Issuu on Google+

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

JIM JARMUSCH’UN ‘GARİP’ BAŞYAPITI

CENNETTEN DE GARİP ZERRE GAZETECİ ÇOCUK OBLIVION CROOD’LAR EMEK SİNEMASI PARİS’İ YİYEN OTOMOBİLLER

12 - 18 NİSAN 2013 / SAYI: 181


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

SİNEMASEVER, AVM’DEN DEĞİL, SİNEMADAN ÇIKSIN SOKAĞA!

E

mek’imizi ‘olduğu yerde’ korumak için mücadelemiz sürüyor, sürecek de... Polisin biber gazı ve basınçlı suyla üzerine yürüdüğü sinemaseverler, sinema sanatçıları, sinema yazarları direnmeyi sürdürüyor, sürdürecek de... ‘Kaybedecek’

bir şey yok artık; hırpalanmanın âlâsını yaşadılar zira. Geçen pazar günü İstiklal Caddesi’nde yaşananlar bir ‘ilk’ti ve Türkiye sinema tarihine geçti. O günün ‘iyi’ anlamda tarihimizdeki yerini almasını isterdik ama olmadı, olamadı, oldurulmadı... Hükümetin ve kimi şakşakçıların yıllardır verdiğimiz mücadeleyi anlamamaktaki ısrarları getirdi bizi bu duruma. Herhangi bir çıkar gözetmeden yıllar boyunca verilen mücadeleye, “Kitleler bu kadar karşı çıkıyorsa vardır bir bildikleri” denmedi hiç ve dalga geçer gibi hep aynı terane tekrarlandı: “Yıkılmıyor, aynen yukarı taşınıyor!” Derdimizse tam da bu aslında... Arka Pencere Yayın Kurulu ve yazarları, artık orta kuşak sinema yazarı olmuş isimler bildiğiniz gibi. Bu isimlerin çoğu, uzun yıllardır Beyoğlu’nda film izliyor. Bir zamanlar, sinemaseverlerin doğrudan sokağa çıktıkları birçok sinema gördüler, onların anılarıyla büyüdüler. Şimdiyse, ‘sinemasever’

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

kavramını da eğip büken AVM sinemalarından çıkıyorlar, tıpkı diğer sinemaseverler gibi. Güvenlik kontrollerinden geçiyor, yürüyen merdivenler ya da asansörlere biniyor, yığınla mağazanın vitrinleri eşliğinde yolculuklarına devam ediyor ve en nihayetinde ‘kaybolmazlarsa’ salona ulaşıp filmlerini izleyebiliyorlar. Evet, derdimiz tam da bu... Beyoğlu’nda Saray’dan, Lüks’ten, Alkazar’dan, Lale’den, Dünya’dan, Rüya’dan, Elhamra’dan, Yeni Melek’ten, Sinepop’tan ve tabii ki Emek’ten sokağa çıkan sinemaseverler, artık bu salonların hiçbiriyle temas kuramıyorlar. ‘Bitirildi’ çünkü bu salonlar... Emek’in can çekişmesine tanık olmanın acısıyla isyan eden ‘sinemayı her şeyiyle seven insanlar’, bu durumu tersine çeviremeyeceklerini bilseler de, belki de ‘insan olma’nın tarifi gibi görünen Emek’e sokaktan girip çıkmanın keyfini sonsuza kadar yaşamak istiyorlar, haklı olarak. Bu mücadele, dayanabileceği son noktaya kadar sürecek kuşkusuz. Ama ‘para’nın gücüne yenik düşersek de, o çok sevdiğimiz (âşık olduğumuz) Emek’imize bir daha girmeyeceğimizi de biliyoruz. Aynen ‘taşınsa’ bile... Pazar günü 16.00’da bekleniyorsunuz... Emek’çiler “Bitti” demeden hiçbir şey bitmez zira...

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar TUNCA ARSLAN, OLKAN ÖZYURT, ALİ ULVİ UYANIK, MÜJDE IŞIL, İLHAN YURTSEVER, ERMAN ATA UNCU, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com

12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Zerre; Gazeteci Çocuk (The Paperboy); Oblivion; Crood’lar (The Croods); Atatürk’ün Fedaisi Topal Osman: Cumhuriyete Giden Yol; Korkunç Bir Film V (Scary Movie 5).

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, Emek Sineması için yapılan eylemlerin neden ve sonuçları üzerine fikirlerini paylaşıyor...

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Jim Jarmusch’un ilk başyapıtı: “Cennetten De Garip” (Stranger Than Paradise)... İlhan Yurtsever imzasıyla.

24 LEKELİ ADAM

Peter Weir’dan ‘arabalı film’: “Paris’i Yiyen Otomobiller” (The Cars That Ate Paris)... Erman Ata Uncu imzasıyla.

26 AİLE OYUNU

Skyfall; Tepenin Ardı; Aşk (Amour); Canım Öğretmenim (Monsieur Lazhar).

34 GENÇ VE MASUM

Costa-Gavras imzalı bir kısa var menüde: “Parthenon”... Serdar Kökçeoğlu imzasıyla.

36 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla.

04 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013


05 - 11 Ekim 2012 / arkapencere

05


Çok Bilen Adam OLKAN ÖZYURT The Man Who Knew Too Much (1934) olkanozyurt@gmail.com

ZERRE HHHH YÖNETMEN Erdem Tepegöz OYUNCULAR Jale Arıkan, Rüçhan Çalışkur, Özay Fecht, Dilay Demirok, Remzi Pamukçu, Ergün Kuyucu YAPIM 2013 Türkiye SÜRE 80 dk. DAĞITIM Pinema (Kule Film)

Yönetmen Erdem Tepegöz’e bir teşekkür borçluyuz. Çünkü bir işçi kadınla, Zeynep’le tanıştırıyor bizi. Kısa süreliğine de olsa sessiz sedasız onun hayatına giriyoruz. 6 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

H

atırlanırsa, 2009’daki İstanbul’da meydana gelen sel felaketinde bir minibüs içerisinde mahsur kalan ve yaşamlarını yitiren kadınlardan ancak öldüklerinde haberimiz olmuştu. Penceresi bile OLMAYAN BİR YÜK aracının içerisinde, tıpkı bir yük gibi işyerlerine taşınırken yaşamlarını yitirmişlerdi. Manzara insanın tüylerini diken diken etse de bir gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: Gelinen noktada işçiler, sistem için bir yükten fazla anlam taşımıyor. Bir küçük pencere bile onlar için çok görülüyor. Ancak ve ancak ölümleriyle dikkat çekebiliyorlar. Ölümle, var olduğunu gösterebilmek, yaşadığının fark edilmesini sağlamak, trajik değil mi? Daha baştan söyleyelim, yönetmen Erdem Tepegöz’e bunun için bir teşekkür borçluyuz. Çünkü ölmeden, yaşarken bir işçi kadınla, Zeynep’le tanıştırıyor bizi. Kısa bir süreliğine de olsa sessiz sedasız onun hayatına ortak ediyor. Tanımamıza, ne yapar ne eder öğrenmemize neden oluyor. İşçinin de bir insan olduğunu tekrar hatırlamamıza vesile oluyor. Yaşadığımız şartlar içinde az şey değil bu. Tepegöz’ün tavrı cesurca. Çünkü Tayfun Pirselimoğlu’nun filmlerini bir kenarda tutarsak, sinemamızın işçileri çoktan unuttuğunu söyleyebiliriz. Epeydir, filmlerde tıpkı hayattaki gibi şöyle bir görünürler. Hayattaki görünürlükleri kadar var olabilirler sinemamızda da. Hasta kızıyla ve annesiyle koca bir şehirde tek başına yaşam savaşı veren Zeynep’in tek yapabileceği şey ucuz iş gücü olarak emeğinin sömürülmesine rıza göstermek. Bu sömürünün karşılığında ise umutsuzca yaşamaktan başka çaresi yok. Lokantada çalışan garson arkadaşı olmasa aç kalacak. Çünkü o patronundan fırça yeme pahasına bir iki kap yemek getirdiğinde Zeynep’in evinin sofrası şenleniyor! Ev dediysek derme çatma, kentsel dönüşüme kurban gidecek Tarlabaşı’ndaki bir apartman dairesi… Ama Zeynep dirençli ve zaman zaman tökezlese de düşmüyor. Sürekli yürüyor. Belki düştüğü zaman kalkamayacağını bildiği için!Tepegöz,


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

filmin tüm yükünü sırtlayan Jale Arıkan, sinemamızın karakter galerisine yeni bir bölüm ekliyor. film hafızalarımıza kazındıysa bu biraz da onun başarısı. 8 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

‘işçi zerresiyle’ bizi bir süreliğine baş başa bırakıyor o kadar. Ama o, bir süre bile çok kıymetli hale bürünüyor. Bu anlamda yönetmenin bu duyarlılığı ilk anda Ken Loach’u akla getirse de sinematografik yaklaşımı daha çok Dardenne Kardeşler’i hatırlatıyor. Bir ‘işçi zerresiyle’ baş başa kalmak da çok önemli. Mesela 2000’ler Türkiye’sinde konfeksiyon atölyelerinde nasıl bir ilişkiler ağı olduğunu, İstanbul dışındaki yatılı fabrikalarda neler yaşadığını öğreniyoruz. Ki bunların çok da bilinen gerçekler olduğunu söylemek zor. Bu haliyle bilinmeyen ya da bilinmek istenmeyen bir dünyanın kapılarını sonuna kadar açıyor Tepegöz. Ama bu kapıdan içeri girerken de son derece dikkatli. Bir taraflılık durumu, yüceltme ya da küçümseme yok kamerasının önüne gelen karakterlerine karşı. Filmi kıymetli kılan unsurlardan biri de bu tavrı yönetmenin. Zeynep’i canlandıran ve filmin neredeyse bütün yükünü sırtlayan Jale Arıkan ise performansıyla sinemamızın karakter galerisine yeni bir bölüm ekliyor. Açıkçası film hafızalarımıza kazındıysa bu biraz da Arıkan’ın başarısı sayesinde. Mesela Zeynep’in içinde bulunduğu koşulların ve yaşadıklarının yarattığı öfkeyi dışavururken bile abartıya, aşırılığa kaçmıyor. Tıpkı zerre kelimesinin çağrıştırdığı kamerasıyla her daim Zeynep’in yanında. Onun gibi ‘küçük’ hareketler ve mimiklerle dile getiriyor ısrarla hayata tutunma çabasını anbean öfkesini çoğu zaman. Keza Rüçhan Çalışkur, Özay gösteriyor bize. Hareketli omuz kamerasıyla ve kısa planlarla Zeynep ne yaşarsa biz de izliyoruz. Fecht ve Remzi Pamukçu da yardımcı rollerde oldukça başarılılar. Hatta bu üçlü Jale Arıkan ile Annesi ve zihinsel engelli kızıyla ilişkisini, karşılıklı sahnelerinde birbirlerini öyle bir sokağa çıkışını, işten atılışını, yeni bir iş bulma yükseltiyor ki ‘doğal oyunculuk’ konusunda ezber çabasını, ev sahibiyle yaşadıklarını, uğradığı bozan bir sonuç ortaya çıkıyor. Usta oyuncu tacizleri bir bir görüyoruz. Ne senarist elinden çıkma dramatik çatışma sahneleri ne de kurmaca Tuncel Kurtiz filmi izledikten sonra Erdem Tepegöz’e “Yılmaz Güney yaşasaydı bu filmi çok bir film izlediğinizi bir an fark ettirecek bir severdi” demiş. Ama sadece Yılmaz Güney değil, boşluk var. Hayatın ritmi filmin de ritmi Ünsal Oskay da yaşasaydı çok severdi. Rahmetli anlayacağınız. Antalya’da filmi izleyen bir seyircinin “Sanki bir belgesel gibi” demesi de bu Oskay biz öğrencilerine “Çocuklar her insan bir kapıdır. Korkmayın, girin o kapıdan, sadece bir yüzden olsa gerek. Belgesel sinemadan gelen Tepegöz, belgeselin incelikli dinamiğini kurmaca insanla karşılaşacaksınız” derdi. “Zerre” de bize gösteriyor, küçük hatta yok sayılan bir insanla filmin içerisine ustaca yerleştiriyor çünkü. Tepegöz’ün Zeynep üzerinden işçi dünyasına tanışın, korkmayın, sadece bir insanla tanışmış olacaksınız, demeye getiriyor. Açıkçası bir ilk film yaklaşımı insani… Zeynep’i ne salt hakları için mücadele eden bir konuma sıkıştırıyor ne de salt olmanın çok ötesinde “Zerre”. Öyle ilk film cinsiyetinin getirdiği zorluğa… Alışılageldiği gibi çapakları yok. Türkiye böylece bir yönetmen daha kazanmış oluyor. Umarız Tepegöz yoluna “Zerre” bir ‘kimlik’ meselesi üzerinden tarif etmiyor karakterini. İşçi olmak zor ama kadın işçi olmak olgunluğunda devam eder. daha zor perspektifinden yaklaşıyor Zeynep’e… Film, Türkiye’nin işçileri ezme konusunda küresel bir Seyircinin de bu perspektif üzerinden Zeynep’le sistemin parçası olduğunu, altını çizmeden vurguluyor. empati kurmasını sağlıyor. Ama onun durumuna üzülmemizi, bir vicdani sorgulamaya girmemizi Bazı sahnelerde kimi ufak tefek diyalog sorunları yok de amaçlamıyor. Sadece gerçeği gösteriyor. Bir değil. Ama o kadarı kadı kızında da olur!


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934) ebruceliktug@gmail.com

GAZETECİ ÇOCUK N HHHH

ORİJİNAL ADI The Paperboy YÖNETMEN Lee Daniels Oyuncular Zac Efron, Matthew McConaughey, Nicole Kidman, John Cusack, David Oyelowo, Scott Glenn, Ned Bellamy, Nealla Gordon, Macy Gray YAPIM 2012 ABD SÜRE 107 dk. DAĞITIM Medyavizyon

“Gazeteci Çocuk”, bildiğimiz polisiye FİLMlerden değil. Film sanki kahramanları aracılığıyla yeniden açtığı bu cinayet davasını ırkçılık üzerine söyleyeceklerine bir paravan yapıyor. 10 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

Icole KIdman’ın John Cusack’la karşılıklı mastürbasyon yaptığı, en sertinden seviştiği ve Zac Efron’un üzerine işediği bir filmle yüz yüzeyiz. Fakat “Gazeteci Çocuk”un ekran personası babında bizi ters köşeye yatırdığı yegane kasting hamlesi Nicole Kidman’dan ibaret değil. Bir süredir film tercihlerini yalnızca izleyiciyi şaşırtacak biçimde yapıyormuş gibi görünen Matthew McConaughey filmde siyah partnerlerden hoşlanan bir eşcinseli, John Cusack ise azılı bir manyağı canlandırıyor. Gelgelelim, Lee Daniels’ın filminin tek meziyeti bu oyunculardan timsah derisi sağlamlığında ve şıklığında performanslar alması değil. Film daha önce benzerini pek izlemediğimiz bir polisiye öykü anlatıyor. Senaryo, Elmore Leonard’ın izinden yürüdüğü söylenen Peter Dexter’ın romanından yazarla birlikte yönetmen Lee Daniels tarafından uyarlamış. Daniels’ın adını 2009’da çektiği ve Oscar podyumuna kadar tırmanan “Acı Bir Hayat Öyküsü”nden (Precious) hatırlıyoruz. 2005’te çektiği ilk filmi “Karanlığın Boksörü” (Shadowboxer) de ilginç bir kara film denemesiydi. Üç filmini de yan yana koyunca öyküsüne göre biçim ve ritim belirleyen, şiddet ve cinsellikten sakınmayan, cüretkar bir yönetmen çıkıyor ortaya. “Gazeteci Çocuk”un öyküsü 1969 yılında geçiyor. Olan biteni Anita’nın (Macy Gray) anlatımından takip ediyoruz. Florida’da Jansen ailesinin hizmetkarlığını yapan Anita, yıllar önce işlenen bir cinayetten bahsediyor. Cinayetin hükümlüsü Hillary Van Wetter (John Cusack) içeride yatmakta ve dışarıdaki Charlotte (Nicole Kidman) isimli bir kadınla mektuplaşmaktadır. Amerikalıların ‘beyaz çöp’ tabir ettiği, ağzı bozuk, frapan, işveli, sorumsuz bir kadındır Charlotte. Kadın Hillary’nin suçsuz olduğuna

can-ı gönülden inanmaktadır. Dahası, yüzünü bile görmediği bu adamla aralarında psişik bir bağ olduğunu bile iddia eder. Gazeteci Ward Jansen’ı (Matthew McConaughey) da her nasılsa ‘davasına’ ikna eder. Ward, yardımcısı Yardley (David Oyelowo) ve görür görmez Charlotte’a vurulan toy kardeşi Jack’le (Zac Efron) olayı aydınlatmak üzere görüşmelere başlar. “Gazeteci Çocuk” bildiğimiz, alıştığımız polisiyelerden değil. Florida’nın timsahlarla kaynayan bataklıklarının vıcık vıcık atmosferinde geçen bu öykünün ilgilendiği son şey şerif cinayetinin kimin tarafından işlendiği. Film sanki kahramanları aracılığıyla yeniden açtığı bu cinayet davasını ırkçılık üzerine söyleyeceklerine bir paravan yapıyor. “Gazeteci Çocuk” kesinlikle ırkçılığa odaklı bir film değil ama ırkçılık teması filmin dört bir yanına sinmiş


durumda. Hikayeyi bize aktaran Anita’nın Jansen ailesinde karşılaştığı ayrımcılık, Ward’un kendisini sağa sola İngiliz olarak tanıtan siyah yardımcısı Yardley’nin işittiği hakaretler, siyahların genel olarak beyazlar karşısındaki ezik duruşu filmi ister istemez çarpıcı bir ırkçılık portresine dönüştürüyor. Öykünün ilgilendiği esas şey ise, genç Jack ile vurulduğu Charlotte’un ‘imkansız aşkı’. Bu yönüyle toy oğlan ile olgun kadın arasındaki yaşanamamış aşkın hikayesi diyebiliriz film için. Bakışlarıyla bile bu cahil ama seksi (amiyane tabirle ‘varoş’) kadını arzuladığını belli eden Jack, her şeye rağmen Hillary’nin hapisten çıkıp ona sahip olmasını engelleyemez. Jack en saf duygularıyla bu kadına yaklaşırken, Charlotte da onun bastırdığı cinselliği için kendisini arzuladığını sanmaktadır. Bunu ona söyler de

zaten: “Aptalca bir küçük oral seks uğruna bu arkadaşlığı mahvedemem!” Muhtemelen romandan çok sapmamak için, yönetmen Lee Daniels kimi fuzuli ayrıntılarla da ilgilenmek zorunda kalıyor. Yardley’nin öyküden çıkışı veya Jack ve Ward’un babalarının sevgilisiyle ilişkisi biraz daha üzerinde çalışılması gereken ayrıntılarmış gibi duruyor. Yine de Lee Daniels’ı Amerika’nın güneydoğusundan daha önce benzerine pek rastlamadığımız bir hikaye çıkarttığı için bile takdir etmeli. Ve bir sonraki filmini merakla beklemeli.

Roger Ebert eleştiri yazısında filmi Cannes’da yuhalayanlara adeta ders verircesine savunuyordu. McConaughey ve Efron’a giden kıyıda köşede kalmış bir iki ödül dışında oyuncuların eli boş dönmesi rezalet.

FİLMİN ilgilendiği esas şey, genç Jack ile Charlotte’un ‘imkansız aşkı’. toy oğlan ile olgun kadın arasındaki yaşanamamış aşkın hikayesi diyebiliriz film için. 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

11


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

OBLIVION HHH

YÖNETMEN Joseph Kosinski OYUNCULAR Tom Cruise, Morgan Freeman, Andrea Riseborough, Olga Kurylenko, Nikolaj Coster-Waldau YAPIM 2013 ABD SÜRE 126 dk. DAĞITIM UIP

“OblIvIon” KosInskI’nin önceki filmi “Tron Efsanesi” gibi. Yüzeyde bir bilimkurgu aksiyonu, derinde -hiç de yeni olmasa da- zevk veren bir ‘kıyamet sonrası’ alegorisi... 12 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

J

oseph KosInskI, Hollywood stüdyolarının yeni ‘umut’larından biri... Bilimkurgu türüne hayli hakim, yaratıcı ve estetik bir dünyası olan, ‘dijital efekt’ten gelme bir yönetmen. “Oblivion” onun 2005 yılında yazdığı bir grafik roman. Disney, romanın film haklarını zamanında satın almış, ancak Kosinski’ye ilk önce kendileri için devam filmi “Tron Efsanesi”ni (TRON: Legacy) çekmesini teklif etmişler. Doğrusu Kosinski’nin “TRON” yorumu hiç de ergen aksiyon tutkunlarına yönelik değildi. 1982 tarihli orijinal filmin felsefesini bir adım öteye götüren, hayli stilize ve ‘cool’ bir filmdi. “Oblivion” da aynı özelliklere sahip... 2077 yılında, Dünya’nın yabancı bir ırk tarafından istila edilip mahvedilmesinden 60 yıl sonra, hayatta kalan insanlar Satürn gezegeninin bir uydusu olan ‘Titan’a yerleşmişlerdir. Dünya’da kalan suyu kullanarak füzyon enerji üreten istasyonların teknik bakımlarını yapıp, güvenliklerini sağlayan teknisyen Jack Harper, ona teknik destek veren Vika’nın aksine çalışma süresinin dolmasını biraz buruk bir şekilde beklemektedir. Çünkü Jack’in rüyalarına büyük savaşın öncesinden kalan kimi görüntüler ve bir kadın girmektedir sürekli... Bu yüzden Jack tamamen bir enkaz halinde gibi görünse de dünyayla olan duygusal bağını henüz koparamamıştır. Bir gün gezegene ‘eski usül’ bir uzay gemisi düşer. Jack enkaza gittiğinde mürettebattan sadece bir kişiyi sağ kurtarabilir. O da Jack’in rüyalarına giren kadın, yani Julia’dır. “Oblivion”ın en bariz özelliği bize sürüyle iyi bilimkurgu filmini anımsatmasına rağmen seyir zevkini bir an bile yaralamaması... “The Matrix”, “Tek Adam” (The Omega Man), “2001: Uzay Yolu Macerası (2001: A Space Odyssey), “Gerçeğe Çağrı” (Total Recall) ve hatta “VOL·İ” (WALL·E) başta olmak üzere sürüyle bilimkurgudan derlenmiş hissini veren hikayesi

her şeye rağmen iyi kurgulanmış. Filmi, hakkında hiçbir önbilgiye sahip olmadan izlediğinizde çoğu öngörünüzü boşa çıkaran bir omurgada ilerliyor ve hikayenin tamamına ancak filmin sonunda hakim olabiliyorsunuz. Kosinski senaryosunu sürekli cazip tutmak için çok güçlü hamleler yapıyor. Öncelikle aksiyon sahnelerini dozunda ve yerli yerinde kullanıyor. Bu sayede film yeni çağın aksiyonları gibi nefes aldırmadan ve efekt bombardımanı içinde geçmiyor. Aksiyon sahneleri abartıdan uzak ve geniş planlarla gerçekleştirilmiş. Kosinski tüm filme tıpkı “Tron Efsanesi”nde yaptığı gibi, anlatıya birebir destek veren elektronik müzikler de döşemiş. Kosinski’nin ilk filmindeki başarılı müziklere imza atan Daft Punk, yerini yine başka bir Fransız elektronik müzik grubu M83’e bırakmış bu sefer...


“Oblivion”un bir diğer güzel detayı düşman olarak gösterdiği ‘İHA’lar, yani ‘insansız hava araçları’... Günümüzde de sıkça kullanılan ve uzaktan kumandayla idare edilen bu aletler en başta araştırma ve gözetleme için kullanılırken artık saldırı amaçlı da kullanılmaktalar. “Oblivion” acayip tasarımlı uzaylı yaratıklar göstermek yerine İHA’ları sürüyor kahramanın karşısına... “The Matrix”deki ‘sentinel’ler gibi biraz... Bu haliyle günümüz askeri operasyonlarında sadece stratejik yerleri bombalamakla kalmayıp toplu sivil ölümlerine de neden olan bu aletlere karşı bir duruş da sergilemiş oluyor sanki... Eski Roma savaş deyişlerinden biri olan “İnsan dehşet dolu savaşlarla yüzleşmekten daha güzel nasıl ölebilir... Atalarının ve tapınaklarının uğruna...” sözü ise filmin ‘motto’su... Burada

dünya üzerinden yapılan bir Amerikan milliyetçiliğine de rastlanmasa (beyzbol, Empire State, Beyaz Saray, Pentagon ve Amerikan bayrağı) çok daha iyi olacak... Tom Cruise artık ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ bu filmlere yakışan bir oyuncu. Her filmiyle giderek dimağlarımızda daha çok yer tutan Ukraynalı Olga Kurylenko canlandırdığı karakter yüzünden performans açısından biraz geride ama güzelliğiyle yine iz bırakıyor... Vika rolünde de en son “Gölgede Dans”ta (Shadow Dancer) izlediğimiz Andrea Riseborough da akılda kalıcı bir performans gösteriyor...

Filmin tonu, renk paleti çok güzel. Bu anlamda aynı çelik mavisi tonlarını akla getiren “Prometheus”u hatırlatıyor. Morgan Freeman’ın hikayeye girişi çok geç, bu yüzden çıkışı da yeterince etkileyici olamıyor...

Tom CruIse ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ bu filmlere yakışıyor. Her filmiyle dimağımızda daha çok yer tutan Olga Kurylenko da iz bırakıyor. 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

13


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934) ali.ulvi.uyanik@gmail.com

CROOD'LAR HHH ORİJİNAL ADI The Croods YÖNETMENLER Kirk De Micco, Chris Sanders SESLENDİRENLER Nicolas Cage, Ryan Reynolds, Emma Stone, Catherine Keener, Cloris Leachman YAPIM 2013 ABD SÜRE 98 dk. DAĞITIM Tiglon

Doğa şekilleri, renklerin çeşitliliği, HAYVAN ve BİTKİLERİN ilginçlikleri, sürrealist bir ressamın elinden çıkmış gibi. 14 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

B

ilgisayar yazılımları sağ olsunlar! Animasyonlar ile canlı oyuncularla çekilen filmler ARASINDAKİ farkları belli belirsiz hale getirdiler. İlk çağların fantastik güzelliklerine sahip dünyanın tasarlanıp yaratıldığı "Crood'lar", görsel olarak, iki binli yılların birçok yapımı kadar iddialı. Seyrederken "Avatar"a da benzetebilirsiniz, “Muhteşem Ve Kudretli Oz”a (Oz The Great And Powerful) da... Doğa şekilleri, renklerin çeşitliliği, bitki ve hayvanların ilginçlikleri, sürrealist bir ressamın elinden çıkmış gibi; günümüzle de bağlantılı. Karısı, üç çocuğu ve iğnelemelerine maruz kaldığı kayınvalidesini, dışarıdaki tehlikelerden korumak için geceleri bir mağaraya kapatan primitif aile babası Grug ile kanyonun ötesini merak eden yeni yetme kızı Eep arasındaki sürtüşme, serüvenin beylik çıkış noktası. Babasının "korku iyi, değişim kötü" sloganına inat; dışarıda yakışıklı, zeki, sempatik Guy'la yakınlaşan Eep, babalarının 'kıskandığı' günümüz kızlarının prototipi. Büyük deprem

sonrası değişen yerkabuğuna koşut, aile de yer değiştirmeye başladığında, hem Grug, hem de Eep olgunlaşmaya başlar. Tanıdık değil mi? Aile kurumunu savunmak, yer kabuğunun sürekli hareketli olduğu dönemde de esastır! Söz konusu aile olduğunda, her bela savuşturulur ve her ölümcül sorun aşılır. Mesaj bu! Ve asıl, komik bir film bu: Sevimli ilkellikleriyle, Guy'ın ateş, pabuç gibi icatlarıyla tanışırken, kendileri de yaratıcılıklarını zorlamaya başlayan aile üyeleri ile sözde korkutucu hayvanlar birbirlerinden gülünç. "Ejderhanı Nasıl Eğitirsin"den (How To Train Your Dragon) tanıdığımız yönetmen Chris Sanders, ejderha anatomilerinde, gerçek hayvanların en hoşa giden özelliklerini nasıl kullandıysa, benzer yaklaşımı "Crood'lar"da da benimseyerek, sempatik 'yaratıkçıklar' yaratmış.

Orijinal seslendirme kadrosunun performansları önemli; bazı sinemalarda orijinal gösterilecek! Evin annesi Ugga'ya biraz daha ağırlık vermek gerekiyormuş.


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934) mujde.isil@superonline.com

ATATÜRK'ÜN FEDAİSİ TOPAL OSMAN K atil mi kahraman mı olduğu hâlâ tartışmalı bir kişilik Giresunlu Topal Osman. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda aktif olarak mücadele etmiş. Bu konuda kimsenin bir itirazı yok. Asıl sıkıntı, daha doğrusu tartışmalı süreç, Cumhuriyet’in ilanından önceki dönem, yani 1. Meclis zamanı... Mustafa Kemal Paşa'nın muhafız alayı komutanı olan ve emrindeki ‘uşaklar’ ile birlikte Paşa’yı korumakla görevli Topal Osman’ı, o çalkantılı evrenin kurbanı olarak görenlerin sayısı hiç de az değil. Zira Paşa’ya gönülden bağlı olan Osman, Meclis’te adeta tek başına muhalefet eden (özellikle hilafetin kaldırılması ve Lozan’a gönderilen heyete İsmet İnönü’nün başkanlık etmesi hakkında) Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in öldürülmesinden sorumlu tutulmuştu. Resmi teze göre Topal Osman, Mustafa Kemal Paşa’ya ölçüsüz ve saygısız davrandığı için Ali Şükrü Bey’i öldürmüştü. Gayriresmi tarihe göre ise Ali Şükrü Bey’in katlinin emrini Mustafa Kemal Paşa vermiş, Topal Osman’ı kullanarak cinayeti ona yükletmiş ve ardından onu da öldürterek arkada tanık bırakmamıştı. Bu planda Meclis Muhafız Kıtası Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe büyük rol oynamış, Topal Osman’ın kıstırıldığı Papazın Bağı'ndaki evinden sağ kurtulmaması için her şeyi yapmış, hatta başını kesmişti. Bir başka tartışmalı olay da İpek Çalışlar’ın kitabı Latife Hanım’da anlatılır. Kitaba göre Mustafa Kemal Paşa'nın kendisini harcayacağını anlayan Topal Osman, Çankaya Köşkü’ne baskın düzenler. Paşa ise eşi Latife Hanım’ın çarşafını giyerek köşkten kaçar. Topal Osman resmî tarih için ‘Ata’sına bağlılığından gözü dönüp cinayet işleyen bir çete reisi’ iken gayriresmi tarihe göre ise ‘Atatürk’ün kendine kurban ettiği sadık bir savaşçı’ olageldi. “Atatürk’ün Fedaisi Topal Osman” kesinlikle gayriresmi tarihin tezini kendine referans alıyor. Osman’ın kaderi Kazım Karabekir (İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla hain damgası yemişti) ile ortak gösteriliyor. Film boyunca Topal Osman’ın bir hatasını, hainliğini ya da racon dışı davranışını görmek

mümkün değil. Tek suçu Paşa’sının emrini yerine getirmek... Evet, içkili olduğu bir gece (içtiğinin içki mi süt mü olduğu pek anlaşılmıyor doğrusu) “O Ali Şükrü’yü öldürüp bana getireceksin” diyor Topal Osman’a... Rauf Bey’in “Ciddiye alma, bunlar sinir sözleri” ikazı geliyor arkadan. Zaten filmde Ali Şükrü Bey’in öldürülüşünü açık seçik görmüyoruz. Yani Atatürk hem cinayetin içinde hem de dışındaymış gibi bir izlenim sözkonusu. Zira film sözü, “Bu olayda Atatürk’ün dahli var ama asıl suçlu İsmail Hakkı Tekçe” demeye getiriyor. Sinema tarihimizde kolay kolay denk gelmeyeceğimiz bir Atatürk portresi izliyoruz filmde; hem dış görünüş hem de davranış açısından... Bir sahnede namaz kılarken gördüğümüz Atatürk, filmin büyük bölümünde sinir krizinin eşiğindeymişçesine resmediliyor. “Veda”daki Latife Hanım’ın başka bir versiyonu gibi adeta... Böyle resmedilmesinin amacı belli ki Ata’nın meclisteki muhalefete tahammül edememesi. Bir sahnede “Bu kadar müdahil muhalefet ile çalışamam ben” dediğine şahit oluyoruz. Dolayısıyla ‘Atatürk meclis darbesi ile cumhuriyeti kurdu’ tezi savunuluyor filmde. Atatürk de kızıp bağıran, öfke patlamaları yaşayan hali ile diktatörvari bir şekilde simgeleştiriliyor. Fark, dış görünüşte de devam ediyor. Sapsarışın-masmavi gözlü Atatürk’ün bu filmde koyu kumral versiyonunu görüyoruz. Topal Osman karakterine gelince… Belki görünüş olarak bir falsosu yok ama film boyunca günümüz Türkçesi ile konuşması (aslında bütün karakterler böyle konuşuyor) ve okul çetesinin lideriymişçesine, peşinde bir avuç insanla dolaşması gibi pek çok faktör bu karakterin altını boşaltıyor. Dolayısıyla yakın tarihimizin en hassas dönemlerinden biri ve çok tartışmalı bir kişiliği daha beyazperde yolunda heba ediliyor.

Hikayeyi geri dönüşlerle anlatma çabası… İnsanı tarihten soğutacak oyunculuk performansları…

H

YÖNETMEN Atilla Akarsu OYUNCULAR Osman Feridunoğlu, Mehmet Tokat, Ali Yaylı, Reha Beyoğlu, Orhan Kılıç, Özcan Varaylı YAPIM 2013 Türkiye SÜRE 93 dk. DAĞITIM Özen Film (Karakılıç Film)

Sinema tarihimizde kolay kolay denk gelEmeyeceğimiz bir MUSTAFA KEMAL Atatürk portresi izliyoruz filmde; hem dış görünüş hem de davranış açısından... 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

17


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

KORKUNÇ BİR FİLM V H ORİJİNAL ADI Scary Movie V YÖNETMEN Malcolm D. Lee OYUNCULAR Ashley Tisdale, Simon Rex, Charlie Sheen, Lindsay Lohan, Molly Shannon YAPIM 2013 ABD SÜRE 85 dk. DAĞITIM Pinema

Formülü harfi harfine uygulasa da, artık usandıran, bıkkınlık veren bir ‘tekrar’ hissi yaratıyor bu film. 18 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

13

yıl önce başlayan “Korkunç Bir Film” serisi, beşinci ve en zayıf halkayla sürüyor. Absürt komedinin fitilini ateşleyen “Uçak” (Airplane!), “Çıplak Silah” (The Naked Gun) gibi parodiler, en bilindik filmlerin can alıcı sahnelerini komediye çevirerek yeniden yorumluyor ve sinemaseverlerin hafızasını harekete geçirerek gülmelerini sağlıyordu. İlk iki filmi yöneten Keenen Ivory Wayans bu geleneği 2000’lere taşıyarak korku filmleri üzerinden aynı şeyi yaptı ve başarılı da oldu. Üçüncü ve dördüncü filmde koltuğu ZAZ ekibinden David Zucker devraldı, seriyi iyi-kötü sürdürdü. Bu beşinci film, ilk dördünden başta yönetmeniyle ayrılıyor. Malcolm D. Lee, ortalamanın da altında bir filme imza atıyor. Formülü harfi harfine uygulasa da, artık usandıran, bıkkınlık veren bir ‘tekrar’ hissi yaratıyor bu film. Sanki öncekilerin devamı değil de, kendi efsanesinin kötü bir kopyası gibi. Doğrusal bir öykü akışına sahip olmayan film, kısa gag’ların art arda dizilmiş hali gibi. Her gag,

bir filmin meşhur sahnesine gönderme yapıyor, absürtlük oranı abartılıyor ama güldürebiliyor mu derseniz, o da espri anlayışınıza bağlı. Bir çift, yeni doğan bebeklerini eve getirdiğinde birtakım paranormal aktiviteler vuku buluyor diye çok kısa özetleyebiliriz mevzuyu... Sadece ‘şaklabanlıklara’ altlık oluşturmak için çatılan hikaye, “Siyah Kuğu” (Black Swan), “Paranormal Activity”, “Başlangıç” (Inception), “Pirana 3D” (Piranha), “127 Saat” (127 Hours), “Ruhlar Bölgesi” (Insidious) ve de “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın (Rise Of The Planet Of The Apes) bilinen sahnelerini komedi formunda yeniden canlandırmaya yarıyor. “Mama”, “Ayı Teddy” (Ted), “Açlık Oyunları” (The Hunger Games), “Dehşet Kapanı” (The Cabin In The Woods) da göndermelerden nasibini alıyor.

“Siyah Kuğu”ya yapılan göndermeler, filmin en başarılı sahneleri. Lindsay Lohan’ın Charlie Sheen’le yatakta olduğu bölüm ve havuzdaki paranormal aktivite.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

CROOD'LAR

KORKUNÇ BİR FİLM V tunca

ZERRE

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

aRslan

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ÖZYURT

ATATÜRK'ÜN FEDAİSİ TOPAL OSMAN: CUMHURİYETE GİDEN YOL

CROOD'LAR

HHH

GAZETECİ ÇOCUK

HHH

KORKUNÇ BİR FİLM V

H

OBLIVION

HHH

ZERRE

OKAN

OBLIVION

OLKAN

BURÇİN S. YALÇIN

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HH

HHH

HH

HH

EL CİN

H

G.I. JOE: MİSİLLEME

HH

HH

GÖÇEBE

HH

HH

HAYAT AVCISI

HH

HHH

HITCHCOCK

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

KOLEKSİYONCU 2

HH

H

H

H

KOŞULSUZ SEVGİ

LANET

HHH

HHH

HHH

MUTLULUK

HHH

HHH

ÖLDÜREN TUTKU

HHH

HHHH

SABİT KANCA

HH

H

H

SICAK KALPLER

HHH

HHHH

YEDİ PSİKOPAT

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

DEV AVCISI JACK

YOLDA AŞK

HHH HHHH

HHHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

CANIM ÖĞRETMENİM

HHH

HHH

HHH

SKYFALL

HHHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

TEPENİN ARDI

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

EMEK’İ HİÇ TERK ETMEYECEĞİZ!

20 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013


Emek’in alışveriş merkezinin içine tıkılması, duvar süslerini istediğiniz kadar koruyun, ruhsuzlaştırma, kültürsüzleştirme, sinemasızlaştırma çabasıdır ve sinemaseverlerin bu AVM’yi, bilmem kaçıncı katında ‘sahte’ bir Emek olsun olmasın, lanetleyecekleri çok açıktır.

F

estivalin ikinci haftasına girilirken, açılış gecesi seyrettiğim Pedro Almodóvar imzalı “Aklımı Oynatacağım”dan (Los Amantes Pasajeros), ilk hafta seyredebildiğim 13 film arasındaki “Yasak Aşk”tan (Two Mothers), “Lizbon’a Gece Treni”nden (Night Train To Lisbon), “Derin Sular”dan (Djúpið), çok ilginç ve öğretici bir belgesel olan “Oyuncu Seçimi”nden (Casting By), CostaGavras’ın “Kapital”inden (Le Capital) ilk filmi “Köprüdekiler”i çok sevdiğim Aslı Özge’nin bu kez biraz hayal kırıklığına uğradığım “Hayatboyu”sundan ve seyretmek istediğim diğer filmlerden söz etmek isterdim ama bence bu yılki festivale damgasını, hem de son iki yıldan çok daha ‘şiddetli’ biçimde Emek Sineması vurdu. Süreci uzun uzun aktarmaya gerek yok… Emek’i 25 yıllığına kiralayan şirket tarafından “Yıkmıyoruz, yukarı taşıyoruz” yalanlarıyla ikna edilmeye çalışılan kamuoyunun, arsızca sıkılan palavralara kulak asmayıp üç yılı aşan mücadelesi sonucu, Emek Sineması bugün artık uluslararası gündeme girmiş durumda. Dünyanın tanınmış sinemacıları, oyuncular, yönetmenler, eleştirmenler, gazeteciler, Emek’le dayanışma mesajları yolluyorlar… Bunun bir başarı olduğunu düşünüyorum ve sürecin önemli bir parçası olan sinema yazarlarının, SİYAD’ın, Arka Pencere’nin de bu başarıda payı olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Aslında bir devletin, hükümetin, bakanlığın, o da olmuyorsa belediyenin kol kanat germesi gereken tarihi zenginliğe sahip bir sinema salonunun yaşadığı ve yetkili bir ağızdan çıkacak iki kelimeyle halledilebilecek bir sorun, sermayenin ve onun tetikçiliğini yapanların, yani Kamer İnşaat’ın ‘halkla ilişkileri’ni yürütenlerin, Hıncal Uluç, Engin Ardıç gibilerin çabalarıyla bugünlere kadar geldi, Emek

Sineması’nda yıkım başladı. Bu saatten sonra, yeni Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in de hemen tekrarlamaya başladığı gibi, “Yıkmıyoruz, yenileyerek yukarı taşıyoruz” türünden söylemlerin hiçbir hükmü yoktur. Çünkü, Emek’in, yukarı taşınıp saçma sapan bir AVM’nin üst katlarına hapsedilmesi; seyircisinin, kapısından girmek ve çıkmak için saçma sapan mağazaların önünden geçmek zorunda bırakılması da bir ‘yıkım’dır. Emek’in bir alışveriş merkezinin içine tıkılması, duvar süslerini istediğiniz kadar koruyun, ruhsuzlaştırma, kültürsüzleştirme, sinemasızlaştırma çabasının boyutlarından biridir ve sinemaseverlerin bu AVM’yi, bilmem kaçıncı katında ‘sahte’ bir Emek olsun olmasın, lanetleyecekleri, mücadeleyi sürdürecekleri çok açıktır. 7 Nisan Pazar günü de, festivalin açılış töreninde benim de aralarında bulunduğum küçük bir sinema yazarı topluluğu tarafından gerçekleştirilen ve tüm salondan destek bulan sempatik eylem ve tüm daha öncekiler gibi Emek için ‘şenlikli’ bir eylem gerçekleştirildi. Bir hafta önceki ‘Emek’in işgali’nden sonra polisin sokağı kapatacağı çok belliydi, fakat ‘tahminlerden uzak’ olmasa da İstiklal Caddesi gibi binlerce insanın olduğu bir yerde, polisin böylesi bir saldırıya girişeceğini, biber gazı ve tazyikli su sıkacağını doğrusu beklemiyordum. CostaGavras’ın da aralarında olduğu isimler konuşmalarını yaparken, Demirören AVM’nin önüne park etmiş polis aracının (Toma) ‘kışkırtıcı’ biçimde aralıklarla siren

çalmaya başlaması bile o gün orada yaşanacak saldırının ‘sinyali’ olamazmış geldi bana ama bu ‘çılgınlık’ gerçekleşti. Tabii, manzarayı çok da abartmamak lazım, Türkiye’de 7 Nisan’ı mumla aratan ne saldırılar oluyor, ne barikatlar kuruluyor, o da ayrı konu. Polisin Emek yıkıcılığına itiraz eden sinemaseverlere sert müdahalesi, aralarında SİYAD ve FIPRESCI üyesi Berke Göl’ün de bulunduğu dört kişinin gözaltına alınması, Kamer İnşaat’ın CEO’sunun hayatında seyrettiği film kadar sinema kitabı yazmış olan Atilla Dorsay’ın “Emek yoksa ben de yokum” diyerek verdiği sözü tutması ve Sabah gazetesindeki yazılarına son vermesi, Gavras’ın başbakana bir mektupla seslenmesi, İçişleri Bakanı’nın “Aralarında provokatörler vardı” şeklindeki rutin açıklamasının üstünde bile durulmaması, yazılanlar çizilenler ve tüm yankılar, Emek Sineması mücadelesinin haklılığını bir kez daha gözler önüne sermiş, ‘yıkıcılar takımı’nı bir kez daha zor durumda bırakmıştır. 14 Nisan’da Emek için bir kez daha buluşacağız. Gene haklı ve doğru bir zeminde, Emek’in yanında olacağız. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

21


AşktaN da Üstün İLHAN YURTSEVER NotorIous (1946) broflovski_jr@yahoo.com.tr

CENNETTEN DE GARİP Jim Jarmusch’un filminin konusunu anlatmak, bir şempanzeye Darwin’in evrim teorisini izah etmeye çalışmak kadar anlamsız ve bir o kadar da gereksiz bir çaba olacağından o faslı geçelim. Zira “Cennetten De Garip” (Stranger Than Paradise) söz konusu olduğunda bizi ilgilendiren hikayesi falan değil, üzerimizde bıraktığı hissiyat olmalı. 1984 tarihli bu Jim Jarmusch filmi, her sinemaseverin yaşaması gereken çok farklı bir deneyim!

E

ğer daha önce hiçbir JIm Jarmusch filmi izlememiş olmak gibi bir hata işlediyseniz “Cennetten De Garip” (Stranger Than ParadIse, 1984) size sahiden de karşılaşabileceğiniz en garip filmlerden birisi gibi görünecektir. Her ne kadar JIm Jarmusch denen adamın sigara kokulu hünerli ELLERİNDEN çıkan hemen her şey için benzer bir yorumda bulunmak mümkün olsa da, “Cennetten De Garip”in yeri apayrı. Bir kere, izlediğiniz başka hiçbir şeye (birkaç Jarmusch filmini saymazsak elbette) benzemiyor. Kesinlikle bu dünyanın dışından gelmiş gibi bir havası var. Tıpkı bir Tom Waits şarkısı dinlemek gibi. En arıza cinsinden üstelik. Zaten Jarmusch’un eline bir kamera tutuşturuverseniz ortaya çıkaracağı şeyin asgarisi bir Tom Waits ya da Screamin’ Jay Hawkins şarkısı olacaktır. Şarkının ismini de bu üç zat-ı şahaneye cuk oturacak biçimde “Cennetten De Garip” koyarsınız, olur biter. Hazır bahis Waits ve Hawkins’ten açılmışken, bu iki aykırı müzik adamının Jarmusch sinemasını hatırı sayılır ölçüde etkilediklerine değinmeden geçmek olmaz. Söz konusu etkilenme Waits ve Jarmusch arasındaki su sızdırmaz kankalık hadisesi, Jarmusch filmografisinin bangır bangır Waits ve Hawkins çalan filmlerden teşekkül olması ya da üçlünün saç stillerinden ibaret değil yalnızca. Ortada bu üç sıra dışı karakteri birbirinin neredeyse izdüşümü haline

22 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

getiren tuhaf, tarifi imkansız bir bağ mevcut. Waits’in erken dönem albümlerinden “Small Change” ya da “Foreign Affairs” yahut Hawkins’in “A Portrait Of A Man And His Woman” ve “What That Is!” gibi albümlerini dinlemiş olanlar belki ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaktır. Şairane bir üslupla süslü bir anlatım ustalığı, sıradan ama bir o kadar da çarpıcı hikayeler, zaman zaman varlığını hissettiren neredeyse saplantı boyutlarında bir melankoli, aşk, ironi, acı bir boşluk ya da kaybolmuşluk hissi, bir çeşit delilik nöbetini andıran alaycı mizah anlayışları, kesif bir tuhaflık ve elbette gezgin olma hali. Efendim, filmin konusunu anlatmak bir şempanzeye Darwin’in evrim teorisini izah etmeye çalışmak kadar anlamsız ve bir o kadar da gereksiz bir çaba olacağından o faslı bir çırpıda geçelim. Zira “Cennetten De Garip” söz konusu olduğunda bizi ilgilendiren hikayesi falan değil, üzerimizde bıraktığı hissiyat olmalı. Şimdi dürüst olalım; hepimiz ara sıra birazcık aylaklık etmeye bayılıyoruz. Hanginiz televizyonun karşısına geçip midesini pek de faydalı olmayan şeylerle doldururken, bir taraftan da en akla zarar programlar arasında zap yapmadı? Ya da ertesi gün gireceğiniz sınava hazırlanmanız gerekirken, kafanızı yorganın altına gömüp hülyalara


dalmadınız? Diliniz çakırkeyifliğin de etkisiyle iki sessiz harfi bir araya getirmekten aciz olduğu halde, çeneniz hiç mi düşmedi de, dünyayı kurtarmaktan tutun da “Tümer ile Sergen yan yana oynar mı?”ya varıncaya kadar sonu gelmeyen envai çeşit lakırdının suyunu çıkarmadınız? “Cennetten De Garip”in yarattığı hissiyat da, siz kendinizi bu durumlardan herhangi birinin başrol oyuncusu olarak bulmuşken, o esnada kafanızın içinde bir Waits ya da Hawkins (veya her ikisi birden) şarkısının yankılanmasına benziyor. Sanki kendinizi tüm dünyadan soyutlamışsınız ancak bu tamamen sizin kendi tercihiniz mi yoksa böyle olmasını dünya mı istemiş bilemiyorsunuz. Hiçbir şeyi umursamayacak, kafanızın dikine gidecek kadar marjinalsiniz, fakat her zaman hiçbir şeyin de sizi umursamadığı gerçeğine toslayıp duruyorsunuz. Yine de vız gelip tırıs gidiyor. Çünkü sıcak, koyu bir kahve ve yanında bir paket filtresiz sigara her şeyi yoluna koymak için yeter de artar bile… “Cennetten De Garip”i seyrettikten sonra içinizde saydığımız bu haletiruhiyelerden hiçbiri uyanmıyorsa, üzgünüz ama siz bir Jim Jarmusch karakteri olmaya en uzak adaysınız. Bir Jarmusch karakteri hayatta bir şeyleri başarmak, önemli biri olmak ister (en azından kısa

yoldan köşeyi dönmek) fakat bunun için çok da çaba sarf etmeye meyilli değildir. Onun yerine yan gelip yatmaya bayılır ve at yarışlarından, piyangodan, kumardan ya da bilumum illegal yöntemden medet umar. “Cennetten De Garip” özelinde konuşacak olursak Jim Jarmusch karakterleri aylaklığın kitabını yazmıştır diyebiliriz. Amaçsızca oradan oraya sürüklenirken, anlamsız geyik muhabbetlerinden uzun sessizliklere, sigaralarından ceplerindeki üç kuruşa kadar her şeyi paylaşabilirler. Tabi bazen de paylaşmazlar, ganimetin tümünü kendilerine saklamayı tercih edebilirler. Onlar kendilerine has varlıklardır. Toplum dışıdırlar, sokakta görseniz rahatlıkla ucube yaftasını yapıştırıverirsiniz. Kafaları biraz ağır çalışabilir ya da çoğu zaman boş konuşabilirler ama yine de samimi olduklarını hissedersiniz. Daha evvel de dedik ya “Cennetten De Garip” bu dünyadan olmayanların filmidir diye. Belki işitmişsinizdir, geçtiğimiz günlerde bizim medyamıza da yansıyan en enteresan haberlerden biri uzaylıların herhangi bir lisanı saniyeler içinde öğrenebilme yeteneğine sahip olduğu rivayetiydi. İşte “Cennetten De Garip”in kahramanları kesinlikle o uzaylılardan değiller. Onlar bambaşka bir türe mensup. 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

23


LEKELİ ADAM ERMAN ATA UNCU THE WRONG MAN (1956) ermanata64@gmail.com

PARİS’İ YİYEN OTOMOBİLLER El attığı her türe gözle görünür bir hacim katan, olayların gidişatını tetiklemeden başka bir işlevi olmayan janr sineması kahramanlarından kanlı canlı karakterler yaratan Peter Weir’dan absürtlüğün zirvesinde bir gerçeküstücü korku filmi beklenmezdi muhtemelen. “Paris’i Yiyen Otomobiller” (The Cars That Ate Paris), konu itibarıyla Weir’ın değil de, Joe Dante’nin ya da ilk dönem Robert Zemeckis’in kalemi gibi geliyor.

B

u seneki İstanbul Film Festivali’nin en esaslı konuklarından Peter WeIr’ın romantik komedi “Yeşil Kart”ı (Green Card, 1990) da, dönem macerası “Master And Commander: Dünyanın Uzak Ucu” (Master And Commander: The Far SIde Of The World, 2003) da içerecek çeşitlilikte bir filmografisi olduğunu bilirdik. Ancak onunki kadar zengin bir filmografi bile insanı, dikenli katil Volkswagen kaplumbağalarla, hayli şiddetli ölümlere en ‘cheesy’sinden melodilerin eşlik ettiği bir korkukomediye hazırlamıyor doğrusu. Avustralyalı yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi, daha sonraları ülke çapında araba sinemalarında kült olan “Paris’i Yiyen Otomobiller” (The Cars That Ate Paris, 1974) en azından kağıt üstünde yönetmenin filmografisinin geri kalanına gayet uzaklarda bir yerlerde. El attığı her türe gözle görünür bir hacim katan, olayların gidişatını tetiklemeden başka bir işlevi olmayan janr sineması kahramanlarından kanlı canlı karakterler yaratan Weir’dan absürtlüğün zirvesinde bir gerçeküstücü korku filmi beklenmezdi muhtemelen. “Paris’i Yiyen Otomobiller”, konu itibarıyla Peter Weir’ın değil de, Joe Dante’nin ya da ilk dönem Robert Zemeckis’in kalemi gibi geliyor. Araba kazalarının olağandan sayıldığı bir kasaba, bu kasabaya

24 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

yine bir kaza sonucu yolu düşüp orada mahsur kalan içe dönük bir karakter, kaza artıklarıyla ölüm makineleri yapan gençlerle kasaba yaşlıları arasındaki mücadele... Başka bir deyişle, her türden hikayeye nefes aldırmasıyla, oturup bekleme nezaketiyle ünlü bir yönetmenden beklenmeyecek aşırılıkta karakterler ve olaylar silsilesi söz konusu “Paris’i Yiyen Otomobiller”de. Avustralya’dan çıkma bir diğer şaheser “Çılgın Maks” (Mad Max) gibi dehşetengiz ortamını ciddiye alan, seyirciyi kendi dünyasının içine çekmeye odaklı bir hikaye de değil bu sefer. Tam da kültleştiği araba sinemalarına yakışacak türden, seyirciye at koşturacağı koca bir alan bırakan, mesafesini ona göre ayarlayan, yabancılaştırıcı unsurların cirit attığı bir dünya bu. Ancak Weir’a yakışmayacağını düşündüğümüz tüm bu unsurlar bile onun elinde tam da Weir’lık malzemelere dönüşebiliyor. Ne de olsa karşımızda hangi türe el atarsa atsın kendinin kılmayı başarabilen, imzasını belli eden bir auteur var. Araba sinemalarına yakışacak türden bir korku komedi de elinden kurtulacak değil. “Paris’i Yiyen Otomobiller”den ileriye miras kalacak ilk Weir alametifarikası, uzun planlar kuşkusuz. “Yeşil Kart”ta Andie MacDowell’la Gerard Depardieu arasındaki kimya, standart


romantik komedilerinden birkaç metre daha derinse, iki oyuncu bunu Weir’ın daha zor fark edilebilecek duyguları göstermeleri için onlara fırsat vermesine yani uzun planlarına borçlu. Tıpkı “Paris’i Yiyen Otomobiller”in o ele geçmez, tuhaf, gerçeküstü atmosferinin borçlu olduğu gibi. Filmin inanılması güç, gerçekdışı tüm karakterleri, aşırılıklarına halel getirilmeden uzun planlara yedirildikçe, çığırtkanlıkları da bir ton azalıyor sanki. Bunu yaparken, eğlenceye zarar gelmemesi de Weir’ın ustalığı olsa gerek. Kasabada mahsur kalan Waldo’yla (Terry Camilleri) konuk olduğu evin hanımı Beth (Melissa Jaffer) arasındaki dokunaklı sohbetin canavar arabalarla, absürt trafik kazalarıyla dolu bir filmde hiç sırıtmadan durması ise bu ustalığın ilk göstergelerinden biri. Dönemin dağıtımcıları, ‘Paris’i Yiyen Arabalar’ı bir sanat filmi mi, yoksa bir korku filmi olarak mı kategorize edeceklerini bilememiş olabilirler. Ancak Weir’ın en büyük meziyetlerinden olan mod tutarlılığı, bu ‘tür sınırlarına muhalefet’e rağmen “Paris’i Yiyen Otomobiller”den de belli. Zaten, gizli ve kötücül bir amaca sahip oldukları için tekinsiz eylemler içinde bir kasaba dolusu insan teması, daha sonra Weir

tarafından çok daha sofistike bir halde, çığır açıcı bir şekilde “Truman Show”la (The Truman Show) perdeye getirildi. Çevresi tarafından kandırıldığı için bir taraftan gülünürken diğer taraftan yanında saf tutulan, hüzün yaratan bir kahramanın dengesini sağlamadaki ince işçiliğin ilk emareleri “Paris’i Yiyen Otomobiller”de. Jim Carrey’nin manik performansı yerine bu sefer Terry Camilleri’nin daha donuk ve yer yer tüyleri diken diken eden performansı var. Ancak başrol oyuncularındaki ton farkına rağmen Peter Weir’ın serinkanlılığı her iki filmde de yerli yerinde. “Paris’i Yiyen Otomobiller” kült korku komedi filmleri arasında dahi çok da önemli bir yere sahip olmayabilir. Kendinizi Peter Weir’ın kafa karışıklığı konusunda zaman zaman dağıtımcılara hak verirken de bulabilirsiniz. Ancak uzun planları, sakin üslubuyla zamanında Avustralya sinemasının çerçevesini belirleyenlerden biri olmuş, sonrasında Hollywood’da türünün en nitelikli örneklerinden sayılan filmlere imza atmış bir yönetmeni bu noktaya götüren yolun ilk adımları da bu filmde. Bir Volkswagen kaplumbağadan fütürist bir ölüm makinesi çıkarma hinliği ilginizi çekmiyor diyelim, bu özelliği bile “Paris’i Yiyen Otomobiller”e ilgi göstermek için yeterli bir sebep. 12 - 18 Nisan 2013 / arka pencere

25


AİLE OYUNU OKAN ARPAÇ FamIly Plot (1976)

SKYFALL HHH YÖNETMEN Sam Mendes OYUNCULAR Daniel Craig, Judi Dench, Javier Bardem, Ralph Fiennes, Albert Finney, Naomie Harris YAPIM/SÜRE 2012 İngiltere-ABD, 137 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (MGM)

karakterlerin ve olayların detaylı analizine de olanak veren bir Bond filmi... 26 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

S

inema tarihinin en sağlam giden serisi belki de James Bond. Neredeyse 10 yılda bir değişen Bond oyuncusuyla, markalaşan ürünleriyle, aksiyonu, ihtişamı, pazarlamasıyla başlı başına bir marka... “Skyfall”un Bond külliyatındaki özel yeri ise, çevrilen ilk sinema filminin yani “Doktor No”nun (Dr. No, 1962), 50. yılına denk gelmiş olması. “Skyfall”u bizim için özel kılan unsurların başında, bazı sahnelerinin Türkiye’de çekilmiş olması geliyor. Daha önce “Rusya’dan Sevgilerle” (From Russia With Love, 1963) ve “Dünya Yetmez”de (The World Is Not Enough, 1999) yolu İstanbul’a düşen Bond, “Skyfall”da da kendini İstanbul’da buluyor. Girişteki amansız takip sahnesinde Sirkeci sokaklarından Kapalıçarşı’nın damlarına, oradan da Adana tren raylarına uzanan bir kovalamaca yaşanıyor. Bu ‘bize özel’ bölüm dışında, film olarak da başarılı bir yapıt bu. Vaktiyle Bond gibi bir ajanken, bir görev sırasında MI6 tarafından ölüme terk edilen Silva ile 007’nin mücadelesi aslında “Skyfall”da anlatılan. Eşcinsel olduğunu açıkça söyleyen Silva, belki de Bond’un diğer yüzü. Kaldı ki Bond efsanesine yeni

bir ‘açılım’ da getiriyor bu karakter. Yüz yüze hesaplaştıkları anda Silva, Bond’la ilişkiye gireceğini ima ediyor, “belki de bundan zevk alırsın” diyor. Bond’un cevabı, maço ve ‘hetero’ bazlı kimliğini tuz buz edecek denli önemli: “İlk olacağını nereden biliyorsun?”. “Skyfall”, karakterlerin ve olayların detaylı analizinin yapılmasını gerektirecek denli ‘derin’ bir film aynı zamanda. Yakında görevi devredecek olan M’in ‘anne’liğinin sorgulanması, Bond’un geçmişiyle yüzleşerek ‘babaevi’ni havaya uçurması, böyle bir seriden beklenmeyecek denli ‘düşündürücü’... “Gazino Royal 007” (Casino Royale, 1967) adlı parodiyi ve “İnsan Gibi Yaşa” (Never Say Never Again, 1983) adlı bağımsız yapımı da sayarsak 25’inci Bond olan “Skyfall”, Sam Mendes’in sağlam yapıtlarından da biri aynı zamanda.

Adele’in seslendirdiği, Oscar da kazanan “Skyfall” adlı giriş jeneriği şarkısı muhteşem. İstanbul’daki kovalamaca, Kapalıçarşı’nın kapısından çıkar çıkmaz Adana’da devam ediyor.


YEDİ YAZAR, YEDİ AYRI ÜSLUP

50 BAŞYAPIT DAHA


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

TEPENİN ARDI  HHHH YÖNETMEN Emin Alper OYUNCULAR Mehmet Özgür, Berk Hakman, Reha Özcan, Banu Fotocan, Tamer Levent YAPIM/SÜRE 2012 Türkiye, 90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bulut Film)

bize filmlerde en çok aradığımız TATLARDAn birini veriyor film: sağlam bir alegori! 28 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

2

012’nin ödül rekortmeni filmi “Tepenin Ardı”nı bunca ‘övgüye değer’ yapan şey nedir? Tabi ki herşeyden ÖNCE çok film izleyen seyircinin o çok sevdiği ve daha çok filmde aradığı “alegori” duygusunu çok güzel tatmin ediyor film. Küçük bir topluluktan yola çıkarak bütün bir topluma ulaşabilmek, sinemada iyi yapıldığında lezzet veren filmlere ulaştırır seyirciyi. Emin Alper bunu ilk filminde büyük oranda başarıyor. Güneydoğuda bir ailenin erkekleri ve ‘içlerindeki’ tek bir kadından yola çıkarak genel Türk toplumunun korkularına, ikiyüzlülüklerine, zaaflarına, masumiyetlerine ve vahşetine dokunuyor... Bu resimdeki tek kadının bir evde nasıl da tek başına bırakıldığını, zorla çerçevenin dışına itildiğini de göstermekten geri kalmıyor... Bu toplumun yumuşak karnından, evrensel bir temaya ulaşmak da mümkünleşiyor bir süre sonra. Emin Alper adeta bir western tonu yakalayarak bu yerel gibi görünen hikayeyi başarıyla ‘dönüştürüyor’... Dışarıda, ‘tepenin ardında’ hayali bir düşman yaratıp, içerde birbirine düşen insanların, kendi içlerindekini dışardaki hayali

düşmanlara yükleyen bir toplumun hikayesine dönüşüyor film ilerledikçe. Ateş başında geceleyip düşmanlardan bahseden ‘silahlı’ erkekler kendi içlerindeki şeytanın farkına varmaktan çok uzaklar ne yazık ki... Bütün öykü bugünün Türkiye’sinin resmini çizen metaforlarla dolu... Bu yönüyle tam da bu zamanın filmi ama zamanının ve mekanının dışına da çıkabilen, evrensele de ulaşabilen bir öykü bu aynı zamanda... Bütün bunlar yetkin bir görüntü çalışmasıyla, iyi oyuncu performanslarıyla ve dozunda bir ritm duygusuyla bir araya getirilmiş... Filmin dört erkeği Mehmet Özgür, Berk Hakman, Reha Özcan ve Tamer Levent birbirlerini destekleyen performanslara imza atmışlar. Özellikle finaliyle neredeyse eski western klasiklerinin final yürüyüşlerine de selam gönderiyor adeta...

Filmin tek kadını rolünde Banu Fotocan kendisine verilen alanda çok gerçekçi bir performans veriyor... Temposunda küçük bir oynama daha yapılabilirdi sanki...


AİLE OYUNU MURAT ÖZER FamIly Plot (1976)

AŞK HHH ORİJİNAL ADI Amour YÖNETMEN Michael Haneke OYUNCULAR Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert YAPIM/SÜRE 2012 Fransa-AlmanyaAvusturya, 121 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Fransızca ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

Haneke’nin “Aşk”ı, ‘ağlama duvarı’ olmaktan sıyırıyor kendini, ‘acıma’ya bel bağlamıyor. 30 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

M

Ichael Haneke’nin bol ödüllü filmi “Aşk” (Amour), yönetmenin nasır tutmuş yüreğini bir nebze olsun ‘gevşetmesine’ vesile olurken, aynı zamanda sinemacının tipik umutsuzluğundan taviz vermediğini de gösteriyor. Bu paradoks, ilk bakışta ‘tutarsızlık’ gibi algılansa da, bunun böyle olmadığını tespit etmek için fazla beklemek gerekmiyor. Filmin meselesi, adından da anlaşılacağı üzere ‘aşk’. Bu aşkın taraflarıysa, hayatlarının sonbaharında birbirlerine tutunarak ayakta kalmaya çalışan iki yaşlı insan: Georges ve Anne. Yaşlılık, onların fiziksel yeterliliklerini törpülemiş olsa da, zihinsel açıdan zımba gibiler hâlâ ve birbirlerine sevgiyle yaklaşmayı biliyorlar. Ancak Anne’ın aniden ortaya çıkan hastalığı, çiftin hayatında köklü değişikliklere yol açıyor ve aralarındaki aşk da en zorlu koşullarda sınanmaya başlıyor... Haneke, yanına aldığı 80’ini aşmış iki büyük oyuncunun da katkısıyla “Aşk”ı bir ‘kabullenememe’ şarkısına çeviriyor. Ancak bu şarkının ‘ağıt’ tadında bir yapıya evrildiğini, hikayenin giderek kararak omuzlarımıza

taşınamayacak oranda bir yük bindirdiğini de söylemek gerek. Trintignant ve Riva’nın yüzlerine saplanan ‘acı’nın bir benzerini bizim de yaşıyor olmamızsa tam anlamıyla bir ‘talihsizlik’. Haneke’nin mesafeli bakışı, kişisel tırmanışlar da barındıran hikayenin bir ‘ağlama duvarı’na dönüşmesini engelliyor haliyle. Yönetmen, örneğin “Aşk Hikâyesi” (Love Story) ya da türevlerinin yarattığı ‘yakınlık’a bel bağlamıyor hiçbir zaman. Hem karakterlerden hem de hikayenin damarlarından uzakta durmaya özen gösteriyor, bize sevgi aşılamaya çalışmıyor. Bunun bir noktadan sonra ‘acıma’ya dönüşeceğini biliyor zira; ardından gelecek olanın da ‘sömürü’ye meyledeceğini. Tüm bunlardan kaçınsa da duygusal olarak seyirciye birçok şey aktarabiliyor Haneke, Georges ve Anne’ın aşkıyla...

Senaryodaki küçük ayrıntılar, Haneke’nin “Aşk”ını yeterince derinden hissetmemizi sağlıyor. Yönetmenin tipik tavrını azıcık da olsa yumuşatması, hayranlarını bir miktar üzmüş olabilir!


AİLE OYUNU BURÇİN S. YALÇIN FamIly Plot (1976)

CANIM ÖĞRETMENİM HHH ORİJİNAL ADI Monsieur Lazhar YÖNETMEN Philippe Falardeau OYUNCULAR Mohamed Fellag, Sophie Nélisse, Émilien Néron YAPIM/SÜRE 2011 Kanada, 90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD Fransızca ŞİRKET Tiglon (Kurmaca)

Öğretmen filmlerini seven sinemaseverler için son derece eli yüzü düzgün bir yapıt... 32 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

ö

ğretmen filmleri diye bir alttürden bahsetsek yadırganmaz. bugüne kadar pek çok örneğini gördüğümüz bu tip filmlerin kendine ait bir şablonu, klişeleri, hatta kuralları olduğundan söz etmek bile mümkün. Bir öğretmen iflah olmaz bir sınıfa adım atar, başta zorlanır, sonra çocukların kalbini kazanır, öğrencilerin dersleri toparlanır ve finalde genellikle hüzün kapıyı çalar. Bu şablonu son dönemde yıkmaya çalışan filmler oldu. Altın Palmiyeli Fransız filmi “Sınıf ” (Entre Les Murs) gibi ‘ters köşe’, “Kötü Öğretmen” (Bad Teacher) gibi ‘dayaklık’ örnekler... “Canım Öğretmenim” ise bir ilköğretim okuluna atanan Cezayir asıllı bir yedek öğretmenin yaşadıklarını anlatıyor. Tabii hikaye Kanada’da geçtiği için filmdeki tüm çatışmalar hayli ‘medeni’ sularda gerçekleşiyor. Yeni atandığı okulda Bay Lazhar’ı zorlu bir iş beklemektedir. Bir önceki öğretmen sınıfta intihar etmiş, üstelik cesedini de öğrencilerinden biri bulmuştur. Psikolojileri hayli hassas olan öğrencilere sene sonuna kadar Bay Lazhar öğretmenlik yapacaktır. Talebelerine büyük bir şefkat ve

hassasiyetle yaklaşan Bay Lazhar’ın yakasını bir yandan da kendi geçmişinden gelen sorunlar bırakmaz. Yönetmen Falardeau aslında bir önceki öğretmenin sınıfta intihar edecek kadar neye kırıldığını uzun süre saklayarak izleyicinin merak duygusunu epey sürüklüyor. Gariban bir maziden gelen Bay Lazhar’ın çocuklara yaklaşımı son derece babacan. Fakat elbette gayreti yetmiyor, bir ‘Batı ülkesi’nde olmanın avantajları kadar ikiyüzlülükleriyle de bir noktadan sonra karşı karşıya kalıyor. Falardeua başta söz ettiğimiz öğretmen filmleri içerisinde sivrilecek kadar özgün bir yapıt ortaya çıkartamıyor. Gelgelelim, öğretmen filmlerini seven sinemaseverler için son derece eli yüzü düzgün bir yapıt kotarıyor.

Çocuk oyuncuların hiçbiri doğallığı bir an olsun elden bırakmıyor, aksamıyor. Filmin Türkçe adı yine bir dağıtımcı ucuzluğuna kurban gidiyor.


GENÇ VE MASUM SERDAR KÖKÇEOĞLU YOUNG AND INNOCENT (1937) kokceoglu@gmail.com

PARTHENON 2009'da Costa-Gavras yeni açılan Akropolis müzesinde ziyaretçilere sunulmak üzere 7 dakikalık bir belgesel hazırlar. Gerçek oyuncuların da yer aldığı, özenle hazırlanmış işlevsel bir masaüstü animasyonu olan "Parthenon", tapınağın tarihteki yolculuğunu gözler önüne sermektedir. YÖNETMEN Costa-Gavras YAPIM 2009 Yunanistan SÜRE 7 dk.

34 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

K

ısa ve orta metraj filmlere, yani daha çok sinema filmlerinin ötesindeki görsel üretime dair bir köşe olan “Genç Ve Masum”un vizyon filmleriyle pek bir ilişkisi yok; ama gündemle var. Her hafta gündemle ilgili bir kısa film seçmek, sayısız film arasında sistemli bir şekilde ilerlemeye yardımcı olan bir pusula işlevi görüyor. Bu hafta pazar günü Emek Sineması protestomuza katılarak bir konuşma yapan ve sonrasında Başbakan'a Emek Sineması için bir mesaj yollayan sevgili Costa-Gavras'ı konuk etmek istedik. 2009 yılında Parthenon Tapınağı için çektiği kısa belgeselin sansür haberleri henüz hafızalarda yerini koruyorken, filmi YouTube'dan izleyip bu genç ruhlu ve daima masumiyetini korumuş yönetmene selam yollayalım dedik. 2009 yılında Costa-Gavras yeni açılan Akropolis müzesinde ziyaretçilere sunulmak üzere 7 dakikalık bir belgesel hazırlar. Gerçek oyuncuların da yer aldığı,

özenle hazırlanmış işlevsel bir masaüstü animasyonu olan bu belgesel tapınağın tarih içindeki yolculuğunu gözler önüne sermektedir. Mekanın yıkılma ve yeniden yapılma döngüsü içinde Hıristiyan din adamlarının çıplak heykelleri indirerek mekanı tahrip etmesi de vardır. Müze yönetimi bu bölümlerin tepki çekeceğini düşünerek filmi yeniden düzenler, yani bildiğiniz sansürler. Fakat Costa-Gavras kilise kaynaklı bu sansür eylemine tepki gösterince müze geri adım atar ve belgeseli 'yönetmenin kurgusuyla' ziyaretçilere açar… Gördüğünüz gibi sadece kutsal mekanları korumaya çalışmak değil, kutsal mekanların yıkımını sergilemek bile sıkıntı yaratabiliyor. Sözü gene Emek Sineması'yla bitirelim: İnancına göre herkesin kutsal kabul ettiği mekanlar vardır, işte Emek'ler de bizim kutsal mekanlarımız. İnancımız gereği onların yıkımına karşı çıkıyoruz; sonuna kadar onları koruyacağız.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

4 - Bir basın gafı: Sinemacılar gözaltında!

1 - Sinema tarihine geçecek müdahale

7 Nisan 2013’te Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto eden sinemacılara ve sinemaseverlere polis biber gazı ve tazyikli su ile müdahale etti. Sinema tarihi açımızdan bu olayın şöyle bir önemi var: Sinemacılar devletle sorunlarını genelde diyalog yoluyla halletmeyi yeğledi çoğu zaman. Onun için sokağa çok az çıktılar ve çıktıklarında da müdahale ile pek karşılaşmadılar. Onun için pazar günü yapılan müdahale sinema tarihimize geçti.

2 - 1977’de sansür için Ankara’ya yürünmüştü

Sinemacıların en önemli sokağa çıkma eylemi, 1977’deki sansüre karşı olan büyük yürüyüş. İstanbul’dan Ankara’ya yapılan 36 arka pencere / 12 - 18 Nisan 2013

yürüyüşe Yeşilçam’ın neredeyse bütün yıldızları, emekçiler, yönetmenler, yapımcılar katılmış. Geçtikleri bütün illerde de kimi zaman sevgi gösterileriyle, kimi zamansa şaşkınlıkla karşılanmışlar.

3 - Taksim’e yürüdüler, festivali kurtardılar

Yıl 1988, İstanbul Film Festivali programındaki beş film sansürleniyor. O yıl Altın Lale Jüri Başkanı yönetmen Elia Kazan, “Olmaz böyle şey” diyor, Türk sinemacılarla birlikte Taksim Meydanı'na yürüyor. Dönemin Kültür Bakanı da bu isyanı görüyor ve çıkarttığı kararnameyle uluslararası film festivallerini sansürden muaf tutuyor.

Atıf Yılmaz, anılarında ilginç bir gözaltı hikayesi anlatılır. Yılmaz, 12 Mart Muhtırası günlerinde bir sabah uyanır ve iskeleden aldığı Hürriyet gazetesinin manşetinde Yılmaz Güney, Metin Erksan, Beklan Algan ve Halit Refiğ ile gözaltına alındığı haberini okur. Oysa iskelededir. Sıkıyönetim Komutanlığı’nı arar, komutan listede “Sadece Güney’in adı var, rahat olun” der. Bu da Hürriyet’in bir basın gafı olarak tarihe geçer!

5 - Bazen de kutlama için sokağa çıkılır!

Bir de 14 Kasım Türk Sineması yürüyüşleri vardır. Bu protesto amaçlı değil, kutlama amaçlı bir yürüyüştür. Resmi olarak, Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” belgeselinin çekildiği gün (14 Kasım 1914) sinemamızın doğum günü kabul edilir. Bunun için bir dönem her yıl 14 Kasım’da sinemacılar İstiklal Caddesi’nde yürür, sinemaseverlere çiçek dağıtırdı.


ROCK FM 94.5

7. CADDE SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS'LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 00.00 / 02.00 ARASI 94.5 ROCK FM'DE


GrIffIth, filmlerinin ortalarında bir yerde, salona geç gelenler için o ana kadar olanları özetleyecek birkaç satırlık ara yazılar koyardı. Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 181