Issuu on Google+

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

yaşamak için öldür!

AÇLIK OYUNLARI GRİ KURT BİR SES BÖLER GECEYİ BARRY LYNDON BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR KAZANMA SANATI

23 - 29 MART 2012 / SAYI: 126


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

TV’DE “AÇLIK OYUNLARI”… AZ SONRA…

B

elli bir yaşa geldikten sonra devlet tarafından silah altına alınan gençler… Hepsi de ülkenin farklı bölgelerinden gelen, fakir aile çocukları… Refah içindeki muktedirlerin düzenlediği kirli ve korkunç bir oyuna iradeleri dışında, zorla katılmak durumundalar. Hayatta kalmak için ‘öteki’ni öldürmek birinci kural! Düşmanın kız, erkek veya çocuk olması fark etmiyor; yeter ki ‘ölüm’ olsun. Ekranları başında bu ‘anlamsız ölüm savaşı’nı iştahla izleyen seyirciler, sadece ‘kazanan’ı görmek istiyorlar. Ki zaten o kişi de kazandığı anda, zenginler sınıfına dahil olacak; açken, fakirken kendilerinden iğrenen muktedirler tarafından ödüllendirilecekler. Ekran başındaki ağzı salyalı seyirci, düzenin ve devletin bekası için bu ‘ölüm-kalım savaşı’nın yapılması gerektiğine beyni uyuşturularak inandırılmış. Oyunu herkes gibi TV’den izleyen mazlum halkın da “Hayır, çocuğumu sizin iğrenç savaşınıza göndermiyorum!” diyecek direnci ve bilinci yok. Ancak öldükten sonra arkalarından ağlamak, tek yapabildikleri… Peki, farklı bölgelerden gelen fakir gençlerin, ‘muktedirlerin bu anlamsız oyunu’nda birbirlerine karşı gösterdikleri hınç, öfke ve şiddet neyin nesi? Devletin bekası yalanı mı? Daha iyi bir yaşama kavuşma hayali mi? Yoksa fakirlikten ve ölümden daha kuvvetli bir duygu olan ‘umut’ mu? Okuduklarınız tanıdık mı geldi? Yok canım, bu fantastik, fütüristik, anti-ütopik hikayeyi ana haber bültenlerinde görecek haliniz yok ya… Hem zaten geçen hafta boyunca haberlerde, sırf iktidar “Newroz’u erken kutlatmam!” dediği için halka ‘orantılı şiddet’ kullanan, o halkın bağrından kopup gelmiş genç polislerle onlara karşı duran yine halktan gençlerin çatışması vardı. Biz yukarıda sadece bu hafta vizyona giren “Açlık Oyunları”nı (The Hunger Games) özetledik.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Devlet dedik de… Tabii onun bekası her şeyden önemli. İnsanların ideolojisini değiştirmek, yerine başka ideolojiler aşılamak, özgürlükleri zapturapt altına almak, sansür mekanizmasını işletmek, nasıl düşünüp ne şekilde yaşayacağımıza karar vermek, hep bu ‘beka’ için gerekli önlemler… Ve maalesef ki bazı şeyler ülkemizde bu yüzden asla değişmiyor. Geçen hafta Ankara Film Festivali’nde gösterilmesi planlanan ama son anda programdan çıkarılan Alp Zeki Heper’in 1966 tarihli “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” adlı filmi, vaktiyle aşırı ‘erotik’ olduğu için Danıştay kararıyla yasaklanmıştı. Filminin ne yurt içinde ne de yurt dışında gösterilemeyeceğini anlayan Heper sinemaya küsmüş, acı bir şekilde hayata veda etmiş ve filmini de o gün bugündür kimse görememişti. Ailesinden bir ferdin şerhiyle, bundan sonra da gösterilmesi, izlenmesi mümkün görünmüyor. Velhasıl sansür denen bela, muktedirlerin dilinden çıktıktan sonra bir virüs gibi yayılarak halka da sirayet ediyor, ‘gerekli’ olduğuna bir süre sonra herkes inanıveriyor. Yine geçen hafta Uğur Vardan ile İslami düşünceye sahip sinema yazarları arasında çıkan tartışmayı duymuşsunuzdur. Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen filmlerdeki seks sahnelerini, heteroseksüel yaşantı dışındaki cinsel yönelimleri, uyuşturucu kullanımını vs. bu coğrafyaya yakıştıramayan, İslami yaşam biçimine uygun görmeyen, dünya üzerindeki en hilkat garibesi tanım olan ‘Türk aile yapısı’na aykırı bulan bazı İslamcı yazarlar, sinemayı, sanatı devlete şikayet ederek, alenen ‘sansür’ ister hale gelmiş durumdalar. Vardan’ın ‘bir zamanlar sisteme karşı birlikte durduğumuz arkadaşlar’ diye tanımladığı, ama sistem kendilerinden yana olduğunda ‘öteki’leri bir çırpıda unutuveren o yazarlar, bu kubbede baki kalanın ceberrut devletler ve yönetimler değil, herkese ‘hoş sada’ veren yürekli ve özgürlükçü insanlar olduğunu hatırlarlar umarız. Ve de açlığın, açlık oyunlarının, savaşın, mazlumun, ‘öteki’nin hatta sansürün olmadığı bir dünyanın, ancak yine ‘sanat’ aracılığıyla mümkün olabileceğini…

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: TUNCA Arslan, ERMAN ATA UNCU, ŞENAY AYDEMİR, EBRU ÇELİKTUĞ REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Gri Kurt (The Grey); Açlık Oyunları (The Hunger Games); Ölüm Yolculuğu (Apollo 18); Ölüm Denizi (Hwanghae); El Yazısı; Bir Ses Böler Geceyi.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 TRENDEKİ YABANCI

İstanbul Film Festivali’nden Onur Ödülü alacak Ali Özgentürk’ün “At”ında küçük bir rolü de olan şair İlhami Bekir Tez üzerine...

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Stanley Kubrick, William Makepeace Thackeray’in romanını beyazperdenin içine çekip mükemmelen ‘eritiyor’: “Barry Lyndon”.

24 ÖLÜM KARARI

“Biri bizi gözetliyor!” filmlerinin arasında yaptığımız gezinti, birbirinden önemli yapımlarla karşılaştırdı bizleri...

28 AİLE OYUNU

Kazanma Sanatı (Moneyball); Üç Silahşörler (The Three Musketeers).

32 SAPIK

Fear And Desire; 1984 (Nineteen Eighty-Four); İki belgesel ABD üniversitelerinde; Peace, Love, & Misunderstanding; Tayfun Pirselimoğlu filmleri Atina’da.

k 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

GRİ KURT ORİJİNAL ADI The Grey YÖNETMEN Joe Carnahan OYUNCULAR Liam Neeson, Frank Grillo, Dermot Mulroney, Dallas Roberts, Joe Anderson, Nonso Anozie YAPIM 2011 ABD SÜRE 117 dk. DAĞITIM Chantier

Joe Carnahan’ın yeni filmi “Gri Kurt”, basit hikayesi, heyecanlı fragmanı ve kahraman filmlerini andıran afişiyle bir gişe filmi izlenimi yaratsa da, giderek açılan bir derinliğe sahip. 6

k arkapencere / 23 - 29 Mart 2012

Y

önetmen Joe Carnahan’ı biz ilk önce “Ölümcül Oyun” (Narc) adlı bir POLİSİYE filmle tanıdık. Olgun ama sert ve karanlık bir polisiyeydi. Sonra “Tehlikeli Aslar” (Smokin’ Aces) ile hayli maço bir suç aksiyonu çekti. Egoist bir erkek filmi olduğunu söyleyebileceğimiz “A-Takımı” (The A-Team) uyarlaması ise şimdilik yönetmenin en kötü filmi olarak anılabilir... Aslında Carnahan’ın sinemasını John Milius’unkine yakın bulmak mümkün. İkisi de senarist/yönetmen. Carnahan belki Milius kadar sağcı değil ya da bunu açık etmemeyi tercih ediyor... Daha az politik ama erkek dünyasına seslenen ve erkek seyircinin daha çok ilgisini çekebilecek filmlere imza atması Carnahan’ı Milius’a yakınlaştıran bir özelliğiydi. Şimdiye dek biraz şovenist de bir algı yaratmıyor da değildi. Filmlerinde kendilerine yer bulan kadınlar eli silah tutan kadınlardı çoğunlukla... Ama Carnahan’ın yine bir erkek hikayesine, üstelik de aksiyon-gerilim sınırlarında dolaşan yeni filmini yoğun bir duygusal bakışla harmanlamasını pek de beklemiyordum açıkçası... “Gri Kurt” en başta vahşi doğada sıkışıp kalmış bir avuç adamın hayatta kalma mücadelesi gibi basmakalıp bir cümleyle tarif edilebilecek bir hikayeye sahip. Ancak işte yönetmenlik becerisi ya da içgüdüsü dediğimiz şey kendisini böyle bir basit cümleden büyük bir cümleye varırken gösteriyor... Alaska’da petrol rafinerisi işçilerini zaman zaman karşılarına çıkan kurtlardan koruyan keskin nişancı Ottway, Carnahan’ın şimdiye dek yarattığı en melankolik erkek karakter. Ottway kaybettiği karısını çok özlüyor çünkü onu kaybetmesiyle hayata ve dünyaya karşı hissetiği iyi ‘duygu’ları da kaybetmiş... Ottway elinde dürbünlü tüfeği ve karısına hiç veremeyeceği mektubuyla intihar sınırlarında dolaşan, hayatını giderek daha ‘değersiz’ görmeye başlayan bir ruh haline sahiptir. Bir gün bütün bu anlamsızlığın ortasında yok olup gitmeye karar verecek ve tetiği çekecek muhtemelen.... Ama

doğanın ona başka bir sürprizi vardır... Eve dönüş yolunda bir grup rafineri işçisiyle aynı uçakta olan Ottway’in uçağın yoğun kar fırtınası sonucu düşmesiyle Araf’ta geçecek zamanı da başlamıştır... Adeta zamanın durduğu, soğuğun iyiden iyiye bastırdığı bu el değmemiş diyarların ev sahibi olan vahşi kurtların topraklarında yarım düzine adam hayatları için kazanmalarının çok zor olduğu bir mücadele içine girerler... Ekipte her benzeri hikayede olduğu gibi küstah biri vardır. Ama buradaki küstah kişi yani Diaz’ın neden böyle bir adam olduğunun bir sebebi var... Çünkü felaket filmlerinde böyle adamlar genelde işi yokuşa süren, hikayenin bir yerinde yaptıkları bir hareketle ekibi zor duruma sokan bir ‘araç’ görevi görür. Diaz’ın korkusunu ancak böyle örtmeye, ötelemeye çalıştığını görüyoruz bu sefer. Herkes hayatta kalmak için kendi hayatlarının bir ‘değer’ine tutunmaya ondan güç almaya çalışıyor. Birisi kızına tutunuyor mesela. Kızının sabahları gelip uzun saçlarını onun yüzünde dolaştırarak uyandırması etrafı kurtlarla çevrilmiş adamlardan biri için yaşama bağlayıcı bir ‘neden’ oluyor. Hepsinin, Diaz hariç, bekleyenleri, sevdikleri var... O sert, küfürbaz, kavgacı erkeklikler ölümün kokusuyla birer birer dağılıyorlar... Hatalarıyla, korkularıyla ve hep ittikleri, baskıladıkları duygusallıklarıyla yüzleşiyorlar. Diaz içlerinde buna karşı en çok direnenleri... Ama o bile sonunda çözülüveriyor... İnsanın hayatta kalmak için ne olursa olsun önce kendini yenmesi gerektiğini en çok öğrenen ise insanlardan ümidini çoktan kesmiş olan Ottway oluyor. Carnahan onu siyah/beyaz bir cehennemin içinde gösteriyor sanki en başta... Ayyaşların, eski suçluların dağıttığı floresan ışığıyla soluklaştırılmış pis ve keşmekeş bir kantinde çevresiyle ilgilenmeyen, karısını düşünen yalnız bir adamın melankolisiyle açıyor filmini... Elinde uzun namlulu tüfeği... Ev sahipleri olan kurtları avlayan, silaha yani güce sahip olsa bile bütün bunlardan bezmiş bir adam... Her şeyi bırakmak ve cennete gitmek istiyor...


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Liam Neeson, melankolik performansıyla hikayeye güç katarken, filmin görüntü ve müzik çalışması da etkiye yardımcı oluyor. 8 arkapencere / 23 - 29 Mart 2012 k

Carnahan silahlı erkek kahramanının silahla olan ilişkisini uçak düşer düşmez kesiveriyor. Artık silah bir demir parçasıdır sadece... Çünkü artık Araf’ta kalanlar kendi silahlarını yeniden keşfetmek zorundalar. Ottway her korktuğunda karısının anısına sığınıyor. Zaman zaman gökyüzüne bakıp Tanrı’yı arıyor... İçlerinde düşmanı en iyi tanıyan o olmasına rağmen aslında kendi korkusuyla da en çok yüzleşen o oluyor. Bir türlü sağlam bir ilişki kuramamış olsa da babasını hatırlıyor Ottway sona yaklaştıkça. Küçük bir çocukken babasıyla geçirdiği nadir sıcak zamanları ve babasının eski evlerinin duvarına küçücük bir çerçeveyle astığı o küçük şiirini hatırlıyor sürekli... “Savaşın ortasındasın bir kez daha... Bildiğim son sıkı kavganın içinde... Bugün yaşarsın ve ölürsün

İşte bugün yaşarsın ve ölürsün...” Filmin bütün ‘erkek’ kahramanları yolculuklarını kendileriyle yüzleşerek tamamlıyorlar. Ottway’in anılarında giderek çocukluğuna, babasıyla geçirdiği o öğleden sonraya dönmesi ise filmin asıl duygusunun doruğa çıktı an. Çünkü Ottway özüne, babasına sarıldığı o sahnede ulaşabiliyor... Liam Neeson Ottway karakterinde melankolik performansıyla hikayeye güç katıyor. Masanobu Takayanagi’nin karanlık-aydınlık dengesini ustalıkla tutturduğu görüntü çalışmasına, Marc Streitenfeld’in etkili müzikleri eşlik ediyor...

Liam Neeson bir ‘anlam’ı olan filmlere yakışıyor daha çok. “Taken” ya da “Kimliksiz” gibi sıradan aksiyonlara değil... Uçak kazasının sonunda ölmek üzere olan birinin ‘ölüm anı’ biraz abartılıyor ve gözümüze sokulan bir ‘dillendirme’ yaratıyor...


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


ERMAN ATA UNCU Çok Bilen Adam ermanata64@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

AÇLIK OYUNLARI

B

ir film seyrederken, filmin izleyiciyle bağlantısına dair bir şeylerin hikayenin kendisine de sirayet ettiğini görmek gayet keyifli bir durum. Film içinde filmde -ya da bu sefer film içinde TV programı demek daha doğru olacak- iş oyun içinde bir oyuna dönüşüyorsa seyir zevki daha da katlanıyor. Suzanne Collins’in ‘çoksatan’ üçlemesinin aynı addaki ilk romanından uyarlama “Açlık Oyunları”nda da böyle bir an var. Televizyondan yayımlanan ölümcül açlık savaşının organizatörüne, bu distopik dünyada isyan fitilinin ateşlenmemesi için yarışmada da bir aşk hikayesine ihtiyaç olunduğu söyleniyor. Organizatör, tavsiyeyi cankulağıyla dinleyip yoktan bir aşk çıkartıyor ortaya. Hem hikayeye evsahipliği yapan dünyada isyan ateşi biraz sönüyor hem de izleyiciler için olası bir isyanın sebep olacağı katarsis erteleniyor. Filmin yaratıcıları da mı karakterlerini sakındıkları tuzağa düştü, bir aşk hikayesiyle işi ‘sulandırdı’, yoksa bu bilinçli bir seçim miydi? En azından üçlemeyi okumamışlar, tüm bu soruların cevaplarını belki ikinci filmde öğrenecek. Ama Gary Ross’un “Açlık Oyunları”nın daha ilk filminde bu yönde kesin bir şey söylememesi, izleyiciye bazı şeyleri sadece sezdirmekle yetinmesi projeyi şimdiden ilginç bir noktaya taşıyor. Yoksa eldeki bu malzemeyle “V”nin (V For Vendetta) sönük bir kopyasını yapmak çok daha kolay, ama bir o kadar da tatsız bir sonuç verebilirdi. Söz konusu yarışma, Kuzey Amerika’da şu andaki sınırların ortadan kaybolduğu distopik bir çağın ürünü. Zengin şehir Capitol ve onu çevreleyen 12 yoksul bölge söz konusu. Capitol’lüler sömürdükleri bu bölgelerden her sene kurayla iki temsilci seçip bunları televizyondan da yayımladıkları bir ölüm yarışmasında mücadele ettiriyor. Küçük çocukların, 10’lu yaşlarındaki gençlerin kazanmak için birbirlerini öldürdükleri “Açlık Oyunları”nın tek bir galibi var. Ve distopik dünyaların genelinde yazılı olmayan kurallarından biri “Açlık Oyunları”nda da yürürlükte. Capitol’ün

zenginliğini, ayrıcalıklarını, şehrin ışıltılı dünyası, sakinlerinin frapanlığı yani genel olarak yoksul bölgelerin maskülenliğine karşın efemine atmosferi yansıtıyor. Daha sert koşullarda yaşadıklarından dolayı paçavralar içindeki yoksul bölge sakinlerine karşılık Capitol’lüler parlak kumaşlardan yapılmış abartılı kıyafetleriyle, mavi, mor saçlarıyla arzı endam ediyor. Ve “Açlık Oyunları” gibi bir distopyada karakterlerin açık açık dile getirdiği “Korkudan daha güçlü olan tek şey umuttur” gibi laflar kadar, zıtlıkların nasıl kurulduğu, söz konusu dünyanın nelere referans verilerek tasarlandığı gibi unsurlar da önemli. Akla hemen, söylemek istediğini böyle keskin zıtlıklarla söylememeyi tercih eden bir distopya örneği olarak “Son Umut”ta (Children Of Men) kahramanın (Clive Owen), daha sofistike zevklere sahip yüksek düzeyde bir bürokratsa da az çok kendisi de bir distopya mağduru olan kuzenini ziyaret ettiği sahne geliyor. “Açlık Oyunları”nın keskin dünyasında yer alamayacak incelikte bir sahne bu. Filme Lenny Kravitz tarafından canlandırılan vicdan sahibi bir modacı katmanın bile aşamayacağı bir sınır… Ama hikayedeki ‘oyun içinde oyun’ unsuru ve hem filmin hem de ölüm kalım mücadelesinin başrolündeki Jennifer Lawrence sağolsun, “Açlık Oyunları” bu keskin dünyanın da sınırlarını aşmayı bir şekilde başarıyor. Zıtlıkların daha da altını çizmektense -bir kez daha- orman içinde hayatta kalmaya çalışan Jennifer Lawrence’a odaklanıyor. Bir röportajında yönetmene “İsterseniz bu role beni seçmeyin, ama unutmayın ki bu karakterin yüzünde kesinlikle ‘Ben bir belayım’ ifadesi olmamalı” diyen Lawrence’a… Ve yönetmen Gary Ross, Lawrence’ın söylediği gibi bildik kalıplardan uzak ifadesine odaklandıkça bir şekilde keskin sınırları aşmanın da yolunu buluyor.

Böyle bir projede adını görmeye alışık olmadığımız T Bone Burnett’ın da imzasının bulunduğu müzikler... Keşke Wes Bentley tarafından canlandırılan Seneca’nın ‘fantastik’ saç ve makyajında fanteziye bu kadar bel bağlanmasaymış.

ORİJİNAL ADI The Hunger Games YÖNETMEN Gary Ross OYUNCULAR Jennifer Lawrence, Stanley Tucci, Wes Bentley, Willow Shields, Liam Hemsworth, Elizabeth Banks YAPIM 2012 ABD SÜRE 142 dk. DAĞITIM Tiglon (Fida Film)

Yönetmen Gary Ross, Jennifer Lawrence’ın söylediği gibi, onun bildik kalıplardan uzak ifadesine odaklandıkça bir şekilde keskin sınırları aşıyor. 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

11


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ÖLÜM YOLCULUĞU

Ş

ehir efsaneleri ya da kompo teorilerini ‘gerçekmiş’ gibi göstermeyi (görmeyi) pek severiz. Kimi ‘ipuçları’yla da destekleriz bu durumu, kendimizi inandıracak bir ‘formül’ ararız. NASA’nın 1961-1972 yılları arasında hayat bulan ‘Apollo’ programı da bu teorilerden payını fazlasıyla almıştır. Ay yüzeyine ayak basma temelli bu program, 1969’daki Apollo 11 seferiyle gerçekliğe kavuşmuş, Neil Armstrong’un Ay’a ayak basan ilk insan olmasıyla meyvelerini toplamıştır. Ama işin ‘komplo’ aşaması, 1972’deki Apollo 17 görevinden sonra devreye girer. İptal edilen 18, 19 ve 20 numaralı görevler üzerinde odaklanır bu komplo teorileri daha çok. İspanyol sinemacı Gonzalo López-Gallego’nun yönettiği “Ölüm Yolculuğu” (Apollo 18) da iptal olan bu görevlerden 18 numaralısına dair bir ‘efsane’yi beyazperdeye taşıyor. ‘Sahte belgesel’ (mockumentary) formunu kullanarak seyirciyi ikna etmeye çalışan yapım, bir internet sitesinde yayınlanan görüntüler eşliğinde yapıyor bunu. ‘Sözde gerçek’ görüntüler, Apollo 18’le Ay’a giden üç astronotun serüvenini anlatıyor bize. Resmi kayıtlarda iptal edildiği söylenen bu görev, üç astronotu Ay’a kadar getiriyor, ama Ay modülündeki iki astronot ‘garip’ şeyler yaşamaya başlıyor. Diğeriyse Ay yörüngesinde dönüş için onları bekliyor. Yeryüzüyle ve yörüngede bekleyen arkadaşlarıyla bağlantıları kesilen iki astronot, bir tür ‘uzaylı’ formuyla baş başa kalıyorlar. Filmin Türkçe adına da sinen ‘ölüm’se astronotların sağ salim dönmesine imkan tanımıyor... “Blair Cadısı” (The Blair Witch Project) ve “Paranormal Activity” serisindeki formülü uzaya taşıyan “Ölüm Yolculuğu”, bir yandan da ‘sahte belgesel’ formunun ‘doğru’ planlamasını uygulamaya çalışıyor. İnsanların kafasında soru işaretleri olan bir konuyu ele alarak ‘gerçekmiş’ izlenimini veren senarist Brian Miller, özellikle başlangıçta bu amacına uygun bir rotayı takip etmiş görünüyor. Apollo 18 görevinin ilk aşamaları heyecan olarak beklenen etkiyi yapmasa da, inandırıcılık açısından istenen noktaya yaklaşıyor.

‘Eskitilmiş’ görüntüler, kimi zaman anlaşılamayan ses bandı, atlama-sıçramalarla gerçek bir Ay görevi izliyormuş gibi oluyoruz. Öte yandan, iki astronotun Ay yürüyüşleri sırasında yaşadıkları ‘sakatlık’la birlikte gerçeklik epeyce yara alıyor. Bu noktadan itibaren “Yaratık”vari (Alien) bir korku filmine meylediyor hikaye. ‘Ekmeğini taştan çıkaran’ uzaylı formuyla astronotların teşrikimesaisi, yapımı ‘sahte belgesel’ formundan fersah fersah ötelere taşıyor. Bu aşamadan sonra, ‘hayatta kalma’ mücadelesi içine giren iki adamın serüveni alıyor sırayı. Uzaylıların ‘içe işleyen’ gelişim formülleriyle savaşıp kazanmaya çalışıyorlar. İşin özü, belgeselin ‘sıradanlaştıran’ doğasından efsanelerin ‘kahramanlaştıran’ yapısına doğru koşuyorlar. Durum bu noktaya sıkışınca, filmin ne yapmak istediği de tam olarak anlaşılamıyor. Bir sahte belgeselle kafalardaki soru işaretlerini çoğaltmak mı, yoksa bunu bir korku atmosferi için kullanmak mı mesele, anlamak mümkün değil. Bu anlaşılmazlık durumu, haliyle filmin damarını da kaçırmamıza neden oluyor. “Sahte belgeseldense standart bir kurmaca anlatımıyla yaklaşılsaydı bu hikayeye, çok şey mi kaybederdi film?” diye sormadan edemiyoruz “Ölüm Yolculuğu” bittiğinde. Kurmaca duygusuyla gene bir komplo teorisi anlatılabilirdi, kitleleri inandırmak için bazı numaralara başvurulabilirdi. Hatta sahte belgeselden daha etkili bir şekilde formüle edilebilirdi bu inandırma durumu. “Blair Cadısı” ve “Paranormal Activity” serisinin yolunun böyle bir projede başarılı olması zor, olmamış da zaten. Baştan sona kadar ‘aynılık’ isteyen bu sistemi “Ölüm Yolculuğu”na adapte etmenin üstesinden gelememiş Gonzalo López-Gallego. Senarist Brian Miller da ona ‘hedeften saptıran’ bir senaryo teslim etmiş, ki filmin ‘melez’ yapısı içinde kaybolmayı getirmiş bu metin.

Filmin ilk yarım saati, heyecan açısından değilse de ‘tutarlılık’ olarak sonraki dakikalara galip geliyor. Özellikle hikayenin sonunda işler iyice sarpa sarıyor, film paramparça oluyor.

ORİJİNAL ADI Apollo 18 YÖNETMEN Gonzalo López-Gallego OYUNCULAR Warren Christie, Lloyd Owen, Ryan Robbins YAPIM 2011 ABD-Kanada SÜRE 86 dk. DAĞITIM Pinema (r Film, Mars Entertainment)

“Blair Cadısı” ve “Paranormal Activity” serisindeki formülü uzaya taşıyan film, bir yandan da ‘sahte belgesel’ formunu uygulamaya çalışıyor. 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ÖLÜM DENİZİ

M

eşhur şarkı sözündeki gibi ‘hem tanıdık, hem yepyeni’ bir aksiyonla yeni gözdemiz Na Hong-jin yeniden karşımızda. 2008’de çektiği “Ölümcül Takip”le (Chugyeogja) psikopat bir katilin anatomisini çizerken karşısına koyduğu ‘iyi’ polisin de yeri geldiğinde ‘psikopatlaşabileceğini’ gösteren, bunu yaparken seyirci olarak bizim de ‘intikam’, ‘öç’ gibi duygular karşısında ne tür bir katarsis yaşadığımızı sorgulatan Hong-jin, ikinci filmi “Ölüm Denizi”nde yine suç ve ölüm temaları etrafında dolaşıyor. Hikayenin tanıdık gelmesi, sıradan bir adamın tetikçiye dönüşmesinden, caddelerdeki amansız takip sahnelerinden, şiddetin tüm çıplaklığıyla ve grafik olarak gösterilmesinden kaynaklanıyor. Yenilik ise, tüm bu saydıklarımızın bilinçli, ince ince hesaplanmış bir sinema anlayışıyla servis edilmesi… Öykü anlatımı, oyuncu yönetimi, atmosfer yaratma, gerilim yükseltme ve de en mühimi ‘kurgu’ konusunda en ufak bir sıkıntısı olmayan yönetmen, tür sinemasına da bu açıdan sağlam bir katkıda bulunuyor. Hemen belirtmekte fayda var, tüm bunları yaparken kitle sineması ile eleştirmenleri buluşturmak marifet ister. Hong-jin onu da başarıyor. Olaylar tam bir ‘kaybeden’ sayılabilecek Gu-Nam’ın başından geçiyor. Kuzey Kore-ÇinRusya arasındaki tampon bölgede yaşayan, bu anlamda ‘hiçbir yere ait olmayan’ taksi şoförü Gu-Nam, karısı Kore’ye çalışmaya gidip ortadan kaybolduktan sonra kendini tümden bırakıyor. Küçük kızına babaannesi bakarken, kendi de kumarla, uykusuzlukla ve borçlarla cebelleşiyor. Derken Kore’de tanımadığı bir adamı öldürmesi karşılığı yüklü miktarda para teklif edilince yola koyuluyor ve cinayeti tasarlamaya başlıyor. Sonrası ise, işi teklif eden ‘patron’ başta olmak üzere iyiyle kötünün birbirine karıştığı, entrikalı, bol kanlı ve kaçıp-kovalamacalı bir aksiyon. Sıradan, sinik bir taksi şoföründen yaman bir tetikçiye dönüşme sürecinde inandırıcılığını hiçbir an kaybetmeyen Gu-Nam karakterini, daha önce “Ölümcül Takip”te de yönetmenle çalışan Ha

Jung-woo yorumluyor. Beden dili, mimikleri, duruşu ile hem karısını bulmaya çalışan acı içindeki kocayı, hem kızına sahip çıkamamış talihsiz babayı, hem de kötülerle ölümüne savaşan aksiyon kahramanını kusursuz bir performansla çiziyor Jung-woo… Film çok rahat ‘istismar’ sinemasına doğru yol alabilecekken, ne şiddet, ne aksiyon, ne de melodram içeren sahnelerde bu tuzağa düşüyor; hepsini kıvamında tutmayı biliyor. Filmin ‘tanıdık’ yönlerinden biri de ‘fazla sayıda ölü’ olması. Ancak yenilik, tüm bu ölümlerin ateşli silahlarla değil, envai çeşit bıçak, hatta ‘balta’ ile gerçekleşmesi. Takip sahnelerinden birebir çatışma anlarına dek 2,5 saat süresince tabanca tüfek yerine, bedenlere girip çıkan kesici ‘alet’ler görüyoruz sadece. Bunun yönetmene ait bilinçli bir tercih olduğu aşikar. Hong-jin’in tercihlerindeki netliğiyle beraber kendine özgü sinema anlayışı da böylece daha bir fark ediliyor. 2000’lerin başından beri dikkatle takip edilen Kore sineması, son zamanlarda ‘acaba tekliyor mu?’ endişeleriyle karşılansa da, halen korku ya da aksiyon türünde yeni şeyler ortaya koyabildiğini söylüyor bu filmle… Adeta matematiksel hesaplarla planlanmış kaçış ve dövüş sahneleri, kimi anlarda öyle bir hal alıyor ki, bu müthiş koreografiye hayranlık duymamak mümkün değil. Henüz iki film yönetmiş olmasına karşın Hongjin’in bundan sonraki işlerinin de benzer çizgide olacağını, halktan, alt sınıftan portreler çizerken politik anlamda arka planı hakkıyla dolduracağını kestirebiliyoruz az çok. Nitekim Hollywood’dan teklif almasına karşın daha özgür olabildiği ülkesinde yoluna devam etmesi de boşa değil… Oyun içinde oyun şeklinde ilerleyen, iyi-kötü ayrımını keskin çizgilerle belirlemek yerine ‘denge’yi tercih eden ve dingin ama hoş bir finalle sona eren “Ölüm Denizi”, 'iyi' bir aksiyon izlemek isteyenleri tatmin edecek güçte bir yapıt.

Filmdeki bıçakla yaralama sahneleri de hayli sert ama ‘balta’nın yaptıkları kolay unutulur gibi değil! Bir; aşırı şiddet… İki; bu kadar iyi bir filmin ülkemizde iki yıl gecikmeyle vizyona giriyor olması.

ORİJİNAL ADI Hwanghae YÖNETMEN Na Hong-jin OYUNCULAR Ha Jung-woo, Kim Yun-seok, Cho Seong-Ha, Lee Chul-Min YAPIM 2010 Güney Kore SÜRE 157 dk. DAĞITIM M3 (Calinos)

İyi-kötü ayrımını keskin çizgilerle belirlemek yerine ‘denge’yi tercih eden ve dingin olsa da gayet hoş bir finalle hikayesini bağlayan bir film. 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

15


ŞENAY AYDEMİR Çok Bilen Adam sinesenay@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

EL YAZISI

K

asaba, Türkiye sinemasının en büyük ‘yardım ve yatakçısı’ olmaya devam ediyor. Eğlenceli hayatların, dayanışma içinde mutlu mesut yaşandığı, ‘kutsal hale’lerle donanmış aşkların sürü gittiği Yeşilçamlı kasaba günlerinin üzerinden çok zaman geçti. Ama o filmleri kasabalarında çocukken izleyip büyük kente gelince sinemacı olanların bakışı bambaşkaydı. Herkesin her şeyi gözetlediği, perdelerin ardında bile yaşansa her şeyin anında herkes tarafından bilindiği, basık, kasvetli, ruh daraltıcı ve tabii ki insanı bitiren bir kasaba tasviriyle karşı karşıya kaldık. Velhasıl kelam, Türkiye sinemasının ‘kasaba’ya, kasaba ahalisine, ruhuna bakışında bir kafa karışıklığı olduğu su götürmez bir gerçek olarak varlığını devam ettiriyor. Belki ortada bir kafa karışıklığı yoktur, belki gerçekten hem eğlenceyi hem de kasveti bir arada barındıran bir diyardır ‘kasaba’ denilen. Ali Vatansever’in Altın Portakal’dan ‘senaryo geliştirme’ ödüllü filmi “El Yazısı” bu iki ruh halinin ortalamasını almaya çalışıyor. Peki, bunu başarabiliyor mu? Az sonra… “El Yazısı”, küçük bir kasabada birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört aşk öyküsünü taşıyor beyazperdeye. Yazılamayan, yazılan ama iletilemeyen, iletilen ama işlevini kazanamayan mektuplar eşliğinde… Ahali büyük bir heyecan içindedir çünkü kasaba ilk kez yabancı bir öğretmeni ağırlayacaktır. Ancak yalnızca bizim kasabalarımıza özgü bir biçimde her şeyini çaldırmış ve ortalıkta kalmış Julie’yi herkes öğretmen sanınca ortalık karışıyor. Julie’nin kim olduğu hikayenin bir tarafından akadursun, seyirci yaşadığı büyük aşk acısının ardından kendisini bu küçük kasabada bulan eczacı Zeynep, âşık olduğu kızı kaçırmayı kafasına koyan Ahmet, Zeynep’e âşık olduğunu sanan küçük Ragıp ve kasabanın ileri gelenlerinden Ferit’in kapanmamış yarasının izini sürmeye başlıyor. Zeynep, öğretmen Celal ile nişanlanmıştır ama eski arkadaşı Volkan gelince işler bir anda karışır. Ahmet, Julie’ye rehberlik etmek zorunda kalır.

Ragıp, Zeynep’e yazdığı mektubu kaybeder. Ferit ise bitti sandığı bir hikayenin aslında yeni başlamak üzere olduğunu fark eder. Film aşağıda anlatacağımız aksaklıklarına rağmen, aslında bütün bu aşkların ‘tek bir hikaye’ olduğu duygusunu seyirciye ‘hissettirmeyi’ başarıyor ki, bunu böylesine parçalı bir öyküde başarabilmek zor. Öte yandan yukarıda da ifade edildiği üzere, kasabanın kendi şamatası içinde eğlenceli bir yer olabileceğini gösterirken, aynı zamanda herkesin herkesi takip ettiği, her evin ardında bir sırrın gizlendiği ama bu ‘sır’dan nedense herkesin haberdar olduğu bir ruh halini de ortaya koyuyor. Mekan olarak kullanılan Göynük’ün sunduğu olanakların el verdiği ölçüde kullanıldığını da ekleyelim. Yine de filmin toplamında bir ‘tam olamamış’ duygusu var. İki nedenden ötürü. Birincisi Ali Vatansever, ilk filmlerini çeken yönetmenlerde örneklerini sıkça görmeye başladığımız bir eğilimin izini sürüyor: Bir filmde çok şey anlatma hastalığı. Birbirinin içine bu kadar giren dört ayrı hikaye (duygusunu geçirse de) finale doğru kendisini toparlamakta zorlanıyor. Karakterlerin çokluğu ve öykünün dallanıp budaklanması açılan kapıların bazılarının zayıf biçimde kapanması gibi bir sonuç doğuruyor. Örneğin Zeynep’i bu küçük kasabaya savuracak kadar büyük olan aşk acısının nasıl oluştuğu konusunda ikna olmakta zorlanıyoruz. Keza Zeynep ile Volkan arasındaki ilişkinin dinamiği de aynı dağılmanın kurbanı oluyor. Ferit’in geçmişte kaldığını düşündüğü hikayesi çok kısa sürede seyirci için sır olmaktan çıkıyor. İkinci neden ise bizim için romantik ve etkileyici şeylerin perdede ‘evrensel’ bir değer taşımayabileceği gerçeği. Sonuç olarak, “El Yazısı”nın ilk film zaaflarına rağmen duygusunu geçirmekte başarılı olduğunu ve Ali Vatansever’in yeni işlerini beklemek için birçok neden sunduğunu söyleyebiliriz.

Okul müdürü rolündeki Bahtiyar Engin bütün sahnelerindeki performansıyla ayrı bir övgüyü hak ediyor. Gizemli bir şeylere işaret eden rüzgar esprisi, bir süre sonra unutuluyor ve telefonların kesilmesine vesile olarak kalıyor.

YÖNETMEN Ali Vatansever OYUNCULAR Cansu Dere, Sarp Akkaya, Baran Akbulut, Wilma Elles, Sercan Badur, Kenan Bal, Bahtiyar Engin, Salih Kalyon, Ezgi Gör YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 95 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Terminal Film)

“El Yazısı”, ilk film zaaflarına rağmen duygusunu geçirmekte başarılı oluyor ve Ali Vatansever’in yeni işlerini beklemek için birçok neden sunuyor. 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

17


Çok Bilen Adam EBRU ÇELİKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934)

ebruceliktug@gmail.com

BİR SES BÖLER GECEYİ YÖNETMEN Ersan Arseven OYUNCULAR Cem Davran, Merve Dizdar, Ali Sürmeli, Turgay Tanülkü, İpek Tenolcay YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 97 dk. DAĞITIM Tiglon (Şaman Film)

Film, paralel iki öyküyle hem yakın tarihimize bakmayı hem de Alevi mistisizmini perdeye taşımayı deniyor. k 18 arkapencere / 23 - 29 Mart 2012

Y

önetmen Ersan Arseven’in Ahmet Ümit’in romanını çok sevdiği ve onu sinemaya uyarlama konusunda büyük bir arzu duyduğu çok belli. Filmi çekmek için -özellikle mali güçlükleri aşma konusunda- bayağı bir çaba sarf etmesi, duyduğu tutkuyu da açıklıyor. Ama “Bir Ses Böler Geceyi”de aksayan bazı noktalar yok değil. Film öncelikle iki farklı yaşam öyküsünü mistisizmle (Alevi mistisizmi?) kaynaştırmayı deniyor. ‘Öldüğünü anlayamayan, öbür tarafa geçmekte güçlük çeken’ karakterler hep sempatiktir, iki alem arasında şaşkın şaşkın dolaşırlar! Cem Davran’ın canlandırdığı Süha da işte böyle arada kalmış bir ‘ruh’. Yağmurlu bir havada karşısına aniden çıkan cenaze yüzünden yaptığı kazanın yeri de bu yüzden anlamlı: Bir Alevi mezarlığı... Birazdan, tüm köyün toplandığı bir cemevinde intihar ettiği için arkasından dinî tören yapılmayacak olan genç adamın öyküsünü dinleyecek ve kendi geçmişine geri dönüşler yaşayacak. Bu paralel anlatı, filmin sonunda aslında kazayı geçirdiğinde öldüğünü anlamasıyla noktalanacak. Cemevinde Alevi kültürüne dair öğrendiklerimiz,

filmin ilginç taraflarından biri. Kamerasını cemevine çeviren ve orada Alevi topluluğunun nasıl ortak kararlar aldığını, dede-topluluk ilişkisinin nasıl olduğunu gösteren Arseven, bu anlamda belki de sinemamızda bir ilke imza atıyor. İntihar ettiği için duası okunmayan gencin, erenlere karışma öyküsü, gördüğü hayaller vb. güçlü bir anlatımla değil, fazla basit bir dille perdeye yansıyor. Öte yandan Süha’nın gençliğindeki devrimci mücadelesini gösteren sahneler de o kadar zayıf ki, dönemin tüm tasviri adeta yeşil bir parkanın imgesine hapsolmuşa benziyor. Yıllar sonra bir araya gelen eski devrimcilerin Çav Bella’yı söylerken Süha’nın yaşadığı hesaplaşmanın altı ise bir miktar boş kalıyor. Bu sahnenin, filmin bütününe yayılan mizansen probleminin pik yaptığı yer olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ahmet Ümit’in filmde gözükmesi hoş bir sürpriz. Filmin finalinden ne sonuç çıkmalı, karar vermek çok güç…


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

AÇLIK OYUNLARI

BİR SES BÖLER GECEYİ

GRİ KURT

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

AÇLIK OYUNLARI

HHH

HHHH

HHH

BİR SES BÖLER GECEYİ

EL YAZISI

GRİ KURT

HHH

HHH

HHHH

HH

ÖLÜM DENİZİ

HHHH

HHH

HHH

ÖLÜM YOLCULUĞU

HH

HH

AŞKIM BENİM

HH

ELVEDA İLK AŞK

HH

HH

HH

HH

HH

GİZEMLİ ADAYA YOLCULUK

HH

H

GÖKTEN BİR UYDU DÜŞTÜ

HH

J. EDGAR

HHHH

HHH

HHHH

JOHN CARTER: İKİ DÜNYA ARASINDA

HH

HH

MAX MACERALARI: KRALIN DOĞUŞU

PATLAK SOKAKLAR: GERZOMAT

H

H

SEN KİMSİN?

HH

H

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

H

HHH

HHHH

HHH

HHH

SİYAHLI KADIN

H

HHH

H

HH

HH

SON VURGUN

HH

SÜPERTÜRK

H

TEKSAS ÖLÜM TARLASI

HHH

HH

HH

KAZANMA SANATI

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

ÜÇ SİLAHŞÖRLER

HH

FETİH 1453

SENDEN BANA KALAN SENİNKİ KAÇ PARA SIĞINAK

OKAN

tunca

ÖLÜM DENİZİ

aRslan

BURÇİN S. YALÇIN

HH

HHH HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

VAPURLARDA ŞİİR SATAN ADAM

20

arkapencere / 23 - 29 Mart 2012 k


Türk şiirinin ‘ünsüz’ ustalarından, 1940 Kuşağı’nın temsilcilerinden sosyalist şair İlhami Bekir Tez’i anarken, Ali Özgentürk’ün “At” filmindeki ‘vapurda şiir satan adam’ sahnesini de kısaca anımsayalım…

A

li Özgentürk’ün “At” (1981) filmini seyretmiş olanlardan da kaç kişinin dikkatini çekmiş ve aklında kalmıştır, KAÇ KİŞİ anımsar acaba… Oğlu Ferhat’la birlikte köyünden kalkıp İstanbul’a gelen; daha iyi bir yaşamın, oğlu için bir okulun peşindeki gariban Hüseyin’in trajik öyküsü anlatılır filmde bilindiği gibi. Baba-oğul, Haydarpaşa’da trenden inip kendilerine yardımcı olacak köylülerini bulmak için vapurla karşıya geçmektedirler. Denize, İstanbul’a bakarlar uzun uzun. O sırada yorgun görünümlü, üzerinde eski bir ceket ve elinde bazı kitaplar bulunan, yaşlı bir adam şiir okumaya başlar yolculara hitaben: “Ne aldımsa onu doğadan aldım / Neyim varsa doğaya vereceğim / Kuşlar, böcekler, arılar, dalgalar / Selamlar olsun, aranıza geleceğim / İstemem toprağa gömüldüğümü / Yakın beni ve savurun külümü / Baharda badem ağaçları üstüne / Ben yine ineceğim yeryüzüne / Babamın öldüğü yaşa geldim / Hazırlanın beni uğurlamaya / Bakın ne kadar cesur duruyorum / Değmez üzülmeye, değmez ağlamaya / Haydi Allahaısmarladık / Siz gelemezsiniz benimle beraber / Güneşlerin battığı yere gideceğim / Bitişlerin yeniden başladığı yer…” Şiir bitince, “İlhami Bekir’in şiirleri… Hediyesi çok ucuz. Ucuz…” der yorgun bir sesle ve sahne değişir. Türk şiirinin en önemli adlarından, çok çileli bir yaşam sürmüş olan İlhami Bekir Tez’dir görüntüdeki adam. Gerçekten de o yıllarda vapurlarda şiir kitaplarını satmaya çalışarak ayakta durmaya çalışmaktadır. Satacak başka bir şeyi yoktur çünkü ve onurunu satmaya da asla yanaşmamıştır. Kalem, meyve soyacağı, el feneri, tıraş bıçağı vb. değil, dizelerini satmaktadır yaşlı şair. Okuduğu, “Unuttum” adlı şiirinden bir bölümdür. İlhami Bekir Tez’in adını, “At”ı seyredişimin en fazla bir yıl öncesinde

duymuş olmalıyım. Hukuk Fakültesi’nin sevimsiz amfilerinden birinde, o günlerdeki şiir zevkimi biraz olsun inceltmek isteyen Hülya adında bir arkadaşım vermişti şiir kitabını. Okunmaktan yıpranmış bir kitaptı ve daha ilk birkaç şiiri okuduğumda çarpılmıştım. 1940 Kuşağı’nın bu çok çekmiş ve enfes şiirler yazmış şairinden habersiz olduğum için utandığımı çok iyi anımsıyorum. Tez’i bana tanıttığı için Hülya’ya teşekkürler ettim, doğrusu halen de müteşekkirim. Sonra ‘merak dönemi’ başladı… Kimdi, başka kitapları var mıydı, yaşıyor muydu, neredeydi İlhami Bekir Tez… Epeyce sordum soruşturdum, tanıyanı bileni pek yoktu. Sadece, birilerinden Kadıköy’de bir otel odasında yaşadığını duydum. “Taşlıtarla’daki Ev” romanını okudum… “At” filminde birden karşımda görünce de çok şaşırmış, en azından yaşadığını öğrendiğim için çok sevinmiştim. O zamanlar, Özgentürk’ün İlhami Bekir Tez’i tanıdığını, yardımcı olmaya çalıştığını bilmiyordum, sonradan öğrendim. O sahnenin tesadüfen çekildiğini düşünmüştüm. Epeyce bir zaman sonra İlhami Bekir Tez’in izini Bağcılar Huzurevi’nde buldum. 1984’ün çok soğuk ve karlı bir Mart gününde gidip tanıştım. Ziyaretimden çok mutlu oldu. Yatağının yanındaki dolabın üstündeki valizi gösterdi, “Yazdığım her şey orada, başka da bir şeyim yok” dedi. 10-15 gün sonra ikinci gidişimde Bağcılar’a yatağı boştu. 1905 Trablus doğumlu İlhami Bekir Tez, 29 Mart 1984’te bu dünyadan ayrılmıştı. Ali Özgentürk gibi, Refik Durbaş’ın ve Eray Canberk’in de Tez’i tanıyıp sevdiklerini

öğrendim, hakkında yazdıklarını okudum yıllar sonra. Durbaş’ın 1997’de yayımlanan “Mektup Var İlhami Bekir’den: Hayatı, Şiiri, Anılarıyla İlhami Bekir Tez” adlı kitabı, benim için çok değerli bir çalışmadır örneğin. Kitaptaki söyleşisinde şöyle der usta şair: “Materyalistim ben. Fakat her şair gibi inanmak ihtiyacını duyuyorum. Yani ölümden sonra bir hayatın olması gerektiğini düşünüyorum (…) Böyle bir şeye inanmam ama, o kadar kuvvetli bir istek ki bu, arada inanır gibi oluyorum. Ölüm düşüncesi bana acı vermiyor. Hakaretten korkarım ben. Bütün isteğim öldükten sonra aleyhime bir şey söylemesinler. Ne söyleyeceklerse şimdi yaşarken söylesinler ki ben cevabını verebileyim.” Ardından aleyhinde tek bir söz bile edilmemiş olan sosyalist şairi, 28. ölüm yıldönümünde bir şiirini aktararak sevgiyle, saygıyla anıyorum: “Kara bir dam altı, / çok şey istemiyorum, / ta kenar mahallelerde / kara bir dam altı… / Görmesin zararı yok / göğü caddeyi denizleri / Bir ev ki her karışında parmak izleri, / bir ev ki / kapısı kalın tokmakla çalınır. / Masamda isli bir lamba yansın, / masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın. / Siz bana odaların birinde / eski bir şilte serin / buna baş konur diye / patiska kılıflı bir yastık verin. / Hele sonra, / Hele sonra, / Benimki şöyle uzansın yanımda. / Ben onun nefeslerini duyayım canımda. / 24 saat, 360 gün, 50 sene. / Ama benimki olsun o / benimki olsun o / benimki. / Başka şey istemem…” Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere

21


TUNCA ARSLAN AşktaN da Üstün tuncaarslan@yahoo.com

(NotorIous, 1946)

BARRY LYNDON Stanley Kubrick filmlerinin hepsi aynı baş döndürücülüğü taşır ve defalarca seyredilseler de aynı hayranlık duygusunu uyandırırlar, aynı heyecanı verirler. Ama itiraf edeyim; eğer kafama silah dayayıp “En sevdiğin…” diye soracak olsalar, hiç düşünmeden “Barry Lyndon” derim.

S

tanley KubrIck’in 1953-1999 arasındaki 46 yılda oluşturduğu toplam 13 filmlik muhteşem filmografisine bakarak şöyle düşünmek mümkün: Bu adam, yönetmen olma fikrini kafasında ilk oluşturduğu anda, işe “Korku ve İstek” (Fear And Desire) ile başlayıp, noktayı da “Gözü Tamamen Kapalı” (Eyes Wide Shut) ile koymaya karar vermiş. Tüm kariyerini en baştan planlamış, hangi yılda hangi filmi yapacağını daha ilk adımında belirlemiş. Sinema tarihindeki gelmiş geçmiş tüm yönetmenler içinde, tek bir kusur bile barındırmayan tek filmografi Kubrick’e aittir ve tüm Kubrick filmleri gerçek birer başyapıt niteliğindedir. 1950’lerin başında çektiği üç kısa filmi bir yana ayıracak olursam, Stanley Kubrick filmleri arasında bir sıralama yapmak benim için olanaksızdır. “Zafer Yolları” (Paths Of Glory), “Spartaküs” (Spartacus), “Lolita”, “Garip Doktor” (Dr. Strangelove Or: How I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb), “2001: Uzay Yolu Macerası” (2001: A Space Odysses), “Otomatik Portakal” (A Clockwork Orange), “Cinnet” (Shining), “Full Metal Jacket”... Hepsi aynı baş döndürücülüğü taşırlar ve defalarca seyredilseler de aynı hayranlık duygusunu uyandırırlar, aynı heyecanı verirler. Üç saat dört dakikalık süresiyle, “Spartaküs”le beraber en uzun Kubrick filmi olan “Barry Lyndon”, 19. yüzyılın İngiliz yazarlarından William Thackeray’ın (18111863) unutulup gitmiş romanının, sinemada büyük görkeme kavuşturulmuş ve yeniden yaşam bulmuş halidir. İrlandalı bir serüvencinin, aslında bir yerlere kısa süreliğine de olsa kök salmak isteyen

Redmond Barry’nin geniş zamanlara yayılan öyküsü vardır karşımızda. Orduya yazılır, savaşlara katılır, soyluların dünyasına dahil olur, kadınları baştan çıkartır, baldırı çıplaklıktan kurtulup yükseldikçe yükselir, düellolarda vuruşur ve sonunda düşüşe geçer... Ama tüm bunları benzersiz bir coşkuyla harmanlanmış hüzün duygusuyla yaşar ve Kubrick bu olağandışı kahramanın duygularını seyirciye de aktarmayı, seyirciyi de öykünün içine çekmeyi başarır. İngiltere ile Fransa arasındaki meşhur Yedi Yıl Savaşları sırasında, düelloda bir soyluyu öldürdüğü için kaçmaya başlayıp tüm Avrupa’yı dolaşan kahramanımız, yaşlı bir lordun karısıyla aşk yaşayıp adamın ölümünden sonra onun yerine geçip para ve mutluluğa kavuşacak, Redmond Barry iken Barry Lyndon olacak ama sonra sefil bir ölüme doğru hızlı adımlar atacaktır. Dönem, savaşta Fransa’nın güç kaybetmesi sonucunda Fransız Devrimi’nin önünün açıldığı dönemdir ve üstünde hangi kıyafet olursa olsun Barry, rüzgarın önüne düşmüş, oradan oraya savrulmaktadır. “Garip Doktor”, “2001: Uzay Yolu Macerası” ve “Otomatik Portakal” gibi geleceğe dair yargılarda bulunan üç filmin ardından 1975’te birden tekrar klasik sinemaya ve geçmişe dönüş yapan Kubrick, tam manasıyla bir görsel şölen gerçekleştirir “Barry Lyndon”da. Thackeray’ın elinden çıkan, kabaca ‘sınıf atlama çabası’ olarak özetlenebilecek serüven, dönem Avrupa’sının Voltaire ve “Candide” ile de ilişkilendirilebilecek düşünsel-duygusal haritasını çıkartmıştır bir bakıma. Kubrick ise Voltaire’in ‘saflık, iyimserlik’ tartışmasını farklı bir boyuta da taşır kahramanının üzerinden... Çünkü 18. yüzyıl iyilik-kötülük gibi çelişik olan

her şeyin eşit biçimde dağıldığı bir çağdır. Romanın ana izleğine sadık kalan bir filmdir “Barry Lyndon” ama görselliğiyle sinemanın gücünü de deyim yerindeyse ‘cümle cümle, sözcük sözcük’ hissettirir. Aynı zamanda da müthiş bir ‘işitsel’ zenginliği vardır filmin. Sinema tarihinin en etkili dış-ses kullanımlarından biriyle karşılaşırız; senaryo sese, ses senaryoya nüfuz etmiş gibidir... Ve kuşkusuz filmin en belirleyici unsurlarının başında Händel’in, Schubert’in, Bach’ın altüst edici ezgileri gelmektedir. “Öyle sanıyorum ki sinema, anlattığı öyküye inandırmak zorundadır” diyen ve “Barry Lyndon”da bu inandırıcılığı sağlamak için üç yıla varan hazırlık süreci geçiren Kubrick, kendi tanımıyla ‘iz üstündeki dedektif’ gibi çalışmıştır. Dönemin ressamlarını tek tek inceleyip dekor ve kostümlerle ilgili şaşırtıcı kataloglar hazırlamış, tüm bunların semeresini de beyazperdede sunduğu mükemmel atmosferle almıştır. Savaşa giden askerlerin uygun adımlarından, patlayan top ve tüfeklere, düello için karşı karşıya gelen iki adamın masalsı siluetlerinden titrek mum ışığının büyüsüne kadar, her teknik ayrıntı benzersiz bir duyarlılıkla ele alınmıştır. Ve kuşkusuz, başroldeki Ryan O’Neal... “Aşk Hikayesi” (Love Story) ile tüm dünyayı ağlatan 29 yaşındaki oyuncuyu, böylesine zorlu bir rol için tercih etmek de Kubrick’in dehasının bir sonucudur. Bakışlarındaki yumuşaklıktan vücut diline kadar, Barry rolünde olağanüstüdür O’Neal... Stanley Kubrick gibi, kamerayı, oyuncuyu, sesi, ışığı, müziği, sinema tarihinde en iyi biçimde kullanan bir yönetmen söz konusuysa, sonuç için ‘aşktan da üstün’ demenin şaşırtıcı hiçbir tarafı yok kuşkusuz... 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

23


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

‘BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR’ DEDİRTEN 11 FİLM

1

Haftanın filmlerinden “Açlık Oyunları”ndaki ‘ölümcül’ TV şovu, aklımıza ‘röntgencilikle’ ilgili benzer filmleri getirdi. Seyircinin gözü önünde insanların ‘hayatlarıyla oynandığı’ ama herkesin bunu merakla, zevkle izlediği nice öyküler anlatıldı bugüne dek. Peki bu 11’de sizin ‘izlemekten’ keyif aldığınız film hangisi?

İ

nsanoğlu eski çağlardan beri şiddet veya cinsellik içeren, başka bir tabirle her iki anlamda ‘pornografik’ ÖZELLİKLER TAŞIYAN olayları seyretmekten haz alıyor. Roma döneminde arenada birbirlerini öldüren veya vahşi hayvanlar tarafından parçalanan insanları, idam edilen mahkûmların son nefeslerini verirken çırpınışlarını seyreden kitleleri düşünün… Günümüzde sinema, televizyon ve internetteki bütün o şiddet içerikli filmler, pornolar, kanlı haber görüntüleri biraz da bu ‘ilkel dürtü’yü kaşımıyor mu? “Açlık Oyunları”ndan yola çıkarak, bazen bir TV şovunda veya internet sitesinde, bazen de bir dans salonunda insanların ‘helak’ olmalarının kayıtsızca seyredildiği filmleri anımsadık. “EDtv”, “Showtime” gibi filmleri de anarak ve de devletin insanları gözetlediği “1984”ü unutmadan 11’lik listemize geçelim.

24

arkapencere / 23 - 29 Mart 2012 k

1

TRUMAN SHOW (THE TRUMAN SHOW, 1998) Truman, 1950’lerin ideal Amerikan yaşam tarzını andıran bir ortamda mutlu mesut yaşarken, gökten düşen küçük bir uydu parçası her şeyi değiştirir. Çok geçmeden, çevresindeki insanların reklamlardaki gibi davrandıklarını, her sabah sokakta karşılaştığı insanların robot gibi aynı hareketleri yaptıklarını fark eder. İşin garibi, çok istemesine karşın yıllardır bu kasabadan asla ayrılamamıştır. Gerçekte Truman, doğduğu andan itibaren saniye saniye kameralarla izlendiği bir ‘reality show’un baş kahramanıdır. Doğup büyüdüğü kasaba çekim seti, arkadaşları hatta anne-babası ise şovun oyuncularıdır… Halkın ekranda ‘dizi’ gibi izlediği Truman’ın ‘kurgulanmış’ hayatı, reytinglere dayalı gelişmelerle yön bulur… Peter Weir’ın filminde Jim Carrey, hayatının rolünü oynuyor.

2

ÖLÜM OYUNU (BATORU ROWAIARU, 2000) Suzanne Collins “Açlık Oyunları” adlı romanını yazarken bu filmden esinlenmekle suçlanmış; o da “Ölüm Oyunu”nu görmediğini söylemişti. Günahı boynuna, ancak iki yapıt arasında benzerlik yok değil. Ünlü savaş filmi “Tora! Tora! Tora!”nın Japonya sahnelerini çeken Kinji Fukasaku’nun ölümünden önceki son önemli yapıtı olan “Ölüm Oyunu”, bir grup lise öğrencisinin bir adaya kapatılarak birbirlerini öldürmeye mecbur bırakılmalarını anlatıyor. Sebep, hükümetin gençler arasındaki şiddet olaylarından bıkarak bir kanun çıkarmış olması, onları birbirlerine kırdırtmak istemesi. Aşırı şiddet içeren sahneleriyle tepki alan “Ölüm Oyunu”nda sadece bir öğrenci sağ kalabilir. Yoksa onları gözleyen idareciler, boyunlarındaki fünyeyi patlatarak hepsini öldürüveriyor.


2

3

ÖLÜME KOŞAN ADAM (THE RUNNING MAN, 1987) TV’den gelme yönetmen Paul Michael Glaser’in zayıf filmografisindeki sürpriz film. Arnold Schwarzenegger’in de 80’lerdeki en parlak çalışmalarından biri. Stephen King’in eserinden yola çıkan film, haksız yere suçlanan bir adamın zorla ölümcül bir TV yarışmasına dahil edilmesini konu alıyor. Bir bakıma “Açlık Oyunları”yla benzer bir olay örgüsü… Kana ve şiddete susamış azgın seyircinin oylarıyla ve talepleriyle daha da şiddetlenen şovda, av olarak kaçan insanlar ve onları her türlü şiddet yöntemi kullanarak yakalamaya çalışan avcılar söz konusu. Bugün izlendiğinde, günümüz TV şovlarının, yarışmalarının vardığı noktayı da düşünürsek, çeyrek asır öncesinden bize yapılmış bir uyarı olarak da görülebilir “Ölüme Koşan Adam”…

3

4

SON GERÇEK (THEY SHOOT HORSES, DON'T THEY?, 1969) Yarışmak, kazanmak, kaybetmek, dahası insanlığımızı kaybetmek deyince akla ilk gelen unutulmaz başyapıt. Vizyondaki ismi yerine “Atları da Vururlar” dersek hemen bileceksiniz. 1930’lardaki ekonomik bunalımda yiyecek ekmeğe bile muhtaç hale gelen insanların, üç kuruş para kazanmak uğruna ölümcül bir dans maratonuna katılmalarını anlatıyor film. Yaklaşık 10 yıl önce ülkemizde de yayımlanan ‘bayılana kadar arabaya dokunma yarışması’nı en çok hatırlatan film olan “Son Gerçek”, verecekleri ödül uğruna insanları insanlıklarından çıkaran jüriyi de, seyirciyi de sorgulamamızı sağlıyor. Ve de tabii kapitalizmin korkunç yüzünü… Pek çok dalda Oscar’a aday olan, Syndey Pollack imzalı yapıtta Jane Fonda ile Michael Sarrazin başrolde.

4

5

5

ÖLÜM PATENİ (ROLLERBALL, 1975) Komedi, müzikal gibi türlerde ustalığını kanıtladıktan sonra ilk kez bilimkurguyu deneyen Norman Jewison’dan, bir distopya… 2018 yılında artık savaşın ve suçun kökü kazınmıştır. Dünyayı yöneten büyük patronların sahip olduğu şirketler, insanların ‘şiddet’ ve ‘öfke’ duygularını kontrol altında tutabilmek için ‘rollerball’ adlı bir oyun icat ederler. Buz hokeyi ile Amerikan futbolunun karışımına benzeyen bu aşırı şiddet yüklü oyun, televizyonda halk tarafından büyük bir merak ve izdihamla izlenir. Derken dünyaca ünlü rollerball oyuncusu James Caan ‘bireysel’ olarak öne çıkınca, şirketler onu ‘silmek’ için harekete geçerler. Biraz eskimiş gibi gözükse de, mesajıyla bugün halen dimdik ayakta duran bir bilimkurgu örneği. 2002'de yeniden çevrimi de yapıldı ama onu unutun gitsin!

k 23 - 29 Mart 2012 / arkapencere

25


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

ÖLDÜR.COM (UNTRACEABLE, 2008) Birinin öldürülmesine seyirci kalmanın da aslında suça ortak olmak anlamına gelebileceğini ima eden, heyecan dozu yüksek bir yapım. Diane Lane’in FBI ajanını canlandırdığı “Öldür. com”, adının da çağrıştırdığı gibi ‘ölüm’le ilgili bir internet sitesiyle tanıştırıyor bizi. Farkı ise, bu siteye ne kadar çok ziyaretçi girerse, web kamerası önüne bağlanarak oturtulmuş kişinin de o kadar çabuk ve acı çekerek ölüyor olması… İnsanlar, böyle bir düzeneğin olduğunu bile bile siteye tıklayarak, röntgenleme ve canlı yayında ölüm izleme dürtülerine engel olamıyorlar ve aslında bir bakıma ‘tık’layarak öldürmenin hazzını da yaşıyorlar. Bu eylem anonim şekilde yapıldığı için de tek başına ‘katil’ sayılmıyorlar. Sanırız sinemadaki en ‘acımasız’ izleyici temsili bu filmde!

k 26 arkapencere / 23 - 29 Mart 2012

7

7

EV (2010) Bu da bizden bir film. Üstelik hiç de fena sayılmayacak bir yapım. Hikayenin çıkış noktası, ekranlarda yakın zamana kadar furyaya dönüşen ‘gözetleme’ programları. “Ev” adlı televizyon şovunda 24 saat içerisinde yaşananlara tanık oluyoruz. Milyonların gözünü kırpmadan seyrettiği canlı yayın devam ederken, ‘Ev’e birdenbire silahlı bir adam giriyor ve ‘yarışmacı’ları rehin alıyor. Amacı ise, zaten saçma olan bu oyunun kurallarını değiştirmek. Yarışmanın final gecesi birinci seçilecek kişi, elemek istediği kişiyi öldürecek ve her şey canlı yayında ekrana yansıyacak. Alper ve Caner Özyurtlu’nun beraber yazıp yönettikleri, diyalogları, atmosferi ve oyuncu performanslarıyla hedefi tutturmayı başaran “Ev”, aynı zamanda biz seyircilere ‘insanlığımızı’ da sorgulatıyor.

8

ÖLÜMÜ BEKLERKEN (LA MORT EN DIRECT, 1980) Bertrand Tavernier’nin 1980’lere damgasını vuran unutulmaz filmi. David Compton’ın romanından uyarlanan yapıt, Romy Schneider’ın da ölümünden önceki son çalışmalarından. Bir TV kanalı, halkın ‘ölüm’e karşı duyduğu sapkınlık derecesindeki ilgiyi fark ederek bir şov tasarlar. Ölümcül hastalığa sahip ünlü bir yıldızı ‘çaktırmadan’ filme alarak onun adım adım ölüme gidişini ekrana taşımak! Bunun için Harvey Keitel’i kiralayarak beynine bir kamera yerleştirirler. Şimdi sıra, adamın bu ‘hasta yıldız’a dost gibi yaklaşmasını sağlamaya ve böylece görüntüleri elde ederek programı yayına vermeye gelmiştir. Günümüzün reality show’ları daha ortada yokken ‘böyle bir şey nasıl olur’ duygusuyla dehşet içinde izlenen film, bugün bize gayet masum gelebilir ki galiba en fenası da o…

8


9

10

9

EN TEHLİKELİ OYUN (THE MOST DANGEROUS GAME, 1932) Tam 80 yıl öncesinden çıkagelen bir sürpriz. Elbette burada bildiğimiz anlamda bir ‘seyirci’ yok. Bu defa insanları ‘gözetleyerek’ avlayan sadist ve zalim bir aristokrat söz konusu. İnsan avı seven Kont Zaroff, Karayipler’de bulunan adasına tesadüfen gelen bir grup kazazedenin peşine düşüyor. O dönem Afrika’da safariye çıkmak modayken, Richard Connell’in öyküsü olayı hayvan avından insan avına çeviriyor. Filmin gösterime girdiği 1930’lu yılları ve o dönemin seyircisini düşünürsek, sadece ‘sinemaya giderek’ bile insanların bu hikaye karşısında neler hissettiğini kestirmek zor… Başka pek çok filme ve bir radyo piyesine de ilham veren “En Tehlikeli Oyun”, Kont’la birlikte sinemadaki seyirciyi de ‘röntgenci’ yerine koyarak türün ilk önemli örneği olmayı başarıyor.

10

ÖLÜM BİZİ GÖZETLİYOR (MY LITTLE EYE, 2002) Bir TV kanalı, üç erkek ve iki kızla anlaşarak onları Kuzey Amerika’daki ıssız bir eve gönderir. Altı ay boyunca hepsinin dış dünyayla bağları kopacak, evin her yerine yerleştirilmiş kameralar aracılığıyla 24 saatleri internette canlı yayımlanacaktır. Büyük ödülse 1 milyon dolardır. Fakat çok geçmeden hem yapımcıların bezdirme taktikleri hem de büyük ödül karşısında birbirlerini alt etme hatta öldürme istekleri giderek tehlikeli bir boyut kazanır. 10 yıl kadar önce ekranlarda hayli popüler olan “Biri Bizi Gözetliyor” adlı programdan esinlenilerek Türkçe adı konan film, korku türünün ilginç örneklerinden biri. Öte yandan ‘seyredilme’yi kabul etme, para karşılığı mahremiyetini ortaya serme ve tabii ‘izleme’ eylemini de sorgulatan, kayda değer bir film.

11

11

YAŞAMAK İÇİN ÖLDÜR (THE CONDEMNED, 2007) Yine yakın tarihli ve şiddet oranı çok yüksek bir ‘ölümkalım’ yarışı. Başrollerini Steve Austin ve Vinnie Jones’un paylaştıkları, sinemalarımızda gösterime girmemiş olan bu sert aksiyon, idam mahkumu 10 azılı katili çıkarıyor karşımıza. Gözü dönmüş, insani değerlerden yoksun bir yapımcı tarafından ‘satın alınan’ mahkumlar, ıssız bir adaya kapatılarak yarışmaya zorlanıyorlar. Yine sadece bir kişinin hayatta kalacağı bu ‘öldürme’ yarışı sonrasında ise büyük ödül onları bekliyor. Bu ‘katliam’ı izlemekten zevk alan seyircinin yanı sıra, TV yöneticilerindeki reyting hırsını da masaya yatıran “Yaşamak İçin Öldür”, üzerinde biraz daha çalışılsa kült bir film olabilecekken, aksiyon ve şiddet pornografisi arasında sıkışıp kalarak bu fırsatı kaçırıyor ne yazık ki…

23 - 29 Mart 2012 / arkapencere k

27


Aile Oyunu BURÇİN S. YALÇIN (FamIly Plot, 1976)

KAZANMA SANATI ORİJİNAL ADI Moneyball YÖNETMEN Bennett Miller OYUNCULAR Brad Pitt, Jonah Hill, Philip Seymour Hoffman, Robin Wright YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 127 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (Sony)

Amerika’da bireyi yalnızlığa mahkum eden sisteme beyzbol üzerinden bakan bir film bu. 28 arkapencere / 23 - 29 Mart 2012 k

A

merika’daki sporlarda özellikle transfer sistemini biraz olsun bilenler, orada oyuncu olmanın nasıl ateşten bir gömlek giymek anlamına geldiğini bilirler. Yaptığınız sporda çok büyük bir süper yıldız değilseniz, kanlı canlı bir insan gibi değil, ‘mal’ gibi görülürsünüz. Takımın çıkarı söz konusuysa, Kaliforniya’nın lebiderya okyanus manzarasına bakan malikanenizde yaşarken, rızanız alınmadan kendinizi bir anda ortabatının muhafazakar kenti Salt Lake City’nin çorak topraklarındaki bir çiftliğe taşınırken bulabilirsiniz. İlginçtir, “Kazanma Sanatı” geçen sene ‘bir menajerin oyunun kurallarını küçük takımların lehine değiştirmesi’ türünden Hollywood’vari klasik bir ‘özgürlük mücadelesi’ retoriğiyle pazarlandı. Oysa filmin asıl erdemi az dillendirilen bir şeyi söylemeye cesaret etmesinde: Tüm sporlarda olduğu gibi, beyzbolda da, oyuncular söz konusu olduğunda, insanın hiç gözetilmemesi... Aslında ilk filmi “Capote”yle filmdeki katillerle empati kurmamızı sağlayan ve Amerikan adalet

sisteminde eksik olan ‘insan unsuru’na değinen yönetmen Bennett Miller, burada da benzer bir şeyi Brad Pitt’in canlandırdığı beyzbol takımı Oakland A’nın menajeri Billy Beane’in hikayesi üzerinden yapıyor. İki filmin öykülerinin de Amerika’nın yakın geçmişlerinde vuku bulması, Miller’ın bu konudaki hassasiyetini daha da ilginç kılıyor. Kaldı ki, biraz eşelerseniz Capote ile Beane’e karakter olarak yaklaşımında yakın bir üslup yakalayabilirsiniz. Brat Pitt’in hayli üst perdeden canlandırdığı Beane, takımın başarısı için ailesini bile takasla gönderebilecek bir adam; nitekim profesyonel yaşamına karşılık, karısı ve kızını başka bir erkeğe kaptırmış aslında. İşi gereği mizacına yapışan duygusuzluk, sosyal ilişkilerini kısa sürede ele geçirmiş. Takımın kaderi ise ‘istatistik uzmanı’ Peter’la tanışınca değişiyor...

Şu an Hollywood’da aktif en usta iki senarist olan Steve Zaillian ve Aaron Sorkin’in diyalogları hayli lezzetli. Bu yılın Akademi tarafından aşırı abartılan performanslarından biri de Jonah Hill’inki.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

ÜÇ SİLAHŞÖRLER ORİJİNAL ADI The Three Musketeers YÖNETMEN Paul W.S. Anderson OYUNCULAR Logan Lerman, Milla Jovovich, Mads Mikkelsen, Gabriella Wilde, Orlando Bloom, Christoph Waltz YAPIM/SÜRE 2011 Alm-Fr-İng-ABD, 110 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Fida Film)

Kumandada, “Ufuk Faciası” ve “Ölümcül Deney”le sevdiğimiz Paul W.S. Anderson bulunuyor. 30 arkapencere / 23 - 29 Mart 2012 k

N

asıl ki “Karayip Korsanları” serisi, artık öldü gözüyle bakılan ‘korsan filmleri’ne taze bir soluk getirip türü yeniden ayağa kaldırdıysa, belli ki bu uçuk-kaçık “Üç Silahşörler” uyarlaması da ‘kılıçlı filmler’ yeniden dirilsin diye kotarılmış. Kostüme filmler olarak da bilinen türün günümüz genç seyircisine ‘sıkıcı’ gelme ihtimalini göz önüne alan yapımcılar, kostüm ve kılıcın üzerine günümüz aksiyon filmleri formüllerini, efektleri ekleyerek yeni bir “Karayip Korsanları” yaratmak istemişler. Üstelik Orlando Bloom’u da ödünç alarak! Hikaye malum; Alexandre Dumas’nın meşhur “Üç Silahşörler”inin maceralarını izliyoruz. Athos, Porthos, Aramis ve D’Artagnan başta olmak üzere tüm karakterler karşımızda. Görevleri yine Fransa’nın selametini sağlamak, kralın düşmanlarıyla mücadele etmek... Bu kez genç kralın gönül işi uğruna çok pahalı bir mücevherin peşine düşüyorlar; kötücül kardinalin, İngiltere kralının ve Rochefort’un oyunlarını boşa çıkarmaya çabalıyorlar. Fakat film, daha önce gördüğümüz

uyarlamalardan farklı bir çizgide ilerliyor. ‘Bullet time’ (“Matrix”teki yavaşlatılmış çekimleri hatırlayın) efektlerinden tutun da “Kaplan Ve Ejderha”da (Wo Hu Cang Long) gördüğümüz havada uçarak tekme savurma ve kılıç kullanmalara dek her türlü numara mevcut filmde… Bu da kuşkusuz Dumas’nın romanını sinemada izleyeceğini düşünenleri bir parça hayal kırıklığına uğratıyor. Oysa tam da ‘based on’ yani ‘uyarlama’ dediğimiz şeyi yapıyor film. Romandan, oradaki karakterlerden yola çıkarak ‘serbest’ bir anlatıma yelken açıyor. Mesela, 18. yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlanan sıcak hava hidrojen balonunu profesyonel bir ‘hava taşıtı’na çevirerek, olayı fantastiğin sınırlarına dayıyor. Zengin kadronun elinden geleni yaptığı, ancak ‘popcorn eğlenceliği’ olmaktan öteye gidemeyen, ‘komik bir macera’. Finale bakılırsa, devamı pek yakında sinemalarda...

“Karayip Korsanları”nda denizde geçen çatışma sahnelerinin benzer bir müzikle gökyüzüne taşınması, eğlenceyi artırıyor. Silahşorların karakterlerini yeterince tanıyamadığımız için, onlarla özdeşleşmek de pek mümkün olmuyor.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Fear And Desire AŞKTAN DA ÜSTÜN köşemize “Barry Lyndon”la konuk olan Stanley Kubrick’in ‘az izlenmiş’ ilk filmi, korkuları ve arzuları arasında kalmış dört askerin hikayesini anlatıyor. Bu filmi neden bir festival göstermez ki, örneğin İstanbul Film Festivali? 2 - 1984 (Nineteen Eighty-Four) Bu haftaki ÖLÜM KARARI köşemizin konusu olan “Biri bizi gözetliyor!” filmleri, ister istemez bu duruma tersten bakan George Orwell kitabını ve aynı adlı Michael Radford filmini hatırlattı bize. İstanbul’da Altın Lale de alan yapım, Eurythmics şarkılarıyla da akıllarda yer etmeyi başarmıştı. 32

k arkapencere / 23 - 29 Mart 2012

3 - İki belgesel ABD üniversitelerinde Yapımı ve çekimleri Bahçeşehir Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen iki belgesel, Amerika Birleşik Devletleri’nde izleyicilerle buluşuyor. Yakın tarihimize ışık tutan “Türk Pasaportu” ve medeniyetlerin bugüne dek anlatılmamış hikayesini tarihi belgelerle sunan “Batıya Doğru Akan Nehir”, ABD’nin önemli üniversitelerinde sırasıyla gösterilecek. 4 - Peace, Love, & Misunderstanding Önceki filmi “Mao’nun Son Dansçısı”yla (Mao’s Last Dancer) düş kırıklığı yaratan Bruce Beresford, Jane Fonda’yı başrole taşıdığı yeni çalışmasıyla telafi sınavına giriyor. İlk gösterimi Toronto Film Festivali’nde olan yapımın yaz aylarında yaygın gösterime girmesi bekleniyor.

5- Tayfun Pirselimoğlu filmleri Atina’da Tayfun Pirselimoğlu’nun filmleri, “İstanbul’dan Esen Rüzgar” başlığı altında Atina Film Arşivi’nde gösterilecek. Bir sanat inisiyatifi olan Kakes Pares ile Atina Film Arşivi ortaklığında, 22-28 Mart tarihleri arasında gösterilecek filmler: “Dayım”, “Sükut Altındır”, “Hiçbiryerde”, “Rıza”, “Pus” ve “Saç”.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 ROCK FM 94.5'DE


Ortalama bir kameraman çok iyi bir teknisyendir. Bir kadını güzel gösterebilir, aşırıya kaçmaksızın etkili bir doğal ışıklandırma yaratabilir. Ama sık sık salt kameramanın sanatsal zevkinden kaynaklanan bir sorun ortaya çıkar.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 126