Page 1

2000'li yıllarda ÖLDÜREN HATIRALAR

JASON BOURNE ZOMBIELAND ORADA CANİLER AVCISI KIZIL UÇURUM SARI KURDELELİ KIZ ZEKİ ÖKTEN

25-31 ARALIK 2009 / SAYI: 09


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

BİR USTANIN KAYBI, BUGÜNE ÇIKAN DERSLER

N

atasha RIchardson, Karl Malden, John Hughes, PatrIck Swayze ve bu listeye eklemekte PEK DE beis görmeyeceğimiz Michael Jackson... Sinema ve sanat dünyasının 2009’daki en acı kayıplarındandı. Bu yıl Türkiye de Gazanfer Özcan, Ersin Pertan, Aykut Oray, Yücel Çakmaklı, Ünsal Oskay, Halit Refiğ, Cüneyt Gökçer ve Ahmet Uluçay’ını kaybetti. Geçtiğimiz günlerde bu listeye iki beklenmedik isim daha eklenince üzüldük haliyle. Brittany Murphy’i ne derece tanır, takip ederdiniz bilemiyoruz. Ama 32 yaşında gencecik ve güzel bir aktristi. Hem içindeydi hem de dışındaydı sistemin. Büyük projelerde de rol almıştı, bağımsızlarda da. O yüzden sürekli yükselen bir kariyer çizgisi yoktu. Çok küçük yaşta filmlerde oynamaya başlamıştı ama Michael Douglas’lı “Sakın Konuşma” (Don’t Say a Word) adlı gerilim filminde rol alarak dikkat çekmişti. Uyuşturucudan ya da başka bir aşırılıktan değil, ‘kalpten’ gitti Brittany. Daha rol alacağı çok film vardı.  Zeki Ökten; ustalığa giden yola ta en baştan, ‘çırak’ olarak çıkmıştı. Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Memduh Ün ve Halit Refiğ gibi ustaların asistanlıklarını yaparak sinemaya adım atan Ökten, ilk filmini 1963’de çekmişti. “Ölüm Pazarı” adlı bu filmini beğenmeyince 10 yıl kadar film çekmemişti. Bugünlerde daha ilk filmleriyle kendilerini ‘auteur’ ilan eden bazı genç yönetmenlerimizin aşırı özgüven yüklü ifadelerine bakınca daha da içi acıyor insanın. Sonrasında Ökten’in kariyeri toplumsal içerikleriyle dikkat çeken filmlerle devam etmişti. 1974’de sinemaya yeniden dönüşünü haberleyen filmlerinden “Bir Demet Menekşe”yi zamanın beylik melodram yapısından farklı olarak olanca ‘gerçeklik’ duygusuyla çekebilmişti mesela. Zengin bir fabrikatörle yoksul bir terzi kızın aşkını  ayrıksı bir yapıda ele almıştı. Ökten’in toplum meselelerini halka yakın bir sinema anlayışıyla sunmasının en belirgin örneklerini Kemal Sunal ile çektiği filmlerde

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

kendisini gösterir. Sunal’ın en içerikli filmlerinden bir kısmına Zeki Ökten imza atmıştı: “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Davacı” ve “Düttürü Dünya”. Sunal’ın rol aldığı bu filmler Türk toplumunun sosyal hayatına trajikomik aynalar tutmuşlardı. Şimdiki içi boş komedi filmlerinden, içinde ‘biz’i barındırdığı için tuttuğu söylenen “Recep İvedik” filmlerinin fersah fersah üstündeki mizah anlayışları ve tespitleriyle hâlâ çok değerli filmlerdir. Ama Ökten’in asıl mucizeleri Yılmaz Güney’in “Düşman” ve “Sürü” senaryolarıyla gelmişti. Türk sinemasının ‘başyapıt’ denebilecek filmlerinden biri olan “Sürü”de yarı feodal bir yapıdan çıkan bir aşiretin büyük kentteki tükenişini gerçekçi ve hayli ustalıklı, evrensel bir dille aktarabilmişti. Yaşadığı zamana ve ülkesinin sorunlarına karşı duyarlı bir sanatçı portresi çizen Ökten’in Fehmi Yaşar’ın senaryosu “Faize Hücum”u çekmesi 80’lerdeki banker skandallarının bir izdüşümü niteliğindeydi. “Pehlivan”da yine 1980’lerdeki Özal döneminin sebep olduğu Türkiye’nin damdan düşme kabuk değişimini bambaşka bir yerden yakalamıştı. “Ses”te 12 Eylül ile hesaplaşan Zeki Ökten büyük gişe başarısı sağladığı “Güle Güle” ile de 2000’lere girmişti. Popüler sinemaya göz kırpan bu filminde bir kuşağın trajikomik vedasını sunmuştu bize. Her zaman bir derdi vardı  Ökten’in ve bu dertlerini seyirciyi sıkmadan anlatmayı bildi her zaman. Senaryoya çok önem verdi. Hep iyi senaristlerle anlaştı ve onlarla iyi çalıştı. Türk filmi yağmuruna tutulduğumuz son 3-4 ay içinde gördüklerimizin o kadar azı onun filmlerinde başardığı şeyi başarabilmiş ki, düşününce şaşırıp kalıyor insan. Şimdiki pek çok yönetmenin arayıp bulmaya çalıştığı ‘sihirli karışım’ı çoktan bulmuş bir sanatçıydı. Zeki Ökten kendi kuşağının son ‘aktif’ yönetmenlerinden biriydi. Ne kaybettiğimizi, eğer böyle gitmeye devam ederse zamanla daha da çok anlayacağımız acı bir kaybımız oldu kendisi. Güle Güle Zeki Ökten!

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEMAL EKİN AYSEL, KEREM SANATEL, EMEL GÖRAL, FİLİZ ÖRGEN

www.arkapencere.com k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Zombieland, Orada, Arızalı Çiftler, Alvin Ve Sincaplar 2, D@bbe 2.

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

18 TRENDEKİ YABANCI

Yılbaşı gecesi şu Yeşilçam harikalarından biri izlenebilir: Oh Olsun, En Büyük Şaban, Milyarder.

20 ölüm kararı

2000'li yıllarda perdeleri onlar yıkıp geçti. Bir dönemin sonuna gelirken, neredeyse ikon mertebesine yükselttiğimiz sinema kahramanlarından 11'ini özenle ayıkladık.

24 aşktan da üstün

Charles Laughton'dan bir 'sevgi-nefret' filmi: Caniler Avcısı.

28 AİLE OYUNU

Son çıkan DVD eleştirileri: Kızıl Uçurum, Hain, Zafer Ve Gurur, Kız Kardeşimin Hikayesi, Darbe, Ölüm Sessizliği, Cadılar Bayramı Katliamı, Sarı Kurdeleli Kız.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı. Zeki Ökten, Yılmaz Güney, Tarık Akan, Zeki Demirkubuz, Kemal Sunal.

k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam KEREM SANATEL The Man Who Knew Too Much (1934)

sanatelk@gmail.com

ZOMBIELAND YÖNETMEN Ruben Fleischer OYUNCULAR Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin YAPIM 2009 ABD SÜRE 88 dk.

"Ölüler Ülkesi" veya "28 Hafta Sonra"ya kıyasla, perdede gördüğümüz zombi sayısı burada asgari düzeyde. Ama korku sinemasından pek hazzetmediğini itiraf eden yönetmen Fleischer, türün eskimeyen öcülerini kendi kitabına uyduruyor. 6

k arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009

A

dına zom-rom-kom (zombili romantik komedi) denen acayip harmanın ilk tohumlarına “Shaun Of The Dead”de rastlamıştık. Aslında "Zombieland" daha gösterime girmeden "Shaun"un zombi dünyasıyla o kadar çok kıyaslandı ki, bu benzetmeden kısa süre zarfında gına getireceksiniz, şimdiden söylemeli. Beri yandan bahsi geçen harmanı bir alt tür olarak uygulayan ilk film "Zombieland" oldu. Gerçi zombi filmlerinde yenilikten bahsetmek bile kulağa imkansız geliyor, haklısınız. Hele ki zombilerin girmediği delik, yemediği darbe ve görmediği süpermarket kalmamışken... Yine de abartmayalım tabii. "Zombieland"in öyle ahım şahım bir yeniliği yok. Yaptığı şeyler de popüler sinemanın ilk kez gördüğü şeyler değil. Filme kozmetik unsuru olarak yedirilmiş kural kitabı da yeni değil; muhteşem ağır çekim sahneleri, hatta şu çarpıcı açılış jeneriği de yeni değil. Buna karşın hepsinin bileşimi, uzun zamandır izlediğimiz en keyifli zombi filmlerinden birini karşımıza getiriyor. Korku sinemasından pek de hazzetmediğini açıkça itiraf eden yönetmen Fleischer, bir anlamda türün asla eskimeyen öcülerini kendi kitabına uyduruyor. Filmin adı bas bas bağırsa da, örneğin bir “Ölüler Ülkesi”ne (Land Of The Dead) veya “28 Hafta Sonra”ya (28 Weeks Later) kıyasla, perdede gördüğümüz zombi sayısı asgari düzeyde sayılır. Zombiler filmde birer figüran olmaktan öte, baskın bir tehdit unsuru bile değil. Hamburgerden bulaşan bir virüsle yayılan salgının çapı (harika bir fikir!) muazzam olmasına karşın, kahramanlarımız camları açık araçlarla geziyor. Hatta, komedi dünyasına unutulmaz bir trajedi olarak düşen şu malum kazayı saymazsanız, her yanı kapı pencere dolu bir villada epey şen şakrak vakit geçiriyorlar. Dahası, sarsak kahramanımız Columbus’u (Eisenberg) filmin ilk dakikalarında elinde bavuluyla otobanın ortasında yürürken görüyoruz. Madem nüfusu bu kadar kalabalık bir ülke zombi diyarına dönüşmüş, madem film boyunca

gördüğümüz gerçek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor, öyleyse bunca zombi nereye gitti kuzum? Zombi filmlerini sevenlerin kural kitabına göre bu öyle pek kolay yenip yutulur bir ihlal değil açıkçası. Ama bu ihlali şöyle bir masal kitabı açılışına uydurursanız, Fleischer’ın ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlamak mümkün olabilir: “Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dünyada, zombiler de vardı ve kahramanlarımız onlarla yaşamayı öğrenmişti.” Bu masal kitabını her korku müptelası hayalinde okuyordur zaten. Dolayısıyla Fleischer’ın bu türde yaptığı en önemli yeniliğin, zombileri iyice arka plana itmek olduğu söylenebilir. Arka plan desek de yönetmenin bezirganlıkta hiç de geri kalır yanı yok. Film epey kanlı. Her ne kadar kanların çoğu dijital sıçrama efektlerinden ibaret olsa da. Örneğin Columbus’un banyosunda geçen boğuşma sahnesi (şu naylondan uzanan dil vs.) neredeyse Wes Craven’ın altın günlerini anımsatıyor. Neyse ki Fleischer’ın gönderme yapma takıntısı minimum düzeyde. Bildik filmlere birkaç selam çakılıyor elbette. Marketteki banjolu sahneyle “Kurtuluş” (Deliverance), diyaloglarla da "Titanik"ten tutun "Hayalet Avcıları"na kadar birçok film anımsatılıyor. Ancak filmin kendisine has bir atmosferi var ki, bu da kayda değer bir özelliği. Klişelerle de sık sık dalga geçtiği için klişe batağına düştüğü de söylenemez. Peki bir zombi filminin bu kadar romantik, bu kadar geveze ve bu kadar toz pembe olması iyi bir şey mi? Shaun bile en iyi dostlarından birini ortadan ikiye bölmekten çekinmemişti. Oysa burada kahramanlarımızın burnu bile kanamıyor. Filmin gevezesi Eisenberg’i ilk kez izleyecekseniz sorun yok. Öteki filmlerindeki pısırık-ama-çekici, sarsak-ama-komik, saf-ama-sevimli karakterlerini yine bu filme taşıyor sonuçta. İlk tanıştıklarında Harrelson’un sarfettiği söz boşuna değil: “Gıcıksın, hissediyorum!” Columbus’un ailesi bile yok, ama her gördüğü kızı ailesiyle tanıştırmak isteyeceği potansiyel bir gelin adayı olarak görüyor. Hangi zombi filminde bir ilk


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Filmin seslendiği yaş grubunun bağıra çağıra ilan edildiği lunapark bölümü, bir final olarak düşünüldüğünde hayli zayıf kalıyor. 8

k arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009

öpüşme anına bu kadar vakit ayrılır ki? Dönüp dolaşıp her şeyi bağladığı “biz bir aileyiz” cümlesi ise bir zom-rom-kom için bile fazla romantik! Ailesi olmayan bir çocuğun şu apartman dairesinde nasıl yaşadığının yanıtı filmde yok elbette. Başka şeylerin de yanıtı yok, ama en göze batanı lunaparkta gerçekleşiyor. İki kız kardeşin mekanizmayı çalıştırıp durduracak üçüncü bir kişi olmadan gondola binip tekrar inebilmesi imkansız! Filmin seslendiği yaş grubunun bağıra çağıra ilan edildiği lunapark bölümü, bir final olarak düşünüldüğünde hayli zayıf kalıyor. Lunaparktaki neredeyse tüm oyuncaklar sırayla ziyaret ediliyor. Hepsinin üstünde zombi haklaması deneniyor. Bunca oyuncaklı bir ortama rağmen, finaldeki hiçbir sahnenin 'haftanın zombi haklaması'

ödülünü alması mümkün değil. Senaryonun ilk taslağında bir finalin bulunmadığı düşünülürse, eğreti durması şaşırtmıyor. Fleischer’ın zombi filmlerinin istismarcılık geleneğini tekrarlayacağım derken sınırı aştığı bir nokta da var. Filmdeki yağma-talan-vandalizm takıntısının da abartıldığı cip parçalama sahnesinin abesliği bir yana, Amerikan yerlilerine ait hediyelik eşyaların satıldığı bir mağaza da kahramanlarımızca yok yere darma duman ediliyor. O kadar neşeli çekilmiş ki, verdiği tek bir his var, o da hoş değil.

Filmin tümüne yayılmış rock videosu estetiği hayli göz alıcı. Bir zombi filmine göre her şey fazlasıyla iyimser gerçekleşiyor.


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ORADA

S

evgisizliğin insanları birer ‘paçavra’ gibi bir yerlere savurup attığı, ‘iletişimsizlik’ denen o ‘temel günah’la baş başa bıraktığı, ‘yalnızlık’la cezalandırdığı günümüz toplumlarının ‘ağlanası’ ruh halinin bir yansıması gibi “Orada”. İki genç yönetmenin yazıp yönettiği bu çalışma, ‘ölüm’ün tetiklediği bir iletişim arayışının peşine takılıyor. Anneleri ölen iki kardeşin babalarına doğru yaptıkları yolculuğu ve üçlünün buluşmalarıyla yaşanan ‘hesaplaşma’ sürecini yansıtıyor film. Bu hikayeyi ikiye ayırmak gerekirse, ki yönetmen ikili de böyle yapmış gibi, annenin ölüm kararından defnine kadar olan aşamalar birinci bölümde, iki kardeş ve babanın buluşması da ikinci bölümde anlatılıyor. Annenin uzunca bir zamana yayılan ‘ölüme gidiş’ anları, bizlere ölümün soğukluğunu gösterirken bir yandan da ‘kararlı’ olmanın anlam ve önemine dair ipuçları veriyor. Giderken bıraktığı mektupsa filmin ruhundaki ‘sevgisizlik’ meselesini açığa çıkaran unsurların başını çekiyor. Ailesi için bir ‘yük’ olarak yaşamanın ağırlığını kaldıramayan bir annenin ‘sessiz çığlık’ına dönüşüyor bu mektup. Ve son ana kadar da içeriğini bölük pörçük öğrenebiliyoruz, ipuçlarıyla bütünü kavramaya çalışıyoruz. İki kardeşin buluşup annelerini olanca ‘ıssızlık’la defnetmeleriyse ‘orada’ olmayı hiçbir zaman istemeyecegimiz bir yalınlıkla resmediliyor. Kardeşler arasındaki kopukluğun boyutlarını kavrıyoruz bu anlarda, onların birbirlerini anlamak için o güne kadar hiçbir çaba harcamadıklarını hissediyoruz. Aralarındaki ‘mesafe’, atmosferik soğuklukla da birleşince ‘çözümsüz’ bir meselenin ortasına atıyor hikayeyi. Bu meselenin daha da derinleşeceğini, Dolunay Soysert ve Sinan Tuzcu’nun bedenlerinde hayat bulan iki kardeşin yüzlerinde yakalayabiliyoruz. Ama her şeyin bir anlama kavuştuğu anlar, iki kardeşin babalarını ziyaretleriyle karşımıza geliyor. Erol Günaydın’ın yönetmen ikili tarafından dizginlenemeyen ‘serbest vezin’ oyunculuğu, bu noktada filmin ritmini büyük oranda zedelese de,

Kurtuluş ve Saraçoğlu’nun ne yapmak istediklerini anlayabiliyoruz bu anlarda. Birbirlerinden kopuk bir hayat yaşamayı seçmiş dört kişilik bir ailenin özelinde insanoğlunun ‘iletişimsizlik’le sınavına yöneltiyorlar kameralarını. Bir tür ‘günah çıkarma’ seansına dönüşen bu buluşma, karakterlerin ‘bahaneler’ aracılığıyla kendilerini aklama çabalarını getiriyor karşımıza. Her bir karakter, ‘anne’ motifinin onlar için taşıdığı anlamı (ya da anlamsızlığı) dillendiriyor, ‘badem gözlü’ olan ‘kör’ün ardından ‘ikiyüzlü’ bir ‘temizlenme’ sürecine giriyor. Bu süreç, argümanlarını çatıştırıyor, birbirlerine hissettiklerinin ‘yalan’ olduğunu belgeliyor. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, ilk filmleri “Orada”yla, bir boka benzemeyen insanoğlunun ‘seçimler’inin yarattığı kaygan zeminde slalom yapmaya çalışıyorlar. İnsanın hem kendine hem de en yakınındakilere karşı hissettiği ‘hastalıklı’ duyguların altını çiziyor, ‘sevgi’nin göreceliliğine vurgu yapıyor, ‘nefret’in yarattığı ‘güç’ün üzerine yürüyor, ikiyüzlülüğün hep ‘belirleyici’ olacağını söylüyor, uzun süre ‘pislik’le yaşadıktan sonra ondan ‘arınma’nın mümkün olamayacağını işaret ediyor ve ‘bura’dan ‘ora’ya gidişlerin zorunlu kıldığı kimi duyguların ‘samimiyetsizlik’ini ameliyat masasına yatırıyorlar. Sinema dili olaraksa Semih Kaplanoğlu’na yakın duruyorlar ve onun Rus öncüllerine. Uzun planlarla onun ardına gizlenmiş olan ‘anlam’ı kavramaya itiyorlar izleyiciyi, büyük oranda da başarıyorlar bunu. Nefes almadan koşturmak yerine, nefeslenecek zaman bırakıyorlar bizlere; her sahne üzerine düşünüp karar verecek mühleti tanıyorlar. Ve sonuç olarak, Erol Günaydın engeline çarpmamış olsalar daha iyi bir bütüne ulaşabileceklerinin sinyalini veriyorlar. ‘Bura’dan ‘ora’ya giderken hangi yolu takip edeceklerini merak ettiriyorlar doğrusu!

İki kardeşin vapurdaki diyalogları ve ardından gelen yakınlaşma işaretleri, filme ‘duygu’ katması açısından önemli. Erol Günaydın’ın özellikle bir noktada iyice kontrol dışı davranması, bizi filmden koparıp bambaşka bir yere fırlatıyor.

YÖNETMENLER Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu OYUNCULAR Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu, Erol Günaydın, Füsun Erbulak, Bahtiyar Engin YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 93 dk.

Kurtuluş ve Saraçoğlu, birbirlerinden kopuk bir hayat yaşamayı seçmiş dört kişilik bir aileye çeviriyorlar kameralarını. 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

11


KEMAL EKİN AYSEL Çok Bilen Adam kemalaysel@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ARIZALI ÇİFTLER

A

MERİKAN sinemasının 90'LARDAKİ karakter ve DİYALOG ÜZERİNE şekillenen, küçük, güzel komedileri vardı, hatırlar mısınız? Kevin Smith’in ilk üç filmi örneğin. Ya da “Ofis Çılgınlığı”(Office Space). Ya da “Hızlı Yaşayanlar” (Swingers). Bu sonuncusu özellikle “Arızalı Çiftler”i izlerken sık sık aklınıza gelebilir. Bir tür “Nereden nereye?” durumu söz konusu. Jon Favreau ile Vince Vaughn ikilisini çıkış filmleri “Hızlı Yaşayanlar”da tanımıştık. Bekar erkeklere dair içe işleyen bir filmdi, klişe sözle "buruk bir gülümseme" gibiydi. 10 küsur yıl sonra bu ikili yeniden bir arada. Bu sefer bırakın gülmeyi, fiziksel mizahı sevmiyorsanız gülümsemeniz dahi zor. İşin “Nereden nereye?” kısmı işte burada. 90’larda o senaryoyu yazan ikili şimdi parayı pulu bulup enseyi kalınlaştırmanın zekayı gerileten etkisine maruz kalıp “Arızalı Çiftler”e imza atıyorlar. Filmde o dört çift başta olmak üzere, her şey karikatürize. Biri mutlu aile, sevimli iki çocuk sahibi. Biri “Evli Ve Çocuklu”nun Marcy ve Steve çifti gibi, görünüşte mutlular ve çok sevimliler ama iğrenç bir evlilikleri var. Bir tane uzun zamandır evli ve birbirinden bıkmış, aldatmaya meyilli çift daha eklenmiş. Son olarak tabii ki zenci karakter unutulmamış. Sekiz kişi var hikayenin odağında. Biri bile karaktere dönüşemiyor. Dahası karikatür yaklaşımı Jean Reno’nun oynadığı otel sahibinde, kaslı yoga hocasında ve tatil köyünün “Guitar Hero” oynayan otel müdüründe devam ediyor. Otel takımı “Bir Fransız, bir İtalyan, bir de İngiliz...” fıkralarından fırlayıp gelmiş gibi. Karakterler gerçekten ‘arızalı’, bir türlü işlemiyor. Öte yandan senaryoda şablonlar hakim ve özellikle filmin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin süre dengesinde sorunu var. Hikaye aslında bu çiftler birlikte Cennet adındaki tatil köyüne gittiklerinde başlayacak. Fakat oraya varana kadarki giriş kısmı 20 dakikayı aşan bir süre kaplıyor. Bu kısımda karakterleri tanıdığımız da söylenemez. Sadece dört çifti bir araya getirip tatil köyüne götürecek gerekçenin (grup indirimi!) zemini hazırlanıyor. Kurgu masasında yarısı

bırakılması gereken sahnelerle bezenmiş bu giriş kısmı. Filmin söylemine de klasik Amerikan muhafazakarlığı hakim. Birbirini aldatmaya niyet bile etmeyen, sık sık tartışsalar bile aile kurumunu boşanmak gibi bir düşünceyle yok etmeyi akıllarına getirmeyen çift tabii ki iki sevimli çocuğun sahibi olan çift oluyor. Filmin başından sonuna ideal çift olarak lanse ediliyorlar. Öte yandan çocuk yapamayan çift ayrılık düşüncesini masaya ilk yatıran ve tatil köyü planını yapan çift. Birbirinden bıkmış çiftin de çocukları artık üniversiteyi kazanmış ve birkaç ay sonra evden ayrılacak. Ailenin mukaddesatı yine Spielberg formülüyle güvence altında. Küçük bir çocukları varsa o aile mutlu bir aile oluyor otomatikman. Amerikan ailesi çiftlerin uyumuyla değil, sevgi gösterilmesi gereken bir çocuğun varlığı ile korunuyor. “Arızalı Çiftler”in geçen seneki “Aşkzede”yi de (Forgetting Sarah Marshall) andırdığı söylenebilir. Hatta tatil köyünün bekarlar için olan kısmında “Aşkzede”nin anlattığı olaylar yaşanmış gibi. Film gülmece anlamında da hikayenin akışı anlamında da klişelerle bezeli ve sürpriz bir ilginçlik barındırmıyor. Vince Vaughn ne komik ne de sevimli olma serisini bu filmle sürdürürken oyuncular arasında yine en iyisi "Iron Man"in yönetmeni Jon Favreau oluyor. "Hızlı Yaşayanlar"daki karakterinin evlenip, yaşlanıp yine de aradığı mutluluğu ve tatmini bulamamış haline benziyor. Tamamen basmakalıp, herkesin kavga ederken birden öpüşmeye başladığı ve tüm çiftlerin yeniden bir araya geldiği final sahnesi utanç verici. Daha kaç tane sonu böyle bağlanmış Amerikan aile komedisi izleyeceğiz? Hele burada kilolu zenci adam bile eski karısını buluyor. Meğer karısı onu bulmak için adamın peşinden tatil köyüne gelmiş. Yok artık!

Kült dizi “Spaced”in efsane kötü adamı Peter Serafinowicz’i görmek hoş sürpriz. Yoga hocasında vücut bulan kaba komedi beyin hasarına yol açıyor.

ORİJİNAL ADI Couples Retreat YÖNETMEN Peter Billingsley OYUNCULAR Vince Vaughn, Jon Favreau, Malin Akerman, Jason Bateman, Jean Reno YAPIM 2009 ABD SÜRE 113 dk.

Geçen seneki “Aşkzede”nin evli çiftler için olan versiyonu. Lakin Vince Vaughn ne komik ne sevimli! k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

13


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

ALVIN VE SİNCAPLAR 2 ORİJİNAL ADI Alvin And The Chipmunks: The Squeakquel YÖNETMEN Betty Thomas OYUNCULAR Jason Lee, Zachary Levi, David Cross YAPIM 2009 ABD SÜRE 88 dk.

Kısır ve 'çıkışsız' bir hikayeden zorla türetilmiş bir devam filmiyle daha karşı karşıyayız... 14 arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

A

lvIn ve Sincaplar ilk kez 50’lerin ikinci yarısında ortaya çıkan bir ‘animasyon müzik grubu’. Hani bir zamanlar bizde Orhan Boran’ın radyoda yaptığı ‘Yuki’ gibi hayalî karakterlerle üretilmiş, aslında bütün hilesi helyum gazı verilmiş gibi şarkı söyleyen adamların seslerinin üzerine üç sincap kahramanın yapıştırılmasından ibaret... 60’larda ve 80’lerde televizyon şovlarıyla çocuklara sunulan bu hayalî kahramanlar sinemadaki en ciddi şovlarını 2007 yapımı filmde yaptılar. Animasyon ve gerçek oyuncu performanslarının iç içe geçtiği bu ilk film kendi türünde (çocuk filmi) başarılı bir örnek teşkil edebilir, hatta filmin bu doğrultuda birkaç ödülü bile var. Ancak hikaye o kadar kısır ve ‘çıkışsız’ ki bu zorlama devam filminde bunu net olarak görebiliyorsunuz. Ormanlarında bir dev çam ağacında yaşayan, şarkı söylemeye de bayılan üç sincap, ağaçları Noel için kesilince şehir hayatına girmek zorunda kalıyorlardı ilk filmde. Sonrasında da şöhreti yakalıyorlardı. İkinci filmdeyse kendilerine üç tane

-tabii ki de dişi- rakip geliyor. Sonrası bariz zaten, rekabet, bozulan arkadaşlıklar, şöhret hırsının yan etkileri vs. Bu klişe sorunlara bir de sincapların yeni başladıkları lisede (evet, bildiğiniz lise) yaşadıkları acemilikler gibi saçma bir açılım daha eklemişler. Bu kısma yönelik espriler çocukları okuldan soğutacak nitelikte. Acımasız ergen gençler üç tane küçücük sincaba bile terör estirebiliyorlar! Animasyon ve CGI uygulamaları konusunda ilkinden başarılı ama hikayesiyle oldukça zorlama ve çocuk izleyiciler için bile fazla basit ve kuru bir devam filmi bu. Ayrıca son bir sözüm de filmin çevirmenlerine olacak: Beyoncé'nin "Single Ladies" şarkısının sözlerine "Tek Taşımı Kendim Aldım" şarkısını monte etmek pek de komik bir fikir değil!

Üç dişi sincabın Beyoncé’nin “Single Ladies” klibinin parodisini yapmasıyla ‘sonunda bu da oldu’ dedik. Filmin en sevimli sahnesi! Türkçe dublajlı filmde ünlü sesler var ama sincap sesleriyle onları tanımak ve de ne dediklerini anlamak pek mümkün değil.


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@yahoo.com

D@BBE 2 YÖNETMEN Hasan Karacadağ OYUNCULAR Sefa Zengin, İncinur Daşdemir, Deniz Olgaç YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 85 dk.

Her türlü kötülük bağır bağıra bağırta bağırta geliyor. 16 arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

O

nu bilir onu söylerim… Başınız cinlerle derde girip fenafillahlara gelirseniz, “Sosyete Şaban”daki, ağalarının ruhuna cin giren köylüler gibi yapın; “Yallah cinler yallah… Kış kış cinler kış kış” diye tempo tutun… Şahsen, ne zaman saçma sapan bir cin-peri-şeytan-gulyabani-hayalet filmi seyretsem aklıma bu ritmik ayin gelir, işime de yarar. “D@bbe” kötü bir filmdi, ikincisi de öyle… Gerçi yönetmen (ve yapımcı-senarist-kurgucu-görüntü yönetmeni) Hasan Karacadağ bu kez daha derli toplu bir iş çıkartmaya çalışmışsa da ya daha çok korku filmi seyredip iyice pişmesini, örneğin korku sinemasında oyunculuğun ne denli önemli olduğunu öğrenmesini ya da henüz yol yakınken bu işin parodisine geçmesini öğütlemek zorundayım. “D@bbe”ler ile korku-parodileri arasında çok ince bir buz tabakası var ve buz sürekli çatırdıyor. “D@bbe 2”, boş inançların ve dinsel hurafelerin bilim-teknolojiye karşı yüzlerce yıllık savaşının yeni bir örneğinden başka bir şey değil. Televizyon

tekinsiz, telefon uğursuz, bilgisayar lanetli, internet şeytani… Her türlü kötülük, bağıra bağırabağırta bağırta bu teknolojik araçlardan geliyor, İstanbul’dan başlayarak dünyamızı ele geçiriyor. Klasik, ‘şeytan icadı’ meselesi yani… Bu yaklaşım, beğenelim beğenmeyelim bir korku-gerilim filmine malzeme verebilir elbette ama birilerinin Karacadağ’a, korku sinemasının seyirciye sürekli olarak bilgisayardan ya da televizyondan gelen “cııızzt…. bızzzt…” seslerini dinletmekten ibaret olmadığını ve senaryonun kimi ‘es’ler de içermesi, dur-durak bilmesi gerektiğini anlatması lazım. Film bir bağırış çağırış başlıyor ve hiç soluk almadan öylece bitiyor. Seyirci o kadar çok ve sık aralıklarla korkutulmaya çalışılıyor ki tam tersi oluyor, sonuçta ‘sürümden’ bile kazanılamıyor.

Görsel efektlerin belli bir düzey tutturduğunu söylemezsem, çarpılırım! Oyunculuk performansları felaket… Cinden periden bile daha korkunç.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ALVIN VE SİNCAPLAR 2

ARIZALI ÇİFTLER CEM

ALTINSARAY

ORADA BİLGEHAN ARAS

tunca

aRslan

ALVIN VE SİNCAPLAR 2

ZOMBIELAND BURAK

GÖRAL

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HH

ARIZALI ÇİFTLER D@BBE 2 ORADA

HH

ZOMBIELAND

HHH

2012

H

ABİMM

HHH HHH

H

HH

H

H

H

HH

Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay

HH

AVATAR

HHHH

BAŞKA DİLDE AŞK

HHH

ACI AŞK ADINI SEN KOY

HH

HH HH HHH

GECENİN KANATLARI

HH

H

KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ

HHHH

HHH

NEŞELİ HAYAT NO OFSAYT

HH

HHH

HHHH

H

SÜPÜRRR! TESTERE VI

H

HHHH

HH

H

VAVİEN

HHH

HHH

HH H H H H H

HHH

H

HH

HHH

HHH

KURTLAR VADİSİ: GLADIO

HHH

HHH HHHH H HHH H

H HHHH

HHH

DARBE

HH

HAİN

HH

HH

HH

KIZ KARDEŞİMİN HİKAYESİ

HHH

HH

HH

KIZIL UÇURUM ZAFER VE GURUR

H HH

HHH

HH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

YEŞİLÇAM’IN ALTINDA YILBAŞI

18

arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k


Sinemacılarımızın, “Neşeli Hayat”a gelinceye kadar Noel Baba’larla, çam ağaçlarıyla, yılbaşı geceleriyle doğrudan doğruya ve geniş çaplı ilgilendiği pek söylenemez ama “Oh Olsun”, “En Büyük Şaban” ve “Milyarder”deki yılbaşı sahneleri de unutulacak gibi değildir.

M

alum, yeni yıl iyice yaklaştı. Yılbaşı haftasındayız. Bundan hareketle, tüm Arka Pencere okurlarına şimdiden “İyi yıllar!” diyerek, sinemamızdaki ‘yılbaşı sahneleri’ne bir göz atmak, çok az örnekle de olsa Türk sinemasının yeni yılı nasıl kutladığını anımsatmak istiyorum. Bir oyuncak mağazasının önünde Noel Baba kılığına giren gariban vatandaşımızın öyküsünün anlatıldığı Yılmaz Erdoğan filmi “Neşeli Hayat” hakkında çıkan yazıların çoğunda, filmin sinema tarihimizde bir ilk oluşturduğu, sinemamızda ‘yılbaşı filmi’ denilecek başkaca bir örnek olmadığı vurgulanıyordu. Evet, doğru… Gerçekten Türk sinemasının Aralık ayının son günüyle, çam ağaçlarıyla, Noel Baba’larla ve bunun gibi yılbaşı kavramlarıyla pek ilgilendiği söylenemez ama başlı başına bir öykü halinde olmasa bile akılda kalıcı bazı örneklerin bulunduğu da unutulmamalı. Benim bildiğim üç film var… Bunlardan birincisi, Ertem Eğilmez’in “Oh Olsun”u… 1973 yapımı film, babasının fabrikasında çalışan kıza âşık olan ve ailesine rest çekerek evlenen bir gencin öyküsünü anlatır. Sadık Şendil’e 11. Antalya Film Şenliği’nde ‘en iyi senaryo’ ödülü kazandıran “Oh Olsun”un kadrosu tam Ertem Eğilmez’e göredir: Tarık Akan, Hale Soygazi, Hulusi Kentmen, Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Metin Akpınar, Mürüvvet Sim, Serap Olguner. Filmin bir sahnesinde Ferit (Tarık Akan), otoriter babasından gizlice evlendiği Alev’le (Hale Soygazi) dolaşmaktadır. Alev - Öyle kızıyorum ki şu çam ağaçlarını kesenlere de alanlara da. Ferit - Ne yapsınlar, süsleyip püsleyip yılbaşını kutlayacaklar. Alev - Sahi yarın yılbaşı… Üç aydır ayrı olduğumuz gibi yılbaşını da ayrı geçireceğiz. Ferit - Yarın gece birlikte olacağız.

Ertesi gün, yani yılbaşı gecesi genç çift, ‘illegalite koşullarında’ Ferit’in evine gelir. Ferit’in babası (Hulusi Kentmen), annesi (Mürüvvet Sim) ve diğer iki erkek kardeşi hep birlikte lüks bir restorandaki partide gireceklerdir yeni yıla. Alev’in ailesi ise (Münir Özkul, Adile Naşit) kendi yoksul kulübelerinde mütevazı bir eğlence tertiplemiştir. Üç ayrı mekandaki yeni yıl heyecanı, buralarda yaşanan eğlenceler uzun uzun gösterilir. Seyirci bir o mekana gider, bir ötekine… Derken radyo spikerinin sesi duyulur: “Sayın dinleyiciler, yeni yıla girmemize çok az kaldı. Biraz sonra koca bir yılı acı tatlı hatıralarıyla geride bırakmış olacağız. 19…’ün hepimize sağlık ve mutluluk getirmesini dilerim.” Spikerin hangi yıldan söz ettiği anlaşılmaz, üstüne müzik ve konuşma sesleri biner. Kentmen ve ailesi dans edip eğlenirken, Münir Özkul, Adile Naşit’i öperek “Hadi bakalım, iyi seneler” der. Tarık Akan ve Hale Soygazi ise çoktan yere uzanmış, sevişmeye başlamışlardır. Aslında iki genç, daha yeni yıla girmeden, Alev’in hazırladığı yemekleri yerken, masanın altında ayaklarıyla ‘sevişmeye’ başlamıştır. Türk sinema tarihindeki ilginç sevişme-oynaşma sahnelerinden biridir bu. Hatta Alev, yılbaşı gecesi bu şekilde başlayan sevişme neticesinde hamile kalacak, bir ‘yılbaşı çocuğu’ dünyaya getirecektir. Bu sırada Münir Özkul’un evinde ise radyodan “Rıhtımda boynu bükük mendil salladın” şarkısı duyulmaktadır. Zengini yoksulu, genci yaşlısı, herkes çok mutludur yeni yıla adım atarken. Gelelim Kartal Tibet’in yönettiği 1983 tarihli “En Büyük Şaban”a… Başrolde tabii ki Kemal Sunal var, her 'Şaban' filminde olduğu gibi… Onun yanında da Nilgün Bubikoğlu, Dinçer Çekmez, Kamuran Usluer, Yadigar Ejder gibi demirbaşlar...

Köşeyi dönmek için tarlasını satıp İstanbul’a gelen Şaban ile tesadüfen tanışıp âşık olduğu kör çiçekçi kızın öyküsünün anlatıldığı “En Büyük Şaban”daki yılbaşı sahnesi de az buz değildir. Şaban İstanbul’da boş boş dolaşırken, karısı terk ettiği için intihar etmek üzere olan zengin işadamı Faik’i ölümden kurtarır. Faik, Şaban’ı çok sever, en yakın dostu kabul eder, yılbaşını da birlikte kutlamayı teklif eder. Gittikleri gazinoda Şaban, yeni yıl yemeği olarak kuru fasulye sipariş eder… Garson, mönüde kuru fasulye olmadığını söyler. O zaman sırayla nohut, lahmacun, adana, urfa kebapları ister. Onlar da yoktur… Sonunda spagettide karar kılar ama bu kez de yemeyi beceremez, tavandan sarkan ince uzun süsler ile tabağındaki makarnayı karıştırır, süsleri yemeye başlar vs… Yılbaşı deyince akla ilk gelen şeylerden birisi de milli piyangodur kuşkusuz. İşte gene Kartal Tibet’in imzasını taşıyan, Şener Şen, Müge Akyamaç, Münir Özkul, Adile Naşit, Uğur Yücel, Kemal İnci ve Tuluğ Çizgen’li, sinemamızın kıymeti bilinmeyen klasiklerinden “Milyarder” (1986) de bir piyango bileti aracılığıyla yılbaşına götürür seyirciyi. Yılbaşı çekilişinde, piyangocudan alınan son biletle büyük ikramiyeyi tutturup milyarlara konan ve bu kadar paranın ‘lafıyla’ bile kafayı üşüten bir ailenin öyküsünü anlatır film. Mesudiyeli istasyon şefi Mesut’un, ikramiyeden sonra çevresindekilerin gerçek yüzünü görmesi, kabusları ve 1980’lere has yılbaşı gecesi tasvirleri, özellikle de Münir Özkul ile Adile Naşit’in yılbaşını baş başa kutlamaları, yılın son gecesinde kızlarının çok sevdiği “İncecikten Bir Kar Yağar”ı dinlemeleri, eğlendirici olduğu kadar hüzünlü bir dille de gelir karşımıza. Yılbaşılar da öyle değil midir zaten… Çokça eğlenceli ama biraz da hüzünlü… Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

19


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

kemalaysel@gmail.com

1

2000’lerİn hedİye ettİğİ 11 kahraman Her yeni on yıl sinemada kendi kahramanlarını yaratır. 2000’lerin eli armut toplamadı haliyle. Beyazperdenin bize özdeşleşme fırsatı sunduğu sayısız yeni kahraman arasında en çok iz bırakan, bu 'dekadı' en iyi tanımlayan 11 tanesini bir araya getirdik.

Y

etmişler'in kahramanları sistemin kusurlarına isyan eden, külyutmaz tiplerdi. 80’ler ise muhafazakar değerlerin peşinde maceraperest kahramanlar yarattı. 90’lara geldiğimizde anti-kahraman yükselişe geçmişti. 2000’lerin yarattığı kahramanlar ise çoğunlukla karikatür tipler, eh çizgi roman sinemasının gemi azıya aldığı yıllardan bahsediyoruz. Bu kahramanları ortak bir başlık altında toplamak için erken sayılır. Aradan zaman geçsin, taşlar yerine otursun hele. Şimdilik, son günlerini yaşadığımız 2000’lerin kahramanlarını anımsamak yeterli. Listeye alamadığımız epey isim var. Çoğu da süper kahraman. Fakat kriter olarak bu kahramanların ilk kez 2000’lerde beyazperdeye aktarılmış olmasını şart koştuk. Haliyle genç Batman ya da sarışın James Bond listeye giremedi.

20

arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

1

Jason Bourne (geçmişi olmayan adam, 2002) Bourne serisi 11 Eylül sonrasında hiçbir çekiciliği kalmamış gibi görünen casus sinemasına hayat öpücüğü vermekle kalmadı, nohut burunlu, bebek suratlı Matt Damon’dan granit katılığında bir aksiyon starı yarattı. Amneziden mustarip suikastçı Bourne, bir yandan eski işvereni CIA’den köşe bucak kaçarken bir yandan geçmişini hatırlayıp huzura kavuşmanın peşindeydi. Doğrudan hedefe yönelik hızlı dövüş stili, üstün pratik zekası, hoş fakat boş laflarla vakit kaybetmeyişi, kadınla kızla işinin olmayışıyla yepyeni bir aksiyon kahramanı tipolojisi yarattı, giderek 2000’lerin karakter eğilimlerini belirledi. Yeni James Bond’un bile birebir Bourne modellemesiyle baştan yaratıldığını düşünürseniz neden bu kadar önemli bir kahraman olduğunu anlayabilirsiniz.

2

BeatrIx KIddo (KILL BILL: VOLUME 1, 2003) Tarantino’nun, B film tarihinden bir yığın kahramanı parçalara ayırıp sentezlemesi sonucu ortaya çıkan Beatrix Kiddo, ilk film boyunca sadece “Gelin” diye bildiğimiz bir intikam meleğiydi. Düğün gününde eski patronu tarafından komalık edilen talihsiz kadının, ölüm listesindeki isimleri tek tek çizmesi, toplamda 4 saatlik dev bir film ortaya çıkarmıştı. Pişmiş tavuğun başına gelmeyenleri yaşayan Gelin önce beynine kurşun yedi. Sonra çocuğunu kaybetti. Derken tecavüze uğradı. Dayak manyağı yapıldı. Canlı canlı yerin altına gömüldü. Fakat yılmadı ve yavrusuna kavuşup, yemin ettiği üzere Bill’i öldürdü. “Öldürme Arzusu”ndaki (Death Wish) Charles Bronson’dan beri sinemanın gördüğü en kararlı intikamcı olarak tescillendi. Thurman’ı da zirveye taşıdı.


2

3

Jack Sparrow (KARAYİP KORSANLARI: SİYAH İNCİ'NİN LANETİ, 2003) Jack Sparrow her senaristin rüya karakteri olsa gerek. Salt onun üzerine bile sayısız film inşa edilirsiniz. Başlı başına panayır gibi bir adam. İyi mi kötü mü anlaşılmıyor. Klasik karizmatik erkek aksiyon kahramanlarından değil. Düpedüz efemine tavırları var. Faziletli de soysuz da davrandığı oluyor. Kimin tarafını tutuyor belli değil. Kaotik karakterlerin zirvesi adeta. Frapan kıyafetleri, her zaman kafası kıyakmış gibi konuşması, gösterişli vücut dili ve yer yer omzundaki maymun gibi şebekleşmesiyle sınıflandırılamayacak bir kahraman o. Herkes onunla dalga geçse, onu iğnelese de o kimseyi ciddiye almıyor. Egosu herkesten büyük olduğu için kendisine her “Jack Sparrow” dendiğinde “Kaptan Jack Sparrow” diye düzeltiyor.

3

4

Aragorn (YÜZÜKLERİN EFENDİSİ: YÜZÜK KARDEŞLİĞİ, 2001) Gandalf, “Yüzüklerin Efendisi”ndeki olayları ince ince planlayan kişi. Esas uygulayıcı Gollum. Gizli kahraman ise Sam. Fakat bir de kirli işleri yapmak zorunda kalan, elini taşın altına sokan kahraman var. Özü sözü bir, delikanlı adam, dürüst politikacı Aragorn. O kadar civanmert arasında gerçekten kral olmayı tek hak eden ve zorlu bir macera sonunda hakkına kavuşan Aragorn, savaşta atını en öne süren komutan efsanesinin vücut bulmuş hali. Fedakar, diğerkam, arkadaşı için tekmeye kafa sokan, sadece iyilik ve doğruluk yolunda bir savaşçı. Koltukta, makamda bir gıdım gözü yok. İlkelerinden zerre taviz vermeyen bu yiğide adanan şiirdeki gibi kirli pasaklı görünümüne aldanmayın: “Altın olan her şey parlamaz.”

4

5

5

Harry Potter (HARRY POTTER VE FELSEFE TAŞI, 2001) İstediğiniz kadar gıcık olun. Harry, 2000’ler sinemasının bize armağan ettiği en meşhur kahraman. Romanlarını okumayanlar, filmlerini izlemeyenler bile onu tanıyor. Ufacık bir oğlan çocuğuyken tanıştığımız, elimizde büyüyen, şimdi tohuma kaçmışken iki filmde daha oynayıp sinemaya (inşallah) veda edecek olan bu büyücü, klasik ‘seçilmiş kurtarıcı’ menkıbesinin bir uzantısı. Büyücülük lisesine kabul edilişi de bu yüzden. Eğitimini tamamlayınca Lord Voldemort belasından sihir alemini kurtaracak kişi olduğuna inanılıyor. Kötü büyücünün elinden sağ kurtulan tek ölümlü olma rozetini gururla taşıyor. Bir yandan da filmleriyle para basıyor. Sinema tarihinin en kârlı işinin yükünü çekiyor. Güle güle harcasın!

k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

21


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

Iron Man (IRON MAN, 2008) 2000’lerin Amerikan sinemasındaki en gözle görülür değişim, süper kahraman filmlerinin ve çizgi roman uyarlamalarının enflasyonu oldu. Geride beyazperde şansını denememiş kahraman bırakmadılar. Geç gelen fakat patlama yaratan Demir Adam da Robert Downey Jr. sayesinde unutulmaz bir karaktere dönüştü. Batman kadar zengin fakat onun gibi bunalım takılmıyor. Eğlenceye, gösterişine düşkün bir adam bu. Kimliğini gizlemiyor. Aslında kahramanlık yapmak, fakir fukaraya yardım etmek gibi bir derdi yok. Kendine bir oyuncak yapmış, onun içine girip kafasına göre takılıyor. Dünyayı dolaşıyor, uçuyor, konuyor, ona buna roket atıyor. Viskiden başını kaldırmayan, sefa içinde yüzen hovarda züppeden ne kadar kahraman olursa o kadar kahraman oluyor.

22

arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

7

Jake Sully (AVATAR, 2009) Amerika’nın otantik kültürleri terbiye etme hevesine çomak sokan “Avatar”ın felçli gazisi Jake, avatar bedenine bürününce taraf değiştirmeye başlıyor. Na’vilerin fahri vatandaşı haline gelip barbar insanlara karşı mücadele için yerli halkı başarıyla örgütleyen Jake, DNA’sını paylaştığı insan kardeşlerinin yanlışını görüp buna dur diyen ilk kişi. Başka bir bedene geçince düşünce tarzını ve hayatı algılayış biçimini de değiştiriyor. Dünyada aldığı askerî eğitimin üzerine bir de Na’vi savaş sanatlarını öğrenerek yenilmez bir kahramana dönüşüyor. Yeni halkı onu bağrına basıyor, o prensesi kapıyor, avatar bedenine temelli göç ediyor ve muhtemelen Na’vi klanının da lideri oluyor. En mutlu rüyadan hiç uyanmamak gibi bir şey. Daha ne istenebilir!

7

8

MaxImus DecImus MerIdIus (GLADYATÖR, 2000) Spartaküs’ün 2000’lerdeki reenkarnasyonu olan Maximus hakiki bir babayiğit. Vatansever bir komutanken politik ayak oyunlarıyla rütbesi sökülen ve köleliğe şutlanan Maximus’un tek derdi karısının ve oğlunun intikamını almak. “Yaşamışım, ölmüşüm fark etmez” diyen adam kılıçşorluğa hakimiyetiyle gladyatör oluyor. Roma’daki Kolezyum’da bizzat İmparator Commodus ile final oynuyor. Daha ilk dövüşlerinden birinde rakiplerini hızla harcadıktan sonra kılıcını seyirciye fırlatıp “Eğlence istiyordunuz, alın size eğlence” diyerek adeta tribünlere bir insanlık dersi veriyor. Hırıltılı sesiyle karizmanın vücut bulmuş hallerinden biri olan Maximus tek başına kılıç kalkanlı filmlere olan ilgiyi canlandırdı, “Truva”lara, “300”lere giden yolu açtı.

8


9

9

WolverIne (X-MEN, 2000) Ağzından purosunu, suratından o tuhaf sakalını (top sakalın negatifi) eksik etmeyen Wolverine, aslen 100 küsur yaşında bir mutant. Onu öldürmek imkansız çünkü hücreleri kendini çok hızlı bir şekilde yenileyebiliyor. Vücut, yediği kurşunu tükürüyor, deliği kesiği birkaç saniyede iyileştiriyor. Bir de zamanında askeri proje niyetine kemiklerini çelikten on kart sert, hayali bir metalle kaplamış oldukları için Wolverine’i durdurmak tamamen imkansızlaşıyor. Yumruğundan fışkıran pençe gibi bıçaklarla kafasını bozanı doğrayan bu hayvan adam, aynen Jason Bourne gibi geçmişini hatırlamıyor. Gerçek adını bile bilmiyor. Tek istediği kim olduğunu öğrenmek ve kendisinden bir suikastçı yapmak isteyen karanlık ordu mensuplarının peşini bırakmasını sağlamak.

10

10

Selene (KARANLIKLAR ÜLKESİ, 2003) Sinemada Trinity sonrası deri ceketli, jöleli saçlı sert kadın patlaması yaşadı. Bu furyanın en dişe dokunur ismi kurt adam avcısı vampir Selene olmuştu. Belinde tabancasıyla ölüm saçan Selene bir kez olsun gülmeyen yüzü, buz mavisi gözlerinin çerçevesini çizdiği soğuk tavırları ve ‘az laf çok iş’ felsefesiyle erkek egemen aksiyon kahramanlarının arasında kendine yer açmayı başardı. Apartmanların tepesinden atlayan, tüpsüz dalış yapabilen, bir yumrukta dört adamı yere seren Selene, tabanca tüfek kadar Ortaçağ silahlarıyla da yeri geliyor kurt adamları, yeri geliyor komplocu vampirleri avlıyor. İkinci filmin sonunda yarı vampir yarı kurt adam sevgilisi Michael sayesinde güneş ışınlarına da bağışıklık kazanıyor. Blade ile kapışsalar da izlesek keşke!

11

11

OptImus PrIme (TRANSFORMERS, 2007) Tok sesli dede robot Optimus Prime, kendi soyunun atalarından biri. Antika bir gözlüğün peşinden dünyaya gelip sevimsiz şahıs Shia LaBeouf’u tartaklamaya başlayan Decepticon’lara dur diyerek hata yapıyor muhtemelen. (Shia’dan kurtulsak üzülmezdik!) Fakat insan robot ayrımı yapmadan, özgürlüğün tüm akıllı canlıların doğal hakkı olduğunu savunan bu demokrasi savaşçısı, ABD bayrağındaki renkleriyle yürek çarpıntısı yaratıyor. Dava arkadaşları için kendini feda edebilen adil ve cesur bir lider olan Optimus Prime, kolundan çıkan akkor kılıcıyla kafa kopartarak kavgaları üç saniyede sonlandırıyor. İki film boyunca ABD’den Mısır’a, dünyanın türlü yerlerinde Decepticon zulmüyle korakor savaşıyor.

25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

23


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

CANİLER AVCISI Aktörlüğün kitabını yazmış büyük usta Charles Laughton, ilk ve tek yönetmenlik çalışmasıyla, ‘tanrısal’ olanın ‘çocukları’na ‘acı çektirmesi’ gerektiği inancından beslenerek benzerine rastlanmayan (rastlanmayacak) bir ‘kara film’ başyapıtına ulaşıyor.

C

harles Laughton... Gel sen, sayısız tiyatro oyununda GÖVDE GÖSTERİSİNE SOYUN, DUAYEN OL; O DA YETMEZMİŞ gibi sinemanın da altını üstüne getir aktör olarak, ama iş sinema filmi yönetmeye gelince tadını damağımızda bırak, tek bir iş yap... 56 yaşındaydı Laughton, ilk ve tek yönetmenlik çalışması “Caniler Avcısı”nı (The Night Of The Hunter) çektiğinde. Evet, ilk film için biraz geçkinceydi yaşı, ama ortaya koyduğu esere bakınca, her şeyi unutturan (şaşırtıcı) bir sonuçla karşı karşıya kalıyordu izleyenler. Davis Grubb’ın 1953’te yayımlanan aynı adlı ‘cinai’ romanını (ki yazarın da ilk romanıdır bu) yola çıkış malzemesi olarak alan Laughton, bizleri öylesi ‘garip’ bir karakterle yüz yüze bırakır ki filminde, sinema tarihini tersyüz edip ‘karakter şablonları’ konusundaki bütün ezberleri darmadağın eder. “Peki kimdir bu karakter ve nasıl bir motivasyonla ‘farklı’ kılınmıştır?” gibi temel bir soruysa bugüne kadar defalarca sorulur, cevaplar çelişkilidir, tıpkı hikayenin göbeğindeki Harry Powell karakteri gibi... Harry Powell, ‘sözde’ bir rahip, aynı zamanda da ‘kadın avcısı’dır (ama gerçek anlamda avcı). Robert Mitchum’un ‘bütün kötülüklerin anası’ diyebileceğimiz bu karakteri canlandırırken yarattığı (ve yaşattığı) ‘gerilim’, benzerine rastlanmamış (rastlanması da beklenmeyen) bir ‘kafa karışıklığı’nı da beraberinde getirir. Beyazperdede göründüğü andan itibaren ‘kötü’dür Harry; 10 bin dolar için evlenir, öldürür, uzun bir takibi göze alır; ‘çocuk katili’ olmak da önemli değildir onun için, yakalarsa onlara da gözünü kırpmadan kıyacaktır... Tek

motivasyonu para gibi görünmesine karşın, ‘tanrısal’ bir görevi yerine getirdiğini de düşünür, iyiyle kötüyü ‘şeytanca’ bir ayıklamaya tabi tutar... İki elinin parmaklarındaki ‘love’ (sevgi) ve ‘hate’ (nefret) dövmeleri, onun ‘dışa dönük’ karmaşıklığını da tarif eder bir yandan, içinde yanan ‘cehennem ateşi’nin ilk anda dıştan görünmemesi de bu yüzdendir... Filmin izlediği yol da baş karakter gibi ‘sıra dışı’dır; Harry’nin ‘gerçek yüzü’nü hemen ilk anda gösterir izleyiciye, sonrasındaki eylemlerin nasıl gelişeceği belli gibidir, o yüzden bir çırpıda atar temelleri ve aşıp geçer ‘tahmin edilebilir’ sahneleri. Asıl dert, Harry’nin ‘para sahibi’ iki çocuğun peşine düştüğü uzun yolculuğunu anlatmaktır. ‘Vahşi’ Harry, hayvanların tüm doğallığıyla bir bir perdeye geldiği anlarda iki çocuğu ‘avlamak’ üzere atıyla yollara düşer. Çocuklar da bir kayık marifetiyle nehir boyunca kaçış hamlelerini yaparlar... Celladın kurbanlarla mesaisi başlamıştır, ısrarlı takibin sonucuysa ‘tahmin edilebilir’in çok ötesindedir artık... “Caniler Avcısı”, bir ‘avcı’ ve iki ‘av’ arasındaki takibi, sinema sanatının ‘ışık ve gölge’ üzerine kurulu olduğunu kanıtlayan bir görsellikle destekler. Gölgeler uzar, kısalır, duvarlara yansır, ışıktan kaçar, bir ‘karabasan’ gibi oturur hikayenin üstüne. Karanlığın içine hapsolmuş hayatların yazgısını belirlemektedir adeta bu ‘gölge oyunu’, yoğun bir ‘kötülük tohumu’ kokusu da bu gölgelerin üzerine düşer, filmi damıtır. Öte yandan ‘şarkılı bir gerilim’ diye de nitelendirilebilir “Caniler Avcısı”. ‘Kara film’ (film noir) türünün pek de bulaşmadığı bir yöntemdir bu, ilk dakikadan itibaren karakterlerin diline ‘anlamlı’ şarkılar dolanır,

hikayenin gerilimine hizmet eder bu şarkılar. Özellikle bir sahne vardır ki, bu özelliğin zirveye çıktığı anları da beraberinde getirir: Harry, evin dışında beklemekte ve ‘ilahi’ sesiyle bir türkü çığırmaktadır. Evin içindeyse elindeki silahla Lillian Gish’in canlandırdığı Rachel Cooper karakteri bekler. Bir süre sonra kurbanın, celladın türküsüne eşlik ettiğini duyduğumuzda gözlerimize (kulaklarımıza) inanamayız, tüylerimiz diken diken olur... Çocuklarla arası iyi olmadığından mıdır bilinmez, Charles Laughton çok çektirir bu filmde çocuklara. Onları çilekeşliğin sınırlarına taşır, her türlü badireyi yaşatır, korkuyu damarlarında hissetmelerine vesile olur; bir tür ‘çocuk nefreti’nin yansıması gibidir tüm bunlar... 1955 koşulları düşünüldüğünde, böylesi bir hikaye kurgusunun ne denli ‘cesaret’ isteyen bir şey olduğu da açıktır. Laughton’ın çocuk sevgisizliği kayıtlara geçmiştir, hatta bu filmdeki çocuklu sahnelerin çoğunu Robert Mitchum bizzat kendisi çeker. ‘Hasta ruhlu’ Harry Powell’ı canlandırırken bir yandan da çocukları yönetmesi, belki de filmin bu kadar ‘acımasız’ olmasının nedenidir, o da bilinmez... Harry Powell’ın parmaklarındaki dövmeler gibi, biz sinemaseverler de “Caniler Avcısı”yla bir tür sevgi-nefret ilişkisi yaşıyoruz denebilir. Her dakikasında ‘çelişki’ barındıran bu film, her izlediğinizde ‘farklı’ bakış açılarına bağlı olarak ‘tutarsız’ değerlendirmelerde bulunmanıza neden olabilir, tıpkı filmdeki karakterler gibi. Neye, nasıl inanmak istiyorsanız öyle görebilirsiniz ‘avcı’yı ve ‘kurbanlar’ı, yani ‘tanrısal’ olanı ve ‘acı çekmesi gereken çocukları’nı! 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

25


BURÇİN S. YALÇIN Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

KIZIL UÇURUM

B

azı yönetmenlerin nelerle uğraştığına bakıp iç geçirmemek elde değil! Robert Zemeckis’i alın! Teknolojinin o yöne meyletmesini fırsat bilip durumdan vazife çıkardığı üç filmiyle ‘performans yakalama’ üzerine kurulu projelere merak saldı hazret. 10 yıl olmuş, ‘çizgi dışı’ bir filmini izlemeyeli... Aynı vahamete maalesef John Woo’nun son 10 yılına bakınca da rastlıyorsunuz. Hollywood döneminin başyapıtı kabul edilen “Yüz Yüze”nin (Face/Off) üzerinden 13 yıl geçmiş. Arada her bünyenin kaldıramadığı “Görevimiz Tehlike 2” (Mission: Impossible 2), kimselere yaranamayan II. Dünya Savaşı filmi “Rüzgarla Konuşanlar” (Windtalkers) ve felaket bir Dick uyarlaması “Hesaplaşma” (Paycheck)... Akabinde He-Man’le boşa geçen yıllar ve beş yıllık sessizlik... Yokuş aşağı... Pardon ama Sam Raimi’nin “aksiyon sinemasının Hitchcock’u” ilan ettiği, Tarantino’nun Michelangelo’yla kıyasladığı bir adam sözkonusu olunca, içinde Ben Affleck’ten daha yüce varlıkların olduğu bir şeyler bekliyor insan. Woo bu uzun aranın ardından Çin’e döndü; aksiyon ustası apoletini omuzlarına koyduğu Hong Kong’a da değil. (Gerçi o Hollywood’a gittikten birkaç yıl sonra Hong Kong’un yönetimini İngilizler Çin’e devretti. Şu an her ne kadar yine yarı özerk takılsa da, Hong Kong sineması üzerinde Çin’in belli bir tesiri var) “‘Hesaplaşma’dan sonra elime artık doğru dürüst senaryo gelmeyeceğini anlamıştım” dese de Çin’in ona teklifinin hiçbir cazip tarafı yoktu. 80 milyon dolarla ülke tarihinin en pahalı bütçesini cebine koyacak ve bir süredir Çin sinemasını ‘resimli tarih romanı’na çeviren bir grup tarihî savaş filminin yanına ilişecek epik proje “Kızıl Uçurum”u çekecekti. Son söyleşilerine baktığınızda Çin yönetiminin sinemaya yaklaşımını yere göğe sığdıramasa da, ilk muhalif filmiyle ülkenin sansür ilmeğini boynunda hissedeceğinden haberdardır herhalde. Bir süredir Çin’in bünyesinden

neredeyse başka hiçbir türde film çıkmadığını düşünürseniz, ha bir eksik ha bir fazla, Woo’nun “Kızıl Uçurum”unu neyin farklı kılacağı kaygılı bir soru işaretiydi. Nitekim, Amerikan sinemasına nispet yapacak denli ince bir teknik işçilik ve ufacık tefecik Woo dokunuşları (hızlı bir kurgu, aynı planı aynı anda çalışan birden fazla kamerayla çekmesi, vs.) dışında, “Kızıl Uçurum” son dönemde gemi azıya alan onlarca tarihî Çin filminin yanında sırası gelince tekmil vermekten başka bir şey yapmıyor. III. yüzyılda ülkenin kuzeyi ile güneyindeki beylikler arasında cereyan eden ince taktikler, entrikalar ve kumpaslarla dolu iç savaşı anlatan “Kızıl Uçurum”, kitaba son derece aşina Asya izleyicisi için ayrı (280 dk), Batı izleyicisi için ayrı (148 dk) versiyonlarda kurgulandı. Nitekim elimizdeki DVD ikinciye mensup. Ayrıntılara inme şansı olan uzun versiyonun tüm entrikayı hakkıyla verdiği söyleniyor. Elimizdeki kurgu ise bizi doğrudan dizi dizi muharebelerin ve deniz çatışmalarının ortasında tıknefes bırakıyor. Ne Tony Leung’un ne “Parlayan Hançerler”den hatırlayabileceğiniz Takeshi Kaneshiro’nun tadını çıkarabiliyor, ne karakterlere derinlemesine vâkıf olabiliyor ne de ‘Bir John Woo Filmi’ izliyor olmanın ayrıcalığını hissedebiliyoruz. Her Woo filminde olduğu gibi iyi ile kötünün keskin bir şekilde saflaştığı bir alemdeyiz. Ülkenin kuzey topraklarına hakim beyin kötücül komutanı Cao Cao’ya karşı güneyin sayıca az ama çelik gibi iradeli güçleri bir araya geliyor. Tüm bu epik müsabaka esnasında kimi zarif anlar yaratmak adına akıl ve mantığı devre dışı bırakması Woo’nun öyküsünü daha da zayıf kılıyor. Ayrıca üstadın o maharetli ellerinden çıkan o gösterişli yavaşlatılmış çekimleri ise koyduysanız bulun!

Çin sinemasının teknolojik olarak Hollywood’la kafa kafaya geldiğine yerinde bir örnek. Buda’nın topraklarından doğan en nefis güzellik (Zhang Ziyi’den sonra tabii!) Wei Zhao gözlerden kaçmasın!

ORİJİNAL ADI Chi Bi YÖNETMEN John Woo OYUNCULAR Tony Leung Chiu Wai, Takeshi Kaneshiro, Fengyi Zhang YAPIM/SÜRE 2008 Çin, 148 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 2.0 DD Çince ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

John Woo her filmiyle özünden uzaklaşmaya devam ediyor. E haliyle hayranlarını üzmeye de... k 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere

27


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

kemalaysel@gmail.com

HAİN Orijinal Adı Traitor YÖNETMENLER Jeffrey Nachmanoff OYUNCULAR Don Cheadle, Guy Pearce, Jeff Daniels, Said Taghmaoui YAPIM/SÜRE 2008 ABD, 114 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET R Film

Don Cheadle’ın iyi oyunculuğu filmin arızalı söylemini örtbas ediyor. 28

arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

A

merika’nın terörle mücadele yılları sinemada bir alt TÜR yarattı. Özellikle Irak müdahalesinden sonra ülkeyi sarmalayan liberal yumuşama atmosferi sinemaya da tesir etti. “Syriana”, “Kingdom”, “Munich”, “Body Of Lies” gibi irili ufaklı, “Teröre terörle cevap verilmez” temalı birçok film çekildi Hollywood’da. “Hain” de bu küçük tür sinemasının bir örneği. Tabii kendinden öncekiler gibi liberal söylemine rağmen Amerikan değerlerine tutunmayı ve ağzındaki baklayı bir türlü çıkarmamayı beceriyor. Zannettiğinin aksine, düşman kampı anlamak, onun gözlerinden davayı görmek gibi bir derdi hiç yok. Sadece empati kuruyormuş gibi yapıp kendi vicdanını rahatlatmak peşinde. “Hain”in en büyük entrikası, filmin haini Samir’in (Cheadle) kime ihanet ettiğini ve hangi tarafa sadık kaldığını net ortaya koymaması. İnançlarına mı? Din kardeşlerine mi? Anavatanına mı? Bir yandan terör örgütü hesabına çalışıp, bir yandan Amerikan

casuslarına bilgi sızdırıyor film boyunca. Aslen kimin tarafında olduğu son sahneye kadar açık edilmiyor. Bu da filmin merak duygusunu canlı tutuyor. Tempo anlamında yönetmenin tek doğru seçimi bu sayılabilir. Gerçekçi olma iddiasındaki filmde, Samir’in neden ‘Pax Americana’ taraftarı olduğuna açıklama getirilemiyor. Çocukken babasının bombalı saldırıyla öldüğünü gördüğü için mi terörün sonuç vermeyeceğine inanıyor? Yoksa Amerikan vicdanına sahip olduğu için mi? Her iki öneri de ikna edici değil. Handikaplara rağmen Cheadle’ın harika oyunculuğu filmi seyirlik olarak kurtarıyor. Moral değerler, görev ve inanç arasında sıkışan, ikili oynamanın yarattığı ruhsal fırtınada beli bükülen ajanı klasına yakışır bir performansla sergiliyor aktör.

Film, ülke ülke dolaşarak terör konulu ve aksiyonsuz bir Bourne filmi tadı yakalıyor. Yönetmen politik drama ile espiyonaj gerilimi arasında kararsız kalıp yönünü bulamıyor.


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ZAFER VE GURUR Orijinal Adı Pride And Glory YÖNETMENLER Gavin O’Connor OYUNCULAR Edward Norton, Colin Farrell, Jon Voight YAPIM/SÜRE 2008 ABD-Almanya, 125 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

‘Cilalı’ örneklerinden farklı, ayakları yere basan bir polisiye...

J

oe Carnahan ismini görünce, sağlam bir polisiye izleyeceğimizi anlıyoruz nedense! “Ölümcül Oyun”un (Narc) senarist-yönetmeni olan sinemacı, “Zafer Ve Gurur”un da senaryo ekibinde kendine yer buluyor, bize de etkili bir polisiyeyi takip edecek olmanın heyecanını bırakıyor. New York polis teşkilatının narkotik bürosunda yaşanan çürümüşlüğü, bir aile hikayesi çerçevesinde izliyoruz filmde. Polis yetiştirmekle gurur duyan bir ailenin içindeki çöküşle anlamlanan hikaye, Edward Norton ve Colin Farrell’ı hem yan yana hem de karşı karşıya getiriyor. İki aktör, ‘düşman kardeşler’ (filmde kardeş değiller) motifini damardan yaşatan performanslarıyla yapımı sırtlarken, onların arasına sızan Noah Emmerich de ‘gurur timsali’ karakteriyle ‘kilit’ anlamlar üstleniyor. ‘Baba’ rolündeki Jon Voight de kare ası tamamlıyor. Filmin oyuncu kadrosu iyi, evet, ama asıl kozu bu değil. Özellikle 1970’lerdeki gerçekçi polisiyeleri hatırlatan yapısıyla öne çıkıyor ve

farkını hissettiriyor. Hikaye ve dolayısıyla karakterler yaşıyor, gerçekçilikten taviz verilmiyor, ‘kirli’ polisiyelerin ruhuyla hareket ediliyor, herhangi bir karakteri ‘kahramanlaştırma’ gibi bir tuzağın içine girilmiyor bu filmde. Her karakterin ‘iyi’ ve ‘kötü’ yanları aynı bedene hapsediliyor, böylece filmi izlerken ‘mesafe’yi korumamız da mümkün oluyor. Kolayca ‘çürüyebilen’ insan ruhunun ‘kırılgan’ yansımalarıyla dolu bir film bu; zaaflarıyla var olan insanoğlunun ‘yerlerde sürünen’ bedeninin üzerinde tepiniyor, kuluçkaya yatmış ‘kötülük’ü ön plana çıkarıyor, birbiriyle çatışan duygular üzerinden sağlam bir profil çıkarıyor. Polisiye sinemayı ise ‘cilalı’ örneklerinden ayırıp ayakları yere basan bir kıvama taşıyor, görsel dokusuyla da bu tavrını netleştiriyor.

Colin Farrell, ‘iki arada bir derede kalmış’ karakterini yansıtırken diğer isimlerden bir adım öne çıkıyor. Hikayenin bağlandığı dakikalar, filmin iki saatlik ‘tutarlı’ gidişatını sekteye uğratır nitelikte. 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

29


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

KIZ KARDEŞİMİN HİKAYESİ Orijinal Adı My Sister’s Keeper YÖNETMENLER Nick Cassavetes OYUNCULAR Cameron Diaz, Abigail Breslin, Alec Baldwin YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 105 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

‘Sürpriz’li finaline kadar uzayan yolda, gözyaşları sel olup akıyor. 30

arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009 k

A

mansız bir hastalığın darmadağın ettiği bir ailenin öyküsünü izliyoruz “Kız Kardeşimin Hikayesi”nde, ama bu ailenin küçük kızının anne-babasına açtığı davayla ivmeleniyor daha çok bu öykü ve trajedinin ardında bıraktığı kırıntıları takip ederek aileyi sarıp sarmalıyor. John Cassavetes’in oğlu olmak gibi ‘ağır’ bir yükün altında ezilmeden yoluna devam etmeye çalışan Nick Cassavetes’in imzasını taşıyan film, büyük kızının ‘kaçınılmaz son’unu geciktirmeye çalışan bir annenin zaman zaman ‘delilik’e kadar varabilen çabasını resmederken, bunun aile içinde yol açtığı sıkıntılar da etkin bir rol oynuyor bu hikayede. Hayatlarına devam etmek gibi bir ‘lüks’e hiçbir zaman sahip olamayan ailenin diğer bireyleri ise, annenin kızını yaşatma arzusundan ‘kötü’ biçimde nasipleniyorlar. ‘Sürpriz’ denilebilecek finale kadar uzayan yolda, gözyaşlarının sel olup aktığı bir çizgiyi takip ediyor film. Bu durum, yapımı bazı anlarda ‘abartılı’ noktalara savururken, kimi bölümlerde

de ‘sömürü’ duygusunun öne çıktığını hissediyoruz. İşin özü, bu anlarda her şeyi ‘fazla fazla’ öne çıkarıyor Cassavetes, ailenin yaşadığı trajediyi gözümüzün içine sokmanın hesaplarını yapıyor. Öte yandan anlattığı hikaye o kadar ‘insana dair’ ki, bu handikabı düşünmeden izlemek de mümkün olabiliyor filmi. ‘Ölüm’ün insan ruhunda yaptığı tahribata değinen filmler arasında ‘özel’ bir yer edinemese de, son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bu temadaki yapımlar arasında seyre değer bir film “Kız Kardeşimin Hikayesi”. Biraz yutkunma zorluğu, bir miktar göz kızarıklığı gibi yan etkileri olabilir izledikten sonra, uyaralım... Az biraz da ‘trajedinin farklı yüzü’nü görmüş olmanın heyecanını yaşayabilirsiniz, kaptırıp gidebilirseniz...

Filmin oyuncu kadrosunun yıldızı, hikayenin merkezindeki kanser hastası Kate’i başarıyla canlandıran Sofia Vassilieva. Avukat rolündeki Alec Baldwin, filmin ‘yarı gerçekçi’ yapısını zedeleyen en zayıf halka gibi duruyor.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

DARBE

ÖLÜM SESSİZLİĞİ

Orijinal Adı Push YÖNETMEN Paul McGuigan YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 106 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

Orijinal Adı Dead Silence YÖNETMEN James Wan YAPIM/SÜRE 2007 ABD, 92 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

T

O

V dizisi “Heroes” dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış birtakım ‘özel’ yetenekli insanların (hepsi de acayip steril, tertemiz insanlardır!) bir amaç uğruna bir araya gelmelerini anlatarak başladı yayın hayatına... Herhalde “Darbe”nin yazarı uykusuz kaldığı bir gece zap yaparken dizinin bir bölümüne denk geldi de bu filmin senaryosunu yazdı. Nitekim yine bir grup psişik güçlere sahip yakışıklı gençler ve güzel kızlar bu kez Hong Kong ortamında birbirleriyle buluşuyorlar. Tabi ki bu güzel insanları ‘kötü amaçlar’ için kullanmak isteyen kötücül güçler onların peşine düşecektir. "Asit Evi" (The Acid House) ile ‘orta şeker’ bir başlangıç yapan yönetmen Paul McGuigan “Şanslı Slevin” (Lucky Number Slevin) filmiyle hiç değilse şık bir film yapabileceğini göstermişti. Ama bu sefer pek çok filmi ve diziyi hatırlatan metni ve karikatür kahramanları ile en ufak bir alt okuma barındırmayan sade suya tirit bir aksiyon filmi yapmış. Birkaç sahnesinde (balık pazarındaki kovalamaca gibi) eğlendirebiliyor ama sonrasında zihninizi hiç meşgul etmeden uçup gidiveriyor... Ayrıca yönetmenin her filminde olan bu bol desenli duvar kağıdı takıntısını da hâlâ anlayamadık! Burak Göral

yuncak bebekli, kuklalı ya da palyaçolu korku filmlerinden korkanlardan mısınız? Kendi adıma, korku filmi bile olmamasına rağmen, “Oyun”da (The Game) eve gelen kuklanın dahi beni gerdiğini itiraf etmeliyim. Bu temaya zaafım var. Fakat “Testere” (Saw) ile milyon dolarlık bir adama dönüşen James Wan’ın ikinci filminin kuklaları, korku sinemasının basmakalıp hamleleriyle seyirciyi korkutmaya çalıştıkları için başarılı olamıyorlar. Ne kadar klişe varsa bu filmde kullanılıyor. Yavaş yavaş kafası bize doğru dönen, gözlerini oynatan kuklaları bir kere, haydi iki kere görsek tamam. Bu imge film boyu tekrarlanınca ürperticiliğini yitiriyor. Dahası, filmde hayaletli kasaba, deli yaşlı kadın, tekinsiz mezarlık ve hatta örümcek ağı bağlamış tozlu piyano bile var! Daha ne eksik kaldı diye düşünüyorsanız kötü oyunculuklara bakabilirsiniz. Donnie Wahlberg’in dedektifini ilk gördüğümüz anda ağzında ‘donut’ var. Siz düşünün artık gerisini. Finaldeki ilginç sayılabilecek sürprizi, bir flashback klibiyle, (bu tür finaller "Altıncı His"ten sonra pek bir moda olmuştu) seyirciyi aptal yerine koyarak açıklaması ise yönetmenin son kredisini de yiyip bitiriyor. Kemal Ekin Aysel

CADILAR BAYRAMI KATLİAMI Orijinal Adı Trick ‘r Treat YÖNETMEN Michael Dougherty YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 106 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

X

-Men 2” ve “Superman Returns” filmlerinin yardımcı senaristi, dostu Bryan Singer’ın yapımcılığında keskin bir korku filmine imza atmış. Aslında dünyanın en tuhaf bayramlarından biri olan Halloween'e yönelik ‘old school’ bir film var karşımızda. Birçok hikayeyi içinde barındırması ve tek bir korku figürüyle bu hikayeleri birbirine bağlaması açısından ‘Creepshow’ filmlerine benziyor. Sadece bu yönüyle ‘değişik’ değil. Halloween geleneklerine de farklı bakış açıları getiriyor film. Üstelik içerdiği birkaç küçük hikaye de gerçekten dehşetengiz. Özellikle ürpertici finali ve okul servisi kazasıyla ilgili olan ve filmin bütün hikayelerine temel oluşturan hikayesiyle hayli ilgi çekici bir film bu. X-Men oyuncuları Anna Paquin ve Brian Cox’un da iyi oyunculuk performanslarıyla destek verdikleri film, ABD’de vizyona çıkamamıştı. Doğrudan ev sinemasına inen çok sayıdaki korku filmlerine göre hayli başarılı bir film olan “Cadılar Bayramı Katliamı”nın DVD’sinde bu geleneksel korku bayramı üzerine yapılmış nitelikli belgeseller de bulunuyor ayrıca... Burak Göral

Sade güzelliğiyle Camilla Belle ve 2000’lerin Christian Slater’ı denebilecek Chris Evans çok kötü durmuyorlar.

Film, ani ses efektleriyle seyirciyi korkutma numarasına başvurmuyor. Bu açıdan bravo.

Filmin ana korku figürü olan ‘üzerine çuval geçirilmiş balkabağı kafalı çocuk’ görüntüsü gerçekten ürpertici.

“Ada” (The Island) filmindeki rolünü neredeyse birebir devam ettiren Djimon Hounsou ‘deja vu’ hissi veriyor.

Başroldeki Ryan Kwanten, en fazla televizyon dizilerinde, gençlik filmlerinde falan oynamalı.

Ormanın içindeki cadı sahnesi görsel açıdan çok şık çekilmiş. Ama filmdeki en zayıf hikayeye sahip... 25 - 31 Aralık 2009 / arkapencere k

31


Aile Oyunu KEREM SANATEL (FamIly Plot, 1976)

sanatelk@gmail.com

SARI KURDELELİ KIZ Orijinal Adı She Wore A Yellow Ribbon YÖNETMENLER John Ford OYUNCULAR John Wayne, Ben Johnson, Joanne Dru YAPIM/SÜRE 1949, 100 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.33:1, 2.0 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET A.E. Film

John Ford’un süvarilik günlerini yad ettiği filmi... k 32 arkapencere / 25 - 31 Aralık 2009

F

ord’un süvarilik günlerini yad ettiği ve gönül borcu niteliği taşıyan “Süvari" (Cavalry) üçlemesinin ikinci filmi biraz kafa karıştırıcı sayılabilir. Hikayenin yine bir süvari birliğinde geçmesi bir yana, ilk filmi noktalayan Little Big Horn bozgununun da sadece birkaç gün sonrasını anlatıyor. Oyuncu kadrosu, hatta kimi karakterler neredeyse aynı. Buna rağmen John Wayne, emekliliğine sayılı günler kalmış Yüzbaşı Nathan Brittles’ı canlandırıyor ki, bunun “Apaçi Kalesi”ndeki sağduyulu karakteri Kirby York’la aynı kişi olmasına imkan yok! Bu emeklilik rolü, Wayne’in en sevilen rollerinden biri aynı zamanda. Filmin adı askeri bir gelenekten geliyor. Eğer birlikteki kızlardan biri saçına sarı kurdele takarsa gönlünde biri olduğu anlamına gelirmiş. Bunun için yazılmış bir şarkı bile var. Filmde de seslendirilen bu şarkı, meğerse bizdeki “Yaylalar” gibi hâlâ ABD ordusunda söylenirmiş. Ford, ordu hayatına bir izci kampı kadar

romantik yaklaşıyor. Bu kez ipin ucunu iyice kaçırıp kadın karakterlere bile lacivert üniforma giydiriyor, hatta bir bar kavgasına bile yer veriyor. Bunun dışında filmin bir hikayesi bile yok. Yüzbaşı Brittles, önce yaklaşan Kızılderili ayaklanmasından uzaklaştırmak için birliği başka bir yere nakletmeye çalışıyor. Filmin bu kısmında karakterler çorak vadilerde adeta kayboluyorlar. Yerliler her zamanki gibi görünmez bir tehdit unsuru. Brittles, finale doğru yine bir kabile reisiyle diplomasi girişiminde bulunuyor ama yerlilerin film boyunca pusuya yatmış vahşi yırtıcı muamelesi gördükleri gerçeği pek değişmiyor. Brittles görev süresinin tam anlamıyla son on beş dakikasında bu vahşilerin (!) onurunu beş paralık ederek onurlu bir şekilde emekli oluyor! Ne mantık ama!

Oscar ödüllü sinematografisi tertemiz bir transferle karşımıza geliyor. Filmin tam dört tane finali var.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Zeki Ökten (1941-2009) Türkiye sinemasının istikrarı ve ‘sessizliği’yle öne çıkan büyük ustasını kaybettik. Keşke hepimiz onun kadar az konuşup onun kadar iyi işler çıkarabilsek! Ne mümkün! Onun gibi olmak için fırınlar yetmez! Sevgi, saygı ve hasretle anıyoruz...

3 - Tarık Akan 1974’te “Boş Ver Arkadaş”la başlayan Zeki Ökten-Tarık Akan işbirliği, ustanın sondan ikinci filmi “Gülüm”e (2003) kadar sürdü. Aradaki “Sürü” ve “Pehlivan”sa unutulmazlar arasına girdi. Bu mesleki beraberlik, özel yaşamlarına da sirayet etti.

2 - Yılmaz Güney (1937-1984) Zeki Ökten’in iki önemli filminin, “Sürü” ve “Düşman”ın senaryolarını yazmıştı Yılmaz Güney. Özellikle “Sürü”yle her ikisi de uluslararası arenada büyük başarılar etti. İki büyük ustanın buluşması, Türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından birini ortaya çıkardı.

4 - Zeki Demirkubuz Zeki Demirkubuz’un ustasıydı Zeki Ökten, yıllarca Ökten’in asistanlığını yapmıştı Demirkubuz, tıpkı ustanın yıllarca önemli yönetmenlere asistanlık yaptığı gibi. Sonuçsa ortada; Türkiye sinemasının bugününü şekillendiren isimlerden biri oldu Zeki Demirkubuz.

34

arkapencere / 25 -31 Aralık 2009 k

5 - Kemal Sunal (1944-2000) Zeki Ökten’in ortalığı yıkıp geçen toplumsal güldürülerinin vazgeçilmeziydi Kemal Sunal. “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı” ve “Düttürü Dünya”yı unutmak ne mümkün! İkilinin yıllara yayılan bu işbirliği, sinema tarihinde az bulunan cinstendi, ‘yegane’ydi...


SAYGIYLA ANIYORUZ

1941 - 2009


Ben ‘mimlenmiş’ bir yönetmenim. Külkedisi’ni çeksem, balkabağından arabada ceset görmek ister seyirci! Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 09  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you