Page 1

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

FESTİVAL’E BUYURUN!

BU ZAMANLAR ANTALYA'DA... ÇILGIN APTAL AŞK ÇELİK YUMRUKLAR ŞANGAY GÖKYÜZÜ BÜYÜK DİKTATÖR TEKSAS KATLİAMI

07 - 13 EKİM 2011 / SAYI: 102


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

ANADOLU’NUN OSCAR’LA İMTİHANI

N

uri Bilge Ceylan’ın TAZE filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”, TÜRKİYE’NİN OSCAR ADAY ADAYI OLDU bildiğiniz üzere. Tıpkı 2009 yılı Oscar’larında son dokuz film arasına kalan “Üç Maymun”la olduğu gibi, 84. Akademi Ödülleri’nde de ‘yabancı dilde en iyi film’ kategorisinde yarışacak Nuri Bilge Ceylan, beş finalist arasına girmeye çalışacak. "Bir Zamanlar Anadolu'da", Selim Demirdelen’in "Kavşak", Orhan Oğuz’un "Hayde Bre", Derviş Zaim’in "Gölgeler Ve Suretler”, Handan İpekçi’nin “Çınar Ağacı”, Seyfi Teoman’ın “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ve Seren Yüce’nin “Çoğunluk” filmleri arasından sıyrılıp Türkiye’de ipi önde göğüsledi, beklendiği gibi. Oscar'lar, Türk insanı için aşılmayı bekleyen son kale gibi. Geçtiğimiz 20 yılda sanatta ve sporda çok yol kat ettiğimiz bir gerçek. Finallere abone olamasak da final görmüş, hatta Eurovision ve Nobel'de mutlu sona ulaşmış, futbolda Dünya Kupası'nda ve Avrupa Şampiyonası'nda ilk üçe girmiş bir ülke için Oscar, mutlaka vitrinde olması gereken ödüllerden biri kesinlikle.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Nuri Bilge Ceylan, öyle görünüyor ki buna en yakın duran sinemacı. Aslında yarattığı sinemanın ve anlayışın buna hiç ihtiyacı olmasa da, onun son yapıtının böylesine popüler bir ödülle taçlandırılması hiç de fena olmayacak! Hiç şüphe yok ki Ceylan, filmlerinde geniş bir izleyici profilinden çok, entelektüel bir sinema çevresine hitap ediyor. O, büyük prodüksiyonlu filmlere mesafeli ve olabildiğince minimalist bir film anlayışından geliyor. Bunun çok kişisel bir sinema tercihi olduğu aşikar. Bu yüzden ortalama sinema seyircisi için filmleri sıkıcı, çoğu zaman da tahammül edilemez. Ama bu onun bilerek ve büyük bir istekle yaptığı bir sinema. Kapital sinema endüstrisinin genel işleyişine karşın, küçük sermayeli filmlerle daha çok ilgili olduğu bir gerçek. Fakat filmlerinin yapım aşamasında ve üslubunda gösterdiği özen, tanıtım aşamalarında müthiş profesyonel davranması oldukça dikkat çekici. Bakalım bu profesyonellik, 'güzel ve yalnız ülkesi'ne en azından bir Oscar adaylığı getirebilecek mi!

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ERMAN ATA UNCU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Çılgın Aptal Aşk (Crazy, Stupid, Love.); Çelik Yumruklar (Real Steel); Şangay (Shanghai); Katilin Yüzü (Faces In The Crowd).

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

16 TRENDEKİ YABANCI

Bugünlerin ‘büyük’ yönetmeni Sinan Çetin, 1986 yapımı filmi “Gökyüzü”nde neler yapmış, bir bakalım!

18 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Charlie Chaplin, faşizmin tekerine çomak sokuyor bu ‘zamansız’ başyapıtıyla: “Büyük Diktatör” (The Great Dictator).

20 ÖLÜM KARARI

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali programından ‘iki eliniz kanda olsa’ görülesi 11 film. Festival sırasında Antalya’daysanız tabii!

24 AİLE OYUNU

Paul; Teksas Katliamı (The Texas Chain Saw Massacre/1974); Dehşet Evi (Secuestrados).

30 SAPIK

Altın Portakal’da Çin sinemasının ödüllü filmleri; Altın Portakal panellerinde “Sinemada Kadın”; Videoarde: Latin Amerika ve Karayipler’de Eleştirel Video Sanatı; Muzaffer Tema (1919-2011); İstanbul Modern Sinema’da Carlos Saura filmleri.

k 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

ÇILGIN APTAL AŞK ORİJİNAL ADI Crazy, Stupid, Love. YÖNETMENLER Glenn Ficarra, John Requa OYUNCULAR Steve Carell, Ryan Gosling, Julianne Moore, Emma Stone, Marisa Tomei, Kevin Bacon YAPIM 2011 ABD SÜRE 118 dk. DAĞITIM Warner Bros.

Hollywood o eski aşkları özlüyor besbelli... Hâlâ “Dirty Dancing”le kız tavlayan çapkın adamların varlığına inanan “Çılgın Aptal Aşk” daha kalıcı bir film olmayı kılpayı kaçırıyor diyebiliriz aslında. 6

k arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011

2

000’lerin romantik komedileri garip bir kısırdöngünün içinde sıkıştı kaldı sanki... Zamana yayılmış ve paylaşımcı ilişkilerin, yerini sanal ilişkilere hatta giderek seks arkadaşlığına bırakıyor olduğu saptaması bu tür filmlerin hepsine sirayet eden virütik bir rahatsızlık haline dönüştü nerdeyse. Tabii ki böyle bir durumun varlığından bahsetmek mümkün. Teknolojinin, işi insan ilişkilerini düzenlemeye kadar götüren yükselişi ve kuşkusuz insanların giderek daha ‘özet’ birliktelikler yaşamaya olan eğilimi ‘eski aşk’ları da aratır oldu... Aşk ilişkilerinin mümkün olan en az sorumlulukla yaşanma gayreti bir ilişkiyi ne kadar sağlıklı yaşatabilir ki oysa... Bu yüzden gelenekçi yaklaşımları zaten çok seven Hollywood stüdyoları da son dönemde romantik komedilerinde bu durumu mizah malzemesi olarak kullanıp ele aldıkları bu ‘modern’ çiftleri hikayenin sonudna doğru düzgün ilişki yaşar bir hale getirerek güzelce paketliyorlar. Zaten romantik komedi dediğimiz türün içinde büyük yeri olan bir temadır ‘gerçek aşk’ın değerini yeniden hatırlatmak... “Çılgın Aptal Aşk” da eninde sonunda kendini bu temaya zincirliyor. Oysa hiç öyle başlamıyor en başında. Ülkemiz salonlarına gelemeyen (belki de toplumca yoğun bir şekilde homofobik olduğumuzdan) sıradışı aşk filmi “I Love You Philip Morris”in yönetmen ikilisi yeni filmlerinde artık iyiden iyiye benimsenen bu yukarıda tarif ettiğimiz formülü ellerinden geldiğince ‘yeni’ bir tarzla işlemek istemişler. Bir yere kadar oldukça da başarılılar... “Çılgın Aptal Aşk”ın odağında ortayaşlarında çoluklu çocuklu evli bir çift var. Cal ve Emily’nin evlilikleri, birbirlerine olan alışkanlıklarıyla yürüyen tekdüze bir ilişki biçimine dönüşmüş. Gidişata dur deme cesaretini biraz can yakıcı bir şekilde de olsa Emily gösterir. Her zaman ziyadesiyle ‘düzgün’ bir adam olmaktan gurur duyan Cal kafa çekmek için gittiği barda kendi kendisinin muhasebesini yapar. Cal’ın

hayalkırıklığı o kadar dikkat çekicidir ki barın müdavimlerinden olan bir kadın avcısının radarına takılır... Tek gecelik ilişkiler konusunda ustalaşmış zengin çapkın Jacob, Cal’ın haline acır ve onu ‘arzu edilebilir’ bir hale sokmak için bütün taktiklerini ona öğretmeye başlar... Bu arada Jacob’ın beğendiği ama henüz elde edemediği genç kız Hannah, Cal ve Emily’nin çocuklarının bakıcısı ve Cal’a deli gibi âşık olan Jessica, Cal’ın Jessica’ya sırılsıklam âşık olan oğlu Robbie, Cal’ın bir gece takılabildiği yalnız ama çatlak öğretmen Kate ve Emily’ye talip olan iş arkadaşı David Lindhagen’ın da daha minik hikayelerini takip ediyoruz film boyunca... Film bu haliyle bir sürü ünlü oyuncuyu bir araya getiren “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar” (He’s Just Not That Into You), “Sevgililer Günü” (Valentine’s Day) gibi filmleri ve biraz da “Aşk Doktoru”nu (Hitch) hatırlatıyor. Ama adı geçen bu filmlerden daha sempatik bir film olmayı başarıyor neyse ki... Senaryonun yapısı bize en başta bir çoklu hikaye kalıbını işaret ediyor olsa da yavaş ve emin adımlarla birbirlerine yaklaşan bütün bu karakterlerin yolları bir şekilde kesişiyor. Ancak senaryo bütün bu karakterlerin hikayelerini bağlamak konusunda yeterince kıvrak ve derin olamıyor. Mesela Emily’nin mutsuzluğunu basmakalıp birkaç cümleyle geçip hikayesinin gelişmesine olanak vermiyor. Oysa Julianne Moore ve Kevin Bacon’ı bir araya getirmişken daha neler yapılabilirdi... Ama senaryo Cal’ın çapkınlık derslerini daha eğlenceli bulduğu için filmin ilk yarısında ağırlığı Cal’ın geçirdiği metamorfoza veriyor. Tabii ki o tarafta da Steve Carrell gibi bir yetenek ve rolünde hiç de kötü durmayan Ryan Gosling var. Diğer yandan çok güçlü olmasını beklemediğimiz yan hikayelerden biri yani 13 yaşındaki ergen Robbie’nin, 17 yaşındaki bakıcısı Jessica’ya duyduğu aşk var ki filmin en can alıcı espri ve sahnelerine de olanak sağlıyor.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Filmin yıldızı dramatik komedilerde performansını daha da yukarılara çıkartan Steve Carrell. Onun varlığı Amerikan mizah dünyasına güzel bir hava katıyor. 8 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

Robbie’nin daha aşkın ne olduğunu tam bilemeyen, erotik hayallerle süslediği ‘tutku’su aslında aşkın en saf halini de tanımlıyor bir yandan. Çünkü Robbie duyduğu bu karşılıksız aşkı yüzünden huysuzlaşıyor, kendi olmaktan çıkıyor, adeta evrim geçiriyor... Film aslında en çok da hikayenin bu yönüyle ‘tema’sını güzelce anlatıyor. Aşkın en saf hali insanı ilkelleştiren, toplum normlarını hiçe sayar hale getiren, içine kapatan, aklını uyuşturan ve en çok da ergenlikte bizi yakalayan o ‘ilk aşk’ değil midir? Robbie rolünde izlediğimiz Jonah Bobo’nun bu aşkından acı çeken ergen performansı fazlasıyla sahici! Karşısında Jessica rolünde izlediğimiz yeni yetenek Analeigh Tipton da ilk büyük performansında dikkat çekici... Cal’ın bir gecelik ilişki yaşadığı Kate’in (Marisa Tomei) çok eğlenceli bir ‘yan karakter’e olanak

sağlaması dışında pek bir işlevi yok. Gosling’in gönlünü kaptırdığı Hannah rolünde de Emma Stone oldukça kısıtlı bir karaktere fiziği ve pozitif enerjisiyle hayat veriyor. Ama tabii ki filmin yıldızı özellikle dramatik komedilerde performansını çok daha yukarılara çıkartan Steve Carrell. Şöhreti geç bir yaşında yakalamış olsa da Steve Carrell’ın varlığı Amerikan mizah dünyasına güzel bir hava katıyor. Carrell’ın seyircisiyle çok pozitif bir ilişkisi var. Kimi oynarsa oynasın göründüğü anda kendisini sevdiriyor. Ve kim ne derse desin ona en çok da acı çeken yalnız karakterleri oynamak yakışıyor.

Filmin özenle “fuck” kelimesini kullanmamaya gayret etmesi onu son dönem rom-komlarından ayıran diğer bir özelliği... Bütün karakterlerin kesiştiği noktadan sonra film patinaj yapıyor. En az 20 dakika kısalsa daha iyi bir film olacakmış...


ERMAN ATA UNCU Çok Bilen Adam ermanata64@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

çelİk yumruklar

T

ür sinemasının farklı kollarını aynı filmde buluşturma olanağı bir ŞANS da olabilir, ayağa takılan bir tuzak da… Ortaya çıkan sonucun, söz konusu türlerin yarattığı beklentileri karşılamaktan uzak yamalı bir bohça olma tehlikesi her daim kapıda bekliyor ne de olsa. Özellikle bayat bir tat vermesi kuvvetle muhtemel, denene denene aşınmış türlerden bahsediyorsak eğer, karşımıza devasa bir demodelik anıtının çıkması ihtimali güçleniyor. Bu yüzden "Çelik Yumruklar"ın yaratıcılarını ve yönetmeni Shawn Levy’yi tebrik etmek gerek. Çünkü karşımızda artık gına getiren robot maceralarını, ringlere küstükten yıllar sonra tekrar formunu bulan azimli boksör filmlerini, değişmez baba-oğul kaynaşması temasını ve hatta umutsuz vakayken şampiyonluğa ilerleyen at hikayelerini (tabii at yerine robotu koymalı burada) bir araya getiren, ama tüm bu denenmiş, cılkı çıkmış alt türleri yeniden dolaşıma sokmasına rağmen hâlâ keyif verebilen bir seyirlik var. Turnuvalara katılmak için geliştirilmiş bir robot sayesinde tekrar bir araya gelen baba – oğlun hikayesine kuşkuyla bakacakları bile tavlayabilmek az buz bir başarı değil. "Ben Efsaneyim"in (I Am Legend) yazarı Richard Matheson’ın kısa hikayesinden uyarlanan film, dev robotların karşı karşıya geldiği boks turnuvalarının gerçekleştirileceği bir ortamı mümkün kılma zorunluluğundan olsa gerek, yakın bir gelecekte, 2020’de geçiyor. Şeffaflaşmış i-Phone’lar ve daha alengirli bir hale bürünmüş GPS sistemlerinden ve tabii dev robotlardan başka hikayenin gelecekte geçtiğine dair bir veri yok. Kıyafetler, mekan, atmosfer, hepsi tanıdık. Zaten filmin geleceğe dair bir fantezi kurmak gibi bir derdi yok. Onun yaptığı, daha çok bilimkurguyu eski usul bir baba – oğul hikayesine zemin yapmak. Hayatını robot dövüştürüp oradan oraya dolaşarak geçiren emekli boksör Charlie Kenton (Jackman), eski sevgilisinden olma, doğumundan önce terk ettiği oğlu Max’le (Dakota Goyo) bir araya gelmek durumunda kalınca film de ikisinin yıllar sonra birbirlerini keşfettikleri bir yolculuğa

dönüşüyor. Tabii ki bu yolculuğa ön ayak olan, hurdadan çıkıp ona inanan küçük Max dışındaki herkesi şaşırtan ‘azimli’ ve ‘duygusal’ bir robot… Ama hakkını yememeli… "Çelik Yumruklar"da robot meselesi bir aksesuarın ötesinde. Robotun çocukla karşılıklı dans ettiği, etrafında insan kalmayınca kameraya hüzünlü hüzünlü baktığı sahneler ucundan kıyısından, keyif almaktan, duygulanmaktan hafif bir utanç duyulan, insandışı varlıklara ‘bilge’ bir niteliğin yüklendiği Spielberg anlarını çağrıştırıyor. Belli ki Steven Spielberg’in yeşil ışık yaktığı bu proje, bizzat yapımcılarından olduğu "Transformers" serisinden çok daha onun hamuruna yakışacak bir robot hikayesi. Robot tasarımlarının Transformers’vari bir 80’ler aşırılığını değil de, kıyısından da olsa retrofuturistik bir zarafet taşımaları ise kuşkusuz hem bu insani atmosferin hem göz zevkimizin yararına. Ama asıl önemlisi, bu baba – oğul hikayesinin, bugünden çok da farklı olmayan bilimkurgu soslu bir yakın geleceğe taşındığında verdiği ufak tatlar. "Çelik Yumruklar" gibi başı sonu belli bir anlatı aktarmak üzere yola çıkmış gösterişli filmlerde o anlatıdan taşıldığı noktalar en keyif veren yerler çoğunlukla. Bu filmde de her ne kadar bilinçli bayatlıklarıyla ‘utandırıcı zevklerimize’ hitap etse de duygusal anlardan, büyük laflardan çok, böylesi anlar keyif verici. Charlie Kenton'ın tekrar ‘sahaya dönüp’ erkekliğini tesis ettiğinde olduğu gibi... İlk Rocky’nin final sahnesini akla getirmemesi imkansız tanıdıklıkta bir sahne bu. Ancak çocuğunun ve sevgilisinin gözyaşları arasında erkekliğini tesis eden, Sylvester Stallone gibi bir testosteron anıtı değil, muzipliği de personasının parçası yapmış yıldızlardan Hugh Jackman. Tabii ringde terle ve kanla değil, WiFi usulü, bir robota komut vererek devleşmesi ise işin eğlencesine eğlence katıyor. Ve belli ki "Çelik Yumruklar"ın yaratıcıları da izleyici kadar bunun farkında.

Yüksek bütçeli maceralara eğlence katmada Hugh Jackman’ın ideal oyunculardan biri olduğu bir kez daha kanıtlanıyor. Hope Davis gibi bir oyuncunun sinir bozucu akraba kontenjanında değerlendirilmekle yetinilmesi her seferinde keyif kaçırıyor.

ORİJİNAL ADI Real Steel YÖNETMEN Shawn Levy OYUNCULAR Hugh Jackman, Dakota Goyo, Evangeline Lilly, Anthony Mackie, Kevin Durand, Hope Davis YAPIM 2011 ABD-Hindistan SÜRE 127 dk. DAĞITIM UIP

Filmin yaratıcılarını tebrik etmeli. Çünkü karşımızda bugüne kadar cılkı çıkartılmış alt türleri yeniden dolaşıma sokmasına rağmen keyif verebilen bir seyirlik var. 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere k

11


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ŞANGAY

B

ugün sinema tarihinin en önemli başyapıtlarından kabul edilen 1942 tarihli Michael Curtiz filmi “Kazablanka” (Casablanca), II. Dünya Savaşı günlerinde Kuzey Afrika’nın egzotik kentlerinden birini fona koyar. İsmini de o kentten alır zaten. Önde ise muammalı, çok hummalı bir aşk ve casusluk öyküsü vardır. Curtiz'in filmi öykünün hem aşk hem de casusluk ayağını öylesine dengeli yürütür ki, başarısının temelinde yatan etkenlerden biri de budur. Sonrasında "Kazablanka"nın kimi taklitleri, pastişleri yapılmıştır. Savaş fonunda aşk ve casusluk minvalli… Sydney Pollack’ın “Havana”sı böyle bir filmdir örneğin. Ama olmamıştır. Oliver Stone’un “Salvador”undan da benzer türde -sadece daha politik soslu- bir egzotizm tadı almak mümkündür. Orada ise Stone öncülüne öykünmeden ayakta duran, neredeyse bir mihenk taşı sayılabilecek ayrı bir filmsel yapı kurar. Mikael Håfström’ün “Şangay”ı da “Kazablanka”ya varmak üzere yola çıkıyor ama uçağı “Havana” semalarında irtifa kaybediyor ve ancak tam da oralara bir yere zorunlu iniş yapabiliyor. İşin aslı karşımızda ‘Made in China’ etiketli vasat bir “Kazablanka” taklidi duruyor. Yıl 1941, Avrupa Nazi paletleri altında ezilmekte, Uzakdoğu’da ise Çin, Japonların işgali altında. Pearl Harbor baskını henüz ufukta görünmüyor, haliyle Amerika da savaşa müdahil olmamış, uzaktan uzağa dünya milletlerinin birbirini yemesini izliyor. Şangay belki de her zamankinden daha kozmopolit ve kaotik. Amerikalılar ve Almanlar orada da bilek güreşinde. Amerikalı gazeteci (o kendisini böyle tanıtıyor ama tabii yemiyorsunuz) Paul Soames (Cusack) işte böyle bir atmosferde Şangay’a ayak basıyor. Yakın arkadaşı Conner’ın (Morgan) ölümünün ardındaki sır perdesini aralamak için… Paul olayı deştikçe hem Japon askeriyesi ve Çin mafyası arasında sıkışıp kalıyor hem de Amerikalı dostlarının kendisine sırt çevirdiğine tanık oluyor. Çok geçmeden işin içine bir de ‘yasak aşk’ giriyor ve Paul Çinli mafya babası Anthony Lan-Ting’in (Yun-Fat) ‘kadını’ Anna’ya (Li) âşık oluyor. Bir

yandan soruşturmaya devam ederken, beri yandan da bu aşkın ızdırabını yaşıyor. Önceki filmlerinden de biliyoruz, İsveçli yönetmen Mikael Håfström teknik işçiliği noksansız bir yönetmen. Onu Hollywood’a taşıyan “Şeytana Karşı” (Ondskan) bunu çok iyi gösterdiği bir filmdi. Ama ardından yeni filmleri geldikçe iyi bir zanaatkar olsa da çok usta bir hikaye anlatıcısı olmadığını, elindeki özgün öyküleri yüzüne gözüne dahi bulaştırabildiğini gördük. “Raydan Çıkanlar” (Derailed), Stephen King’in kısa öyküsünden uyarladığı “1408” ve eleştirmenlerin yerin dibine soktuğu “Ayin” (The Rite) sanatsal açıdan heyecanla bahsedeceğiniz filmler değildi. Yeni filmi “Şangay” da aşağı yukarı aynı kalibrede bir manzara sunuyor. Öncelikle, bütün o şaşaalı set ve kostümlere, kara filme göz kırpan dumanlı ve kasvetli atmosferine rağmen, “Şangay” sizi bir türlü içine alamıyor. Conner’ın ölümünün ardındaki sır, takip etmekten zevk alacağınız bir ipucu dizisi barındırmıyor. Paul’ün Anna’yla ilişkisi öyküyle kol kola ilerleyen ve onu besleyen bir unsur değil, tempoyu düşüren zevksiz bir birliktelik olarak kalıyor akıllarda. Hal böyle olunca, Franka Potente’nin canlandırdığı Alman bürokrat Leni’nin Paul’le münasebetinin sınırları ve filmde ne aradığı da meçhul. Filmin zirvesinin ise Pearl Harbor baskınının haber alınacağı ana denk geleceğini tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Yönetmen Håfström, her şeye rağmen, elindeki yetenekli oyuncuların gayreti ve senaristinden görüntü yönetmenine her biri kendi alanında yetkin ekibi sayesinde izlenir bir film çıkarıyor. Sadece nasıl bir referansla yola çıktığını hiç saklamayan böyle bir filmden daha parlak bir netice, birtakım numaralar bekliyorsunuz, ama o size yavan bir öykü veriyor; sorun bu.

Bu tip başka projelerde olduğu gibi, sanat yönetmenliği baştan sona öykünün hizmetinde. Filmin öykülemesi zaman zaman bizdeki benzer dönem dramalarını aratmayacak seviyelere inebiliyor.

ORİJİNAL ADI Shanghai YÖNETMEN Mikael Håfström OYUNCULAR John Cusack, Gong Li, Chow Yun-Fat, David Morse, Ken Watanabe, Franka Potente, Jeffrey Dean Morgan, Hugh Bonneville, Yuan On, Benedict Wong YAPIM 2010 ABD-Çin SÜRE 105 dk. DAĞITIM Pinema (Film Pop)

Mikael Håfström’ün filmi, “Kazablanka”ya varmak üzere yola çıkıyor ama uçağı “Havana” semalarında irtifa kaybediyor, oraya zorunlu iniş yapıyor. 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere k

13


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

KATİLİN YÜZÜ ORİJİNAL ADI Faces In The Crow YÖNETMEN Julien Magnat SESLENDİRENLER Milla Jovovich, Sarah Wayne Callies, Julian McMahon, Adam Harrington, Marianne Faithfull YAPIM 2011 ABD-Fransa-Kanada SÜRE 102 dk. DAĞITIM Tiglon (Kalinos)

Hafıza kaybını farklı bir düzleme taşıyan film, vasatı ne yazık ki aşamıyor. 14 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

M

utlu bir ilişkisi, anaokulunda da severek yaptığı bir işi olan Anna, bir gece arkadaşlarıyla iki tek atıp eve dönerken korkunç bir cinayete tanık olur. Kurbanının boğazını usturayla keserek öldüren katil, Anna’yı da fark ederek peşine düşer, kıstırır ve tam usturayla öldürmek üzereyken köprüden düşmesine sebep olur. Düşerken kafasını vuran Anna, sulardan kurtarıldığında ‘yüz körü’ haline gelir… Filmin bütün numarası da bu… Baktığı yüzleri birbirine karıştıran, kısacası yüz hafızasını kaybeden Anna, film boyunca bu rahatsızlığıyla mücadele ediyor. En fecisi de Anna’nın tüm yüzleri birbirine karıştırdığı için, peşine düşen katili ayırt edememesi… “Ölümcül Deney” (Resident Evil) serisinin gedikli güzeli Milla Jovovich, 36 yaşın olgunluğunu yavaş yavaş üzerine giyerken, belli ki önüne gelen projeleri iyi-kötü ayırt etmeden kabul etmeye başlamış. 2002’deki “Bloody Mallory” adlı korku-komediaksiyon karışımı filmden dokuz yıl sonra yönetmen Julien Magnat, yine ortanın altı vasatın hafif üstü bir yapıma imza atıyor. “Nip/Tuck” dizisinden tanıdık

Julian McMahon oyunculuğundan ziyade simasıyla öyküye renk katarken, Milla Jovovich de parlak olmayan senaryoyu toparlama, işini düzgün yapabilme derdinde… Yine hafıza kaybına dayanan ve çok daha karmaşık bir öykü anlatan “Kimliksiz”i (Unknown) yakın dönemde sinemalarda izlemiştik. Eskilerden ise, kör bir kadının evine giren katilin soluk kesen hikayesini anlatan, Audrey Hepburn’lü “Karanlığa Kadar Bekle”yi (Wait Until Dark) anımsayalım. Her iki film de elindeki malzemeyi hakkıyla kullanan, iyi sinema örnekleriydi. “Katilin Yüzü” ise ani ses efektleriyle işi ‘ucuz’latırken, hikayeyi kimin gözünden anlatacağına da karar veremiyor. Anna’nın gördüğü her yüzü birbirine benzetmesi tamam da, onun olmadığı sahnelerde biz niye herkesi değişik kılıklarda, Anna’nın gördüğü gibi görüyoruz, belli değil.

Filmin asıl sürprizi, doktor rolünde karşımıza çıkan, son yıllarda ülkemize de sıkça gelen Marianne Faithfull. ABD’de direkt video piyasasına sürülen filmin, korku-gerilim türünün banko iş yaptığı ülkemizde sinemalarda gösterilmesi.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ÇELİK YUMRUKLAR

ÇILGIN APTAL AŞK

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ÇELİK YUMRUKLAR

HH

HH

ÇILGIN APTAL AŞK

HHH

HHH

KATİLİN YÜZÜ

H

HH

HH

HH

HHH

OKAN

ŞANGAY

ARPAÇ

ŞANGAY

BİLGEHAN ARAS

KATİLİN YÜZÜ

HH

BURÇİN S. YALÇIN

AFACAN VE KURBAĞA SURAT

HHH

ARKADAŞTAN ÖTE

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHHH ASLAN KRAL

BİR TUTAM CENNET HHHHH BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA

HHH HH

ÇILGIN ÇOCUKLAR 4 EYLÜL

H

HH

H H H H H

H

HH

HHH

GOETHE'NİN İLK AŞKI

HH

KARS ÖYKÜLERİ

HH

HHH

HH

KILLER ELITE

HH

KORKU EVİ

HH

HH

HH

KOVBOYLAR VE UZAYLILAR

HH

HH

HH

HH

HHH

KÖTÜ ÖĞRETMEN

HH

HH

HH

HH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHH

HHHH

HH

MÜHÜRLÜ KÖŞK

H

PARİS'TE GECE YARISI

HHH

SAÇ

HH

HH

HHH

HHH

HH

SON DURAK 5

HH

HHH

ŞEYTANIN İNİ DEHŞET EVİ PAUL TEKSAS KATLİAMI

H H H H H

HHHH

HH

H

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SİNAN ÇETİN’İN ‘KENDİNİ KAYBETTİĞİ’ FİLM

16

arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k


Oyuncu kadrosu gazete ilanıyla oluşturulan 1986 yapımı Sinan Çetin işi ‘fantastik’ çalışma “Gökyüzü”nü seyretme fırsatı bulanlardan biri olarak, Plato Film Okulu’na bir ders konusu öneriyorum…

B

izzat takip edemedim, ayrıntılarını da çok iyi bilmiyorum ama kısa süre önce Ankara’da ‘Türk işi fantastik filmler festivali’ olarak tanımlanan bir etkinlik düzenlendiğinden haberdarım. Kötü filmlere de ‘fantastik’ etiketi yapıştırıldığından beri kavram kargaşası yaşansa da belli sinemasever gruplarının bu ‘tür’e yoğun ilgi duyduğu ortada. En azından “Dünyayı Kurtaran Adam”da olduğu gibi artık ‘utançla’ sunulmuyor bu filmler, hatta şimdilerde tuhaf bir ‘kıvançlanma’ durumu söz konusu. Fakat Ankara’daki festivalin programına göz attığımda büyük bir eksiklik duygusuna kapıldığımı, önemli bir ‘boşluk’ gördüğümü de hemen ekleyeyim. Öyle ki festivali düzenleyenler ağızlarıyla kuş da tutmuş olsalar, ilk yıllarında büyük bir fırsatı kaçırmışlar bana sorarsanız. Kaçan fırsatın adını da söyleyeyim: “Gökyüzü”. Yani Sinan Çetin’in 1986 yapımı ‘meşhur’ filmi. O olmadan olmaz! Üç yıl önce “Akla Zarar Filmler”i yazarken bir türlü bulamadığım için kitapta yer alamayan, ancak birkaç ay önce sevgili bir dostum sayesinde yıllar sonra seyretme fırsatı bulabildiğim, yani söz ettiğim ‘eksiklik’ duygusunu bizzat bana da yaşatan bir filmdir “Gökyüzü”. Sinan Çetin’in bu filme neden gözlerden uzak tutulması gereken geri zekalı bir çocuk muamelesi yaptığını ve adını bile anmak istemediğini şimdi gayet iyi anladım. Sinan Çetin bazı röportajlarında, ‘en kişisel filmi’ olduğu için en sevdiği filmin de “Gökyüzü” olduğunu söyler. Aynı Çetin, 4 Ekim 2007’de Mithat Alam Film Merkezi’ndeki söyleşisinde, Alam’ın “Gökyüzü filminizden bahsedebilir misiniz biraz da?” sorusuna ise aynen şöyle cevap vermiştir: “Onu geçelim; şımarık bir filmdir o. Çok fazla parayla yapılmış, delice, saçma sapan bir şeydir. Konusunu çok severim, ama doğru dürüst yapamadım o filmi.” Filmin konusuna, Sinan Çetin’in ne anlattığına geçmeden önce “Gökyüzü”yle

ilgili enteresan bir bilgi daha vereyim. Sinan Çetin, filmin oyuncu kadrosunu oluşturmak için gazete ilanı vermiştir. İşte zamanında Milliyet gazetesinde yer alan, “Gençlere Çağrı” başlıklı o ilan: “Özgür bir hayatı savunan genç insanlar, gelin birlikte genç bir film yapalım… ‘Sinan Çetin’, ‘Gökyüzü’nü yazdı, çekiyor. * 17-25 yaşlarında, * Anlamlı, sıcak bakışlı, * Oyunculuk yeteneğine sahip, * Düz uzun saçlı, renkli gözlü (tercihan), mavi gözlü (kızlar için), * İnce yapılı, sempatik, esmer (erkek için), iseniz lütfen, 2 Temmuz 1986 Çarşamba günü saat 14.00’ten itibaren Varlık Filmcilik A.Ş. Mecidiyeköy, Polat Celil Ağa İşhanı, Kat: 10 Tel: 172 68 20/4 Hat ‘Şahsen müracaat’ ediniz.” Artık gerçekten bu ilanla mı bulundular bilmiyorum ama “Gökyüzü”nün, başrollerdeki Lucie Strobe, Ayhan Seçkin gibi genç isimlerin ilk ve son filmleri olması da ayrı bir ilginçlik elbette. Ayrıca anlamlı ve sıcak bakışlı olmadıklarını da açıkça söyleyeyim. Birbirlerine sevdalı iki atmacanın serüvenlerini anlatan bir Kızılderili masalını filme aktarmak isteyen bir yönetmen, kudretli bir politikacının özgür ruhlu kızı ve fakir bir motosiklet sürücüsü ve pırpır uçak pilotu delikanlının ilişkileri üzerinden akar gider “Gökyüzü”. Yönetmen Sinan Çetin’dir tabii. Kız sokakta dolaşırken gazete bayiindeki Bulvar gazetesinde bir haber görür: “Bir film yönetmeni kayıp. Sinan Çetin, ‘Gökyüzü’ filmini çekerken birden bire ortadan kayboldu!” Aslında kaybolmamış, kızın babasının kara gözlüklü, siyah takım elbiseli ve beyaz çoraplı adamları tarafından kaçırılmış, çöldeki bir

kulübenin zindanına kapatılmıştır. Adam, tam seçimler öncesinde kızının bir skandala karışmasını istemediği için, kızın ve oğlanın kaderini belirleyen tanrı-yönetmen Sinan Çetin’i kaçırmıştır! Kötü adamlar birkaç kere Sinan Çetin’i döver, tokatlar, yerlerde sürükler… Oysa o sadece, “Bütün hayatım boyunca birbirini arayan ve bulunca hiç kaybetmeyen iki atmacanın filmini çekmeyi istedim” der. Bir ara delikanlı da zindana atılır. Sinan Çetin’le aralarında özgürlük, aşk, bağlanma vb. konularında uzun ve bıktırıcı konuşmalar geçer. Şöyle ki: “Sen aradığını bulduğunda, bulduğun seni aramaz mı? Ya da neden hep kaybetmek zorundasın? Neden herkes birbirinin hapishanesidir? Süresiz mutluluk var mıdır?” Öyküyü ağır çekimlerle, çölde batan güneşe karşı beyaz tüle sarınmış yarı çıplak sevgililerin anlamlı yürüyüşleriyle vb. destekleyen Sinan Çetin, ‘herkesten farklı düşünen’ bir yönetmen olmanın bedelini fena öder bu filmde. Bir sahnede gaddar baba ile yönetmen arasında şu konuşmalar geçer: - Bu aşk hikayesinde ölen kimse olmasın. Benim kızım o, üzülmesini istemiyorum. - Ama birinin ölmesi gerek. Çünkü büyük bir aşk hikayesi bu. - O zaman sen gidip kendini öldürsene. Benim kızımdan ne istiyorsun? - Peki, ben artık bu işe karışmıyorum. Bitmedi… Filmin sonunda Sinan Çetin, kameraya dönerek “Stop!” der… Yönetmeni, bu filmi hiçbir festivale vermez, hiçbir yerde seyredilmesini istemez, bundan adım gibi eminim ama hiç değilse Plato Film Okulu’nda ders olarak okutulsa, ne güzel olur. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere

17


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

BÜYÜK DİKTATÖR Faşizmi nasıl öldürebilirsiniz? Charlie Chaplin, başyapıtlarının arasında en güçlü mesaja sahip “Büyük Diktatör”de (The Great Dictator) bunun yanıtını verir sanki. Mizahtır faşizmin baş düşmanı. Dogmaların, ayrımcılığın ve diktanın asık suratlılığına kahkaha silahıyla ateş eder.

B

iR İNSANI AYNI ANDA HEM AĞLATIP HEM GÜLDÜREBİLECEK YEGANE SANATÇIDIR CHARLIE CHAPLIN. ŞAHESERİ “BÜYÜK Diktatör” tüm o keskin hicvine rağmen ustanın derin hümanizminden ve sıcaklığından nasiplenmiştir. İzleyiciyi kıkır kıkır güldürürken ve 20’nci yüzyıl tarihinin en büyük kıyımının acılarını güldürüyle dindirmeye çalışırken dahi sokaktaki ‘küçük insan’ın sızısına ortak olma, onu kucaklama ve onunla empati kurmak peşindedir. “Büyük Diktatör” Chaplin’in sadece bir komedyen olmadığını, konjonktüre hâkim bir entelektüel olduğunu da gösterir. 1940 yapımıdır film. Henüz Naziler’in ölüm kampları gerçeğini dünya öğrenmemiştir. ABD de henüz İkinci Dünya Savaşı’nda taraf olmamıştır ve kağıt üzerinde Almanya ile barış hâlindedir. Chaplin sanki olacakları, daha dört uzun yıl sürecek ve büyük ızdıraplara yol açacak büyük savaşı tahmin etmiş ve bunu filmine yansıtmıştır. Gettoya hapsedilen Yahudiler’e uygulanan eziyet ve fişleme, bir müneccim duyarlılığıyla ortaya konmuştur adeta. Ekonomik ve politik stabilite adına göz yumulan dikta rejiminin yol açacağı tahribata, “Büyük Diktatör”de işaret edilir. Chaplin bir Adolf Hitler karikatürü çizmeye çalışırken, Nazi Almanyası’nı da tahlil etmeye çalışır. Tabii film salt bir faşist Almanya yergisi de değildir. Artık 50 yaşına gelmiş ve ilk sesli filmini çeken, sessiz sinemayı geride bırakmak zorunda kalmış ve ne yazık ki popülaritesi düşüşe geçmiş bir ustanın, hâlâ yaptığı işin bir numarası olduğunu ispatlayışının da belgesidir. Charlie Chaplin hâlâ formunun doruğundadır “Büyük Diktatör”de. Komedi zamanlaması konusunda

rakipsiz olduğunu gösterir. Filmin başındaki Birinci Dünya Savaşı sahneleri (bir skeçler zinciri olarak ele alınmıştır) fiziksel güldürü konusunda da rakipsiz olduğunu gösterir. Savaş meydanındaki şaşkın ve sakar askeri, gençliğine damga vuran Şarlo karakterinin enerjisiyle canlandırır. Patlamayan bomba sahnesi, uçaksavarın tepesine çıkıp bir türlü namlu ayarını yapamayışı ya da uçakta ters şekilde uçarken su içmeye çalışması gibi anlar, hâlâ seyirciyi ‘slapstick’ ile nasıl güldüreceğini iyi bilen bir ustanın eserleridir. “Büyük Diktatör” büyük bir trajediyle başlayıp umut veren bir söylevle biter. Birinci Dünya Savaşı’nda Chaplin’in canlandırdığı berber yaralanır. Filmin sonundaysa diktatörün yerine geçerek demokrasiyi, kardeşliği ve barışı öven bir konuşma yapar. Buna karşın filmin mizah skalası tam tersine çalışır. Eserin başı ne kadar gülünçse, sonu o kadar kederlidir. Filmin ilk yarısında komadan çıkan berberin mahallesine döndüğünü görürüz. Ülkenin faşist iktidara teslim olduğundan ve Yahudiler’e karşı bir ayrımın başladığından haberi yoktur. O, polislerle kavga ederken, kendisine destek olmaya çalışan komşusu da tavayla polislerin kafasına vurmaya başlar. Fakat arbedede berber de başına darbe alır. Bir başka örnek de diktatör Hynkel üzerinden verilebilir. Sahte bir Almanca’yla konuşarak Hynkel’i canlandıran Chaplin, araya kulağa Almanca gibi gelen İngilizce kelimeler serpiştirir ve büyük bir tutkuyla, bağırarak konuşur. Hitler’in öfkeli söylevlerini taklit ederken sık sık sözcükler boğazına takılır ve kaba Almancası öksürük sesleriyle kesilip durur. Ardından berber, bir müşterisini Brahms’ın meşhur Macar Dansı’nın ritmine uygun olarak alelacele tıraş

eder. Bu gibi sahneler, Chaplin’in sessiz film yıllarında mükemmelleştirdiği güldürü üslubunun hâlâ (ve bugün de) izleyiciyi muazzam eğlendirebildiğini gösterir. Filmdeki berberi Chaplin’i meşhur eden Şarlo karakteriyle karıştırmamak lazımdır yine de. Chaplin, Şarlo karakterinin sessiz sinema çağına ait olduğunu vurgulamıştır defalarca. Onu bir sesli filmde asla canlandırmayacağını, konuşturmayacağını ifade etmiştir. Yine de melon şapkası, fırça bıyığı, bastonu, paytak yürüyüşü ve şaşkın kibarlığıyla bu karakter Şarlo’nun bir varyasyonu gibidir. Chaplin, Şarlo’nun gülünç hâllerini Hynkel’e de bulaştırır. Müttefiki Napaloni ile selam vermek ve el sıkışmak arasında gidip geldiği sahnede, dünya atlası şeklindeki büyük balonla bale yapıp balonu poposunda sektirdiği dansta ya da Napaloni ile yemek savaşı başlattığı kavgada Hynkel’in Şarlo maskesiyle gülünçleştirilip iktidarının elinden çekilip alındığına şahit oluruz. “Büyük Diktatör”ün sonu eşsizdir. Berber, Hynkel ile karıştırılır ve komşu ülkenin işgalini müteakip bir zafer konuşması yapması için kürsüye çıkartılır. Berberin uzun söylevi bilime, akla, hümanizme ve özgürlüğe bir övgüye dönüşür. Sosyalist Chaplin doğrudan kameraya hitap eder burada ve sanki karakterinin dışına taşar bir an için. Orada aktör Chaplin değil, sanatçı Chaplin vardır adeta ve doğrudan izleyiciye, giderek bütün insanlığ hitap etmektedir. Slavoj Žižek’in bu filmle ilgili meşhur analizi dikkat çekicidir: Konuşmasını bitirdiğinde berberin yüzü gülmez. Zira oraya Hynkel’i dinlemeye gelmiş kitle büyük bir alkış kopartır. Faşist lider ne dese alkışlayacak kitle, muhtemelen berberin söylediklerinin hiçbirini dinlememiştir bile! k 07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere

19


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

ALTIN PORTAKAL’DA BAŞ UCUNA KOYULACAK 11 FİLM

1

Türkiye’nin en eski ve en köklü film festivali ve film yarışması olan 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali bu yıl da çok zengin bir menüye sahip. Onca yeni ve iyi film arasından 11’ini seçmek bizim için bir hayli zor oldu.

O

scar’ların bu coğrafyadaki muadili sayılan Altın Portakal Film Festivali, bu yıl her zamankinden daha zengin. Çoğu ‘ilk film’lerden oluşan ulusal yarışmanın yanında belgeseller, uluslararası yarışma filmleri, kısalar ve özel gösterimlerle bir hafta boyunca Antalyalı sinemaseverleri baş döndürücü bir maraton bekliyor. 1979’da sansür, 1980’de ise darbe sebebiyle dağıtılamayan ödüllerin bu sene aynı jürinin toplanarak verilmesi üzerine “Kara Kafa”, “Sürü” ve “Yusuf ile Kenan” filmleri festivalde seyirciyle buluşuyor. Yabancı filmlerden “İki”, “Jane Eyre”, “Artçı Şok”, “Kara Kan”, “Ruh Eşim”, Ulusal Yarışma’da “Canavarlar Sofrası”, “Lüks Otel”, “Fedakar” ve Belgesel Film Yarışması’nda “Arabeks”, “Kara Vagon”, “Oğlunuz Erdal” öne çıkan ancak 11’imize alamadığımız diğer yapıtlar.

20

arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

1

TEHLİKELİ İLİŞKİ (A DANGEROUS METHOD, 2011) Festivalin ağır bombası... David Cronenberg’in merakla beklenen bu son yapıtı, psikanalizin babaları sayılan Sigmund Freud ve Carl Jung’u beyazperdeye taşıyor. Festivalde “Jane Eyre”de de izleyebileceğiniz Michael Fassbender’in Jung’u, Viggo Mortensen’ın Freud’u, Keira Knightley’in ise hasta Sabina Spielrein’i canlandırdığı yapıt, aynı zamanda Cronenberg’in de ilk ‘dönem filmi’. Jung’un, hastası Sabina ile ilişkisinin farklı boyutlar kazanmasını ve Freud’un da olaya dâhil olmasıyla aşk üçgenine dönüşmesini konu alan yapım, aynı zamanda iki psikanalistin teorilerine de yer veriyor. “Kefaret” (Atonement), “Tehlikeli İlişkiler” (Dangerous Liaisons) filmlerinin Oscar’lı senaristi Christopher Hampton’ın kendi oyunundan sinemaya uyarladığı bu yapıt, kaçmaz.

2

ZENNE (ZENNE DANCER, 2011) Ulusal Yarışma filmleri içerisinde hemen dikkat çeken, çok özel bir yapıt. Birkaç yıl önce, eşcinsel olduğunu itiraf ettiği için babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın hayatından esinlenen, kendisini yakından tanıyan Caner Alper ile Mehmet Binay tarafından filme alınan “Zenne”, aynı zamanda Türk sinemasındaki ender ‘eşcinsel temalı’ filmlerden biri. 1999’da Kutluğ Ataman’ın çektiği “Lola + Bilidikid”le beraber, türün en cesur örneklerinden. Askerlikten rapor almak için gay’lerden istenen ‘cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraf’ gerçeğini de ele alan “Zenne”, her şeyin ancak ‘görmezden gelinerek’ yaşanabildiği şark toplumlarına da ayna tutma vazifesi görüyor. Altın Portakal alırsa, Türk sinemasının “Brokeback Dağı” muamelesi görmesi kuvvetle muhtemel.


2

3 4

3

ELENA (2011) Yönetmenlik kariyerindeki ilk iki filmiyle sinemaseverleri kalbinden yakalayan Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev, yeni filmiyle üçüncü kez hayranlarıyla buluşuyor. “Dönüş”te (Vozvrashchenie) baba ile oğul hikayesine, “Sürgün”de (Izgnanie) ise bir aileye odaklanan Zvyagintsev, “Elena”da da rotasından sapmıyor. Farklı karakterlere sahip yaşlı bir çift olan Elena ve Vladimir’in dünyasına sokuyor bizleri. Zengin bir soğuk nevale olan Vladimir’in kalp krizi geçirmesi üzerine Elena’nın içine düştüğü durumları izlerken, yine olağanüstü bir görsellikle karşılaşıyoruz. Bu yılki Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde yarışarak Özel Jüri Ödülü kazanan “Elena”, yoğun Türk filmleri maratonunda ıskalanmaması gereken en önemli yapıtlardan biri.

4

NAR (2011) 1986’da “Teyzem”le başlayan senaryo yazarlığını 2000’lerde yönetmenliğe taşıyan Ümit Ünal, inişli çıkışlı grafiğine önemli bir halka ekliyor. Aynı zamanda yarışma filmlerinden olan “Nar”, Serra Yılmaz, İrem Altuğ, İdil Fırat gibi önemli isimleri bir araya toplayarak, yer yer yönetmenin “Ara” adlı filmini çağrıştıran bir yapı kuruyor. Birbirinden farklı şeylere inanan dört kişiyi bir evin içine kapatıp, yarım gün gibi kısa bir süre zarfında adalet ve inanç duyguları konusunda ciddi bir sorguya tabi tutan film, metafor olarak ‘nar’ı kullanıyor. İnsanları nar tanelerine, onları bir arada tutan kabuğu da inanca benzeten film, kabuğun çatladığı noktada neler olabileceği üzerine kafa yoruyor. Oyuncu performansının, diyalogların ve senaryo ustalığının öne çıkacağı, merakla beklenen bir yapım.

5

5

BİSİKLETLİ ÇOCUK (LE GAMIN AU VELO, 2011) 70’lerden bu yana sinema yapan Belçikalı Dardenne Biraderler’in heyecanla beklenen son çalışması Antalya’da Türk seyircisiyle buluşuyor. 2011 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sıyla paylaşan “Bisikletli Çocuk”, bu açıdan da sinemaseverler tarafından merak ediliyor. Babası tarafından terk edilen bir çocuğun yaşamından kesitler sunan filmde Cécile De France ve Thomas Doret rol almış. En son 2008’deki “Lorna’nın Sessizliği” ile yüreklere seslenen Dardenne’ler, bir kez daha sakin ve derin anlatım dillerini konuşturarak, insanın içine işleyen bir yapıta imza atıyorlar. Bazen “Bisiklet Hırsızları”nı çağrıştıran atmosferiyle, tadına doyulmaz bir sinema şöleni.

07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere k

21


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6 7

6

UNUTMA BENİ İSTANBUL (DO NOT FORGET ME ISTANBUL, 2011) Uluslararası Yarışma bölümünde, adında “İstanbul” geçen iki filmden biri... Temmuz’da Saraybosna Film Festivali’nde prömiyerini yapan bu çarpıcı proje, 6 yönetmenin çektiği 15’er dakikalık kısa filmlerden oluşuyor. “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom” filmiyle büyük yankı uyandıran Hüseyin Karabey’in yapımcı ve sanat yönetmeni olarak görev aldığı eser, geçmişte İstanbul’da yaşayan Rum ve Ermeni ailelerle Filistinli bölünmüş ailelerin İstanbul buluşması ve oğlunu bulmak için Sırbistan’dan gelen bir annenin çaresizliği temalarını işlerken, hüznü ve sevinci bir arada yaşatıyor. Yönetmenler ise; Bosna Hersekli Aida Begiç, Filistinli Hani Ebu Esad, Danimarkalı Omar Shargawi, Yunan Stergios Niziris, Sırbistan’dan Stefan Arsenijevic ve ABD’den Eric Nazarian...

22 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

7

ARTİST (THE ARTIST, 2011) 1999’dan bu yana üç filme imza atan Michel Hazanavicius, yeni filminde starlarla çalışmış. Kendisine Altın Palmiye adaylığı, Jean Dujardin’e de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü getiren “Artist”, 1927’de Hollywood’da geçiyor. Sessiz sinemadan sesli döneme geçişin yaşandığı bu önemli dönemeçte, hem seyircinin hem de yapımcıların göz bebeği olan George Valentin’le tanışıyoruz. Sessiz dönemde ortalığı kasıp kavuran aktör, sesin eklenmesiyle birlikte bir gecede gözden düşüveriyor. Konusu itibariyle unutulmaz müzikal “Yağmur Altında”yı (Singin’ in the Rain) akla getiren “Artist”te, John Goodman, Malcolm McDowell, James Cromwell, Penelope Ann Miller gibi isimler bir arada... Filmin özelliği, sinemaskop icat edilene kadar dönemin yaygın görüntü formatı olan 1.33:1 oranında çekilmesi...

8

8

GÜLE GÜLE (BE OMID E DIDAR, 2011) Tıpkı Cafer Penahi gibi İran’da film çekmesi yasaklanan yönetmen Mohammad Rasoulof’un şimdilik son çalışması... Tahranlı genç bir avukatın İran’ı terk etmek için vize alma mücadelesini konu alan “Güle Güle”, yönetmenin geçtiğimiz kış aynı şekilde verdiği vize mücadelesinin beyazperdeye yansımış hâli adeta... Her iki yönetmeni de konuk olarak davet edip, serbest bırakılmaları için girişimlerde bulunan festival, bu hayali gerçekleştirememiş olsa da Penahi ve Rasoulof’un filmlerine yer vererek, onları unutmadığını gösteriyor. Bu yıl Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde de gösterilen “Güle Güle”, içten, dokunaklı anlatım dili, oyuncuların başarısı ve minimal yapısıyla derinden etkilerken, İran sinemasının önemli örneklerinden biri olarak görülmeyi hak ediyor.


9

9

BU BİR FİLM DEĞİL (IN FILM NIST, 2010) NTV Dünya Belgeselleri başlığı altında gösterilecek bu önemli belgesel, bir önceki sütunda yer verdiğimiz “Güle Güle”nin yönetmeni Rasoulof’la birlikte cezalandırılan Cafer Penahi üzerine, tarihi bir doküman. Rejimin hoşuna gitmeyen filmler çektiği için sinema yapmaktan men edilen Penahi, aynı zamanda yurt dışına da çıkamaz durumda... Yönetmen, hapiste temyiz sonucunu bekleyerek geçirdiği günleri aktarırken, İran sinemasının şu anki hâline de ayna tutuyor. Penahi, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb’ı hapis bulunduğu evinde ağırlıyor. Bir yandan ‘çekemediği’ filmini anlatıp senaryosunu okurken, diğer yandan oyunculuğunu da konuşturuyor. Dahası, tüm bu zor şartlar altında çekilen filmi yurt dışına kaçırtıp, bizlere ulaştırıyor. İzlememek mümkün mü?

10

10

HİCAZ (2011) 2009’da “Rüzgarın Islıkla Dansı” adlı, seyirciyle hiç buluşmamış bir uzun metraj filmi olan Erdal Rahmi Hanay, ilginç bir proje filmin ilk halkasıyla Ulusal Yarışma’ya katılıyor. “Sabâ” ve “Nihavend” adlı iki devam filmiyle ‘Makam Üçlemesi’ni oluşturacak olan “Hicaz”, ruhu ya da bedenleri hastalıklara yakalanmış farklı karakterlerin hikayelerini perdeye taşıyor. Günümüz hastalıkları kadar yeni, insanlık tarihi kadar eski olan ‘yalnızlık, çaresizlik, hoşnutsuzluk, iletişimsizlik’ gibi dertlerden muzdarip insanların öyküsü, beş farklı epizotla anlatılmış. Farkında olarak veya olmayarak hayatları bir noktada birbirleriyle kesişen bu karakterlerin filmde yeterince iyi çizilip çizilmediğini ise festivalde göreceğiz. Nilüfer Saltık, Memet Işık, Clarisse Gorokhoff filmin oyuncuları...

11

11

KARA KAFA (1979) 15. Altın Portakal’da En İyi Üçüncü Film seçilen “Fırat’ın Cinleri” (1977) adlı ilk filmiyle önemli bir çıkış yapan Korhan Yurtsever’in ülkemizde yasaklanan ikinci yönetmenliği... Üç çocuklu bir ailenin Almanya’daki dramını yansıtırken, fabrikalardaki siyasi örgütlenmelere de değinen, sol sinemanın gözden ırak kalmış örneklerinden biri. Senaryosu Bülent Oran’a ait olan filmde Betül Aşçıoğlu, Macit Flordun ve Savaş Yurttaş başrollerde. 1979’da filmlere uygulanan sansür nedeniyle yarışmada olmasına karşın sonuca ulaşamayan “Kara Kafa”, 32 yıl sonra Antalya’da nihayet seyircisiyle buluşuyor. Yurtsever, 1987’de “Zincir” adlı üçüncü filmini seyirci azlığı ve sinema salonu sorunundan ötürü protesto için sokak ortasında yakmıştı.

07 - 13 Ekim 2011 / arkapencere k

23


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

PAUL YÖNETMEN Greg Mottola OYUNCULAR Simon Pegg, Nick Frost, Jason Batemen, Seth Rogen (ses), Kristen Wiig YAPIM/SÜRE 2011 ABD – İngiltere, 100 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET As Sanat (Universal)

Simon Pegg bu sefer “E.T.”den bozma bir bilim kurgu komedisinde... 24 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

S

Imon Pegg ve NIck Frost... İngiliz mizahının yükselen değerleri... Hem yazıyorlar, hem oynuyorlar. Ve ciddi bir konuda karşılıklı konuşuyor olsalar bile komikler... Yönetmen Greg Mottola birkaç bölümünü yönettiği “Arrested Development” dizisinden “Çok Fena” (Superbad) ve “Adventureland”e uzanan yolda farklı bir kafada olduğunu çoktan ispatlamış... Bu üç isme bir de sesiyle renk katan Seth Rogen’ı ekleyin... İki İngiliz bilim-kurgu fanatiği Graeme ve Clive’ın Amerika’nın orta bölgesindeki bir bilimkurgu fuarına katılmak için yaptıkları turistik gezi onlar için bambaşka bir deneyime dönüşür. Area 51’e yakın bir yerlerde Paul adlı bir uzaylı onlara katılır! Ancak Paul’un E.T. ile pek bir alakası yoktur, geğiren, gaz çıkaran, sık sık poposunu ona buna gösteren, kuş yiyen, küfreden ve sigara içen bir uzaylıdır kendisi! Peşlerine FBI’ı da takan bu olağan dışı ekip Paul’ü almaya gelen uzay gemisine ulaşmaya çalışırlar... Hikayede parlak bir durum yok okuduğunuz

gibi... Ama zaten önemli olan bunu eğlenceli espri ve sahnelerle süsleyebilmekte... “Paul” bu konuda özellikle ilk yarısında gayet başarılı oluyor. Graeme ve Clive’ın “Star Wars” ve “Star Trek” gibi bilim kurgu ürünleriyle dolu dünyasının diğer insanlar tarafından nasıl göründüğüyle ilgili yapılan espriler, onların fuarda yaşadıkları dengeli bir espri dozuyla işlenip Paul’ün ortaya çıkışıyla daha da renkleniyor film ama sanırız hikayenin büyüsü hükümet ajanlarının devreye girmesiyle bozuluyor daha çok. Artık bu o kadar bayat bir klişe ki orada alanınız mecburen daralıyor. Oysa Paul’un gemisine ulaşmak yerine başka bir amacı olsa ekibin ve işin içine beceriksiz ajanlardan daha farklı tipler karışsa daha parlak ve değişik bir film izlemiş olurduk en azından... Bu haliyle birkaç güzel espri ve iyi sahnesi olan tipik bir uzaylı komedisi olmuş...

“Arrested Development”tan beri yeniden keşfedilen Jason Bateman’ı sinemada daha çok görmek istiyoruz... Paul’un insana olan benzerliği bir süre sonra sıradanlaşmasına sebep oluyor...


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

tuncaarslan@yahoo.com

TEKSAS KATLİAMI ORİJİNAL ADI The Texas Chainsaw Massacre YÖNETMEN Tobe Hooper OYUNCULAR Marilyn Burns, Paul A. Partain, Edwin Neal, Gunnar Hansen YAPIM/SÜRE 1974 ABD, 80 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.77:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET As Sanat (Tepe)

‘Teen Slasher’ filmlerinin atası “Teksas Katliamı” sansürsüz olarak DVD’de... 26 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

T

artışma götürmeyecek biçimde sinema tarihindeki en iyi beş KORKU- GERİLİM filminden biri; öyle ki tartışma konusu yalnızca ilk üçe girip giremeyeceği olabilir. Pek çok özelliği ve unsuruyla, 1980’lerde furya halini alan ‘teen slasher’ filmlerinin atası olarak kabul edilen “Teksas Katliamı”, yönetmeni Tobe Hooper’ın özgün ışık ve kamera kullanımı nedeniyle olduğundan çok daha fazla ‘kanlı’ bir film olarak hatırlanmasına rağmen seyirciyi kesinlikle kan banyosuna sokmaz. İrkiltici, tüyler ürpertici, koltuktan hoplatıcı bazı sahneleri vardır ama asıl korkutucu olan atmosferin kendisidir. Amerikan taşrasındaki toplumsal yaşam, alegoriye varan bir anlatımla adeta satır satır doğranır. Beş yabancı gencin yamyam bir ailenin eline düşmesiyle başlayan serüven, sansürcülerin sinirlerini tepelerine çıkaran psikolojik yıpratma savaşıyla, o güne dek görülmeyen sertlikte çılgın bir hikayeye dönüşür. ‘Çığlık atan kız’ da bu filmde doğmamıştır, çok daha kötü şeylerin olacağını haber verircesine çarpan kapı da… Ve elektrikli

testere de… Ama tüm bunlara unutulmazlık kazandıran ve efsaneleştiren yönetmen, bir başkası değil, Tobe Hooper olmuştur. Sapık manyak Deri Surat’ın alametifarikası niteliğindeki testerenin vurduğu damga, cinayetlerin çoğu balyozla işlenmesine rağmen silinecek gibi değildir. Hooper marka testere 1974’ten bu yana yüzlerce filmde, hatta çoğu kez mizahi vurgularla kullanılıp alabildiğine sömürülse de pırıltısını ve gücünü henüz yitirmemiştir. Dikkat edin; öyküsü, karakterleri, seyircide şok yaratıp gerilime sokan tekniğiyle tam bir ‘referans film’ olan “Teksas Katliamı”nda küçük bir çocuğun mimikleri bile sizi fazlasıyla sarsacak. Sonradan, biri gene Tobe Hooper yönetiminde çekilen üç devam filminin (1986-1990-2006), orijinal yapımın yanına bile yaklaşamadıklarını da not düşelim.

Çengele asılan kurban ve Deri Surat’ın avını ormanda ağır çekimle kovaladığı sahne, unutulacak gibi değil. Devam filmleri keşke hiç çekilmeseydi.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

DEHŞET EVİ ORİJİNAL ADI Secuestrados YÖNETMEN Miguel Ángel Vivas OYUNCULAR Fernando Cayo, Manuela Vellés, Ana Wagener YAPIM/SÜRE 2010 İspanya-Fransa, 81 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İspanyolca ŞİRKET Tiglon (Mars)

‘İşkence pornosu’na İspanyol yorumu getiriyor bu ‘dehşetli’ film. 28 arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

K

endi ‘güvenli’ dünyalarında ‘mutluluk şarabı’ndan içip kapısını ‘genel’e kapatan burjuvazi sınıfını ‘kabus’ tadında bir hikayenin göbeğine atan “Dehşet Evi”, örneğin bir Michael Haneke filminin derinliğine sahip değil, ama bu söylediklerimizi hissettirmeyi başarıyor az çok. Filmin açılışından hırsızların eve girdikleri ana kadarki bölümü, bu hissedişin dayandığı kaynağa dönüşüyor. Bu bölümde, yeni evlerine taşınan üç kişilik bir burjuva ailenin standartlarını görme fırsatı yakalıyoruz. Onların ‘dert’ denmesi mümkün olmayan ‘sorunları’nı da ilk elden takip ediyor, ailenin ‘teenager’ kızının yarattığı ‘yapay gerilim’e ortak oluyoruz. Anlayacağınız, hikayenin hazırlanış aşamaları iyi ölçülüp biçilmiş gibi, filme girişi doğru açılardan yakalıyor. Buraya kadar tam bir Haneke filmi atmosferi hakimken, gene bir Haneke hamlesiyle kabus üstüne çöküyor ailenin. Sınıfsal meseleyi bir kademe daha yukarı taşıyıp, evi basan maskeli hırsızları Arnavut göçmenler olarak gösteren film,

bu tercihiyle Avrupalı bakışının yerlerde sürünen halini yansıtıyor bir bakıma. Ancak tüm bunları derli toplu bir bütün içinde beyazperdeye taşıyamıyor yönetmen Miguel Ángel Vivas. Sinemacı, elindeki ‘öfkeli’ malzemeyi ‘orantısız güç kullanımı’yla değerlendirmeyi düşünüyor ve ortaya kan revan içinde bir ‘işkence pornosu’ örneği çıkıyor. Özellikle sonlara doğru bu eğilimini zirveye taşıyan Vivas, ‘umutsuz final’ çekme arzusunun kurbanı oluyor ve mide bulantısından başka bir şey bırakmıyor bize. Filmin başta dile getirdiğimiz ‘sınıfsal eleştiri’ boyutu da güme gidiyor haliyle, ‘Dehşet Evi’nin ‘Otel’ (Hostel) serisine dönüştüğünü görerek umutlarımızı başka bir bahara bırakıyoruz. İspanyol sinemasının son yıllardaki korku-gerilim atağının ‘zayıfça’ bir uzantısı kimliğiyle belleğimizde yer ediyor bu film sonuç olarak.

Burada da hikayenin giriş sahneleri demek zorundayız, çünkü sonrasında zıvanadan çıkıyor film. Filmin ‘ayrımcı’ yapısı, neresinden bakılırsa bakılsın ‘kötü niyetli’, mazereti yok!


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Altın Portakal’da Çin sinemasının ödüllü filmleri 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin yakın plana alınması gereken bölümlerinden biri de “Ejderhanın Gözünden” olacak gibi. Taptaze altı Çin filmini konuk eden bu bölümün merakla bekleneni ise, Çin sinemasının büyük ustalarından Chen Kaige’nin son çalışması “Fedakârlık” (Zhao Shi Gu Er). 2 - Altın Portakal panellerinde “Sinemada Kadın” Altın Portakal, bu yılki programını kadınlara adadı bildiğiniz gibi. Festivaldeki paneller de bu durumdan nasibini alacak haliyle. İşte festivalde takip edilebilecek paneller: Belgesel Sinema ve Kadın, 80’lerden Günümüze Sinemada Kadın Temsilleri, Beden Politikalarının Sinemadaki Yansımaları, Sinemada Kadın Emeği. 30

arkapencere / 07 - 13 Ekim 2011 k

3 - Videoarde: Latin Amerika ve Karayipler’de Eleştirel Video Sanatı Pera Müzesi, ekim ayı film etkinliklerine “Videoarde: Latin Amerika ve Karayipler’de Eleştirel Video Sanatı” programı ile başlıyor. 7-9 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlenecek program, küratör Laura Baigorri'nin Latin Amerika ve Karayipler’de 2008-2011 yılları arasında AECID (Uluslararası İspanyol İş Birliği ve Geliştirme Ajansı) ve Cervantes Enstitüsü desteğiyle geliştirdiği üç bölümden oluşuyor. 4 - Muzaffer Tema (1919-2011) Türkiye sinemasının büyük aktörlerinden, renkli kişiliği ve Hollywood’a gitmesiyle de tanınan Muzaffer Tema, geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Yeşilçam’ın altın yıllarının ışıldayan yıldızlarından biri olan Tema, sinemamızın unutmayacağı (unutmaması gereken) isimlerinden biriydi.

5 - İstanbul Modern Sinema’da Carlos Saura filmleri İstanbul Modern Sinema, İstanbul Cervantes Enstitüsü işbirliğiyle İspanyol sinemasının büyük ustası Carlos Saura’nın 1965-1979 yılları arasında yaptığı filmlerden bir seçki sunuyor. 6-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek programda, yönetmenin “Av”, “Nane Likörü”, “Kuzen Angelica”, “Besle Kargayı”, “Elisa, Hayatım” ve “Annemiz Yüz Yaşında” filmleri gösterilecek.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00'DE...


Sabotör’deki (Saboteur) Norman Lloyd çok iyi bir aktördür.

Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 102  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you