Page 1

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

3. ALTIN KESTANE ÖDÜLLERİ

2011’İN ‘EN FENALARI’ SAVAŞ ATI UTANÇ KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ YERALTI PEYGAMBERİ TESLİMİYET

03 - 09 ŞUBAT 2012 / SAYI: 119


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

‘EN FENA’ KESTANELERİN ÜÇÜNCÜ YOLCULUĞU

Ü

çüncü yaşına giren ‘ALTIN KESTANE’ ödülleri, başta ödül alanlar olmak üzere birçok ismin canını sıksa da gene hak edene, hak ettiği gibi gitti. Yıl içinde can sıkan ve olmamışlığını adeta bağıran, sinemamızın ‘nadide’ örneklerine, yıl sonunda bir ‘kanaat notu’ vermekten kendimizi alamadık gene, bu notların bir kez daha ‘ilginç’ tepkilere maruz kalacağını bile bile... Birçok örneği olan ve özellikle ABD'de verilen ‘Altın Ahududu’ya dünyanın her yerinden eğlenceli tepkiler verilirken ve hatta ödül alanlar, bizzat törene katılarak bu eğlenceye ortak olurlarken, bizdeki yaklaşımın samimiyetsizliği geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da sürecektir. Varsın olsun, gelenekselleşme yolunda olan ‘ödülümüz’ü her yıl aynı kararlılıkla vermeye devam edeceğiz. Dünyadaki örneklerine bu kadar ‘şefkat’le yaklaşan bir toplum, kendi sineması söz konusu olduğunda pençelerini çıkarıyor ve fütursuzca oraya buraya

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

sallıyorken, birkaç sinema yazarının çabalarıyla hazırlanan Arka Pencere oluşumu, kararlılığını yine ortaya koymaktan geri durmuyor. Kimse ‘en kötü’, ‘en fena’, ‘en saçma’ gibi eleştirilerle karşılaşmak istemez, muhatabı dahi olmaktan kaçınır, aday gösterildiğinde de avazı çıktığınca bağırmaktan geri durmaz, eleştirmenlere giydirmek için bunu fırsata çevirebileceğini zanneder. Arka Pencere olarak tavsiyemiz, elbette ki yapabilirlerse kendilerini eleştirebilmeleri ve kendileriyle eğlenebilme cesaretini gösterebilmeleri olurdu. Tıpkı dünyadaki örneklerine bakıp başkalarının bunu yapabildiğini gördüğünde takdir ettiği gibi. Arka Pencere, yayın hayatını sürdürdükçe Altın Kestane de her yıl genişleyen bir jüri katılımıyla dergimizin çok özel bir projesi olarak ayakta kalmaya devam edecek. Bu arada, geçen yıl da söylediğimiz gibi, midenizi bozabilecek taklitlerimizden sakınmanızı önemle vurgularız.

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, ŞENAY AYDEMİR, EBRU ÇELİKTUĞ, MURAT ERŞAHİN, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Savaş Atı (War Horse); Utanç (Shame); Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need To Talk About Kevin); Güzel Günler Göreceğiz; Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening); Eşruhumun Eşzamanı.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 TRENDEKİ YABANCI

Altın Kestane haftasında, ‘fena film’ üstadı Oğuz Gözen üzerine bir şeyler karalamak farz oldu bizim için...

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Jacques Audiard’dan bol ödüllü taze bir başyapıt: “Yeraltı Peygamberi” (Un Prophète).

24 ESRAR PERDESİ

Artık gelenekselleştiği kuşku götürmez olan Altın Kestane Ödülleri’nin üçüncüsünde kazanan ‘fenalar’ belli oldu...

26 LEKELİ ADAM

Bernardo Bertolucci’nin geç dönem filmleri içinden ‘özel’ bir örnek: “Teslimiyet” (Besieged).

28 AİLE OYUNU

Otel III (Hostel: Part III); Eve Gidelim Mi? (Take Me Home Tonight); Şölen (Ye Yan).

34 SAPIK

Arka Pencere facebook Anketleri-8 (2011’in en fena yabancı filmleri).

k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

SAVAŞ ATI ORİJİNAL ADI War Horse YÖNETMEN Steven Spielberg OYUNCULAR Jeremy Irvine, Peter Mullan, Emily Watson, Niels Arestrup, David Thewlis, Tom Hiddleston, Eddie Marsan , Benedict Cumberbatch, Celine Buckens, Toby Kebbell YAPIM 2011 ABD SÜRE 146 dk. DAĞITIM UIP

Spielberg’in de ‘atlara fısıldayan adam’ statüsüne evrileceği günler gelecekmiş! "Savaş Atı" zayıf bir öykünün kimi zaman yönetmeninin marifetiyle ivme kazanabildiğinin kanıtı. 6

k arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012

S

teven SpIelberg’in aynı yıl içinde birbiriyle taban tabana zıt iki projeyle karşımıza çıkması pek çok kez vakidir. Hatta bunu inceden inceye alametifarikasına dönüştürdüğünü söylersek yanlış olmaz. Üstelik, bu filmlerde sinemanın ‘eğlence’ ve ‘sanat’ yanlarını ayrıştırır. “Indiana Jones Son Macera” (Indiana Jones And The Last Crusade) ile “Daima”yı (Always) 1989’da, “Jurassic Park” ile “Schindler’in Listesi”ni (Schindler’s List) 1993’te, “Kayıp Dünya: Jurassic Park” (Jurassic Park: The Lost World) ile “Amistad”ı 1997’de, “Azınlık Raporu” (Minority Report) ile “Sıkıysa Yakala”yı (Catch Me If You Can) 2002’de, “Dünyalar Savaşı” (War Of The Worlds) ile “Münih”i (Munich) 2005’te çekti. Bu örneklere de bu yıl “Tenten’in Maceraları” (The Adventures Of Tintin) ile “Savaş Atı” ekleniyor. Her ne kadar “Savaş Atı” bizim karşımıza 2012'de gelse de, yaygın gösterim yılı 2011’di. Aynı yıl çektiği bu ‘eküri’lerin şöyle bir ortak noktası var: İkisi de öykülerinden, stillerinden üretim koşullarına dek ayrı tellerden çalan filmler. Genelde biri daha ‘eğlencelik’ ve ‘çerezlik’, diğeri daha ‘sanatsal’ ve ‘dramatik’… Bu yılki ekürilerden “Tenten’in Maceraları” ilk kategoriye, “Savaş Atı” da ikinci kategoriye giriyor. Babasının savaş hikayeleriyle büyüyen Spielberg’in, sinemasal macerasında babası gibi savaş söylenceleri anlatmayı sevdiğini biliyoruz. Zaman zaman bir yan öykücük, zaman zaman merkezî bir unsur olarak değerlendirdiği savaş, isminden de anlayacağınız üzere, “Savaş Atı”nın da dizginlerini elinde tutuyor. İngiliz yazar Michael Morpurgo’nun, hikayesini bir atın ağzından anlattığı -bizde de yayımlananaynı adlı romanından uyarlanan senaryoda İngiliz senaristler Richard Curtis ve Lee Hall’un imzalarını görüyoruz. Bu iki senaryo yazarının tercih edilmesi mantıklı görünüyor çünkü Curtis “Aşk Her Yerde”yle (Love Actually) kalabalık bir karakter galerisinin, Hall da “Billy Elliot”ta sıradışı bir başarıya uzanan sıradan çocuğun öyküsünün altından alınlarının akıyla çıkmışlardı.

“Savaş Atı”nda da ellerinden geleni yapıyorlar ama Türkçe baskısının kapağında ‘çocuklar ve gençleri hedeflediği’ yazan bu roman nefes nefese bir sinema filmi çıkartacak seviyede değil. En azından üzerinde “Bir Steven Spielberg filmi” etiketi bulunan bir filmi… Yine de, an geliyor, üstat bu öyküden “Bir Steven Spielberg filmi” çıkarabilmek için kimileyin yönetmenlik sanatından incelikli örnekler sergiliyor. 1914’te İngiltere taşrası Devon’dayız. Filmin başında tanıştığımız Albert Narracott (Irvine), daha ilk kareden anladığımız kadarıyla, atlara düşkün bir genç. Nitekim ayyaş babası Ted’in (Mullan) kim bilir hangi akılla aldığı yeni tayı adeta bağrına basıyor; adını da Joey koyuyor. Ailenin mali olarak yaşam savaşı verdiği bir dönemde annesi Rose’un (Watson) ısrarlı muhalefetine karşın babasının aldığı bu taya güveniyor. Tek geçim kaynakları toprak olan ailede bu çelimsiz atın çiftliğin sert arazisini sürebileceğine inatla bir tek o inanıyor. Albert ve Joey başarıyorlar başarmasına ama ekinler bu sefer de hava muhalefetine yenik düşüyor. İngiltere’nin Almanya’ya savaş ilan ettiği günlerde baba Ted çiftliğin kirasını ödeyebilmek için Joey'i içi kan ağlayarak bir İngiliz subayına satıyor. Joey için savaş yolu görünüyor. Film bu sayede 'savaş'a bir de hayvanların gözünden bakmamızı sağlıyor. “Savaş Atı” sanki başrolünde aynı atın olduğu çeşitli kısa filmlerden oluşuyor. Fonda savaş var ama Joey el değiştirdikçe filmin tonu da değişiyor. Spielberg, Joey’le birlikte bizi de yularımızdan tutup adım adım savaşın ön cephelerine sürüklüyor. Joey’in sırtına önce İngiliz subayı Yüzbaşı Nicholls, ardından esir düştüğü Almanlar, sonra da küçük bir Fransız kızı biniyor… Akabinde yeniden Almanların eline düşüyor ve onların yüksek tonajlı toplarını sırtlanıyor. Tüm bu acıların sonunda canına kıymak istediğinde ise yardımına yine askerler koşuyor. Spielberg, “Er Ryan’ı Kurtarmak”ta (Saving Private Ryan) başvurduğu bir sahnenin benzerine burada da yer veriyor. Bir İngiliz askeri ile bir Alman askeri kritik bir anda karşı karşıya


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Spielberg iyimser yüzünü bu kasvetli ve karamsar filmde dahi gösteriyor. Ondan ayrılırken “Yeniden bir araya geleceğiz Joey!” diye haykıran Albert haklı çıkıyor. 8 arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k

geliyorlar. Savaşın orta yerinde dikenli tellere dolanıp can çekişen Joey’e iki taraftan iki asker el (ve pense) uzatıyor. Cehennemî savaşın göbeğinde yarattığı bu ender ‘sıcak’ anlar insanların bazen hayvanlara gösterdiği merhameti birbirlerine göstermedikleri gibi apaçık bir gerçeği suratımıza vuruyor. Her şeye rağmen Spielberg iyimser yüzünü bu kasvetli ve karamsar filmde dahi gösteriyor. Filmin başında ondan ayrılırken “Yeniden bir araya geleceğiz Joey!” diye haykıran Albert haklı çıkıyor. Pek umdukları koşullarda olmasa da yeniden birleşiyorlar. Spielberg’in mucizelere inandığını biliyoruz. Onca badireden Joey de, Albert da sağ kurtulmayı başarıyor. Haliyle, “Savaş Atı”na belki çocuk filmi demek haksızlık olur ama Spielberg’in içindeki çocuğu sık sık açık ettiği bir filmle karşı karşıya

olduğumuzu da söyleyebiliriz. Nitekim bu naif romanın onun ilgisini bunca çekmesini başka türlü açıklamak zor. Büyük usta nihayetinde dört başı mamur bir film ortaya koyuyor ama sinemasının gücü bu zayıf öyküyü çok da fazla yukarı çekmeye yetmiyor. En özgün hareketi bu bahtsız hayvanların savaşta gördüğü mezalimi bize onların gözünden aktarmak oluyor. Savaşın anlamsızlığı, insan öldürmenin kötülüğü, hayvan sevgisi, umudunu yitirmeme gibi daha önce defalarca ele aldığı şeyler ise onun filmlerinden bihaber tıfıl bir kuşak dışında pek kimselere heyecan vermeycektir.

Yakında “Great Expectations”da boy gösterecek 1990 doğumlu Jeremy Irvine, Joey’in genç sahibi olarak başrolde parlıyor. Bu filmin altı dalda Oscar’a aday olabilmesine mi ağlayalım, yoksa hadi oldu diyelim, bunların arasında yönetmenin olmayışına mı?


TUNCA ARSLAN Çok Bilen Adam tuncaarslan@yahoo.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

UTANÇ

A

drIan Lyne’ın 1986’da çektiği “Dokuz Buçuk Hafta” (NIne 1/2 Weeks) akıllarda en çok Mickey Rourke’un Kim Basinger’in vücudunda gezdirdiği buz parçasının yavaş yavaş eridiği sahneyle yer etmiştir. Oysa filmin asıl derdi seyirciyi ‘ahlakçı’ bir alana doğru sürüklemektir. Dünya için her açıdan tatsız tutsuz geçen, Yeni-Sağ’ın dizginleri ele geçirdiği 1980’lerin tam ortasında, geleceğe dair pembe tablo çizmez Lyne. Kışkırtıcı güzelliğe sahip galeri yöneticisi Elizabeth ve karizmatik-emredici John karakterleri aracılığıyla, 90’lar ve 2000’lerde kadın-erkek-seks üçgeninde işlerin çok daha zorlu geçeceğini fısıldar gibidir “Dokuz Buçuk Hafta”. Lyne, örneğin 1968’in hemen ardından, 1972 yapımı “Paris’te Son Tango”da (Ultimo Tango A Parigi), “Elimizde belki de bir tek aşk ve seks kaldı ama gene de daha fazlasını umut edelim” demeye çalışan usta yönetmen Bernardo Bertolucci’den çok daha karamsardır. Elizabeth, “Bu adamı çözemiyorum, ama bazen anlamak çok kolay” der John için. Steve McQueen’ ise “Dokuz Buçuk Hafta”dan tam çeyrek yüzyıl sonra “Utanç”ta, çözmenin çok kolay, anlamanın ise imkansız olduğu, daha doğrusu anlamaya çalışmanın beyhude kaçacağı bir kahramanı, Brandon Sullivan’ı çıkartıyor karşımıza. Bir anlamda, “Dokuz Buçuk Hafta”daki John’un ruhen 25 yıl sonraki haliyle tanışıyoruz. McQueen’le ilk filmi “Açlık”’ta (Hunger) da çalışmış olan Michael Fassbender’in canlandırdığı Brandon Sullivan, ilk bakışta iyi bir işe, New York’ta gıpta edilecek bir daireye sahip postyuppie’lerden biridir. En belirleyici özelliği kadınlarla ilişkilerindeki ‘devamsızlığı’, açıkçası başarısızlığıdır. Kadınların bakışlarını üzerine çekecek kadar yakışıklıdır, paralı sekste ve gecelik ilişkilerde fena sayılmaz ama kalıcı ilişki kuramayacak kadar da güçsüzdür. İnternetteki porno sitelerinin bağımlısı haline gelmiş, mastürbasyonsuz gün geçiremez olmuştur. Uçuk kaçık bir şarkıcı olan kız kardeşi Sissy’nin davetsiz misafir olarak gelip dairesine yerleşmeye çalışması, keyfini iyice kaçırır. Kız, umutsuzca “Biz

bir aileyiz, ben senin kardeşinim, yardım etmek zorundasın” vb. dese de Brandon’ın kendi çöküşünden başkasıyla ilgilenecek hali yoktur. Steve McQueen, Sissy’ye, “Biz kötü insanlar değiliz, sadece kötü bir yerden geliyoruz” dedirtmekle yetinir, ağabey-kardeşin geçmişleri ve ilişkileri hakkında fazla bilgi vermez. “Utanç”, bizzat yönetmenince öncelikle seks bağımlılığı üzerinden kapitalizmi eleştiren ve sanal seksle vb. haşır neşir olanlara ayna tutan bir film olarak tanımlansa da, can çekişen cinselliğe, ölen aşka, çoktan gömülmüş kardeşliğe, artık yası falan tutulmayan dostluğa dair, ‘ağıt yakan’ değilse bile ‘üzülmeye sevk edici’ bir film. McQueen, belli ki 15-20 yıl sonra da kendinden söz ettirecek, dünyanın neresinde olursa olsun beyaz yakalı her bekar erkeğin kendisinden mutlaka bir şeyler bulacağı, ‘Gözü Tamamen Kapalı New York’lu Issız Adamın Birkaç Haftası’ tadında bir film yapmış. İyi bir görüntü ustası olduğunu ilk filminde de kanıtlayan yönetmen Steve McQueen, bol miktarda çarpıcı ve gerçekçi an sürüyor seyircinin önüne ve sonuca ulaşıyor. Öte yandan filmin en parıltılı, hatta muhteşem denilebilecek yanı oyuncularından kaynaklanıyor. Venedik Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan, Oscar’a aday gösterilmemesi neresinden bakılsa şaşırtıcı olan Fassbender, gerçekten çok çok iyi. Sissy rolündeki Carey Mulligan da en kısa deyimle, dört dörtlük. Bir de metroda Brandon’la iç yakıcı biçimde kesişip duran, filmde neyi simgelediği zevkli bir tartışmaya konu edilebilecek meçhul kızı canlandıran Lucy Walters var ki, kendisine özel dikkat göstermenizi öneririm. New York dekorunun da çok başarılı biçimde kullanıldığı “Utanç” için kötü olmayan ama kötü bir yerlerden gelip kötü bir yerlere giden insanların öyküsü denilebilir rahatlıkla.

İki kardeşin birbirlerini ‘silkeleme’ ve kavga sahneleri çok başarılı. Restoranda bir türlü rahat vermeyen garsona ne gerek vardı acaba…

ORİJİNAL ADI Shame YÖNETMEN Steve McQueen OYUNCULAR Michael Fassbender, Carey Mulligan, Nicole Beharie, Alex Manette, Lucy Walters YAPIM 2011 İngiltere SÜRE 101 dk. DAĞITIM M3 Film (Bir Film)

“Açlık”ın yönetmeni Steve McQueen’den, ‘Gözü Tamamen Kapalı New York’lu Issız Adamın Birkaç Haftası’ tadında bir film olmuş bu. k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

11


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

G

eçen yıl “Benim Adım Aşk”la (Io Sono L'Amore) aday göstermediniz; ORADA anlaşılacak bir şey vardı, siz Akademi üyeleri, bir İtalyan filmindeki performansa çok zor adaylık verirsiniz. Ama bu yıl neden aday göstermediniz Tilda Swinton’ı? İşte bunu anlamak zor, hem de çok zor... Tilda Swinton’ın, İskoç sinemacı Lynne Ramsay’in üçüncü uzun metrajı “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”daki müthiş performansını görünce bunları dile getirmek kaçınılmaz oldu bizim için. Çağın en büyük aktrislerinden biri olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz olmayan Swinton, filmi sırtlayıp götürürken, Oscar’a aday gösterilen beş meslektaşından da birkaç adım önde bir kompozisyon çalışması gerçekleştiriyor burada. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”, Amerikan okullarında sık sayılabilecek oranda karşımıza çıkan ‘öğrenci katliamları’nın başka bir yüzüne taşıyor bizleri. Oğlunun gerçekleştirdiği bir katliam sonrası yapayalnız kalan, bu nedenle toplumdan da soyutlanan bir annenin ruhunu okumaya çalışıyoruz hikayede. Geri dönüşlerle takip ettiğimiz hikaye, bir yandan durumun köklerine inerken, öte yandan da annenin bugünkü sancısını anlatıyor. ‘Mutluluk’un ‘trajedi’ye nasıl evrildiğini adım adım resmeden film, yaşananlar konusunda bir ‘sorumlu’ tespit etmek yerine, olanları virgülüne dokunmadan aktararak ‘tespit’ işini seyirciye bırakıyor. Doğuştan ‘sorunlu’ bir çocuk, ona yeterince müsamaha göster(e)meyen bir anne, çocuğun durumunu ‘gör(e)meyen’ bir baba... Bu üçlü, sorumluluğu belli oranlarda paylaşıyorlar aslında; masumiyetse evin küçük kızında toplanıyor. O küçük kızın orada oluşu yıpratıyor bizi, keşke doğmasaymış bu ‘savaş’ın ortasına dedirtiyor... Evet, bu film bir savaşı anlatıyor, bir anne ile oğlunun savaşını; doğduğu günden itibaren annesine azap çektirmeye programlı bir oğul ile onu sevmekle ondan nefret etmek arasında bocalayan annenin savaşını... Bu savaşın sonuçlarıysa sadece onları değil, çevrelerindekileri de etkiliyor haliyle; çocuğun

adım adım ‘katliam’a gidişiyse arka arkaya gelen hatalarla önlenemiyor. Oysa, babasının ona aldığı oyuncak ok ve yaydan itibaren çocuğun nerelere gidebileceği kestiriliyor. Anne de bunun farkında, kocasını uyarmaya çalışıyor ama ‘suç’ üstüne kalıyor, kendisinin ‘yardım alması’ gerektiği söyleniyor ona. Dedik ya, hatalar arka arkaya geliyor, zincirin halkalarını kırabilecek hamle gelemiyor bir türlü; sanki kader ağlarını örmüş bu aile için, çıkış kapısı görünse de bulunamıyor. İşin köklerinden bugüne döndüğümüzdeyse, anne için durum daha da vahim bir hal alıyor. Oğlunun eylemi sonrasında hem ruhsal hem fiziksel hem de ekonomik olarak dibe vuruyor. Toplumun onu bir ‘virüs’ gibi görmesiyse iyice yalıtıyor anneyi; oğlu hapishanede cezasını çekerken, o bu toplumun içinde çok daha ağır bir cezayla baş başa kalıyor. Olanca kötü işarete karşın ayakta kalmaya çabalıyor, telefonda annesine ‘iyi’ olduğu yönünde yalan söyleyerek bir ‘umut’ peşinde olduğunu hissettiriyor... Lionel Shriver’ın Türkiye’de de yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”, yönetmen Lynne Ramsay’in, Tilda Swinton’a fazlasıyla yüklenmesiyle tek kişilik bir ‘ruh okuması’na dönüşüyor. Swinton, annenin her adımında ortaya çıkan değişken ruh halini kusursuzca yansıtırken, sürekli yutkunarak izlediğimiz bir filmin kapılarını açıyor bizlere. Onun yüzündeki donuk ifade, anneyi toplum içinde bir ‘uzaylı’ya çeviren trajedinin dışavurumu sanki. Hayatın mutlu olma halini sürekli kılmayacağını, bir noktada ‘azap’la yüz yüze kalınacağını da gösteriyor annenin yaşadıkları. Swinton’sa, bu azaptan kaçamayan annenin içine giriyor, belki de bu bedenden hiç çıkamayacağını bilerek. Zor gerçekten de, böylesi bir karakteri özümseyip ‘o’ olmak. Her adımında daha da büyüyen aktris, burada ‘zirve’ yapıyor ve yerini sağlamlaştırıyor.

Kevin karakterindeki oyuncu seçimleri, filmin mükemmel kurgusu ve hikayenin enfes final hamlesi. Bu film hakkında daha çok şey söylenebilecekken, bu sayfaya sıkışma zorunluluğu!

ORİJİNAL ADI We Need To Talk About Kevin YÖNETMEN Lynne Ramsay OYUNCULAR Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller, Jasper Newell, Rock Duer, Ashley Gerasimovich, Siobhan Fallon Hogan, Alex Manette YAPIM 2011 İngiltere-ABD SÜRE 112 dk. DAĞITIM M3 Film (Filma Ltd.)

Türkiye’de de yayımlanan romandan uyarlanan film, yönetmenin, Swinton’a yüklenmesiyle tek kişilik bir ‘ruh okuması’na dönüşüyor. k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ

Ç

oğu birbirinden feci filmlerin bir araya toplandığı son Antalya Film Festivali, normalde “eh işte” denebilecek birkaç orta karar film sayesinde hem seyirciye hem de eleştirmenlere arada nefes alma payı bırakmıştı. Onca ‘olmamış’ film arasında öne çıkanlardan biri de “Güzel Günler Göreceğiz”di evet, ama En İyi Film, Senaryo, Kurgu dahil dört dalda Altın Portakal alacağını hiç kimse tahmin edemezdi. Dördüncü ödülse Nesrin Cavadzade’ye gitti, ki o da bunu zaten hak ediyordu. Genç yönetmen Hasan Tolga Pulat, aslında 2007’de çektiği “Kaybedenler” adlı ‘gözden ırak kalmış’ filmini yeniden ele alıp, başkarakter sayısını beşe indirerek bir ‘rimeyk’e imza atıyor. Kaldı ki normal şartlar altında, ana akım bir piyasa filmi olarak pek de kötü sayılmayacak bir çalışma. İlk bakışta Alejandro González Iñárritu’nun ‘kesişmeli’ filmlerini akla getiren hoş bir numarayla başlıyor hikaye. İstanbul’da çok kısa bir zaman diliminde, yolları birbiriyle kesişen beş farklı karakterle tanışıyoruz önce. Töre cinayetinden içeri girip çıkmış ve ‘akıllanmış’ Cumali; yine töreden ötürü öldürülmemek için İstanbul’da köşe bucak saklanarak yaşayan Figen; göçmen bürosu başkomiseri İzzet, sevdiğiyle yurtdışına kaçmayı planlayan oto tamircisi Ali; istemeden fuhuşa sürüklenmiş iyi yürekli Anna… Her biri başlı başına bir film malzemesi olabilecek karakterler galerisiyle tanıştıktan sonra, sıra onların hangi noktada birbirleriyle kesişeceklerine geliyor. Ve finale giden yolda, ikinci yarı boyunca soluk soluğa olmasa da düz ve makul bir çizgide bu karakterlerin ulaşacakları ‘çözüm noktası’nı merak etmeye başlıyoruz. Aslında film kime, ne olacağından çok, bu süreçte her birinin iç dünyasıyla ve ruh haliyle ilgilenmeye çalışıyor. Cumali’ye “töre cinayeti kötü bir şeydir”i söyletirken, Figen de aynı sebepten öldürülmeyi hak etmediğini, gayet mazlum bir genç kız portresi çizerek dillendirmeye çabalıyor. Fuhuşa sürüklendiği yetmezmiş gibi bir de çocukları kaçıran organ mafyasının tuzağına düşen Anna ise, kendisine emanet edilen ‘kurban’

çocuğu kurtarmaya çalışarak, genel zihniyetin ‘Nataşa’ gözüyle baktığı kadınların da sımsıcak bir yüreği olduğunu, ‘sevgi’nin anlamını belki de hepimizden daha iyi bildiğini gösteriyor. Bu noktada film, hemen her gün ‘kadın cinayeti’ işlenen bir coğrafyaya, gözlerimizi kaçırmadan bakamayacağımız ‘çok parlak’ bir ayna tutuyor da diyebiliriz. Başkomiser İzzet’i canlandıran, “Sis Ve Gece”den de role vakıf Uğur Polat ise gayet inandırıcı ve rahat bir oyun sergileyerek karakterinin iniş ve çıkışlarını, ‘normal ile arıza’ arasındaki gelgitleri başarıyla yansıtıyor perdeye… Buraya kadar kağıt üzerinde her şey ‘tamam’ gibi gözükse de, film bütüne baktığımızda ne yazık ki bir ‘olmamışlık’ duygusu yaşatıyor. Farklı bakış açılarından aynı olayı gördüğümüz girişten sonra neden ‘kesişmeli’ anlatımdan vazgeçildiği bir muamma… Hadi bunu, ‘seyirciyi sıkmamak’ ve bu karakterlerin yolunun kesişeceğine en başta dikkat çekmek adına yapılmış deyip es geçebiliriz. Töre cinayeti konusunu ise heteroseksüel ilişkiler üzerinden sadece ‘sevmek, sevilmek ve yanlış anlaşılmak’ çizgisine bağlamak, klişe yaklaşımlarla gözyaşından medet umup vicdan duygusunu dürtmek, bir piyasa filminde göz yumulabilecek şeyler. Ama saygın bir festivalden en önemli dört ödülü toplayan bir filmde bunların ele alınışını sorgulamak gerekiyor. 2011’in kesinlikle ‘güme giden’ filmlerinden “Yangın Var”da, “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın günümüzdeki Asya’sı olduğunu ve yeteneğiyle bundan sonra da iyi işler çıkaracağını ispatlayan Nesrin Cavadzade, adını Nazım Hikmet’in şiirinden alan “Güzel Günler Göreceğiz”in en büyük artısı… Her ne kadar Iñárritu tarzını çağrıştırsa da, yönetmenin beyanına göre beş karakter üzerinden giderek Yılmaz Güney’in “Yol”undan da esinlenen yapım, çok önemli izler bırakacak, unutulmaz bir Altın Portakal filmi değil ne yazık ki…

Altın Portakal’daki onca olmamış ‘deneysel öğrenci filmi’ arasında, filme benzeyen filmlerden biri olması. Her daim gözdemiz Feride Çetin, töreden kaçan ‘taşralı kız’ rolünde bu kez maalesef tam olmamış gibi...

YÖNETMEN Hasan Tolga Pulat OYUNCULAR Uğur Polat, Nesrin Cavadzade, Buğra Gülsoy, Feride Çetin, Barış Atay YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 112 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Onaltıdokuz Film Yapım)

Birbiriyle kesişen dramatik hikayeler üzerine kurulu bu orta karar film, dört dalda Altın Portakal kazanarak herkesi şaşırtmıştı. k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

15


ŞENAY AYDEMİR Çok Bilen Adam sinesenay@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

KARANLIKLAR ÜLKESİ: UYANIŞ

S

inemada sevdiğiniz bir seriyi beklemek zordur. Diziler gibi bir hafta, bilemedin yaz tatili boyunca beklemezsiniz. Bazen serinin yeni filminin gelmesi yıllar alabilir. Hele bir de bu seri ABD için fazla başarılı sayılmayan ortalama 50 milyon dolar civarında hasılat elde ediyorsa, yenisinin gelip gelmeyeceği bile meçhuldür. Ama “Karanlıklar Ülkesi” serisi 2003’te çıktığı yolculuğunda 9 yıla dört film sığdırmayı başararak sevenlerini şimdilik mutlu ediyor. Üstelik ilk iki filmde gönüllere taht kurduktan sonra, üçüncü filmde aramızdan ayrılan Kate Beckinsale’in yeniden ‘yuvaya’ dönmüş olması da cabası. “Karanlıklar Ülkesi”, bugün sinema salonlarını ve daha da fazlaca televizyon dizilerini dolduran ‘kurt adam-vampir’ hikayelerinin ahir zamanlardaki atası olarak kabul edilebilir pekala. Bu iki doğaüstü grup arasında sürüp giden savaşta kendi deyimiyle bir ‘lütuf’ olarak dönüştürülen kahramanımız Selene siyah lateks kostümleri içinde vampir aleminin ‘Trinity’si olma unvanını da kazanmıştı. İkinci film “Evrim”, türlerin birbirine biraz olsun yakınlaştığı, Selene’in gönlünü kurt adam Michael’dan yana yatırdığı bir hikayeye götürmüştü bizi. Bu filmin sonunda Selene ile vampirlerin arasının açılmasına neden olan tarihî gerçek, başlı başına bir film olmayı hak ediyordu ki, öyle de oldu. 2009’da “Lycanların Yükselişi” geldi. İlk iki filmde sorduğumuz “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?” sorusunun yanıtını trajik bir gerçeğe tanıklık ederek öğrendik ve gönlümüz biraz daha Lycanlar’dan yana kaydı. Peki, bu hafta vizyona giren “Karanlıklar Ülkesi: Uyanış” bize neler vaat ediyor. Aslına bakılırsa, filmin fragmanları ve hakkında yazılıp çizilenlere bakıldığında beklentiler biraz yüksekti. Çünkü vampirler ile kurt adamlar arasındaki bu tarihî mücadelede bugüne kadar atıl durumda olan insanoğlunun da hikayenin bir parçası haline geldiğine dair duyumlar alınıyordu. Ancak, filmin bildik denklemi bozmadığını, biz ölümlüleri bu özel mücadelenin bir parçası haline getirmekten imtina ettiğini gördük.

“Uyanış”, ikinci filmin bıraktığı yerden birkaç yıl sonra başlıyor. İnsanlar, kendi türleri dışında varlıkların da olduğunu fark etmiştir ve en sık başvurdukları yöntemle, yani onları ortadan kaldırarak bu sorunu çözmeye başlamıştır. Vampir ve kurt adam avı sürerken Michael ve Selene kaçmak üzeredir. Ama işler yolunda gitmez. Selene gözlerini açtığında aradan kendisini özel deneylerin yapıldığı bir klinikte bulur. Aradan 12 yıl geçmiştir ve küçük bir kız çocuğuyla baş başa kalmıştır. Vampirlerin desteğini alması ve kovanlarını bulması uzun sürmez. Aradan geçen zamanda sağ kalmayı başaran az sayıdaki Lycan da türlerini geliştirmenin yollarını bulmuştur. Neticede “Uyanış”, ilk üç filmde kurulan efsaneyi ve mitleri fazla önemsemeden en başa dönerek yeniden bir vampir-kurt adam savaşının ortasında bırakıyor bizi. Kısacası taş üstüne taş koyamıyor. İlk iki filmin senarist ve yönetmenliğini de yapan Len Wiseman, üçüncü filmde koltuğu Patrick Tatopoulos’a bırakmış, sadece hikayeyi ve karakterleri oluşturmuştu. Wiseman bu filmde de senaryoyu kendisi kaleme alsa da yönetmen koltuğunu Måns Mårlind ve Björn Stein ikilisine teslim etmiş. İlk iki filmden sonra, birçok devam filminde olduğu gibi, geçmişe dönerek mitolojisini yeniden kuran serinin yaratıcısı Wiseman bu kez eline gelen fırsatı tepmişe benziyor. Vampirleri ve kurt adamları ‘etnik temizlik’e maruz bırakan insanoğlunun açılıştaki birkaç dakikalık ‘kurgu belgesel’ görüntüden sonra dışarıda kalması akacak yepyeni bir damarı da kapatıyor. Böylece hikaye başka bir zamanda ama başladığı yerdekinden farklı olmayan bir biçimde sürüyor. İlk üç filmin asi Lycan’ı Lucian’ı canlandıran Michael Sheen’in seriye veda etmiş olması da büyük bir eksiklik. Sinemada bir seriyi beklemek zor olsa da, ucu açık final insanı yine de umutlandırmıyor değil!

Kate Beckinsale’in seriye yeniden dönmüş olması hayranları için sevindirici. Bu vesileyle Kate Beckinsale’i çok az filmde görebildiğimizi fark etmek ise üzücü.

ORİJİNAL ADI Underworld: Awakening YÖNETMEN Måns Mårlind, Björn Stein OYUNCULAR Kate Beckinsale, Stephen Rea, Michael Ealy, Theo James, India Eisley, Sandrine Holt, Charles Dance YAPIM 2012 ABD SÜRE 88 dk. DAĞITIM Warner Bros.

“Uyanış”, ilk üç filmde kurulan efsaneyi fazla önemsemeden en başa dönerek yeniden bir vampir-kurt adam savaşının ortasında bırakıyor bizleri. k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

17


Çok Bilen Adam EBRU ÇELİKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934)

ebruceliktug@gmail.com

EŞRUHUMUN EŞZAMANI YÖNETMEN R. Şanal Günseli OYUNCULAR Aylin Kabasakal, Uğur Çavuşoğlu, Güzin Usta, Bülent Alkış, Musa Uzunlar YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 95 dk. DAĞITIM Özen Film (Ladybirds Production)

Sinemamızın ilk Kuantum düşünce öğretisi ile ilgili filmi, aynı adlı kitaptan perdeye uyarlandı. 18 arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k

1

990’ların başından beri, yepyeni öğretilerle ve kavramlarla tanıştık. Farkındalık, kendini geliştirme, pozitif düşünce, negatif enerji, reiki, yaşam koçluğu, NLP (Nöro-linguistik programlama) tekniklerini sıkça duyar olduk. Tüm bunların temelinde, Kuantum Fiziği yatıyor. Atom altı parçacıkların sürekli birbiriyle ilişki içinde olduğu bir evren tanımlayan Kuantum Fiziği, “Ne Biliyoruz Ki?” (What the #$*! Do We (K)now!?) ve “Sır” (The Secret, 2006) gibi spiritüel filmlerle popülaritesini pekiştirdi. Kuantum mucizesini yaşamak için ‘pozitif’ düşünüp hedefe odaklanmak ve ‘istemek’ yeterli. Yaşadığınız ülkenin, yetiştiğiniz toplumun, aldığınız kültürün, ülke ve dünya siyasetinin, ekonomisinin, ideolojisinin falan önemi yok. İstiyorsunuz, oluyor. Evrene mesajınızı doğru iletin, yeter… Gelelim “Eşruhumun Eşzamanı”na… Film, Şanal Günseli ile eşinin hayatlarının nasıl tesadüfler ve benzerlikler sayesinde birleştiğinin öyküsü. Hatta bunlar geçmiş yaşamlarına dayanıyor (!). İkisi de boşanmış, birer oğulları var, hayatlarının nasıl bir

yöne gideceğini tam bilemedikleri bir dönem yaşıyorlar. Birbirleriyle tokalaştıklarında ışıklar saçılıyor. Hayatlarındaki benzerlikleri keşfettikçe (dünyadaki yaklaşık beş milyar insanın kaçının ortak noktasıdır bunlar, kim bilir? Ve niye bu kadar anlamlı olmalıdır?) eşruh olduklarına inanıyorlar. Beyazlar giymiş bir adam (Musa Uzunlar) bu iki ‘eşruh’un çöpçatanlığına soyunuyor ve bir görünüp bir kaybolarak ayarlamalar yapıyor. Filmde, geleneksel anne ve tek sahnede çıkan kıskanç sevgili motifi dışında ‘kötü’ karakter yok, her şey yolunda gidiyor, olması gereken her şey oluyor. Dramatik çatışma mı? Düğün günü Şanal’ın oğluyla yaptığı meçhul telefon konuşması sonrası yaşadığı iç çatışma var sadece. Yaşamı anlamlandırma çabasının şaşırtıcı boyutlara vardığı bir film bu. ‘Pozitif’ düşünerek ele almak gerçekten de çok zor.

Deniz Seki’nin filmde sorduğu soru ile, Işık’ın arkadaşının tesadüflerle dalga geçişi, filmin işlediği temaları sorgulatıyor. ‘Eşruh’ ve ‘eşzaman’ ne zaman birleşik yazılacak kadar kabul edilmiş kavramlar haline geldi, merak konusu.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

EŞRUHUMUN EŞZAMANI

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ BİLGEHAN ARAS

KARANLIKLAR ÜLKESİ: UYANIŞ

OKAN

ARPAÇ

tunca

aRslan

UTANÇ

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

EŞRUHUMUN EŞZAMANI

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ

HH

HHH

HH

KARANLIKLAR ÜLKESİ: UYANIŞ

HH

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ

HHHH

HHHH

SAVAŞ ATI

HHHH

HHH

HHH

UTANÇ

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

ARTİST

HHHH

HHH

HHH

HHHH

H H H H H

HH

BERLİN KAPLANI

HH

HH

H

BU SON OLSUN

H

ÇİZMELİ KEDİ

HH

DEMİR LEYDİ

HH

HH

HH

HH

HH

HH

HH

HH

EJDERHA DÖVMELİ KIZ

HHH

HHH

HH

HHH

HH

HHH

İÇİNDE YAŞADIĞIM DERİ

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

H

KARANLIKTAN KORKMA

H

HH

H

KURTULUŞ SON DURAK

HH

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

NEŞELİ AYAKLAR 2

HHH

SAFTİRİK GREG'İN GÜNLÜĞÜ: RODRICK KURALLARI

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

H

HHH

HH

HHH

HH

HHH

DÜŞLER BAHÇESİ

KARANLIK SAAT

MELANKOLİ

TUTKU GÜNLÜKLERİ

ZENNE EVE GİDELİM Mİ?

OTEL III ŞÖLEN

HH

HHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

OĞUZ GÖZEN VE ‘SÜRATLİCE’ ÇEKİLEN FİLMLER

20

arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k


1972’den bu yana çektiği 137 filmle sinemamızın ‘en üretken yönetmenler’ sıralamasının üçüncü sırasında yer alan Oğuz Gözen, ‘B sınıfı’ filmlerin taçsız kralı niteliğindedir ve “Bir Yeşilçam Masalı” adlı anı kitabı mutlaka okunmalıdır.

T

ürk sineması, Lütfi Akad’ın, Atıf Yılmaz’ın, Hürrem Erman’ın, Halit Refiğ’in, Ülkü Erakalın’ın, Arif Keskiner’in ANILARI okunmadan yeterince tanınamaz, anlaşılamaz. Ama tek boyutlu kalmaya mahkum bu çaba yetmez… Örneğin Çetin İnanç’ın (“Jet Rejisör”) ya da Oğuz Gözen’in (“Bir Yeşilçam Masalı”) anı kitaplarını da mutlaka okumalısınız. Çünkü Türk sineması, bu dünyalara girilmeden de yeterince bilinemez, kavranamaz, anlaşılamaz... Benzersiz bir boyut belirir bu kitaplarda ve yönetmenlerin filmografilerinde. Çok farklı, başlangıçta sığ ve yüzeysel görünen bir dünyanın derinlerine dalarsınız, garip mi garip, ‘kitsch’ten de öte bir zevk tarafından kuşatılırsınız. Kısaca ‘B sınıfı’ olarak tanımlanan ama alfabedeki harfleri sonuna kadar zorlayan yapımların evrenidir burası. Madem, Arka Pencere için 3. Altın Kestane Ödülleri haftasındayız, TRENDEKİ YABANCI’da da konsepte uygun davranalım ve başlangıcından bugüne Türk sinemasının ‘en fena’ filminin peşinden gidelim. Lafı hiç uzatmadan, konuyla uzun süredir yakından ilgilenen, bu uğurda epeyce zaman harcamış, araştırma yapmış ve göz yormuş birisi olarak, gelmiş geçmiş en kötü Türk filminin güzide yönetmenlerimizden Oğuz Gözen’in elinden çıkmış olduğunu belirteyim… Ama filmin adını vermeden ve ayrıntılarına girmeden önce ‘yaratıcısını’ biraz daha yakından tanıtmak isterim. 1946 İstanbul doğumlu olan Oğuz Gözen, geçmişte de bugün de sinema yazarlarının büyük çoğunluğu tarafından hakkında hemen hiç kalem oynatılmamış, herhangi bir filmini seyretmiş sinema yazarına rastlamanın Cüppeli Ahmet Hoca’yla Berlin Bira Festivali’nde karşılaşmak kadar zor olduğu bir yönetmenimiz. Rahmetli Erman Şener’in yıllar önce Milliyet Sanat’ta, “Her filmde bir espri yakalayarak küçük bütçeli filmlere büyük işler yaptıran dünya çapında

bir zeka” demiş olması ve Agah Özgüç’ün ansiklopedik tanıtımları dışında, Yeşilçam tarihine dönük özel çalışmalarda da Oğuz Gözen adına pek rastlanmıyor. Giovanni Scognamillo’nun “Türk Sineması Tarihi”nde adı bile geçmiyor… ScognamilloDemirhan’ın “Fantastik Türk Sineması” başlıklı çalışmalarında yalnızca “Şeytan Buradan Geçti” (1972) ve altı yıl sonraki yeniden çevrimi “Şeytan Köşeyi Döndü” hakkında üç dört satırlık bir tanıtım var. 1972’de ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu “Öldüren Şarkı” ile şimdilik son çalışması olan 2008 yapımı “Recep İbibik” arasına tam 135 film sığdırmış; klaket kullanmamasıyla, dekupaj yapmamasıyla, her şeyi ‘kafasında halletmesiyle’ tanınan ‘fenomen’ bir sinemacı var karşımızda… 2006’da Akis Kitap tarafından “Bir Yeşilçam Masalı” başlığıyla yayımlanan anı kitabından öğrendiğimize göre, yönetmen olarak imza attığı toplam 137 filmin her biri için ortalama çalışma süresi dört (4) gün… Büyük bir açık sözlülük ve samimiyetle kaleme aldığı anılarında, eğer filmin çekimleri sekiz dokuz güne uzamışsa çok sıkıldığını, kendisini başarısız hissettiğini belirtiyor Gözen ve şöyle diyor: “Sinema hayatım boyunca uzun vadeli işlere itibar etmedim. Başlama süreci çok uzun olan işlere hiç kafa yormadım.” Zaten kitapta şu türden cümlelere çok sık rastlanıyor: “Akşamcı, süratlice çektiğim filmlerden biri olup, dört iş gününde tamamlanır.” Kült oyuncuları olarak Murat Soydan, Kazım Kartal, Baki Tamer, İncilay Özdemir,

Canan Can, Bahar Mete gibi sanatçıları sayabileceğimiz, “Çok ilginç bir yetenek gelişmişti bende. İnsanların beynini okumaya başlamıştım” diyen Oğuz Gözen’i ve yer aldığı atmosferi en iyi anlatan satırlar da şunlar olmalı: “Filmin prodüktörü Necdet Erdur’un üçüncü iş günü dönüşünde beni dramatik bir yüzle karşılayıp, şirketin yan odasına çekerek yaptığı konuşma da oldukça enteresandı. Filmde oynayan bazı oyuncular yaptıkları işin heyecanıyla, ‘Necdet nefis bir film çıkıyor, sen mutlaka bu filmi festivale sok’ gibi şeyler söylemişlerdi. Tabii bu laflar daha çok Yalçın Gülhan ve Tevhid Bilge tarafından söylenilmiş ve Necdet Erdur’u son derece tedirgin etmişti. Necdet bana odada, ‘Dikkat et bu filmin adı festivallik filme çıkıyor, beni mahvedersin’ diyordu. Oysa ki filmi ilk başta söylediğim metrajla ve iş gününde bitirecektim. Yani her şey yolundaydı. Ama filmin adının festivallik filme çıkması Necdet Erdur’un hiç işine gelmiyor, ‘Festivallik film yapmak gibi bir niyetin varsa daireni satar yaparsın, benim filmlerimde böyle denemelere girişmen beni yakar’ diyordu. Yani açıkçası filmin festivallik film, iyi film gibi nitelendirilmesi yapımcıyı mutlu etmiyordu! ‘Nefret’ ismi sonradan ‘Günah Köprüsü’ olarak değiştirildi ve Mete Film’in en iyi iş yapan filmlerinden biri oldu.” Oğuz Gözen mevzusuna önümüzdeki hafta, yalnızca kendisinin değil, Türk sinema tarihinin ‘en kötü, en fena, en beter filmi’ olan çalışmasına odaklanarak devam edeceğim. Meraklanmakta çok haklısınız! Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere k

21


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

YERALTI PEYGAMBERİ ‘Modern’ sinemanın yaratıcı yönetmenlerinden Jacques Audiard imzası taşıyan “Yeraltı Peygamberi”, gerçekçi bir hapishane hikayesi anlatırken, başkarakteri aracılığıyla ‘güç’ün el değiştirebilen doğasını ‘sıradanlık’ın da yardımıyla mükemmelen yansıtıyor.

S

imdiye kadar önümüze gelmiş yığınla hapishane filmini bir çırpıda unutturabilecek bir çalışma 2009 tarihli “Yeraltı Peygamberi” (Un Prophète). Fransız sinemasının son dönemlerindeki en yaratıcı isimlerden Jacques Audiard, hayatın göbeğine yerleştirdiği kamerasından yansıyan çarpıcı gerçekliğin çok ötesine taşımayı başarıyor filmini ve iki buçuk saat boyunca ardı arkası kesilmeyen tokatlar atıyor izleyiciye. Bir Fransız hapishanesinde geçiyor filmin tamamı, ara sıra dışarı da çıkıyoruz tabii öykü gereği. Malik El Djebena adında bir Arap, ‘adi bir suçlu’ olarak giriyor kodese, ama onun burada yaşadıklarıyla hayatının (ve çevresindeki herkesin hayatının) tümden değişimine tanık oluyoruz öykü boyunca. Bu ‘değişim’in bir düşüş mü, yükseliş mi, yitiş mi, kendini bulma mı olduğunuysa ancak filmin müthiş finalinde öğrenebiliyoruz. Ne olduğunu söylemeyeceğiz, ama bir filmi bitirmek için en iyi yolu seçmiş diyebiliriz Audiard için. ‘Erkekler dünyası’nın en kanlı canlı biçimde kendini hissettirdiği mekanlardan biri olan hapishanedeki iktidar kavgalarının içine düşen Malik, ‘korku’nun ve ‘sindirme’nin egemen olduğu bu dünyada ‘ortada’ duran bir karakter profili çiziyor. Onun bu ‘tarafsızlığı’, ilerleyen dönemlerde kendisine avantajlar ve dezavantajlar da getiriyor. Hapishanedeki Korsikalılar çetesi tarafından bir cinayet işlemesi için seçildikten sonra kaderi değişen, sonraki hamlelerindeyse şansı hep yaver giden kahramanımız, bir ‘süper kahraman’ gibi olanlardan ‘sıyrıksız’ kurtulmayı başarıyor her defasında. Hikayenin öyle sağlam kurgusu var ki, Malik’in ‘kabak çiçeği’ gibi açılan karakterinin ona sağladıklarını eksiksiz takip

edebiliyor, boşluklardan arındırılmış metnin getirdiği tatmin duygusuyla izliyoruz filmi. ‘Güç’ün el değiştirebilen bir doğaya sahip olduğunu her anında hissettiren “Yeraltı Peygamberi” (filme verilen bu ismi de çok sevdik doğrusu), karakterlerin her nefes alış verişlerinde bu kavramın varlığını gösteriyor. Güce sahip olanların ‘güçsüzler’ üzerinde kurduğu hakimiyetin göreceliliğini de filmin atmosferi içinde yakinen takip etme fırsatı buluyoruz. Özellikle başkarakterin geçirdiği aşamalarda bu durumun ağırlığı öne çıkıyor, senaryonun ona yüklediği anlamlarla cevaplıyoruz bütün soruları. Suç dünyasının acımasız yüzünü sınırlarından arındırılmış biçimde gösteren film, bu dünyanın yazılı olmayan kurallarının nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor. Hapishanedeki sıkı hiyerarşik düzenin mahkumlar üzerindeki etkisini derinden hissederken, ‘yalnızlık’ın bu düzeni ‘yıpratıp şaşırtan’ bir güce sahip olduğunu da görüyoruz. Türlü hesapların yapıldığı ama bunların ‘basit bir sistem’ dahilinde hayat bulduğu hapishane dünyası, ‘ayakta kalma’nın olanca zorluğunu da barındırıyor bünyesinde. Malik’in tüm bu olumsuz koşullara rağmen ‘her devrin adamı’ mantığıyla hareket edip kendi istediği düzeni oluşturmasıysa görmelere seza. ‘Teğet geçme’ kuralını uygulayıp risklere karşı bir tür ‘kalkan’ oluşturan Malik, verilen her görevde kendini tehlikenin göbeğine atmaktan çekinmiyor ama ‘zarar görmeden’ kurtulacağını da hissettiriyor bir yandan. Adım adım ilerlediği yolculuğunda muhatap olduklarının hep ‘kendinden güçlüler’ olmasıysa onun şansını biraz daha artırıyor. ‘Ayak bağı’ olmaktan ‘kendine bağlayan’ konumuna yükseliyor giderek.

“Yeraltı Peygamberi”ni erkeklerin güç savaşları açısından inceleyebileceğimiz gibi, sadece ana karakteri alıp onun ‘kahramanlaştıran’ eylem planı üzerinden de okuyabiliriz. Gerçekçi bir hapishane filmi olarak değerlendirebileceğimiz gibi, aynı gerçeklikte bir mafya filmi olarak da görebiliriz. Yalıtılmışlığın yarattığı saldırganlıktan dem vurabileceğimiz gibi, bu türden bir ‘karantina’ durumunun insan ruhunu delik deşik eden özelliklerine de ayna tutabiliriz. Çaresizliğin kimi durumlarda ‘çare’ olabileceği ikilemini öne çıkarabileceğimiz gibi, nerede ve nasıl gelirse gelsin ‘konfor’un yarattığı avantaj ve dezavantajlara da dikkat çekebiliriz. Kısacası, Audiard’ın filmini çeşitli açılardan tutup çekerek devasa bir bütüne ulaştırabiliriz. Baştan sona omuz kamerasıyla çekilen, böylece yaratmaya çalıştığı gerçeklik duygusuna biçimiyle de ulaşan film, sinemanın sık sık teklediği günümüzde yedinci sanata olan güvenimizi de tazeliyor, ‘etki’nin nasıl bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bunda başrolü üstlenen Tahar Rahim ve hapishanedeki Korsikalı çetesinin liderini canlandıran Niels Arestrup da büyük pay sahibi kuşkusuz. Özellikle bu iki aktör, Audiard’ın kurmaya çalıştığı dünyanın sekteye uğramaması için ellerinden geleni yapıyorlar, belki de ellerinden gelenin fazlasını... Cannes Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülü’yle dönen, Oscar ve Altın Küre’de ‘yabancı dilde en iyi film’ adaylığında kalan, César’lardaysa ‘en iyi film’ dahil dokuz ödülü müzesine götüren “Yeraltı Peygamberi”, yedinci sanatın ‘modern’ yüzünün başyapıtlarından biri kuşkusuz. Jacques Audiard da bu sinemanın birinci sınıf yaratıcılarının önde gelenlerinden... 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere k

23


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

3. ALTIN KESTANE ÖDÜLLERİ 2011’İN ‘EN FENALARI’ Altın Kestane heyecanı üçüncü yılında da aynen sürdü ve ödüller, 33 kişiden oluşan jürinin oyları sonucu sahiplerini buldu. Ödül kazananı da kaybedeni de gönülden kutluyor ama başarılarının devamını dilemiyoruz!

İ

ŞİN MERAKLISI SİNEMASEVERLER BİLİR Kİ AKADEMİ ÖDÜLLERİ'NİN ARDINDAN ALTIN AHUDUDU, SİYAD ÖDÜLLERİ'NİN ARDINDAN DA ALTIN KESTANE Ödülleri’nin dağıtılması, şaşmaz bir doğa olayı gibidir. Yılın bu mevsimi, onlar için hasat demektir; doğanın iyiye de kötüye de aynı oranda kucak açması gibi, en iyi-en güzel filmleri de, en fena-en kötü olanları da aynı hasretle, aynı sıcaklıkla kucaklarlar… Altın Ahududu da Altın Kestane de doğanın sunduğu bir armağandır. Geride bıraktığımız 2011’in oldukça bereketli, Altın Kestane rekoltesi açısından zengin bir yıl olduğunu söylemek mümkün. Sinema salonlarımızda 2011 boyunca gösterime giren toplam 70 yerli film, bu yıl da sinema yazarları ve kültür-sanat gazetecilerinin oluşturduğu 33 kişilik jüri

tarafından oylandı ve ödüller toplam yedi dalda sahiplerini buldu. 3. Altın Kestane Ödülleri’nin tüm kategorilerdeki birincileri ve birinciliği bazı kategorilerde büyük farkla, bazı kategorilerde de kıl payıyla kaçıran diğer yarışmacıları şöyle…

EN FENA FİLM: AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM (Şerif Gören)

Yılların yönetmeni, “Yol”la uluslararası arenada sinemamıza büyük başarı kazandırmış, pek çok filmiyle gönüllerimizde taht kurmuş, sinema yazarlarının festivallerdeki en yakın dostu ve ağabeyi Şerif Gören’den, üzüntü veren bir film. Gören, 1993’te “Amerikalı”yla bıraktığı yerden devam edemedi ve ortaya hayli başarısız, uzun yıllar unutulmayacak, alabildiğine

En Fena Film: Ay Büyürken Uyuyamam

22

arkapencere / 05 - 11 Şubat 2010 k

dağınık, oyunculuk performanslarının dudak uçuklattığı bir ‘dönüş filmi’ koydu. Sanki çekimler süresince Şerif Gören sete hiç uğramamış, yönetmen koltuğuna hiç oturmamış gibiydi. Necati Cumalı uyarlaması olan, Gören'in dönüşünü heyecanla bekleyenleri hüsrana uğratan “Ay Büyürken Uyuyamam”ın, oylama sonucunda kendinden sonra gelen “Anadolu Kartalları”, “Bir Avuç Deniz”, “Mavi Pansiyon”, “Bendeyar” gibi filmlere ciddi fark attığını belirtelim ve usta yönetmenin bu tatsız kazanın etkilerini çabuk atlatmasını dileyelim.

EN FENA YÖNETMEN ÖMER VARGI (Anadolu Kartalları)

“Her Şey Çok Güzel Olacak”, “İnşaat” ve “Kabadayı” gibi kalburüstü düzeyde üç filme imza atan Ömer Vargı, ‘it dalaşı’na bile rastlanmayan, ‘çatışmasız’ ve tümüyle ‘havada kalan’ bir film olan “Anadolu Kartalları”yla ödülü almakta fazla zorlanmadı. Karakterlerin yüzeyselliği, akıştaki kopukluklar ve hava kuvvetlerini tanıtan uzunca bir klip olmanın ötesine geçemeyen hikaye kurgusuyla “Anadolu Kartalları”, 100. yıllarını kutlayan havacılara da, hayli yüksek tutulan pahalı bütçeye de, Ömer Vargı’ya da yakışmadı. Altın Kestane’ye ulaşmak için ‘sorti’ yapan Nezih Ünen (“Mavi Pansiyon”) ve Joel Leang (“Bendeyar”) tüm gayretlerine rağmen Vargı’ya yetişemediler. Vargı, 2011 yılında, 1986 yapımı “Top Gun”la, 1963 yapımı yerli malı "Şafak Bekçileri"yle, hadi bunlardan vazgeçtik, 1927 yapımı “Wings”le bile aynı irtifada uçamayan bir filme imza atmayı başardı.


3. ALTIN KESTANE ÖDÜLLERİ BÜYÜK JÜRİSİ

En Fena Yönetmen: Ömer Vargı (Anadolu Kartalları)

EN FENA KADIN OYUNCU PERFORMANSI HANDE SUBAŞI (Anadolu Kartalları)

İki yıl öncenin filmleri “Gelecekten Bir Gün” ve “Güneşi Gördüm”de fazla dikkat çekmediği için Altın Kestane Ödülleri’nde şansı pek yaver gitmeyen Hande Subaşı, bu yıl “Anadolu Kartalları”ndaki performansıyla, tüm kategoriler içinde en fazla oy alan sanatçı oldu, büyük jüri neredeyse oybirliği sağladı. En ciddi rakipleri Fadik Sevin Atasoy (“Mavi Pansiyon”), Zeynep Beşerler (“Mavi Pansiyon” ve “Şov Bizınıs”), Berrak Tüzünataç’a (“Bir Avuç Deniz”) çok ciddi fark atan 2005 Türkiye Güzeli Subaşı, televizyon programları yapsın, şarkı söylesin ama tüm sevenlerinin ortak dileğine de kulak verip oyunculuk kariyerine noktayı koysun. Beyazperdede hem güzel, hem de oyunculuk açısından zor dayanılır bir kadın olmak, gerçekten zordur.

EN FENA ERKEK OYUNCU PERFORMANSI YAŞAR ALPTEKİN (Bendeyar)

Altın Kestane Ödülleri’nin üçüncü yılında en heyecan verici, en sıkı, soluk soluğa, bir oyun bile çok şey değiştirdiği rekabet bu dalda yaşandı. Yalçın Dümer (“Kir”), Engin Altan Düzyatan (“Anadolu Kartalları”), Ersin Bozkurt (“Kutsal Damacana: Dracoola”) ve Yaşar Alptekin son viraja kafa kafaya girdiler, ipi çok az oy farkıyla 1989’daki Samim Değer

filmi “Lambada / Gençlik Fırtınası” faciasından bu yana gönüllerimizde taht kurmuş olan Alptekin göğüsledi. Son dönemlerin ‘ağlayan hacısı’ ve bal satıcısı, deneyimli oyuncu-eski manken Yaşar Alptekin’in her alandaki başarılarının devamını diliyor, geceleri mezarlıklarda dolaşıp mezar taşlarıyla konuşmayı sürdürüp sürdürmediğini merak ediyoruz.

ALARM ZİLİ ÖDÜLÜ İSMAİL HACIOĞLU (Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak)

Şans verilen aday sayısı çok fazla değildi ama bu kategoride de birincilik ve ikincilik oyları birbirine hayli yakın çıktı. “Ay Büyürken Uyuyamam”ın ikinci yarısında buharlaşıp yok olan, hoş zaten filmin ilk yarısında da ne yapmaya çalıştığını hiç anlayamadığımız Fırat Tanış, uzun süre önde götürdüğü yarışta, “Sinyora Enrica”nın Ekin’i İsmail Hacıoğlu’na birkaç adımla geçildi. Zorlu rollerdeki başarılı performansıyla tanıdığımız genç oyuncu İsmail Hacıoğlu, kısa aralarla seyrettiğimiz “Çakal” ve “Türkan”da ne kadar iyiyse, Ali İlhan’ın yönettiği filmde de o denli fenaydı. “Sinyora Enrica…”da oyunculuk kıvamını bir türlü tutturamaması, gereksiz mimik ve kör gözüm parmağına jestleri nedeniyle, Serdar Akar ve Ümit Ünal’dan sonra alarm zili bu yıl onun için çalmış oldu.

Serdar Akbıyık, Muhsin Akgün, Erkan Aktuğ, Bilgehan Aras, Okan Arpaç, Tunca Arslan, Şenay Aydemir, Kemal Ekin Aysel, Janet Barış, Banu Bozdemir, Cumhur Canbazoğlu, Cüneyt Cebenoyan, Ebru Çeliktuğ, Tuncer Çetinkaya, Sadi Çilingir, Bahar Çuhadar, Murat Emir Eren, Murat Erşahin, Talip Ertürk, Berke Göl, Çağdaş Günerbüyük, Müjde Işıl, Nil Kural, Asu Maro, Murat Özer, Melis Z. Pirlanti, Vuslat Saraçoğlu, Fırat Sayıcı, Elif Tunca, Ali Ulvi Uyanık, Uğur Vardan, Burçin S. Yalçın, Deniz Yavuz.

ALTIN ÇINGIRAK ÖDÜLÜ ŞİRİN SEVER-ENGİN ALTAN DÜZYATAN

Gazeteci Şirin, bir televizyon programının sunucusudur. Aktör Engin ise o günkü konuğu… Şirin, sinema eleştirmenlerine karşı öfke ve nefret dolu olan Engin’in hem ruhunu okşamak hem de gaz vermek istemektedir. Engin kendini tutamaz, “Maldan anlamıyorlar, zaten 10 trilyonu da bir arada görmüyorlar, hep ‘bla bla bla’ yapıyor, sonra da ‘fa fa fa’ diyorlar” der. Şirin, “Çok haklısın… Mutlaka dava açmalısın, taksitle ödesinler, günlerini göster onlara” deyip bir kahkaha atar. Engin biraz olsun yatışmıştır. İkisi birlikte Altın Çıngırak’ı sallamaya başlarlar…

JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ HINCAL ULUÇ

Altın Kestane Ödülleri’nin gediklisi köşe yazarı Hıncal Uluç, ödülünü gene kimseye kaptırmadı. Uluç, Emek Sineması’nın yıkımını hararetle desteklediği… Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ile Kamer İnşaat yetkililerinin bile bu konuda eline su dökmelerine izin vermediği… Ve ayrıca “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın meşhur elmasıyla birlikte dere boyunca yuvarlanıp filmden hiçbir şey anlamadığı için bu yıl da Altın Kestane Ödülleri Büyük Jürisi tarafından özel ödüle değer görüldü. Kendisini bir kez daha kutluyoruz. 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere k

25


MURAT ERŞAHİN LEKELİ ADAM murat.ersahin@superonline.com

(THE WRONG MAN, 1956)

TESLİMİYET Bernardo Bertolucci’nin 1998’de çektiği duygu dolu dramı “Teslimiyet” (Besieged), bir Cemal Süreya şiiri gibi. O denli güçlü, ‘aşk’ı anlatırken... Başrollerdeki Thandie Newton ve David Thewlis ise oyunculuklarıyla filmi omuzluyor.

B

eyazperdeye şiir yazan ozanlardan birinin; BertoluccI ustanın, aşk, fedakârlık, cömertlik ve acı ile ördüğü “Teslimiyet” (Besieged), izleyeni; insanın iç dünyasına ve onu kuşatan acıların merkezine doğru bir yolculuğa çıkarır. Bütün dayanılmaz zulmüne rağmen ham sevginin de var olduğu dünyamızda; içi dolu duygulara dokunmamızı sağlar. Aşk, cömertliktir der. Bizi insan kılan şey, aşktır... “Teslimiyet”, usta sinemacı Bernardo Bertolucci’nin senaryosunu, James Lasdun’un öyküsünden yola çıkarak Clara Peploe ile birlikte yazdığı son derece romantik bir dram... Fabio Cianchetti’nin filmin hüznüne denk düşen görüntüleriyle bezeli İtalya-İngiltere ortak yapımında başrolleri; iki çok iyi oyuncu; Thandie Newton ve David Thewlis paylaşırlar. Bertolucci’nin bildik temalarına bakınca gördüklerimiz: Sınıfsal çatışmalardan kaynaklanan politik arayış, ahlak, cinsellik, Katolik bakışla cinsel farklılığın mahkumiyetine duyulan tepki, yalnızlık, ölüm, anlam arama, anne-baba ve özellikle babayla hesaplaşma, ikili ilişkiler, istek, arzu ve keder... Bütün bunları sarmalayan, umutsuz, kapkara bir bakış ve hemen bunların omuz başında yükselen; diyalektiğe inanan, devrimci bir umut! Bir grup izleyici ve eleştirmen tarafından nispeten ‘bir yanı eksik’ bulunan “Teslimiyet”, kara kıta Afrika’nın kadersizliğini, faşizan baskılar altında kalan politik kaderini ve insan hakları ihlallerini, Avrupa’nın ortasındaki bir aşk öyküsüne yedirerek anımsatır bizlere. Bertolucci imzası taşıyan filmler içinde en çok ihmal edileni olmuştur orijinal adıyla “Besieged”. Öte yandan; insan doğası, aşkın sözlük anlamı ve

‘adaletsiz dünyanın özü’ üzerine çok ciddi sözler söyler film. Erotiktir. Ustanın, “Paris’te Son Tango” (Ultimo Tango A Parigi) filmindeki gibi; ‘iç sıkıntısını en iyi giderme yolu’ olarak kullanılmaz. Bütün bir tükeniş, sona gelmişlik duygusu ve insanı hiçe sayan kapitalist ahlaka karşı koyduğumuz en önemli silahlardan biri; insani duygularımız, gerçekliğimiz, salt çıplaklığımız olarak yer alır perdede. İngiliz aktör David Thewlis’in -ki Mike Leigh başyapıtı “Çıplak” (Naked) ile birlikteen önemli performanslarından birini sergilediği karakter ‘Jason Kinsky’, Roma’da münzevi bir hayat yaşayan, piyanosuna sığınmış yalnız bir adamdır. Johann Sebastian Bach, Mozart, Beethoven ve Chopin dışında pek fazla dostu yoktur İngiliz piyanist ve bestecinin. Halasından miras kalan kocaman evde genç öğrencilerine piyano dersleri vermektedir. Antika eşyalar arasında nefes alan piyanosu ve kitaplarıyla birlikte yaşadığı kendine ait özel dünyası, Shandurai’nin (kelimelerin kifayetsizliğinde bir Thandie Newton) hayatına girmesiyle değişir. Afrikalı kadın, Kinsky’nin evinde yaşamakta, oda karşılığı temizlik yapmakta, ev işlerine yardımcı olmaktadır. İtalya’ya tıp eğitimi görmek ve vatandaşlık hakkı alabilmek için gelen Shandurai’nin kocası, dikta rejimince tutuklanmış bir öğretmen, entelektüeldir. Kinsky, Shandurai’ye âşık olur. Genç kadına aşkını itiraf eden Kinsky, onun için her şeyi yapmaya hazır olduğunu söyler. “Seni seviyorum” der adam. “Ne istersen yaparım.” “Hapisteki kocamı kurtar o zaman” diye bağırır Shandurai. Uzaktaki memleketinden kaçıp gelmiş, ürkek, sevdiği adama bağlı, yalnız bir kadının isteği için, ki eğer ona sevdiğini söylemişse, elinden gelen her şeyi

yapacak bir eski zaman şövalyesidir Kinski. Artık var olmayan incelikler peşinde koşan bir roman kahramanıdır. Modern ve hüzünlü aşk masalı, imkansızlık, çok kültürlülük, farklı duyarlıklar, iletişim eksikliği, cesaret ve benzersiz duygularla beslenir. Son derece naif öyküde; Kinsky’nin tutku ve içtenlikle sevdiği kadını mutlu etmek, sevgisini kanıtlamak için, kilometrelerce uzakta hapis yatan adamı kurtarmak uğruna varını yoğunu satmasına tanıklık ederiz. Centilmen Kinsky, en sonunda hayatına anlam veren en önemli şeyi, onu yaşama bağlayan piyanosunu da elden çıkarmak zorunda kalır. Boş salonda oturmuş anlamsız bir şekilde karşısındaki küçük ekrandan Formula 1’i izlerken görürüz bir sahnede Kinsky’yi. Ömründe ilk defa TV izlemektedir belki de. Yok olmuştur ve tanımadığı, bilmediği, hızla akıp giden dünyanın dışında kalmış bir yabancıdır o artık. Bir eski zaman beyefendisidir. Zamanla, yani bu zarif ve şövalye ruhlu adamın kendisi için yaptıklarını fark edince; Shandurai de âşık olur Kinsky’ye. Kocası hapisten çıkmış, İtalya’ya, yanına gelmek üzeredir fakat hayatta tek arzu ettiği şey gerçekleşmesine rağmen; bir tuhaf hissetmektedir genç kadın. Kinsky ne olacaktır? Kalbi, onunladır artık. Bir ara âşık olduğu adama, kocasını anlatır. Onun aslında bir halk kahramanı olduğundan söz eder. “O cesur biridir, iyi bir adamdır; ona saygı duyuyorum” der. Kinsky, sevdiği kadını dinlerken bahçede öğrencilerinin kaybettiği bir topu bulup kadına döner ve “Topu buldum” der, başka bir şey söylemez... Sevdiğin için varoluşuna anlam katan her şeyden vazgeçmek ve Bach’ı; klasik düzeninden çıkarıp, sırf ‘onu’ mutlu etmek için Afrika ezgileriyle yorumlamak, aşk değil de nedir? 03 - 09 Şubat 2012 / arkapencere k

27


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

OTEL III ORİJİNAL ADI Hostel: Part III YÖNETMEN Scott Spiegel OYUNCULAR Kip Pardue, Brian Hallisay, John Hensley, Sarah Habel, Chris Coy YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 84 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İng ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Sony)

Serinin ‘kendi mantığına’ göre en zayıf filmi, direkt video piyasası için yapılmış. 28 arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k

Q

uentIn TarantIno’nun kanatları altında ilk iki “Otel” filmini çeken ElI Roth, insanların gerçekten öldürüldüğü ‘snuff’ ve kan banyosu yaptıran ‘gore’ türlerini ana akım sinemaya taşıyarak geniş kitleleri etkilemeyi başarmıştı. 2000’li yılların “Testere”yle (Saw) birlikte izlenmesi en zor filmlerindendi her ikisi de. Dünya çapında örgütlü olan Elit Avcılar Kulübü’nün zengin müşterileri, gözden ırak bir mekanda önlerine sunulan gençleri parçalayarak, akıl almaz işkenceler yaparak, hatta canlıyken dilim dilim yiyerek öldürüyorlardı. Doğu Avrupa’nın global kapitalizmle kucaklaşmasının en vahşi tarifi olabilecek bu yapılanma, kimse tarafından aranıp sorulmayacak gençlerin sırayla öldürülmesi ve içlerinden birinin kurtularak ‘şiddet silahı’nı eline almasıyla ancak kısmen çökertilebiliyordu. Sıradan seyircinin ‘bakamayacağı’ türden grafik şiddet sahnelerine sahip o filmlerin devamı olan “Otel III”te Slovaklar veya Doğu Avrupa’nın o soğuk ve ürkütücü atmosferi yok. ‘Günahlar şehri’ Vegas’tayız ve

kurbanlar da, bekarlığa veda partisi için yola dökülen bir grup arkadaş. Kulübün zengin işkenceci üyeleri ise tek tek odada ‘işini halletmek’ yerine, aynalı camın ardından yapılan işkenceyi seyrediyor bu defa. Öyküye ilginçlik katmak adına daha ilk sahneden itibaren ‘ters köşeye yatırma’ yöntemine başvurulmuş. Nitekim filmin sonuna kadar defalarca bu oyuna geliyoruz. Kimin kim olabileceği ya da tuzaklar üzerine fikir yürütürken, filmdeki karakterlerle birlikte biz de şaşırıp kalıyoruz. Ne var ki Tarantino’nun ve Eli Roth’un elinin değmemiş olması, olayın (nedense) Vegas’a taşınması, Slovak kızlar yerine bol bol çıplak Amerikalı güzel kızların gösterilmesi işin tadını kaçıran detaylar. Filmin en büyük başarısı ise, aynalı camın ardından kurbanları iştahla izleyen Elit Avcılar’la bu filmleri izleyen bizleri aynı çizgide buluşturması olsa gerek.

İlk iki filmin ‘başarısı’na ulaşamaması, psikopatça işkenceler sergileyen serinin sonunu getirebilir. Bu türden filmleri izleye izleye acaba biz de ‘vahşet’i bünyemizde sıradanlaştırıyor olabilir miyiz?


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Aile Oyunu ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK (FamIly Plot, 1976)

gunerbuyuk@gmail.com

EVE GİDELİM Mİ? ORİJİNAL ADI Take Me Home Tonight YÖNETMEN Michael Dowse OYUNCULAR Topher Grace, Anna Faris, Dan Fogler, Teresa Palmer YAPIM/SÜRE 2011 ABD – Almanya, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.69:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat (Universal)

"Eve Gidelim Mi?" birkaç bildik motifi tuhaf bir şekilde bir araya getiriyor. Ama 80'ler dekorunda... 30 arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k

L

isedeki aşkını yıllar sonra görüp etkilemeye çalışan adamdan NE maceralar çıktı. Hollywood’un kolektif bir bilinçaltı olduğunu inkar etmeyeceksek, lise bunun en karanlık bölümünü oluşturuyor olmalı. Çünkü sürekli bir hesaplaşma, geriye dönüp eksik bırakılanı tamamlama, geç kalmış bir şekilde kendini ispatlama hikayelerinden her yıl birkaç tane anlatılmazsa, Hollywood kendini rahat hissetmiyor. “Eve Gidelim Mi?”, geçen yıl bu bilinçaltının nasibine düşen filmlerden. Enteresan bir yanı, 80’li yıllar gibi bir arka plan edinmek gibi bir işe girişmesi. 80’ler, giyimi, kuşamı, müziği başta olmak üzere bir süredir bir iade-i itibarın konusu olmaya başladığından beri, yerli yersiz 80’leri kullananlara artık nedenini bile sormanın gereği kalmadı. Bu örnekte, borsalı, döviz kurlu muhabbetler filmin temel krizlerinden biri olduğundan, yatırım bankalarının yıldızlığının gölgesinde geçmesi anlam kazanıyor gibiyse de başka zaman diliminde geçse neden öyle oldu diye

sormak kimsenin aklına gelmez. Hikaye, birkaç bildik motifi tuhaf bir şekilde birleştiriyor. Kahramanımız lisenin inek öğrencisi, iyi üniversite bitiriyor ama henüz sınıf atlamamış, video dükkanında çalışıyor. Dönüp lisenin hesabını soracak ama o zamanın popülerleri ve itilmişleri arasındaki denge alt üst olduğundan mı, değil. İddiasız bir işte çalıştığı için işi hakkında yalan söylüyor ama bu başarılı kaybedenin o işte çalışmasının nedeni hayalleri mi, filmde tabii ki sıkıcı olduğunu ilan edip vicdan yapacakları yatırımcılık işini kişisel, ahlaki, ideolojik vs. nedenlerle istememesi mi? Öyle de değil. Esas oğlanın ikiz kardeşi olan ortamın en zeki kadını ile kasları büyük beyni küçük sevgilisinin sırrını çözmek yeterince zor. Bir de metal kürenin içine girip yuvarlanmakla düğümler çözülebiliyor ya, seyirciyi koltuktan yuvarlamadan nasıl bitirebilir acaba?

Yine ne varsa şişman arkadaşta var. Tek tük güldüren anlar çıkıyorsa, onun sayesinde. Bütün lise filmi klişelerini doldurduktan sonra, bari müziğin biraz hakkını verselermiş. O da yok.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

tuncaarslan@yahoo.com

ŞÖLEN ORİJİNAL ADI Ye Yan YÖNETMEN Feng Xiaogang OYUNCULAR Ziyi Zhang, Ge You, Daniel Wu, Zhou Xun, Mia Ingwu YAPIM/SÜRE 2006 Çin, 125 dk.. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD Mandarince, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

10. yüzyıl Çin dekorunda entrika, intikam ve kader öyküsü sunan Hamlet uyarlaması. 32 arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012 k

Ç

in sinemasının 6. Kuşak yönetmenlerinden Feng Xiaogang’dan bir Hamlet uyarlaması… Ağabeyini öldürüp tahta geçen yeni imparator, ağabeyinin dul eşi genç ve güzel prensesle evlenir. İmparatorla yalnızca canını kurtarmak için evlenen prenses, üvey oğlunu, imparatorun danışmanını ve bir generali de ayartarak yeni bir komplo tezgâhlamaya girişir. Durumun farkında olan imparator görkemli bir şölen düzenler. Şölen masası, herkesin kozlarını paylaşacağı bir savaş alanına dönüşecektir. 10. yüzyıl Çin dekorunda entrika, intikam ve kader öyküsü sunan “Şölen” (Ye Yan), ülkelerinde çok sevilen Zhang Ziyi ve Ge You gibi iki oyuncunun sürükleyip götürdüğü, klasik öyküye nazaran Hamlet’in biraz zayıf tutulduğu ama görselliğiyle büyüleyici olabilen, gerçek bir sinema ziyafeti. Yönetmen Feng, 1994’ten bu yana “Rüya Fabrikası” (Jiafang yifang), “Telefon” (Shou ji), “Büyük Çekim” (Da wan), “Hırsızsız Bir Dünya” (Tian xia wu zei), “Aklı Olan Gelir” (Bu jian bu san)

gibi filmleriyle, Çin ve Asya genelinde hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmiş durumda. “Şölen” ise onun Batı’da da iyi ses getirip olumlu eleştiriler almasına yol açan film. Oyunculuk performansları, kostüm ve dekorlarıyla baştan sona ‘üst düzey’de akıp giden “Şölen” yer yer ağır bir tempoya bürünüyor ama göz okşayıcılığı hiçbir anında terk etmiyor. Tan Dun ve iki yıl önce Türkiye’de de konser veren Çin’in dünyaca ünlü piyanisti Lang Lang’ın elinden çıkan müzik çalışması ise yalnız kulaklarımızı değil, ruhumuzu da okşuyor. Dövüş ve aksiyon sahnelerindeki koreografik ustalık da cabası. Zhang Yi’nin canlandırdığı Prenses Wan’ın tüm serüvenin odak noktasına yerleştirildiği (zaten biz de film boyunca gözümüzü alamıyoruz ondan) “Şölen” çok sayıda yerel ve bölgesel festivalde ödül kazanmıştı.

Meşhur Tang Hanedanı dönemini en iyi anlatan filmlerden biri. Bazı seyirciler için 125 dakika biraz uzun kaçabilir.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - 2011’in en fena filmi facebook sayfamızdaki anketlerin sekizincisinde, “2011’in en fena yabancı filmi hangisidir?” diye sormuştuk. Anket sonucuna göre, “Alacakaranlık” serisinin dördüncü halkası “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1” (The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 1) açık ara önde göğüsledi ipi. “Bölüm 2”de de durum pek farklı olmayacak bize sorarsanız! facebook.com/arkapenceredergi 2 - 2011’in en fena ikinci filmi İkinciliği de bir serinin üçüncü halkası olan “Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü” (Transformers: Dark Of The Moon) aldı soruşturmada. İyi başlayıp giderek dibe doğru giden “Transformers” serisinin en fenası da buydu. 34

k arkapencere / 03 - 09 Şubat 2012

3 - 2011’in en fena üçüncü filmi Çizgi roman aleminin ‘milliyetçi’ süper kahramanlarından birini beyazperdeye taşıyan “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” (Captain America: The First Avenger), soruşturmada bronz madalyayı kimselere kaptırmadı. İlk ikiye göre daha eli yüzü düzgün bir çalışma olmasına karşın, fenalığı da tartışma götürmezdi bu filmin. 4 - 2011’in en fena dördüncü filmi Nicolas Cage’in aksiyon yıldızlığını Ortaçağ karanlığına taşıyan “Cadılar Zamanı” (Season Of The Witch), listeye dördüncü sıradan dahil oldu. Gene ilk iki filme göre daha ‘tahammül edilebilir’ bir çalışmaydı bu da, ama ‘fena’ işeretlerle doluydu baştan sona.

5 - 2011’in en fena beşinci filmi Listeye bir romantik komedi girmese ayıp olurdu! Natalie Portman, sen git “Siyah Kuğu”da (Black Swan) oyna, Oscar kazan, sonra da “Bağlanmak Yok” (No Strings Attached) gibi ‘zavallı’ bir romantik komedide kendini harca! Olacak iş değil! Yanındaki ismin Ashton Kutcher olacağını görünce, hemen vazgeçmen gerekirdi bu projede oynamaktan!


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 ROCK FM 94.5'DE


Celse Açılıyor’da (The Paradine Case) Gregory Peck’in bir İngiliz avukatı tam anlamıyla oynayabildiğini düşünmüyorum.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 119  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you