Page 1

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

“SALGIN”IN FRANSIZCASI!

marion cotillard SALGIN CONAN İSTANBUL KAYIP VAHŞİLER HÜCUM EDİYOR MEZARINA TÜKÜRECEĞİM

21 - 27 EKİM 2011 / SAYI: 104


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

TÜRKİYE’NİN GENÇ SİNEMACILARI GELİYOR (MU?)

Ö

nce Adana Altın Koza Film Festivali, üstüne de Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni yaşadık... İzlenen filmler, Türk sineması sektörünün genel bir profilini çıkarmaya yönelik bize bazı fikirler verecek diyorduk, verdi de. Festivallerin ardından yazılan onca yazıya baktığımızda pek de parlak bir gidişat görünmediği açıkça ortada. Altın Koza’da çoğunluğun ‘iyi film’ yorumunda birleştiği tek bir film vardı: “Bir Zamanlar Anadolu’da”. O da yarışma dışındaydı. Altın Portakal’daysa yarışan 13 filmin arasında beş üzerinden üç yıldız verilebilen üç ya da dört film vardı. Eleştirmenlerin bu toplam içinde senaryosunu sağlam temellere oturtabilen tek film olarak gördüğü Ümit Ünal’ın “Nar”ını ise kadınlardan oluşan jüri beğenmedi. İşin garip tarafı “Nar” dört ana karakterinden üçünün kadın olduğu bir ‘kadın gerilimi’... Ama asıl mesele jürinin “Nar” filmini beğenip beğenmemesi değil. Jüriler ve kararları hep tartışılır, tartışılmalıdır da. Bizim asıl ilgilendiğimiz mesele, her iki festivalde yarışan ve çoğu ‘ilk film’den oluşan genel toplamın niteliğindeki düşük seviye... Bu ilk filmlerin çoğu ‘ikinci film’leri getiremeyecek zayıflıktalar. Temennimiz, başka altyapısız genç sinemacıların bu filmlerden cesaretlenip yeni zayıf ‘ilk film’lerle önümüzdeki seneyi de doldurmaması... Peki bu ‘ilk film’lerin sorunları ne? Ödül töreninde bu ilk filmlerden bazılarına ödül verildi. Hepsi de çıkıp ‘öteki’lerin hikayelerini anlattıklarını ve onlar adına bu ödülü aldıklarını falan söylediler. Bu pencereden bakınca Türkiye ‘öteki’lerden geçilmiyor... Eşcinseli, kadını, Rusu, Ermenisi, alt sınıf genci, kürtü,

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

köylüsü, göçebesi, yoksulu, yaşlısı, emekçisi, mahkumu, hastası, vesairesi hep ‘öteki’... Peki ‘beriki’ kim ve toplumun yüzde kaçı, ki bütün bunlar ‘öteki’? Peki sinema yapabilmek için bu ülkede illa marjinal ya da bir kenara itilmiş insanların hikayelerini mi anlatmalı? Genç sinemacılar geliyor diyorduk ama bir yere gelemiyorlar, çünkü hâlâ zamanında bütün bu meselelerin en sağlam filmlerini yapmış ağabeylerini taklit etmekle meşguller. ‘Öteki’ni anlatmak ve biçimsel olarak Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerin filmlerine öykünüp içini doldur(a)mamak, her uzun planın ‘sanat’a işaret ettiğini sanmak, hikayenin gediklerini hiçe sayıp ‘biçim’e yüklenmek bütün bu filmlerin ortak zaafı. Bunlara bir de ek olarak eski kuşak sinemacıların yapamadığı veya zamanında yapmakta zorlandığı sokak dili edebiyatına yaslanmak da var. Oysa sırf Arka Pencere’nin bu sayısında yer alan filmlere bir bakın... Çoğunun temelinde bir sürü güzel ‘anlam’ın saklı olduğu ‘hikaye’ler var. Bu hafta vizyona giren “Salgın” (Contagion) mesela... Soderbergh, görünürde bir salgın hastalık filmi yapmış olmasına rağmen, filmin cümlesi ‘asıl hastalıklı virüsün insanın bizatihi kendisi’ olması... Net ve keskin değil mi? “Aşktan da Üstün”de ele aldığımız Costa-Gavras’ın şaheseri “Kayıp” (Missing) mesela... Ana materyali ‘insan’ ve ‘insanın değeri’ olan bu veya benzeri filmler değil özenilenler... Hikayesini dağıtmadan anlatan, içimize usul usul duygu işleyen, ‘ömürlük’ filmler yapmayı hedeflemeyen, içi ne fikirsel ne de siyaseten doldurulamayan, biçimsel taklitlerle dolu bir genç sinema geliyor olmasın sakın! Peki siz ne dersiniz?

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, ERMAN ATA UNCU, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, OLKAN ÖZYURT, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Salgın (Contagion); Conan (Conan The Barbarian); İstanbul (Isztambul); Türk Pasaportu; Felaket Henry (Horrid Henry: The Movie); Paranormal Activity 3.

19 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

20 TRENDEKİ YABANCI

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali bitti ama ‘tuhaflıkları’ hâlâ konuşuluyor... İşte o tuhaflıklardan öne çıkardığımız dördü...

22 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Costa-Gavras’ın Thomas Hauser uyarlaması başyapıtı, fona Şili gerçeğini yerleştirerek bir ‘arayış’ hikayesi anlatıyor: “Kayıp” (Missing).

24 GİZLİ AJAN

John Ford usta, western tonlarıyla bezediği bu yol filmiyle türe olan hakimiyetini sergiliyor: “Vahşiler Hücum Ediyor” (Wagon Master).

26 AİLE OYUNU

Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs); Kazananlar Kulübü (Win Win); Mezarına Tüküreceğim (Day Of The Woman).

30 SAPIK

The Avengers; Altın Portakal’ın kazananları; Karşıdan Bakış; 2. Malatya Uluslararası Film Festivali; Atilla Dorsay’la Sine-Müzik.

k 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam ERMAN ATA UNCU The Man Who Knew Too Much (1934)

ermanata64@gmail.com

SALGIN ORİJİNAL ADI Contagion YÖNETMEN Steven Soderbergh OYUNCULAR Matt Damon, Jude Law, Gwyneth Paltrow, Laurence Fishburne, John Hawkes, Kate Winslet, Marion Cotillard, Elliott Gould, Sanaa Lathan YAPIM 2011 ABDBirleşik Arap Emirlikleri SÜRE 106 dk. DAĞITIM Warner Bros.

Soderbergh’in “Trafik”te de etkisinde olduğu, geniş bir resim çizme çabası, burada da elini bağlıyor. Filmde, resmi söyleme inanmayan ‘blogger’lar, ‘sorumsuz’ Hong Kong’lular ve odağa alınmayan coğrafyalar var. 6

k arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011

Y

akın zamanın, etkisini halen yitirmeyen, bol kesişmeli, çok parçalı öykülerinin felaket filmleriyle aralarındaki akrabalık neden şimdiye kadar hiç akla gelmedi? Bir trafik kazası üç dört hikayeyi birleştirme gücüne sahipse, doğal bir felaket sayısız insanın hikayesini bir araya getirmek için tam biçilmiş kaftan zira. Bol kesişmeli öyküleri perdeye getirme isteğinin ardında da genelde büyük tespitlerde bulunma, dünya ahvali üzerine ‘ne olacak halimiz?’ türünden üstten üstten sorular sorma isteklerinin olduğu da malumumuz. Dolayısıyla bir doğal afetin, ya da insan eliyle gerçekleştirilmiş bir facianın daha büyük ölçekli sorular sormak, tespitlerde bulunmak isteyenlere bolca malzeme sağlayacağı da aşikar. Ne var ki, büyük ölçekli felaketleri böyle ‘kullanmak’, kariyerlerini bol kesişmeli öyküler üzerine inşa etmiş Alejandro González Iñárritu’ya ya da ona yazdığı senaryolarla adını duyurmuş Guillermo Arriaga’ya değil de, deney uğruna türler arasında mekik dokuyan Steven Soderbergh’e nasip oldu. Yeni filmi “Salgın”, kaynağı belirsiz bir virüsün etkilediği insanlara yöneltiyor kamerasını. Dünya Sağlık Örgütü’nden bir kadın doktor, Halk Sağlığı Merkezi’nden bir bürokrat, Salgın İstihbarat Birimi’nden bir başka doktor, bilim insanları, virüs kurbanı bir işkadını, ilaç şirketlerinin foyasını meydana çıkarmaya kararlı bir blogger vs. Soderbergh’in “Salgın”ı, felaket filmlerinde âdet olduğu üzere Elliott Gould, Kate Winslet, Marion Cotillard, Kate Winslet gibi neredeyse hepsi bir filmi sırtlayacak büyüklükte yıldızlar tarafından canlandırılan bu karakterlere vakit kaldığı ölçüde yer ayırıyor. Sonuç, diğer birçok kesişmeli öyküde olduğu gibi, söylenmek istenen sözün her daim karakterlerin de, onların öykülerinin de önüne geçtiği bir proje-film. Eğer ince hesaplar iyice görünür olmaya başlayıp seyir zevkinin önüne geçiyorsa o filmde bir şeyler ters gidiyor demektir. “Salgın”da da virüsün kaynağından karakterlerin seçimine kadar bu hesaplar iyice belli oldukça insanın tadı

kaçıyor. Salgına karşı önlem alabilmesi için karısını arayan bürokratın konuşmasına tabii ki daha düşük kademede bir çalışan kulak misafiri olabilmeli ki, sonrasında ‘insani’ dozu yoğun bir sahne mümkün olabilsin. Ya da ahlaki endişeleri şüpheli ‘blogger’ın, ilaca erişemeyen hamile bir arkadaşı olabilmeli ki, bu virüsün ‘hayatları’ nasıl etkilediği iyice kafamıza nakşolsun. Tabii ki bir felaket filminden çarpıcı karakterler, hayranlık uyandırıcı bir hikaye yapısı bekleyecek değiliz. Ancak Soderbergh’in, virüsün incelendiği laboratuarların soğukluğunu, bürokrasinin mesafeli duruşunu ödünç alan ‘cool’ tarzı, “Salgın”dan alelade bir felaket filmine göre daha farklı bir şeyler beklememizi söylüyor gibi. Soderbergh, profesyonel olmayan oyuncuların doğaçlama performanslarıyla ilerleyen ve işçi sınıfından bir cinayet vakasını anlattığı “Balon”un (Bubble) ‘hiper-gerçekçi’ tarzını felaket filmlerine uyarlamaya çalışıyor izlenimi veriyor. Ama felaket filmlerinin dikişleri, Soderbergh usulü deneyselliği tutmaya yetmiyor. Ya da tam tersi… Dahası, Soderbergh, bildik felaket filmlerinin tarzından taştığı noktalarda da demek istediğini tam olarak ifade edemiyor gibi. Cliff Martinez’in (Soderbergh başyapıtı “Seks Yalanları”yla başlamıştı kariyerine) 1980’leri çağrıştıran bol synth’li müziği eşliğinde canhıraş bir şekilde çırpınan Kate Winslet’ı bu kadar fedakar yapan nedir? Jude Law’un canlandırdığı blogger’da adalet ve para kazanma hırsı arasındaki denge nasıl tutturulur? Tüm bu sorular “Salgın”ın dallı budaklı hikayesinde kayboluyor. Seyircinin payına bu yıldızların, bu tek tip karakterlere katabildikleri derinlikten zevk almak düşüyor sadece. Üstelik virüsün ‘aldatan bir kadından’ yayılması gibi bir çıkış noktası, salgının asıl kaynağının ne olduğuna verilen tatmin edicilikten uzak yanıt veya böyle olası bir durumda ilaç sektörüne layık görülen masum konum da gözden kaçacak gibi değil. Alelade bir felaket filminde tüm bu unsurlar, film başka bir modda seyredilebileceğinden kolaylıkla göz ardı edilebilirdi. Ya da Soderbergh,


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Soderbergh gibi hem yaratıcı hem zanaatkar bir sinemacının Alejandro González Iñárritu usulü kolaycılıklardan medet umuyor olması insanı her halükarda üzüyor. 8 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k

lanetli kadın imgesinden hareketle hikaye anlatıcılığı üzerine bir deneye girişseydi bunların hiçbiri göze batmayabilirdi. Ancak Soderbergh’in “Trafik”te (Traffic) de etkisinde olduğu, belli bir şema üzerinden geniş ölçekli bir resim çizme çabası, “Salgın”da da elini ayağını bağlıyor. “Trafik”te Meksikalılar, uyuşturucu deneme ‘gafletinde’ bulunan gençler güme gitmişti. “Salgın”da da resmi söyleme inanmayan ‘blogger’lar, ‘sorumsuz’ Hong Kong’lular ve filmin odağına almadığı her coğrafya… İnsan, meseleyi farklı açılardan yansıtma iddiasında, geniş ölçekli bir hikaye seyretmeye koyulduğunda biraz adalet duygusu da istiyor. Farklı farklı köşelerin birbirine bağlandığı şematik olay örgüleri, “Ocean’s” serisi gibi soygun maceralarına tam oturuyor olabilir. Ama “Trafik” ya da “Salgın”daki gibi daha ‘hassas’

meseleleri ele alma iddiasındaki filmlere çok da gitmediği aşikar. Çünkü hikayeyi genişletip, bir yandan rastlantılarla ilerliyormuş gibi gösterip diğer taraftan olay örgüsü uğruna tesadüflerin önünü kapayınca tüm hassasiyetler de bir bir eziliyor. “Seks Yalanları”nda karakterlerinin içini deşen, “Aşk Ve Para”da (Out Of Sight) iki kahramanı arasındaki yakınlığı unutulmaz bir şekilde perdeye yansıtabilen bir yönetmenin bunu ıskalayabilmesi çok ilginç. Zaten Soderbergh gibi hem yaratıcı hem zanaatkar bir sinemacının, Iñárritu usulü kolaycılıklardan medet umuyor olması insanı her halükarda üzüyor.

Blogger karakteriyle Jude Law’un kendini ‘yakışıklı İngiliz’ tipine hapsetmeyeceğini göstermesi, filmin meziyetlerinden. Winslet’ın canlandırdığı doktorun derdini anlatmaya çalıştığı bürokratların sıradışı aksilikteki tutumları, inandırıcılığı zedeliyor.


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

CONAN

1

980’ler: Başlarda ‘Soğuk Savaş’ devam ederken, Doğu Bloku’ndan ÇATIRDAMA sesleri duyulur… Bu dönem, İran Devrimi’nin etkisi, sonlarda Çin Tiananmen Meydanı Ayaklanması’na giden önemli toplumsalsiyasal olaylar, Batı’da sağ görüşlü politikacıların yükselişleri, patlayan nüfus artışı, ucuz iş gücü kaynaklarının ortaya çıkması gibi gelişmelerle, neoliberalizmin ayak seslerini ve değişim sancılarının yarattığı karışıklıkları ifade eder. ABD Sineması, Vietnam Savaşı sarsıntılarını da içeren birbirinden çarpıcı, ilginç yapıtlar vermeye başlar. Türü ne olursa olsun, metinleri ya da alt metinleri politiktir: “Bıçak Sırtı” (Blade Runner), “İlk Kan” (First Blood), “Siyam Balığı” (Rumble Fish)… “Kıyamet”in (Apocalypse Now) yazar ortağı, 1944 doğumlu John Milius’un “Conan”la ilgilenmesi, bu yıllarda oldukça anlamlıdır. Hollywood’un sağ kanadını temsil eden, bireysel silahlanmayı savunup bu konuda çalışan, yine adaleti birey eliyle sağlama fikrini öne çıkaran polis karakteri Müfettiş ‘Kirli’ Harry Callahan karakterini yaratan, hatta sonraları “Kızıl Şafak”la (Red Dawn) ırkçılık yapan Milius, bir yandan da Uzakdoğu felsefelerine ilgi duymaktadır; kendini ‘Zen Anarşist’ ilan eder. İşte bu ikiyüzlüler, korkaklar, arkadan vuranlar, entrikacılar düzeninin yarattığı kaotik dünyaya da Conan gibi bir fantastik savaşçı, bir güçlü adam gerekmektedir. Özlem budur! Babası gibi demirci olmayı seçmeyip dünyayı keşfe çıkan bir serüven adamı… Hırsız, kumarbaz, paralı asker, yalancı olsa da ‘bir kral yüreğine ve tam bir savaşçı bileğine sahip’, korkusuz, inatçı, kendine güvenen, düşmanlarına karşı zalim, güzel sevişen ve seven, kadınını kaybettiğinde inanılmaz acı çeken Conan’ın serüvenleri, Milius yönetiminde sinemaya uyarlanır ve büyük ilgi görür. Bu yenisinin ‘gürültücü sığlığını’ anlayabilmek için, 1982 yapımı “Barbar Conan”ın (Conan The Barbarian) oturduğu çerçeveyi bilmek gerekir. 1936’da, henüz 30 yaşındayken yaşamına son veren Amerikalı yazar Robert E. Howard’ın yarattığı karakter sonraları çok geliştirilen bir çizgi

romana dönüşse de, onun aklının ve insanı merak ettiren iç dünyasının ürünüdür. Atlantis’in batmasından sekiz bin yıl sonra Hyboria denilen çağda Cimmerian kavminden çıkıp krallığa uzanan büyük macerasında, çeliklerin ölüm saçtığı savaşlarda asıl tehlike büyülerle gelmektedir. Milius, sanki bu rol için yaratılmış Arnold Schwarzenegger’in zirveye çıkmasını hızlandıran filminde, James Earl Jones’un müthiş liderliğini canlandırdığı büyü tarikatını, savaşılması gerekli en ‘değerli’ düşman olarak odağa oturtur; özellikle Orta Amerika’yı saran bu tip örgütlenmelere karşı adeta dikkat çeker! Ve Conan, özetle, ‘çelik bilekli, kılıcı hep elinde, şahin bakışlı, yağız bir yiğit’, bireysel adaletin mert savaşçısıdır. Müzik videolarının ‘yetenekli Alman çocuğu’ Marcus Nispel ise bir grafik şiddet tutkunu. “Teksas Katliamı” (The Texas Chainsaw Massacre) ve “13. Gün”ün (Friday The 13th) ‘remake’leri dışında, bu tutkusunu, asıl, işgalci Vikinglerle Kızılderililerin mücadelesini öyküleyen “Pathfinder”da gördük. Kalabalık çatışma bölümlerinde, günümüze göre ilkel silahlarla birbirine giren savaşçıların parçalanan vücutlarından fışkıran ‘kanın dijital koreografisi’ne bayılıyor. Zaten ilk filmden sonra, her ikisini de Richard Fleischer’ın çektiği “Conan 2” (Conan The Destroyer) ve “Kızıl Prenses”le (Red Sonja) bir miktar ‘sulanan’ “Conan”ı, aynı tutkusunu yinelediği ve bu kez takip etmesi iyice güçleşmiş bir aksiyonla ‘boğduğu’, sıradan bir maceranın ötesine geçirememiş. Alt ve üst yapıları, lojistik hizmetleri ve insan kalitesiyle büyük bütçeli yapımlara daha ucuza hizmet veren, yanı başımızdaki Bulgaristan’da çekilmiş film, bir intikam hikayesi olarak başlayıp kapsamlı bir derinliğe ulaşamadan bitiyor. Belki, Doğu’dan Batı’ya çok sayıda uygarlığın sentezi olan mekan-kostüm tasarımlarına ilgi duyabilirsiniz.

Bu ‘kofluk’, Milius’un filmini yeniden izlemek için iyi bir neden. Başta ‘manken gibi çocuk’ Jason Momoa (Conan) olmak üzere ‘tel tel dökülen’ oyunculuklar!

ORİJİNAL ADI Conan The Barbarian YÖNETMEN Marcus Nispel OYUNCULAR Jason Momoa, Stephen Lang, Rachel Nichols, Ron Perlman YAPIM 2011 ABD SÜRE 113 dk. DAĞITIM UIP (Horizon – Sinetel)

Film, bir intikam hikayesi olarak başlayıp kapsamlı derinliğe ulaşmadan bitiyor. Belki, mekan-kostüm tasarımlarına ilgi duyabilirsiniz. 21 -27 Ekim 2011 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@yahoo.com

İSTANBUL ORİJİNAL ADI Isztambul YÖNETMEN Ferenc Török OYUNCULAR Johanna ter Steege, Yavuz Bingöl, Lukáts Andor YAPIM 2011 Türkiye-MacaristanHollanda-İrlanda SÜRE 99 dk. DAĞITIM Tiglon (Kuzey Film – Filmfabrik)

Doğu Avrupa sineması tadı vererek başlayan, sonra sinemamızın anlatı yapısına meyleden bir film. 12 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k

2

010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında çekilen eli yüzü düzgün neredeyse tek film olan “İstanbul”, Altın Portakal’ın uluslararası yarışmasında yer aldıktan sonra sıcağı sıcağına ticari gösterime de girdi. Geçen yılın 14 Aralık gecesi başrol oyuncusu Johanna ter Steege’nin katılımıyla gerçekleşen özel gösteride izleme fırsatı bulduğum film, Avrupa Film Akademisi üyesi, “Moscow Square” (2001), “Eastern Sugar” (2004), “Overnight” (2007) filmleriyle saygın festivallerde ses getirmiş 1971 doğumlu Macar yönetmen Ferenc Török’ün imzasını taşıyor. Diğer başrol oyuncusu olarak Yavuz Bingöl’ü gördüğümüz, sinema sanatının zirvelerinde gezinmese de hoş, başarılı, dokunaklı öyküsüyle etkileyici olabilen bir film var karşımızda. Ferenc Török, tipik Macaristan-Doğu Avrupa sineması tadı vererek başlayıp gelişen, bir noktadan sonra da Türk sinemasının anlatı yapısından kısmen yararlanan, yalın ve çok sevimli bir filme imza atmış. 55 yaşındaki profesör kocasının, öğrencisi olan genç

bir kız için terk ettiği orta yaşlı bir kadının bunalımı çerçevesinde ilerleyen “İstanbul”, kısa bir süre akıl hastanesinde kalan kadının hastaneden, ülkesinden, ailesinden ve Avrupa’dan kaçarak, otostopla İstanbul’a gelmesini anlatıyor. İstanbul’da ucuz bir otele yerleşen Katalin’in, yan odada kalan evli ve dört çocuklu gurbetçi Türk inşaat ustasıyla ‘kesişip’ dostluk kurmasıyla aşkın bin bir halinden çarpıcı kesitler aktaran filmin tüm oyuncularının çok başarılı olduğunun altını da önemle çizeyim. Katalin’in ergenlik yaşlarındaki oğlunun İstanbul’a gelmesi ve annesini Macaristan’a geri götürmek istemesiyle farklı bir kulvara giren film ‘mutluluk arayışı’ üzerine küçük ama etkili bir çalışma. Ferenc Török’ün “İstanbul”un öyküsünü annesinin bizzat yaşadığı serüvenden oluşturduğunu da not düşeyim.

Doğu ile Batı’nın buluşması, önceliğin tensellikte olmadığı bir ilişki üzerinden başarıyla anlatılıyor. Devam filmi çekilmezse, Katalin’in öyküsünde bir şeyler eksik kalacak gibi.


OLKAN ÖZYURT Çok Bilen Adam olkanozyurt@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

TÜRK PASAPORTU YÖNETMEN Burak Cem Arlıer OYUNCULAR Altan Gördüm, Eylem Demir, Doğukan Polat, Batur Belirdi YAPIM 2011 Türkiye SÜRE 91 dk. DAĞITIM Inter Film

Türk diplomatlarının, Yahudi soykırımına karşı vicdanlarının sesini dinleyerek verdiği gurur verici mücadele...

T

olga Örnek, “Devrim Arabaları”nda, bir grup mühendisin yerli malı araba üretme mücadelesini anlatırken aslında, yakın tarihimizin, ‘başarı öyküleri’ yönünden ne kadar zengin olduğuna da vurgu yapıyordu. “Türk Pasaportu” da bu yolda ilerliyor. Belgeselin odağında, 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da görev yapan bir grup Türk diplomat var. Onlar, canları pahasına, Yahudilere Türk pasaportu düzenleyerek onları Nazilerin elinden kurtarma mücadelesi veriyor. Çok az bilinen bu hikaye, tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmaya bırakılmışken, Burak Cem Arlıer çıkıp bu hikayeyi kitlesel hale getirmeye çalışıyor. 91 dakikalık belgeselde, canlandırma sahneleriyle, kurtarılan Yahudilerin anlatımlarıyla, diplomatların çocuklarının aktardıklarıyla, bu kahramanlık öyküsünü öğreniyoruz. Tabii, dünyadaki birçok toplumun, kurumun sessiz kalarak onayladığı Yahudi soykırımına karşı Türk diplomatların, vicdanlarının sesini dinleyerek verdiği insani mücadele, haklı olarak gururumuzu okşuyor (2000’e yakın insan ölümden

kurtarılıyor). Bu duygunun oluşmasında, belgeselde anlatılan hikayenin dramatikliğinin yanı sıra, iyi kotarılmış canlandırma sahnelerinin, müziğin, filmin kurgusunun da etkisi büyük. Lakin belgesel sinema konusunda son yıllarda dünyadaki gelişim ve anlatım zenginliği dikkate alındığında "Türk Pasaportu"nun TV belgesellerine daha yakın durduğu da bir gerçek. Filmin en önemli handikabı ise özellikle finale doğru beliriyor. Film, hiç de gereği yokken, milliyetçi bir havaya bürünüyor. Bu durum da, genele sirayet eden ve izleyicide de karşılığını bulan ‘insani bakışın’ yer yer zedelenmesine neden oluyor. Sinemamızda, bu tür başarı öykülerini anlatma konusunda belli bir gelenek oluşmuş olsaydı, Arlıer’in de bu konuda daha dikkatli olabileceğini düşünmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Yine de, tarihe not düşme ve hafıza tazeleme konusunda film, işlevini yerine getiriyor.

Görüntü yönetmeni Şenol Altun, filmdeki canlandırma sahnelerini iyi kotardığı için alkışı hak ediyor. Kimi sahnelerde müzik kullanımı görsel anlatımın önüne geçiyor.

k 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere

13


Çok Bilen Adam ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK The Man Who Knew Too Much (1934)

gunerbuyuk@gmail.com

FELAKET HENRY ORİJİNAL ADI Horrid Henry: The Movie YÖNETMEN Nick Moore OYUNCULAR Anjelica Huston, Theo Stevenson, Richard E. Grant YAPIM 2011 İngiltere SÜRE 93 dk. DAĞITIM Özen Film

Abartılı bir çocuksuluk içeren film, "Hababam Sınıfı" ile "Afacan Dennis"in buluşması olarak kabul edilebilir. k 14 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011

B

ir film çocuklar için yapılıyor diye, abartılı bir çocuksuluk içerecek gibi bir kural olmamalı. Hele bunca nitelikli çocuk filmi yapıldıktan sonra, bunu beklemeye hakkımız var. “Felaket Henry”, yeni bir kahraman değil. Bizde de İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir çocuk kitabı dizisi var. Aynı adla yapılan sinema filmi de epey ticari nedenlerle yapılmış olması bir yana, çocukların zekasına pek hitap ediyor sayılmaz. Dahası, filmin hedef kitlesi çok da küçük çocuklar değilmiş gibi görünüyor. Bu nitelik meselesi göz ardı edilirse, film “Hababam Sınıfı” ile “Afacan Dennis”in (Dennis The Menace) buluşması olarak kabul edilebilir. Şöyle ki, “Felaket Henry”, komşunun kızını kendine düşman belleyen bir çocuğun hikayesi olarak başlıyor. Adından belli, kendisi yaramazlık peşinde ve yaratıcı şakalar yapmaya çalışıyor. Derken okulda, tabii en büyük düşmanı öğretmenler ama bir yandan sınıfındaki düşman kızla başa çıkmak da zor. Okulun kapanması gündeme gelince de, bunu engellemek için bir yerden para bulmak üzere güçlerini

birleştiriyorlar. “Okul için fazla iyi” adında bir yarışmaya katılarak “Hababam Sınıfı” dalgasına kendini iyice kaptırıyor. Azar azar abartılı oyunculuklar yapan öğretmenlerle tanışıyoruz ya, işte bu televizyon yarışması, mimiklerini rahatsız edici şekilde kullanan sunuculardan geçilmiyor. Felaket Henry, birbirinden zor kararlar vererek okulunu kurtarmak için elinden geleni yapıyor. Sevimli yanları sıralamak çok gerekliyse, Henry’ye işbirliği yaptığı sırada bile iyi davranmayan, komşunun kızı Susan’ın (Helena Barlow) ‘cool’ halini anmakla başlamalı. Aslında tüm usluluğuyla Henry’den daha olumsuz bir karakter olduğu halde ondan çok daha sevimli görünen erkek kardeşi Peter’ı (Ross Maron) da anmadan olmaz. Kurallara uymak yerine yaramaz olmanın övgüsünü yapan filmleri savunmak, keşke daha kolay olsa.

Hayranları, eğer var ise, “Felaket Henry”nin bu gösterisinden de tatmin olabilir. Her şey çok karikatür gibi olsa iyi, bir de çirkin karikatür gibi.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

PARANORMAL ACTIVITY 3 YÖNETMENLER Henry Joost, Ariel Schulman OYUNCULAR Chloe Csengery, Jessica Tyler Brown, Christopher Nicholas Smith YAPIM 2011 ABD SÜRE 85 dk. DAĞITIM UIP

2007’de Oren Peli’nin başlattığı ‘paranormal aktivite’ler, manasızlığa doğru tam gaz ilerliyor. 16 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k

2

007’deki ilk "PARANORMAL ACTIVITY", dakikalarca süren, hiçbir şeyin olmadığı boş görüntüler sunarak; tedirgin olmayı seven, ‘üç harfliler’den, ruhlardan, perilerden tırsan seyirciyi koltuğundan zıplatmayı başarmıştı ve en azından orijinal bir-iki fikir barındırıyordu. Yaprağın kıpırdamadığı görüntülere uzun uzun bakan herkes, en ufak bir kımıltıda şüphesiz aniden ürperir. O filmde de birden kapı kapanınca, yatağın üzerinden çarşaf kayınca, ışıklar açılıp kapanınca doğal olarak sıçrıyordu seyirci. Üç yıl aradan sonra 2010’da gelen ikinci “Paranormal Activity”, sonrasında yaşanan olayları daha farklı kamera açıları ve daha akıcı bir kurguyla anlatarak, ilk filmin üzerine adeta tüy dikti. İlki neydi ki devamı ne olsun diyenler, yine sıkıntıdan patladılar; sevenleriyse yine koşarak ‘aniden irkilme’nin garip hazzını yaşadılar. Şimdi sıra üçüncüde… Olaylar bu defa başa dönüyor, 1988 yılına gidiyoruz. 23 yıl öncenin VHS kaset kayıtlarından, dört kişilik bir ailenin tanık olduğu

paranormal aktiviteleri izliyoruz. Evin küçük kızı, ablasının ve de anne-babasının göremediği bir varlıkla geceleri konuşuyor, onu yeri geldiğinde sakinleştiriyor. Kötü varlık da, film boyunca bol bol insanları korkutmaya çalışıyor. Zaten bütün varlık sebebi de bu. Kapıları çarparak, eşyaları ve aile üyelerini oradan oraya savurarak terör yaratmak. Üstelik bu defa yönetmen de işin kolayına kaçmış. Efektçilerle el ele vererek, sese ve görüntüye dayalı ani korkutma sahneleri yaratmış. Başka da bir şey yok desek yeridir. Yaklaşık 75 dakika boyunca bu efektlerle seyirciyi oyalayan film, finalde ‘büyükanne’nin evine geçerek güya sürpriz bir final yaratmak istiyor ama sonuç, keçiboynuzu tadından fazlası değil. Kulaklarınıza çektirdiğiniz eziyet de cabası.

VHS kasetleri, eski tip kamera ve monitörleri görmek, lüzumsuz bir nostalji duygusu yaratabilir. Dördüncü bölümün çevrilme ihtimali… Bizim filmi izlemek, sizin de eleştirisini okumak durumunda kalmanız.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

CONAN

FELAKET HENRY BİLGEHAN ARAS

CONAN

SALGIN OKAN

TÜRK PASAPORTU

ARPAÇ

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HH

HH

H

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HH

HHH

HHH

FELAKET HENRY İSTANBUL

HHH

PARANORMAL ACTIVITY 3 SALGIN

HHH

TÜRK PASAPORTU

HHH

AFACAN VE KURBAĞA SURAT

HHH

HHHHH ASLAN KRAL

BİR GÜN

HHHH

HHH

ÇELİK YUMRUKLAR

HH

HH

ÇILGIN APTAL AŞK

HHH

HHH

HHH

EYLÜL

H

HH

HH

HHH

HH

HAYAT SANA GÜZEL

HH

KARS ÖYKÜLERİ

HHH

HH

KATİLİN YÜZÜ

H HH

HH

HH

HHHH

HHH

KORKU EVİ MÜHÜRLÜ KÖŞK

H

OĞUL

HH

PARİS'TE GECE YARISI

HHH

HHH

ŞANGAY

HHH

HH

HH

HH

HH

ŞEY

HH

HHH

HHH

HHH

HHHH

ŞEYTANIN İNİ KAZANANLAR KULÜBÜ

HHH

HHH

HH

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR

HHH

HHHH

MEZARINA TÜKÜRECEĞİM

HH

HH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

48. ALTIN PORTAKAL’DA TUHAFIMA GİDEN DÖRT ŞEY

18

arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k


48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘tuhaflıklar’ boldu... En tuhaf dördüyse şunlardı bana göre: Selda Alkor’a saygısızlık iddiası… Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’nü Ertem Göreç’in vermesi… Metresin de ‘öteki’ ilan edilmesi… Perran Kutman için hazırlanan kitap…

H

er Altın Portakal sonrasında, “Festival bitti, tartışmalar sürüyor” şeklinde haberler okumaya alışmış olmalıyız. Bu nedenle, jüri kararlarının eleştirilmesi, kimi yönetmenlerin (bana sorarsanız haklı olarak) haksızlığa uğradığını iddia etmesi, son derece normal, hatta Altın Portakal tarihine küçük birer katkı niteliğinde. Bu yıl 48. kez düzenlenen festivalde geçirdiğim bir hafta boyunca, filmlerin kalitesi-kalitesizliği tartışmaları dahil, pek çok şeyin genelde yolunda gittiğini düşündüm, iyimserliğimi korudum. Antalya’dan mutlu ayrıldığımı söyleyebilirim ama kendimi biraz zorlasam en az 48 tane ‘tuhaflık’tan söz etmem de mümkün. En iyisi, yalnızca dördünden söz edeyim de siz karar verin, yeterince tuhaf olup olmadıklarına. Selda Alkor’un, duyduğumuza göre jüri başkanı Müjde Ar’ın isteğiyle jürinin hemen yanına oturmasının engellenmesini, ‘Alkor’a saygısızlık’ olarak nitelemek, bana biraz tuhaf geldi. Çünkü sayın Alkor, çok yakından tanık olduğum üzere film boyunca hiç durmadan konuşmak ve çevresindekilerin rahatsız olmasına aldırmamak gibi kötü bir huya sahip. Seyircilerce iki üç kez uyarıldığının bizzat tanığıyım. Yani, saygısızlıktan söz edilecekse, öncelikle başka yere dönüp bakmak lazım. ‘Saygısızlık’ iddiasının, Alkor’un “Bu yıl o varsa, biz yokuz” dediği Atilla Dorsay’dan gelmesi de tuhaf. İddialara göre Alkor, Altın Portakal’ın İstanbul’da yapılan ön toplantısından sonra Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’a aynen böyle demişti. Bu öfkenin nedeniyse, Dorsay’ın geçen yıl Selda Alkor’dan adeta ‘yaka silken’ bir yazı kaleme almış olmasıydı! Her ne olursa olsun, küskünlüklerin, dargınlıkların geride kalması güzel tabii ki… Hazır küskünlük demişken, geçiyorum bir diğer tuhaflığa… Kapanışta Behlül Dal

Jüri Özel Ödülü’nü saygıdeğer yönetmenimiz Ertem Göreç’in vermesi ve “Onu gökyüzünde görüyorum” vb. dediği bir konuşma yapması da neresinden bakılsa tuhaftı. Tamam kabul, ’40 yıl önceki olay’ falan denilebilir ama merhum Behlül Dal ile Göreç’in 1963’te Ar Film Stüdyosu’nda Sine-İş tarafından başlatılan, sinema tarihimizdeki ilk grev nedeniyle neredeyse kanlı bıçaklı hale geldikleri iyi bilinir. Lütfi Akad olayı “Işıkla Karanlık Arasında” başlıklı anı kitabının 299. sayfasında şöyle anlatır: “İki gün sonra bir başka dert musallat oluyor grev olayına. Sonradan adının Behlül Dal olduğunu öğrendiğimiz biri, Antalya Film Festivali temsilcisi olduğunu söyleyerek işçilerimizin arasına girip grev kırıcılığına girişiyor. Yaptıkları işin kötü olduğunu, patronları Nuri Ada’nın dostu olduğunu, geri dönerlerse onları bağışlatacağına söz veriyor, çocuklar onu kovuyorlar (…) Ama o yılmıyor, ille bir sonuç alma derdinde. İkide bir Antalya Film Festivali temsilcisi olduğunu söyleyerek işe resmi bir hava vermek istiyor. Buna çok kızan Ertem Göreç, akıl almaz bir işe girişiyor…” En iyisi pişmiş aşa aşırı su katmamak, fazla uzatmamak. Devamını merak edenler kitaba bakabilirler. Gelelim ‘Öteki’ tuhaflığına… Batı-Beyaz sosyolojisinden aşırılmış bu kavramı festival boyunca o kadar çok duydum ki zaten sevmezdim, iyice nefret eder hale geldim. ‘En iyi kadın oyuncu’ ödülünü kazanan Devin Özgür Çınar’ın ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmada, “Geriye Kalan” filminde canlandırdığı karakterden hareketle “Bu ödülü öteki kadınlar için alıyorum” demesiyse, tek kelimeyle faciaydı. Metresin adı da ‘öteki kadın’ oldu ya, ‘fahişe’ yerine ‘seks işçisi’ denmesini bile sollar bu durum. Metresliği de kutsayacaksak, öbür kadının, pardon, ‘öteki’nin hakları ne olacak acaba… Söz açılmışken, kendi adıma filmdeki ‘öteki kadın’ın, yani yasal eşi canlandıran Şebnem Hassanisoughi’nin oyunculuk performansının çok daha etkili olduğunu,

ödülün ona gitmesi gerektiğini düşündüğümü de belirteyim. Son olarak, 48. Altın Portakal Film Festivali’nde onur ödülüne değer görülen usta oyuncu Perran Kutman için hazırlanan kitaptaki tuhaflıklardan da bahsedeyim de tam olsun. Elçin Barlas tarafından hazırlanan bu kitabın, gerek bu yıl gerekse geçen yıllarda hazırlanan kitaplar arasında bir benzeri yok. Çünkü Barlas 160 sayfalık ‘çalışması’ boyunca Kutman’ın sinema filmlerinden, beyazperdede canlandırdığı karakterlerden söz etmemeyi başarmış! Sadece en arka sayfada Kutman’ın filmografisi verilmiş. Kitabın yarısı, tam sayfa basılan gazete kupürlerinden oluşuyor. Tabii ki tümü televizyon dizileriyle ilgili magazin haberleri… Özel Bahçelievler İlköğretim Okulu’nun ya da Türk Böbrek Vakfı’nın sanatçıya verdiği ödüllerin fotoğraflarına da birer tam sayfa ayrılmış ama Perran Kutman’ın oyuncuları arasında yer aldığı filmlerden birinin bile afişi yok ve herhangi bir film hakkında tek satıra rastlanmıyor. Kendisi hakkındaki satırlarına “Televizyon kanalları ve yapım şirketlerinde program editörlüğü de yapan yazar, halen senaristlik ve editörlük mesleklerini sürdürmektedir” diyerek son veren Elçin hanımın, kendi fotoğrafına da tam sayfa ayırdığını unutmadan ekleyeyim. Bu kadar tuhaflık şimdilik yeter… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere k

19


BURAK GÖRAL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

KAYIP Politik sinemanın önemli yönetmenlerinden biri olan Costa Gavras’ın bugünün ABD politikasını dahi özetleyecek güçteki filmi “Kayıp” (Missing), 1982’de Cannes Film Festivali’nde hak ettiği Altın Palmiye ödülünü başka bir yürek yakıcı filmle, Yılmaz Güney’in “Yol”uyla paylaşmıştı...

1

970 seçimlerini kazanarak iktidara gelen Şili devlet başkanı Salvador Allende, ABD dış politikasını sarsacak bazı önemli adımlar atmıştı. Kendi ülkesinin emperyalizme karşı dik durabilmesi için ekonominin önemli sektörlerini özelleştirmeye başlayan Allende, ABD tarafından, güce sahip olması istenmeyen bir ülkenin istenmeyen başkanı ilan edilmişti. 1973 yılının 11 Eylül’ünde kanlı bir askeri darbe yaşandı. Allende esrarengiz bir şekilde öldürüldü. Sol görüşlü bütün gruplar ağır işkenceler altında yok edildiler. General Pinochet cunta lideri olarak ülkenin başına geçti. Geçer geçmez de muhalif grupları insan haklarına aykırı şekillerde baskı altında tuttu. En ufak bir muhalefete bile izin vermedi. Sonrasında da ülkeyi ABD şirketleri doldurdu. Pinochet’nin dikta rejimi tam 15 yıl sürdü... Hayli özet geçtiğimiz Şili’nin çalkantılı yılları içinde genç bir Amerikalı karı koca olayların tam ortasında kalır. Charles ve Beth Horman’ın bir yıldır huzur içinde yaşadıkları Şili’de darbe her güzel şeyin sonunu getirir. Charles bir gün aniden kaybolur. Onu bulmak için Amerika’dan gelen babası Ed Horman, gelini Beth ile birlikte Amerikan elçiliğinden kendisine sözde yardım eden görevlileri zorlayarak didinir dururlar. İlahiyatçı Ed Horman hümanist, özgürlükçü, demokrat ve Amerikan demokrasisine güvenen, devletine ve ülkesine bağlı bir vatandaştır. Gelinine söylediği gibi “Oğlum ait olduğu yerde otursaydı bunların hiçbiri olmayacaktı” düşüncesindedir. Ancak bir süre sonra bütün inançlarının sarsıldığını ve oğluna kavuşmasının giderek zorlaştığını anladıkça kendisi de oğlu için sarf ettiği bu cümlenin bir

benzerini yetkililerden duyacaktır. Kendisinin ve ülkesinin çıkarlarını koruduğunu söyleyen adamlar da onun gözünün içine baka baka ‘ortalığı bu kadar karıştırmasına gerek olmadığı’nı, bir gün oğlunun ‘saklandığı’ yerden çıkıp evine geleceğini söylerler... Şili’deki Amerikan elçiliği yetkilileri Ed Horman’la daha ilk toplantılarında oğullarının politik görüşünü sorarlar ona. Babası “Liberaldir sanırım” diye cevaplar. Yetkili “Emin misiniz?” diye şüpheci bir soru sorar... Ed Horman şaşkınlıkla “Ne fark eder ki?” deyiverir... Oysa çok fark ediyordur. Charles, rahat yuvasından çıkıp ait olmadığı bir ülkede yaşarken bununla yetinmeyip bir de sol görüşlü bir gazetede çalışmaya başlamış, üstelik orada yaşanan darbede Amerikan parmağının olduğunu da keşfetmiştir! Ed, uzun süre gelini Beth’in politik cüretini dizginlemeye çalışır ve ABD’nin darbedeki rolünü inkar eder. Ama araştırdıkça kendisi de oğlu gibi düşünmeye başlar. Hayatının hiçbir döneminde ‘şüphe’ duygusuna yer vermeyen Ed, oğlunun kaybıyla bu duyguyu kesif bir şekilde keşfedecektir. Nasıl şüphe duymasın ki; konuştuğu bazı tanıkların oğlunu askerlerin alıp götürdüğünü söylemesi üzerine yetkililerden şöyle bir cümle duyar: “Araştırmalarımıza göre bunlar asker kılığına girmiş solcular olabilirler!” Size bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı bu cümle... Şüpheyi başka bir şüpheyle yok etmeye çalışan ‘sistem’in tipik cümlelerinden biri bu... Amerikalı olmanız Amerikalıların size yalan söylemeyeceği anlamına gelmiyor ne de olsa... Dünyanın her yerinde bütün kapıları açan ve büyük bir özgüvenle söylenen “Ben Amerikalıyım!” cümlesi Amerikan çıkarları karşısında cılız bir ses olarak kalabiliyor işte...

Bir yetkilinin dediği gibi ‘orada 3000’in üzerinde Amerikan şirketi var’dır. Hepsi de Amerikan konforunu sonsuza dek sürdürebilmek için canla başla çalışıyorlardır! “Kayıp”ın öyküsü baba Horman’ın kayıp oğlunun arama sürecinde geçirdiği değişime odaklıdır. Uyarlandığı Thomas Houser romanından farklı olarak Şili’nin darbe günlerine belgeselvari bir yaklaşımda bulunmaz. Kitapta elçilikteki insanların çok daha sert ve acımasız tonlarda konuştukları söylenir üstelik. Costa Gavras onları bir parça daha insanileştirmiş anlaşılan! Ama usta yönetmen bu sömürüye gayet açık olan hikayesini de oldukça dengeli bir şekilde aktarmış. Babanın geçirdiği değişim ve duygusal çöküntü onu canlandıran usta aktör Jack Lemmon’ın gözlerinden okunur. Lemmon’ın “Sadece oğlumu istiyorum, o benim tek çocuğum” dediği sahnede gözlerine odaklandığınızda içiniz yanıyor adeta. Onun yanında hiç de sönük kalmayan Sissy Spacek’in de filmografisinin en özel performanslarından birini barındırıyor film... Tümüyle gerçek olayları anlatan “Kayıp” bugün eşine az rastlanır dürüstlükte bir eser. Zamanında daha cesur olmadığı için suçlanmış olması da enteresandır. Çünkü bugün aynı sularda yüzüp de “Kayıp”tan daha cüretli ve daha etkileyici bir filme rastlamak da hayli zordur. Senaryosuyla Oscar alan “Kayıp” Cannes’da Altın Palmiye’nin yanı sıra Jack Lemmon’a da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırmış. Lemmon’ın başarılı bir performans sergilediği bu sol görüşlü film, sağduyuyu elden bırakmadan ABD dış politikaları üzerine düşündürmeyi başarıyor. Bugün bunu sağlayabilen ve üstelik Amerikan sermayesiyle çekilmiş kaç film vardır ki? k 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere

21


GİZLİ AJAN SERDAR KÖKÇEOĞLU SECRET AGENT (1936)

kokceoglu@gmail.com

VAHŞİLER HÜCUM EDİYOR John Ford, sinema okullarında filmcilik üzerine düşünceleri filmlerinden çok ‘işlenen’ bir büyük sinemacıdır. İnanmıyorsanız, ustanın kıyıda kalmış 1950 tarihli western’i “Vahşiler Hücum Ediyor”u (Wagon Master) bir de bu gözle izleyin.

W

estern sineması ölmedi ama kabul etmek lazım; eski zamanlarda olduğu gibi aktif değil. Uzun yıllar önce bir huzurevinin saygın bir odasına kabul edildi ve arada önemli sinemacılar tarafından yaratıcı sebeplerle ziyaret ediliyor. Mesela Clint Eastwood’un ziyareti önemliydi, western kendisini eski hızlı günlerindeki gibi güçlü hissetmiş olmalı. Şimdilerde Quentin Tarantino da ziyaret etmeye hazırlanıyor koca ihtiyarı. Hollywood, henüz stüdyoların boyası kurumadan başladı kovboylarla yerlileri karşı karşıya getirmeye. Sinemanın altın çağında en önemli türlerden biriydi western. Klasik bir sinema izleyicisinin aradığı her şey olurdu bu filmlerde: Kahramanlık, cesaret, çatışma, tehlikeli aşk, yaşam mücadelesi... Hâliyle bir süre sonra western endüstrisi seri üretime başladı ve aynı hikayeler ufak değişikliklerle insanların karşısına geldi. Bütün bir sinema türü, bir televizyon dizisinin bölümleri gibiydi. Üstelik aynı yönetmenler, aynı oyuncularla çalışarak, aynı mekanlarda, bıkmadan usanmadan aynı hikayelerin izini sürüyorlardı. Hâliyle yoruldular, izleyici de yoruldu. 60’lardan itibaren westerni ölümüne seven, spagetti tabağına çatalı, aynı bir kovboy gibi, bıçak batırır gibi batıran İtalyan sinemacılar, bu türü temize çektiler. Karakterler zenginleşti ve derinleşti. Hikayeler çetrefilleşti. Dönemin hâkim duyguları olan dik başlılık ve kuşku bu filmlere de sızdı. Ama Sergio Leone’ler, hikayelerini anlatıp çekilince, westerne huzurevi arayışları da başladı. Olağanüstü hikayeleri olan eşsiz bir ihtiyar gibi western sineması ve onu ziyaret etmeyi seven sadece sinemacılar değil. Zaman zaman onun eski hikayelerini, John Ford gibi

22

k arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011

ustalarla olan maceralarını izlemekten keyif alan kalabalık bir sinemasever kitle de var. Ki o John Ford, sinema okullarında filmcilik üzerine düşünceleri filmlerinden çok ‘işlenen’ bir büyük sinemacıdır. İnanmıyorsanız, “Vahşiler Hücum Ediyor”u izleyin. 1950 yılında çekilen film; iki at satıcısının önderliğinde yeni topraklarına giden bir Mormon konvoyunun yolculuk esnasında Vahşi Batı yaşamının farklı yüzleriyle temas etmesini anlatıyor. Öteki olmanın anlamını alttan alta kurcalarken; Kızılderilileri Beyaz Adam’ın hırsının bir kurbanı olarak sunma olgunluğunu da gösteriyor bu sıkı film... Bir yandan da kapalı bir grubun batıya doğru yolculuk ederken silahlanması gerçeği var tabii. Filmin iyi niyetli insanları silahları sadece yılanlar üstünde kullanmaya niyetli ama insan görünüşlü yılanlardan da korunmak gerekli. İki saftirik at satıcısı sık sık yer değiştirmek zorunda kalan, çok eşlilik gibi dedikodularla bir tür ‘mahalle baskısı’ yaşayan küçük bir Mormon grubundan ilginç bir teklif alıyor. Yurt belleyecekleri yeni yerlerine sağ salim ulaşana kadar, at satıcılarının kendilerine liderlik yapmalarını istiyorlar. Önce itiraz, sonra kabul, derken başlıyor yolculuk. Üçe at bulup beşe satarak yırtmaya çalışan satıcılarla, dış dünyaya kapalı muhafazakar Mormon halkı kolayca anlaşamıyor tabii. Yolda karşılaştıkları, bir erkek doktor ve iki kadından oluşan şovmen iksir grubunu konvoya katma konusunda yaşıyorlar ilk tartışmalarını. Fakat içkici ve özgür ruhlu üçlü ile Mormonların zamanla iyi anlaşacaklarını da hissediyoruz. Her iki grup da Vahşi Batı’nın kurallarına ters düşüyor bir şekilde ve ‘öteki’ler arasında yerini alıyor. Çöl azabının ardından suya kavuşmalarını cümbür

cemaat kutladıkları bir gece, aralarına bir grup kanun kaçağı da katılınca konvoy iyice renkleniyor, bir tür karnavala dönüşüyor. Ama kötü adamların başa bela olacaklarını tahmin etmek de güç olmuyor. Bu noktada filmin en ilginç ikinci karşılaşması geliyor: Konvoy, Kızılderililerin yoluna çıkıyor ve yerliler karşılarındaki beyaz adamların Mormon olduklarını öğrenince, silahları indirip barış çubuğunu uzatıyorlar! John Ford, yaşam tarzıyla tartışmalar yaratan, bugün bile gizemini koruyan bu dinsel gruba duyduğu sempatiyi bu sahnede uç noktaya taşıyor. Daima beyazların kendi aralarındaki hırsın, iktidar ve toprak mücadelesinin kurbanı olmuş olan Kızılderililerle eşitliyor onları. Derken kötü adamlar, bu birlik beraberlik tablosunu silahlarıyla çiziyorlar ve şiddete karşı olan Mormonların, eskilerden kalma bir silahı elden ele taşımasıyla da konvoyun ruhunu bozan kaçaklar öldürülüyor. Silahın, Mormon grubundaki bir çocuktan çıkıp elden ele gizlice dolaşarak, onu kullanabilecek at satıcılarına gelmesi son derece dikkat çekici. John Ford, marjinal dinî bir grubu, alkolik ve romantiklerden oluşan iksirci bir grupla beraber konvoya katıp hepsini Kızılderililere pikniğe götürüyor aslında. Bu mutlu ‘ötekiler cumhuriyeti’nin huzurunu bozan ise gözü dönmüş Beyaz Adam’ın ölümcül hırsı oluyor. Mormonların aşka gelip dağıttığı bölümlerde doruk noktasına ulaşan bir mizahla taçlanmış kusursuz senaryo, John Ford’un yönetmenlik becerisiyle birleşince, ortaya gerçek bir western klasiği çıkıyor. Üstelik John Ford da filmleri arasında “Vahşiler Hücum Ediyor”u daha bir severmiş. ‘İhtiyar delikanlı’ westernin, az bilinen ama en etkileyici hikayelerinden biri olduğuna hiç şüphe yok.


Aile Oyunu BURÇİN S. YALÇIN (FamIly Plot, 1976)

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR ORİJİNAL ADI Les Petits Mouchoirs YÖNETMEN Guillaume Canet OYUNCULAR François Cluzet, Marion Cotillard, Benoît Magimel YAPIM/SÜRE 2010 Fransa, 148 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD Fransızca (T.A.) ŞİRKET Tiglon (Kalinos)

Canet, bu üçüncü filminde ne iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu dosta düşmana gösteriyor! 24 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k

G

uIllaume Canet’nin o temiz, neredeyse nur akan yüzünün ardında yetenekli bir yönetmenin yattığını kim tahmin edebilirdi? “Küçük Beyaz Yalanlar” onun üçüncü filmi. Her seferinde farklı bir öykü, her seferinde farklı bir üslup... Ve her seferinde farklı bir sinemasal tat... Dostluğun sınırları nerede başlar, nerede biter? Bir dost ölüm döşeğine düştüğünde üç maymunu mu oynamak gerekir, yoksa hiçbir faydasının olmayacağını bile bile yanı başından ayrılmamak mı? Amerikalıların dostluk kavramına zaman zaman nasıl vıcık vıcık bakabildiğini biliyoruz. Canet burada tam da Fransızlara yakışacak bir soğukkanlılıkla size dostluk kavramının etrafında dönen sorular sorduruyor. Karakterlerinin sıklıkla başvurduğu ‘küçük beyaz yalanlar’ Fransız burjuvazisini yerden yere vurmak için mi var? Eğer öyleyse, finalde neden onları acımasızca yargılamaktansa, gözyaşlarına gark ediyor? Bir trafik kazasında yakın dostları komaya

giren bir grup arkadaş, bu durumda, yakında çıkmayı planladıkları tatili ertelemiyorlar. Gittikleri sayfiye evinde gündelik takıntılarına, aşklarına, evliliklerine, sıkıntılarına kafayı takmaya devam ediyorlar. Paris’teki dostlarını neredeyse unuturcasına... 2,5 saatlik öyküsü boyunca, Canet ilk elde ne yaptığından bihabermiş gibi görünebilir. Oysa tam tersi. Adım adım bizi bu ‘kumpanya’nın bir parçası yapıyor. Onlarla gülüyor, onlarla geriliyor, onlarla şakıyor, onlarla tartışıyoruz. Onlar gibi, biz de Paris’te ölüm döşeğinde yatan dostu unutuyor, arsızca bu tatilin keyfine ortak oluyoruz. Film, yalnız iyi günde değil, kötü günde de yanımızda olmasını beklediğimiz, aslında üzerimize önemli bir sorumluluk da yükleyen, adına ‘dostluk’ dediğimiz şey üzerine enine boyuna düşünme fırsatı veriyor.

Filmin oyunculukları ağızları açık bırakacak denli doğal ve gerçekçi. Ses kuşağında kahramanlarımıza eşlik eden meşhur Amerikan parçaları kimi zaman özenti duruyor.


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

KAZANANLAR KULÜBÜ ORİJİNAL ADI Win Win YÖNETMEN Thomas McCarthy OYUNCULAR Paul Giamatti, Amy Ryan, Alex Shaffer, Bobby Cannavale, Jeffrey Tambor YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (20th Century Fox)

Thomas McCarthy, ‘küçük insan’ın meseleleri üzerine kafa yormaya devam ediyor.

Ö

nceki iki filmiyle (“The Station Agent/ Hayatın İçinden” ve “The VISITOR/ Misafir”) güven duyduğumuz Amerikan bağımsızlarından biri olan Thomas McCarthy, üçüncü filminde de pek yanıltmıyor bizi, her ne kadar ilk iki film kadar ‘güçlü’ işaretler vermese de. Aktör kökenli senarist-yönetmen, “Kazananlar Kulübü”yle insan ilişkilerindeki ‘kazanma’ motivasyonu üzerine gidiyor ve buradan duygusal derinliğiyle insanı etkileyen bir sonuca ulaşıyor, en azından belli boyutlarda. Finansal zorluklar nedeniyle ‘ufak’ bir hile yapıp kendine gelir kapısı açan bir avukatın, beklenmedik bir ziyaretçinin gelişiyle kendini zor bir durumun içinde buluşu anlatılıyor hikâyede. ‘İyicil’ özelliklerinin baskın olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz bulunmayan avukat, kısa zamanda ‘aileden biri’ne dönüşen genç ziyaretçi sayesinde hem kazanıyor hem de kazandırıyor, ‘hayat’ bağlamında. Bu durum, avukatın ‘masum yalanı’nın onun sırtına bindirdiği ‘yük’le anlamlanırken, bir yandan da filmin ‘dürüstlük’

temennisinin gerçekliğe kavuşmasını sağlıyor. Thomas McCarthy, ‘küçük insan’ın meseleleri üzerine kafa yormaya devam ediyor anlayacağınız. Sinemacı, “Kazananlar Kulübü”yle ‘hayatın içinden’ gelen bir ‘misafir’in yarattığı titreşimi aktarıyor bizlere. ‘Bir şey’ olabilmek ya da oldurabilmek için uğraşmak gerektiğini söylüyor filmiyle, tıpkı karakterlerinin karşılıklı çabalarının onlara sağladığı ‘fayda’da olduğu gibi. Fayda elde edebilmek için fayda vermenin bir ‘kural’ olduğu gerçeğini vurgulayan McCarthy, başta Paul Giamatti ve Amy Ryan olmak üzere kalburüstü oyuncu kadrosundan da istediği verimi alıyor. Özellikle genç ‘güreşçi’ Alex Shaffer, ilk oyunculuk deneyiminde, beklenmedik biçimde filmin temposunu belirleyen ‘ölçülü’ bir performans sergiliyor, hikayenin ‘iyi’ katmanını besliyor.

Alex Shaffer’ın güreşçi olmasının getirdiği avantajla, güreş sahneleri epeyce ikna edici duruyor. Hikayenin ‘hukuksal süreç’ dönemi, genel toplam içinde tempoyu düşüren bir etki yapıyor. 21 - 27 Ekim 2011 / arkapencere k

25


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

oarpac@gmail.com

MEZARINA TÜKÜRECEĞİM ORİJİNAL ADI I Spit On Your Grave (Day of the Woman) YÖNETMEN Meir Zarchi OYUNCULAR Camille Keaton, Eron Tabor, Richard Pace, Anthony Nichols YAPIM/SÜRE 1978 ABD, 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat (Tepe)

Pek çok ülkede zamanında sansüre uğrayan film ‘sansürsüz’ haliyle DVD’de.. 26 arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011 k

2

010’un hiç tereddütsüz en ‘şiddet’li filmleri arasında ilk üçe GİREBİLECEK olan “Mezarına Tüküreceğim”, gerek sert tecavüz sahnesi gerekse sonrasında gelen kanlı intikam sahneleriyle türü sevenleri mest etmişti. Uncut (sansürsüz) olarak karşımıza gelen 1978 yapımı bu filmse, işte onun orijinal versiyonu. Genelde yeniden çevrilen her film eskisini aratır ama bu defa tam tersi. 33 yıllık bu ‘rahatsız edici’ şiddet filmi, yeni çevrimin yanında daha naif ve hafif kalıyor. O dönem epeyce ses getiren ‘içki şişesiyle tecavüz’ sahnesi her ne kadar yeni versiyonda yer almasa da; teknolojinin, bütçenin ve oyuncuların katkısıyla 2010’dakinin çok daha inandırıcı, rahatsız edici, gerçekçi ve kıyas kabul etmeyecek sertlikte bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Film, genç bir kadın yazarın (Camille Keaton) yeni kitabına konsantre olmak için doğa harikası ıssız bir yere gelişini, buradaki dört serseri tarafından hunharca tecavüze uğramasını ve sonrasında onları sırayla, vahşice öldürerek

intikam alışını anlatıyor. Tecavüzü ve kanlı intikamı detaylarıyla göstererek istismar sinemasının uç örnekleri arasına giren film, öte yandan Wes Craven’ın 1972’deki kült filmi “Kanlı Tecavüz”ün (The Last House on the Left) izinden gidiyor. Yine dönemin seks ve şiddet kültü “İhtiras Çiçeği”nden (Thriller - En Grym Film, 1974) esintiler taşıdığını söylemek mümkün. “Mezarına Tüküreceğim” bu filmlerden esinlenirken, kendisinin de etkilediği filmler olmuş elbet, üstelik biri de Türk sinemasından… Naki Yurter’in 1979 yapımı “Öyle Bir Kadın ki” adlı seks/ istismar filminin birebir “Mezarına Tüküreceğim” kopyası olduğunu belirtelim. 1993 yapımı “Savage Vengeance” da bir başka yeniden çevrim. Sonuç, bugünün ‘şiddet pornosu’ filmlerinin köklerini görmek açısından ıskalanmayacak bir klasik.

“Testere”, “Otel” gibi filmlerden şiddete şerbetli olanlar, bu filmi hiç ‘fenalaşmadan’ seyredebilir. Keşke bizim filmler de böyle özenle korunmuş olsaydı da “Öyle Bir Kadın ki”yi de ‘uncut’ olarak DVD’de izleyebilseydik.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - The Avengers Marvel’in süper kahramanlar galerisinin müstesna isimlerini S.H.I.E.L.D. aracılığıyla bir araya getiren film, 2012’nin şimdiden en çok merak edilenlerinden. Son zamanlarda izlediğimiz her Marvel filminde ortaya çıkan Nick Fury karakteri, süper kahramanları bu buluşmaya hazırlama işlevi üstlenmişti biliyorsunuz. 4 Mayıs 2012’de gösterime girecek filmin yönetmeniyse Joss Whedon. 2 - Altın Portakal’ın kazananları 48. Altın Portakal’da ipi önde göğüsleyen filmin “Güzel Günler Göreceğiz” olmasıyla tartışmalar da başladı. Özellikle “Nar”la eleştirmenlerin gözdesi olan Ümit Ünal, sosyal medya aracılığıyla festivali ve jüriyi topa tutmakla meşgul şu sıralar. 28

k arkapencere / 21 - 27 Ekim 2011

3 - Karşıdan Bakış İstanbul Modern Sinema, Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılı nedeniyle Goethe Enstitüsü işbirliğiyle, 20-30 Ekim tarihleri arasında “Karşıdan Bakış” başlıklı bir film seçkisi sunuyor. Sinema yazarı Engin Ertan’ın hazırladığı seçkide yer alan Türk/Alman yapımı filmler, diğer kültürden bireylerin temsiline odaklanıyor. 4 - 2. Malatya Uluslararası Film Festivali 18-25 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek festivalin ‘ulusal uzun metraj yarışması’nda ödül için yarışacak filmler belli oldu. Sinema yazarı Rıza Kıraç’ın “Küçük Günahlar”ının da içlerinde olduğu sekiz film, altı dalda toplam 64 bin liralık ödüle uzanmaya çalışacak.

5 - Atilla Dorsay’la Sine-Müzik SİYAD’ın Onursal Başkanı Atilla Dorsay, TRT-Müzik kanalında başlayan yeni programıyla klasik müzikalleri ekrana getiriyor. “Yağmur Altında”nın (Singin’ In The Rain) da gösterildiği programda, önümüzdeki ay ilk sesli film olan “Caz Şarkıcısı” (The Jazz Singer) da izlenebilecek. “Sine-Müzik”, her pazar 23.00’te TRT-Müzik’te.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00'DE...


Sabotör’e (Saboteur) dönüp baktığımda senaryonun disiplin yönünden zayıf olduğunu söylemek zorundayım. Çekim senaryosunun yapısı üzerine açık ve kesin bir şekilde eğildiğimi sanmıyorum. Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 104  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you