Page 1

ÜSTADIMIZI DA UĞURLADIK

REKİN TEKSOY

PROMETHEUS PAMUK PRENSES VE AVCI ARAMIZDA BEBEK VAR GÜNEŞTE BİR LEKE AŞIRICILAR

01 - 07 HAZİRAN 2012 / SAYI: 136


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

ONA “USTALARIN USTASI” DERSEK YANLIŞ OLMAZ

T

ürkiye’de sinema yazarlığıyla meşgul hemen herkesin e-posta kutusuna şu minvalde sorular soran mesajlar sıklıkla düşer: “Film eleştirmeni olmak istiyorum, bana yol gösterir misiniz?” Bu soruyla muhatap olan her eleştirmen genellikle zamanına, vicdanına göre dili döndüğünce bir yanıt vermeye çalışır... Verilen yanıtlar da “Şu kitapları okuyun, bu filmleri izleyin” temelli bir dizi tavsiyeyi içerir. Ancak belki de en önemli mesele unutulur: Her film eleştirmeninin aslında bir ustası, bir hocası vardır! Film eleştirmenliğinde belki de en önemli unsur bir rehberin yol göstericiliğidir. Bu tuhaf meslekte rota onun yardımıyla bulunur. Fakat, tabii ki, film eleştirmeni olmak isteyen birilerine “Kendinize bir usta bulun” demek en hafif deyişle acayip kaçar. Şu an Türkiye’de aktif film eleştirmenliği yapan herkese -bu arada Arka Pencere Yayın Kurulu üyelerine de- sorsanız, hemen hepsinin bu meslekte bir ‘ustası’ vardır. Kimisiyle beraber çalışmış, kimisiyle ise yazılarını takip ve analiz ederek bir ‘usta/çırak’ ilişkisi kurmuşlardır. Arka Pencere yazarlarının da neredeyse hepsinin ayrı ayrı ustaları vardır.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Bugün Türkiye’de bu mesleği hasbelkader icra eden hemen herkes, ama bilinçli ama bilinçsiz aslında Rekin Teksoy’un tedrisatından geçmişlerdir. Nasıl olur derseniz, o bugün Türkiye’de artık ‘usta’ addedilen bir kuşak sinema eleştirmeninin bile ustasıydı. Örneğin Arka Pencere Yayın Kurulu üyelerinin ustası değilse de, onları yetiştirenlerin ustasıydı. Anlayacağınız, bu meslekte hocaların hocasıydı. Geçen salı yitirdiğimiz Rekin Teksoy, geçmişte bu meslekteki herkese bir biçimde dokunmuştur. Sadece kimisi bunun farkındadır, kimisi değildir... Bugün eminiz birçok meslektaşımız 84 yaşında olmasına rağmen bu ulu çınarın mesleğiyle ilgili meyve vermek için son nefesine kadar sarf ettiği gayrete gıptayla bakıyordur. Böylece, son dersi çalışkanlık ve üretkenlikle ilgili oldu. Vefatından sonra basında birçok yazı çıktı; alçakgönüllülüğünden, üretkenliğinden, hınzırlığından, birikiminden dem vuran... Fakat onun ‘ustaların ustası’ olmasından bahseden pek fazla yazı çıkmadı. Bunu da Arka Pencere olarak biz hatırlatalım istedik. SİYAD’ın e-posta grubunda Uğur Vardan’ın yazdığı mesajın son cümlesindeki dileği biz de paylaşıyoruz: “Mekanı Cennet Sineması olsun!”

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, EBRU ÇELİKTUĞ, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, MUHSİN AKGÜN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Prometheus; Pamuk Prenses Ve Avcı (Snow White And The Huntsman); Aramızda Bebek Var (Un Heureux Événement); Arıza Aşk (Bellflower).

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

18 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, Rekin Teksoy’u andığımız bu sayımızda, üstadımıza kendi penceresinden bir bakış atıyor...

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Bir tiyatro uyarlamasının başyapıta dönüştüğü ender örneklerden: “Güneşte Bir Leke” (A Raisin In The Sun)... Murat Özer imzasıyla.

22 ESRAR PERDESİ

Murat Özer, “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi” kitabı özelinde, Teksoy’un bakışındaki yeganeliği anlatmaya çalışıyor.

28 AİLE OYUNU

Aşırıcılar (Kari-Gurashi No Arietti); Savaş Atı (War Horse).

32 SAPIK

Rekin Teksoy ve Sinema Tarihi; Rekin Teksoy ve Çevirmenlik; Rekin Teksoy ve Televizyon; Rekin Teksoy ve Oyunculuk; Rekin Teksoy ve SİYAD... Olkan Özyurt imzasıyla.

k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

PROMETHEUS YÖNETMEN Ridley Scott OYUNCULAR Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Idris Elba, Guy Pearce, Logan Marshall-Green, Sean Harris, Rafe Spall, Benedict Wong, Patrick Wilson YAPIM 2012 ABD SÜRE 124 dk. DAĞITIM Tiglon

‘Hollywood’un ‘beklentileri yükseltme’ stratejisi bu sefer filme büyük zarar veriyor... Zaten yılda iki tane “Pamuk Prenses” filmi çekilmeye başlanmışsa “Yaratık”ın ‘prequel’u nasıl olacaktı ki? 6

k arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012

M

adem köklere dönmek sinemada bu kadar moda oldu, BİZ DE “Prometheus” hakkında düşünmeye oradan başlayalım... Biz ilk “Yaratık” (Alien) filmini ve sonrasındakileri niye sevdik? Daha henüz bir B-movie adayı olarak, yazarı Dan O’Bannon’ın ilk senaryo taslağından başlayarak projeye katılan herkesin yepyeni fikirler katarak ulaştıkları o karanlık hikayeye vurulduk en başta... O zamana dek izlemediklerimizden çok farklı, tekinsiz bir uzay atmosferi sunuyordu bize film. Ne Buck Rogers, ne Flash Gordon ne de Han Solo vardı bu uzayda... Bir ticari gemide çalışan kamyoncu kılıklı proletaryalar, yardım sinyali aldıkları gezegenden bir paraziti gemiye alıyorlar mecburen. Bu parazit bir böcek gibi geminin içinde büyüyor ve karşı konulamaz, vahşi bir varolma içgüdüsüyle kendisinden kurtulmak isteyen mürettebatla savaşıyor... Hikaye basit bir korku filmi hikayesi olarak kalabilecekken durumu karmaşıklaştıran ve filmi düşünce dünyamıza sokan yenilikler ise az değildi. Mürettebatın işvereni, tipik bir kapitalist şirket mantığıyla hareket eden ve sadece kâr güdümlü stratejiler kurmakta olan bir şirkettir. Bu anlamda ‘yaratık’tan bir kâr edinme refleksiyle mürettebattaki temsilcileri olan bilim subayını aktive eder. Bilim subayının bir android olduğunun anlaşılması mürettebatı olduğu kadar biz seyircileri de çok şaşırtmıştır. Gemide yaratığın karşısına çıkan kişi, arkadaşları arasında pek de sözü dinlenmeyen ikinci subay Ellen Ripley olur. Tıpkı ‘alien’ kelimesindeki fonetik yapıyı taklit eder gibi söylenen bir ilk adı olan Ellen bir kadındır! Ellen’ın karakteri basit bir aksiyon kahramanı olmaktan uzak şekilde tasarlanmıştır. Ellen son derece fallik tasarımlarla oluşturulmuş ‘alien’la savaşır. Filmin kapitalist sisteme olan eleştirisine, biraz feminist okuma da katın. Scott’ın tedirgin edici atmosferi, karanlık mekanları, endüstriyel tasarımları, Jerry Goldsmith’in yavaş yavaş yükselen kan dondurucu müziklerini de ekleyin... 1979 yapımı “Yaratık” taş gibi sapasağlamdır hâlâ...

Film bize bir sürü soru da armağan etmiştir. Scott’ın yapımcıların tüm itirazlarına rağmen ısrarla yapılmasını istediği o büyük ‘space jockey’ seti nedir? O tek bir planda görünen C şeklindeki garip yapı (gemi) neyin nesidir? Bu yaratıkların kökeni nedir, nasıl üremişlerdir? Bu ve benzer soruları yanıtlamaz bize film... “Yaratık” bu soruları yanıtlamadığı için de büyük bir filmdir. Anahtarları bize verir, eğer biz istersek, meraklı ve donanımlıysak o kapıları açarız. Böylece filmin evreninde dolaşırız... Hemen en fenasını en başta söyleyelim; “Prometheus” bu zevki elimizden alan bir film olmuş. Yukarıda sorduğumuz bütün bu soruları tek tek ve bilinen tüm klişe ve formülleri aynen uygulayarak cevaplıyor. “Prometheus”u gördükten sonra “Yaratık”ı ileride bir tarihte bir daha izlemek istediğinizde önceki ‘tekrar izleme’ler kadar zevk alamayabilirsiniz yani... Sanırım bunun altında yatan temel sorun 1979’daki yazar ve sinemacıların önlerinde çok fazla ‘yapılmamış’ varken 2000’lerde üretim yapan yazar ve sinemacıların bir sürü ‘yapılmış’la büyümüş olmaları... Bu nedenle günümüzde yapılan bütün ‘prequel’ filmler (gayet başarılı bulduğum “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç/Rise Of The Planet Of The Apes” hariç) ister istemez ‘remake’ de oluyorlar. “Prometheus” da böyle işte. Erich Von Däniken’in 1968’de yayımlanan ünlü kitabı “Tanrıların Arabaları”nı okuyan ve ilk “Yaratık”ı izleyen, eli kalem tutan her senarist bu filmi yazabilirdi... Nitekim filmde bir araştırma grubunun çeşitli kalıntı ve bilimsel bulguların işaret ettiği başka bir güneş sistemine gidip Tanrı’yı aramaları onların yolunu bir şekilde ‘kötü uzaylı’larla kesiştiriyor ve sonrası yine can pazarı... 1979 yapımı “Yaratık”ın ustalıkla çizdiği kapitalist şirket yine android temsilcisiyle birlikte aynen var. Hatta daha da basite indirgenip şirketin sahibini ruh hastası bir ihtiyar olarak da sunmakta. Klişe, değil mi? Android David yine önceki filmlerin androidleri gibi insan/robot ve


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Ridley Scott zaten en kötü filminde dahi işçilik anlamında hiçbir falso vermeyen bir yönetmen. Nitekim “Prometheus”un en ufak bir görsel sorunu yok diyebiliriz. 8 arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012 k

yaratılış/imal edilme konularında ikilemler yaşayıp bunları sorgulayan ve de sorgulatan güvenilmez bir mamül. Filmin Ellen Ripley’i Elizabeth Shaw. Herkes ona Ellie diyor üstelik. Yine fonetik bir “Alien” göndermesi! Yine saldırgan bir yaşam formu mürettebata parazit olarak katılmakta, ekip komutanı serinin ikinci filmi “Yaratığın Dönüşü”ndeki (Aliens) Yüzbaşı Apone gibi siyah ırktan vs. 1979 yapımı filmin sorduğu tüm o sorular yıllardır internette tartışıldığı şekilde üstelik bir bir cevaplanıyor. Ridley Scott zaten en kötü filminde dahi işçilik anlamında hiçbir falso vermeyen bir yönetmen. Nitekim “Prometheus”un en ufak bir görsel sorunu yok. Hatta Polonyalı görüntü yönetmeni Dariusz Wolski’nin Oscar’lık bir görüntü çalışması var açıkçası... Film pırıl pırıl bir tasarım harikası aynı zamanda. Ama aynı şeyi hikaye tasarımı için

söylemek zor. Çünkü J.J. Abrams’ın ekibinden olan, televizyon ve sinema dünyasının harika yazarlarından biri olarak anılan Damon Lindelof (“Lost”un ana yazarlarından biriydi) hikayeye herhangi bir yenilik veya parlak bir fikir katamıyor. “Yaratık” filminin kökeninde daha önce binlerce kez anlatılan, Tanrı’yı arayan ve sonunda belasını bulan insanların olmaması gerekirdi sanki... Mitolojide Zeus’un ateşini çalıp insanlara getiren Prometheus aynı zamanda ‘komünizm’in de sembollerinden biridir. Bu yüzden filmin daha radikal biçimde kapitalizm karşıtı olmasını bekliyorduk, daha dindar olmasını değil...

Kürtaj sahnesi filmin en doğru işleyen buluşu ve de en güzel sahnesi... Sırf ergen hayranlar memnun olsun diye finale konan o sahne tümüyle gereksiz...


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

PAMUK PRENSES VE AVCI

H

ollywood’un aynı yıl içinde aynı maldan ‘ikili paketler halinde’ üretmesine artık alışmış durumdayız. Geçmişte bunun birçok örneğini gördük. Son dönemde kendisine masallardan malzeme üretmeye çalışan endüstri bu sefer de 2012’de Grimm Kardeşler’in Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler masalını iki ayrı filmle takdis ediyor. İki ay önce izlediğimiz Tarsem’in filmi “Pamuk Prenses’in Maceraları” (Mirror Mirror) yaş düzeyi düşük bir film olmasına karşın yönetmenin kendine özgü vizyonundan öğeler barındıran bir filmdi. Reklam kökenli Rupert Sanders’ın ilk yönetmenlik denemesi olan “Pamuk Prenses Ve Avcı” ise hedef kitlesinin yaşını bir parça daha büyük tutuyor tutmasına ama ne yazık ki vizyon namına çok da özgün bir duruş sergileyemiyor. Film, geçen senenin Kırmızı Başlıklı Kız uyarlaması “Kız Ve Kurt” (Red Riding Hood) gibi, Ortaçağ’ı andıran bir tarihî atmosferde geçiyor ve niyeyse başlıktan Yedi Cüceler’i çıkarıp masaldaki Avcı’yı oraya çıkarıyor. Yedi Cüceler’i de tadımlık bir eğlence nesnesine dönüştürüyor. Masala Avcı’nın (Hemsworth) dışsesinin anlatımıyla başlıyoruz. Karlı bir günde Pamuk Prenses’in annesi olan kraliçenin bir gül dikenine batan parmağından akan üç damla kanla... Bembeyaz kara damlayan kanlardan çok etkilenen kraliçe öylesine saf bir kız çocuk istiyor ki, kısa bir süre sonra doğan bebeğine Pamuk Prenses adını veriyor. Çok geçmeden kraliçenin ölümüyle, Kral Magnus çöküyor. Ta ki gizemli bir savaşta kurtardığı güzel esir Ravenna’yı (Theron) önce himayesine, sonra da koynuna alana kadar... Koynuna aldığı bu sinsi kadın ise sonu oluyor. Kötü Kraliçe Ravenna tüm krallığı ele geçiriyor ve Pamuk Prenses’i (Stewart) zindana attırıyor. Kız yıllarca esir kaldıktan sonra ilk fırsatta firar etmeyi başarıyor. Bunun üzerine Ravenna, aynı zamanda yardakçısı olan kardeşi Finn’den Pamuk Prenses’i bulup getirecek birisini bulmasını istiyor. Finn de Avcı’yı buluyor, olaylar gelişiyor... Şu sıralar Hollywood’da ilk filmlerini çeksinler diye stüdyoların kanca attığı tüm genç

yönetmenlerin temel eksikleri kendilerine özgü bir vizyondan yoksun oluşları. Yönetmen Rupert Sanders da bariz biçimde bundan muzdarip. Nitekim “Pamuk Prenses Ve Avcı”yı izlerken, masaldan ziyade, başta “Yüzüklerin Efendisi” (The Lord Of The Rings) olmak üzere son yıllarda karşımıza çıkan birçok fantastik film akla daha çok geliyor. Nasıl gelmesin, bir noktadan sonra üç senaristin kaleme aldığı senaryo masalla neredeyse tüm köprüleri atıyor, devlerin, perilerin cirit attığı bir rotaya yelken açıyor. Sanders açıkça Pamuk Prenses’ten bir epik macera çıkarmaya çalışıyor ama ortaya çıkan sonuç sakil duruyor. Tarsem’in filmi, masalı ‘güzelliğini muhafaza edebilmek için günümüz kadınının kendisine ve çevresine etmediği eziyet bırakmadığı’ üzerinden kavrıyordu. Rupert Sanders ise Ravenna’nın Kral Magnus’u öldürdüğü anda sarfettiği cümlelerden de yola çıkarak kadınların erkekler tarafından istismar edildiğine dair birtakım kelamlar etme derdinde. Nitekim erkeklerin bu zaafını keşfetmiş Ravenna güzelliğin ve çekiciliğin kadınlara bahşedilmiş bir silah, erke ulaşmak için bir araç olduğunu vurguluyor. Yaşadıkları istismarın ancak böyle terse çevrilebileceğinden dem vuruyor. Charlize Theron’un bedeninden ne kadar kudretli bir Kötü Kraliçe çıkabileceğini tahmin etmek güç değil. Theron o soğuk sarışın bedeninden hırçın mı hırçın bir kraliçe doğuruyor. Filme renk katmak üzere bilgisayar marifetiyle bir araya getirilmiş Yedi Cüceler rolündeki bir grup tanınmış usta İngiliz aktörünü bir kenara bırakırsak, kadronun geri kalanında çok da parlak performanslar yok. Chris Hemsworth bir süre daha kas gücünü Hollywood’daki bu yüksek bütçeli filmlerin emrine amade etmeye yeminli gibi. Yalnız, dikkat etmeli, ‘avcı’yken ‘av’a dönüşmesin! Kristen Stewart ise sevmeyenlerinin eline koz olarak bir fantezi daha vermekten öteye gidemiyor.

Filme dünyanın dört bir yanında tasarlanan afişlerin hemen hemen hepsi çok başarılı tablolar adeta. William rolündeki Sam Claflin, “Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde”den sonra Hollywood basmakalıpçılığının kurbanı.

ORİJİNAL ADI Snow White And The Huntsman YÖNETMEN Rupert Sanders OYUNCULAR Kristen Stewart, Chris Hemsworth, Charlize Theron, Sam Claflin, Sam Spruell, Ian McShane, Bob Hoskins, Ray Winstone, Nick Frost, Eddie Marsan, Toby Jones, Noah Huntley, Lily Cole YAPIM 2012 ABD SÜRE 127 dk. DAĞITIM UIP

"Pamuk Prenses Ve Avcı", masaldan ziyade, başta "Yüzüklerin Efendisi" olmak üzere son yıllarda karşımıza çıkan birçok fantastik filmi akla getiriyor. 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere k

11


EBRU ÇELİKTUĞ Çok Bilen Adam ebruceliktug@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ARAMIZDA BEBEK VAR

B

ugünlerde, ülkemizde yaşanan kürtaj tartışmaları, cesur stand-up’çılardan George Carlin’in (1937-2008) sahne şovlarından birinin video klibini sosyal medyaya düşürdü. Carlin, kürtajı yasaklamaya kalkan muhafazakar kesime verip veriştirirken, bir ara yaşamın kutsallığından da bahsediyordu. İflah olmaz bir ateist olarak da, bunu -diğer tüm kutsal sayılan şeyler gibiinsanların uydurduğunu söylüyordu. ‘Kutsal’ parantezine alınan ve kadınların yaşamını cehenneme çeviren bir de annelik müessesesi var. Annelik zaten başlı başına büyük bir cesaret ve özveri gerektiriyor, tamam, ama işin içine kutsallık girince kadının omuzlarındaki yük dayanılmaz bir ağırlığa erişmiyor mu? Dünyaya çocuk getirmenin biyolojik, fizyolojik ve ruhsal yükü hiç de hafif değil ve anne olduktan sonra yaşamı kökünden değişen hep kadın oluyor. Bu yıl annelik müessesesini masaya yatıran çarpıcı bir film izledik: “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” (We Need To Talk About Kevin). Tilda Swinton, çocuğunu sevmeme sendromunun cisimleşmiş haline dönüşmüştü. Sert ve tartışmalar doğuran bir filmdi. Annesi sevmediği için mi Kevin bir katil olmuştu? Onun psikopatlığında gerçekten de en büyük etken annesi miydi? Kevin’in inanılmaz edimi anneyi içinden çıkılamaz bir cehennemin içerisine atmıştı. “Aramızda Bebek Var” bu kadar sert bir film değil, eğlenceli, rahat izlenen, güldüren bir romantik komedi. Derdi de, anne olmanın marazlarını hamilelikten başlayarak göstererek madalyonun öbür yüzüne bakmaya çalışmak. Önce birbirine taban tabana zıt iki kişinin bir görüşte aşık olmasıyla başlıyor hikaye. Bir DVD dükkanında tezgahtarlık yapan Nicolas (Pio Marmaï) ile felsefe master’ıyla uğraşan akademisyen adayı Barbara (Louise Bourgoin) ilk görüşte âşık oluyor, değiş tokuş ettikleri DVD’ler aracılığıyla flört ediyor ve sevgiliye dönüşüyorlar. Canım-cicim aylarının klişe görüntülerinin eşlik ettiği (yataktan kalkınca sevgilinin gömleğini giymek, boya yaparken birbirini boyamak,

mutfakta kremaya bulanmak vb.) dönemde belki de aşkın önemli göstergelerinden biri olan (!) bebek yapma fikri ortaya çıkıyor. Hamilelik, doğum, emzirme, büyütme derken Barbara kendini depresyonun içinde buluyor. Nicolas ne kadar yükü paylaşmak taraftarı olsa da, girdiği düzenli büro işi onun da pilini bitiriyor. Doğumun bedeninde bıraktığı arazlar, Barbara’nın kadınlığını unutturuyor; üniversitedeki konumunu kaybediyor, yıllardır okuduğu filozof dostlarının da minicik bebekle olan uğraşısına -en azından bir müddet- hiçbir katkısı olmuyor. “Aramızda Bebek Var”, tüm bunları komediye yakın durarak anlatıyor. Özellikle ebeveynlerin yer aldığı sahneler, filmin en komik ve sıcak anları. Mesela Barbara’nın annesi Claire (Josiane Balasko) eski hippilerden; ne hamileyken ne doğurduktan sonra zevklerinden ve yaşam tarzından vazgeçmiş, erkeklerin önemini ve değerini çoktan teslim etmiş (!), haliyle filmin en feminist karakteri. Anne-kızın çekişmeli ilişkileri, kuşaklar arası farkın nasıl ters yönde ortaya çıktığını da gösteriyor: Barbara annesi Claire’in yanında -tabii bebek yüzünden değişen yaşamıyla ilgili duyduğu panikten dolayı- daha muhafazakar ve ‘eski kafalı’ kalıyor. Ne eski yaşamını, ne ilişkisinin o ilk frekansını yakalayabiliyor artık. Ama sığındığı liman gene annesinin yanı oluyor. Louise Bourgoin, Barbara'yı doğallıkla canlandırıyor. Mutluluk ve depresyon arasındaki tüm ruh hallerinde gerçekçi bir portre çiziyor. Bu yıl 31. İstanbul Film Festivali’nin 'Antidepresan' bölümünde gösterilen film, Barbara'nın serüvenini dürüstlükle sergileyerek samimi anlatımıyla kadınların tarafına geçiyor. Üstelik, Barbara’nın o etkisiz zannettiği filozof dostları, ‘Öteki’ kavramı üzerine hazırladığı tez boyunca ona sıkı bir yaşam dersi vermeyi ve mutluluğun yolunu tarif etmeyi başarıyor!

ORİJİNAL ADI Un Heureux Événement YÖNETMEN Rémi Bezançon OYUNCULAR Louise Bourgoin, Pio Marmaï, Josiane Balasko, Thierry Frémont, Gabrielle Lazure YAPIM 2011 Fransa SÜRE 107 dk. DAĞITIM Tiglon (Filma)

Rémi Bezançon, kadınlığın en çetrefilli hallerinden birine değiniyor. Bir kadının annelik yolculuğuna Kadın cinselliği, bedeni ve ruh hallerini perdeye taşımadaki cesareti ve samimiyeti “Aramızda Bebek Var”a puan kazandırıyor. eşlik etmeye erkekler Filmin, zaman zaman, ‘anne olma rehberi’ olmaya yaklaşan de icabet etmeli! didaktik bir tavrı olduğu hissediliyor. 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere k

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ARIZA AŞK

B

u yılki İF İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin en popüler filmlerinden olan “Arıza Aşk”, yakıştırılan Türkçe adın hakkını veren bir ‘ilk yönetmenlik denemesi’. Kısa filmlerin ardından ilk kez uzun metrajı deneyen Evan Glodell, bir zorluğu daha göğüsleyip aynı zamanda başrolü de üstleniyor; Woodrow karakterini canlandırırken oyunculuk yeteneğini de sergiliyor. Aslında biraz fazla ‘abartılmış’ bir film “Arıza Aşk”. Özünde, ergen ruhları pek büyümemiş iki arkadaşın başından geçenleri ele alıyor. En büyük hobileri, “Çılgın Maks” (Mad Max) filmindeki alev püskürtme aleti ve orada Mel Gibson’ın kullandığı araba olan Woodrow ve Aiden adlı iki arkadaş, avarelik yaparken bir barda kızlarla tanışıyorlar. Film de, ‘çekirge yeme yarışması’nın galibi Milly ile Woodrow’un ‘arıza aşk’ına odaklanıyor. Dünyanın ‘kıyamet’ yaşayacağı günü bekleyen, kendilerine araç-gereç yaparak tıpkı Çılgın Maks gibi her şeye hazırlıklı olmak isteyen Woodrow ve Aiden’in bu naif halleri, ‘aşk’ın devreye girmesiyle değişime uğruyor. Woodrow ‘ihanet’ ve ‘aldatılma’yı tattıktan sonra da kişilik değişimine uğrayarak adeta bir canavara dönüşüyor. Belki de bekledikleri ‘kıyamet’, aralarına giren bu ‘kadın’la birlikte gerçekleşmiş oluyor. Tüm o hazırlıklar, alev silahları vs. yaşadıkları bu beklenmedik felaket sonrasında işe yaramaz hale geliyor. Filmdeki göndermeler “Mad Max”le sınırlı değil. Kendi dizaynları olan araca ‘Medusa Ana’ adını veriyorlar. Mitolojide Medusa malum, bakışlarıyla insanı anında taşa çeviren yılan saçlı kadın. Nitekim bir açıdan bakıldığında, Milly’nin aslında Medusa’yı temsil ettiğini düşünebiliriz. İki arkadaşa ‘kötülük’ getiren ‘yılan saçlı’ kadın yani… Bize özel bir bakış açısıyla da lafı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”e getirebiliriz. Aralarından su sızmayan iki arkadaşın, hayatlarına giren bir kadın yüzünden başkalaşmalarını gözlemlediğimiz o film de, rahatlıkla ‘serbest çağrışımlar’ arasına sokulabilir. Sonlara doğru gördüğümüz arabayı ise Tarantino’nun “Ölüm Geçirmez”deki (Death Proof) ‘ölümcül araba’sına benzetebiliriz.

Film tüm bunları çağrıştırıp, hikayesini ‘sertçe’ anlatırken kurgusuyla da farklılık yaratıyor. İlerigeri sıçramalar, hızlı zaman atlamalarıyla dinamizmi belli ölçüde yakalarken, bilhassa görüntü çalışmasıyla öne çıkıyor. Tarantino’nun yine “Ölüm Geçirmez”de denediği eskitilmiş, yıpratılmış görüntü esprisini; ‘çamur-leke sıçramış kamera lensi’ne taşımış yönetmen. Sanki olan biteni farklı açılardan, farklı kameralarla takip ettiğimizi fark ettirmek ister gibi. Filmle ilgili en önemli nokta ise, bu karakterlerin gerçekten ‘arıza’ olup olmadıkları. Ne iş yapıp nasıl para kazandıklarını bilemediğimiz kahramanlarımızın “Easy Rider”vari yolculuklarında, neden arıza olduklarını, postmodern ilişkiler sistemi içerisinde neden ‘varlık-yokluk-hiçlik’e takıldıklarını, şayet anarşistlerse bunun temel motivasyonlarını görmek pek mümkün değil. Zaten en büyük dertleri de Mad Max gibi gösterişli bir arabaya sahip olmak, ellerinde bir alev silahı olması ve sevdiği kadınla seks yapabilmek; ki bu da özetle meşhur ‘at-avrat-silah’ üçlemesini oluşturuyor. Öte yandan adab-ı muaşerete uygun davranmamanın, sürekli ‘fuck’ kelimesini kullanmanın ‘varoluş’u sorgulamakla, ‘arıza’ olmakla ne ilgisi var, o da tartışılır. Hoş fikirler, kimi zekice göndermeler belli ki ilk filmini çeken Evan Glodell’e cazip gelmiş, yönetmen, yanına bir de görüntü yönetmeni Joel Hodge’u katınca ‘tamamdır’ demiş ama bu parlak yönler filmi topyekün bir başarıya ulaştırmıyor. Yine de sonlara doğru, her şey sarpa sardıktan sonra iki ‘arıza âşık’ın kanlar içinde seviştikleri bölümler etkileyici. Sanki bir şey olmamış, her şey ilk tanıştıklarında yaşanıyormuş gibi ateşli şekilde sevişmeleri, bu ‘ihanet’ sonrası ikisi de değişmiş olsa da, halen birbirlerini arzulamaları, insan ruhunun karanlık yönüne dair çok şey söylüyor.

Soundtrack albüm, filmi görmeyenleri bile etkisi altına alacak kadar başarılı. 106 dakika böyle bir film için uzun. Hele ki öyküyü ve karakterleri inandırıcı bulamayanlar için.

ORİJİNAL ADI Bellflower YÖNETMEN Evan Glodell OYUNCULAR Evan Glodell, Tyler Dawson, Jessie Wiseman, Rebekah Brandes, Vincent Grashaw, Zack Kraus YAPIM 2011 ABD SÜRE 106 dk. DAĞITIM M3 (Kurmaca Film)

Hoş fikirler, kimi zekice göndermeler ilk filmini çeken Evan Glodell’e cazip gelmiş, yanına bir de görüntü yönetmeni Joel Hodge’u katınca ‘tamamdır’ demiş. k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

15


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ARAMIZDA BEBEK VAR

ARIZA AŞK

PAMUK PRENSES VE AVCI

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ARAMIZDA BEBEK VAR

HHH

HH

ARIZA AŞK

HH

HH

HH

HHH

HH

HH

HHH

PROMETHEUS

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

AŞK VE PARA

HH

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER

HH

HHH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HH

HHH

CANAVARLAR SOFRASI

HHH

HHH

HHH

HH

DİKKAT BEBEK VAR!

HHH

DİKTATÖR

HHH

HH

EDEPSİZ KIZ

H

HH

HHH

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

KAN VE AŞK

HHH

HHH

KORUYUCU

HHH

HHH

MOONRISE KINGDOM

HHHH

HHH

HHHH

ÖZ HAKİKİ KARAKOL: ASAYİŞ BERKEMAL AGA...

H

H

H

H

SAĞ SALİM

HH

HH

SİYAH GİYEN ADAMLAR 3

HHHH

HH

HH

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HH

HHH

AŞIRICILAR

HHHH

HHHH

HHHH

HHHH

SAVAŞ ATI

HHHH

HHH

HHH

HHH

PAMUK PRENSES VE AVCI

CAN CAN DOSTUM

GÜZEL VE ÇİRKİN

ŞEYTANIN YÜZÜ

VÜCUT YENİLMEZLER

OKAN

tunca

PROMETHEUS

aRslan

BURÇİN S. YALÇIN

HH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

SEVGİLİ REKİN BEY’İN ARDINDAN

18

arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012 k


Sinemaya dair hatırladığı ilk görüntünün, Gedikpaşa’da geçen çocukluk yıllarında Azak Sineması’nda, bir tabutun açılıp içinden bir hortlağın çıkması olduğunu söylüyor Rekin Teksoy... “Büyük olasılıkla Boris Karloff’tu” diye de ekliyor. O zamanlar beş altı yaşlarında...

R

ekin Teksoy’u ölümsüzlüğe uğurladığımız günün gecesinde, Mithat Alam Film Merkezi’nin hazırladığı "TÜRK Sineması Görsel Hafıza Projesi”nin üçüncü DVD’sindeki röportajını izledim bir kez daha. Daha önce de yazmıştım, Merkez gerçekten çok önemli bir iş yapıyor bu birikimi önümüze koyarak… Rekin Teksoy da 40 dakikalık konuşmasında çocukluğundan başlayarak içindeki sinema sevgisinin büyümesini, İtalya yıllarını, yarıda kalan yönetmenlik serüvenini, kitaplarını, çevirilerini anlatmış her zamanki tatlı dili ve akıcı anlatımıyla. Rekin Teksoy adına ilk kez 1980’li yılların ortasında Hürriyet Gösteri dergisinde yayımlanan bir açık oturumda rastlamıştım. Tam bir sinema entelektüeli olarak gerçekten dikkat çekici, akılda kalıcı şeyler söylüyordu o derginin sayfalarında. Kendisiyle yüz yüze tanışmam ise çok daha sonraları, TRT’deki “Sinema ve Edebiyat” programı dolayısıyla oldu. Tanıttığımız ilk film John Ford imzalı “Gazap Üzümleri” (The Grapes Of Wrath) olmuştu. Daha sonra “Üçkağıtçılar” (Steal Big Steal Little), “Kumarbaz” (Igrok), “Güneş Yanığı” (Utomlennye Solntsem), “Aslan Yürekli Çavuş” (Sergant York), “Deli Deli Küpeli” gibi filmler için de davet edilmiştim “Sinema ve Edebiyat”a. Derin sinema bilgisini politik bir hassasiyetle buluşturuyor, sinemanın dünyanın gidişatından nasıl etkilendiğini çok iyi biliyor ve anlatabiliyordu. Sinemaya dair hatırladığı ilk görüntünün, Gedikpaşa’da geçen çocukluk yıllarında Azak Sineması’nda, bir tabutun açılıp içinden bir hortlağın çıkması olduğunu söylüyor Rekin Teksoy, DVD’deki röportajında. “Büyük olasılıkla Boris Karloff’tu” diye de ekliyor. O zamanlar beş altı yaşlarında. Adıyla hatırladığı ilk film ise Gary Cooper’ın oynadığı “Asi Generalin Son Emri”… Filmlerle çok içli dışlı Rekin Teksoy, bu ilgi gençlik ve üniversite yıllarında da

sürüyor ama “Filmler arasında bir ayrım yapamıyordum, iyi film nedir kötü film nedir bilmiyordum, sinemanın bir sanat olduğunu bilmiyordum. Roma’ya gidene kadar bilmiyordum sinemanın bir sanat olduğunu. Türkiye’de ne sinema kitabı vardı, ne de dergisi…” diye de ekliyor. Hukuk doktorası yapmak için gittiği Roma’da yepyeni bir pencere açılıyor önünde… Tarık Dursun K.’yla geçmişe dayanan sıcak bir dostluk ilişkisi vardı Rekin Bey’in… Bir gün Mecidiyeköy’den Ulus’taki TRT binasına gidiş ve sonrasında da dönüş yolculuğunda ikisinin ‘çılgın’ muhabbetlerine kulak misafiri olmuştum. O gün de anlatmıştı, ‘yönetmenlik sevdası’nın başına ne işler açtığını. Çok komik hikayedir ve sinemamızda yarım kalan filmlere ilginç bir örnektir gerçekten… 1960’ların başında Rekin Teksoy, tıpkı Metin Erksan, Halit Refiğ, Tarık Dursun K. gibi eleştirmenlikten yönetmenliğe geçenler kervanına katılmak ister ve arkadaşı Cengiz Tuncer’le birlikte bir film yapımına soyunur. Aynı zamanda avukatlığa da devam etmektedir. “Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım” adlı bir ‘şapşal hafiye’ öyküsüdür tasarladıkları. O günlerde Rekin Teksoy’un müvekkili olan müzisyen İlham Gencer başroldedir. Kadın oyuncu Aysel Tanju’dur. Filmin yarısından fazlası çekildikten sonra, İlham Gencer birdenbire filmde oynamayacağını söyler ve çekimlere katılmaz. Sonradan anlaşılan gerekçe, Aysel Tanju’yla bir sevişme sahnesidir. Gencer’in yeni

evlendiği hanımefendi, bu sahnenin çekimine tanıklık etmiş, kıskançlık krizine girmiş ve kocasına yasak koymuştur. Tuncer ve Teksoy, büyük para kaybederler bu işte… Gencer’e dava açarlar ama bir şey elde edemezler, üstüne üstlük sağ görüşlü Gencer’in “Solcular beni oyuna getirdi” gibisinden demeçlerine muhatap olurlar. Rekin Teksoy, kendi çektikleri bazı pavyon sahnelerine falan sonradan başka filmlerde rastladığını söylüyor. Hukukçu, sinemasever, sinema yazarı, çevirmen, Şövalye, ağabeyimiz, büyüğümüz, hocamız Rekin Teksoy, artık aramızda değil. Onu çok özleyeceğiz, çok arayacağız… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

19


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

GÜNEŞTE BİR LEKE Rekin Teksoy’u sonsuzluğa uğurladığımız haftaya denk düştü “Güneşte Bir Leke”yi yazmak. ‘İnsan olma’ durumunu mükemmelen yansıtan bu klasik, üstadımızın ruhuna uyarken, bizlere de ‘unutmayı seçtiğimiz’ kimi değerleri hatırlattı bir kez daha...

A

fro-Amerikalı bir ailenin ‘onur’ kavramıyla imtihanını anlatıyor 1961 yapımı, DanIel PetrIe imzalı “Güneşte BİR Leke” (A Raisin In The Sun). 2008’de yarım başarı tadında bir yeniden çevrimi (tiyatro oyununun yeni uyarlaması da denebilir) yapılan bu klasik, senaryoyu da kaleme alan Lorraine Hansberry’nin aynı adlı ödüllü oyununa dayıyor sırtını. Babasız bir aile, hikayenin merkezinde... Anne, oğul, kız, gelin ve torundan oluşan bu beş kişilik aile, yoksulluğun kıskacında bir hayat sürüyor. Irk ayrımının yoğun yaşandığı toplumun ‘tükürdüğü’ kahramanlarımız, ‘onur’ ve ‘gurur’ kavramlarına tutunacakları bir sınavdan geçiyorlar hikaye boyunca. Neredeyse doğduğundan bu yana çalışan annenin eline geçen ve onlar için yüklüce görünen bir para, bu sınavın ‘arzu nesnesi’ni oluşturuyor. Oğul, ‘evin erkeği’ olarak annesinden talep ediyor parayı, bir süre sonra alıyor da. Ancak hem yükseliş hem de düşüş bu noktada başlıyor aile için. Devreye aşağılayıcı ve ahlaksız bir ‘teklif’ de girince, ‘insan olma’nın hasına tanık olacağımız bir finalle baş başa kalıyoruz... Neredeyse tamamı küçücük bir evin içinde geçen “Güneşte Bir Leke”, birkaç kavramı aynı anda barındıran hikayesiyle izleyeni yüreğinden vuran bir film. Evin görmüş geçirmiş annesinin hem kendisini hem de oğlunu denediği bu hikaye, baştan sona ‘denge unsuru’yla öne çıkan anneyi süreç içinde yıpratıyor ama en nihayetinde ‘kazanan’ da o oluyor. İnandıklarının doğruluğunu oğluna zor da olsa kanıtlayan karakter, hiç de kolay geçmeyen hayatının karşısına çıkardıklarından edindiği

tecrübeyle bir an olsun ayaklarını yerden kesmiyor. ‘Hayalci’ kızıyla da başka problemler yaşıyor ama ‘inanç’ıyla onu da dize getirmeyi başarıyor. Filmin öncelikli meselesinin ‘insan onuru’ olduğu şüphesiz. Çoğu zaman arka plana atılan bu kavram, aileyi hem birbirinden koparan hem de yeniden bağlayan unsur oluyor hikayede. Siyahi toplumun içinde bir şekilde var olabilen ailenin beyazlar karşısında ezilmenin eşiğine gelmesiyse bu kavrama ekstra anlamlar yüklüyor. ‘Doğru’ bir duruş sergileyemeyen oğul, defalarca tokat yemekten kurtulamıyor, ama beyazlardan yediği son tokatla birlikte kendine geliyor, tutunabileceği tek şeyin ‘insanlık’ olduğunu fark ediyor, geç de olsa. Sidney Poitier, bu karakterin sürekli değişen ruh halini, adeta deliliğe varan öfkesini mükemmelen yansıtırken, annesini canlandıran Claudia McNeil’la birlikte hikayenin çatışma noktasını oluşturuyor. İkili, gelgitlerle ritmi değişen hikayeyi nefes almadan izlememizi sağlıyor, hatta bir adım öteye giderek ‘kuşak çatışması’ndan hareketle bir insanlık dersine dönüştürüyorlar filmi. Cefakar gelini oynayan Ruby Dee ve kafası karışık kız kardeşi canlandıran Diana Sands de bu derse önemli oranda katkı veriyorlar. “Güneşte Bir Leke”nin ırkçılıkla ilgili problemiyse hikayenin sonlarına doğru kendini belli ediyor. Beyaz mahalleye taşınmak isteyen aileyi bu fikirden vazgeçirmek için gelen ‘nazik’ beyefendi, son derece ‘doğal’ bir istekte bulunuyor. “Alın şu parayı, gelmeyin mahallemize! Biz de rahat edelim, siz de...” diyor. Güle oynaya yeni evlerine taşınmak üzere olan ailenin

ayarıyla oynuyor, yeniden dengelerini bozuyor. Filmin final hamlesini yapmasının zamanı geliyor ve ‘daha iyi bir hayat’ özlemi duyan aile, tümden yıkılmayla silkinip ayağa kalkma arasındaki ince çizgide geziniyor bir süre. Daha iyisini sadece beyazların hak ettiği bir ‘düzen’in devamına onay vermekle, siyahların da açık veya gizli ırkçılıktan kurtulmasının zamanının geldiğini görmek arasında bocalayan aile, zor da olsa ikinci seçenekte karar kılıp yoluna devam ediyor. Gelecekte onları bekleyen sıkıntıları da çok iyi bilerek... “Güneşte Bir Leke”, bunu yaparken ajitatif bir yöntem benimsemiyor, aksine ‘doğallık’ yoluna başvuruyor. Öte yandan, siyah-beyaz kardeşliği klişesine de bel bağlamıyor, ki gücünü de biraz buradan alıyor. Kendilerine güvenen, ‘onur’dan taviz vermeyen bireylerin silkinişini resmediyor film. Birbirlerini aşağı çekmek yerine, omuz omuza vermenin yarattığı ‘güç’ten söz ediyor hikaye, ‘çile’nin kararlılığa meyletmesini öne çıkarıyor. Kaçınılmaz biçimde kendini hissettiren teatralliğine karşın sinema duygusunu da kaybetmeyen bu film, dar mekanı avantaja çevirmeyi de biliyor. Oyuncuların çabalarıyla yükselen yönetmen Daniel Petrie, Lorraine Hansberry’nin güçlü metnini sağa sola çekmeden işini yapıyor. ‘Hamaset’e girilmediğinde, anlatılanın sadece siyahi bir yanı olmadığını, daha geniş açıdan bir insanlık problemi üzerinde gezindiğini de net görüyoruz. Her dönemde erozyona uğrayan (uğratılan) kimi insani reflekslerin ayakta kalması uğruna çabalıyor “Güneşte Bir Leke”. Sözün özü, eskimesi mümkün görünmeyen klasiklerden biri bu, anlatımından ziyade anlattıklarıyla... 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere k

21


Esrar Perdesi MURAT ÖZER (Torn CurtaIn, 1966)

REKİN TEKSOY’DAN
 YORUMLU SİNEMA TARİHİ R

ekin Teksoy’un yazılarıyla tanışmam, içimde bir yerlerde beslenip duran ve giderek semiren 'SİNEMA canavarı’nın su yüzüne çıktığı 1980’lerin ilk yarısına denk gelir. Kendisiyle tanışıp el sıkıştığım 1990’ların başlarından itibarense, kaçınılmaz biçimde hem mesleki hem de sosyal hayatımın ‘örnek’ şahsiyetlerinden biri olmuştur, ki nikah şahidim olmayı kabul ederek bu durumu perçinlemiştir üstat. Rekin Teksoy’la olan kişisel tarihimizi bir kenara bırakırsak, Türkiye’deki ‘sinema yazarlığı’ kurumunun tartışılmaz biçimde ‘babası’ olduğu gerçeğini vurgulamak isterim öncelikle. Yazma (yazdırma), konuşma (konuşturma), anlatma (anlama), öğretme (öğrenme), araştırma (araştırmayı özendirme) ve tabii ki bilme (bildirme) gibi bir yazarın temel doğrularıyla donanmış olan Teksoy; sinemayla yaşadığı sıkı ilişkinin yanı sıra oyun yazarlığı (Rosa Luxemburg), çevirmenlik (yaptığı çevirilerin bir kısmı, çeviri tarihimize altın harflerle geçmiştir), okutmanlık (öğretmeyi seviyor gerçekten de), televizyon programcılığı (TRT’deki “Sinema Ve Edebiyat”ı uzun yıllar sürdürdü) gibi alanlarda da çalışan ve üretmeyi adeta ‘alışkanlık’ haline getiren bir ‘örnek yazar’. Bu yazıyı kaleme alırken elimin altında duran ve adından da anlaşılacağı gibi üstadın dünya görüşüne paralel bir rotaya sahip “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi”,

22 arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012 k

yani bu yazının temel malzemesi olan bin sayfayı aşan devasa kitap, daha mürekkebi kurumadan bana ulaştığı andan itibaren ‘rahatlatıcı’ bir etki yarattı üzerimde. Sonunda ‘nesnellik’ kıskacından kendini sıyırmış, yazarın hayata bakışıyla yoğrulmuş bir ‘dünya sinema tarihi’ kaynağımız olmuştu bizim de. Sayfalar arasında gezinirken ister istemez “Oh be!” demekten alıkoyamadım kendimi doğrusu. Necati Cumalı başta olmak üzere, Hayri Caner, Nezih Coş, Yavuzer Çetinkaya, Onat Kutlar, Altan Küçükyalçın, Tuncan Okan, Âlim Şerif Onaran, Mahmut Tali Öngören, Çetin A. Özkırım, Semih Tuğrul ve Erman Şener gibi kendi kuşağının sinema yazarlığına büyük emekleri geçmiş ustalarına adadığı kitabında Rekin Teksoy, ‘sinemanın tarih öncesi’nden başlayarak günümüze kadar uzanan son derece geniş bir zaman dilimini, akıcı Türkçesi, sürükleyici anlatımı ve anlattığı dönemlerin politik yansımalarını da pas geçmeden kendine özgü bakışıyla yansıtıyor. Örneğin Sovyetler Birliği sinemasının doğuşunu anlatırken, Çarlık Rusya’sının çürüyen yapısını ve Ekim Devrimi’ne giden yolu da özetliyor, bu ülke sinemasının beslendiği en temel kaynağı açımlıyor; 2. Dünya Savaşı sonrası ABD sinemasından bahsederken, savaşın ulusları nasıl etkilediğinden ve dünyanın o dönemde nasıl şekillendiğinden dem vuruyor, Hollywood’un ‘komünist avı’na kadar uzanıyor. Örneklerini verdiğimiz bu durum,

kitabın tamamında benzer şekillerde karşımıza çıkıyor ve zaman zaman unutmayı seçtiğimiz 20. yüzyıl tarihiyle de yeniden yüzleştiriyor bizleri. Yazarın politik açıdan durduğu yeri de işaret eden bu tutum, ülkelerin toplumsal ve politik gelişim süreciyle sinema arasındaki doğrudan ilişkiyi de gözler önüne seriyor. 26 ana bölümde anlattığı dünya sinema tarihini, hem dönemler hem de ülkeler bazında bölümlendiren Rekin Teksoy, alt başlıklarda anlatımını daha da çeşitlendirerek yönetmenler ve ekollere el atıyor. Bu noktada da kişisel beğenisini öne çıkaran yazar, ‘sinemaya yön verenler’in genel bakış içindeki özel yerini vurguluyor, diğerlerini ise “Başka Yönetmenler” başlığı altında topluyor. Böylesi bir yaklaşım, sinemanın gidişatına bir şekilde etki etmiş herkesi değerlendirmeyi kolaylaştırıyor, öte yandan sizin önem verdiğiniz bir ismin (ya da bir ekolün) iki satırla geçiştirilmesini de sağlayabiliyor. Ancak başta da söylediğimiz gibi, Rekin Teksoy’un kişisellik süzgecinden geçip bu kitabın sayfalarına akıyor cümleler ve sizin aranızın neyle iyi olduğunun pek bir önemi kalmıyor. Örneğin benim gibi sinemaseverlerin ayıla bayıla seyrettikleri, hem içerik hem de teknik açıdan ‘çığır açıcı’ olarak nitelendirdikleri “Matrix” (The Matrix) ve “Yüzüklerin Efendisi” (The Lord Of The Rings) üçlemelerini yerden yere vuruyor üstat. Belki de bu yüzden değerini katlıyor bu kitap, hiçbir şeyle arasına

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Kişisel tarihimin ‘örnek’ figürlerinden biriydi Rekin Teksoy. Onun tevazuyla beslenen bilgeliğinden nasiplenebilmiş herkes gibi, ben de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum üstada. Arka Pencere olarak saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz Rekin Bey’i... Okuyacağınız yazı, Radikal gazetesinin Kitap ekinin 21 Ocak 2005 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

mesafe koymuyor, yorum getirmekten kaçınmıyor. Bunu biraz da DVD’lerdeki ‘yorumlu izleme seçeneği’ne benzettim ben; filmi gösterime çıktığı haliyle izleyebildiğiniz gibi, yönetmen ya da oyuncuların yorumları eşliğinde de izleyebiliyorsunuz ya, işte tam öyle bir durum bu!

T

ürkiye sinemasına da ele aldığı dönemler içinde belli oranlarda (kesinlikle fazla abartmadan) yer veren deneyimli yazar, öncelikle ve özellikle sinemamızın dönüm noktalarıyla haşır neşir oluyor. Muhsin Ertuğrul’dan Nuri Bilge Ceylan’a kadar uzanan yolda ülke sinemasının yaptığı aşamalar, inişler ve çıkışlara odaklanan Teksoy, kimi yönetmenler ve filmler hakkında ‘cevap hakkı’nı kullanmayı da ihmal etmiyor. Yılmaz Güney’e dair birkaç kelam ederken, bir süre önce sinemacı hakkında başlatılan ‘karalama kampanyası’na tek cümlelelik hokkalı bir cevap yapıştırıyor, ki bunun son derece ‘gerekli’ olduğunu da hissettiriyor bizlere. Öte yandan sinemamızın ‘ilginç’ karakterlerinden Sinan Çetin’in dünyasına da eleştirel bir bakış atmadan geçemiyor kitabında ve yönetmenin son dönem filmlerinin ‘insancıl’ olmadığı üzerine fikirlerini beyan ediyor. Aşağı yukarı sözünü ettiği her yönetmen hakkında ‘yorum’ kategorisine girebilecek cümleler sarf eden yazarın bu tavrı, okurken sizleri de bazı yorumlar yapmaya itiyor; bazı durumlarda ona katılıp onaylayan yorumlar yapıyor, bazı durumlarda ise tam karşısında bir yerlerde durabiliyorsunuz. Bu durumun, yazarla ve kitapla alabildiğine kolay bir iletişim sağlamayı beraberinde getirdiğini de eklemeden geçmeyelim... Teksoy, kitabını Pasolini'nin Marilyn Monroe'nun ölümünden sonra yazdığı şiirle bitiriyor. Teksoy'un özgün bakış açısıyla eleştirdiği filmlerden biri de "Matrix"...

K

endince ‘saptamalar’ı kitap boyunca ardı ardına sıralamış, düşüncelerini kendini kısıtlamadan yazabilmiş, çıkar ilişkilerinin kıskacına hapsolmamış ve yazarlığın gerektirdiği gibi kelimeleri ustaca kullanmış olmanın iç huzuruyla dolu bir yüzü var “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi”nin. Bir ‘rehber’ mantığıyla yaklaşmadığınız, ansiklopedik bilgiler silsilesi beklemediğiniz, kendinizi belli sınırlar içine sokmadığınız takdirde keyifli bir ‘okuma/anlama/öğrenme süreci’yle karşı karşıya kalacağınızı söyleyebilirim. Bazılarını bildiğimiz, bazılarını bilmediğimiz, bazılarınıysa


Rekin Teksoy'un dünya görüşü, lezzetli yorumları ve engin sinema birikimiyle hazırladığı eşsiz sinema kitabının kapağı.

k 01 - 07 Haziran 2012 / arkapencere

25


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

bildiğimizi sandığımız bir ‘bilgi akışı’nın etrafında dönüyor her şey bu kitapta.

Ö Güney aleyhine başlatılan karalama kampanyasına Rekin Teksoy, okkalı bir cevap veriyor kitabında. Marilyn Monroe için "Şiirli Ses"i kaleme alan, büyük yönetmen Pier Paolo Pasolini...

zellikle son dönemlerde sinemanın (belki de Hollywood demek daha doğru olur buna) izlediği yola dair endişelerini üzerine basa basa dile getiren Teksoy, sinemanın eğlence olduğu yönündeki görüşün tam karşısında, sinemanın bir sanat dalı olduğunu savunan görüşün tarafında yer tutuyor. İnsanları, özellikle de yıldızları öğüten acımasız bir sisteme sahip olduğunu düşündüğü ve parayla eş değer bir çizgiyle anlamını bulduğu için ‘Moneywood’ olarak adlandırdığı Hollywood’u adeta lanetleyen yazar, kitabını Pasolini’nin Marilyn Monroe’nun ölümünün ardından yazdığı “Şiirli Ses”iyle bitiriyor. Çevirisini de kendisinin yaptığı bu ağıt, Teksoy’un dediği gibi belki de ‘sinemaya siyasetin merceğinden bakmayı deneyen bir sinema tarihine yaraşan en anlamlı son’ oluyor. Kitabın sonundaki enfes (abartmıyorum) kronoloji, kaynakça, film ve kişi adları dizinleriyle, kitabın belli yerlerine bloklar halinde serpiştirilmiş renkli ve siyah beyaz fotoğrafların seçimi de “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi”ne ekstra değer katıyor. Kitabın parçalanma riskini en aza indiren dikişli cilt çalışmasını da unutmayalım bu arada... Şiirli Ses (MarIlyn Monroe için) Geçmiş dünya ile gelecek dünyadan yalnızca güzellik kalmıştı geriye, bir de sen çaresiz küçük kardeş, abilerinin peşinden koşan, onlara öykünüp, onlarla gülüp ağlayan. Sen, en küçük kardeş, alçakgönülle taşıdın sırtında güzelliği ve halkın içinden gelen kızın ruhu hiç bilmedi güzel olduğunu, bilseydi güzellik olmazdı ki. Dünya öğretti sana güzelliğini ve güzelliğin dünyanın oldu. Korku salan geçmiş dünya ile korku salan gelecek dünyadan yalnızca güzellik kalmıştı geriye, bir de sen, uysal bir gülücük gibi sürükledin onu peşinden. Uysallık bol gözyaşı dökmeyi, kendini vermeyi, gülen gözlerle acıma dilenmeyi gerektirdi. Ve alıp götürdün güzelliğini, yitip gitti bir altın zerresi gibi. Aptal geçmiş dünya ile yabanıl gelecek dünyadan, bir güzellik kalmıştı geriye, küçük kardeşin küçük göğüslerini, kolayca açılan göbeğini vurgulamaktan utanmayan. Güzellik bunun için vardı, senin dünyanın tatlı kızlarının... Miami’de, Londra’da yarışmalar kazanan tacir kızlarının güzelliklerinin aynı. Yitip gitti altın bir güvercin gibi. Dünya öğretti sana güzelliğini, ve güzelliğin güzellik olmaktan çıktı. Ama sen çocuk olmayı sürdürüyordun, geçmiş gibi aptal, gelecek gibi acımasız, ve seninle iktidarın sahip çıktığı güzelliğin arasında, yer aldı bugünün olanca aptallığı, acımasızlığı. Gözyaşları arasında bir gülücük gibi sürüdün onu hep peşinden, edilgenliğinle arsız, uysallığınla ahlaksız. Yitip gitti ak bir altın güvercin gibi. Geçmiş dünyadan arta kalan, gelecek dünyanın istediği, şimdiki dünyanın sahip çıktığı güzelliğin, ölümcül bir kötülük oldu. Şimdi artık abiler dönüp geriye bakıyorlar, rezil oyunlarına bir an ara veriyorlar, sağır dalgınlıklarından sıyrılıp soruyorlar kendilerine: “Marilyn, küçük Marilyn, yol mu gösterdi yoksa bize?” Şimdi sen, hiçbir değeri olmayan, gülümseyen çaresiz kız, ilk sensin, dünyanın kapılarının ötesinde ölüm yazgısına terk edilen. Pasolini’nin “Gramschi’nin Külleri” kitabından (Türkçesi Rekin Teksoy, Nisan Yayınları, İstanbul, 1993)


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Aile Oyunu ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK (FamIly Plot, 1976)

gunerbuyuk@gmail.com

AŞIRICILAR ORİJİNAL ADI Kari-gurashi no Arietti YÖNETMEN Hiromasa Yonebayashi YAPIM/SÜRE 2010 Japonya, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Jap., 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Bir film)

“Aşırıcılar”, Stüdyo Ghibli’yi bilenler için sürpriz olmasa bile, yine kendine hayran edecek bir atmosfer yaratıyor. 28 arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012 k

B

ir aşırıcı görüldüğünde, insanların merakı durmak bilmezmiş. Kimseye görünmeden, ufak tefek bir şeyler aşırarak hayatta kalmaya çalışan küçük insanlar topluluğunun tedirginliğini paylaşmanın bizim için de bu kadar kolay olması, belki de kendisi kadar tedirgin edici bir şey. Mary Norton’un romanı “The Borrowers”, yazıldığı 1952’den beri dünya çocukları tarafından epey sevilen bir roman, bizdeyse daha çok filmleri bilenler için geçerli bu. Nedense daha önceki sinema uyarlamaları “Minik Kahramanlar” gibi isimlerle çevrilirken, bu kez de “Aşırıcılar” olarak karşımızda. Oysa İngilizce aslının demek istediği şey, ödünç aldıkları. Karşımızdaki Japon filmi ise, “Ruhların Kaçışı”, “Yürüyen Şato” ve “Küçük Denizkızı Ponyo” gibi çizgi filmlerin yaratıcısı Miyazaki’nin stüdyosu Ghibli imzasını taşıyor. “Aşırıcılar” da, stüdyoyu bilenler için sürpriz olmasa bile, kendine yeniden hayran edecek bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Küçük Arrietty’nin bir küp şekeri çantasına koymaya ve yanında

taşımaya çalışırken çektiklerini o kadar küçük ve yine de o kadar görkemli anlatıyor ki, defalarca izlense bile sıkılmak güç. Ev sahibi ailenin hasta oğlu tarafından görülmeleri ile hayatlarının en büyük gerilimi yaşanmaya başlıyor, ama onlara büyük gelen gerilimin bize de işlemesi, ancak onu yaratan sanatçıların emeğiyle mümkün. Bir kez açığa çıktıktan sonra gitmek zorunda olmaları ise, her şeye rağmen neşeli giden filmin giderek duygusallaşmasının nedeni. Aşırma sözünün olumsuzluğuna karşın, evin küçük misafirlerini beslemenin, onlara ödünç vermenin anlamlılığı filme egemen. Farklılıkların birlikte yaşamanın önünde engel olmaması gerektiği ancak bu dünyada yine de bunun üstesinden gelinemiyor oluşu, kahramanların küçük boylarına rağmen verdikleri güzel mesajlardan.

Küçük evlerindeki her türlü ayrıntının dikkatle düşünülmüş olması, çizgi filmin ince işçiliğini bir kez daha hatırlatıyor. Aşırıcılar’ın mutlu küçük hayatlarını nasıl sürdüklerini yeterince uzun ve detaylı göremeyişimiz, eksik bir tat bırakıyor.


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

SAVAŞ ATI ORİJİNAL ADI War Horse YÖNETMEN Steven Spielberg OYUNCULAR Jeremy Irvine, Emily Watson, David Thewlis, Peter Mullan, Niels Arestrup YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 146 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Dreamworks)

Kaçınılmaz şekilde mendil ıslattıran Spielberg filmi, altı dalda Oscar’a aday olmuştu. 30 arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012 k

G

österişli anaakım film kontenjanından Oscar adayları arasına giren, ama aday olduğu altı daldan (aralarında en iyi film kategorisi de vardı) hiçbirini alamayan, sinemasal açıdan ortanın üstünü tutturmuş bir Steven Spielberg çalışması. Kariyeri boyunca hep ‘bir eğlencelik filmin yanına sanatsal kaygılar taşıyan bir film’ ekleyen yönetmen, “Savaş Atı”nda kendisinden beklenen o ‘gerçek başyapıt’ çizgisine ne yazık ki ulaşamıyor. Michael Morpurgo’nun romanını beyazperdeye taşıyan Spielberg, 1. Dünya Savaşı’nı Joey adlı atın gözünden anlatan, kimi etkileyici bölümleri de olan ancak ‘nefesleri kesmeyen’ eserden yine aynı kalibrede bir sonuç çıkarıyor. Jeremy Irvine’in başrol performansıyla yüzünü seyirciye bellettiği hikaye, Albert adlı gençle açılıyor. Babasının tarla sürmek için satın aldığı ata gözü gibi bakan, Joey adını verip onu yetiştiren Albert, savaş çıktığında atından ayrılmak zorunda kalıyor. Ve Joey, ağır topları, yaralıların arabalarını

çekmek üzere satın alınıp cepheye yollanıyor. Can pazarında oradan oraya savrulan, tesadüflerle birkaç sahip değiştiren Joey, insanların bu ‘savaş deliliği’ne sonunda isyan edip ölümüne kaçmaya başlıyor. Dikenli tellere kendini dolayıp, belki de intihar etmek üzere… Ki zaten filmin en can alıcı bölümünü bu dört nala kaçış sahnesi ve tellere dolandıktan sonra iki düşman askerin bir araya gelip onu kurtarmaya çalıştıkları anlar oluşturuyor. Final ise, açık etmeyelim ama gerçekten göz yaşartıcı… Bir zamanların Technicolor renklerini andıran görüntüleriyle, her anıyla ‘büyük’ film olduğunu hissettiren prodüksiyonuyla, nitelikli oyuncu kadrosuyla fakat en önemlisi ‘savaş karşıtı’ söylemiyle izlenmeyi hak eden “Savaş Atı”, yalnızca türü seven belli bir kitleyi değil her yaştan sinemaseveri etkileme gücüne sahip bir yapıt.

Joey adlı at sahip değiştirdikçe hikayelerin de değişmesi, filme epizodik bir hava vermiş ve izlemeyi kolaylaştırmış. Filmografisinde çok daha çarpıcı ve söylem olarak vurucu eserler bulunan Steven Spielberg, hedefi tam tutturamıyor bu kez.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


SAPIK OLKAN ÖZYURT (Psycho, 1960)

olkanozyurt@gmail.com

1 - Rekin Teksoy ve Sinema Tarihi Sinema yazınının ‘şövalyesi’ Rekin Teksoy, sinemayla ilgili birikimini devasa “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi” kitabında paylaşmıştı. Aslında bu kitabı gençler için hazırlamıştı üstat. “Gençlerin geçmişle ilgili bilgi edinme olanakları da yok. Çünkü sinema kulüpleri, sinematekler yok Türkiye'de” demişti. Dört yıl sürmüştü kitabı hazırlaması. Ve biz genç kalemlere en büyük nasihatı da şuydu: “Sinema siyasete paralel bir gelişme gösterdi. Eğer bu paralelliği dikkate almazsanız sinemayı iyi yorumlayamazsınız.” 2 - Rekin Teksoy ve Çevirmenlik Entelektüel birikimi, sinema sevgisi, kişiliği örnek alınası bir insan olduğu hep dillendirildi arkasından. Ama Rekin Teksoy çevirmenlik konusunda da çok önemli bir kalemdi. “Decameron” çevirisi ile İtalya Cumhurbaşkanı Kültür Şövalyeliği unvanını, “İki Efendinin Uşağı” çevirisiyle Avni Dilligil En İyi Çeviri Ödülü'nü ve “İlahi Komedya” çevirisiyle İtalyan Senatosu Çeviri Ödülü’nü kazanması da bunun göstergesi değil mi? 32

k arkapencere / 01 - 07 Haziran 2012

3 - Rekin Teksoy ve Televizyon Ne güzel program sunardın sen Rekin Hoca demek istiyor insan, TRT2’deki “Sinema ve Edebiyat” programını hatırlayınca. Tam 601 hafta sürmüş. Bu 601 film demek. Film gösterimleri öncesi konuklarıyla yaptığı sohbetleri hatırlayın, adeta ders niteliğinde değil miydi? Bu program kaç insanın yüreğine sinema sevgisi aşılamadı ki... 4 - Rekin Teksoy ve Oyunculuk Rekin Teksoy’un bir filmde rol aldığı pek bilinmez. Aslında rol almak da denemez. Çünkü üstat, Savaş Baykal’ın yönettiği “Öngörüye Ağıt” filminde kendini oynar. Filmde yine bizlerle, her zaman olduğu gibi sinema tarihiyle ilgili o engin bilgisini paylaşır.

5 - Rekin Teksoy ve SİYAD Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Onursal Üyesi olan Rekin Teksoy, derneğimizin de kurucuları arasındaydı. Bu tür dernek ve vakıf (Sinematek, TÜRSAK) örgütlenmelerinde üzerine düşeni hep yaptı. SİYAD’ın yayımladığı duyurunun “Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) olarak, meslek büyüğümüz, ustamız, ağabeyimiz ve dostumuz, Yedinci Sanatın Şövalyesi Rekin Teksoy’un anısı önünde saygıyla eğiliyoruz” cümlesini canıgönülden paylaşmayan yoktur herhalde.


SAYGIYLA ANIYORUZ...

REKİN TEKSOY 1928 - 2012


Sinemacılar gelip geçiyorlar. Genç kuşaklar ise eski sinemacıları tanımıyorlar.

Rekin Teksoy

Arka Pencere - Sayi 136  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you