Page 1

ffiğffiffi&Ğ&ruru KĞffiffiffiffi

SIDDHARTHA ?

@N

ALMANCA AsLINDAN çnvinnx

rcAııuıtıRAN şİner


Sevgili ve saygrdeğer Romain Rolland! Düşün yaşamrnda krsa süre önce baş gösteren trknefesliliği anslzln benim de yaşamaya başladrğrm, uluslarüstü yükümlülüklere karşı oıtak inapçla yabancr kıyılardan birbirimize el uzattrğımız 1914 sonbaharrndan beri, size olan sevgimin bir nişanesini, aynr zamanda çalışmalarrmdan bir örneği tarafin|za sunma, düşünce dünyamın kapısrndan içeri bir göz atabilmenizi sağlama isteğini duydum sürekli. Henüz tamamlanmamlş olan bu Hint masalrnın ilk bölümünü size ithaf etmeme izin veriniz lütfen. Her-manıı Hesse


Birinci Bölüm


Brahmanln OğLu Evin gölgesinde, rrmak kıyısının güneşli, sanclallar arasrnda, söğütlerin, incir ağacrnın gölgesinde arkadaşr Brahman oğlu Govinda'yla birlikte büyüdü Siddhartha, Brahmanrn yakışıklr oğlu, yawu şahin. Işıl ışıl omuzlarrnı güneş yakıp kararttı rrmak kıyısında, yrkanırken, kutsal suyla arrnrrken, kutsal kurban törenlerinde. Siyah gözlerinin içine gölgeler .yürüdü mango koruluğunda, oğlan çocuklarrnln oyunlarrnda, annesinin şarkrlarrnda, kutsal kurban törenlerinde, bilgin babasından aldığı derslerde, bilge kişilerin söyleşilerinde. Hanidir bilgelerin söyleşilerine katılıyordu Siddhartha, Govinda'yla söyleşi sanatrnr talim ediyor, Govinda'yla meditasyon konusunda alıştırmalar yapıyordu. Şimdiden öğrenmişti Om'u, bu sözler sözünü sessiz.ce söylemeyi, her nefes alışta onu sessizce kendi içine, her nefes verişte sessizce kendi dışında konuşmayı, bütün ruhuyla, alnr berrak bir zihnin parlaklığıyla çewilmiş. Varlığının derinliklerinde Atman'r duymayı şimdiden öğrenmişti, yok edilmez, ewenle kaynaşmrş Atman'r. Oğlunu,, bu zeki, bu bilip öğrenmeye susamlş delikanlıyı gördiikçe krvancrndan yerinde duramr11


yordu babasr, ona geleceğin büyük bir bilge kişisi ve rahibi gözüyle bakıyordu, Brahmanlar arasında bir prens görüyordu onda. Annesinin yüreği sonsuz bir sevinçle çarpıyordu

onu gördükçe, yürürken, otururken ve kalkarken gördükçe onu, güçlü kuwetli, yakrşrklr, ince ve uzun bacakları üzerinde yürüyen, görgü kurallarına tam bir uygunluk içinde kendisini selamlayan Sidd-

hartha'yı. Işı1 ışıl alnı, krallara özgu gözle.ri, dar kalçalarıyla Siddhartha kentin sokaklarından geçerken, genç Brahman krzlarr sevgiyle göğüs geçiriyordu. Ama onu herkesten çok Govinda, arkadaşr, Brahman oğlu Govinda seviyordu. Siddhartha'nrn gözlerini ve yumuşak sesini seviyor, onun yürüyüşünü ve hareketlerindeki kusursuz inceliği seviyor, o ne yapar, ne söylerse hepsini seviyordu ve en çok da aklınr, zekAsrnr seviyordu onun, seçkin ve ateşli düşüncelerini, kor gibi yanan iradesini, yüce misyonunu seviyordu. Biliyordu Govinda: Sıradan bir Brahman olmayacaktı Siddhartha, kurban törenlerinde hizmet eden miskin biri, açgözlü bir büyü taciri, kendini beğenmiş kof bir söz ustası, kötü kalpli ve sinsi bir rahip, kalabalrğın oluşturduğu sürüde kimseye zaratl olmayan aptal bir koyun olmayacaktı. Hayrr. Sonra kendisinin de, Govinda'nrn da niyeti yoktu böyle biri, binlerce Brahmandan biri olmaya. Dostunun peşinden ayrılmayacaktr, sevgili dostu Siddhartha'nın, bu görkemli kişinin. Baktı ki Siddhartha günün birinde bir tanrı oldu, o nurlu kişilerin araslna karrştr, peşinden gidecekti dostu olarak, eşlikçisi, bir hizmetkArr, mrzrak taşryıcısr olarak, gölgesi olarak onun. Böylece herkes seviyordu Siddhartha'yr. Onu görmek herkese haz veriyor, herkesin gönlünü şenlendiriyordu. I2

Ama o, Siddhartha, hazdan ve neşeden uzak yaşıyordu. İncir bahçesinin pembe yollarında gezinen, meditasyon koruluğunun mavi gölgesinde oturan, her gün günahlardan arrnma saatinde kollarını ve bacaklarrnr kutsal suyla yıkayan, koyu gölgeli mango ormanrnda tanrrlara sungular sunan, davranrşlarr kusursuz denecek kadar zarif, herkes tarafindan sevilen, herkesin neşesi Siddhartha'nın yüreğinde neşe barrnmryordu. Düşler geliyordu ona ve dur durak bilmeyen düşünceler geliyordu rrmağrn suyundan akarak, gecenin yıldızlarrndan ışıldayarak, güneşin rşınlarrndan eritilerek. Düşler geliyordu ona ve ruh tedirginliği geliyordu tannlara sunulan sungurlardan tüterek, Rıgueda dizelerinden eserek, yaşlı Brahmanlarrn derslerinden damla damla srzarak. Siddhartha, içinde bir hoşnutsuzluk beslemeye başlamıştı. Ve hissetmeye başlamıştı ki, babas],nrn sevgisi, annesinin sevgisi, ayrrca dostu Govinda'nrn sevgisi onu her zamanmutlu kılamayacaktr, açlığını gideremeyecek, karnrnr doyuramayacak, ona yetmeyecekti. Saygıdeğer babası ve öbür öğretmenleri, bilge Brahmanlar bilgeliklerinin en büyük ve önemli kısmını kendisine sunmuş, kendi feyizlerini onun beklenti içindeki testisine akıtmışlardr ama Siddhartha testinin bir türlü dolmadığrnr, aklının bu kadarla yetinmek istemediğini, ruhunun dinginliğe kavuşup gönlündeki açlık ve susuzluğun giderilemediğini sezmeye başlamıştı. Kutsal suyla yıkanmak iyi, güzeldi ama suydu yıkanılan nihayet ve su günahlardan arrndrrmryordu, manevi susuzluğu dindirmiyoı yürekteki srkıntıyı silip atamryordu. Tanrrlara sunulan sungulara ve yalvarıp yakarmalara söz yoktu, ama bu kadarcık mrydı hepsi? Sungular mutluluk getiriyor muydu? Sonra, bu tanrrlarda 13


durum nasıldı? Gerçekten Prajapati mi yaratmrştı dünyayı? Atman değil miydi yaratan, Atman, o, biricik varlık, evrende tek varlrk? Tanrrlarr da birer yaratık değil miydi, benim ve senin gibi yaratrlmrş, zamana bağımlı, ölümlü yaratıklar? Eğer böyleyse durum, iyi bir şey mi, doğru bir şey miydi, anlamlı ve en yüce dawanrş mıydı tanrrlara kurbanlar sunmak? Atman'dan, bu biricik varlıktan başkasrna kurbanlar sunulabilir, başkasrna taprnrlabilir miydi o zaman? Ve nerede bulunabilirdi Atman, yeri yurdu neresi olabiliı ezeli ve ebedi kalbi nerede çarpabilirdi insanın kendi Ben'inden, kendi özünden, herkesin kendi içinde taşıdığı o yok edilmezden başka? Peki, neredeydi bu Ben, bu öz, bu en son nesne? Et değil bu, kemik değildi, düşünme değil, bilinç değildi, böyle diyordu bilgelerin bilgeleri. Nerede, peki neredeydi o zarr,an? Oraya kadaç Ben'e, bana, Atman'a kadar sokulabilmek için, aramaya değer bir başka yol var mıydı? Yazrk, kimse çıkıp gösteremiyordu bu yolu, kimse onu bilmiyordu, ne babası biliyoı ne öğretmenler biliyoı ne de sungu törenlerinde söylenen ilahiler biliyordu. Bilmedikleri şey yoktu Brahmanlarrn ve kutsal kitaplarlnın, her şeyi biliyorlardı, her şeyle, en çok da dünyanın yaradrlrşr, sözün, yemeğin, nefes almanrn, nefes vermenin doğuşuyla, duyularrn düzenlenişi ve tanrrlarrn işleriyle ilgilenmişlerdi -sonsuz denecek kadar çok şey biliyorlardl- ama bir şeyi, o biricik şeyi, o en önemli, o tek önemli şeyi bilmedikten sonra neye yarardı bu? Doğru, kutsal kitaplardaki, özellikle Samaueda Upanişad'larrndaki pek çok dizede bu özün, bu en son nesnenin sözü ediliyordu. Ve "Senin ruhun bütün dünyadrr," diye yazıyordu bu görkemli dizelerde. Ayrıca uyurken, derin uykudayken insanrn kendi özüyle buluştuğu ve Atman da var olduğu yazuI4

yordu. Olağanüstü bir bilgelik içermekteydi bu dizeler, en yüce bilgilerin tüm bilgisi bu dizelerde sihirli sözler halinde bir araya toplanmrştr, arrlarrn topladığı bal kadar saf ve temiz. Hayır, bilge Brahmanlarrn sayrsız kuşaklannca devşirilip bu dizelerde saklanffiış, akla durgunluk verecek kadar zengin bilgiler küçümsenecek sibi değildi. Ama neredeydi o Brahmanlar, neredeydi o rahipler, o bilgeler ya da tövbekArlar, bu alabildiğine derin bilgileri bilmekle kalmaylp yaşamış"olanlar? Neredeydi o bilge kişi ki, Atman'da sılaya kavuşmuşluğu sihirli bir güçle uykudan uyanıklık ha]ine aktarabilmiş, yaşamm, atrlan lrer adrmrn, söylenen her sözün, işlenen her işin içine çekip almayı başarmrş olsun? Babasr, bu saf ve temiz, bu bilgin, bu son derece saygıdeğer kişi başta <ılmak üzere saygıdeğer pek çok Brahman tanrmıştr Siddhartha. Babasr hayranlık duyulacak biriydi, tavrr ve davranışlarr sessiz ve soyluydu, yaşamr annınrş, sözleri bilgeceydi, alnı seçkin ve yüce düşünceler barrndırryordu. Ama bu kadar çok şey bilen bal_ıasrnrn bile mutlu bir yaşaml var mrydı, huzur içintle miydi babasr, o da yalnrzca arayan biri, susuzluktan kavnılan biri değil miydi? Onun da, bu susamrş kişinin de dönüp dolaşıp susuzluğunu gidermesi geı,ekmiyor muydu kutsal prnarlardan, kurbanlardan,

kutsal kitaplardan, Brahmanlarrn söyleşilerinden? Neden babasr, bu noksanslz kişi her gün temizlenip günahlarrndan kurtulmaya, temizlenip arlnmaya çalışıyordu, her gün yeniden bu yola başvuruyordu? Atman kendi içinde değil miydi onun, yüreğinde o gerçek, o ilk plnar akmryor muydu? Onu bulmak geı,ekiyor, kendi Ben'inde bu asrl prnarr bulmak, onu lıulup özümlemek gerekiyordu! Başka türlüsü araınaktı yalrıız, dolambaçlı yoldu, yolunu şaşırmaktı. İşte böyleydi Siddhartha'nrn düşünceleri, buy15


du onun susamrşlığı, buydu onun derdi. Sık sık bir Çandogga,Upo;nişo;d'dan şu sözleri tekrarlıyordu kendi kendine: "Doğrusu, Brahman'ln adı Satyam'dır - doğrusu, kim bunu bilirse, her gün cennet ona açar kaprsrnr." Cennet çokluk yakın görünüyordu Siddhartha'ya, ama ona asla tamamen erişmiş, son susuzluğunu asla gidermiş değildi. Ve bilip tanrdrğr, kendisine hocalık yapan bütün bilgelerden ve bilgelerin bilgelerinden hiçbiri yoktu ki tamamen erişmiş olsundu ona, o cennete; hiçbiri yoktu ki tastamam gidermiş olsundu ezeli susuzluğunu. Dostuna, "Govinda," dedi Siddhartha, "Govinda, sevgili dostum, gel benimle banyan ağacrnrn oraya gidip murakabeye dalallm." Banyan ağacrnrn altına gidip oturdulaı bir köşeye Siddhartha oturdu, onun yirmi adrm kadar ötesinde Govinda. Govinda Om çekmeye hazrr oturrırken, Siddhartha aşağıdaki dizeleri mrrrldanarak tekrarladı: yaEdır, nıh da ok, Okun hedefi Brahman, Nişon almalı hedefe dur-madaTl." "On,ı,

Meditasyonun normal süresi sona erince, Govinda doğrulup kalktı,. Akşam olmuş, akşamlarl yapılan kutsal yrkanma vakti gelmişti. İsmiyle seslendi Siddhartha'ya. Siddhartha cevap vermedi. Murakabeye dalmış oturuyordu Siddhaıtha. Öylece oturup duruyordu, gözleri hayli uzaktaki bir hedefe takılıp kalmrş, dilinin ucu dişlerinin arasrndan biraz dışarı çıkmıştı, nefes almıyordu Adeta. Oylece oturup duruyordu meditasyona dalmrş, hep Om'u düşünerek, ruhunu ok yapıp Brahman'a yollamıştı. 16

Bir gün kentlerinden geçip giden Samanalar gördü Siddhaıtha, yollara düşmüş çileciler, kara kuru üç adam, ne yaşlr, ne genç, omuzlarıtoz toprak ve kan revan içinde, neredeyse çrplak, güneşte yanrp kawulmuş, çevreleri yalnızlıkla sarrlmış, dünyaya yabancr ve düşman, insanların diyarrnda gurbete düşmüş, sıska çakallar. Durgun tutkulardan, kendini helak edercesine Tanrr hizmetine adamalardan ve nefsini aclmasızca yenme çabalarrndan burcu burcu bir koku peşleri"srra sıcak srcak esip geliyordu. Akşam meditasyondan sonra Siddhartha şöyle dedi Govinda'ya: "Yarın sabah erkenden, dostum, Siddhartha Samanalara katılmak üzere yola çıkacak. O da bir Samana olacak." Bu sözleri işiten ve dostunun durgun yüzünde gerilmiş bir yaydan çıkan ok gibi yolundan döndürülmez kararr okuyan Goünda'nrn benzi sarardr. Hemen, daha ilk bakışta anlamıştı Govinda: Artık başlıyordu, artrk kendi yolunda yürüyecekti Siddhartha, artık yazgtsr tomurcuğa duracaktı ve onunkisiyle benim yazg|m da. Ve Goünda'nrn kuru bir r.-:.uz kabuğu gibi sararmrştr benzi. "Ah, Siddhartha," diye yükseltti sesini, "baban izin verecek mi bakalrm?" Siddhartha, uykudan uyanan biri gibi dostuna baktı. Ok gibi hızla okudu Govinda'nın ruhunu, ruhundaki korkuyu okudu, ruhundaki teslimiyeti okudu.

"Dostum Govinda," dedi alçak sesle. "Fazla söz gereksiz. Yarrn gün ağarır ağarmaz Samanalar gibi yaşamaya başlayacağım. O kadar." siddhartha, babasınrn bir hasırrn üzerinde oturmakta olduğu odaya girdi, babasının arkasrna gelip durdu; derken Brahman babasr arkasrnda birinin durduğunu sezdi: "Sen misin Siddhartha?" dedi. siddhartha

1712


"Söyle peki, ne söylemeye geldinse!" Siddhartha da şöyle konuştu: "İzninle, baba, yarln evinden ayrrlmak ve gezgin çilecilerin araslna karrşmak geçer içimden, bunu söylemek için geldim Sana. Bir Samana olmaktrr gönlümün arzusu. Ba_ bam, bu isteğime karşı çıkmaz umarım," Brahman baba sustu; susmasr o kadar uzun sür_ dü ki, küçük pencerenin önünden yrldızlar geçti ve yıldızlarrn konumları değişti sürekli! Derken odada_ ki sessizlik son buldu. konuşmadan ve krmrldama_ dan, kollarrnı kavuşturmuş ayakta dikiliyordu oğul, konuşmadan ve kımıldamadan hasrrın üzerinde oturuyordu baba ve yıldrzlar gökyüzünden geçip gidiyordu. Bird,en konuşmaya başladr baba: "Ağzırı_ dan sert ve krzgrn sözler çrkmasr bir Brahmana ya_ kışmaz. Ne var ki, öfkeyle kabarrr yüreğim. Bu rica_ yı ikinci kez duymak istemem senden," Yavaşça doğrulup kalktı Brahman baba; Siddhartha, kollarınr kavuşturmuş, oracrkta durmaya devam etti. "Niçin bekliyorsun?" diye sordu babasr, "Niçin olduğunu biliyorslın," dedi Siddhartha, Hırsla odadan çıkıp gitti babasr, hırsla yatağına yöneldi ve uzanlp yattı. Bir saat geçti, uyku girmedi gözüne, doğrulup kalktı, bir aşağı bir yukarr gezindi, derken evden çıktı. odanın küçük penceresinden içeri baktı. sidd_ hartha,yr, kollarrnı kavuşturmuş, olduğu yerde du_ rurken gördü. Açık renk üstlüğü soluk soluk ışıldı_ yordu. yüreğinde tedirginlik, Brahman baba dönüp yatağrna geldi. Yine bir saat geçti, uyku girmedi gözlerine, bunun üzerine yeniden doğrulup kalktı, bir aşağı bir yukarı gezindi, derken evin önüne çıktı; ay doğmuştu. odaya varrp küçük pencereden içeri baktr, sidd_ 1B

hartha, kollarrnı kavuşturmuş, olduğu yerde duruyor, çıplak baldırlarında ay ışığı yansryordu. Yüreğinde endişe, Brahman baba dönüp yatağrna geldi. Bir saat geçti, yine kalkıp geldi, iki saat sonra yine kalkıp geldi, küçük pencereden baktr içeri, Siddhartha'nın ayakta öylece durduğunu gördü ay ışığında, yıldızlarrn rşığrnda, karanlıkta. Ve birer saat

aralarla çıkıp geldi sürekli; suskun, odadan içeri baktr, yerinden kımıldamadan içerde durduğunu gördü Siddhaftha'nın, yüreğine öfke, yüreğine huzursuzluk doldu, yüreğine duraksama, yüreğine acı doldu. Ve gecenin gün ağarmadan önceki son saatiydi ki, çıkıp yeniden geldi ve odaya girdi, Siddhartha'yr ayakta dururken buldu; oğlu büyümüş göründü gözüne, sanki yabancrlaşmış göründü. "Siddhartha," dedi, "niçin bekliyorsun?" "Niçin <ılduğunu biliyorsun." "Hep böyle durup bekleyecek misin sabah olana kadaı öğle olana kadar, akşam olana kadar?" "Hep böyle durup bekleyeceğim." "Yorulacaksın, Siddhartha." "Yorulacağım." "Uyuyakalacaksrn, Siddhartha. " "IJyumayacağım." "Öleceksin, Siddhartha." "Öleceğim." *Ve babanrn sözünü dinlemektense ölmeyi yeğ-

leyeceksin?" "siddhartha, her zaman babasının sözünü dinledi." "Yani niyetinden vazgeçecek misin?" "Siddhartha, babasrnrn ona söylediğini yapacaktır." Günün ilk ışığı odadan içeri vurdu. Brahman 19


baba, Siddhartha'nın dizlerinin hafifçe titrediğini gördü, ama bir titreme fark etmedi yüzünde, Siddhartha'nrn gözleri uzaklara bakryordu: Derken anladı baba, Siddhartha'nrn şimdiden onun yanrnda, kendi yerinde yurdunda bulunmadrğrnr, onu şimdiden terk edip gittiğini. Brahman baba, usulca siddhartha'nrn omzuna dokundu. "Ormana gideceksin ve bir Samana olacaksın," diye başladı konuşmaya. "Baktın ki ormanda mutluluğa kavuştun, dön gel ve öğret bana mutluluk neymiş. Düş kırıklığına mı uğradrn, yine dön gel, yine seninle birlikte tanrrlara sungular sunalrm. Git şimdi, anneni öp, nereye gittiğini söyle ona. Ben de artrk ırmağa yollanaytm, kutsal suyla arrnayrm, ilk ibadetimi yerine getireyim." Bunun üzerine, elini oğlunun omzundan çekip odadan çıktı Brahman baba. Yürümeye davranan Siddhartha yalpaladr, yan tarafina yrkılacak gibi o1du. Kendini zorlayıp toparlandı, babasınrn önünde eğildi, sonra annesine gidip babasınrn söylediğini

yaptı. Gün ağarmaya başlar başlamaz uyuşmuş bacaklarıyla usul usul yürüyerek hAlA sessiz olan kentten çıkıyordu ki, en son kulübenin yanına çömelmiş bir karaltı doğrulup kalktı ve yollara düşmüş Siddhartha'ya katıldı - Govinda. "Geldin," dedi Siddhartha ve gülümsedi. "Geldim," dedi Govinda.

İ;

Samanaların Yanınd,a Aynı günün akşamı yetiştiler çilecilere, bir deri bir kemik samanalara, onlara katılmak istediklerini söylediler, itaatte kusur etmeyeceklerini açıkladılar. Samanalar da geri çevirmedi onlarr. siddhartha, giysisini yolda rastladığı yoksul bir Brahmana verdi. kendisi edep yerini örten bir bez parçasl ve haki renkte dikişsiz bir üstlükle kaldı. Günde yalnız bir öğün yemek yiyoı pişmiş şeyleri hiç ağzına koymuyordu. on beş gün oruç tuttu bir defasında, bir defasında da yirmi sekiz gür. kalçalarındaki et eriyip gitti. Büyümüş gözleri srcak d,ışlerle yandr, tutuştu, kuruyup incelmiş parmaklartnda tırnakları iyice uzadı ve çenesini çalı gibi, bakımsız bir sakal kapladı. Bakışlarr buz gibi soğudu kadınlarla karşılaştıkça; şık giyimli insanlarla dolu bir kentten geçerken ağzı küçümsemeyle büzüldü. Tacirlerin ticaretle uğraştığını, prenslerin avlanmaya

gittiğini, yaslrlarrn ağlayıp sızlayarak ölülerinin

yasrnr tuttuğunu, fahişelerin getip geçenlere kendilerini peşkeş çektiğini, hekimlerin hasta tedavisiyle uğraştığrnı, rahiplerin ekin ekilecek günü saptadığınr, sevgililerin seviştiğini, annelerin çocuklar].nl em20

27


zirdiğini gördü, ama bütün bunlar gözlerinin bakışı-

na değmeyecek şeylerdi, hepsi yalan söylüyordu, hepsi pis pis kokuyor, yalan dolan kokuyor hepsi,

hepsi soyluluk, mutluluk ve güzellik bağışlayan şeylermiş gibi sahte bir izlenim uyandrrmaya çalışıyordu, ama her şey gerçekte çüruyüp kokuşmaydı yalruzca. Dünyanın acl bir tadı vardr. Eziyetti yaşamak. Bir hedef bulunuyordu Siddhartha'nrn önünde, tek bir hedef: Arrnmrş olmak, susamalardan annffiış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden,

acrlardan arlnmrş. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çrkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldr mr, işte o zaman gözlerini açacaktr en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz. Siddhartha güneşin dikey rşınlarının altında suskun duruyordu acrdan yanrp tutuşarak, susuzluktan yarup tutuşarak ve ne acl ne susuzluk hissedinceye kadar durdu öylece. Yağmur mevsiminde yağmurlar altında durdu suskun, saçlarından üşüyen omuzlarına, üşüyen kalçalarına ve bacaklarına sular damladı., omuzları ve bacaklarr artrk üşümeyinceye kadar,, artık duyarsrzlaşıncaya, artrk sesleri çıkmaz oluncaya kadar dikildi öylece Siddhartha. Dikenli çahların ortasrnda suskun, çömelip oturdu, ateşler içinde yanan cildinden kanlar aktı damla damla, çıbanlardan irin aktı ve Siddhartha taş kesilmiş gibi kaldı yerinde, yerinden hiç kımıldamadı artık kan akmayıncaya, artık cildi ateşler içinde yanmayrncaya kadar. siddhartha dimdik oturdu ve nefesini tutumlu kullanmayı öğrendi, az nefesle yetinmeyi, nefesini 22

tutmayı öğrendi. Nefesle işe başlayarak kalp atışlarrnl yavaşlatmayı öğrendi, atışlarrn sayrsrnı giderek azaltmayı, ilkin birkaç atışa düşürmeyi, sonunda neredeyse sıfira indirmeyi öğrendi. Samanaların en yaşlısrndan ders ğören Siddhartha nefsini öldürme egzersizleri, meditasyon egzersizleri yapıyordu yeni Samana kurallarlna uyarak. Bambu ormantnın üstünde bir balikçıl kuşunun uçtuğunu gören Siddhaıtha kuşu kendi ruhuna aktarıp dağları4 ormanların üstünden uçup gidiyor, balıkçıl kuşu oluyor, balık yiyoı balıkçıl kuşlarınrn açhğını duyuyor, onlar gibi sesler çrkararak konuşuyor, onların ölümüyle ölüyordu. Ölmuş bir çakalın leşinin kumsalda uzanmış yattığrnr gören Siddhartha'nın ruhu ölü çakalın vücudundan içeri süzülüyor, ölü çakal oluyor, kumsalda uzanmış yatıyor, şişiyor, pis kokular saçlyor, çürüyor derken, sııt]anlar tarafindan didik didik ediliyoı atmacalar tarafindan yüzülüyor derisi, bir iskelete dönüşüyor, un ufak oluyor giderek, kırlara bayırlara savruluyordu. Ve Siddhartha'nrn ruhu dönüp geliyordu geriye, ölümü yaşamış, çürüyüp kokmuş, toz olup sawulmuş, yaşam çewimindeki o buruk esrikliği tatmış oluyordu. Ve yeni bir susamışlık içinde bir avcı gibi bekliyoı çevrimden kurtulmasınr sağlayacak, nedenleri sona erdirip çilesiz bir sonsuzluğu başlatacak boşluğu gözlüyordu. Duyularını öldürüyor, belleğini öldürüyoı binlerce yabancr kılıkta Ben'inden sryrrlıp çıkryor dışarr, hayvan oluyor, leş oluyor,, taş oluyor, tahta oluyor, su oluyor ve her defasında yeniden uyanarak kendi kendisine kavuşuyor, gökyüzünde ister güneş parlasın, ister ay, yine Ben olup çewim içinde salrnrmrnı sürdürüyor, susuyor, susuzluğunu dindiriyor, yenidgn susuyordu. Siddhartha pek çok şey öğrendi Samanaların 23


yanrnda, kendisini Ben'den uzaklaştrran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü rstrrap, açlrk, susuzluk ve yorgunluk çekip bunlarr yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasrndan uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarrnda yürümesini öğrendi, kendi Ben'ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben'sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben'den uzaklara alıp götürse de,. bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben'e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben'den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasln, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda ünne Ben'e dönüşün elinden kurtulamlyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamryordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çewimin sıkrntlslnt duyuyordu yine. Yanr başrnda Govinda vardı, gölgesi Govinda; o da aynı yolları izliyor, aynl zahmetlere katlanıyordu. Taprnma ve egzersizlerin zorunlu kıldığından başka bir konuşma seyrek geçiyordu aralarrnda. Zaman zarrıaI:ı birlikte köyleri dolaşıyoı kendileri ve öğret-

menleri için yiyecek dileniyorlardı. Yine dilenmeye gittikleri bir gün, "Ne diyorsun, Govinda?" diye başladı Siddhartha konuşmaya. "Ne diyorsun? İlerledik mi sence? Hedeflerimize ulaştık ml?" Govinda şöyle cevap verdi: "Öğrendik ve öğrenmeye devam ediyoruz. Sen büyük bir Samana olacaksın, Siddhartha. Bir gün gelecek, ermiş biri olacaksrn, ey Siddhartha." Siddhartha da şöyle konuştu: "Ama bana öyle gelmiyor, dostum. Bugüne kadar Samanalarrn yanrnda öğrendiklerimi, dostum Govinda, başka bir 24

yerde daha tez ve kolay öğrenebilirdim. Diyelim fahişelerin yaşadığı bir semtte hangi meyhaneye girsem, arabacrlardan ve zat atıp kumar oynayanlardan öğrenebilirdim hepsini. " Govinda şöyle cevap verdi: "Dostum Siddhartha şaka ediyor benimle. Öyle bir yerde, o sefil insanlar arasrnda nasrl öğrenebilirdin meditasyonu, nefesini tutmayr, nasıl öğrenebilirdin açlığa ve aclya karşı duyarsrz kalmayr?" Ve Siddhaıtha kendi kendisiyle konuşur gibi alçak sesle söyle dedi: "Nedir bu murakabe? Neymiş bedenden çıkıp gitme? Neymiş oruç? Neymiş nefesin tutulması? Ben'den kaçıştır bu, benliğin eza ve cefasrndan krsa süre için yakayı kurtarmaktrr, acrya ve yaşamrn anlamsrzlığına karşı krsa süreli bir duyarsrzlrktır. Han köşesinde birkaç tas pirinç şarabı ya da mayalanmrş hindistancevizi sütü içen bir srğrrtmaç da kısa süre için aynı duyarsızlığı yaşar. Kendi benliğini duyumsamaktan çıkar böyle zamanlarda, yaşamrn acrlarrnr hissetmez olur, krsa süreli bir duyarsrzlığa kavuşur. Şarap tasrnrn üzerinde srzrp kal r, uzun çalışmalar sonucu bedenlerinden çıkıp giderek Ben'sizlikte kalan Siddhartha ile Govinda'nrn ele geçirdiği şeyin aynrsrnl ele geçirir. İşte sana gerçek, dostum Govinda!" Govinda yanrt verdi: "Böyle diyorsun ama, dostum, biliyorsun ki, Siddhartha bir sığırtmaç, bir Samana da ayyaşın biri değildir. İçki içen biri duyarlılığını kaybeder kaybetmeye, kısa süre kaçıp kurtulur acrlardan, dinlenir, ama sonunda bu kuruntudan dönüp gelir geriye, her şeyi bıraktığı gibi bulur, ne bilgeliği artmrş, ne yeni bilgiler edinmiş, ne eskiden birkaç basamak daha yukarı çrkmıştır." Siddhartha gülümsedi: "Bileme5,eceğim. Ayyaşlığı hiç denemedim. Ama ben alıştrrma ve meditas25


yonlarla Siddhartha'nrn ancak krsa süre kendini duyarsızlaştırabildiğini, ana karnındaki bir çocuk kadar bilgelik ve esenlikten uzak olduğunu biliyorum, dostum Govinda, biliyoıum bunu!" Yine bir başka sefer Goünda'yla ormandan çıkıp köye inerek kardeşleri Samanalar ve öğretmenleri için bıraz yiyecek dilenmeye gittiklerinde, Siddhartha şöyle konuştu: "Ne diyorsun, dostum Govinda, acaba doğru yolda mıyız? Acaba bilim denen şeye, esenlik denen şeye yaklaşıyor muJruz?,Bir krsrr döngü içinde dolanıp duruyor muJruz yoksa - oysa biz çevrim denen şeyden kaçrp kurtulmayı. düşünmüyor muyduk?" Govinda buna şöyle karşılık verdi: "Pek çok şey öğrendik, Siddhartha, öğreneceğimiz daha pek çok şey var. Krsrr döngü içinde dolanrp durmuyoruz, yukarr doğru ilerliyoruz sürekli, çember dediğin bir spiraldir, birçok basamağrnr da çıktık bu spiralin." Siddhartha sordu bunun üzerine: "Bizim en yaşlı Samanamlz, bizim saygıdeğer öğretmenimiz kaç yaşındadrr sence?" Govinda, "Altmrşrnda vardrr belki," diye cevap verdi. Siddhartha: Altmlş yaşına geldi, öyleyken Nirvana'ya ulaşamadı. Yetmişine, seksenine gelecek, sen de, ben de, biz de onun kadar yaşlanacağız, egzetsiz yapacak, oruç tutacak ve murakabeye dalacağız. Ama Nirvana'ya ulaşamayacağız asla, o da ulaşamayacak, biz de. Ah, dostum Govinda, öyle sanlyorum ki, ne kadar Samana varsa hiçbiri, ama hiçbiri Nirvana'ya ulaşmayacak. Ele geçireceğimiz tek şey kimi avuntular, kimi duyarsızlıklar olacak, birtakım beceriler elde edeceğiz ve bunlarla aldatacağız kendimizi. Ama asrl önemli olan şe.yi, o yollar yolunu bulamay acağız." 26

"Böyle ürkütücü sözler söylemesen daha iyi olmaz mL, Siddhaıtha," dedi Govinda. "Aramızdaki

bunca Alim kişiden, bunca Brahmandan, katı ve saygıdeğer bunca Samanadan, arayrp duran, canla başla çahşan bunca kutsal kişiden hiç kimse çıkrp da yollar yolunu nasrl bulamaz, bilmem?" Ama Siddhartha alay olduğu kadar hüzün de içeren, biraz mahzun,biraz alaycı bir sesle şöyle konuştu usulcacrk: "Çok geçmeden, Govinda, Samanalarrn yolunu, sgıinle bunca zamandır yürüdüğü

bu yolu terk edecek dostun. Susuzluk çekiyorum, ah Goünda ve Samanalarrn bu uzun yolunda susuzluğum şuncacık azalmadr. Bilme denen şeye susadrm durdum hep, içim sorularla dolup taştı sürekli. Yıllar yılı Brahmanlara başvurup sorrrlarrma yanıt aradım,Veda'larda yanıt aradrm yıllar yılı. Belki sorrılarrmr, dostum Govinda, Kalao kuşuna ya da şempanzeye sorsam, bundan daha kötü, daha aptalca ve daha yararsrz bir şey yapmış olmazdrm. Hiçbir şey öğrenilemeyeceğini öğrenmek için hayli zarr.an harcadrm ve harcryorum hala, dostum Govinda; şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. İnanıyorum ki, bizim 'öğrenme' dediğimiz şey gerçekte yok. Tek bir bilsi var, dostum, bu da dört bir yandadır, bu da Atman dır, benim içimde, senin içindedir bu da, her varlığın içindedir. Ve artık şuna inanryorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azıLı bir düşmanı 01amaz."

Govinda yolda durdu birden, ellerini kaldrrarak şöyle dedi: "Böyle konuşarak dostunu endişelendirmesen daha iyi olmaz rnl, Siddhartha! Ne yalan söyleyeyim, bu sözlerin korkutuyor beni. Hem düşünsene: Senin dediğin gibiyse durıım, öğrenrne denen şey gerçekte yoksa, nerede kalır o zaman dualarrn


kutsallığı., nerede kalır Brahmanların saygınlığı, Samanaların kutsallığı? Yeryüzündeki kutsal, değerli ve saygln şeylerin nice olur hali, ey Siddhartha!" Ardından Govinda iki dizelik bir şiir mırrldandı kendi kendine,Upanışod'lardan bir şiir:

Her kim düşünür derin deün, Atman' ın g ömül,ür dennlıkl,enne, S ö zlerl"e anlatıLanxaa ac ak kadar büg ür Yüreğindeki mutluluk.

Siddhartha susuyordu. Govinda'nın kendisine söylediği sözleri düşünüyordu, sonuna dek, enine boyuna düşündü her sözü. Evet, diye düşündü, başınr eğmiş durarak, bize kutsal görünen şeylerden ne kalırdı o zaman geriye? Ne kalırdı? Ne korurdu değerini? Böyle düşündü ve başrnr salladı hayır anlamrnda. İl<l aelil<anlı üç yıla yakın bir süre Samanaların arasrnda yaşayıp onların egzercizlerini paylaştıktan sonra günün birinde, düz sapa pek çok yolu geride brrakarak bir haber ulaştı onlara, bir rivayet, bir söylence: Biri çıkmış sözde, Gotama'ymrş adr, ulu biri, Buddha'ymış, kendi varlığında dünya acrsrnl yenmiş ve yeniden doğuşlarrn çarkını durdurmuş. Çevresinde öğrencileri, vaazlar vererek ülkeyi bir baştan bir başa dolaşıp duruyormuş, parasız, pulsuz, 5rurtsuz Jruvasız, kadrnsrz, srrtrnda çilecilerin sarr üstlüğü; ama nurlu bir yüzü varmlş, mutlu bir kişiymiş, Brahmanlarla prensler boyun eğmiş önünde, onun öğrencisi olmuşlar. Bu söylence, bu rivayet, bu masal sağda solda yankılanmaya başlamış, kokusu etrafa yayılmıştı; kentlerde bunun sözünü ediyordu Brahmanlar, ormanda Samanalar bundan konuşuyor, Gotama ismi, 28

Buddha ismi ikide bir siddhaıtha ile Govinda'nrn kulağına geliyordu iyi ya da kötü, övücü ya da yerici sözlerin eşliğinde. Hani bir ülkede veba kol gezer de bir söylentidir yayrlır ortalrğa, falan ya da filan yerde bir adamın yaşadığı, bir bilgenin, sözü ve nefesiyle hastalığa yakalanmış herkesi iyi edebilen keramet sahibi birinin olduğu söylenir ve nasrl ki bu söylenti ülkeyi baştan başa dolaşrr da herkes bundan söz eder, pek çok kişi inanır söylentife, pek çok kişi kuşku duyar doğruluğundan, ama pek çok kişi de o bilge, o kurtarrcı kişiyi gidip görmek üzere vakit geçirmeden yola düşer, tıpkr bunun gibi o söylenti, Sakya soyundan gelen Gotama-Buddha, Sakya soyundan gelen bilge kişi söylentisi ülkeyi baştan başa dolaşmıştı. İnananları.n söylediğine göre en yüce bilgiyi edinmişti o, daha önce yaşadığı hayatları anımslyordu, Nirvana'ya ulaşmıştr ve yaşam çewiminden bir daha oraya dönmemek üzere kurtarmıştı kendini, aıtrk varlıkların o kasvetli rrmağrna dalmayacaktı. Olağanüstü ve inanrlmayacak pek çok şey anlatrlmaktaydı hakkında; kerametler göstermiş, şeytanı dize getirmiş, tanrrlarla konuşmuştu. Ne var ki, ona düşman kişilerin ve inanmayanlarrn dediklerine bakılırsa, bu Gotama kendini beğenmiş bir düzenbazdr, gününü gün etmeye bakryor, tanrrlara sunulan sunguları küçümsüyordu, bilginliği falan da yoktu ve ne meditasyon ne de riyazet tanıyordu. Buddha söylencesi hoş geliyordu kulağa, bu çehaberlerden bir büyü kokusu yayılıyordu. Hasşit taydı dünya çünkü ve yaşama katlanmak zordu ama bakın işte, bir prnar fişkrrmaya başlamıştı bir yerden, bir habercinin müjdesi yankılanmaya başlamrştr, avutucu, yumuşak, değerli sözverilerle doluydu. Buddha söylentisiııin duyulduğu her yerde, Hin-


distan'daki beldelerin hepsinde delikanlılar kulaklarınr dikti, özlem uyandr içlerinde, umut uyandr, kentler ve köylerdeki Brahmanoğullarr -yeter ki ondan, o ulu kişiden, sakyamuni'den bir haber getirsin- her yabancrya kucak açtılar. orman içindeki samanalara da, siddhartha ile Govinda'ya kadar da ulaşmıştr söylence, yavaş yavaş, damla damla; her damla umut, her damla kuşku yüklüydü- Ama samanalar hiç sözünü etmiyorlardı bunun, çünkü Samanaların başı söylenceye düşman gözüyle bakıyordu. kendini Buddha diye tanıtan kişinin daha önce çilecilerden biri olup ormanda yaşadığrnr, ama sonradan dünyanın ihazlarrna yönelip zevk ve safa için<ie rahat bir ömür sürmeye başladığını işitmişti, bu Gotama hakkrnda doğrusu hiç de iyi düşünmüyordu. Günün birinde dostuna dönerek: "Ey Siddhartha," dedi Govinda. "Bugün köydeydim, bir Brah-

man evine buyur etti beni, evinde Magadha'dan gelmiş bir Brahmanoğlu vardı, Buddha'yr kendi gözleriyle görüp vaaz verdiğini işitmiş. Ne yalan söyleyeyim, bunu işitince göğsüme bir ağrr saplandr, nefesim tıkanır gibi oldu. keşke ben de, biz de, siddhartha, ölmeden bu kusursuz kişinin öğretisini dinlemek mutluluğuna kavuşsaydık! Söyle, dostum, biz de oraya gidip Buddha'nrn öğretisini kendi ağzından işitsek iyi olmaz mı?'' Siddhartha da şöyle cevap verdi buna: "Her zaman, dostum, her zaman öyle düşünmüştüm ki, Goünda Samanalarrn yanrndan ayrılmayacak; hep şuna inanmıştım ki, altmış yıl da, yetmiş yıl da yaşasa Govinda'nın amacı samanalara yaraşan hüner ve marifetleri öğrenmek, meditasyon egzersizlerini sürdürmektir. Ama şimdi anlıyorum ki Govinda';yı yeterince tanrmamışım, yeterince bilememişim. De30

mek, pek sevgili dostum, bundan böyle yeni bir yola sapacak, kalkıp Buddha'nın öğretisini müjdelediği yere gideceksin." Govinda: "Hoşuna gidiyor alay etmek. İyi ya, buyur alay et, Siddhartha! Ama sende de bu öğretiyi işitmek için bir istek, bir heves uyanmadı mı? Sonra, bir keresinde bana, çok sürmeyecek, Samanalarrn yolundan ayrrlacağım diyen sen değil miydin?" Siddhartha ğüldü kendine özgü gülüşüyle; sesine hem hüznün gölgesi hem de alayın gölgesi düşmüştü. Şöyle yanıt verdi: "Çok iyi, Govinda, çok iyi konuştun, yanlrş da anrmsamadrn. Ancak, isterdim ki, benden duyduğun öbür şeyi de anrmsayasln, yani benim öğretilere ve öğretmenlere karşı güvenimi yitirdiğimi, bunlardan bıkıp usandığrmr, öğreticilerin ağzından çıkan sözlere fazla inanç beslemediğimi. Ama istediğin olsun, dostum, gidip dinleyelim bu öğretiyi - hani bunun en seçkin meyvesini çoktan tattı ğımıza her ne kadar yürekten inanıyorsam da, olsun." Govinda, "İsteğimi geri çevirmeyişin sevindirdi beni. Ama söyler misin, nasrl olabilir böyle bir şey? Daha Gotama'nrn öğretisini işitmemişken, nasıl bu öğreti en seçkin meJrvesini bize sunmuş olabilir?" Siddhartha: "Biz yiyelim şimdi bu meyveyi, sonra bakahm ne olacak, ey Govinda! Gotama'nın şimdiden bize sunduğu meJrveye gelince, bu meyve onun bizi Samanalarr terk etmeye çağırmasıdır. Gotama'nrn bize daha başka ve daha seçkin meyveler sunup sunmayacağrnr ise, ey dostum, hiç telaşa kaprlmadan bekleyip görelim." Siddhartha aynr gün en yaşlı Samanaya gidip kararrnı bildirdi, ayrılm.ak istediğini söyledi. Genç birine, bir öğrenciye yaraşrr nezaket ve alçakgönül31


lükle kararrnr açıkladı bu en yaşlı samanaya. Ne var ki, samana iki delikanhntn kendisini terk edecek olmasrna krzdr, bağırıp çağrrdr, aşağılayrcı kaba sözler söyledi. Govinda korktu birden, ne diyeceğini şaşırdı. Ama Siddhartha ağzını Govinda'nın kulağına yaklaştırıp şöyle fisıldadı: "Sen seyret şimdi, ben bu ihtiyara yanrnda boş yere vakit geçirmeyip kendisinden bir şeyler öğrendiğimi göstereceğim.'' Bunun üzerine Samananrn hemen önüne gelip durdu, bütün manevi gücünü toparlayıp yaşlı adamrn bakışını kendi bakışlarıyla yakaladr, büyüledi onu, konuşamaz duruma soktu, iradesini etkisiz kılıp kendi iradesi altına aldr, söyleyeceklerini hiç sesini çıkarmadan yerine getirmesini buyurdu. yaşlı adamrn sesi kesildi, gözlerindeki ifade donuklaştı, iradesi felce uğradr, kolları sarktr iki yana, siddhartha'nrn büyüsüne teslim oldu. siddhaıtha'nın düşünceleri egemenliği altına aldı Samanayı, bu düşüncelerin kendisinden istediği şeyleri çaresiz yapmak zorunda kaldı yaşlı adam, pek çok kez Siddhartha ile Goünda'nrn önünde eğildi, onları kutsayan hareketler yaptı, kekeleyerek her ikisine iyi yqlculuklar diledi. Delikanlılar da yaşlı adamrn önlerinde eğilmelerine teşekkürle eğilerek karşılık verdiler, hoşça kal deyip selam vererek yanrndan ayrıldılar adamrn. Yolda giderlerken Govinda:''Ey Siddhartha,'' dedi, "samanalarrn yanrnda benim sandığımdan çok daha fazla şey öğrenmişsin. Güç bir iştir çünkü, hayli güç bir iştia yaşlı bir Samanayr büyülemek. Doğrusu, onlarrn yanında kalsaydın, çok geçmeden, suyun üstünde yürümesini de öğrenirdin.'' "Ben suyun üstünde yürümek istemiyorum ki,'' diye karşılık verdi Siddhartha. ''Brrakahm yaşlı Samana]ar böyle kerametlerle oyalanrp dursun.'' 32

Gotama Savathi kentinde çocuklar bile ulu Buddha ismini duymuştu ve hiçbir ev yoktu ki, Gotama'nın

öğrencilerinin, bu suskun dilencilerin uzatacağr tasr sadakayla doldurmasln. Kent yakrnrnda, Gotama'nın en çok sevdiği yer olan Jetavana koruluğu bulunmaktaydı; ulu Buddha'nrn bu sadık hayranr zengin tüccar Anathapindika, koruluğu Gotama'ya ve öğrencilerine armağan etmişti. Gotama'nrn kaldığı yeri arayıp soran iki detikanlrya anlatrlanlarda ve verilen cevaplarda hep bu koruluğun adr geçmekteydi. Savathi kentine gelen iki delikanlrya, kapısrnrn önünde durup bir sadaka istedikleri ilk evden yemek verdiler, onlar da alıp yediler yemeği ve Siddhartha yemeği getiren kadına sordu: "Ey, haylrsever kadın! Buddha'yı, bu çok saygıdeğer kişiyi nerede bulabileceğimizi söylersen bizi çok sevindirirsin, çünkü bizler ormanda yaşayan iki Samanay|z ve buraya o kusursuz insanr görmeye, onun öğretisini kendi ağzından dinlemeye geldik." Kadın da şğyle cevap verdi: "Doğrusu, tam yerigeldiniz, ne Samanalar. Size söyleyeyim Buddha'yr siddhartha

33/3


nerede bulacağıntzl

:

Jetavana' da Arıathapindika'

nln

koruluğunda kalır bu ulu kişi. Siz de orada geceleyebilirsiniz ey hacılar, çünkü dört bir taraftan akın akrn gelip onun öğretisini kendi ağzrndan dinlemek isteyenler için yeterince yer vardrr korulukta." Çok sevinmişti Goünda ve içi sevinçle dolup taşarak "Güzel," dedi yüksek sesle. "Hedefimize ulaştık öyleyse, yolculuğumuz sona erdi! Peki, söyler misin bize, ey hacılarrn anası, sen hiç gördün mü onu, Buddha'yr, kendi gözlerinle gördün mü?" Kadın; "Pek çok kez gördüm onu, bu ulu kişiyi," diye yanıtladr. "Pek çok gün onu kentin sokaklarrndan geçip giderken gördüm, hiç konuşmadan, srrtrnda sarr bir üstlük; evlerin kapilarrnrn önünde hiç konuşmadan durup sadaka tasrnı, uzatryor, dolu tasla yine uzaklaşrp gidiyordu." Sevincinden yerinde duramayan Govinda kadına daha pek çok şey sormak, ondan daha pek çok şey işitmek isterdi. Ne var ki, Siddhartha yola devam etmeleri konusunda uyardı onu. Kadına teşekkür edip yürudüler, daha sonra yolu sormaları pek gerekmedi, çünkü Gotama'ya bağlı çok sayıda hacı ve keşiş Jetavana'ya gitmek üzere yola çıkmıştı. Gece vakti koruluğa vardıklarrnda, gelenlerin ardr arkasr kesilmiyoı bağırıp çağırmalar, konuşmalar işitiliyoı gece için barınacak yer isteyenlere yer gösteriliyordu. Ormandaki yaşama alışmış Siddhartha ile Govinda sessiz sedasrz hemen bir köşe bulup sabaha kadar yatıp dinlendiler. Güneş doğduğunda ne büyük bir kalabalrğrn, Gotama'ya inananlar ve onu merak edenlerin oluşturduğu bir sürü kişinin korulukta gecelediğini görünce şaşırdılar. Şahane koruluktaki yolların hepsinde dolaşan sarı giysili keşişler görülü;zordu, sağda solda ağaçların altrna oturmuş bazr]arr da mura34

kabeye dalmıştı ya da ruhani konularda sohbet edigörü_ yorıardı. koruluktaki gölgeli bahçeler bir kent .rtl-tlyaeydi Adeta, ortalık arı kovanr gibi insan yemekaynıyo.dr. KeşişIerin büyük çoğunluğu öğle bir için öğün tek şeyği için, bütün gün yenecek bu korukaplarıyla İ", ail".rmek üzere ellerinde sadaka

luktançıkrpgitmişti.Buddha,nınkendisi,bunurlu kişi de İabahları dilenmeye gidiyordu hep, SiddharthagörürgörmeztanrmrştıBuddha,yı, gösteriş_ sanki Tanrr işaröt etmişti onu. san cüppeli

siz adamr, elinde sadaka kabr, sessiz sedasrz koru_ luktan çıkıp giderken görmüştü, Govinda'yadönüpalçaksesle,..Bak,bak!,,dedi. "Şu adamı görüyor musun, işte Buddha_ o,". Govinda baktı dikkatle, sarl cüppeli keşiş yüzler_ ce başka keşişten farksrz görünüyordu, Ama Govinda da tanıdı çok geçmeden: Bu, oydu, Ve Buddha'nın peşine takrldılar, seyrettiler, incelediler onu, Buddhakendiyolundayürüyordualçakgönüllü ve düşüncelere dalmış; dingin yüzünde ne neşe, ne

kederokunuyord'u,kendiiçinedoğruhafiftengügülüm_ lümser gibiydi. Dudaktannda gız]li saklr bir semeyle, sessiz, dingin, Adeta sağlıklı bir çocuğu anrmsatarakyürüyorduBuddha;cüppesinisırtrnda taşıyor, adrmlarını bütün keşişler gibi kurallara tamamen uygun atıyordu, Ama yüzünde ve yürüyübakrşında, sessizce şünde, vuİ" indirilmiş durgun par_

sarkan elinde, ayrlca sessizce sarkan elinin her mağında huzur okunuyor, kusursuzluk okunuyor, de bir arayışa, bir öykünmeye rastlanmlyordu, hepsi sol_ sararrp içinde, sararlp solmayacak bir dinginlik

mayacakbirışık,elsürülemeyecekbirhuzuriçinde

ncfcs alıp veriyordu. ışte tu durumda Gotama sadaka toplamak için kente doğru ilerlemekteydi; her iki delikanlı sama_ 35


na da onu yalnuca dinginliğinin kusursuzluğundan,

hiçbir arayışa, hiçbir isteyişe, hiçbir öykünmeye, hiçbir çabaya yer vermeyen, yalnrz ışrk ve huzur

okunan varlığındaki sükünetten tanrmrştr. "Bugün yeni öğretinin ne olduğunu onun kendi ağzından dinleyec eğiz," dedi Goünda. Siddhartha cevap vermedi. Öğretiyi pek merak etmiyordu aslrnda, yeni bir şey öğreneceğine inanmryordu, çünkü Govinda gibi kendisi de Buddha öğretisinin içeriğini ikinci ve üçüncü ağrzdan anlatılarla da olsa tekrar tekrar işitmişti. Gotama'nın başrna, omuzlarrna, ayaklarına, sessizce sarkan eline bakıyordu Siddhartha ve ona öyle geliyordu ki, Gotama'nrn parmaklarındaki boğumlardan her biri öğretiydi, her biri konuşuyor, nefes alıyor, burcu burcu kokuyor, doğrunun parrltısrnr taşryordu. Bu adam, bu Buddha serçe parmağrnrn deünimlerine varrncaya kadar sahiciydi. Bu adam kutsal biriydi. O zamana kadar siddhartha asla bir insana bu kadar saygl, bu kadar sevgi duymamıştr.

siddhartha ile Goünda kente kadar izlediler Buddha'yı, sonra hiç konuşmadan döndüler, çünkü bu günü riyazetle geçirmeyi düşünüyorlardı. Bir süre sonra kentten çıkıp geldiğini gördüler Buddha' nln, çevresini kuşatmrş öğrencilerinin arasrnda yemeğini yediğini -yediği şeyle bir kuş bile doymazdryemeğin ardından mango ağaçlarının gölgesine çekildiğini gördüler. Akşamleyin hava biraz serinleyip konaklama yerine canlrlrk geldikten ve herkes bir araya toplandıktan sonra Buddha'nın vaazınr dinlediler. sesini işittiler Buddha'nın ve sesi de kusursuzdu, kusursuz bir dinginlik içindeydi, huzurla dolup taşıyordu. Acılardan bahsediyordu. Gotama, acrlarrn kal,nag,rrdan ve onlarrn nasrl yok edileceğinden söz ediyordu. 36

Sakinkonuşmasrd.urgunveberrakbirsugibiakıdünya, .yord.u. Istıraptı yaşam, rstrrapla doluydu ama rstrraptan kurtulmanın yolu keşfedilmişti: Buddha'nrn yolundan giden, esenliğe kavuşmaktaydr.

Yumuşakamakararlıbirseslekonuşuyorduulu yol_ kişi, dört temel kuralr anlatryor, izlenecek sekiz yöntemini dan bahsediyord.u, öğretinin alışılmış sabrrlaizliyor,örneklergetiriyor,yinelemelerebaş.

vuruyordu;dinteyenlerinüzerindesüzülensesi hafif ve aydınlıktı, bir ışık gibi, yrldrzlarla döşenmiş

bir gökyüzü gibi. Buddha -gece olmuştu artık- konuşmastna son verir vermez, hacrlardan bazrsr öne çrktr, cemaate alrnmayı istediler ulu kişiden. Buddha,nrn öğretisi_ ne srğrndrlar. Gotama da, "öğretinin ne olduğunu dinlediniz," d,ed,i. "Öğreti müjdelendi size. Gelin öy_ leyse buraya, kutsallrk içinde yürüyun, tüm acrlara etti. son verin!" sözleriyle onlarr cemaati içine kabul Derken Govinda da, bu çekingen delikanlı da frrlayıp çıktı öne, "Ben de ulu kişi Gotama'ya ve o.rr., bğretisine srğrnryorum,,, diyerek öğrencileri araslna kabul edilmesini diledi Buddha,dan ve dile_ ği kabul edildi. Buddha gece istirahatine çekilir çekilmez sidd_ hartha'ya d.önerek coşkuyla şöyle söyledi Goünda: ,,siddhartha, sana sitemde bulunmak bana düşmez. ikimiz de ulu kişinin konuşmasınl dinledik, ikimiz

d.eöğretininneolduğunud.uyduk..Govindaişitti öğretiyiVeonasığındı.AmaSen,Sevgilidostum'Sen de esenlik yolunda yürümeyecek misin? Duraksa_

yacak, bekleyecek misin hAlA?' Govinda,nın sözlerini duyan siddhartha bir uy_ yü_ kudan uyanrr gibi oldu. uzun süre Govinda,nrn züne baktı. Sonra yavaşçacrk, alay içermeyen bir 37


ses]e, "Goünda, dostum," dedi, ''atacağın adrmr atmış, izleyeceğin yolu seçmiş bulunuforsun artık. Her zaman, ah Govinda, her zaman Jo.troldun benim, her zaman bir adım geriden beni izledin. sık sık şöyle düşünmüşümdür: Govinda, bir defa da bensiz bir adım atmayacak mı tek başına, kendi ruhunun sesini dinleyerek? Göruvo*ı.ı bir erkek olmuşsun artrk, kendi yolunu kendin seçiyo.sur. Dilerim sonuna kadar izlersin bu yolu, sevgili dostum! Dilerim esenliğe kavuşursun!'' siddhartha'nın söylediklerini henüz tümüyle anlamamış Govinda, sesinde sabrrr,, ni. tonla sorusunu tekrarlad:: "konuşsana sevgili dostum, cevap ver lütfen! Başka türlü zaten olamaz ya, sen yine de söyle bana, bilgin dostum, ben ou ,u.ri, gibi ulu Buddha'ya srğrnacağrm, de!'' Siddhartha, elini Goünda'nrn omzuna

koydu: "Sen benim hayrr duamr işitmedin, sevgili Goünda. Tekrar ediyorum: Dilerim §onuna kadar izlersin bu yolu ! Dilerim esenliğe kavuşursun!'' Ancak bunun üzerine dostunun kendisini terk ettiğini an]adr Govinda ve ağlam"v" n"İİrar. "Siddhartha!'' diye haykırdı srzlanarak. Siddhartha, dostça konuştu onunla:'tlnutma, Goünda, sen artık nuaana'nrn samanalanndansrn. Yerin ;rurdun, annen ve baba.rl, 1.op..arn kökeninle ve malrn mülkünle kopard;;;;rnı,Uagrnı, kendi iradenden yüz çeürdin, dostlarından yüz çevirdin, Buddha öğretisi böyte istiyor çtınktı,"o ulu kişi boyle istiyor, sen kbndin de böyle istedin. yarın, dostum Govinda, senden ayrrlacağım.'' İki dost ,r."l süre dolaİtı korulukta, sonra uzun ıür9 öylece yattılar, uyku tutmadı ikisini de. Govinda dönüR dolaşıp dostunu sıkıştrrdı, neden onun da Gotam a'nrn öğreti sine sığrnmaya .ya naşmadığrnr, bu 3B

öğretide ne kusur bulduğunu söylemesini istedi. Ne var ki, Siddhartha her defasında kaçındı konuşmaktan ve şöyle dedi: "Memnun olmalrsın, ey Govinda! Ulu kişinin öğretisine diyecek yok, nasrl olur da bir kusur bulabilirim bu öğretide."

Sabahleyin henüz şafakta Buddha'nın izleyicilerinden, onun en yaşlı keşişlerinden biri koruluğu dolaşıp öğretiye yeni sığınanlarr yanlna çağırdl; sarl giysilerini kuşandıracaktr onlara, girdikleri tarikat konusunda ilk dersleri verecek, ilk ödevlerinin ne olduğunu anlatjcaktı. Birden Govinda ileri firlayarak gençlik dostunu bir kez daha kucakladr, ardrndan yeni keşiş adaylarrnrn arasrna katıldı. Siddhartha ise düşüncelere dalmış, koruluk içinde yürüyordu. Birden karşrsrna çrktı Gotama, bu ulu kişi, saygıyla selamladı onu. Siddhartha, Buddha'nrn o iyilik ve huzur taşan bakışı karşrsrnda cesaretini toplayıp onunla konuşmak istediğini söyledi, izin istedi bu saygıdeğer kişiden. Ulu Gotama da sesini çrkarmadan, buyur konuş der gibi başınr eğdi. Siddhartha şöyle başladı söze: "Dün, ey ulu kişi, senin o eşsiz öğretini dinlemek mutluluğuna kavuştum. Bu öğretiyi senin ağzından dinlemek için dostumla uzaktan kalkıp gelmiştim. Dostum senin öğrencilerinin yanrnda kalacak artrk, sana sığındı. Bense arayı§ yolculuğuna başlayacağım yeniden." "Nasrl istersen," diye cevapladı saygıdeğer Buddha nazikçe. "Fazlasryla pervasrz konuştuğumun farkındayım," diye sürdürdü konuşmasınl Siddhartha. "Ne var ki, düşüncelerimi kendisine içtenlikle açıklamaksrzrn ulu Gotama'dan ayrılmak istemem. Saygıdeğer Gotama söyleyeceklerime biraz daha kulak verebilecek mi?" Sesini çıkarmadan, evet der gibi başını salladı Buddha.


Siddhartha: "Öğretinde bir taraf var kişi, özellikle Jrayranlığımı uyandrrdr,'' ki, ey ulu diye devam etti. "öğretinde her şş mükemmel denecek kadar açık seçik, her şey kanıtlanmrş; dünyayı hiçbir yerinde eksik bir halka içermeyen kusursuz bir zincir olarak gösteriyorsun, neden ve sonuçlardan örülmüş ezeli ve ebedi bir zincir. Şimdiv" ı.ra"r bu asla

böylesine açık seçik görülmüş, boylesine yads lr7maz biçimde ortlva konmuş değil; senin öğretinin penceresinden dünyayı kusursu z bir. ilişkiler PrI,, örgüsü olarak, hiçbir yerinde bir boşluklç".m"yen, kristal kadar berrak, rastlantılardan tagımsı z, lardan bağımsız olarak gören bir Brahrir.,r, tanrısevincinderı içi içine sığmayacaktır. otı"v" ivi -ı, kötü mü, dünyada yaşamak çile midir, ,"rl.rİ-i, bir yana bırakalım, belki bu önemli değildir o kadar dünyanın birtik bütünlügu, t,ı,ri ;i;;-;;i".,ıu.- ama r."sındaki iliŞki, büyük ya da küçük tüm nesnelerin aynr akıntıyla, aynl nedenler_yasasryla, aynı varoluş ve yok oluş yasasıyla kuşatıldigı ,urii, ,u"" öğretinden, ey kusursuz insan, açıkçJ s.*#"kte. Ne var ki, gene senin öğretinde sözü edilen tüm arasrndaki birlik ve tutaı,lıhğın bir yerindenesneler bir kopukluk var, küçük bir boşluk, bu boşiuktan birlik ve bütünlük dünyasının içine yabancr bir şey suıyor, yeni bir şey, daha önce var olmayan, budur diye gösterilemeyen ve kanıtlanamayan bir yayr alt etmey,e, e-se]llik sağiamaya şey: senin dünyönelik öğretin pu, Bu küçük boşluk, bu uiak kopukluk ise tutarlılık içindeki ezeli ve ebedi dünya yasasrnr çökertiyor, geçersiz kılıyor. Öğretine karşı böyle bir eleştiri yöneltmemi bağışlarsrn umarım.'' Siddhartha'yr dinlemişti Gotama, sesini çıkarmadan tepkisiz- siddhartha sözünü bitirctikten sonra, o iyilik taşan, nazik ve duru sesiyle bu kez kendi40

si, bu kusursuz kişi konuşmaya başladr: "Oğretiyi dinledin Brahmanoğlu; üzerinde bu kadar derinlemesine kafa yorduğun için ne mutlu sana! Bir boşluk buldun öğretide, bir kusur buldun. İlerde de yine üzerinde düşünürsün dilerim. Ama izin verirsen, ey öğrenmeye meraklr delikanlı, seni görüşlerin karmaşastna, sözcükler etrafinda sürdürülen tartışmalara karşı uyarmak isterim. Önemli olan görüşler değildir asla, bunlar güzel ya da çirkin, zekice ya da budalaca olabilir, isteyen benimser, isteyen elinin tersiyle itebilir bunlarr. Benden dinlediğin öğretiye gelince, kendi görüş ve düşüncemi içermiyor bu, öğrenmeye meraklr kişiler için dünyayl açıklamak gibi bir amaç güttüğü de yok. Bir başkadrr onun amacr; acılardan kurtulmaktır. Gotama'nın da öğrettiği budur işte, başka şey değil." "lrmarım, ey ulu kişi, bana kızmazsın," dedi delikanlı Siddhartha. "Seninle kavga etmek, sözcükler etrafinda tartrşmak istediğim için böyle konuşmadrm. Doğrusu haklısrn, görüşler önemli değil o kadar. Ama şunu da söylemek isterim izninle: Bir an bile kuşku duymadrm senden. Senin Buda olduğund,an, hedefe ulaştığından, o en yüce hedefe, binler ve binlerce Brahman'],n, Brahmanoğlunun uğruna yollara döküldüğü hedefe ulaştığından kuşku duymadım. Öltlmden kurtulmanrn çaresini buldun. Kendi aramalarınrn sonunda, kendi izlediğin yolda, düşünerek, meditasyonla, bilip kavrayarak, ilhamla sağladın bunu. Oğretiyle değil! Ve -ben böyle düşünüyorum, ey ulu kişi- kimse öğretiyle kurtuluşa kavuşamaz! Kimseye, ey saygıdeğer kişi, ilham saatinde senin neler yaşadığınr sözle olsun, öğretiyle olsun aktaramaz, anlatamazsrn! Nurlanmış kişi Buddha'nın öğretisi pek çok şey içermekte, pek çok kişiye dürüst yaşamrnrn, kötülüklerden kaçrnmanrn yo47


lunu öğretmektedir. Ama bir şey var ki, bu açrk seçik, bu saygın öğretide yer almryor: Ulu kişi Buddha'nın, yiz binlerce kişi arasrnda yalnrzca onun yaşantısındaki giz. İşte öğretiyi senden duJrunca düşündüğüm ve farkına vardığlm şey bu. Bu yüzdendir ki yolculuğumu sürdüreceğim - bir başka öğreti, daha iyi bir öğreti aramak için değil hani, çünkü biliyorum ki böyle bir öğreti yoktur, tüm öğretilere ve öğretmenlere sırt çevirip hedefime tek başrma ulaşmak ya da bu uğurda ölmek için yapacağım bu yolculuğu. Ama srk sık bugünü düşüneceğim, ey ulu kişi, gözlerimle bir ermişi gördüğüm bu saati düşüneceğim." Buddha'nrn gözleri suskun yere bakıyor, anlaşılmaz yüzü kusursuzbir sükunet içinde rşıl ışıl parıl-

öğretiyi, senin peşine takılmamı, sana duyacağrm sevgiyi, keşişler topluluğunu kendi Ben im yapmış olacağrm."

Hafif bir gülümseme, sarsılmazbir aydrnlrk ve dostluk ifadesiyle yabancı delikanlrnrn gözlerinin içine baktı Gotama, elini belli belirsiz oynatarak onu uğurladr. ,,Akıllı birisin," ded,i saygıdeğer kişi. "Akıllrca konuşmasrnr biliyorsun, dostum. Pek faz|a akıllılrk_ tan da sakın!" ı Böyle söyleyerek yürüyüp gitti Buddha, bakrşr ve hafif gülümseyişi siddhartha,nın belleğine kazr_ nıp bir daha çıkmad,ı. Şimdiye kadar onun gibi ba_ kan, gülümseyeh, oturan ve yürüyen kimse görmeai*, oıyu geçirdi içind,en siddhartha, doğrusu ben de onun gibi bakıp gülümseyebileyim, oturup yürüyebileyim isterdim, öylesine özgür, öylesine Saygr_ heğeı- öylesine giz;.i, öylesine açıkyürekli, öylesine Ben,inin çoJuksu ve gizemli. Doğrusu ancak kendi pekAlA, yürür. ve bakar böyle girebilmiş biri öztine ben de kendi Ben,imin özüne girmeye çalışacağım.

dryordu.

lJlu kişi yavaş yavaş konuşarak, "Dilerim dü-

şüncelerinde yanılmış olmazsrn!" dedi. "Dilerim hedefine varrrsın! Ama söyler misin bana: Benim Samanalarrmr, öğretime gelip srğınan pek çok kardeşimi gördün mü? Peki inanryor musun, yabancı. Samana, inanryor musun ki, öğretiye sırt çevirip dünya yaşamına, zevk ve hazlarrn yaşamına gerisin geri dönmek bunlar için daha iyi olur?" "Böyle bir düşünce uzak benden," diye sesini yükseltti Siddhartha. "Hepsi de öğretiye bağlı kalsrn, hepsi de hedeflerine ulaşsın isterim! Bir başkasınrn yaşamı konusunda yargıda bulunmak bana düşmez! Bir tek kendim, yalnrzca kendim için bir yargıya varabilir, bir şeyi seçer ya da yadsıyabilirim. Ben'den kuıtulmaya çalışırız b\z Samanalar, ey ulu kişi. Öğrencilerinden biri olsam, korkarrm kendi Ben'im sadece görünürde, sadece yalancıktan sükün bulup esenliğe kavuşacak, oysa gerçekte yaşamlnl sürdürüp büyüyecek giderek, çünkü o zaman 42

Birinsangördüm,diyegeçirdiiçindenSidd-

hartha, bir tek insan gördüm şimdiye kadar önünde gözlerimi yere indirmeden duramadrğım. Bundan

uoyı" kimsenin önünde gözlerimi yere indirmeye niyetim yok, kimsenin. Bu insanrn öğretisi beni

kendine çekemediğine göre, başka hiçbir öğreti bu_ nu yapamayacaktrr-

Bud'dhayağmaladrbeni,diyegeçirdiiçinden

1

siddhaıtha, beni yağmaladr, öte yandan bağışta bu_ lundu bana. Beni yağmalayıp dostumu elimden aldr, daha önce bana inanmış olan, şimdiyse Gotama,nrn gölgesi olan dostumu. Öte yandan Siddhartha,yr ba_ ğışlad.ı bana., kendimi bağışladı, 43


UEanış Buddha'yı, kusursuz kişiyi geride brrakrp, dostu Govinda'yı geride bırakıp koıuluktan ayrrlan siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamrnr da korulukta bıraktığrnı ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, Adeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanrmak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanrr, içlerindeki özü rşıyarak çewelerine yansrtırdr. Siddhartha bir yandan ağır ağır yürüyoı bir yandan düşünüyordu. Artık bir delikanlr olmaktan çrkmrş, yetişkin bir erkek olmuştu. Gömleğini brrakıp giden bir yılan gibi kendisini terk edip gitmişti bir şey, bütün gençlik yılları boyunca ona eşlik etmiş, onun olmuş bir şey yoktu artık: Öğretmenlerinin olmasr, öğretiler dinleme isteği. yoluna çrkan en son öğretmeni de, onu da, bu en yüce ve en bilge öğretmeni de, bu en kutsal kişiyi de, Buddha'yı da 44

terk etmiş, ondan ayrrlmak zorunda kalmış, öğretisini benimseyememişti. Düşüne düşüne yürüyen Siddhartha, bir ara yavaşladr ve sordu kendi kendine: "Peki ama, nedir senin öğretilerden ve öğretmenlerden öğrenmek istediğin ve sana öğretmenlik edenlerin bir türlü sana öğretemediği?" Ve şu yanrtr verdi soruya: "Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben'di. Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben'di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanrp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben'im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarrndan ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok! Bir yandan ağrr ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasrndaki bu düşüncenin ağına yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: "Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha'nrn bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanryor: Kendimden korkuyordum çünkü, kendimden kaçıyordum! Atman'ı arıyor, Brahman'ı arıyordum; Ben'imi parçalara ayrrmak, kabuklarrndan birer birer soyup almak, bilinmedik özünde tüm kabuklarrn çekirdeğini, Atman'ı, yaşaml, Tanrısal'ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum." Siddhartha, birden gözlerini açıp çevresine bakrndı, bir gülümseme kapladı yüzünü ve uzun düşlerden uyandığına ilişkin derinlemesine bir duygu ayak parmaklarrnln uçlarrna kadar bir sel gibi doldu içine.,Ve hemen yine yürüme)ze koyuldu, ne yapacağrnr artrk bilen biri gibi hızla yürüyordu. 45


Oh der gibi derin bir nefes alarak şöyle düşündü: "Yo, Siddhartha'nrn bundan böyle eıımoen ı<ayıp gitmesine izin vermeyeceğim! Bundan böyle düşünmeye ve yaşamaya Atman'la ve dünya rstrrabıyla başlamayacağım. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırrp da yıkıntrların ardında bir giz aramaya kalkmayacağrm. Bundan böyle ne YogoVeda, ne Atharua-Veda, ne çileciler, ne de herhangi bir öğreti olacak öğretmenim. kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimin öğrencisi olacak, kendimi tanrmaya, siddhartha'nrn gizini tanıyıp öğrenmeye çalışacağım." Dünyayı ilk kez görüyormuş sibi çevresine bakındı siddhartha. Güzeldi dünya, renkliydi, garip ve gizemliydi! Burada mavi, şurada sarı, orada yeşildi- Gökyüzü akıyor, rrmak akryor ve orman gözlerini dikmiş bakıyor ve dağ gözlerini dikmiş bakıyordu; hepsi güzel, hepsi gizemli ve büyüleyiciydi, bütün bunlann ortasında da o vard.ı, siddhartha, uykulardan uyanmış, kendine giden yolda siddhartha. Bütün bunlar, bütün bu sarrlar, maviler, akarsular ve ormanlar ilk defadır ki gözlerinden geçerek siddhartha'nın benliğinden içeri srzryordu, artık Maya'nın büyüsü değildi bunlar, Maya'nrn yarattığı bir serap değildi, görungüler dünyasındaki anlamsrz, nasrlsa var olmuş bir çeşitlilik, birlik ve bütünlük peşindeki derin düşünceli Brahmanlarrn küçümse-

diği bir çeşitlilik değildi. Mavi maviydi, ırmak ırmaktı; her ne kadar siddhaıtha'daki maünin ve rrmağrn içinde o biricik ve Tanrrsal varlrk yaşamını sürdürüyorsa da, Tanrısal varlığın hikmeti burada sarı, orada maü, burada gökyüzü, orada orman, bir başka yerde siddhartha olmaktı. Ama ç ve töznesnelerin arkasrnda bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca. 46

Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, "Ne sağır, ne körmüşüm," diye geçirdi içinden. "Arılamrnr çıkarmak istediği bir yazıyr okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanrlsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayrp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısrnda böyle dawanrr. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığrmln kitabını okumak isteyen ben ne yaptrm, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyaslna yanrlsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasrlsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandrm, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtrm dünyaya gözlerimi." Siddhartha aklından bunlarr geçirirken durdu yeniden, birden durdu, yolun üzerinde uzanmrş yatan bir yrlanla karşılaşmış gibiydi tıpkı. Çünkü anslzln bir şeyi daha anlamrştı: Onun, gerçekten uykudan uyanan ya da dünyaya göz|erini yeni açan Siddhartha'nın yaşamına yeniden ve en başından başlamasr gerekiyordu. Aynı sabah, aıtık uyanrşrn eşiğinde, artık kendi kendine götüren yolun üzerinde olduğu, Jetavana koruluğundan, o ulu kişinin kaldığı koruluktan aynldığı o sabah, çilecilikle geçen onca yıldan sonra yurduna ve babasına dönmekti niyeti, bu da ona yadrrganacak hiçbir tarafi olmayan doğal bir şey görünmüştü. Ama şimdi, yolunun üzerinde bir yılanla karşılaşm§ gibi durduğu an, o uyanmışlığın içinde bir düşünce daha geldi aklına: "Eski Siddhartha değilim ki artrk, çileci değilim artrk, rahip değilim, Brahman değilim artrk. Evde, babamın yanında ne işim var? Ögrenmeleri sürdürecek miyim? Tanrılara sungular mr sunacak, meditasyonlara mr dalacağım? Bütün bunlar gerilerde kaldı çünkü, izlediğim yolda bütün bunlar yok artrk." 47


Krmıldamadan yolun üzerinde duruyordu Siddhaıtha; bir an, şöyle nefes alrp verecek kadar krsa bir süre bir üşüme duydu kalbinde, ne kadar yalnrz olduğunu görünce küçük bir hayvan gibi, bir kuş ya da bir tavşan gibi içinin ürperdiğini hissetti. Yıllar yılı yersiz yurtsuz yaşamrş, ama farkında olmamıştı. Şimdi ise hissediyordu bunu. Evden en uzak yerlerdeki meditasyonlarda bile kendisine babasrnrn oğlu gözüyle, bir Brahman, yüksek srnrftan biri; ruhani bir kişi gözüyle bakmıştı. Oysa Siddhartha'dan başka bir şey değildi aıtık, uykudan uyanmış bir kişiydi, o kadar. Derin derin nefes aldr, bir an üşür gibi oldu, bir ürperti duydu vücudunda. Hiç kimse onun kadar yalnrz değildi. Hiçbir soylu yoktu ki soylular arasrnda, hiçbir zanaatkAr yoktu ki zanaatkArlar arasrnda yaşamasın ve onlarrn yanrnda srğrnacak yer bulmasın kendine, onlarrn yaşamlnı paylaşmasın, onlarrn dilini konuşmasın. Hiçbir Brahman yoktu ki, yeri Brahmanlarrn çewesi olup onlarla birlikte sürdürmesin yaşamrnı; hiçbir çileci yoktu ki, Samanalarrn topluluğu içinde barrnmasrn. Ormandaki en yitik münzevi bile tek başına ve yalnrz değildi, onun bile bir çewesi vardı, o bile belli bir srnıfa mensuptu ve bu srnrf 5rurdu, vatanıydr onun. Govinda keşişlikte karar kılmıştı ve binlerce keşiş kardeşi olmuştu; hepsi de Goünda'nın giysisini giyiyor, onun dilini konuşuyordu. Oysa kendisinin, Siddhartha'nrn neresiydi yeri? Kimlerin yaşamlnı paylaşacaktı Siddhartha? Kimlerin dilini konuşacaktı?

hissediyordu bunu, en son kasrlmasıydr doğumun. ve hemen yine yola koyuldu, hrzlr hızlı ve sabrrsrz_ lıkla yürümeye başladı, eve gitmeyecekti artık, ba_ basrna gitmeyecek, geri dönmeyecekti.

Çevresindeki dünyanrn eriyip kendisinden uzaklaştığı, gökyüzünde bir yıldız gıbı tek başına kaldığı andan, bir üşüme ve umutsuzluğun üzerine çullandığı bu andan sıyrılıp çıktı Siddhartha, öncekinden daha çok Ben'di, daha bir sıkıca toparlanmıştı. Bu, en son ürpertisiydi uyanrşrn, Siddhartha 48

siddhartha

49l4


İkinci Bölüm


Japonya'daki yeğenim Wilhelm Gundert'e

Kamala Siddhartha yolda giderken her adımda yeni bir dünya değişmişti çünkü ve kalbi büyüöğrendi, şey lenmiş gibiydi. Güneşin ormanlrk dağlar üzerinden doğduğunu ve uzaklardaki palmiyeli kıyılarda battığını gördü. Gece gökyüzünde bir düzen içinde yrldızlarr gördü ve maülikler içinde bir kayık gibi yüzen hilal şeklindeki ayı gördü. Ağaçları, ;nldrzlarr, hayvanlarr, bulutlarr, ebemkuşağrnr, kayalarr, otları, çiçekleri, çayr ve rrmağı gördü ayrlca, sabahları çalılarrn üzerinde ışı1 ışıl parıldayan çiyleri gördü, uzaklardaki yüce dağları gördü, maü ve soluktular; kuşlar ötüşüyor, arrlar vızıldıyor, rüzgAr pirinç tarlalarrnda gümüşsü parıltılarla esiyordu. Bütün bunlar, bu bin bir çeşit ve rengArenk her şey var olmuştu hep; güneş ve ay hep parlamlş, rrmaklar çağıldaffiış, arrlar vrzıldamıştı; ama bütün bıınlar daha önce Siddhartha için geçici ve aldatıcı bir seraptan öte bir anlam taşımamıştı, kuşkuyla bakmıştı hepsin e, töz olmadıklarrndan, töz denen şey görünürlüğün arkasında saklı yattığından düşüncelerin ağrna yakalanrp yok eCiİmeye mahküm nesneler bilmişti bunları. Oysa şimdi özgürlüğüne kavuşmuş gözleri nes53


nelerin ardında değil, ön tarafrndaydı; görünür dünyayl görüp tanıyor, bu dünyada kendine bir yurt edinmeye bakryoı tözü aranlyor, nesnelerin arkasrna dolanmaya çalışmıyordu. Böyle bakılınca, böyle aramadan, böyle yalın, böyle çocuksu gözlerle bakılınca, güzeldi dünya. Ay ve yıldızlar güzeldi, güzeldi çay ve sahil, orman ve kaya, keçi ve gülböceği, çiçek ve kelebek güzeldi. Güzel ve iç açıcıydı dünyayı böyle gezip dolaşmak, böyle çocuksu, böyle uyanmlş, çewesine karşı böyle kucak açarak, güvensizlikten böylesine uzak. Güneş insanın başrnr bir başka türlü yakıyor, ormanln gölgesi bir başka serinlik veriyordu; bir başkaydı çaym ve sarnıcrn, bir başkasıydı kabağın ve muzun tadı. Gündüzler krsaydr, geceler kısa, her geçen saat denizde bir yelken gibi uçup gidiyordu altındaki tekne, hazinelerden geçilmeyeh, haz ve zevklerden geçilmeyen bir yelken gibi dolu dizgin. Siddhartha'nın gözu ormanrn kubbemsi tepesinde dolaşan bir maymun topluluğuna ilişti ve tüm doğallıklarryla, doyums|tzca öttüğünü duydu kuşların. Bir koçun bir koyıınu kovalayıp onunla çiftleştiğini gördü. Bir sazlığın gölgesinde akşam açlığını gidermek isteyen bir turnabalrğrnın avlandığını gördü; korkuya kapılmrş çllpman küçük balıklar, gövdeleri ışı1 ışr1 parrldayarak turnabalığının önünden kümeler halinde nldırlm hrzryla kaçıyordu; sabrrsız ve atak turnabalığının suda oluşturduğu telaşlı girdaplardan bir güç ve tutku tütüyordu duman duman. Bütün bunlar öteden beri var olmuş, ama Siddhartha görmemişti; eskiden bir başka yerdeydi. Şimdiyse yanlarındaydr hepsinin,'onlardan biriydi. Gözlerinden içeri ışık ve gölgeler doluyor, kalbinden içeri ay ve yıldızlar doluyordu. Yolda, Jetavana koruluğunda görüp yaşadıkları da Siddhartha'nrn belleğinde canlandı bir bir, orada 54

dinlediği öğretiyi, Tanrrsal Buddha'yr, Govinda'dan anrmayrılışını, ulu kişi Gotama'yla konuşmasınl yeniden, sadr. Ulu kişiye sOyled,iği sözleri anrmsadr gerçekte henüz her bir sözü yeniden; ve o zaman ederek hayret_ fark |ek bilmediği şeyler söylediğini Onun, Gotama'ya: İer içinde kaldı. Ne söylemişti saa_ ilham değil, guoiha,nrn hazinesi ve sizi öğreti tinde yaşadığı, dile gelmeyecek ve öğretilemeyecek konusu yaşantlyl yaşav.şrrlyar. Ve kendisi de sözyaşamaya da başlamı§!, İ"jl. içİn yollard düşmüş, düşen; kendi ona yaşamaktr Artık kendi kendini gibi aynl sonBrahman özbeninin Atman olduğunu, Ne var ki, biliyordu, suz tözd,en yaratıldığıru çoktan türlü, bir çünkü bu özbeni gerçekten buiamamlştı Beyakalamaya çalışmrştr, ağryla onu d.üştincelerin özben denin özben olmadığ1, duyularrn oJrununun öğreda, olmadığr nasr]. kesinse, düşünceler de, akrl sonuçlar çrkardüşünceden bir nilen bİlselikler de, deözben de becerisi *" r" yeni d,üşünceler üretme uzaözben'in da dünyası eİlai. ğ"yrı dUştlnceleln niteliği taşıyan Ben'ini rastlantr duyuÜrrn ğındaydı, öldürüpd,üşüncelerinvebilgeliklerin-rastlantrnite.

liğindekiBen,inibeslemekdehedefegötürmeyegerek duygular cekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, arkasrnda ikisinin her anlam ,o" rroş şuylerdi, de "., ikisiyle her vermek, kulak Jiaivaı, her ikisine de ya küçümsenmemeli de oynamak gerekiyord,u, ikisi kulak ikisine her da abartlmam.l,ydr, yaprlacak şey Seslerin verip Ben in s;İli seslerini yakalamakt1, koş_ peşinden kendisinden iJtemediği hiçbir şeyin mayacak,seslerinkendisinesalrkvermediğihiçbir Neden Gotama ş"va" oyalanmayacaktı Siddhartha, Bo,ağacını,rı'altrnda, bir vakit, o saatİerin saatinde geleneğe göre Buddha,nın Hindistan,ın Bodhi ağacı olarai da bilinir. Buddhaeı BiharEyaleti,nde,Goya,rlaaydlnlanm"yu(noanıye)eriştiğisıradaaltındaotur. ,

duğu ağaç. (Çev.)

55


kendisine ilham geldiği ağacın altında oturmuştu? B.ir ses işitmişti çünkü, kendi yüreğinden yükselen bir ses ve bu ses ona bu ağacın altind, otr.rp dinlenmesini buyurmuştu. Gotama ne riyaz"tu, .ru sungulara, ne kutsal yüanmalara, arJara oncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, "u ne düşleri "vı."v", .başka şeylere yeğ tuİmuştu,"usesin sözünü dinlemişti yalnrzca. Böyle bir söi dinleyiş, aişt"r, gelen buyrukların değil, yalnrzca içten gj.i. ,"iı" dediğini yapmak, iyi9lan bu, yaprlmasĞoru.rlu olan buydu, başka şey değil. Geceyi bir kayıkçrnrn rrmak kıyrsrndaki samandan kulübesinde g"çi.", Siddharti, düş gördü: Sırtında çilecilerin ,.r, "rk;sunda bir sıy".i*İ, cori.ra, duruyordu önünde. Mahzun görünüyordu ve mahzun bir sesle sordu: "Neden nenı nrrrı.rp gittırrz'' nrnun üzerine kucakladı Govinda'yı, sıoail".tha kollarrnr vücuduna doladı, onu bağnna bastrrıp öperken, bir de baktı ki, Govinda değildi karşrsrndaki, bir kadındr ve_ kadının giysisind";;ig;

ti.

-"-" fırlayıp çıktı dışarı. siddiıartha memeye sarrlrp emmeye başladr, memeden gelen süt tatlı ve Kadın ve erkek tadr vardı sütte, güneş koyuydu. ve orman, ]ıarvan ve çiçek tadı vardı, bütü" -"y"uie.ı., tadr, her istek ve arzunun tadr vardr. nsrıüiğe süruklüyor insanı, bilinçsiz bırakryordu. sıaarr]rtha uyandığında, aralık kapıdan ırmagın solgun |arıltısını gördü ve ormandan doğru karanlık uir navı<uş sesinin pes perdeden, ahenkıe yankılandığını işitti. Gün ağardığında, onu kulübesinde-*i*n, _ kayıkçıdan ke.ndisini karşr kıyıya geçirmesini eden rica etti. Kayıkçı da, tayığıyl, o", al.| l.arşıya _bambu geÇirdi, Şafak vakti geniş rrmak krrmrzrmsi ışıltılar_ la parıldıyordu. "Güzel bir rrrrıak,'' dedi Siddhartha kayıkçıya. "Evet," diye cevapladı kayıkçı, ''pek "süzel bir

56

ırmaktrr, onu her şeyden çok severim. Sesine sık sık kulak verip dinlemişimdir, sık srk gözlerinin içine bakmışrmdrr. Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir rrmak insana çok şey öğretebilir." Karşıya geçince, "Teşekkür ederim bu iyiliğin için," dedi Siddhartha. "Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yuıtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanay_l,m." "Anlamrştım zatetl," diye cevapladı kayıkçı, "bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım." "Sahi mi?" dedi Siddhartha şakayla. "Elbette. Bunu da rrmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrrlarlna sungular sunduğunda beni de hatrrla, olmaz m||." Gülümseyerek ayrıldılar birbirlerinden. Kayıkçrnrn dostluğu, tatlr dili ve güler yüzü içini sevinçle doldurmuştu Siddhartha'nın, gülümsedi. "Trpkr Govinda gibi," diye düşündü gülümseyerek, "yolda karşıma çrkanlarrn hepsi de Govinda gibi. Aslında onlara teşekkür edilmesi gerekirken, onlar teşekkür ediyor. Hepsi de alçakgönüllü, saygılı kimseleı hepsi de dost olmaya, sizin sözünüzü dinlemeye can atıyor, fazla düşünmüyorlar. Çocuk gibiler trpkr." Öğle saatlerinde bir köye vardr Siddhartha. Kerpiç kulübelerin önünden geçen sokakta çocuklar oradan oraya yuvarlanryor, kabak çekirdekleri ve istiridye kabuklarıyla oynuyor, bağırıp çağırıyor, birbirleriyle boğuşuyorlardr. Ama yabancr Samanayr gönince ürkbrek kaçıştı hepsi. Köyün sonunda yol bir çaydan geçiriyor, çayln kenarrnda genç bir kadın 57


çamaşrr yıkıyordu. siddhartha selam verince, kadın başrnı kaldırıp gülümsedi ve siddhartha kadrnın gözlerindeki akrn ışıl ışıl parrldadığrnr gördü. yolculann her zaman yaptığı gibi hayır duasında bulundu kadına, büyük kente varmak için daha ne kadar yol gideceğini sordu. Bunun üzerine doğrulup kalktı kadrn, siddhartha'nrn yanrna geldi, korpe yüzünde ıslak dudaklarrn tatlı bir parıltrsr vardr. siddhartha'yla biraz şakalaştrktan sonra yemek yiyip yemediğini sordu kadrn, samanalarrn gu"uyı'- ormanda tek başlarına geçirdiklerinin doğru olup olmadığını sordu, kadınla yatmalartnın yasaklandigırun doğru olup olmadığını öğrenmek istedi. Bu arada sol ayağıyla siddhartha'nrn sağ ayağınrn üzerine bastı ve kitapların "ağaca çrkmak" diye nitelediği sevişme tarzrna erkeği davet eden kadının yaptığı hareketi yaptı. siddhartha'nın kanına bir ateş düştü, gece gördüğü düş geldi aklrna, başını biraz eğip kadrnın memesinin kahverengi ucunu öptü. Gözlerini kaldırınca, kadının yüzünde arzulu bir gülümseme ve küçülmüş gözlerinde özlem dolu bir yakanş fark etti. siddhartha da bir özlem duydu, cinslııik plnarrnrn kaynamaya başladığını hissetti içinde. Ama henüz hiçbir kadına el sürmemişti, elleri kadrna uzanmaya çoktan hazrr beklerken duraksadr bir an. Bu anda da içinden gelen sesi işitip ürperdi, ses hayır diyordu. Birden genç kadının gülümseyen yüzündeki bütün büyü silinip gitti ve sidcthartha ğrtı"ş-uye hazır dişi bir hayvanın ıslak bakışındantaşka bir şey göremez oldu. Dostça yanağrnı okşadı kadrnrn, arkasrnr dönüp düş kırıklığına uğramış kadından acele adımlarla uzaklaştı, bambu kamışiıgına dalıp gözden kayboldu. Aynı gün akşam olmadan bir büytlk kente geldi, seündi buna, çünkü insanları pek özlemişti. Hani58

dir ormanlarda yaşamış, geceyi geçirdiği kayıkçlnın samandan kulübesi hayli zamandır içinde uyuduğu ilk ev olmuştu. Kente henüz girmeden, çitle çevrilmiş güzel bir koruluğun önünde ellerinde sepetler taşryan uşak ve hizmetçilerden küçük bir kafileye rastladı. Ortalarında dört kişinin taşıdığı süslü bir tahtırevanın içinde krrmrzr minderler üzerinde rengArenk bir tentenin altında bir kadın, bir hanrmefendi oturuyordu. Siddhartha koruluğun girişinde durup kafileyi izledi, uşakları, hizmetçileri, sepetleri gördü, tahtırevanl ve tahtırevanda oturan hanrmefendiyi gördü. Hanrmefendinin tepede toplanmış siyah saçlarrnrn altında pek aydrnlrk, pek narin ve pek zeki bir yüz gördü, yeni patlamış bir incir gibi pembe dudaklar gördü, bakımlı ve boyah yay gibi kaşlar, zeki ve uyanık koyu renk gözlet, yeşil ve altın sarrsr bir üstlükten çıkıp yükselen rşıl rşrl uzun bir boyun, hareketsiz dupduru eller, bilekleri enli altrn bileziklerle donanmış ince ve uzun eller gördü ayrlcaSiddhartha ne kadar güzel olduğunu gördü kadrnrn, içi şenlendi. Yaklaşan tahtrrevanln önünde yerlere kadar eğildi, doğrulurken sevimli ve aydrnlık yüzüne baktı kadrnrn, yüksek kemerli zeki gözlerin içini bir an okumaya çalıştr, kadından esip gelen yabancı kokuyu içine çekti. Güzel kadın gülümseyerek başını salladı bir an, sonra koruluğa dalıp kayboldu, uşak ve hizmetçileri de onu izledi. Demek kente böyle adım atıyorum, diye geçirdi içinden Siddhartha, şansrnln yaver gideceğini gösteren bir işaretle. Hemen koruluktan içeri girecek oldu, ama duraksadı derken, koruluğun girişinde uşaklarla hizmetçilerin kendisine nasrl yukarrdan, kuşkuyla ve soğuk soğuk baktıklarrnın ancak o anda farkına vardr.


Henüz bir Samanayım, diye düşündü, hAlA bir Samana, bir çileci ve bir dilenciyim. Böyle kalamam artrk, böyle giremem koruluğa. Ve güldü. İlk karşılaştığı kişiye koruluğun sahibini ve bu kadrnrn ismini sordu. Öğrendiğine göre, ünlü yosma kamala'nrndr koruluk ve kadının kentte bir de evi bulunmaktaydı. Bunun üzerine yürüyüp kentten içeri girdi. Aıtık bir hedefi vardr. Hedefinin peşinden giderek kentteki yaşamln kucağrna bıraktı kendini, sokaklardaki kalabalığın seliyle sürüklendi, meydanlarda dikildi sessiz sedasız, ırmağa inen taş merdivenin basamaklarrnda oturup dinlendi. Akşama doğru bir kemerin altındaki gölgede çalışan berberle dostluk kurdu, daha sonra bir Vişnu taprnağrnda rastladı ona ve Vişnu ve Laskmi'ye ilişkin öyküler anlattr. Irmak kıyısındaki kayıklar arasrnda geçirdi geceyi; sabah erkenden, henüz ilk müşteriler dükkAna uğramadan berber dostuna yollanıp saç sakal tıraşr oldu, saçlarrnı tarattrrıp güzel bir yağ sürdürttü. Ardından rrmağa gidip yıkandı. İl<lnal üzeri tahtrrevanına kurulmuş güzel Kamala koruluğa yaklaştığr zaman, girişte bekleyen Siddhartha eğilip selam verdi ve Kamala da onu selamladı. Siddhartha eliyle işaret edip kafilenin en sonunda yürüyen uşağı çağırdr, genç bir Brahman'ın kendisiyle konuşmak istediğini hanımına söylemesini istedi. Bir süre sonra dönüp geldi uşak, Siddhartha'ya kendisini izlemesini söyledi, onu alrp hiç konuşmadan bir kameriyeye götürdü, Kamala burada bir divanrn üzerine uzanmıştı; uşak, Siddhartha'yı hanrmıyla yalnız brrakrp çekildi. "Sen, diin koruluğun girişinde durup beni selamlamamış mlydın?" diye sordu Kamala. 60

"Doğru, dün gördüm seni ve selamladrm," uzun saç"Peki, dün sakalrn yok muydu senin, larrn ayrrca ve saçlarrnda toz toprak?" her şeyi gör"Gözünd"., krç*amlş hiçbir şey, yurdundan ayrrlrp müşsün. Siddhartha'yr görmüş,

ni,.s"-anaolanveüçyılSamanaolarakyaşayan SamanaBrahmanoğlunu görmüşsün, Ama artrk geldim, kente bu ların yolunda, ,yr,la,* ," kalkıp

ilk kadın da sen kente adrm atmadan karşrma çrkan bunu sana oldun. Koruluğa gelmekteki amaclm, söylemekti, ey"gUzel Kamala! Sen, Siddhartha'nrn gözlerini yere iİairmeden konuştuğu ilk kadınsln, gözlerimi yere inGüzel bir kadınla karşrlaşrrsam, dirmeyeceğim artık," yelpaze_ kamala gülümsedi ve tavus tüyünden yalnrzca bunu söylesiyle oynayarak sordu: "Demek *ul. lçin l<all<rp bana geldi Siddhartha?" güzel olu"Sana n*.ru söylemek için, bu kadar duygusunu söylemek şunun uyandırdığı şükraneğeı send,en dostum o1için sana. Ve kabul edersen manı, bana öğretmenlik yapmanr isteyeceğim, çünhiç haberim kü senin ustasr olduğun sanattan henüz yok." başladı, Birden Kamala yüksek sesle gülmeye bir böyle "Şimdiye kadar hiç karşılaşmadrm gelecek ormandan çıkıp şeyle, d.ostum, bir Samana yapmamı isteye_ öğretmenlik de benden kendisine yerini örten eski edep cek! Uzun saçlarıyla, önünde jaçavrayla bir Samana kalkrp bana geve yrrtrk bir

lecek!Petçokdelikanlıgelirbana,aralarrndaBrahmanoğullarrdabulunur,amaüzerindeşıkgiysiler vardırhepsinin,ayaklarrndazarifiskarpinler;saç. larrnasiıZelkokularsürmüşlerd.ir,keseleridepara gelen bana doludur. Böyledir işte, Samana d,ostum, delikanlılar."

61


"Şimdiden bana öğretmenlik yapmaya başladın," dedi Siddhartha. "Zaten dün de bir şeyler öğrendim senden. Sakalımr kestirdim, saçlarrmı taratrp güzel yağlar sürdürdüm. Eazla bir eksiğim kalmadı, ey güzellikte eşsiz kadın; şık giysiler, zarif iskarpinler ve kesede para, o kadar. Şunu bil ki, Siddhaıtha bu küçük şeylerle kıyaslanmayacak kadar ağır işlere girişmiş ve hepsinden yüzünün akıyla çıkmıştır. Dün kafasrna koyduğu şeyi de başarmaması için neden yok: Krsacasr, senin dostun olmak ve senden sevişmenin hazlarrnr öğrennİek istiyorum! Ögrenmekte zorluk çekmeyen biri olduğumu göreceksin, Kamala. Senin bana öğreteceğinden daha güç şeyleri öğrendim ben. Şimdi söyle, Siddhartha'yı olduğu gibi, saçlarında yağla, ama giysisiz, iskarpinsiz ve parasrz kabul ediyor musun?" Gülerek şöyle cevapladı Kamala: "Hayrr, sevgili dostum, yeterli değil bu! Samananln giysileri olacak mutlaka, şık giysileri ve ayakkabılarr olacak, zarif ayakkabıları ve kesesinde bol para, ayrlca Kamala'ya sunacağı armağanlarr olacak. Anladrn mr şimdi, ormandan çıkıp gelen Samana? Kafana yazdın mı hepsini?'' "Elbette!" diye sesini yükseltti Siddhartha. "Böyle bir ağızdan çrkan sözleri nasrl yazmam kafama! Dudakların taze çatlamış bir incir gibi, Kamala! Benim dudaklarrm da pembe ve taze, tam senin ağzlrıa göre, göreceksin. - Ama söyler misin, Kamala, ormandan gelerek senden sevme sanatrnr öğrenmek isteyen Samanadan hiç korkmuyor musun?'' "Bir Samanadan ne diye korkacakmışrm, ormandan çıkıp gelen kafasrz bir Samanadan, çakallarrn arasrndan gelen ve kadınlar konusunda hiçbir şey bilmeyen bir Samanadan?" "Ama güçlü biridir bu Samana, korku nedir bilmeyen biri. İstediğinı zot|a yaptırabilir sana, ey güzel kadın. Seni zor|a ele geçirebilir. İncitebilir seni.'' 62

"Hayrr, Samana, hayrr, bunlar korkutmaz beni. Bir Samana ya da bir Brahman, biri gelir de kendisini yakalar, tüm bilginliğini, tüm dindarlığrnr ve düşünce derinliğini elinden zorla çekip alır diye hiç korkuya kapılmış mıdır? Hayır, çünkü saydıklarım onun öz malıdrr; bunlardan ancak vermek istediği kadarrnr, vermek istediği kişiye verir. Kamala'nrn durumu da böylediı tıpkı böyle, sevişmenin hazlarrnda da yine böyledir durum. Güzel ve krrmızrdır Kamala'nın ağzı, ama kendisi istemeden bu ağzı öpmeyi bir dene baka]ım, kendisini öpenlere pek çok hazlar sunabilen bu ağızdan bir damlacık bal alabilecek misin! Madem öğrenmeye yatkın birisin, şunu da öğren o zaman: Sevgi avuç açlp dilenilebiliı para pulla satrn alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez. Bu konuda yanlış yol seçmişsin kendine, Samana! Hayır, hayı.r, senin gibi sevimli bir delikanh sevgiye böyle yanlış yoldan yaklaşmaya kalkarsa, yazık olur doğrusu." Siddhartha, gülümseyerek eğildi Kamala'nrn önünde. "Yazık olur, Kamala; ne kadar da haklısın! Hem de çok yazık olur. Hayır, ne ben senin ağzrndaki baldan bir damlasını kaybedeyim, ne sen benim ağzımdaki baldan. Dediğin gibi olsun: Siddhartha eksiklerini tamamlar tamamlamaz dönüp gelecek sana; giysiler, iskarpinler ve para pulla gelecek. Ama söyle, tatlı Kamala, bana küçük bir öğütte de bulunamaz mıSln?" "Bir öğüt mü? Neden olmasrn? Çakallarrn yaşadığı ormandan gelen zavallr, cahil bir Samanaya kim öğüt vermek istemez." "Sevgili Kamala, madem öyle, bir akıl ver: Nereye gide;rim, şözünü ettiğin üç şeyi bir an önce nerede

bulabilirim?"


"Dostum, pek çok kimsenin bilmek istediği şeydir bu. Hangi işten anlryorsun, o işi yapmalı, çalrşmana karşılık da para, giysi ve iskarpin almaya bakmalrsrn. Yoksul biri başka türlü para sahibi olamaz. Hangi işten anlryorsun bakayrm?"

"Dü şünebilir, bekleyebilir, oruç tutabilirim. " "Bu kadar ml hepsi?" "Bu kadar. Ama, şiir de düzebilirim. Bir şiir okusam sana, karşılığında bir öpücük verir misin?" "Neden olmasrn, şiirin hoşuma gitsin yeter ki. İsmi neymiş?" Siddhartha bir an düşündükten sonra aşağıdaki dizeleri okudu:

"Göl"geli konıl,uğundan girdi içerı güzel KamaLa, smer S amana dikiliy ordu konıLuğun kapısında,

E

Lotus çiçeğini gördü, eğildı önünde gerl,ere kadar Gül,ümsedı, teşekkürle karşıLık uerdi güzel Kamala. TanrıLara kurbanlar sunlTlaktan daha hoş dige düşündü Samana. GüzeL Kamal,a'ga sungular sunmak daha hoş."

Hızlr hızlr ellerini çrrptr, Siddhartha'yı alkışladı Kamala, kollarrndaki altın bilezikler şangrrdadı. "Okuduğun dizeleri beğendim, esmer Samana ve doğrusu onlara karşılık sana bir öpücük vermek benim için bir kayıp olmayacak." Bakışlarryla Samanayl çekip getirdi yanrna; Samana yüzünü Kamala'nın yüzüne eğdi, dudaklarını taze çatlamış incire benzeyen dudaklarına bastırdı onun. Kamala uzun uzun öptü, brrakmadı Siddhartha'yı. Kamala'nın kendisine nasrl öğretmenlik yaptığrnr, ne kadar bilge biri olduğunu, kendisini nasil avcuna aldrğınr, bazen kendisinden itip uzaklaştırırken bazen de kendisini cezbettiğini, bu ilk öpücü64

İ

ğün ardında her biri öbüründen değişik, her biri denenip slnanmış pek çok öpücüğün uzun bir dizi halinde kendisini beklediğini gören Siddhartha, hayretler içinde kaldı. Derin derin soluyarak durdu, bilip öğrenmesi gereken şeylerin çokluğu karşrsrnda bir çocuk eibi şaşkına dönmüştü. "Dizelerin pek gizel," diye yükseltti sesini Kamala. "Zengin biri olsaydım, karşılığında altınlara boğardım seni, Ama şunu söyleyeyim ki, şiirlerinle sana gereken patayı kazanmatl zot olacak. Çünkü Kamala'nrn dostu olmayı istiyorsan, çok paran olması gerekiyor."

"Nasrl da öpmesini biliyorsun, Kamala," diye kekeledi Siddhartha. "Evet, bilirim öpmesini, bunun için değil mi zaten ne giysilerin, ne iskarpinlerin, ne bileziklerin, ne daha başka güzel şeylerin eksikliğini çekerim. Peki ama, sen ne yapacaksın, Samana? Düşünmek, oruç tutmak ve şiir düzmekten başka bildiğin şey

yok mu? "Sungu törenlerinde söylenen ilahileri de bilirim," dedi Siddhaıtha. "Ama artrk söylemek istemiyorum bunları. Büyü sözleri de bilirim, ama aıtık ağzıma almak istemiyorum bunlarr. Kutsal kitapları okudum..." "Dur bakayım," diyerek Siddhartha'nrn sözünü kesti Kamala. "Okuyup yazmaslnr biliyorsun demek?" "Elbette . Bazı kimseler bilir bunu." "Pek çok kimse de bilmez. Ben de bilmem örneğin. Çok iyi bir şey okuyup yazabilmen, çok iyi bir şey. Aynca, büyü sözleri de ilerde işine yarayabilir." O anda bir hizmetçi geldi koşarak, hanrmının kulağına bir şeyler fisıldadı. "Ziyaretçim var," diye sesini yükseltti Kamala. siddhartha

65l5


"Durma, hemen kaybol, Siddhartha, seni kimse burada görmemeli, anladın mr! Yarrn yine konuşuııız seninle." Ardından hizmetçi kıza dönen Kamala, dindar Brahmana beyazbir üstlük vermesini söyledi. Neye uğradığınr anlayamadan, hizmetçinin kendisini çekip götürdüğünü gördü Siddhartha; kız onu dolambaçlı yollardan geçirip bir kameriyeden içeri soktu, bir üstlük verdi, sonra kameriyeden çıkardr Siddhaıtha'yr, kimseye görünmeksizin hemen koruluktan uzaklaşmasrnı tembih etti. Siddhartha da kendisine söyleneni memnuniyetle yaptı. Ormanlar yabancrsr olmadığı için, ses çıkarmadan ayrıldı koruluktan, çitin üzerinden atlayıp geçti. Halinden memnun, koltuğunda dürülüp sarılmrş giysiyle, kente döndü. Yolcuların konakladığı bir hana varrp kaprnrn yanl başında durd.u, sesini çıkarmadan biraz yiyecek dilendi, pirinçli bir pasta tutuşturuldu eline. Belki hemen yarrndan başlayıp kimseden bir şey dilenmeyeceğim artrk, diye geçirdi içinden. Ansrzrn yüreğinde gurur ateşi alevlendi. Artık Samana olmaktan çıkmıştr, bundan böyle dilenmek yakışmazdr ona. Pirinçli pastayı oradaki bir köpeğe verdi, kendisi yiyeceksiz kaldı. "Basitmiş burada, dünyada sürdürülen yaşam,'' diye düşündü. "Hiçbir güçlüğü yok. Henüz bir Samanayken her şey güçtü, her şey zahmetli, hatta umarsız. Oysa şimdi her şey kolay, Kamala'nrn bana verdiği öpme dersi kadar kolay her şey. Gereksindiğim tek şey, giysiler ve para. Bunlar da ulaşılmasr kolay, yakın hedefler, insanrn uykusunu kaçıracak şeyler değil." Sictdhartha, Kamala'nrn kentteki eüni çoktan sorup öğrenmişti; ertesi gün doğruca eve gitti. 66

Kamala, "İşler yolunda," diyerek karşiladı kendisini. "Kamaswami seni bekliyoı bu kentteki tüccarlarln en zenginidir. Beğenirse işe alacak seni. Kafanı çalıştır, esmer Samana! Araya başkalannr koyup senden bahsettirdim ona. Ona kibar davran, çok güçlü biridir. Ama fazla alçakgönüllülüğe de kaçma! Ona uşaklık etmeni istemem, onun gibi biri olmaya çalış, yoksa memnun edemezsin beni. Kamaswami yaşlanmaya başladr, rahatrna bakıyor artık. Senden hoşlarursa işin tjüyük kısmınr sana emanet edecektir."

Siddhartha teşekkür ederek güldü. Onun o gün ve önceki gün ağzına bir şey koymadığınr öğrenen Kamala, ekmekle meyve getirtti, yedirip içirdi ona. Siddhartha'yr uğurlarken, "Şansln varmış," dedi. "Birbiri ardında kapılar açılıyor önünde. Nasıl iştir bu anlamadım? Büyü mü yapryorsun yoksa?" Siddhartha, "Dün sana düşünmesini, beklemesini ve oruç tutmasrnı bildiğimi söylemiştim, ama sen bunlarrn bir işe yaramayacağrnr ileri sürmüştün," dedi. "Oysa çok işe yarayacaklar, Kamala, göreceksin. Göreceksin ki ormanda yaşayan Samanalar pek çok güzel şey öğrenir, sizin elinizden gelmeyen pek çok şey ellerind,en gelir onlarrn. Önceki gün saçr sakalı birbirine karışmış bir dilenciydim, bir gün geçti aradan, Kamala'yı öptüm ve çok sürmeyecek bir tüccar olup para kazanacağrm, senin değer verdiğin şeylerin tümüne sahip olacağrm." "PekAlA," dedi Kamala. "Peki, ben olmasaydrm nice olurdu halin? Kamala yardımına koşmasaydr, ne yapardrn şimdi?" "Sevgili Kamala," dedi Siddhartha doğrulup kalkarak. "Senin koruluğundan içeri girmek, sana gelmekle ilk'adı.mı attım. Bu dünya güzeli kadından sevişme sanatrnr öğrenmeyi kafama koymuştum. 67


Buna niyet ettiğim andan beri biliyordum ki amactml gerçekleştireceğim. Bana yardrm elini uzatacağrnr biliyordum senin, koruluğun girişinde bana ilk kez baktığında bunu anlamrştım.''

"Peki, bunu yapmak istemeseydim?'' "Ama istedin. Bak, Kamala: Diyelim suya bir taş attrn, en krsa yoldan suyun dibine iner. kendine bir hedef belirledi, kafasrna bir şey koydu mu, Sidd-

hartha'da da değişik değildir durum. siddhartha hiçbir şey yapmaz, bekler, düşünür, oruç tutar, ama taş nasıl suyun içinde yol alrrsa, o da dünyadaki nesneler içinden yol alıp gideı bir şey yapmaksızın, krlını kıpırdatmaksrzrn; bir şey çekip götürür onu; düşecek oldu mu koyverir kendini, düşer. Belirlediği hedef kendine çeker onu, çünkü hedefinden onu alrkoyacak hiçbir şeyin ruhundan içeri sızmasrna izin vermez. İşte samanalarrn yanında siddhartha'nın öğrendiği şey. kalın kafalıların büyü diye nitelediği ve cinlerin başınrn altrndan çıktığrna inandığı şey. Cinlerin başrnrn altrndan çıkan hiçbir şey yoktur, cinler yoktur çünkü. Herkes büyü yapabİlia herkes belirlediği hedefe ulaşabilir, yeter ki düşünmesini, beklemesini ve oruç tutmasrnr bilsin.'' Kamala kulak vermiş, Siddhaıtha'yı dinliyordu. sesini seviyordu onun, gözlerinin bakışrnr seviyor-

du.

"Belki de.öyledir," dedi alçak sesle, ''söylediğin gibidir belki, dostum. Belki bir başka türlüdür, Siddhartha yakışıklı bir erkek olduğu için bakışı kadınlarrn gönlünü okşuyor, bu yüzden de şansr yaver gidiyordur." Bir öpücükle Kamala'ya veda edip ayrıldr Siddhartha. "Dilerim öyledir, öğretmenim. Dilerim bakışrm hep gönlünü okşar, dilerim hep şans getirir

senden bana." 6B

Ç

o

cuk

In s

anl,arın Yanında

Siddhartha, tüccar Kamaswami'yi görmeye gitti; bir zengin eü gösterdiler kendisine, uşaklar onu alıp paha biçilmez halılarla döşenmiş yollardan geçirdiler, bir odadan içeri soktular, burada Kamaswami'yi bekledi Siddhaıtha. Derken Kamaswami girdi içeri, hayli ağarmış saçlarr, ihtiyatla bakan çok zeki gözleri ve arzulu ağzıyla, tez canlr, uysal bir adamdı. Evin efendisi ve konuk nazikçe selamladı birbirini. "Bana anlattıklarrna göre," diye konuşmaya başladı tüccar, "sen bilgin biriymişsin, ama bir tüccarrn yanrnda iş arıyormuşsun kendine. Iş aradığına göre, geçim srkrntrsrna düşmüş olmalısrn?" "Hayır," diye cevapladı Siddhartha, "srkrntrya düşmedim, şimdiye kadar da asla maddi srkrntı içinde yaşamadrm. Şunu bilmeni isterim ki, Samanalarrn yanrndan geliyorum, uzun zaman onlarla birlikte yaşadrm." "Samanalarrn yanından geliyorsun, nasıl maddi srkrntr içinde olmazsrn? Samanalar parasrz pulsuz insanlar deği1 midir?" "Demek istediğin buysa, evet, beş parasız biri-


yim," diye karşılık verdi Siddhartha. ''Ama kendi gönlümle istedim böyle olmayr, yani srkrntr içinde

sayılmam." "Peki, elinde avucunda olmadığrna göre, neyle geçineceksin?" "Bunu düşünmedim henüz, Sayın Kamaswami. Üç yılı aşkın bir süredir beş param yok, ama neyle geçineceğimi asla düşünmüş değilim.'' "Öyleyse başkalarının parasryla geçindin?'' "Belki öyle oldu. Ama sayln tüccar Kamaswami'nin kendisi de başkalarrnın parasıyla geçiniyor.'' "Doğru söyledin. Ama başkalarlnın parasınr bedavadan almıyor, karşılığında onlara mal satıyor.'' "Gerçekten öyle anlaşılan. Herkes alıyor, herkes veriyor, hayat böyle." "Peki, paran o]mazsa ne vereceksin, söyler misin?" "Herkes kendisinde olan şeyi verir. Savaşçı güç

verir, tüccar mal, öğretmen ders, köylü pirinç,

balıkçı da balrk." "Çok güzel. Peki, senin verebileceğin şey nedir? Bildiğin meslek, elinden gelen iş nedir?'' "Düşünebilirim. Bekleyebilirim. Oruç tutabilirim." "Hepsi bu kadar mı?" "Sanırım bu kadar!" "Peki, bunlar neye yarar? Orucu alalım örneğin, ne yararı var bunun?" "Hem de çok yararlı şeydir, efendim. Yiyecek bulamayan birinin yapabileceği en akıllıca şey oruç tutmaktır. siddhartha oruç tutmasrnı öğrenmeseydi, senin ya da bir başkasrnın yanrnda mutlaka iş bulup çalışacaktı bugün, açlrk buna zorIayacaktr onu. Ama oruç tutabildiğine göre rahatlıkla bekleyebiliı; sabırsızlık diye bir şey bilmez, srkrntr çekmez hiç; açlık 70

denen şey isterse uzun zaman çullansın başrna, o yine gülüp geçer. İşte buna yarar o*ç, efendim." "Haklrsrn, Samana. Ben şimdi geliyorum." Odadan çıkıp giden Kamaswami, az sonra elinde rulo yapilmış bir kAğıtla döndü. "Bunu okuyabilir misin?" diyerek kAğıdr konuğuna uzattı. Siddhartha kAğıttaki yazıya bir göz attı; bir ticaret sözleşmesiydi bu, içindekileri okumaya koyuldu. '|Mükemmel," dedi Kamaswami. "Şu kAğıda da bir şeyler yazarnmısın?" Siddhartha'ya bir kAğıtla bir kalem verdi. Siddhartha da birkaç bir şey yazıp kAğıdı ona geri uzattrKamaswami, kAğıttaki yazıyı okudu: "Yazmak iyidiı ama düşünmek daha iyi; akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi." "YazıIıa hiç diyecek yok," diye sesini yükseltti tüccar Kamaswami övgüyle. "Konuşm an:-:,:ız gereken birkaç şey daha var. Bugünlük benim konuğum ol, burada kal." Siddhartha teşekkür edip daveti kabul etti ve

tüccarrn evinde kaldı. Giysiler getirildi kendisine, iskarpinler getirildi, uşaklardan biri de her gün banyosuyla ilgilendi. Günde iki kez zengin bir yemek çıkarıldı önüne, ama Siddhartha günde yalnız bir defa yemek yedi ve ne et koydu ağzına ne şarap içtiKamaswami işlerinden bahsetti, mallarr ve depolarr gösterdi ona, hesapları gösterdi. Bilmediği pek çok ğey oğrendi Siddhartha, çok dinledi, az konuştu. Öte yandan Kamala'nın sözlerini unutmayrp Kamaswami karşısında asla ondan aşağı biri gibi davranmadr, tüccarı kendisine kendi ayarında, hatta kendinden de üstün biri gibi davranmaya zorladı. Kamaswami işlerini titizlikle, çokluk canla başla gören biriydi; Siddhartha'ya gelince, bütün bu işlere, bir oyun gözüyle bakıyor, kurallarını titizlikle öğrenmeye çalışı7|


yor, ama içeriğine bir türlü rsrnamryordu.

Eünde kalmaya başladıktan kısa bir süre sonra siddhartha kamaswami'ye işlerinde yardrm etmeye başladı- Ama her gün, belirli bir saatt"e, üzerinde şık giysiler, ayaklarında zarif iskaıpinlerle gidip güzel kamala'yı ziyaret ediyordu, çok geçmedin yanında armağanlar da götürmeye başlamiştı. kamala'nrn krrmızr ve zeki dudakla., puk çok şey öğretmişti ona. Narin ve esnek elleri pek ğok ş"v oğrutmişİi. Sevgide henüz bir çocuk sayıla., ," t,ı., körüne, doymak bilmeksizin dipsiz bir uçuruma dalar gibi sevi hazlarından içeri dalmaya heveslenen sidd-

hartha, haz vermeden haz alrnamayacağrnr, her jestin, her okşayışın, her dokunuşun, her bakrşrn, ne kadar küçük olursa olsun vücuttaki her köşenin kendine özgu bir gizle donatıldrğrnr, bu gizi keşfetmenin keşfeden kişiyi mutlu kılacağını olrendi kamala'dan. Ayrrca bir şeyi daha öğrendi: Her sevi şenliğinden sonra sevgililer birbirlerinden, biri ötekine hayranlıkla bakmadan ayrılmamalrydılar; hem yenmiş hem yenilmiş olmalr, herhangi birinde aşrrr doymuşluk ya da bıkkınlık duygusu uyanmamalr, sömürdükleri ya da sömüruıauı<ıerini hissetmemeliydiler. siddhartha, güzel ve akıllı sanatçı kamala'nrn yanrnda harikulAde saatler yaşadı, öğrencisi oldu, Aşığı oldu, dostu oldu onun. Şimdiki }rşr-, anlam ve değerini tüccar kamaswami'nin tıcarlt işlerinde değil, Kamala'nrn yanrnda kazanryordu. kamaswami, önemli mektuplarl ve sözleşmeleri ka]eme almakla görevlendirmişti siddhartha'yr ve önemli bütün işleri onunla konuşmaya, görüşmeye giderek alıştı. Siddhartha'nın pirinçtl., .]" yünden, gemicilikten ve ticaretten pek anlamadığını, ama elinin uğurlu olduğunu görmüş, kendisinden daha sakin ve serinkanh olduğunu, yabancı insanlarrn 72

dertlerini dinleme ve ruhlarrna nüfuz etmede daha üstün olduğunu anlamıştı. Bir dostuna, "Bu Brahmarı", demişti, "doğru dürüst bir işadamı değil, olacağı da asla yok ilerde, kendini bütün yüreğiyle işe vermiyor. Ama başarrnrn ayaklarına kadar geldiği insanlarln slrrı var bu adamda, doğuştan şanslı doğmuş belki, belki bir büyü söz konusu, belki de Samanalardan öğrendiği bir şey. Her zaman işlerle oynuyor gibi bir hali var; tümüyle sarlp sarmalamryor işler onu hiçbir'zaman, tümüyle onu avcuna almryorlar, başarrsrzlıktan asla korkmuyor, asla bir kayıp tasalandlrmryor onu." Dostu, tüccar Kamaswami'ye bir öğütte bulunarak: "Senin hesabına yaptığı işlerin kazancrndan üçte birini ver bakalım kendisine," dedi. "Ama bir kayıp söz konusu olursa, bunun da yine üçte birini ödet. O zaman işe daha bir canla başla sarrlacaktrr." Kamaswami, dostunun öğüdünü tuttu. Ne var ki, Siddhartha pek umursamadr bunu. Payrna düşen kazancr istifini bozmadan alrp kabullendi; bir kayıp söz konusu olduğunda da gülerek: "Ne yapalrm, bu iş kAr getirmedi," deyip çıktı. Gerçekten de işler Siddhartha'yı pek ilgilendirmez görünüyordu. Bir defasrnda büyük miktarlarda pirinç satrn almak için bir köye gitti. Ama köye vardığında baktı ki ürün başka bir tüccara satılmrş. Öyleyken günlerce köyden ayrrlmadı, köylüleri yedirip içirdi, çocuklarına bakrr paralar dağrttı, bir düğüne katıldı ve yaptığı yolculuktan hayli memnun halde döndü. Kamaswami hemen dönüp gelmediği, boş yere zaman ve para harcadığı için çıkıştı ona. Siddhartha da şöyle karşılık verdi: "Brrak söylenmeyi, sevgili dostum! Paylayıp azarlamalarla asla bir yere varrlamaz. Ortada bir zarat ziyan varsa, bana ödetirsin olup biter. Ben, yaptığım yolculuktan 73


çok memnunum. Pek çok insan görüp tanrdrm, bir Brahmanla dostluk kurdum, köydeki çocukları diz]erime oturtup hoplattım, köylüler bana tarlalarrnr gösterdi, kimse bir tüccar gözüyle bakmadı bana.'' "Pek hoş bütün bunlaı:," diye sesini yükseltti Kamaswami öfkeyle, "ama gerçekte bir tüccar olduğunu hatırlatmak isterim sana! Yoksa yalnızca eğlence olsun diye mi yaptın bu yolculuğu?'' "E]bette," diye gütdü Siddhartha, ''elbette eğlence olsun diye yaptım. Başka ne için olacaktı? yeni insanlar, yeni yerler tanrdım, başkalarınln bana gösterdiği güleryüzlülüğün ve güvenin lıazzını yaşadrm, dostlar edindim kendime. Bak azizim, Kamaswami olsaydım, pirinç alma işinden bir şey çıkmayınca kızıp öfkelenir, çarçabuk döner gelirdim, zaman da para da gerçekten boşa harcanrrdı. Ama ben güzel günler geçirdim köyde, bilmediğim şeyler öğrendim, çeşitli hazlar yaşadım, krzrp sinirlenerek, acele edip telaşa düşerek başkalarını da kendimi de üzüntüye sokmadım. İlerde belki daha büyük çapta bir ürün satrn almak ya da ne bileyim bir başka amaçla aynl köye gidersem, oradakiler yüzleri gülerek ve neşeyle karşılayacaktır beni, ben de o ilk gidişimde acele etmediğim ve öfkeyle davranmadığım için kendimle kıvanç duyacağım. Yani bu bahsi kapatsan iyi olur, dostum, kızıp üzme canrnr! Bir gün gelir ve dersen ki, bu siddhartha'nın zararı dokunuyor bana, bir tek söz yeter, Siddhartha çekip gider hemen. Ama o güne kadar izin ver de birbirimizle iyi geçinmeye bakalı"m." Onun, yani Kamaswami'nin ekmeğini yediğini siddhartha'ya kabul ettirmeye yönelik çabaları d,a boşa gitmişti tüccarın. siddhartha kendi ekmeğini yiyor, daha doğrtısu her ikisi de başkalarrnrn ekmeğini, herkesin ekmeğini yiyordu. Siddhartha, Ka74

maswami'nin kaygı ve tasalarına asla kulak asmryor, Kamaswami'nin tasa ve kaygrlarr da tükenmek bilmiyordu. Bir iş var da başarısrzlıkla sonuçlanacak mı görünüyordu, bir yere yollanan mal yolda kaybolmuşa, borçlulardan biri borcunu ödemeyeceğe mi benziyordu, Kamaswami tasalr ya da öfkeli sözler sarf etmenin, kaşlarrnr çatıp surat asmanln, doğru dürüst uyku uyuyamamanrn yararlr olduğuna, çalrş-

ma arkadaşı Siddhartha'yr inandrramryordu bir

türlü. Kamaswdmi bir defasında başrna kakarak bildiği her şeyi kendisinden öğrendiğini söyleyince, Siddhartha şöyle cevap verdi buna: "Böyle şakalar yaparak benimle eğlenme lütfen! Senden balık dolu bir sepete ne fiyat biçileceğini, birine verilen borç para karşılığında ne kadar faiz alınacağrnr öğrendim. Bunlar senin uzmanlrk alanrna giren konular. Ama düşünme sanatrnl sen öğretmedin bana, dostum Kamaswami; onu sen benden öğrenirsen daha iyi olur." Gerçekten de Siddhartha'nrn gönlü ticarette değildi. Ticaret işi Kamala için gerekli parayr sağlamada bir araçtı ve bu yolla ihtiyacından çok daha fazlasrnr da kazanabiliyordu. Bunun dışında Siddhaıtha'nın ilgi ve merakrnr uyandıran, işleri, meslekleri, tasa ve kaygıları, eğlenceleri ve budalalıkları daha önce kendisine ay kadaı yıldzlar kadar yabancr ve uzak insanlardı yalnızca. Bütün bu insanlarla konuşmanın, onlarla bir arada yaşamanrn, onlardan bir şeyler öğrenmenin ne kadar kolay üstesinden gelirse gelsin, arada kendisini onlardan aylran bir şey bulunduğunun açık seçik farkındaydı ve bu da Samanalığıydı. Aynı zamanda hem sevip hem aşağıladığı insanların çocuksu ya da hayvans]. bir yaşam süı:düğünü görüyordu. Çahşıp didindiğini görüyordu onlarrn; karşilığında ödedikleri ücrete hiç de 75


değmeyecek nesneler uğrunda, para pul, küçük hazküçük payeler uğrunda acr çektiklerini, saçlarınr ağarttıklarınr görüyor, birbirlerine veriştirip hakaretler yağdırdıklarrnr, bir samananrn gülüp geçtiği lar,

ıstıraplardan dolayı ah vah ettiklerini, bir samananrn hiç duyumsamadığı yokluk ve yoksunluklardan etkilendiklerini görüyordu. Bu insanlarrn buyur edip sunduklarr her şeye kuçak açıyordu. keten bezi satmak isteyen tüccarları güler yiz|e karşılıyor, borç para almaya gelenleri güler yüzle, kendisine koca bir saat yoksulluklarrnın öyküsünü anlatan, oysa bir samananın yarrsr kadar bile yoksul sayılmayan dilencileri güler yüzle karşılıyordu. kendisini tıraş eden uşağa nasrl davranryorsa, diyelim muz alrrken kendisinden üç-beş kuruş fazla para srzdrrmasına bilerek ses çrkarmadr-

ğı sokak satrcrsrna nasrl dawanryorsa, yabancr ülkelerden gelmiş varlıklı işadamlarına da öyle d.awanryordu. Kamaswami gelip tasa ve kaygrlarrndan dolayr srzlanacak ya da belli bir iş nedeniyle suçlamalar yöneltecek oldu mu, merakla ve neşeli bir yüzle onu dinliyor, hayretle karşilıyor söylediklerini, anlatmaya çalışıyor, zorunlu bulduğu ölçüde hak veriyordu; sonra ona srrtrna çeürip, kendisiyle konuşmak için bekleyenlerden sırad.a kim varsa ona dönüyordu. pek çok da kişi vardr ondan mal alıp mal satmaya gelen, onu dolandrrmaya, onun ağzınr aramaya gelen; pek çok kişi vardı merhametine srğınan, pek çok kişi, ona akrl danlşan. kimilerine akıl veriyor, kimilerine acryor, kimilerine bağışta bulunuyordu; kimilerinin küçük çapta dolandırmaslna ses çıkarmryor, bütün bu oyun ve herkesin bu oyunu canla başla sürdürmesi, tıpkı eskiden tanrrlr. ," Brahman'ın olduğu gibi kurcalayıp duruyordu kafasını. Bazen yüreğinin derinliklerinden can çekişen 76

hafif bir ses geliyordu kulağrna; ses öyle hafiften yankrlanıyordu ki, Siddhartha zor işitebiliyordu. Her defasrnda garip bir ömür sürdürdüğünü, tümü

de yalnızca oyun olan pek çok şey yaptrğrnr, neşe ve bazen haz içinde vakit geçirmesine karşın gerçek hayatın ona hiç dokunmaksızrn yanı başından akıp gittiğini düşünüyor, bir saat kadar bunun bilinci içinde yaşıyordu. Bir top oyuncusu nasrl toplarla oynarsa, o da işleriyle ve çevresindeki insanlarla oynuyor, bu insanlarr"seyrediyoı onlarla eğleniyordu; gelgelelim, bütün yüreğiyle ve varlığınrn derinliklerinden kaynayan prnarla işin içinde değildi. Söz konusu plnar Adeta kendisinden uzak bir yerlerde akıp gidiyor, göze görünmeden boyuna sürdürüyordu akrşrnr, onun yaşamıyla hiçbir alıp vereceği kalmamrştr. Böyle düşünceler karşısrnda birkaç kez irkildi Siddhartha, günlük yaşamln bütün o çocuksu uğraşlarrna ben de kendimi vererek bütün kalbimle katılsam, ben de gerçekten yaşasam, gerçekten bir şeyler yapsam, gerçekten yaşayıp hayattan keyif alsam, böyle bir seyirci gibi hayatrn yanr başında durup dikilmesem diye geçirdi içinden. Ama her defasrnda dönüp dolaşıp yine Kamala'ya gidiyor, sevişme sanatrnr öğreniyor ondan, verme ve almalarrn başka her yerdekinden çok bir tek şeye dönüştüğü dünyevi hazlann okulunda öğrenciliği sürdürüyordu. Kamala'yla sohbet ediyor, ondan yeni şeyler öğreniyor, ona akıl verip ondan akıl alıyordu. Kamala, bir zamanlar dostu Govinda'nln anladığından daha iyi anlıyordu onu, Govinda'dan daha çok benziyordu ona. Siddhartha bir ara şöyle dedi Kamala'ya. "Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın. Kamala'sın sen, yalruzca Kamala; içinde dingin bir yer, srğınrlacak bir yer var, ne zaman ister77


sen benim gibi oraya

çekilebiliı kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa

herkes buna sahip olabilir." "Bütün insanlar akıllı değil," diye cevapladı Kamala. "Hayır," dedi Siddhartha, "akıllılıkla ilgisi yok bunun. Örneğin, Kamaswami de benim kadar akrllr, ama böyle bir sığınak yok içinde. Oysa bazı insanlarrn küçük çocuklarınki kadardrr aklr, öyleyken böyle bir sığınak vardır kendilerinde. İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidia kapılıp gider rüzgArın önüne, havada süzülür, dönüp duruE sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardrr, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgör varamaz yanlarrna, kendi yasalarrnı ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar. Tanıdığım pek çok bilgin ve Samana arasrnda bir tanesi işte böyle kusursuz biriydi, asla unutmayacağım onu. Gotama'ydı bu ulu kişi, Buddha öğretisinin müjdeleyicisi Gotama. Binlerce öğrenci her

Siddhartha yenik düştü ve bitkinlik içinde Kamala'nın yanr başında dinlenmeye koyuldu. Güzel yosma üzerine eğildi Siddhaıtha'nrn, yüzüne baktı uzun uzun, yorgun gözlerinin içine baktı. Düşünceli düşünceli, "Sen şimdiye kadar gördüğüm sevgililerin en iyisisin," dedi. "Başkalarlndan daha güçlüsün, daha esnek vücutlu ve daha arzulu. Benim sanatımı iyi öğrendin Siddhartha. Bir gün yaşlanrrsam, senden bir çocuğum olsun isterdim. Ama yine dg, sevgilim, bir Samana kaldın sen, beni sevmiyorsun, hiç kimseyi se,,rmiyorsun. Doğru değil mi?" "Olabilir," diye cevapladı Siddhartha yorgun. "Ben de senin gibiyim. Sen de sevmiyorsun, yoksa bir sanat olarak sevgiyle nasrl uğraşabilirsin? Bizim gibiler belki sevemez. Çocuk insanlar yapabilir bunu; bu, onlarrn gizidir."

gün öğretisini dinliyoı her an kurallarrnr izliyor onun, ama hepsi de düşen yapraklardan farksrz,

öğreti ve yasayı içlerinde taşıdıklarr yok,"

Kamala, Siddhartha'ya baktı gülümseyerek. "Yine ondan söz etmeye başladrn, kafanda yine Samana düşünceleri var." Siddhartha sustu, seü oJ.ununu oynamaya koyuldular, Kamala'nın bildiği otuz ya da kırk değişik oyundan birini. Kamala'nın vücudu bir jaguarınki kadar çevik, bir avcınrn yayı kadar esnekti: ondan sevi sanatrnr öğrenen kişiyi pek çok haz|a, pek çok gizle donatıyordu. Uzun zaman Siddhartha'yla oynadı Kamala, onu cezbedip kendine çekti, onu itip uzaklaştırdı kendinden, zorladr onu, sarıp sarmaladr, ustalaşmasının lnazzına vardr onun, sonunda 7B

79


Sansara Uzun zaman Siddhartha dünya yaşamrnr, hazlar

ve zevklerin yaşamrnı sürdürmüş, ama hiçbir zaman

bu yaşamın içinde yer almamıştı. Samanalıkla geçen o ateşli yıllarda öldürdüğü duyularr yeniden hayata açmıştı gözlerini; siddhartha zenginliğin tadına varmrş, şehvetin tadına, güç ve kudretin tadına varmrştr, öyleyken uzun süre içten içe Samana kalmış, kamala, bu akıllı kadın da bunu doğru olarak sezmişti. Düşünme, bekleme, oruç tutma becerisidir ki her zaman yönlendirmişti hayatını, ]net zaman bu dünyanln insanlan, bu çocuk insanlar siddhartha'ya yabancr kalmrştr, siddhaıtha'nın onlara yabancr kaldığı gibi tıpkı. Yıllar geçmiş, çewesi mutlulukla sarılmış Siddhartha onlarrn geçip gittiğini pek fark etmemişti. varlıklı biri olup çıkmıştı sonunda; hanidir kendine ait bir evi vardı, kendi uşaklarr ve kent drşında ırmak kıyısında bir bahçesi vardr. İnsanlar onu seviyor, paraya ya da öğüde ihtiyaç duydular mı, kalkıp ona geliyorlardı, ama Kamala dışında ona yakrn kimse.yoktu Bir zamanlar gençliğinin doruk noktasrnda, GoB0

,iı

vinda'dan ayrrldrktan, Gotama'nın vaazını dinledikten sonraki günlerde yaşadığı o yüce, o yaman uyanış, o gerilimli bekleyiş, öğretisiz ve öğretmensiz geçen o başı havada yalnızlık, gönlündeki Tanrrsal sesi işitmeye duyduğu o yumuşak eğilim giderek bir anrya dönüşmüş, geçmişe karışmıştı. Bir zamanlar yanr başında akan, bir zamanlar kendi içinde çağıldayan kutsal pınar şimdi uzağındaydr, hafiften sesi duyuluyordrı. Samanalardan öğrendiği, Gotama'dan öğrendiği, Brahman babasrndan öğrendiği pek çok şey uzun süre kaybolmadan kalmıştı içinde: Aşırılı ğa kaçmadan yaş amalar, dü şünmelerden zevk almalar, kimi saatlerde meditasyon yapmalar, ne vücut, ne bilinç sayrlan nefse, bu ezeli ve ebedi Ben'e ilişkin gizli bilgiler bunlar arasrndaydı. Öğrendiklerinin bazrsr kendisinde kalmış, ama zamanla birer birer varlrğınrn derinliklerine gömül.erek üzerieri toz toprakla örtülmüştü. Çömlekçinin bir kez çevrilen kasnağı nasıl uzun süre dönüp durur, ancak yavaş yavaş yorulup dönmesine son verirse, Siddhartha'nın ruhunda da çileciğin kasnağı, düşünmenin, ayırt etmenin kasnağı uzun süre dönmesini sürdürmüştü, hala da sürdürüyordu, ama yavaş dönüyordu artrk, duraksayarak dönüyordu ve durmasr yakrndı. Yavaş yavaş, can çekişen bir ağaç gövdesine rutubetin yavaş yavaş slzması, onu doldurup çürütmesi gibi, dünya ve miskinlik de Siddhartha'nrn ruhuna yavaş yavaş slzmış, onu doldurup ağırlaştırmlş, onu yorgun düşürmüş, onu gözünden uyku akar duruma sokmuştu. Ama buna karşılık duyuları bir dirimsellik kazanmış, pek çok şey öğrenmiş, pek çok şey görüp yaşamrştı. Siddhartha ticareti öğrenmiş, insanları etkisi altına almayı, kadınlarla gönül eğlemeyi öğrenmişti, şık giysiler giymeyi, uşakları sağa sola koşturmayr, siddhartha

B1/6


rtrrlr sularda yrkanmayı öğrenmişti. Incelik ve özenle hazırlanmış yemekleri, balrğı, eti, kuş etini, baharatlarr ve tatlılarr yemeyi öğrenmiş, insanr miskin ve

kendisinin de aşağıladığı tatsrz bir davranrş öğrenmişti. Sık sık öyle oluyordu ki, eğlenceyle geçirilen bir gecenin sabahında hayli zaman yataktan çıkmryor, üzerinde bir sersemlik ve yorgunluk hissediyordu. Çokluk öyle oluyor ki, Kamaswami kendi dertleriyle başrnr ağrıttı mr, sinirlenip sabırsrzlanryordu. Bir zar o;rununda kaybetse, attığı kahkaha fazla yüksek perdeden çıkıyordu çokluk. Yüzünde başkalarrnrn yüzünde§inden daha zekı ve ruhani bir ifade vardı, ama seyrek gülüyordu bu yiz, varlıklr insanların yüzünde pek sık rastlanan özellikleri, hoşnutsuzluğu, hastahklı görünümü, keyifsizliği, miskinliği, seviden yoksunluğu birer birer alıp benimsiyordu. Zenginlerin ruhlarrndaki hastalık yavaş yavaş

unutkan yapan şaraplar içmeyi öğrenmişti. Zar oyunlarınl ve satranç oynamayı öğrenmişti ayrrca.

Dansözleri seyretmeyi, kendisini tahtırevanda taşıtmayı, yumuşak yataklarda yatmayı öğrenmişti. Ama yine de kendisini başkalarrndan farklı ve başkalarrndan üstün hissetmekten bir türlü vazgeçmemişti, başkalarına biraz alayla, biraz alaylı bir küçümsemeyle bakmıştr hep, bir Samananın kendilerini dünyaya adamış insanlara karşı beslediği bir küçümsemeyle. Ne zaman Kamaswami hastalansa, kızıp öfkelense, kendini aşağılanmlş hissetse, işle ilgili tasa ve kaygrlara kaptrrsa kendini, Siddhartha durumu hep alayla karşılamrştı. Ama geçip giden ekin mevsimleri, geçip giden yağmur mevsimleriyle Siddhartha'nrn alaycılığr da yavaş yavaş ve farkrna varrlmakstzın yorgun düşmüş, üstünlük duygusu yatışmıştı biraz. Bir yandan serveti giderek büyürken, o çocuk insanların kimi özelliklerini yavaş yavaş kendine mal etmiş, onlarrn çocuksuluklarından ve korkularından birazı ona da geçmişti. Öyleyken bu insanlara imreniyor, onlara ne çok benzerse, içindeki imrenme duygusu da o kadar büyüyordu. On1arda bulunup kendisinde eksik olan bir şey vardı, bu yüzden imreniyordu onlara, bu insanların hayatlarrna verdikleri öneme, sevinç ve korkuları coşkuyla yaşamalarına, o bitip tükenmeyen sevdalanmalarındaki ürkek, ama tatlı mutluluğa imreniyordu. Kendi kendilerine, kendi kadınlarına, çocuklarına, onura ya da paraya, planlara ya da umutlara sürekli sevdalanmrş durumdaydı bu insanlar. Ama Siddhartha bunu, tam da bunu, bu çocuksu sevinci ve çocuksu budalalığı öğrenmemişti onlardan; inadına 82

kavrryordu onu. Yorgunluk bir tül, ince bir sis gibi yavaş yavaş üzerine çöküyordu Siddhartha'nln, günden güne biraz daha yoğunlaşıyor, aydan aya biraz daha bulanrk, yıldan yıla biraz daha ağır oluyordu. Yeni bir giysi zamanla nası.l eskirse, zamanla güzel rengini yitiriı üzerinde lekeler belirir, buruşup kırışır, etek uçları örseleniı kimi yerlerde tatsız püsküller oluşursa, Govinda'dan ayrıldrktan sonra Siddhartha'nın yaşamaya başladığı yeni yaşam da eskimiş, yıllar geçtikçe rengini ve parlaklığını yitirmiş, üzeri lekelenip buırışukluk ve kırrşrklıklarla kaplanmıştr. Aslında henüz giz|ı saklı olmakla beraber sağda solda düş kırıklığı ve tiksinti şimdiden başınr uzatmrş, bekliyordu. Ama Siddhaıtha farkında değildi bunun. Fark ettiği tek şey vardı, eskiden içinde uyarup kendisine en güzel günlerinde izleyeceği yolu gösteren aydınlık ve güvenilir sesin susmuş olmasıydı. Dünya onu avcuna almış, zevk, şehvet, miskinlik ve nihayet kötü huyların her zaman en aptalcas:. oldıığunu düşünüp hepsinden çok küçümsediği ve B3


alay ettiği açgözlülük onu ele geçirmişti. Ayrıca, mal, mülk ve servet hırsı da yakaslna yapışmlş, bir oyun, bir süs olmaktan çıkıp bir zincire, bir ruke

dönüşmüştü. Siddhartha bu hepsinden kötü bağım-

lılığı tuhaf ve hileli bir yoldan, zar oJrunlarryla edinmişti. Çünkü yüreğinde Samanalığa son verdiğinden beri para ve değerli eşya karşılığı oynadığı oyuna, daha önce çocuk insanların bir alışkanlığı diye

t {

bakıp gülümsediği, umursamadığı kumara giderek artan bir hırs ve tutkuyla sarılmıştr. yamarı bir oyuncuydu, onunla oynamaya cesaret eden pek az kişi vardr, öyle ufak şeylere oynamıyordu çünkü. Gönlündeki bir gereksinimden oynuyordu kumarr, rezı| parayr kaybedip çarçur etmek, onu öfkeyle karışık bir sevince boğuyordu; zenginliğe, ticaretle uğraşanlarrn taptığı bu puta karşı küçümsemesini başka hiçbir yoldan daha belirgin ve daha alaylı gösteremezdi. Dolayısıyla yüksek ve acrmasrzca oynuyor, kendi kendinden nefret ederek, kendi kendisiyle alay ederek sürüyle para kazanryor, sürüyle para kaybediyor, paradan, mücevherden, sayfiye evinden oluyor, yeniden kazanryor bunları, yeniden kaybediyordu. zat atarken, ortada dönen paranın yüksekliğiyle kalbi çarparken duyduğu korkuyu, o müthiş ve soluksuz bırakan korkuyu seviyor, sürekli yeniden tatmaya çalışıyor onu, sürekli büyütmeye çalışıyor, yalnızca bu duygudadır ki kendi doymuş, pörsümüş, yavanlaşmış yaşamrnrn ortasrnda mutluluğa, esrikliğe benzer, yücelmiş bir yaşama benzer bir şeyler hissedebiliyordu. ve her yüklü kayıptan sonra yeni zenginliklerin planrnr yapıyor, kendini eskiden büyük bir çabayla ticaret işine veriyor, borçluları daha çok sık boğaz edip ödemeye zorluyordu borçlarını, çünkü ilerde de kumar oynamak, ilerde de kaybetmek, ilerde de zenginliğe karşı küçümseB4

mesini açığa vurmak istiyordu. Siddhartha kaybettiği zamanlar serinkanlılığınr eskisi gibi koruyamlyor, eli ağır borçlulara karşr eskisi gibi sabrr gösteremiyordu artık; dilencilere karşr iyi kalpliliğini yitirmiş, bağış için gelenlere bağışta bulunmaktan, borç isteyenlere borç vermekten zevk a|maz olmuştu. Bir zar atışta kucakla para kaybetmekle kalmayıp üstelik buna gülen Siddhartha ticaret işinde daha katı ve cimri birine dönüşmüştü, geceleri bazen para görüyordu düşünde. Ve bu çirkin büyüden her uyanlşrnda, yatak odasınrn aynasrna bakıp yüzünü yaşlanmrş ve çirkinleşmiş bulduğu her seferinde, utanç ve tiksinti üzerine her çullandığında kaçmayı sürdürüyor, kaçıp yeni talih o5runlarrna, şehvetin ve şarabın uyuşturucu etkisine srğrnryor, oradan dönüp servet edinme, para biriktirme dürtüsünün eline bırakıyordu kendini. Bu krsrr döngüde dönüp durdukta yorgun düşüyor, yaşlanıp kocuyor, hastalanıyordu. Derken gördüğü bir düş uyardı onu. Akşamr Kamala'nın yanrnda, onun güzelim koruluğunda geçirmişti. Ağaçların altında oturup sohbet etmişler, Kamala düşündürücü sözler söylemişti, arka planda bir hüznü ve yorgunluğu gizleyen sözler. Kamala, Gotama'dan söz etmesini istemişti Siddhartha'dan, Gotama'nrn gözlerinin ne kadar berrak, ağzrnrn ne kadar sessiz ve güzel, gülümsemesinin ne sevecen, yürüşünün ne dingin olduğunu dinlemeye bir türlü doyamamıştı. Ulu Buddha'dan uzun uzun söz etmişti Siddhartha. Sonunda Kamala iç geçirerek şöyle demişti: "Günün birinde, belki pek yakrnda ben de Buddha'nın peşine takılacağım. Keyifli bahçemi ona armağan edip öğretisine sunacağım onun." Ama bu sözlerin ardrndan Siddhartha'yı tahrik ederek bir sevi ,oyunu başlatmlş, onu acrlr bir coşkuyla kendine bent etmişti; rsrrmalar ve gözyaşlarr


araslnda, sanki bu boş, bu geçici hazdan en son tatlı damlayı sıkıp almak ister gibiydi. Şehvetin ölüme bu kadar yakrn olduğunu hiç daha böylesine tuhaf şekilde anlamamrştı Siddhartha. Seü o5runundan sonra Kamala'n].n yanr başna uzanrp yatmıştı, Kamala'nın ynzn o kadar yakmdaydı ki, gözleı.inin altında ve ağrz köşelerinin bitiminde şimdiye kadar görülmedik bir açık seçiklikle ürkütücü bir yazı okumuştu, ince hatlarla yazılmış bir yazıydr, hafif kırışıklardan oluşuyoı,, giz mevsimini ve yaşlanmayl akla getiriyordu, zaten kendi siyah saçlarrnrn arasrnda yer yer ağrrmış saç telleri de gözünden kaçmamrştr henüz krrkına varmamrş Siddhartha'nrn. Kamala'nrn güzel yüzünde yorgunluk okunuyordu, mutlu bir hedefe ulaşmayan uzun bir yol yürümenin verdiği yorgunluktu bu. Yorgunluk okunuyordu yizde, yeni başlayan hazan mevsimi okunuyoı; gizli tutulmuş, henüz söze dökülmemiş, belki bilincine bile varılmamrş bir korku okunuyordu; yaşlanmaktan korku, hazan mevsiminden korku, ölecek o1maktan korku. Siddhartha, göğüs geçirerek veda edip Kamala'dan ayrılmıştr, ruhu sıkıntıyla dolu, saklanıp açığa vurulmamış korkuyla dolu. Eve gelen Siddhaıtha geceyi dansözlerle oturup şarap içerek geçirmiş, meslektaşları arasrnda onlardan üstün biri gibi davranmrştı, oysa böyle biri sayılmazdr artık. Hayli şarap yuvarlamrş, gece yarrsrndan epey sonra kalkıp yatmaya gitmişti, yorgun ve telaş içinde, ağiadı ağlayacak, umarsızliğın eşiğinde. Uyumaya çalışmrşsa da uzun süre uyuyamamıştr, yüreği dayanılamayacak kadar perişanlıkla dolu, tiksintiyle doluydu. Tiksinti tıpkr şarabın ılık ve iğrenç kokusu gibi, aşırl derecede tatlı ve aşlrr derece kof müzik gibi, dansöz].erin aşırr derecede yumuşak gtilümsemeleri, saçları ve göğüslerinin aşırı dereceB6

de bayıltıcı kokusu gibi iliklerine kadar işlemişti.

Ama bütün bunlardan çok kendinden tiksinmekteydi Siddhartha, kendi güzel kokulu saçlarından, ken-

di ağzınrn şarap kokusundan, cildindeki peltemsi

yorgunluktan ve keyifsizlikten. Fazla yiyip içmiş biri nasrl sancrlar içinde kıvranarak midesindekileri yine kusup çıkarır, kusmanın sağladığı hafiflemeyle rahatlık hissederse, bir türlü uyku tutmayan Siddhartha da olağanüstü bir tiksinti dalgasının etkisiyle bütün bu hadardan, bu alışkanlıklardan, bütün bu anlamsrz yaşamdan ve kendi kendisinden sıyrılma isteği duydu. Ancak şafak sökerken ve eünin önündeki sokakta günlük yaşamrn ilk sesleri işitilirken daldr uykuya, kısa süre hafıf bir uyuşukluk içinde uyur gibi oldu. İşte bu sırada da bir düş gördü: Kamala, altın bir kafeste eşine seyrek rastlanrr bir kuş beslemekteydi. Siddhartha bu kuşu gördü düşünde. Normal olarak sabah saatlerinde hep şakıyıp duran kuşun o sabah sesi duyulmamıştı. Siddhartha'nrn dikkatini çekmişti bu, kafesin önüne gelip içeri bir göz atmrş, kuşun öldüğünü ve yerde uzanmrş kaskatı yattığını görmüştü. Kuşu kafesten çıkarıp bir an elinde tartmrş, sonra kaldınp sokağa atmıştı; ardrndan dehşetle irkilmiş, sanki ölü kuşla varlığındaki bütün değerli, bütün iyi şeyleri de kaldırıp atmış gibi yüreğinde bir srzr duymuştu. Gördüğü düşten ansrzln uyanlp firlayan Siddhartha, kendini derin bir hüznün ortasında bulmuştu. İçinde öyle bir his vardr ki, yaşamınr değersizlik ve anlamsızlıkla geçirmişti; elinde canlı" bir şey, şöyle hoşa gidecek ya da alıkonulmaya değer bir şey kalmamıştı. Nehir kıyısında, deniz kazasr geçirmiş biri gibi yalnızlık içinde, eli boş durup duru1,ordu. Siddhartha suratını asıp kendine ait bir bahçeye 87


girdi, kapıyı kapadı arkasrndan, bir mango ağacrnrn altına gidip oturdu, yüreğinde ölümü, göğsünde yılgınlığı hissetti, oturdu ağacın altında ve bir şeylerin öldüğünü, sararıp solduğunu ve bitip tükendiğini hissetti. Yavaş yavaş düşüncelerini toparladı, anlmsayabildiği ilk günlerden başlayarak bu ana kadar

izleği yaşam yolunu yeniden geçirdi gözlerinin

önünden. Ne zaman mutluluk denen şeyi yaşamlş, ne zaman gerçek bir haz duymuştu içinde? Oh evet, pek çok kez yaşamrştı bu mutluluğu. Br4hmanlarrn övgüsünü kazandığı, kendi yaşrtlarını hayli geride brraktığı, kutsal dizeleri ezbere söyler, bilginlerle tartışır, sungu törenlerine yardrm ederken siwilip dikkati çektiği zamanlar bu mutluluğu tatmıştı. Her seferinde de içinde bir his şöyle demişti ona: "İşte önünde bir yol duruyoç sana düşen bu yolu izlemektir, tanrılar seni bekliyor." Ve yine bir delikanlr olduğu, tüm düşünmelerin giderek yükseklere kayan amacı, onu aynı amaca ulaşmaya çalışanlar arasrndan çekip alarak daha yüksek bir aşamaya çıkardığı zamanlarda, acrlara katlanarak Brahman'nın anlamrnı kavramaya çalıştığı, elde ettiği tüm bilgiler yüreğinde yeni susuzluk ateşini tutuşturmaktan başka işe yaramadığı zamanlarda, susuzluğunun ortasrnda, acrlarrn ortasrnda aynr sesi duymuştu: "İlerle! İlerle! Sana özel bir görev verildi!" Yurdundan ayrrlrp Samana olarak yaşarken duymuştu bu sesi, Samanalardan ayrılıp o ulu kişiye yöneldiğinde ve ondan da ayrılrp bir belirsizlikten içeri yol aldığında yine işitmişti aynr sesi. Kaç zamandrr duyduğu yoktu artrk, kaç zamandrr yücelerde dolaşamamrş, iz|ediği yol düz ve lssız yerlerden geçmişti hep; kaç yıl var ki yüce bir amaç olmaksızın, susuzluk çekmeden, maneü bir yükselişten yoksun, küçük zevklere yüzü gülerek, öyleyken sürekli bir yetinmezlik duy8B

gusu içinde yaşamıştı. Bütün bu yıllarda kendisi iirt .r" varmaksızın o insanlardan, o çocuk insan_ lardan biri olmaya uğraşmrş, bunun özlemini çekmişti. Yine de yaşamı bu insanlarınkinden çok daha seİıüleşip yoksullaşmıştı; çünkü onlarrn amaçlarr kendi amaçları değildi, dertleri tasalarr da öyle. Ka_ maswami_insanlarlnln bütün dünyası onun için bir oyunolmaktan,izlenenbird'ans,birkomediolmaktan öteye geçmemişti. Yalnrzca Kamala'dan hoşlanmış, yalnİzca Kamala onun için bir değer taşımıİtı. Peki ama, hala böyle biri miydi Kamala? Kamala'ya ihtiyacl var mıydı hala ya da Kamala'nrn o.ral İ1.|ri ae bİtimsiz bir oyun oynayıp durmuyorlar mıydı? Bunun uğruna yaşamak gerekli miydi? Hayıı değildi! Adr Sansara'ydr bu oyunun, çocukgüzel oynalarrn oynayacağı bir o5rundu, belki gizeL güzel - ama nabilen bir oyun, bir kez, iki kez, on kez durmadan oynamak, durmadan? Birden anlad.r Sid,dhartha, oyun bitmişti, oJrunu

oynamasrolanaksrzlaşmlştıartık.Birürpertiyayıldı vticuduna, içinde bir şeylerin öldüğünü duyumsadı, O gün ,rb"ht"r, akşama kadar mango ağacrnrn altında oturdu babasrnr anlmsayarak, Goünda'yı anlmsayarak, Gotama'yı anımsayarak, Bir Kamaswamiolmakiçinmibunlardanayrrlmıştı?Geceol-

duğundahalaoturuyorduağacınaltlnda.Başrnr kaldrrrpdayıld'ızlarıgörünceşöyledüşündü:..Man-

go ağacrnrn altrnda oturuyorum burada, benim bah_ gerekli miydi sanki, doğ_ ğ"*d".,, Gülümsedi biraz İu muydu, sersemce bir şey değil miydi bir mango agacınln, bir bahçesinin olması?

Derkenbunudakapattr,budaölüpgittiiçinde. Doğrulupkalktı,mangoağacınavedaetti,bahçesine veda etti., Bütün gın ağzına bir şey koyrnamrştr, evini düşün_ şiddetli bir açlık duyuyordu, kentteki 89


dü, odası,nı, yatağrnı, yemeklerle donatılmış sofrayı

düşündü. Gülümsedi yorgunlukla, silkinip bunlara da veda etti.

Yine aynr akşam bahçesini terk etti Siddhartha, kenti terk etti ve bir daha da dönüp gelmedi. Siddhartha'nın haydutların eline düştüğünü sanan Kamaswami, adam gönderip uzun süre arattr onu. Ama Kamala böyle bir şey yapmadı, Siddhartha'nrn ortadan kaybolduğunu duyunca şaşmadı hiç. Siddhartha'dan her zaman beklememiş miydi bunu zaten? Bir Samana değil miydi Siddhartha, yersiz yurtsuz biri, bir göçebe? Ve bunu en çok son kez birlikte o1duklarında hissetmişti; bir yandan uğradığı kayba üzülürken, onu son defasrnda öylesine candan bağrına bastırdığrnr, bir kez daha bütün varlığıyla onun olduğunu ve kendisini onunla dolmuş hissettiğini düşünerek sevindi. Siddhartha'nın ortadan kayboluşunu duyduğunda, pencereye, eşine seyrek rastlanır bir kuşu beslediği altın kafese doğru ilerledi. Kaprsrnr açrp kuşu çıkardı kafesten ve azat etti. Uzun süre arkasından baktı uçan kuşun. O günden sonra da ziyaretçi kabul etmedi artrk, evinin kapısrnr kapalı tuttu. Ne var ki bir süre sonra, siddhartha ile son kez bir]ikte olduğu zan:.an gebe kaldığınr anladı.

lnnakta uzaklaşSiddhartha ormanda yürüyordu, hayli geri artık da o mrştr kentten, bildiği tek şey varsa yasürdüğü donemeyeceğiydi, pek çok yildan beri tadı verecek kadar şam geçmişte"krlm,ş, İik,i"ti gördüğü şakıyan Düşünde Örl.rrıl,p sömürülmüştü, ölmüştü, Sansakuş kuş ölmüştü artık. Gönlündeki ve ölümü tiksinti ra'nın iyice gömülmüştü içine, süngerin bir dört bir yandan soğurup içine almıştr, Bıkgibi tıpkı, ağzına kadar suJ.u soğurup almasr onu kınhkla, perişanİıkla ve ölümle dolup taşıyordu, hiçbir şey cezbedecek, onu sevindirip avutacak dünyada yoktu artrk, vereBundan böyle kendi kendisiyle hiçbir alrp gitmeyi ölüp ceği olmamar,İ,, huzura kavuşmayı, bir Çarplp keşke Ah, Yrldırım yürekten arzuluyordu. gelse biri Kaplanın çıkıp onu canslz yere serseydi! bir zehir o1de onu yiyip yutsaydı keşke! Bir şarap, duruma hissetmez saydı da, onu hiçbir şey duyup bir dave soksaydı, her şeyİ unuttursaydı ona, uyusa kalmrş_mıydı kenha uyan-rr"yaİ! Başka bir pislik işlemedi_ dini pist"tme"aıği, bi; günah kalmış mrydr ruhubaşr,,urmadığı, ği, bİr budalalık kalmış mrydr 91

90 l


ü

§t l

İ i

nu lssrz çöle çeviren bir adım kalmış mıydı atmadığı? Böyle bir durumda yaşayabilir miydi artık? Böyle bir durumda nefes almak, nefes vermek, hala bu işi sürekli tekrarlamak, açlık hissetmek, yemek yemek, uyumak, eskisi sibi kadrnlarla yatmak mümkün müydü? Bu kısrr döngü onun için son bulffiuş, onun için kapanmamış mıydı? Siddhartha ormanrn içindeki büyük rrmağa varmrştr, bir zamanlar, henüz gençken ve Gotama'nın kentinden geliyorken bir kayıkçrnın .kendisini kayığıyla karşrya geçirdiği ırmaktı bu. Irmağın başrnda d.urdu, kıyıda kararsrzlıkla kalakaldı. Yorgunluk ve açlıktan bitkin düşmüştü. Hem niçin daha ileriye gidecekti sanki? Nereye gidecek, hangi amaca ulaşmaya çalışacaktı? Hayır, amaç falan kalmamrştr artrk, acıyla karışık derin bir özlem vardr sadece: Silkinip bütün bu berbat düşü üzerinden atmak, bu tatsrz şarabı tükürup atmak içinden, bu içler acısr, bu yüz karasr hayata bir son vermek. Kıyıda rrmağın üzerine sarkmış bir ağaç duİuyordu, bir hindistancevizi ağacı, ağacrn gövdesine yasladı omuzunu, aşağrda kayıp duran yeşil suya dikti gözlerini, baktr, baktr, kendini koyverip suya gömülmek isteği tümüyle içini sardr ansrzln. Tüyler ürpertici bir boşluğun sudan kendisine baktığını gördü, ruhundaki boşluğun bir yansrslydı bu. Evet, aıtık sonuna gelmişti. Kendi kendini yok etmekten, yaşamrnrn başarısız örgüsünü parçalayarak kendisiyle alay eden tanrrlarrn ayaklarlnrn önüne firlatrp atmaktan başka yapacağl şey kalmamıştı. Bu onun özlediği büyük kusmaydı, ölümdü, nefret ettiği bu ka]ıbı kırrp dökmekti. Balıklar kendilerine yem yapsrnlar onu, bu Siddhartha köpeğini, aklrndan zoru olan bu adamı, bu çürüyüp kokuşmuş vücudu, bu güçten düşüp gerzşemiş ve kötüye kullanılmış ruhu! 92

I

Balıklar ve timsahlar yem yapsınlardl kendilerine, didik didik etsinlerdi! Yüzünü ekşitip gözlerini dikmiş, suya bakryorduSiddhartha.Sudayanslyanyüzünebirtükürük gövde_ firlattı. Üzerinde bir bitkinlik, kolunu ağacın

sinden çekip aldr, biraz arkasrnr döndü rrmağa, ken-

dinidikinebrrakacak,heleşükürsonundasulara gömülüpgidecekti.Gözlerikapalr,ölümedoğıukoşacaktr.

DerkenruhununSapaVeuzakyörelerinden,

yorgun düşmüş yaşamınm geçmiş dönemlerinden bu, i.rı.."ı"n bir ses geldi kulağlna. Bir sözcüktü kendine yi_ beltek bir sesle hiç düşünmeden, kendi nelemiştibuheceyi,tümBrahmandualarınınaçrlış vekapanrşsözcüğüydü,..kusursuz',yada..mükemmel,, anlamrna gelen kutsal "om"du. ve "Om" SöZ_ cüğü Siddhartha'nrn kulağına ulaşrr ulaşmaz, uykuya dalmrş ruhu uyandr birden ve yapmayr tasarladığı şeyin saçmahğrnı anladr, Siddharthadehşetleirkildi,budurumlaradüşebilmişti d.emek, bu kadar mahvolabilmiş, bu kadar

sapayollarasürüklenipbütünbilgilerdenuzak-

laşmrş, sonunda da ölümü arar hale gelmiş, vücudunu ortadan kaldrrarak huzura kavuşma isteği, bu ço-

cuksuistekyeşeripbüyüyebilmiştiruhunda.Son

zamanlarda çekilen tüm sıkıntılarrn, tüm ayılıp ken-

dinegelmelerin,tümkaramsarlrklarrnbaşara_ madığışeyibuandabilincindeniçerisrzanOmyapabilmiş, nasıl bir perişanlık ve yanrlgı içinde buİunduğunu birden görüp anlamasını sağlamıştr,

..Om!,,dedikendikendine...om!,,Vebildiyine Brahmanı,bildiyaşamınyokedilmezliğini,aklın-

çıkıp giden tüm tanrısallığı bildi, gibi Ama yalruzca bir an sürdü bu, bir şiı"nşek çakıpsöndü.Hindistanceviziağacrnrndibineçöktü

d,an

93


Siddhartha, ağacın köklerinin üzerine başını koyup derin bir uykuya daldı. Derindi uykusu, düşler de yoktu, uzun zamandır böyle bir uykuya hasret kalmıştı. Birkaç saat sonra uyandığrnda on yil geçmişti sanki, usulcacık akıp duran suyun sesine kulak kabarttı. Neredeydi, kim getirmişti onu buraya bilmiyordu. Gözlerinirçtı, tepesinde ağaçları ve gökyüzünü görünce hayrete kapıldı; nerede olduğunu, buraya nasıl geldiğini anrmsadr derken- Ama bunu başarması hayli zaman aldı, geçmişin üzeri bir tülle örtülmüş gibiydi ve alabildiğine uzakta, Adeta sonsuz denecek kadar uzaktaydı, sonsuz denecek kadar önemsiz. Bildiği tek şey geçmiş yaşamrna (kendine geldiği ilk anda geçmiş yaşamı şimdiki Ben'inin çok gerilerde l.al.rİş ete kemiğe bürünüşü gibi, daha önceki yeniden doğuşlardan biri sibi göründü gözüne) sırt hatta kaldırıp atmak istemiş bu yaşamı, çevirmiş, ama bir rrmak kıyısrnda bir hindistancevizi ağacrnın altrnda, dudaklarında kutsal Om sözcüğü, kendine gelmiş, ardından da uyukalmıştı; şimdi ise yeni bir insan olarak uyanmlş, çevresine bakın,yordr. Uykuya dalarken söylediği om sözcüğünü usulcacı.k kendi kendine tekrarlamaya koyuldu: ona oyle geliyordu

ki, uzun süren uykusu bir huşu içinae uzun bir

Om-çekmekten, Om-düşünmekten, Om içine, isimsiz varlığrn, bu kusursuz varlığın içine dalıp onunla kaynaşmaktan başka şey değildi. Ne harikulAde bir uyku uyumuştu! Şimdiye kadar hiçbir uyku onu böyle zindeleşh.mlmiş, böyle yenileyip gençleştirmemişti! Belki de gerçekten ölmüş ve yeni biçim kazanıp yeniden aUnvava açmıştı gözlerini? Ama hayır, kendini tanıyordu, elini ve ayaklarınr tanıyor,, yattığı yeri biliyor, kendi içinde bu Ben'i, bu Siddhartha'yı, bu kendine özgü, bu aca94

yip kişiyi biliyordu. Ne var ki, bu Siddhartha değişip

yenilenmiş, dikkati çekecek kadar uykusunu almrştr, dikkati çekecek kadar uyanık ve neşeli, me-

rak doluydu. Siddhartha doğrulup kalktr, ansızın karşısında birinin oturduğunu gördü, yabancr bir adam, üzerinde sarr giysisiyle başı kazrnmrş, saçsrz, sakalsrz, meditasyon halinde bir keşiş. Siddhartha inceledi adamı, uzun zaman incelemeye kalmadan da Goünda olduğunu anladı hemen; Govinda, sonradan ulu Buddha'ya sığınmrş gençlik yıllarrndaki dostu Govinda'ydı bu. Govinda yaşlanmrştr, ama yüz:u eski çizgilerini koruyor, yüzünde bir şevk, sadakat, araylş ve ürkeklik ifadesi okunuyordu. Bakışlarr üzerinde hisseden Govinda gözlerini açtr, onun kendisini tanrmadığını anladı'Siddhaıtha. Govinda onu karşısında uyanık bulunca sevindi, anlaşılan eski dostrrnu tanımamasına karşın uzun süre başında oturmuş, onun uyanmasını beklemişti. "IJyumuşum," dedi Siddhartha. "Buraya nereden geldin sen?" "IJyumuşsun," diye cevapladı Govinda. "Böyle yerlerde uyumak iyi değildir, sık sık yılanlar olur buralarda, ormandaki hayvanlar da sık srk buralarda dolaşır, Ben ulu Gotama'nın, Buddha'n].n, Sakya-

muni'nin öğrencisiyim, bizimkilerden birkaçıyla

buradan geçiyorduk, senin böyle tehlikeli bir yerde uyuduğunu gördüm, uyandırmaya çalıştımsa da uykun çok derindi, uyandıramadım. Arkadaşlar gitti, ben kaldrm burada, yanr başında oturup bekledim. Ama anlaşılan senin uykuna göz kulak olacakken ben kendim uyukalmışrm. Görevimi doğru dürüst yapamadım, yorgunluğa yenik düştüm. Ama madem artık ufandın, gideyim de arkadaşlara yetişeyim." 95


"Teşekkür ederim, Samana, uykuma göz kulak olduğun için," dedi Siddhartha. "Siz ulu Gotama'nın öğrencileri iyi insanlarsınız. Artık gidebilirsin yolu-

na."

"Gideyim, evet. Sağlıcakla kal." Govinda, eliyle selam verip, "Hoşça kal!" dedi. "Hoşça kal, Govinda," diye karşılık verdi Siddhartha. Govinda olduğu yerde durdu. "Bağışlayın efendim ama benim adım'r nereden biliyorsun?" Siddhartha gülümsedi. "Seni, dostum Govinda, babanrn kulübesinden tanryorum, Brahmanların okulundan ayrrca, tanrrlara sungular sunduğumuz günlerden. Seninle gidip Samanalarrn arasrna karıştık, sonra sen Jetavana koruluğunda ulu Gotama'ya srğrndrn." Bunun üzerine, "Sen Siddhartha!" diye haykırdı Govinda. "Şimdi tanıdım seni, daha ilk anda nasrl tanryamadrm hayret! Selam, Siddhartha, seni tekrar gördüğüme ne kadar sevindim bilsen." "Seni yeniden görmek beni de sevindirdi. Uykumu bekledin, bir bekçiye ihtiyac].m yoktu ama gene de teşekkür ederim. Nereye yolculuk böyle, dostum?" "Belli bir yere gittiğimiz yok. Biz keşişler yağmur mevsimi dışında yollardayızdır hep, ordan oraya dolaşır, keşişliğin kurallarrna göre yaşarlz; Buddha öğretisini müjdeler, sadaka toplar, tekrar yollara düşeriz. Hep böyle geçer günlerimiz. Peki, sen Siddhartha, sen nereye gidiyorsun?" "Ben de senin gibiyim, dostum. Belli bir yere gittiğim yok. Yollardayrm hep. Göçebeliklerde." Bunun üzerine şöyle söyledi Govinda: "Göçebeliklerdeyim diyorsun, sana inanryorum. Ama bağış96

la, Siddhartha, hiç de göçebe birine benzemiyorsun. Varlıklı insanlar gibi giyinmişsin, ayaklarrnda soylu kimselerin ayakkabıları var; güzel güzel kokular sürülmüş saçlarrn göçebe birinin, bir Samananrn saçları değil." "Evet, dostum, iyi anladrn, keskin bakışlı gözlerinden hiçbir şeyin kaçtığı yok. Ancak, bir Samana olduğumu söylemedim sana. Göçebeyim dedim. Ve öyleyim gerçekten: Göçebe gibi ordan oraya dolaşıp duruyorum." "Göçebe gibi dolaşıp duruyorsun," dedi Govinda. "Ama böyle bir giysiyle bu işi yapan fazla kimse çrkmaz, böyle ayakkabılar, böyle saçlarla. Pek çok yıldan beri dolaşıp duruyorum, senin gibi bir göçebeye hiç rastlamadrm doğrusu." "Sana inanryorum, dostum Goünda- Ama işte rastladın bugün böyle birine, ayaklarında böyle ayakkabrlar, srrtında böyle bir giysilerle. Unutma ki, sevgili dostum, ölümlüdür görüntüler dünyasr, ölümlü, son derece ölümlüdür giysilerimiz, saçlarım|z, vücudumuzun kendisi ayrrca. Üzerimde varhklı birinin giysileri var, yanlış görmedin. Srrtımda

böyle giysilerle dolaşıyorum, çünkü varlrklı biriydim; kendilerini dünyaya adamış insanların, zevk ve sefa peşinde koşan kimselerin saçlart var başımda, çünkü ben de böyle biriydim." "Ya şimdi, Siddhartha, şimdi nasrl birisin peki?" "Bilmiyorum. Ben de senin gibi bilmiyorum bunu. Yollara düştüm. Varlıkh biriydim, ama artık değilim; yarrn nasrl biri olurum, bilemeyeceğim-" "Servetini yitirdin mi?" "Yitirdim ya da o yitirdi beni. Elimden çıkıp gitti servetim. Görüntülerin çarkı hızla dönüp duruyor, Govinda. O Brahman Siddhartha nereye gitti? O Samana Siddhartha'ya ne oldu? O zengin Siddhartha siddhartha

97l7


nerede şimdi? Olümlü nesneler hıızlı bir değişim içindedir, Govinda, biliyorsun bunu." Govinda, gözlerinde kuşkulu bir ifade, uzun uzun gençlik dostuna baktı. Ardından soylu kişileri selamlar eibi Siddhartha'yı selamlayıp yürüdü. Yüzünde bir gülümseme, dostu Govind.a'nın arkasrndan baktı Siddhartha; onu hela seviyordu, bu vefalı dostu, bu ürkek insanı. zaten bu anda, harikulAde bir uykuyu izleyen bu görkemli saatte, içi dışı Om'la doluyken nasıl olur da bir kimseyi, nasıl olur da bir şeyi serrmezdi! Uykuyla ve Om'la ruhunda gerçekleşen büyü bu değil miydi, her şeyi sewnesi, gözünün gördüğü her şeye güler yüzlü bir sevgiyle yaklaşmasl değil miydi? Öte yandan öyle geliyordu ki, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemeyişiydi onu

daha önce hasta yapan. Yüzünde bir gülümseme, yola koyulmuş giden keşiş dostunun arkasından baktı Siddhartha. Uyku canına can katmrştr, ama açlıktan ölüyordu, iki gündür ağzına bir şey koymamıştr. Açlığı umursamadığı günlerse çok gerilerde kalmıştr. Üzülerek, öte yandan da gülerek o günleri düşündü. Anımsadrğrna göre bir zaman Kamala karşrsrnda üç şeyle övünmüştü, yenilgiye uğratılamayacak üç soylu beceriydi bu: Oruç - beklemek - düşünmek. Bu onun servetiydi o zamanlar, onun gücü ve kudreti, onun sağlam asasrydı; gençliğinin hamarathk dolu zahmetli yıllarrnda bütün öğrendiği bu üç maharetti. Oysa şimdi üçü de yüzüstü bırakıp gitmişti onu, hiçbiri kendisinin değildi artrk, ne oruç, ne bekleme ne de düşünme. Rezil bir amaç uğruna elden çıkarmıştı bunları, en ölümlü şey uğruna, duygusal lıaz|ar uğruna, rahat yaşamalar, zenginlikler uğruna! Başından geçenler tuhaftı gerçekten. Şimdi ise, öyle görülüyordu ki, gerçekten o çocuk insanlardan birine dönüşmüştü. 9B

Siddhartha, durumu üzerinde düşünmeye çalıştr. Düşünmekte zorluk çekiyor, aslında hiç istek duymuyordu buna, ama kendini zorladı. İşte yine, diye geçirdi içinden, bütün bu ölümlü şeyler elimden uçup gittiğine göre, işte yine küçük bir çocukken olduğu gibi güneşin altında duruyorum, hiçbir şey benim değil, herhangi bir beceriden, maharetten yoksunum, henüz öğrendiğim hiçbir şey yok. Ne şaşılacak şey! Artık genç sayrlmayacağrm, saçlarrmrn artık yarrsr ağarmış durumda olduğu, yavaş yavaş elden ayaktan düştüğüm şu sıra yine başa dönüyor, çocukluktan başlıyorum! Bir kez daha gülümsemeden duramadı.. Evet, tuhaf bir yazgısr vardı! Tepetaklak gidiyordu ve şu an yine eli boş, çırılçıplak ve aptal aptal dikiliyordu dünyada. Ama bundan dolayı bir üzüntü duymuyordu, hayır, içinden işte öylesine gülmek geliyordu, kendi kendine gülmek, bu acayip, bu sersem dünyaya gülmek. "Tepetaklak gidiyorsun!" diye söylendi kendi kendine ve güldü. Bunu söyler söylemez rrmağa ilişti gözü, rrmağrn da tepetaklak yuvarlanıp gittiğini gördü, boyuna tepe üstü akıp gittiğini ve bu arada şarkılar söylediğini, neşesini elden brrakmadığını. Bu hoşuna gitti, dostça gülümsedi ırmağa. Sularrnda boğulmak isteği ırmak değil miydi bu, bir zamanlar, yüzyıl önce? Yoksa düşünde mi görmüştü bunu? Gerçekten tuhaf bir yaşam sürdüm, diye düşündü Siddhartha. Dolambaçlı tuhaf yollardan geçtim. Çocukken tanrrlar ve onlara sunulan sungularla uğraştrm yalnrzca. Delikanlılık çağımda yalnız rıyazetle, düşünme ve ıneditasyonla ilgilendim, Brahman'ı arayıp durdum, Atman'da ölümsüzlüğe taptım. Gençliğimde çilekeş keşişlerin peşine takıldım, ormanlarda yaşadım, soğuğa srcağa katlandım, aç kal99


mayı, nefsimi öldürmeyi öğrendim. Derken yüce Buddha'nrn öğretisi bir mucize gibi açtı gözlerimi, dünyanrn birlik ve bütünlüğüne ilişkin bilginin kendi kanım gibi damarlarrmda dolaştığını duydum. Ama Buddha'dan da, o büyük bilgiden de yine kendimi koparrp yola düştüm. Kamala'dan sevme sanatrnr öğrendim, Kamaswami'den de ticaret sanatrnr; paralar biriktirdim, paralar harcadım, midemi sevmeyi, nefsime keyif vermeyi öğrendim. Yıllar yılı zekAmı yitirmeye, düşünme sanatr denen şeyı; birlik ve bütünlük denen şeyi unutmaya çalıştım. Yavaş yavaş, dolambaçlı yollar izleyerek bir büyük adamdan bir çocuğa, düşünen biriyken bir çocuk insana dönüşmüş değil miyim? Ama yine de bu yolu izlemem çok iyi oldu, yine de yüreğimde şakıyan kuş ölmedi, yaşıyor. Ama yol da yoldu doğrusu! Yine bir çocuk olup yeniden başlayabilmek için pek çok budala]ıkta buldum, pek çok kötü huy edindim, pek çok hata işledim, pek çok iğrençlik, düş krrrklığı ve umarsızlık yaşadım. Ama iyi oldu böylesi, yüreğim yaptıklarlml onaylıyor, gözlerim gülümseyerek onaylıyor. Esenliğe kavuşabilmek, Om'un sesini yeniden işitebilmek, yine doğru dürüst uyuyup doğru dürüst uyanabilmek için umutsuzluğa kaprlmam, düşüncelerin en aptalcasrna, intihar düşüncesine kafamda yer verecek kadar alçalmam gerekiyordu. Atman'r benliğimde yeniden bulabilmek için budala birine dönüşmem, yeniden yaşayabilmem için günah işlemem gerekiyordu. Yolum daha nereye götürecek beni? Acayip bir yol, dönemeçler çizerek ilerliyor, belki de bir çember çiziyor. Nasıl ilerlerse ilerlesin, izleyeceğim bu yolu. Yüreğinin sevinçle kaynayrp coştuğunu hissetti Siddhartha, olağanüstü bir duyguydu. Nereden, diye sordu yüreğine, nereden alı,yor100

sun bu sevinci, neşeyi? Beni işte öylesine rahatlatan o uzun, o güzel uykudan mı? Ağzrmdan çrkan Om sözcüğünden mi yoksa? kaçmamdan, kaçrşrmrn ta_ mamlanmasrndan, sonunda yine özgürlüğe kavuşmamd,an ve gök kubbesinin altrnda bir çocuk gibi

duruyor olmamdan mı? Oh, kaçıp kurtulmak, özgürlüğe kavuşmuş olmak ne hoş! Ne kadar temiz, ne kadar güzel buradaki hava! Ne rahat solunabiliyor! Kaçıp geldiğim yerde her şey merhem kokuyordu, baharat, şarap kolnıyoı bolluk, fazlalık kokuyor, miskinlik kokuyordu. Zenginlerin, boğ aZIILa, zevki_ ne düşkün insanların, kumarbazlarrn bu dünyasln_ dan ne kadar nefret etmiştim! Bu korkunç dünyada o kadar uzun zaman kaldığım için kendime ne kadar kin beslemiştim! Nasrl kendimden nefret etmiş, kendimi yağmalaffilş, zehirlemiş, kendime işkence etmiş, kendimi yaşlı ve kötü yürekli biri haline getirmiştim! Hayır, bir zamanki gibi siddhartha,nrn bilge biri olduğu kuruntusuna asla kaprlmayacağım artık! Ama kendi kendime duyduğum nefret ve hrnca son vermekle, o saçma ve kof yaşama srrt çevirmekle iyi ettim, beğendim bu yapfığıml, gurur duymalıyım bundan! Bravo Sana. Siddhartha, buda_ lalıkla geçirdiğin bunca yıldan sonra yine parlak bir düşünce geldi aklrna, iyi bir iş başardrn, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin! Böylece övgüler döşendi kendine Siddhartha, kendi kendinden memnunluk duydu, açlıktan guruldayan karnrna merakla kulak kabarttı. İçinde öyle bir his vardr ki, bu son zamanlar ve günlerde bir hayli çileyi, bir hayli sefaleti bir güzel tatmrş, sonra yine kusup çıkarmış içinden, umutsuzluk ve ölümün stnlrlna gelip dayanrncaya kadar bu çile ve se_ faleti kaşıklamıştı. ve iyi de olmuştu böylesi. Çünkü daha uzun zamafl kamaswaki,nin yanrnda kalabiliı 101


paralar kazanrr, paralarr saçtp savurur, midesini şişirir, ruhunu suya hasret bırakır, yumuşacrk ve rahat minderlerle döşenmiş bu cehennemde daha uzun süre kalabilirdi bu an çıkıp gelmeseydi: katıksız umutsuzlukla ve karamsarlrkla dolu bu an, altmda akıp giden suda kendini yok etmeye hazır hissettiği an. Bu umutsuzluğu, bu alabildiğine derin tiksintiyi hissedip ona yenik düşmediği, o kuş neşeyle çağıldayan o prnar gönlünde hAlA canlrlığınr koruduğu içindir ki, şimdi bu sevinci yaşıyor, gülüyor, ağarmrş saçlarının altrndaki yüzü ışıl ışıl parildıyordu. "Bilinmesi gereken şeyleri insanrn kendisinin tatmasr iyidir," diye geçirdi içinden. ''Dünya zevklerinin ve dünya malrnrn insana hayrr getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu, ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artrk!" Siddhartha geçirdiği değişiklik üzerinde uzun uzun düşündü, içinde sevincinden şakıyıp duran kuşun sesine kulak kabarttı. Oysa bu kuş ölmüş değil miydi? Öldüğünü hissetmemiş miydi haha önce? Hayır, bir başka şeydi ölen, ölmeyi hanidir özleyip durmuş bir şeydi. Bir zamanlar o yakıp kavurucu çilecilik yıllarında öldürmek istediği şey değil miydi bu? Kendi Ben'i değil miydi, küçük, ürkek ve mağrur Ben'i, bunca yrl savaşıp durduğu, onu dönüp dolaşıp yenilgiye uğratan, her öldürülüşünden sonra dirilip kalkan, sevinci yasaklayan, korkulara kapılan Ben'i? Hele şükür bugün ölümü boylayan, buradaki bu orman içinde, bu şirin rrmak kıyısında can veren bu değil miydi? Ben'in bu ölümü değil miydi onu Adeta bir çocuğa, içi böyle güvenle, böyle neşeyle dolup taşan, böylesine korkusuz bir çocuğa dönüştüren? L02

*

Neden bir Brahman olarak, neden bir çileci ola_ rak Ben,le savaşrndan sonuç alamadlğını şimdi sezi_ yordu siddhartha. pek çok bilgi, pek çok kutsal di_ ze, pek çok sungu kuralr, pek çok orrıç, pek çok eylem ve çaba başarıya ulaşmasrnr önlemişti. kibirden hiçbir şey görmemişti gözi, her zaman herkesten akiuı, herkesten gayretli biri, her zaman herkesten bir adım ilerde, her zaman bilen, her Zamal1 ruhani biri, her zaman bir rahip ya da bir bilge olmuştu, Ben,i işte bu rahipliğin, bu kibrin, bu ruhaniliğin içi_ ne girip sinmiş, burada bir güzel yuvalanmış, burada palazlanıp büyümüş, oysa kendisi oruç tutarak, çile çekerek bu Ben'i öldürdüğünü sanmrştı, Şimdi bunu görüyor, hiçbir öğretmenin kendisini esenliğe kavuşturamayacağrnr söyleyen gızlı sesin haklı o1_ d,uğunu görüyordu. İçindeki rahibin, içindeki Sama_ nanln ölmesi için dünyaya açrlmasr gerekmişti, zevk ve güç, kadın ve para peşinde koşarak kendini yitir_ mesi, bir tacir, bir kum arbaz, bir ayyaş ve açgözlü bi_ ri olması gerekmişti. Derken bu zevkperest sidd_ hartha,nın, bu açgözlü Siddhartha,nın da ölebilmesi için daha sonra bu berbat yrlları göğüslemesi, bu iğ_ rençliğe, kof ve yitik bir yaşamrn bu boşluk ve anlamsızlığrna sonuna kadar, acr bir umarsızlrğa gelip dayanlncaya kadar katlanmasr gerekmişti. ve zevk_ peiest, açgözlü Siddhartha ölmüş, uykudan yeni bir biaaır"rtha uyanıp gözlerini açmıştı. Bu Siddhartha da günün birinde yaşlanacak, o da günün birinde ölüp gidecekti, ölümlüydü siddhartha, tüm nesne_ ler ölümlüydü. Ama bugün gençti henüz, bir çocuktu bu yeni siddhaıtha ve yüreği sevinçle dolup taşıyordu. İşte bunları düşündü Siddhartha, midesinden gelen seslere gülümseyerek kulak verdi, içinde bir şükran duygusuyla bir arlnrn vrzrldamaslnr dinledi. Gözlerinin içi gülerek, önünde akıp duran rrmağa 103


baktı; şimdiye dek hiçbir su bunun kadar hoşuna gitmemişti, akıp giden bir suyun sesini ve sudaki yanslyr hiç bu kadar güçlü ve böylesine giz\e bir şekilde algılamamıştı. Sanki ırmağrn ona söyleyeceği önemli bir şey vardr, onun henüz bilmediği bir şey, onun ilerde karşılaşacağı bir şey. Siddhartha boğulmak istemişti bu suda, ama bugün suda boğulan, yorgun düşmüş ve umarsız eski Siddhartha olmuştu. Yeni Siddhaıtha bu akarsuya karşı derin bir sevgi duyuyordu içinde. Karar verdi, bu sudan.bir daha kolay kolay ayrılmayacaktı.

Kagıkçı Bu rrmağrn yanrnda kalacağrm, diye geçirdi içinden Siddhartha, bir zamanlar çocuk insanlara giderken geçtiğim rrmak bu; dost bir kayıkçı beni karşıya geçirmişti, bu kayıkçıya gideceğim, o zaman yolum beni onun kulübesinden almrş, yeni bir yaşamln içine götürup bırakmıştı; bu yaşam artık ihtiyarlayıp öldü. Benim şimdiki yolumun, benim şimdiki yeni yaşamlmln başında da isterim yine o kayıkçının kulübesi bulunsun! Siddhartha sevecen bakışlarla akan suya baktı, berrak yeşiline baktı suyun, gizemli deseninin billursu çizgilerine baktı. Derinlerden ışı1 ışil inci tanelerinin suJrun yüzüne çıktığını, sessiz hava kabarcrklarrnın suyun aynasrnda yüzdüğünü gördü; göğün maviliğinin yansrsı vurmuştu suya. Binlerce gözden kendisine bakıyordu rrmak, yeşil, beyaz, billursu, gök mavisi gözlerden. Ne çok seüyordu bu suyu, su nasrl da büyülüyordu onu, nasrl da içi şükran duygusuyla dolup taşryordu bu suya karşı! Yüre-

ğindeki sesin konuştuğunu işitti, yeni uyanmış sesin. Ve ses şöyle diyordtı: Bu suyu sev, ayrılma

yanrndan, onu öğretmen yap kendine! Oh, evet, onu 104

105


öğretmen yapacaktı kendine, onun söylediklerine kulak verecekti. Öyle sanryordu ki, bu suyu ve onun gizlerini anlayan biri daha başka pek çok şeyi de anlayacaktr, pek çok gizi, tüm gizleri. Ama bugün Siddhartha rrmağın simgelerinden bir tanesini gördü ancak, bu da ruhunda bir çalkantıya yol açtı. Gördü ki bu su akryordu hep, sürekli akıyor, ama hep yerinde duruyordu, aynr suydu hep, ama yine de her an yeniydi! Oh, kim kavrayabilia kim anlayabilirdi bunu! O anlayamıyor, kavrayamıyordu, yalnrzca bir sezginin kımıldadrğını duyumsuyordu içinde, uzak bir anrmsamanrn, tanrrsal seslerin varlığrnr duyumsuyordu. Siddhartha doğrulup kalktı, açlığı dayanrlmaz ölçüye varmrştı. Bitkin bir halde yürümeye ko;rudu, rrmağr karşrsrna aldr, kıyıdaki patikadan yukarr trrmandı, suyun sesine, karnrndaki gurultuya kulak verdi. Kayığın yanrna geldi derken, kayık hazw bekliyordu ve genç Samanayr bir zamanlar rrmaktan karşıya geçirmiş aynl kayıkçı kayığın içinde durmaktaydı. Siddhartha adamr tanrdr, adam da hayli yaşlanmıştı. "Beni karşıya geçirir misin?" diye sordu Siddhartha.

Siddhartha gibi soylu bir kişinin tek başrna ve yaya olarak yürüyüp geldiğini gören kayıkçı şaşırmrştr, Siddhartha'yr kayığa aldı ve yola koyuldu. "Kendine güzel bir yaşam seçmişsin,'' dedi Siddhartha. "Her gün bu ırmak kenarrnda yaşamak ve suyun üzerinde bir kıyıdan öbürüne gidip gelmek hoş bir şey." Kayıkçı, vücuduyla öne arkaya sallanarak gülümsedi: "Güzel, beyim, senin söylediğin gibi. Ama her yaşam, her iş güzel değil midir?" 106

"Olabilir. Ama ben seninkine imreniyorum." "Ah ah, çok sürmez, bu işten brkarsrnız. Şık giyimli beylere göre değildir benim iş." Siddhartha güldü. "Üzerimdeki bu giysiler daha önce de bir başkasının dikkatini çekmişti- Peki, beni rahatsrz ed,en bu giysileri sana versem, alrr mısın? Çünkü söylemedi deme, yanrmda para yok, senin ücretini ödeyemeyeceğim." "Bey şaka ediyor," dedi kayıkçı gülerek. "Şaka etmiyorum, dostum. Dinle: Daha önce de bir kez beni kayığınla bu sudan geçirmiş, karşrlrğında para almamıştın. Bugün de öyle yap, ücret yerine şu giysilerimi kabul et." "Peki, bey üzerinde giysi olmadan mr yoluna devam edecek?" "Ah, yola devam etmesem çok daha iyi olacak. En güzeli eski bir önlük ver sen bana, yanrnda kalıp sana yardım edeyim, daha doğrusu beni yanrna çırak al, çünkü kayığı nasrl kullanacağımı öğrenmeden yardrm edemem." Kayıkçı, araştrran gözlerle uztın uzun yabancr adama baktı. "Şimdi tanrdrm seni," dedi sonunda. "Eskiden bir gün benim kulübede gecelemiştin, çok oldu, sanlrrm yirmi yildan fazla. Sonra seni kayığıma alıp karşıya geçirmiştim, dostça veda edip ayrılmıştık birbirimizden. Bir Samana değil miydin sen? Adı,n neydi, çıktı aklrmdan." "Siddhartha. Evet, bir Samanaydım beni son gördüğünde." "Hoş geldin, Siddhartha. Benim adrm da Vasud.eva. IJmarrm, bugün yine konuğum olursun, kulübemde yatar, nereden geldiğini, güzel giysilerinin seni niye raLratsrz ettiğini bana anlatırsın." Irmağın ortasrna varmışlardı; Vasudeva, akrn107


tıyla sürüklenmemek için küreklere daha sıkr asıldı. Gözleri kayığın burnunda, güçlü kollarıyla sakin sakin çekiyordu kürekleri. Siddhartha kayıkta oturmuş adama bakıyordu; nasrl o zamanlar Samanalığınln o son gününde bu adama karşr yüreğinde bir sevgi uyandığlnr anımsadr. Vasudeva'nın davetini teşekkürle kabul etti. Kryıya yanaştıklarrnda, kayığı kızaklara bağlamaya yardım etti. Ardından kayıkçı Vasudeva kulübeye onu davet etti, ekmek ve su verdi ona. Siddhartha iştahla yedi bunlarr, Vasudeva'nın ikram ettiği mango meyvelerini de yedi iştahla. Yemekten sonra birlikte bir ağaç kökünün üzerine oturdular, güneş batmak üzereydi. Siddhartha kayıkçıya soyuiıdan sopundan bahsetti; bugün, yAşadığı o umutsuzluk dolu saatte gözlerinin önünde canlandığı şekliyle hayatrnr anlattı. Gece geç vakitlere kadar sürdü anlatısr. Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha';n dinledi. Onun bütün anlattıklarlnı, soyu sopuna, çocukluğuho, öğrenmelerine, arayrşlarlna, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, ka5nkçınrn en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva'nrn nasrl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarınr açtığınr, konuşulan sözlerden nasrl hiçbirini kaçırmadrğrnr, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnrzca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamrnl, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasrl bir mutluluk olduğunu seziyordu. Ne var ki, Siddhartha anlatrnrn sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çö10B

küşten, kutsal Om'dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra rrmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttr, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinle_ meye başladı. Derken siddhaıtha sustu, uzun bir sessizliğin ardrndan şöyle dedi Vasudeva: "Benim kafamdan geçirdiğim gibi tıpkı. Irmak seninle konuşmuş, Anlaşılan seni de dost gÖrüyor kendine, seninle de ko_ nuşuyor. Bu da iyi, çok iyi bir şey. Yanımda kal, Siddhartha, d,ostum. Bir zamanlar bir karrm vardr, yatağı yanr başımdaydr, ama öleli çok oluyor, hanidir yalnlz yaşryorum. Artık sen benimle kal, yaşa burada; kulübede ikimiz için de yer var, ikimize de yetecek kadar yiyecek-" "Teşekkür ederim," diye yanıtladı Siddhartha, "teşekkür ed,erim, davetini geri çevirmeyeceğim, Beni can kulağıyla dinlediğin için de teşekkür ede_ rim! Dinlemesini bilen insanlar o kadar az ki! senin gibi iyi dinleyen birine şimdiye kadar rastlamadım hiç. Bu bakımdan da senden öğreneceğim çok şey Var."

"Öğreneceksin," dedi Vasudeva, "ama benden değil. Dinlemeyi ırmak öğretti bana, sen de ondan öğreneceksin. Her şeyi bilir ırmak, ondan her şeyi öğrenebilirsin. Dinle, aşağrlara yönelmenin, aşağrla_ ra inmenin, derinlikleri aramanrn iyi olduğunu da yine ırmaktan öğrendin. zengin ve soylu siddhart_ ha kayıkta kürek çeken biri olacak, bilgin Brahman siddhartha bir kayıkçı olacak: Bunu da sana söyle_ yen lrmaktır. Öbtır şeyi de yine ırmaktan öğrenecek_ Sin."

uzun bir sessizlikten sonra sordu siddhartha:

Vasudeva?" Vasudeva doğrulup kalktr. "Geç oldu," dedi, "gi-

"Ned,ir bu öbür

şe;z,

109


H {

t

dip yatalrm artık. Obür şeyin ne olduğunu sana söyleyemem, sevgili dostum. Sen öğreneceksin bunu, ama belki de biliyorsun. Bak, ben bilgin biri değilim, nasrl konuşulacağını bilmem, nasrl düşünüleceğini de. Yalnrzca dinlemesini beceririm, bir de hak yolundan ayrılmamayr, bütün bildiklerim bu kadardrr. ÖUur şeyin ne olduğunu sana söyleyebilsem, bunu öğretebilsem sana, belki bir bilgin olurdum, ama bu halimle bir kayıkçıyrm sadece, işim arzu, edenleri rrmaktan karşıya geçirmektir. Pek çok kişiyi bir kryrdan öbür kıyıya geçirdim, binlerce kişiyi; hepsi için de rrmak, yolculuk sırasında karşılaşılan bir engelden başka şey değildi. Para pul, iş güç peşine düşmüşlerdi, düğün derneklere seğirtiyor, hac

yerlerini ziyarete gidiyorlardr ve ırmak bir engeldi yollarının üzerinde, kayrkçı da onları. bir an önce bu engelin üzerinden aşrrmak için vardı,. Binlerce kişinin arasrnda pek azr, topu topu dört ya da beşi için rrmak bir engel olmaktan çrktr, bu insanlar rrmağrn sesini işittileı rrmağrn sesine kulak verdiler ve 1rmak benim için nasıl kutsalsa, onların gözünde de kutsallık kazandr. Haydi gidip yatalım artık. Sidd-

hartha!" Sid"dhartha kayıkçının yanrnda kaldı, kayığı kullanmaslnl öğrendi. Kayıkta yapılacak iş olmadığı zamar, Vasudeva'yla pirinç tarlasrnda çalıştı, çalı çupı topladr, piseng ağaçlarından' meyveleri topladı. Bir küreğin nasrl yontulacağını öğrendi, kayığın nasrl onarrlacağrnr, nasıl sepet örüleceğini ayrrca. Öğrendiği her şey onu sevindiriyor, günler ve aylar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu. Ama Vasudeva'dan çok rrmak öğretmenlik yapryordu Siddhartha'ya. Irmaktan sürekli bir şeyler öğreniyordu. Dinlemeyi öğreniyordu en başta, sessiz bir yürekle, bek'Malezya d.ilinde piseng, ınuz demektir.

110

(çev.)

l

İ

İ İ İ İ

ı

leyen, dışa açık bir ruhla, içinde tutkulara, isteklere kulak vermeyi öğreniyordu, yargrlara, görüş ve düşüncelere yer vermeden. Vasudeva'nın yanrnda bir dostluk havasr içinde yaşıyordu Siddhartha, bazen birkaç kelime konuştukları oluyordu, üzerinde uzun uzun düşünülmüş birkaç söz. Vasudeva fazla laf etmekten hoşlanan biri değildi, onu konuşturmayl nadiren başarıyordu siddhartha. "O gizi de," diye sordu bir defasında dostu Vasudeva'ya, "sen de rrmaktan öğrendin mi o gizi, zaman diye bir şey olmadığını?" Vasudeva'nln yüzünü ışıl ışı1 bir gülümseme kapladı. "Evet, Siddhartha," diye cevapladı Vasudeva. "Senin demek isteğin şu olacak sanrrrm: Irmak aynr zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayrkta, akrntı yerinde, denizde, dağda, aynl zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardrr, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez rrmak, geleceğin gölgesi diye de bir şey bilmez." "Evet, benim de kastettiğim bu," dedi Siddhartha. "Ve bunu öğrenir öğrenmez, tıayatımı şöyle bir gözden geçirdim, o da bir rrmaktr, çocuk Siddhartha'yı genç Siddhartha'dan ve yaşlı Siddhartha'dan ayrran bir gölgeydi yalnrzca, gerçek bir şey değildi. Ayrrca, Siddhartha'nrn dünyaya daha önceki gelişlerinde de bir geçmiş söz konusu değildi, ölümünde ve Brahma'ya dönüşünde de bir gelecek söz konusu olmayacak. Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlrk sahibidir." Siddhartha coşmuştu, içinde doğan esin, mutluluğa boğmtıştu onu. Oh, tüm çile ve kahırlar zaman değil miydi, tüm uğraşıp didinmeleı tüm korkular 111


ü iil ,I

ffi i]:

zaman değİl mİydi? Zaman aşıltr aşrlmaz, zaman düşüncesi kafadan çıkarılır çıkarrlmaz dünyadaki bütün güçlükler, bütün düşmanlıklar silinip gitmiyor mu, yenilgiye uğratılmıyor muydu? Coşkuyla konuşmuştu Siddhartha. Vasudeva ise gülümseyerek, gözlerinin içi ışıl ışıl parıldayarak ona bakrp durmuş, başını sallayarak söylediklerini onaylamlş, hiç konuşmadan başını sallamış, eliyle Siddhartha'nın omuzunu sıvazlayıp işinin başına dönmüştü. Yine bir başka sefer, yağmur mevsirni çıkagelip rrmak kabardığrnda ve gümbürdeyip uğuldadığrnda, şöyle demişti Siddhartha: "Doğru değil mi, dostum, birden çok sesi var rrmağın, pek çok sesle konuşuyor? Bir kralın sesiyle örneğin, bir savaşçmrn sesiyle, bir boğanrn, bir gece kuşunun sesiyle, doğuran bir kadrnrn, iç geçiren bir insanrn sesiyle ve daha binlerce değişik sesle?" "Öyledir," diyerek başrnr salladı Vasudeva, "tüm varlıklarrn sesi onun sesinde saklrdrr." "Peki," diye sürdürdü konuşmasrnt Siddhaıtha, "onun binlerce sesini aynl anda işitebiliyorsun madem ki, bu seslerle hangi sözcüğü söylediğini de biliyor musun?" Vasudeva'nın yüzüne mutlu bir gülümseme yayrldı, Siddhartha'ya doğru eğilip kulağına kutsal Om sözcüğünü fisıldadı. Siddhartha'nrn da işittiği, bu sözcükten başkası değildi. Ve Siddhartha'nın gülümsemesi her defasrnda kayıkçının gülümsemesine biraz daha benzedi, neredeyse onun gülümsemesi gibi aydrnlrk, neredeyse onun gülümsemesi gibi mutluluktan ışıl rşrl, onunkisi gibi binlerce küçük kırışıklıkla parıldayarak, onunkisi gibi çocuksu, onunkisi gibi yaşlı bir görünüm kazandı. Her iki kayıkçıyı gören yolculardan pek çoğu onlara kardeş gözüyle bakıyordu. AkşamI12

ları çokluk rrmak kıyısındaki kütüğün üzerine oturuyor, susup suyun sesini dinliyorlardı; onlar için suyun değil, yaşamrn sesiydi bu, var olanrn sesi, dünya kuruldu kurulalı oluşum içinde olanrn sesi. Bazen rrmağrn sesini işittiklerinde her ikisi de aynı şeyleri kafalarrndan geçiriyor, önceki gün yapılan bir söyleşiye gidiyor akrllarr, yolculardan yüzü ve yazgrsl zihinlerini kurcalayan birini anrmslyorlar, ölümü düşünüyor, çocukluklarrnr düşünüyorlar, rrmak kendilerinö iyi bir şeyler söyledi mi birbirlerine bakryorlardr aynl şeyi düşünerek, aynr soruya

aynr yanrtr almaktan mutlu. Kayıktan ve iki kayıkçıdan çevreye yayılan bir şey vardr, yolculardan kimisi seziyordu bunu. Kimi zaman öyle oluyordu ki, her iki kayıkçıdan birinin yüzüne bakan bir yolcu hemen yaşamrnr anlatmaya koyuluyor, derdini açıyor, yaptığı kötülükleri itiraf ediyor, onlardan bir teselli bekleyip bir akıl rica ediyordu. Bazen de ırmağrn sesini dinlemek isteyen bir yolcu, yanlarrnda bir gece kalmak için izin istiyordu. Bazen de öyle oluyordu ki, söz konusu yerde iki bilge, iki büyücü ya da ermişin yaşadığını işitmiş meraklı kimseler çıkıp geliyordu. Meraklılar bir sürü soru yöneltiyor, ama hiçbirine cevap alamryorlardı; karşılarrnda ne bilge, ne büyücü buluyor, yalnrzca iki yaşlı dost adamcağız görüyorlardr, dilsize benzeyeh, biraz acayip, biraz bunamrş görünen iki adamcağız.Ve gelen meraklr kişiler gülüyoı şu insanlarrn böyle nasrl da aptalca ve safça inanarak boş dedikoduları etrafa yaydıklarr üzerinde konuşup duruyor1ardı.

Yıllar geçiyor, ama bunları sayan olmuyordu. Günlerden bir gün Gotama'ya, yüce Buddha'ya bağlı keşişler çıkıp gelerek rrmaktan karşıya geçmek istedi. İki l<ayıkçrnrn öğrendiğine göre, keşişler siddhartha

113/B


I ,

apar topar yolu tutmuş, büyük öğretmenlerine gidiyorlardr, ortalığa bir haber yayılmrştı çünkü, ulu Buddha ölümcül hastaydr, çok geçmeden insan ölümüyle ölerek esenliğe kavuşacaktı. Bundan kısa süre sonra yeni bir grup keşiş daha çıkageldi, d,erken başka gruplar izledi bunu, gerek keşişlerin, gerek öbür yolculardan pek çoğunun konuştuğu tek şey, Gotama ve onun yakında ölecek oluşuydu. Ve nasrl bir savaşa ya da bir kralın taç giyme törenine dört bir yandan akrn eden insanlar karıncalar.gibi biraraya toplanarak yığınlar oluşturursa, keşişlerle yolcular da sanki bir büyünün cazibesine kaprlmış gibi ulu Buddha'nrn ölümünü beklediği, bu olağanüstü olayrn gerçekleşip bir çağın kusursuz kişisinin sonsuzluğa göçeceği yere doğru akrn ediyordu. Siddhartha bu dönemde çok düşündü ölüm döşeğinde yatan bilgeyi, sesi uluslara doğru yolu gösteren ve yüz binlerce kişiyi uykudan uyandıran sesini bir zamanlar kendisinin de işittiği, yüzüne bir zamanlar kendisinin de saygıyla baktığı bu yüce öğretmeni. İçtenlikle düşündü onu, izlediği mükemmellik yolunu gözlerinin önünde canlandrrdr, delikanlılık döneminde ona, bu ulu kişiye söylediği sözleri anrmsadr. Ona öyle geliyordu ki, hepsi de mağn-lr ve çok bilmişlik taşan sözlerdi bunlarrn, gülümseyerek anrmsadı hepsini. Hanidir kendisi Gotama'dan ayrı bilmiyordu artrk, oysa bir zaman öğretisini benimseyememişti. Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri hiçbir öğretiyi benimseyemezdi. Ama aradığınr bulan da hangi öğreti olursa olsun, hangi yol, hangi amaç olursa olsun hiçbirinden onaylnl esirgeyemezdi. Aı,tık onu sonsuzlukta yaşayan, Tanrrsal'r soluyan binlerce başka kişiden ayrran hiçbir şey yoktu. Pek çok kişinin yollara düşüp, ölüm döşeğinde||4

ki Buddha'ya gittiği bugünlerin birinde Kamala da,

bir zamanrn bu en güzel yosmasr da çıkageldi. Önceki yaşamından elini eteğini çekeli hayli zaman o1muştu; koruluğunu Gotama'nrn keşişlerine bağışlaEış, Gotama'nrn öğretisine sığınmış, hacrların dostlarr arasına, onları kollayıp gözetenlerin arasrna karışmıştı. Gotama'nrn yakrnda öleceği haberini alır almaz, oğlu Siddhartha'yı yanlna alıp üzerinde sade bir giysi, yaya olarak yola koyulmuştu. Irmağa doğru yürümüşlerdl sürekli; ama çok geçmeden yorulan oğlan ikide bir eve dönelim, yemek yiyelim diye tutturmuş, bir türlü laf dinlememiş, rnızrnız|anrp durmuş, Kamala da çaresiz yolda sık srk mola vermişti. Annesine her dediğini yaptrrmaya alışmıştı oğlan; annesi ona yemek yedirmiş, onu avutmuş, bazen de paylayıp azarlamıştı. Neden annesiyle bu zahmetli ve srkıntilı yolculuğa çıktıklarını, bilinmeyen bir yere, ölüm döşeğindeki kutsal, yabancı bir adamı görmeye gittiklerini oğlanrn kafası bir türlü almamrştı. Adam ölürse ölsündü, bundan ona neydi? Oğlanla annesi Vasudeva'nın kayrğından pek uzak sayılmayacak bir yere gelmişlerdi ki, küçük Siddhartha yeniden mola vermek zorunda bıraktı annesini. Ama annesi de, Kamala'nın kendisi de yorgun düşmüştü; oğlan muz yerken, annesi yere oturup gözlerini yumdu, dinlenmek istedi bıraz. Ama anslzın acr bir çığlık attr, korkuyla annesine baktı oğlan, benzinin sapsarr kesildiğini gördü; küçük kara bir yılan sokmuştu annesini, yılan sonra giysisinin altından çıkıp uzaklaştı. Belki ilerde birilerine rastlarız düşüncesiyle anneyle oğlu hemen kalkıp yola koyuldu, koşar adrm yürümeye başlad,ılar. Tam kayığın yakrnına gelmişlerdi ki, Kama]a olduğu yere yığıldı kaldı, daha faz115


d,,

t la ileriye gidemedi. Oğlan acı acı bağrrdr, arada boynuna sarrlrp öptü annesini, öte yandan annesi de oğlan gibi sesi çrktığı kadar bağırrp yardrm istedi. Derken kayığrn yanı başında duran Vasudeva sesi işiterek koştu, kadrnı kucaklayıp kayığa taşıdr, oğlan da yanlarrndan geldi. Çok geçmeden kulübeye vardr, o anda Siddhartha ocağın başında durmuş, ateş yakıyordu. Başınr kaldırınca ilkin oğlanrn yüzüne ilişti ğözu; ne tuhafsa oğlanın yüzü kendisine bir şey anrmsatıyor, unutulmuş bir şeyi aklına getiriyor gibiydi. Daha sonra Kamala'ya kaydı Siddhartha'nrn gözi; Kamala, kayıkçnın kollarrnda baygın yatıyor-

j,

du, öyleyken Siddhartha hemen tanrdı Kamala'yı. Yüzü kendisine bir şeyleri anımsatır gibi olan çocuğun kendi oğlu olduğunu anladı., hıızl,-ı hızlı çarpmaya başladı kalbi. Kamala'nrn yarasr yrkanrp temizlendi, ama yrlanın soktuğu yer şimdiden siyahlaşmış, Kamala'nrn vücudu şişmişti. Bir ilaçtan kaşık kaşık içirilince, kendine geldi. Kulübede Siddhartha'nrn yatağında yatıyor, bir zamanlar kendisini çok seven Siddhartha onun üzerine eğilmiş başucunda dikiliyordu. Kamala, Adeta bir düş görür gibiydi, gülümseyerek sevgilisinin yüzüne bakryordu, ancak yavaş yavaş kavradı durumu, daha önce bir yılan tarafindan sokulduğunu anlmsadı, telaşla oğluna seslendi. "Oğlun yanrnda, merak etme," dedi Siddhaıtha. Kamala, gözlerinin içine baktı Siddhartha'nın. Yılanın zehrinden dili diline dolaşarak, "İhtiyarlamışsın, sevgilim," dedi. "Saçrn sakalın ağarmış. Ama o genç Samanaya benziyorsun yine, bir zaman Adeta çırılçıplak, ayakl arı toz toprak içinde benim koruluğuma gelen Samanaya. Beni ve Kamaswami'yi terk edip gittiğin zamankinden daha çok benziyorsun ona. Gözlerin sanki onun gözleri, Siddhart116

buncazaman sonra beni tanıyabildin mi?" Siddhartha gülümsedi: "Görür görmez tanıdım seni, Kamala, sevgilim." Kamala oğlunu göstererek; "Onu da tanrdrn mr peki?" dedi. "Senin oğlun!" Birden bakışları tuhaflaşıp gözleri kapandı. Siddhartha, ağlamaya başlayan oğlanı kaldırıp dizlerine oturttu, ses çrkarmadr ağlamaslna, saçlarrnr okşadı. Çocuk yü2üne bakınca, vaktiyle de el kadar bir çocukken öğrendiği bir Brahman duasr geldi aklrna. Yavaş yavaş, bir şarkr okur gibi duayı söylemeye başladr, geçmişten ve çocukluktan kopup gelen sözler belleğine üşüşüyordu. Şarkılı duanrn etkisiyle sakinleşti oğlan, arada bir hıçkrrrktan sonra uyuyakaldı. Siddhartha, onu götürüp Vasudeva'nrn yatağına yatrrdı. Vasudeva ocağrn başında dikiliyoa pirinç pişiriyordu. Siddhartha şöyle bir baktr Vasudeva'ya, o da gülümseyerek karşılık verdiUsulcacrk; "Kamala ölecek," dedi Siddhartha. Vasudeva evet anlamrnda başınr salladı, dost yüzünde ocakta yanan ateşin parrltısı gezindi. Kamala bir kez daha uyarup kendisine geldi, acıyla büzüldü yüzü. Siddhartha'nrn gözleri Kamala'nın ağzında, solmuş yanaklarrnda okudu acıyı, sessizce okudu, dikkatle, bekleyerek, bütün yüreğinde duyarak. Kamala sezdi bunu, gözleri Siddhartha'nın gözlerini aradı. Siddhartha'ya bakarak şöyle dedi: "Görüyorum ki, gözlerin de değişmiş. Eski gözlerine hiç benzemiyor. Senin Siddhartha olduğunu bana anlatacak ne kalmış geride? Hem Siddhartha'sın, hem değilsin." Siddhartha konuşmuyor, gözleri sessizce Kamala'nın gözlerinin içine bakryordu. "liaştrn mı varmak istediğin amaca?" diye sor-

ha. Ah, ben de yaşlandım, kocadrm ben de,

IL7


du Kamala. "Huzüta kavuştun mu?"

Siddhartha gülümsedi ve elini Kamala'nın elinin üzerine koydu. "Görüyorum, huzura kavuşmuşsun," dedi Kamala. "Görüyorum. Ben de kavuşacağım huzura." "Sen buldun huzuı"ı-ı," dedi Siddhartha fisıldayarak. Kamala, Siddhartha'nrn gözlerinin içine bakmaktan bir türlü kendini alamryordu. Gotama'ya gitmek, kusursuzbir kişinin yüzünü görmek, ondan çeweye yayılan huzuru solumak istemiş, Gotama yerine Siddhartha'yr bulmuştu ve iyi de olmuştu böylesi, o kusursuz kişiyi görmüş kadar iyi olmuştu. Kamala, aklından geçenleri Siddhartha'ya söylemek istiyor, ama dili dönmüyordu bir türlü. Konuşmadan Siddhartha'ya bakıyor, Siddhartha ise Kamala'nın gözlerindeki yaşam krvrlcrmtnrn yavaş yavaş söndüğünü görüyordu. Son bir acı dalgası Kamala'nın gözlerinin içine dolup onları ışı,ksız bıraktıktan, son bir ürperti Kamala'nrn elleri ve kolları üzerinde gezindikten sonra, Siddhartha'nrn parmaklarr Kamala'nın gözkapaklarını kapadı. Uzun sür,e Kamala'nrn yanında oturdu Siddhartha, onun uykuya dalmış yüzüne baktı. Uzun süre Kamala'nın ağzrndan ayırmadı gözlerini, incelmiş dudaklarıyla yaşlr, yorgun ağzından. Ve bir zaman, yaşam].nrn baharrnda bu ağzı yeni patlamış bir incire benzettiğini anımsadr. Uzun süre oturdu, solgun yüzdeki, yorgun kırışıklardaki ifadeyi okudu, yüzün manzarasıyla doldurdu içini, kendi yüzünü aynl şekilde orada yatarken gördü, aynr şekilde beyazl ayr,ı şekilde canl çekilmiş, kendi yüzünü ve Kamala'nın yüzünü aynı zamanda krrmrzı dudaklar ve ateşli gözlerle gencecik gördü, şimdiki zaman ve eşzamanlrlık duygusu, sonsuzluk duygusu iliklerine 11B

kadar işledi. Derinden duydu, her yaşamdaki yok edilmezliği, her andaki sonsuzluğu her zamankinden daha derin şekilde hissetti. Siddhartha doğrulup kalktığında, Vasudeva pirinç yemeğini hazırlamıştı. Ama Siddhartha bir şey yemek istemedi. Keçilerinin bulunduğu ahırda iki ihtiyaı samanlardan bir yatak yaptılar kendilerine. Vasudeva uzanrp yattı, Siddhartha ise dışarı çrktr, bütün gece kulubenin önünde oturdu, rrmağrn sesine kulak verdi geçmişe dalarak, yaşamlnın bütün dönemleri hep birden belleğine üşüştü, kuşattr çevresini. Arada bir doğrulup kalkıyor, kulübenin kaprsrna giderek içerisini dinliyoı oğlanın uyuyup uyumadığrna bakıyordu. Seher vakti henüz şafak sökmeden ahrrdan çıkan Vasudeva, dostunun yanrna geldi. "Gece uyumadın mı?" diye sordu. "Hayrr, Vasudeva. Oturdum burada, rrmağı dinledim. Irmak pek çok şey söyledi bana, o esenliğe kavuşturucu düşünceyle, o birlik ve bütünlük düşüncesiyle doldurdu içimi." "Üzücü bir olay yaşadrn, Siddhartha. Ama görüyorum ki, yüreğin kararmadl." "Hayrr, dostum, nasrl kararabilirdi yüreğim? Zenginve mutluydum daha önce, şimdi zenginliğim ve mutluluğum daha da arttı. Oğluma kavuştum." "Ben de çok sevindim oğlunun geldiğine. Ama artık çalışmaya başlasan, Siddhartha; yapılacak bir sürü iş var. Bir zaman benim karrmrn öldüğü yatakta Kamala hayata yumdu gözlerini. Bir zarnan odunları yığıp karrmr yaktığım tepede Kamala için de bir odun yığını hazırlayalırn." Oğlan henüz uyurken, Kamala'nın cesedini yakacaklarr odun yığınını hazrrladılar.

119


OğuL

ü

Oğlan, ürkmüş ve ağlayarak, annesinin yakılmasrnda hazır bulundu, kendisine oğlum diyerek kucak açan ve Vasudeva'nın kulübesinde ona hoş geldin diyerek bağrrna basan Siddhartha'nrn sözlerini somurtarak, ürkek ürkek dinledi. Annesinin yakıldığı tepenin eteğinde günlerce oturdu, ağzına yemek koymadı, hiçbir şey görmek istemedi, dış dünyaya kapadı gönül kaprsrnr, kafa tuttu, benimsemeye yanaşmadı yazgly:,. siddhartha dokunmadr, kendi haline bıraktr onu, üzüntüsüne saygı gösterdi. Oğlunun kendisini tanrmayışını, bir baba gibi onu sevemeyişini anlayışla karşılryordu. Şunu da göruyordu ki, on bir yaşındaki oğlu şımarıktı, ana kuzusu çocuklardan biriydi, varlıklı kişilerin alışkanlıklarıyla büyümüştü, lezzetli yemeklere, rumuşak yataklara alışffiış, uşak ve hizmetçilere emretmeye alışmıştı. Siddhartha, annesinin yasrnl tutan şımarrk oğlunun yabancr bir yerde ve sefalet içinde yaşamaya böyle bir anda, hiç mrrtn kırrn etmeden nza gösteremeyişini anlıyordu. Onu zorlamak istemiyor, oğlunun ;rapacağı bazr işleri onun yerine kendisi yaplyor, her zaman yiyeceklerin |20

en iyisini oğluna ayrrıyordu. Sabır gösterip tatlı dille onun gönlünü yavaş yavaş kazanmayr umuyordu. Oğluna kavuşmayı kendisi için bir zenginlik ve mutluluk bilmişti Siddhartha. Ne var ki, zaman geçip oğlandaki yabancılrğrn ve asrk suratlılığrn sürmesi, yüreğindeki gurur ve inatçılığın kaybolmaması, hiçbir işe el sürmek istememesi, yaşlrlara saygrda kusur etmesi, Vasudeva'nln meyve ağaçlarını yağmalamasr üzerine, oğlunun kendisine mutluluk ve huzur değil, tash ve üzüntü getirdiğini anlamaya başladı. Ama seviyordu onu, oğlunun yanrnda bulunup üzüntü çekmesini, oğlu yanrnda olmadan duyacağı mutluluk ve sevince yeğliyordu. Küçük Siddhartha'nın kulübeye gelmesinden sonra iki yaşlı dost yaprlacak işleri aralannda bölüşmüştü. Vasudeva yine tek başına kayıkta çalışmaya başlamıştı, oğlunun yanından ayrrlmak istemeyen Siddhartha da kulübeyle tarladaki işlere bakryordu. Günlerce, aylarca bekledi Siddhartha, oğlunun kendisini anlayacağrnr, gösterdiği sevgiyi kabullenip belki de buna karşılık vereceğini bekleyip durdu. Aylarca bekledi Vasudeva durumu izleyerek, bekledi ve sustu. Günlerden bir gün küçük Siddhartha'nın dikbaşlılığı ve kaprisleriyle yine babasrnr üzüp üstelik iki pirinç kasesini kırdığınl görünce, akşamleyin dostunu bir kenara çekti ve ona şöyle dedi: "Bağışla söyleyeceklerimi, ama bir dost gibi yü-

rekten konuşuyorum seninle. Bakıyorum, kendini

yiyip duruyorsun, bakıyorum üzülüp tasalanıyor-

sun. Oğlun, sevgili dostum, tasalandrrryor seni, beni de öyle. Yawu kuş başka türlü yaşamaya, başka bir yuvaya alışık. Senin gibi tiksinti ve bezginlik duyarak zenginlikten ve kent yaşamrndan kaçmadı o,

kendisi istemeden bütün bunlardan ayrrlmak

zo-

|2I


nında kaldı. Irmağa sordum, ah dostum, pek çok kez sordum lrmağa. Ama rrmak güldü her seferinde, benimle eğlendi, benimle ve seninle eğlendi, bizim aptallığımuza kahkahayla güldü. Her şey dengi den-

l

gine; senin oğlunun gelişip serpilebileceği bir yer değil burasr. İstersen sen de bir sor rrmağa, sen de kulak ver söyleyeceklerine." Siddhartha, neşenin hiçbir zaman eksik olmadıpek ğr, çok krrrşıklıkla dolu içtenlikli yüze tasayla baktı. "İyi ama, nasıJ ayrılabilirim ondan?" diye sordu usulcacrk ve mahcup. "Bana biraz daha zaman tanı, sevgili dostum! Dinle, onun uğrunda savaşrp duruyorum, kalbini kazanmak istiyorum onun, sevgiyle ve samimi bir sabırla gönlünü fethetmek istiyorum. Bir gün onunla da konuşacak ırmak, o da seçilmiş kişilerden biri olacak ilerde." Bunun üzerine daha da sıcak gülümsedi Vasudeva. "KuşkuslJz, o da seçilmişlerden biri, o da sonsuzluk içinde yaşayacak biri. Peki ama biliyor muw4 sen de ben de biliyor muyuz onun ne için seçildiğini, hangi yolları izlemek, hangi işleri yapmak, hangi acrlarr çekmek için seçildiğini? Katlanacağı acrlar az buz olmayacak, yüreğinde bir gurur ve soğukluk var, pek çok acı çekmekten yakayr kurtaramaz böyleleri, pek çok yanılır, pek çok uygunsuz iş yapar, pek çok günahın yükünü yüklenir. Söyler ınisin bana, sevgili dostum, oğlunu terbiye ediyor musun? Zorlabir şey yaptırıyor musun ona? Onu dövüyoE onu cezalandrrryor musun?" "Hayrr, Vasudeva, hiçbirini yaptığım yok bunların." "Farkrndaytm, yapmıyorsun. Onu zorlamıyor, onu dö,,rmüyoı ona emirle bir şey yaptlrmryorsun. Biliyorsun çünkü, Jrumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür- Çok iyi bir |22

ınsan, övgüye layık birisin. Peki, onu zorlayıp cezalandrrmadrğını sanmakla yanılmryor musun acaba? Sevgi bağınla onu bağlamryor musun? Onu her gün utandrrmryor, iyi yürekli ve sabırla dawanarak onun işini daha da güçleştirmiyor musun? Onu, bu kendini beğenmiş ve şrmarrk çocuğu, bir kulübecle muzla karrnlarınr doyuran, pirinç bile kendileri için lüks bir yiyecek sayrlan, düşünceleri onunkine hiç benzemeyen, kocayrp sessizliğe gömülmüş yürekleri onunkinde başka türlü çarpan iki ihtiyarrn yanında yaşamaya zorlamryor musun? Bütün bunlarla oğlan zorlanmrş ve cezalandrrrlmrş olmuyor mu?'' Siddhartha, ne diyeceğini bilemeyerek gözleı:ini yere indirdi. Usulcacrk sordu: Peki, ne yapmalryrm sence?" Vasudeva şöyle dedi: "Kente al götür onu, annesinin eüne götüı uşaklar, hizmetçiler evdedir herıuz, onlara götür. Baktın ki evde kimseleri bulamadrn, bir öğretmene götür onu, bir şeyler öğrenmesi için değil, başka oğlanlarrn, krzlarln arasrna karrşması, kendi dünyasının içinde yaşamasl için. Hiç düşünmedin mi bunu yapmayr?'' "Benim içimi okuyorsuh," dedi Siddhartha üzgün. "Srk sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mr bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kend"ini harcamayacak mı? Babasrnın tüm hatalarınr kendisi de tek-

rarlamayacak, belki büsbütün Sansara'ya dalıp

mahvolmayacak mı?"

Kayıkçı Vasudeva'nın gülümsemesi ışı1 ışı1 parıldadr; Siddhaı,tha'nrn kolunu haflfçe tutarak şöyle dedi: "Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakrnmak için mi işlediğine I23


inanryorsun? Hem, oğlunu Sansara'ya karşr koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, taprnmayla mı, uyararak mr? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha'nın öğretici öyküsünü? Bir zarnao burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha'yr Sansara'dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasrnrn dindarlrğr, öğretmenlerin uyarrlarr, kendi bilgisi, kendi arayışlarr koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamrnl yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha'yr? Sanryor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanryorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acl ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgrsmın en küçük bir paçasrnı koparıp alamazsln ondan." Vasudeva'nln o güne dek bu kadar söz çrkmamrştr ağzmdan. Siddhartha yürekten teşekkür etti ona, üzgün üzgün yüruyüp kulübeden içeri girdi, uzun süre uyuyamadı. Vasudeva, kendisinin önceden düşünmediği, bilmediği hiçbir şey söylememişti. Ama bildiği şeyler yapabileceği şeyler değildi, oğluna sevgisi daha güçlüydü bilgisinden, ona karşr şefkati de daha güçlü, onu kaybetme korkusu daha güçlüydü. Şimdiye kadar böylesine gönül verdiği bir başka şey olmuş muydu? Böylesine derinden serrmiş miydi bir başkasını, böylesine kör bir sevgiyle, böylesine acr çekerek, boşu boşuna sevmiş, ama yine de mutlu hissetmiş miydi kendini? Siddhartha dostunun öğüdünü tutamadr, gön|24

deremedi oğlunu. Oğlunun hükmetmesine izin verdi, hor görmesini sineye çekti. sustu ve bekledi, tatlı dil ve güler yüzlülüğün suskun savaşrna, sessiz sabrr mücadelesine her gün yeniden koyuldu. Vasudeva da susuyor ve bekliyordu dostlukla, bilerek, katlanarak. Sabır konusunda ikisinin de üzerine yoktu. Bir gün oğlunun yüzünde annesi Kamala'yı çok anrmsatan bir ifadeyle karşrlaşan Siddhartha'nın aklrna bir söz geldi. Kamala'nrn çok zarnarl önce, gençlik günlerinde bir ara kendisine söylediği bir söz. "Sen sevemezsin," demişti Kamala ve Siddhartha da ona hak vermişti; kendini bir yrldrza, çocuk insanlarr ise düşen yapraklara benzetmiş, ama yine de Kamala'nın o sözünde bir suçlama sezmişti. Gerçekten de bir başka insana gönlünü tümüyle kaptıramamlş, kendini o insana tümüyle verememiş, kendini unutamamış, bir başkası için duyacağr sevgiden çılglnca dawanrşlara kalklşmamlştı. Asla üstesinden gelememişti bunun; bu da, bir zamanki görüşüne göre kendisiyle çocuk insanlar arasrndaki büyük ayrrmdr. Ama şimdi, oğlu yanrnda bulunduğundan beri Siddhartha'nrn kendisi düpedüz çocuk insanlardan biri olup çıkmıştr, bir insan için acr çeken, bir insanl seven, bir sevgiden kendisini yitiren, sev_ gi yüzünden aptalın biri kesilen bir çocuk insan. Kendisi de şimdi, hayli geç olarak ve hayatında ilk kez, bu alabildiğine güçlü ve garip tutkuyu hissediyor, bu tutkudan dolayı acı çekiyor, fena halde acr çekiyordu; ama yine de mutluydu, yeni bir şey gelip katılmıştı yaşamına, yeni bir şeyle yaşamı zenginleşmişti. Bu sevginin, oğluna karşr körü körüne duyduğu bu sevginin bir tutku, hayli insanca bir şey sayılacağı.nr, Sansara olduğunu, bulanık bir pınar, karanlık bir su olduğunu seziyordu kuşkusuz. Ama yine I25


t

de öyle hissediyordu ki, değersiz denemezdi bunun için, zorunlu bir şeydi. Bu i:.azzırı da kefaretinin ödenmesi, bu acrlarrn da yaşanması, bu deliliklerin de yapılması gerekiyordu. Öte yandan oğlu babasrnın kendisi uğruna delice davranmasına engel olmuyor, sevgisini kazanmak için babasının uğraşıp didinmesine göz yumuyor, kaprisleri karşısrnda babastnın küçülmesine aldrrmryordu. Bu babada hayranlrğını uyandrran ya cla onu korkutan hiçbir şey yoktu. İyi bir,insandı bu baba, bulunmaz bir insan, iyi yürekli ve yumuşak kalpli bir kişi. Belki çok dindar bir adamdr, belki de bir ermiş - bütün bunlar oğlanın gönlünü kazanmaya yetmeyen özelliklerdi. Sıkıcı bir babaydı bu, sefil

kulübesine hapsetmişti onu, bırakmıyordu. Sıkıcı bir babaydı bu; bütün huysuzluklarınr gülümsemeyle, bütün aşağılamalarrnı güler ;nizle, bütün kötülüklerini iyilikle karşılaması, bu kocamrş sinsi herifin iğrenç mi iğrenç bir hilesiydi. Babası bağırıp çağrrsa, kötü davransa, daha çok hoşuna gidecekti. Derken bir gün geldi, küçük Siddhartha babasınrn ;rüzüne kaı,şı söyledi düşündüklerini, açıktan açığa ona cephe aldı. Babası ona bir iş buyurmuş, çalı çırpı toplamasınr istemişti. Ama oğlan kulübeden dışarr adrmrnr atmamış, inat edip ateş püskürerek olduğu yerde kalmış, ayaklarıyla yeri dörrmüş, yumruklarrnr srkmrş, kin ve nefretini olanca gücüyle babasınrn yüzüne haykırmıştı. Ağzından köpükler saçarak, "Kendin git topla çalı çırpıhı!" diye bağırmıştr. "Ben senin uşağın değilim. Biliyorum, beni döı.rmüyorsun, göze alamryorsun çünkü; biliyorum, dindarhğınla ve hoşgörünle beni sürekli cezalandrrmak, beni aşağılamak istiyorsun. Ben de senin gibi olay:m istiyorsun, senin gibi dindar, senin gibi yuınuşak kalpli, ayrlca senin ka|26

dar bilge! Ama işte söylüyorum, senin gibi olmaktansa bir soyguncu, bir katil olup cehenneme giderim daha iyi, yeter ki acı çektireyim sana. Senden ırefret ediyorum, sen benim babam değilsin, istersen yüz bin defa annemin Aşığı ol!" Ötl<e ve hrrs taşıyordu oğlandan; kaba ve ağza alrnmayacak yüzlerce sözle babasına veriştirdi. Sonra koşup gitti kulübeden, ancak akşama doğru dönüp geldi. Ertesi sabah da ortalardan kayboldu. Ayrrca, iki renkli kamıştan örülmüş, müşterilerin verdiği bakır ve gümüş paralarrn saklandığı küçük bir sepet de kayıplara karışmıştı. Kayık da yerinde yoktu, Siddhartha onu rlmağrn karşı kıyısında gördü. Oğlan kaçıp gitmişti. Oğlandan dünkü aşağılayrcr sözleri işitmesinden bu yana perişan durumda titreyip duran Siddhartha, "Peşinden gitmem gerekiyor," dedi. "Yalnız başına ormandan geçemez. Ölür kalır yolda. Bir sal yapmalıyrz, Vasudeva, sal yapıp ırmaktan karşıya geçmeliyiz." "Bir sal yapacağrz," dedi Vasudeva, "oğlanın karşıya götürdüğü sandalr alıp yerine getireceğiz buraya. Ama oğlanı koyver gitsin en iyisi, çocuk sayı|rnaz artık; başrnrn çaresine bakabilir, kentin yolunu arayrp bulur. Sonra, haklı oğlan, unutma bunu! Senin yapman gerekip de yapmadrğrnı yapıyor. Kendi işini kendi görüyor, kendi yoluna gidiyor. Ah, Siddhartha, acı çektiğini biliyorum senin, ama insanın gülmeden duramayacağı, senin de çok geçmeden gülüp geçeceğin acılar bunlar." Siddhartha cevap vermedi. Baltayı çoktan almıştı eline, bambu kamışlarrndan bir sal çatmaya koyuldu; Vasudeva da yardım etti ona, ottan ipleı,le kamışları birbirine tutturdu. Sonra sala atlayıp yola koyuldular, akıntı |27


bir hayli uzaklara sürükledi salı, karşı sahile varınca rrmaktan salı çektiler drşarı.

"Ne diye baltayı aldrn yanrna?" diye sord.u Siddhartha. Vasudeva şöyle dedi: "Kayrğrmrzrn küreği bakarsrn kaybolmuştur." Ama Siddhartha dostunun kafasından geçenleri biliyordu. Oğlan onlardan intikam almak ya da peşine düşmelerini önlemek için küreği kaldırrp atmrş ya da krrıp parçalamıştır diye düşünmüştü dostu. Ve gerçekten kayıkta kürek fa]an göremediler. Vasudeva kayığrn tabanını göstererek gülümsedi dostuna, Adeta şöyle der gibiydi: "Oğlun sana ne söylemek istiyor, anlamryor musun? Peşine hüşmemizi istemediğini görmüyor musun?" Ama Vasudeva sözle söylemedi bunlarr. Hemen yeni bir kürek yapmaya koyuldu. Siddhartha ise dostuna veda etti, kaçıp giden oğlunu aramaya çıktı. Vasudeva alrkoymadı onu. Ormanda uzun süre yol alan Siddhaıtha aramalarınrn boşuna olduğunu düşündü derken. Ya oğlan çoktan ormanı geçip kente varmrştrr, ya da henüz yoldaysa, kendisinden saklanıp gizleniyordur, diye geçirdi kafasından. Biraz daha düşününce, aslrnda oğlu için tasalanmadrğr sonucuna vardı; içten içe biliyordu ki, ne oğlunun başına bir hal gelmişti ne de ormanda onun için bir tehlike söz konusuydu. Öyleyken durmadan devam ediyor, ama onu kurtarmak için değil, yalnızca onu bir kez daha görmek için yapıyordu bunu. Ve koşa koşa kentin önüne kadar geldi. Kente yakın bir yerde geniş caddeye varrnca durdu; bir zaman Kamala'nın olan, bir zaman Kamala'yr tahtırevanda ilk kez gördüğü güzelim koruluğun girişiydi durduğu yer. Bir zamanki yaşantı yeniden canlandı içinde, kendini bir zaman orada dikiI2B

lirken gördü, genç, sakallr, neredeyse çıplak bir Samana olarak, saçr toz toprağa bulanmrş. Uzun zaman koruluğun girişinde durdu, açrk kaprdan koruluktan içeri baktı, sarr cüppeli keşişlerin güzelim

ağaçlar altında gezinip dolaştığınr gördü. Uzun zamall bekledi oracrkta, düşüncelere dalarak, hayalinde canlanan göruntüleri seyrederek, yaşamrnrn öyküsüne kulak vererek. Uzun zaman durdu oracrkta, keşişlere baktı, onlarrn yerinde genç Siddhaıtha'yı, onlarrn yerinde Kamala'yr ulu ağaçlarrn altrnda dolaşrrken gördü. Kamala'nın nastl kendisini ağırladığl, onu ilk kez nasrl öptüğü, gözlerini geriye çeürip Brahmanlığına nasrl gururla, ayrır zamanda küçümseyerek baktığı, gurur ve özlemle dünyevi yaşamrnl yaşamaya nasrl koyulduğu açık

seçik canlandr gözlerinin önünde. Kamaswami'yi, uşaklarr, şölen sofralarrnl, zat atıp kumar oynayanları, çalgrcrlarr gördü, Kamala'nın kafeste beslediği kuşu gördü ayrıca, bütün bunlarr bir kez daha yaşadr, bir kez daha kocayıp yorgun düştü, bir kez daha yaşadı aynr tiksintiyi, bir kez daha duydu kendiıri yok etmek isteğini, bir kez daha kutsal Om sayesinde esenliğe kavuştu.

Koruluğun kaprsında uzun zaman durduktan sonra kendisini buraya kadar çekip getiren isteğin budalaca bir şey olduğunu, oğluna yardrm elini vzatamayacağrnr, ona bağlarup ka]masının doğru sayrlamayacağrnr anladı Siddhartha. Kaçıp giden oğluna karşr beslediği sevgiyi derinden derine hissetti yüreğinde, bir yara gibi hissetti, aynr zamanda içinde debelensin diye bu yaranrn kendisine bağışlanmadrğrnr, onun çiçek açıp ışıldaması gerektiğini sezdi. Yaranrn henüz çiçeklenmeyişi, henüz ışıldamaylşr üzdü onu. Kaçıp giden oğlunun ardrndan çıkıp buralara getiren hedefin yerini boşluk almıştı. Mahzun mahzun yere oturdu, yüreğinde bir şeyin siddhartha

L2919


ölüp gittiğini duydu, bir boşluk hissetti, önünde bir haz, bir amaç göremez oldu. Düşüncelere dalffilş, oturup bekledi. Bunu, bu tek şeyı rrmaktan öğrenmişti: Beklemek, sabretmek, kulak verip dinlemek. Şimdi de oturuyor ve kulak veriyordu, yolun tozu toprağı içinde oturuyor, kendi kalbine kulak veriyor, onun nasrl yorgun ve üzgün çalıştığını duyuyoı bir ses işitmeyi bekliyordu. Pek çok saat kulak vererek oturdu, gözlerinin önündeki görüntüler silinip gitti, bir boşluktan içeri düşmeye başladr, karşr koymadan düştü sürekli, düştü önünde bir yol görmeksizin. İçindeki yaranln sızladığını işittikçe, sessiz sedasrz Om çekti, Om'la doldurdu içini. Koruluktaki keşişler onu gördü, Siddhartha'nrn saatlerce yerde çömelmiş oturduğunu ve saçlarrnda tozla toprak biriktiğini görerek çıkıp geldi içlerinden biri, önüne iki tane piseng meyvesi bıraktr. İhtiyar Siddhartha, keşişi fark etmedi. Derken bir el uyandrrdı onu, omzuna dokunan bir el. ve siddhartha hemen tanrdı eli, elin narin ve mahcup dokunuşunu tanrdı ve kendine geldi. Doğrulup kalktı ayağa, peşinden gelmiş Vasudeva'yı selamladı. Vasudeva'nın dost yüzüne, yüzdeki gülümsemelerden geçilmeyen krrışıklara, neşe dolu gözlerin içine bakar bakmaz, kendisi de gülümsemeden duramadr. Derken önündeki piseng meyvelerini gördü ve eğilip aldı yerden, birini dostu Vasudeva'ya uzattı, ötekisini kendisi yedi. Hiç konuşmaksrzrn Vasudeva'yla ormana döndü, kulübeye, kayrğa döndü. O gün olup bitenlerden hiçbiri söz etmedi, hiçbiri oğlanın adrnr ağzına almadr, hiçbiri onun kaçıp gidişine değinmedi, hiçbiri yaradan konuşmadr. Siddhartha kulübede yatağına uzandı; bir süre sonra bir çanak hindistancevizi sütüyle yanrna yaklaştı Vasudeva, ama dostunu çoktarı uyumuş buldu. 130

Om

il

Daha uzun bir süre srzlayrp durdu yara. Siddhartha, yanrnda bir oğlu ya da bir krzıyla pek çok yolcuyu rrmaktan geçirdi, her birine imrenerek baktı, her seferinde şöyle düşündü: "Bu kadar çok kişi, böyle binlerce insan bu canrm mutluluğu tadıyor, ben neden yoksun kalryorum bundan? Kötü insanlarrn, hrrsrzlarrn, haydutlarrn da çocuklarr var ve çocuklarrnr seviyorlar, çocuklarr da onlarr seviyor, yalnız ben bunun dışrndaydım." Artık böylesine basit düşünceler, böylesine mantrksız düşünceler geçiriyordu kafasrndan, çocuk insanlara işte öylesine benzer biri olup çıkmıştı. Aıtık insanlara eskisinden değişik bir gözle bakryordu, eskisinden daha az zeki, daha az mağrur, buna karşılık daha bir sıcaklrkla, daha bir yakınlık ve ilgiyle. Irmaktan,geçirdiği srradan yolcular, çocuk insanlar, işadamları, savaşçılar, kadınlar, eskisi kadar yabancr gelmiyordu ona; onlarr anlıyordu, onları anlıyor, onların düşünce ve mantıkla değil, içgUdü ve isteklerce yöneltilen yaşamlannr paylaşıyor, kendisini onlardan biri gibi hissediyordu. Kusursuzluk aşamaslnln eşiğinde bulunmasına, şu an çektiği 131


I

çıie, çilelerin sonuncusu olmasrna karşrn, bu çocuk insanlara kendi kardeşleriymiş gibi baklyor, onlarrn kendini beğenmişlikleri, hrrs ve tamahları, onların gülünçlükleri kendisi için gülünç olmaktan çıkıyor, anlayrşla karşılanabilir ve sevilmeye layık bir niteliğe bürünüyoı hatta baş tacr edilmeye değer görünüyordu. Bir annenin çocuğuna karşı duyduğu kör sevgi, kendini beğenmiş bir babanın biricik oğulcuğuyla körü körüne ve aptalca gururlanrşr, burnu havada genç bir kadınrn ziynet eşyalarına'tutkunluğu ve kendisine hayranlıkla bakacak erkek gözlerine köru körüne, çılgrnca düşkünlüğü, bütün bu duygulaı bütün bu çocukluklaı bütün bu basit, aptalca, ama alabildiğine zorlu, güçlü bir dirimsellik içeren, kolay kolay pes etmeyen duygular ve açgözlü istek-

ler Siddhartha için çocukluk olmaktan çıkmıştı

artrk; insanların bu duygular ve istekler için yaşadığrnr, onlarrn uğrunda sonsuz işler başardığrnr, gezilere çıktığrnr, savaşlar yaptı.ğınl, sonsuz acrlar çektiğini, sonsuz çilelere katlandığını görüyordu; bunlar için sevebilirdi onları, tutkularının her birinde, eylemlerinin her birinde yaşamı görüyordu, dirimselliği, yok edilmezliği, Brahma'yı görüyordu. Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalrnmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnrzca, bu da bilinçti,,tüm yaşamrn birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazr anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlannın, düşünce - çocuk insanlarrnln bir çocuksuluğu sayılacağrnr geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanr yoktu; nasrl ki zorunlu olan şe|32

yi inatla, şaşmadan yapan hayvanlar kimi anlarda

insanlardan üstün görünebilirse, onlar da bilgelerden hayli üstündü. Gerçekte bilgeliğin ne olduğu, uzun arayrşlarryla neyi amaçladığı konusunda bir sezgi Siddhaıtha'nın içinde yavaş yavaş tomurcuklanıyor, yavaş yavaş olgunluk kazanıyordu. Bu, her an, yaşamın ortasrnda birlik düşüncesini düşünebilme, onu hissedebilme ve nefesle içine çekebilme konusunda ruhta her an varolan eğilimden başka bir şey, bir yetenekten , gizli bir hünerden başka bir şey değildi. Yavaş yavaş bu sezgi Siddhaıtha'nrn içinde tomurcuklanryor, Vasudeva'nın yaşlı çocuk yüzünde ışı1 ışıl yansryordu: IJ5rum, dünyanın ezeli ve ebedi mükemmelliğinin bilinci, gülümseme, birlik. Ama yüreğindeki yara hala sızlıyor, özlemle ve acıyla oğlunu düşünüyordu Siddhaıtha; oğluna karşı yüreğinde sevgi ve şefkat beslemekten geri kalmryor, oğlunun kaybından duyduğu acının içini oyup kemirmesini sineye çekiyor; sevgi uğruna akla gelmedik çılgınlıklara kalkışıyordu. Alev kendiliğinden sönmüyordu bir türlü. Ve yaranın yine şiddetle sızladığı günlerin birinde, içindeki özleme karşr duramayan Siddhartha rrmaktan geçti, karşıda kayıktan indi, oğlunu aramak üzere kentin yolunu tutacaktı. Irmak yumuşak ve usulcacrk akıyordu, havalarrn kurak sittiği bir mevsimdi, ama rrmağrn sesi bir tuhaf yankılanmaktaydı: Gülüyordu bu ses! Açıkça gülüyordu. Irmak gülüyor, tiz ve duru bir sesle gülüyordu yaşlı kayıkçıya. Siddhartha durdu, sesi daha iyi işitebilmek için suyun üzerine eğildi, sessizce akıp giden suda yanslyan yüzünü gördü ve bu yüzde bir şey vardı, unutulmuş bir şeyi anrmsatıyordu kendisine, düşündü ve buldu ne olduğunu: Bu yüz, bir zaman tanrdrğı, 133


hiç değinmedikleri bir konuda söz açtr; bir zaman kalkıp kente gidişinden, içinde sızlayıp d.uran yarad,an, mutlu babaları gördükçe kapıldığı krskançlık duygusundan, bu gibi isteklerin saçmalığrnr bildiğinden, onlara karşı boşuna sürdürdüğü savaştan bahsetti. Her şeyi açıkladr, her şeye, en tatsrz konulara bile değindi rahatlıkla; dile getiremediği, açığa vuramad.ığı hiçbir şey olmadı, her şeyi anlattr çekinmeden. İçindeki yarayr Vasudeva'nln gözleri önüne serd,i, bugünkü kaçma girişimini da saklamadr, evden kaçan bir çocuk gibi ırmaktan geçip kente gitmek isteğini, rrmağrn kendisine güldüğünü söyledi. Konuştu, uzun uzun konuştu Siddhartha, yüzünde bir dinginlikle kendisine kulak veren vasu_ deva'nın onu dinleyişindeki ustalığı her zamankinden güçlü şekilde duyumsadr. Dostuna doğru akıp giden acrlarrnrn, korkularınrn, dostuna doğru akrp giden umutlarınln nasrl yine ondan kendisine dönüp geldiğini hissetti. Bu dinleyiciye yarasrnl gös-

sevdiği ve öte yandan korktuğu bir başka şnize, Brahman babasının yüzüne benziyordu. Ve anrmsadr siddhartha: uzun zaman önce, henüz bir delikanlıyken çilecilerin araslna karışmasına izin vermeye zorlamrştı babasınl, ona veda edip ayrrlmış ve bir daha da eve dönmemişti. Şimdi onun kendi oğlu için katlandığı acrya babasr da o zaman kendisi için katlanmam§ mıydı? Çoktan ölmemiş miydi babasr, tek başına, oğlunu bir daha göremeden? AynL yazgL kendisini de beklemiyor muydu? Bu yineleniş, uğursuz bir çember içinde bu dönüp durma, bir komedi, tuhaf ve aptalca bir şey değil miydi? Irmak gülüyordu. Evet öyleydi, sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamrş çileler dönüp geliyoı boyuna aynr çileler çekiliyordu. Siddhartha yeniden kayığa binip döndü kulübeye, babasrnr düşünerek, oğlunu düşünerek, rrmağrn alayına konu olmuş, kendi kendisiyle kavgalr, umutsuzluğa kaprlmanrn eşiğinde, kendisine ve bütün dünyaya ırmakla birlikte gülmeye dünden hazrr. Ah, yaranln henüz çiçeklendiği yoktu, kalbi yazg|ya karşı direniyordu henüz, çektiği çileden henüz neşe ve zafer parrltrsrnın yüz gösterdiği yoktu. Ama umudunu yitirmemişti; kulübeye döner dönmez Vasudeva'ya açrlmak, her şeyi onun gözleri önüne sermek, her şeyi ona, bu dinleme üstadrna anlatmak için önüne geçilmez bir istek duydu. Vasudeva kulübede oturmuş, sepet örüyordu. Kayık işinde çalrşamryordu artrk, gözleri zayıflamrştr, yalnız gözleri değil, elleri ve kollarr da eski gücünü yitirmişti. Değişmeden ve dipdiri kalan tek şey, yüzündeki hoşnutluk ve neşeyle dolup taşan iyilikseverlikti. Siddhartha yaşlı Vasudeva'nın karşrsrna oturup acele etmeden konuşmaya başladı. O zamana kadar 134

termek, acrsl dininceye ve lrmakla tek vücut olunca_ ya kadar onu sularda yıkamakla aynr şeydi. HA1A konuşan, içini döken, itiraflarda bulunan Siddhartha, kend.isini dinleyenin artık vasudeva olmadığını, bir insan olmadığrnr, kendisine hiç kıpırdamadan kulak veren bu varlığın tıpkı yağmuru emip içine çe-

ken bir ağaç gibi onun itiraflarını çekip içine

aldrğrnr, bu krpırdamadan kendisini dinleyenin rr_ mağrn kendisi, Tanrı'nrn kendisi, sonsuzluğun kendisi sayılacağrnı giderek anladı. sonunda kendisini ve yaraslnr artık düşünmez olan siddhartha,nrn bütün dikkati dostundaki değişiklik üzerinde toplandı; ne çok hisseder, ne çok kavrarsa değişiklik o ölçüde daha az şaşırtıcı geldi kendisine, her şeyin d,üzen içinde doğal akrşrnr izlediğini, vasudeva,nın hanidiı neredeyse baştan beri böyle olduğunu, bu135

l

ı


j

nu yalnrzca kendisinin göremediğini, hatta kendisinin de dostundan pek farklı biri sayılmayacağınr o kadar daha iyi anladı. İçind,e öyle bir his vardr ki, halk tanrrlarr nasrl görüyorsa, kendisi de Vasudeva'yı öyle görmekteydi ve bu da geçici bir durumdu yahnızca. İçinden Vasudeva'ya veda etmeye koyuldu. Bu arada durmadan konuşmaktaydı. Konuşması bitince, Vasudeva eskisi kadar iyi görmeyen gözlerini ona çeürdi, bir şey söylemedi ağzrnr açıp, bakışlarr sevgi, neşe, anlayış ve.bilgiyle parıldayarak suskunluk içinde ona baktı. Siddhartha'yı elinden tutup rrmak kryrsrna götürdü, onunla birlikte oturdu yere, ırmağa bakıp gülümsedi. "Onun sana süldüğünü işittin," dedi. "Ama her şeyi işitmedin henüz. Şimdi seninle kulak verelim rrmağa, işittiğinden daha çok şey işiteceksin." Kulak verip dinlediler. Irmağrn çok sesli şarkrsr yumuşacık yankrlanıyordu. Gözlerini dikmiş suya bakıyordu Siddhartha, akıp giden suda hayaller görüyordu: Babasrnın hayalini gördü bir ara, tek başınaydr, oğlunun yasrnr tutuyordu; derken kendi hayali belirdi suda, tek başınaydr, kendisi de özlem bağıyla uzaklardaki oğluna bağlanmıştr; oğlu göründü suda, o da yalnızdı, körpe isteklerinin alev alev yanan yolunda, açgözlülükle ileriye atılıyordu; her biri kendi varmak istediği hedefe yönelikti, her birini kendi hedefi büyülemişti, her biri acılar içindeydi. Irmağın şarkrsrndan çilelerin sesi yankılanıyordu, özlemle dolup taşarak şarkrsrnı söylüyordu rrmak, özlemle hedefine doğru akıp gidiyordu, sesinde bir sızlanıp yakınma vardr. Vasudeva'nün suskun bakrşr, "Duyuyor musun?" diye sordu. Siddhartha başınr sallayarak doğruladı soruJru. "Daha iyi kulak ver!" diye fisıldadı Vasudeva. 136

Siddhartha daha iyi kulak vermeye çalıştı. Sudaki babasınrn hayali, kendi hayali, oğlunun hayali birbiriyle kavuşup kaynaştı; bir ara Kamala'nrn da hayali belirip silindi suda; daha sonra Govinda'nrn hayali ve daha başka hayaller belirdi, iç içe geçti hepsi, hepsi rrmak oldu, hepsi rrmak olarak bir hedefe doğru akıp gitti özlemle, istekle, acryla; ve 1rmağın sesi özlemle dolup taşıyor, yakıp kavurucu bir ıstırapla, dindirilmez bir arzuyla dolup taşıyordu. Hedefrne vapinaya çalrşryordu rrmak; Siddhartha aceleyle seğirttiğini görüyordu onun, kendisinden, kendi yakrnlarrndan ve o zamara kadar gördüğü insanlardan oluşan rrmağrn. Tüm dalgalar ve sular seğiıtiyoı acrlara göğüs gererek, kendi hedeflerine koşuyordu, pek çok hedefe, çağlayana, göle, akrn-

trnrn hızlandrğr yerlere, denize; ve tüm hedeflere ulaşıyor, her hedefı bir yenisi izliyordu; sudan buhar olup gökyüzüne çıkıyor, yağmur olup gökyüzünden aşağı iniyor, prnar oluyor derken, çay oluyor, rrmak olup yeniden atılıyordu ileriye, yeniden akıp sidiyordu. Ama özlem dolu ses değişmişti. Hela işitiliyordu acılr, arayışlar içinde; ama sese şimdi başka sesler gelip katılmıştr, sevinç ve acıyla dolu sesler, iyi ve kötü sesler, gülen ve yas tutan sesler, yüzlerce, binlerce ses. Siddhartha kulak verip dinledi. Bütünüyle kulak verip dinleyen biri kesilmişti şimdi, kendini tümüyle dinlemeye vermiş, tümüyle boşalmrş, tümüyle soğurup içine alan biri olmuştu. Dinleme sanatrnda öğrenilecek her şeyi öğrendiğini hissediyordu. O zamana kadar bütün bu sesleri sık sık işitmişti, ırmağrn çıkardığı bu pek çok sesi; ama sesler bugün bir başka türlü yankılanıyordu. Pek çok sesi birbi-

rinden ayırL edemiyordu artrk, neşelileri gözü

yaşlılardan, çocuksuları erkeksilerden ayıramı.y()ı,-

l:17


du, bir bütün oluşturuyordu hepsi, özlemin yakınmast ve bilen kişinin gülüşü, öfkenin haykrrrşı ve ölen kişilerin iniltisi, hepsi birdi şimdi, hepsi iç içe geçmişti, birbirine bağlanffiış, binlerce kez birbirine sarılıp dolanmrştr. Ve tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, büzün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı. Tümü birden oluşumlarrn rrmağı, tümü birden yaşamrn müziğiydi. Ve Siddhartha dikkatle bu rrmağa, bu binlerce sesli şarkrya kulak verdi mi, salt acrlara, salt gülmelere kulaklarrnr tıkayıp ruhuyla tek bir sese bağlanmadı da Ben'iyle bu ses içinde yitip gitmeyerek bütün sesleri işitti ffii, bütünü, birliği duymaya çalıştı mr, binlerce sesin bütün şarkrsının bir tek sözcükten oluştuğunu görüyordu, bu sözcük de Om'du, mükemmellikti. Vasudeva'nın bakışr, "Du;ruyor musun?" diye sordu yeniden. Işıl ışıl parıldıyordu gülümsemesi Vasudeva'nın, yaşlı yüzünün kırışıklarr üzerinde parıldayarak süzülüyordu, rrmaktan gelen tüm seslerin izerinde. Om'un süzülüşü gibi tıpkı. Işıl ışıl parıldıyordu Vasudeva'nın gülümsemesi dostuna bakarken. Derken Siddhartha'nın yüzünde de aynı gülümseme ışı1 ışı1 parıldadı. Yarasr meyveye durmuş, ac],sı rşımaya başlamış, Ben'i akrp giderek birlik içine karışmıştı. Siddhartha bu andan sonra yazgıyla savaşı brraktr, çektiği acrlar son buldu. Yüzünde bilmenin neşesi çiçeklendi, hiçbir istemin karşı duramadrğr, mükemmelliği tanryan, oluşumlarln rrmağrno, yoşamrn seline evet diyen bir bilmenin neşesi. Acılarr ve sevinçleri paylaşmaya hazır, kendini tümüyle ırmağın akışrna brrakmış, birlik ve bütünlüğün bir parçasr olmuştu Siddhartha. 13B

Irmak kryısında oturduğu yerden kalkan, dostunun gözlerinin içine bakan ve bu gözlerden bilmenin neşesini parıldar gören Vasudeva, usulcacrk Siddhaıtha'nın omuzuna dokundu eliyle, her zamanki gibi ihtiyatlı ve yumuşak. "Ben de bu Anı beklemiştim, sevgili dostum!" dedi. "Beklediğim an geldi, ben gideyim artık. Hanidir bu Anı bekleyip durdum, hanidir kayıkçı Vasudeva olarak yaşadrm burada. Daha fazlasrna gerek kalmadı- Hoşça kal kulübe, hoşça kal ırmak, hoşça kal Siddhartha!" sidd.hartha, kendisine veda eden dostunun önünde yerlere kadar eğildi. "Biliyordum," dedi alçak sesle. "Ormanlarrn içinde yaşacaksın." "Ormanlarrn içinde yaşayacağlm," diye cevapladı Vasud.eva, gözlerinin içi parıldayarak. "Birlik ve bütünlüğe katılacağım. " Vasudeva, gözlerinin içi gülerek yürüyüp eitti, siddhartha arkasrndan baktr dostunun, derin bir krvanç, derin bir ciddilikle arkasrndan baktı, huzur dolu adrmlarrnı izledi dostunun, rşr1 ışı1 parıldayan başrnr, aydınlıklar içindeki vücudunu gördü-

139


Gouı,nda Govinda bir mola srrasrnda başka keşişlerle, yosma Kamala'nrn Gotama'nın öğrencilerine bağışladığı korulukta bulunuyordu ki, yaşlı kayıkçıdan söz edildiğini işitti, koruluğa bir günlük uzaklıkta bir rrmak kıyısında yaşayan kayıkçıya pek çok kişi bir bilge gözüyle bakmaktaydı. Daha sonra koruluktan ayrrlan Govinda kayrkçınrn bulunduğu yere doğru yola koyuldu, kayıkçryı görmeyi çok istiyordu. Çünkü yaşam boyu her ne kadar tarikat kurallarrnrn dışına çıkmamrş, ayrrca genç keşişlerden yaşl ve alçakgönüllülüğü dolayrsryla büyük bir saygı görmüşse de, yüreğindeki tedirginlik sürüp gitmiş, arayışları bir türlü sona ermemişti. Irmağa varan Govinda, kendisini karşıya geçirmesini istedi yaşlı kayıkçıdan, karşı kıyrda kayıktan indiklerinde ona şöyle söyledi: "Biz keşiş ve hacrlara pek çok iyiliğin dokunuyor, bizlerden pek çoğunu bir kıyıdan öbür kıyıya taşrdın. Yoksa sen de, kayıkçı, doğru yolu arayan biri misin?" Siddhartha, yaşlı gözleriyle gülümseyerek cevap verdi: "Bu yaşında bile ve Gotama keşişlerinin giysisi varken üzerinde, kendine hAlA arayan biri mi |40

diyorsun, ey saygıdeğer kişi!" "Yaşlr olmaya yaşlıyım," dedi Govinda, "ama arayrşlarım sona ermedi. Hiçbir zaman da sona ermeyecek, anlaşrlan benim yazgLm bu. Sen de, bana öyle geliyor ki, aramrşsrn. Bana hiçbir şey söylemeyecek misin, dostum?" "Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?" diye cevap verdi Siddhartha. "Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma firsatrnr bir türlü yakalayhmayacağını mı.?" "Nasrl yani?" diye sordu Govinda "Bir kimse arıyorsa, gözu aradığr şeyden başkasrnr görmez çokluk, bir türlü bulmasınr beceremez, drşardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradrğı şeydedir hep, çünkü bir amacr vardrr, çünkü bu amacın büyüsüne kaprlmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacr olmamak. Sen, ey saygrdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacınln peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun." "Hala pek anlamadrm söylediğini," dedi Govinda rica edercesine, "Ne demek istiyorsun bu sözlerle?" Siddhartha şöyle cevap verdi: "Bir zaman, ey sagıdeğer kişi, pek çok yrl önce bir ara yıne buraya gelmiş, rrmak kıyrsrnda yatan birini görerek yanr başrna oturmuş, uykusuna göz kulak olmuştum. Ama, dostum Goünda, o uyuyan kişiyi görünce tanryamadın." Keşiş Govinda, hayretle, Adeta büyülenmiş gibi kayıkçınrn gözlerinin içine baktı. "Yoksa sen Siddhartha mısln?" diye sordu çekingen bir se§le. "Seni bu kez de tanıyamadrm demek! Seni yürekten selamlarrm, Siddhartha, seni 14]1


tekrar karşrmda görmek beni ne kadar sevindirdi bilsen! Çok değişmişsin, dostum. - Demek kayıkçılık yapıyorsun şimdi?" Siddhartha içtenlikle güldü. "Kayrkçrlrk, evet. Bazı kişilerin, Govinda, pek çok değişmesi, çok değişik kılıklara girmesi gerekiyor. Bu kişilerden biri de benim. Hoş geldin, Govinda, artrk benim kulübemde geçirirsin geceyi." Govinda geceyi kulübede geçirdi, bir zaman Vasudeva'nın yattığı yatakta yattr. Gençlik dostuna pek çok sorular yöneltti, Siddhartha da ona kendi

yaşamlndan pek çok şey anlattr. Ertesi sabah yola koyulma vakti geldiğinde, Govinda biraz duraksayarak şöyle dedi: "Senden ayrrlmadan, Siddhartha, izin verirsen bir şey daha soracağım. Bir öğretiye bağlr mrsrn? Peşinden gittiğin, yaşamana ve dawanmana kılavuzluk eden bir inancrn, bilgin var mrdrr?" Siddhartha buna şöyle cevap verdi: "Biliyorsun sevgili dostum, henüz bir delikanlıyken, seninle ormanda çilecilerin yanrnda yaşarken, öğretilere ve öğretmenlere güvensizlik duymaya, onlara sırt çevirmeye başlamıştrm. O zamandan bu yana değişen bir şey yok. Ama yine de o günden sonra pek çok öğretmenim oldu. Güzel bir yosma uzun süre bana öğretmenlik yaptr, zengin bir tüccardan, ayrlca zar atrp kumar oynayan bazr kimselerden ders gördüm. Bir ara Buddha'nın gezgin bir öğrencisi bana öğretmenlik yaptı; ormanda uyuyakaldığım srrada başımda bekledi. Ondan da bazr şeyler öğrendim, ona da çok minnettarlm. Ama öğrendiklerimin büyük çoğunluğunu şu gördüğün rrmaktan öğrendim ve benden önce burada kayıkçılrk yapan Vasudeva'dan. Pek sade bir insandr Vasudeva, bir düşünür değildi, ama gerekli olanr biliyordu, Gotama gibi tıpkı; ku|42

sursuz biriydi, bir ermişti." "Öyle görülüyor ki, hala alay etmeyi seviyorsun biraz. Sana inanryorum ve biliyorum ki, hiçbir öğretmenin peşinden gitmedin. Peki ama sen kendin, bir öğreti değilse bile, sana özgu olup yaşamana yardrm eden bazr düşünceler geliştiremedin mi kafanda, bazr bilgilere ulaşamadrn mr? Bunlardan bana biraz söz açarsan çok sevindirirsin beni." "Evet," diye cevapladı Siddhartha, "bazl düşünceler gelişti kafaıhda, bazı bilgilere ulaştım zaman zaman. Kimi vakit bir saat ya da bir gün gibi bir süre bazı bilgilere ulaştığımı hissettir_n, insan nasıl yaşaml yüreğinde hissederse, onun gibi tıpkı. Bazı düşünceler belirdi kafamda, ama bunlarr sana söylemem kolay değil. Bak, dostum Goünda, kafamda beliren düşüncelerden biri şöyleydi: Bilgelik bir başkasrna anlatrlamaz; bir bilgenin başkalarrna anlatmaya çalıştığı. bilgelik aptalca bir şey gibi gelir kulağa." "Şaka mı ediyorsun?" diye sordu Govinda. "Şaka etmiyorum. Keşfettiğim bir şeyi söylüyorum sana. Bilsi bir başkaslna aktarılabiliı bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebiliı bilgelik yaşanabiliı bigelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratilabilir, ama bilgelik anlatılam az ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştlran şeydi. Bir düşünce gelişti kafamda, Goünda, senin yine şaka diye ya da aptalca bir şey gözüyle bakacağrn bir düşünce, ama düşüncelerimin en iyisi. Dinle: Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasrn! Yani şöyle: Bir gerçek ancak tek taraflrysa, dile getirilip sözcüklere dökülebilir. Düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen rfe varsa tek taraflıdır, hepsi tek taraflr, hepsi yarım, hepsi bütünlükten, mükemmellikten I43


ve birlikten yoksun. Ulu Gotama öğrencilerine dünyadan söz açarken, çile ve esenlik diye ikiye ayrrdr. Başka türlüsü olanaksrzdır, öğretmek isteyen biri-

nin izleyeceği başka yol yoktur. Ancak dünyanln

I

I

kendisi, gerek çevremizdeki, gerek içimizdeki varlık asla tek tarafh değildir. Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Sansara, tümüyle Nirvana değildir, asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkAr olamaz. BöyLe gibi görünmesi yanrlmamrzdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamızdandt. Zaman gerçek değildiı Govinda, ben srk sık yaşadım bunu. Zarnan da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acr ile mutluluk, kötü ile iyi arasrnda var gibi görünen çLzgI de bir yanılgıdan başka şey değildir." "Nasrl yani?" diye sordu Govinda telaşla. "Beni iyi dinle, dostum, iyi dinle! Benim gibi, senin gibi bir günahkAr, günahkArdır; ama bir gün yine Brahman olacak, Nirvana'ya ulaşacaktır, bir gün yine Buddha olacaktır. İşte bu 'bir gün' yanılgıdır, bir benzetmedir yalnızca! GünahkAr dediğimiz kimse, Buddha yolunda ilerleyen biri değildir: her ne kadar biz düşüncelerimizde nesneleri başka türlü tasarlayamazsak da, günahkAr bir kimse bir gelişim sürecini yaşamaz. Hayır, gelecekteki Buddha günahkAr kişinin içinde şimdiden, bugünden vardır, geleceği içindedir onun, onda, sende, herkeste oluşan, olası, gizl^i Buddha'ya tapmak gerekir. Dünya, dostum Govinda, mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağrr ağır ilerliyor değildir; hayır, her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlanmayr, tüm küçük çocuklar yaşlryr, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı kendi içinde taşır. Hiç kimse bir başkasrnın yürüdüğü yolda ne kadaı: ilerlemiş olduğunu göremez, haydutlarrn ve zar atıp kumar oynayanlarrn içinde bekle|44

yen bir Buddha, Brahmanlarrn içinde bekleyen bir haydut vardır. Yoğun bir meditasyonla zamanı yok etme, var olmuş olan, var olan, var olacak olan tüm yaşaml bir eşzamanlılık içinde görme olanağı ele geçirilir, böyle bir durumda her şey iyidiı her şey mükemmel, her şey Brahman'drr. Bu yüzden, var olan her yel iyi görünüyor bana, ölüm yaşam gibi, günah kutsallık gibi, akıllılık aptallık gibi görunüyor, her şeyin öyle olmasr gerekir, her şey benim onayrmı, benim İstekliliğimi, benim sevecen rrzaml beklemektediı benim için iyidir o zaman, bana zararr dokunamaz. Günaha pek çok gereksinim olduğunu kendi bedeninde ve kendi ruhunda yaşadrm, diretmekten vazgeçip dünyayı sevmesini öğrenmek, onu kendi arzuladrğrm, kendi hayalimde ya-

şattığım

bir dünyayla, kendi uydurduğum bir

mükemmellikle karşılaştrrmayrp nasılsa öyle brrakmak ve onu sevmek gönülden onun içinde yer almak için şehvete, mal ve mülke, kendini beğenmişliğe gereksinim duydum, en rezilce umarsrzlrklara kapılmayı gereksindim. - İşte, sevgili Govinda, kafamda beliren düşüncelerden şu an aklıma gelen birkaçı." Siddhartha eğilip yerden bir taş aldr, ağrrlığınr tartar gibi yaptı elinde. "Şu gördüğün," dedi taşla oynayarak, "bir taştır, belli bir zaman sonra toprak olacak belki, topraktan da bitki olarak boy verecek ya da bir havyana, bir insana dönüşecek. Eskiden olsa derdim ki: 'Bu taş yalnlzca bir taştır, değersizdiı Maya dünyasındaki nesnelerden biridir; ama yaşam çewiminde insana ve ruha da dönüşebileceği için bu taşa da önem veriyorum.' Eskiden olsa böyle düşünürdüm belki. Ama bugün şöyle düşünüyorum: Bu taş taştır, ayru zamanda hayvandır, aynr zamanda tanrrdlr, ayrtı zasiddhaıtha

|45ll-0


manda Buddha'dır, ilerde şu ya da bu nesneye dönüşeceği için ona saygr duyuyor, onu sayıyor değilim, çoktan ve her zaman şp ya da bu nesne olduğu için sevip sayryorum onu. Ozellikle taş olması, bana şimdi ve bugün taş olarak görünmesi, özellikle bu sevdiriyor onu bana, damarlarrnrn ve oyuklarrnrn her birinde bir değer buluyorum, sarr renginde, gri renginde, sertliğinde, üzerine vurduğum zamaIl çrkardığı seste, yüzeyindeki kurulukta ya da nemlilikte bir değer görüyorum. Taşlar vardrr, ele alındıklarında yağ ya da sabun hissini uyandrrır; taşlar vardrr yaprak, taşlar vardrr kum hissini verir, her biri de bir ayrrcalrk içerir ve her biri kendince Om çeker, her biri Brahman'drr, ama aynr zamanda ve özellikle Brahman olduğu için taştır, yağlı ya da sabunsudur, işte bu da benim hoşlandrğım şeydir, harikulAde bulduğum, tapınmaya değer gördüğüm şeydir.

Ama yeter, daha fazla konuşmayaylm. Sözcükler gızlı saklı anlamr zedeliyor, dile getirilen her şey o

an değişiyor b\raz,biraz çirkin, biraz aptalca niteliğe bürünüyor - evet, bu da çok iyi bir şey bu da çok hoşuma gidiyoı bir insanrn hazinesini ve bilgeliğini oluşturan şeyin bir başkaslnln kulağına her zaman aptalca gelmesine de hiç diyeceğim yok." Govinda, sesini çrkarmadan kulak vermiş dinliyordu. Bir aradan sonra duraksayarak; "Ne diye taşı örnek aldrn?" diye sordu. "Belli bir nedeni yoktu, Govinda. Ama belki de taşr, rrmağr, bizim gözlemlediğimiz ve kendilerinden bir şeyler öğrenebildiğimiz tüm nesneleri sevdiğimi göstermek istedim. Bir taşr sevebilirim, Govinda, bir ağacı da, bir kabuk parçasrnr da sevebilirim. Bunlar çeşitli nesnelerdir, nesneler de sevilebilir. Ne var ki, sözcüklerin renkleri yok, kenarları köşeleri

I46

yoktur, bir korkudan, bir tattan yoksunlar. Senin huzura kavuşmanı engelleyen de budur belki, o pek çok sözdür belki. Çünkü kurtuluş ve erdem de, Sansara ve Nirvana da sözcüklerden başka bir şey değildiı Govinda. Hiçbir nesne yoktur ki, Nirvana olsun; yalnız sözcük olarak vardrr Nirvana."

Govinda: "Nirvana yalnız bir sözcük değildir dostum. Bir düşüncedir," diye cevap verdi. Siddhartha sürdürdü konuşmasını: "Bir düşünce; öyledir belki. Şunu itiraf edeyim ki, dostum, düşüncelerle sözcükler arasrnda pek ayrrm yapmryorum. Açıkçası, düşüncelere de pek değer verdiğim yok. Nesneler daha değerlidir benim için. Bu gördüğün kayıkta benden önce çalışan biri vardr, benim öğretmenlerimden biri, kutsal bir adam; yrllar yılı inandığı tek şey rrmak oldu. Irmağın kendisiyle konuştuğunu fark etmişti, rrmağrn sesini öğretmen bildi kendine, ses eğitti, hocalık etti ona; ırmağa bir Tanrr gözüyle baktı, pek çok yıl bir rüzgArrn, bir bulutun, bir kuşun, bir böceğin de yücelttiği bu ırmak kadar Tanrrsal nitelik taşıyacağrnr, onun kadar çok şey bilip onun kadar iyi hocalık yapacağını fark etmeksizin yaşamrştı. Ama derken ormanlarrn içine çekildi bu ermiş, orada her şeyi öğrendi, senden de, benden de çok şey biliyordu, öğretmensiz, kitapsız edinmişti bütün bildiklerini, yalnızca ırmağa inandığı için edinebilmişti." Bunun üzerine Govinda: "Ama senin 'nesneler' dediğin şey gerçeklik taşıyor mu, bir varlık sahibi mi?" diye sordu. 'Acaba yalnrzca Maya'nrn bir göz boyamasr, yalnrzca bir hayal, bir görünüş değil mi? Senin taşrn, senin ağacrn, senin rrmağrn - bunlar gerçek şeyler mi peki?" "Bunu da çok önemsemiyorum artık," diye cevapladı Siddhartha. Nesneler bir hayal olsun ya da I47


olmasın fark etmez, ben de nihayet bir hayal sayılınm ve böyle bir durumda ben nasrlsam nesneler de öyle demektir. Nesneleri sevimli ve el üstünde tutulmaya değer gösteren de işte budur: Onların da benim gibi olmalarr. Bu yüzden sevebiliyorum onları. Ve güleceğin bir şey daha söyleyeyim sana: Sevgi, dostum Govinda, her şeyin başı gibi görünüyor bana. Dünyanın içyüzünü görmek, onu açrklamak, onu aşağılamak büyük düşünürlerin işidir belki. Ama benim için tek önemli şey, dünyayı sevebilmektir; onu aşağrlamamak, ona ve kendimö hınç ve nefret beslememek, ona, kendime ve bütün varlıklara sevgiyle, hayranlıkla ve huşuyla bakabilmektir." "Anlıyorı.ım," dedi Govinda. "Ama işte senin bu dediğin şey ulu Gotama'ya göre bir hayaldir. Gotama iyilikseverliği, kollayıp gözetmeyi, acrmayr, katlanmayr buyurur, ama sevgiyi dışında tutar bunun; dünyevi nesnelerin sevgisine yüreğimizde yer vermeyi bıze yasaklamıştır." "Biliyorum," diye cevapladı Siddhartha, altın gibi ışıl ışı1 bir gülümsemeyle. "Biliyorum, Govinda. İşte burada değişik görüş ve düşüncelerden oluşan bir cangılın göbeğinde, sözcükler çevresinde sürdürülen bir kavganın orta yerinde buluruz kendimizi. Çünkü benim sevgiye ilişkin sözlerimin, Gotama'nın sözieriyle görünürde çeliştiğini yadsıyamam. Zatenbu yüzden değii mi, sözcüklere pek fazla güven duymayışım; çünkü biliyorum ki, Gotama'yla aramdaki çeiişki bir kuruntudur sadece. Gotama'yla ayn} görüşü paylaştığ:.m|z| biliyorum. nasıl olur da Gotama sevgi denen şeyi benim kadar bilip tanrmaz. O Gotama ki insan olmanın her yönünü, kalıcılıktan uzakhğı ve hiçliği içinde görüp tanıdı; ama yine de insanlari öylesine büyük bir sevgi;,le kucakladı ki, uzun ve zahmetli bir yaşamı yalnrzca I48

ve yalnrzca onlara yardrm etmeye, onlara öğrct,ırrt.ıılik yapmaya adadı. Onda da, senin bu büyük i)ğır:t-

meninde de nesneyi sözcüklere değişmem, iığı,tıt.meninin eylemleri ve yaşamı konuşmalarından riııha yeğdir benim için, elinin jestleri düşüncelcı,inden daha üstündür. Ben konuşmalarrnda dcğil, düşüncelerinde değil, yalnızca eylemlerinde ve yaşamında görürüm onun büyüklüğünü." İki yaşlı adam uzun süre sustular. Derken vecla için Siddhartha'nın önünde eğilen Govinda konuşmaya başlayarak şöyle dedi: "Teşekkür ederim, Siddhartha, düşüncelerinden bazrlarrnr bana açıkladın. Bir bölümünü tuhaf buldum, hepsini bir anda kavrayamadım. Her neyse, teşekkür ederim sana ve günlerini huzur içinde geçirmeni dilerim." (Ama içinden şöyle geçirdi Govinda: Bu Siddhartha antikanın biri, acayip düşünceleri var, öğretisi soytarıca geliyor insana. Ulu Gotama'nrn saf öğretisinde ise bir başkalık bulunuyor, daha berrak, daha duru, daha anlaşılabilir bir öğreti; bir acayiplik, soytarılı,k ya da maskaralrk içermiyor. Ama Siddhartha'nın elleri ve ayakları, gözleri, alnı, nefes alrşı, gülümsemesi, selam verişi, duruşu yürüyüşü düşüncelerine benzemiyor gibi. Bizim Gotama'nrn Nirvana'ya erişmesinden sonra hiçbir insana rastlamadım ki, 'İşte sana bir ermiş,' diye düşündürtsün. Bir tek Siddhartha bu duyguru uyandrrdr bende, yalnuzca Siddhartha! Oğretisi istediği kadar tuhaf olsun, sözleri istediği kadar kulağa soytarrca gelsin, bakışından ve elinden, teninden ve saçrndan, krsaca ondaki her şeyden bir saflrk, bir huzur saçılryor çevreye, bir neşe, bir yumuşaklık ve kutsallık saçıhyor, bizim ulu öğretmenimizin ölümünden sonra hiçbir insanda görmedim bunu.) İçinden bövle geçiren, yüreğinde böyle bir çatış|49


ma yaşayan Govinda, siddhartha'nrn önünde bir kez daha eğildi sevgiyle. sakin sakin oracıkta oturan siddhartha'nrn önünde yerlere kadar eğildi. "Siddhartha," dedi, "ihtiyarladık artık. Birbirimizi bu kılıkta bir daha zor görürüz. Bakryorum sen huzura kavuşmuşsun. Ben, itiraf edeyim "ki, hrrr* bulamadım henü z- Banıa, saygıdeğer dostum, bir söz

daha söyle, aklımın alacağr, anlayabileceğim bir öğüt ver! Bana yürüdüğüm yolda yardımr dokunacak bir şey bağışla. Çokluk eziyetli, çokluk karanlık bir yol benimkisi, Siddhartha.'' siddhartha sesini çıkarmadr ve hep aynr suskun gülümsemeyle Govinda'ya baktı. Govinda gözlerini siddhartha'nrn yüzüne dikmiş bekliyordu korkuyla, özlemle. Bakışlarrnda acr okunuyor, sonu gelmeyen bir arayış, sonu gelmeyen bir bulamayrş o-İ.t..rryor-

du.

Siddhartha'nın gözünden kaçmadı bu ve gü-

lümsedi.

"Eğil bana doğru!" diye fisıldadı Govinda'nrn kulağına. "Eğil bana doğru! Tamam öyle, daha yakına gel şimdi! Çok daha yakrna! Alnımdan öp beni, Govinda!" Govinda afallamıştr, ama yine de büyük bir sevgi ve sezgiyle söylenileni yapıp Siddhartha'ya doğru eğildi, dudaklarlnr onun alnına dokundurdu, olağanüstü bir şeyler oldu birclenbire. Bir yandan düşünceleri hAlA Siddhartha'yr tek bir şey olarak tasarlayabilmek için zaman kavramını kafasından silip atmaya boşuna ve gönülsüz çaba harcar, hatta dostunun sözlerine karşı duyduğ, ı.rçu-seme ona karşı beslediği alabildiğine büyük ,"rği ve saygıyla boğuşurken, bir yandan da aşağıdaki o1ayı yaşadr: Siddhartha'nrn yüzünü göremez oldu birden, onun yerini başka yüzler aldr, pek çok yiz,uzun bir 150

dizi halinde yüzler, bir rrmak olmuş akıp giden yuzleı yüzlerce, binlerce yiz, bir belirip bir kaybolan, ama yine de hepsi ayn]. zamanda var olur görünen, sürekli değişen ve yenilenen, ama yine de hepsi Siddhartha olan yüzler. Bir balığın yüzünü gördü Goünda, bir sazanrn yüzünü gördü bir balığrn sonsuz aclyla açılmış ağzıyla, can çekişen bir balığın, gözlerinin feri sönen bir balığln - yeni doğmuş bir çocuğun yüzünü gördü, buruşuklar içeren pembe yüzünü, büzülıı,ıüş ağlamaya hazrrlanan yüzünü bir katilin yüzünü gördü Govinda, katilin elindeki bıçağı bir başkasının karnrna sapladığını gördü * aynr anda aynı katili zincire vurulmuş yerde diz çökerken ve başı bir celladrn kılıç darbesiyle uçurulurken gördü - seüşme pozisyonunda vücutlar, çılgınca seüşip boğuşan çıplak erkek ve kadın vücutları gördü - cesetler gördü yerde uzatrlmrş, sessiz, soğuk, hoş - hayvan başları gördü, domuzlarrn, timsahlarrn, fillerin, boğaların, kuşlarm başlarrnr - tanrrlar gördü, Krişna'yı gördü, Agni'yi gördü - bütün bu varlrklan ve yüzlerini birbirleriyle binlerce değişik ilişki içinde gördü, her biri başkalarrna yardrm elini uzatıyor, başkalarını seviyor, başkalarrndan nefret ediyor, başkalarrnr yok ediyoı onlarr yeniden doğuruyordu;her biri ölümü istiyordu, her biri geçici olmanrn tutkuyla karışık acılı bir itirafiydr, ama yine de hiçbiri ölmüyor, hepsi yalnrzca değişiyor, sürekli yeniden doğuruluyor, sürekli yeni bir yüzle donanryor, ama bir yüzle ötekisi arasrnda zaman denilen şey yer almıyordu - ve bütün bu varlıklar ve yüzler bir dinginlik içindeydi, sürekli akıyor, birbirlerini üretiyoı yüzüp gidiyoı iç içe giriyordu ve hepsinin üzerinde ince bir şey vardr, varlıktan yoksun, gene de var olan bir şey, ince camdan ya da buzdan bir örtü, saydam bir zar, bir kabuk ya da sudan bir maske ve bu maske gülümsüyordu ve bu maske 151


Siddhartha'nın gülümseyen yüzüydü; onun, Govinda'nrn tam o anda dudaklarıyla dokunduğu yüzü. Ve Govinda'nrn gördüğüne göre maskenin bu gülümsemesi, birlik ve bütünlüğün binlerce varlık üzerindeki bu gülümsemesi, binlerce doğum ve ölüm üzerinde eşzamanlılığın bu gülümsemesi, Siddhartha'nrn bu gülümsemesi tıpatıp Gotama'nrn gülümsemesiydi, aynr sessiz, ince, içyüzü kestirilemeyen, belki iyi yürekli, belki alaylr, bilge, bin bir yüzlü gülümsemesiydi, bızzat Govinda'nrn yüzlerce kez }ıuşuyla izlediği eülümsemesiydi Gotama'nın, Buddha'nın. Goünda, mükemmelliğe kavuşmuş kimselerin böyle gülümsediğini biliyordu. Zaman var mr yok mu, bu seyir bir saniye mi, yoksa yüz yıl mı sürdü bilemez olan, bir Siddhartha, bir Gotama, bir ben ve bir sen var mı yok mu, bundan böyle bilemeyen Govinda, can evinden Adeta Tanrısal bir okla yaralanmış, tatlı bir okla, can evinden büyülenmiş ve dağılıp çözülmüş bir halde Siddhartha'nın yüzüne, az önce öptüğü, az önce bütün o varlrklarrn, bütün oluşumların, bütün varoluşun sahnelendiği bu yize bir süre daha eğilmiş durdu öylece. Binlerce çeşitliliğin üzerinde yanslyrp kaybolduğu yüz değişmemişti, Siddhaıtha gülümsüyordu sessizce, yavaşçacık ve yumuşacık gülümsüyordu, belki pek iyi yürekli, belki pek alaylr, tıpkı onun gülümsediği, o ulu kişinin gülümsediği sibi. Yerlere kadar eğildi Govinda, kocamış yüzüne yaşlar süzülüyordu farkında olmadan, alabildiğine içten duyduğu bir sevgi, alabildiğine alçakgönüllü bir saygr kor gibi yanryordu yüreğinde. Govinda, krmrldamadan oracıkta oturan siddhartha'nrn önünde yerlere kadar eğildi, dostunun gülümsemesi her şeyi anımsatıyordu ona, yaşamında o zamana kadar sevdiği, o zamana kadar kutsal gözüyle baktığı her şeyi. L52

,I

t

]

Herman Hesse - Siddhartha  

Herman Hesse - Nobel Prize Winner, 1946