı başka bir erkek için terk etmiştir. Manuela’dan bir oğlu olduğundan haberi yoktur. Esteban’ı yitirdikten sonra, Manuela yıllar önce ayrılıp bir daha uğramadığı Barcelona’ya Lola’yı, oğlunun babasını bulmak için döner. Ona her şeyi anlatacaktır. Önce travesti eski dostu, Lola’nın da eski ev

arkadaşı Agrado’yu (Antonia San Juan) bulur. Ardından da idealist bir genç rahibeyle, Rosa’yla (Penélope Cruz) tanışır. Çok geçmeden de bir tesadüf sonucu aktris Huma Rojo’nun asistanı olarak işe girer. Tabii en son Lola’yı da bulacaktır… Bu film kadın oyunculara adanmış bir filmdir ya, Cecilia Roth’tan Marisa Paredes’e, Candela Peña’dan Penélope Cruz’a filmdeki tüm aktrisler Pedro Almodóvar’a yakışan her türlü kadınsı duyguyu harfiyen yansıtırlar. Her biri Almodóvar sinemasının olmazsa olmazı duygusallığı, kıskançlığı, idealistliği, fettanlığı ve dayanışmayı birebir izleyiciye aktarırlar. Fakat hiçbiri bu kez ‘sinir krizinin eşiğinde’ değildir. Almodóvar bu kez onlara çok daha ağırbaşlı ve olgun roller biçmiştir. Bu tercihi belki de onun sinemasının da olgunlaşma eşiğini işaret eder. Öte yandan, her Pedro Almodóvar filmi prodüksiyon tasarımından renk kullanımına, kurgu oyunlarından kamera kullanımına kadar kesin bir kendine özgülük barındırır. “Annem Hakkında Her Şey”in bu konuda derinlemesine analizlere açık, hayli zengin bir film olduğu söylenebilir. Bu filmde bu çok daha önemlidir çünkü dediğimiz gibi, “Annem Hakkında Her Şey” aynı zamanda sanata ve sanatçıya dair de bir filmdir. Yıldızlığın getirdiği kibir ve yalnızlığın da filmidir. 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

27


GİZLİ AJAN ERMAN ATA UNCU SECRET AGENT (1936) ermanata64@gmail.com

PARANOYA Aradaki aksiyon sahneleri haricinde ekseriyetle bir arabanın içinde iki yetişkin erkek ve bir çocuk arasında vuku bulan güç savaşı hem “Paranoya”nın (Cohen And Tate, 1988) temel meselesi hem de Red’in ne kadar usta bir yazar olduğunun kanıtı. Red, O’Henry’nin meşhur “The Ransom Of Red Chief” hikâyesinden uyarladığı filmde, normal koşullarda karton tiplemeler denilip geçilecek karakterlerden hayli karanlık bir manzara çıkartıyor.

G

enel kanı aksi yönde olabilir ama Quentin TarantIno’yu 90’larda efsaneleştiren sadece mizahi bakış açısıyla sinemada şiddet kullanımında açtığı pencere değil, diyalog yazma konusunda deha düzeyindeki yeteneğiydi. Video çağının B filmlerine ilgisi şöyle bir sinema dergisi karıştırmış herkesin malumu Tarantino’nun, zamanında hatmettiği, defalarca seyrettiği B filmleri arasında “Paranoya”nın (Cohen And Tate) da yer almış olması kuvvetle muhtemel. Zira Eric Red’in 1988 tarihli bu filmi tam da beş altı yıl sonrasında Tarantino’yu var edecek sinema ortamının bir örneği. Düşük bütçenin daha da çekici kıldığı türden bir hikâye, ‘avantür kötüsü’ tiplemesinin altının ne kadar dolu olabileceğini gösteren zihin gıcıklayıcı karakterler ve tabii gerilimi artırmak için kendisinden başka herhangi bir şeye ihtiyaç duymayan diyaloglar. Tanık koruma programındaki bir ailenin saklandıkları ücra evdeki sahneleriyle başlıyor “Paranoya”… Teksas’ta olduğunu anladığımız, ufuk çizgisi belirsiz bir çayırın ortasındaki ev, filmin geri kalanının tonunu da haber verir nitelikte. Gözlerden uzak ama ilgi çekici bir filmografinin sahibi Eric Red, kendi yazıp yönettiği “Paranoya”da Amerikan sinemasının tadının en çok çıktığı yerlerden birine, uçsuz bucaksız bir coğrafyaya, sonu gelmez yollara kendini vuracak biraz

28 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

zaman geçince… Tır konvoyları, benzin istasyonları, otoyollar ve tabii Chevrolet’ler, söz konusu ailede anne babayı ‘tarayıp’ çocuklarını (Harley Cross) kaçıran iki gangsterin, Cohen (Roy Scheider) ile Tate’in (Adam Baldwin) yolculuğunun en zevk veren unsurlarından. Wim Wenders’in Amerikan coğrafyasının düz çizgisine övgüsü değil de bu coğrafyayı gerilimin tetikleyicisi yapan bir anlayış söz konusu “Paranoya”da. Yollarda yardım dilenebilecek herhangi bir üçüncü taraf yok. Otoyollarda herkes çevresindeki hayatla ilişkisini minimuma indirip hedefine kitlenmiş bir şekilde yoluna devam ediyor. Büyük balıkların küçük balıkları yuttuğu bu okyanus benzeri ortamda nispeten güvenli bir arabanın içinde olsanız dahi, ‘kötü adamların’ kullandığı Chevrolet, kurbanını kovalayan ‘Jaws’ misali hemen arkanızda belirebilir, farlarıyla kanınızı dondurabilir. En azından Eric Red’in kamerasından Amerikan otoyollarından görünen manzara bu. Nasıl “Sineklerin Tanrısı”nın (Lord Of The Flies) çocukları medeniyetten uzakta bir adada en temel içgüdüleriyle bir iktidar savaşına girişiyorsa, “Paranoya”nın kahramanları da teknolojinin meyvesi otoyollarda sadece hayatta kalma güdüsüyle hareket edecek bir kıvama gelebiliyor. Aradaki aksiyon sahneleri haricinde ekseriyetle bir arabanın içinde


iki yetişkin erkek ve bir çocuk arasında vuku bulan güç savaşı hem “Paranoya”nın temel meselesi hem de Red’in ne kadar usta bir yazar olduğunun kanıtı. Red, O’Henry’nin meşhur “The Ransom Of Red Chief” hikâyesinden uyarladığı filmde, normal koşullarda karton tiplemeler denilip geçilecek karakterlerden hayli karanlık bir manzara çıkartıyor. Belki kaçıp kovalamaca sahneleri değil ama dengelerin sürekli değiştiği ve Bill Conti’nin kitsch’likte sınır tanımasa da hedefini bulan müziğiyle desteklediği bu güç oyunu, filme ilgimizin asıl sebebi… Hikâyenin başında bir kurban ve onun iki avcısı olarak resmedilen karakterler arasındaki ilişki, güç denen meselenin ne kadar ipe sapa gelmez olduğunu, kaygan bir zeminin üstünde durduğunu gösterircesine sürekli değişim halinde. Bir noktada baba figürü ve anlaşamayan iki oğlunun yolculuğunu izliyoruz sanki. Sonraki aşamada ise kurban konumundaki çocuğun “Evde Tek Başına” (Home Alone, 1990) numaralarına başvurmadan, her şeyin doğal ilerlediği bir süreç sonunda güç dengelerini nasıl kendi lehine çevirebildiğine, iki avcısını parmağında oynatmaya başladığına tanıklık ediyoruz. (“Kehanet/The Omen”den “Kötü Tohum”a sinemanın -neyse ki- güvenilmez çocuklarına buradan da bir selam yollayalım). Ve asıl önemlisi, üzerine ciltlerce külliyat yazılabilecek bu

güç savaşının kelime haznesi böylesine kısıtlı diyaloglarla seyirciye hissettirilmesindeki başarı. Sonuçta öldürülmemek için yalvaran 9 yaşında bir çocuk, F’li kelimeyi noktalama işareti niyetine kullanan bir mafyöz özentisi ve ona laf anlatabilmek için açık cümleler kurmaktan başka şansı olmayan daha deneyimli bir suikastçı arasında gelişen diyaloglardan bahsediyoruz. Dolayısıyla atmosferi diri tutmak için usta bir kurgucuya ve diyalogların görünüşteki basitliğin altındaki zenginliği aktarabilecek oyunculara ihtiyacı var. Ki “Paranoya”da ikisi de mevcut. Özellikle canlandırdığı rollerin çeşitliliği star karizmasına halel getirmeyen, her türden karakteri ete kemiğe büründürse de kendi varlığını unutturmayan eski usul yıldızlardan Roy Scheider, filmin en büyük şanslarından. Elinden gelse bir çocuğu öldürecek bir karakteri canlandırırken bile seyircide güvenilecek liman hissiyatına yol açması, Scheider’in hem kendini nasıl canlandırdığı her karaktere verdiğini hem de en özdeşleşilmeyecek türden bir karakteri bile nasıl insanileştirdiğinin kanıtı. Lafın kısası ‘insanoğlunun karanlık taraflarına bir yolculuk’ gibi ulvi amaçlara, bazen bunu göstere göstere yapan büyük filmlerde değil de janr sinemasının kısıtlı sınırları dahilinde ulaşılabiliyor. “Paranoya” da o filmlerden. 23 - 29 Mayıs 2014 / arka pencere

29


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

KARA BALIK HHHH ORİJİNAL ADI Blackfish YÖNETMEN Gabriela Cowperthwaite YAPIM/SÜRE 2013 ABD, 79 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET As Sanat (Universal)

“Kara Balık” bir kez daha bizi acı bir gerçekle sarsıyor: İnsanoğlunun kötülüğünün sınırı yok! 30 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

B

elgesel sineması ciddi bir atakta ama maalesef ülkemizde sinemaseverlerin yaygın gösterime GİREN belgeseller dışında ciddi bir erişim talebi yok bu filmlere karşı. Okuyucularımız da Arka Pencere dergisi olarak belgesel sinemaya verdiğimiz önemin farkında... Çünkü belgesel sinema insanı insana gösteren en sert filmleri içinde barındıran bir film türü. Tüm dünyada ilgiyle izlenmiş ve yine bize acı gerçekleri gösteren etkili bir belgesel film de “Kara Balık”. Yönetmen Gabriela Cowpertwaite, tıpkı 2009 yapımı başka bir güçlü film olan “Koy”daki (The Cove) kaçırılıp tema parklarında zorla gösteri hayvanı haline getirilen yunusların hikayesi gibi ailesinden ve açık denizden koparılan bir yavru Orca’nın hikayesine odaklanıyor. Tilikum adı verilen bu yavru balina, dolaştığı tema parklarında gördüğü sert eğitim süreçleri sonucunda giderek psikolojisi bozulan ve eğitimcilerini teker teker öldürmeye başlayan, adeta bir seri katile dönüştürülüyor. Film bize bu inanmakta hiç de zorlanmadığımız ‘gerçek’ hikayeyi çok çarpıcı bir gerilim filmi

tonunda sunuyor. Orcalar yeryüzünün en hassas duyguları olan canlılarından biri. İnsanlığın böyle bir canlıdan bir katil yaratması büyük ustalık gerektiren bir durum aslında! Evet, maalesef kötülük yapmakta birinciliği hiç elden bırakmayan bir canlı türüyüz. Bu hikayede enteresan olan bir başka şey de, insanoğlu hiçbir şey öğrenmeyen, yaşanılan onca kötülüğün ardından hiç ders almayan bir varlık olduğunu bir kez daha kanıtlıyor olması. Film bize Tilikum’un maruz kaldığı ‘insan dehşeti’ni tüm çarpıcılığıyla bir kez daha anlatırken bu trajik ölümler karşısında çaresiz kalan eğitimcilerin gözyaşlarına da tanıklık etmemizi sağlıyor. Ama bu gözyaşları vahşi kapitalist şirketlerin gücü karşısında etkisiz kalıyor ne yazık ki...!

Gabriela Cowpertwaite’ın son derece hassas ve aynı zamanda da soğukkanlı bir yaklaşımı var. Keşke eğitimciler dışında tema parklardan bir yetkiliye de ulaşılabilmiş olsaydı...


AİLE OYUNU OLKAN ÖZYURT FamIly Plot (1976) olkanozyurt@gmail.com

WALTER MITTY’NİN GİZLİ YAŞAMI HHHH ORİJİNAL ADI The Secret Life of Walter Mitty YÖNETMEN Ben Stiller OYUNCULAR Ben Stiller, Kristen Wiig, Jon Daly, Adam Scott, Sean Penn YAPIM/SÜRE 2013 ABD, 111 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (Fox)

ben Stıller tarzının dışında da olsa yönetmenlik kariyerinin en iyi filmini sunuyor... 32 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

İ

çine kapanık ama kendi halinde “LIfe” dergisinin fotoğraf bölümünde çalışan Walter Mıtty’nin BİR YANINDA ÖZGÜRLÜKÇÜ ve maceraperest ama işinin ehli fotoğrafçı, diğer yanında onu işten atmakla tehdit eden yeni patronu var. İnsani olanla küresel kapitalizmin dayatmaları arasında kalan Walter aslında herkes için çok tanıdık bir ikilemi yaşıyor. Filmin kıymetli noktalarından biri bu ikilemi net olarak tariflemesi ve giderek insani olana doğru evrilmesi. Kıymetli olan ikinci nokta ise medyanın hali pürmealini ortaya koyması… Evet filmdeki medya, siyasi baskı altında nefes almaya çalışmak zorunda değil bizimki gibi. Lakin medya dünyasında her şey normalken bile kapitalizmin amansız kuralları karşısında elini kolunu kaybediyor. Piyasa kuralları iyi gazeteciliğin önünü kesiyor ve yine kötü, iyiyi kovuyor. James Thurber’in daha önce de sinemaya uyarlanmış öyküsünü serbest bir şekilde senaryolaştıran Steve Conrad’ın zekice bir iş çıkardığı ortada. İnsani olanla iyi olan arasında kurduğu bağlantı zaten çok şeyi özetliyor. Ama

kara mizahla bezenmiş, karakter odaklı tıkır tıkır işleyen katmanlı metnin yönetmen olarak Ben Stiller’ın da işini kolaylaştırdığını söylemek gerek. Açıkçası Stiller’ın tarzının dışında bir yapım olmasının nedeni belki de Conrad becerisidir. Lakin Stiller da tarzının dışında olsa da yönetmenlik kariyerinin en iyi filmini çıkarıyor ortaya. Medya-sinema ilişkilerinde adı anılacak, hatta hayatın doğruladığı bir film koyuyor önümüze. Nasıl mı? Birkaç hafta önce büyük bir gazetenin yayın yönetmeni, dijital gazetecilik stratejisini açıkladı çalışanlara: “Daha fazla tık, daha fazla tık.” Tık sayıları artınca da yönetici yerini sağlamlaştırdı ve sonra aynı gazetenin kağıt baskı grubundan tensikat haberleri duyuldu... Bize de 'batsın senin böyle dijital medyan' demek kalıyor!

Life’ın son sayısının kapağı olan ve film boyunca aranan 25. kare… Adam Scott’un canlandırdığı serbest piyasacı patronun yüzeysel işlenmesi…


GENÇ VE MASUM SERDAR KÖKÇEOĞLU YOUNG AND INNOCENT (1937) twitter.com/skokceoglu

KISMET: HOW TURKISH SOAP OPERAS CHANGE THE WORLD İstanbul Film Festivali’nde gösterilen El Cezire yapımı “Kısmet” belgeselinin yalancısıyız; bizim “Gümüş”, “Fatmagül’ün Suçu Ne?” gibi dizilerimiz, ki çoğunu ev kadınlarının uyuşturucusu olarak görmeye yatkınız, Ortadoğulu kadınların özgürleşmesinde çok etkiliymiş. YÖNETMEN Nina Maria Pashalidou YAPIM 2014 Yunanistan SÜRE 58 dk.

34 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

G

enç Ve Masum sayfasında yer darlığına aldırmadan tarihe not düşmeye çalışıyoruz. Gündemle ilgili kısa filmlere yer vermek, sayısız filmin yer aldığı okyanusta kaybolmadan ilerlemeye yardımcı oluyor. O halde not düşelim; bu aralar içimizden yazmak gelmiyor, film araştırmak veya izlemek hiç gelmiyor. Bir faciaya şahit olmak, sosyal medyada bağırıp çağırmak dışında bir şey yapamamak ayarları bozuyor. Ama galiba en çok hakkı yenenin yanında olabilmek için güçlü olmalı. Madencilerin acı ölümlerine, yakınlarının susturulmasına itiraz etmek lazım. Hem bazen etkisiz gördüğünüz şeyler, ihtiyacı olan üzerinde muazzam etkili olabiliyor… İstanbul Film Festivali’nde gösterilen El Cezire yapımı “Kısmet” belgeselinin yalancısıyız; bizim “Gümüş”, “Fatmagül’ün Suçu Ne?” gibi dizilerimiz, ki çoğunu ev kadınlarının uyuşturucusu olarak görmeye yatkınız, Ortadoğulu kadınların özgürleşmesinde

etkiliymiş. Bu dizilerdeki erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu bilen, hakkını arayan ve mücadele eden kadınlar Ortadoğulu izleyicilere örnek oluyormuş. Yunan yapımı belgesel sadece dizilerin dönüştürücü yanları üzerinde değil, yarattıkları turistik değer üzerinde de duruyor. “Kısmet” doğrusu sözünü net söyleyen bir belgesel, pembe dizilerimize imza atan kadın yazarların, ister istemez pek çok ödün verirken, kadın meselesi konusunda ödün vermediklerini ve bu çabanın tüm dünyada karşılığını bulduğunu söylüyor. Öte yandan pembe dizilerin bilinen ve bilinmeyen olumsuz etkileri olduğunu da hatırlamak istiyor insan. Belki de bu işi başka bir sinemacının üstlenmesi, dizilerin tarihine ve etkilerine kapsamlı bir şekilde bakması gerek. Eksiklerine rağmen bu alandaki boşluğu hatırlatmayı başaran ilgi çekici ve önemli bir çaba film.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

1 - Cem Yılmaz tek başına yönetmen

Hem kamera önünde hem de arkasında var Cem Yılmaz. Ama tek başına ilk defa “Pek Yakında”yı yönetecek. Filmin çekimlerine başlandı. Ekimde de seyirciyle buluşacak. Filmin odağında ise sinema tutkusu olacak.

2 - Söz gündelikçi kadınlarda

Ahu Öztürk de ilk uzun metrajlı filmi “Toz Bezi”nin çekimlerine başladı. Asiye Dinçsoy ve Nazan Kesal başrollerde. Film, gündelikçi kadınların yaşadıklarını anlatıyor. Anlaşılan “Toz Bezi”, kimi filmlerde yan hikaye olarak şöyle bir görünen gündelikçi kadınların dünyasına odaklanan ender yapımlardan biri olacak. Merakla bekliyoruz. 36 arka pencere / 23 - 29 Mayıs 2014

3 - Dorsay’a Emek Ödülü

Emek Sineması için aktif gazetecilik hayatını sonlandıran üstat Atilla Dorsay’a İFSAK Emek Ödülü verdi. Ödül tasarımı çok anlamlıydı. Çünkü ödül Emek Sineması perdesi şeklinde tasarlanmış. Üstadı kutlarız…

4 - Ares Harikalar Diyarında

SAPIK gibi aranmıştır yönetmen Derviş Zaim’in yıllar önce yayımlanan “Ares Harikalar Diyarında” kitabı. Baskısı tükendiği için bulunamayan bu kitap, yakın zamanda İthaki Yayınları’ndan çıkacak, ilgililere duyurulur.

5 - Cannes’dan iyi haber gelsin!

Yarın büyük gün, “Kış Uykusu” ile ilgili mutlu haberi Cannes’dan SAPIK’ça bekliyoruz. Tabii ödül çıkarsa, ithaf konuşmasını da merak etmiyor değiliz!


ROCK FM 94.5

7. CADDE SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS'LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 00.00 / 02.00 ARASI 94.5 ROCK FM'DE


Sinema hayatınızdaki boşlukları doldurabilir, yalnızlığınızı giderebilir.

Pedro Almodóvar

Arka Pencere - Sayi 239  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you