Page 1

kara bAyrak 1 Anarşi - 15 Mayıs 2018


there is no real anarchy, every anarchy is real !


Giriş Yazıları * Kara Yıldız * Kara Bayrak * Arahnia

Makaleler

* Anarşizmin Pratik Önergeleri - Yağmur Melis Şimşek * Erken Seçimler ve Politikanın Vaziyeti - İlker Sancak * Kelimeler ve Sözcükler - Ahmet Yıldırım * Sentezci Anarşizmin İlkeleri - Evangelia B. Çolakoğlu * Bir Kurtuluş Taslağı: Platformizm - Zeynep Kurnaz * Ego, Biricik ve Egoist Birlik - Melis Ela Kaya * Anarko-Sendikalizm: Bir Devrimci Sınıf Mücadelesi (1) - Zeynep Kurnaz * Vegan Anarşizm ve Hayvan Kurtuluşu - Yağmur Melis Şimşek * İnsan İlahı (1) - Ahmet Yıldırım * Enternasyonal Anarşizm (1) - İlker Sancak * Ne Tanrılar, Ne Efendiler, Ne Kocalar - Rojin Jin * Alışın Ayol Her Yerdeyiz ! - Deniz Fırat * Madunların Anarşizmi - Berfin Çelik * Öfkeli Orospunun Manifestosu - Sena Yıldırım * Alışılmışın Ötesinde - Filiz Tutak * Aseksüellik - Zeynep Sıla Çağ * Emek Mücadelesi, İşsizlik ve Yozlaştırma - Kara Bayrak * Vatan Niye Sevilmez? - Arahnia * Sıradanlığa Karşı İsyan: Sol Ötesi Anarşist Perspektiften Atar - Kara Yıldız

Temel Anarşist Metinler - 3

* Anarko-Sendikalizm - Tom Wetzel * Anarşist Devrim ve Kadınların Kurtuluşu - Martha A. Ackelsberg * ‫עמיטש רעטעברַא עיירֿפ‬ * ՖԵՄԻՆԻԶՄԸ ՈՐՊԵՍ ԱՆԱՐԽԻԶՄ - Լին Ֆարոու * Ακρατικός Σοσιαλισμός: Αναρχισμός - Μιχαήλ Μπακούνιν

Anarşist Portreler - 2 * Pierre Joseph Proudhon * Errico Malatesta

Kurgu

* Kapının Ötesinde - Philip K. Dick * Toprak ve Özgürlük (1. Perde) - Ricardo F. Magon * Düşünce Ordusu (3) - Ahmet Yıldırım


Yeterli ilgi nedir, nasıl olur tam olarak bilmiyorum ancak bir önceki yarım sayımızın yine o sayıdaki yazımda bahsettiğim başka kişi ve gruplarla temas etmesi yani en azından biraz ilgi görmesi işini başardık. Bir derginin, hele bir e-derginin ayaklarının yere basması ancak bu şekilde mümkün olabilir; içeriklerimizin çok da politik-teorik olmadığı yine de siyasetin günlük hayata etkilerine sesimizi çıkarabileceğimiz bir dergiyle başarılabilir. Bir partinin üyelerinin sadece 1 Mayıs çağrısı yaptığı için tutuklandığı yerde bildiri dağıtmak, “şurada toplanıp yürüyelim” demek akıllı işi değildir. Şimdi biz kendi faydalı metotlarımızı üretmeliyiz, büyüyecek ve taklit edilecek doğrudan eylemlerin farkına varmalıyız. İktidarın baskı araçlarını içselleştirmeli onları kendi direniş silahlarımız yapmalıyız. Bu tür araçlara yapılan bir takım ilkesel yakıştırma ve aşağılamalar onların gücünü azaltmaz aksine kendi aczimizin farkına varmamızı zorlaştırır. Tarihte ateşli silahların “korkak işi” olduğunu söyleyip silinip gidenler çoktur ancak onların gücünün farkına varıp kullanmayı en iyi şekilde öğrenenler de vardır. Umarım bu yönde daha etkili bir araca dönüşebiliriz. Zor günlerden geçiyoruz. Şaka yapıyorum, bence hiçbir şey zorlaşıp kolaylaşmıyor, sadece bizi mutlu edecek davranışlarda bulunma cesaretini gösteriyor yada gösteremiyoruz. Biz dergide bu cesaretin tohumlarını atmak istiyoruz. Derginin bu sayısında daha özgün ve renkli içeriklere yer verme işine yavaştan başlıyoruz. Kendini kanıtlamış bazı pratiklerden kişilerle röportajlar bulacaksınız, bazı etkinlik paylaşımları yapacağız, sokaktan ve sokağı ele geçirmekten bahsedeceğiz. Deneyerek öğrenecek, yaşayarak paylaşacağız. Görünür olabildiğimiz ölçüde varlığımızın farkına varılır öyleyse görünmeye daha önemlisi iyi görünmeye çalışmak gerekir. Farklı partilerin önceliklerini dikkate almaya, çağrılarımızda, buluşmalarımızda bu öncelikleri anlamaya ve kuracağımız sahneleri, oyun alanlarını, seraları ve kütüphaneleri birer kaynaşma ve ortak direniş platformu haline getirmeye önem vermeliyiz. Birgün Türkiye’de Kemalizm ve İslamcılık yıkılırsa, bu ikisine tabi olanlar da benim için yan yana gelinebilecek kimseler olacaklar çünkü aksi takdirde giriştiğim her eylemin güç için yapılan bir köşe kapmaca oyunu haline geldiğini görmüş olurum. Gerçekten bu dergiye umutla bakıyorum, beni olduğumdan farklı birine dönüştürme ve geliştirme potansiyeli olan herhangi birine yada bir şeye umutla baktığım gibi. Söylemlerini, duruşlarını, yakınlıklarını değiştirmeyi döneklik diyerek aşağılayan insanların toplumu dönüştürme hayalleri kurması en azından ironiktir. Bu tür yanılgılara düşmemek için bahsettiğim sokak çağrılarının veya uzak kaldığımız veya kendi içimizde açığa çıkma potansiyelinin farkına varamadığımız oluşumların en azından varlığını öğrenerek ufuk genişletmenin çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Hadi ayağa kalkalım, üstümüze atılan ölü toprağında kurtulalım!

KARA YILDIZ


Yeniden merhaba! Geçtiğimiz haftalarda yaptığımız iki deneme sayısının ardından bu sefer ilk düzenli sayımız olan 1: Anarşi sayısını hazırladık. Yoğun bir çalışma, tartışma, eleştiri ve özeleştiri süreciyle geçen bu iki sayıda, önemli bir oranda deneyim biriktirdik ve bu sayıda bu deneyimler eşliğinde hareket ederek çok güzel bir sayı hazırladığımızı söyleyebiliriz. Bu sayı, adından da anlaşılabileceği gibi odak noktasına doğrudan anarşiyi alan bir sayı. Gerek politik gündemin gerekse de ekonomik durumun kaotik olduğu bu günlerde, sayının ismi her ne kadar çok püritan ve suya sabuna dokunmaz olarak gözükse de aslında tam olarak bu mevcut kaotik durumlara söyleyecek çok sözümüz olduğu için bu ana konuyla çıkıyoruz. Zamanımızın çok verimli geçtiğini söyleyemeyiz. Gerek coğrafyanın politik hükümdarlarının gün be gün yaşattıkları sorunlar ve aksilikler, gerek nisan ayının, tarihin en acı iki soykırımı olan Ermeni ve Süryani soykırımlarının yıl dönümü olması, gerekse de geçtiğimiz haftalarda yaşadığımız ekonomik ve teknolojik yetersizliklerin devam etmesi, periyodumuzu etkiledi ve bizi takvimimizin bir süre dışına attı. Kadı kızı olmasak da, çok yeni olduğumuz gerçeğine sığınıyor ve o kadar kusurumuzun olmasının doğal olduğunu düşünüyoruz. Geçtiğimiz iki deneme sayısında, daha teori odaklı ve politik önergeler odaklı bir oryantasyonla hareket etmiştik. Burada amaç, hem çok yeni bir yayın olarak bizlerin, önce rehber sonra yolculuk anlayışıyla hareket etme arzusunda olmamız hem de teorik içeriğin yaptığımız deneme çalışmalarında bize bir kolaylık olması isteğinden ötürüydü. Bu sayımızda yine makaleler, çeviriler, biyografiler ve özel dosyalarla anarşinin teori birikimine ve çalışmalarına yer ayıracağız. Bu sayıda, ekstra olarak, gerçek hayatta anarşi temasını da benimsiyoruz. Anarşinin, hayata, yaşamın tüm alanlarına hitap ettiği; teorinin semte, toprağa ve insana temas ettiği pratikleri üzerine incelemeler, röportajlar ve en önemlisi pratiğe dair teorik önergelerle dolu bir sayı olmasını umut ettik ve bu yönde çok çalıştık. Dünyanın çeşitli coğrafyalarından çok sayıda pratiği özel olarak okuduğumuz ve yazdığımız bu sayıda, okuma gruplarından çeviri grupların; işgal hareketlerinden politik örgütlenmelere; anarşi perspektifinde gelişen kadın, LGBT, gençlik hareketlerinden, emekli, çiftçi, çocuk hakları topluluklarına; göçmen dayanışması, evsiz dayanışması, total red benzeri örgütlenmelerden antifa, antira, unite, ultra benzeri ideolojik pratik hareketlere; semt-varoş mücadelelerinden toprak hareketlerine; punk, ska, Reggae, retrofuturizm, rash, skinhead, juggalo vb alt ve karşı kültür hareketlerinden anarşist kurgu, sanat ve sinemaya; alternatif üretimden,permakültüre, kolektif tarımdan, devrimci sendikalizme değin çok geniş bir yelpazeyi ele aldık. Bir yayın çevresi olarak biz ve geniş birlikteliğimiz olan Antant, bu ilk düzenli sayımızla birlikte gerek teorik gerekse de pratik-sosyal etkinlikleri hayata geçirmeyi arzuluyoruz. Dergiye paralel olarak gelişen doğrudan demokratik forumlar şeklinde sohbet toplantıları, yakın zamanda başlayacağımız okuma ve çeviri toplulukları, kendi kurgularımıza ve eserlerimize dayanan sanat kolektifi, kendin yap (DIY) atölye kolektifi, henüz birer proje olan hediye-takas-zaman pazarı; enternasyonal 3x3 turnuvası; sokak partileri ve alt kültür konserleri; film, kısa film ve belgesel çalışmaları yapan sinema kolektifi vb projelerimizi ve coğrafyanın diğer anarşist topluluk ve bireylerinin pratik uygulamalarını ve projelerini yolunda incelediğimiz bir sayı hazırladık. Anarşi, ancak pratiğe geçerse anarşidir ve bu gerçek her şeyden önce gelir. Ütopyamız, her türlü alanda pratiğe geçebilecek bir ütopya ve bizler, ütopyamızı, pratiklerle, projelerle ve hayallerle gerçek hayata yansıtmayı ve hayatı içinden dönüştürmeyi arzuluyoruz. İyi okumalar.

kara bAyrak


Sıfır ve buçuk deneme sayılarından edindiğimiz deneyimlerle beslenip gelişen Arahnia Kara Bayrak dergisi ‘1. sayı: Anarşizm’ ile nihayet başlıyor! Bundan bir önceki yayın olan buçuk sayısında daha çok teorik makaleler paylaşmıştık. Bu sayıda ise hem eylemi temellendiren teori, hem de bunların hayata geçirilebilirliği ile yaşanmış veya hala daha devam eden pratiklerini ele alıyor; özel dosyalar, röportajlar, makaleler ve çevirilerle daha zengin bir içerik sunuyoruz. Teori çalışmaları zihnin toparlanmasını sağlayan ve bu sebeple hayata geçirilen eylemlerin sağlam, verimli ve sürdürülebilir olmasına olanak veren önemli bir aşama. Bu yüzden anarşist literatürü okuyup öğrenmek, anarşizmin gelip geçici boş isyanlar ya da temelde bir eğlence veya heyecan arayışı olmayıp, sağlam argümanları olan ve ‘akılla’ temellenen bir sistematiğinin olduğunu kavramak büyük önem teşkil ediyor. Nasıl ki bilgisiz ve akılsız bir insan kendi hayat pratiklerinde başarılı olamazsa anarşist pratiklerinde de bir istikrar sağlayamaz ve esen rüzgara göre savrulur, sonuç olarak da ortaya hiçbir kayda değer oluşum çıkamaz. Dolayısıyla bizim de ileride yapmayı amaçladığımız gibi, teori çalışmalarının yapıldığı okuma ve çeviri grupları (ki bunlar aynı zamanda pratiklerdir de) oluşturularak bunların içerisinde tartışılıp üretilecek fikirlerin pratiğe bu anlamda olumlu katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Yine bunun gibi projeler olan ve hayatın gerçekliğinde alternatif alanlar açan takas pazarı, bostancılık ve korsan bahçecilik, anarşist spor ve sanat faaliyetleri, turnuvalar, film ve müzik festivalleri anarşizmin sokağa ve toprağa inmesi, ve onun bilfiil yaşanmasıdır. Etkileşime geçip temaslar kurarak organize olmak ve birlikte hareket ederek projeleri hayata geçirebilmek bu noktada çok önemlidir ki biz de tam olarak başından beri belirttiğimiz gibi bu amaçtayız. Bunun yanı sıra farklı coğrafyalarda geliştirilen farklı pratikleri bilmenin aynı zamanda hem ilham verici olması hem de anarşinin çeşitli türlerde gelişmesinin olağanlığını vurgulaması açısından önemli olduğu kanaatindeyiz. Bu bağlamda bu sayıda squatlar ve alt kültür hareketlerinden örnekleri ele alıyoruz ve daha çok pratik önergeler üzerinde durarak bu coğrafyada neler yapılabileceğine odaklanıyoruz. Anarşistlerin hayatın çeşitli alanlarında varlık göstermesi ve ütopyalarını gerçeğe dönüştürmesiyle birlikte anarşizm hem kendi örgütlü yapısını sosyal hayatın içinde kurar hem de insanlara başka alternatiflerin de olduğunu göstererek aynı zamanda bunların uygulanabilir olduğunu ortaya koyar. Zihinde varsayımlar ve önermeler içinde sıkışıp kalan ya da bir entelektüellik fetişi olan, sosyal medyada takipçi sayısını arttırmak için bir imaj olarak kullanılan anarşi içi boşaltılmış ve gerçek hayatta karşılık bulmayan bir haldedir. Biz anarşinin nihayetinde ancak pratik uygulamalarla, sanal ortamda değil fakat hayatın içinde kendi deneyimlerini üreterek var olabileceğini savunuyoruz ve herkese açık davet yapıyoruz.

ARAHNIA


Anarşizmin Pratik Önergeleri Yağmur Melis Şimşek

Anarşizmin, çeşitli sosyal, ekonomik ve politik konularda pratik önergeleri vardır. Bu pratikler, anarşistlere mevcut efendi düzeni içerisinde alternatif alanlar açar ve anarşist bireylerin; çeşitli amaçlarla bir araya gelerek oluşturduğu gruplar ve bu grupların birbirleriyle etkileşim halinde olup organize hareket etmesiyle birlikte, anarşizmin pek çok merkezden yayılıp birbirine temas eden bir ağ şeklinde var olmasını sağlar. Pratiksiz bir teori nasıl ki gerçeklikte bir anlam ifade etmeyecekse, teorisiz bir pratiğin de sağlam bir dayanağı olmayacak ve dolayısıyla rastgele ve tesadüfi olarak kısa süreli var olup sonunda yok olacaktır, veyahut muhtemel ki bir şekilde var olan pratikten elde edilen deneyimlerle bir teori oluşturulacak ve pratik bu sayede evrilerek ya da devrilerek işlemeye devam edecektir. Nitekim anarşizmin pratik önergeleri hem teorik çalışmalar yapan hem de pratikleri gerçekleştiren grupları kapsar ve bu gruplar daima birbirlerini besleyerek var olur. Sosyal grupların içinde yer alan, geçmiş deneyimleri doğru değerlendirmek, anlamak için okuyan, tartışan, yazan ve günümüzde alternatif alanlar yaratabilmek için münazara eden ve düşünce üreten okuma ve tartışma grupları, çeviri ve haber grubunun içeriklerinden yararlanarak yerelde ve diğer coğrafyalardaki kaynak ve gelişmeleri takip eder. Bu gruplardan çıkan çeviri ve yazıları ise yayın grubu yayımlar. Sanat, spor grupları ve sinema-film-belgesel kolektifleri de kendi üretim ve etkinliklerini yapar. Politik gruplar ise, devlet politikalarının neticesinde mağdur olan ve hakim düzen içerisinde ezilen gruplarla dayanışır ve politik tüm baskı ve zorunluluklarla bilfiil mücadele ederler. Sosyal, politik ve ekonomik grupların haberlerini ve tanıtımlarını yapan, çeviri grubunun da katkısıyla bunları diğer dillerde de yayan ise yine haber gruplarıdır. Sosyal ve politik grupların içinden çıkan ya da doğrudan oluşturulan ekonomi grupları ise mutualist pazarlar, kooperatif üretim kolektifleri ve iktisadi komünler şeklinde diğer grupları finanse ederler. Söz konusu pratik önergeler anarşizmin, hayatın hemen hemen her alanında uygulanarak farklı eğilimlerden olan anarşist bireylerin otonom yapılar halinde örgütlenmesini ve oluşan pek çok farklı grubun birbirine laf edip dedikodu yapması ya da hiçbir icraatta bulunmadığı halde başkalarının yaptıklarını anlamsızca eleştirmesi yerine, herkesin kendi işini bilinçle yaptığı, dayanışarak yan yana daha güçlü ve sağlam durduğu enformel bir örgüt yapılanması sunar. A. Sosyal Gruplar Sosyal gruplar temelde herhangi bir iktisadi ya da doğrudan politik bir kaygısı olmayan; ve esas amacı anarşistlerin çeşitli kültürel, sanatsal ve düşünsel faaliyetler etrafında bir araya gelerek üretimde bulunması olan gruplardır. Bunlar bireylerin şahsi iradeleri ve gönüllü katıldıkları otonom yapılar olup birbirleriyle gönüllü etkileşim halindelerdir.

1. Okuma Grupları Okuma grupları, kitap, dergi, ansiklopedi, makale gibi yazılı kaynaklara erişir ve okur, bunlar üzerine tartışmalar gerçekleştirirler. Bunun yanı sıra okuma ve yazma üzerine atölyeler düzenleyip burada çeşitli metinler yazarak üretimde bulunurlar. Teori çalışmalarını oluşturan tüm bu pratikler


anarşistlerin teorik altyapılarını sağlamlaştırıp, entelektüel birikimlerini arttırır. Çeviri gruplarının yabancı kaynaklardan sağladığı güncel makaleler, dergiler, kitaplar aracılığıyla ise okuma grupları, dünyada anarşizmin durumu ve gerçekliğiyle ilgili aktüel bilgilere sahip olur ve anarşizm ile ilgili zaten az olan Türkçe kaynaklara ve yine az sayıdaki çeviriye mahkum kalmadan yeni okumalar yaparlar. Bu gruplar okuma, yazma tartışma gibi pratikleri dolayısıyla az sayıda kişi içeren küçük grupları gerektirdiğinden otonomlar şeklinde örgütlenir.

2. Çeviri Grupları Çeviri grupları farklı dillerden yaptıkları çevirilerle kendi coğrafyalarının dillerine yabancı kaynak sağlar; yabancı dildeki içerikleri yerelinde konuşulan dillere ya da tam tersi yerelinde konuşulan dillerdeki içerikleri yabancı dillere aktarırlar. Bunlar tüm diğer gruplarla etkileşim halindedirler. Örneğin okuma grubu için yabancı dilde metinleri ya da onların ürettiği yazıları başka dillere çevirirler. Sinema, film ve belgesellere alt yazı çevirisi yaparlar. Haber, medya grubuna içerik çevirir ve yine diğer tüm gruplar için poster, afiş, broşür vb çevirerek diller arası iletişimi sağlarlar. Ayrıca dil eğitimi de verirler.

3. Yayın Grupları Yayın grupları, diğer grupların ürettiği materyalleri (kitap, dergi, fanzin, film, dizi, müzik) yayınlarlar. Yayınevi kurarak okuma ve çeviri gruplarında üretilen yazılı materyalleri (kitap, dergi, fanzin), sanat grubundan çıkan görselleri ve edebi yazıları (roman, hikaye, şiir vs) yayınlarlar. İnternet televizyonu ya da yapabiliyorsa karasal yayına geçerek anarşist dizi, film, belgesel, müzik klibi ve programları, spor grubunun düzenlediği anarşist turnuva ve lig maçlarını yayınlarlar. Haber-medya grubundan aldığı haberler; okuma, sanat, spor ve sinema-film-belgesel kolektifinden aldığı içerikler ve katkılar, programcılar ve teknik ekiple birlikte radyo yayını yaparlar. Diğer grupların sosyal medya sayfalarında etkinlik ve üretimlerinin tanıtımları, duyurularını yaparlar. Kitap festivali düzenlerler. Sub-medya vb girişimleri lokalleştirirler.

4. Spor Grupları Spor grupları endüstriyel olmayan spor etkinlikleri yapar ve kulüp başkanlarının CEO, sporcuların da işçi olduğu şirketleşmiş yapılara alternatif yapılar sunarlar. Kendi anarşist turnuvalarını ve liglerini düzenlerler. Farklı coğrafyalardan anarşist sporcularla dayanışarak 3x3 basketbol turnuvası gibi etkinlikler gerçekleştirirler. Spor salonu tedarik ederek fitness gibi spor eğitimleri verir, dövüş kulübü kurarlar. Outdoor etkinlikleri gerçekleştirirler.

5. Tartışma Grupları Bu gruplar teorik ve ideolojiktirler. Fikir kulüpleri, münazara toplulukları vb alt gruplar ve etkinlikler açarak gruplar arası tartışmaları canlı ve verimli halde tutarlar, ayrıca diğer gruplara dışarıdan insan örgütler ve onları diğer gruplara yönlendirirler ve bu anlamda diğer gruplar arasında koordinatör görevi görürler. Tartışma gruplarının ana amacı, var olan gruplarla koordine bir şekilde anarşist felsefeyi ve anarşist ekolleri/pratikleri yeni insanlara sunmak ve yaymaktır. İdeolojiyi semte indirirler. Doğrudan demokrasiyi yerelleştirmeye yönelik forumlar düzenlerler. Üniversitelerde, iş yerlerinde ve sokakta her fırsatta propaganda yaparlar.


6. Sinema-Film-Belgesel Kolektifi Sinema-film-belgesel kolektifleri hem sinema, film, belgesel gösterimleri yapar, festival düzenlerler hem de uzun ya da kısa metraj film, belgesel, dizi gibi kendi yapımlarını üretirler. Esas amaçları, anarşist ve anti otoriter görsel sanatı ve propagandayı, mevcut gruplar arasında yaymak ve yeni insanlara eriştirmektir. Bunun yanında diğer gruplara video içeriği sağlarlar, tanıtım ve propaganda filmleri çekerler. Yayın grubu ile birlikte etkinliklerin ve pratiklerin görsel ve işitsel kaydını tutarlar. Aynı zamanda, anarşistlere ve anti otoriterlere, çekim, kurgu, montaj gibi teknik konularda eğitim verirler ve yardım ederler.

7. Sanat Grupları Bu grupların ana amacı, endüstrileşen ve kapitalist popüler tüketim kültürüne bir meta olarak bağlanan kültür sanat endüstrisine karşı, anti otoriter bir sanat alternatifi yaratmak, sanatı, burjuva sponsorların, kültür sanat mafyasının, süslü basının ve bienallerin, markaların elinden kurtarıp halka indirmiştir. Püritan süslü sanata karşı, gerçek sanatı savunur. Bu gruplar, ressam, müzisyen, heykeltıraş, tiyatrocu, fotoğrafçı, yazarların ve diğer her türlü sanatçının bir araya gelerek projeler ürettiği gruplardır. Buradan müzik grupları, tiyatro toplulukları, fotoğraf kulüpleri, edebiyat toplulukları vb alt gruplar ortaya çıkar ve bunlar fotoğraf ve resim sergileri, tiyatro festivalleri, konserler düzenlerler. Anarşist dergi ve kitaplara görsel katkıda bulunurlar. Yine bu alanlarda eğitimler verir, çeşitli sanat atölyeleri, spontane sanat etkinlikleri gerçekleştirirler.

8. Haber-Medya Grupları Bu gruplar, haber ajansı şeklinde hareket ederler. Ajans hem kendi yerelinden hem de farklı coğrafyalardan çeşitli haberleri toplar ve anarşist gazete, dergi, haber siteleri ve bloglar da bunları yayınlar. Diğer gruplarla koordineli hareket eder ve bunların yaptığı etkinlikleri haberleştirir. Indymedia ve benzeri alternatif medya ortamlarını yerelleştirir. B. Ekonomik Gruplar Bu gruplar adından da anlaşılacağı gibi temelinde ekonomik kaygılar taşır ve kapitalizme alternatif, paranın ve artı değerin olmadığı veya paranın da içinde bulunduğu, karın en aza indirgendiği ekonomik pratikler gerçekleştirir.

1. Mutualist Gruplar Bu gruplar, Proudhon’un önermesi olan karşılıkçılık ilkesiyle hareket eden hediye, takas ve zaman pazarı kurarlar. Hediye pazarları, insanların kullanmadığı, bulduğu veya aldığı malları hediye ettiği yerlerdir. Örneğin biri kullanmadığı bir eşyayı verirken, bir diğeri eline geçen bir kitabı, bir başkası da örneğin spotifydan premium kullanım hediye edebilir. Takas pazarında ise mallar paranın aracı olmadığı mübadele usulüyle değiştirilir; verilen bir şeyin karşılığında başka bir şey alınır. Örneğin insanlar ihtiyacı olmayan bir eşyasını bu pazara getirerek, yine buradan ihtiyacı olan başka bir eşyayı alabilir. Zaman pazarı ise hizmetlerin zaman üzerinden hesaplanarak karşılıklı mübadele edildiği yerlerdir. Mesela birisi iki saat dans dersi verdiği birisinden iki saat İngilizce dersi alabilir.


Bunların dışında Bombalara Karşı Sofralar (FNB) gibi pratikler, paranın olmadığı hizmete yönelik ortak üretimler, hediye, takas, zaman pazarı yöntemlerinin tümünü içeren farklılaşmış bir mutualist pratik de mevcuttur. Kredi bankaları ise daha çok hizmetler için kullanılır ve kişinin verdiği ya da aldığı hizmetin karşılığında kredi verir.

2. Kooperatif Üretim Kolektifleri Kolektivist yapıdadırlar. Birlikte üretip birlikte tüketim yaparlar ve adalet esas alınarak herkes ürettiği kadarına ortak olur. Kendin yap (DIY) atölyeleri düzenler, distro grupları oluştururlar. Bu atölye ve kolektiflerde tişört, çanta, sticker, yama vs gibi kendi ürettiklerini satarlar. Bu gruplar kar amacı gütmeyen kolektiflerdir. Ekonomik kaygısı yoktur, küçük bir kazanç arzusuyla hareket ederler. Gıda kolektifleri kurarlar. Örneğin kendi biralarını üretip, bunları maliyetinin üzerine biraz kar koyarak piyasanın altında bir fiyata, ucuza satarlar.

3. İktisadi Komünler Birlikte üretip birlikte ortak tüketirler. Kolektifin aksine herkes ürettiği kadarına değil, son hesapta oluşan kazancın tümüne ortak olur. Bar, fırın, dövmeci gibi komün dükkanlar açarlar ve üretimlerini kar amacı gütmeden daha ucuza satarlar. Yine zanaatkar ve sanatçıların kurduğu meslek komünleri vardır. Sokak müziği yapan gruplar bunlara örnek verilebilir.

4. Sendikal Gruplar Bu grubun amacı çalışanların koordine olarak birlikte mücadele etmesidir. Devrimci sendikalar bu grupların iş yerleri, lokaller, bölgeler ve yaygın coğrafyalarda bir araya geldikleri örgütlerdir. Anarkosendikaların olmadığı coğrafyalarda bu gruplar lokal otonomlar şeklinde hareket eder. Bir sektöre yönelik birkaç iş yerinde veya sektörler arası ya da coğrafi konum bazlı örgütlenirler. Bu gruplar, mevcut anarşist olmayan sendikaların içlerinde örgütlenip bu sendikaları devrimci bir rotaya girmeye zorlarlar. C. Politik Gruplar Politik gruplar efendilerin izlediği politika ve bu politikanın yarattığı sonuçlarla mücadele etmek için kurulan anarşist gruplardır.

1. Milliyetçilik, Irkçılık, Dincilik, Xenofobiye (Yabancı Düşmanlığı) Karşı Gruplar Faşistlerle ve her türden faşizmle (milliyetçilik, ırkçılık, dincilik, mezhepçilik, cinsiyetçilik, türcülük, xenofobi vb ) mücadele etmek için kurulan antifa, antira, unite vb gruplar, göçmen dayanışma ağları, mülteci savunma grupları vb örgütlenmelerle bulunduğu semtlerde faşistlerle mücadele eder ve onların burada barınmalarına izin vermez, bunun için sokakta çatışır.

2. Madun Grupları Toplumda söz sahibi olamayan, hakim yapının dışında tutulan, iktidarın politikalarının mağduru olan, ezilen kesimlerle; yani göçmenler, evsizler, çocuklar, yaşlılar, engelliler, fiziksel normlara uymayanlarla dayanışırlar. Söz konusu kesimlerin öz örgütlülük çabalarına destek olurlar, yenilerinin inşasında (örneğin emekli toplulukları, göçmen dayanışması, çocukları koruma birlikleri, şekilcilikle mücadele) bu kesimlere yardımcı olmaya çalışırlar.


3. Kadın ve LGBT Grupları Anarşist kadın ve anarşist LGBTlerin örgütlenerek birlikte mücadele etmek amacıyla oluşturdukları gruplardır. Bunlar anarşist olmayan kadın ve LGBTler ile de dayanışırlar. Kadın gruplar, erkek egemen düzenin doğalında taraflı olarak kadını yargıladığı ve sömürdüğü toplumsal olaylarda açıkça kadının yanında yer alırlar. Kadının özgürlüğü ve kurtuluşunun, mevcut düzenin erkeklere sunduğu haklara sahip olup onlarla eşitlenmesiyle ya da kadınların iktidar olmasıyla değil, bunun ancak bu erk düzeninin ve her türlü otoritenin ortadan kalkması ile mümkün olduğu fikrini, gerçekleştirdikleri eylem ve etkinliklerle yayarlar. LGBT gruplar, LGBTlerin sömürülmesi ve heteroseksizmle mücadele ederler. Örneğin seks işçilerinin patronlarına, pezevenklerine, emek sömürüsüne, nefret söylemine vs karşı verdiği mücadelesine ve öz örgütlenmesine yardımcı olmaya çalışırlar. Gerçekleştirdikleri eylem ve etkinliklerle varlık göstererek, yalnızca heteroseksüelliği ‘normal’ ve meşru sayan toplumsal yapıyı kırmaya uğraşırlar.

4. Alt ve Karşı Kültür Skinhead, punk, skalar, cross, rash, lümpen proleterler, hippiler, ultralar-holiganlar, lokal varoş grupları, juggalo, redneck vb alt ve karşı kültürlerden anarşistlerin örgütlendiği mahalli ve coğrafi örgütlenmelerdir. Ana akım kültürlere (popüler kültür, tüketim toplumu, muhafazakar kültür vb) karşı alternatif kültürleri ve bunların yaşam alanlarının otonomisini savunur. Hem kendi aralarında dayanışmayı sağlamak, hem de geçici veya kalıcı otonom alanlarının güvenliğini ve sürdürülebilirliğini sağlamak için gruplaşırlar. Diğer anarşist Pratiklerle birlikte veya bunlara paralel çeşitli etkinliklerde bulunurlar.

5. Hak Grupları Çeşitli toplumsal kimlik gruplarının haklarını talep etme ve bu hakları yatay öz örgütlü mücadeleyle elde etme amacıyla kurulan gruplardır. Vicdani-total red grupları, pasifistlerin şiddet karşıtı grupları , ekoloji grupları, hayvan hakları grupları, azınlıkların ve ezilen ulusların hak grupları, nükleer karşıtları, hapishane dayanışma grupları (Anarchist Black Cross) vb hak gruplarıdır. Diğer gruplarla (örneğin madun grupları, alt kültür grupları vb) pek çok alanda ve mekanda ortak hareket ederler.


Erken Seçimler ve Politikanın Vaziyeti İlker Sancak

Efendiler buyurdular, yine bir seçim kapıda: erken seçim. Hem de ne erken seçim ama! Bildiğiniz baskın seçim. Apar topar, tepeden inmiş bir seçim. Reyis kimse, dışarıda sıkıştığından mütevellit, içeride kelle sayacak. Yine bir sandık atraksiyonu lazım reyise, yine güdümlü yığını arkasına almak derdinde kendisi. Almalı ki ‘millet iradesi’ kozu olsun. Almalı ki ölümüne korktuğu ‘iç ve dış bedbahtlara’ karşı bir meşruluğu olsun. Sandık 16 yıldır bu kimsenin tek meşruiyeti olmuş. Sıkıştı, ama içte değil, henüz değil, ama dışta krizde. İçte dünya yıkılsa uğruna ölecek bir yığın insan var biliyor ve her şey, ekonomi, dış politika, iç politika, ve hatta sokağın kendisi dahil her şey elinde patlamadan bir an önce pusula saymak istiyor. Oturup pusulanın mührünü tartışmanın, hilenin şeklini konuşmanın anlamı yok, aptal muhalefet goygoyu yapamayacak kadar boka sarmış bir toplumda yaşıyoruz. Yine sandıklara teslim edilmiş bir hayat, yine sayısal çoğunluk olan aptalların diktatoryası olarak temsili demokrasi ve yeni baskılar yine baskılar bu haller ohaller bizi bekliyor. Yine beynimize tecavüz edecek olan bir sürü saçmalık ve demagoji pusuya yatmış, aptal makinesini, radyoları, duvarları kuşatmış, teslim olmamızı amaçlıyor.

Temsili Demokrasi ve Anarşizm Temsili demokrasi denen saçmalık, efendilerin politik örgütlerinin (partiler) yalanlarla insanları ilüze etmesi ve zavallı insanların kendi iradelerini sandığa terk etmelerinden ibaret bir sistemdir. Anarşistler, işin doğası gereği temsili demokrasiye karşıdırlar. İnsanların doğrudan kendilerini temsil edebilecekleri bu dönemde, hele teknoloji ve imkanlar bu kadar gelişmişken, söz hakkını bir kaç şımarık piçin eline bırakmak, antik çağ köleci imparatorluklarında köle olmak kadar aşağılık bir durum. Temsili demokrasi, aptal çoğunlukların diğer herkes üzerinde kurduğu diktatörlüktür ve bunun en güzel örneği yaşadığımız coğrafyadır. Temsili demokrasi, çoğunluğu elde edebilen malların, geri kalan herkesi bastırdığı, susturduğu, korkuttuğu bir zorbalık düzenidir. Mal yığının gücünü arkasına alanlar, millet iradesi adı altında canının istediği her şeyi yapabiliyor. Yasama, yürütme ve yargı da kendisi olabiliyor. Türkiye’nin durumu ortada. Yani temsili demokrasi denen şey koca bir yalandır. Yine de içinde yaşadığımız bu boktan toplumun gerçeklerini göz önüne almak gerek. Biz temsili demokrasiyi reddediyoruz diye o da bizi reddetmiyor ve maalesef, reyis kimse 16 yıldır bir fiil, temsili demokrasinin seçilme nimetiyle koltuğunu tutuyor. Anarşistler seçime girer mi muhabbetini yeniden açmaya gerek yok. Keza 86’dan beri envai çeşit yazı yazıldı çizildi bu konuda. Tabi ki aslolan anarşistlerin, temsili demokrasi denen saçmalığı reddetmesi, doğrudan demokrasi esaslarına tabi olan otonom, özgürlükçü yapıları gerçek hayata geçirmesi pratiğinde ilerlemesidir. Anarşistlerin hedefi, bulundukları coğrafyalarda şekli, rengi ve ideolojisi fark etmeksizin devlet denen zorba ayrımcı organizasyonu ortadan kaldırmak ve yerine federal, otonom yapılardan mütevellit, gönüllülük esasına dayalı, esnek, dar yerellerde oluşan koordine ve doğrudan demokrasi esaslı anarşist özgürlükçü topluluklar oluşturmaktır. Bu olmuyorsa eğer ya da bu olurken dış dünyada işler hızlı ve yolunda ilerlemiyorsa, bu amaçtan sapmadan anarşistler bazı ek önlemler alabilir, konjonktürel taktikler benimseyebilir. Bunun da tarihsel örnekleri mevcuttur. En kötü ihtimalle, anarşistler kendi otonom alanlarını yaratamıyorsa bile veya güçleri genel nüfusa seslenemeyecek kadar azsa dahi, anarşistler kendi ana amaçlarından sapmadan, seçimleri boykot ederler ve bu süreçlerde kendi alternatif önergelerini propaganda ederler. Yine başka tarihi


örneklerde görülebileceği üzere (Fontenis dönemi Federation Anarchiste, GAAP, Malatestacı Partido Anarquista vb) anarşistler, hiç olmuyorsa, kendi özgürlükçü aday listelerini hazırlar, karşı propaganda ve parlamento içinden parlamentoyu çürüten propaganda vb taktiklerle kendi bağımsız adaylarıyla seçimlere giderler. Bu sıra dışı örneklerde kaybedecek hiçbir şey olmadığı gibi, kazanacak pek bir şey de yoktur, ama bu sıra dışı eylemlerin propaganda gücünü yadsımak da pek doğru olmaz keza. Bazı örneklerde (Batı avrupa Dada, Sarcastic ve Punk-joke partileri) anarşistler, seçimlere, seçimleri protesto etmek ve sayılabilir boykot fırsatı ile apolitizmin alternatif aparatı olacak platformlar halinde, şeklen seçimlere şaka partileriyle katılırlar. Bazı durumlarda ise anarşist gruplar, yerel seçimlere katılırlar ve yerelde söz hakkını elde edip buralarda otonom yapılar inşa etmeye çalışırlar (Britan Class War örneğinde olduğu gibi). Hiç olmadı, hiç kaçacak alan kalmadıysa eğer (Örneğin iki savaş arası dönemde İspanya’da Falanjist darbe, Fransa’da Faşistlerin yükselmesi vb) anarşistler, faşizme karşı, genel çoğunluğun faydasını gözeterek Birleşik Cephe oluşumlarına, kendi güçlerini, yaptırım kuvvetlerini ve pozisyonlarını koruyarak, hiçbir taviz vermeden gönüllü olarak katılırlar (örneğin CNT ve FAI’nin Halk Cephesi hükümetine katılması ve hatta Katalonya’da Generalitat’a bakanlık düzeyinde katılmalarıdır). Bütün bunlar kendine nazır örnekleridir ve tabi ki hala en güzeli, anarşistlerin temsili demokrasiyi reddederek kendi doğrudan demokrasi pratiklerini hayata geçirmeleridir, ama maalesef gerçekler her zaman ortaya alternatifleri çıkarmıştır.

Yaşadığımız Coğrafya Türkiye’de ve işgali altındaki topraklardaysa durum bambaşkadır. Öncelikle coğrafyada, belirgin bir anarşist pratik veya politik atmosfere müdahil olabilecek güçlü bir anarşist örgütlenme söz konusu değil. Kendi alternatif alanını yaratmayı bırakın, parlamento içi muhalefetin dahi boykota gidemediği bu dönemlerde düzgün bir strateji belirlemek bile anarşistler için çok zor bir durum. Düzgün ve güçlü örgütlenmelerin eksikliği, yeterli koordinasyonun yoksunluğu ve enformasyon kopukluğu anarşistleri, kamplaşmalardan, kendi içinde tartışmaktan ve hatta kuyrukçu olmadan kutuplaşmaktan bile mahrum ediyor. Diğer taraftan coğrafyanın kendine nazır absürtlükleri ve var olan mevcut problemler o kadar yoğun ki, topluma hitap etme şansımız varsa dahi müdahil olabilecek alan bulmak çok zor. Öte yandan coğrafyanın kanayan yaraları; Kürt sorunu, Alevilerin sorunu, soykırım kurbanı etnik azınlıkların sorunu, temsili demokrasilerin dahi aştıkları ikinci dalga haklar meselesi o kadar yoğun ki, salt anarşiden bahsetmek ve püritan bir tavırla hareket etmek, vicdanları yaralar diye düşünüyorum. Seçimden kaçamıyoruz. Aksine o kadar aptal bir toplumda yaşıyoruz ki artık seçim bizden kaçacak da rahat edeceğiz diye düşünüyorum. Anarşist olmak nerede en zor sanattır diye düşünüyorum duruyorum ama bu toplumdan daha absürdü var mı hiç bilemiyorum. Gücünü sandıktaki aptal çoğunluktan alan aptal islamcı, muhafazakar, milliyetçi iktidarı bir yanda, çakma muhalefet olarak kemalistler, turancı laik faşistler diğer yanda, saçma bir mengenenin içinde yaşıyoruz. Bir önceki sayılarımızda çok yazdık, inceledik, ekstradan tekrarlamaya gerek yok, bu bok çukuru absürdistanda yolumuzu bulmak çok zor, strateji belirlemekse daha zor. Konuya dalmadan önce araya bir parantez açmak gerek. Ortalık tek kişilik dev kadro anarşist analizci, siyaset uzmanı dolmuş. Böyle sallana sallana yazıya girmeden biraz sallamak gerek, boş geçersek tarih bu dergiyi affetmeyecek. Öncelikle içimizi dışımızı sarmış olan, anarşinin kendisini sızlatan öyle kimseler var ki, ergen isyanını anarşi sanan sosyal medya aptalları mı ararsınız, devletine küskün öfkeli


kemalist mi, yoksa hala mal gibi 17. yüzyılda yasarmışçasına ilerici-gerici muhabbeti yapan yamuk yumuk jakoben mi ararsınız herkes anarşist uzman olmuş, analiz kasıyor, oyun rengini belirliyor. Hiç polemik çıkmasın, net konuşalım. Kemalizmi islamcılardan daha az kötü, ya da daha iyi gören her bir insan evladı, kendisine anarşist diyorsa, o kişi tam o anda dünyanın en büyük MALIDIR. Bakınız büyük harflerle yazıyorum MALDIR. Dolaylı dolaysız CHP’ye oy toplayıcılığı yapan herkes, yaşına başına bakmaksızın bu tanıma girer. Kemalizmi meşrulaştırmak, Ermeni, Rum, Süryani soykırımlarını, Dersim, Zilan, Ağrı, Hamidiye, Şeyh Said, Pontus, Trakya, Kilikya, Iyonya katliamlarını, tecritleri ve Mübadeleleri, 6-7 Eylülü, Kürdistanın, Kıbrıs’ın, Hatay’ın, Lazistan’ın ve Iyonya’nın işgallerini, ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ zulümlerini, Musevilere ve Levantenlere yönelen pogromları, Varlık Vergisini ve kemalistlerin, Cumhuriyet gazetesinin, soysuz subaylarının, çakma cumhuriyet kadınlarının yedikleri her boku da meşrulaştırmaktır. Yani bu mallığı yapmak, bir ayağınızın çukurda olduğu gerçeğiyle de, hayatınızın kayıklığıyla da, kenef kenef bir kemalist artığı olduğunuzla da, Beyaz Türk bir memur çocuğu olmanızla da aklanamaz. Hele hele, kenara köşeye CNT-FAI bayrakları iliştirerek (Bu dergi IFA’nın ve FAI’nin kız kardeşi olup, Tierra y Liberta ile ve Amigas de la Fai ile yayın ortaklığı yapmaktadır) yapıyorsanız bu işi, yapmayın, ahmaklığınıza güleriz. Keza hiç bir Alman anarşisti, Muhafazakar Merkel gitsin diye neo Nazilere, hiç bir İtalyan ya da İspanyol anarşisti, hristiyan demokratlar gitsin diye faşistlere, falanjistlere oy dilenmez. Kimse soykırımcılara oy dileyecek kadar aşağılık değildir. Türkiyenin Beyaz Türk kaşar kemalistleri çakma solcuları hariç kimselerden bahsediyoruz tabi. Seçim muhabbetini birazdan yapacağız, ama bunu açığa kavuşturalım isterim.

Seçimin Tarafları Gelelim erken seçimlere, yine aynı şarkılar çalıyor. Her seçim zamanı aynı teraneler okunuyor. İslamcı, muhafazakar, orta yolcu cümbüşü AKP, bu kez yeni ittifakı etnik Türk milliyetçisi, muhafazakar MHP ile kol kola Cumhur ittifakı adı altında irade edebiyatı kesiyor. Çakma muhalefetin öncüsü Kemalist CHP, ondan aşağı kalmıyor. Bu sahte ülkenin ilk diktatoryası ve tek parti rejiminin ‘tek partisi’, yine her seçimde yaptığı gibi bu seçimde de ‘bu sefer tamam’ edebiyatı kesiyor. Aktörler bu sefer artmış durumda, geçen referandumun gazıyla olsa gerek, Erbakancı hard-line islamcı Saadet Partisi, şoven etnik Türk milliyetçisi, Avrasyacı Kemalist Perinçekçiler, MHP’yi yeterince laik ve Türkçü bulmayıp ayrılan expatriate, faşist İyi Partililer ve en güzeli, AKP atıkları hep bir koldan bu sefer tamam edebiyatı kesiyor. Türkiye’de siyasetin iki dönemi olur. Dolayısıyla iki de yüzü olur. İlki, seçimlerin gündemde olmadığı dönemdir, ikincisi de seçim dönemleri. İlkinde akla kara belli olur, ikincisinde herkes hikayeye başlar. Muhalefetin de birkaç yüzü var. Biri çakma muhalefet, diğeri yolu yanlış muhalefet, üçüncüsü de (ve bizi en çok ilgilendireni) parlamento dışı muhalefet. Çakma muhalefet ilk dönemde yan gazı işlevi görür, iktidara bütün muhalefeti, kendisinin iktidar olma arzusundan gelir. Yani mesele, niye ben değilim de sensin meselesidir. Hepsinin pisliğine hitap eden ortak meselelerde (örneğin sınırların ötesinde gerçekleşecek bir işgal hareketi) hepsi birer yan gaz görevi görür. Aralarındaki mücadele, kimin başta olacağıdır ve İslamcımuhafazakar iktidarla, çakma muhalefet kemalist ve türevlerinin arasında hiçbir gerçek fark yoktur. Bunlarda mesele, birinin allah dediğine bir diğerinin laiklik demesidir, özünde hepsi farklı renklerde ve kokularda olan aynı boktur. İlk dönem çakma muhalefet, edebiyat kesecek her şeyi ama her şeyi kullanır. Bunlar için, AKP rezaleti herkesin ortak pis yüzünü kabartana kadar kötüdür. Lakin bu temelinde bok yatan ülkeden dışarıya yönelik milliyetçi şoven bir fetişist hamle yapılmayı versin, iktidar ile bu çakma muhalefet el ele koyun koyuna gelir.


İkinci muhalefet, her şeyin piç evladıdır. Televizyonlarda görünmez hale gelmiştir. Hakaret edilirken ya da terör edebiyatı yapılırken görebilirsiniz onu yalnızca. Aldığı milyonlarca oy, millet iradesinden sayılmaz, keza temsili demokrasinin bile yamuk olduğu bu bok ülkede, millet iradesini bile belirleyen kanalizasyon bekçileridir. Her attığı adımda önüne engeller kurulur. İnsanların seçtiği belediyeler, o insanların iradeleriyle özerklik ilan ederse, belediyelerine, 19. yüzyıl sömürgeci imparatorluklarını bile utandıracak şekilde ‘kayyum’ atanır. Vekilleri, partilileri, yerel eş başkanları herkesi ama herkesi periyodik olarak hapislere atılır. Reyis sarı sıçsa, o bile HDK/HDP’nin suçu olur. Bu muhalefet, Kürt özgürlük hareketinin, marksistlerle ve azınlık halk örgütleri ve hak gruplarıyla yaptığı parlamenterist çoğulcu muhalefettir. Üçüncü muhalefet bütün tantananın dışında kalan tek muhalefettir. Görünmez insanların muhalefeti: Anarşizm. O kadar cılızız ki, gerçekten görünmez olsak muhtemelen daha çok dikkat çekerdik. Adı üstünde, anarşist yani efendisiz olan muhalefet, temsili demokrasinin içinde değil, sistemin hemen dışında ve çatlaklarında konumlanır. Bugün böyle bir gücümüz yok, veya henüz tam olarak görünmüyor. Kuşkusuz bu coğrafyanın anarşistleri pek çok farklı eğilimi barındırıyor ve bu çok güzel bir şey. Bu coğrafyanın anarşistleri, bölgeye nazaran çok zengin bir entelektüel birikime ve ideolojik çeşitliliğe sahip ama örgütsel zayıflık, toplumsal bilinirliğin ve karar alıcılığın her fırsatta önüne geçiyor. Şimdi daha fazla uzatmadan taraflara geçelim.

* C u m h u r İ tt i fa k ı 16 yıldır, aptalların çoğunluğundan aldığı güçle ülkeyi otoriter bir şekilde yöneten Erdoğan ve partisi AKP, kademeli bir şekilde gücü eline alıp, devletle bütünleşmiştir. Genel seçimlerde peşi sıra gelen tek parti iktidarları, yerel seçim zaferleri, devlet olanaklarının ve gücünün son damlasına kadar kullanılmasıyla yaratılan dengesiz kuvvet, bir kaç referandum zaferi ve en nihayetinde Reyisiyetin ilanı ile beraber, AKP ve başındaki reyis kimse, bugün çok güçlü bir konuma gelmiş bir kuvvet. Yine de yaptıkları yanlış stratejiler, Gülenci İslamcı kardeşleriyle yaşadıkları sürtüşme ve peşi sıra gelen darbe vb meseleler, Reyisi korkutmuş, bölgedeki diğer korkularıyla da iyice ürkünce bu güruhu kendilerine yeni bir ittifak, yeni bir yancı arayışına itmiştir. Bu yancılık görevini seve seve üstlenen de etnik Türk milliyetçisi, Bahçeli MHP’si olmuştur. Erdoğan’ın AKP’si sıkışmış durumda. Ama çakma muhalefetin iddia ettiği gibi içeride değil, aksine dünya kamuoyunda kredibilitesi bitmiş durumda. İçeride seçim kazandıkça şımaran, şımardıkça dışarıya sataşan sataştıkça rezil olan AKP, uyuzmuşçasına titriyor. Reyis kimse, Davos’ta rezil olduğundan beri hıncını içeriden çıkarıyor. Önce İsrail’e (Mavi Marmara) sonra Avrupa’ya (AB ile kopan ilişkiler) rezil olan, ardından da Orta Doğu’da rezil olunca Rusya’ya bulaşıp tokatlanan Reyis kimse ve adamları, en sonunda Suriye bataklığında babası ABD’ye ve bir nebze AB ve BK’a atar yaptılar. Bu güçlerin de tıpkı Rusya ve İsrail gibi, kendileri yan çizdiklerinde onları affedeceğini sandılar. İslamcılar stratejiden ne anlar ? Hiç. Bu sefer yemedi. Çok uzun zamandır batı nezdinde gerileyen AKP ve başındaki adam, bu kez hiç olmadıkları kadar sıkıştılar. Yaptıkları hesaplar çarşıya uymadı. İslamcılar, Orta Doğu’da tarumar edilirken, yancısı olabilecek bütün güçler teker teker kaybettiler.


Arap Baharı, Arap Kışına döndü. Tunus, Mısır, Yemen teker teker ellerinde, hesaplarında patladı. Afganistan’da ve Pakistan’da mücahit yoldaşları yorgun, mümin kardeşlerinin Arakan dramını, Somali trajedisini kullanabilecekleri bir yer kalmadı. Müslümanın düşmanı müslümandır sözünün yüz yıllardır gösterdiği gibi, islamcı kolpalar, Şii islamcılarla mücadele edemedi. Suriye, Irak ve Yemen’de (ve hatta uzantılı olarak Umman ve Bahreyn muhalefetinin içinde de) Şiiler, islamcıları bir şekilde demir hatla kuşattı. Batıya yapılan atar gereksizdi. Kendisini çok abartan islamcılar, mülteci-göçmen meselesini Batı’ya karşı kullanabilecekleri bir koz sandılar. Sürekli buradan oynadılar ve sonucunda bu oyunları da ellerinde patladı. İslamcı örgütlerle kendi Orta Doğu’larını ‘Ilımlı İslam’ perspektifiyle inşa edebileceklerini sandılar, bu da ellerinde patladı. Keza ılımlanacak Batı bunlara çoktan yüzünü çevirmişti ve Orta Doğu’nun İslamcıları ‘ılımlı’ olamayacak kadar radikaldi. Evdeki hesabı bozan bir diğer olay, Batı’nın yeni Rusya müdahalesiyle oyun planlarını değiştirmesiydi. Orta Doğu’da İran’ı ve İran’ın Hizbullah gücünü yanına alan Rusya bir anda hesapları değiştirdi. Esad’ı vermeyeceğini belli eden Rus emperyalizmi, Batı emperyalizmiyle denge noktasına erken ulaştı. Başta ABD ve AB olmak üzere Batı, sahada türeyen islamcı cihatçı örgütler karşısında ve aniden peydah olan Putin’in karşısında güçlü bir ittifak arayışına düştü ve bu da, Erdoğan’ın hayallerinin aksine, İslamcı oryantasyonlu ÖSO değil, Öcalancı Kürtlerin (YPG) başını çektiği ılımlı muhalefetti (SDF). Yaklaşık bir asırdır batıya yalakalaşan ve son 20 yıldır kendi islamcı-kemalist hayalleriyle kendisi olmaya çalışan Türkiye ve onun islamcı reyisi burada fena faka basmıştı. Kuşku yok ki batı, bir yanda modern Kürt milisleri, Hristiyan-Süryani milisler, azınlık milisleri ve Arapların islamcı olmayan milisleri dururken dönüp öte yanda Türkiye’nin önerdiği potansiyel IŞİD ve Nusra örgütçükleri olan ÖSO’ya minnet etmezdi. Keza Doğu’nun emperyalisti Putin de açıkça Esad’ın karşısında olan herkesin kafasını ezeceğini belirtmişti. İşte bu Erdoğan’ın çaresizliğinin, atarının giderinin ve Türkmen çeteleri, İslamcılar ve bol miktarda Türk ordusunun yardımıyla etrafı işgal etmesinin ana sebebiydi. Öte yandan işler ekonomik olarak da yolunda gitmemişti. “Almanya bizi kıskanıyor, hava alanımız ortalığın canına okuyacak, köprümüz para basacak” arabeskiyle yapılan bütün ‘çılgın’ projeler, koca bir tırt çıkmıştı. Boş hesaplarla ve Arab Baharı’nın gazıyla, Orta Doğu’da ne kadar ekonomik ilişki varsa hepsi tersine gitmişti. Tüsiad gibi burjuva örgütleriyle yaşanan tersleşmeler, Erdoğan’a pahalıya mal olmuş, dönem dönem AB’ye ve Rusya’ya yapılan atarlar ve peşi sıra gelen yaptırımlar (ticaretin kopması, turizmin daralması vb) AKP’yi ve çakma reyisini eli cebi boş hale getirmişti. Televizyonlarda yalvararak, insanlara dövizlerini bozdurarak gelen kurtuluş, uzun boylu değildir. Ekonomi çatlamıştır, Batı’da, Doğu’da AKP yapayalnızdır ve küresel kapitalizm, AKP’nin ve çakma reyisinin düşmanı olduğu müddetçe ne kredi notları yükselecek ne de döviz aşağı inmeyecektir. MHP içinse durum bambaşka. Yıllarca bedavaya kapı kulu oldukları devlet, soğuk savaş sonrası hızla değişmiş, ezeli düşmanları Kürtler, marksistler ve diğer çoğulcu güçler güç kazanarak Türkiye’yi, bu bok kokan haline rağmen bir nebze olsun değiştirebilmişti. MHP’de olayın kopuş anı, peşi sıra gelen yenilgiler, milliyetçiliğin zayıflaması ve en önemlisi politik arenada yaşadığı tutarsızlıklardı. 16 yıldır minik muhalefet kalan MHP, AKP güçlenirken zayıflamış, muhafazakarlık arttıkça da muhafazakarlaşmış ve Beyaz Türk kitlesini kemalist partilere kaptırmıştı. BBP gibi alternatifleriyle arası


açılan bozkuçular, bir günü bir gününü tutmayan, rüzgara göre konum alan, içindeki nefreti yüzüne vuran bir tutarsız hale gelmişti. Dananın kuyruğunu koparan, MHP’nin giderek muhafazakarlaşması sonucu içinde kopan fırtınalardı. Meral Akşener ve Koray Aydın gibi sert Türkçü isimler, şamanist, tengrici, atsızcı, laik ve gayrimüslim Türkçüler yavaşça yeni oryantasyondan uzaklaşmış ve kendi yoluna girmişti. İyi partinin kurulması her ne kadar laik kesimi sevindirse de akıl eksiği çakma muhalefetin matematik yoksunluğu gözlerini kör ediyordu. MHP cenahı, hiç bir zaman sayısal olarak artmayacaktı ve gerek MHP gerek İyi parti, var olan bozkuçu oylarını bölecek ve ikisi de temsili demokrasinin taban barajının altında kalıp parlamento dışı kalacaktı. İşte bu gerçekler etnik Türk faşisti MHP’yi, faşizmde onunla yarışmaya başlayan akpye yanaştırmıştı. Reyis ve adamlarının yeni anti-Kürt politikaları ve içeride ve dışarıda estirdikleri Kürt düşmanı savaşlar, MHP ile aralarında güven yaratmıştı. Onuru olmayan muhafazakar bozkuçular, parlamento dışı kalmak yerine yancı olmayı tercih etmişti. Oluşan ittifakın amacı belliydi, içte ve dışta yürütülen namussuz savaşlarda kader birliği, nefret kardeşliği ve karşılıklı fayda. Dışarıda bütün olayı biten korkak Reyis, içeride götüne yeni koruyucu arıyordu. Kendi partisinde olayı biten baş Kuçu, Kürtlerin ve marksistlerin olduğu parlamentodan kopup rüsva olmak istemiyordu. Böylelikle adı Cumhur ittifakı olan saçmalıklar birlikteliği doğdu.

* Çakma Muhalefet AKP ve yeni yavru ortağı ne kadar saçma ve kötüyse, dünyada örneği olamayacak kadar saçma olan çakma muhalefet de o kadar kötüdür. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, söylenen her şey önceki sayılarımızda aşağı yukarı söylenmişti ama kuşkusuz seri bir özet, mevzimizi konuşlandırma adına önemlidir. Kemalist CHP, laikçi faşist İyi Parti, Erbakancı İslamcı Saadet, Perinçeğin faşistleri ve artık teranesi okunmayan kitlesiz merkez sağ ideoloji cemiyetleri DP, Anap vs ile AKP atıkları en az AKP ve bozkuçuları kadar boş ve kötüdür. Öncelikle, kemalizm bir nefret ideolojisidir. Fikir babaları jakoben İttihat Terakki’den bugüne kemalizm, kanla ve katliamla beslenmiştir. Üç soykırımın (Ermeni, Süryani ve Rum), tehcirlerin, mübadelelerin, Kürtlere, Zazalara, Araplara, Yahudilere, Lazlara, Levantenlere ve diğer halklara yönelik işlenen katliamların; Kürdistan’ın, Ağrı’nın, Dersim’in, Pontus’un, Batı Ermenistan’ın, Hatay’ın, İyonya’nın, Trakya’nın, Lazistan’ın ve Kıbrıs’ın işgalcileri; 6-7 eylülün, sayısız pogromun, asimilasyonun, dayatmanın, Varlık Vergisi gibi faşist uygulamaların uygulayıcısı, laiklik adı altında dini devletin resmi kurumu yapan ve toplum mühendisliğine soyunan, Tekke ve zaviyelerin kapatılması adı altında cemevlerini ve mevlevihaneleri kapatarak İslamcılara alan açan, çakma hikayelerle bu topraklarda mitler yaratan, Batı zorlayıncaya kadar tek parti diktatörlüğü olan, bütün amacı etnik Türk milliyetçiliği olan ve ekonomik olarak da Türk burjuvazisine yaltaklanan bizzat kemalizmdir. Kendine solcu demekle, sosyal demokrat demekle solcu olunmaz. Bugün bir burjuva ideolojisi olan sosyal demokrasi bile kemalistlerin yanında mükemmel bir alternatiftir. Kemalizm soykırımı bir ideolojidir ve o şekilde kalmaya devam edecektir. Kemalist partiler açıkça etnik Türk milliyetçisidir, diger halkları her zaman küçümserler ve açıkça yok sayarlar. Bunların laikliği bile jakobencedir ve herkese aynı mesafede bakan sekülerizmden ısrarla korkarlar keza dinle olan muhabbetleri bile kendi


etnisitelerini ‘Arapların dininden’ üstün görmeleriyle alakalıdır. Kemalist partiler faşisttirler, ırkçıdırlar. Kürtlerin ve diğer halkların yalnızca katilleri değil, en büyük inkarcısıdırlar. Kemalist partiler yabancı düşmanıdır. Aşağılık ülkelerine ve o ülkenin zorla kontrol ettiği her bir santimetre kare toprağına taptıklarından ötürüdür ki anlamsız ırkçıdırlar. Kitlelerinin çok büyük bir kısmı Balkanlardan kaçan Türkler oldukları halde, diğer göçmenlere (örneğin Suriyeliler) nefretle yaklaşırlar. Savaştan kaçan insanlarla alay ederler, kendi ırkçı pisliklerini dışa vurumu olarak bu insanlara zulmederler. Kemalist partiler, başta CHP olmak üzere, Kıbrıs işgalcisi Ecevit DSP’si, kenef ağızlı Perinçek VP’si, HEPAR’ı, Dev Par’ı ve diğer bütün kuvvacı, subaycı tabela partileri ile en az İslamcı muhafazakarlar kadar aşağılık partilerdir ve her bir onurlu insan bu partilerden uzak durmalıdır. İyi Parti ve Saadet ise ayrı teranelerdir. Bazı süper ileri zekalar bunları alternatif olarak görebiliyorlar. Evet, maalesef, zeka parayla satın alınamıyor, tıbbi müdahale ile düzeltilemiyor. İyi Partiyi, ideolojik olarak MHP’den farklı gören hasarlı zihinler, cidden bu coğrafyanın neden bu kadar hasta olduğunun bir göstergesidir. İyi partiyle MHP arasındaki tek fark, iyi partideki bozkuçuların daha laik türkçü, MHP’dekilerin ise daha muhafazakar olmasıdır. Ama mesele ilkesel duruş, onur, namus ve şeref değil de aptal bir şekilde otomatik muhaliflikse o ayrı. MHP’ye kötü deyip İYi partiye alternatif demek, en azından anarşistler adına, ilkesiz bir şerefsiz olmaktır. Hitler’e alternatif olarak Musolini’yi sunmaktır. Saadet önergesi ise trajikomedya. Kemalistlerin ipiyle kuyuya inen beyaz türk muhalifleri, beyinlerine vurulan prangadan olsa gerek, İslamcı Erbakancıları islamcı AKP’den ayırabiliyor. Reyis kimse siyasete nerede başladı? AKP nereden koptu? Kudüs gecelerini, siyasal İslamı kim peyda etti. Çok yazık çok. Hamallık çok kötü. İlkesi değil de Beyaz Türklüğü olan, yaşadığı toplumla değil de çakma muhalefetin çakma muhalif kanallarıyla siyaset izleyen dangalakların, AKP bidonlarından bir farkı yoktur. AHaber izleyip kendisini dünyanın en zekisi sanan salakla, Halk Tv izleyip kendisini dünyanın en zekisi sanan salak arasındaki fark, sakal bıyık şeklinden başka bir şey değildir. Reyis kişi gitsin diye ona alternatif olarak başka reyisçikler önermek, ana akım siyasetin içinde mastürbasyon yapmak ve aklını boşa harcamaktan başka bir şey değildir.

* Pa r l e m e n te r Ç o ğ u l c u M u h a l efet : H D K ve H D P Halkların Demokratik Kongresi, Kürt Özgürlük Hareketi, marksist sosyalist partiler, çeşitli sol yapılar ve halk hareketlerince kurulmuş olan ‘Birleşik Cephe’ vari bir yapılanmadır. HDP ise (Halkların Demokratik Partisi), HDK bileşenlerinin parlemento seçimlerine ortak katılma adına oluşturdukları çatı partisi. HDK, uzun yıllardır defalarca kez denenen ve defalarca kez başarısız olan Kürt hareketiyle beraber solda birlik, cephe girişimi denemelerinin en sonuncusu ve görece olarak bu kez başarı elde etmiş gibi gözüküyor. Her ne kadar HDK ve partinin ana gücü ve kitlesi, Kürt özgürlük hareketine dayansa da, Türkiye solunun bu sefer işi daha yolunda gitmiştir. HDK, bileşenleri kadar, sempatizanı yapılarca da desteklenen bir hareket, burada oturup HDK’nin ve partinin bir tanıtımını yapmayacağım, keza amacımız zaten bu değil.


HDK, bu coğrafyanın parlemento merkezli siyasetinde kuşku yok ki yeni bir alan yaratmıştır. Uzun yıllarca mücadele veren ve bu mücadelesi sonucu kitlesel bir halk hareketine dönüşen Kürt Özgürlük Hareketi, bütün eksiklerine, hatalarına, yanlışlarına ve pragmatizmden ötürü var olan sorunlarına rağmen, hayatta kalmayı başarmış, soykırımlarla ve katliamlarla kurulmuş, temelinde bok olan bu ülkeyi ve onun resmi ideolojisini, sömürgeci efendileri rahatsız etmeyi başarmıştır. Her türlü hatasına rağmen bir halk özgürlük hareketini, ulusal kurtuluşçu basit bir perspektiften alıp, bizzat o halkın saflarına taşıyan ve halkla bütünleşen bir hareketi püritan kelamlarla eleştirmek, tamamen kötü saymak ve bu boktan devletle aynı safa yerleştirmek kuşkusuz çok büyük bir yanlış olur. Bu demek değil ki Kürt Özgürlük Hareketi eleştirilemez veya tamamıyla doğrudur. Tabii ki bu hareketi eleştireceğiz ve bizce, anarşiden başka doğru yoktur. Ama bu, pratikte ve gündelik hayatın gerçekliğinde bugünkü seviyesine erişmiş olan ve en önemlisi ezilen bir halkın, bir kadim ‘yerli’ halkın mücadelesini veren bu hareketi, görmezden gelemeyiz ve onun kaygılarını, kitlesinin kaygılarını ve yarattığı pratiği alternatif bir yola evirme gücümüz olmadığı gerçeğini göz önüne alırsak, onu yok sayamayacağımızı çok iyi biliriz. Bizler yaşadığımız coğrafyalarda boş beleş dolaşan ve devletin egemen ideolojisinin çizdiği sınırlar içerisinde dolaşan gözü kör fikir kulüpleri taraftarları değil, her türden tahakkümü (buna ulusal tahakküm ve emperyalist sömürgecilik de dahil) reddeden anarşistler olarak, sömürgeciliğe karşı mücadele eden bir halk hareketini, egemen devlete karşı desteklemekten asla çekinmeyiz. Bu bakış açısıyla, Kürt hareketi, her ne kadar bizce yanlış olan bir yolda (parlementerist) mücadele ediyor olsa da, biz anarşistler, dogmaları, katı kuralları ve değişmez taktikleri olan cemaatler değil, hür bireylerden oluşan hür yapılanmalarız ve bir halk hareketiyle dayanışma için o hareketin adımlarında yanında oluruz. Marksist ve sol bileşenler, hem bu coğrafyanın, hem orta doğunun en cüretkar devrimci yapılarından olup, gerek Türkiye ve Kuzey Kürdistan gerekse de Rojava, Lübnan, Suriye ve Filistin-İsrail coğrafyalarında pek çok devrimci mücadelede cesurca yer almış cüretkar geleneklerdir. Bizler, marksizmin devletçi hedeflerini, proleter diktatörlüğü söylemlerini ve iktidar aşklarını şiddetle eleştiriyoruz, anarşistler, Bakunin’in 1. Enternasyonal’den beri yaptığı marksizm eleştirilerinden bir adım olsun gerilememişlerdir ve devrimler tarihi marksistlerin anarşistleri sırtından bıçaklamalarıyla doludur. Ukrayna’da, İspanya’da ve hatta Istranca’da marksist yapılar her daim anarşistlere saldırmıştır. Bu, yine de bizim kan davası güden kabileler ve aşiretler olmadığımız gerçeğini değiştirmez. Tarihi okumaktan vazgeçeceğimizi veya marksizme yapılan anarşist eleştirileri unutacağımızı söyleyemem, ama şöyle bir gerçek var ki, biz marksizme duyulan güvensizliği ve eleştirilerimizi sabit tutmakla beraber, bugünü, bugünün coğrafyamızdaki ve bölgedeki şartlarını göz ardı ederek dogmatikçe hareket edemeyiz. Etrafımızda korkunç düşmanlar varken, her alanımız kapitalizmle ve emperyalistlerle sarılıyken, halklar, devletlerin sahte refah düzeyleriyle uyuşmuşken, eski ve mevcut düşmanlıkları kaşımak, devrimden sonrasına dair tasavvurları bugünden konuşmak bana pek mantıklı görünmüyor. Üstelik, bugün anarşist hareketin mevcut zayıflığını göz önüne alırsak, püritan bir kılığa girmenin pek bir hayrı olmadığını her şekilde anlayabiliriz. Öte yandan HDK bileşeni halk hareketleri ve sempatizan yapılar (Ermeni öz örgütlülüğü Nor Zartonk, Demokratik Pomak Hareketi, Devrimci Çerkezler, Sosyalist Lazlar, Pontus Rumlarının Devrimci Karadeniz hareketi, Sosyalist Nusayriler, Asuri-Süryani Mamasyria hareketi, Rum Omonia, Aşkenaz ve Saferad Yahudilerinin Bund hareketi, Zaza örgütleri, Türkmen, Yörük ve Azeri öz örgütleri ve


Alevi-Bektaşi kurumları vb) coğrafyanın çok büyük bir eksikliğinin giderilmesi açısından hayatidir. Kuşkusuz bu hareketlerin tamamı özünde küçük burjuva ve millet oryantasyonlu solcu yapılanmalardır ama aynı zamanda kemalistlerin tecavüz ettikleri azınlık halklarının ve bu halkların Osmanlı İmparatorluğundan beri ilk kez temsiliyetlerinin bir karşılığıdır. Anarşistler, enternasyonal anlamda her zaman yerli halkların ve sömürge altında ezilen halkların yoldaşları olmuşlardır ve her ne kadar bu halk hareketleri, bir düşünceyle, birkaç yüz insandan oluşuyor olsa da kuşkusuz, şeklen ve doğası gereği bu toprakların zapatista mayaları, kanadalı ilk halklar yerlileri gibidir. Keza, devletin öğretmediğinin aksine, Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler anadolunun ilk halkları yani yerlileridir.

Ne Yapmalı ? Ben hiçbir anarşist adına, daha doğrusu hiçbir kimse adına yargıda bulunabilecek hakka veya akıl verecek akla sahip birisi değilim, öncelikle yaptığım bütün analizlerin ve çıkarmaların kendi şahsıma ve bu dergideki birkaç kişinin ortak cikarimlarina ait olduğunu belirteyim. Ortak bir yargı olarak kesin olan şey, İslamcilara ve yeniden yukselen kemalist riske karşı hareketin, seçim gündemine sıkıştığı gerçeğidir. Ben hiç bir zaman “anarşistler oy vermezler” kutsal hadisine dogmayla inanmadım ve her bir referandumda ve seçimde (şahsen yerel seçimler haric hepsini boykot etmiş bir kisiyim) o dönemin şartlarını inceleyerek hareket etmeye çalıştım. Pek çok deneyim göstermiştir ki anarşistler hem temsili demokrasi yalanina cepheden karsidirlar hem de anarşistler hareketlerini konjonktürün perspektifinde gerceklestirirler. Yani peşin yargilarla sunu yapın bunu yapın oy verin ya da vermeyin demek -zatenanarşinin özüne aykırıdır, isteyen istediğini, kendisine doğru geldiği gibi yapar. Ben de burada kimseye gidin suna oy verin demeyeceğim, demeye hakkım yok. Lakin gidip suna oy vermeyin demeye yerden göğe kadar hakkım var. Hiç bir anarsisti ıslamcı muhafazakar kimseye oy vereceğini kimse düşünmüyor. Aynı şekilde sırf reyis kimseden kurtulma adına hiç kimsenin katil kemalist ideolojiye ve onun sapık adaylarına oy vereceğini düşünmüyorum. HDP meselesi tamamen şahsi bir meseleye dönüşmüştür ve bireyler ne yapıp ne yapmayacaklarını kendileri karar vermelidir. Burada bir kac nokta, keşke anarşistler arasında tartisilabilseydi ama bunun için hem zamana hem de ortam yok maalesef. Öncelikle başkanlık seçiminde HDP’nin bir şansı olmadığı çok aşikar, velhasıl olurda reyis herif ilk turda seçimi kazanamaz ve tiyatro ikinci tura yaşarsa dahi HDP’nin ikinci tura kalma şansı yok. Ikinci turda, islamcilardan kurtulmak adına da kemalistler veya etnik Türk milliyetçisi kimselere oy verecek bir anarşist olmadığına göre (beyaz Türk sasirmisi kimseler haric) bu seçimin görünürde hiç bir anlamı yok. Öte yandan hem içte devam eden ve Kürt halkını katliama varan savaşın hem de dışarıda bölgede erdoğan ve onun kemalist, etnik Türk milliyetçisi çakma muhalefetinin yürüttüğü emperyalist işgal savaşları, Kürt Özgürlük hareketini, marksist solcuları ve bu ülkenin bütün demokratik ve sol kamuoyunu derinden etkilemiştir. Başlatılan kirli savaşlar, islamcılar arası yaşanan darbe girişimi ve ardı sıra gelen OHAL, hukuksuzluğun ve otoritenin temsili demokrasi şartlarında bile gayet keyfi ve acımasız olması, bir kimsenin keyfince yasama, yürütme ve yargıya hakim olması, KHK adlı faşist kanunlarla on binlerce insanın mağdur edilmesi, islamcı AKP ile İslamcı fetullahcilarin kardeş kavgasının bahane edilerek yaratılan otoriter ortamda sol bütün güçlerin işlerinden ve özgürlüklerinden koparılması, en ufak bir muhalefette insanların tutsak edilmeleri, ac bırakılmaları vb


korkunç gerçekler bizi, bu baskıların en büyük muhatabı olan ve gayet kitlesel olup yok gözüken HDP ve onun savaslarla mağlup edilmeye çalışan bilesenleiyle vicdani ve yoldasca bir dayanışmaya itiyor. Şahsım adına ben, hiç bir dostumu parlamenterist yanlış yolda desteklemeyi istemem. Lakin kendi vicdanım, savaşlarla, işten atmalarla, hapsetmelerle, kayyumlarla, korkuyla, şiddetle, ölümle ve baskıyla, açlıkla ve onurunu satmaya zorlamakla yok edilmeye çalışılan bir büyük kesimi yok görmeyi kabul etmiyor. Kimseye, kendime de dahil kimseye gidip şuna oy verin diyemem ve muhtemelen ben de bin km ötedeki memleketime gidip oy kullanmayacağım bile, ama şu gerçeği dinlendirmek lazım, evet temsili demokrasi bir yalandır ve parlamentolardan çözüm çıkmaz, keza yine bunun da en güzel örneği bizzat HDP’dir, çok güzel amaçlarla meclise girenler bugün devletin zindanlarındalar. Ama her şey iktidar olmak ya da seçimi kazanıp kazanmamak değildir. Bugün bir kimsenin otoriter yönetimine, onun islamcı muhafazakar partisine, milliyetçi yancısına ve kemalist faşist ve etnik Türk milliyetçisi çakma muhalefetine karşı, şeklen bile olsa HDP’nin ve onun mağdur edilen milyonlarca insanının yanında durmak, onurlu bir duruş, devrimci bir tavırdır. Anarşistler, hareketlerini illaki programlarda yazanlara uydurmak zorunda değildir, keza öyle olsaydı ne İspanyol devrimi ve Katalonya-Aragon deneyimleri, ne de Ukrayna ve diğer anarşist deneyimler yaşanamazdı. Bizler bu çağda, kendi mücadelemizi asla ikinci plana atmadan, evimizin dışındaki, sokağın kendisinde yaşanan gerçeklerle yüz göz olarak hareket edebilmeliyiz. Dogmatik kurallarla ve kanunlarla yaşamak, etrafımızda on yıllardır süren onurlu mücadeleleri, emperyalistlerin iki yuzlülükleri ve alımlarıyla oluşan savaşları, fikirleri uğruna mağdur edilen yüz binlerce kişiyi, Akademiden, evinden yurdundan atılan on binleri, şehri başına yıkılan insanları görmezden gelmek anarşizm değildir. Siyasetin gerçekliğine kopup, sosyal medyada ve kapalı alanlarda kendi kendimize laf cambazlık yapmaktan kurtulup, o değiştirmek istediğimiz sisteme bu yerden alternatif olmaya, müdahil ol ay başla gerekir diye düşünüyorum. Seçimler Yalan, Dayanışma İse Gerçektir !


Kelimeler ve Sözcükler Ahmet Yıldırım Canlıların bilinen evriminden farklı olarak dillerin değişimi, insanların politik-kitlesel araçlarla doğrudan müdahalesine açıktır. Müdahalelerin amaçları çeşitlilik gösterebilir. Toplumların hafızalarını silmek-uzun vadede önüne konan ne varsa kabullenen, resmi ideolojilerin gölgesinde işlenen her eyleme boyun eğen sürüler yaratmak-, kısa vadede elde edilecek zaferler için propaganda yapmak, kendi devlet-parti terminolojisini oluşturmak, kendi medya kurumlarının imza niteliğinde söylemlerini yaratmak, toplumlar içinde birbirlerine düşman sınıflar oluşturmak, ezilmiş olduğunu düşünenlerin eksiklerini/ezikliklerini örterek taraftar edinmek, toplumca kınanan davranışlara farklı isimler bulmak bunlardan bazılarıdır. Bu konuda örnekler bulmak konusunda hiç sıkıntı çekmeyeceğimize eminim. Dilin temel işlevi düşüncenin aktarımını sağlamak olduğundan konuşmalarımızda, edebiyatta, gazetelerde, TV’de görülebilecek bu pasif görünümlü tehlikeli değişmeler şüphesiz düşünüşleri etkiliyor. Dar kalıplara oturtulan, gereksiz kelimeler ilave edilerek söylenen, bilimsel terimlerin günlük konuşmaya karıştırılmasıyla ortaya çıkan, jargonlardan edinilen türlü ifadeler kafamızda kavramlar için farklı manalar oluşturmayı gerekli kılıyor. Entelektüel anlamda çok dengesiz bir zeminde duran Türkiye toplumu bu tür kesip biçme faaliyetlerinin farkındaysa bile bunları büyük bir iştahla kabul etmek eğilimindedir. Bu dengesiz zemini sözlü aktarım geleneğinin modern interaktif ortamlara uyumlu hale getirilmiş olmasından kaynaklı bir temelsizlik olarak ele alabiliriz. Gizlenmiş olanlara ortaya çıkarma dürtüsüyle yaklaşılabilir ancak zaten meydanda olanlar için bu söz konusu değildir. Günlük dildeki kelimelerin aslında sahip oldukları doğrudan anlamların farklılaştırılması bu yüzdendir. Kelimelerdeki değişimlerin kaynaklarına göre çeşitlilik gösterecek şekilde sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Devlet hapishaneleri “ceza infaz kurumu” yapmıştır, ona bir şekilde karşı gelenler öldürülmezler onlar “etkisiz hale getirilirler”. Kimsecikler artık gözetlenmez, “teknik takibe” alınırlar. Bir zamanlar oyları karşılığında tapu verilen gecekondu mahallesinin sakinlerinin oturduğu yerler “kaçak yapılaşma” olmuştur ve evleri yıkılmak yerine “kentsel dönüşüm projesine” dahil edilecektir. Zengin olmayan “varlıklı insanlar” için yapılacak eve benzeyen ama daha hoş bir tınısı olan “yaşam alanları” artık bu “dar gelirli” ama fakirlikten asla kırılmayan insanların yaşadığı yerde kurulacaktır. Dar gelirliler için “ekonomik” ürünlerin tanıtımı yapılır; böylelikle markete gidip ucuz ürünleri sormaktan çekinir hale gelirler, daha uygununu yada daha ekonomik olanını ararlar. Deliler deli değildir; onların “kişilik bozuklukları” vardır, hiç olmazsa “akıl sağlığı yerinde değil”dir. Kapatıldıkları yerin adı tımarhane değil “akıl ve ruh sağlığı merkezi”dir. Gazeteler “şiddet mağdurları”ndan bahsetmektedir sürekli, dayak yiyenlerden değil. Biraz para yüzü görenler hemen evlerine hizmetçi alırlar, özür dilerim “yardımcı” demeliydim. Bu görgüsüz, kalitesiz burjuvalarca sokakları süpürmek utanılacak bir iş olduğundan çöpçülere de “temizlik işçisi” adı takılmıştır. Cahil demeye cesaret edemeyip “eğitimsiz” kelimesini kullanmaya başlamışlardır. Oysa cahil “bilmeyen” manasına gelir, eğitim almamış olan” değil. Her yaş grubu içinde aptallıktan mustarip bir çoğunluk bulunmasına rağmen çocuklardaki aptallık “öğrenme bozukluğu”, “dikkat eksikliği” olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Böylece isimler yozlaştırılmakta ve anlamsal buhranlar ortaya çıkmaktadır. Kelimelerin akla getirdikleri artık daha dolaylı ve yumuşak hale gelmektedir. Buna batıda “euphemism” adı verilmektedir. Örtmece olarak Türkçeleştirilen euphemism Eski Yunanca “iyi şekilde konuşmak, iyisini söylemek” kökünden gelmektedir. Antik Yunan’da da şimdi olduğu gibi adları yumuşatmışlar, hücreye “oda” cellada “kamu adamı” demişlerdir. Adların yumuşamasının gerçekleri de yumuşatacağı düşünülmektedir, en azından bunun yeterince ikna edici olduğu doğrudur. Ayrıca sosyal hayatı daha katlanılır yapmaya ve kırıcı olmamaya yarayabilmektedir. Bazı işler için aranan niteliklerden biri olarak “prezantabl” maddesi vardır, şüphesiz böyle bir maddenin olması daha az dürüst olduğu gibi “çirkinler başvurmasın lütfen” demekten daha az kırıcıdır. Yine çirkinlikle ilgili geçmişte uygulamaya konulmuş bazı yasalar olduğu bilinmektedir. Günümüzde engelli manasına gelen “disabled” kelimesinin dahi yanlış bir tabir olduğunu bunun yerine “differently abled” yani “farklı şekilde yetenekli” demek gerektiği savunulan ABD’de “çirkin yasaları” olarak da bilinen bu yasalar çirkin yada tiksindirici olacak şekilde hastalıklı, sakat veya bir yeri kesik olanların toplum içine çıkmasını yasa dışı kabul ediyordu. Aynı şekilde “nigger” kelimesine de değinmek gerekir.


Afrika kökenli siyahların Amerika’daki varlıkları kölelikle başladığından, bu kelime aşağılamak için değil sadece siyah ırktan olanları tarif etmek için kullanılsa dahi toplumsal hafızaya aşağılayıcı olarak kazındırılmıştır. Beyazların zenci olarak Türkçeleştirilen “nigger” kelimesini hakaret olarak kullandıkları şüphesizdir; beyazlar arasında “zenci kadar cahil”, “zenci gibi güvenilmez” gibi tabirlerin olduğu, beyaz annelerin çocuklarını uslu olmazlarsa onları yaşlı zenciye vermekle tehdit ettikleri bilinir. Bu kelime için Amerikalılar yakın zamanda “N-word” tabirini kullanmaya başlamışlardır. Benzer şekilde köleliğin ve köle ticaretinin yaygın olduğu Osmanlı’da siyah ve beyaz köleler arasında ayrım yapıldığı bilinmektedir ancak siyah özgürlük hareketleri yaygınlık kazanmadan parçalanan ve ardılı olarak kurulan Cumhuriyet’te geniş bir siyah popülasyonun bulunmadığı İmparatorluk’ta “zenci” kelimesinin aşağılayıcı olup olmadığı yönünde bir kamusal bildiri yapılmamış, emsal oluşturacak bir mahkeme kararı verilmemiş ve toplumda yankı bulan bir siyah-beyaz çatışması yaşanmamıştır. Buradan da anlaşılabilir ki kelimelerin kaderleri de siyasi yada toplumsal otorite tarafından yönetilmektedir. Siyasi durum neyi öngörüyorsa o doğrudur. Politik doğruculuk/doğruluk da denen bu mekanizma çoğunlukla Amerikan Liberalizmi’nin bir ürünüdür. Politik olarak doğru davranmak yada politik doğruculuk yapmak aslında sadece politik olmak demektir. Politik olmak o anda geçerli olan politik durumu kabullenmek ve savunmakla mümkün olabilir. 15 Temmuz gecesine ve öncesinde yaşananlara bakalım. Çağrıyı yapan Erdoğan onlara “demokrasiye inananlar” diyerek seslendi, demokratik olmasa da seçimlerin bir şekilde yapıldığı bir ülkede meşruiyetini koruması için bu şekilde politik olması anlaşılabilirdir. Meydanları dolduran insanlar da derhal politik oldular ve toplanmalarını birer demokrasi nöbeti olarak adlandırdılar. Birçoğu aynı partiye oy vermek ve aynı kesimden bir süredir nefret etmek paydasında buluşuyorlardı. Yine politik olarak fethullahçıların yapılanmalarını daha keskin bir şekilde cisimleştirmek ve terörle birlikte anmak için Erdoğan tarafından “FETÖ” adı verilmişti. Muhalefet partileri de derhal bu isimlendirmeyi benimsediler. Ülkenin en azından 5 senedir iç gündeminde önde gelen bir konuda neredeyse hiçbir muhalefet ortaya koyamamış olan muhalefet partileri, 15 Temmuz sonrasındaki büyük mitinge de katılıp Erdoğan’ın küçük kuklaları olarak sahne almışlardır. Kelimelerin çağrışımını kullanmak ve deforme ederek aşağılamak yönünde aynı kasıt “pekaka”, “cehape”, “akape” gibi adlandırmalarda da vardır. Yine demokrasiye uygun olarak sultanın buyruğu/iradesi niteliğindeki metinler “kanun hükmünde kararname” ve “yönerge” olarak adlandırılmıştır. Hükümetin neo-osmanlıcılık furyasının simgesel bir göstergesi olarak sarayları olacak ucube yapıları geleneksel mimariyle süslemişler ve “külliye” adını ortaya atmışlardır. Bu tür çabaların cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllardaki çabalardan aslında bir farkı yoktur. Bu aslında bir haklılık ve kendini varlığını doğrulama çabasıdır. Elbette cumhuriyetin yaptığı yıkımları, katliamları, soygunları kabul etmesi beklenemez çünkü doğrudan kurucu kadroları bu işlere dahil olmuştur. Herhangi bir şekilde kabullenme yoluna gitmek kendi devlet varlığının ve meşruiyetinin sorgulanmasına yol açacaktır. Cumhuriyet kendi terminolojisini oluşturmak adına dil kurumu kurmuş, amacı bilim insanlarının uluslararası nitelikte çalışmalar yapması ve faaliyetlerini akademik olarak örgütlemek olan, neredeyse bir asır içinde bir etimolojik sözlük dahi çıkaramamış bu kurum özdilci çabalarla garip “sözcük”leri dolaşıma sokmuştur. Batıya bakışları ilkel bir tekil “uygarlık” algısı seviyesinde olan kemalistlerin kadim allahı “tanrı yapmaları, herkesten Türkçe konuşmasını ancak onu da kendilerinin tasarladıkları biçimde konuşmasını istemeleri normal karşılanmalıdır. Bu tür “ulusalcı” yöntemler atalarının yüce “söylev”inde de sürekli işlenen temadır. Özgürlük nasıl ki onu gerçekten arzulayanlar için aforizmalardaki havalı tanımlarıyla yada kitlelerin sloganlarıyla yada tarihte savaşları galip tamamlayanların laflarıyla ifade edilecek soyutlukta değilse ve kendi gerçeklikleriyle ve kendi kelimeleriyle ifade edilmeye yatkınsa onun kilidini elinde tuttuğunu sananlara da bir o kadar uzak ve yabancıdır. Kelimeleri düşünceleri karşılıklı olarak aktarmak ve anları taze tutmak için kullanmak, sistemin deformasyonuna maruz kaldıklarında, kirli yayınlarına ve propagandalarına malzeme olduklarında ciddiye almamak gibi gayretler de özgürlük için önemlidir. Kelimeler genelde fark edilmese de çok etkilidir ve değiştirme gücüne sahiptir.


Sentezci Anarşizmin İlkeleri Evangelia B. Çolakoğlu

Anarşizm, tarihsel süreç boyunca çeşitli farklı ideoloji ve taktik olarak gelişmiştir. Günümüzde anarşizmin en büyük sorunlarından biri, farklı düşünce okulları arasında var olan ideolojik, taktiksel ve stratejik farklılıkların yarattığı inter-anarşist çatışma ortamıdır. Farklı kamplar arasında zaman zaman birbirlerini redde varan sert tartışmalar anarşinin en köklü problemlerinden biridir. Bazı coğrafyalarda anarşist yapılar, ideolojik ve taktiksel tartışmalardan ötürü ayrışmış, farklı örgütlere bölünmüştür. Bu ayrışmalar, her ne kadar ayrışan tarafların içinde yeni bir dinamizm ve örgütlenme arzusu yaratsa da genel anlamda bir dağınıklığa, koordinasyonsuzluğa ve gruplar arası negatif ilişkilere sebep olabilmektedir. Klasik anarşist ekoller arasındaki farklılıklar, ekonomik ve stratejik bazda olan farklılıklardır. Örneğin sosyal anarşist düşünce okulları (komünizm, mutualizm, kolektivizm, sendikalizm) arasındaki en temel farklılık, devrimden sonra oluşacak olan toplumun ekonomisinin ne olacağı, nasıl işleyeceği üzerinedir. Bireyci anarşist ekoller (bireycilik, egoizm, illegalizm, felsefesi anarşizm vb) arasındaki farklar, taktiksel ve stratejik farklardır. Esasında bütün okullar arasında ortak değerler ve müşterek arzular (örneğin anti kapitalizm) çok yoğun olmakla beraber, var olan bir kaç farklılık, ekolleri birbirlerinden sert bir şekilde uzaklaştırmıştır. Çağdaş ekoller arasındaki farklılıklar, daha çok ideolojik farklılıklardır. Gerek anarşist felsefede, toplumsal mücadeleler ekseninde gelişen yeni düşünce ekollerinin (Yeşil Anarşizm, primitivizm, alt kültür anarşizmi, punk, aydınlanmacı Anarşizm, pananarşizm, post modernist ekoller, veganizm, karşı kültür hareketleri, queer, kültürel otonomizm vb) ortaya çıkması, gerekse de var olan düşünce okullarının içinde taktiksel ve stratejik yeni ideolojilerin (sentezci federalizm, platformizm, espesifizm, magonizm, isyancılık vb) oluşması ve ayrıca mevcut anarşist ekollerin post modern çağda yeniden yorumlanması (feminizm, nihilizm, yeni devrimci sendikacılık, sosyal ekoloji, partisipizm vb) sonucu, genel anarşist hareket içerisinde derin ideolojik münakaşalar ve farklılıklar oluşmuştur. Sentezci Anarşizm, sıfatları olmayan anarşizm felsefesi ekseninde gelişmiş bir ekoldür. Bu iki felsefe, anarşistlerin birliğinin ve koordinasyonunun düşünsel ve pratiksel felsefeleridir.

Sıfatları Olmayan Anarşizm Tarihçi George Esenwein’in belirttiği gibi, “sıfatları olmayan anarşizm”, en geniş anlamıyla “anarşizmin tiresi olmayan hali; yani, komünist, kolektivist, mutualist ya da bireyci gibi niteleyici sıfatları/etiketleri olmayan bir doktrini ifade eder. Diğerleri için sıfatları olmayan anarşizm, farklı anarşist düşünce okullarının bir arada var olması, çoğulcu olması ya da birbirine tolerasyon gösteren bir davranış tarzında olması olarak algılanmıştır” (Anarşist İdeoloji ve İspanya’da İşçi Sınıfı Hareketi, 1868-1898, s. 135). Bu kelimeyi ilk kez Kasım 1889’da Barcelona’da kullanan Küba doğumlu Fernando Tarrida del Marmol bu ifadenin yaratıcısıdır. Yorumlarını, o dönemde kendi teorilerinin üstünlüğü üzerine yoğun bir tartışma içinde bulunan İspanyol komünist ve kolektivist anarşistlerine karşı yapmıştı. “Sıfatları olmayan anarşizm”, anarşist eğilimler arasında daha çok hoşgörü gösterilmesini sağlamak ve


anarşistlerin önceden tasarlanmış ekonomik planlarını –kuramda dahi olsa – hiç kimseye dayatmamaları gerektiğini vurgulamak için yapılmış bir girişimdi. Hür bir toplumun tek kuralının özgür deneme olması bağlamında, anarşistler için ekonomik tercihlerin kapitalizmi ve devleti yok etmeye göre “ikinci derecede önemli” olması gerektiği belirtiliyordu. Sıfatları Olmayan Anarşizm, en temelinde birlikte var olmayı (coexistance) ve en kötü ihtimalle anarşistler arası toleransı savunmaktır. Sıfatları olmayan anarşizm, ismi efendisizlik olan bir felsefede, hiç bir ekolün bir diğerini bastırmaya hakkı olmadığını, aksine Anarşizm ve anti otoriterlik değerleri etrafında (anti kapitalizm, anti feodallik, anti devletçilik, anti milliyetçilik vb) bütün anarşistlerin bir arada yaşayabileceklerini savunur. Farklı ekonomik modellerin hangisinin tercih edileceği, geleceğe kalmış bir meseledir ve bu felsefeye göre farklı stratejiler ve taktikler güden anarşistler, aynı dönem içerisinde aynı anda var olabilir ve her bir anarşist, kendisine en doğru gelen mücadeleye katılarak genel anarşist davaya hizmet edebilir.

Sentezci Anarşizm Sentez anarşizmi, sentezci anarşizm, sentezizm veya sentezci federasyonlar; bir anarşist örgütlenme biçimi ve anarşist düşünce okuludur. Sentezci anarşizm, farklı anarşist düşünce okullarını; sıfatları olmayan anarşizm prensipleri etrafında bir araya getirmeye çalışır. Anarko-komünist Voline ve Sebastian Faure’nin 1920’lerde teorik temellerini attığı düşünüş biçimi; bireyci, komünist, sendikalist, mutualist, egoist, kolektivist vb farklı düşünce okullarından anarşistleri bir araya getirme, farklı egilimlerden gruplar arasında koordinasyonları oluşturma ve federatif yapılar kurma amacı gütmektedir. Felsefesi sıfatları olmayan Anarşizm olan Sentezci Anarşizm, bir örgütlenme modeli olarak gruplar arasında formal federasyonlar kurulması çağrısı yapar ve farklı ekonomik, teorik ve taktiksel/stratejik ekolleri mümkün olduğunca harmanlamaya çabalar. Farklı coğrafyalarda ve federasyonlar halinde örgütlenen ekol, mümkün en geniş anarşist pratiğin var edilmesi arzusuyla kendisine özgü bir anarşist hareket olarak var olmuştur. Sentezci Anarşizm, basit bir hoşgörüden daha fazlasıdır. Anarşistlerin farklı tasavvurlarının bir zenginlik ve bol alternatif çeşitliliği olduğunu savunur. Mümkün olan en yoğun sentezin yapılarak, farklı grupların hepsine hitap edecek müşterek bir programın var edilmesini savunur. Bu bakımdan Sentezci Anarşizm, farklı düşünce okullarından, felsefelerden, stratejilerden ve dünya görüşünden gruplar, örgütler, ağlar ve bireyler arasındaki birliği, koordinasyonu, dayanışmayı ve -en azından- hoşgörüyü savunur. Sentezci Anarşizm, politiktir. Anarşizmin ancak formal örgütlenme olan güçlü politik bir yapıyla mümkün kılınabileceğini, anarşist devrimin bu yapının mücadelesi sonucu mevcut sistemin yerini almasıyla gerçekleşebileceğini savunur. Sentezi Anarşizm, ne düşündüklerini veya neyi sahiplendiklerine bakmaksızın her tür anarşisti, kapitalizme, devlete, patriarkaya, faşizme, cinsiyetçiliğe, türcülüğe, ekolojik yok oluşa ve sosyal feodal baskıya karşı kendilerinin ortak amaçlarını ve eylemlerini koordine etmeye çağırır. Sentezci anarşizm, sınıf savaşı, toplumsal kurtuluş, bireysel devrim, kadın kurtuluşu, ekolojik direniş, yeni aydınlanma, hayvan kurtuluşu vb mücadeleler arasındaki büyük hoşgörüyü ve harmoniyi ifade eder. Bu bakımdan


Sentezci anarşizm, toplumsal devrimin ve bireysel özerkliğin; transhümanist ütopyanın ve primitivizm yabanıl devrimin, kadının özgürlüğünün ve cinsiyet rollerinin yıkılışının cümbüşüdür. Sentezci Anarşizm gerçekçidir. Coğrafyalar ekseninde örgütlenir. Federasyonlar, belirli bir coğrafyanın içinde var olur. Bu coğrafyalar ulusal sınırlardan ibaret değil, ortak değerler taşıyan ortak kültürlerle ifade edilir. Ayni şekilde Sentezci Anarşizm enternasyonaldir, federasyonlar arası enternasyonalizmi savunur. Sentezci anarşizmin devrimden önce ve sonrasına dair tek bir ekonomik modeli yoktur. Pek çok modeli es zamanlı ve anın, sektörün, ihtiyaçların ve olanakların gerekliliğine göre benimser. Örneğin devrimden sonra bir hür federasyon, ekonomik olarak komünist olarak şekillenirken, gerçekçi ihtiyaçlara gore bütün diğer modellerden faydalanır. Ayni komünist toplum içerisinde endüstri sendikalist yöntemle, madencilik ve tarım kolektivist yöntemle, üretimin dar olduğu hizmet sektörü de mutualist ekonomik modelle otonom olarak yürütülebilir. Sentezci federasyonlar, ütopik ekonomik tartışmaları reddedip, kapitalizme alternatif bütün ekonomik modellerin hepsinin o veya bu şekilde bir toplumda uygulanabilir olduğunu savunurken, coğrafyaların gerçeklikleri ekseninde zaten hepsine ayrı ayrı ihtiyaç duyulduğunu belirtir. Sentezci Anarşizm, anarşistleri toplum mühendisleri olarak değil, doğrudan anarşistler olarak tanımlar. Anarşistlerin birbirlerinden farklı olmalarını, farklı düşünmelerini, farklı yaşamalarını ve farklı yaşamayı istemelerini doğal karşılar. Adı fark etmeksizin oluşan devrimden sonra, her bir kimsenin ne şekilde yaşamak isteyeceğini kendisinin karar verebileceğine inanır. Sentezi Anarşizm, hiç bir anarşistin halkları ve bireyleri kesin programlara, yada planlı ütopyalar zorlayamayacağını ve zorlamaması gerektiğini düşünür. Hür bir toplulukta hem komünlerin, hem otonomların, hem doğal primitivist kabilelerin hemde endüstriyel sendikalist şehirlerin, tam teknolojik fütürist alanların ve ludist nomadların, hem punk toprakların hem de nihilist sektörlerin özgürce var olabileceğini savunur. Bu sayede hür bir toplulukta her bir şahıs neyi yaşamak isteyip yaşamayacağına, hiç bir otoritenin baskısı altında olmadan kendisi doğrudan kendi hür iradesi, arzuları ve amaçlarıyla karar verir.


Bir Kurtuluş Taslağı: Platformizm Zeynep Kurnaz

Platformizm, anarşist hareket içerisinde var olan bir tandans veya bir düşünce okuludur. Sosyal anarşizmin komünist ekolünden türeyen bir strateji ve bir örgütlenme ideolojisidir. Anarko komünist ekol olarak platformizm, işçi sınıfını ve köylü hareketlerini etkileyebilecek sıkı örgütlü anarşist örgütlere ihtiyaç olduğuna vurgu yapar. Platformist gruplar, anarşizmin komünizm formunun sıkı takipçileri olup, Anarko komünizmi de bir sınıf mücadelesi olarak benimserler. Bununla beraber platformistler, Leninist vangardist modeli reddederler. Bunun yerine “anarşist fikirleri, işçi sınıfı mücadelesi içerisinde önder fikir haline getirmeyi” amaçlarlar. Platformistlere göre, bir anarşist örgüt dört ana prensibe göre hareket etmelidir. Bunlar: ideolojik birlik, taktiksel birlik, kolektif sorumluluk ve federalizmdir. Genel olarak, platformist gruplar, işçi sınıfı ve koyluluk arasında, anarşist fikirlerin ve metodlarin mümkün olan en yoğun derecede etki etmesini amaçlarlar. Platformist gruplar, espesifist örnekte görüldüğü gibi, aşırı sol politikalardan ziyade, işçi sınıfının doğrudan davasına yönelirler. Bu eğilim genellikle platformistleri, nokta atışı kampanyalara, sendikacılığa ve topluluk gruplarına yönelmeye teşvik eder. Platformistler, toplumsal farkindalığı ve örgütlenmeyi amaçlayan eylemliliklerin yani sıra buna paralel olarak hemen kazanılabilecek reformlar içinde mücadele ederler. Platformistler, toplumsal farkındalığı ve örgütlülüğüelde etmeyi zorlaştıracak her türden bakış acısını (örneğin ayaklanmacı Anarşizm, ‘sendikal hareketleri terk etme görüşünü’ ve anti emperyalist hareketleri yok sayma görüşünü) reddederler. Aksine onlar, kendi mücadelelerinin yani sıra sıra toplumsal mücadeleyi yükseltecek her mücadeleyle beraber hareket ederler. “Platformist” ismi, 1926 yılında kaleme alınan ‘Anarşistlerin Genel Birliğine Dair Örgütsel Platform (Taslak)” metninden gelmektedir. Bu metin, Sürgündeki Rusyalı Anarşistler Grubunun Dielo Truda (Rusça İşçilerin Davası) adlı yayınlarında yayınlanmıştır. Grup, 1917 Ekim Devriminin gazileri olan sürgün Rusyalı anarşistlerden oluşmaktaydı. 1918 ve 1921 yılları arasında Ukrayna’nın güneyindeki (Bugünkü Zaporizya, Donbasya, Kirim) anarşist devrimde, Nabat Konfederasyonunda ve Serbest Bölge anarşist toprağında önemli rol oynayan Nestor Mahno’da bu grubun içerisindeydi. Grup, Platform metnini, kendi devrim deneyimlerine ve nihayetinde bolşeviklerin, kendilerinin ve diğer sosyalist grupların uzerindeki mutlak galibiyetlerine dayanarak kaleme almıştır. Platform, Rus Devrimindeki anarşistlerin yenilgilerini Ukrayna dışında belirtmek ve açıklamak amacıyla kaleme alınmıştır. Bu doküman, dünya çapındaki anarşistler arasında büyük bir ilgi uyandırmış ve pek çok eleştiri almıştır. Platform, ayrıca anarşist hareket içinde büyük bir münazaranın da kıvılcımını yakmıştır. Bugün platformizm, enternasyonal Anarşizm içerisinde çok önemli bir akım olarak yer almaktadır. Afrika, Latin Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa’dan otuza yakin Platformist ve espesifist örgütlenme, anarkismo.net projesi etrafında bir arada bulunmaktadır (Bakınız: Enternasyonal Anarşizm, İlker Sancak). Anarkismo ağı, bazı ülkelerde üye sayısı olarak olmasa da, ilişkili örgüt sayısı bakımından diğer anarşist enternasyonal örgütlenmelerden


(örneğin Sentezci Anarşist Federasyonlar Enternasyonali IAF, sendikalist Uluslararası Emekçiler Birliği IWA vb) daha kalabalıktır. Yine de anarkismo projesi ‘formal’ bir enternasyonal değildir ve ayrıca mevcut enternasyonallerle mücadele etme amacı gütmez.

Örgütsel Fikirleri Platform Taslağı, platformizmi diğer ekollerden ayıran dört örgütsel ana ilke tanımlamıştır:

Taktiksel Birlik — “ Faaliyetteki bir ortak taktiksel çizgi, örgütün ve faaliyetin tamamının varoluşu için yaşamsal öneme sahiptir. Taktiksel birlik, farklı taktiklerin birbirlerine zıtlıklarından doğan yıkıcı etkileri önler. Faaliyetin kuvvetlerini konsantre eder ve onları kesin hedeflere yönelten ortak bir yol çizer” Teorik Birlik — “Teori, kişilerin ve örgütlerin eylemliliklerini, belirlenmiş bir hedef uğruna belirgin bir yola sokmaya yönelik gücü temsil eder. Doğal olarak teori, Genel Birliğin taraftarı bütün kişiler ve örgütler tarafından ortak kabul edilmelidir. Genel birlik tarafından gerçekleştirilen her aktivite, genel hatlarıyla ve detaylarıyla beraber, birlik tarafından oluşturulan teorik prensiplerle mükemmel bir uyum içinde olmalıdır.” Kolektif Sorumluluk — “ Bir kimsenin kendi şahsi sorumluluğuyla eyleme pratiği, anarşist hareketin safları içerisinde net bir şekilde kınanması ve reddedilmelidir. Devrimci yaşam alanları, toplumsal ve politik olarak, doğası gereği tümüyle kolektif alanlardır. Bu alanlardaki toplumsal devrimci aktivite, birey militanların şahsi sorumluluklarına dayalı olamaz.” Federalizm — “Anarşizm, merkezileşmeye karşın her zaman federalizm ilkesini tercih etmiş ve savunmuştur, bireylerin ve örgütün bağımsızlığını ve inisiyatifini koruyan ve ortak davaya hizmet eden bir yapı benimsenmiştir.” Platform taslağı ayrıca şunu belirtmektedir: “Anarşist hareketin katılımcılarının çoğunun içinde bulunduğu bir örgüte ihtiyacımız var. Bu örgüt, Anarşizm için ortak bir taktiksel ve politik hat ilan edecektir, ve böylece bütün harekete bir rehber olarak hizmet edecektir.” Kısacası, birlik, anarşist etikette birlik anlamına karşıt olarak, anarşistlerin fikirlerde ve eylemlerde birliği olarak birlik anlamına gelmektedir.

Yayın Anarşistlerin Genel Birliğine Dair Örgütsel Platform Taslağı, 1926 yılında, Fransa’daki Sürgündeki Rusyalı Anarşistler Grubu tarafından Dielo Truda yayını içerisinde yayınlanmıştır. Bürosu, temel anarşist fikirlerin analizi, bir anarşist toplum görüsü ve bir anarşist örgütün nasıl yapılanması gerektiğine dair tavsiyeleri içermektedir. Metnin yazarları, bu temel fikirlerin yeni olmadıklarını, aksine geniş anarşist deneyimin ürünü olduğunu belirtirler. Onlara göre Platformizm, klasik anarşizmde revizyonist bir uzaklaşma yada yeni bir girişim değil, fakat mevcut pozisyonların “yeniden konumlandırılışıdır”


Ego, Biricik ve Egoistler Birliği Melis Ela Kaya

Ego, Yunancada “ben” demektir. Kişinin kendisini ifade etmesinde kullanılan zamandır. Özne anlamına gelir. Şahsın en değerli tanımıdır. Bir insanın ilk aydınlanmış gerçeğidir. Günümüz dillerinde egoizm kasten negatif anlamlarda kullanılmaktadır. Egoistler bencil, açgözlü kimseler olarak tanımlanıyor. Gerçek bu mudur? Egoistler için bu tanımlamaların bir önemi var mıdır veya ego ve egoizm bir tanımlamaya/tanımlamalara sıkıştırılabilecek kadar basit midir? Egoizm, en sade anlamıyla “bencilik” demektir ve bireyin, her şeye önce kendisini merkeze alarak bakması demektir. Egoizm, bir şahsın bütün eylemlerini ve düşüncelerini ben merkezli bir yorumlama ve irade ile gerçekleştirmesi anlamına gelir. Her bir şahıs, pek çok farklı özellikten meydana gelir. Her bir benler, aynı zamanda birer zenginliktir. Egoizm pek çok farklı okuma ve pratik içerisinde gelişmiştir. Bugüne kadar pek çok farklı yorumu olmuştur ama en basit tanımlamasıyla egoizm, bireyin, kendi bireyliğinin ve kendi öznelliğinin farkında olması, öz saygı, sevgi ve özgüven eşliğinde diğer benlerle beraber ve bu benlerin oluşturdukları çoğulluklarla beraber var olmasıdır. Yani egoizm, basit bir hedonizmden çok daha fazlasıdır. Bireyin, ilk olarak kendi öz varlığını tanıması, sevmesi ve bu bağlamda diğer benlerle beraber kurduğu bütün etkileşimlerde tamamıyla özgür, bağımsız ve öz iradesiyle hareket etmesi demektir. Egoizm, bireyin her türlü baskıdan sıyrılıp kendi öz varlığıyla beraber hareket etmesidir. Egoistler, kendi öz iradeleri ve güçleriyle gerçekleştiremedikleri veya kendilerine bu öz iradelerinin ve güçlerinin dışında dayatılan her şeyi bir baskı, bir “hortlak”, bir illüzyon olarak görürler. Yani örneğin özgürlük, bir birey bunu tam olarak kafasında tasavvur ettiği gibi buluyor ve yaşayabiliyorsa özgürlüktür. Deneyimler, sözlüklerde, manifestolarda veya genel kullanımlarda kullanıldıkları haliyle değil, bireyin ona yüklediği anlam ve onu yaşayabilme gerçekliği oranında gerçektir. İyilik, bireyin kendi tasavvuru ve deneyimi sonucu olmuyorsa, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, nereden gelirse gelsin kötüdür. Egoistler, genel iyiye inanmazlar. Bireylerin, kolektif kimlikler içerisine yığılıp genellemelerle tanımlanmalarına inanmazlar. Her bir bireyin teker teker biricik olduğuna inanan egoistler, bireyleri bir kimliğin parçası olarak tanımlayan ve genellemeci olan her türlü fikri reddederler. Onlara göre, bir birey ya özgürce kendisinin (ego) farkındadır ve buna göre hareket eder ya da, kendisinin dışında oluşturulan bir kolektivitenin esaretindedir ve bu bakımdan esir olarak yaşamını sürdürür. Egoistler, genel geçer kimliklerin tamamını reddederler. Irklar, milliyetler, dinler, inançlar ve diğer bütün tanımlamalar birer yanılsamadır. Kimse, kendi tercihinin dışında doğduğu bir kimliğe göre yaşamayı reddetmelidir. Bu bakımdan, bireyi kim olduğuyla değil de, kimliğiyle yargılayan bütün ideolojiler, milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik, kabilecilik, vatanseverlik vb, egoizm karşılığıdır ve ben dusmanidir. Egoistler, hayatlarını kendi vicdanlari, arzuları, iradeleri, tercihleri ve seçenekleri çerçevesinde yaşarlar. Egonun biricik anayasası yine kendisidir ve ego, kendi kanunlarını yaşar. Gerçek özgürlük, bireyin eylemlerini kendi arzuladığı şekilde yaşamasıdır ve bu bir zarurettir. Benin eylemlerinin bütün


sorumluluğu yine bizzat kendisinin vicdanıdır. Kimse, ne yaşayıp yaşamayacağını kendi vicdanıyla karar verir ve bu vicdan her şeyden üstündür. Kim senin üzerinde, kendi vicdanıyla belirlediğiniz veya kendi oz iradesiyle gönüllü olarak katıldığı kuralların dışından hiç bir yargı gücü yoktur. Her kimse biriciktir. Bu biriciklik, doğanın kendi sunumudur. Yedi milyar insanın her biri biriciktir, eşi, benzeri ve bir başka örneği yoktur. İsimler, yüzler, tarzlar, diller birbirine benzese de her bir birey, yaptıkları, ettikleri, sevdikleri, tercihleri, düşünceleri ve yaşamlarıyla 7 milyarın geri kalanından tamamen farklılaşırlar. Bu bakımdan her bir ben, ayni zamanda biriciktir ve eşi benzeri bir daha olmayacak olan bir güzelliktir. Bu perspektifle egoizm, biriciği diğer biriciklerle aynı sıfatların içine sokan, ben’in yerine biz anlayışını, gönlünüzce var etmeye çalışan, kolektif bir yapıda beni silikleştirmeye çalışan her türden gayri doğal doğal gayri şahsi müdahaleye, amacı ve niyeti ne kadar iyi olursa olsun karşı çıkar. Bu bağlamda, topyekun kurtuluş programları vb iyi niyetli girişimler dahil özünde -eğer tamamen gönüllü yapılar değillerse ve başkalarının hakkında genel geçer yorumlarda bulunuyorlarsa- zorba ve tahakkümcüdür. Peki egoistler sevimsiz, sevgisiz, anti sosyal ve amaçsız kimseler midir ? Hayır! Egoistler, kendisini seven, kendisine saygısı ve kendisi olma bilinci olan insanlar olarak son derece bilinçli kimselerdir ve cehaletin bütün yüzlerini reddetmiş insanlardır. Egoistler, hedonist zavallılar değil, oz varlığının tamamına hakim olan üstün bireylerdir. Egoistler, ben’in parçası edildiği toplumlara karşı çıkarken, ben’lerin hepsinin gönüllü bir şekilde katılıp ayrılabildikleri benleri merkezine alan birliklere sahip çıkarlar. Egoistler, kendisini seven benler olarak diğer benleri de sevebilirler. Egoistler, dostluğa, sevgiye, aşka düşman yabancılar değil aksine kendisini seven kimseler olarak başkalarını da sevmeyi en iyi becerebilen kimselerdir. Egoistler, her şeyden kaçan korkanlar ya da hiçbir sorumluluk ve fedakarlık almayan umarsızlar değil, alacağı sorumluluğa ve yapacağı fedakarliklara bizzat kendisi karar veren kimselerdir. Egoistler, diğer benleri, canlıları ve doğayı kendileri kadar (ve hatta isterse ler kendi lerin bile daha cok) sevebilirler. Ben’in aşkı, tamamen özgü olan, bütün toplumsal baskılardan , dayatmalarda, kıskançlık gibi oz saygı yoksunu ve güvensiz iğrenç iliskilerden azade olarak en güzel aşkı, yalandan ve rekabetten azade olarakta en samimi dostluğu yaşarlar. Egoistler amaçsız kimseler değildir. Aksine onlar, bir ben’in yapabilecekleri en büyük devrimi başarmış kimselerdir: Şahsi devrim! Egoistler kendi özgür iradelerini eline almış, kendi biricikliklerini ve şahsi bağımsızlıklarını kazanmış kimselerdir. Onlar, her yönüyle batağa batmış bu saçma dünyanın gerçekten özgürleşebilmiş yek benleridir ve bu yönüyle kendi zirvesine ulaşmış kimselerdir. Egoistler, yaşamlarıyla diğer benlerle bir örnektir ve onlar, öz saygının, oz sevginin yaşayan örnekleridir. Kimseye dayatmadan, gönüllü dahi olsa çağrı yapmadan ben olmanın güzelliğini, hiçbir otoriteye ve baskıya boyun eğmemenin güzelliğini, uymamanin, emre itaat etmemenin canlı örneklerini oluştururlar. Bu bakımdan egoistler, diğer benlere karşı açık bir davetiye içindedir. Onlar, kendi hayatlarını yaşayarak diğer insanlara, uymamanin, biz olmamanın yolunu gösterirler. Ayrıca egoistlet, kendi özgür iradeleriyle pek çok benler şeklinde yaşamayı tercih edebilirler. Egoistler Birliği olarak tanımlanan bu pratik, ben lerin, kendi oz iradeleriyle gönüllü o lar katılabilecekleri ve istedikleri zaman ayrilabilecekleri benler topluluklarıdır. Egoistler diğer biriciklerle ortak amaç ve müşterek çıkarlar etrafında bir araya gelebilir ve kendisine en büyük faydayı sağlayan bir Birlik’in içinde yer alabilirler. Egoistler yana kimseler değil aksine diğer benlerle etkileşimi çok seven kimselerdir.


Anarko Sendikalizm: Bir Devrimci Sınıf Mücadelesi - 1 Zeynep Kurnaz

Anarko-sendikalizm yada devrimci sendikalizm, işçilerin kapitalist toplum içerisinde ekonomik kontrolü kazanmaları ve bu sayede geniş toplum yığınlarını etkilemesi adına bir metot olarak devrimci sendikacılığı öneren bir anarşist teoridir. Sendikalistler, kendilerinin ekonomik teorilerini, işçilerinin öz eylemliliklerini öne çıkaran bir strateji ve insan ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik demokratik değerler ve üretim yapan alternatif bir kooperatif ekonomik sistem olarak görürler. Anarko-sendikalizmin temel ilkeleri, dayanışma, doğrudan eylem (işçilerin eylemlerini, politikacılar, bürokratlar ve ara bulucular gibi üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın, doğrudan hedefe yönelik doğrudan kendilerince gerçekleştirmeleri) ve doğrudan demokrasi/ çalışanların öz yönetimidir. Sendikalizmin nihai hedefi, ücretli kölelik olan ücret sistemini ortadan kaldırmaktır. Anarko-sendikalist teori, temelde emek hareketlerine odaklanır. Anarko-sendikalistler, devletin birincil amacının özel mülkiyetin savunmacı olmak olarak görürler. Devletler, ekonomik, toplumsal ve siyasi ayrımcılıkların muhafaza eyleyenidir, kendi vatandaşlarının çoğunun maddi bağımsızlıktan ve refahtan faydalanma hakkını ve bundan ortaya çıkan toplumsal otonomiyi reddederler. Anarşist felsefenin taşıyıcısı olarak anarşist sendikalistler, su noktaya dikkat çekerler, güç yozlaştırır ve hiç bir hiyerarşi ahlaken meşrulaştırılamaz. Bu bakımdan anarko-sendikalistler, bütün hiyerarşi yapıların (başta devlet olmak üzere) ortadan kaldırılmasını yada merkezi olmayan eşitlikçi bir kontrolle yer değiştirilmesini savunur. Örneğin kapitalist patron-sermaye sisteminin yerine, işçileri kendi işçileri yönettikleri, ortak üretip ortak tükettikleri bir toplumu savunurlar. Ayni şekilde, devlet örgütünün ve politik liderlerin yerine, merkeziyetin ve politikacıların olmadığı, doğrudan demokrasiyle isleyen toplumların öz yönetimini savunurlar. TARİHÇESİ

a. Kökeni Herbert Lagardelle’e göre, Pierre-Joseph Proudhon, anarko sendikalizmin köken fikirlerinin ve kapitalizmin ve devletin ekonomik gruplar ve direniş yoluyla sönümlendirilme sürecinin fikir sel temellerini atmıştır. Britanya’da, eylül 1903 ve mart 1904 tarihleri arasında Sam Mainwaring tarafından yayınlanan ve iki sayılık kısa bir yayın hayatı olan Genel Grev (The General Strike) gazetesi, sendika bürokrasi içerilerindeki “memurculuk” hakkında detaylı eleştiriler yazmış ve Avrupa genelindeki grevleri yayınlanmıştır. Bu işleriyle kısa ömürlü Genel Grev, anarko-sendikalist taktikleri ilk kez yayımlayan gazetelerden olmuştur.

Uluslararası Emekçiler Birliği 1910 yılında, İspanyol restorasyonunun sürdüğü günlerde, Ulusal İşçiler Konfederasyonu (CNT) Barcelona’da kuruldu. Kuruluşu, Katalan sendikası İşçilerin Dayanışması (Solidaridad Obrera) sendikasının bir kongresinde gerçekleşmiştir ve amacı o günkü yaygın sendika olan sosyalist UGT’ye bir devrimci alternatif oluşturmak ve burjuvanın devrimci mülksüzleştirilmesi yolunda işçi sınıfının


ekonomik mücadelesine bir hız vermektir. CNT, farklı sendikalardan ve diğer konfederasyonlardan oluşan 26571 üye ile küçük bir oluşum olarak mücadelesine başlamıştı. 1911 yılında kendi ilk kongresini gerçekleştiren CNT, genel grev çağrısı yapmış ve bunun sonucunda Barcelona mahkemesince yasa dışı ilan edilip 1914 yılına dek yasa dışı kalmış. Yine 1911 senesinde, CNT, adını resmen kabul etmiştir. 1918 yılından itibaren, CNT hızla büyümüş ve La Canadiense genel grevi olarak bilinen büyük işçi mücadelesinde öncü bir rol oynamıştı. La Canadiense, 1911 yılı Katalonyasının endüstrisinin %70’ini etkilemişti ve bu yıl CNT’nin üye sayısı 700.000’in üzeri çıkmıştı. Bu zaman diliminde patronlar arasında bir planı yayılmış, CNT’nin eylemlerinden korkan patronlar pistolerismo pratiklerine (aktif sendikalistlere saldırmak üzere çetecileri parayla tutmak) hız vermiştir. Patronların bu saldırısı, 48 saat içerisinde 21 sendikacının öldürülmesine yol açmıştır. 1922 senesinde, Uluslararası Emekçiler Birliği, var olan anarşist sendikalar tarafından Berlin’de kurulmuştur. Kuruluşunda CNT’de aktif bir rol oynamıştır fakat Miguel Primo de Rivers diktatörlüğünün yükselmesi sonucu bir sonraki yıl sendika tekrar yasa dışı ilan edilmiştir. UİB, Rus devriminin ardından yeniden hayat bulan işçi sınıfı hareketlerinin yoğunlaşmasıyla beraber kurulmuştur. UİB, kendisini 1. Enternasyonalin gerçek varisi olarak görür. Bol seçimlerin Rusya’daki devrimlerinin başarısı, dünya çapında sendikalist başarılara yansımıştır. Buna Amerikan Uluslararası Endüstri İşçileri Birliği’de (Industrial Workers of the World, IWW) dahildir. Bu başarı, devamında Latin Amerika’da kitlesel anarko sendikaların kurtulmaları öncülük etmiş ve Almanya, Portekiz, İspanya, İtalya ve Fransa’da büyük grev dalgalarının oluşmasına önayak olmuştur. Bu donemde nötr (politik olmayan ekonomik olan) sendikacılık gerilemiş, devrimci sendikacılık yükselmiştir. Yeni enternasyonalin (UİB) nihai kurulusu, ARALIK 1922de, Belinde gerçekleştirilen yasa dışı bir kongrede tamamlanmıştır. Bu tarih, uluslararası devrimci sendikacılıkla, bolşeviklerin arkasında son ve kalıcı kırılma anıdır.

UİB’nin ilk kurucu sendikaları ve üyeleri su şekildedir: İtalyan Sendikalist Birlik (USİ): 500.000 üye Arjantin İşçilerinin Bölgesel Örgütü (FORA): 200.000 Portekiz’den İşçilerin Genel Konfederasyonu (CGT-P): 150.000 Almanya Özgür İşçiler Birliği (FAUD): 120.000 Fransa’da Devrimci Sendikalizmi Savunma Komitesi (CDSRF): 100.000 Paris Mücadeleciler Federasyonu (FdC): 32.000 İsveç, İşçilerin Merkez Örgütü (SAC): 32.000 Hollanda Ulusal Emek Sekreteryası (NLS): 22.500 Şili, Dünya Endüstri İşçileri Birliği (IWW-CHL): 20.000 Danimarka Sendikalist Propaganda İçin Birlik (USP): 600 Enternasyonalin ilk sekreterleri, ünlü anarko-sendikalist yazar ve aktivist Rudolf Rocker’ı da içermekteydi ve ayrıca diğer ilk sekreterler, Aygıtın Souchy ve Alexander Scgapiro’ydu. İlk kongreyi takriben, Fransa, Avusturya, Danimarka, Belçika, İsviçre, Bulgarya, Polonya ve Romanya’dan diğer gruplarda enternasyonal katılmışlardı. Daha sonraları, Birleşik Devletler (ABD), Kolombiya, Peru, Ekvador, Guatemala, Küba, Kosta Rika ve El Salvador’dan bir sendikalar bloğu da (IWW’liler) ÜİB’e katılmıştır.


Bienno Rossi (İki Kızıl Yıl), 1. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da, 1918 ile 1920 yılları arasında geçen ve toplumsal çatışmaların çok yoğun bir şekilde yaşandığı dönemin adıdır. Kızıl yıllar, savaşın bitimiyle ortaya çıkan ekonomik krizle ve yüksek işsizlik ve politik dengesizliğin ışığında geçmiştir. Bu dönem, kitlesel grevler, işçi ayaklanmaları ve fabrika ve toprak ideallerine dayanan öz-yönetim deneyimleriyle geçmiştir. Turin ve Milan’da, anarko sendikalistlerin yoğun bir şekilde katıldığı ve aktı görev aldıkları işçilerin konseyleri kurulmuş ve anarko sendikalistlerin liderliğinde pek çok fabrika işgali gerçekleşmiştir. Bu dönemde ajitasyon çalışmaları, fabrikalardan ve endüstri bölgelerinden çıkmış, Padonya vadisindeki tarım arazilerine kadar yayılmıştır. Buralarda anarko sendikalistler köylü grevleriyle kırsal ayaklanmalarla ve sağ ve sol militanlar arasındaki gerilla çalışmalarıyla birleşik hale gelmiştir. Libcom.org sitesine göre, anarko sendikalist bir Birlik olan İtalyan Sendikalist Birlik (USİ), bu dönemde 800.000’den da üyeye ulaş ve 20.000 üyesi ve günlük Umanita Nova adlı gazete yayımlayan İtalyan Anarşist Birlik (Bugünkü İtalyan Anarşist Federasyonu) aynı şekilde etkisini arttırmıştır. Anarşistler, iş yerlerinin işgal edilmesini ilk kez önerenlerdir. İki savaş arası dönem Anarşizm adına kötü günlerin yaşandığı bir dönemdi. Bu dönemde UİB üyesi pek çok sendika zor günler geçirmiş, bunların en kitleselleri dağılmışlar, yer altına çekilmişler yada tamamıyla yok olmuşlardı. 1920lerde ve 1930larda faşistler, Avrupa çapında teker teker iktidara gelirken anarşistler gerek çatışmalar sonucu gerekse toplu baskıyla sonucu güç kaybetmiş ama direnişi bırakmamıştı. Bu yıllarda bir diğer negatif etmense, İşçilerin anarşi saflardan o donemde başarılı olarak görülen Bolşevik saflara geçmeleri olmuştur. Arjantinde, FORA sendikası UİB’e katıldığı dönemde hali hazırda dağılma aşamasındaydı ve en nihayetinde 1915 yılında bolşevik yanlısı ve anti-bolşevik fraksiyonlar şeklinde bulunmuştu. 1922 yılında anarşist hareket, bu aşamada üyelerinin çoğunluğunu kaybetmişti. Bölünmeler bu durumu artırıyordu. En önemli vaka bu dönemde Severino Di Giovanni meselesidir. Nihayetinde FORA, General Uriburu’nun 1930 Askeri darbesi sonucu tamamen ezdi ve küçük bir grupla beraber yer altına çekilmiştir. Almanyadaki FAUD, geç 1920ler ve 1930lu yılla başlarında direnmeye devam etmiş ve nazilerin kahverengi gömleklileri sokakları ele geçirince kadar nazilerle mücadele etmiştir. Sendikanın son ulusal kongresi, 1932 martında Erfurt’ta gerçekleşmiş ve bu kongrede sendika, Adolf Hitler’in faşistler karşı savaşmak adına bir yer altı bürosu kurmaya çalışmıştır. Bu girişim hiç bir zaman hayata geçirilememiş, kitlesel göz altılar ve cinayetler FAUD örgütçülerinin saflarını dağıtmıştı. FAUD’un yayın organı Der Syndikalist’in (Sendikalist) editörü, Gerhard Wartenberg, Sachsenhausen konsantrasyon toplama kampında öldürülmüştü. UİB 1931 Madrid delegesi Karl Windhoff da bir Nazi toplama kampında gördüğü işkenceler sonucu aklini kaçırmış ve ayrıca burada işkenceye kurban gitmiştir.Wuppertal ve Rhenanie’de FAUD üyelerine karşı toplu mahkeme düzenlenmiş ve bunlardan pek çoğu ölüm kamplarından canlı kurtulamamıştır. İtalyan UIB üyesi sendika USİ, 1922 yılında Benito Mussolini’nin faşistlerine karşı direniş başlamış, 1924 yılında yer altına çekilmiştir. Bu noktadan itibaren madencilerin, metal işçilerinin ve vasıfsız isçilerin grevlerini örgütleyen USI ayni zamanda yükselen faşist çetelere karşı silahlı mücadeleye girişmiştir. 1925 yılında Mussolini’nin iktidara gelmesi, USİ’nin kaderini etkilemiş, yoğun baskılar kitlesini dağıtmış, direnişçi militanları teker teker öldürülürken, önder kadroları ya tutuklanmış ya da sürgüne çıkmak zorunda kalmıştı.


Portekiz’in CGT sendikası, yeni kurulmuş olan Gomes de Costa diktatörlüğünü devirmeye yönelik giriştikleri 1927 genel grevinin başarısızlıkla sonuçlanması ardından yeraltına çekilmişti. Genel Grev 100’e yakın ölümle sonuçlanmıştı. Yine de CGT yeraltına çekilerek baskılardan korunmuş ve 15 ila 20 bin arasındaki üyesini korumayı başarmıştı. Diktatörlüğün, sendikaları faşist korporasyonlarla yer değiştirme planlarının ardından CGT ocak 1934 yılında ’devrimci genel grev’ çağrısı yapmış fakat başarı olmuştur. 2. Dünya Savaşı’nin sonuna kadar daha düşük üye sayısıyla hayatta kalmayı başarmış, ama savaşabilen bir sendika olma özelliğini fiilen kaybetmişti. Bu ve benzeri yenilgiler iki savaş arası dönemde ve ikinci dünya savaşı boyunca sürmüştü. Yoğun hükümet baskıları dünya çapındaki anarko-sendikalist örgütleri yok etmişti. Anarko sendikalist faaliyet, Peru, Brezilya, Kolombiya, Japonya, Küba, Bulgarya, Paraguay ve Bolivya’da 1930larin sonunda tamamen yok edilmişti. Bu tarihten sonra yasal anarkosendikalist faaliyetler yalnızca Şili, Bolivya, İsveç ve Uruguay’da kalmıştı. Ayrıca, belki de en büyük yenilgi, İspanyol İç Savaşında alınmıştı. 1.58 milyon üyeyle beraber o dönemin en büyük sendikası olan CNT, İspanya Cumhuriyetinin faşist Francisco Franko’nun Falanjistlerince yok edilmesinden sonra yer altına çekilmiş, on binlerce üyesi hayatını kaybetmiş ve yüz binlercesi de sürgüne kaçmak zorunda kalmıştı. 6. UİB kongresi, 1936 yılında, İspanyol Devriminin başlamasından kısa bir sure sonra toplanmıştı. Fakat enternasyonal kongresi, devrimci anarşist seksiyonuna kayda değer bir materyal destek sunmayı başaramamıştı. Savaş öncesi son UİB kongresi, 1938 yılında Paris’te toplanmış, ve yaklaşan savaşa dair tartışmalar yaşamıştır. Bu kongreye Polonya’dan anarko sendika ZZZ’nin başvuru formu gelmiştir. Bu başvuru, Nazi Almanyasının Polonya’yı işgalinin bir kaç ay öncesine denk gelir. Bu başvuruda ZZZ sendikası 130.000’den fazla üye sahibi olduğunu belirtmiştir. ZZZ, Nazilere karşı oluşan direniş hareketinin çekirdek kadrosunu oluşturmuştur, özellikle yoksul Yahudi kesimlerinde örgütlü olan ZZZ Nazi işgali boyunca direnişin en en etkili isimlerinden birisi olmuştur. Ayrıca ZZZ Varşova Ayaklanmasının örgütleyicilerinden olmuştur. Enternasyonal, İkinci Dünya Savaşının sonuna değin bir daha toplanan ve 1951 yılına kadar kongre düzenleyememiştir. Savaş boyunca, yalnızca bir UİB üyesi sendika, İsveç’ten SAC faaliyetlerini devrimci bir sendika olarak sürdürebilmiştir.

BİR SONRAKİ SAYIMIZDA: İspanya Iç savaşı ve İspanya Devrimi, İkinci Dünya S avaşı ve anarşist direniş ve savaş sonrası dönemde ve günümüzde anarko sendikalizm konularında yazımıza devam edeceğiz.


Vegan Anarşizm ve Hayvanın Kurtuluşu Yağmur Melis Şimşek

Vegan anarşizm, bir beslenme düzeni ve yaşam tarzı olan veganizmin politik felsefesidir. Kapitalizmin, devlet düzeninin ve genel olarak tüm hiyerarşik yapıların türler için zarar verici ve gereksiz olduğunu savunur. Yalnızca insanın değil, hayvanın ve yeryüzünün özgürlüğünü de odağına alarak, sosyal devrimin yalnızca sosyal ilişkileri değil, insan olmayan hayvanları da içeren yeryüzü ile insan arasındaki ilişkileri de kapsadığını öne sürer. Liberal veganların ‘yeşil’ kapitalizm arayışından farklı olarak, radikal veganizm anti-kolonyal ve anti-kapitalisttir. Veganizm yalnızca merhametten ileri gelmez veya insan olmayan hayvanlara saygı göstermek anlamını taşımaz; tüm hayvanlara saygı duymayı onların özgürlüğü için savaşmayı da kapsar. Dolayısıyla hakim kanının aksine veganlık açıkça şiddetsizliği içermez; radikal veganlar, taktiksel doğrudan eylemlerle her türlü baskı ve türcülüğe karşı gerekli olan her türlü aracı kullanarak, topyekun kurtuluş için mücadele ederler. Vegan anarşistler endüstriyel üretim tarzının içerisinde sömürülen, köleleştirilen ve işkence edilen hayvan ve hayvansal hiçbir ürünü tüketmediği gibi, onların insan eliyle yaratılmış tüm hapishanelerden (çiftlikler, hayvanat bahçeleri, sirkler, laboratuvarlar vs) kurtuluşu ve özgürlüğü için mücadele ederler. Bununla birlikte primitivist vegan anarşist bakış açısı, insanların doğaya tam bir dönüş ile göçebe ve avcı-toplayıcı yaşam şeklini arzular, bu yaşam şeklinde doğal olarak hem av hem de avcı konumunda olmaları dolayısıyla hayvanları avlayıp yemeyi etik açıdan doğru bulur. Bazıları ise endüstri toplumunun ortadan kaldırılmasında hem fikir olmakla birlikte tarım faaliyetine ve hayvanın domestike edilmesine kesin olarak karşı çıkmaz, doğada insanın hayvanı beslemesi ve insanın da bu beslediği hayvandan beslenmesini tabii karşılar. Bunlar etik açıdan veganlıkla çelişmez, çünkü burada hayvanlara işkence edilmesi söz konusu olmayıp, ekoloji döngüsünde doğal bir sürecin işlemekte olduğu düşünülür. Vegan anarşizmin içinde yer alan bir diğer bakış açısı ise insanın kendisini otçul olarak konumlandırarak, hayvanın ve insanın birbirlerini avlamadığı bir düzeni tahayyül eder ve bunun gerçekleştirmek için mücadele eder. Tarihsel olarak bakıldığında, insan, ilk aletleri (silahları) hayvanları avlamak için yapmış, yerleşik hayata geçtiğinde ise yine hayvanları zorla evcilleştirmiş ve köleleştirmiştir. İnsanın hayvana tahakkümüyle başlayan bu patriyarkal süreç, insanın insana ve doğaya tahakkümüyle devam etmiş; zaman içerisinde merkantelizm, kolonyalizm, endüstrileşme ve kapitalizmin; insan, insan olmayan hayvan ve ekoloji üzerinde yarattığı tahribatla katlanarak günümüze kadar gelmiştir. Tüm bu tahakküm yapılarını reddeden vegan anarşistler ve diğerlerinden farklı olarak avcı-toplayıcı veya toplayıcı yaşam şeklini savunan ve tarıma, hayvanın domestike edilmesine daha ılımlı bakan veganlar, türcülük karşıtıdırlar ve bütün canlılara eşit gözle bakarlar. İnsanlar tarafından soykırıma uğrayan nesli tükenmekte olan hayvanları ve tüm canlıların ortak yaşam alanı olan doğayı korur, ezilen halkların ve azınlıkların yanında ve ekolojik düzeni bozan tüm yapı ve faaliyetlerin karşısında dururlar. İnsanların spor adı altında yapılan avcılığı engellemek, insanları eğlendirmek için sirklerde ve ‘bilim’ için laboratuvarlarda tahakküm altında olan ve işkence gören, kürk çiftliklerinde acımasızca katledilen hayvanları kurtarmak için eylemde bulunur ve tüm bunların temelinde yatan antroposentrik bakış açısına karşı mücadele ederler. Bu mücadele amaçlarının pratikteki uygulamaları pek çok farklı şekilde olabilmektedir. Son 42 yıldır tüm bu pratikleri hayata geçiren ve günümüzde 20’den fazla ülkede faaliyetlerini gerçekleştiren en etkili hareket ALF (Animal Liberation Front, Hayvan Kurtuluş Cephesi) ’dır.


Hayvan Kurtuluş Cephesi (Animal Liberation Front) 1976’da kurulan ALF’ın (Hayvan Kurtuluş Cephesi) kökleri 1960 İngilteresine kadar uzanır. O yıl av eylemlerini sabote etmek amacıyla kurulan Hunt Sabotuers Association (Av Sabotajcıları Derneği) ve bu dernekten üyelerin 1972’de daha militan eylemler amaçlayarak kurdukları Band of Mercy (Merhamet Grubu) faaliyet göstermiştir. 1975 yılında Band of Mercy’den iki kişinin tutuklanması sonucu da grubun ismi yayılmış ve neticede Hayvan Kurtuluş Cephesi kurulmuştur. ALF, bir lideri veya üyelik listesi, aitliği ya da sahipliği olan aktivist bir grup değil; temel esasları olan ve bu esaslara bağlı kalındığı takdirde bu isim altında herkesin eylemlerini gerçekleştirebileceği illegal ve otonom gruplardır. En önemli ve vurgulanması gereken esası ise kesinlikle şiddetsizliktir. ALF adını kullanarak eylemde bulunan kişi veya gruplardan öncelikle hiçbir canlıya zarar vermemesi ve onların zarar görmemesi için bütün zorunlu önlemleri almalarını bekler. Söz konusu eylemler ise iki farklı şekilde gerçekleştirilmektedir: Birisi, hayvanları özgürleştirmek, bir diğeri ise hayvanları tutsak eden ve onlara işkence uygulayan yapılara ekonomik zarar vermek. Hayvanı özgürleştirme eylemine örnek olarak, hayvanların petshoplardan kaçırılıp özgürleştirilmesi; laboratuvarlarda ‘bilim’ ve ‘insanlık’ için gerçekleştiren çalışmalarda kullanılmak için tutsak edilip işkence gören hayvanların, yapılan baskınlarla buradan çıkarılıp kurtarılması verilebilir. Ekonomik sabotaj ise laboratuvarlarda hayvanlara yapılan işkence görüntülerini elde edip, yayımlayıp ifşa ederek kamuoyunda yankı yaratmak ve böylelikle bunu gerçekleştiren, finanse eden şirketin kapanmasına kadar giden süreci başlatmak; bu şirketleri ve hayvanların istismarından ve acılarından çıkar sağlayan her türlü yapıyı, mülklerini tahrip ederek doğrudan ekonomik zarara uğratmak şekillerinde gerçekleşmektedir. ALF’ın eylemleri 1976’dan beri çeşitli coğrafyalarda uygulanarak, bugüne kadar milyonlarca hayvanın insanın tahakkümünden kurtulmasını sağlamış, hayvanın sömürüsünden beslenen pek çok şirketin kapanmasına sebep olarak hayvan özgürlüğü adına değerli eylemler gerçekleştirmiştir. Yeryüzü Özgürlük Cephesi ELF (Earth Liberation Front, Yeryüzü Özgürlük Cephesi), Earth First!’den de önce 1977’de ‘Environmental Life Force’ adıyla kurulmuştur. ALF ile benzer şekilde, bir liderleri ya da emir komuta zincirleri yoktur, her hücreleri otonom yapıdadır. Dünyayı, onun florasını, faurasını, bitki, böcek, hayvan hayatını, canlılığı ve elementlerin devamını savunur. Doğanın yaşamını sürdürebilmek ve yeryüzünü sömürüden kurtarmak için hareket eden ELF, gerek doğayı sömüren veya yok etmeyi amaçlayan, teknoendüstriel düzene, küresel kapitalizmw, dünyayı bir sermaye gören emperyalizme, doğaya çöp muamelesi yapan devletlere karşı mücadele ettiği gibi, yer yüzüne zarar veren her türden büyüklü-küçüklü şirketlere, bilinçli veya bilinçsiz şekilde yeryüzünü tahrip eden bireylere ve girişimlere karşı da mücadele eder.


İnsan İlahı (1) Ahmet Yıldırım

İnsan ilahlara bağımlı mıdır? Ne olursa olsun içimizde hepimizden güçlü, sonsuz, sınırsız bir Allah’a yakın olma, bir yada birden çok ilahın varlığını kendi varlığımız gibi kabullenme, ondan/ onlardan bir takım aracılar yoluyla bazı mesajlar alma ve emirlerine boyun eğme ihtiyacımız var mıdır? “İlah” düşüncesinin insanda nasıl tezahür ettiğini ve insanın üstün bir varlıkla uysallıkla geçinip geçinemeyeceğini tartışalım. Her insan aynı zamanda aynıdır ve farklıdır. Ne demek her insan aynıdır, herkes birbirinden farklıdır. Her insan aynı olsa hiç kavga dövüş, fikir ayrılığı, yalan dolan, iftira, zulüm olur muydu? Aynılık her insanın bilinen bir gezegen üstünde yaşadığı ve daima insansı “şey”lere tabi olduğu ve bu tabiliğin de bir döngü ve aynı doğada hiçbir şeyin yok olmaması gibi gerçekleşen bir kayıpsız etkileşim olduğudur. Bu “şey”ler ilk olarak fiziksel manasıyla, yani eşya, tabiat, cisimsel varlıklar olarak anlaşılmalıdır. Herkes aslında aynıdır çünkü herkes bir doğal ve insani ekonomiye tabiidir. Ekonomi bir sınırlılığı ifade eder. Algılar farklı ölçülerde bile olsa belli bir alan dahilinde, sınırlı bir şekilde kullanılabilmektedir. Algısal performanslar aracılığıyla ortaya çıkan duygusal dalgalanmalar ve davranış biçimleri de bu şekilde belli sayıda bir çeşitlilik gösterecektir. Her insan farklıdır. Farklıdır, kendine özgüdür, tektir. Kavrayışında sadece kendisi olduğu için bulunan ayırt edici özellikler vardır. Sesinde, yüzünde ve konuşmasında başka kimsede bulunmayan detaylar, incelikler vardır, canı sıkıldığındaki davranışları, mutluluğunu, heyecanını ifade edişi, yürüyüşü başka kimsede bulunmayan özellikler barındırır. İçinde kendi için başka hiç kimse için var olmayan bir kendinin farkındalığı, ruhu, bulunması, kendini başka hiç kimseyi önemsemeyeceği bir şekilde önemsemesi, başka birini veya bir ulu varlığı önemsediğinde dahi bunu kendi yoluyla ve kendisi için yapması hep onun eşsizliğindendir. Böylelikle insan elindeki kısıtlı kaynakları yaratıcı-kendine özgü- bir şekilde kullanmakta büyük bir yetenek sahibi bir varlık olarak karşımıza çıkar. Yine de insan için hep hayalindeki daha büyük, daha güçlü bir varlığa yönelmek bir gelenek haline gelmiştir; kendisiyle yetinemez. kendinin farkına varamaz yada bunun için ona fırsat tanınmaz. Gerçekten kendi üstünde bir varlığı dış etkenler olmadan ister mi insan? Bu onun varoluşunda varsa eğer bu isteği ne besliyor? Ailesinden uzakta kendi kendine yetişen birinde de ilah edinme fikri oluşur mu? Yeni doğmuş bir bebeğin insanlardan uzak bir adaya veya bir mağaraya konulduğunu ve bu bebeğin bir şanslı bebek olduğunu düşünelim. Şanslı bebeğin şansı kendi onlar için mücadele edecek kadar büyüyene dek yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarının ona hissettirilmeden karşılanıyor olmasından gelsin. Ancak yine de insani duygulara sahip olabilecek ve Süpermensi bir bedene sahip olmayacak; korkacak, sevinecek, hayal edecek, anlamaya çalışacak, merak edecek, yaralanacak, öfke duyacak, yaralayacak, merhamet edecek. Yani doğadan izole edilmiş olmayacak, yalnızca kendi türünden uzak kalmış olacak. Şanslı bebek böylelikle hiçbir diğer canlının yardımına muhtaç kalmadan büyüyecek ve kimseye minnet etmeyecektir. Dinler diyorlar ki, böyle bir bebek etrafını izledikçe zaman içinde bir yaratıcının var olduğu sonucuna ulaşacaktır. Bunun için başka yönleriyle şanslı bebekler olan peygamberleri gösterirler. İbrahim’in küçüklüğünde Rab olarak ilk Ay’a, sonra Güneş’e yöneldiğini fakat ikisinin de geçici olduğunu anlayarak gerçek Rabbini bulduğu anlatılır. İslam ve Hristiyanlık kundakta iken konuşan ve peygamberliğini ilan eden, kurtarıcı olarak gönderildiğini açıklayan bebek İsa hikayesini aktarır. Fakat bizim bebeğimiz bu tür doğuştan gelen bir “ilim” sahibi de olmasın. O sadece bebekler ne yapıyorsa onu yapsın yuvarlansın, doğrulsun, emeklesin ve birgün ayağa kalkıp küçük adımlarla yürümeye başlasın. Acıktığında ve susağında bir şekilde beslenen, kundağa konan bu bebeğin bir diğer şansı da bırakıldığı bölgede yada adada bolca yetişmiş yiyeceğin ve gürül gürül akan suların


bulunmasından gelsin, yani böyle bir ortamda bu şanslı kişi aynı ona her gün karşılık beklemeden bakan bir ailedeymiş gibi olsun. Böyle bir durumda şanslıya tembellik hakkı tanındığı muhakkaktır. Aynı zamanda her temel ihtiyacını doğrudan elde ettiği için de kimseye minnet duymayabilecek bir konumda olacaktır. Gün boyu dolaşsın, etrafını izlesin ve merak etsin. Yatsın bulutları ve yıldızları izlesin, kalksın ağaçlara tırmansın ve hayvanları seyretsin. Peki artık düşüncelerin onun için nesnelerden ve nesnelerin birbirleriyle ilişkisinin düşlerinden öteye geçtiği bir olgunluğa eriştiğinde ne düşünür? Hiç kendisine benzeyen bir varlık görmemiştir, gördüğü diğer hareketli canlılar kendinden çok farklıdır. Diğer insanlardan en temel farkı ise ondan sosyalliğin alınmış olmasıdır. Bu durumda kendi eşsizliğinin farkına varacaktır. Kendini ona benzeyen kimsenin olmadığı bu yerde nasıl konumlandırır? Etrafında çiftleşen hayvanları gördüğünde kendine bir eş ister mi? Lanetli ve kötü kaderli olduğunu mu düşünür? Yoksa onların içinde bir yüce varlık olduğunu mu düşünür? Belki de hepsini. Emin olabileceği tek şey kendi varlığıyla kuşatılmış olması, toplum içinde yaşayan insanların olabileceğinden çok daha yoğun bir şekilde his sahibi olması ve her davranışını kendini merkeze alarak yada kendinden yola çıkarak gerçekleştirecek olmasıdır. En üstün varlık olması da, en aşağılık varlık olması da onun için elde etmesi çok kolay birer gerçekliktir. Kendi yolunu çizmekteki etken durumundan haberdar olduğu ölçüde başka bir varlığa bağımlılığı azalacaktır. Düşüncelerini hayal gücünün el verdiği ölçüde en uç noktaya taşıyacak, kafasında aşırılık denen bir eşik bulunmayacaktır. Yağmura, kara, fırtınaya, şimşeğe verilecek insani tepkileri gözlemleme imkanı bulunmadığından onların karşısında da sadece kendinin bulunduğunu, bunun kendinin merkezde olduğu bir işleyiş olduğunu deneyimleyecektir. Bir süre sonra bunları var eden ve kontrol eden daha üstün bir güç olduğunu düşünmesi durumunda da onu benimsemek ve karşısında diz çökmek ve isteklerini sıralayıp onları kendine vermesi için yalvarmak, dilenmek yerine kendini ona eş yada rakip görecektir. Dik duracak, bağırıp çağıracak, kendinden başka kimseye boyun eğmeyecektir. İlahlı ve bağımlı topluluklarda yaşayanların belki hiç farkına varmadığını, belki içten içe arzuladığını, aklının kenarıyla görüp kurcaladığını açık açık söylemekten ve düşünmekten geri durmayacaktır. Herkesin bazı süreçlerin sonunda doğal olarak anlayabileceği gibi aslında ne kadar büyük ve değerli olduğumuz ve aslında her şeyin sadece kendimize hizmet etmek için var olduğu yönündeki nosyon “şanslı”nın avucuna konmuş bir hediye yada veya sırtına yüklenmiş bir yüktür. Nihayetinde diğer herkes bunu doğrular şekilde çabalamaktadır. İlahların en ateşli savunucuları bile en sonunda kendilerine vaat edilen bahçelerde inandığı ilah gibi sonsuz bir hayat sürmek, bir parça ilah olmak, adına eylemlerde bulunur. Aynı amaçla insan ölüm düşüncesini en gerilere iter, sözü edildiğinde sıhhat temennileriyle geçiştirir çünkü ondaki bu ilahsı yan yenilebilirliğin en somut göstergesi olan faniliği kabullenmek istemez. Fikir savunucularına ve düşünen insanlara ait, birey için, toplum için, devlet için ve sınırı ancak maddesel dünyanın bilinen sınırlarıyla çizilebilecek ne varsa onun için olan tasarıların, retlerin, onayların, isyanların, boyun eğmelerin yine bu ilahsı yanı tamamlamakla, onu yok etmekle veya inkar etmekle ilgisi vardır. İdeolojilerin hepsinde bir şekilde var olan özgürlük kavramı dahi insandaki bu ilah saplantısından bağımsız olarak düşünülemez. Her ideoloji, insanın insan üzerindeki, insanın kendi üzerindeki veya en çok bilinen şekliyle insanın görünmez bir şekilde üzerindeki ilahlarla olan ilişkisini konu alır.


Enternasyonal Anarşizm İlker Sancak

Anarşizm, efendisizliğin felsefesidir. Daha önceki yazılarımızda pek çok farklı tanımıyla birlikte, genel kolektif bir Anarşizm tanımlaması yapmıştık. Bu yazımızda, anarşizmin çeşitli formlarından ve pratikteki örgütlenme tarzlarından biri olan enternasyonallere değineceğiz. Anarşi, çeşitli dönemlerde, çeşitli fikir akımları ekolleri ve pratikleri olarak ortaya çıkmıştır. Aşağı yukarı bütün anarşistlerin üzerinde mutabık oldukları ilk anarşist ideoloji, ilk olarak William Godwin’in Britanya’da teorik temellerini attığı (kendisi bu şekilde adlandırmamış olsa da) felsefi anarşizmdir. Radikal bir aydınlanma felsefesi olan anarşist düşünce, bu ilk kıvılcım, daha sonra kita Avrupasinda vucut bulan radikal hareketlere ve dolayısıyla sosyalizmin büyük onculerden olmuştur. Kendisini ilk kez açıkça ve pozitif anlamda anarşist olarak adlandıran kişi ise P. J. Proudhon’dur. Fransız sosyalizmi içindeki, Godwin’in fikirlerinden yoğun etkilenmiş radikal sosyalist çevrelerdendi. Entelektüel olarak birikimini arttıran Proudhon, bugün mutualizm (karşılıkçılık) olarak adlandırılan ekonomik ve politik sosyal anarşist ekolün ilk teorisyeni ve aynı zamanda ilk sosyal anarşist kuramcıdır. Başta Proudhon’un mutualizmi olmak üzere anarşist fikirler ve anti otoriter hava, devrimler çağı olan Aydınlanma sonrası Avrupa’sını ve hızla büyüyen sosyalist muhalefeti derinden etkilemişti. Öyle ki yerel pek çok ayaklanma ve pratik, açıkça devlet karşıtı, özgürlükçü ve federatif çizgilerde hayat buluyordu. Anarşist fikirler, sosyalist çevreler içinde ve Avrupanın çeşitli radikal çevrelerinde yavaşça yer ediliyordu.

Birinci Enternasyonal (Uluslararası Emekçiler Birliği - IWMA, 1864–1872) Uluslararası anlamda en büyük sosyalist mücadele alanlarından biri olan Uluslararası İşçiler Birliği (IWMA, 1. Enternasyonal), Fransız, Amerikan ve İngiliz devrimleriyle iktidarı alan ama özgürlük yerin yeni otoriter kanunları getiren burjuva liberal düzenine karşı uluslararası mücadele koordinasyonu olarak kurulmuştu. Ilk enternasyonal, İngiliz radikallerinden, çeşitli sol cumhuriyetçiler, Fransız sosyalistlerinden, St. Simoncu, Owencı vb ütopistlere, Ingiliz Sendikacilardan, Blanquistlere, radikal heterodoks din akimlarindan, Godwinci ve Proudhoncu anarşistlere dek pek çok farklı tandanstan sosyalistleri bir araya toplamayı başarmıştı. Avrupa’da yaygın 1848 devrimlerinin ardından, sert bir karşı reaksiyon periyodu başlamıştı. Bir sonraki büyük devrimci aşama, yaklaşık yirmi yıl sonra, 1864 yılında birinci enternasyonalin kurulmasıyla başladı. Enternasyonal, en başarılı döneminde 8 milyon üyeye ulaşmayı başarmıştır. Polonya’da gerçekleşen 1863 Ocak Ayaklanmasının ardından, Fransiz ve Britan isciler, daha yakin calisma iliskileri gerçekleştirme hakkında tartışmaya başladılar. Henri Tolain, Perrachon ve Limousin Temmuz 1863’te Londra’ya giderek St. James Salonu’nda, Leh Ayaklaklanmasinin şerefine düzenlenen toplantıya katıldılar. Bu toplantı, işçilerin uluslararası bir organizasyona olan ihtiyaçlarının tartışıldığı bir toplantı olmuştur. Eylül 1864’te, birkac Fransız işçi delegesi, tekrar Londra’yı ziyaret etmiş ve buradaki Britan işçi delegeleriyle beraber, bütün coğrafyaların iscilerinin aralarındaki enformasyon değişimini koordine edecek olan özel bir komite kurulması amacıyla görüşmüşlerdir.


Bu gelişme üzerine kurulan Birinci Enternasyonal, içinde pek çok farklı siyasi, taktiksel ve stratejik eğilimi barındıran heterojen bir sosyalist enternasyonal olarak kurulmuştu. Kısa sürede yoğun tartışmalara, genel görevlere, çeşitli politik zaferlere ve en önemlisi işçilerin ve diğer emekçilerin sınıf bilincine erişmelerini sağlayan enternasyonal, bir süre sonra ic tartışmalarla isteyemez hale gelmişti. Avrupa’nin politik atmosferinin etkisiyle gelişen tartışmalar, stratejik ve taktiksel farklılıklardan ziyade, ideolojik bir hale gelmişti. Eski Owenci, Bakıcı, Sosyal Demokrat, Devletçi, Cumhuriyetçi, Komitesi, Blankici vb devletçi sosyalistler üzerinde kısa sürede etkisini arttıran ve Alman İmparatorluğunun siyasi partilere kurulma izni vermesi ve parlamentonun ilan edilmesinden cesaret alan devletçi Marks ve hizibi, enternasyonal bir politika kulübüne, enternasyonalin seksiyonlarini da birer siyasi partiye evirmeyi amaçlamıştı. Bu yönde teoriler türeyen, particilik ve “goya proletarya diktatörlüğünü’ (Alman Devlet Sosyalizmi, Blankici öncülük ve diktatorya prensipleri ile İngiliz sendikacılığının toplaması olarak) kendi ideolojisini uydurmuş ve goya komünist manifesto adlı eseriyle nesretmisti. Enternasyonalde, kısa kısa içerisinde eskinin militan devrimcileri yeni iktidar arzulayan politikacıları haline gelmişti. Birinci Enternasyonal içinde bulunan ve kökeni, Godwin’in felsefi anarşistlerine, Latin cografyacilarin radikal sosyalizmine, Proudhon’un mutualist anarşizminin ve devletsiz işçi ve köylü asilerinin deneyimleri dayanan ve başını Mihail Bakunin, James Guillaume ve Kura Federasyonu militanlarının çektiği ‘anti otoriter federalistler’ bu yeni eğilime karşı şiddetle mücadele etmiş, Bakunin’in sözleriyle, iktidarın bir yozlaşma aracı olduğunu, sömürünün temel sebebinin devletler olduğunu, iktidara gelen kim olursa olsun sömürünün devam edeceğini ve bu bakımdan devletlerin ve iktidarların tamamen yok edilmesi gerektiğini savunuyordu. Anti otoriter ve federalist bu grup, Marx ve hizbinin, enternasyonali yolundan saptirdigini ve savunduklari diktatörlük fikrinin en az mevcut devletler kadar kötü olduğunun vurgusunu yaparken, tek kurtuluşun, işçilerin, köylülerin ve bütün emekçilerin doğrudan eylemleri sonucu gelişen devrim ile, devletlerin ve sömürü düzeninin ortadan kaldırılmasıyla, insanların doğrudan doğruya kendilerini idare ettikleri federal yapıların kurulmasını savunmuştur.

Paris Komünü ve Hague Kongresi Birinci enternasyonalin Avrupa genelinde yaydığı sosyalist fikirler ve Avrupanın iç dinamiklerinin geliştirdiği sorunlar çerçevesinde, Avrupalı emekçiler giderek radikalleşiyor, oluşan yeni dünyada kendilerine bir çıkış noktası arıyordular. Liberal devrimleri takip eden, kapitalizmin ve kolonyalizmin hiz kazandigi, sehirlesmenin yukseldigi ve eğitimin arttığı bu dönemde, gerek yeni sanayi toplumunun oluşturduğu şartlar altında ezilen yeni sanayi işçi sınıfı, gerekse oluşan yeni düzenin nimetlerinden en az faydalanan bununla beraber çektiği eziyeti artan köylü sınıfı ve yeni dünya politikalarının yarattığı ve toplumsal kambur olarak var olan işsizler, küçük burjuvalar ve lümpen işçiler her geçen gün daha çok somuruluyor ve yoksullaştırılıyordu. Avrupa’da bu dönemin en büyük sorunlarından birisi Napolyon ve onun diğer devletlerle olan mücadelesiydi. Avrupalı devletler, liberal ve monarşist bakmaksızın hepsi, kendi emperyalist çıkarları ve kapitalist sınıflarının çıkarları doğrultusunda yoksul emekçilerini sömürmekle kalmıyor, ayrıca birbirleriyle yıkıcı savaşlara giriyordu. Her bir devrim denemesi egemen sınıflarda çalınan ve çeşitli formlarda devletlere verilen Fransız emekçi kesimleri, bu seferde Napolyon’un Yeni Romacı


hayalleriyle beraber hem somuruluyor hem de bu İmparatorun fetihlerinde bir savaş aparatı olarak kullanılıyordu. Napolyon’un Avrupa Savaşı’nın belini buktugu Fransız emekçileri, bir yandan ekonomik olarak yoğun bir sömürüye (ekonomik krizin getirdiği pahalilasma, eksik gıda, savaşın yarattığı yoksunluklar ve yoksullaşma sonucu ortaya çıkan kitlesel açlık ve sefalet), diğer yandan da politik sömürüye maruz kalıyordu. Çeşitli burjuva-liberal siyasiler ve onların ‘eşitlik, özgürlük ve adalet” sloganın sığınan jakobenci milliyetci-vatansever edebiyatı, Fransayi Aydınlanmanın yayıncı gücü olarak gösteren şovenist emperyalist ideoloji ve halkların kurtarıcılığı ile laikliğin (laisizme) yayıncılığı görevini üstlenen Fransız egemen sınıfları, hem dünyayı işgal ederken bir yandan da kendi emekçi sınıflarını (kendi asker güçlerini) uyuşturacak ideolojik bir hat izliyordu. Bütün bu açlık, sefalet ve aşağılanmanın üzerine, İmparatorluk ordularının eylül 1870’te Sedan Savaşında yenilmesi, ve Napolyon’un Prusya şansölyesi von Bismarck’a teslim olması, sömürülen ve ac bırakılan Fransız emekçileri üzerindeki politik illüzyon kaldırmış, devletin yalanların ve sorunlarına karşı ayaklanan Parisli emekçiler, bir takım gelişmelerin ardından 28 mart 1871’de Paris şehrinin kontrolünü ele geçirerek Paris komününü ilan etmişti. Paris komünü özünde anarşizan bir hareketti, ilk kez emekçi sınıflar bir politik grubun hizmetinde veya bir kesimi iktidar yapma arzusunda değil aksine kendi açlık ve sefaletine son vermek, devlet denen sömürü organizasyonuna karşı kendi özgürlüğünü kazanmak, işleri kendi ellerine alıp, doğrudan yaşama el koymak üzerine gerçekleşmişti. Çeşitli radikal sosyalist hareketler Paris Komününün ilanında ve kurulmasında aktif rol almıştı. Blankistler, sendikacılar, radikal felsefeciler, solcu cumhuriyetçiler ve radikallerin yanı sıra marksistler (her ne kadar bu olay Marx’i ve onun hizibini şaşırtıp şok etsede) ve anarşistler de (özellikle enternasyonalde Bakunin takipçileri ve Proudhoncu mutualistler) yer almıştı. Beklentilerin aksine Blankiciler ve Marksistler, Komün’den ‘ekmek çıkarmıyordu’. Parisli emekçiler camlarına tak ettikleri asamadaydilar, hiç kuşkusuz komün girişiminin organizasyonal eksiklikleri coktu ama bu iktidar arzusuyla yanıp tutuşan devletçi sosyalistlerin hayallerinin aksine Komün, devleti hür küçük otonom toprak idaresiyle yer değiştirerek ozgurlukculuk adına konjonktürde mümkün olan en doğru hamleyi gerçekleştirmişti. Haziran 1871’de Komun’un kanlı bir şekilde bastırılması, komünarların idam ve işkencelere sindirilmesi ve Paris’in tekrar (Bütün Avrupanın hasım devletlerinin mutabakatı uzerine) Fransız devlet organizasyonuna konsantre edilmesi, Avrupa sinif devrimci mücadelesi üzerinde çok büyük bir ölüm etki yapmıştı. Konunun iflası, birinci enternasyonal içerisinde de pek çok tartışmaya zemin olmuştu. Kendisinin “Fransa’da İç Savaş” adli broşüründe Marx, komunden çıkarılabilecek ana dersin, proletaryanın (sanayi iscileri) en acil gorevinin ‘devletin kontrolünü ele geçirmek’ olduğunu belirtmiş ve Birinci enternasyonalin (devletlerdeki seksiyonlarinin) isciler adina bu devletlerde ‘gerçek’ politik iktidar partilerine dönüşmeleri gerektigini belirtmistir. Marx ve onun devletci hizbine gore komun basarisizligi, komünarların ‘iktidardan yoksun’ hayalperestler olmalari, devleti ele geçirmek yerine, kucuk otonom bir idare kurmalarından oturu olmustur. Öte yandan enternasyonalin ‘anti-otoriter ve federalist’ grupları ve Bakunin, komunu gerçek bir sosyalist deneyim olarak görüyordu. Bakunin’e göre komunarladin ve konunun başarısızlığı, iç


dinamiklerin sonucu ve gerekli devrimci inisiyatifin yeterince sergilenememesi sonucu, devletci-iktidarı sahte sosyalistlerin yarattığı politik entrikalar neticesinde ortaya çıkmıştı. Bakunin’e göre, Komün’ün en önemli unsuru, Parisli emekçilerin devleti ve onun bütün formlarını reddetmeleri olmuştu. Bakunin ayrıca iscileri ve köylülerin birliğini, merkezi olmayan devrimci örgütlerde mücadele etmeye devam etmeye çağırmıştı. Eylül 1871’de, Marx’ın hizibi tarafından idare edilen enternasyonal Genel Konseyi, Londra’da bir konferans düzenler. Bu konferans, Marx hizibinin yeni Enternasyonal sonuçlarını yayınladığı konferans olur. Marx hizibi, bu konferansla enternasyonali tamamen kontrol altına almaya yönelik çalışmıştır ve bu sonuçlardan en meşhuru 9 numaralı sonuçtur. 9 numaralı sonuç, “bu yasalar (Hague sonuçları kastediliyor), İşçilerin yasalarıdır. İşçi sınıfı güçlerin bir politik partide toplamalidir. Bu parti, tartışılmaz bir şekilde iscilerin toplumsal devriminin öncüsü olacaktır ve en nihayi hedeflerinin -sınıfların ortadan kaldirilmasi- başat gücü olacaktir” demektedir. Bu maddeyle kuşkusuz, Marx ve hizibi, enternasyonali bir coğrafyalar arası dayanışma örgütü konumundan çıkarıp, kendi amaçları uğruna bir politik partiye çevirmeye çalışmaktadır. Marks ve hizibi, devletçi sosyalizmi artık ‘tartışmasız galip’ ilan etmiştir ve onlara göre, işçi sınıfı, (Marx’ın uyduruk diyalektiğine sadık bir sekilde) tıpkı diğer iktifa sınıflar gibi iktidara oynamalıdır. Bu da ancak politik bir partiyle ve devlet iktidarını ele geçirmekle mümkündür. Yine bu sonuçlara göre, iktidarı ele geçirecek işçi sınıfı, tıpkı diğer sınıfların yaşadığı gibi yozlaşmayacak, devlet bürokrasisine hapsolmayacak ama aksine kendi inisiyatifiyle sınıflı topluma son verecektir. Bu yeni ‘sonuçlar’ ve Londra konferansı, birinci enternasyonal içerisinde büyük tartışmalara yol açmıştır. Pek cok anti-otoriter örgüt ve federasyon, bu yeni tutumun, enternasyonalin özüne ve değerleri aykırı olduğunu belirtmiştir. Öte yandan diğer devletci sosyalistler (darbeci blankistler, Alman diktatörcüleri, sendikacılar) hızla marksist hizibe katılmıştır. En büyük eleştiri, Latin ülkeleri federasyonlarından (Fransız, İspanyol, İtalyan, Jura ve Romandiya (Fransızca konuşan İsviçre) federasyonları) gelmiştir. Bu anti otoriter Latin federasyonlari, bu yeni oryantasyonun; yerel seksiyonlarin otonomisini yok edeceğini ve Genel Konseyi bir çeşit merkezi politik ofise çevireceğini belirtmiştir. Latin federasyonlari konseyi ve enternasyonalin kendisini “duzensiz” bir uluslararası dayanışma ve tartışma ortamı olarak görürken, bu yeni kararların her iki yapıtında politik partileri idare eden sıkı ve “düzenli” yapıya çevireceğini belirtmiştir. Ayrıca bu federasyonlar, Londra konferansını, böyle bir kararı almaya yeten bir konferans olarak görmeyip, anti-otoriter seksiyonlarin cagirilmadigi bu konferansin Enternasyonalde böyle kararlar alabilecek bir konferans niteliğinde olmadığını belirtmis, böyle kararların ancak, takvimle belirlenmiş belirlenmiş tek bir hizibin kontrolünde gerçekleşmeyecek bir konferansla alınabileceğini belirtmistir. Buna istinaden Marx ve hizibi, 2 eylül 1872’de Hague kentinde gerçekleştirilecek enternasyonal kongresini duyurmustur. Bu konferans, enternasyonalin Genel Kurallarını revize edecek konferans olacaktır. Konferans, 2-7 eylül 1872 tarihleri arasında Hollanda’nın Hague şehrinde gerçekleşmiştir. Marx, konferansta, İşçilerin bir devrimle beraber Devlet’in kontrolünü ele geçirmeleri gerektiğini deklare etmiş ve hizibinin oylarıyla beraber konferansta bu devletci-iktidarcı tutum kabul edilmiştir. Konferans, enternasyonali çeşit partiler arası örgüte, enternasyonalin ulusal ve bölgesel seksiyonlarını da ‘sosyal demokrat’ partilere çevirmiştir. Komunist manifestosu programları onlar kabul eden, isçiler


adına öncülüğü üstlenen, onlar adına devleti ele geçirecek ve onlar adına ‘proletarya diktatörlüğünü’ kuracak olan partiler burada, Marx hizibinin kararları ile sekillenmistir. Anti-otoriter ve federalist yapılar (anarşistler) doğal olarak bu merkezi, otoriter ve devletci sahtekarlığı karşı çıkmıştır. Anti-otoriterler, partilerin ve iktidarların yozlaşacağını, iktidara gelen sözde işçilerin partilerinin, liberallerin ve kralların yerini alacağını, işçi diktatörlüğü sacmaliginin bir parti diktatörlüğüne dönüşeceğini, devletin bir hastalık olduğunu, ele geçirilerek yok olamayacağını aksine devleti ele geçireni kendisine benzeteceğini belirtmis, çözümün ise devleti ortadan kaldırıp, yerine merkezi olmayan, iktidarı ve yönetmeni olmayan ama halkin doğrudan demokrasiyle kendi kendisini yöneteceği otonom federasyonlari onermistir. Marksist hizip, bu ‘zaferleri’ üzerine zeval getirecek her sesi ezmiş, anarşist önderler olan Bakunin ve Guillaume ise ‘kararları protesto ettikleri’ gerekçe gösterilerek Enternasyonalde atılmıştır. Bakunin’in ve James Guillaume’nin Enternasyonalde atılmaları ve diğer anti-otoriter ve devlet karşıtı federasyonlarin tehditle sindirilmeye çalışmaları üzerine anarşistler geri adım atmamış, konferansı Marx ve hizibinin entrikalarla ele geçirdiğini belirtmis ve ayrıca bu konferansı “boş ve geçersiz” (null and void) ilan etmişlerdir. Anarşist fraksiyon (Başta Jura Federasyonu, Fransız anti otoriterler, Ispanya, Belçika (Valonya) ve İtalya federasyonlari olmak üzere anti otoriter kesimler ve bireyler), bu gelişmelerden bir kac gün sonra Jura’nin St. Imier kasabasında kendi konferanslarini gerçekleştirmiştir.

St. Imier Konferansı ve Anarşist Enternasyonal St. Imier Anarşist Enternasyonali, birinci Enternasyonalden atılan Bakunin, Guillaume ve Birinci enternasyonalin anti otoriter seksiyonlarini kurulan anarşist enternasyonaldir. Enternasyonal, Birinci enternasyonalin orijinal değerlerine sadık bir sekilde 1872 yılında kurulmuş ve Bakuninist bir program benimseyerek 1877’ye kadar sürmüştür. Hague konferansının ardından Jura Federasyonu, birinci enternasyonalin bütün seksiyonlarina Marx hizibinin enternasyonali ele geçirdiğini belirten ve yeni devletçi oryantasyonun bir politik ihtiyaçtan ibaret olduğunu söyleyen bir çağrısıyla 15-16 eylül 1872’de yeni bir konferans çağrısı yapmıştır. Bu tarihlerde gerçekleşen enternasyonal konferansı, Marx hizibinin yarattığı bütün tahribatı reddetmiş, birinci enternasyonalin öz sadık bir çizgiyi benimseyerek devrimci mücadelenin yeni Enternasyonal örgütünü ilan etmiştir. Konferans, programı “ işçilerin kendi öz kuruluşları ancak ve ancak kendi özgür orgutluklerinde, mesleki örgütlerinde ve tamamiyle gönüllü olarak kurulan ve her bir türlü politik hükümetten ve örgütten bağımsız olan, mesleğe mesleğe eşitliğe bağlı şekilde kurulan federasyonlardan ve bu örgütler eliyle bizzat işçilerin kendi inisiyatifiyle gerçekleşecek olan spontane eylemler ve devrimler sonucu, kendi mesleki örgütlerini ve kendi özgür komunlerini toprağa ve yaşama hakim kılmalarıyla mumkundur” diye belirtmekteydi. St. Imier Enternasyonali, 1877 yılına kadar sürmüş (Marksistlerin ele geçirdikleri birinci enternasyonal 1876’da dagilmistir) bu tarihten sonra merkezi olmayan düzensiz konferanslar şeklinde devam


etmiştir. Temmuz 1881’de bu konferanslar, yeterli olgunluğa ulaşmış ve Kara Enternasyonal olarak bilinen Uluslararası Çalışan Halkın Birliği (IWPA) kurulmuştur.

Kara Enternasyonal (Uluslararası Çalışan Halkın Birliği IWPA) Kara Enternasyonal, çesitli anarşist örgütlerin, The Alarm, Umanita Nova, Chicagoer Arbeiter Zeitung, Tle Labor Enquirer, Die Fackel, Freedom, Freiheit, Liberty, Lucifer the Light Bearer, Truth, Der Vorbote vb yayınların ve Samuel Fielden, Enrico Malatesta, Johan Most, Emma Goldman, Albert Parsons, Lucy Parsons, Michael Scwarb, August Spies, Dyer D. Lum, Paul Grottkau, Adolph Fischer ve Benjamin Tucker gibi önemli anarşist isimlerin 1881 yılında gerçekleştirdikleri Londra buluşması sonucunda kurulmuştur. Geçmiş deneyimlerden (Birinci Enternasyonal ve St Imier Anarşist Enternasyonalı) pek çok teorik ve pratik ders çıkaran enternasyonal Anarşizm, çeşitli gelişmeler, ideolojik, politik ve teorik zenginleşmeler ve gelişen pratik deneyimler sonucu güçlenmiş ve ciddi bir enternasyonal haline gelmişti. Bu gelişmeler üzerine ve yeni ortaya çıkan anarşist akımlar sonucu (komünizm, güçlenen bireycilik, sendikacılık vb), uluslararası anarşist örgütler, bireyler ve unsurlar arasında bir enternasyonal arzusu doğmuştu. Öte yandan marksist hizibin yok ettiği enternasyonal ve ardı sıra kurdukları ikinci enternasyonal (Sosyalist Enternasyonal) girişimleri basit ve reformist girişimler olarak kalmış, sisteme adapte olan ve sosyal demokrat partilere dönüşen marksistler, sınıfın devrimci enerjisini tüketme noktasına getirmişti. Esen reformist hava ve oluşan düzen içi siyaset, sinif mücadelesini günden güne zayıflamış, enternasyonal çizgisini kaydırıp (düzene uyan resmi sosyal demokrat partiler eliyle) kendi ülkelerinin emperyalizmlerini “medeniyeti yayma” olarak gören rezil marksist reform partileri aracılığıyla milliyetçiliğe teslim edilmişti. Öte yandan giderek az an kapitalizm ve onun emperyalist formu, emekçi kesimler üstündeki baskısını sonu gelmez savaşlar, açlık politikaları sonucu oluşan ekonomik krizleri eliyle daha da arttırmıştı. Medeni Avrupa, (ve beyaz yeni dunya devletleri olarak ABD ve Güney Afrika, Kanada ve okyanusya dominyonları) içte kendi emekçi halkını somururken, koloniler eliyle dünyanın geri kalan halklarini esarete, açlığa ve köleliği mahkum ediyordu. Bütün bu gelişmeler, anarşistleri harekete geçirmiş ve anarşistleri ve diğer sosyal devrimcileri, ortak programlarla ve eylemlerle hareket edebilecekleri bir uluslararası yapı olan Kara Enternasyonali kurmaya teşvik etmiştir. Kara Enternasyonal, anarşistler ve diğer devrimci sosyalistler arasında uluslararası işbirliğini sağlamak, koordinasyon yaratmak ve kapitalizme-emperyalizme karşı yer küre çapında ortak bir mücadele vermek amacıyla kurulmuştu. Amacı, sosyal devrim iddiası taşıyan bütün anarşist örgüt, birey ve yapilari uluslararasi bir platformda bir araya getirmek olan Enternasyonal, ayrıca örgütlenmeyi, devrimci eylemler amaciyla girişli girişli eylemleri savunmuş ve işçilerin ve köylülerin arasında doğrudan bunların gücünü yanına alan ve her türden reformist devletci yapıyı reddeden meslek-sinif eksenli örgütlerin kurulmasına yönelik çalışmıştır. Kara Enternasyonal, ayrıca kısa zamanlı kazanımları da reddetmemiş, işçilerin, köylülerin ve diğer çalışan emekçi kesimlerin yaşam standartlarını ve özgürlüklerini arttıracak kısa vadeli reformları da (kendi devrimci programlarından saptamak veya kendi programlarıyla celişmemek şartıyla) desteklemiştir. Bunlardan en meşhuru, 1 mayıs 1886 yılında yapılan ‘8 saat çalışma hakkı’ kampanyası dolayısıyla gidilen grev ve toplu 1 mayıs eylemleri ve bu eylemler sonucu gerçekleşen Haymarket Olaylaridir. Enternasyonal, 1877 yılında gerçekleştirilen Haymarket Davası ve peşi sıra anarşist önderlerin idamı sonuç zayıflamış, Avrupa’daki sert reaksiyonlara ve dağılan uluslararası anarşizmin isyancı bireyci anarşist militanlarca geçici çatışma dönemine itmeleri sonucu Kara Enternasyonal dağılmış ve uzun süre uluslararası anarşist bir enternasyonal kurulamamıştır.

Bir sonraki sayı : 1900 Paris Anarşist Kongresi, 1907 Uluslararası Anarşist kongresi, 1920-22 Berlin anarşist Kongreleri, Uluslararası İşçiler Birliği (IWA-AIT), Anarşist Federasyonlar Enternasyonali (IAF-IFA), Uluslarası Özgürlükçü Dayanışma (ILS), anarkismo.net Ağı, 2012 St. Imier Anarşist Buluşmaları, Decentralize Now Ağı, Enternasyonal Alista.


Ne Tanrılar, Ne Efendiler, Ne Kocalar ! Rojin Jin

Köyüm yoksul, sefil ve aç. Köyümün dili yasak, boynu bükük, konuşamaz. Anam cahil, babam zorba ve korkak. Köylüm esir, egemenlere, töreye ve dine esir. Hava soğuk, dizler titriyor. Babaannem, büyük teslimiyet, cinsinin utancı kimse ters, meraklı, öfkeli. Erkekler kapıda, köleleri olan doğum makineleri anamın başında. Bekleyiş… Anam korkuyor. Bu seferki döl doğru yolu bulmalı diyor içinden. Korkuyor, inliyor, daha çok korkuyor ve ağlıyor . Ben çıkmak istedikçe bir acı daha saplanıyor, artık 20 yaşında ve ben üçüncü macerasıyım, yine de nedense gergin, sancılanıyor, inliyor. Halalarım kendi erkek doğurma başarılarını anlatıyor. Koca karılar, 6-7 erkekten bahsediyor. Annem gergin, babaannem kızgın, mırıltılar, iniltiler yasaklı dilde, soğuk kış gecesinde, beklentiler yüksek. Son bir kez daha ıkın. Doğdum. Kadınlar seremonyal töreni tamamlıyor, anamla bağım kesiliyor, vücudum temizleniyor ve kundaklanıyorum. Ama bir şey ters, her şey yanlış, herkes üzgün. Koca karılar memnuniyetsiz, genç olanlar alaycı. Anam utanıyor, sıkılıyor. Az önce dünyanın külfetini çeken kendisi değilmiş gibi şokta, pür dikkat, dik. Sıkkın, mahcup… Doğdum, pipim yoktu. “Kız”dım. Yarımdım. Anam ağladı, kendine mi ağladı bana mı bilemedim. Kadınlar önce beni, sonra annemi izledi küçümser gözlerle, ben mi daha çok ağladım, annem mi bilemedim. Kız yeni doğan, doğuştan eksikti. Allah sağlıklı versin de ne olursa olsundaki olmayandı. Soyu devam ettiremezdi. Külfetti. Eve katkısı olmayan bir boğaz dahaydı. Pipisi olmamak demek risk unsuru demekti. Utanç getirebilirdi... Bebektim. İki ablamın gölgesinde büyüdüm. Babam bizi sevmeye yetişemezdi anam desen yine iki canlı. Yavaşça büyürken, hızla öğrendim kuralları. Babaya şımarılmazdı. Anneye sarılınmazdı. Ablalarla oynanmazdı. Dede küçük bir Allah, nene ise pipisi olmayanların hanım ağasıydı. Anamın memesi kutsal bir tabuydu, süt içmekse mahremdi. Büyüklerin yanında başım bile okşanmazdı. Babamı öpemezdim. En önemlisi kurallara uymak mutlaktı, uymamakta çok acıtırdı. İlk adımlarımı, ilk kelimelerimi kimse önemsemedi. İkinci sınıftım. Çocuktum. Minik bedenimin büyümesi ruhumu büyütmeye yetmedi. Ben büyürken annem savaşını kazandı ve erkek kardeşim oldu. Ablalarım okula gittiğinde artık ev işlerini yapma sırası bana gelmişti. Anam köle, ben yardımcısıydım. Kutsal erkek kardeşim bir anda ilgilerin odağıydı. Büyüklere gösterecek pipisi vardı. Büyük gururdu. Yapmamın yasak olduğu, yaparsam dayak yiyeceğim her şey ona serbestti. Keşke benim de pipim olsaydı.


Yavaşça kurallar cinsiyete büründü. Dayılarımın ve amcalarımın yanında uymam gereken kurallar arttı. Kız evladı zordu ve hareketlerime dikkat etmem gerekirdi. Okula başladım. Daha okumayı öğrenmeden kırk bin nasihati öğrendim. Ablalarım, günahkar televizyondaki yabancı dili çoktan öğrenmişti bile benimse yolum çoktu. Askerlerin ülkesinden gelen öğretmenlerin yanında susmam gerekirdi. Anam tembihliyor, babamla tehdit ediyordu beni. Gülmek yasak, erkeklerle konuşmak yasak, dokunmak yasak, sarılmak yasak. Yoksa çok günahtı. Koca allah yakardı. Hem erkeklerle gülersem benim için ne derdiler, adım çıkardı. Evde kalırdım. Önüne bak, işine bak. Gülme! Okul yabancı. Dil yabancı. Askerlerin ülkesinden gelen bir ‘öğretmen’, annemin dilini bilmiyor. Konuşamıyorum. Dövüyor. Kaç tokatta öğrendiniz egemenlerin dilini ? Kaç tokat sürdü diksiyon dersiniz? Öğretmen demekle üğretmen seslerinin arasında kaç dayak fark vardı? Evin, allahın ve erkeklerin töresi gibiydi, mitolojik erkek devletin efsunlu dili ve gizemli doğrucu eğitimi. Önce anam yok sayılmıştı bu hayatta, sonra da dili. Öğretmen de bir erkekti. Cefakar Türk öğretmeni. İdealizasyonunu tamamlamış, milletine olan aşkını eğitmeye adamış, ama zorunlu görev olarak köyüme gelmiş, koca erkek öğretmen. Önce gerici kurallarımıza karşı ilerici, muhasır medeni kuralları öğretti. Sonra anamın dilinin yerine dizilerin dilini… En sonunda da ant içmeyi öğrendik. İyi de erkektendi, kötü de erkektendi. Erdim. Sonra daha çok büyüdüm. İşler arttı. Anam rütbelenmişti. Artık o da bir koca karıydı. Okulun yükü ağırdı. Evinki ise bambaşka ağır. Ben doktor olmak istiyordum, annem yerini almamı, babamsa kocaya varmamı istiyordu. Top oynamayı çok seviyordum, günahtır dediler. Piyano çalmak istiyordum, param yoktu. Dizilerdeki gibi güzel giyinmek istedim, ablamlarınkinden başka kıyafetim yoktu. Minik bacaklarım, kimseyi azdırmasın, şalvarının içindekini kaşındırmasın diye hapsedildi. Çocuk bacaklarıma yünlü çoraplar sarıldı. Anlamadım. Eteğimi kıvırdım, orospu mu olacaksın dediler, dayak yedim. Okul sinemaya giderdi, kızlar evde beklerdi. Hep eksiktim, hep yarım kaldım. Liseye gitmek büyük ütopyaydı. Kazandım. İle gidersem yoldan çıkardım, ilçeye verdiler. Yurtta kalırsam şeytana uyardım, servise verdiler. Sabah önce inekleri sağar, sonra yola inerdim. Erkeklerle konuşmak yasak, gömleğin düğmesini açmak yasak, eteği kıvırmak yasak, koroya katılmak yasak, makyaj yapmak tövbe haşa külliyen yasak, gezmek yasak, gülmek yasak, sevmek yasak… Ablalarım kocaya vardılar. Artık onlar birer zincirli köleydi. Yeni düzen çok renkliydi. Önce okulumu aldı erkek babam. Sonra anamla devir teslim yaptık. Karılığı öğrenmem lazımdı. Başım, erkek allahın arzusunca kapatıldı. Evden dışarı tek dünya tarlayla ahırdı. Akrabalarımın yanında susmam gerekirdi. Gelip gidenler ne kadar ağır ve temiz bir ‘kız’ olduğumu görmeliydi. Gençtim. Ne doktor olabilecektim artık ne güzel giyinebilecektim ne de piyano çalabilecektim. Artık bir hizmetçi ve her an bir erkeğe verilmeye hazır bir maldan ibarettim. Kaderim nenelerimin ve anamın


kaderiyle aynıydı artık. Kocaya gidecek, karı olacak, kocamın dölünden erkek çocuklar doğuşun diye allahlarına dua edecektim… Genç olmak, törenin ve allahın dayağını arttırdı. Hamal gibi çalışmayı, yeni doğmuş küçük kardeşlerime bakmayı, erkek kardeşinden ve babamdan dayak yeme ritüellerini, bir staj olarak görüyordum. Yakında kocaya varacaktım ve geleceğe ön hazırlık yapıyordum. O gün erken geldi. Koca karılar ve adamlar bana yol çizdi. İlde çalışan kuzenim, ailesiyle bize geldi. 9 yaş büyüktü benden, abi dedim ve ilk tokadını o an yedim. Sonra sustum. Bir mal olarak pazarlığım edildi, başlık parası adı altında değerim biçildi, istendim ve verildim. Bir mal gibi satıldım. Diğer satılıklar kınamı yaktı. Karılar nişanımda beni süslediler. İmam nikahımı kıydı, ve erkekler düğünümü yaptı. Hiç bir şeyin farkına varmadan bir adamın koynuna atıldım. Korkuyordum, çekiniyorum, ağlıyordum. Bir önemi yoktu. Param ödenmiş ve kocam olan erkek tarafından alınmış, babam olacak erkek tarafından verilmiş, erkek allahın nezdinde karı yapılmıştım. Bu ticaretin adı evlilikti ve törenin, dinin, erkek olan her şeyin hükmünde meşruydu. Evlilik ilk gecede baskıydı. Bağıran adamdı. Dayak ve tecavüzdü. Kadındım. Henüz 17 yaşındaydım. Her gün azarlanan, dayak yiyen, bağırılan, tecavüze uğrayan bir kadındım. Yapma demem kar etmezdi. İstemiyorum demek kaltaklıktı. Koca karılar asi olmamamı tembihliyor, din itaat etmemi emrediyordu. Kurtaranım yoktu. Ablalarım, kaderini yaşa, en azından zevk almaya çalış diyordu. Yapamıyordum, yapmıyordum. Şiddetin altında, böyle doğdum diye acı çekiyordum. Ve bir gün olan oldu. Hamile kaldım. Dünyam başıma yıkılıyordu. Rahmimde acının, şiddetin ve tecavüzün ürünü vardı. Ya o da pipisi doğarsa diyordum. Korkuyordum. Köyüme gittim. Zincirli köleler yeni formumla pek ilgiliydiler. Bense ölmek için cesaret toplamaya uğraşıyordum. Töremiz böyleydi, kaderimiz böyleydi diye diye köle oluyorduk. Her anlamda köle doğuyorduk ve her gün tekrar tekrar köle oluyorduk. İki canlı olunca söz, dayak ve tecavüz azalmıyordu. Neden yemek yapmadınlar, gülme hamilesinler, babamın anamın önünde başını önüne eğ, hamileler dışarıda gezmezler bitmedi. Aşerince dizilerdeki gibi gecenin bir saatinde dışarıya uçan bir şövalye yoktu, babası kadar korkak, annesince her istediği yapılmış bir erkek vardı. Niye baktın, azdın mı, gizle memeni, çıkma dışarılar arttı. Sağlığın bile cinsiyeti vardı. Doktorlar erkek olamazdı çünkü erkekler birbirlerine güvenmezler ve vajinalarımız kocalarımızın mukaddes mabetleridir. Kontrollerini bekar genç bir kadın doktor yapıyordu ve daha vücudumu görmeden halimi anlıyordu. İlk olarak hekimlikten girdi kocama, çocuğun sağlığı, ananın sağlığı diye. Sonra tehdit etti, asker devletin jandarması ve polisiyle. “terörist” değildi kocam, alt tarafı bir erkekti, buraların adeti böyleydi, hamileyken reşitte olmuştum, sorun yok, dedi erkek devletin erkek komutanları. Ağzımı tek kelime açmamıştım, ama dayak daha da arttı.


Bir süre sonra ‘günahtır’ diye tecavüzler sona ermişti. Hiç bir zaman istememiştim ve hiçbir zaman orgazm olmamıştım. Tam rahatlarım derken, penisi boş kalan koca, dayağı arttırdı. Hayatımın ilk mucizesi bu zaman gerçekleşti. Yaşadığım fiziksel ve psikolojik şiddet, rahmimdeki bebeğin yaşamına son vermişti. Hiç üzüntü yaşamamıştım aksine bütün acılarıma rağmen dünyaya bir kurban daha getirmeyeceğime mutlu bile olmuştum. Kısa sürede suçlandım doğal olarak. Orospuluğumun yanına katilliğimde eklendi. Hatta bir kısa dönem “babamın evine” dahi yolladım. Tabi ki bu sadece koca olan erkeğin tekrar penisini bana saklama arzusu gelinceye kadardı. Kadındım. Yine aynı döngü başlamıştı ve bu sefer daha da şiddetliydi acılar. Bir gün yine aynı dayak ve tecavüz ibadetinde isyan ettim. Yediğim dayak, yüzümü darmadağın etmiş, iki dişimi ve burnumu kırmıştı ama kendime tecavüz ettirmemiştim. Ve o gün, ikinci mucize gerçekleşecekti. Önce ne yapacağımı bilemeden, eski doktoruna gittim. O gün hastanede acıyan doktorlar ve umarsız polisler aklımda aydınlanmaya sebep olmuştu. İlk olarak intihara karar vermiştim. Sonra korkum ve doğru kararımı verdim. Kaçacaktım. Kadın doktora niyetimi söyledim. Pek bir beyaz çağdaş ve ‘cumhuriyet kadınıydı’ ve fikrimi hemen onayladı. Bana, dünya görmemiş bana, taa uzaklarda, harikalar diyarı İstanbul’da kalacak birilerini bulmaya çalışacağını söyledi ve biraz sabretmemi istedi. Bu inanılmaz bir hayaldi ve rüyalar içinde eve dönmüştüm. Bir kaç gün hazırlanacaktım. İki günde bir doktoru ziyaret ediyor, bir yandan plan yapıyordum. Bir kaç hafta içinde bana her şeyi hazırladığını söylemiş ve giymem için kendi kıyafetlerinden vermişti. İki güne bu sıkıntı bu eziyet sona erecekti. Iki gün, yediğim hiç bir dayak artık acitmiyordu. Farkeder korkusuyla numaradan iyi bile davranıyordu. Son gece o kadar mutluydum ki, bana tecavüz ederken kalacağım fikriyle orgazm bile olmuştum ilk kez. Sabah hemen çıktım ve hastaneye gittim. Doktor, bana bileceğim otobüsü, ilk ineceğim yeri ve orada ayrıca bineceğim İstanbul otobüsünü ayarlamıştı. Yolda, Ankara’da, bir arkadaşı bana refakat bile edecekti ve istanbul’da, üniversiteden arkadaşlarının yanına gidecektim. Mutluluktan ağlamayı bilir misiniz ? Peki ya heyecandan çıldırmayı ? Son dakika korkusunu? Ben hepsini tek bir an’ın içinde öğrenmiştim ve otobüse binene kadar hepsi devam etmişti. O an hayatımın ikinci mucizesinin olduğu andı, 18 yaşındaki kadın ben, eziyetlerimin hepsinden kurtulduğumu düşünen ben o koltuğa oturduğumda inanılmaz rahattım. Her şey planlandığı gibi gitmişti Ankara’da Mert (doktorun arkadaşı) , aynı otobüse binmiş ve İstanbul’a kadar bana refakat etmişti. Yol boyunca konuşmaya çalışmıştık ama hayatımda böyle bir deneyimim olmadığı için ne ben ne de o doğru düzgün diyalog kuramamıştık. Otogarda Mert, henüz o zamanlar için bile lüks sayılabilecek cep telefonuyla birilerini aramış, Sümbül (Yeni ev arkadaşım) ve Emrullah (beraber yaşadığı erkek arkadaşı) bizi almıştı. Hepsi 27-28 yaşında insanlardı ama ben hepsinden daha yaşlı gözüküyordum. İlk gün çok az diyalog kurmuştuk, o zaman Emrullah henüz var olan aksanını ilginç bulmuştu. Bütün yaşadığım sökün üstüne bu harekete alınmıştır ve ilk günü, bütün yorgunluğumla da alakalı olarak uyuyarak geçirmiştim. Kısa sürede hayatım değişmişti. Bu yeni ‘devrimci ve solcu’ Türk arkadaşlarım bana çok iyi davranıyorlardı. Arada onlarla geziyor, rüya İstanbul’da garip yerler görüyordum. Yeni insanlar ve yeni mekanlar tanıdıkça değişiyordum. sanki önceki bütün hayalim kötü bir kabus gibiydi ve ben aslında hep bu hayatı yaşıyordum. Bir süre sonra açık liseye kaydoldum. Ardından ilk is kendime, çevrenin de yardımıyla bir iş buldum. Taksimde solcuların takıldığı bir barda garson olmuştum. devam edecek...


Alışın Ayol Her Yerdeyiz! Deniz Fırat Nedir LGBT ? Homoseksüel, biseksüel ve transseksüel tercihleri adlandıran kelimelerin baş harflerinden yapılmış bir kısaltmadır. Açılımı Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transseksüel demektir. Homoseksüel, eşcinsel demektir. Cinsel ve duygusal olarak kadının kadına (lezbiyen), erkeğin erkeğe (gay) ilgi duyması ve tercih etmesidir. Biseksüel, bireyin cinsel ve duygusal olarak hem kendi cinsine hem de karşı cinse ilgi duyması demektir. Transseksüel, cinsiyetler arası geçiş demektir. Bireyin doğduğu değil, olduğu, hissettiği, yaşamak istediği cinsiyete göre yaşaması, sevmesi, davranması demektir.

Nedir Heteroseksizm ve Heteronormative ? Heteronormative, bireyin cinsel ve duygusal olarak karşı cinsten birilerine ilgi duymasını, belirlenen cinsiyet kurallarını kabul etmesini ‘buyurtan’, homo/bi ve transseksüellikleri yanlış, hastalık ve sapkınlık olarak gören dogma, ideoloji. Heteroseksizm, bu dogma ideolojinin nefret eylemi hali. LGBT bireylere karşı nefret ve korku yayma biçimi ve cinsiyetçi faşizmdir.

Nedir Anarko-Queer ? Kelime anlamı olarak, garip, tuhaf, acayip vb anlamlara gelen ve LGBT bireylere hakaret etme amacıyla kullanılan argo queer kelimesinin, kontra propaganda amacıyla adapte edilip negatif anlamından sıyrılarak kullanılmasıdır. Politik bir mücadele tanım olarak sahiplenilmesidir. Queer, heteroseksüel olmayan, ve azınlıkta kalan cinsiyet ve cinsel yönelimlerin hepsini içine alan bir şemsiye terimdir. Queer, heteronormativitenin reddidir. Toplumsal cinsiyet rollerini ve dogmatik kalıpları yücelten, cinsiyetçi kimlik politikası olan Heteroseksist ablukaya karşı mücadele etmektir. LGBTnin cinsel bir yaklaşım olmasının yanı sıra, sosyolojik, entelektüel ve politik açılımlarıyla, tarihsel ve kültürel gelişimleriyle aynı zamanda bir kimlik, azınlık bir kimlik olduklarının ve varlıklarının ifadesidir. Cinsiyetçi “normal”i ve normalliği kuran normların kuruluş ve işleyiş yapısını sorgular. Doğal bir cinsiyet rolü olduğuna dair yalanların reddidir.

Ne İstiyoruz ? Öncelikle tanınmak. Heteroseksist cinsel kimliklerden olmayan bizlerin, lezbiyenler, gayler, biseksüeller, transseksüeller ve diğer bütün tanımlamalardan bireyler, uğradığımız nefreti reddediyoruz ve tanınma talep ediyoruz! Bizler ‘sapmış, hastalıklı, yanlışa düşmüş, kandırılmış’ kimseler değil, heterolar kadar ‘normal’ bireyleriz. Kimliklerimiz cinsel sapkınlık veya hastalık değil, sapkınlık olan, kim olduğumuzu reddeden nefret düzeni hasta olan da bu nefret düzeninin ideolojik dogmalarıdır! Tanıyın, çünkü varlığımızı reddetmeyeceğiz! Alışın, çünkü etrafta olmaya, olduğumuz gibi kalmaya devam edeceğiz! Kabullenin, çünkü homo, bi ve transseksüellik insanlık tarihi kadar eskidir, ve sonsuza dek var olacaktır! Benimseyin, çünkü biz azız, siz çoksunuz ama biz var olmaya devam edeceğiz ve sizin heteroseksist düzeniniz yok olmaya devam edecek Tanımıyoruz! Belirlediğiniz devletler, inandığınız ilahlar ve uyduğununuz kuralların hepsi erkek kurallar. Allahlarınız, generalleriniz, kadını aşağılayan ana tanımınızla etiketlediğiniz yurtlarınızı ve yasalarınızı da tanımıyoruz! Ve hepsini, erkek egemen düzeninizi, erkek egemen ilahlarınızı, erkek egemen devletlerinizi, kültürünüzü, heteroseksizmle beraber yıkacağız!


Madunların Anarşizmi Berfin Çelik

Anarşizm, yalnızca bile politik felsefe veya bir ekonomik model değil, ama aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin kurtuluşunu öngören ve amaçlayan bir toplumsal kurtuluş rehberidir. Anarşizm, yaygın anlamıyla sosyal bir devrim ve sonrasında gelişen toplumsal kurtuluş yapılanmasına, yeni bir düzenin, efendilerin ve hiyerarsilerin olmadığı yatay gelişen bir toplumsal düzene işaret eder. Pek çok anarşist, anarşiyi yalnızca kendi inandigi sıfati ve bu sıfatın içinde bulunduğu genel düşün ekolü ile sınırlı olarak görüyor ve bu şekilde tanımlıyor. Bu yöntem anarşiyi, belirli kalıplara sınırlayan ve hatta mahkum eden dar ve hatalı bir yorumlamaya yol açıyor. Anarşi, pek çok farklı magduriyete, pek çok farklı çözüm üreten bir düşünceler koleksiyonudur. Ana akım yada klasik Anarşizm, geliştiği günden beri temel öneriler, analizler ve çözüm perspektifiyle belli başlı bir takım yollar çizerken (bunların tamamı dogrudur), doğası ve tarihsel yeri itibariyle bazı konuları görmezden gelebiliyor. Anarşinin, bir sınıf savaşımı, bireysel kurtuluş mücadelesi, Heteroseksist olmayanların ve kadınların özgürlük savaşı olduğu gerçeği, toplumsal ve ekolojik kurtuluş rehberi ve hayvan kurtuluşunun ana mücadele aracı olduğu gerçeği son derece doğru ve tartışılmaz gerçektir, ama anarşi, özellikle çağdaş anarşi, bu sınırların da ötesinde (doğrudan var olan mücadele yollarının doğal verdikleri sonucu oluşan yeni yönlere) yeni mücadele alanları var etmiştir. Örneğin anarşi, tarihi mücadelesi içerisinde pek çok teorik ve pratik yeni düşünceler, yeni stratejiler ve yeni taktikler geliştirmiştir (federalizm, sendikalizm, platformizm gibi.). Aynı bu şekilde, bugün çağdaş anarsizmde, tıpkı post modern 20. yüz yıl yenilikleri (post-sol, yeşil, yapısalcı, alt kültür) gibi, soğuk savaş sonrası 21. yüz yıl yeni mücadeleleri geliştirmiştir. Bunları kısaca birer birer ele alalım, Yaşlıların kurtuluşu olarak Anarşizm, gentokratik yapının ilerisine düşen, kapitalist sistemin ve onun tüketim toplumunun ve yarattığı şehirli kültürün çarkları altında ezilen ve külfetleştirilen yaşlıların kurtulusudur. Kapitalizm yaşlıları, işini ve gücünü tüketmiş, sömürülebileceği kadar sömürülmüş, bir sus payı olarak işten el cektirilmis (emeklilik) ve tazminatı ödenmiş (pirim), ömrünü geçirdiği köleliğin karşısında kendisine ölmeyecek kadar para verilmiş (emekli maasi) birer yarı asalaklar olarak görür. Kapitalizmde yaşlılar, fiziksel olarak gösterdikleri zayıflıklardan ötürü ikinci sınıftır. Onlar, kolayca gözü boyanan, gençler kadar tuketemeyen, kolayca hirslandirilamayan, orta yaşlılar gibi ilüze edilemeyen kimselerdir. Ömrünün çoğunu harcamış olan yaşlılar, daha genç yetişkinler gibi kapitalizmin primlerle ve promosyonlarla ve reklamlarla kandirilamaz hale gelmiştir. Tüketme arzuları daha azdır doğal olarak tüketim toplumuna faydaları azdır. Devletlerin ‘sosyal’ post büründüğü toplumlarda ise yaşlılar kulfettir ve sosyalmiş gibi gozukerek sahte nispi refahı sürdürmeye çalışan devletlere sağlık ve bakım harcamalarıyla yük olur. Bu bakımdan kapitalizm yaşlıların dusmanidir. Tüketim toplumunun vazgeçilmez propaganda unsuru olan tv, internet gibi medya organlarında yaşlılar ölümü bekleyen kimseler olarak sunulur. Devlet, siyaset, baskın kültür ve din hep birden yaşlıları eleğini asmış, bir ayağı çukurda kimseler olarak lanse eder. Bu asalaklastirma ve itibarsizlastirma sosyal hayatın kollarına da islenir. Örneğin toplu tasima araclarinda yaşlılara yer vermek, üzerinde beyin fırtınaları koparılan bir meseleymiscesine tartışılır. Ne işi var bu yaşta, duramiyorsa binmesin, feodal miyim ben, gezmesin, zaten bedava biniyor vb sağlı sollu saçma gerekçelerle mesele üzerinden fırtına koparilir.


Sanki gezmek, daha genç ve zinde olanlara mahsus bir eylemdir ve sanki yaşlı birinin gezme arzusu olağan üstü bir durumdur. Fiziksel olarak daha güçsüz olmak bir suç olmayacağı gibi yer talep etmekte ayıp bir mesele değildir. Yaşlıların ve yaşlı olmasa da diğer emeklilerin ikinci sınıf durumu doğrudan kapitalizmin sorunudur. Sistem, yaşlıları umursamaz. Kullanır ve atar. Onlara hizmet gitmez. Ellerine üç kuruş atar ve yaşamalarını bekler. Daha kötüsü onları kendi ailelerine muhtaç eder ya da bazı durumlarda ‘huzur evi-pensiyon’ gibi insanlık dışı yaşama koşullarına mahkum eder. Anarşi, bir madun kesim olan yaşlıların yanındadır. Fiziken gucsuzlesen ve yaş olarak ilerleyen, bu yasa bağlı olarak çeşitli sağlık sorunları yasayan yaşlılar, efendi lerin olmadığı toplumlarda ortak mutluluk ve rehafin birer eski sağlayıcıları olarak toplumun sunduğu bütün hizmetler karsisinda eşit, onceliklilerden ve aciliyetlilerdendir. Çocukların kurtuluşu olarak anarşizm, kapitalist sömürge düzeninde ezilen, sömürülen, istismar edilen, asimile edilen çocukların kurtuluşunun yoludur. Milyonlarca çocuk, eşitsiz sartlar altında yaşıyor. Binlerce çocuk yaşının gerektirdiği hayatı yaşayamıyor. Kapitalizm, oyuna ve oyuncağa bile tekellerini kurmusken binlerce çocuk özenerek ve ezilerek yaşıyor. Milyonlarca çocuk, ana dilinden mahrum büyümek zorunda kalıyor ve yine milyonlarcasi, devletlerin asimilasyoncu, nefret dolu ve beyin yıkayan eğitimine tabi tutuluyor. Yüz binlerce çocuk sanattan, spordan ve eğlenceden mahrum büyüyor. Her yıl binlerce çocuk sokak çocuğu oluyor. On binlercesi dilendiriliyor ve yüz binlerce çocuk işçi somuruluyor. Her geçen gün istismara ve cinsel saldırıya uğrayan çocukların sayısı artıyor. Milyonlarca çocuk, ailelerinin onlara dayattığı koşullar altında, anormal şekillerde büyütülüyor. Din okulları, subyan mektepleri adı altında binlerce çocuğun hayatı çalınıyor. Sağlıklı gelisemeyen çocuklar, hayatlarında sağlıklı kararlar alamadan büyüyor. Milyonlarca çocuk, yoksulluk altında eziliyor. Milyonlarcasi şiddet görerek büyüyor. Sahip alamadıkları mutluluk, ezilerek gelişmelerine, ezilerek gelişmeleri de sağlıklı birey olamamalarina yol açıyor. Utanmaz kapitalizm, çocukları çizgi filmler, reklamlar, oyun ve oyuncak endustrisiyle acımasızca sömürüyor. Eğitimle beynini yıkıyor asimile ediyor ve birer tüketim metasi olarak görüyor. Anarşizm, çocukların kurtulusudur. Çocuğun çocuk olarak gelisimidir. Biyolojik ve psikolojik sağlığının güvencesidir. Eğlenmeyi, oynamayı, oyuncağı, sanatı ve sporu bütün çocukların eşit hakkı olarak görür. Anarşist eğitim skolastik fikri reddeden, pedagojiye bilime ve kültüre dayanır. Anarşizm ana dili vazgeçilmez bir hak olarak görür ve her çocuğa ana dilinde eğitim verilmesini zaruri bulur. Hiç bir çocuk işçi değildir ve hiç bir çocuk yoksul ve özenerek buyumemelidir, Anarşizm, bunun mucadelesidir. Engellilerin kurtuluşu olarak anarşizm, engelli bireylerin dezavantajlı durumları sonucu maruz kaldıkları ayrımcılığa ve eşitsizliği karşı kurtuluş yoludur. Fiziken ve psikolojik olarak problem yaşayan bireylerin, kapitalist sistem ve onun kurumları içerisinde karşı karşıya kaldıkları magduriyete karşı mücadele eder. Kapitalizm ve onun kurumları ve normları, engelli bireyleri birer eksik birey olarak görür. Insanların fiziken ve psikolojik olarak problemli olmaları bir kusur olarak lanse edilir. Kapitalizm, menfaati olmadıkça engelli bireyleri yok sayar, kasten dışlar, bilerek görmezden gelir. Fiziken yuruyemeyen, duymayan, konuşamayan, konuşma problemi yaşayan, görmeyen, boyu kabul edilen standartların altında olan, bedeninin bir kısmını bir dış organını kaybetmiş olan insanları kusurlu sayar. Mükemmeliyetçi kültür yapılarında, ana akım kültür de ve medyada, propaganda araçlarında ve hatta eğitiminde bile yok sayar. Televizyondaki bütün insanlar engelsizdir. Dizilerdeki ve filmlerdeki sıradan karakterler engelsizdir.


Kapitalizm, fiziksel engelleri olan insanları somurur. Dezavantajlarını kara çevirir. Engelleri alır satar. Tedaviler ve araçlar ateş pahasıdır. Zihinsel engelliler, sistemde yok görülür ve hor görülür. Psikolojik problemler dislanir, görünmez insanlardır. Akıl hastanesi denilen zindanlarda hapsedilir, pahali ilaçlara mahkum edilir. Genel kültürde bir aşağılama olarak, küfür olarak lanse edilir. Bu kimseler sürekli istismar edilir. Anarşizm, dezavantajlı bireyleri, madun bir kesim olarak ayrıcalıklı görür, tıpkı tüm diğer kadınlar gibi onlara öncelik tanır. Bütün engellerin ortakca aşılabileceğini inanır. Engelli bireylerin her türlü tedavisini ve dezavantajlarını giderici önlemleri yaşamsal insan hakkı olarak görür ve bu bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması hayatı olarak kabul eder. Evsizlerin kurtuluşu olarak anarşizm, kapitalist sistemin ve onun iğrenç politikalarının sonucu sokağa düşen, barınamayan, tutunamayan, mulksuz madunların yani evsizlerin kurtuluş mucadelesidir. Kapitalizm, dünya malının, mulkun, her bir insana ait olması gereken zenginliğin belli eller altında toplanması demektir. Kapitalizm, insana acımaz, kimseyi tanımaz. Ev olmak, barınma bilmek, normal şartlar altında yaşayabilmek için bireyler varlıklarını kapitalizme teslim etmek zorundadır. Sisteme adapte olamayanlar, hele barinabilecekleri kimseleri yoksa, evsiz kalırlar. Kapitalizm, kendisine köle olmayanı surundurur, sokaga dusurur. Evsizler, dezavantajlı madun bireylerdir. Evsiz kalmak, kimsenin değil bizzat bu sistemin suçudur. Insanları bu hale getiren ve surunduren bu aşağılık düzendir. Anarşizm, madun olan evsizlerin kurtulusudur. Barınma hakkının herkese sunulmalıdır. Ortak üreten toplumun her bir bireyi kazanması, ortak zenginliğin her bir bireyin ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir sisteme evrilmesidir. Anarşizm, bir avuç mülk sahibi asalagin yaşam alanları üzerinden rant elde etmesine müsaade etmez, Anarşizm evlerin bir avuç adi mutahitin elinde toplanmasına müsaade etmez. Yüz binlerce ev varken, insanların evsiz kalmalarına, kiralarda surunmelerine müsaade etmez. Çirkinlik ve ya argosuyla ucubelik, kapitalist tüketim toplumunun belirlediği iğrenç normları içindeki tanimlamalardan biridir. Tüketim toplumu kendi halkla ilişkiler ve tanıtım çalışmaları sonucu güzellik ve çirkinlik normları belirler. Onlara göre güzel olan, sistemin kabul ettiği normlar gibi giyinen, seksist normalitenin yarattığı fiziksel şartlara uyan ya da bunlara uymak için gerekli bakımı gösteren, biyolojik olarak ya da hal, hareket ve konuşmalarında ‘normal’ olarak kabul edilen şartlara uymaktir. Bu eksik ve yanlış bakış açısı, güzelliği şekile indirger. Sekilci bu bakış, bireyleri fiziken kusursuz kabul edilene teşvik eder. Dış görünüş, her şeydir. Gerekirse makyaj, estetik, bakım malzemeleriyle ‘guzellesmek’ gerekir. Nasıl konuşulacağı, kurallarla belirlenir. Şiveler, aksanlar çirkindir. Kilolu olmak, gözünde burnunda sıra dışılıklar, şekil bozuklukları çirkindir. Anarşizm tüm bu faşizan ayrimciliklari ve saçma normları reddeder. Her birey, olduğu her haliyle biriciktir. Insanları iğrenç sıfatlarla klasifize etmek, faşizmdir ve anarşizm efendi lerin bu nefret prariklerine cepheden karşı çıkar. Hic kimse inorganik normlara uymak zorunda değildir ve çirkin olan efendilerin kapitalizm düzenleri ve tüketim toplumunun rezil kodlaridir. Anarşizm, geleceği olmayan gençlerin kurtulusudur. Kapitalizm her yıl milyonlarca gencin geleceğini çalıyor. Ömrünün en güzel yıllarını sistemin eğitim ve rekabet ortamında harcayan gençler, giderek karanlığa gömülüyor. Sistem, rekabeti arttirdikca gençleri umutsuzluğa sürüklüyor ve sömürü her bir gencin yakasına asılmış bir vaziyette bekliyor. Şanslı bir kısım azınlık hariç bütün gençler, her geçen gün artan işsizlik, üç kuruşa köle gibi calisma ve ya çürüyüp gitme, intihar etme seçenekleri arasında sürünüyor. Ekonomik daralma, gençlerin gencliklerini çalıyor. Yoksulluk altında yapılan gençler, aşklarını, hayatlarını, hayallerini yaşayamayan, eğlenemeden, gezenemeden büyüyor ve köleci mesleklerine başlıyor. Biz anarşistler biliyoruz ki bugün bu yaşadığımız sorunların bütün sorumlusu kapitalizmdir. Gencligimizi çürüten, bizi sanattan, spordan alıkoyan, dışarda bir oğün yemekten dahi aciz bırakan bu para sistemidir. Anarşizm, bütün madunların isyan çığlığıdır ve bu çığlık bu köhne düzen çökene kadar dinmeyecektir!


Öfkeli Orospunun Manifestosu Sena Yıldırım

Ben bir seks işçisiyim. Toplumun deyimiyle bir orospu. Zincirinden başka kaybedecek hiç bir şeyi olmayan, bedeninden başka “satacak” bir malı olmayan bir mülksüzüm. Toplumun gözünde ben bir kötü kadınım. İstenmeyenim, iğrenç bir mahlukum. Küfürlerine özneyim, kötülüklerin karısıyım, düşüğüm. Siz kızdığınızda, birilerine anne olurum. Aldığınızda ‘mal’ınız olurum, ücreti mi ödediğinizde kiraladığını zevk makinenin olurum… Sağcılar için de solcular içinde ben yozlaşmayı temsil ediyorum. Dinciler için günahkar, milliyetçiler için milletin utancı, solcular içinse lüks için kendisini satan bir lümpen proleterim. İşiniz düşen de her şeyim. Paranız olunca hepinizleyim… Peki gerçekte ben neyim? Siz her orospuyu nasıl görüyorsunuz bilemem, ama izin verin bir kez de ben konuşayım. Ben, sistemin çiğneyip tükürdüğü bir mazlumum. Doğarken paraya doymayan bir garibim. Yetinirken sizler kadar şanslı olmayan bir kadınım. Bu sistemde tutunamayan bir bireyim. Bedeninden başka satacak hiç bir şeyi olmayan bir mülksüzüm. Ben de problemler yaşıyorum ve ben de duygu sahibi bir insan evladıyım. En az sizler kadar benim de hislerin var ve ben de siz diğer bütün insanlar kadar rahat yaşamak isterdim. Her seks işçisi, mal sahibi mülk sahibi değildir. Adı üstünde, seks işçisi. Sizlerin patronları kadar, bizlerin de patronları, pezevenkleri ve ‘aracıları’ var. Sizlerde olmadığı kadar bizde kelimenin ilkel anlamıyla kölecilik var. Dayak var, şiddet var, çaresizlik var. Her yıl binlerce kadın, tecavüze uğradığı için, evsiz kaldığı için ve yaşadığı daha yüzlerce korkunç sebepten ötürü aramıza katılıyor. Kimisiyse daha kötü, siz hiç kaçırılıp bu ise zorlanan kadınları tanıdınız mi? Siz hiç geç bir saatte yanlış mekanda oturan, kaçırılan, tecavüz edilen, pasaportu elinden alınan, aylarca işkenceye ve tehdide maruz bırakılıp bu işe zorlanan turist kadın gördünüz mu? Siz hiç pezevenk dayağı yediniz mi? Çaresizlik yaşadınız mi? Çocuğunuzla tehdit edildiniz mi? Ac ve evsiz kaldınız mi? Hayır … Kızdığınız kimseler bizim çocuklarımız değil ve maskulen duygu sömürülerinizin aksine sadece madenciler alın teriyle ve bin bir zorlukla para kazanmıyor. Hayat siz şanslı bireylerin bildiğinden çok daha zor. Küfür ederken sıfatımızı kullandığınız politikacılarla hiç bir alakasız yok. Aksine onların düzenidir bizi bu mağduriyete mahkum eden. Hem siz kimsiniz ki bizi yargılıyorsunuz? Bu yaşadığınız sistemi, bizim hayatlarımızdan daha mi iyi görüyorsunuz ? Çalıştığınız o koca şirketleri, reklam holdinglerini, televizyonları bizden daha mi iyi görüyorsunuz? Reklamcılar bizden daha mi az fahişeler yada arzularınızı tahrik eden bütün bu tüketim toplumu bizden daha mi iyi ? Siz solcu öğretmenler, bu sistemin saçmalıklarını küçük körpe beyinlere sokarken, kendinizi bizden daha mi iyi daha mi namuslu görüyorsunuz? Sizler, onurunu devlete, sermayeye, paraya satan diğer kimseler, bizden daha mi az orospusunuz ?


Alışılmışın Ötesinde: Poligami ve Poliamori Filiz Tutak

Poligami, çok eşlilik demektir. Bir kimsenin aynı anda birden çok kişiyle evli olması veya eş olması anlamına gelir. Poligami, çok karılılık (Polijini), çok kocalılık (Poliandri), eşcinsel çok eşlilik (Homoseksüel Poligami), grup evliliği (birden çok kadın ve erkek) ve çok aşklılık, çok partnerlik (Poliamori) şekillerine görülebilir. Poligami ve türevleri antik Helence’den türemiştir. Poli, çok demektir. Jini Antik Helencede kadın, Andr ise erkek demektir. Gamos evlilik, amor ise aşk demektir. Peki neden Poligami ve neden anarşi? Anarşi, toplumsal cinsiyet rollerini, heteronormativiteyi, seksizmi ve toplumsal evlilik kurumunu ve kurallarını ve heteronormatif ve patriarkal aşk tanımlamalarını reddeder. Anarşizmde bireyler arasındaki duygusal ve cinsel bütün ilişkiler, özgür ve gönüllülük esasına dayalıdır. Anarşist bireyler, kendi özgür iradeleriyle birileriyle birlikte olurlar ve her türlü efendilik düzenine ait kurum ve kanunları reddederler. Özgür aşk, tek eşli (monogamist) olabileceği gibi, bireylerin şahsi arzu ve iradeleri çerçevesinde poligamist şekilde de yaşanabilir. Can alıcı nokta, her bir bireyin kendi ilişkisinde gönüllü ve kendi rızasıyla hareket etmesidir. Bireyler, karşılıklı razı gelmeleri dahilinde çok eşli olabilirler. Her bir kadın ve her bir erkek, kiminle ne şekilde ve ne sıklıkta ne zaman birlikte olacağına kendisi karar verir. Bir kadın, canı istediği için pek çok kişiyle eşlilik yapabilir ve aynı şekilde bir erkekte bunu yapabilir. Önemli olan çok eşli ilişkilerde bütün eşlerin bu duruma razı olması, olmayacaksa da bilgilendirilip bu ilişkiden uzaklaştırılmasıdır. Geleneksel din toplumlarında görülen zora dayalı çok eşliliğin aksine anarşist Poligami, özgür bir aşk ilişkilidir ve bütün tarafların rızasıyla hareket edilir. Kimse üzerinde bağlayıcı bir kanun yoktur ve feodal baskıcı ilişkiler bu özgür aşk çeşidinde elimine edilir. Kıskançlık, sahiplenme ve benzeri baskı tutumları ve feodalleştirilen yozlaştırılan ilişkiler bu ilişki tarzlarında elimine edilir. Toplumda çağrıştırdığı negatif etkilerin aksine Poligami ve Poliamori, sadece cinsel bir tatmin değil aynı zamanda duygusal bir paylaşım ve iyi zaman geçirme yöntemi olarak ta bir ilişki tarzıdır. Feodal toplumların baskısı ve zorlayıcı, aşağılayıcı kanunları altında ezilen bir kadın, kendi arzusuyla Poligami ve poliamoriyi istediği gibi, istediği zaman ve istediği kadar kişiyle yaşayabilir. Patriarkanin, heteronormativitenin ve bu kurumların yarattığı kültürün hiç bir kadın üzerinde yaptırımı söz konusu değildir. Bir kadın, pek çok partnerle, istediği kadar erkekle ve kadınla istediği şekilde, ister salt cinsel isterse de kimiyle duygusal olarak istediği gibi bir ilişki yaşayabilir. Bu ilişkinin parçası olan hiç bir diğer erkek ve kadın bu kimse üzerinde tasavvur sahibi değildir ve herkes kendi gönlünce hareket edebilir istediği zaman bu ilişkiden, bu kimseden ayrılabilir. Kahrolsun normal düzen, yaşasın özgür aşk ve özgür irade!


Aseksüellik

Zeynep Sıla Çağ Aseksüellik, pek çok tanımı olan bir kavram. Bir tanıma göre aseksüellik, bir kimsenin cinsel arzularının sönümlenmesi bir başka tanıma göreyse bireyin tercihen cinsellikten vazgeçmesi. Bir şekliyle aseksüellik, bireyin anti-seksüel olması. Bir başka tanıma göre aseksüellik bir zaruri tercih. Pek çok tanımı olmakla beraber pek çok tanımı aynı zamanda anarşiyi ve anarşist cinsellik yorumlamalarını ilgilendiren bir konu aseksüellik. Her bir efendinin, otoritenin reddi olan anarşizm, cinsel olarak otoritelerin reddidir aynı zamanda. Bu perspektifle hareket ederek aseksüelliği ve çeşitli eğilimlerini anarşiyle olan ilişkisi bakımından inceleyelim. Patriyarka, onun kuralları ve heteronormatif cinsiyet rollerinin oluşturduğu normlar, bireyin ve onun cinsel ve duygusal hayatının üzerinde çok büyük bir tahakküm kuruyor. Bireyler bu kuralların sıkı baskısı altında ilişkilerini yaşamaya çalışıyor ve bu pek çok durumda çok sağlıklı ilerlemiyor. Duygusal ilişkiler, patriyarkanın feodal kuralları altında gelişiyor. Arzu ve tutkuların yoğunluğu, mantığın önüne geçiyor ve çiftler kendi aralarında güven problemi olan, bağnaz, kıskanç, yalan ve tahakkümle kurulu ilişkiler yaşıyor. Sağlıksız başlayan ilişkilerin, patriyarkanın tahakkümüyle kamçılanması, bastırılmış cinsel hazların, ilişkide olması gereken mantık fonksiyonundaki problemleri görülmez yapması, kıskançlık, yalan, güvensizliğin sonucu gelişen negatif duygular ve sadakatsizlik, kişiler arası ilişkileri sağlıksız ve problematik kurumlar haline getiriyor. Hiç bir sohbeti mantıklı olmayan ilişki tarafları, cinsel olarak birbirlerinin hazlarını tatmin ettikleri müddetçe kendi sorunlarını göremez hale geliyor ve bu durum uzun vadede problemli ilişkilerin kör düğüm olmalarına, geçimsiz ve hatta şiddetle dolu bir eziyete dönüşmelerine sebep oluyor. Bu bağlamda aseksüellik, cinsellikle harmani ilişkilerin kırılan tarafları adına bir liman oluyor. Problemli ilişkileri cinsel araçlarıyla indirgeyen bazı kimseler, bu ilişkilerin yarattığı tahribat ve travmalar neticesinde aseksüelleşebiliyor. Tabii bu aseksüelliğin sadece bir boyutu. Bir başka şekildeyse aseksüellik bireyin doğrudan kendi tercihi sonucu olabiliyor. Birey, cinselliği çok fazla önemsemiyorsa, daha önce yaşadığı ilişkilerden bağımsız olarak da yada yerine başka bir tutkuyu koyarak da aseksüel olmayı tercih edebiliyor. Salt tercih olarak aseksüellik, konunun yine bir başka boyutu. Anti-seksüellik olarak aseksüellik bireyin yine çeşitli gerekçeler sonucu (ister travmatik yıpranma ister yaşam tercihleri sonucu vb) seksüelliğe karşıtlık geliştirmesi ve seksüellikten sert şekilde uzaklaşması şeklinde tezahür eder. Zorunlu şekillerde aseksüellik, pek çok gerekçeyle açıklanabilir. Bunun ilki, patriyarkanın yarattığı nesnel sonuçlar neticesinde ortaya çıkan aseksüelliktir. Yoğunlukla kadınlarda ve erkeklerde yaşanan ilk şekli, bekaret üzerinden yaratılan baskılar ve bu baskı yollarının oluşturduğu psikolojik faktörlerden oluşur. Bekaret baskısıyla duygusal olarak yıpratılan kadınlar ve bazı erkekler, oluşan duygusal travmalar neticesinde hiç bir cinsellik yaşamadan aseksüelliğe evrilebilir. Bir diğer zorunlu şekilde bir kimsenin cinsel gücünü kaybetmesidir. Bu fizik el problemlerden olabileceği gibi, psikolojik sebeplerle de oluşabilir. Bir kimse, cinsel organında oluşan problemle cinselliğini kaybedebileceği gibi, çeşitli psikolojik sebepler sonucu cinselliğini kaybedebilir. Erkeklerde, heteronormativite’nin yarattığı normlara dayalı (penisin büyük olması zorunluluğu, sevişmenin ‘başarı’ kriterleri olarak sertlik, süre vb şartların dayatılması) yaşanan psikolojik sorunlar sonucu cinsellik ve cinsel arzularda soğuma gerçekleşebilir ve buna bağlı olarak aseksüellik ortaya çıkabilir. Yine kadınlar, yaşanan bir duygusal travma sonucu, cinsel olarak gücü yerinde olsa dahi cinsel birliktelikten kopabilir ve bu onları aseksüel yapabilir. Burada ele aldığımız can alıcı nokta, gönüllü olmayan aseksüelliğin çeşitli tahakküm ve baskı altında gelişmesidir. Heteronormatif ve patriyarka, seksüelizme ve cinsiyetlere rol ve görev biçerken, bireylerin duygularını ve psikolojilerini görmezden gelir. Herkesi bir seri üretimden ibaret gören kapitalizm, cinselliği de belli kuralları olan bir ilişki biçimi olarak tanımlar ve bu yönde bireylere zarar verir.


Emek Mücadelesi, İşsizlik ve Yozlaştırma Kara Bayrak

Kapitalist ekonomilerde, finans kapitalisti yerli ve yabancı burjuvazinin (patron) en güçlü kozu işsizliktir. Kendi karını amaçlayan burjuvazi; sahip olduğu sermayeyi büyütmek için sahip oluğu ham maddeyi fabrikada, atölyede ve ya üretim alanında işleyecek iş gücüne (emeğe) ihtiyaç duyar. Bu emek kaynağı işçidir. Ham madde, işçinin emeğiyle üretilir ve işçinin çalışma-fazlası (artı değer, alacağı ücretin karşılığından fazlasına çalışması) yoluyla tüketilecek bir meta(ürün) haline dönüştürülür. Kapitalist burjuvazi, egemen olduğu devlet ve ya firmalar aracılığıyla bu ürünü egemen olduğu pazarlarda satarak gelir elde eder. Elde ettiği karın çok ufak bir kısmıyla işçiye ücret ödeyen kapitalist, zaten egemen olduğu devlete göstermelik bir vergi öder ve geri kalan bütün kar onun yeni sömürüler, yeni pazarlar elde edeceği sermayesi haline gelir. 19. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan kapitalizm emek sömürüsüyle beraber günden güne büyüyerek bugünkü modern-kapitalizm haline erişmiştir. Bu tarihsel süreç içerisinde işçi sınıfı pek çok sınıfsal mücadele ve devrimci hareketler gerçekleştirse de geçtiğimiz yüz yılın sonunda ve bu yüz yılın başında bu sınıf mücadelesi bürokratikleşmiş ve yozlaşmıştır. Bir nevi firma haline, devlet içinde devlet haline gelen bu mücadele zayıflamış, tarihsel hata olan teorilerin peşine takılmış ve yenilgiye uğramıştır. Bugün en basitinden avrupa sol partileri, sosyal demokratlar, işçi partileri(ki bunların en meşhuru Irak savaşında ABD’nin bir numaralı müttefiki Britanya İşçi Partisi’dir.) bütün sistemle bütünleşmiş sendikal hareketler( ki bunlar için sistemle bütünleşmek, sendikal hareketin başındaki isimlere sahip oldukları geniş kitlelerin üzerinde hakimiyet kurma imkanı tanımış, bunların sistemle, merkezle, kapitalist devlet yapısıyla birleşip bütünleşmesini, çözülüp iddiasızlaşmasını sağlamıştır.), işçi konseyleri, işçi sağlığı kurumları ve işçi hakları dernekleri tamamen yozlaşmış, bürokratikleşmiş ve kar amacı güden kuruluşlar haline gelmiştir. Kapitalizm, sömürü düzenini devam ettirmek için işçilere ve geri kalan bütün ezilen kesimlere tam bir egemenlik kurma güdüsündedir. Bu kapitalizm için self-defansif ve değişmez bir kuramdır. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı kaba kapitalist dönemde ilk olarak ortaya çıkan karşı-duruş, işçi mücadelesi, hala bile kapitalizm için baş düşmandır. Kapitalizm mevcudiyetini yaratırken, aynı zamanda en büyük düşmanını da yaratmıştır. Bu işçi sınıfı nezdinde tüm alt sınıflardır. Daha kapitalizmin ilk aşamalarından itibaren sınıf mücadelesi kapitalizme karşı en etkili yöntem olmuştur. Kapitalizme karşı bütün güçler hep beraber sınıf mücadelesine girişmişlerdir. Bu sınıf mücadelesi zamanla hantallaşmış ve gözden düşmüştür. İşlevsiz hale gelmiştir. Peki büyük bir alternatif olarak ortaya çıkan ve sınıfsız, sınırsız bir dünya yaratma arzusuyla var olan sınıf mücadelesi neden yenilmiştir? Bunun en önemli sebebi bizce, bu kurumların mücadele yöntemlerinin etkisiz hale gelmeleridir. Nedir sınıf mücadelesinin yöntemleri? Grev, boykot, sabotaj, iş bırakma ve üretim kurumunun çalışmasını durdurma. Bütün bu yöntemler sınıf mücadelesi tarihi boyunca çok önemli yöntemler olmuşlardır. Bütün büyük işçi hareketlerinde, her sosyal devrim aşamasında bu yöntemlerin diğer bütün yöntemlerle beraber kullanıldığı görülmüştür. Zaman geçtikçe gelişen kapitalizm bu salgın virüs olarak gördüğü yöntemlere karşı tek tek panzehir oluşturmuştur.


Geçmişte kaba bir köpek misali ortaya çıkan kapitalizm, zamanla yüzünü makyajlayarak sahte hümanist maskelere bürünmüştür. Ve tüm bu yöntemlere karşı işçi sınıfına sahte kazanımlar vererek zaman kazanmış ve elini güçlendirmiştir. Örneğin güçlü işçi sendikalarına karşı sarı-sendikaları örgütlemiştir. Genellikle milliyetçi-dinci duyguların sömürüsüyle örgütlenen bu gerici sendikalar, sendikal mücadelenin yozlaşmasına, güçten düşmesine büyük etmen olmuştur, diğer bir yandan baskı unsurları, saldırgan çeteler ve işten çıkarmalar, grev kırmalar vb yollarla bu sendikal, derneksel ve birlikçi örgütlere büyük darbeler indirmiştir. Kapitalizmin sınıf mücadelesi karşısındaki yenilmezliğini sağlayan bir diğer etmen ve en önemli etmenlerinden biri hiç kuşkusuz bugün hala varlığını devam ettiren Sosyal Demokrat, İşçi Partisi, Avrupa Komünizmi ve hatta doğrudan Komünist Parti ve mevcut Sosyalist Partilerdir. Başta sınıf mücadelesi, hak talepleri vb söylemlerle ortaya çıkan bu sahtekar kalpazan ve devletçi partiler zamanla onlara sunulan parlamento imkanları, yasal ve açık örgütlenme koşulları ve “devletin” varlığına zarar vermeme koşuluyla, geniş kitlelere yayılma imkanıyla beraber sahip oldukları kitlelere her türlü devletçi, pasif, sınıfsal mücadeleden kopuk ve gerici bilgileri enforme etmiş ve bu partiler zamanla merkez içi (santralize) örgütler, devlet içi devlet olan kurumlar haline gelmiştirler .Bunlar, zamanla geliştirdikleri reformist, sistemle bütünleşen, sistem içi muhalefet yöntemleriyle hem onlardan medet uman işçi sınıfını güçsüz hale getirmiş, cahilleştirmiş, işçi sınıfının güçten düşmesini sağlamış hem de devletin ve sistemden aldıkları güçle kitleler üzerine egemenlik kurma ve devletin ve kapitalizmin verdiği yetkide kitlelerine, işçi sınıfına hiyerarşik bir egemenlik kurma imkanına sahip olmuşlardır. Bugün ve geçmişte Sosyal Demokrat ve Sosyalist partiler batılı kapitalist ülkelerde dönem dönem iktidara gelmişlerdir ve sistem ve kapitalizm hiç bir yenilgi almaksızın devam etmiştir. Aksine bu Sosyal Demokrat ve Sosyalist partiler, iktidarları döneminde yamalı bohça misali, kapitalizmin “bazı” hantallaşmış yanlarını reformlarla düzelterek -sözde- ilerlemelerle, kapitalizmin gelişip serpilmesine ve hızla büyümesine ön ayak olmuştur. Kautski, Bernstein ve hatta Marks’ ın en yakını Engels’ in ve Marks’ın kızı Elenor Marx’ın kurduğu sistem içi, devletle bütünleşen Sosyal Demokrasi fikri, kuşkusuz kendisini, “kapitalizmin yarattığı eşitsizlik ve adaletsizlikleri demokratik sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlayan siyasi ideoloji” olarak tanımlayan Sosyal Demokrasi’den daha sağlam, daha parlamento dışı ve merkezileşmeyi reddeden bir mücadele beklenemezdi. Bir üçüncü yol fikri olan Sosyal Demokrasi, kapitalizmi ve onun devlet fikrini yıkmayı değil, reformlarla onu muhafaza etmeyi savunarak sınıf mücadelesinden sapmıştır. Bir diğer yöntem bugün batılı kapitalist ülkelerde moda olan Sosyalist partiler, Avrupa Komünist partileri ve İşçi partileridir. Halen Avrupa’da Fransa ve Finlandiya’da iktidarda olan, diğer ülkelerde zaman zaman iktidara gelen ve sistemin, parlamentonun değişmez unsurlarından olan Sosyalist ve İşçi partileri kuşkusuz sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfı nezdinden tüm ezilen sınıfların en nitelikli düşmanıdır. Kapitalistten daha namussuzca devleti ve kapitalizmi koruyup gözeden bu partiler, sağ partilerin erişemeyeceği bir utanmazlığa sahiptirler, Sosyal Demokrat’lardan tek farkı “sosyalist”, “marksist” ve “işçi” terimlerini kullanmaları olan bu partilerin devletle hiç bir çelişkileri olmadığı gibi devlete hiç bir itirazları da yoktur. Bunlar hem kapitalizmin hem de emperyalizmin biricik destekçileridir. Dünyanın en büyük kapitalist pazar egemenliği olan Avrupa Birliği parlamentosunda yer almaktan gurur duyan (ÖDP’nin üyesi olduğu Avrupa Sol Partisi ve CHP’nin üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal), uluslararası işgallerde ön saflarda bulunan (Irak işgalinde ABD’nin en büyük müttefiki o dönem iş başında olan


Britanya İşçi Partisi, NATO’nun Libya müdahalesinde ve bugün hala devam eden Mali müdahalesinde baş aktör olan Fransa’daki iktidar Sosyalist Parti gibi) Sosyalist partiler, sınıf mücadelesiyle hiçbir çelişki göstermeksizin sınıfa ve özgürlükçü bütün hareketlere ihanet etmektedir. Bir diğer sınıf mücadelesi düşmanı olan yöntem devletten daha devletçi, kapitalistten daha kapitalist olan Komünist Partilerdir. Geçmişte bir Sovyet elçiliği gibi bulundukları ülkelerde işçi mücadelelerini, özgürlükçü ve sınıfsal her türlü hareketi baltalayan, sendikaları yozlaştıran, kendinden olmayana komplolar kuran, bugün, sovyetler’in çöküşünden sonraki dönemde teker teker sosyal demokratlaşan, sisteme entegre olan, sistem içi parlamenter mücadeleyi savunan, sınıf mücadelesinden hümanist uzlaşmacılığa, devrimci söylemlerden (ki bunların hepsi tamamen hikayeydi) reformist yamacı söylemlere sığınan komünist partiler aynı şekilde bugün kapitalizmin ve devletin en etkili gözde-uysal muhaliflerinden biri haline gelmiştir. İktidarda oldukları devletlerde, işçiyi kıyan, endüstrileşme aşkıyla işçi sınıfının her türlü hakkını elinden alan, kendi kurdukları sendikaları ve işçi örgütleriyle işçileri köle haline getiren Komünist partiler, devletçi ve iktidarcı hareketlerdir. Bireyi ve doğayı görmezden gelen komünist partiler için kendi iktidarları ve sürekli endüstrileşme en önemli amaçlarıdır. Ama bu karşı-mücadele yöntemlerinden daha etkili olanı, kapitalizmin geç bulduğu ama güçlendiği yöntem işsizlik ordusu yaratma fikridir. Daha sosyalizmin bilimsel manada yeni doğduğu ilk sınıfsal mücadele eylemlerinin olduğu evrede (1848 devrimleri ve Paris Komünü yılları), işçi sınıfı beterin beteri haldeydi. Kapitalist ülkeler hızla gelişirken, kentleşme ve sanayileşme yoluyla geniş topraksız köylüleri kurtarma adıyla işçi sınıfına (proletarya) evirirken aynı zamanda toplumun en alt ve huzursuz sınıfı olan işçi sınıfını yaratmıştı. Hunharca bir sömürüyle korku imparatorluklarına dönüşen kapitalizmde, işçi sınıfı, o dönem şaşırtıcı bir şekilde Marks’’ın da belirttiği gibi “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar” sınıfı haline gelmişti. Doğal olarak bu geniş sınıf isyan ettiğinde, grevler, boykotlar ve sabotajlar yoluyla üretimi durdurup kapitalisti zarara uğratabiliyor, geniş çapta kazanımlar elde edebiliyordu( batı kapitalist ülkelerdeki 8 saat çalışma hakkı gibi) ama daha o zamanlarda bile kapitalizm tam bir tehdit altında olmadığı gibi tam yerleştiği batı kapitalist ülkelerin hiç birinde hiç bir zaman bir sosyal-devrim süreci de yaşanmamıştır. Bütün bu gelişmeler ve doğuda sosyalist bloğun oluşmasıyla akıllanan kapitalizm bu sakıncalı işçi sınıfına (ve onun yanar döner müttefiki eli nasırlı köylü sınıfına) karşı çok büyük bir karşı-silah olan işsizliği yarattı. Yozlaştırma, tembelleştirme ve cahilleştirme yoluyla yavaş ama etkili bir biçimde ortaya çıkan işsizlik, işçi sınıfının elindeki, en alt, en zayıf, zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan sınıf tanımını almıştı. Zira, dönem dönem çalışma arzusu gösteren bu lümpen işsizler sınıfı sayesinde patron; grev yapan, boykot eden, sabotaja girişen işçiyi işten atarak yerine “kapıda bekleyen” işsizi alabiliyordu. Bu hem “en düşük” hemde “kaybedecek bir şeyi olmayan” işçinin, kaybedebileceği maaşının derdine düşmesine dönüşümdür. “kapıda iş bekleyen aç işsiz”in varlığı, militan işçi sayısını azaltmış, sendikaların grev ve boykot gücünü kırmış ve sarı sendikaların güçlenmesiyle işçi mücadelesinin düşüşünü sağlamıştır. Eğitimsiz ve bilinçsiz ve her türlü yozlaşmış ve gerici(milliyetçi-dinci) fikire körü körüne bağlanmış olan, ve işe bir köpek misali ihtiyaç duyan lümpen işsizler üretim tesislerine hızla yayılmış ve bunların içinden çıkan yenimilitan devrimci işçiler aynı kaderi taşıyarak(kovularak) yerini bir diğer “cahil” işsize bırakmıştır. Bu yüzden işsizlik, kapitalizmin elinde her zaman bir koz olarak mevcut olmuştur. Bütün gelişmiş kapitalist ülkeler; sahip oldukları imkanlar ve mevcut yetersizliklerin karşılığıyla, işsizliği çözebilecekken tam da bu sebeple, kendini nasıl adlandırırsa adlandırsın her zaman bir yedek iş gücü olan “işsizler sınıfını” korumuş ve müdafaa etmiştir, hiç bir kapitalist ülke gerçek anlamda işsizliği bitirmeye yanaşmamıştır ve ufak bir ihtimalde olsa, yozlaşmış dahi olsa, devrimci sendikalar ve ya işçi birlikleri olduğu müddetçe, işsizlik var olacaktır.


Vatan Niye Sevilmez ? Arahnia

Çok kompleks bir soru. Vatan niye sevilmez? Vatansever biri olarak sorsanız bile karşılığında ölüm, yaralanma, sakat kalma, toplumdan dışlanma, hapis cezası, para cezası vb. her türlü muameleyi görebileceğiniz, en basitinden direk vatan haini ilan edilebileceğiniz bir soru. Peki neden vatan sevilmez. İnsanlar neden devlete gerek duymazlar? Önce biraz vatanın-devletin anlamına bakalım. Devletli sistem bize devleti şu şekilde tanımlıyor. Belli bir insan topluluğunun (millet), ulusal, sosyal, kültürel hakları için, yani insanların yaşam seviyesinin, sosyal haklarının, egemenliğinin, kültürel haklarının ve geniş anlamda her türlü hak ve hukukunun sağlanması amacıyla ortaklaşa bir gönül bağlı örgütlülük. Yani onlara göre devlet, insanlara her türlü hakkı için hizmet etmek için kurulmuş olan bir örgüt. Kağıt üzerinde aslında çok güzel. İşleyiş şu, sınırlar içinde yaşayan o millet yönetim seçer, yönetim bu örgütü(devleti) millet adına çekip çevirir. Bunun için insanlardan vergi toplar ve bu verginin karşılığında insanların haklarını korur, güvenliğini sağlar ve insanlara hizmet eder. Tam bir insanlık kölesi devlet! Peki gerçek hayatta devletin dönüşü bu mu oluyor? Her zaman insanlar, seçtikleri yöneticilerden bu karşılığı mı görüyor? Devlet, insanına her türlü hak ve özgürlüğü, güvenliği ve hizmeti mi sağlıyor? Henüz yasak değilken bir düşünün isterseniz. * Doğarsınız, kimliğiniz hazırdır. Devlet bunu sizin için temin etmiştir. Milli ve dini çıkarlarınız hazırdır. Bu çıkarlar için sizinle aynı anda sınırın öte tarafında doğmuş bir diğer insan, gün gelir düşmanın olur. Ama korkma, devlet seni bu düşmandan koruyacaktır. Üstelik sen milletin ve dinin için orada savaşabilirsinde, üstelik vatan için onurun için ölebilirsinde. Doğarken kodlanmıştır kimliğin ve ömrün boyunca devlet televizyonda ve okulda bunu sana öğretecektir. Merak etme, asla unutmayacaksın bunu, sürekli bilinç altında olacaktır. Öte yandan, devletinin borcu yüzünden doğarken üzerine binen borçta var, ama düşünme. Merak etme, devletten, milletten önemli değilsin ya, hoş herkese bu borç aynı değil mi? O yüzden rahat ol ve bu noktaya kilitlen. Devlet sana hizmet için var unutma, nankörlük etme! Ve sakın ama sakın kuşku duyma, yoksa sende bir vatan haini olursun! Sakın ama sakın şunları düşünme. * Ortalıkta bir sürü boş ev vardır örneğin. Bir sürüde kirada ve ya evsiz olan insan vardır. Ya da zor koşullardan ötürü bir eve tıkışıp kalmış büyük aileler. Peki bu kadar boş ev varken hangi hak-hukuk-hizmet, insanların kirada yaşamasını açıklayabilir? Madem devlet hizmet için var neden kendi insanlarına ev vermiyor. Ki bu uçuk bir örnek değil, Azerbaycan gibi demokrasinin babadan oğula geçtiği bir ülkede bile mümkün. *Doğumundan ölümüne değin bir sürü borçla yaşarsın, bir sürü vergi alır devlet, hayatta kalmak için çalışır durursun, maaştan keser. Yemeğe, ekmeğe, yola, giyime, sigaraya, suya her şeye vergi koyar devlet, her şey devletin borsasına göre zamlanır, zam artar katlanır, olan yine sana olur vergi gelir sana dayanır. Özel tüketim olur, katma değer olur ve gelir seni bulur. Peki bu verginin karşılığında ne verir sana devlet?


Hiç bir şey vermez. Vergi ödeyin size yol, su, elektrik, gaz olarak dönecek der, okuyacaksın, hastalığında benn olacağım, seni koruyan askerin maaşını ödeyeceğim, milletvekillerini, senin temsilcilerini bakacağım der. Öte yandan da tüketirsin suyu,fatura gelir hem de vergisiyle. Gazı tüketirsin, hatta bölgenin en pahalısını, faturası gelir vergisiyle. Elektriği yakarsın, faturayı götüne dayar, üstelik vergisiyle beraber. Bütün köprülerin deli dumruludur devlet, vergimizle yapılan ana yollarda çatır çatır para toplar. Mahallene yol yapılır, sevinirsin, ama ekmeğine zam gelir, giren yine sana girer. E aptal düşünmez misin madem bu devlet sana hizmet için maaşından, yediğinden, içtiğinden, giydiğinden haraç kesiyor vergi diye, be aptalım be salağım, takır takır vekilinin yatan maaşı hariç hangi hizmeti alabiliyorsun ücretsiz? Eğitim dersin belki, yan masrafları görmezsen, sağlık ucuz dersin belki, ama Avrupa’da olduğu gibi tamamen ücretsiz olma olasılığını saymazsan, Senin yüce devletin sana bakamıyorsa, üstüne üstlük verdiğin vergiyle bakamıyorsa, kapat gitsin kardeşim. Ha bunu yapamıyorsan eğer, bunu engelleyen bir “vatansever” vicdanın varsa, kusura bakma birader, sen tam bir enayisin! * Her gün bir sürü insan açlıkla, sefaletle cebelleşir. Ses çıkarırsan burası Afrika mı nankör köpek açmısın açıkta mısın lan ya sev ya terket derler. Ama cebelleşir işte, bir sürü insan doğru düzgün beslenemez. Bir sürü insan günlük vitamin ve mineral ihtiyacını bile karşılayamıyor. Bütün bunlar olurken dillerde aynı slogan, her boku devletten bekleme, devletin malı deniz değil, git çalış tembel hayvan devlete bi hayrın olsun vb ezberler dökülür kuklaların ağzından. Peki, devlete hayrın olsun, olsun da hiç bir kimse sorgular mı bu kadar açlık, yoksulluk, sefalet, yetersiz beslenme varken her gün tonlarca ekmeğin bayatlamasını, tonlarca sütün, peynirin vs bozulmasını? Devlet eşit ve ortak ülkü etrafında toplanan insanların hizmet örgütüdür de, her gün tonlarca meyve hallerde çürür, et kokar ve çöpe gider. Madem halkı için var bu devlet, madem bu insana hizmet etsin diye var bu düzen,be aptalım neden düşünmezsin, neden sorgulamaz o köhnemiş beynin neden bu temel gıda ürünleri çöpe değilde halkın midesine gitmez? Hani bu hizmet eden devlet, bunları insanlara sağlamazda bunların göz göre göre tüketilemez hale gelmesine göz yumar? Halkı için mi, gıda tekelleri için mi? Bir düşün istersen. *işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar, sanatçılar, köylüler, memurlar fakirliğin zirvesini yaşarken hiç mi düşünmezler, milletvekillerinin, bürokratların onların vergileriyle “krallar gibi” yaşadıklarını? Evet öyle bu milletvekilleri, bürokratlar, finans patronları, holding sahipleri vb pek çok domuz senin paranın yarattığı imkanlarla krallar gibi yaşarlar. Onlar devletin bütün sözlük tanımlarından sonuna kadar faydalanırlar. Onlar her türlü güzelliği yaşarlar peki ya sen? Sen bir düşün bakalım kendi halini? Bunların düzeni sürsün diye vergi ödeyen sen, doğarken başlayan ölene dek devam eden borç batağına giren sen, bu devletin bekası sürsün diye oğlunu askere(ya da ölüme) yollayan sen, üstüne üstlük en ufak bir hak iddianda verginin baktığı polisin, verginle alınan jopuyla dayak yiyen, verginle alınan biber gazıyla boğulan o mahlukta sen. Bütün bunlar olur, sen sürünürsün onlar yaşar, sonra bunlar hiç utanmadan senden vatana millete sadakat beklerler, devletin bekasını sarsmamanı, devlete ihanet etmemeni, devleti küçük düşürmemeni, aşağılamamanı(301), kendilerinin çıkardıkları savaştahani o kendilerinin çocuklarının gitmediği- savaşmanı beklerler. Ey vergi ödeyen dangalak kör çoğunluk. Ey iki ayaklı koyun sürüsü! Dangalak olma insan oğlu, aptal olma, unutma, bu sistemi sen yarattın, sen bitirebilirsin. Senin suskunluğun, senin cehaletin, senin korkun, senin suskunluğun bu haydutların en büyük silahıdır. Sen bu toplumun çoğusun o ise azınlığı. Aptal olma, bu saçma düzenden kurtulman gerek. Yeter ki kafandaki maldan kurtul, o seni durduran, susturan, köle eden pısırıktan kurtul, gerisi kolay.


Sıradanlığa Karşı İsyan: Sol ötesi Anarşi Kara Bayrak

‘Sürekli’, programlı ve tüzüklü örgütlülüğün vadesini doldurduğu post-modern cağda, kendiliğinden ve eylem odaklı gelişen örgütlemelerle birlikte otonom hareket, klasik gerçekliği yerle bir ediyor. Artık gençler, kafa kol ilişkiler içerisinde, yukarıdan aşağı hiyerarşik, sert organizasyonel, politik, disiplinel ve etik kurallara uyup dar cevre içinde, sosyal hayati öldüren baskıcı -ve sıkıcı- hareketlerden bıktı. Artık gençler, moruk ‘liderlerden’, kimsenin önüne geçemeyen ‘önderlerden’, kişi sayısı asla artmayan -ama sıkıcılığı ve gereksizliği durmaksızın artan- partilerden, derneklerden, sürekli konuşan ama hiç bir şey yapmayan polemikçilerden, sivil toplumculardan, örgütlerden ve örgütleyenlerinden, kaç kişi olsam kardırcılık yapan kurnazlardan, kendine devrimcilerden, yılmış solculardan, geleceği olmayan, ruhu erimiş, cani kaymış ‘üniversiteli örgütlülerden’, örgütlerin boktan muhabbetlerinden, iğrenç dergilerinden, aptal bildirilerinden ve saçma söylemlerinden, her seferinde yüceltilen, ama her seferinde mevcut iktidarı oylayan, solun yüceltip uğruna ‘bedel ödediği’(!), ama çarçabuk ‘terörist’ yaftasını yediği, tek özelliği, yiyip, sıçmak ve nefes aldığı için yasamak olan, ‘yüce halkımız’dan, göt kılları iktidarı olan, dört yılda bir diktatörünü seçmekten başka hiç bir fonksiyonu olmayan ‘parlamenter demokrasiden’, halka rağmen halkı siken, parti diktatörlüğünden başka bir şey olmayan halk iktidarından, lümpen olmayıp ‘yavşak’ olan ve -azınlık istisnalar haricinde- kapitalizmi ayakta tutan proletaryadan, özgür geleceğin özgürlüğüne tecavüz edercesine, gelecekteki özgürlüğü tasarlayan çok bilmiş tasarımcılardan ve bilumum daha pek çok benzeri boktan, iğrenç teorilerden ve teorisyenlerden, doğruyu da yanlışı da, yurtseveri de vatan hainini de, kahramanı da, teröristi de belirleyen mevcut genel-geçer kabullerden, bu illüzyonist medeniyetten, yabancılaşmanın ana kaynağı kültürden, ahlak yasalarının tamamından, kendine anti faşist, orospuya, ibneye, leze, kese, alkoliğe, evsize, sokak çocuğuna, hayvana, doğaya, göçmene, etnik azınlığa, dini azınlığa karsı nefret dolu gizli-faşist, homofobik, turcu tüm sümsüklerden, boktan sistemden, buna alternatif karşı sistemden, egemen olandan, egemen olmak isteyenden ve bu insan-yapımı senaryolar sistemindeki tüm soyut saçmalıklardan bıktı. Neden üretim araçlarının hangi ‘sınıfın’ elinde olduğunu düşünelim ki? Ne boka yarıyor ki insani bin yıllardır dövüştürmekten başka? Ya da niçin hangi ideolojinin, hangi iktidarın iyi olduğuna kafa yoralım su ‘geçici’ ömrümüzde? Üç günlük dünyamızı, neden özgürlüğümüze engel tüm bu boktan saçmalıklar için harcayalım ki? neden bizi en iyi kimin yöneteceğine emin olup, o iktidar için savaşalım ki biz aciz miyiz? kendi kendimizi yönetemeyecek, bir baskısına kul olamayacak kadar ya da efendilik taslamayacak kadar aklimiz yok mu sanki? yoksa biz zavallı mıyız? yönetime muhtaç mıyız, kendi kendimizi idare edemez miyiz? neden bizzat insanin yarattığı -izmler için olur ki insan, yoksa dünya bütün canlılara yetecek kadar geniş değil mi? neden kendini karakterize ettiği boktan ‘lider’ için, fikirlerin yarısı için olur ki insan? kendi yarattığı illüzyonda kor olan, kendi yarattığı efendiye köle olanlar... zavallı mi bu kuşaklar? yoo.. muhtaç mi birilerinin tasarımına, doğrularına, ‘kapitalizmi yıkma programları’ arasında dolaşmaya? değil! Yeni jenerasyon, daha sert, daha kanun dışı, daha eğlenceli, daha renkli, daha özgür, daha illegal, daha ahlaksız, daha gayri disiplinel hareketlerden hoşlanıyor. bu kuşaklara, efendi olamazsınız, kural koyamazsınız, eylem biçemezsiniz. çünkü onlar efendi tanımaz, kuralsız ve kendiligindencidirler. onlari ‘orgutleyemez’, disipline edemez, egitemezsiniz. onlar kendi istedikleri an, kendi istedikleriyle orgutlenir, ama asla disipline olmaz ve ‘egitilmeyi’ asla ama asla kabul etmezler. onlari, basin aciklamalarina,


monoton yuruyuslere, modasi coktan gecmis sloganlara ve yuz elli sene evvelinden konusan kose yazarlarina katilirken goremezsiniz, onlar kimi zaman ellerinde tas, sapan, solusyon, eldiven barikatta catisirken, kimi zaman bir cekicle atmleri dagitirken, kimi zaman son dal sigaraya ortak olurken, kimi zaman spreyle duvarlari yazarken, sevisirken, kavga ederken, bilboardı alasagi ederken, belediye baskaninin aracini boyarken, esrar icerken ya da bir banka camini dagitirken, bir konserde cilginca eylenirken ya da bomba hazirlarken, rakiya viski katip sarhoslugu katlarken, terden sirilsiklam olana kadar dans ederken ya da yagmur altinda sirilsiklam opusurken, son molotofuyla bir aynasizi yakarken ya da supheli bir ambulansin onunu keserken, nefes nefese kacarken, cesurca savasirken, bir kediyi beslerken ya da bir torbaciyi gaspederken, super marketten makarna calarken ya da kis modasini caldiklarina uydururken, bir petshopu dagitirken ya da Mis sokakta trans bireyle sarapcinin muhabbetine katilirken, son gaz kapsulude polislere gidene degin, son kondom, dogum kontrol hapi tukenene dek, son bira sisesi bosalana ve o son sise benzin dolana degin, son ev isgal olana, son karakol yanana dek, sekersiz eve potasyum nitrat getireninden, cope atilmis yatagi eve tasiyanina degin, gulerken, aglarken, en cesur zamaninda ve en korkak aninda, severken ve nefret ederken, mutluyken ve uzgunken, okula baslarken ve okulu terkederken; ‘onlar’ ozgur ve kontrol edilemezdirler. orgutsuz, -izm’siz ve sonuna kadar alt kültür, lunpen. Burjuva cocugu, isci cocugu, zengin, fakir, soylu, soysuz, kolejli, imam hatipli, alt kultur, jet sosyete, cahil, egitilemeyen, elit, koylu, temiz kokan, pis kokan, bakimli, bitli, guzel, cirkin, hetero, homo, solo seven, grup sevisen, poly amorist, aseksuel, politik ya da apolitik, keş, kolik, bagimli ve bagimsiz... Onlar gorunmezdirler, gecenin savascilaridirlar, onlar orgut icin eylem yapmaz, eylem icin orgutlenirler. halka ragmen halk icin degil, bizzat kendileri icin, kendi ozgurlukleri icin eylemdedirler. son ozgurluk alinana dek, herkes ozgur oluncaya dek. ne kendine ne baskasina iktidar bicmezler ve hic bir iktidari sevmezler. onlar modern deliler, postmodern eskiyalar.. onlar savasci, onlar romantik ve onlar eylemcidirler. asla periyoda toplanilamaz, asla reklam yapmazlar. amac soyut orgutun propagandasi olmaz asla, eylem, etkisi icin vardir onlar icin. kim mi onlar? bu cagin vandallari, yikicilari, asiklari. bu cagi yok edip digerini kuracak olanlar, yikiciligin yapiciligini kotaracak olan, kurtulmus ozgur bireyler, isimsiz kahramanlar, gercek devrimciler. hala merak ediyor musun? biri de sensin.


Temel AnarĹ&#x;ist Metinler


Anarko-Sendikalizm Tom Wetzel

Bir miktar anarkosendikalizmin kuramsal önermeleri hakkında konuşacağım, ve her iki siyasi bakış da kendisini sınıf mücadelesi üstünde temellendirdiğini iddia ettiği için Marksizm ile bazı karşılaştırmalar yapacağım. Aslında tam anlamıyla karşılaştırılabilir değiller bunlar, çünkü Marksizm bütüncül bir dünya görüşü ortaya koyarken, ben anarkosendikalizmin ise en iyi olarak sadece bir devrimci strateji veya bir stratejik yönelim olarak anlaşılabileceğini öne süreceğim. Anarkosendikalizmin temel fikri, katılımcılarının kendileri tarafından yönetilen kitlesel örgütlenmeler --özellikle de üretim noktasındaki mücadelede kökü bulunan örgütlenmeler-- geliştirerek, işçi sınıfının kendisini sömürücü sınıfın boyunduruğundan kurtarabilmesini sağlayacak kendinden eylemliliğini, kendine güvenini, birliğini ve özörgütlenmesini geliştireceğidir. Hareketin kendinden yönetimi, hareketin devrimci amacı olan üretimin işgücü tarafından yönetiminden önce gelir ve onu canlandırır. Sanırım anarkosendikalizmin özlü anlatımı böyle bir şeydir.

1. Minimal [Asgari] Materyalizm Marksizm ile anarkosendikalizm arasında bir ortaklık vardır, şimdi buna bakmak istiyorum. Buna “minimal materyalizm” diyorum. “Minimal materyalizm”, toplumsal üretim içindeki insan grupları arasındaki güç ilişkilerine dayanan sınıf yapısının toplumdaki en önemli veya en temel yapılanma olduğu düşüncesidir. Bu sınıf yapısı, minimal materyalizme göre, toplumsal üretim üzerindeki temel kontrol yapısıdır, temel ekonomik yapıdır. Bu yapının, toplum hakkında geriye kalan herşeyin açıklandığı veya anlaşıldığı bir arka plan olduğu varsayılır. Bunun asli olmasına ilişkin iki argüman şunlardır: (i) Üretim insan yaşamı için gereklidir. Ancak bu argüman işe yaramaz. İnsan yaşamı için hayati olan başka şeyler de vardır --örneğin, cinsel yeniden üretim ve tüketim. (ii) İnsanlar uyumadıkları zamanın devasa boyuttaki bir kısmını çalışarak geçirirler, ve yaşamdan beklentileri fazlasıyla toplumsal üretimle olan ilişkilerine dayanmaktadır. Sanırım bu daha iyi bir argüman. “Yapı” ile ne demek istediğimi açıklamak için, bir benzetme kullanacağım. Diyelim ki bir kibrit çıkardım ve onu ayakkabımın tabanına sürdüm ve kibrit ateş aldı. Nihai sonuç kibritin yanmasıdır. İtici [uyarıcı] olay ise benim kibriti sürtmemdir. Ancak bu itki olanı açıklamakta kendi başına yetersizdir. Kibritin ucu ıslak olsaydı ne olacaktı? Ya bu sahte plastik bir kibrit olsaydı? Ya kibrit çöpü fazlasıyla elastik olsaydı ve ben onu sürtemeseydim? Yani kibritin neden ateş aldığını açıklamak için, verili kabul ettiğimiz bu daha istikrarlı etkenleri işin içine katmalıyız --kibritin kimyasal bileşimi, kuruluğğu, kibrit çöpünün sertliği, vb.


Tamam, bunlar açıklamadaki “yapısal” etmenler dediğim şeylerdirler. Bunlar, kibritin yanması nedensel sürecininin az ya da çok istikrarlı olan arka planının birer parçasıdırlar. İşte, “minimal materyalizm” düşüncesi, kapitalizmdeki sınıfsal bölünmenin bunun gibi bir arka plan “yapı” olması demektir; olanların neden bu halleriyle gerçekleştiklerinin tam ve doğru bir resmini elde etmek istiyorsanız bakmanız gereken bir şeydir bu. Buradaki düşünce, sınıf yapısının toplumda olan herşeyi şekillendiren bir nedensel güç alanı gibi olduğu düşüncesidir.

2. Sınıf Mücadelesi Doktrini Minimal materyalizmden kaynaklanan bir şey de sınıf mücadelesi doktrinidir, yani toplumun zamanla nasıl değiştiği. Buradaki düşünce, sınıf mücadelesinin insani toplumsal formasyonların [oluşumların] evriminde merkezi etken olduğu fikridir. Marks, en önemli düşüncelerinden birisinin emek ile emek-gücü arasındaki ayrım olduğunu söylemişti. Kapitalizmde çalışma yetisi, proleterlerin işverene sattıkları şeydir. O, belli bir dönem boyunca kullanması için yetisini firmaya satar. Emek gücüne işe gitmesini söyleyip, evde yatağında kalamaz; emek gücüyle beraber kendisini de işe sürüklemek zorundadır. İşçinin çalışma yetisinin tam olarak nasıl kullanacağı konusunda işverenle işçi arasında kaçınılmaz bir kavga vardır. İleri kapitalizm, işçileri tam olarak denetlemek için, uzun dönemli karları azami kılarak sahiplerinin çıkarlarını korumak için, oldukça ayrıntılı bir patronlar ve profesyonel danışmanlar hiyerarşisi geliştimiştir. Böylece, bu, süregiden sınıf mücadelesini, toplumsal ilişkilerde bizim üstümüzde patronların sahip oldukları iktidara karşı yürütülen kavgayı ortaya çıkarır. Minimal materyalizm kendi başına, ekonomik determinizme veya tarihte kaçınılmaz bir yönelim olduğu şeklindeki herhangi bir düşünceye karşı bir bağlılığı içermez. Sadece sınıf mücadelesinin ve onun yarattığı çatışmanın, toplumda neler olduğunun anlaşılması için oldukça merkezi olduğunu söyler. Tarihsel olarak anti-otoriter sol, kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü fikrini reddetmiştir, ve Marksist kriz kuramına karşı şüpheci olmuştur. Anti-otoriter sol --hem konseyci Marksistler hem de anarşistler--, kendilerini kurtarma sürecinde işçilerin kendi eylemliliklerinin, kişisel gelişmelerinin, dayanışmalarının ve özörgütlenmelerinin olumlu rolüne vurgu yapar.

3. Minimal Materyalizm Sınıf İndirgemeci Midir ? Adı üstünde minimal olan, minimal materyalizm son dönemlerde belli eleştirlere, adıyla söylemek gerekirse “sınıf indirgemeci”lik eleştirisine maruz kalmıştı. Şikayet şuna benzer bir şekildedir. Materyalistler, sınıfın günümüz Amerikan toplumunun yegane temel yapısal unsuru olduğunu söyledikleri için, [bu] toplumsal cinsiyet ve ırk ve politik otoriterlik çizgisindeki baskı ve çatışmaya hiç bir çözüm getiremez. Yani toplumsal cinsiyet baskısına karşı, ırkçılığa karşı, politik otoriterliğe karşı mücadeleyi sadece sınıf mücadelesine indirgeyemeyiz. Sivil haklar hareketi, kadın hareketi, eşcinsel ve lezbiyen hareketlerinin, insanların toplumdaki hatalı yanları nasıl algıladıkları konusuna oldukça büyük bir etkisi olmasıyla birlikte, bu eleştiri son elli yıl içinde özellikle dikkat çekici bir hale geldi.


Çeşitli renklerden insanlar için ırkçılık temel bir hatalı çizgidir; feministler ise mücadeleyi muhtamelen toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelinde göreceklerdir. Örneğin, bazı feministler, kadınların bir toplumsal cinsiyet olarak ikincil konumunun harcına katkıda bulunan 19uncu yüzyıl ABD’sindeki “aile ücreti” sisteminin, işçilerle kapitalistler arasında kadınların emeğini kontrol etmek üzere yapılan --erkeklerinse kadınlar üstünde evde denetim kazanmasını sağlayan-- bir anlaşma benzeri bir şey olduğunu öne süreceklerdir. Böylece, bazı feministlere göre toplumsal cinsiyet en temel yapıdır, ve erkek işçilerle erkek patronları arasındaki çatışma sadece yönetici sınıfın içsel bir çatışmasıdır. Şimdi, olası bir cevap ırkçılığın, ataerkilliğin ve otoriter hiyerarşilerin [bunlardan her birinin], sınıf mücadelesinin kendisi de dahil olmak üzere diğer şeyleri etkileyen kendilerine has birer dinamik oluşturabileceğinin kabul edilmesi olacaktır. Örneğin, AFL-CIO sendikasındaki otoriter hiyerarşi, sınıf mücadelesi açısından kendi sorunlarını yaratmaktadır.

4. Dört-Kuvvet Kuramı Bazı insanlar bunu kullanarak, günümüz Amerikan toplumunun altında yatan yapının gerçekte dört farklı yapı yüzeyine sahip olduğu sonucuna ulaşmaktadır --ataerkillik, ırkçılık, sınıf ve politik otoriterlik. Her biri diğer herşey üstünde farklı etkiye sahip olduğundan dolayı, her biri eş derecede önemlidir demektedirler. Bu benim “Dört Kuvvet Kuramı” olarak adlandırdığım şeydir. Örneğin bu kuramın, Michael Albert ve Robin Hahnel tarafından yazılan “Ortodoks Olmayan Marksizm” kitabında işlendiğini göreceksiniz. Sosyalist-feministler, 1970’li yıllarda toplumsal cinsiyetin en az sınıf kadar asli olduğuna beni inandırdıkları için, ne “minimal materyalizm”i savunmaya çalışacağım, ne de Dört Kuvvet Kuramı’nın günümüz Amerikan toplumunu anlamanın en iyi yolu olup olmadığı sorusunu yanıtlamaya çalışacağım. Bunu üstünde düşüneceğiz bir alıştırma olarak size bırakıyorum. Bir noktayı daha belirtmek istiyorum ancak. Öne sürdüğüm şey, anarkosendikalizmin Minimal Materyalizmle, veya sosyalist-feministlerin görüşleri ile uyumlu olduğu kadar, Dört Kuvvet Kuramı ile de uyumlu olduğudur. Bunun sebebi oldukça basit. Bu kuramların hepsi de sınıfın önemli [temel, ing. basic] olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle, hepsi de örtük olarak sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığına ve önemine bağlıdırlar. Bunların hepsi, işçi sınıfının kendisinde gelişen bir hareket sayesinde, sınıf baskısının ortadan kaldırılabileceği ve işçilerin yarattıkları üretim üstünde kontrol kuracağı fikriyle tutarlıdır.

5. Marksist Sınıf Kuramının Eleştirisi Sınıf yapısı hakkında konuştum, ancak sınıf nedir peki? Burada öne sürmek istediğim şey, Marksizmin yanlış bir sınıf kuramına sahip olduğudur. Marksizm tarihsel olarak kapitalizmde yanlızca iki büyük sınıf, emek ve sermaye olduğunu varsaymıştır. Marksizm, sınıfı belirleyen anahtar niteliğindeki ilişkinin sahiplik [mülkiyet] olduğunu varsayar. Üretim araçlarının sahibi olan yatırımcı sınıf bu nedenle yönetici sınıftır. Geriye kalan herkes kiralanmış emek olarak iş aramak zorundadır. Bu kuramın sorunu bir sınıfı dışarda bırakmasıdır. İleri kapitalizmde aslında iki değil, üç temel sınıf vardır.


Sahiplik, ileri kapitalizmde, toplumsal üretim üstündeki iktidarın belki de en önemli temelidir, ama yegane temel değildir. Tekno-yönetsel [ing. techno-managerial] sınıf diyeceğim bir başka sınıf daha vardır. Onların rolü işçi sınıfının emeğini kontrol etmektir. Yönetim hiyerarşisini ve profesyonel danışmanlar ile müşavirleri kapsayan bir sınıftır bu --avukatlar, önemli mühendisler ve muhasebeciler, vb. gibi. Buradaki önemli nokta, sınıfsal katmanlaşmayı [ing. stratification, tabakalaşmayı] meydana getirenin toplumsal üretimdeki *iktidar* ilişkileri olduğu, ve üretimde insanların diğerleri üstünde iktidar sahibi olmasının farklı yolları olduğudur --üretken varlıkların sahipliliği bu temellerden sadece birisidir. Tarihsel olarak, tekno-yönetsel sınıf, üretimin doğasını kapitalizmin yeniden biçimlendirmesiyle, işverenlerin işleri koordine etmekte işçilerin yetenek ve entelektüel yetilerine olan bağımlılığının azalmasıyla ve bunu giderek artan bir şekilde uzman entelektüel kadroya devretmesiyle birlikte gelişmiştir. İşi parçalara bölmek ve işgücünün yetilerine bağlı olmayı asgari kılmak için yapılan üretim sürecinin yeniden planlanması, işçilerle olan güç dengesini değiştirmeyi ve bütün süreci yönetim koordinasyonuna daha fazla bağlı kılmayı amaçlamıştı. Tekno-yönetsel sınıfın üyeleri, hisse ortaklığı, küçük bir yatırım, evlerinin veya diğer küçük mülklerin sahibi olma gibi şeyler sayesinde, ellerinde bir miktar sermaye bulundurabilirler. Ancak bu onların geçimini sağlayan ve yaşamlarının dayandığı şey değildir. Aksine sınıf konumlarını, bilgi, yetenek ve bağlantılar üstündeki göreli tekellerine borçludurlar. İşte onların şirket ve hükümet hiyerarşilerinde sahip oldukları konumlarına erişmelerini sağlayan şey budur. Kiralanmış emek olmaları işçi sınıfı ile ortaklıklarıdır. Bu sınıf içinde güç ve ayrıcalık bağlamlarında farklılıklar olduğu doğrudur, ancak bu tüm sınıflar için doğrudur --farklı kapitalistlerin refah ve güçlerinde devasa farklılıklar vardır, ve farklı işçi grupları arasında ücretlerde, çalışma koşullarında veya işteki özerklikte de büyük farklılıklar vardır. Tekno-yönetsel sınıf hakkında dikkat edilmesi gereken başka bir şey de, bu sınıfın yöneten sınıf olma kapasitesine sahip olmasıdır. Bu, aslında Sovyetler Birliği’nin ve diğer sözde Komünist ülkelerin gerçek tarihsel anlamıdır. Onlar gerçekte tekno-yönetsel sınıfı güçlendiren sistemlerdir. Burada ilginç olan şey ise, bu sınıfın önemini görmekte veya farkına varmaktaki başarısızlığın Marksizmdeki belli başlı bir kör nokta olmasıdır. Bu, Marksistlerin, Marksizmin görüşlerinin programatik olarak tekno-yönetsel sınıf hakimiyetine yol açtığını görmemelerine neden olan şeylerden birisidir.

6. Parti vs. Sendikalizm Marksizmin tekno-yönetsel yönlerinden birisi de particiliktir. Particilikle şu düşünceyi anlatmaya çalışıyorum. Marksistler sıklıkla şu ya da bu sendika veya nüfus kesiminin yürüttüğü mücadelenin kısmi mücadeleler olduğunu öne sürerler. Belirli bir sendika veya grup, ilgisini bütüncül ve sınıfıkapsayan bir programdan ziyade kısmi olan talep ve amaçlara yoğunlaştaracaktır. Marksizmin ana öğretilerinden birisi, sınıfı-kapsayan bir programın geliştirilmesidir; yani, bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarını temsil edebilecek ve iyileştirebilecek bir programın, işçi ya da sosyalist bir siyasi partinin arkasında kuvvetlerin birleşmesiyle geliştirileceğidir. Marksizm stratejik olarak particidir; yani değişime ilişkin stratejisi, politik parti liderliğinin devletin kontrolünü ele geçirmesidir. Particiliğin geleneksel anti-otoriterlik eleştirisi, bunun ikameci olduğudur; sınıfın yerine partiyi ikame etmektedir. Anarkosendikalist veya konseyci alternatif ise, işçi konseyleri gibi kitle örgütlenmeleri aracılığıyla bir bütün olarak sınıfın iktidarı ele geçirmesidir, yoksa devlet aracılığıyla parti diktatörlüğü değildir. Particilik liderliği yüceltir [ihya eder], ve en eğitimli, en konuşkan, en iyi konuşmacılar, entelektüelleri ve hareketin politika çalışmalarını kontrol eder. Bakunin, Marks’ın particiliğinin bilimsel bilgiyi tekelleştiren entelektüellerin kuvvetlendirilmesi stratejisi olduğunu vurgulamıştı.


Bununla beraber, anarşistler bu anlayışı asla gerçekten geliştirmediler. Anarşistlerin, sınıfın, üretimdeki yukarıdan aşağı doğru olan hiyerarşiye dayandığını sık sık söyledikleri gerçek olsa da; anarşistler, toplumsal üretim içindeki hiyerarşideki konumu sayesinde ayrı bir ekonomik sınıf olarak, tekno-yönetsel sınıf kuramını tam olarak asla geliştiremedi. Her şeye rağmen, tekno-yönetsel sınıf kuramı anarşist görüşlerle uyumludur. İşçi mücadelelerinin kısmi olduğu, taleplerinin veya hedeflerinin belirli sektörlerle sınırlı olduğu doğrudur. Marksistlerin buna karşı çözüm olarak hareketi bir parti içinde birleştirme argümanına nasıl cevap vereceğiz? Sanırım birliğin ve sınıf-kapsamlı bir programın nasıl ortaya çıkabileceğini tasarlayacak alternatif bir yol düşünebiliriz, daha tabandan [ing. grassroot], yatay bir yol. Kendinden yönetimli sendikaların [birbirlerine] karşılıklı destek sağlamak için yatay bir şekilde biraraya geldiği; ve işçilerin tümünün hayatına, barınma ve sağlık hizmetleri gibi bizi etkileyen sorunlara hitap eden; ve bu sürecin birer parçası olarak topluluktaki diğer tabandan [yükselen] kitlesel örgütlere --kiracı grupları, türlü çeşitteki topluluk örgütlenmeleri gibi-- dahil oldukları bir program geliştirdikleri, bir hareketin gelişmekte olduğunu düşünebiliriz. Bu fikri “insanların ittifakı” [ing. people’s alliance] olarak adlandırıyorum. Bazı insanlar daha militan bir yatay dayanışma geliştirmenin bir yolu olarak, “alternatif merkezi emek konseyleri” fikrinden bahsediyorlar. Bu, sınıf-kapsamlı yatay bir programın nasıl ortaya çıkabileceğinin bir başka örneğidir. Yani, ben bu yatay, tabandan [yükselen] insanların ittifakını partici stratejisinin karşısına koyuyorum. Yani, bunu, devletten ve politik partilerden bağımsız olarak, sayıların gücünün ve dayanışmanın geliştirilmesinin bir yolu olarak düşünebiliriz.

7. Kendiliğinden Örgütlenme Kuramının Eleştirisi En son olarak, gerçekten kendinden yönetimli ve içinde yeni hiyerarşilerin ortaya çıkışının tohumlarını barındırmayan bir hareket geliştirmekte karşılaştığımız temel bir sorunu ele alacağım. IWW’nin eski bir sloganı var, “Hepimiz Lideriz”. İdeal olarak, amaçladığımız üzere, bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak buradaki soru, pratiğimizin bu ideale doğru yaklaştığından nasıl emin olabiliriz? Mevcut toplum her türden eşitsizliklerle bölünmüştür; eğitim ve bilgiye ve yeteneklerini geliştirme fırsatlarına erişimde eşitsizlik. Sınıf, eğitim, toplumsal cinsiyet ve ırk hatlarındaki eşitsizlik, bu şekillerde insanlar arasındaki farklılıklara yansıyor. Bazı insanlar işlerin nasıl gittiği hakkında daha çok bilgiye, daha fazla “kuramsal” anlayışa sahiptir; bazıları diğerlerine göre daha fazla resmi eğitime sahiptir, bazıları diğerlerine göre kendilerine daha çok güvenmektedirler, bazıları kamusal konuşmalarda ve düşünceleri şekillendirmede yeteneklerini geliştirmek için fırsatlara sahiptir. Diğerlerinin ise bu yeteneklerini geliştirecek yetileri gelişmemiştir, ancak belki de bunları pratik sayesinde geliştirecek fırsata sahip değildirler. Bu bize kendini “tam bir kendinden” tarzda geliştiren herhangi bir hareketin, daha büyük kapitalist toplumca şekillendirilen bu eşitlikleri kendi içerisinde “kendiliğinden” tekrarlama eğilime sahip olacağını söylüyor. Bu, gerçek bir eşitlikçi hareketin tam bir kendindenlik içinde yaratılamayacağı anlamına gelmektedir. Bilinçli bir şekilde yetenek gelişimindeki farklılıkların ayırdında olmalıyız ve insanlardaki gelişmemiş yetileri ortaya çıkarmak için, harekette olumlu bir rol oynamak için bilinçli bir şekilde çalışmalıyız. Bu doğrultuda yapılabilecek çeşitli şeyler vardır. İnsanların kendileri adına düşünebilmelerini sağlamak üzere, bir kimsenin deneyimlerini “kuramsallaştırması” ve eleştirel düşünme yetisini geliştirmesi için onları konuşmaya, tartışmalara, çalışma gruplarına ve aktivist okullarına katılmaya teşvik etmek gibi şeyler. İnsanlardaki yetilerin bilinçli ve kolektif bir pratikle geliştirilmesi yoluyla, insanların harekette aktif bir rol almasını sağlayabiliriz.


Anarşist Devrim ve Kadınların Kurtuluşu Martha A. Ackelsberg

Tüm biçimleriyle tahakküm --ister hükümetler, isterse dini kurumlar veya ekonomik ilişkiler tarafından icra edilsin-- anarşistlere göre, tüm toplumsal kötülüklerin kaynağıdır. Anarşizm pek çok sosyalist gelenekle birlikte ekonomik tahakkümün radikal bir eleştirisini ve toplumun daha eşitlikçi bir temelde ekonomik açıdan yeniden yapılandırılması gerektiğinde ısrar etse de, devletin, hiyerarşinin ve genel olarak otorite ilişkilerinin bağımsız bir eleştirisini geliştirerek Marksist sosyalizmin ötesine geçer. Sosyalistler tüm tahakkümün köklerini ekonomik işbölümünde görürken, anarşistler iktidarın [erkin] kendi mantığının olduğu ve yanlızca ekonomik ilişkilere dikkat çekerek ortadan kaldırılamayacağı konusunda ısrar ederler. Anarşizm, toplumdaki hiyerarşik ve yapılanmış [yerleşmiş] tahakküm ilişkilerini ve itaat etmeyi yıkmayı hedefler. Aynı zamanda her kişinin bir birey olarak değerlendirildiği; saygı gösterildiği, eşitliğe, karşılıklılığa ve karşılıklı etkileşime dayanan bir toplum yaratmayı amaçlar. Bu toplumsal görüş, araçların amaçlarla tutarlı olması gerektiğinde; insanların geleceğin toplumuna yöneltilemeyeceğinde, onu kendi başlarına yaratmaları gerektiğinde, böylece de kendi yetenek ve gizil güçlerinin [ing. capacity] farkına varacaklarında ısrar eden bir toplumsal değişim kuramı ile birleşir. Hem ideal toplum görüşü hem de bu topluma nasıl ulaşılacağı kuramı konusunda, anarşizmin günümüz feminizmine sunacağı çok şey vardır. Anarşistlerce yapılan tahakküm ilişkileri analizi, kadının toplum içindeki konumunu anlamak ve kadınların koşullarının diğer ezilen grupların koşullarıyla ilişkilendirmek için oldukça verimli bir model sunar. Araç ve amacın birliği ile ezilenlerin gücüne vurgu yapan bir toplumsal değişim kuramı, mevcut pek çok sosyal devrimci hareketin kuramlarıyla --ve mevcut pratiklerin çoğuyla-- çarpıcı bir karşıtlık içindedir. Dahası, hem İspanya’daki hem de Avrupa ve ABD’deki başka yerlerde bazı ondokuzuncu yüzyıl anarşist yazar ve eylemcileri, kendilerini özellikle kendi toplumlarındaki kadınların ezilmesine adamışlar; insanlığın tamamen kurtuluşu için yanlızca kapitalizmin ve otoriter siyasi kurumların yıkılmasının yeterli olmadığını, dahası [bunun için] kadınların kültürel ve ekonomik bağımlılığının --evin hem içinde hem de dışında-- yıkılmasını gerektirdiğinde ısrar etmişlerdir. Örneğin, 1872 gibi erken bir tarihte İspanya’da düzenlenen anarşist kongre, kadınların evde ve işyerinde erkeklerle tamamen eşit olması gerektiğini açıklamıştı. Ancak ne ondokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın başında İspanya’da ve Avrupa’daki diğer yerlerde gelişen anarşizm kuramı, ne de Anarko-sendikalizmin İspanya’daki pratiği kelimenin tam anlamıyla eşitlikçi olabilmişti. Her ne kadar pek çok yazar kadınların kurtuluşunun anarşist proje açısından öneminin ve kadınların [anarşist] hareket için öneminin farkındaysa da, pek azı bunu en birincil [sorun] olarak görür. Tüm Avrupa çapındaki sosyalist hareket için olduğu gibi, birçok anarşist için de kadınların ikincil konuma getirilmesi [ing. subordination] meselesi, en iyisinden, işçilerin kurtuluşunun ardından gelen bir mesele, “devrim sabahında” çözülecek bir problem olarak değerlendirir. Mujeres Libres’in kuruluşu, hem hareketin kadınlara verdiği sözü yerine getirmesini sağlamak için meydan okumak, hem de kadınların hareket içinde ve toplumun geniş [yapısı] içindeki konumlarını geliştirmek amacıyla kadınların kuvvetlendirilmesini sağlamak için, İspanyol anarkosendikalist hareketi içinde yer alan kadınların çabasını temsil etmektedir. Kurucular, hareketin kadınları [harekete dahil etmekte] ve kadınları ilgilendiren meseleleri yeterince ele almakta başarısız olmasından hayal kırıklığına uğramışlardı; ama yine de hareketin kadınların gerçek kurtuluşunu başarmak için [geçerli] tek çerçeveyi [ing. context] oluşturduğu konusunda emindiler.


Benim bu kitaptaki amacım yanlızca Mujeres Libres’in bakış açısının ne olduğunu belirginleştirmek ve bunun günümüz feministleri ve toplumsal değişim aktivistleri için uygunluğunu incelemektir. Ancak bunu yapmak için, öncelikle bunu --aynen Mujeres Libres’den kadınların yaptığı gibi-- anarko-sendikalist kuram ve pratiğin içine yerli yerine koymamız gerekir. Bu kısımda, İspanyol anarko-sendikalist hareketinin kuramsal arka planını oluşturan İspanyol anarşist ve “komünalist-anarşist” gelenek içinde yer alan diğer yazarların çalışmalarını inceleyeceğim. Benim amacım, onların, kadınların ikincil konuma getirilmesi konusuna yaklaşımlarını, hiyerarşi ve tahakküm konusundaki eleştirilerini, ve kadınların ezilmesiyle ilgili endişelerini radikal toplumsal dönüşüm kuramıyla tam olarak bütünleştirmeleri sürecine ilişkin anlayışlarını aydınlatmaktır. Ancak aynı zamanda bu analizlerdeki belirgin boşlukları; --anarşist kuramın özünün tahakküm ilişkilerinin çok yönlü ve karmaşık olduğu hakkındaki bariz farkındalığına karşın-- defalarca kadınların ikincil konuma getirilmesine erkek işçilerin özgürleştirilmesinden daha az öncelik verilmesini incelemek istiyorum. Mujeres Libres programının nasıl etkin bir şekilde o dönemin anarko-sendikalizminin zayıflığını vurguladığını; ve İspanyol anarko-sendikalist kuram ve pratiğinin hem eleştirisini hem de genişletilmesini teşkil ettiğini göstermenin temellerini, Mujeres Libres’in program ve eylemlerinin bu kavramsallaştırılması ortaya koyacaktır. Ben burada İspanyol anarko-sendikalist tahakküm ve ezilme analizleri, eşitlikçi toplum görüşü ve --özellikle de kadınların konumu bağlamında-- güçlendirme süreci üstüne odaklanacağım. Bu meseleler üstüne kuramsal düzeyde yapılacak bir inceleme, Kısım 2’de ele alacağım Mujeres Libres’in anarko-sendikalist hareketi içindeki kökenlerinin tarihsel anazi için sahne arkası ve bir karşı duruş noktası olarak hizmet edebilir. Aslında, anarşistlere göre, bu bağlamda kuram ve pratik birbirinden oldukça güç ayırd edilebilir. Bu kısımda tartışacağımız kuramsal konumlar tarihsel mücadeleler bağlamında geliştirilmiştir, aynı zamanda da bu mücadelelerin gelişmesine yardım etmişlerdir. Ben burada bunları sadece analitik amaçlarla birbirinden ayırıyorum.

Tahakküm ve İkincil Konuma Getirilme Anarşist görüşler, siyasi, toplumsal ve ekonomik olarak eşitlikçidir. Anarşist toplum, politik ve toplumsal olarak hükümetsiz, kurumsallaşmış hiyerarşik ilişkilerin veya otorite kalıpların olmadığı bir toplumdur. Anarşistler, insanların kendilerini gereksinimler temelinde örgütleyip biraraya gelebileceklerini iddia ederler, yani bireyler veya küçük gruplar toplumsal bir faaliyeti başlatabilir; ve merkezi siyasal koordinasyon yanlızca zararlı değil aynı zamanda da gereksizdir. Bir durumu yönlendirme veya emretme hakkı veya otoritesi, görev ya da konumların bazı insanların ayrıcalıklı erişimine veya diğerlerinin sistematik olarak dışlanmasına yol açmamalıdır. Son olarak, anarşistler insanlarla olduğu kadar çevreyle de tahakküm içermeyen ilişkilere kendilerini adamışlardır. Anarşistler doğanın fethedilmesine değil, onunla (mümkün olduğu kadar) uyumlu bir şekilde yaşamanın yeni yollarını geliştirmeye odaklanmışlardır. Batı’daki belli başlı düşünürlerin neredeyse hemen hemen hepsi toplumsal düzenin liderliği, hiyerarşiyi, ve özellikle de siyasi otoriteyi gerektirdiğini varsaymıştır. Pek çoğu toplumsal yaşamın --özellikle karmaşık bir toplumda-- ikktidar ve otorite yapıları olmaksızın var olamayacağını öne sürer. “Toplum, insan davranışını düzenleyen normlar demektir”, ve normlar ise onları uygulayacak güce [iktidara] sahip otoriteleri gerektirir. Biraz daha değişik bir biçimiyle, toplumsal sözleşme kuramcıları --ahlaki seçim için gerekli ön koşul olan-- istikrarlı bir toplumsal düzen yaratmak için siyasi bir otoritenin gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Toplumsal hareket kuramcıları, ayrı ayrı bireylerin uyumlu bir birlik oluşturması ve onlara bir doğrultu kazandırılması için güçlü bir kişinin (veya kişilerin) gerekli olduğunu savunurlar. Örgütlenme, böylece bazı kişilerin emir vermesini; ve geriye kalanların ise --ister “iyi vatandaşlar”, isterse “iyi devrimciler olarak”-- bunları kabullenmeye ve yerine getirmeye hazır olmalarını gerektirir.


Anarşistler ise buna karşılık, resmi hiyerarşilerin yanlızca zararlı olmadıklarını aynı zamanda da gereksiz olduğunu; ve toplumsal hayatı daha eşitlikçi bir şekilde örgütlemenin yolları, alternatifleri olduğunu öne sürerler. En önemlisi, sosyalistlerle ve son zamanlarda da feministlerle beraber, anarşistler insan doğasının toplumsal bir yapı [toplumsal olarak yapılandırılmış] olduğunda ısrar ederler: insanların davranış tarzı, herhangi bir doğuştan gelen mizaçtan [ing. inherent nature] ziyade içinde yetiştirildikleri/yetiştirildiğimiz kurumların bir ürünüdür. Resmi hiyerarşik otorite biçimleri pekala mücadele etmek amacıyla tasarlandıkları koşulları yaratabilir: hükümetler düzensizliği korumak yerine, onu yaratan ana nedenlerden birisidir. Hiyerarşik kurumlar, katılanlar arasında yabancılaştırılmış ve sömürücü ilişkileri besler, insanları güçsüzleştirir ve onları giderek kendi gerçekliklerinden uzaklaştırır. Hiyerarşiler bazı insanları diğerlerine bağımlı kılar; bağımlı olanları bağımlılıkları için suçlar, ve ardından da daha fazla otorite uygulamayı gerekçelendirmek için [ezenlerin] bu bağımlılığı kullanmalarını sağlar. Pek çok İspanyol anarşisti, toplumda kadınların mevcut ikincil konumunu, toplumsal kurumların bağımlı kişiler yaratma konusundaki gücünün bir örneği olarak gösterir. Kadınların doğası ve kadınların geleceğin toplumu içindeki uygun rolü hakkında İspanyol anarşistleri arasında pek çok [farklı] görüş olsa da, pek çok anarşist İspanyol toplumunda kadınların dezavantajlı durumda olduğunu ve erkeklerle kadınlar arasındaki mevcut eşitsizlikliklerin büyük ölçüde toplumsal koşullanmaların ve erkek iktidarının sonucu olduğunu kabul ediyor gözükmektedir. 1903 gibi erken bir tarihte örneğin, José Prat, “kadınların ‘geri kalmışlığı’, ona geçmişte ve hala bugün nasıl davranıldığına bağlıdır. ‘Tabiat’ın bununla hiçbir ilişkisi yoktur. ... Eğer kadın geri kalmışsa, bunun sebebi erkeğin hep onu aşağılık görmesi, kendisi için yavaş yavaş kazanmakta olduğu haklardan onu mahrum bırakmasıdır.” diyordu. Gregorio Maranon ve Mariano Gallardo, kadınlarla erkekler arasında önemli cinsel farklılıklar olduğunu kabul etmekle beraber, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin, kadınlara fırsat vermenin reddedilmesinin sonucunda olduğunu söylüyorlardı: “Kadınların varsayılan aşağılıklığı tamamen yapaydır, erkekleri ve kadınları ayrı ve farklı şekilde eğiten, kadını köleleştiren ve onun yoldaşını ise vahşi bir tiran yapan uygarlığın kaçınılmaz sonucudur.” İspanyol anarşistleri, aynen günümüz feministleri gibi, nasıl bir kurumsal biçimde olursa olsun --ister ekonomik, isterse politik, dini veya cinsel olsun-- iktidarın uygulanmasının, hem iktidara sahip olanı hem de üstünde [iktidar] uygulananı yabanileştirdiğini iddia etmiştirler. Bir yandan, iktidara sahip olanlar onu sürdürmek için durmaksızın artan bir arzuya eğilimlidirler. Hükümetler, örneğin, “ortak çıkarı” veya “genel iradeyi” temsil ettiklerini öne sürebilirler. Ancak bu iddia yanlıştır; bir azınlığın çoğunluk üzerindeki ekonomik ve politik iktidarını koruması ve devam ettirmesi [konusunda] devletin rolünü gizler. Diğer yandan, bazılarının iktidarı kullanması diğerlerini güçsüzleştirir [ing. disempower, iktidarsızlaştırır]. Görece üstün konumda olanlar, kendilerine boyun eğenlerin kişiliklerini bizzat tanımlama eğilimindedirler. Fiziksel sindirme, ekonomik hakimiyet ve bağımlılık ve psikolojik kısıtlamalarla; toplumsal kurum ve pratikler herkesin dünyayı ve dünyadaki kendi konumunu algılamasını etkiler. Anarşistler, daima üstüne eylenilene [yani daima bir eylemin nesnesi] olma ve asla eylemesine izin verilmeme konumunda olmanın, bağımlılığa ve geri çekilmeye mahkum olduğunu öne sürerler. Devamlı olarak bir şeyler yapması emredilen ve kendileri adına düşünmekten alıkonanlar, sonunda kendi kapasitelerinden şüphe duyarlar. Günümüz feministleri ile beraber, anarşistler başkaları tarafından belirlenenlerin, kendilerini tanımlamakta ve adlandırmakta çok büyük güçlük çekecekleri konusunda ısrar ederler. Toplumsal normlara, standartlara ve beklentilere karşı çıkma anlamında kendi başlarına hareket etmek konusunda bu güçlüğün çok daha fazla olacağı da bir başka ısrar konusudur. Bu nedenle belirli insanların “davet edildiklerini” gördükleri kalıcı otorite yapılarına anarşistler karşı çıkarlar; toplumdaki otorite ilişkilerinin daha akışkan hale gelmesi gerektiğini belirtirler: “İnsanlar özgürdür. Özgürce çalışırlar, özgürce değişirler, ve özgürce sözleşme yaparlar.”


Topluluk ve Eşitlik Pek çok kuramcı, elbette ki, hiyerarşik yapıların, tahakkümün ve tabi kılmanın (politik, ekonomik veya cinsel alanda olsun) olumsuz etkilerine rağmen, toplumsal yaşam için gerekli olduğunu öne sürmüştür. Cevap olarak, anarşistler geniş anlamıyla özgürlük ve eşitliği içinde barındıracak bir toplumsal örgütlenmenin alternatif yollarını betimlemişlerdir. Bu görüşler bireyi sağlam bir şekilde topluluk bağlamı içine yerleştirir; ve toplumun kendisini zaman içinde devamlı kılmasını sağlayacak ekonomik ilişkilere, koordinasyon mekanizmalarına, cinselliğe ve erkek-kadın ilişkilerine ve var olan eğitim ve toplumsallaştırma sistemlerine dikkati çekerler. Anarşistler, örgütlenmenin temeli olarak eşitsizlik yerine, karşılıkçılığı [ing. mutualism], karşılıklılığı [ing. reciprocity] ve federalizmi önerirler. Hiyerarşi ve tahakkümün yerine, herkesin kendi potansiyelini tam olarak gerçekleştirmesini sağlayacak, böylece de toplumsal, politik ve cinsel eşitsizlik gereksinimini engelleyecek kuvvetlenmeyi [ing. empowerment] önerirler. Anarşist devrim kuramının Mujeres Libres açısından belirli bir öneme sahip yönlerini, ve otoriter olmayan toplumsal bir değişim kuram ve pratiğinin gelişimine Mujeres Libres’in yaptığı katkıları --özgürlüğün toplumsal doğası, [siyasal ve toplumsal açıdan] eşitlikçi bir toplum görüşü, ve bilinç değişimi ve güçlendirme süreci-- en belirgin şekilde gösteren yönleri aydınlatacağım. Özgürlük, veya bireysel hürriyet, İspanyol anarşist geleneğinin en temel önermesidir. “Bireysel bağımsızlık” pek çok anarşist yazının ana öğretisi [ilkesi]dir; bir kimsenin bireysel potansiyelinin özgür gelişimi, tüm insanoğullarının doğuştan sahip olduğu temel “haklar”dan birisidir. Ancak İspanyol anarşistleri, komünalist-anarşist geleneğe sağlam bir şekilde kök salmışlardır. Onlara göre, özgürlük temel olarak toplumsal bir üründür: bireysellik ve yaratıcılığın tam ifadesi ancak topluluk içinde ve [onun] sayesinde gerçekleştirilebilir. Pilar Grangel’in (Mujeres Libres’te de aktif olan bir öğretmen), bireysellik ve topluluk arasındaki ilişkiyi betimlerken yazdığı gibi, “Ben ve benim doğrum; ben ve benim inancım ... Ve ben senin için, ancak kendim olmaktan asla vazgeçmeyerek, ki böylece sen de her zaman kendin olabilesin. Senin varlığın olmadan ben var olmadığım için, ama benim varlığım seninki için vazgeçilmez olduğu için.” Onlar, hayatta kalmak için toplumsal yaşamın karşıtlar arasındaki saldırgan [bir] çatışmayla değil, “karşılıklı yardımlaşma”yla düzenlendiği şeklindeki Kropotkin’in iddiasına sık sık göndermeler yaptılar: “Birlik olmaksızın, yaşam olamaz.” Yalnızca ekonomik sınıf hiyerarşilerinden, politik ve cinsel ayrıcalıklardan arınmış, tam eşitlikçi bir toplumda, herkes mümkün olan azami gelişimini gerçekleştirmekte özgür olacaktır ve bireysel inisiyatif serpilebilecektir. Bireyselliğe ve bireysel inisiyatife, bunu besleyen komünal bağlama odaklanma, İspanyol anarşistlerine erkek-kadın farklılıklarını ele alacak potansiyel bir bağlam sağlamıştır. Bu görüş açısı [perspektif] insanların çeşitliliği, insanların toplumsal bütüne katkı yapabilecekleri yolların değişikliğini, ve farklı grupların dahil edilmesinin topluma yapacakları katkılar hakkında genel bir farkındalık --en azından kuramsal düzlemde-- yaratttı. Ancak bu bakışın, gerek kuramda gerekse pratikte, cinsel farklılıklar bağlamında kullanılması çok daha fazla kısıtlı olmuştu. Günümüz feminist ve azınlık [hakları savunucularının] bizi oldukça bilinçlendirdiği üzere, homojen olmayan topluluklarda saygı ve eşitliğin nasıl sağlanacağı her zaman belirgin değildir. Birçok eşitlikçi olduğu varsayılan toplumsal biçim, erkekler ve kadınlar arasındaki farklılıkları göz ardı etmiş, veya örneğin bunların politikayla ilişkili olmadığını varsayarak, kadınların ikincil konuma getirilmesini etkili bir şekilde yeniden üretmişlerdir. Onların toplumsal örgütlenmenin ana bileşenlerine dair anlayışını incelersek, İspanyol anarşist görüşün sınırları belirginleşir. Çoğu İspanyol anarşisti, toplumsal örgütlenmenin ana ilkesinin politik olmaktan ziyade ekonomik olduğunda ısrar ederek, ekonomik ilişkileri görüşlerinin merkezine yerleştirdiler. Hem insanların aldığı ödentiler hem de işin yapısı bağlamında, ekonomik ilişkiler mümkün olduğunca hiyerarşik olmamalıdır. Ücret eşitliğinin tam olarak nasıl sağlanacağı hakkında, kolektivizm (herkese katkısına göre) ve komünizm (herkese ihtiyacına göre) arasında gidip gelerek,

kendi aralarında farklılaşırlar. Ancak hepsi de adil bir toplumun işlemesi için ücretlerin göreceli eşitliğinin asli olduğunda hemfikirdir. Bunun sebebi, hem ekonomik eşitsizliklerin kolayca toplumsal ve politik iktidara dönüşmesi; hem de daha temelde, beşeri emeğin çoğunun işbirliği içermesi ve bireyin kolektif bir işe katkısına değer biçmenin neredeyse imkansız olmasıdır.


Ancak, ekonomik eşitliğin karşılıklı yardım ve dayanışmaya dayanan bir toplumun çatısı olması gerektiğini söylemek, o toplumun genel yapısı ve örgütlenmesinin neye benzeyebileceğini tanımlamakta yetersizdir. Komünalist anarşistler açısından toplum en iyi şekilde, bireysel özerkliği takdir ederken hala özgürlük ve adalet için hayati olan genel koordinasyonu temin edebilecek bir dizi gönüllü birlik olarak anlaşılabilir. Toplumsal düzen, resmi politik yapılardan ziyade yerel olarak oluşmuş, merkezsizleşmiş birimlerin işbirliği sayesinde gerçekleştirilebilir. Daha yüksek bir otoritenin müdahelesi olmaksızın insanlara hizmet sağlamakta etkin bir şekilde işlev görecek gönüllü anlaşmalarla kurulan ağ modellerinin örnekleri olarak, demiryollarına, uluslararası posta hizmetlerine ve diğer iletişim biçimlerine dikkat çektiler. Ancak ekonomik yapılara bu merkezi odaklanma, özellikle de katı bir cinsiyete dayalı işbölümüyle biçimlendirilmiş [characterised] bir toplumda, kadınlar için ciddi sorunlar doğurdu. Kadınlar işe nasıl dahil edileceklerdi? Yeni toplum, cinsiyete dayalı işbölümüne meydan okuyacak ve onun üstesinden mi gelecekti? Veya bu işbölümünü olduğu gibi bırakacak ve kadınlar için bir çeşit “farklı ancak eşit” statü gerçekleştirmeye mi uğraşacaktı? Toplumsal örgütlenmenin kökü olarak ekonomik yapıların vurgulanması, tahakküm ve ikincil konuma getirilmenin pek çok yönü olduğu ve ekonomik meselelerin ele alınması gereken yegane mesele olmadığı şeklindeki anarşist ısrarı yalanladı. Aslında, bölüm 2’de (*) göreceğimiz üzere, yeni bir toplumun merkezi kurum ve yapıları hakkındaki tartışmalar, her ne kadar bu kararların kadınların konumu veya katılımına illişkin sonuçlarına nadiren odaklanılmış olsa da, İç Savaş öncesinde oldukça bölücü olmuştu. Bunun yerine tartışmaların çoğu yeni toplumun temelini oluşturacak örgütlenmelerin ne biçim şeyler olacağı üstüne odaklanmıştır. Anarko-sendikalistler olarak tanınacak olanlar (ki bunlar 1910’dan itibaren CNT içinde çoğunluğun konumunu temsil etmeye başladılar) tabanında sendikaların olduğu bir toplum tasavvur ettiler. Sendikalar, her sendikanın (veya sendikalar grubunun) bir delege göndereceği federasyonlar yoluyla hem yerel hem de endüstriyel olarak koordine edileceklerdi. Ancak, bu görüş, (çocuklar, işsizler, yaşlılar, özürlüler ve çalışmayan anneler dahil olmak üzere) işçi olmayanların toplumsal karar almaya katılımı için çok az fırsat yaratıyordu. Anarko-sendikalistlerden ziyade “anarşistler” olarak adlandırılan diğerleri ise, sendikaların, liberter bir komünist toplumun koordine edilmesi için çok dar bir tabanı temsil ettiğinde ısrar ettiler. Örneğin Soledad Gustavo, Federico Urales ve Federica Montseny sendikaların kapitalizmin ürünleri olduklarını ve dönüştürülmüş bir ekonomide örgütlenme ve koordinasyonun temelleri olacaklarını varsaymanın anlamlı olmadığını öne sürdüler: “Patronlar olduğu için işçiler vardır. İşçicilik kapitalizmle, ve sendikalizm de ücretlerle birlikte ortadan kaybolacaktır.” Gustavo ve Federica Montseny’nin her ikisi de İspanya’da uzun bir geçmişe sahip olan başka bir geleneğe, municipio libre’ye (özgür komüne) dikkat çektiler: “geçici anlamda dahi sendikalist çözümün uygun olmadığı, özellikle de tarımsal köylerde, toprağın ve tüm üretim araçlarının toplumsallaştırılması, üreticilerin ellerine verilmesi temelinde bütün İspanya’da özgür komünleri ilan ettiğimiz andan itibaren devrimin peşine düşme hakkımı saklı tutuyorum.” İlginçtir ki, daha topluluk-odaklı örgütsel bir tabandan bahseden bu iki kadın aynı zamanda kadınların kurtuluşunu destekleyenlerden en bilinen ikisidir -- her ne kadar, bildiğim kadarıyla ikisi de kadınların kurtuluşuna dair kaygılarını, örgütsel olarak işyeri yerine topluluk üstüne odaklamayla açıkça ilişkilendirmemiş olsalar da. Bölüm 2’de göreceğimiz üzere, topluluk-temelli örgütlenme stratejileri, kadınları ilgilendiren meseleleri ele almakta ve kadınların katılımını harekete geçirmekte, işyeri-temelli olanlardan genellikle çok daha başarılıydı. Giderek, kuramcıların ve CNT eylemcilerinin çoğu, her ne kadar birleşmenin koşulları hala sendikal çözümü kayırıyor olsa da, municipio libre’yi sendika ile birleştirmeye giriştiler. Örneğin Isaac Puente, şehirlerdeki municipio libre’nin esasında sendikaların yerel bir federasyonu olacağını söylüyordu. Kırsal alanlarda, kasaba, sınırları dahilindeki her şeyi ortak mülkiyet olarak elinde tutacaktır; komünal karar-alıcı organ “çalışan herkes”ten meydana gelecektir. Bu zorunluluktan yegane muaf olacaklar gençler, hastalar ve yaşlılar olacaktır. Bu çözüm, tabii ki toplumsal ve siyasi hakları ekonomik üretkenlik temeline bağlayacaktır --”özgür komün”de bile.


Bir sonraki bölümde göreceğimiz üzere, örgütsel yapı ve görüş hakkındaki meselelere ilişkin herhangi bir çözüm [önerge] söz konusu olduğunda, bu [çözüm] basındaki kuramsal tartışmalardan ziyade anarko-sendikalist hareketin pratiği içinde gerçekleşecekti. İspanyol hareketinin, eylem ve örgütlenmelerin katı bir şekilde sendika temelli olması açısından ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başı Avrupa işçi-sınıfı hareketlerinin çoğundan farklı olduğuna dikkat edilmesi önemlidir. [?] İspanyol ve öteki hareketler arasındaki farklılıklar “kadının yeri”ne dair tartışmalar bağlamında özellikle önem arz eder. Önemlidir ki, ne Montseny’nin ne de Puente’nin özgür komünler hakkındaki tartışmasında kadınlardan --ve işsiz erkeklerden-- bahsedilir. İkinciler hakkında, tam olarak düzenli bir toplumda, --çalışmayı reddedenler dışında-- işsizlik olmayacağı varsayımı yapıldığını söyleyebiliriz; ortak işe katılmayı reddetmek siyasi haklardan yoksun kılınmayı meşrulaştırır. Ancak, kadınların konumu çok daha az belirgindir, çünkü yazarlar hem erkeklerin hem de kadınların çalışıp çalışmayacağından (çocuk bakımı ve çocuk yetiştirme [konularından] hiç bahsetmezler); kadınların eviçi işlerinin çalışma sayılıp sayılmayacağından (ama, o zaman kadınların evlerinde hakkıyla çalıştıklarını belgeleyecek bir sendika olacak mıdır?); veya küçük çocukları olan kadınların tam bir yurttaş olarak görmeyi bekleyip beklemediklerinden bahsetmezler. Puente tüm kadınların işçi olacağını varsayıyor gözükürken, Mella kadınlardan işçiler yerine eşler ve kız evlatlar olarak bahseder: “İşçiler: sizin sorumluluğunuz kendinizi mücadeleye vermenizdir. Eşleriniz de sizinle beraber olacaktır, çünkü onlar da sizin kadar burjuvazinin barbarlığının kölesidirler.” Maranòn anneliğin çalışmaya uygun olmadığını öne sürer ( annelik hakkıyla yapılacaksa tam zamanlı bir iş olacağı veya en azından öyle olması gerektiği için). Bununla beraber, özel, ve hatta anormal bir sınıf olarak gördüğü anne olmayan kadınlar için çalışmanın önemli olduğunu söyler. Cinsellik ve Kadınların Ezilmesi Aslında, anarşist yazarlar arasında bu meseleler üzerinde bir görüş birliğinin olmaması, yanlızca kadınların işçi sınıfı örgütlenmelerindeki yeri hakkında değil, aynı zamanda kadınların ezilmesi ve bunun üstesinden gelmek için nelerin gerekli olduğu konusunda da ayrışma olduğunun kanıtıdır. Mary Nash, ondokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında İspanyol anarşistleri arasında, erkek-kadın ilişkilerinin doğası hakkında iki farklı düşünce akımının gelişmiş olduğunu belirtiyor. Birisi, Proudhon’un yazılarına dayanarak (ve İspanya’da Ricardo Mella tarafından örneği ortaya konulan), kadınları esasen evdeki rolleriyle topluma katkı yapan yeniden üreticiler olarak görür. Bu görüşe göre, kadınların kurtuluşu için gereken şey kadınların evdeki çalışmalarının yeniden değerli hale getirilmesidir [değerinin bilinmesi]; onun ev dışındaki çalışması erkeğinkine göre daima ikincil olmalıdır. Kuramsal köklerini Bakunin’in yazılarında bulan (Marksist perspektife benzer olan) ikinci akım ise (en azından üretkenlikçi yönleriyle Isaac Puente’nin çalışmalarında örneklenen), erkeklerle eşit hale getirmenin kötü olduğunda, ve kadınların kurtuluşu için esas olanın onların erkeklerle eşit koşullarda ücretli emek gücüne tam olarak dahil olmaları olduğunda ısrar ediyordu. Bu görüşe göre, eğer kadınlar ezilmelerini sona erdirmek istiyorlarsa, iş gücüne işçiler olarak katılmalı ve tüm işçilerin konumunu iyileştirmek için sendikalarda mücadele etmeliydiler. CNT’nin resmi görüşü bu ikinciyi izliyordu --ancak, işyerinde kadınların eşitliğine kuramsal bağlılığın CNT üyelerinin çoğunluğunun bu bağlılığa uygun şekilde hareket edeceğini garanti etmediğine dikkat edilmelidir. Bölüm 2’de göreceğimiz üzere, hareketin bu bağlamdaki pratiği ifade edilen inançlarını nadiren doğrulamıştır. Bununla beraber, liberter hareket içinde kadınları sendikalarda örgütlemenin --ki bunu yapmak mümkün olsa dahi-- kendi başına yeterli olmayacağına inananlar da vardı. Onlara göre, kadınların ezilmesinin kaynakları işyerindeki sömürüden daha geniş ve daha derindi. Kadınların ezilmesinin ekonomik olduğu kadar kültürel olduğunu, kadınların ve onların faaliyetlerinin aşağılanmasının aile ve kilise gibi kurumlar aracılığıyla geliştirildiğini öne sürüyorlardı. Bu nedenle, “Javierre”, devrimci değişimin erkek-kadın ilişkilerini değiştirmesi sürecine dair anlayışını ortaya koyan bir makalede, hamile kadınları terk eden “yeni Sovyet erkekleri”nin sayısı hakkındaki bir Pravda haberi üstüne [şöyle] yorum yapıyordu: “Siyaset tek başına erkeği ahlaki olarak ortak bir yaşama hazırlayamaz ... Marksist vaftiz, (Bu erkekler[e]) erkek olmayı Hristiyan vaftiz[inden] daha fazla öğre[t]memiştir.”


Bu geniş anlayış bile belirsizliklerden muaf değildi. Kyralina (Mujeres Libres’in aktif bir destekçisi olacak olan gazeteci Lola Iturbe) daha geniş bir kültürel fenomeni hesaba katacak bir analiz ve pratiğin gerekliliğinde ısrar ediyordu. Ancak “Anarşist Komünizm Kadınları Özgürleştirecektir” [başlıklı] makalesi, yirminci yüzyıl anarşist kültürel eleştirilerde yaygın olan bir inancı, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasının özgür aşka ve kadınların kurtuluşuna yol açağı inancını ortaya koyuyordu: “Ancak liberter komünizmin saltanatı kadınların kurtuluşuna insani bir çözüm getirebilir. Özel mükiyetin tahrip edilmesiyle, bu ikiyüzlü ahlak bir kenara atılacaktır, ve bizler özgür olacağız ... Zevklerimizin tam özgürlüğüyle,tutkulu ve cinsel bir yaşamın çeşitli biçimlerine saygılı olan aşkı yaşayacağız.” Pek çok anarşist yazar ve eylemci açısından, cinsel yaşam ile aile yaşamının yeniden örgütlenmesi ve kadınların rolünün yeniden inşa edilmesi, devrimci bakışın asli unsurlarıydı. Aile ve cinselliğin “özel” [kişisel] ilişkilerine gösterilen bu ilgide, İspanyol anarşistleri ondokuzuncu yüzyılın ütopik sosyalistleri ve günümüz feministleri ile pekçok şeyi paylaşıyorlardı. Ancak anti-otoriter analizi, cinselliğe ve aile ilişkilerine uygulamanın birden fazla yolu vardı. Yeni anarşist toplumda ailelerin ve aile ilişkilerinin yapısı ve doğası nasıl olacaktı? Ve kadının toplumsal katılımı, onun ailevi ve yeniden üretici rolleriyle nasıl ilişkilendirilecekti? Proudhon ve takipçilerinin savunduğu gibi, ailede kocanın/babanın sorgulanamaz otoritesi korunacak mıydı, yoksa o da yıkılacak ve bunun yerini gönüllü eşitlikçi ilişkiler mi alacaktı? Bazı İspanyol anarşistleri açıkça Proudhon’a katılıyorlardı; diğerleri ise çileciliği savunuyor, alkol ve tütün kullanımına karşı çıkıyor, ve tek eşliliği veya cinsel saflığı [bekareti] tavsiye ediyorlardı. Yirminci yüzyılın başlarında bu meseleye değinen yazarların çoğu ise toplumsal cinsiyetler [ing. gender] arasında eşitliği ve özgür aşkı savunuyordu. Bu son grup, gerçek özgürlüğün, cinsel olanlar da dahil olmak üzere, insanın tüm yetilerinin tam ifade edilmesi ve geliştirilmesi anlamına geldiğinde ısrar ediyordu. Onlara göre, bekaret, tek eşlilik ve sadakat toplumsal ideallerini devam ettirmek Hristiyan baskının mirasını yansıtmaktaydı, ve ideal anarşist toplumda bunların yerini özgür aşk ve eşitlikçi aile yapıları alacaktı. Bu sonraki konum, 1920’lerde ve 1930’larda --özellikle de Sigmund Freud, Havelockk Ellis ve tanınmaya başlayan diğer seksologların çalışmalarıyla-- güç kazandı. 1930’larda, --La Revista Blanca ve Estudios gibi kültürel eleştiri dergilerinde yazan-- İspanyol anarşistleri, cinselliğin ve cinsel özgürleşmenin insan gelişimi, ve nihayetinde de toplumsal devrim için önemini geniş bir biçimde resmetmek amacıyla Freudçu psikoloji ile neo-Malthusçu retoriği ve özgür aşk doktrinlerini birleştiriyorlardı. 1930’larda Estudios’a katkı yapanların alayı cinselliğin olumlu değerine, ve erkek ve kadınlar için çifte standartlı cinsel ahlaka karşı çıkılmasına dayanan, yeni bir cinsel etikten bahsediyordu. Bu yazarlar [cinsel] saflık ve cinsel dürtülerin bastırılmasını savunan anarşistlerle tefe koyuyorlardı. Onlar, bunun aksine, zorla sakınmanın yanlızca (fahişelik ve kadınların ezilmesine neden olan) klasik çifte standarda değil, ama aynı zamanda bodurlaşmış yaşamlara, ve daha da kötüsü suça yol açacağında ısrar ediyorlardı. Freud’u takip ederek, cinselliğin temel yaşam gücü olduğunu, tinsel ve toplumsal sağlığın önemli bir parçası olduğunu savunuyorlardı. Cinsel hisleri bastırmak ve onları fahişeliğe yöneltmek yerine, yazarlar insanların cinsellik hakkında daha fazla şey öğrenmesi --ve doğum kontrolü uygulaması-- gerekktiği sonucuna varıyorlardı. Psikoseksüel sağlık konuklarında anarşist yazarların “piri” olan Dr. Felix Marti-Ibànez, cinselliğin insan yaşamındaki yerine dair yeni bir perspektifin ana hatlarını ortaya koydu. İlk olarak, insan büyümesi ve gelişiminin ve başarılı evliliklerin bir parçası olarak, --hem erkekler hem de kadınlar için-- jenital cinselliğin öneminde ısrar etti. Onun makaleleri kilisenin evliliğin türlerin yaşamını sürdürmek için var olduğu görüşünü reddediyordu, ve bunun yerine evliliğin, iki kişi tarafından gönüllü olarak seçilmiş olan bir yaşam şekli olduğunda ısrar ediyordu. İster evlilik bağlamında isterse evlilik dışı bağlamda, seks yanlızca döllenmek için değil, hayat vermek [ing. recreation, eğlendirmek, dinlendirmek] içindir. Başarılı cinsel ilişkiler (evlilikte veya evlilik-dışı) her iki tarafın da cinselliğe değer vermesini ve saygı göstermesini; ve cinsel birleşme ve tatminin yanlızca çocuk üretmenin bir aracı değil, kendi içinde bir amaç olabileceğinin bilinmesini gerektirir. Sonuçta, başarılı bir evlilik doğum kontrolünün bilinmesini ve kullanımını içerecektir. Onun makaleleri hem cinselliğin insan yaşamındaki yerine dair bu yeni görüşü şekillendirmek, hem de proletaryayı mevcut doğum kontrol [araçlarından] haberdar etmek amaçlarını güder.


Marti-Ibànez yeni bir cinsellik anlayışının gerektiğini de öne sürüyordu. Uzunca zamandan beri, cinselliğin jenitallikle [cinsel birleşme] karıştırıldığını söylüyordu. Önemli insan gereksinimlerini engellediğini belirterek, [cinsel] saflığın dayatılması pratiğini eleştirdi. Aynı zamanda, cinsel enerjinin farklı yönlere kanalize edilebileceği, ve jenital temas yoluyla ifade edilmesinin bir zorunluluk olmadığı [konusunda] ısrar etti: “Jenital-erotik dürtülerin cinsel bir faaliyet olduğunun, ancak [bunun] cinselliğin yanlızca küçük bir parçası olduğunun, ve cinselliğin birçok başka yönünün (iş, idealler, toplumsal ve artistik yaratım vb.) de olduğunun farkına varalım ... Cinsellik kendisini erotik bir şekilde veya çeşitli biçimlerdeki çalışma sayesinde ifade edebilir.” [altı çizili yerler orijinalinde vurgulu] Bununla beraber, cinsel enerjiyi tekrar yönlendirme çabaları başarılı olmazsa, genç kadın ve erkeklerin --seksin aşkla ilintili olması gerektiiğini düşünmedikleri, veya bunun kadının kendi hislerinden veyahut kendine saygı hissinden vazgeçmesini gerektirmediği müddetçe-- cinsel deneyimde bulunmaktan sakınmaması gerektiğini belirtir! Cinselliğe karşı yeni ve daha özgür bir tavır çağrılarına karşın, esasen bütün bu yazarlar “normal cinselliği” heteroseksüellikle özdeşleştirdiler. Bu özdeşleştirme açık olmaktan ziyade kapalı bir şekildeydi --cinsellik tartışmaları karşı cinslerden insanlar arasındaki “normal” ve “doğal” bir çekimi varsayıyor ve ifade ediyordu. “Ögenya [ing. eugenics, soyaçekim yoluyla insan ırkının geliştirilmesiyle ilgilenen bilim dalı] ve Cinsel Ahlak” serilerinde, Marti-Ibànez açıkça homoseksüellik sorununa değinmişti. Bu makalede esasen homoseksüelliğe karşı yaklaşımın tarihçesine odaklanıyor, “cinsel tersine dönme” [ing. inversion] (“doğuştan homoseksüellik”) ve (gönüllü olarak, kibir veya merak yüzünden, veya çıkarcı amaçlar doğrultusunda uygulanan) “cinsel sapkınlık” [ing. perversion] arasında ayrım yapmaya girişiyordu. Bu iki türü birbirinden ayırma çabasına rağmen, makale hangi sebebin asli olduğunu belirlemenin genellikle güç olduğunu belirtiyordu. Nihayetinde, homoseksüellikte ahlaksız hiçbir şey olmadığını, ve bu nedenle homoseksüel davranışların (çalmadan duramayan bir kleptomanı cezalandırmasını ne kadar uygun olacaksa!) cezalandırılmaması gerektiğini belirtiyordu. Ancak, aynı zamanda homoseksüelliğin bir sapkınlık olduğunu ve homoseksüellerin “cinsel tersine dönmenin kurbanları” olduğunu inancını açıkça belirtiyordu. Pekçok yazar, kadın cinselliğine yönelik yeni tavırların potansiyel olarak özgürleştirici etkisinin farkına varmıştı. [Cinsel] saflığa yönelik geleneksel yaklaşımın (ki daima kadını erkeğe nispeten daha fazla kısıtlıyordu --aslında anarşist çevrelerde bile) terk edilmesi, kadınları kendi cinselliklerini keşfetmek ve ifade etmek için özgürleştirecekti. Daha özelde, --hem kadın hem de erkek-- pekçok yazar kadının yeniden üretim faaliyetinin onun ikincil konuma getirilmesinde anahtar olduğu görüşüne sahipti. Evli kadınlar (o zamanlar nadiren sorgulanan evlilik ilişkilerinin bir yönü olan) kocalarının cinsel arzularına tabi oldukları ve doğurganlığı düzenlemenin hiçbir yolu olmadığı müddetçe, kadınlar geniş ailenin yönetimi ile ard arda [gelen] çocuk doğumlarının duygusal, fiziksel ve tinsel lağımına maruz kalacaklardı. [Bu] yetersizlik en dramatik olarak işçi sınıfından kadınlar üstüne kalıyordu. Doğurganlığın kontrolü, bu nedenle, kadınlar için özellikle özgürleştirici olabilirdi. Kadınlar ve cinsellik konularında Estudios’a düzenli katkı sağlayanlardan Maria Lacerda de Moura, işçi sınıfı içinde doğum kontrolü bilgilerinin yayılmasına karşı çıkan anarşist erkekleri eleştiriyordu: “Onlara göre, bir kadın sadece burjuva askerlerini, veya daha doğrusu toplumsal devrimin kızıl askerlerini üretmeye hedeflenmiş, doğurgan ve tükenmez bir rahimdir.” O, tam tersine, doğum kontrolünün kadınların özgürleşmesi mücadelesinin asli silahı haline gelebileceğinde ısrar ediyordu. Birleşik Devletlerdeki ve Avrupa’da çeşitli bağlamlarda [çalışan] doğum kontrolü taraftarları ve feministler gibi, Lacerda, Maranòn ve diğer İspanyol anarşistleri, hem işçi sınıfı ailelerinin hem de bireyler olarak işçi sınıfından kadınların ailenin düzgün bir şekilde bakabileceğinden daha fazla çocuk üertmekten zarar gördüklerini; ve kadınların kurtuluşunun aynı zamanda anne olup olmama, ne zaman ve ne sıklıkta anne olunacağının seçilmesini de içermesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Ancak, onlar doğum kontrolünün bireyler olarak kadınlar için faydalarını da vurguladılar: bu hem evli hem de bekar kadınları hamilelik korkusundan kurtarabilir, ve böylece cinsel ilişkilerden daha bütünsel bir zevk almalarına olanak tanır.


Bazı analistler, bu argümanları daha da ileriye götürerek doğum kontrolünü ve sınıf analizini Malthusçuluğa eklemleyip, anarşist bir neo-Malthusçuluk şekillendirdiler. Dr. Juan Lazarte, hamilelik ve doğumun anlam ve sonuçlarının toplumsal sınıflar arasında değiştiğini savunmuştu. Sık hamileliklerin kadının sağlığı açısından, keza --meteliksiz kalmış-- bir ailenin sağlığı ve istikrarı açısından felaket olabilirdi. Ve aile daha çok çocuğa sahip oldukça, bebek ölüm oranları da yükseliyordu. Kısacası, Malthus’un öne sürdüğü gibi, sınırlandırılmamış yeniden üretimden en çok yaralananlar yoksullar oluyordu. Ancak doğum kontrolü imkanıyla, işçi insanlar (Malthus yoksulların bunu yapabileceklerine inanmıyordu) bu “kısıt”ın yerine --bilinçli işçi sınıfının özgürlüğüne yönelik stratejisinin bir bileşeni olarak kullanabileceği-- doğum kontrolünü koyabilirler. Daha küçük ailelerle, işçilerin ücretleri daha yüksek sağlık ve kuvvet seviyelerine erişebilir. Doğumların sınırlanması keza daha küçük bir işgücüne, işsizliğin azalmasına, işçilerin daha güçlü olmasına, ve hatta savaşların sona ermesine yol açabilir. Son olarak, cinselliğin ifade edilmesinde döllenmeyle zevkin ayrılmasını mümkün kılmasının yanısıra, cinselliğe yönelik bu yeni yaklaşımların anarşistlerin aşk ve evlilik anlayışlarına da önemli etkileri vardır. Pekçok anarşist kalıcı tekeşli evliliğin, kadın açısından örtük bir kendinden vazgeçmeyi gerektiren bir despotluk biçimi oluşturduğunu; ve özgür aşkın (ki bununla hem erkeklerin hem de kadınların, kilise veya devletin çıkarına olmaksızın cinsel ilişkiyi seçme ve artık karşılıklı olarak tatminkar olmadığında sona erdirme hakkından bahsetmektedirler) hem erkeklerin hem de kadınların doğal eğilimlerini yegane ortaya koyma [yolu olduğunu] iddia etmiştir. Bazı yazarlar, ideal bir toplumda dahi erkekler ve kadınlar arasında cinsellik bağlamında var olan farklılıkların devam edeceğini veya yenilerinin ortaya çıkacağını varsaymışlardır; diğerleri ise var olan farklılıkların büyük ölçüde toplumsal koşullanmaların ürünü olduğunda ısrar etmişlerdir. Ancak hepsi de, bu farklılıkların kaynağı ne olursa olsun, kadınların tam eşitliğine uyan bir toplumda, hem erkeklerin hem de kadınların cinselliklerini daha bütüncül ve daha tatminkar yaşayacaklarını varsaymışlardır. Hem [cinsel] saflığın hem de tekeşliliğin eleştirilmesi 1920 ve 1930’larda oldukça yaygındı, ve bunun yerine ya özgür aşkı veya “çoklu aşk”ı savunan sayısız makale yayınlanıyordu. Özgür aşkı savunmanın ötesinde, pekçok anarşist yazar tekeşliliğin sahip olma arzusunun bir ürünü olduğunda, kökenlerinin özel mülkiyet ve kadının ikincil konuma getirilmesinde bulunduğunda, ve geleceğin anarşist toplumunda ortadan kalkacağında ısrar ediyordu. Mujeres Libres’in kurucularında birisi olacak olan Amporo Poch v Gascòn, 1934’de Estudios’da geleneksel tekeşlilik kavramının kadını, “ister hala seviyor isterse sevmiyor olsun, --kilisenin veya yargıcın [erkeğe] sunduğu-- erkeğin kalıcı malı” yapıyordu. Ancak, o eğer doğru anlaşılırsa, tekeşlilik “ ‘ebediyen’ demek değildir, ancak aşıkların arzu ve duyguları devam ettiği müddetçe” demektir diyordu. Dahası, eğer erkekler gibi kadınlar da böylesi bir tutuma sahip olurlarsa, “tümü daha özgür ve daha tatmin olmuş olurlar.” Maria Lacerda de Moura, kabullenilmiş tekeşli aşk ve evlilik kavramlarından daha da uzaklaşmıştır. “Aşk”, diyordu, “daima tekeşlilikle açık bir mücadele içinde olmuştur.” Erkeklerin ve kadınların eşit olarak saygı gördüğü gerçekten eşitlikçi bir toplumda, tekeşliliğin yerini, herkesin (özellikle de cinsel özerklikleri tamamen yasaklanan kadınların) tam olarak gelişmesine, [kendisini] ifade etmesine, cinsel ihtiyaçlarını karşılamasına izin verecek tek cinsel ifade biçimi olan çoklu aşk alacaktır. Kadın ve erkeklerin aynı anda birden çok aşığının olmasını mümkün kılarak, çoklu aşkın kıskançlıkla ilgili birçok sorunu ortadan kaldıracağında, kadınların gerçekten de özgürce eşini (veya eşlerini) seçmesine imkan tanıyacağında, ve fahişelik ile kadınların cinsel sömürüsünü sona erdireceğinde ısrar ediyordu (çünkü evli olmayan, cinsel olarak aktif olan kadınlar artık damgalanmayacak ve kolayca yaralanır olmayacaktır). Bununla beraber, çoğu yazar onun kadar ümitli değildi. En azından, özgür veya çoklu aşk doktrinlerinin pratikte uygulanmasının teoriden çok daha karmaşık olacağını fark ediyorlardı. Çoğu yazar, özellikle de kadınlar, kadınların eşitliği söz konusu olduğunda, vaaz ettiklerini fiilen pratiğe döken pek az anarşist olduğuna işaret ediyorlardı. Soledad Gustavo örneğin, “bir erkeğin kadınların kurtuluşu fikrinden hoşlanabileceğini, ancak kadının bunu gerçekte uygulamasının düşkünü olmayacağına .... Nihayetinde, başkalarının kadınlarını arzulayabilir, ancak kendisininkini [kendi kadınını] kilit altında tutacaktır.” değiniyordu.


Federica Montseny, La Victoria [adlı] romanının cinsel olarak özgürleşmiş kadın kahramanı Clara’ya yöneltilen eleştirilere cevap olarak, güçlü bir erkek tarafından korunan zayıf, tapılası bir kadın kavramının --her ne kadar bazı erkek anarşistlere cazip gelse de-- hiç de liberter bir görüş olmadığını söyler. Serbest ve karşılıklı özgürlüğe göre yaşamaya hazır, veya hatta [bunları] kavramış olan [özümsemiş, anlamış] çok az kadın olabilir. Ancak “[böyle yaşamaya istekli ve hazır olan] kadını kabullenmeye hazır çok daha az erkek vardır.” Montseny’nin görüşüne göre, --geleneksel tutum ve inançlar tarafından köleleştirilmiş-- İspanyol kadınlarının pek azının kurtuluş için ahlaki olarak hazır olduğu, , cinsel ve ekonomik eşitliğe karşı erkeklerin direncinden çok daha ciddi bir sorundur. Emma Goldman, kadınların kendi değerlerini bilmeleri, kendilerine saygı göstermeleri, ve erkek aşıklarının tinsel ve ekonomik köleleri olmayı reddetmeleri için, içsel bir kurtuluşa ihtiyaç duyduklarını söylemişti. Ancak Montseny Goldman’ın bu kurtuluşun nasıl sağlanacağı konusunda gerçek bir kılavuz ortaya koymadığından yakınır. Ekonomik alanda olduğu gibi, ailevi veya cinsel ilişkiler durumunda da, ideal olan farklılıklar [temelinde] eşitlikti. Gerek kadınlar gerekse erkekler, bugün “kararlaştırılmış [ing. committed] cinsel ilişkiler” dediğimiz şeyin içinde ve dışında, cinselliklerini geliştirmek ve ifade etmekte serbest olmalıdırlar. Her ikisi de, toplumsal kınama veya dışlamaya düşmeksizin cinsel ilişkilere girmekte --veya çıkmakta-- serbest olmalıdırlar. Aileler de eşitlikçi kurumlar olmalıdırlar --babanın sorgulanamayan otoritesinin yerini karşılıklı ilişki ve karşılıklı saygı almalıdır. Bunlar anarşist toplumsal görüşün temel bileşenleriydi: ekonomik ve politik alanlarda olduğu kadar cinsel alanda da tüm insanlara eşit derecede ve karşılıklı olarak saygı gösterilen bir toplum; ne tahakküm ne de boyun eğme ilişkilerinin olduğu, kararların herkes tarafından alınmasının ve herkesçe kabul edilebilir olmasının gerektiği, insanların topluluğun süregiden yaşamına olan katkıları çevresinde örgütlenen bir toplum. Ancak bu topluma nasıl ulaşılacaktı? “Yeni anarşist erkek ve kadın” nasıl yaratılacaktı?

Devrimci Dönüşüm: Araç ve Amaçların Tutarlılığı Tahakküm ve boyun eğme ilişkilerinin toplumsal [olarak] inşa edildiğinin farkında olmak, elbette ki, onları değiştirmek demek değildir. İspanyol anarşistlerinin genelde ikincil konuma getilmenin, ve özelde ise kadının ikincil konuma getirilmesinin üstesinden gelme girişimlerini incelediğimiz zaman, devrimci değişime ilişkin anarşist perspektifin karmaşıklıkları belirginleşir. Kendi çıkarını güden --ve anarşistler, kapitalist toplumlarda yaşayan insanların, toplumsal ve ekonomik düzenlemelerin kuvvetlendirdiği kendi çıkarını gütmekten hiç de bağışık olmadığını çabucak fark etmişlerdi--, güçsüzleştirilmiş insanlar nasıl olacak da hem kendi kapasitelerinin farkına varacak ve hem de dikkatlerini diğerlerinin gereksinimlerine yönledireceklerdi? İnsanlar, kendi değerlerinin farkına varmalarını ve geniş toplumun da [bunun] farkına varmasını talep etmelerini sağlayacak içsel kurtululu nasıl gerçekleştireceklerdi? Eşitlikçi bir toplumda yaşamak için uygun olan adalet duygusunu nasıl geliştireceklerdi? Ve böyle bir toplum, değerlerine devamlı bağlı kalmayı nasıl ortaya çıkaracaktı? Daha özelde, eğer kadınların ikincil konuma getirilmesi toplumsal kurumların bir ürünüyse ve toplumsal kurumlar [kendilerini] yıkmaya teşebbüs edenlerini güçsüzleştiriyorsa, bu kurumlar nasıl değiştirilecek? Komünalist-anarşist geleneğin tanımlayıcı niteliklerinden birisi araçlar ile amaçlar arasındaki tutarlılığa yaptığı vurgudur. Devrimci mücadelenin amacı eğer hiyerarşik olmayan eşitlikçi bir toplumsa, o zaman [bu toplum] hiyerarşik olmayan bir hareketin eylemleriyle yaratılmalıdır. Aksi takdirde, katılımcılar bağımsız olarak faaliyet göstermek için asla güçlenemeyecek, ve harekete önderlik edenler devrim-sonrası toplumu yönlendireceklerdir. İç savaş deneyiminin katılımcılarından birisinin sözleriyle, “a la libertad sòlo se llega por caminos libertarios” (özgürlük ancak özgürlükçü araçlarla kazanılabilir]. Kropotkin’in parlamentarist sosyalistlerin ikilemi hakkında yazdığı üzere, “Sizler Devlet’i fethedeceğinizi düşündünüz, ancak en sonunda Devlet sizi fethedecek.”


Ancak var olan pratikler insanları güçsüzleştirirken, [insanlar] nasıl güçlendirilecekler? Anarşistlerin eşitlikçi, hiyerarşik olmayan devrimci bir sürece bağlılığı, insanların [bu sürece] katılmak için kendi yetilerinin farkına varmalarını gerektirir gibi gözüküyor. Başarılı bir anarşist devrim açıkçası, devrimci hareketinin kendisinin en karmaşık olan amacının önceden başarılmasına dayanır: herkesin güçlenmesi [ing. popular empowerment]. Bu paradoksun çözümü, anarşistlerin devrimci süreç anlayışında bulunabilir. Bizzat kendileri eşitlikçi, güçlendirici ve bu nedenle de dönüştürücü olan faaliyet ve pratiklere katılarak insanların kendilerini devrime (ve komüniter bir toplumda yaşamaya) hazırlamaları beklenir. Toplumsal değişim süreci içinde hiçbir hiyerarşik yapı kurulamaz. Yeni bir toplum yaratmanın yolu yeni bir gerçeklik yaratmaktır. Doğrudan Eylem Güçlendirmeye ve bilinç-değişimi sürecine ilişkin İspanyol anarşist perspektifini en iyi şekilde, onların ademi merkeziyetçiliğe ve “doğrudan eylem”e olan bağlılıklarıyla anlayabiliriz. Ademi merkeziyetçilik, devrimin, insanların günlük yaşamlarının somut gerçekliklerinden kaynaklanan, temelde yerel bir fenomen olması gerektiğine işaret eder. Devrimci bir hareket, insanların kendi ikincil konuma getirilmelerinin üstesinden gelmek üzere [insanların] mücadelelerinden gelişir; ve onların durumunun özelliklerine hitap etmelidir. Böylece, göreceğimiz gibi, İspanyol anarşistlerinin yarattığı önemli yeni kurumlardan biri, savaş öncesi dönemde bir okul, tazeleyici [ing. recrational, tiyatro, konser vb. gibi dinlendirici etkinliklere gitmek] bir grup ve işçi sınıfından genç insanların toplanma yeri olarak hizmet eden ateneo libertario (dükkan önü [ing. storefront] kültürel merkez) idi. Enriqueta Rovira’nın, böyle bir grubu betimlerken açıkladığı üzere,

“Genç delikanlılar ve kızlarla birlikte Sol y Vida (Güneş ve Yaşam) adlı bir gruba dahildik... Tiyatro oyunları, dağlara, denize geziler düzenledik, jimnastik yaptık... Hem kültürel hem de tazeleyici bir gruptu... Daima bir şeyler üstüne bir nebze [de olsa] (eğitsel) konuşmalar olurdu. Ve bu sayede, fikirler teşvik edilir, erkek ve kadın yoldaşlar olma hissi yaratılırdı. İnsanlar sendika toplantılarına ve benzerlerine gidiyordu, bu doğru, ancak grubumuz içindeki ilişkiler çok daha candandı, açıklamalar daha kapsamlıydı. Bizim çok köklü bir şekilde, ideolojik olarak biçimlendiğimiz yer işte burasıydı.” Doğrudan eylem, tek tek her eylemin ve bütünün amacının insanların kendi güç ve kapasiteleriyle irtibata geçmesini, kendilerini ve yaşamlarını belirleyen erki geri almalarını sağlayacak yolları sunması demektir. Bu, demokratik bir sistemde bile olan daha beylik politik faaliyetten ayırt edilmelidir. Anarşistler, politikacılara basınç uygulamak için çıkar grupları oluşturarak değişimi gerçekleştirmeye teşebbüs etmenin yerine, deneyimimizin, anlayışımızın ve eylemlerimizin değişime kılavuzluk edebileceği ve [değişimi] gerçekleştirebileceği örgütlenmelerde biraraya gelerek, kendimiz adına düşünmeyi ve eylemeyi öğrenmemiz gerektiğinde ısrar ederler. Bilgi deneyimden önce gelmez, onu takip eder: “Çalışmaya karar vererek işe başladık, ve çalışarak öğrendik... Liberter bir toplumda nasıl yaşayacağımızı, onun içinde yaşayarak öğreneceğiz.” İnsanlar özgür olmanın nasıl bir şey olduğunu ancak özgürlüğü uygulayarak öğrenebilirler: “Gelecek için hazır-kalıp [readymade] insanlarla kendimizi bulacak değiliz... Yetilerinin sürekli işletilmesi olmaksızın, özgür insanlar olmayacaktır... Dışsal devrim ve içsel devrim birbirini gerektirir, ve başarılı olmak için eş zamanlı olmaları gerekir.” Günlük gereksinim ve deneyimlerden kaynaklanan doğrudan eylem faaliyetleri, insanların yaşamlarının denetimini ele geçirebilecekleri yolları temsil eder. Feministlerin öğrendiği üzere, --ister bilinç-yükseltme grupları isterse topluluk örgütlenmelerinde olsun-- insanlar kendi durumlarını değiştirmek için faaliyet gösterirken, bu gibi faaliyetlere katılım hem içsel hem de dışsal etkilere sahip olacaktır. Bu tür bir meşguliyet insanları güçlendirir ve yeniden birlikte hareket etmelerini destekler. Soledad harekete aktif katılımın kendi yaşamı ve arkadaşlarının yaşamları üstündeki etkilerini [şöyle] betimliyordu: “Genç bir miltanın yaşamı inanılmaz bir yaşamdı. Mücadeleye, bilgiye, toplumu yeniden şekillendirmeye adanmış bir yaşam. Bir tür çoşkunluk ile karakterize ediliyordu... Bu çok güzel bir gençlik, bir yoldaşlıktı...


Nerede olursa olsun, grevlere ve eylemlere katılıyordum daima. Çok az bir şeyle yaşıyorduk... Erkekler ve genç delikanlılılar bizden biraz daha fazla kazanıyorlardı --ancak aslında buna gücenmiyorduk... Bazen, yanlızca havayla besleniyormuşuz gibi geliyordu.” Güçlenme hissi Enriqueta’nın anılarında da belirgindir: “O yoldaşların sevgisi ve o görüş öylesine kuvvetliydi ki, Bakire Mary ‘nin [İsa’nın annesi] kendisi ile bile savaşabilirdik!” Dahası, doğrudan eylem yanlızca ona katılanları güçlendirmekle kalmıyor, anarşistlerin “eylemle propaganda” [ing. propaganda by deed] dedikleri şey sayesinde diğerlerini de etkiliyordu. Sıklıkla, bu terim bomba atma, suikast girişimleri ve benzeri şeyler anlamına geliyordu. Ancak, segilediği olumlu örnekle taraftarları cezbeden bir tür örnek eylemliliğe gönderme yapan başka bir anlamı da vardı. Eylemli propagandanın bu güncel örnekleri gıda veya gündüz bakımı [çocuk ve yaşlılar için gündüz sağlanan bakım hizmetleri] kooperatifleri, kolektif olarak işletilen işler, eşit ter dökülen [ing. sweat equity] eviçi emeği programları, kadınların sağlık [konusunda] özyardım kolektifleri, kentsel işgal evleri, veya kadınların barış kamplarını içerir. Bu faaliyetler katılanları güçlendirirken, diğerlerine de hiyerarşik olmayan örgütlenme biçimlerinin var olduğunu ve olabildiğini --ve etkili bir şekilde işleyebileceklerini-- gösterir. Açıktır ki, bu eylemlerin arzulanan güçlendirici etkilerinin olması isteniyorsa, tepeden tasarlanmak ve yönlendirilmek yerine, büyük ölçüde kendiliğinden ortaya çıkmış olmaları gereklidir. Bu nedenle, anarşistler “kendiliğinden örgütlenme” stratejisine, yerel grupların zorlayıcı olmayan federasyonlarına bağlıdırlar. Amaç, yerel grup (sendikalar, semt birlikleri, tüketici kooperatifleri ve benzerleri) temsilcilerini biraraya getiren, “federatif ağ” diyebileceğimiz araçla, zorlama olmaksızın düzeni sağlamaktır. Hayati nokta, ne bireysel grupların ne de daha büyük koordinasyonu [sağlayan] organının diğerleri adına konuşma veya eyleme hakkının olmamasıdır. İdeal olarak, bunlar yönlendirici örgütlenmeler olmaktan ziyade tartışmaların [yapıldığı] forumlar olmalıdırlar. Kendiliğinden örgütlenme, pratikte, tahakküm yaşayanların hala rasyonel düşünme ve eyleme yetisine sahip olduğunu, ihtiyaçlarının neler olduğunu bilebileceklerini ve bunları karşılayacak yolları geliştirebileceklerini ortaya koyacaktır. Hazırlık En sonuncusu, ve en önemlisi, doğrudan eylem ancak “hazırlık” bağlamında gerçekleşebilir. Federica Montseny’nin sözleriyle, “Una revoluciòn no se improvisa” (devrim doğaçlama gerçekleştirilmez). Her ne kadar herkes toplumsal ilişkilere katılımı temelinde bir eşitlik ve adalet hissine sahip olsa da, neredeyse içgüdesel [olan] bu his devrimci eyleme yol açmakta yetersizdir. Hazırlık, hem insanlara [içinde bulundukları] kötü durumlarının komünal doğasını ve bağlamını göstermek, hem de kolektif eylemliliklerinin olabilirliğinin farkına varmalarını sağlamak için gereklidir. Böylesi bir hazırlık olmaksızın, “devrim” sadece otoritenin yeni biçimlerde tekrar kurumsallaşmasına yol açacaktır. Aslında, Rus Devrimini takip eden yıllarda yazan pek çok anarşist, yeterli hazırlık olmadığında hiyerarşinin nasıl kolayca yeniden dayatıldığının olumsuz bir örneği olarak SSCB’ne dikkat çekti. Ancak ne kadar çelişkili gözükse de, insanlar kendi adlarına kendiliğinden harekete geçmeye hazırlanmalıdır. Marksla birlikte, anarşistler de bilinç-yükseltme dediğimiz şey için en iyi tekniğin, en iyi hazırlığın eylem olduğuna inanırlar. “Kapitalizm ölümcül bir şekilde yaralanmıştır, ancak can çekişmesi, biz onu başarılı bir şekilde başka bir şeyle değiştirene değin sürecektir. Ve bunu, kulağa hoş gelen laflarla değil, yapıcı ve örgütleyici kapasitemizi sergileyerek başaracağız.” İnsanlar, yaşamlarının somut gerçekliklerini [algılayışları] üstüne yansıtarak --sıklıkla kendilerinin ve başkalarınıın faaliyetleri ile kıvılcımlanan bir yansıma-- eleştirel, devrimci bir bilinç geliştireceklerdir. Kadınların özel gereksinim ve durumlarına, ve Mujeres Libres’in faaliyetlerine dikkat edilmesi, bilinç- değişimi sürecinin çok yönlü doğasının açıklanmasına ve bugünkü pek çok tartışmayla [olan] ilgisinin anlaşılmasına yardım edebilir. Yukarıda, İspanyol anarşistlerinin, hazırlığın önemli bir bağlamının, işçi-sınıfı örgütlenmelerine, özellikle de sendikalara katılım olduğuna değindiklerinden bahsettim. Ancak, Bakunin’i izleyerek ve Marks’dan koparak, kentli sanayi işçilerinin devrimci bilince erişme yetisine sahip yegane insanlar olmadığını da vurguladılar.


Sanayi işçilerinin yanısıra kırdaki köylüler ve kentli küçük burjuvazinin üyeleri de kendi ezilmişliklerinin bilincini geliştirebilir ve devrimci harekete katılabilirler. Birçok kadın, özelde hareketin erkek kentli sanayi proletaryasına vurgu yapmasını eleştirdi. Örneğin hem İspanyol devriminin hem de Mujeres Libres’in oldukça aktif bir destekleyicisi olan Emma Goldman, daha önceden “anarşistler bugünkü asıl şeytanın ekonomik olduğunda görüş birliği içindedir” demişti, ancak, “onlar [anarşistler] bu şeytana karşı çözümün, ancak yaşamın her evresinin --kolektif olduğu kadar bireysel; dışsal olduğu kadar içsel evrelerinin-- göz önüne alınmasıyla ortaya çıkabileceğini savunuyorlardı.” diye altını çiziyordu. [Altı çizili kısım orijinal metinde vurgulu] İş yerinin tahakküm ilişkilerinin ne yegane bağlamı, ne de bilinç-değişimi ve güçlenmenin gerçekleşeceği yegane potansiyel olmadığı çok açıktır ki kadınlar için, ancak erkekler için de gayet doğrudur. Tam olarak şekillenmiş [parçaları bütünleşmiş] bir hareket, hükümet, dini kurumlar ve --belki de en çarpıcı şekilde kadınlar için-- cinsellik ve aile yaşamı da dahil olmak üzere, tüm hiyerarşik kurumları dönüştürmelidir. Hazırlık, bu nedenle ekonomik bağlamın yanısıra toplumsal bağlamların çeşitliliği içinde gerçekleşebilir ve gerçekleşmelidir. Hem Enriqueta hem de Azucena, anarşist perspektifleri “annemizin sütüyle” az ya da çok bilinçsiz bir şekilde beslenmekten bahsederler:

“Annem ... neredeyse dindar bir kişinin çocuklarına dini öğretmesi gibi, eylemleriyle olsun, kendisini ifade ediş biçimiyle olsun, veyahut onu umut ettiklerini, onu arzuladıklarını daima söylemek suretiyle olsun, bize anarşizmi öğretti --ancak dindar bir kişinin yapacağının aksine bize bunu dayatmaya çalışmaksızın ... Neredeyse bunları bize öğretmemiş, biz bunları yaşamış, bunlarla doğmuştuk. Sizin dikiş dikmeyi veya yemek dikmeyi öğrenmeniz gibi öğrenmiştik bunları.” Yaşamının daha sonraki kısmında hareketin parçası olanlar için, öğrenme süreci açıkça farklıydı. Örneğin Pepita Carpena, davaya [amaca] genç taraftarlar çekmek umuduyla gençlerin sosyal toplantılarını sıkça katılan sendika örgütleyicileri tarafından bu düşüncelere çekilmişti. Barcelona’da hem CNT hem de Mujeres Libres içinde oldukça faal olan Soledad Estorach, “anarşist komünizm” hakkındaki ilk bilgilerinin büyük bir kısmını gazete ve dergileri okuyarak edinmişti. Anarşistler --dar anlamıyla-- eğitim pratikleriyle, toplumsal onama veya kınamanın toplumsal denetim mekanizmalarının devamını sağladığı süregiden kurumlara olan katılım arasındaki karşılıklı bağımlılığın uzun süredir farkındaydılar. Proudhon’un “yaklaşmakta olan [ing. imminent] adalet” --adalet algısını diğer insanlarla olan ilişkilerimiz sayesinde geliştirdiğimiz iddiası-- tasarımı bazı İspanyol anarşist yazarlar tarafından doğrudan benimsenmişti. Mella, toplumun yegane uygun düzenleyicisinin, insanların, kendi değerlerini ve diğerlerinin eşit değerlerini fark eden ve geçerli kılan kurumlara katılımları sayesinde öğrendikleri adalet duygusu olduğunu söylüyordu. Böylesi bir katılım sonucu gelişecek olan kolektif duygu, insanlara kilise veya devlet tarafından dayatılan herhangi bir [adalet hissinden] çok daha güçlü ve kalıcı bir adalet hissine dönüşecektir. “Adaleti uygulamak” diye vurguluyordu Proudhon, “toplumsal içgüdüye itaat etmek demektir”. Başkalarıyla etkileşimimizi şekillendiren kalıplar, kendimizin ve diğerlerinin kim olduğunu ve adaletin ne olduğunu öğrenmemizi ve tecrübe etmemizi sağlar. En iyi ve en etkili eğitsel sistem bu nedenle toplumun kendisidir. Adalet hissinin gelişmesindeki bir başka etkin faktör, Mella’nın “ahlaki zorlama” (coacciòn moral) dediği kamuoyu görüşüdür. Ahlaki hissimiz, başlangıçta bizim dışımızdan gelebilse de, en nihayetinde adalet hissi olarak kavranan ve kendi kendimizi düzenlememizin temeli haline gelen “karşılıklı etkilerin değişimi”nden gelişir. İyi biçimlenmiş bir eşitlikçi toplum, kendi haline bırakılırsa tam bir adalet duygusuna sahip insanlar ortaya çıkaracaktır; böylesi bir histen yoksun gözüken herhangi birisi diğerlerinin görüşleriyle kontrol altında tutulacaktır. Zamanla, bu görüşlerin eğitici bir etkisi olacaktır; kamuoyu görüşü vicdan olarak içselleştirilecektir. Anarşistlerin hedefi bu nedenle, diğerlerini ve kendisini gözetme sorumluluğuna el koyarak böyle bir ahlaki hissin oluşmasını engelleyen kurumların --örneğin, kilise, yargıçlar ve mahkemeler-- ortadan kaldırılması olacaktır. Böylesi otoriteler bir kere ortadan kaldırılınca, karşılıklı ilişki [ing. reciprocity] davranışın normu haline gelecektir; basitçe topluluk içinde yaşamak


--açık eğitsel sistem bağlamında onun faaliyetlerine, komünal sahipliğe ve mülkiyetin yok edilmesine katılmak--, böylece topluluğu sürdürmek için gerekli olan bireyin adalet hissinin gelişimini canlandırmak ve korumak için yeterli olacaktır. Bu duruşun karmaşıklığı, özellikle kadınların ikincil konuma getirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik çabalara baktığımızda oldukça açık bir şekilde ortaya çıkar. Hem sendika temelli bir stratejiyi önemle vurgulayanlar, hem de kadınların ikincil konuma getirilmesinin daha geniş kültürel bileşenleri üstünde ısrar edenler, kadınların kültürel ve ekonomik olarak aşağılandığını ve güçsüzleştirildiğini kabul etmektedir. Her ikisi de araç ve amaçların sıkı sıkıya bağlı olduğu perspektifini kabul eder. Ancak bu ilke ve perspektifler pratikte nasıl gerçekleştirilecektir? Yirminci yüzyılın başı İspanya’sının erkeklere bağımlı olduğunu düşünen (ve başkalarınca da böyle görülen) kadınları, kendi kapasitelerini ve yeterlilik hissini geliştirecek şekilde davranmaya nasıl başlayacaklardı? Bu sorular, tabii ki devrimcilik iddiasındaki bir hareket için hayati olacaktır, çünkü bir kimsenin kendi kapasite ve güçlerinin farkına varması tam da ezenlerin ezilenlere vermeyi reddettikleri bir şeydir. Ancak perspektifin önemi konusundaki ittifak bile onun uygulamadaki etkileri üstünde oybirliği sağlanmasını garanti etmez. Aslında, İspanyol toplumu içindeki işçi sınıfından kadınların ikincil konuma getirilmesine değinmenin ve meydan okumanın en iyi nasıl olacağı sorusu, anarko-sendikalist hareket içinde asla tam olarak çözülmemiştir. Mujeres Libres, tam da bu güçlenmenin nasıl başarılacağı konusunda hareketin aktivistleri arasındaki görüş ayrılıklarından ortaya çıkmıştır. Meseleler 1981’de yaptığım röportajlar sırasında dramatik bir şekilde gelişti. Bir eski aktivistler grubu toplantı yapıyor ve CNT ile FIJL’lı yılları anıyordu. FIJL ve ateneos’ların yirmiler ve otuzlarda genç insanların zihinlerini yeni fikirlere açılmasındaki rollerinin bir süre tartışılmasının ardından, tartışma kadınların kurtuluşuna yöneldi. İki farklı ancak güçlü bir şekilde savunulan konum öne çıktı. Birisi, kendisini kadınların kurtuluşunun güçlü bir destekçisi olarak tanımlayan bir erkek tarafından dile getirildi; anarşist erkeklerin bile [kadın] yoldaşlarının kendilerine tabi olmasını verili kabul etme eğiliminde oldukları hakkındaki düşüncesini rahatlıkla ifade etti. Tam da kadınların kültürel tabi kılınması [alta sıralanması] nedeniyle, anarşistlerin bu kalıpların değiştirilmesinde öncülük etme sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini belirtti. Kadınların ücretli işlere girmesi yeterli değildir: “Eşleri hem çalışan ve hem de hala bütün evişlerini yapan pek çok kadın vardır.” Bunca yıllık toplumsallaşmanın ardından, kadınların tümü geleneksel rolleri hala üstlenmeye hazırdırlar. Kendi kapasitelerinin farkında olan erkeklerin inisiyatifi üstlenmesi, ve [kadın] yoldaşlarını daha fazla özyönelim ve özerklik için cesaretlendirmesi gerekir demektedir. Diğer duruş ise, Otuzlarda Juventudes’ın aktivisti olan ve yaşamı bu katılım sayesinde kökten değişmiş olan bir kadın tarafından şekillendirilmişti. O da aynı şekilde kadınların kurtuluşuna kendisini adamıştı. Ancak o, [erkek] yoldaşının inisiyatifi erkeklerin üstlenilmesi gerektiği şeklindeki ısrarına şiddetli bir şekilde karşı çıkıyordu. [Bir önceki duruşu savunan erkek anarşistin] günümüz feministlerinin “evişi politikası” dediği şeyin üzerine odaklanmasının yanlış [odaklanma] olduğunu belirtti. Ana sorunun tabakları kimin yıkadığı veya evi kimin temizlediği olmadığını, ancak bir kadının istediği yere gidebilmesi ve istediği şeyi söyleyebilmesi olduğunda ısrar etti. Kadınların ikincil konuma getirilmesinin kökü yok saymadır. Onun sözleriyle, “toda mujer que se cultura un poco desarrolla armas” (belli bir kültür edinen (kendini eğiten) her kadın silahlarını geliştirir). “Benim için önemli olan bir kadının ağzını açabilmesidir. Bu tabakların temizlenmesi meselesi değildir.” Onun sunucusu [ing. interlocutor, oturuma/panele katılanlara sorular soran kişi], kadının bütün evişlerinden ve aileden sorumlu olmasının onun komünal faaliyetlere katılımı engelleyeceğinde ısrar ederken, bu kadın “toplantılara gitmek mesele değil. Toplantılara gitmek bir çeşit spor. Önemli olan çalışmak ve okumak” [diye] ısrar ediyordu.


Aralarındaki temel meselenin işin, okumanın veya evişlerinin önceliği olmadığı kısa zamanda belirginleşti. [Mesele] inisiyatifti. [Erkek sunucu], kadınların üstlenmesi gereken kültürel ikincil konuma getirilmenin ağırlığı veriliyken, inisiyatifin erkeklerden gelmesi gerektiğinde ısrar ederken; [kadın konuşmacı], “bir erkek yoldaşın bir kadına ‘kendini kurtar [özgürleştir], ve ben sana yardım edeceğim’ dememesi gerektiğinde [ısrar ediyordu.] Bir kadın kendisini kurtarmalıdır. Erkeklerin yardım etmesi tamam, ancak inisiyatif kadının olmalıdır. Bu, kadının meselesi olmalıdır.” Tartışmanın oldukça güncel gözükmesi hiç de şaşırtıcı olmamalı. [Tartışma] günümüz feminist hareketiyle büyümemekle beraber, ondan açıkça etkilenen insanlar arasında gerçekleşiyordu. Yine de, ortaya attıkları meseleler ve bunları tartışırken [izledikleri] belirli yollar, bu yüzyılın başlarının yazılı tartışmalarını yankılandırıyordu. 1903’de, Jòse Prat kadınları kendi kurtuluşlarının sorumluluğunu üstlenmeye çağırıyordu. Birkaç yıl sonra, Federica Montseny kadınların cinsel çifte standardı yıkmak için çalışmasının yollarından birisinin kendilerini ciddiye almak, kendilerine tecavüz eden [ing. seduce, baştan çıkaran] ve terk eden erkekleri utanç içinde gizlemektense, ayağa kalkıp [onları] cezalandırmak olduğunda ısrar ediyordu. Ve Soledad Gustavo, Emma Goldman’ın içsel özgürleşme hakkındaki iddialarını yansıtır bir şekilde, yeni bir cinsel eşitlik düzeni olacaksa, kadınların “düşündüklerini, fikirleri anlamak, ilkeleri kavramak, amaçlar için mücadele etmek yetisine sahip olduklarını, eylemleriyle ortaya koymaları” gerektiğinde ısrar ediyordu. Hepsinin değindiği sorun, tam da güçlenme ve ikincil konuma getirilmenin üstünden gelinmesi sorunudur: hem kültürel koşullanmanın etkisine hem de her kişinin potansiyel özerkliğinin farkında olmasına çalışmakla tutarlı olacak şekilde, bunları en iyi nasıl becerebiliriz. Yine de, kadınların ikincil konuma getirilmesinin önemi ve bunun anarşist proje içindeki yeri sorunu --ister İspanyol anarşistlerinin kuramsal yazılarında olsun, isterse daha sonra göreceğimiz üzere hareketin eylemlerinde olsun-- çözülmekten çok uzaktaydı. Hareket içindeki tartışmalar 1930’lar boyunca sürdü ve en nihayetinde Mujeres Libres’in kurulmasına yol açtı.


‫עמיטש רעטעברַא עיירֿפ‬ ‫ןייא יוו רעמ טינ ןֿפיוק רעטעברַא עכלעוו ןכַאז – ךיש ןוא סטעה טֿפיוקרַאֿפ טָאה׳מ רעכלעוו ןיא ‪,‬רָאטס עוויטַארעּפָאָאק יד‬ ‫‪ּ.‬פָארַא גרַאב ןעגנַאגעג ןַאד ןיוש זיא – גנומענרעטנוא רעד טימ טינ גנודניברַאֿפ ןייק טעמּכ ‪,‬ךעלגלָאֿפ ‪,‬ןבָאה ןוא רָאי ַא לָאמ‬ ‫גרעבנַײוו ‪.‬רֿפע־ןכוש ַא ןעוועג ןיוש זיא ‪,‬רעִירֿפ טַײצ לקיטש ַא טימ טרילבַאטע ןבָאה ייז סָאוו ‪ַ,‬ײרעקעב עוויטַארעּפָאָאק יד‬ ‫רעד ןוֿפ גנונעֿפערעד רעד ַײב טריֿפעגכרוד ןבָאה ייז סָאוו דַארַאּפ ןקיזיר םעד ןגעוו ןלייצרעד גנורעטסַײגַאב סיורג טימ טגעלֿפ‬ ‫עסַײוו ענייר ןיא ‪,‬רעקעב יד ‪.‬ןענייארַאֿפ ןוא סנָאינוי עשידִיי עלַא ‪,‬ןשטנעמ רעטנזיוט טקילייטַאב ךיז ןבָאה סע ןכלעוו ןיא ‪ַ,‬ײרעקעב‬ ‫טימ סנָאינוי ערעדנַא יד ‪.‬סיורג יד זיוה ַא יוו ןעוועג זיא סָאוו הלח ַא ןגָאוו ַא ףיוא טריֿפעג ‪,‬סיורָאֿפ טרישרַאמ ןבָאה ‪,‬רעכעטרַאֿפ‬ ‫ןוא רעיושוצ יד ןשיווצ רעכעלַײל עסיורג ןיא ןרָאוועג טלמַאזעג זיא טלעג ‪.‬ייז רעטניה טרישרַאמעגכָאנ ןבָאה קיזומ סעילעּפַאק‬ ‫זיא סע זַא ‪,‬ןזיוועגסיורַא ךיז טָאה תועבטמ ענרעּפוק יד טלייצעגרעביא טָאה׳מ ןעוו רעבָא ‪,‬גרַאב רעצנַאג ַא ןַײז וצ ןעזעגסיוא טָאה‬ ‫‪.‬דַארַאּפ ןוֿפ עבַאגסיוא יד ןקעד וצ ףיוא גונעג טינ‬ ‫זיא ‪,‬ןרָאוועג טעדנירגעג זיא יז ןכלעוו בילוצ ‪,‬טוַא־קַאל ןוא קַײרטס רעד ‪:‬ליצ ריא טכיירגרעד טכיזניה ןייא ןיא טָאה ַײרעקעב יד‬ ‫רעד ןיא רעטלַאוורַאֿפ סלַא ‪.‬אֿפוג גנומענרעטנוא רעד ןיא תורצ יד ןביוהעגנָא ךיז ןבָאה ןַאד טשרע ןוא ‪.‬ןרָאוועג טלטעסעג דלַאב‬ ‫עטסדנימ יד טַאהעג טינ טָאה ןוא רעכַאמ־ןרַאגיצ ַא ןעוועג זיא רעכלעוו ‪,‬אֿפוג ןגרעבנַײוו עקַאט טלעטשעגנָא ןעמ טָאה ַײרעקעב‬ ‫ךיז ייז ןבָאה וויטַארעּפָאָאק ןוֿפ רעדילגטימ קידנעַײז ןוא ךַאֿפ ןיא עטסעב יד ןעוועג טינ ןענַײז רעטעברַא יד ‪ַ.‬ײרעקעב ןגעוו גנונַא‬ ‫ןייק ןגָאז טנעקעג טינ ייז טָאה רענייק זַא ‪,‬סנטסקינייוו טַײוו יוזַא ףיוא ‪,‬גנומענרעטנוא רעד ןוֿפ םיטַאבעלַאב יד סלַא טכַארטַאב‬ ‫עטסעב סָאד ןעוועג לָאמ עלַא טינ זיא ןוא טעּפש וצ ןעמוקעגסיורַא קידנעטש סקעבעג רעייז זיא ‪.‬ןטעברַא וצ יוו ןוא ןעוו העד‬ ‫ןעוועג ןעמ זיא שינרעטַאמ םישדח עכעלטע ךָאנ – ךעלדַײמרַאֿפמוא ןעוועג זיא טַאטלוזער רעד ‪.‬טרַאוורעד םוקילבוּפ רעד סָאוו‬ ‫‪.‬תוֿבוח יד ןלָאצַאב וצ יוו ןגרָאז ךיז ןוא גנומענרעטנוא יד ןבעגוצֿפיוא ןעגנּוווצעג‬ ‫עסָאנעג ןעוועג זיא רעטלַאוורַאֿפ רעטשרע רעד ‪.‬געוו ןקיבלעז ןֿפיוא ןעגנַאגעג ךיוא סע זיא רָאטס־טעה ןוא ־ךוש רעד ןיא‬ ‫ַא – ןויצ־ילעוּפ יד ןוֿפ רעדנירג עטשרע יד ןוֿפ רענייא ‪,‬טסילַאנָאיצַאנ־טסיכרַאנַא ןַא ‪,‬רעכַאמ־ןרַאגיצ ַא ךיוא ‪,‬ןייטשלעדע‬ ‫ןעמ טָאה הרוּת עַײנ יד טנרעלעגסיוא לסיב ַא ךיז טָאה רע ןעוו ‪.‬ןכַאזטֿפעשעג ןיא גנורַאֿפרעד ןייק ןָא רעבָא ‪,‬רענדער רעטוג‬ ‫םעד רָאנ טינ ןטיבעגמוא טָאה׳מ ‪.‬ווָאלָאקָאס עסָאנעג ‪,‬ןשטנעמ םענערַאֿפרעדמוא רעדנַא ןַא טלעטשעגנָא ןוא טקיטַײזַאב םיא‬ ‫עטַאווירּפ רעכלעוו ןיא טנגעג ַא ‪,‬טוַאס ןוא רעטֿפניֿפ רעד ןיא טֿפעשעג םעד טריֿפעגרעבירַא ‪,‬ץַאלּפ םעד ךיוא רָאנ רעטלַאוורַאֿפ‬ ‫עטַאווירּפ יד ‪.‬רָאטס רעוויטַארעּפָאָאק ןייק רַאֿפ טסַאּפעגוצ ןעוועג טינ זיא עכלעוו רעבָא ‪,‬ןטֿפעשעג עטוג ןָאטעג ןבָאה רעמערק‬ ‫ןוֿפ לַאווק ַא – טנגעג רענעי ןיא סרעגינ יד ןעלדניוושַאב ןוֿפ ןטיֿפָארּפ ערעייז טכַאמעג ןבָאה סַאג רענעי ןיא טַײלסטֿפעשעג‬ ‫זיוה רענעגייא רעד ןיא ךיז ןעִיצרעביא םַײב ‪.‬ןצונַאב טנעקעג טינ ךיז טָאה טֿפעשעג רעוויטַארעּפָאָאק ַא ןכלעוו טימ טֿפנוקנַײא‬ ‫טימ ןרָאוועג ןָאטעג זיא ץלַא ‪.‬דרעֿפ ןסַײוו ַא ףיוא סעדנָארַאב ףעזָאי ןוֿפ טריֿפעג ‪,‬דַארַאּפ ןסיורג ַא טריֿפעגכרוד רעדיוו ןעמ טָאה‬ ‫‪.‬ןעוועג טינ ןעמעלַא םעד ןיא זיא הכרב־לזמ ןייק רָאנ ‪,‬םענרַאֿפ ןסיורג ןוא גנּוווש ןטיירב ַא‬ ‫‪,‬טירטס רעטייווצ ןיא טֿפעשעגכוש ןגייא ןַא טנֿפעעג טָאה ‪,‬רָאטס ןוֿפ רעטלַאוורַאֿפ רעקידרעִירֿפ רעד ‪,‬ןייטשלעדע ‪:‬קידנעייגַײברַאֿפ‬ ‫ןַא ןוא שטנעמ רעטבַאגַאב טסכעה ַא ןעוועג זיא רע ‪.‬סענזיב עטוג ןָאטעג טָאה ןוא ‪,‬וויטַארעּפָאָאק ןוֿפ ץַאלּפ ןטלַא םעד ףיוא‬ ‫ןוֿפ גנוגעווַאב רעשיטסירָארעט ַא ןוֿפ גנוריזינַאגרָא רעד רַאֿפ טריטיגַא ןוא טמיורטעג טָאה ‪,‬טייקכעלנעזרעּפ עטנַאסערעטניא‬ ‫ןציטשרעטנוא גנורעדָאֿפ יד ןוא ןדִיי רַאֿפ םייה ענעגייא ןַא ןרעדָאֿפ וצ קעווצ םעד רַאֿפ טלעוו רעצנַאג רעד ןיא טַײל־עגנוי עשידִיי‬ ‫ןוא ןעמיורט ענַײז וצ ףוס ַא טכַאמעג טָאה ךיז ןדָאב םַײב לַאֿפסקילגמוא ןַא ךרוד טיוט רעקיטַײצירֿפ ַא ‪.‬ןטקַא עשיטסירָארעט טימ‬ ‫‪.‬רענעלּפ‬ ‫‪,‬טסיכרַאנַא רעשילגנע ןַא ‪,‬רענריוט ןַאשזד ןוֿפ טסערַא םעד ךרוד ןרָאוועג טלסיירטעגֿפיוא טַײצ רענעי וצ זיא גנוגעווַאב רעזדנוא‬ ‫רעד ןוֿפ רַאטערקעס ןוא רעזַײנַאגרָא רעד ןעוועג ןָאדנָאל ןיא זיא רענריוט ‪.‬רוטעיצקעל ןצרוק ַא רַאֿפ ןעמוקעג רעהַא זיא רעכלעוו‬ ‫םוצ ‪,‬ערעדנַא ליֿפ יוו ‪,‬זיא רע ‪.‬ןָאינוי־)סקריולק( סטנעטסיסַא־ּפָאש‬


‫טכוזַאב רע טָאה ןרָאי רעקיצנַײנ יד ןיא ‪ 1887.‬ןוֿפ עידעגַארט רעגַאקיש רעד ךרוד ןרָאוועג טרעקַאב םזיכרַאנַא‬ ‫־ןטסיכרַאנַאיטנַא םעַײנ םעד רעטנוא ‪,‬טציא ‪.‬גנורעטש ןייק ןָא טעטש עסיורג עלַא ןיא סעיצקעל ןטלַאהעג ןוא עקירעמַא‬ ‫שטיּפס ירֿפ„ ַא ןרָאוועג ןֿפַאשעג זיא סע ‪.‬קרָאי־וינ ןיא טירטֿפיוא ןטשרע ןַײז ַײב ןרָאוועג טריטסערַא רע זיא ‪,‬ץעזעג‬ ‫וצ םיא ןעגנולעג זיא טייקירעווש סיורג טימ ןוא ‪,‬ןלַארעביל לָאצ עסיורג ַא ןטָארטעגנַײרַא ןענַײז סע רעכלעוו ןיא ‪“,‬גיל‬ ‫טָאה רע ‪.‬דנַאל ןוֿפ טכירעג ןטסכעה ןרַאֿפ ןעמוקרָאֿפ טֿפרַאדעג טָאה סייק ןַײז סָאוו טַײצ רעד רַאֿפ לייב ףיוא ןעַײרֿפַאב‬ ‫‪.‬קורדנַײא ןטוג רַאברעדנּווו ַא טכַאמעג ןוא גנולמַאזרַאֿפ עסיורג קיזיר ַא טריסערדַא טָאה רע ּווו ‪,‬עיֿפלעדַאליֿפ טכוזַאב‬ ‫ןוֿפ עגַארֿפ רעד ןיא סערעטניא סיורג ןֿפורעגסיורַא טָאה ןוא טעטש ערעדנַא ליֿפ ןיא ןגַארטרָאֿפ ןטלַאהעג ךיוא טָאה רע‬ ‫ייז קידנטָאברַאֿפ ןטסיכרַאנַא עשידנעלסיוא ףיוא טגיילעגֿפיורַא ןבָאה רעבעג־ץעזעג יד סָאוו םיוצ םעד ןוא עדער רעַײרֿפ‬ ‫‪.‬דנַאל ןיא ןעמוקוצנַײרַא‬ ‫‪A AB‬א בא‬ ‫טָאה סערגנָאק רעד ‪:‬ץעזעג זיא ץעזעג זַא ןעוועג זיא ‪,‬ןטרַאוורעד טנעקעג טָאה׳מ יוו ‪,‬טרוָאק םירּפוס ןוֿפ לייטרוא רעד‬ ‫יד ןוא עיצוטיטסנָאק רעד ןוֿפ טסַײג םעד ןגעק ךעלקירדסיוא זיא רע שטָאכ ‪,‬ץעזעג ַאזַא ןעמענוצנָא טכער ַא טַאהעג‬ ‫‪.‬ןטייהַײרֿפ עטריטנַארַאג‬ ‫טָאה גנולמַאזרַאֿפ יד ‪.‬ןַאמדלָאג ַאמע ןרעה ןוא ןעז לָאמ ןטשרע םוצ ןעגנַאגעג רימ ןענַײז ‪, 1904,‬לירּפַא ןטנעצ םעד‬ ‫ןבָאה טרָאד ןעמוקעגוצ ‪.‬לָאה־יטיס ןוֿפ טַײוו טינ ‪,‬שטרַא ןוא דָארב ‪,‬לּפמעט סוָאלעֿפ דדָא ןיא ןרעוו ןטלַאהעג טלָאזעג‬ ‫לוֿפ ןעוועג זיא סַאג יד ‪.‬עדַײבעג רעצנַאג רעד םורַא ּפערט יד ףיוא טלעטשעגסיוא ןטסיצילָאּפ ןָאדרָאק ַא ןענוֿפעג רימ‬ ‫יד ףיוא דרעֿפ יד טימ ןבָאה ןטסיצילָאּפ עקידנטַײר ‪.‬טרָא ןייא ףיוא ןייטש וצ טביולרעד טינ טָאה׳מ עכלעוו ‪,‬ןשטנעמ טימ‬ ‫יוו ןענַאטשעג ןיב ךיא ‪.‬דנַאלסור ןקילייה ןיא ןָאט סע ןגעלֿפ ןקַאזָאק יד יוו ‪,‬םלוע םעד ןבירטעג ןוא טּפוטשעג ןרַאוטָארט‬ ‫‪,‬דנַאל ןעַײרֿפ םעד ןיא ‪,‬עקירעמַא ןיא ָאד ‪.‬רָאֿפ טמוק ָאד סָאוו ‪,‬ןעמענַאב טנעקעג טינ טשרע וצ בָאה ‪,‬רעטֿפעלּפעג ַא‬ ‫ןגיוא יד טושּפ בָאה ךיא – רענדער ַא ןרעהוצסיוא לַאז ַא ןיא ךיז ןעלמַאזרַאֿפ ןביולרעד טינ רעגריב עכעלדירֿפ ןעמ לָאז‬ ‫ןכַאמ ןוֿפ ןטלַאהעגקירוצ ךימ טָאה ךַארּפש רעד טימ טֿפַאשטנַאקַאבמוא עקידנעטשלוֿפ ןַײמ רָאנ !ןביילג טנעקעג טינ‬ ‫ןַא ‪,‬רענעגָאלשרעד ַא קעווַא ןיב ךיא ‪.‬דנַאטשרעדיוו ַא וצ ןרעדָאֿפֿפיוא ייז ןוא ‪,‬עטלמַאזרַאֿפ יד ןריסערדַא וצ ךוזרַאֿפ ַא‬ ‫‪ַ.‬ײנַאריט עשירַאברַאב יד ןֿפמעקַאב וצ ןענעק רָאנ לעוו ךיא סָאוו ןָאט וצ ןסָאלשטנַא ‪,‬רעטגערעגֿפיוא‬ ‫ןבָאה רימ עכלעוו ןעמעלבָארּפ טימ טלגנַארעג ‪ 1904‬רָאי ןצנַאג םעד ךיז רימ ןבָאה רָאטס רעוויטַארעּפָאָאק רעד ןיא‬ ‫ןבָאה רימ ‪.‬רעמילש ץלַא ןרָאוועג רעטַײוו סָאוו ןענַײז ןטכיזסיוא יד ןוא ןסקַאוועג ןענַײז תוֿבוח יד ‪.‬ןזייל טנעקעג טינ‬ ‫‪.‬ןעגנולמַאזרַאֿפ ןוא סעיצקעל ןרישזנַארַא ךרוד גנומענרעטנוא רעזדנוא טימ ןשטנעמ רעמ ןריסערעטניארַאֿפ וצ טכוזעג‬ ‫ןיא ןימאמ רעסיורג ןייק ןעוועג טינ זיא רעכלעוו ‪,‬ןיקסווָאנַאי טכַארבעגּפָארַא רימ ןבָאה סעיצקעל יד ןוֿפ רענייא וצ‬ ‫גרעבנַײוו זדנוא טָאה עיצקעל רעד ךָאנ ‪.‬ןֿפלעהסיורַא זדנוא ןעמוק וצ טקיליוועגנַײא רעבָא טָאה ‪,‬עיצַארעּפָאָאק‬ ‫זַא ‪,‬טגָאלקַאב יקסווָאנַאי ךיז טָאה געוו ןֿפיוא ‪.‬זיוה רעוויטַארעּפָאָאק רעד וצ קעווַא ןעמַאזוצ ןענַײז רימ ןוא טנַאקַאב‬ ‫־לצנייא רעד ‪.‬טינ ןלָאצ ייז ןוא ‪,‬קינייוו ָאד ןענַײז ןטנענָאבַא ‪“.‬ש״ַאֿפ„ יד ןקיסעלכַאנרַאֿפ עיֿפלעדַאליֿפ ןיא ןסָאנעג יד‬ ‫‪,‬ווָארווַאל עסָאנעג ‪.‬גנוטַײצ ַאזַא ָאד רָאג זיא סע זַא ‪,‬ןסייוו ןשטנעמ קינייוו ‪.‬ןיילק רעייז זיא סדנעטס יד ףיוא ףיוקרַאֿפ‬ ‫טינ סייוו ןוא טינ רע ןָאק שידִיי ןייק רעבָא ‪,‬שטנעמ רעליווו ץנַאג ַא זיא “ש״ַאֿפ„ רעד ןוֿפ רעייטשרָאֿפ רעלעיציֿפָא רעד‬ ‫יד ןעמענוצרעביא ןטָאבעגנָא ךיז בָאה ךיא זַא ‪,‬ןעוועג זיא ךערּפשעג ןוֿפ טַאטלוזער רעד ‪.‬ךיז טוט גנוטַײצ רעד ןיא סָאוו‬ ‫‪.‬עיֿפלעדַאליֿפ ןיא “ש״ַאֿפ„ רעד ןוֿפ טֿפַאשרעטערטרַאֿפ‬ ‫‪.‬ךערּפשעג ןצנַאג םעד טימ טקעווצַאב רע טָאה ךעלטנגייא סָאד ‪.‬טָאבנָא ןַײמ טימ טיירֿפרעד קרַאטש ךיז טָאה יקסווָאנַאי‬ ‫ךימ רע טָאה טציא ‪.‬ןקישוצ םיא געלֿפ ךיא סָאוו ןצנעדנָאּפסערָאק עטֿפָא יד ןוֿפ טנַאקַאב ןעוועג םיא זיא ןעמָאנ ןַײמ‬ ‫‪:‬רמאמ ַאזַא טלעטשעגנַײרַא רע טָאה רעמונ ןקידנעמוק ןוֿפ ןטסַאקווירב ןשירָאטסיה ןיא ‪.‬טנַאנעטייל ןַײז רַאֿפ טכַאמעג‬ ‫‪,‬ןטסיל עלַא רעביא טיג ‪.‬גניטימ ןוֿפ סולשַאב םעד טיול ןעלדנַאה ןוא טוג יוזַא ןַײז טעוו ריא – ‪ַ.‬אליֿפ ‪,‬ווָארווַאל ‪.‬ל„‬ ‫עיֿפלעדַאליֿפ ךיוא זַא ‪,‬סעטסעב ןַײז ןָאט טעוו ‪,‬ןֿפָאה רימ יוו ‪,‬רעכלעוו ‪,‬ןַאהַאק ףסוי וצ ןעגנונעכער ןוא רעטלעג‬


‫״׳ש״ַאֿפ׳ רעד רַאֿפ לייט ריא ןָאט לָאז‬ ‫םיא רעסיוא רענייק טָאה סולשַאב םעד ןוא ןעוועג טינ ךָאד זיא גניטימ ןייק ‪.‬עווַאקישט לסיב ַא ןעגנולקעג רימ טָאה סָאד‬ ‫ןעוועג זיא הׂשעמ עצנַאג יד ‪.‬ןבעגוצרעביא רימ טַאהעג טינ ווָארווַאל טָאה ןעגנונעכער ןוא רעטלעג ןייק ‪.‬ןעמונעגנָא טינ‬ ‫‪.‬ןריֿפכרוד יז ןעמ ףרַאד ‪,‬טעברַא ןַא ןעמונרעטנוא בָאה ךיא !ןלַאֿפרַאֿפ – רעבָא ‪,‬עטלצניקעג ליֿפ וצ ַא‬ ‫‪,‬הׂשעמ ַא ןבירשעגנָא ךיא בָאה רָאי םענעי ןלַאוו יד וצ ‪.‬גנוטַײצ רעד ןיא טנעדנָאּפסערָאק רעטֿפָא רָאג ַא ןרָאוועג ןיב ךיא‬ ‫ןיא רעזַײהטכַאלש יד ןיא טיוט םוצ עדַאטס יד ןריֿפ ןֿפלעה ןסקָא עטעוועדָאהעגֿפיוא קעווצ םעד רַאֿפ לעיצעּפס יוו‬ ‫יקסווָאנַאי ‪.‬רעטעברַא יד ןשיווצ סנשיטילָאּפ עשיטסילַאיצָאס יד ןוֿפ טייקיטעט רעד טימ ןכילגרַאֿפ סע בָאה ןוא ‪ָ,‬אגַאקיש‬ ‫טייקמַאזקרעמֿפיוא סיורג ןגיוצעג טימרעד ןוא טַײז רעטשרע רעד ןוֿפ סמולָאק ייווצ עטשרע יד ןיא טקורדעגּפָא סע טָאה‬ ‫ףיוא ףירגנָא ןטנידרַאֿפמוא ןַא ןעזרעד םעד ןיא טָאה ןַאמרעקוצ םַאיליוו דנַײרֿפ רעקידרעטעּפש ןַײמ ‪.‬טלַאהניא םעד ףיוא‬ ‫‪.‬טייהנגעלעגנָא רעצנַאג רעד ןגעוו עיסוקסיד עטנַאסערעטניא ןַא ןביוהעגֿפיוא ןוא ןטסילַאיצָאס יד‬ ‫‪A AB‬א בא‬ ‫ךיא געלֿפ קיטנוז ןדעי ‪.‬טָאטש ןיא ןסָאנעג עלַא טימ טכַארבעגנעמַאזוצ רימ טָאה טֿפַאשרעטערטרַאֿפ עלעיציֿפָא יד‬ ‫רעד ‪.‬ערעקיטעט יד טימ ןעגנוִיצַאב עמיטניא ןדנובעגנָא ןוא עטסרעמ יד טימ טנעקַאב ךיז ‪,‬ייז ןוֿפ לָאצ ַא ןכוזַאב‬ ‫ןעוועג עיֿפלעדַאליֿפ זיא לָאמ ַא זַא ‪,‬טלייצרעד ןבָאה עלַא ‪.‬רעקידנצנעלג ןייק טינ ןעוועג זיא גנוגעווַאב רעד ןוֿפ דנַאטשוצ‬ ‫ןענַײז ןסָאנעג יד ‪.‬שילגנע ןוא שידִיי ןיא רענדער עטוג ןוֿפ עייר עצנַאג ַא טגָאמרַאֿפ טָאה ‪,‬גנוטסעֿפ עשיטסיכרַאנַא ןַא‬ ‫ןטלַאהּפָא ןגעלֿפ ייז ‪.‬ןכַאֿפ ערעדנַא ןוא רעכַאמ־ןטסעוו ‪,‬רעקעב ‪,‬רעכַאמקוָאלק ןוֿפ סנָאינוי טיובעג ןבָאה ‪.‬קיטעט ןעוועג‬ ‫עשידִיי יד ‪.‬רערעהוצ ןסַאמ ןעמוק ןגעלֿפ סע עכלעוו וצ קיטנוז ןדעי לָאה־יטיס ןבעל ןעגנולמַאזרַאֿפ עשיטסיכרַאנַא‬ ‫ןייק ןעמעלַא םעד ןוֿפ זיא טציא – לָאמ ַא ןעוועג ץלַא זיא סָאד רעבָא ‪.‬טכוזַאב טוג עלַא ןַײז ךיוא ןגעלֿפ ןעגנולמַאזרַאֿפ‬ ‫ןוֿפ טרעטַײוורעד ךיז ןבָאה ערעדנַא ‪),‬שטַארג ןוא ןָאסליוו( ןברָאטשעג ןענַײז רענדער יד ןוֿפ רָאּפ ַא ‪.‬ןעוועג טינ רכז‬ ‫ןרָאוועג ןענַײז ערעדנַא ךָאנ ‪),‬ןָאדרָאג ר״ד ןוא רענערּפ ‪.‬ש( םיכרד ערעדנַא ןיא קעווַא ‪,‬גנוגעווַאב רעשיטסיכרַאנַא רעד‬ ‫ַאשַאטַאנ ‪,‬עֿפַאי ‪,‬סעדלעז ‪,‬לעגיס ר״ד ‪,‬ןַאמטרַאג ר״ד ‪,‬רעברַאב ר״ד ‪,‬רעלַאטש סקַאמ ר״ד( ןטסיגָארד ‪,‬םיריוטקָאד‬ ‫ןטלַאהעג ךיז ןוא ןבעל םענשטעטַאטס ַא ןריֿפ ןביוהעגנָא ןבָאה ‪,‬ןשטנעמ ענעמונרַאֿפ ןרָאוועג ןענַײז ייז ‪ַ).‬א״א ןיקטָאנ‬ ‫‪.‬ה ןעוועג ןענַײז גנוגעווַאב רעד ןיא ןבילבעג ןענַײז סָאוו רענדער עקיצנייא יד ‪.‬סנטַײוו רעד ןוֿפ רעקינייוו רעדָא רעמ‬ ‫‪.‬טליּפשעגסיוא ןעוועג גנוגעווַאב רעזדנוא זיא ןרָאי עקידעִירֿפ יד טימ ךַײלגרַאֿפ ןיא ‪.‬ןיוועל רעטלַא רעד ןוא גרעבנַײוו‬ ‫רעד ןוֿפ רעטערטרַאֿפ רעלעיציֿפָא רעד ןרָאוועג ןיב ךיא ןעוו ןענוֿפעג בָאה ךיא סָאוו דנַאטשוצ רעד ןעוועג זיא סָאד‬ ‫ייז זַא ןענוֿפעג ךיא בָאה ךעלנעזרעּפ ייז טימ קידנענעקַאב ךיז ןוא ןטנענָאבַא יד קידנכוזַאב ‪ 1904.‬ףוס “ש״ַאֿפ„‬ ‫יד ‪,‬םיריוטקָאד עכעלטע יד ‪,‬עידרַאווג רעטלַא רעד ןוֿפ לייט ַא ‪:‬סעירָאגעטַאק עטמיטשַאב ןיא ןרעוו טלייטרַאֿפ ןענעק‬ ‫זיא ןטרַאוורעד טנעקעג ייז ןוֿפ טָאה׳מ סָאוו עטסכעה סָאד ‪.‬גנוגעווַאב רעד רַאֿפ טיוט ןעוועג ןענַײז ‪,‬רענדער עקידרעִירֿפ‬ ‫ַאשַאטַאנ ןוא עֿפַאי טּפיוה רעביא ‪,‬ןטסיגָארד יד ‪.‬גנומענרעטנוא רעקידֿבוט־םוי ַא ַײב ךוזַאב ַא ןוא ןשָארג רָאּפ ַא ןעוועג‬ ‫רעד ןיא ‪,‬רָאטס־גָארד ןיא ןעֿפַאי ַײב ‪.‬גנוגעווַאב רעד ןבעגרעביא ןַאד ןעוועג ןבעל ןוא בַײל טימ ‪,‬ןגעקַאד ןענַײז ‪,‬ןיקטָאנ‬ ‫ןטסידרַאווג־עטלַא ענלצנייא לָאצ ַא ןעוועג ןענַײז ןַאד ‪.‬טקנוּפלמַאז־טּפיוה רעזדנוא ןעוועג זיא ‪,‬שזדירבנעב ןוא רעטירד‬ ‫‪,‬ןיקסנעלָאמס רזוע ‪,‬ץיווָאנערּפ ‪.‬ש ‪,‬ןַײשדנערב ‪.‬בַא ‪,‬ןָאסלעדע ‪,‬ןיוועל ‪,‬גרעבנַײוו ‪.‬ה יוו ‪,‬טָאטש ןצנַאג ןרעביא ןֿפרָאוועצ‬ ‫‪.‬רעבַײרש ןוא ןטעָאּפ ‪,‬טנַאה רעד ןיא ןעּפ ַא טימ ןשטנעמ ריֿפ עטצעל יד – ןָאסֿפלּווו ‪.‬ל ‪,‬רעקייטּפַא דוד‬ ‫‪,‬ןילקיר ‪:‬גנוגעווַאב רעזדנוא וצ טנעָאנ ןטלַאהעג ךיז ןבָאה סָאוו ‪,‬רעמערק ‪,‬ןדִיי עשיטַאבעלַאב לָאצ ַא ןעוועג ןענַײז סע‬ ‫‪,‬ןיקנעמ יוו ‪,‬ןטנעגילעטניא־בלַאה ןוא רעטעברַא לֿפַײה ַא ךיוא ‪ַ.‬א״א רעדירב־יקסרוגַא יד ‪,‬ןיבוד ‪,‬ןַאמֿפָאטש ‪,‬יקסרַאבול‬ ‫טלָאוועג ןוא ןרָאי עטוג עקילָאמַא ךָאנ טקנעבעג קרַאטש ןבָאה סָאוו ןשטנעמ – ןַאצ רעדירב יד ‪,‬ץישֿפיל ‪,‬ןעזָאר רעײמ‬ ‫‪.‬טעברַא יד ןבײהוצנָא וויטַאיציניא יד ןעמענ רָאנ לָאז רעצעמע ןעוו ‪,‬טייקיטעט עטיירב עַײנ ַא ןעז‬


‫‪.‬טעברַא יד ןבײהוצנָא וויטַאיציניא‬ ‫וצ ןסירעג ךיז ןבָאה סָאוו רעטעברַא עלוֿפסנבעל ‪,‬עגנוי ןוֿפ זַײרק םעניילק ַא ךיוא ןענוֿפעג רענעייל יד ןשיווצ בָאה ךיא‬ ‫זיא רעכלעוו ‪),‬רענילָאוו ‪.‬א( יודנַאל ‪.‬ל טּפיוה רעביא ןוא ‪,‬טַאבמעס ‪,‬ץיווָאקשַאוו ‪.‬י ‪,‬רעלסקַא ‪.‬ב ‪,‬ץַאק ‪.‬י ‪.‬טייקיטעט‬ ‫ןבילקעג ץלַא ךיז ןוא ּפַאש ןשירָאטסיה סניגייֿפ ןיא רעדמעה ַײב טעברַאעג טָאה ‪,‬עיֿפלעדַאליֿפ ןיא ֿבשוּת ַא ןעוועג ןַאד‬ ‫טַײצ עצנַאג רעזדנוא ןעגנערברַאֿפ ןגעלֿפ ‪,‬טדנַײרֿפַאב םיטניא ןרָאוועג ןענַײז רימ ‪“.‬ש״ַאֿפ„ רעד ןיא ןענָאטעילעֿפ ןבַײרש‬ ‫‪.‬טייקיטעט רעטיירב ַא רַאֿפ רענעלּפ ןעיוב ןוא ןעמַאזוצ‬ ‫ןבָאה רעדילגטימ יד ןוֿפ לָאצ ַא ‪.‬ןעגנַאגעגסיוא זיא ןוא עינָאגַא ריא טקידנערַאֿפ םַאזגנַאל טָאה רָאטס עוויטַארעּפָאָאק יד‬ ‫טייקינייוו ןַײמ ‪ 81“.‬שטנערב רעוויטַארעּפָאָאק„ ןבעגעג ןעמָאנ ַא םיא ןוא גניר־רעטעברַא ןוֿפ שטנערב ַא טעדנירגעג‬ ‫‪,‬ןעמָאנ ןקיבלעז םעד טגָארט ןוא גָאט וצ טנַײה ךָאנ טריטסיזקע שטנערב רעד ‪.‬רעדילגטימ עטשרע יד ןשיווצ ןעוועג זיא‬ ‫‪.‬ןעמונעג ייז וצ ךיז טָאה ןעמָאנ רעד ןענַאוו ןוֿפ טציא ןסייוו רעדילגטימ קינייוו שטָאכ‬ ‫ןענוֿפעג ךיא בָאה טרָאד ‪.‬תונובשח יד ןעזוצכָאנ עטימָאק ַא ןיא טעברַאעגטימ ךיא בָאה טֿפעשעג םעד ןסילשּפָא םַײב‬ ‫רעטלָאצעגנַײא רעצנַאג רעד רעבָא ‪,‬רעדילגטימ רעטרעדנוה טַאהעג טָאה עיצַאזינַאגרָא יד ‪:‬ןכַאז עטנַאסערעטניא ייווצ‬ ‫רעדָא ‪ 25‬טלָאצעגנַײא ןבָאה עטסרעמ יד ‪.‬רעלָאד טרעדנוה ַײרד יוו רעקינייוו ןֿפָארטַאב טָאה סרעש יד ףיוא לַאטיּפַאק‬ ‫רעד ןוֿפ ‪.‬רעלָאד ףניֿפ ןוֿפ עמוס עלוֿפ יד טלָאצעגנַײא ןבָאה – יורֿפ ַא ןוא ךיא – ענירג ייווצ זיולב ‪.‬רעמ טינ ‪,‬טנעס ‪50‬‬ ‫ןעוועג ‪,‬סרָאטקעריד ווָא דרָאב רעד ןוֿפ רעדילגטימ יד ‪,‬גנומענרעטנוא רעד ןוֿפ רעטסַײג עקידנטייל יד ןענַײז טַײז רעדנַא‬ ‫טריֿפעג ןוא טיובעג זיא טֿפעשעג רעד ‪.‬טלָאצַאב טינ לָאמ ןייק ןבָאה ייז עכלעוו ‪,‬רעלָאד ‪ 226‬טֿפעשעג םעד קידלוש‬ ‫‪.‬גנַאגרעטנוא םוצ טלייטרוארַאֿפ ןעוועג ןָא בייהנָא ןוֿפ זיא רע ‪.‬לַאטיּפַאק םענעגייא ןייק ןָא ןרָאוועג‬ ‫עַײרֿפ עצנַאג ןַײמ ןבעגוצּפָא טייקכעלגעמ יד ןבעגעג רימ טָאה גנומענרעטנוא רעוויטַארעּפָאָאק רעד ןוֿפ עיצַאדיווקיל יד‬ ‫‪.‬גנולעטשנדירֿפוצ עקידנטַײדַאב ןבעגעגוצ רימ טָאה סָאוו ‪,‬גנוגעווַאב רעד ןוא “ש״ַאֿפ„ רעד רַאֿפ טעברַא רעד טַײצ‬ ‫עקידרעִירֿפ יד ןוֿפ רעוט עוויטקַא ‪,‬ןסָאנעג ערעטלע ייווצ ןוֿפ ןגָארקעג ךיוא ךיא בָאה ףליה ןוא גנוקיטומרעד עשּפיה ַא‬ ‫רעטייברַא„ רענָאדנָאל םעד ןטיירּפשרַאֿפ וצ ףיוא ןבעגּפָא ךָאוו עדעי גָאט ןייא טגעלֿפ רעכלעוו ‪,‬ףלּווו ‪.‬ה ‪:‬ןרָאי עטוג‬ ‫ןֿפיוקרַאֿפ וצ טָאטש ןיא ןעמוק קנָאיענעמ ןטַײוו ןיא טֿפעשעג ןוא גנוניווו ןַײז ןוֿפ רע טגעלֿפ קיטַײרֿפ ןדעי “‪.‬דנַײרֿפ‬ ‫עכעלטע יד ןכוזַאב וצ ןוא ‪,‬גניטימ־ןָאינוי רעייז ַײב רעקעב יד ןשיווצ “דנַײרֿפ רעטייברַא„ רענָאדנָאל ןוֿפ סעיּפָאק עכעלטע‬ ‫ַא טַײצ רענעי וצ ‪,‬רומ ‪.‬ב ‪.‬י ׳נעג ןעוועג זיא רעטייווצ רעד ‪.‬גנוטַײצ רענעי רַאֿפ טַאהעג טָאה רע סָאוו רעֿפיוק עקידנעטש‬ ‫סע סָאוו ןָאט ןייג ןוא ּפַאש םעד ןזָאלוצרעביא טיירג ןעוועג לָאמ עלַא זיא רעכלעוו ‪,‬רעדיילקנעיורֿפ ןוֿפ רערושטקעֿפונַאמ‬ ‫‪.‬גנוגעווַאב רעד רַאֿפ קיטיינ זיא‬ ‫ןענַײז עכלעוו ‪,‬ץַאק ‪.‬י ןוא רעלסקַא ‪,‬ךיא – ןריטעקסומ ַײרד יד ןוֿפ ןרָאוועג ןָאטעג ןָא ןַאד ןוֿפ רעבָא זיא טעברַאטּפיוה יד‬ ‫‪.‬טֿפַאשדנַײרֿפ ןוא טעברַא רעזדנוא ןיא רַאבדיישעצמוא ןעוועג םעד ךָאנ טַײצ ַא רַאֿפ‬ ‫ַא ןוא סעיצקעל ‪,‬ןעגנולמַאזרַאֿפ עכעלטע ןריֿפכרוד ןיא ןענַאטשַאב זיא רעטניוו םענעי טייקיטעט רעזדנוא‬ ‫ןוא טליֿפעגסיוא זיא עטצעל יד “‪.‬גנוטַײצ־ןרעיוב„ ַא ןבעגעגסיורַא ןבָאה רימ ןכלעוו רַאֿפ ‪“,‬לָאב־ןרעיוב„ ןלענָאיצידַארט‬ ‫‪.‬רעקייטּפַא דוד ןוא יודנַאל ‪.‬ל ןוֿפ ןרָאוועג טלעטשעגנעמַאזוצ‬ ‫טרעדנוה ייווצ רעביא טכַארבעגנַײרַא טָאה ‪,‬ןדנעטשמוא יד רעטנוא גלָאֿפרעד רעסיורג ַא ןעוועג זיא לָאב־ןרעיוב רעד‬ ‫‪.‬ןסָאנעג יד ןשיווצ גנומיטש עטוג ַא ןֿפַאשעג ןוא “ש״ַאֿפ„ רעד רַאֿפ טיֿפָארּפ םענייר רעלָאד‬ ‫םעד ןיא גנוקילייטַאב עוויטקַא רעזדנוא ןרעוו טנכייצרַאֿפ ףרַאד רָאי םענעי ןטייקיטעט ערעזדנוא ןשיווצ‬


‫גנוטיילגַאב ןיא זיא יז ןעוו ‪ַ,‬איַאקסווָאקשערב ַאנירעטַאקעי ‪ַ“,‬אקשובַאב„ רעד רַאֿפ םינּפ־תלבק‬ ‫ןרָאוועג טרישזנַארַא זיא גנולמַאזרַאֿפ ַא ‪.‬עקירעמַא ןייק רעהַא ןעמוקעג יקסווָאלטישז ‪.‬ח ר״ד ןוֿפ‬ ‫בָאה ץַאלּפ םוצ ןעגנַאגעגוצ ןיב ךיא ןעוו ‪.‬גָאטימ ךָאנ קיטנוז ַא רַאֿפ רעטַאעט־טירטס־טָאנלָאוו ןיא‬ ‫טינ ןבָאה עכלעוו ןשטנעמ עסַאמ עקיזיר ַא ןסיורד ןיא ןוא טליֿפעגנָא רעטַאעט םעד ןענוֿפעג ךיא‬ ‫לַאז ןטייווצ ַא ןכוזּפָא טקישעג םיא ‪,‬רומ ׳נעג טימ טדערעגנעמַאזוצ ךיז ךיא בָאה ‪.‬ןייגנַײרַא טנעקעג‬ ‫עטייווצ יד ןריסערדַא ןגעוו רענדער יד טימ ןדעררעביא קעווַא ןיילַא ןוא ‪,‬טֿפַאשרַאבכַאנ רעד ןיא‬ ‫םלוע רעד ‪.‬קירעהעג יוו ןרָאוועג טריֿפעגכרוד ץלַא סָאד זיא טַײצ טונימ עכעלטע ןיא ‪.‬גנולמַאזרַאֿפ‬ ‫רענדער יד ןוא ‪ַ,‬ײברעד טַײוו טינ ‪,‬דרַאבמָאל ןוא רעטכַא רעד ןיא לַאז עסיורג יד טליֿפעגנָא טָאה‬ ‫עדער סגרעבנַײוו ‪.‬גנולמַאזרַאֿפ יד ןריסערדַא רעטַאעט ןוֿפ ןיהַא ןעמוקעג ןרעדנַא ןכָאנ רענייא ןענַײז‬ ‫זיא סע ןעוו בָאה ךיא סָאוו ץלַא ןגיטשרעביא טָאה גָאטימכָאנ םענעי רעטַאעט־טירטס־טָאנלָאוו ןיא‬ ‫‪.‬םרָאֿפטַאלּפ רעד ןוֿפ טרעהעג רעטעּפש רעדָא רעִירֿפ‬ ‫רעשיטסיכרַאנַא רעד ןיא קעווַא ‪,‬ןסָאנעג עטנעָאנ זַײרק רעניילק ַא ‪,‬רימ ןענַײז ןעגנולמַאזרַאֿפ יד ןוֿפ‬ ‫םעד טכַארברַאֿפ רימ ןבָאה טרָאד ‪.‬ןענַאטשעגנַײא זיא ַאקשובַאב יד ּווו ‪,‬זיוה רעשיטסינומָאק‬ ‫ןוא רעטלע ןכיוה ריא ץָארט םוצ ‪ַ,‬אקשובַאב יד ‪.‬גנורעטסַײגַאב רעמיטניא רערַאברעדנּווו ןיא טנווָא‬ ‫טָאה יז ‪.‬טסַײג ןיא רעטנומ ןוא גנוי ןעוועג זיא ‪,‬עגרָאטַאק רעשיסור רעד ןיא ןבעל ןרעווש םַאזיורג‬ ‫עגנוי יד טימ טשוקעג ךיז ןוא טצנַאטעג ‪,‬רעדיל ערענָאיצולָאווער עשיסור ןעגנוזעגטימ זדנוא טימ‬ ‫ןוֿפ טֿפנוקוצ רעד ןיא ןביולג םעַײנ ןֿפורעגסיורַא ריא ןיא טָאה סע טייקנזעוונָא סנעמעוו ‪,‬ןסָאנעג‬ ‫‪.‬לַאעדיא רעזדנוא‬ ‫ןוֿפ רעריֿפ ןעיורג זַײרג םעד ןעמונעגֿפיוא עיֿפלעדַאליֿפ ןיא רימ ןבָאה טייהנגעלעג רעדנַא ןַא ַײב‬ ‫יד ןוֿפ רענייא ןעוועג זיא רע ‪.‬יקסווָאקַײשט ַײלָאקינ ‪,‬ןרענָאיצולָאווער־ןטסילַאיצָאס עשיסור יד‬ ‫ןיא ‪,‬זיא ןיקטָאּפָארק רעטעּפ ןעוו ‪.‬גנוגעווַאב רערענָאיצולָאווער רעשיסור רעד ןיא רעוט עטסטלע‬ ‫‪,‬לַאנָאיצַאנרעטניא ןטשרע ןוֿפ דילגטימ ַא ןרָאוועג זיא רע ּווו ‪,‬עּפָארייא ןוֿפ קירוצ ןעמוקעג ‪1872,‬‬ ‫ןסיורג םעד ןבָאה רימ ‪.‬זַײרק סיקסווָאקַײשט ןָא ןסָאלשעגנָא ךיז גרוברעטעּפ־ט״ס ןיא רע טָאה‬ ‫יד ןגעוו קידנדער טכַאנ עצנַאג יד טכַארברַאֿפ ןבָאה רימ ּווו ‪,‬זיוה ןיא ןעֿפַאי ַײב ןעמונעגֿפיוא טסַאג‬ ‫‪.‬דנַאלסור ןיא עיצולָאווער רעקידנעמוקנָא דלַאב רעד רַאֿפ ןטכיזסיוא‬ ‫ןַײז ‪.‬גנוגעווַאב רעד רַאֿפ טלעג ןעלמַאז ןיא ןענַאטשַאב לעיציֿפָא זיא עיסימ סיקסווָאקַײשט‬ ‫ןוֿפ ךיורבעג םעד רַאֿפ רעוועג ןקישרעבירַא ןוא ןֿפיוקוצנַײא ןעוועג רעבָא זיא עבַאגֿפיוא עכעלקריוו‬ ‫‪.‬דנַאלמייה רעטלַא רעזדנוא ןיא ןרענָאיצולָאווער יד‬


ՖԵՄԻՆԻԶՄԸ ՈՐՊԵՍ ԱՆԱՐԽԻԶՄ Լին Ֆարոու Ֆեմինիզմը գործի է դնում այն ինչ անարխիզմը քարոզում է: Կարելի է համարձակվել ու պնդել, որ ֆեմինիստները միակ գոյություն ունեցող բողոքող խմբերն են, որոնք ազնվորեն կարող են կոչվել գործող անարխիստներ. նախ, որովհետև կանայք ներդրվում են կոնկրետ նախագծերի մեջ, որոնցից են աբորտի կլինիկաները և աշխատանքին կից մանկապարտեզները, երկրորդ` ապաքաղաքական կանայք հիմնականում հրաժարվում են քաղաքական պայքարի մեջ մտնել աջերի կամ ձախերի, ռեֆորմիզմի կամ հեղափոխության պայմանների ներքո: Սակայն կոնկրետ նախագծերի հանդեպ կանանց մտահոգությունը և նրանց ապաքաղաքական գործունեությունը չափից մեծ սպառնալիք են հանդիսանում թե´ աջերի և թե´ ձախերի համար, և ֆեմինիստական պատմությունը ցույց է տալիս, թե ինչպես են կանանց ուշադրությունը շեղել իրենց առաջնային խնդիրներից, օրենսդրական շերտում զինվորագրելով և կոոպտացիայի ենթարկելով պաշտոնական ու հաստատված կուսակցությունների կողմից, և տեսականորեն՝ ձախերի կողմից: Այս զինվորագրումը հաճախ մեզ հետ է պահել հարցադրումից, թե ո՞րն է ֆեմինիզմի դիրքը: Ո՞րն է փոփոխություն բերելու լավագույն ռազմավարությունը: Առաջին իմպուլսը ուղղված կանանց ազատագրմանը տեղի ունեցավ 1840-ականներին, երբ լիբերալները աբոլիցիոնիզմին ուղղված արշավում էին: Մի խումբ պերճախոս քուեյկեր կանայք ակտիվորեն ելույթ էին ունենում ի ազատագրում Հարավի ստրկատիրական համակարգի և շուտով գիտակցեցին, որ կանայք ևս չունեին այն հիմնական իրավունքները, որոնք վիճարկում էին սևերի համար: Լուսի Սթոունը և Լուկրեցիա Մոթը երկուսն էին կին աբոլիցիոնիստներից, ովքեր երբեմն կցում էին որոշ ֆեմինիստական գաղափարներ աբոլիցիոնիստական ելույթների վերջում, անսովորության աստիճան բարկացնելով իրենց լիբերալ ընկերներին: Սակայն կանայք սպառնալիք չէին հանդիսանում այնքան ժամանակ, քանի դեռ գիտեին «իրենց տեղն» ու հիշում էին, թե որ գործն էր «ավելի կարևոր»: Հետո 1842-ին Լոնդոնում անցկացվեց հակաստրկության համաշխարհային համագումարը և որոշ ամերիկացի կանայք, այլ աբոլիցիոնիստ ներկայացուցիչների հետ միասին, հատեցին Ատլանտյան օվկիանոսը հայտնաբերելու ոչ միայն այն, որ կանայք մերժված են մաս կազմելու համագումարի ընթացքին, այլ ավելի վատ` նրանք հարկադրված էին նստել վարագույրի հետևում: Լուկրեցիա Մոթը և Էլիզաբեթ Քեյդ Սթենթոնը՝ զայրացած լիբերալների հակաստրկության հավաքի կեղծավորության հանդեպ, որը մերժում էր կանանց մասնակցությունը, հենց այդ պահին և այդտեղ որոշեցին վերադառնալ Միացյալ Նահանգներ և կազմակերպվել հանուն կանանց ազատագրման: Առաջին Կանանց Իրավունքների Համաժողովը տեղի ունեցավ 1848-ին Սենեկա Ֆոլզում, որը միայն երեքօրյա հայտարարությամբ տեղական թերթում գրավեց կանանց ահռելի թվաքանակ. ժողովի վայրը` եկեղեցին, լեցուն էր: Համաժողովի ավարտին հավաքվածները պատրաստեցին Միացյալ Նահանգների «Անկախության հռչակագրի» հիման վրա մեկ այլ բանաձև՝ «Իրավունքների և արժանապատվության հռչակագիրը», որն այս դեպքում Անգլիայի թագավոր Ջորջի փոխարեն ուղղված էր ընդդեմ տղամարդկանց: Այս Համաժողովից հետո, որը համարվում է կանանց իրավունքների շարժման պաշտոնական սկիզբը Ամերիկայում, ֆեմինիզմը արագ թափ հավաքեց թիրախում ունենալով ունեցվածքի իրավունքների և այլ դժգոհությունների հարցերը:


Երբ ամերիկացի ֆեմինիստները որոշ չափով աջակցություն ձեռք բերեցին, լիբերալները սկսեցին անհանգստանալ, թե կանայք իրենց էներգիան ծախսում են կանանց խնդիրների վրա և ոչ այդ ժամանակի կարևորագույն խնդրի` աբոլիցիոնիզմի վրա: Ի վերջո, նրանք պնդում էին, սա «սևամորթների պահն է» և կանայք այդքան նեղամիտ չպետք է լինեն, որ այդ պահին իրենց մասին մտածեն: Երբ վրա հասավ քաղաքացիական պատերազմը այս հռետորությունը ակնարկներից վերածվեց ինքնարդար զայրույթի: Ինչպես կարող էին կանայք այդքան ոչհայրենասեր գտնվել՝ իրենց նվիրելով ֆեմինիզմին ազգային ճգնաժամի ժամանակ: Ըստ էության այդ պահին յուրաքանչյուր ֆեմինիստ Ամերիկայում հետաձգել էր իր ֆեմինիստական գիտակցությունը և իր աջակցությունն էր ցուցաբերում լիբերալների հետաքրքրությանը, համոզված լինելով, որ երբ պատերազմը ավարտվի ու երբ սևերը ըստ Սահմանադրության հավասար իրավունքներ ստանան` կանայք նույնպես կներգրավվեն: Եռանդուն աբոլիցիոնիստ Սուզան Բ. Անթոնին այդ ժամանակվա միակ ֆեմինիստն էր գուցե, ով մերժեց լիբերալների պահանջը: Նա շարունակեց բողոքել կանանց իրավունքների համար չնայած համախոհների մասնատմանը, ովքեր զինվորագրվել էին աբոլիցիոնիստների շարքերում: Նա պնդում էր, որ երկու պայքարները կարող են համատեղ ընթանալ, իսկ եթե ոչ` կանայք կմոռացվեն պատերազմից հետո: Նա ճիշտ էր: Երբ պատերազմից հետո Կոնգրեսում ներկայացվեց Սահմանադրության 14-րդ Հավելվածը, կանայք ոչ միայն դուրս էին մնացել, այլ նրանց հատուկ ձևով բացառել էին: Սահմանադրության մեջ առաջին անգամ հայտնվել էր «տղամարդ» բառը՝ հստակեցնելու համար, որ «մարդ» բառի գործածությունը համարժեք է տղամարդուն: Այս հիմնական հարվածն ըննդեմ կազմակերպված ֆեմինիզմին խոչընդոտեց կանանց հետագա իրավական առաջխաղացմանը: Հետո 1913-ին, երբ բրիտանացի կանայք մեկնարկեցին իրենց ռազմական մարտավարությունները՝ պայթեցնելով շենքեր և սկսելով հրդեհներ, մի երիտասարդ ամերիկացի քուեյկեր՝ Ալիս Փոլը, ճամփորդեց Անգլիա ուսանելու և սկսեց աշխատել հռչակավոր Փանքհըրսթ քույրերի հետ: Նա վերադարձավ Միացյալ Նահանգներ մտադրված վերստեղծել սուֆրաժիստների շարժումը և շուտով համոզեց համարյա չգործող Կանանց Ազգային Սուֆրաժիստական Ասոցիացիայի ղեկավարներին վերսկսել սուֆրաժիստների քարոզարշավը Վաշինգտոնում: Շատ կարճ ժամանակում ոչ այլ ինչի, քան նրա կազմակերպչական և ռազմավարության կատարյալ հանճարեղության շնորհիվ Ալիս Փոլը ստեղծեց բազմախմբակցային շարժում, որն այս անգամ չէր կարելի արհամարհել: Նրա ամենաարդյունավետ ռազմավարությունը Սպիտակ Տան դիմաց քննադատական ազդագրերով պիկետի դուրս գալն էր՝ չեղյալ հայտարարելով սուֆրաժիստների հանդեպ երկրի նախագահ Ուիլսոնի ավտորիտար ու երկերեսանի կեցվածքը, երբ նա միաժամանակ դեմոկրատիա էր քարոզում արտասահմանում: Սակայն մոտենում էր առաջին համաշխարհային պատերազմը և հարթակը նորից գործի էր դրվում ֆեմինիստներին ներքաշելու նպատակով: Պացիֆիստները կոչ էին անում կանանց ժամանակավորապես հետաձգել իրենց խնդիրը և միացնել իրենց ջանքերը խաղաղության խնդրին, մինչդեռ այդ նույն ժամանակ մեծամասնությունը` պատերազմի գիշատիչները, սկանդալ էին սարքել այն բանի համար, որ կանայք կարևոր պահին «լքել էին» իրենց երկիրը: Նորից կանանց զինվորագրեցին, և նրանք


հազարներով հեռացան ֆեմինիստական շարժումից` օգնության հասնելու իրենց մյուս կուսակցություններին, սակայն այնումենայնիվ փոքր, բայց էֆեկտիվ մի խումբ` Կանանց Ազգային Կուսակցությունը, մնաց անհորդոր ընտրական իրավունքի պայքարում: Դժվար է հաստատել, թե որ կողմն է՝ ա՞ջ թե ձա՞խ, ավելի պատասխանատու ֆեմինիստական ներուժը քաղաքական փոփոխության դաշտում կոոպտացիայի ենթարկելու գործում։ Պատմությունը ապացուցում է, որ նրանց գործադրած մեթոդները նմանատիպ են եղել այն բանում, որ նրանց աներկբայելի համոզմունքը «ավելի մեծ պայքարին» առաջնայնություն տալու մեջ անխուսափելիորեն հանգեցրել է ֆեմինիստական խնդիրների հեռացմանը՝ ասելով, թե դրանք կողմնակի են, ոչ առաջնային: Ներկայիս աֆրոամերիկյան շարժման ու ձախի, որի գերակշռող մեծամասնությունը մարքսիստներ են, վերլուծությունները նույն սիմպտոմատիկ ձևով են կանանց ներառում իրենց ծրագրերի մեջ, այսինքն` երբ «հիմնական» պայքարը հաղթի, այդ ժամանակ կանայք կունենան իրենցը: Կանայք պետք է սպասեն: Կանայք պետք է օգնեն ավելի մեծ պայքարում: Սև կանանց պոեզիան ինտենսիվորեն կառուցում է սև տղամարդու էգոն ավանդական ձևով` ինքնարժեզրկման միջոցով: Կրկնվող մոտիվը պատմում է սև կնոջ հպարտ տառապանքի մասին սև տղամարդու վերաբերմունքից, ով ապարականացվել է (emasculated) իր սպիտակ տիրոջ կողմից և ուրեմն կարիք ունի գոնե «իր» կնոջ հանդեպ վերադաս զգալ: Կինը խաղում է իրեն հատկացված դերը: Նրա տառապանքները ուղղակիորեն աջակցում են աֆրոամերիկյան (տղամարդու) պայքարին, որը նա դիտարկում է, որպես վսեմ զոհաբերություն: (Ինչպես Ջերմեյն Գրիրն էր առաջարկում, քանի որ կանայք չունեն իշխանություն, որ սպառնան, նրանք չեն կարող «անդամահատվել» ու այդ իսկ պատճառով ոչ ոք չի տեսնում նրանց անուժությունը այլ ձևով, քան որպես բնական մի բան և ոչ ոք չի պատրաստվում պառկել կնոջ ոտքերի տակ քացի ստանալու համար): Մինչդեռ սև տղամարդու անուժությունը ընդամենը ժամանակավոր է, քանի որ նա տղամարդ է և ունի սպիտակ տղամարդու պոտենցիալ ուժը: Նրան պարզապես պետք է կինը, որպեսզի իշխի այնպես, ինչպես սպիտակ տղամարդն է իշխել նրան. այսպիսով նրա կարգավիճակը կվերահաստատվի: Աֆրոամերիկացիները մարտահրավեր նետեցին սպիտակների գերիշխանությանը` գիտակցելով, որ սևը գեղեցիկ է: Նրանք դեռ պետք է մարտահրավեր նետեն սպիտակների ընտանիքի մոդելին` հայրիշխանական ընտանիքը որպես ցանկալի մոդել, և այդ իսկ պատճառով դեռ շարունակում են պահպանել տղամարդու գերիշխանությունը: Ջուլիեթ Միթչելը մարքսիստ ֆեմինիստ է, ով տիպիկ կոնցեպտուալ ձևով մեկնաբանում է («Կնոջ կալվածք»-ում, 1971) մի խմբի՝ ֆեմինիստների, շատ կոնկրետ բողոքները, ասելով թե դրանք հիմնականում սիմպտոմատիկ են կամ կապ չունեն մեծ պայքարի հետ, որտեղ բոլոր խմբերը մասնակցում են իդեոլոգիաներ կոչվող վերացարկություններին: Ինչպես և կարելի է կանխատեսել, եթե տեսության մեջ հակասություններ են ի հայտ գալիս, Միթչելն անցնում է «ամփոփման»` մի վերացարկում, որը կընդլայնվի այնքան, մինչև ամեն ինչ կհարմարեցվի: Երբ կոնկրետ հետաքրքրության խմբերը, ինչպիսիք են ուսանողները, կանայք, սևերը կամ միասեռները ձևակերպում են իրենց առաջնությունները՝ բխող հենց իրենց իրավիճակից, Միթչելը մեղադրում է նրանց անօգնականորեն կարճատես լինելու մեջ, որ չեն ուզում տեսնել իրենց կարիքները որպես սիմպտոմ: Այն, ինչ նրանք պետք է հասկանան, շարունակում է նա, «ամբողջականությունն» է (“totalism”), բոլոր վերլուծություններին վերջ դնելու վերլուծությունը: Շահագործված դասակարգի կամ ճնշված խմբի լիովին զարգացած քաղաքական գիտակցությունը չի կարող ինքն իրենից բխել, այլ կարող է միայն ծագել հասարակության բոլոր


դասակարգերի փոխհարաբերությունների (և գերիշխող կառույցների) գիտելիքից: . . . Սա չի նշանակում միանգամից ըմբռնել այն եղանակները, որոնցով մյուս խմբերը և դասակարգերը շահագործվել կամ ճնշվել են, բայց նշանակում է «ամբողջական» (“totalist”) հարձակում անել կապիտալիզմի դեմ, որը կարող է հանգեցնել այլ ճնշված խմբերի հետ սոլիդարության պահանջի գիտակցություն: Միթչելը հեշտորեն կարող է մեղադրվել հղացական իմպերիալիզմի մեջ, հաշվի առնելով որ իր գործածած «ամբողջական» տերմինը ծառայում է ավելի փոքր տեմիններ խժռելուն` իր բուն մարքսիստական գաղափարի իշխանության ներքո` նվազեցնելով դրանք երկրորդական դասի: Ըստ Միթչելի, իրենց հետաքրքրություններին իրենց ձևերով արձագանքող անհատական խմբերը պետք է սովորեն տեսնել ուղին և զոհաբերել: Միթչելի գաղափարը, թե նրանք պետք է հրաժարվեն իրենց անհատական խնդիրներից ամբողջի շահի համար` վերացարկություն է, որը դադարեցրել է ներկայացնել որևէ հետաքրքրություն առհասարակ, քանի որ այնքան ընդարձակ է, որ ոչ մի կերպ չի կարող առնչվել բազմազան հետաքրքրությունների հետ: Ամբողջական դիրքորոշումը այդ գիտակցության նախապայմանն է, սակայն այն պետք է բազմազանեցնի իր իրազեկության սահմանները կամ իր դուրս ընկած քթից այն կողմ չտեսնելով՝ խրվի սև շովինիզմի ցեխի մեջ, որը աշխատավոր դասակարգի էկոնոմիզմի ռասայական և մշակութային համարժեքն է: Միթչելի գաղափարները անվավեր են դարձնում անհատականության բոլոր դրսևորումները ճիշտ այնպես, ինչպես կազմակերպված ձախերն ու աջերն են պատմականորեն զինվորագրել կանանց իրենց շահերի համար աշխատելու: Երբ կանանց հորդորում են լինել «ամբողջական», դա նույնն է երբ քաղաքացիներին համոզում են լինել «հայրենասեր»: Մեզ խնդրում են մի տեսակի նահապետականությունից (paternalism) անցնել մեկ այլ տեսակի նահապետականության: Մեզ խնդրում են համաձայնվել ստորակարգային մետավերլուծության հետ, որը չենք կարող համարել, թե ունի՝ ամենահեռավոր ձևով անգամ, որևէ կապ մեր անմիջական բողոքի հետ: Այն ինչ լավ է բոլորի համար, ենթադրաբար պետք է լավ լինի յուրաքանչյուրի համար: Ամբողջականության տեսիլի սպառնալիքի տակ մենք կանչված ենք արդարացնելու և հիմնավորելու մեր հետաքրքրությունների վավերականությունը, այսինքն՝ դադարեցնելու հետապնդել մեր խնդիրը և ներքաշվելու այն պաշտպանելու համար ուշադրությունը շեղող ցանցի մեջ: Մենք այնքան ենք վարժեցված մտածելու, որ մի խմբի շահերը ավելի կարևոր են, ավելի հիմնական, քան մյուսինը, որ ինքնահիմնավորման թակարդն ենք ընկնում, փոխանակ հարցականի տակ դնենք մի խումբը մյուսի դիմաց հանելու իմաստը: «Ամբողջական» մոտեցումը ոչ միայն խառնաշփոթ է առաջացնում, թե որ խնդիրն է առաջնայինը, այլև առաջարկում է, որ երբ խնդրի էությունն ամբողջական է, ուրեմն լուծումն էլ այդպիսին պետք է լինի, որը մեզ բերում է այնտեղ, որտեղ միշտ խցկել են կանանց: Խմբերը կարող են գործել «բոլորս միասին ենք» պատրանքի ներքո այնքան ժամանակ, քանի դեռ նրանք տեսականացվում են, ինչպես, օրինակ, Ամերիկայի քաղաքացիական պատերազմից առաջ ֆեմինիստներին տրված խոստումները: Երբ հարցը գալիս է այս վերացականորեն ձևավորված իրավիճակի մասին կոնկրետ ինչ-որ բան անելուն, հնարավոր չէ հեշտորեն փնտրել ու ոչնչացնել «ամբողջական» թշնամուն: Լուծումները, կարճ ասած, անխուսափելիորեն ենթադրում են կոնկրետ նախընտրություններ` ինչ պետք է արվի սկզբում և ում համար: Այսպիսով խնդիրը, որ կկարողանա ուրիշներին ամենաազդեցիկ ձևով համոզել, ներքաշել, կստանա առաջնություն և մյուսները կսպասեն: Կամ այդպես, կամ էլ ամբողջական լուծումը այնքան ցրված կլինի, որ մոբիլիզացված էներգիաները չեն կարողանա օգնել և ոչ մեկին: Կանայք երկու դեպքում էլ


տուժում են, երբ տեսնում են սեքսիզմի դեմ իրենց պայքարը ցանկացած մեծ պայքարի ներքո: Եթե ֆեմինիստական պայքարը կողմնակի կամ երկրորդական չէ այլ քաղաքական շարժումների հանդեպ, ուրեմն ինչպե՞ս կարելի է այն նկարագրել: Քանի որ կանանցից շատերը իրենց կյանքի գոնե մի մասը ապրում կամ աշխատում են տղամարդկանց հետ, նրանք ի տարբերություն մյուս խմբերի արմատապես այլ մոտեցում ունեն իրենց խնդիրների նկատմամբ կապված այն բանի հետ, որը սովորաբար կոչվում է «կեղեքում»: Քանի որ կինը առհասարակ հետաքրքրված է տղամարդկանց հետ անձնական կամ մասնագիտական նպատակներով հարաբերություններ պահել, խնդիրը չի կարող միայն նվազեցվել կամ տեղայնացվել տղամարդկանց շուրջ: Դա նախ կնշանակի նրանց հեռացումը իրավիճակից որպես լուծում, որն իհարկե չի բխում կնոջ շահերից: Բացի այդ, հարցն այստեղ ամենևին խնդրի դրդապատճառի վրա կենտրոնանալը չէ: Կոնֆլիկտը պետք է կենտրոնացնել ոչ թե մարդկանց վրա, այլ այն վարքագծի, որը տեղի է ունենում նրանց միջև: Այստեղից հետևում է, որ կանայք, քանի դեռ նրանց համար շահավետ է տղամարդկանց հետ հարաբերություններ պահելը, պետք է իրենք իրենց դրությանը մոտենան լրիվ ուրիշ, անհրաժեշտորեն իրավիճակային (situationist) հիմունքի վրա: Նաև հետևում է այն, որ ֆեմինիզմի էներգիաները պետք է կենտրոնացած լինեն խնդրի վրա, այլ ոչ թե մարդկանց (կամ պայքարի): Շեշտադրումը չպետք է ուղղված լինի մենք-ընդդեմ-նրանց ոճով մրցակցության վրա, թիրախում ունենալով որոշակի արտոնություններով ինչ-որ առասպելական կեղեքողի կերպար, այլ հնարավորինս կողմերին իրար դեմ հանելուց խուսափելու վրա: Օրինակ, եթե սեռերի միջև արդեն գոյություն ունի մրցակցային իրավիճակ, կարատե սովորելը միայն կսաստի (երկու կողմերում էլ) զինուժերի կուտակմանը. պայքարի պայմանները չեն փոխում ուժի հավասարակշիռը երկու կողմերում: Ֆեմինիզմը որպես սիտուացիոնիզմ կամ իրավիճակայնություն նշանակում է մշակված սոցիալական վերլուծություններն ու մարքսիստական առաջին պատճառներն ավելորդ կլինեն, քանի որ փոփոխությունները կբխեն իրավիճակներից, որտեղից էլ առաջանում են խնդիրները. փոփոխությունը կլինի յուրօրինակ ըստ մարդկանց անհրաժեշտության, ժամանակի և տեղի: Այս մոտեցումը հիմնականում համարվել է ոչ հանրաճանաչ, քանի որ մենք չենք հարգում անհատական խնդիրներ լուծելու ձևը կամ դժվարանում ենք կամ էլ երկուսը միասին: Մենք բնութագրում ենք այս մտահոգությունները որպես չնչին, եթե դրանք անմիջապես չեն նույնացվում որևէ լայնամասշտաբ հետաքրքրության/շահերի հետ կամ եթե այդ մտահոգությունները չեն համընդանրացվում «ավելի մասսայական վիճակի սիմպտոմի» հետ: «Արական շովինիզմից» խոսելը նույնքան անարդյունավետ է, որքան «կապիտալիզմի» քննարկումը, քանի որ ապաստանելով բացատրության հետևում, մենք էֆեկտիվորեն հեռացրել ենք մեզ խնդրից և դրա հետ անմիջապես հարաբերվելու անհրաժեշտությունից կամ հակազդելուց: Նման տեսական գերարտիկուլացումը ստեղծում է այն պատրանքը, թե մեկն արձագանքում է վճռական իրավիճակին առանց հասկանալու կամ ընդունելու իրականում այդ իրավիճակում մասնակցելու հանգամանքը: Ֆեմինիստներին սկզբում մեղադրում էին, թե նրանք չունեն մեկ ընդգրկուն տեսություն և փոխարենը ունեն բազմաթիվ մանր դժգոհություններ: Սա մեդիայում մեծ զվարճանքի առարկա էր դառնում, քանի որ չկար լայնամասշտաբ կառուցվածքային և տեսական կապ այնպիսի բաների միջև ինչպես, ասենք, ամուսնացող կնոջ իր ամուսինու ազգանվան տակ հանդես գալը,


կամ ձրի մանկապարտեզների պակասը, կամ «կին» բառի փոխարեն համառորեն «աղջիկ» բառի կիրառումը, կամ էլ կանանց համար աշխատանքի անարդար/ շահագործող պայմանների տարածումը: Փոխանակ այս բազմազանությունն ընկալվեր որպես դիմացկունություն, այն ընկալվում էր որպես թուլություն: Կանխատեսելիորեն որոշ մարքսիստ ֆեմինիստներ՝ իրենց վրա վերցնելով մեղադրանքը, դարձան խնդրի ջատագովներ և ֆեմինիզմը դարձրեցին տեսականորեն հարգարժան դիսկուրս, տեղակայելով կանանց խնդիրները «վերարտադրողականության գաղափարախոսության» և այլ նմանատիպ անորոշ հասկացությունների շուրջ: Ֆեմինիզմն ավանդորեն փորձել է գտնել տվյալ ժամանակաշրջանի կարիքներին համապատասխան «պահի համար անհրաժեշտ» լուծումներ, այսինքն կենտրոնացած ընտանիքի, համայնքի կամ ընկերների շուրջ: Սակայն եղել են որոշ ոչ-սկզբունքային, իրավական, լայնորեն հրապարակված (ինչպես նաև տեսական) փորձեր՝ կանանց շարժումը հանրայնացնելու գործում: Օրինակ` վերջերս ես և մի քանի ընկերներ ներգրավված էինք ամուսնալուծության շուրջ ֆեմինիստական կոնֆերանս կազմակերպելու գործում: Մենք գտանք մի քանի բանախոսներ, ովքեր կներկայացնեին թե ինչպես ամուսնալուծվել և իրավաբաններ, ովքեր անվճար խորհրդատվություն կտային դրա կարիքն ունեցող կանանց: Կազմակերպել էինք զանազան արհեստանոցներ (workshops) բոլոր նրանց համար, ովքեր ամուսնալուծության գործընթացի մեջ էին կամ մտադրված էին ամուսնալուծվել: Համայնքից շատ կանայք եկան՝ հետաքրքրված խնդրի վրա կենտրոնացած թեմայով. կանայք, ովքեր հավանաբար իրենց չէին նույնացնի ֆեմինիզմի առեղծվածային հղացքի հետ: Բոլորը մասնակցեցին մեծագույն ոգևորությամբ, իրար հետ խորհուրդներ, հեռախոսի համարներ, և իրավաբանների անուններ փոխանակելով: Ոմանք հուզվեցին արհեստանոցների ընթացքում` զարմացած այլ նմանատիպ դրության մեջ հայտնված կանանց աջակցելու պատրաստակամության վրա: Կոնֆերանսը սահուն էր ընթանում, երբ Կանանց Ազգային Կազմակերպությունից մի բանախոս ներկայացրեց ամուսնալուծության վերաբերյալ պաշտոնական ազգային դիրքորոշումը և կազմակերպության ապագա ծրագրերը: Այնտեղ ներառված էր մի առաջարկ, ըստ որի զույգերը պետք է մինչ ամուսնանալը քննություն անցնեին, որպեսզի միայն որակավորված մարդիկ մասնակցեին օրինական պայմանագրին: Ըստ երևույթին, նրանք ովքեր չանցնեին օրենսդիրների կողմից պատրաստված քննությունը չէին խրախուսվի և այդպիսով կկանխվեին ապագա ամուսնալուծությունները: Բացի բացահայտ մոլորությանը հավատալու, որ նոր օրենքները կփոխեն այն ինչ եղած օրենքներն են ստեղծել մարդկանց իրենք իրենցից պաշտպանելու համար, Կանանց Ազգային Կազմակերպության առաջարկը ցույց է տալիս ամբարտավան, մոնոլիտ ձևով կանանց ազատագրման խնդրի լուծման փորձը, որը շատ նման է մարքսիստ Բրանկա Մագասի «մշակույթը զավթելու» ձգտումին: Ազգային օրենքի միջոցով մարդկանց զինվորագրելու մղումը նման է հեղափոխության միջոցով իշխանության բալանսի փոփոխման մղումին: Ցանկացած տիպի լայնամասշտաբ փոփոխություն կգտնի իր պատճառաբանությունը՝ սպասարկելու իր իսկ վեհանձն ավտորիտարիզմին: Ավելին, յուրաքանչյուր կողմ հայտարարում է, որ այն ինչ լավ է բոլորի համար՝ լավ է մեկի համար, ըստ որի ցանկացած միջոց կարելի է օգտագործել հեղափոխության ձգտումները կորպորացիայի մոդելով խթանելու համար:


Այս դիպվածական լայնամասշտաբ առաջարկները մարդկանց հավատացնում են, թե գոյություն ունի ոչ-իրավիճակային Կանանց Ազատագրական Շարժում՝ ազգային բարեփոխումների համար միաձայն աղմկող մի իսկական բանակ: Զանգվածային լրատվամիջոցները դա հավերժացրեցին: Բայց ֆեմինիստական շարժում որպես այդպիսին գոյություն չունի: Ֆեմինիստները զբաղված էին իրենց համայնքային նախագծերով, աշխատելով ընտանիքների, համայնքների, աշխատավայրերի շրջանակներում՝ կենտրոնացած իրենց համար պատկեր կամ ինքնություն կերտելու վրա: Բացի այդ, մեկ շարժման պատկերը կամ սկզբունքն անարդյունավետ է, կանանց անընդհատ ստիպելով համեմատել իրենց կյանքն այդ պատկերի հետ և հսկել ապրելակերպերն ու աշխատանքը՝ տեսնելու համար, թե արդյոք այն համապատասխանում է «ՇԱՐԺՄԱՆԸ»: «Շարժումն» էլ իր հերթին է քննադատվում ոչ սերտ կապակցված լինելու և ծրագիր չունենալու մեջ: Այդպես էլ կա: Իմաստը հենց դրանում է: Ֆեմինիստները իրականացնում և կիրառում են փոփոխությունը բազմազանության միջոցով, որն էլ իրենց ուժն է: Այդ նույն պատճառով ֆեմինիզմը չունի առաջնորդ «լեյտենանտի» իմաստով: Առաջնորդելու կարիք չկա: Մենք հեղափոխություն չենք պլանավորում: Կանայք իրականացնում են այն ինչ կարող են, որտեղ որ կարող են: Մենք միասնական չենք, քանի որ կանայք չեն տեսնում իրենց որպես ուրիշ դասակարգի դեմ պայքարող մի դասակարգ: Մենք չենք նախատեսում մոբիլիզացնել կանանց ազատագրման բանակ տղամարդկանց բռնակալության դեմ: Թարգմանությունը ընթացքի մեջ է Նկարը՝ Միրիամ Քլայն Սթահլի Անգլերենից թարգմանեց Արփի Ադամյանը


Ακρατικός Σοσιαλισμός: Αναρχισμός Μιχαήλ Μπακούνιν

To παρακάτω κείμενο του Μ.Μπακούνιν δημοσιευμένο από τον Γκ. Π. Μαξίμοβ είναι σημαντικό και διαχρονικό για τους παρακάτω, μεταξύ άλλων, λόγους: γιατί από τη μια θέτει τις πολιτικές βάσεις μια πραγματικά κοινωνικής επανάστασης, ενός αληθινού απελευθερωτικού προτάγματος αποφεύγοντας τις παγίδες της εξουσίας εστιάζοντας στην οικονομική και κοινωνική απελευθέρωση του προλεταριάτου, ενδύοντας αυτή την πράξη με τον ουμανιστικό χαρακτήρα που τον διακρίνει και οφείλει να έχει μια επανάσταση, θέτοντας παράλληλα και τις φιλοσοφικές αξίες του Αναρχισμού. Από την άλλη, διατυπώνεται σε μια εποχή που ο κρατισμός κυριαρχούσε. Είτε ως πολιτική των εξουσιαστών κομμουνιστών μέσα στη Διεθνή είτε ως πολιτική ενοποίησης των ευρωπαϊκών κρατιδίων σε ένα κράτος και τη συγκέντρωση έτσι, της εξουσίας (Ιταλία, Γερμανία). Παρά την κριτική σε σημεία που μπορεί να γίνει, η φιλοσοφική και πολιτική αξία αυτού του κειμένου, εκ των πιο γνωστών ίσως του Μπακούνιν, παραμένει αδιαμφισβήτητη και πάνω απ΄όλα επίκαιρη. Αρχές και Διακηρύξεις από την «Πολιτική Φιλοσοφία του Bakunin» του G.P. Maximoff, 1953, The Free Press, NY. Συνέπεια των Σπουδαίων Αρχών που Διακηρύχθηκαν από την Γαλλική Επανάσταση Από τον καιρό όταν η Επανάσταση μετέφερε στις μάζες το ευαγγέλιο της – όχι το μυστικιστικό αλλά το λογικό, όχι το ουράνιο αλλά το γήινο, όχι το θεϊκό αλλά το ανθρώπινο Ευαγγέλιο, το Ευαγγέλιο των Δικαιωμάτων του Ανθρώπου – από τότε που διακήρυξε ότι όλοι οι άνθρωποι είναι ίσοι, ότι όλοι οι άνθρωποι δικαιούνται την ελευθερία και την ισότητα, οι μάζες όλων των Ευρωπαϊκών χωρών, σε όλον τον πολιτισμένο κόσμο, αφυπνίζονται σταδιακά από τον ύπνο που τις κρατούσε δέσμιες από τότε που ο Χριστιανισμός τις νάρκωσε με το όπιό του, και άρχισαν να αναρωτιούνται αν και αυτές έχουν δικαίωμα στην ισότητα, στην ελευθερία, και στην ανθρωπιά. Μόλις τέθηκε αυτή η ερώτηση, οι άνθρωποι, καθοδηγούμενοι από την υπέροχη αίσθηση της ακοής τους καθώς και από τα ένστικτά τους, συνειδητοποίησαν πως η πρωταρχική συνθήκη της αληθινής χειραφέτησής τους, ή του εξανθρωπισμού τους, αφορούσε πρώτιστα την ριζική αλλαγή της οικονομικής τους κατάστασης. Το ζήτημα του καθημερινού ψωμιού είναι δίκαια το πρώτο ζήτημα για αυτούς, και όπως παρατηρήθηκε από τον Αριστοτέλη ήδη, ο άνθρωπος, προκειμένου να μπορεί να σκέφτεται, προκειμένου να νιώθει ελεύθερος, προκειμένου να εξελιχθεί στον εαυτό του, πρέπει να απελευθερωθεί από τις υλικές αγωνίες της καθημερινής ζωής. Για τον ίδιο λόγο, οι μπουρζουάδες, που είναι τόσο θορυβώδεις στις κραυγές τους ενάντια στον υλισμό των ανθρώπων και κηρύσσουν προς αυτούς τα ελλείμματα που έχει ο ιδεαλισμός, ξέρουν πολύ καλά, πως όσον αφορά τους ίδιους το κήρυγμά τους μένει στα λόγια και ποτέ στο παράδειγμα. Το δεύτερο ζήτημα που προκύπτει για τους ανθρώπους – αυτό του ελεύθερου χρόνου μετά την δουλειά – αφορά την ουσιαστική κατάσταση της ανθρωπότητας. Όμως το ψωμί και ο ελεύθερος χρόνος δεν μπορούν ποτέ να αποκτηθούν χωρίς την ριζική μεταμόρφωση της υπάρχουσας κοινωνίας και αυτό εξηγεί γιατί η Επανάσταση, παροτρυμένη από τις αρχές της, έδωσε ζωή στον Σοσιαλισμό. Ο Σοσιαλισμός είναι Δικαιοσύνη


Ο Σοσιαλισμός είναι δικαιοσύνη. Όταν μιλάμε για την δικαιοσύνη, καταλαβαίνουμε έτσι όχι την δικαιοσύνη που περιλαμβάνεται στους Κώδικες της Ρωμαϊκής νομοθεσίας – οι οποίοι βασίστηκαν σε μεγάλο βαθμό σε βίαια γεγονότα που επιτεύχθηκαν με την ισχύ, την καθαγιασμένη από τον χρόνο και τις ευλογίες της μιας ή της άλλης εκκλησίας βια (χριστιανικής ή παγανιστικής), και ως τέτοιοι έγιναν αποδεκτοί ως απόλυτες αρχές, από τις οποίες κάθε νομικός κώδικας συνάγεται μετά από λογική σκέψη – όχι, μιλάμε για εκείνη την δικαιοσύνη που βασίζεται αποκλειστικά στην ανθρώπινη συνειδητότητα, την δικαιοσύνη που βρίσκεται στην συνείδηση κάθε ανθρώπου – ακόμη και σε εκείνη των παιδιών – και μπορεί να εκφραστεί με μια απλή λέξη: ισότητα. Η παγκόσμια αυτή δικαιοσύνη, η οποία εξαιτίας της βίας και των θρησκευτικών επιρροών, δεν έχει επικρατήσει ακόμη στον πολιτικό ή τον νομικό ή τον οικονομικό κόσμο, θα πρέπει να αποτελέσει την βάση του νέου κόσμου. Χωρίς αυτήν δεν μπορεί να υπάρξει ελευθερία, ή δημοκρατία, ούτε ευημερία, ούτε και ειρήνη. Πρέπει λοιπόν να καθορίσει τις αποφάσεις μας ώστε να εργαστούμε αποτελεσματικά για την εδραίωση της ειρήνης. Και είναι αυτή η δικαιοσύνη που μας παρακινεί να αναλάβουμε εμείς οι ίδιοι την υπεράσπιση των συμφερόντων των φρικτά κακομεταχειρισμένων ανθρώπων, και να απαιτήσουμε την οικονομική και κοινωνική τους χειραφέτηση, παράλληλα με με την πολιτική τους ελευθερία. Η Βασική Αρχή του Σοσιαλισμού Δεν προτείνουμε εδώ, κύριοι, αυτό ή το άλλο σοσιαλιστικό σύστημα. Αυτό που απαιτούμε τώρα είναι η εκ νέου διακήρυξη της σπουδαίας αρχής της Γαλλικής Επανάστασης: πως κάθε ανθρώπινο ον πρέπει να διαθέτει τα υλικά και ηθικά μέσα ώστε να αναπτύξει όλη την ανθρωπιά του. Μια αρχή, η οποία κατά την γνώμη μας, μεταφράζεται στο ακόλουθο πρόβλημα: Την οργάνωση της κοινωνίας με τέτοιο τρόπο ώστε κάθε άτομο, άνδρας ή γυναίκα, να μπορεί να ανακαλύπτει, με την είσοδό του στην ζωή, τα ίδια περίπου μέσα για την ανάπτυξη των δικών του διαφορετικών ιδιοτήτων και της αξιοποίησής τους στην εργασία του. Την οργάνωση μιας κοινωνίας τέτοιας που θα καθιστά αδύνατη την εκμετάλλευση της εργασίας οποιουδήποτε, δίνοντας την δυνατότητα σε κάθε άτομο να απολαμβάνει το κοινωνικό περίσσευμα, το οποίο στην πραγματικότητα παράγεται μόνο από τον συλλογικό μόχθο, και να το απολαμβάνει στον ίδιο βαθμό με εκείνον της συμβολής του στην δημιουργία αυτού του περισσεύματος. Απόρριψη του Κρατικού Σοσιαλισμού Η πραγματοποίηση αυτού του σκοπού σαφώς και θα χρειαστεί αιώνες εξέλιξης. Όμως η ιστορία τον έχει φέρει στο προσκήνιο και έκτοτε δεν μπορούμε να τον αγνοούμε χωρίς να καταδικάσουμε τον εαυτό μας στην απόλυτη ανικανότητα. Βιαζόμαστε εδώ να προσθέσουμε πως απορρίπτουμε έντονα κάθε προσπάθεια κοινωνικής οργάνωσης που δεν αποδέχεται την πλήρη ελευθερία των ατόμων και των οργανισμών, ή που θα απαιτούσε την εγκαθίδρυση οποιασδήποτε κανονιστικής εξουσίας. Στο όνομα της ελευθερίας, την οποία αναγνωρίζουμε ως το μοναδικό θεμέλιο και μόνη δημιουργική αρχή οργάνωσης, οικονομικής ή πολιτικής, οφείλουμε να διαμαρτυρόμαστε ενάντια σε οτιδήποτε θυμίζει, έστω και αμυδρά, τον Κρατικό Κομμουνισμό, ή τον Κρατικό Σοσιαλισμό.


Κατάργηση του Κληρονομικού Δικαίου Το μοναδικό πράγμα που, κατά την γνώμη μας, μπορεί και οφείλει να κάνει το Κράτος, είναι να τροποποιήσει σταδιακά το κληρονομικό δίκαιο έτσι ώστε να καταλήξει το συντομότερο δυνατό στην πλήρη κατάργησή του. Ο νόμος, όντας κατεξοχήν δημιουργία του Κράτους, και μια από εκείνες ακριβώς τις συνθήκες που καθιστούν την ύπαρξη του απολυταρχικού θεϊκού Κράτους δυνατή, μπορεί και πρέπει να καταργηθεί από την ελευθερία αντί του Κράτους. Με άλλα λόγια, το Κράτος πρέπει να αποσυντεθεί σε μια κοινωνία οργανωμένη ελεύθερα σύμφωνα με τις αρχές της δικαιοσύνης. Το κληρονομικό δίκαιο, κατά την γνώμη μας, πρέπει να καταργηθεί, μιας και η συνεχιζόμενη ύπαρξή του διαιωνίζει την οικονομική ανισότητα, όχι την φυσική ανομοιότητα των ανθρώπων, αλλά την τεχνητή ανθρώπινη ανισότητα των τάξεων – οι άνθρωποι θα αναζητούν πάντα την κληρονομική ισότητα στην ανάπτυξη και την διαμόρφωση της νοημοσύνης τους, συνεχίζοντας να αποτελούν πηγή καταδίκης για κάθε πολιτική και κοινωνική ανισότητα. Ο σκοπός της δικαιοσύνης είναι η εξάπλωση της ισότητας για όλους. Και επειδή αυτή η ισότητα θα εξαρτάται από την οικονομική και πολιτική οργάνωση της κοινωνίας – μια ισότητα με την οποία όλοι και ο κάθε ένας θα ξεκινούν την ζωή τους καθοδηγούμενοι από την φύση τους, και θα είναι το αποτέλεσμα των δικών τους προσπαθειών. Κατά την γνώμη μας, η ιδιοκτησία των αποθανόντων θα πρέπει να συλλέγεται στο κοινωνικό ταμείο για την διδασκαλία και την εκπαίδευση των παιδιών και των δυο φύλων, συμπεριλαμβανομένης και της συντήρησής τους μέχρι την ενηλικίωσή τους. Ως Σλάβοι και Ρώσοι θα προσθέσουμε πως, μαζί με την βασική κοινωνική ιδέα και τα γενικά και παραδοσιακά ένστικτα των πληθυσμών μας, η ιδιοκτησία θα πρέπει να κατέχεται μόνο από εκείνους που την καλλιεργούν με τα ίδια τους τα χέρια. Είμαστε πεπεισμένοι κύριοι, πως η αρχή αυτή είναι δίκαιη, πως αποτελεί ουσιώδη και αναπόφευκτη συνθήκη κάθε σοβαρής κοινωνικής μεταρρύθμισης, και κατά συνέπεια πως η Δυτική Ευρώπη δεν θα διστάσει να αναγνωρίσει και να την αποδεχτεί, παρά τις δυσκολίες εφαρμογής της σε χώρες όπως η Γαλλία, για παράδειγμα, όπου οι χωρικοί καλλιεργούν την δική τους γη, αλλά σύντομα οι περισσότεροι από αυτούς δεν θα κατέχουν σχεδόν τίποτα, εξαιτίας του τεμαχισμού της γης ως αναπόφευκτη συνέπεια του πολιτικού και οικονομικού συστήματος που επικρατεί σήμερα σε αυτή την χώρα. Ωστόσο, θα παραμείνουμε επιφυλακτικοί στο να προσφέρουμε οποιαδήποτε πρόταση στο ζήτημα της γης… και θα περιοριστούμε στην διατύπωση της ακόλουθης διακήρυξης: Διακήρυξη του Σοσιαλισμού «Πεπεισμένοι πως η σοβαρή επικράτηση της ελευθερίας, της δικαιοσύνης και της ειρήνης θα είναι αδύνατη εφόσον η πλειοψηφία του πληθυσμού παραμένει δέσμια των βασικών αναγκών της, εφόσον στερείται παιδείας είναι καταδικασμένη στην πολιτική και κοινωνική ασημαντότητα και την σκλαβιά – για την ακρίβεια όχι εξαιτίας κάποιου νόμου που την επιβάλλει – αλλά από την ανέχεια καθώς και την αναγκαιότητα της εργασίας χωρίς ανάπαυση ή ελεύθερο χρόνο, παράγοντας όλον εκείνον τον πλούτο για τον οποίο καμαρώνει ο υπόλοιπος κόσμος, με αντάλλαγμα ένα μικρό μόνο μέρος του που δεν αρκεί καλά καλά για την διασφάλιση των αναγκαίων ως την επόμενη ημέρα. «Πεπεισμένοι πως για την μάζα του πληθυσμού, την φρικτά κακομεταχειρισμένη στο πέρασμα των αιώνων, το πρόβλημα του ψωμιού είναι το πρόβλημα της διανοητικής χειραφέτησης, της ελευθερίας και της ανθρωπιάς.


«Πεπεισμένοι πως η ελευθερία χωρίς Σοσιαλισμό είναι προνομιακή και άδικη, πως ο Σοσιαλισμός χωρίς ελευθερία είναι σκλαβιά και βαρβαρότητα. «Η Λίγκα [για την Ειρήνη και την Ελευθερία] διακηρύσσει βροντερά την αναγκαιότητα της ριζικής κοινωνικής και οικονομικής ανοικοδόμησης, έχοντας ως στόχο της την χειραφέτηση της εργασίας των ανθρώπων από το υποζύγιο που τους έχει επιβάλλει το κεφάλαιο και οι μεγαλοϊδιοκτήτες, μια ανοικοδόμηση βασισμένη στην απόλυτη δικαιοσύνη – ούτε την νομική, ούτε την θεολογική, ούτε την μεταφυσική δικαιοσύνη, απλά την ανθρώπινη δικαιοσύνη – βάσει της θετικής επιστήμης και της ευρύτερης ελευθερίας». Η Οργάνωση των Παραγωγικών Δυνάμεων στην Θέση της Πολιτικής Εξουσίας Είναι απαραίτητη η πλήρης κατάργηση, τόσο για λόγους αρχής όσο και για τους πρακτικούς, όλων όσων αποκαλούνται πολιτική εξουσία, και αυτό γιατί για όσο υπάρχει η πολιτική εξουσία, θα υπάρχουν εξουσιαστές και εξουσιαζόμενοι, αφέντες και σκλάβοι, εκμεταλλευτές και εκμεταλλευόμενοι. Με την κατάργησή της, η πολιτική εξουσία θα πρέπει να αντικατασταθεί από την οργάνωση των παραγωγικών δυνάμεων και των οικονομικών υπηρεσιών. Λαμβάνοντας υπόψη την τεράστια ανάπτυξη των σύγχρονων κρατών – μια ανάπτυξη που στην τελική της φάση μειώνει πολύ λογικά το Κράτος σε έναν παραλογισμό – καθίσταται σαφές πως οι ημέρες του Κράτους και της Κρατικής αρχής είναι μετρημένες. Βλέπουμε ήδη να πλησιάζει η πλήρης χειραφέτηση των εξαντλημένων από τον καθημερινό μόχθο μαζών και της ελεύθερης κοινωνικής τους οργάνωσης. Ελεύθερης από κάθε κυβερνητική παρέμβαση και δημιουργημένης από τις οικονομικές σχέσεις των ανθρώπων που έχουν απορρίψει όλους τους παλιούς Κρατικούς περιορισμούς και τις εθνικές διαφορές, διατηρώντας ως βάση τους μόνο την παραγωγική εργασία, την εξανθρωπισμένη εργασία, έχοντας ένα κοινό συμφέρον παρά την διαφορετικότητα όσων το επιδιώκουν. Το Ανθρώπινο Ιδεώδες Το ιδεώδες αυτό σαφώς και εμφανίζεται στους ανθρώπους σηματοδοτώντας πρώτα από όλα το τέλος της ανάγκης, το τέλος της ανέχειας, και την πλήρη ικανοποίηση όλων των υλικών αναγκών μέσω της συλλογικής εργασίας, ισότιμης και υποχρεωτικής για όλους, και στην συνέχεια, ως το τέλος της κυριαρχίας και της αρχής της ελεύθερης οργάνωσης της ζωής των ανθρώπων σύμφωνα με τις ανάγκες τους – όχι από επάνω προς τα κάτω, όπως συμβαίνει με το Κράτος, αλλά με μια οργάνωση δημιουργημένη από τους ίδιους τους ανθρώπους, πέρα από όλες τις κυβερνήσεις και τα κοινοβούλια, με την ελεύθερη ένωση των εργατών στα εργοστάσια και τα αγροκτήματα, στις κομμούνες και τα έθνη, και εντέλει, στο απώτερο μέλλον, στην παγκόσμια ανθρώπινη αδελφότητα, που θα πανηγυρίζει πάνω από τα συντρίμμια όλων των Κρατών. Το Πρόγραμμα της Ελεύθερης Κοινωνίας Έξω από το σύστημα του Ματσίνι (Ιταλός πολιτικός, συνιδρυτής του σύγχρονου ιταλικού κράτους) που δεν είναι άλλο από το σύστημα της δημοκρατίας στην μορφή του Κράτους, δεν υφίσταται άλλο σύστημα από αυτό της δημοκρατίας ως κομμούνα, της δημοκρατίας ως ομοσπονδισμό, και της Σοσιαλιστικής και γνήσια λαϊκής δημοκρατίας – το σύστημα του Αναρχισμού. Είναι οι πολιτικές της


Κοινωνικής Επανάστασης, που στοχεύουν στην κατάργηση του Κράτους, και της οικονομικής, συνολικά ελεύθερης οργάνωσης των ανθρώπων, μιας οργάνωσης από κάτω προς τα επάνω, μέσω της ομοσπονδίας. …Δεν θα υπάρχει δυνατότητα ύπαρξης πολιτικής κυβέρνησης, γιατί αυτή η κυβέρνηση θα μεταμορφωθεί σε απλή διαχειρίστρια των κοινών υποθέσεων. Το πρόγραμμά μας συνοψίζεται με λίγα λόγια στα εξής: Ειρήνη, χειραφέτηση, και ευτυχία των καταπιεσμένων. Πόλεμος ενάντια σε όλους τους καταπιεστές και τους καταχραστές. Πλήρης αποκατάσταση των εργαζομένων: όλο το κεφάλαιο, τα εργοστάσια και όλα τα εργαλεία της δουλειάς και οι πρώτες ύλες να αποδωθούν στις ενώσεις, και η γη σε εκείνους που την καλλιεργούν με τα χέρια τους. Ελευθερία, δικαιοσύνη και αδελφότητα για όλα τα ανθρώπινα όντα στην γη. Ισότητα για όλους. Προς όλους, χωρίς καμία απολύτως διάκριση, με όλα τα μέσα ανάπτυξης, εκπαίδευσης και ανατροφής, καθώς και με ίσες δυνατότητες για ζωή παράλληλα με την εργασία. Οργάνωση μιας κοινωνίας μέσω της ελεύθερης ομοσπονδοποίησης από κάτω, των εργατικών ενώσεων, των βιομηχανικών αλλά και αγροτικών, επιστημονικών καθώς και των λογοτεχνικών ενώσεων – αρχικά στην μορφή της κομμούνας, μετά της ομοσπονδοποίησης των κομμούνων σε περιφέρειες, των περιφερειών σε έθνη, των εθνών στην διεθνή αδελφική ένωση. Σωστές Τακτικές κατά την διάρκεια της Επανάστασης Σε μια κοινωνική επανάσταση, η οποία είναι καθόλα και διαμετρικά αντίθετη προς μια πολιτική επανάσταση, ο αριθμός ατόμων δεν έχει καμιά σχεδόν σημασία, ενώ η αυθόρμητη δράση των μαζών είναι τα πάντα. Το μόνο που μπορούν να κάνουν τα άτομα είναι να αποσαφηνίσουν, να αναπαράγουν και να επεξεργαστούν τις ιδέες σύμφωνα με το λαϊκό ένστικτο, και, ακόμη περισσότερο, να συμβάλλουν στις ακατάπαυστες προσπάθειες για την επαναστατική οργάνωση των φυσικών δυνατοτήτων των μαζών – και, τίποτα πέρα από αυτά, τα υπόλοιπα μπορούν και πρέπει να πραγματοποιηθούν από τους ίδιους τους ανθρώπους. Οποιαδήποτε άλλη μέθοδος θα μπορούσε να καταλήξει σε πολιτική δικτατορία, στην επανεμφάνιση του Κράτους, στα προνόμια και τις ανισότητες όλων των καταπιέσεων που επιβάλλει το Κράτος – δηλαδή θα μπορούσε να οδηγήσει σε έναν ταυτόλογο αλλά λογικό τρόπο επανεγκαθίδρυσης της πολιτικής, κοινωνικής και οικονομικής σκλαβιάς των μαζών των ανθρώπων. Ο Βαρλιν και όλοι οι φίλοι του, όπως κάθε ειλικρινής Σοσιαλιστής άλλωστε, και γενικά όλοι οι εργαζόμενοι που έχουν γεννηθεί και μεγαλώσει με τον λαό, μοιράζονται σε μεγάλο βαθμό την απόλυτα θεμιτή προκατάληψη ενάντια στις πρωτοβουλίες που προέρχονται από μεμονωμένα άτομα, ενάντια στην εξουσία που ασκούν τα ανώτερα άτομα, και όντας πάνω από όλα συνεπείς, επεκτείνουν την ίδια προκατάληψη και δυσπιστία ακόμα και στους εαυτούς τους. Η Επανάσταση με Διατάγματα είναι Καταδικασμένη στην Αποτυχία. Αντίθετα προς τις ιδέες των


εξουσιαστών Κομμουνιστών, συνολικά λανθασμένες ιδέες κατά την γνώμη μου, πως η Κοινωνική Επανάσταση μπορεί να θεσπιστεί και να οργανωθεί μέσω κάποιας δικτατορίας ή κάποιου Κεντρικού Συμβουλίου – οι φίλοι μας, οι Παριζιάνοι Κοινωνικοί – Σοσιαλιστές, διατηρούσαν την γνώμη πως η επανάσταση μπορεί να συμβεί και να πραγματοποιηθεί συνολικά μόνο μέσω της αυθόρμητης και διαρκούς μαζικής δράσης των ομάδων και των ενώσεων των ανθρώπων. Οι Παριζιάνοι φίλοι μας είχαν χίλιες φορές δίκιο. Μιας και πράγματι, δεν υπάρχει τέτοιο μυαλό, όσο και αν διαθέτει το χάρισμα της ευφυίας, ή αν πρέπει να μιλήσουμε για την συλλογική δικτατορία που αποτελείται από μερικές εκατοντάδες υπέρτατα προικισμένων ατόμων – δεν υφίσταται τέτοιος συνδυασμός διανοιών τόσο ευρύς ώστε να είναι σε θέση να αναλογιστεί στο σύνολο της την άπειρη πολλαπλότητα και διαφορετικότητα των πραγματικών ενδιαφερόντων, προσδοκιών, βουλήσεων και αναγκών που στην ολότητά τους αποτελούν την συλλογική βούληση των ανθρώπων. Δεν υπάρχει αυτή η διάνοια που θα μπορούσε να σκαρφιστεί μια κοινωνική οργάνωση ικανή να ικανοποιήσει τον κάθε έναν και όλους. Μια τέτοια οργάνωση θα είναι πάντα ένα προκρούστιο κρεβάτι στο οποίο η βία, η λίγο ή περισσότερο νομιμοποιημένη από το Κράτος, θα επιβάλλεται στην άτυχη κοινωνία. Είναι όμως το παλιό σύστημα οργάνωσης που βασίζεται στην ισχύ που η Κοινωνική Επανάσταση οφείλει να φέρει σε τέλος παραδίνοντας την πλήρη ελευθερία στις μάζες, στις ομάδες, στις κομμούνες, τις ενώσεις, και στα άτομα ακόμα, καταστρέφοντας μεμιάς και για πάντα όλους τους ιστορικούς λόγους που προκαλούν την βία – την ίδια την ύπαρξη του Κράτους, η πτώση του οποίου θα συμπεριλάβει και την καταστροφή όλων των ανισοτήτων του νομικού δικαίου και όλων των λαθών των διάφορων αιρέσεων. Εκείνο το δίκαιο και εκείνων των αιρέσεων που αποτελούν πάντα την απαθή εξιδανίκευση, ιδεατή αλλά και πραγματική, κάθε βίας που το Κράτος εκπροσωπεί, εγγυάται και εξουσιοδοτεί. Είναι προφανές πως μόνο όταν το Κράτος πάψει να υπάρχει η ανθρωπότητα θα αποκτήσει την ελευθερία της, και τα πραγματικά ενδιαφέροντα της κοινωνίας, όλων των ομάδων, και όλων των τοπικών οργανισμών, και παρόμοια, όλων των ατόμων που διαμορφώνουν αυτές τις οργανώσεις θα ανακαλύψουν την πραγματική τους ικανοποίηση. Η Ελεύθερη Οργάνωση που ακολουθεί την Κατάργηση του Κράτους Η κατάργηση του Κράτους και της Εκκλησίας θα πρέπει να αποτελεί την πρωταρχική και αναμφισβήτητη συνθήκη της πραγματικής χειραφέτησης της κοινωνίας. Μόνο μετά από αυτά η κοινωνία θα μπορέσει και πρέπει να ξεκινήσει την αναδιοργάνωσή της. Ωστόσο αυτά, πρέπει να συμβούν όχι από την κορυφή προς τα κάτω, όχι σύμφωνα με κάποιο ιδανικό σχέδιο που ετοίμασαν μερικοί σοφοί ή πολυμαθείς, και μέσω θεσπιστηρίων διαταγμάτων που εκδίδει κάποια δικτατορική εξουσία ή ακόμη και Εθνοσυνέλευση εκλεγμένη από κάποιο καθολικό δικαίωμα στην ψήφο. Ένα τέτοιο σύστημα, όπως έχω ήδη ισχυριστεί, θα οδηγούσε αναπόφευκτα στην δημιουργία μιας κυβερνητικής αριστοκρατίας, δηλαδή, μιας τάξης προσώπων που δεν έχει απολύτως τίποτα κοινό με τις μάζες των ανθρώπων. Και ας μην έχουμε καμιά αμφιβολία, η τάξη αυτή θα στρέφονταν ξανά στην εκμετάλλευση και την αποχαύνωση των μαζών υπό την επίφαση της κοινής ευημερίας ή της σωτηρίας του Κράτους. Η Ελευθερία πρέπει να πηγαίνει Χέρι με Χέρι με την Ισότητα


Είμαι ένας από τους πεπεισμένους θιασώτες της οικονομικής και κοινωνικής ισότητας, γιατί πιστεύω πως μακριά από αυτήν, η ισότητα, η ελευθερία, η δικαιοσύνη, η ανθρώπινη αξιοπρέπεια, η προκοπή των ανθρώπων καθώς και η ευημερία των εθνών, δεν είναι τίποτα παρά νέα λάθη. Όντας ταυτόχρονα υπέρμαχος της ελευθερίας – της πρωταρχικής συνθήκης της ανθρωπότητας – πιστεύω πως η ισότητα θα πρέπει να εγκαθιδρυθεί σε έναν κόσμο αυθόρμητης οργάνωσης της εργασίας και της συλλογικής ιδιοκτησίας, με την ελεύθερη οργάνωση των παραγωγών σε κομμούνες, και τις ελεύθερες ομοσπονδίες των κομμούνων – αλλά σε καμιά περίπτωση μέσω της κυριαρχικήςπροστασίας του Κράτους. Η Διαφορά μεταξύ Εξουσιαστικής και Ελευθεριακής Επανάστασης Αυτό είναι το σημείο που διχάζει κυρίως τους Σοσιαλιστές ή επαναστάτες κολλεκτιβιστές από τους εξουσιαστές Κομμουνιστές, τους υπερμάχους της Κρατικής πρωτοβουλίας. Ο στόχος και των δυο είναι ο ίδιος: και τα δυο μέρη επιθυμούν την δημιουργία μιας νέας κοινωνικής τάξης που βασίζεται αποκλειστικά στην συλλογική εργασία, κάτω από οικονομικές συνθήκες ισότιμες για όλους – δηλαδή, κάτω από συνθήκες συλλογικής ιδιοκτησίας των εργαλείων της παραγωγής. Μόνο που οι Κομμουνιστές φαντάζονται πως μπορούν να τα αποκτήσουν μέσω της ανάπτυξης και της οργάνωσης της πολιτικής δύναμης των εργαζόμενων τάξεων, και κυρίως του αστικού προλεταριάτου, υποβοηθούμενοι από την ριζοσπαστική μπουρζουαζία – ενώ οι επαναστάτες Σοσιαλιστές, οι εχθροί όλων των διφορούμενων συμμαχιών, πιστεύουν αντίθετα, πως ο κοινός αυτός σκοπός μπορεί να κατακτηθεί όχι μέσω των πολιτικών, αλλά των κοινωνικών (και κατά συνέπεια αντι-πολιτικών) οργανώσεων, και της δύναμης των εργαζόμενων μαζών των πόλεων και των χωριών, συμπεριλαμβανομένων και όλων εκείνων που, αν και ανήκουν εκ γενετής σε ανώτερες τάξεις, έχουν με την προσωπική τους ελεύθερη βούληση σπάσει τους δεσμούς τους με το παρελθόν και έχουν ενωθεί ανοικτά με το προλεταριάτο έχοντας αποδεχτεί το πρόγραμμά του. Οι Μέθοδοι των Κομμουνιστών και των Αναρχικών Κατά συνέπεια δυο διαφορετικοί μέθοδοι. Οι Κομμουνιστές πιστεύουν πως είναι απαραίτητη η οργάνωση των δυνάμεων των εργαζομένων προκειμένου να αποκτήσουν την πολίτικη εξουσία του Κράτους. Οι επαναστάτες Σοσιαλιστές οργανώνονται με την προοπτική της καταστροφής, ή αν προτιμάτε μια περισσότερο εκλεπτυσμένη έκφραση, την ρευστοποίηση του Κράτους. Οι Κομμουνιστές είναι οι θιασώτες της αρχής και της πρακτικής της εξουσίας, ενώ οι επαναστάτες Σοσιαλιστές εναποθέτουν την πίστη τους μόνο στην ελευθερία. Είναι και οι δυο φίλοι της επιστήμης, με την οποία θα καταστρέψουν τις δεισιδαιμονίες και θα αντικαταστήσουν την θρησκευτική πίστη. Αλλά οι πρώτοι θέλουν να επιβάλλουν την επιστήμη στους ανθρώπους, ενώ οι επαναστάτες κολλεκτιβιστές προσπαθούν να διαδώσουν την επιστήμη και την γνώση μεταξύ των ανθρώπων, έτσι ώστε οι διάφορες ομάδες της ανθρώπινης κοινωνίας, όταν πειστούν πια από την προπαγάνδα, να μπορούν να οργανώνονται και αυθόρμητα να συνδυάζονται σε ομοσπονδίες, σύμφωνα με τις φυσικές τους τάσεις και τα πραγματικά τους ενδιαφέροντα, αλλά ποτέ σύμφωνα με κάποιο σχέδιο που έχει εκ των προτέρων συνταχθεί ώστε να επιβληθεί στις απαίδευτες μάζες από μερικά “ανώτερα” μυαλά. Οι Επαναστάτες Σοσιαλιστές πιστεύουν πως υπάρχουν πολλά περισσότερα, πέρα από την πρακτική


λογική και την νοημοσύνη, στις ενστικτώδεις προσδοκίες και τις πραγματικές ανάγκες των μαζών των ανθρώπων από όσα υπάρχουν στα σπουδαία μυαλά όλων εκείνων των πολυμαθών γιατρών και αυτόκλητων δασκάλων της ανθρωπότητας, οι οποίοι, έχοντας μπροστά τους τα θλιβερά παραδείγματα τόσων πολλών αποτυχημένων προσπαθειών να φέρουν την ευτυχία στην ανθρωπότητα, επιμένουν στην απόφασή τους να εργάζονται στην ίδια κατεύθυνση. Όμως, αντίθετα, οι επαναστάτες Σοσιαλιστές πιστεύουν πως η ανθρωπότητα έχει επιτρέψει να την κυβερνάνε άλλοι για πολύ καιρό, υπερβολικά πολύ, και πως η πηγή της δυστυχίας της δεν βρίσκεται στην μια ή την άλλη μορφή διακυβέρνησης, αλλά στην αρχή και την ίδια την ύπαρξη των κυβερνήσεων, όποια και αν είναι η φύση τους. Είναι αυτή η διαφορά γνώμης, που έχει πλέον καταστεί ιστορική, και σήμερα απασχολεί τονεπιστημονικό Κομμουνισμό, όπως αυτός έχει αναπτυχθεί από την Γερμανική σχολή και είναι εν μέρει αποδεκτός από τους Αμερικανούς και Άγγλους Σοσιαλιστές, και τον Προυντονισμό, ο οποίος έχει αναπτυχθεί συστηματικά καταλήγοντας στα τελικά συμπεράσματά του, και είναι αποδεκτός σήμερα από το προλεταριάτο των Λατινικών χωρών. Ο Επαναστατικός Σοσιαλισμός έχει πραγματοποιήσει την πρώτη πανηγυρική και πρακτική εμφάνισή του στην Παρισινή Κομμούνα. Στην Πανγερμανική σημαία αναγράφεται: Διατήρηση και ενδυνάμωση του Κράτους με κάθε κόστος. Στην δική μας, την σοσιαλιστική επαναστατική σημαία, αντίθετα, είναι χαραγμένο, με φλογερά ματωμένα γράμματα: Καταστροφή όλων των Κρατών, εξολόθρευση του πολιτισμού της μπουρζουαζίας, ελεύθερα αυθόρμητη οργάνωση από τα κάτω, μέσω ελεύθερων ενώσεων, οργάνωση των αχαλίνωτων όχλων των καταπιεσμένων και όλης της χειραφετημένης ανθρωπότητας, δημιουργία ενός νέου, παγκόσμια ανθρωπινού, κόσμου. Πριν την δημιουργία όμως, ή μάλλον την βοήθεια προς τους ανθρώπους ώστε να δημιουργήσουν, την νέα αυτή οργάνωση, είναι απαραίτητη η επίτευξη της νίκης. Είναι απαραίτητο να ανατρέψουμε αυτό που υπάρχει, ώστε να καταφέρουμε να φέρουμε αυτό που θα έπρεπε να υπάρχει…


AnarĹ&#x;ist Portreler


Pierre Joseph Proudhon Mütevazi köylü kökeniyle Proudhon, anarşist filozoflar arasında nadir rastlanan birisidir. Yaşamına inekleri güderek, ve çiftlik işleri ile uğraşarak başladı. Annesi Catherine Simonin onun eğitim alması için oldukça kararlıydı; ailesi 1820’de şehire göç edince onu okula kaydetmek için düzenlemeler yapıldı. [Okul] giderleri babasının patronunun bağlantıları sayesinde karşılandı. Ama yine de yeterince parası olmayınca, alamadığı kitapları “unutması” yüzünden okulda cezalandırılması oldukça rutinleşmişti. Her ne kadar üniversiteye devam etmek niyetindeyse de, ailenin mali sıkıntıları mezuniyetinin ardından yüksek eğitime devam etmesine olanak tanımadı ve böylece yeteneklerini onu --daha sonra pekçok anarşisti ortaya çıkaracak olan, ama ilk defa kendini anarşist olarak adlandıracak olan Proudhon’u [ortaya çıkaran bir meslek olan-- basım işine yöneltti. Yüzyılın ortasına gelindiğinde, Proudhon Fransa’daki en önde gelen solcu entellektüel olmuştu; ve bu bağlamda Avrupa’da Marx’ın veya Bakunin’in şanını oldukça aşmıştı. Hyams’ın (1979, s.1) belirttiği üzere; Proudhon, Marx, Bakunin, Blanqui, Blanc, Herzen, Lassalle ve Engels ile beraber sosyalizmi ortaya çıkaranlardan birisiydi. Bunların arasında Proudhon 19. yy.’ın işçi hareketi üzerinde en köklü etkisi olan kişiydi; ve onun fikirleri, aralarında kişisel olarak Proudhon’u tanıyan Tolstoy ve Bakunin de bulunduğu, pekçok tanınmış anarşisti etkiledi. Aslında yaşamı boyunca Proudhon büyük bir arkadaş çevresine, ve ünü yayıldıkça da bir tanıdık çevresine sahip oldu. Proudhon için arkadaşlık, cinsel sevgi veya evlilikten daha değerliydi. Kamuoyu tarafından geniş ölçüde bilinen birisi olmadan önce, Proudhon kırsal kesimi gezerek mesleğini yapabileceği bir iş aradı. 1832’de, vatandaşı Alexis de Tocqueville’nin ABD’yi gezmeye başladı sıralarda, Proudhon da iş aramak üzere kendi “Fransa Turu”na başlamıştı. Bu süreçte, kendisini iş aramak için Fransa’da gezinmek zorunda bırakan yoksulluk koşullarının sadece kendi şehrine özgü olmadığını gördü. Bir yerden başka bir yere geçebilmesine yetecek kadar iş buluyor olsa da, kalıcı bir iş bulma çabalarında pek başarılı olamıyordu. Bu deneyimler ekonomik adaletsizlik konusunda oluşmakta olan sezgilerine katkıda bulundu. Bu adaletsizlik sezgisinin tohumları, “soylularla olan tüm anlaşmazlıklarda küçük çiftçiler ve zanaatkarların sözcülüğünü ve liderliğini [yapan]; oyunun kurallarını takmayan ve onlara karşı kızgın olan; ...ve, cüssesiyle yasak bölgeden geçen [tehlikeli işlere girişen] bir kişi olarak, yerel toprak sahiplerinin “avlak bekçileri [oyun hayvanlarının bakıcılığını yapan kişiler]” (Hyams, 1979, s.20) ile olan kavga ve çatışmalarda her zaman yer alan bir kişi olan”, anne tarafından büyükbabası Tornesi Simonin’ce atılmıştı. 1833’de kardeşinin askeri fonlarını suistimal eden yüzbaşısını ihbar etmekle tehdit etmesinin ardından gizemli bir şekilde öldüğü haberini almasından sonra, Proudhon varolan düzenin amansız bir düşmanı haline geldi. Lenin’e benzer şekilde, Proudhon’un otoriteye karşı kızgınlığı da kardeşinin bozuk otoritenin ellerindeki ölümünden kaynaklanmış olabilir (Lenin’in kardeşi hakkında, bakınız Buzinkai, D. “V. İ. Lenin: Adolescent Rivalry and Identification”, 1982 Kuzeydoğu Siyaset Bilimi Topluluğu Yıllık Toplantısı’nda sunulan bir makale). 1832’nin sonbaharında Besançon’a geri dönmüş olan Proudhon’a Fouriériste gazetesinin editörlüğü teklif edildi. Baskıcı olarak çalışması onun geniş bir ölçekteki entellektüel tartışmalara erişmesine imkan vermişti, ve bu raslantı sayesinde de geniş bir eğitim almış oldu. Kendi kendisine Latince öğrendi ve Latince metinlerin çokça talep edilen dizgicisi oldu, ve en sonunda çok daha prestijli olan “düzeltmenlik” görevine getirildi. Bu eylemleri sayesinde o günün çeşitli yazarları ile ilişkiye geçti; ve nihayetinde akademik bir kökeni olmamasına rağmen, tam bir bağımsızlıkla araştırmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir burs kazanmayı başardı. Bu onun doğuştan gelen zekasının bir gücüydü.


Yıllarca doğum yeri Besançon ile Paris arasında mekik dokuyan Proudhon asla başkentin çekiciliklerini takdir edecek kadar olgunlaşmadı. Bununla beraber, alfabenin harfleri ve Pazar gününün tatil günü olmasının önemi üzerine makaleler yazarak, inceleme araştırmalarına devam etti. Bu sonraki makalesinde anarşist geleceğinin parıltıları o kadar belirgindi ki, makalesi bronz madalya kazanırken, mali destekçisi [sponsoru] radikal düşüncelere kayması nedeniyle onu uyarmaktaydı. Bu arada iki ortağı ile birlikte kendi basımevini kurarak, kendisinin ve diğerlerinin çalışmalarını yayınlamaya başladı. Ama açıkça siyasi olan ilk eserini yayınlamak için diğer yayıncıları tercih etti. What is Property? An Inquiry into the Principle of Right and of Government [Mülkiyet nedir? Hak ve Yönetim İlkeleri Üstüne İnceleme] adlı eseri ilk defa Proudhon’un kamuoyu önünde tanınmasını --bazıları pek olumlu olmasa da-- sağladı. Kendine has bir jestle, kendisine burs sağlayan ve kendi ihsanları sonucunda yazdığı ürünle skandala yol açacağı kesin olan kitabı Besançon Akademisi’ne atfetti. Bu çalışmasında, “kendi payına hiç bir çaba harcamadan başkalarının emeğini sömürmek için mülkiyetini --üretici olmayanın üreticiye dayattığı; faiz, tefecilik ve kira olarak ayırdedilebilen mülkiyeti-- kullananı suçluyordu. “Malik olma” [kullanım hakkını elinde bulundurma, ing. possession] anlamındaki mülkiyete, yani insanın çalışması ve yaşaması için gerek duyduğu ev, toprak ve araçları kontrol etme hakkına karşı hiç bir düşmanlığı yoktu; bunu özgürlük için gerekli temel taşı olarak değerlendiriyor ve bunu tahrip etmeyi hedeflemesi nedeni ile Komünizmi eleştiriyordu” (Woodcock, 1956, s.45). Proudhon’un fikrini anlamak için, malik olma ile mülkiyet arasındaki farkı; [yani] yalın bir ifade ile bir aşığı malik olan, kocayı ise mülk sahibi olan şeklindeki karşılaştırılmasını kavramak gerekir! (Proudhon, 1994, s.36). Proudhon için Mülkiyet yasal bir kavramken, Malik Olma ise bir gerçektir. Godwin’e benzer bir şekilde mülkiyete karşı saldırısını adalet kavramı üzerine oturtur: “Ben bir sistem kurmuyorum. Ben ayrıcalığın sona erdirilmesini, köleliğin kaldırılmasını, hakların eşitliğini ve yasanın geçerli olmasını talep ediyorum. Adalet, herhangi [sıradan] bir şey değildir. Bu fikrimin alfası, omegasıdır” (Woodcock, 1956, s.46). “Emeğin tek başına değerin temeli olduğunu, ama bunun emekçiye mülkiyet hakkı tanımadığını, çünkü onun emeğinin ürünün yapıldığı malzemeleri yaratmadığını savunur. ‘Ürünlere [erişim] hakkı genele açık değildir; araçlara [erişim] hakkı ise genele açıktır’ “ (a.y., s.47). Proudhon İskoçyalı politik iktisatçı Thomas Reid’den şu alıntıyı yapıyor: “Yaşama hakkı yaşam araçları [-na erişim] hakkı demektir, ve masum bir insanın yaşama hakkına saygı [gösterilmesini] gerektiren adalet kuralı, aynı zamanda yaşam araçlarından yoksun bırakılmamasını da ifade eder: bu iki hak eş derecede kutsaldır ... Başkasının emeğini engellemek, onu zincire vurmak veya hapse tıkmakla eş olan bir haksızlığı ifade eder, ve aynı gücenme [duygusunu] hareketlendirir” (Proudhon, 1994, s.46-7). Proudhon bu ilkeyi kabullenir, ve bu uslamlamayı [mantıki çıkarım yapmak] mantıki sonuçlarına vardırır. Eğer yaşama hakkı varsa, yaşama araçlarına [erişim] hakkı da olmalı; ve yaşama hakkı herkes tarafından eşit bir şekilde paylaşıldığı için, yaşama araçlarına [erişim] hakkı da eşit bir şekilde paylaşılmalıdır. Proudhon şöyle uslamlıyordu: “İnsanın yaşaması için emeğe ihtiyacı vardır; sonuçta, çalışabileceği araçlar ve malzemelere gereksinimi vardır. Onun üretme gereksinimi onun hakkını oluşturur; ve onun hakkı, benzer anlaşmalar yaptığı arkadaşlarınca garanti altına alınır” (a.y., s.54). Böylece toplum, mülkiyeti korumak için değil üretim araçlarına erişimi korumak için şekillendirilir. Proudhon için mülkiyet ve toplum birbiriyle uyuşmaz. What is Property’nin ikinci bölümünde Proudhon şunları yazıyor: “Mülkiyet ... toplumun dışında varolan bir haktır; çünkü eğer her bir [insanın] refahı toplumsal refah olsaydı, koşullar herkes için aynı olacaktı ... Bu nedenle eğer biz özgürlük, eşitlik ve güvenlikle ilişkiliysek, biz mülkiyetin hatırı ile ilişkili değiliz; böylece eğer mülkiyet doğal bir hak ise, bu doğal hak toplumsal değil, toplum-karşıtı bir haktır. Mülkiyet ve toplum birbiri ile kesinlikle uyuşmaz. İki mülk sahibini birbiriyle ilişkilendirmek, iki mıknatısı zıt kutuplarından birleştirmek gibi bir şeydir. Ya toplum ortadan kalkmalıdır, veya [toplum] mülkiyeti ortadan kaldırmalıdır” (Proudhon, 1994, s.42-3).


Bu görüşün merkezinde eşitlik ilkesi bulunmaktadır. Haklar, tanımsal olarak, eşit haklardır. Özgürlük herkes için özgürlük olmalıdır, çünkü, “Özgürlük insanın asli [ilk] halidir; özgürlükten vazgeçmek insanın niteliğinden [nitelikli olmasından] vazgeçmek demektir” (Proudhon, 1994, s.38). Bu görüşü ilk kısmın sonunda, ikinci bölümde özetler; “ ... özgürlük mutlak bir haktır, çünkü insan için mühim olan [kendisi üstünde] hakimiyet kurulamamasıdır; varoluşun mutlak [gerekli] şartı [olan] eşitlik mutlak bir haktır, çünkü eşitlik olmadan toplum var olamaz; güvenlik mutlak bir haktır, çünkü her insanın gözünde kendi özgürlüğü ve yaşamı diğerlerininkiler kadar değerlidir. Bu üç hak mutlaktır; yani toplumun her üyesi verdiği kadarını aldığı için, hiç bir azalmaya veya artışa maruz kalmaz --yaşamda ve ölümde; özgürlüğe özgürlük, eşitliğe eşitlik, güvenliğe güvenlik, vücuda vücut, ruha ruh” (Proudhon, 1994, s.42). Bu toplumla evlenme sözü vermeye eş değerdir. Bu evliliği korumak için, sahiplik anlamında mülkiyet ortadan kaldırılmalıdır; çünkü savaş, şiddet, suç ve diğer toplumsal hastalıklar hep bu mülkiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu mülkiyet görüşü, Woodcock’un dikkat çektiği üzere köylülerin mülkiyet ilişkilerine bakış açısını yansıtır. Proudhon 19. yy.’ın sanayileşmesi hakkında çok az bilgiye sahipti. Onun deneyimleri bir köylü ve bir küçük dükkan sahibi olaraktı. Bununla beraber, [onun bakış açısı] tarımsal bir toplumdan sinai bir topluma geçiş hakkındaki temel noktaları kavrayan bir bakış açısıydı, ve de açıkça pekçok çağdaşının paylaştığı bir bakış açısıydı. What is Property’nin ona sağladığı ün, hayatının geri kalanında onu radikal siyasetin ön saflarına doğru iteledi --aslında bütün bir 19. yy.’da ve İspanya İçç Savaşı’nda da. 1848 devrimleri patladığında Marx’tan daha iyi tanınan ve çok daha etkili bir şahsiyetti. Ünü 1848’de, daha sonra konuşmalarında işçi sınıfının artan gücüne dikkat çekeceği, Ulusal Parlamento’ya seçilmesine yol açtı. 1842 gibi erken bir tarihte Proudhon şunu ifade ediyordu: “ ‘İşçiler, emekçiler, halktan insanlar, reform girişimi sizindir ... Yeni sosyalist devrim ... işyerlerindeki savaşla başlayacaktır’ diye günlüğüne yazıyordu; ve Latin Sendikalizminden İspanyol İç Savaşına kadar yankılanacak şu ek düşüncelerini not ediyordu: ‘Eğer siyasi bir devrim aracılığı ile oluşursa, toplumsal devrim ciddi fedakarlıklar yapacaktır’ “ (Woodcock, 1992, s.149). Proudhon’un düşüncelerinin ana temaları çalışmalarının çoğu boyunca değişmemiştir. Yukarıdan siyasi devrimi eleştirmiş, Marksist gelenekten devrimcilerin saplanıp kaldığı sosyalist görüşün karanlık yanlarını açıkça ortaya koymuştur. Ne amaçla organize edilmiş olursa olsun merkezi hükümet, merkezsizleşmiş ve karşılıkçı [ing. mutualist] ekonomi tarafından karşı çıkılması gereken bir şeytandır. Çalışmalarında hep gözlenen federalist tema, gelişmekte olan ulus devletlerin merkezileşmesine karşı çıkmak için tasarlanmıştır. Bu federalizm ABD veya İsviçre’de takip edilen federalizmden oldukça farklı olan bir federalizmdi. Bu, yukarıdan “gelen” [ing. devolve, intikal eden] [bir güçten ziyade], gerçek gücün yerel düzeyde konuşlandığı bir federalizmdi. Nihayet, işçi sınıfını, en sonunda kendi özgürlüğünü kazanacak özerk bir devrimci güç olarak tanımlıyordu.


Errico Malatesta Errico Malatesta Napoli yakınındaki Capua’da 1853’de dünyaya geldi. Gençliğinde Napoli üniversitesinde tıp eğitimi görürken, Mazzini’nin cumhuriyetçiliğinin etkisi altına girdi; ve daha sonra 1871’de, kısmen Paris Komününe olan umudu ve kısmen de Carmelo Palladino ile olan arkadaşlığı nedeniyle, Uluslararası Emekçiler Birliği [Enternasyonal] Napoli birimine katıldı. Takip eden yılda Bakuninle tanıştı ve Enternasyonal’in St. Imer kongresine onunla birlikte katıldı. Bakunin, Cafiero ve Costa ile beraber çalıştığı 1872 ve 1876 [yılları] arasında, Malatesta Enternasyonalist propagandanın tüm İtalya’ya yayılmasına yardım etti. Bu nedenle 1873’de 6 ay, ve yine 1874 ve 1875 arasında ise bir yıl tutuklu kaldı. Nisan 1877’de, Malatesta, Cafiero, Rus Stepniak ve diğer 30 yoldaşı Benevento bölgesinde ayaklanma çalışmalarına başladılar. Önlerinde büyük siyah ve kırmızı bir bayrakla, silahlı grup Matise dağlarına doğru yürüyüşe geçti, ve kısa zaman içerisinde büyük bir heyecanla karşılandıkları Letino köyünü hiçbir direnişle karşılaşmadan ele geçirdiler. Silahlar ve el koyulan mallar halka dağıtıldı, toplanan vergiler geri iade edildi ve resmi dökümanlar imha edildi. Bir sonraki gün Gallo köyü de benzer şekilde ele geçirildi. Ne yazıkki, Gallo köyünü terk etmek üzereyken, Enternasyonalistler hükümet kuvvetleri tarafından sürpriz bir şekilde kuşatıldılar ve tümü tutuklandı. Mahkemeye çıkarılmadan yaklaşık bir yıl cezaevinde tutulan sanıkların tümü sonunda beraat ettiler. Beraatını takiben Malatesta Napoli’ye geri döndü, ama devamlı polis takibi onu İtalya’yı terk etmek zorunda bıraktı. Napoli’den Mısır’a geçti, ama kısa bir süre sonra İtalyan Konsolosluğu tarafından sınırdışı edildi. Sistematik olarak Suriye, Türkiye ve İtalya’ya girmesi engellendikten sonra, yolculuğu sırasında çalıştığı bir Fransız gemisiyle sonunda Marsilya’da karaya ayak bastı. Marsilya’dan Cenova’ya geçerek Kropotkin’in çıkardığı La Revolte dergisine yardım etti. İsviçre’den sınırdışı edilen Malatesta, bir süre Romanya’da çalıştıktan sonra, Fransa ve Belçika üzerinden 1880’de Londra’ya geldi. Londra’da önce dondurma satıcısı olarak, ve sonra ise hayatının geri kalan kısmında sık sık geri döneceği [bir meslek olan] makinist olarak çalıştı. Londra’dayken Anarşist Enternasyonal’in doğumuna yol açacak Enternasyonal’in 1881 kongresine katıldı. 1882’de Londra’dan ayrılan Malatesta, Mısırlılarla birlikte Britanyalı sömürgecilere karşı savaşacağı Mısır’a geçti. Bir sonraki yıl gizlice İtalya’ya geri döndü. Floransa’ya yerleşerek, İtalya’da basılan ilk ciddi anarşist gazete olan haftalık La Questione Sociale’i çıkarmaya başladı. Malatestayı tanınır yapan, yaygın bir şekilde okunanFra Contadini adlı broşürü 1884’de La Questione Sociale’de basıldı. Aynı yıl tutuklanarak 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı, ve cezasını çekmek üzere beklerken Napoli’ye gitti ve orada (dönemin pek çok Anarşist ve Sosyalist gibi) kolera salgını kurbanlarının bakımına yardım etti. Hapisten kurtulmak için bir kere daha İtalya’yı terk etmek zorunda kalan Malatesta Güney Amerika’ya gitti. 1885 ile 1889 arasında, La Questione Sociale’in yayımına tekrar başladığı ve Arjantin’deki ilk militan işçi sendikası olan Fırıncılar Birliği’nin kurulmasına aracı olduğu (Montevideo’ya yaptığı sayısız seyahatlarin haricinde) Buenos Aires’de yaşadı. 1889’da Avrupa’ya geri dönen [Malatesta], Londra’ya kaçmak zorunda kalana kadar bir süre Nice’de kalarak l’Associazione adlı gazeteyi çıkardı. Sonraki 8 yıl zarfında Londra’yı kendine merkez yaparak, sık sık gizlice Fransa, İsviçre ve İtalya’ya ziyaretlerde bulundu; ve Tarrida del Marmol ile beraber İspanya’ya iki konferans turu düzenledi. Londra’da iken aralarında In Tempo Di Eleizone ve l’Anarchia (Anarşi)’nin de bulunduğu pekçok önemli broşürünü yazdı.


1897’de, İtalyan hükümetinin kendisine tanıdığı af sayesinde serbestçe İtalya’ya geri döndü. Ancona’ya yerleşerekl’Agitazione adlı yeni bir gazete çıkarmaya başladı. Ama bir sonraki yıl tutuklandı, ve altı aylık bir hapis cezasını takip edecek olan 5 yıllık adada gözetim altında tutulma cezasına çarptırıldı. İlk önce Ustica adasına götürülen, oradan ise Lampedusa transfer edilen edilen [Malatesta], buradan etkileyici bir şekilde kaçarak Malta üzerinden 1899’da Londra’ya geri döndü. Aynı yıl ABD’de bir çok ay geçiren Malatesta, New Jersey Paterson’da La Questione Sociale’i tekrar çıkarmaya başladı. West Hoboten’de bir toplantıda konuşma yaparken, örgütlenme yaklaşımında onunla hemfikir olmayan bir bireyci anarşist tarafından ayağından vuruldu. Malatesta Küba üzerinden Londra’ya geri döndü. Londra’da Islington’da küçük bir atölye işleterek, tekrar makinistlik mesleğine başladı. 1900 ile 1913 arasında, aralarında en önemlilerinin Cause Ed Effeti (1900), l’Internazionale (1900) ve La Rivoluzione Sociale (1902) olduğu, hepsi İtalyanca olan pekçok derginin kuruculuğunu yaptı. 1907 yılında, devrimci sendikacılık sorunu hakkında Monatte’ye şiddetli bir şekilde karşı çıktığı Amsterdam’da düzenlenen Uluslararası Anarşist Kongre’ye katıldı. 1912’de 3 ay hapis cezasına çarptırıldı, ve iftira edici nitelikte yazılar yazmak [ing. criminal libel] suçu ile sınırdışı edilmesi tavsiye edildi. [Düzenlenen] kitlesel halk protestoları bu ikinci cezanın yerine getirilmesini engelledi. 1913’de Malatesta bir kere daha İtalya’ya geri döndü, ve 1914’de savaşın patlaması ile Londra’ya geri dönmek zorunda kalana kadar Ancona’da Volonta’yı yayınladı. İtalya’dayken o zamanın sosyalist dergisiAvanta ‘nın editörü olan, geleceğin Faşist diktatörü Mussolini ile tanıştı. Savaş yılları, başta Kropotkin ve Grave gibi Müttefik güçleri destekleyen önde gelen kişiler olmak üzere, Anarşist Harekette büyük bir karışıklık yarattı. Anarşist ülkülerine her zaman bağlı kalan Malatesta savaşa şiddetli bir şekilde karşı çıktı, ve bunu ifade etmekten de asla geri durmadı. Savaşa karşı [hazırlanan] Uluslararası Anarşist Manifesto’nun imzacılarından birisiydi, ve Kropotkin’in konumuna “Hükümet Eğilimli Anarşistler” ve “Anarşistler İlkelerini Unuttular” gibi makalelerle karşılık verdi. 1919’da Malatesta son defa olmak üzere İtalya’ya geri döndü, gelişinin büyük bir coşku ile karşılandığı Cenova’ya vardı. Hiç vakit kaybetmeden kendini mücadeye veren Malatesta, Milan’a yerleşerek kısa sürede dağıtımı 50.000’e ulaşacak olan yeni günlük [gazete]Umanita Nova’nın editörlüğünü yapmayı kabul etti. Temmuz 1920’de kendi yazdığı programın büyük bir çoşku ile kabul edildiğiUnion Anarchica Italiana’nın ikinci kongresine katıldı. Takip eden ayda, Turin ve Milan’da gerçekleşen fabrika işgallerini destekledi. Yıl sonuna doğru 80 anarşist militanla beraber tutuklandı, mahkemeleri yapılıp beraat edene kadar hemen hemen bir yılını hapiste geçirdi. Serbest bırakılınca Roma’ya geçti, ve Mussolini’nin Roma’ya “Yürüyüşü” ile kapatılmak zorunda kalana kadar ([yürüyüş] sırasında Malatesta’nın bir portresi Plaza Cavour’da yakılmıştı), Umanita Nova’nın editörlüğünü yapmaya devam etti. Umanita Nova’nın kapatılması ile makina tamiratı ve elektrik tesisatçılığı yaptığı küçük bir atölye açtı, ama polisin müşterilerini rahatsız etmesi nedeni ile kapatmak zorunda kaldı. 1924’ten başlayarak, 1926’da diğer anti-faşist yayınlarla beraber kapatılıncaya kadar, en iyi yazılarının bir çoğununun yer aldığı 15 günlük Pensiero e Volonta’nın editörlüğünü yapmaya başladı. 1926’nın sonunda, aylarca polis baskısını takiben Malatesta ev hapsine mahkum edildi. Pratikte dairesine hapsedilmişken bile, Genova’daki Le Reveil ve New York’daki l’Adunata Dei Refrattari başta olmak üzere, anarşist basına makaleleriyle katkıda bulunmayı becerebiliyordu. 1932 yılının başlarında solunumla ilgili rahatsızlıkları [nedeni] ile hastalandı, ve 1932 Temmuz’unda 79 yaşında öldü.


Kurgu


Kapının Ötesinde

Philip K. Dick (çeviri Yağmur Melis Şimşek)

O akşam yemekte onu çıkardı ve kadının tabağının yanına koydu. Doris eli ağzında, ona bakakaldı. “Aman tanrım, bu ne?” Parlayan gözlerle adama baktı. “İyi, aç bakalım.” Doris, göğsü inip kalkarak, keskin tırnaklarıyla kurdeleyi ve kağıdı kare kutudan yırttı. Larry, kapağı kaldırırken onu izlemeye devam etti. Bir sigara yaktı ve duvara yaslandı. “Guguklu saat!” diye bağırdı Doris. “Anneminki gibi eski, gerçek bir guguklu saat.” Saati tekrar tekrar kurdu. “Pete hala hayattayken tıpkı annemin sahip olduğu saat gibi.” Gözleri yaşla parlıyordu. “Almanya’da yapıldı.” dedi Larry. Biraz durup ekledi, “Carl onu benim için toptan aldı. Saat işinde tanıdıkları var. Yoksa alamayacaktım---” Durdu. Doris küçük komik bir ses çıkardı. “Demek istediğim, yoksa bunu almaya param yetmeyecekti.” Kaşlarını çatarak baktı. “Senin sorunun nedir? Saatin var, değil mi? İstediğin bu değil miydi?” Doris saati tutarak oturdu, parmaklarını kahverengi ahşaba bastırdı. “Peki.” dedi Larry. “Sorun nedir?” Saati hala sıkıca tutarak, fırlayıp koşarak odadan çıkarken, adam hayretle izledi. Kafasını salladı. “Asla tatmin olmuyor. Hepsi böyle. Asla yetmiyor.” Masaya oturdu ve yemeğini bitirdi. Guguklu saat çok büyük değildi. Ancak el yapımıydı ve üzerinde sayısız oyma, yumuşak ahşaba çizilmiş küçük girinti ve süslemeler vardı. Doris yatağa oturdu, gözlerini silip saati kurdu. Akrep ve yelkovanı kol saatine göre ayarladı. Şimdilik kolları dikkatlice ikiyi on geçeye getirdi. Saati şifonyere götürdü ve oraya yasladı. Daha sonra ellerini kucağında birleştirerek, oturup bekledi---guguk kuşunun dışarı çıkmasını, saatin çalacağı zamanı bekledi. Otururken Larry’yi ve söyledikleri düşündü. Ve kendi söylediklerini de, bu yüzden bunların hiçbiriyle suçlanamazdı. Sonuçta kendini savunmadan onu sonsuza kadar dinleyemezdi; dünyada kendi borunuzu öttürmek zorundaydınız. Derken mendiliyle gözlerini sildi. Neden bunu söylemek zorundaydı, saati toptan aldığını? Tüm bunu neden berbat etmek zorundaydı? Eğer böyle hissettiyse, ilk sırada buna ihtiyacı yoktu. Yumruklarını sıktı. Çok cimriydi, çok. Ama komik parmaklıklı kenarları ve kapısıyla, kendi kendine tik tak ederek orada duran küçük saatten memnundu. Guguk kuşu kapının içinde dışarı çıkmayı mı bekliyordu. Dinliyor muydu, başı bir yana eğik, saatin çaldığını anı duymak, böylece dışarı çıkacağı zamanı bileceği için dinliyor muydu? İçeride olduğu zamanlarda uyuyor muydu? İyi, yakında onu görecekti: ona sorabilirdi. Ve saati Bob’a gösterecekti. Onu sevecekti; Bob herşeyi severdi, hatta eski pulları ve düğmeleri bile. Onunla


mağazalara gitmeyi severdi. Tabii ki bu durum biraz garipti, ama Larry ofiste çok fazla kalıyordu ve bu durum buna sebep oluyordu. Eğer yalnızca Larry bazen hatırlamadıysa--Bir kanat çırpma sesi vardı. Saat titredi ve birdenbire kapı açıldı. Guguk kuşu hızlıca kayarak dışarı çıktı. Durdu ve ciddiyetle etrafına baktı, kadını dikkatle inceledi, odayı, mobilyaları. Onu ilk kez görmüştü, farkındaydı, mutlulukla gülümsedi. Ayağa kalktı, utanarak ona doğru geldi. “Devam et,” dedi. “Bekliyorum.” Kuş gagasını açtı. Hızlıca ve ritmik bir şekilde pırpır etti ve şakıdı. Ardından bir anlık bekleyişten sonra geri gitti. Ve kapı çarparak kapandı. Kadın keyifliydi. Ellerini çırptı ve küçük bir daire çizerek fırıl fırıl döndü. O muhteşemdi, mükemmeldi! Ve etrafına bakma şekli, onu incelemesi, onu değerlendirmesi. Onu beğenmişti; bundan emindi. Ve elbette, onu hemen tamamıyla sevdi. O yalnızca küçük kapıdan çıkacağını umduğu şeydi. Doris saate gitti. Dudakları ahşaba yakın, küçük kapıya eğildi. “Beni duyuyor musun?” diye fısıldadı. “Bence sen dünyada gördüğüm en harika guguk kuşusun.” Mahçup durdu. “Umarım burayı seversin.” Sonra başı yukarıda, tekrar, yavaşça alt katta indi. Larry ve guguklu saat gerçekten başından beri hiç iyi anlaşamamıştı. Doris bunun, onu doğru bir şekilde kurmadığı ve onun her zaman yalnız yarı-kurulu olmaktan hoşlanmadığı için böyle olduğunu söyledi. Larry, onu kurma işini kadına devretti; Guguk kuşu, her çeyrek saatte bir ortaya çıktı ve yayı pişmanlık duymadan durdurdu, ve birisi tekrar tekrar onu kurarak, onun peşinde koşmak zorunda kaldı. Doris elinden geleni yaptı, ama o zamanın iyi bir anlaşmasını unuttu. Sonra Larry, gazetesini özenli, bıkkın bir hareketle yere fırlattı ve ayağa kalktı. Saatin duvardaki şöminenin üzerine yerleştirildiği yemek odasına gitti. Saati aşağı indirdi ve baş parmağının küçük kapının üzerinde olduğundan emin oldu, onu kurdu. “Neden baş parmağını kapının üzerine koyuyorsun?” diye sordu Doris hemen. “Öyle yapman gerekiyor.” Tek kaşını yukarı kaldırdı. “Emin misin? Ona bu kadar yakın dururken dışarı çıkmasını istemediğin için değil mi, merak ediyorum.” “Neden ki? “Belki de ondan korkuyorsundur.” Larry güldü. Saati duvara geri koydu ve baş parmağını dikkatlice kaldırdı. Doris bakmıyorken parmağını inceledi. Hala yumuşak kısmından kesilmiş bir sıyrık izi vardı. Kim ya da ne - onu gagalamıştı? Bir Cumartesi sabahı, Larry ofisteki bazı önemli özel hesaplar üzerinde çalışırken, Bob Chambers ön sundurmaya geldi ve zili çaldı. Doris hızlıca duş alıyordu. Kurulandı ve elbisesini giydi. Kapıyı açtığında Bob sırıtarak içeri girdi. “Merhaba,” dedi etrafına bakınarak.


“Herşey yolunda. Larry ofiste.” “İyi.” Bob, elbisesinin etekleri altındaki ince bacaklarına bakıyordu. “Bugün ne kadar güzel görünüyorsun. “ Güldü. “Dikkatli ol! Tüm bunlardan sonra belki de seni içeri almamalıyım.” Yarı eğlenmiş yarı korkmuş şekilde birbirlerine baktılar. Az sonra Bob dedi ki “Eğer istersen. Ben---” “Hayır, Tanrı aşkına.” Kolunu tuttu. “Sadece kapıdan çekil, böylece kapatabilirim. Sokağın karşısındaki Bayan Peters, biliyorsun.” Kapıyı kapattı. “Ve sana bir şey göstermek istiyorum” dedi. “Bunu görmemiştin.” Meraklandı. “Antika mı? Ne?” Kolunu tuttu ve onu yemek odasına doğru götürdü. “Bunu seveceksin Bobby.” Durdu “Umarım seveceksin. Benim için onun anlamı çok--- anlamı çok büyük.” “O?” Bob kaşlarını çattı. “ O kim?” Doris güldü. “Kıskançsın! Hadi.” Biraz sonra saatin önünde durup ona baktılar. “Birkaç dakika içinde çıkacak. Onu görene kadar bekle. İkinizin iyi anlaşacağını biliyorum.” “Larry onun hakkında ne düşünüyor?” “Birbirlerinden hoşlanmıyorlar. Bazen Larry burada olduğunda dışarı çıkmayacak. Zamanında çıkmazsa Larry deli oluyor. Diyor ki---” “Ne diyor?” Doris aşağı baktı. “Her zaman soyulduğunu söyler, hatta toptan aldığında bile.” Canlandı. “Ama biliyorum ki dışarı çıkmayacak, çünkü Larry’den hoşlanmıyor. Ben burada yalnızken, gerçekte yalnızca saat başı çıkması gerekirken, her on beş dakikada bir benim için geliyor.” Gözünü saate dikti. “Benim için geliyor, çünkü bunu istiyor. Konuşuyoruz; ona bir şeyler anlatıyorum. Tabii ki onu yukarı odama çıkarmak istiyorum, ama bu doğru olmaz.” Ön sundurmalıkta bir ayak sesi vardı. Endişeyle birbirlerine baktılar. Larry homurdanarak, açık ön kapıyı itti. Evrak çantasını yere koydu ve şapkasını çıkardı. Sonra ilk olarak Bob’u gördü. “Chambers. Olur şey değil.” Gözleri kısıldı. “Burada ne yapıyorsun?” Yemek odasına geldi. Doris geri çekilirken, çaresizce elbisesini çekiştirdi. “Ben---” Bob başladı. “Yani, biz---” diye bitirdi, Doris’e bakarak. Birdenbire saatten pırpır sesleri gelmeye başladı. Guguk kuşu, fırlayıp dışarı çıktı, sesin içine daldı. Larry ona doğru ilerledi. “Kes şu gürültüyü,” dedi. Yumruğunu saate doğru kaldırdı. Guguk kuşu, sessizliğe gömüldü ve geri çekildi. Kapı kapandı. “Bu daha iyi.” Larry, birlikte sessizce ayakta duran Doris ve Bob’u inceledi. “Saate bakmak için buraya gelmiştim.” dedi Bob. Doris bana onun nadide bir antika olduğunu söyledi ve---”


“Çılgınlık. Onu ben kendim aldım.” Larry onun üstüne yürüdü. “Defol buradan.” Doris’e döndü. “Sen de. Ve şu lanet olasıca saati de yanında götür.” Çenesini ovuşturarak durdu. “ Hayır. Saati burada bırak. O benim; onu ben aldım ve parasını ben ödedim.” Doris’in ayrılmasını takip eden haftalarda, Larry ve guguklu saat eskisinden daha da kötüleşti. Bazen en yoğun olması gerektiği zamanda, saat on ikide bile, bir şey için, guguk kuşu zamanın çoğunda içeride kalıyordu. Ve hiçbir şekilde dışarı çıkmadığında ise, genellikle sadece bir veya iki kez konuşurdu, bunlar da asla doğru zamanda değildi. Sesinde, kasvetli ve işbirliği yapmayan bir işaret vardı ve bu kulak tırmalayan ses, Larry’yi rahatsız ediyor ve biraz da öfkelendiriyordu. Fakat saati kurulu tutuyordu, çünkü ev çok hareketsiz ve sessizdi ve etrafta koşan, konuşan, bir şeyleri düşüren birini duymamak sinirine dokunuyordu. Saatin çıkardığı ses bile kulağına güzel geliyordu. Ama kuşu hiç sevmiyordu. Ve bazen onunla konuşuyordu. “Dinle,” dedi, bir gece geç vakitte kapalı kapıya doğru. “Beni duyabildiğini biliyorum. Seni Almanlara geri vermeliyim --- Kara Orman’a” Volta attı. “Şimdi o ikisinin ne yaptıklarını merak ediyorum. Kitapları ve antikalarıyla o genç serseri. Bir erkek antikalarla ilgilenmemeli, bu kadınlara göredir.” Çenesini kaldırdı. “Bu doğru değil mi?” Saat hiçbir şey demedi. Larry onun önüne doğru yürüdü. “Doğru değil mi?” diye sordu. “Söyleyecek hiçbir şeyin yok mu?” Saatin kadranına baktı. Neredeyse on bir oluyordu, birkaç saniye kalmıştı. “Pekala. On bire kadar bekleyeceğim. Sonra ne söyleyeceğini duymak istiyorum. O gittiğinden beri son birkaç haftadır oldukça sessizsin.” Alaycı bir şekilde sırıttı. “Belki de o gittiğinden beri buradan hoşlanmıyorsun.” Kaşlarını çattı. “Pekala, senin için para ödedim, ve beğensen de beğenmesen de dışarı çıkmak zorundasın. Beni duyuyor musun?” Saat onbire geldi. Uzakta, kasabanın sonunda, büyük kule saati kendi kendine uyuşuk bir şekilde gümbürdedi. Ama küçük kapı kapalı kalmayı sürdürdü. Hiçbir şey hareket etmedi. Yelkovan geçti ve guguk kuşu kımıldamadı. Saatin içinde, kapının ötesinde, sessiz ve uzak bir yerdeydi. “Pekala, eğer anladığın yol buysa,” diye homurdandı Larry, dudakları kıvrılarak. “Ama bu adil değil. Dışarı çıkmak senin işin. Hepimiz sevmediğimiz şeyleri yapmak zorundayız.” Mutsuzca mutfağa gitti ve parıldayan büyük buzdolabını açtı. Kendisine bir içki koyduğunda saat hakkında düşündü. Buna şüphe yoktu---guguk kuşu dışarı çıkmalıydı, Doris’le veya Doris’siz. En başından beri ondan her zaman hoşlanmıştı. Bu süreçte ikisi de iyiydiler. Muhtemelen Bob’dan da hoşlanıyordu---muhtemelen onu tanıyacak kadar Bob’u yeterince görmüştü. Birlikte çok mutlu olurlar, Bob ve Doris ve guguk kuşu.


Larry içkisini bitirdi. Lavabonun çekmecesini açtı ve çekici çıkardı. Dikkatli bir şekilde yemek odasına taşıdı. Saat duvarda kendi kendine yavaşça ilerliyordu. “Bak,” dedi çekici sallayarak. “Burada ne var biliyor musun? Onunla ne yapacağımı biliyor musun? İlk önce seninle başlayacağım.” Gülümsedi. “Kafadarlar, işte olduğunuz şey bu, üçünüzün de.” Oda sessizdi. “Dışarı çıkıyor musun? Yoksa ben oraya gelip seni çıkarayım mı? Saatten ufak bir kanat çırpma sesi geldi. “Seni orada duyuyorum. Son üç hafta için yeterince konuşacak çok şeyin var. Dediğim gibi, bana borçlusun---” Kapı açıldı. Guguk kuşu hızlıca ve dosdoğru ona doğru gitti. Larry aşağı bakıyordu, düşünceler içinde kaşlarını buruşturmuştu. Yukarı baktı, ve guguk kuşu onu tam gözünden yakaladı. Aşağı gitti, çekiç ve sandalye ve her şey, muazzam bir gürültü ile yere çarptı. Bir süre için guguk kuşu duraksadı, küçük vücudu sabit bir şekilde hareketsiz kaldı. Sonra evinin içine geri döndü. Ardından kapı sıkıca kapandı. Adam yerde yatıyordu, garip bir şekilde uzanıyordu, kafası bir tarafa doğru eğilmişti. Hiçbir şey taşınmadı ya da karıştırılmadı. Oda tamamen sessizdi, tabii ki, saatin tik takları dışında. “Anlıyorum,” dedi Doris, yüzü gergindi. Bob kolunu ona doladı, sakinleştirdi. “Doktor,” dedi Bob. “size bir şey sorabilir miyim?” “Tabii ki” dedi doktor. “Bir sandalyeden bu kadar yavaşça düşerek boynunu kırmak çok mu kolay? Düşmek için çok uzak değil. Merak ediyorum, ya bu bir kaza değilse. Olma ihtimali var mı?---” “İntihar?” Doktor çenesini ovuşturdu. “Bu şekilde intihar eden bir kimseyi hiç duymadım. Bu bir kazaydı, eminim.” “İntihar demek istemiyorum,” diye alçak sesle mırıldandı Bob, duvardaki saate bakarken. “Başka bir şey demek istedim.” “Fakat kimse onu duymadı.”


Ş İ

Basket13 Ğ

arahnia Basketball cup


Toprak ve Özgürlük (1. Perde) Ricardo Flores Magon

KARAKTERLER DON JULIAN, zengin toprak sahibi RAMON, köylü DON BENITO, rahip TERESA, Ramon’un eşi JUAN, köylü GARDİYAN MARTA, Juan’ın eşi BAKAN MARCOS, köylü LOPEZ, işçi lideri ROSA, Marcos’un arkadaşı SENORITA SOFIA MERINDIETA, öğretmen okulunda öğretmen DEVLET GÖREVLİSİ, YARDIMCI, NÖBETÇİ, TEMSİLCİ, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci KÖYLÜ; askerler, her iki cinsiyetten ve farklı yaşlardan köylüler; şehirli işçiler. Olay Meksika’da geçer.

BİRİNCİ PERDE Sahne dekoru ormana doğru giden bir patikayı gösterir. SAHNE BİR DON JULIAN VE MARTA DON JULIAN - (Soldan içeri girer ve sahnenin ortasında durur) Kız bu sefer elimden kaçamayacak. Benim gibi güçlü, binlerce kilometrekarelik arazisi olan ve Başkan nezdinde büyük etki sahibi bir adamın, Marta gibi sefil bir köylü karşısında duygusallaşması ne kadar da saçma! (Sağa doğru bakarak) Birazdan buradan geçecek. (Altın saatine bakarak) On bire on var, gerzek Juan’a yemek götürme saati. Bu domuzların yediklerini köpeğim yemez! Ama bunu hak ediyorlar. Efendilerinin yediğini yeselerdi amma hoş olurdu! Bu kızın hoş olduğu kadar hoş. Juan ile yalnızca üç aydır evliler; birbirlerini sevdiklerini biliyorum, ama ben efendiyim ve kız üzerinde hakkım var. (Sağa doğru bakarak) İşte Marta geliyor; saklanmalıyım. (Sola doğru geçer ve bir ağacın arkasına saklanır) MARTA - (Kollunda bir sepetle sağdan girer ve sahnenin ortasında durur) (İç çeker) Zavallı Juan! Çok fazla çalışıyor ve ona fasulyeden başka bir şey götüremiyorum. Bu adaletsizlik içimi parçalıyor, ta içimde sessiz bir öfke hissediyorum. Ben cahil birisiyim, ama faydalı hiçbir iş yapmayanlar her türlü rahatın keyfini sürerken, alın teriyle çalışanların sefalet içinde yaşaması bence adaletsizlik. (Sepeti yere koyar; eğilir ve peçeteyi düzeltmekle ilgilenir) (İç çeker) Pek bir şey bilmem, ama toprağı işleyenlerin, tohumu ekip mahsulü biçenlerin, faydalı hiçbir şey


yapmaksızın sürekli tatil hayatı yaşayanlardan daha az yemek zorunda olmaları hiç adil değil. (Etrafına bakar) Zavallı Juan! Efendilerinin aylakça yaşaması için kendini heder etmen ve canla başla çalışman yetmiyormuş gibi ne kadar sömürürlerse sömürsünler asla tatmin olmuyorlar; tek mutluluğunu, tek hazineni, yani sana duyduğum aşkı koparıp almak istiyorlar senden. Don Julian’ın sürekli peşimde olduğunu bilmiyorsun. Aşağılık zenginler! Hiç durmadan kanımızı emiyorlar; Bizi kölece çalıştırıp sağlığımızı bozmaları yetmiyor: Kalbimizi de istiyorlar. Alçaklar, alçaklar! DON JULIAN - (Saklandığı yerden çıkar ve Marta’ya yaklaşır) Günaydın Marta. MARTA - (Yüzünü ona doğru çevirmeksizin) Günaydın. DON JULIAN - (Belinden yakalamaya çalışarak) Ne kadar da güzelsin! (Marta iter onu) Neden aşkımı reddediyorsun? MARTA - Çünkü Juan’ı seviyorum. DON JULIAN - Juan sefilin teki, oysa ben çok zenginim. MARTA - Ama ben Juan’ı seviyorum ve senden nefret ediyorum. (Güçlü bir şekilde) Defol! DON JULIAN - Hadi, sakinleş biraz küçük hanım, ne yaptığını bilmiyorsun sen. Şunu kafana sok: Tek bir sözümle bile yüzlerce kadını mutlu edebilirim. O kadar güçlüyüm ki kalbini bana vermeye zorlayabilirim seni. Reddetme beni, bugün böylesine gururla bana vermeyi reddettiğin sevgiyi yarın ayaklarıma kapanarak sunmak için yalvaracaksın; o zaman seni elimin tersiyle geri çevireceğim. MARTA - (Aşırı bir heyecan sergileyerek) İmkânsız! Asla olmaz! Aşağılanmaktansa ölmeyi tercih ederim! Uzak dur benden! DON JULIAN - Gücümün farkında değil misin? Öyle olsun, ama şunu bilsen iyi olur: Juan’ı tutuklamalarını sağlayabilirim. Hükümette tanıdıklarım var ve Juan’ı askere çağırmalarını sağlayabilirim. Tek bir sözcüğümle, siyasiler Juan’ı Mahkeme’ye çıkarıp, bir köpek gibi yol kenarında öldürülmesini sağlarlar. Bunu yapabilirim ... MARTA - (Canlı bir şekilde sözünü keserek) Ona sakın dokunayım deme! Sakın! Bunu hak edecek ne suç işledi Juan? DON JULIAN - (Vakarlı bir şekilde) Burada efendi benim, ne istersem yaparım. MARTA - Seni Hükümete şikâyet ederiz. DON JUAN - Ha, ha, ha! Hükümet zaten biz zenginlerden oluşuyor. MARTA – Uzak dur benden!


DON JUAN - Sev beni; susuz kalmış birinin suya ihtiyacı olması gibi, ciğerin havaya muhtaç olması gibi benim de sevgine ihtiyacım var. Kararını ver: Ya ben ya hiç kimse. Çok geç olmadan karar ver. Sana söylediklerimi unutma. Juan’ı tutuklattırabilirim; onun Orduya katılmasını sağlayabilirim; Bir köpek gibi öldürülmesi için onu Mahkeme’ye çıkarttırabilirim; Onu ... MARTA (Canlı bir şekilde sözünü keserek) İmkânsız! İmkânsız! Juan kime ne yaptı ki? DON JUAN - Hiç kimseye bir şey yapmadı; o iyi bir işçi, uysal, iyi çalışan, namuslu, ama güç bende ve geleceğinizi, huzurunuzu, yaşamınızı mahvedebilirim. Ne yapacağına sen karar ver. MARTA - İmkânsız! (Koşarak kaçar ve soldan kaybolur) DON JULIAN - (Onun gidişini izleyerek) İşte bu iyi; birkaç dakika içinde ne kadar güçlü olduğumu öğreneceksin. (Sağdan çıkar) (Sahne dekoru değişir) Sahne dekoru bir çalışma kampını gösterir. SAHNE İKİ JUAN, MARTA, DON BENITO, DON JULIAN, GÖREVLİ VE ASKERLER JUAN - (Beline kadar bir çukurun içindedir, hiç durmadan kürekle dipten toprak çıkarmakta ve köşelere yığmaktadır) (Yüzündeki teri siler ve gökyüzüne bakar) Neredeyse öğle vakti oldu, Marta hâlâ yemeği getirmedi. Bir şey mi oldu acaba? Asla 11’den sonraya kalmazdı, neredeyse 12 oluyor. (Uzaklardan çan saat 12’yi çalar) 12 oldu ve Marta hâlâ ortada yok. Bu gecikme beni endişelendiriyor. (Duraklar) Marta ne kadar da tatlı...! O benim için bir lütuf, o benim teselli kaynağım. (Duraklar) Ama ne olacak? Neden gelmiyor Marta? (İşine geri döner) Patron işin bugün bitirilmesini istiyor, bitmesi aslında üç günü bulur, ama bugün bitirilmesi gerek, yoksa patron bana ceza verebilir, bana ceza verecek eğer bitirmezsem. (Bedenini dikleştirerek, sol eliyle midesine bastırır) Çok yoruldum...! Yoksul olmak ne kadar büyük bir utanç! (Sağa doğru bakarak) İşte Marta geliyor! (Şaşkın bir hâlde) Ama bir garip gözüküyor. (Onu karşılamak için çukurdan çıkar) MARTA - (Saçları dağınık bir hâlde sağdan çıkar ve kendisini Juan’ın kollarına atar) Oh Juan! Juanım! (Hıçkırarak.) Çok beklettim mi? JUAN - (Telaşlanarak) Ne oldu? Neden ağlıyorsun? Sefaletimize rağmen aşkımızdan mutlu değil misin? (Onu kucaklayarak) Sakin ol ve bana ne olduğunu anlat. (Bir kayanın üzerinde otururlar) Seni ağlarken hiç görmemiştim. MARTA - (Göz yaşlarını kurulayarak) Aşağılandık... JUAN - Evet, yoksuluz, bahtımız kara; Günü gününe yaşıyoruz, ama kalplerimiz şanslı: Aşkımız bir hazine ve sahibi biziz. Bu nimeti kim bizden alabilir ki?


MARTA - Efendi. JUAN - Efendi mi? Efendi beni eşek gibi çalıştırabilir, günlük birkaç kuruş karşılığında bana bir mahkûm hayatı çektirebilir; şimdi yaptığı gibi, her zaman yaptığı gibi, babama ve babamın babasına yaptığı gibi. Ama aşkımızın nimetini nasıl bizden çalabilir? Sen beni sevdiğin müddetçe, efendi ne yapabilir ki? MARTA - (Juan’a sarılarak) Oh Juan, benim zavallı Juan’ım, efendi bana sahip olmak istiyor; bana defalarca söyledi bunu; daha az önce yine yolumu kesti, eğer kendimi ona teslim etmezsem, seni alıp askeri kışlaya göndermekle ya da bir kaçak gibi vurdurmakla tehdit etti beni. Kaçalım Juan, plantasyondan kaçalım. JUAN - (Karamsarca) - Kaçmak mı...! Nereye? Başka bir plantasyona mı? Şehre mi? Efendi’nin bizi bulamayacağı nereye gidebiliriz ki? MARTA – Yargıcın adaletine sığınalım. Hukuk bizi koruyacaktır. JUAN - (Karamsarca) Hukuk ha! Bak, Martacığım, Hukuk yoksullara faydası olmayan bir şeydir. Hukuk adına yoksullardan para toplarlar; Hukuk adına yoksulu, Otoritelere ücretsiz hizmet etmeye mecbur bırakırlar; Hukuk adına yoksulu asker yapmak için ailesinin bağrından koparıp alırlar; aile bu şekilde terk edilmişse, açlıktan ölmemek için çalmak ya da fahişelik yapmak zorunda kalır, sonra da Hukuk adına onu cezalandırırlar... Hukuk, zenginlerin kendilerini korumak için yaptıkları bir şeydir...! MARTA - (Sol tarafa doğru bakarak) (Büyük bir sevinçle) Bak rahip Don Benito geliyor; o bizi kurtarır. DON BENITO - (Soldan girerek) Tanrı sizinle olsun evlatlarım. Ne kadar sıcak bir gün! MARTA VE JUAN - (Bir ağızdan) İyi günler, peder. (Hararetli bir şekilde) Kurtar bizi peder! (Dizlerinin üstüne çökerler) DON BENITO - Sizi neden kurtarayım? Neler oluyor? Söyleyin bana ve her şeye kadir Tanrı’nın yardımı ile sizi kurtarayım. (Onları ayağa kaldırır) MARTA - (Ağlayarak) Çok talihsiziz. DON BENITO - Evet, yoksulsunuz; ama yoksulluk bir erdemdir; size cennetin yollarını açacak. MARTA - Biz yoksulluktan değil, adaletsizlikten şikâyetçiyiz. DON BENITO - (Aşırı tatlı bir dille) Aç ve adalete susamış olanlar kutsanmıştır, cennetin krallığı onlar içindir.


MARTA - Efendi beni onu sevmeye zorluyor ve eğer kendimi onun arzularına teslim etmezsem Juan’ı hapse göndermekle ya da öldürülmek üzere Mahkeme’ye vermekle tehdit ediyor beni. DON BENITO - (Yapmacık bir şaşkınlıkla) Ama evlatlarım, siz neler diyorsunuz böyle! Böyle iftiralarla Yüce Tanrı’mızı kızdırmaya nasıl cüret edersiniz? MARTA - Yalan söylemiyoruz: Gerçeği söylüyoruz. DON BENITO - İftira atmaya devam ederseniz, ruhunuzu kavuracak günahlarla ölürsünüz. Don Juan şerefli ve dindar bir insandır. Kilise için herkesten daha çok şey yapmıştır. Günah çıkarır, dini sohbetlere katılır ve mübarek günlerdeki tüm ayinlerde hazır bulunur. Öldüğünde, üzerine sinmiş azizlik kokusu ile gömülecek bir adamdır. MARTA - (Canlı bir şekilde) Size gerçeği söylüyoruz. DON BENITO - İçinizden Tanrı korkusunu uzaklaştıran ne oldu size böyle. Efendi onu kanun güçlerine teslim ederse, bu demektir ki Juan bir suç işlemiştir. MARTA VE JUAN - (Aynı anda, canlı bir şekilde konuşarak) Biz hiçbir suç işlemedik. DON BENITO - Öyle diyorsunuz, ama sizin düzensiz yaşamınız beni bir suç işlediğiniz konusunda şüphelendiriyor. Resmi nikâhla evlenmediğinize kalıbımı basarım. Sizin gibiler hep böyle yaparlar. JUAN - Peder; bizler cahil köylüleriz, ama bir erkek ile kadının birbirlerini severek ve yardım ederek hayatlarını huzur içinde sürdürmek için birlikteliklerini hiç kimseye bildirmeleri gerektiğini düşünmüyoruz. Biriyle arkadaş olmanız gibi bir şey. Hiç kimse bunu ne Devlete ne de Kiliseye bildirir... DON BENITO - (Küstahça) Susun kâfirler, bu sözlerinizle Tanrı’ya küfrediyorsunuz. (Öbür tarafa dönerek) Bu insanların hemen hepsi böyle: Ne Devlete veya Kiliseye, ne de Tanrı’ya ya Şeytan’a haber vermeden evlenirler. (Onlara dönerek) Sizleri aforoz ediyorum. (Marta ve Juan, dehşet içerisinde ellerini şakaklarına koyarlar) (Öbür tarafa dönerek) Zavallılar, bu söylediklerime benim de inanmadığımı bir bilselerdi. (Onlara dönerek) Haklı olarak günahlarınızla incittiğiniz Tanrı, sizleri burada, Yeryüzünde cezalandırdı. Ama öldükten sonra sizi Cehennemin ateşleriyle cezalandıracağı gün de gelecek. (Öbür tarafa dönerek) Gözlerini korkutmazsam, Don Julian’ı öldürebilirler ve beni de. (Onlara dönerek) Tanrı sizi sınamak istiyor; ondan korktuğunuzu ve onun yüce iradesine boyun eğeceğinizi göstermeniz için size bir şans vermek istiyor. (Öbür tarafa dönerek) Don Julian’ı, otoritenin başını korumalıyım ki bu ayak takımı başkaldırmasın. (Onlara dönerek) Bu hayatın tüm acılarına sabırla katlanmalısınız; her türlü fedakârlığı yapmalısınız; sizi öbür dünyada ödüllendirmek için burada acılar veren Tanrı’dır. Burada, aşağıda çektiğiniz tüm acılar, orada, yukarıda Merhameti Sonsuz Tanrı tarafından ödüllendirilecektir. Yeryüzünde olan her şey, Cennette Tanrı öyle buyurduğu için olur. Öyleyse, boyun eğerek payınıza düşen acıyı çekin ve ruhlarınızı kurtarması için Tanrı’ya dua edin. JUAN - Affet bizi Peder; Don Julian’ın ruhu da kurtulacak mı?


DON BENITO - (Kızgınlıkla) Sus, kâfir! İnsanoğlunu yalnızca Tanrı yargılar. (Öbür tarafa dönerek) Eğer bu insanların mantıklarını kullanmalarına izin verirsek, Don Julian ile benim sonum nice olur? MARTA - (Dikkati sola doğru çekerek) (Şaşkın bir hâlde) Kalabalık bir grup geliyor. Bunun anlamı nedir? JUAN - Askerler; aralarında Don Juan da var. MARTA - Juan, seni almaya geliyorlar, kaçalım... JUAN - (Hüzünlü) Kaçmak mı...? Ama nereye? Zavallı bir köle, efendisinin köpeklerinin onu bulamayacağı nereye gidebilir ki? MARTA - (Telaşlı bir hâlde) Kaçalım, kaçalım! (Don Benito’ya dönerek) Kurtar bizi Peder! DON BENITO - Sakin olun evlatlarım. Tanrı’nın dediği olur. Zenginler Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileridir ve onlara itaat etmek gerekir. (Öbür yana dönerek) Eğer bunları söyleyip durmazsam, yoksullar bir gün zenginlere karşı ayaklanabilirler. DON JULIAN - (Bir devlet görevlisinin ve askerlerin önünde solda belirir) (Askerlere Juan’ı göstererek) İşte Juan, öküzümü çalan hırsız. Tutuklayın onu! GÖREVLİ - (Elinde tabancayla) (Juan’a) Teslim ol! Kımıldama, yoksa seni bir köpek gibi öldürmelerini emrederim! (Askerlere doğru dönerek) Bağlayın şu adamı. (Askerler ona yaklaşır ve ellerini birbirine bağlarlar) JUAN - (Yalvararak) Bırakın beni; ben masumum; emeği ile yaşayan namuslu bir insanım. Asla hiç kimsenin bir şeyini çalmadım; plantasyondaki tüm köylüler tanığımdır; çocukluğumdan beri hayatım boyunca yaptığım tek şey çalışmak. Don Julian benim daima çalıştığımı bilir. Bırakın gideyim! Görmüyor musunuz, bakmam gereken genç bir karım var. (Ümitsizce) Ah, delireceğim! (Askerler onu çekiştirirler, o ise direnir) Götürmeyin beni! Bırakın gideyim, bırakın gideyim! DEVLET GÖREVLİSİ - (Askerlere) Alın şunu hapishaneye götürün. (Juan kendisini yere atar, askerlere direnir) Tüfeklerinizle vurarak yürütün onu. (Askerler Juan’ın yerde yatan bedenini tekmeler ve tüfekleriyle vururlar) MARTA - (Juan’a sarılarak) (Ümitsizce) İkimizi de öldürün! (Askerler ikisine birden vururlar) (Nefes nefese) Zenginler... kanımızı içersiniz... huzurumuzu kaçırırsınız... bizi öldürürsünüz... alçaklar, alçaklar, alçaklar! (Bayılır) DEVLET GÖREVLİSİ - (Askerlere) Bu köpekleri taşımak için sedye getirin. (Askerler koşarak sola doğru giderler)


DON BENITO - (Don Julian’a yaklaşarak) Tanrı’nın sevgisi üstünüze olsun! (Kulağına eğilerek) Her şeyi biliyorum! Şimdi, halkın bu şiddetin gerçek sebebini öğrenmemesini sağlamalıyız. Halkın arasında önceden pek dikkatimi çekmeyen bir huzursuzluk olduğunu görüyorum. Ülkenin her yerinde köylüler toprak sahiplerine başkaldırıyorlar. Bu plantasyonda yaşayanlar hep uysal olmuşlardır, ama bir süredir işçi sınıfı içerisinde bir şeylerin mayalanmakta olduğunun işaretleri dikkatimi çekiyor. Şeytanın ürünü “Yenilenme” isimli cehennemden çıkma bir broşür, tetikteki yetkililerle alay edilircesine köylülerin barakalarında dağıtıldı ve insanların gözleri açılmaya başladı, Kiliseye ve Otoritenin kutsal ilkesine zarar veriyorlar. Ellerindekilerle yetinmeye devam etmeleri için kürsümden insanları basit kayıtsızlıklarını geri döndürmeye uğraşıyorum, ama sözlerimin artık eskisi kadar etkili olmadığını görüyorum: Havada isyan kokusu var ve her yerde ayaklanma söylentileri dolaşıyor. (Mağrur bir şekilde) Don Julian, mülksüzleştirilmiş sınıf üzerindeki imparatorluğumuzun sonunun devasa adımlarla geldiğini önceden görüyorum: Toplumsal bir tufan patlamak üzere; kitleler efendilerine karşı ayağa kalkıyorlar ve bu kargaşadan, proleterleri kışkırtan bu hoşnutsuzluktan yeni bir toplumsal düzen ortaya çıkabilir... DON JULIAN - (Kızgın bir şekilde) Bu serseri güruhu efendilerinin canına kastetmeye cesaret edemez! DON BENITO - Sergilediğiniz bu güven Don Julian, sizin insanlarla iletişim içinde olmamanız yüzünden; ama ben, günah çıkarma hücresinde bu insanların en mahrem düşüncelerini keşfeden ben, dehşetli bir felakete doğru yol aldığımızı söyleyebilirim. İnsanlar, çok kısa bir süre öncesine kadar Tanrı korkusu ile efendilerine ve Hükümete saygı gösteriyor, ölümden sonraki kurtuluşu bekleyerek yaşıyorlardı. Şimdiyse korkarım ki kurtuluşlarını bu hayatta elde etmek istiyorlar ve toplumu insanların öfkesinden ancak Tanrı kurtarabilir. (Hararetli bir şekilde) Don Julian, insanları görkemli dini vaizlerle etkilememiz gerek; Cehennemi öylesine dehşetli renklere boyamalıyız ki boyun eğsinler ve bunun için Kilisenin paraya ihtiyacı var. DON JULIAN - (Övünerek) Para sıkıntınız olmayacak sevgili peder, çünkü ihtiyacınız olanı size ben vereceğim; harcayacağım bu parayı o köpeklerin iliklerini sömürerek geri alacağım. DON BENITO - Anlıyorum.


sokak varsa sen de varsın. biliyoruz uzunca bir süredir kapandık kaldık. yavaştan dışarı taşmaya başlamanın zamanı geldi diye düşünüyoruz. çık bir iki insan görürsün hem, hem de bir arada durmanın ve mücadelenin ruhunu diriltiriz belki. seni bekliyoruz.


Düşünce Ordusu (3) Ahmet Yıldırım

Geren ve terleten birkaç duraklama saniyesinden sonra kendimi toparlayıp durumu özetlemeye çalıştım. Oliver uzun zaman sonra yanıma amcasının ona bir defter bırakmış olduğunu, defterde anlatılanları son zamanlarda yaşadıklarımızın doğruladığını ve defterin içindekilerin korkutucu olduğunu anlatmıştı ve ben ona inanmamıştım yada inanmak istememiştim. Sonuçta birlikte amcası tarafından ömrünün sonuna kadar süren seyahatinde taşınan bazı yapraklar görmüştük, onun yaşında herkesin sürekli yazdığı bir adada onun yazdığı veya ona ait olan bir defter bulunuyor olması sıra dışı değildi. Bizden öncekilerin en büyük mirası yazdıklarıydı. Yazmışlardı da yazmışlardı ve yazmaya devam ediyorlardı. Uyanıp yazıyorlardı, uyumak üzereyken yazıyorlardı, yemekten önce yazıyorlardı, ormana gidip yazıyorlardı, tuvalette ve bağda yazıyorlardı. Dünyanın en üretken ve en az okunan yazarları şüphesiz bu adada bulunuyordu ve bu gerçeğin farkında olmaları onların yazma şevkine kesinlikle etki etmiyor gibiydi. Başımı doğrultup evimin en değerli ve belli ki nadiren gelen davetli ve davetsiz misafirlerimce de en gözde sayılan eşyası olan tekli koltuğuma tünemiş olan pis ihtiyara baktım. Dudaklarını aynı büyük bir kahkaha patlatmamak için kendini zor tutan biri gibi birbirine bastırmış beni donuk bakışlarıyla izliyordu. Kendimde gülünecek bir hal bulamadığımdan dudaklarının o halinin dişsizlikten kaynaklanıyor olduğunu düşündüm. “Birini beklemiyordun galiba?” Ne kadar aptalca bir soruydu bu. Elbette içinde benden başka kimsenin yaşamadığını bildiğim evime girdiğimde kimseyi görmeyi beklemiyordum. Bunun ne kadar aptalca bir soru olduğunu ona sorma cesaretini gösterecek kadar girişeceğim sözlü düello için ısınamamış olsam da sorusunun aptallığını belirtmek isteyerek dudak büktüm. “Hayır” diyebildim. Neden bu pozları kesmek zorundaydı ki sanki? Bugünü anlamlandırmak için önümdeki birkaç haftaya ihtiyaç olacağını düşündüm. “Bakın bunun neyle ilgili…” “Ben sana bunun neyle ilgili olduğunu çok iyi anlatacağım. İki kulağına asılıp suratına diz atmayı istedim o anda. Sağır Joe denen bu adam bana takım elbise giymiş bir korkuluğu anımsatıyordu. Sanki hep bir iş üzerindeydi, sürekli planlar yapıyordu. En bilinen huyu iyice içip sarhoş olduktan sonra bardağını yere fırlatıp kırması ve etrafına korkutucu bakışlar savurmaya çalışarak cam kırıklarının üzerinde ve çevresinde gezinmesiydi. Sağır Joe’nun bu davranışına alışkın izleyiciler sükunetlerini korur, barmen ise oflayıp puflamakla yetinir ve kırdığı bardaklarının şu anda üretilmeyen özel bir seri olduğunu ve yenilerini bulmak için Kraliyet Uzak Adalar Tedarik Ofisi görevlisine bir süre yalvarmak zorunda kalacağından yakınırdı. Bu oyunu seyrederken ben her bardak gibi görünen bir bardak olan özel seri bardağıma bir göz atar ve tebessüm ederdim, yine de şu an tekli koltuğumu kuru götüyle eskitmekte olan yaşlı serserinin olduğu bir yerde tedbirli olup gözümü dört açmaya bakardım. Onunla ilgili her şey garip geliyordu bana. Belki de beni bu şekilde kendi


evimde avladığı için uyduruyordum bunu. Belki sakalında garip olan bir şey vardı. Seyrek ve bakımsız keçi sakalının ucu gökyüzünü işaret etmeye çalışır gibiydi. Bu bir sakal değil bence aynı el gibi ayak gibi canlı bir vücut parçasıydı. “Oliver’ın arayıp da bulamadığı defter” diyerek kitabı suratıma doğru kaldırdı. Kitabı görünmez bir kitaplıktaki görünmez kitapların arasına zorlukla sıkıştırmaya çalışır gibi havada ufak ufak sallıyordu. “Sizde ne arıyor acaba?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Bende ne aradığını açıklamak için buradayım ben de. Sana bunu iyice açıklayacağım.” “Defterde ne yazıyor bu kadar önemli?” “Sana defterde ne yazdığını iyice açıklayacağım. Sana defterde ne yazdığını iyice açıklamak için geldim buraya.” Ağzıma yaşam hakkı tanımayacaktı belli ki. Susup onu anladığımı ve sahnenin kendisine ait olduğunu, benim onun bu odadaki en sadık dinleyicisi olduğumu anlatmak için başımı yavaş ve abartılı bir şekilde yukarı aşağı salladım. Böylelikle evime geliş sebebinin bana her şeyi iyice açıklamak olduğunu iyice açıklamış bulunan Sağır Joe gördüğüm ne varsa eriyip akıyormuş hissine kapıldığım bir kırk dakika boyunca aralıksız olarak ve arada bir biraz önce söylediklerini tekrarlayarak yazdıklarından, Oliver’dan, Oliver’ın amcasından ve onunla olan eski dostluğundan, eski karılarından, şimdiki karısından, şimdiki karısının eski karılarından ne gibi aşağılık meziyetler taşıdığından, pişmanlıklarından, eskiden adaya getirtmeyi çok istediği su kaydırağından bahsetti. Konuşmayı kestiği zamanlarda dahi benim varlığım umurunda değildi. Sağır Joe’nun konuşmaktan bu şekilde zevk aldığını ve bu kadar berbat bir konuşmacı olduğunu hiç bilmiyordum. Önce konuyu sona erdirecek bir cümle kullanıyor sonra da başlıyordu karmakarışık anlatmaya. “Anlıyorsun ya, Oliver biraz saf bir delikanlıdır. Ondan defteri almam gerekiyordu. Biliyorsun çocuk annesiz babasız büyüdüğünden biraz öyle oldu. Nasılsa anlattıklarına kimse inanmaz biliyor o da. Melinda vardı, eski karım… O da az manyak değildi. Durur durur benimle ilgili saçma sapan fikirler edinirdi. Ne kadar çabalasam da olmuyordu. Kadın birgün eve geldiğimde bana bugün hiç şehri terk edip etmediğimi sordu. Cevap vermeye kalmadan başladı rüyalarını anlatmaya. Ben uzaklara gidiyormuşum filan. Neden uzaklara gideyim ki? En fazla Oli’nin amcası gibi evimin etrafını turlar geri gelirim. Gezilecek bir yer varsa da aklımda günübirlik gidip gelmem elbet.” Böylece akıp giden konuşması kırk dakikanın sonunda bitmiş gibiydi. Gözleri şimdi kayıyor, çenesi sarkmaya başlıyordu. Heyecanlı kafa sallamaları, “yaa” diyerek kendini onaylamaları, bilgince gülümsemesi yerini sayıklamalara ve tiklere bırakmak üzereydi. Sıramın sonunda geldiğini düşündüm ve “Anladığım kadarıyla biraz yoruldunuz” dedim. Sıçrayarak gözlerini açtı ve sağ eliyle o uğursuz sakalını kökünden ucuna doğru okşamaya ve çekiştirmeye koyuldu. Sol elinde sıkıca yapıştığı defter bulunuyordu. Az önce masada bulduğu bir gazeteyi okumayı bitirdikten sonra yerine koyarken rastlanılacak bir kayıtsızlıkla defteri kucağıma bıraktı ve gitti. Kucağımda Oliver’ın korktuğu şeyle kalakalmıştım. Bir süre tedirginlik içinde bekledikten sonra elim istemsizce üst üste konulmuş ince kağıt yığınının bir tavada ısıtılarak


esmerleştirilmesi ve yer yırtılmasıyla ortaya çıkarılmış gibi görünen kapaklara sahip kitabın üzerinde gezmeye başladı. Sürgün mahkumları bunun geçici ve medeniyetle ne olursa olsun bağlantıda kalacakları bir süreç olduğunu düşündüklerinden yanlarında çok fazla kitap getirmemişlerdi. İçlerinde bulunan çok sayıda akademisyen ve bilimcinin durumun farkına vardıklarında ilk yaptıkları bir kütüphane oluşturmak için kendi alanlarında yazmaya başlamak olmuştu. Böylelikle içinde botanikten ahşap oymacılığına 20. yüzyıl sinema tarihinden siyasi denemelere birkaç yüz eseri barındıran San Emery Kapaksız Kitaplar Kütüphanesi oluşturulmuştu. Adadaki sayılı daktiloyla yazılan kitaplarda kapak bulunmuyordu çünkü daktiloda kullanılmak dışında kağıt getirtemiyorduk. Marangozluk deneyimine sahip olduğunu söyleyen eski tembel bir öğretmen olan Hasta Loyt’un ince tahta kapak yapma denemelerine kimse sıcak bakmamıştı. Oysa bence yaptığı kapaklar gayet güzeldi. Adalıların kapakları istememelerinin nedeni tahminimce Loyt’un kendileri gibi bir dava savunucusu ve samimi bir yoldaş olmamasındandı. Eskiden evinde geniş bir ilaç koleksiyonu bulunduran bu nefret odağı zavallı yaşlı okula gitmemek için kendine çeşitli ilaçlardan bir diyet hazırlayıp hafta sonunu bu diyete sadık geçirdikten sonra Pazartesi sabahı soluğu hastanede alırdı. İlaçlar konusunda bu sayede kötü sayılmayacak derecede bilgi sahibi olması nedeniyle adada eczacılık vazifesini üstlenmişti. Hükümet onu yine hasta geçireceği bir Pazartesi erkenden kendini acile kaldırmak üzereyken göz altına almış, o da gün boyu karakola kusup durmuştu. Sürekli “Eylemlerinin neye yol açacağını bilemezsin, öyleyse korkmadan yaşamak gerek” deyip dururdu. “Bak mesela ben, sırf çocuklara yararlı olamaya çalıştığım için buradayım” diyerek her şeyin ne kadar anlamsız olduğunu anlatmaya başlardı. Hasta Loyt iletişim kurmakta zorlanmadığım az sayıda yaşlıdan biriydi. Kapak onun elinden çıkmışa benziyordu. İştahla okumaya başladım. “Sana bunu bırakıyorum ki, kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak bazı olaylar hakkında seni uyarabileyim ve biraz da olsa kendimi rahatlatmış şekilde ölebileyim. Sana burada anlatacağım şeyler sürgündeki kimseden öğrenemeyeceğin adanın ve adalıların gerçek tarihidir, gerçekte kim oldukları ve buradan evvel gerçekte nasıl bir yaşam sürdükleri, sürdüğümdür. Dünya Savaşı o zaman biz İlk Dünya Savaşı’nda katılmış olanları çok başka etkiledi. Batı’dan çıkmış yaygın ideolojileri reddetmekte birleşen bir yapının kurulmasında doğal olarak bulunmuştuk her nasılsa…” Duyduğum kargaşa sesleri üzerine kafamı kitaptan güçlükle kaldırıp doğrulabildim. Karnıma bir telaş yumağı düşüvermişti. Bunun iyi bir şey olmadığı ortadaydı. Gerçekten iyi olmayan şeyler hakkında insanın şaşmaz bir duyuya sahip olduğunu düşünürüm hep. İstemeye istemeye kendimi dışarı attım. Bakışlar ve adımlar hep Oliver’ın evine doğru yönelmişti. Korkmuş, ıslanmıştım terden. Mücadele etmekten, yaşamaktan vaz geçmek istedim ve bunun için gerekli cesareti yine toplayamadım kendimde.“Vay babanı sikeyim” diye sövdüm içimden titreyen bacaklarım beni Oliver’ın kırık bir boyunla cansız yatan bedeninin yanına ulaştırdığında. Etrafındaki halka da yerimi aldım ve dolu gözlerle gök yüzüne baktım. Rüzgar Oliver’in açık penceresinden perdeleri çıkartmış, özgürce dans ettiriyordu. Devam edecek...


Arahniakarabayrak1anarsi  

Arahnia Kara Bayrak Sayı 1: Anarşizm

Arahniakarabayrak1anarsi  

Arahnia Kara Bayrak Sayı 1: Anarşizm

Advertisement