Page 1

2000'LERE RUHUNU KATAN ALTERNATİF KAHRAMAN

PAN'IN OFELIA'SI YAHŞİ BATI SOUL KITCHEN CEM YILMAZ WESTERN TÜRÜNE BİR BAKIŞ ROSEMARY'NİN BEBEĞİ

01-07 OCAK 2010 / SAYI: 10


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

2000’İ 10 GEÇE BİR DÖNEMİ ANLAMAK

İ

ki hafta üst üste yaptığımız 2000’lerin kahramanları dosyalarıyla geride bıraktığımız 10 yıla VEDA ETTİK. Fakat hesaplaşma bitmiş sayılmaz. Bisikletten düşen çocuk gibiyiz şu anda. Bir şeyimiz yok zannediyoruz ama mutlaka çokbilmiş bir arkadaşımız gelip uyarıyor: “Sıcağı sıcağına anlamazsın, bir yerin kırılmış olabilir.” Daha tarih atarken ‘2010’ yazmaya alışmaya çalışacağız. Geride bıraktığımız yılları tamamen analiz edebilmek, içselleştirip hesabımızı kapatmak için soğutmamız, demlenmesi için üzerinden biraz zaman geçmesine izin vermemiz gerekecek. Vakti gelince 2000’lerin sinemasını ‘top 10, yılın filmleri, en iyi bilmem kaç’ geçiştirmesiyle değil, derin derin analiz ederek alt başlıklara bölüp inceleyeceğiz mutlaka. Kaçış sinemasına damga vuran süper kahraman ve çizgi roman uyarlamaları, DVD kültürü neticesinde tırmanışa geçen ‘Unrated Extended Edition’ etiketli şiddet pornoları, ‘Fuck Bush’ temalı tırt anti Amerikan filmleri, Michael Moore’un ‘ersatz’ politik manipülasyonları, Wes Anderson gibi yönetmenlerin başını çektiği nostaljik naiflik ve çocuksuluk akımı, erkeklere yönelik romantik komediler, her sene iki üç tane çekilen disfonksiyonel aile temalı indie filmler, üç boyutlu animasyonun altın çağı, Türk popüler sinemasının birbirinden rezil ürünlerle yükselişe geçişi... Daha da sayılabilecek tomarla moda var 2000’lerin sinemasında. Bu hafta 2000’lerle hesaplaşmamızı 10 yılın alternatif kahramanlarıyla sonlandırıyoruz. Liste, Arka Pencere yazarları arasında yapılan bir oylama neticesinde belirlendi. Öyle puan hesabıyla falan değil, basbayağı oybirliğiyle bu tuhaf 10 yılın en

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

önemli karakteri “Pan’ın Labirenti”nin Ofelia’sı oldu. Peki neden Ofelia? 2000’lere damgasını vuran gizli kahramanın küçücük bir kız çocuğu olmasının başlı başına marjinal bir çekiciliği var. Büyük taşların şakırtısı arasında ufalanan küçük bir kum tanesi o. Hayal dünyasından başka bir şeyi olmayan ve Francisco Franco’nun şölen masasından iki tane üzüm çalmaya tek cüret edebilen kişi aynı zamanda. Küçücük cesur bir kızın, kocaman faşizmle mücadelesi 2000’li yıllarda kör horoz dövüşlerinin arenası olan Türkiye için de bir o kadar anlamlı. Diyalogsuzluğun, hoşgörüsüzlüğün ve öfkenin hakim olduğu günümüz Türkiye’sinin kavgaları, Ofelia’yla özdeşleşmemize, ona duyduğumuz empatiyi artırmamıza neden oluyor. Üzerine ‘yanlışlıkla’ havan topu düşen köylü kızların, bir kol mesafesinden makineli tüfekle taranan küçük erkek çocukların, canlı canlı yakılarak öldürülen genç kızların ülkesinde yaşayan insanlar olarak biliyoruz ki faşizmin çilesini en çok çocuklar çekiyor... Batı kültürünün Noel geleneğinin Türkiye’de yaygın pratiği yok. Ancak bir elit kesim (Televizyoncu diliyle ‘A-B grubu’) için önemli bir gün. Fakat hiç olmazsa iyimserlik bileşenini almış olsaydık diye hayıflanıyor insan. Yeni yıla umutla girmek gerekiyor, çünkü insan dönem dönem kaybolan motivasyonu için yapay tetiklemelere ihtiyaç duyuyor. Arka Pencere, 2010 için Frank Capra’vari bir iyimserlikle ümidini koruyor. Siz de koruyun... Mutlu seneler!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEREM SANATEL, OLKAN ÖZYURT, FERHAT NEPTÜN, MUHSİN AKGÜN, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN

www.arkapencere.com k 01- 07 Ocak 2010 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Yahşi Batı, Soul Kitchen, Adalet Peşinde, Aşkım.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Türkiye sinemasının western türüyle 'ilginç' imtihanı.

18 İTİRAF EDİYORUM

Cem Yılmaz'ın yıllardır biriktirdiği itiraflarına hazır olun!

20 ölüm kararı

2000'li yılların 11 'alternatif' kahramanı.

24 ESRAR PERDESİ

Western türünü yeteri kadar biliyor muyuz?

28 aşktan da üstün

Michael Cimino'dan bir 'Vietnam sendromu' başyapıtı: Avcı.

30 AİLE OYUNU

Son çıkan DVD eleştirileri: Rosemary'nin Bebeği, G.I. Joe: Kobra'nın Yükselişi, Sıradan İnsanlar, Evlilik Sınavı, Dönüşüm.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı...

k 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

YAHŞİ BATI YÖNETMEN Ömer Faruk Sorak OYUNCULAR Cem Yılmaz, Ozan Güven, Demet Evgar, Zafer Algöz, Özkan Uğur, Dilek Çelebi, Ferdi Sancar YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 120 dk.

Bu hikayeden ‘iyi’ bir film çıkabilir miydi? Evet çıkardı, ama ‘gerçek’ bir western parodisi yapılsaydı! Oysa senarist-aktör Cem Yılmaz’la yönetmen Ömer Faruk Sorak’ın çıkış noktalarını inkar eden bir yapıya kucak açtıklarını görüyoruz. 6

k arkapencere / 01 -07 Ocak 2010

V

e evet, Cem Yılmaz da komedi tercihini ‘kaba saba’ ve ‘belden aşağı’ olandan yana yaptı, ya da en azından “Yahşi Batı”yla bu yöne doğru bir ‘gevşeme’ yaşadı. Oysa ki, “Her Şey Çok Güzel Olacak”tan “A.R.O.G”a kadar geçen 10 yıllık sürede Türkiye’nin mizah anlayışını ‘zekası’yla belirleme işlevi üstlenmişti, biz sinemaseverler de Türkiye’nin mizahla imtihanının ‘olumlu’ya doğru evrildiğini düşünür hale gelmiştik. Salonları dolduran onca ‘defolu’ örneğe karşın dimdik ayakta duruyordu Cem Yılmaz anlayışı ve Türkiye’nin ‘popüler kültür’ tarihinin her aşamasına sinen bir mizah duygusuyla güldürüyordu bizleri, ‘kolay’a kaçmıyordu yani. Merakla beklediğimiz ‘western parodisi’ “Yahşi Batı”ysa Yılmaz’ın ‘öz’ünü reddettiği film olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. Sanatçının ‘bir nefes sıhhat’ tadında seyreden sinemasının ‘çıta’yı düşürme konusunda tereddüt etmediği, ‘çığır’ açma konusundaysa ‘umursamaz’ bir tavır takındığı yapım, hikaye anlatımında da sınıfı geçmek bir yana, birkaç sınıf geriye düşen bir görünüme sahip. Bugünde açılan hikaye, dört arkadaşın içki masasında yaptığı ‘çizme’ muhabbetiyle ivmeleniyor. Sonrasında 19. yüzyıl sonuna gidiyor ve bu çizmenin Osmanlı’dan Vahşi Batı’ya uzanan hikayesini izlemeye başlıyoruz. Osmanlı memurları Aziz ile Lemi’nin görevli kimliğiyle yaptıkları yolculuk, onları Amerikan Başkanı’na kadar götürüyor, ama bu serüvende başlarına gelmedik de kalmıyor, ‘bela’ arayıp buluyor onları her adımda ve ‘sülük’ gibi yapışıp kalıyorlar Vahşi Batı topraklarına... Bu hikayeden ‘iyi’ bir film çıkabilir miydi? Evet çıkardı, ama ‘gerçek’ bir western parodisi yapılsaydı! Oysa senarist-aktör Cem Yılmaz’la yönetmen Ömer Faruk Sorak’ın çıkış noktalarını inkar eden bir yapıya kucak açtıklarını görüyoruz filmde. Western türünün bol katmanlı dünyasını ‘şark zihniyeti’yle buluşturmak gibi keyifli olması muhtemel bir yerden hareket eden ikili, bunu ‘zeka’yla zenginleştirmektense ‘insanımızın

güldüğü’ varsayılan ‘küfür’ efektleriyle doldurmayı tercih ediyor ve bir türlü ‘belden yukarı’ çıkamayan bir komedi anlayışının tutsağı oluyorlar. Evet, bazı anlarda ‘verim’ de sağlanıyor bu tercihle, ama filmin tamamının bu atmosferle vücut bulmasının giderek hikayeyi zedeleyip yavanlaştırdığını da kabul etmek gerek. Aziz ile Leziz’in (pardon Lemi’nin) küfürle imtihanı gibi gelişiyor bütün bir hikaye. Her adımda ‘penis, vajina ve kalça’ bölgeleriyle ilgili şakalara başvuruyor kahramanlarımız, bunu gören diğer karakterler de eşlik etme konusunda tereddüt yaşamıyorlar. Türkiye’nin küfür konusunda alabildiğine ‘zengin’ bir altyapısı var kuşusuz. Küfür etmeden yaşamayı bilmiyor gibiyiz, dilimizi renklendiren bu kavramla iç içe olmayı seviyoruz. Hal böyle olunca, Cem Yılmaz da senaryosunu bunun üzerine inşa etmekte herhangi bir sakınca görmemiş gibi. Küfrün doğru noktalarda kendini gösterdiği, örneğin Serdar Akar’ın “Gemide”sindeki gibi bir yaklaşımın izi yok ne yazık ki “Yahşi Batı”da. Olur olmaz anlarda tepsimize konan küfürler, ‘varmış gibi görünen’ hikayeyi yerle bir ederken, karakterleri de bayağılaştırıp etkisiz hale getiriyor. ‘Grotesk’ olmakla ‘bayağılık’ı birbirine karıştırmanın tarifi oluyor sonuç olarak film. Absürt güldürünün şahı Mel Brooks’un western parodisi “Gümüş Eyerler”i (Blazing Saddles) gördükten sonra “Yahşi Batı”ya müsamaha göstermek de zorlaşıyor bizim için. Türün kalıpları hakkında zeka pırıltılarıyla dolu şakaların hüküm sürdüğü bu çalışmanın yanına bile yaklaşamıyor Cem Yılmaz’ın parodisi. Brooks’u boş verin, 1960’lı ve 70’li yıllarda çekilmiş birçok ‘yerli western’in ‘kült’ olma kapasitesinden de eser yok burada. Her fırsatta Sadri Alışık’ı örnek aldığını dile getiren Yılmaz, ustanın “Atını Seven Kovboy”undan ziyade, Öztürk Serengil’in “Çifte Tabancalı Damat”ına meyletmiş gibi! Parodi yapmak zor, hele ki ‘iddialı’ysanız! Cem Yılmaz da bu iddiasını ‘gerçeklik’e taşıyacak hamlelerden uzak duruyor “Yahşi Batı” projesinde. Kötü unsurlarla bezeli gibi görünmesine karşın, “Yahşi Batı”da ufak tefek de olsa keyif


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Az sayıda sahnedeki kıvrak zekayı görünce, “Aslında olabilirmiş!” demekten de alıkoyamıyoruz kendimizi. 8

k arkapencere / 01 -07 Ocak 2010

anları yok değil, hakkını tümden yemeyelim Cem Yılmaz’ın. Gramofondan deşifre sahnesi, Kızılderililerle karşılaşma anı ve ‘Calamity JaneCat Ballou kırması’ silahşora dert anlatma sahnesi gibi bölümlerde akla hizmet etmeyi sürdürüyor film. Buralardaki kıvrak zekayı görünce, “Aslında olabilirmiş!” demekten de alıkoyamıyoruz kendimizi. ‘Filme ruhunu katmak’ denen şeyi bu anlarda hissediyor, umudumuzu koruyacak bir ‘liman’ bulmanın hazzını yaşıyoruz. Ama iki saatin dar bir alanına sıkışan dakikaların çoğalmamasıyla sekteye uğruyor umudumuz. Filmin oyunculukları da Cem Yılmaz’ın önceki çalışmalarını aratır boyutta seyrediyor. Cem Yılmaz, Ozan Güven ve Özkan Uğur’dan beklenmedik tutarsızlıklar görünce, yönümüzü Demet Evgar ve Zafer Algöz’e çeviriyoruz. Evgar,

‘bıyıklı kadın silahşor’ rolünde diğerlerinin zaaflarından yararlanıp kendini öne atmayı başarıyor. Ama filmin en önemli, hatta ‘tek’ parlayan performansını Zafer Algöz’de görüyoruz. Şerif karakterinde Vahi Öz’den Ali Şen’e uzanan bir çizgiyi takip ediyor Algöz, aksanından vücut diline kadar bir tür ‘saygı duruşu’na soyunuyor buradaki kompozisyonuyla. Bunu ‘tasarlayan’ın Cem Yılmaz olduğu gerçeğini de es geçmiyor ve bu tercih için onu da kutluyoruz. Ne yalan söyleyelim, onca kötü tercih arasında böylesi bir ‘ışık’la yetinmesiyse pek yakışmıyor ona!

Bu filmle hedefine ulaşamamış görünse de, Cem Yılmaz’ın yılda bir film yapacağının sinyalleri umut veriyor. Cem Yılmaz filmlerinin ayırıcı özelliklerinden olan görüntü kalitesi, bu filmde doyuruculuktan epeyce uzakta seyrediyor.


BURÇİN S. YALÇIN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

SOUL KITCHEN

F

atih Akın’ın etnik soslu filmografisinde yeni bir duraktayız. “Soul Kitchen” yönetmenin önceki filmlerinden pek çok iz barındırıyor olsa da, yapı olarak genelde onun en iyi filmleri olarak gösterilen “Temmuz’da” veya “Duvara Karşı” kadar sağlam bir duruşa sahip değil. Temalar olarak, film önceki Fatih Akın çalışmalarını yineliyor; onun sineması bir başkaldırı sinemasıysa, burada da sistemin ona biçtiği role nihayet ayak direyen, zincirlerinden kurtulmaya kararlı bir kahramanla tanışıyoruz. Hamburg’da yaşayan Yunan kökenli Zinos ve sonradan ona katılan, hapisten şartlı salıverilen ağabeyi Illias’ın işlettiği mekan üzerinden anlatıyor bu sefer derdini Akın. “Soul Kitchen”ın temel açmazı, öyküsünün sıradanlığın ötesine geçmemesi. İşlettiği virane durumdaki mekanını iyice dibe vurduktan sonra son bir gayretle ayağa kaldırma çabası benzer silüetlerde pek çok kez sinema tarihinde karşımıza çıkmıştır. Burada tek sorun öykünün ana iskeletinde de değil, kimi detaylar da (Zinos’un okuldan arkadaşı Thomas Neumann’ın temelsiz, hatta karikatürize açgözlülüğü mesela) pek çok yerde gözü tırmalıyor. Ha unutmadan, o yaşlı kiracısının hali nedir öyle? Gelgelelim, öyküsündeki zaafları bir yana bırakınca ise, insan “Soul Kitchen”ı izlerken bu dünyada Fatih Akın gibi idealistlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünmeden edemiyor. Zaman zaman naif de olsa (bu film nezdinde böyle) onun ideallerine sıkı sıkıya tutunan bir adam olması, kahramanlarına hep aynı şefkatle yaklaşması, haksızlıkların hakkından gelmesini bilmesi insana güven veriyor. Hayattaki en yakın arkadaşınızın size verdiği güven duygusu neyse, bir Fatih Akın kahramanının da izleyicisine verdiği hissiyat neredeyse aynı. “Soul Kitchen”ın Zinos’u “Temmuz’da”da Moritz Bleibtreu’nun canlandırdığı Daniel’e veya “Duvara Karşı”da Birol Ünel’in hayat verdiği Cahit’e çok benziyor;

bu adamlar hayattaki en iyi arkadaşlarınız olsaydı, söyleyin, çok ‘kıyak’ olmaz mıydı? Zinos, mekanını ayakta tutmaya çalışırken, bir yandan Şangay’a giden kız arkadaşının kaprisleriyle, bir yandan erkek kardeşinin aymazlıklarıyla, diğer yandan Thomas’ın ihbarı sonucu ensesinde boza pişirmeye başlayan Alman denetçilerle mücadele ediyor. Sırtına binen ve ısrarla onu bir kalıba sokmaya çalışan bu ‘sistem’e karşı Zinos direniyor. Bu cephelerin hepsinden Fatih Akın usulü bir saflıkla sıyrılıyor genç adam. Sokaklardan ‘tanış’ Robert De Niro ile Martin Scorsese’nin sinema tarihinin dillere destan dostluk ve iş birliklerinin dahi sekteye uğradığını görenler kafalarını nicedir kaşıyorlar; lakin belki de oyuncu/yönetmen ilişkisindeki en ilginç iş arkadaşlığını Fatih Akın ile Adam Bousdoukos sürdürüyor: İkisi Hamburg’da aynı hastanede doğmuşlar! Doğdukları günden itibaren sokaklarda beraber büyüyüp, Akın’ın ilk kısası “Sensin!”de (Du Bist Es!) de, ilk uzunu “Kısa Ve Acısız”da (Kurz Und Schmerzlos) da omuz omuza çalıştılar. “Soul Kitchen”da tam bir ‘ensemble’ bir kadroyu bir araya getiren Akın, Bousdoukos’un sempatisi ve sevimliliğinden, Bleubtreu’daki o her zaman varolan şeytan tüyünden epeyce faydalansa da, yan karakterlere indikçe oyunculuk performanslarının da daha aşağılarda seyretmesine engel olamıyor. Fatih Akın, sadece Almanya’ya veya Türkiye’ye değil, ‘her dünyaya lazım’ bir sinemacı. “Soul Kitchen”da da onun sinemasını çok sevmemizin müsebbibi kimi sihirli, en bayat tabirle ‘keyifli’ anlara rastlamak mümkün. Hikayelerindeki etnik zenginlik bile insanın içini açıyor! Lakin senaryolarındaki öykü iskeletini sağlam inşa etmedikçe, filmlerine iyi demeye de insanın dili varmıyor! “Soul Kitchen”da olduğu gibi…

Plak kabı şekilli kapanış jeneriğinin tadını doyasıya çıkarın! Rolü o kadar kısa ki, hayranları Birol Ünel’in tadına ucundan bakamayacaklar bile.

YÖNETMEN Fatih Akın OYUNCULAR Adam Bousdoukos, Moritz Bleibtreu, Birol Ünel YAPIM 2009 Almanya SÜRE 99 dk.

“Solino”dan sonra Fatih Akın bir kez daha ‘yerel lezzetler’i kısık ateşte şöyle bir kavuruyor. k 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere

11


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ADALET PEŞİNDE

A

dalet kavramını, sistemini tartışmaya açmak, ONUN zaaflarından adam gibi bir hikaye çıkarmak mangal gibi yürek ister. Çünkü çıkacak film, cümlelerini hiç kimseden sakınmayacak bir şekilde söylemelidir. Evet, adaleti dağıtan mekanizmalar sorunludur çoğu ülkede. Bazısı yozlaşmıştır, bazılarını kişisel hırsları yönlendirir, bazen yasalar bir dolu açık verir, bazen de kişisel özgürlüklerin tanımındaki küçücük açıklar adaletin işlemesine engel olurlar. Bütün bunları eksiksiz anlatabilmek, üstelik de aynanın iki tarafına birden bakabilmek ustalık ister. Mesela Norman Jewison’ın “Herkes İçin Adalet”i (...And Justice For All.) böyle bir filmdi. TV dizisi “L.A. Law” da böyle bir diziydi. Hadi bunlar kalabalık kadrolu, zengin mekanlı yapımlardı. Peki Sidney Lumet’in “12 Öfkeli Adam” (12 Angry Men) filmine ne demeli! Bir odada 12 adamın sürekli konuşarak ‘adalet’i sorguladığı ve tüm sistemi baştan aşağı yeniden tanımladığı o muhteşem filme ne dersiniz? “Adalet Peşinde”nin ise adalet kavramını tartışmaya açmak gibi bir kaygısı yok. Herhangi bir mahkeme dizisinin bir bölümünü anca doldurabilecek bir hikayeyi almış eline. Bir adamın (zorlama bir sempati yaratmaya çalışan Gerard Butler) ailesi iki soyguncu tarafından hunharca öldürülüyor. Ancak iki soyguncu da yakalanmış olmasına rağmen hak ettikleri cezaları almıyorlar. Çünkü savcı (olanca sevimsizliğiyle Jamie Foxx) için ne hak ettikleri değil mahkumiyet almış olmaları önemlidir. 10 yıl sonra bu davayla ilgili vahşi cinayetler işlenmeye başlar. Tabii ki ilk akla gelen, yaslı baba tutuklanır. Ama adamın bir planı vardır! (‘The man with a plan’ derler fragman jargonunda!) Aslında filme “Adalet Peşinde” adını takmak ona biraz haksızlık. Çünkü filmin asıl adı “Yasalara Bağlı Vatandaş”. İkisi arasında çok büyük bir fark var. Çünkü filmin kahramanı Clyde aslında adalet peşinde filan değil. O başına gelen olaylar yüzünden adaletten nefret etmiş! Onu tümden yıkmak istiyor! Yasalara bağlı bir vatandaş

olmasına rağmen başı derde girdiğinde kendisine sunulan hizmetten hiç memnun kalmamış. Sonra da “Yıkarım ben bu düzeni” diyerek kolları sıvamış. Buraya kadar iyi de bundan sonrası çok fena. 10 yıl boyunca çeşitli oyuncaklarla uğraşıp intikam planı yapmış! Adam meğer öyle bir taktik uzmanıymış ki hapiste olmasına rağmen bir hakimin cep telefonuna bile patlayıcı yerleştirebilmiş! Ortada gerçekten adaletsiz bir durum var. Ancak film boyunca kimse bu adaletsiz durumla ilgilenmiyor! Sadece artık zıvanadan çıkmış Clyde’ı durdurmaya çalışıyorlar. O konuda da o kadar beceriksizler ki! Neredeyse sıkıyönetim ilan ediyorlar şehirde. “Çocuklarınızı dışarı çıkarmayın” diye duyurular yapıyorlar! Jamie Foxx’un sevimsiz imajına da o kadar uygun ki kariyer peşinde olan savcı Nick Rice rolü. Filmin bir yerinde zamanında kişisel hırsı yüzünden verdiği yanlış karar yüzünden oluşturduğu bu çığ gibi büyüyen arızaya neden olduğu için Belediye Başkanı’na istifasını veriyor. Ama Belediye Başkanı bile o kadar aciz ki, bu istifayı kabul etmediği gibi onu bir de başsavcı yapıyor! Nick hemen kitaba el basıp yeminini de ediveriyor, ikiletmiyor bile! İşte film en çok da fikrini ve zikrini burada belli ediyor. Çünkü kahramanının 'savcı' olduğunun altını iyice çiziyor. Bu yüzden filmin adalet sistemini sorguladığı filan yok. Diyor ki; “Bozuk bir sistemimiz olabilir. Ama en azından çalışan bir sistem var. Beğenmediysen de oturacaksın, isyan etmeyeceksin.” Film boyunca hiç kimse Clyde’ın karşısına çıkıp adam gibi konuşmuyor. Birkaç yerde Savcı Nick 'cık cık cık, çok yazık' diyor, o kadar. Clyde'a da “Ben işimi yaptım” diyor. Asla nedamet getirmiyor. Final de bunu desteklediğinde elimizde kalan film, içine biraz “Testere” (Saw) biraz da “İlk Kan” (First Blood) sıkıştırılmış yarım yamalak, derme çatma şeyler söyleyen bir hukuk filmi oluyor.

Neredeyse Frank Darabont çekecekmiş bu senaryoyu. İyi ki bulaşmamış! Belediye Başkanı rolünde Oscar adayı Viola Davis, 'yanlış casting' yüzünden kendisini bitiriyor resmen!

ORİJİNAL ADI Law Abiding Citizen YÖNETMEN F. Gary Gray OYUNCULAR Jamie Foxx, Gerard Butler, Colm Meaney YAPIM 2009 ABD SÜRE 109 dk.

‘Ne bildiğin değil, mahkemede neyi ispatladığın önemli!’ Filmde geçen bu cümle önemli, ama film bunu hiç iplemiyor! k 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere

13


Çok Bilen Adam KEMAL EKİN AYSEL The Man Who Knew Too Much (1934)

AŞKIM ORİJİNAL ADI Chéri YÖNETMEN Stephen Frears OYUNCULAR Michelle Pfeiffer, Rupert Friend, Kathy Bates YAPIM 2009 İngiltere SÜRE 86 dk.

Stephen Frears ile Colette arasında bir kan uyuşmazlığı söz konusu, uyarlama tökezliyor. 14 arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010 k

C

olette’in 1920’de yazdığı enfes romanı “Cicim”den (ya da “Caniko”, hangi çevirisini okuduysanız) uyarlanan “Aşkım”, Stephen Frears için “Tehlikeli İlişkiler”vari (Dangerous Liaisons) kostüme dramaya dönüş niteliğinde. Hakkını da veriyor doğrusu. Kıyafetler, Avrupa burjuvazisinin o mutlu ve zengin döneminin tüm ihtişamını yansıtır nitelikte. Hakeza ayrıntılı sanat tasarımı, dekorlar, kameranın yakaladığı manzaralar da öyle. Baharı andıran bir renk cümbüşü hakim filme. Şatafat ve zarafet kol kola gidiyor. Elbette bu başarıda, empresyonist bir ressam gibi kompozisyonlar hazırlayan Darius Khondji’nin payı büyük. Stildeki inceliğe rağmen içeriğin zayıf düştüğü noktalar var. Evvela süre kısıtlaması öykünün açılımlarına zarar veriyor. Hepi topu 80 küsur dakikalık bir film bu. Temposu hızlı değil fakat olup bitenler aceleye getiriliyor. Bizzat yönetmen Frears’ın ses verdiği anlatıcının, hikayenin köşe taşlarını dikte etmesi, acelecilik hissini kuvvetlendiriyor. Filmin serim kısmı özellikle

geçiştirmelerle örülü. Lea’nın Chéri ile ilişkiye başlaması, aradan geçen altı yıl ve bu ‘eğreti gelinliğin’ gerçek bir aşka dönüşmesi, üzeri atlanarak hikaye ediliyor. Haliyle aralarında 20 küsur yaş farkı bulunan âşıkların ilişkisinin nasıl bu denli tutkulu bir hal aldığını göremiyoruz. Geçen altı yılda neler yaşandı? Kadın bu toy çocukta ne buldu? Yıllanmış bir fahişeyken nasıl vurgun yemişe döndü? Bu soruların cevapları romanda kalıyor. Bu, büyük ihtimalle edebi uyarlamaların ortak sorunu. Zira Colette, pitoresk bir romancı değil. Olaydan çok duyguyla ilgileniyor. Yönetmen Frears ise bir olay öykücüsü. Lineer maceralar anlatmayı seviyor. Colette’in “Cicim” romanında okuyucuya geçirdiği coşkuyu, Frears’ın yakalayamaması bir kan uyuşmazlığının sonucu.

Kathy Bates’in şen dul performansı başroldeki oyuncuları gölgede bırakıyor. Anlatıcı üst sesin didaktik varlığı film duygusunu zedeliyor.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ADALET PEŞİNDE

AŞKIM CEM

SOUL KITCHEN

YAHŞİ BATI

BİLGEHAN ARAS

aRslan

tunca

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

ADALET PEŞİNDE

H

H

HH

AŞKIM

H

HHH

HH

HH

HH

SOUL KITCHEN

HHH

HH

HH

HHH

YAHŞİ BATI

H

HH

HH

H

H

ALTINSARAY

ABİMM

ACI AŞK ADINI SEN KOY

ARIZALI ÇİFTLER AVATAR

HHH

HH

ALVIN VE SİNCAPLAR 2

BURÇİN S. YALÇIN

HH

HH

HH

HHHHH HHHH

HHH

BAŞKA DİLDE AŞK

HH

HHH

D@BBE 2

HH

H H H H H

HHH

HHH

GECENİN KANATLARI

HH

H

KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

NEŞELİ HAYAT

HHHH

HH

HHH

H

HHH

HHH

HHH

HH

H

H

H

H

NO OFSAYT

ORADA SÜPÜRRR! TESTERE VI

VAVİEN

HHH

HHH

HHH

HHHH

ZOMBIELAND

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

H

EVLİLİK SINAVI G.I. JOE: KOBRA'NIN YÜKSELİŞİ

H

ROSEMARY'NİN BEBEĞİ

HHHH

SIRADAN İNSANLAR

H HHHH

HHHH

HHHH

H H H H H

H H H H H

HHHH

HHHH H

HHH

H H H H H

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

SAMİ HAZİNSES’TEN AVAREL DALTON YARATTIK

16

arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010 k


“Cango-Korkusuz Adam”dan “Kovboy Ali”ye, “Zorro, Dişi Fantoma’ya Karşı”dan “Teksas Fatihi Cilalı İbo”ya, “Çifte Tabancalı Damat”tan “Ringo Gestapoya Karşı”ya açılan 'Anadolu western' yelpazesi ve şahsen çok beğendiğim dört filmlik kare as…

A

dına ister ‘Anadolu western’ deyin, isterseniz ‘Musakka western’i uygun görün, sinema tarihimizin 1960-70’li yıllarında özel bir köşe oluşturan Türk usulü kovboy filmlerinin ekşimtırak tadının benzersizliği konusunda uzun söze gerek yoktur. “Maskeli Süvari”ler, “Cango”lar, “Batıdan Gelen Adam”lar, Yılmaz Güney’li “Kovboy Ali”ler, “Zorro, Dişi Fantoma’ya Karşı”lar, “Teksas Fatihi Cilalı İbo”lar, “Çifte Tabancalı Damat”lar ve dahi “Ringo Gestapoya Karşı” gibi akıl almaz tarihsel buluşturmalar, sinemacılarımızın ‘taklitçi yaratıcılık’ konusundaki eşsiz yeteneklerinin de en renkli göstergeleridir. Tuhaf bir lezzet, masumiyet ve gözü peklik de taşıyan, taş çatlasa 40-50 filmlik bu toplamın, “Yahşi Batı” dolayısıyla tekrar gündeme gelmesi kaçınılmazdı elbette. Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan’ın 400 sayfalık çok özel ve değerli çalışmaları “Fantastik Türk Sineması”nda bol fotoğraflı 25 sayfalık bir bölümü ancak doldurabilen ‘Yeşilçam kovboyları’nın çok daha derinlemesine incelenmeyi hak ettiğini belirterek ve bu açıdan “Yahşi Batı”nın hayırlara vesile olmasını dileyerek, izninizle kendi ‘kare as’ıma geçeyim. Avantür filmlerin duayenlerinden Yılmaz Atadeniz’in 1968 yapımı ‘ikileme’si “Maskeli Beşler” ve “Maskeli Beşlerin Dönüşü”, sürekli Red Kit çizgi romanları okuyan silahşoru Şeytan (Yılmaz Köksal), sevgilisinin fotoğrafını cebinden eksik etmeyen pokerci Resim Çocuk (Süleyman Turan), hık demiş Lee Van Cleef’in burnundan düşmüş Çelik (Yıldırım Gencer), çapkın Yakışıklı (Yusuf Sezgin) ve ekibin reisi Korkusuz (Tamer Yiğit) gibi karizmatik kahramanlarıyla, Amerikan İç Savaşı yıllarında Meksika sınırında geçer ve iyiler ile kötülerin kapışmasını anlatır. Kötüler Meksikalıdır; General Ramon (Erol Taş), başka ad mı bulamadınız dedirten Panço Villa (Danyal Topatan) ve onun gaddar-rezil

oğlu Roz (Necati Er)… Maskeli Beşler’in bir de Kızılderili yardımcıları vardır: Tonto (Faruk Panter). Selma Güneri ise iyi kalpli valinin güzel kızı Mary’dir. ‘Siyaseten’ sakat bir film olmakla birlikte Atadeniz yapacağını yapmış, bol atraksiyonlu ve sürprizli, sonunda yalnızca Korkusuz ve Tonto’nun hayatta kaldığı iki macerayla, Leone’ye “Benim neyim eksik!” demiştir. İkinci filmim, kesinlikle “Çeko”… Yılmaz Köksal’ın piyasasını bir anda yükselten bu Çetin İnanç filminde (1970), olaylar gene ‘Mexsiko’da geçer! Gene bir Ramon vardır ve gene Erol Taş tarafından canlandırılmaktadır. Eşkıya başı Ramon, köylülere zulüm, zengin çiftlik sahibi Don Alvarez’e (Feridun Çölgeçen) ise eziyet etmektedir. Don Alvarez, Çeko’yu yardıma çağırır. Fakat kiralık katil Jesse de (Ahmet Mekin) Çeko’nun peşindedir. Bu arada, Çeko’nun haydutlardan kurtardığı, küçük bir kulübede yaşlı amcasıyla birlikte yaşayan yumurtacı güzeli Rozita da (Bir zamanların kışkırtıcı-melek yüzlüsü Hayal Sirer) kahramanımıza abayı yakmıştır. Aradığınızdan da fazlasını bulacağınız bir filmdir “Çeko”. Üçüncü sırada, belki de en çok bilinen, televizyonlarda sıkça gösterilen “YumurcakKüçük Kovboy” (1973) var. Yeşilçam’da enteresan işler yapmış, geçen 23 Ocak’ta 79 yaşında ölen İtalyan Guido Zurli’nin imzasını taşıyan bu film, Cüneyt Arkın’ın, western sinemasına ne çok yakıştığını gözümüze sokan, biri İtalyan diğeri Fransız, seksapelleri yüksek iki yabancı kadın oyuncuyu da (Evelyn Stewart ve Pascale Petit) ihtiva eden, Ürgüp-Peri Bacaları dolaylarında çekilmiş, ‘taş gibi’ bir ikinci sınıf western macerası sunar. Okul tatilinde posta arabasıyla evine dönen Yumurcak, Demirbilek (Alan Steel) ve adamlarınca kaçırılır. Annesi, eski bir silahşor olan Keskin’i (Cüneyt Arkın) bulur ve yardım ister. Keskin, kadını kıramaz ve kurtardığı Yumurcak’la birlikte haydutları tepeler.

“At silahını, yoksa kadını boğarım!” gibisinden unutulmaz repliklere, Cüneyt Arkın’ın ‘saloon’da dövdüğü kötü adamları fıçıların üzerine çıkartarak dans ettirmesi türünden unutulmaz sahnelere yer veren “Yumurcak-Küçük Kovboy”, antolojilere geçecek bir düello sahnesi barındırmaktadır ki, görenler görmeyenlere anlatsın. Bilinir ki ‘kare as’ta değer sıralaması olmaz ama gene de “Atını Seven Kovboy”un gönlümdeki yeri ayrıdır. 1974’te Aram Gülyüz’ün çektiği, Sadri Alışık’ın Red Kit’i canlandırdığı, Figen Han’ın siyah saçları, cömert göğüs ve bacak dekoltesiyle bar kadını Miss Mersedes olduğu film, özellikle Dalton Kardeşler’in varlığıyla çok güldürücüdür. Joe Dalton rolünde sempatik cüce oyuncumuz Aydın Babaoğlu’nu gördüğümüz “Atını Seven Kovboy”da, ‘sırık’ namlı en uzun boylu Dalton olan aptal Avarel’i bilin bakalım kim canlandırır: Sami Hazinses! Cevat Kurtuluş’un da unutulmaz bir şerif rolü üstlendiği, yabancı filmlerden aşırılmış kasaba ve tren istasyonu görüntüleriyle süslenen, çöldeki kaktüsleri hangi marangozun yaptığını merak edeceğiniz bu Teksas-Ölübol kasabası macerası, erotik tonlamalarıyla da vazgeçilmezdir. Alışık ve Han öyle güzel öpüşürler ki… Şerif, Daltonlar’ı kanun namına tevkif eder. Daltonlar sorar: - Suçumuz ne şerif? - Suçunuz, eeee… Hırsızlık, arsızlık, ukalalık, madrabazlık, düzenbazlık, hokkabazlık, cambazlık, kumarbazlık… - En önemlisini unuttun şerif… - Neymiş o? - Zamparalık! “Yahşi Batı”yı henüz görmedim; ‘çoban salatası western-komedi’ çıtasını “Atını Seven Kovboy”un altına düşürmediyse, helal olsun! Yok düşürdüyse de ne yapalım, yazıklar olsun… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere k

17


İtiraf Ediyorum OLKAN ÖZYURT (I Confess, 1953)

olkanozyurt@gmail.com

EN BÜYÜK HANDİKABIM SAHNE GÖSTERİLERİM “Yahşi Batı”yla 2010 yılını açan Cem Yılmaz, yıllardır takip ettiğimiz bir sinemacı. Bugüne kadar yaptığımız onca söyleşiden bir ‘itirafname’ çıkmaz mıydı? Çıkardı ve çıktı da...

İ

şin hakkını verelim, Cem Yılmaz Allah’ın bu coğrafyaya ve bize bir lütfudur. Ama kıymeti biliniyor mu, hayır! BU COĞRAFYAYA has, insaf sınırlarını aşan türlü türlü ikiyüzlü davranış ona karşı sürekli tekrarlanıyor. Vur abalıya meselesi yani... Allahtan kendisi mizahçı, bütün bunlara çok da kafayı takmıyor ve sinema sevgisi hiç yara almıyor ve film çekmeye devam ediyor. Yıllardan beri Cem Yılmaz’ın sinema serüvenini adım adım takip ettiğimiz için kendisiyle bilmemkaçıncı kez buluşma imkanımız

oldu... Bu buluşmaların kayıtlarını -uzayda hiçbir ses kaybolmuyor ya- tekrar gözden geçirdik, itiraflarını derledik... Sahne beni yaşlandırdı... Bu geçen 10 yılda kendi yazdığım üç tane film olması bana biraz az geliyor. Çok fazla sahneye çıktım. Asıl beni yaşlandıran bu oldu. Çünkü her an bir şey olabilir duygusu çok yorucu. Ama sinema kontrollü bir heyecan ve bana daha eğlenceli geliyor. Ama sahne beni hırs, başarı konusunda fazlasıyla tatmin etti. Ama artık yılda bir-iki film

yapabilirmişim gibi geliyor. (Arka Pencere notu: İtiraf 2007’de yapıldı. Yılmaz, artık yılda bir film yapıyor. Daha az sahneye çıkıyor.) Asosyal bir insanım... Aslında ben asosyal bir insanım. Açıkçası şimdiye kadar da hep davet edildiğim yerlere gittim. Mesela Sinema Yazarları Derneği’nin Türk Filmleri ödül törenlerine hep giderim, eli boş dönsem de. Fakat şimdiye kadar festivalleri takip etmediysem, bu biraz da davet edilmediğimden dolayı. Festival ortamlarında sinema konuşuluyor. Ben de bu tür konuşmalar yapmayı seviyorum. (Arka Pencere notu: Bu itiraf 2007’de yapıldı. Yılmaz, davet edilen aktivitelere katıldı. İstanbul Film Festivali seyircisinin de algısı olumlu olarak değişti.) Başarıyla ilgili bir doygunluğum var... Hayatım boyuncu adımın öne arkaya, sağa sola yazılacağıyla ilgili kafa yormadım. İsmim nasıl olsa bir yere yazılıyor, ya altın harflerle ya da altına. Diyelim ki bir filmde adımı senaryoya yazmayı unuttular, olsun ne olacak ki yönetmen kısmında yazıyordur. Başarıyla ilgili bir şımarıklığım var, ama bir doygunluğum da var. Bunun için ben filmin hep başrolde olmasını istiyorum. Kendimi meşhur etmekle ilgili bir derdim yok. (Arka Pencere notu: İtiraf 2007’de yapıldı. Yılmaz’ın meşhurlukla ilgili derdi olmadığı iyiden iyiye anlaşıldı ama onu kıskananlar da artık iyiden iyiye ortaya çıktı.)


Handikabım sahne gösterilerim... Sahnede gösterilerimi izleyenler, filmlerde aynı etkiyi istiyorlar. Bunu seyircinin bilmesi gerekiyor, ama bazıları anlamakta zorluk çekiyor; dünyada böyle bir film yok. Her saniyesi komik olsun istiyorlar, ama teknik olarak sürekli gülersen, nasıl film izleyeceksin abi. Bana kalırsa hikaye bir algı yaratır, o algıyı yarattıktan sonra eğer başarılıysa ilk üç dakika, beş dakika, sabırlıysan ya da başarısızsan 10 dakika sonra seni öykünün içene alır. Gülmek, tebessüm etmek, bununla ilgilidir. En büyük handikabım sahne gösterilerimdir. Komedi filmiyle, komik sahne performansı arasında farklar oluyor. Bu farkı ortadan kaldıramam, ama bu algıyı kırmak için uğraşıyorum. (Arka Pencere notu: İtiraf 2008’de yapıldı. Seyircilerin komediye bakışı azgınlaştı. Her salisenin komik olmasını bekliyorlar.) Benim amacım film yapmak... İnsanın iki tane filmi oluyor, sonra “Hep de Mazhar Alanson’la oynuyor” diyorlar. Sen yeni bir DVD çıkarıyorsun, sokakta “Yeni bir şey var mı abi?” diyorlar. Ulan daha yeni çıkardık ya, 15 senedir bunun üzerinde çalışıyoruz, ne yeni DVD’si, cebimden mi çıkarıyorum bunları! Canımın istediğini yapan bir insan olmakla beraber, insanlara da merhametim var. Onlara “Sana istediğimi yaparım” demek istemiyorum, “Sakin ol” diyorum ancak. Tepkim, sinemada pozisyonumla ilgili sorunlar yaşayıp, “Devamlı komik filmler mi yapacağım, biraz da dram katayım olayın içine” gibi değil. Benim en temelde amacım bir komedi filmi yapmak değil, film yapmak. (Arka Pencere notu: İtiraf 2008’de yapıldı. Yılmaz, iyi filmler yapmaya devam ediyor.) Seyirci hissiyatıyla film yapıyorum... Sinemayla ilişkim, aslında bir seyirciden farksız. Perdede görmek istediğimiz ve daha önce pek izlemediğimiz filmler yapmaya çalışıyoruz. Yoksa hem yönetmen hem de oyuncu olarak öyle profesyonel, gelişimini tamamlamış bir unvanım yok benim biliyorsunuz. Ben öyle “Benim sinemam” diyecek bir pozisyonda da değilim. Hiçbir zaman da demem inşallah. (Arka Pencere notu: İtiraf 2006’da yapıldı. Allahtan hissiyatını kaybetmedi.)

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Tarzım araklanıyor... Ciddi olmakla ilgili bir problemim yok, zaten mizahla uğraşmak çok ciddi bir emek istiyor. Sağlam bir ciddiyet de hissediyorum. Böyle rastlantıyla olmuş bir şey değil. Ama çok hafife alanlar var. Maalesef hafife alanlar arasında benim de ismim geçiyor. Bu

şaşırtıcı. Ben hiçbir zaman köklü bir yanlışın içine girmedim. Benden tarz araklayanlarda bu terbiyesizlik gözlemleniyor. Ama bende öyle bir şey yok, içten hissettiğim şey bu. (Arka Pencere notu: İtiraf 2006’da yapıldı. Tarz araklayanlar iyice terbiyesizleşti, onu arakçılıkla suçladı. “Yuh artık!” dedik.)

01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere k

19


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

1

2000’lerİn 11 marjİnal kahramanI 2000’lerin büyük kahramanlarına karşın bir de kıyıda köşede kalmış alternatif kahramanları var. Bazılarının ‘kahramanca’ motivasyonları yok. Bazıları ‘iyi’ bile değil. Fakat her biri 2000’ler sinemasında hayati değer taşıyan kavşakları temsil ediyor.

G

eçen hafta, yani 2009’un son sayısında 2000’li yıllara damgasını vuran, beyazperdenin EĞİLİMLERİNİ özetleyen kahramanları listelemiştik. Bu hafta yeni bir on yılın ilk sayısını, yılın ilk gününde yayınlarken, 2000’lerin alternatif kahramanlarını listelememiz gerektiğini düşündük. Fakat hemen bir şerh koyalım: Bu liste, geçen haftaki listeye karşı sunulmuş bir alternatif değil. Bir yazı dizisinin devamı, ikinci kısmı daha ziyade. Geçen haftaki listede ana akım sinemanın kahramanlarını incelemeye çalışmıştık. Şimdi daha öznel bir şey yapıyoruz. Bizi etkileyen, çoğu kıyıda köşede kalmış, hepsi kahraman sayılmayacak fakat muhakkak 2000’ler sinemasında çok kıymetli köşe başlarını tutan karakterleri sıralıyoruz. Hepsini erdemleriyle ya da hatalarıyla, kusurlarıyla çok seviyoruz.

20

arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010 k

1

OFELIA (PAN’IN LABİRENTİ, 2006) Faşizm hayal kurmayı yasaklar. Ofelia’nın kurduğu hayaller bu anlamda illegaldi. Hem realiteyi bir çocuğun sonsuz hayal gücü sayesinde paramparça ediyordu, hem de General Francisco Franco’nun özgürlükleri ve demokrasiyi askıya alan cunta rejiminin zaferine bir isyan bayrağı çekiyordu. Fakat çocuklar her zaman olduğu gibi “Pan’ın Labirenti”nde de ‘araya kaynayan’, ilk kayıp verilen masumlar oluyordu. Yeni doğmuş kardeşini korumak için küçük zihninde plan yapan ve hayatını ortaya koyan Ofelia, o masal dünyasında yaşamak dururken yetişkinlerin (ister cuntacı ister isyancı) beş para etmez iktidar mücadelesinin (her şey dönüp dolaşıp oraya varıyor çünkü) orta yerinde kalıp ‘harcanan’ karayazılı çocuklardan biri oluyordu.

2

RANDY “THE RAM” ROBINSON (ŞAMPİYON, 2008) Randy, Rocky’nin yaşadığını tam tersinden yaşayan bir sporcu. Sıfırdan zirveye çıkmıyor. Aksine, hikayesi “20 Yıl Sonra” ibaresiyle başlıyor. Şan ve şöhreti geride bırakmanın, zirveden düşüşün, yaşlanmanın öyküsü onunki. Aslen bir danışıklı dövüş olan Amerikan güreşinin yıldız isimlerinden biriyken zamanla unutulup mahalle arası şovlara düşmüş, 40 küsur yaşında ekmeğini hala aynı işi yaparak çıkaran bir adam. Fakat ışıltılı günler geride kalmış. Kızı onunla konuşmuyor. Evinin kirasını ödeyemiyor. İşitme duyusunu yitirmiş. Derken baypas ameliyatına ihtiyaç duyuyor. Yaşlandığını kabullenmek bile çok zorken, ihtiyarlığın arifesinde olduğunu fark ediyor. Dış görünüşünün aksine mülayimliğiyle, altın gibi kalbiyle gönül çeliyor.


2

3

OH DAE SU (İHTİYAR DELİKANLI, 2003) 2003, sinemada intikamcıların yılıydı. Geçen haftaki listenin gözbebeği Gelin, saçtığı absürt şiddet ile ne kadar karikatürize bir intikamcıysa Oh Dae Su da o kadar acı ve yutulması zor bir lokma oldu. Boğaza düğümlenen filmin hem çok rahatsız edici hem de bir o kadar büyüleyici oluşunun odağındaki adamdı. 15 yıl nedensiz yere hapsedilen Oh Dae Su’nun intikam almasını deli gibi istiyorduk. “Düşmanını bulsun ve yok etsin” diye onunla özdeşleşiyorduk. Fakat gayet Hobbes’çu bir final ile bize insanın aslında ne kadar zavallı, ne aşağılık, ne iğrenç bir canlı olduğunu hatırlatıyordu Oh Dae Su. Kendisi de düşmanı da, hem haklı hem haksız, hem soylu hem soysuzdu İnsanoğlunun yeryüzünde kurduğu ikiyüzlü medeniyetin bir aynasına dönüşüyordu.

3

4

DANIEL PLAINVIEW (KAN DÖKÜLECEK, 2007) Plainview ile özdeşleşmek çok zor. Fakat oyuncusuna Oscar kazandıran bu rol, 2000’lerin en hatırda kalır karakterlerinden birine dönüştü. Kapitalist Amerika’nın inşasına dair bir alegori olan filmde salt aile, din ve sair sosyal kurumlardan değil, ‘insan’ın kendisinden nefret eden bir adamı gördük. Hırsından kafayı yiyen, içinde sevginin zerresini taşımayan, sadece işini ve kazancını düşünen bir adamdı Plainview. Fakat daha ilginç bir şeye imza atıyordu. Bu işadamının yaşadıkları, vahşi kapitalizmin ve 20’nci yüzyıla hükmedecek petrol savaşlarının mikro kozmosu olacakken bambaşka, sinemada pek az değinilmiş bir şeye dönüşüyordu: Dinin, sermaye sisteminin ürettiği bir göz boyama kurumu olduğunu iddia ediyor, bunu ispatlamaya girişiyordu.

4

5

5

HELLBOY (HELLBOY, 2004) Millet “Süpermen” veya “Örümcek Adam” çekedursun, Guillermo Del Toro gitti en olmayacak adamdan, bizzat deccalden süper kahraman yarattı. Protezli, makyajlı oyunculuğun piri Ron Perlman’ın (Aslan Adam Vincent’i hatırlayın!) can verdiği bu kıpkırmızı kahraman bizzat cehennemden kaçmış bir iblis. Zamanında evlat edinilip insan ahlakıyla eğitimden geçirildiği için doğru yola dönmüş, öte dünyadan gelen tehlikelerle savaşan bir Judeo-Hıristiyan dedektife dönüşmüş. Büyülü varlıklar, meşum canlılar hep onun yok edilemez taştan sağ yumruğunun altında eziliyor. O, insanları koruyor, kendini fahri bir ‘insan’ sayıyor. Hatta boynuzlarını törpüleyip aramızdan biri olmak istiyor. Fakat dışlanmaktan, ucube olmaktan, ötekilikten payını almaya devam ediyor.

k 01 -07 Ocak 2010 / arkapencere

21


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

DONNIE DARKO (KARANLIK YOLCULUK, 2001) Hem Amerika’da hem de Türkiye’de 2000’lerin başında DVD ve DivX kültürünün yaygınlaşmasıyla elden ele dolaşan, kültleşen “Donnie Darko”nun aynı adlı kahramanı dünyanın sonundan zaman yolculuğu teorisine, tuhaf ve ilintisiz birçok bilimkurgusal temaya değinmeye kalkıyordu. Fakat hepsinin aslında yarı şizofren bahtsız bir çocuğun hasta zihninin ürettiği fantazyalar olduğunu ayırt ediyorduk. Donnie de herkesin bir vakitler olduğu gibi sorunlu bir ergendi en nihayet. Yalnızdı, iletişim sancısı çekiyordu, onu anlayan yoktu. Daha kötüsü, 80’lere damga vuran boğucu muhafazakarlığıyla Reagan ve Thatcher yıllarının cenderesinde sıkışan gençlerden biriydi. Büyüme çağı sıkıntısına dair sembolik bir hikayenin başkahramanıydı yalnızca.

22

arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010 k

7

AMELIE POULAIN (AMELIE, 2001) Kendi masalını kendi yaratan Amélie, başkalarının hayatına müdahale edip onlara küçük mutluluklar yaşatarak tatmin arayan genç bir kadındı. 2000’lerin kahramanlarının büyüyememe, çocukluğa saplanma sendromundan o da nasiplenmişti. Naif zevkleri, çocuksu beklentileri vardı hayatta. İzole bir yaşam süren Amélie’nin dünyasındaki herkesi de onun gözünden görüyorduk. Belki bu sebeple filmin tüm kahramanları bir masaldan fırlamış karakterler gibiydi. Hepsi Amélie odaklı bir serüvenin yan oyuncularıydı. Kimi zaman düşündüğümüz “Hayatım bir film, ben de başroldeyim” oyununa kendini tamamen kaptırmıştı. Saçı, giyim tarzı, renkli küçük nesnelere yaklaşımı ile bir dönem Türk kadınlarında da Amélie sendromu yaratmıştı.

7

8

BOB HARRIS (BİR KONUŞABİLSE, 2003) Bill Murray’ı nihayet yıllardır hak ettiği ‘saygıdeğer aktör’ mertebesine taşıyan Bob Harris, Murray’ın hep, içinde bulunduğu durumdan sıkılmış gibi görünen haline ve bezgin vücut diline özel dikim ceket gibi oturan bir karakterdi. Şöhretli bir aktör olmasına rağmen ‘ennui’ denen burjuva sıkıntısının kollarına düşmüş ve bu sıkıntıya çok uygun gelen Tokyo’da reklam çekimi için kısılı kalmış bir adamdı. Dilini bilmediği bir ülkede iş yapmaya çalışan aktörün yaşadığı yabancılaşma ve yalnızlık giderek hayatındaki varoluş kaygılarını tetikliyor, onu yaşamının ve yaptıklarının kofluğu üzerine düşünmeye itiyordu. Bob Harris, 2000’lerde yönünü şaşıran orta yaşlı erkeklerin kendini gerçekleştirememe sancısına ayna tutuyordu.

8


9

9

WALL-E (VOL İ, 2008) Post apokaliptik dünyada tek başına adam imgesi “Vol-İ” ile bir açılım yaşadı. Animasyon bir aile filminde küçük bir robotu, tamamen çöpe boğulmuş ve terk edilmiş bir dünyada yalnız başına bıraktı. Vol-İ’nin çöp ile kurduğu ilişki, onu 10 yılın en önemli kahramanlarından biri yaptı. Göze sokulan çevreci mesajı bir yana, tüketim odaklı yaşamın geride bıraktığı atıkların önem ve değer hiyerarşisini altüst ediyordu. Pırlanta bir yüzüğü çöpe fırlatıp kadife kutusuna hayranlıkla baktığı ve saklamaya karar verdiği an insanoğluna bir mesaj da iletiyordu: Nesnelere biçtiğimiz değerler sadece öğretilmiş, verili değerlerdi. Haliyle kullanılmış plastik bir çatal ya da bir fasulye fidanı yumruk büyüklüğünde bir elmastan daha kıymetli olabilirdi. En azından Vol-İ gibi iflah olmaz koleksiyonerler için...

.

10

10

JOEL BARISH (SİL BAŞTAN, 2004) Aşkın yıpratıcı doğasının izlerini silmek, özellikle ilişkiler bittikten sonra her insanın en büyük fantezisi oluyor. “Keşke yaşamamış olsam” dediği, hatırladıkça ıstırap veren anıları, bir kliniğe giderek sildirmeye kalkan Joel Barish, bu bakımdan kötü ayrılıklar yaşayan çoğu insanın özdeşleştiği bir karakter oldu. Erkeklerin de duygulandığı, hassas varlıklar olarak resmedilmeye başlandığı 2000’lerin romantik filmlerine ilginç bir eklentiydi bu. Joel, Jim Carrey’de vücut bulurken aktörün ‘sululuklarından’ nasiplenmedi hiç. Belki bu nedenle daha içli bir adama dönüştü. Sevgiliyi kaybetme acısını sildirmek gibi aşırı melankolik bir fantezinin doğurabileceği sonuçları ve pişmanlıkları temsil etti. Kalbin uslanmazlığını, ders almazlığını hatırlattı.

11

11

NAPOLEON DYNAMITE (NAPOLEON DYNAMITE, 2004) Borat’ı bir tarafa koyarsak Napoleon, kısırdöngüye girmiş Amerikan mizahında uzun yıllardır karşımıza çıkan tek gerçek inovasyon oldu. 2000’lere hakim olan internet kültürünün, ‘geek’ mizahının ve kendi kendini aşağılamayaktan beslenen gülmecenin bir yansımasıydı. Giderek kült bir figüre dönüştü. Nereden baksanız zavallı bir gençti bu. Sosyofobik, düşük zekalı, tipsiz, zevksiz. İlkokula başlamış, hayal gücü yüksek bir çocuğun 15 yıl boyunca hiç ilerleme kaydetmemiş hali gibi çalışıyordu kafası. Öğrenci birliği başkanı yapmaya çalıştığı Meksikalı ‘loser’ sınıf arkadaşı Pedro’nun bıyığını ‘cool’ bulması bile onun hakkında yığınla ipucu veriyordu. 80’lerin ve 90’ların ‘geek’ çocuklarının büyüyünce güldüğü yegane karakter oldu.

01 -07 Ocak 2010 / arkapencere k

23


Esrar Perdesi Ferhat Neptün (Torn CurtaIn, 1966)

fneptun@googlemail.com

DERSİMİZ WESTERN “Amerika’yı anlamak isteyen westernlere bakmalı” derler. Doğru, fakat eksik. Sadece Amerika’yı değil, sinemayı anlamak isteyen herkes, en eski janr sayılabilecek westernlerle başlamalı çalışmaya.

Fiziki harita: Western coğrafyası düzlüklerden oluşur. Büyük yerleşim birimleri yoktur. Yollar henüz yapılmamıştır veya toz duman içindedir. Faytonlar, atları üstündeki kovboylar sık sık dümdüz ve üzerine yol kurulmamış arazilerden geçerler. Düzlükler, el değmemiş topraklardır. Özgürlüğü simgelerler, çünkü medeniyetin ve yolların geldiği her yerde özgürlük kaybedilmiştir. Buraya gelen beyaz adamlar, medeniyetten kaçmış ve özgürlüğü arayan adamlardır. Yollar ticaret için, ordular için, siyaset için yapılır. Yollar politiktir, ekonomiktir. Yol, size nereye gideceğinizi söyler, elinizde bir seçim bırakmaz. Sonra bu düzlükte birden kayalıklardan oluşan bir tepe belirir. Bu

24

arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010 k

tepelerde tansiyon zirveye çıkar. Ya Kızılderililer pusu kurmuştur, ya da atlı süvariler. Bazen, mesela Raoul Walsh’ın “Yüksek Zirve”sini (High Sierra) yeniden, bu sefer western olarak çektiği “Kolorado Kahramanları”nda (Colorado Territory) veya gene Walsh’un çekip başrolünde Robert Mitchum’un parladığı “Takip”te (Pursued), bir kanun kaçkını tepelere saklanır ve sonunda böyle bir yerde köşeye kıstırılır. Bir gün nasip olursa, böyle bir tepede asla teslim olmadan ölmek ister herhangi bir sinemasever. Kasabalar: Buralarda yabancıları sevmiyorlar çoğu zaman. Her zaman yorgun argın kasabaya gelen yabancıları karşılamak için bir han var ama buralarda. Bu hanların ikinci katında bekleyen süslü kokonalar var. Bu meseleyi ilk defa işleyen filmlerden birisi, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan “Cehennem Dönüşü” (Stagecoach) sayılabilir. Bir tarafta kanunla başı dertte olan Ringo Kid (John Wayne), diğer tarafta at arabasının varacağı şehirde bir pavyonda işe başlayacak olan Lucy Mallory (Louise Platt). Biraz üstü kapalı da olsa bu işi yapacağını anladığımız Lucy’nin kaderiyle Ringo’nunkini birleştirir John Ford. Westernin ne demek olduğunu en iyi anlamış, hatta westerni yaratmış yönetmendir ne de olsa: Sinemada toplum dışına itilmişlere yeni bir hayat kurma şansı veren tek coğrafyayı anlatmaktadır. Siyasi harita: Western filmlerinin tarihi, fiziki haritanın yerini siyasi haritaya bırakmasının tarihidir. El değmemiş topraklar zamanla parsellenir. Tren

yolunun gelmesiyle ticaret başlar. Zamanla Kızılderililer tehdit unsuru olmayı bırakır. Coğrafyanın siyasileşmesiyle kaybedenler safında gösterilirler. Artık tehdit unsuru, tren firmalarıdır. Kanun adamları, zengin tüccarlar ve onların tuttukları kelle avcılarıdır...

W

estern tarihini türlü türlü anlatabiliriz. Mesela dönemsel olarak: İlk dönem sessiz filmlerden başlayıp 1940’ların ortasına kadar süren ‘kuruluş’ dönemi filmlerini gruplamak mümkün. Bu filmler yukarıda ana hatlarını verdiğimiz mitolojik coğrafyayı ilk yaratan filmlerdir. En önemli yönetmeni kuşkusuz John Ford sayılabilir. Ford, western düzlüklerini tüm perdeyi kaplayan bir gökyüzüyle beraber verir, özgürlük mitosunu başlatır. “Cehennem Dönüşü”, “Vahşi Koşu” (Drums Along The Mohawk) gibi filmleriyle kendisinden sonra gelecek olan yönetmenlere alfabeyi öğretir. Kuşkusuz diğer iki önemli isim, Raoul Walsh ve Howard Hawks’tır. Hawks’ın tam bu döneme denk düşen westernleri, sonrakilere oranla ilginç bir özellik taşır: 1959’da çekeceği “Kahramanlar Şehri”nin (Rio Bravo) kasabasında yerleşik hayat süren tembel şerifler yerine, hareket halindeki maceracıları anlatan filmlerdir bunlar: “Kanlı Nehir” (Red River) ya da “Yeşil Gözlü Esire” (The Big Sky) gibi... Çünkü western janrı bu ilk döneminde yerleşik bir kültürü değil, keşfedilecek (ve bazen de işgal edilecek) yeni bir dünyayı anlatır. Daha sonra 1960’lara kadar uzanan bir

William Holden "Vahşi Belde"de...

S

inemanın belli başlı janrları var. Dönem filmleri, bilimkurgular, kara filmler, romantik komediler, westernler... Dönem filmi ve bilimkurgunun derdi zamanla örneğin. Biri geçmişe, diğeri geleceğe bakarak, klişe tabirle ‘bugünü’ anlatıyorlar. Bir iddiada bulunmak gerekirse, kara filmin de derdi zamanladır. Ama diğerlerinin aksine kara film, doğrudan ‘bugün’ ile ilgilidir. Kara filmin merkezi her zaman büyük şehirdir, evet. Fakat büyük şehir, bugünün, modern zamanın, yaşadığımız anın yozlaşmışlığının sembolü olduğu ölçüde bir merkezdir. Westernlerse geride kalmış bir dönemde geçerler ve yer yer bir nostalji duygusuna sahiptirler. Fakat temelinde, westernin derdi zaman değil, coğrafyadır. Westernin bir adet fiziki, bir adet de siyasi haritasını çıkarmamız gerekiyor.


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Yönetmen Howard Hawks, "Kahramanlar Şehri"nin kahramanlarıyla...

John Wayne, "Çöl Aslanı"nda adeta türün altın çağına ağıt yakıyor. Klasik westernin tabutuna çakılan son çivilerden, "Vahşi Belde"...

döneme türün çeşitli açılımlarının başladığı yıllar diyebiliriz. Hawks westernlerinde bezgin şerifler kifayetsiz kötü adamlara karşı savaşırlar ama esas dertleri içki içip şarkı söylemek, birbirlerine hikayeler anlatmaktır. 1940’ların ikinci yarısından itibaren bazı yönetmenler bu türü ‘başka amaçlar’ için kullanır. Hollywood’da sansürün ayyuka çıktığı Senatör McCarthy döneminin başlamasıyla western sol görüşlü yönetmen ve yazarlar için bir sığınağa dönüşecektir çünkü. Özellikle Fred Zinnemann’ın “Kahraman Şerif”i (High Noon), kasabayı basacak olan zorbalara karşı sivil halkı örgütlemeye çalışan şerif rolündeki Gary Cooper’la, tam bir McCarthy dönemi alegorisidir. Aynı yıllarda ortaya çıkıp benzer dertlerle uğraşan iki yönetmen de dikkat çekicidir: Anthony Mann ve Budd Boetticher. Anthony Mann özellikle James Stewart’ın başrollerde oynadığı dört filmde [“Korkunç İntikam” (Winchester ’73), “İdam Mahkûmu” (The Naked Spur), “Alaska Fatihi” (The Far Country), “İntikam Kanunu” (The Man From Laramie)] ‘noir western’ denebilecek bir tarza kayarak türe yeni bir boyut kazandırır. Bu filmlerde artık western coğrafyasının fiziki ve siyasi özellikleri bir rol oynamaz. Kanunsuz bir coğrafyadır burası. İnsanların çıplak şiddete maruz kalabildikleri bir yerdir. Modern bir örneğini “3:10 Yuma”da (3:10 To Yuma) gördüğümüz bu filmlerde psikolojik gerilim had safhadadır. Şiddetten uzak veya şiddetli geçmişi geride kalmış karakterler istemeksizin belli olayların içine çekilirler. İyi ve kötü birbirine karışır. Bu filmlere damgasını vuran his, güvensizliktir. Olası bir şiddete karşı duyulan güvensizlik hissi bu westernleri sarmalar. Bu filmlerin verdiği duygunun, çok sonraları Sam Peckinpah’ı etkilediğini düşünebiliriz.

G

ene aynı dönemde büyük usta John Ford kendi western dünyasını derinleştirmektedir. İlk filmlerindeki coşku yavaş yavaş yerini bir melankoliye bırakır. Üstat, geçmişte kalan ütopik bir dünyayı anlattığının farkına varır. “Çöl Aslanı”nın (The Searchers) John Wayne’inde umut dolu Ringo Kid’den eser kalmamıştır: Yaşlanmış bu adam, geçmişe saplantılı bir şekilde takılıp kalmış, çevresinde değişen hiçbir şeyin farkına varmaksızın kendini yıllar evvel kaybettiği küçük kızı bulmaya adamıştır. Ford artık atlı süvarileri de anlatmaya başlar. Yalnız ve umutlu kovboylar değil, bir coğrafyanın siyasi açıdan ele geçirilişinin hikayesine


arkasında yatan şiddeti, suçu, pisliği saklamakla suçlarlar. Yıllar sonra, 1992’de Clint Eastwood, başyapıtı “Affedilmeyen”le (Unforgiven) bu hesaplaşmanın en olgun örneğini sunacaktır.

S Sergio Leone, westerni bir opera coşkusuyla revize etmişti.

dönüşür western. Hâlâ umudu vardır fakat bir melankoli hissinden kurtulamaz. “Sarı Kurdeleli Kız”da (She Wore A Yellow Ribbon) kaybettiği eşinin yasından hâlâ kurtulamamış olan John Wayne gibi... Ford dönemin sonuna vardığında olabilecek en acı şekilde western dünyasının çoktan kaybedilmiş bir dünya olduğunu açıklar: “Kahramanın Sonu” (The Man Who Shot Liberty Valance) filmindeki şerif John Wayne, kendi dünyasını bir hukuk adamının dünyasına devredecektir. Klasik western dönemi böylece sona erer. Artık western bir daha erken döneminin masumiyetine sahip olmayacaktır. 60’lardan 70’lerin sonuna kadar, western dünyası karşımıza iki ayrı şekilde çıkar. Bir tanesi yeni nesil Amerikan yönetmenlerinin kendi çocukluklarında izledikleri westernlerle hesaplaşma denemesidir. Diğeri ise hiç beklenmedik bir gelişmedir: Spagetti western. Önce Hollywood’a bakalım. Karşımıza çıkan ilk isim, kuşkusuz Sam Peckinpah oluyor. Peckinpah, western filmlerine neredeyse klasik döneme dahil edilebilecek iki filmle başlar: “İz Peşinde” (Ride The High Country) ve “Kahraman Binbaşı” (Major Dundee). Klasik dönemin artık son nefesini tüketmeye başladığı 60’ların başında ve ortasında çekilmiş bu iki film, Peckinpah için bir hazırlık dönemi gibidir. Kendisini kovalayan şeytanlar henüz tam belirgin değildir. İlk defa “Vahşi Belde” (The Wild

Bunch) ile ortalığı dağıtır. Filmde, western filmlerinin ahlaki kodeksi ve romantik dünyası tamamen tersyüz edilmiş durumdadır. Kanun kaçakları romantik karakterler olarak gösterilmezler. Şiddetleri gereksiz ve kontrol dışıdır. Kaybetmeye mahkumdurlar ve dahası kaybetmeyi hak edecek ölçüde düşünmeksizin davranırlar. Peckinpah onlara acıyarak bakar. Fakat klasik western döneminin aksine, yaşadıkları dünyanın tüm acımasızlığını ve bu acımasızlığa göz kırpmaksızın dahil olmalarını göstermekten çekinmez. Bir ikinci başyapıt, Robert Altman’ın “McCabe Ve Bayan Miller” (McCabe & Mrs. Miller) filmidir. Bu filmde klasik western dünyasının ‘yeni bir dünyayı keşfeden, girişimci, atılgan, umut dolu’ karakterleri tersyüz edilir. Biraz salak olduğunu düşünmeden edemediğimiz McCabe (Warren Beatty) karakteri parasını bir kerhaneye yatırır. Durmadan yağmurlu bir havada, çamur içinde geçen bu filmde kahramanlıktan eser kalmamıştır. Altman her zamanki mesafeli mizahının doruğundadır. Filmleri saymaya devam edebiliriz: “Küçük Dev Adam” (Little Big Man), “Kiralık El” (The Hired Hand)... Bu yönetmenlerin derdi, kendilerine sunulan mitolojik dünyayladır. Amaçları bu dünyaya bir gerçeklik kazandırmak değil, onu bir yalan olarak ifşa etmektir neredeyse. Sanki klasik dönem yönetmenlerini tüm o umut dolu resimlerin

inema tarihinin en şaşırtıcı gelişmelerinden biri SergIo Leone ve spagetti westernler OLSA GEREK. Fransız sinemacılar, Hollywood kara filmlerinden etkilenip kendi kara filmlerini çekmeye başladığında, en azından bir özürleri vardı: Fransa’da büyük şehirler ve bu büyük şehirlerde yaşayan suçlular vardı. Ama İtalyan bir yönetmen, İspanya’da neden western filmleri çeksin? Bunun açıklaması bir yandan o kadar da zor değil. İtalyan sineması çok uzun süre sadece dublajla çalıştı. Fellini filmlerinde çekim esnasında Mastroianni yazılmış diyalogları okumaz, sadece ağzını hareket ettirmek için sayı sayardı. İtalya’nın çeşitli bölgelerine filmler ayrı ayrı lehçeli dublajlı versiyonlarıyla yollanırdı. Bu sebepten bir filmde oynayan insanların konuştuğu dil bir ölçüde önemini kaybediyordu. Bu tarz bir piyasa, hayal gücü gelişkin Leone gibi yönetmenlere Avrupa’nın göbeğinde western filmler çekme fırsatı sağlıyordu. Leone westernlerini uzun uzun tanıtmamıza gerek yok. Taşlaşmış suratların, uzun bakışmaların filmleridir bunlar. Fazla diyalog yoktur. Karakterlerin motivasyonu belirgin değildir. Sanki Leone için geçmişte izlediği westernlerden geriye kalan, belli imajlar ve anlardır. Eski westernlerin bir hikayeye ve belli karakterlere yaydığı imajı çekip çıkarır; müthiş yakın planlarıyla bu imajı mitos seviyesine yükseltir. Leone westernlerinin siyasi veya coğrafi boyutu yoktur. Bu filmler patlama seviyesine gelmiş fanteziler olarak var olurlar. Önemli olan silahların patladığı an değildir. Patlamadan önce dayanılmaz hale gelen o durgun bekleyiştir. Karakterler düello esnasında yerlerini ağır ağır alırlar. Sonrasında başlayan dayanılmaz bekleyiş sanki bir nevi zamanı durdurma çabasıdır. Her an her şeyin olabileceği o anı durdurup, sırf o an içinde yaşama çabasının yönetmenidir Sergio Leone. Ve nihayet o klişeye geliyoruz: Amerika’yı anlamak isteyen western izlemelidir. Kanunsuzluğun, şiddetin, el değmemiş toprakların, masumiyetin keşfinin ve kaybının aynı coğrafyada cirit attığı mitolojik bir evreni anlatır westernler. Bu sebepten ‘dönem filmi’ sayılamazlar. Dönemsiz ve evrenseldirler. k 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere

27


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

AVCI “Savaş bir Rus ruletidir!” Yönetmen Michael Cimino, “Avcı”nın ana fikrini bu cesur cümle üzerine kurmasaydı, “Kıyamet”, “Müfreze” ve “Full Metal Jacket” gibi filmler çekilmeyebilirdi.

E

ğer bir film, hikayesinde farklı tarafları ele alıyor ve fakat bahse konu tarafların hiçbirini memnun edemiyorsa, bu, muhtemelen bazı şeyleri dobra dobra konuştuğu, tarafların bam teline çok doğru biçimde bastığı içindir. Michael Cimino’nun “Avcı”sı (The Deer Hunter) 1979’da Berlin Film Festivali’nde gösterildiğinde Sovyet delegasyonu filmin sunduğu Vietnamlı portrelerini protesto etmek için salonu yarıda terk etmiş; Kübalı, Doğu Alman, Bulgar, Polonyalı ve Çek izleyiciler de ideolojilerine hizmet edecek şekilde yoldaşlarının izinden yürümüşlerdi. Hemen birkaç ay sonrasındaki Oscar törenine ışınlanalım. En İyi Film ödülünü vermek üzere sahneye John Wayne gelir; elindeki zarftan “Avcı” çıktığında efsanevi kovboyun yüzünün asıldığını hayal etmek zor değil. Vietnam Savaşı’nı, Nixon’ı, hatta 50’lerdeki Cadı Avı’nı hararetle savunmuş, yıllarca Amerikan idealizminin bayraktarlığını yapmış Dük’ün “Avcı”yı sevmesini beklemek safdillik olurdu. Tabii bir diğer neden de kahramanlarımızın geyik avına çıktıkları sırada Michael’ın, grubun ‘zayıf halkası’ Stan’e (John Cazale) atfen sarfettiği şu cümle olabilir: “Tek yaptığı elindeki aptal silahla ortalıkta John Wayne gibi dolanmak.” Evet, 70’lerin ortasına doğru Amerikan askerleri geri çekilmeye başlasa da ülke kamuoyu Vietnam’ı sağlıklı tartışmaktan uzaktı. O güne kadar Hollywood’dan çıkmış Vietnam’a dair en yüce eserin 1968’de çekilmiş “The Green Berets” olduğu düşünülürse, ‘orada’ neler olup bittiğinin tartışılmasının kamuoyunda hâlâ nasıl bir tabu teşkil ettiğini fark etmek zor değil. Eğer Hollywood’un ana damarının Vietnam’la ilgili serinkanlı, vicdan merkezli

bakışına bir milat aramanız gerekirse, hiç vakit kaybetmeyin, bakmanız gereken yer “Avcı”nın nam(l)usunun ucunda yatıyor. (Bir de aynı yıl çekilen Hal Ashby’nin “Coming Home”unda…) Ardılları “Kıyamet”, “Müfreze” ve “Full Metal Jacket”, Cimino’nun filminden muhakkak bir şey ödünç almıştır. Film, ABD’nin kuzeydoğu eyaleti Pennsylvania’nın sanayi kenti Clairton’daki altı arkadaşın Vietnam öncesi, sırası ve sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Evlilik hazırlıkları yapan, Rus kökenli bir aileye mensup Steven (John Savage), pek yakında dostları Michael (De Niro) ve Nick’le (Christopher Walken) beraber Vietnam’a uğurlanacaktır. Altıgenin diğer üçlüsü Stan (John Cazale), John (George Dzundza) ve Axel (aslen oyuncu olmayan, ilk ve son rolüyle Chuck Aspegren) ‘geride’ kalır. Steven, Michael ve Nick’i Vietnam’da onulmaz fiziksel ve ruhsal yaralar beklemektedir. Vietkong askerlerine esir düşen üç arkadaştan Michael ve Nick birbirleriyle Rus ruleti oynamaya zorlanır. Son bir gayret başkaldırıp firar eden üç arkadaş savaşın yorgunluğundan birbirlerinin izini kaybeder. Michael ve bacaklarını kaybeden Steven memleketlerine ayrı ayrı geri dönerler. Nick’ten haber yoktur ama onu bir aralık Saygon’da gören Michael savaş bittikten sonra bir kez daha geri dönüp dostunu aramaya çıkacaktır. Nick’i, Saygon’da Rus ruleti oynarken bulacaktır… Vietnam’daki Amerikan mevcudiyetinin dramatik yazgısına dair o güne dek herkesin kafasından geçen ama kimsenin yüksek sesle dillendiremediği şeyleri ilk kez itiraf etmek “Avcı”ya düşer. Savaşın insan ruhunu nasıl örselediğini film henüz kahramanlarımız Vietnam’a gitmeden kısa bir sahnede gösterir. Steven’ın düğün partisinde Vietnam’dan dönen bir astsubay göze çarpar. Michael

“Orada olmak nasıl bir şey?” diye ne kadar ısrarlı da sorsa, asker kaygısız, kayıtsız, yılgın ve umursamazca yanıt verir. “Avcı”nın savaş karşıtlığını zaman zaman tartışanlar çıkar. Savaş karşıtlığı bir yana, film açıkça silah karşıtıdır. Cimino ve senaryo yazarı Deric Washburn bunu oya gibi işlerler. Michael ve arkadaşları Clairton’ı sarmalayan dağlarda sık sık geyik avına çıkarlar. Michael’ın şiar edindiği bir racon vardır, bir geyiğe en fazla tek el ateş edilmelidir, ikincisi onun deyişiyle ‘kancıklık’tır. Avda vurduğu geyikle, hayvan çırpınırken çok kısa göz göze geliriz. Ardından Michael ve Nick’in Vietnam’daki Rus ruleti deneyimleri çıkagelir. Yine ‘tek kurşun’ üzerine bina edilmiş bu oyunda kazanan olmadığını, hayatta kalanın dahi insanlığını yitirdiğini anlayacaktır Michael. Döndükten sonra çıktığı avda karşılaştığı geyiği bilerek vurmadığı gibi, belinde silahla dolaşmaya bayılan Stan’e de ‘acı’ bir ders verir bir şakalaşma esnasında. “Avcı”, Cimino’nun kariyerinde, ‘tek atımlık barutunu’ kullandığı film olarak da kritik bir işlev arz eder. Ne yazık ki, bu filmden sonraki işiyle kendi kafasına sıkmış kadar olacaktır. Beş Oscar kazanan “Avcı”nın ardından çektiği “Heaven’s Gate”in gişedeki muazzam hüsranı yüzünden yönetmenin kariyeri de Steven gibi kötürüm kalacaktır. Vietnam’ı ele alan düzinelerce film arasında “Avcı”dan başka bir tane daha yoktur ki, savaşı her aşamasıyla ele alan… Cimino savaşa dair Amerikan idealizmini ayaklar altında alan pek çok takipçisinin dahi cesaret edemediği bir şey yapar ve Amerikan rüyasını savaşın öncesiyle de masaya yatırır: Clairton’daki çelik fabrikasında ağır iş yükü altındaki hayatın savaştan önce de hiçbir cazibesi yoktur ki, Vietnam’dan sonra bir şeyler değişmiş olsun! 01 -07 Ocak 2010 / arkapencere k

29


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ROSEMARY’NİN BEBEĞİ

H

em bir sinema eseri olarak hem de yaratıcısının kişisel TARİHİNDE edindiği yerle ‘önemli’ olabilen az sayıda filmden biridir “Rosemary’nin Bebeği”. Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate’in ‘Manson ailesi’ tarafından katledilişinden bir yıl önce gösterime giren bu film, yönetmeni de ‘zan altında’ bırakmış, bir tür ‘kehanet’in kurbanı haline getirmiştir. Polanski’nin ‘kılçıklı’ hayatındaki en derin yarayı açan o ‘kahredici’ olayın bir yıl öncesinden adeta resmini çeker bu irkiltici başyapıt. Ira Levin’in romanıdır filmin çıkış noktası... Genç bir çifti (Rosemary ve Guy) New York’ta ‘lanetli’ bir binaya taşırız önce. Binaya adımlarını attıkları ilk andan itibaren “Çocuğunuz var mı?” sorusuyla yüzleşen çift, bir süre sonra bu sorunun ne kadar ‘anlamlı’ olduğunu acı biçimde öğrenecektir. Çocukları yoktur ama kısa zamanda ‘bir şekilde’ hamile kalır Rosemary, yaşlı komşularının ‘aşırı’ ilgisi de bu noktadan sonra zirve yapar. Guy’da da bazı gariplikler ortaya çıkmaya başlar, Rosemary ise giderek paranoyak ve yalnız bir kadına dönüşür... Evet, hikayenin buraya kadarki bölümünden de anlayacağınız gibi bir ‘tarikat’ meselesi üzerinden yürüyor filmin yapısı. Atmosfer, giderek artan gerilimin içine atıyor bizleri ve ‘kadersiz’ Rosemary ile birlikte ölümcül bir tuzağın içine çekiliyoruz, geriliyor, hatta ‘kopma’ noktasına geliyoruz. “Rosemary’nin Bebeği”, bütün toplumların en ‘hassas’ noktaları arasında ön saflarda yer tutan ‘inanç’ ve ‘çocuk’ temeli üzerine kuruyor çatısını. Bunu ‘şeytani’ olanla buluşturduğundaysa kesif bir ‘ölüm kokusu’ yayıyor etrafına, tıpkı Rosemary’nin taktığı ‘tılsım kolye’ gibi. Polanski, hikayenin içindeki ayrıntıları o kadar özenli bir biçimde yerleştiriyor ki filmin gövdesine, iki saati aşkın süresi boyunca ‘kelimeler’ ve ‘nesneler’ arasında slalom yapıyor, ‘doğru’ sonuca ulaşmak için çabalıyoruz. Filmin ilk karesiyle son karesi arasındaki zaman diliminde boş bir ana rastlamak mümkün değil neredeyse. Rosemary’nin paranoyasına ortak olurken, bir

yandan da onun karşısında duranları ‘anlamaya’ çalışıyoruz. Bu ikilem, izleyici olarak bizi sarıp sarmalıyor ve ‘gerçeklik’ten koparıp bir ‘kabus’un ortasına atıyor. Hikaye ilerledikçe bu duygu daha da baskın bir hale geliyor, giderek ‘rahatsız edici’ bir boyuta taşınıyor. Polanski, sanki kendi sinirlerini aldırmış ve soğuk kanlı bir biçimde hikayesini inşa ediyor, bizler de onun sinirlerimizle ‘oynamasına’ izin veriyor gibiyiz. ‘Doğmaması gereken’ bir çocuğa duyulan ‘aşk’ın filmi bir yandan da “Rosemary’nin Bebeği”. Baş karakterimiz Rosemary karnındaki çocuğu korumak isterken, ‘karşı cephe’ de aynı amaçla motive oluyor. Bu noktada iyi ile kötü ayrımını yapmak da zorlaşıyor, karşıt iki ucun varlığını yadsıyor hikaye. Herkes iyiyken herkes kötü de olabiliyor seyirci için, bunun bir ‘yanılsama’ olduğunu öğrenmek içinse finali beklemek gerekiyor. Bütün karakterleri bir araya getiren ‘şenlik ateşi’ de bu noktada yanıyor, ‘kuşku’ yerini ‘rahatlama’ya bırakıyor. Mia Farrow’un ‘kırılgan’ Rosemary’de hayatının performansını sergilediği film, oyuncuyu alabildiğine ‘zorlayıcı’ bir karakter çalışması içine sokuyor. ‘İnanmak’ gibi ‘inanılmaz’ bir işin altından ustaca kalkıyor genç Farrow ve hikayeyi tek başına sırtlayıp götürmeyi başarıyor. John Cassavetes de iyi, bu filmle Oscar ve Altın Küre alan Ruth Gordon da, diğer oyuncular da, ama Mia Farrow’suz hiçbir yere gidemeyecekmiş gibi duruyor hikaye. ‘Farklı’ bir algıyla yaklaşıyor rolüne aktris ve Polanski’nin onu ‘hamur’ gibi yoğurmasına izin veriyor. Filmin Christopher Komeda'nın ilk kareden itibaren çeşitli formlarda kulağımıza çalınan müziği, filmi ‘eksiksiz’ hale getiren en önemli unsurlardan biri. Filmin ‘değişken’ ama her daim ‘gergin’ ruh halini kusursuzca yansıtıyor bu notalar.

Filmde adeta bir ‘karakter’ gibi kullanılan bina, gerilimi tetikleyen elemanların başında geliyor. Rüya (kabus) sahneleri, hikaye için önemli ama daha ‘etkili’ bir şekle sokulabilirdi.

ORİJİNAL ADI Rosemary’s Baby YÖNETMEN Roman Polanski OYUNCULAR Mia Farrow, John Cassavetes, Ruth Gordon YAPIM/SÜRE 1968 ABD, 131 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon

Toplumların en hassas noktalarından olan 'inanç' ve 'çocuk' temelleri üzerine kuruyor çatısını film. 01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere k

31


Aile Oyunu BURAK GÖRAL (FamIly Plot, 1976)

G.I. JOE: KOBRA'NIN YÜKSELİŞİ Orijinal Adı G.I.Joe: The Rise Of The Cobra YÖNETMENLER Stephen Sommers OYUNCULAR Channing Tatum, Marlon Wayans, Sienna Miller YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 113 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

Hollywood’un içi boş aksiyonları bu sene yine zirve yaptı… k 32 arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010

H

ollywood’da eskiden filmlerden oyuncaklar ÜRETİLİRDİ. ŞİMDİ oyuncaklardan film yapmaya başladılar. Anlaşılan ciddi kaynak sıkıntısı var! Yakında Lego adamlardan da film çıkarır bunlar: “Lego Wars: Lord Vego’nun Yükselişi” mesela. Ya da “Action Man: The Beginning”, merak etmeyin olur. “G.I. Joe” oyuncaklarından film oldu işte. Zaten yönetmeni Stephen Sommers, olanca boş bir hikayenin bol aksiyonla çekilebileceğini ve iyi de para kazanılabileceğini “Mumya” serisiyle ispatlamıştı. Oyuncak figürlerinden zorla üretilen “G.I. Joe” filminin hikayesinde İskoç aksanlı (daha en baştan kötü!) bir kötü adam var (Eccleston) ‘nanomit’ adlı küçük mekanik yokedicileri barındıran bazı roketler imal etmiştir. Kırgızistan’da üretilen bu silahı satın alan ve iyi niyetler içinde kullanmayı (!) amaçlayan Amerikan ordusunun askerleri yolda saldırıya uğrarlar. Bu saldırıdan sağ kurtulan iki bitirim asker uluslararası askerlerden oluşturulmuş özel bir birime kabul

edilince abuk sabuk bir macera başlar. Bütün o harala gürelenin sonunda iki şey aklımızda kalır: sıkı simsiyah deriler içindeki Sienna Miller ve Eyfel kulesinin yıkılışı... Sebep-sonuç ilişkisi aranmaksızın üretilmiş bu filmi yine öyle seyretmek lazım. Yani bir süre sonra düşünmeyi bırakıp çocuk - çizgi film ilişkisini kurmalısınız filmle. “Transformers” filmlerini aratmayan yüksek teknolojili aksiyon sahnelerinde seksi kızlar ve yakışıklı erkekler kahramanca mücadele ediyorlar. Espriler siyah çocukta, zeka ve stratejik üstünlük yakışıklı beyaz çocukta, iri göğüslü kızıl bir hatunu da bulduk. Zaten bir top modelimiz var. İki tane de ninja koyduk, çünkü video oyunlarında çok popülerler. Hikaye mi? Ne gerek var? Zaten hepsi birer oyuncak değiller mi? Oyuncakların hikayesi mi olurmuş?

Paris sokaklarında geçen kovalamaca-aksiyon sahnelerinin bol CGI’lı efektleri filmin en izlenesi kareleri aynı zamanda... “Acı Tatlı Hayat”tan da tanıdığımız Güney Koreli karizmatik oyuncu Byung-hun Lee bu filme hiç uymamış...


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

SIRADAN İNSANLAR DÖNÜŞÜM

EVLİLİK SINAVI

Orijinal Adı Ordinary People YÖNETMEN Robert Redford YAPIM/SÜRE 1980 ABD, 119 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 1.0 Mono İngilizce ŞİRKET Tiglon

Orijinal Adı Switchback YÖNETMEN Jeb Stuart YAPIM/SÜRE 1997 ABD, 113 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat

Orijinal Adı Easy Virtue YÖNETMEN Stephan Elliott YAPIM/SÜRE 2008 İngiltere, 92 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 2.0 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET R Film

P

B

Ç

arçalanmış aile dramlarının çok azı Robert Redford’un ilk yönetmenlik başarısı kadar sevilmiştir. Bugün sinema tarihinin milat noktalarını iyi anımsayanlar dışında neredeyse unutulan bir film ne yazık ki. Amerikan sinemasının yıkılmaz bir kavram olarak resmettiği kusursuz aile tablosuna atılan çentik, burada karakter analizlerini seven seyirciler için hâlâ verimli bir inceleme alanı sunuyor. Film, ağabeyinin ölümüne yol açan kazanın vicdan azabıyla boğuşan Conrad’ın (Timothy Hutton) gözünden anlatılsa da, hikayeyle kuracağınız ilişki, evin duygusal açıdan felçli annesi Beth’e (Mary Tyler Moore) yaklaşımınıza göre çok farklı sonuçlara ulaşabilir. Bu yüzden kusursuz ama sahte yaşamını sürdürmeye çalışan ve bir anlamda küçük oğluna “onun yerine sen ölseydin” tepkisiyle yaklaşan Beth’in hikayede çok önemli bir yeri var. Bu kadını anlamaya çalışarak filmi izlemek ile yargılayıp nefret ederek izlemek arasındaki tercih seyirciye bırakılsa da Redford’un takdir görmüş nötr duruşuyla vardığı anlamlı sonuç değişmiyor. Filmin niçin eskimediğinin ve evrensel kaldığının yanıtı da burada saklı. Yönetmen, film, senaryo ve yardımcı oyuncu dallarında Oscar kazanarak da herkesi şok etmişti o yıl. Kerem Sanatel

u hayli geç raflara inen FİLM, 1990’ların popüler senaristlerinden biri olan Jeb Stuart’a (filmografisinde “Zor Ölüm”, “Hür Kan”, “Kaçak” gibi filmler var!) bir daha yönetmenlik yaptırılmamasını sağlayan bir psikolojik-aksiyon-gerilimi denemesi. Birbirinden alakasız iki ayrı filmin sonunda zoraki bir şekilde birbirine bağlanması gibi bir yapıya sahip. Bir tanesi uzun bir yol hikayesi. Arabasının her tarafı çıplak kadın resimleriyle donanmış esrarlı bir adam (Danny Glover) genç bir otostopçuyu (Jared Leto) arabasına alır. Diğer hikayede de tobsesif bir halde çocuğunu kaçırdığını düşündüğü bir seri katilin peşini yıllarca bırakmamış bir FBI ajanı (Dennis Quaid) ve bıkkın bir kasaba şerifinin etrafta işlenen seri cinayetleri araştırmaları anlatılmakta. İkinci hikayedeki polislerin aradıkları adam ilk hikayedeki iki adamdan biri. Zamanında müthiş bir fikir olarak kabul görmüş olmalı bu iki koldan giden hikaye! Çünkü film boyunca seyirci olarak siz de iki şüpheli arasında gidip geliyorsunuz. Ama o kadar gidip geliyorsunuz ki, “yeter artık hangisiyse söyle de işimize bakalım” noktasına getiriyor sizi film. Yine de hızlı trende geçen final biraz “Runaway Train”i hatırlatsa da heyecanlı sayılır. Burak Göral

öller Kraliçesi Priscilla”dan sonra bir tane bile iyi film çekmemiş olsa dahi, yönetmen Stephan Elliott’ın yaklaşık 10 yıllık suskunluğunu bozduğu bu tiyatro uyarlaması ister istemez dikkat çekiyor. Ortada tam 80 yıllık bir metin var. Öylesine hazır cevap, iğneleyici ve deli dolu bir metin ki, tam da Oscar Wilde’a yaraşır cinsten. Tıpkı Wilde’ın hınzır deyişlerini okumaktan hiç bıkmadığımız gibi, 20. yüzyılda İngiliz adabının kitabını yazmış adam olarak bilinen Noel Coward’ın yazdığı bu oyundan da sıkılmak pek mümkün değil. Zira Alfred Hitchcock da 1928 yılında aynı metinden yine aynı isimde bir film çıkarmıştı. Evet, çok İngiliz ama zaten derdi de bu “İngilizlilik” takıntısı. Bunu da yine komedide asla eskimeyecek bir “gelinkaynana” çekişmesi üzerinden yapıyor. Toprak zengini Whittaker ailesine gelin olarak gelen Amerikalı Larita (Jessica Biel) filme adını veren hafif meşrepliği ile çiftliğin havasını değiştiriyor. Filmin en eğlenceli anları anne Whittaker (Kristin Scott Thomas) ile Larita’nın birbirlerine laf giydirdikleri anlarda saklı olsa da, en iyi diyalogların hepsi sanki Colin Firth’in kasıntılık içinde geçen aile hayatından hayli sıkılmış alaycı baba karakterine rezerve edilmiş. Kerem Sanatel

Günümüzde pek sık rastlanmayan bir oyunculuk deryası toplamı sunuyor.

“Full Metal Jacket”ın sert subayı R. Lee Ermey 1996’da 6, 1997’de 5 filmde oynamış. Bu filmin de en iyisi...

Jessica Biel ilk kez kendisine cuk oturan bir rolde.

İyilik timsali Dr. Tyrone karakteri diğer gri karakterlerin arasında fazla sırıtıyor.

Dennis Quaid filmin finaline kadar sanki bir robot! Gereken cümleleri gereken sahnelerde söylüyor...

Kopkoyu İngiliz havasına “Fransız” kalma riski de var.

01 - 07 Ocak 2010 / arkapencere k

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Kanlı Teklif (The Proposition) Bu sayımıza damgasını vuran western türünün Avustralya’dan gelen bu örneği, Sergio Leone’yi aratmayan stili başta olmak üzere görülesi özellikler taşıyor. Müziklerine Warren Ellis’le birlikte imzasını koyan Nick Cave’in senaryosunu John Hillcoat sinemalaştırmış. 2 - Sharon Tate Charles Manson ve etrafına topladığı onun gibi ‘manyaklar’ tarafından 9 Ağustos 1969’da vahşice öldürülen güzeller güzeli Sharon Tate, yaklaşık iki yıldır evli olduğu Roman Polanski’den doğacak çocuğunu bekliyordu katledildiğinde. 34

k arkapencere / 01 - 07 Ocak 2010

3 - Alin Taşçıyan Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) deneyimli üyelerinden, Star gazetesi yazarı Alin Taşçıyan, bu ayın sonlarında İtalya’nın Bari kentinde yapılacak FIPRESCI Genel Kurulu’nda Başkan Yardımcısı adaylığına soyunuyor... Bol şanslar Alin! 4 - Roman Polanski-Mia Farrow AİLE OYUNU sayfalarımızda yer verdiğimiz “Rosemary’nin Bebeği” filminin çekimleri sırasında yakalanmış bir kare. Polanski, Mia Farrow’u motive etmek için nasıl bir yönteme başvurmuş, bakın hele!

5 - Kurt Adam (The Wolfman) Benicio Del Toro’nun nasıl bir ‘kurt adam’ olduğunu görmek için Şubat ayını beklememiz gerekiyor. Joe Johnston imzalı “The Wolfman”, bir aksilik olmazsa 19 Şubat’ta Türkiye sinemalarında arzıendam edecek, bizler de merakımızı gidereceğiz.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Bir film gerçekten iyiyse, sesini çıkarsan bile seyirci ne olup bittiğini anlar! Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 10  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you