Issuu on Google+

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

davıd fıncher’ın PENCERESİNDEN

EJDERHA DÖVMELİ KIZ melankoli demir leydi zenne BREZİLYA (BRAZIL) NEFRET SUÇLARI VE SİNEMA

13 - 19 OCAK 2012 / SAYI: 116


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

HAYATIN KARARLARINI ONAYAN FİLMLER

B

aşlıktaki filmleri nasıl tanımlayabiliriz? Hani bazı filmlerin gerçek hayatla bağı çok güçlüdür. Öyle bir hikaye anlatmıştır ki, gözünüzü açmış, sizi alabildiğine aydınlatmıştır. Hatta bazen o filmin ne kadar haklı olduğunu, dönüp neredeyse 10 yıl sonra fark edersiniz. Bu filmlerin bazıları, içinde bulundukları gündeme de cuk otururlar. Örnek derseniz, en tazesi bu hafta sinemalarımızda vizyona girecek “Zenne”dir herhalde. Radikal Gazetesi’nin 9 Ocak 2012 Pazartesi günü attığı manşet, belki gündemi uzun uzadıya yakalamadı, ama bu hafta gösterime girecek “Zenne”yi destekleyecek nitelikteydi. Biliyorsunuz, bu ülkede azınlık olmak zor. İster dinî, ister cinsel, isterseniz de başka türlü bir azınlığa dahil olun, karşınızda bir dolu engel, bir dolu düşmanlık toplumun her kademesine yayılmıştır. Dolayısıyla, Radikal’in “Yargıtay Kararı: Gay ve Lezbiyene Sapık Diyemezsin” manşeti aslında bu ülkede cinsel azınlık olarak hayat sürdüren, ama bu uğurda birçok nefret suçunun da hedefi olan gay ve lezbiyenler adına hiç değilse umut barındırıyor. Yeni Akit Gazetesi’nin yazarı Serdar Arseven’in ‘sapık’ nitelemesi, Ankara 19. Hukuk Mahkemesi tarafından gazeteyi 4 bin, yazarını da 2 bin TL tazminata mahkum etmiş. Davacı KAOS GL Derneği’nin yöneticisi Ali Erol’un dediği gibi, bu kararın hiç değilse sembolik bir etkisi, herkes için uyarıcı bir anlamı olacak. Yine de,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

“Av Mevsimi” bir ulusal kanalda (bu ayıp sana ait atv) gösterilirken, “Ben gay’im” repliğinin biplendiği bir ülkede yaşadığımızı da asla aklımızdan çıkarmamak gerekiyor galiba. Bu kararın bir gazetede manşet olmasının hemen akabinde “Zenne”nin gösterime girmesi talihin bir cilvesi olsa gerek. Eşcinsellerin insan olduğunu dahi unutacak kadar dogmaları vicdanlarını tıkamış gözüdönmüşler için bir tokat etkisi yaratır mı bu karar? Zor, çünkü nefret suçu bilinçdışının özeleştiri yapılamayacak kadar uzak noktalarından hareketle işlenen bir suç. Daha basit bir ifadeyle, belki de kişinin suç işlediğinin ayırdına en zor varabileceği bir suç. 29 Aralık 2011 gecesi yaşadığımız acı bir olay ise yıllar önce bir filmi izlemiş olanlar için kuşkusuz bambaşka anlamlar da barındırıyordu. Bahman Ghobadi’nin 2000 yapımı “Sarhoş Atlar Zamanı”nı (Zamani Barayé Masti Asbha) izlemiş olanlar, yılbaşının hemen arifesindeki Uludere Katliamı’na daha başka bir gözle bakmış olmalılar. Halbuki İran-Irak sınırındaki Kürt kaçakçıların dramını bize kaç yıl önce haber vermişti Ghobadi’nin filmi. İşte böyledir sinema. Bazen bir eski film, yıllar sonra yaşadığınız çok acı bir olaydan sonra karşınıza dikilip parmağını sallayabilir, haklılığını onamanızı ister. Kuşkusuz, sanatın ana besin kaynağı hayat. E haliyle kimi zaman umut kimi zaman ise kederle yapılıyor kurgusu...

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEMAL EKİN AYSEL, ŞENAY AYDEMİR, MÜJDE IŞIL, KEREM SANATEL, JANET BARIŞ, ERMAN ATA UNCU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With The Dragon Tattoo); Melankoli (Melancholia); Demir Leydi (The Iron Lady); Zenne; Çizmeli Kedi (Puss In Boots).

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

20 TRENDEKİ YABANCI

Geçenlerde ‘Turist Ömer’ karakterinin paylaşılamadığını yazmıştık. Paylaşamayanların arasında Orhan Aksoy da varmış meğer!

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Terry Gilliam, bürokrasinin yel değirmenlerine savaş açıyor: “Brezilya” (Brazil).

24 ÖLÜM KARARI

“Zenne”nin gösterime girişiyle, ‘nefret suçları’nı resmeden filmler arasında yaptığımız turdan öne çıkan 11 örnek bu sayfalarda...

28 AİLE OYUNU

İlk Yenilmez: Kaptan Amerika (Captain America: The First Avenger); Ölümüne Kaçış (Essential Killing); Pina.

34 SAPIK

Arka Pencere facebook Anketleri-6; Sekans Sinema Yazıları Seçkisi 5; Babamın Sesi; İstanbul Film Festivali’nin jüri başkanları; İstanbul Modern Sinema’da “Afrika!”.

k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

EJDERHA DÖVMELİ KIZ ORİJİNAL ADI The Girl With The Dragon Tattoo YÖNETMEN David Fincher OYUNCULAR Daniel Craig, Rooney Mara, Stellan Skarsgård, Christopher Plummer, Robin Wright, Joely Richardson, Steven Berkoff, Yorick van Wageningen YAPIM 2011 ABD-İsveçİngiltere-Almanya SÜRE 158 dk. DAĞITIM Warner Bros.

David Fincher’ın kariyerinde böylesi ehlileştirilmiş bir fotokopiye hiç gerek yoktu. Ortaya çıkan, ancak ilk romanı hiç okumamış ve İsveç filmini izlememişler için harika bir deneyim olabilir. 6

k arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012

K

oca MartIn Scorsese’ye bile Oscar’ı vermek için ‘remake’ YAPMASINI beklemediler mi? En az beş tane başyapıtı olan ustanın Oscar hasretini bitiren “Köstebek”i de (The Departed) iyi filmdi ama orijinal filmden (Infernal Affairs) katbekat iyi değildi sonuçta. “Ejderha Dövmeli Kız” İsveçli yazar Stieg Larsson’un romanından yine İsveç sinema endüstrisince filmleştirilmiş ve bu film tüm dünyada bir şekilde kendisinden bahsettirmişti. David Fincher 2000’li yılların en merakla takip edilen yönetmenlerinden biri olarak bu filme ya da kitaba ilgi duymuş olabilir doğal olarak. Ama sinemasını ve ismini böyle bir sistemci yaklaşıma katacaksa eğer, imzasını o esere damgalamasını bekliyor insan. En azından Scorsese bunu yaptı “Köstebek”te. Hikayeyi sanki Uzakdoğu kökenli değil de Batı kökenliymiş gibi ele aldı ve onu kendi sinemasıyla harmanladı. “Köstebek”in arkasında “Sıkı Dostlar” (Goodfellas), “Casino” ve “Arka Sokaklar" (Mean Streets) vardı aslında... Ama Fincher’ın “Ejderha Dövmeli Kız”ında ne kadar “Dövüş Kulübü” (Fight Club) ve ne kadar “Yedi” (Se7en), “Zodiac” var tartışılır doğrusu... David Fincher gibi güçlü bir sinemacıdan iyi bir çağdaş polisiye romanı ve onun daha önce yapılmış güçlü uyarlamasından daha iyi bir film çıkarmasını beklerdik. Üstelik Steve Zaillian gibi tecrübeli bir senaristle çalışıyorsa... Ortaya çıkan film, üçlemeyi ya da ilk romanı hiç okumamış ve Niels Arden Oplev’in filmini izlememiş seyirci için harika bir deneyim olabilir. Ama bunlardan birini yapmış seyircinin bir ton söz söylemeye hakkı var... Kitabın İsveççe adının (Män Som Hatar Kvinnor) tam çevirisi “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” Avrupa’da bile biraz ‘fazla’ bulunmuş olmalı. Film kendi ülkesinin dışına “Ejderha Dövmeli Kız” adıyla çıkabilmiş ve içeriği de aslına göre epey bir sadeleştirilmiş. Amerikan versiyonunun da aynı ismi takip etmesi çok doğal, aksi sürpriz olurdu zaten. Ama David Fincher adının etkisi ve fragmanda Trent Reznor’un Led

Zeppelin cover’ı “The Immigrant Song” eşliğinde belirtilen ‘feel bad movie’ ifadesi bizi umutlandırmıştı açıkçası... Hollywood normlarından uzak, kitabın dünyasına daha yakın, olacağını hatta kitabın yumuşak finaline bir alternatif getireceğini düşünüyorduk. Evet, roman Avrupa’nın en özgür ülkesi ve halkı olarak bilinen İsveç’in böğrüne bir hançer sokuyordu. Gizli kapılar ardında kadına karşı uygulanan şiddeti deşifre eden, Avrupa burjuvazisine dokunduran sert bir romandı ve 600 küsur sayfasının neredeyse üçte birini ana karakterlerini tanıtmaya ayırıyordu. İsveç yapımı uyarlama, bu çapta bir eseri sinema için uygun bir formatta sadeleştirip, sertliğinden çok büyük tavizler vermemeye özen göstererek sunmuştu. Fincher’ın sert bir film yapma iddiası “The Immigrant Song” eşliğinde deri, metal ve cıva karışımı imajlarla sunulan bir video-art gösterisi gibi hazırlanan jenerikle başlıyor ama bir süre sonra hikayede yapılan kimi değişiklikler kitaba yaklaşmak yerine orijinal filmden uzaklaşmaya yönelik hamleler olarak kendisini gösteriyor. Fincher’ın filmi kendisine ana kaynak olarak kitabı değil sanki İsveç uyarlamasını alıyor ve hamlelerini onun üzerinden yapıyor. Ama bunu yaparken daha babaerkil bir bakışla yaklaşıyor karakterlerine. Özellikle de Lisbeth’e... Romandaki Lisbeth Salander karakterinin tarifine en yakın halini İsveç uyarlaması yakalamış aslında. Noomi Rapace’in canlandırdığı Lisbeth neredeyse bir ucubeyken Fincher versiyonunda kız (Rooney Mara) giyinikken daha güzel, hatta David Bowie’nin erken çağlarındaki ‘cinsiyetsiz’ güzelliğini andırıyor. Soyunduğu zaman ise bayağı güzel bir dişi çıkıyor ortaya. Fincher zaten bırakın sevişme sahnesini, Lisbeth’in tecavüze uğradığı sahnede bile bu güzelliği (İsveç filmindeki anlayışın tam tersi) bize sunuyor adeta! Yine İsveç filminde Lisbeth Salander olaylara yön verip araştırmacı gazeteci Mikael Blomkvist’e daha fazla el verirken Fincher’ınkinde biraz daha ehlileştirilmiş. Filmin katilinin peşine düşmeden önce Blomkvist’ten “Onu öldürebilir miyim?” diye


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Trent Reznor'un müziği ve filmin geneline hükmeden etkileyici ses çalışmasıyla adeta bir 'sanrı' etkisi yaratılmış. Kısa ve bol planlı kurgu ise ilgi çekici ve çok akıcı. 8 arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

izin istiyor mesela! Blomkvist de “Öldür” diyor! Açıkçası her iki filmin tonuna da uymayacak garip bir sahne bu! Oysa İsveç versiyonunda katili takip eden Lisbeth’e inanamayan gözlerle bakıyordu Blomkvist... Lisbeth’i yumuşatma ve ehlileştirme hamleleri bu kadarla da sınırlı değil. Lisbeth ilk kanuni vasisini kriz geçirmiş halde kendisi buluyor ve hastaneye haber veriyor. Hatta ilk filmden farklı olarak sonunda annesini değil bu ‘güler yüzlü iyi insanı’ (!) hastanede ziyarete gidiyor. Yine ilk filmde Blomkvist’in aradığı kayıp kız Harriet’in notlarındaki şifreyi Lisbeth hacker’lık yeteneğini kullanarak çözüyordu ve bu sayede Blomkvist’in dikkatini çekiyordu. Fincher’ın versiyonunda bu tamamen Blomkvist’in kızından duyduğu bir cümleyle ortaya çıkardığı bir buluş olarak sunuluyor. Ayrıca

İsveç versiyonunda Blomkvist’in başını derde sokan davayla ilgili bütün bilgileri Lisbeth ona sağlıyorken bu versiyonda bu konudaki payı hafifletilmiş. Fincher filminin görsel dünyasını İskandinav ülkelerinin renklerine ve romanın bıraktığı ‘metalik tat’a uygun bir düzeyde kurmuş. Özellikle de Trent Reznor’un müziği ve filmin geneline hükmeden etkileyici ses çalışmasıyla da adeta bir ‘sanrı’ etkisi yaratmak istemiş. Bunda da başarılı olduğunu söylemek mümkün. Kısa ve bol planlı kurgusu ise ilgi çekici ve çok akıcı. Aday olduğu her kurgu ödülünün favorisi olur...

Finaldeki işkence sahnesi için ambiyans sağlayan müziğin Enya’dan seçilmiş olması Trent Reznor’un bir mesajı olabilir mi? Seri katillerin İncil ayetlerine bu kadar meraklı olması bir süre sonra can sıkıcı oluyor.


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

MELANKOLİ

L

ars von TrIer, iki yıl önceki çalışması “Deccal”le (AntIchrIst) 'TARTIŞMALI' bir film ortaya koymuş, farklı okumalara kapı açmış, birçokları tarafından da ‘kadın düşmanı’ olarak yaftalanmıştı. Evet, orada girmeyi tercih ettiği alan tartışmalıydı, tartışılmalıydı, tartışıldı da. Ama bu kez anlattığından ziyade duygusunun öne çıktığı bir filmle karşımızda, hatta duygusundan da öte finalindeki ‘durum’un. “Melankoli”, Lars von Trier’in âşık olduğu finaliyle bizi de etkiledi, bunu tartışmaya gerek yok. Ancak bu finalin önüne koyduğu malzemenin ne kadarı gerekliydi, işte onu sonuna kadar tartışabiliriz. Sonuçta elimize herhangi bir şey geçmeyecek olsa da... Filmin hikayesi, bizi iki kız kardeşin ‘korkuları’yla baş başa bırakıyor. Önce kardeşlerin genç ve ‘sorunlu’ olanı Justine’in evlilik yemeğine konuk oluyor, onun hayata tutunma korkusunun yansımalarını izliyoruz. Biriktirdiği korkularını ‘nefretle beslenen öfke’ biçiminde dışavuran Justine, belli ki uzunca bir süre ‘uyum gösterdiği’ dünyayı elinin tersiyle bir kenara itme vaktinin geldiğini hissetmiş, kusuyor onları bir kenara. Hikayenin ikinci aşamasına, yani büyük kız kardeş Claire’e döndüğümüzdeyse, konfora mahkum bir hayat süren genç kadının ‘gerçek korku’sunu görme fırsatı yakalıyoruz. İlk bölümde ‘hissettirilen’, bu bölümeyse damgasını vuran ‘Melancholia’ (Melankoli) adlı gezegenin yeryüzüne çarpma ihtimali açığa çıkarıyor ondaki korkuyu. Astronomi âşığı kocasının ‘güzellik’ olarak tarif ettiği gezegenin yeryüzüne yaklaşması, onun için korkusunun köklerine inmesini sağlayan bir kabusa dönüşüyor. Lars von Trier, “Deccal”deki gibi enfes ‘süper ağır çekim’ görüntülerle açtığı filminde, bu iki kız kardeşin özelinde insanoğlunun korkuyla ilişkisini deşifre etmeye sıvanıyor. Bu çabasında, ‘zaman’ kavramının insanlığa sunduğu avantaj ve dezavantajları da malzeme yapan yönetmen, rutin içinde ‘hafifleyen’ endişenin tavan yaptığı bir ‘durum’a çekiyor karakterleri ve ‘çaresiz’ kılıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu endişeyi

bizlerin de ruhuna nakşediyor, özellikle de finale yaklaştığımızda, ve finalde de ‘öldürüyor’ bizi. İkinci bölümüyle bizi duvardan duvara çarpan “Melankoli”, ilk bölümde ayaklarını sürüye sürüye ilerleyerek etkisini azaltıyor diyebiliriz. Justine’in bölümündeki aydınlığı karanlığa çeviren atmosfer, bütün olarak ‘bir şey’ söylüyor olsa da, sonuca giden yoldaki hamlelerin doyurucu olduğunu söylemek zor. Onca karakterin, Justine’in endişesini açığa çıkarmak için o kadar yol kat etmesine gerek yokmuş gibi görünüyor. “Melancholia gelip her şeyi yok edecek, siz gündelik hesaplarınızla uğraşırken” diyor film diğer karakterlere. Justine’in ‘vazgeçmesi’ de bu noktada anlamlı duruyor, Claire’in elindekilere sıkı sıkıya tutunmasının aksine. Ama bunu daha kompakt bir şekilde çözmeye çalışsaydı yönetmen, ikinci bölüme geçerken çok daha ‘hazırlıklı’ olabilirdi hikaye diye düşünmeden de edemiyoruz. “Melankoli”, adına yansıyan hüznü özellikle Claire karakterinin ruhunda mükemmelen yansıtan bir film. Korkunun hüznü tetiklediği, sonucunda da insanı yalnızlaştırıp ‘tutunamayan’ bir yaratık haline getirdiği bu durum, iki kız kardeşin verdiği izlenimde de yer değiştirmelere sebep oluyor. Başlangıçta Justine güçsüz, Claire’se güçlü görünürken, ‘geçen zaman’ ve değişen koşullar, Justine’i güçlü, Claire’i güçsüz kılıyor, öyle görünmelerini sağlıyor. Bu değişim, alabildiğine içeriden bir bakış atan filme ‘özel’ bir atmosfer sunuyor, daha yukarıdan bakma isteğimizi dizginliyor, orada kalıp ‘iki kişilik bir nokta’da siliniyoruz biz de, Justine ve Claire gibi. Kendi ‘mağara’mızı inşa edip sakınmaya çalışıyoruz yok oluştan onlar gibi, ama yapamıyoruz, koruyamıyoruz korkudan kendimizi. Gözlerimizi kapıyoruz onlar gibi, gene olmuyor, Melancholia bize zaman tanımıyor, her şeyle birlikte biz de zamanın küllerine karışıyoruz...

Bu filmin finali, ‘tüm zamanların en iyi finalleri’ arasında başa yarışır kesinlikle. İlk bölümdeki onca değerli oyuncu için pek de değerli kompozisyonlar çizilmemiş senaryoda.

ORİJİNAL ADI Melancholia YÖNETMEN Lars von Trier OYUNCULAR Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Kiefer Sutherland, Cameron Spurr, Alexander Skarsgård, John Hurt, Stellan Skarsgård, Charlotte Rampling, Udo Kier, Brady Corbet, Jesper Christensen YAPIM 2011 Danimarka-İsveçFransa-Almanya SÜRE 136 dk. DAĞITIM M3 (Bir Film)

Lars von Trier, yine enfes ‘süper ağır çekim’ görüntülerle açtığı filminde, iki kız kardeşin özelinde insanoğlunun korkuyla ilişkisini deşifre etmeye sıvanıyor. k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

11


ŞENAY AYDEMİR Çok Bilen Adam sinesenay@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

DEMİR LEYDİ

B

ugün yaşadığımız dünya için ne düşünüyorsunuz? Ne zaman VE nasıl bu dünyanın kapıları bize aralandı ve ‘cennet vaadiyle’ o kapılardan içeri buyur edildik. Herkesin her şeyden faydalanabileceği, yeryüzünün sonsuz bir barış döneminde tarihinde olmadığı kadar huzur ve mutlulukla dolacağı, özgürlüklerin sınırlarının ufukta gördüğümüz son çizgiden çok daha ilerilere doğru taşınacağı, ‘yeni bir dünya düzeni’nin kurulmakta olduğu masallarını kimler anlattı bize. Bugün nasıl bir dünyada yaşıyorsunuz? Bu soruya vereceğiniz yanıt ne olursa olsun, yaratıcılarından birisi Margaret Thatcher’dır. 1979’dan hem de Muhafazakar Parti’den İngiltere’nin ilk kadın başbakanı olmayı başaran, 11 yıl boyunca aralıksız olarak ülkeyi yöneten; madenci grevlerini, öğrenci eylemlerini şiddetle bastırmaktan imtina etmeyen; Falkland Adaları için Arjantin ile savaşa girmek için gözünü kırpmayan ve Sovyetler Birliği medyasının taktığı ‘Demir Leydi’ lakabını fazlasıyla hak eten bir siyasetçiden bahsediyoruz. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ile birlikte, kapitalizmin ve serbest piyasanın ‘ebedi’ zaferini ilan eden; Sovyetler Birliği’nin çözülüşünde büyük etkisi bulunan bir isim. “Mamma Mia!” ile dikkat çeken İngiliz yönetmen Phyllida Lloyd’un imzasını taşıyan “Demir Leydi”, 20. yüzyıla damga vuran bu siyasetçinin biyografik hikayesini anlatmaya soyunuyor. Filmin ele aldığı karakter dışında iki önemli kozu daha var. İlki, “Sex Traffic” ve “The Hour” gibi önemli dizilerin yanı sıra, Venedik’te Altın Aslan alan “Utanç”ın (Shame) senaryo yazarı Abi Morgan. İkincisi ise sinema tarihinin en önemli oyuncuları arasında yerini çoktan sağlamlaştıran, bu filmiyle 17. Oscar adaylığı için gün sayan Meryl Streep. “Demir Leydi”den, Thatcher’ın politikalarını, bu politikaların toplum üzerindeki sonuçlarını görmeyi umanlar yanılabilir. Film bir dönem dünyanın en güçlü insanlarından birisinin ‘yalnız’ ve ‘yaşlı’ dönemini merkeze alarak hayatında hızlı bir gezintiye çıkartıyor bizleri. Küçük bir kasabada

bakkalın kızı olarak çıktığı yolculukta, politikaya girişi, parti içinde yükselişi, parti başkanlığına gelmesi ve nihayetinde başbakan seçilmesi geri dönüşlerle çıkıyor karşımıza. İktidarda olduğu dönemde yaşanan iç ve dış siyasal çalkantılar, bastırılan sokak gösterileri, Arjantin ile yaşanan savaş yarı belgesel, yarı kurgu görüntülerle bir kez daha hatırlanıyor. Ama film, temel olarak bunlarla ilgilenmiyor. İlgilendiği daha çok, bir kadının sonuçları ne olursa olsun gösterdiği kararlılık ve ‘muhafazakar’ bir toplumdan çıkıp elde ettiği güç ve bu gücü kaybettikten sonra neler hissettiği. Phyllida Lloyd’un kamerası ve Morgan’ın kalemi bu tarihi karaktere ‘mesafeli’ durmayı tercih ediyor ve daha çok onu anlamaya çalışıyor. Peki, ortaya koyduğu portre tatmin edici mi? Bunu söylemek de çok zor. Tarihte çok az insanın eylemleri, kararları gelecek kuşakların hayatları üzerinde etkili olur. Dolayısıyla Thatcher gibi bir karakteri anlamaya çalışırken bu sonuçlarla birlikte ele almadığınız zaman bir tarafı hep eksik, kadük kalacaktır. Mesafeli durma niyeti, nerede duracağınızı doğru kestiremediğiniz zaman ‘iyi niyet’ olmaktan öteye gidemiyor çoğu zaman. Nerede duracağını bilmek için de ele aldığınız karakteri, konuyu tarihsel bir bağlama oturtmak ve öyle değerlendirmek ise neredeyse bir zorunluluk. Öte yandan, filmin yönetmeninin verdiği röportajlarda sıkça altını çizdiği gibi meselenin ‘bir kadının başarısı’ olarak ele alınması da onu ‘önemli’ kılmıyor. Sonuçta siyaset her yerde erkek diliyle kendisini üreten bir disiplin ve Thatcher bunun en önemli örneklerinden (hatırlayalım Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden olan 90’larda bizim de bir kadın başbakanımız olmuştu!) biri. Ama sonuçta “Demir Leydi”den akıllarda yine bir kadın kalıyor: Meryl Streep!

En son “Ömrümüzden Bir Sene”de (Another Year) gördüğümüz Jim Broadbent, Denis Thatcher’da filme özel bir renk katıyor. Thatcher’ın dönemin diğer siyasetçileriyle, özellikle de Ronald Reagan ile görüşmelerine hiç yer verilmiyor.

ORİJİNAL ADI The Iron Lady YÖNETMEN Phyllida Llyod OYUNCULAR Meryl Streep, Jim Broadbent, Alice da Cunha, Iain Glen, Harry Lloyd YAPIM 2011 İngiltere-Fransa SÜRE 105 dk. DAĞITIM Chantier

Tarihte çok az insanın kararları gelecek kuşakların hayatları üzerinde etkili olur. Thatcher'ı bu sonuçlarla ele almadığınız zaman bir tarafı eksik kalıyor. 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere k

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ZENNE

N

e zamandır yolunu gözlediğimiz bir filmdi “Zenne”… Türkiye’de işlenmiş ilk ‘eşcinsel namus cinayeti’ni ele almasının yanında, gay’lerin askerlik raporu alırken karşılaştığı aşağılayıcı prosedürleri dile getirmesi ama en önemlisi de sinemamızda örneğine az rastlanan ‘gay filmleri’ne cesur bir örnek gibi duruşuyla merak uyandırdı. Antalya Film Festivali’nde galasında dakikalarca ayakta alkışlandı, seyirci bu yüreklere işleyen hikayeyi yere göğe sığdıramadı. Sonuç, En İyi İlk Film, SİYAD En İyi Film, Yardımcı Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu ve Görüntü Yönetmeni dallarında toplam beş Altın Portakal! Elbette, burunlarının dibindeki eşcinsel dünyayı tanımayan, bilmeyenler için biraz masalsı, biraz fantastik, çokça da hüzünlü bir ‘ibret tablosu’ çiziyordu “Zenne”… Peki yine aynı festivalde, sözgelimi “Lüks Otel” adlı filmde, gayet ‘straight’ gözüken iki genç erkeğin çırılçıplak yatakta uzandıkları sahneye tepki gösteren seyirci, ne olmuştu da bu parıltılı dünyalar içerisinde ‘boyalı kuş’ gibi gösterilen gay’leri bağrına basmıştı? Çıkan kısmın özetine göz atalım önce… Yurtdışından gelmiş bir fotoğrafçı; memleketinde bastırılan gay’liğini İstanbul’da yaşamaya çalışan Güneydoğulu Ahmet; girdiği parıltılı eşcinsel dünyada karşısına çıkan ‘zenne’ görünümlü dansçı Can… Ahmet’in muhafazakar anne-babası, aslında oğullarının farkındadır. Peşine adam taktıkları yetmezmiş gibi, kız kardeşini de ‘rapor vermesi’ için yanına yollarlar. Ahmet, onlara göre utanç verici bir ‘evlat’tır. Yani eşcinselliğe karşı genel algı neyse, onlar da bunu yansıtırlar. Oysa annenin bir anlık feryadına bakılırsa, ‘baba’nın da bu türden ilişkileri olmuş gibidir. Son tahlilde, erkek egemen toplumun baskı uygulayıp zulmettiği ‘kadın’ın, karşısında o imgeyi göremediğinde ‘erkek’ten beter bir zalime dönüşmesine tanık oluruz. Diğer cenahta Can’ın ailesi farklı bir algıyı temsil eder. Ağabeyi askere gitmiş, savaşmış ve sonunda ‘kafayı çizerek’ köşesine çekilmiştir. Anne ise, bir oğlunu bu şekilde kaybettikten sonra, gay oğlunu da yitirmemek adına ona şefkatle

sarılır, her haliyle onu kabul eder. “Zenne” araya kattığı küçük detaylar, espriler, duygusal ve de müzikal sahnelerle seyirciyi yakalamaya çalışan ama ne yazık ki bu yazıda durduğu gibi pelikülde durmayan bir film. Öncelikle ‘Türkiye’nin ilk gay filmi’ iddiası yanlış. 1970’lerin sonunda, Yeşilçam’daki malum furyada çekilmiş bir filmde yer alan tuhaf 'gay porno' sekansını bir kenara koyalım. Hatta Kadir İnanır’lı, eşcinselliği tedaviye yönelik ‘sakat’lıklarla dolu “Acılar Paylaşılmaz” adlı garabeti de eleyelim. Bu iddiayı dile getirenler “Lola + Bilidikid”, “Dönersen Islık Çal”, “Gece, Melek Ve Bizim Çocuklar” gibi filmleri de mi bilmiyorlar, sormak lazım. Klip mantığıyla ilerleyen, Tilbe Saran’ın şefkatli anne rolünde karikatüre dönüştüğü; Güneydoğulu annenin hiç bilmediği bir dünyayı şıp diye çözüp, oğluna ve kocasına gay’likle ilgili suçlamalar yönelttiği filmde neyse ki başkarakterler sağlam. Rapor vermek için cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraf isteyen askerlik kurumuna getirilen eleştiri, çocukları gay olan ailelerin ‘iyi’ ve ‘kötü’ örneklerini göstererek verilmeye çalışılan mesaj, ailesi tarafından ‘namus uğruna’ infaz edilen Ahmet Yıldız’ın anısını yaşatmaya çalışması, filmi elbette önemli kılıyor. Ancak en büyük mesele, gay hayatın marjinal mekanlarda, ‘toplum dışı’ olarak yaşandığını göstermesi. Gay deyince aklına TV'de gördüğü kadınlaşmış erkekler gelen, gay’leri ancak ‘eğlence objesi’ haline getirdiğinde kabul eden bir toplumun bu algısını daha da perçinleyen bir yapısı var “Zenne”nin… Filmde doğru düzgün bir gay sevişme sahnesi yokken, kadın-erkek ilişkisine yer verilmesi de bu algıyı destekliyor. Antalyalı seyircinin gözyaşları eşliğinde bu ‘zararsız’ gay’lere şefkat göstermesi de boşa değil. Öyle ya evdeki oğullarından, kızlarından, eşlerinden ırakta, bilinmeyen bir dünyanın ‘fantastik’ masal kahramanları onlar neticede…

Eşcinsellik, ‘ötekileştirme’ ve nefret suçu gibi el yakan konulara el atılması, sinemamız adına umut verici. Doğru, içten ve gerçekçi bir ‘gay hikayesi’ için daha bir süre beklemek gerekiyor belli ki.

YÖNETMENLER M. Caner Alper, Mehmet Binay OYUNCULAR Kerem Can, Erkan Avcı, Giovanni Arvaneh, Rüçhan Çalışkur, Tilbe Saran, Ünal Silver, Jale Arıkan YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 99 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Cam Film)

Antalya’da yoğun ilgi görüp beş Altın Portakal kazanan yapım, ne Türkiye’nin ilk eşcinsel filmi ne de iddiasını taşıyabilecek güce sahip… 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere k

15


MÜJDE IŞIL Çok Bilen Adam mujde.isil@superonline.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ÇİZMELİ KEDİ

Ç

izmeli Kedi’yi nasıl bilirsiniz? “Şrek 2”yi (Shrek 2) izleyene kadar BU sorunun cevabı hayli klasik ve bilindikti. Uyuyan Güzel, Külkedisi ve Kırmızı Başlıklı Kız’ın yaratıcısı Charles Perrault’un masal dünyasına armağan ettiği güzide, aynı zamanda ‘işbilir’ bir kahramandı Çizmeli Kedi. Masala göre yaşlı değirmenci ölünce kedisini en küçük oğluna miras bırakıyor. Böyle miras mı olur, diyen gencin sitemlerini boşa çıkaran bu kedinin aslında konuşabilen, hatta insanoğlundan daha zekice hamleler yapan tatlı bir hilebaz olduğu ortaya çıkıyor. O kadar ki, değirmencinin fakir oğlunu, çeşitli oyunlarla Prenses’in gönlüne taşımayı bile başarıyor bu kedi. “Şrek 2”te ise Zorro misali kılıç ustası bir Çizmeli Kedi ile tanıştık. Onu masaldakinden daha fazla sevmemizin başlıca nedeni, el yeteneğinden ziyade göz bebeklerini büyüterek yaptığı o unutulmaz melül bakışıydı. Başrolde olmasa da Şrek ve Eşek’ten rol çalmayı başarmıştı. Doğal olarak DreamWorks bu altın madenini paraya çevirmekte hiç gecikmedi (aslında ülkemizde de vizyona girmiş, 2009 tarihli ve Fransız yapımı bir Çizmeli Kedi animasyonu olduğunu ama masala sadık kalarak yapılmış bu uyarlamanın sığ sularda yüzdüğünü eklemek gerek). Daha “Şrek” serisi sona ermeden Çizmeli Kedi’nin kendi adını taşıyacağı ve başkaraktere dönüşeceği bir film için hazırlıklara başlandığı ilan edildi. İşin başına da DreamWorks animasyonlarında (tabii ki “Şrek” serisinde de) görev almış ve ilk kez üçüncü Şrek filmiyle yönetmen koltuğuna oturmuş Chris Miller geçti. Kadro “Şrek”in ekibi olunca, “Çizmeli Kedi”de de ünlü masalların tersyüz edildiği bir evren görmek hiç de şaşırtıcı değil. Hatta bu yeni filmin, doğrudan ilk “Şrek”in izinde gittiğini ve stil olarak onu referans aldığını söylemek mümkün. Zira karşımızda Şrek, Eşek ve Fiona üçlüsünün muadili gibi duran Çizmeli Kedi, Kitty Yumuşakpati ve Humpty Dumpty var. Kurbağa Prens masalını evirip çeviren “Şrek” gibi “Çizmeli Kedi” de Altın Yumurtlayan Kaz ile

Jack ve Fasulye Sırığı’nı merkeze alıyor. Catwoman’ı anımsatan kostümüyle Kitty Fiona’nın yerine geçiyor; çürük yumurta Humpty Dumpty (İngilizce’de çok söylenen bir tekerleme olan Humpty Dumpty, Lewis Carroll’ın Alis Harikalar Diyarında’sının devamı niteliğindeki Aynanın İçinden’de edebi bir kişiliğe bürünmüştü) de -kötücül damarını bir kenara bırakırsak- bariz Eşek figürleri içeriyor. Ancak bu sefer macera, ortak kurtuluştan ziyade intikam merkezli inşa edilmiş. Senaryonun en zayıf tarafı da bir yandan kötücül ve dramatik tohumlar ekip, bir yandan da ‘sonuçta bu bir animasyon, dozu fazla kaçırmayalım’ ayarı yapması. Çizmeli Kedi ve Humpty Dumpty’nin yetimhane günlüğü ya da Kitty’nin pençesiz olma hikayesi ne kadar acıklıysa, anne kazın hücumu da o kadar yavan, hatta sıkıcı... Bonnie ve Clyde’ın deformasyona uğramış versiyonları gibi görünen Jack ile Jill’in hikayede neden daha verimli kullanılmadığı ayrı bir soru (belki DreamWorks ileride onların da filmini yapma niyetindedir). Her ne kadar işlerini iyi yapsalar da Engin Alkan, Canan Kılıç, Aydoğan Temel’in yerine Antonio Banderas, Salma Hayek, Zach Galifianakis’in orijinal sesini duyamamak, bir başka eksiklik... Bunlara rağmen “Şrek”in klasik masalları ve kahramanlarını hınzırca deforme etme misyonunu sürdüren “Çizmeli Kedi”nin zengin bir evren ve tuhaflıkta sınır tanımayan karakterler yaratması takdire şayan. Vahşi Batı’yı İspanya topraklarına transfer edip spagetti western’lere selam yollaması, özellikle dikkat çekici. Tabii bu sıradışılık, şimdilik bahsi geçmese de, gelmesi muhtemel yeni maceraları sırtlayabilecek mi, onu zaman gösterecek. Nasıl olsa o kedi bakışları büyük küçük tüm animasyonseverleri çoktan tavladı bile…

Bir zamanlar televizyonda sıkça izlediğimiz sakız reklamındaki ‘oooo’ diyen amcaları anımsatan figüran kedi... Hikayenin “Şrek”e bağlanmasını bekleyenler hayalkırıklığına uğrayabilir.

ORİJİNAL ADI Puss In Boots YÖNETMEN Chris Miller SESLENDİRENLER Antonio Banderas, Salma Hayek, Zach Galifianakis, Billy Bob Thornton, Amy Sedaris YAPIM 2011 ABD SÜRE 90 dk. DAĞITIM UIP

"Şrek"in klasik masal kahramanlarını hınzırca deforme etme misyonunu sürdüren filmin tuhaflıkta sınır tanımayan karakterler yaratması takdire şayan. k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

17


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ÇİZMELİ KEDİ

DEMİR LEYDİ BİLGEHAN ARAS

EJDERHA DÖVMELİ KIZ OKAN

ARPAÇ

tunca

aRslan

ZENNE

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN HH

ÇİZMELİ KEDİ

DEMİR LEYDİ

HH

HH

EJDERHA DÖVMELİ KIZ

HHH

HHH

HHH

HH

HHH

MELANKOLİ

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HH

H

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

H

GELECEK

HH

HHH

HH

GÖREVİMİZ TEHLİKE 4

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

ZENNE BİSİKLETLİ ÇOCUK BU SON OLSUN

İÇİNDE YAŞADIĞIM DERİ KAÇIŞ

HHH

KARANLIK SAAT

H

KATİL KÖPEK BALIĞI

HH

KURTULUŞ SON DURAK

HH

HH

HHH

HHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HH

HH

HH

HH

SİHİRLİ OYUNCAKLAR

HH

TUTKU GÜNLÜKLERİ

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

LABİRENT NAR

SAFTİRİK GREG'İN GÜNLÜĞÜ: RODRICK KURALLARI SHERLOCK HOLMES: GÖLGE OYUNLARI

YENİ YIL YILBAŞI GECESİ

H

H

HH

İLK YENİLMEZ: KAPTAN AMERİKA

HHH

HH

HH

HH

ÖLÜMÜNE KAÇIŞ

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

PINA

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

19


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

TURİST ÖMER’E BİR SAHİP DAHA!

20

arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k


Hulki Saner’in “Bu Da Benim Filmim”, Sadri Alışık’ın “Veda Değil Merhabadır” adlı anı kitaplarından sonra Orhan Aksoy da “Hürrem Erman: İzlenmemiş Bir Yeşilçam Filmi” başlıklı kitapta, Turist Ömer tiplemesinin kendi buluşu olduğunu ileri sürüyor.

D

okuz hafta önce, Arka Pencere’nin 107. sayısında bu sayfada “Turist Ömer’e ilham veren kimdi?” başlıklı BİR YAZI yazmış, yönetmen Hulki Saner ve Sadri Alışık’ın anı kitaplarında, tiplemenin doğumu konusunda farklı gerçek kişilikleri işaret ettiklerini söylemiştim. Saner, Turist Ömer’in çocukluğunda iz bırakan öz amcası Rasih’ten kaynaklandığını belirtiyordu “Bu Da Benim Filmim” adlı anılarında. Sadri Alışık ise “Veda Değil Merhabadır” başlığıyla yayımlanan anılarında, Ahmet Güzelce adlı asker arkadaşından ilham aldığını iddia ediyordu. Bu durumun “Yönetmen başka telden çalıyor, oyuncu başka” ya da “Kim doğru söylüyor, kim yalan?” vb. bir polemik konusu olmadığını, Turist Ömer’in zengin ve geniş bir ‘sokaktaki insan’ gerçekliğine dayandığını kanıtladığını da özellikle vurgulamıştım. Hep söylüyorum, Türk sineması tarihi verimli bir maden gibidir, elinize aldığınız her kitap, çevirdiğiniz her sayfa yeni ve ilginç bilgiler sunar. Rıza Kıraç’ın “Hürrem Erman: İzlenmemiş Bir Yeşilçam Tarihi” (Can Yay.; 2008) kitabını okurken, Turist Ömer’in nasıl yaratıldığıyla ilgili bir anekdot daha dikkatimi çekti. Yarım kalmış, başlanmış bitirilmemiş kitaplar beni hep rahatsız eder; Yeşilçam’ın meşhur yapımcılarından, Erman Film’in sahibi Hürrem Erman’ın yaşamını anlatan bu kitabı da bir buçuk yıl kadar önce almış, 70-80 sayfa okuduktan sonra, araya acil başka kitapların girmesi nedeniyle bitirememiştim. Geçen hafta sonu oturdum ve bitirdim. 144. sayfada Hürrem Erman’ın Hulki Saner’le ortaklık yaptığı döneme değinilirken, 1961’den itibaren Saner’e yönetmen yardımcılığı yapan Orhan Aksoy’un anlatımı giriyor devreye. 22 Ocak 2008’de 78 yaşında aramızdan ayrılan emektar yönetmenlerimizden Orhan Aksoy, sinema dünyasına makinistlik yaparak adım

atmış, Hulki Saner’le tanıştıktan sonra da kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. Rıza Kıraç, “Hulki Saner’in çektiği filmler arasında halk tarafından en çok sevilen tip Turist Ömer’dir. 1963 yılında çekilen ‘Maceracılar Kralı’ ve ‘Helal Olsun Ali Abi’ filmlerinde Ayhan Işık’ın yanına komik arkadaş olarak Sadri Alışık’ı koyar. Hürrem Erman, Erman Film adına yapılan filmlerin hiçbirinde ne Ayhan Işık’ı ne de Sadri Alışık’ı oynatır. Nedendir bilinmez, Sadri Alışık ve Ayhan Işık’tan, Hürrem Erman pek hoşlanmaz. Ama Hulki Saner’in Erman Film’le ortak yaptığı projelerde bu iki oyuncunun oynamasına hiç ses çıkarmaz. Zaten o filmlerin oyuncu kadrosunu ve hikayesini tamamen Hulki Saner yapar. Orhan Aksoy, Ayhan Işık’ın yanına Sadri Alışık’ın nasıl yakıştırıldığını şöyle anlatır…” dedikten sonra sözü usta yönetmene bırakıyor. Aksoy, Aralık 2006’da Kıraç’la yaptığı röportajda Turist Ömer’le ilgili şöyle diyor: “Ayhan Işık’ın arkadaşını oynayacak bir oyuncu lazımdı. Ben ‘Sadri Alışık’ı oynatalım’ dedim. Ama Hulki Bey istemedi. ‘Sadri kötü adam mı, jön mü, komik adam mı belli değil, bize komik biri lazım’ diye karşı çıktı. Sonra ben Sadri Alışık’ın oynamasını kabul ettirdim. Sadri o role çok oturmuştu, ardından onun başrolü oynayacağı bir komedi yapmayı önerdim. Hulki Bey bu fikri sevdi. Oturup bir hikaye yazdım, onun adını Turist Ömer koydum. Sonra Hulki Bey bunu inkar etti. Turist Ömer adını önerdiğimi kabul etmedi. Karaktere çok yakışıyordu, serseriydi, nerede sabah orada akşam… Hergele, üçkağıtçı ama altın kalpli, sevimli bir adamdı. Oysa önceleri önerdiğim isim için ‘Ya bırak’ falan dedi. Sonra Turist Ömer adının patentini aldı.” Görüldüğü gibi, Sadri Alışık ve Hulki Saner’den sonra Orhan Aksoy da Turist Ömer fikrinin kendisinden kaynaklandığını,

kendisinin kaleme aldığı hikayeye dayandığını ve Hulki Saner’in önceleri benimsemediği bu fikri sahiplendiğini söylüyor. 145. sayfada yer alan bir başka iddia da yardımcı yönetmen Aksoy ile yönetmen Saner’in aralarının pek de iyi olmadığını hissettiriyor. Aksoy, bir başka filme dair de şu sözleri sarf ediyor: “Şıpsevdi’yi ben çektim aslında. Hürrem Bey de o filmi kimin çektiğini biliyordu, filmin ortağıydı. Hulki Bey’in öyle kıskançlığına geldi ki, lobi fotoğraflarına yönetmen olarak kendi adını yazdı. Bu çok zoruma gitti.” Dördüncü ölüm yıldönümünde Orhan Aksoy’u (ve tabii ki Sadri Alışık’ı, Hulki Saner’i de) saygıyla sevgiyle analım ve hepsine bir Turist Ömer selamı çakalım… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere k

21


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün kemalaysel@gmail.com

(NotorIous, 1946)

BREZİLYA Hep yel değirmenleriyle savaşmış Terry Gilliam’ın şaheseri “Brezilya” (Brazil), yönetmenin bürokratik aygıtlara beslediği nefretin muazzam bir dışavurumudur. Film, özgürlüklere ket vuran modernizm illetine giydirmeyi de ihmal etmez.

B

rezilya”, ne Brezilya’da geçer ne de bir bilimkurgu filmidir. Terry GIllIam’ın başyapıtından BAHSEDERKEN, bu şerhi koyarak lafa girmek gerekir mutlaka. Bir tutam fantezi ve aslen kara komediyi hedeflemiştir Gilliam, bilimkurguyu değil. Gelecekte geçen bir film değildir bu. Terry Gilliam, “Saat 8:49, 20’nci yüzyılda bir yer” yazısıyla başlatır “Brezilya”yı. En küçük zaman biriminin yanına, en büyük zaman birimini koyar. Önce dakikayı verir, ardından bütün bir yüzyılı. Filmin başarmaya çalıştığı şey, bu epigrafta gizlidir aslında. Bütün bir 20’nci yüzyılı, Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın ‘Aşırılıklar Çağı’ diye tanımladığı devri, tek bir âna sıkıştırmaya çalışır. Filmin stilinde bu çabanın meyvelerini görürüz. 20’nci yüzyılın Batı kültüründe tasarıma dair ne varsa harman edilir “Brezilya”da. Filmin erkekleri, üç parçalı gri takım elbiseleri ve fötr şapkalarıyla 40’lı yıllardan fırlamış gibidir. 80’li yılların bilgisayarları kullanılır her yerde. Lakin önlerinde klavye olarak 1910’larda üretilmiş bir Underwood daktilosu bulunur. Binalarda 30’lu yılların Art Deco mimarisi hâkimdir. Duvardaki reklam panolarında, afişlerde, televizyon reklamlarında 50’lerin izleri görülür. Gilliam’ın yarattığı bu bilinçli stil kaosu, bütün bir yüzyılı tek bir âna konsantre eder. Aynı anda hem görkemli hem de gerçeküstü olabilen bu grafik stil, “Şarküteri”den (Delicatessen) “Karanlık Şehir”e (Dark City), “Batman”den “Sucker Punch”a sayısız filme de ilham verir sonradan. “Brezilya” için, serbest bir “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” (Nineteen Eighty-Four) uyarlaması yakıştırması yapılır. Bir noktaya

kadar doğrudur bu. 20’nci yüzyılın diktatörlükler çağından geriye kalanlar, 80’lerdeki kıyamete yakınlık duygusunun süzgecinden geçirilmiştir. Fakat Gilliam’ın esas meselesi, modernizmin dayanağı olarak gördüğü iki temel direğe, endüstrileşmeye ve bürokrasiye saldırmaktır. George Orwell’in başyapıtının aksine, “Brezilya”da bir Büyük Birader yoktur örneğin. İktidar gözle görülür bir sembole sahip değildir. Totaliter bir rejim vardır ama bir ‘diktatör’ yoktur ortada. Filmde özgürlükleri sınırlayan, bürokrasidir başlı başına. Herkes sorumluluğu bir üst merciye, kanunlara, yönetmeliklere bırakır. Bu hiyerarşiyi kim kurmuştur? Kanunları kim yazar? Bunun yanıtını vermez Terry Gilliam. Bürokrasinin kilitlenmiş mekanizması, ‘kusursuz’ bir şekilde işlemektedir zaten. Kimsenin statükoyu değiştirmeye mecali yoktur. Teröristler hariç! Gilliam, filmin değişik noktalarına terör eylemleri ve teröristlere karşı yürütülen bir mücadelenin resmi ifadelerini yerleştirir. Fakat tek başına Don Kişot’luk yapan Harry Tuttle (Robert De Niro) dışında bir ‘terörist’ görmeyiz. Büyük ihtimalle bu da kağıda, evraka dönüşmüş, görünmez olmuş iktidarın baskı araçlarından biridir. Aynen ‘terakki’yi durdurmuş, toplumu yerinde saymaya mahkum etmiş, işlemez haldeki teknoloji gibi. “Brezilya”da her yerden bağırsağı andıran borular fışkırır. Her yerde teknolojik aygıtlar, monitörler, bilgisayarlar vardır. Fabrika bacaları tüter şehrin her yerinde. Tam bir sanayileşmiş toplum söz konusudur. Fakat bu aygıtların hepsi külüstürdür. Hiçbiri çalışmaz. Hepsi bozuktur ve insanlara varlık sıkıntısı vermeye yararlar sadece. Teslim olunmuş fakat işlemeyen makinelerin yanına, gri dev

binaların bunaltıcılığını; bu binaların arasına da ufalıp yok olmuş insan siluetlerini ekleyerek tezini güçlendirmeye çalışır Gilliam. Filmin başkarakteri Sam Lowry (Jonathan Pryce) bu boğucu dünyadan kurtulmak için kendi içine kapanır. Rüyalarına kaçmaya çalışır. “Akdeniz”in (Mediterraneo) epigrafı gibi, “Böyle zamanlarda hayatta kalmanın tek yolu, kaçmak ve hayal kurmaya devam etmektir” belki. Sam, her fırsatta uyuklar, rüyalar görür. Sigmund Freud’un meşhur vecizesi “Her erkek kendi rüyalarında kahramandır” der ve Sam, rüyalarında kendini zırhlar içinde, her şeye muktedir bir İkarus figürü gibi görür. İnsanoğlunun, özgürlüğü sembolize etmekte en çok kullandığı şeyi yapar; dev kanatlarıyla göklerde uçar. Fakat rüyalar hep sona erer ve düzenin cenderesi, tüm işlemezliğiyle Sam’e dayattırılır. Sam, naçiz çabalarıyla yenemediği sistemin acısını; gerçekliği tümüyle reddederek, deliliğe sığınarak ve külliyen kendi içine dönerek alt etmeyi seçecektir. “Brezilya”, var olmayan örgütlerin, var olmayan suçlarını işledikleri için, salt şüphe üzerine derdest edilip zindanlara atılan insanların da öyküsüdür bir yandan. Günümüz Türkiye’sinin siyasi ortamına çok da uzak bir distopya değildir. Ahmak bir memurun hatası yüzünden ismi karıştırıldığı için yanlışlıkla tutuklanan ve büyük ihtimalle hakkını arayamadan işkenceyle idam edilen Harry Buttle’dan geriye, ailesinin eline tutuşturulan bir makbuz kalır sadece! O makbuzların, filmin en anlamlı sahnesinde rüzgardan uçuşup, gerçek Harry Tuttle’ın orasına burasına yapışması, giderek adamı yutup yok etmesi, siyasi taşlama sinemasının da zirve anlarından biridir. 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere k

23


ÖLÜM KARARI KEREM SANATEL (Rope, 1948)

sanatelk@gmail.com

NEFRET SUÇLARININ 11 KARANLIK YÜZÜ

1

Bu hafta gösterime giren “Zenne” bize sinema tarihinin kâh inanılmaz ama gerçek, kâh gerçek olamayacak kadar korkunç nefret suçu tasvirlerinden bazılarını anımsattı. Nice örnek arasından 11 film seçtik...

N

efret suçu, dilimize henüz yerleşmiş şu ithal kavramlardan biri gibi gelebilir kulağa. Neredeyse her köşeden ‘had bilme, hudut bildirme’ naralarının atıldığı günümüzde, nefret içselleştirilmeye, suç kapsamına girmeyen doğal bir tepki gibi yeşertilmeye çalışılıyor çünkü. Oysa nefret suçları insanlık tarihi kadar eski. Birçok isimle anılabiliyor; ırkçılık, faşizm, etnik temizlik gibi kılıklara bürünüyor, ama hukuki terimlerde bazen farklı tanımlansa bile suçun nüvesi, temel itkisi olarak çoğu kez nefret karşımıza çıkıyor. Bu 11 örnekte de hatırladığımız gibi, bazen kanunlar bile nefret suçlarını engelleyemiyor. Kanunların bile engellemekte aciz kaldığı bir şeyi bu filmler de engelleyemez, ama belki farkındalık yaratabilir, her sanat yapıtı gibi umudu tazeleyebilirler.

24

arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

1

ERKEKLER AĞLAMAZ (BOYS DON’T CRY, 1999) Küçük bir Nebraska kasabasında yaşayan Brandon Teena, mazbut, duyarlı ve sakin bir delikanlı olarak çevresinde seviliyor. Mahallenin nispeten kaba saba delikanlılarına ayak uyduruyor, hatta kasabanın en güzel kızı Lana’yla duygusal bir ilişkiye giriyor. Bir gün biyolojik cinsiyetinin kadın olduğu ortaya çıkınca akıl almaz bir şiddete maruz kalıyor. Yönetmen Kimberly Peirce, 1993’te 21 yaşındayken öldürülen transgender Brandon Teena’nın gerçek öyküsünü, birçok kişi gibi gazete haberlerinden öğrenmiş. Rol modeli bile bulunmayan bir çevrede yetişmiş Brandon’ın erkek olmak için sarf ettiği çabaya, taşıdığı tutkuya rağmen yine erkekler tarafından katledilmesi, en hafif tabiriyle trajik olarak nitelenebilir. Hilary Swank'in Oscar'lı performansı ise alkışı hak ediyor.

2

MILK (2008) Eşcinselleri hedef alan nefret suçlarını işleyenlerin çoğunluktan destek göreceklerini zannederek kalkıştıkları o büyük küstahlığın belgesi. Eşcinsel kimliğini saklamadan kazandığı seçimlerle 70’lerin sonunda San Francisco eyaleti denetim kuruluna geçen politik aktivist Harvey Milk’in siyasi zaferi, toplumsal dengenin kurulması adına anahtar bir gelişme kabul edilmişti. Ancak bu umut havası, Milk’in eski bir meslektaşı tarafından öldürülmesiyle çok kısa sürmüştü. Birçok politik cinayet gibi, Milk’in öldürülmesi de belli bir azınlığa gözdağı verme amacını taşımaktaydı. Nitekim katili Dan White, bu eylemiyle siyasi çevrelerin tekrar gözdesi olma amacını da gütmüştü. Gus Van Sant, bu ilham verici dönem portresinde cinayetin temel itkileri arasında derin bir öznefretin bulunduğunu da ima ediyordu.


2

3

SAM’İN YAZI (SUMMER OF SAM, 1999) FBI kayıtlarına göre seri katillerin sadece %1’lik bir kısmı ırkçı nefretle eyleme geçiyor. Seri katillerin cinayetleri ise genellikle nefret suçu kategorisinde anılmıyor. Ancak insanlığa olan derin nefretiyle 1976 yılının disko yazını gerçek bir mahşer yerine çevirmek isteyen seri katil David Berkowitz hemen akla gelen istisnalardan biri. Kendisine ‘Sam’in Oğlu’ lakabını takan katil, bir yıldan fazla bir süre boyunca sokaklarda dolaşarak kendine rastgele hedefler seçti ve çoğunlukla da arabalarında öpüşüp koklaşan genç çiftleri gafil avlayarak öldürdü. Cinayetleri birer infazı andırıyordu. Birçok seri katilin aksine kurbanlarıyla fiziksel temas kurmadı. Spike Lee’nin nispeten az bilinen filmi, herkesin hedef olma korkusunu yaşadığı dönemin psikolojisini mükemmel biçimde yansıtmaktaydı.

3

4

HOTEL RWANDA (2004) 1994’te Rwanda’da azınlık Tutsiler’le Hutular arasında 60’lardan beri tırmanan etnik gerilim, Rwanda devlet başkanını taşıyan uçağın düşürülmesiyle 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından birinin fitilini ateşlemişti. Hutular, dünyanın neredeyse habersiz kaldığı üç ay boyunca, azınlık olarak kalmalarında ısrarcı davrandıkları Tutsiler’i kitleler halinde öldürdüler. Azınlık nefreti öyle bir tırmanmıştı ki, Hutular ‘hain’ ve ‘işbirlikçi’ diye nitelendirdikleri kendi üyelerini bile öldürmüşlerdi. Terry George’un olaydan 10 yıl sonra çektiği film, soykırım sırasında bin kadar Tutsi’yi otelinde barındırarak ülkesinin Schindler’ına dönüşen Paul Rusesabagina’nın öyküsünü kan dondurucu biçimde anlatmaktaydı. Üç dalda Oscar'a aday olduğunu da belirtelim.

4

5

5

SAVAŞ GÜNAHLARI (CASUALTIES OF WAR, 1989) Savaş söz konusuyken nefret suçları dahil işlenen her tür suçun mazur görüleceğine ya da hasır altında kalacağına dair yaygın insanlık yanılgısının çarpıcı tasvirlerinden biri. Yönetmen Brian De Palma, “Vietnam savaşında asıl kurban bizdik” diye çığıran sözde savaş karşıtı, aslında kendine acımayla dolu filmlerin art arda çekildiği bir dönemde bu filmiyle savaş ortamında işlenen sayısız suça cesurca işaret etmiş, dolayısıyla epey tepki de çekmişti. Daniel Lang’ın kitabını kaynak alan hikayede, bir grup Amerikan askeri, Vietnamlı bir köylü kadını kaçırıp bastırılmış her tür hınçlarını ondan çıkarıyor, kadına yönelik cinsiyetçi nefret de dahil. Hikayenin daha trajik bir açmazı daha var. Nefret odağında bir süre sonra boşalan yeri, kadına tecavüzü reddeden bir asker dolduruyor.

k 13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere

25


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

MISSISSIPPI YANIYOR (MISSISSIPPI BURNING, 1988) Ten rengi ve ırkı nedeniyle şiddete maruz kalanlar nefret suçu kurbanlarının en büyük bölümünü oluşturuyor. 90’lı yıllarda ABD’de işlenen sekiz bin suçtan üç bininin ardındaki itki ırkçılık olarak raporlanıyordu. Alan Parker’ın filmi, kıtadaki ırkçılık kalıntılarının en güçlü yaşandığı güney bölgesindeki cereyan eden bir dizi olayı konu ediniyor. Filmin sloganı “1964. Amerika’nın kendi kendisiyle savaştığı zaman.”dı. Bir güney kasabasında siyahlarla beyazlar arasındaki ayrımcılıkla mücadele eden sivil aktivistler ortadan kayboluyor ve FBI olayı aydınlatmak üzere bölgeye iki memurunu gönderiyordu. Film gerçek hayattaki sivil aktivistler J.E. Chaney, Mickey Schwerner ve Andrew Goodman’ın öldürüldüğü olaylardan esinlenerek yazılmıştı.

26 arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

7

7

AMERİKAN GÜZELİ (AMERICAN BEAUTY, 1999) *Bu yazı filmin sonunu açıklamaktadır. Sam Mendes’in rengarenk ve stilize filminin listede yer alması ilk anda tuhaf görünebilir, tabii kapanış cümlesini kuran o kapkaranlık kilit sahnesini unuttuysanız. Frank Fitts, oğlunun bitişik komşusu Lester’la ilişkisi olduğundan şüphelenerek dünyayı ona dar ettikten sonra bir şekilde cesaretini toplayıp Lester’la yüzleşiyor. Ortada büyük bir yanlış anlama var. Lester olayı kibarca kapatıyor. Ama Frank Fitts yaşadığı büyük utancı cinayete kadar giden bir öfkeye dönüştürüyor. Gerisi psikolojinin uzmanlık alanına giren bir vaka örneği; çünkü Frank Fitts aslında kendi yansımasından nefret edip onu yok etmeye çalışıyor. Senarist Alan Ball, gerçek hayatta birçok eşcinselin uğradığı şiddetin psikolojik haritasını bu filmle çıkarmıştı.

8

SCHINDLER’İN LİSTESİ (SCHINDLER’S LIST, 1993) Nazilerin II. Dünya Savaşı’nda gerçekleştirdikleri Yahudi soykırımı, devlet eliyle işlenmiş nefret suçlarının tarihteki en travmatik ve en geniş çaplı örneklerinden biri. Nefret suçu teriminin kullanılmaya başlaması da II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonraya denk geliyor. Yakın geçmişe kadar, devlet veya ordunun karıştığı soykırımlar ‘etnik temizlik’ gibi isimlerle anılıyordu, bugün daha ziyade ‘kitlesel nefret suçu’ terimi tercih ediliyor. Steven Spielberg’in tam 7 Oscar ödülü kazanan filmi bu konudaki örnekler içinde en çarpıcı olanı. Sadece toplama kamplarındaki gerçeği kendi sınırlarını dahi aşarak yansıtma cesaretinden ötürü değil. Toplumsal nefreti, çocukların bile parçası olabildiği histeri boyutuyla anlatması nedeniyle.

8


9

9

GÜNEŞİ GÖRDÜM (2009) Mahzun Kırmızıgül yönetmen kimliğiyle filmlerinde sıkça eleştirildiği didaktizm tuzağına bir kez daha düşmüş olmasına rağmen, kendi topraklarından kovulan ya da kaçmak zorunda bırakılan Kürt halkının sorunlarına günümüzden bakmaya çalışıyordu. Filmin ayrımcılığa dair geniş bir suç zinciri tablosu çizdiği söylenebilir. Filmin gösteriminden sonra yaşananlar ise belki de bu dosyanın ‘nefret’ temasına filmin hikayesinden daha çok uyuyor. “Hepimiz kardeşiz” gibi naif bir Yeşilçam sloganının peşinden giden Kırmızıgül’ün samimiyetine inanmayanlar onu topa tuttular örneğin. Kırmızıgül de her filminin ertesinde yaptığı gibi ödül alamadığı her seçkide küsüp surat astı, rest çekti, öfkelendi, saydırdı. Diğer bir deyişle samimi olmadığını düşünenleri haklı çıkardı. Final sahnesinin çarpıcılığı ise ayrı...

10

10

LOLA + BİLİDİKİD (1999) Almanya’da yaşayan Türkiye göçmeni 17 yaşındaki Murat, cinsel kimliğini muhafazakar ailesinden saklamaya uğraşıyor. Metropolün özgürlük vaat eden büyüklüğü arasında izini kaybettirdiğini, gizli bir kimlikle yaşayabileceğini düşünüyor. Murat hem göçmen, hem eşcinsel hem de doğu kökenli. Bu yüzden kıskaç giderek daralıyor ve Murat sanki kaçınılmaz olanı geciktirerek sadece anın tadını çıkarıyor. Kutluğ Ataman’ın iyimserliğe en küçük bir taviz vermeyen gerçekçi filmi kariyerindeki belki de en iyi işi. Göçmenlerin yabancı ülkelerde sımsıkı bir tabu ağıyla korumaya aldıkları etnik kimliklerinin kendileri için başlı başına bir tehdit unsuru haline gelebileceğini, muhafazakarlığın bir otomatik imha silahı gibi çalıştığını belgeleyen unutulmaz bir hikaye.

11

11

HARİKA ÇOCUK (POWDER, 1995) Farklı olan her şeye karşı duyulan korkuyu ve yıkıcı öfkeyi simgeleyen en şiirsel filmlerden biri. Aynı temayı yıllar sonra Bryan Singer “X-Men” uyarlamasıyla doruk noktasına ulaştırmasıyla biraz daha gölgede kaldı. Film, pudra kadar beyaz teni ve doğaüstü becerileri nedeniyle ergenlik çağına dek evden dışarı çıkmadan büyütülmüş Jeremy’nin dokunaklı öyküsünü işliyor. Yönetmen Victor Salva, filmin hikayesini hapiste yattığı süre boyunca maruz kaldığı saldırılardan sonra yazmış ve bu zorlu süreci yakın dostu Francis Ford Coppola sayesinde atlattığını belirtmişti. Salva’nın, cezasını doldurup hapisten çıktıktan sonra maruz kaldığı linç psikolojisi bugün hâlâ devam ediyor ve belli bir kitle geçmişi ona unutturmamak için hâlâ bariz bir çaba sarf ediyor.

13 - 19 Ocak 2012 / arkapencere k

27


Aile Oyunu ERMAN ATA UNCU (FamIly Plot, 1976)

ermanata64@gmail.com

İ LK YENİLMEZ: KAPTAN AMERİKA ORİJİNAL ADI Captain America: The First Avenger YÖNETMEN Joe Johnston OYUNCULAR Chris Evans, Hayley Atwell, Hugo Weaving, Tommy Lee Jones YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 124 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Hamaset edebiyatı yüzünden yeteneklerin heba edildiği bir üstün yapım... 28 arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

S

üper kahraman bolluğu yaşanan 2011’in en hevesle beklenen çizgi roman uyarlamalarındandı “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” (Captain America: The First Avenger’). Gayet kitsch kostümüyle düşmanlarını alt etmek için kaba kuvvetin âlâsına başvuran en klasik anlamda bir süper kahramanı perdede görecek olmadaki eğlence ihtimali, bir beklenti oluşturuyor kuşkusuz. Ancak ‘Kaptan Amerika’cıların hamaset dozu yüksek bir vatanseverlik öyküsü anlatmayı tercih etmesiyle o beklentiler boşa çıktı, sonuç filmi yere göğe koyamayan ABD’li eleştirmenlerden başkasını pek tavlayamadı açıkçası. Üstelik filmdeki haliyle mizahi bir tarafı, sıradışı bir zekası ve ilginç hiçbir yönü olmayan, sadece ne kadar vatansever olduğuyla tanımlanan Kaptan Amerika gibi bir karakter üzerinden bu hamaset dozunun daha da rahatsız edici bir boyuta geldiğini söylemeye gerek var mı? Aslında filmi, sırf bu yüzden yeteneklerin de

heba edildiği bir üstün yapım olarak da görmek mümkün. Yönetmen Joe Johnston’ın atmosfer kurmak konusundaki becerisi, Hugo Weaving’in bir çizgi roman kötüsü oynamanın eğlencesine vardığı performansı, 1940’ların çizgi roman karelerinden fırlamış görünümüyle Hayley Atwell de ne yazık ki bu üstün yapım retro-avantürü kurtarmaya yetmiyor. Şimdiye kadar canlandırdığı karakterlerin birçoğuna dozunda bir muziplik katabilen Chris Evans da aslında rolüne tam oturuyor. Ama hikayede o muzipliğe denk gelecek bir şey bulunmayınca bu performansın da tadına tam olarak varılamıyor. Bir hikayenin ana damarını hamaset oluşturunca insan dramatik çatışmalardaki ustalığı da kolaylıkla es geçiyor. Ve en önemlisi belli bir noktadan sonra insan, Sam Amca posterlerini sadece komedi unsurları olarak görmek istiyor.

Hikayede eksik olsa da, yapım tasarımındaki retro – avantür tınılar, doğru ton yakalansaydı daha eğlenceli bir film olabilirdi... Zayıflığıyla alay konusu Steve Rogers, daha Kaptan Amerika’ya orduya katılmak için canhıraş bir çaba içine giriyor.


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Aile Oyunu BURÇİN S. YALÇIN (FamIly Plot, 1976)

ÖLÜMÜNE KAÇIŞ ORİJİNAL ADI Essential Killing YÖNETMEN Jerzy Skolimowski OYUNCULAR Vincent Gallo, Emmanuel Seigner YAPIM/SÜRE 2010 Polonya-Norveç-İrlandaMacaristan, 83 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Kalinos)

“Ölümüne Kaçış” için 2010’un gözden kaçmış filmlerinden biri diyebiliriz. 30 arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

2

010’da iki deneyimli usta politik soslu ‘doğada hayatta kalma’ FİLMLERİ çektiler. Biri Peter Weir’ın yönettiği “Özgürlük Yolu” (The Way Back), diğeri de Jerzy Skolimowski’nin “Ölümüne Kaçış”ıydı. Her ikisi de birbirine taban tabana zıt iki ideolojiyi yerden yere vurmak üzere karakterlerini doğanın acımasız kollarına salıyordu: Weir’ın hedefinde komünizm, Skolimowski’nin namlusunun ucunda Amerikan militarizmi vardı. İkisinde de esaretten kaçan kahramanların sığındığı doğanın aynı zamanda onlar için yıkıcılık barındırması ilginç! Film Afgan çöllerinde keşif turunda olan bir grup Amerikan askerinin rastladıkları bir Afgan yerlisiyle girdikleri çatışmayla başlıyor. Aslında sıradan bir vatandaş mı, yoksa Taliban üyesi mi olduğunu net olarak anlayamadığımız Afgan korkudan karşısındaki Amerikalılarla çatışmak zorunda kalıyor. Nihayetinde esir düşüyor ve sorgu için Polonya taşrasında bir yerlere getiriliyor. Orada firar ediyor ve peşindeki Amerikalılarla doğanın kalbinde bir kovalamacaya giriyor.

Aslında biri ‘üst’, diğeri ‘ast’ iki medeniyetin çatışmasını bu öykü çerçevesinde özetliyor yönetmen. Filmin (anti) kahramanı Afgan Muhammed’i öykünün merkezine koyarak uzun uzadıya bir empati inşa ediyor. Filmi izleyen özellikle Batılı, Amerikalı izleyiciyi bu empatiye davet ediyor. Muhammed’in kapısını çalmak zorunda kaldığı Margaret dışında filmde yüzünü net görebildiğimiz tek bir Batılı dahi yok. Hatta Skolimowski bu empatiyi öylesine uç noktaya taşıyor ki, kadrajından Muhammed’in taşmasına bir an olsun müsaade etmiyor. “Ölümüne Kaçış”, 2010’un gözden kaçmış filmlerinden biri. Skolimowski filmin temposunu hiç düşürmediği gibi, izleyicinin merakını ayakta tutmak için Muhammed’i her adımda daha da perişan durumlara atıyor. İzleyiciye şu soruyu sorarak da hedefi tam 12’den vuruyor: Sen olsan ne yapardın?

Venedik’te en iyi erkek oyuncu seçilen Vincent Gallo, insan üstü bir performans sergiliyor. Süt emme sahnesi gerçekten ama gerçekten gerekli mi?


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu JANET BARIŞ (FamIly Plot, 1976)

janetiko@gmail.com

PINA YÖNETMEN Wim Wenders OYUNCULAR Regina Advento, Malou Airaudo, Ruth Amarente, Pina Bausch YAPIM/SÜRE 2011 Almanya-Fransaİngiltere, 106 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 İng ve 2.0 DD Tr. ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

Karşımızda kıvrak olduğu kadar cesur, bedeni parçalara bölüp tekrar toplayan bir drama var. 32 arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012 k

M

odern dansın müzikle birleştiği noktada PIna Bausch bir efsanedir. Öyle ki sinema için de egzotik bir figür, Pedro Almodovar’ın ünlü filmi "Konuş Onunla"nın açılış sahnesinde boylu boyunca uzanan da yine Bausch’dan başkası değil. 2009 yılında kaybettiğimiz Bausch’a saygı duruşu niteliğinde olan "Pina", ünlü yönetmen Wim Wenders’ın ellerinde büyülü olduğu kadar şiirsel bir yolculuğa dönüşüyor. Pina Bausch için çekilen, hatırasını paylaşan filmde dansçılar hem kendi hikâyelerini anlatıyor hem de Pina’yı anıyorlar. Bunu yaparken dansları da eşlik ediyor onlara. Sahnede sınırlı alanda dolaşan dansçılar kameranın esnekliğiyle sokaklara taşıp zaman zaman bir cadde üzerinde, zaman zaman ise uçsuz bucaksız gibi görünen bir ormanda ya da uçurum kenarında çıkıyor karşımıza. Mekânlar değişirken, ifadeler, koreografi de değişiyor, değişmeyen tek şey dansın estetiği ve gerçekliği. Bausch’dan aldıkları feyz ile dans eden

öğrencileri, dişe dokunur, çarpıcı bir performans sergilerken, Wim Wenders’ın usta kamerası da belirli bir ahenk içerisinde hareket ediyor. Sonsuz bir güven duygusuyla bedenini diğerine emanet eden dansçılar arasında kaybolurken, kırılganlıkla karışık bir hüzün seyirciye de bulaşıyor. Karşımızda kıvrak olduğu kadar cesur, bedeni zaman zaman parçalara bölüp dağıtan daha sonra ise yeniden toparlayan bir drama var. Sanat kadar estetik, yaşam kadar gerçek; umut, korku, endişe, arzu, insanı ilgilendiren ne varsa bedende zuhur ediyor, dans ediyor. Wim Wenders’ın Pina Bausch’un 25 yıllık arkadaşı olduğunu düşündüğünüzde ise ister istemez filmde görünmez bir biçimde kol gezen hüznü de hissediyorsunuz. "Pina", devinim halinde estetiğe bürünmüş bir enerji, hareketin, anlamın insan bedeninde vuku bulduğu şiirsel bir çalışma.

Dansın tek mekânla kısıtlanmaması, sokağa da taşması etkileyiciliğini arttırmış. Film Pina Bausch odaklı olduğundan onun dansına uzak olanlar için büyük bir anlam ifade etmeyebilir.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Arka Pencere facebook Anketleri-6 facebook sayfamızdaki anketlerin altıncısında, “Sizce en iyi Pedro Almodóvar filmi hangisidir?” diye sormuştuk. Anket sonucuna göre, üstadın 2002 yapımı başyapıtı “Konuş Onunla” (Hable Con Ella) ilk sırayı alırken, 1999 yapımı “Annem Hakkında Her Şey” (Todo Sobre Mi Madre) ve 2006 yapımı “Dönüş” (Volver) de ikinci ve üçüncü sıraları kaptılar. 1988 yapımı “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”sa (Mujeres Al Borde De Un Ataque De Nervios) az farkla dördüncü sırada kendine yer bulabildi. facebook.com/arkapenceredergi 2 - Sekans Sinema Yazıları Seçkisi 5 Sekans Sinema Grubu ve Tan Kitabevi işbirliğiyle çıkarılan “Sekans Sinema Yazıları Seçkisi” serisinin beşincisinin dosya konusu “Sinema ve Edebiyat”. Dosyada, Zeki Demirkubuz sinemasının edebiyatla olan ilişkisi başta olmak üzere bu konuya dair doyurucu yazılar yer alıyor. 34

k arkapencere / 13 - 19 Ocak 2012

3 - Babamın Sesi “İki Dil Bir Bavul”un yaratıcılarının yeni filmi “Babamın Sesi”, Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nin ana yarışma bölümüne seçildi. Film, 25 Ocak-5 Şubat tarihleri arasında 41.si düzenlenecek olan festivalin yarışma bölümünde dünya prömiyerini yapacak ve Altın Kaplan ödülü için yarışacak. 4 - İstanbul Film Festivali’nin jüri başkanları İKSV tarafından Akbank sponsorluğunda 31 Mart–15 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek 31. İstanbul Film Festivali’nin jüri başkanlari belirlendi. Festivalin, Altın Lale Uluslararası Yarışması'nın jüri başkanlığını Nuri Bilge Ceylan, Altın Lale Ulusal Yarışması'nın jüri başkanlığını ise Murathan Mungan üstlendi.

5 - İstanbul Modern Sinema’da “Afrika!” İstanbul Modern Sinema, yarım yüzyıllık tarihiyle dünyanın en genç kıta sineması sayılan, ancak bu süre içinde çıkardığı benzersiz filmlerle küresel sanat hayatına büyük bir zenginlik katan Afrika sinemasından bir program sunuyor. 5 Ocak’ta başlayan, 22 Ocak’a kadar sürecek “Afrika!” başlıklı programda, uzmanlığı Afrika antropolojisi olan Illinois Üniversitesi profesörlerinden Mahir Şaul’un hazırladığı 10 filmlik bir seçki sunulacak.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 ROCK FM 94.5'DE


Casus filmlerinde kural olarak bol miktarda şiddet unsuru bulunur. ‘Aşktan da Üstün’de (Notorious) biz bundan kaçınmaya çalıştık ve çok basit bir cinayet yöntemi kullandık. Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 116