Issuu on Google+

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

‘GÜLMEYEN ADAM’IN LOKOMOTİF SEVDASI

GENERAL

CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ OYUNUN SONU CENUP SOKAĞI

18 - 24 KASIM 2011 / SAYI: 108


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

‘KARANLIK TARAF’IN SESİ: James Earl Jones

B

u yıl Oscar Onur Ödüllerine, televizyon yapımcısı Oprah Wınfrey ve aktör James Earl Jones layık görüldü. Oprah bizi pek ilgilendirmese de sinema sevgimizde önemli bir mihenk taşı olan Darth Vader karakterine sesini veren 80 yaşındaki Jones'un onurlandırılması, açıkçası bizi mutlu etti. İngiltere’de “Driving Miss Daisy” adlı tiyatro oyununda başrol oynadığı için ödülünü almaya gitmedi Jones. Aktör, kariyeri boyunca sadece 1971 yapımı “Zafer Benimdir”deki (The Great White Hope) performansıyla ‘en iyi erkek oyuncu’ dalında Oscar’a aday gösterilmişti. Seslendirme konusunda Amerikalı aktörler arasında hâlâ ilk akla gelen kişi o. Derinden gelen otoriter ve davudi sesi, tane tane konuşması, onu her zaman karizmatik bir kişilik yapmıştır. Aslında bu şekilde konuşmasının sebebi, çocukken kekeme oluşuymuş! (İlk oyunculuk derslerini kekemeliğini yenebilmek için aldığı bilinir.) James Earl Jones, Arkabutla, Mississippi'de doğduğunda, anne ve babası yeni ayrılmış, sonrasıydaysa dedesi tarafından büyütülmüş. Yaşadığı ağır kekemelik durumunu, lise yıllarında şiirle aşmaya çalışmış. Şiirlerinin sosyal içerikli olması bazen başını derde de sokmuş. Jones, Michigan Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördüğü yıllarda merak saldığı tiyatrodan bir daha hiç kopmamış. Bu uğurda New

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

York'a giderek küçük çaplı oyunlarda kendisine yer de bulmuş. Siyahi aktörlerin iş bulmakta zorlandığı bir dönemde, oyunculuğuyla yavaş yavaş fark edilmeye başlamış. Bertolt Brecht'in "Baal" ve Shakespeare'in "Othello" oyunlarıyla eleştirmenlerin de dikkatini kısa sürede çekmiş. Jones, ilk Afrikalı-Amerikalı ağır siklet boks şampiyonu Jack Johnson'ı canlandırdığı "Zafer Benimdir" filmindeki performansıyla beğeni kazandı. Bu, ona Oscar adaylığı da getirdi. 60'lı ve 70'li yıllar boyunca, uzun metrajlı filmlerde, televizyon dizilerinde ve tiyatro sahnelerinde unutulmaz roller sergilemeye devam etti. 1963'te "Garip Doktor”la (Dr. Strangelove) büyük bir çıkış yaptı. "Conan" (Conan The Barbarian) ve "Düşler Tarlası” (Field Of Dreams) gibi filmlerde önemli roller üstlendi. "Aslan Kral”da (The Lion King) Kral Mufasa’nın sesi de oydu. Ama asıl büyük rolünde, hiç görünmeyen ama sesiyle bir kuşağa damgasını vuran yine oydu. "Yıldız Savaşları” (Star Wars), 70'lerin sonunda vizyona girdiğinde Darth Vader karakterinin sesi, en çok merak edilen unsurların başında geliyordu. Kariyeri boyunca, düzenli olarak tiyatro oyunlarına devam etti. New York Shakespeare Festivali'nde "Kral Lear" performansı hâlâ övgüler almaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Pulitzer ödüllü "Parmaklıklar" oyunundaki çarpıcı performansı, ona ikinci bir Tony ödülü daha kazandırdı. James Earl Jones, 50 yıllık kariyerinin sonunda, hem sahnede hem ekranda hem de sinemada tüm ihtişamıyla yoluna devam ediyor. Biz de Arka Pencere ekibi olarak onu hayranlıkla dinlemeye ve seyretmeye devam ediyoruz...

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, MURAT ERŞAHİN REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi; Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1 (The Twilight Saga: Breaking Dawn-Part 1); Oyunun Sonu (Margin Call).

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

16 TRENDEKİ YABANCI

Sadri Alışık sayesinde hafızalarımıza kazınan ‘Turist Ömer’in kaynağını merak edenler için keyifli bir yazı...

18 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Sessiz sinemanın ‘gülmeyen adam’ı Buster Keaton’ın imzası haline gelen muhteşem eser: “General” (The General).

20 ÖLÜM KARARI

2. Malatya Uluslararası Film Festivali programından sizin için seçtiğimiz 11 film... Yolunuz Malatya’ya düşerse kaçırmayın!

24 GİZLİ AJAN

Samuel Fuller’ın 1953 tarihli filmi, Martin Scorsese’nin de hayranlığını gizleyemediği yapıtlardan: “Cenup Sokağı” (Pickup On South Street).

26 AİLE OYUNU

Yağmuru Bile (También La Lluvia); İhanet (Partir); Bir Avuç Deniz.

32 SAPIK

Esin Afşar (1944-2011); TRT Belgesel Ödülleri; Malatyalılar sinemaya doyacak!; Gezici Festival’de “Kısaca Finlandiya”; Mavi Ring.

k 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ YÖNETMEN Onur Ünlü OYUNCULAR Selçuk Yöntem, Ezgi Mola, Bülent Emin Yarar, Tansu Biçer, Güler Ökten, Türkü Turan, Köksal Engür YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 95 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Eflatun Film)

Yeni Türk sinemasının en nev-i şahsına münhasır yaratıcısı Onur Ünlü, Altın Koza’lı filminde aile fotoğrafımızı çekiyor. Düşünce yapıları son derece sığ bireylerden müteşekkil 'kutsal aile'ye boy aynası tutuyor. 6

k arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011

E

vveliyatını bilenler, kendisini ‘Ah Muhsin Ünlü’ imzasıyla kaleme aldığı şiirleriyle de tanıyor. Ancak geniş kitlelerle buluşması “Polis” adlı ilk filminin gösterime girdiği 2007’ye denk gelir. Eli kamerayla birlikte gayet iyi kalem de tutan, günümüz Türk sinemasının şaşırtıcı ve yaratıcı ismi Onur Ünlü’den söz ediyoruz. İtiraf etmek gerekir ki, “Polis” vizyona girdiğinde hemen herkes bir afallama evresi yaşadı. Filmin iyi mi, kötü mü, deli saçması mı, yoksa bilinçli yapılmış bir absürt komedi örneği mi olduğu konusunda karar vermek zaman aldı. 2008’de vizyona giren, sipariş üzerine çekilmiş olduğu her halinden belli olan “Çocuk” ise bu kaygıları derinleştirdi. Oysa Onur Ünlü, barutunun tek atımlık olmadığını sonraki çalışmalarıyla ortaya koyacaktı. “Polis”te ipuçlarını verdiği; ölüm teması etrafında şekillenen olaylar zinciri, gerçek hayatta olmayacak durumları gösteren absürtlük, ciddi duygu yoğunluğu ve hemen ardından gelen bir anda yabancılaşma Onur Ünlü’nün üçüncü filmi “Güneşin Oğlu”ndan itibaren geri döndü. Sonraki filmi “Beş Şehir”de de ti’ye aldığı üzere “Güneşin Oğlu”, ne yazık ki hafif kafa karışıklığıyla beraber öykünün dağılıp gittiği, yönetmenin kendi sinema anlayışı içerisinde belki de en zayıf halkaydı. Onur Ünlü’nün gerçek anlamda ciddiye alındığı ve dönülüp önceki işlerine bakılmasına vesile olan yapıtı “Beş Şehir” oldu. İlk filmi “Polis”teki gibi yine merkeze bir polisi oturtan film, kesişen öyküler eşliğinde artık ne yapmak istediğini iyi bilen bir yönetmenin hatta bir ‘auteur’ün geldiğini müjdeliyordu. “Polis”te avantür ve ‘kara film’i referans alan, bunu yaparken de Yeşilçam melodramlarından hatta arabeskten beslenip şahane bir senteze ulaşan Ünlü, aynı lezzeti “Beş Şehir”de de yakaladı. İlkinde ‘musiki’ eşliğinde gördüğümüz polis sahnesi akıllara kazınırken, ikinci filmde Ahmet Kaya’nın “Beni Vur”u eşliğinde eylemcileri kovalayan polisler, sinemanın unutulmaz

anlarından birine dönüşüverdi. Bu coğrafyanın nelerden etkilenip nelere güldüğünü gayet iyi bilmesiyle, İslami referanslarıyla, ‘yurdum insanı’nı ve mahalle kültürünü yakinen tanımasıyla ve hepsinden önemlisi birikimiyle kuşkusuz günümüz Türk yönetmenleri arasında en dikkat çeken isim o... En son televizyona yaptığı, umulmadık bir ilgiyle karşılaşıp fenomene dönüşen “Leyla İle Mecnun” dizisiyle geniş kitleleri yakalamayı başaran Ünlü, kısa ama zengin mazisine güvenerek sinemada bildiği yolda yürümeye devam ediyor son filminde de. Konusu Eskişehir’de geçen “Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi”, daha afişiyle bile ezber bozacağının ipuçlarını veriyor. Bir odada tepetaklak duran ailenin albüm fotoğrafını gördüğümüz afiş, aslında ‘aile kurumu’nu tersyüz eden filmi açık ediyor. Taşra şehrinde geniş ailesiyle yaşayan saygın anayasa profesörü Celal Tan’ın sebep olduğu olayları takip ediyoruz film boyunca. Karısının ölümünden yıllar sonra, tesadüfen hayatını kurtardığı genç üniversite öğrencisi kızla evlenen Celal Tan, tam da doğum günü kutlaması sırasında genç karısını öldürüveriyor. İçeride ise kutlama için ışıkları söndürmüş bekleyen ailesini görüyoruz. Bu beklenmedik girişten sonra, ailenin tüm bireyleri Celal Bey’in marifetine ister istemez ortak oluyor. Hapse girmemek için suçunu ölmek üzere olan bir arkadaşına yıkmak isteyen Celal, o konuda da zorlanıyor. Örneğin, o güne dek İslam’la, dinle pek alakası olmamış, Cumhuriyet’in yılmaz neferlerinden olan arkadaşı, Celal’e ancak kendisine birkaç dua öğretirse yardım edeceğini söylüyor. Öte yandan eve gelen kayınbirader yerde yatan cesedi görüp olayı çözer mutlaka diye düşünürken, onun da kör olduğunu fark ediyoruz. Bu esnada evin kızının yasak ilişkisi, evin oğlunun türlü dertleri vs. bir bir su yüzüne çıkıyor. Celal Tan’la sürekli konuşan trafik lambasından tutun da, evin yaşlı babaannesine TV’den gelen cevaplara kadar absürtlüğün türlü modelini


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Rahatsız karakterlerin tam ortasında bir ‘masaj koltuğu’ duruyor. Sanki her birinin ancak rehabilitasyonla ‘rahatlayabileceğini’ söylemek ister gibi… 8 arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

sergileyen film, son tahlilde Onur Ünlü filmografisi içinde en olgun ve başarılı çalışma olarak dikkat çekiyor. Nitekim bu yılki Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ve senaryo ödüllerini kazanması boşuna değil. Kocası tarafından öldürülen genç kadın, ölümüne pek az zaman kalmış bir adam, ölüm korkusuyla son anda ezberlenen dualar, birbirini öldürmeye çalışan karakterler ve Shakespeare’in “Hamlet”ine gönderme yapar gibi ikide bir çıkagelen ölen kadının hayaleti, yönetmenin ‘ölüm’ temasını merkeze yerleştirdiğinin kanıtı. Bir yandan ortaya dökülen aldatma ve ihanetler zinciri, öte yandan aile bireyleri arasında saygının, sevginin ne kadar yapay olduğunu gösteren küfürlü konuşmalar, neticede tam da bu coğrafyanın şipşak fotosunu çekiyor gibi... Bugünden baktığımızda çürümüş, amaçlarını

yitirmiş, ruhları da düşünce yapıları kadar sığ insanlardan müteşekkil o ‘kutsal aile’ kurumlarının, giderek toplumun bir çeşit boy aynasına dönüşüyor film. Rahatsız karakterlerin tam ortasında ise bir ‘masaj koltuğu’ duruyor. Sanki her birinin ancak rehabilitasyona sokularak ‘rahatlayabileceğini’ söylemek ister gibi… Filmin karakterleri derinlemesine tanıtmak yerine her birini bilinçli olarak ‘karikatür’e dönüştürdüğünü ve adındaki ‘aşırı acıklı’ tanımlamasının yalnızca ironiden ibaret olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Wes Anderson’ın “Tenenbaum Ailesi”ni sevdiyseniz, benzer tatlar yakalayabilirsiniz. Fanatik laikler, dinciler tatlı tatlı ti’ye alınmış ancak ‘aile eleştirisi’ vurgusu biraz hafif kalıyor.


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ALACAKARANLIK EFSANESİ: ŞAFAK VAKTİ BÖLÜM 1

A

lacakaranlık” serisinin başardığı en önemli şey, yıllarca vampir terminolojisine soğuk bakan kadın izleyiciye kabul edebileceği yeni bir pencere açması. Halbuki ta ki Bram Stoker’ın 1897’de yayınlanan başyapıtı “Dracula”dan beri vampir edebiyatında hep bir erotizm soslu romantizm vardır. Ama yine de kadın izleyicinin fantastik sinemayla kurduğu mesafeli ilişki, vampir edebiyatından beslenen korku soslu romantik filmlere karşı da önyargılı durmalarına neden oldu. Tom Cruise, Brad Pitt, Antonio Banderas ve Christian Slater’ı aynı vampir filmine (“Vampirle Görüşme”) sığdırsalar bile olmadı bir türlü... Aranan ilgi patlaması yaşanmadı... Ancak, zaten yüz yıldan fazla bir süredir var olan vampir romantizmine liseli hormonları karıştıran ve bir pembe dizi mantığıyla yazılan bu “Alacakaranlık” pembe romanları sonunda aranan ‘kan’ın bulunmasını sağladı. Sürekli gömlek giyen aristokrat vampir Edward ile tişörtten başka bir şey giymeyen hatta her bulduğu fırsatta onu bile çıkarıp atan işçi sınıfının fakir ama gururlu genci kurtadam Jacob arasında kalan boş kafalı, hayattan romantizm dışında başka hiçbir şey beklemeyen 18 yaşındaki Bella Swan’ın (bu ad-soyad oyunu bile mide bulandırıyor) hiçbir derinlik barındırmayan hikayesinin sinema filmleri genç kızlar için hazırlanmış cilalı tuzaklar oldular hep. Serinin ilk filmi yetenekli bir yönetmen (2008, Catherine Hardwicke) tarafından nispeten sağlam bir temel üzerine kurulmuştu. Ancak sonrasında her gelen film kimi iyi yönetmenlerin elinden çıkmış olsa da bir öncekini aratmaya başladı. Yapımcıların dört kitaplık seriden beş film çıkarma gayreti neticesinde karşımıza ‘1. Bölüm’ etiketiyle gelen film, tacir zihniyetini iyiden iyiye açık etmesinin yanısıra serinin kendi müptelalarını bile bezdirebilir derecede derinliksiz, vıcık vıcık bir romantizme bırakmış kendisini. Serinin ana damarını oluşturan iki ayrı kişilikteki erkeğin arasında kalan genç kız temasının benzerini HBO’nun “True Blood”ında

yaşayan Sookie Stackhouse hiç değilse daha kişilikli bir genç kızken; dizinin senaryosu da daha akıllıca ve kimi ırksal mevzulara dair farklı okumalara fırsat verirken özellikle serinin bu filmdeki ‘sığlık’ı ve sırtını iyiden iyiye dayadığı ‘genç kız rüyası’ tavrı rahatsız edici düzeyde. 18 yaşındaki Bella’nın Edward ile olan hazırlık, gelinlik, seremoni, evlilik yeminini sanki gerçek zamanlı yaşatmayı hedefliyor film bize. Hemen ardından romantik sürprizlerin ve zenginliğin gözümüze sokulduğu balayı sahneleri geliyor. Sonrasında da Bella’nın hamileliği devreye giriyor ki önceki filmlerdeki dertlerin hepsi unutuluyor ve film bambaşka bir ‘hikaye’ye dönüşüyor. Bütün final önceki filmlerdeki gibi bir kez daha ‘birilerinin saldırısını bekleyen birileri’ çıkmazında sıkışıyor. Karakterlerinin tek boyutlulukları, anlatılacak olayların giderek azaldığı bu filmde daha da göze batar oluyor haliyle. Mesela izleyen her türden genç kızın kolayca özdeşleşebilmesi için hayatı boş bir A4 sayfası kadar dolu gösterilen (!) Bella’nın hikayeye olan etkisi tabii ki ‘küçük kızın inadı’ndan öteye geçemiyor. “Kinsey” ve “Rüya Kızlar” (Dreamgirls) gibi iki iyi filme imza atmış olan yönetmen Bill Condon’ın kendi imzasını ‘Twilight şirketi’nin altında eritmesi ise kariyeri için pek de iyi değil açıkçası. Çünkü Condon filmin yapay ve ticari romantizm sahnelerinde duygusal, bol CGI’lı kurt dövüşü sahnelerinde de akıcı olamıyor. Belki ikinci bölümde biraz olsun durumu toparlar. Hikaye ise zaten zaaflı. Önceki filmlerde figüran gibi duran Rosalie karakteri bir anda Bella’nın en yakın arkadaşı oluveriyor. Muhtemelen ikinci filmde önem kazanacak bir karaktere çok geç kalınmış bir giriş yapılıyor. Bella’nın ailesinin her şeyi bu kadar olağan karşılaması hiç inandırıcı olamıyor. Sonuçta “Alacakaranlık” serisi “Winx kızları” çizgi filmlerinin düzeyine doğru hızla iniyor...

Bella’nın çocuğuna isim bulduğu sahne duygusal olsun istenmiş ama çok komik olmuş. Eğlendik... Kristen Stewart belki çok para ve ün kazandı bu filmlerle ama seriyi sevmeyenlerin en büyük nedeni de yine o oldu.

ORİJİNAL ADI The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 1 YÖNETMEN Bill Condon OYUNCULAR Robert Pattinson, Kristen Stewart, Taylor Lautner, Ashley Greene, Nikki Reed, Anna Kendrick, Michael Sheen, Maggie Grace YAPIM 2011 ABD SÜRE 117 dk. DAĞITIM Tiglon

Zaten en başından beri ‘genç kız tuzağı’ olarak tasarlanan bir projeydi bu. Ama dört filmin içinde en samimiyetsizi de kesinlikle bu film... 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere k

11


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

OYUNUN SONU

B

u yılın ‘en iyi belgesel’ dalındaki Oscar galibi “InsIde Job”, bizde ticari gösterime girmemiş olsa da DVD olarak piyasaya sunulmuş, Arka Pencere’nin AİLE OYUNU sayfalarına da bu vesileyle taşınmıştı hatırlarsınız. Dünyayı paçavraya çeviren finansal krizi yaratan ‘yüzsüzler’in ipliğini pazara çıkaran bu belgesel, Ronald Reagan yönetimiyle başlayan ve finans sektörü üzerindeki kontrol mekanizmalarını neredeyse sıfıra indiren bir ‘sistem’in dip noktasını gösteriyordu bizlere. Matt Damon’ın anlatıcılığıyla izlediğimiz “Inside Job”, ‘çöküş’ün anatomisini çıkarıyordu bir bakıma. J.C. Chandor, yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı kurmaca filmi “Oyunun Sonu”yla bu dönemin ve bu dönemi yaratan ‘densizler’in unutulmaması gerektiğini haykırıyor. Bu filme ‘kurmaca’ dedik ama o kadar ‘gerçek’ ki karşımıza çıkanlar, en az “Inside Job” kadar etkili, hatta film ‘kalabalık’tan uzak haliyle bir adım öne bile geçiyor. Hikaye, küresel finansal krizin ‘kaynak’ına götürüyor bizi. Bir günlük süreçte yaşananları resmeden film, çökmekte olan bir yatırım firmasının (hangi firma olduğunu tahmin etmek zor değil!) ‘kendini kurtarma’ girişimlerini anlatıyor. Şirket içi bir analiz sonucunda ortaya çıkan ve firmayı yerle bir edecek ‘açık’ın ‘hileli’ bir yolla kapatılmasını öngören plan, firmayı ve yöneticilerini kurtaracaktır belki ama müşterilerin tamamının dibe vurması sonucunu doğuracaktır. Bu kadarla kalsa iyi, devamında küresel bir finansal krizi tetikleyecektir verilen (ya da verilmeyen) kararlar... “Oyunun Sonu”, Türkçe adının aksine ‘oyunun başı’nı önümüze koyuyor. Kontrolü tamamen ele geçirmiş finans sektörünün ‘çürüme’yle anlamlanan iç dinamiklerinin yıkıcı etkilerini izliyoruz burada. Bir avuç ‘sorumlu’nun bilgisi dahilinde girişilen eylem, bir yandan insan denen yaratığın ‘kötülük’le omuz omuza verişini yansıtırken, öte yandan da yapılanlara göz yummak gibi bir gaflete düşen ‘iyiler’in de günahlarını ortaya döküyor. Kapitalizmin kitleleri kontrol etme reflekslerinin zirve yaptığı bir durum

bu. Kalabalıkların kaderini elinde tutanların iyi niyetten uzak, sadece günü ve kendilerini kurtarma amaçlarının uzandığı noktaları işaret ediyor film. Bu çalışmaya ‘büyük resim’ üzerinden bakmayıp, işin daha ‘içe dönük’ yüzüne eğildiğimizde de insana dair önemli ipuçları veriyor film. Firmanın orta düzey yöneticilerinden biri olan Sam Rogers’ın (Kevin Spacey) kimliğinde ‘vicdan sorgulaması’na da girişen yapım, mekanikleşmiş insan doğasının ‘duygu’yla alışverişini de ilk elden yansıtıyor böylece. Rogers’ın, ‘manipülasyon’ üzerine inşa edilmiş bir sektörün içinde olmanın verdiği rahatsızlık vurgulanırken, bir yandan da gene aynı karakter özelinde insanın ‘konfora teslim olma’ zaafı da öne çıkarılıyor. Bu yaman çelişkiyi bünyesinde barındıran bu karakter, ‘dünyayı daha iyi bir yer’ yapmak için yola çıkmadıklarının bilincinde ama ‘dik durmak’ gibi bir ‘kahramanlık’a da yeltenmiyor. Sistem Rogers’ı da kıskaca almış çünkü, cebini doldurarak kolayca susturabiliyor onu. Küresel finansal krizin ‘içi çürümüş’ bir insanın verdiği kararla tetiklendiğini işaret eden “Oyunun Sonu”, çağlar boyu biriktirdiği ‘hinlik’i kusan insanoğlunun geleceğine dair bir umut ışığı olmadığını gösteriyor en nihayetinde. Jeremy Irons’ın canlandırdığı şirketin yönetim kurulu başkanı John Tuld’un kimliğinde lanetliyor insanı, onun ‘kararlılık’ının beslendiği ‘kötü ruh’u açığa çıkarıyor, ‘şeytani’ reflekslerimizin bizi biz yapan özelliklerden biri haline geldiğini söylüyor. Filmin koptuğu noktadaysa, ‘en alttakiler’in kayıpları giriyor devreye. İçeriden bakıldığında bir ‘başarı hikayesi’ olarak okunabilecek Tuld’un refleksi, onları daha da dibe itiyor, hiç çıkamayacakları bir yere... Sonuçta kapitalizm kazanmış gibi görünüyor, kaybedense ‘uyutulan’ halk oluyor her zamanki gibi...

Filmin oyuncu kadrosundaki bütün isimleri, birini diğerinden ayırmadan alkışlıyoruz... Finalde karşımıza çıkan Mary McDonnell’ı biraz daha görebilseydik keşke...

ORİJİNAL ADI Margin Call YÖNETMEN J.C. Chandor OYUNCULAR Kevin Spacey, Paul Bettany, Jeremy Irons, Zachary Quinto, Penn Badgley, Simon Baker, Demi Moore, Stanley Tucci, Mary McDonnell YAPIM 2011 ABD SÜRE 107 dk. DAĞITIM UIP (D Productions)

Krizin ‘içi çürümüş’ bir insanın verdiği kararla tetiklendiğini işaret eden film, insanoğlunun geleceğine dair bir umut ışığı olmadığını gösteriyor nihayetinde. 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere k

13


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ALACAKARANLIK EFSANESİ: ŞAFAK VAKTİ BÖLÜM 1

CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ BİLGEHAN ARAS

OYUNUN SONU OKAN

ARPAÇ

tunca

aRslan

ALACAKARANLIK EFSANESİ: ŞAFAK VAKTİ BÖLÜM 1

BENİ UNUTMA BURAK

GÖRAL

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN H

H

CELAL TAN VE AİLESİNİN AŞIRI ACIKLI HİKAYESİ

HHH

HHH

HH

OYUNUN SONU

HHH

HHH

HH

H

HHH

HH

ANADOLU KARTALLARI BEHZAT Ç. SENİ KALBİME GÖMDÜM

HHH

HH

HH

BENİ UNUTMA BİR GÜN

HHH

HH

HHH

HH

HHH

HHH

CONAN

HH

HH

H

GELECEK UZUN SÜRER

HHHH

HHH

HHH

GÖRÜNMEYEN HAYAT SANA GÜZEL

H

HH

İKİLİ OYUN İSTANBUL JOHNNY ENGLISH'İN DÖNÜŞÜ

HH H

HHH

HH

HH

HH

KULE SOYGUNU

HHH

HH

HHH

HHH

ÖLÜMSÜZLER: TANRILARIN SAVAŞI

HHH

HHH

HH

H

H

SALGIN

HHH

HHH

HHH

HHHH

ŞEY

HH

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HH

HH

HH

HHH

HH

PARANORMAL ACTIVITY 3

TENTEN'İN MACERALARI

TÜRK PASAPORTU ZAMANA KARŞI

HHH

H

BİR AVUÇ DENİZ

HH

H

H

H

İHANET

HHH

HHH

HHHH

YAĞMURU BİLE

HHHH

HHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

TURİST ÖMER’E İLHAM VEREN KİMDİ?

16

arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k


Hulki Saner’in ve Sadri Alışık’ın anı kitapları, Yeşilçam’ın ölümsüz tiplemesi Turist Ömer’in doğuşu konusunda iki farklı gerçek kişilikten söz etmektedir. Ortada hoş ve renkli bir ‘çelişki’ vardır...

S

inema tarihimizde İsmail Dümbüllü sonrası-Kemal Sunal öncesi dönemdeki en büyük komedi TİPLEMESİ (Cilalı İbo’yla beraber) Turist Ömer’dir hiç kuşkusuz. Tam bir ‘halka mal olmuşluk’ söz konusudur Turist Ömer’de... Her komik gibi elbette ki biraz marjinaldir ama bizden biridir, sokaklarımızdan, mahallelerimizden gelmedir. Örneğin günümüzün Recep İvedik’i akla getirildiğinde, ‘sokaktaki insanımız’ın 50-60 yıl içinde nereden nereye ‘gerilediğini’ net olarak gösterecek biçimde gerçektir Turist Ömer. Hatta öyle bir gerçekliktir ki bu, yaratıcıları tarafından bile paylaşılamamaktadır! “Turist Ömer” filmlerinin yönetmeni Hulki Saner (1925-2005) ile tiplemeye can veren Sadri Alışık (1925-1995), kağıda döktükleri anılarında kahramanın doğuşu konusunda farklı şeyler söylemişlerdir. Günümüzde geçse büyük olasılıkla “Yönetmen ile oyuncu farklı telden çalıyor… Hangisi gerçek, hangisi yalan? Acaba kim doğru söylüyor?” gibisinden çığırtkanlıklara yol açabilir ama gerçekte çok hoş bir ‘çelişki’ vardır ortada. Hulki Saner, 1996 yılında “Bu Da Benim Filmim” adıyla yayımlanan anılarının 12. sayfasında çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der: “Ailemizin en renkli siması Rasih Amcamdı. O kadar renkli bir insandı ki yıllar sonra Turist Ömer tipini yaratmamda ilham kaynağı olmuştur. Babaannemin ikinci kocasından olan Rasih Amcam 15-16 yaşına kadar babamın yanında kalmış, daha sonra vurmuş kendini sokaklara, sandalcılığa kadar her işle uğraşmış. İçki, esrar, her türlü uyuşturucu madde ile arası iyiydi ama çok sempatik bir adamdı. Çok severdik onu. Arada bir bize gelirdi, bir süre efendi efendi kalırdı. Ama çok sürmezdi bu hali. Babam da kovardı evden. O da sandalına dönerdi.” Kitabın 67. sayfasında da Saner’in şu satırları var:

“Turist Ömer gerçekti; yaşayan bir tipti. Belki de bu yüzden halkın sempatisini kazanmış, bir anda herkesin sevgilisi olup çıkmıştı. Turist Ömer tipi gerçekte amcamdan esinlendiğim bir karakterdi. Daha önce anlattığım gibi, amcam sandalcılık yapardı. Çevresinde sevilen, sözü sohbeti hoş, bohem yaşamayı seven ve sandalcılığın dışında hiçbir iş yapmamayı kendine ilke edinmiş biriydi. Benim de prodüktörlüğe başladığım yıllarda onun bu havasını Yeşilçam’da canlandırmak hep kafamdaydı fikir olarak. Aslında Sadri Alışık’ı tanıyordum fakat onunla birlikte çalışmak uzun zaman kısmet olmamıştı. Daha sonra böyle bir fırsat doğup da Sadri’yi ‘Helal Olsun Ali Abi’ isimli filmde oynatınca, dedim ki ‘İşte benim hayalimdeki aktör bu!’ Bu bir komedi filmi olmamasına rağmen Turist Ömer tipi Yeşilçam’a bu filmle doğdu. Sadri Alışık da bu tipi çok iyi canlandırmıştı. Zaten o herhangi bir rolü, saçının telinden ayağının ucuna kadar oynardı.” Sadri Alışık ise Nisan 2005’te, Kubilay Çelik tarafından hazırlanan (Beda Yayıncılık) “Veda Değil Merhabadır” başlıklı anılarının 81. sayfasında Turist Ömer hakkında daha farklı şeyler yazar. Askerlik dönemine de değinen ve üç yıllık askerliğin ardından 1949’da terhis olduğunu belirten Alışık, devamını şöyle getirir: “Beni sinemada meşhur eden ‘Turist Ömer’ tipi işte o zamanlar, yani askerde doğdu. Ahmet Güzelce adlı bir asker arkadaşım vardı. Ben askere gittiğimde, o uzun zamandan beri askerdi. Disiplinsizlikten hem askerliği uzuyor hem de devamlı dayak yiyordu. Künyesini hiç doğru okumazdı. Bu arkadaş sivilde balıkçıymış. Delikanlı bir arkadaştı. Askerde bile külhani bir yürüyüşü vardı. Buna ‘Oku ulan künyeni’ diyorlardı. O da ‘Balıkhaneden Uyuz Ahmet sallaala Muhammed’ diyor ve selamını da benim filmde verdiğim şekilde

veriyordu. Bunu yere yatırıp basıyorlardı dayağı. Yine bana mısın demiyordu… Bir daha künye, bir daha dayak… Bu olay akşama kadar devam ediyordu. ‘Uyuz Ahmet’ demek, kafası çalışan, her şeye aklı eren, cin gibi bir adam demekmiş… Onun bu künye ve selam veriş tarzı dikkatimi çekti ve sivilde ‘Turist Ömer’ filmlerine başlayınca bu arkadaşın hareketlerini ve selamını kullanmaya başladım. ‘Uyuz Ahmet’ arkadaşımla, sivilde birkaç kez görüştük. Sonradan onun rahmetli olduğunu öğrendim, çok üzüldüm.” Görüldüğü üzere, sokaklardan, mahallelerden, kışlalardan, balıkçı barınaklarından ve daha kim bilir nerelerden çıkıp gelmiş, bin bir kaynaktan beslenen bir bileşimdir Turist Ömer. Öyleyse Hulki Saner’e ve Sadri Alışık’a, Rasih Amca’ya ve ‘Uyuz Ahmet’ Güzelce’ye, yıllar sonra Arka Pencere’den sıcak selamlarımızı, sevgilerimizi yollayalım. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere k

17


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

GENERAL Sessiz sinemanın ‘gülmeyen adam’ı Buster Keaton, 1926 yapımı imzası “General”le benzersiz bir hiciv başyapıtına ulaşır. Filme adını veren lokomotifse, insanların didişmesine bıyık altından güler gibidir; “Onca gürültüyü ne için koparıyorsunuz?” diye sormayı da ihmal etmez.

O

rson Welles’in “Tüm zamanların en iyi komedi filmi, tüm zamanların en iyi Amerikan İç Savaşı filmi, hatta tüm zamanların en iyi filmi” dediği “General” (The General), sessiz sinemanın ‘gülmeyen adam’ı, ‘büyük taş surat’ lakaplı Buster Keaton’ın en büyük imzası kuşkusuz. Keaton’ın, ‘komedyenlerin yönetmeni’ Clyde Bruckman’la birlikte yazıp peliküle aktardığı bu ustalık gösterisi, bizim için ‘tüm zamanların en iyi filmi’ değilse de, her daim ‘en iyiler’ arasında anılacak bir hiciv şaheseri. Neredeyse tüm sessiz sinema komedyenleri gibi bedenine alabildiğine ‘acımasız’ davranan Buster Keaton, kendine has ‘soğuk’ duruşuyla diğerlerinden son derece farklı bir aktör. Örneğin Charlie Chaplin’in ‘ağlatan neşesi’ yoktur onda, aksine ‘neşe’nin sinemaseverin özel dünyasında biçimlenmesini sağlayan bir tavrı vardır. Olay örgüsüyle ve karakterlerle mesafesini hep korur, hatta zaman zaman karakterlere karşı ‘sert’ çıkışları da olur. ‘İtici’ sayılabilecek fiziksel görünümünü avantaja çevirme üstadıdır kendisi, komedinin ‘zor’ tarafını benimsemiştir anlayacağınız. “General”se Keaton’ı bir sinemacı olarak tamamlayan eseridir. Devasa setleri, hızlı hikaye kurgusu, zorlayıcı oyunculuk performansları, kusursuz metni ve savaş konusuna ‘alaycı’ yaklaşımıyla etkisi göründüğünden çok daha ötelere taşınan bir filmdir “General”. Keaton’ın dünyayla kurduğu ilişkinin mükemmel dışavurumudur. Filme adını veren ‘General’, tren makinisti kahramanımız Johnny Gray’in çok sevdiği lokomotifidir. Onun diğer sevdası ise güzeller güzeli Annabelle Lee’dir. Güneyli Johnny,

sevgilisinin ailesinin Kuzeylilerle devam eden savaşa gönüllü olarak katılması, kendi başvurusununsa reddedilmesi üzerine büyük düş kırıklığı yaşar ve sevdiğinden ayrılmak zorunda kalır. Kader bu ya, bir Kuzeyli komplosuyla sevdiceği General kaçırılır, arkasındaki vagonda Annabelle Lee olduğu halde. Bundan sonrası, Johnny’nin tek başına Kuzeyli hattının içine girip General’i ve Annabelle Lee’yi kurtarma girişimleriyle geçer. Adamımız, rastlantısal biçimde dahil olduğu Kuzey-Güney savaşında ‘günün kahramanı’ olacak, hem General’ine hem de sevdiği kadına kavuşacaktır... Bu film, adından başlayarak tam bir ‘ters köşe’ başyapıtıdır. Düşman hatlarına sızan Johnny’nin temel amacı lokomotifini geri almaktır, yoksa savaşla falan işi yoktur onun. Motivasyonu bu kadar ‘basit’ olan bir adamın ‘kazara kahraman’lığa kadar uzanan serüveni, savaşın mantık dışılığına vurgu yapar, savaşanların ‘inandıkları’yla da güzelce dalgasını geçer. Buster Keaton, yarattığı karakterin sıradanlığı içinde ‘olağanüstü’ bir kıvam da yakalar. Evren çökse bile ‘küçük dünyası’nda devinmeyi tercih eden, küçük düşleriyle var olan Johnny, ‘büyük adamlar’ın dünyasındaki ‘kavga’ya rastlantısal biçimde dahil olur, ama onun kavgası kendisi içindir, ‘büyük resim’ onu ilgilendirmez. Büyük resme bakmaktan körleşen insanoğluna da net bir mesajdır onun bu tavrı. “General”, bir aşk hikayesidir temelde. Bu hikayede, kahramanımızın kalbi daha çok lokomotifindedir. Onun için canını vermeye hazırdır, her fırsatta sevgi gösterilerinde bulunur. Annabelle Lee’ye olan sevdası da gerçektir ama General’e duyduğu sevginin sınırları yoktur. Keaton, nesneleri karakterize

eden anlayışın en vurucu yansımalarından birine ulaşır filmde. General’e adeta hayat verir, onun soluk alıp verişlerini hissettirir, Johnny ile aralarındaki bağı da bu sebeple kullanır. Filmin başkarakteri Johnny gibi görünse de, aslında General’dir. İlk andan son ana kadar bu lokomotifin peşinden gideriz, Johnny de dahil olmak üzere diğer karakterler ‘yardımcı’dır ona, onun serüvenine. KuzeyGüney yolculuğunda, Johnny’nin de sayesinde insanların didişmesine bıyık altından güler gibidir General. “Onca gürültüyü ne için koparıyorsunuz?” diye sormaktadır bir bakıma. Bu lokomotife can veren Buster Keaton, kendi karakterinin soğukluğuna karşın ona ‘sıcak’ bir kimlik kazandırır, Johnny’nin tepkisizliğini General’in tepkileriyle dengeler. Bugünün filmlerinin çoğundan diyalogları çıkardığınızda ‘çerçöp’ olduklarını görürsünüz. Evet, dört başı mamur bir film için olmazsa olmazlardan biridir diyaloglar, ama sinemanın temelde görsel bir sanat dalı olduğunu düşünürsek, diyaloglardan arındırıldığında da anlatının ‘etkili’ kılınmasını sağlamaktır en doğrusu. O yüzdendir ki, sessiz sinemanın ‘başarmış’ yapıtlarının değeri ölçülemez. Alman dışavurumcularının yaptıklarının üzerine çıkmak imkansız gibidir. Charlie Chaplin’in ‘sinemayı sanat yapan adam’ olması boşuna değildir. Buster Keaton da hikayeyi görselleştirme konusunda zirveyi zorlayacak birkaç isimden biri, gözünü aklıyla buluşturan benzersiz bir sinema adamıdır. “General”se onu anlayabilmek için müthiş bir araçtır, Buster Keaton sinemasının lokomotifidir. O lokomotifin dili olmaması onu anlamadığımızı göstermez, aksine her şey çok daha ‘görünür’ olur General’in liderliğinde... k 18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

MALATYA FİLM FESTİVALİ’NDE KAYISI TADINDA 11 FİLM

1

Bu yıl ikincisi düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali, 18-24 Kasım tarihleri arasında sinemaseverlere birbirinden nitelikli 140’a yakın film sunuyor.

G

eçen yıl ilk kez düzenlenmesine karşın gayet başarılı bir sınav veren Malatya Film Festivali, daha güçlü bir içerikle karşımızda. Hülya Koçyiğit ile Ediz Hun’un onur ödülü alacakları, ulusal ve uluslararası uzun metrajın yanı sıra ulusal kısa metraj filmlerin de yarışacağı festival, farklı başlıklar altında toplanan yaklaşık 140 filmle, bir hafta boyunca her zevke hitap edecek. Almanya’ya işçi göçünün başlamasının 50. yıldönümünde ‘göç’ olgusunu ana tema olarak belirleyen festivalde, Wim Wenders yapıtlarından çocuk filmlerine uzanan zengin bir menü söz konusu. Söyleşiler, atölye çalışmaları ve paneller de yanında hediyesi… Yerli yabancı klasiklerin yanı sıra, Türk ve dünya sinemasının yeni örneklerinin de bir araya geldiği festivalden 11 favori film seçtik…

20

arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

1

MELANKOLİA (MELANCHOLIA, 2011) Lars von Trier’in bu film vesilesiyle Cannes Film Festivali’ne gidip de “Hitler’i anlıyorum.” demesini ve aylar önce medyada kopan fırtınayı hatırlarsınız. Şimdi nihayet, bu tartışmanın gölgesinde kalan filmi izleyip değerlendirme zamanı. Bir düğün, bir cenaze ve Dünya’mıza yaklaşmakta olan bir gezegen... Akla hemen Marduk hikayesini getiren bu bilimkurgusal öykü, Trier’in elinde bambaşka bir şeye dönüşmüş. Girişteki olağanüstü düğün bölümünün yanı sıra Kirsten Dunst (Cannes’da ödül aldı), Charlotte Gainsbourg, Kiefer Sutherland, Charlotte Rampling, Udo Kier’den oluşan kadrosuyla da ışıldayan “Melankolia”, Dünya’nın sonu ve insanoğlunun hali gibi konular üzerinde beyin jimnastiği yaptırıyor. Trier’in önceki filmi “Deccal”i anımsatan sinemasal anlatımı ve Wagner’in olağanüstü müzikleri de cabası.

2

UMUT LİMANI (LE HAVRE, 2011) Adını, Fransa’nın liman şehri Le Havre’dan alan bir Aki Kaurismäki filmi. Tıpkı “Melankolia” gibi bu sene Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışıp, FIPRESCI ödülü kazanan “Umut Limanı”, komediyle dram arasında hoş bir denge tutturmuş. Ancak elbette Kaurismäki’nin sinemasına aşina olmayanlar için ‘sıkıcı’ gelme ihtimali var. Film, Afrikalı bir çocuğun kargo gemisiyle Le Havre limanına gelişini, yaşlı bir ayakkabı boyacısıyla karşılaşmasını ve adamın ona acıyıp evine almasını anlatıyor kısaca. Kaurismäki öte yandan hem hikaye yapısı hem de kurduğu atmosferle Jacques Tati’ye saygı duruşunda bulunuyor. Başrol oyuncusunun Mösyö Hulot’u çağrıştırması, ağzında pipo olmasa da sigara taşıması ve çevre düzenlemesiyle Tati filmlerini hatırlamamızı sağlıyor “Umut Limanı”…


2

3

3

MAR (2011) İki ay önceki Adana Film Festivali’nin, en iyi filmlerinden biri. Henüz ilk yönetmenliği olmasına karşın senaryosu, diyalogları, oyuncu yönetimi, görüntüleri hatta müziğiyle gayet sağlam bir film ortaya koyan Caner Erzincan, taşranın fotoğrafını çekerken seyirciye duygusunu geçirmeyi de başarıyor. Kayalıklarda yakaladığı yılanları satarak üç beş kuruş kazanan, sürekli ağrıyan dişini dahi bu parayla çektirebilen genç rolünde Volga Sorgu, ödüllü oyunculuğunun hakkını veriyor yine… Ahir ömründe kendisine bakacak yeni bir eş arayan babası ve küçük kardeşiyle yoksul bir hayat süren bu gencin, güzel diş doktoruna karşı beslediği karşılıksız duygular da filme sıcaklık ve gerçeklik katan detaylar. Ama hepsinden öte “Bu Tepe Pullu Tepe” türküsü bu sefer içinize bir başka işleyecek.

4

4

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ (WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN, 2011) En son “Benim Adım Aşk” (Io Sono L'Amore) filmiyle büyüsüne kapıldığımız Tilda Swinton, yeni ‘harika’sıyla festivalde. Gösterildiği her yerde beğeniyle karşılanan yapıt, bir anne ile oğulun ilişkisinden yola çıkarak, ebeveyn olma durumunu, aileyi, hatta kimlerin anne-baba olmaması gerektiğini tartışmaya açıyor. Lionel Shriver’ın mektuplar şeklinde ilerleyen romanından yapılan uyarlama, kadın yönetmen Lynne Ramsay’ın elinde mücevhere dönüşmüş. Öte yandan Swinton’ın dev oyunculuğunun yanında genç Ezra Miller’ın da ona denk bir oyun sergilediğini, gelecekte adını daha sık duyacağımızı söylemek mümkün. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, Londra’da En İyi Film ödülünü alan yapıt, yılın önemli sinema olaylarından biri.

5

5

BERLİN ÜZERİNDEKİ GÖKYÜZÜ (DER HIMMEL ÜBER BERLIN, 1987) Wim Wenders’in başyapıtı sayılabilecek, ölümsüz klasik. Bir ara ABD’deki adından birebir çevrilerek DVD piyasamıza “Arzunun Kanatları” adıyla çıkarılsa da, festivallerde kullanılan isme sadık kalmakta fayda var. Bir ‘ölümlü’ye aşık olduktan sonra ‘insan’ olmak isteyen bir meleğin hikayesi olarak özetlenebilecek bu büyüleyici yapıt, Bruno Ganz ve Peter Falk’ın varlığıyla da değerlenen, kimi zaman renklenip kimi zaman siyah-beyaza dönüşen bir masal. Hollywood’un arsız iştahıyla 1998’de yeniden çektiği ancak orijinalinin değil yanına yaklaşmak, kötü bir romantik kurdeleye çevirdiği öyküyü kaynağından izlemek ayrı bir şans… Bir Meg Ryan-Nicolas Cage filmi gibi kolay seyredilmiyor elbet; ancak her sinemaseverin “Berlin Üzerindeki Gökyüzü”nü görmesi şart bizce…

18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere k

21


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

7. AŞAMA (FASE 7, 2011) Bilimkurgu sevenler için çok farklı bir lezzet. Karantina altına alınmış bir apartmanda, hamile karısını tuhaf yeni komşularından korumaya çalışan bir adamın sürükleyici macerasına buyurun. Birkaç yıl önce İspanyol sinemasından gelen başarılı korku “Ölüm Çığlığı”nı (Rec) anımsatan ‘karantina’ hikayesiyle olsun, bağımsız filmleri andıran anlatımı ve yaklaşımıyla olsun, karşımızda gayet özgün bir bilimkurgu duruyor. Nicolás Goldbart’ın on ikinci yönetmenliği olan “7. Aşama”, bir yandan gerilim ve komedi öğelerini de başarıyla öyküye yediriyor. Bir apartmanın nasıl post-apokaliptik bir ortama dönüşebileceğini görmek bile heyecan verici olabilir. Keşfetmeye değer bu Arjantin filmi, sinemalarımıza gelir mi gelmez mi bilinmez ama festivalde, uluslararası yarışmada ilgi göreceği kesin.

22 arkapencere / 18 - 24 Ekim 2011 k

7

7

ALTINCI KATTAKİ KADINLAR (LES FEMMES DU 6ÈME ÉTAGE, 2011) Klasik bir Fransız komedisi olmanın ötesinde taze anlatımıyla dikkat çeken “Altıncı Kattaki Kadınlar”, bünyesindeki eğlencenin dozunu artırarak bizleri 1960’lı yıllara götürüyor. 1980’lerden bu yana yönetmen olarak karşımıza çıkan Philippe Le Guay’ın imzasını taşıyan bu kalabalık kadrolu film, Fabrice Luchini, Sandrine Kiberlain, Natalia Verbeke, Carmen Maura, Lola Dueñas gibi çarpıcı isimleri bir araya topluyor. Anlatılansa, 60’ların Paris’inde bir çiftin başından geçenler. İki İspanyol hizmetçi aracılığıyla bir anda hayatları altüst olan çiftin keyifli serüveninde, ilişkiler, sınıf farklılıkları ve dönem üzerine de kelam ediliyor. Festivalin uluslararası yarışma bölümünde yer alan film ödül alır mı bilinmez ama seyircinin beğenisini kazanacağını söyleyebiliriz.

8

GÜL HASAN (LYCKLIGA VI…, 1979) Onca yılın birikimiyle sinemaya da büyük emek veren ancak geniş kitleler tarafından “Ezel” dizisindeki Ramiz karakteriyle tanınan Tuncel Kurtiz’in 1979’da gerçekleştirdiği ilk ve tek yönetmenlik denemesi. Antalya’da en iyi 3. film ve senaryo ödüllerini kazanan Türkiyeİsveç ortak yapımı “Gül Hasan”, Türk işçilerini filmde oynatma vaadiyle kandıran İsveçli bir şebekenin, yakayı ele verdikten sonra zorla film çekmesini ve ortaya çıkan sonucu gözler önüne seriyor. Bugün bir yerlerde rastlanıp izlenmesi en zor filmler arasında yer alan “Gül Hasan”da Kurtiz’in yanı sıra Müjdat Gezen, Özcan Özgür, Yaman Okay, Erol Demiröz, Savaş Dinçel başrolleri paylaşıyorlar. Tuncel Kurtiz’i daha yakından tanımak için, kurgusu dağınık ve izlemesi biraz zor olsa da, bulunmaz bir fırsat.

8


9

9

TERRI (2011) Birbirinden çarpıcı filmlerin bir araya geldiği uluslararası yarışma bölümünden bu defa bir Amerikan bağımsız sineması örneği. Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü’ne aday gösterilen “Terri”, 15 yaşındaki bir gencin hikayesine odaklanıyor. Sıradan gibi gözüken bu öyküyü ilginç kılan şeyse, Terri’nin obeziteyle boğuşan şişman bir genç olması… Durumu dramatize eder gibi yapıp komedi sosuyla denge bulmaya çalışan film, kuşkusuz James Mangold’un “Şişman” (Heavy, 1995) adlı unutulmaz yapıtını hatırlatsa da, o tarz bir şey değil. Daha ziyade ‘şişman’ bir gencin nelerle karşılaşabileceği üzerine kafa yoruyor gibi… Azazel Jacobs’un yönettiği, John C. Reilly ile Jacob Wysocki’nin başrollerde olduğu “Terri”, her koşulda bağımsız filmlerden hoşlanan ve farklılık arayan sinemaseverleri salonlara davet ediyor.

10

10

HABEMUS PAPA (HABEMUS PAPAM, 2011) Festivalin ‘Panorama’ bölümünün en dikkat çekici filmlerinden “Habemus Papa”, 2001’de “Oğul Odası”yla sevgimizi kazanan Nanni Moretti’nin imzasını taşıyor. Cannes’da Altın Palmiye adayları arasında yer alan film, Papa olarak göreve başladıktan sonra bunalıma giren bir kardinalin, terapistten yardım alması üzerine şahane bir komedi. Hatta İtalyan sinemasından son yıllarda çıkagelen en zekice ve başarılı komedi de diyebiliriz. Büyük aktör Michel Piccoli’nin Papa’yı, Nanni Moretti’ninse psikanalisti canlandırarak karşılıklı döktürdükleri film, ince esprilerin altında yatan dramı hissettirmeden görmemizi de sağlıyor. Son olarak konuya bakıp da filmi diyaloglardan ibaret sanacaklara, bu akıcı filmin hiç de öyle olmadığını söylemekte fayda var.

11

11

ATLIKARINCA (2010) Yönetmen İlksen Başarır, senaryosunu yine Mert Fırat’la birlikte yazdıkları “Başka Dilde Aşk”la daha önce yakaladıkları başarıyı, aşağı-yukarı bu filmde de sürdürüyor. Bu defa el attıkları konu; her toplumda ciddi bir tabu olan ‘ensest’. İyi eğitimli, gayet aklı başında gözüken yazar bir babanın hem erkek hem de kız evladına karşı cinsel yaklaşımlarda bulunmasını ve annenin bu durumdan uzunca bir süre haberdar olmayışını ‘dikkatli’ bir sinema diliyle perdeye taşıyan “Atlıkarınca”, herkes için izlemesi kolay sayılmayacak bir film. Antalya’da en iyi senaryo ve özel ödül kazanan yapım, Mert Fırat ile Nergis Öztürk’ün inandırıcı oyunculuklarından da büyük destek alıyor. Seyirciyi istismar etmese de içeriğinden ötürü televizyonlarda rastlanması zor bir film olduğundan, festivalde görmekte fayda var.

18 - 24 Kasım 2011 / arkapencere k

23


GİZLİ AJAN MURAT ERŞAHİN SECRET AGENT (1936)

muratersahin70@gmail.com

CENUP SOKAĞI Filmlerinin anlaşılıp saygı görmesi epey zaman alan Samuel Fuller, modern sinemanın önemli isimlerinden. Godard, Scorsese, Wenders gibi ustaların da hayranlık duyduğu Fuller’in “Cenup Sokağı” (Pickup On South Street) adlı yapıtı ise ucuz, kirli, hüzünlü bir kara film.

R

ollIng Stones’u sevmiyorsanız, rock and roll’u sevmiyorsunuz demektir. Aynı bakış açısıyla, Sam Fuller’in filmlerini sevmeyenler, sinemayı sevmiyorlardır. Diğer bir deyişle, hiç anlamıyorlardır sinemadan.” Martin Scorsese, ‘ruhu’ olan filmlerin aslan yürekli yönetmeni Samuel Fuller (1912-1997) için sarf etmiş bu sözleri. Henüz 17'sinde genç bir muhabir olarak gazeteciliğe adım atan Fuller; ülkesini bir uçtan diğerine trenle dolaşan bir maceraperest, II. Dünya Savaşı’nda savaşan cesur, serseri bir ruh, ‘ucuz roman’ların uçarı yazarı ve nihayet, önce senarist ardından yönetmen olarak kimliğini oturtan özgürlük düşkünü biri olarak tanımlanabilir. Filmlerini anlayabilmek, ona yakından bakmakla alakalı. Eserleri, öyle hemen akla gelmez. Ulaşılması zor yapımlardır. Ülkesinde saygıyla karşılanması bile epey sonra olmuştur. Yaşlı kıta Avrupa, elinden purosu düşmeyen bu eksantrik adamı, modern sinemanın önemli isimlerinden biri olarak bilip, sevmiştir hep. Bir kuşak genç Avrupalı sinemasever ve sinemacı için hayranlık uyandıran işlerde imzası vardır Fuller’in. Örneğin Jean-Luc Godard, ‘büyük usta’ dediği Fuller’i 1965'te “Çılgın Pierrot”da (Pierrot Le Fou) oynatır. Wim Wenders üst üste üç filminde rol verir, sinema üzerine sürekli fikirlerini paylaştığı Amerikalı’ya: “Amerikalı Arkadaş” (Der Amerikanische Freund), “Hammett” ve “Olayların Gidişi” (Der Stand der Dinge)… Nedir peki Fuller’i bu derece çekici kılan? Popüler kültürün sevdiği tanımla, ‘B filmlerdir’ Fuller’inkiler. İkinci sınıf filmlerin ‘pulp’ ismi, özellikle kısa planlardan oluşan işlevsel bir kurguyla, amaca yönelik ‘net’ ve

24

arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

sade bir sinema yapar. Griffith’in anlatımına selam duran, 1930’lara göndermeler yapan yönetmen, yakın plana başvurur sıklıkla. Karakterler arası tutkuya dönüşmüş psikolojik ilişkileri, kurduğu aksiyon atmosferine öylesine yedirir ki; en şiddetli sahnelerde en etkileyici duygusal anlar yansır perdeye. Mizansene önem verir. Ritme ve devamlılığa da. Öykülerindeki ilk bakışta, çok basit, hatta ilkel gözüken entrikalar, son derece usta işi bir sinemasal anlatıma sahiptirler. Ucuz roman havasındaki oluşlar, sinemasındaki inceliği gizlerler sanki. Çerçeveye hakimdir Fuller. Sinemaskoptan da verim almayı başarır. Bağımsız polisiyeler, ‘film-noir’lar, westernler ve savaş filmleri derken, 50’lerde, bir ‘major’la, Fox’la anlaşma yapar. Stilize yapımı “Cenup Sokağı” bu döneme rastlar işte. Kimi eleştirmene göre, Fuller’in başyapıtı olarak gösterilse de, pek az bilinen, gizli bir mücevherdir 1953 tarihli kara film. New York’un kozmopolit karmaşasıyla henüz açılış sahnesinde karşılaşırız. Metronun tıka basa dolu vagonlarından birinde, ustaca işini yapan yankesici Skip McCoy çıkar karşımıza ve çekici hayat kadını Candy. Soğukkanlı, küstah ve havalı yankesici, kadının çantasından çaldığı cüzdanda para yerine, içinde devlet sırlarının olduğu mikrofilmi bulunca, kendini komünist ajanların da yer aldığı şiddet dolu olaylara karışır. Soğuk Savaş döneminin Amerikalı korkularından da beslenen yapım, aşırı bireyci ve özgürlüklerine düşkün Fuller’in komünizm düşmanlığından da nasibini almıştır. (Fuller’in bu ideolojik bakışı ‘sıkıntılı’ olsa da; gayet iyi çekilmiş, ufak, kirli ve neyi nasıl yaptığını iyi bilen yapımı törpülemez.) McCoy'un, vatan sevgisini takmayan egoizmini, bir kadının saf aşkı yok edebilecek midir? Yahut McCoy,

karşısındakine güvenip, ‘doğru’ olanı yapabilecek midir? Son tahlilde Fuller, izleyiciye bir ‘feyk’ atarak doğru olanla fazla ilgilenmediğini gösterir. Onun derdi, gerilimin en üst seviyede yaşandığı anda, o gerilimi paylaşan karakterlerin duygularıdır. Müthiş yakın planlardaki ifadeler, tutkulu öpücükler ve hüzünlü bakışlar, diyaloglara yer bırakmaksızın söylerler söyleyeceklerini. Başrollerini, dönemin yükselen yıldızlarından Richard Widmark ve ‘gözlerinizin içine bakarak dursa yetecek’ Jean Peters’in üstlendiği filmde, usta karakter oyuncusu Thelma Ritter için ayrıca birkaç satır gerekli. Polis muhbiri kravat satıcısı ‘Moe’ rolüyle, en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adayı olan Ritter, canlandırdığı karakterin pisi pisine, yalnız ve yürek burkan ölümüyle, filmin saf ve ham duygusallığına da örnek teşkil eder. Fuller’in mekân seçimi de kusursuzdur. Netameli New York manzaraları, az sayıda ama şehrin karakterine vurgu yapan dekordan oluşur. Bir Çin lokantası, metro istasyonu, metro treni, ‘karanlık’ bir ‘home office’, kirli arka sokaklar ve nihayet ana karakterin limandaki yüzer evi gibi. Evet… “Bir film, bir savaş alanıdır”, der Samuel Fuller; “Orada hemen bütün duygular yaşanır.” Baştan aşağı sinema tutkusuyla yüklü Fuller ve filmi için bakın Martin Scorsese daha neler diyor: “Sam ile ilk karşılaşmamızı asla unutmam. 70’lerin başındaydık. Oturduk, ‘Cenup Sokağı’nı izledik. Film bittiğinde üzerine konuşuyorduk. Saatlerce konuştuk. Bir hikâyeden diğerine geçiyordu Sam. Yaşıyordu anlattıklarını. Sabah oldu; biz hâlâ konuşuyorduk. Sam, o insanlardan biri işte. Müthiş bir film yapacağını söyleyen, onu anlatan ve onu çekmeyi başaran sıkı bir adam.”


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

YAĞMURU BİLE ORİJİNAL ADI También La Lluvia YÖNETMEN Icíar Bollaín OYUNCULAR Luis Tosar, Gael García Bernal, Juan Carlos Aduviri, Karra Elejalde YAPIM/SÜRE 2010 İsp.-Mek.-Fr. 103 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İspanyolca ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

Kolomb’un sömürgeci zihniyeti, 21. yüzyılda da benzer biçimde kendini hissettiriyor. 26 arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

K

rIstof ‘kaşif’ Kolomb’un Amerikan yerlilerine karşı benimsediği “İnsan değiller!” yaklaşımını dillendirme amacı taşıyan bir filme ve bu filmin ekibinin Bolivya günlüğüne ışık tutuyor “Yağmuru Bile”. ‘Ucuz’ iş gücü için bu ülkeye gelen ekip, bir yandan filmi tamamlamaya çalışırken, öte yandan da Bolivyalı yerlilerin ‘su’ için yaptığı mücadelenin ortasına düşüyor... Nisan 2000’de Bolivya’da yaşanan ‘su savaşı’nı arka plana yerleştirmiş gibi görünse de, Icíar Bollaín imzalı filmin asıl derdinin bu mücadeleyi ve onun temsil ettiklerini yansıtmak olduğu apaçık ortada. Kolomb’un 500 yıl önceki sömürgeci zihniyetinin bugün de benzer biçimde sürdüğünü, uluslararası şirketlerin halkların kanını emmeye devam ettiklerini işaret ediyor hikaye. Buna karşılık, halkların da tıpkı 500 yıl önce olduğu gibi ‘yaşamak’ için mücadele ettiklerini, haklarını korumak için ayağa kalktıklarını görüyoruz filmde. İnsan hayatını sürdürebilmek için gerekli olan en temel unsuru, ‘su’yu merkeze almasıysa bu filmi

daha da etkili kılıyor. ‘Su’yun temsil ettikleri, kendi hacminin ötelerine taşınıyor, insana dair bütün değerler bu kavram altında toplanıyor bir biçimde. Paul Laverty’nin senaryosunu beyazperdeye aktaran Bollaín, metnin incelikli yapısını maharetli elleriyle biçimlendirirken, 500 yıl öncesiyle bugün arasında köprü kuruyor ve insan yaşamının her daim ‘sudan ucuz’ olduğunu vurguluyor. Bunları anlatırken ‘belgeci’ bir yaklaşım sergilemesiyse filmin gerçekçi yanını şahlandırıyor. Filminde ‘su savaşı’nın liderlerinden Daniel’i (aynı zamanda filmde de Kolomb’un zulmüne isyan eden ilk yerliyi oynuyor) öne çıkarıyor yönetmen. Bu karaktere ruhunu katan Juan Carlos Aduviri’yse doğallığının ona sağladığı avantaja tutunuyor. Onun ağzından çıkan “Yağmuru bile çalıyorlar!” cümlesiyse, hem filmin adını belirliyor hem de ‘küçük insanlar’ın isyanına tercüman oluyor.

Icíar Bollaín, Gael García Bernal gibi bir yıldızı silikleştirerek hikayenin gerçekliğini öne çıkarmayı başarıyor. Oyuncularla ‘oyuncu olmayanlar’ bir araya geldiğinde, zaman zaman denge problemi yaşıyor film.


2-8 Aral覺k December Ankara 9-12 Aral覺k December Sinop 14-18 Aral覺k December 襤zmir

www.gezicifestival.org www.twitter.com/gezicifestival www.facebook.com/gezicifestival


Aile Oyunu BURÇİN S. YALÇIN (FamIly Plot, 1976)

İHANET ORİJİNAL ADI Partir YÖNETMEN Catherine Corsini OYUNCULAR Kristin Scott Thomas, Sergi López, Yvan Attal YAPIM/SÜRE 2009 Fransa, 85 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Fr, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat (Duka)

Bazen başkasını sevmek yetebiliyor, dünyanın diğer nimetlerine omuz silkmeye... 28 arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

İ

şin aslı, sinemada aşk, tutku gibi ‘yakıcı’ konularda benim diyen BİR MİLLET Fransızların eline su dökemez. Bunda sormaya kolay kolay cesaret edemeyeceğiniz, hep kafanızın içinde dolansa da söze dökmeyi bir türlü kendinize yediremeyeceğiniz sorular sorabilmelerinin payı büyük. “İhanet”in sormaya cüret ettiği soru şu: “Her şeyin yolunda gibi göründüğü hali vakti yerinde bir ailenin ferdiyken, bir işçiye gönül verip her şeyi geride bırakıp gider misiniz?” Belki burada yönetmenin kadın olması önemli. Zira Catherine Corsini, Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı Suzanne’a son derece doğru bir ‘içgüdü’yle yaklaşmasa, filmin ayağının altındaki her şey daha baştan kayıp gidebilir. Ama hayır, Corsini kadın kahramanının içine düştüğü ruhsal çıkmazı basit ama vurucu bir üslupla yansıtıyor. Derinlemesine analizlere girişmiyor Corsini, kadınsı bir içgüdüyle yaklaşıyor meseleye: Bazen başkasını sevmek yetebiliyor, dünyanın diğer nimetlerine omuz silkmeye...

Fizyoterapist Suzanne, buluğ çağındaki iki çocuğu, doktor kocası Samuel’le mutlu gibidir. Evde kendisine ait bir ofis istediğinden, bir işçiyle anlaşılır. Ivan çıkageldiğinde ‘başka sınıfın çocukları’ olan bu iki yetişkinin bir yasak aşka düşeceğini hayal etmek başta imkansızdır. Fakat bir Fransız aşk filminde olmaz olmaz demeyin, Suzanne ve Ivan aşkı birbirlerinde yeniden keşfederler. Suzanne mesleği dahil bütün refahını geride bırakır ve bu ‘emekçi’yle yeni bir hayata başlar. Samuel ve çocukları durumu kabullenemez. Hele kocasının tacizleri bitmek bilmez. Ama kadın, hiçbir sıkıntıyı dert etmez. Ta ki... İnsan bazen düşünüyor, Amerikalılar mı aşkı fazla hafife alıyor, yoksa Fransızlar mı gereğinden fazla ciddiye... Hangisi doğru olursa olsun, Corsini’nin filmine bakarak diyebiliriz ki, Fransızlarınki zihninize daha sağlam nakşoluyor.

Filmin üç başrol oyuncusu ve artı çocuklar ‘çatırdayan bir ilişkiler yumağı’nı adım adım başarıyla örüyorlar. Son dönemde her filme musallat olan ‘başta silahı patlatıp sonra kasedi geriye sarmak’ burada da çok özgün bir katkı yapmıyor.


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

BİR AVUÇ DENİZ YÖNETMEN Leyla Yılmaz OYUNCULAR Engin Altan Düzyatan, Berrak Tüzünataç, Ayda Aksel, Zeynep Özder, Ahu Yağtu YAPIM/SÜRE 2010 Türkiye, 113 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

Reklam sektöründen gelen Leyla Yılmaz’ın ilk uzun metrajlı filmi, ‘mutsuz bir deniz’ masalı... 30 arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011 k

M

alum, denizle şaka olmaz; birden dalgalanır, çıldırır, allak BULLAK eder, içine alıverir sizi. Denizkızları da öyledir; şarkılarıyla mest, güzellikleriyle sarhoş olan denizcileri çekip sürüklerler dipsiz bir karanlığa doğru. Reklam sektöründen gelen Leyla Yılmaz’ın ilk uzun metrajlı filmi “Bir Avuç Deniz”, ana kadın karakterin adı olmasının ötesinde ‘deniz’in belli başlı çağrışımlarının doya doya kullanıldığı, ‘mutsuz bir deniz’ masalı… Senaryoya da imza atan Yılmaz, magazin programları ve sosyete haberlerine konu olan cinsten insanların, yani ‘kaymak tabaka’nın içinde geçen, sertlik dozunu giderek artıran bir aşk öyküsü anlatıyor. Zengin bir ailenin üniversite öğrenimini ABD’de (Columbia) görmüş iş adamı oğlu Mert, kendi dünyasından Dilek’le aşk yaşamaktadır ve evlilik hazırlıkları sürmektedir. Ancak çiftimiz yakın dostlarının teknesindeyken ‘denizden gelen’ özgür ruhlu bir kız olan Deniz, Mert’in aklını başından alır. ‘O kız biraz gariptir, fazla güvenme, kendini

koru’ telkinlerine aldırmayan Mert, Dilek’i, evliliği falan da boşlayarak, yeni bir aşka yelken açar. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse Leyla Yılmaz, yalnızca Yeşilçam’da değil, dünya sinemasında da binlerce kez işlenen bir konuyu, ‘merakla seyredilir’ bir hale getirmeyi başarmış. “Bir Avuç Deniz” kuşkusuz ki bir başyapıt ya da ‘çok iyi’ bir film değil ama doğrusu ‘hiç de fena değil’! Özellikle Berrak Tüzünataç, bir iki yerde biraz sendelese de pek çok zorlu sahnede mükemmel performans gösteriyor Deniz rolünde. Filmin gösterime girdiği 11 Mart 2011 haftasının Arka Pencere yıldız tablosuna baktım, herkes ‘bir yıldız’ çakmış, ‘bizim ekip o hafta ters tarafından kalkmış anlaşılan’ diye düşünmeden edemedim! “Bulut mu olsam, gemi mi yoksa…” diye bitireyim, gerisini siz tamamlayın.

Filmin odaklandığı dünyadaki insan ilişkileri eleştirel-gerçekçi tarzda yansıtılıyor. Sevişme sahneleri, ‘ucuza getirilmiş ve geçiştirilmiş’ gibi.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Esin Afşar (1944-2011) Müzisyen, yazar, çevirmen, tiyatro ve sinema oyuncusu Esin Afşar, geçtiğimiz hafta içinde hayatını kaybetti. Ezel Akay’ın “Neredesin Firuze”sinde de izlediğimiz Afşar, aydın kişiliği ve benzersiz sesiyle ülke sınırlarının ötesine taşan bir üne sahipti. Unutulmayacağına kuşkumuz yok! 2 - TRT Belgesel Ödülleri Her yıl verilen TRT Belgesel Ödülleri’nde geri sayım başladı. Başvuruların, ön eleme için, en geç 27 Ocak 2012 tarihine kadar TRT’ye iletilmiş olması gerekiyor. Ön elemenin ardından, seçici kurulların izleme ve değerlendirmeleri 3-6 Mayıs 2012 tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak, kazananlarsa 7 Mayıs 2012 tarihinde düzenlenecek bir törende belli olacak. 32

k arkapencere / 18 - 24 Kasım 2011

3 - Malatyalılar sinemaya doyacak! 2. Malatya Uluslararası Film Festivali başlıyor. Festivalde toplam 120 film gösterimi gerçekleştirilecek. Ulusal Uzun, Uluslararası Uzun ve Ulusal Kısa Film kategorilerindeki yarışmaların yanı sıra, festivalde söyleşiler, atölye çalışmaları ve paneller de düzenlenecek. 4 - Gezici Festival’de “Kısaca Finlandiya” Her yıl bir ülkeden kısa filmleri izleyici ile buluşturarak o ülke sinemasını tanıtmayı hedefleyen Gezici Festival'in bu yılki konuğu Finlandiya. “Kısaca Finlandiya” bölümü, sinemaseverlere bu küçük kuzey ülkesinin sinemasını, 30 yıla yayılan kısa filmlerle tanıtacak.

5 - Mavi Ring Muhalefet tarihinden dramatik bir hikaye daha beyazperdeye aktarılıyor. Türkiye'den Fer Film Prodüksiyon ve Almanya'dan Proserv Productions ortak yapımcılığı ile gerçekleştirilen “Mavi Ring”in yönetmenliğini Ömer Leventoğlu üstleniyor.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00'DE...


Şüphenin Gölgesi’ndeki (Shadow Of A Doubt) Teresa Wright, aslında MGM’in sözleşmeli oyuncusuydu. Onu bu film için ‘ödünç’ almıştık. Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 108