Issuu on Google+

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

SAM RAIMI’DEN ÜÇ BOYUTLU BİR ‘HARİKALAR SİRKİ’

MUHTEŞEM VE KUDRETLİ OZ AŞKIN İZLERİ EVE DÖNÜŞ: SARIKAMIŞ 1915 ETKİ ALTINDA BİR KADIN SAM RAIMI UZUN KUTSAL CUMA

08 - 14 MART 2013 / SAYI: 176


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NDE KADINLARLA DOLU FİLMLER

8

Mart Dünya Kadınlar Günü tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadın haklarını dillendirmek için bir fırsat olarak dikkat çekici bir üslubu olmasını ümit ediyoruz. görülüyor. Ülkemizde kadın cinayetlerinin, kadın istismarının Woody Allen’ın anlayamadığımız bir gerekçeyle üç yıl rötarla zirve yaptığı günlerden geçiyoruz ve hazır 8 Mart Dünya gösterime sokulan filmi “Uzun Boylu Esmer Adam” (You Will Meet A

Kadınlar Günü de gelip çatmışken, bu haftanın filmlerine bir de bu açıdan bakalım. Haftanın filmi olarak seçtiğimiz “Aşkın İzleri” (To The Wonder) bizlere sade bir aşk hikayesi anlatıyor. Fakat yönetmen Terrence Malick en başından beri Olga Kurylenko’nun canlandırdığı Marina’yı anlama çabası içinde olduğunu filminin her karesinde hissettiriyor. Marina’nın önceki evliliğinden olan kızıyla birlikte ‘yaban ellerde’ sevgilisi Neil’le (Ben Affleck) kurduğu yaşama tümüyle bu kadının penceresinden bakarak anlamaya çalışıyor büyük usta. Daha adından başlayarak konuya balıklama dalan “Kadınlar” (Elles), Juliette Binoche’u başrole yerleştirerek cesur bir öyküye soyunuyor. Fahişelik yapan üniversite öğrencileri hakkında Elle Dergisi için bir makale yazmakta olan gazeteci Anne, yürüttüğü huzursuz edici görüşmeler yüzünden para, aile ve cinselliğe bakışını sorgulamaya başlıyor. Haftanın iki yerli filminden biri olan Emrah Erdoğan’ın (Küçük Emrah) yönettiği “Gelmeyen Bahar” da konusu itibarıyla tam bu haftaya yakışan bir film gibi görünüyor. Töre baskısı, töre cinayetleri ve kadına şiddeti hayli duygusal bir tonda anlatan filmin bu konuda

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

Tall Dark Stranger), ilk elde Türkçe adıyla sizi yanıltabilir. Halbuki orijinal isminin anlamından (“Uzun Boylu Esmer Bir Yabancıyla Tanışacaksın”) hareketle ilerlersek yine doğrudan kadınlara odaklanıyor film. Naomi Watts’ın canlandırdığı Sally ve Freida Pinto’nun beden verdiği Dia, Allen’ın kamerasının odağındaki iki kadın burada. Onlara yine öyküde önemli işlevleri olan Gemma Jones’un Helena’sını ve Lucy Punch’ın Charmaine’ini de ekleyebiliriz hatta. “Muhteşem Ve Kudretli Oz”un (Oz The Great And Powerful) merkezinde belki James Franco’nun hayat verdiği Oscar var ama masalın üç kudretli cadısını gözden kaçırmayalım. Evanora (Rachel Weisz), Glinda (Michelle Williams) ve Theodora (Mila Kunis) bu öykünün ayrılmaz parçaları. Haliyle, bu temsiller de tarihin her döneminde cadılıkla itham edilen (Uçun Süpürge’cilere de buradan bir selam edelim!) kadınlık hali üzerine düşünmek için iyi bir fırsat teşkil ediyor. Haftanın diğer yerli filmi “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”, Türkiye topraklarında yaşanmış büyük bir trajediden yola çıkıyor, ama ‘başka’ bir ‘kurtuluş’ hikayesi anlatıyor. Belki öyküsünü doğrudan ‘kadınlık’ ile bağdaştırmak zor olabilir ama savaşın ilk kurbanlarından birinin kadınlar olduğunu düşünürsek, burada da dikkat çekici kadın portreleri izleyeceğimizden kuşkumuz yok. Ezcümle, günün birinde Dünya Kadınlar Günü diye bir günü ‘kutlamayacağımız’ zamanların da gelmesi ümidiyle…

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, SENEM AYTAÇ, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, FIRAT ATAÇ, MURAT ERŞAHİN, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com

08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Aşkın İzleri (To The Wonder); Muhteşem Ve Kudretli Oz (Oz The Great And Powerful); Eve Dönüş: Sarıkamış 1915; Uzun Boylu Esmer Adam (You Will Meet A Tall Dark Stranger); Kadınlar (Elles); Gelmeyen Bahar.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, Fransız yönetmen Patrice Leconte’un “Kısa Saçlı Kadınlar” adlı kitabıyla zaman geçiriyor bu hafta.

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

John Cassavetes-Gena Rowlands: “Etki Altında Bir Kadın” (A Woman Under The Influence)... Murat Özer imzasıyla.

24 ESRAR PERDESİ

Murat Özer, yeni filminin gösterime girmesini bahane ederek, Sam Raimi’nin ‘mucizevi’ kariyerine göz atıyor.

30 GİZLİ AJAN

John Mackenzie’nin Bob Hoskins’li başyapıtı: “Uzun Kutsal Cuma” (The Long Good Friday)... Murat Erşahin imzasıyla.

32 AİLE OYUNU

Operasyon: Argo (Argo).

34 GENÇ VE MASUM

Müslüm Gürses’in ardından: “Arabeks”... Serdar Kökçeoğlu imzasıyla.

36 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla.

04 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013


05 - 11 Ekim 2012 / arkapencere

05


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

AŞKIN İZLERİ S HHH

ORİJİNAL ADI To The Wonder YÖNETMEN Terrence Malick OYUNCULAR Ben Affleck, Olga Kurylenko, Javier Bardem, Rachel McAdams, Charles Baker, Romina Mondello, Tatiana Chiline YAPIM 2012 ABD SÜRE 112 dk. DAĞITIM Tiglon (Calinos)

BÜYÜK USTA TERRENCE MALICK, “Hayat Ağacı”yla epey kişisel bir kulvara girmişti. YENİ FİLMİ “Aşkın İzleri”nde de MalIck’in kadrajına YİNE HAYLİ kişisel bir öykü takılıyor. 6 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

inemada mükemmelliyetçilik deyince akla gelen ilk yönetmen olan Stanley KubrIck’in filmografisi yıllar geçtikçe iki filminin arasının açıldıkça açıldığı bir seyir izlemişti. Sinema tarihinde mükemmelliyetçilik konusunda Kubrick’le aşık atabilecek bir avuç yönetmenden biri olan Terrence Malick ise tam tersine ikinci filminden itibaren iki filminin arasındaki yılları kademe kademe kıstığı bir filmografi çiziyor. Yeni filmi “Aşkın İzleri”nden yalnızca iki yıl sonra üç filminin gösterime gireceğini bilmek her sinemaseverin içini bir hoş ediyor olmalı. Gelgelelim, sinema yapma konusunda kaybolan yıllarını telafi etmek istercesine gireceği üretken bir kulvar, filmlerinin niteliğini de aşağıya çekebilir. Nitekim “Aşkın İzleri” bunun izlerini barındırıyor. Daha ilk karelerde Terrence Malick sineması için bile hem biçim hem de içerik olarak hayli yabancı diyarlardayız. Bir kere burası Amerika’nın ortabatısı değil, görüntüler de üstadın son üç filmdir yanından ayırmadığı (ve bir süre daha ayırmayacağı) görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin vizöründen çıkmış gibi püripak değil. İşin bir başka ilginç yönü, geçmişte de değiliz! Kısacası Terrence Malick’in sinemasının son birkaç filmdir geçirmekte olduğu metamorfozda yeni bir aşamadayız sanki. Fransa’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki egzotik sahil bölgesi Mont St. Michel’deyiz. Canlılıktan eser olmayan bu manzaranın Malick’in bugüne dek bize sunduklarından hayli büyük bir tezat teşkil ettiğini söylemeye gerek yok. Acaba yönetmene göre aşk tam da buradaki gibi bir bataklık, gel-gitlerle dolu bir ruh halinin yansıması mı? Bu uçsuz bucaksız bataklık manzarasının ortasında Neil (Affleck) ve Marina (Kurylenko) sanki turistik bir kamerayla çekilmiş görüntülerin ardından yansıyor izleyiciye. Ardından Paris’e geçiyoruz. Neil, Marina ve Marina’nin bir önceki evliliğinden küçük kızı Tatiana’yı izliyoruz. Fakat çok geçmeden Malick özüne dönüyor, sanki memleket hasreti ağır basıyor ve turistik gezisini yarıda kesip bu üç


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Rachel WeIsz, JessIca ChastaIn, MIchael Sheen, Amanda Peet ve Barry Pepper’ın rolleri de olsaydı filmin bütünlüğü nasıl olurdu, kestirmek zor. 8 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

kahramanıyla birlikte bizi de ABD’nin ortabatı taşrasına ışınlıyor. Bir önceki filmi “Hayat Ağacı”yla (The Tree Of Life) epey kişisel bir kulvara girmişti büyük usta. Kendi çocukluğundan kopup gelen bir öyküyle bizi babaerkil düzenin sığlığından kainatın derin dehlizlerine kadar götürmeye cüret etmişti. “Aşkın İzleri”nde de Malick’in kadrajına aslında hayli kişisel bir öykü takılıyor. Filmin 1985 ve 1998 arasında evli kaldığı Fransız eşiyle ilişkisinden izler barındırdığını tahmin etmek zor değil. Neil ve Marina’nın (ve sonradan aralarının bozulmasıyla hikayeye dahil olan Rachel McAdams’ın canlandırdığı, Neil’in çocukluk aşkı Jane’in) ilişkileri sık sık aynı kasabadaki Rahip Quintana’nın (Bardem) kendi Tanrı sevgisini ve inancını sorgulayan sayıklamalarıyla bölünüyor. Filmdeki ‘aşk’ temasını ‘ulvi’ noktalara taşıyan bu hamle tam anlamıyla acemice bir senaryo dokunuşuna dönüşüyor. Terrence Malick sinemasına yakışmayan bir sıradanlık bu! Tabii, eski filmlerinden de bildiğimiz tipik Malick alışkanlığıyla, kurgu masasında bırakmak zorunda kaldığı Rachel Weisz, Jessica Chastain, Michael Sheen, Amanda Peet ve Barry Pepper’ın

rolleri de olsaydı “Aşkın İzleri”nin bütünlüğü tam olarak nasıl olurdu, kestirmek zor. Fakat bundan daha sıkıcı olacağı kesin! Yönetmenin neredeyse senaryosuz çalıştığı bu son dönemi o yüzden adeta mayın tarlasından geçmekten farksız olacak gibi görünüyor. Filmin Terrence Malick sinemasındaki en yenilikçi duruşu kadına bakışında yatıyor. Tümüyle Marina’nın duygularına (ve iç sesine) teslim ettiği bu aşk ilişkisinde Neil’i neredeyse ‘dilsiz’ kılıyor. Pek ağzını açmadığı için de Ben Affleck’in kısıtlı oyunculuk yeteneği yaklaşık iki saat boyunca hiç sırıtmıyor. Haliyle Malick’in bu ‘kadını anlama’ çabası dikkate değer bir seyir vadediyor. Neil’i diyalogdan arındırmasıyla birlikte izleyici açıkça Marina’yla duygudaşlık kuruyor. Ne var ki dediğimiz gibi bu savruk senaryo o harika açılışın arkasını aynı parlaklıkta getiremiyor. Olga Kurylenko’nun tüm doğallığıyla Marina’nın zarafetini, kırılganlığını ve tutkusunu bedenine giydiği performansı da ne yazık ki güme gidiyor. İlk filmi “Kanlı Topraklar”dan (Badlands) bu yana Terrence Malick’in her filmde biraz daha billurlaştırdığı stili “Aşkın İzleri”nde iyice oturmuş görünüyor. Bu ‘oturmuşluk’ “Aşkın İzleri”ni önceki filmlerinin düzeyine çıkartmasa da, üstadın yönelmek istediği sinemaya dair iyiden iyiye fikir veriyor. İç seslerin hükmünde ilerleyen, izlenimci peyzaj görüntülerinin kadrajın dört bir yanını kapladığı ve bunlara klasik müzik tınılarının eşlik ettiği bir sinema bu. Belki ilk filminden bu yana Terrence Malick sinemasının yine bu minvalde bir biçimi vardı ama sanki her yeni filmiyle bunun dozajını biraz daha artırıyor. “Aşkın İzleri”nde gördüğümüz gibi de bu kez alkışlamak için bize fazla sebep vermiyor. Eğer bu biçimin yoğunluğunu bu şekilde artırmayı sürdürürse, Terrence Malick sinemasının ciddi anlamda kan kaybı yaşayacağına şüphe yok. “Aşkın İzleri” belki kötü bir film değil ama büyük ustanın ne yapmaya veya ne söylemeye çalıştığı konusunda ciddi anlamda kafa karışıklığı yaşadığı bir film izlenimi veriyor. Her filmini olduğu gibi, bunu da beğenen oldu ama beğenmeyenlerin sayısının bu kez çok daha fazla olduğunu umarız üstad da görebilmiştir ve biçim/içerik dengesinde artık daha dikkatli olur.

Terrence Malick’in artık daha sık film çekeceği yeni dönemin habercisi olması mutluluk verici. Daha sık film çekecek olması, sanatını buradaki gibi vasatlığa ve tekrara düşürmez umarız.


Çok Bilen Adam SENEM AYTAÇ The Man Who Knew Too Much (1934) senem@altyazi.net

MUHTEŞEM VE KUDRETLİ OZ L. HHH

ORİJİNAL ADI Oz: The Great And Powerful YÖNETMEN Sam Raimi Oyuncular: James Franco, Mila Kunis, Rachel Weisz, Michelle Williams, Zach Braff, Abigail Spencer, Tony Cox YAPIM 2013 ABD SÜRE 130 dk. DAĞITIM UIP

SAM RaImI’nin “Muhteşem Ve Kudretli Oz”u, Dorothy’nin hikayesinin öncesini, Oz Büyücüsü denen kişinin nasıl Oz Büyücüsü haline geldiğini anlatıyor. 10 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

Frank Baum’un 1900 tarihli romanından uyarlanan “Oz Büyücüsü”nün (The WIzard Of Oz, 1939) Judy Garland tarafından canlandırılan Dorothy’si, 30’lar Kansas’ının siyazbeyaz dünyasından rengarenk, büyülü Oz Diyarı’na bir yolculuk yapar. Bu yolculuk Büyük Buhran’ın Amerika’sından ‘kaçış sineması’na yapılan bir yolculuk olduğu kadar, bir genç kızın erginlenme yolculuğudur. Aynı zamanda gökkuşağının öte yanında bir yerlerde kendini gerçekleştirme öyküsüdür; belki de en çok bu sebepten gey hareketinin de ikonik filmlerinden biridir. Defalarca uyarlanmış olmasının yanı sıra özellikle Amerikan popüler kültürünün farklı alanlarında karşımıza en sık çıkan referanslardan da biridir Oz. John Boorman’ın “Taş Tanrı Zardoz”undan (Zardoz), David Lynch’in “Vahşi Duygular”ına (Wild At Heart), David Fincher’ın “Oyun”undan (The Game) “Matrix”in satır aralarına, Oz dünyasının Amerikan kültüründe tuttuğunu yerin oldukça büyük olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hal böyleyken, Sam Raimi’nin “Muhteşem Ve Kudretli Oz”unun koca bir külliyata eklemlendiğini ve milyonlarca Oz hayranının meraklı gözlerle ve filmin ‘hesabını kesmeye’ hazır bir biçimde beklediğini; bu yüzden de filmin bir hayal kırıklığı yaratma ihtimalinin kuvvetli olduğunu öngörerek söze başlayalım. Raimi’nin filmi, Dorothy’nin hikayesinin öncesini, Oz Büyücüsü denen kişinin nasıl Oz Büyücüsü haline geldiğini anlatıyor. Film, siyahbeyaz ve orijinaline sadık bir çerçeve oranı ile, 1905 tarihinde Baum Aile Sirki’nde açılıyor. Oscar Diggs adındaki çapkın ve dalavereci sihirbazın Oz Büyücüsü’ne dönüşme hikayesi ise, en çok bir sinemacının yolculuk hikayesi olarak anlam buluyor. Orijinal filmin sonunda Oz Büyücüsü’nün bir perdenin arkasına saklanmış yaşlı bir adam olduğunu öğreniriz; bir

tür projeksiyon sistemi ile herkesin ihtiyacı olan o kudretli Oz’u yaratan sıradan bir insandır. Asıl güç, filmdeki diğer tüm karakterler için de geçerli olduğu gibi, Dorothy’nin kendi içindedir. Yolculuğun sonunda asıl ulaştığı şey (malum Zümrüdüanka hikayesinde de olduğu gibi) kendisidir. Raimi’nin filmi ise bir sahtekarın kendini bulma yolculuğunu anlatıyor; başka bir deyişle sinemanın icadının, illüzyonun, sahte olanın, mış gibi yapanın kendisini kutlayan bir anlatıya dönüşüyor. Nasıl Martin Scorsese 3D teknolojisini kullanarak gerçekleştirdiği filmi “Hugo”da sinemanın mucitlerinden Méliès’ye şapka çıkarıyorduysa; Raimi de 100 yıllık sinema teknolojisini bugün ticari olarak yeniden bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışan 3D teknolojisini kullandığı filminde Edison’a ve


Houdini aracılığıyla Méliès’ye bir şapka çıkarıyor. Oscar’ın iki büyük kahramanının Edison ve Houdini olması tesadüf değil ya da filmin ticari sinema gösterimlerinin ilk kez yapıldığı yılda geçiyor olması. Oscar bütün yolculuğunu, bir sahtekar olarak görüldüğü dünyadan (gerçeklikten), sahtekarlığın (sinemanın diyelim isterseniz buna, göz yanılsamasının, illüzyonun) bir gösteriye dönüştüğü dünyaya yolculuk ediyor. Kısacası, sahtekarlığı işlev bulduğu bir dünyada kendini var ediyor. Gerçek hayatta yapamasa da, onun yöntemlerinin de geçerli olduğu bu diyarda, ayakları olmayan porselen bir bebeğe ayaklarını geri verebiliyor örneğin ya da Oz Diyarı’nın insanlarının amaçlarına ulaşmasına aracı olabiliyor (İleride Dorothy’nin kendini bulmasına da yardımcı olacağı gibi). Filmin bir

sinema kutlaması olarak karşılık bulan bu yönünün -3D teknolojisinin tüm imkanlarının Hollywood tarafından bir pazarlama aracı olarak vahşice kullanıldığı bilgisine rağmen- bir sinemasevere heyecan vermemesi oldukça zor görünüyor. Ayrıca, Raimi’nin yarattığı görsel dünyanın, orijinal filmin teknikolor renklerine ve ‘camp’ estetiğine sadakati de “Muhteşem Ve Kudretli Oz”u benzerlerinden ayırıyor. Bu yüzden de, hikaye örgüsü ve karakter tasarımlarındaki zayıflıklara rağmen Raimi sahtekarlığıyla en azından benim gibi kimilerinin gözünü boyamayı başarıyor.

Filmin 3D ile kukla tiyatrosunu birleştiren jeneriği tek başına izlemeye değer. Filmin üç cadısı da üç boyutlu değil.

Sam RaImI’nin yarattığı görsel dünyanın, orijinal filmin teknikolor renklerine ve ‘camp’ estetiğine sadık kalması, filmi benzerlerinden ayırıyor. 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

11


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

EVE DÖNÜŞ: SARIKAMIŞ 1915 1. HH

YÖNETMEN Alphan Eşeli OYUNCULAR Uğur Polat, Nergis Öztürk, Serdar Orçin, Şevket Süha Tezel, Muharrem Bayrak, Sıla Çetindağ, Myraslava Kostyeva Akay, Şebnem Hassanisoughi YAPIM 2013 Türkiye SÜRE 110 dk. DAĞITIM UIP (Böcek Yapım, Mars Entertainment Group, Bubi Film)

film, sarıkamış'taki acı hikayenin anatomisini çıkaracak gibi bir isimle bizi çağırıyor. Ancak harekatın kendisinden çok, etkisinden bahsetmeyi seçiyor. 12 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

Dünya Savaşı’na girmek zorunda bırakılan Osmanlı Devleti, yeni biten Balkan Savaşları YÜZÜNDEN ZATEN yorgundu ve yeterli hazırlık zamanı olmadan başka bir savaşın içine düşmüştü. 22 Aralık 1914’te başlayan Sarıkamış Harekatı, Başkomutan vekili Enver Paşa’nın Alman müttefiklerin de dolduruşuyla, doğudan gelen Rus tehdidine karşı taarruz emri vermesiyle başlayan trajik bir harekattır. Türk ordusu sayıca üstün olsa da donanım olarak Rus birliklerinden zayıftı ve çok ağır kış koşulları altında yapılması gereken sonu daha kağıt üstünde belli bir savaştı. Bu talihsiz harekatta 60 bin askerimizin neredeyse tamamı savaşamadan, donarak ölmüştür. Sarıkamış’a sadece 300 kişilik bir kuvvet ulaşabilmiş, onlar da zaten Ruslar tarafından bastırılmıştır... Neresinden bakarsanız bakın, çok trajik, etkileyici ve yürek yakan bir hikayedir bu. “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915” bu acı hikayenin anatomisini çıkaracak gibi bir isimle bizi filme çağırıyor en başta. Ancak senarist/yönetmen harekatın kendisinden çok, etkisinden bahsetmeyi tercih ediyor. Hangi şartların bir araya getirdiği pek de açık edilmeyen, bir adam Saci Efendi (Uğur Polat) ve bir anne-kız, nereye gittikleri belli olmayan bir yolda önce at arabalarını kaybederler, sonra donarak ölmüş askerlere rastlarlar, en sonunda da terkedilmiş, baskına uğramış bir köye sığınmak zorunda kalırlar. Burada onlar gibi sığınan başka iki köylü ve ağır yaralı bir askerle daha karşılaşırlar. Açlık ve soğuk karşısında korunmaya çalışan bu küçük topluluğa, harekattan sağ çıkabilmiş iki asker daha katılır. Türkiye tarihinin önemli olay ve savaşları giderek daha sık sinemaya uyarlanır oldular. Ancak bu filmler ya fazlasıyla hamaset duyguları içermekte -ki bu tür sinemanın en öncelikli düşmanlarından biridir bu- ya da yetersiz bir

senaryoyla yola çıkılmış olmakta. “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”teki sorunların kaynağı ise, bence, sinemamızın uzun zaman sanki bu ülkede böyle olaylar yaşanmamış gibi bu konularla hiç ilgilenmemiş olması... Henüz doğru bir şekilde anlatılamamış bir vaka olan Sarıkamış Harekatı’na tersten bakmaya çalışan bir film bu. Sarıkamış’ta yaşanan dramın ardından gerçekleşenleri korku-gerilim ve hatta western unsurlarının da harmanlanarak bir ‘yamyam’ hikayesi olarak kurmak kuşkusuz her konuda çok üretim yapan hareketli bir sinema sektöründe rahatça kabul görebilir bir tercihtir. Ancak bir askerden yüzü bantlarla örtülü bir korku filmi ‘canavarı’ yaratmak, üstelik onu ‘yamyam’laştırmak ilk bakışta enteresan gibi gelse de bir süre sonra olaylardan tamamen


bihaber olan seyirciye yanlış yerden yaklaşmak gibi bir sorun da yaratabilir. Ama bu bir tercih meselesidir sonuçta, nitekim filmin asıl arızaları bambaşka... Filmi bir süre savaştan kopuk, yoğun kış koşulları altında bir dağda mahsur kalan birkaç insanın hikayesi gibi sunan senaryoda bu insanların kim oldukları ve ne için orada olduklarının doğru düzgün ortaya konmayışı bir zaaf olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik bu karakterler 1915’te yaşıyor gibi de değil, 21. yüzyıl Türkçesiyle konuşmaktalar. Saci Efendi’nin yer yer özel bir şeymiş gibi bize gösterilen, Arap harfleriyle tuttuğu notların ne olduğunu da anlamıyoruz. Bu topluluğa en son katılan iki askerin sona saklanmış hikayesi de olmasa bu hikayenin Sarıkamış’la bir bağlantısı kalmayıp iyice benzerlerini hatırlatacak

(“Ravenous” ve bir yere kadar da “Hannibal Doğuyor/Hannibal Rising”). Bu sahnelerin gönülsüzce savaşa giden ama hayatta kalmalarına rağmen insanlıktan çıkmış bu iki askerin aslında ne kadar iyi insanlar olduklarını göstermek için yapılmış gibi durmaları ise ayrı bir mesele. Nitekim filmin ana karakterleri de o iki asker olarak sunulmamıştı zaten. Bütün bu senaryoya ait meseleler, zor çekim şartlarından başarıyla çıkılmış olmasını, filmin inandırıcı sanat yönetimi, etkili makyaj ve görüntü çalışmasını da gölgeliyor ister istemez...

Hikayeye en son dahil olan iki asker rolünde Serdar Orçin ve Şevket Süha Tezel başarılı... Daha etkili bir karakter çalışmasıyla daha iyi bir film olabilecekmiş...

bir askerden yüzü bantlı bir korku filmi ‘canavarı’ yaratmak, onu ‘yamyam’laştırmak, enteresan olsa da, olaylardan bihaber seyirciye yanlış bir yaklaşım sunabilir. 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

13


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

UZUN BOYLU ESMER ADAM W oody Allen’ın ne ‘muzır’ ve ‘hınzır’ olduğunu takipçileri biliyor. 1960’lardan beri oynadığı, yönettiği hemen her filmde alttan alta mizah duygusunu hep ayakta tutan, bazen delişmen bir komediyle, bazen fantastik bir masalla, bazen de ondan beklenmeyecek ciddiyette bir psikolojik dramla seyircisini şaşırtıp aynı zamanda memnun etmesini bilen gerçek bir ‘auteur’ Allen... New York-Manhattan hattında Yahudi mizahı yapıyor derken, birden geleceğin dünyasına giden de o, Ingmar Bergman’a öykünüyor derken filmdeki bir kahramanı perdeden çıkarıp kadın seyircinin yanına getirip âşık ediveren de... Son dönemdeyse, Avrupa turuna çıkmış durumda. 2005’te “Maç Sayısı” (Match Point) ile İngiltere’de başladığı bu tur; “Scoop” ve “Cassandra’nın Rüyası” (Cassandra’s Dream) ile yine aynı ülkede; “Barselona, Barselona”yla (Vicky Cristina Barcelona) İspanya’da; “Paris’te Gece Yarısı” (Midnight In Paris) ile Fransa’da; son filmi “Roma’ya Sevgilerle” (To Roma With Love) ile de İtalya’da devam etti. 2010’da yönettiği (ama bizde üç yıl gecikmeyle vizyona giren) “Uzun Boylu Esmer Adam”, Londra’da geçen dördüncü, kariyerinin ise 40. filmi. Allen, “Uzun Boylu Esmer Adam”da (kısaca “UBEA” diyelim) yine çok iyi bildiği ‘insan ilişkileri’ni didikliyor, küçük dokunuşlarla bir ağ örerek eşsiz bir armoniyle her bir karakterin hayatına girmemizi sağlıyor. Allen’ın, zaten 1970’lerden beri benzer tarzda pek çok film yaptığı söylenebilir. Nitekim “UBEA”, özellikle “Paris’te Gece Yarısı” ve “Roma’ya Sevgilerle” gibi ‘şahika’ların yanında biraz sönük gibi de durmuyor değil. Woody’nin ‘sıradan insanların ilişkiler yumağı hikayeleri’ defterini kapatmış olduğunu düşünürken, “UBEA” geçmiş döneminden bugüne ışınlanmış bir filmi gibi. Olsun, kendini keyifle izletiyor mu, izletiyor... Bu film de, diğer Woody filmleri gibi, aynı yazı karakterindeki ve formattaki jenerikle başlıyor. İngiltere’de olduğumuzu hatırlatırcasına, bir Shakespeare alıntısıyla... Önce kalbi kırık Helena’yla (Gemma Jones)

tanışıyoruz. Kocası Alfie (Anthony Hopkins) ömrünün son baharında karısının ‘yaşlılık’ modundan sıkılmış ve yeni heyecanlar aramak üzere evi terk etmiş. (Bu arada habire çapkınlık yapan ‘Alfie’ ismine dikkat!)... Helena, dağılan psikolojisini toparlamak, dert yanmak ve umut ışığı aramak için ‘sahte’ falcı Cristal’a (Pauline Collins) sürekli gidip gelirken, öte yandan kızı Sally (Naomi Watts) ve damadı Roy’un (Josh Brolin) da evinden çıkmıyor. Damat Roy, tıp okumasına karşın yazarlığa kafayı takmış, bir de iyi satış yapan bir kitap yazmış. Ancak bir atımlık barutu bitince, ilham perileri bir türlü onu ziyaret etmiyor. Ekonomik durumları kötüye giderken, karısı Sally zengin sanat galericisi Greg’in (Antonio Banderas) yanında işe başlıyor. Zaman içerisinde Sally, patronuna âşık olurken; Roy da karşı penceredeki komşusu Dia’ya (Freida Pinto) abayı yakıyor. Yaşlı Alfie ise genç tele-kız Charmaine’le (Lucy Punch) evlenmeye karar veriyor... Böylesi karmaşık ama bir o kadar sade bir olay örgüsü üzerinden ilerleyen “UBEA”, merak duygusunu en çok Woody Allen’ın senaryoya serpiştirdiği ‘küçük sürprizler’le ayakta tutuyor. Damat Roy’un karşı komşusuyla ilişkiyi ilerletmesi, komaya giren bir arkadaşın komadan çıkıyor gibi olması, galerici Greg’in Sally yerine, bir başka kadını tercih etmesi, izleyiciyi ters köşeye yatıran hoş hamleler... Allen belli ki son dönem özellikle kentli kadının gündemini ve zihnini fazlasıyla meşgul eden burçlar, gezegenlerin hareketleri gibi konularla da kendince dalgasını geçiyor. Yaşlı Helena’nın gittiği falcıdan bu konularda bilgi ve ‘umut’ alması, dahası reenkarnasyona dahi inanır hale gelmesi, sanırız Woody’nin de takılıp kaldığı ve pek inanmadığı konular... Ama filmde de denildiği gibi, mesaj net: “Bazen illüzyonlara inanmak, ilaçlardan daha iyi gelebilir.”

Woody Allen filmlerinin Türkiye’de arka arkaya vizyona girmesi ve filmin şahane soundtrack’i. “Uzun Boylu Esmer Bir Yabancıyla Tanışacaksın” anlamındaki orijinal ismin Türkçe’ye farklı tercümesi.

HHH ORİJİNAL ADI You Will Meet A Tall Dark Stranger YÖNETMEN Woody Allen OYUNCULAR Anthony Hopkins, Naomi Watts, Josh Brolin, Gemma Jones, Pauline Collins, Antonio Banderas, Ewen Bremner, Freida Pinto, Lucy Punch YAPIM 2010 ABD-İspanya SÜRE 98 dk. DAĞITIM Özen Film (Umut Sanat)

Woody Allen son dönem özellikle kentli kadının zihnini meşgul eden burçlar, gezegenlerin hareketleri gibi konularla kendince dalgasını geçiyor. 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

15


Çok Bilen Adam ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK The Man Who Knew Too Much (1934) gunerbuyuk@gmail.com

KADINLAR 8

Mart'ta vizyona girmesinin de şerefine filme Kadınlar gibi bir başlığın uygun görülmesi anlamlı. Orijinal adındaki “Elles”in söylediği ise, dişil bir “Onlar” daha çok. Kadın dergisi Elle'in adına da gönderme yapıyor, ki filmin hikayesi, dergi için yapılan bir habere bağlı. Polonyalı Margorzata Szumowska'nın Fransa'da çektiği ve senaryosunu psikanalist yazar Tine Byrckel'le birlikte yazdığı filmin konusunun, gerçek kadın hikayelerine dayandığı belirtiliyor. Filmin isim annesi Elle Dergisi için çalışan gazeteci Anne (Juliette Binoche), bizi diğer kadınlarla da tanıştıran esas karakterimiz. Kendisi, iki çocuk annesi üst orta sınıf Parisli bir kadının yaşayabileceği kadar bunaltıcı bir hayat yaşar. Büyük oğlu (“Mısır gevreğim bitmiş, neden almıyorsun?”) ve kocasının (“Akşama patronuma ne yemek yapacaksın?”) bütün sorumlulukları ona havale eden tavırlarının boğuculuğunu ilk dakikalardan itibaren onunla birlikte seyirci de hissetmeye başlar. Anne'ın hikayesinin asıl ayırt edici yanı ise, hayatını sorgulama döneminin, öğrenci fahişelerle ilgili haber çalışması yaptığı sıraya denk gelmesi olur. İki genç kadını tanır ve hayatlarındaki ayrıntıları öğrenirken, onların dünyalarını paylaşması, Anne'ı değiştirir ve izleyiciyi kadın olmaya dair sorularla baş başa bırakır. Açılıştan başlayarak, seksi hakikaten itici hale getiren bir estetikle sunması, filmin akılda kalıcı yanlarından. Sabit yakın planların sıkça kullanımının bir işlevi var; özellikle fahişe kadınlar anlatırken Anne'a odaklanan kamera, bir anlamda seyirciye tutulmuş oluyor sanki. Konuşandan çok dinleyeni görmek, anlatılana dair birlikte düşünmeye çağırıyor gibi. Gerçeğe dayanması kadar ağır üslubu duyguyu izleyene taşımayı kolaylaştırıyor. Fahişelik yapan genç kadınların, geçinmekten çok başka endişelerle, sosyalleşmek, kabul görmek, konforlu hayatlarından vazgeçmemek için işlerini sürdürmeyi seçmelerini, Anne'ın yüzündeki ifadeye bakarak takip etmek mümkün. Aynı anda hem çocuksu hem olgun davranışları,

mutsuz yaşlı müşterileriyle alay edişleri, işlerini ciddiye almazken bir yandan her öğrenci kadar gelecek endişelerini sürdürmeleri, erkek arkadaşlarıyla ‘normal’ bir ilişki ve seks hayatlarının olabilirliği, 8 bin vuruşluk bir Elle Dergisi haberi için olduğu kadar, sinema seyircisi için de ilgi çekici elbette. Bir yere kadar. Ama o kadar da özgün olmayan bir konunun, seyirciyi içine almakta başarılı bir şekilde de olsa bir daha verilmesinin sınırlı bir cazibesi var. Üstelik filmin bunu gösterdikten sonra tekrarlı ve abartılı bir uzatılmışlık hissine teslim olması, izleyicisini beklenen etkiden uzaklaştırıyor. Aslında Anne ile diğer iki genç kadın arasındaki paralellik, karılarıyla eğlenemeyen erkeklerden ibaret değil. “Başka türlü bir şey” isteme ortaklığı, bir tür özgürlük hissi, seyrek de olsa hissediliyor. Bunun toplumsal ayaklarının zayıflığı, geriye belki her kadının paylaşacağı ama derinleşmeyen hisler bırakıyor. Zaman zaman genç kadınların sınıfsal konumlarına dair göndermeler, Anne'ın haberden önceki ve sonraki hayatını karşılaştırmalar, daha detaylı ve sahici bir anlatımla güçlenmiş olsa, karşımızdakinin bir kadın filmi olarak anlamını daha uzun konuşabilirdik. Bu haliyle, yabana atılmayacak bir üst sınıf duyarlılığı ve festivallerde dikkat çekmesi mümkün bir provokatif üsluptan başka pek bir şey yok. ‘Kadınlar’ gibi iddialı bir başlık ve filme egemen bunaltıcı atmosfer, onlara dünyayı dar eden şeyin çıplak şarkı söyleyen adamlardan daha fazla bir toplumsal açıklaması olmasını hak ediyor sanki. Kadınların savaş, yoksulluk ve bütün belaları çift kat yaşıyor olmalarını bir kenara bıraksak bile... “Şu mobilyalar falan” derken yüzünü ekşiten genç kadın da bunu kastediyor olmalı, orta sınıf hayatı “oral sekse zorlanmaktan bile beter” diye tanımladığında.

Oyuncuların inandırıcılığı etkileyici. En çok da Juliette Binoche… İkinci yarıda dikkate değer hemen hiçbir kare yok.

HH ORİJİNAL ADI Elles YÖNETMEN Malgorzata Szumowska OYUNCULAR Juliette Binoche, Anaïs Demoustier, Joanna Kulig, Louis-Do de Lencquesaing YAPIM 2011 Fransa-PolonyaAlmanya SÜRE 99 dk. DAĞITIM M3 (Kurmaca Film)

Polonyalı Margorzata Szumowska'nın Fransa'da çektiği filmin konusunun, gerçek kadın hikayelerine dayandığı belirtiliyor. 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

17


Çok Bilen Adam FIRAT ATAÇ The Man Who Knew Too Much (1934) firat_atac@hotmail.com

GELMEYEN BAHAR H YÖNETMEN Emrah Erdoğan OYUNCULAR Orhan Alkaya, Ayten Uncuoğlu, Hasan Küçükçetin, Beyza Şekerciu YAPIM 2013 Türkiye SÜRE 130 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Yağmur Yapım)

8 mart dünya kadınlar günü'nde vizyona giren emrah stili 'şiddet gören kadınlara ağıt', ne yazık ki iyi bir film değil. 18 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

Y

ıllardır kendilerine biçilen 'fantezi müziğin güçlü sesi' tanımlamasından usanmış OLDUKLARINI düşündüğümüz Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz, artık sinemaya ısındılar. Verdikleri yapıtların yetkinliği konusunda şüphelerimiz olsa da sıradaki transferin eski Prestij Müzik Ailesi'nin küçük ferdi Alişan olacağını düşünmeye başlamıştık (!). Neyse ki Emrah 'senden önce ben küçüktüm' diye atladı da “Gelmeyen Bahar”ı izleme şerefine nail olduk. 30 senelik sinema geçmişi olan Emrah'ın yönetmenliğe soyunması garip karşılanacak bir durum değil elbette. Garip olan son yıllarda müziğinde göstermeye çalıştığı değişimi sinema alanında görememenin hissettirdiği acı gerçekler. Bir ailenin parçalanışını töre cinayetleri, kadına şiddet ve geçim sıkıntısı üzerinden ele alan “Gelmeyen Bahar”, meselelerinin içini 1984 tarihli “Zavallılar” kadar doldurabiliyor en fazla. İddiasızlığından dolayı yermekte sıkıntı çekebileceğimiz filmleri aklımıza getirdiğimizde dahi bizi zor durumda

bırakan film, Türkiye televizyonlarında denk geldiğimiz vasat bir dizinin iki bölümünü ardarda izliyormuşuz hissi yaratıyor. Çağın çok gerisindeki bu sinema, seçimlerini basitlikten yana kullanan seyirciyi bile tatmin etmeyebilir zira ağlamak isteyen bir insanın bile durup bir yerde nefes alması gerekiyor. Emrah bu durumu hiç hesaplamadan bizleri melodrama boğup, tek bir iyi olayın gerçekleşmediği bir arabesk tüneline sokuyor. Kurgu masasından teğet geçtiği çok açık olan filmin, iki dakikada bir yapılan ekran karartmalarıyla bir sahneden diğer sahneye geçmesi ve her daim aşırıya kaçan müzik kullanımı durumu daha da vahimleştiriyor. Dünya Kadınlar Günü'nde vizyona giren Emrah stili 'şiddet gören kadınlara ağıt', iyi niyetinden şüphe duymasak da iyi bir ilk film değil.

Komik duruma düşebilecekleri birçok senaryo hamlesine rağmen, oyuncuların durumu idare etmesi. Bunca yıl sonra, 'oynadığım filmleri ben çekseydim nasıl olurdu?' merakına yenilen birinin elinden çıkması.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

AŞKIN İZLERİ

EVE DÖNÜŞ: SARIKAMIŞ 1915 BİLGEHAN ARAS

BURAK

MURAT ÖZER

ÖZYURT

OLKAN

BURÇİN S. YALÇIN

AŞKIN İZLERİ

HH

HHH

HHH

EVE DÖNÜŞ: SARIKAMIŞ 1915

ARPAÇ

tunca

UZUN BOYLU ESMER ADAM

GÖRAL

HHHH

OKAN

KADINLAR aRslan

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHHHH

HHH

HHH

UZUN BOYLU ESMER ADAM

HHH

HHH

HHH

HHH

ACI

HHHH

HHH

HHH

HHH

AŞK SEANSLARI

HHH

HHH

HHH

GELMEYEN BAHAR KADINLAR MUHTEŞEM VE KUDRETLİ OZ

HHH

HOCA İNADINA FİLM ÇEKMEK

HH

HH

KELEBEĞİN RÜYASI

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHHH

LINCOLN

HHHH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHH

MUHTEŞEM YARATIKLAR MUTLU AİLE DEFTERİ

H

HHHH

HHH

HH

H

HH

HHH

HHH

HH

HHHH

H

H

HHHH

HHH

HHHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HH

SUÇ ÇETESİ

HHH

HH

OYUNBOZAN RALPH

ROMANTİK KOMEDİ 2: BEKARLIĞA VEDA SEFİLLER

HHH

SEVİMLİ CANAVARLAR

TAŞ MEKTEP

HH

HH

HH

TEPELERİN ARDINDA

HHHH

HHHH

HH

TIMOTHY GREEN'İN SIRADIŞI YAŞAMI

HH

HH

ZERO DARK THIRTY

HH

HH

HH

HHH

HH

HH

HH

H

HH

HHH

HHH

H

HHH

HHH

HHH

HHH

ZOR ÖLÜM: ÖLMEK İÇİN GÜZEL BİR GÜN OPERASYON: ARGO

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

BİR PATRICE LECONTE ROMANI: “KISA SAÇLI KADINLAR”

20 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013


Usta Fransız yönetmen Patrice Leconte, ilk romanı “Kısa Saçlı Kadınlar”da, tıpkı filmlerindeki gibi çok hoş ve eğlenceli bir hikaye anlatıyor. 27 yaşında ve bekar olan Thomas’nın hayalindeki kadını bulma serüvenine buyrun...

P

atrIce Leconte, Türkiye’de geniş hayran kitlesine sahip ve filmleri merakla beklenen Avrupalı yönetmenler arasında sayılamaz kuşkusuz ama çok yabana atılacak birisi de değil elbette. Kendi adıma, özellikle 1990’lı yıllara yayılan biçimde seyretmiş olduğum “Tango”, “Berberin Kocası” (Le Mari De La Coiffeuse), “Bay Hire” (Monsieur Hire), “Yarım Şans” (Une Chance Sur Deux), “Köprüdeki Kız” (La Fille Sur Le Pont), “Gülünç İlişkiler” (Ridicule) gibi filmlerini oldukça hoş bulduğumu, 1947 doğumlu Fransız yönetmenin genellikle mizahla ördüğü, aşk ve cinselliğe genişçe yer ayırdığı bu çalışmalarını hep iyi duygularla anımsadığımı belirteyim. Sivrisineklerin de köylülerin kanını en az aristokratlar kadar emdiğini düşünen beş parasız bir soylunun 18. yüzyıl Fransa’sındaki bataklık kurutma ve kanalizasyon çalışmalarını öyküleyen “Gülünç İlişkiler”in (1996) kalbimde ayrı bir yeri bulunduğunu ve söz kalpten falan açılmışken “Berberin Kocası”ndaki Anna Galiena’ya hayranlıkla karışık saygımın hiç eksilmeden sürdüğünü de müsadenizle eklemek isterim. Kısacası Leconte, belki ‘büyük’ bir sinemacı değil ve ‘büyük’ filmler yapmıyor ama ne anlatırsa anlatsın havada süzülen bir tüy gibi güzel duygular uyandırıyor seyircide. “Kısa Saçlı Kadınlar” (Les Femmes Aux Cheveux Courts) adlı romanı da aynen öyle... Büyük bir roman değil ama çok hoş ve sempatik. Hatta kimi genç okurlar için ‘öğretici’ bile olabilir! Yönetmen ve senaristliğinin yanı sıra oyunculuk ve çizgi roman yazarlığı da yapan Leconte’un ilk romanı olan “Kısa Saçlı Kadınlar” (Doğan Kitap, çev: Yaşar İlksavaş, 2011), adından da anlaşılacağı üzere ‘kısa saçlı’ kadınlar üzerine bir şeyler anlatıyor ama öncelik Paris’te yaşayan 27 yaşında bekar bir erkek olan Thomas’da...

Okur, saçlarını fazla uzatmayan kadın karakterlerle Thomas’nın arayışı aracılığıyla tanışıyor; çünkü yalnız yaşayan ve bir kırtasiye dükkanında çalışan Thomas, yaşı 30’a varmadan evleneceği konusunda kendisine ve her pazar günü ziyaret ettiği ailesine söz vermiştir, en önemli şartı da evleneceği kadının kısa saçlı olmasıdır. Kadınların ancak kendi özgür iradeleriyle saçlarını kestirdiklerinde gerçek anlamda güzel olduklarına inanır. Ona göre kısa saçlı kadınlar diğerlerine göre çok daha özgüvenli, rahat ve zekidir. Bu özellikleri onları ışıltılı, çok daha güzel ve tabii ki seksi kılmaktadır. Kısa saçlı kadınların dişiliklerini erkeklere çok başka bir yolla hissettirdiklerine inanır. Tek amacı, hayatının -kısa saçlı- kadınını bulmaktır ve kum saati çalışmaktadır. En yakın arkadaşı, kadınlar konusunda ‘farketmez!’cilerden olan, “Hayatının kadınını arayarak bulamazsın!” diyen André, onun bu teorilerini ve arayışını saçma bulsa da Thomas çok kararlıdır. Unutmadan... Thomas’nın ideal kadını kısa saçlıdır ama bir de esmer muhakkak esmer olmalı ve kesinlikle sakız çiğnememelidir! Böyle bir kadınının, kendisini Paris’in bir yerlerinde beklediğinden çok emindir... Derken bir gün metroda tam hayallerini süsleyen tipte bir kız görür ve peşine takılarak tanışır. Colette adındaki bu kızın hayaliyle yaşamaya başlar. Hayatına ve yatağına kimileri uzun saçlı başka kadınlar da girip çıkacak, günübirlik ilişkiler de yaşayacak, Thomas onlarla çok şey paylaşacaktır ama Colette bir başkadır. Üstelik bir daha da göremez Colette’i. Derken... Bir falcıya gider ve hayatını birleştireceği kızla nerede nasıl tanışacağını öğrenir!

Tutkulu biçimde “Saçlarını çok kısa kestiren bir kadın kendini kabul eden kadındır, kendini kadın hissetmek için aldatıcı bir kadınlık simgesiyle uğraşmaya ihtiyaç duymayan kadındır” diye düşünen, “Bir kadın saçını kendi içinden geldiği için kısa kestirmeli” diyerek hedefe kilitlenen Thomas’nın hikayesinin finalini yazmayayım ve 145 sayfalık çok hoş ayrıntılarla süslü, yalın ve dinlendirici romanı okumanızı önermekle yetineyim. Ama son bir not... Romanda da önemle belirtildiği gibi unutmayın: “İkinci kez”leri mutlaka “Üçüncü kez”ler izler... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

21


AşktaN da Üstün MURAT ÖZER NotorIous (1946)

ETKİ ALTINDA BİR KADIN John Cassavetes’in 1974 yapımı başyapıtı “Etki Altında Bir Kadın”, (A Woman Under The Influence) bireysel histeriyi hazmedemeyen toplumların zıvanadan çıkışını resmederken, yönetmenin hayat arkadaşı Gena ‘mükemmel kadın’ Rowlands’ın canlandırdığı Mabel Longhetti’yi ‘direncin sembolü’ haline getiriyor. İki buçuk saat süresince bir kadının dramına tanıklık ederken, gözyaşlarımızı da tutamaz hale geliyoruz neredeyse. İşte size katıksız bir başyapıt.

D

elilik nerede başlar, nerede biter? Kime ‘deli’ denir, kime ‘zırdeli’? Deli olup olmadığına kim karar verir (verebilir)? İşine geldiğinde ‘normal’, işine gelmediğinde ‘deli’ diyebilir misin birine? ‘Farklı’ olanı delilikle itham edebilir misin? Tüm bu ‘delice’ soruları, ötekileştirmeyi giderek daha da ‘kolaylaştıran’ insanlığa soruyoruz kuşkusuz. Normalleşmeyi bir bok sanıp, bütün doğruları onun etrafında şekillendirmeyi alışkanlık haline getiren insanlık, ‘rahatsız edici’ buluyor farklılığı, yaklaştırmıyor kendine çoğu zaman. ‘Sirk efekti’ne alan açmıyor hayatında, ‘düzen dışı’ olanla irtibata geçmeyi reddediyor. John Cassavetes de 1974 yapımı başyapıtı “Etki Altında Bir Kadın”la (A Woman Under The Influence) işte bu soru ve sorunlar üzerinde geziniyor. Hayat arkadaşı Gena ‘mükemmel kadın’ Rowlands’ın sırtına bindirdiği ‘yük’se filmin iki buçuk saatlik süresinin nasıl geçeceğini gösteriyor bizlere. Onun canlandırdığı Mabel Longhetti’yi gördüğümüz ilk kareden itibaren rotamızı belirliyoruz; Mabel’ın yanından bir an olsun ayrılmayacağız, ona sıkı sıkı sarılacağız hatta. Üç çocuklu Nick ve Mabel Longhetti çiftinin evlerine konuk oluyoruz hikayede. Birbirlerini çok ama pek çok sevdiklerinden

22 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

kuşku duymadığımız çiftin dişil kanadını oluşturan Mabel, hiperaktif ve neşeli bir anne izlenimi veriyor bize. Nick’in sözünü tutmayıp eve gel(e)mediği ‘özel gece’deki ruhsal kırılması, onu başka bir adamın kollarında uyanmaya kadar götürüyor. O gün, arkadaşlarıyla eve gelip yemeğe oturan Nick, Mabel’ın ‘fazla’ tavırlarından rahatsız oluyor ve sert bir şekilde karşılık veriyor çok sevdiği karısına. Çocuklarıyla birlikte gelen komşunun, Mabel’ın hiperaktifliğinden rahatsızlığı da tetikleyici etki yapıyor hikayede. Son noktayı da Nick’in annesi ve eve gelen doktor koyuyor. Mabel’a ‘içine şeytan kaçmış’ muamelesi yapılıyor açık açık, her şeyden ve herkesten uzaklaştırma cezası veriliyor genç kadına. Filmin bu noktaya kadarki gelişimi, çevresindeki herkesin Mabel’ın ‘üretim hatası’ olduğunu kanıtlama çabasını gösteriyor bizlere. ‘Çeşitliliği kutsamak’ yerine onun karşısında cepheleniyor millet. Mabel’ın ‘yardım çağrısı’naysa sadece çocuklar karşılık veriyor, onu yalnızca çocuklar anlayabiliyor. İnsanlığın temel defolarından birinin keskin yansımalarını izliyoruz art arda. ‘Rahatsız edici’ olanı törpüleyip ‘düzeltme’ isteği baskın çıkıyor ve Mabel’ın çığlıkları duyulmaz kılınıyor. Başta ‘eğlenceli’ gelen delilik,


giderek ‘kulak tırmalayan’ bir kıvama ulaşıyor insanlık için; onu kabullenmektense, un ufak edip ‘normalleştirmeye’ çalışıyor. Sıkıntıya gelemiyoruz kısacası, aynaya bakmaktansa onu kırmayı tercih ediyoruz her daim. Mabel’ın klinikte geçen altı ayın ardından eve dönüşüyse bir başka ‘ayıp’ı getiriyor karşımıza. Herkes çok mutlu Mabel dönüyor diye, ‘samimi’ de görünüyorlar işin kötüsü. ‘Çarşaf gibi bir deniz’ kıvamında dönen Mabel’ın bu hali de rahatsız ediyor milleti, özellikle de kocası Nick’i. “Kendin ol, normal ol!” komutu veriyor Mabel’a. Oysa, onun ‘kendisi’ olmasının bir yolu yok artık; ‘yığınların irkiltisi’yle mücadele etmekten yorulmuş. Yine de son bir hamleyle ‘delileşiyor’ yeniden ve bir kez daha onu anlayabilen çocukları oluyor. Tutunuyorlar birbirlerine, Nick’in öfkesine karşı yekvücut olup direniyorlar ‘normal’e karşı. Ve her şeyi ‘eski haline’ döndürüyor bu direniş, Nick’i asimile ediyorlar kavgalarıyla... John Cassavetes’e ‘en iyi yönetmen’, Gena Rowlands’a da ‘en iyi kadın oyuncu’ Oscar adaylıkları getiren “Etki Altında Bir Kadın”, mükemmel sinema duygusunu ‘insanca’ bir forma oturtan benzersiz bir film. Mabel Longhetti’nin çaresizliğinin izleyeni gözyaşlarına boğmasıysa kaçınılmaz. Onun ‘genel’le umutsuz

mücadelesine taraf tutmadan, olanlara mesafe koyarak bakmak mümkün değil. Mabel’ın yanında olma hali, insanlığın hem karşısında hem de yamacında durmayı getiriyor beraberinde. Bu paradoks, filmin göstermeye çalıştığı büyük resmi de tanımlıyor bir yandan. Bireysel histeriyi hazmedemeyen toplumların zıvanadan çıkışını görüyoruz açık seçik. ‘Tanımlanamayan bir cisim’ gibi yaklaştıkları Mabel’ı ‘sevgi’yle onarmak amaçları, ama içten içe ‘çürümüş’ olduklarının farkında değiller. Bu noktada, “Etki Altında Bir Kadın” ile 2012 yapımı Cristian Mungiu filmi “Tepelerin Ardında” (Dupa Dealuri) arasında bir akrabalık olduğu da söylenebilir. Söylenebilirin de ötesine geçelim, ‘kardeş’ gibi bu iki film; bütün tespitler aynı yapı üzerinde yerli yerine oturuyor her ikisinde de. Cassavetes’in filmi, her şeye rağmen bir ‘umut’ barındırıyor bünyesinde. Özellikle finaliyle bu umudu net biçimde gösteriyor bizlere. ‘Direnç’ konulduğunda ‘gerçek insan’ın bir açık yakalayıp yeniden yeşerebileceğini işaret ediyor. Mabel Longhetti ise bu direncin sembolü olarak kayıtlara geçiyor, ağlamaktan şişmiş gözlerimize uzatıyor şefkatli elini, parçalanıp un ufak olmamıza izin vermeyeceğini söylüyor. 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

23


Esrar Perdesi MURAT ÖZER Torn CurtaIn (1966)

‘İLHAM KAYNAĞI’ Sinemanın efsane korkularından “Şeytanın Ölüsü”yle (The Evil Dead) yeşeren Sam Raimi sineması, “Örümcek-Adam” (SpiderMan) serisine kadar uzanan serüveninde, “Muhteşem Ve Kudretli Oz”la (Oz The Great And Powerful) yeni ve etkili bir hamle daha gerçekleştirdi.

İ

lk gençliklerini 1970’lerde yaşayan, 1980’lerle birlikte dönemin sosyo-politik yapısının getirdiği ‘araştıran ruh’u da peşlerine takarak birer ‘yaratıcı sinemacı’ya dönüşen yönetmenler arasında ‘kült’ STATÜSÜNE yükselen önemli isimlerden biri Sam Raimi, ya da doğduğu gün aldığı isimle Samuel Marshall Raimi... Onun sinemasında temellenen korku/ dehşet unsurlarının kara mizahla desteklenen görüntüsü giderek bir ‘marka’ halini almış ve yönetmeni birçok yeni sinemacının öncülü konumuna yerleştirmiştir. Sinema tarihini (aslında popüler kültür tarihini) çok iyi biliyor olmanın getirdiği avantajı da yanına alarak yeniliklere açık, araştırmacı, dahası ‘mucit’ kıvamında bir ‘bütün’le ivme kazanan Raimi, bir yandan öykülerine hizmet eden yeni kamera açılarını denerken, öte yandan da efekt ve makyaj konusunda ‘ucuz ama etkili’ yöntemleri katmıştır önüne, böylece sinema sanatını zenginleştirmeyi de başarmıştır. Ustalar katına yükselebilmek için fazlaca beklemesi gerekmeyen, üretimindeki çarpıcı renklerle bunu kısa sürede gerçekliğe kavuşturan yönetmen, sinemanın ihtiyaç duyduğu ‘yenileşme hareketi’nin sağlam hamlelerini de cesurca yapmıştır vaktiyle... 23 Ekim 1959’da Royal Oak, Michigan’da bu dünyanın nimetlerinden yararlanmak üzere hayata gözlerini açan Sam Raimi, çocukluğundan itibaren sinemaya olan tutkusunu doyasıya yaşamış bir isim. Çocukluk heyecanıyla edindiği 8mm’lik kamerasıyla çektiği filmler, daha çok onun The Three Stooges’a (1930’lardan 1960’lara kadar sayısız film çeken komedyenler grubu) olan hayranlığının yansıması biçiminde hayat bulur. Yakın arkadaşları (sonraki yıllarda da

24 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

hep yanında olacaktır bu ikili) Bruce Campbell (aktör) ve Robert Tapert’la (yapımcı) hayata kavuşturduğu bu ‘düşüp kalkma’ komedileri, sinemacının sonraki projelerindeki mizah anlayışının da işaretlerini vermektedir. Üçlünün bir sonraki hamlesi ise Sam Raimi isminin bugünlere kadar gelen haşmetinin habercisi olur. “Within The Woods” adlı 32 dakikalık bu kısa film, bir grup gencin ıssız bir kulübede yaşadığı dehşeti anlatmaktadır ve yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi “Şeytanın Ölüsü”nün (The Evil Dead) de bir tür eskizi gibidir. Kimi yasal sorunlar yüzünden kitlelere gösterimi yasak olan bu yapım, “Şeytanın Ölüsü”nü yapımcılara kabul ettirebilme yolunda da Raimi’nin yolunu açmıştır.

A

merika Birleşik Devletleri’nde gösterim ağına girme şansına erişemeyen, ama İngiltere’de Palace PIctures’ın dikkatini çekerek gösterime giren “Şeytanın Ölüsü”, filmin bu ülkede kazandığı BAŞARI üzerine ABD piyasasına da girmeyi başarır ve büyük bir ilgiyle karşılanır. Yaklaşık 375 bin dolarlık bir bütçeyle çekilen bu ‘tekinsiz ev/ ruhlar/gore’ karışımı korku başyapıtı, 2008 yılı sonu itibarıyla yaklaşık 30 milyon dolarlık bir sinema hasılatına ulaşmıştır. Ama filmin asıl gelirinin video ve DVD piyasasındaki sirkülasyondan toparlandığı da bir gerçektir. Sam Raimi’nin kadim dostu Bruce Campbell’ın canlandırdığı Ash karakterini sinema tarihine armağan eden yapım, bu karakterin sonraki iki filmdeki gelişimiyle birlikte onu bir ‘kahraman’ haline getirmeyi de ihmal etmeyecektir. Amerikan Bilimkurgu, Fantastik ve Korku Filmleri

Akademisi’nin ‘en iyi düşük bütçeli film’ ödülünü aldığını da hatırlatalım bu kilometre taşı modern klasiğin... Yönetmenin ikinci filmi, Coen biraderlerle aynı evi paylaştığı 1980’lerin ortalarında çektiği “Suç Dalgası”dır (Crimewave). Coen’lerle birlikte yazdığı senaryoya dayanan ve 3 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olan yapım, iki tetikçinin trajikomik hikayesini anlatırken türe de taze açılımlar sağlar. Ancak gişede iki seksen yatar ve Sam Raimi isminin tek atımlık barut olduğu hissiyatını yaratır sinema çevrelerinde. Bunun böyle olmadığını kanıtlamaksa efsane karakter Ash’e düşecektir; Raimi, yeniden kahramanına döner ve “Vahşet” (Evil Dead II) gibi sağlam bir devam filmiyle eleştirilere cevabını verir. İlkine göre daha mizahi bir yapıya sahip olan yapım, hem gişede yapımcılarının yüzünü güldürür hem de yönetmenin kredisinin tükenmesi ihtimalini sıfıra indirir. Bu hikayeye olan hakimiyetini bir kez daha kanıtlamıştır Sam Raimi böylece...

İ

flah olmaz bir çizgi roman hayranı/takipçisi olan Sam RaImI, ünlü çizgi roman kahramanı “Gölge”yi (The Shadow) çekmek için yanıp tutuşmaktadır, ama bunu başaramaz ve büyük düş kırıklığına uğrar. Kariyerinde farklı bir yöne doğru akma çabasını kendi ‘süper kahraman’ını yaratarak gerçekliğe kavuşturacaktır. 1990’da gösterime giren “Karanlık Adam” (Darkman), beyazperdenin görüp görebileceği en gerçek ve karanlık kahramanlardan birini tanıtır bizlere. Liam Neeson’ın canlandırdığı baş kahramanının iyi ile kötü arasında gidip gelen iç alemi, ayakları


Esrar Perdesi Torn CurtaIn (1966)

yere basan tavırları ve dünyayı kurtarmak için değil de intikam için yola çıkışı onu ‘benzersiz’ bir karakter haline getirir. Raimi, “Karanlık Adam”ın 1994 ve 1996 tarihli iki devam filmine ise yapımcı olarak katkıda bulanacaktır...

B Sam Raimi ilk büyük başarısını ünlü korku klasiği "Şeytanın Ölüsü"yle (The Evil Dead, 1981) elde etti.

Romantizm soslu ortalama bir spor filmi olan "Aşk Oyunu" (For The Love Of The Game, 1999) tam bir hayal kırıklığı idi. Sam Raimi'nin televizyon projelerinden olan "Zeyna" (Xena: Warrior Princess), 90'larda reyting rekorları kırdı.

ir yandan yönetmenlikte azımsanamayacak başarılara imza atan, sinema sanatını zenginleştiren ürünler ortaya koyan sinemacı, öte yandan hem aktör hem de yapımcı olarak bu sanatın içinde olmayı sürdürmektedir. Aynı zamanda arkadaşları olan John Landis ve Coen biraderler gibi isimlerin filmlerinde küçük roller üstlenen Raimi, yapımcılıktaki iddiasını ise özellikle televizyon için kotardığı projelerle gösterir. 1992’de “Evil Dead” serisinin üçüncü ve son halkası olan “Karanlığın Ordusu”nu (Army Of Darkness) çekerek Ash karakterini tam bir süper kahramana dönüştürür, seriyi de komedikorku türünün zirvesine yerleştirir. Bundan sonrasında yapacağı işler, kimilerince küçümsenen ama televizyon tarihine altın harflerle yazılan projeler olur. Tarih öncesi iki kahramanın maceralarını TV dizisi haline getiren ve yüksek izlenme oranlarına ulaşan Raimi, ilkinde Kevin Sorbo’yu “Herkül” (Hercules), ikincisinde ise Lucy Lawless’i “Zeyna” (Xena) olarak televizyon izleyicilerine kabul ettirir. İlki 19951999, ikincisi 1995-2001 yılları arasında fırtına gibi eser ekranlarda ve fantastik rüzgarını arkasına alarak izleyicileri serüvenden serüvene sürükler. Bu iki televizyon projesinin hayata geçtiği 1995’te çektiği sinema filmi “Hızlı Ve Ölü” (The Quick And The Dead) ise sinemaseverleri şaşırtan bir çalışma olur. Zira yönetmen, bir western projesiyle karşımıza gelmiştir ve korku ögeleri içermeyen bir öyküye kucak açmıştır. Öte yandan korku değilse de ‘ölüm’ teması üzerinde gezinmektedir “Hızlı Ve Ölü”, kısacası sinemacının tematiklerine ihanet etmemektedir. Sharon Stone, Russell Crowe, Gene Hackman, Leonardo DiCaprio gibi ünlü isimlerse filmin ‘ölüm egemen’ dünyasını alabildiğine renklendirmektedir... Yönetmenin sonraki filmi “Basit Bir Plan” (A Simple Plan), adının getirdiği basitliğe sahip ama bunu gergin bir atmosferin hizmetine sunmayı başaran bir yapımdır. Buldukları yüklüce bir para yüzünden birbirlerine olan güvenlerini kaybeden üç arkadaşın (ki


Sam Raimi 2000'li yıllara "Örümcek-Adam" (Spider-Man) serisiyle damgasını vurmayı bildi.

bunlardan ikisi kardeştir) karlı bir atmosferde yaşadıkları gerginliği resmeden yapım, bir Sam Raimi filminden ziyade bir Coen biraderler filmi gibi durmaktadır. Başarı ise kaçınılmazdır bu projede ve iki dalda Oscar’a aday gösterilir film... 1999’daki Sam Raimi filmi “Aşk Oyunu” (For Love Of The Game), sanatçının hayranlarını hem şaşırtır hem de düş kırıklığına uğratır. Romantizm soslu bir spor filmidir bu ve neresinden tutulursa tutulsun herhangi bir şekilde Sam Raimi havası taşımamaktadır... Çok çabuk unutulan bu

çalışmanın ardından köklerine dönen sinemacı, gerilimle evliliğini pekiştiren “3. Göz”le (The Gift) bir cinayet olayını açıklığa kavuşturan bir medyum kadının hikayesine sıvanır. Billy Bob Thornton’ın senarist olarak bünyesine dahil olduğu yapım, bir ‘kara film’ atmosferi taşımaktadır ve sürprizli finaliyle sinemaseverlerden tam not almayı başarır.

T

akvimler 2002’yi gösterdiğinde Sam RaImI için bir düş gerçeğe kavuşmuştur. Stan Lee ile Steve DItko’nun unutulmaz çizgi roman kahramanı “Örümcek-Adam”ı (SpIder-Man) yönetmektedir

sinemacı. Bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra süper güçlere sahip olan genç Peter Parker’ın ‘dünyayı kötülerden arındırma’ serüvenleri, çizgi romanın ‘takıntılı’ hayranları tarafından kabul görür ve 2004’teki devam filminde de yönetmen koltuğunu Sam Raimi’nin kapmasına vesile olur. Özellikle serinin ikincisi, eleştirmenlerden de övgü dolu tepkiler alır, gişede de ilkini geride bırakır. Çizgi roman uyarlamaları konusunda adeta bir ‘ders’ niteliği taşımaktadır bu devam filmi. Başarının ödüllendirilmesi kaçınılmazdır ve üçüncü “Spider-Man” de Sam Raimi’nin 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

27


Esrar Perdesi Torn CurtaIn (1966)

güven veren kollarına teslim edilir. O da alnının akıyla nihayetlendirir bu seriyi. Raimi, korku sinemasına ‘eski usul’ bir yaklaşım getirdiği 2009 yapımı “Kara Büyü”yle (Drag Me To Hell) sevenlerini yeterince ‘titrettikten’ sonra, “Herkül” ve “Zeyna” deneyimlerinin ışığında, ekranlarda gene fırtınalar koparan “Spartacus”la televizyona hizmet etmeyi sürdürür. Şimdilik son çabasıysa, Disney filmi “Muhteşem Ve Kudretli Oz”dur (Oz The Great And Powerful). Yüksek bütçe/düşük bütçe dengesini mükemmelen kuran sinemacı, üç boyutlu bu ‘harika’yla yeteneklerinin sınırsızlığını belgeler adeta.

Sharon Stone'un başrolde olduğu farklı bir western: "Hızlı ve Ölü" (The Quick And The Dead, 1995).

Sam Raimi, 2009'da köklerine dönüş yaparak "Kara Büyü" (Drag Me To Hell) adlı korku ile hayranlarını mutlu etti. Son birkaç yıldır ortalığı kasıp kavuran "Spartacus" adlı TV dizisi de bir Sam Raimi projesi.

A

rada bizde de gösterime giren “Garez” (The Grudge), “Karabasan” (Boogeyman) ve “30 Gün Gece” (30 Days Of NIght) gibi korku filmlerine yapımcılık konusunda katkılar sağlayan Sam RaImI, onu ‘unutulmaz’ kılan “The Evil Dead”in pek yakında bizde de gösterime girmesi beklenen yeniden çevrimine de sadece yapımcı kimliğiyle müdahil olmuş görünüyor. Sıradaysa “Kötü Ruh”un (Poltergeist) yeniden çevrimi var gibi. Filmi merakla beklemek için sağlam bir neden daha işte! Televizyon ekranlarının unutulmaz dizilerinden “Bonanza”nın babası Ben Cartwright’ı canlandıran Lorne Greene’in kızı Gillian’la 1993’te evlenen ve beş çocuk sahibi olan Sam Raimi, aktör Ted Raimi ile senarist Ivan Raimi’nin de kardeşi... Sinema dünyasının yaratıcılığı tartışılmayan isimlerinden biri olan yönetmen, çocukluk arkadaşı Bruce Campbell’ı (ki bizce dışavurumcu oyunculuğun günümüzdeki zirvelerinden biridir kendisi) neredeyse her projesine bir şekilde sokuyor. O yıllardan bugüne kadar hiç ayrılmadığı can dostu Robert Tapert’la olan yapımcılık ortaklığını da kesintiye uğratmayı düşünmüyor belli ki... Ucuz ama akıl dolu numaralarla izleyiciyi şaşırttığı “The Evil Dead”den bütçe rekortmeni “Spider-Man”lere uzanan yolu bileğinin hakkıyla geçen ve sinemaseverleri farklı dünyalara sokan Sam Raimi, sinemayla yolu bir şekilde kesişen herkese ‘ilham kaynağı’ olabilecek özelliklere sahip bir usta... Ne diyelim; takdire şayan bir kişilik! Nazar değmesin!


GİZLİ AJAN MURAT ERŞAHİN SECRET AGENT (1936) muratersahin70@gmail.com

UZUN KUTSAL CUMA 1990’ların sonunda tırmanışa geçen İngiliz stili suç filmlerinin öncüllerinden biri, belki de en değerlisi olan “Uzun Kutsal Cuma” (The Long Good Friday, 1980), Bob Hoskins’in zihinden çıkması zor performansı ve her köşesine özgünlük sinmiş atmosferiyle özel bir ilgiyi hak ediyor. Cilalı olmayan, gösterişten kaçınan has bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız.

İ

deal ve tipik bir ‘Gizli Ajan’ filmi! Bölümün adına yakışır değerde, yedinci sanatın kuytuda kalmış, saklanmış, gereken ilgiyi görememiş, ihmal edilmiş filmlerinden biri “Uzun Kutsal Cuma”. Adanın, sinemaya içten gönül vermiş yaratıcılarından birinin, John MackenzIe’nin imzasını taşıyan suç filmi, 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren, ortalığı kasıp kavurmaya başlayan ‘yeni İngiliz suç filmleri’nin öncüllerinden biri, belki de en önde geleni! Bozuk düzen kaldırımlarında, kıyısından köşesinden dahil oldukları suç dünyasında, ayakta kalmaya çalışan kahramanların, suç lordlarının, onların maşalarının, tetikçilerin, sokak fedailerinin, torbacıların, yaşamak kavgası güden göçmenlerin, düşmüş eski karanlık adamların, kara mizahla tatlandırılmış, şiddet, aksiyon, hüzün yüklü suç öykülerinin işlendiği 1998 tarihli “Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” (Lock, Stock And Two Smoking Barrels), 2000 tarihli “Kapışma” (Snatch) ve 2004 yapımı “Bir Dilim Suç” (Layer Cake), henüz ortada yokken, “Uzun Kutsal Cuma” vardı! 1932’de, Edinburgh, İskoçya’da doğmuş, 2011’de, İngiltere’de, Londra’da hayatını kaybetmiş olan John Mackenzie’nin 1980’de yönettiği suç filmi, kendine has bir atmosfer kurmayı henüz ilk karesinde başaran; nevi şahsına münhasır bir ‘oyunun kuralları’ filmi... Usta aktör Bob Hoskins’in müthiş bir lezzet katarak yarattığı

30 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

‘Harold Shand’ karakteri, 70’lerin sonunda; puslu Londra’nın ‘benimsenmiş yasal suç ortamında’ büyümeye çalışan bir ‘suç şirketinin’ tepesindeki gangster. Eski bir adam özünde. Kuralları var; güvendikleri, asla güvenmedikleri, zaafları, korkuları ve düşleri! En büyük düşü, Avrupa’nın başkenti olacağına inandığı Londra’nın gayrimenkul kralı olmak. Amerika’dan gelen, ‘para ve kâr odaklı’ müstakbel ortaklarıyla anlaşmayı imzalamak ve büyüme hamlesini gerçekleştirmek üzereyken bombalar patlamaya başlıyor birden etrafında. İşyerleri birer birer havaya uçurulup, adamları teker teker ortadan kaldırılırken, Harold Shand bu ‘aksiliğin’ ardındaki ismi ortaya çıkarmak için kolları sıvıyor. Bir yandan da, Amerikalı ortaklarına belli etmemesi gerekiyor yaşanan karambolü. Peşindekileri bulup ortaya çıkarmak, eğer varsa, ‘içerdeki’ hainin kim olduğunu öğrenmek ve kendisi için büyük önem taşıyan dev inşaatşehirleşme anlaşmasını imzalamak için, önünde sadece bir günlük zaman var üstelik. Kendi yöntemleriyle hareket eden Shand, ucu IRA’ya kadar varan tehlikeli bir yirmi dört saatin tam ortasında buluyor kendini. Ama o korkusuz bir sokak çocuğu özünde; kimseye pabuç bırakmaya niyetli


değil! Barrie Keeffe imzalı özgün senaryoda, Bob Hoskins’e yine çok değerli bir isim; Helen Mirren eşlik ediyor. Harold’ın akıl hocası, sevgilisi, dostu, kısaca her şeyi olan ‘Victoria’ karakterinde. Dave King, Paul Freeman, P.H. Moriarty, Eddie Constantine, Derek Thompson, Bryan Marshall ve beyazperdedeki ilk rolünde, gencecik ve diyalogsuz ‘isimsiz bir IRA tetikçisi’ni canlandıran ‘devrik Bond’ Pierce Brosnan’ı izleyeceğimiz dramatik suç filmi, her şeyiyle tipik ‘İngiliz’. Finale yakın, ikiyüzlü, küstah Amerikalılara, Harold Shand tarafından verilen ahlak ve hayat dersi unutulur gibi değil! Mezbahadaki sorgu sahnesi, teknedeki kavga, hesaplaşma ziyareti ve damaktaki tadı izledikçe artan final; filmin bir klasik olarak zihinde kalıcı olmasını sağlıyorlar. Bob Hoskins’in kariyerindeki en özel performanslarından biri belki de; onu BAFTA’da, ‘en iyi erkek oyuncu’ adayı yapan ‘Harold Shand’. Londra’nın yoksul mahallelerinden ana caddelere tırmalayarak gelip, bir suç lordu olan sokak çocuğu rolünde, son derece ‘hakiki’, usta aktör. Bir yanıyla epey hüzünlü, yaralayıcı film, alttan alta İngiliz siyasetine, hatta kapitalist ahlaka göndermeler yaparken, ülkesinin siyasal, sosyal ve ekonomik gerçeklerinin de altını çizmeyi unutmuyor. Atlantik’in her iki yanındaki kara para, illegal oluşumlar ve adanın yerel

gerçekleri, içine dostluk, aşk, ihanet, pişmanlık ve ideallerin sokulduğu bir hesaplaşma öyküsünde vücut bulmuş. Mesele, bütün bunları izlerken perdeden bize geçen sinema duygusunda! Daha açılış jeneriklerindeki keskin müzikle yanımıza yaklaşan, sonra kollarıyla dolanıp uzun süre bizimle kalan o büyülü duygu var ya; o sihirli çekim! Atmosfere yedirilen öykü, leziz planlar, bitmesin istediğiniz kapkara anlatı, finalde, akıldan silinmesi zor; Harold Shand’ın o çaresiz ve öfkeli hali... Cilalı olmayan, gösterişten kaçınan has sinema örneği, ‘cockney’ adı verilen, İngiliz gangster film geleneğinde önemli yere sahip bir yapım! Francis Monkman imzalı orijinal film müziğini ayrıca not edin! Harold Shand’in dünyasına sokulmak, kızgın ve sahici anti kahramanlarla tanışmak, sakin, bir yanıyla coşku dolu ama soğukkanlı ve ‘sokak ağızlı’ küçük öykünün ruhuna nüfuz edebilmek, Britanya kökenli gerçekçi tespitlere dokunabilmek adına önemli bir seyir deneyimi vaat ediyor, John Mackenzie imzalı film. Affedilmesi mümkün olmayan geri dönüşsüz hataların, söyleyeceğini çekinmeden söylemenin, kanla yazılmış kuralların ve sabunluyken ağlamanın filmi! 08 - 14 Mart 2013 / arka pencere

31


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

OPERASYON: ARGO HHH ORİJİNAL ADI Argo YÖNETMEN Ben Affleck OYUNCULAR Ben Affleck, Bryan Cranston, Alan Arkin, John Goodman, Victor Garber, Tate Donovan YAPIM/SÜRE 2012 ABD, 115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Warner)

Tüm önemli ödül organizasyonları bu filme neden bu kadar paye vermekteler? 32 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

A

rgo”, özünde ‘Hollywood işte böyle yeri geldiğinde hayat da kurtarır’ diyen bir film. Zaten bu yüzden hem Amerikalı olup da hem de Akademi üyesi olanların karşı koyamayacağı bir filmdi. Ama filmin BAFTA ve Cesar ödüllerinde aldığı ödüller neyin nesiydi peki? Filmin etrafında oluşan bu kutsal ittifakın anlamı neydi? Kahraman CIA ajanı ve Hollywood insanları, Amerikalı vatandaşlarını Hollywood'un efsunlu imajını da kullanarak düşman elinden burunları bile kanamadan kurtarıyorlar “Argo”da. Film bunu -bir yere kadar, sinemasal bir ustalıkla da anlatıyor. Ben Affleck, senaryosu delik deşik olsa da "Hırsızlar Şehri”nde (The Town) Michael Mann sinemasını nasıl taklit ediyorsa, "Argo"da da Sidney Lumet gibi 70'lerin Hollywood'una yön veren önemli Amerikalı yönetmenleri taklit ediyor... Bu yüzden film de oldukça şık görünüyor. 
 Oysa özellikle de son yarım saatinde film, anlattığı hikayeden çok, 'buraya kadar getirdik finalinde ne yapsak da gerilimi yükseltsek' duygusuyla bir dizi saçma 'numaralar çekmeye' yoğunlaşıyor... Son anda sıkışan kapı, son saniyede

binilen uçak, son anda akla gelen fikirler gibi klişeler, izlediğimiz hikayeyi, Alan Arkin ve John Goodman’ın da katkılarıyla zaten oldubittiye getirilmiş ‘gerçek’likten çıkarıp, bir 'Hollywood kurgusu’na sokuyor. Medyamızın pek sevdiği İran sahnelerinin Türkiye’de çekilmiş olması meselesine gelince; filmin İstanbul sahneleri en çok Ayasofya'yla kendisini belli ediyor... Sonrasını 'İran'mış gibi' izliyoruz zaten... 2000’lerin Türkiye’sinin 80’ler İran’ına plato olması ve bu sahneleri izlerken gerçekten de İran’da çekilmiş izlenimini veriyor oluşu ise gurur duymaktan çok ayrıca düşünülmesi gereken bir detaydır! Bütün bu kutsanmaya rağmen, Affleck'in yönetmen olarak en iyi filmi ise hâlâ -iyi yazılmış bir romandan uyarlandığı için olsa gerek- "Kızımı Kurtarın" (Gone Baby Gone)...

70'lerde çekilmiş izlenimini vermesi ve Hollywood sahnelerindeki mizahi yaklaşımı belli bir tat bırakıyor... Ben Affleck, sadece “Chasing Amy” adlı o muhteşem Kevin Smith filminde oynamak için doğmuş olabilir mi?


GENÇ VE MASUM SERDAR KÖKÇEOĞLU YOUNG AND INNOCENT (1937) kokceoglu@gmail.com

ARABEKS Gökhan Bulut ve Cem Kaya’nın belgeseli "Arabeks", arabesk kültürünü sadece şarkılarda değil, filmlerde de araştırıyor; onun köklerini Orhan Gencebay gibi müzisyenlere ve Kadir Çöpdemir gibi 'alaylı' uzmanlara sorarken, dolmuş şoförlerinin, koluna çentik atanların da fikrini alıyor. YÖNETMENLER Cem Kaya, Gökhan Bulut YAPIM 2010 Almanya SÜRE 58 dk.

34 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

M

emleketin ikonik sanatçılarından Müslüm Gürses’in ölümü gündemden hiç düşmeyen arabesk TARTIŞMASINI alevlendirdi. Gürses için kanını canını veren hayranların davet edilmediği televizyon programlarında kimlik ve ideoloji gibi kavramlar havalarda uçuşuyor. Müslüm Baba’nın aynasında neler görmedik ki? Onu küçümseyenlere de şaşırdık, ‘aslında büyük cazcı’ gibi etiketler altında Cihangir’e davet edenlere de. Neyse ki Can Kozanoğlu gibi rehberler ve “Arabeks” gibi belgeseller var. Gökhan Bulut ve Cem Kaya’nın belgeselini İstanbul Film Festivali’nde izlemiş, sonra kaybetmiştik, yakın zamanda yarı Almanca ARTE kopyası video sitelerinde çıktı. “Arabeks”, arabesk kültürünü sadece şarkılarda, türkülerde değil, filmlerde de araştırıyor; onun köklerini Orhan Gencebay gibi müzisyenlere ve Kadir Çöpdemir gibi 'alaylı' uzmanlara sorarken, dolmuş şoförlerinin, acılı

yıllarında koluna çentik atanların da fikrini alıyor. Arabeskin türevlerini Erkin Koray gibi bilirkişilerin ağzından dinlerken, arabeskle politikayı avangard bir estetikle buluşturan Serhat Köksal’ın da fikrini alıyor. Belki detaylı bir tarihçe ve madalyonun politik yüzü eksik kalıyor ama arabeskin yasaklı dönemden legalleştiği döneme geçişini, medyatik olduğu ve hatta Cihangir entelijansiyası tarafından dünya müziğine ‘kazandırıldığı’ dönemleri takip edebiliyoruz. Devletin unuttuğu kitlelere sahip çıkan arabesk, ‘yakan tarihin’, eşitsizliklerin ve isyanın en çıplak ifadesi. Bu nedenle Müslüm Gürses’i anma programları kolayca ideolojik bir tartışmaya dönüşebiliyor. Garip olan, ‘Müslüm Baba’ efsanesini yaratan kitlenin bu tartışmalarda asla temsil edilmemesi. Medya sadece Müslüm Baba’yla barıştı, kitlesiyle değil. O kitlenin ruhu DVD’sini raflarda görmek istediğimiz “Arabeks” belgeselinde.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

1 - İşkillendiren bir tablo

“Rüzgarın Hatıraları”, Özcan Alper’in yeni film projesi ve Kültür Bakanlığı desteklemedi. Ama Güney Kore’den, Gürcistan’a, Fransa’dan Hollanda’ya farklı coğrafyalardan sinema insanları, projeyi başarılı bulup destekliyorlar. Son olarak Cannes’a seçilen 15 projeden biri oldu. Demek ki proje başarılı, ama neden Bakanlık desteklemiyor? Destek veren kurulun ağırlıklı olarak sektör temsilcilerinden olduğu düşünülürse, insan görünen manzaradan işkilleniyor.

2 - “Vesikalı Yarim”in hikayesi

32. İstanbul Film Festivali kapsamında bu yıl Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yarim”i kurtarılıyor! Filmin ortaya çıkışındaki ilginç hikaye de umarım bu vesile ile 36 arka pencere / 08 - 14 Mart 2013

yeniden yazılıp çizilir. Merak edenlere Safa Önal’ın “Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti” ile Lütfi Akad’ın yazdığı “Işıkla Karanlık Arasında” kitaplarını tavsiye ederim.

3 - Türkiye sineması her yerde

Festivallerden güzel haberler gelmeye devam ediyor. Reha Erdem’in son filmi “Jîn”, ünlü aktör Robert De Niro’nun hayata geçirdiği Tribeca Film Festivali’nde gösterilecek. Aslı Özge’nin Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmi “Hayatboyu” ise Mart ayında başlayacak Hong Kong Film Festivali’nde yer alacak.

4 - “Sinemanın Hikayesi”ni izlemek elzem!

Sinema yazarı Mark Cousins’ın yazıp yönettiği belgesel “Sinemanın Hikayesi” (The Story Of Film: An Odyssey), sinemaseverim diyen

herkesin izlemesi gereken bir belgesel. 915 dakika boyunca sinemanın geçirdiği değişimi görsel bir şekilde izlemenin ötesinde, doğru sanılan pek çok bilginin de yanlış olduğunu da görüyorsunuz. Ayrıca antolojilere girmeyen pek çok yönetmenin de ne kadar sinemaya katkı sunduğunu öğreniyorsunuz... Belgeselin DVD’si Tiglon etiketiyle raflarda.

5 - Zeki Demirkubuz filmleri Sabancı Müzesi’nde

Son zamanlarda müzeler sinemaya özel ilgi gösterir oldu. Reha Erdem’in İstanbul Modern’e konuk olmasından sonra S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi de Zeki Demirkubuz filmlerini ağırlayacak. 10 Mart itibarıyla “Üçüncü Sayfa”, “Kader”, “Yazgı” ve “Yeraltı” gösterilecek. 27 Mart’taki gösterim sonrası da Demirkubuz ile Atilla Dorsay bir araya gelip söyleşecek…


Yedİ Yazar, Yedİ aYrı üslup

50 başYapıt daHa


Lekeli Adam'a (The Wrong Man) karşı pek kuvvetli duygular beslemiyorum.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 176