Page 1

ağlatırken güldüren güldürürken ağlatan

gecelerİn Cabiria'sı neşeli hayat öner erkan yaratık dövüş kulübü ınland empıre

27 KASIM-03 ARALIK 2009 / SAYI: 05


5 maddede Arka Pencere okuma kılavuzu 1. Tek tıkla yaklaş. Tek tıkla uzaklaş. 2. Yaklaştın mı fareyi gezdirerek sayfa üzerinde dolaş. Gerekirse büyüt, daha çok yaklaş. 3. Düğmelere (üstte) bas; tüm içeriği gör, tam ekran izle, paylaş, sayfada arat, yazdır. 4. Sayfa seç, forma seç (altta). 5. Arşiv menüsünden (sağda) eski sayıları oku.


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

HITCHCOCK KADAR KUROSAWA'yız DA!

İ

yi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile Bir baŞyapIt üretebilir; aynI senaryo ile vasat bir YÖNETMEN, ancak s›radan bir film yapabilir. Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz." Akira Kurosawa'ya ait bu sözler. Yani sineman›n büyük imparatoruna. Yine, iyi bir senaryo ortaya ç›kar›rken, öncelikle iyi bir fikirle yola koyulmak gerek diyor. O ilk sözü söylemek ve ilk cümleyi kurmakt›r mesele! İşte fikirlerin havada uçuştuğu, zaman zaman çarp›şt›ğ› Arka Pencere'nin yarat›m süreci de, tasar›m›n ortaya çıkmasıyla ete kemiğe büründü. İlk taslaklar bizi daha s›ra d›ş›, daha yarat›c› çözümler üretmeye doğru itti. Bir süre sonra şunu anlad›k ki, rengarenk bir cümbüş yarat›p, içinde boğulmaktansa, sadeliğin güzelliğini ortaya koyarak, tertemiz, p›r›l p›r›l, bembeyaz bir dergi yapmak istiyoruz. Çağdaş bir dergi. Görünen o ki Arka Pencere, böyle bir yol tercih etmekle doğru bir iş yaptı. Tasar›m›n beğenilmesi ve takdir görmesi, bu yoğun ve yorucu sürecin ne denli doğru sonuçlandığını da gösteriyor pekala.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Kurosawa, 1985 tarihli başyap›t› "Ran"ı çekmeden hemen önce, kendi haz›rlad›ğ› storyboard'lar› oluştururken, her kareyi bir tablo gibi düşünmüş ve tek tek çal›şm›şt›. Renklerin uyumu ve sadeliği bir yana, o sadelikten fışkıran ihtişam ve göz al›c› motifler, grafik açıdan da şaheserdi. Dergimizde/derginizde kimin ne yazacağ›nın, hangi rolü üstleneceğinin belli olmas›ndan hemen sonra, tasar›ma geldi sıra ve Kurosawa'lığa soyunduk. Zira y›llar›n getirdiği bir dergicilik deneyimiyle çıkıyorduk yola. Bu deneyim sadece eleştirmenliğe dair değil, tasarımcılığa dair de bir deneyimdi. Hitchcock'a gönülden bağl›, onun filmlerini ve sanatını sindirmiş ve yola onun fikirleriyle ç›km›ş olan bu ekip, tasar›m› ortaya koyarken, işte biraz da Kurosawa'ya özgü ressam bilinciyle hareket etti. Arka Pencere, aylar boyunca, hemen her gece üzerine düşünerek, tasarlayarak, her ad›mda biraz daha değiştirerek, yapt›ğ›n› bozup en baştan tekrar deneyerek, emsallerini takip ederek, taklit etmeden, kendi çizgisini arayarak ve nihayet bularak gelişti. Bugün bu derginin 5. say›s›n› keyifle okuyacak olan, yazıları olumlu-olumsuz eleştirirken, tasar›ma da ayr› bir parantez açan ve çizgimizi sürdürmemiz için ricacı olan siz değerli okurlara sonsuz bir teşekkür yollamak farzd›r bizim için...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEMAL EKİN AYSEL, KEREM SANATEL, OLKAN ÖZYURT, FERHAT NEPTÜN, MUHSİN AKGÜN, EMEL GÖRAL, MURAT EMİR EREN

www.arkapencere.com k 27 Kasım -03 Aralık 2009 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: Neşeli Hayat, Türkler Çıldırmış Olmalı, Gizemli Yolculuk.

11 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

12 TRENDEKİ YABANCI

Yadigar Ejder'den başlayarak sinema emekçilerini hatırlıyor, anıyoruz.

14 İtİraf edİyorum

Önlenemez çıkışıyla Öner Erkan.

16 Ölüm kararı

Yaratık serisinin en çok özdeşleştiğimiz 11 karakteri.

20 ESRAR PERDESİ

Milenyum çılgınlığını hatırlıyor musunuz? Sinemada milenyum bunalımı.

24 aşktan da üstün

Gözyaşıyla tebessümün valsi: Cabiria'nın Geceleri.

26 AİLE OYUNU

Son çıkan DVD eleştirileri: Inland Empire, Buz Devri 3, Labyrinth, Gölgesizler, In Bruges, Bir Erkek Hakkında, Gorgon, The Dark Crystal, King Kong

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı. Cyd Charisse, Idi I Smotri, Nino Rota, Ada, Inception. k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam MURAT ÖZER The Man Who Knew Too Much (1934)

NEŞELİ HAYAT YÖNETMEN Yılmaz Erdoğan OYUNCULAR Yılmaz Erdoğan, Büşra Pekin, Ersin Korkut YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 110 dk.

Frank Capra’nın ‘pembe gerçekçilik’iyle Zeki Ökten’in Kemal Sunal’lı ‘toplumsal güldürüleri’ arasında bir yerde duruyor “Neşeli Hayat”. 6

k arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009

F

rank Capra, 1946 yapımı başyapıtı “Şahane Hayat”ın (It’s A Wonderful Life) finalinde, dibe vurmuş baş karakterini ‘mucizevi’ bir şekilde yeniden hayatın içine çeker, baştan sona yarattığı ‘hüzünlü’ atmosferle gözleri kızaran seyircinin yüzünde güller açılmasını sağlar böylece. ‘Vasati kırk çöp’ tadındaki ilk üç sinema deneyiminde ‘tatmin edici’ bir sonuca ulaşamayan Yılmaz Erdoğan ise, Capra’nın 60 yılı aşkın bir süre önce bulduğu ‘doğru’ya dördüncü filmi “Neşeli Hayat”ta ulaşmış olmanın hazzını yaşıyordur şimdilerde. “Şahane Hayat”ın izleğini hatmetmiş olmanın getirdiği ‘özgüven’le yazıp çektiğini inkar etmeyeceğini umduğumuz Erdoğan, yalnızca bir ‘ekran yüzü’ olmadığını kanıtlayan komple performansıyla ‘pembe’ gözlüklerimizi yeniden takmamızı sağlıyor bu çalışmasıyla. ‘Dibe vuran bir karakterin ikircikli yazgısı’nı, teknik koşulların da desteğiyle dört başı mamur bir yapıyla buluşturuyor Erdoğan. Öncelikle ve özellikle senaryo yazımında ‘bitirilmiş’ bir iş izlenimi veriyor “Neşeli Hayat”. Sinemamızın en temel eksiklerinden biri olan diyalog yazımının ‘hikaye anlatımı’nda kapladığı alanı da tarif ediyor buradaki senaryo becerisi. Baş karakterin çevresinde olup bitenin resmini çekiyor önce, sonra onu içinden çıkılamaz bir duruma sokuyor, ardından da oradan çıkış için hamleler yapmasına fırsat tanıyor. Karakterin ‘kaygan zemin’deki manevralarıysa hikayenin yalpalaması sonucunu doğurmuyor hiçbir zaman. Her manevranın altını iyice dolduran senaryo, tipleri karaktere çevirme konusunda da yönetmen Yılmaz Erdoğan’ı rahatlatıyor, paslanmaya yüz tutmuş senaryo geleneğimizi de yeniden işler hale getirmenin hesaplarını yapıyor. Frank Capra’nın ‘pembe gerçekçilik’iyle Zeki Ökten’in Kemal Sunal’lı ‘toplumsal güldürüleri’ arasında bir yerde duruyor “Neşeli Hayat”. ‘Küçük adam’ın hayatla muhasebesini çarpıcı gözlemlerin ışığında yansıtabilmenin en doğru yolu bu belki de. Evrensel temasını yerel bir atmosfere oturtarak seyirciyi hikayenin içine

hapsediyor film ve son ana kadar oradan çıkış imkanı tanımıyor. Erdoğan’ın oyuncu olarak da son derece ‘ölçülü’ bir kompozisyon çalışması içine girdiği Rıza ‘Noel Baba’ Şenyurt karakteri, belli ‘arka mahalle’ klişelerini bünyesinde barındırsa da ‘orijinal’ olmayı başarıyor, kelimelerin arasına sıkıştırılması mümkün görünmeyen ‘acı bir tat’ bırakıyor damağımızda. Onun ‘bahtı kara’ görüntüsü, bir yandan ‘hüzün dağı’na çarpmamıza vesile olurken, öte yandan da keyif verici bir kıvama çekiyor hikayeyi. Rıza’nın her adımda daha da batağa saplanan yolculuğu, bizleri ‘karanlık’a teslim almaktan ziyade sonunda ‘umut’ vaat eden bir ‘aydınlık’la baş başa bırakıyor. İşin özü, olanca yılgınlık verici unsura karşın solmuyor filmin aydınlık yüzü, ‘tünelin ucundaki ışık’ hep gösteriyor kendini. Sinematografik doğrular açısından da “Neşeli Hayat”ı Yılmaz Erdoğan filmografisinde özel bir yere konuşlandırmak kaçınılmaz. Uğur İçbak’ın görüntü çalışması, İstanbul’u “Organize İşler”dekinin aksine ‘yaşayan bir organizma’ya çevirmeyi başarıyor. Sokağın dokusundan taşan ‘ruh’, bu görselliğin içinde kısıntısız bir hareket alanı buluyor kendine. ‘Büyük’ün büyüklüğünü, ‘küçük’ün de küçüklüğünü en doğru açılarla beynimize kazıyor görüntüler, birbirine tezat oluşturan hayatların ‘maddeleşmiş’ halini de gözler önüne seriyor. Yaşar Kartoğlu imzalı yapım tasarımı da bu çalışmanın hayata tutunmasına yadsınamayacak bir destek atıyor, keza sanat yönetimi de işini ağırdan alıyor, gözümüzün içine sokmaktan özenle kaçınıyor. Öte yandan aktörlüğüne ‘alçak gönüllü adımlar’ eklemiş Yılmaz Erdoğan öncülüğündeki oyuncu kadrosunun, birbirleriyle ve özellikle de hikayeyle ‘barışık’ performansları, bu filmin başarısını tescilleyen elemanların da başında geliyor. Rıza’nın ‘gönül kadını’ karısını canlandıran genç aktris Büşra Pekin, öylesine ‘doğal’ bir oyunculukla rolüne sarılıyor ki, çoğu zaman baş karakterden daha çok ‘tempo belirleyici’ bir işlev üstleniyor hikayede. ‘Komik adam’ Ersin Korkut da aynı evi paylaşan üçlünün yarattığı hüznün


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

‘İyi insan’ olmanın unutulmaya yüz tuttuğu modern yaşam düzeninde otomatiğe bağlanan ‘kötücüllük’ün yanından bile geçmiyor bu film. 8

k arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009

‘soluklanma durağı’ olmanın altından kalkıyor, onu izlerken ‘hayat hep neşeliymiş’ gibi geliyor bize. Bu üçlünün etrafına kümelenmiş yan karakterlerdeki oyuncular da senaryonun onlara bahşettiği ‘derinlik’e ihanet etmeyen performanslar sergiliyorlar. Belki bunların içinde Rıza Akın’ın çabasını bir adım öne çıkarabiliriz; ‘kızgın ve küskün ağabey’de yormuyor seyirciyi aktör, aksine hikayenin istediği ‘çatışma’nın müsebbibi oluyor. “Neşeli Hayat”ı günümüzde yitirilmiş değerleri hatırlatması açısından da önemli bulduğumuzu söylemeliyiz. ‘Kötü’ olmasını beklediğimiz karakterlere bile ‘iyicil’ tohumlar serpen hikaye, ‘insan gibi’ yaşamanın formülünü veriyor bir yandan da, tıpkı Capra ustanın uzun yıllar önce yaptığına benzer hamlelerle.

Doğruluk, dürüstlük, onur, sevecenlik, fedakarlık, vefa, dostluk, samimiyet gibi insanı ayakta tutan erdemlerin zaferine engel olmuyor, aksine her adımda onların önünü biraz daha açıyor film. Bu bakış açısı, kimilerince ‘tutuculuk’ olarak değerlendirilebilir ama ‘paranoya’ya mahkum çağdaş insanın ‘iyi’ye olan açlığı ancak bu şekilde giderilebilir gibi görünüyor. “Savaş nasıl bir ‘gereksinim’ değilse, ‘erdemsizlik’e meyletmek de ‘insanın kaderi’ değil, koşullar ne olursa olsun!” demeye getiriyor belki de Yılmaz Erdoğan... İyi de ediyor!

Başladıktan sonra kısa bir geri dönüşle eksikleri giderilen hikaye, bu tehlikeli manevradan sağ salim çıkıyor. Ortalarda sarkar gibi olan film, neyse ki çok çabuk toparlanıp ritmini buluyor.


Murat Emir Eren Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Gİzemlİ Yolculuk ORİJİNAL ADI Viaggio Segreto YÖNETMEN Roberto Andò OYUNCULAR Alessio Boni, Donatella Finocchiaro, Emir Kusturica YAPIM 2006 İtalya SÜRE 107 dk.

“Gizemli Yolculuk”un tek özelliği, Kusturica’nın da oynuyor olması!

U

luslararası şöhrete sahip usta yönetmenlerin, farklı FİLMLERDE oyuncu olarak karşımıza çıkmasına aslında çok da yabancı değiliz. Ülkemizde henüz gösterime girebilen 2006 yapımı Gizemli Yolculuk’un başrollerinden birini canlandıran Emir Kusturica da benzer bir vaziyetin içerisinde. Halihazırda berbat yazılmış, berbat oynanmış ve yerlerde sürünen temposuyla berbat kurgulanmış bir filmi daha da dibe götüren unsurların arasına bizzat Kusturica’nın oynculuğu da ekleniyor. Gizemli Yolculuk, bir aile trajedisinin izlerini sürüyor esasen. Leo ve Ale adlı iki kardeşin geçmişlerinde yaşadıkları büyük bir travmayı, geçmişe dönüşlerle ve günümüzdeki izleriyle perdeye yansıtmaya çalışıyor. Her şey, kız kardeş Leo’nun ressam sevgilisi (Kusturica), arı kovanına çomak sokup sevdiği kadının geçmişini öğrenmeye çabaladığında alevleniyor. Çocukken yaşadıkları ve annelerini trajik bir kazayla kaybettikleri

Sicilya’daki malikaneyi keşfeden ressam, özellikle büyük kardeş Leo’nun yeniden geçmişle hesaplaşmasına vesile oluyor. Oluyor fakat, günümüzde geçen kısımlarda karakterlerin herhangi bir değişim geçirdiğini yahut hikayenin ileriye doğru bir yol kat ettiğini görmüyoruz. Tek merak ettiğimiz şey geçmişte neler olup bittiği ve annelerinin nasıl öldüğü oluyor. Bu noktada, geçmişte olup biteni film iyi gizliyor. Zaten Roberto Ando’nun da yönetmen olarak fena bir iş ortaya koymadığını belirtmek gerek. Lakin hesaplaşmadan ziyade geçmişin karşısına dikilip bakma gibi bir eylemde bulunan Leo’yu canlandıran Alessio Boni başta olmak üzere, oyuncu kadrosu, çöken dramatik yapının da etkisiyle küllüm dökülünce ortaya bu garabet çıkıveriyor...

Başarılı Sicilya manzaraları ve Sicilya’nın sosyal kimliğiyle ilgili birkaç önemli tespit mevcut. Alessio Boni filmde bir tomruğu canlandırıyor!

k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

9


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

TÜRKLER ÇILDIRMIŞ OLMALI YÖNETMEN Murat Aslan SESLENDİRENLER Peker Açıkalın, Önder Açıkbaş, Durul Bazan YAPIM 2009 Türkiye SÜRE 100 dk.

Ah “Şu Çılgın Türkler”in yaptığı ‘konusuz’ komedi filmleri... 10

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

İ

lkokula bile gitmiyorken apartman bahçemizde oynadığımız bir oyun vardı. Oyun bile denemezdi. Elimizde tüfek olduklarını varsaydığımız sopalarla operasyon düzenlerdik. Amaç başkanın kızını kurtarmak! Oyun bile denemezdi diyorum ama A noktasından başlayıp B noktasına giden bir akış çizgisi vardı yine de. Hepimiz görevlerimizi paylaşır sonra da Rambo ve türevi filmlerdeki gibi komando pozlarına girer, kömürlüklerin üzerinde atlaya zıplaya koştururduk. Size bir haberim var: “Türkler Çıldırmış Olmalı” 30 yıl önce oynadığımız bu oyundan daha zeki bir film değil! Artık beşinci filmini çeken Murat Aslan’ın (bunların üçü ‘Maskeli Beşler’ filmleri) kendisine bir senarist bulması lazım. Çünkü çektiği filmlerin senaryoları ve hikayeleri yok! Nitekim bu sefer de eline kağıdı kalemi almış, başlamış yazmaya: “6 tane dolandırıcı, deniz korsanları tarafından rehin alınan bir Türk işadamını ve ailesini kurtarmak için Afrika’ya giderler.” Sonra “tamamdır artık çekelim”

demiş. Bu film sanki böyle çekilmiş. Minicik bir tekneyle okyanus aşan 3 kişilik aileyi kurtarması için hapisteki bir albaydan yardım isteniyor. Albay niye hapiste? Kimdir, hikayesi nedir belli değil! Sonra Albay’a memlekette asker yokmuş gibi altı tane tutukluyu veriyorlar. Albay ve onun yüzbaşı kızı (!) bu serserileri eğitim adı altında 5-6 gün oradan oraya koşturuyorlar. Sonra da hep beraber Afrika’ya gidiyorlar! Bir süre sonra “neden, ne oluyor” gibi soruları sormayıp ağzınız açık bir şekilde öylece kalakalıyorsunuz. Bu arada Erkin Koray’ın “Şaşkın” şarkısı da herhalde 20 kere filan çalıyor. Filmde gelişen olayların herhangi bir amacı, mesajı, parodi gayesi, kaygısı yok! Bir “Tropik Fırtına” olmayı bırakın, Chuck Norris’in “Missing In Action” filmleri bile olamıyor...

Her şeye rağmen görüntü yönetmeni Eyüp Boz, işini yapmış ve temiz çalışmış. “Maskeli Beşler filmleri ne güzelmiş meğer” diyebilirsiniz!


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

Neşeli Hayat

Türkler Çıldırmış Olmalı

CEM ALTINSARAY

Gizemli Yolculuk

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

Neşeli Hayat

HHH

HHHH

Türkler Çıldırmış Olmalı

H

Gizemli Yolculuk

BİLGEHAN ARAS

tunca

Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay

aRslan

HH

Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay

HH

Köfte Yağmuru

HHH

7 Kocalı Hürmüz

HHH

Kurtlar Vadisi GladIo 2012 HHHH

Turnuva HHHH

HHH

HH

H

H

H

HHH

HH

H

H

HH

H

HH

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

H

H

H

H

H

H

HHH

HHHH

HHHH

H

H

HHH

HHH

HHHH

HH

HHH

HH

HHHH

HH

Aşk Geliyorum Demez Kıskanmak

HH

HH

Suluboya Yasak Bölge 9

Yeni Yıl Şarkısı Bornova Bornova

BURÇİN S. YALÇIN

HHH

Coco Chanel'den Önce Kana Susadım

HHH

HH

HH

İki Dil Bir Bavul

HHHH

HH

HHH

HHHH

HHH

Kara Büyü

HHH

HHHH

HHH

Yukarı Bak

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

Inland EmpIre

HHH

HH

HHH

Buz Devri 3

HHH

HH

HHHH

LABİRENT

HHHH

In BrugeS

HHHH

Bir Erkek Hakkında

HHHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 27 Kasm - 03 Aralık 2009 / arkapencere

11


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

YADİGAR EJDER İÇİN SON NOKTA

12

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k


15 Şubat 1992’de, soğuk bir İstanbul sabahında Taksim Parkı’nda bir bankın üzerinde ölü bulundu Yadigar Ejder. Donarak ölmüştü. Bir gün önce, kirasını ödeyemediği için evinden çıkartılmış, geceyi geçirmek için parka gitmişti...

S

inema emekçilerinin ‘Yeni Hareket Noktası’, kutlu olsun… Onlar adına çok sevindim… Çok sevindim AMA Sine-Sen’in girişimi ve Beyoğlu Belediyesi’nin desteğiyle 16 Kasım’da İstanbul-Şişhane’deki bir alt geçitte açılan bu yeni mekanla ilgili haberler, bir yandan içimin biraz burkulmasına, hüzün duymama ve acı acı gülümsememe de neden oldu. Önce, bilmeyenler-duymayanlar için olayı kısaca anlatayım… Film-dizi işçilerini ve figüranları setlere götüren servis araçları çok uzun yıllardır Taksim-AKM’nin yanındaki Kamarot Sokak’tan hareket eder, sabahın köründe burada dikkat çekici bir kalabalık oluşurdu. Kışın buz gibi ayazda, yağmurda ve karda üç kuruş için yollara düşen bu insanlar, araçları beklerken dolmuş şoförleri için kurulan küçük bir çay ocağının başına üşüşür, aceleyle içilen çaylarla ısınılırdı. Manzara, o bildik ırgat pazarlarını akla getirir, sinemamızın neden bir türlü endüstrileşemediğine dair ipuçları verirdi. Milyon dolarların döndüğü bir piyasada işin ‘hamallığını’ yapan insanların, yıldızlarla dolu renkli dünyalara doğru çıkılan yolculukların hareket noktasındaki bu hali, sinemamızdaki emek sömürüsünün de başlangıç noktasıydı bir bakıma. İşte şimdi bu manzara değişmiş, sinema emekçilerimiz dört başı mamur bir kafeteryaya kavuşmuş durumda. Tekrar kutlarım… Televizyon da varmış bu yeni yerde, DVD seyretme olanağı da… 40 kişilik oturma düzeneği oluşturulmuş, makyaj, kostüm ya da okuma provası yapma olanakları sağlanmış, tuvalet ihtiyacı zaten en baştan düşünülmüş… Basına servis edilen fotoğraflarda, salamlarla sucuklarla meşrubatla dolu camlı bir buzdolabı hemen dikkat çekiyor… Yani, isteyenlerin tost yemesi de mümkün. Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan’ın açılışı gerçekleştirdiği törende

konuşma yapan oyuncu Erkan Can, ‘mekanı sinemaya yakışır bir hale getireceklerini’ belirterek (şu anda sinemaya pek uygun olmadığı gibi bir sonuç çıkıyor) şöyle demiş: “Başlangıç çok iyi. Bu olayın duygusu çok güzel. İleride çok güzel şeyler olacağını hissediyorum.” İlyas Salman, “Bu mekan yetersiz, daha büyük bir yere gereksinim var” talebinde bulunmuş, açılışı film şeridinden oluşan bir kurdeleyi keserek yapan AKP’li başkan da ‘Beyoğlu Belediyesi olarak, her zaman sinema emekçilerinin yanında’ olma sözü vermiş. Ardından birkaç konuşma daha ve müzik dinletisi… “Elin sinema emekçisi hakkını aramak için koca endüstriyi felç eder, haftalarca greve gider, bizimkiler bir kafeteryayla mutlu olur, davul zurnalı tören yapar” muhabbetini uzatacak, ‘bu uğurda yıllarca mücadele verenlerin’ keyfine limon sıkacak değilim. Gene de “El insaf..” deyip sormak istiyorum: Yahu bunda bu kadar sevinecek ne var? Elbette ki emeğin gücüne inanıyorum ama emekçilerimizin böylesi bir ‘elmaşekeri’nden büyük sevinç duymasını, hafif bir ‘makyaj’a kanmasını anlayamıyorum, ‘emeğin kutsallığına’ sığdıramıyorum. Neyse, en iyisi “İşin duygusu çok güzel” diyeyim ben de ve bu törenin en azından eski sinema emekçilerimizden birini, Yadigar Ejder’i anmama vesile oluşturduğunu belirteyim. Zaten ‘sinema emekçisi’ ve ‘figüran’ denilince aklıma öncelikle Yadigar Ejder ve onun trajik ölümü gelir… 1947 Sıvas doğumlu Adnan Koyuncu, Yeşilçam’ın en tanınan figüranlarındandı. Sinemaya 1966’da Erdoğan Tokatlı’nın Yılmaz Güney’li “Eşrefpaşalı” filmiyle başladı. Boyuyla posuyla, az dişli ağzıyla ve ‘aptal’ surat ifadesiyle tanınır, genellikle komedilerde ve avantür filmlerde rol alır, hemen her filmde sıkı bir dayak yerdi. Adını değiştirdi, ‘Yadigar Kuzu’ oldu. Fakat bu

soyadı, tipine ve rollerine hiç uygun düşmediği için ‘Ejder’ olmaya karar verdi. 100’den fazla filmde oynadı. 15 Şubat 1992’de, soğuk bir İstanbul sabahında Taksim Parkı’nda (yani yukarıda söz ettiğim ilk ‘hareket noktası’na 25-30 metre mesafede) bir bankın üzerinde ölü bulundu. Donarak ölmüştü. Bir gün önce kirasını ödeyemediği için evinden çıkartılmış, geceyi geçirmek için parka gitmişti. Ölümünün ikinci yılında Sine-Sen, Yadigar Ejder’i anmak için bir toplantı düzenledi. Sendikanın o zamanki başkanı Necmettin Çobanoğlu, oyuncu Sönmez Yıkılmaz, Oktay Güzeloğlu ve Yadigar’ın babası Mahmut Koyuncu’nun katıldığı toplantıda, Sönmez Yıkılmaz şu anısını aktardı: “Kilyos’ta karlı bir günde, bir köyde Kemal Sunal filmi çekilecek. Filmde Kemal ile Yadigar güreşecekler, tabii ki üstleri yağlı ve çıplak. Çekimlerin hazırlığını da bilirsiniz, belki üç dört saat sürer. Yadigar çıplak, karda üşüyor. Kemal Sunal ise arabanın içinde kaloriferi açmış viski içiyor. Yadigar da arabaya girmek istiyor, araba pislenir diye sokmuyorlar. Yadigar isyan ediyor, bağırıyor. Bunun üzerine Yeşilçam patronlarının cezalandırma sistemlerinden olan, işte seni şu kadar filmde oynatmayacağız cezası veriliyor. Yadigar tabii ki işsiz, sonra da ölüm haberini alıyorum. Ben babam ölünce ağlamamıştım, çünkü yaşlılıktan ölmüştü, normaldi belki dedim ama Yadigar ölünce ağladım.” (Bu alıntıyı, belli bir adı olmayan, ilk sayfasında yalnızca ‘No: 2, Ekim 1994’ yazan, fotokopiyle çoğaltılmış, Yeşilçam’a yönelik bir fanzinden aldım.) Hiç değilse, sinema emekçilerinin yeni hareket noktasına, Yadigar Ejder’in adı verilseydi… Heykeli dikilseydi demiyorum, en azından bir 'nokta'ya adını verebilseydi... Trajik ölümüyle, bir başlangıç noktası oluşturabilseydi... Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere k

13


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

1

Yolu “Yaratık”tan geçen 11 efsane karakter Yaratığın hışmından uçan da kaçan da kurtulamadı. Kafasına eseni biçen, gözüne kestirdiğini yumurta yapan bu vahşet trafosunun elinde çile çeken karakterleri, günahları ve sevaplarıyla sevdik. İşte, Ripley bir kenara, en çok özdeşleştiğimiz 11 "Yaratık" karakteri...

Y

aratık” (AlIen) bu yıl 30’uncu yaşını doldurdu. Zamanın testine yenilmeyen, eşsiz bir klasiğe dönüştü. dört filmlik bir seri oldu, kültleşti, markalaştı. Beden deformasyonuna dayalı korku filmlerinin kurallarını baştan yazdı. Sayısız yapıta esin verdi. “Yaratık”ın yaş gününü kutlamak için en çok etkilendiğimiz 11 karakteri sıraladık. Yalnız, sayfayı çevirip boşuna onu aramayın. Ellen Ripley bu listede yok. Sinema tarihinin ilk kadın macera kahramanını zaten kalbinizdeki dört odacıktan birinde ağırladığınızı biliyoruz. Tereciye tere satmıyoruz. Ripley’i dışarıda bırakıp serinin öne çıkan kahramanlarının izini sürüyoruz. Kimi yaratıkla yiğitçe savaşarak izleyenin sevgilisi oluyor. Kimi tam aksine feci şekilde can verip korku ve dehşet duygusunu seyirciye doğrudan geçirerek. Mekanları cennet olsun...

14

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

1

Thomas Kane (ALIEN, 1979) Melun gemi Nostromo’nun kaptan yardımcısı Kane sinemada zar zor tattırılan bir duyguyu, saf dehşeti seyredenin iliklerine kadar geçirmesi ile bir numaraya oturuyor. John Hurt’ün canlandırdığı Kane’in suratına yapışan hormonlu yengeç kuruyup düşmüşken ve adam iyileşmişken nefes alıp, her şey geçti sanıyoruz. Önce midede bir sancı. Derken bir soru: “Yoksa makarnayı mı beğenmedin?” Ardından göğüs nahiyesinde başlayan hareketlenme, bembeyaz tişörte bulaşan iç kanama. Çığlıklar atarak acı içinde kıvranan, masaya yığılan Kane oluyoruz bir anlığına o malum sahnede. Sanki onun değil bizim göğsümüzü patlatıp çıkıyor dışarı dişi çelikten, kanı asitten fallik canavar. Kane ile özdeşleşiyoruz. Yutkunuyoruz. Yerinde olmak istemiyoruz.

2

BIshop (ALIENS, 1986) İkinci filmin androidi Bishop, hain robot Ash’ın bıraktığı yerden bayrağı devralıyor. Fakat Ash’ın temsil ettiği değerler her neyse, Bishop tam öbür uçta. Asimov’un robot yasalarına harfiyen uyan, insancıllığı ve kendini ekip arkadaşları için feda etmesiyle gönül çelen bir kahraman. Lance Henriksen’in ikinci filmde ustalıkla canlandırdığı android elbette, bahsettiğimiz. Sonraki filmlerde ortaya çıkan enkarnasyonlar değil. Ash’ten dili çok yanmış Ripley’in üfleyerek yemeye çalıştığı Bishop diğerkamlığı ve beyefendiliğiyle sonunda bu sert kadının da saygısını ve sevgisini kazanıyor. Newt’ü kurtarmaya çalışırken kraliçe yaratık tarafından ikiye biçilerek gazi de oluyor. “Yüzüklerin Efendisi”nin Sam’i gibi, serinin gizli kahramanı.


2

3

Dallas (ALIEN, 1979) Nostromo’nun büyük kaptanı Dallas öncelikle bir tartışma olduğunda araya girip “Beyler sakin!” diyen ağır abiye benziyor. Rahat tavırları var, gerilimi kaldırabiliyor. Fakat olaylar tırmanınca ve yaratık belası geminin emniyetini tehlikeye atınca Dallas masaya yumruğunu vuruyor. Gemi bilgisayarı Anne ile yaptığı teati sonucunda şirketin yaratığa mürettebattan daha çok kıymet verdiğini öğrenip işverenine de başkaldırıyor. Bu açıdan Dallas serinin şövalyesi. Yaratığın imhası için strateji kuran, operasyonu en ön safta yöneten, gözü pek bir general. Havalandırma kanalında kıstırılıp, canını teslim ederek galiba en çok Ripley’i üzüyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Tevekkeli değilmiş aralarındaki belli belirsiz cinsel gerilim.

3

4

Rebecca “Newt” Jorden (ALIENS, 1986) Alt metin cambazı James Cameron sayesinde Ripley bekarlıktan anneliğe geçiş yaptı. Evlat edindiği Newt ile bağı o kadar güçlü bir imge oluşturdu ki bir kolunda Newt, bir kolunda makineli tüfek olan pozu filmin posteri haline geldi. Newt’ün başarısı kımıl kımıl yaratık kaynayan LV-426 gezegeninde çoluk çocuk herkes katledilmişken bir şekilde sağ kalması. Nasıl bir hayatta kalma içgüdüsüyse o, bir şekilde dolap içlerinde, havalandırma kanallarında yaşayarak kız başına yaratıkları egale etmeyi başarıyor. Tabi bu süre zarfında küçük yaşta çelik gibi sinirler kazanarak seyircinin kalbini fethediyor. Tüm hayhuy sona erdiğinde neredeyse küçük bir ordu telef olurken Newt ve cici annesi Ripley kucak kucağa uykuya dalıyorlar. Aynen bir masal gibi...

4

5

5

Annalee Call (ALIEN: RESURRECTION, 1997) Call aslında Newt’ün büyümüş hali. Ripley’in aradığı kız çocuğu figürü. Aslen bir android olmasına rağmen insansı özelliklerinin had safhada programlanması Ripley başta olmak üzere herkesin dikkatini çekiyor. Call, Bishop’gillerden. İşi insana hizmet. Yaratıkları çoğaltıp bunlardan bir ordu yaratmak isteyen namussuz bilim adamlarının uzay üssünü yok etmeyi amaçlıyor. Filme dahil olduğunda planın bir parçasının Ripley’i, içindeki yaratık embriyosuyla birlikte tarihe gömmek olduğunu öğrenip bir an ondan soğuyacak gibi oluyoruz. Fakat emeline ulaşamıyor. Ripley’in şefkatinden de nasipleniyor. Onu sevmemizi sağlayan bir başka neden zamanında bir robot soykırımından kurtulan tek android olması. Acıların çocuğu bir bakıma.

k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

15


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

Lenard DIllon (ALIEN 3, 1992) Komple bir hapishane olan Fury 161 gezegeninin karizmatik lideri Dillon aslen cinayetten ve tecavüzden hüküm giymiş bir suçlu. Nedamet getirmiş. Tüm hapishaneyi örgütleyip onları koyu birer dindara dönüştürmüş. O, günaha sırt çevirmiş bir tövbekar. İyi bir hatip olduğundan mahpus ahalisini kolayca örgütleyebilen Dillon, Ripley’i önce toplu tecavüzden kurtararak, sonra Newt’ün cenazesinde duygulandırarak seyircinin gözüne giriyor. Koruyup kollamacı tavrıyla yaratık avında önemli bir rol üstlenip Ripley’in güvenini kazanıyor. 'Alayına gider' tadında bir tavırla film serisi boyunca yaratıkla boğuşmaya, yumruklaşmaya kalkışan tek babayiğit de o oluyor. Netice fecaat de olsa Dillon serinin düşüşe geçtiği üçüncü filmin en önemli karakteri.

16 arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

7

Dwayne HIcks (ALIENS, 1986) “2001”in sperm hücresine benzeyen uzay gemisi misali LV-426’ya doğrultulmuş bir tüfeği andıran Sulaco gemisinin görev adamı. Onbaşı Hicks, takım komutanı teğmen basiretsiz çıkınca ve çavuş da yaratıklara meze olunca komutayı devralıyor. Testosteron saçan maçolarla dolu takımın strateji ve sağduyu ile hareket eden tek üyesi. Analitik yaklaşımı ve yaratık meselesinde Ripley’in bilirkişiliğine başvurması onu bir anda diğer askerlerden ayırıyor. Düşmanla ilk karşılaşmada boyunun ölçüsünü alan takımda Ripley ile en sağlıklı ilişkiyi kuran, hatta hafiften yakınlaşır gibi olan da o. İkinci filmden üçüncüsüne taşınan az sayıda karakterden biri. Fakat hayal gücünden yoksun bir hamleyle üçüncü film başlamadan öldürülüyor. Hicks’e bu reva mı?

7

8

VrIess (ALIEN: RESURRECTION, 1997) Muazzam oyunculuğu, mimik ve beden diliyle Dominique Pinon’un hayat verdiği Vriess, paralı askerlerden kurulu Betty gemisinin başteknisyeni. Onu ilginç kılan engelli oluşu. Belden aşağısı felçli. Tekerlekli sandalyeye mahkum olması özellikle böylesine bir filmde gerilimin inşası bakımından avantaja dönüşüyor. Zira ölüm makinesi yaratıktan kaçmak sağlıklı insanların bile harcı değilken, Vriess’in canını dişine taktığı anlarda heyecan doruğa tırmanıyor. Hele kankası Christie’nin sırtında kaçmaya çalışırken bir yandan kendilerini kovalayan yaratıkla mücadele ettiği anlardaki çaresizlik hissi izleyeni gerim gerim geriyor. Tüm handikaplara rağmen macerayı sağ salim atlatan, yaratığa eyvallah demeyen az sayıda kişiden biri.

8


9

9

Brett (ALIEN, 1979) Brett korku duygusunu iletmede Kane kadar başarılı bir karakter. Kane yaratık daha bebekken ona kurban oluyor. Brett ise yaratığı boylu poslu erişkin haliyle gören ve canını ona teslim eden ilk karakter. Yevmiyesini düşünen ortalama bir işçi görünümünde önce. Kedisi Jones geminin koridorlarında kaybolduğunda arayışa koyulması tansiyonu artırmaya başlıyor. Brett, uzun uzun koridorlarda dolaşırken, onu bekleyen tehlikeyi bilen izleyiciler de tırnak yemeye girişiyor. En az Kane’in göğsünün patlamasına benzer bir dehşet anıyla can veriyor. Filmin sonuna kadar endamını tastamam göremediğimiz yaratığın ağzından çelik dişlerle dolu ikinci bir ağız fişek gibi fırlayıp adamın kafasına saplanıyor. Brett kan kaybından, seyirci de korkudan ölüyor.

10

10

WIllIam Hudson (ALIENS, 1986) Askeri timin palyaçosu konumundaki Er Hudson, Bill Paxton’ın neredeyse diğer tüm rolleri gibi esaslı bir Amerikan magandası. Yaratıklarla karşı karşıya gelmeden önce bol keseden atıp tutuyor ve zevzeklikleriyle asap bozuyor. İlk çatışmanın sonunda hemen yıkılıp su koyuverince fark ediyoruz ki güvensiz, çocuksu ve sevimli bir adam Hudson. Stresi kaldıramayışı, yaptığı sulu şakalar ve çabuk demoralize olmasına rağmen son kertede kahramanlık sergileyerek izleyicinin sempatisini kazanıyor. Newt ile Ripley kaçsın diye geride kalıp yaratıklarla savaşırken ölmesi de onu serinin kahramanları arasına koyuyor. Tek bir an seçmek gerekse kurtarma gemisi çakıldığında “Game over, man!” diyerek zırlaması kafaya oynar.

11

11

Jones (ALIEN, 1979) Uğruna milyar dolarlık teknoloji harikası uzay gemisi harap edilen canlı en nihayetinde ne yaratık, ne de Ripley. Onun adı Jones, huysuz bir sarman kedi. Serideki birçok karakter arasından sıyrılıp listede kendine yer bulmasının yığınla sebebi var. Evvela çok cool bir hayvan. Ardından, benim diyen birçok yiğidin yapamadığını yapıp yaratığa tıslamak suretiyle posta koyuyor. Bunda başarılı da oluyor. Üçüncü filme göre bu uzaylı yaratık, köpeğe, ineğe de musallat. Fakat Jones’a ilişemiyor. Minik kaplan Jones, gemide terör estiren yaratığı sindirmekle kalmıyor, onu köşe bucak takip edip avlamaya da çalışıyor. Hem kusursuz hayatta kalma içgüdüsüyle belayı sağ salim atlatıyor hem de eski tarihlerin gemici kedisi geleneğine selam ediyor... 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere k

17


Esrar Perdesi Ferhat Neptün (Torn CurtaIn, 1966)

Sİnemada mİlenyum bunalımı S

lavoj Zizek’in sıklıkla tekrarladığı bir düşünce: Günümüzde insanlar, bir salgın hastalık veya bir felaket sonucu dünyanın sonunu çok rahat ve sık hayal edebiliyorlar. Fakat iş dünyayı değiştirmeye, devrim yapmaya geldiği zaman, hayal güçleri tıkanıyor. “Zizek bu iddiaya nereden varıyor?” diye sorulabilir. Cevap cüretkar fakat biz sinemaseverler için açık: İnsanların neyi hayal ettiklerini bilmek isteyenler, sinemaya giderler. Sinema, insanlar yerine hayal kurar. Neyi hayal etmek istediğimizi sinemadan öğreniriz. Bu teorik varsayımı sorgulamaksızın kabul ettiğimiz vakit, Zizek’in söyledikleri bir anlam kazanıyor. 90’ların sonundan günümüze kadar, özellikle felaket tellalı Roland Emmerich’in filmleri üzerinden, sinema dünyanın türlü çeşit sonunu hayal etmeyi becerdi. Başımıza neler gelmedi ki? Dev dinozorlar tarafından terörize edildik, uzaylılar tarafından defalarca istilaya uğradık, buzul çağları yaşadık, yağmur, sel, deprem, yangın. Çekmediğimiz çile kalmadı. Hepimiz onu bekler hale geldik: Dünyanın sonu. Göklere hasretle bakmaya başladık. “Bir cisim düşer mi?” diye. 11 Eylül sonrası dönemde de sıklıkla devam eden bu furyadan geriye bir tek Roland Emmerich kalmış gibi gözüküyor. Her furya, birkaç “deha” yaratır. Furya bittiğinde dehalardan biri geçmişe takılıp kalır, meczuplaşır, yalnızlaşır. Sinema dünyanın sonunu hayal edebiliyordu da, devrimi bir türlü hayal

18 arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

edemiyordu. Bu tahayyül tutulmasının bir istisnası üzerinden gideceğiz bu yazıda. Bundan 10 sene evvel, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 10 sene sonra, 1999’da sinemalara gelen “Dövüş Kulübü” (Fight Club) devrimi nasıl hayal ediyordu? Hakkıyla cevaplayabilmek için önce soruyu genişletmemiz gerekiyor. 90’ların başı için ortaya cüretkar bir tez atmak gerekirse ironinin revaçta olduğunu söyleyebiliriz. Tim Burton’ın çektiği Batman’lerle yeni Batman’leri kıyaslamak bile yeterli olabilir. 90’ların başında diğer aksiyon kahramanlarına baktığımızda da ironi gözden kaçmıyor: “Zor Ölüm”ün (Die Hard) John McClane’i en zor durumda bile ironik bir cümle bulabilmesiyle klişe haline gelmişti. Duvar çökmüş, ideolojik çatışmalar geride kalmıştı artık. 90’ların başı, birbiri içine geçen formların, birbiriyle oynaş halde janrların dönemiydi. İroni, bu oyuncu ve deneyci havanın “cool” bir parçasıydı çoğunlukla. Sinema artık büyük çatışmalarla ilgilenmiyordu sanki.

90

’ların ilk yarısının ruhunu en iyi karakterize eden filmlerden biri bu açıdan “Forrest Gump” olmalı. Tüm bir yakın tarihin yanından geçerken hiçbir şeyi fark etmeyen Forrest Gump karakteri şöyle bir anlam kazanıyor: Tüm tarih, yaşanan tüm çatışmalar önemsizleşmiştir. Rastlantıdan öte bir anlam ifade etmez hale gelmiştir. Forrest için devamlılığı olan tek şey, sahip olduğu anda tekrar kaybedeceği

aşkı Jenny’dir. Bu noktada filmin ironisi karanlık bir noktaya da sahiptir. Tüm tarihi anlamsız bir rastlantılar bütünü haline getiren Forrest ve bu karnavalımsı anlamsızlığı izlerken keyif alan bizler için, Jenny’nin kaybının yarattığı melankoli duygusu, filmin bu politik arka planından bağımsız düşünülemez herhalde. Forrest’ın kişisel tarihini, devamlılığını sağlayan, kendi hikayesini çevresinde şekillendirdiği objesi, ona sahip olduğu anda yok olur. Bu kaybın yokluğunu Forrest için artık oğlu dolduracaktır. Peki ya biz? “Tarihin sonu”nun gelmesiyle yaşanan anlam kaybının yol açtığı melankoliyi bizler ne kadar ironiyle kendimizden uzak tutabilecektik? Forrest Gump’ın bu meselelerle boğuştuğu dönemde, “felaket filmleri” diyebileceğimiz janr, dünyanın sonunu, hem de tüm şiddetiyle hayal etmeye çoktan başlamıştı. “Terminatör 2”, birincisinin bıraktığı yerden devam ediyor ama bu sefer daha büyük düşünüyordu. Dünyanın sonunu robotlar getirecekti. Uzaylılar ve gök cisimleri kendi sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Sanki tarihin sonu geldikten sonra bir şekilde dünyanın da sonu gelmeliydi. Birileri düğmeye basar gibi dünyayı kapatmalıydı. İnsanlar soğuk savaş esnasında bunu becerememişlerdi çünkü endişelenmeyi bırakıp bombayı sevmeye başlamıştık. Madem öyle, biz beceriksiz insanlar bir işin altından kalkamadık, uzaylılar gelip hakkımızdan gelirdi. Sonra, yavaş yavaş, ortam değişmeye başladı. Sinema, ironiyi bir kenara bırakıp birden

Dövüş Kulübü

2000 yılı sendromu sinemayı depresif karakterlerle, devrimsizlik bunalımıyla ve dünyanın sonu fobisiyle esir almıştı. Özellikle 10’uncu yaşına basan “Dövüş Kulübü” bu eğilimlerin zirvesindeydi. Geçen 10 yıl nasıl oldu da bu filmlerin köküne kibrit suyu döktü?


Esrar Perdesi (Torn CurtaIn, 1966)

Amerikan Güzeli

başka bir meseleye kanalize olmaya başladı: Modern birey. İşte bu yazının esas meselesine bu dolambaçlı girizgahın ardından yakınlaşabilmeye başladık. Bu yazıda ortaya çıkarmaya çalıştığımız bütünlüklü resmin tüm bir on seneyi tek bir hikayeye indirgemek olmadığını belirtmeli: Her zaman kaideyi bozacak istisnalar bulunacaktır. Kaldı ki ortada bir kaide olduğundan da şüphemiz var. Yapmaya çalıştığımız, 90’lardaki malzemeden bir hikaye yaratmak. Bu hikayenin atmosferini belirledik şu ana kadar: Ortada bir anlam kaybı, bir tarihsizlik ve bu anlam kaybıyla oynayan ama arkasında bir melankoli gizleyen ironi olduğunu söyledik. Bu melankoliyi sonlandıracak bir dünyanın sonu fikrinin, hayal gücümüzü işgal ettiğini fark ettik. Tam da bu noktada, birden şu soru beliriyor karşımızda: Tüm bu atmosfer içerisinde modern bireyin hali ne ola? Ve gelin görün ki, karşımıza üst üste bu soruya cevap arayan filmler çıkıyor: “Oyun” (The Game), “Dövüş Kulübü”, “Amerikan Güzeli” (American Beauty), “Altıncı His” (The Sixth Sense), “The Matrix”...

T Altıncı His The Matrix

ezimiz şuydu: 90’ların ikinci yarısından milenyuma doğru yaklaşılan süre içerisinde Amerikan sinemasında tansiyon gitgide arttı. Bu tansiyonun belli bir patlayışı beklediği tarih, elbette ki “felaketin” beklendiği tarih olan 2000 senesiydi. Artan felaket filmleri furyası bunun bir göstergesiydi. Öte yandan yükselen tansiyonun bir diğer göstergesi, yukarıda bahsettiğimiz birkaç film. Bu filmler modern birey üzerinden belli bir memnuniyetsizlik ve arayışın ifadesi olmaya başlamışlardı. Fakat 11 Eylül 2001 tarihi itibariyle bu filmler, Amerikan sinemasının yakın tarihinde sadece geçici bir tandans, kullanılmamış bir fırsat olarak geride kaldılar. Yazının sonunda irdeleyeceğimiz gibi 11 Eylül, sinema için de keskin bir dönemeç tarihini ifade ediyordu. Neydi bu filmlerin üç aşağı beş yukarı ortak özellikleri? Ortada ciddi bir memnuniyetsizlik resmi vardı öncelikle. Hayat, görünürde eksiksizdi. Şikayet etmek için bir sebep yok gibiydi bu filmlerin başkarakterleri için. Yine de belli belirsiz bir eksiklik, olmamışlık duygusu, anlam kaybından mustarip olma hali söz konusuydu. Tüm bu filmlerin başlangıcında tasvir edilen bu anlam kaybı, hedefsizlik, durgunluk, eksiklik hissi karakterleri kimi zaman kendi istekleriyle, kimi zaman istemeksizin içine düştükleri bir maceraya


Oyun

sürüklüyordu. Fakat çoğu zaman bu maceranın sonunda, karakter hiç beklemediği bir gerçekle karşılaşıyordu. Evet, “sürpriz son” kavramını, “Sakın spoiler verme!” uyarılarını hayatımıza katan filmler, tam da bu filmlerdi. Sürpriz son ile değişen şeyi bir düşünmek lazım. Çoğu zaman, bu, karakterin kendisiyle ilgili bilmediği bir duruma işaret ediyordu. Karakterin yaşadığı anlam kaybı ve memnuniyetsizlik hissi, kendisine, kendi bilinçaltına, arzularına olan yabancılaşma hissiyle alakalıydı. “Amerikan Güzeli”nde bu his, 68 kuşağı ile bağlantılı bir “Nereden nereye geldik?” hesaplaşmasıyla ortaya çıkıyordu. Filmin kahramanı Lester Burnham (Kevin Spacey), bu yabancılaşma hissinden kurtulmak için kendisini arzularına adadıkça, çevresi ona yabancılaşmaya başlıyordu. “Altıncı His”te yabancılaşma hissi psikolog rolündeki Bruce Willis’in yaşamının her noktasına sinmişti. Fakat Willis bu yabancılaşmanın kendisiyle ilgili olduğunu filmin sonuna kadar anlayamıyordu. Tüm taşlar, ancak kendi durumunun farkına vardığında yerine oturacaktı. Eksiklik hissi de o zaman kaybolacaktı. “The Matrix” fenomeni, memnuniyetsizlik ve yabancılaşma hissinin bir devrim fikriyle birleştirildiği ilk filmlerdendi. Bu noktada hayat ve yarattığı eksiklik hissi, gerçeklikten kopuş sancısı, bir yerlerde “daha gerçek bir gerçek” olması arzusu başkarakter için “gerçek” oluyordu. Bir dolu karate de cabası. “Oyun” (The Game) meseleyi biraz daha

farklı bir açıdan ele alıyordu: Michael Douglas’ın canlandırdığı Gordon Gekko bozması Van Orton’un içinde bulunduğu bir yabancılaşmanın var olup olmadığı bile şüpheliydi. Babasının ölümünden itibaren Orton tüm varlığını işine adamıştı. İçinde bulunduğu yaşamdan emin bir adanmışlığa sahip olmakla beraber, “oyunun” başlamasıyla, yaşadığı hayatın ve benimsediği kimliğin ne kadar zayıf temeller üzerine kurulduğunu anlıyordu. “Oyun” kendinden emin insanlar için ayakların altından çekilen bir halı gibiydi. “Yabancılaşma hissini henüz yaşamadıysanız, öncelikle bunu yaşamalısınız” demektiydi sanki David Fincher. Yaşadığınız hayattan, çıktığınız tepelerden ne kadar eminseniz, “düşüşünüz” de o kadar korkutucu olacaktır. Fincher karakterini bir yabancılaşma oyununun içinden geçirdikten sonra, değişmiş bir halde “Dövüş Kulübü”ne aktaracaktı. Ona devrimi hayal etmeyi, gerçek arzusunun ne olduğunu göstermeyi hedeflemişti.

D

övüş Kulübü” için tüm bu dönemde çekilmiş filmlerin arasındaki gerçek başyapıt demek abartılı olmayacaktır sanıyorum. Filmde yabancılaşma hissinin taşıyıcısı olan anlatıcı karakter, kendi evi yandıktan sonra köhne ve yıkık bir eve gider, Tyler Durden’la beraber. Bunu sadece ilkel olana dönüş, modernden uzaklaşma, mülkiyetten kaçış olarak yorumlamak yanlış değilse de eksik

olur. Bu ev, karakter için sönmüş arzuların mekanına dönüştür. Su boruları paslanmış, elektrik tesisatı çürümüş ve hiçbir şeyi çalışmayan bu eve tekrar hayat katmaktır öncelikli amaç. Film boyu yavaş yavaş evin tekrar canlanmasına, bir merkeze dönüşmesine tanık oluruz. “Dövüş Kulübü” sadece geç dönem kapitalizmine karşı bir isyan değildir. Yabancılaşma hissine, kendi arzularından uzak yaşamaya karşı bir haykırışa dönüşür. Finalde Tyler Durden’ın yani anlatıcının bilinçaltını, gemlenmemiş arzularını temsil eden bu karakterin ölümü, yaptıklarının reddi anlamına gelmez. Gökdelenler yıkılırken, anlatıcı, sevgilisiyle beraber manzarayı/eserini izler. Artık Tyler’a ihtiyacı kalmamıştır. “İd” gitmiş, yerine “ben” gelmiştir. Hollywood, modern bireyin arzusunu deşedursun, dünya bir 11 Eylül yaşadı. O akşamüstü haberlere bakan çoğu sinemaseverin aklından “Dövüş Kulübü” geçmişti. “Bir şeyler olacağına” his olarak o kadar hazırlanmıştık ki bunun bir El Kaide saldırısı olduğuna inanmak kısa da olsa bir zaman almıştı. 11 Eylül, sadece politik alanda değil, sinemada da çok şeyi değiştirdi. ABD’nin Irak’a girdiği ve Türkiye’de tezkerenin tartışıldığı dönemlerde, köşe yazarı Serdar Turgut, bir yandan Türkiye’nin Irak’a girmesini savunan ateşli, “realist”, reelpolitik yazılarını yazarken, bir yazısında da bu absürt ve hain savaşın “pozitif” diğer yönünü şöyle değerlendirmişti: Amerikan sineması, ülkesinin yozlaşma dönemlerinde (Vietnam Savaşı sonrası gibi), eleştirel kimliğini tekrar hatırlıyordu Turgut’a göre. Bu sebepten, önümüzdeki dönemde Amerika’dan eleştirel dozu yüksek filmler beklemeliydik. 11 Eylül öncesi dönemde, yabancılaşmış bireyleri anlatan bu filmlerin sözü yarıda kesildi. Sinema, bu hayallerin peşini bırakıp, başka bir hayalin peşine takıldı. Sıcak evler, armonik aileler veya aile ikameleri. ABD’de 11 Eylül’ün yarattığı sarsıntıyla insanların ev almasını kolaylaştırmak için emlak kredisi alanındaki regülasyonlar büyük oranda gevşetilmişti. Bir yandan da “Tenenbaum Ailesi” (The Royal Tenenbaums) gibi filmlerde kopmuş olan aileler, sıcak evlerde tekrar bir araya geliyordu. Tüm çatışmalar çözülemese de, yalnız insanlar sıcak bir hissin peşindeydi. Bugünkü finansal krizin arkasında yatan büyük sebeplerden birisi, sarsılmış Amerikan toplumunun dizginlenemez sıcak ev arayışı değil miydi biraz? k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

21


İtiraf Ediyorum OLKAN ÖZYURT (I Confess, 1953)

PİŞMEK İÇİN ÖNÜMDE BİR 10 YIL DAHA VAR “Bornova Bornova”dan sonra “7 Kocalı Hürmüz”le de bizi kendisine hayran bırakan genç aktör Öner Erkan’ın samimi itiraflarıyla baş başa bırakıyoruz sizleri.

Y

ılmaz Erdoğan’ın önceki filmi “Organize İşler”in iyi yönlerinden biri de Öner Erkan’ı keşfeder gibi olmamızdı. Keşfeder gibi diyoruz, çünkü potansiyeli olduğunu görmüştük ama biraz senaryodan dolayı tam çiçek gibi açılamadığını düşünmüştük. Ama o sanki bunun ‘intikamını’ alırcasına bu sezon fena

açıldı! Önce, İnan Temelkuran’ın “Bornova Bornova” filminde şahane bir performans sergiledi ve Antalya’dan Altın Portakal’ı kaptı. Arkasından Ezop’un (Ezel Akay) “7 Kocalı Hürmüz”ünde Hallaç Rüstem olarak filmin bizce en iyi oyunculuğunu sergiledi. Onun hem dramatik hem de komedi oyunculuğuna hakim olduğunu görmek sinemamız için bir zenginlik. Çünkü böyle ‘iki

ayağını’ kullanan oyuncuya sahalarda kolay rastlanmıyor. Biz de fırsat bu fırsat deyip bize bir şeyler itiraf etmesini istedik! Hazıra dağ dayanmaz be abi... İki filmin arka arkaya gelmesi biraz tesadüf oldu. Ama iyi de oldu galiba. (Gülüyor.) Beni insanlar daha çok komedi oyuncusu olarak tanıyor. Bu algıyı farklılaştırmak için ben de ters köşe bir rol oynamak istiyordum. “Bornova Bornova” bana bu imkanı verdi. Açıkçası iki film için de ayrı ayrı mesai harcadım ve epey çalıştım. “Bornova Bornava”nın senaryosunu iki yıl önce okumuştum ve beynimin bir köşesinde hep oynayacağım rol vardı. Sürekli uğraştım, sonra İnan’la (Temelkuran) epey çalıştık. “7 Kocalı Hürmüz” için de Keşan’a gittim, insanlarla konuştum, düğünlere, kahvelere gittim, berber dükkanında saatlerce oturdum. Biraz da araştırma yaptım. Sonuç itibarıyla bu iki performans çalışarak ortaya çıktı. Zaten başka türlü de olmaz. Yetenekli olabilirsiniz, ama çalışmadan istikrar olmaz. Cepten yersiniz. Naçizane fikrim böyle. Çok fazla fare (“Bornova Bornova”daki lakabı) tanıyorum... Aslında tanımadığım insanlar değil. Profesyonel olarak 10 yıldır oyunculuk yapıyorum. Ondan önce 12 -13 yaşımdan itibaren bir sürü işte çalıştım. İşlerden dolayı bu insanlara aşinayım. Ama yine de bakkal önünde bir hafta takıldım, yine kahvelere gittim. Oralarda da zaten bu tür insanlar var.


Zaten bu tür insanlara aşina olmasanız bile hayat karşınıza çıkarıyor. Bir de ben aslen İzmirliyim. Film için İzmir’in ritmine girmeye çalıştım. Çünkü biraz farklıdır oranın ritmi. Benim metodum çalışmak... Bahçeşehir Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptığım sıralar Haluk Bilginer, “Arkadaşlar ben size bir şey öğretemem, oyunculuk kendi kendinize öğreneceğiniz bir şeydir” demişti. Oyuncunun kendi metodunu bulması gerekiyor. Şimdiye kadar okuldan, hayattan, yüksek lisanstan öğrendiğim birikimlerle bir şey yapmaya çalışıyorum. Ama çalışıyorum… Yüksek lisansın da faydaları var... Benim yolum, oyunculukla yüksek lisansta kesişti. Haluk Abi, genç oyunculara fırsat veren bir insan. Bilgisini paylaşıyor. Önümde çıkacak 999 basamak var... Bir başarı elde edebilirsiniz ama devamını getirmeniz gerekir. Bence istikrar daha önemlidir. Çünkü daha çıkılacak bin basamak var. Nefesini ayarlayamazsan tıkanır kalırsın. Bir de çok önemli bir ulusal festivalde böyle bir ödül alıyorsun, daha oyunculuğa başlayalı da 10 yıl olmuş. Böyle “Ben oldum” olayına girerseniz zaten komik kaçar! Ayrıca Haluk Abi, “Oyunculuk kolay bir meslek ama ilk 20 yılı zor” der. Daha önümde demlenmek, pişmek için 10 yılım var. (Gülüyor.) Beleş filmler içime şeytanı soktu... Küçükken bizim evde televizyon yoktu ama balkon açıkhava sinemasına bakıyordu. Çocukluğum o balkonda bir sürü film izleyerek geçti. O filmleri ezberler, oynamaya çalışırdım. Galiba oradan içime bir şeytan girdi. Çünkü okuldayken başarılı bir öğrenciydim, takdir falan alırdım ama lisede içimdeki o şeytan beni bir dürttü. Acaba oyuncu falan mı olsam diye düşünürken, öyle karar verdim. Aile de teşvik etti. İlk defa sahneye çıkınca kalbim küt küt atmaya başladı ve keyif aldığımı görünce devam ettim.

Uzakdoğu sinemasını takip etmeye çalışıyorum.

Sinefil olamadım ama iyi film severim... Öyle sinefilm olamadım. Ama iyi filmleri izlemeye çalışıyorum. Hollywood filmlerinden pek haz etmiyorum. Avrupa,

Çok üzülüyorum... Görünen o ki Türk sinemasında nicelik olarak bir artış var. Bu artışın nitelikli filmlerde de olmasını bekliyorum. Bir de

Fotoğraflar: Muhsin Akgün

bizde şöyle bir anlayış var, “Abi bu sinemada para var ya, şöyle 15-20 yaş grubuna bir şey çekelim” gibi. Böyle olmuyor, popüler sinema yapmak isteniyorsa layığıyla yapılsın, hep beraber gülüp eğlenelim, ihtişamından etkilenelim. O da biz de pek yok. Üzülüyorum…!

k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

23


CEM ALTINSARAY AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

CABIRIA’NIN GECELERİ Yönetmenliğin tanrısı Fellini ile oyunculuğun tanrıçası Masina buluşuyor. Beyazperdenin gördüğü en verimli karı-koca işbirliği, gözyaşı ile tebessüme vals yaptırıyor...

İ

ki hafta önce yine bu sayfalarda okuduğunuz “Çin Mahallesi” yazısı, ister istemez noksan kaldı. Polanski’nin başyapıtı üzerine söylenecek öyle çok şey var ki, imkan olsa, o yazı kadar belki iki yazı daha çıkardı. Bu sayıda Aşktan da Üstün sayfalarını heyecanla açtığımız “Cabiria’nın Geceleri” (Le Notti Di Cabiria) ise, hakkında ne söylesek anlatılacak gibi değil. “Cabiria” her şeyden önce bir duygu filmi. Duygu da söze en zahmet veren olgu bittabi. Yaşayıp bizzat müşahede etmeli. Yine de şansımızı deneyelim. Gören bir daha görmek istesin, görmeyenin içine kurt düşsün, merak etsin, değil mi?! “Cabiria”, yakın zamana dek Federico Fellini’nin başyapıtları arasında anılmayan bir filmdi. Anlatısal açıdan sözgelimi “8½” gibi entelektüel bir yapı içermediği için başta burun kıvırdı arthouse seyircisi. Ev sineması literatürüne girip yeniden keşfedilene dek adeta kış uykusuna yattı. Neden sonra, ilk gösterildiği dönemde kesilen, can alıcı ‘hayırsever sekansı’nın kurguya eklenmesiyle dolaşıma giren DVD, filmi baş tacı mertebesine yükseltti. Bugün IMDb kullanıcılarının oylarını itibara alırsak, toplam oyu “8½”un üçte biri kadar; lakin oy ortalaması bakımından en iyi Fellini filmi! Bir kere sinema tarihi dediğimiz değişkenin en ama en büyük yaratıcılarından birinin elinden çıktığını biliyoruz “Cabiria”nın. Fellini sinemasının kudreti, film gramerine, anlatı sanatına getirdiği yeniliklerden, benzersiz bir estetikten ve hayatı tümüyle kendine özgü bir şekilde kavrayıp, kucaklayan dehasından gelir. Amma velakin en az bunlar kadar ve hepsinden önce duygusundan... Fellini bir duygu simsarıdır. İşte “Cabiria” da, ilk incisi “Aylaklar”dan (I Vitelloni), hâlâ formda olduğu “Ve Gemi Gidiyor”a (E La Nave

Va) uzanan duygu yolculuğunda, belki bir tek “Amarcord”la tekrarlayacağı zirve yürüyüşüdür kabaca. Bunda yönetmenin kendisinden bir yıl sonra doğup, dört ay (!) sonra ölen karısı Giulietta Masina’nın perdede yarattığı harikalardan, Nino Rota’nın insanın ruhunu okşayan müziklerine, Pier Paolo Pasolini’nin fahişeler için yazdığı mest edici diyaloglara kadar pek çok pay sahibi var muhakkak. Ama en başta Fellini’nin Masina hatırına yaptığı filmler içinde malzemesine en hakim olduğu yapıt olmasında keramet. Yine yönetmenin, kariyeri boyunca üzerinde gezineceği, diyelim ki hemen bir sonraki filmi “Tatlı Hayat”la (La Dolce Vita) daha da belirgin hale gelecek gözde temalarının hemen tamamı karşımıza çıkıyor “Cabiria”da. ‘Felliniyen’ evrenin olmazsa olmazı fahişeler, pezevenkler, aylaklar, göz bağcılar, din adamları, vs. Yine ilerleyen filmlerinde de sıkça göreceğimiz, kapitalist düzen eleştirisi, yoksul-varsıl kontrastı, paranın, maddiyatın her şeyi, herkesi avcunun içine almış olması, materyalist dünyada zayıf olanın, aciz olanın tanrıya sığınması, buradan geçişle inanç ticareti; böyle uzayıp gidiyor bu liste. Daha filmin ilk sahnesinde boğulmakta olan Cabiria’yı mı kurtarsın, sırtındaki ceketi mi, bilemiyor bir ‘insan evladı’. Bu temaları nadiren yeni gerçekçileri selamlayan bir ciddiyetle ele alırken, daha çok vodvil mantığıyla çalışıyor, hafifletiyor, yormuyor seyirciyi Fellini. Bunun için de öyle rafine bir formülü var ki. Gözyaşı aşağı süzülmeyi beklerken, dudağınızın kenarı yukarı kıvrılıyor. Yüzünüze yapışmış bir tebessümle izliyorsunuz her anı. Hadi biraz da Cabiria’ya bakalım. Orson Welles’in Fellini için söylediği “O aslında Roma’ya hiç uğramamış bir kasabalı; olup olası bunun hayalini kuruyor. O hayal için de

şükran borçluyuz kendisine” sözleri pek anlamlı. Fellini Cabiria’yı yaratırken kendinden çok şey katıyor. Cabiria her ne kadar sokağa adımını attığı anda bir özgüven abidesine dönüşüyor, kılıç-kalkanını kuşanıyorsa da, aslında çok yalnız (iyi ki varsın Wanda!), çok mutsuz ve kaçıp gitmek istiyor. İçten içe daha iyi bir hayat arzuluyor. Hikayeden çok epizotlar şeklinde ilerleyen film boyunca giderek daha yakından tanıyor, seviyoruz onu. Akıl almaz iyimserliği, hayata katlanma şekli olan komikliği, çocuksuluğu, saflığı, şüpheciliği, aksiliği derken büsbütün tutuluyoruz ona. Origami gibi açılan kadınlık ve insanlık halleriyle meftun ediyor bizi. Sinyora Masina, Şarlo’yu kıskandıracak bir oyun verirken, Cabiria eroin gibi sızıyor kanımıza. Aşık olup da kaşları normale döndüğünde kulu kölesiyiz artık. Son olarak film sanatının en duygulu finaline de uğrayalım. Duyguları olanca gücüyle harekete geçiren, lakin bunları sömürmeyen bir usta Fellini. Tüm zamanların en acınacak haldeki, en biçare karakterini tanıştırıyor bu filmle bize. Gelgelelim gözümüzü arkada bırakmıyor. Nasıl ki mağaralara düşmüş insanlara bile yardım eli uzatan hayırseverler var, çıkmadık candan umut kesilmez diyor. Aldatılmış, kandırılmış ve soyulmuş Cabiria’nın o ruh gibi olmuş bembeyaz suretine, önce tebessüm, sonra ışık, giderek hayat konduruyor o sıcacık finalde. Bir grup çalgıcı çocuk marifetiyle. Fellini’nin dahiyane hamlesiyle kameraya dönüyor, gülüyor genç kadın! Ve bizi de davet ediyor ‘inadına yürümeye’. Ne o oyuncu, ne biz seyirciyiz işte. Ayna. Sihir. Sinema. Hayatımız bizim. Seni seviyoruz Maria Ceccarelli*... (* Cabiria’nın filmde yalnızca bir kez geçen gerçek adı.) k 27 Kasım -03 Aralık 2009 / arkapencere

25


BURÇİN S. YALÇIN Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

INLAND EMPIRE

D

avId Lynch filmi izlemek tam manasıyla bir soyut RESİM incelemeye benziyor. Önünüzde sonsuz bir mealler olasılığı yatıyor ve siz onların yalnızca birinden sistematik bir şekilde, tutarlı bir netice çıkaramıyor, anlamsal açıdan ‘biraz ondan biraz bundan’ minvalli yarım yamalak bir ‘bütün’le yetiniyorsunuz. “Inland Empire”da da her kapının arkasında yine bambaşka bir dehliz gizli! Film, yüzleri mozaiklenmiş bir kadın ve bir erkeğin Lehçe konuşmalarıyla açılıyor. Bu görüntüler siyahbeyaz. Sonra tavşan başlıklı, insan gövdeli oyunculardan mürekkep bir sit-com geliyor ekrana. Ve bu ‘sit-com’u izlerken gözünden yaşlar akan bir genç kız… Ardından aktris Nikki Grace’le tanışıyoruz. Doğu Avrupa aksanıyla İngilizce konuşan gizemli komşusundan yakında seçmelerine katıldığı “On High In Blue Tomorrows” (Hüzünlü Yarınlar Üzerine) filmindeki rolü alacağı ‘müjdesini’ alıyor. Evet, ‘Lynchya’ topraklarındayız; buraya kadar öyküyü kafanızda şöyle bir toparlamış olsanız bile, önünüzde beyin hücrelerinizi paralayacağınız iki küsur saatlik bir dilim kalıyor. Gelsin flu görüntüler, sallanan imajlar, dekadraj mizansenler, yer değiştiren ve başkalaşan kişilikler… Adı öyle konmamış bile olsa, “Inland Empire”a “Mulholland Çıkmazı”nın (Mulholland Dr.) devamıymış gibi bakılamaz mı acaba? Sadece merkezine film endüstrisini ve bir aktrisi yerleştirmesinden değil. İki film de temelde ‘düşler şehri’ Los Angeles’ın aslında hayalleri nasıl tahrip ettiğine odaklı. Tabii her iki filmin isminin de aslında Los Angeles’taki bir yerden geldiğini de ekleyerek… Bir Lynch filminin karşısına oturuyorsanız, tavşan deliğinden aşağıya itilmeyi de zımnen kabullenmiş sayılırsınız ve bu açıdan bakarsak “Inland Empire” Lynch filmografisi içindeki en dipsiz kuyu, içinden çıkılması en sıkıntılı labirent belki de. İzlediklerimiz kendini rolüne ziyadesiyle kaptırmış bir aktrisin halet-i ruhiyesi olabilir mi?

Çok istediği, yeniden yıldızını parlatacak bu rolle birlikte aklını da yavaş yavaş yitiren bir aktrisin… Ne olursa olsun, Lynch filmlerinin, bozuk psikolojilerin görsel karşılığı olduğunu düşünürsek, bir noktadan sonra rolünün içinde kaybolmuş Nikki’nin zihninin derinliklerinde dolaştığımız söylenebilir. Ya da bir kaldırım fahişesinin fantezileri mi tüm bunlar? “Mulholland Çıkmazı”ndaki Diane’in kurduğu türden… Yükselme, şöhret, kusursuzlukla örülü bir hayatın… Kimbilir! Doğrusu, yine küçük ekmek kırıntıları bırakıyor Lynch yolu bulalım diye. (“Kayıp Otoban”da Patricia Arquette’i sarışın ve esmer halleriyle, “Mulholland Çıkmazı”nda ise Naomi Watts’ı pırıl pırıl ve virane hallerde ayrıştırmıştı. Burada da Dern’e bir Mulholland tarifesi uygulamış) Tipik Lynch döngüleri de hazır ve nazır. Başlardaki bir imgeye, bir sahneye veya bir diyaloga tekrar geliyor ve ‘görünenin’ arkasındaki gerçeğe tanık oluyorsunuz. Ama bu kez ipuçlarını toplamak gerçekten kolay olmuyor. Çözmeye çalıştıkça daha çok dolanıyorsunuz. İlgilisi biliyordur, Lynch epey bir süredir dijital videonun getireceği olası nimetlerle meşgul ve “Mulholland Çıkmazı”ndan beri böyle birçok kısa film çekti. 2000’li yılların başından bu yana bu teknolojinin olanaklarına kafa yoruyor. Biraz da bu kısa metraj pratiğini uzuna çevirmek maksadıyla çektiği “Inland Empire”daki en büyük hatası büyük ölçüde senaryosuz yola çıkması. Laura Dern’le bir sohbet esnasında kafasına düşen küçücük bir fikirden hareketle başladığı bu filmi, yazarken çekti ve çekerken de yazdı. Laura Dern’in canlandırdığı iki karakterden biri, Sue, bir sahnede uyuz psikiyatriste şöyle bir itirafta bulunuyor: “Neyin önce neyin sonra olduğunu anlamıyorum.” Üzülme Laura, biz de, biz de!.

Laura Dern, Lynch’le üçüncü birlikteliğinde de boş geçmiyor! Mükemmel! İmgeleri kovalayacağım derken sürpriz konuk oyuncuları kaçırabilirsiniz.

YÖNETMEN David Lynch OYUNCULAR Laura Dern, Jeremy Irons, Justin Theroux YAPIM/SÜRE 2006 ABD-PolonyaFransa, 172 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Saga

Lynch bize imparatorluğun içinden enstantaneler gösteriyor... k 27 Kasım- 03 Aralık 2009 / arkapencere

27


Aile Oyunu KEREM SANATEL (FamIly Plot, 1976)

BUZ DEVRİ 3: DİNOZORLARIN ŞAFAĞI ORİJİNAL ADI Ice Age: Dawn Of The Dinosaurs YÖNETMENLER Carlos Saldanha, Mike Thurmeier SESLENDİRENLER John Leguizamo, Denis Leary YAPIM/SÜRE 2009 ABD, 90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

Hayvanların arkadaş dayanışması mı?! 28

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

A

nimasyonlar çocuk filmi kategorisinden çıkalı çok oldu, ama biz bu türdeki her yeni filmle beraber aynı “açık büfe” hissine kapılmaktan pek kurtulamıyoruz. Bu büfelerin bazılarında sadece çocukların damak zevkine uygun şekerlemeler, içlerine öğretici ninniler saklanmış kurabiyeler, dinozor biçimli pastalar, şirin hayvan figürlü tatlılar bulunuyor. Bazıları ise sadece yetişkin gurmelerin damak zevkine uygun hazırlanıyor. İkisinden de biraz çeşit barındıran büfelere rastlamak pek kolay değil. Damak zevkinden öte iç baygınlığı riski önemli bir kıstas ise, “Buz Devri 3” ilk kategoriye dahil edilmeli. Ama onu özellikle bir önceki filmden daha iyi hale getiren bir unsur var: O da elini zaman zaman yetişkinlerin menüsüne uzatması. Örneğin Sid’in cinsel kimliği konusunda tam bir kafa karışıklığı içinde olması, filmin içinde bunca ‘bir sen, bir ben, bir de bebek’ muhabbeti sarfedilmesine rağmen, beklenmedik bir espri. Ama bu espriye biraz daha şüpheli biçimde

yaklaşabilir ve Sid’in çocuk sahibi olma gayretini ya da ‘ben anneyim’ diye sevinmesini, iki babalı veya iki analı gay evliliklerin makaraya sarılması olarak da görebilirsiniz. Animasyon bayrağını göndere çekiyorum derken, kutsal aile değerlerini hazırol konumunda bekleten bir filmden beklenebilecek bir sinsilik bu. Bunun dışında aksiyonla tıka basa doldurulup ikinci halka gibi sarkması engellenmiş olsa bile, senaryonun tıpkı ‘Cumartesi animasyonları’ gibi kolay numaralarla sinekten yağ çıkardığı da gözden kaçmıyor. Hayvanların arkadaş dayanışması mı? Haydi oradan. Harekete geçmek için illa ki birinin başının derde mi girmesi gerekiyor? Boşversenize. En korkunç düşman bir dinozor mu? Bit pazarına nur yağdırmayın.

Simon Pegg’in seslendirdiği kaçık aksiyon faresi. Crash ve Eddie ikilisi, filmin Jar Jar Binks’i, üstelik iki tanesi.


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

LABİRENT Orijinal Adı Labyrinth YÖNETMEN Jim Henson OYUNCULAR David Bowie, Jennifer Connelly YAPIM/SÜRE 1986 ABD, 97 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce (T.A.) ŞİRKET Tiglon

Komik, fantastik, karanlık ve sihirli bir macera...

2

007 yılının sonunda çift diskli edisyonuyla raflara çıkan ve az sayıda ithal edildiği için çabucak tükenen bu fantastik kült film şimdi daha ucuz fiyata tek diskli baskısıyla bir kez daha karşınızda... Hâlâ her rastladığımızda kolayca gözümüzün takılabileceği “The Muppet Show”un yaratıcısı Jim Henson sinemalarda Muppet’lardan bağımsız olarak iki film yaptı. 1986 yapımı bu filminde Henson, Hollandalı grafik sanatçısı M. C. Escher’in "Relativity" (Görecelik) adlı eserinden büyük ölçüde ilham aldığı fantastik bir hikaye anlatır. Yerçekim kurallarının olmadığı, merdivenlerle, kapı ve pencerelerle dolu paradoksal ve yüzeysel bir bütünlüğün olmadığı bir mekanın tarifini yapan bu eserden büyük ölçüde yararlanan “Labirent”in öyküsü aslında “Alice Harikalar Diyarında”yı ve hatta “Oz Büyücüsü”nü fazlasıyla hatırlatmaktadır. Aşağı yukarı her çocuk masalı gibi büyülü bir yolculuğa çıkan ve Cinler kralı Jareth (David Bowie’den

uygunu olamazdı) tarafından kaçırılan küçük kardeşini arayan Sarah adlı genç kızın (gencecik ve pırıl pırıl Jennifer Connelly), yolculuk sonunda hayata dair bir şeyler öğrenmesiyle de sonuçlanır. “Görecelik” tablosunu daha filmin en başında Sarah’nın odasının duvarına yerleştiren Henson, film boyunca bu grafikten yola çıkarak labirent kavramını fantastik dokunuşlar eşliğinde sıkça kullanır. Sarah kapı gibi görünmeyen kapılardan geçer, iyi gibi görünen kimi kılavuzlardan kötülük görür, çok çirkin ve korkutucu bir karakterden de iyilik gördüğü gibi… Üstelik final sahneleri tam da Escher’in tablosundaki gibi bir merdiven topluluğu içinde geçer. David Bowie’nin Arif Mardin’le çalıştığı şarkıları da bu rüya filme eşlik etmekte. Özellikle de “As The World Falls On” Bowie’nin diskografisi içinde sevilen bir aşk şarkısıdır...

Bugünlerde sadece Del Toro filmlerinde görebildiğimiz karanlık bir dünyaya açılıyor... Bugünün yüksek teknolojili fantastik sinemasına alışkın seyirciye biraz ilkel gelebilir... k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

29


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

GÖLGESİZLER YÖNETMEN Ümit Ünal OYUNCULAR Selçuk Yöntem, Hakan Karahan, Taner Birsel YAPIM/SÜRE 2009 Türkiye, 94 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

Hikayesinin gerektirdiği ‘kusursuz zincir’den eser yok! 30

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

İ

lk iki filmi “9” ve “Ara”nın minimal çizgisinden bir miktar uzaklaşan ÜMİT Ünal, üçüncü filmi “Gölgesizler”le bir edebiyat uyarlamasının zorlu patikalarına sokuyor sinemasını. Hasan Ali Toptaş’ın romanından hareketle çektiği filminde ‘karmaşık’ bir olay örgüsünün içine giren senarist-yönetmen, ‘sürprizli film’ dinamiklerini de ‘yarı etkin’ bir çerçeveye yerleştirmeyi başarıyor. Bir köyün ve orada yaşayanların ‘gizemli’ hikayeleriyle haşır neşir olduğumuz film, içinde barındırdığı karakterlerin fazlalığıyla belirgin bir ‘dağınıklık’ı da getiriyor peşi sıra. Ünal, her karaktere yeterli hareket alanı sağlamaya çalışsa da, bu dağınıklığı belli bir ‘odak’a çekmeyi başaramıyor ne yazık ki. Ancak tüm bu ‘kopuk uçurtma’ modelinden de ‘farklı’ ve ‘ilginç’ bir sonuca ulaşıyor yönetmen; minik hikayeler, kendi içlerinde çekici bir kıvam oluşturmaya yaklaşıyor. ‘Bekçi’ karakterinde Hakan Karahan’ın (filmin yapımcısı aynı zamanda) tartışmasız biçimde öne çıktığı, diğer isimlerin arasından sıyrılıp hikayeye

derinlik kattığı iddia edilebilir rahatlıkla. Öte yandan birbirlerine bir türlü sağlam bağlarla kenetlenemeyen öykücüklerde, bazı oyuncuların ‘minik çıkışlar’la filmi zenginleştirdiklerini de söyleyebiliriz. Kimi renkli anları ve ‘sürpriz’ unsuruyla izlenebilir bir yapıya sahip olmasına karşın, “Gölgesizler”in tam bir ‘eksik film’ havası taşıdığıysa aşikar. Karmaşık olay örgüsünün gerektirdiği ‘kusursuz zincir’den eser yok bu filmde, kopuk kopuk ilerlemeye çalışan bir entrika duygusuyla yolunu bulmaya çalışıyor yapım. Ümit Ünal’ın önceki iki filmindeki ‘hayatın içinden’ diyalogların yerinde de yeller esiyor doğrusu. Sinemacı, ‘gerilimli bir masal’ anlatmaya çalışırken, hikayenin içinde kaybolup alışkanlıklarını rafa kaldırmış gibi görünüyor.

Hikayedeki ‘gizem’, filmin izlenebilir olmasının önünü açan en değerli uzantı gibi duruyor. Finalde Candan Erçetin’den bir videoklip seyrettirmesi gerekiyor mu yönetmenin, bilemiyoruz!


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

IN BRUGES YÖNETMEN Martin McDonagh OYUNCULAR Colin Farrell, Brendan Gleeson, Ralph Fiennes YAPIM/SÜRE 2008 İngiltere ABD, 102 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET As Sanat

Kısık ateşte pişen bir komedi-gerilim.. Sizce de ilginç değil mi?

B

ruges (Brüj diye okunuyor) Belçika’da bulunan günümüze kadar korunabilmiş, Ortaçağ şehirlerinden biri. Belçika hükümeti şehrin üzerine titriyor bozulmaması için. Ve inanılmaz bir şey ama, Avrupalı turistlerin adeta akın ettiği bu kentte daha kendi sınırları içinden en ufak bir taşma bile (hani bizdeki mantıkla ‘bir tesis de şuraya konduralım’ girişimi) yaşanmamış. Geçen yılın Oscar adaylıklarında adından sıkça bahsettiren “In Bruges” (film ülkemizde vizyona girmedi, DVD’si için de Türkçe isim konulmamış) yönetmeni Martin McDonagh için rasgele seçilmiş bir şehir değil tabi ki. Pek yolunda gitmeyen bir işin ardından patronları tarafından yeni işlerini beklemek üzere oraya gönderilen iki tetikçinin hayatlarını sorguladıkları bir mekana dönüşüyor bu turistik ve sürprizlerle dolu şehir. Genç ve hedonist tetikçi (Farrell) ile tecrübeli, entelektüel ortağı (Gleeson) bu bekleme sürecinde zaman zaman sıkılacak, bazen de varoluşlarını

sorgulayacaklardır. Sonunda bambaşka bir sebeple orada tutulduklarını öğrenene kadar... Olayın içinde biri genç biri yaşlı iki tetikçi olduğunda aklınıza hemen Stallone-Banderas ikilisinin kapıştığı “Suikastçılar” (Assassins) gelmesin. Richard Donner’ın filmi hikayenin felsefesiyle pek az ilgilenip filmini ne kadar aksiyona boğduysa “In Bruges” da bunun o kadar tersini yapıyor. McDonagh senaryosunu da kendi yazdığı bu ilk uzun metrajlı filminde adeta zamanın donduğu bir şehirde sürgüne gönderilmiş iki farklı kuşağı birbiriyle değil kendileriyle hesaplaştırıyor. Ralph Fiennes’ın olaylara katılımıyla temposu artan filmin espri dozu, aksiyonu ve gerilimi çok ‘ince’ ayarlanmış. Özellikle senaryosu BAFTA dahil pek çok festivalden ödüllendirilen bu şık filmin DVD’si de zengin ekstra içeriğiyle ilgiyi hak ediyor.

Kesinlikle Bruges’a gitmem lazım dedirtiyor. Ama gidemezseniz DVD’sinde mini bir şehir turu var! Özellikle ilk yarısında bir ritm düşüklüğü hissedebilirsiniz. Ama yılmayın ödülünüz var... 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere k

31


Aile Oyunu KEMAL EKİN AYSEL (FamIly Plot, 1976)

BİR ERKEK HAKKINDA Orijinal Adı About A Boy YÖNETMENLER Chris Weitz & Paul Weitz OYUNCULAR Hugh Grant, Rachel Weisz, Toni Colette, Nicholas Hoult YAPIM/SÜRE 2002 İngiltere, 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Saga

Şehirli ve yalnız erkekler neden sosyal ilişkilerden köşe bucak kaçar? 32

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

B

romance” denilen erkeklere yönelik romantik komedinin fikir babası, bizde de çok sevilen romancı Nick Hornby sayılabilir. Yüzeyde dertsiz fakat derinde takıntılardan ve gayesizlikten kıvranan şehirli erkeğin bir türlü tatminkar ilişkiler kuramamasının hikayesini anlatır romancı. Bunu dinamik bir kurgu, dramatik sürükleyicilik ve neşe duygusuyla yaptığı için eserleri ardı ardına sinemaya uyarlandı. “Bir Erkek Hakkında” bu uyarlamaların arasında öne çıkanlardan. Yönetmen Weitz kardeşlerin, Hornby’nin eserindeki özü doğru noktadan yakalamaları filmi başarılı kılıyor. Öykünün bir kefesinde yaşı ilerlemesine rağmen büyüyememiş, lüksün ve kaygısızlığın getirdiği refahla adeta süresi uzatılmış bir çocukluk yaşayan Will var. Öte kefede boşanmış bir annenin sorunlu çocuğu, okulda aşağılanan, hiç yeteneği olmadığı halde şarkı söylemeyi kafasına koymuş içine kapanık Marcus yer alıyor. Yönetmenler anlatıcı rolünü

biri yaşlı, biri genç bu iki çocuğa üleştirerek demokratik bir öykülemeye soyunuyorlar. Babasından kalan parayla yaşayan Will’in hayatta tek derdi kolay av olarak gördüğü bekar annelerle çıkıp canı sıkılınca onları terk etmek. Sosyopatlığın sınırında ve kimseden gönül ilişkisi talebi yok. Kadınlar birkaç kullanımlık birer haz odağı onun için. Filmin sonunda Marcus aksini iddia etse dahi benmerkezci Will’in ders aldığına, adam olduğuna ikna olamıyoruz. Geldiği gibi gidiyor. Film, beklentilerin aksine Marcus’un annesiyle Will’i bir araya getirmeyerek romantik klişelere de sırt çeviriyor. Nihayet kentli erkeğin ilişki kabızlığını analiz etmek yolunda kurduğu cümlelerle, “Issız Adam” gibi denemelerin ötesine geçmeyi başarıyor. Bunda eseri cana getiren Hornby kadar yönetmenlerin de payı var elbet..

Hugh Grant büyümeyen çocuk Will rolü için en doğru seçim... Finalde karakterlerin omzuna yüklenen mutlu son çabası söylemi baltalıyor.


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

SİYAH KRİSTAL

GORGON

KING KONG

Orijinal Adı Dark Crystal YÖNETMEN Jim Henson, Frank Oz YAPIM/SÜRE 1982 ABD, 93 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon

Orijinal Adı The Gorgon YÖNETMEN Terence Fisher YAPIM/SÜRE 1964 İngiltere, 80 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.66:1, 2.0 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon

YÖNETMEN John Guillermin YAPIM/SÜRE 1976 ABD, 130 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Saga

B

Ö

U

ir filmin gerçekten eskiyip eskimediğinin en iyi ölçütlerinden biri, onu 'çocukluk hatıraları'ndan soyutlayarak izlemek. Özellikle çocukluğunuzda hoş anılar bırakmış bir filmle kurduğunuz duygusal bağın önüne geçip filmi objektif değerlendirmek bazen imkansız olabilir. “Siyah Kristal” ise, Henson-Oz kukla fabrikasının diğer işleriyle kıyaslandığında, zamana karşı biraz daha iyi direniyor; çünkü onu çocukken hiç sevmemiştik, şimdiyse daha anlamlı görünüyor. Hayli kasvetli, hatta kötümser “ortadünya-vari” öyküsünü gerçek oyunculara yer vermeden anlatış biçimi, Ray Harryhausen’in işlerinin bugün gördüğü eksiksiz saygının aynısına layık. Günümüzün mo-cap ve 3D animasyon tekniklerine duyulan ihtiyacın aslında hep var olduğunu, eksikliğinde ise yaratıcılığın nasıl coştuğunu belgeleyen kırılgan örneklerden biri var karşımızda. Üstelik aynısı bir daha asla yapılmayacak. Çocuklarınızın sevebileceğini umarak edinmeyi düşünmeyin bile. Onlar için film hala çok tuhaf, sevimsiz ve korkunç. Ama şimdi neredeyse her fantastik öyküde "Siyah Kristal"den bir parça görmek, pek de şikayet edilecek bir şey olmasa gerek... Kerem Sanatel

zellikle ‘gotik korku’ türündeki çalışmalarıyla bir döneme damgasını vuran İngiliz film yapım şirketi Hammer’ın ‘orta karar’ filmlerinden biri “Gorgon”. Binlerce yıl öncesinden gelen irkiltici bir efsanenin, 20. yüzyıl başlarında küçük bir Orta Avrupa kasabasına nasıl etki edebileceği fikri üzerinden hareketle hayat bulan hikaye, ‘yılan başlı kız kardeşler’den (Gorgonlar) Megaera’nın yarattığı ‘taşlaşmış’ dehşetin anatomisini çıkarıyor. Hammer filmlerinin gediklilerinden Christopher Lee ve Peter Cushing’i hikayenin iki ucuna fırlatan yapım, yine Hammer’ın kadrolu yönetmenlerinden Terence Fisher’ın elinde karanlık ve ürkütücü bir atmosfere ulaşıyor. Bugünün bol efektli korku filmlerinin bir türlü başaramadığını küçücük bütçelerle halleden bu tür çalışmaların en iyilerinden değilse de, kullandığı unsurları ‘dürüstçe’ değerlendiren bir film. Mitolojik göndermelerin bu kadar çok olduğu Hammer 'korku'larına pek fazla da rastlayamazsınız... Türkiye’de bu tür filmlerin DVD’lerinin raflara yerleşme sıkıntısı da düşünüldüğünde, ‘kült film’ arayışı içindeki sinemaseverlerin “Gorgon”a ilgi göstereceklerine kuşku yok. Murat Özer

zak doğuda yapılan TAKLİTLERİNİN taklitlerinin dışında King Kong aslen üç kez ‘adam gibi’ sinemaya uyarlandı. Bu 1933’deki filmin ‘yeniden yapım’ı, bir sene önce sinemalarda büyük bir canlanma yaşatan “Jaws”ın izinden giderek oluşturulmuştu. Zamanında Universal Stüdyoları’na da maddi anlamda büyük bir canlılık yaşatmıştı. Herkesin bildiği hikaye omurgası, bu filmde de aynen korunmuş. Ama hoş olan şey kısmen başarılı bir şekilde çekildiği döneme uygun hale getirilmesi. Mesela sislerle kaplı, Kong’un yaşadığı adaya gidenler gözlerini para hırsı bürümüş petrol şirketi yetkilileri. Çevreci ‘esas çocuk’ (gencecik Jeff Bridges) gemiye kaçak biniyor. Kong’un aşkı Dwan ise (sinemadaki ilk rolüyle taptaze Jessica Lange) “Deep Throat”u seyrederken patlayan teknesinde ölen zengin bir iş adamının denize düşerek kurtulan metresi! Genellikle felaket filmleri çeken yönetmenin aynı formüller üzerinden gittiği film zamanına göre hayli inandırıcı efektlerle çok büyük arıza çıkarmadan işi halletmiş. 1986’da aynı yönetmen bu filmin devamı niteliğinde ve başrolünde Linda Hamilton’ın olduğu çok kötü bir Kong filmi daha yapmıştı! Burak Göral

Bazı ayrıntıların popüler kültürde hala eskimediğini görmek şaşırtıcı.

Megaera’nın ‘ölüm şarkısı’, filmin yarattığı dehşetengiz etkinin tetikleyicisi konumunda.

Daha ilk filminde bile Jessica Lange’in farkını kavrıyoruz. Enerjisi ve güzelliğiyle zamanında çok can yakmış olmalı...

Skeksis’lerin ses tonu ve konuşma biçimleri tahriş edici.

Filmin bütçe sıkıntısı, özellikle kafa kesme sahnesinde kendini gösteriyor.

Gereğinden uzun ve özellikle ilk bir saati aşırı sarkıyor.

k 27 Kasım - 03 Aralık 2009 / arkapencere

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Cyd Charisse Ginger Rogers’tan daha güzel olduğu yetmiyormuş gibi, handiyse aynı seviyede usta bir dansçı. Fred Astaire ve Gene Kelly’nin yıllar boyunca paylaşamadığı Charisse, ‘resmi olmayan’ kayıtlara göre sinema tarihinin en güzel bacaklı kadını! 2 - Nino Rota Fellini ve Visconti filmlerine yaptığı unutulmaz müziklerden ve belki de en bilinen film müziği olan “Baba” temasından tanıyorsunuz. Anısı olup da insanı çocukluğuna geri götüren şarkı nevinden duygusu ve müzikal erdemleriyle, bildiğiniz hiçbir şeye benzemiyor yapıtı. Cabiria şerefine, alkışı yollamalı... 34

arkapencere / 27 Kasım - 03 Aralık 2009 k

3 - Idi I Smotri Sinemanın gücünü iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bu ölümsüz Rus filmi, savaş karşıtı filmler içerisinde tartışmasız en serti. Film filan değil, bildiğiniz dayak vallahi! 4 - Inception 2010’un en merak edilen filmlerinden biri Chrostopher Nolan’ın elinden çıkacak. Daha önce iki Batman filmi arasına sıkıştırdığı “The Prestige” ile kimilerine göre en iyi filmini yaptı. Yine bir 'Batman arası'ndayız. Çok formda olduğuna şüphe yok. Aynı başarıyı tekrarlarsa şaşırmayın...

5 - Ada İlk zombi filmimiz yaklaşıyor adım adım. Yönetmenlerden Talip Ertürk “Ölüyü diriltiyor, diriyi bayıltıyor!” dedi Okan Bayülgen’in programında filmi için. Web sitesinden (www.adafilmi.com) afişine, her gelişmeyi heyecanla takip ediyoruz biz de. Yatalım kalkalım, o gün gelsin de bayılalım diye...


Konulu filmlerin tanrısı yönetmendir. Belgesel filmlerin yönetmeniyse bizzat tanrının kendisi! Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 05  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you