Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

VICTOR HUGO, ANNE HATHAWAY’E OSCAR GETİRDİ!

SEFİLLER / LES MISÉRABLES SUÇ ÇETESİ MUHTEŞEM YARATIKLAR ŞANGHAYLI KADIN OSCAR’IN ARDINDAN SEVGİSİZLER

01 - 07 MART 2013 / SAYI: 175


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

“À NOUS LA LIBERTÉ” *

G

eçen hafta 85. kez sahiplerini bulan Oscar’lar, yine sadece sinema çevrelerinin değil milyarlarca insanın gündemindeydi. Herkesin tıpkı ‘futbol’ konusunda olduğu gibi, Oscar hakkında da ‘çok şey bildiğine’, Akademi’nin verdiği kararları KATEGORİ

kategori itinayla değerlendirdiğine tanık olmuşsunuzdur hafta boyunca. Neticede, eli yüzü düzgün bir siyasi gerilim sayılabilecek “Operasyon: Argo” (Argo) en iyi film ödülünü kucaklarken, törenin sunucusundan içeriğine kadar fazla ‘parlak’ olmadığı da dile getirildi. Geçen yılki Oscar’larda en iyi film kategorisindeki kimi filmler geçmişe yolculuk yaptırıp (“Duyguların Rengi / The Help”, “Paris’te Gece Yarısı / Midnight in Paris”, “Savaş Atı / War Horse”) kimisi de sinema tarihine saygı duruşunda bulunmak üzere sözleşmişken (“Artist / The Artist”, “Hugo”); bu yıl aynı kategorideki filmlerin ‘görünmeyen’ ortak paydası ‘özgürlük’ temasıydı sanki. “Operasyon: Argo”, 1979’da İran Devrimi sırasında canlarını kurtarmak için Kanada elçiliğine sığınan Amerikalı elçilik görevlilerinin, İran dışına kaçırılma ve ‘özgürlük’lerine kavuşma serüveniydi. “Düşler Diyarı”nda (Beasts Of The Southern Wild), özgürce yaşadıkları kurtarılmış bölgeden çıkartılarak şehir hayatına ve düzene entegre edilmek istenen sokak insanlarını ve küçük ‘Cimcime’yi tanıdık, onları ve özgürlük anlayışlarını çok sevdik. “Zincirsiz” (Django Unchained), köle Django’nun, özgürlüğü mukabilinde yaptığı anlaşmayı perdeye taşıdı. “Pi’nin Yaşamı”nda (Life Of Pi), denizin ortasında bir filikada ‘özgür’ kalan kaplan Richard Parker ile genç kazazede Pi Patel’in yaşam mücadelesini izledik. “Lincoln”, bizleri yaklaşık 150 yıl öncesinin Amerika’sına götürerek, Başkan Abraham Lincoln’ün köleliği kaldırmak için verdiği ‘özgürlük’ mücadelesine ortak etti. “Zero Dark Thirty”, kendilerine ‘özgür dünya’ diyen Amerikalıların, 11 Eylül’ü gerçekleştiren Usame Bin Ladin’i yakalama, yok etme ve böylelikle ‘özgür’ ülkelerinde güven ve barışı yeniden inşa

etme ümidinin hikayesiydi. (Tabii Kathryn Bigelow’un bu militarist ve ‘maço’ bakışının sadece Amerikalılara iyi geldiğini söylemeye gerek yok.) “Aşk”ta (Amour) bilincini giderek kaybeden yaşlı bir kadının; “Umut Işığım”da (Silver Linings Playbook) ise ruhsal sağlığını kaybetmiş ve tedavi gören bir adamın, bu hallerinden ötürü ‘bedenlerine’ tutsak olmalarını ve ‘özgürlüklerini’ kâh ‘ölüm’de, kâh ‘bir başkası’nda arayışlarına tanık olduk. Ve “Sefiller” (Les Misérables)... Victor Hugo’nun ölümsüz yapıtından uyarlanan bu enfes müzikal, eseri bilenlerin malumu olduğu üzere, Jean Valjean’ın acı yaşantısını anlatır. Açlıktan dolayı fırından ekmek çaldığı için neredeyse 20 yılını hapiste geçiren, ona hayatı zindan etmeye kararlı Javert yüzünden eziyet çeken, şartlı tahliye sırasında izini kaybettirerek yeni bir yaşam kuran ancak kanunlara, kurallara körü körüne bağlı, acımasız ve duygusuz Javert tarafından yine yakalanan Valjean’ın ‘özgürlük’ mücadelesi, tüm bu saydığımız adaylar arasında mevzuya en çok uyanıydı... Bir yandan 1789 Fransız İhtilali sonrasında dahi işlerin yoluna girmemesi, halkın yine ezilmesi ve yeni özgürlük hareketlerinin doğuşu, öte yandan Valjean’ın kişisel ‘ruhani’ ve ‘bedensel’ anlamda ‘özgürlüğe kaçış’ serüveni. Meşhur TV dizisi “Kaçak”ın (The Fugitive) da esin kaynağı olması muhtemel “Sefiller”, tıpkı unutulmaz müzikal “Cherbourg Şemsiyeleri” (Les Parapluies De Cherbourg) gibi, hiç diyaloğa yer vermeden tamamen şarkılarla ilerleyen bir ‘destan’. Özgürlük üzerine bunca kelam etmişken, insanoğlunun filmler aracılığıyla dile getirdiği, aradığı ‘özgürlüğü’, gerçek hayatta da daima kendi eliyle kaybedip kaybedip, tekrar arayışa girdiğini söylemeye gerek yok sanırız. Bunca savaş, eziyet, yasak, sansür, hatta daha da özele inersek dil yasakları, düşünce yasaklarıyla kendi cehennemini kendi yaratan insanoğlunun, aslında ‘özgürlüğü’ daima ‘ulaşılmaz bir düş’ konumunda tutmak istediği de akla gelmiyor değil. Umarız yarınlar özgür olsun. Hatta bir sonraki Oscar töreninde, insanlığın ‘özgürlük arayışı’ artık ‘kölelik’ gibi eski bir utanç olarak tarihteki yerini alsın. Ütopik mi dediniz? Olsun, siz özgürlük için sesinizi hep yükseltin ve korkmayın; zira zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz olabilir ki? * René Clair’in, sanat yönetimiyle Oscar’a aday olmuş, 1931 yapımı unutulmaz filminin adı “Özgürlük Bizimdir” (À Nous La Liberté)...

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, KEREM SANATEL, BERKE GÖL, MÜJDE IŞIL, UYGAR ŞİRİN, ERMAN ATA UNCU, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com

01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Sefiller (Les Misérables); Suç Çetesi (Gangster Squad); Muhteşem Yaratıklar (Beautiful Creatures); Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life Of Timothy Green); Sevimli Canavarlar (Monsters, Inc.); Hoca (Xoca); Hititya: Madalyonun Sırrı.

21 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

22 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, Oscar galibi “Operasyon: Argo” (Argo) üzerinden yürüyen tartışmalara yeni bir boyut getiriyor.

24 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Orson Welles imzalı şahane bir ‘noir’: “Şanghaylı Kadın” (The Lady From Shanghai)... Burçin S. Yalçın imzasıyla.

26 ESRAR PERDESİ

Uygar Şirin, ‘Oscar tantanası’nın ardından sakin kafayla durumu değerlendirdi.

30 GİZLİ AJAN

Oscar’lı tek kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un ilk filmi: “Sevgisizler” (The Loveless)... Erman Ata Uncu imzasıyla.

32 AİLE OYUNU

Sır (The Tall Man).

34 GENÇ VE MASUM

Oscar’ın bu yılki kısa animasyon galibi: “Kağıt Adam” (Paperman)... Serdar Kökçeoğlu imzasıyla.

36 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla. 04 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013


05 - 11 Ekim 2012 / arkapencere

05


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

SEFİLLER HHHHH ORİJİNAL ADI Les Misérables YÖNETMEN Tom Hooper OYUNCULAR Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway, Amanda Seyfried, Sacha Baron Cohen, Helena Bonham Carter, Eddie Redmayne, Samantha Barks YAPIM 2012 ABD-İngiltere SÜRE 158 dk. DAĞITIM UIP

Bu seneki Oscar ödüllerinden sonra şunu düşünmek mümkün: sefiller bu yüzyılda bile sefil olmaya zorlanıyor. Jean Valjean gibi iyi adamların varlığına hâlâ muhtacız. 6 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

D

ünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri ve ateşli bir demokrasi savunucusu olan VIctor Hugo, ölümsüz eseri “Sefiller”i, ülkesi Fransa’dan uzakta, mecburi sürgünündeyken yazmıştır. Hugo imparatorluk rejimine karşı çıktığı ve halkın çıkarlarını gözettiği için sürgündeydi. “Sefiller” dahil en güzel eserlerini de bu sürgün yılları sırasında yazmıştı. Bu yüzden “Sefiller” acıyla yoğrulan karakterlerinin hikayelerini yine acıyla yoğrulmuş bir dille anlatır. “Sefiller” Hugo’nun en halkçı romanıdır. Geniş kitleleri kendisine hayran bırakan roman, Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan hayal kırıklığının, çöküşün fakir halk üzerindeki etkisi ve içlerinde yanan isyan ateşinin nasıl da yavaş yavaş canlanmaya başladığının hikayesini anlatır. Hugo’nun bu dev eseri üç güçlü ayak üzerinde sapasağlam yükselir. Birincisi elbette ezilen bütün bir halkı temsil eden ana kahramanı Jean Valjean’ın, kişisel bir hikayesi gibi duran, iyilik ve adalet duygusunun aranışı... İkincisi onunla koşut olarak yükselen halkların eşitliğini zemin alan meşhur barikatların kurulduğu 1832 ayaklanması... Üçüncüsü de daha geri planda duruyor gibi olsalar da kadın kahramanlarının haberlediği erken bir kadın hareketi... Aslında hepsi temelde tek bir temaya hizmet ediyor, o da “insanın ‘insanca’ yaşaması gerektiği”... Bu dev roman üç şeyi çok iyi başarır: Karakterlerini belli özellikleriyle ele alıp ete kemiğe büründüren Hugo, onları haklarında daha fazla bilgi edinmemize gerek duyurmadan çok akıcı bir olay örgüsünün içine atar. Hikayenin temeline anlattığı dönemin politik ve sosyal atmosferini ustaca yayar ve bütün o klasik romanlar gibi (özellikle de romantizm akımına ait olanlar) müthiş bir duygusallığı da barındırır... Roman, TV ve sinemaya defalarca uyarlandı. Ama 1980’lerde Fransa’da sahnelenmek üzere bir müzikal olarak tasarlandığında, yaratıcıları Fransız müzisyenler Claude-Michel Schönberg, Alain Boublil ve Jean-Marc Natel’in (sözleri başarıyla İngilizceye çeviren Herbert Kretzmer’i


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Hugh Jackman’ın Jean Valjean olmak konusundaki tutkusu, nefes nefese söylediği şarkılarda belli oluyor. doğru notalara basmayı biliyor her anlamda. 8 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

gereği kovalayan, hikayenin ‘kötü’sü Javert de bir nevi kendi gururunun ve hırsının mahkumudur... Hooper her ne kadar karakterlerinin yakın planlarına sıkı sıkıya bağlı olsa da filmin nefes almasına sık sık olanak sağlayan kuşbakışı ya da genel planlara da yer açmış yeterince. Hikayenin ‘ilahi’ dokusuna da hizmet eden bir ‘her şeyi gören göz’ zaman zaman kendisini hissettirmekte. Özellikle filmin ilk yarısı müzikalde de olduğu gibi neredeyse nefes nefese akıp gidiyor. Jean Valjean’ın ve Fantine’in kesişen hikayeleri ve Valjean’ın Fantine’in kızı Cosette’i himayesi altına almasıyla sonlanan ilk perdenin ardından, sefalet içinde yaşamaya zorlanan halkı uyandırmaya çalışan bir grup idealist öğrencinin arasına dalıyoruz. Bu bölümde de Cosette’e âşık olan Marius ve ona âşık olan Éponine’in oluşturduğu aşk üçgeni 5 ciltlik orijinal romanda başarıyla yedirilebiliyor olmasına rağmen tıpkı müzikalde olduğu gibi filmde de belli oranda bir ‘kambur’ oluşturmuyor değil açıkçası. Ama yine de bu bölümde romanın hiçbir uyarlamasında olmadığı kadar başarıyla anlatılıyor politik zemin. Fransız Devrimi’nin getirdiği umut havasının bir süre sonra yerini hastalık ve yoksullukla ezilen halkın isyanına bıraktığını; tıpkı her toplumda olduğu gibi isyanın hep önce genç öğrencilerden başladığını, devrimin hep böyle doğası gereği ‘romantik’ olduğunu etkili bir sinema duygusuyla de unutmamalı) aklına bunca yıl birçok ülkede vermeyi başarıyor... sahnelerde kalacağı gelmemiştir büyük Hugh Jackman’ın Jean Valjean olmak olasılıkla... Ne de olsa daha 80’lerde bile çok ‘izlenmiş’ bir hikayeydi “Sefiller”. Ama hikayenin konusundaki tutkusu, nefes nefese söylediği muhatabını hemen avucunun içine alan o yoğun şarkılarda da belli ediyor kendisini. Dünya duygusu farklı formlarda da karşımıza çıksa hep edebiyatının bu en sevilen kahramanlarından birinde gerçekten de doğru notalara basmayı yakalıyor insanı bir şekilde. biliyor her iki anlamda da. Anne Hathaway’in Tom Hooper’ın filmi bu müzikali temel Fantine’i ise kuşkusuz beyazperdenin şimdiye dek alıyor. Dev bir eserden yaratılmış olsa da bir izlediğimiz en yürek yakan Fantine’i. Fantine’in tiyatro sahnesine mecburen ‘sıkıştırılmış’ gözyaşları ilk kez bu kadar gerçek, acısı ve kızına yapıdaki metni Hooper tam da layığıyla görselleştirmeyi başarıyor ki, açıkçası sahneden duyduğu özlem ilk kez bu kadar ‘sahici’. Şarkı uyarlanan filmlerde de insan önce bunu arıyor... performanslarında Russell Crowe’u önce bir süre yadırgasanız da herkes sonra yerli yerine Hooper karakterlerin gözlerine ve yüzlerine oturuyor. Ama Jackman ve Hathaway’den sonra odaklanıyor film boyunca. Onlar şarkılarını Marius rolündeki Eddie Redmayne de akılda söyledikçe, ağladıkça, acı çektikçe ya da her kalıcı bir performans sunuyor. Yetişkin Cosette’te ikileme düştüklerinde iyice yaklaştırıyor izlediğimiz Amanda Seyfried de “Mamma yüzlerine kamerasını... Kadrajın sağına ya da Mia!”daki rahatlığını sürdürüyor... soluna, köşeye alıyor karakterlerini... Hep bir “Sefiller” klasik hikayelerin neden hâlâ klasik şekilde kenardalar ve bir köşeye itilmişler sanki... olduklarının en güzel kanıtlarından biri... Bir anlık bir dürtüsüne yenik düşerek hırsızlık yapan ve ömrü boyunca bunun yükünü sırtında Sacha Baron Cohen ve Helena Bonham Carter ikilisi taşıyan ‘vicdan sahibi’ Jean Valjean ya da filme gerçek anlamda ‘renk’ katıyorlar. sokaklara düşen zavallı Fantine’in haketmedikleri yaşamlara olan mahkumiyetleri Neredeyse tamamen diyalogsuz, şarkılarla ilerleyen ‘müzikal’, bu tür filmlere mesafeliler için sıkıcı gelebilir. gibi, Jean Valjean’ı sıkı sıkıya bağlı olduğu görevi


Yedİ Yazar, Yedİ aYrı üslup

50 başYapıt daHa


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

SUÇ ÇETESİ İ HH

ORİJİNAL ADI Gangster Squad YÖNETMEN Ruben Fleischer OYUNCULAR Sean Penn, Josh Brolin, Ryan Gosling, Emma Stone, Robert Patrick, Anthony Mackie, Giovanni Ribisi, Michael Peña, Nick Nolte, Jon Polito, Mireille Enos YAPIM 2013 ABD SÜRE 113 dk. DAĞITIM Warner Bros.

“Suç Çetesi”, BrIan De Palma’nın “Dokunulmazlar”ında açıkça görülebilen sağlam motivasyonu hissettirse de, cümleler arasına sıkıştırıp orada bırakıyor. 10 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

lk filmi “ZombIeland”le sağlam sinyaller veren, bizde gösterime girmeyen ikinci çalışması “Çaylak Soyguncular”la (30 Minutes Or Less) idare eden Ruben Fleischer’ın üçüncü yönetmenliğine malzeme olan “Suç Çetesi”, ilk iki filmin üzerinde bir ‘iddia’ taşıyor. Ancak bu iddianın altını yeterince iyi dolduramadığını da söylemek gerek. Amerikan mafyasının önemli figürlerinden biri olan Mickey Cohen üzerinde yapılanan bir hikayesi var filmin. Barry Levinson imzalı “Bugsy”de (1991) Harvey Keitel tarafından canlandırılan ve aktöre Oscar adaylığı getiren bu ismin Los Angeles yıllarına odaklanıyor “Suç Çetesi”. Kenti eline geçirmiş olan Cohen’in tekerine çomak sokup onu pasifize etmeye çalışan altı kişilik ‘gizli görevli’ polis dedektifi ekibinin çabalarını izliyoruz film boyunca. Kaybedecek çok şeyi olmasına karşın suçla mücadelede korkusuz hamlelerde bulunan John O’Mara liderliğindeki ekip, Cohen’in evine dinleme cihazı yerleştirdikten sonra ondan bir adım önde hareket ediyor ve mafyanın işlerini bozmaya başlıyor. Kahramanlarımızdan birinin, herhangi bir ‘iyicil’ yanı göze çarpmayan Cohen’in yamacındaki kıza âşık olmasıysa durumu iyice karmaşık hale getiriyor, ölüm kokusu yoğun biçimde hissedilmeye başlıyor bu savaşta... “Suç Çetesi”, ister istemez Brian De Palma’nın “Dokunulmazlar”ını (The Untouchables) hatırlatıyor bize. Oradaki gibi, bir mafya liderini ele geçirmek için korkusuz kanun adamları devreye giriyor ve amansız bir mücadele kendini gösteriyor. Ancak iki film arasındaki bu benzerlik, ‘iyi film’ noktasında pek çakışmıyor doğrusu. “Suç Çetesi”, De Palma’nın çalışmasında açıkça görülebilen sağlam motivasyonu sadece hissettirebiliyor, cümleler arasına sıkıştırıp orada bırakıyor.

Genç kuşağın iki güzel yüzünü, Ryan Gosling ve Emma Stone’u aynı yatağa sokan aşk hikayesi de filmin damarının açığa çıkmasını engelleyici bir unsur kimliğiyle kendini gösteriyor. Bu noktada, oyunculuklar açısından en zayıf halkanın Gosling olduğunu da eklemeden geçmeyelim. Aktör, hikayenin diğer karakterlerinin yanında ‘yama’ gibi duruyor, hiçbir inandırıcılık katamıyor ne yazık ki karakterine. Neredeyse her mafya filmi gibi, “Suç Çetesi” de izlenmesine izleniyor ama yaklaşık iki saatlik oyun süresini efektif olarak kullandığını söylemek zor. Yönetmen Ruben Fleischer, emrine verilen sağlam oyuncu kadrosunu idare etmekte zorlanırken, hikaye kurgusunda da bariz zaaflar yaşıyor. Josh Brolin’in canlandırdığı John O’Mara


karakterinin ‘inançlı’ dünyasını anlatırken sorun çıkmazken, diğer isimlere sıra geldiğinde hikaye ritmini kaybediyor ve amaca hizmet etmeyen sularda gezinmeye başlıyor. Bu arızanın temel müsebbibi de dayatılmış gibi duran aşk hikayesi oluyor. Film, her oraya uzandığında odaktan sapıyor ve yeniden toparlanamayacak bir noktaya saplanıp kalıyor. Ağır sayılabilecek bir makyaj altında Mickey Cohen’i canlandıran Sean Penn de filmin eksileri arasında sayılabilir. Aşırıya kaçan ‘dışavurumcu’ bir yaklaşım benimseyen aktör, bu tercihle ‘rahatsız edici’ bir boyuta taşıyor karakterini. Evet, herhangi bir ahlaki planı olmayan acımasız bir mafya patronunu canlandırıyor ve bu rolde ‘fazla’ oynama lüksü var, ama bunun da bir sınırı olmalıydı diye düşünmeden edemiyoruz. Mickey Cohen’in Los Angeles’ın ‘sahibi’ olma hırsının

yansımalarını çok daha ‘akılcı’ bir oyunculuk performansıyla görebilirdik. Ruben Fleischer, yine de sonraki filmleri konusunda önyargı yaratmadı bizde. Dağınıklığı toplama konusunda bazı sıkıntıları olduğu bir gerçek, ancak atmosfer yaratmayı becerebilen bir yönetmen ışığı var sinemacının. “Zombieland 2”yi çekeceğini duyduğumuz yönetmenin kendi sularında daha rahat kulaç sallayabileceğini öngörebiliriz en azından. “Suç Çetesi”ndeki katmanlar onu zorlamış belli ki; onların arasında slalom yapmanın üstesinden gelememiş pek.

Josh Brolin, inandırıcı bulduğumuz tek karakteri canlandırırken oyunculuk adına hedefi buluyor. Altı kişilik ekibin diğer beş üyesini canlandıran bütün oyuncularda derin falsolar göze çarpıyor.

Ruben FleIscher, sonraki filmleri konusunda önyargı yaratmadı bizde. Dağınıklığı toplama konusunda sıkıntılı olduğu gerçek, ama atmosfer yaratma becerisi de var. 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

11


Çok Bilen Adam KEREM SANATEL The Man Who Knew Too Much (1934) sanatelk@gmail.com

MUHTEŞEM YARATIKLAR B u yeni gençlik fantazisi, kilisenin gölgesinde yazılmış gibi duran şu aseksüel muhafazakarlık destanı “Alacakaranlık”tan (Twilight) bambaşka bir yerde durmak istediğini çabucak ortaya koyuyor. Çizilen ilk manzaradan şu anlaşılıyor: Kara sevdalı çiftlerimizi biraraya gelmekten alıkoyan şey, doğal ve doğal olmayan arasındaki ayrımdan ziyade, bu kez yobazlık, önyargı, cehalet ve aptallık olacak. Hem öyle oluyor, hem de olmuyor. Dansın ya da Rock’n Roll’un yasak edildiği, şehirden gelen ‘görgülü’ çocuğun kasabanın en ‘edepli’ nüfuzlu ve güzel kızına yaklaşmasına izin verilmediği 80’lerdeki yığınla filmi anımsayın. Buradaki büyücülerin tarih boyunca en korktuğu ölümlü de Nancy Reagan’mış mesela. Küçük bir şakadan ibaret deyip geçmeyin! İronik ve acı yanı, yasakçı zihniyetin birçok Amerikalı tarafından tarih öncesi kalıntı, geçmişin bir arızası olarak görülmesi. Bu yüzden hikayenin kökü, Starbucks’ın bile olmadığı (evet, kıstas bu), filmlerin sinemalara çok ama çok geç geldiği, herkesin kurtulmak için can attığı, zihnen ve manen köhnemiş bir kasabaya atılıyor. Günümüz gençliğinin bir kavuşamama öyküsüne başka türlü ikna olmayacağına peşinen hükmedilmiş sanki. “Muhteşem Yaratıklar”ın genç seyircilerine “Alacakaranlık”tan daha fazla söyleyecek sözü var gibi. Kasabanın zindancı düzeniyle derdi olan akıllı gençler müfredatın yasakladığı kitapları okuyorlar mesela. Aralarında Bülbülü Öldürmek’in olduğunu öğrendik, galiba Charles Bukowski de var. Bukowski’yi Tanrı ilan eden, hele ki daha en taze dakikalarında Titanik’le (Titanic) dalgasını geçen bir baş kahramanı sevmemek mümkün değil. Anlaşılacağı üzere, filmin bir hırsı daha var. Zekayı önemsiyor! 16. yaşgünündeki kritik dönüm noktasına hazırlanan Lena’nın, çok okuyan ve düşünen Ethan’ı cezbetmesi sade güzelliğinden ziyade Google arama motoru hızında yapıştırdığı sivri yanıtlar sayesinde oluyor. Ama bakın, sınıfın en popüler kızlarından biri nasıl tarumar ediliyor: Ethan’ın yakın dostu, yakışıklı oğlanlara sakız

gibi yapışan bu gösterişli kıza ithafen “Kuduz köpekten ya kaçacaksın ya da onu vuracaksın” cümlesini sarfediyor. Biraz fazla olmadı mı? Lena’nın bu hazırcevaplığına göz devirebilirsiniz. Hatta bu denli laf yapıştırma meraklısı karakterler, eğer bir Tarantino filmi değilse, bir hayli itici de gelebilir. İlginçtir, Lena’da da, Ethan’da da insanın sinirine dokunmayan bir şey var. Yönetmen kalemini çalıştırırken dengeyi şaşırıyor şaşırmasına, ama hem karakterlerinin hem de olay örgüsünün gülünç görünmemesi için temkinli davrandığı ortada. Örneğin Ridley’in ilk cinayetini işlediği sahne komik görünebilirdi, ama görünmüyor. Doğaüstü öğelerde de aynı denge geçerli. Yönetmen, Ethan’ın anlam veremediği bir durumun görsel tasvirini olabildiğince muğlak çiziyor. Karanlık sanatlara başvuranlar, abartılı vücut dilinden yoksunlar. Dolayısıyla ‘az önce ne oldu öyle?’ sorusu baş kahramanın dilinde kalmıyor, seyircinin de merak ettiği bir gizem unsuruna dönüşüyor. Hollywood’da aykırılık bir yere kadar elbette, mutlaka frene basılıyor. 80’lerdeki ‘yasaklanan gençlik’ filmlerinde hiç değilse tutarlı bir isyan duygusu vardı. “Muhteşem Yaratıklar” kiliseyi kendince topa tuttuktan sonra, filmin en kritik düğüm noktasının süslü sözlerini, yani şu fedakarlık vaazını dönüp dolaşıp bir rahibe teslim ediyor. ‘O günah bu yasak’tan yaka silkmişler derken, bir bakıyorsunuz, Amma ‘Her şeyi yaratan Tanrı değil mi?’ deyiveriyor. ‘İnsanlar bir sürü kavram yaratır, sonra da ona inanmayanları öldürür’ muhabbetine niye turp sıktınız ki şimdi? Hadi aykırı olamadınız, azıcık tutarlı olun bari. Cinsellikle ilişkisi ise en az “Alacakaranlık” kadar sorunlu. Giyinik sevişme sahnesini görmezden geldik diyelim, sevişen çiftin etrafında dönen timsahları ne yapacağız?

Emma Thompson. Ethan’ın babası nerede kuzum?

HHH ORİJİNAL ADI Beautiful Creatures YÖNETMEN Richard LaGravenese OYUNCULAR Alice Englert, Viola Davis, Emma Thompson, Jeremy Irons, Emmy Rossum, Thomas Mann, Zoey Deutch, Alden Ehrenreich, Eileen Atkins, Margo Martindale, Pruitt Taylor Vince YAPIM 2013 ABD SÜRE 124 dk. DAĞITIM Tiglon (Fida Film)

“Muhteşem Yaratıklar”ın genç seyircilerine “Alacakaranlık”tan daha çok söyleyecek sözü var. akıllı gençler yasak kitapları okuyorlar mesela. 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

13


Çok Bilen Adam BERKE GÖL The Man Who Knew Too Much (1934) berkegol@altyazi.net

TIMOTHY GREEN’İN SIRADIŞI YAŞAMI HH ORİJİNAL ADI The Odd Life Of Timothy Green YÖNETMEN Peter Hedges OYUNCULAR Jennifer Garner, Joel Edgerton, CJ Adams, Odeya Rush, Shohreh Aghdashloo YAPIM 2012 ABD SÜRE 105 dk. DAĞITIM UIP

Peter Hedges, YAZIP YÖNETTİĞİ üçüncü filminde, masalsılığını daha en baştan açık eden bir anlatı kuruyor. 14 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

T

Imothy Green’in Sıradışı Yaşamı”, “Amerika’nın kurşun kalem başkenti” StanleyvIlle’de yaşayan VE çok istedikleri halde bir türlü çocuk sahibi olamayan Green çiftinin, bir mucize eseri topraktan çıkıp gelen Timothy’yle değişen yaşamını konu alıyor. Cindy ve Jim’in başından geçen doğaüstü deneyimden birkaç ay sonra, bu kez evlat edinmek için devlet memurlarını ikna etmeye çalıştıkları görüşme sahnesi ise, filmin ana öyküsünü çerçeveliyor. 2000’li yıllarda “Annemler Yemeğe Geliyor” (Pieces Of April) gibi bir bağımsıza ve “Şamar Oğlanı” (Dan In Real Life) gibi bir komediye imza atsa da belleklerde hâlâ “Gilbert’in Hayalleri”nin (What’s Eating Gilbert Grape) senaristi olarak kalan Peter Hedges, yazıp yönettiği bu üçüncü filmde, çıkış noktası olarak aldığı doğaüstü olayı tüm kasaba halkının kısa zamanda kabullenmesiyle, masalsılığını daha en baştan açık eden bir anlatı kuruyor. Timothy’nin okulda ve sosyal hayattaki maceralarıyla Amerikan bağımsızlarının ‘ötekilerden farklı

olmak’ gibi tipik temalarına meyleden film, Jim ve Cindy'nin çevreleriyle ilişkileri üzerinden de kabul görme isteğini vurguluyor. Ne var ki farklılıklara kapalı bir topluma karşı yaratıcılığı ve kendi olma cesaretini över gibi görünse de film, Timothy’nin olağanüstü öyküsünü geleneksel aile yapısını, annelik ve babalık gibi ‘doğal’ ihtiyaçları onaylamanın aracı haline getiriyor. Sonuçta Jim ve Cindy en büyük dileklerinin gerçekleşmesinin ardından kendilerine dair çok şey öğrenseler de (özellikle Jim’in babasıyla, Cindy’nin de gerek kız kardeşiyle, gerekse patronuyla olan ilişkilerini düşünecek olursak) Timothy daha ziyade onların kendilerini çevrelerine kanıtlamalarına, toplumun işlevli bir parçası olabileceklerini göstermelerine vesile oluyor.

Timothy’yi canlandıran CJ Adams, etrafındaki deneyimli oyunculardan rol çalan bir performans ortaya koyuyor. Elbette nihayetinde bir masal bu, ancak karakterlerin bu denli tek boyutlu olması yine de göze batıyor.


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

SEVİMLİ CANAVARLAR E HHHH

ORİJİNAL ADI Monsters, Inc. YÖNETMENLER Pete Docter, David Silverman, Lee Unkrich SESLENDİRENLER Billy Crystal, John Goodman, Mary Gibbs, Steve Buscemi, James Coburn, Jennifer Tilly, Frank Oz YAPIM 2001 ABD SÜRE 92 dk. DAĞITIM UIP

“Sevimli Canavarlar” 12 yıl sonra şimdi 3D animasyon olma özelliğine, gözlükle izlenen ‘üç boyutlu film’ payesini katıyor. Bu animasyonun en çarpıcı özelliği, ‘zamansız’ olması. 16 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

lle çizmek yerine bilgisayar aracılığıyla hazırlanan 3D animasyonların öncü örneklerinden biri. BURADAKİ 3D tanımı, gözlükle izlenen üç boyutlu film anlamına gelmiyor elbette. 1990’ların ortalarından itibaren “Oyuncak Hikayesi”yle (Toy Story) başlayan, çizgi karakterlerin en-boyderinlik (hacim) kazandıkları yeni nesil animasyonlara da 3D adı veriliyordu, malum. “Sevimli Canavarlar” 12 yıl aradan sonra şimdi 3D animasyon olma özelliğine, gözlükle izlenen ‘üç boyutlu film’ payesini de katıyor. “Aslan Kral” (The Lion King), “Güzel Ve Çirkin” (Beauty And The Beast) gibi animasyonların üç boyutlu hale getirilip yeniden sinemalara gelmesinin ardından, bu teknolojiyi en çok hak eden ve nedense diğer Pixar’ların yanında yeterince sivrilemeyen “Sevimli Canavarlar” da, bugünün çocuklarıyla 3D formatta buluşuyor. Bu enfes animasyonun en çarpıcı özelliği, ‘zamansız’ olması. Yani daha önce görmüş olsanız da, ilk kez izleyecek olsanız da, filmin üzerinde en ufak bir ‘toz’a rastlamıyorsunuz. Tekniğiyle, anlatımıyla, öyküsüyle 12 yıl önce değil de bugün çekilmiş kadar taze... Film, bizi bir şirkette karşılıyor. Fabrikayı andıran bu yerde ‘canavarlar’ çalışıyor. Görevleri ise, en korkunç hallerini takınarak, geceleri gizlice çocukların odasına girmek ve onları korkutmak. Çocuklar çığlık attıkları takdirde, bu sesler canavarların dünyasında enerjiye dönüşüyor. Kaldı ki fabrika tam gaz çalışmak zorunda, zira enerji sıkıntısı yaşanıyor ve acil olarak bol miktarda çocuk çığlığına ihtiyaç var. Canavarlar, insanların dünyasına ‘özel bir kapı’ aracılığıyla girebiliyorlar. Fabrikadaki binlerce kapı, enerji verildiğinde, insanların dünyasına/çocukların yatak odasına açılıyor. En önemli kural, ‘mikroplu’ oldukları düşünülen çocuklarla asla temas kurmamak... Dahası onlara ait bir eşyanın ya da bizzat çocukların,

canavarların tarafına geçmemesi! Tahmin edersiniz ki, çocuklardan biri, en korkunç canavar kabul edilen Sullivan’a bir oyun oynayarak diğer tarafa geçiyor. Bütün şirket teyakkuza geçerken, bir an evvel çocuğu yakalamaları gerekiyor. İki yaşındaki ufaklığın, böyle bir dünyanın var olduğunu görmesi bile büyük tehlike... Derken Sullivan ile ufaklık (filmdeki ismi Boo) arasında dostluk kuruluyor. Koca bir göz, ağız ve iki ayaktan oluşan Mike Wazowski’yle Sullivan, ufaklığı herkesten koruyup yuvasına ulaştırmaya çalışıyorlar. “Sevimli Canavarlar”, öncelikle 115 milyon dolarlık devasa bütçesiyle öncü bir animasyon. Herhangi bir filmde dahi o kadar dikkatle detaylandırılmayacak arka planlar, bu filmde kılı kırk yararak oluşturulmuş. Örneğin canavarların üzerlerinde bulunan binlerce tüy, tüm


detaylarıyla çizilmiş, bulundukları ortama göre hareketlendirilmiş. Kar fırtınasında dalgalanan tüyler, buna en güzel örnek. Öte yandan Boo adlı iki yaşındaki ufaklık, sinema tarihinde görüp görülebilecek en sevimli çocuk olsa gerek. Gülüşüyle, hareketleriyle, komik halleriyle, sesiyle hemen seyirciyi avucuna alan, filme bir kapıdan girip mıncıklamak isteyeceğiniz bir velet Boo... Bütün dünyadaki çocukların en korkulu rüyası olan ‘canavar’ kavramını daha üçüncü dakikada yerle bir eden, bu anlamda çocukların hayal dünyasında ‘farkındalık’ da yaratan “Sevimli Canavarlar”, ısrarla belirtmek gerekir ki sadece çocuklara yönelik bir animasyon değil. Yaşınız kaç olursa olsun, tıpkı “Şrek” (Shrek), “Oyuncak Hikayesi”, “Buz Devri” (Ice Age) ya da “İnanılmaz Aile” (The Incredibles) gibi defalarca

zevkle izleyebileceğiniz ‘yaşsız’ bir film. Finale doğru canavarların kapılardan girip çıktığı ‘takip’ sahnesinde tiyatro komedilerindeki ‘açılıp kapanan kapılar’ esprisini, bir sahnede slow-motion’la yürüyen canavarların “Top Gun” ya da “Rezervuar Köpekleri”ni (Reservoir Dogs) çağrıştırdığı “Sevimli Canavarlar”, IMDb’nin en iyi 250 film listesinde de yer alıyor. Aday olduğu en iyi animasyon Oscar’ını “Şrek”e kaptıran “Sevimli Canavarlar”ın, 21 Haziran’da “Monsters University” adlı devamının sinemalara geleceğini hatırlatalım.

Eski filmleri 3D olarak yenileyip vizyona tekrar sokma fikrinin ‘batmadığı’ ender filmlerden. “Şrek”, “Oyuncak Hikayesi” gibi animasyonların gölgesinde kalma şanssızlığı bu sefer kırılır umarız.

ADAY OLDUĞU EN İYİ ANİMASYON OSCAR'INI "ŞREK"E KAPTIRAN "SEVİMLİ CANAVARLAR", IMDB'NİN EN İYİ 250 FİLM LİSTESİNDE YER ALIYOR. 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

17


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934) tuncaarslan@yahoo.com

HOCA

HH

ORİJİNAL ADI Xoca YÖNETMEN Vahid Mustafa Yev OYUNCULAR İlgar Musayev, Nigar Bahadır Kızı, Telman Aliyev, Azer Aydemir, Necibe Hüseynova, Mina Sovetski, Semimi Farhad, Elmira Yagubova, Vugar Velihanov YAPIM 2012 Azerbaycan SÜRE 115 dk. DAĞITIM Pinema

Ülkemizde ilk kez geçen yılki Altın Portakal’da seyirci karşısına çıkan film, o kanlı saldırı gecesini bir aşk ilişkisi ve düğün hazırlıklarıyla iç içe anlatıyor. 18 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

C

em Karaca’nın “Karabağ’da talan var / Ak gerdana saldıran var” diye başlayıp “Şeyh Ahmet Yesevi’nin yaktığı ateş / Ateş değil sanki şerbet iç dolu dolu / İki gözüm yok bu işin sağı solu” diyerek devam eden şarkısı, 16. yüzyıla kadar uzanan ve SSCB dağıldıktan çok kısa süre sonra alevlenerek mikro-milliyetçiliklerin karşılıklı boğazlaşmasına varan Dağlık Karabağ sorununun ‘dilimizdeki’ küçük yansımalarındandır. Sovyet Devrimi’yle birlikte ‘barış içinde bir arada yaşamaya başlayan’ Azeriler ile Ermeniler arasında uzun geçmişe dayanan husumet, kin, saldırı ve işgal ilişkilerinin yakın tarihteki en trajik dönüm noktası ise hiç kuşku yok ki Ermenistan ordusunun 26 Şubat 1992’de Hocalı’da yüzde 80’i sivil halktan yaşlı, kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 1500 Azeri’yi katletmesidir. İlginç nokta şu ki Ermeniler Hocalı’da katliam yaşandığını çok da reddetmezler, bunun öncesinde ‘Azerilerin Ermeni köylerinde gerçekleştirdiği katliamlardan’ söz açarak bir tür ‘rövanş’ vurgusu yaparlar. Adını, cephede çekim yaparken ölen ve Azerbaycan’da milli kahraman ilan edilen ‘gazeteci-savaşçı’dan alan Çingiz Mustayev Vakfı’nın Bakı Film’le işbirliği içinde kotardığı, yönetmen olarak da Vahid Mustafa Yev’in imzasını gördüğümüz “Hoca”yı, Hocalı’nın yıldönümü olan 26 Şubat’ta İstanbul’da yapılan, bazı oyuncularının da katıldığı galasında seyrettim. Ülkemizde ilk kez geçen yılki Altın Portakal’da seyirci karşısına çıkan film, o kanlı saldırı gecesini bir aşk ilişkisi ve düğün hazırlıklarıyla iç içe geçirerek anlatıyor, Azerbaycan’ın yakın tarihine damga vuran kimi iç çatışmalara da parmak basıyor. Günel ve Aliekber, evlilik hazırlığı yapan,

gelinlik, yatak odası takımı vb. için el ele dükkan gezen Azeri gençlerdir. Korkusuz bir subay olan, istihbarat amacıyla sınırdaki Ermeni askerleri Rambovari yöntemlerle esir alan Aliekber, damatlığını giyip Bakü’ye düğüne gitmek için yola çıktığında Ermeni kuşatmasının başladığını görür, geri döner ve arkadaşlarıyla birlikte ölümüne bir direnişe atılır. Günel ise düğün salonunda olan bitenden habersiz, çoğu çılgınca eğlenmeye başlayan konuklarıyla birlikte müstakbel eşini beklemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, 1970’lerdeki Yeşilçam işi ‘Bulgar mezalimi’ filmlerini çağrıştıran bir anlatımla aygın baygın bir aşk hikayesini önümüze süren “Hoca”nın ilk yarım saatine dayanmak gerçekten sabır işi. Sonrasında mucize gerçekleşmiyor elbette ki ama savaş ve düğün gecesinin paralel biçimde


sunulmasıyla film biraz olsun ilginçlik kazanıyor. Başrollerdeki İlgar Musayev ile Nigar Bahadır Kızı’nın oyunculuk performansları pek iyi olmasa da yardımcı rollerde düzey neyse ki daha yüksek. Ruslardan da destek alan Ermeni askerlerin saldırısına yeterince karşı koyamayan, talep ettikleri yardım da gelemeyen Azerilerin çaresizliği de iyi kompozisyonlarla aktarılıyor. Özellikle düğündekilerin, “kimileri savaşta ölürken, kimileri de nutuk atıyordu” demeye getirilen ruh halleri ve Azerbaycan’da sonradan Ebulfeyz Elçibey, Suret Hüseyinov ve Haydar Aliyev’de somutlanan bölünme de yer yer karikatürleştirme pahasına bile olsa yeterince aktarılmış. “Hoca”nın dikkat çeken asıl başarısının ise patlama-bombalama efektlerinde olduğunu da yeri gelmişken belirteyim. Öyle ki kimi

sinemacılarımıza parmak ısırtacak, onları destek almaya sevk edecek denli etkili sahneler kotarılmış. Böylesi bir filmden Ermenilere ilişkin ‘Kötüsü de var, iyisi de’ tavrını bile beklemek hayalcilik olur elbette... Ama Ermeni askerlerin gaddar, insanlıktan uzak ve sarhoş gösterilmesi ile Azeri askerlerin attığını vuran ve her an ölmeye hazır vatanseverler olarak çizilmelerinin yol açtığı ciddi ‘dil’ sorunu da zengin sayılabilecek bir geçmişi bulunan Azeri sinemasının bugünü için bir tartışma konusu haline gelir umarım ki.

Galanın Ermeni düşmanlığı propagandası için kullanılmaması, takdire değer. Film galada Azeri Türkçesi dublaj ve İngilizce altyazıyla gösterildi. Ticari gösterimde Türkçe altyazılı olsa gerek.

“Hoca”nın asıl başarısı patlamabombalama efektlerinde. Öyle ki sinemacılarımıza parmak ısırtacak, onları destek almaya sevk edecek denli etkili bunlar. 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

19


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934) mujde.isil@superonline.com

HİTİTYA: MADALYONUN SIRRI H YÖNETMENLER Ulaş Şimşek, Cengiz Deveci OYUNCULAR Emir Berke Zincidi, Bruno Eyron, Gürkan Uygun, Ebru Cündübeyoğlu YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 110 dk. DAĞITIM Warner Bros. (Zincidi Film)

“Hititya”, zayıf senaryosuyla ne sahici bir masal evreni kurabiliyor ne de heyecan veriyor. 20 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

T

arihî gerçekleri anlatırken gerçeklik hissini yerle yeksan eden sinemamızdan nasıl bir FANTASTİK HİKAYE çıkacağını merak ediyorduk. İzleyince anladık ki “Hititya”nın senaryosu, kahramanları, şifreleri bir yerlerden çok tanıdık. Anneleri aniden ortadan kaybolan Alaz, Yaman ve Nehir adlı üç kardeş kendilerini Hititya adlı paralel bir evrende bulur; tıpkı “Narnia Günlükleri” (The Chronicles Of Narnia) gibi (“Narnia Günlükleri”nde dört kardeş var deyip hemen itiraz etmeyin, filmin bitmesini bekleyin). Hititya, kötüler kötüsü Zabab’ın hakimiyetindedir. Zabab’ın sesi Darth Vader’a benzer, görüntüsü ise Palpatine’e... Ayrıca Zabab, Mordor benzeri bir yerde yaşamaktadır. Medusa gibi bakışlarıyla insanları taşa dönüştüren Zabab, nedense dağın tepesinde değil, mağarada ikamet etmeyi tercih etmiştir. Üç kardeş, Hititya’da dedeleri ile tanışır. Dedeleri onları Çağrı’daki (The Message) Hz. Hamza misali cansiperane savunur. Bu arada kardeşlerden biri havaya, diğeri suya, üçüncüsü de ateşe hükmetmektedir.

Yani bu çocuklar “Son Hava Bükücü”nün (The Last Airbender) Türkiye sorumlusudur. Örnekleri uzatmak mümkün. Hiç mi yerellik yok, diye soranlara ise “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisi referans verilebilir. Zira film Emir Berke Zincidi, namı diğer 'Osman' için yapılmış adeta. Zincidi Ailesi’nin hayli para yatırdığı bu ‘kişisel’ projede Osman, tıpkı TV’deki Osman. Diğer oyuncular (dublaj yapılmış Alman aktör de var) yabancılaştırma efekti gibi... Filmin gerçek efektlerinin ise bir süredir izlediğimiz en düzgün çalışmalardan biri olduğunu belirtmek lazım. “Hititya”, zayıf senaryosuyla ne sahici bir masal evreni kurabiliyor ne de yüreklere heyecan pompalıyor ama bir şeyi iyi başarıyor: Dört elementten bahsederken, seyirciyi içinden muzipçe ‘tahta!’ diye bağırmaya teşvik ediyor.

Filmin efektleri, özellikle ‘su bükme’ sahnelerinde gayet başarılı. Serra Yılmaz’ın bu filme katkısını anlamlandırmak mümkün değil.


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

MUHTEŞEM YARATIKLAR

SEFİLLER BİLGEHAN ARAS

SUÇ ÇETESİ OKAN

ARPAÇ

tunca

aRslan

BURAK

GÖRAL

TIMOTHY GREEN'İN SIRADIŞI YAŞAMI MURAT ÖZER

ÖZYURT

OLKAN

BURÇİN S. YALÇIN

HİTİTYA: MADALYONUN SIRRI HOCA

HH

MUHTEŞEM YARATIKLAR SEFİLLER

HHH

HH

HHHH

HHH

HHHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HH

SUÇ ÇETESİ

HHH

HH

SEVİMLİ CANAVARLAR TIMOTHY GREEN'İN SIRADIŞI YAŞAMI

HH

HH

ACI

HHHH

HHH

HHH

HHH

AŞK SEANSLARI

HHH

HHH

HHH

HH

H

HH

HH

HH

H

HHH

HH

HH

HH

HH

H

HH

HH

HH

KELEBEĞİN RÜYASI

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

LINCOLN

HHHH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHH

H

H

HH

OYUNBOZAN RALPH

HHH

HHH

HH

PENGUEN KRAL

HH

HH

HH

ROMANTİK KOMEDİ 2: BEKARLIĞA VEDA

H

H

TAŞ MEKTEP

HH

HH

HH

TEPELERİN ARDINDA

HHHH

HHHH

ÇATLAK FİLM HANSEL VE GRETEL: CADI AVCILARI HÜKÜMET KADIN İNADINA FİLM ÇEKMEK

MUTLU AİLE DEFTERİ

ZERO DARK THIRTY

HHH HHHH

HH

HH

HH

HH

HHH

HH

HH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

ZOR ÖLÜM: ÖLMEK İÇİN GÜZEL BİR GÜN

H

HH

SIR

H

HH

HHH

ZİNCİRSİZ

HH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

21


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

OPERASYON: OSCAR... DAHA KÖTÜSÜ OLABİLİR MİYDİ?

22 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013


‘En iyi film’ Oscar’ının Beyaz Saray’dan canlı yayınla Michelle Obama tarafından açıklanması gibi büyük bir skandala imza atıldı ve Hollywood ile Beyaz Saray-CIA arasındaki ‘gizlilik perdesi’ tamamen kaldırılmış oldu.

S

ilah endüstrisinin ardından ABD’nin en önem verdiği ikinci sektör niteliğindeki Hollywood’un Beyaz Saray ve CIA’yla yakın ilişkileri hakkında bugüne dek onlarca kitap yazıldı , pek çok film çekildi. Merak edenler, örneğin Barry Levinson imzalı “Başkan’ın Adamları” (Wag The Dog, 1997) filmini tekrar seyredebilirler. Uzun uzun tekrarlamaya gerek yok, kısaca 1950’lerin anti-komünist McCarthy komisyonlarında zirveye çıkıp temizlenemez utanç sayfaları oluşturan bir ilişkidir bu. İlginç nokta, birinci ve ikinci Körfez Savaşı öncesinde Bush’ların bir grup yapımcıyı Beyaz Saray’da konuk edip ‘Amerikan çıkarları’ doğrultusunda çalışmalar yapmaları gerektiğini açık açık hatırlatmalarının haricinde, Ben Affleck’in son Oscar ödüllerinin galibi “Operasyon: Argo”su (Argo) dahil pek çok örnekte söz konusu ‘ikili ilişkiler’in gizlice, kapalı kapıların ardında yürütüldüğü anlatılır. Geçen pazar gecesi ise ‘en iyi film’ Oscar’ının Beyaz Saray’dan canlı yayınla Michelle Obama tarafından açıklanması gibi büyük bir skandala imza atıldı ve aradaki ‘gizlilik perdesi’ bence tamamen kaldırılmış oldu. Böylesi daha önce dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanmış mıdır bilmiyorum… Ama olsa olsa ‘Amerikan demokrasisi’nin aşağılayarak baktığı bazı ‘totaliter rejimler’de ya da Arap şeyhliklerinde falan yaşanmıştır diye düşünüyorum. Beyaz Saray’ın dahil olduğu ve Bayan Obama’nın başrolü üstlendiği “Operasyon: Oscar”dan CIA’nın falan da haberdar olmayacağı düşünülemeyeceğinden neticede bir sanatfilm ödülü olan Oscar’lar üzerindeki devlet-gizli servis gölgesi de bir daha yok edilemeyecek üzere belirginlik kazanmış oldu. Dahası da var… Örneğin Oscar’ı “Düşler

Diyarı” (Beasts Of The Southern Wild) kazanmış olsaydı, gene Bayan Obama’ya mı verdirirlerdi ödülü ya da o durumda Beyaz Saray böyle bir talep de bulunur muydu? Yani demek istediğim, ‘en iyi film’ Oscar’ının hangi filme gideceği en hafif ihtimalle 10-15 gün öncesinden, belki de ‘en başından’ beri belliydi ve biz sinema yazarları Oscar-Toto oynayaduralım ‘Amerikan çıkarları’ çoktan hükmünü vermişti. Ayrıntıları merak edenler Kerem Akça’nın haberturk.com’da 26 Şubat’ta yayımlanan “Oscar’a devlet eli mi değdi?” başlıklı çok çarpıcı yazısını okuyabilirler. Akça, ödül gecesi sürecinde etkili olan yapımcı Harvey Weinstein’a dikkat çekiyor, ki Oscar’ın karanlık tarihine bir ışık daha tutulmuş oluyor. Peki tüm bu olan bitenin ortasındaki film olan “Operasyon: Argo”ya gelirsek... Açıkçası bu filmi politik mesajının, İran’a karşı yumuşak bir saldırı tehdidi olmasının ötesinde de hiç beğenmedim, hiç önemsemedim ve tam anlamıyla Hollywood ile CIA’ya cila çekmesi nedeniyle Oscar öncesinden başlayarak çuvalla ödüle boğulmasına da hiç şaşırmadım. Sonu baştan belli bir öykü anlattığı için olsa gerek, ‘çalışmakta zorlanan otomobil’ ve ‘havalanında pasaport kontrolleri’ dışında doğru dürüst gerilim ögesi içermeyen, senaryosu dağınık ve en önemlisi ‘inandırıcı’ olamayan bir film “Operasyon: Argo”. ABD Büyükelçiliği aylardır işgal altındayken fantastik bir film çekmek bahanesiyle Tahran’a gelen CIA ajanının, Kanada elçiliğine sığınan altı diplomatın İran’dan kaçırılması için akıllara sığmayacak bir plan hazırlayıp uygulaması bana hâlâ inandırıcı gelmiyor. Enver Altaylı’nın kaleme aldığı, “Argo” olayının tam içinde yer alan Özbek asıllı Türk CIA ajanı Ruzi Nazar’ın anılarını

içeren “Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu” (Doğan Kitap, Şubat 2013) adlı kitabın ilgili sayfalarını okuduğumda da fazla bir şey değişmedi açık söylemem gerekirse. Belki de İranlıların bu kadar aptalca bir masalı kolayca yutacaklarına bir türlü inanmak istemememdendir, emin değilim. Son olarak, İran Kültür Bakanı Muhammed Hüseyni’nin “Operasyon: Argo” hakkında “Düşmanlarımızın daha iyisini yapmasını beklemiyorduk” demiş olduğunu da not düşeyim. Neresinden bakılırsa bakılsın bu yılın Oscar’larına epeyce ‘aptallık’ damga vurmuş oldu. Daha kötüsü olabilir miydi? Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

23


AşktaN da Üstün BURÇİN S. YALÇIN NotorIous (1946)

ŞANGHAYLI KADIN Orson Welles’in 1947’de çektiği ‘açıkhava kara filmi’ “Şanghaylı Kadın” (The Lady From Shanghai), atmosferi, kumpası, Rita Hayworth’ı ve ‘aynalı’ finaliyle üstadın gölgede kalmış başyapıtlarından, türün de benzersiz örneklerinden biridir. “Şanghaylı Kadın”, gündüzü gecesinden bol, aydınlık bir kara filmdir. Türün tüm gerekleri hikayesinde mevcuttur... En önemli numarası; filmin ışığı finale doğru kademe kademe kısılır.

O

rson Welles’in, film kahramanlarını sıklıkla ‘belanın içine çekilen’ tiplerden seçmesi, sonunda hepsini yalnızlıklarına hapsetmesi boşuna olmasa gerek. Welles’in ana kahramanları başlarının belaya gireceğini bile bile tutkularının peşinden koşan tiplerdir. Lezzetli bir ‘yem’in peşinden koşarken oltaya takılan balıklardan farkları yoktur. Welles kahramanı, tutkusuyla, kendi mahvına giden yolun taşlarını döşer. Tıpkı 1947’de çektiği “Şanghaylı Kadın”ın kendi bedeninden çıkan başkahramanı Michael O’Hara gibi... Michael O’Hara ve benzeri kahramanların Orson Welles’i temsil ettiğini görmek zor değil. Welles sinemaya bunca hakim, tutkuyla sarılan bir yönetmen olmasa, filmlerine müdahale edilmesine ses etmese, Hollywood’da çok büyük bir kariyer inşa edebilir, bugün sinema tarihçileri ‘gelmiş geçmiş en büyük film yönetmeni’ unvanını tartışmasız ona verirlerdi. Fakat o, tıpkı Michael gibi, hayatı boyunca elini yakacağını bile bile sobayı tutmaya cesaret etti, korkmadı; belki ayakta kaldı ama mutluluğu hiçbir zaman tam olamadı. Filmin açılışında Michael’ın iç sesi, yaşayacaklarını bize sezdirir: “Kendimi aptal durumuna düşürmeye bir başladım mı, beni kimseler durduramaz. Nerede biteceğini bir bilsem, hiç başlamayacağım. Aklım başımda bir olsa... Fakat onu ilk gördüğümde, aklım bir

24 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

süreliğine başımdan gitmişti.” O diye sözünü ettiği, tesadüfen tanıştığı Elsa’dır (Rita Hayworth). Zengin avukat Arthur Bannister (Everett Sloane), San Francisco’ya yatla çıkacakları yolculukta, yakıcı karısı Elsa’nın da ısrarıyla, deneyimli denizci Michael O’Hara’yı (Orson Welles) mürettebata ekler. Elsa ile Michael arasındaki cinsel çekim gözden kaçacak gibi değildir. Yolda Arthur’un ortağı George Grisby (Glenn Anders) de tekneye katılır. Yol boyunca karakterler nemli bir gerilim yaşarlar; havadaki hararet sık sık terli yüzlerinden okunur. Nihayet George, paraya ihtiyacı olan Michael’a bir teklifte bulunur: Michael 5000 dolar karşılığında George’u öldürmüş gibi yapacak, George da ortadan kaybolarak yeni bir hayata başlayacaktır. Fakat işler öyle ilerlemez. “Şanghaylı Kadın” aydınlık bir kara filmdir. Türün tüm gerekleri hikayesinde mevcuttur: Bol muammalı bir kumpas, bir cinayet, ele geçecek paralar, zekice kaleme alınmış diyaloglar ve en ateşlisinden bir femme fatale... Ve tabii sapına kadar nihilist bir atmosfer... Gelgelelim, sıradan bir kara film değildir bu. Kara film, gecesi gündüzünden bol bir janr ise, “Şanghaylı Kadın” gündüzü gecesinden bol bir kara filmdir. Welles’in en önemli numarası filmin ışığını finale doğru kademe kademe kısmasıdır.


Büyük usta, öteden beri pek hazzetmediğini birçok filminde belli ettiği burjuvaziye burada da öfkesini kusar. Arthur’un da, Elsa’nın da, hatta George’un da parayla kurdukları ilişkiyi yerden yere vurur. Karada konakladıkları bir gece Michael, Arthur ve George’a uzun bir peşrev çeker ve özetle “Hepiniz kendi kanını görünce zevkten kuduran köpekbalıklarısınız” der. Baş başa kaldıkları bir sırada Elsa’ya da “Bütün zengin kadınlar senin oynadığın bu oyunları oynarlar mı?” diye sorar. Ne var ki, kim ne derse desin, Elsa’ya âşıktır. Dönüp dolaşıp ‘paranın gözü kör olsun’ noktasına gelir. Belaya da zaten Elsa’nın gönlünü kazanacak para için bulaşır. Para, bu filmin sadece öyküsünde değil, çekimlerinde de anahtar sözcüktür. Orson Welles bu filmi güya başını dardan kurtarmak için çekmiştir. O sıralar “80 Günde Devr-i Alem”in pahalı bir sahne uyarlaması üzerinde çalışan Welles, şirketi Mercury Tiyatro’yu bataktan kurtarmak için Columbia Pictures’ın başındaki Harry Cohn’u bizzat aramış ve Sherwood King’in “If I Die Before I Wake” adlı romanının haklarını satın almasını istemişti. Haklar alınınca hesabına yatan 50.000 dolarla tiyatrosunu ipten kurtarmıştı. Tiyatrosunu kurtarır kurtarmasına ama “Şanghaylı Kadın”ı kurtaramaz. O dönem Welles’le evli olan Rita Hayworth’ın

Meksika’daki çekimlerde geçirdiği hastalık bir aya uzayınca bütçe şişmişti. Stüdyonun müdahalelerinin ardı arkası kesilmiyordu. Özellikle o sıralar Columbia’nın sözleşmeli oyuncusu olan Hayworth’ın bu filmdeki rolüyle imajının zedelenmesinden çok korkuluyordu. O meşhur kızıl saçlarının bu rol için kısaltılıp sarıya boyatılması büyük tepki almıştı. Güzel aktrisin kimi yakın plan yüz çekimleri veya teknede şarkı söylediği sahne de stüdyonun dayatmasıyla sonradan çekilmiş ve eklenmişti. Welles stüdyonun anlaştığı bestecinin müziklerinden de memnun değildi. En son filmin süresi de yarıya indirilince Welles filmden ismini çekti. 20 dakika olarak planladığı finaldeki lunapark sekansı tam manasıyla doğranmış, üç dakikaya indirilmişti. Velhasıl, pek çok Welles filmi gibi “Şanghaylı Kadın” da stüdyo tarafından adeta piç edilmişti ama bu haliyle bile ışıldayan bir Orson Welles başyapıtıydı. Film vizyona çıktıktan kısa süre sonra Welles ve Hayworth’ın evlilikleri bitti. Kapanışta büyük bir hayal kırıklığıyla lunaparktan çıkan Michael’ın iç sesi bu yüzden çok anlamlıdır: “Beladan uzak durmanın tek yolu olgunlaşmaktır. Galiba ben de buna çalışacağım. Belki onu unutacak kadar uzun yaşarım. Belki de unutmaya çalışırken ölür giderim.” 01 - 07 Mart 2013 / arka pencere

25


Esrar Perdesi UYGAR ŞİRİN Torn CurtaIn (1966) uygarsirin@yahoo.com

85. OSCAR ÖDÜLLERİ:

NE SALON BEYEFENDİSİ, NE HAŞARI VELET Yıllardır süren gelgitte bu yıl sıra gene bugünün popüler isimlerine ve mizahına çevrildi, son dönem Amerikan komedyenleri arasında öne çıkan Seth MacFarlane’de karar kılındı, fakat sonuç değişmedi. Son 4-5 yılda olduğu gibi, 90’ları ve 2000’lerin ilk dönemini mumla aradık.

(...)

henüz yas sürecinin ilk basamağı olan inkar aşamasındayız. Daha bunun öfkesi, pazarlığı, depresyonu ve kabullenmesi var. Ne zaman kabullenme aşamasına geliriz, o zaman gerçek anlamda yeni bir Oscar töreni seyredebiliriz.” Geçen yıl Arka Pencere için yazdığım Oscar yazısını böyle bitirmişim. Bizde fikri takip esas. Hastanın sağlığını izlemek de önemli. O yüzden, kaldığımız yerden devam edelim. 85. Oscar Ödülleri törenine “Yas sürecinin hangi aşamasına gelmişler?” sorusuyla bakarsak size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber: Öfke kısmını atlamışlar. Kötü haber: Pazarlığa takılmış durumdalar... Pazarlığın bir tarafında Oscar’ın geride kalan ve kaybedilen geçmişi, diğer tarafında henüz inşa edilemeyen bugünü var. Oscar’lar geleneksel olarak ‘görkem’ ve ‘gösteriş’ sözcükleriyle anılıyor. Kastedilense eski usul bir şatafat, starların ve Hollywood’un icraatlarının kutsandığı bir ayin. Oysa bu tavır günümüzün genç seyircisine, onların tercih ve alışkanlıklarına uygun değil. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi bu gerçeğin bal gibi farkında olsa da köklü bir değişiklik yapma konusunda heves göstermediğinden, önündeki ikilemi bir orta yol bularak çözme arayışına girdi. Aslında söz konusu pazarlığı son 4-5 yılın sunucu seçimlerinde görmek mümkün. Akademi, Oscar reytinglerinin 2000’lerin ortalarında hızla düştüğünü görünce tehlikeyi fark etti. Sunuculuk görevi 2009’da ilk kez komedyen olmayan birine, Hugh Jackman’a verildi ve Oscar tarihinin en düşük reytinglerinden biri geldi. O panikle 2010’da

26 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

sarkaç maziye doğru gitti ve iki garanti isim olarak görülen Alec Baldwin’le Steve Martin göreve çağrıldı. Kan kaybı giderilemedi. 2011’de saat yine ‘bugünü’ ve ‘gençliği’ gösteriyordu ancak bulunan çözümün adı James Franco ile Anne Hathaway olunca reytingler yine dibe vurdu. 2012’de çare bir kez daha geçmişte arandı ve son 20 yılın en iyi reytinglerinde imzası olan Billy Crystal göreve çağrıldı. Bu maceranın da sonu hüsrandı: Efsanevi sunucu geçmişteki performanslarını tekrar etti, tören kıyasıya eleştirilmekten kurtulamadı. Yıllardır süren gelgitte bu yıl sıra bir kez daha bugünün popüler isimlerine ve mizahına çevrildi, “Family Guy” ve “Ayı Teddy” (Ted) ile son dönem Amerikan komedyenleri arasında öne çıkan Seth MacFarlane’de karar kılındı, fakat sonuç değişmedi. Son 4-5 yılda olduğu gibi, 90’ları ve 2000’lerin ilk dönemini mumla aratan, silik ve donuk bir tören izledik. Kaptanlık görevi Amerika’nın ‘haşarı velet’lerinden MacFarlane’e verilmişti verilmesine, ancak kendisine ‘buranın Oscar olduğu’ hatırlatılmış ya da MacFarlane bir şekilde bu baskıyı üzerinde hissetmiş gibi görünüyordu. O kadar ki, törenin açılışında kendi imzasını taşıdığı belli olan bölümleri (örneğin, “Memelerinizi Gördük” şarkısı), onları bizzat kötüleyerek gerçekleştirebildi. Açılış konuşması sırasında tavanda beliren dev bir ekranda karşımıza çıkan Kaptan Kirk (William Shatner), gelecekten bugüne gelmiş, MacFarlane’e tören boyunca neler yapacağını ve bunların ertesi gün ne kadar ağır eleştiriler alacağını anlatıyordu. MacFarlane de bunun üzerine kendi ‘edepsiz’ esprilerinin arasına

klasik Amerikan şarkıları (“The Way You Look Tonight”, “High Hopes”) ve eski müzikalleri anımsatan dans bölümleri serpiştiriyordu. Sözünü ettiğim pazarlık ve gelgit kendini ancak bu kadar net gösterebilirdi doğrusu. Bir Seth MacFarlane esprisi, ardından hemen bir klasik Oscar bölümü. Bir haşarı velet, bir salon beyefendisi. Bir yeni, bir eski. Bu, Oscar’ın son dönemini etkileyen temel bir mesele. 85. Oscar Ödülleri töreninin kendine özgü ekstra bir sorunu daha vardı: Törenin yapımcıları Neil Meron ve Craig Zadan. Röportajlarda şakayla karışık söyledikleri gibi, Meron ve Zadan ikilisi Oscar töreninin yapımcılığını almak için yıllardır kulis yapıyor. Bu yıl mutlu sona ulaşan ikili ne yazık ki töreni tamamen kendi zevklerine göre ve daha kötüsü, kendi kariyerlerini ve birlikte çalıştıkları kişileri öne çıkarmak üzere şekillendirmiş. Törenin, ‘filmlerdeki müzik’in ve müzikal filmlerin yâd edildiği bir geceye dönüşmesi onların tercihi ve bu tercihin iki olumsuz sonucu oldu. Birincisi, sinemanın diğer unsurlarının gölgelenmesi. Müzik, örneğin görüntü yönetmenliği ya da kurgudan farklı olarak, bu kadar öne çıktığında geri kalan her şeyi arka plana itme ve Oscar’ı, Tony ya da Grammy törenine çevirme riskini beraberinde getiriyor (o törenler ‘kötü’ diye söylemiyorum bunu, Oscar’dan eğlenceli ve yaratıcı oldukları bile iddia edilebilir, aradaki farka işaret ediyorum). İkincisi, Meron ve Zadan’ın, yapımcılığını üstlendikleri “Chicago”ya törende özel bir bölüm açmaları. Evet, “Chicago”nun en iyi film dahil Oscar’ları var.


Esrar Perdesi Torn CurtaIn (1966)

"Uzay Yolu"ndan Kaptan Kirk (William Shatner), gelecekten canlı yayına bağlanarak törenin nasıl geçeceğini bildirdi.

"Pi'nin Yaşamı" dört Oscar alırken, "Düşler Diyarı" geceden eli boş ayrılan film oldu. Seth MacFarlane, gecenin sunucusuydu... En İyi Film ödülünü Beyaz Saray'dan Michelle Obama anons etti.

Hollywood’un tekrar müzikallere merak sarmasında büyük payı da var. Fakat bunların hiçbiri, Oscar töreninde “Chicago”nun bu kadar ‘süre almasını’ izah edemez. Bunun tek izahı film ve törenin yapımcılarının aynı olmasıdır, söylenebilecek tek şey ise “İnsan biraz utanır”. Hepsi bir yana, müziğe methiyeler düzülecek bir gecede, orkestrayı başka bir binaya koyup miksaj ve senkron sorunlarına yol açmak da ayrı bir başarı. Gecenin ödüllerine baktığımızda, ertesi gün atılan ‘Sürpriz yok’ başlıklarının haklı olduğunu söyleyebiliriz (gerçi Oscar’da sürpriz olmamasının haber değeri de yok.) Törenin sonunda “Operasyon: Argo” (Argo) 3 (film, uyarlama senaryo, kurgu), “Pi’nin Yaşamı” (Life Of Pi) 4 (yönetmen, görüntü yönetimi, müzik, görsel efekt), “Lincoln” 2 (erkek oyuncu, yapım tasarımı), “Sefiller” (Les Misérables) 3 (yardımcı kadın oyuncu, makyaj ve saç, ses miksajı), “Zincirsiz” (Django Unchained) 2 (senaryo, yardımcı erkek oyuncu), “Umut Işığım” (Silver Linings Playbook) 1 (kadın oyuncu) ve “Zero Dark Thirty” 1 (ses kurgusu) ödül aldı. En iyi film dahil 4 dalda aday gösterilen “Düşler Diyarı” (Beasts Of The Southern Wild) ise ödül kazanamadı. Gecenin ‘büyük’ sürprizinin, yapım tasarımı Oscar’ının “Lincoln”e gitmesi olduğunu belirtmek de konu hakkında bir fikir verebilir. En iyi yönetmen Oscar’ını Ang Lee’nin, en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını Christoph Waltz’un alması büyük sürpriz sayılmasa da, her iki isim de Oscar tahminlerinin çoğunda ilk sırada değildi. Sonuçta, etrafı bir grup askerle çevrili Michelle Obama’nın en iyi film Oscar’ını açıklayışını gecenin ‘zirvesi’ olarak sunmasıyla ve konuşma sürelerini aşan ödül sahiplerini “Jaws”un müziğini çalarak uyarmasıyla hatırlanacak bir tören izledik. Ama herkes hak ettiği töreni seyrediyor galiba. Altın Küre üç yıl üst üste Ricky Gervais’in sunuculuğunda star kültürünü yerden yere vururken, Tony ödüllerinin açılışını Neil Patrick Harris “Broadway Artık Sadece Gay’ler İçin Değil” diye bir şarkıyla yaparken, Oscar törenine katılan seyirciler sıradan bir Chris Brown-Rihanna esprisine bile “Ooooo!” nidalarıyla tepki gösterdiler. Neden mi? Çünkü Oscar’ın farklı bir, nasıl derler, ‘ışığı’ var. Gelgelelim, Oscar cephesinde işlerin rayına girmesi için o ışıktan vazgeçilmesi gerekiyor. Zor olan da bu.


GİZLİ AJAN ERMAN ATA UNCU SECRET AGENT (1936) ermanata64@gmail.com

SEVGİSİZLER “Sevgisizler” (The Loveless) özel bir film, Kathryn Bigelow filmografisinde gizli bir cevher. 1960 başlarının atmosferi, Amerikan popüler kültür tarihiyle bağlantılar düşünüldüğünde senaristi Monty Montgomery için de özel bir nitelik söz konusu.

K

athryn BIgelow’un erkek dünyasına ilgisinin can sıkıcı boyutlara gelmediği bir dönem de vardı. “Ölümcül Tuzak”la (The Hurt Locker) gayet haksız bir savaşı, söz konusu dünyanın dinamiklerine fon yaptığı ya da “Zero Dark ThIrty”de Usame Bin Ladin’in peşindeki şahinlerin sözcülüğünü üstlendiği bugünlerden bakınca çok da inanılır gibi gelmiyor insana. Ama yönetmen, yıllar sonra “Ölümcül Tuzak”la tekrar ‘sahalara döndüğünde’ vuku bulan heyecanın büyük bir kısmını da bu geçmiş kredilerine borçlu. Bir taraftan en has aksiyon sahneleri kotardığı, diğer taraftan da hikayelerini anlattığı erkek kahramanların saplantılarını klinik bir bakışla delik deşik edebildiği filmografisinden uzaklaştıkça uzaklaşıyor Bigelow. Sektörün kadınlardan beklentilerini altüst ederek yoluna devam eden biri olmak yerine ‘“Ölümcül Tuzak”ın yönetmeni’ unvanına daha da sarılıyor. Doğrudur, “Ölümcül Tuzak” ve “Zero Dark Thirty”de de işlerini saplantıya dönüştürmüş erkekler ya da erkekleşmiş kadınlar söz konusu. “Tuhaf Günler”in (Strange Days), “Kırılma Noktası”nın (Point Break), “K-19: Tehlikeli Saatler”in (K-19: The Widowmaker) yönetmeni için pek de beklenmedik bir son. Özellikle yönetmenlik kariyerinin ilk eseri “Sevgisizler” (The Loveless) düşünülünce Bigelow’un kat ettiği bu mesafe insanı daha da düşündürüyor. “Sevgisizler”in şiirsel uzun planlarını, olan bitene mesafeyle yaklaşmamızı sağlayan hınzır bir üslupta kotarılmış soundtrack’ini alın, “Ölümcül Tuzak”ın, memleketlerinde anlaşılamayan asker karakterleriyle, onların, en standardından hezeyanlarıyla karşılaştırın, bu mesafe daha da anlaşılır. Sadece işi Oscar töreninde sahneye çıktığında ABD askerlerine teşekkür etmeye vardıracak bir şahin bakışı değil üzücü olan. Bigelow’un ilginç karakterler yaratma, atmosfer yaratma becerilerinde de bir eksilme var sanki. “Sevgisizler”in ketum ve bilinçlice karton karakterlerinin benzerlerine yeni Bigelow sinemasında rastlamak muhtemelen artık pek mümkün değil. Bunca tantana sonrası yönetmenden 1960’ların motosiklet çetelerine böyle şairane bir bakış atmayı tekrarlamasını, postmodern selamlarına zemin sağlayacak mütevazı bir duruşu da bekleyecek değiliz. Ama keşke işler farklı gelişseydi. TRT 3’ün halen sinema kanalı olduğu o güzel yıllarda Türkiyeli izleyiciye sunulan “Sevgisizler” birçok açıdan özel bir film, hatta Bigelow filmografisinde gizli bir cevher. Sadece Bigelow’un değil, başrolündeki Willem Dafoe’nun da ilk filmi. Dahası filmdeki 1960 başlarının atmosferi, Amerikan popüler kültür tarihiyle bağlantılar

30 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

düşünüldüğünde senaristi Monty Montgomery için de özel bir nitelik söz konusu. Daha sonra “Vahşi Duygular”ın (Wild At Heart) senaryosuna imza atacak Montgomery, “Sevgisizler”de ülkesinin popüler kültür tarihine David Lynch’le işbirliğinde olduğu kadar coşkun bir bakış atmıyor olabilir. Ama ABD popüler kültür tarihi deyince ilk akla gelen unsurlarından motosiklet çetelerini yine hayali, neredeyse gerçeküstücü bir düzleme çekiyor. Deri pantolonlarını üzerlerinden hiç çıkarmayan motosikletliler, filmlerde seyrede seyrede kafamıza kazınan tipik ‘diner’ çalışanı genç kadınlar, birer karakter değil de, sanki Edward Hopper resimlerinin mekanda erimiş figürlerine dönüşüyor. Bigelow’un dingin yönetimi de bu tavra eldiven gibi uyacak bir nitelikte, karakterler, otoyollarda, diner’larda, ABD’nin en ilham veren özelliğini, coğrafyasının uçsuz bucaksızlığını yansıtan planlarda resmediliyor. Dahası Bigelow’un oyuncuları yönetimi de hikayedeki saklı enerjiyi, soğuk mizahi tavrı açığa çıkartıyor. Willem Dafoe’nun sert, ketum motosikletli kovboyu ete kemiğe büründürme tarzından, sonrasında nasıl bir oyuncu olacağının sinyallerini kestirmek de gayet mümkün. ‘Büyük oynamadan’ izleyiciye seyrettiği karakterden zevk alma fırsatları sunan, onlara alan bırakan, insanın üstüne üstüne gitmeyen bir tarz bu. Bigelow’un sonraki filmlerinden “K-19: Tehlikeli Saatler”e keselim. Yönetmen, ABD’nin nükleer bomba saldırısı tehdidi altındaki bir Sovyet denizaltısına çevirir kamerasını. Rus karakterleri odağına alan bir Hollywood aksiyonu çekme çıkıntılığının altında Bigelow’un küçük bir örneklemini çıkardığı erkek dünyasının dinamiklerini anlamaktan başka bir isteği olmaması yatar. Tabii ki kahramanlık da, vatanseverlik de girer işin içine. Ama Bigelow’un eyleme odaklılığında bunlar sadece küçük birer duraktan, karakterlerin geçirdiği aşamalardan ibarettir. Onu aksiyon/gerilim sinemasında özel kılan da bu yönüdür. Belki bir erkek yönetmenin yakalayamayacağı ayrıntıları yakalayabilmesi, didik didik ettiği bu dünyanın hamasetine kapılmamasıdır. “Sevgisizler”de de motosikletin mekaniği girdisi çıktısının döküldüğü tamirat sahneleriyle, Willem Dafoe’nun motosiklet tutkusu arasında kurulan bağ da bu klinik bakışa bir örnektir. Bu bakış dolayısıyla filmin karakterleriyle seyirci arasında mizahi bir mesafe kurmak da mümkün olur, bu mesafeye rağmen o dünyanın içine de girebilir. Son iki Bigelow filminden de görüleceği üzere odağın şahin bakışa kayması ise bu mesafenin bile affettiremeyeceği sonuçlar doğurur.


AİLE OYUNU BURAK GÖRAL FamIly Plot (1976)

SIR HHH ORİJİNAL ADI The Tall Man YÖNETMEN Pascal Laugier OYUNCULAR Jessica Biel, Jodelle Ferland, Stephen McHattie, William B. Davis, Samantha Ferris YAPIM/SÜRE 2012 ABD – Kanada – Fransa, 106 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Kanal D Home Video

“Sır” iyi bir yapım olmakla sıradan bir korku-gerilim olma sınırında dolaşıp duruyor... 32 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

İ

şkence Odası” (Martyrs) ADLI sıra dışı filmiyle adını bir kenara not aldığımız, ‘yeni Fransız “kanlı” korku sineması’nın dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Pascal Laugier’in Hollywood destekli filmi “Sır”, çok sağlam başlıyor hikayesine... İşsizlikten ve aylaklıktan geçilmeyen eski madenci bir Amerikan kasabasında kaybolan çocukların sayısı giderek artmakta... Kasabalılar bunların sorumlusu olarak “The Tall Man” adlı gizemli bir adamın varlığına inanmaya başlarlar. Genç yaşta dul kalmış hemşire Julia’nın küçük oğlu David’i de o gece yine uzun boylu, karanlık biri kaçırır ama Julia onun peşini bırakmaz... Julia'nın inatçı takibi onu başka bir 'anne'ye ulaştıracaktır... ‘Çocukları kaçıran bu gizemli kişi kimdir?’ ‘Çocukların akıbeti ne olmaktadır?’ ‘Julia’nın bu konuyla ilgili taşıdığı büyük sır aslında nedir?’ gibi soruların yanıtlarını bir süre saklamayı başaran, başarabildiği yere kadar da yetkin bir sinemayla tansiyonu yüksek tutan yönetmen/senarist Laugier bu sefer şiddet ve kanlı sahnelere olan yatkınlığını dizginleyip, daha çok duygusal ve psikolojik gerilime sırtını yaslamış. İlk yarısında koruduğu yüksek

oktanlı gerilim ve şüphe duygusu yerini bir süre sonra daha basit bir çözüme bırakıyor. Bu çözüm ise korku sinemasına çok iyi uyumlanan bir hikaye çözümü değil açıkçası. Çünkü hikayenin ve filmin temel meselesi daha önce pek çok film ve eserde de konu edilmiş, çocuklarla ve onların gelecekleriyle ilgili en eski paradokslardan biri... Daha çok dramatik bir hikayeye yakışan bu “şaşırtmaca” filmin ilk yarısıyla bir kan uyuşmazlığı yaratıyor. Nitekim aynı meseleyi ele alan çok iyi çekilmiş dramatik filmler izledik biz daha önce... (Filmin finalini açık etme kaygısıyla bu filmlerin isimlerini vermeyelim şimdi...) Kendi neslinin güzelliğiyle ünlenmiş aktrislerinden Jessica Biel’in en ufak bir şekilde güzelliğini kullanmadığı, hatta sönük sayılabilecek bir kadını oynadığı filmdeki performansı ortalamanın üstünde...

David’in kaçırıldığı evde başlayıp otoyolda son bulan takip sahnesinde Jessica Biel’e ekstra bir alkış... Laugier, keşke daha heyecanlı bir final yapsaydı filmine...


GENÇ VE MASUM SERDAR KÖKÇEOĞLU YOUNG AND INNOCENT (1937) kokceoglu@gmail.com

KAĞIT ADAM

Oscar gecesi 'En İyi Kısa Metraj Animasyon' ödülünün sahibi olan ve sinemalarda “Oyunbozan Ralph”tan (Wreck-It Ralph) önce gösterilen “Kağıt Adam” naif bir iş. Distopik bir şirkette çalışan genç adam yolda görüp beğendiği kadının dikkatini kağıt uçaklarla çekmeye çalışıyor. ORİJİNAL ADI Paperman YÖNETMEN John Kahrs YAPIM 2012 ABD SÜRE 7 dk.

34 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

C

IA’in İran operasyonlarını kutsayan “Operasyon: Argo” (Argo) 'En İyi Film' ödülünü Bayan Obama’nın elinden alınca Oscar heykelciğinin ideolojisi haklı olarak tartışma konusu oldu. Şüphesiz altın sarısı Oscar heykelciği elden ele geçtiği ilk günden beri gayet politikti ama bu sene ABD politikalarıyla kurduğu işbirliğini resmen bir gösteriye dönüştürdü. Obama yönetimi dış politikaları için aldığı tepkilere karşı Oscar’ın küresel cazibesinden faydalanırken ABD politikalarını kahramanlaştırarak temize çeken filmlere de teşekkür sunmuş oldu. Oscar gecesi 'En İyi Kısa Metraj Animasyon' ödülünün sahibi olan ve sinemalarda “Oyunbozan Ralph”tan (Wreck-It Ralph) önce gösterilen “Kağıt Adam” naif bir iş. Distopik bir şirkette çalışan genç adam yolda görüp beğendiği kadının dikkatini çekmeye çalışırken uçak haline getirdiği kağıtlardan yardım alıyor ve fantastik bir şekilde kadına ulaşmayı

başarıyor. Anime etkisindeki Disney yapımlarının naif bir örneği ve doğrusu bu jenerik haliyle bir açılış filmi olarak seçilmesi çok doğal. “Kağıt Adam”ın tek başarısı bazıları daha iyi olan rakiplerini elemesi değil; filmin muzip yapımcısı ödülün gazıyla kağıttan bir uçağı salona doğru fırlatınca güvenlik tarafından salondan dışarı çıkarılmış ve beş dakika sonra yerine dönmüş. Haber doğruysa, Oscar güvenliğinin uçağını başkasının hava sahasına sokan yapımcıyı salondan uzaklaştırarak cezalandırması çok manidar. Bu olayda ceza da uçak gibi sembolik ama bazı ilişkiler gayet açık. Bu seneki Oscar töreni sinema endüstrisi-güncel politika işbirliğini sergilemesi açısından son yılların en tartışmalı gösterisi kabul edilebilir. Oscar’ın geçmiş yıllardan bir farkı yok aslında, sadece dünyanın gidişatı ortak bir ‘gösteriyi’ zorunlu kılıyor. Bakalım bunun gelecek yapımlar üzerindeki etkisi nasıl olacak.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

1 - Biraz da Fransızlar tartışsın!

Steven Spielberg’ün Cannes Film Festivali’nde jüri başkanı olarak görev yapacak olması elbette şaşkınlık yarattı. Bu şaşkınlık hali, Hülya Avşar’dan jüri başkanı olur mu tartışmalarını hatırlatmadı değil! Eee, Türk basını bu konuyu çok tartışmıştı, biraz da Fransız basını uğraşsın. Ki gelen haberlere bakılırsa tartışma başlamış!

2 - Vedat Türkali’nin sinema yazıları

Bir süredir www.bize-gore.com sitesinde Vedat Türkali’nin yazıları yayımlanıyor. Yazılarda özellikle sinema üzerine önemli anekdotlar var. Edebiyatımızın ve sol siyasi hareketin çınarı Türkali’nin sinemamıza katkıları malum. Ama bu yazılarda Yeşilçam’a dair çok önemli bilgiler var. Kaçırmayın derim... 36 arka pencere / 01 - 07 Mart 2013

3 - Ankara’nın tuhaf tutumu

Ankara Film Festivali, sinema yazarlarına karşı bir mesafe koymayı tercih ediyor anlaşılan. Bunun somut göstergesi, bu yıl SİYAD jürisi uygulamasına son verilmesi ve diğer jürilerde de hiçbir SİYAD üyesinin olmaması… Bunun nedenini merak etmemek elde değil? Ama bir hatırlatma, festivalin kurucularından Aziz Nesin de bir zamanlar sinema yazardı.

4 - İsabetli bir karar

11. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin bu yılki onur konuklarının, Yeşim Ustaoğlu ve Doris Dörrie olduğu açıklandı. 15 Mart’ta başlayacak festivalin tercihlerinin son derece isabetli olduğunu söylemek gerek.

5 - Cem Yılmaz Şırnak’ta

Hâlâ Türkiye’de sinemasız şehirler var dersek şaşırmayın! Şırnak da bu şehirlerden biriydi. Geçen hafta İl Kültür Müdürlüğü’ne bağlı kültür merkezinde bir sinema salonu açıldı. İlk olarak da Cem Yılmaz’ın “CM101MMXI: Fundamentals” adlı ‘gösteri film’i gösterildi.


ROCK FM 94.5 SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

7. CADDE BİLGEHAN ARAS'LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 00.00 / 02.00 ARASI 94.5 ROCK FM'DE


O dönemde sinema endüstrisi kriz içindeydi. Benim de Warner Brothers için birkaç film yapmam gerektiğinden, “Lekeli Adam”ı (The Wrong Man) çalışmam karşılığında ücret almadan yaptım. Bu film onların malıydı.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 175  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you