Page 1

HAFTALIK FİLM KÜLTÜRÜ DERGİSİ

VE ROGER VADIM KADINI YARATTI...

BRIGITTE BARDOT BİTİK ŞEHİR CELAL İLE CEREN NAGISA ÔSHIMA ELEŞTİRİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ KIZ KARDEŞLER

18 - 24 OCAK 2013 / SAYI: 169


CELSE AÇILIYOR The ParadIne Case (1947)

MEHMET ALİ BİRAND VE NAGISA ÔSHIMA...

A

rka Pencere’yi açarken kaç kez ölümlerden bahsettik kim bilir! Türkiye’den ve dünyadan kaybettiğimiz onca değere saygılarımızı sunmak için kullandık bu sayfayı. Hep zorlandık bu yazıları kaleme alırken, hep tıkandık, hep boğulduk... İşte

gene öyle bir açılış yapmak zorunda kaldık bu hafta da, istemeye istemeye. Türkiye’deki gazeteciliğin evrensel boyutlara tırmanmasında büyük pay sahibi olan Mehmet Ali Birand ile dünya sinemasının ‘cesur’ yaratıcılarından Nagisa Ôshima’yı da sonsuzluğa uğurladık. Lafı fazla uzatmayacağız... Cümleleri bir çırpıda sıralayacak gücümüz yok zira... Mehmet Ali Birand’ı anlatmaya çalışmanın anlamı da yok bir yandan. Türkiye sınırları içinde ikamet eden herkesin neredeyse her adımını ezbere bildiği bu ‘ebedi muhabir’, gazeteciliğe ve televizyonculuğa kattığı dinamizm gibi, tam da aynı şekilde, ‘eveleyip gevelemeden’ terk etti bu dünyayı. Seveni olduğu kadar

sevmeyeni de çoktu Birand’ın, ama giderken sevgi/nefret söylemleri anlamını yitirdi, buluştu kitleler ortak bir paydada: Gözyaşı... Dediğimiz gibi, lafı uzatacak gücümüz yok; “32. Gün”le büyüyüp semirmiş bir kuşağın çocukları olarak, Birand’ın huzur içinde yatmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden... Nagisa Ôshima ise, sinemanın anlatmayı pek denemediği ‘yasak’ alanlara girip, oradan yedinci sanat başyapıtları çıkarmayı başarmış bir ustaydı. ‘Mayınlı bölge’de dolaşmaktan hiç vazgeçmeyen senaristyönetmen, 1950’lerden 1999’daki son filmi “Tabu”ya (Gohatto) kadar bu ısrarını sürdürdü. “Tutku İmparatorluğu” (Ai No Korîda), “Duygu İmparatorluğu” (Ai No Borei) ve “Furyo”yla (Merry Christmas Mr. Lawrence) algının kapılarını ardına kadar açan üstat, ‘sinemayı sanat yapanlar’ın başında geliyordu kuşkusuz. Onu da saygıyla anıyor ve toprağının bol olmasını diliyoruz... * Nagisa Ôshima hakkında daha kapsamlı bir yazıyı, Tunca Arslan’ın “Trendeki Yabancı” köşesinde okuyabilirsiniz.

Gizli Teşkilat

(North By Northwest, 1959)

YAYIN KURULU Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, MÜJDE IŞIL, KAAN KARSAN, İLHAN YURTSEVER, ŞENAY AYDEMİR, JANET BARIŞ, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com

18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

03


KUŞLAR

THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Bitik Şehir (Broken City); Celal İle Ceren; Mama.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

16 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, Nagisa Ôshima’nın ölümünün ardından ‘cesur’ üstada dair düşüncelerini paylaşıyor...

18 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Brigitte Bardot güzellemesi: “Ve Allah Kadını Yarattı” (Et Dieu... Créa La Femme)... Burçin S. Yalçın imzasıyla.

20 ESRAR PERDESİ

Sanat eleştirisinin özgürlüğü nerede başlayıp nerede bitiyor? Olkan Özyurt imzasıyla.

24 LEKELİ ADAM

Brian De Palma’dan gölgede kalmış bir gerilim filmi: “Kız Kardeşler” (Sisters)... Kaan Karsan imzasıyla.

26 GİZLİ AJAN

Alan Clarke, ‘İngiliz işi’ bir gencin izini sürüyor: “Made In Britain”... İlhan Yurtsever imzasıyla.

28 AİLE OYUNU

Eva; Ölüm Geçirmez (Death Proof); Bir Gün (One Day).

34 GENÇ VE MASUM

Haftanın ikinci Alan Clarke filmi, bu sefer kısa: “Elephant”... Serdar Kökçeoğlu imzasıyla.

36 SAPIK

Gündemden yansıyanlar... Olkan Özyurt imzasıyla.

04 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013


05 - 11 Ekim 2012 / arkapencere

05


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

BİTİK ŞEHİR Ö HHH

ORİJİNAL ADI Broken City YÖNETMEN Allen Hughes OYUNCULAR Mark Wahlberg, Russell Crowe, Catherine Zeta-Jones, Jeffrey Wright, Barry Pepper, Alona Tal, Natalie Martinez, Michael Beach, Kyle Chandler, James Ransone, Griffin Dunne YAPIM 2013 ABD SÜRE 109 dk. DAĞITIM Chantier Films

‘kentsel dönüşüm’ yalanının New York ayağını önümüze getirerek ‘toplumsal gerçekçi’ tonlar yakalayan, bir yandan ‘kara film’ kurallarını işleten, ilgiye değer bir çaba. 6 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

zellikle, Türkiye sinemalarına da uğrayan “Cehennemden Gelen” (From Hell) ve “Tanrının Kitabı” (The Book Of ElI) filmleriyle Hughes ikizleri olarak benimsediğimiz Albert ve Allen Hughes’un (Allen’dan 9 dakika büyükmüş Albert) bundan böyle birbirlerinden bağımsız biçimde uçacaklarını gösteren filmlerin ilki “Bitik Şehir”. Allen Hughes’un yönetmen koltuğuna tek başına oturduğu yapım, önceki filmlerde işin ‘teknik ışıltı’ tarafını Albert’ın üstlendiğini belgeleyen bir atmosfere sahip. Allen, “Bitik Şehir”le ayaklarını olabildiğince yere basarak sergiliyor yönetmenlik maharetlerini, ki ortak çalışmalarda bu böyle değildi (ilk filmlerini bir kenara koyarsak). “Bitik Şehir”, ‘kentsel dönüşüm’ yalanının New York ayağını önümüze getirerek ‘toplumsal gerçekçi’ tonlar yakalayan, bir yandan da ‘kara film’ kurallarını işleterek ‘suç’ kavramının göreceliliği üzerine birkaç kelam eden ilgiye değer bir çaba. Tıpkı “Çin Mahallesi”nin (Chinatown) Jake Gittes’i gibi polislikten ayrıldıktan (atıldıktan) sonra özel dedektiflik yapan başkahramanının, New York Belediye Başkanı'yla yaşadığı gelgitli ‘anlaşma’nın arka planını gösteriyor bizlere bu film. Yoksul bir bölgenin ‘kentsel dönüşüm’ kamuflajıyla ele geçirilip ‘yukarıdakiler’e peşkeş çekilmesi temelli bir entrikanın ipuçlarını takip ediyoruz hikaye boyunca. Bu hikayenin ana karakterleri olan özel dedektif, belediye başkanı, başkanın karısı, emniyet müdürü ve başkanın yaklaşan seçimdeki rakibi arasındaki ilişkiler zincirisiyse filmin gerilimli atmosferini ayakta tutuyor. Bu arada, başkahraman için Jake Gittes benzetmesini boşuna yapmadık tabii; filmin olay örgüsü de “Çin Mahallesi”yle benzerlikler taşıyor. Oradaki ‘kirli ilişkiler’in ortasında kalan Gittes’in yerini burada Mark Wahlberg’ün canlandırdığı özel dedektif Billy Taggart alırken, John Huston ve Faye Dunaway’in “Çin Mahallesi”ndeki karakterleri de bir şekilde karşılıklarını buluyorlar. Entrika derinliği, ‘karanlık’ atmosferi, sürekli tırmanan gerilimi ve


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Allen Hughes, tek başına daha özgür hamlelere girişebileceğini hissettiriyor. Örnek aldığı ‘kuşak’ın dünyasına hakim olduğunu da gösteriyor. 8 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

işitmek mümkün oluyor. Tabii ki bu bir belgesel değil ve yarattığı kurmaca hikaye içinde kimi ekstra dokunuşlar da mevcut. Özellikle 1970’ler ve 1980’lerin ilk yarısında zirvesini yaşayan bir geleneğin yeniden canlanışından nemalanıyor “Bitik Şehir” de. ‘Amerikan rüyası’nın gösterilmek istenmeyen yüzünü farklı hikaye kurguları içine yerleştiren ve arka plandakini derinden hissettirerek görünür kılan bir yaklaşımın bugünkü uzantılarından birine dönüşüyor film. Zamanında Sidney Lumet, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, John Schlesinger, William Friedkin gibi yönetmenlerin ortaya koyduklarını bugünden okumaya çalışan yeni isimler, Amerikan toplumunun ‘çöküş’ emarelerini kendi hikayeleri içinde vermeyi başarıyorlar. Gene bu sezonun filmlerinden, Andrew Dominik imzalı “Kibarca Öldürmek”in (Killing Them Softly) farklı bir stille dillendirdiğini başka bir açıdan bakarak söylüyor “Bitik Şehir”. Bu damarın yakın zamanda ele avuca gelir bir toplama ulaşacağı iddia edilebilir rahatlıkla. ‘Politik film’ yapmanın belli kalıplara hapsedilemeyeceğini de işaret ediyor bu filmler, ki yüzeyi kazıma isteğini de tetikliyor bu durum. Allen Hughes, tek başına daha özgür hamlelere girişebileceğini de hissettiriyor “Bitik Şehir”le. Örnek aldığı ‘kuşak’ın dünyasına fazlasıyla hakim olduğunu gösteriyor bizlere. ‘suçun belirsizliği’ unsuruyla da Roman Polanski’nin başyapıtını hatırlatan “Bitik Şehir”, “Çin Mahallesi” merkezde olmasına karşın, Coppola’nın “Konuşma”sına (The Conversation) sırf bu yüzden bile izlenmeyi hak ediyor. Bu da göz kırpıyor, Antonioni’nin “Cinayeti hatırlatmayı ‘aşırma’ modeli olarak Gördüm”üne (Blowup) de. Kayıtlarda başka değerlendirmediğimizi de belirtelim. Öte yandan, bu filmin hakkını sadece böylesi senaryosuna rastlamadığımız senarist Brian Tucker’ın aldığı referansları iyi toparlıyor, bir ‘özellik’ üzerinden vermek de olmaz. Başka hikayesinin ‘görünmeyen’ kısmına malzeme artıları da var kuşkusuz. En başta da, kendi yapmayı başarıyor. Meselesini ortaya koyarken çevremizde (kentimizde) de filmdekine benzer farklı enstrümanlara tutunabiliyor, anlatısını bir uygulamanın olduğu gerçeğini yüzümüze çeşitlendirebiliyor. Böylesi bir seçimse, onu çarparak yüceliyor “Bitik Şehir”. İmre Azem’in standart bir çizgide yolculuğunu sürdüren bir “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” adlı enfes yönetmenden ziyade, kazıdıkça zenginleşen belgeselinde açık seçik önümüze konulan ‘ayak hikayeler ortaya koyan sağlam bir anlatıcıya oyunları’nın, başka bir ülke ve başka bir kent üzerinden okunduğunda neye benzeyebileceğini dönüştürüyor. Hakkında kurduğumuz övgü cümleleri, “Bitik görüyoruz burada. ‘Metropol’ olmanın Şehir”in mükemmel bir film olduğu izlenimi kaçınılmaz biçimde getirdiği ‘rant savaşları’nın acımasızlığının yarattığı deformasyon netleşiyor verebilir. Tam da öyle değil aslında, var kimi kusurları ama sinemayla kurduğumuz ilişkiye hem gözümüzde. Evlerinden edilen ‘sessiz çoğunluk’un ezilmesine geniş bir alan ayırmıyor entrikasıyla hem de anlatımıyla uyduğu, yakın durduğu tartışılmaz. gibi görünse de, Allen Hughes’un filminin nüvesine sızmış durumda bu çarpıklık. Ön Catherine Zeta-Jones, belediye başkanının karısında iyi planda kadraja giren herkesin ve her şeyin oyunculuktan enfes pasajlar sergiliyor filmde. arkasında bu ezilmişliğin kokusunu alabiliyoruz. Heyecanlı, gerilimli bir entrikanın izlerini Jeffrey Wright, kilit karakterlerden birini canlandırırken, filmin gerçekçi tonunu tutturamıyor. sürerken, bir yandan da ‘dokunulanlar’ın ahını


Baslat

Ekstralar

Sahne Seçenekleri

 sinema derginiz her ay bayilerde


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

H YÖNETMEN Togan Gökbakar OYUNCULAR Şahan Gökbakar, Ezgi Mola, Gökcen Göçebağ, Dilşah Demir YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 114 dk. DAĞITIM Tiglon (Çamaşırhane)

Türk sinemasının romantik komedi denemelerine bir yenisi de şahan gökbakar'dan geldi. “Recep İvedik" bir rom-kom olsa nasıl olurdu, İŞTE bunun yanıtı. 10 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

CELAL İLE CEREN R

omantik komediler yazılması en kolay senaryolara sahiptirler. Özellikle de ilişkiler konusunda bizdeki gibi biraz tutucu olan ülkelerde etrafta olan bitenin biraz ‘farkında’ olup eli kalem tutan herkes rahatlıkla yazabilir. Ama bizde yıllardır doğru yapılmış bir tane çıkmıyor, çıkamıyor. Denemeler gişelerde çalışıyor belki ama bu doğru yapıldıkları anlamına gelmiyor. Nitekim yapanların en büyük yanılgısı da bu oluyor... Kitleler her zaman ‘kalite’ye rağbet etmezler. Popülerliğin kaliteyle ters bir orantısı vardır bazı durumlarda. Şahan Gökbakar, bir röportajında (beyazperde.com) ‘sineması’nı şöyle özetlemiş: “Ben komedi filmi yapıyorum, adı üstünde, insanlar gitsin para versinler onun karşılığında da gülmeyi beklesinler, ben de onları güldüreyim, çıktıklarında da ‘Abi çok güldük’ desinler.” Bundan anlaşılıyor ki, Gökbakar, komedi anlayışındaki ‘terslik’in ne olduğunu anlamamakta direniyor. (Parasını veren) Seyircinin istediğini (‘abi çok güldük’) vermek gibi ‘çok masum’ (!) görünen amacın arkasına sığınıyor sürekli. Aziz Nesin’in, Sadık Şendil’in, Ertem Eğilmez’in, Şener Şen, Kemal Sunal, Sadri Alışık’ların yetiştiği bu topraklarda, onların filmleriyle beslendiğini söyleyen bir mizahçının dört filmdir komedi yapacağım diye önüne geleni kırıp dökmesini, bir de sinema tarihi kadar eski olan ‘komedi’ janrını bir çırpıda ‘para’ kelimesiyle aynı cümlede geçirmesini anlamamızı bekliyor. Yaptığının sinema değil, esnaflık olduğunu söyleyince de alınıyor... “Celal İle Ceren”de “Recep İvedik”ten daha ümit veren bir yol görünüyor halbuki en başta. Ev videosu efektiyle çekilmiş, filme adını veren çiftin ‘mutlu beraberlik’inden sahnelerle açılan film, Ceren’in Celal’e basit bir kural koymasıyla ilk düğümünü atıyor. Ceren, nasıl sonlanacağını

tahmin ettiği için, Celal’in, bir arkadaşının bekarlığa veda partisine gitmesini yasaklıyor. Aralarında çıkan tartışma sonucunda Celal partiye gitmeyeceğine söz veriyor. Ama bu sözünü tutmayıp ‘yasak elma’yı yiyor... Ceren’in bunu öğrenmesi ve sonrasında gelen ayrılık, sanki çıkışını “Felekten Bir Gece”den (The Hangover) almış gibi görünse de filmin en doğru işleyen bölümleri... Sonrasında film oradan oraya savrulmaya başlıyor. Ceren ve arkadaşı, Celal’e büyü yaptırıyorlar mesela ki, bu, filmin orta yerinde duran tümüyle klişe bir bölüm... Nitekim buradaki malum espriler, giderek kabalaşan bir dozda yine skeç usulü sıralanıyorlar. Celal ayrılığın ilk başta getirdiği geçici rahatlamadan sıyrılınca, Ceren’i yeniden kazanmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken Hollywood’un ve hatta Yeşilçam’ın zamanında


başarıyla uyguladığı garanti şablonlarını aşırılaştırıp içlerini tümüyle boşaltarak “Recep İvedik”e kırıyor dümenini. Yine incelikten yoksun, yine aşırı cinsiyetçi ve hatta giderek de avam bir kimliğe bürünüyor film. Kabalık, aşırılığından ileri gelmiyor. Farrelly Kardeşler de “Ah Mary Vah Mary”de (There’s Something About Mary) daha zor olanı deneyip, ‘sperm’i espri malzemesine dönüştürürken bunu sempatik ve zekice bir sahneyle yapabilmişti mesela. Ya da Judd Apatow “40 Yıllık Bekar”da (The 40 Year Old Virgin) ‘bariz’ bir seks komedisinin içinde romantizm yaratabilmeyi başarmıştı. İşte benim de bir yazar olarak Şahan Gökbakar’ı suçladığım şey tam da bu... Böyle filmler yapabilecek gücü ve kabaliyeti olduğunu düşünmemize rağmen onun “insanlar gitsin, para versinler, onun karşılığında da gülmeyi

beklesinler, ben de onları güldüreyim, çıktıklarında da ‘abi çok güldük’ desinler” dışında bir sinema anlayışı olmaması. Bu yüzden onun komedisi hep ‘ucuz’, hep ‘incelikten yoksun’, hep ‘yengene çaktım’, ‘karıya çatır çatır vurdum’ gibi cinsiyetçi ve hakaretamiz ifadelerle dolu olacak, hep belli bir görünüşün dışında olan kadınlarla ve eşcinsellerle alay edip onları aşağılayacak, seyirciye hiçbir zaman ‘değişik bir komediydi’ dedirtmeyecek... Çok film izlediğini tahmin ediyor olmamıza rağmen hep bir ‘sinema cahili’ olarak kalacak ama o para kazandığı sürece bundan hiç gocunmayacak!

Tabii ki Ezgi Mola filmin en iyisi... Bütün bu hengamenin içinde inandırıcı ve sempatik olabiliyor... Film en az 20 dakika uzun... Bir noktadan sonra patinaj çekiyor, birkaç kere biter gibi yapıp bitmiyor...

onun komedisi hep ucuz, incelikten yoksun, CİNSİYETÇİ VE HAKARETAMİZ İFADELERLE DOLU OLACAK, SEYİRCİYE ASLA "DEĞİŞİK BİR KOMEDİYDİ" DEDİRTMEYECEK. 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

11


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934) mujde.isil@superonline.com

HH YÖNETMEN Andrés Muschietti OYUNCULAR Jessica Chastain, Nikolaj Coster-Waldau, Megan Charpentier, Isabelle Nélisse, Daniel Kash, Javier Botet, Jane Moffat YAPIM 2013 Kanada-İspanya SÜRE 100 dk. DAĞITIM UIP

ÇOĞU KORKU FİLMİNDE OLDUĞU GİBİ, "MAMA"NIN DA SENARYOSUNDA CİDDİ ZAAFLAR VAR. FAKAT SONUÇTA bu yılın eli yüzü düzgün ilk korku filmi OLMAYI başarıyor. 12 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

MAMA B

azı filmler vardır, belli bir türün mükemmel bir örneğidir ama içinde hayli derin bir duygusal tat barındırır. Misal, Hideo Nakata’nın “Karanlık Sular”ı (Honogurai Mizu No Soko Kara) klasik bir korku filmi gibi görünür ama annelik ve anne-kız ilişkisi üzerine etkileyici bir dramdır aynı zamanda. Andres Muschietti’nin de “Mama”yı bu derinlik üzerine kurduğu aşikar. Tabii ki anne-kızın rollerini değiştirerek ve o alışageldiğimiz ‘saçı yüzüne dökülen Japon kız çocuğu’nu, saçları havada dalgalanan bir anneye devşirerek... Filmin kaynağı, Arjantin’de doğan, eğitimini bitirip İspanya’ya yerleşen Andres Muschietti’nin 2008’de yazıp yönettiği, üç oyunculu ve üç dakikalık kısa filmi “Mamá”... Filmde Victoria ve Lilly adlı iki kızkardeşin, anne hayaletinden kaçma çabası anlatılıyor. Aynı ismi taşıyan uzun metraj “Mama”da ise orijinal hikayeyi adeta tersine çevirmiş Muschietti. ‘Amerikan aile yapısını bu ekonomik krizler bozdu’ önermesiyle başladığı filminde, bırakın kızları korkutmayı, onların hayatını özbabalarının tabancasından kurtaran, beş yıl boyunca besleyen, himaye eden, sahiplenici, kıskanınca canavarlaşan bir anneye dönüştürmüş hayaleti. Victoria ve Lilly’nin rolleri de değişmiş. Kısa filmde Lilly hayaletten ölesiye korkan bir çocuk iken uzun metrajda hayaletle mükemmel bir anne-kız ilişkisi yaşamakta. Muschietti, kısa metrajın o ünlü kaçma sahnesinin aynısını kullanmış “Mama”da da... Çoğu korku filminde olduğu gibi “Mama”nın senaryosunda da ciddi zaaflar var. Örneğin kızları korumak için her şeyi göze alan Mama’nın, neden kulübeyi keşfettiklerinde iz sürücülere müdahale etmediğine ya da doktor onun peşine düşmüşken onu yok etmek için neden bu kadar uzun zaman beklediğine, eğer

kızlarını diğer insanlardan kıskanıyorsa neden amcaya biraz daha iltimaslı davrandığına dair doyurucu bir cevap bulmak mümkün değil filmde. İşin bir de altmetin boyutu var ki, o hayli rahatsız edici gerçekten. Şu sıralar şuursuz bir yazarın ‘kadınlar çalıştığı için erkeklerin haklı şiddetine maruz kalıyor’ şeklindeki deli zırvası fikrine başka bir boyut getiriyor “Mama”. Filmin başında hamile kalmadığı için şükreden, içkisini içip müzik grubunda gitarını çalan, tek kolu dövmeli Annabel, annelik içgüdüsü olmadığı ya da bunu kullanmadığı için sevimsiz, antipatik ve cadı damgası yiyor en baştan. O kadar ki, hayalet anne bile ondan daha anaç ve sevgi dolu, hatta insani... Mama’nın Annabel’i öldürmemesi için belki de bu zıtlık elzem ve geçirilecek dönüşüm, hikayenin merkezini oluşturuyor diyelim. Ancak


Annabel’in çocuk sevgisi, erkek arkadaşının ona ayar çekmesine ve ilişkisini kızların varlığına endekslemesiyle bir temel kazanıyor büyük ölçüde. Hikaye bir gün içinde geçseydi Annabel’in çocuk düşmanı kadın imajı da bu kadar rahatsız edici ve göze batıcı olmayacaktı muhtemelen. Şu haliyle ise Mama ve Annabel arasında inşa edilen rekabette, sinema mantığını da zorlayan rahatsız edici bir tutuculuk hakim. Karakterine ‘sen de kadın mısın, iki çocuğa bile bakmaktan acizsin’ şeklinde yüklenen negatif imaja karşın Jessica Chastain (filmdeki imajı “Ejderha Dövmeli Kız/Män Som Hatar Kvinnor”daki Lisbeth Salander'i anımsatıyor) elinden geleni yapıyor. Filmin gerçek yıldızları ise hiç kuşkusuz kardeşleri canlandıran Megan Charpentier ve Isabelle Nélisse. Özellikle Lilly’yi canlandıran küçük Nélisse, gerilimin kısa

saçlı kız çocuklarından da gelebileceğini ispatlıyor. “Mama” popüler bir korku filminin klişelerini kullansa da finalinde (filmin ikna edicilikten uzaklaştığı en zayıf noktası olmasına rağmen) ilginç bir manevra yaparak hem anneler ve çocuklar arasındaki adaleti sağlıyor hem de tam anlamıyla mutlu sona teslim etmiyor hikayeyi. Guillermo del Toro’nun bu filmi neden desteklediği de ortaya çıkmış oluyor böylece. “Mama” da bu yılın eli yüzü düzgün ilk korku filmi olarak kendine yer açmayı başarıyor.

“[Rec]”te meşhur yaratığı canlandıran İspanyol aktör Javier Botet’i Mama rolünde izlemek çok hoş bir sürpriz. Film boyunca tasarruflu kullandıkları anne hayaleti efektini, finalde o kadar kolay harcamasalarmış keşke...

Filmin gerçek yıldızları Megan CharpentIer ve Isabelle NélIsse. Özellikle LIlly’DEKİ küçük NélIsse, kısa saçlı kızLARIN DA geRebileceğini ispatlıyor. 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

13


KAPRİ YILDIZI Under CaprIcorn (1949)

BİTİK ŞEHİR

CELAL İLE CEREN

MAMA

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

aRslan

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ÖZYURT

OLKAN

BURÇİN S. YALÇIN

BİTİK ŞEHİR

HHH

HHH

HHH

HHH

H

HH

H

HH

HH

H

HHH

HHH

CELAL İLE CEREN

OKAN

tunca

KARAOĞLAN

MAMA ANNA KARENINA AŞK

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHHH

HHHHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HH

HH

CANIM ÖĞRETMENİM CHERRY'NİN HİKAYESİ

HHH

CM101MMXI: FUNDAMENTALS DÜŞLER DİYARI

HHH

EFSANE BEŞLİ

HHH

ELVEDA KATYA ENTRİKA

HHH

HTR2B: DÖNÜŞÜM

HH

HHHH

HHHH

HH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HH

JACK REACHER

HH

HHH

HH

HHH

KANUNSUZLAR

HHHH

HHHH

HH

HHH

H

HH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HH

H

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHHHH

KARAOĞLAN

KIYAMET GÜNÜ KİBARCA ÖLDÜRMEK

HHHH

MEDYUM Pİ'NİN YAŞAMI

HHH

UMUT IŞIĞIM

YAKIN TEHDİT BİR GÜN EVA

ÖLÜM GEÇİRMEZ

HHH HHHH

HHH

HHH HH

HH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN STRANGERS ON A TRAIN (1951) tuncaarslan@yahoo.com

MÜSTEHCENLİK, ÖZGÜRLÜK VE NAGISA ÔSHIMA

16 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013


Uluslararası film festivalleri tarihinde o güne dek hiçbir filmin başına gelmeyen Nagisa Ôshima’nın “Tutku İmparatorluğu”nun başına gelmiş, 1977’de Berlin Film Festivali’ndeki gösterimi resmi sansürle engellenmiş, Alman başsavcı filme el koymuştu...

D

oğrusunu söylemek gerekirse NagIsa ÔshIma’nın ölümünün, kültür-sanat sayfalarımızda, sinemaseverler ve sinema yazarları arasında daha çok yankı yaratacağını tahmin ediyordum. Öyle olmadı. Birkaç kısa haber ve okuyabildiğim kadarıyla Alin Taşçıyan’ın köşe yazısı dışında, bırakın televizyon ekranlarını, haber bültenlerini, sinema blogları bile duymadı bu usta sinemacının aramızdan ayrılışını. Arka Pencere, sinemasever olmanın zorluğuna inanır ve sıkça dile getirir ya, bunun doğruluğunu bir kez daha anladım. Oysa ülkemizde gerek sinemacı kişiliğiyle gerekse filmleriyle yeterince tanınan bir yönetmendi Ôshima. Türkiye’ye de gelerek, kendisini çok seven Onat Kutlar’ın ölümünden birkaç ay sonra, 1995’te Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapan, 1970’lerden başlayarak sinema yazarlarınca çokça önemsenen, kariyeri boyunca sansürle boğuşan; “Furyo”dan (Merry Christmas Mr. Lawrence) “Tutku İmparatorluğu”na (Ai No Korîda), “Duygu İmparatorluğu”ndan (Ai No Borei) “Tabu”ya (Gohatto) kadar onlarca filmiyle sinema tarihinde derin izler bırakan, fırtınalar yaratan bir isimdi Japon usta. 1932 Kyoto doğumluydu. Hukuk eğitiminin ardından siyasi tarih üzerinde uzmanlaşmış, senaryolar, sinema eleştirileri yazmış; 1980’de Japonya Yönetmenler Birliği’nin başkanı olmuş ve uzun yıllar bu görevi üstlenmiş olan Nagisa Ôshima, bir anlamda şiddet, siyaset ve erotizm üçgenine odaklanarak Japon insanının, giderek tüm insanlığın doğasını anlamaya çalışıyordu denilebilir. En ilginç filmlerinden biri olan, 1995 yapımı 52 dakikalık belgesel “Japon Sinemasının 100 Yılı”nı (100 Years Of Japanese Cinema)

seyretmiş olanlar bilir; başından sonuna dek Japon filmlerinden parçalar ve fotoğraflar göstermekten başka bir şey yapmaz Ôshima. Söyleşilerle, röportajlarla ya da başka malzemeyle desteklemez filmini ama Japon sinemasının özünü ve gelişimini mükemmel biçimde aktarmayı başarır. Tabii sansürü ve özgürlük arayışını da… “Benim Japon sineması üzerine tarihçem, aynı zamanda Japon toplumunun da Japon insanlarının doğasının da tarihi. Japonya’nın uzun süredir devam eden geleneklerden kaynaklanan imrenilecek bir kültürü var; ama bu kültürün kendisi ağır bir pranga olarak algılanıyor ve Japon yurttaşları özgür olmak istiyorlar. Batı kültürünü hem sabit fikir haline getirmiş hem de hor gören bu ülke, acımasız bir savaşı, ağır bir yenilgiyi ve bunun sonucunda ortaya çıkan karmaşayı yaşadı. Ozu’nun, Mizoguchi’nin ve Kurosawa’nın yüzyılı aslında bu sinemanın gençlik dönemiydi sadece. Sınırsız potansiyele sahip bir genç yüzyıl görüyorum” diyen Ôshima’ya göre “Bir yüzyıl sonra Japon sineması diye bir şey olmayacak. Belki de sadece sinema olacak”tır. Yüzbinlerce (belki de yalnızca binlerce!) sinemasever gibi benim de en sevdiğim Ôshima filmi, Türkiye’de “Furyo” adıyla gösterilmiş, çoğunlukla “Mutlu Noeller Mr. Lawrence” olarak bilinen “Mery Christmas Mr. Lawrence”dı. 1983 tarihli bu benzersiz film hakkında Arka Pencere’nin 114. sayısının “Aşktan da Üstün” sayfasında yazmıştım. Merak edenler arşivimize girerek sayfaları çevirebilir. Öte yandan hiç kuşku yok ki Nagisa Ôshima’nın en ünlü yapıtı, 1976’da çektiği

ve erotik sinemanın başyapıtlarından biri olarak kabul edilen “Tutku İmparatorluğu”… 1936 yılında Japonya’da yaşanmış bir olaydan hareketle çekilen film, bir geyşa ile patronunun haftalar boyunca büyük bir tutkunun esiri olarak sevişmelerini öyküler. Sonunda geyşa, tutkulu bir cinsel birleşme sırasında adamı öldürür ve cinsel organını keser… Uluslararası film festivalleri tarihinde o güne dek hiçbir filmin başına gelmeyen “Tutku İmparatorluğu”nun başına gelmiş, 1977’de Berlin Film Festivali’ndeki gösterimi resmi sansürle engellenmiştir. Yanında iki polis olan Alman başsavcı, ‘müstehcenlik’ gerekçesiyle filme el koyar, ardından sansür başka ülkelerde de işlemeye başlar. Öyle ki film Japonya’da gösterime girmemesine rağmen Ôshima hakkında dava açılır. Hukukçu-yönetmen Ôshima ise 50 sayfalık savunmasında savcılarla adeta dalga geçer, “Ben onları tahrik etmek istemedim!” der ve ekler: “Müstehcenliği bir kötülük, cinsel açıdan uyarılmayı da bir günah olarak görmüyorum.” Nagisa Ôshima, sinema sanatının büyük ve cesur yaratıcılarından birisiydi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

17


AşktaN da Üstün BURÇİN S. YALÇIN NotorIous (1946)

VE ALLAH KADINI YARATTI Brigitte Bardot, Roger Vadim, Jean-Louis Trintignant ve St. Tropez’yi adeta sıfırdan ‘yaratan’ “Ve Allah Kadını Yarattı” (Et Dieu... Créa La Femme), masumiyetin başıbozukluğuna övgüler düzen, erkeğin tahripkar bakışının kadını kafeslemeye yetmeyeceğini buyuran bir başyapıt.

S

öz konusu BrIgItte Bardot ise, Fransız düşünür VoltaIre’in “Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekecekti” sözünü şöyle tahrif edebiliriz: BrIgItte Bardot olmasaydı, onu yaratmak gerekecekti! Ve onu yaratmak, kocası ve yönetmeni Roger VadIm’e kısmet oldu. Kaynaklara göre, Ocak 1958’de Türkiye sinemalarında “Ve Allah Kadını Yarattı” ismiyle gösterilen, fakat genellikle “…Ve Tanrı Kadını Yarattı” şeklinde Türkçeleştirilen bu ilginç film, yalnızca Brigitte Bardot’nun değil, yönetmen Roger Vadim, sonradan Yeni Dalga’nın gözde aktörlerinden birine dönüşecek Jean-Louis Trintignant ve tatil beldesi St. Tropez’nin geleceğini de parlattı. Brigitte Bardot (BB), Amerikalıların Marilyn Monroe (MM) ile yarattığı ‘güzellik tanrıçası’na okyanusun öbür yanından Fransızların verdiği bir yanıt olarak doğdu. Roger Vadim sonradan “Barbarella” gibi birçok ilginç klasiğe imza atacak bir usta yönetmen olarak sivrildi. Jean-Louis Trintignant, Michael Haneke’nin “Aşk”ına (Amour) dek uzanacak uzun ve görkemli bir kariyerin ilk adımını attı. St. Tropez ise sıradan bir yazlık mekandan ‘crème de la crème’ bir tatil cennetine dönüştü. Hepsinin başlangıç noktası “Ve Allah Kadını Yarattı”ydı (1956). Hele ki BB’nin bugün hâlâ St. Tropez’de yaşadığını bilmek, kuşkusuz filmi izleyenleri tebessüm ettirecek bir ayrıntı. St. Tropez’de üvey anne ve babasıyla yaşayan Juliette (Brigitte Bardot) öksüz bir genç kızdır. Güzelliğiyle yöredeki tüm erkeklerin başını döndürürken, uçarılığıyla da üvey annesinin tepkisini çekmektedir. Peşindeki erkeklerin başında ‘kart zampara’ Eric Carradine (Curd Jürgens) vardır. Juliette ise kasabanın yakışıklılarından Antoine’dan (Christian Marquand) hoşlanmaktadır. Ancak bir akşam bir partide Antoine’la dans ettikten sonra tuvalette aslında bu adamın emellerinin ‘bozuk’ olduğuna dair bir muhabbete kulak misafiri olur ve o andan itibaren ondan soğur. Öte yandan Antoine’ın kardeşi Michel (Jean-Louis Trintignant) de kasabadaki diğer erkekler gibi Juliette’e yanıktır. Sonunda Juliette’e karısı olmasını teklif eder ve genç kadın biraz da Antoine’ı kıskandırmak için bu teklifi kabul eder. Michel’le evliliği Juliette’i bir anda Antoine’ın gözünde kıymetli hale getirir. İşin kötüsü Juliette onu unutamamıştır… Bu sırada Eric, Antoine ve ailesinin sahildeki arazisini alıp oraya kumarhane yapmaya niyetlidir. Bu film, her şeyden ve hepsinden önce cinsellik üzerinedir. Haliyle, bu filmden sonra BB’nin bir ‘seks tanrıçası’ olarak anılması boşuna değildir. Film onu bir seks objesi olarak sunar ama nihai

okumada bundan ‘tipik erkek bakış açısı’nı yermek için faydalanır. Gerçekten de, Juliette çevresinde kendisine dayatılan hiçbir toplumsal norma uyum sağlamaya niyetli değildir. Onu daha filmin başında evlerinin bahçelerinde anadan üryan güneşlenirken görürüz. Yanına gelen Eric’le çırılçıplak konuşurken son derece rahattır. Vadim ve senaryo ortağı (aynı zamanda yapımcısı) Raoul Lévy’nin diyaloglarından lezzetli bir bukle bu sahnede mevcuttur. ERIC: (Juliette’i çıplak görünce) Ah, işte St. Tropez’deki cennet bahçesi burası olmalı. JULIETTE: Bay Carradine! O halde siz de Şeytan oluyorsunuz! ERIC: Belki de öyle. Ne de olsa, yanımda elma da getirdim. Film boyunca, vücudunu sergilerken de, cinsel hayatını yaşarken de Juliette hep cömert ve uçarıdır. Ânı yaşar. Michel’le evliyken, belki de kendisini yatağa atmaktan başka hiçbir amacı olmadığını bilmesine karşın, Antoine’ın kurlarına karşı koymaz. Baştan sona kayınvalidesi, üvey annesi ve birlikte olduğu erkekler ona hep ‘sürtük’, ‘orospu’, ‘fahişe’ gibi erkek egemen jargonla yaklaşırlar. Oysa Juliette duygularının, tutkularının peşinden gitmekten başka gayesi olmayan bir kadındır. Öylesine ele avuca sığmaz ki, finale doğru bir barın bodrum katında kocasının ve Eric’in kıskanç bakışları arasında müzisyenlerle hayli ateşli bir mambo dansı yapar. Bu sahne o kadar güzel çekilmiş ve kurgulanmıştır ki, BB film boyunca sergilediği ‘afet’ portresini burada enfes bir dans performansıyla taçlandırmıştır. Kuşkusuz, BB ile Juliette arasında karakter olarak benzerlikler vardır. Belki de BB tam da bu yüzden bu rolde böylesine ‘doğal’ görünür. “Erkekler canavardırlar. Hatta bazen canavarlar bile erkeklerin yaptığını yapmazlar” diyecek kadar ‘erkeklerden çekmiş’ bir kadın olarak, BB burada kendisini ete kemiğe büründürmüş bile diyebiliriz. Muhabirler onunla söyleşilerinde bekledikleri cinselliği her daim ağzından almışlardır. “Sadakatsizlik, sadakatsiz olmak isteyip de olamamaktan iyidir” veya “Sevişirken hiçbir şey düşünmem” sözleri de BB’ye aittir. Açıkçası, bunlar, mikrofon uzatılsa, pekala Juliette’in de sarf edebileceği sözlerdir. Zaten Juliette de BB gibi, hayvanlara düşkündür. Kuşu ve tavşanını serbest bıraktığı, sonra peşlerine düştüğü sahne de klasik anlar arasındadır. Evet, Brigitte Bardot bugün St. Tropez’de hayvanlarıyla birlikte yaşıyor. Nihayetinde, “Ve Allah Kadını Yarattı”dan sonra BB titriyle ayrıldığı bu tatil beldesine yıllar sonra Juliette olarak dönmüştür sanki. 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

19


Esrar Perdesi OLKAN ÖZYURT Torn CurtaIn (1966) olkanozyurt@gmail.com

Bağımsız eleştİrmen mİ olmak İstİyoruz? Eleştirmen olarak bizlerin sorması gereken soru şu olmalı: Gerçekten bağımsız olmak istiyor muyuz? Kim bağımlı olmak ister demeyin; sistem, güdümlü eleştirmenliği cazip hale getirdikçe ‘hayır’ diyenler bile çıkacaktır.

E

leştirmenlik şef garsonluk mu oldu?” Radikal Hayat ekinde çıkan haberin başlığı böyleydi. Gazeteci ve sanat eleştirmeni Sarah Thornton’un bir manifesto ile mesleğine ara vermesini duyuruyordu haber. Sonrasında eleştirmenlikle ilgili birtakım tartışmalar okur olduk gazetelerde, bloglarda. Ama sadece plastik sanatlar üzerine kalem oynatanları mı ilgilendiriyor bu tartışma? Tabii ki hayır. Tiyatro, sinema, müzik ve edebiyat eleştirmenlerini de içine alması gereken bir tartışma olmalı diye düşünüyorum. Çünkü hem ülkemizde hem de dünyada, eleştiriye yaklaşım, eleştirmenlere bakış açısı, uzun zamandır problemli bir hal aldı. Kültür sanat dünyası içerisinde adeta eleştirmen ya da eleştiri mekanizması etkisiz hale getirilmek isteniyor. Açıkçası bu gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir hayal. Çünkü daha genel pencereden bakıldığında eleştirel bakışa yapılan bir hamle, tarihin hiçbir döneminde bu bakışı etkisiz hale getirememiş. 
O zaman da ikinci bir yol deneniyor işte. Eleştiriyle ilgili yaşadığımız sorunlar da buradan kaynaklanıyor. Bağımsız olmayan, güdümlü, kültür sanat endüstrisinin hizmetinde olan eleştirmen ya da eleştiri mekanizması devreye sokulmak isteniyor. Sokuluyor da... Hani gelinen noktada bir sanat eseri karşısında (bu, film, şarkı, tablo, tiyatro oyunu veya kitap da olabilir, fark etmiyor) ‘hoşuma gitti, gitmedi’, ‘beğendim, beğenmedim’ gibi son derece sübjektif, eleştiri sınırları içerisinde bile olmayan tek kelimelik yorumların karşımıza çıkması, biraz da bu yüzden. 


20 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

KARŞIMIZDA DEV BİR ÇARK VAR Siz de farkındasınızdır, kültür sanat bir endüstri haline geldi. Özellikle de son 15-20 yıldır bu ‘endüstri olma hali’ iyiden iyiye gözle görülür olmaya başladı. Dünyanın gidişatıyla elbet ilgili bu durum. Sanat eserleriyle kurulan ilişki farklılaştı. Sanat ürünlerinin tüketilebilir bir nesne olduğu dayatılır oldu. (Geldiğimiz noktada bu yaklaşımın kanıksandığını da üzülerek söylemek gerekir.) Büyük sermayedarların eskiye göre ciddi yatırımları var bu alana. Yani ekonomik bir çark var karşımızda. Sanatın daha görünür olmasında bu çarkın varlığının etkili olduğunu kim inkar edebilir ki? Çark öyle büyük ki... Eleştirmenlerinse, her türlü iktidar ilişkisiyle arasına mesafe koyması zorlaşıyor. Ama zaten bu mesafelerin daralması, eleştiri mekanizmasının sinikleştirilmesi hedefleniyor. Çünkü istenen, sanatçının ya da eserinin sürekli pohpohlanması... Aslında bu pohpohlama, sanatçı egolarıyla ilgili değil. Ya da buna indirgenmesi yanlış yola sapılmasına neden olur. Sistem, bir eserin ekonomik değerinin hızlı bir şekilde yükselmesi ya da ‘tüketici’ üzerinde etkili olması için eleştirmenlerin tespitlerini referans göstermek istiyor. Bunun için de eleştirmen ile sanat eserinin bağımsız bir biçimde ilişki kurması engellenmeye çalışılıyor. Oysa kıymetli olan, bu ilişki biçimi. Eleştirmen, kendi birikimiyle, yöntemiyle, ideolojisiyle, estetik kriterleriyle eseri değerlendirirken baskı altında kalmadan çıkarımlarını yapmalı. Tarihe bir not düşmeli, o eser hakkında. Ama bu

noktada birtakım baskı araçları devreye giriyor, bağımsızlık ‘aşındırılmaya’ çalışılıyor.
 GÜDÜMLÜ ‘ELEŞTİRMENLER’İN ZARARLARI ‘Aşındırmanın’ bir diğer ayağı da bu çarkın kurallarına karşı duran eleştirmenlerin tasfiye edilmesi. Yerlerine de bu çarkın dümenine su veren ‘eleştirmenler’ yerleştiriliyor. 
Son yıllarda eleştirideki nitelik düşüşünün sebebinin bu olmadığını kim söyleyebilir? Hani o basın bültenlerinden yazılan yazıları, kulaktan dolma bilgilerle tespitler yapılmasını ya da başka bir ülkede yapılan bir eleştirmen tespitine takla attırıp kendine mal etme örneklerini bunun için görüyoruz işte. Daha beter örnekler de var. Basın danışmanlığını yaptığı sanatçıyla özel söyleşi yapmak ve bunu uygun bulduğu yayın organında kendi imzasıyla yayımlatmak. Bir sanat alanında ticari faaliyetlerle bulunan şirketlerle çalışıp sonra o alan üzerinde kalem oynatmak. Anlayacağınız iktidar odaklarıyla mesafeler ortadan kalktıkça, ilkeler zarar gördükçe, etik kaygılar güdülmedikçe bu tür örneklere sıkça rastlayacağız, bu biline... 
Bardağın dolu tarafından bakıp, etraflıca analizler yapıp, eleştirmenlerin bağımlılığını oluşturan koşullar tek tek ortaya dökülebilir. Misal ‘Türkiye’de hangi eleştirmen sadece eleştiri yazdığı için istihdam ediliyor?’ sorusu sorulabilir. (Cevap: Bir elin parmaklarını geçmez) Eleştirmen ekonomik özgürlüğüne kavuşmadıkça, bu büyük çarkın karşısında pek bir şey yapamayacak denilebilir. Kültür sanat endüstrisinin kulağına, eleştirmenler bağımsız kalmazsa sanattaki yaratıcılık


zedelenir türü yazılar yazılarak, su kaçırılabilinir. MÜCADELE ŞART 
 Ama bunlarla bir sonuca gidilebilir mi? Emin değilim. Çünkü eleştirmenler adına kimse bağımsızlık mücadelesine girmez. Zaten girerse de bu eşyanın tabiatına aykırı durmaz mı? Bu noktada eleştirmen olarak bizlerin sorması gereken soru şu olmalı: Gerçekten bağımsız olmak istiyor muyuz? Kim bağımlı olmak ister demeyin, sistem güdümlü eleştirmenliği cazip hale getirdikçe

‘hayır’ diyenler bile çıkacaktır. (Necip Fazıl’ın dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile kurduğu akçeli ilişkinin basında gündeme gelmesi sonrası, bu ilişkiye ‘Bundan doğal ne olabilirdi?’ yaklaşımının verildiği bir coğrafyada yaşadığımız unutulmasın.) Ama evet diyebiliyorsak o zaman bağımsızlık mücadelesi verilmesi elzem. 
Peki sistem bu mücadele karşısında ne yapacak? Takdir edersiniz ki pek hoşlanmayacak. Zaten yaşadığımız dönemde siyasi, düşünsel iklim eleştirinin karşısında. Daha doğrusu eleştirel bakışa karşı hassasiyeti var. Kendine yönelik

en ufak eleştiriyi tarumar etmek için yapmadığı yok. Her gün tuhaf, komik gerekçelerle sanat eseri olduğu dünya alem tarafından kabul görmüş yapıtların sansürlenmek istenmesi bir tesadüf olamaz. Geldiğimiz nokta şu: “Kibarca Öldürmek” filmi için bu ülkenin Kültür Bakanı “Tiz gösterimden kaldırıla!” fermanı çıkartmadı mı? 
Kültür sanat endüstrisinin kurmayları bu iklimden öyle ya da böyle etkileniyor ve uygun ortamı bulduklarını düşünebiliyorlar. Doğal olarak bağımsız eleştirmen mücadelesini de baltalamak isteyenler 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

21


Esrar Perdesi Torn CurtaIn (1966)

çıkacaktır. Ama bunlara karşı mücadele etmek gerekiyor.

Eleştirmenlerin Emek Sineması kapanmasın diye verdikleri mücadele hayli ses getirdi.

1950'li yıllara damgasını vuran ve idam edilen 'başvekil' Adnan Menderes... Necip Fazıl Kısakürek'in Menderes'le kurduğu 'akçeli' ilişki hayli tartışılmıştı.

İNTERNET BİR SEÇENEK OLABİLİR Diğer alanları pek bilemiyorum, ama ülkemizde sinema eleştirisinin tarihi incelenirse, yazılarından dolayı ölüm tehdidi alan, mahkemelere verilen, işinden olan eleştirmenlere rastlanacaktır. Bizim şimdi, o insanların verdiği mücadele sayesinde biraz daha rahat kalem oynattığımız unutulmamalı. 
Bildiğim kadarıyla tiyatro, sinema ve plastik sanat alanlarında eleştirmenler örgütlü. Bu örgütler bağımsız eleştiri konusunda bir şeyler yapabilir. En azından kamuoyu oluşturma adına. Eleştirmenlerin okurlarla olan ilişkisinin de bu noktada küçümsenmemesi taraftarıyım. Sonuçta sinema yazarlarının Emek Sineması için verdiği mücadelenin sonuçları ortada. 
Ayrıca internet olanakları bu noktada bir çıkış yolu olabilir. Mesela Arka Pencere’yi, sinema alanında bir mücadele cephesi olarak görüyorum. 
Yayın Kurulu nasıl yaklaşır bu konuya bilemiyorum. Çünkü, burada yazan insanlara dergi, bağımsız bir şekilde eleştiri yapma olanağı veriyor. Bu bir örnek ama büyük resme bakınca da umutlanıyor insan. Farkındasınızdır, geçen yıl kültür sanat alanında bloglar, Türkiye’de bir patlama yaptı adeta. Çoğunun ortak özelliği bağımsız eleştiriye kıymet vermesi. Kimi müzik, kimi edebiyat, kimi plastik sanatlar kimi de sinema alanında ortaya çıkan sanat eserlerini kıyasıya eleştiriyorlar. Kıyasıyadan kastım sertlik değil elbet. Kalemlerini bağlamadan... 
Eleştirmenin bağımsızlığı ile sanatçının bağımsızlığı arasında da bir ilişki olduğu unutulmamalı. Sanatın tüketim nesnesi olduğunu ya da bir eğlence aracı olduğunu düşünen birçok sanatçı var. Özellikle popüler kültür alanında üretim yapanlar... Bu mücadelenin onlar için de zihin açıcı olacağını düşünmüyor değilim. Yani bağımsız eleştiri, bağımsız sanatçının da ortaya çıkmasında önemli unsurlardan biri. Sanat tarihi de zaten bu konuda onlarca örnekle dolu... 
Toparlarsak, eleştirmen olarak bizler her yazı öncesi kelimelerimizi ince eleyip sık dokuyarak seçmeliyiz. Çünkü bağımsızlık mücadelesinde elde kalan silahımız kelimelerimiz ve cümlelerimiz. Bir de tabii kültür sanat sevgimiz...


LEKELİ ADAM KAAN KARSAN THE WRONG MAN (1956) kaankarsan@gmail.com

KIZ KARDEŞLER Alfred Hitchcock sinemasının tabiri caizse ‘yarattığı’ yönetmenler saymakla bitmez. Brian De Palma ise hiç kuşku yok ki bu güruhun en özel yeteneklerinden biri... “Kız Kardeşler” (Sisters, 1973), De Palma’nın evrimin arifesindeki sinemasal karakterini cesurca ifade eden ilk ‘yönetmen’ filmi… Türünün geleneklerini, onları aşmak için kullanan, yani sıradanlıkları kendi silahlarıyla vuran bir film bu...

K

ız Kardeşler, kariyerinin ilk döneminde ardı ardına çektiği ve pek de değerli addedilemeyecek bağımsız komedilerle yolunu bulmaya çalışan Brian De Palma’nın ‘özüne’ kavuştuğu, geleceği hakkında ipuçları bahşettiği filmi... Ancak filmin De Palma filmografisine yaptığı bu dönüştürücü tesirin yanında bambaşka değerler temsil ettiğini söylemekte de fayda var. Zira “Kız Kardeşler”, ustasını iyi etüt etmiş genç Brian De Palma’nın Hitchcock’u taklit etmekten ziyade Hitchcock olmayı başardığı bir yapıt. Hem de düpedüz onun yürüdüğü yollardan, onun adımlarıyla giderek… Açık bir şekilde “Arka Pencere”ye (Rear Window, 1954) bir göndermeyle açılan filmin ana iskeleti de “Sapık” (Psycho, 1960) ile “Arka Pencere”nin lezzetli bir bileşimi gibi... Komşusunun, ilişkiye girdiği bir adamı ertesi sabah vahşice öldürdüğünü gören bir kadın, harekete geçerek örtbas edilmeye çalışılan bu cinayeti ortaya çıkarmak için çabalıyor. Cinayeti işleyen ve ne yaptığından bihaber olan kadın ise muzdarip olduğu hastalığıyla Hitchcock’un meşhur sapığı Norman Bates’e selam çakıyor. Üstüne üstlük tüm bu girdabın tutkalı olan müzikler Alfred Hitchcock’un kadim yoldaşı olan Bernard Herrman’a yaptırılıyor. Uzun lafın kısası, Hitchcock filmografisi, Brian De Palma’ya rahat ve özgür olabileceği bir ortam

24 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

hazırlıyor ve genç yönetmene hali hazırda var olan yeteneklerini kullanmak kalıyor. Hitchcock’un basitlikten giriftliğe doğru akan bir yapı üzerine kurduğu genel anlatısı Brian De Palma’nın yeni model yapıtına da hükmediyor. Zira işlenen basit bir cinayetin, dolayısıyla da tek bilinmeyenli bir denklemin ardında oldukça karmaşık bir durum gizli… Filmini bir gizemle açarak bu gizemi başka sırlarla besleyen Brian De Palma herkesi rahatlatacak ve her boşluğu dolduracak bir çözüm arayışında değil. Hatta işin doğrusu Brian De Palma’nın en büyük derdinin ve arzusunun meseleyi daha da kompleks bir noktaya taşımak olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki De Palma, aniden başkarakterini değiştiriyor; yan karakterlerinin misyonlarını durmaksızın devşiriyor ve ucu açık bırakılan finale varana kadar seyircisinin algısını elden geldiğince ayrıntılarla yoruyor. Döneminin iş yapan tipik ‘thriller’larının aksine bir matematik problemi çözmeye kalkmayan filmin suç kavramına olduğu kadar karakterlerine dair tasaları da var. Zaten De Palma’nın insanın kötücüllüğü yerine muhtemel bir psikolojik bozukluğun üzerine gitmesi de bu yüzden. “Kız Kardeşler”, gerilim türünün beklendik noktalarına temas ettikten hemen sonra iyi ve kötü saflarını


yaratmak yerine insan psikolojisinin derinliklerine doğru nüfuz ediyor. Bunun akabinde de vardığı noktadan net bir sonuç çıkarmaktan kaçınarak seyircisini bu dehlizin içerisine hapsediyor. Bütün filme hâkim olan karanlık ve görünürde gerçeküstücü dokunun temelinde ise büsbütün bilimsel olarak kabul edebileceğimiz bir menkıbe yatıyor. Tahsilini fizik üzerine yapan De Palma’nın ele almak istediği konu üzerine bu denli yetkin olması tabii ki de pek şaşırtıcı değil. Tüm filmografisinde görülebileceği üzere mizansen kurarken ince eleyip sık dokuyan yönetmenimizin gerçeklik ile groteskliği örtüştürmeyi başaran bir başlangıç noktasından harekete geçmesi –ki bu da ‘siyam ikizleri’ mevzuu oluyor- algıları tazeleyen cinsten. Brian De Palma, pozitivist bir bakış açısıyla filmine kökten sağlamcı bir karakter kazandırıyor. Filme hazırlanırken büyük bir tadilata giren De Palma sinemasının halen dillerden düşmeyen alâmetifarikaları da “Kız Kardeşler”le birlikte peyda olmaya başlıyor. De Palma, seyircinin kendini en güvenli hissettiği anlarda dahi tuhaf bir tekinsizlik hissi yaratmayı başarıyor ve ustasına hürmet etmeye devam ediyor. Argento tonlarına çalan ürkütücü bir cinayet sahnesiyle ‘cinnet’ hissiyatını güzelce izleyenine geçirirken kurduğu birkaç dakikalık

romantizmi kana bulamaktan ve yerle yeksan etmekten geri durmuyor. Ekranı bir anda ikiye bölerek bakış açısı sayısını ikiye katlıyor ve paralel kurgu kavramının en akışkan kıvamını kavrıyor. Filmin finaline doğru devreye giren kâbus sahnesinde ise 35mm’lik bir kameradan 16mm’lik bir kameraya geçerek konumu sabit alışkanlıklarımızın üzerine yürüyor. Sinema salonunda tatmin olmaya alışmış izleyiciyi yokluğun ortasında yapayalnız bırakarak rahatlama duygusunu yasaklıyor. İşin tuhaf yanı, ilk celsede bütün yaratıcı fikirlerini ardı ardına sıralayan bir genç yönetmenin tecrübesiz atılımları gibi duran tüm bu hamleler Brian De Palma’nın maharetli ellerinde büyük bir lezzetin kapısını aralıyorlar. Türünün geleneklerini, onları aşmak için kullanan, yani sıradanlıkları kendi silahlarıyla vuran bir film “Kız Kardeşler”. Brian De Palma’nın film içerisindeki her manevrası bu savı destekliyor. De Palma, kendine özgü erotizmi, gerilim yaratma becerisini ve öykü anlatma kabiliyetini kariyerinde ilk kez bu kadar açık bir şekilde gözler önüne seriyor. “Kız Kardeşler”, kendine güveni geldiği ölçüde sinemasını daha gösterişçi sulara taşıyacak ve daha yüksekten uçacak bir yönetmenin belki de ayakları yere en sağlam basan filmi olarak sinema sahnesinde ayrıksı bir konuma sahip oluyor. 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

25


GİZLİ AJAN İLHAN YURTSEVER SECRET AGENT (1936) broflovski_jr@yahoo.com.tr

MADE IN BRITAIN “Made In Britain”ın (1982) insanı sopa yemişe çeviren özelliklerinden biri zeki bir genç olmasına rağmen, ‘otorite’ veya ‘disiplin’ sözcüklerinden birini duyar duymaz zıvanadan çıkan, izleyicide sempati uyandırması mümkün görünmeyen bir başkarakter yaratması.

K

ariyerinin büyük bir bölümünü ve aslında en kayda değer işlerini Britanya televizyonları için yaptığı mütevazı filmler üzerine inşa etmiş bir yönetmenin gün gelip kült mertebesine ulaşması pek de alışıldık bir durum sayılmaz. Zira Britanyalılar gayet zengin sayılabilecek bir televizyon geleneğine sahip olsa da, bu işin kâbesi Amerika’da bile yalnızca televizyona çalışan yönetmenlerin sektörde belli bir saygınlığa erişmesi hiç kolay değilken, dünyanın geri kalanını varın siz düşünün. Bu noktada Alan Clarke istisna konumunda. 1960’ların ikinci yarısından başlayarak, kanserden yaşamını yitirdiği 1990 yılına dek süren kariyerinde imza attığı sinema filmleri bir elin parmaklarını bile geçmediği halde, Ken Loach ve Mike Leigh gibi Britanyalı ustaların yanına ismini yazdırmakla kalmayıp, Paul Greengrass, Steve McQueen, Laurent Cantet ve hatta Dardenne Kardeşler gibi günümüzün kalburüstü sinemacılarını da önemli ölçüde etkilemiş bir adam Alan Clarke. Peki ama neredeyse tüm kariyeri televizyon filmleri veya dizilerinden ibaret bir yönetmenin özellikle de meslektaşları bazında uyandırdığı bunca saygınlığın altında ne yatıyor? Bir kere Clarke bugünkü televizyon yapımlarının en babayiğit geçinenini bile yanına yaklaştırmayacak denli sert ve gerçekçi bir üsluba sahip. Aynı zamanda ele aldığı didaktizmden uzak sosyal temalar, hikâyelerinin merkezine çoğu zaman anti kahramanları, toplum dışına itilmiş arıza karakterleri yerleştirmesi ve otoriteyle uzlaşmaya yanaşmayan sistem karşıtı tavrı da onu muadilleri arasında özgünlüğünü korumayı başarabilmiş bir isim olarak öne çıkarıyor. Clarke’ın “Scum” ve “The Firm” ile birlikte başyapıtı sayılabilecek olan 1982 tarihli “Made In Britain” da yönetmenin belli başlı temalarından payına düşeni fazlasıyla almış, son derece tavizsiz bir yapım. 16 yaşındaki yeniyetme Neo-Nazi özentisi Trevor’ın bu kısa ama sarsıcı hikayesinde, bireyi uyuşturmaya yönelik hemen her nevi otokratik düzenin yanı sıra, ırkçılık, kitlesel kayıtsızlık ve cehalet gibi kavramlar da Clarke’ın zehir zemberek eleştirilerinden nasibini alıyor. Otoriteyi temsil eden her şeye büyük bir hiddetle saldıran Trevor, ülkesindeki göçmenleri ve siyahları da birer parazitten öte görmüyor. Fakat öfkesi bununla da sınırlı kalmayan Trevor, bulabildiği her şeye kin kusuyor; kurallara, eğitime, gencinden yaşlısına toplumdaki tüm bireylere ve en nihayetinde kendisine. Türkçeye kabaca “İngiliz Mamulü” olarak çevrilebilecek “Made In Britain”ın insanı bir araba dolusu sopa yemişe çeviren en çarpıcı özelliklerinden biri oldukça zeki bir genç olmasına rağmen, ‘otorite’

26 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

veya ‘disiplin’ sözcüklerinden birini duyar duymaz kulaklarından duman çıkmaya başlayan, saldırgan, ırkçı ve izleyicide hiçbir surette sempati uyandırması mümkün görünmeyen bir başkarakter yaratması. Bu anlamda Trevor’ı “Geçmişin Gölgesinde” (American History X) ve “İnançlı” (The Believer) gibi yakın dönem Amerikan yapımlarındaki Neo-Nazi karakterlerin bir çeşit prototipi olarak görmek mümkün. Fakat Clarke bu yapımların birkaç adım ötesine geçerek Trevor’ı uzlaşılması imkânsız, gerçekleştirdiği eylemlerin sonuçlarından zerre kadar pişmanlık duymayan, tersine isyankârlığı üzerindeki kontrolünü gitgide yitiren ve sosyal destek görevlilerinin tüm yardım çabalarını elinin tersiyle iterek hayatını bir çırpıda çöpe göndermeye hazır bir karakter olarak resmediyor. Tüm bunların ışığında içimizde tiksinti ve hatta nefret yaratması gereken bu ‘halk düşmanı’ karşısında şaşkın ve biraz da mahcup gözlerle bakakalmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Zira çok derinlerde de olsa bir yanımız bu kafası karışık, öfkeli genç adamın hiç değilse bir konuda haklı olabileceğini görüyor. “Sen sadece beni hırsızlıktan yakaladığında dürüst olmamı istiyorsun” diyor Trevor kendisine ahkâm kesen sosyal hizmetler görevlisine. Daha okul çağından başlayarak insanlara yalnızca kurallara uymaları ve her daim tek bir tarafın çıkarına hizmet eden bu kurallara aykırı bir düşünceyi dillendirecek kadar dürüst olunmaması gerektiğinin öğretildiğini ima ediyor. Okullar, karakollar, hapishaneler ve hatta sosyal hizmetler bile onun nazarında birbirinden farksız ve hepsi de bireyi bilinçlendirmek yerine, insanları -hem de toplu bir biçimde- kendilerine dayatılan kalıp ve kaidelerin dışına çıktıklarında başlarına gelebilecekler konusunda şartlandırmaya yönelik işleyen birer mekanizma sadece. Trevor’ın karşımızda bu derece kanlı canlı bir halde arz-ı endam eylemesinin bir sebebi Clarke’ın başkarakterini klişelere prim vermeden olanca rahatsız ediciliğiyle önümüze koymasıysa, diğeri de elbette ki Tim Roth’dur. Kendi kuşağının açık ara en yetenekli aktörlerinden biri olduğu halde, şanssızlıktan mıdır yoksa yanlış film tercihlerinden mi bilinmez çoktan hak ettiği elit oyuncu statüsüne bir türlü erişemeyen Roth (kimbilir belki de Tarantino ile yeni bir ortaklığın vakti gelmiştir) bu ilk ciddi rolünde öyle bir performans sergiliyor ki, elinde bir değnekle kafanıza kafanıza vurmaya kalksa kendinizi daha şanslı hissedersiniz. Zira Tim Roth’un Trevor’ı zihninizde bundan çok daha ağır ve kalıcı hasarlara yol açmaya muktedir olabilir.


AİLE OYUNU OKAN ARPAÇ FamIly Plot (1976)

EVA HHH YÖNETMEN Kike Maíllo OYUNCULAR Daniel Brühl, Marta Etura, Alberto Ammann, Claudia Vega, Anne Canovas YAPIM/SÜRE 2011 İspanya, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İspanyolca ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Calinos)

ispanyol sinemasından, düşündüren, çağrışımlara açık bir film bu... 28 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

Ç

ok uzak olmayan bir gelecekte, düşüncenin yanı sıra duygu da taşıyan robotlar imal edilmeye başlanmış. EVİN UŞAĞI, ufak bir çocuk ya da evcil hayvan formatında robotların olduğu bir dünya burası. Alex (Daniel Brühl), daha da mükemmel bir çocuk robot yaratmak üzere, geçmişte görev aldığı üniversiteye çağrılıyor. Yıllar önce terk ettiği bu yerde, eski aşkı ve tanıdıklarıyla da karşılıyor. Bir de tabii zeki bir kız çocuğu olan Eva’yla... Onu model alarak robot çocuğu yaratmak isterken, öte yandan yarım kalmış gönül ilişkisiyle ilgili gelgitler de yaşanıyor... Bol bol düşündüren, çağrışımlara açık bir film bu. İnsanlar henüz ‘duygu’larını adam gibi yaşamayı beceremezken (bakınız Alex ile Lana’nın yarım kalmış ilişkisi) robotlardan ‘duygu’ beklemek, bu en ihtiyaç duyduğumuz hissi onlara yüklemek başlı başına filmi anlamlı kılıyor. Bilimkurgusal tarafı ise şüphesiz, gelecekte biz insanları nasıl bir yaşam şeklinin beklediğine işaret ediyor, acı bir şekilde. Görsel efektlerle desteklenen sahneler olsun, robot kedi, robot uşak gibi yan unsurlar olsun, teknik açıdan filmin herhangi bir

sorunu yok. Ancak kısa süresi içerisinde film, karakterleri tanıtmak ile robotların nefes aldığı dünyayı tasvir etmek arasında gidip gelirken, ekseninden kayıveriyor. Normalde gayet vurucu olması gereken finalde, bu yalpalamalardan ötürü etkisini büyük oranda yitiriyor. Robotların her şeye muktedir olduğu “Yokedici”nin (The Terminator, 1984) dünyasından, Spielberg’in benzer bir hikayeyi başarıyla anlattığı “Yapay Zeka”ya (Artificial Intelligence: AI, 2001) ya da “İyi Evlat”taki (The Good Son, 1993) final sahnesine, birçok filmin çağrışım yapması da mümkün, “Eva”yı izlerken... Eva rolündeki Claudia Vega’nın falsosuz bir oyun sergilediği film, yine de değişik öyküsüyle seyredilmeyi hak ediyor.

Gözlerini kapayınca ne görüyorsun?” cümlesi, filmle birlikte hafızanıza kazınacak. Bilimkurgu yanı ağır bassa daha başarılı olabilecekken, Kike Maíllo ilk yönetmenliğinde fırsatı kaçırıyor.


AİLE OYUNU ŞENAY AYDEMİR FamIly Plot (1976) sinesenay@gmail.com

HH ORİJİNAL ADI Death Proof YÖNETMEN Quentin Tarantino OYUNCULAR Kurt Russell, Rosario Dawson, Zoe Bell, Sydney Tamiia Poitier, Vanessa Ferlito, Rose McGowan, Quentin Tarantino YAPIM/SÜRE 2007 ABD, 114 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (Film Pop)

30 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

ÖLÜM GEÇİRMEZ Q

uentIn TarantIno’nun sinemayı (üstelik her türlüsünü) çok iyi bildiği bir gerçek. Gençliğini uslanmaz bir sinefil olarak geçiren TarantIno, ilk filmi "Rezervuar Köpekleri"nden (ReservoIr Dogs) itibaren o yıllarda izlediği filmlerin estetiğini sinemasına başarıyla aktardı. Bütün bu filmlerde, Tarantino'nun gençlik dönemleri olan 70'li ve 80'li yıllarda çekilen ve ‘B tipi’ olarak adlandırılan filmlerin izlerini bulmak mümkün. Ama 2007 tarihli “Ölüm Geçirmez” 70’li yıllarda sinemaları dolduran ve bir biçimde ‘istismar sineması’ olarak adlandırılan bu filmlere bir saygı duruşu niteliğinde. Kadim dostu Robert Rodriguez ile birlikte dönemin ‘iki film birden’ ruhuna uygun olarak gerçekleştirdikleri “Grindhouse” projesinde Tarantino’nun payına düşen “Ölüm Geçirmez” olmuştu. Rodriguez ise “Dehşet Gezegeni” (Planet Terror) ile konuk olmuştu sinemalarımıza. “Aslında ‘B’ tipi ve ‘istismar’ filmlerini gösteren (genellikle iki film arka arkaya) ‘düşük’ sinemalara saygı duruşu olarak tasarlanan proje, iki ayrı filmi tek bir seansta buluşturacak ve aslında toplamda iki film edecekti. Ama proje bizde iki ayrı film olarak vizyona girdi. Bu detay önemli, çünkü bütün sakilliklerine, dökülmüşlüklerine rağmen ‘istismar’ filmlerindeki piyasa dışı olma samimiyetinin film daha seyirciyle buluşmadan ortadan kalktığının bir göstergesi bu aynı zamanda. Bu durum bizce filmlerin içeriğine de sirayet etmiş görünüyor. "Ölüm Geçirmez"de iki farklı hikaye anlatılıyor. Birinci hikayede, dört kadının, eski bir dublör olan Dublör Mike tarafından gün boyu takip edilmeleri ve finalde karşılaşmaları anlatılırken; ikinci bölümde başka bir dört kızın yer aldığı, ancak kovalamacanın bu kez tersine döndüğü bir durum söz konusu. “Ölüm Geçirmez”, Tarantino sinemasının alametifarikaları olan birçok özelliği barındırıyor

bünyesinde hiç kuşku yok ki. Arabada geçen uzun, akıcı ve anlamsız diyaloglar; vazgeçemediği ayak fetişi; bol şiddet, uyuşturucu, çıplaklık ve ağzı bozuk konuşmalar Tarantino senaryolarının vazgeçilmezleri olarak filmdeki yerini alıyorlar. Bunların büyük çoğunluğunun filme kaynaklık eden yapımlarda da var olduğunu dikkate alırsak aslında bir tutarlılık da söz konusu. Ayrıca, dönem filmlerinin kirli görüntüleri, cızırdayan ses, atlayan sahneler de unutulmamış. Ama bütün bunlar “Ölüm Geçirmez”i iyi bir film yapmaya yetiyor mu? Bizim cevabımız hayır. Şöyle ki; Tarantino’nun en iyi yaptığı şey bu filmde kendini açık ediyor. İflah olmaz bir film tutkunu olan yönetmenimiz, önceki filmleri “Rezervuar Köpekleri”, “Ucuz Roman” (Pulp


Fiction), “Jackie Brown” ve “Kill Bill”de istismar sinemasının estetik ruhunu yepyeni bir formata kavuşturmuş ve çağının ruhuna uydurmayı başarmıştı. Bu filmler, kendilerine kaynaklık eden yapımların sıkı takipçilerinin yanı sıra bugünün sinema seyircisinin hikaye ve tempo beklentilerini de fazlasıyla karşılıyordu. Oysa “Ölüm Geçirmez” bütün sakilliğiyle geçmişin bir tekrarı olmaktan öteye gidemiyor. Tıpkı bugün moda sektörünün ‘retro’ düşkünlüğünden kaynaklı olarak 60’lı ve 70’li yılların ürünlerinin büyük markalar eliyle yeniden piyasaya sürülmesi gibi. Sorun şu ki; her ürün kendi kültürel ve tarihsel ortamının sonucu olarak ortaya çıkıyor. 60’lı yılların bir paltosunun bugün bir kez daha piyasaya sürülmüş olması giyeni belki biraz daha

‘şık’ ve ‘farklı’ yapabilir ama kıyafetin yaratıldığı dönemin ruhunu ona veremez. “Ölüm Geçirmez” de tıpkı bu ‘retro’ ürünler gibi daha şık ambalajlanmış ama ‘sözde’ saygı duruşunda bulunduğu filmlerin samimiyetine yaklaşmaktan çok uzak bir yapım olarak değerlendirilebilir. Yine de Tarantino’dan bahsediyoruz sonuçta. Bir hafta sonu gece yarısından sonra yapacak bir şeyiniz yoksa seçenek olarak DVD raflarında durmasında sakınca yok tabii ki. Sevecek bir şey bulursunuz mutlaka!

Film boyunca istismar filmlerinin posterleri, müzikleri ve adları resmi geçit yapıyor adeta. Kurt Russell, Dublör Mike’ta iyi ama ilk önce Mickey Rourke'un düşünülmüş olması da merak uyandırıyor...

“Ölüm Geçirmez”, Tarantino sinemasının alametifarikaları olan birçok özelliği barındırıyor bünyesinde hiç kuşkusuz. Ama yine de... 18 - 24 Ocak 2013 / arka pencere

31


AİLE OYUNU JANET BARIŞ FamIly Plot (1976) janetiko@gmail.com

BİR GÜN HHH ORİJİNAL ADI One Day YÖNETMEN Lone Scherfig OYUNCULAR Anne Hathaway, Jim Sturgess, Tom Mison, Jodie Whittaker YAPIM/SÜRE 2011 İngiltere – ABD, 102 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET As Sanat (Mars)

“Bir Gün”, bir aşk filmi aslında ama diğer yanıyla da kaybolan zamana yakılmış bir ağıt... 32 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

G

eç kalmanın kitabı yazılsa “One Day” yani “Bir Gün” diye bir başlık atılabilirdi ancak. Hayatta geçen ZAMANI GERİYE getiremeyeceğini bilen yegane varlık olan insanın ‘şimdi’den başka hiçbir şeyi yoktur ama çoğu zaman bunu umursamaz. Böylece zaman akıp giderken köşeden geçmekte olan birçok şey farkına bile varmadan yitip gidebilir. Lone Scherfig’in David Nicholls’un romanından aynı adla uyarladığı ve Anne Hathaway ile Jim Sturgess’in başrollerinde oynadığı “Bir Gün”, bir aşk filmi aslında ama diğer yanıyla da kaybolan zamana bir ağıt olma özelliği de taşıyor. Üniversiteden mezun oldukları gün tanışan Dexter ile Emma’nın yirmi yıla yayılan hikayesi samimi olduğu kadar vurucu. Emma yıllarca içten içe Dexter’a ümitsiz bir aşk besliyor, Dexter’ın ise dünyası başka; kadınlar, televizyon sunuculuğu ve şöhret derken Emma’nın farkına varmıyor bile. Birbirlerine herkesten daha fazla yakın hisseden bu iki dost neredeyse ilk gençliklerinden orta yaşlarına kadar zaman zaman uzaklaşsalar da, uzunca bir zaman birbirlerini görmeseler de o baştan beri kurdukları yakınlığı hiç kaybetmiyorlar. Gerçekten

her şeyin yeri ve zamanı geldiğinde ise bambaşka bir boyuta geçiyor hikaye. Bu noktadan sonra perdenin içerisinden geçip akan zamanı geri getirmek istiyor insan, Dexter’ın geç kalışına, yitip giden zamana kendi kendine hayıflanıyor. Danimarkalı yönetmen Lone Scherfig “Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” (Italian for Beginners), “Wilbur Ölmek İstiyor” (Wilbur Wants to Kill Himself ) gibi filmlerle seyirciyi her daim içten tarafıyla yakalayabilen bir yönetmen. “Bir Gün”de biraz daha oturttuğu sinemasal dilini, kurgusal anlamda başka bir boyuta taşıyarak daha farklı bir işe girişmiş gibi görünüyor. Beklenmedik hamlelerinin yanına romantizme hizmet eden unsurları da ekleyip yine kendine özgü bir anlatım yakalamayı başarıyor.

Filmin en parlayan yanı her senelerinde parlayan başrol oyuncuları Anne Hathaway ile Jim Sturgess... Romanla uyumlu olmak uğruna zaman zaman ritmini kaybedebiliyor.


GENÇ VE MASUM SERDAR KÖKÇEOĞLU YOUNG AND INNOCENT (1937) kokceoglu@gmail.com

ELEPHANT Britanya’nın punk ruhlu sinemacısı Alan Clarke imzalı “Elephant”ın tamamı planlı ve soğukkanlı cinayetlerden oluşuyor. Gus Van Sant'ın sadece adından değil; takibe dayalı tarzından, yani etinden sütünden ve estetiğinden yararlandığı bir televizyon filmi. YÖNETMEN Alan Clarke YAPIM 1989 İngiltere SÜRE 39 dk.

34 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

B

arışın gerekliliğine yürekten inananlar ‘açılım’ tecrübesinin ardından yeni süreci biraz tereddütle takip ediyor. Süreci baltalamak isteyenlerin kararlılığı; Paris'te üç kadın siyasetçinin öldürülmesi ve şu ana kadar olayın gizemini koruması da insanı düşündürüyor. Barış sürecinde IRA tecrübesinden bahsetmek köşe yazarları için kaçınılmaz bir referans. Paris’te yaşanan olaya dönmüşken gözler, IRA'nın memleketi Kuzey İrlanda'da çekilmiş önemli bir filmi hatırlayalım. Britanya’nın punk ruhlu sinemacısı Alan Clarke imzalı (Danny Boyle yapımı) “Elephant”ın tamamı planlı ve soğukkanlı cinayetlerden oluşuyor. Gus Van Sant'ın sadece adından değil; takibe dayalı tarzından, yani etinden sütünden ve estetiğinden yararlandığı bir televizyon filmi. İlk kurşun tenhada işini yapmakta olan sıradan görünüşlü bir temizlik görevlisini vurur filmde. İkincisi bir benzinciye yönelir. Bir sonraki ise

gazeteci görünüşlü bir adama. Filmde tek diyalog bir mahalle maçında duyulur; bir seyirci oyunculardan birine yöneltir silahını. Zincirleme cinayetlerin katilleri ve kurbanları ayrıdır ama her birinde cinayetin ardından katilin bölgeden uzaklaşmasını kurbanın yerde yatan cansız görüntüsü izler. Televizyon filmi ile çağdaş sanat videosu arasındaki sınırları belirsizleştiren bir ‘suikastlar antolojisi’ “Elephant”. Katillerin isimsiz birer silaha, kurbanların isimsiz rakamlara dönüştüğü ‘belalı dönemin’ bir özeti. Clarke cinayetleri arka arkaya dizerek adı savaş olmayan bir savaşa dikkat çekmek istiyor. Başa dönelim ve Paris’teki olayın tekrarlanmayacağı bir barış süreci dileyerek bitirelim yazımızı. “Elephant”, adını görmezden gelinenler için kullanılan ‘oturma odasındaki fil’ deyiminden alıyor ya; bizim için barışın gerekliliği de göz önündeki fil kadar somut.


SAPIK OLKAN ÖZYURT

Psycho (1960) olkanozyurt@gmail.com

1 - Derviş Zaim’in yeni filmi

Derviş Zaim, “Devir”le doğa insan ilişkisine odaklanmıştı. Şu günlerde bitirmekte olduğu “Balık” filminde de benzer bir temayı ele alacak. Başrollerinde Sanem Çelik ile Bülent İnan’ın oynadığı filmde, balıkçıların dünyasına götürecek bizleri usta yönetmen.

2 - Tayfun Pirselimoğlu’ndan sürpriz

Tayfun Pirselimoğlu, istikrarlı bir şekilde film çeken yönetmenlerimizden. Son olarak “Saç” filmini izlediğimiz sinemacı, İzmir ve İstanbul’da geçen, yine vicdanın başrole çıktığı yeni filmi “Ben O Değilim”i bitirdi. Sürpriz olan ise Pirselimoğlu’nun, Angelopoulos’un görüntü yönetmeniyle çalışması. 36 arka pencere / 18 - 24 Ocak 2013

3 - Berlinale’den güzel haberler

Nefeslerimizi tutmuş, Berlin Film Festivali’nde hangi filmlerimizin gösterileceğini merak ediyorduk? İlk olarak Reha Erdem’in “Jîn”i dahil oldu programa, sonra da Uğur Yücel’in “Soğuk” ve Aslı Özge’nin “Hayatboyu” filmlerinin “Panorama” bölümünde gösterileceği açıklandı.

4 - “Güzel Günler Göreceğiz”in Altın Bamya adaylığı

Önceki yıl Antalya’daki kadın jürisi, “Güzel Günler Göreceğiz”e ‘en iyi film’ ödülü vermişti. Filmin ‘cinsiyetçi’ olduğunu söyleyince Müjde Ar karşı çıkmıştı. Cinsiyet ayrımına dikkat çekmek için verilen Altın Bamya ödüllerine de aday “Güzel Günler Göreceğiz”. Takdir sizin!

5 - Bu kitabı okumadan rakamlardan bahsedilemez!

Sinema ve sayılar söz konusu olunca, meslektaşımız Deniz Yavuz adeta tek kaynak. Yıllarca box-office rakamlarını tutuyor. Şimdi de birikimini “Türkiye Sinemasının 22 Yılı” adlı kitapta sunuyor. Sinemada rakamlarla ilgili konuşulacaksa önce bu kitap okunmalı. Yoksa yanlış yanlışı kovalayabilir! www.antraktsinema.com


SAYGIYLA ANIYORUZ...

NAGISA ÔSHIMA 1932 - 2013


Zavallı MarIlyn Monroe, cinsellik sanki yüzünün her yanında yazılıydı.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 169  

Haftalik Film Kulturu Dergisi