Issuu on Google+

İ K İ D İ LL İ L İ K Olaylar Barışve Demokrasi Partisi Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, 15 Aralık’ta “art ık imkan olan bölgelerde iki dilliliği hayata geçireceklerini, bunun için devletin yasal düzenlemelerini beklemeyeceklerini” açıklaması “iki dillilik tartışmalarını ateşledi. MHP hemen tepki verdi ve “bölünme provası” olarak gördüğüi bu durumdan hükümeti sorumlu tuttu. Kılıçdaroğlu “anadil yasağının kaldırılmasına bir itirazlarının olmadığını, ancak Türkçeden başka bir resmi dil düşünülemeyeceğini” söyledi, “ bu, ülkeyi böler” dedi. Yargıtay Başsavcılığı, BDP’nin de kapatılma hazırlığı olarak yorumlanan bir adım atarak, DTK ile BDParasında bağlantı olup olmadığıkonusunda soruşturma başlattı. Yüksek Askeri Şuradan bu yana siyaset üzerine söz söylemeyen genelkurmay başkanlığı, 17 Aralıkta eski bildirilerini hatırlatan bir açıklama yaparak, “bu tart ışmanın tarafı olduğunu, iki dilliği tartışma konusu olarak dahi görmediğini, anayasanın TSK’ye verdiği koruma ve kollama görevini de hatırlatarak” kamuoyuna duyurdu. Hükümet tarafından ilk açıklama Adana milletvekili Ömer Çelik’ten geldi, iki dillilik talebini demokratik açılıma suikast olarak niteledi. Meclis başkanı da benzer bir görüşü dile getirdi. Selahattin Demirtaş ve M. Ali Şahin arasında yapılan görüşme ve ardından yapılan açıklamalar tansiyonu kısa bir süre düşürdü ama Erdoğan’ın 28 Aralık’ta TBMM’de yaptığı konuşma ve ertesi günü yapılan MGK toplantısından gelen sert açıklamalarla gerginlik had safhaya ulaştı. Neyi tart ışı yoruz? İki dillilik tartışmaları böyle başladı ama tartışılanın tam olarak ne olduğu konusunda, bir fikir birliği yok. Anadil ile resmi dil tavramları iç içe geçmiş görünüyor. Her iki şartta da farklı görüşler var: “ İki dillilik“ isteği, “Türkçenin yanında Kürtçe’nin de ana dil olması ve bunun Anayasa’ya geçmesi”ni istemek şeklinde algılanıyor. Ancak hem BDPhem de DTK kastedilenin, “iki resmi dil” olmadığını açıkladılar, Türkiye’de ortak dilin Türkçe olmasının yanında, konuşulan diğer dillerin de resmen tanınmasını ve kamusal alanda da kullanılmasını talep ettiklerini söylediler. Bu konuda dünyada olumlu örneklerin yanısıra olumsuz örneklerin de varlığı biliniyor. Hindistan -Pakistan ayrılığında farklı dillerin ayrışmayı hızlandırdığına da sıkça atıf yapılıyor. Ama ayrılan iki ülkeden Pakistan’da 5, Hindisitan’da 21 kabul edilmiş resmi dil konuşuluyor. Geneolumsuz örneklerden biri olarak anılan Belçika ‘da, aynı etnik kökene, fakat farklı dillere sahip bölgelerin zamanla ayrışmasının nedeni olarak dil farklılığı gösteriliyor ama kimileri de iki toplum arasındaki ekonomik çıkar farklılıklarının göz ardı edildiğine dikkati çekiyor. . Olumlu örneklerin sayısı ise olumsuzlardan çok daha fazla, Kanada 1969 yılında çıkartılan Resmi Diller Kanunu ile İngilizce ve Fransızcayı resmi dil olarak kabul etti. Kanuna göre, devlet tüm yurttaşlarına bu iki dilde hizmet vermek zorunda. Bolivya'n ı n 2008 yılında kabul edilen anayasanın 2. maddesine göre İspanyolcanın yanında 36 yerel dil resmi olarak tanındı ve güvence altına alındı. Avusturya resmi dil olarak Almancayı kabul ediyor. Bununla birlikte, ülkede yaşayan Hırvat, Macar ve Sloven azınlıkların dilleri federal yasalar tarafından güvence altına


alınmış durumda. İsveç'te 2009 yılından bu yana resmi dil bulunmuyor. Genel olarak konuşulan dil İsveççe iken, Fince, Çingence ve Yiddişçe gibi diller anayasal güvence altında. Türkiye’de başka dillerde kamusal hizmet verilmesi konusunda deneyimler de var. Didim belediyesi 2006 yılına kadar, ilçeye yerleşen İngilizlerin sayısının artmasından dolayı, su faturalarını İngilizce olarak da düzenlemeye başladı. (Didim) Diyarbakır Sur Belediyesi, belediye başkanı ve belediye meclisi 2007 yılında Danıştay tarafından görevden alınıncaya kadar, Türkçe ve Kürtçenin yanı sıra Ermenice, Arapça, Süryanice ve İngilizceyi de kapsayan çok dilli belediye hizmet kararını uyguladı. Abdullah Demirbaşgörevden alındı; ancak 2009 seçimlerinde gene seçilerek görevine döndü. Türkiye de Kürtçe’nin ve ona paralel olarak konuşulan başka anadillerin varlığının inkâr edildiği, yasaklandığıdönemler artık çok geride kaldı. “Türkçe konuş, çok konuş” sloganından buralara geldik, artık iki dillilik ya da çok dillik mümkün mü, mümkünse nasıl?” sorularını tart ışıyoruz.

ÖZERKL İ K 18-19 Aralıkta Diyarbakır’da, çok sayıda aydın, yazar ve akademisyenin de katıldığı Demokratik Toplum Kongresinin bir çalıştayında tartışılan “demokratik özerklik” taslağıbasına yansıdı ve iki dillilik konusuyla yan yana gelince tartışma büyüdü. Basına sızan taslağın, yalnızca tartışıldığı, herhangi bir karar veya sonuç metni olmadığıifade edilse de “demokratik özerklik” her boyutuyla farklı cephelerden tart ışılıyor. Olaylar:: Demokratik Toplum Kongresinin çalıştayında gündeme gelen taslak, 2 yıl önce DTP’nin gündeme getirdiği ve şu an BDP’nin resmi web sitesinde yer alan “ Türkiye’nin siyasi-idari yapısında reform ve Kürt sorununda çözüm modeli taslağı” bildirgesinden farklı. Ancak temel taleplerin aşağıyukarı benzerliği de ortada. Peki nedir bu talepler ve gerekçeleri:  İlk talep Türkiye’nin illerden önce ekonomik, coğrafi, sosyal alt bölgelere ayrılması ve merkezi Türkiye devletine bağlı, yeni bölgesel ve yerel örgütlenmelere gidilmesi. Bu talebe gerekçe olarak, devletin merkeziyetçi yapısının hantallaşması gösteriliyor.  Bir diğer ortak talep, merkezi devlet otoritesi tarafından verilen hizmetlerin bir kısmının yerel otoriteye devredilmesi.  Yerel özerk bölgelerin, merkezi devletin sahip olduklarının yanında kendilerine ait bayrak ve simgelere de sahip olabilmeleri, özel güvenlik birimleri oluşturulması.  Ortak dil Türkçe’nin yanında bölgelerde kullanılan anadillerinde eğitim ve kamusal alanda kullanılması. Bu çerçevede dile getirilen taleplerin bir kısmı için Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı referans alınmış. Aslında bu boyutta olmasa da, yerel yönetimlerin bazı görev ve yetkileri devralmasını öngören “Kamu Reformu Yasası” 2003 yılında Ömer Dinçer tarafından hazırlanmış; ancak 2004


yılında dönemin cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmişti. Bugün ileri sürülen çekince ve itirazların bir kısmı, kamu reformu yasası için de iddia edilmiş, ülkeyi bölünmeye götüreceği tehlikesi tartışılmıştı. Kim ne diyor? Basın ve kamuoyunda görüşler çeşitli: Hükümet ve BDPdışında kalan muhalefet gibi özerklik önerisini kabul edilemez bulanların yanı sıra, bu önerinin tartışılması gereken bir siyasal öneri olduğunu belirtenler de mevcut. Bir taraf özerkliği bölünmenin ilk adımı olarak görürken, diğer taraf özerkliğin birlikte yaşam projesi olduğunu belirtiyor. Özerklik konusunda da, tıpkı çok dillilikte olduğu gibi dünyada farklı hem olumlu hem de olumsuz örnekler bulmak mümkün. Almanya, Amerika, Fransa ve başka bir çok batı Avrupa ülkesinde, yerel ve bölgesel idari ve siyasi yapılar mevcut. Diğer yandan Balkanlarda yaşanan acı deneyimler de sıklıkla telaffuz ediliyor.

Bahçeli “ne iki dili ne de özerkliği kabul etmemiz mümkün değil” Kılıçdaroğu “Bunun tartışılması bile onurumuzu kırar” Başbakan “bu topraklar üstünde kimseye ameliyat yaptırmayız” MGK “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve resmi dilinTürkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilemez” Aysel Tuğluk “ Demokratik özerklik projesi, bölünme fobisine kurban ediliyor” Şimdi neredeyiz? Bu sunumun hazırlandığıgün, MG kurulu “özerklik ve iki dillilik” tart ışmalarına kesin bir dille karşı olduğunu açıkladı. Diğer yandan BDP’li belediyelerin bazı çalışmalarda “iki dilli hizmete” başladıkları haberleri yanı sıra, bazı köy adlarının bir daha değiştirildiği ve “Urganlı”, “Kılıç” gibi garip adların köylüler tarafından tehdit olarak algılandığı haberleri de geliyor. 2011 yılına işte bu ortamda giriyoruz.


iki dil ve özerklik