Page 1

1

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Ve İnsan “Belirli Günleri” İcad Etti

2

Bir heyuladır tutturduk gidiyoruz. Asrın koşturmayı salık veren akışında durmayı, düşünmeyi hep erteliyoruz. Sevinçlerimiz, endişelerimiz, aşklarımız, ölümlerimiz pek hızlı. Zaman durmayı unutturdu. Aslı zamanın suçu da yok bu oluşta. Biz yani zamaneler suçluyuz yine. Lakin günahı dışımızdakilere atarak rahatlamayı seçiyoruz. Ne denebilir ki insanlık deyip geçelim. Bu giriş ile temamızın alakasını kurmakta zorlananlar için geliyorum alakaya. Böyle bir zaman yolculuğunun cebrî yolcusu, insan ‘belirli günleri’ icad etti. Teselli makamında önemli bir buluştu her zümreye, müesseseye, kişiye özel günler ayırmak. (Kapitalizm vurgusu buranın konusu olmasın.) Koştur koştur bir yerlere giderken bastıramadığı vicdanına küçük bir sus payı olarak değerlendirebiliriz meseleyi. Sevdiklerimize doğum günleri, sevgilere sevgililer günü, merhamet hislerimize başka, hamasî yanımıza başka başka günler, haftalar, bayramlar… Her günümüz olamadı ama al sana bir gün verelim, dedi hasılı. Müsamere ve temsil kolunun faaliyetleri gibi… İşte o günlerden biri olan anneler gününü de içine alan mayısı viranvebahar’da “Anne ve Gözyaşı Günleri” ilan ettik. Biz de az önce sayılanlardan berî değiliz. Netice de hepimiz bu asrın insanlarıyız. En insanî duygulardan ikisini, anne sevgisi ve ağlamayı işlemek istedik. Yazılar ağlayan anneye eğilmekten çok anne ekseninde yoğunlaştı. Tali tema olarak gözyaşını seçerken bizi yönlendiren sabit bir olay yok ancak ağlanacak onca şey yaşıyoruz ve anneler o kadar çok ağlıyor ki vicdanımız (!) bizi oraya yöneltti. Bugün mayıs başladı. Bu ay viranvebahar’da anne temalı yazılar okuyacaksınız. Yazı alımını kapatmış değiliz, anne temalı yeni yazıları değerlendirmeye açığız. Ay sonunda çalışmaları bir dosya haline getirip,ete kemiğe büründürerek dergi tasarımıyla pdf dosyası halinde viranvebahar.com’a koyacağız. Bilgisayarınıza ‘indirebileceksiniz.’ viranvebahar ikinci yaşını bu dosyayla bitirmiş oluyor. Bir silkinmeye vesile olması temennimiz. Bekliyoruz efendim! İyi okumalar…

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


3

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Ahmet Yılmaz TUNCER

Benim Gözyaşında saklı tuttuğun Bebeğinim her daim Yüreğimin işgalinde yer alan Bebeğimsin her daim Başımda uçup duran kanat çırpan Çırpınan anamsın benim Aydınlık yazgım anam benim Düşlerinde salıncaklar kurduğun Sabahlara vermeyip koynunda avuttuğun Üzerime ömrünü çürüttüğün Aydınlık geleceğim anamsın benim Bir ezberleyip üç tekrarımda olansın En güzelisin anaların Nedeni var çünkü Sen benim anamsın

4

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Melek ALTUN Göç Etmede Sözlerim “Şansınız varsa uçarken bu düğmenin yandığını hiç görmezsiniz. Bu lamba 17 numaralı lamba. Yanıp sönmeye başlarsa başınız belada demektir. En yakın hava limanına kapağı atmaktan başka çareniz yok demektir. Yok eğer sürekli olarak yanarsa yapacağınız bir tek şey var: Uçağı hemen terk etmek, otomatik fırlatıcının kolunu hemen çekmek.” Öncekilere göre daha gelişmiş göstergelere sahip uçağa hayranlıkla baktı pilotlar. 17 numaralı kırmızı lambanın yerini üstten-alttan göz yordamıyla hizaladı Selman pilot. Kabine dağılmış göstergeleri ve kolları taradı gözleriyle. Uçağı kaldırdığında yapacağı hamleleri düşündü. “Hocam, bu uçakları dışarıdan korkunç paralar ödeyerek alıyoruz. Öyle sanıyorum ki benim başıma böyle bir olay gelse kendimden çok uçağı düşünürdüm.” Duymadı bu sözleri Selman. Belli belirsiz eve gelişlerine yenisini ekledi. Pilotun ayak sesleri merdivenleri çıktı. Kapının kilit yuvasına anahtarı yerleştirip çevirdi. Ayak sesi, hışırtılar… Nefes alıp veren bir beden, odasına çekildi. Ufak tıkırtılar, düşen bir şey ve sonra derin bir sessizlik. Yatağına çekilirken gelişini kollayan annesine herhangi bir şey demeden ikindiye kadar uyumalar… Evde yalnızmış gibi geçip gitmeler… Oysa arkadaşlar arasında sivrilmiş, onları peşine takıp götüren, hatta kendinden büyüklere bile bir süre ağabeylik eden Selman’dı o. Babasının biricik oğlu. Babasının yanında, bir küçük çınar gibi ümitler vaat ederdi. Hepten kopardığı aile bağlarına aldırmaksızın evdeki varlığı nefes sessizliğinde sürüp gidiyordu. Eşini ‘gaybeden’ ana yüreği evladıyla teselli makamından halleşmeyi, bu soğuk sessizliği delmeyi, hiç değilse bir göz temasının yüreğine akmasını istiyordu. Büyük gürültüyle hız sınırlarını delen Selman, annesiyle arasındaki buzdan sessizliği alt üst edemiyordu.

5

Monoton geçen hayatına heyecan katacak bir gündü işte. Biraz macera, hiç fena olmazdı hani. Karışık esen rüzgar, bazen uçağın öteki kanadı altından uçağı ters çevirecekmiş gibi yükleniyordu. Gerçi kulenin rüzgar tahmininin tutmayışına öfkelenmişti ama ne yazar şimdi. Havadaydı. Rüzgar şiddetlendikçe korku çöreklendi içine. Sanki bir damlayan su sesi vardı on bin metre yüksekte. Ses kuvvetleniyor, rüzgar da. “Ne kadar esiyor?” “160” diyordu kule. Gözleri mi kızarmıştı, 17 numaralı düğme mi bilemedi. Evet evet, yine yandı söndü düğme. Ters giden bir şeyler var. Benzin borusu tıkanıyor galiba. Olamaz, depo rezalet. Derken motor tökezledi. Kırmızı ışık aralıksız yanmaya başladı. Uçak, hortumun içine çekilircesine sallandı. Başını kabinin yan direğine çarptı. Midesi bulandı. Gözleri karardı. Fırlatma kolunu çekti, koltuk havaya fırladı. Koltuğun altındaki roketler akşamın alacasında kırmızı alev saçıyordu. Tekrar yere doğru düşüyordu. Elleri bilinç dışı çalıştı, paraşütü açan kolu hızla çekti. Önce kılavuz ardından ana paraşüt, hızla yere düşen gövdeyi, kasıklarından ve omuz başlarından çekerek askıya alıverdi. Birkaç dakikada yere inmesi gerekirken rüzgarın etkisiyle havada savrulup durdu. Bilinci gidip geliyordu; babasının ve annesinin yüzü süpürgeyle emilmiş gibi bilinmezliğe

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


çekiliyordu. Köylüler paraşütün peşinden koşuyor, yakalamaya kalmadan paraşüt yön değiştiriyordu. Rüzgarın pilotu kayalıklara savurması an meselesiydi. Rüzgar ebediyen esecek ve ayakları toprak yüzü görmeyecekti sanki. Tırmıklarla, sopalarla paraşütü yakalamaya çalışan köylülerden sıyrılmış, balyalanmış ekinlerin üzerinden geçerek Nil’e doğru sürükleniyordu. Çarpa çarpa durabildi. Köylüler koşarak geldiler. Soruları cevaplamaya mecali kalmamıştı. Bir ağır uyku isteği belirdi. Vücudunda ufak tefek morluklar dışında bir arıza yoktu. Fakat müşahede altında tutuyordu doktorlar. Ana yüreği haberi alınca nasıl da sarsıldı, nasıl da kırgınlıklarını dertop edip sandıklara tıktı. “Oğlunuz iyi teyzecim, hiç merak etmeyin, rahat rahat gidin evinize.” “Gitmem de gitmem!” diye tutturan kadının yüreği kıymık kıymıktı. Kımıldayamıyor ve konuşamıyordu Selman. Korku şoku vücudunun hareket mekanizmasını kilitlemişti. Gözlerini bir zamanlar değdirmediği annesinin gözlerine bakarak evet ve hayır işareti yapabiliyordu ancak. Acının izleri göründü irisin ötesinde. Anne deyip hastaneyi inletmek istedi. Yorulana kadar evladıyla hasbihal etti acılı ana. “Yoruldum, ya sen? Bunları niçin anlattığımı, acımın büyüklüğünü görüyor musun? Yıllarca dinledim babanı. Onun öfkesinin ağzında, bir merhem, bir derman gibi durdum. … Ama şimdi onunla dopdolu 29 yıllık bir hayatın bütün öfkeleri şecaatları ruhumun derinliklerinden yükseliyor ve onların tümünü onun adına sana boşaltmak istiyorum.” Sonrası… Sonrası yok bu romanın. Cahit Zarifoğlu’nun başlayıp da bitiremediği bir romandır “ANNE” romanı. Ömrü kafi gelmemiş tamamlamaya. Zati tamamlasa tamam olur muydu roman? Anaya dair sözler tamamlandıkça tamam olmayacak hiçbir söz. Annenin hüznü yarımdır. Acı ona, keder ona; mutluluk evladına. Mutlu gördükçe evladını, asıl mutluluk ona. Bütünün kendisidir ana. Bütün yarımı bilebilir, fakat yarım bütünü nasıl kuşatabilir? Biliyorum, ne kadar anlatırsam anlatayım yarım kalmaya mahkum sözlerim. Susma vakti. Yarım kalan roman konuşsun şimdi. Ve göç etmekte şimdi ruhumda uyuyakalmış anaya dair sözlerim.

6

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Abdulsemet TELİMEN Yokluğunu Kaldıramam Anne Ah bir bilsen / bir bilsen Nasıl da yokluğunda gönlüm hep nahoş Ruhumdaki varlığına rağmen Firakında... Evimin tüm duvarları sarhoş... Tüm odaları bomboş Yemeğe oturduk gelinin ve çocuklarla Yüreğime silinmez izini dağlardım Nicedir büyüdüğümü sanmıştım Sofrada öksüzlüğüme ağlardım Lokmalar düğümleniverir boğazıma Boşalır içime nisan yağmurları Sakın aldanma boyumun uzunluğuna Hâlâ üstüm-başım çocukluk çamurları Siyah elbiselerini giyinir her yeni gün Yuvam sessizliğine yas tutar olur Her odada keder / her odada bitimsiz hüzün İçimde bin umut / bin yaşam ölür Doksan dokuz taş tespihin asılı duvarda Kanepenin üzerinde durur seccaden Gözlerim ağlamaklı / gönlüm hovarda Dokunurken eririm inceden... İnceden Dedim ya... Baba olduğuma aldanma sakın Yüreğim hâlâ küçücük bir çocuk Ne olur bırakma ellerimi İnan ki... Yokluğun içimde deprem / içimde göçük

7

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Bekir BİÇER Canı Darağacında Bir Gül “Bir kadını al onu yont yont anne olsun Her kadın acıma anıtı bir anne olsun Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne” Sezai Karakoç

Gözyaşı, en çok da annede güzeldir. Anne; sevinince ağlar, üzülünce ağlar. Ağladıkça anne olur, anne olmak için ağlar. Anne demek, biraz da ‘gözyaşı’ demektir. Gözyaşı, annenin en eski ve en belirgin özelliğidir. Zayıflık alâmeti gibi görülen gözyaşları anne söz konusu olunca ayrı bir mânâya erer. Gözyaşı onda ezelî bir sihirdir. Bitimsiz bir şifâ kaynağıdır. Kimi zaman bir katı kalplinin öfkesini söndürür, kimi zaman kıskanç kardeşlerin hırçın yüzlerinde yağmur damlası gibi rahmet işaretidir. Annenin ağlaması evlat için iyileştirici bir tesellidir. Bu yüzden annenin gözyaşları birçok türküye de konu olmuştur: “Anam ağlar başucumda oturur/Derdim elli iken yüze yetişir.” Anne ağladıkça yüreği derinleşir, genişler içine doğru. Direnci artar, bir kere daha dikelip yürür hayata. O ağladıkça çiçekler açar çocuğun kırlarında. Dallarında kuşların cıvıldadığı sakin ama meyve yüklü bir bahçeye döner gözleri. Anne ağladıkça çocuğun kendine güveni artar, ardına bir dağın usulca yerleştiriliverdiğini hisseder. Annenin gözlerinde yaptığı her inci tanesi, çocuğun sütunlarını biraz daha yükseltir, görüş açısını biraz daha büyültür. Anne; yudum yudum hayat içirir, çocuk; gün gün “insan” olur. Her canlıya diğer canlılara göre bir üstün yetenek veren Tanrı, anneye de gözyaşı gibi yumuşak bir güç lütfetmiştir. O, ham bir kuvvetle üstesinden gelmeye çabaladığı işlerde ekseriyetle mağlup olur. Gücüyle, sözüyle güç yetiremediği nice kördüğüm haline gelen meseleleri yığılıp kaldığı bir köşecikte, bırakıverdiği birkaç damlacıkla çözüme kavuşturur. Annenin kuvveti zayıflığında saklıdır aslında. Anne kendi zayıflığına iltica ettikçe yiğitleşir; hadiselere meydan okur, her şey suskunluğa bürünür. Şair, “ağlama” üstüne yazdığı şiirin bir yerinde annelerin bu fıtri dilemmasına dokunur: “Yavrum erişmek ne müşkülmüş meğer, Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?” Gözyaşı, annenin şartlara başkaldırısı, ruhunu çevreleyen duvarları yıkmasıdır. Durmanın ve düşünmenin bittiği yerdir. Özünün maddi yongalardan ayrışması. Maddenin hâkimiyetinin bittiği an. Oradan ötesi, sonsuzluk... Annenin hurucu (yükselişi) da böyledir. Annenin ruhu o sınırsızlığa değmeyi sever. O, fizikötesi savruluşu anında taşımakta zorlandığı ve kendisini acze düşüren içinde birikmiş ne varsa boşaltır. Rahatlar. Ve gittiği o meçhulden kanatlarını alabildiğine açmış bir şefkat meleği olarak yeniden döner. Annenin gözyaşlarına “annenin miracı” desem abes bir söz söylemiş olur muyum, bilmiyorum. Ne gariptir ki, anne çok kere tecrübe ettiği gözyaşının gücünü, gerektiğinde, incinmeden, acı çekmeden, yorgun düşmeden, yenilmeden ve kendini tüketmeden kullanmasını hatırlayamayacak kadar saftır. Saf olan ise hakikaten en sahici ve en değerlidir. 8

Sürekli yorgunluk biriktirir dizlerinde anne. Siler, süpürür, toplar, düzenler, sıraya koyar, yetiştirir… Günü bitirmeyi beklerken; gün gün bittiğini fark etmez bile. Gözleri daima akşamları bekler. Bir kır menekşesi gibi hep akşamlara saklanır. Gün boyunca biriktirdiği yorgunluğu döker omuzlarından, saçlarından.

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


Bilinçaltından ona sufle eden bir ses vardır sanki: “Anne tükenmemelidir, yeniden doğmalıdır günle beraber.” Oysa... Anne tükendiği zaman gerçekten tükenmiştir! O, asla rol yapmasını beceremez. Annenin dizleri ne denli emek yorgunu ise ruhu da o kadar hayâl yorgunudur. Herkes için birer hayâli, birer korkusu mutlaka vardır. Yüreği bir yaprak gibi titrer çocuklarının mutluluğu adına. Uykularını lime lime çürütür endişeler, vehimler… Henüz okumayı yeni söken küçük kızı için uygun bir eş bulmazsa hâli nice olur? Oğlunun askerliği zahmetli bir yere çıkarsa?.. Ve daha neler?.. Anne zaten ağır olan dünya yükünü; düşleriyle, endişeleriyle, korkularıyla katbekat ağırlaştırır. Gagasıyla kanatlarındaki telekleri koparan bir göçmen kuş gibi yolculuğunu daha da çetinleştirir. Duaya dökülür o an, dua Allah’a bağlar kalbini. Evceğizinin içi, çeyiz sandıkları, bahçesinin kuytuları hep içten içe yaktığı dualarla dolup taşar. Yüreğinde, dudaklarında, ellerinde hayâller büyüten; her cefanın üstesinden gelen anne, nedense hayâlleri gerçekleşince tükeniverir. Evet evet, hayâlleri gerçekleşince tükenir. Suskunluğa karışır. Sanki anne yavrularına, onlar da anneye yabancılaşır. Besleyerek büyüttüğü, öpüp kokladığı, saçlarını okşadığı, yaşamayı öğrettiği yavrularına bu sefer minnetle açar evinin kapısını. Issız bir göl gibidir gözleri. Gizli bakışlarla denetler ilişkileri. İhtiyar bedenini aşan bir tezcanlılıkla yemek hazırlamak, çocuklarını memnun etmek için koşuşturur durur sağa sola. Ahir ömründe iyiden iyiye kendine kapanır, içine döner, mahzunlaşır. Masum yüzündeki gözleri melül melül seyre dalar etrafı. Başı bir yere sığmaz olur. Boyuna “ah” der, boyuna “şükürler olsun” der, sabreder. Dudaklarının ardına konuşlanan isyanı ve kederi sevaba çevirir. Öbür âleme akar içi. Yalandır dünya. O bunu çok iyi anlamıştır. Yalnızlık. Sessizlikle halvet. Göz pınarları habersizce sularını kesmiştir. Belki de gereksizdir artık, ihtiyacı kalmamıştır onlara. Bir annenin hayatta doldurduğu yer ancak ölünce anlaşılır. Onun suskunluğa kesen dudu dilleri, yorgun düşen bükülmüş bedeni, lambalardan ışık yerine gölge toplayan kırışık yüzü odalardan çekildiği zaman, yalnızlık, geride kalanları bir kapan gibi içine alır. Harabe sessizliğini giyinen duvarlar, hayatın geçiciliği düşüncesini biteviye kanatır. Ardında bıraktığı çileli günler, ardında kalanların ruhuna birer dikenli tel gibi geçer. O güne kadar fark edilmeyen, kaale alınmayan, görmezden gelinen, ertelenen, ötelenen ne varsa, dünyada kalanların yüreğinde beton yığını gibi donar, ağırlaşır. Birgün, ansızın bir çınar yıkılır. Yazısız bir tarih defteri kanatlanıp uçuverir göklere, dönüşsüz. Birgün, dalında titreyen sararmış bir yaprak düşer, yaşanmamış gibi bir dünya kalır, hayâlî. Birgün, gözyaşları bütün içtenliğini yitirmiş olarak yuvarlanır yüzlerden, devasız. Birgün, ardınızdan ışık olan bir çıra söner, iğrenip hayatı kusar yüreğiniz, geçici. Birgün, açılmak için beklettiğiniz evin kapısı açılmaz olur. Yolları bekleyen gözlerin ışığı yollarınızı aydınlatmaz olur. Ellerinizden tutarak ilk adımı atmanın heyecanını yaşatan ellere bir kez daha kapanmak istersiniz de o eller erişilmez olur. Birgün, annenin darağacında yaşayan yüreği hepten susar, bir ‘gül’ yaprağı gibi karışır toprağa. 9

Acıyla yonta yonta kadınlığını incelten anne, gözyaşını damıta damıta anneliğini çoğaltan anne, nihayet, dünyevî amacını tamamlar. Hayatın devamını sağlayan sonsuzluk zincirindeki yerine yerleşir. O halkaya sessizce eklenerek bir ‘sessizlik perisi’ gibi sonsuzlaşır.

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com


10

e-edebiyat dergisi | viranvebahar.com

viranvebahar anne ve gözyaşı  

dergimiz böylece vücuda gelmiş oldu