Page 1

“RUH EŞİM”

VANESSA PARADIS CAN YOLDAŞIM AŞK PERİSİ KIRIK MİDYELER BEYAZPERDEDE LIVERPOOL İKARUS’UN İ’Sİ

22 - 28 HAZİRAN 2012 / SAYI: 139


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

“CAHİDE İLE BİR HAFTA”

F

ormatlanma sürecimiz daha ufacıkken başlıyor. Komutlar, başta ebeveynlerimiz olmak üzere toplumun her kesiminden gelebiliyor: “Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atma!”, “Yüksek sesle gülme!”, “Erkekler sakız çiğnemez!”, “Ezan okunurken doğru otur!”, “Misafirlikte yaramazlık yapma!”, “Okulda andımız okunurken ‘hazır ol’da dur!”, “Erkek gibi dans et, kıvırma!”, “Askerlik yap, ardından evlen!” diye başlayan, hayatı yıllarca hepimize zindan eden ne varsa üstüne ekleyebileceğiniz bir alay emir ve komuta... Hepsi de beden dilimizi, kendimize özgü davranış biçimimizi değiştirmeye, özgürlüğümüzü, tabiatımızı daha en baştan biçimlendirmeye yönelik ‘format atma’ kriterleri... Bu tabii insanın bünyesine ‘ağaç henüz yaşken’ sirayet ettiği için, bir ömür etkisi geçmiyor. O çocuk büyüdüğünde, misal oyuncu olduğunda, bedenini baştan ‘formatlaması’, öğretilen tüm kalıpları kırması gerekiyor. Olabildiği kadar... İçinden geleni değil de insanların istediği davranış biçimlerini sergilemek, yani aslında kendi iradene rağmen ‘iki yüzlü’ bir tavırla başka biri gibi davranmak, tam da bu sebeple şark toplumlarına özgü bir şey. Yalnız davranışla kalsa iyi, insanın kendisiyle yüzleşmesine, istediği gibi davranmasına da engel bu durum. Yahut, yaptığı şey hata da olsa kabullenip, kendiyle barışık olmasına... Kendisinin ve başkasının psikolojisini derinlemesine gözlemleyip

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

analiz etmesine daha bir sürü, bir sürü şeye… “Bizde iyi oyuncu yetişmiyor” şikayeti de aslında bununla bağlantılı değil mi? Bir insan kendini tanımadan, kendisi olamadan, başkası olabilir mi? Henüz benliğiyle yüzleşmeden, ‘öteki’ni ne kadar tanıyabilir? Aynı şey senaristler, yazarlar, yönetmenler için de geçerli. Bu elbette yüzde yüz bir genelleme değil. Arada gerçekten kendini çok iyi yetiştirmiş sanatçılarımız da çıkıyor, toplamı bir elin parmaklarını geçmese de... Bunları dile getirmemizin sebebi “Marilyn İle Bir Hafta” (My Week With Marilyn) filmi. AİLE OYUNU sayfalarımızda rastlayacağınız bu güzel biyografi, ister istemez “Bizde neden bu tür filmler yapılamıyor?” sorusunu akla getiriyor. Sinema tarihimiz Cahide Sonku, Zeki Müren, Muhterem Nur, Muhsin Ertuğrul, Türkan Şoray, Göksel Arsoy, Ayhan Işık gibi, saydıkça sayabileceğiniz nice star ve sanatçıyla dolu ve hiçbirinin henüz hikayesi anlatılmış değil. Ciddi bir araştırmanın yanında, akıcı bir senaryo, sürükleyici bir öykü, kusursuz diyaloglar, iyi etüt edilmiş görüntü yönetimi, sanat yönetimi gibi detayların çok önemli olduğu ‘dönem filmi’ ve ‘biyografi’ için sonsuz malzeme kaynağı hepsi de... Michelle Williams’ın bukelamun gibi Marilyn Monroe oluverdiğini, öte yanda “Aşk Ve Küller” (Blue Valentine) gibi bir filmde bambaşka bir rolde bedenini sanata nasıl armağan ettiğini görünce, imrenmekten başka yapacak şey kalmıyor. Geçmişte yapılan Bergen hikayesi “Aşk Ölümden Soğuktur” ya da “Cahide” gibi hantal ve ‘olmamış’ yapımları da düşününce, günün birinde acaba bizde de birileri çıkıp örneğin “Cahide İle Bir Hafta” diye dört dörtlük bir yapıt ortaya koyabilecek mi diye hayallere dalıyoruz ister istemez...

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com OKAN ARPAÇ oarpac@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: TUNCA Arslan, OLKAN ÖZYURT, ALİ ULVİ UYANIK, SERDAR KÖKÇEOĞLU, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK, ERKAN AKTUĞ, ŞENAY AYDEMİR REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Can Yoldaşım (Darling Companion); Ruh Eşim (Café De Flore); Aşk Perisi (La Fée); Kırık Midyeler; Ruhlar Oteli (The Innkeepers); Sert Rüzgarlar (Des Vents Contraires); Skor Sıfır (The Inbetweeners Movie); Pirana 3DD (Piranha 3 DD).

23 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları...

24 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan, geçen hafta gösterime giren “Babam İçin” (Will) vesilesiyle Liverpool futbol kulubüne dair filmlere göz atıyor.

26 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Henri Verneuil-Yves Montand ikilisinden politik sinema başyapıtı: “İkarus’un İ’si” (I... Comme Icare)... Tunca Arslan imzasıyla.

28 AİLE OYUNU

Senden Bana Kalan (The Descendants); Marilyn İle Bir Hafta (My Week With Marilyn); Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy).

34 SAPIK

Hrant Dink cinayeti sinemada; İnan Temelkuran’dan “Siirt’in Sırrı”; Muhsin Akgün’e ömürlük hatıra; Andrew Sarris (1928-2012); Afrika’da Türkiye sineması açılımı... Olkan Özyurt imzasıyla.

k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

CAN YOLDAŞIM ORİJİNAL ADI Darling Companion YÖNETMEN Lawrence Kasdan OYUNCULAR Diane Keaton, Kevin Kline, Mark Duplass, Dianne Wiest, Richard Jenkins, Elisabeth Moss, Ayelet Zurer, Sam Shepard, Jay Ali YAPIM 2012 ABD SÜRE 103 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Moviebox)

"Can Yoldaşım"a bir bakıma bir Lassie filminin tersten okunuşu diyebiliriz. Ya da daha doğru bir deyişle "Lassie" ile Antonioni'nin "Macera"sının sakil bir kırması... 6

k arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012

S

tephen KIng’in eserlerinden yapılan sinema uyarlamaları her yönetmen için büyük riskler taşıyor. Bir Stephen King uyarlaması bir yönetmeni rezil de edebiliyor, vezir de... 2003’te bizde Altın Kitaplar’dan Rüya Avcısı adıyla yayımlanan Stephen King romanından uyarladığı bilimkurgu/ korku kırması “Düş Kapanı” (Dreamcatcher) ne yazık ki Lawrence Kasdan'ı, lafı hiç eğip bükmeden söylersek, rezil etmişti. Filmle ilgili hem yapımcıların gişede hem de eleştirmenlerin sinemasal anlamda beklentileri birer birer ‘düş kapanı’na yakalanmıştı. Ondan tam dokuz yıl sonra ortaya çıkan “Can Yoldaşım” ise Kasdan'ın büyük stüdyolardan uzakta bağımsız olarak 5 milyon dolara kotardığı ve yayla evlerinde kaybolan köpeklerini arayan üst sınıf bir Amerikan ailesinin üyeleri arasında geçen bir karakter draması. 41 yıllık eşi Meg Kasdan'ın söylediğine göre gerçekten kendilerinin yaşadıkları bir hikayeden yola çıkarak kaleme almışlar "Can Yoldaşım"ı. Karı koca daha önce "Şehrin Kalbi"nin (Grand Canyon) senaryosuna da beraber imza atmışlardı. Haliyle insan başta umutlanıyor, ilişkiler ve dostluklar üzerine sağlam bir film geliyor diye. Diğer yandan yazar/yönetmenin "Düş Kapanı"yla ortaya çıkan düşkırıklığı yüzünden Hollywood'la köprüleri atmış görünmesi de onun için en hayırlısıymış gibi geliyor ilk elde kulağa. Nitekim "Can Yoldaşım" vesilesiyle verdiği bir söyleşide şöyle demiş: "Artık Hollywood'da film çekebileceğimi zannetmiyorum. Umarım yanılırım ama orada artık benim izlemek isteyeceğim türde pek az film yapılıyor. İş böyle olunca benim yönetmek isteyeceğim bir proje çıkacağından da şüpheliyim." Lawrence Kasdan kalemi son derece kuvvetli bir senarist. Yazıp yönettiği daha ilk film olan 1981 yapımı müthiş kara film "Ateşli Vücutlar"dan (Body Heat) sonra sinema alemlerinin ufku parlak çocuğu olarak lanse edilmişti. Bugün "Yıllar Sonra"dan (The Big Chill) "Silverado"ya, "Şehrin Kalbi"nden (Grand Canyon) "Wyatt Earp"e 11

filmlik, sade, lakin sinemayı sevdiğini de apaçık belli eden ellerden çıkmış bir filmografisi var. Bu filmografinin vardığı 11'inci durağın "Can Yoldaşım" olduğunu görmek ise hayranları için tam bir yıkım. Bu film ayrıca Kevin Kline'la da altıncı birliktelikleri. En son 17 yıl önce "Fransız Öpücüğü"nde (French Kiss) beraber çalışmışlardı. Kimi nüanslarla birbirlerinden ayrışsalar da, bu filmlerdeki Kevin Kline karakterlerinin hepsinin üzerinde belli belirsiz ortak noktalar var. Buna "Can Yoldaşım"da da rastlıyoruz: Vurdumduymaz, cüretkar, renkli adamlar neredeyse hepsi... "Can Yoldaşım"ın Joseph'ı da böyle bir tip. İlginç bir şekilde, filme zarar veren şeylerden biri de KlineKasdan birlikteliği oluyor. Kasdan filmlerindeki Kevin Kline kompozisyonlarını tutup bir de "Can Yoldaşım"daki Joseph'ın yanına koyunca, karşımızda ciddi bir tekrara düşme söz konusu olduğunu hissine kapılıyoruz. "Can Yoldaşım"a bir bakıma bir Lassie filminin tersten okunuşu diyebiliriz. Ya da daha doğru bir deyişle "Lassie" ile Antonioni'nin "Macera"sının (L'avventura) bir kırması... Köpeğimiz Otoban (İngilizce ismiyle Freeway) kaybolduğu andan itibaren onu finale kadar bir daha hiç görmüyoruz. Kasdan bu 'kaybı' hem ailenin hem de Beth (Keaton) ve Joseph'ın (Kline) ilişkisi başta olmak üzere, üç ayrı çiftin ilişkisini didiklemek için fırsat olarak görüyor. İşin kötü yanı, bu didiklemeyi hiç derinleştiremiyor. Yazdığı sahneler de, diyaloglar da karakterlerin ruhlarındaki örselenmişlikleri ve arızaları hakkıyla işleyecek denli sanatsal olamıyor. Halbuki Kasdan'ın elinde harika da bir oyuncu kadrosu var. Kevin Kline'a geçmişteki gömleklerinden birini giydirmek çok parlak bir fikir olmamış, kabul, ama kadronun geri kalanı hakikaten sanki bu film için biçilmiş kaftan isimler. Diane Keaton, o da belki biraz son dönemde kendisini tekrarlasa da, bu 'kalabalıklar içindeki yalnız kadın' rolünde tek bir falso vermiyor. Zıpır bir moruğa hayat veren Richard Jenkins, duygusal ve yardımsever Penny'de


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Kasdan yeteneğini kayıp mı etmiş, tartışılır ama yıllardır film çekmeyen yönetmenin onca zaman sonra gelen ilk filminin hedefinden bu denli uzak olması umutları zedeliyor. 8 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012 k

harikalar yaratan Dianne Wiest'le parmak ısırtan bir çift olmuş. Penny'nin kart oğlu Bryan'da Mark Duplass son derece doğal bir kompozisyon çizerken, evin medyumluğa meraklı Rumen kahyası Carmen rolündeki Ayelet Zurer de olduğu her sahnede parlamayı başarıyor. Bazı yönetmenler ne yazık ki eski yeteneklerini kaybedebiliyorlar. Lawrence Kasdan'ı hemen bunların arasına yerleştirmek insafsızlık mı olur, orası tartışmalı ama şurası da kesin ki, zaten yıllardır film çekmeyen bir yönetmenin onca zaman sonra gelen ilk filminin bu denli hedefinden uzak olması da umutları zedeleyecek cinsten. Karı koca verdikleri söyleşilerde otobiyografik nitelikler taşıyan bu olayı çevrelerinde kime anlatsalar ağızları açık dinlediklerinden söz ediyorlar. Hani bazen gördüğümüz bir rüyayı

başkasına anlatırken onda da aynı etkiyi bırakmasını umutsuzca bekleriz ya, sanki Meg ve Lawrence Kasdan çifti de bu hataya düşmüş. Yaşadıklarının çok ilginç olduğuna ve bunu filme dökmenin hakikaten harika bir fikir olacağına inanmış gibiler. Maalesef ortaya çıkan film onları doğrulayacak cinsten değil! İşin garibi, bu film hayvan sevgisine dair üç beş kelam etmek üzere kotarılmış. Fakat 103 dakikanın sonunda kafanızda bununla ilgili de kayda değer bir şey kalmadığını fark ediyorsunuz. Yıl olmuş 2012, "Hayvan sevmeyen insan sevemez"den fazlasını bekliyorsunuz haliyle...

Filmin ender artılarından biri, çekici görüntüleriyle, Utah’ın turizm potansiyeline yapacağı alçakgönüllü katı olacaktır. Yazdığı senaryolar üzerinden kaleminin güçlü olduğuna hükmettiğimiz Kasdan’dan beklenmedik oranda sürün(dür)en bir öykü.


E R E C N E P A K AR ! R A N U S Fİ TİHARLA

2 0 1 1 S İ N E M A YILLIĞI İKİ K APAK SEÇENEĞİ İLE

TÜM KİTAPÇILARDA

!


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

RUH EŞİM

Y

önetmenler içinde ‘keskin’ dönüşlere pek sık rastlanmaz. Bir SİNEMACI, başlangıç noktasından uzaklaşmamaya çalışır genellikle. Dediğimiz gibi, az rastlanan bir durumdur ‘dönüşüm’. Örneğin, bizde Semih Kaplanoğlu ya da Tayfun Pirselimoğlu’nun ilk filmlerinden epeyce uzaklarda seyrettiği söylenebilir günümüzde. Bu durum, zaman zaman bir ‘gelişim’ işareti olarak değerlendirilir, kimi zamansa ‘gerileme’yle eşdeğer bulunur. Kanadalı sinemacı Jean-Marc Vallée de ilginç bir ‘dönüşüm/gelişim’ örneği olarak dikkat çekici bir sinema serüvenine sahiptir. 1995’te başladığı yönetmenlik kariyerinin ilk üç filminde son derece ‘sıradan’, hatta ‘sıranın altında’ çalışmalara imza atar. ‘Tünelin ucundaki ışık’ neredeyse görünmez bu filmlerde. Ama aradan geçen 10 yılın ardından 2005’te yazıp yönettiği “Çılgın”la (C.R.A.Z.Y.) yeni baştan inşa eder sinemasını, geriye dönüp bakmayacaktır artık. 40 yaşını aştıktan sonra giriştiği bu dönüşüm hamlesi tutar ve 2009’da “Genç Victoria”yla (The Young Victoria) geri adım atmayacağını kanıtlar, her ne kadar ‘ana akım’ sinemaya yaklaşmış olsa da. Şimdiyse onu “Ruh Eşim”le bir kez daha değerlendirme fırsatı buluyoruz. Yazıp yönettiği film, Jean-Marc Vallée ismini zedeleyecek, onun seçtiği ‘yeni yol’u hırpalayacak bir çalışma değil kesinlikle. Belki yaşının ilerlemiş olması (50 sayılır) nedeniyle, ‘orta yaş’ meselesine ve onun getirip götürdüklerine kafa yoruyor sinemacı bu kez. Bu durumu görselleştirirken zor sayılabilecek de bir yol seçiyor aslında. İki ayrı dönemi, iki ayrı hikayeyi, iki ayrı aileyi aynı çatı altında birleştirmeye, aynı amaca hizmet etmelerini sağlamaya çalışıyor. Böylesi geniş bir perspektiften bakmaya çalışmak, haliyle hikayenin genleşip uzamasına neden oluyor, belki gerektiğinden biraz da fazla. “Ruh Eşim”, geçmişle bugün arasında ‘rasyonel’ bir bağ kurmuyor aslında. 1960’lar Paris’inde, Down sendromlu oğluyla yaşayan bir annenin, çocuğuna bağlılığın trajik sonuçlarını izliyoruz bir yandan. Hikayenin bugünü ise, iki

çocuğunun annesinden boşandıktan sonra genç bir kadına gönlünü kaptıran bir adamla tanıştırıyor bizleri. Vanessa Paradis’nin ‘özel’ bir performansa ulaştığı 1960’lardaki anne ile bugünün annesi arasında bir koşutluk kurulmasıysa hikayenin ilerleyen safhalarında kendini gösteriyor, bir ‘medyum’ aracılığıyla. Belki bu durum, işin ilişkiler boyutunu ‘irrasyonel’ bir yere taşıyor, hatta ‘inanılmaz’ kılıyor. Ama Vallée’nin temel meselesinin de bu olduğu anlaşılıyor. Yalnızca bugünde geçen ve duygusal titreşimleriyle damara basan bir ‘ruh eşi’ arama/bulma/kaybetme hikayesiyle yetinmek istemiyor sinemacı. İnsanın inandıkları ya da inanmadıklarıyla da ekstra kimlikler kazanabileceğini söylemeye çalışıyor burada. Bunun için de ‘metafizik’e tutunan bir dayanak noktası belirliyor, filmin sonuna kadar da bu çizgisini korumayı başarıyor. Bu film, ‘kabullenme’ istiyor sinemaseverden. İzlediğimiz şeyi ‘saçma’ bulup burun kıvırdığımız noktada, iki saatin azaba dönüşmesi kaçınılmaz. Örneğin, bir fantastik sinema çalışmasında askıya aldığımız ‘inanmama’ kavramını, burada da benzer bir şekilde taca çıkarmamız gerekiyor. Zaten hikayenin ‘duygu’ boyutu yeterince destekleniyor yönetmen tarafından. Hayata tümüyle ‘mantık’ çerçevesinden bakıp, sinemada da bunu arıyorsak, “Ruh Eşim”le bağ kurmamız zor, hatta imkansız. İnsani reflekslerin zaman ve mekanla sınırlanamayacağını, hele ki mantığa hapsolmasının mümkün olmadığını kabul ederek izlememiz gerekiyor bu filmi. Son olarak, Vallée’nin aşkın yıpranmışlığına ve yeniden tazelenmesine bakışının, genel yapıya aykırı biçimde ‘mantıklı’ olduğunu belirtmek gerek. Bir yandan ‘romantik’ bir açı sunarken, bunun kendi sineması gibi ‘dönüşüm’ geçirebileceğini biliyor yönetmen, karakterlerine de bunu enjekte ediyor.

Down sendromlu çocukları mükemmelen yönetiyor Jean-Marc Vallée, filmin duygusunu şahlandırıyor. Yazıda da bahsettiğimiz filmin iki saatlik uzunluğu, kimi tekrarları da beraberinde getiriyor, sarkmalara neden oluyor.

ORİJİNAL ADI Café De Flore YÖNETMEN Jean-Marc Vallée OYUNCULAR Vanessa Paradis, Kevin Parent, Hélène Florent, Evelyne Brochu, Marin Gerrier, Alice Dubois YAPIM 2011 Kanada-Fransa SÜRE 120 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

Bu film, biraz da ‘kabullenme’ istiyor. İzlediğimiz şeyi ‘saçma’ bulup da burun kıvırdığımız noktada, geçen iki saatin azaba dönüşmesi kaçınılmaz. k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

11


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

AŞK PERİSİ

G

üldürü insan kadar eski... Çağlar boyunca en trajik dönemlerde BİLE insanlar sorunlarından kısa bir süre de olsa kaçmak için güldürüye sığınmışlardır. Sanatta Atinalıların 'fars'larından sinemanın ilk yılına, Lumière Kardeşlerin ilk güldürüsü "Sulanan Sulayıcı"dan (L'arroseur Arrosé, 1895) başlayarak bugünlere geldiğimizde, aynı komik / tuhaf buluşların yinelendiğini ve insanlara yine kahkahalar attırdığını görüyoruz. Çünkü güldürü rahatlatır. Sayısız geleneği, alt türü, tipi kaynaştıran, İngiliz müzikhollerinden, Amerikan vodvillerinden, Fransız çalgılı gazinolarından süzülüp gelen güldürü sineması da, kah 'kabalaşır', kah 'satir' / taşlama, kah 'incelikli' olur; bazen de dramla iç içe geçer... Fakat daima bir ihtiyacı karşılar; hayatın zorlukları karşısında direnç kazandırır sağaltır. Sinemanın ilk büyük güldürü ustası Max Linder'dan Mack Sennett'e ve Harold Lloyd, Buster Keaton, Chaplin'e, büyük oyuncularla gülüt arasındaki tutku ise, sinemadaki güldürüde ana damar gibidir. Beklenilmedik biçimde seyirciyi ele geçiren ve sanatçının karakterini yansıtan gülüt olmasaydı, kuşkusuz milyonlarca kahkaha atmosfere karışamayacaktı. Dünyada var olan her obje, her tür hareket ve her sözcükle, tüm insani durumların her molekülünden yararlanıp güldürebilen oyuncuların en değerli hazineleri ise gülütlerde (gag’larda) saklı. Tüm bu giriş bölümüne yer vermemin nedeni, bir sinefil olarak bana güldürünün tarihi ve 'ağırlığını' hissettiren bir film... Gülütleri, sessiz sinemaya saygılar sunan komedisi, pandomimle sevişen oyunculuğu ve dansları / şarkılarıyla, hem 'hafifletip' güldüren, hem de güldürünün ne denli ciddi (ve zor) bir iş olduğunu bir kez daha kanıtlayan "Aşk Perisi”. Karşımızda, yönetmen-aktör Bruno Romy ile üç uzun metrajda işbirliği yapan, "L'iceberg"den sonra çektikleri "Rumba" ile tanıdığımız, fiziksel anlamda müthiş komedi yeteneğine sahip bir ikili var: Belçikalı Dominique Abel ve Avustralya'da dünyaya gelmiş Fiona Gordon; ikisi de 1957

doğumlu. Onların tarzı, sesin sinemaya girmediği dönemlerdeki 'şamata'yı alıp hüzünlü palyaçoların tuhaf fiziksel buluşlarıyla birleştirirken, Jacques Tati'nin 'trafik karmaşası'na benzer sıkıntılardan kaçan kahramanları naif düşlerde mutlu kılmak. Anlaşılacağı üzere, güldürünün beslendiği geleneklere yakın ve aynı zamanda çağdaş seyirciye, sorunlarına temas edebilmekteler. "Aşk Perisi"ne baktığımızda, küçük bir oteldeki gece görevlisi Dom ile karşısına çıkan 'peri' gibi kadın Fiona'nın, çevrelerindeki çılgın tiplerle yaşadıkları, odağında ikisinin aşk hikayesi olan macera, ekonomik sorunlara da temas ediyor, göçmenlerin yalnızlığına da... Ama bu gerçeklik halleri bile komedinin dişlileri arasında eğilip bükülüyor; ciddi insanlık halleri aşırı komik çözümler üreterek sıkıntılarla boğuşan düzeni alaya alıyor. Hatta 'yaradılışı' da mizahın hedef tahtasına oturtup, komik bir doğuma tanık ettiriyor. 2009 yılında, İstanbul Uluslararası Film Festivali kapsamında Türkiye'ye gelen Abel & Gordon, "Rumba"da da, sinemanın sevgilileri olan dans, müzik, pantomimi, sessiz sinema komiklikleri ve canlı hareket kompozisyonlarıyla birleştirerek estetik bir eğlenceye dönüştürmüşlerdi. "Aşk Perisi"nde, bir adım öteye giderek oyuncu kadrosunu genişletmişler, setleri daha görkemli kurmuşlar (örneğin otel), danslarını da geliştirmişler. "Pina"yı seyredenler, ikilinin danslarında bir Pina Bausch etkisi göreceklerdir. Kuşkusuz fiziksel olarak da kimi Pina dansçıları gibiler: İnce, esnek... Bu arada, ortakları Bruno Romy'nin, 'neredeyse kör' bar sahibi tiplemesinde, klas, çok komik ve unutulmaz olduğunun altını çizmekte yarar var. Ve son sözde uyaralım: Ticarileştikçe anlam, değer, saflığını yitiren günümüz komedilerinden ayrılan bu 'özel film', doğaldır ki bu özel sanatçılar, her zaman bulabileceğimiz türden değil.

En az bir antolojik bölüm: Fiona'nın, pardösü aracılığıyla Dom'la bütünleşmesi! İlk iki filmlerinde olduğu gibi süre burada da daha kısa olabilirdi; 9-10 dakikalık fazlası var gibi.

ORİJİNAL ADI La Fée YÖNETMENLER Dominique Abel, Fiona Gordon, Bruno Romy OYUNCULAR Dominique Abel, Fiona Gordon, Philippe Martz, Bruno Romy YAPIM 2011 Fransa-Belçika SÜRE 93 dk. DAĞITIM M3 (Bir Film)

Küçük bir oteldeki gece görevlisi Dom ile karşısına çıkan 'peri' Fiona'nın, çevrelerindeki çılgın tiplerle yaşadıkları, ekonomik sorunlara da değiniyor. 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere k

13


OLKAN ÖZYURT Çok Bilen Adam olkanozyurt@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

KIRIK MİDYELER

Ö

MER KAVUR’UN “aNAyurt Oteli”, ZEKİ DEMİRKUBUZ’UN “Masumiyet”, TAYFUN Pirselimoğlu’nun “Rıza”, Kenan Korkmaz’ın “Lüks Otel” gibi filmlerinin resmettikleri oteller, garip bir tekinsizlik hissi verir insana. Boyaları dökülmüş odalar, yırtık nevresimler, suları akmayan paslı musluklar, insani olanla arasına mesafe koymuş gibidir… Ama içinde yaşayanları düşününce insanın en çıplak haliyle karış karşıyayızdır. Sanki Dostoyevski’nin elinden çıkma karakterler ortalıkta dolaşıyor gibidir. Kimisi yılgın, kimisi hırçın, kimisi tedirgindir. Araf’ta kalmışçasına ya kurtulmak için çırpınırlar ve çırpındıkça dibe batarlar ya da ‘kaderlerine’ razı olup beklerler… “Kırık Midyeler” bu türden bir dünyaya çocukların gözünden bakıyor, gerçekçi bir hikaye koyarak önümüze. Biz, Mardinli iki çocuğun Kumkapı’daki izbe bir pansiyonda yaşayıp Almanya’ya gitmek için verdiği mücadeleyi izliyoruz. İtilip kakılsalar, örselenseler bile onlar bu Almanya rüyasından vazgeçmiyor. Büyüklerin o tuhaf, karmaşık, yer yer kötücül dünyalarına karşı bir tek şeyi biliyorlar, umut etmeyi. Ve bu konuda da son derece ısrarlılar. Zamanımızın karamsar hali ve biz büyüklerin ruh dünyamızdaki onarılması zor ruh bölünmeleri düşünülürse bir anlamda yönetmen Seyfettin Tokmak’ın biz büyüklere verdiği reçete bu: Umut etmek. ‘Çocuk insanın atasıdır’ sözü hatırlanırsa bunun yerinde bir reçete olduğu aşikar. Ama durum fena… Çünkü günümüz dünyası büyümenin kriterini çoktan belirlemiş. Umut, büyük bir yanılsama, itibarsızlaştırılmalı… Hal böyle olunca insan kendi atasını ve onun en önemli savunma hali olan umudu yok etmeye çalışarak çıkışsız kalıyor ve bir garip kısırdöngü içerisinde debelenip duruyoruz… “Kırık Midyeler”, hikayesinde odaklanma sorunları yaşasa da, kimi zaman melodramla flört etse de, yarattığı atmosferle, özellikle iki çocuk oyuncunun doğal oyunculuğuyla böyle bir duyumu

seyirciye ulaştırmayı başarıyor. Belki bu başarı daha da güçlü kılınabilirdi. Bu duygu seyirciye daha net bir şekilde hissettirilebilirdi. “Kırık Midyeler”in kendi ayağına kurşun sıktığı nokta da bu zaten. Seyfettin Tokmak, her birinin hikayesinden bir film çıkacak karakterleri toplu olarak sahaya sürüyor. Böylece iki çocuğun kirlenen dünyaya karşı, umutla verdiği mücadeleden, diğer yan hikayeler rol çalıyor. O zamanlar film hissiyat olarak raydan çıkıp yer yer çaresizlerin dramına dönüşüyor. Ama “Kırık Midyeler”in bir ilk film olduğu düşünülürse, Seyfettin Tokmak’ın iz bırakan bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Eğlence dünyasının önemli semtlerinden Kumkapı’nın pek de altı çizilmeyen bir başka yüzünü göstermesi filmin öne çıkan bir başka özelliği. Ama Tokmak asıl olarak çocuk oyuncu seçimi ve onlardan yüksek performans alma konusunda takdiri hak ediyor. İlk defa kamera karşısına geçen Uğur Barış Mehmetoğlu (Hakim) ile Seydo Çelik (Faysal), Ömer Kavur’un 1979 yapımı “Yusuf İle Kenan”ndaki Tamer Çeliker ve Cem Davran arasındaki uyumu sanki günümüze taşıyor. Çocuklardan bahsetmişken Hakim’i canlandıran Uğur Barış Mehmetoğlu’nun çok iyi bir keşif olduğu aşikar. Enerjisiyle filmin ritmini de yükseltebilen, Mardin’de yaşayan 15 yaşındaki Mehmetoğlu’nun ‘polise taş attığı’ gerekçesiyle tutuklanıp dört ay hapis yatması ve son olarak tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmesi de gerçek hayatın, filmdeki büyüklerin çocuklara yaklaşımını doğrulayan bir tutum adeta. Tek fark gerçek hayatta sistem, devletin kimi mekanizmalarını devreye sokarak çocuğu, hayatını harcama pahasına örseliyor.

Arabada öpüşen çiftler görünmesin diye camların demlik buharıyla buğulanması, sinemamız adına bir orijinallik! Oyuncu Engin Belli, “Kanıt” dizisinin başkomiserinden bir türlü yakayı kurtaramamış. İyiye işaret değil.

YÖNETMEN Seyfettin Tokmak OYUNCULAR Engin Benli, Uğur Barış Mehmetoğlu, Seydo Çelik, Selma Alispahic, İpek Kızılörs, Enzo Ikah, Volga Sorgu, Cumhur Sarı YAPIM 2012 Türkiye SÜRE 93 dk. DAĞITIM Tiglon (+90 Film)

Seyfettin Tokmak’ın iz bırakan bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Çocuk oyunculardan performans alma konusunda takdiri fazlasıyla hak ediyor. k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

15


SERDAR KÖKÇEOĞLU Çok Bilen Adam kokceoglu@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

RUHLAR OTELİ

K

orku sineması, korku (ve kabus) haritamızın sınırlarını genişletmeye geçen yüzyılda başladı. Yazımızın ana konusu olan “Ruhlar Oteli”nden yola çıkarak otellere bakalım: Bugün eğer bir otelin ıssız ve loş koridorlarında tek başıma yürüyorsam, içimde David Lynch filmlerinin müziklerini anımsatan atmosferik ve karanlık bir caz müziği yükseliyor. Önünden geçtiğim odanın kapısı aralıksa, tehlikeli bir sahneye şahit olma korkusu yaşayabiliyorum. Karanlık bir parka bakan bir odada tek başına kalmak oldukça tekinsiz geliyor, hele yatağın karşısında yan odaya açılan ve kilitli olduğu söylenen bir kapı varsa… Esasında olgunlaştıkça korku haritası genişliyor insanın, korku filmleri sadece buna katkıda bulunuyor. Zaten Neil Gaiman da hem çocukları hem de büyükleri hedefleyen bazı eserlerin çocuklar tarafından serüven, yetişkinler tarafından ise korku dolu bir öykü olarak kabul edildiğini söylüyor (“Çünkü yetişkinlerin kabusları vardır”). “The House Of The Devil” filmiyle korku sinemasının yıldız isimlerinden birine dönüşen Ti West, “Ruhlar Oteli” ile rutin bir işin boğuculuğunu sonuna kadar hissettiren eski usul bir hayalet hikayesi anlatıyor. Az mekan, dramatik çatışmaya imkan veren bol diyalog ve bunun yanında az ama öz dehşet anı. “Ruhlar Oteli” bir yandan son yıllarda müzik dünyasında çok tartışılan bir kavramı akla getiriyor: Retromanyaklık! Müzik yazarı Simon Reynolds’ın ‘Retromania: Pop Culture’s Addiction to Its Own Past’ isimli kitabı ortaya attı bu kavramı. Özellikle Amerika'da alternatif müzikte müthiş bir 80’ler hastalığı var, aynı şekilde synth gibi aletler geri dönmekle kalmadı, adeta yeniden fetişleştirildi. Reynolds bu durumun Batı’da yaratıcılığın bittiğini gösterip göstermediğini sorguluyor. Bu tartışma bütünüyle sinema sanatı için de geçerli. Batı sineması uzun bir süredir eski filmleri veya başka kültürlerin hikayelerini yeniden çekmekle uğraşıyor.

“Ruhlar Oteli”nin yönetmeni Ti West dünün korku sinemasına özendiği ‘retromanyak’ sinemasında remake'çilerden daha yaratıcı bir yol izliyor aslında. En azından işini aşkla ve ustalıkla yapıyor. Ne tür bir sinema yapacağını bize “The Roost” ile göstermişti. Matematiksel senaryosuyla türün geç kalmış bir örneği gibi gözüken film, yönetmenlik oyunlarıyla dikkat çekiyordu. Fakat Ti West'in davasını tam anlamıyla sergileyebildiği film “The House Of The Devil” oldu. Ev kirasını ödeme konusunda güçlük yaşayan bir öğrenci, okulda bulduğu bir çocuk bakıcılığı ilanına başvuruyor ve bakılacak olanın çocuk değil, yaşlı bir kadın olduğu gerçeğine rağmen işi kabul ediyordu. Filmin neredeyse tamamına yakınında evin bir karabasan gibi kızın üzerine çökeceği anı bekliyor ve en sonunda bir şeytan ayiniyle uğurlanıyorduk. Retromania kitabında konu edilen bazı müziklerin sinemadaki karşılığı gibiydi. Yönetmen, stüdyo işi “Cabin Fever 2: Spring Fever” filminin ardından “Ruhlar Oteli”yle bir kez daha çağın estetiğiyle arasına mesafe koyuyor. Biri çakma hayalet sitesi üzerinde çalışan bir adam, biri mekandaki dul hayaleti en azından ses dinleme cihazı ile kaydetmeye meraklı bir genç kız, kapanmak üzere bir otelde sıkıntıdan ölmemek için mücadele veriyorlar. Sanki canlı olmayan bir konuk onların yaşadıklarının ispatı haline gelecek. “Ruhlar Oteli”nde oteli tekinsiz bir yer haline getiren orada yaşayan iki gencin ölümcül sıkıntısından başka bir şey değildir. Claire bize dış hayatın da cazip olmadığını kahve alma sahnesiyle ispat diyor. İçeride, sıkıntının merkezinde bir mucize bulmaya çalışıyorlar. Ti West bir kez daha kulağa sıradan gelen retro bir hikayeyi ciddiye alıyor ve ortaya etkileyici karakterler ve hafızada yer edecek bir atmosfer çıkıyor. Yine de Ti West’in gelecekte retromanyak korku filmleriyle yetinmemesi gerektiğini düşünmüyor değiliz.

Korku sinemasında karakter ve atmosfer çalışmalarının önemini başarıyla hatırlatıyor… Ti West, korku türünü bilen yaratıcı bir yönetmen olarak kendisine yeni yollar açabilir. Açmalı!

ORİJİNAL ADI The Innkeepers YÖNETMEN Ti West OYUNCULAR Sara Paxton, Pat Healy, Alison Bartlett, Jake Ryan, Kelly McGillis, Lena Dunham, George Riddle YAPIM 2011 ABD SÜRE 101 dk. DAĞITIM M3 (Calinos)

Ti West bir kez daha kulağa sıradan gelen retro bir öyküyü ciddiye alıyor ve ortaya etkileyici karakterler ve hafızada yer edecek bir atmosfer çıkıyor. k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

17


ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK Çok Bilen Adam gunerbuyuk@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

SERT RÜZGARLAR

S

arah doktor, Paul ise bir süredir üretim sıkıntısı yaşayan bir yazardır. Çocukların okula götürülmesi konusunda sabah yaşadıkları bir tartışmada Sarah, Paul'e evliliklerinden bıktığını, bir gün bile sürdüremeyeceğini söyler. Bu, son tartışmaları, son konuşmaları olur. Bir daha Sarah'dan haber alınamaz. Paul'ün iki çocukla birlikte hayatını sürdürmeye çalışması, filmin geri kalanının başlıca dramatik meselesi olacaktır. “Sert Rüzgarlar”, bir kaybın üstüne kurulan hayatlara dair, insani yanı güçlü, duygulu, duygusal, sindirmesi zor, anlaması kolay bir öykü anlatıyor. Benzer bir şey yaşamasa da, hepimizin hayatındaki kayıpların birbirine benzeyebileceği gibi bir ortak parantezden söz ettiği söylenebilir. Şu sahne, bu noktaya varmak için epey düşündürücü: Bir baba, arabanın içinde oğluna kırmızı bir mendille bir illüzyon numarası yapıyor. Mendili bir elinin parmağıyla yumruk yaptığı diğerine tıkıyor, sonra iki avcunu açtığında mendilin ortadan kaybolduğunu göstererek çocuğu eğlendirmeye çalışıyor. Mendilin kaybı, bütün anlatılanlar içindeki en masumu. Bir kere, arabada olmalarının bir nedeni var. Saklanıyorlar. Baba, annesinden ayrı yaşadığı oğluna yaklaşamadığından onu kaçırmış. Dolayısıyla çocuk, bir kayıp vakası olarak polis tarafından aranıyor. Arkadaşı olan babaya yardımcı olan Paul ise eşini kaybetmiş. Sarah kayıp mı, kaçırılmış mı, öldürülmüş mü, haber vermeden evi terk mi etmiş, bilemeden, emin olamadan aylarını, yıllarını geçiriyor. Belki ondan, onu en iyi anlayanın o olması. Kayıplar, o mendilde buluşuyor sanki. “Sert Rüzgarlar”ın sadece Paul ve ailesinin öyküsünü anlatacakmış gibi başlayıp böyle açılması, küçük ölçekli bir dramdan, bir insaniyet haline genişleme çabasının sonucu. Bu, biraz da öykünün gidişatının sanki rastlantılarla belirlendiği izlenimini doğuruyor ki, filmin sonunda yazar kahramanın romanını nihayet tamamlamasının seyirciye izlediği filmin tam da o romanın kendisi olduğunu düşündürmesi pek olağan. Yani, bir anlamda gerçek hayatta olabilecek kadar tuhaf

rastlantıların bir araya gelmesinden oluşan olay örgüsü, bütünlüklerini kurmacanın mükemmeliyetçiliğinden çok, hayatın sahiciliğinden alıyor gibi. Ne kadar öyle, ne kadar değil, bunlar bir yana, konu bunu ne kadar inandırıcı kıldığı ise, duygusuyla bunun üstesinden geldiği söylenebilir. Sarah'nın kaybının yarattığı duygu karmaşası için “Sert Rüzgarlar”ın lokomotifi denebilir çünkü kaybın belirsizliği halinin film boyunca açıklanmıyor oluşu gerilimi güçlendirip olayları daha izlenir kılıyor. Hani, “Sarah yapmaz öyle şey” ile polislerin gelip bir türlü bulunamayan bir ceset ya da izle ilgili bilgi vermesi arasında gidip gelmesi ve üstelik, tek başına çocukları geçindirmek, eğlendirmek ve durumu onlara anlatmaktan sorumlu olmasının, en sevimsiz haliyle bile Paul için ağır bir yük oluşunu seyirci gözleriyle görüyor. Sürüş eğitmenliği yaparken edindiği arkadaşlar, yaşadığı saçmalamalar ve – tatsız olmayan bir ifade bulmak güç – saldırdığı kadınlar bu hal içinde bir yerlere oturabiliyor. En baştaki kavganın inandırıcılığı, belki filmin en sıkıntılı, daha doğrusu, atmosferini yaratırken seyircinin aklının en çok takılmaya müsait yeri çünkü kullanılan bütün o klişeler, düşündükçe, geri döndükçe birer birer batmaya çok müsait. Filmin afişine falan kanıp Audrey Tautou bekleyen seyirci için, onun sadece ilk dakikalarda görünüp her anlamda kaybolan bir karakteri canlandırması bir hayal kırıklığı yaratabilir. En çok Haneke'nin “Piyanist”inde (La Pianiste) Isabelle Huppert'le, en hafif ifadeyle tuhaf ilişkisinden bilinen Benoît Magimel ise, duygulu adam rollerinin babalı kategorisine doğru kayarken de karizmasından bir şey kaybetmediğini gösteriyor burada. Çocukların ikisi birden, sevimlilikleri, anlayışları, anlayışsızlıklarıyla, filmin asıl yıldızları aslında.

Her karakterin insaniyeti birbirinden ayrı etkileyici. Kah arkadaş, kah düşman gibi, bazen az bazen çok profesyonel davranan polise inanmak güç.

ORİJİNAL ADI Des Vents Contraires YÖNETMEN Jalil Lespert OYUNCULAR Benoît Magimel, Isabelle Carré, Antoine Duléry, Audrey Tautou, Marie-Ange Casta, Lubna Azabal YAPIM 2011 Fransa-Belçika SÜRE 91 dk. DAĞITIM Duka Film

Filmin afişine kanıp Audrey Tautou bekleyen seyirci için, onun sadece ilk dakikalarda görünüp kaybolan bir karakteri canlandırması bir hayal kırıklığı yaratabilir. 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere k

19


Çok Bilen Adam ERKAN AKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934)

erkanaktug@gmail.com

SKOR SIFIR ORİJİNAL ADI The Inbetweeners Movie YÖNETMEN Ben Palmer OYUNCULAR James Buckley, Blake Harrison, Joe Thomas, Simon Bird, Emily Head, Lydia Rose Bewley YAPIM 2011 İngiltere SÜRE 97 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

İngiltere’nin gişe rekortmeni gençlik-komedi filmi, oraların “Çılgın Dersane”si bir bakıma! k 20 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012

K

afayı kızlarla bozmuş, tek amaçları kız tavlamak olan dört lise öğrencisi kafadarın tatil maceralarını izliyoruz “Skor Sıfır”da. Okulları tatile girer girmez bir Yunan adasının yolunu tutuyor dört ahbap çavuşumuz. Önce ‘leş’ bir motele yerleşiyorlar, ardından da zaman kaybetmeden ‘av’a çıkıyorlar. Girdikleri bir kulüpte dört kızla tanışıyorlar ve macera başlıyor... “Bu yaz dört genç milli olacak. İngiltere’de gişe rekorları kıran çılgın komedi Türkiye’de.” Böyle sunuluyor “Skor Sıfır”... Hazır okullar da kapanmış, tatile çıkacak genç erkeklere gaz filmi! Tamam iyi gaz veriyor, rahat izleniyor, hatta yer yer de eğlenceli ama 2011'in İngiltere’sinde çekilen bir gençlik filminden, bir miktar zeka pırıltısı bekliyor insan. Yaramaz bir çocuk tarafından şortu indirilen ya da iç çamaşırıyla denize giren birine gülmemiz beklenmesin artık. Biz böyle esprilerin sadece bizim yaz komedilerinde kaldığını sanırdık, ne var ki küresel bir sendrommuş! Gerçi hakkını yemeyelim, bizim

“Çılgın Dersane”de sürekli kadınların poposuna, memesine ‘zoom’ yapılıyordu, en azından “Skor Sıfır”da numaralar bu kadar ucuzlaşmıyor. Diğer yandan “Skor Sıfır”ın dört kafadarı günümüz gençlerine de pek benzemiyor. Senarist arkadaşlar, tatilde internet pahalıdır diye düşünmüş olmalı ki, cep telefonu ya da sosyal medya merakı yok bu gençlerde! Ayrıca gençlerin bu kadar kof gösterilmesinden de sıkıldık. Gençlik hezeyanlarını sofistike anlatmanın yolu yok mu? “Skor Sıfır”, İngiliz E4 kanalında dört sezondur yayınlanan ve çok tutulan bir TV dizisinden uyarlanmış. Haliyle filmi de çok tutmuş. 3.5 milyon sterlin maliyetle çekilmiş ve 41.8 milyon sterlin gişe yapmış. İngiltere sinema tarihinin en çok gişe yapan komedi filmi olmuş. Ama sinemasal açıdan sıfıra sıfır, elde var “Skor Sıfır”!

Filmde Alison’ı canlandıran Laura Haddock, ilerisi için ışık veriyor. Kulüpteki dans sahnesinde kilolu kadınların aşağılanması, denilecek laf bırakmıyor.


“Film çekmek insanın farklı yaşlarda kendi fotoğrafını çekmesi gibi bir şey. Hepsi farklı görünür, ama aslında hepsi aynıdır.” Wong Kar-Wai

“Sinemayla büyüyenlerin dergisi”

Her ay bayilerde


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

PİRANA 3DD ORİJİNAL ADI Piranha 3DD YÖNETMEN John Gulager OYUNCULAR Danielle Panabaker, David Hasselhoff, Matt Bush, David Koechner, Christopher Lloyd YAPIM 2012 ABD SÜRE 83 dk. DAĞITIM Pinema (D Productions)

Yazın havuz yerine sinemayı tercih edeceklerin bilet almadan iki kez düşüneceği bir film. k 22 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012

B

u "PİRANA" FİLMİ DE NEREDEN ÇIKTI DİYEBİLİRSİNİZ. TAHMİN EDECEĞİNİZ üzere, 2010 yapımı filmin devamı. 3D sunulan ilk bölümün ardından, ikinciye de esprili olsun diye 3DD adını vermişler. Gerçi ilki neydi ki devamı ne olsun denebilecek bir yapım bu. Vücutları kusursuz çıplak kızlar, gerçek olmadıklarını her an belli eden tarih öncesine ait ‘pirana’ balıkları, bol bol parçalanan bedenler, uzuvlar... Film aslında 1970’lerde herkesi denizden soğutan “Jaws”, “Piranha” gibi filmlerin kaymağını yiyor. Yanına 3D de eklenince, film baştan aşağı klişe olmuş olmamış fark etmiyor. Bu defa piranalar, eğlence ve seks merkezi haline getirilmiş bir aquapark’a dadanıyorlar. Borulardan geçerek, havuzlardaki insanları yemeye başlıyorlar. Felaketi fark edip havuzları kapatmak isteyen iyi bir kız, onun kötücül erkek arkadaşı, yine yaklaşan tehlikeye inanmayıp herkesi ölüme sürükleyen tesisin şeytani yöneticisi ve esas kıza yardım eden bir delikanlı mevcut. Gerisi zaten görsel efektçilerin mahareti.

Açıkçası film, kendini ve kendinden önceki “Piranha” filmlerini ti’ye alır gibi davranıyor. Ancak kahkahayla izlenen bir korku-komedi olduğu söylenemez. Kimi ‘saldırı’ sahnelerindeki abartı ve araya giren esprili ‘konuk oyuncular’ durumu kurtarmaya çalışıyor. Özellikle “Sahil Güvenlik” dizisinin yaşlanmış oyuncusu olarak tesise davet edilen ve halen kendini oradaki rolünden kurtaramamış David Hasselhoff’un göründüğü bölümler keyifli. Hatta dizinin jeneriğindeki gibi bir slow-motion koşma sahnesi bile mevcut. Yine ilk filmde bacakları yenen Ving Rhames de tekerlekli sandalyeyle ikinci filme dönerek, piranalarla mücadelesine devam ediyor. Yaz sıcağında havuz yerine sinemayı tercih edecek olanların bilet almadan iki kez düşünmesi gereken bir film diyebiliriz “Pirana 3DD” için…

Neyse ki süresi kısa ve en keyifli bölüm de jenerik. Çekim hataları ve sette olan biteni görüp eğlenmek için salonu en son siz terk edin. Bünyemiz ve bütçemiz, sadece çıplak kızlar üzerine kurulu erkek fetişi yeni bir “Pirana” filmini kaldırır mı bilemeyiz.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

CAN YOLDAŞIM

KIRIK MİDYELER

RUH EŞİM

BİLGEHAN ARAS

ARPAÇ

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

AŞK PERİSİ

HHH

CAN YOLDAŞIM

HH

H

KIRIK MİDYELER

HH

PİRANA 3DD

H

H

RUH EŞİM

HHH

RUHLAR OTELİ

H

HHH

SERT RÜZGARLAR

HHH

HHH

HH

SKOR SIFIR

HH

ANAHTAR

ARAMIZDA BEBEK VAR

HHH

HH

AZRAİL'İ BEKLERKEN

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

GİZEMLİ KADIN

HH

HH

HAYATININ SEÇİMİ

HH

HH

HHH

HHH

HHHH

HH

LANETLİ KIZ

H

LİSELİ POLİSLER

H

H

MAHŞER GÜNÜ

HH

HH

HH

HH

HHH

HH

HH

HHH

PROMETHEUS

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

SEZAR ÖLMELİ

HHH

HHH

HHHH

SOLUKSUZ GECE

HHH

HHH

HHHH

HHHH

H

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

BABAM İÇİN

KARANLIK GÖLGELER

PAMUK PRENSES VE AVCI

KÖSTEBEK MARILYN İLE BİR HAFTA SENDEN BANA KALAN

OKAN

tunca

SERT RÜZGARLAR

aRslan

BURÇİN S. YALÇIN HH

H

HH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler Haftanın DVD'leri k 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere

23


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

LIVERPOOL TARAFTARI BABALAR, NEDEN ERKEN ÖLÜR?

24

arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012 k


Gösterimdeki “Babam İçin” (Will) dolayısıyla cefakar Liverpool taraftarlarını konu alan birkaç filme daha göz attığımızda, öyküler arasında ‘babası ölen çocuklar’ gibi gizli ve gizemli bir bağın olduğu da söylenebilir.

T

elevizyonda seyrettiğim ilk maç, 1970’lerin başlarında Leeds UnIted ile Sunderland arasında oynanan bir KUPA finaliydi. Yanılıyor olabilirim ama maçta uzatmaya gidildiğini ve uzatmada tek gol atan çubuklu kırmızı-beyaz forma giyen Sunderland’in galip geldiğini hayal meyal hatırlar gibiyim. Wembley’deki o maç, İngiliz futboluna ve Sunderland’a bugüne dek süren bir sempati duymamı sağladı. Tıpkı ‘ilk tanıdığım’ diğer takımlar, Juventus, Bayern Münih, Real Madrid, Ajax ve St. Etienne’de olduğu gibi… Benim gözümde ‘önce’ onlar vardı… Bugünkü aklım olsaydı, belki de bu takımları değil başkalarını ‘tutardım’ ama saydıklarımın kendi ülkelerinde Fenerbahçe’nin muadili olduklarını da düşünürsek (Sunderland hariç), çok da yanlış yapmadığımı söyleyebilirim. Liverpool’a ise hiçbir zaman özel bir sevgi beslemedim. Aynı kentin diğer takımı olan zengin Everton’a karşı, işçi sınıfına yakınlığından dolayı elbette ki Liverpool daha muteberdir gözümde ama dediğim gibi, futbol literatürüne “Asla Yalnız Yürümeyeceksin!” gibi harika bir slogan armağan etmiş olsa da özgün forması bana hep ‘aşırı kırmızı’ gelen bu takıma karşı özel duygular içinde olamadım. Halen Liverpool’un benim için en özel yanı, “Galatasaray’a gol atıp gerçek Fenerbahçeli olmak istiyorum” diyen yeni transferimiz sevgili Dirk Kuyt’un bir önceki takımı olmasıdır. Geçen hafta gösterime giren “Babam İçin” (Will), topraklarımızda (İstanbulAtatürk Olimpiyat Stadı) oynanan unutulmaz bir final maçına (Milan-Liverpool, 25 Mayıs 2005) odaklanması ve takım tutkusu, futbolun anlamı, baba-oğul ilişkisi gibi meselelere parmak basması dolayısıyla mühimsediğim bir film oldu. Bu maçı izlemek için İngiltere’den yola çıkıp İstanbul’a gelmeye çalışan 11 yaşındaki

fanatik Liverpool taraftarı Will’in öyküsü, futbol tutkunu sinemaseverlerin gönüllerini de gözlerini de okşayacak cinstendi bana sorarsanız. Bu vesileyle beyazperdede Liverpool’a dokunup iz bırakan ve benim de şimdiye kadar Liverpool futbol takımı-sinema ilişkisi denilince aklıma ilk gelen üç öyküden daha söz etmek istiyorum bu hafta. İlk sırayı en kısa olanına vereyim… “Billy Elliott”, “Saatler” (The Hours), “Okuyucu” (The Reader) gibi filmleriyle tanıdığımız Stephen Daldry’nin 1998 tarihli 13 dakikalık kısa filmi “Sekiz” (Eight), sekiz yaşındaki fanatik Liverpool taraftarının, babasını kaybettiği gün yaşadıklarını anlatır. İnternetten izleme olanağı bulabileceğiniz filmin Liverpool sevgisini hayli dokunaklı biçimde dile getirdiğini belirteyim. Sırada bir trajedi var. Mezarlaşan bir stadyum... Can pazarı tribünler... Bilenler bilir, 15 Nisan 1989 günü İngiltere’de Sheffield Wednesday futbol takımının ‘Kuzeyin Wembley’i’ denilen Hillsborough Stadyumu’nda tarihin en büyük facialarından biri yaşandı, çıkan olaylar ve kitlesel panik sonucu tam 95 kişi tribünlerde ezilerek yaşamını yitirdi. Charles McDougall’ın “Hillsborough” adlı filmi, Liverpool ile Nottingham Forest arasındaki kupa yarı finalinde meydana gelen bu trajediyi ele alır. Liverpool taraftarı üç ailenin maç öncesi hazırlıklarını, coşku içinde Hillsborough’nun yolunu tutuşlarını,

olaylar başladığı sıradaki hallerini ve ölümleri anlatan 1996 yapımı film ortaya çeşitli sorular atar, “Niye böyle oldu”nun yanıtını arar, nerede hata yapıldığını araştırır. Arsenal’ın kıran kırana bir averaj hesabıyla, şampiyon olmak için deplasmanda Liverpool’u iki farklı skorla yenmesi gereken 26 Mayıs 1989 tarihli maça gidelim şimdi de. Ligin son maçının 90. dakikasına 1-0 önde giren, yani şampiyonluğa yetmeyen bir skor üstünlüğüne sahip bulunan Arsenal, son düdük çalınmadan saniyeler önce bir gol daha bulur ve 18 yıl sonra şampiyon olur. Katıksız bir Arsenal taraftarı olan Nick Hornby’nin ülkemizde de yayımlanan “Futbol Ateşi” (Fever Pitch) adlı romanından David Evans’ın sinemaya aktardığı aynı adlı filmin finalinde işte bu maç yansıtılır, Liverpool taraftarlarının yıkılışına diğerlerinin büyük sevincine tanıklık ederiz. Son olarak, henüz seyretme fırsatı bulamadığım bir filme de değineyim. Norveçli yönetmen Arild Andresen’in “Keeper’n Til Liverpool” (2010) filminin de babası ölen 13 yaşındaki bir çocuğun futbol ve Liverpool sevdası üzerinden yer yer çok komik, yer yer de hüzünlü bir öykü anlattığı kayıtlara geçmiş durumda. Değindiğim beş filmin dördünde ‘ölen baba’ motifi bulunması ise benim değil Liverpool’luların ayrıca düşünmesi gereken bir konu sanırım.. Ki Arsenal’a kaptırılan şampiyonluk sonrasında da kalpten gidenler olmuştur muhakkak. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere k

25


TUNCA ARSLAN AşktaN da Üstün tuncaarslan@yahoo.com

(NotorIous, 1946)

İKARUS’UN İ’Sİ Henri Verneuil bir siyasi suikastı araştıran Savcı Volney’nin ‘yakıcı gerçeğe’ yani ‘güneşe’ yaklaşmasıyla olan biteni anlatıyor, politik sinemanın başyapıtlarından biri niteliğindeki “İkarus’un İ’si”nde.

G

erçek adı Aşod Malakyan olan 1920 Tekirdağ doğumlu Ermeni asıllı Fransız yönetmen HenrI VerneuIl (1920-2002), Yeni Dalga öncesi dönemde ticari açıdan parlak, çoğu Jean Gabin’li serüven filmleriyle tanınmış, şansını bir ara Hollywood’da denedikten sonra ülkesine dönmüştü. Anthony Quinn’li savaş karşıtı “25. Saat”i (La Vingt-Cinquieme Heure, 1967) tabii ki yönetmenden falan bihaber vaziyette çocukluğumda seyretmiş, etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Sonra “Dunkerk Kahramanları” (Week-end A Zudycoote, 1964), “San Sebastian’ın Topları” (La Bataille De San Sebastian, 1967), “Sicilyalılar Çetesi” (Le Clan Ses Siciliens, 1969) gibi filmlerini izleme fırsatı buldum. Sinema tarihi kitaplarında çalışmalarından ancak bir iki satırla söz edilen, hatta Türkçeye çevrilmiş Fransız Sineması konulu bir-iki kitapta adına dahi rastlayamadığım Verneuil için yaratıcı Yeni Dalga’cıların gölgesinde kalmış sağlam ve usta bir tekniker denilebilir. 1992’nin Mart ayındaki 11. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin “İki Dosta Elveda: Montand ve Kinski” başlıklı özel bölümünde seyirci karşısına çıkan; festivalden sonra da ticari gösterime giren “İkarus’un İ’si” (I... Comme Icare, 1979) yalnızca 42 maddelik Verneuil filmografisinin değil, tüm politik sinema tarihinin de en parlak yapımlarından biri. Oliver Stone’un 1991’de çektiği “JFK”de ilhamını Verneuil imzalı bu filmden aldığını da not düşeyim ki, o da neresinden bakılsa muazzam bir film, gerçek bir başyapıttır. Adına Kontrgerilla, SüperNato ya da Gladyo, ne derseniz deyin; değişik ülkelerde

CIA güdümünde faaliyet gösteren derin devlet örgütlenmelerini ders verircesine anlatan bir film var karşımızda. Öyle ki günümüz Türkiyesi’nde yakın geçmişe, darbelere, siyasi cinayet, komplo ve katliamlara yöneliyor gibi yapıp Ergenekon adı verilen bir hayalet yaratanların da hangi merkezden yönetildiğini ve ABD’den, CIA’den vs. neden hiç söz etmediklerini de “İkarus’un İ’si”ne (ya da “JFK”e) bakarak rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Mitolojide İkarus, babasıyla birlikte kapatıldığı zindandan, balmumundan yapılmış kanatlarıyla uçarak kaçmaya çalışır bilindiği gibi. Babası Daidalus, oğlunu güneşe doğru uçmaması konusunda uyarır. Fakat İkarus uçmanın getirdiği özgürlüğe kapılıp güneşe yaklaşır, kanatları erir ve Ege Denizi’ne düşerek boğulur. Verneuil de bir devlet başkanına yönelik suikastı araştıran savcı ve dört yardımcısının ‘yakıcı gerçeğe’ yani ‘güneşe’ yaklaşmalarıyla olan biteni anlatıyor filminde. Birileri bir adamın, yani Başkan’ın ölmesine karar vermiştir. Dürbünlü bir tüfek onu izler. Tetikteki parmak son bir kez kıpırdayacak ve görevini yapacaktır. O sırada, hava günlük güneşlik olmasına rağmen elinde siyah şemsiye tutan, siyahlar giymiş bir adam görürüz. Şemsiye işaret verircesine birden açılır; Başkan ölür. Her şey çok hızlı gelişmiştir ama dürbünlü tüfek de tetiği çeken el de ilk gördüklerimiz değildir, bir başka suikastçı söz konusudur. İlk tetikçi, aslında bir yem ve kurbanlardan biridir. Resmi açıklama, bu siyasi cinayetin bir paranoyak tarafından işlendiği ve katilin ölü ele geçirildiği yönündedir. Savcı Volney, kuşkulu gördüğü noktaların üzerine gittikçe

güçlü bir istihbarat örgütünün uygulamaya koyduğu bir planın varlığı da belirginleşir. Planın adı, “İkarus”tur... Volney, İkarus planının İ’sini, yani kirli planın ilk ayrıntısını aydınlattığında gerçeğe yaklaştığını, yani efsanedeki gibi güneşe doğru uçmakta olduğunu da fark eder. Tedbiri elden bırakmaz ama ‘kanatları’ da yavaş yavaş erimeye başlamıştır. Labirenti aşmıştır aşmasına da sonunun mitoloji kahramanı gibi olup olmayacağını finalde anlarız. “İkarus’un İ’si”, savcının, ‘görünen’ suikastçının geçmişini araştırırken tanık oldukları ve kapitalizme ilişkin ürkütücü gerçekleri çok sarsıcı biçimde vurgulayan, nefes kesici bir film. İlk elde akla gelenden daha yüksek bir otoritenin güvencesinde hareket edip ‘operasyon düzenleyen’ insanların neler yapabileceklerini mükemmel biçimde anlatan film, tam da Boris Vian’ın “Bu tamamen gerçek bir öyküdür, çünkü tümüyle ben tasarladım” deyişindeki gibi saf gerçeği gözler önüne sermeye çalışıyor. Baştan sona seyircinin merakını diri tutan, artistik başarısını siyasi mesajıyla birleştiriyor “İkarus’un İ’si”. Savcı Volney’i canlandıran Yves Montand belki ‘hayatının rolü’nde sayılmaz ama tek bir sahnede bile aksamadan tamamlıyor işini. Daha çok TV için çalışan Didier Decoin imzalı, eksiği fazlası olmayan senaryonun da bu ‘karmaşık’ olay örgüsünün seyirciye net biçimde sunulmasındaki payı çok büyük. “JFK” ve “İkarus’un İ’si”, 1990’lı yılların o kanlı, suikastlı ortamında aynı günlerde vizyona girmişler ve ilginç bir karşılaştırma fırsatı yaratmışlardı. Aradan 20 yıl geçti ve heyhat; hâlâ büyük planın ‘ilk harfi’ne takılıp kalmış bir ülkede yaşamaktayız. 22 - 28 Haziran 2012 / arkapencere k

27


Aile Oyunu Şenay Aydemir (FamIly Plot, 1976)

sinesenay@gmail.com

SENDEN BANA KALAN ORİJİNAL ADI The Descendants YÖNETMEN Alexander Payne OYUNCULAR George Clooney, Shailene Woodley, Nick Krause, Amara Miller, Patricia Hastie YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 110 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Fox)

Alexander Payne, fena halde sömürülmeye müsait bir hikayeyi ustalıkla anlatmayı başarıyor... 28 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012 k

A

merikalı ‘ortalama’ bir adamın karısı talihsiz bir kaza geçirse ve KOMAYA girse, adamımız da iki kız çocuğuyla ortada kalsa. Üstelik koma halinde yatan karısının kendisini aldattığını öğrense neler olur? Tipik bir Hollywood stüdyosunun elinde, dramatik yapısı gittikçe üzerimize gelen, bol acılı, boğazımızın düğüm düğüm olduğu bir iş çıkar ortaya muhtemelen. Ama yönetmen koltuğunda “Schmidt Hakkında” ve “Sideways” filmleriyle zaten has sinemaseverler tarafından işaretlenen Alexander Payne oturursa öyle olmuyor. 2011’in kalburüstü (Oscar, Altın Küre vb) ödüllerine aday olması, başrol oyuncusu George Clooney’e ödüller kazandırması bir yana; “Senden Bana Kalan”, ‘hayatta böyle şeyler olur’ dedirten ama bir yandan da fena halde sömürülmeye müsait bir hikayeyi ustalıkla anlatıyor. Payne, senaryosuna da katkı sunduğu ve büyük bölümünü Hawai’de çektiği “Senden Bana Kalan”da toplumun en temel unsuru olarak kabul edilen ama aslında birbirlerine çok da bağlı

olmayan Amerikan ailesine uzatıyor kamerasını. Üstelik hiçbirisini seyirci için makbul hale getirmiyor. Kahramanımız Matt King, işinden başka bir şey düşünmeyen zengin bir toprak sahibi, iki kızı var ikisi de hem anneleri hem de babalarıyla problemli, kaza geçirip komada yatan annenin de çok sadık olmadığını öğreniyoruz. Payne tam bu noktadan aldığı karakterlerini bir yolculuğa çıkartıyor, çatıştırıyor, kararlar aldırıyor ve finalde başka bir noktada bırakıyor. Filmin gücü, seyircisini de aynı süreçten geçirmeyi başarması ve pek de ‘matah’ sayılamayacak bu karakterleri anlamalarını sağlaması. Perdenin karşısında son derece ‘masum’ olduğunu düşünerek filme başlayan seyirci, karakterler ona doğru yaklaşırken, isterse kendisinin de onlara doğru yaklaştığını ve pek de ‘kusursuz’ olmadığını görebilir.

Clooney’in büyük kızını canlandıran Shailene Woodley ilk uzun metrajında ‘geleceğin yıldızı’ olabileceğinin sinyallerini veriyor. Final seyirci ve karakterler açısından hoş görünse de filmin genel dokusuyla ‘biraz’ uyumsuz kalıyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Aile Oyunu OKAN ARPAÇ (FamIly Plot, 1976)

MARILYN İLE BİR HAFTA ORİJİNAL ADI My Week with Marilyn YÖNETMEN Simon Curtis OYUNCULAR Michelle Williams, Eddie Redmayne, Kenneth Branagh, Julia Ormond, Emma Watson, Judi Dench YAPIM/SÜRE 2011 İngiltere-ABD, 99 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

Günümüzün en iyi aktrislerinden Michelle Williams’ın dört dörtlük Monroe yorumu, filmi zevkle izlenir kılıyor. 30 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012 k

Ş

üphesiz gelmiş geçmiş en ünlü film yıldızı olan marılyn monroe'nun trajik hayatı hakkında yaklaşık 50 yıldır yazılıp çizilmeyen bir şey kalmadı. Kitaplar, filmler, belgeseller bize bu sarışın, seksi ve ‘doğal yeteneğe’ sahip ikonu her yönüyle tanıttı. Bu filmse, 1995’te yayımlanan bir kitaptan yola çıkıyor. Yazarı, filmde üçüncü yönetmen asistanı olarak izlediğimiz, o dönem 23 yaşında bir sinema heveslisi olan Colin Clark... Ölümünden yaklaşık beş yıl kadar önce, büyük aktör Laurence Olivier’nin davetlisi olarak İngiltere’ye “Uyuyan Prens” (The Prince and the Showgirl) adlı filmde rol almak üzere giden Monroe’nun, burada geçirdiği bir haftaya tanıklık ediyoruz. Herkes, dünyanın en büyük aktörüyle en ünlü starının buluşmasını ve ortaya çıkacak filmi yüreği ağzında beklerken, sette yaşananların hiç de hoş şeyler olmadığını görüyoruz. Olivier, iyi bir aktör ama yıldız olamamanın sancısını yaşarken, Monroe da bunun tersi istikametinde benzer sancılar yaşıyor. Monroe rolüne adapte olamayıp herkesi çılgına

çevirirken, Olivier ile de araları gitgide gerginleşiyor. Bu süreçte güzel oyuncunun aslında şöhretine karşın sevgiye, aşka ve ‘gerçek insan ilişkileri’ne ne kadar aç olduğunu anlıyoruz. O da teselliyi, yolun henüz başındaki genç Colin’de buluyor. Beraberce kaçamak zamanlar geçiriyorlar. Film, Monroe efsanesi üzerine yeni bir şey söylemiyor. Ancak gerek dönemi yansıtma şekli, gerekse günümüzün en iyi aktrislerinden Michelle Williams’ın dört dörtlük Monroe yorumu, filmi zevkle izlenir kılıyor. Olivier’den sonra dünyanın en iyi Shakespeare yorumcusu olarak bilinen Kenneth Branagh’ın filmde usta aktörü canlandırması, hoş bir sürpriz. Vivien Leigh rolündeki Julia Ormond; eski kuşaktan Sybil Thorndike rolündeki Judi Dench, ölçülü ve titiz oyunculuklarıyla filme artı değer katıyorlar.

TV filmleri ve diziler çeken Simon Curtis’in ilk yönetmenlik denemesinde iki oyuncusunun Oscar'a aday olması büyük başarı. Laurence Olivier’nin bir-iki sahne dışında neredeyse karikatür bir kişilik olarak çizilmesi, filmin en büyük eksisi.


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

KÖSTEBEK ORİJİNAL ADI Tinker Tailor Soldier Spy YÖNETMEN Tomas Alfredson OYUNCULAR Gary Oldman, Mark Strong, Colin Firth, Toby Jones, John Hurt, Tom Hardy YAPIM/SÜRE 2011 Fransa-İng-Alm, 122 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET As Sanat (Universal)

Karmaşık entrikası nedeniyle azami dikkat isteyen film, özellikle oyuncularıyla yükselen bir casusluk gerilimi. 32 arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012 k

2

008'de çektiği "gir kanıma"yla (lat den ratte komma ın) müthiş bir vampir hikayesine ulaşan İsveçli sinemacı Tomas Alfredson, John le Carré’nin aynı adlı romanını ufak dokunuşlar dışında eğip bükmeden ele aldığı “Köstebek”le yerini daha da sağlamlaştıran bir sonuca imza atıyor. Yönetmen, romanın atmosferini, karmaşık entrikasını aynen yansıtıyor perdeye. Tıpkı romandaki gibi, filmde de aşırı dikkat gerektiren bir entrika derinliği mevcut. Kurguda kimi farklılıklar göze çarpıyor bu çevrimde, ama bu ayarlamaların hikayenin gücünden eksilttiğini söyleyemeyiz. Aksine, entrika içinde kaybolmayı engelleyen dokunuşlar bunlar. Mekanlarda da bazı değişimler söz konusu filmde. Romandaki Jim Prideaux karakterini Çekoslovakya yerine Macaristan’a gönderiyor hikaye, Ricki Tarr karakterini de Hong Kong yerine Türkiye’ye. Diğer tüm lokasyonlarda olduğu gibi İstanbul sahnelerinin sanat yönetimi ve yapım tasarımı becerisi de dudak uçuklatıyor, sinemacılarımızın örnek alması gereken bir başarı söz konusu...

Bu filmin taşıyıcı ayaklarını oyuncular oluşturuyor tabii ki. Ana karakter George Smiley’de ölçülü bir performans sergileyen Gary Oldman başta olmak üzere, John Hurt, Colin Firth, Toby Jones, Mark Strong, Tom Hardy, Benedict Cumberbatch gibi aktörler, “Köstebek”in dünyasını zenginleştiren en önemli unsurlar olarak öne çıkıyorlar. Karmaşık entrika içinde silinip gitmiyor hiçbir karakter, bu aktörlerin becerikli performanslarıyla. “Köstebek”, daha çok artılarıyla dikkat çeken, Soğuk Savaş casus hikayelerinin yedinci sanattaki yansımaları içinde önemli bir yer edinen, Tomas Alfredson’un zor bir yönetmenlik çabasının içinden alnının akıyla çıkmasına vesile olan bir film olarak anılacaktır. Gary Oldman ise daha önce ustası Alec Guinness’in canlandırdığı George Smiley karakteriyle kariyerine sağlam bir taş daha yerleştirmiş olacak.

Dönem filmi çekmenin zorluklarının üstesinden gelmeyi başarıyor film, hatta bu konudaki zirvelerden birine dönüşüyor. Romanın ‘kilit’ özelliklerinden biri olan ‘aşk’, filmde fazlasıyla üstü kapalı biçimde veriliyor, havada kalıyor.


SAPIK OLKAN ÖZYURT (Psycho, 1960)

olkanozyurt@gmail.com

1 - Hrant Dink cinayeti sinemada Bu sezonun en iyi oyunlarından biriydi “Tetikçi”. Ebru Celkan’ın yazıp yönettiği oyun, isim vermese de Hrant Dink cinayetini anlatıyordu. 2007’de yazılan oyun, mahkemenin bir türlü bulamadığı örgütü de deşifre ediyordu. Celkan, geçtiğimiz günlerde Twitter’dan müjdeyi verdi: “Tetikçi” sinemaya uyarlanacak. Ağustos gibi de sete çıkılacak. 2 - İnan Temelkuran’dan “Siirt’in Sırrı” “Made In Europe” ve “Bornova Bornova” ile sinemamızda farklı bir yol açan İnan Temelkuran, bir süredir ABD’de yaşıyor. Geçenlerde sürpriz yaptı ve eşi Kristen Stevens ile çektiği “Siirt’in Sırrı” belgeselinin fragmanını yayımladı. 16 yaşında Siirtli güreşçi bir kızın, ailesine bakmak, kendine bir gelecek yaratmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor belgesel. Muhtemelen festivallerde izleyeceğimiz belgesel, sinemamızın pek de ilgilenmediği bir alanı ele alması açısından önemli. 34

k arkapencere / 22 - 28 Haziran 2012

3 - Muhsin Akgün’e ömürlük hatıra “Köprüdekiler”le tanıdığımız Aslı Özge, şu aralar yeni filmi “Kadın Ve Erkek”in çekimlerini bitirmenin yorgunluğunu çıkarıyor. Defne Halman, Hakan Çimenser, Gizem Akman ve Onur Dikmen’in yanı sıra kültür sanat dünyasının yakından tanıdığı fotoğrafçı Muhsin Akgün’ün de ufak bir rolü var filmde. Muhsin, filmde yine mesleğini icra ediyor ve bir fotoğrafçıyı canlandırıyor. Yıllarca birçok film setini ziyaret edip çektiği fotoğraflarla unutulmaz kılan Muhsin’e bu rol, sinemacılardan ömürlük bir hatıra olarak kalır herhalde… 4 - Andrew Sarris (1928-2012) Ajanslara düşen bir haber, biz sinema yazarları için çok moral bozucuydu: Amerikalı sinema yazarı Andrew Sarris’in yaşamını yitirdiği haberinden bahsediyorum. 83 yaşındaki Sarris, ilgililerinin yakından tanıdığı bir kalemdi bu coğrafyada. Ama yazılarıyla, kitaplarıyla ABD’li birçok yönetmenin ufkunu açtığını,

o açılan ufka gözlerini diken nice kallavi yönetmenin de enfes filmler çektiğini söylersek değeri anlaşılır galiba. Nasıl derseniz, Sarris, Amerikalı sinemacılara ‘auteur’ kavramının ne olduğunu anlattı, bir anlamda yönetmen sinemasının ABD’de kök salmasının önünü açtı. 5 - Afrika’da Türkiye sineması açılımı Afrika da Türk sineması furyasına katıldı sonunda. Fas’taki 18. Uluslararası Rabat Film Festivali'nin onur konuğu Türkiye. Bu vesileyle festivalde “Bal”, “Kosmos”, “Yol”, “Babam Ve Oğlum”, “New York'ta Beş Minare”, “Çoğunluk”, “Karanlıkta Uyananlar”, “Unutma Beni İstanbul” gösterilecek. Ertem Göreç’e ödül verilecek, meslektaşımız Cüneyt Cebenoyan da ana jüride görev yapacak.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00 - 00.00 ROCK FM 94.5'DE


Büyük bir şey yapma arzusu duyan, o işte başarılı olduktan sonra ise daha da büyük olanını arzulayan bir insan balon üfleyen bir çocuğa benzer. Ansızın balon patlar! Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 139  

Haftalik Film Kulturu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you