Page 66

Ateş gecesi Afifeye gelince, o da bu birkaç gün içinde hayli kendini toplamıstı. Yalnız geçirdiği fırtınadan kalma bir hafif saskınlığı, dal• t» gah bir denizde uzun müddet sallandıktan sonra karaya çıkanların sendelemelerine benzer bir seyi vardı ki, bu nedense bir türlü geçmiyordu. Ötedenberi çocukların bir zâfına dikkat etmisimdir. Onlar kendilerinden niyahet iki, üç yas farklı bazı çocuklar karsısında garip bir hayranlığa kapılırlar ve bu çocukların otoritelerini hakikî büyüklerinkinden daha kolaylıkla kabul ederler. Küçük ablanın benim üzerimde bu neviden bir tesiri olmustu. İlk davet gecesindenberi bende ona karsı lüzumundan fazla bir ehemmiyet veris ve konusurken kelimelerimi sasıracak derecede bir çekinme hissi vardı. Nihayet Selim Beyle büyük ablanın kardesi olmasından ileri gelen ağırlık ve durgunluğu bana esrarengiz bir büyüklük alâmeti gibi görünüyor ve bütün cesaretimi kırıyordu. Bunda belki yeni erkek olmus çocuklarda bir nevi hastalık olan istihfaf edilmek, güzel ve yüksek bir kadına gülünç görünmek korkusunun da bir rolü vardı. Bunun için Afife ile aramızda (Selim Bey, büyük abla ve kaymakamla olduğu tarzda) bir arkadaslık meydana gelmesine imkân tasavvur edemiyor, uzun müddet basbasa oturmak mecburiyeti hâsıl olursa hususî bir mektep gezintisinde müdürü ile konusan bir mektep çocuğu gibi dilsiz ve ahmak kalmaktan korkuyordum. Nihayet çocuk desen çocuğa, büyük desen büyüğe benzemiyen ikisi arası bir acaip mahlûk karsısında onun da vaziyetini ve sözlerini ayar etmesi kolay değildi. Odama her uğrayısında daima ayağımın nasıl olduğunu sorar sormaz gidecekmis gibi bir tavırla ellerini karyolanın ayak demirlerine dayayıp durması belki de bundan ileri geliyordu. Fakat ikimiz de konusacak bir mevzu bulmağa tesebbüs etmediğimiz halde âdeta kendiliğinden gelir gibi bir söz açılıyor, o hemen hemen farkında olmadan ilk vazıyetini değistirerek odanın içinde dolasıyor, ablasının koltuğuna oturuyor ve kalıyordu. Hem o kadar ki, bazı ziyaretlerinde günes onu bu koltuğu biraz kenara çekmeğe mecbur edecek kadar kuvvetli olduğu halde yanımdan ayrıldığı vakit ortalık kararmıs, lâmbalar yanmıs bulunuyordu. Büyük ablanın büyük bir sırlı küp içine sonbahar meyvalarile kurduğu tükenmez serbeti gibi hiç tadını ve kokusunu kaybetmiyen klâsik bir mevzuumuz kaymakamın bana, benim ona verdiğim romanlar üzerine yaptığımız konusmalardı. Bizim zamanımızda tenkit modası henüz baslamamıstı. Okuduğumuz masalı olduğu gibi kabul ederek hosumuza giden tarafla, rını biribirimize tekrar ederdik. Afife konuskanlık itibarile kardeslerinin ikisinden de çok farklıydı. Söze basladığı zaman fikirler ve kelimeler ona kolaylıkla geliyor ve rastgele bir mevzu üzerinde oradan oraya athyarak uzun uzun konusuyordu. Söylediklerini baska bir ağızdan isitsem bilmem nasıl bulacaktım? Tahsil ve fikir seviyem ne de olsa onunkinden yüksek bulunduğu için ihtimal ki, bir hayli basit. Fakat, dediğim gibi, onun benden farklı olan yasından, evli ve çocuklu kadın vaziyetinden ve belki bir parça da Sklavaki ailesinin sakin vakarından ileri gelen otoritesini evvelden kabul ettiğim için her kelimesini âdeta hayranlıkla karsılıyordum. Alıskanlık neticesi olarak artık aradaki sükûtlardan da korkmamağa baslamıstım. Ablası gibi onun da her bos kaldıkça cebinden çıkarıp devam ettiği bir danteli vardı. Reşat nuri güntekin

65

ATE_ GECES_  
ATE_ GECES_  
Advertisement