Page 1

TONY SCOTT’A ‘HIZLI’ VEDA

ÇILGIN ROMANTİK SAVAŞIN ÇİÇEKLERİ LAL GECE KORKU EFENDİSİ CİNAYET MEVSİMİ AÇLIK OYUNLARI

24 - 30 AĞUSTOS 2012 / SAYI: 148


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

TONY SCOTT VE BİSİKLETLİ ÇOCUK

Y

önetmen Tony Scott, ancak kendisinin çekeceği bir filmin açılış sahnesine yaraşır bir intiharla aramızdan ayrıldı. 68 yaşındaydı. Henüz netleşmeyen intihar sebebi her neyse, intihar etmek için seçtiği yöntem de en az onun kadar şoke edici. Geride 1994’te evlendiği üçüncü eşi Donna W. Scott, ondan olan 12 yaşındaki ikiz oğulları, kendisinden yedi yaş büyük sinemacı bir ağabey ve -Medyatava’nın Takvim Gazetesi kaynaklı inanmak istemediğimiz absürt haberini görmezden gelirsek- varlığı henüz kesinleşmeyen bir intihar notu bıraktı… Ve tabii her biri birbirinden testosteron yüklü 16 uzun metraj… Atladıktan 2,5 saat sonra cesedi bulundu ve bu satırlar yazılırken ölümünün üzerindeki muamma ortadan kalkmış değildi. Zira beyninde tedavisi olmayan bir tümör olduğu iddialarını eşi yalanladı. İlginçtir, üzerinden kendisini boşluğa bıraktığı Los Angeles’taki Vincent Thomas Köprüsü’ne aşinaydı. Evine 50 kilometre uzaklıktaki bu köprüyü Walter Hill’in 1979 tarihli kült filmi “Savaşçılar”a (The Warriors) yakında yapmayı düşündüğü yeniden çevrimde kullanmayı planlıyordu. Öyküyü New York’tan Los Angeles’a taşıyacaktı. Rotten Tomatoes’a 2009’da verdiği bir söyleşide dikey bir coğrafi yapısı bulunan New York’tan ziyade yatay olan Los Angeles’ın öyküye daha iyi gideceğini düşündüğünü söylemişti. Filmin zirve anını da köprüye taşımayı planlıyordu: “100.000 gerçek çete üyesini tek bir çekim için Vincent Thomas Köprüsü’ne toplamayı umuyorum. Şu an araştırmam kapsamında bazı çetelerle görüşüyorum. Çoğu çeteyle tanıştım. Hepsi de ‘Savaşçılar’ı çok sevdikleri için ‘Tabii ki, neden olmasın!’ diyorlar.” Her şeyin dijitale endekslendiği şu günlerde gerçekçilik konusunda hâlâ böylesine gözükara düşünebilen bir yönetmendi. Yakından takip edenler bilir, Tony Scott’ın eleştirmenlerle netameli bir ilişkisi vardı. Oysa ne onun ne de eleştirmenlerin hakkını yiyelim. Tony Scott’a şu film endüstrisi içerisinde belki de en dürüst yaklaşanlar film eleştirmenleri olmuştu. Unutulmamalı ki, ilk filmi “Açlık”ı (The Hunger) Hollywood’un ‘lanetli filmler zindanı’ndan çekip çıkaran ve başyapıt olarak alkışlayanlar film

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

eleştirmenleri olmuştu. 16 uzun metraj içerisinde başyapıt olarak addedilen belki iki filmi daha vardı: “Çılgın Romantik” (True Romance) ve “Devlet Düşmanı” (Enemy Of The State)… (Oliver Stone, ölüm haberini aldıktan sonra “Benim favori Tony Scott filmim ‘Devlet Düşmanı’dır. Parlak ve zamanının ötesinde bir filmdir” twit’i attı.) Ayrıca, filmlerini ‘dönemini tanımlayan eserler’ olarak niteleyen de eleştirmenlerden başkası değildi. 1980’ler deyince “Top Gun”ın, 1990’lar deyince “Çılgın Romantik”in akla ilk gelen filmlerden olması biraz da bundan. Bununla birlikte, 16 film içerisinden ‘başyapıt’ın bir tık altında, kalburüstü diyebileceğimiz filmleri de oldu. “Denizde İsyan” (Crimson Tide), “Fanatik” (The Fan), “Casus Oyunu” (Spy Game) ve “Gazap Ateşi”ni (Man On Fire) gözümüzü kırpmadan bu sınıfa sokabiliriz. Eleştirmenlerin ona yüklenmesinin nedeni ise ondan beklentilerinin yüksek olmasıydı belki de. Sonuçta aksiyon sinemasının çehresini değiştiren bir adamdan türe dair akıllıca hamleler beklemek normaldi. İtiraf edelim, son yıllarda kötü tercihler yapmıştı. Tuhaf bir kurgu ve renk oyunlarına teslim ettiği son dönem filmleri, gerek fikir gerek öykü olarak zayıftı. “Domino” da, “Deja Vu” da, “Metrodan Kaçış” (The Taking Of Pelham 1 2 3) da ve son filmi olarak kalan “Durdurulamaz” (Unstoppable) da onun kalibresine yakışmayan vasatlıkta filmlerdi. Neticede, iyi filmlerine ‘iyi’, kötü filmlerine de ‘kötü’ dendi hep. Ridley Scott’ın “Boy And Bicycle” diye 16mm siyah-beyaz çekilmiş bir kısa filmi vardır. İlk filmidir bu onun. 21 yaşındaki kardeşi Tony’yi oynatmıştır filmde. Okulu asan bir çocuk, bisikletiyle bir sanayi kasabasında aylak aylak dolaşır. Bir yandan pedala yüklenirken, diğer yandan iç sesiyle bize yetişkinlik, ebeveyn olmak ve ölüme dair düşüncelerini aktarır. Tüm film bundan ibarettir. Final karesinde çocuk yine bisikletiyle sanki suyun üzerinde ilerler ve ufukta kaybolur gider… Vincent Thomas Köprüsü’nden kendisini boşluğa bıraktığında Tony Scott’ın iç sesi neler diyordu, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat onun ‘aksiyon filmlerinin unutulmaz yönetmeni’ olduğu kadar, ‘bisikletli çocuk’ olduğunu da unutmayacağız…

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, EVRİM KAYA, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, ALİ ULVİ UYANIK REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Savaşın Çiçekleri (Jin Líng Shí San Chai); Lal Gece; Korku Efendisi (Sint); Beni Yargılama (Nessuno Mi Può Giudicare); Kabus (Fairytale).

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

18 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, içine epeyce sinema işlemiş görünen bir cinayet romanını diline doluyor bu hafta...

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Tony Scott’tan, Quentin Tarantino destekli bir ‘hızlı romantizm’ başyapıtı: “Çılgın Romantik” (True Romance)... Burak Göral imzasıyla.

22 ESRAR PERDESİ

İntiharıyla sinema dünyasını şok eden Tony Scott’ın beyazperde serüveninde uzunca bir tur atıyoruz bu hafta... Murat Özer imzasıyla.

28 AİLE OYUNU

Çapraz Ateş (Haywire); Açlık Oyunları (The Hunger Games); Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island).

34 SAPIK

Gazete haberinden çıkan film; Yönetmenlerin gündemi Tarkovski; Fatih Akın’ın da tercihi Altın Koza; Seyfi Teoman’ı anmak için; Yaratıcılıkta sınır tanımayız!... Olkan Özyurt imzasıyla.

k 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam EVRİM KAYA The Man Who Knew Too Much (1934)

evrimrkaya@gmail.com

SAVAŞIN ÇİÇEKLERİ ORİJİNAL ADI Jin Líng Shí San Chai YÖNETMEN Zhang Yimou OYUNCULAR Christian Bale, Ni Ni, Zhang Xinyi, Huang Tianyuan, Han Xiting YAPIM 2011 Çin-Hong Kong SÜRE 146 dk. DAĞITIM Pinema

Zhang Yimou'nun kamerasının ustalığına şüphe yok. Savaş sahneleri vahşi, gösterişli ve sürükleyici. Fakat filmin görsel ustalığını senaryoda görmek ne yazık ki mümkün değil. 6

k arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012

B

ildik bir temadır, aşırı durumlar herkesin içindeki aşırılıkları ortaya çıkarır. Örneğin savaşla sınandığında kimin ne olacağı hiç belli olmaz, kendi halinde aile babalarından canavarlar, ufak tefek suçlarla mimli sokak serserilerinden kahramanlar çıkar. Seyirci de öteki sorununu halledivermiş olmanın verdiği haklı gururla bir liberallik, bir hoşgörü bulutunda eve döner. Gel gör ki bu temaya niyet etmiş “Savaşın Çiçekleri”nden öyle çıkmak zor, zira ötekinin de ötekisi var. Nankin’de 1937’de Japon işgali sırasında yaşanan olaylar İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti. Ölü sayısı kaynağına göre değişiyor ama yüz binlerden bahsedildiği bir gerçek. Ayrıca sayısız tecavüz ve işkence vakası var. Geling Yan’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Savaşın Çiçekleri” böyle bir aşırılık halini anlatıyor. Tanımayanlar da en azından “Kahraman”ı (Ying Xiong, 2002) izlemiştir, filmin yönetmeni Zhang Yimou, Çin sinemasının en iyi tanınan uluslarası yüzlerinden. Ama mesele yüz milyon dolar bütçesiyle Çin tarihinin en büyük prodüksiyonu olunca Zhang’ın uluslararasılığı yetmemiş ve başrol alkolik bir cenaze levazımatçısı rolündeki Christian Bale’e gitmiş. Bale’in tutkuyla canlandırdığı John Miller, adı kadar standart bir Amerikalı. Filmin başındaki heyacanlı savaş sahnesinde bir değirmendeki un tepeciğinin içine saklandığından kelimenin gerçek anlamıyla da ‘beyaz adam’ olarak giriyor hikayeye. Rahibi gömüp parasını alma derdindeyken biraz da yapacak daha iyi bir şey olmadığından manastır eğitimi alan 14 kız öğrenci ve rahibin evlat edindiği ciddi bakışlı ergen George Chen’in yaşam mücadelesi verdikleri katedralde sıkışıyor. 14 fahişenin de katedrale sığınmasıyla içerisi şenlikli bir yer halini alıyor. Başlarda kızların kadınlara şaşkınlık ve kıskançlık dolu bakışları ile küçük çatışmalarını ve Miller’ın mahzendeki şaraplara ve İngilizce bildiğinden fahişelerin sözcülüğünü yapan Yu Mo’ya dadanmasını izlerken çatışma seslerini

unutur gibi olsak da savaş kilisenin renkli vitraylarını kırıp geçen şarapnellerle kendini hatırlatıyor. Bir grup Japon askerin ‘bakireler!’ nidalarıyla kilisenin kapılarını kırmasıyla dengeler değişiyor, Miller akşamdan kalmalığını atıp rahmetli rahibin kıyafetleri içinde kendini kızların koruyuculuğuna adıyor. Ani bir değişimle arınmasına ve kahramanlaşmasına tanık oluyoruz. Kızların tecavüz tehdidi altında kalmasıyla bencil fahişeler de dönüşmeye başlıyor ve işi bakire kardeşlerini korumak için kendilerini feda etmeye kadar götürüyorlar. Uzakdoğu kültüründe kendini feda etmenin bir erdem olarak korkutucu şekilde sık vurgulandığı bir gerçek, hatırlayalım “Kahraman”ın isimsiz kahramanı bile titrini böyle kazanıyordu. 2008 Pekin olimpiyatlarının açılış törenine imza atan Zhang’ın kamerasının ustalığına şüphe yok. Savaş sahneleri vahşi, gösterişli ve sürükleyici. Bu alabildiğine gri ve vahşi kaosun ortasında filme adını veren iki çeşit çiçekten biri olan fahişeler ipekli elbiseleri, parlak pabuçları, kırmızı rujlarıyla griliğe tam bir tezat oluştururken hem Miller’ın hem de meraklı Shu başta olmak üzere manastırdaki öğrencilerin zihninde parıltılı bir başka dünyanın elçileri oluyor. Kilisede vitrayların arkasından gizlice kadınları izleyen genç kızın yüzüne düşen renkli ışıklar gibi çarpıcı ayrıntılardan kurulu güçlü bir görselliği var filmin. İyi ki de var zira ışık oyunlarıyla anlatılıvereni tekrar tekrar kafamıza vuran diyaloglarla iki buçuk saat başka türlü geçmezdi. Filmin görsel dengesini ve ustalığını senaryoda görmek mümkün değil, olayların gidişinde bir inandırıcılık sorunu, aşırı dramatizasyon ve dayanılması güç bir tarafgirlik var. Tartışılmaz bir katliamı anlatırken katıksız bir soğukkanlılık ummuyoruz. Ama filmin başından sonuna beyinsiz bir tecavüz makinasına değil de insana benzeyen bir tek Japon görüyoruz, o da -durduk yere org çalıp şarkı söylemeye başlayarak filmin en abuk sahnesine imza atması bir yana- sonunda yamuk yapıyor.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Bütün Japonlar kötü, bütün Çinliler iyidir. Amerikalılar da iyidir. Geleneksel ‘öteki’ olan fahişeler ve sarhoşların aklanması iyi de maalesef Japonlara biraz ayıp oluyor. 8 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k

Buna karşılık Japon işbirlikçisi baba gibi en kötü görünen Çinli karakter bile aklanıp onuruyla ölüyor. Sayısız söyleşide romanın yazarı da yönetmen de Japonları kötülemeden dengeyi tutturmaya nasıl gayret ettiklerini anlatıyor ama böyle bir çabayı hissetmek olası değil. Frank Capra, İkinci Dünya Savaşı sırasında çektiği propaganda filmlerinden birinde dünyayı ele geçirmeye çalışan ‘küçük sarı adamlar’ diye bahsettiği Japonlar’a karşı ‘tarihlerinde hiç savaşmamış, gelmiş geçmiş en bilge millet olan’ birtakım başka sarı adamları neden desteklemeleri gerektiğini Amerikan kamuoyuna anlatırken Nankin’e de değinir. Görünen o ki altmış küsur yıl sonra bu şablondan bir adım öteye gitmek mümkün olmamış. Bütün Japonlar kötü, bütün Çinliler iyidir. Amerikalılar da iyidir. Geleneksel ‘öteki’ olan fahişeler ve sarhoşların

aklanması iyi de Japonlara biraz ayıp oluyor. Halbuki gerçeğin biraz karışık bir çorba olduğunu (ve Çinliler’in Capra’nın anlattığına pek benzemediğini) Zhang kendisi yine “Kahraman”da çok güzel anlatmıştı. Hal böyle olunca iyi olabilecek pek çok sahnenin etkisi kayboluyor. Örneğin seyirciyi epey oyalayan keskin nişancı hikayesi, herhalde karşımızda Vietnamlı bir kız çocuğu olmadığından, bir “Full Metal Jacket” (1987) olamıyor. Bütün bunlar bir de inandırıcılığı sorunlu bir finale bağlandığında insana en azından bir yarım saat kısa olsaymış dedirtiyor.

Filmde illa bir beyaz adam olması belli ki ticari ama Christian Bale’in de inanarak oynadığı belli. Yu Mo’nun üvey babasınca tecavüze uğramış kader kurbanı haline dayanmak zor, insan Sokak Kızı Irma’nın yaratıcı hikayelerini arıyor.


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

LAL GECE

R

eis Çelik’in memleket meselelerine parmak basma, onları DEŞİFRE ETME, kendince çözümler üretme isteğinin yeni bir uzantısı “Lal Gece”. Berlin ve Nürnberg’den ödüllerle dönen bu çalışmasıyla, Türkiye’nin kangrene dönüşmüş sorunlarından birine, ‘çocuk gelinler’ meselesine eğiliyor Çelik. Bunu da son derece akıllıca bir formülle anlatma yoluna gidip, iki insanı bir odaya kapatıyor ve onların ‘gerdek gecesi’ni getiriyor karşımıza. ‘Gelenek’ şemsiyesi altına sığınılıp uygulanan ve ‘haklı gerekçeleri’ olduğu konusunda bir kanı da geliştirilen bir gerçeklik çocuk gelinler. Reşit olmayan kızların, çocukluklarını yaşayamadan kadınlığa adım atmaya zorlandıkları bu ‘sistem’, genellikle ülkemizin doğusunda yaşam alanı bulmasına karşın, Türkiye’nin geneline sirayet etmiş bir ‘hastalık’ bize sorarsanız. Kadını bininci sınıf insan kabul eden bir toplumun, bebekliğinden itibaren hiçleştirdiği bu ‘güzel yaratık’ı kendine uyan bir forma sokma arzusunun bir uzantısı bu durum. Şiddetle, baskıyla, gelenekle, görenekle ya da ‘iyilik yapma’ maskesiyle susturup yok ettiği kadını kimliksizleştirmenin bir başka yolu bu. Erkek denen ve ‘güç’le her daim yan yana yürümek zorunda olduğunu sanan zavallının kendini ‘iyi’ hissetmesine de malzeme oluyor çocuk gelinlerin kaderi (ya da kadersizliği). Neyse... Bu konuda yazmaya başladık mı sonunu getiremeyiz. İyisi mi, biz geçelim Reis Çelik’in filmine ve meseleyi nasıl yansıttığına... “Lal Gece”, çocuk gelinlerin durumuna ‘erkeklik’ üzerinden bakmak yerine, daha çok geleneklerin kıskacını öne çıkarma eğilimini tercih ediyor. Evet, çocuk gelinin hiçbir seçme hakkı olmadığının altını çiziyor, onun bir odaya sıkıştırılmış yazgısını net biçimde veriyor film, ama bu durumun müsebbibi olarak erkeği işaret etmiyor, hatta erkeği de bir ‘kurban’ gibi resmediyor. Gelenekler yüzünden uzun yıllar hapis yatmış bir adamın, gene aynı geleneğin baskısıyla yaptığı bu izdivaç, hem onu hem de 10’lu yaşlarının başındaki gelini köşeye sıkıştırıyor. Yani gerçek kurbanın yanına bir başka kurban daha

yerleştiriyor film, ona da belli oranda ‘anlayış’ gösterme yoluna gidiyor. Reis Çelik’in böylesi bir yolu tercih etmesi, tabii ki “Lal Gece”nin cümlesini etkisiz kılmıyor, meselenin yaşamsallığını zedelemiyor. İki insanın bir odadaki tek gecelik serüveni, ayrıntılarla değerlenip zenginleşiyor, işin özüne doğru bir yolculuğa çıkmamıza vesile oluyor. Adamın çocuğa karşı gösterdiği ‘sabır’, bir yandan da onu içinde bulunduğu pozisyonu düşünmeye itiyor. ‘Kanlı çarşaf’ı teslim etme zorunluluğu adamı sıkıştırırken, çocuğun ‘korkusu’ da başka bir duvar çıkarıyor önüne. Çocuksa, bir gün önce sokakta oynarken içine düştüğü gerdek odasında haklı bir korku yaşıyor kuşkusuz, kaçınılmaz olanı geciktirmek için elinden geleni yapıyor. Çocuksu hamlelerle oyalıyor adamı, her defasında yeni bir şey yaratarak yataktan uzaklaştırıyor kendini, bedenini. Büyükleri öyle söylediği için girdiği bu oda, anlamlandıramadığı her şeyi temsil ediyor bir bakıma. Adamdan nefret etmiyor, ama onunla neden bu odada olduğu konusundaki soru işaretlerini taşıyor yanında. Verilecek bir cevap yok, adam da biliyor bunu... Durduğumuz yerden baktığımızda, hiçbir yönüyle anlamadığımız, anlamak da istemediğimiz bir ‘günah’ın filmi “Lal Gece”. Reis Çelik, bizden daha ‘anlayışlı’ görünse de, o da meselenin can yakıcılığına teslim olmuş durumda. Çocuk gelinin durumu, deprem sonrasında yıkıntıların altında kalıp ölümü bekleyen birinin çaresizliğinden farklı değil. Hiçbir şey yapamamak, söyleyememek, soramamak, sonsuza kadar ‘sessiz’ kalmaya mahkum olmak onun kaderi. Sadece üremek için satın alınan bir ‘mal’dan farkı yok! Her filminde yaşamsal bir meseleyi kendine malzeme yapan ama kimi sinemasal zaaflarla hedefine ulaşamayan Reis Çelik, “Lal Gece”yle bu hedefe en çok yaklaştığı eserini ortaya koyuyor.

İlyas Salman ve Dilan Aksüt, filmin neredeyse tamamını sürükleyen çabalarıyla alkışı hak ediyorlar. Özellikle adamın karakterinde kimi motivasyon eksikliklerinin olduğunu söyleyebiliriz.

YÖNETMEN Reis Çelik OYUNCULAR İlyas Salman, Dilan Aksüt YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 92 dk. DAĞITIM Tiglon (Kaz Film)

Reis Çelik’in filmi, çocuk gelinlerin durumuna ‘erkeklik’ üzerinden bakmak yerine, daha çok geleneklerin kıskacını öne çıkarma eğilimini tercih ediyor. 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere k

11


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

KORKU EFENDİSİ

H

ollandalı yönetmen DIck Maas, 1983’te “Asansör” (De LIft) adlı filmi çektiğinde bir anda dünya çapında tanındı. Kendi kendine hareket edip ölüm saçan asansörün dehşet verici hikayesi, hem başka filmlere ilham kaynağı oldu hem de Hollywood, 2001’de bizzat Maas’a bir ‘rimeyk’ siparişinde bulundu. Naomi Watts, James Marshall, Michael Ironside gibi güçlü isimlerden oluşan bir kadroya sahip olmasına karşın "Katil Asansör" (Down) beklenen başarıyı sağlayamadı ve Maas, yeniden ülkesi Hollanda’nın yolunu tuttu. Yönetmenin beklediği başarı, 27 yıl aradan sonra 2010’da geldi. Bizde iki yıl gecikmeli olarak gösterime giren “Korku Efendisi”, Dick Maas’tan bıkıp usanmadan sağlam bir film bekleyenleri kısmen mutlu da etti diyebiliriz. Gelin, bu başarının neden ‘kısmen’ olduğunu izah etmeye çalışalım... Filme adını veren ‘korku efendisi’, aslında bildiğimiz Noel Baba’dan başkası değil. Fakat Hollandalılar, bizim ve tüm dünyanın tanıdığı, ortak kültür haline gelen Santa Claus yerine Sinterklaas’ı tercih ediyorlar. Yani filmde gördüğümüz kişi bir nevi Noel Baba ama onun Hollanda versiyonu diyebiliriz. İnanışa göre 5 Aralık’ta ölen ve her yıl gemisiyle bu ülkeye gelip tıpkı Noel Baba gibi çocuklara ‘hınzırca’ düşünülmüş hediyeler dağıtan Sinterklaas, Dick Maas’ın filminde bir korku unsuruna dönüşüyor. Maas, halk arasında sevilen bu efsaneyi alıp, Hollywood’vari bir ‘katliam filmi’ne çeviriyor. Filme göre Sinterklaas, aslında iyilik saçan bir aziz değil. Zamanında da kötülüğüyle nam salmış, genç yaşlı demeden herkesi öldürmüş biri. Kafasında sevimli ponponlu kırmızı takke yerine haç işaretli bir piskopos başlığı taşıyor, ren geyikli kızak yerine ata biniyor. Ve belli yıllarda dolunaya denk gelen 5 Aralık geceleri, yardımcılarıyla birlikte dirilerek toplu katliamlar yapıyor. Dick Maas, tıpkı Hollywood’un Noel Baba’yı, Kardan Adam’ları, palyaçoları, Cadılar Bayramı gecesini, Sevgililer Günü’nü tersyüz edip korku formatına çevirmesi gibi, aslında ‘sevimli’ sayılabilecek Sinterklaas efsanesini de benzer bir

kalıba döküyor. Elde ettiği gişeye bakılırsa bunda başarılı da olmuş. Ancak bize kalırsa netice o kadar da parlak değil. Öncelikle Sinterklaas’ın neden kötücül olduğunun altı tam manasıyla doldurulamıyor. Diğer yandan en son 1960’larda ortaya çıkan bu ruhların toplu katliam yaptıktan sonra olayın devlet tarafından neden örtbas edildiği, bugüne gelindiğinde yetkililerin niçin ses çıkarmadıkları veya tedbir almadıkları bir muamma... Medyayla el ele vererek, meydana gelen korkunç ölümleri kazalar, yangınlar şeklinde göstermeleri, havada kalıyor. Buradan olsa olsa, medyanın inandırma gücü ve manipüle etme kudretine bir eleştiri yollanmıştır diyebiliyoruz ama o da hedefini tam bulamıyor. Öyküyü bir yana bırakırsak, filmin bir diğer dezavantajı ‘olmamış’ görsel efektleri. Hollywood’un dışında da artık pek çok ülke sinemasının bilgisayar yardımıyla altından başarıyla kalktığı görsel efektler, yazık ki bu filmde bas bas ‘ben animasyonum, efektim’ diye bağırıyor. Sinterklaas’ın atıyla karlı damlarda koşuşturduğu sahneler, geminin dolunayda denizdeki duruşu ve buna benzer pek çok ‘efekt sahnesi’, filmin inandırıcılığına darbe indiriyor. Eksileri hesaba katarak “Korku Efendisi”ne baktığımızda ise, türün meraklılarını tatmin edebilecek şeyler de var elbet. Örneğin Sinterklaas ve yardımcılarının özenle dizayn edilmiş ‘katletme’ sahneleri başarılı. Ailesi 1960’larda katledildikten sonra kendini polisliğe adayan yaşlı adam ile gözüpek delikanlının bu beladan kurtulmak için verdikleri mücadele, itiraf edelim yer yer nefes kesiyor. Üzerine, yine Amerikan sinemasından ödünç alınmış müzik kompozisyonu, kamera hareketleri ve dinamik senaryo da eklenince, “Korku Efendisi”ni merakla seyretmemek için neden kalmıyor. Hele ki Dick Maas’ın 27 yıl aradan sonra en iyi filmi olduğunu düşünürsek...

Finale doğru Hollywood numaraları devreye girse de, filmin ilk yarısı Dick Maas’ın dönüşünü müjdeleyecek kadar iyi. Yıkılan binadan düşenlere ne oldu sahi? Sinterklaas ve atı kendini sokakta bulurken, evi yıkılan iki adam adeta buharlaşıveriyor.

ORİJİNAL ADI Sint YÖNETMEN Dick Maas OYUNCULAR Huub Stapel, Egbert Jan Weeber, Caro Lenssen, Frederik Brom, Kees Boot YAPIM 2010 Hollanda SÜRE 85 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Siyah Beyaz)

Filmde türün meraklılarını tatmin edecek şeyler var. Amerikan sinemasından ödünç alınmış müzik, kamera ve dinamik bir senaryo bunlardan. 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere k

13


ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK Çok Bilen Adam gunerbuyuk@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

BENİ YARGILAMA

H

aftanın İtalyan menşeili romantik komedisi “Beni Yargılama”, SÜRPRİZ bir çıkışla komedi dalında İtalyan Altın Küre’sinin de aralarında bulunduğu çeşitli ödüller almıştı. Birçok film ve dizide oyunculuk yapan ve kimi senaryolarda imzası bulunan Massimiliano Bruno’nun ilk yönetmenliği, eğlenceli, hem de epey politik göndermelerle dolu bir popüler komedi örneği. Her şey, oğlu ve patron kocasıyla mutlu bir hayat süren Alice’in meşhur partilerinden birinde başlıyor. Oğlu Filippo’ya düşkünlüğünü, şoförünü çocuğu özel okuldan arabayla almaya göndererek gösterirken, genç kadın, kocasıyla mutluluğunu da düzenlerken sürekli şikayet ettiği partilerle ifade ediyor. Bir gün, çalışma arkadaşları tarafından “deha” olarak tanınan kocası bir kazada hayatını kaybedince, Alice ile Filippo’nun hayatı bir daha eskiye benzememek üzere değişiyor. Çünkü rahmetli ardında dağlar kadar borç bırakıyor, eski konforu kaybetmek bir yana birkaç ay içinde yüklü bir miktar bulup borcu kapamazsa Alice hapse, Filippo da çocuk esirgemeye gitmekle yüz yüze kalıyor. Bu hızlı girişle başlayan “Beni Yargılama”, hiç dramatik değil, tersine burjuvanın felaketi üstüne kurulu bir komedi olarak ilerliyor. Tuzukuru kadının bir anda hayatın gerçekleriyle tanışması, o ana kadar tam olarak nereden gideceği konusunda çok belirgin bir fikir vermeyen filmin, seyircisine sunduğu en özgün espri. Borç istediği zengin arkadaşlarının uyduruk bahaneleri sıralarken bir fotoğraf karesinden birer birer yok oluşları hoş bir giriş. İş başvurularında kendisinden olmayacak şeyler isteyen patronlarla yüzleşmekse ona tuz biber ekiyor. Bunlar, filmin giderek kazandığı toplumsal arka plana, hiç de seyirciyi sıkmayan eklemelere dönüşüyor. Alice’in bundan sonraki kaderi, oğluyla birlikte önceden yanında çalışan Aziz’in mahallesine taşınmak oluyor. Ana oğul, birçok göçmen, onları sevmeyen bir faşist ve onu hemen bağırlarına basan emekçilerle birlikte yaşamaya, başta zorlansalar da çabuk alışıyorlar. Filmin başında

sık sık azarladığı, memleketlerini bile öğrenmediği, pis, tembel bulduğu yanında çalışanları yavaş yavaş anlamaya başlamasını da tatlı tatlı, eğlenceli bir üslupla verişi fark ettirmeden seyircisini mesajının içine çekiveriyor. Genç kadının asıl felaketi, borcu olan parayı çalıştığı işlerde bir türlü kazanamayacağını anlayınca başlıyor. Zenginlik günlerinden bildiği eskortluk işi gözüne en makul görünen oluyor, yazık ki. Biraz eğitim alıp kıyafetlerini yenilemek, bağlantıları sağlamak derken, kendisini gündüzleri pahalı bir hayat kadını, akşamları ise yoksul mahalledeki tek göz odada oğluyla yaşayan bir yalnız kadın olarak buluyor. Devamı, bu hayatın zorlukları, yeni bulduğu aşk, muhtelif karşılaşmaların komik ve trajik yanları ile süsleniyor. Adındaki gibi, bu işi yapmak zorunda kalmanın başkalarına kendisini yargılama hakkı vermesini istemiyor. Bir yandan belli ki, film yargılıyor, en çok da Berlusconi politikalarını. Burjuva önyargıları, işsizlik ve sınıfsal uçurumun büyüklüğü ile göçmen düşmanlığı, en çok eleştirilen konular arasında. Bu arada “Siyah beyaz ne fark eder, hepimiz aynıyız” dendiğini duyan bir ırkçının ağzından, İtalyan sinemasının genç ve politik temsilcisine selamını çakıyor: “Nanni Moretti filminde miyiz?” Esprilerin düzeyi her zaman çok yüksek olmasa da, genel olarak anlamlı bir toplumsal malzemeye tutunması, çiçeği burnunda yönetmen Massimiliano Bruno’nun ortaya oldukça başarılı bir komedi çıkarmasını sağlamış. Başroldeki Paola Cortellesi’nin, kibirli zengin, şaşkın hayat kadını ya da varoşta teyze olmanın üstesinden gelişi, takdire değer. Yakışıklı solcu Raoul Bova’nın karizmasına bir şey eklemek zor ama ırkçı kapıcı rolündeki Rocco Papaleo’nun kendinden geçercesine düşmanlık beslemeleri, iz bırakacak kadar başarılı.

Hayat kadınlığı hocasının politik yolu pek güzel: “Sağcılara gül, solculara kafa salla. Biri eğlenceli, diğeri akıllı bilinmek ister.” Cinsel espriler, bazen, özellikle Alice’in mesleğe yeni başladığı sıralar, can sıkacak kadar abartılı.

ORİJİNAL ADI Nessuno Mi Può Giudicare YÖNETMEN Massimiliano Bruno OYUNCULAR Paola Cortellesi, Raoul Bova, Rocco Papaleo, Anna Foglietta, Giovanni Bruno YAPIM 2011 İtalya SÜRE 95 dk. DAĞITIM Özen Film

Çeşitli ödüller kazanan bu İtalyan filmi, burjuvanın felaketi üstüne kurulu bir komedi anlayışıyla dikkat çekmeyi başarıyor. 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere k

15


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934)

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

KABUS ORİJİNAL ADI Fairytale YÖNETMENLER Christian Bisceglia, Ascanio Malgarini OYUNCULAR Harriet MacMasters-Green, Sabrina Jolie Perez, Jarreth J. Merz YAPIM 2012 İtalya SÜRE 90 dk. DAĞITIM M3 (Bir Film)

Sıkıcı bir tanıdıkla karşılaşmış gibi izledik, bu İngilizce ama İtalyan korku filmini. k 16 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012

H

er peri TInker Bell'e benzer biçimde zarif ve iyi olmadığı gibi, her peri masalı da mutlu olmak üzerine kurulu değil... "Kabus" adlı korkunç masalımız, mekanlar ve görsel etkiler yüzde yüz İtalyan olsa da İngilizce konuşan oyuncularıyla uluslararası piyasaya göre hazırlanmış. Öykü çizgisi ise çok sayıda filme benziyor. Kocası çekip gitmiş genç anne, küçük kızıyla yeni apartman dairesine taşınır... Anne, eski eşya odasında buldukları, kapısında peri kabartması olan elbise dolabını kızının kullanmasına izin verir. Oysa bu dolabın içinde bir tür diş perisi (hayaleti demeli) ile sırrı saklıdır! Küçük bir kızın düş gücünün sınırsızlığından faydalanarak, korkuyu, onunla temasa geçen ve talepleri olan varlıklar üzerinden inşa etmek geçerli bir formül. Ancak bu tür bir formülün etkisi, ayrıntıların ve görsel unsurların hikayenin etrafına zekice örülmesi oranında yüksek olabiliyor. Burada gerek anne-kız, öğretmendoktor-yaşlı komşu gibi tipler, gerek ev, gerekse

de Mussolini döneminde önemli bir rol oynamış o bölge, son derece yapay... Bütünün yapısını hissedemiyorsunuz. Oysa hem hayaletin sırrı ve hem de mekanların geçmişi faşist çağla bağlantılı olduğundan, o büyük ve soğuk yapıların ruhsuzluğu ile karakterlerin korkuları arasındaki tezattan müthiş dramatik sahneler yaratılabilirdi. Burada eleştirdiğimiz, donukluk değil sunilik. Filmin büyük bölümü, sıkıcı bir tanıdıkla karşılaşmak gibi. Kıyaslarsak, 2003 yapımı "Diş Perisi"ni (Darkness Falls) adrenalin yükselten bir film olarak kabul edenler, "Kabus"ta tahminen hiçbir şey hissetmeyecekler! Aslında, 'diş hayaletinin' gerçekte ne olduğunu ortaya çıkaran sürprizin iyi düşünülmüş olduğunu söylemek mümkünse de, bunun için bir dizi vasat altı dijital etki, diyalog ve oyunculuğa katlanmak zor gibi.

Küçük kızın hastane odasına yağan kanlı dişler, seyredeni gerçekten rahatsız eden tek sahnenin organları olarak filmin en başarılıları. Belli bir mesafeden görünüp, hemen hızla kaçan çocuk hayaletlerinden gına geldi.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

BENİ YARGILAMA

KORKU EFENDİSİ

LAL GECE

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BENİ YARGILAMA

KABUS

KORKU EFENDİSİ

HH

HH

LAL GECE

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

BU GECE BENİMSİN

HH

CEHENNEM MELEKLERİ 2

HH

HH

COSMOPOLIS

HHH

HHHH

HHH

D@BBE: BİR CİN VAKASI

HH

ESARET

EVA

HH

HH

GERÇEĞE ÇAĞRI

HH

HH

HH

HH

GÖKYÜZÜNDE BİR AYNA

HH

İLK AŞKIM

HH

HH

HH

LANETLİ RUH

HH

HH

NE ADAM AMA

HH

TEPEDEKİ EV

HH

HHH

HHH

HHH

TINKER BELL: GİZEMLİ KANATLAR

HH

VAMPİR AVCISI: ABRAHAM LINCOLN

HH

HHH

H

VİKİNGLER EFSANESİ: THOR

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

ÇAPRAZ ATEŞ

HHH

HH

GİZEMLİ ADAYA YOLCULUK

HH

HH

H

SAVAŞIN ÇİÇEKLERİ 360

BASKIN

AÇLIK OYUNLARI

OKAN

tunca

SAVAŞIN ÇİÇEKLERİ

aRslan

HHH

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

HH HH HH

HH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

POLİSİYE ROMANDA OSCAR İZLERİ

18

arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k


Yazar-avukat Suat Duman’ın ikinci basımı yapılan polisiye romanı “Cinayet Mevsimi”, cesetlerin başının altına Oscar kazanmış filmlerden sahneler içeren kartların konulduğu, sinemayla çok içli dışlı bir serüven sunuyor.

1

977 Ardahan doğumlu yazaravukat Suat Duman’ın ilk polisiye romanı “Cinayet Mevsimi”, 2009’da KAVİS Kitap’tan çıkmış. İkinci romanı “Müruruzaman Cinayetleri” ise gene aynı yayınevi tarafından 2011’de sunulmuş okurlara. Ben “Cinayet Mevsimi”ni, birkaç ay önce Alakarga Yayıncılık tarafından yapılan ikinci basımından okudum, diğer romanı ise henüz elime alma fırsatım olmadı. Mehmet Cemil, yani “Cinayet Mevsimi”nin A.Ü. Hukuk Fakültesi öğrencisi ve fazlasıyla gönülsüz amatör dedektifinin maceraları, “Müruruzaman Cinayetleri”nde İstanbul’da sürmekteymiş. Önce özetler… “Cinayet Mevsimi”nde sırayla üç öğrenci kız öldürülüyor. Kısa aralıklarla gerçekleşen ölümler, Ankara Hukuk ve SBF kantinlerinde infiale yol açıyor. Solcu öğrencilerin “Arkadaşlarımızın hesabını soracağız!” şeklindeki yaklaşımına rağmen, kahramanımız kısa sürede siyasi nedenlere dayanmadığını anlayacağı bu cinayetlerin peşine düşüyor. İşin tadını kaçırmamak için fazla ayrıntı yazmayayım ama cinayetler bu kadarla sınırlı kalmıyor. En iyisi toplam 160 sayfalık kitabın 157. sayfasından çok kısa bir alıntı yapayım: “Ah, bu hikayede ne çok ölü var.” “Cinayet Mevsimi”nin beni, dolayısıyla Arka Pencere’yi ilgilendiren yönü ise sinemayla çok içli dışlı bir metin olması… Örneğin katil, her cinayeti işledikten sonra kurbanın başının altına bir de fotoğraf bırakıyor. Sinema tarihi konusunda pek geniş bilgisi olduğu söylenemeyecek Mehmet Cemil, bu fotoğrafların Oscar kazanmış bazı filmlerden sahneler olduğunu öğreniyor. Kimden-kimlerden öğrendiğini soracak olursanız, kısaca ‘Ahbaplar’dan diyebilirim… Bunlar, genellikle hukuk kantininde çay ve pipo içip sürekli filmlerden sinemadan bahseden, Mehmet Cemil’in “Sınavla pek ilgileri yoktu. Yanlış okul seçtikleri belliydi, sinema okumaları gerekirdi ama kendi

bilecekleri işti sonuçta. Sanırım epeydir Kurosawa’nın ‘Raşomon’ filmi hakkında tartışıyorlardı” diye tanımladığı, sevimli tipler. İlk karşılaştığımızda, “Raşomon”dan (Rashômon) ve ‘gerçek’in ne olup olmadığından bahsediyorlar. Öldürülen ilk kız Görkem Ürgüplü’nün başının altında Milos Forman’ın “Amadeus”undan, ikinci kurban Reyhan Umre’ninkinde ise Oliver Stone’un “Müfreze”sinden (Platoon) bir kare bulunuyor. Acaba 1984 ve 1986 yıllarında Oscar kazanmış bu filmler, cinayetler için nasıl bir ipucu oluşturuyordu? 1985 yılı neden atlanmıştı? 109. sayfadan bir alıntı: “Ahbaplardan biri, ‘Aslında şu sinema tutkunu seri katille tanışmak isterdim’ dedi. Öbürü tamamlamak ister gibi, ‘Tanışmak bir yana sizce de bu cinayetlerin sinemasal bir yanı yok mu’ diye ekledi.” Unutmadan belirteyim, katil, üçüncü kurbanı Didem Tunç’a da “Yağmur Adam”ı (Rain Man) uygun görüyor. İşin bu noktasında Gülizar Müjde’den de biraz söz etmeliyim ki, romanda önemli bir yeri var. Mehmet Cemil’in görür görmez etkilendiği, her üç kızı da tanıyan, sinemayla en az Ahbaplar kadar ilgili bir kız o da. Kitabın 38. sayfasında şöyle tanıyoruz Gülizar’ı: “Gazi’de sosyoloji okumuştu. Sonra da Ankara İletişim’e gelmiş Sinema Televizyon Bölümü’nde mastıra başlamıştı. Türk sinemasıyla özel olarak ilgileniyordu. Hak ettiği kadar derinliğine analiz edilmediğini, sosyal yapımıza, ülkenin içinden geçtiği, geçirildiği siyasal süreçlere paralel bir film eleştirisinin eksik olduğunu düşünüyordu.” Görüldüğü gibi gayet ‘sıkı’ bir kız Gülizar Müjde… O yaştaki hemen her sinema sevdalısı her genç akademisyen gibi eleştirmenlere dudak bükmeyi de ihmal etmemekte! Merak etmeyin, işin püf noktasını ve katilin kimliğini, cinayetlerin nedenini açık edecek değilim; o nedenle “Cinayet Mevsimi”nden son alıntıyı gönül rahatlığıyla

okuyabilirsiniz: “Bulduğumuz üç sinema kartı, ‘Amedeus’, ‘Müfreze’ ve ‘Yağmur Adam’, birer yıl arayla en iyi film Oscar’ı almıştı. Gülizar Müjde’de dinlediğimiz müziklerin tamamı ise seksenli yıllarda popüler olmuş film müzikleriydi: ‘Eye Of The Tiger’, ‘Flashdance’, ‘Take My Breath Away’… Bir kenara not etmeye değerdi: Bu fotoğrafları bırakan -katil ya da her kimse- Gülizar Müjde ile ortak beğeniye sahipti: Biri o filmlerin müziğini dinliyordu; diğeri o müziklerin filmini seyrediyordu.” Ufak tefek bir iki kurgu hatasına rastlanan “Cinayet Mevsimi”, sinemanın, filmlerin, yönetmenlerin izini edebiyatta da sürmek isteyen sinemaseverler için ilginç bir roman. Okumanızı öneririm. Beş üzerinden en azından üç yıldızı hak etmekte. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere k

19


BURAK GÖRAL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

ÇILGIN ROMANTİK “True Romance” tam da adı gibi 1990’ların ruhuna uygun gerçekçi, romantik ve şiddetli bir aşkı konu alır... En azından Tony Scott’ın tercihleriyle bu hale gelmiş bir filmdir. Oysa Tarantino’nun orijinal senaryosu, bu aşk hikayesinin samimiyetini şüpheli hale getirmekteydi.

Ç

ılgın Romantik” (1993), QuentIn TarantIno’nun, çekiminden altı yıl önce, 1987’de yazdığı SENARYONUN adıdır. Başkarakteri Clarence ise, Tarantino’nun alter-egosu olarak yine senaryosunu yazdığı yarım kalmış ilk filmi “My Best Friend’s Birthday”in ana karakteridir. Tarantino sadece kaba montajını tamamladığı, ama hiç su yüzüne çıkarmadığı bu filminde Clarence’ı kendisi oynar. Film, Clarence’ın, en iyi arkadaşı olan Mickey’e yaş günü şerefine bir fahişe ayarlamasıyla başlar. Clarence fahişe Misty’ye, Mickey’nin ev anahtarını verir. Misty’nin tellalı da devreye girince Mickey’nin başı ciddi bir derde girer. Tarantino “Çılgın Romantik”in orijinal senaryosunu bir senede oluşturur ve stüdyoların adreslerine göndermeye başlar. Senaryo dört yıl boyunca Hollywood’da elden ele dolaşır. Hiçbir ana akım senaryoya benzemeyen, fazla geveze ve uçuk kaçık fikirlerle dolu bir senaryo olduğu için yapımcı bulması zaman alır. Tarantino filmi kendisinin yönetmesini şart koşsa da bir süre sonra bu fikrinden vazgeçer. Hiç olmazsa “Maniac Cop”la bilinen William Lustig’in yönetmesini yapımcısına tavsiye eder. Lustig senaryoyu çok beğense de ondan bazı yerlerini, özellikle de finalini değiştirmesini ister. Senaryo bu haliyle Tarantino’nun “Rezervuar Köpekleri”nde (Reservoir Dogs) yaptığı gibi ‘sırasız’dır. Lustig olay kurgusunun sıralı olmasında ısrar eder. Bir süre anlaşmaya çalışırlar. Ancak senaryo bir şekilde Tony Scott’ın önüne gelmiştir ve o araya girer girmez bütün dengeleri altüst

eder. Tarantino, hayranı olduğu Tony Scott’ın ilgisini fark eder etmez hiç düşünmeden William Lustig’i ekiverir. Lustig hayatının en büyük kazığını yemiştir. Projenin el değiştirdiğini en son o öğrenir. Scott’ın devreye girmesiyle yapımcı da değişir. Çünkü yönetmen, filmi güçlü yapım şirketlerinden Morgan Creek ve Warner Bros’a götürür, star oyuncuları beraberinde getirir. Tarantino’nun 16 mm çekmeyi tasarladığı 60 bin dolarlık küçücük proje bir anda 14,5 milyon dolarlık bir Hollywood projesi haline gelir. Tüm bunlar karşısında Tarantino filmin sahnelerini sıralı dizmeye ikna olmuştur artık. Ama mutsuz ve umutsuz finali konusunda hâlâ inatçıdır. Tarantino’nun özellikle ilk dönem senaryolarında sadece onun çok sevdiği filmlerden değil, yaşadığı olaylar, hayatının belli zamanlarında tanıştığı insanlar, onların laf arasında anlattıkları küçük anektodlardan da bölümler vardır. “Çılgın Romantik”in senaryosu bunun en bariz ve yoğun olduğu Tarantino senaryosudur. Senaryo Tony Scott’ın elinde bir parça biçim değiştirir ama. Tarantino’nun, dönemin ana akım sinemasının hayli dışında duran fikirleri; Clarence’a zaman zaman yarenlik eden Elvis kılığındaki ‘Bay Sağduyu’yu, filmin ortasında ayrı bir yer tutan ve eşsiz bir lezzette yazılmış 10 dakikalık Walken-Hopper karşılaşmasını ve Arquette’in maruz kaldığı uzun dayak sekansını aynen koruyan Scott, Tarantino’nun aksine filmin âşık çiftini alabildiğine sempatiyle donatır. Clarence ve Alabama’nın bir kaza gibi birbirlerine âşık olmaları, Clarence’ın zaten ‘yeni düşmüş’ Alabama’nın tellalını öldürüp,

uyuşturucu dolu yanlış bavulu alıp kaçmalarıyla olgunlaşan hikaye, Detroit’in kent varoşlarının yağmurlu puslu havasında başlayıp güneşli, parlak Los Angeles’ta son bulur. Scott, Tarantino’nun karamsar finalini tümüyle ters yüz eder. Finalde Ambassador Hotel’de yaşanan çatışma sırasında tuvalette olan Clarence (evet, Tarantino senaryolarında karakterlerden biri tuvalete girdiğinde mutlaka önemli bir şey olur!) her iki finalde de çıkışta çatışmaya katılamadan vurulur. Tarantino’nun senaryosunda Alabama, Clarence’ın arkasından parayla yeni maceralara doğru yola çıkar. (“Rezervuar Köpekleri”ndeki Bay Beyaz’a doğru hatta...) İki finali de çekmiş olmasına rağmen Tony Scott bu hikayenin ‘umutlu’ bir finali hak ettiğini düşünür. Bu görüş ayrılığı Tarantino’nun Scott’la kısa bir süre küs kalmasına neden olsa da Scott’ın finalinin yanlış bir final olmadığı aşikârdır. Tony Scott’ın filmografisinde en zengin içeriğe sahip filmdir “Çılgın Romantik”. Yönetmenin alametifarikaları olan hızlı kurgu, sahnelerin psikolojilerine hizmet eden renk kullanımları, ani şiddet sahneleri ve güneş batımları hikayeye lezzet katar. Ayrıca irili ufaklı rollerde görülen bir yıldızlar kadrosuna da ev sahipliği eder film. 1990’ların iki yıldız oyuncusu Christian Slater ve Patricia Arquette birbirlerine o kadar yakışırlar ki, 90’ların en iyi film çiftlerinden biri olurlar. İki ağır top Christopher Walken ve Dennis Hopper adeta döktürürler. Gary Oldman, Samuel L. Jackson, Val Kilmer (sadece silueti görünür!), Brad Pitt, James Gandolfini, Tom Sizemore, Chris Penn, Bronson Pinchot ve Michael Rapaport da kadroyu tamamlar. 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere k

21


Esrar Perdesi MURAT ÖZER (Torn CurtaIn, 1966)

T-SCOTT’IN SON AKSİYONU

Geçtiğimiz pazar günü, Los Angeles köprüsünden atlayarak, filmlerinde olduğu gibi ‘aksiyon dolu’ bir ölüme kucak açan Tony Scott, kariyeri boyunca ağabeyi Ridley Scott’ın ‘auteur’ kimliğinin altında ezilmekten kurtulamamıştı. Öte yandan, ‘içi doldurulmuş aksiyon’ dendiğinde ilk akla gelen isim olmayı da başarmıştı sinemacı.

B

ir yönetmen ağabey düşünün; ne çekse olay haline geliyor, kitleleri peşine takmış gidiyor, hem sanatsal hem de ticari anlamda başarının tadına doymuş... Öte yandan bunu hazmetmek için azami çaba harcaması gereken bir küçük kardeş var; çektikleri zaman zaman geniş kitlelere ulaşsa da ‘oyuncaklı’ işlerinin bir miktar ‘alternatif’ kalışıyla mücadele eden... Tahmin ettiğiniz gibi Ridley-Tony Scott kardeşlerden bahsediyoruz. Birlikte kurdukları Scott Free yapım şirketi bünyesinde ortak çalışsalar da yönetmenlik kariyerlerinde amansız bir rekabet içinde olan Scott biraderlerin küçüğü Tony, ağabeyi Ridley’nin görkemli başarısının altında ezilmekle ‘özgün’ çıkışlar yapmak arasında gidip gelen bir filmografiye sahipti. Teknik açıdan mükemmele varan bir görselliğin peşine takılan yönetmen, filmlerinde tercih ettiği renkli filtreler, efekt zenginliği ve alabildiğine dinamik bir kurguyla ‘farklı’ olmanın tarifini yapıyordu adeta. Bir miktar ‘yorucu’ da diyebileceğimiz Tony Scott tarzı, sinema sanatının olanaklarının zorlandığı çalışmalar olarak öne çıkıyordu her zaman. Hikayeyi anlatırken, işin dramatik yönüne yoğunlaşmaktan ziyade nefes alıp vermekte zorluk çektiren bir dinamizme kucak açıyordu sinemacı ve görsel/işitsel zenginliğe fazlasıyla sırtını dayıyordu. 21 Haziran 1944 İngiltere doğumlu Tony Scott, kendisinden yedi yaş büyük ağabeyi

22 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k

Ridley gibi sinemayla yaşayıp ölmeyi planlamış bir sanatçıydı. Ridley’nin 27 dakikalık ilk filmi “Boy And Bicycle”ın başrolünü de üstlenen Tony, tıpkı ağabeyi gibi senarist olma özelliği taşımayan bir sinema adamıydı. 1969 ve 1971 yıllarından gelen ilk iki kısa metrajlı (ikincisi orta metraj) filmi (“One Of The Missing” ve “Loving Memory”) dışında hiçbir yapıtının senaryosunun altına imza atmak gibi bir durumla yüzleşmeyen yönetmen, işin prodüksiyon aşamalarına eğilmeyi daha çekici bulmuş görünüyordu.

R

Idley Scott’ın da oyuncu kadrosunda olduğu “One Of The MIssIng”in SItgesKatalan Film Festivali’nde ‘en iyi kısa film’ seçilmesinin ardından giderek dikkat çekmeye başlayan Tony, bu arada Londra’daki Royal College of Art’taki (bu dönemde okul arkadaşı Mireille Dansereau’nun “Forum” adlı filminde görüntü yönetmenliği de yapar) eğitimini de tamamlamıştır ve kendini görsel sanatların en popüleri olan sinemaya adamaya hazırdır. 1970’lerin başından 1980’lerin başına kadar Ridley Scott’ın şirketi hesabına birçok reklam filmi çeken, böylece bugünlere kadar gelen dinamik kurgu anlayışının temellerini atan yönetmen, 1976’da Henry James’in kısa hikayesinden uyarladığı ve BBC için çektiği televizyon filmiyle kariyerine yeni bir halka daha ekler. Birçok İngiliz sinemacının

yaptığı gibi o da BBC’nin ‘okul’ özelliğinden yararlanmıştır. 1983 yılı, Tony Scott’ın hayatında bir dönüm noktası olacaktır. O yıl, kariyerinin ilk uzun metrajlı filmi olan “Açlık”ı (The Hunger) çeker yönetmen. Whitley Strieber’ın romanından uyarlanan yapım, sofistike bir vampir hikayesi anlatmaktadır ve cesur hamleleriyle döneminin önemsenen yapıtları arasında gösterilir. Catherine Deneuve, Susan Sarandon ve David Bowie üçlüsünün başlıca rolleri paylaştıkları film, görsel derinliği ve ‘sonsuz aşk’ın deformasyonu üzerine sarf ettiği cümlelerle dikkatleri çeker. Böylece Tony Scott’ın sonraki yılları garanti altına alınmış olur ve birkaç yıllık bir bekleyişin ardından ikinci filmiyle hedefi tam göbeğinden vurur sinemacı. 1980’lerin en akılda kalıcı filmlerinden biri olmayı başarmış “Top Gun”ı çektiğinde ortalık yıkılmaktadır. Kısa zamanda bir fenomen haline gelen yapım, Tom Cruise başta olmak üzere oyuncularını da yıldızlaştırır. Amerikalı ‘new wave’ grubu Berlin’in seslendirdiği unutulmaz şarkısı “Take My Breath Away”le Oscar kazanan, üç dalda (kurgu, ses, ses efekti kurgusu) daha bu ödüle aday gösterilen film, bugün bile sık sık adından söz ettirmeyi başarıyor. 1987’de Eddie Murphy’li seri “Sosyete Polisi”nin (Beverly Hills Cop) ikinci halkasını (bu film de “Shakedown” adlı şarkısıyla Oscar’a aday gösterilir) çekerek 1980’lere nokta koyan Scott, 1990’ları ilginç


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Tony, ağabeyi Ridley Scott'ın 1965 tarihli ilk kısa filmi "Boy And Bicycle"da başrolde.

bir intikam hikayesi anlatan edebiyat uyarlaması “İhtiras”la (Revenge) açar. Kevin Costner, Anthony Quinn ve Madeleine Stowe arasındaki ‘ölümcül uyum’la dikkatleri çeken yapım, Tony Scott filmografisi içinde ‘silik’ bir yer edinmesine karşın, dramatik kurgu açısından en güçlü yapıtlarından biri haline gelir. Aynı yıl gösterime giren ve bir kez daha Tom Cruise’u başrole taşıyan “Yıldırım Günleri”yle (Days Of Thunder), “Top Gun”da uçaklarla yaptığını yarış arabalarıyla yapar Scott. Senaryosunu Robert Towne’un yazdığı film, bir yandan da uzun yıllar sürecek Tom Cruise-Nicole Kidman aşkının yeşermesine de vesile olur. Ses çalışmasıyla Oscar’a aday gösterilen yapım, yönetmene ‘aksiyon sinemacısı’ yaftası yapıştırılması sonucunu da doğurur. Artık aksiyon dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olacaktır Tony Scott.

B

Ülkemizde uzun yıllar sansüre takılan "Açlık" (The Hunger, 1983), T-Scott'ın çıkış yaptığı film oldu. Hem 1980'lere hem de Tony Scott filmografisine damga vuran gişe canavarı "Top Gun" (1986).

ir dedektifle bir Amerikan futbolu oyuncusunu ‘ikili’ formatına taşıyan “Son Görev” (The Last Boy Scout), yönetmenin kurguyla anlamlanan sinemasını destekleyen bir yapım kimliğiyle 1991’de gösterime girer. “Cehennem Silahı”nın (Lethal Weapon) senaristi Shane Black’in senaryosundaki akıl dolu manevraları iyi kullanıp müthiş bir görselliğe ulaşan Scott, bir sonraki hamlesiyle ‘başyapıt’ denebilecek filmine ulaşır. Quentin Tarantino’nun ‘deli’ zihninden fışkıran malzemeyi etkin bir yapıyla buluşturan “Çılgın Romantik” (True Romance), Christian Slater ve Patricia Arquette ikilisinin aşkı yeniden tanımlayan performanslarıyla tüm zamanların en ‘delişmen’ aşk filmlerinden birine dönüşür. Brad Pitt de buradaki küçücük (ama ‘uçuk’) rolüyle dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Evet, Tony Scott’a yafta tam olarak yapışmıştır artık; o bir aksiyon yönetmenidir ve hiçbir zaman ‘duru’ bir film çekmesi mümkün olmayacaktır. Yine işin içinde Tarantino’nun olduğu “Denizde İsyan”la (Crimson Tide) bir denizaltıda yaşanan ‘iktidar mücadelesi’ne odaklanan yönetmen, ‘sevgili’ aktörlerinden Denzel Washington’ı başrole taşıdığı filmde klostrofobik bir gerilim yaratır, tabii aksiyonu da unutmadan. Gene Hackman’ın buradaki performansıysa genç aktörler için ders niteliğindedir. Kurgu, ses ve ses efekti kurgusu dallarındaki Oscar adaylıkları da yapımın tuzu biberi olur. Ertesi yıl gösterime giren “Fanatik” (The Fan),


Quentin Tarantino'nun senaryosuna dayanan "Çılgın Romantik" (True Romance, 1993), Scott filmografisinin en güçlü ayağı.

yıldızlaşmış bir beyzbol oyuncusuyla onun ‘gözü dönmüş’ hayranı arasındaki tehlikeli ilişkiye dikkat çeker. Tony Scott sinemasının en zayıf halkası olarak değerlendirilen filmin başarısızlığı, 1998’de karşımıza çıkan “Devlet Düşmanı”yla (Enemy Of The State) bir nebze olsun silinir. Will Smith’in devletin işin içinde olduğu bir komplonun göbeğine düştüğü entrikasıyla bir tür ‘paranoya’nın peşine takılan yapım, bizleri bir kez daha Gene Hackman’ın oyun gücüyle yüzleştirir. Ağabeyi Ridley ile birlikte kurduğu Scott Free yapım şirketi için çekilen TV dizisi “The Hunger”ın iki bölümünü yöneten Tony Scott, bugünlere kadar gelen yapımcılık serüvenini de başlatmış olur böylece. 1990’lar biterken, kariyerindeki hareket ivmesi de iyiden iyiye hız kazanmıştır. 2000’ler, iki neslin iki popüler aktörünü bir araya getiren “Casus Oyunu”yla (Spy

Game) açılır. Robert Redford ve onun bugünlerdeki temsilcisi olarak kabul edilen Brad Pitt, CIA merkezli bir ‘dostluk’ hikayesinin baş karakterleri olurlar bu filmde. Scott, bu iki ismin varlıklarını etkin biçimde kullanırken, entrikayı zenginleştirme becerisini de zirveye taşır... BMW markası için çektiği 9 dakikalık reklam filmi “Beat The Devil”, reklam piyasasının da sinema diliyle açımlanabileceğini kanıtlayan bir çabadır. Reklam dünyasını ezbere bilen Tony Scott için eğlenceli bir ‘alıştırma’ olur bu film... Denzel Washington’ın Dakota Fanning’i korumakla yükümlü olduğu “Gazap Ateşi” (Man On Fire), yönetmenin filmografisinde pek rastlanmayan bir dramatik derinliğe sahiptir. Oscar’lı senarist Brian Helgeland’ın senaryosundaki ipuçlarını ustaca beyazperdeye taşıyan sinemacı, olgunluk döneminin en çarpıcı

yapıtlarından birine imzasını koyar bu vesileyle. Yönetmenin sonraki iki filminden ilki, gerçek bir hikayenin sinemaya yansımasıdır. Ünlü aktör Laurence Harvey’nin kızı Domino Harvey’nin ‘ödül avcılığı’na kadar uzanan hikayesini aktaran “Domino”, yine Tony Scott’a özgü bir kurgu becerisi içermesine karşın, öykünün gerektirdiği derinlikten uzak bir çalışma olarak değerlendirilir. Keira Knightley ve Mickey Rourke ise filmin öne çıkan unsurlarıdır. Son iki filminin arasına sıkıştırdığı ve amazon.com için çektiği reklam filmi “Agent Orange” da sinema duygusu taşıyan 5 dakikalık bir çalışma olarak sinemacının filmografisine yazılır. 2006 yapımı “Deja Vu” ise, onu bir kez daha Denzel Washington’la çalışmaya iter ve ‘yaşanmışlık’ duygusunun başrole soyunduğu bir tekno-aksiyon filmine k 24 - 30 Ağustos 2012 / arkapencere

25


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

T-Scott'ın, Tom Cruise'la ikinci bir "Top Gun" yaratmak istediği "Yıldırım Günleri" (Days Of Thunder).

dönüşür. Tony Scott’ın son iki filmiyse onun standardı haline gelen özellikleri yansıtır bir kez daha. Ve her ikisinde de ‘fetiş oyuncusu’ Denzel Washington’a dayar sırtını. “Metrodan Kaçış” (The Taking of Pelham 1 2 3), 1974’te Joseph Sargent’ın da uyarladığı John Godey imzalı romanın modernize edilmiş halini getirir önümüze. Metroda bir vagon dolusu insanı rehin alan suçlularla, onları durdurmaya çalışan yasa adamlarının gergin hikayesidir bu, ama Tony Scott ismini şahlandırdığı söylenemez. Yönetmenin son filmiyse gene ‘içinden tren geçen’ bir hikaye anlatır bize. Başıboş kalmış bir trenin yaratacağı felaketi önleme senaryosudur karşımızdaki. Sinemacının aksiyona yönelik tipik numaraları, nefes aldırmayan kurgusu ve Denzel Washington sacağayı, “Durdurulamaz” (Unstoppable) adlı filmi de ‘izlenir’ kıvama taşımayı başarır sonuçta.

B

Bruce Willis'in başrolde olduğu "Son Görev" (The Last Boy Scout, 1991) türünün sağlam örneklerinden. Robert Redford ve Brad Pitt'i buluşturan "Casus Oyunu" (Spy Game, 2001), sağlam entrikasıyla öne çıkıyor.

rIgItte NIelsen’in Sylvester Stallone’la evli olduğu dönemde NIelsen’le yasak bir ilişkiye kucak açan ama devamını getiremeyen, dağ tırmanışı konusunda özel bir yeteneğe sahip olan, film çekimleri sırasında soluk kırmızı beyzbol kepini neredeyse hiç çıkarmayan, 1994’te evlendiği aktris Donna Wilson’dan iki çocuğu olan, ekranların sevilen polisiye dizisi “Numb3rs”ın yapımcılığını Ridley Scott’la birlikte üstlenen, “Yerinde Olsam” (In Her Shoes) gibi bazı filmlere yalnızca yapımcı kimliğiyle katkıda bulunan, “Karanlık Yolculuk” (Donnie Darko) ve “Rezervuar Köpekleri” (Reservoir Dogs) gibi iki başyapıtın ‘özel teşekkür’ listesine girmeyi başaran, filmografisinin neredeyse yarısını (6 film) ünlü yapımcı Jerry Bruckheimer’la işbirliğine giderek çeken, Marlon Brando ve Woody Allen’ı aktör olarak kullandığı Telecom reklam filmleriyle de tanınan, George Michael için çektiği “One More Try” adlı videoklibiyle müzik piyasasına da el atan Tony Scott (namıdiğer T-Scott), sinema sanatının teknolojiyle bütünleşen dinamikleri konusunda uzmanlaşmış bir isimdi. Kendine özgü görsel yaklaşımı ise bu konuda ‘öncü’ olmaya kadar götürüyordu onu... 19 Ağustos 2012 Pazar günü, kendini Los Angeles köprüsünden aşağı bırakarak hayatına son verdi Tony Scott. Hem filmlerinde hem de özel hayatında aksiyonu elden bırakmayan sinemacı, ölümüne de aksiyon katmış oldu böylece, kurgu cilasına gerek duymadan...


E R E C N E P A K AR ! R A N U S İFTİHARLA

2 0 1 1 S İ N E M A YILLIĞI İKİ K APAK SEÇENEĞİ İLE

TÜM KİTAPÇILARDA

!


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

ÇAPRAZ ATEŞ ORİJİNAL ADI Haywire YÖNETMEN Steven Soderbergh OYUNCULAR Gina Carano, Channing Tatum, Michael Douglas, Antonio Banderas, Ewan McGregor, Michael Fassbender YAPIM/SÜRE 2011 ABD - İrlanda GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET As Sanat (Pinema)

Soderbergh’in bu projenin neresinden heyecan duyduğunu merak etmemek mümkün değil... 28 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k

S

teven Soderbergh çok enteresan bir sinemacı. Filmografisi karman çorman. Çıkışını bağımsız Amerikan sinemasının temel filmlerinden biri olan “Seks Yalanları” (Sex, Lies and Videotape) ile yapan Soderbergh, sonra da ana akım filmlere göz kırpan (Ocean serisi, “Aşk ve Para” [Out of Sight], “Traffic” vs...), bazen enikonu ‘festival filmi’ çeken (“Kiralık Sevgili” [The Girlfriend Experience], “Che”, “Bubble”... vs), bazen Hollywood materyallerini kullanarak deneysel projelere dalmaktan çekinmeyen (“İyi Alman” [The Good German], “Çok Özel” [Full Fontal], “Salgın” [Contagion] vs...), bazen de neredeyse kendi kişisel zevkine hizmet eden filmler yapabilen güce sahip ender yönetmenlerden biri oldu... İşte “Çapraz Ateş” bu son iki tercihin karışımı bir film. Soderbergh ‘fitness’ modeli, kadın güreşçi ve amatör oyuncu Gina Carano’ya hayatının filmini yapması için büyük bir fırsat sunmuş adeta. Elindeki bütün gücü yarı erkek-yarı dişi özellikler taşıyan Carano’nun bir hayaline sunmuş sanki...

Gözden çıkarılmış Mallory adlı kiralık bir ajanı canlandıran Carano film boyunca kendisinin biletini kesmek isteyen adamlarla çatır çutur mücadele ediyor. Bu adamlar Ewan McGregor, Michael Fassbender, Mathieu Kassovitz, Antonio Banderas, Michael Douglas ve Mallory’nin babası rolünde Bill Paxton! Bu kadar aktörü rol yapma kabiliyeti hayli tartışılır bir kadının etrafına dizmek büyük bir ego gösterisi... Dramatik anlamda hiç sürpriz barındırmayan ve düz bir çizgide ilerleyen, ‘kendini kurtarmaya çalışan ajan’ klişesine katılmış biraz “Jason Bourne” efekti, biraz “Ocean’s Eleven”daki gibi 60’lar retro’su ve biraz da “Denizci” (The Limey) tadındaki melankolik kurgusuyla harmanlanmış, politik bir duruş anlamında da tam olarak bir yere oturamayan ama belli bir seyir keyfi vermeyi ihmal etmeyen hafif bir salata bu!

Dublin’de sokaklarda başlayıp çatılarda devam eden takip sahneleri heyecanlı ama serinkanlı bir işçilikle kotarılmış... Gina Carano’da Lucy Liu ya da Milla Jovovich’deki gibi bir karizmanın izine rastlamak pek mümkün değil...


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

AÇLIK OYUNLARI ORİJİNAL ADI The Hunger Games YÖNETMEN Gary Ross OYUNCULAR Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Wes Bentley, Elizabeth Banks, Woody Harrelson YAPIM/SÜRE 2012 ABD, 142 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (Fida Film)

Distopyanın her yaşa uygunluğu, “Açlık Oyunları”nı benzerlerinden ayırıyor. 30 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k

1

998’de “Yaşamın Renkleri”yle (PleasantvIlle) enfes bir giriş YAPAN, 2003’te çektiği “Zafer Yolu”yla (Seabiscuit) idare eden Gary Ross’a teslim edilmiş olan “Açlık Oyunları” projesi, Suzanne Collins imzalı romanda olduğu gibi ‘hedefine ulaşan’ bir çalışma izlenimi veriyor. Ross, serinin yazarı Collins’i ve senaristyönetmen Billy Ray’i yanına alarak kaleme aldığı senaryoyla romana sadık bir uyarlamaya ulaşıyor. Bunda Collins’in senaryo ekibinde olması önemli kuşkusuz, ama kitabın sinema için yazılmış havası da etkili olmuştur mutlaka. Kitabı okurken kafanızda görselleştirdiklerinize yakın bir resimle karşılaşıyorsunuz filmde. Örneğin film, hikayenin ‘reality show’ özelliğini yansıtırken kendini aşıyor, hem içerik derinliği hem de görsel dinamikleriyle. İşin içine görsel numaralar da girince, filmin bu yönü izleyici için tatmin edici bir noktaya geliyor. Nasıl ki Suzanne Collins’in romanı bir edebiyat şaheseri değilse, Gary Ross’un filmi de benzer bir şekilde mükemmel değil. Ama elindeki malzemeyi

tıpkı kitapta olduğu gibi iyi değerlendiriyor yönetmen, karakterin ‘tabu deviren’ olma vurgusunu öne çıkaran bir yaklaşım sergiliyor. “Gerçeğin Parçaları”yla (Winter's Bone) Oscar’a aday gösterilen Jennifer Lawrence, orada olduğu gibi burada da ‘fedakar abla’ kompozisyonu çiziyor. Ve gene oradaki gibi ‘güçlü’ bir genç kız profili çiziyor. Başkarakter Katniss için doğru seçim olduğunu söyleyebileceğimiz Lawrence, baştan sona kadar taşımayı başarıyor karakteri ve hikayeyi. “Alacakaranlık” (Twilight) serisinin giderek çöken görüntüsü ortadayken, “Açlık Oyunları”nın bu alan için oynayıp kendini kurtardığını söyleyebiliriz. Sadece ‘güzellik’ ve ‘yakışıklılık’ kavramlarına tutunmaması, kitabın akıllı hamlelerini iyi değerlendirmesi de bu görünümde etkili kuşkusuz. Bir de distopyanın her yaşa uygunluğu var ki, ‘güzel çocuklar’ seyretmekten daha tatmin edici kılıyor bu filmi.

Senaryo ekibinde kitabın yazarı Suzanne Collins’in olması, uyarlamanın hedefe daha kolay ulaşmasını sağlıyor. Josh Hutcherson, epeyce zorlanıyor Jennifer Lawrence’ın karşısında, deyim yerindeyse eziliyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

GİZEMLİ ADAYA YOLCULUK ORİJİNAL ADI Journey 2: The Mysterious Island YÖNETMEN Brad Peyton OYUNCULAR Josh Hutcherson, Dwayne Johnson, Michael Caine, Luis Guzmán YAPIM/SÜRE 2012 ABD, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Warner)

Yaslandığı edebiyat eserlerinden cazip tarafları alarak, modern ve eğlenceli bir fantezi sunmaya çalışıyor... 32 arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012 k

A

ksiyon, bilimkurgu, fantastik, animasyon türü filmlerin artık olmazsa olmazı haline gelen 3D’nin yeni filizlendiği 2008 yılında izlediğimiz “Dünyanın Merkezine Yolculuk” (Journey To The Center Of The Earth), Brendan Fraser’ın sürüklediği, daha doğrudan bir Jules Verne uyarlamasıydı. O filmde Fraser’ın yeğenini canlandıran Josh Hutcherson’ın dahil olduğu bu (bir nevi) devam filmi, yine Verne’in “Esrarlı Ada” adlı romanından yola çıkıyor ancak öyküye Stevenson’ın “Define Adası” ve Swift’in “Gulliver’in Seyahatleri”ni de yediriyor. Üç romanın orijinal baskısında girişte yer alan üç ayrı harita birleştirilince güya ortaya Kayıp Şehir Atlantis’in haritası çıkıyor, kahramanlarımız da buraya giderek maceralar yaşıyorlar. Bu bölümde Brendan Fraser yok, onun yerini Hutcherson’ın üvey babasını canlandıran Dwayne Johnson alıyor. Kadroda ayrıca, yetişkin seyirciyi yakalamak adına ‘koca’ Michael Caine ve ‘komik şişko’ kontenjanından Luis Guzmán da var. Ancak

ikisinin de karikatür düzeyinde kaldığını ve sırf karakter galerisini tamamlamak adına kadroya alındığını söylemek gerek. Tüm canlıların ve nesnelerin ebat olarak ‘tersine’ döndüğü, fillerin minicik, karıncaların/arıların kocaman olduğu bu ‘gizemli ada’, aslında genç kahramanın dedesinin (Caine) keşfettiği bir yer ve dünya aleme burayı duyurmadan evvel torunu görsün istiyor. Ancak yanlış bir hesap sonucu ada erkenden sulara gömülmeye başlayınca, kahramanlarımız canlarını kurtarmaya girişiyor. Finale doğru gelen kutsal aile mesajları da cabası. Yaslandığı edebiyat eserlerinden cazip tarafları alarak, modern ve eğlenceli bir fantezi sunmaya çalışan film, 3D’nin nimetlerinden yararlanıyor, araya espriler katıyor ama neticede ne büyükleri ne de küçükleri tam memnun edemiyor...

Genç kuşakların bilgisayar oyunlarından başını kaldırıp Jules Verne gibi yazarları keşfetmeleri için bu filmler yararlı olabilir. Yine genç kuşakların, o tadına doyulmaz romanları yalnızca bu filmler aracılığıyla tanıyıp, kitapları okumama ihtimali.


SAPIK OLKAN ÖZYURT (Psycho, 1960)

olkanozyurt@gmail.com

1 - Gazete haberinden çıkan film Radikal gazetesinde, yıllar önce çıkan bir haberin peşine düşmüştü Elfe Uluç. Tarlabaşı’nda yaşayan haberin kahramanı Aziz Ayşe’yi bulup onun filmini çekmek için. Çok uğraştı, Ayşe’yi ikna etti ve filmi çekti. Uzun süre kurguda kalan “Aziz Ayşe” nihayet görücüye çıkacak. Film önce Adana’da Altın Koza için yarışacak. Sonra da yeni sezonda vizyona girecek. 2 - Yönetmenlerin gündemi Tarkovski “Hayatın Tuzu” filmiyle tanıdığımız yönetmen Murat Düzgünoğlu’nun yeni projesi “Neden Tarkovski Olamıyorum” adını taşıyor. Filmin içeriği belli değil, Tarkovski’ye nasıl bir gönderme olacak bilemiyoruz. Ama Tarkovski’nin abartısız hikayesini ve sinemaya bakışını merak ediyorsanız, Rusya’da okuyan yönetmen Semir Aslanyürek’in Agora Kitap’tan çıkan “Tarkovski’den Sinema Dersleri” kitabını tavsiye ederiz. 34

k arkapencere / 24 - 30 Ağustos 2012

3 - Fatih Akın’ın da tercihi Altın Koza Pek belli edilmese de, Altın Koza ve Altın Portakal arasında bir rekabet var. Kalburüstü sinemacıların tercihi bu yıl Altın Koza’dan yana oluyor. Bu isimlere bir yenisi daha eklendi. Geçmiş yıllarda Antalya’da filmini yarıştıran Fatih Akın da Altın Koza’yı tercih etti. Cannes’da gösterilen “Cennetteki Çöplük” (Der Müll Im Garten Eden) belgeseli Adana’da Türkiye prömiyerini yapacak. 4 - Seyfi Teoman’ı anmak için “Turkish Beat” adı altında 20 Eylül’de Amsterdam’da yapılacak etkinlikte, Türkiye sinemasından dokuz uzun metrajlı film

gösterilecek. Ama bu etkinliğin en önemli yönü, genç yaşta yaşamını yitiren yönetmen arkadaşımız Seyfi Teoman’ı anma fırsatı sunması. Seyfi’nin yönettiği “Tatil Kitabı”, “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ve yapımcısı olduğu “Tepenin Ardı” bu etkinlikte gösterilecek. 5 - Yaratıcılıkta sınır tanımayız! Yeni sezonda Türkiye sineması pek şenlikli olacağa benziyor. 70’in üzerinde yerli filmin gösterime girmesi bekleniyor. Ama bu sezon kimi filmler de adlarıyla dikkat çekecek gibi. İşte birkaç örnek: “Baks Bani”, “Dartonlar Ve Laz Kit”, “Laz Vampir Tiracula”.


SAYGIYLA ANIYORUZ...

TONY SCOTT 1944 - 2012


Ridley'in filmleri 'Yaratık' (Alien), 'Ölüm Takibi' (Blade Runner) veya 'Gladyatör' (Gladiator) hemencecik 'klasik' sayılmakla birlikte, ben hep biçimi içeriğin önüne geçirmekle eleştirildim. Bu yüzden filmlerim o kadar saygı görmedi. Belki zamanla insanlar benim filmlerimi de klasik olarak addedeceklerdir ama beni öteden beri fark yaratacak kabiliyette görmediler. Öyle olunca da filmleriniz 'klasik' kategorisine giremiyor. Tony Scott

Arka Pencere - Sayi 148  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you