Issuu on Google+


Eserin orijinal adÄą: A Handbook of Phi/osophy Moskova, P rogress Publishers. 1988.


ı i

' Yerdam

I 1 '

Kitap: 189 • Felsefe El Kitabı • B.

ISRN 97�-9944-122-74-0

I.

Suslakov- L.A. Yakovleva

Çeviri: Serkan Mutlu

Redaksiyon: Eylem Yıld ııer • Düzellme: Volkan Alıcı Kapak v< Iç Tas"'"'" Savaş Çekiç • Sayfa Dü:uni: Gönül Göner Birinci Ba<rm: A�usıos 2013 • Yayııı Yoneımerıi: Hayri Erdo�on Ynrdam Kitap Basın ve Yayın Tic. Ltd. Şti. (Sertifika No:

10829)

Çatalçeşme Sokağı Gendaş Han No: 19 Kat:3 341 lO Cağaloğlu- Istanbul T:

i

0212 528 19 10 F: 0212 528 19 09 W: www.yordamkiıap.,om

E: info@yord•mkitap.,om

Raskı

Pa<ifik Ofset J.td Şii. (Sertifika No:

12027)

Cihangir Mah. Güvercin Caddesi No: 3/1 Raha İ�

134310 ı

Tel:

Haramidere -lstanhul

0212 412

17 77

Merkezi A

Blok Kat: 2


i

1

a �-

----

!FELSEFE i EL KİTABI ---

-·---·

-

---

B.l. Suslakov- LA. Yakovleva


İÇİNDEKİLER KISTM I: DiYALEkTIK MATERYALIZM 1.

Felsefenin Konusu ve Toplumda Oynadığı Rol

2.

Marksizm Öncesi Felsefede Materyalizm

İle Idealizm Arasıııdaki Mücadele 3.

9 21

Marksizmin Yükselişi: Felsefede Bir Devriııı. Marksist Felsefenin Gelişiminde Leninist Dönem._

44

4.

Madde ve Maddenin Varlığının Temel Biçimleri_

54

5.

Bilincin Köken i

6.

G elişi m

ve

Özü

ve Evrensel Bağıntı Bilimi Olarak Diyalektik.

59 63

7.

Diyalektiğ"in Temel Yasalan ve Kategorileri_

67

B.

Diyalektik Materyalist Bilgi Kuramı

84

9.

Çağdaş

Burjuva Felsefesinin

Ana Akımlannın Eleştirisi.

96

KISIM II: TARİHSEL MATERYALİZM

10.

M a teryal i s t Tarih Anlayışı

109

ll. Toplum ve Doğa.

ll 7

12. Toplumsal Celişimin Temeli Olarak Maddi Üretlm

122

13. Tarihsel Gelişimin Aşamaları Olarak Sosyoekonomik Oluşumlar.

14. Toplumsal Yapı, Sınıflar ve Sınıf İlişkileri_

127 132

15. İnsan Topluluklarının Tarihsel Biçimleri

136

16. Toplumun Siyasal Sistemi_

142

17. Toplumsal Devrim _ .

146

18. Toplu msal Toplumsal

Bilinç ve Toplumsal Bilincin Yapısı. Bilinç Türleri

152


19. Bilim ve Toplumsal Yaşamda Bilimin Rolü.. .

167

20. Kültür ve Kültürün Gelişiminin Yasaları.

173

21. Tarihte Yığınların ve Kişiliğin Rolü. Kişilik ve Toplum. Hümanizmin Felsefi Problemleri

178

22. Marksist-Leninist Felsefe: Bilimsel Bilginin ve Devrimci Prati ğin Felsefi ve Yöntembilimsel Temeli....

185


KlSlM

I

DiYALEKTiK MATERYALÄ°ZM


L FELSEFENİN KONUSU VE TOPLUMDA OYNADIGJ ROL

felsefeyi incelemek, bilimsel bir dünya görüşü oluş tu rman ın başlı ca yollarında n biridir. Felsefe bilmeden ne bir bütün olarak Marksizm-Leninizm ne de bilimsel komünizm e ko n om i pol iti k ya da öteki toplumsal bilimler layıkıyla öğrenilebilir. Diyalektik ve tarihsel mater yali zm, Marksizm-Leni nizmin bileşenle rinden biridir ve onun genel teorik ve yöntembilimsel te ­ melini oluşturur. Marksist-Leninist

,

­

Toplumsal bilincin biçimlerinden biri

Bu sorunu incelerken

olarak felsefe.

ş ğıdak i noktaların

a a

göz önünde

bulundurulması zorunludur:

Birincisi, genel

olarak felsefenin konusunun tanımı

ile Marksist-leninist felsefenin konusunun

tamını tam felsefe, söz­

olarak örtüşrnemektedir. Marksist-leninist cüğün gerçek anlamıyla bir b il imd ir Marksizm öncesi felsefe okullan ancak bir noktaya kadar bilimseldi; günü­ müz burjuva felsefesi ise bilimsel olarak nitelendirilemez. .

Felsefe incelemelerine yeni başlayanlardan bu kavramları

özdeşmiş gibi ele alanlar, çoğunlukla tam olarak doğru olmayan başlangıç kavramları edinrnektedirler.

İkincisi felsefenin konusunu tanımlamak zor

bir iştir. Bu işi zorlaştıran, öncelikle felsefenin konusunun ve bu ko­ nunun formüle edilişinin tarih boyunca değişikliğe uğra­ mış olması gerçeğinin yanı sıra farklı felsefe akımlarının ,


geçmişte olduğu gibi günümüzde de felsefi sorunların içe­

riğ i üzerinde ayrışLyor olmaları gerçeğidit. Başlangıçta, yani felsefe daha yeni ortaya çıktığı z a­ man, başka bir deyişle günümüzden üç bin yıl kad ar önce, insanların o zaman sahip oldukları bütün bi lgil eri felsefe kapsıyordu. Antik Çağ filozoflarının her şeyi bilen bilge­ ler olarak görülmeleri boşuna değildi;

f ls efe " sözcüğü­

" e

nün sözlükanlamı da zaten "bilgelik sevgisi" dir (Yunanca phileo; sevmek; sophia; bilgelik). O dönemde özel olarak aynşmış hiçbir bilim dalı yoktu, ancak üretim ve toplum

gelişip deneyimler arttıkça ayrı bilim dalları a şa m alı ola­ rak ortaya çıktı ve kendilerini felsefeden ayırdılar. Özel bilimsel bilginin ayrışması Helenistik Çağ' da (MÖ 4. yüz­ yılın sonu ile MÖ ı. yüzyıl arası) başladı. Ayrışma daha sonra düzensiz bir şeki1de devam etti: Orta Çağ' da hızı çok y ava ş tı, 16. yüzy ı ldan itibaren ivme kazandı ve günü­ müzde ise genel olarak tamamlanmıştır. Özel bilimlerce sağlanan bilgi ayrışması, felsefenin ele aldığı sorunların

kapsamını daralttı. Aynı zamanda tam felsefeye uygun, yani diğer bilim daliarına ne ait olan ne de ait olabilecek felsefi sorunlar ortaya çıktı ve bunlar felsefenin ayrı bir disiplin olarak varlığının temelini sağladı. Felsefe dinsel, siyasal, hukuksal ve ahlaksal görüşle� rin yanı sıra var olan, kendisine has bir toplumsal işlevi ve konusu olan özel bir toplumsal bilinç biçimidir. Felse­ fe sürekl i olarak dünyanın kendi kendine mi var olduğu

yoksa doğaüstü bir güce mi bağh olduğu, ezeli mi olduğu yoksa Tanrı tarafından mı yaratıldığı, yaşadığı dönüşüm­

lerin altında ne yattığı, bu dönüşümlerin dünyanın ken­ di ihtiyaç ve yasalan tarafından mı yoksa ruhani bir ilke


tarafınd a n

bilinç tarafından mı belidendiği sorularını Toplumsal gelişime ilişkin sorunlan incelerken de benzer sorular ortaya çıkmaktadır: Toplumun itici gücü ve ilkeleri nelerdir? Toplumun gelişmesi nesnel yasalar ta­ rafından mı belirlenir, yoks a insanların ya da Tanrı'nın t akdir inin mi bir sonucudur? Ahlaka ve estetiğe ilişki n sorunlar felsefeyi ilgilenditıniştir ve hala da önemli ölçü­ de ilgilendirmektedir. İnsanın özü ve dünyad aki yeri her zaman en önemli sorunlar ar asında yer almıştır. İnsan ve dünya, insanın dünya karşısındaki tavrı ve dünyayı kav­ rayışı tamamen felsefi sorunlardır. Bunlar genel olarak, dünya görüşüne ilişkin sorunlar diye tanımlanabilir. Dünyanın bilinebilirliği, gerçekliğin bilg is in i edinme­ nin ve onu etkilemenin yolları, araçları, biç im ve yöntem­ leri, hakikat ve hakikatin ölçüt1eri, mantıksal düşüncenin kategorileri, biçimleri ve yasaları, gel eneksel felsefi soru­ lardır. Bu ikinci soru grubuna, bilgi edinme sürecine ve faaliyete ilişkin yöntembilimsel sorunlar adı verilebilir. Yukarıda sıralanan bütün sorunlar sonunda gelip var­ lık ile düşünce, özn el ile nesnel, madde ile bilinç arasın­ daki il i şki sorununa dayanır. Bu sorunun çözümü, dünya görüşünün ilkelerinin ve bütün felsefi sorunlan a nlama­ nın başlangıç noktasıdır. O nedenle bu, felsefenin temel ,

ine eler.

,

sorusu olmuştur.

Bundan çıkan sonuç şudur: Felsefenin görev i varlık ve bilme yetisi ile bunların arasındaki ilişkiye dair en genel

soruları yanıtlamakt ır. Bu nedenle felsefi bilgi yüksek dü­ zeyde genelleştirme özelliği ta şı r. Felsefi kavram ve yargılar evrensel olup gerçekl iğin her ala nını ve her yönünü ilgilen dirir. Evrensellik felsefi bilgin in ayırt edici özelliklerinden ­

ll


birincisidir; ikinci özelliği ise varlık ile bilinç arasındaki karşıl ıklı genel ilişkiyi özel olarak araştırmasıdır.

Ne var ki insanların dünya görüşü felsefi kavramlarla

sınırlı değildir; yargılardan ve kavramlardan oluşan geniş bir alanı kapsar dünyaya ve kendilerine dair bilgilerini de ,

içerir. Felsefe ise özel olarak dünya görüş üne ilişkin so ­

runlarla il g i leni r

ve

bu sorunların incelenmesi için genel

teorik ilkeler gelişt irir

.

Felsefe, hem dü nyanın nasıl olduğu hem de onun bil­ gisinin nasıl edinilebileceği ve onun üzerinde nasıl etkide buiunulabileceği sorularıyla uğra şır Dolayısıyla enikonu .

gelişmiş her felsefi sistemin iki boyutu vardır: teori ve

yöntem Teori, gerçekliğin özünü açığa ç ıka rıp kavramaya .

çalışırken yöntem, gerçekliğin bilgisinin edinilmesinin ve

onun üzerinde etkide bulunulmasının yollarına ve araç­ larına ilişkin kuralları ve sonuçl a r ı içerir. Felsefenin bu iki boyutu birbirinden ayrılamaz; yöntem teoriye dayanır, te or inin gelişmesi ise yönteme bağlıdır. Felsefenin oluşumu toplumsal yaşama dayanır ve top­ lumsal yaşam ta raf ından belirlenir. Üretimdeki

ve

top­

lumsal ilişkilerdeki değişimler, bilim ve kültürdeki iler­ lemeler, toplumun olgunluk düzeyi ve özellikleri, şu ya

da bu felsefi görüşler dizisinde genelleşmiş bir yansıma bulur. Bununla birlikte, aynı toplum içinde farklılık gös­ tereb ilen ve zaten göstermekte ol a n bu görüşlerin içeriği, söz konusu akım

veya

eğilimin

dan doğrud an belirlenir.

Felsefe toplum yaşamında

sınıfsal bağlılığı tarafın­

etkin

bir rol oyn ar ve onu

önemli ölçüd e etkileyebilir. Fakat etkisinin karakteri ve eğilimi, çıkarlarına hizmet e ttiği sınıfa bağlıdır. Gerici 12


sınıfların felsefesi genel olarak ol u msuz , ilerici sınıRana felse fe si ise olumlu bir rol oynar. Felsefenin temel sorusu. Felsefenin ana akımları ol a­ rak rnateryalizm ve idealizm. Bütün felsefi sorunlar şu ya

da bu şekilde, madde ile bilinç arasındaki ilişki sorusu ile bağlantılıdır. Bütün felse fi sorunların çözümü, felsefenin temel s orusunun nasıl yanıtlandığına bağl ıd ır. Felsefenin temel sorusu, felsefi düşünce ta ri hi nde bi­ limsel terimlerle ilk kez Karl Marx ve Friedrich E ng e ls ta­ rafından ortaya kon muş , formü le edil miş ve yanıtlanmış­ tır. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı kitabında bu sorunu özel olarak ele alm ışt ır. Bu sayede felsefi bilginin doğasını belirlemek ve felsefi akım­ ları tanımlayıp sınıflandırmak için ortak bir temel bul­ mak mümkün olmuştur. Felsefenin temel sorusunun iki b oy ut u vardır. Bun­ lardan ilki, madd es el ve düşünsel olandan hangisinin bi ­ rinci! yani belirleyici, hangisinin ikincil yani be li rle nen olduğunun ortaya kanmasına bağlıdır. Bu sor unu n ikinci boyutu da madde ile bilinç arasındaki ilişkiyi inceler; ne var ki bu incelemeyi, insa n bilincinin gerçeklikle nasıl bir ilişki içinde olduğu ve onun bilgisi n i edinip edinemeyece­ ği veya bir başka deyişle dünyanın bilinebilir olup ol ma­ d ığı açısı n d an yapar. Bütün felsefi öğretiler temel s oruya bilerek veya bilme­ yerek ama zor u n lu olarak bir yanıt verir. Maddenin ya da bilinci n birincil olarak kabul edilmesine bağlı olarak da iki ana akıma ayrılır: materyalizrn ve idealizm. Materya­ listler, madde ve varlığın birincil olduğunu, bilincin ise 13


kabul e derle r. idealistler açısından bi­ rinci! olan ise düşüncedir, ruhtur, bi lin ç t ir. Felsefede yal­ nız ve ya lnızca bu iki karşıt ve u zlaşmaz akım me vc ut t ur; bunların "arasında" veya "üzerinde" hiçbir akı m yoktur. Çünkü tarih her ne kadar düali st {ikici) görüşler kaydet­ miş olsa da felsefenin temel sorusunun yalnızca iki deği­ şik yanıtı -mate ryalist ya da idealist- vardır. Düalistler, dünyada birbiriyle eş değerde ve karşıl ıkl ı olarak birbirin­ den bağımsız olan iki ilke ni n, maddi ve manevi ilkelerin bulunduğunu ileri sürerler. Bu öğreti, örneğin 17. yü zyı l Fransız filozofu Rene Descartes tarafından ge liştiril miş ­ tir. Fakat bu, sorunun özünü değiştirmemiştir; çünkü düalizm, felsefenin iki ana akımı arasındaki farklı l ıkla­ rın üstesinden gelmeyi başar ama m ı şt ır. Aslında düalizm kendi hesabınca idealizme varmıştır, çünkü düşünsel olanın bağımsız varlığını tan ı mak idealizmdir. Düşünsel olan, bir varlığa sa hi p ti r, ancak bağımsız bir öz ola rak de­ ğil, maddenin bir ürünü ve özelliği olarak va rlığa sahiptir. Felsefenin temel sorusunun ikinci b oyutu da, ilki gibi iki biçimde ele alınmıştır. Bazı filozotlar (bütün mater­ yalistler ve kimi nesnel idealistler) dünyayı bilmenin ola­ naklılığını tanırken diğerleri bunu reddeder. Dünyanın e sas en bilinemeyeceği konusunda ısrar edenler a gn o st ik adıyla, bunların ait oldukları düşünce okuluysa agnosti­ sizm adı yla anılır (Yunanca agnostos: bilinemez). M ater yalizm ve ide a lizm in var olmasının nedenleri, kökenieri ve kaynakları, bir yanda toplumsal-sınıfsal, öte yanda epistemolojik (kuramsal-bilişsel) olarak ikiye ayrı­ lır. Bun lar Eng els 'in Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı kitabının ll. ve IV. bölümlerinde ve onda n türediğin i

14


Len i n i n Diya lekt ik Sorunu Üzerine" başlıklı yazısında, '

"

Karl Marx kitabın ın "Felsefi Materyalizm" bölümünde ve Materyalizm ve Ampiryokritisizm'in V. bölümünün 8. alt

bölümünde incelenmiştir. Felsefedeki ana akımlar a ra sında süregiden keskin mücadele, bu akımların felsefenin temel sorusuna ver­ dikleri yanıtın farklı olmasının ötesinde bir sorundur. Bir dizi burjuva felsefe okulu ve çeşitli revizyonistler, felsefe­ nin temel sorusunu bir "sahte sorun" olarak hertaraf edip felsefenin materyalizm ve idealizm olarak bölü n düğünü reddederler. Böylece burjuva felsefesinin ta raflılığın ı giz­ lemek ve burjuva felsefesinin "tarafsız" olduğu iddiasıyla bu felsefeyi emekçiler arasında yaymak isterler. Bilgi edinmenin temel felsefi yöntemleri olarak d iy a­ lektik ve metafizik. Yöntem sorunu, felsefede en önemli sorunlardan biridir. Yöntem, gerçeğin acaştınlmasında ve gerçeğe yaklaşmakta kullanılan kurallar, araçlar ve usuller dizisidir. Bütün bilimlerin ka zan dığı başarılar, kullandık­ ları yönterne doğrudan bağlıdır. Verimli bir yöntem arayışı, bütün bilim dalları için her zaman en önemli ödev olmuş­ tur. Felsefe, özel bilimlerin kullandığı yönteml eri inceleyip değerlendiernekte ve özel b ili mle rin yöntemlerinden -sı­ nırlı araştırma ala nla rın ı hedefleyen yöntemlerden- farklı olarak evrensel olan ve her tür bilgi alanına uygulanabilir olan kendine has felsefi yöntemi çözümlernektedir. Felsefe tarihi boyunca iki temel evrensel yöntem, di­ yalektik ve metafizik biçimlenmiştir. Diyalektik, ancak ve ancak rnateryalizmle bir araya geldiğinde gerçek anlamda verimli bir yöntemdir. Diyalektik materyalizm, d iyalekti­ ğin en yüksek biçimi olup doğanın, toplumun ve bilginin ıs


gelişiminin en genel yasalarına ilişkin gerçek bir bilim­ dir. (Bkz. Friedrich Engels, Anti-Dühring). Metafizik ise görüngüleri, değişmezlikleri ve karşılıklı bağımsızlıkları içinde inceler; içkin çelişkiterin görüngülerin gelişiminin kaynağı olduğunu reddeder. Diyalektik ile metafizik birbirinin antitezi olup her zaman birbiriyle mücadele hali nd e olm uştur ; bu müc ad e­ le devam etmektedir. Felsefe öğrenenler bu yöntemlerin özü ve sınıfsal anlamı hakkında açık bir fikir edinmeli­ dir. (Bkz. Friedrich Engels, Anti-Dühring, "Gi riş. I. Genel Düşünceler"; Doğanın Diyalektiği [Anti -Dühring'in Eski Önsözü. Diyalektik Üzerine]; Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, I ve III. Bölümler; V. İ . Len i n Karl Marx ["Diyalektik" bölümü] ; Felsefe Defter/eri, "Di­ yalektik Sorunu Üzeri ne" ba şl ığ ın ı taşıyan bölüm}. ,

Marksist-Leninist felsefenin konusu. Marksizm, fel­ sefenin özgül n itel i kle r i n i açığa çıkar tm ı ş diyalektik ve ta rihs el materyalizmin diğer bilimler a ras ın da ki yerini ve önemini doğru bir şekilde belirlemiştir. Marksizmin ku­ rucuları göstermiştir ki diyalektik ma teryali zm ne pozi­ tivizmin ve neo-pozitivizmin yapacağı gibi bilim dallan arasında eriyip gitmektedir ne de eskiden doğa filozofla­ nnın felsefeyi "bilimlerin kraliçesi" olarak görmeleri gibi ke nd i ni onlardan ayrı tutmaktadır. B ir bilim olarak di­ yalektik ma ter ya liz mi n sınırları kesin şekilde belirlenmiş bir konusu vardır. Somut bilimler gerçekli ğin şu ya da bu alanına veya yönü ne ilişkin yasala r ı araştırırken evrensel nitelikte olan diyalektik materyalizmin yasaları, gerçekli­ ğin bütün alanlarında veya yönlerinde geçerlidir. Diyalek­ tik materyalizm, varlık ile bilincin ve bunların karşıl ıkl ı ,

,

16


ilişkisinin ve gelişiminin en temel yasalarını inceler. Özel bilimler varlığın, nesnel gerçekliğin çeşitli yönler ini tahlil eder. Bilinç, bir dizi bilim tarafından incelenir ama vadık ile bilinç arasındaki genel nitelikteki temel ilişkinin araş­ tınlması, felsefi teorinin ayırt edici özelliğidir. Diyalektik materyalizm, felsefenin temel sorusuna verd iği cevap te­ melinde i nceledi gi doğanın, toplumun ve b ilg inin en ge­ nel gelişim yasalarının bilimidir. Özel bilimlerin felsefeden ayrılmasını mutlaklaştıc­ mak yanlış olur; bu ayrılma görecelidir, dolayısıyla ara­

larında tam bir kopuş olduğu anlamına gelmez. Ö zel bi­ limler in her bi r i nde , söz konusu bilimin teorik yapısının dayandığı felsefi ilkeler önemli bir rol oynamaya devam eder. Özel bilimlerde sürekli olar ak karmaşık yöntem­ bilimsel sorunlar ortaya çıkar ve bun ların çözülmesi bu bilimlerdeki ilerlemeyi koşullar. Gelişmenin genel yasa­

larının bilgisini edinerek diyalektik materyalizm, hem bir dünya görüşünün hem de gerçekliğin kavranması ve dönüştürülmesi için evrensel bir yöntembilimin gelişme­ sini sağlar ve böylece bilim insanlarını, bedenen çalışan işçileri ve bütün emekçileri bu dünya görüşü ve yöntembi­ limle donatır. Buna karşılık günümüzün bilimsel felsefesi de özel bilimlerin elde ettiği sonuçlar ve kavramlar ol ma­ dan, onların yöntemlerini incelemeden bir şey yapamaz. Yakın bir karşılıklı ilişki içinde olmadan ne bilim ne de felsefe başarılı bir biçimde gelişebilir. (Bkz. Friedrich En­ gels, Doğanın Diyalektiği, [Anti-Dühring'in Eski Önsözü, Diyalektik Üz er in e] ; V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampir­ yokritisizm, Bölüm V; M a rksi zm i n Üç Kaynağı ve üç B i­ leşeni", "M il itan Materyalizmin Önemi Üzerine"). "


Felsefenin konusunu kavramak için Engels'in ve Lenin in bu konudaki önermelerini dikkatli bir bi çi mde incelemek zorunludur. Marksist-Leninist felsefenin özü­ nü anlamak için Lenin'in şu fikri çok önemlidir: Marksist­ Leninist felsefede, gerç ekliğ in gelişmesinin tabi olduğu evrensel yasaların ö ğ retisi olarak diyalektik, bilgi kuramı ve diyalektik mantıkla uyum içind e bulunur. Bu durum '

Marksist-Leninist felsefeyi, ontoloji (varlık bilimi), episte­ moloji ( bilgi kuramı) ve mant ı k (doğru düşünme öğreti­

si) alanlarının birbirinden bağımsı z ve birbirinden tecrit

edilmiş halde bulunduğu daha önceki felsefi öğretilerden apayrı bir yere yerleştirmektedir. Diyalekti k mater yaliz­ min bu saydığ ımız yön ler ini n birbiriyle uyum i çin de ol­ masının temeli, dünyanın maddesel bütünlüğü, varlık ile bilincin bütü nlüğüd ür Bir başka deyişle bu tem el nesnel dünyada, insan bilgisi ve düşünce sind e faaliyet gösteren özsel olarak farklı olan bu a lanlard a kendilerini başka başka biçimlerde ortaya koyan y asalar ın özdeş nitelikte evrensel yasalar olma sı gerçeğidir. Aynı zama nda Marksist-Leninist felsefe, nesneye yö­ .

,

,

nelik kuramsal-bitişsel yaklaşımdan daha fazlasını ifade etmektedir. Bir bilim o l arak do ğaya ve toplumsal hay ata ilişkin sorunlara

gerçek çöz ümler ara m akla uğ r aşır

.

Top­

lumsal bilincin bir biçimi olarak Marksist-Leninist fel­ sefe, dünyayı ve toplumsal görüngüleri emekçi sınıfların

bakış açısından değerlendirerek ve eylem, toplumsal fay­

da, adalet ve iyinin ilkelerine dair fikirler şek il lendirerek düny aya ve görüngülere ilişkin tavrını ifade eder. Teorik bir sistem olan di yalektik materyalizmin ken­ di yapısı ve bileşimi vardır. ilkeler, yasalar kategoriler ve 18


yöntembilimsel sonuçlar onun bileşen idir. Diyalektik ma­ teryalizmin ilkeleri ya da başlıca temel öneemeleri dün­ yanın birliği ilkesini, gelişim ilkesini, evrensel bağıntı ilkesini ve belirlenirncilik (determinizm) ilkesini kapsar. Diyalektik materyalizmin yasalan arasında varlığın bi­ linçten önce gelmesi yasası, karşıtların birliği ve müca­ delesi yasası, nedensellik yasası vb. bulunur. Diyalektik materyalizmin kategorileri ya da temel felsefi kavramları ise madde, b ili nç çelişki, zorunluluk, nicelik, yadsıma vb. kavramlan kapsar. ilkeler, yasalar ve kategoriler yar­ dımıyla varılan yöntembilimsel sonuçlar ise bilgi edinme yönteminin birer parçasıdır. Sistemin yapısı, kendisini meydana getiren bileşenler arasında belli bir karşılıklı ilişki ve karşılıklı bağımlılığı ortaya koyar. Dünyayı bir bütün olarak inceleyen Marksist felsefe ayrıca toplumsal hayata ilişkin araştırmalar da yaparak maddeci bir toplumsal hayat anlayışının yani bölünmez bir bütünlüğe sahip Marksist-Leninist felsefenin ayrılmaz bir parçası olan tarihsel materyalizmin gelişmesini sağlar. Ta­ rihsel materyalizm diyalektik nıateryalizme, tıpkı özgülün genele bağlı olması gibi bağlıdır Ne diyalektik materyalizm olmadan tarihsel materyalizm ne de tarihsel materyalizm olmadan diyalektik materyalizm mümkün olabilir. ,

.

Toplum yaşamında felsefenin önemi. Bütün diğer fel­

sefeler gibi Marksist-Leninist felsefe de sınıfsal nitelikte ve taraflıdır. İşçi sınıfının ve diğer emekçilerin çıkarlarını ifade eder ve savunur; materyalist akıma dahildir, somut sorunlar ortaya çıktığında materyalizmi uygulamak ve idealizmle savaşmak suretiyle materyalizmi kararlılıkla geliştirir. Marksist felsefe gerçek bir bilimdir. Onun taraflı 19


olması doğa, to plum

ve bilgi alanındaki görüngülere yö­

nelik nesnel ve bilimsel bir ya klaşı ma uygun düşmektedir.

da Marksizmin taraf tut masının burjuva ideolojinin tutmasından ilkesel olarak farklı olduğu anlamına gelmektedir; çünkü burjuva ideolojisi sömürücü sım tla­ rın çıkarlarını savunmakta ve hem bütün emek çilerin çı­ karlarına hem de tarihin gidişine ters düşmektedir. Bur­ juva ideologlan bunu saklamak amacıyla felsefenin genel olarak taraflı olduğunu i nka r ederler; taraflı bir felsefenin hakiki ve dolayısıyla da bilimsel olamayacağını söylerler. Bu so ru n hakkında Engels'in Otopik Sosyalizm ve Bi­ Bu

t araf

limsel Sosyalizm ve Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokriti­

sizm (Bölüm VI,

4) eserlerinin okunmasım öneririz.

Marksist-Leninist felsefe, devrimci d iyalekt i k teme­

linde yaşamla, devrimci müc adele pratiğiyle, sosyal is t ve komünist inşa ile uyumlu bir biçimde geliş tikçe kendini sürekli biçimde ye nileyen yaratıcı bir bilimdir. Toplumsal sü reçleri n devi ngen liği ve karmaşıklığı, çağ­ daş bilimsel bilgideki gelişmenin yüks ek düzeyi ve ayrıntı­ ları ve yoğ u nlaşa n bir ideolojik mücadele, toplum yaşamın­ da bilimsel felsefenin önemini artırmaya yönelmektedir. Marksizm-Leninizmin parçası olan diyalektik ve tarih­ sel materyalizm, işçi sı n ıfı ve onun siyasi partilerinin dün­ ya görüşünün temel ilkelerini doğrulamaktadır. Diyalektik ve tarihsel materyalizm topluma bilimsel nitelikte önderlik ederken ve toplumsal süreçler e yön verirken politikanın, stra teji ve taktiklerio teorik ve yöntembilimsel teme lini oluşturmakta ve bütün emekçilerin bilimsel bir d ü nya gö­ rüşü edinmesinde bir a raç olarak hizmet etmektedir. 20


2. MARKSiZM ÖNCESi İLE

FELSEFEDE MATERYALİZM

iDEALiZM ARASINDAKİ MÜCADELE

da olsa felsefe tarihini incelemek zorunludur, çünkü her şeyden önce felsefe tarihinin t am da kendisi Marksist felsefe tarafın­ dan or taya çıkanlan yasaların ve ilkelerin işleyişinin bir örneğ idir. Ayrıca böylesi bir inceleme, çağımızın burjuva ideo­ lojisine ve revizyonizme karşı daha etkin ve başarılı bir mücadele verme olanağını da sağlar, çünkü bu görüşle­ rin savunucuları genellikle felsefede kendilerinden önce ortaya konmuş kavramlardan hareket eder ve daha önce eleşt irilmiş olan yöntembilimsel yaklaşımları ve araçları kullanırlar. Felsefe tarihinin Marksist yorumlanması, gü­ Felsefenin de bir tarihi vardır. Kısaca

nümüzde burjuva felsefesine ve revizyonizme karşı müca­ delede önemli bir

ideolojik silah işlevi görmektedir.

Köleci toplumda felsefe. Dünya hakkındaki görüşle­

toplumsal bilincin diğer bölümlerinden ayrılmış bir dizisi olarak, kendi sorularını kendisi sorup yanıtla­ yan bir bilim olarak ve teorik b ilgi nin tarihsel bakımdan en erken biçimi ola rak felsefe, birbirine karşıt sınıflardan oluşan toplumun biçimlendiği dönemde ortaya çıktı. Fel­ sefenin doğuşu için gerekl i önkoşulların en önemlilerin­ den biri de, zihinsel faaliyetin, egemen sınıfın üyelerinin kendilerine mal ettikleri özel bir toplumsal görev olarak ayrılmasıydı. M ater ya li zm , tarihsel olarak felsefenin en erken bi­ çimidir. Antik Çağ'ın materyalistleri, insan tarafından gözlemlenen bütün görü ng ü leri ve süreçleri bizzat doğaya rimizin

21


dayandırmaya çalışıyorlardı. Bu her şeyden önce Antik Yunan felsefesinin Milet Okulu (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes) ve ona yakın öğretiler için geçerlidir. Filozoflar, insanları çevreleyen nesnelerin, şeylerin ve süreçlerin nereden g eldiğini ne den yapıl mış oldukl a r ı­ m, deği şi m ve yok olma s ü re çlerind e onlara ne old uğ u nu anlamaya çalışmışlardır. Bir başka deyişle, şeylerin çok biçimli dünyası nın birliğini belirleyen, madde nin ortak doğal bir temelini aramışlardır. Bu temel Thales için su, Herakleitos için ateş ve Anaksimenes için de hava idi. Ana unsur olarak alınan şey, maddi değildi. Önemli olan şey, doğal cisimlerin somut ve yeterince yaygın varoluş biçi­ mini ki bu biçim, gerçekte veya filozofun hayalinde her­ hangi başka bir biçime bürünebilirdi- göstermektL Bu şekilde dört doğal unsur, dört madde, dört öz tespit edildi: Antik Çağ materyalistlerinin felsefi sis temlerinde somut şeylerin sonsuz çeşitliliğinin tam a mını n temeli olarak sunulan ateş, hava, su ve topra k Antik Çağ filozoflarının ele aldığı öteki sorun şu şe­ kilde ifade edilebilir: Bütün cisimleri temel maddelerden oluşturan ned ir? Bu soruya verilen yanıt, dünyada faaliyet gösteren ve cisimlerin doğuşu, va roluş u ve yok oluş u na hükmeden esasi bir yasa a n layış ı nı ü ret ti . Böylelikle de Antik Yunan felsefesine özgü logos (Yunanca logos: ko ­ nuşma, söz, sözcük, neden) kavramı ve diğer felsefi sis­ temlerde de, sözgelimi eski Çin felsefesindeki Tao (yol) gibi benzer kavramlar ortaya çıktı. Ayrıca şeylerin kökeni hakkındaki yasaya ilişkin daha somut anlayışlar formüle etme girişimleri de oldu. Filozoflar, tekil nesneleri yarat­ tıklarını düşündükleri birbirine karşıt kuvvetleri, ö zel ,

.

-


likleri ve eğilimleri tespit ettiler. Bunlar ya doğanın özel­ li.kleri (sıcak ve soğuk) ya da daAayı da kapsayan ahlak

kategorileriydi (sevgi ve nefret). Antik Çağ materyalistlerinin felsefesini incelemek, sistemlerini inşa ettikleri temeller hakkında açık bir anla­ yışa sahip olmayı gerektirmektedir. Bu temeller, doğanın evrensel yasalan ve maddedir. Demokritos (MÖ 460- 370) açısından ilk madde, halihazırda duyutarla değil akılla kavranan bir özdü. Demokritos duyulada algılanan şeyler dünyasını, şeylerin görünmeyen ama gerçek olan özünün, yani atom ya da maddenin en küçük parçasının karşısı­ na koyuyordu. Demokritos evrensel y a sala ra tabi olarak hareket eden bölünmez unsurların çeşitli nesneleri mey­ dana getird iğ i bir sistem geliştirmeye gayret ediyordu. Demokritos'a göre değişmez, bölünmez, nüfuz edilmez, ezeli ve ebedi olan ilk madde zerrecikleri, sonsuz sayıda­ ki çeşitlilikte biçime sahipti ve bu zerreciklerin sayısı da sonsuzdu. Onun, sınırsız sayıda dünyalar anlayışı da işte buradan çıkmaktadır. Demokritos, atomcu teoriye dayalı bir görüşler sistemi geliştirmiştir. Özellikle, en önemli öğesini eidolorı'ların (ya da cisimlerin çok küçük maddi suretlerinin) yayımı fikrinin oluşturduğu bir bilgi kuramı tasarlamıştır. Bu suretler duyu organları aracılığıyla ruha (ruh da benzer şekilde atomlardan yapılmıştı) ulaşarak onunla temasa geçer ve böylelikle de benzer varlıkların birbirini bilmesi yoluyla duyumsal bilgi edinme gerçekleşmiş olur. Ne var ki bu, bilgi edinme sü r ecini n ancak birinci eveesidir ki bu evrede duyumsal bilgi edinme öze nüfuz etmemiştir. De­ mokritos, dünyayı evrensel nedensellik yasasının geçerli 23


olduğ u atoml ard an ve bo ş lukta n oluşan tek bir bütünlük ,

olarak anlama ve bilgiyi ruh ile eido/onJarın karşılıklı et­ kile şim i nden d oğan bir sonuç ola rak kavrama imkanını y a lnızca düşüncenin sağlad ığı nı be lir ti r

.

Değişim halindeki nesnelerin değişmez temeli nedir? Bu s or uy a bir nesnel idealist olan Pla ton un '

(MÖ 427- 347)

verdiği yanıt, Demokritos ile diğer mater yalistlerin verdiği yanıttan ilkesel düzeyde farklıydı. Platon, toplu mda şu ya

da bu bireyin varoluşuyla doğrudan h içbir ilişkisi olmadan var olan fikirlerin mevcut olduğunu kaydediyordu. Platon,

düşüncel eri n kökeni veya toplumsal bilincin işlerli k yasala­ rı konusunu derinlemesine araştırmarntştır. Bu fi kirler i bir olgu olarak almış ve nesneler

dünyasından önce ve

ondan

bağımsız olarak var olan idealar (düşünceler) dünyasını

varsayan özel bir felsefe teorisi geliştirmek için kullanmış­

t ır. Üstelik şeyleri n doğal ne snele ri n ve b izzat insanların ,

bu idealar dün yası nda n türediğini düşünüyordu. Buna

göre, ideala rdan oluş an bir dünya kurma, bir id ealar hi­ yerarşisi oluşturma ve

buna benzer

konular ü:ıerinde yo­

ğunlaşmıştır. Platon un felsefesinde, mutlak biçimde sabit, '

mutlak biçimde kusursuz, ezeli ve ebedi bir idealar dünya ­ sı; geçici,

ku s urlu ve değişebilir ş eylerden olu şan dünyanın

varlığı için belirleyici etken olmuştur.

p o z i s­ b içi md e kendi bilgi k uramı nı da gel i ştir­ miştir. Bu felsefenin temel kavramı, hatırlama idi. Platon , bire yleri n ruhlarının, idealar d ü nyasına bağlı tamamen dü şüns el oluşumlar old uğ u görüşündeydi. Bilme ye t is i ise her şeyden önce, ölümlü vücudun can kafesiyl e sınırlan­ Platon,

bi r

nesnel idealist olarak, genel felsefi

yonuna uygun

mış olan ruhun hatırladıklarıydı; idealar dünyasında bir 24


süreliğine ge z in irke n gördüklerinin, m ad di nesnelerin, bir başka d ey i şle bu fiki rlerio kusurlu suretleri ni n anım� sat tığı şe y ler i n saf özlerinin hatırlanmasıydı. Platon'un felsefesinde Yunan idealizm i ilk defa ma� ter ya li zm e karşıt bir dünya görüşü b içimini

a lm ış tı r. O

zama ndan b eri mater yali zm ile idealizm, felsefeni n geli­

şi m inde bi rbiriyle çeki şen iki ana akı m olmuştur. Her ne kadar m ücadele biçimleri, mücadelenin yoğunluğu ve öne çıkan felsefi

sorunlar ta ri h b oyunca değişegelmiş olsa da, kamp; dünyanın, insanın ve b ilgi edin­

bu iki çizgi, iki

me nin özü sorununa esas i tib anyla farklı b u iki yaklaşım

arasındaki mücadele, hiç değişmeden in sanlığı n felsefi gelişmesinin ekseni olmaya devam etm iştir.

Felsefi öğ reti leri n yegane kıs ta sı, felsefenin temel so­ rusuna veri len yan��t deği ldi r. Başka önemli· kıstaslar da b ulunmaktadır. Felse fe de iki yöntem ortaya çı km ı ştı r: D iya lektik yön­ tem ve metafizik yöntem. Antik Çağ fe lsefesinde diya­

lektik yöntem baskındı. Yunan filozofu Herakleitos (MÖ 544-483) d i y alekti ği n ilk savunucularından biriydi. He ­ rakleitos harek et, deği şim, ortaya çı km a ve yok olmayı birbirine karşıt ilkeler arasındaki müca de le ye b ağl ıyo rdu . Bundan ötürü onun felsefesini takdir etmek ger ekir. Parmenides tam amen farklı b ir tutuma b ağlıydı ve akıl tarafından kavranan varlığın değişmez, hareketsiz ve b ütünsel olduğunu savunuyordu. Ele alı Ze non, Parmenides'in tezlerini destekleyerek bir dizi

aporia [aç maz -çev.],

Yunanca aporia: güçlük, karı­

ş ı kl ık) , b ir b aşka deyişle duyu m lada

elde edilen dene yime ters düşen, ancak teori k olarak temel lend i rmeye çalıştığı


("Uçan bir ok hareketsizdir" tezi gibi) önermeler formüle etmiştir. Zenon'un açmazları, felsefenin ve başta matematik ol­ mak üzere ba zı diğer bilimlerin da ha sonraları karşı kar­ şıya kald ığı ç elişkileri ya n sıtıyo rd u . Zenon bilerek ya da bilmeyerek, çeli şki l i gerçekliği n düşüncede yansıması ve ifade edilmesi sorununu ortaya koym u ştur. Aristoteles (MÖ 384-322) Antik Ç a ğ'ın büyük bir fi­ lozofuydu. Onun hem Yu nan felsefesinin kendisi hem de fel sefeni n daha sonra Avrupa' d a ve Ortadoğu'daki gelişi ­ mi için taşıdığı önem çok büyüktür. Aristoteles, kendi çağındaki felsefi akımların yanı sıra doğa ve toplum bilimlerinin kaydettiği ilerlemeleri genel­ leştirmiş ve sistematik hale getirmiştir. Antik Çağ' da yaşa­ mış bir ansi klopedist olan Aristoteles, en başta Platon'unki olmak üzere idealizm i derinlemesine eleştirmiştir. Gerçi Aris toteles sorunları her zaman materyalist bir bakış açı­ sıyla ele a l ınıyordu -tersine materyalis t bakış açısından old ukça uzaktı- a ma yeni felsefi sorunlar or taya koyması, yaklaşımındaki çok yö nlülük ve çözümlemesindeki derin­ lik, onu Antik Çağ'ın diğer filozoflarından ay:ırmaktadır. Antik Çağ felsefesi, felsefenin gelişmesinde ilk tarihsel evreyi olu şt ur ur. Bu dönemde felsefe, toplums a l bilincin özel bir biçimi ola rak ortaya çıkmış, felsefedek i ana akım­ la r (m ateryal izm ve idealiz m) biçi m tenmiş ve d iya lektik ilerleme kaydetmiştir. Başlangıçta materyali zm , kendili­ ğin den bir n itel i k taşıyorrlu ve bu da toplumsal pratiğin ve bilimi n o dönemde ulaşmış olduğ u geli şm e düzeyine uygun dü şüyordu. Engels , fels efen i n g elişimind eki belli başl ı dönemleri incelerken Yunan felsefesinin çeşitli bi26


çimlerinin, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan bü­ tün dünya görüşlerinin embriyonlannı daha o zamandan içerdiğine işaret etmiştir. Anti-Dühring'de felsefenin hem bu evresine hem de daha sonraki evrelerine ilişkin genel bir tanım getirmiştir. Feodal toplumda felsefe. Bu dönemde toplurnun ma­ nevi hayatına, dinsel ideoloji egemendi. Din, toplumsal bilincin en önemli biçimi halini almıştı; felsefe de dahil olmak üzere bütün öteki toplumsal bilinç biçimlerini hükmü altında tutuyordu. "Felsefe teolojinin hizmetçi­ sidir" deyimi, hem teologlar tarafından dile getirilen bir dileği hem de gerçek durumu yansıtıyordu. Başta Aristoteles öğretisi olmak üzere Antik Çağ felsefi sistemlerinin büyük ölçüde çarpıtılmış biçimlerini kulla­ nan bir dinsel felsefe sistemi olan skolastisizm, en büyük etkiye Orta Çağ'da ulaştı. Bu dönemin filozofları dinsel dogmayı , en baş ta da Tann'nın var olduğu tezini felsefi te­ mellere oturtup yorumlamayı en önemli görevleri olarak görüyorlardı. Materyalizme rahat verilmiyar ve üniversite­ lerin dışına atıhyordu. Skolastisizrn çerçevesi içinde mater­ yalizm, Tanrı'nın doğaya müdahalesini sınırlayan ve nes­ nenin kavrarndan önce geldiği n i kabul eden norninalizmde (adcılıkta, Latince nomen: isim, ad) ifadesini bulmuştur. Dogmatizm, Orta Çağ' da yaygın bir düşünce tarzıydı. Tartışma sahte bir bilimsellik kisvesi altında yapılıyor ve hiçbir zaman dinsel ideolojinin temel ilkelerinin ötesine geçmiyordu. Rönesans ve modern dönem, skolastisizmi yenilgiye uğratmak, materyali zmi temellendirmek ve doğayı bilimsel bir bakış açısıyla araştırmak göreviyle karşı karşıya geldi.


17. ve 18. yüzyıllarda felsefe . Toplumsal hayatta yeni

bir aşamaya u la şıl mas ı,

feodalizme karşı galip gelen ka­ pitalist üretim tarzının ortaya çıkması, gelişmesi ve yer­ leşmesi , bunun sonucunda toplumsal i lişkiler sisteminde baştan başa meydana gelen değişiklikler, fi lozofların felse­ feyi teolojinin zorbalığından kurtarıp özerk bir bilgi dalı olarak savunmalarını gerektiriyordu. Doğa bilimlerinde kaydedilen baş arıları göz önü nde bulundurmak ve aynı za m anda da bu gelişmeleri beslemek gerekliydi. Bu koşul­ lar altı n da, bi l gi edinme sürecinin yöntemi ve araçları so­ ru nuyla, bilgi edinme sürecinde deneyimin, duyumların ve aklın oynad ığ ı rol sorusu büyük bir önem kazandı. 17. ve 18. yüzyıl felsefesinde gelişerek egemen hale gelen şey, gerçekliğe yönelik metafizik yakl aşım oldu. Bu yaklaşım, doğadaki nesnelerin ve toplumun yanı sıra b u nl arı yansıtan kavramların da başlangı çt an itibaren ve kesin olarak verili olduğ unu , esasen değişmez olduğunu, birbirleriyle birlikte ve birbirlerinden bağ ı m sız olarak araştırılınaları gerektiğini varsayıyordu. Felsefenin geliş­ mesindeki bu dönem, o zamanki doğa bilimleri arasında mekaniğin ilk sırada bulunması neden i y le mekanisizm ile de nitelenmiştir. 1 7. ve 1 8. yü zyıl felsefesinde mater ya­ lizm ile idealizm arasındaki mücadele yeni bir yoğ un luk kazanm ı ştır. Materyalizm bu dönem i n başlarında sık sık, deizm"' ( L atin ce Deus: Tanrı) gib i , özü nü s ak layan maske­ ler takındıysa da dönemin sonlarına doğru açıkça ve üze­ rine basa basa hem idealizm i hem de dini reddetti. Bu, 18. yüzyıl Fransız materyalizmi tarafından gerçekleştirildi. '

Feodal dinsel dünya görüşünün egemenliği göz önünde da,

deiım genellikle materyalizmin örtülü bir biçi miydi. 28

hulundurulduğun·


Modern zamanların materyalizmi, İngiliz filozof Francis Bacon (1561- 1626) tarafından kuruldu. Onun me­ tinleri, Orta Çağ felsefesi ile modern zamanların meta­ fizik materyalizmi arasındaki bölünme olarak değerlen­ dirilebilir. Bacon, çok yakında insanlığa yeni bir güç ve­ receğinden ve yeni, müreffeh bir toplum yaratma olanağı sağlayacağından kesinlikle emin olduğu yeni, deneysel bir bilimi sağlam temellere oturtınayı felsefesinin en önemli görevi olarak görüyordu. Bacon bu toplumu, ütopik bir roman olan Yeni Atlan tis'te anlatmıştır. Bacon, görüngülerin gerçek nedenlerini ortaya çıka­ ran bir yöntem oluşturmayı, bu yeni bilimi geliştirmeni n odağına yerleşt iriyordu. Bilimi rastlantısal olarak seçilen olgular toplamına indiegeyen dogmatizme, skolastisiz­ me ve dar kafalı empirizme (deneyciliğe) karşı çıkıyordu. Bacon'a göre bu yanılgılar gerçek bilime yabancıydı; ger­ çek bilim, deneysel bilgiden ve bilimsel bir şekilde düzen­ lenmiş gözlemlerden elde edilen kanıtların işlenmesine dayanmalıydı. Skolastisizmin aksine Bacon, bilimin te­ mel yöntemi olarak gördüğü türnevarım yöntemini oluş­ turmuş ve yayg ı nlaşt ı rmaya çalışmıştır. Marx, Bacon'ı İngiliz materyalizminin ve çağdaş de­ neysel bilimin tamamının babası olarak adlandırmıştır. Bacon'cı materyalizm, İngiliz filozofu Thomas Hobbes (1 588 - 1679) tarafından sistematikleştirilmiştir. Hobbes'un m ateryalizmi Bacon'ınkinden daha tutarlı ama aynı za­ manda daha mekanikti. Hobbes, doğanın çokbiçimliliğini maddi cisimlerin mekanik hareketine indiegeyen ve geo­ metriyi temel bilim olarak ilan eden 1 8 . yüzyıl metafizik materyalizminin tipik bir temsilcisiydi.


Reni Descartes (1596-1650), belki de yüzyılın ilk yarısındaki en önemli Avr upalı filozoftu. Felsefenin, fiziğin, matematiğin ve fizyoloj inin ilerle ­ mesine büyük katkılarda bulundu. Descartes, iki ciliği n ve akılcılığın klasik temsilcilerinden biri olup dönemin egemen akımı olan skolastisizmin kararlı ve uzlaşma z bir muhalifiydi. Kilise tarafından dayatılan Kutsal Kitap dogm ati zmi n i , kilise papazlarının metinlerini ve skolas­ likler tarafından tahrif edilmiş bir Aristoteles otoritesini reddederek doğanı n bilgisini edinmeye giden yol olarak deney ve derin düşünmeyi savu n muş t ur Resmi makamların ve dogmaların reddedilmesi, Kar­ tezyen (Descartes'çı) felsefe çerçevesinde şüphe ilkesine dö­ nüşmüştür. Eğer yeni bir bilimsel sistem kurm ak yeni bir felsefe gel iştirmek istiyorsam, diye fikir yürü tüyordu Des­ cartes bana hazır ve değişmez hakikatler olarak sunulan bütün her şeyi reddetmeliyim. Dogmalardan, kilise ve fel­ sefe otori telerin in yanılmazlığından şüphe ed iyorum Her şeyden hat t a dünya n ı n va rlığında n, kendi vücudumun va rl ığında n bile şüphe etmeye hazırım. Fakat şüpheleri­ min bir sınırı var mı? Evet var. Çünkü ş üphe nedir? Şüphe dü şüncedir. Dol ayısıyl a her şeyden şüphe ederken, şüphe ettiğimden şüphe edemem. Şüphem i n sınırı ve felsefemin başla ngıç noktası olan şüphe götürmez tek koşul budur işte. Düşünüyorum, o halde varım (Cogito, ergo sum). Ama nasıl var oluyor um? Bütün bu söylediklerirnden, sadece düşünen bir töz olarak var olduğum sonucunu çıkarabilirim Böy­ lece Descartes, düşüncenin ve manevi, düşünen tözün var olduğu sonucuna ulaşıyordu. Peki ya Descartes'ın var old u ­ ğundan hiçbir zaman şüphe etmediği gerçek, madd i dünya Fransız düşünürü

1 7.

.

,

,

.

,

.

30


için durum nasıldı? Filowf. hem düşünen varlığın hem de maddi varlığın var olduğunun kabul edilmesini öneriyor� du. Tanrı'nın var olup var olmadığına gelince, buna Tanrı tanıklık edebilirdi; ne de olsa Tanrı insanlan aldatmazdı. Bu sav her ne kadar n aif olsa da Descartes'ın çağdaşlan için yeterince ikna ediciydi. Kartezyen felsefede düşüncenin oynadığı özel rol, Descartes'ın akılcılığının, doğuştan gelen fikirterin mev� cudiyetini kabul etmesinin ve zihinsel sezgiye verdi�i büyük de�erin apaçık nedenidir. Onun ikicili�i .. (Latince duo: iki) daha sonraları materyalistlerin ve idealistlerin,

onun felsefesinin şu ya da bu yönüne dayanmalan bakı­ mından epeyce yararlı olmuştur. Descartes'ın ikiciliğinin aksine, 17. yüzyılın önde gelen Rollandalı filozofu Ben edict Spinoza (1632�1677), tutarlı bir monist [birciJ (Yunanca mono: bir) felsefe anlayışı geliştirmiştir. Spinoza'nın temel felsefi eseri Ethica' dır. İncil'in eleştirel bir analizi olan Tractatus Theologico-Politicus adlı eseri ise zamanın ideolojik mü�

cadelelerinde dikkate değer bir rol oynamıştır. Spinoza'nın birci felsefe sistemi, töz kavramına daya­ nıyordu. Onun felsefesindeki en önemli, temel kavram budur. Spinoza tözden söz ederken causa sui ilkesini, bir başka ifadeyle tözün kendi kendisinin nedensel şartı ol� ması ilkesini ortaya koymuştur. Bu ilke, dünyanın Tanrı tarafından yaratıldığın ı ileri süren dinsel ideolojiye karşı yöneltilmiştir. Spinoza dünyanın var olmasının nedeninin Tanrı değil, dünyanın kendisi olduğuna dikkat çekiyordu. �

Varlığın başlangıcını iki farklı ilkede, iki ıözde, yani maddi ve fıkirsel tözde gören felsefi akım. 31


Tanrı ile tözü bir tutmak suretiyle Tanrı'yı do ğa içinde eritmiş, adeta onu ev ren sel nitelikteki nedensel koşullu­ luğa tabi kılmıştır. Bu filozof, di n sel felsefedeki am açlı lık ilkesinin karşısına nedensellik ilkesini ç ıka rm ı ş tı r Sp inoza tözün sahip olduğu iki nitelik biçiminde in­ sandan önce ortaya çıktığını varsayıyordu: Bunlardan biri uzam lı şey, öteki de düşünen şeydi. Böylece düşünce, doğa­ nın evrensel bir özelliğ i haline geliyordu. Fikirlerio düzeni ve bağlantısı tıpkı nesnelerde olduğu gibiydi Spinoza akıl­ cılık a nlayışını geliştiernekte Descartes'ı izlemiştir. Spino­ za, matematiğe ve özellikle de yönteminin (aksiyomlardan hareketle teoremler oluşturmak ve buradan da sonuçlara varmak) bilimsel felsefeye uygun oldu ğunu kabul ettiği ge­ ometriye bilimsel bilgi sisteminde çok yüksek bir yer ver­ miştir. Ethica adlı eseri, bu "geometrik" üslupla yazılmıştır. Modern zama nların biliminde ve felsefesinde den eysel olarak bilgi edinmenin doğru olduğunun savunulması, bilgi kuramma ve özellikle de deneyi m i n yo ru m la nma­ sına ilişkin sorunlar üzerine geniş tartışmalar yapıl mas ı na yol açtı. Felsefi düşüncenin bu doğrultudaki gelişimi İ ngiliz filozofu John Lo cke t an (1633- 1704) büyük ölçüde etkilendi. Locke'un en önemli felsefi eseri, İrısarı Arılığı Ozerine Bir Deneme' dir. Descartes'ın düşüncelerin d oğu ştan mevcut olduğu varsayımına Locke karşı çıkıyordu. Onun başlıc a tezi, bü­ tün b ilgi l er i n deneyime dayandığıydı. İ ki tür d eney im i n var olduğunu kabul ediyordu: bilgi kaynağı olarak hizmet eden, dış dünyanın neden olduğu duyumlar aracılığıyla dış kaynaklı deneyim ve aynı i şlevi yerine getiren ruhun etkinliklerinin gözlemlenmesi aracılığıyla iç kaynaklı .

,

.

­

'

32


veya düşün sel deneyim. Bu is e ruhun faaliyette buluna­ bil me yeteneğini do ğaya b orçlu olduğ u an lam ına geliyor­ du. Bilgi nin içeri ği ni meyd ana getiren bütün fi ki rler bu i ki kayn aktan çı kıyordu. Locke, değişik tü rde n karm aşık fikirterin kaynağını basit fikirlerde arayıp bulmayı s a ğ­ laya n bir model oluş tu rmu ş ve düşü ncelerle bil g i edinme türler ini ayr ı ntıl ı biçimde sınıflandırmıştır. Bilgi kura­ mında bütünü itib ariyle duyumc u [sensualist] materya­ list * ( Lat inc e sensus: his, du yu m) olarak hareket etmiştir. Ne var ki iç kaynaklı den eyi m i özel ve bağımsız bir bilgi kaynağı ola rak kabul etmes i, m ate ryalist konumuna bü­ yük bir gölge düşürmüştür. Locke'un felsefesindek i metafizik sınırlamalar, onun maddi cisim ler in sahip olduğu küçük bir özelli k grubunu , yeterli fikirlerio temeli olarak s eçip ayırma s ında da kendi­ ni belli edi yordu. Burada kastedilen, "birincil özelli kler" diye kabul edilenlerdir. Locke bu temel özellikler arasında uzam, şekil, hareket ve ha reketsi zliğ i saymıştır.

Nesnelerin koku gibi duyu orga nlar ı aracılığıyla kav­ ranan di ğe r basi t özelliklerini ise Locke, "i kincil özell ik­ ler" olarak sınıflandırmıştır. Ci sim lerin kendilerinde, bu ik incil özelliklere denk dü ş en fikirlere benzeyen hiçbir şey olm ad ı ğını iddia ederek bu fikirleri yetersiz diye tanımla­ mıştır. Onun özel lik lere karşı bu yaklaşı mı, nesnelerin tek te k özellikler ini ve mekanik hareketi metafizik bir şekilde renk, ışık, tat ,

mutlaklaştırmasmdan kaynaklanıyordu. Bu yaklaşım, du­ yumla rın d ış dün yayı

yeterince yansıtma yeteneğinde olup

olmadığını sorgulamak su ret iyle aynı zamanda materyalist duyumculuğun te meller i ni •

de z ayıflat mıştır.

Duyumları bilginin tek k.aynatı olarak tanıyan ögretiye bağlı kişi.


i riandalı filozof George Berkeley (1685-1753), 18. yüz­ yılın başlarına ait öznel idealizmin savunucusuydu. Ber­ keley kendi felsefesinin en başta rnateryalizrni çürütrneyi, idealizrni ve dini savunmayı amaçlarlığını açıkça ifade etmiştir. Locke'un felsefesi Berkeley için bir başlangıç nokta­

sı görevi görmüştür. Fakat Locke materyalist olduğu için, Berkeley duyumculuğu idealist bir çizgide yeniden kurmak amacıyla bir dizi işlem yürütrnüştür. Sözgelimi Locke'un, "Büt��n bilgiler duyumsal deneyimden gelir," tezini değiş­ tirerek, "Duyumsal deneyimin dışında hiçbir şey mevcut değildir," haline getirmiş ve Locke'un "Birçok n itelik ikin­ cildir," varsayımını da "Bütün nitelikler ikincildir," biçi­

minde, yani bütün niteliklerin özne tarafından belidendiği biçiminde yorurnlarnıştır. Buradan da, nesnelerin sadece duyurnların belirli bir toplamı olduğu ve var olmanın ise algılanmak anlamına geldiği sonucu çıkıyordu. Ö znel idealizmin mantığı solipsizme" (Latince solus: yalnız; ipse: kendi), yani diğer bütün insanlar da dahil ol­

mak üzere kendisinden başka bütün dünyanın varlığını onun duyularına borçlu olduğu sadece tek bir öznenin mevcut olduğunu kabul et meye götürür. Ancak Berkeley, farklı insanların bilincinde mevcut olan özdeş duyurnla­ rın ortak kaynağı olarak Tanrı'yı göstermiştir. Duyumla­ rın gerçek kaynağının madde değil Tanrı olduğunu ileri sürüyordu. Bu ise onu n tutarlı öznel idealizmden saparak nesnel idealizme vardığı anlamına geliyordu. Sonraları birçok idealist ve felsefi revizyonist onun öğretisine da­ yanmıştır. Lenin, Ma teryalizm ve Ampiryokritisizm'in •

Sahici bilginin ınümkün olduğundan şüphe eden felsefi akım, tekbencil ik.


aGi riş Yerine" bölümünde Berkeley'in görüşlerini ayrın­

tılı bir şekilde inceleyip eleştirmiştir. İskoç filozof David Hume (171 1-1776) yazılarında, dün­ yayı kavramakta duyumla rın ve aklın oynadığı role ilişkin felsefi sorunu ele al mıştı r. Hume, Locke'un bütün bilgi le­ rin deneyimden geldiği ve temel izlenimlerin duyumsal ve düşünsel olmak üzere iki alt bölüme ayrıldığı tezini kabul etmiştir. Bununla birlikte Hume'un duyumsal izlen imlere dair açıklaması, hem Locke'un hem de Berkeley'inkinden temel olarak farklıdır. Hume, bilgi kuramında septisizmi,. (Yunanca skepsis: inceleme, araştırma) temellendirmiştir. Hume, töz kavramını -ister Locke'taki gibi maddi ister Berkeleydeki gibi düşü nsel olsun- reddetmiş, algıların ne­ denleri hakkında hiçbir şey söylenemeyeceğini ama bunla­ rın birinci!, ilk başta gelen olgular olarak kabul edilmeleri gerektiğini söylem iştir. Alg ılar bizi dışımızdaki dünyaya bağlama z, tam tersine ondan ayırır; öyle ki bilgimizin öte­ sinde ol duğu iç in d ış dünya hakkında hiçbir şey söyleyeme ­ yiz. Bu nedenle Hume'un şüpheciliği, Descartes'ın şüpheci­ lik ilkesinden özü itibarıyla farklıdır. Hume'un felsefesinde şüphecilik, agno s t i sizme.... (Yunanca a: değil, grıosis: bi lgi) varır. Hume bilinemezcilik çerçevesi içinde, hem materya­ lizmi hem de dinsel felsefi kavramları eleştirmiştir. Hume, bilinci, felsefenin konusu haline getirmiştir. Psişik faaliye­ tin iç mekanizmalarının araştırılması, bilimin en önem­ li görevi halini almıştır. Felsefeyi psikolojiye indiegeyen Hume, bütün bilimleri psikolojik faaliyetlerin bir ürünü ve •

••

Nesnel hakikatin sahici bilgisinin mümkün olduğundan şüphe eden felsefi

akım, şiiphec.ilik. Dünyanın bilinemez olduğunu kabul eden idealist öğreti, bilinemezcilik. 35


psikolojinin yalnızca alt dalları olarak tanımlamıştır. Ne­ densellik ilkesi sadece bilinç alanında işliyor, kavramları, arzuları, tutkuları vb.ni oluşturan ruhsal/psişik mekaniz­ ınayı belirliyordu. Nedenselliği bilincin sınırlarının ötesine geçirmeye gelince, Hume bunu gayrimeşru bir işlem olarak görmüş ve nedenselliğin nesnel karakterini inkar etmiştir. Sahici bilgi yalnızca matematiksel nesneler söz konusu ol­ duğunda mümkündü, çünkü bunlar aklın saf ürünleriydi. Hume, böylesi felsefi öncüller temelinde etik alanında tipik bir burjuva anlayışı olan utilitaryanizmi" (Latince utilitas: yarar, fayda, çıkar) geliştirmiştir. Ahiakın temeli olarak fayda ilkesini ortaya koymuştur. Materyalist filozofların, özellikle de 18. yüzyıl Fransız materyalistlerinin yazılarında, idealizm ve bilinemezcilik eleştirilmiştir. 18. yüzyıl Fransız rnateryalizmi. 18. yüzyıl Fransız rna­ teryalizmi, geniş bir ideolojik akırndı. Feodalizme saldırıp onu devirmeye hazır olan devrimci fikirli Fransız burjuva­ zisinin görüşlerini ifade ediyordu. Dönemin Fransız burju­ vazisi kendi sınıfsal çıkarlarını, bütün ulusun ve hatta bü­ tün insanlığın çıkanyrnış gibi göstermeye çalışarak bütün anti-feodal kuvvetleri "Eşitlik, Ö zgürlük, Kardeşlik" slo­ ganıyla kendi bayrağı altında topladı. Böyle olunca Fransız burjuvazisinin ideologları da mevcut toplumsal ilişkilerin ve egemen ideolojinin radikal eleştirmenleri olarak ortaya çıktılar. Fransız rnateryalizminin en önemli sözcüleri La

Mettrie (1709-1751), Diderot (1713- 1 784), Helvetius (1 7 ı 5177 1) ve Holbach (1723-1789) olmuşlardır. • Ahiakın temeline kişisel faydayı koyan ö[;reti, yararcılık. 36


Doğanın yor u mlan mas ı

söz konusu olunca Fran­ yü zyıld aki materyalistlerden çok daha tutarlı davranmışlardır. Materyalistler artık deizm ve panteizm* (Yuna nca pan: tüm; theos: ta n rı) gibi taviz veren biçi mlere i htiyaç duymuyor ve materyali zmi açık­ ça savunup ateizme sah ip çıkarak kiliseyle, soyluların ve din adamlannın dinsel ikiyüzlülü kleriyle alay ediyorlar­ dı. Bu filozoflar duyumculuğa bağlanıp onun m aterya li st yorumunu savunmuşlar ve öznel idealizm ile solipsizmi (Diderot'nun deyimiyle "çılgın piyano") u sert bir şek ilde sız materyalistleri, 1 7.

1

eleştirmişlerdir. Fransız materyalistleri doğa ve insanı incelerken her

şeyi deği şmeyen atomların uzayda yer değiştirmesine in­ dirgeyerek ve bizzat i ns an ı bir saat mekanizmasına ya da başka bir rnekanizmaya (La Mettrie'nin İnsan-makinesi) benzetmeyle aç ı klamaya çalışarak mekanik bir yaklaşımı benim sem işlerdir. Bu filozofla r mekanik nedensellik ilke­ sini her durumda geçerli sayarak ra stlanııyı yadsı mı şlar ve bütün

süreçleri zor u n lu

diye yansıtmışlardır. Onların

öğretilerinde insan ve insanın çevresine ilişkin sorunlar önemli bir yer tutuyord u . Temel te zleri ne göre, Kinsan dış koşulların bir ürünü"dür. Bütün insanlan doğuştan eşit olarak gördükleri iç i n toplum s al koşullan değiştirmeye, feodal ilişkileri sona erd i rmeye ve eğitim yoluyla yeni bir dünya, özgürlük ve akıl dünyası yaratmaya ihtiyaç olduğu

sonucunu ç ıkarmaları zor olmadı . •

Dotaüstü. ilkeyi reddeden öğreti, tiımtanrıcıhk

•• Diderot'nun Erıtrttitrı trıtre D:4.1embtrt et Diduot (D'Alembert ile Diderot Arasında Bir Sohbet) adlı eserinde insanı, duyarWık ve hafıza sahibi olan ve dopnın tuşlarına basarak daha öncc:derı çaldığı h avaları tekrar eden bir piyano ile karşılaştırması. -çev. 37


Eğitim alanında faa l iyet gösteren Fransız materya­ listleri, kendi dönemlerinin ateist ve bilimsel görüşleri­ nin yayılmasına çok katkıda bulunmuşlardır. Holbach ı n Theologie portative (Seyyar İlah iyat) ve Le Christianis­ me devaile (Hristiyanlığın iç yüzü) eserleri gibi d in in içyüzünü açığa ç ıkara n bir dizi kitabın yanı sıra ünlü Encyclopedie'nin (Ansiklopedi) yayın ı anm ası n ı onların, özellikle de Diderot'nun ç abalarına bo rçluyuz. Her ne kadar meta fiziğe takıl ıp kalmış ve Marksi zm öncesindeki diğer büt ün filozofla r gibi idealist bir tarih görüşünü benimsemiş olsalar da, Fransız materyalistleri, Fransa'da ve başka yerlerde materyalizmin savun u l up ge­ liştirilmesine oldukça önemli bir katkıda bulunmuşlardır. 18. yüzyıl sonu ve 19. y üzy ıl başınd aki sosyo-politik dü­ şüncenin gelişiminde onl a r ın görüşleri n in dikkate değer bir etkisi olmuştur '

.

Klasik Alman felsefesi Engels, t ıpkı 18. yü zy ıl Fran­ sa'sında olduğu g ibi 19. yüzyı l Alma nya sında da p olitik devrimden önce felsefi bir devrimin me ydana geldiğ ine işaret eder. idealist bir temelde olmakla birlikte d iyalekt iği geliş­ tirip ileri götürme şerefi klasi k Alman felsefesi n e a ittir. Bunun yanında klasi k Alman felsefesi, Hegel 'in ideal i st ve metafizik sistemini reddederek materya l i zmi n zaferini ilan eden Feuerbach ile doruğa ula şmı ştır Felsefi düşüncenin 18. yüzy ıl sonu ve 19. yüzyıl baş­ larında kazandığı en büyük başarı olarak klasik Alman felsefesi, Marksizmin teorik kaynaklarından biri olmuş ve böylece kalıcı bir tarihsel değer kazan m ışt ı r .

'

.

.


Klasik Alman felsefesinin öncüsü Immarıuel Ka n t

(1724-1804) olmuştur. Kant, çalışmalarının ilk yılları n ­

da genellikle materyalisttir. Engels, Kant'ın çağına yap­ tığı bilimsel katkıya büyük değer vermiştir. Ne var ki Hume'un yazilarıyla tanışmak Kant'ın görüşlerini etkile­

miştir. Kant, insan bilgisinin olanaklıl ıkları nı eleştirel bir

değerlendirmeye tabi tutmaya ve felsefenin tamamı n ı bu temelde gözden geçirmeye karar verdi. Bunun sonucunda

Kritik der Reinen Vern unft (SafAklın Eleştirisi), Kritik der

Praktischen Vernunft (Pratik Aklın Eleş ti r is i) ve Kritik der

Urteilskraft (Yargı Yetisinin Eleştirisi) eserleri ortaya ç ıktı,

çalışmalarının bu dönemi eleştirel dönem olarak adlan­ dmlmaya başland ı. Kant'ın eleştirel felsefesi sonunda ge­ lip bilinemezciliğe vard ı. Kant şu çelişkiyle karşı ka rş ıya kalmıştı: Deney yaparken insanlar tek tek, yalıtılmış gö­ r üngülerle uğraşı rlar, ama matematikte ve teorik doğa bi­ limlerinde genel ve zorunlu yargılar ortaya çıkmaktadır. Kant bu yarg ıla r ın deneyden çıkanlamayacağı şek linde akıl yürüterek, başlangıçtan beri, a priori" olarak yani de­ neyden önce bilinçte yer aldığ ı nı söylüyordu. Kant, bilin­ ci, duygular, sağduyu ve akıl olmak üzere üçe ayırıyordu. Birinci alan için a priori düzen leyici biçimler zaman ve mekan; ikinci alan için ise bir dizi a priori kategoriydi. Üçüncü alana gelince, bu alanda, felsefi sorunları tartı­ şan, dünyanın, ruhun ve Tanrı'nın özünü keşfetmeye ça­ lışan akıl, çözülmesi imkansız çelişkilerle, "saf aklın zıt­ lıklarıyla" karşılaşıyordu ve bu da dünyanın özünün bili­ nemeye ceğini gösteriyordu. Kant, tek tek nesnelerin -gö­

r üngülerin insanları yoksun bıraktığı- bilinemez özünü, •

Doğrulugu deneyimlere, iılenimlere, gö;ı;lmılere dayanmayan: önsel, -çev. 39


kendi büt ü nlü ğü içerisinde dünyanın bilinemez özünü ve ruh ile Tanrı'yı, "kendinde şey" olarak tanımlamıştır. Lenin, Kantçı felsefeyi tanımlarken, temel öz el liği ola ­ ra k sah ip olduğu ikili ğe i şa ret e tm iş ti r. Ka n t'ı n d ünyan ın nesnel varoluşunu tan ıdığ ı zaman bir materyalist; a priori bilinç biçimlerini kabul ed ip " kend inde şey"i varsaydığı zaman ise bir ideali st ve bilinemezci olduğu bir ikilik. Materyalizmin ve idealizmin Kantçı felsefeye karşı farklı tavırlarının nedeni i şte bu ikiliktir. Georg Wilhelm Friedrich Hegel ( 1770-1831), klas ik Al­

gelen bir temsilcisiydi. Onun felse­ fesi tarihsel öneme sahipti, çünkü her şeyden önce, klas i k Alman felsefesindeki id ealist akımın zirvesiydi. Hegel, bir ansiklopediyle karşılaştırılabilecek bir felsefe si stem i yaratmıştır. Onun felsefesi belirli sınırlar içinde olmakla bi rlikte, ruhun, toplu mun ve doğan ı n gel i şi mini araştır­ mıştır. Hegel felsefe ta ri hi , hukuk felsefesi, a h la k, din ve sanatta ilgilenmiştir. İkincisi, Hegelci felsefenin önemi, bu felsefenin kurucusunun, d iyalektiği konusu için yeterl i biricik yöntem olarak geliştirmeye koyula ra k kayda değer son u çlar elde etmiş olmasından ileri gelmektedir. Üçün­ cüsü ve hep si nden önemlisi de, Hegelciliğin ayrışmasıyla fel s efed e yeni bir akı mı n , onu eleştirirken içi nd eki bütün olumlu yanları da koruyan bir akı mı n ortaya çıkm ı ş ol­ ma sıdır. Bu yeni akım, diyalektik materyalizm, Karl Marx ile Friedr ich Engels tarafından kurulmuştur. Hegel 'i n fel­ sefesi, Marksi zm i n teorik kaynaklarından birini ol uştur­ muştur. Hegel, tutarlı bir nesnel idealistti. Onun felsefesi bütün gel işmeyi düşüncenin kend i kendisini geliştirmesi olarak man felsefesinin önde


sunar ve bütün varlık biçimlerini bu düşüncenin kendi

kendisine yabancılaşma ve kendi kendisini ortaya koyma biçimleri olarak görür. Hegel, sistemini, üçlü ilkesi yani düşüncenin gelişim i ­ nin birbirinden kopanlamaz üç aşamalı bir çev ri mi üze­ rine kurmuştur. Hegel, düşüncenin kendi kendisini geliştirme süreci­ ni tanırolarken bu süreci, iç çelişkilerin ortaya çıkması ve

çözülmesi olarak gösterm iştir. Hegel'e göre, düşünmenin en yüksek düzeyi olan felsefe, düşüncenin kendi kendi­ sini geliştirme sürecini yansıtmanın uygun bir biçimiydi ve bu nedenle de felsefe, diyalektik mantıktan başka bir

şey olamazdı. Hegel'in en önemli eseri Wissenschaft der Logik'in (Mantık Bilimi) adı da buradan gelmektedir.

Hegel felsefeyi, maddenin değil düşüncenin kendi ken­ disini geliştirme sürecini ifade eden diyalektik yasaların ve kategorilerin bir sistemi olarak görmüştür. Marx kendi diya­ lektik yöntemini, Hegel'inkinin tersi olarak tanımlamıştır

.

Hegelci felsefe doğası gereği çelişkilidir. Bir yandan di­ yalektik biçiminde ilerici, devrimci bir yöne sahipken öte yandan metafizik bir si stem ve gerici so syo politik görüş ­ ler biçiminde tutucu, gerici bir yöne sahiptir. Hegeki akımın ayrışmaya uğramasıyla ve Hegel'in -

bıraktığı felsefi mirasın yeniden değerlendirmeye tabi tutolmasıyla kimisi idealist kimisi de materyalist olmak üzere bir dizi yeni felsefe okullan ortaya çıktı.

Ludwig Feuerbach ( 1804-1872), klasik Alman felsefe­ sinin son perde si ni temsil ediyordu. Feuerbach idealizmi eleştirerek Alman felsefesinde materyalizme itibarını iade etmiştir. Ayrıca dini de eleştirerek Hristiyanlığın ve 41


ı 9. yüzyıl Alman felsefesinin eleştirel bir gö zle sistema­ tik olarak değerlendirilmesi işine girişmiştir. Hepsinden önemlisi, Feuerbach'ın felsefesi Marksist felsefenin teorik kaynakl arından biridir.

Feuerbach biyolojik bir varlık ve genel bir kavr a m ola­

rak insanı, kendi felsefi sisteminin merkezine koymuştur. Bu soyutlama Feuerbach tara fınd an geliştirilen ve ant­ copolajik materyalizm ( Yunanca antropos: insan; logos: öğreti) olarak bilinen, metafizik materyalizmin özel bir türünün felsefi düzeydeki b elirleyicis i oldu. Antropolojik materyalizmin Rus devrimci demokratlan üzerinde kay­ da değer bir etkisi olmu ş tur. Feuerbach doğayı yorum­ la rken m ateryalist ; toplumu, dini ve insanı yo ru mlarken

ise ideali stti. Onun görüşleri Engels'in, Feuerbach 'ınki de dahil olmak üzere Marksizm öncesi bütün materyalizmi tanımladığı Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi­ nin Sonu adlı kitabı nda ayrınt ılı olarak tahlil edilmiştir. Marksizm öncesi materyalizm mekan i sti k niteli kteydi , b unun b aşl ıc a nedeni de d oğa bilimlerinin o dönemdeki durumuydu. Bu, yalnızca doğayı açıklayan, metafizik, di­

yalekt ik o lm aya n bir materyalizmdi. Marksizm öncesi materyalistler, materyalist dünya an­ layışını toplumu da kapsayacak biçimde genişlet meyi ba­ şaramamışlardı. Materyalizmi n bu eksiklikleri, diyalek­ tik materyalizm tarafından tahlil edilmiş ve giderilmiştir. Devrimci demokratların felsefesi.

1840'lı yılların

Rusya'sı, Marksizm öncesi materyalizmi n yeni bir biçi­ minin, başlıca temsilc ileri Aleksander Herzen (181 2 -1870), Vissarian Belinskiy (181 1-1848) ve Nikolay Çernişevskiy

(1828-1889) ol an devrimci demokratların felsefesinin do 42


ğuşuna tanık oldu. Materyalizmin bu biçimi her ne kadar Rusya'da doğmuş ve önce orada gelişmiş olsa da uluslara­ rası düzeyde önem taşıyordu. Devrimci demokratların felsefesi, toplumsal bunalım­ ların ve sınıf savaşının yoğunlaştığ�� ve ülkenin henüz bir proletaryadan yoksun olduğu bir zamanda ortaya çık­ mıştı. Devrimci demokratlar sömürülenlerin, en başta da köylülerin çıkarlarını dile getiriyordu. Onların dünya görüşünün güçlü yanı devrimci bir karaktere sahip olma­

sıydı; emekçi halkı bir köylü devrimi vasıtasıyla kurtarma arzusuydu. Zayıf yanı ise savunucularının ütopik sosya­ lizme bağlı olmasıydı. Onlar, çarlığın ve büyük toprak sa­ hibi mülkiyetinin tasfiye edilmesi halinde köy komünle­ rinin, sosyalizme götüren toplumsal örgütlenme biçimleri olacaklarına inanıyorlardı. Devrimci demokratlar kendi felsefelerini geliştirirken kendilerinden önce gelenlerin elde ettiklerine, Mikhail

Lomonosov, Aleksander Radişev ve Ludwig Feuerbach'ın materyalist kavramıarına dayandılar. En temel katkıları, materyalizmi ileri götürmeleri ve materyalizmi diyalek­ tikle zenginleştirrnek için çaba göstermeleridir. Lenin, Herzen'in diyalektik materyalizme çok yaklaş­ tığını ve tarihsel materyalizme ramak kala durduğunu belirtmiştir. Devrimci demokratlar, doğayı incelerken tu­ tarlı materyalistler ve diyalektikçilerdi. Pratiği kavramak yolunda önemli ilerlemeler kaydettiler ve tek tek prob ­ lemleri incelemek için diyalektik materyalizme ulaştılar. Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm' de vurguladığı gibi Çernişevski, bilinemezcilik ve öznelciliğinden dola­ yı Kant'ı devamlı eleştirmiştir. Genel olarak bakıldığında 43


devrimci demokratlar, toplumu tahlil ederken tarihin idealist biçimde algılanmasına saplanıp kalmışlar ve tıpkı 18. yüzyıl Fra n s ı z filozofları gibi düşüncelerin, eğitim ve kültü rü n önemini abartmışlard ı r. Öte yandan devrimci demokratlar tek tek toplu msal görüngüleri mater yalist ka vramlarl a açıkladı lar. ,

Devrimci demokratlar, pek çok tarihsel hareketin maddi çıkarlardan kaynaklandığını vurguladılar. Öne çı­

kan, üstün bireyle rin etkinliklerini tarihteki temel aktör olarak kabul eden Marx öncesi d iğer materyalisılerin ak­ sine de vri mc i demokratlar, ki t lel erin muazzam önemdeki yapıcı rolünü vurgu ladıl a r Yazıları sınıf mücadelesinden esinlenen devrimci demokratlar, militan ateistlerdi. Fel­ sefedeki materyalist gel ene ğin gerçek sürdürücüleri ve so sya l demokratların habercileriydiler. .

3.

M A R K S i Z M i N YÜKSELİŞİ:

F ELSEFEDE BİR DEV R İ M . MARKSİST FELSEFENİN G E LİŞİ M İ N DE LEN İ N I ST DÖNEM D i yalek ti k ve tarihsel materyalizmin yükselişi, felsefe­ de bir devrimi işaret eder. Bu görü ş bütünsel ve bilimsel ,

bir dünya görüşünü ortaya çıkartmış, bu da Ma rk sizm­

Leninizmin ve tüm devrimci dönüştürücü pratiğin kay­ nağı o l muş tur

.

Tarihsel bağlamda Marksist felsefenin yükselişi. Marksist felsefenin yükselişinin tarihsel bağlarnından kas ted ile n onun teori k ve doğabilimsel kaynakları oldu­ ğu kadar aynı zamanda to pl u ms al ekonomik ve pol i tik önkoşullarıdır. ,

,


Marksizmin 19. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış ol­ ması tesadüf değildir. O zamana dek pek çok ülkede belir­ miş olan kapitalizm, sömürücü doğasını fazlasıyla ortaya çıkartmış ve kötü yanlarını göstermişti. Yeni bir i ktisadi sistem kuran burjuva toplumu, üre­ tim gücü ve işgücünün verimliliği bakımından aşırı dere­ cede bir yükseliş elde etmişti. Bolluk hızla arttı. Ne var ki, bu bolluk küçük bir grup kapitalistin elinde toplanmıştı. Çalışan nüfusun her bir kesimi, sefaletin pençesindeydi. Böylece proletaryanın kapitalist üretim sistemi içinde kendi yerinin farkına varması, burjuva boyunduruğunu sona erdirmesi ve insanın insan tarafından sömürül­ mesini ortadan kaldırmak için çeşitli yollar ve amaçlar seçmesinin nesnel zorunluluğu ortaya çıkmış oldu. Pro­ letaryanın uyanmasına en iyi örnek. Lyon (1881 ve 1834) ve Silezya' daki {1844) dokuma işçilerinin ayaklanması ve Britanya' daki Çartist harekettir ki bunların her biri bur­ juvazi karşıtı harekete öncülük etmişti. Çağdaş tarihin ortaya attığı sorulara ilk cevap, işte bu ortamda Marx ve Engels tarafından verilmiştir. Marx ve Engels, proletaryanın kapitalist sistemi yok etmesinin ve onu sosyalist bir toplumla değiştirmesinin tarihsel kaçı­ nılmazlığını göstermiştir. Marksizm, proletaryayı güçlü bir ideolojik silahla donatmıştır. Marksizmin yükselişinin toplumsal, ekonomik, poli­ tik ve teorik önkoşulları, Engels'in Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Son u (Bölüm IV) adlı eserinde, Lenin'in '"'Marksizmin üç Kaynağı ve Bileşeni" yazısı ile Karl Marx adlı eserinde incelenmiştir.


Marksizmin teorik kaynakları, İ ngiliz ekonomi politi­ ği, Fransız ve İ ngiliz ütopik sosyalizmiyle, başta Hegel ve Feuerbach olmak üzere klasik Alman felsefesiydi. Marksizm-Leninizmin kurucuları felsefi doktrinlerini geliştirirken, diyalektik yöntemin bir hayal ürünü değil, şeylerin nesnel mantığının ve diyalektiğinin nesnel bir yansıması olduğunu gösteren

1 9.

yüzyılın büyük bilimsel

buluşlanndan yararlanmıştır. Hücrenin hayvanların ve bitkilerin yapısal temeli ol­ duğunun keşfedilmesi, hayvanlarla bitkiler arasında aşıl­ maz bir boşluk olduğu yönündeki metafizik düşünceyi çürütmüştür. Enerjinin kor unumu ve dönüşümü yasalannın de­ neylede kanıtlanması, hareketin ve enerjinin ne ortaya çıktığını ne de ortadan kaybolduğunu, gerçekleşen şeyin bir enerji biçiminin bir diğerine dönüşümünden ibaret olduğunu göstermiştir. Başka bir deyişle, metafizik gö ­ rüşün iddia ettiğinin aksine, doğan ın ayrıştırıcı çizgile­ rinden hiçbiri, gelişme sürecini i fade eden dönüşümler de dahil olmak üzere karşılıklı dönüşümlere mutlak bir engel değildir. Materyalizmin ve diyalektiğin doğrulanması, hay­ van ve bitki türlerinin Tanrı tarafından yaratıiclığına ve değişmez olduklarına dair anlayışa son veren Charles Darwin'in devrimci öğretisiyle desteklendi. Darwin, her türün bir kökeni olduğunu kanıtlayarak canlı dünyada derinden derine yürüyen karşılıklı bağiantıyı açığa çı­ kardı ki bu karşılıklı bağlantı kendisini öncelikli olarak geçişlerde, yaşayan bir varlık türünün bir başkasına dö­ nüşümüyle gösterir. Darwin, evrimin kaynağının zıtlıklar, 46


yani türler arası ve türler içinde yaşanan mücadeleler ol­

duğunu gösterd i.

Böylece 1 9. yüzyılın ortası, yeni bi r felsefenin, diyalek­

tik ve ta r ih s el materyalizmin toplumsa l, ekonomik, teori k ve doğabilimsel ön koşu l ları na tanıklık etmi ş oldu. Ne var ki, bu yeni felsefeyi gelişti rmek için Marx ve E ngels' in bü­ yük bir çalışmayı gerçekleştirmesi gerekti .

Diyalektik ve tarihsel materyalizmin inşası: Felse­ fe de bir devrim. Ma rx ve Engels diyalektik ve tarihsel materyalizme doğrudan ulaşmadı. İ kisi de başlangıç­

ta Hegel'in takipçileriydi ve Hegel'in idealist felsefesine ateist ve dolayısıyla da devrimci bir eğilim kazandırmak isteyen Genç Hegelciler'le ay n ı saftaydılar. Ancak Marx ve En gel s , Genç Hegelciler'den daha iler iye git til er. Mili­

tan ateizmi, sömürünün ya da işçi hakkiarı i hl alin i n her

türlüs ü ne karşı çıkan bir görüşle b i rleştirdi ler. Bu, Marx ve Engels'in devrimci demokrasiden komün iz me, idea­ lizmden materyalizme neden geçtiğini de açıklamaktadır

(1842- 1843).

Lenin'e göre, Felsefenin Sefaleti (1847) ve Komünist Manifesto (1848), olgun dönem Marksizminin ilk eserle­ ridir. Marx ve Engels, Avrupa' da 1848-1851 arasında ya­

şanan burjuva demokratik devr imler i sırasınd a devrimci

ha reketin deneyi m i ni genelleştirdiler. Ayrıca bu dönemde ya zd ıkla rı yazı la rda , toplumsal devrim teor i si ve prole­

tarya diktatörlüğü öğreti si hazırladılar. 1850'ler ve I860'lı yılların başlar ı , Marx ve Engels 'i n aralıksız teorik e t ki nl i k yıllarıydı. Marx, Kapital'i bu dön emde yazmıştır. Bu temel eser, sadece k api ta l ist eko­

nomiyi yöneten yasaları ortaya çıkarınakla kalmaz, aynı 47


zamanda materyalist diyalektiğin temel yasalarını ve ka­ tegorilerini sıra dışı bir derinlikte inceler. Kapital, sosyo­ ekonomik oluşum!ara, toplumun altyapısı ve üstyapısına dair öğretileri ekleyerek, materyalist tarih anlayışına yeni bir boyut getirir. Kap ital, güçlü iktisadi çözümlemesinin üzerinde, evrensel bir sosyalist devrim teorisi, bir sınıf mücadelesi teorisi geliştirir. Marx ve Engels, hayatlarının son döneminde, zama­ nın tarihsel deneyimlerini genelleştiren pek çok eser yaz­ dı. Marx tarafından yazılan Gotha Programmın Eleştirisi (1875), komünist toplumun gelişmesindeki iki aşamayı, yani sosyalizmi ve komünizmi çözümteyerek geleceği ön­ ceden tahmin etmiştir. Marx, Fransa'da lç Savaş'ta (1 871), yok edilmiş bir burjuva devletinin, Paris Komünü gibi dev­ let biçimlerine yol açmak zorunda olduğunu ortaya koyar. Engels, A nti-Dühring'de (1878), Doğanın Diyalektiği'nde (1873-1883) ve 1 890'larda yazdığı mektuplarda, materyalist diyalektiğin temel yasalarını ve kategorilerini, altyapı ve üstyapı öğretisini ayrıntılandırmaya devam etmek amacıy­ la, zamanının bilimsel kazanımiarına dayanır. Marx'ın ve Engels'in ideolojik mirası, keskin ve ara­ lıksız bir tartışmanın konusudur. Bugünün revizyonist­ leri, Marx'ın erken dönemiyle olgunluk dönemi arasında fark olduğunu iddia ederek, "iki Marx" olduğundan söz ederler. Revizyonistler, Marx'ın erken dönemindeki dü­ şünceleri ni, olgunluk dönemindeki ideolojik bilgi hazi­ nesinden ayrı tutar ve Marx'ın görüşlerini yanlış yorum­ layarak bu iki dönemin birbirine zıt olduğunu savunur­ lar. Gerçekte, Marx'ın eserleri arasında bir çelişki yoktur, ancak başlangıçta genel terimlerle ortaya konmuş olan 48


bir öğretinin doğal gelişim, zen gi n leşme ve d o ğr u lan m a çizgisi vardır.

Özünde devrimci bir felsefi öğreti olan diyalektik mater­ yalizm, ta r ihteki en devrim ci sınıf ola n proletaryayla aynı safl arda yer alan dev ri m ci mücadelecilerin konumuna da

tam a nlamıyla tekabü l etm iştir Diyalekti k ve tarihsel ma­ .

teryalizmin yükselişi, felsefede bir devri m an larnma gelir.

Geçmişte, diyalektiğin gelişimi ile materya li z mi n geli­ ş im i a ra sı nda orga ni k

bir bağ yoktu. Materyalizm, kendi­ sini meta fi ziğin kıskacına sık ışm ı ş bir halde bulup d oğa bilimlerinin başardarına bir dereceye kadar d aya nırken , di yalek t i k idealistler tarafından ele alınıyordu. Diya le ktik ,

,

idealizmle dotdurulmuştu ve dolayısıyl a dünyanı n bilimsel olarak kavranmasında bir araç olarak kullanılamıyordu.

Bu demek t i r ki Marx ve Engels d iya lekt i k yö ntem i ,

Hegel' den, rn ateryal i zm i Feuerbach'tan kolayca

öd ü nç

alamazdı. Marx ve Engels, d iyalekti ğ i idealizmden kurta­

rarak materyalist bir çizgide yeni den biçimlend irmek, bir yan d a n da d iyalektiğ in özüyle birleştirdikleri materyaliz­ me de tam anla m ıyla ye n i bir ş ekil vermek zorundaydı.

Bu aş a man ı n tamamlanmasının ardından, diyalekt ik ve materyalizm bütünsel bir öğretiye, diyalektik m ateryaliz

­

me dönüşebilmiştir.

Diyalekti k materyalizmin organik bütünlüğü aynı za­ manda hem bir dün ya görüşü, hem bir yöntembi J i m, hem bi r bilgi kuramı, hem de bi r mantık olmasına daya n ı r. D iya lekt ik materyalizmin ortaya çıkışı, idealizmin top­ lum üzeri ne fikirlerdeki tam egemenliğini sona erdirmiş ve

tarihin mater yalist kavranışının zaferini i lan etmiştir.


G eçmişteki düşünürler maddi üretimin insanın yaşa­

mını sürdürmesi için önemini kavrasalar da, tarihi olaylarla maddi üretim arasında hiçbir bağ görmüyordu. Bu düşü­ nürler, maddi üretimi, sanki gerçekte öyleymiş gibi tarihin alanından ayrı tuttular. Marx ve Engels, toplumun temeli olarak maddi üret imin , bütün toplum sal görüngülere ya­ yılan karmaşık bir bağlantılar ve bağımlılıklar sistemine neden olduğunu ortaya koydu. Marx öncesi düşünürlere göre toplumsal varlı� ı bel i rleyen şey toplumsal bilinç değil­ di, tersine toplumsal bilinci toplumsal varlık b elirliyordu. Marx ve Engels'in felsefede hayata geçirdiği devrim, aynı zamanda felsefe ve somut, özel bilimler arasınd aki bağa dair tamamen farklı bir anlayışta da kendisini ifade etmiştir. Marx ve Engels, felsefenin doğa ve toplumla il­ gili belirli sorunları çözerken, " bilimlerin bilimi" rolüne bürünmesinin anlamsız olduğunu ortaya koymuştu r. Fel­ sefenin görevi, belirli bilimlerin kendi payiarına düşen i katmasıyla bilimsel b ir dünya görüşü oluşturmaktır. Felsefedeki bu devrimin önemli bir yanı da, Marx ve Engels'in felsefeyi prole ta ryanı n ve tüm emekçi kesim­ lerin devrimci dönüştürüc ü etkinliğinin hizmetine sun­ muş ol masıdır. Marx ve Engels, birbiriyle çelişen sınıf­

ların olduğu bir toplu mda, yansız, tarafsız bir felsefen in söz konusu olmadığını kanıtlamıştır. Marx ve Engels fel­ sefenin toplumsal rolüne yeni bir bakış kazand ırmıştır. " Filo zo flar" diye yaz dı Marx, "dünyayı yalnızca çeşitli

biçimlerde yoru mlamışla rd ı r ; oysa sorun onu değiştir­ mektir." (..Feuerbach Üzerine Tezler") Marx ve Engels'in felsefesi, dünyayı değişt i rmek için gerekli bir teorik kayna k haline gelmiştir. so


Marksist felsefenin gelişim i nde Leninist dönem. Tüm diğer gerçekten bilimsel öğretiler gibi Marksist felsefe de

sürekJi geJişmektedir. Bu geliş imi n önkoşulları, doAa bi­

limlerindeki büyü k keşiflerin ve toplu m s al gerçeklikteki köklü değişim leri o yanı sıra felsefi bilginin gelişiminin içkin mantığıdır. Tüm bu etkenler, 1 9. yüzyılın sonların­ da ve

20.

yüzyılın başlarında, Marksist felsefeni n gelişi

­

minde L eni n ist dönem yaşanırken de geçerliydi. Yeni bir yüzyıla girilirken, doAa bilimlerinde, nitelik bakımından daha önceki d önem i n kla si k fi ziği nden farklı olan ve küçük evren alanındaki keş i flerin etkisi altındaki bir bilim olan kuantum fiziğinin ortaya ç ı kış ıyla bir dev­ rim gerçekleşti. Doğa bilimlerindeki bu devrim, bu yeni bilimin felsefi açıdan yorumlanmasını acil bir görev ha­ line getirdi. Marx ve Engels'in hayatı boyunca, sosyalist devrim ge­ leceğe ait bir şey olarak kaldı. Ancak 19. yüzyılın sonun­ da, kapitalizmin gelişmesi yeni bir aşamaya, emperyaliz­ me, kapitalizm i n ç öküşü çağına, sosyalist devrim çağına geçti.

Bu

yeni tarihsel durum, yeni toplumsal görüngü­

nün teorik bir bakış açısıyla incelenmesini ve proletarya­

nın devrimci etkinliğinin ortaya koyduğu sorulara cevap bulunmasını kaçınılmaz hale getirdi. Marksist felsefenin fikirlerini revizyonizme karşı daha da derinlikli bir şekilde ele almayı gerektiren mücadele Marksist felsefenin gelişmesindeki et ken l erden birisidir.

Lenin, Marksist felsefeye yen i önermeler katarak onu yeni koşullar al tınd a yaratıcı bir şekilde ileriye taşıd ı Lenin, "Halkın Dostları" Kimlerdir ve Sosyal Demok­ ratlara Karşı Nasıl Savaşırlar? (1894) ve Narodnizmin .


Ekonomik İçeriği ve Onun Bay Struve'nin Kitabındaki Eleştirisi (1894-1895) i si ml i eserlerinde, kitlelerin, s ı nıfla­ rın, partilerin ve bireylerin tarihte oynadığı rolü ve onlara yol gösteren fikirleri incelemeye, yani kapita lizmin dev­ rimci bir dönüşüme u ğratılrnas ı günün gerekliliği hali ne geld i ğinde önemi artan sorunlara odaklandı. Marksist bi r partinin kurulması, bu partini n e t kin li ği ve işçi sınıfı hareketi için devrimci ide olojin in önemini ortaya koymayı gerektirrnişti. Lenin, kendiliğindenlik te­ ori sin in işçi sınıfı hareketine verdiği b üyük zararı açığa çıkardı ve M arksis t bir partinin kendiliğinden n itelikteki bir işçi sınıfı hareketine sosyalist bilinci ne şek ilde aktara­ cağ ın ın genel ç izgile rini çizdi. İ şçi sınıfı hareketinin ken­ diliğ inden bir hareket olmaktan kurtulması ve açık bir şekilde devrimci bir akım haline gelm es i, yalnızca dev­ rimci bir teoriyle birleşmesi ha linde mümkün olabilirdi. Toplurnun kökten dönüşürnünde, gelişmiş bir devrimci ideolojinin yeri büyüktür. Lenin'in o dönernde yazdığı eserlerde u laş t ığı sonuç buydu. Lenin'in en önemli felsefi eseri, Materyalizm ve Ampiryokritisizm 'dir (1908). Bu eser, 19. yüzyılın son u n­ da ve 20. yü zyıl ı n başında fizik alanında gerç ekle şen dev­ rimci keşiflerin bir genellernesidir. Lenin'in çokça bilinen madde tanımı -maddenin tekil ve s omut halleri üzerine çağdaş doğa b il i mi görüşlerinin mes elen i n özünü kavra­ yan bir gen ellemesi ile her türden maddenin büt ünlüğü­ ne ve kendi arasında dönüşebilrne özelliğine dair önerrne­ si, Marksist felsefede önemli bir yere sahiptir Lenin, mad­ denin yapısına dair doğa b ilimleri nd eki yeni kavramların yaln ızc a diyalektik materyalizme katkıda bulunabileceğini, -

.

52


ancak hiçbir zaman maddenin gerçekliğini çürütemeye­ ceğini ikna edici bir şekilde kanıtlamıştır. Marx ve Engels, diyalektik ve tarihsel materyalizmin problemlerini ele almaya yoğunlaşmıştı. Bilgi kuramma

gelince, bu konudaki sorunlar o dönemde öne çıkmamış ­ tı. Lenin'in zamanında bu duru m değişti, çünkü burjuva felsefesi epistemolojik sorunlar

üzerinde uzmanlaşmak­

taydı. Lenin, burjuva felsefesinin bilinemezciliğine karşı

,

Marksist bilgi kuramında önemli yere sahip olan yansıma teorisini geliştirdi. Lenin'in diyalektik materyalizm fikirlerinin gelişi­ minde bir sonraki aşama, Felsefe Defterieri'dir. Lenin, bu eserde diyalektiğin, mantığın ve bilgi kuramının bü­ tünlüğü üzerine ünlü öneernesini ortaya koymuştur. Bu önermeye göre diyalektik, Marksizmin mantığı ve bilgi kuramıdır. Lenin'in materyalist diyalektiğin yasalarına ve kategorilerine dair analizinin, soyut düşüncenin kar­ maşık ve çelişkili doğasının ispatının önemi büyüktür. Lenin,

Emperyalizm:

Kap italizmin

En

Yüksek

Aşama sı nda kendi bulduğu bir yasayı, emperyalizm '

,

ev­

resindeki kapitalizmin ekonomik ve politik gelişiminin eşitsi zliği yasasını formüle etti. lenin, bu yasadan hare­ ketle, sosyalist bir devrimin ilk olarak birkaç hatta tek bir ülkede zafer kazanahileceği sonuc una ulaşır. Lenin, Sosyalist Ekim Devrimi'nin zaferinin ardın­ dan yazdığı pek çok eserde, kapitalizmden sosyalizme geçişin genel yasalarını araştırdı; sosyalist devletin ve ekonomi ile siyasetin birbirine bağımlılığının özel rolü­ nü gösterdi. Sosyalizmin inşasında Komün ist Parti'nin 53


öncülüğüne ve kitlelerin komün i st eği t im i ne dair sorun­ lar üzerine çalıştı. "Militan Materyalizmin Önemine Dair" (1922) isimli makalesi, Lenin'in felsefi vasiyetidi r. Bu ma kale , Marksist felsefenin doğa bilimlerine d air yöntembilimsel rolünü inceleyerek, bu b ağl arnd a Marksist düşünürlerle bilim insanları arasındaki ittifakın güçlendirilmesi için bir pro grarn ortaya koyar. Len i n, makalesinde, başta Hegel 'i n öğretisi ve 18. yü zyıl Fransız düşünürlerinin ateist öğre ­ tileri olma k üzere, geçmişin felsefi mirasını kullanmanın önemini vurg u lar. Len in'i n ideoloji k mirası, önemini halen korumakta­ dır. Bu miras, Sovyetler Birliği'nin t a rih sel deneyimini ve dünya proletaryasının özgürlük hareketini yan sıtır. L en in' i n Marksist fe lse fey i daha iler i taşıması, uluslarara­ sı düzeyde çok önemli bir başarıdır.

VA RLIGI N IN TEMEL BiÇiMLERİ

4. MADDE VE M ADDE N İ N

Madde, diyalektik materyalizrnde te mel bir katego­ ridir. Marksist-Leninist felsefe çalışmasında bu temanın önemli olmasının nedeni budur.

Lenin'in madde tanımı. Dünyanın maddesel bütün­ lüğü. Lenin, maddeyi Materyalizm ve Ampiryokritisizm' de şu şek ilde tanımlamıştır: uMadde, insana duyuları aracı­ lığıyla ve rile n ve duyularımız tarafından kopyalanan, fo­ toğraflanan ve yan sit ılan ama bu nl a rdan bağımsız olarak var olan nesnel g erçekliğ i gösteren felsefi bir kategoridir."


Lenin, maddeyi bilincin karşısına koyarak tanımla­ mıştır ve felsefenin temel sorusunun materyalist cevabına derin bir anlayış kazandırmıştır. Madde kavramı, nesnel dünyanın tüm görüngüleri­ nin evrensel niteliğini yansıtan bilimsel bir soyutlamadır. Evrenseldir, çünkü tekil ya da bir grup görüngüye değil, bütün görüngülere karşılık gelir. Madde, belirli oluşumlar ve şeyler biçiminde var olur. Bu oluşumların ve şeylerin değişimi, maddenin gelişiminin kanıtıdır. Ancak bu de­ ğişim sırasında oldukları şey olmaktan çıkmazlar, çün­ kü "maddenin, felsefi materyalizm tarafından tanınması gereken yegane 'özelliği' nesnel bir gerçeklik olma, zihnin dışında var olma özelliğidir."(Age.) Literatürde kullanıldığı haliyle maddesel kavramı,

epistemolojik açıdan da düşünsel kavramının tersi olarak kabul edilir.

Gerçek kavramı, hem maddeseli hem de dü­

şünseli içine alan bir kavram olarak görülür. Diyalektik materyalizm, maddenin zihinden önce gel­ di�ini ve zihnin elde edilmiş olduğunu kabul eder. Mad­ denin önceliği, onun dünyevi bir töz olarak eşsiz olma­ sını gerektirir: Madde dışında bir şey yoktur ve madde var olan her şeyi içinden çıkarır. Dünyanın bütünlüğü ve maddesel birliği fikri, doğrudan doğruya maddenin eşsiz­

liği anlayışından çıkar. Dünyanın birliğinin diyalektik materyalist anlayışı,

Engels'in Anti-Dühring (I. Kısım, Bölüm lll ve IV) ve Doğa­

nın Diyalektiği ("'Mekanik' Do�a A nlayışı

Üzerine") eser­

ler inde ve Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm'inde (Bölüm I, 1-3; Bölüm II) açıklanmıştır. Engels, felsefenin ve doğa bilimlerinin ulaştığı sonuçlardan hareket etmenin


şart olduğunu, tüm skolastik ve spekülat if varsayımlan reddet mek gerek tiğini yazmıştır. (Bkz. Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. SS.) Dünyan ı n maddesel birliği, yapı sa l olarak birbirinden ayrı lan maddi nesnelerin ve sistem­ leri n uçsuz bucaksız çeşitlilikleri iç ind e fiziksel ve ki m ­ yasal bileşimleri b akırnından bir benzerlik göster me s i gerçeğinde kendisini ifade eder. Madde u zayın i çinded i r ki bu da onun bir varoluş biçim idi r ve ondan ayrılamaz. Başka bir deyi şle, "boş" uzam ya da mutlak biç imde tecrit edilmiş şeyler diye bir şey yoktur. Maddesel dü ny a, her unsuru diğer unsurlada karş ıl ı k l ı et kile şim içinde olan, tek bir bileşik sistemdir. Dünyanın maddesel birl iği , gelişmenin ilk önkoşulu­ dur ve gel işme, basitten karrnaşığa doğru geçişler içerir; hayat, cansız maddenin gel i ş en yap ısal ka rma şasın ın bir sonucu olar ak meydana gelir ve toplum biyolojik evri m in en yüksek a ş am ası olarak ortaya çıkar. Dünyanın maddesel birliği fikri, maddeni n öz nitelik­ lerine dair kavramları da içerir. Bu öz n itelikler devi n i m (hareket), uzay ve zamand ır. M adde yaln ı zca bu öz nite­ likler d a hi li nde var olabilir. Maddenin bir varlık biçimi olarak devinim. Dev i ­ nim, dünyanın maddesel birl iği , dolayısıyla tüm görün­

gülerin ve nesnelerin et kileşi m i , karşılıklı ba ğı nt ı sı ve karşılıklı koşulluluğudur. M a ddenin öz n i tel iği olarak devinim evrenseldir, ya ra tılamaz ve yok edilemez. Devi­ nim, kendisini kendi sürecinin içsel du ru m u nu oluşturan çelişkilerden dolayı sürekl i korur; dışarıdan ona dayat ı l an herhang i bir şey nedeniyle değiL


Madde, son derece çok sayıda olan çe ş itl i devinim bi­ çimleri dahilinde varlığım sürdürür. Devinimin biçimlerini sınıflandırmanın ilkeleri, Enge ls i n Anti-Dühring'inde (1. Kısım, Bölü m VI ve VII) ve Doğanın Diyalektiği'nde ( Devini mi n Temel Biçimle­ ri") ortaya konmuştur. E ngel s , maddenin deviniminin te­ mel biçi m ler ini şöyle sıralar: m ekanik, fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal. H er biçim nitelik olarak bir d i�e­ rinden ayrıl ır ; her biri belirli bir maddesel örnekle ve özel yasalarla vasıtlandırılmıştır. Devinimin daha üst biçim­ leri zorunlu olarak daha alt biçimleri içerir, ancak onlara ind irgenemez. Engels in geliştirdiği, maddenin devin im biçim ler i öğ­ retisi, Marksizm öncesine ait materyali zm in (devi ni min ü st biç imlerine ait olan görüngülere, alt biç i mleri yöneten yasaları işletme görevini yü kleyen) rnekanikçiliğini orta­ dan kaldırdı; bu günümüzün bilimi için de yöntem b ili m sel bakımdan hayli önemlidir. Engels'in öğretisinin a na unsuru, maddenin gelişimine, üst biçimlerin alt biç imlere indirgenememesine ve m adden i n tüm de vi n im biçimle­ rini n ka rşıl ık l ı dönüşümünün ve bağlantısının birl iğine d ai r önermed ir. 20. y ü z yı ld a bilim, maddenin deviniminin yeni biçim­ ler i n i keşfetti. Böylece Engels'in ö nerdiğ i sınıflandırma ge n işlem i ş ve i ler iye taşınmış oldu. '

"

'

­

Devinim halindeki maddenin varlık biçimleri olarak uzam ve zaman. Lenin, Materyalizm veAmpiryokritisizm' de

şöyle yazmıştı: Dü nyad a devin im halindeki madde dışın­ da hiçbir şey yoktur. Ve devinim ha lind eki madde zamanın ve uzarnın dışında ilerleyemez." "

57


Uzam ve zaman, maddenin etkinlik biçimleridir. Uzam ve zaman bütün varoluşun evrensel koşullarını oluşturduğu için mutlaktır. Somut özellikleri devinim halindeki maddenin durumuna bağlı olduğundan görece­ lidir. Uzam ve zamanın ana özelliği, uzarnın üç boyutlu, zamanın ise tek boyutlu ve geri döndürülemez olmasıdır. Zamanın tek boyutlu ve geri döndürülemez olma özel­ liği, maddesel nesnelerin değişken durumları arasındaki bağlantının, maddesel görüngünün genel olarak birbirini takip etme eğiliminin, daha alt biçimlerden üst biçimlere, basit olanlardan karmaşık olanlara geçişin dolaysız olma­ sını ifade eder. Uzam ve zaman sonsuzdur, bu da devinim halinde­ ki maddenin mutlaklığının, herhangi bir sınırlı ve sabit durumun olmayışının ve maddenin niteliksel dönüşümü­ nün tükenmezliğinin tezahürüdür. Newton'ın mutlak uzam ve zaman kavramı, metafi­ zikti. 19. yüzyılın ilk yarısında Nikolay Lobaçevski'nin ve ardından Bernhard Riemann'ın Öklidyen olmayan ge­ ometriyi bulması, Newtoncu uzam ve zaman anlayışını destekleyen en önemli savlardan birini, sadece Öklidyen geometrinin var olduğu argümanını saf dışı bırakmıştır. Güncel görelilik kuramı, uzarnın ve zamanın ne birbirle­ rinden ne de maddeden ayrı var olduklarını kanıtlamıştır. Bu konunun derinlikli araştırması için şu kaynaklan öneriyoruz: Frederich Engels, Anti-Dühring, Kısım I, Bö­ lüm IV-VII; Doğanın Diyalektiği, s. 70-86, 231-248 (Prog­ ress Publishers, Moskova, 1 972); V. İ. Lenin, Materyalizm ve A mpiryokritisizm , Bölüm III, l ve 5; Bölüm V.


s.

Bİ LİNCİN KÖKENİ VE ÖZÜ

Bilinç, en önemli felsefi kategorilerden bi ri di r Felsefe­ .

nin temel sorusu, bilinç ka tegorisi yardımıyla sorulur ve çözülür.

Gerçeğin yansımasının en üstün biçimi olarak bil inç

.

Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm' de duyu lardan ba hsederken, nesnel dünyanın öznel imgesi olarak yansı­

ma kuramı bakış açısından genel bir bilinç tanımı suna r. Basit görü nen bu formülün deri n bir felsefi anla mı va rdır. i lkin, başla ngıç noktası ola ra k nesnel dünyay ı, y ani mad­ dey i alır. İki ncisi bilincin en belirg in özelliği ola ra k epis ­ ,

temolojik bir imgenin varlığını kayda geçirir. Üçüncü ola­ rak, im genin özneye ait olduğunu beli r ti r, yani söz konusu formül yansıma biçiminin öznel karakterini v u rg ula r. Bu

üç unsurun ilki, bilgi kuramında ma teryalist çizgiyi be ­ lirlemektedir. İ kinci unsur, bilinemezcilikten ve özellikle de semboller ya da hiy eroglifler kura mından ay rışma yı

mümkün kılar; bu o lu şumun a lışılmam ışlığını ve bilgi sis­ temindeki epistemolojik i mgeleri n işleyişini ara şt ı rma ya ikna eder. Üçü nc ü unsur ise maddeyi zihinle ve madde­ sel olanı düşünsel olanla tanımlayan felsefi kavramlardan aynşmayı mümkün kılar. Maddesel olan, hem idealist te­ melde (Hegel'in nesne l ide alizminde olduğu gibi) hem de matery alist temelde (bilinci maddesel olarak ele alan kaba

materyalizm) düşünsel olanla birlikte tammlanabilir. Diya lektik ma tery alizm, maddeyle bilinç arasındak i ilişkiy i incelerken bil incin gerçekliğin yansımasının en

üst biçi m i olduğu, maddenin gelişiminin uzun vadedeki bir sonucu olduğu anlayışına ulaşır.


Bu noktada, şu yansırna biçimi kümelerinin incelen­ mesi alışılagelrniştir: maddenin deviniminin ilk üç biçi­ mine (mekanik, fizi ksel ve kimyasal) karşılık gelen cansız doğadaki yansıma; maddenin deviniminin biyolojik biçi­ mine karşılık gelen canlı doğadaki yansıma ve son olarak, bilinç, yani maddenin deviniminin toplumsal biçim ine karşılık gelen toplumdaki yansıma. Bilindn kökeni. Bilincin toplumsal ve tarihsel karak­

teri. Çevrede yeni bir etkinliğin, yeni bir tür davranışın be­ lirmesiyle birlikte yeni bir tür yansıma ortaya çıkar. Bu sü­ reç, insan toplumunun doğuşunun tarihiyle bağlantılıdır. Antropojenez*

emek kuramı, Engels tarafından

Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü'nde ortaya konmuştur. Üretim araçlarının imal edilmesi, hayvanlar alemi ta­ rihinde bir dönüm noktasıydı, zira böylece insanın oluşu­ munun tarihi başlamış oldu. Üretim süreci yönünü, biyo­ lojik gereksinimleri karşılamaya yönelik etkinliğe giderek daha fazla dönüyordu. Bu süreçte biyolojik ihtiyacı değil, üretim ihtiyacını karşılayan bir hedef belirlendi ve o he­ defe ulaşıldı. İ nsanın emek sürecinde hükmettiği şeyler ve madde­ sel süreçler dünyası, ikinci yaşamına dilin ve düşüncenin dünyasında ulaştı. Yeni etkinlik türü (maddi üretim) yeni bir tür yansımayı meydana getirdi: düşünsel yansıma, sözcükler sistemindeki yansıma. Bilincin meydana geli­ şini belirleyen üç temel faktör emek, üretim ve dildir (tu­ tarlı konuşma). •

Evrimde, insan tilrünün oluşma süreci için kullanılan terim. -çev. 60


Bi l i nç , toplumun bir üyesi olan i ns anın b eyni n in bir fonksiyonudur; insana doğa tarafından verilen bir organ olarak beynin fonks iyonu deği ldi r. insanlarla ileti şimden, dile ve d il aracılığıyla dü şü n me biçimlerine hakimiyetten ve b unları n yanı sıra insan etkinl iği ne , insan kültürüne katılmaktan başka hiçb i r şey insanı insan yapmaz. Bilin­ ci n geli şebil mesi için bundan başka yol yoktur. Düşünsel olan problemi. Epistemolojik imge. Bilinci

incelerken, imge kavramını anlamak önemlidir. imgeler nesneyi yans ıtı r; nesneler i mgelerin içeriğini belirler. Bil­ gi kuramında kulla nılan imge kavramı oldukça geniştir. Günlük yaşamda imge, bir görsel imgeyi ya da duyusal kavramı işaret eder. Ancak bilgi kuramında, imge kavra­ mı duyusal imge kavramına indirgenmez. Bilinçte, imgelerin büyük kısmı duyusal değil, man­ tıksal imgelerden oluşur. Yani imge, dil biçimi altındaki yansımalardan, özellikle de gerçek dünyanın duyus al b ili ş tarafından doğrudan verili ol maya n nesnelerinin yansı­ malarından meydana gelir. Atomun yapısıyla , bir kimse­ nin kendi ülkesinin tari hiyle ya da başka bir şeyle ilgili akıl yürütürken, kişi bir düşünce imgesini, bu nesnelerin imgesini olu ş tu rur. Bu bir düşünsel-mantıksal imgedir ve bu imge doğal dil a racıl ığıyla yaratılmıştır. Mantık­ sal imge, yüzeyde bulunmayan, ancak etkinlik sırasında bilginin gelişimiyle ortaya çıkan bir özü ve yasayı olduğu kadar görüngüyü de yansıtır. Epitemoloj ik imge, gerçeğin gelişen, derinleşen ve ge ­ nişleyen bir düşünsel yansımasıdır. Bu imgen in seyri, et-


kinliğe dayanır. Son tahlilde, bir bütün olarak insanlığın kavrayış seyrinin bir sonucudur. Bireyle toplum arasında bilinçte var olan diyalektik ilişkiyi ortaya çıkartır. Epistemolojik imge, insanlığın ve bireyin elindeki en işe yarar alettir. İ nsanlar hayatlarında bu aleti devamlı olarak kullanır. imge, bir etkinliğin amacının kendisini ortaya koyduğu biçimdir; o amaca ulaşmanın muhtemel yolları, kullanılan araçların başarısı ya da başarısızlığı analiz edilir ve son olarak. başlangıçtaki düşünsel imge, somut sonuçla karşılaştırılır. İ n sanın özbilinci ve toplumsal etkinliği. Özbilinç, in­ san bilincinin bir özelliğidir. Kişinin kendisini diğer nes­ nelerden ve diğer insanlardan ayırmasıyla başlar. Ö zbilincin gelişmesinde önemli bir faktör, kişinin iç­ sel dünyasının farkına varması, kendisini hisseden, acı çeken, keyif alan, düşünen bir insan olarak değerlendir­ mesidir. Özbilincin gelişiminde bir sonraki aşama, kişinin top­ lumsal duruşunu ve bir millete, sınıfa ya da mesleğe aidi­ yetinin farkına daha tamamlanmış ve derin bir biçimde varmasını içerir. Ö zbilinç, insanın sınıfının ve milletinin bir üyesi ve devletinin vatandaşı olarak gerçek ve toplurn­ sal olarak anlamlı etkinliğine bağlıdır. Emekçilerin toplumsal etkinliğini ve sınıf bilincini geliştirmek, komü nist ve işçi partilerinin başlıca görev­ lerinden biridir.


6.

GELİŞİM VE EVR ENSEL BA<iiNTI BiLİMİ OLARAK DİYALEKTİK

Materyalist diyalektik, Marksist felsefeden ayrılamaz bir felsefi bilimdir. Di yalek tiği n ve materyalizmin orga­

nik birliği ve materyalizmin d iya lekti k, d iyal ektiğ i n ma­ teryalist oluşuyla bu i ki sin in iç içe geçmesi, bu bilimin

ayırt edici ö zelli ğid ir. Diyalektiğin genel tanımı. Felsefi materyalizm dün­ yanın doğasına, madde ve bilinç arasındaki ilişkiye ve benzeri konulara değinirken; diyalektik, dünyanın duru­ mu, dünyada gerçekleşen değişimler ve bu değişiklikleri yö neten yasalarla ilgilenir. Bu hem varlığın hem de bilgi­

nin gelişim ya sala rı için geçerlidi r, çünkü bilginin kendisi de varh�ı yansıt tı�ı sürece gelişir. Diyalekt i k, kuramsal önermelerinden hareketle, bu önermelerin bilgi ve uygu­

lama bakımından önemine dair sonuçlara ulaşır. Böylece, sadece bir gelişim kuramı değil, gerçekliği kavramanın ve değiştirmenin bir yöntemi olarak iş görür. D iyalek ti k, aynı zamanda bir bilgi ve d iya lektik m a nt ı k kura m ıdır. işlevs el bir yöntem olan diyalektik, M a rksizmin yara­

tıcılı�ının ve devrimciliğinin kaynağıd ır. Diyalektik, işçi sınıfının ve Marksist-Leninist pa rtiler i n politikaları, stra­ tejileri ve taktik leri için yönt embi lim sel bir dayanaktır. D iyalektiğin temel fikirleri, ilkelerinde , yasa l ar ı nda ve kategor ileri nde ifade bulur. Maddesel dünyanın devinimi ve gelişimi. Devinim,

genel olarak değişimdir. Gelişim ise kaçınılmaz niteliksel dönüşümler, yen iden y apıla n malar ve geri döndürülmez­ likle nitelenmiş özel bir tür deği ş i mdir.


Gelişim kavramı bakımından materyalist diyalektik, esas itibariyle metafizikten ve idealist diyalektikten ay­ rılır. Materyalist diyalektik, gelişimi nesnel ve maddesel olarak d eğerlend irir çünkü geli ş mekte olan şey nesnel dünyad ır, zihinse o geliş im i yansıtır. Dünyadaki her şey geliştiğ ind en gelişim evrenseldir. Gelişim nesnel ve geri döndürülmezdir ve zor unlu olarak niteliksel d eğişi klikle r i barındırır. Gelişim çelişki lidir; gerçeğin ayrılmaz ve temel bir özelliğidir. Gelişim ilkesi, diyalektiğin esas ve birinci aşamasıdır. Diyalektiğin, gelişimi deği şi k açılardan ortaya çıkartan ve gelişimin nasıl gerçekleştiğini göste ren tüm öğeleri, bu il­ kenin çevresinde kümelenmiştir. Bu nedenle, diyalektiğe gelişim bilimi olarak bakmak gerekir. Lenin, diyalektiği içerik olarak zengin, kapsamlı ve derin bir gelişim öğretisi olarak tanımlamıştır. (Bkz. V. i. Lenin, "Diyalektik Soru­ nu Üzerine", Karl Marx ve "Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni".) ,

,

Gerçeklik görüngülerinin evrensel bağlantısı. Geli­

şim, görüngüler arasındaki bağlantı aracılığıyla gerçek­ leşir. Materyalist diyalektik, görüngülerin birbiriyle bağ­ lantısını nesnel ve evrensel olarak değerlendirir. Bağlan­ tıların evrenselliği, her görüngünün zo r u nlu olarak di­ ğerlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Evrensel etkileşim, madden in öz deviniminin içsel kaynağıdır, devinimin ve ayrı ayrı her görüngünün gelişiminin sebebidir. Bağlantı, ev rensel etkileşim, maddenin temel ve ayrıl­ maz bi r özelliğidir. Bu özellik, diyalektikte evrensel bağ­ lantı ilkesi olarak kendisini ifade eder; burada diyalektik, 64


görün gülerin evrensel bağlantısının ve karşılıklı koşullu­ luğunun öğretisi olarak i şlev görür. G el işim ve evrensel b ağ la n t ı ilkeleri, şe yleri n ve görüngülerin ev rim ler i için­ de ve birbirleriyle ba ğlantıl ı olmaları dahilinde incelen­ mesini; üzerinde düşünülen ol aylara ve süreçlere somut bir tarihsel bakış açısıyla yaklaşılmasını; bu olayların ve süreçlerin her yönüyle araştırılınasını ve tarihsel olaylar zincirinin ana bağlantısının ortaya çıkartılmasını ta lep eder. (Bkz. V. İ. Leni n "Bir Kez Daha Send ikala r Mevcut Du r um ve Troçki n i n ve Bu harin in Hataları Üzerine" ve Sov yet Hükümetinin Acil Görevleri".) Bu ta lepler karşılanırken, hem içerikteki hem de bi­ çi mdeki bağlantıların m u a zzam çeşitliliği hesaba katıl­ malıdır. Bu bağlantılar asli ya da önemsiz, zorunlu ya da ra s tlant ısal doğrudan ya da dolaylı, genel ya da teki l vs. olabilir. Ba ğla ntın ın evrensel çeşitle ri ve ör nekleri diya­ le kt i ği n kategorileri ve yasalarıyla ya n s ıtı l ır Yasalar, görü ng ü ler ya da bu gör ü ng ü leri n yön leri özellikleri ve öğeleri arasındaki bel i rl i bağlantı türleridir. Yasalar nesnel, ge nel, asli, zorunlu, sabit ve tekrarlıdır. Genellik aç ısı nd a n yasalar üç e ayrılır: Her süreç te ve görüngüde, maddenin deviniminin her biçiminde geçerli ola n ve felse fe tarafından incelenen evrensel yasalar; mad­ denin deviniminin muhtelif biçimlerinde iş leyen genel yasalar; maddenin deviniminin tek bir biçi m i nde işleye n ve bir önceki grupta olduğ u gi bi özel b i limler tara fın­ dan incelen en özel yasala r. Başka özelliklere daya narak, devi nge n ve sabit ya sala r arasında, gelişim, i şlev ve yapı yasalan arasında ayrım yapılır. Diyalektik yasa ları n bü­ tünlüğü ve birbiriyl e bağlantılı olması, gelişimin karmaşık ,

'

,

'

"

,

,

.

,


ve çok yönlü sürecini yansıtır. Her bir diyalektik yasa, sürecin belirgin bir özelliğini, yönünü ya da hususiyetini yansıtır. Kategoriler, belirli sınıfların ve görüngülerin özellikle­ rini, yönlerini, ilişkilerini ve bağlantılarını yansıtan temel bilim kavramlarıdır.

Bilimsel bir sistem ve evrensel bir kavrama yöntemi olarak materyalist diyalektik. Felsefi kategoriler, madde­ nin deviniminin her biçiminde, tüm süreçlerde ve görün­ gülerde içsel olan yönleri, özellikleri ve ilişkileri yansıtır ki bu da söz konusu yön, özellik ve ilişkileri n evrensel olduğu anlamına gelir. Bu durum felsefi kategorileri özel bilimlerin yasalarından ayırır. Ö yleyse felsefenin yasaları ve kategorileri arasındaki i lişki nedir? Kategorilerin çoğu, nesnelerin ve süreçlerin nite­ lik, karşıtlık, içerik ya da biçim gibi değişik yönlerini ve özelliklerini yansıtır. Yasalar, görüngülerin yönlerinin ve özelliklerinin birbirleri arasındaki bağlantıları ifade eder. Bazı kategoriler de benzer şekilde nedensellik, karşıtlık vb. bağlantıları ifade eder. Ne var ki, özü itibarıyla bu ka­ tegoriler konuyla ilgili yasalarla örtüşür. Kategoriler, içe­ riği ifade etmek ve yasaları oluşturmak için kullanılır. Bu nedenle yasalar ve kategoriler birlikte incelenmelidir. Bir yasayı incelerken, onu i fade eden kategorilerin içeriğini kavrarız. Aynı şekilde nedensellik ve karşıtlık gibi katego­ rileri incelerken diyalektiğin yasalarını ortaya çıkartırız. Evrensel olan diyalektik yasaları, hem nesnel dünya­ da hem de kavrama sürecinde işler; bu yasaların tezahü­ rü alandan alana farklılık gösterir. Bu nedenle diyalektik 66


bem bir gelişim kurarnı hem de bir bilgi kuramıdır. An­ cak diyalektiğin yasaları düşünme gibi bir kavrama aşa­ masında da işler olduğundan, diyalektik aynı zamanda diyalektik mantık olarak da işlev görür. Başka bir deyişle, diyalektik, nesnel gerçekliğin gelişiminin genel kuramını, bilgi kuramını, mantığı birleştirir; gerçekliğin gelişimi­ nin diyalektiği nesnel, kavramanın ve düşünmenin diya­ lektiği özne/dir, çünkü insanların zihninde nesnel diya­ lektiğin bir yansımasıdır. Bu konunun derinlikli araştırması için önerdiğimiz eserler: Friedrich Engels, Anti-Dühring ve Doğanın Diya­ lektiği (bkz. s. 40-49, 202, 203, 205; Progress Publisher); Karl Marx, Kap ital, Cilt I, "Almanca İkinci Basırna Son­ söz"; Friedrich Engels, Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleş­ tirisine Katkı; V. i. Lenin, Felsefe Defter/eri.

7. DİYA LE KTİGİN TEMEL YA SALARI

V E KATEGORİ LERİ

Karşıtların birliği ve mücadelesi. Lenin, bu yasayı di­ yalektiğin esası ve onun özünü ifade eden bir yasa olarak tanımlamıştı. Karşıtların birliği ve mücadelesi, kuramsal bir sistem olarak diyalektiğin en önemli yapısal unsuru­ dur; tüm diğer diyalektik yasalar ona bağlıdır. Bu yasa, ge­ lişimin en önemli niteliğini, onun kaynağını ve içsel sebe­ bini ortaya koyar. Yasanın derinlikli bir araştırması, geli­ şim sürecinin içeriğini ve özünü anlamayı mümkün kılar. Yasanın içeriğine yeterli derecede hakim olmayı sağ­ lamak amacıyla, onun pek çok yönü ele alınabilir. Bu 67


yönlerden bir tanesinin özü; doğanın, toplumun ve bi lgi ­ nin tüm görüngülerinin içsel karşıtlanyla nitelendiğidir. Karşıtlar, tek bir bütün maddi ya da manevi oluşumun farklı ve karşılıklı olarak zıt öğeleri, yönleri, özellikleri ve eğil i mleridir. Yasanın bir diğer yönü , karşıtların birbi riyle bağlantı­ sıdır. Bu, çelişkidir, ya n i bir bütünün içerisinde birbiriy­ le iç içe geçen ve bir d iğerini önce varsayıp, daha sonra yadsıyan, aym anda hem birlikte durup hem de mücadele eden karşıtların birbiriyle bağlantısıdır. Çelişkilerin iki önemli yönü vardır: karşıtların birliği ve mücadelesi. Bir çelişkinin yönleri, önemleri bakımından farklıhk gösterir. Lenin şöyle yazm ıştır: "Karşıtların birl iğ i (birbiri­ ne denk gelmesi, özdeşliği, esşit etkide bulunması) koşullu, geçici, süreli, görelidir. Birbirini dışlayan karşıtların mü­ cadelesi, tıpkı gel i şi m ve devinim gibi mutlaktı r."(Collected Works [CW, Toplu Yapıtlar], Cilt 38, Progress Publisher, s. 358.} Karşıtların birliği, zorunlu olarak tek bir görüngü içinde var olmalarını, karşılıklı koşulluluklarını, geli şi­ min belirli bir dönemindeki dengelerini ya da eşi t etkile­ rini ve özdeşliklerini içerir. Açık tı r ki bütün bu uğraklar göreceli değildir. Burada göreceli olan eşit etkidir, çünkü mücadeleyle kıyaslandığında geçici ve ikincildir. Ayrıca özde şlik de, çelişkinin temel yönü ol madığından, göreceli­ dir. Karşıtların var olmasına ve karşılı klı koşulluluklarına gel i rsek tıpkı mücadele gibi, onlar da mutlaktır; çünkü karşıtlar yoksa çelişki de olmaz. Karşıtların mücadelesi karşılıklı direnç, karşılıklı dış­ lama ve karşılıklı yadsıma anlamına gelir. Daha genel anlamda, birlikte karşılaştırıldığında çelişkinin temel ,

68


faktörü ola n karşıtların mücadelesi m utlaktı r; çel işki le­ ri tek başına çözer ve daha fazla gelişmeye olanak sağla r .

Diyalektiğin bu öne rmes i , kapitalist toplumdaki sınıfla­ rın uzlaşmasına dair burjuva, reformist ve revizyonist kurarnların eleştiri s i için yöntembilimsel bir temel olarak işlev görür. Bu önerme, aynı şekilde "yakın sama" (conver­ gence) kuramı ya da kapitalizm ve so syalizm arasındaki artan yakın bağların ve uzlaşmanın kuramını eleştirrnek için de işlevseldir. Var olan her şey gibi çelişkiler gelişir ve çelişkilerin karşı l ıklı bağıntılarının özellikleri deği şir Bir çelişkinin gelişimi esasen ayırt etme, karşıtl ık ve çatışma aşamala­ .

rından geçer. Karşıtların birliği ve mücadelesi, çelişkiler, tüm gö­ r ü ng ü le r i n ve süreçlerin gelişiminin içsel kaynağıdır.

Mademki devinimin ve gelişimin kaynağı dışsal değil içseldi r ; devinim ve gelişim, bütün halindeki bağımsız maddesel oluşumlar değ işi kliğe maruz ka ld ığ ı takdirde, son ta h li ld e öz devinim i ve öz gelişimi de oluşturur. (Bkz. V. 1. Lenin, CW, Ci h 38, s. 358.) Karşıtların et kileş im i, sü­ reci n yoğunluğunu ve canlılığını açıklar ve onu belirli bir yöne yönlendirir. D ı şsa l güçler ve somut oluşumların çelişkileri de aynı şekilde onların gel işi m ini etkiler; ancak bu etki içsel çeliş­ kilerin açıklanmasına ve çözümlenmesine bağlıdır. Diyalektiğin y ukand aki önermelerine dair daha so­ mut bir fikir edinmek amacıyla, cansız ve canlı doğadaki

ve topl u m sal yaşamdaki ç elişkil eri n i şl eyi şin i ve özellik­ lerini incelemek için doğa bilimlerinin ve sosyal bilimlerin elde ettiği ver ile re dayanın ayı öneriyoruz. 69


Diyalektiğin diğer tüm yasaları gibi evrensel olan kar­ şıtların birliği ve mücadelesi yasası, somut görüngülerde işler ve ilgili sürecin özüne ve özelliklerine bağl ı olan özel biçimlerde çeşitlilik göstererek işle r. Bu nedenle, gerçekte var olan çelişk i ler fazlasıyla çeşitlidir. Genellik derecesine,

var oluşlarının nesnel kapsamına, dağılımlarına, önemle­ rine ve özelliklerine göre farklı gruplara bölünebilir. Ör­ neğin dışsal ve içsel, temel ve temel olmayan, zıtlık barın­ dıran ve barındırmayan zıt olmayan çelişki ler vardır. Bu konu üzerine okuma öne rileri : Karl Marx, Felsefe­ nin Sefaleti, (Bölüm Il, Paragraf 1, "Yöntem", 4. ve 7. göz­ lemler); Friedrich Engels, Anti-Dühring ("Giriş", Kısım I, Bölüm XII) ve Doğanın Diyalektiği (s. 21 ı -227); V. i. Lenin, Karl Marx ("Diyalektik"), Proletarya Diktatörlüğü Döne­ minde Ekonomi-Politika", ve Felsefe Defte rleri (V. İ. Lenin, "

c w; Cilt 38, s. 22ı-222).

Niceliksel değişimlerden niteliksel değişimlere geçiş. Diyalektiğin ikinci yasası, geli şim sırasında görüngülerde niceliksel değişimierin nasıl ortaya çıktığını gö s tere rek yen inin meyda n a gel iş yöntem in i aç ık l ığa kavuşturur. Her nesne pek çok niteliğe sahiptir; bu niteliklerden başt a geleni, o nesnenin b ütünleyici ve genelleyici öz elliği ola­ rak göze ç a rp ar. Temel nitelik, bir nesnenin doğasını ve kendine has ö zell i kler i n i ortaya koyan niteliklerin tama­ mıdır. Temel nitel iğ i n dönüşümü, bizzat nesnenin dönü­ şümüdür.

Şu ya da bu maddesel olu şumu n niteliği, onun bileşi ­ minin (bileşenlerinin dizilişi) yanı sıra, yapısı ( bileşenle­ ri ni n du rumu ilişki ler i ve bağlantıları) tarafından belir,

70


lenir. Bu nedenle nitelik, bileşenterin ve yapının sabit bir birliğidir; niteliğin değişimi, ya bileşende yaşanan ve ye­ niden yapılanınayla sonuçlanan bir değişimle ya da doğ­ rudan yapısının değişimiyle gerçekleşir. Bir nesnenin nitelikleri, o nesnenin özellikleri üzerin­ den kendisini ortaya koyar. Özellikler, verili görüngüler diğerleriyle etkileşime girdikçe, nitelikleri ortaya çıkartır. Özellikler, değişik açılardan nesneyi niteler. Temel asli özellikler, niteliklere benzer. Nicelik, bir nesnenin gelişiminin kapsamı, hızı ve de­ recesi ile niteliklerinin gelişimini tanımlayan kesinliktir. Niceliksel göstergeler kapsamlı ya da yoğun olabilir. Kap­ samlı olan boyutu, hacmi, sayıyı vs. içerir. Bu türden gös­ tergeler şeylerin özüyle bir dereceye kadar ilgisizdir. Yo­ ğun olan ise, gelişimin hızı, seviyesini ve derecesini ifade eder. Yoğun özelliklerdeki değişiklikler, doğrudan nesne­ lerin yapılarında ve niteliklerinde değişikliğe sebep olur. Kapsamlı ve yoğun değişiklikler birbiriyle bağlantılıdır, ki bu bağlantı sonucunda kapsamlı değişiklikler en sonunda yoğun ve daha sonra niteliksel değişikliklere yol açabili r. Nitelik ve nicelik, bir şeyin farklı özellikleridir. Birbir­ lerine zıttır ve indirgenemezler, ancak birlik ve etkileşim içindedirler, birbirlerine bağlıdır ve karşılıklı çelişki içi­ ne girerler. Bu çelişki keskinleşerek bir çözüm talep eder; çözüm de yeni bir nitelik ve yeni niceliksel özelliklerin ortaya çıkışıyla doğar. Çelişkinin keskinleşmesinin se­ bebi, niceliksel göstergelerdeki değişimlerdir; böylece, bu değişimler de niteliksel dönüşümlerin yolunu açar ve belirli bir anda onları ortaya çıkartır. Diyalektiğin ikinci yasasının özü, niteliksel dönüşümlerin yaln ızca niceliksel 71


dönüşümler aracılığıyla gerçekleşebileceğidir. (Bkz. Fried­ rich Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 63.) Ölçü, bir nesnenin nicel iksel ve n i tel i ksel yön le ri n i n bi rliğid i r. Ölçü, şu ya da bu n iteliksel durumun kesinlik­ Le belirli niceliksel sını rları olduğ un u gö s terir. Bu sınırlar d a h il i n dek i bir n ic eli k d eğ iş im i, herhangi bir n iteli k s el dönüşüme yol açmaz. Bu sınırlar aşıldığında, n icelik, ni­ telikte değişime neden olur; çün kü özde, gövdede, si stem ­ de bir yeniden yapılanma meydana gelmiştir. Niceliksel ve niteliksel değişimin bağlılığı karşıl ıklı ­ dır; bundan dolay ı , nesnel gerçeklikte ve kavrama süre­ c in de ters yönde bir ge çiş de gerçekleşir: Bu ters yönd e geçiş, niteliksel değişikliklerden nicel i ksel de ği ş i kl i k le re doğ ru . Bu da, yeni n i teli kler in, nesneye yeni niceliksel özellikler kattığı anlamına geli r. Gelişim, devamlılığın ve ayrıklığın birliğidir. Gelişim­ deki devamlılık özelliği nicelikte yavaş yavaş meydana gelen deği şi m lerle, birdenbire ve daha çabuk gerçekleşen ayrıkhk özelliği ise niteliksel değişimlerle, sıç ra ma larla ifade ed ilir. Sıçrama, devamlı ola n n icel i ksel geliş im ieri n arasındaki k ırı l m aya denir. Sıçrama, nitelikler arasındaki smırların aşılması ve bir görüngünün gelişimindeki köklü değişi mdi r. Biçimleri farklılık gösterse de, s ıçra m ala r, yeni bir n iteliğe geçiş için zorunludur. Aniden gerçekleşen sıç­ ramalar olduğu gibi , bir d izi ara durumun gerçekleşmesiyle or taya çıktığı için bir ölçüde aşamalı sıçramalar da vardır. Sosyalizmden komünizme geçiş, komü n ist oluşumun gelişiminde tipik bir büyü k n itel iksel deği şimd i r; bu olu­ şumun bir alt aşamasından daha üst bir a şama s ı na k arle ­ meli bi r sıç ra mad ı r. Komünizm, sosyalizmin doğrudan


devamıdır. Komünizme geçiş, sosyalizmin tem el ler i n i n yıkılmasıyla değil, onların geliştirilmesi v e mükemmel­ leş t iri lmesiyle gerçekleşecektir. Ancak komünizm nitelik­ sel olarak sosyalizmden farklı olduğundan, bu geçiş bir s ıç ra m a dı r Keli menin doğru ve d iyalekti k a nla mıyla gelişim, sa­ dece niceliksel ya da sadece niteliksel olamaz; gelişim n iceliksel ve niteliksel değ i ş i mierin b irli ğ i dir, toplumsal gelişim söz konusu olduğunda evrimci ve devrimci biçim­ lerin birliğidir. Bu açıdan, sıçrama ve devrim arasındaki ilişkiyle ve devrim ve toplumsal gelişimdeki evrim arasındaki iliş­ kiyle ilgili sorular çok önemlidir. (Bkz. V. İ. Lenin, "Avru­ pa İşçi Hareketi İç i ndeki Ayrılıklar".) .

Yadsımanın yadsınması. Yadsıma yasası, gelişi min ardışık a şamalarının birbiriyle bağlantısını, genel eğilim­ lerini ve n ihai sonucunu ortaya koyar. Yadsıma, gelişimin nesnel bir uğrağıdır, bir şeye karşı öznel bir tavır d eğild i r. Bir aşamadan bir d i ğeri ne , yeni bir aşamaya geçiştir. Diya lektik yadsımanın pek çok özelliği bulunur. i lk olarak, evrenseldir; yadsıma olmadan gelişim olma z . Marx bunun altını çizmiştir. (Bkz. Karl Marx, "Ahlaklı Eleştiri ya da Eleştirel Ahlak. Karl Heinzen'e Karşı Alman Kültürel Tarihine Bir Katkı", K. Marx ve F. Engels, Collec­ ted Works (CW, Toplu Yapıtl ar] , Cilt 6, s. 317-318.) Yadsımanın kendisi çelişkilidir ve her daim çelişkilerle yakından bağlantılıdır. Yadsıma, tamamlandığı takdirde, bir görüng ünü n ya da bir aşamanın gelişimi içi nde kendi karşıtma geçişidir. Bu türden bir yadsı ma, nesnenin içsel 73


çelişkilerine bağlıdır ve bu çelişkiterin bir çözüm biç im i­ dir. Bu nedenle, bu bir öz ya dsıma , ya da verili sü rec in iç g ü çler i nin ve yasala rı nı n etkisinde gerçekleşen bir yadsı­

madır ve d oğası na karşılık gelecek bir biçimdedir. Marx, kapita l ist üretimin, doğa l tarihsel bir sü reci n zorunlu lu­ ğuyla kendisini yadsıdığını yazmıştır.

Kapital, Cilt I, s. 7 1 5.)

Yadsıma, hükümsöz olanı

(B kz.

Karl Marx,

yürürlükten kaldırarak, es­

kinin doğurduğu ve eski tarafından hazırlanmış olan ye­ niy i ortaya koyar. Yadsıma, hükümsöz olanı yürürlükten

kaldırırken, aynı zamanda geli şimi n bir önceki aşamasında değerli ve olumlu olan her şeyi korur ve onları yeni aşama­ ya dahil eder. Lenin, defalarca bu konunun önemi üzeri nde

(Bkz. V. İ. Lenin, CW. Cilt 36, 1971, s. 298-300; 31, 1977, s. 2 85 -289; Cilt 38, s. 222-225.) E skini n bazı özelliklerinin yeni tarafından korunması devamlılıktır ve bu da her gelişim için, bu sürecin ve onun aşamalarının bi rbi riyle bağla ntısının birliğini ifade eden bir önkoşuldur. Devinimde ve gelişimde, tek değil pek çok yadsıma görülür. Geçmişte yeni olan ve daha önceki esk i aşama­ yı yad sıyan gel işim aşaması, zamanın geçmesiyle birlikte hükümsüz hale ge li r ve b el i rli bir a nda yadsınır: İ şte bura­ durmuştur.

Cilt

da yad sı ma nın yadsınması gerçekleşir. Bu, aynı zamanda

geçmişte yadsına nın son aşamasıdır ve bu böyle devam eder. Bu sürecin

belirli bir aşamasında, eski aş ama la rın

kısmi bir tekran gerçekleşir, bu d a , gelişirnde sadece iler­

lemenin değil, aynı z a m and a tekrarlamanın da

gerçekleş­ tiği anlamına gelir. Marksizm öncesi metafizik ge l işim anlayışları tek taraflıydı. Kimi kuramcılar, gelişimi ya lnızca eskinin


tekerrürü olarak görürken, kimileri de onu düz bir çiz­

gi üzerinde kesintisiz devam eden bir i lerleme olarak yo­ rumladı. Gel işimin, ilerleme esas olmak üzere ilerleme ve göreli tekra r ı n d iya le kt ik birliği olan çel i şkil i niteli ğ i n in tam anlamıyla bilimsel bir ku ramı nı geliştiren, Marksist diyalektik olmuştur. Tekrarlama, her zam a n iki yadsıma­ nın ardından gelmez;

çok

sayıda yadsımanın a rdından

da gelebilir ve genellikle b öyle de olur, ancak

bu, yalnızca

karşıta geçişin ikinci kez yaşanmasıyla gerçekleşir. Çün­ kü

bütün

yadsı ma la r tamamlannuş deği l d ir,

yani yadsı­ maların tümü ka rşıta bir geç i ş değildir; tam tersine çoğu yad sıma kısmidir ve karşı ta geçiş için gereken , bir de ğil, birkaç yadsımadır. Bu ned en le, ilkel komün a l mülkiyetİn özellikleri, dört yadsımanın ve ikinci kez karşıta geçişin ardından sosyalist top lu m sal mülkiyette tekerrür eder. ilerlemeyi göreceli tekrarlılıkla bir araya getiren gelişi ­ min çizdiği yolu grafik bir anlatımla sunmak için, sar m al oluşturan bi r çizgi yeterlidir. (Bkz. V. İ. Lenin, CW. Cilt

21, 1974, s.

55-56.)

Buna uygun olarak, sosyal ist toplumun geli şi m i nde söz konusu yasanın faaliyetinin özelliklerinin ele alınma­ sı ve incelenmesi gereklidir. Sosyalizmde yadsımalar bir­ birine zıt değildir, sosyo-politik devrimler şekli nde ola­ mazlar ve ol m azlar da; büyük yadsımalar derece derece meydana gelerek, bilinçli ve yöntembilimsel

uygulanır, devamlılık ise önem kazanır. Diğer

bir biçi mde

tüm diyalekti k yasalar gibi evren sel olan yad­ yasası, dış dünyanın gelişiminin ve

sımanın yadsın mas ı

k avr a ma nı n yasasıdır. Kavrama, bir aşamanın bir diğer aşamayı ve bilimsel kurarnların ya da tezlerin 75

diğer

ku-


ramlan ve tezleri yadsıması, daha yüksek, daha kesin ve daha tamamlanmış bir hale getirmesiyle gerçekleşir. Bireysel, ayrıksı, tikel, genel. Ayrıksı; beden, şey, gö­ rüngü, süreç, olay gibi görece soyutlanmış bir oluşumdur.

Bireysel, ayrıksının

benzersiz, kendine özgü ve taklit edi­

lemez özelliklerid ir. Genel, belirli bir grubun tüm ayrıksı görüngülerinin esasen ben zer, özdeş, tekrarlanan özellik­ lerid ir. Ayrıksı ve bireysel, aynı şey değildir. Ayrıksı, hem bireysel hem de genel özellikleri barınd ıran, bir bütün olan bir şeydir. Genelin ve bireyselin bi rleşimidir. Bireysel ve genel ise ayrıksının uğrakları ya da yönleridir. Ayrıksı ise bir bütündür. Nitekim, her huş ağacı bir ayrıksıdır. Kendine has bi­ reysel özellikleri vardır ve bu özellikler onu diğer tüm huş ağaçlarından ayırır. Aynı zamanda, her huş ağacının d iğer tüm huş ağaçlarının da sahip olduğu özellikleri vardır, yani

huş ağacının aynı zamanda genel özellikleri de vardır. Bi reysel, ayrıksının kendine has özell i klerini ifade ederken, tikel bir görüngüler grubunun kendine has özel­ liklerini ifade eder. Bu nedenle, i nsanlar (bir sınıf, bir millet gibi) ya da ülkeler (sosyal ist ül keler gibi) gibi tikel bir gruba ait olmak geneldir. Lenin'in "Diyalektik Sorun Üzerine" makalesinde, ge­ nelin özünün ve ayrıksıyla ilişkisinin önemli bir analizi yer alır. Geneli mutlak ol a rak almak ve onu şeylerden ve mad­ deden ayrıştırmak, idealizmin temel epistemolojik kay­ naklarındandır. (Bkz. V. İ. Lenin, CW, Cilt 38, s. 357-361. Genel ve bi reysel için, bkz. aynı ci ld in

362 . sayfaları.)

99, 279-280, 361 ve


Yukandaki kategori ler, gerçeğin ve kavramanın süreç­ lerini ve görüngülerini, özellikle de tüm ülkelerde ortak olan sosyalist devrim yasaları i le sosya l ist inşa a rasın dak i ilişkiyi, bu s üre çlerin çeşitl i ülkelerdeki kendine h as özel­ liklerini a nla maya yardı m cı olur. Bu nedenle, yeni top­ lumsal sistemin oluşumunda genel yasa la r ı n belirleyici bir önemi vardır, ancak bu yas alann işley iş i her ü lkeni n toplum sal ve tarihsel şa rtl arı farklı olduğundan, ülkeden ülkeye farklılık gösterir. ,

Neden ve sonuç. Neden sonuç bağla ntısı evrensel b ağ la nt ı n ı n önemli bir t ürüd ü r Burada neden, sonucu ü retendir, sonuç ise bir nedenin işleyişinin ürünüdür. Anca k neden tam olarak nedir? Nedeni soyutlanmış bir etke n olarak değil, güçlerin, cisimlerin, sü reçler in etkile­ şimi ya d a süreçlerin ve sistemleri n içsel öğeler i ve yönleri olarak görmek doğrudur. Görüngülerin ortaya çıkışının, değişiminin ve yok oluş u nun temel kaynağı, ka r şıl ık­ lı etkidir. Engels, "Karşılıklı etki, ş eylerin gerçek causa finalis'idir,•" diye yazmıştır. Karşılıklı etkinin en önemli türünün çel i şki ya n i d eğ i şi m i n kayn ağı olduğu unutul­ mamalıdır. Bu nedenle , toplumsal dev r i m in en deri n ekonomik sebebi, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatış­ ma ya da toplumsal sistemin temelini oluşt u ra n ü reti m biçim i ni n iki yönüdür Neden-sonuç i liş kisi n i n belirli özell i kle ri vardır. Ne­ den - sonuç ilişkisi, bilinç hesaba katılmaksızın ge rçekli kte var olduğundan, nesneldir. Her olay ya da görüngünün bir sebebi old uğ undan ve sebepsi z görüngü olmayacağın-

,

.

,

,

.

Nihai neden, e.-ek&e! neden.


dan, evrenseldir. Belirli bir neden verili özel durumlarda her zaman tek ve aynı sonucu vereceğinden, zorunludur. Neden, şartlardan farklıdır. Neden, bir olayı ortaya çıkaran etkin ve işlevsel bir faktördür. Şartlar, bir olayın başlangıcı içi n gerekli olsa da ve olaya katkıda bulunsa da, kendi başına bir sonuç üretemez. Nedensellik, temel felsefi akımlar arasında her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Materyalistler, nedenselli­ ğin evrensel ve nesnel olduğunu savunan belirlenirncilik ilkesinin tarafını tutarlar. Öznel idealistler ise, nedensel­ liğin evrenselliğini ve nesnelliğini reddeden belirlenmez­ cilik ilkesine bağlıdırlar. Nesnel idealistler, nedenselliği reddetmez görünürler, ancak onlara göre nedenler düşün­ sel, doğaüstü ve ilahi görüngülerdir. Lenin'in Materya­ lizm ve Ampiryokritisizm'i, idealistlerin nedensellik üze­ rine görüşlerinin savunulamaz olduğunu ortaya koyar. Zorunluluk ve rastlantı. Zorunluluk, kaçınılmaz ola­ rak ortaya çıkan, içsel sebepler ve süreçlerin özü tarafın­ dan şart koşulan şeyleri kapsar. Zorunluluk, dünyanın gelişiminin düzenli ve yasalar tarafından yönetilen ka­ rakterini ifade eder. Zorunlulukla birlikte var olan rastla n tı ise nesnel bir görüngüdür. Diğer tüm görüngüler gibi rastlantı görüngü­ sünün de kendi sebepleri vardır. Rastlantının nedensiz bir görüngü olduğu anlayışı, gündelik bilince özgü bir hata­ dır. Rastlantıyı doğru anlayabilmek için, onun göreceliği­ ni kavramak önemlidir. Mutlak rastlantı yoktur, yani her bakımdan rastlantı sayılan bir rastlantı yoktur. Bir görün­ günün rastlantı olması, yalnızca belli yasalarca yönetilen 78


bağlantılarla i l işkisi açısı nda n mümkün olabilir. Başka bir şeyle ilişkili o lduğ und a o görüngü zorunlulu k olur Buradan çıkan sonuçta rastlantı, verili bir sürecin dı­ şındaki bir görüngüdür. Bir nedeni olsa da, mümkün an­ cak kaçınılmaz olmayan bir görüngüdür. İhtimal, diğer süreçleri n özüne bağlıdır ve onların içinde zorunludur. Zorunluluğun ve rastlantının birbiriyle bağlantısını ve karşılıklı geçi�lerini incelemek için, Engels'in rastlantının zorunluluğun tamamlayıcısı ve tezahürü olduğu, yani ne do�ada ne de toplumda rastlantılar olmadan zorunlulu­ ğun mümkün olduğ u tezini kavramak gerekir. (Bkz. Fri­ edrich Engels , "Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felse­ fesinin Sonu", K. Marx ve F. Engels, Selected Works [SW, Seçme Yapıtlar] , cilt 3, s. 365-368, ve W. Borg ius a 25 Ocak 1984 tarihli mektup, age s. 502-504.) Zorunluluk yal nız­ ca r a stla nt ıtarla beraber var olmakla ve tamamlanınakla kalmaz aynı zamanda onlar aracılığıyla kendisini ortaya ,

.

'

,

koyar. Komünist toplum oluşumunda, toplumsal zorun lu luğ un ve rast l antın ın özelliği, daha önceki toplurnlara göre farklılık gösterir. Özel mülkiye te dayalı bir toplum­ da anarşi egemenken ve p ek çok rastlantı arasından yo­ lunu bulan kör ve kendiliğinden bir güç olan zorunluluk mevcutken, yeni sistemde toplumsal süreçlerin bilinçli ve planlı yönet imi istenmeyen rastlantıların etkileri ni önce­ den tahmin etmeyi ve onlara engellerneyi mümkün kılar. ­

,

İçerik ve biçim. Nesneleri n ve gerçekl ik görüngü­ leri nin pek çok yönü vardır. içerik ve biç im nesnelerin ve görüngülerin temel yönleridir. Her gör ü ngün ün ya da ,

79


şeyin, değişik ve karşıt yönlerini oluşturan kendi içeriği İçerik, bir şeyin unsurlar��nın ve süreç­ lerinin tamamıdır; içerik o şeyi oluşturandır. Biçim, içe­ riğin içsel ve dışsal yapısı ve varlık biçimidir, zamandaki ve uzamdaki ö ğeleri n ve süreçlerin belirli bir dengesi ve bunlar arasındaki sabit bağlantılardır. Örneğin atarnun biçimi, içindeki temel bileşen parçacıklarının ve onların hareketlerinin belirli bir düzende yerleşimi ve birbirleriy­ le ilişkisidir. İçerik ve biçim b i rb iri ni etkiler. İçerik belirleyicidir, ancak geli şi m i içeriğe bağl ı olan biçimde içeriği etkiler. Bu etkileme iki türlü gerçekleşebilir. Biçim, içeriğe uygunsa, içeriğin gelişimine katkıda bulunur. Eğer biçim artık ge­ çersizse ve içeriğe karşılık gelmiyorsa, içeriğin gelişimini geciktirir. Eski bir biçimle yeni bir içerik arasındaki çe­ lişki büyür, zamanla çatışmaya dönüşen bir noktaya ula­ şır ve görüngü kesintiye uğrayarak, kendisini bir krizin içinde bulur. Gelişimi tekrar mümkün kılmak için eski biçimin yeni biçimle değiştirilmesi gerekir. Bu, doğada ve toplumda her zaman gerçekleşir. Yeni bir içerikle eski bir biçim arasındaki çelişkiler, hareket ve geli ş im için önemli bir dürtüdür. (Bkz. Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 305; V. İ . Lenin, CW, Cilt 7, 1961, s. 389-390; Cilt 38, s. 92-94, 144-145, 149 ve 222.) Biçimin içerik üzerindeki etkisi, biçimin görece ba­ ğımsız oluşuyla ilgilidir. Bu durum, biçimin içeriği ge­ ride bırakma ya da içeriğin gerisinde kalma kabiliyetiy­ le ve bir içeriğe herhangi bir biçim değil sadece bel i rli biçimler karşılık gelse de bu tek ve aynı içeriğin çeşitli biçimlerde gelişmesinde kendisini gösterir. Bu nedenle

ve biçimi bulunur.

80


kapitalizmden sosyalizme devrimci geçişin çokbiçimli­ liğiyle ilgitenrnek gerekir. (Bkz. V. İ. L en i n, CW, Cilt 31, s . 96-97, 1 1 3 - 1 14.) Biçimlerin görece bağımsızlığı. yeni bir içeriğin eski

bi ç imle r i kullanması ya da tam tersi olma sı durumunda da kendisini gösterir. Eski bir içerik, yeni bir biçimi de

kullanabilir. Bu sorunu incelerken, içe riğ in ve biçimin metafizik ve idea list anlayışlarını eleşt i rrn ek zorunludur.

Öz ve görünüm. Öz ve gör ü nüm kategorileri, kavrama

süreci hakkında doğru bir fikir geliştirrnek için gerekli ­

dir. Görünüm, süreçlerdeki ve nesnelerde, doğrudan du­

yularla algılanabilen şeyle başlar. Nesnelerin ve süreçler in bu dışsal ve görece değişken yönüne görünüm d en i r. Gö­ rünümlerin ardında aynı zamanda içsel, görece sabit ve belirleyici bir yön de va rd ır ve bu doğ ruda n a lgılanamaz. Bu da süreçlerin ve nesnelerin özü, i çk in ve zorunlu yön ve bağlantılarının birliğidir. Görünüm genellikle birey­ selken, öz çoğunlukla geneldir.

Öz ve gör ü nü m , bir nesnenin fa rklı ve hatta karşıt yön­ leridir, ancak aralarında bi r b i rl ik ve bağlantı da bulunur. Lenin, "Öz görünür. Görünüm özseldir," demi şti r. Özdeki bir değişiklik, görünümde de bir değişikliği b e l i r le r . Aynı zamanda öz, görünüm aracılığıyla ortaya çıkar, görünüm olmaksızın ortaya çıkamaz. Görünüm, özün dışsal açım­ lamasıdır.

Özün ve görünümün idealist ve metafizik yorumunun savunulamaz oluşu, bu eği li mle r i ortaya atanların somut görüşlerinin ele şt irel bir değerlendirmesiyle ortaya çıkar.


Özün ve görünümün ve bu ikisi arasındaki bağlantı­ nın doğru bir şekilde anlaşılması, kavrayışın duyusal ve ussal uArakları arasındaki bağlantının doğru anlaşılması için gereklidir. Görünüm, duyular tarafından doğrudan kavranabilirken, öz yalnızca soyut düşüncenin alanına girer. Marx, değer ve artık değer gibi özlerin hiçbir araç ya da deney tarafından ortaya çıkartılamayacağını, ancak soyutlamanın gücünün hem aracın hem de deneyin yerini alacağını yazmıştır. Bilim, bir sürecin özünü kavrarken, onu yöneten ya­ salan da açığa çıkartır. Öz ve yasa, tek ve aynı düzenin birbirine çok yakın iki kavramıdır. Yasalar, özler içindeki ve arasındaki asli ve içkin bağlantıdır. Kavrayış, görünümden öze doğru, yani nesnelerin dışsal yönünden yasalarca yönetilen içsel bağlantılarına doğru hareket eder. Ancak bir öz tek bir seferde bir bütün olarak ortaya çıkmaz. Bir özü ortaya çıkarırken, önce ilk sıradaki özü kavramaktan ikinci sıradakini, daha derinde yatan bir özü kavramaya doğru hareket edilir ve bu ebe­ diyen böyle gider. (Bkz. V. i. Lenin, CW, Cilt 38, s. 251.) Olasılık ve gerçeklik. Bu iki kategori, yeninin ortaya çıkışını anlamaya yardımcı olur. Olasılık, yeninin ortaya çıkışındaki şartların, gerekliliklerin ve sebeplerio bütün­ lüğüdür; maddenin ve gerçekliğin yeniyi meyda n a geti­ rebilme yeteneğidir. Gerçeklik, nesnel dünyada gerçekten var olan her şeydir. Aynı zamanda, gerçeklik, gerçekleş­ miş bir olasılıktır. Olasılık ve gerçeklik birbiriyle yakından ilişkilidir: Ger­ çeklik, gerçekleşmiş bir olasılıkken, olasılık da gerçekliğin


gelişimiyle birlikte ortaya çıkar. Aynı zamanda, olasılık bir gerçeklik haline gelebilir. Bu nedenle bu ikisi birbirin­ den ay rıla maz. Fakat olasılık gerçeklikle bir tutulamaz, zira bu ikisi, olasılığın gerçekliğe dönüşümünün karmaşık süreci ta­ rafından birbirinden ayrılmıştır. Doğada olandan farklı bir şekilde, toplumsal yaşamdaki süreçlerin gerçekleşmesi için gereken, nesnel şartların yanı sıra toplums a l güçlerin, s ı n ıfların ve tarafların bilinçli eylemleri gibi öznel faktör­ lerin faal etkisidir. Pratik ve bilimsel etkinlikte, olasılıkları sınıflandır­ mak önemlidir. Olasılıklar gerçek ve biçimsel olarak ikiye ayrıl ır. Gerçek olan , nesnel bir zorunlulukta ortaya çıkar ve gelişimin yasaları ve eğili mleri tarafından belirlenir. Biçimsel olan ise rastlantı faktörüne bağlıdır. Gerçek ola­ sı l ı klar da soyut ve somut olarak kendi içinde ikiye ayrılır. Gereklilikleri eksik olduğu için henüz gerçekleşemeyen olasılıklar, soyuttur. Gereklilikleri ortada olan olasılıklar ise somut olarak adlandırılır. .. .. ..

sayfalarda bütü nlükleri içinde ve aralarındaki ilişkiler bağlamında ele aldığımız diyalektiğin ana ilke­ leri, temel yasalar ı ve kategorileri uyumlu bir kuramsal sistemi, yani materyalist diyalektiği ortaya çıkartır. Di­ ya lekti k, uygulama bakımından doğrudan önemi olan özel soru lara ayrı ayrı cevap vermez. Bu cevaplara ancak özel bilimlerin araçlarını ve yöntemlerini kullanan özel analizlerle ulaşılabilir. Diyalektiğin evrensel bir yöntem olarak anlamı, araştırmacının ya da politikacının düşün­ cesini gerçeğe uzanan yola yöneltmesinde ve kavrayışın Bu


kendine has özelliklerini, biçimlerini ve yasalarım işaret etmesinde yatar. Araştırınayı yararlı ve işlevsel kılan da, bu kavrayışı n dikkate alınm asıdı r .

8. DİYA L E K T İ K MATERYA LİST

BİLGİ KURAMI

G erçekl iği n insan zihnindeki etkin ve amaçlı yansı­

ması olan kavrayış, diyalektiktir. Bu nedenle Marksizm­

Lenin i z mi n kurucuları, kavrayış sürecinde diy alekt iği n -ilkeleri, yasalan ve kategorilerinin- b i l i nçl i olarak uy­ gulanması gerekliliğinin alt ı n ı defalarca çizmiştir. Marksizm öncesi materyalizmde bilgi kuramının temel eksiklikleri. Marksizm öncesi materyalizm, dü n­

yanın bilinebilirliğinin farkındayd ı, ancak kavrayışın gerçek yasalarını ke ş fet meyi ya da bilgimizin doğruluğu­ nu n ölçütlerini bu l mayı başaramıyordu. M a rk si zm önce­ si materyalist bilgi ku r a mlar ın ı n çok ö neml i eksiklikleri bulunuyordu. Bu kuraınlar, dini düşüncelecle dolu, in s a n ­ bilimci ve metafizikti. Onlara göre kavrayış, çevrenin bi­ reyde ohışan pasifbir yansımasıyd ı. K avrayı ş ta prati ğ in rolünün ortaya çıkması ve top­ l um sal gelişimi arasındaki yasalarının keşfedilmesi, Marksist-Leninist felsefeye kavrayışın yasalarım İncele­ menin, onun toplu m sa l doğa sın ı göstermenin, kavr ayı şta toplumsal ve bireysel diyalektiği araştırmanın ve bu yolla insanın duyusal deneyimiyle toplu mu n zorunlu ve evre n ­ sel kuramsal bi lgisi arasındaki i lişk i sorununu çözmenin yolunu göstermiştir.

İnsan, yalnızca dünyan ı n

pr ati k dö n üşüm sürecinde

kendi etrafındaki dü nyayı kavrar. Ancak nesnel dünya, H4


yalnızca toplumsal ilişkiler sistemine dahil olan kişilerce dönüştürülebilir, yeniden biçimlendirilebilir ve dolayısıy­

Bu n edenl e kavrayışın özn esi, bir bütün olarak toplumdur. Toplumun bilgisi, bir anlamlar dizisi la kavrayabilir.

,

olarak d ilde kaydedilir ve son şekli n i alır.

insanlar, kav­ sürecini devam ettiren, yaşayan, somut bireylerdir. Bu süreçte, i nsan kend isini daha önce top lum tarafınd an A ncak, toplum insan lardan oluşur ve bu

rayış

üretilmiş olan şeylere hapsetmez. Uygun olan bilgiyi pra­ tiğe uygulayarak yeni keşifler yapar ve toplumsal bilgi

sistemine katkıda bulunur. İ nsan, toplumsal ve bireysel uğ r a kların bi r b iriyle olan d iya lekti k bağı içinde nesnel gerçek l iği idrak eder. Bir yansıma kuramı olarak d iyalektik materyalizmin

madde, esasen duy uya benzeyen bir özelliğe, yani ya nsıma ö z el liğ i n e sah ipti r (Len i n, CW,

bilgi kuramı. "Her

."

Cilt 14, s. 92) Bu, önemli bir önermedir. Yanstma, bir nesnenin özelli klerinin içsel değişi klikler

d i ğer nesnelerin dışsal etki siyle ortaya çıktığı öıel bir tepkime olarak tanımlanabilir. Yansıma, nesnel dünyada­

ve

ki evrensel bağlantının bir yönü olarak görülebilir. Cansız doğadaki yansıma, mekanik, fiziksel ve k i m ­ yasa l süreç lerdeki

yansımadır. Cansız do ğada , yansıma etkin ve seçicidir. Yansımanın gelişimi, protoplazmanın dağılmış hassasiyetinden, yansıma fon ksiyonunu gerçek­

si nir sisteminin ortaya çıkışına kadar sürmüştür. b i l i n ci biçimini alır. İ nsan bilincinin ve kavrayı ş ı nın etkinliği, bu et k in­ liğ i n insan etkinliğiyle, amaç saptama süreciyle olan

leştiren

Toplumda yansıma insan

bağlantısı tarafından koşul l andırılır. Kavrayan öznenin


etkinliği ise, en başta ö zne n i n dünyaya karşı pratik dav­ ra n ı şı tarafından belirlenir. Le n i n pek çok kere (hakikat biçiminde) yansımanın "ölü du r u şu biçi minde, ç ıpla k bir resim (imge) biçiminde, solgun (mat), cansız, hareketsiz" görül meme si gerektiğinin altını çizm işt ir Lenin hiçbir z a man pr atiğ i kavr ayı şla ve nesnel ger­ çekli ğin in insan zihnindeki yansımasıyla özdeşleştirme­ miştir. Ona göre pratik ve ya n sıma , birb iri nde n bağ ım sı z kategorilerdir, fa rkl ı ancak birbi riyle etkileş im halindeki s üreçleri ifade ederler. Lenin, hakikat kavramının yansı­ ma kavramı tarafından belirlendiğini göstermiştir; zira ha k i kat , ne snel dü nya n ın doğru ve yeterli bir ya n s ıma s ı­ dır, pra t i k tarafından sınanan ve doğrulanan bir yansı­ madır. (V. İ. Lenin, CW, CHt 14, s. 139-140.} ,

.

,

Kavrama sürecinde pratiğin rolü. Bu, Marksist bilgi bir sorusudur. Bu konu, Marx tarafın­ Ü dan "Feuerbach zerine Tezler"de (2., 8. ve l l . tezler) kuramının temel

,

Engels tarafından

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman

Felsefesinin Sonu'nda ve Len i n tarafından Materyalizm ve Ampiryokritisizm' de ( Bölüm II, 6) ve Felsefe Defterleri nde '

incelenmiştir. Bilginin tem eli pratiktir. Sonuçta, kurarn en n i hayet inde p ratiği geneller ve prati k ihtiyaçların bir sonucu olarak ortaya çıkar. P rat ik kuramı araştırmanın teknik araçlarıyla donatır. Pratik, kavrayışın amacı ve itici ,

gücüdür.

Kurarn ve pra tik tek bir toplumsal ve tari h sel sürecin zi hi ns el ve mad d i iki yönünü açıklayan felsefi kategori­ lerdir. Bir etkinlik olarak pratik, insanların maddi, topl u m sa l ve tarihsel etkinliğinin bütünüdür. Pratik, nesnel yasalar ,


tarafından yönetilen toplumun üretim çabası, toplumsal ve tarihsel etkinliğidir, etrafını saran dünyayı yasalanna ve toplumsallaşan insanın amaç l arına uygun olarak dö­ nüştürmeyi amaçla r. Kurarn terimi iki anlamda kullanılır: (1) geniş anlam ıy­ la, bilginin eş anlamlısı ve genellikle toplumun pratik etkin­ liğine karşıt olarak; (2) dar anlamıyla, mantıksal sistemler biçiminde, bilimsel bilginin beli rleyic i pa rç ası olarak. Kuramın ve pratiğin b er aberl iği ni incelerken, kuram terimi ilk anlam ıyla kullanılır. Ancak bilimsel sistemle­ rin, her tür bilginin temeli ve ç eki rde ği olduğunu unut­ mamak gerekir. Lenin, "Bilgi kuramında, hayatın ve pratiğin bakış açısı i lk ve temel olmalıdır," der. Bir başka eserinde ise, "Gerek­ li olan, kavrayışın ve pratiğin birliğidir. . Kuramsal fikrin (bilginin) ve pratiğin birliği, -burası önemli- ve bu birlik­ t elik tam olarak bilgi kuramının içindedir," demiştir. ..

Kavrayışta duyusal ve ussal uğrakların birliği. Ku ­ ramın ve pratiğin birliğinin yanı sıra, kav rayı şta duyusal ve ussal uğrakla rın il işki si nesnel dü nyan ı n kavranması­ nın diya lektik yolunda bir diğer yönü ortaya çıkartır. ,

Duyusal ve ussal kavramlarının içeriğini biraz aça­ lım. İlki; hisler, algılar, tasarımlar gibi duyusal yansıma biç imlerini kapsar. İkincisi ise k avra mla r, yargılar ve ç ı ­ karımlar gibi soyut düşünce biçimlerini ka psa r .

Duyusal yansıma, insanın etrafındaki dünyayı tüm çeşitliliğiyle kavramasını mümkün kılar Ancak nesne­ .

lerin özüne inemez, onların işleyiş ve gelişim yasalarını kavrayamaz. Gerçekliğin yasalar tarafından yönetilen 87


bağlantıları, soyut mantıksal düşünce aracılığıyla sorgu­ tanır. Bu bağlantıda, Lenin'in duyular tanırnma özellikle dikkat etmek gerekir. imge ve işaret arasındaki farkı anla­ mak ve Lenin'in semboller kuramının eleştirisinde bunu görmek şarttır. (Bkz. V. İ. Lenin, CW, C ilt 14, s. 232-238 ve 216-217.) Duyularımızda ve tasarımlarımızdaki öznel biçimin ve nesnel içeriğin diya l ekti k bağlantısı karmaşıktır. Bu nedenle diyalektik materyalist bilgi kuramı, i mge ve işaret arasındaki ilişkiyi inceler. imge, öznenin yansıtan etkin­ li ğinin bir sonucudur; imge, nesnelin ve öznelin birliğidir. İçerik ve kaynak -yansıttığı nesne- bakımından nesnel­ dir, varoluş b içimi a çı sından özneldir. imge, bir nesneye karşılık gelir, ancak bu karşılık geliş görecelidir. imge sadece nesneye karşılık gelmekle kalmaz, aynı zamanda öznenin etkinliğinde onunla bağ kurar. Duyusal imgeler (hisler, algılar, tasarımlar) ve zihinsel imgeler (kavramlar, hipotezler, kurarnlar vb.) mevcuttur. imgeden farklı olarak, işaret ile i şaretin gösterdiği nesne arasındaki ilişki genellikle koşulludur. lşaretin nes­ neye benzemesi şart değildir. işaretler kendi içinde dilsel olan ve dilsel olmayan olarak ayrılır (kelimeler, cümleler, formüller, grafikler, diyagramlar vb.). İdealistler, işaret­ Ierin kavramsal anlamını çarpıtırlar. İdealistlere göre, işaret sistemleri rastgele seçilmiş yapılardır ve onların yardımıyla dünyanın bir resmi oluşturulur. Marksist-Le­ ninist bilgi kuramı, işaretl eri insanların soyut ve genel­ leşmiş yansıtıcı etkinliğinin bir aracı olarak ele alır. işaret ve işaretin gösterdiği nesne arasındaki bağlantının ko­ şulluluğu, nesnel dünyadaki şeylerin ilişkilerini ve özel-


liklerini ay ırma k

,

genelleşti rmek, soyutlamak ve böylece

nesnel dünyayı daha d er i nle me si n e kavramak için büy ük

imkanlar sunar. Duy us a l yansıma biç i m ler i n in etkin karakteri, d uy u sal imgen in insanların amaç belirleme sürecinde şekille­ ­

niyor olmasından ileri geli r. Bu imge, eylemin yöneltildiği nesnenin söz

konusu eylem için belirli bir önem taşıyan yönlerini kayda ge çi rir ve bildirir. Doğrudur, nesnenin imgesini oluşturmak için insanın her bir düşünce e yle ­ minde pratik çaba sarf etmesine gerek yokt ur imge, duyu orga n la rı n ın etkinliği sonucunda oluşur. D uyu sal yansı­ ma mekanizmasının incelenmesinin sonuçları, duyusal imgelerin yeterliliğini, çevreleyen dünya d aki nesnelere ve görün g ülere karşılık geldi ğ i n i ortaya çıkartır ve kanıtlar. Duyusal yan s ım a n ın ve soyut düşüncenin karşılıklı etkileşimi, akışkan, diyalektik ve çelişkilidir. insanda du­ yusal imgeler her za m a n bir ölçüde kavran an ve gerçek­ leştirilen şeylerdir; ancak diğer taraftan soyut mantıksal düşünce, ya ln ı zca duyusal imgelerin dü zen li desteğiyle gel işebilir. .

ö�retisi

Marksizm-Leninizmin hakikat üzerine

şu

H a k ikat i n nesnelliği, hakikatte mutlak ilişkisi ve hakikatin somutluğu . Marksist-Leninist felsefenin hakikat k as tı nesnel ger­ çekliğe karşılık gelen bilg i mi z in içeriğidir. Hakika ti n ta­ nımı, onun nesne\ özelliğinin altını çizer. Hakikat, biçim ba k ımı n d a n özneldir, zira ha k i ka t kavramı gerçek dün­ yayla d eği l bizim gerçek dünya hakkında bildiklerimiz­ le a lakal ıdır içeriğine gel irsek, hakikat nesneldi r çünkü unsurları kapsar.

ve göreli

,

,

.


nesnel dünyanın doğru yansımasıdır. Lenin, nesnel haki­ kati insan bilgisinin özneye (insan ya da insanlığa) bağlı olmayan içeriği olarak tanımlamıştır. (Bkz. V. 1. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Bölüm Il, 4.) Hakika­ tin değişik idealist yorumlarını eleştirrnek için hakikatin nesnelli�i hakkındaki önermenin yöntembilimsel karak­ terini ve önemini idrak etmek şarttır. Hakikat, maddi dünyanın insan zihninde gittikçe ta­ mamlanan ve derinleşen yansıması sürecidir. "Doğanın insan düşüncesindeki yansıması, 'cansız', hareketten yok­ sun, çelişkisiz olarak anlaşılmamalıdır, ancak hareketin sonsuz süreci, ortaya çıkan çelişkiler ve onların çözümleri içinde anlaşılmalıdır." (V. i. L en in, CW. Cilt 38, s. 195) Bu, insan bilgisinin gelişiminde ve hareketinde mut­ lak ve göreceli uğrakların ilişkisi sorusunu ortaya çıkar­ t ır. (Bkz. V. İ. Lenin, Ma teryalizm ve Ampiryokritisizm, Bölüm Il, S; Friedrich Engels, Anti-Dühring, B ölüm I, Kısım IX.) Bu bağlamda mutlak gerçek kavramının çeşitli anlam­ larından bahsetmek gerekir: (I) dünyanın tam ve ayrıntı­ lı olarak bilinebilmesinin gerçek olasılığı; (2) bilgimizin ulaşınaya gayret et ti ği sınır; (3) göreceli bilgi içindeki ka­ lıcı ve mutlak bilgi uğrakları. Dogmatizmi ve göreceli�i. mutlak ve göreceli hakikat arasındaki ilişkinin diyalektik anlayışına dayanan aegü­ manlar üreterek eleştirrnek şarttır. Hakikatin somutluğu hakkındaki Marksist önerme­ nin yöntembilimsel önemi büyüktür. Bu önerme, nesne­ nin, mekanın ve zamanın bell i ş ar tla rı nda incelenmesi gerektiğini savunur. 90


Aynı şekilde, bilgimizin doğruluk ölçütünü detaylı

rak incelemek

de gereki r

.

(Bkz.

ola­

Karl Marx, "Feuerbach

Üzerine Tezler"; Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve

Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Bölüm Il; V. i.

teryalizm ve A mpiryokritisizm , Bölüm Il,

6.)

Len in Ma­ ,

Bilimsel kavramanın yöntemleri ve biçimleri. Baş­

larken, diyalektik yön tem ve bilimsel a raştırmanın somut

biçimleri ve araçları arasındaki ilişkiyi derinlikli biçimde anlamak gerekir. Materyalist diyalektik, güncel bilimsel

kavray aşın yöntembilimsel temel idir. Özel bi limlerin yön­ temleri, materyalist diyalektiğe hakim olma temel inde gel işi r ve kullanılır. Bu yöntemlerin uygulanmasının sı­ n ı rl a r ı n ı da materyalist d iy al ektik belirler. Yöntem sorunu Marx, Engels ve Lenin tarafından bi­ limsel olarak ele alın m ı şt ır (Bkz. Friedrich Engels, "Karl .

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı",

Engels CW, Cilt ,

16, s.

K. Marx ve F.

472-477 içinde; Friedrich Engels,

Doğanın Diyalektiği, s. 223-230; Karl Marx, "1 857-58 El­

yazmaları", K. Marx ve F. Engels, CW, C i l t 28, s. 37-45 içinde; V. İ. Lenin, CW, Cilt 14, s. 36.) Modern bilimi n de�işik gerçeklikleri araştırmak i çi n en g ellikle ku llandığı bi lims el yöntem ler ş unla rdır: göz­ lem ve deney analiz ve sentez, tümevarımsal ve tümden­ gelimli yöntemler, hipo te z ve bilimsel öngörü, tarihi ve mantıksal yön tem ler soyuttan somuta çıkma yönte m i Modern bilimde ayrıca karmaşık nesnelerin analizinde modelierne yöntemi ve sistemler yaklaşımı gibi biçimsel yöntem le r de s ık l ı k la ku llan ı l ır. Güncel bilimsel kavray ışı n yasalarını derinlemesine ,

,

.

anlayabilmek için, den eysel ve kuramsal düzeyler arasın91


açıkça görmek gerekir. Ku ra rn ve deneye i l ik ilişkinin öneminin kaynağı, modern bilimin kuramsal araçlarının gözle görülür oranda büyümesi ve bu araçların deneysel temelle olan ilişkisinin giderek daha karmaşık ve dalaylı bir hale gelmesidir. Kurarn ve deneyeilik atsındaki bağlantının iki yönü vardır: Birinci­ si, kuramsal sistemlerin, bilimin deneysel temeline bağlı olması ve ikincisi, kuramın ve deneysekiliğin deney üze­ rindeki ters etkisi. Felsefe, bilimin deneysel düzeyini genellikle şu ya da bu genel yasanın açığa çıkarılması için olgusal kan ıtlan hazırlayan gözlemle, tanımlamayla, ölçümlerneyle ve de­ neyle ilişkilendirir. Kuramsal düzeyde, deney tarafından kanıtlanan gerçekler mantıklı bir şekilde açıklanır ve bu gerçeklerin varoluş ve gelişim yasaları ortaya çıkartılır. Kuramsal düzey, bilimin kavramlarını ve yasalarını içerir. Deneysel ve kuramsal kategoriler, bilimsel bilginin oluşu­ munun ve gelişiminin, soyut bilgiden somut bilgiye geçişin ve gerçekliğin giderek derinleşen ve anlam kazanan kavra­ nışının karmaşık sürecinin belirli aşamalarını yansıtır. Marx, Kapital'de soyuttan somuta çıkma yöntemini kullanmıştır. Bu yöntem, düşüncenin diyalektik hareke­ tinin mantıksal bir biç im idir : Somut gerçeklikten soyut tanımlamalara ve oradan da somutun zihinde yeniden üretimine ulaşılır. Deneysel düzey, somuttan soyuta geçişin bir aşaması­ dır ve soyut olarak genel kavramlarla ve tanımlamalarla sonuçlanır. Bunun tersi, soyut tanımlamaları sentezle­ mektir; bunun sonucunda somut, "çokbiçimlinin birleş­ mesi" olarak yeniden üretilir. "Çokbiçimlinin birleşmesi", daki ilişkiyi

arasında

92


nesnenin pek çok bağl a ntıs ı n ın , ilişkisinin ve onun ç eli ş ­ kili ve diyalektik gelişiminin kavranmasıdır. Bilimsel araştırma n ın deneysel dü zeyi nde, gözlem ve de­ ney gibi yöntemler sıklıkla kullanılır. Gözlem, nesnel dün­ yadaki nesnelerin ve görüngülerin sürekli ve yö ntembilirn ­ sel olarak algılanmasıdır. Kesin bir arnacı vardır ve sistemli bir şekilde s ürd ürülü r. Bir nesneyi kavramak için aynı za­ manda onu tanımlamamız gerekir, yani onun gözlem işle mi sırasında tanımlanan niteliklerini ve özelliklerini (tıpkı bo­ ta nik te ve zoolojide olduğu gibi) kaydetmek gerekir. Deney, bir nesnenin yapay o la r a k yeniden üretildiği ya da tam olarak dikkate ahnan koşullara yerleştirildiği bir bilimsel işlemdi r. B öylec e koşulların saf haldeki nesne üzerindeki etkileri n in i nc e le n me sin i mümkün kı lar. Analiz ve sen tez, bi l i rnd e önemli rol oynar. Analiz, bir nes nenin fiil i ya da zi hinsel olar ak bi leşen le r i ne ayr ılma­ sıdır. Sentez, analiz yoluyla ayrı l an parç alar ı n zi h in s el ya da fiili olarak yeniden bir araya getirilmesidi r. Sentez, bir ne sneyi görünümlerinin tüm çeşitliliği yle yeniden oluş­ turmamızı sağ la r. Analiz ve sentez birbirinden ayrı l amaz. Nesneleri parçalara ayıran ve her bir parçayı i nc eleyen analiz, onları kendi başlarına değil, bir bütünün parçaları olarak incelemek zorundadır. Tümevarım, genel li kle gözleme ve de neye dayanan bir bilimsel araştırma yöntemidir. Türnevarım yön temiyle te­ kil gerçekler, görüngüler ve nesneler incelenerek, ve rili bir sınıflandırmadaki nesnenin özellikleri bağlamında genel bir sonuca varılır. Seç i m ilkesine bağlı olarak, bilimsel tü­ mevarı mı n şu yöntem ler i belirlenebilir: benzerlik yönte­ mi, farklılık yöntemi, birbirine b ağlı değişimler yöntemi


ve kalıntı yöntemi. Bunların hepsi, bir dereceye kadar gü­ venilir sonuçlara ulaşır. TümdengeJim yöntemi, güvenilir bilgiyi ortaya çıkar­ tır. Bu yöntem, tıpkı matematikte ve mantıkta olduğu gibi genelden özele doğru bir çıkarımdır. Kavrayışın diyalek­ tik sürecinde türnevarım ve tümdengelim birbirinden ay­ rılamaz. Hipotez ve b ilim sel örıgörü , kavrayışta çok büyük rol oynar. Hipotez, pratik tarafından henüz doğrulanrnamış olan bilimsel bir varsayımdır ve bilimde, mevcut ku­ ramların bakış açısıyla ihtiyaç duyulan yeni gerçeklerin açıklanmasıyla birlikte ilerleme gösterir. Bilimsel bilgi hipotezler yardımıyla eski bir kurarndan yenisine geçer. Bilimsel öngörü, gelecekte ne olacağının ya da ne keşfedi­ leceğini n önceden tahmin edilmesidir ve nesnel dünya­ nın yasalannın bilgisine dayanır. Tahmin, şu ya da bu sürecin geçmiş ya da gelecekteki haline dair verilerin analizine dayanarak, eğilimlerini ve rastlantıları önceden haber vermek anlamına gelir. Buna örnek olarak demografik tahminler verilebilir. Tahmin, planlamadan önce gelir. Planlama, tahmin temelinde be­ lirlenen amaçlara ulaşmanın yol ve araçlarını ortaya çı­ karma sorununu çözer. Gerçeklikteki nesnelerin bilimsel olarak kavranması, onların oluşumunun ve gelişiminin, yani tarihinin ince­ lenmesini gerektirir. Bu işlem yalnızca iki yöntemle ger­ çekleştirilebilir: Tarihsel yöntem, gerçek tarihsel gelişirne ait tüm detayları yeniden üretir; mantıksal yöntem, benzer şekilde tarihi yeniden üretir, ancak onun sadece ana ve te­ mel özellikleriyle ilgilenildiği sürece. Bu yöntem, nesnenin ,

94


tarihinin mantıksal bir yeniden yapılanmasıdır. Marx, bu yöntemi kap italis t üre ti m biçi m i ni araştırırken kullan­ mıştır. Bu yöntemi tanıru larken Engels şöyle der : Tar ihsel yöntemden bir farkı yoktur, yalntzca araya gire n beklen medik olaylardan ve tarihsel biçiminden sıyrılmıştır." Mo­ deller çeşitli sınıflara ayrılır. Yeniden üret im biçimine bağl ı olarak, yani modelin yapılandırıldığı araca bağlı olarak tüm modeller iki ge n i ş sınıfta toplanabilir: işlevsel, ya da maddi ve "hayali" ya da i deal . Maddi modele örnek olarak baraj, bina, uçak vb. modeller i n i sıralayabiliriz. ideal ya da zihi nsel model ise, görsel olarak gö zlemlenebi len modeller (atom, değişik diyagram vb modelleri) ve işaret modelleri (matematik formülleri, k imyasal semboller vs.) olarak ikiye ayrılır. Sibernetik (güdümbilim) modelleri ise henüz tam anlamıyla incelenmemiş olan, kontrol sistemlerinin yerin i alan ve veri l i bir sistemin (örneğin insan zihninin özel iş· levieri ni n modellenınesi gibi) işlerlik yasalarını incelemeye yardımcı olan modeller olarak özel biçi m de sı nıfland ırılı r Sistemler yaklaşımı, özellikle biyoloji, psi koloji dilbilim, sibernetik ve diğer bilim dallarında 20. yüzyılın ikinci yarı­ s ın dan sonra yaygın laşt ı Sistemler yaklaşımının temel kav­ ramlan sistem, unsurlar, yapı ve işlevdir. Sistem, belirli ve büt ü nc ül bir birliktelik oluştu ran birbirine bağlı unsurlar dizisidir. Unsurlar, bütünü n nispeten ayrılamaz parçaları­ dır. Yapı, bir sistemin unsurlan arasında yasalar tarafından yönetilen sabit bağlantıdır. işlev, veril i bir ilişkiler sistemi içindeki bir nesneni n özel liklerinin dışsal ifadesidir. Bilimsel yöntembilimin bir pa rçası olan sistemler yak­ laşımını, yapısalcılık ve sosyolojideki yapısal işlev analizi gibi burjuva bi lim in in akı mlarından özel olarak ayırmak ..

­

.

.

,

.

,


şarttır. Bu akımlar, sistemler yaklaşımının çeşitli yönle ­ rini mutlaklaştırır, sonuçta ortaya metafi zi k ve idealizm çıkar. Nesnel gerçekliğin son derece belirli ve sınırlı bir yönünü ortaya çıkaran sistemler araştırmasının araçla­ rının uygulamadaki sınırını gösterıneyi mümkün kılan, yalnızca Marksist diyalektik yöntemdir.

9.

ÇAGDAŞ BURJ U VA FE LSEFESİNİN ANA AKIMLARININ E LEŞTİRİSİ

Bu konuyu incelerken, aşağıdaki sorularla ilgilenmeyi öneriyoruz. Kapitalizmin genel krizi ve çağdaş idealizmin özel lik­

leri. Kapitalizmin genel krizi derinleştikçe burjuva felsefe­ si, toplumsal yaşamın çelişkileriyle daha fazla i lgileniyor ; birey ve toplum arasındaki çatışmanın, günümüz toplu­ munun yaşamının belirleyici bir etkeni olduğunu kabul ediyor. Burj uva düşünürleri, çat ışmanı n sebeplerine so­ mut ve tarihsel olarak yaklaşınayı reddeder. Kap it a lizmin krizini "modern insanın" ve "modern bilimin" kr izi ve "çağın ruhsal krizi" olarak görürler. Tükenıneye mahkum bir sistem olan kapitalizmin tarihsel kaderini, tüm insan­ lığın kaderi, " uygarl ı ğın son u" olara k ta nım larla r. Çağdaş burjuva fel sefesi nin krizinin en büyük belir­ tisi, yen i toplumsal görüngüleri doğru bir şekilde açık­ layamaması ve gerçekleri tamamen yanlış yorum la ması­ dır. Bu kr i z, aynı zamanda bu rj uva felsefesinin bilime ve akla olan yaklaş ım ınd a temelden bir değişimle kend isini göstermiştir: Bilimin ve dünya görüşünün kıyaslanamaz 96


o lduğ u

ve felsefi dünya gör üşünün ne özel bilimlerin te­ melini oluşturabileceği ne de onlardan çıkabileceği bu rju­ va felsefesi tarafından kabul edilmiştir. Bundan çı ka n so­ nuçlar, felsefede po zit ivist , irrasyonel ve dini doktrinlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Neo-pozitivizmin mantığına göre, b i lim dünya n ın nes­ nel ve kalıcı bir resm i ni oluşturamaz, çün kü bilimin dün­ yaya dair kavramları sürekli değişmektedir. Bu sebeple, bi­ limsel felsefe de bu resmi oluşturmaya kalkışamaz. Bilimsel felsefe, yalnızca "kesin bilimlerin bilgi kuramı" ve " bili m felsefesi" olarak hizmet görebilir; en n ihayeti nde bağımsız çalışma konusunu kaybederek bir "dil analizi" haline gelir. Varoluşçuluğun irrasyonalis t felsefesi ise bilimin so­ yutla m alara dayandığ ını öne sürerek, somut ve "hayati" olan her şeyin "insanın var olu şunun derinliklerine" u laş­ mayı başaramaclığını kasıtlı olarak iddia eder. Bu nedenle felsefe, bilime yönelmeyi reddetmeli, bilim d ı şı düşünce­ den ibaret olmalı ve "ya şa m deneyimlerinin bütünlüğü­ ne" başvurmahdır. Bilimin bir "gizemi" örtbas eden semboller ve i şaretler yığını olarak yorumlan ması, din i felsefeye, yani yeni Tho­ masçılığa uygundur. Çağdaş idealiz mi n hem temel hem de ikincil akımları, bugünün burjuva felsefesinin yükselmekle olan ve bilim­ sel bilgin in dünya görüşü açısından önemini küçümse­ rneye daya nan bu akımları na yönelmiştir. Burjuva felsefesini eleştirmenin Leninist ilkeleri.

Lenin'in Materyaliım ve Ampiryokritisizm' de formüle

ettiği ilkeler, burjuva felsefesinin herhangi bir akımının bilimsel eleştirisi için yöntembilimsel bir te meldi r.


Lenin, felsefi bir akımı incelerken, incelenen felsefenin kuramsal ilkelerini diyalektik materyalizmin ilkeleriyle karşılaştırmanın, yani felsefenin temel sorusunun nasıl çözüldüğünü tespit etmenin; incelenen felsefi akımın diğer felsefi okullar ve akımlar arasındaki yerini ve rolünü be­ lirlemenin, yani somut tarihsel bir bakış açısıyla değerlen­ dirilmesinin, kuramsal köklerini açığa çıkarmanın ve geli şim eğilimlerini göstermenin; bu felsefenin doğabilimleri­ ne yaklaşırnma bakmanın ve bu bilimlerin elde ettiklerine dayanarak çıkardığı sonuçları belirlemenin; felsefede taraf­ lılık ilkesine sadık kalman��n ve idealizmle savaşta uzlaş­ maz bir tavır takınınanın zorunlu olduğunu vurgulamıştır. ­

Çağdaş burjuva felsefesinin temel akımları. Burj uva felsefesinin eleştirel incelemesine, neo -pozitivist felsefey­ le başlamayı öneriyoruz. Neo-pozitivizm, çağdaş burjuva felsefesinin önde gelen öznel idealist akımlanndandır, pek çok aşamadan geçmiş bir " bilim felsefesi" dir. Bu felsefenin ilk aşaması, 19. yüzyılın ortasında ya­ yılan pozitivizmdi. Pozitivizm, yal nızca somut bilimsel bilgiyi tanıyan ve bunun dışında hiçbir bilginin olama­ yacağını ileri süren bir felsefedir. Pozitivizm, felsefenin dünya görüşü bakımından anlamını ve onun özel, somut ve "pozitif" bilimler bakımından yöntembilimsel rolünü reddeder. Auguste Comte ve diğer pozitivistler, felsefenin yaln ızca pozitif bilimler tarafından keşfedilen genel yasa­ ları kaydedebileceğini savunurlar. Pozitivizmin ikinci aşaması, Lenin'in özünü ve savu­ nulamazlığını Materyalizm ve Ampiryokritisizm'de ifşa ettiği ampiryokritisizm dir. • ' Duyulardan gden, deneyim tarafı ndan kanıtl anınayan bilimsel kate alnıayan bilim�el görüş, deneyci-eleştiriölik. -çev. 98

bilgiyi dik­


Neo-pozitivizm olarak adlandırılan pozitivizmin üçün­ cü aşaması, 20. yüzyılın başında, yeni bir tür mantıksal bilim olan matematiksel mantığın yükselmesiyle birlikte ortaya çıktı Neo-pozitivizm, tıpkı pozitivizm gibi, bilimin ideolojik işlevini ortadan kaldırmak istemektedir. Bert­ rand Russell, çözümlend iği ve sadeleştirildiği takdirde tüm felsefi sorunların mantıksal soru nlara dönüşec eğin i öne sürmüştür Ludwig Wi t tgenstei n ise buradan hareketle, fel­ sefenin bir doktrin ya da kuramsal öneerneler birleşimi ol­ madığı, yalnızca büim dilinin mantıksal analizinden ibaret bir etkinlik olduğu sonucuna ulaşmıştır. Neo-pozitivizm, bilim analizini üç temel teze dayan­ dırır: (1) analitik (mantıksal ve matematiksel) ve sentetik (olgusal ve deneysel) ifadeler arasında belirg in bir fark bulunur; (2) kuramsal bilgi, o bilgiyle i lgili deneyiere ve ifadelere indirgenir (indirgemecilik'•); (3) bizim bilgimiz nesnel dünyayı değil, " bilincin içeriğini", "gözlemleri", "deneyler i" ve onların dilsel bir biçimde kaydedilmesi­ ni içerir. Bu da, neo-pozitivizmin "'doğrulama" ilkesine neden bu kadar önem verdiğini gösterir. Yalnızca duyu organları tarafından deneysel bir şekilde doğrulanan şey­ ler gerçektir. Bu bakış açısıyla doğrulanamayan her şey ise yanlış ("metafizik") olarak görülür. Neo-pozitivizm, bu sınıfa en b aşta bütün felsefi ve i deolojik sonuçları ko­ yar. Dünya hakkındaki ifadelerin gerçekli ğ i n i doğrudan duyu organlarıyla doğrulanmasına ve aracısız gözleme dayandıran neo-pozitivizm, "anti-metafizik" bir felsefe maskesi altında öznel idealizme sokulur. .

.

,

Bütün görüngülerin daha basit bir görüngü içinde anlaşabileceğini söyleyen kuram. -çev.


Bilimsel bilgiyle ve bu bilgide deneysel olan yan ile ku­ ramsal olan yan arasındaki ilişkiyle ilgili güncel araştırma­ lar, doğrulama ilkesinin tamamen savunulamaz olduğunu ortaya koymuştur. Sonuç olarak, neo-pozitivizm kendisini giderek dil alanına kapatmıştır. "Dilbilim felsefesi" neo­ pozitivizmin en yaygın biçimi haline gelmiştir. Neo-poziti­ vizm, tüm "felsefi hastalıkların" gündelik dilin "dilbilim­ sel analizi"yle iyileştirilebileceği noktasına ulaşmıştır. Dilbilimcilere göre, felsefi ifadeler, daha sıradan ifade­ leri n hatalı ve rastgele yorumlarıdır. Bu analizin amacı, tüm felsefi problemleri ortadan kaldırmak amacıyla tam bir açıklığa kavuşmaktır. Dil ile gerçekliği birbirinden ayrı tutan dilbilimciler, felsefenin toplumsal ve epistemo­ lojik koşulluluğunu görememi ştir. Onların "dilbilimsel analizi" ise, ifadenin ve iletişim dilinin d ilbilimsel araç­ larını belirleyen işlemlerle sınırlı kalmıştır. Neo-pozitivist felsefenin toplumsal temeli, her şeyi do­ kunulmamış halde bırakmak, bilimsel bir dünya görüşü olasılığını reddetmektir. Varoluşçuloğun öznel idealist felsefesi ise insanın va­ roluşunun anlamsızlığını ve güçsüzlüğünü, tarihsel süre­ cin çaresizliğini ifade eden, felsefedeki irrasyonalizmin dikkat çekici bir tezahürüdür. l 920'lerde ortaya çıkan varoluşçuluk, Almanya, Fran­ sa, İtalya, Latin Amerika ve başka birçok yerde yaygınlaş­ tı. Akımın kaynağı, 19. yüzyılın Dani markah düşünürü S0ren Kierkegaard'ın görüşleridir. Kierkegaard'a göre, düşünür gerçekliği öznel bir şekilde, yani yalnızca kendi bireysel varoluşu ve duygusal, özellikle de dini yaşamı ta­ rafından yansıtıldığı haliyle incelemelidir. ıoo


Varoluşçuluk, daha son ra Alman düşünürü Edmund Husserl 'in sezgilere dayanan gör üng üs el yöntem"ini ve Fried rich Nietzsche'nin "yaşam felsefesi"ndeki irrasyona­ "'

lizmini ödünç a ld ı

.

Varoluşçuluğun temel i l ke si varolu şu n özden önce geldiği ve varlığı araştırmaya ö znei likle b aş la nm ası ge­ rekti ğid i r Varoluşçuluk, dünyanın nesnel liği n in reddini, özne­ nin kendisinin bilinebilir olması i n anc ıyla birleştirerek öznel idealizme katkıda bulunmuştur. M a rt in Heidegger, Karl Jaspers, Ga br iel Marcel, Jea n Pa u l Sartre ve Albert Camus gibi varoluşçulara göre özne, akılcı kavramaya ka­ palıdır. Özne kavra nama z çünkü varoluş (insanın içsel ruhani dünyası) tamamen k i şiseld i r ve ussal b i lgi genel olan ş eylere ihtiyaç duyar. Özne kavranamaz, çü n kü va­ rolu ş öznenin kendisidir ve özne, bi lim sel bir araştırmada nesnelere baktığı gibi kendisine " dışandann bakamaz. İ n san varolu şunun önemli sorunlarıyla uğraşan varo­ luşçuluk, insanın toplumsal ve nesnel anlamını tamamen göz ardı etmiştir. Var olmanın g i zem i, benden ve benim kişisel tercihimden ayr ılam az , ortak mülk haline gelemez Varoluşçuluk, bu s oru n ları n bilimsel çözümüne, dini ve ide alist bir çözümle k a rşı çıkar. Marcel, insanın kutsal olanın varl ığ ın ı sürekli hissettiğini, bu nedenle baş ka h iç­ bir ka n ıt a ihtiyaç duymadığını söylem iştir. Va rol u şçul an n insanın varoluşunun irrasyonelliğini doğ ru layan bir diğe r kanıt olarak gördükleri şey ise, varo­ luşu n "gerçek derinliğinin" insanın önüne, Jaspers'e göre özel şartlarda, sı n ı r du r u m lan denile n a n l arda açıldığ ı­ dır. Bu durumlar acı çekme, ölüm, korku, akıl hastalığı ,

.

-

,

,

.

101


gibi şeylerdir. İnsan yalnızca bu anlarda ve kendiliğinden, kendi "'gerçek varoluşunun" ve özgürlüğünün farkına va­ rır. Gerçek varoluş ve özgürlük, normal şartlar altında, gündelik yaşamın "sıradanlığının" ve "gerçek dışılığın ın" arkasına saklanmıştır. İnsanların ortaklaşa gündelik ya­ şamı, bireyin gerçek yaşamını "başka birinin" varlık bi­ çiminde tamamen eritir. Toplumdaki insanın kişiliği ki­ şiliksizleştirilmiş, silinmiş ve olayların sıradanlığı içinde yok olmuştur. Bu her toplum için geçerlidir ve hiçbir top ­ lumsal dönüşüm, bu kişiliksiz ve yabancıtaşmış varoluşu değiştiremez ya da sonlandıramaz. "Gerçek dışı varoluş" kavramı, varoluşçuloğun bütü­ nüne uygundur. Varoluşçuluk, arada sırada toplumsal ya­ şamın doğru ve derin tanımlarını sunar. Örneğin, mülki­ yetİn ("sahip olma"), özel mülkiyet dünyasının insan dışı olmasının kaynağı olduğunu öne sürer. Ancak varoluşçu­ luk, bu e saretten kurtuluş yolunu toplumun toplumsal dö­ nüşümünde değil, sevgide ve merhamette, " fedakarlık"ta, dinde, sanatta ve felsefede, yani dini ve idealist yapıdaki dindar dileklerde arar. Burjuva bireyciliğinin canlı bir ifadesi olan varoluşçu­ luk, toplumsal ilişkileri çatışmayla damgalanmış olarak gör ür. Bu ilişkiler, yalnızca insanları böldökleri için bir­ leştirmektedir. Jaspers, insanlar arasındaki bağlantının ("iletişim" ya da "başkalarıyla yaşam"), yalnız bireyler arasındaki iletişim olduğunu ifade eder. Egemenlik ve itaat il işkisinin, iletişimin ilk biçimi olduğu ortaya çıkar. Bu şartlar altında, iletişi m isteği kaçınılmaz olarak bera­ berinde iletişimden korkınayı ve onun olanaklılığına dair 102


şüpheleri de getirir. Varoluşçuluk, kapitalizmde toplum­ sal ilişkilerin gerçekten çelişkili ve çatışmalı karakterini ifade ederken, aynı zamanda onları karnu fle etmeye ça­ lışır. Varoluşçuluk, bunu "insan varoluşuna" has, dolayı­ sıyla da yok edilemez öğeler olarak tanımlar. Sörnürücü bir toplumdan doğan çatışmaları, i nsanın insana evrensel yaklaşırnıyrnış gibi değerlendirir. Varoluşçu felsefede özgürlük sorunu önemli yer tutar. Varoluşçuluğa göre, özgürlük dürtüsel ve duygusal bir se­ çim, bilinçsiz ve içgüdüsel bir eylemdir ve nesnel içeriği yoktur. Sartre, insanın, davranışlarını şartıandırm a eği­ lirnindeki oluşumunun, bunun yanı sıra bir i nsanı etki­ lernenin, onun bilincini ve davranışını tam olarak özgür bir insana dönüştürmenin yollarının da derin bir gizem olarak kaldığını belirtmiştir. Son tahlilde, özgürlük kav­ ramı anlamsız bir soyutlamaya dönüşür. İ nsan, "insanın varoluşu" karşısında güçsüzdür, zira ikisi de anlaşılamaz, etki altında bırakılamaz ve dönüştü­ rülernez. Bu durum, ateist varoluşçuyu umutsuzluğa iter­ ken, dindar varoluşçu kurtuluşu dinde arar. Çağdaş dinsel felsefenin en önemli okullarından olan yeni Thomasçılık, 1 3. yüzyıl Hıristiyan teoloğu ve skolas­ tik düşünürü Thomas Aquinas'ın doktrinini sürdürür. En bilinen temsilcileri arasında Martin Grabmann, Etienne Gilson, Jacques Maritain, Gustav Gundlach, Joseph Bo­ henski ve Gustav Wetter bulunur. Yeni Thomasçılık iki akıma ayrılabilir: "eski Tho­ masçılık" (K kat ı Thomasçılık ") ve özgün Thornasçılık. Eski Thomasçılık, Thomas Aquinas'ın doktrinin i bü­ tünüyle korur ve tüm felsefi problemierin çözümünün 103


çalışmalannda yer ald ığını savunur. Ö zgün Tho­ masçılık ise, modern zamanların (öz ell i kle Kant'ın) ve bugünün (görüngübilim, neo-pozitivizm vs.) felsefesin­ den kimi fikirleri ödünç alarak Thomas Aquinas'ın tezini i leriye götürmek" ister. Ancak Thomas çı lığı n esas içeriği, Tanrı'nın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü ve irade özgürlüğü (Tanrı tarafından yarat ıla n maddi dünyanın gerçekliği doktrini; deneyle de anlaşılarnayan, deneyüstü dünya, aşkınsal dünya, ..akılcı­ onun

K

l ık vs.) üzerine dini önermelerdir ve bu içerik hiç değiş­ memiş ti r. Yeni Thom asçılar, dini inanışı kurarnsal olarak kanıt­ lamaya çalışır. Bunu yapmak için doğab ilimle r i ni n ke­ şiflerini kullanır ve bu keşi fleri uevrenin termal ölümü " kuramı, "evrenin sonluluğu" hipotezi, yaşam ve zihinle ilgili bilimsel aç ıkla m a yapmanın zorluğu gibi idealist id­ dialarla saptırırlar. Bilimsel kanıtların bu şekilde yorum­ lanması, tüm doğal görüngülerin m adde den ve biçimden yapıldığını, ama biçimin m addeyi bel irlediğini savunan yeni Thom a sçı do ğa felsefesinden gelir. Doğad a ki nes­ neler, kendilerini b içimlerin in mükemmellik derecesine göre konumlandınr. Bu hiyerarşi bas amağı n ın en altında inorganik cisimler bulunur, daha sonra orga ni k bitkiler ve hayvanlar ve son olarak insan yer alır. Yeni Thomas­ çılara göre topl umda da l a ik hiyer arşi ve kilise hiyera rşisi bulunur, en üst basamakta ise cennet h iyerarşisi yer alır. Daha ü stü n olan hiyerarşi belirleyicidir ve bu nedenle yu­ karıdaki bir şeyin aşağıdaki bir şeyden doğması gibi evri­ me ait terimlerle aç ıkla nama z . "

u

"


Yeni Thomasçılık, bilimi ve dini b ağda ş t ır maya çalışır. Bu ikisinin çatışmadığını, aynı ilahi kökene sahip old u k­ larını iddia eder. Yeni Thomasçılığa göre, bilginin en üstün seviyesi, "va­ hiy" ve Tanrı'ya inanmaktır. Yalnızca vahiy Tanrı'yı kavra­ maya yard ımcı olabilir. Bu, duyus al ya da ussal kavrayışın ötesindedir. İkisi de Ta n rı'y ı ve inancı savunabilir ve sa­ vunmalıdır. Yeni Thomasçılık, anti-komünist a kım ı des­ tekleyerek çağdaş kapitalizmi etkin bir biçimde savunur.

Burjuva sözde Marksizmi, 1930'lu

y ıll arda Herbert

Marcuse, Theodor Adorno, Erich Fromm gibi i simler­ geli şt ir i le n ve 1960'lı yıl la rd a Jürgen Habermas, Alf­ red Schmidt, Osc a r Negt gibi isimlerce devam ettirilen Frankfurt Okulu'nun kavramlarında i fade bulmuştur. Küçü k burjuvanın duygularını açığa vuran F ra n kfu rt Okulu'nun, "Yeni Sol" hareket, "aşırı sol", "Sol"-kanat oportü ni zm i ve revizyonizm üzerinde önemli et ki si ol­ muştur. Bu oku lun temsilcileri M arksi s t terminolojiyi kullanırken, Marx'ın öğretilerini çarpıtır. K apitali zmi so­ yut hüm an ist b i r konumda ele şt i rrneye başladıktan sonra, karamsar bir ta r i h felsefesine geçiş yapmış ve daha sonra genel bi r yadsımaya ve şüpheciliğe, politik a şı r ı l ığ ın "sol­ cu" b ir biçi m ine dönmüşlerdir. Bu evrim, devri mci hare­ ketin yapıcı pot ans i yel i sayesinde büyük bir düş kırıklı­ ğıyl a son bulmuştur. Çağdaş burjuva fe lsefesi ni n bir diğe r çeşidi ise "yeni düşü n ürler" tarafından sürdürülen a k ı md ı r. Bu akım, Fransa'da 1970'lerin or ta sı n da ve 198 0' 1e ri n başında orta­ ya çıkmıştır. Ö nde gelen tem silc i leri Bernard-Henri Levy, A. Glü cksm an , Jean-Marie Benoist ve Maurice Clavel gibi ce

105


isimlerdir. Anlayışlarının temel yönleri şunlardır: çağdaş dünyayı, özellikle de otoritenin özünü ve devletin gücünü çözümlerneye yönelik spekülatif girişimler; derin bir ta­ rihsel karamsarlık; kapitalizmin ve sosyalizmin eleştirisi; açık sözlü bir Marksizm karşıtlığı. Burjuva felsefesinin ekolleri çeşitli olsa da, hepsi ide­ alisttir ve Marksist-Leninist felsefeyle mücadelede anla­ şırlar. Bugünün idealist felsefi okullannın bırakalım bi­ rini, hepsi bir araya gelse dahi, toplum sal gelişimin sınıf mücadelesi pratiğinin, toplumsal devrimin, bilimdeki ve teknolojideki ileriemelerin oluşturduğu felsefi soruları ce­ vaplayamaz. ,


KISIM I l

TAR İ H S E L M A T E RYA L İ Z M


10. M AT ERYA LİST TARİ H ANLAY IŞI Bu konu, Marksist-Leninist felsefe dersinin ikinci bö­ lümüne bir giriştir. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin birlikteli�i.

Ta­

rihsel materyalizmin konusu. Tarihsel materyalizm, 1 9. yüzyılın ortalannda şekillenmiştir. Bu fıkrin ortaya çık­ masma, Marksist felsefenin tamamında olduğu gibi, kapi­ talizmin sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi ve ana hedefleri toplumsal ilerlemenin gelişimine paralel olan sınıfın, pro­ letaryanın sınıf mücadelesi sahnesine çıkışı sebep olmuş­ tur. (Bkz. F. Engels, Otopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm,

Ludwig Feuerbach ve Klasik A lman Felsefesinin Sonu.)

Tarihsel materyalizmin ortaya çıkışı, sosyoloji alanın­ da daha önceki gelişmeler tarafından da hazırlanmıştır. Bununla birlikte Marksizm öncesi sosyoloji, gerçek bir toplum bilimi yaratmakta ya da tarihsel sürecin nes­ nel yasalarını keşfetmekte yetersiz kalmıştır. Lenin, Karl Marx adlı çalışmasında önceki tarihsel teorilerin temel eksikliklerine dikkat çekmiştir: "Birinci olarak, [bu teoriler] olsa olsa insanların tarih­ sel etkinliklerindeki ideolojik nedenleri, bu nedenlerin kökenierini araştırmadan ya da toplumsal ilişkiler siste­ minin gelişmesini yöneten nesnel yasaları soruşturmadan ya da bu ilişkilerin maddi üretimin ulaştığı gelişme se­ viyesi içindeki köklerini görmeden incelemektedir; ikin­ cisi, daha önceki teoriler halk yığınlarının etkinliklerini kucaklama mıştır."


Marksist-Leninist felsefenin vazgeçilmez bir parçasını oluşturan tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmle organik olarak bağlantılıdır, aynı zamanda görece bağım­ sız bir varlık da oluşturur. Diyalektik ve tarihsel mater­ yalizmin birlikteliği, tarihsel materyalizmin, diyalektik materyalizmin ilkelerinin ve yasalarının toplumun gelişi­ mine uygulanmasının örneği olması gerçeğinde kendisini gösterir. Bu nedenle, diyalektik materyalizmden ayrılmış bir tarihsel materyalizm, felsefi bir bilim olmaktan çıkar. Marksist-Leninist felsefe, maddenin hareketinin toplum­ sal biçiminin materyalist özü ortaya çıkartılmadıkça, bü­ tüncül ve tutarlı bir bilim olarak tanımlanamaz. Tarihsel materyalizmi ayrı tutmak da, diyalektik materyalizmin içinde eritmek de kabul edilemez. Marksizm-Leninizmin bir parçası olarak tarihsel materyalizmin kendi konusu, yasaları ve kategorileri bulunur. Tarihsel materyalizm, toplumsal gelişimin ve onun iti­ ci gücünün, toplumun yapısının ve işleyişinin, toplumsal varlıkla toplum bilinci arasındaki karşılıklı ilişkinin daha genel yasalarının bilimidir. Diğer sosyal bilimlerden fark­ lı olarak tarihsel materyalizm, toplumun tüm yönlerini ve unsurlarını birlik ve karşılıklı etkileşim içinde ele alarak, toplumu tekil ve bütüncül bir sistem olarak inceler. Materyalist tarih anlayışı: sosyolojik görüşlerde bir devrim. Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından geliş­ tirilen, V. İ. Lenin tarafından sürdürülen, tarihsel mater­ yalizmin özünü oluşturan materyalist tarih anlayışı, sos­ yolojik görüşlerde gerçek bir devrim yaratmıştır. Lenin, tarihsel materyalizmin gelişiminin, Marksist felsefenin biçimlenmesinde olağanüstü önemi olduğunu, Marx ve 1 10


Engels'in, ma teryal ist felsefeyi en te p eye , materya lis t ta­ rih anlayışı'"na kadar kurmaya büyük önem verdiği n i vur­ gulamıştır. (V. i. Lenin, CW. Cilt 14, s. 329.) Materyalist tarih anlayışının ve bilimsel M arksi st ekono mi p olit i ği n gel işi mi artık değer yasasının keşfiyle birlikte, so syali zm i ütopya olmaktan çıkarıp, emekçi ler in sınıf mücadelesinin bilimine, s osyalist devrim ve prole­ ta rya diktatörlüğünü kurma z or unluluğu n un bil im i n e , ko mü n i s t toplu mu n gelişim kurallannın bilimine dön ­ dür meyi mümkün kılmıştır. Marx'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı' daki ön­ sözü, ma terya list tarih anlayışının özünü ve tarihsel ma­ te ryal i zm i n en ö nemli sosyolojik yas aların ı ve kategorile­ rini ana hatl ar ıyla o rtaya ç ıkart ır. (Bkz. Karl Marx, Eko­ "

,

nomi Politiğin Eleftirisine Katkı)

Tarihsel materyalizm, felsefenin temel s or u s un u n top­ lumsal yaşama uygulan m ış hal ine toplums a l varlık ve toplum sal bilinç a rasındaki ilişkiye dair soruya tutarlı bir cevap ver ir Marx, şu özdeyi şiyle bu sorunun çözümünü ifade etmiştir: uİnsanların varolu şun u belirleyen, on ların bilinci değildir. İnsanların bilincini, onla rın toplumsal varoluşu belirler"(Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya önsöz). Toplumsal varlık, top lumu n maddi yaşamı, en b aş ta maddi yararların üretim biç im i ve ayn ı zamanda insan­ ların üretim sırasında kurduğu ilişkiler anlamına gelir. Toplumsal bilinç, toplumun doğa sın ı ve maddi yaşamını ve toplum sa l ilişkilerin bütün sistemini yansıta n fikirle­ rio, kuramların, görüşlerin, hislerin, ruh hallerinin, alı ş ­ kanlıkların ve geleneklerin topla mıdı r. ,

.

lll


Marksizm-Leninizmin kurucuları, maddi üretimin toplum yaşantısında belirleyici olduğunu göstermi�tir. Bu bağlamda bkz. Engels'in Anti-Dühring (s. 316-317) ve Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm ve Karl Marx adlı eserleri. Marksizm, toplumsal varlık ve toplumsal bilinç arasın­ daki ilişki sorununu materyalist bakış açısı çerçevesinde ele alırken, karmaşık toplumsal ilişkiler sistemini bilimsel bir şekilde incelemiştir. Toplumsal ilişk i l er sistemi, mad­ desel ve ideolojik olmak üzere iki gruba ayr ıl ır Maddesel ilişkileri n kökeni, uzun vadede belirleyici öneme sahip olan üretim ve ekonomik ilişkilerdir. İdeolojik ilişkiler (politik, yasal, ahlaki, estetik ve din­ sel), maddesel ilişkiler temelinde biçimlenir ve bir sınıfın ya da bütün olarak toplumun kimi fikirlerini ve görüşle­ rini pratiğe dönüştürür. Toplumun yasalar tarafından yönetilen gelişimini ön­ ceden varsayan materyalist tarih anlayışı, olası en tam ifadesini tar i hs el materyalizmin sosyoekonomik oluşuma dair öğretisinde bulur. Toplumsal yaşam, değişik yasalarca yönetilir ve bu yasa­ lar özlerinin doğasına göre sınıflandırılabilir. Ta rih i n akışı boyunca işleyen, tüm sosyoekonomik oluşumları kapsayan genel sosyolojik yasalar vardır. Bu yasalar tarihteki devam­ lı lığ ı, toplumsal gelişimin tüm aşarnalarına özgü olan en genel ve temel şeyleri yansıtır. Toplum, aynı zamanda kimi sosyoekonomik oluşumların kendine has niteliksel özellik­ lerini yansıtan özel yasalar tarafından da düzenlenmektedir. Kendili�inden, körlemesine, insan bilincinden ve ira­ desinden bağımsız ol a ra k işleyen doğal yasalann aksine, .

112


toplumsal ya s ala r yal n ızca insanların, sınıfların, toplum­ sal gr upl arın ve s iyasa l partilerin a m açl ı etkin liğinde ifa­ de bulur. Toplu msal gelişirnde nesnel koşulların ve öznel etke­

ilk kez bilimsel olarak yorumlayan, tarihsel materyalizm olmu ş t ur. Nesnel etken, i n sanla r m iradesine nin önemini

ve b i linci ne bağlı olmayan şartlardır (örneğin doğal şart­

lar, ü reti m güçl er i nin gel i şim ind e ulaşı la n seviye vs.). Öznel etken , in sa n

kitlelerinin, sınıfların, tarafların,

devletlerin ve bireylerin ki şilikleri ni n (onların bilincinin,

irade güc ü nün , eylem ka bi liyet in in vs.) et k inliği n i gerek­ tirir. İnsa nlar, etkinlikleri sırasında nesnel şa rt la rı hesaba katmak durumundadır. Yeni şeyler başarmak ve toplum sal gelişirnde gerç ek­

liği dönüştürme ola n ağ ı için nesnel şa rtl arın bulunması

T a ri hsel gelişimin i tici gücü, devrimci sınıflar ve toplumun i ler ic i güçleridir. Toplumsal sorunların çözü­ lüp çözülmemesi, sı nı fları n tarihsel yasaları ne kadar de­ rinlemesine a nladığı na , bilinç ve örgütlenme seviyelerine, devrimci istek ve iradelerine bağlıd ı r. Tarihte nesnel şartlar ve öznel etken a rasınd aki diya­ lektik i li şk i n i n Marksist-Leninist a nlayış ı , hem i radeci li ­ ğe* hem de kad erc il iğe karşıdır. İnsa nla r, bilincin rolünü ve insanların iradesi n i mutlaklaştırdığında nesnel yasa­ ları yok sayar ve p oli t i ka d a i radeciliğe ve maceraperest­ liğe doğru kayar. Bunun tersi olarak nesnel yasalann ve koşulla n n fetişleştirilmesi ve insa n ların bi li nçl i et kin l iği­ nin yok sayılması, kaderciliği ve kendiliğindenliğe boyun yetmez:

eğmeyi besler. • Evrendeki temel ya da tek giiciin

özgür irade o!duğıı doktrini. -çev. 113


Tarihsel düzen ve insanların bilinçli etkinli ği arasın­ daki diyalektik ilişki, zorunluluk ve özgürlük kategorile­ rinde kendisini gösterir. Tarihteki nesnel düzeni ve zo­ runluluğu kabul eden Marksizm-Leninizm, hiçbir şekilde insanların belirli bir özgürlüğünü ve girişken, bilinçli et­ kinli ğin i reddetmez, ancak sınıfsal olarak özgürlüAü, so­ mut bir tarihsel kategori olara k görür. İ nsanın özgürlüAü­ nün sın ı rl arı, doğa tarafı ndan ve toplumsal gelişimin her aşamasındaki tarihsel olasılıklar tarafından belirlenir. Marksizm hem tarihsel yasaların fetişleştirilmesine hem de mutlak ö zgürlü k kavramına karşıdır; bunun yerine zorunluluk ve özgürlü k arasındaki ilişkinin bilimsel bir yorumunu sunar. (Bu konuda bkz. F. Engels, Anti-Düh­ rirıg, B ölü m 1, Kısım XI; B ölüm Il, K ısım Il; Bölüm III; V. i. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Bölüm lll, 6.)

Tarihsel materyalizmin yöntembilimsel rolü Tarih­ sel materyalizm, yalnızca genel sosyolojik bir kurarn de­ ğ il, aynı zamanda felsefi bir yöntemdir. Görüngüleri ge­ lişirnleri ve karşıtlanyla mücadeleleri içinde incelerne ve eskin in yerine geçen yeninin itici güçlerini ve yasalarını çözümleme ihtiyacı, toplumsal a raşt ırmalard a kullanılan diyalektik yöntemin zorladığı temel bü ihtiyaçtır. Diya­ lektik, toplum sal görüng ü leri n geniş kapsamlı incelenme­ sini ve dış görünüşlerin arkasındaki temel itici güçleri nin ortaya çıkartılmasını gerektirir. (Bkz. Marx, Engels, Se­ lected Corresporıdence [Seçme Yazışmalar]. Progress Pub­ lishers, Moskova, 1 975, s. 390 -394 ve 45 4 - 456; V. i. Lenin, cw, Cilt ı, 1977, s. 146.) Tarihsel m a teryalizm in felsefi yöntemi, tar ih sel ma­ teryalizm kura m ın ı n toplum sal gerçekliğ in analizine .

1 14


u yg ula n m ı ş halidir. Tarihsel materyalizmin yön tem bi ­ limsel önemi kendisini en güçlü şekilde diğer bilimlerle, özellikle de sosyal bilimlerle olan ilişkisinde ortaya ko­ yar. Sosyal bilimler, toplumsal yaşamın değ i şik yön le rin i inceler ya da o yönlerden bazılarını alarak bir bütünlük oluşturur. Tarihsel m aterya l i z m ise toplum un bütünü­ nü, değiş ik yönleri nin birbiriyle ilişkisini ve bir sosyoe­ konomik olu şumda n diğerine geçişin temel nedenlerini inceler. Tarihsel m ateryal izm sosyal bilimlerin ulaştığı sonuçların doğru bir şekilde değerlendirilmesine, onla­ rın b ütü n leşme sürecinin ortaya çıkarılmasına ve bilim­ sel yöntemlerin öneminin belirlenmesine yardımcı olur. Marksizm, aynı zamanda bi reysel yöntemlerin yüceltil­ mesine ve doğa nın yas al arın ı toplu rnun yasalarıyla özdeş­ leşti rm e ç abalarına da ka rş ıd ı r. Tarihsel rnateryalizm ve özel sosyal bilimler birbirle­ riyle organik ilişk i halindedir. Bu gerç eği n önemsenrne­ mesi d u r umu nda özel bili m lerin toplumsal sürecin geli­ şiminin özünü ortaya çıkarma girişimleri sonuçsuz kalır. ,

Taraf karakteri ve yarahcl doğasıyla tarihsel mate r yalizm. Felsefi bir toplum bilimi olarak tarihsel materya­ Jizm, taraf ve sınıftabanlı bir bilimdir. Taraf karakteri, toplum sal grupların, p ol i ti k p ar ti l er i n ve bireylerin etkinliğinde ve eylemleri nde i fade bulan fi­ kirlerin, görüşlerin ve kurarnl ar ı n nesnel bir şek ilde dü­ zenlenmiş sınıf özelliği anlamına gelir. Ta ri hsel materya­ lizm kendisini aç ıkça sınıf mücadelesi s ı ras ınd a proleta r ya tarafından kullanılan ideolojik ve entelektüel bir silah olarak tarif eder. ­

­


Taraf karakteri sınıfsal konumunda yani söz konusu felsefenin eninde sonunda çıkarlarını yansıttığı sınıfta en yüksek düzeydeki ifadesini bulur. Tarihsel materyalizmde taraf karakteri bilimsel nes­ nellik/e organik olarak bağlantılıdır, çünkü proletaryanın çıkarları tarihsel gelişimin nesnel gidişatıyla ve tarihin yasalarıyla örtüşmektedir. İ şçi sınıfı, sınıfsal amacına, komünist idealler çerçevesinde toplumu yeniden inşa etme amacına erişmek için tarihsel gelişim yasalarının ve eğilimlerinin en yeterli ve kesin biçimde yansıtılmasıyla ilgilenmektedir. Tarihsel materyalizmin taraf karakteri, burjuva s osyo ­ lojisine ve her tür modern revizyonizme ve karşıt ideoloji­ lere yönelik herhangi bir aldırmazlığa karşı uzlaşmaz ve sürekli mücadelesiyle dikkat çeker. Tarihsel materyalizmin taraf karakteri bu bilimin ya­ ratıcı doğasından ayrılamaz. Tarihin ve devrimci pratiğin nesnel gidişatını yansıtan tarihsel materyalizm, kendisini sürekli geliştirir ve zenginleştirir. Toplumu incelemeye yö­ nelik yaratıcı yaklaşım, Lenin'in tarihsel materyalizmin temel sorunlarını, yani, ekonomiyle politiğin, toplumsal varlıkla toplumsal bilincin birbiriyle etkileşimini geliş­ tirmesiyle ustalıklı bir şekilde örneklendirilmiştir. Lenin, sosyalist devrim kurammı, proletarya diktatörlüğüyle il­ gili sorulan, sosyalizmin inşasını ve daha başka soruları yaratıcı bir şekilde geliştirmiştir. Tarihsel materyalizm, devrimci mücadelenin ve komünizmin inşasının muaz­ zam deneyimini bir araya getirmek suretiyle sürekli gelişir. Marksizm-Leninizmin bütünü gibi, tarihsel mater­ yalizm de, özü, sınıfsal amaçları ve gelişim eğilimleri 116


bakımından uluslararası nitelikte bir felsefi doktrindir. Tarihsel materyalizmin yasaları, kategorileri ve ilke leri,

tutarlı ve bilimsel bir felsefi kuram, tarihi İn celemeni n , toplumu ve insanların et k i nl iğ ini dönüştürmenin bir yö n tem in i meyda na getirir. Bu, ulusal türde bir Marksizm fikrini ya da Marksist felsefeye herhangi bir ulusal yön katma yolundaki herhangi bir fikri kabul edilemez k ılar. Ta rihs el materyal i z m , toplumsal iyi m serl i k felsefesidi r, bugünüroüzün ve yarın ımızın felsefesidir.

I ı . TOPLU M

VE DOGA

Marksizm, toplumu doğayla o l an organik birlikteliği içerisinde i ş le rken ve gel işi rken ele alır. ve doğanın tarihi arasındaki ilişki . Doğa ve toplum arasındaki organik birlikteliğin kabulü, Toplumun tarihi

materyal i st tarih an layışının temel bir ilkesidir. Marx ve Engels, toplumu ve doğayı birbirine zıt koşmanın, insan ı n

do ğayla ilişkisini toplumsal tarihten soyutlamanın, idea­

lizme uygun bir kaynak olduğ unu söyle r. (Bkz. K. Marx ve

F. Engels, A lman İdeolojisi.) İlk olarak, insan ve toplum, kökenieri bakımından do­

ğayla bağlantılıdır. Toplum, uzun süren evriminin sonu­ cu olarak do ğadan ç ı k m ı ş t ı r. Çalışma ve maddi yara rları n üretimi, insanın doğada varoluşunda belirleyici rol oyna­ mıştır. Bu sorun, Engels ta r a fı ndan Maymundan İnsana

Geçişte Emeğin Rolü is i m l i eserinde incelenmişti r. Toplumun ortaya çıkması i le ri

bir sıçramaydı; madde­ nin deviniminin toplumsal ve daha yüksek bi r biçi m in e 117


geçişti, aynı zamanda niteliksel olarak yeni ve toplumsal yasa la r ın ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu sorunu inceleyen biri, toplumu doğada n ayırırsa hata yapmış olur. Aynı şeki lde doğalcı bir şekilde toplumu do�ayla özdeşleştirirse, bilimsellikten uzaktaşmış olur. Doğanın bir ü rü nü olan insan toplum u, kendisini bir noktaya kadar doğadan ayırmıştır ve nesnel dünyanın ta­ rihsel gelişiminde yeni bir nitelik gibi davr an maya başlar. Sonuçta, toplum ve doğa arasmdaki ilişk i niteliksel ola­ rak farklı görüngülerin diyalektik birlikteliğidir. ,

,

Doğal çevre ve do�al çevrenin toplumsal gelişimdeki

rolü. Toplum, doğada ortaya çıkmış ve bir noktaya kadar kendis i n i doğadan ayrı tutmuşsa da, doğayla olan ba �l an tısını kaybetmez. Da ha sı toplum ve doğa arasında devam­ lı bir bağlantı ve bu ikisinin karşılıklı etkileşimi, toplumun varoluşu ve gelişimi için vazgeçilmez bir önkoşuldur. Bu bağla ntı ilk olarak ve en b aşta ü re t i m arac ılığıyla kurulur. Marx, en genel biçimiyle ele aldığı üretimi, top ­ lum ve doğa arasındaki madde deği ş tokuşu olarak tanım­ lamıştır. Üretim esnasında, doğal nesneler ve görüng ü ler, gid er ilmesi gereken insan ihtiyaçlannın gerekti rdiği şey­ Iere dönüştür ü lü r. Toplum ve doğa arasındaki bu karş ıl ı klı etkileşim sa­ dece üretim açısından değil, insanın fiziksel ve manevi s ağ lığı estetik ve bil im aç ısı nda n da insan için önemlidir. İnsanın sons u z evrenin bütünüyle değil, doğanın yal­ nızca kendi etkinliğinde içerilen kısmıyla etkileşime gir­ diğini unutmamak gerekir. Tarihsel gelişimi etkileyen do ­ ğal etkenlerin büyük kısmı toplumun ilerlemesiyle değişir. ­

,

,

,

118


Bugünkü koşullarda bu sadece yerkürenin kabuğunu, atmosferi, toprağın üst tabakasını, bitkileri ve hayvanları değil, aynı z amanda uzayın ulaşılabilen kısmını da kap­

samaktadır.

Coğrafi çevrenin, toplumun gelişiminde hem destek­ leyici hem de köstekleyici etkisi olabilir. Ancak bu etki tarihsel süreçte ve bu sırada yaşanan radikal değişiklikler

üzerinde belirleyici değildir. Bu bağlamda Friedrich Ratzel, Karl Haushofer ve E rich Obst gibi isimlerce yorumlanan ve emp eryali st yayılma­ nın bir başka biçimini haklı çıkaran sözde jeopolitiğin, bilimsel bakış açısından savunulamaz olduğunu vurgu­ lamak gerekir. doğaya etkisi ve bu etkinin yarattığı toplumsal sorunlar. Toplum ve doğa, birbiriyle etkileşim halindedir. Doğayı yalnızca kullanan ve sadece içinde var olarak doğayı değiştiren hayvanların aksine, insanlar doğayı kasten değiştirerek kendi amaçla­ rına yaramasını sağlarlar. (Bkz. Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 179.) Günümüzdeki bilimsel ve teknolojik devrim, toplurnun doğa üzerindeki etkisini devasa ölçüde arttırır ve insanlık için pek çok yeni vahim sorunlar ortaya çıkartır. Ö rneğin, doğanın rastgele kullanılmasının sonuç­ larını görmezden gelmek, ekonomiye, insanların sağlığına ve yaşarn koşullarına büyük zararlar verebilir. Bilim, insa­ nın doğaya hükmetmesinin belirli sonuçlarını incelemek ve öngörmek, planlama yapmak ve insanın doğaya hük­ metmesinin olumsuz sonuçlannın etkisini yok etmek için radikal önlemler almak gibi sorunlarla yüz yüzedir. Bugünün ko şullarında toplumun


Bugün bizi tehdit eden ekolojik krizin temel kaynağı, kapitali zm ve beraberinde gelen azami kar amacı güden

kapitalist üretim, doğal kaynaklann açgözlü bir şekilde sömürülmesi, ekonominin askerileştirilmesi ve paragöz, bencil bir düşünce yapısıdır. Bu nedenle, kapitalist ülke­ lerdeki işçilerin, doğası gereği demokratik ve tekel karşıtı olan doğal çevreyi koruma amaçlı kitlesel hareketlere ka­ tılması doğaldır. Gerçek şu ki, bugünün şartlannda çevrenin korun­ ması ve doğal kaynaklann akılcı kullanımı, sosyalizm altında da büyük bir problem olacaktı. Ancak sosya­ lizm, kapitalist toplumun yaklaşırnma kıyasla, çözüm için esasen farklı bir yaklaşım ortaya koyabilecektir. Ö r­ neğin Sovyetler Birliği, Rusya'nın Elektriklendirilme­ si Planı"nda, Lenin'in "Bilimsel ve Teknolojik Çalışma İçin Taslak Plan" isimli çalışmasından yararlanmıştır. Bu plan, Sovyet Cumhuriyeti'nin elektriklendirme, te­ melindeki, ekonomik gelişim için ilk uzun vadeli devlet planıdır. Aynı zamanda bu plan, Lenin'in doğal kaynak­ ların sistemli bir biçimde araştırılması, bu kaynaklara dair durum değerlendirmesi yapılması, ülkedeki kay­ nakların korunması ve geliştirilmesi yönündeki fikirle­ rine dayanır: SSCB, doğayı koruma önlemleri içi n yasal bir sistem ortaya koymuştur. Batılı gelecekbilimciterin kötümserliğini reddeden Marksistler, aynı zamanda hammadde, enerji, gıda ve ekoloj i sorunları gibi insanlığı tehdit eden acil ve yakıcı sorunların da farkındadır. Bu sorunların kökten çözümü, yalnızca toplumun komünist yeniden yapılandırılmasıyla mümkün olacaktır. Ancak bugün var olan sorunlarla baş


etmekte ilerieyebilmek için bir fırsat da uluslararası işbir­ l iği çerçevesinde çıkmaktadır. Toplumun gelişiminde asli bir koşul olarak nüfus

artışı. Nüfus, yani belirli ülkelerde ve dünyan ın bütü ­

nünde yaşayan insan toplulukları, bütün toplumsal sis­ temlerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Nesnel bir önkoşul ve tarihsel gelişim in öznesi olan nüfus, toplumun normal işlevi ve gelişimi için zorunlu bir koşuldur. Nüfus artışı, tarihsel gelişimi belirleyen bir etken değildir, ancak nü­ fusun yoğunluğu, yapısı ve artış oranı, üretim güçlerinin gelişimini ve diğer toplumsal süreçleri önemli ölçüde et­ kiler. Karl Marx, her sosyoekonomik oluşumun kendi nü­ fus artış yasası olduğunu göstermiştir. Marx, kapitalist toplurnda demografik yasanın işleyişini ortaya koymuş­ tur. Marksizm-Leninizmin kurucuları, Malthus'un nüfus artışını tamamen biyolojik yasalarla açıklamasını ve nü­ fus artışını her tür toplumsal çatışmanın kaynağı olarak görmesini ele şt ir mi ştir. (Bkz. Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Bölüm XX V ve V. İ. Lenin, Narodnizmin Ekonomik İçeriği ve Bunun Bay Struve'nin Kitabındaki Eleştirisi, Bölüm IV ve Işçi Sırııfı ve Yeni-Malthusçuluk.) Dünyadaki hızlı nüfus artışının bir gerçek halini aldı­ ğı bugün, demografik süreçlerin ve bu süreçlerin sosyoe­ konomik sonuçlannın analizi özellikle önem taşımakta­ dır. Marksizm, belirli koşullar altında aktifbir demografi politikası oluşturmanın olasılığını ve hatta gerekliliğin i inkar etrnemektedir.


1 2. TOPLUMSAL GE LİŞİMiN TEMELi OLARAK MADDİ ÜRETİM

Materyalist tarih anlayışının özüne inmek, maddi üre­ timinin toplumsal yaşamdaki rolünün incelenmesini ka­ çınılmaz olarak gerektirecektir. Toplumun varoluş koşulu ol a rak sürekli maddi üretim. Maddi zenginliğin üretim biçimi. Marx ve

Engels, somut tarihsel biçimler içinde maddi üretimin varlığını yansıtarak, sosyolojiye ilk kez maddi zenginliğin üretim biçimi kavramını sokan isimler olmuştur. İlkel ko­ münal, köleci, feodal ve kapitalist üretim gibi farklı üre­ tim biçimleri, toplumun ortaya çıkmasından bu yana var olmuş ve birbirini takip etmiştir. Maddi zenginliğin üretim biçimi, iki bileşeninin bir­ liği şeklinde var olur: üretim güçleri ve üretim ilişkileri. Oretim güçlerinin öğeleri üretim araçları, ilk olarak ve en başta emek araçları ve insanlar, maddesel zenginliğin yaratıcılarıdır. İnsan, ernek araçlarını sürekli iyileştire­ rek ve geliştirerek, üretim deneyimini zenginleştirerek ve üretim verimliliğini arttırarak emeğin yaratıcı bir öğesi ve etkin öznesi haline gelir. Üretim güçleri, insanın doğayla olan ilişkisini yansıtır. Eski zamanların ilkel taş aletlerinden modern ve özgün makinelere kadar bu güçlerin gelişmişlik düzeyi, insanın doğaya hakim olma derecesini gösterir. Üretim güçlerinin gelişimi yalnızca emek araçlarının değil, aynı zamanda kişiliğin de (yeteneklerinin, çalışma becerisinin ve pro­ fesyonel uzmanlığının) iyileşmesidir.


Üretim güçleri n in yapısını incelerken toplumun maddi ,

ve teknik altyapısını ve toplumsal bir görüngü

olarak tekno­

lojiyi de göz önünde bulundurmak gerekir. (Bkz. K. Marx, Ekonomi Po litiğin Eleştirisine Katkı

(Önsöz) ; Kapital (Cilt I,

Bölüm VII); Lenin'in Yetişkin Eğitimi Üzerine Birinci Rus­

ya Kongresi'ndeki konuşması, 6-19 Mayıs, 1919.) Üretim biç im inin bir d iğer öğe s i olan üretim ilişkileri, ü retim dağıtım ve değiş tokuş esnasında insa nla r arasın­ ,

da şekillenen ilişkilerdir. Üretim i lişkileri aynı zamanda ,

üretim araçlarının mülkiye ti ilişkilerini, üretim sırasında

sımflar ve toplumsal gruplar arasında kurulan il işki leri ve

madd i zenginliğin dağıtılına biçimini ve yöntemlerini de kapsar. Üretim ilişkilerinin temel öğesi, üretim ilişkilerinin değişik türlerini ve biçimlerini belirleyen mülkiyet biçi­ midir. Üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme si nin diyalektiği. Üretim güçleri ve üretim ilişkileri, yal­

­

nızca soyut bir şekilde birbirinden ayrı olarak görülebilir. Pratikte , ikisi de tek bir üretim biç i m ini n birbirine ayrı­ lamaz şekilde bağlanmış yönleri ol arak var olur. Bu iki­ sinin özünde bulun a n diyal ekti k bağ, üretim ilişkilerinin doğaya ve üretim güçlerinin gelişmişlik düzeyine karşılık gelmesi yasasında ifade bulur. Bu yasa, Marx tarafından

Ekonomi Politiğirı Eleştirisine Katkı'nın önsözünde ifade

edilmiştir.

Üret i m güçlerin in ve üretim ilişkilerinin diya lekt iğ i ­ ni göz önünde bulundururken şu noktalara dikkat e tmek gerekir:


a) Üretim güçleri ve üretim ilişkileri, üretim biçiminin bir nevi içeriği ve biçimi olarak hareket eder. Üretim güçle­ ri, kendi sosyoekonomik biçi m i yani üretim ilişkileri dışın­ da işleyemez ya da gelişemez. Üretim ilişki l eri ise, üretimin örgütlenme ve işleyiş biçim i nden başka bir şey değildir. b) Üretim güçleri, üre ti m ilişkilerinin değişmesinde belirleyici rolü olan, daha esnek ve dev r im ci öğedir. c) Üretim il i şki leri ise görece b ağı m sı z ve etkindir. Üret i m g üçlerin i n gelişmesi için büy ü k ya da küçük fır­ satlar sunarak, ya üretimin gelişimini teşvik eder ya da üreti m güçlerinin gelişimine ayak bağı olur d) Üretim güçlerinin ve üretim i li şk ileri n i n karşılık­ lı etkileşimi, doğası gereği çelişkilidir. Üretim güçlerinin s ü rekl i geli şim i , belirli a ra l ı kl arla ve zor u n lu olarak bu güçler ve d iğer üretim ilişkilerine ait öğeler arası nda bir fark yaratır. Eski ü ret im biçimleri, yalnızca toplumsal bir devr i m i n yardımıyla yenileriyle değ i ş ir bu da tarihsel ge­ lişim için olasılıklar doğurur. .

,

Modern bilimsel ve teknolojik devrim. Yirm inc i yüz­ yılın ortasında ba şlaya n bilimsel ve teknolojik devrim, bi ­ limsel devrimin sonuçları ar acılığıyla t ekn oloj ide ve tek­ noloj ik süreçlerde yaşanan r ad i kal bir dönüm noktasıdır. Bilimin toplumsal i şlev i n de somut bir deği şi m do ğr udan üretici bir güce dönü ş me si bu devri m in ayrı l maz bi r par çasıd ı r. Bilimsel ve teknoloji k devrimin içeriğini, yani otomas­ ,

,

­

bilgisayar teknolojisinin gelişimi, uzaya ilk kez çı­ kılması, atom ve diğer gelecek vaat eden enerji türleri n in kullanılması gibi temel karakteristik sürecini incelemek, otomasyon ve bilgisayar destekli yönetimin insanın üretim yon,


sürecindeki yerini kökten bi r biçi m de değ iş t ird i ğine dikkat

çekmek gerek i r. Halen asli üretim gücü olan insan, üreti­ min d olaysız öznesi olmaktan, öncelikli olarak teknoloj i k sü reci n düzenleyic isi olma konu mun a geçmektedir.

Bilimsel ve teknolojik d evrim , doğası gereği dü nya ça­ pındadır, ancak karşıt sosyoekonomik sistemlerin şartları dahilinde nitelik olarak farklı özelli kler ed i n i r. Kapita­ lizmde üretim g üçlerinin gelişimini hızlandırırken, aynı zamanda kapitalizmin kökü derinlerde olan çel işkilerini de şiddetlendirir, k api ta l i st si ste m i n to pl u m sa l devrime

doğru olan h a reket in i hı zl a nd ı r ır. Sosya l izmd e bilimsel ve teknolojik de vr i m , sosyaliz­

min get irileri ni maddileştirmede yeni fırsatlar yaratarak, komünizmi kurma işinin getirdiği yeni görevleri n üste­ sinden gel mek için güçlü bir araçtır. Modern tarihsel süreçte devrim yapan bir etken olarak bi li ms el ve teknolojik devrim, en nihayetinde sosyalizmin konumunu güçlendirir ve dünya çapınd a ki zaferi için ko­ şullar yaratır. Toplumsal gelişirnde madd i yararların üretim biçi ­ minin belirleyici rolüne da i r temel sosyolo;ik yas a . Bu

yasanın özü, "geçinmek için doğrudan gerekli maddi araçların üretimi ve dolayısıyla belli bir çağda ya da belli insanlarca elde edi len ekonomik gel i şi m i n derecesi, dev­ le t kuru mlarının, yasal kavramların, sanatın ve hatta din üzerine fi kirl er i n te m el i n i olu şt u r u r. Söz kon u s u ku­ rumlar, kavramlar ve fikirler i n sa nl arı n ortaya çıkardığı ş eyle rd i r ki i n sa n la r bu kurum, kavr a m ve fikirler ışığın­ d a incelenmelidir, ş i m di ye kadar olduğ u gibi ter si yönde

değil." (Friedrich Engels, "Karl Marx'ın Mezarı Başında


Konuşma'", K. Marx ve F. Engels, SW içinde, Cilt 3, s. 1612.) (Ayrıca bkz. K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Ö nsöz; F. Engels, Anti-Dühring, Bölüm III, Kısım II.) Bu yasanın keşfi, tarihsel gelişimin tüm aşamalarında, toplumun değişik görüngülerin mekanik bir yığını değil, bütüncül ve örgütlü bir sistem oluşturduğunu kanıtlama­ yı mümkün kılmıştır. Sosyoekonomik oluşumun madde­ sel temelini oluşturan maddi yararların üretim biçimi, bütünleştirici bir öğe olarak hareket eder. Temel sosyolojik yasadan, toplumdaki önemli değişik­ liklerin, ilk ve en önemli olarak maddi üretiminde ortaya çıktığı ve daha sonra toplumsal, politik ve kültürel yaşa­ ma yansıdığı sonucu çıkar. Toplumsal tarih, her şeyden önce, maddi yararın üretim biçimleri dizisinin tarihidir. Marksist toplum öğretisi monistir" (Yunanca monos: bir, tek), çünkü onu oluşturan süreçlerin çeşitliliğine ve heterojenliğine rağmen, tarihsel gelişimin tek bir mad­ desel kökeni oldu ğunu ifade eder. Marksizm toplumu yo­ rumlarken yalnızca idealizmin tü m biçimlerine (idealist monizm) karşı çıkınakla kalmaz, aynı zamanda on do­ kuzuncu yüzyıl ı n ikinci yarı sı nda burjuva sosyolojisinde yaygınlık kazanan, "etkenler kuramı"na da karşı çıkar. Et­ kenler kuramı, toplumsal gelişimin tek bir kökeni olduğu­ nu reddederek, birbirine "eşit" faktörlerin (coğrafi çevre, ekonomi, ahlak, teknoloji kültür vs.) mekanik etkileşimi­ ni tanır. Bu kuramın savunulamaz olduğu, Engels'in W. Borgius'a ya zdığı 25 Ocak 1894 tarihli mektubuyla (bkz. K. Marx ve F. Engels, SW, Cilt 3, s. 502-504) bilimsel bir ,

Monizm, tekçilik: 1üm varlıkların en nihayetinde tek bir kategoriye sevk

edilebilecegini iddia eden felscli teori.

1 26


bakı ş açısıyla

kanıtlanmıştır. Marksizmin, tarihsel süreç içinde üretim biçiminin oynadığ ı beli rleyici rolü tanıması hiçbir şekilde, politi ka, ideoloji , kültür gibi başka bir top­ lumsal etkenin rolünün ve öneminin reddedildiği ya da k üç ük görüldüğü anlamına gelmez . Toplumsal tarihte maddi yarann üretim biçiminin

p rati k etkinlik için büyük öneme sahiptir. Marksist partiler, programlarını işletmek, p oliti­ kalarını biçimlendirmek ve somut bir karara varmak için bu yasa n ı n rehberliğinden fayda lan ı r. belirleyici rolü yasası,

1 3 . TA RİHSEL GELİŞİ M i N AŞAM ALA RI OLARAK S O SYOE KONOMİK OLUŞUMLAR

oluşum kavramı ilk kez Marx ve En­ ve Lenin'in Marksist-Leni­ nist partilere dair çalışmaları ve belgeleriyle gelişmiştir. Bu kavram, materyalist tarih anlayışının temel kavram­ Sosyoekonomik

ge ls tarafından ortaya atılmış

Jarındandır.

Sosyoekonomik olu şu m kavramı. Sosyoekonomik bir oluşum, toplumun gelişiminde belirli bir aşamayı oluştu­ rur. Bilinen beş oluşum mevcuttur: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve komünist. Marx öncesinde, sosyologların tarihi belli periyodla­

bilimsel kriteri yoktu. Tarihsel materyali zm , toplumsal yapılanınada önemli yeri olan ve üretim güçlerinin ula ş t ığı seviye tarafından belir­ lenen üretim biçi m ini kriter olarak alır. (Bkz. V. İ. Lenin, ra bölmek konusunda herhangi bir

cw; Cilt

ı, s.

139 -140.) 127


Sosyoekonomik oluşum kategor isi, tarihsel çağ kavra­ mıyla yakı nda n alakalıdır. Bu kategoriyi, bi r oluşu mdan diğerine dönüşüm ya da bir oluşum içindeki belli bir aşama olarak görebiliriz. Örn eğ in, kapit ali st oluşum, serbest reka­ bet ve tekelci kapitalizm (e mperyalizm) çağlarını yaşamış­ tır. Modern çağın dönüm noktası, insanlığı n kapitalizmden sosyalizme ve komünizme geçişidir. Lenin'e göre, bir ç ağı tanımlamak için hangi sınıfın merke zde olduğ u n u, gelişi­ min ana içeriğini ve ana eğili mini belirlemek ve bu tarih­ sel durumun temel özelliklerini bi lmek ge rekir. Oluşum, toplu m s al tarihin bir aşamasıdır; çağ ise farklı oluşu m la rın aynı anda var olabileceği, tarihteki herhangi bir dönemdir. Sosyoekonomik oluşum kavramı, yaşam biçimi kavra­ mıyla yakından ilişkilidir. Yaşam biçim i , herhangi bi r sos­ yoekonom ik olu şum içindeki bireyler in, toplumsal grup ­ ların, sınıfların ya da tüm toplumun yaşam biçimlerinin tamamıdır. Yaşam biçimi, büyük oranda mevcut üretim ilişkileri biçimiyle belirlenir. Örneğin, kapitali s t olu ş um, burjuva yaşam biçi m i tarafından, sosyalizm ise sosyalist yaşam biçimi tarafından nitelenir. Sosyalist yaşam biçi­ minin temel özellikleri, kolektivizm (ortaklaşacılık), tüm halkların ve ulusların birliği ve kardeşliğidir. Ka rşıt sınıf­ ların yaşam biçimlerinin, birbirine zıt sınıf oluşumlarında niteliksel olarak farklı olduğunu unutmamak gereki r. Sosyoekonomik oluşumun yapısı. Her oluşum, kendi üretim ilişkileri biçimi tarafından nitelenir, bu da top­ lumun pol iti k , hukuki, sanatsal, ahlaki, dini fikirleri ve bunlara tekabül eden kurumların oluşturduğu üstyapı­ sının altında yatan altyapısını oluşturur. Ay rıc a , üstyapı çeşitli ideolojik ilişkileri de içinde barındırır.


Üretim ilişkilerinin özel rol ü altyapının üstyapıyı be­ ahlaki, sanatsal ve diğer fikirler ve bu fikirlere tekabül eden kurumlar, var olan ekonomik ilişkilerce belirlenir. Yine de üstyapı görece bağımsızdır ve altyapıyı etkin bir ş ekilde etkiler. Bu dur um sanatsal ve felsefi görüşler ö rne ği nde olduğu gibi, üstyapının gel işi mi nd e devamlılı­ ğın önemli rol oynadığı gerçeğinde ifade bulur. Di ya lektik yadsıma, devamhlığı ve eskinin olumlu yönlerinin yen i tarafından korunm a sını varsayar. Üstyapının değişik öğeleri, a ltyapıyla değişik şekillerde bağlantılıdır. Altya­ pıya en yakın olanlar, politik ve hukuki fikirlerdir. Felse­ fe, sanat ve din gibi üstyapın ın d iğer öğe ler i , büyük ölçüde p olit ik ideoloji tarafından etkilenir. S on fakat aynı dere­ c ed e önemli olarak, üstyapı altyapıyı etkin bir şekilde et­ kiler, zaten üstyapının başlıca toplumsal am acı da budur. ,

lirlediği gerçeğin i açı klar Politik, h ukuki .

,

,

,

Oluşumların gelişiminin devamlılığı. Oluşumların neden birbirini izlediği, M a rx tarafında n Ekonomi Po­ litiğin Eleştirisine Katkı'da (Önsöz), E nge ls tarafından Anti-Dühring'de (Bölüm Il, Kısım II) ve Lenin tarafından "Halkı n Dostla rı Kimlerdir? ve Sosyal-Demokratlam Kar­ "

şı Nasıl Savaşırlar?' d a ve Emperyalizm; Kap italizmin En Yüksek Aşaması'nda açıklan mıştır.

O lu şum la r birbirinin

yer ini alır, çünkü üretim g üçler i gelişir ve niceliksel ola­ rak ulaştı klar ı yeni s eviye başka bir tür üretim i l işkis i n i gerekli kılar. Üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin doğa­ sına ve gelişim düzeyi n e ka rşıl ık gelmesi yasasını keşfe­ derek Marx, oluşumların birbirini takip etmesi için ekono­ mik sebepleri açıklamıştır. Bu s eb eple r üreti m biç imin in toplumsal yaşamda oyn ad ığı belirleyici rolü ortaya koyar. ,

,


Zıtlıklar barındıran tüm geçmiş oluşurnların köken­ leri, bir önceki oluşumdadır. Örneğin kapitalizmin köke­ ni, feodalizrndir. Komünist oluşumun özelliği ise, üretim araçlarının kamu mülkiyetinde olması nedeniyle, kökeni­ ni kapitalizmden almıyor oluşudur. Kapitalizm, sosyaliz­ min maddi ve teknik temeli için çok az önkoşul üretir. Bunların başlıcaları geniş ölçekli sanayi ve kapital tara­ fından toplurnsallaştırılan üretimdir. Oluşumların birbirini takip edişini incelerken, tari­ hin şimdiye kadar "saf" bir oluşum üretmediğini, tüm oluşumların bir kısmı önceki oluşumdan miras kalan, bir kısmı ise yeninin esasları olan farklı sosyoekonomik yapı­ lar barındırdığını unutmamak gerekir. Lenin bu konuda şunu söylemiştir: '"Saf' görüngüler diye bir şey yoktur. Ne doğada ne de toplumda, olamaz da . ... Dünyada 'saf kapi­ talizm yoktur, olamaz da; bizim elimizdeki feodalizmin, zeng i nli k ve varlık tutkusunun ya da başka bir şeyin karı­ şımıdır." (V. İ. Lenin, CW, Cilt 21, s. 236.) Oluşumların genel ve özel yasalarım birbirinden ayırt etmek gerekir. Tarihsel gelişimin bazı aşamalannın arasın­ daki niteliksel farklılıklar için tüm bu aşamaların ortak ya­ saları bulunur. Bu yasalar, toplumsal yaşarnın birlikteliğin­ den ve bütüncüllüğünden ve onun niteliksel olarak değişik aşamalarının devamlılığından sorumludur. Bu yasalar arasında, toplumsal varlığın önceliği ve toplumsal bilincin ikincil doğası ve ayrıca toplumsal yaşamda üretim biçimi­ nin belirleyici rolü bulunur. Aynı zamanda, yalnızca tek bir oluşuma ait yasalar da bulunur. Örneğin, sınıf mücadelesi yasaları, yalnızca ekonomik kökeni üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı oluşurnlar için geçerlidir.


Marksizm-Leninizmin kurucuları t a ra fı nd a n

bir biçimde

geniş

komü n i st oluşum sorununa özel bir vurgu yapmak gerekir. (Bkz. K. Marx ve F. Engels Ko­ münist Manifesto; K. Marx Gotha Programının Eleştirisi; F. E ngel s A n ti-Dühring, Bölüm III; V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Bölü m V.) So syal i zm ve komü ni zm, komünist oluşumun iki aşa­ masıdır. Kom ü ni s t topluma giden yol, y a l nı zc a daha ön­ ele alınan

,

,

,

ceden kurulmuş olan sosyalist toplumun her

yönden mü­

kemmelleştirilmesinde yatar. Marksist-Leninist oluşum öğretisinin yöntembilim­ sel önemi. Lenin'in,

Marx'ın

toplumu

bireylerden oluşan,

tesadüf eseri var olan ve değişen mekanik bir birliktelik olarak yorumlayan anlayışa son verdiğine dair değerlen­

(Bkz. V. İ. Lenin,

dirmesinden yola çıkmak önemlidir.

cw; cnt ı, s.

ı4ı, 4 10.)

Sosyoekonomik

oluşum kavram ı

tüm çeşitliliği içinde

bi rl iği ni ileri

,

tarihsel

sürecin

sürer. Tarihsel birlik,

büyük ölçüde üretim güçleri n i n ma ntığ ıyl a belirlenir.

Üretim güçlerinin niteliksel olarak farklı aşamaları, d i­ yalektik olarak birbiriyle ilişkilidir. Bu, aynı zamanda limin, kültürün, sanatın ve

b i­

di ğer toplumsal görüngülerin

devamlılığında da or taya konmaktadzr. Tarihsel sürecin çokbiçimliliği,

d iğer

tüm toplumsal bağları belirleyen

bi rbi r i n i takip etmesiyle büyük oran­ da bağlantılıdır. Bu, tar i h sel sürecin birliğinin ve çokbi ­ çimliliğinin diyalektiğinin tezahürüdür. Marksist-Leninist sosyoekonomik oluşu m öğ retisi , ü re ti m ilişkilerinin

t oplums al gelişimin birbi rini i zleye n aşamaların ı karşı-


laştırmayı ve ilerici doğasını belirlemeyi mümkün kıl­ m ıştır. Sosyoekonomik olu şumlar, tarihsel ilerlemenin adımları olarak hareket eder.

1 4 . T O P LU M S A L YAP I , SIN I F L A R VE SINIP

İLİŞKİLE Rİ

B u konu, toplumsal ilişkilerin yapısının en önemli yönüne odaklanmaktadır. Sınıt1arı ve sınıflar arasındaki ilişkileri incelemeden toplumsal gelişimin itici güçlerini ortaya çıkartmak imkansızdır. Toplumsal yap ı kavramı. Sınıflar ve sınıf ilişkileri. Toplumsal yapı, tarihin seyri

boyunca oluşan sabit insan topluluklarının (sınıflar, milletler, halklar, ticaret ortak­ lıkları vs.) toplamı ile onların düzenli bağlantılarının ve ilişkilerinin sistemidir. Toplumsal yapı, maddi imtiyazın üretim biçimi ta­ rafından belirlen i r. Her sosyoekonomik oluşumun ken­ di toplumsal yapısı vardır. Bu tez, kapitalist ve sosyalist toplumsal yapı arasındaki niteliksel farkı anlamak için büyük önem taşır. Bu tez, aynı zamanda "tekil sanayi top­ lumu" kuramı ve "yakınsama kuramı" türünde burjuva çarpıtmalarının ifşası için de önemlidir. İ çerisinde zıtlık barındıran oluşumlarda, sımjlar ve sınıfla r arasındaki ilişkiler toplumsal yapının önemli bir öğesini olu şturur. En kökten toplumsal farklılıkları oluş­ turdukları için toplumsal yaşamın tüm diğer alanlarına nüfuz ederler.


Sınıfların ekonomik, toplumsal, psikolojik vb. özel­ likleri vardır. Ekonomik özelliği, bu özellikler arasında başlıcasıdu ve tarihsel olarak belirlenen bir toplumsal üretim sisteminde belirli bir sınıfın tuttuğu yeri, üretim ara çl arıyla ilişkilerin i, toplumsal emek örgütlenmesinde oynadığı rolü ve kamu servetinden nasıl ve ne kadar pay a l ı ndığı n ı içerir. Sın ı fl ar ı oluşturan temel ö zel l i k insan­ larla üretim araçlannın m ülkiyet i arasındaki birbirinden farklı ilişkilerdir. (V. 1. Lenin, Büyük Başlangıç.) Lenin'in sınıftanım ı, önemli devrimci sonuçlara ulaşır. Sınıflar her şeyden önce üretim araçları n ı n mülkiyetiyle olan birbirinden farklı bağlantılan çerçevesinde ayrılıyor sa, o halde sınıfları kaldırmak için özel mülkiyeti kaldır­ mak ve tüm insanları üretim araçlarıyla eşit ilişki içerisine sokmak gerekir. Bu nedenle, üreti m araçl a rı n ın sosyalist kamu mülkiyeti, sosyalizmin ekonomik kökenid ir Sınıfların kökeni, Engels tarafından Anti-Dühring' de ve Ailenin, Özel Mülk.iyetin ve Devletin Kökeni'nde ince­ lenmiştir. Engels, sınıfların ortaya çıkışını n maddi üre­ timinin gelişimine, yani tamamen ekonomik etkeniere bağlı olduğunu gösterdikten son ra, materyalist t a r ih an­ layışından hareketle sınıf oluşumu sürecini incelemiştir. Sı nıflar, ilkel komü nal sistemin dağıl ma sı sırasında ortaya çıkmıştır. Eğiti mini bu konu üzerine yapanla r ın farklı sosyoekonomik oluşu mlardaki sınıf yapılarının ve sınıf ilişkilerinin özelliklerini bilmeleri gerekir; başka bir deyişle, ana ve ikincil sınıfları, toplumsal grupları, mev­ kileri, kastları ayırt edebilmelidirler ve aynı zamanda sı­ nıflann kendi içi ndeki kimi toplumsal heterojenlikleri de gözlemleyebilmelidirler. ,

­

.

,


Sınıfların ortaya çıkması, toplumsal sınıf ilişkilerinin doğrnasına n eden olmuştur. Bu ilişkil er arasında ekono­ mik, polit ik ve ideolojik ilişki ler i sıralayabiliriz. Doğaları ge reği sınıflar arasındaki i l i şkiler işbirliği, ortaklık ya da sınıf mücadelesi il işkiler i olabilir. Sınıf mücadelesi, içerisinde zıtlık barındıran olu­ şurnların tarihsel gelişiminin itici gücüdür. S ı n ıf müca­ delesinin s eb eple r in i

ve kaynaklarını bilimsel olarak ilk toplumsa l gelişimin belli aşa malar ı nda sı­ mf mücadelesinin doğal ve kaçınıl m az olduğu nu ilk ke z ka n ı t laya n , Marksizm olmuştur. Sınıf mücadelesinin temel sebeplerini anlamak ba k ı­ mından, çıkar kategorisinin büyük önemi vardır. Çıkar kategorisi, nesnel yasa lann işleyiş mekanizmasına ve in­ s anların ta rih sel e tk i nl iğ in i te şvik eden etkeniere ışık tu­ tar. Tüm çı karla r arasında sınıf çıkarları, sınıflı toplumda en önemli rolü oy nar. Bu çıkarlar temel ya da ikincil, e sk i ­ den beri süregelen ya da ge ç ici, nihai ya da acil, ekonomik ya da politik olabilir. Va rlıkl ı sı nıfla rı n ve yoksu lla r ın birbiriyle uzlaşmaz temel çıkarları, bu iki sınıf arasınd aki mücadelenin kay­ na ğıdır. Bir sınıf kendi çıkarları n ı n farkına vardı ğı n ­ da, tarihsel etki n li ğ i için bir amaç e d i n i r ve "kendinde sınıf'tan " kendi si için sınıf'"a dönüşür. Sınıf çıka rla r ı partiler ta r a fın d an desteklenir. Mark­ sist, ko m ü n i st p a r t i l er ve işçi partileri, işç i sınıfının ve son tabiilde tüm emekçilerin hayati çıkarlarını savu­ nur. Proletaryanın s ı n ı f mücadelesinde partinin oyna­ dığı rolü anlamak i çi n , K. Marx ve F. Enge ls 'i n Komükez aç ıklayan ,


nist Manifesto'sunun ve

V. i.

Lenin'in Ne Yapmalı?'sının

oku nm asını öneriyoruz. Marksizm, sınıf mücadelesinin, zıtlıklar barındıran

sosyoekonomik oluşumlarm toplumsal gelişimlerinde iti­ ci güç o ld u ğ un u bilimsel bir şeki lde kanıtlamıştır. Mark­ sizme göre sınıf mücadelesi, toplumsal gelişimin bekle­

mekte olan görevlerini gerçekleştirmenin tek yoludur. Toplumsal devrim, sınıf mücadelesinin zirve noktasıdır. Toplumsal devrim

aracılığıyla zamanı

geçmiş sosyoeko­

nomik oluşum, yerini yen i ve ilerici bir oluşuma bı rakır. Proletarya n ı n burjuvaziye karşı verdiği sınıf mücadele­ sinin temel biçimlerini (ekonomik, politik ve ideolojik) in­ celerken, bunların kendi arasındaki ilişkisi ni görmek ve po­ litik mücadelenin birincil önemine dikkat çekmek gerekir, zira bu süreç, proletaryanın politik gücün başına geçmes i ve prole tarya diktatörlüğünü kurmasıyla sonuçlanır.

(Bkz. K.

Marx, Ekonomi Politiğirı Eleştirisine Katkı (Önsöz) ; K. Marx ve

F.

Engels, Komünist Manifesto;

V. i.

Lenin, Karl Marx;

Sınıf Mücadelesinin Liberal ve Marksist Kavrayışları.) Sınıfsız komünist bir toplum inşa etme umudu. Sınıf­

lar ve sınıf ilişkileri, tarihsel olarak geçici toplumsal gö­ rüngülerdir. Tam bir toplumsal homojenlik ve tüm smıf

ayrımlarının ortadan kaldırılması, ancak sonunda komü­ nizmin inşasıyla sağlanabilir. Yine de gelişmiş

sosyal izm aşamasında, var

olan sos­

yalist toplumu mükemmelleştirirken, sınıfsız topluma doğru somut bir adım, birbirine yakı n sınıfların ve top­ lumsal grupların yan yana getirilmesi ve aralarındaki te­ mel farkların ortadan kaldırılmasıyla atılabilir. Bu süreç, sosyalizmin maddi ve teknik temel i ni ol u şt u r m aya, tüm


toplumsal ili şkiler sisteminin mükemmelleştirilmesine ve bilimsel ve teknolojik devrimin tamamıyla gelişimine odaklanır. Sınıflar arasındaki farklar kendiliğinden orta­ dan kalkmaz. Bu süreç, i ktidard aki komünist parti tara­ fından yönetilir ve örgütlenir. Marksist-Leninist sınıf ve sınıf ilişkileri öğretisi, yön­ tembilimsel o lar a k büyük önem taşır. Bu kuram, sınıflı toplumda toplumsal görüngülerin sınıf kon umları açısın­ da n incelenmesi ih tiyacını harekete geçirir. Sınıflı toplum­ da herhangi bir toplumsal görüngüyü anlamak ve doğru değerlendirmek için onun sınıfsal içeriğini, arkasındaki sınıf çıkarlarını (muhtemelen kimin kazanacağını) ve söz konusu görüngünün sınıf mücadelesindeki yerini, söz ko­ nusu görüngünün gelişimi sürecinde sınıfsal itt ifakl a rda ne gibi değişikliklere neden olabileceğini ortaya çıkart­ mak gerekir. Toplumsal görüngüyü anlamada ve değer­ lendi rmede sınıfsal yaklaş ım hiçbir zaman bilimsel nes­ neilikle çelişkiye düşmez, hatta tersine, sınıfsal yaklaşım bilimsel nesnellik için vazgeçilmez bir ön koşuldur. Marksistler için toplumsal yaşamın tüm etkenlerine ve görüngülerine sınıfsal yaklaşım, bunlara işçi sınıfının konumundan bakmak anlamına gelir. ,

15.

İNSAN TOPLULU K LA R ININ T A R İ H S E L BİÇİMLERİ

Her sosyoekonomik oluşum, insan topluluklarının herhangi bir tarihsel biçimiyle nitelenir. İ nsan topluluk­ ları, toplumsal ilişkilerin somut bir sistemini ve tarihsel toplumsal değişimin bir biçimini cisimleştirir. 1 36


İnsan

topluluklarının tarihsel biçimleri kavramı, iç

ilişkileri ilk ve e n önemli olarak varoluşlarını n n es n el koşulJan ve gelişimiyle belirlenen, tarihsel olarak oluştu­ rulmuş istikrarlı insan topluluklarını ifade eder. insanlar, bu gr uplara

öncelikli olarak maddi yaşamlarının az ya da

çok birbirine benzeyen koşulları tarafı ndan ge ti r il ir Bu madd i yaşam, doğal çevreyi , sonuç olarak ortaya çıka n .

toplumsal bağlantıların, sözlü iletişimin, aile ve kültür biç iml er i n in birbirine benzediğini içerir. Toplulukların

bu biçimleri, klan, kabile, milliyet, ulus ve içinde yaşadı­ ğımız d önem d e yükselmektc olan enternasyonalist sosya­

list topluluklardır. Topl u l u ğu n tarihsel biç im leri nesnel ,

ve bilinçten bağımsız şekilde var olan ve k im i birbiri ne benzeyen yaşam biçi mlerinin n iteled i ğ i i n sa n gr upl arı d ır

.

Maddi nesnelerin üret i m biçim i, toplumun doğası­ n ı bütüncül

bir toplumsal organizma olarak belirleyerek,

topluluğun ta ri hsel biçimlerini de büyük oranda etkiler. Üretim biçimlerinin gelişmişlik seviyesi, insanlar arasında karşılık gelen ekonomik bağlantıların biçimini ve be ll i bi r maddi yaşam biçim i n i belirler. Temeli nde, tarihsel olarak elverişli kimi iletişim ve kültür biçimleri oluşmaya başlar,

deyişle, h erhang i bir tarihsel topluluk ortaya çı­ kar. (Bkz. F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin ba şka bir

Kökeni, B ölü m III-V; V. İ. Len in, "Halkın Dostları" Kimler­

dir? ve Sosyal-Demokrat/ara Karşı Nasıl Savaşır/ar?.) Sınıflı toplum sistemleri nde tari hsel topluluklar toplumsal olarak homojen değildir; topluluklarının gelişiminin doğasını ve düzenini belirleyen farklı sınıfları da içerir. Toplulukların ortaya çıkışında ve gelişiminde maddi nesnelerin u ret i m biçiminin birincil önemin i n altını çi zen


tarihsel materyalizm, süreç boyunca diğer görüngülerin et­ kisini de hesaba katar. Bu görüngüler arasında, dil iletişimi, kültürün ortak öğeleri ve ortaya çıkan grup bilinci vardır. İnsan top­ luluğunun en eski biçimleri, klan ve kabiledir. Klan, in­ sanın evrimiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Birkaç klanın birleşmesiyle olan kabile ise daha sonra ortaya çıkmıştır. Yaşamın klan-kabile tarzı yaşam örgütlenmesinin maddi temeli, emek araçlarının, barınakların ve tüketim malze­ melerinin ortak mülkiyetine dayalı ilkel bir üretim biçi­ midir. Üretim güçlerinin gelişmişlik seviyesinin çok dü­ şük olması nedeniyle, kabileler arasındaki toplumsal bağ­ lar gelişmemiştir. Bugün, tarihsel sürecin eşitsizliğinin bir sonucu olarak, klan-kabile sisteminin kalıntıları halen kimi ülkelerde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. İnsan topluluğunun klan-kabile biçimi, milliyetle yer değiştirmiştir. Milliyetler, klan ya da kabileye göre çok daha büyük insan topluluklarıdır ve kapitalizm öncesi sınıf biçimlerinin en önemli niteliğidir. Milliyetin temel özellikleri şunlardır: üyeleri arasındaki az gelişmiş ekono­ mik bağlar, klan bağlanndan ortak toprak temelinde insan topluluğuna geçiş, önemsizleşen ya da tamamen ortadan kalkan akrabalık bağları, ortak bir dil, eski dini inançla­ rın defedilerek yerine toplumun sınıfiara ayrılmasını ka­ bul ettiren ve güçlendiren yeni dünya dinlerinin geçmesi, kendiliğinden ortaya çıkan budunsal özbilinç (insanların bir milliyete ve ayrıca kimi gelenekiere ait olduğunu an­ laması). Dünyanın çeşitli bölgelerinde, milliyetler farklı tarihsel dönemlerde oluşmuştur. Tarihsel bir topluluk olan milliyet, bugün pek çok ülkede bulunmaktadır. Topluluğun kapitalizm öncesi biçimleri.

1 38


K ap ita li zm ve sosyalizm altında uluslar ve ulusal ilişkiler. Milliyete kıyasla ulus, insan toplumunun daha gelişmiş bir tarihsel biçimidir. Ulus, nesnel ve öznel fak­ törlerin, (coğrafi çevre, ortak köken ve uzun zamandır birlikte yaşamanın etkisiyle birbirine bağlanan), sosyoe­ konomik ve etnik özelliklerin birliğine dayanan karma­ şık bir toplumsal organizmadır. Ulus için toplumsal yön büyük önem taşırken, etnik yön daha az önemlidir. Bur­ juva ideologlarının karakteristik yöntemi, ulusları tanım­ larken, etnik yönü toplumsal yöne zarar verecek düzeyde fazla vurgulamalandır. Uluslar, toplumsal gelişimin burjuva çağında, doğal bir şekilde, önlenemez bir ürün ve engellenemez bir bi­ çim olarak ortaya çıkmıştır. (Bkz. V. i. Lenin, CW, Cilt 2 1 , s. 72.) Sosyoekonomik sistem değiştikçe, ulus da özü­ nü değiştirir ve komünizmle birlikte ortadan kalkmaya mahkum olur. Ulusların biçimlenmesinde ve gelişmesinde ekonomik faktörler belirleyi c i rol oynar. Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da kapitalist üreti m biçiminin, üretim araçla­ rının, mülkiyetin ve nüfusun dağınık durumunu ortadan kaldırdığına işaret etmiştir. Kapitalist üretim biçimi, nü­ fusu bir araya toplamış, üretim araçlarını merkezileştir­ miş ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. (Bkz. K. Marx ve F. Engels, CW, Cilt 6, s. 488.) Toplumun politik örgütlenmesi, u lusların ortaya çıkışı ve gelişiminde çok önemli bir faktördür. Bir insan topluluğu olarak ulus, sını flardan ayrılamaz. Bunu bilen Lenin, bir ulus içinde iki ulusun yer aldığını yazmıştır. (Bkz. V. İ . Lenin, C W. Cilt 20, s. 32.) Pek çok 1 39


burjuva kuramı, ulus yapısı içindeki sınıfsal özelliği gör­ mezden gelir. Ulusların gelişimi, kültürün, ulu sal bilincin ve ulusal sosyo-psikolojinin kendine has özelliklerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Tüm bu özellikler, insanlarm ulusal toplu­ luğunun önemli yön leridir. Sonuç olarak ulus, ortak ekonomik yaşam temelinde oluşturulan istikrarlı bir tarihsel insan to pluluğu dur. Bu temel, or ta k toprak, dil, kültürel özellikler, bilinç ve psi­ kolojik yapı ile tamamlanır. Ulusların sınıflı doğası ve somut tarihsel karakteri, bugü n birbirine zıt sosyoekonomik temelleri, sınıfsal ya­ pıla r ı, politik sistemleri ve kültürel yapıları olan iki tür ulusun -kapitalist ve sosyalist- varoluşuyla en güçlü şekil­ de kendisini gösterir. Ulusa{ ilişkiler, ulusun sınıflı doğasını ortaya çıkar­ tır. Burjuvazinin hakimiyetindeki kapitalist uluslar, hakimiyeti n ve bağımlılığın zıt ilişkileri tarafından nite­ lenmektedir. .Emperyalizm şartlarındaki ayıncı özelliği, giderek artan ulusal d ü şma n lık ırkçılık ve kimi ulusların ve milliyetlerin diğerleri tarafından boyunduru k altına almmasıdır. Bu ilişkiler, burjuva ulusçuluğu ideolojisini oluşturur. Kapitalist tarzdak i ulusal ilişkilerinin özü, ulu­ sal sorunda kendisini ifade eder. Bu sorun, ulusal benlik, ulusal boyund uroğun ve eşit si zliği n son l andırılması ve özgür ulusal gelişim sorunudur. Ulusal sorun, kapital i z m altmda bir ulusun ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Bu sorun yalnızca, uluslar arasında ki ve içindeki dü şmanca ilişkileri sonlandıran ve sosyalist enternasyonali zm iliş­ kilerini kuran sosyalizm tarafından çözülebilir. ,

140


Sosyalist uluslar, ekonomik işbirliği ilişkileri teme­ linde ve ortak yaşamsal çıkariara sahip olan ve sosyalist enternasyonalizm tarafından birleştirilen birbirine dost işçi sınıfları ve toplumsal gruplar arasındaki karşılıklı yardımlaşma biçiminde oluşur. Lenin tarafından biçimlendirilen kapitalizm altı ndaki uluslarm gel işim ine da ir dünya yasası, toplumsal gelişimin birbiriyle bağlantılı ve birbirine zıt i ki eğiliminin birliğin­ den oluşur. Bunlardan ilki -ulusların ve ulusal ilişkilerin uyanışı ve biçimlenmesi, ulusal boyunduruğa karşı müca­ dele ve ulus devletlerin kurulması için mücadele- burjuva ulusçuluğunun ideolojisi tarafından temsil edilmektedir. İkincisi ise sermayenin, genel olarak ekonomik yaşamın, politikanın, kültürün, bilimin vs. uluslararası birliğinin kurulmasında kendisini gösterir. (Bkz. V. i. Lenin, CW. Cilt 20, s. 27.) Bu eğilim, kapitalist biçimdeki toplumsal gelişimin uluslararasılaştırıl m ası anlamına gelmektedir. Bu, daha güçlü kapitalist ulusların daha geridekiler ya da gelişmekte olanlar üzerindeki eğil imini n genişlemesiyle ilerier. Ancak gerçekte, uluslararasılaştırma "kapitalizmi sosyalizme dönüştürmede en büyük itici güçlerden biri­ dir" (age, s. 28). Günümüzde, daha önce bahsettiğimiz ulusal gelişi­ min tarihsel eğilimleri, ayrı ayrı değil, eşzamanlı olarak iş görür. Halkların ulusal kurtuluşu, emperyalizme ve yeni sömürgeciliğe karşı birlikte mücadele etmedikleri takdir­ de artık imkansızdır. Sosyalist toplum, ulusların ve ulusal ilişkilerin gelişi­ m ine dair kendi yasası tarafindan nitelcnir. Bu da, biçim ve içerik açısından niteliksel anlamda farklı iki eğilim 141


tarafından temsil edilir: 1) ulusların ve milliyetlerin yeni­ den doğması ve ulus d evletleri n, yeni ekonomileri n, ulusal kültürlerin ve içerik bakımından sosyalist olan toplumsal bili ncin ortaya çıkması ve gelişimi yoluyla özgür bir şe­ kilde gelişmesi; 2) uluslarm ve milliyetlerin, s o syal i st e n ­ ternasyonalizm temelinde, uluslar arasında tam eşitliğe, daha güçlü dostluğa ve nihayetinde ulusal farklılıkların ortadan kalkmasına ve ulusların tek bir komü n i s t insan topluluğuna dönüşmesine yol açan bir araya gelişleri.

16.

TOPLUMUN S İYASA L S İSTE M İ

Bu konuda aşağıdaki temel problemler belirlenmelidir. Toplumun siyasal sisteminin kavramı, yap ısı ve geli­ şim yasaları. Toplu mun siyasal sistemi kavramı, özel ku­ rumları, örgütleri, birli kler i ve kuruluşları kapsa r. Tüm bunlar, söz konusu toplumun sosyo-poli tik ilişkilerinin toplamını düzenler. Toplumun siyas a l sisteminin yapısı, devle t i , siyasi p a r­ tileri, toplumsal örgütleri, her tür birliği ve toplu mu içerir. Daha önce bahsettiğimiz ö rgütlerin ve kurumların bazıla­ rının belirgin bir politik doğası varken, d i ğerlerinde poli­ tik yön daha az fark edilebilirdir. İlk grupta tüm yönleriyle devlet, siyasi pa rt i ler, işçi sendikaları, köylü sendikaları, gençlik örgütlenmeleri vs. bulunu r. Bunlar siyasal örgüt­ lenme sisteminin bütününde merkezi bir rol oynar. Yaratıcı işçi örgütleri {sanatçılar, bestec i ler, yazarlar sendikası vs.), kültürel ve sportif topluluklar ve örgütler gibi diğer öğeler ise, açıkça politik olmasa da sınıflarının doğasını sürdürür.


Siyasal sistem, toplum sınıflara ayrıldığında ortaya çı­ kar. Sınıf ilişkilerinin doğasına bağlı olarak, zıtlık içere­ bilir (birbirine zıt öğeler barındıran oluşumlar gibi) ya da sosyalizmdeki gibi zıtlık içermeyebilir. Toplumun siyasal sistemi, üstyapının bir parçasını oluşturur ve bu nedenle, siyasal örgütlenmenin gelişimi, üstyapının gelişim yasa­ la rı tarafından belirlenir. Bununla beraber siyasal sistem, üstyapının diğer öğelerine kıyasla, altyapıdaki değişiklik­ leri daha çabuk yansıtır. Siyasal sistemdeki herhangi bir değişiklik, üstyapının diğer parçalarının işleyişini önemli ölçüde etkiler. Toplumun siyasal sistemi, sınıfların ve sınıf örgütlerinin etkinliği için kimi şartları yaratır. Siyasal sistemin temel fonksiyonu, iktidardaki sınıfın hedeflerini ve menfaatlerini karşılamak amacıyla toplu­ mun güçlerini ve kaynaklarını harekete geçirmektir. Bu amaçla, siyasal sistemin, devlet ile temsil edilen, kendi mekanizması, aygıtı ve baskıcı organı vardır. Bu nedenle devlet, toplumun siyasal sisteminin ana öğesidir. s iyas al sistemin ka­ özellikleri. Karmaşık ve çelişkili bir yapıya sahip olan bugünün burjuva toplumu, iktidardaki sınıfla­ rın devlete ait (devlet aygıtı) ve devlete ait olmayan (siyasi partiler, birlikler ve dernekler, her tür topluluk) örgütleri­ ni ve ayrıca boyunduruk altındaki sınıfların da örgütleri­ ni ve kurumlarını içerir. Bugünün burjuva devletinin özelliği, toplumsal teme­ linin giderek zayıflamasıdır, zira burjuva devleti, önce­ likli olarak tekelci sermayeye hizmet eder. Burjuva dev­ leti ayrıca, politik kurumların yozlaşmasının, burjuva Günümüz burjuva toplumunda

rakteristik

ı43


meşruiyetinin tahrip olmasının ve güçsüzleşmesinin eşlik ettiği her bakımdan gerici bir pozisyona kaymak, kapita­ list üretim biçimini sürdürme isteği, kapitalizmin doğuş­ tan gelen günahlarını yumuşatmak, bilimsel ve teknolojik devrimin başanlarını tekellerin menfaatleri ne kul lanmak, işçi sınıfının mücadelesini ortadan bastırmak, dünya sos­ yalist sistemini zayıftatmak ve dünyadaki d evrimci süreci ve ulusal kurtuluş hareketini freniemek özelliklerini taşır. Emperyalizmin siyasal sistemini tanımlarken, burj uva demokrasisin i n sınıfl ı doğasını ve sınırlarını göstermek ve onun krizinin özünü ortaya koymak önemlidir. Bu kriz, tekelci burjuvazinin demokrasiden giderek uzak­ laşmasında, bunun yerine diktatörlüğe ve faşist yönetim yöntemlerine dönmesinde ve askeri-sanayi bloğunun dev­ let politikası üzerindeki rolünün gittikçe artmasında ken­ disini gösterir. geçiş döneminin devleti Proletarya di ktatörlüğü­ nü n tarihsel kaçınılmazlığını kanıtlayan Lenin, devriim iş karşıt sınıfın muhalefetinin bastırılmasının, işçi sını­ fının, diğer emekçi halk kitleleriyle ve nü fusun proleter olmayan kesim iyle birliğinin sağlanmasının ve bu kesimi yönlendirmesinin ve insanlan sosyalist bir devlet inşa et­ mek için örgütlemesinin zorunlu olduğuna i şaret etmiş­ tir. (Bkz. V. i. Lenin, C W, Cilt 31, s. 185-1 86.) Proletarya diktatörlüğünün en yü ksek ilkesi, işçi smıfı­ nın köylülükle birliğidir. İşçi sınıfı, bu birlikte rehber rolü üstlen ir. Lenin bu konudan Devlet ve Devrim, Büyük Baş­ langıç, Proletarya Devrimi ve Dönek Kau tsky isimli çalışKapitalizmden sosyalizme

olarak proletarya diktatörlüğü.


malarında bahsetmiştir. Proletarya diktatörlüğü, ülkenin tarihsel gelişiminin kendine has özelliklerine, sınıf güçle­ rinin ittifakiarına ve bu sınıtların karşı karşıya gelişinin keskinliğine bağlı olarak değişik biçimlerde (Paris Komü­ nü, Sovyetler, halk demokrasisi) var olabilir. Tüm bu de­ ğişik biçimlerin özü ise aynıdır: proletarya diktatörlüğü. Proletarya diktatörlüğü, demokra s iy i dışlamak bir ya na, tam tersine, onu gerektirir. Proletarya diktatörlüğü devleti, nitelik olarak yeni bir tür demokrasidir, e mekçi halkın demokrasisidir. Proletarya diktatörlüğünün teme­ li, şiddet değiL yapılanmadır, daha yü kse k bir toplumsal örg üt kurmaktır. (Bkz. V. i. Lenin, CW, Cilt 27, s. 298-307; Cilt 29, s. 372 -373 ve s. 4 19.) Bu, pr at i kte, proletarya dik­ t atörlüğü devletinin ekonomik, örgütseL kültürel ve eği ­ timsel işlevlerinde kendisini ifade eder. Sosyalist devlet, yeni toplumun gelişimiyle gelişir. Bu da bize, tüm halka ait sosyalist devletin ortaya çıkışının, proletarya diktatör­ lüğü devleti ile gerçekleşeceği ni gösterir. Sosyalist toplumun siyasal sistemi, birtakım kurumla­ rın basit bir toplamı değildir. Bu, ilk olarak, bir siyasal ilişkiler sistemidir; yani (devlet gücünün örgütlenmesine ve uygulanışına göre) sınıflar, toplumsal gruplar ve ulus­ lar arasındaki toplum sa l ilişkiler sistemidir. Bu ilişkiler, politik si stemin içeriğini oluşturan ve toplumun işlerini yürüten örgütlerin ve kurumların işleyişinin doğasında kendisini kesin olarak gös terir İ ktidardaki komünist parti, sosya li st toplumun siyasal sisteminin çekirdeğini oluşturur. Sosyalist toplumun mükemmelleştirilmesi sürecinde, yani gelişmi ş sosyalizm aşamasında, sosyalist toplumun .


siyasal sistemi genellikle ulusal bir özelli�e sahiptir. Sos­ yalist devlet zamanla büyür ve işçilerin, köylülerin, aydın­ lar sınıfının, yani tüm ulusların ve milliyetlerin emekçi halklarının devleti haline gelir. İşçi sınıfının partisi ola­ rak kal maya devam eden komünist parti, tüm halkın ön­ cüsü konumuna gelir. Geniş kitle örgütlenmeleri ve emek­ ltİ halkın gönüllü birlikleri önemli ölçüde gelişir, komü­ nizmi inşa etme konusundaki rolleri ve etkinlikleri büyür ve ç.eşitlenir. İşçi sı n ı fı tüm diğer toplumsal tabakalar ve emekçi halk gruplan onun duruşunu ve ideolojisini be­ nimserken, öncü toplumsal güç olmaya devam eder. Poli­ tik sistemin tüm etkinliği, tek bir liderliği yerel inisiyatif ve yaratıci etkinliklerle olabilecek en yüksek düzeyde bir­ leştiren demokratik merkeziyetçilik ilkesini takip ederek yürür. ,

1 7.

TOPLUMSAL DEV RİM

Marksist-Leninist toplumsal devrim teorisi, toplumun yasalara dayalı gelişiminin ve bir sınıftan diğerine doğru yaşanan sosyoekonomik geçişin mutlaka toplumsal dev­ rim arac1lığ1yla olacağını öne sürer ve tari hsel süreci de buna dayandınr.

Alt düzey bir sosyoekonomik oluşumdan üst düzeye

yasası olarak toplumsal devrim. "Devrim derin­ likli, zor ve karmaş1k bir bilimdir..." (Lenin); sımfsa], ulu­ sal ve devletler aras1 çelişkilerin iç içe geçtiği bir bilimdir. Sınıfsal güçler in ittifakları, bir devrim süresinde birden fazla kez değişir. geçişin


Toplumsal devrim, bir tür sosyoekonomik yapının daha üst bir sınıfla yer değiştirmesiyle sonuçlanan, toplumsal gelişirnde niteliksel bir sıçrarnadır. Toplum­ sal devrim tüm sosyal sistemi kökten bir biçimde de­ ğiştirir; üretim biçimini, toplumsal yapıyı ve toplurnun manevi yaşarnını etkiler. (Bkz. V. İ. Lenin, CW, Cilt 33, ı 973, s. 1 10.) Daha dar bir anlamda bakarsak, "toplumsal devrim" kavramı, iktidarın geri ci bir sınıftan ilerici bir sınıfa ge­ çişidir. Bu görüngü genelde ''politik devrim" olarak anı­ lır. " Toplumsal" ve "politik" devrim kavramları, birbiriyle ilişkili, ancak özdeş olmayan kavrarnlardır. Toplumsal devrim tarafından yaratılan değişimierin boyutu, yeni bir sınıfın politik güç kazanmasından çok daha gen iştir. Herhangi bir toplumsal devrimin ana/temel belirtisi, asıl sorusu, devlet iktidarını ele geçirmekle ilişkilidir. Bu, devrimin tüm gelişimini ve sahip olduğu iç ve dış politi­ kaları belirleyen esas konudur. (Bkz. V. i. Lenin, CW, Cilt 25, 1977, s 370; Cilt 24, 1980, s 38, 48-49.) Toplumsal devrim, toplumsal gelişimin, çözülrneyi bekleyen sorunları çözmek için duyduğu nesnel ihtiyaç­ ların neden olduğu tarihsel açıdan doğal ve kaçınılmaz bir görüngüdür. Ana sebep, yani toplumsal devrim in eko­ nomik temeli, üretici güçler ile bu güçlerin ve toplumsal ilerlemenin gelişimini frenleyen atıl üretim ilişkilerinin birbirleriyle çatışmasıdır. Üretim ilişkilerinin arkasında belirli sınıflar vardır ve bu nedenle de üretimin iki tarafı arasındaki çatışma, sınıf çelişkileri ve sınıfsal mücadele olarak vücut bulur. {B kz . K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleş­ tirisine Katkı, s. 2 ı .)


Top lumsal devrimin doğa s ı , yerine getirdiği ekonomik ve politik görevler, çözdüğü çelişkiler ve oluşturduğu top­ lumsal sistem tarafından belirlenir. Devrimin motor güçleri, egemen sınıfla çatışarak ve devrimi yayarak başarı elde eden devrimci sınıflardır.

Toplu ms a l devrimin nesnel koşulları ve öznel etken­

leri. Bir devrim ancak zorunlu nesnel koşullar ve öznel et­ kenler olgunlaştığında başarılı olur. Bir devrimin nesnel koşulları, halkın ve politik partilerin iradesinden bağım­ sız olarak şekillenen ekonomik ve sosyo-politik ön koşul­ lardır. Lenin devrimci durum (nesnel sosyo -politik koşul­ ların tümü) kavramı üzerine çalışmıştır. Bu kavramın üç ana özelliği vardır: Birincisi,

baskı altındaki sınıfların sıkıntı ve istekle­

ri normalden daha fazla artar. İ kincisi, köleliğe ve politik haklarının ellerinden alın­ masına razı olmayan kit lesel hareketlerde gözle görülür bir artış vardır. Üçüncüsü, "üst sınıflar" arasında, egemenliğini eski yöntemlerle sürdürerneyen yönetici sınıfın politikaların­ da baş gösteren bir kri z vardır. (Bkz. V. İ. Lenin, CW, Cilt 21, s 2 1 3 -2 14; cilt 31, s 84-85.) Öznel etken ise devrimci sınıfın eski devlet mekaniz­ masını yıkmak üzere kararlı kitle hareketlerine girişıneye hazır halde olmasıdır. (Bkz. V. İ. Lenin, CW, Cilt 3 1 , s 85.) Bir devrimin öznel etkeni, devri mci güçlerin örgütlülüğü ve disiplini, bilinçlilikleri ve ideolojik araçları, mücade­ lede azmi ve güvenilirlik gibi yüksek manevi nitelikleri, devrimci ateşlilikleri ve coşkuları anlamına gelir; ayrıca 1 48


müttefiklerin öncülerini takip etmeye hazır oldukları, te­ reddütlü olanların ise tarafsızlaştırılması anlamına gelir. Proletaryanın sınıf mücadelesi sahnesine çıkmasıyla, devrimdeki öznel etkenin rolü artar, çünkü günümüzdeki kapitalizm toplu msal bir devrime nesnel olarak hazırdır. Ö znel etkenin önemli bir öğesi de, Marksist-Leninist bir partinin varlığıdır. Marksist-Leninist parti bilimsel bir teoriyle donanmış, disiplinli ve örgütlü, kitlelerle ya­ kın temas halinde olmalı ve tutarlı uluslararası pol itikalar gütmelidir. Devrimci bir kriz yaratmak ve egemen sın ıfa son dar­ beyi i ndirmek için gereken uygun zamanı seçmek, siya­ set ve sınıf mücadelesi açısından büyük hüner gerektirir. Devrimin temel yasalann ın gerektirdiklerinin başlanma­ sı, siyasi anlamda maceraperestliğe ve devrimci güçlerin muhtemel yenilgisine yol açar. Toplumsal devrimin en

üst biçimi olarak sosyalist

devrim. Sınıfsal içeriği ve tarihsel görevi açısından, sos­

yalist devrim kendisinden önceki tüm devrimlerden ayrı bir yerde durmaktadır. Geçmişte tüm devrimler ekono ­ mik ve toplumsal sonuçlan bakımından sınırlıydılar: Yal­ nızca özel mülkiyetİn bir biçimini diğeriyle değiştirdiler. Sosyalist devrim, üretim araçları üzerindeki özel mül­ kiyetİn tamamını kaldırır ve sömürüye, sosyal ve ulusal baskı n ın her türlüsüne bir son vererek halka ait yeni bir mülkiyet yaratır. Geçmişte devrimler genelde eski toplurnlar içinde yeni ekonomik ilişkilerin şekillenmesiyle başlamıştır. i ktida­ rın yeni bir sınıfın ellerine teslim ed ilmesiyle sona ermiş­ tir. Sosyalist devrim, politik gücün ele geçirilmesiyle ı49


b aş l a r ve so sy ali s t ekonom i k temelieri n

ku r ulmas ıyla da ideolo­

s ona erer. Toplumun ekonomik ve siya s al hayat ı nı ,

jileri n i ve kültürünü çarpıcı biç i mde değiştirir. Len in şöy­ le yazmıştı:

"

Yık m aya yöneli k görevlere ye n i ve oldukça

güç görevler, örgü t le n me görevleri eklendi."

ç al ışma la rı nda sos­ devrim kuramını bilimsel olarak temellendirdi­ le r. (Bkz. K . Marx ve P. Engels, Komünis t Manifesto; K. Marx, Gotha Programı'nın Eleştirisi; Louis Bonaparte'm 18 Bru m a ire i; F. Engels A nti-Dühring; V. i. Len i n "Halkın Marksizm-Leninizmin kurucuları,

yalist

,

,

,

Dostları" Kimlerdir? ve Sosyai-Demokratlara Karşı Na­

sri Savaşırlar?; İki Takt ik - Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin lki Tak tiği; Devlet ve Devrim; "Sol" Ko mü ­ n izm: Bir Çocukluk Hastalığı; "Devrimimiz", vb.)

Marx ve Engels kap itali z mden sosyalizme geçişin ta­ rihsel kaçınılmazlığını bilimsel olarak kanıtlam ışlardır. K apitali zm i n or taya çıkışını, olgunlaşmasını, gelişmesi ­ ni ve yaklaşan çöküşünü göstermiş, proletaryanın büyük tarihsel misyonunu ortaya koymuş, burjuva devlet meka­ nizmasının yık ı l ın a sı ve proletarya diktatörlüğünün ku­ rulması gerekliliğini kamtlamışlardır. Marksist sosyalist devrim teorisi, Lenin tarafından ya­ r at ıc ı biçimde geliştirilmiştir. E mp eryali zmin y asalar ını ve devrimci sürecin özelliklerini analiz ettikten sonra,

hegemonyası öğ re tisin i ve sosyalist devri me doğru gelişen burjuva-demokratik devrim teorisini geliş ­ t i r m i şti r. L en i n so sya l izm i ku r m a n ın yol unu n önce bir­ kaç, hatta tek bir ülkede başarılı olmak olduğu, aynı anda tüm ü l kelerde kazanmanın i m kan sız olduğu son uc una varmıştır. (Bkz. V. İ . Lenin, CW, Cilt 23, 1 977, s. 78.) proletarya

,


Devrimci sürecin kuramı ve pratiğine dair karmaşık sorunlanndan biri, reform ve devrim arasındaki ilişkidi r. Marksistler reformları, devrimi hazırlamanın araçları olarak görürler ve reformları özgürlük ve sosyalizm için devrimci mücadeleye göre, tıpkı parçanın bütüne göre ol­ duğu gibi, ikinci planda değerlendirirler. (Bkz. V. İ. Lenin, cw, Cilt 5, 1977, s. 405-406.) Toplumsal gelişimin, emperyalizm dönemindeki sı­ nıf mücadelesinin doğal bir sonucu, yirminci yüzyılın en önemli olayı olan 1917'deki Büyük Sosyalist Ekim Devrimi'ydi. Bu devrim, insanlığın kapitalizmden sosya­ lizme geçtiği yeni bir çağ başlattı. Lenin, Ekim 1917 dev­ riminin tarihsel önemini "Sol " Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı yapıtında vurgulamıştır. Devrimci hareketin tarihsel deneyimi, sosyalist bir devrimde başarıya ulaşmanın iki ana yolu -barışçı yollar

kanıtlar. Marksizm­ Leninizmin kurucuları, proletarya ve emekçiler için başa­ rılı bir devrimi barışçıl yollarla kazanmanın daha tercih edilir olduğunu tekrar tekrar vurgulamışlardır. (Bkz. En­ gels, "Komünizmin ilkeleri", K. Marx ve Engels, CW için­ de, Cilt 6, s. 350; "Marx'ın 1he World Muhabiriyle Söy­ leşisi", age, Cilt 22, s. 602; "Marx'ın İ şçi Sınıfının Siyasal Eylemi Üzerine Konuşması", age, s. 618.) Lenin, "Şiddet, tabii ki bizim ideallerimize aykırı" de­ miştir. Bunun yanında, barışçıl yollarla bir devrim ger­ çekleştirmenin olağanüstü değerini vurgularken, bunun "son derece nadir bir fırsat" olduğuna da işaret etmiştir. Devrimin barışçıl gelişimi ile barışçıl olmayan gelişimi arasındaki ilişki, doğası gereği görelidir. Barışçıl gelişim, ya da şiddete başvurmak- olduğunu


dışlamak bir kenara tersine karşı-devrimci güçlere yöne­ toplumsal ba sk ıyı gerektirir. Barışçıl gelişim, sınıfların uyumunu değil, silahlı iç savaş ayaklan­ maları gibi birtakım baskı biçimlerini dışlamak anlamına gelir. Devrime taşıyacak araçların seçim i ülke içi ve ulus­ lararası planda sınıfsal güçlerin ittifakına, egemen sınıfın tırmandırdığı muhalefetin gücüne, ekonomik ve kültürel gelişim seviyesine ve devrimci gelenekiere bağlıdı r. Lenin, sadece proletarya diktatörlüğünü amaçlayan mü cadelenin çeşitli biçimlerine değil aynı zamanda bu yolların diyalekt i k esnekl iklerine de devamlı olarak dikkat çekmiştir. Bu, emekçi sınıfın ve onun partisinin mücade­ lenin tüm biçimlerini (barışçıl ve barışçıl olmayan, p a rla ­ menter ve parlamento dışı) kullanabilmesi ve bir biçimden diğerine hızlı ve beklenmedik biçimde ge çebilmesi gerekti­ ği anlamına gelir. (Bkz. V. İ. Lenin, C \-1.-� Cilt 31, s. 96.) lik şiddet a raçlarını ,

,

1 8 . TOPLU MSAL B i L i N Ç V E TOPLU MSAL

BiLiNCiN

YAPl SI. TOPLU MSA L B i LiNÇ T Ü RLERİ To plum sal bilince

dair sorunların analizi, toplumun manevi hayatının gelişiminin yasalarını ve ortaya çıkışını açıkl a ma mı zı , rolünü gösterınemizi ve komünist toplum­ sal bil inci beslemek amaçlı ideolojik çal ışmayı yürütme­ ınizi sağlar. Toplumsal varlığın bir ya n sıması olarak toplumsal bilinç. Toplumsal bilincin yapısı. Toplumsal bilinç, belli bir tarihsel dönem içi nde büyük toplumsal insan toplu ­ luklarında zorunlu olarak ortaya çıkan duyguları, iradeyi ,


kavramları, idealleri, çıkarları, gör üşle ri ve kurarnla­ rı içerir. İçeriği bakımından toplumsal bilinç toplumsal varlığın zihninde, insanların maddi yaşam koşullarının düşünsel bir yansımasıdır.* Toplumsal bilincin yapısı karmaşıktır:

Birbi rleriyle

ilişkili ve birbirlerine bağlı biçimler ve düzeylerden

olu­ şur. Toplumsal bilincin farklı biçimleri arasında politik, hukuki, ahlaki, estetik, dini ve felsefi bilinç vardır. Fakat gerçek toplumsal bilinçte bu biçimler bir bütün halinde­ dir, çünkü toplumsal insan gruplan toplumsal görüngüyü bütünsel bir şekilde yansıtır. Toplumsal bilinç ve tüm biçimleri, sı radan bilinç, gün­ lük bilinç (s o syal p s ikoloji ve deneysel b ilgi) ve teorik bilinç (ideoloji ve bilimsel bilgi) şeklindeki farklı düzeylerde var olur. Bunlar da tek bir bütün oluşturur, toplumsal gruplar hem sıradan hem de teorik bilince aynı anda sahip olur. Toplumsal psikoloji, insanların farklı (politik, ahlaki ve diğer) hislerini, duygularını, ruh ha B er i n i ideal leri ve çıkarlarını içerir ki bu duygularla insanlar ihtiyaçlarını gösterirler. Farkına varılan ihtiyaçlar -çıkarlar- pratik et­ kinlik için zihinsel dürtü haline gelir. De neysel görüşler, insaniann farklı toplumsal görün­ gülere, örneğin mülkiyet, sınıflar gibi görüngülere dair günlük. sıradan anlayışları anlamına gelir. Teorik bilinç, ideoloji ve teorinin bilim sel bilgisi de­ mektir. İdeoloji, felsefe (ideolojinin tamamının temeli), ekonomi politik, sosyoloji, siya si bilim, partilerin amaç ,

Toplumsal bilinç ile toplumun manevi yaşamı arasındaki fark belirtilmelidir. Toplumun manevi yaşamı algı, idrak ve doga ile toplumu dönüştürmeye yönelik etkinlikle ilgili tüm zihinsel süreçler anlamına gelir.

ı53


ve görevleri, etik değerler ve estetik gibi unsurları içerir. Bir bütün olarak ideoloji, sınıfların, onlara ait partilerin, devletlerin ve ulusların hayati çıkarlarının teorisinin ifa­ desidir. Bu sebepten dolayı ideoloji bir sınıf veya milletin öz bilinci gibi hareket eder. İdeoloji yalnızca sınıflı top­ lumlarda oluşur ve var olur, ideolojinin sınıfsal ve tarihsel bir doğası vardır. Sıradan bilinç, kural olarak anlık biçimde şekillenir­ ken, ideoloji ise bilinçli ve amaca yönelik olarak gelişir. Yine de sıradan bilinç, özellikle de toplumsal psikoloji ideolojiyi etkiler: Hayati sınıfsal çıkarları ortaya koyarken ve onları teorik olarak kanıtlarken, ideologlar (bir sınıfın daha deneyimli ve sadık sözcüleri), sınıf konumunda ve çıkarlarında, ideolojinin gelişimiyle sonuçlanan değişim­ leri de hesaba katarlar. Diğer taraftan, ideoloji stradan bi­ linci ajitasyon ve propaganda gibi yollarla etkiler ve sınıf bilincini teori seviyesine yükseltir. Toplumsal bilinç, bi­ reysel bilinci olan insanların manevi etkinliğinin ürünü­ dür ve insanlardan bağımsız olarak ya da onların dışın­ da varlık gösteremez. Dahası, ideoloji ve bilimsel teoriler ilk olarak (ideologların ve bilim insaniarına ait) bireysel bilinçte doğar ve şekillenir, ardından da toplumun kul­ lanımına sunulur. Toplumsal bilinç; yetiştirilme, eğitim, iletişim ve kitle iletişimi aracılığıyla in sanın bireysel bi­ lincini etkiler ve zenginleştirir. Sınıflı toplumda bireysel bilinç, farklı sınıf ve grupların toplumsal bilinci tarafı n ­ dan etkilenir; bunun sonucunda insanın bireysel bilinci, ait olmadığı toplumsal grupların toplumsal bilincine ait unsurları içerebilir.


Toplumsal bilincin ya sa l ar tarafından yönetilen ge­

lişimi. Felsefenin temel sorusunun toplum açıs ından ma­

teryalist yorumu, toplumsa l

bilincin toplu m sa l varoluş

tarafından belidendiği sonucunu

önerir. (Bkz. K.

Marx,

Ekonomi Politiğin Eleftirisine Katkı, s. 2 1 .)

Her sosyoekonom ik oluşurndaki farklı sosya] bireyler, türleri ortaya çıkarırlar. Zıtlık barındıran sosyoekonomik oluşurnlardaki toplumsal bi­ lincin çelişkili yapısına ve fark l ı sınıf ve sosyal grupların toplum sa l bilinçleri arasındaki niteliksel farka di kkat çe­

farkl ı toplu ms al bilinçlilik

kilmelidir.

Yine de toplu m sal va rl ık mekani k biç imde değil, in­ sanların hayatlan boyunca ortaya çıkan maddi ve mane­ vi ihtiyaçları ve pratik etkinlikleri aracılığıyla toplumsal bilinci etkiler. İ nsanların duygularında açığa ç ı kan bu ihti yaçlar (bi reysel ve kamu sal) insanlar tarafından fark ed ilir ve bu yolla ki şisel ve toplumsal çıkariara dönüşür. Farklı toplumsal bilinç biçimleri ortaya çıkar, çünkü top­ lumsal varlığın yaşamı ve çeşitli pra t i k etkinliği süresince, en başta toplu mun ekonomik temeli, insanlarda yal n ızc a maddi ihtiyaçları (üretim) uyandırmaz, aynı zamanda siyasi, ahlaki ve estetik gibi çeşitli m anevi iht iyaçları da doğurur. Toplumsal varl ığın toplumsal bilinci belirlediği. ancak son tahlilde söylenebilir; toplumsa l b il inç , gelişimi için­ de, topl u ms al varlıktan g örec eli olarak bağımsızdır. (Bkz . Marx, Engels, Seçme Yazışmalar, s. 395-396, 398-401.) Toplum sal bilincin gel işim i sıra s ında görecel i olarak bağımsız oluşu, toplums al bilincin ve farkl ı biçimlerinin toplumun gel i şi mi n e , en başta da maddi t em eli ne karşılık


gelemeyebileceği ve eşitsiz olarak gelişmiş olabileceği ger­ çeğinde kendisini gösterir. Bu eşitsi z gel işim, top lu m sal bi li nci n yal n ızc a toplum s a l varlığın et k is i a lt ı n da

de ğ il zamanda zıtlık barındıran bir topl u mdaki ekonomik i lişkileri "gölgeleyen" ideoloj ik i lişki ve ku ru mlar ı n etkisi a ltmd a şekillendiği gerçeğiyle açıklanır. Toplu m sal bilincin ve on un biçimlerinin devamlılığı da bu eşitsiz geli şim den sorumludur. ,

aynı

Toplumsal bilinç biçimleri. Toplumsal

bi linç farklı ,

sosyoekonomik olu şuml ar içinde çeşitli seviyeler ve bi­ ç i m lere

sahiptir.

Siyasi bilinç,

ler, amaç ve

çe ş itli duygular, idealler, çıkarlar, görüş­ görevler, sınıfların eylem planları ile sınıfla­

rın ve pa r tile r i n devlet iktidarını ele geçirme mücadele­

si; partiler, devletler ve ulusların etkinlikleri ve bunların kendi aralarındaki il işkilerle bağlantılı sosyo-politik teo­ rileri a n lamına gelir. Siyasi bilinç, sınıfların ve toplumsal grupların maddi yaşam koşullarını, e konom i k ilişkileri­

ni, politi k ili şkileri ni ve örgütlerini de yansıtır. Bu yü zd en her zaman sınıfsal b ir yapısı vardır.

Siyasi ideoloji,

bir sınıfın hayati çıkariarım yansıtan,

konumunu, somut bir sosyoekonomik olu şu m un sosyal yapısını, bu yap ı n ı n siyasi

örgütlerini ve ilişkiler ini aç ık­

layan top lu m sal teorilere tekabül eder. Bu teori ler teme­

siyasi ideoloji, bir sınıfın, o sınıfa ait partinin, b i r devlet i n veya milletin etkinlik ve mücadele p rog r am ı n ı linde,

beli rler

.

kapitalistlerin hakimiyetini gerekçelendir mek için tasarlanmış günümüz burjuva siyasi ideoloj isi nin gerici d oğası n ı açığa vurmalıdır. Bu başlık,

­ ­


işçi sınıfının siyasi ideolojisin teorik temelinde üç bile­ şen vardır: felsefe, ekonomi politik ve bilimsel komünizm. Bu yüzden de işçi sınıfının siyasi ideolojisi toplumsal ge­ lişimin bilimsel ve materyalist biçimde kavranmasına da­ yan ır. Kapitalist ya da sosyalist toplumlarda işçi

sınıfı için

bilimsel olarak kanıtlanmış bir etkinlik programı sağlar.

Tıpkı bir bütün olarak toplumsal bilinç gibi siyasi bi­

linç de sınıfsal bir yapıya sahiptir ve tarih boyunca deği

­

şim geçirmiştir: Toplumsal varlık, en başta da toplumun ekonomik temeli, siyasi bilinci ve onun aracılığıyla da sı­ nıfların tutumlarını belirler; toplumsal varlık değiştikçe ve yeni sınıflar ortaya çıktıkça kendi siyasal bilinçlerini geliştirirler.

Siyasi bilincin de gelişim süreci içinde göre­ olduğu unutulmamalıdır.

celi olarak bağımsız

Hukuki bilinç özgürlük,

adalet ve adaletsizlik, vatan­

daşların hak ve görevleri, toplurndaki eşitl i k ve eşitsizlik­ le bağlantılı olarak insanların çıkarları, kurumsal haklar ve toplumdaki hukuksal ilişkiler konusundaki duyum ve anlayışı ifade eder. Hukuki bilinç, sınıfların ve diğer top­ lumsal grupların toplumsal (ekonomik, politik ve kültü­ rel) konumunu yansıtır. Yalmzca sınıflı toplumlarda var olabilir ve sınıfsal bir yapıdadır. Sıradan hukuki

bilinç

(duygular, çıkarlar ve idealler)

ile teorik hukuki bilinç, özellikle de hukuk psikolojisi ve ideoloji arasındaki farka dikkat çekilmelidir.

ideoloji,

Hukuki

sınıfların hayati çıkarlarını yansıtarak toplumsal

eşitlik ve eşitsizliği gerekçelendiren yasa teorisidir. Burjuvazinin hukuki bilincinin proletaryanınkinden niteliksel bakımdan farklı olduğunu gösterrnek zorun­ ludur.


Hukuki bilincin tarihsel yapısın ı tar tış ırken sınıfların ,

hukuki bilincinin, varlığın dönüşümüyle nasıl d eğiştiğini

göstermek zorunludur. Hukuki bilincin toplumsal hayat iç i n deki rolünü analiz

ederken, hukuki

bilinc in

kanunlar ve top lum un hukuki

ili şk ileriyle olan bağlantıianna d i kkat edilmelidir. Örne­ ğin

bir s ı nı fın

psikolojisini ele alı rs ak bu sı n ı fın ile özgürlük ve eş itlik haya li işçi sınıfı­

hukuk

adaletsizlik algısı

,

,

nın özgürlük ve eşitlik için mücadelesi adına çok önemli bir itici güç görevi görür; fakat bu, kendiliğinden bir mü­

cadeled ir. Eğer siyasi ideolojisinin etki siyle bu sınıf güçle nirse, bu sınıfa ait bir siyasi parti doğar ve

devlet

­

iktida­

r ı nı ele geçirirse, hukuk psi kolojis i ve ideolojisi gereğin c e

kend i yargı organlarını, yasalarını ve hukuk kurumlarını (savcılık, mah keme hapishaneler ,

gibi)

ku r a r; toplumdak i

de bu temelde şekillenir. Bu yolla kanun, yön etic i sınıfın devlet kanunu bi çi minde resmileştirdiği ira de s i haline getir. (Bkz. K. Marx ve F. Engels , CW. Cilt 6, s. 501.) Kanun, a n aya sada ve d iğer yasalarda resmileştirilen devlete ait yas a ve normların toplamıdır. Kanunda hangi sı n ı fı n çıkarlarının ifade edildiği açıkl ığa kavuşturulma­ lıdır. Ka nun sınıfların ve to p lu msal grupların e şi tlikle r i ni ve eşitsizliklerini resmileştirir. Sömürücü toplumlarda yasa, kurulmuş bulunan yargı kurumları ve devlet in si­ lahlı gücünü kullanarak insanların m ülki yete ve devlete yöne lik i l i şki lerinin baskıcı bir düzenleyicisi olarak çalışır. Hukuki bilincin ve hukukun ana ilkele r i sınıfsal ve ta ri hse l yapıları için bkz. K. Marx ve F. Engels , Komünist Manifesto; F. Engels, Anti-Dühring, B öl üm I; Engels'in hukuki ilişkiler

­

,


21 ve 22 Eylül 1 89 0' d a Joseph Bloch'a ve 27 Ekim L890'da Conrad Schmidt'e yazdığ ı mektuplar. (Bkz. Marx, Engels , Seçme Yazışmalar, s. 394-396, 396-402.) Ahlaki bilinç, in san ların kamu refahına i lişk in duygu­ ları, idealleri, ç ıkarla rı ve görüşleriyle, normlara, toplum­ da nasıl daveanılması gerektiğine d ai r kurallara, gelenek ve görenek iere il i şk i n bi lg iyi ve i n sanları n davranışları­ nı n kamuoyunda nasıl değerlendirildiğini iç erir. Ahlaki bilinç sosyal varlığ ı, toplumdaki ekonomik, siyasi ve diğer ilişkileri yansıtır. Sıradan, günlük ahlak bilinci, en başta kam u görevi olma k üzere iyi ve kötü, onu r, erdem, vicdan ve mutlulu­ ğ u kapsayan toplumun ahlaki imgesini i fad e ed er. A hlak ayn ı z amanda topl umd aki norm ve kuralların, gelenek ve görenekier in kavr anışını, bi reyin veya sınıfın dav ran ı şi a­ rına dair kamu görüşünü ve bir sınıfveya toplumun ahla­ ki ideallerini de iç inde ba rınd ırır. Ahlaki ideoloji (etik) bir sınıfın ahlaki çıkarları ile ah­ lak ve b i rey i n toplumda ki davranış normlarının (a hlak i değerler) teorik ifadesidir. Toplumsal varlığ ın değişimi, ahlaki bilincin dönüş ü­ müne yol açar, ki bu da doğ ası bakımından tarihseldir. B irbiriyle çelişen çıkarlara sahip sınıfların ortaya çıkışıyla, ilkel toplum ahlakı, yerini s ını fsal ahlak ve etiğe bırakır. Farklı sosyoekonomik yapıl a rın ahlak ve etik bakımından kendi ne has özelliklerini açıklamak için tarihsel gerçek­ lerden yararlanılmalıdır, Bir sın ıfın siyasi ahlaki, siyasi bi­ linc iyle birleştiğinde söz konusu ahlaki çıkar ve hedeflerin uy g ulanması yönü n de bir mü cadeleye de yol açar. Ahlaki bi l incin gelişimi içinde görec eli olarak bağımsız olduğunu


ve siyasi, hukuki ve dini bilinç tarafından etkilendiğini de dikkate almak zorunludur. Burjuva ve sosyalist ahlaki bi­ linç arasındaki köklü farka da dikkat edilmelidir. Ahlak, insanların edirn ve faaliyet lerinin manevi bir saikidir. İnsanlar, kamu görevine dair duygu ve anlayış ­ ıanna uygu n olarak ahlaki değerler, yani toplurnda genel olarak kabul görmüş norm ve davranış kuralları bütünü­ nü geliştirirler. Toplumda ahlak değerlerinin ortaya çıkması, ahlaki ilişkiler in de dağınasına neden olur, bir başka deyişle in­ sanların mülkiyet ve devlet gibi kavramlar bakırnından ahlaki değerler tarafından düzenlenen davranışları ortaya çıkar. Bu ahlaki ilişkiler, toplarnda bir toplum ya da sınıfı n ahlakını oluştur an gelenekler, görenekler ve alışkanlıklar olarak hayat bulur. Sınıf teorisyenleri sınıflan nın ahlaki değerlerini ahlaki ideoloj i (etik) altında temellendirirler ve böyle ce ahla ki il i şkilere ideolojik bir yapı kazandırırlar. Ahlaki değerlerin toplumsal yaşamdaki rolünden bahse­ derken, bir bireyin veya sınıfın ahlakının yalnızca toplum­ sal varlığın etkisiyle değil aynı zamanda ahlaki değerlerin etkisiyle de şekillendiğinin unutulmaması gerekir. İnsan­ larda kamu görevine, iyi ve kötüye ve benzeri kavrarnlara dair bir duygu ve anlayış geliştiren şey bir toplumun ya da sınıfın ahlaki değerleridir ve bu sayede özel ve kamuya ait çıkarların bir birle ş i mini sağlar, kamu yararı için çalışır. Marksist-Leninist öğretinin ahlak ve değer yargıtanna dair görüşleri şu yapıtlarda geniş biçimde işlenmiştir: F. Engels, Anti-Dühring, Bölüm 1; V. İ. Lenin, "Gençlik Bir­ liklerinin Görevleri" ve "Jnessa Arınand 'a" (CW. Cilt . 35, s. 144- 145).


Estetik bilinç özel duygu ları , zevkleri, çıkarları, anla­

idealleri, gör üşleri ve teorileri içerir. Sıradan estetik bilinç i se estetik duyguları (renklerin g üzell iği , cisi mle rin şek iller i, ha reketler, kon u şmalar, kişilerin hareket ve ed im­ leri, güzel-çirkin hissi, üstün ve sırad an, trajik., gülünç, görkeml i gibi kavrarnlara da i r hisler), zevkleri, a n lay ış ve idealleri iç inde barındırır ve güzellik, güzel ve çirkin algısı, güzel ürünler ve sanat eserleri üretme bilgisi ve insanların sa natı algılama, anlama ve beğenme yetisini içi nde topl a r. Estetik bilinç sınıf toplumunda estetik değe rler adı al ­ tında teorik bir seviyededir. Estetik değerler, sınıfsal çı ka r ­ l a r ı ya n sı ta cak, (doğad a k i ve toplumd a ki) görüngülerin estetik de ğer i n i kendi kategorilerinde açıklayan; sanata dair bir kavrayış, günlük estetik bi l i n ç ve estetik etkinlik sağlayan; bunların gelişim yasalarını, estetik bilincin ve s a n atı n ortaya çıkma nedenlerini ve toplumdaki rollerini inceleyen teor ilerden oluşur. Marksist-Lenin ist estetik de­ ğerler, işçi sınıfının ve emekçilerin esteti k açıdan çıkarla­ rını i fade eden bir bilimdir. Estetik bilinç, toplumsal varlığı ve onun özel toplu m­ s al değeri n i ya n s ıt ı r. Estetik bilincin toplumsal hayattaki rolünü tartışırken, ilkel toplumda ortaya çıkan estetik bilincin doğuş ve geli­ şiminin farklı türde estetik etkinliklere yol açtığı gerçeği de d ik kate alınmalıdır. Bu etkin li kler arasında öncelikli olarak üretimi ve gü ndeli k yaşamı gü z el l i k ya sa la r ı na uy­ gun biç i mde dönüştürmeyi hedefleyen ü re tim alanındaki yışları,

estetik etkinlik sayılabilir. İ nsanların

çeşitli prati k etkinliklerinin (avlan ma,

oyu n gibi) etkisi altında şekillenen ve gelişen estetik


duygular, zevkler, idealler, çıkarlar ve görüşler sanatçıla­ rın ortaya çıkmasına neden olur. Bu bağla mda gerçeği yansıtmanın özel bir yolu ola­ rak sanat sorusunu değerlendirmek önemlidir. Sanatı algılayan insanlar (halk), onu farklı sanat daUarına (re­ sim, heykel, müzik, edebiyat gibi), farklı sanatsal tarih dönemlerine (ilkel sanat, antik dönem sanatı, Orta Çağ ve Rönesans), akımlara (barok ve rokoko, klasik dönem, romantizm, eleştirel gerçekçilik, sosyalist gerçekçilik) , ulusal ekollere, stiliere ve türlere bölünmüş sanat eser­ leri bütünü olarak kavrarlar. Hiçbir sanat ürünü b irebir kopyalanamaz, ancak yine de o sanat türünde, akımın­ da ve genel anlamda sanatta ortak olan özellikler taşır. Sanat, top lumun manevi dünyasını ifade eden sanatsal imgelerle ge rçekl iğ i yansıtmaktır. S a nat , yalnızca sanat­ çıların manevi dünyasını değil, insanların tüm toplum­ sal duygularını, ilgi alanlarını ve iradi özelliklerini, bir büt ün olarak toplumsal psikolojiyi ve ideolojinin belli

yönler i n i

iletir.

S an atç ın ın , sanatıyla

ilettiği dünyaya dair bakış açı­ sı, belirli toplumsal grupların ve sınıfların ideolojileriyle bağlantılıdır. Bu temelde, sanat ideolojik bir amaca sah ip ­ tir. Unutulmamalıdır ki, gerici toplumsal grup ve sınıflar, kendi gerçek "imgeleri ni " gizleyecek sanata ilgi duyarlar. ilerici toplumsal grup ve sınıflar ise toplumun manevi dünyasını olduğu gibi yansıtan bir sanata ihtiyaç duyar­ lar. Bu da demokratik, sosyalist sanattır. Bir sanat eserinin önemli bir özelliği ve onu değer­ lendirmenin bir ilkesi, biçim ile içeriğin ve ayrıca doku (renkler, sesler, kelimeler vs.) ile sanatsal imgenin birbirine 162


karşıl ı k gelmesi d ir. Sanatın ayıncı özelliği, bu bütün lü­ ğün tezahürüdür. Sanatın genel özellikleri ne dair bilgi, sanatın toplum­ sal hayattaki rolünü açık l ığa kavuşturmayı, amac ın ı ve işlevlerini gösterıneyi mümkün kılar. Sanatm toplums a l

rolü, sanatın bilişsel, ide oloj i k, eğitici, ilet iş imc i , yaratıcı gibi farklı işlevleri içinde aç ığa çıkar. Estetik bilinç ve sanatın gelişim yasalarını analiz eder­

ken, toplumsal varlıktaki ve çeşitli prat ik etkinliklerdeki değ işi m ler in , estetik bilinçte değ i ş i m lere ve sa na ts a l ya­ ratıcılığın yeni bi r yönt emine neden olduğu nu dikkate almak zorunludur. Yen i bir yaratıcılık yöntemi de sa natı dönüştürür. Sanatın gelişimi, sanattaki dönem ve a kımla­ rın birbiri ardına gelmesid i r, bu süreç en n ihayeti nde top­

lumun ekonomik gelişi m i ne b ağ l ı dı r. (Bkz. Engels'in 25 Ocak 1894'te W. Borgius'a yazdığı mektup , Marx- Engels, Seçme Yazışmalar içinde, s. 441-442.) Aynı zamanda sa­ nat, gelişimi içinde göreceli olarak bağımsızdır ki bu sa­ natın, toplu mun maddi temeline göre eşitsiz gelişi mi ile tey i t ed i l m işt i r. (Bkz. K. Marx, Ekonomi Po/Wğin Eleştiri­ sine Katkı, s. 2 1 5-216.)

Emperyalizmin geli ş i , bu rj uva estetik bilincinde görs el olarak ortaya konan burj uva b ili nç t e bir kriz yaratmıştır. Sanat, burjuva kitle sanatı ve modernizm gibi yeni ak ım­ lar tarafından hükmedilmektedir. Aynı kriz, burj uva sa­ n at ını

gerekçelendirmek içi n tasarlanmış olan bu rj uva es­

tetiği nde yen i akımların ortaya çıkmasına da neden olur.

Di ni bi l i nç öbür dünya veya doğaüstülüğü n tan ımla n ­ masına ilişkin toplumsal duyguları, idealleri, ç ıka rla r ı ve görüşleri içer ir. Günlük dini bilin ç ya da din , dini bilincin 163


en alt seviyesidir. Din, doğadan başka, mucizeler yara tma yetisi olan farklı varlıkla r biçimindeki (tanrılar, ruhlar gibi) doğaüstünün ve öbür dünyanın varlığına inanınakla ilişkilidir. İnsanlar farklı dinlere sahiptir, ancak doğaüs­ tülüğe inanış hepsinde ortaktır. Farklı toplumsal bilinç türleri gibi, din de tarihsel ola­ rak değişime uğrar. İlkel toplumlardaki eski din türleri, totemcilik, fetişizm, ruhçuluk ve büyüdür. Çoktanncılık (birden fazla tanrıya inanma) köleci toplumlarda va rlığ ı n ı sürdürürken, feodal ve kapitalist topl um lard a Hristiyan­ lık (Ortodoksluk, Kataliklik ve Protestanlık), Budizm ve İslam gibi tektanrılı dinler mevcuttur. Gelişimi sırasında dinin de göreceli olarak bağımsız olduğuna, K a tali kliğ in yanı sıra ilkel dini inançlarını da sürdüren Afrika halk­ larını örnek gösterebiliriz. Örneği n , daha yakın gelece­ ğe kadar Angola halkı yerlilerinde ruhçuluk (ölenlerin ruhlarının varlığına inanma, farklı doğa güçlerine tapma gibi) ve büyü (tılsım ve muskaların doğaüstü güçlerine inanmak) hakirndi. Doğa yasalarına dair hiçbir bilgisi olmayan ve h a sta­ lıkları n, k ıtlıkların ve ölümün gerçek sebeplerini anla­ mayan i nsanla r ı n yaşadığı zor hayat şartlarında, büyü bu kişilerin kenditerindeki gücün farkında olmalarına ve av­ lanma sırasında yaşadıkları korkularla, hastalık, kuraklık ve kıtlık gibi endişeleriyle baş etmelerine yaradı. Her ne kadar bu kişilerin duydukları özgüven yanılt ıc ı olsa da ve doğaü s tü güçlere inanmal arına dayansa da, belli dönem­ lerde Afrikalılar içerisinde mutluluk ve iyimserliği teşvik etmiştir. Ayn ı zamanda büyüye ve muskalara olan bu inanç, onların pratik etkinliklerinde biriktirdikleri temel 164


bilgileriyle de iç içe geç miş tir: Üretim büyüsü iş ve avian­ m a için hazırlanınalarmda o nlara yardımcı olurken, tıbbi büyü de yerel i laçlarla ilişkiliydi. Dini bilincin en yüksek teorik seviyesi dini ideolojidir; ya n i tannların ve doğaüstülüğün varlığ ın a dair teorinin doğruluğunu ispat etmek için profesyonel ruhhan sınıfı­ nın geliştirdiği teoloji. Bu anlayış sınıflı toplumlarda ge­ lişir ve yöneten sömürücü sınıfların çıkarlarına hizmet eder.

Komünist parti, işçi sınıfını, inananları da ateistleri de, sömürüye, ırkçılığa ve ulusal bask ıya karşı mücade­ le etmek, toplum sa l eşit liğ i tesis etmek ve sosya l izm ve komünizmi kurmak için harekete geçirir. Bu e ş it lik aynı zamanda herhangi bir dinin üyesi olma ya da ateist olma özgü rlü ğ ünü içeren vicda n özgürlüğünü de gerektirir. Bilimsel ateizm d ini doğanın ve toplu mun insanlar üzerinde hakim olan kendiliğinden güçler i ni n hayali ve çarpıtılmış bir yansıması olarak görür. (Bkz. F. Enges, Anti-Dühring, s. 374.) Dinin toplumsa l ve sın ıfs a l kökleri ,

belirleyici önemdedir.

Marksizm dinin toplumsal yaşamdaki rolünü değerlen­

dinin ruhun ölümsüzlüğüne, Tanrı nın şefkatine ve öbür dünyada da h a iyi bir y a şam a i nanç yoluyla ina­ nanlara, ölüm ve azap korkularının üstesinden gelme ihti­ yacına cevap veriyormuş ya nılsama sı sunarak telafi edici bir işlev gördüğ ü gerçeğinden hareket eder. Din, i na na n ­ Iarın bu d ü nyadaki i ht iyaçl a rı için mücadele etmekten vazgeçmelerine neden olur, onları toplumsal kötülüklerle uzlaştırır ve boyun eğmeye yol açar. D in farklı i nan çlara sahip işçi sınıfı üyeler i n i böle r dirirken,

'

,

.


Din insanların ahlaki değerlerini de etkiler ve ina­ nanların davranışlarını düzenleyen dini ahlak değerleri (normlar ve kural lar) oluşturur. Bu değerler dini ibade­ tin (dua, kurban etme gibi) doğumuna da vesile olur. Her ne kadar şu anda din ile bilimi uzlaştırmaya çalışsa da kilise, bilime her daim düşman olmuştur. Sömürge top­ lumlarında kilise egemen sınıfın çıkarlarını dile getirir ve burjuva sınıfı tarafından da Marksizm-Leninizm ve sosyalizme karşı sürdürülen ideolojik ve politik mücade­ lede kullan ılır. Bütün emekçilerin çıkarlarına uygun şekilde, sos­ yalist devletin gerçek vicdan özgürlüğünü anayasasında resmileştirmesi, ancak sosyalist devrimin gerçekleşme­ siyle olur. Gerçek vicdan özgürlüğü, din i le devleti ve din ile okulu birbirinden ayıran yasal bir düzenlemeyle, ina­ nanların ve inanmayanların kanun karşısında eşitliğini tesis ederek, dini inançlara dayalı nefret ve düşmanlığı ya da inananlara karşı aynmcılığı yasadışı ilan ederek, ina­ nanların cemaatlerine kamuya açık kilise binaları ya da ibadet yerleri tahsis ederek, yeni kilise binaları kurma ve dini yayın çıkarma hakkı vererek garanti altına alınır. Bunun yanında, vatandaşlar bu vicdan özgürlüğünü toplum ve devlet çıkarlarına, başka insanların haklarına zarar verecek şekilde kullanmamalıdırlar. Vicdan özgür­ lüğü, din kisvesinde sosyalist toplumun kanun ve düzeni­ ne karşı düşmanlığı kışkırtmak ve toplum karşıtı faaliyet­ lere girişrnek amacıyla kullanılamaz. Vicdan özgürlüğü ayrıca, ateist düşüncelere sahip olma, dinin özünü açıklama ve dini inançları olan kim­ selerin bu inançlarını aşağılamadan ateist propaganda 1 66


yapma

özgü rlü ğünü de taş ı r

.

Vicdan

özg ü rlüğ ü

,

dinin

kademeli olarak ortadan kaybolması ve insanların din) inançlarından vazgeçmeleri içi n de bir temel oluşturur.

Dinin doğru şekilde bir kavranışı, d i ni ve her t ü r doğa­

üstülüğü reddeden ve dinin eleştirisini yapan bir görüşler bütünü olan bilimsel a teizm tarafından yapılmıştır. Ate­ izm materyalist dünya görüşünden ayr ı lama z ve M arksi st felsefe temelinde geli ş ir .

19.

BiLiM VE TOPLUMS A L YAŞA M DA BiLi M i N ROLÜ

Bilimin toplu m sal yaşa m da önemli bir rolü vardır, zira

bilim toplum u n her alanda gelişimini destekler. Toplumsal bir görüngü olarak bilim.

Bili m in asıl ama­

cı, maddi dünya nı n yasalarını ke şfetmektir. Bu bilişsel sü­

recin bir sonucu olarak bilimsel bilgi şekillenir ve doğal ve

son radan üretilen dillerdeki işaretler ya rd ım ıyla herkesin

kulla nı mına sunulur. Toplu msa l bir görüngü olarak bilim,

birinci si , dünyaya dair bir bilgilenme sistemi ve ikincisi, bi lgi üretiminin özel bir türü olarak tanımlanabilir. Bilimsel bilginin çe şit l i özellikleri vardır.

İlk olarak, nesnel haki kati oluşturur, bu da söz konusu

bilginin içeriğinin nesnel ge rçekl i ğe tekabül ettiği anla­ mına gelir.

Bilim, en baş tak i temel ini oluşturan deneysel gerçek­ lerin biriktirilmesini ve tan ım lan m ası n ı gerektirir. Bu deneysel malzeme, nesnel dünyayla bağlantı lqı r ulm as ı n ı sağlar ve incelenen görüngü hakkında bilgilt·ri barındırır.


Bu bilginin dışarıyla sınırlı olduğu ve özsel olmadığı doğ­ rudur. Ancak bilim de neysel verilerin toplanmasında kal­ saydı, buna bilim demezdik; sadece doğrula rı n bir araya toplanması işlemi için günlük, sıradan bilinç de yeterli olurdu. Fakat dış dünyanın ve görüngünün ardındaki iç­ sel düzeni görmek için, asıl görevi bu olan bilime m utlaka ih t iyaç vardır Bilimsel bilgi, görüngülerde öz sel olanın doğas ın a en iyi karşılı k gelen mantıksal kavramlarla iletilir. Her bir bilim dalında biriktirilen bilgi teori denen, mantıksal olarak ikna edici bir fikirler sistemini oluş­ turur. Tekil fikirlecin bir bileşiminde açıklanan ve so­ mutlaştırılan az sayıdaki temel fikir ve ilke, herhangi bir bi li rnde teori geliştirmek için bel i rley ici öneme sahiptir. Bir teori yaratmak, nesnel dünyanın görüngülerini açık­ lam ak ve düzenli ilişkileri anlamak için yeni fırsatlar ya­ ratmak demektir. Bilimsel bi lgin i n önemli bir özelliği, deneysel olarak verili olmayan görüngü ler hakkında doğrulanabilir yar­ gılar şeklinde vücut bulan önceden tahmin etme işlevidir. Bilimsel bilginin tahmin etme işlevi, gerçekliğin kendi­ sinde var olan, bugün ile gelecek arasındaki devamlılık­ tan kaynaklanır. Bilimsel etkinlik, bilimin bir diğer tarafını oluşturur. Bilim insanları araştırmaları sırasında inceledikleri ko­ nuların doğasından yola çıkarlar. Fizik, kimya ve di ğer bilimlerin araştırma yöntemlerindeki belirli farklılıkların s eb ebi de budur. Bilirnde bilişsel et kinlik pratik etkinlikle yakın bir ilişki içindedir. Bilim insanları pratik arac ılığ ıyla nesnel .

,


dünya n ın görüng üleriyle karşı karş ıya gelirler ve onları idrak ederler. Bu, onlara edindikleri bi lgi nin doğruluğu­

nu kontrol etme imkanı da tanır. Bu etki nl ik süresince farklı fa rklı deney yapma araçları ortaya çıkartılır. Bilim ile özellikle felsefe ve siya s i ideoloji gibi farklı toplumsal bilinç t ü rl eri n i n arasındaki bağlant ı üzerinde önemle durulmalıdır.

Ö z ell ikle felsefenin yöntembilimsel

rolüne vurgu yapı l ma lıd ı r. Sosyal bilimlerin tüm fikirleri sınıfsal ve taraflı bir doğaya sahiptir: Belirli sosya l sınıf ve grupla rı n çıkarla r ın ı yansı tırlar D oğa l bilimlerin felsefi yorumu onların sınıfsal yönlerini oluşturur. Bilimin her dal ı nın kendi araştırma alanı vardır. Daha geniş bir bağlamd a , doğa ve toplum araştırma konuları ola rak belirlenebilir ki bu d a doğa bilimi ile top lum b il im i arası nda bi r ay r ım çi zm ek için bir temel sağlar. Bilgi, ken­ di içinde bir a maç değildir, ancak pratikte kullanılmak üzere edinilmesi gereki r. Bazı bilgi türleri insanların pra­ tik aktiviteleriyle doğr udan ilişkili olan bili mleri uygular­ ken, birtakım başka bilgi dal la rıysa uygu lamalı bi limin temel i ni oluşt u ran temel bilimleri meydan a getirir. .

Bilimin gelişmesinde itici güçler. Bilimsel bilginin gelişiminin a n a sebebi, insanların topl um sal ve t arihs el etkinliklerinde, özell i kle de maddi üretimde duyduk la r ı iht iyaçla rd ır. Üretime dair ihtiyaçlar doğa bil imleri n i doğrudan, sosyal bi lim ler iyse ekonomik ilişkiler si s tem i başta olmak üzere dolayl ı yoldan etk iler Ayn ı zamanda vurgulanmalıdır k i gelişimi sırasında bilim, bilgi m ikta rı genişled ikçe artan göreceli bir bağıru­ sızlı ktan yararlanır. .

,


Bilimin göreceli bağımsızlığı, bilimsel bilg in in kendi içerisindeki m an t ık sa l bir bağıntının, yeni keşifleri daha

öncekiler i n mantıksal sonucu haline getiren bariz devam­ lılığın varlığıyla d o ğr u lanır. Bilimsel b ilgi ni n mantıksal tutarlılığı, düşüncenin basitten karrnaşığa, ilk sıradaki özden ikincisine yol a la n doğal hareketinde ifade bulur. Bilimin göreceli bağımsızlığı, bilimsel bilginin mevcut ayrımlaşma ve bütünleşme sürecinde de ortay çıkar. Ay­ rımlaşma, kural olarak yeni bir inceleme konusu ve yeni araştırma yöntemleri getiren yeni bil im da llarının oluşma sını gerektirir. B i limlerin bütünleşmesi, farklı bilim dalları tarafından araştmlan birden fazla sayıda gerçeklik alanı için genel özellikler ve yasalar bulunduğu a nl am ına gelir. ­

Günümüzde toplumsal ilerleme ve bilimsel ve

lojik ilerleme arasındaki ba ğı nt ı

.

tekno­

Günümüzdeki bi l imse l

ve teknoloji k devrimin bir sonucu olarak, bilimin top­ lumsal hayatt ak i rolü de ölçülemez d üzeyd e artmakta ve toplumsal hayatm her alanında etkisi güçlenmektedir. Bilimsel ve endüstriyel devrimler geçmişte de defalarca yaşanmıştır, ancak her zaman birbirinden bağımsızdılar. Günümüzün tek bir görüngü altında bütünleşmiş bilim sel ve teknolojik dev rim i büyük bir bi lgi birikimi, bil i rn i n de­ neysel yanının endüstrileşmesi ve sonuç olarak da bili msel bir buluş ile bu buluşun endüstriyel anlamda kullanılmaya başla ması arasındaki zaman aralığının hızla kapanması ile ortaya çıkmışt ır Bu konuda iki nokta belirlenmelidir. İ lki, bilimin kendi içi ndeki süreçleri n özü; i ki ncisi bilimin top­ lum hayatındaki rolünde görülen değişimler. İlk konudan söz ederken, bilimsel bil g i ni n bütünleş­ t i ril me s i n e yönelik köklü dönüşüme değin i lmelidir: ,

.

,

170


Dünyaya dair bütünleşmiş, sentetik bir görüş şekillen­

mektedir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasmda boş­ luk, matematiksel tekniklerin ileri düzeyde kullanımıyla kapatılma ktadır. Doğa bilimlerinin birbirine yakın oldu­ ğu bariz hale gelmiştir. Bilimin teknik, deneysel aygıtlan dikkat çekici bir değişime uğramıştır: Modern bilimsel laboratuvarların donanımlan bırakalım daha aşağıda olmayı, bazı durum­ larda endüstr iyel girişimlerinkinden çok daha üstündür.

Uzun süre boyunca bilim kendini, toplumsal yaşamın diğer ala nlarından yalıtarak belli bir noktaya kadar ge­

Lişmiştir. Şimdi ise toplu msal yaşamın her alanı na nüfuz

etm ekte endüstriyi, tarımı, ulaşımı, iletişimi, toplumsal ,

yapıyı, eğitim sistemlerini, bilgiyi, yönetimi, planlamayı, finansmanı ve son olarak da politikayı etkilemektedir. Bili­ min toplumu "ele geçirme" süreci, artan şekilde yaratıcı hale gelen emeğin özünde büy ü k değişimler oluşturmaktadır. Bilimdeki son gelişmeleri n endüstri alanmda yaygın kullanımı, emek üretkenliğinde ve yoğun üretim geliş­

t irmede kayda değer bir artışla sonuçlanmaktadır. Günü­ müzde bir ülkenin ekonomik gücü, o ül ken i n bilimsel ve teknolojik gelişim seviyesi ve bu sayede elde edilenleri ne denli etkili kullanabildiğine bağlıdır.

Günümüzün bilimsel ve teknolojik devrimi, toplumun dolaysız bir üretim gücüne dönüşmesi

bilimin,

özelliğine

sah iptir. Bilim, elektrik mühendisliği, nükleer enerji en­ düstrisi ve elektronik endüstrisi gib i modern endüstrilerin oluşması ve gelişmesinde n sorumludur. Bilimsel temellere dayanarak yeniden yapılanma, endüstri ve tarım an gele­ nekselleşmiş sektörlerini çok daha fazla etkilemektedir. 171


Bilirnin toplumun dolaysız bir üretim gücüne dönüş­ mesi, insanın teknolojik süreçler içindeki fiziksel eme­ ğinin payının belirgin şekilde azalmasında, özellikle de kontrol ve idare işlevlerinin otomatik aygıt ve araçlara devredilmesinde görünmektedir. Burjuva ideologları, kendi ilahi anlayışlarını doğrulamak için bilimsel ve tek­ nolojik devrimin muazzam önemini sömürü rler. (Bkz. Bölüm 22.} Bilimdeki devrim, kapitalizm ve sosyalizm altında farklı şekillerde gelişir. Kapitalizmde bilim, burjuva üre­ tim ilişkilerinin deli gömleğine hapsolmuştur ki, bu da bilim dallarının dengesiz şekilde gelişmesini doğurur, bilimsel başarıların tam olarak kullanılmasını engeller ve bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi üreticilere -insanla­ rın çoğunluğuna� karşı kullanır. Bilim yüksek oranda askerileştirilmiştir. Bili msel ve teknolojik ilerleme serma­ yenin yoğuntaşmasını artırır ve kapitalist ülkelerde orta­ ya çıkan genel krizler yoluyla ortaya çıkan kapitalizmin çelişkilerini şiddetlendirir. Sosyalizmde bilim in gelişimi bambaşka bir doğaya sahip­ tir. Sosyalizm yaratıcı etkinlikler için çok geniş imkanlar sunar ve zorunlu madd i ve entelektüel önkoşulları üretir. Eğitim, araştırma ve bilim çalışanlarının eğitimine dair birleştirilmiş devlet örgütü ve bilimsel gelişmeye parti ta­ rafından öncülük edilmesi, çoğunluğun çıkarları doğrul­ tusunda ve onların sosyalizm ve komünizm mücadelesinin amaçlarıyla uyumlu bir bilimsel ilerlemeyi sağlar.


20.

K Ü LT Ü R V E K Ü LT Ü RÜ N

G ELİŞİ M İ N İ N YASALARI

Günümüzün Marksist sosyolojisi kültürel sorunlara sürekli artan bir önem vermekted i r .

Marksist-Leninist kültür anlayışı ve kültürün ge­ lişim yasaları. Kültürün sa de ce manevi bir alan olarak

yorumlanmasının tersine Marksizm-Leninizm, kültürü hem maddi, hem de manevi biçi mler iyle toplumsa l bir emek alanı (emekç i yığınların, ile r ic i sımf ve katmanla­ rın emeği) ol arak görür. Marksist bakış aç ıs ı nd a n doğru bir kültür a nl ay ı şı ancak söz konusu toplu m u n üretici güçlerinin, üre t i m ilişkilerinin ve üstyapısının geli şi m i ­ nin a na li zi aracılığıyla, sosyoekonomik olu şu ml ar teorisi temelinde mümkündür. Ancak yukarıda bahsedilen kav­ ramlar " kültür" kav ra m ın ı n yerini t utm a z zira kültür insan e tki nli ğin i n her al a n d a k i başarılarını, z ih in sel ve fiziksel çal ışmanın meyvelerini bir bütün olarak içerir ve belirli çağl ara toplumlara, milliyedere ve u l u sl a ra özgü bu başa r ıları n ayrıntılarını ortaya serer. Kültürün kayna ğı, insanın hayatın her al a n ı nda ki yaratıcı ve yapıcı ça­ lı şmasıdır ve çalışmaya yönelik y akl a şı m ilerici to plums a l gelişim s eviyesini n oldukça önem l i bir ölçütüdür. ,

,

­

Lenin'in kültüre dai r açıklamaları, kültürü toplumsal hayatı bir bütün olar a k içeren bi r görüngü olarak tanım­ lar. Bu çok yönlü yaklaşım, kültür kavra m ı n ın çö zü mlen­ mesinin ancak m a nev i ve maddi kültür arasındaki iliş­ kilerin, fikirsel üretimin bütün bir sürecinin, fikirsel ve estetik değerle r i n akta rılmasın ın ve bu nla r ı n toplumda nasıl algılandığının ve işlediğirün bir topla m ı n ı içerirse tam a ml a n m ı ş olacağı sonucuna ulaştırır.


Yukarıda söz ettiklerimiz, kült��rün şu tanımını ver­ meyi mümkün kılar: Kültür, toplumun maddi ve mane­ vi gelişiminde kullandıgı, kültürel gelenekler yaratan ve insanoğlunun ilerlemesine hizmet eden niteliksel başan­ larının toplamıdır. Zıtlık barındıran toplumlarda kültür kaçınılmaz olarak sınıfsal bir doğaya sahiptir. Kural olarak, kültürün diyalektik anlamda iç içe geç­ miş ve birbirine bağlı olan maddi ve manevi yanları ara­ sında bir ayrım vardır. Kültürün m addi yanı, insanın emek araçlarının un­ surları ve verimliliği üzerinde ne derece uzman olduğu­ nu, üretimin seviyesini, insanların teknolojiyi kullanma yetilerini ve becerilerini, bilimsel organizasyonu ve emek kültürünü, insanların maddi ve gündelik ihtiyaçlarının giderilmesini simgeleyen niteliksel başarılardır. Manevi kültür, doğa ve toplumun algılanma düzeyini ve derinliğini, ulaşılan dünya görüşünün genişliğini, ile­ rici fikirlerio ve pozitif bilginin toplumsal yaşama katıl­ masını gösteren niteliksel başarıları ifade eder. Bir başka deyişle manevi kültür, bilim, felsefe, eğitim, aydınlanma, ahlaki değerler, edebiyat ve sanat alanlanndaki nitelik­ sel başarıların toplamıdır. Manevi kültür aynı zamanda siyasi fikirler, halkın siyasal gelişimi ve hukuki i lişkileri içerisinde de ifade bulur. Marksist-Leninist teori maddi ve manevi kültürün or­ ganik bağından yola çıkar. İkincH ve göreceli olarak ba­ ğımsız olan manevi kültür, bütün olarak maddi kültür He organik bir uyum içinde ilerler. Bütünsel bir süreç olarak manevi kültür, maddi kültür temelinde gelişerek aynı za­ manda maddi kültürü bir yere kadar etkiler. 174


Kültürün gelişim yasaları şunları içerir:

1) Bileşenlerinin birbi riyle ilişkisi ve etkileşimi; 2) zıt­

lık barındıran olu şum la rda içkin olarak çelişkili doğası; 3) kültürün beli rli yönlerinin eşitsiz gelişimi; 4) kültürün

göreceli bağımsızlığından dolayı ortaya çıkan devamlılığı. Her tarihsel kategori gibi kültür kavram ı da b eli rl i ta­ rihsel koşullarm bir ü r ü nüdür. Her sosyoekonomik ol u­

şumun kendine özgü, özel bir kültürü vardır ki bu kültür eskiyen oluşum ye r i n i daha ilerici olana bıraktığında bu­ nunla uyumlu olarak arkasından gelir. Zrtlık barınduan oluşumlarda kültürün sınıfsal bir

doğasr

vardır. Lenin

dettiğimiz

M i ras ,

Ulu s al Gururu

"

kültürün

sın ıfsal içeriğini, "Red­

"Herzen'in Anısına", Büy ü k Rusların "

Üzerine", "Gençlik Birliklerinin Görevle­

ri" ve "Proletarya Kültürü" gibi çalışm alann da irdelerniş­ tir. Lenin'in burjuva toplurndaki birbirine karş ıt iki kül­ türün varlığına dair ulaştığı sonuçlar yöntembilimsel ba­ k ı mdan çok önemlidi r Kültürün tüm i ns an l ığa özgü içe­ .

riği, sınıfsal olarak sınırlandrrılmış fikirsel üretimin dar

sınırları içinde birikmiştir. Bu yüzden, tüm i n sa nl ı ğa ait bazı un su rla rın varlığına rağmen bu şartlar altında kültür

herkese ait olamaz. Dahası, kültürün tüm in s a n lığa özgü içeriği, eğer egemen sını fın çıkarlarına uyarlanmışsa, ka­ pitalist ülkelerde genelli kle bo:ıunmuş olur.

B urjuv a kültürü.

Erken dönem burjuva devrimleri

sırasında kü l t ü r halkın çoğunluğunun çıkarlarını kar­

şılıyordu. K ü l tü r toplum sa l gelişimin ve m od ası geçmiş ,

feodal yap ıy ı yerinden etmek üzere olan

burjuva

toplu­

munun geli şi m ihtiyaçlarını yansıtıyordu. Kapitalizmin


emperyalizm aşamasına geçişi, burjuva kültüründeki krizin de başlangıcı oldu. Günümüz burjuva kültürünün çöktüğü, bu kültürün üstün kültürel değerleri reddetmesiyle, sanatının estetik olmayan biçimleriyle, ahlak dı şılığın, sözde eğitilmişliğin yaygınlaşmasıyla, siyasi ve ekonomik öğretilerinin, felse­ fesinin, sosyolojisinin, etiğinin ve estetiğinin gerici top­ lumsal eğilimiyle kanıtlanmıştır. Burjuva kültüründeki kriz, yeni koşullar altında insan özgürlüğünü savunacak yeni yollar ve araçlar bulmakta ve insanın her anlamdaki uyumlu gelişimi için koşullar yaratmada yetersiz kalan burjuva hümanizminin çöküşüyle de görünmektedir. Nü fusun büyük çoğunluğu kültürel gelişmelerden uzak durmaktadır; burj uva kültürü, insanlan manevi açıdan köleleştirmek için tasarlanmı ş dayatma bir sah­ teciliktir ki bu da " kitle kültürü"nün, gerçek sanatsal ve kültürel değerlerin yerine geçen alt seviye kültürün ana işlevi de budur. Sınıfsal kültür i lkesin i reddeden burjuva ideolog­ lan, burjuva ve sosyalist kültürlerin yakınsamasını, "yakı nlaşması"n ı içeren "kültürde tek akım" teorileri yayar. İçgüdüsel, sınırlanmamış, "kendini ifade etme öz­ gürlüğü", siyasi aldırışsızlık, dizginsiz anlık yaratıcılık burjuva ideologlan tarafından sanatsal yaratıcılığın do ­ ruğu olarak reklam edilmektedir. Bir bütün olarak bakıl­ dığında, burjuva anlayışlar, kültürün belli bir toplumsal ilişkiler sistemi ile, somut bir üretim biçimi ile herhangi. bir bağlantısı olduğunu reddeder, kültür sorunlarına ide­ alist, "teknokratik" bir açıdan yaklaşarak savunmacı bir toplumsal işlev görür.


Sosyalist kültür. Gerçek kü lt ürel gel i şi m ya l n ızc a sos­ yal i zmle gerçekleştirilebilir. Sovye t kültürel gelişi min i n deneyim i, so syal is t to plumun eski kült ü rl er in en iyi yan­ larını miras aldığın ı seçici şekilde özümsediği n i ve ha­ ,

yata geri döndürdüğünü ve bunu planlı ve amaca yönelik bir şekilde yapara k yeni bir kültür yarattığını gösterir. Bu

devasa çab a da Lenin'in planıyla uyumlu bir şekild e ve ,

onun yol göstericiliğiyle b aşlaya n büyük kültür devrimi­

n in önemi büyük tür. Lenin, kültürel devrimi, sosyalizm ve komün izmi ku­ ran tüm ülke ve milletierin gelişimindeki temel yasa l a r ­

dan biri olarak gör mü ştü r Ona göre kültür devrimi top ­ .

lumun manevi yaşam ında öyle bir niteliksel değişimdir ki, siyasi ve ekonomi k sosyalist dönüşü mler tem elinde

bir kez başladığı ve onları aktif biçimde e tkiled iği anda, to plumdaki bireyl eri kültürün gerçek yaratıcıianna dö­

nüştürmeye ve işçi sınıfının için den ço k yönlü şekilde ge ­

l işm i ş kişilikler biçi mlendirmeye yönelir. Manevi sosyalist kültürde uluslararası

ve ulusal olan

arasındaki ili şkinin ölçütlerini belirlerken, Marksizm­ Leninizmin şu temel ilkelerinden yola çıkmak gerekir : Ulusların ve ulusal özel l i kleri tamamının gerçek anlam­ da özgürce gelişmesi, entern asyon al a n l ayışıyla çelişmez, aksine onun özünü zenginleştirir; enternasyonalist kültür ulusal özelliklerin hiçbirinden yoksun değildir. Dahas1

u l u sa l kültürlerin tüm yönleriyle gelişmesinden kaynak­

lanır: Manevi hayatın zengi n l iği ve çeşitliliği söz konusu old uğ u nda

,

ulusların ve milliyetterin sosya li z m altında

birbirine yakınlaşması, insanlığın pek çok farklı yönünü güçlendirir. Uluslararası kültür ile ulusal kültür ilişki sin-


deki diyalektiğin özü, kaçınılmaz olarak ulusal biçimler içinde cisimleşen uluslararası kültürdür. Sosyalist kültürün her yönden gelişmesi, tüm insan­ lığa ait gerçek insancıl kültürün şekillenmesini sağlar. Sosyalist kültürün ilerlemesi ve toplumsal hayat üzerin­ de daha güçlü etki etmesi, kültürü insanları komünizm ruhuyla eğiterek ve dünyaya sosyalizmin doğruluğunu yayarak komünizmi inşa etmenin aktif bir etkenine ve halklar arasında barış ve dostluk uğruna, insancıl fikirler ve toplumsal gelişirnin zaferi uğruna verilen mücadelenin önemli bir aracına dönüştürür.

2 l . TAR iHTE

YHiiNLARIN VE KİŞİLİCi N ROLÜ. K İ Ş İ LİK VE TOPLU M .

HÜMANİZMİN FEL S E Fi PROBLEMLERİ

Marksizrn-Leninizrn, tarihi, insan etkinliğinin bir sonucu olarak görür ve tarihsel zorunluluk, nesnel top­ lumsal gelişim yasaları ve insanların bilinçli etkinlikleri arasındaki ilişki sorunlarına, bilimsel materyalist açılar­ dan yaklaşır. Tarihi yapan halktır.

İnsan kitlelerinin toplumsal ge­

li�imin belirleyici gücü olduğuna dair öğreti, Marksizmin

en önemli özelliklerindendir. "Halk " kavram ı n ı n bilimsel ve som u t içeriğini ilk or­ taya koyanlar, Marx ve Engels'tir. Onların materyalist tarih anlayışı, maddi üretimi toplumun varoluşu ve ge­ lişimi için temel saymaları ve insanları maddi ve kültürel değerlerin yaratıcıları olarak görmeleri insanların tarihin 1 78


ya ra tıc ıl a rı olduğ u so r usu nu yan ı tlama d a yöntembilimsel

bir zemin sağlar. Marksizm, "halk" ve " ha lk kitleleri" kavramlarının içeriğini tanımlamada somut tarihsel yaklaşımı benim­

serk.en, farklı tarih dönemlerinde kavramın farklı bir olduğ u nu da beli rtmektedir. Toplumu n henüz sı­

içeriği

nıflara ayrılmadığ ı

ilkel komünal sistemlerde, "halk" teri­ mi tüm nüfusu ifade etmekteydi. Bu iki teri m, sömürücü sınıfların or tadan kaldırılmasının ardından sosyalizmde de örtüşür. Bununla beraber Ma rks i zm, zıtlık barındıran to plu mlar ı n koşullarında tüm halk m bir b ü t ü n olduğuna dair tüm önermeleri kararlılıkla reddeder. Bu sorunun irdelenmesi, burjuvazinin de "halk" kav­ ramının bir parçasını oluş t urup oluşturmadığı sorusunu sıklıkla gündeme geti rir. Burj uva zi ilerici bir güç i ken , hiç şüphe yok ki "halk" kavramının içinde yer alıyordu. Son­ r adan tutucu bir sınıfa dönüşmeye ba şladıkça , Marksizm­ Leninizmin ku r uc uları , yalnızca küçük burjuvazinin ha l kın bir parçası olarak değerlendirme hakkını elinde bulundurduğunu düşündüler. (Bkz. V. i. Leni n , CW. Cilt 8, 1 962, s. 297, 298; Cilt 9, 1977, s. 56, 133, 134.) Emekçi­ lerle birlikte ülkeyi sö mü rge boyunduruğundan ku r ta rma mücadelesi veren ulusal bu rj uvazi de "halk� kav ra mı nı n içinde görülm ektedi r. Burjuva kendi halkına ka rşı olduğu an, halk olarak görülme hakkın ı da kayb etm i ş olur. Konuyu özet lersek, halk, belirli bir dönemde, nesnel ko n u m uyla ilerici toplumsal gelişim i n görevlerini yeri ne getiren, tarihsel olarak değişen sınıflar ve to plu msal grup­ lar topluluğudur. İlk başta ve en önemli olarak, tari h bo­ yunca halk emekçi sınıfı ifade etmiştir, ancak b u kavram


ayn ı zamanda belirli tarihsel aşamalarda ilerici yenilikler içi n mücadeleye katılan nüfusun diğer katmanlarını da

(örneğin 18. ve 1 9. yüzyıllardaki devrimler dönemindeki burjuvazi) ifade etmek için kullanılmıştır. Tarihsel süreçte halk kitlelerinin belirleyici rolü, üç ana özellikle gösterilir: a) toplumun asli üretici gücü ola­ rak; b) toplumsal ilişkilerin yaratıcısı ve devam ettiricisi ve en güçlü sosyo-politik güç ol arak; c) manevi kültürün yaratıcıları olarak. Emekçiler, tüm emek araçlarını ve yaşamda ihtiyaç duyulan her tür maddi değeri üretirler. Tü m sosyoekono­ mik oluşumlarda konutları inşa edenler, tüm toplumsal kesimleri doyuranlar giysileri ve ayakkabılan üretenler an lardı. Halkın belirleyici rolü olmasaydı hiçbir önemli tarihi olay gerçekleşmezdi. Halk tüm toplumsal devrimierin ve ulusal özgürleşme hareketlerinin öncü gücüdür. Günü­ müzde halk barış, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin biri ncil gücüdür. (Bkz. V. i. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği.)

Halk kültürün yaratıcısıdı r, çünkü onların hayatı sa­ nat için malzeme sağlar, çünkü onlar kültürün en önemli unsuru olan dili üretti, onlar destansı şiirler, müzikler, danslar yarattı; en önemlisi de onlar sanat eserini en iyi anlayanlardır. Halkın ve kişiliğin tarihteki rolüne dair burjuva anla­ yışları eleştirirken, bu fikirterin idealist bir dünya görüşü ve metafizik bir düşünce yönteminden kaynaklandığını da unutmamak gerekir. Bu anlayışların temel amacı, işçi sı nıfına, sömürücü sınıflar olmaksızın bağımsız bir hayat ıso


sürdüremeyecekleri düşünc e si ni dayatmak b u rj uva zi ile işçi sınıfı arasındaki gerçek sınıfsal çelişki yi gizlemek ve bunu, sıradan halk k itles i ile ön plana ç ıka n birkaç olağa­ nüstü k işili k arasındaki "nihai" çel işk i olarak sunmaktır. ,

Tarihsel gelişirnde halkın daha da büyük rol ayrıarnası

üret im iliş­

yasasını incelediğimizde, üretim g üçlerin in ve

kilerinin gel işi mi nin farklı sosyoekonomik oluşumlarda ,

emekçi lerin rolünü nasıl değ i ştird iğ ini ve tarihin kaderi üzerindeki sorumluluklarını nasıl ar tt ırd ığ ın ı görebiliriz. Bu yasanın özünü aç ık larke n Lenin şöyle de mi ş tir: "Ta­ rihsel olayla rın etki alanı ve kapsamı ne kadar büyükse, bu olayla ra katılan insan sayısı da o kad a r çoktur; bunun tersi şek i lde yaratmak istediğimiz d e ğ işim ne kadar derinse, o olaya yönelik o derece ilgi ve akıllıca yaklaşım uyandır­ malıyı z ve m ilyonlarca, on milyon la rc a insanı bu olayın gerekli olduğuna ikna etmeliyiz." (CW, Cilt 3 I , s. 498.) Halkın bugünkü dönemdeki, dünya çapında kapita­ l izmd en komünizme geçiş dön emi n d eki rolünü açıkhğa kavuşturmaya özel önem verilmelidir. Bunu yapa rken bu rolün gerek nitelik gerekse nicelik ba kı md a n s ebepleri ni ve somu t görünümlerini anlamak zorunlu dur Emekçiler, ins a n ın insanı sömürmesine bir son veren, kendiliğinden toplumsal gelişimin yeri ne Marksist Leni­ nist parti önc ülüğ ü nd e toplumsal yaşamın her alanının planlı gelişimini koya n sosyalist devrimin zaferinin ar­ d ınd an, nitelik bakımından yeni bir role sahip oldu. ,

,

.

Kişiliğin tarihteki rolü. Kişiliğin ta ri hteki rolüne dair gerçekten bilimsel bi r aç ık la ma b u kavramı, tarihsel ge­ re kl i lik ve ha l kı n topl u msa l gelişim, partileri ve sınıfla­ rın etkinlikleri ü zerindeki belirleyici etk i si i le d i yalekt ik ,

ısı


ilişkisi içinde değerlendiren Marx, Engels ve Lenin tara­ fından yapılmıştır. Marksizm-Leninizmin kurucuları, tek bir kişiliğin tarihsel gelişimi etkilemesinin, kişiliğin ilerici sınıfların mı gerici sınıfların mı çıkanna olduğuna, toplumsal gelişimin ne snel yaslarının eylemini aniayıp aniamaclığına ve halk kitlelerini kişisel olarak ne dereceye kadar etkileyebildiğine bağlı olduğunu kanıtlamışlardır. İdealistlerin kaderci görüşleri karşısında, Marksizm-Le­ ninizm kişiliğe tarihsel gelişim süresince önemli bir rol verirken aynı zamanda kişiliğin tarihte belirleyici oldu­ ğu anlayışını reddeder. (Bkz. Marks'ın 10 Kasım l8 77'de Wi lhelm Blos'a yazdığı mektup ve Engels'in 21 [-22} Ey­ lül 1890' da Joseph Bloc h 'a yazdığı mektup (Marx, Engels, Seçme Yazışmalar, s. 291, 395-396) ve Lenin'in şu yapıt­ ları: "Halkın Dos tla r ı Kimlerdir? ve Sosyal-Demokrat/ara Karşı Nasıl Savaşır/ar?, "F. Engels", "Karl M arx ve S o l Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Kısım 5.) "

"

"

"

Marksizm-Leninizmin kişilik teorisi. !nsanın özüne

yalnızca Karl Marx'ın ma­ teryalist tarih anlayışını bulmasıyla mümkün olmuştur. Feuerbach 'ın insanın özünü anlamaya yönelik antrapolo­ jik yaklaşımı eleştirirken, Marx, " i nsanın özü, her bireyin içinde doğuştan gelen bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde o toplumsal ilişkilerin birliğidir," ("Feuerbach Üze­ rine Tezler") demiştir. Marksizm-Leninizmin kur u cu l a r ı " birey", "irısan" ve " kiş ilik " kavramlarını kullanmışlardır. Birey, hayatının ve işinin özgüllüklerini dahil etmeksizin insanı, insan tü­ rünün bir temsilcisi olarak ifade eder. "İrısan" kavramı, insanı hayvanlardan ayıran özelliklere odaklanarak onu dair sorunun bilimsel çözümü,

182


insan türünün bir temsilcisi olarak görür. Kişilik i se top­ lu m sal olarak belirlenmiş ve bireysel olara k ifade bulan özellikleriyle somut bir i nsa n anlamına gelir. "Kişilik" kavramı, insanın özünü ifade eder; bu öz insanın kişilik olarak geliştirdiği somut tari hsel ve top­ lumsal koş ulla r ın bir yan ü r ü nüdür . Kişiliğin özü, farklı etkinlik alanlarında (m ad di , sosyo-politik, manevi gibi) kendini göster i r. İ nsan kendisini çevreleyen ge rçekliği dönüştürerek, kendi va rl ı ğı n ın koşullarını da değiştirmiş olur ve sonuç olarak kendisini de dönüştürür. Üretim ilişkilerinin i ki ana türünü takip ederek Mark­ sizm, toplum ve ki şilik arasında iki ana ilişki biçimi be­ lirler. Özel mülkiyet üzerine kurulu toplumun ayırt edici özellikleri sömürü ve baskıyken, kamu mülkiyeti üzerine kurulu toplum ise insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşrnayla betimlenir. Zıtlık b a r ındu an oluşum larda iki temel tip k işili k vardır ve bunlar sömürücü ve emekçidir (köle sahibi ve köle, derebeyi ve serf, kapitalist ve işçi). Sosyalizm şartlarında yeni bir kişilik -komünist toplum kişiliği- doğar. ­

Toplum ve kişilik arasındaki ilişkide çıkarların yeri ve

rolüne de dikkat etmek gerekir. Farklı toplu m sal i li şk iler farklı çıkarlarla ilgilidir. Sınıflı toplumda her birey belli bir sınıfın üyesi olduğ u nda n , bireyin ve toplumun çıkar­ lan arasındaki i l i şkiye dair soru, ancak sınıf bakış açısın­ dan değerlendirilebilir. Hümanizmin felsefi sorunları. Geçtiğimiz birkaç

yılda, hümanizmin sorunları, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ideolojik m üc adelede öne çıkmıştır. 183


Hümanizm , in san ı n kişilik olarak değerini, özgürlük ve mutluluk hakkını, yeteneklerinin gelişimini ve dışa vururounu tanıyan, toplumsal kurumların değerlendirme ölçütü olarak i ns a nın refahını gören, e şitlik, adalet ve in­ sanlık i l kelerini i nsanlar arasındaki ilişkilerde olması ge ­ reken k ural olarak değerlendiren, tarihsel olarak değişen bir görüşler sistemidir. Hümanizm öğretisinin uzun bir tarihi vardır: Hüma­ nizm , İtalyan Rönesansı döneminin felsefi düşüncesinin temsilcileri, on yedinci ve on sekizinci yüzyılın Fransa ve İng iltere'sindeki materyaHst filozoflar, ütopik sosyalistler,

Rus devrimci demokratları ve pek çok ülke ve milletin dü­

şünürleri tarafından geliştirilmiştir. Yine de gerçekten bilimsel bir hümanizm kavramı Marx ve Engels tarafından çözümlenmiştir. Onlar hü­ manizm öğretisine yönelik somut ve tarihsel bir sınıfsal yaklaşım geli ştirmiş ve hümanizm anlayışını toplumsal gelişimin bilimsel teorisine, proletaryanın devrimci hare­ ketine ve komünizm için mücadeleye baglayarak proleter ve sosyalist hümanizm anlayışını ortaya koymuşlardır. Marx ve Engels, insanları evrensel bir sevgi temelinde yeniden eğitmenin (ki bu Marx öncesinde hümanizm me­ selesiyle ilgilenen birçok filozofun yanılgısıydı) bir hayal old uğ u fikrini temellendirmiş ortaya koymuş ve kendile­ rine karşı l ık gelen nesnel koşullar olmaksızın en yardım­ sever fikirlerio dahi insanlar tarafından benimsenemeye­ ceğini göstermişlerdir. Bu yüzden de, insancıl görüşleri gerçeğe dönüştürmek için insanların yaşam koşullarını insanca bir hale g eti r m en i n zor un l u oldu ğ u nu kanıtla­ m ış la rdı r Bu koş u l la r ın hayata geçirilebilmesi için de, in,

.

1 84


sanı aşağtlayan ve köleleştiren her türlü ilişkinin ortadan kaldmiması gerekmektedir. Marx ve Enge ls hem Makyavel'in, "Amaç aracı meş­ ,

rulaştmr" savını hem de Hıristiyanlığın kö tülüğe karşı "

ş i ddete başvurmama" dogm asını reddetmişlerdir. Her­ hangi bir

amaca ula şmak için mut laka birtakım araçlara ihtiyaç vardır. Fakat bir ya n d a n her a m aç haklı gösterile­ mez (amaç insanlık dışıysa, bütün araçlar da insanlık dışı olur), diğer yandan amaç haklı bile olsa bütün araçlar ona uyg u n değildir. "Kötülüğe karşı şiddete başvurmama" şeklindeki Hı­

ristiyan dogması da aynı şekilde desteklenemez. Her tür

kötülüğün her türlü ko ş ulda şiddetle çözülerneyeceği açıktır. Kötülükle savaşmanın bir aracı olarak ikna yön­ temini redde tm eyen sosyalizm, kötülüğün kayn a ğı iknayı önemsemediğinde baskıyı da d ı şl am a z .

22.

M A RKSİST- LENi NİST FELSEFE:

BİLİMSEL BİLG İ NİN VE DEVRİMCİ PRATİGİN FELSEFi VE YÖNTEMBİLİ M S EL TEMELi Bu konuyu i ncelerken şu mese lele re odaklanmak

önerilir.

Bilimsel bilginin genel yöntembilimi olarak Mark­ sist-Leninist felsefe. Diyalekt i k materyali st felsefe, doğu­ şundan bu yana yaşa m la yakı nd an ilişkili bir toplumsal

bilinç biçimi olmuştur. İnsanın toplumsal ve ta rihsel ola­ rak dünyaya egemen olma deneyi m in in ve manevi et k i n ­ liklerinin bir özetidir.


Diyalektik ve

tarihsel materyalizmin yasaları ve kate­

tarihsel deneyi m i , dünyaya dair bi l gi lerin bir sistemine dönüştürmüştür. Bunun bir sonucu olarak, felsefi tezler s ade ce dış dünyanın özellikleri ve dü­ zeni ha kkı nda birtakım genel bilgileri içermekle kalmaz (diğer bilimler de bu bilgileri verebilir), bunun yan ınd a insanın dünyayl a olan ilişkileri, ihtiyaçları ve çıkarları prizmasından bakarak kültürel gelişiminin deneyimini bir bütün olarak biriktiren genel bilgiyi de kapsar. Bu sebepten dolay ı diyalektik materyalist fels efe ger­ çeklik üzerinde hem manevi hem de pratik olarak llstalaş­ man ın her türlüsüyle ilgilenir ve toplumsal bilinç içinde özel bir yer tutar. Yaratıcı bilimsel düşüncenin en genel teoris i ve eş zamanlı olarak yöntembilimidir, komünist ideolojinin ve bili m se l bir dünya görüşünün genel teor i k zemini olarak işlev görür. Bilimsel bilginin her alanı, felsefi önermelere dayanır; yani insanların bilincinden bağımsız olarak nesnel ger­ çeklik, görüngüler arasındaki çeşit l i ilişkilerin nesnel do­ ğası, bu görüngülerin bilinebilidiği, bil im tarafından elde edilen bil gin i n toplumsal ve pratik a m ac ı gibi kav ra m la ra dayanır. Bu ö ne rm eler bir araya geldiklerinde bili msel idrakin felsefi temelini oluşturur. Diyalekti k ve tarihsel mat erya li zm felsefesi tarafından geliştirilen genel teori k anlayıştan doğar. Buna d ayan a rak bilim, dış dünyanın düzenine ve toplumun ihtiyaçlarına den k düşen gelişimi gösterebi lmek için gerekli temel kılavuzlara sahip olur. Diyalektik m ateryali s t felsefe, bilimsel dünya görüşü­ nün teorik temelini oluşturur ve b i l i ms eJ bilginin genel yöntembilimi olara k görev yapar. go riler i toplu m sal ve

­

,

­

1 86


Marksist-Leninist felsefenin yöntembilimsel işlevi, fel­

sefi bilg i temelinde formüle edilen bilişsel ve prat i k etkin­ liğe dair ilkeler sisteminin (temel önermeler ve sonraki genel gereksinimler) esas rolü olarak değerlendirilir. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin yöntembilimi, somut bil im lerde ve bilimin tek tek dallarında kullanılan özel yöntemlerden niteliksel olarak farklıdır. Ayı rt edici ö zelliği evrenselliğidir. Diyalekt ik materyalist yöntemin evren sel li ği, herhan­ gi bir bilirnde gerçekliğin her türlü alanını incelemekte, bil işsel sürecin tüm aşarnalarında uygulanabilir olmasın­ dan ileri gelir. Hem teorik bi lgi alanında hem de gerçekli­ ğin pratik olarak dönüştürülmesinde uygulanabilir. B il imsel bilg in in evrensel yöntembilimi olm a özelli­ ğiyle Marksist-Leninist felsefe, diyalektik ve t a ri h s el ma­ teryalizmin bütüncül bir teorisi olarak işlev görür. Diya­ le ktik materyalizm sadece doğay\ anlamada özel bir yön­ tem, tarihsel materyalizm de sadece toplumu anlamada bir yöntem olarak görülürse, Mar ksist- Leninist felsefenin özü tahrif edilmiş olur. Gerçi tarihsel materyalizmin top­ lumsal felsefe teorisi olma özelliğini reddetmenin de bir a nla mı yoktur. Marksist yöntembiliminin topluma ve insa na dair ma­ teryalist öğreti dışında düşünülemez oldu ğunu belirtmek bir ilke meselesidir. MateryaHzm ve diyalektik toplum a uygulanana dek, tam olarak tutarlı bir bilimsel felsefi yöntembilim ve gerçek anlamda bi li msel bir dünya görüşü geliştirilememişti. Varlığın genel özelliklerini ve ilişkilerini yansıtan tüm yasalar ve kategor iler, d iyalektik ve tarihsel materyalizm-


deki yöntembilim sel işlevi üstlenir. Marksist felsefenin tüm epistemolojik, mantıksal ve varlı kbilimsel sorun­ lannın yöntembilimsel bir anlamı vardır. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin tüm kavramsal aygıtı, gerçeklik üzerinde teorik ve pratik olarak uzmantaşmaya dair öner­ melerin bir sistemi olarak işlemektedir. Ö zel bilimiere yönelik felsefi yaklaşım, edinilen bilgi­ nin genellenmesini müm kün kılar. Bilginin farklı dalları arasındaki bağlantıları ve ilişkileri orta çıkarır ve böylece bunların alt seviyeden üst seviyeye gelişim eğilimlerini anlamaya yardımcı olur. Diyalektik materyalist yöntembiliminin genel ve ev­ rensel doğası, onun hem doğa bilimlerinin hem de top­ lumsal bilimlerin gelişimi içindeki rolünün analiziyle orta çıkar. Diyalektik materyalizmin doğa bilimleri için temel önemi, Marksizm-Leninizmin kurucuları tarafından kapsamlı biçimde temellendirilmiştir. (Bkz. F. Engels, Do­ ğanın Diyalektiği, V i. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokri­ tisizm; "Militan Materyalizmin Önemi Üzerine".) Bilginin birikmesi için, yeni bilim dallannın ortaya çıkması için ve farklı bilimlerin birbirine yakınlaşarak iç içe geçmesi için doğanın ve güncel bilimsel ilerlemenin eğilimlerine dair sağlam bir felsefi anlayışa sahip olmak ve gerçeğin karmaşık görüngülerini inceleme de kullanı­ lan farklı yöntemler ve düzeyler arasındaki ilişkiyi doğru görmek gereklidir. Bilim tarihi gösterir ki, özel bilimler ne kadar büyük bir gelişim gösterirse, bu sonuçlan felsefi bir bakış açısıyla yorumlamak ve bilimsel gelişmenin di­ yalektiğine ışık tutmak için de o kadar büyük bir ihtiyaç I SK


doğmaktadır. Bilimsel sürecin nesnel

içeriği Marksist­ ,

Leninist felsefeni n ve ana önermelerinin temellendiril­ mesinin ve yaratıcı şekilde geliştirilmesinin ilerlemesine bağlıdır. Toplum sa l geli şi min çözümlenmesine tarihsel ma­

t erya liz m aç ı sın da n bakmak iç in en başta nesnel maddi ,

ekonomik koşul la rı ve h erhangi bir toplumsal görüng ü­

nün ortaya çıkıp var olmasını sağlayan etkenle r i bulmak

gereki r. Bu sayede bilimsel bilgi toplu m sa l hayat ı n nesnel ya sa la r ı m keşfetmeye yönelebil i r. MaTksist yöntem top­ lumsal ve ta rihsel oluşumların doğası nı ve özü nü anlama­ mızı, bütünlüklerini ve gelişimlerinin mantığını tümüyle kavramamızı sağlar. Toplumsal gerçekliğe tarihsel-ma­

teryalist b akış aynı zamanda diyalektik yaklaşımdır: Top ­ lumsal görüngülerin, tarihsel sistemlerin kendi i ç ç el i şki

­

leri temelinde gelişimlerini zorunlu kılar.

Toplumsal gö r üng ü leri incelemek için som ut tarihsel yakla şım diyalektik ma t er ya li st toplumsal bilgi yöntem­ ,

biliminin önemli

bir

özelliğidir. Marksist-Leninist yön­

tembilimi, günümüz dünyasındaki sü re c i çözümlemede muazzam önem taşıyan genelin ve özelin diyalektiğini dikkate alma ihtiyacını da içerir. Marksist-Leninist felsefenin ve devrimci pratiği n

birliği. Varlığın

ve d ü şü n cen in gen el yasalarını göstere­

rek, diyalektik ve tarihsel materya l i zm toplumsal ve tarih­ sel etkinliğin daha genel ilkelerin i formüle eder. Bu yeni

felsefe, tari hsel devrimci etkinliğin bir genellemesinden ortaya çıkmış ve proletaryanın gerçekliği devrimci biçi m

­

de dönüştürme mücadelesinde bir anda ideolojik bir silah haline gelmiştir.


felsefe tüm işlevlerinde verimlidir. Birincisi, materyali ı-m, işçi sıMfı...ideftıloJfti.nin teorik omurgasını oluşturur. Nesnel bir gerçek olarak, proletaryanın felsefi ve sosyolojik teoris i , toplumun pro­ le tar yan ı n çıkarları yönünde devrimci dönüşümünün dü­ zenini açıklar ve halk kitlelerini sosyalizm ve komünizm adına mücadelede birle şt iren sosyo-politik, ahlaki ve di­ ğer manevi değerler i formüle eder. Komünist ide olojinin dünya görüşünün temelinde yatan felsefe, politikadan ayrı düşünülemez. Marksist-Leninist felsefe aynı zamanda işçi sınıfının ve onun partisinin dünya görüşünün de genel teorik temelini olu şturur, çünkü varlığın ve düşüncenin daha genel yasala­ rının anlaşılması, sadece çevrem izdeki dünyayı değil, aynı zamanda insan hayatının anlamını da kavramamızı sağlar, komünist fiki rlerio özünü ve içeriğini açığa çıkartır, dev­ rimci değer yargısını üretir ve gr up lar ı n, sınıfların ve bi­ reyler i n toplumsal ve tarihsel etkinliklerine karşılık gelen ölçütleri oluşturur. Bilimsel nesnellik ile Marksist-Leninist felsefe arasındaki ayrılmaz bağ, Marksist-Leninist felsefe­ nin d evrimci hareketle olan birliğini de ortaya koyar. Nesnel yaklaşım, yani politika geliştirmeye ve uygu­ lamaya dair sorunlara diyalektik materyalist yaklaşım toplumsal gelişim den eyimi nin doğru şekilde çözümlen­ m es i ni ve bilimsel olarak temellendirilmiş bir polit i kanın ortaya çıkarılmasını ga ra nt i altına alır. Nesnellik, ilişkile­ rin gerçek durumunun ve gerçekliğin haki ki bir resminin siyaseten d ikkate alınması demektir. Böylesi bir yaklaşım , teoriye ve pratiğe herhangi gelişigüzel bir şeyin eklenme­ sini ya da teori ve pratiğin sınıf ve partilerin etki n likler iMarksist

diyalektik ve tarihsel

190


nin mevcut koşullarını yansıtmakta başarısız olduğu n un iddia edilmesini engeller Bu yaklaşım aynı zamanda sını­ .

fın gerçek çıkarlanndan

doğar.

Leninist somut tarihsel analiz ilkesi de toplumsal gel i

­

şime siyasi reh berl ik etmeye dair bir başka ilkedir, dünya

görüşü aç ıs ı ndan ve yöntembilimsel açıdan önemlidir. Politik rehberliğe dai r sorunlar, somut durumun somut analizini yapma gerekliliğine göre çöz ü lü r

.

B i r politika

tarihsel koşulların kendine has özelliklerini, iç i nde bulu­ nulan toplumsal gelişi m seviyesinin özgüllüklerini,

itici

güçlerin bileşimini ve olayların nesnel seyri içinde öne çı­

kan görevleri dikkate almıyorsa başarılı ola ma z. Marksist-Leninist felsefenin verimlili ğini n zorunlu

bir koşulu olarak yaratıcı gelişimi. Marksizm-Leninizmin yaratıcı ruhu, bizzat diy a lektik materyalizmin özüyle ifade ed i lir ki, bu aynı zamand a tarihsel etkinlik için bir yöntem­

bir dünya görüşü sağlar. Teori bağlantı, insan etk inliğin i n iki temel

bilimi ve bilimsel devrimci

ile pratik arasındaki

yö nünü n diyalektik sürecidir. Doğru bir teorinin kendisi

de, gelişmekte olan pratiğe hizmet ettiği için gelişir. Dev­

rimci tar ihsel etkinlik de bili msel verilere ve tahminlere dayana rak gelişen, gerçekliği dönüştürmenin hakiki bir sürecidir; nesnel dünyanın doğal ve toplumsal ala ndak i sü­

rekli biçimde ortaya Çlkan nesnel özelliklerinin ken dilerini artan bir düzeyde açığa vurmaları sürecidir.

Günümüzde yaşanan süreç, öncelikle gerçek sosyaliz­

min ort aya çıkışı ve gelişmes i yeni dünya sistemi ile eski ,

kapi tal is t sistemin ka rşı ka rşıya gelişi diyalektik s or unla n

­

Marksizm'in temeli olarak ön plana yeniden taşımıştır.


Materyalist diyalektiğin daha ileriki çai.ışmalarının belirleyici yönü, gelişimin genel kuramının ve özellikle de gelişi min günümüzün toplumsal gelişimine dair sorunla­ rın kapsamlı bir şekilde çözümlenmesidir. Gelişimin so­ runlarına dair giderek artan ilgi, yal n ız c a günümüz doğa bilimlerinde evrim fikrinin güncelliği ile değil, aynı za­ manda insanlığın karşısındaki dolaysız toplumsal tarih­ sel ilerlemeyi öğrenme ve dünyadaki gelişmelerinin man­ tığını bilinçli bir şekilde etkileme görevleriyle açı klana­ bilir. Bugün, tarihsel gelişimin nesnel süreci, insanların, sınıfların ve partilerin devrimci etkinliğinden daha önce hiç olmadığı kadar ayrılmaz bir haldedir. Bu ba ğlam da, tarihsel gelişimin nesnel ve öznel etkenlerinin diyalektiği çok büyük önem kazanmıştır. Toplumsal gelişirnde nesnel ve öznel etkenierin diya­ lektik birliği, en çok gerçek sosyalizm içerisi nde vücut bulmuştur. Yeni toplum sal sistemin ilerlemesinin düzeni­ ni incelemek en önemli mesele haline gelmiştir. Mevcut sosyalizmin diyalektiğinin çözümlenmesi gelişimin genel teorisini derinleştirip zenginleştiemek te, kend isini yerleş­ tirmekte olan komünist uygarlığın koşullannda tarihsel sürecin yeni yönlerini açığa çıkarmaktadır. Bu konuyu araştırırken, tüm dünyada tarihsel bir gö­ rüngü olarak ortaya çıkan bilimsel ve teknolojik devrimle bağlantılı pek çok felsefi ve sosyolojik soruna da di kkat edilmelidir. Bugün ilerlemenin kaderi, büyük oranda bu sorunların doğru şekilde anlaşılabilmesine bağlıdır.



Suslakov yakovleva felsefe el kitabı yordam kitap