Page 1


Rosa Luxemburg Bu yıl Alman devrimeisi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'in 60. ölüm yıldönümü. Çeşitli yayın organlarında çıkan yazılarla anılmasına karşın, iki büyük devrimci ülkemizde yeterince tanınmıyor, bilinmiyor. Amacımız bu boşluğu doldurmak; revizyonizme ve her türlü sınıf uzlaşmacılığına, emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı, kitlelerin gücüne inanarak ölene dek mücadele veren ve Marksizm'in en büyük düşünürlerinden bi­ ri olan Rosa Luxemburg'u tanıtmak. Rosa Luxemburg 1871'de Rus Po­ lonyasında, Zamosc ilinde doğdu. Polanya, Alman ve Rus Sosyal De­ mokrat partileri içinde çalıştı. ll. Enternasyonal'de sol kanadın sözcülü­ ğünü yaptı. Almanların Parti Okulunda dersler verdi. 1. Dünya Savaşında kendi ülkesinin toprakları üzerinde emperyalist savaşa karşı mücadele etti. AKP'ne dönüşen

Spartaküs Birliği'nin

önderleri arasında yer aldı.

15 Ocak 1919'da, 49 yaşında öldürüldü. En önemli kitapları: form ya da Devrim

2004),

Sosyal Demokrasinin Bunalımı

nomiye Giriş

(2008),

(Belge Yayınları 1993),

(Belge Y. 1995),

iktisat Nedir?

Sosyal Re­

Sermaye Birikimi (Belge Y.

(Belge Y. 1998),

Ulusal Eko­

Spartakistler Ne istiyor 1 Siyasi Yazılar

(Belge Y. 1992),

Polanya'nın Smai Gelişimi,

Kitle Grevi, Siyasi Parti ve Sendikalar, Mektuplar, Anti- Kritik,

ca Bak. Elzbieta Ettinger,

Bir Yaşam: Rosa Luxemburg,

Ayrı­

Türkçesi Ali

Çakıroğlu, Belge Yayınları 2008.

Osman Akınhay 1960, izmir, Ödemiş doğumlu. 1976'da SBF'ye, 1980'de hapse girdi. Ha­ pishanede çeviri yapmaya başladı. O günden bugüne daksanı aşkın ki­ tap çevirdi.

Gün Ağarmasa

(2002) ve

Ölüme Bakmak

(2005) adlı iki ro­

manı; Piyasa Sosyalizmi Tartışması (Belge Y. 1991) ve Özcan Özen'le birlikte hazırladığı

Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke

Bütün Sokakları isyanda

yaptığı lar

(2002) ve

Dünyanın

(2003) başlıklı üç derlemesi, Mehmet Uğur'la

Müzakerelerden Üyeliğe: .AB- Türkiye Gündemindeki Sorun­

(2005) adlı bir söyleşi kitabı var. Agora Kitaplığı ile Meselekitap der­

gisinin editörü. Belge Yayınlarından tisadı

(Aiec Nove, 1991 ),

Marx'tan Lenin'e

Uygulanabilir Bir Sosyalizmin ik­

Proletarya Diktatörlüğü Tartışması,

(Hal Draper, 1990) adlı kitap çevirileri yayımiand ı.


BELGE YAYlNLARI: 623 Siyasi Düşünce Klasikleri Dizisi

The National Question Se/ected Writingsby Rosa Luxemburg, (Monthly Review, 1976) ULUSAL SORUN © ROSA LUXEMBURG

TDrlct;esl Osman Akınhay Sayfa DDzenl Aristan

Kapak

Nuran Günd�du

Birinci Bsskı Ocak 2010

/çiKapak BasJa-CIIt Berdan Matbaacılık

o (212) 61312 11

Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi

C Blok No: 239 Topkapı/Istanbul

BELGE ULUSLARARASI YAYINCIUK Divanyolu Cad. Binbirdirek lşhanı No:15/1 Sultanahmet/lstanbul

Tel: O (212) 638 34 58

Fax: O (212) 517 44 53

E-mail: belgeyayinevi@hotmail.com belgekitapkulubu@yahoo.com

www.belgeyayincilik.com


Rosa Luxemburg

ULUSAL SORUN

Türkçesi Osman Akınhay

,:;

beltıe yayınlan


N

ç

Önsöz Giriş:

E

D

K

L

R

E

5

. . . . . . . . . . . . . . . . .................. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

M arksist Kuramda Ulusların Kendi Yazgısını

Belirleme Hakkı.

.......... . . . . . . . . . . .................... . . . . ....... . . . . . . ..............

Lenin'e Karşı Luxemburg Tarihsel Ortam

............. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

........ . . . . . . . . . . 1 1

Kendi Yazgısını Belirleme "Hakkı"

13

.........................................

Ahlaki Bir Hak Olarak Baskıdan Kurtuluş Birinci Dünya Savaşı.

? 7

.........................................................

20

...............................

22

.......... ...................................................

Lenin'in Çelişkili Konumu

. . . .... . . . .

.. . .. . .. . . .. .. . . . .. . . .. . . .. .... . .. . . .. . . .. . .23

Rus Devrimi'nde Kendi Yazg ısını Belirleme Lenin'in iki Uçlu Politikası.

....................

.. . . . . .25 30

. . . .............. . . .. . . . . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . .

Kendi Yazg ısını Belirlemenin Sonraki Tarihi

.

.. . . .. . . . ...... . . . ........34

"Kendi Yazgısını Belirleme Hakkı"na Sahte Bağlılık

39

.......... . . . . .

U LUSAL SORUN

.

.

.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ........ . . . . . . . . . . . . . . . . . . ........

Londra'daki Erternasyonal Kongresi'nde Polanya Sorunu Antolojiye Önsöz : Polanya Sorunu ve Sosyalist Hareket. . Ulusal Soru n ve Özerklik

.45

.47 59

. . . . . . . .......

99

. . . . . . . . . . . . . ......... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

1)

Ulusların Kendi Yazgısını Belirleme Hakkı . .

2)

Ulus-Devlet ve Proletarya

3)

Federasyon, Merkezileşme ve Partikülarizm

.

.

...

Ulusal Sorun ve Özerklik.

..

.. . . . . . .. . . .. . . . ....99

. . . . . . . . .... . . . . . . . . . . . .. . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . 151

4) Merkezileş me ve Özerklik . . 5)

............

. .

.

. . ........ . . . .

. . . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . . . . .. . .. . . . . .... .. . . . . .235

Kendi Yazg ı s ını Belirleme Kapitalizmde Gerçekleşemez Rus Devrim i'nde Milliyetler Sorunu

.. . . . 175

.. . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . .203

. . . . . ........

267

269

. . . . . . .. . . . . . . . .. . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Ek: Gazeta Robotnicza Editörlerinin "Tezler"i . . .

...

.. . . . . . . . . . . . . . . . ........277

1)

Emperyalizm ve Ulusal Bas k ı . .........................................277

2)

Ulu sların Kendi Yazg ılar ı nı Sözde Belirleme Hakkı. .

3)

Polanya Sorunu ve Sosyal-Demokrasi

...

282

....

287

. . . . . . .. . . . . . . . . . . . .. . . . . . . .


ÖN SÖZ

i ngilizce konuşan okurların elinde Rosa Luxemburg 'un Polonya di­ linde yazılmış makalelerini derleyen bir kaynak olmad ığı için, onun ulusal soruna ilişkin düşünceleri ile Lenin'inkileri karşı laştırmaları zor olmuştu. Burada Rosa'nın 1 908- 1 909 yı lları arasındaki temel makalelerine ek olarak, ikisi arasındaki farkl ı l ı klan sergileyen diğer yazılardan yapılmış bir seçkiyi de sunmaktayız. Ulusal sorun ve özerkliğe ilişkin 1 908-1 909 makalelerinden sonuncusu ( Gelecekte­ ki Demokratikleşmiş bir Rusya içinde Polonya'mn Özerkliğinin Ta­

Şidiği Anlam) konu dışı olduğu için derleme dışında bırakılmıştır. Öte yandan, Gazette Robotnicza editörlerinin Zimmerwald Konfe­ ransına sundukları ve 1 9 1 6 yılınd a yayı nlanan " Tezler'i, Rosa Lu­ xemburg tarafından kaleme al ınmad ığı halde, Lenin tarafı ndan , kendi "Tezlel'inde ve "Kendi Kaderini Tayin Tart1şmasmm Öze­

ti hde ( 1 9 1 6) uzun uzun yanıtlandığı için derlemenin Ek bölümüne al ı nm ı ştır. '

Rosa Luxemburg'un kendi dipnotları ve editörünkiler sayfa al­ t ında yeralmaktadı r. Editör yayınlanan çevirilerin son halinin sorumluluğunu üstlen­ mektedir, ancak Polonya dilinden i ngilizeeye yapılan ilk aktarı rnın sorumluluğunu , bu çalışmaya katkısı olan değerli arkadaşlar üstlen­ mektedir. Çevirmenler olarak Colleen Taylor'ın, Sophia Miskie­ wicz'ın, Ludwig Krzyzanowski 'nin ve çok kısa bir süre için, Eugenia 5


Jarosiewicz'in ve yoğun editörlük çalışmasıyla Elzbieta Choda­ kowska'nın adları n ı anmaktayız. Almanca metinler konusunda ba­ na katkı s unanlar i se Michael Vale ve Cliff Gaddy. . . Hepsine, öz­ gün metnin şiirini ve zenginliğini korumak ve basitleştirici özetle­ melerden kaçınmak için, ben i m le birlikte çaba harcadıkları için sonsuz bir teşekkür borçluyum . Jürgen Hentze'nin Rosa Luxem­

burg: lnternationalismus und Klassenkampf (Luchterhand Yayıne­ vi, 1 97 1 ) adlı kitabında yeralan bazı arka plan malzemesini min­ nettarlıkla kulland ı m . Ayrıca Varşova Üniversitesi Kütüphanesinin ve uzun zaman­ dan beri Rosa Luxemburg uzmanı olan, Parti Tarihi Enstitüsünden Feliks Tych'in değerli işbirliğini de anmadan geçemeyeceğim. H.B.D

6


GiRiŞ

MARKSIST KURAM DA ULUSlARlN KENDi YAZGilARINI BELiRLEME HAKKI

LENiN'E I<Aaş1 LuxEMbuaq

Lenin'in ona yönelik saldırılarına karşı n Rosa Luxemburg'un 1 9081 909 yı llarındaki makalelerinde oldukça ustalıkla açımladığı felse­ fi konumun asla reddedilmediği, tersine, Bolşevik Parti'de Rosa Luxemburg'un savlarını kullanarak Lenin'e savaş açan önemli bir kesim tarafı ndan benimsendiği (nitekim . . . . yılında Lenin yenilgiye uğramış, u lusları n kendi yazgısını belirleme hakkı Sovyetler Birliği Komünist Partisi platformundan ç ıkarılmıştı) sanı rım çok bilinmek­ tedir. Daha sonraları, sorun yakıcılığını yitirdiğinde, slogan yeniden hayat buldu ve bugün SBKP'nin hazır klişelerinden birisini oluştur­ maktadır. Ancak, ulusların kendi yazgısını belirleme hakkını sa­ vunmakta kullanılan temel savlar, Rosa Luxemburg'la yandaşları­ nın karşı çıkmakta başarıl ı olduğu savlardır. Sovyet yönetimi körel­ miş bir aletle çalışmaktadır. Tanzanya Cumhurbaşkanı ve Arfika'daki yeni milliyetçiliğin u s­ ta kuramcılarından Julius Nyerere, sömürgecilikten kurtulma kam­ panyasında "kendi yazg ısını belirleme" sloganının aşı rı vu rgulan­ ması nın sosyalizmin gelecekteki zaferini g üçleştirebileceğini ileri sürmüştür. Nyerere şöyle der: 7


H e rkes özgür olmak ister. Milliyetçinin görevi de insanların ken­ di protesto güçlerine güvenmelerini sağlamaktır. Ama sosyaliz­

min temsi l edeceği hakiki özgürlüğü getirmek bambaşka bir şey. Yal nızca sömürgeciliğin reddedilmesi ve i şbi rlikçili k yap­ mamakla işbirliğine istekli olmayı değil, olumlu bir anlayışı ve olumlu eylemleri de gerektirir. 1 Bu sloganının yol açtı ğı güçlüklere Rosa Luxemburg 'un altm ış y ı l önce işaret ettiğini öğrenmek Nyerere'yi hayretler içi nde bı raka­ bilir. Marksizmin mil liyetçi lik kura m ı n ı çoktandı r ihmal etmekle ku­ sur işlediği şüphesizdir. Bu durumun farkındaki Batı lı araştırmacılar çabalarını yalnızca bir tarafın (Lenin'in) düşüncelerini bildikleri "Büyük Tartışma"yı de­ ğ erlendirmekte yoğunlaştırmışlard ı r. Lenin, bilindiği gibi, ateşli bir polemikçi olduğundan, tatmin olacağ ı ölçüde yan ıtlayamad ı ğ ı kar­ şıt savları okuyucuya eksiksiz biçimde sunacak birisi değildi. Yani, Luxemburg'un görüşlerinin en etkili yanları n ı n bir kısmı ya tama­ men görmezlikten gelinmiş, ya da i kinci ağızdan, genellikle onları "çürütmeye" uğraşan kişi nin ağzı ndan aktarılagelmiştiL Burada, taraflardan herhang i birinin tartışmayı "kazand ığ ını" ima etme niyetinde değiliz. Rosa Luxemburg 'un kazanmad ığı ke­ sind i ama. Rosa'nı n zaman ının eğilimlerine ilişkin tahminleri genel­ de Lenin'inkinden daha az doğruydu. Görüşlerinin gözard ı edilme­ sinin nedenlerinden biri budur zaten. Rosa Luxemburg milliyetçi dürtünün gücün ü küçü msemişti (oysa nedenlerini değerlendirirken

(1)

Julius K. Nyerere, Freedam and Socialism !Uhuru na Ujamas: A Se­ lection from Writings and Speeches 1 965-67 (Dar

Es Salaam: Oxford

Un iv ersty Press, 1 968) , s.26-32. Akt. Lionel C liffe ve John S. Saul, So­ C i lt: 1 : Politics (D ar Es Sal aam : Oxford Universty P ress, 1 972), s.72. C liffe ve Saul bu fik­ ri iyice geliştirirler. Nyerere Marksist d eğildi r, ancak sözleri Nyerere cialism in Tanzania : An lnterdisciplinary Reader,

tarzından çok Marksizan sosyalizme uygu ndur. 8


tamamen yerinde saptarnalarda bulu nmuştu) . Bu yüzden. onun kuramı, modern çokuluslu devletteki merkezkaç eğilimiere uyg un bir çözüm getiremiyordu. Leni n gibi Avrupalı lara hitap ettiğinden, yazdıkları genel lemelerden yoksundur. Yalnız, ulusların kendi yaz­ g ısını belirlemesi kuramı aleyhindeki açıklamaları gü ncelliğini 1 908'de yazıldıkları andaki kadar korumaktadır. Gerçekten de, Ro­ sa'n ı n yaklaşımı Marksist ku ramda asla aşı lamam ıştı r. Marksistler arası bir tartışmaya Marx'ın isminin sokulması her zaman olasıdır, onun için bu örnek istisna sayılamaz. Marx genel kapsamıyla ken­ di yazgısını belirleme ilkesine ilgi göstermediği halde, 2 sloganı yer yer kullanmaya hep hazır olmuştu. 1 867 tarihli (Biri nci Enternasyonal Genel Konseyi 'ndeki) "Dele­ gelere Talimat"ta, halkiann kendilerini idare etme hakktmn uygu­ lanmasıyla Avrupa'daki Rus etkisini sona erdirmek, Polanya'yı de­ mokratik ve toplumsal temelde yeniden inşa etmek zorunluluğu üzerine bir pasaj vardı.3 Genel Konsey bu pasajı beni msemiş ve Birinci Enternasyonal'in politikasına dahil etmişti. Marx herhalde kağ ıda dökmedi ve kendisinin yayına hazırladığı, Uluslararası Emekçiler Birliği'nin 1 866 ve 1 868 kongrelerinde alınan kararları içeren bir kitapçıkta söz konusu pasaja yer vermedi ama, bunu ka­ bul etmeye istekli görünüyordu. 4 Rosa Luxemburg'la Lenin'in ayrıldığı noktalar çeşitli başlıklar altı nda özetlenebi lir: 1 ) Lenin ulusları n kendi yazg ı sını belirleme hakk ı n ı üzerine basa basa vurgu larken, Rosa Luxemburg böyle bir hak bu­ l u nmad ı ğ ı n ı söylemiş; teriml eri di kkatle açı mlanma mış bu

(2) (3) (4)

S . F. Bloom, The World of Nations ( New York: 1 94 1 ), s.33, Ayrıca bkz. Horace B. Davis, Nationalism and Socialism (New York: 1967), s. 1 4. Le Courrier International (Londra). 16 Mart 1867; vurgu orijinalde yoktur. 4 Aralık 1 971, Bert Andreas'dan. 9


sloganın sorunun çözümüne katkıda bulunmaktan çok, sav­ saklama aracı olabileceği düşüncesini ileri sürmüştü. Luxemburg 'un bakışı o zaman güçlü olduğu gibi bugün de g üçlüdür, yalnız aşırı bir vurguya sahipti. Terimler belirlendi­ ği zaman, kendi yazgısını belirleme hakkı ahlaki bir haktır; Rosa'nın olayı böyle koyması gerekirdi. Ulusal baskıya kar­ şı çıkışı, ilkeyi kabul ettiğini zaten göstermektedir. 2) Lenin modern ulusların inşasında burjuvazinin rolünü vurgu­ larken, Luxemburg ulusların inşasında burjuvazinin rolünün önemsiz kaldığı örneklere rastlandığını söylüyordu. Nitekim yalnızca Polanya örneğinde değil, pre-kapitalist ekonomik formasyonlara, sömürgelere vb. ilişkin olarak da Rosa'nın yaklaşımı doğruydu. 3) Luxemburg federasyona ve özerkliğe yer bırakırken, Le­ nin'in federalizme bakışı belirsizdi . i lk başta karşı çıktı, son­ ra Sovyetler Birliği açısından, ef'ı azından kağıt üzerinde be­ nimsedi . Luxemburg 'un bu konudaki düşüncesi daha es­ nekti. Lenin'e yönelik eleştirileri bugün yeniden dikkat topla­ maktadır. Ancak demokratik olmayan bir devlette özerkli k herhalde fazla anlam taşımaz. 4) Rosa Luxemburg'la izleyicileri kendi yazgısını belirlemeyi iş­ çi sınıfı n ı n kendi yazg ısını belirlemesi anlamında yorumla­ mışlarken, Lenin haklı olarak bu formülasyona karşı çıkıyor, ne var ki açıklamaları inandırıcı alam ıyordu. ileride görece­ ğimiz g i bi, 1919 SBKP Kongresi bu konuda Lenin'i çiğnedi geçti. 5) Rosa Luxemburg milliyetçiliğe parçalanmaya götürdüğü için karşı ç ı karken, Lenin geniş ulusal birimlerin üstünlüklerini vurguluyor, ama aynı zamanda, bütünüyle soğuk bakmadı­ ğı parçalanma eğiliminin kuvvetini de değerlendirebiliyordu. Bugün, Lenin'in haklı lığı n ı n teslim edilmesi gerekir.

10


Bizim asıl i lgi alanımız yukarıdaki birinci madde, yani, ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkının bulunup bulunmadığı sorunu­ dur. Bunu ve diğer konuları tartış ırken, şimdiye değin Marksist ku­ ram ı n dışında ya da ancak çok uzağında kaldığı kabul edilen mil­ liyet kuramının aslında Marksist kuramın temel yönlerinden biri ol­ duğunu göstermeye çalışacağız. H akikaten, doğru bir milliyet ku­ ramı olmadan, Marksizm günümüz dünyasının en yakıcı sorunları­ na çözüm bulamaz. Tartışmanın baştan sona yeniden incelenme­ sinin, özellikle yıllardır ihmal edilmiş Rosa Luxemburg'un katkıları­ n ı n önemi buradan gelir. TARiHSEl ORTAM

Rosa Luxemburg o zamanlar Rusya Polenyası 'na dahil bir yerde doğdu ve öğrenim gördü. Orta sınıf Yahudi bir anne babadan geli­ yordu. Devrimci harekete erken yaşlarda ilgi göstermiş, yetkililerin dikkatini Rusya'yı terketmeyi akıllıca bulacak kadar çekmişti. i lkin isviçre'ye, sonra Almanya'ya gitti. Öğrenimini Almanya'da tamam­ larken, sosyal-demokrat hareketteki aktif çalışmalarını sürdürdü. Polanya tarihi üzerine incelemeler yaptı ve daha sonra Lenin'in milliyetçiliğin yaratıcısı olarak burjuvaziya yaptığı vurguyu düzelte­ bildi. Çünkü Polonya'da, milliyetçi hareketin başı nı yıllardır toprak soyluluğu (schlahta) çekmişti. 5 Rosa Polanya'ya ilgisini daima ko­ rudu , Doğu Prusya'daki Polenyal ılar arasında çalıştı. Alman Sos­ yal-Demokrat Partisi'nin Polanya uzmanıydı. Aynı anda, genellikle Bolşevik konuma sempati beslediği Rusya'daki sosyal-demokrat harekette (çoğu zaman uzaktan) yer aldı . Lenin, çeşitli konularda

(5)

Schlachta, yıllarca Polanya milliyetçiliğini taşıyan soylular, aslında, ol­

dukça tabakalaşmış bir sınıflı ve toprak sahipleri dışı nda, çok sayıda muhtaç "soylular"ı da kapsıyordu.

11


Rosa'yla ayrı düşü n mesine karş ın, onun yeteneği ve içtenliğine ilişkin kanı ları nı dai m a muhafaza etmişti . 1893- 1 91 4 dönemini baştan sona karakterize eden olay, Polan­ ya'daki iki partinin u l u sların kendi yazgısını belirlemesiyle i lgili tar­ tışmalarıyd ı . Polanya Sosyalist Partisi (Polska Partia Socialisty­

czma - PPS) Polanya'nın yeniden kurulması ndan yana olduğun­ dan, her parçadaki (Almanya, Avusturya ve Rusya) kolları işçiler, köylüler ve orta s ı n ıf arasında, sosyalizm için tam tamına milliyet­ çi bir temelde kampanya yürütüyorlardı. Rosa Luxemburg 'la arka­ daşların ı n 1 893'te kurduğu Polanya Sosyal Demokrat Partisi ( 1 899'da Litvanya' n ı n dahil edilmesiyle SDKP iL adını alm ıştı) Po­ lanya için kendi yazg ısını belirlemeye karşı çıkan eski Marksist ge­ leneği sürdürüyordu. i şçiler söz konusu partilerin önce birine, sonra diğerine kulak verir g ibiydi. Londra'daki (Sosyalist) Enternasyonal Kongresi (1 896) iki tarafı n savları n ı da dinledi ve pratikte karışmamaya ka­ rar verdi. SDKPiL'nin tabanı 1 903'te az görülmekle birlikte, 1 905 'te Biri nci Rus Devrimi'nin patlamasıyla Rusya Polanya'sı ndaki işçiler akı n akın SDKP i L'ye koştular ve Rus işçileriyle ortak davaları uğ­ runa çalıştılar. Barikatlar kuruldu, çeşitli Polanya kentleri sokak sa­ vaşlarına sahn e oldu . Bunun üzerine PSP bölünd ü : Bir kesim ağ ı r­ l ı ğ ı n ı SDKP iL'den yana koyar ve sonunda (Aralık 1 9 1 8 'de) onunla birleşirken, Pilsudski 'nin önderliğindeki daha dar bir grup varlığını sü rdürdü ve sonunda, savaş bitince, yeniden kurulan Polanya ül­ kesinin yönetimini ele g eçirdi. Rosa Luxem burg'un milliyetçi liğe yaklaşımı, milliyetçiliğin işçi sınıfının ancak dalaylı olarak ilgisini çeken bir hareket olduğuydu. i şçilerin ulusal egemenlik belasından kurtuluşunun en iyi ve en ça­ buk yolu nun u luslararası sosyalist devri min gerçekleşmesi olduğu iddiasından hiç vazgeçm edi. 1 903'te, Rosa Luxemburg 'un bakışını savunanlar Rus Sosyal-Demokrat i şçi Partisi 'nin kongresinde gö­ ründüler ve ko ngrenin kendi yazg ısını belirlemeyi onaylarnamasını 12


istediler. RSD i P'nin u lusların kendi yazgısını belirlemesinden yana çıkması üzerine, Polenyalı delegeler kongreyi terketti . Bolşevikler de Menşevikler de kendi yazg ısını beli rlemeden yanayd ı . Polenyal ılar R u s partisinin 1 906 kongresine yine geldi ler, ama bu sefer, 1 903'teki tutumlarını hala sürdürmekle birlikte, kendi yaz­ gısını belirlemeye karşı çıkışta fazla ısrarcı olmadı lar. Bu kongre­ de Lenin'le işbirliğine giderek, görüşlerindeki benzerliğin kapsamı­ nı ortaya koydular. Yalnız temeldeki felsefi sorun henüz çözüme kavuşmam ı ştı . Rosa Luxemburg , 1 908- 1 909'da Krakow'daki dergisi Przeglad Sozialdemokratyczny'de yayı mlanan "Ulusal Sorun ve Özerklik" başl ıklı bir dizi makaleyle kendi yaklaş ı m ı n ı ayrıntılarıyla gözler önüne serdi. Tartı şmaya başka Marksistler de katkıda bulunurken, Lenin milliyetçilik konusunda bir kitapçık yazma görevini Stalin'e verdi. 1 9 1 3 başlarında çıkan kitapçık asıl olarak Karl Renner ve Otto Bauer'in ulusal-kültürel özerklik yanlısı görüşleri nin çürütü l­ mesine ayrılmıştı . 6 Rosa Luxemburg 'a kimseden yan ıt gelmeyince, Lenin bu işi kendisi üstlendi. 19 1 4 başı nda kaleme alı nan "Ulusların Kendi Yazgısını Belirleme Hakkı Ü zerine" özellikle Rosa Luxemburg 'u hedef alm ıştı . KErvdi YAUjiSIIVI BEliRlEME "HAkki"

Rosa Luxemburg, diyalektik genelde hakların varlığını tan ımad ığ ın­ dan, mutlak haklar, aslında haklar temelinde konuşman ın Marksist bir tutum olmadığını söylüyordu; verili bir durumun "doğrular"ı ve "yanlı şlar"ı verili tarihsel koşulların çözümlenmesiyle saptanmalı d ı r.

(6)

Bkz. "Marxizm and National Qestion",

Josef Stalin, Marxizm and the

National Oestion: Selected Writings and Speaches (New York: 1948),

5.7-68. 13


Bir M a rksist olarak Lenin'in bu düşüneeye vereceği kesin bir yanıt yoktu , çünkü bu noktayı sık sık yorumlamıştı. 1 908'den ge­ rek önce gerekse daha sonra, proleter devrim inin ç ı karlarının üs­ tün geldiğini, her koşulda devrim davası karşısında kendi yazg ı sı­ nı belirleme hakkını feda etmeye hazır olduğunu belirtmişti . Kendi yazgısını belirlemeyi soyutlama düzeyinde de savunuyordu , çünkü bu yoldan kabul edilemez sonuçlara varabilirdi. Luxemburg, baskıdan kurtulma "hakkı" bulunduğunu reddet­ mekteydi. Ona göre, böylesi sorunlar iktidar sorunlarıdır ve o kap­ samda çözülür. i şçilere kendi yazgriarını belirleme "hakları" bulun­ duğunu anlatmanın altın tabaklardan yeme hakları bulunduğunu anlatmaya benzediğini söylüyordu . S ınıflı bir toplumda, "halk"ın kendi yazg ı sını belirlemesinden söz etmek, genellikle yönetici sınıfın kendi yazgı sını belirlemesi anlamına gelir; işçiler eskisi gibi bağımlı bir konumda kalırlar. Bu­ nun için Rosa Luxemburg'un aklında daha çok Polanya'yı tutarak girdiği tartışmalarda, kendi yazg ısını belirlemenin işçi sınıfının ken­ di yazgı sını belirlemesi olduğu görüşü ağ ırlık kazanmı ştı. Görece­ ğimiz gibi, Rus Devrimi'nde kullanılan bir slogandı bu. Luxemburg kendi yazg ısını belirleme hakkına özellikle karşı çıktığından, genelde küçük milliyetlere gösterilen özel ilgilere de iti­ raz ettiği akla gelebilir. Ancak böyle düşünmek doğru olmaz. Rosa Luxemburg, en ilgili olduğu küçük milliyet olan Polanya'nın özerk­ liğ ini hararetle istiyordu . Rosa'nın, genel kendi yazg ısını belirleme ilkesine dayanması bile, kendi halkının belli bir derecede kendini yönetmesini ve kültürel özerklikten yararlanması n ı güvence altına alacak bir plan çıkarmak üzere ne kadar yoğun bir çalışmaya gir­ diğini tam olarak değerlendirebilmek istiyorsak, 1 908- 1 909 yıllan n­ daki yazı dizisinin altıncı ve son makalesini okumak yeter. Lenin, Rosa'nın özerklik isteği ni tek başına Polanya'yla sını riandığından yakınmıştı , ancak bu s onucu çıkarmak uygun d üşmez. Lenin'in de savunduğu diyalektik yöntemde, her örnek kendi özellikleriyle ele 14


alınmal ı d ı r ve bir yerlerden başlamak gerekmektedir. Luxemburg, Litvanya ve Gürcistan'ın özerklik ilkesinin uygulan­ masına elverişli bölgeler olmayacağmt niçin düşündüğünü açıkla­ ma fırsatı bulmuştu. Çok basit bir neden gösteriyordu: Adı geçen yerler çok küçüktüler. Onun tahm inlerine göre, 1 .2 milyon nüfuslu Gürcistan bile yaşama şansı bulunan bir birim değildi. Lenin'se 50.000 kişilik bir rakamın yeterli olduğuna değinmişti. Zaten Sov­ yetler Birliği'ndeki milliyellerin bir kısmı bundan daha geniş toplu­ luklar değildir} Lenin mini-ulusları kabullenmeye hazır olduğun­ dan, eski Rus Imparatorluğu 'ndaki birden çok m illiyeti barındıran yönetsel birimleri parçalara bölmeye de hazırdı. Ama Lenin, yalnızca 50.000 nüfuslu bir ulusun kendini savuna­ m ayacağının, büyük ölçekli üretimin yararlarını getirecek büyük­ lükte bir iç pazar geliştiremeyeceğinin farkında değil miydi? Böyle­ si mikroskobik uluslar nasıl hayatta kalabilirdi. Marx ve Engels'in izinden giden Luxemburg, giderek daha geniş ulusal birimler oluş­ ma eğilimini vurguluyordu. Rosa'nın halkın denetimi sorununa çö­ zümü Marksist gelenek içindeycfi: i leri uluslar proletaryasının kü­ çük milliyetlerle davalarını birleştirerek kapitalizmi devirmesi ve sosyalist bir hükümet yönetiminde küçük milliyetlerle sömürgelerin merkezden kurtulmasını sağlaması . Böyle bir çözümü pratiğe ge­ çirmekten alıkoyan şey, Luxemburg 'un, küçük milliyellerin büyük (emperyalist) ü lke içinde daha başarı lı olacağı görüşüydü. Palon­ ya'nın bağımsızlığını savunduğu için Marx'ı bile eleştiriyordu. Böy­ le bir adımın, toprak soylularının (daha sonra, burjuvazinin) dene­ timini sağiarniaştırma etkisi yapacağ ını, içinde yaşadıkları büyük ülkenin işçileri ve köylüleriyle davaları nı birleştirmeleri gereken iş­ çi ve köylüler açısından pek değer taşımayacağ ını iddia ediyordu.

(7)

Birleşmiş Milletler'e 1 965'de kabul edilen Maldiv Adaları o zamanlar

1 OO.OOO'Iik bir nüfusa sahipti ve o zamandan beri daha küçük bi rimler bile kabul edilmiştir.


Asl ı nd a Lenin'le Luxemburg arası ndaki başlıca farkl ı l ı k , genel­ de

kurarn ya da yöntemden çok, kuramı n pratik uygulanmasında

ortaya ç ı kan bir farklılıktı . Lenin'in Luxemburg 'un kuram ı n a "soyut" ve "metafizik" etiketi yapıştırma çabaları ağ ı rlığı kla tan ı m konuları­ na giriyord u . Leni n , Luxemburg 'a, etki li bir dille, niçin ulusu Ka­ utsky'nin tarihsel-ekonomik çözümlemesine göre tan ımlamad ığı n ı , Otto Bauer'in psikolojik tan ı m ı n ı istisna sayd ı ğ ı n ı sormuştu. Lenin bu noktada tehlikeli bir zeminde duruyordu. i lk olarak, Stalin, Le­ nin'in açı k teşvikiyle, kısmen Bauer'in "psikolojik" tanımına dayalı bir ulus tanımına yer veren bir makale yayı mlamıştı. i kinci olarak da Kautsky, ulus üzerine aralıklı yazı larında, milliyeti dil temelinde tanımlamaya başlamıştı. Bu tan ı m o kadar eksikti ki, Leni n bile he­ men saldırmak zorunda kaldı . Lenin u lus tanı m ı yapma zahmetin­ den kendini kurtarmış, ancak Kautsky'ye de başkalarına keyfi ola­ rak tan ı m kabul ettirme hakkını tanımamışt ı . (Yeri gelmişken, Lu­ xemburg tarafından çağdaş kapitalizmin bölünerek çoğalma eğ i­ limlerini vurgulamakla eleştiriimiş Kautsky, Birinci D ünya Sava­ ş ı 'ndan sonra, barışı en iyi biçimde önde gelen kapitalist ulusları n o luşturacağı bir kartelin sağlayabileceği inancına varm ıştı!) Lenin, "u lusların kendi yazgıları n ı belirleme hakkı"nı istemekle, u lusların hakları bulunduğu düşüncesini onaylamış oluyordu. Lu­ xemburg ise bunu kesinlikle reddetmekteydi . Haklardan söz etme­ ye yalnızca i şçi sınıf ı n ı n hakları kapsa m ı nda haz ır olabilirdi. Lenin, g eniş devletlerin ekonomik üstünlüklerinin tamamen far­ kında olduğundan (Çarlı k imparatorluğundan bile geniş olarak ta­ sarladığı geleceğin sosyalist topl umu, tek bir ekonomik birimden oluşacaktı), "ulusları n kendi yazgı larını belirleme hakkı"nı sosyalist devrimin amaçları na bağ l ı sınırlı bir hak olarak gördüğünden, kü­ çük milliyetleri, "kendi yazgısını belirleme" olgusunun niteliği hak­ kı nda aldatıyor say ı l m az m ıydı ? Luxemburg aldatt ı ğ ı n ı düşünüyor­ du ve milliyetleri kapsayan bir çekişmede bütün kozların yönetici sınıfın elinde olduğunu ileri sürmeye kadar vard ı . Sosyalizmden 16


önceki herhangi bir zamanda, "halk"ın, hatta proletaryan ı n istekle­ rinin "demokratik" belirlenimlerinin çoğunlukla burjuvazinin işine yaraması beklenebilirdi. Bu, Lenin'in konumuna yöneltilmiş temel bir eleştiriydi. Lenin kendi yazgısını belirlemeyi ancak bir noktaya kadar savunduğun­ dan, daha öteye gitmek isteyenler (toplumsal devrimle ilgilenme­ yenler - onunla savaşanlar dışında) Lenin'i elbette i kiyüzlülükle suçlard ı ; nitekim, gerek o gü nlerde, gerekse daha sonra böylesi suçlamalara rastlandı. Luxemburg'un tutumu da muhafazakarların hoşuna giden bir bakış değildi, ama o ikiyüzlülük suçlaması ndan kurtuldu. Konumunu küçük ulusların büyüklerden ayrılması temelinde ta­ n ı mlayan Lenin şöyle yazıyordu: Asla küçü k devletlerden, genelde devletlerin bölünmesinden ya da federasyon ilkesinden yana olmayan Marx, ezilen ulusun ayrıl­ mas ı n ı federasyona doğru bi r adım olarak, yani bölünmeye doğru değil, merkezileşmeye doğ ru, politik ve ekonomik açıdan ama de­ mokrasi temelinde bir merkezileşmeden yana bir adım olarak dü­ şünüyordu.8 Luxemburg 'la Lenin arasındaki farklılıklar bir ölçüde işledi kleri "olgular"daki farkl ı l ı ktan kaynaklanıyord u . Bu, en net biçimiyle, Norveç'in 1 905'te i sveç'ten ayrılması tartışması nda görünür. i kisi­ ni de okudu ktan sonra, yazarları n aynı olaya değindiklarine inana­ bilmek çok zordur gerçekten. Luxemburg'un önermesi olan, i s­ veç'in Norveç'ten ayrılmasına izin vermeye haz ı r olmas ı , Lenin'in reddedemeyeceği bi r yaklaşı mdı. Lenin Luxemburg 'a yönelttiği ş u soruda p e k içten sayılamaz: Ulusların eşitliğinin tanı nması ayrıl­ m a hakkının kabulünü içerir mi? Birincisi, daha önce not edildiği gibi, genel geçer bir ulus tanımı yoktu. Ama, iki ncisi, ayrılma "hakk ı",

(8)

V. ı. Lenin, Collected Works (Moskova: 1 961 , 1 964), XXI, 41 o.

17


Luxemburg'un, kendi yazg ı s ı n ı belirleme "hakkı"n ı reddettiğ i ayn ı nedenle, hemen reddedeceğ i bir teri md i. 9 Len i n ayrılma "hakkı"n ı n kullanılması nı önceden tahmin etme­ mekle birlikte, küçük bir ulusu Rusya'dan (Sovyetler Birliği 'nden) ayırmaya hazırd ı . Çünkü, daha geniş bir ekonomik birime ait olma­ nın ekonomik üstünlükleri, artı, işçiler açısından bir işçi devletinde bulunmanın üstünlüklerinin ayrılan ulusları geri getireceğ ine i nan­ cı tamdı . Luxemburg, işçiler dahil bütün sınıflar istese bile, yeni, küçük ve kendince yaşama şansı bulunmayan devletlerin kurulmasına il­ ke olarak karşıyd ı . Lenin, ekonomik güçlerin giderek daha geniş devletlerin kurulmasından yana işlediğini, Rosa kadar açık biçim­ de görüyordu. Ancak Lenin, Rosa'nın görmediğini (ya da görmez­ likten gelmeyi tercih ettiğini) de görüyordu. Şöyle ki, küçük devlet­ ler kurulmasından yana karşıt güçler de kuwetliydi, kısa dönemde belirleyici olan belki bu eğilimdi. Dahası (canalıcı nokta buydu) Le­ nin, aynı görüşte olmadığı zaman bile, milliyetçilerin kararlanm ge­ çersiz saymaya karşıydı . Hatalarını kendileri görmeliydiler; aynı

zamanda, m illiyatıere tam kültürel özerklik verilmesinden yanaydı. Luxemburg, (Lenin'in dikkat çektiği gibi, tipik bir örnek olmayan) Polanya'da özgül bir durumla yüz yüze gelmişti. Avusturya'daki Po­ lonyalılar de facto özerklikten ve önemli denebilecek demokratik haklardan yararlanı rlarken, Polonyalı işçilerin, burjuvazinin ve top­ rak sahiplerin i n egemenliğinde yeniden kurulacak bir Polanya'dan kazanacakları çok az, herhalde kaybedecekleri çok şeyleri vardı. Aynı sözler, Rosa Luxemburg'un içlerinde çalıştığ ı Doğu Prus­ ya'daki Polenyalılar için de söylen ebilir. Rusya'da çarlı k mutlakiyat­ çiliğinin gün l erinin say ı l ı olduğunu herkesin gördüğü bir zamanda,

(9)

Luxemburg, "Junius" broşüründe" bağıms ızlık hakkı'ndan söz etmişti, ancak bu koşullu bir açıklamaydı. 18


"Polanya Krallığı"ndaki Polonyalılar haklı olarak öngörülebilir bir gelecekte özerklik ve/veya demokrasi umabilirlerdi. Luxemburg'la Lenin , hemen hemen aynı şey olan çözümleme yönteminde ya da çıkış noktalarında değil, somut durumun çözüm­ lenmesinde ayrılıyorlardı. Lenin, Rus enternasyonalisti olarak, Bü­ yük Rus şovenizmiyle savaş ıyordu . Luxemburg, Polenyalı (Alman) enternasyonalist olarak, Polanya sosyal yurtseverliğiyle (şove­ nizmle) savaşıyordu. Paradoksal olarak, kendi yazg ısını belirleme konusunda taban tabana zıt konumlarda yer almı şlard ı . Löwy, baş­ ka yerlerde de uygulanabildiğine göre Lenin'in konumunu daha üs­ tün bulur; çünkü Lenin , (Luxemburg'un yaklaşımının tersine) milli­ yetçi hareketlerin olumlu yönlerini kabul ediyordu. 1 O "Ulusal baskıdan kurtuluş" (Luxemburg'un yandaş olduğu bir özgürlük) "ulusların kendi yazg ıların ı belirleme"siyle aynı m ıdır? Rosa'nın ikinci deyişe kuwetli ve sürekli itirazları sanki bir farklılık varmış gibi düşündüğünü gösteriyor. Öyleyse, aralarındaki farklılık neydi? Ya da, yaln ızca, kendi yazg ısını belirlemenin bir hak oldu­ ğu düşüncesine mi karşı çıkıyordu? "Ulusal kurtuluş" ve "ulusal baskıdan kurtuluş" gibi deyişler el­ bette belirsiz ve genel kalır, bilhassa "ulusların kendi yazg ı ların ı belirlemesi" deyişi karşısında. i ki durumda d a , ulusu kapsadığı varsayılan şeyi (yani, toprak parçasının sınırlarını) tan ı mlamak zo­ runda kalıyoruz. Ayrıca, saptamayı kimin yapacağ ı , yine, ulusun neyden kurtulmasının varsayıldığı soruları var. Yalnız, kendi yazg ı­ sını belirleme deyişi , kastedilenin bağımsızlı k m ı yoksa bağ ı msız­ lık öncesi bir statü mü olduğu konusunda en ufak bir netlik çağrış­ tırmaz. Son yılların anti-sömürgeci hareketleri bağımsızlıktan yana

( 10) Michael Löwy, "Rosa Luxemburg et la question nationale", Parlisans (Paris), Mayıs-Ağustos 1971, s.66-67. Aslında, gördüğümüz gibi, Lu­ xemburg milliyetçiliğin olumlu yönler barı ndırı ldığını kabul ediyordu. 19


oldular ve kendilerini "ulusal kurtuluş" hareketleri olarak niteledik­ lerinde kimse ne aniatı lmak istendiği nden kuşku duymad ı . AhlAki Bin HAk OlAnAk BAskıdAN Kvnrvluş

Sosyal-demokratların önünde belki u lusal baskıları protesto etme görevi yoktur. Rosa Luxemburg ise, tersine, söz konusu olan ulu­

sal baskı diye değil, salt baskı olduğu için protesto bayrağı kald ı r­ manı n Sosyal-Demokratları n görevi olduğunu söylemişti . Luxem­ burg, bir sosyalistin her türden baskıyı protesto etmek zorunda ol­ duğunda ısrarlıydı. Bu noktaya kadar Lenin 'i n verebileceği elle tu­ tulur bir yanıtı yoktu . Luxemburg, baskıyı protesto etmenin Marksistlerin görevı oldu­ ğunu söylediğinde, ön kapıdan çıkardığı ahlak ve etik kavramları­ n ı arka kapıdan yeniden mi sokuyordu? Marx'ın "burjuva" ahlakına durmadan saldırması, yer yer, Marksizmin hiç ahlak tanımadığını, "işçilerin dai ma hakl ı olduğu" saf ve basit bir i ktidar felsefesi oldu­ ğunu düşündürecek kadar yanıltıcı gelmiştir kimilerine. Ancak M arx'ın yana olduğu daha geniş ahlak, hakları ve görevleri yok saymaz, yen iden tanı mlar ve yen i bir içerik kazandırır. Bunun içi n, sosyalist ahlak temelinde konuşmak çelişki değildir. Zaten Luxem­ b urg 'un aklı ndaki de böyle bir anlayışlı. Lenin (sosyalist) ahlak düşüncesine i nan ıyor muydu? Kesinlik­ l e . Ekim 1 920'de Genç Komünistler Birliği 'ne şöyle hitap etmişti: "Komünist ahlak diye bir şey var mıdır? Elbette vard ı r". 11 Devam etmişti : "Bizi m ahlak ı m ı z proletary anın sınıf savaş ı m ı na bağ lıdır. . . Komünist ahlak, çal ışan insanları her türlü sömürüye karş ı birleşti­ ren . . . ahlakt ı r". 12

(1 1)

V. 1.

Lenin,

Selected Works

(Moskova: 1961), l l l , 510- 1 1 .

(12) Ag.y., s.512 . 20


"Her türlü sömürü" deyişi üzerinde bir an dural ım. Kad ınların sömürü lmesine de karşı mı? Çok açı k biçimde. Ulusal baskıya da karşı m ı ? Açıkça. Lenin, yaşamı boyunca sergilediği bütün davra­ nışlarıyla, gördüğü her yerde sömürüyle savaşmaya hazır olduğu­ nu kan ı tlamıştı. Onunla Luxemburg arası ndaki farklılık nedir? i fa­ de ediş tarzlarını ve Lenin'in yaz ıları nda ekonomik (sınıfsal) sömü­ rüye verilen önceliği saymazsak, bu noktada da hiç farkl ı l ı k yoktur. Lenin , s ı n ıf sorununun en üstün önemde olduğunu düşü nüyordu. Ancak, belirli koşullarda, ulusal sorunun öncelikle vurgulanabilece­ ğini kabul edecek kadar da geniş düşünceliydi. Demek ki, ulusal sorun asıl yerini toplumsal değerler hiyerarşisinde bulur ve böyle­ ce yaklaşı k bir sosyalist etik oluşturma olanağ ı doğar. 13 Bu durumda, Marksistlerin "kendi yazg ısını belirleme hakkı" gi­ bi deyişiere yer vermelerinin yan l ı ş anlarnalara davetiye çı kardığı­ n ı görebiliriz. Luxemburg 'un "ulusal baskıdan kurtuluş" deyişi her bakı mdan bunların başında gelir. Luxemburg, temel kuramsal makalelerinde, milliyetçiliğin ekono­ mik boyutlarını özellikle vurgulayıp politik yönlerin önemini küçüm­ süyordu.14 Bu nedenle Rosa'n ı n milliyetçilik kuramı genellikten yoksundur. Lenin Rosa'yı bu açıdan eleştirirken haklıyd ı ; dahası , i kinci Dünya Savaşı 'ndan beri sahneye damgasını vurmuş ulusal ku rtu luş savaşlarında politik yönler en büyük önemi taşı maktadı r. Rosa, devrimci savaşı m açısından, küçü k milliyetler ve köylülük da­ hil, proletaryanın ittifaklarının önemini de küçümsemişti. Bununla birlikte, ulusal baskının işçi sın ıfı üzerindeki etkisini küçümsediği id­ diasını kabul edemeyiz. Rosa'nın genelde ulusal baskıyı etkili bir dille suçlayışın ı , u lusal baskıya direnişin basit ekonomik sömürünü n uyandırabi leceğinden daha duygusal bir içeriğe sahip olduğunda

( 1 3) Lenin, Collected Works, VI, 434-63b ( 1 4} Lowy, "Rosa Luxemburg et la question nationale", s.65-66. 21


ısrar edişini, ulusal hareketlerin işçi sınıfını derinden etkilediğinin farkında oluşunun göstergeleri olarak yorumlarız. Burada, kanıt olarak, şimdiye değin Lehçe'den çevrilmemiş bir pasaj, 1 905'te ha­ zırladığı ulusal sorun üzerine bir özetin ilk sözlerini aktarıyoruz: insanlığın payına, tarih evrensel biçimde göstermiştir ki, en in­ sanlık dışı maddi baskılar bile , genelde enielektüel yaşamın bastırılmas ın ın, ya da dinsel ya da ulasal baskıların u yandırdı­ ğı hiddet, fanatik isyan ve öfke duygularını kışkırtamaz. 1 5

Kendi yazg ısını belirleme tartışması Birinci Dünya Savaşı 'na kadar ve savaş s ı rasında da sürd ü . Luxemburg Almanya'da hapis­ haneye girip çıkarken, onun bakış açısını Bolşevik çevrelerde Pya­ takov ("Kievsky") ve Buharin savunuyordu. BiniNci DüNyA SAVAŞI

1 91 6'da hapishane hücresinde i mzasız olarak kaleme aldığı "Juni­ us" broşüründe, kendi yazgısını belirleme sorununu bir kez daha ele almıştı Rosa Luxemburg. Buradaki ifadeleri daha ıl ımlı olsa da, bakış açısı değişmemiştir. "Sosyalizm", diyordu orada, "her insana bağımsızlık hakkını ve kendi yazg ısını bağı msız denetleme özgür­ lüğünü tanır." Ama aynı zamanda, kendi yazgısını belirlemenin ka­ pitalizm döneminde gerçekleşmesinin olanaksızl ığını belirtip ekli­ yordu: "Bugün ulus, e mperyalist arzuları perdeleyen bir pelerin­ den, emperyalist rekabetierin savaş çığ ı rtkanl ığından başka bir şey değildir". 1 6 "Junius"a göre, ulusal savaşlar artık olanaklı değil­ dir. Lenin ise , en samimi duygularla (broşürü kimin yazdığım başta

Ed: J. Hentze, Rosa Luxemburg: lnternationalismus und Klassen­ kampf(Luchterhand: 1 971) , s.217. (16) Rosa Luxe mburg /Junius/, The Grisis in German Social Democracy (New York: 1969) , s.94-95, 98. (15)

22


bilmiyordu), tersine, ulusal kurtuluş savaşlarının emperyalist çağ­ da tamamen olanaklı olduğuna, aslında gündeme oturduğuna dik­ kat çekmekteydi. 1 7 Ayrıca, Luxemburg'un kendi yazgısını belirle­ menin kapitalizmde olanaksız olduğu iddiasına hiç katı l m ıyordu. 1 8 Luxemburg'un bakış açısını tutan direkler olan ve Zimmerwald Konferansı'na u lusal sorun tezleri olarak sunulan görüşleri 1 91 6'da yayımlanmı ştı. Rosa, Polanya'nı n bağımsızl ı ğ ı na karşıy­ dı. Lenin de karşıt tezler hazırlanmış, Polanya tezlerine yanıt ola­ rak özel bir makale kaleme almıştı ("Kendi Yazgısını Belirleme Tar­ tışmasının Özeti"). LENiN'IN ÇElişkili KO!VUMU

Lenin, bu ''yanıt'ta, Luxemburg'un ası l düşüncesinin, yani Palon­ ya'nın varolan koşullarda yaşama şansı na sahip bir devlet olama­ yacağının doğruluğunu teslim ediyordu. Bu yüzden Polanya Sos­ yal-Demokratianna Polanya'nı n bağımsızl ığı için ısrarlı olmama öğüdünü verdi. Aynı zamanda, Almanya, Avusturya ve Rusya'daki Sosyai-Demokratlara eski öğütlerine de sadık kalmaya uğraşıyor, Polanya'nın ayrılma hakkını tanı maları n ı istiyordu. Sonuç, berrak hiçbir şeyin olmadığı melez bir politikaydı . Lenin'e göre: Sorun üzerine kafa yarmayan insanlar, ezen ulus Sosyal-De­ mokratlarının "ayfllma özgürlüğü"nde, ezilen ulus Sosyal-De­ mokratlarının "birleşme özgürlüğü"nde ısrar etmelerini "çelişkili" bulurlar. Ancak biraz düşünülse, entemasyonalizme ve ulusların kaynaşmasına giden başka bir yol, şu anki konumdan o amaca

giden başka bir yol olmadığı ve olamayacağı görülebilir. 1 9

(1 7) "The Junius Pamphlet", Collected Works, XXII, 305-91 . (18) Bkz. Lenin'in 1 91 6 "Tezler"i, a.g. y. , s.1 44-45. (1 9) A.g.y., XIX, 297; vurgu orijinalde. 23


Profesör Carr, bu yaklaşı m ı , Bolşevik mi lliyetler politikas ı n ı n "bir d e rece nebülöz" bir temeli sayar k i , aslında b u , dar b i r hüküm­ dür. Lenin'in konu munu kavramak çok güçleşmişti . 2 0 G elgelelim, Lenin'in ulusal sorun platformunun başka destekle­ ri de vard ı . Lenin, milliyetler sorunuyla ilgili kavgalarında, oldukça anlams ız "kendi yazgısını belirleme" istemi için olduğu kadar onlar uğrun a d a savaşıyordu. i zleyicilerine benimsetmeyi başardığı ilk e� ler asıl olarak iki taneydi: ( 1 ) U lusların eşitliği ; (2) milliyetlerin ken­ dilerine özgü bir kültürel yaşama sahip olma hakkı. Başka yönler de vard ı . Ulusal azı nlıkların ayrımcılığa karşı yasal olarak korun­ malarından okullarda ve duruşmalarda ana dillerini kullanma hak­ kından, daha önce asla yazıya dökülmemiş di lleri yazıya dökmek­ ten , onların standartları nı en ileri bölgelerinkine yaklaştırma ama­ cıyla yeni yatırı mları kesinlikle geri bölgelere yöneltmekten yana savaşa önderlik eden de Lenin'di. Lenin'in kendisinin bulmadığı bu ilkeler o günlerde herkesin di­ li ndeydi. Savaşım içinde, bizzat azınlık halkların inisiyatifleriyle ge­ liştirilmişlerdi . Genel bir ilkeyi , Marksistlerin yadsıyamayacağ ı , işçi s ı nıfı nın hem ulusal hem de smtfsal baskıdan kurtulma hakkını s ezmesi, Len i n 'in kalıcı özelliğiydi. Lenin bu ilkeye inan ıyor, ona göre davran ı yordu; bunu Luxemburg da kendi konumunun köşe taşı haline g etirmişti. Lenin'in " U lusları n Kendi Yazg ıları n ı Belirleme Hakkı Ü zerine Tezler"i (Mart 1 91 6) "bu istem dahil, politi k demokrasiye içerili bü­ tün istemierin politik açıdan koşullu n itel iğini ve sınıfsal özünü" vurguluyord u . Kendi yazg ısını beli rleme hakkı n ı n diğer demokratik taleplerden ayrı bir kategori olduğunu bilhassa reddediyordu. Ö ne­ mi giderek artan bir n o ktayı da vurgulamı ştı : "Sosyal-Demokratla­ rı

n /0 zaman komünistler dahil/ ezen ve ezilen u l uslardaki somut

(20)

E . H . Ca rr, The Bolshevik Revolution,

24

191 7- 1 923 (Londra: 1 950), Ci lt 1.


görevlerinin ayrı lması zorunluluğu". Bu s ı n ı rlamalar, Lenin'in kendi yazg ısını belirlemeyle ilgili kuramı n ı , günün liberal politik kuramın­ da yaygı n ve sınır koyulmam ı ş açı klamalardan ayı nyordu.

Bolşevik Parti 7. Konferansı Nisan 1 9 1 7'de toplandı . Ulusal sorun tartışması Lenin-Stalin önerilerinin benimsenmesiyle bitti. Konfe­ rans, ulusal kültürel özerklik yerine "geniş bölgesel özerklik", ulusal azınlı kların korunması ve herhangi bir milliyetin kazand ığı bütün ayrıcal ı kların kaldırılması çağrısında bulunmuştu. 2 1 Bolşevik Devri mi 1 9 1 8 yılınd a muzaffer, ama her yandan kuşa­ tılmış bir durumdayd ı . S ı n ı r milliyetlerinin tutumu devrimin hayatta kalması açısından belirleyici önem taşıyordu. Luxemburg , o gün­ lerde Almanya'da hapishanede kuşkularla dolu bir yaşam sü rüyor­ du. 1 9 1 8 'de yazılmış ve ölümünden sonraki yıl yayımlanan bir bro­ şürde ("Rus Devrimi"), ulusların kendi yazgısını belirleme slogan ı ­ n ı edilgen bulmuş, daha doğrusu devrimin en şiddetli baş ağ rıları­ nın kaynağ ı saym ıştı. Sınır cumhuriyetierinin Ekim Devrimi'nin ilk aşamalarında merkezi hükümetten ayrıldıkları elbette doğruydu, geri gelmeleri kolay olmam ıştı. Ama ayrı lışları kendi yazgısını be­ lirleme sloganından mı kaynaklanıyordu? Rosa Luxemburg bunu kan ıtiayacak bir konumda değildi ; sadece bunun gerçek olduğuna inandığını belirtmişti. Kendi yazg ısını belirleme ilkesinin uygulanması ndaki güçlüğe bir örnek vermek için , sınır cumhuriyetierindeki burjuvazinin (kuş­ kusuz, Gü rcistan 'daki Menşevikleri kastederek) Bolşeviklerle ortak davranma yerine Almanya 'nın şiddete dayalı yönetimini yeğledik­ lerine dikkat çekmişti. 22 Ama bu hükümet, halkı , işçileri gerçekten

(2 1 ) (22)

History of the CPSU (B): Short Course (Moskova: 1 939), s.1 90-9 1 . Rosa Luxemburg, The Russian Revolution (New York: 1 9 1 9) , s.27.

5


temsil ediyor muydu? Halk kitlelerinin duygusunun (kendilerini tem­ sil etmeyen) hükümete karşı besledikleri duygulardan farklı olup ol­ mad ı ğ ı n ı test edecek bir araç bulunmad ığını vurgulamıştı. B u oldukça yasalcı yaklaşım, Luxemburg 'un öteki yazılarıyla iki noktada tutarsızd ı . i lkin, devrimci bir sosyalist olarak, devrimin ba­ rışçı l yoldan gerçekleşebileceğini asla düşünmemişti ; işçilerin duy­ guları oy sandıkları nda değil, barikatlarda ifade edilecekti . Kendi yazg ı s ı n ı belirleme sorunu hak değil, güç sorunu olarak çözülecek­ ti. i kincisi, Lenin 'i n , Rusya çarın ı n egemenliği altındaki halkların olabildiği kadar çoğunun yeni sosyalist devlete döndürülmesi ça­ balarını bütünüyle destekliyordu . Bu iğneleyici sözle, Luxemburg-Lenin tartışmasının sonuçlandı­ ğı söylenebilir. Ancak Luxemburg'un ortaya attığı sorunlar 1 91 8'den sonra daha bir süre tartışılmıştı. Buharin ve Pyatakov çevresindeki bir grup savaş sırasında kendi yazgısını belirleme düşüncesine karşı kampanya açmıştı. Kası m 1 91 5'te Parti Merkez Komitesi'ne sundukları "Kendi Yazgı­ sını Belirleme Ü zerine Tezler ve 1 5 Maddelik Program"la konumla­ rını ortaya koyuyorlard ı : Emperyalizm çağ ında, eğilim büyük kapitalist devletlerin daha büyümesinde n yanadı r. Bu eğilim gelişmeni n doğasında vardır ve p arça parça ortadan kaldırılamaz; tek çözüm kapitalizmi ortadan sil­ mektir. Bolşevikler, proletaryaya, g üçlerini kapitalist yörünge içinde u lusların "ulusların kendi yazg ısı n ı belirlemesi"nden yana kampan­ ya yürütmekle tüketmelerini ögütlememelidirler. Bu, ütopyacı olur ve yanılsamalar yaratır. M ilitarizmle savaşman ı n yolu olarak "hakem" ya da "silahsızlanma" isternekten farksızdır. i şçilerin görevi iç savaş, sosyalizm u ğ runa sınıf savaşı sloganıyla ezen ve ezilen ulusların proletaryası n ı harekete geçirmektir. Sömürge ülkelerde halk kitlele­ rinin ayaklanmasını e mperyalist ü lkeleri zayıflatan bir olay olarak d estekleyebil i riz; öyle bölgelerde u lusal burjuvaziyle birlikte faaliyet g österebiliriz. Sorun, b u bağlamda hiçbir anlamı bulunmayan soyut 26


hakları öne çı kararak deği l, belirli bir zamanda belirli bir ulusun du­ rumunun çözümlenmesiyle halledilmelidir. 23 1 9 1 9'da, Bolşeviklerin 8. Parti Kongresi 'nde, Buharin, uluslara­ rası devrimin çı karlarının üstün olduğu bakışını savunmuş; bu ko­ nuda, o zamanlar U krayna'nın fiilen başında olan ve yeni kurulan Komünist Enternasyonal'in bütün proleter hareketleri merkezi ola­ rak denetlemesini isteyen Pyatakov'un kuwetli desteğini alm ıştı. Pyatakov ulusların kendi yazgısını belirlemesi sloganını gerici bu­ larak mahkum ediyordu. O saate uygun slogan, her m illiyetin işçi sınıfının kendi yazgısını belirlemesiydi, ancak bununla da yetinme­ yen Pyatakov, Sovyet Rusya'n ın, Ukrayna proletaryasının istekle­ rine karşı bile olsa, Ukrayna'nın denetimini elinde bulundu rması gerektiğini söylüyordu. 24 Böyleli kle Luxemburg'un bakış açısını mantıksal sonucuna kadar götürmüştü (Lenin, Pyatakov'u, Büyük Rus şövenisti diye nitelemişti). " i şçi sınıfı n ı n kendi yazg ısını belirlemesi" sloganı , ilk başta, bir ulusun kendi yazgısını belirlemesi şeklindeki burj uva ideali, Bolşe­ viklerin işçi s ı n ıfına dayanan devrim kuramma dahil eder bir görün­ tü sunar. Lenin bu sloganı kendisi 1 903'te kullanm ı ştı. Ermeni Sosyal-Demokratlar Ermenistan'ın kendi yazgısını belirlemesin­ den yana tavır almışlard ı . Lenin o sırada şöyle yazd ı : "Biz , kendi payım ıza, halkların ya da ulusları n kendi yazg ıları n ı belirlemesin­ den çok, her milliyetteki proletaryanın kendi yazgısını belirlemesiy­ le ilgileniyoruz". 25 Aynı düşünceyi "Programı mızdaki Ulusal Sorun"

(23) Buharin-Pyatakov g ru bunun "Tezler"i ve programları için bkz. O.H.Gankin ve H.H. Fisher, The Bolsheviks and the World War: The Origin of the Third International (Stanford: 1 940), s.21 9ff. (24) R. V. Daniels, The Conscience of the Revolution: Communist Opposi­ tion in Soviet Russia (Cambridge: 1 960), s.97. (25) "Ermeni Sosyal-Demokratların ı n Manifestosu Üstüne", lskra, 1 Şubat 1 903; vurgu orijinalde. Bkz. Lenin, Co/lected Works, VI, 329.

27


(Temmuz 1903) yazı sında da yineleyecekti. 2 6 Sın ıfsal bakış açı sı­ nı gölgelediği içi n , kendi yazg ı s ı n ı belirleme hakkı nı n vurgulanma­ sına iti raz ediyord u. 27 1 9 1 9 y ı l ı ndaysa, "işçi s ı n ıfı n ı n kendi yazgısını beli rlemesi"nin kabu l edilemez bir form ülasyon olduğunu farketmeye başlam ı ştı . Yakı ndan bir çözümleme bu slogan ı n gerçekçi olmadığını gösterir. Ulusal bi rimden yana bağ ımsızl ı k kazanmış ve bir devlet kurmuş işçi s ı n ıf ı , bundan ötü rü , gerçek ya da potansiyel bir ulusu oluştu­ rur. O devlet sın ıfsal baskıdan arı nmış olsa bile, başka tür baskıla­ rı da ortadan kaldırma ya da onlara karşı korunma soru nu gün­ demden kalkmaz. Toplumsal bir sı nıf bir devleti kontrol altında tu­ tabi lir, ya da (hiç değilse Marksist kuramda) bir devlet oluşturabi lir, ama bir devletten bağımsız ve onun dışında varolamaz. Şimdiye kadar sadece kuramsal bir kavram olarak varolmuş sınıfs ız devlet, kendi varl ığıyla, her türlü milliyet sorunlarını çözemez. Bolşevikler e nternasyonalizm ve sınıf egemenliğinin bitişi sloganlarıyla muzaf­ fer bir devrim gerçekleştirmişlerd i ; ama onlara Lenin'in milliyetlere özgürlük ilkesi yol göstermemiş olsayd ı , "sı nıfsız devlet" zorlukla ayakta kal ı rd ı . Ü stelik Rus milliyetçiliği çoktandır yerinde saymıyor­ du. Bu bağlamda ele alınan "işçi sınıfının kendi yazg ısını belirle­ mesi"; "bütün iktidar işçi sın ıfı na" bütün i ktidar Bolşeviklere demek­ t i , kahrolsun burjuva milliyetçileri ve burjuvazi demekti . Bir sloga­ n ı n özüyle s ı n ı f savaşımı olan bir kavgada milliyetçilik cephesinde ku llanı lması devrimci bir taktik olarak meşru görülebilir, ancak mantıksal bir önerme olarak anlam taşı mıyordu; kendi yazg ısını belirleme tartışmaianna bir katkısı olmad ı . Kongre "kendi yazg ısını belirleme" deyişini Bolşevik program­ dan çıkardı. Yine de ayrılma hakkı n ı saklı tuttu, bu d u rumda Stalin

( 26) Bkz. a. g .y. , s.454. ( 27) A.g.y., s . 460. 28


daha sonraki değişiklikler için bir şey farketmediğini söyleyebile­ cekti. 28 Lenin'in kendi yazg ısını belirleme kuram ı n ı ciddiye alıp somut d urumlara uygulamaya kalkışanlar aşı lmaz g üçlüklerle karşılaştı­ lar. Ö rneğin Ukrayna'da, halk, kendi yazgısını belirlemenin nasıl uygulanı lması düşünüldüğünü bilemedi. Sad ık komünistler olduk­ lar ı n ı iddia eden ama Ukrayna'n ı n özgürlüğüne de ilgi duyan iki ya­ zar bu problemi o zaman ( 1 9 1 9) tartıştılar. Şöyle diyorlard ı : Bize kendi yazgısını belirlemenin nasıl uygulanması gerektiğini göste­ rin , "Ukrayna'n ın bağ ımsızlığından açıkça vazgeçip birleşmenin en içten destekçileri olacağız". 29 Yazarların sözlerinin doğruluğunu s ı nayacak bir araca sahip değiliz, zaten önemli olan, aklard ı kları açmazın pratikte ortaya çıkabileceğidir. Demek ki Lenin kendini saldırıya açık bırakm ı ştı, nitekim saldırı n ı n gelişi çok gecikmedi. Lenin'in "kendi yazg ısını belirleme" çizgisi, "/Rus olmayanları/ al­ dalıp 'ulusal duyg ularının hızla tüketilmesi 'ni sağlamaya yönelik, taktik bir propaganda hilesi" olarak nitelenmişti _ 30 Bolşevikler açısı ndan Ukrayna'daki durum Pyatakov'un gös­ terdiği kadar kötü değildi. Plebisitle sı nama olanağı bulun masa bi­ le, işçi ve köylü kitleleri genelde bolşeviklerden yanayd1. Bu konu­ daki tan ıklığı genel kabu l gören kişi, (burjuva) Merkez Rada's ı Ge­ nel Sekretaryası 'na ve Directorale 'ye başkanlık eden, Rada çök­ tüğü zaman iktidardan zorla kovulanlar arasında yer alan V. Vinni­ çenko'dur. Vinniçenko, Brest görüşmeleri zaman ı nda, te msilcileri konferansa kabul edilen Rada 'nın halkın desteğine hakim olamaz bir duruma g elmiş olduğ u nu rahatl ıkla kabul ed iyord u . O gü nlerde , ------- ----

(28)

Stalin, Marxizm and the National Question, s . 1 40 .

(29)

S. Mazlakh v e V. Shakrai, On the Current Station in the Ukraine ( 1 91 9 ;

(30)

Ann Arbor:

1 970), s . 1 73.

R . Smai-Stocki, The Captive Nations: Nationalism of the Non- Russian Nations in the Soviet Union ( N ew

?9

York:

1 960), s.43.


diyordu , "Ukrayn a nüfusunun engin çoğunluğu bize karşıydı". 31 Yi­ ne : "Bizi m kendi köylülerimiz ve i şçi s ı n ıfımız ayağa kalkmasaydı, Rus Sovyet Hükümeti bize hiçbir şey yapamazdı . . . Bizi Ukray­ na'da n çıkaran R u s hükümeti değil, kendi halkımız oldu".32 Lflvilv'itv iki

Uç/u

PoliTikAsı

Rus tarihinin bu aşamasının "resmi" Bolşevik versiyonuna göre, Lenin 'in sınır cumhuriyetleri için izlediği kendi yazgısını belirleme politikası devrimin başarısının başlıca nedenlerindendi. Ancak bu iddia biraz tartışmayı gerektirir. Lenin'in sınır halklarına karşı politikası i ki uçluydu. Bir yandan, merkezi Bolşevik hükümeti bu halkların arzu ederlerse özgür olma isteklerini tan ı makta oldukça ileri adı mlar attı . Yeni h ükümetin ilk hareketlerinden birisi Finlandiya'ya bağ ı msızlık vermekti. Bolşevik hükümeti Stalin'in temsil ettiği özenli bir törenle doğrulandı bu . Bal­ tık cumhuriyatlerinin varlığı da tanınmıştı . Gürcü Menşevikler kendilerine Gürcü milliyetçiler adı nı takmış­ lardı. Çarlık imparatorluğundan ayrılmayı asla istemedikleri gibi, Kerensky hükümetinden ayrılmaya da uğraşmam ışlardı. Ama Bol­ şevikler iktida rı ele geçirdiğinde, Menşevik liderler Gürcistan'ın ba­ ğ ı msızlığını ilan etti ler ve Transkafkasya hükümetlerinden oluşan b i r federasyon kurdular. Bir ay içinde, Gürcü yetkililer Almanları ül­ keye gelmeye davet etmişlerdi bile. 3 .000 Alman askeri bunun üzerine karaya çıktı . 33

(31 )

Carr, The Bolshevik Revu lotion, niya Natsii (Viyana:

s.298, akl: V. Vin nichenko, Vidrozhe­

1 920), C.2, s.21 6.

(32) Salov International A ffairs (Moskova). Ağustos 1 972, s . 90, akt. V. E. Malanchuk, "Malicious lnventions of the Bourgeois 'Ukrainologists'", Voprosy l storii KPSS ( 1 971 ) , s.40. (33) L. F ische r The Soviets in Word Affairs (Londra : 1 930), C.1 . s.85. ,

,

30


1 91 8'de Almanların yenilgiye uğramasıyla, Transkafkasya fe­ derasyonu çöktü. Menşevik hükümetin davetiyle Gürcistan'da Al­ manların yerini i ngilizler aldı. Azerbaycan'da ise bir Sovyet Cum­ huriyeti kurulmuştu. 7 Mayıs 1 920'de, Bolşevik hükümet, Gürcü Menşevik hükümetle bir antlaşma imzaladı . Bu antlaşmaya göre, Gürcistan'ın Rus karşı-devrimiyle bütün ilişkilerini kesmesi, bütün yabancı askeri güçlerin Gürcistan'dan çekilmesi, Bolşevik örgütle­ re yasallık tanınması ve Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti'nin tan ı n­ ması gerekiyordu, 34 Milliyetçi Ermenistan de facto olarak tanı nd ı . Türkiye Ö n As­ ya'da Yunanlılarla savaşıyordu ve Bolşevikler Tü rklere yardım et­ meye istekliydi: "Moskova'daki Ermeni delegelere Mayıs 1 920'de, Ermenistan, Rus birliklerinin Kars demiryoluyla Türklerin yardı­ m ı na koşmak üzere nakledilmesine izin verirse, yardım yapılma­ s ı önerildi". 35 Ancak Ermeni hükümeti R usların önerisini geri çe­ virdi. Daha sonra, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan, RSFSR'yle biçimsel eşitlik temelinde SSCB içinde biraraya geldiler. Doğu Sibirya'da kurulmuş Uzak Doğu Cumhuriyeti, Bolşevikler bölgede askeri denetimi kurduktan sonra, sönüp yok oldu. Bir Fransız gazetesi nin o günlerde m anşetine aldığı gibi, Uzak Doğu Cumhuriyeti "Moskova'nı n güzel gözleri aşkına intihar etmişti". Lenin'in s ı n ır halklarına karşı politikasının öteki ucu, her bölge­ deki devrim dostların ı seferber etmek, onlara devrimci bir hükümet kurdurmak, gerekirse (ki fiilen de olan buydu) Kızıl Ordu birlikleri­ nin yard ı m ıyla bu hükü metin iktidara gelmesini sağlamaktı . Bu po­ litikanın kendi yazgısını belirlemeye uymadığı savunulamaz, çünkü

(34)

Bo/'shaia Sovetskaia Entsik/opediia,

C.7 (1 970), s.368; Carr, The

Bolshevik Revolution, s.350. (35)

The Encyc/opaedia Britannica

( 1 955 basımı), C.2, s.380.

31


başka politikalar izlemek kitlelere yarar getirmez ve devrimi tehli­ keye sokardı. 36 Sonu nda, çarlığın eski söm ü rgelerinin çoğu SSCB'ye yeniden katıldı. Ancak, Finlandiya ve Baltık cumhuriyetieri ndeki gibi Batı l ı devletlerin askeri işgallerini sağlamlaştırdıkları y a da Polanya'daki gibi Kızıl Ordu'nun yenilgiye uğrad ı ğ ı yerlerde, zafer burj uvazinin kendi yazg ısını belirlemesi biçiminde gerçekleşti . Bu bağlamda Finlandiya örneği öğreticidir. Yeni tan ı nan Finlan­ diya hükümeti o sırada Finlandiya'da bulunan Kızıl Ordu birlikleri­ nin çekilmesini istemişti. Lenin bunu kabul etmedi . Bunun arkasın­ daki niyeti Fin komünistlerinin, Ruslarla yeniden birleşmeye sem­ pati duyacak yeni bir hükümet kurmalarında Kızıl Ordu'nun da yar­ d ı mlarını alacak bir ayaklanma sahnelemeleriydi. Ama von der Goltz komutası ndaki Alman kuwetleri Finlandiya'ya tam da bu pla­ nı bozacak bir zamanda geldiler. Polonya'da, Kızıl Ordu Polanya ordusuyla savaşı kazanacak olsayd ı , hükümet kuracak olanlar, "enternasyonalistler" diye bilinen Luxemburgculardı. Polanya işçi ve köylü lerini n Ruslara destek ver­ memesi kuşkusuz Lenin 'de deri n bir hayal kırıklığı yaratm ıştı . Köy­ l ü ler açısı ndan, milliyet etkeni açı klamanın ancak bir parçasını oluşturabilird i . U krayna'da köylüler Bolşevikleri destekledi , Polan­ ya'da desteklemedi. Carr, Batı U krayna'daki toprak sahiplerinin çoklukla Polanya kökenli olduğuna, bunun için onlarla Ukrayna köylüleri aras ı nda ulusal bir anlaşmazl ı k bulunduğuna dikkat çe­ ker: "Ulusal sorun toplumsal ve ekonomik bir içerik kazandığı za­ man şiddetl endi"_37 Polanya'daysa hem köylüler hem toprak sa­ hipleri ağ ırl ı kla Polonyalıyd ı . Ayrıca, Polanya Komü nist Partisi 'nin toprak politikası köylüleri kendine çekecek cazibeden yoksundu.

(36)

M. Rodinson'un önsözü, Helene Carrere d'Encausse, Reforme et re­

volution ( 37)

chez /es Musulmans de I'Emprire russe (Paris: 1 966),

Carr, T h e Bolshevik Revolutio n ,

s.307. 2

s.13.


Sorun nihai olarak, Rosa Luxemburg'un öngördüğü tarzda, silah­ ların gücüyle çözümlendi, ancak sonuç Lenin kadar Rosa'nın da ho­ şuna gitmemişti_ 38 Rus i mparatorluğu'nun dağılışının kendi yazgısı­ nı belirleme kuramına bağlanması gerektiği düşüncesi, karşıt öner­ me olan sınır cumhuriyetierinin Bolşeviklere bağlılığının aynı kuram­ dan kaynakland ığı düşüncesi kadar yersiz bir abartmayd ı . Kendi yazg ısını belirleme kuramının şu ya da bu sonuçla fazla ilgisi bulun­ duğunu söyleyebilmek için elimizdeki kanıtlar eksik kalmaktadır. Lenin'in milliyet program ındaki başka maddeler de (uluslann eşitliği, ulusal kültürlerin gelişme özgürlüğü) çok büyük önem taşı­ yordu. Gerçi Lenin 'le Luxemburg'u ayıran sorunlar değildi bunlar, ama Lenin'le Stalin arasında neredeyse sorun haline gelmişlerdi. Rus Devrimi 'nin zaferiyle birlikte, Lenin, ulusal baskı n ı n "oto­ matik olarak" kalkmadığını gördü ve tutkuyla azınlık halklarını sa­ vunmaya geçti. Sağlığının kötüye gittiği 1 922 yazında, Stalin'in "özerkleştirme" adını taşıyan bir planda çeşitli cumhuriyetierin hak­ lan n ı n sınırianması n ı içeren bir önerisinden haberdar olmuştu. Stalin'in "özerkleştirme" projesi ulusal cumhuriyetleri Sovyetler Bir­ liği 'nde haklarının büyük ölçüde ellerinden alınmasına yol açacak bir temelde birleştirecekti. Lenin, bütün milliyetlerin eşit olması ge­ rektiği nde ısrarlıyd ı : "Biz kendimizi, Ukrayna SSC'sini ve diğerleri­ ni eşit sayıyor, onlarla yeni bir birliğe, yeni bir federasyona eşit bir temelde giriyoruz"_ 39 Lenin-Stalin tartışması, böylesi tartışmalarda hep olageldiği gibi, düşünceleriyle hazırlanan tasarının temelini oluştu ran Lenin'in zaferiyle bitti.

(38) Luxemburgcular eski Rusya Polenyası'nın ("Kongre Krallığı") Sovyet­ ler Birliği'nin parçası olmasından yanaydı lar. Bu bakış açısı ikinci Dünya Savaşı 'ndan sonra da ileri sürüldü , ama ağ ırlık kazanmad ı . (39) Lenin, Col/ected Works, X LI I , 421 -22; 2 6 Eylül 1 922 tarihli mektup. Ayrıca bkz. Lenin, "The Qestion of Nationalities or 'Autonomisation"', Collected Works, XXXVI, 605-1 O.

33


KENdi YAZlj/511111 BEliRlEMENiN SotvRAki TARiHi

Lenin'in izleyicilerinin Sovyetler Birliği içindeki ve dışındaki uygula­ maları kendi yazgısını belirleme ilkesi ışığ ında nasıl değerlendiril­ m elidir? Sovyetler Birliği kendisini oluşturan cumhuriyetler içinde ayrılık­ ç ı hareketlere yüz vermeyecektir. Yakın zamanlardaki bir makale bunu özellikle beli rti r : "Komünist Partisi, bir yandan bütün gerçek ulusal değerlerin gelişmesini her yolla özendirirken, öbür yandan m illiyetçiliğin ve şovenizmin dışavurumlarına, u lusal uyumsuzluğu ve yalnızlığı besleyen şeylere hoşgörüyle bakmaz". 40 Yeterince açık görünüyor. Ama, aynı sorunla karşı laşan başka sosyalist uluslar belki da­ ha yumuşak bir çizgi izlerler? Ulusal sorunda mükemmel bir sicile sahip Yugoslavya, bir süre için, 1 972'de H ırvatistan'da yaşanan örnekte bile, ayrılma hareketlerini bastı rmayabileceği görüntüsünü vermişti . Ama sözcülüğünü Tito 'nun yaptığ ı merkez parti ve mer­ kezi hükümet, ayrılıkçı sözleri sonunda yasakladılar. Ayrı lığın ba­ şını çekmiş H ı rvat partisi yetkililerinin istifa etmeleri istendi. 1 930'1ardaki Ukrayna milliyetçileri gibi tasfiye edilmediler ama Yu­ gosl av devletini bölmeyi amaçlayan milliyetçiliğe hoşgörülü davra­ n ı l m ayacağı da bütün netliğiyle açığa çıkmışt ı . Sosyalist hükümet­ ler, her sorunu pratikte kendi ulusal çıkarlarına uygun bir tarzda karara bağlarlarken, ulusların kendi yazg ı s ı n ı belirlemeleri ilkesine sahte bağlılıklarını da korudular. Bu genelleme, eski sosyalist ü l­ kel e r kadar, Çi n ve Küba için de geçerlidir. Çin'in Tibet konusunda kendi yazgısını belirleme istemine uyması elbette beklenmezdi, ama Bangladeş'in (Doğu Bengal) kendi yazgısını belirlemesine kar­ şı çı kışını açıklamak daha zordur. 41 Fidel Castro'nun Sovyetler'in

(40) (41 )

Salov, International Affairs, s . 93. Sovyetler B i rliği, "halkların kendi yazgısın ı belirleme ilkeleriyle hareket 34


1 968'de Çekoslavakya'yı işgal edişin i savunmasına da i lkeli bir tu­ tum denemez. Hükümette olmayan bir kom ünist parti, kendi yazgısını belirle­ meyi unutma noktası na kadar m illiyetçi bir psikolojiye kapılabilir. Bunun için, Hindistan Komünist Partisi'nin Kaşmirler, Mizolar, Na­ galar ve diğer küçük milliyetler karşısındaki konumunu anlamak zordur.42 Öbür yandan, partinin 1 940'1arda Pakistan'ın bağımsızlı­ ğ ı ndan yana tavır koymas ına "tamamen oportünist" bulunarak sal­ dırılmıştı . 43 Hint komünistleri tutarlı bir devrimci strateji geliştirmek­ te ağ ır davrandı lar. Lenin böyle örnekler için özg ül çözümler öner­ memiştir; her örnek kendi özellikleriyle ele alınmak zorundadı r. Löwy ve diğerlerinin önermesi, 44 yani bağ ımsız bir devlet oluş­ turma hakkının yadsı nmasının ulusal baskıyı oluşturduğu düşün­ cesi, sömürgeler açı sı ndan genel geçer bir formüldür, ancak hala bir sömürgeyi oluşturan etmenler konusunda da bir sürü tartışma yapılmaktadı r. Cezayirliler bağ ımsızl ı k istemlerinde ı srar ettiklerin­ de, Fransızların hazırda tuttukları yanıt, Cezayir'in Fransız ulusu­ nun bir parçasını oluşturduğu şeklindeydi. Böyle bir yanıt i nand ı rı­ c ı bulunmasa bile, Portekiz'deki devrim öncesi yönetimin Porte­ kiz'in Afrika'daki sömürgeleri konusunda bundan yararlanmasını önlememişti. ABD hükümet sözcüleri de Porta Aiko'nun sömürge olduğunu reddediyorlar.

eden "Bangladeş'i hemen tanıdı (bkz. New York Times, 25 Ocak 1 972). An­ cak bu olay, Sovyetler'in kendi yazgısını belirleme ilkesini tanıdığını, Çin'in tanımadığını göstermezdi hiç de. iki ülke de politik konjonktüre göre tavır alırlar. (42) Bkz. N. Bhattacharya, "lndia's Colonial Legacy", Guardian, (New York), 25 Aral ık 1 974, s. 1 4. (43) Jairus Banaji, "Nationalism and Socialism", Economik and Political Weekly (Bombay), Eylül 1 974, s.1539. (44) Bkz. Lowy, G. Haupt vd., Les Marxistes et la Question Nationale, 1848-1914 (Paris: 1 974) , s.378.

35


Sovyetler Birliği anayasasının 1 7. maddesinde, ulusal cumhuri­ yetierin kendi yazg ılarını belirleme (ayrılma) haklarına sahip olduk­ l arı öngörülür, ancak Çin Halk Cumhuriyeti'nin anayayasında böyle bir hüküm yoktur. Yugoslav arıayasasında da zaman zaman yer al­ mıştır. Ne var ki, kapitalist olsun sosyalist olsun , hiçbir devlet temel hukuk metinlerinde ayrılmayı gerçekleştirecek usulleri açı k biçimde ifade etmemiştir; ifade etmesi de beklenemez. Abraham Lincoln'ün belirttiğ i gibi, hiçbir devlet kendi d ağılışının koşullarını hazırlamaz. Bağ ı msızl ı k kampanyası yürüten ulusal muhaliflere tanınan öz­ gürlüğ ü n derecesi ülkelere ve belirli ülkelerde dönemlere göre bü­ yük oranda değişir. Kapitalizmde, dolayısıyla belki sosyalizmde bi­ le, dostça bir ayrıl ı k düzenlemesi yapmak hala olanaklı olabilir -Le­ nin 1 905'te Norveç'in i sveç'ten ayn iışına değinmeyi asla bırakma­ m ıştı . Marx ve Lenin'in düşündükleri gibi, komünizmin "son aşa­ ma"sı nda ulusal düşmanl ı kların silineceği de doğru olabilir. Ama şu anl ı k, sosyalist devletler u lusal ç ı karları nın kapitalist devletler ka­ dar bilincinde olduklarından, ayrı lıkçı propagandaya izin vermeleri olas ı l ı k dışıdır. bunun için , birbiri ni sevmeyen ulusal grupların yer ald ı ğ ı çokuluslu sosyalist devletler, Löwy'nin görüşünce, onları ez­ mektedirler. Yukarıda dikkat çektiğimiz gibi, 1 97 1 'deki H ı rvat Ko­ münist Partisi 'nin önemli bir kesiminin bakış açısı da böyleydi . B u önermeyi kabullenmeden önce, bir takım sorulara yanıt ver­ memiz gerekiyor. Ayrılık i steminin hakikatan proleterlerin duygu la­ rı n ı mı temsil ettiğini, yoksa bir takı m kliklerin düşüncesi mi oldu­ ğun u bilmeliyiz. Şikayetlerin izlerinin ulusal ayrımcılıktan m ı , baş­ ka n edenlerden mi, yoksa genel konjonktürden mi ileri geldiğini de bilmeliyiz. (Hırv atların salvaların ı n zayıf noktası buydu.) Lenin du­ rum un bütün o larak çözümlenmesinde daima ısrarcı olmuştu, "o zaman, belki, 1 863'teki G üney Amerika Devletleri'nin isyanını 'ulu­ sal bir isyan' s a ymayacağız". 45

(45)

N.

D.

Kiknadze'ye mektup, Ekim 1 9 1 6, Col/ected Works, XIX, 266. 36


Böyle bir değerlendirmeyi kimin yapacağ ını sorarsak, yanıt, el­ bette, ayrılıkçıların ve merkezi hükümetlerin kendilerine göre de­ ğerlendird ikleri şeklinde olur. Çatışan iddiaları uzlaştıracak tarafsız bir hakem yoktur. Ama Marksistlerin önünde böylesi konularda yar­ gılarını kendileri vermeleri gibi bir görev duruyor. Yukarıda dikkat çekildiği gibi , uinsanlığın kanısı" hiçbir zaman etkilenmelerden uzak oluşmam ıştır. Ulusal şikayetlere Marksistlerin geleneksel ilacı, söz konusu ül­ keye daha fazla demokrasi getirilmesidir. Fransız devrimcilerinin 1 789'da muhalif ulusal azı nlıklara önerdikleri böyle bir çözümü En­ gels de doğru bulmuştu sonradan . Ayn ı çözüm Birinci Dünya Sa­ vaşı'ndan önce, 1 91 3'deki denemesinde Stalin tarafından da orta­ ya atı lmıştı . 1 947'de Pakistan'ın kurulması na eşlik eden kan ban­ yosundan I ngilizierin sömürge Hindistan'da konuşma özgürlüğünü bastırma politikasının sorumlu tutulması yerinde bir gözlemdir. Sovyetler Birliği de, ulusal cumhuriyetlerdeki milliyetçi ajitasyonla­ rı adet olduğu üzere tutarlı ve hararetli biçimde bastırdığ ında, Le­ ni nist milliyetler politikası n ı izlediğini iddia edemez. Ne var ki, 1 97 1 'de Yugoslavya'yı kıskıvrak saran türden ekono­ mik kriz koşullarında , ulusal kinlerin alevlenmesinin Hırvatların Sırpları , Sı rpların H ı rvatları acımadan katıettiği Birinci Dünya Sa­ vaşı'nın kan banyolarını yeniden doğurabileceği de doğrudur. Böy­ lesi koşullarda merkezi hükümetin uzak durma politikası izlemekte devam etmesi felaket riskini göze almak olurdu. I rksal kinlerdeki gi­ bi ulusal kinleri uyandırmak, yer yer freniemekten daha kolaydı r. Rosa Luxemburg'un Polanya sorununa çözümü, "Polanya Kral­ l ığı"nın demokratikleşmiş bir Rusya içinde özerk bir eyalet olarak yeni baştan düzenlenmesiydi. Oysa yakı n tarih böylesi çözümlerin s ı n ırl ı lığını göstermiştir. Etyopya'yla Kızı ldeniz arası nda bulunan Eritre, denize girişi kontrol altında tuttuğundan, belirli bir stratejik öneme sahiptir. Erit­ re 1 890'da i talya sömürgesiydi; i kinci Dünya Savaşı'nda i ngi lizle3


rin eline geçti. Savaştan sonra, Etyopya'nın Eritre'yi ilhak etmesi öneriidiyse de, bağ ı msızlık hareketi buna karşı çıktı. 1 952'de Bir­ l eşmiş Milletler, Eritre'nin Etyopya hükümdarına bağlı federatif biı d evlet olacağı bir d üzenlemeyi destekledi . On yıl tam yerel özerk­ likten yararlanacak, ardından kendi yazgısını belirleme hakkını kullanacakt ı . Ama Etyopya ordusu içerilere yürüdüğünden, Erit­ re'nin özerkliği seraba dönüştü. 1 962'de Etyopya Eritre'yi resmen ilhak etti. Eritre ulusal kurtuluş hareketi, Haile Selasiye yönetimi 1 974'te bitene kadar süren bir gerilla savaşı başlattı.46 Ya da, 1 960'11 yıllar boyunca, Irak'ın keyfi yönetiminden kurtul­ ma kampanyası yürüten Kürtleri alal ı m . Aşırı Kürt milliyetçileri , komşu i ran ve Türkiye'deki parçaları da kapsayacak bağ ı msız bir Kürdistan yanlısıydılar. Savaş çıkmaz bir noktada bitti ve 1 970'de Kürtlere Irak içinde özerklik verilince silahlarını bıraktı lar. Irak Ko­ münist Partisi, bütün Irak'ın demokratikleşmesi koşuluyla, bu dü­ zenlemeden yanaydı . 47 Beş yıl sonra, Irak'la i ran arasındaki genel bir anlaşmanın parçası olarak, i ran, Irak'taki Kürtlere desteğini çekmeyi -kabul etti. Irak ordusu derhal "özerk" Kürdistan'a doğru yürüyüşe geçti. Kürt ulusal lideri Mustafa el-Barzani yurt dışına sı­ ğınmak zorunda kaldı . Hiçbir ulusal kurtuluş hareketi daha büyük bir birim içinde özerklikten yana kampanya yürütmemelidir. Özerklik, dinsel hoşgö­ rüye benzer; Fransız Protestanların ı n XIV. Louis'nin 1 685'de Nan­ tes Fermanı'nı i ptal ettiği zaman öğrendikleri gibi, her an bitebilir. Sorunu Birleşmiş Milletler'in üstüne yıkmak da yetmez, çünkü bu organın kuruluş nedeni ulusal sorun değildir. En fazla bir karar

(4 6)

(47)

Araştırılması gereken ilginç bir nokta, Eritre'deki egemenliğini koru­ maya niyetli Etyopya şovenizminin Haile Selasiye'nin hükümranlığ ı n ı sona erdiren hareketin ilerici etkisini saptırıp saptırmad ığıdır. Marxism Today (londra), Eylül 1 970, s. 278-80. 38


alabilir ve o da tutarlı olmaz. Birleşmiş Milletler, kendi yazg ısını be­ lirleme ilkesine en ş iddetli saldıranlar olan büyük devletlere nasıl davranacakların ı göstermek için kurulmam ıştı r. Ama yetkisi olsay­ dı bile, nasıl hareket edeceğini bilemezdi. Henüz uygulanabilecek bir ilke geliştirilmemiştir çünkü. Genel Kurul'un 1 970'de Sovyet­ ler'in g irişimiyle benimsediği " i ç Güvenliğin Kuvvetlendirilmesi Deklarasyonu", sömürge egemenliğinden kurtuluş savaş ı yürüten uluslara baskı uygulanmasına ve kuvvete başvurulmas ına son ve­ rilmesini öngörmekte, meşru savaşlara yardım edilmesini istemek­ tedir. 48 Çok daha önemlisi ise, Portekiziiiere karşı savaşlarında Gi­ ne-Bissau'ya ve o zamandan beri öteki Portekiz sömürgelerine si­ lah sağlanmasıydı. (Sovyetler Birliği, kendi payı na, Gine-Bissau ve Angola'daki kurtuluş hareketlerine silah vermişti .)

Sovyet uluslararası hukukçuları, ulusların kendi yazg ısını belirle­ mesinin sosyalist devrimin çıkarlarına rağmen (eklemeliyiz, Sov­ yetler Birliği'nin de çıkarlarına rağmen) geçerli bir ilke olduğu dü­ şüncesini asla kabul etmediler.49 Başka ülkelerden kendilerinin önemli saydıkları ilkeleri (ya da çıkarları) aşan durumlarda kendi yazgısını belirleme ilkesini kabul etmeleri beklenemeyeceğinden, kendi yazgısını belirleme ilkesinin işlerlik bulması herhangi bir par­ tinin yaşamsal saymadığı örneklerle sınırlı kalmaktadır ki, gerçek­ te gözlemlediğimiz de böyle bir manzaradır.

(48) J. Chikwe, "Africa: Unity and Differontiation", World Marxisi Review, Ocak 1 972, s.90. (49) Rudolf Schlesinger'in bu konuda aktardığı yer: M. Rappaport, "The Essence of Preseni International Law", Sovietskoye Gosadarstvo i Pravo ( 1 940),

s.1 42; bkz. Scheesinger, Soviet Legal Theory: /ts Back­

ground and Development

(Londra: 1 951 ), s.28B. 39


Gine-Bissau'daki u lusal kurtuluş hareketinin lideri Amilcar Cab­ ral, kendi yazgısını belirleme sloganının emperyalistlerin geri çeki­ lişlerini g izleme aracı olarak buldukları bir slogan olup olmad ığı so­ rusunu ortaya atmış; ulusal kurtu luşu bir amaç olarak ortaya koya­ n ı n kesinlikle emperyalist devletler olduğ una dikkat çekmişti : Sosyalizmin dünyadaki ilerleyişi gözönünde tutulduğunda, ulu­ sal kurtuluş hareketinin emperyalist bir girişim olup olmadığını soracak kadar ileri gideceğim . Kurtulmaya çalışan bütün halk­ ların başvuracağı bir hukuksal kurum mudur? Tarihsel ortakla­ rımız olan sosyalist ülkeler tarafından mı yaratıldı? Bütün halk­ ların ulusal bağımsızlık hakkını tanıyan emperyalist ülkeler ta­ rafından imzalandıysa, halkımızın bir girişimi olarak düşündü­ ğümüz şeyin aslında düşmanın bir girişimi olup olmadığını ken­ dime sormak durumunda değil miyim? Gine'de halkımıza karşı napalm bombaları kullanan Portekiz bile bütün halkların bağı m­ sızlık hakkı bulunduğunu öngören deklarasyonu imzaladı. Em­ peryalist ülkelerin amacı, sosyalist kampın genişlemesini önle­ mek, sömürgecilikle boğulan ülkelerimizdeki gerici güçleri kur­ tarmak ve bu güçlerin uluslararası burjuvaziyle ittifak yapması­ nı sağlamaktı . Temel amaç, emperyalist ve kapitalist kampı özellikle kuvvetlendirsin diye var olmayan yerlerde bir burjuva­ zi yaratmaktı. SO "Kendi yazg ısını belirleme" parolas ı n ı n fiilen hiçbir şey çözme­ den farklılıkları n üstünü örtmekte kullanılmas ı n ı n iyi bir örneği son zamanların Portekiz deneyimidir. Silahlı Kuwetler Hareketi 1 974'te iktidarı aldığında, sömü rgelerin geleceğinin belirlenmesi sorunu anahtar önemdeydi, ancak kurtuluşlarının hangi biçime bürüneceği konu sunda hükü met içinde tam bir anlaşmaya varı lamad ı . Yerinde

(50)

"Analysis of the Social Structure", A. Cabral, (New York: 1 969), s.58. 40

Revolution in Guinea


gözlemlerde bulunan bir Amerikalıya inanacak olursak, ilk açıkla­ malarda sömürgelerin kendi yazg ı ları nı belirleyecekleri söylenmiş­ ti , bir tür uzlaşmayla sağlanması da öngörülüyordu. Daha sonra, bağ ı msızlık yanlısı unsurlar üstünlüğü ele geçirdiler ve "kendi yaz­ gısını belirleme" ilkesi unutuldu. 5 1 Birinci Dünya Savaşı 'ndan önceki gibi, tutarlı bir Marksist'in u luslararası sos�alist devrimin ç ı karlarını herhangi bir ülkeni n çı­ karların ı n önüne koyması hala geçerlidir. Bu yüzden, sosyalist ya da tarafsız bir devlet başkanı, sosyalist ya da başka türde bir dev­ letin sözcüsü tutarlı bir Marksist olamaz. Her örnekte kendi ülkesi­ nin çı karlarını diğer çıkarların önüne almak zorunda kalı r. Bugün için, Molotov'un 1 939'da von Ribbentrop'la anlaşma imzaladığı za­ manki kadar geçerlidir bu durum. Yine d e bu önermenin doğruluğuna her açıdan karşı çıkılmak­ tad ır. U luslararası sosyalist devrimin çı karlarına en iyi hizmet yo­ lu güçlü sosyalist devletler kurulmas ı , zayıf devletlerin sosyaliz­ me yönelişine yard ı m edilmesi değil midir, diye sorar insanlar. Çin (ya da Sovyetler Birliği ve Vietnam) kapitalist emperyalizme yem olursa, sosyalizmin uzun vadeli ç ıkarlarına hizmet edilmiş oluna­ bilir mi? Bir an düşünürsek böylesi yan ı lsamalardan kurtulabiliriz. 1 9 1 7'den 1 960'a kadar bütün başarılı sosyalist devrimler Sovyet­ ler Birliği'nin aktif yard ımları olmadan ve üstelik onun tavsiyelerine karşı gerçekleşti. 5 2 Güçlü sosyalist devletler zayıf devletleri sosya­ lizme yaklaştırabilir de, uzaklaştırabilir de.

(51 ) J. Krame r, "Letter from Lisbon", The New Yorker, 23 Eylül 1 974.

(52 ) Elbette, Sovyetler Birliği diplomatik açıdan kendi yararına olduğunda küçük sosyalist devletlere yard ım etmiştir. Vietnam'a gelince, ABD'nin Asya anakarası nda askeri açıdan dayanacağı bir yere sahip olması­ n ı n gerek Çin'in gerekse SSCB'nin çıkarlarına aykırı düştüğünden kim kuşku duyar? 41


Karşılaştı kları özgül sorunlarda yol göstermeleri için gözlerini sosyalist devlet başkanlarına dikenler, Doğu Pakistan ( Bangladeş) aydınları n ı temizleme girişim inde Yahya Han'ı mahkum edemez bir durumda bulabilirler kendileri ni. Ya da barışçı bir küçük devletin işgaline hak verebilirler. Doğrusu, ne Maa, Tıto, Castro, ne de di­ ğer sosyalist ülkelerin sözcüleri, ulusal diplomatik politikalarıyla çe­ lişen konumlarda bulunabilirler. 53 Marksizm bir i ktid ar felsefesi, güç ve kudret felsefesi değil; yok­ sulların , mazlumların, proleterlerin ve toplumdan dışianmışiarın felsefesidir. Marksizm eşitlik felsefesi, komünizm felsefesidir. Ve bu felsefeyi her an, herkes savunabilir; bakış açılarına ulusal iktidar düşünceleri yön verenler ve önbelirleyenler bile. Bir zamanlar büyük umutlar bağlanan plebisit yolu, 1 961 'de Ka­ merun'un sınırların ı n saptanmasındaki gibi, yer yer çare olarak dü­ şünülmektedir hala. Söz konusu bölgelerin büyük ekonomik güçle­ rin özel ilgi duyacaklan kadar doğal kaynaklarlatdonatılmadığı var­ sayılmaktadır. Kamerunlularda fazla petrol olamaz. Plebisit yoluna başvurmak rakip partilerin işbirliğini ve sonuçları kabul etmeye is­ tekli olmalarını gerektirir. Kaşmir'deki gibi anlaşmalar yapılamazsa plebisit de yapılamaz. Birinci Dünya Savaşı g ünlerinde kendi yazg ısını belirleme hak­ kı öğretisinin öne çıkması ve özellikle Doğu Avrupa devletlerinde uygulanmas ı , tarihçi Cobban 54 tarafı ndan, Polonyalılar, Çekler ve diğer milliyetler için, talihli bir tesadüfi mutluluk olarak görülür. Ah­ laki öğreti, Versailles antlaşmasını yapan büyük d evletlerin algıla­ dı kları çıkarlarla bir derece çakışmıştı . Ahlaki öğreti bugün o za­ manlara göre daha yayg ı ndır, ama uygulama aygıtının benimsen­ mesinde çok gerilerde kalınmıştır. (53) Castro açısından bu konuyu iyi işleyen, M. Decline of Fide/ Castro

(54)

Halpern, The Rise and

(Berkeley:1 972), s.27 1 .

Alfred Cobban, The National State and National Self-Determination (Londra: 1 969), C.l, s.iv.

42


Bugün kullan ıldığı biçimiyle "kendi yazgısını belirleme hakkı", söz konusu politik birimin kendi alanı içinde bir statüyü seçebilme­ si anlam ına gelir. Böylelikle , Federal Almanya Cumhuriyeti (Batı Al­ manya) Demokratik Alman Cumhuriyeti'yle (Doğu Almanya) i kisi­ nin de birbirine "kendi yazgısını belirleme hakkı"nı tan ıdıkları bir antlaşma imzalarsa, ikisinin de birbirinin varlığ ı n ı tanıdığı ve iş yapmaya hazır oldukları anlam ı na gelir. Kuzey Vietnam Güney Vi­ etnam'ın kendi yazg ısını belirleme hakkını tanıdığında, Güney Vi­ etnam'ın Kuzey'den bağımsızlığını kabul etmiş oluyordu. Elbette sonraki gelişmeler bu deklarasyonun yeniden ele alınmasına ne­ den oldu. Rosa Luxemburg öncelikle kendi yazg ısını belirlemeyle ilgili ana görüşlerinde haklıyd ı . Terim netlikle tanımlanmadığı nda, slo­ ganın benimsenmesi probleme çözüm getirebilmek bir yana, iyice uzaklaşmayı getirir. Dünya hala Marksistlerin bu keşfinin sonuçla­ rının doğrulanmasını bekliyor.

Horace B. Davis

43


U lU SAl SOR U N


lONDRA'DAKi ENTERNASYONAL KONGRESi NDE POLONYA SORUNU1

Otuz iki yıl önce, Enternasyonal ilk kez Londra'da toplandığın­ da, çalışmaları, o zamanlar üçüncü kez sonuçsuz kalmış bir ba­ ğ ımsızlı k savaşı ndan çıkan Polanya'nın boyunduruk altı na alı nma­ sını protestoyla açı lmıştı . Önümüzdeki birkaç hafta içinde Ulusla­ rarası i şçiler Kongresi yine Londra'da toplanacak ve Polanya'n ı n bağımsızlığ ını destekleyen b i r tasarı s u n ulacak. Koşulların benzer­ liği , oldukça doğal biçimde, uluslararası proleteryanı n yaşamı nda­ ki bu iki olayın karşı laştırılmasım akla getirmektedir. Proletarya geçmiş otuz iki yı lda gelişmesi açısı ndan hayli uzun bir yol katetmiştir. i lerleme her konuda apaçıktı r. i şçi sınıfı savaşımı­ nın pek çok yönü otuz iki yıl öncekine göre hayli farklı bir görünüm sunmaktadır. Ama gelişmesindeki temel özellik şöyle anlatılabilir:

Sosyalistler, ideologlar kast1 olmaktan ç1k1p, kendi işlerini hallede­ bilecek yetenekte birleşik bir partiye dönüşmüşlerdir. O zamanlar,

(1 )

Bu

makale, italyan yayını Critica Sociale, No: 1 4, Temmuz 1 896, ile ( italyanca'dan çeviriyle), No: 25, Temmuz 1 896, aynı anda basıldı. Eli ni zdeki çeviriyi yapan, Jürgen Me ntze Ro­ Sprawa Robotnicza' da

,

sa Luxemburg: lnternationalismus und Klassenkampi

1 97 1 ) , s. 1 42-52. 47

(Luchterhand:


her ülkedeki politi k yaşam ı n merkezinin dışında, yalnız ve küçük gruplar hali nde zor bir yaşam sürüyorlard ı ; bugünse. toplum yaşa­ m ı n ı n başat faktörünü temsil etmektedirler. Belli başl ı uygar ülke­ lerde özellikle geçerlidir bu duru m ; ama ayrıca, her ülkede, hükü­ metin ve yönetici s ı n ıfların ciddiye alması , her ad ı mda hesaba kat­ ması gere ken bir öğe konu mundadırlar. O zamanlar sorun sadece yeni bir mesajın yayı lmasıyd ı ; bugünse, baş sorun , bütünüyle sos­ yalizm m üjdesine gözlerini dikmiş geniş halk kitleleri nin savaşımın­ da hedefe giden en iyi yolun nas ı l bulunabileceğidir. U luslararası i şçiler Kongresi de buna denk düşen değişiklikler geçirdi . Enternasyonal, başlangıçta, yeni hareketin temel ilkelerini formüle etmek üzere toplanan bir konseye benziyordu daha çok; bugünse, ası l olarak, hatta yalnızca, bilinçli proletaryanın günlük savaşı m ı n ı n acil sorunları üzerine pratik düşüncelerini oluşturan bir organdır. Bütün görevler ve amaçlar, pratiğe nasıl uygulanabi­ leceği konusundaki kesin değerlendirmelere bağlıdır; proletarya­ n ı n gücünü aşar görünenler, ne kadar çekici ve müthiş görünürler­ se görünsünler, bir kenara bırakılırlar. Bu yıl St. Martin Salonu 'nda yapılacak olanla otuz iki yıl önceki arasındaki temel farklılık budur. Kongre 'ye sun ulan karar tasarısı bu perspektiften hareketle i nce­ l e nmelidir. Londra kongresine sunulacak Polonya'nın yeniden kurulması üzerine karar tasarısı şöyledir:2 Bir ulusun başka bir ulusun bo yun d u ruğu altına alınması yal­ nızca kapitalistlerin ve despotların çıkarları na hizmet edebilir­ ken, ezen ve ezilen ulusların çal ışan halkları için aynı ölçüde

tehlikeler barındırırken , içerdeki kuvvetini ve dışardaki önemini

(2)

Buradaki tasarı metni, Rosa Luxemburg'un denemesindeki biçimdir, "Der Soz ialpatriotismus in Polen", Neue Zeit, Krş. Collected Works, 1, 1, 39ft.

48


Polanya'nın boyunduruk altı na al ı n ı p paylaşılmasına bo rçlu olan Rus çarlığı uluslararası işçi hareketinin gelişmesine s ü rek­ li bir tehdit oluştururken , Kongre şu kararı alır: Polanya'n ı n ba­ ğ ı ms ız lığı ge re k Polanya proletaryası, gerekse bütün olarak u luslararası işçi hareketi açısından yerine getirilmesi zorunlu bir politik istemdir.

Polanya'nın bağ ı msızlığı istemi iki savla desteklenir: Birincisi , proletaryanı n çı karları açısından i thakları n genelde çok zararlı olu­ şu; ikincisi, Polanya'n ı n boyunduruk altına alınmas ı n ı n Rus çarl ığı­ nın sürekli varl ığı açı sı ndan özel anlamı ve, bunun uzantısı olarak, Polanya'nın bağ ımsızlığ ı n ı n çarl ığ ı n yıkılışı açı sı ndan taşıyacağı anlam. Önce ikinci noktayı ele alal ı m . R u s çarlığ ı , n e içerdeki kuvvetini, n e d e dı şardaki önemini Po­ lonya'nın boyunduru k altında tutulmas ı ndan al ı r. Tasarıdaki iddia A'dan Z'ye yanlıştır. Rus çarl ığı iç kuvvetini bizzat Rusya içindeki toplumsal i lişkilerden al ı r. Rus m utlakiyetçiliğinin tarihsel temeli, köyl ülüğün arkaik komünal-mül kiyet ilişkilerine dayanan doğal ekonomidir. Diğer toplumsal faktörlerin yan ı s ı ra bu geri toplumsal yapının kalıntı ları (Rusya'da bu kalıntılar bugün bile çokça görü­ lür) , Rus çarlığının temelini oluşturur. Soyluluk, köylülüğü vergiten­ direrek ödenen sonu gelmez bir sadaka akışıyla çarın nüfuzu al­ tı nda tutulur. Dış politika, ana hedef olarak yeni pazarların açı lışı­ nın saptanmasıyla, burjuvazinin yaranna yürütülürke n ; gümrük po­ litikasıyla Rus tüketicisi imalatçı ların merhametine terkedilir. Son olarak, çarlı ğ ı n iç faaliyetleri bile sermayenin hizmetindedir: Sana­ yi sergileri nin düzenlenmesi, Sibirya demiryolunun yapımı , benzer n itelikteki öteki projeler, heps i , kapitalizmin çı karları n ı n gel iştirilme­ si gözönünde tutularak gerçekleştirilir. Genelde, çarl ık yön etimin­ de, burj uvazi iç ve dış politi kan ı n şekillenmesinde aşırı önemli bir

rol, çarsız aynansa asla aynı boyutlara ulaşamayacak bir rol oynar. Yani, çarl ığa iç kuvveti ni sağlayan faktörlerin bileşimi böy ledi r . 49


Böylece çarl ı k bitkis el yaşamını s ü rdürür, çünkü eski toplumsal bi­ çimler henüz tam olarak kaybolmamış, modern toplumun embriyo­ nik sınıf ilişkileri de henüz tam g elişip kristalleşmemiştir. Yin e : Çarl ık ülke dışındaki kuvvetini Polanya'n ı n paylaşılmasın­ dan değil, Rus i m paratorluğu'nun özgüllüklerinden al ı r. Çok geniş insan kütleleri, neredeyse hep emir bekleyen sınırsız bir hali ve as­ keri kaynaktır; Rusya bu sayede birinci sınıf Avrupa devleti düzeyi­ ne çı kar. S ı n ı rlarının genişliği ve coğrafi konumu, dünyanın o par­ çasındaki diğer ulusların birbirleriyle çekiştikleri Doğu Sorunu'nda çok özel bir ilgi odağı yaratır. Aynı zamanda, Rusya'nı n Asya'daki i ngiliz sömürgeleriyle sınırları oluşu, i ngiltere'yle kaçını lmaz bir ka­ pı şmaya zemin hazı rlamaktadı r. Rusya, Avrupa'da da, Avrupa dev­ letlerinin en yaşamsal çıkarlarına kopmaz biçimde bağlıdır. Özel­ likle 1 9. yüzyılda, yeni yeni ortaya çı kan devrimci s ı n ıf savaşı mia­ rı çarlığı Avrupa'daki gericiliğin bekçisi rolüne soyundurmuş, bu da ülke d ı ş ı ndaki görünümünü etkileyen bir faktör olmuştur. Ama, Rusya'nın özellikle son yirmi otuz yıl içindeki d ı ş konumu­ nu ele alı rken değinilmesi gereken en önemli yan , Polanya'nın paylaşılması değil, yalnızca ve yalnızca g ücüne güç katan Alsas­

Loren 'in ithakldir. Böylece Avrupa iki düşman kampa bölünmüş, sü rekli bir savaş tehdidi yaratılmış ve Fransa giderek daha fazla Rusya'nın koliarına itilmiştir. Yanlış öncüllerden yola çı kmak yanlış sonuçlar doğurur: Ba­ ğ ı msız bir Polanya'nın varl ığı Rusya'yı içerdeki ve dışardaki gü­ cü nden yoksu n bırakab ilecektir sanki. Polanya 'nın restorasyonu Rus mutakiyetçiliğini n yıkılışını tek bir koşulla getirebilir; Çarl ığın bizzat Rusya i çindeki toplumsal temelini n , yani eski köylü ekono­ m i sinin kal ıntı larının ve çarl ığın g erek soyluluk gerekse burjuvazi aç ısından taş ı d ı ğ ı önemin eşzamanlı olarak yok oluşu halinde. Bu varsayım çok saçma b i r düşüncedi r elbett e : Polanya'yla ya da on­ suz, ilişkiler d eğişmeden kalır. Polanya'nın restorasyonuyla Rus­ ya'nın gücün ü n dayanağ ını yıkma umudu , Rusya içi ndeki güçlerin 50


çarl ığı yı kmayı başarabiieceği yönünde hiçbir umudun görünmedi­ ği geçmiş zamanlardan gelen bir anakronizmdir. doğal ekonomiye sahip bir ü lke olan o zamanların Rusya'sı, öylesi bütün ülkeler gi­ bi, tam bir toplumsal durgunluk batağ ına batm ış görünüyordu. Ne var ki '60'1ardan beri modern ekonominin gelişmesi yönünde bir eğilim gözlenmiş, Rus mutlakiyetçi liği problemine bir çözüm arayı­ ş ı n ı n tohumları ekilmiştir. Çarl ı k kapitalist bir ekonomiyi destekle­ mek zorunda kalı nca, bindiği dalı keser bir duruma gelmiştir. Çarlık, mali politikalarıyla, eski tarımsal-komünal ilişkilerin bü­ tü n kalıntılarını yok etmekte, köylülük içinde tutucu düşünce tarz­ ları n ı n bütün temellerini ortadan kaldı rmaktadır. Dahası, köylülü­ ğün yağmalanmasıyla, çarl ı k kendi maddi temellerini de sarsmak­ ta, soyluluğun bağlılığını satın almakta yararland ığı kaynakları ku­ rutmaktadı r. Son olarak, burjuvazinin zararına olarak asıl tüketici­ ler sınıfını yı kmayı özel görevi bilmekte, bütün olarak ulusun çıkar­ ları nı onların parasal çıkarlarına feda ettiği sınıfın ceplerini boşalt­ maktadır. Burjuva ekonomisin i n bir zamanlar yararlı aracı olan hantal bürokrasi ayak bağ ı haline gelmiştir. Sonuç, çarlığın artık iş­ birliğine giderneyeceği ve kendi varl ı ğ ı n ı tehlikeye atmaksızın meydan ı ona terkederneyeceği toplumsal güç olan sanayi proletar­ yasın ı n hızlı büyümesidir. Demek ki, çözümü mutlakiyetçiliğin yıkılışını gerektiren toplum­ sal çeli şkiler bunlard ı r. Çarlık dik bir tepeden yuvarlanan taşlar gi­ bi ölüm anına yaklaşmaktadır. Tepe kapitalizmin gelişmesidir, dip­ te bekleyense işçi s ı n ıfının demir yumruklaıoı . Yaln ızca bütün Rus i mparatorluğu'nu kapsayan proletaryan ı n politik savaşımı bu süre­ ci hızlandırabili r. Polanya'n ı n bağ ı msızlığ ı n ı n çarl ı ğ ı n yıkılı şıyla il­ gisi, Polanya'nın paylaş ılması n ı n kendi kalıcı varlığıyla ilgisi kadar azdır. Şimdi tasarının ilk maddesine döneli m . "Bir ulusun başka bir ulusun boyunduruğu altı na alı n ması yal nızca kapitalistlerin ve despotların çıkarlarına hizmet edebi lirken, ezen ve ezilen u l usları n 51


çal ışan halkları için aynı ölçüde tehlikeler barındırırken . . . " Bu öner­ me temelinde Polanya'n ı n bağ ı msızl ığının proletaryan ı n zoru nlu iste mlerinden biri olduğu san ılmaktadı r. Burada, büyük doğrular­ dan biriyle karşı karşıyayız, o kadar büyük ki sakız gibi çiğ nenen ve ne olursa olsun pratik sonuç elde edilemeyenlerden biri. 'Bir ulusu n başka bir u lusun boyunduruğuna alınmas ı kapitalistlerin ve despotların çıkarı nad ı r ' iddias ı nd an hareketle bütün ilhakların hak­ sız olduğu ya da kapitalist sistem içinde ortadan kaldı rı labi leceği sonucuna varılırsa, o zaman bunu saçma bulmalıyız, çünkü varo­ lan d üzenin temel ilkeleri açı sından hiçbir değeri yoktur. Tasarıdaki bu noktanın ünlü Hollanda tasarı s ı n ı destekleyen savl a neredeyse aynı olduğu d ikkat çekicidir:3 "Bir ulusun başka bir ulusun boyunduruğu ve deneti m ine alınması yaln ızca yönetici sın ıfları n çıkarına olabileceğinden . . . ", proletaryan ı n grev yapan or­ dunun yardımıyla savaşı bilireceği varsayılır. i ki tasarı da, despot­ ların yararına ve çalışan halkı n zararına işleyen koşulları derhal or­ tadan kaldı rmak için o koşulları n varl ı klarını kabul etmenin yeterli olduğu şeklindeki çocuksu inanca dayanmaktadı r. Benzerlik daha da fazladır. Kökünün kazı nması gereken kötülük ilke olarak i ki ta­ s arıda da aynıdır: Hollanda tasar ı s ı , gelecekteki ilhakları savaşı bi­ ti rerek önlerneyi önerirken, Polanya tasarısındaki amaç ilhakları k aldı rarak savaşlara son vermektir. i ki durumda da, proletaryan ı n s avaşa ve ilhaklara (ikisi de aslında kapitalizmin özüyle bağlı ol­ dukları halde) kapitalizmde, kapitalizmi ortadan kald ırmadan son vereceği düşünülmektedir.

(3)

1 893'de Zürih'te yapı lan Sosyalist Enternasyonal Kongresi'ndeki Hal­ landalılar ı n tasar ısına yapılan bir göndermedir. Aynı konudaki Alman tasarısı lehine reddedilmişti. Krş. "Protokol! des lnternationalen Sozi­ alistische n Arbeiterkengresses in der Tenhalle Zurich vom 6 bis 1 2 Au­ gust 1 893", Zürih , 1 894, s.25.


Bunun doğru sayılması , ilhakları n genelde son buluşuna temel oluştu rmadığı gibi, varolan Polanya ilhak ı n ı n yok sayı lmasının ne­ deni asla değildir. Özellikle bu örnekte, somut tarihsel koşulları n eleştirel bir değerlendirmesi yapı lmadan, soruna katkıda bulunma­ ya yarayabilecek hiçbir şey ortaya atılamaz. Ama bu noktada, pro­ letaryan ı n Polanya'yı nasıl kurtarabiieceği (kurtarıp kurtaramaya­ cağ ı) sorunu üzerine, tasarıya derin bir suskunluk hakimdir. Hol­ landa tasarısı bu konuda daha gelişkindir: En azından kararı n ütopyacı boyutunu görmemizi sağlayan özgül bir araç (orduyla giz­ li ittifak) önerir. Polanya tasarısı daha ı l ı mlıdır ve, daha az ütopya­ cı olmamakla birlikte, bir "istem"le yetinir. Polanya proletaryası sınıfsız devleti nası l kuracak? Polanya'yı yöneten üç hükümete baktığımızda, Petersburg'daki tahta yaltak­ lanıp restore edi lmiş bir Polanya düşüncesinden sanki suç işlemiş, cüzdanını kaptırm ış gibi irkilen Polanya kongresindeki burjuvaziye baktığımızda, Avusturya monarşisinin birliğini gözeten (yani, Po­ lonya'n ı n paylaşılmas ı n ı kesinleştiren) Badani'nin4 kişiliğinde Ga­ liçya'daki geniş toprak mülklerine baktığı mızda, son olarak, Palon­ ya'nın ilhakı n ı muhafaza etmek için askeri bütçe ve daha fazla cephane sağlayan Prusya-Polonya'sı Junkenlerine baktığ ı m ızda, bütün bu etmeniere baktığ ı mızda Polanya proletaryası ne yapabi­ lir? Herhangi bir isyan kanla bastırılır. Ama isyana kalkışılmazsa da hiçbir şey yapı lamaz, çünkü Polanya'nın bağ ı msızl ığını sağla­ yabilecek tek yol silahlı isyand ı r. Bu devletlerin herhangi birinin yüz y ıldan beri ellerinde tuttukları parçaları gönüllü olarak bırakmaları kesinlikle beklenemez. Ama bugünkü koşullarda, proletaryanın başkaidırısı da ezilmekten başka sonuç vermez. Belki o zaman u luslararası proletarya yard ı m eder? Ama uluslararası proletarya

( 4)

1 895'den 1 897'ye Avusturya başbakanlığı yapan, Avustu rya Polanya­ sı'ndaki bir Polanya soylusuna değiniliyor. 53


Polanya proletaryası ndan daha fazla harekete geçecek bir d urum­ da değil; olsa olsa sempatisin i bildirebilir. Öyleyse Polanya 'nı n res­ torasyon u na destek kampanyasının bütünüyle barışçıl gösterilerle sınırl ı kalacağını mı düşünürsünüz? O durumda, paylaşan devlet­ ler Polanya'yı tam bir sükunet içinde yönetmeye devam edebilirler kuşkusuz. Sonuçta, uluslararası proletarya Polanya'nın restoras­ yonu n u tasarıdaki gibi politik bir istem haline getirirse, sahte bir di­ leği ifade etmekten öteye gidemez. Bir "istem" varsa, o istemi elde etmek için bir şeyler yapılmalıdır. Hiçbir şey yapılamıyorsa, boş "is­ tem"le havayı titreştirebilir, ama Polanya'ya egemen devletleri ke­ sinlikle sarsamazsınız. Bununla beraber, Enternasyonal Kongresi'nin sosyal-yurtsever tasarıyı benimsernesi ilk bakışta görülebilecek olandan daha geniş kapsamlı sonuçlar doğurabilir. En önemlisi, önceki kongre kararla­ rının, özellikle ordunun grev yapmasına ilişkin Hollanda tasarıs ı n ı n " üzerine gidilebilirdi. Özünde pa ralel savlar olmaları v e aynı içerik­ leri taşımaları ışığında, sosyal-yurtsever tasarısının benimsenme­ s i Hollanda tasarısını bir kez daha arka kapıdan içeri sokar. Nieu­ wenhuis tasarısının aleyhine oy veren Polonyalı delegelerin o so­ r unla temelde aynı bir tasarıyı nasıl önerebildiklerini şu anlık tartış­ m ayacağ ız. Ne olursa olsun, kongre kendi kendisiyle çelişkiye düşmesi daha kötü olur. i kincisi, bu tasarı benimsenirse, Polanya hareketi açısından, gelecekteki kongre delegeleri nin hayal etmeye bile cesaret ede­ medikleri bir etki yapar. Son üç yıldır ( Neue Zeifteki denemernde uzun uzun tartıştı ğ ı m gibi, 32. ve 33. sayılar5 ) Polanya sosyalistle­ rine Polanya 'nın restorasyonundan yana bir program dayatılmaya çalışılıyor; b undaki amaç, onları , m i lliyetçi doğrultuda örgütlenmiş

( 5)

"Neue S trömungen in der polnischen sozialistischen Bewegung in De­ utschland u nd Ö sterreich" ( "Almanya ve Avusturya'daki Polanya Sos­ yalist Hareketinde Yeni Eğilimler"), Collected Works, 1, 1 .


bir Polanya partisinde birleştirerek Alman, Avusturyalı ve Rus yol­ daşları ndan ayırmak. Bu programın ütopyacılığı ve fiili politik sava­ ş ırndan uzakl ığı karşısı nda, bu eğilimi destekleyenler, eleştirilere dayanacak güçte planl ı bir milliyetçi dönüşe uygun savlar ortaya koyamadılar henüz. Bunun için, bu eğilimi açıkça sunmakta ş i mdi­ ye değin çok ihtiyatlı davrandı lar. Prusya ve Avusturya kesimlerin­ deki Polanya partileri Polanya'n ı n restorasyonuyla. ilgili maddeyi programiarına henüz almamışlarken, milliyetçi eğilimin öncü kolu olan Londra'daki Zwiazek Zagraniczny Socjalistow Polskich gru­ bu , 6 özellikle Bul/etin Officiel dergisi ve ve sayısız makalelerle ("Sosyalist Polanya", " i şçilerin Polonyası", "Demokratik Polanya", "Polanya Bağ ı msız Cumhuriyeti", vb.) Batı Avrupa partilerinde sempati uyandı rmak için elinden geleni yapmakta. Polonyalılar, Al­ manlar ve Fransızlar bu ve benzer sloganları övgüyle karşı ladı lar. Programa Polanya sınıf devletinin sokulmasının yolu hazı rlanmak­ ta. Bütün sürecin doruk noktası Londra kongresi olacak. Tasarının benimsenmesiyle m illiyetçi tutum enternasyonal bayrak altında gizliden içeri alı nıyor enternasyonal proletaryan ı n milliyetçilik yapı­ sına kendi eliyle kızıl bayrak çekeceği , böylece bir enternasyona­ lizm tapınağ ı olarak kutsayacağı düşünülmektedir herhalde. Daha­ sı enternasyonal proletaryanın temsilcilerince onaylanması ; sos­ yal-yurtseverliğin bilimsel temelden yoksunluğunu fiilen örtecek bir perde gerilmesi, eleştirilerden m uaf bir dogma katına çı karılması anlam ını taşır. Son olarak, bu onaylamanı n başka bir anlamı, Po­ lanya partilerini milliyetçi program ı kesin olarak benimsemeye, ulu­ sal kapsamda örgütlenmeye özendirmektir. Sosyal-yurtsever tasarın ın benimsenmes i , başka ülkelerdeki sosyalist hareket açısından önemli bir örnek oluşturacak. Biri n e yararl ı gelen şeyi diğeri ucuza alı r. Polanya'nın ul usal k u rtulu şu

(6)

Yurtdışı Polonyal ı Sosyalistler Birliği, PSP'yle ortak çalışan özel bir komite. 55


enternasyonel proletarya n ı n pol itik amacı katına yü kseltil iyorsa, Çekoslovakya, i rian da ve Alsas-Loren 'in kurtuluşları da n için aynı işlevi yüklenmesi n? Bu hedeflerin hepsi aynı ölçüde ütopyacı d ı r ve Polanya'n ı n kurtul u ş u ndan daha az haklı değildir. Ö zellikle Alsas­ Loren'in k u rtuluşu , uluslararası proletarya açısından çok daha önemli, çok daha olasıdır; Alsas-Loren'in arkasında dört milyon Fransız süngüsü d u rmakta ve burjuvazinin ilhak örneklerinde sün­ güler ahlakçı gösterilerinden daha ağ ırl ıklı yer tutmaktad ır. Ü ç pay­ laşım bölgesindeki Polonyalılar Polanya'nın kurtuluşu ad ına milli­ yetçi doğrultuda örg ütlenirse, niçin Avusturya'daki diğer milliyetler de ayn ı s ı n ı yapmas ı n , Alsasl ı lar Fransızlarla ayn ı doğrultuda ör­ gütlenmesin? Kısacas ı , ul usal savaşı miarın ve milliyetçi örgütlen­ meleri n kapısı ard ı na dek açılır. i şçi sınıfı n ı n politik gerçekliklere uygun biçimde örgütlenmesinden çok, genellikle en başından yan­ l ı ş yollara sapan ulusal kapsamda bir örgüt benimsenmiş olur. Po­ liti k programlar yeri ne, milliyetçi programlar hazırlan ır. Her ülkede proletaryan ı n bütünlüklü politik savaşımı yerine, bir dizi verimsiz ulusal savaşlar içinde proletaryan ı n dağ ı l ışı fiilen hayata geçirilmiş olu r. Benimsenirse eğer, sosyal-yurtsever tasarın ı n en büyük anlamı bu n da yatar. P roletaryan ı n Enternasyonal günlerinden beri attığ ı en büyük ileri ad ımın çeşitli küçük sekter gruplar olmaktan çıkıp kendi işlerini h alledebilecek güçte büyük bir partiye dönüşmesi ol­ duğunu başta belirttik. Ama proletarya bu ilerlemeyi neye borçlu­ d u r ? Yalnızca faaliyetleri içinde politik savaşı m ı n önceliğini anlama yeteneğine. Eski Enternasyonal, işçilerin milliyetlerini d ikkate al­ maksızın, her ülkenin özgül politik koşulları na uygun biçimde ör­ gütlenen partil e r doğ u rd u . Yalnızca bu ilkeyle tutarlı bi r politik sa­ vaşım işçi s ı n ı f ı n ı kuvvetlendirebilir. Ne var ki sosyal-yu rtsever ta­ sarı bu ilkeyle taban tabana zıt bir yol tutturmakta. Kongre'nin bu tasarıyı benimsernesi halinde proletaryan ı n otuz i ki yıld ı r biriktirdi­ ği bütün deneyim ve ku ramsal eğitim yads ı n m ı ş olur. 56


Sosyal-yurtsever tasarı çok zekice formüle edildi : Çarlığa yö­ nelik protestoların arkas ı nda, ilhakların protestosu yatıyor. Ö nce­ likle Polanya'n ı n bağ ı m s ızlığı istemi, Rusya'ya karşı olduğu g ibi Avusturya ve Prusya'ya karşı da ortaya atı lıyor. Böylece, uluslara­ rası kayg ıları olan m illiyetçi eğilimler onaylanıyor ve genel bir ah­ laki gösteriye dayanarak temelinde pratik bir programa destek bu­ lunmaya çalışıl ıyor. Ancak öne sürülen savın zayıflığı, formülasya­ nun ustal ığ ından bile büyüktü r: i thakların zararl ı l ı ğ ı hakkı nda bir­ kaç beylik söz ve Polanya'nın çarlı k açısından önemiyle ilgili saç­ malı klar (bu kadar, fazlası yok), tasarı n ı n bütün sunup sunabiiece­ ği budu r.

57


ANTOLOJ iYE ÖNSÖZ:

POLONYA SORUNU VE SOSYALiST HAREKET '

Habent sua fata /ibe/li! deyişi, Polanya sorunu üzerine değişik der­ gilerde, değişik yıllarda ve değişik dillerle çıkmış makaleleri derle­ yen elinizdeki cilt için gerçekten uygun bir sözdür. Kitap, asl ı nda, Polanya sosyalizminin antelektüel tarihinden bir seçme sunar; ha­ kikaten eşsiz bir olgu olan, Polanya sosyalistlerinin politik progra­ mı üzerine uluslararası bası nda, özellikle 1 896'da Londra'da Sos­ yalist Enternasyonal Kongresi çevresinde yürütülen uzun tartışma­ n ı n bir özetini verir. Polanya sosyalistlerinin iç işlerinin Avrupa forumuna ve u lusla­ rarası sosyalizmi n yüksek mahkemesinin önüne getirilmesi basit bir tesadüf değildi. Dogrusu, çeşitli ülkelerdeki işçi partilerinin taktikle­ ri üzerine görüş alış verişi son zamanlarda Sosyalist Enternasyo­ nal'de gelenekselleşmişti. Jauresciliğin tarihi 2 ya da Belçika Emek

(1)

(2)

Bu denemenin Ö nsöz olarak konulduğu kitap, 1 905'de Krakow'da Lehçe olarak yayımland ı . Ö nsöz'e ek olarak, Rosa Luxemburg'un başka makalelerini, Karl Kautsky, Franz Mehrlng ve "Parvus"un (A. Helphand) makalelerinin yeniden basımlarını da kapsıyordu. Rosa Lu­ xemburg'un makalelerinin hepsi Almanca'ya çevrilmiştir. Bu çeviri Al­ manca versiyona dayanır. Jean Jaures revizyonizmin önde gelen Fransız yorumcularındandı ve Rosa Luxemburg'un aral ı ksız saldırılarına uğruyordu. 59


, ...

Partisi 'nin Nisan 1 902'deki genel grevi3 konuya kesin bir açı klık getirir; her biri Alman, Hollanda ve Rus basınıyla başka yerlerde canlı tartışmalara yol açmışlard ı . Özelde, hemen her yerde ayn ı biçimlere bürünerek ve devrim­ ci kanattan neredeyse ayn ı sert karş ı l ı ğ ı görerek, birkaç yıl önce bütün uluslararası harekette baş ı n ı kaldıran oportünist eğilim, fark­ lı ülkelerde benzer düşüneeye sahip gruplar aras ında tuhaf bir kar­ deşlik bağ ı doğurdu. Dolayısıyla, ulusal ve yerel dargörüşlülüğü besleme ve sosyalist hareketi parçalama yönünde içsel bir eğilim taşıdığı halde, fiilen uluslararası bağları sıkı laştırmak gibi bir etki yaptı. Ancak Polonya sosyalizmi uluslararası sosyalizm açı s ı ndan, izleri doğrudan doğruya Polonya ulusal sorununa taşınabilecek eş­ siz bir konumdad ır (ya da konumdaydı). Polonya ayaklanmaları nın Avrupalı demokratlarda en sıcak sempati duyguları uyandırması pek şaşırtıcı gelmemeli. Polonya soru nunu Bat ı 'daki demokrasi davas ına bağlayan, sempati bağla­ rından öte, politi k çıkarlar vardı. R us çarl ı ğ ı , Kutsal ittifak'ta ulusla­ rarası gericiliğin jandarması gibi hareket ederek Avrupa'nın iç poli­ tikas ına girmişti . Fransa ve özellikle Almanya'daki demokratlar, Rusya'yı, Avrupa'da bir devrim gerçekleşecekse, etkili biçimde ta­ rafs ı zlaştırı lmas ı gereken ciddi bi r düşman güç saymak durumun­ daydı lar. Ama Rusya içi nde, Rus toplumu içinde , gözle görülür devrimci belirti ler henüz yoktu . Bu doğrultudaki ilk göstergeler ( 1 9 . yüzyı l başı ndaki Dekambrist hareket4 ve yüzyıl ortasındaki Karakozov'a yönelik suikast girişimi5 ) ve sonraki gelişmeler, çarlığın (3) (4)

(5)

Nisan 1 902'de, Belçikalı işçiler oy hakkı elde etmek için bir genel grev sahnelediler, ama grev başarısızlıkla bitti. Aralık 1 825'de, çarl ı k ordusundaki genç subaylar (Dekambristler) Ba· tılı reform fikirlerini otokratik Rusya'ya taşımaya uğraşıyorlardı . Ayak­ lanma çabuca'< bastırıldı . 1 866'da, Karakozov, Çar ll. Alexandre'a başarısız bir suikast girişimin· de bulunmuştu.


acı masız barbarlığının kara gecesine anl ı k bir umut ışığı düşürmüş gibiydiler. O zamanlar, Batı 'nın gözlerinde, silahlı Polanya ayaklan­ m aları n ı n halihazırdaki biricik devrimci güç olarak ortaya çıkmala­ rı tamamen anlaşılabilir bir noktadır; ama daha öteye, işgalci Rus m utlakiyetçiliğinin kuwetlerini oraya bağlama, dolayısıyla Batı 'da­ ki demokratik devrim davasını kollama işlevi de görüyordu. Demek ki , Alman demokrasisinin Rusya ve Polanya'ya yaklaşı­ mı doğal bir evrim geçirmişti. Bunun radikal ve en tutarlı temsilcisi ,

Neue Rheinische Zeitung'daki Karl Marx'tı. Rusya'ya karşı savaş deklarasyonu düşüncesi ve Polanya'da ayaklanma çağrı lan , Marx'ın Mart devrimi sırasındaki dış politikasının özünü oluşturu­ yordu. Zamanı n devrimci demokrasisinin en radikal sol kanadın­ dan Marx, bu sorunda da cesur davranarak savunmadan saldırı taktiklerine sıçramıştı : Çarl ı kla çatışmayı Almanya'ya müdahale kararı alı nana kadar ertelemektense, savaş ve devrim meşalesini Rusya'ya taşıyarak mutlakiyetçiliğe en baştan meydan okumayı seçti. Bu taktiğin başarmayı u mduğu perspektifler, ya da gerçeklikle ne ölçüde bağdaştığı bizi uğraştı rmamalı burada. Şimdilik biricik il­ gimiz, Polanya sorununda, uluslararası sosyalizmin sonradan mi­ ras alacağı geleneksel görüşlerin temelinin bu koşullarda ve yalnız­ ca bu koşullarda, yattığ ını saptamak. Marx'ın ve daha sonra En­ gels'in Rusya ve Polanya'ya karşı benimsedi kleri bakış açısını be­ lirleyen etken, sosyalist kurarn ya da taktikler değil, zaman ı n Alman demokrasisinin ivedi politik zorunlulukları (Batı Avru pa'daki burjuva devriminin pratik çıkarları) olmuştu. B Bu yaklaş ı m , Marksizm'in top­ lum kuramıyla iç ilişkiden yoksun olduğunu daha ilk bakışta bütün

(6 )

Rosa Luxemburg'un bu konudaki yaklaşımını son zamanlarda Hans­ Ulrich Wehler sürdürmektedir: Bkz. Sozialdemokratie und Nationals­ taat (Würzburg: 1 962) , s.1 7ff. 61


çarpıcı lığ ıyla dışa vu rur. Polanya ve Rusya 'yı en derinlerde ekono­ mik ve politik çelişkiler taşıyan s ı n ıfl ı toplumlar olarak çözümleye­ meyen, on ları tarihsel gelişme açısından değerlendiremeyip ancak homojen, farklılaşmamış birimlerm i ş gibi sabit, mutlak bir ortamda yaşıyor gören bu bakış, Marksizm'in özüne aykırı düşüyordu . Zamanın Batı demokrasisi açısından, Polanya asilerin, Rusya gericiliğin ülkesiydi -hepsi o kadar. Alman sosyalistleri ve burjuva demokratlarının gözünde ne toplumsal koşulların, ne ekonomik te­ melin, ne de Polanya ayaklanmaları nın politik içeriğinin gerçek bir değeri vard ı , ya da buna çok az önem veriliyordu: Aslı nda o kadar önemsiz ki, 1 875'te bile Engels, Volkstaaftaki Tkaçev'e yan ıtın­ da, 7 Rus mutlakiyetçiliğini temelden sarsan etmenleri sıralarken söze şöyle başlar: "Ö nce Po/onyalılar gelir". 8 Oysa Engels bu sözleri yazdığında, Polonyalılar, yani herhalde tek kaygıları bağ ımsızlık savaşı vermek olan bu farklı laşmamış ulus, o zamana kadar hep varolsalar da, varlıklarını yitirmişlerdi. Çü nkü Polanya, o anda, "organik emeğin en büyük sefahatlerin­ den birine, Polanya m illiyetçi hareketi ve Polanya sayiuiuğunun mezarları üzerinde kapitalizmin ve kapitalist zenginliğin çılgınca dansına tan ı klık ettiğinden, maziye karışm ıştı bile. Çok geçmeden tari h , Polanya'n ı n "Polonyalı lar" ülkesi olmaktan çıktığının, sınıf çe­ lişkileri ve sınıf savaşım ıyla parçalanmış eksiksiz bir modern bur­ juva toplumuna dönüştüğ ünün canlı kan ıtlarını sunacakt ı : Engels bu sözleri yazdı ktan ancak iki üç yıl sonra, sosyalist hareket Palon­ ya tarihinin sahnesinde ilk kez görünecekti .

( 7)

(8)

Tkaçev (1 844- 1 88 5) özellikle kendi editörlüğünü yaptığı ve ısviçre'de yayımladığ ı Nabat dergisinde, Blanquist bir devrim kuramı geliştiren bir nihilistti. Engels'in bu alıntı s ı , hatı rlanacağ ı gibi Lehçe yazılmış olan Rosa Lu­ xemburg'un özgün eserinde, Almanca aktarılmaktadır. Engels'in alın­ tısı, "Soziales aus Russland" ("Rusya'dan Toplu msal Perspektifler"), Marx-Engels, Werke (Berlin: 1 962), XVI I I , 585. 62


Polonya üzerine bu geleneksel görüşler uluslararası sosyalizm­ de çoktandı r uykuda beklemektedir. Son ayaklanmadan beri, ulu­ sal savaşımın trompet sesleri duyulmaz oldu. Polanya kapitalistle­ ri kolları nı kavuşturup bekleyen Avrupa'n ı n dikkatinden tamamen uzaklaştılar. Burjuvazinin "enrichissez-vous' 1 zenginleşin 1 çığlığı, evrensel düzeyde barış ve sükCıneti gerektiriyor; menekşe gibi göl­ gelere saklanmayı tercih ediyor ve komşularının k ıskanç gözlerin­ den utandığı kadar hiçbir şeyden utanmıyor. Politikalarını başlan­ gıçta isyan geleneklerine bağlamaktan uzak davranan Polanya sosyalistleri de kendi payiarına tam zıttını yaptı lar: En başından beri Polanya toplumundaki bu gelenekiere karşı tamamen bilinçli ve kararlı bir tutum takınıp, uluslararası sosyalizm safları nda bile onlara bel bağlamaktan kaçındı lar. Aslında, Polanya'daki ilk ciddi sosyalist örgüt ("Proletarya" Partisi) milliyetçi hareketlere karş1 çık­ m ış, sınıfsal konumunun köşetaşi olarak onlara keskin eleştiriler yöneltmişti. 9 Proletarya Partisi'nin kurucu ve kuramsal !iderleri , Marx ve Engels 'in Polanya sorunundaki düşüncelerinden asla ha­ bersiz değildiler, ama kafaları onların görüşleriyle en ufak bir şekil­ de karışmam ı ştı ; tam tersine, Polanya içindeki milliyetçi hareketle­ rin ve son ayaklanm adan beri ülkede gerçekleşen toplumsal deği­ şikliklerin bilinmeyişine dayanan eski görüşlerin aşınmış kal ı ntı ları olmaktan daha fazla değer vermiyorlard ı . Rovnosc grubu, 1 0 yani

Luxemburg'da aktifleşecek ilk Marksist grup 1 882'de Ludwik Warynski ve arkadaşlarınca "Proletariat" ismiyle kurulacaktı. Yeraltı nda çalış­ mak zorunluydu, ama 1 883'de birkaç grev örgütlemeyi yine de başar­ dı lar. "Proletariat", Rus örgütü Narodnaya Volya'yla yakın temas halin­ deydi ve onun gibi 1 880'1erin sonlarında terörist taktikl er ben i msemiş­ li. Rosa Luxemburg ne o zaman ne daha sonra terörizmi onaylamak­ la birlikte, ruhsal kökeninin izleri ni, Polanya'n ı n bağ ımsızlığı n ı redde­ den düşünceleriyle Warynski'ye kadar götürüyordu. ( 1 0) "Eşitlik" . Bu ismi taşıyan yayın ve grup, Proletarya grubunun ön haber­ cil e riyd i .

(9)

63


Ludwi k Warynski, Stanislav Mendelson, Szymon D ickste i n ve yol­ daşları Kas ı m ayaklanması n ı n ellinci yı ldönü mü olan Kas ı m 1 880'd e Genova'da anti-milliyetçi tutumdaki kararlılıklarını kesi n olarak açıklığa k av u şturacakla rı bir toplantı düzenlediklerinde, çe­ şitli m e ktup ve telgrafın yanı s ıra Marx ve Engels'den de bir mesaj ald ı l ar. M arx ve Engels, Polanya'nın bağıms ız l ığ ı sloganıyla Ba­ tı'daki devrim aras ı ndaki tarihsel i l i şkiyi kısaca öz etle mi şle rdi : Batı Avrupa'da çınlayan "Yaşasın Polanya!" haykırışı kaba güç­ le ezilen yurtsever savaşçılara destek ve sempati ifadesi değil­ di yalnızca: Bu çığlık, çok feci koşullarda başkaldırarak daima karşı-devrimin ilerleyişini d urdurmuş bütün halkları selaml ıyor­ du: En iyi oğulları silahlı direnişi bir an bile bırakmamış ve halk devrimleri bayrağı altında her zaman dövüşmüş insaniardı bun­ lar. Öbür yandan, Polanya'nın paylaşılması, bütün Avrupa ülke­ lerindeki çarların hegemonyasını maskeleyen Kutsal ittifak'ı sağlamlaştırmıştı. Yani "Yaşasın Polanya!" çığlığı değişik an­ lamlara bürünüyordu: "Kutsal i ttfak'a ölüm, Rusya, Prusya ve Avusturya'daki askeri despotizmlere ölüm, çağdaş toplumdaki Moğol egemenliğine ölüm".

Mektup şu sözlerle biter: Dolay ı s ıyla Polonyalılar ülkelerinin sınırları dışında proletarya­ n ı n özgürleşmesi savaşında büyük bir rol oynuyordu: En iyi uluslararası savaşçılardı. Bugün, bu savaş bizzat Polanya hal­ kı içinde geliştiğinden, devrimci hareketin propagandası ve ba­ sını bunu destekleyebilir, Rus kardeşlerimizin çabalarıyla bir­ leştirebilir; eski "Yaşasın Polanya!" çığlığını canlandı rmak için başka bir neden olur. 1 1

(1 1 )

Marx-Engels, a.g .y. , 239-4 1 .


Ludwik Warvnski de toplantıdaki geniş kapsamlı konuşmas ı nda bu mektuba aşağ ıdaki yanıtı vermişti : Bütün çal ışan insanların ortak bir bayrak, enternasyonel devrim bayrağı altında savaş masını isteyen Enternasyonal, Üçlü itti­ fak'ın düşmanı oldu. Ancak gericilikle göğüs göğüse boğ uşa­ cak kadar kendini güçlü hissetmeyen Enternasyonal, Polanya soru nunu, proletaryanın kurtuluşundan yana genel bir progra­ ma sokma zahmetine katlanmad ı. Polenyalı devrimci yurtse­ verlerin, Rus imparato rluğ u nda çarlığın gericiliğe destek ver­ '

,

mek üzere Avrupa'ya müdahale çabalarını denetim altında tu­ tabilecek biricik örgütlü güç olduğu düşünülüyordu. Uluslarara­ sı hareketteki yerimiz uzunca bir süredir buna i ndirgenmişti. "Komünist Manifesto"nun yazariart bile ölümsüz toplanma çağ­ rtlart olan "Bütün Ülkelerin Proleter/eri, Birleşin"i, burjuvazinin ve genelde ayrtcaltklt smtflarm bile cazip bulduğu başka bir çağrtyla, "Yaşasm Polanya!" haykmştyla birleştirmişlerdi. Po­ lanya 'ya, sömürücü/erin ve sömürülen/erin Polanya 'sma bu saygt ve sempati. eski politik çare/erin bugün savunucularmm gözlerindeki güçlerini hala koruduğunu göstermektedir. Ancak eski ilgilerin güncelliği azaldtğmdan, çok geçmeden unutula­ caklarmt umabiliriz.

Warynski yanılıyordu. Polanya gelenekleri , uluslararası sosya­ list harekette bir süredir zaten unutulmuştu ; ama ortadan kaybol­ mad ı l ar -onları ilk başta doğuran tarihsel koşullar baştan sona de­ ğişmiş olsa bile. i deoloji bile muhafazakarlığın damgasını taşır. i ş­ çi sınıfı hareketinin ideolojisi (dünya görüşünün bütünüyle devrimci ru hunu alsa bile) bu kurala istisna değildir. i şçi sınıfı ideolojisi , öz­ gül sorunlardaki konumu ve tutumlarıyla, zaman zaman köklü göz­ den geçirmelerle uyum sağlaması gereken fiili gelişmelerin hayli gerisinde kalmaktadır. Ama Sosyal-Demokrasi, soyut doğruları arayan felsefi bir i nceleme partisi değil , politik savaş ı m partisidir.

Bundan dolayı, yalnızca işçi sınıfı hareketin i n elle tutulur çıkarları 65


gerekli kıldığı zaman, eski, modası geçmiş görüşlerin i gözden ge­ çirir. Yan i geleneksel görüşler, koşulları çoktandı r sahneden çıkmış olsalar bile, Sosyal-Demokrasi 'nin hazine sandığında uzun süre rakipsiz beklerler. Ancak yeni gelişmeler köhnemiş eski gelenekler­ le açıkça çelişen yeni yaşamsal gereklilikleri ortaya çı kardığı ve eskilerle çatıştığı zamandır ki, politik bakış tam kapsamlı bir eleş­ tirel değerlendirmeye geçer. Sosyalistlerin Polanya sorunundaki geleneksel görüşlerinde böyle olmuştur. Ruh olarak muhafaza edilseler de, pratik politika açıkça hava olma şansı bırakmıyordu . Yeni bir yaşam soluğu vere­ bilecek Polanya ulusal h areketleri yoktu. Polanya sosyalistleri, ön­ ceden gördüğümüz gibi, basitçe görmezlikten gelip kimsenin iznini almadan sağlam bir anti-milliyetçi politika izleyerek, eski düşünce­ lerin sıkıcılığından kurtulmuşlardı. Ne var ki, Polanya Sosyalist Partisi'nin temsil ettiği sosyal-yurt­ sever eğilimin 1 893'de sahneye girişi her şeyi değiştirdi. 1 2 Gerçi, Polanya sosyalist hareketini Polanya'nın restorasyonundan yana bir programatik isteme bağlamaya yönelik girişimiere daha önce rastlanmıştı (örneğin, 1 88 1 'de Lud Po/ski g rubu, 1 889'da Pobudka g rubu 1 3 (ikisi de B. Limanowski'nin himayesinde 1 4). Ancak ömrü kısa süren bu grupların i kisi de, görüşlerini Marksist gelenekiere

bağlamak için en ufak bir çaba harcamadıkları uluslararası sosya­ lizmin ana n ehrinden (özellikle programları modern sosyalizm ku­ ramına değil de, duygusal ve metafizik deyişierin özgü l bir damga­ s ı n ı taşıdığı için) çok uzaklarda kalmışlard ı .

(1 2) Polanya Sosyalist Partisi (PSP) Londra'da 1 892'nin sonlarına doğru kuruldu ve ondan sonra Polanya'nı n bağ ı msızlığı için Almanya ve Avusturya Polanyası'ndaki kardeş partilerle yakın işbirliği içinde çalış­ tı. PSP'yle ortak hareket eden, Londra'da, Ziriazelc Zagraniczny Soc­ jalistow Palskich isimli özel bir komite de vardı. (1 3) Pobudka, "alarm", "kalk borusu" anlamına gelir. (1 4) Limanawski, PSP'nin kuruluş kongresinde başkandı . 66


Marx'ın 1 848'deki tutumunun uyuyan mirasını canlandırıp yeni­ lerneye girişen ilk grup Polanya Sosyalist Partisi'ydi ve çabaları gerçekten çok iddialıyd ı . Batı Avrupa'daki sosyalistlerde toplanan eski Polanya geleneklerini, deyiş yerindeyse, ıslah etmeye yönelik bütün bir sistem yaratıldı ve harekete geçirildi. Elinizdeki ciltte bu­ nun çeşitli örnekleri bulunuyor, özellikle Krakow'dan Herr Hacker'in makalesi. 1 5 Bu sistem (yoldaşlarımızdan birinin yerinde deyişiyle) Batı Avrupa sosyalizminin bütün bilgili kişilerinden "Po­ lonya'nın restorasyonu ad ına senet" toplamaya dayanıyordu. Bu senetler, Fransız, i ngiliz, italyan, Alman sosyalistlerini (Antonio Labriola'nın mektubu iyi bir örnektir) "Polanya sosyalizminin tama­ m ı"nı n Polanya'nın restorasyonunu "istediğine" i nandı rarak ve ön­ ceden bir sempati gösterisi t<.tşvik ederek elde edilmişlerdi. Bu tarz­ da bir oldu bittiyle karşılaşan, dillerine ve savaş terimlerine alışık olmadıkları bir yabancı partinin programının akılcılığı ya da akıldı­ ş ı lığı üzerine kendiliğinden kafa patlatmak için bir neden göreme­ yen Batılı sosyalistler, istenen senetleri elbette verdiler, üzerinde fazla düşünmeden istek mektupları ya da makaleleri yazdı lar ve ara sıra toplantılarda (elbette kesinlikle bu nedenle davet edildikle­ ri toplantılarda) birkaç söz söylediler. Demek ki, uluslararası işçi sınıfı hareketinin önde gelen sima­ larının verdikleri onayları aktarmak, 1 895-1 896 yıllarında bu eğili­ min literatüründe sosyal-yurtseverlikten yana bitmek bilmez bir n akarata dönüştü : Przedswirteki 16 denemeler, 1 896'daki özel Mayıs sayısı, Gazeta Robotnicza'daki vb. yazılarla, Marx, Engels, Liebknecht, Bebel, Kautsky, Bernstein, Guesde, Labriola, Hyndman,

(1 5) S. Hacker, "Der Sozializmus in Polen: Eine Entgegnung" ("Polonya'da

Sosyalizm: Bir Yanıt") /yani, Rosa Luxemburg 'a/, Die Neue Zeit, 1 8951 896, C . l l . (1 6) "Şafak". O günlerde, dergi, enternasyonalist Proletariat grubunun or­ ganıydı. Sonradan PSP'nin sözcüsü oldu.


Eleanor Marx-Aveling, Moteler, Lessner ve diğerleri, Polanya'nın restorasyonunun coşkulu destekçileri olarak aktarı lageldi ler; aynı zamanda, Batı Avrupa bas ı nı nd a eski gelenekleri diri ltmeye yöne­ lik hiçbir fırsat kaçı rılmad ı . Eşine rastlanm adı k b u olgu ne tesadüf eseri, n e d e sosyal-yurt­ severliğin bekçilerinin kötü beğenilerinin ürünüydü. Bu eğilim 1 893 ve 1 894'te Polanya işçi hareketinde ilk kez su yüzüne çıktığ ında, son derece düşmanca bir tepkiyle karşı laştı. Rovnose ve Przeds­ wifin , eski Proletarya Partisi'nin anlayışıyla, Polanya sosyalist çev­ releri ndeki politik d üşünüş tarz ı n ı on beş yıldır radikal anti-milliyet­ çilikle şekillendirdikleri gözönüne alındığ ında, Polanya'nın resto­ rasyonunu isteyen program maddesinin gerektirdiği keskin geriye dönüş, karşısında kopkoyu bir düşmanlık buldu. Proletarya Partisi'nin çoktandır aşıladığı anti-milliyetçi perspek­ tiften bakıldığı nda, yurtseverlikle, Polanya sayiuiuğunun eski isyan sloganlarının nostaljik duyguları nın birleşmesi, sosyalist bayrağa ve sınıf savaşımına i hanet diye değerlendirilebiiirdi ancak. Bu düş­ manca atmosferi dağıtmak, Proletarya Partisi'nin sağlam kökler salm ış geleneklerini aşmak için, yeni milliyetçi istemleri hakl ı çı ka­ racak ve sosyalist hareketin sınıfsal bakışına dayanan ustaca bir sav geliştirilmesi gerekiyordu. Ama Kral Salomon böyle bir savı kendisi bulamazd ı . Çünkü, "ou il n'y a rien, le roi perd ses droits" (ortada hiçbir şey yoksa, kralın hakları da olmaz) deyişindeki gibi, sos­ y al-yurtseverlik haklı gösterilemezdi . bu "işçi" programını daha be­ ğ enilir göstermek için tesadüfen akla gelen bu bi lgece sözler, yani, bağ ımsız bir Polanya'nın anayasasının çarl ığın yıkı lışı ndan sonra hazırlanabilece k bir Rus anayasasından kesinlikle daha "demokra­ tik" olacağı düşünces i , belli ki , yalnızca üçüncü, dördüncü derece­ den sempatizanların ölçülü entelektüel ihtiyaçlarını doyurabilirdi. Buna bağlı olarak, bu güçlükleri aşmanı n en basit çıkış yolu, Marx v e Engels'le onlardan sonra gelen seçkin sosyalistlerin ad ın ı ana­ rak, uluslararası sosyalizmin geleneklerine doğrudan başvurmaktı. 68


Sosyal-yurtsever programı destekleyen kuvvetli savlar bulunama­ dığ ında, eksiği kapatmak için sosyalizmin yüksek mahkemesinin önemli isimlerini tek tek saymak işe yarıyordu. Bu şekilde, Polan­ ya'nın restorasyonu sosyalizme ihanet damgasından kurtuldu (her şey bir yana, Avrupa hareketinin en başarılı kurarncı ve uygulama­ c ıları bu slogan ı desteklemeye başlamışlardı) ve Polanya Sosya­ list Partisi 'nin programı Marksizmin direkt onayını aldı -bunun doğ­ ruluğunu "Marx'ın kendisi" kanıtlamamış mıydı? Bu noktadan ha­ reketle, Polanya sosyalist çevrelerinde sosyal-yurtseverliğe keskin geri dönüş yapı lması ndan doğan bütün kuşkular, kuruntular ya da nefret duyguları nakaratı n tekrar tekrar yinelenmesiyle arka plana itild i : Marx, Engels, Liebknecht, Bebel, Eleanor Aveling, Labriola, vs. H atta belki de tersinden: Labriola, bebel, Liebknecht, Engels, Marx, vs. Soruna böyle bir çözüm bulunmasının baştan aşağı ilkelee ve çift yönlü bir kand ı rmacaya dayandığ ı na inanmak için bir an dü­ şünmek yeter. Yurt dışındaki sosyalistler, bütün Polanya işçi hare­ ketinin Polanya'nın restorasyonunu programatik istemleri (artı k tar­ tışılması bile gereksiz, bu temelde desteğin açık açık ifade edilme­ si gerektiği bir sistem) olarak kabul ettikleri şeklinde yanlış bir inan­ ca kapılmışlardı. Polonyalı sosyalistler de, karşılığında, yurt dışın­ daki sosyalistlerin bütün sempati bildirilerine kanmış, bütün u lusla­ rarası sosyalist hareketin Polanya'nın restorasyonuna aktif destek vermeyi acil bir gereklilik saydığı şeklindeki, o da yanlış olan bir varsayım yürütmüşlerdi. Böylece, iki çevrede de, sosyal-yurtsever­ lik politikası kendini yalnızca eleştirel değerlendirmeleri boğarak koruyabildi ve yalnızca otoritenin gücüne (Avrupa'da Polanya i şçi hareketinin tamamı n ı n , Polanya'da Marx, Engels gibi kişilerin pres­ tijlerinin otoritesine) dayanabildL Ö nceden görmüş olduğumuz gibi, Marx'ın bu konudaki otorite­ sinin, hala hayattayken bile, Ludwik Warynski çapındaki sosyalist­ ler üzerinde büyük bir etkisi yoktu. Görüşlerinde hiçbir kararsızlık 69


doğu ramıyordu. Ancak, sosyal-yu rtsever eğilimin ilk taban ı n ı onlar­ da bulduğu (programının milliyetçi yönlerine karşın değil, ondan

dolay1) küçük-burjuva, yurtsever düşüneeli aydı nlar açıs ı ndan, Marx, E ngels, Bebel, Liebknecht vb. insanların kişisel otoritesi dü­ şüncelerindeki her türlü kuşkuyu silmeye yetiyordu. Warynski kalı­ bında sosyalistlerin uzun yıllardır yürüttü1�1eri hakiki bir anti-milliyet­ çi kampanyadan sonra, sosyalistlerin en safı nın yüzeyini kazıdık­ ça, alttan belki de bir milliyetçi, hatta (aslında, neredeyse bu konu­

da) en saf sosyalist çıktığını görmek, özellikle paylaş ılabilecek bir keşifti . (Sosyalist) Enternasyonal'in Polanya sorunundaki geleneksel görüşleri işçi hareketinin pratik i lgileri alanına sokulunca, eleştirel bir çözümlerneye tabi tutmak, Polanya sosyalizmi ve uluslararası sosyalizm açısından yaşamsal önem taşıyan bir konu halini alıyor­ du. Polanya üzerine eskimiş görüşleri ve yanılsamaları silmek özellikle gerekliydi . Sosyal-yurtseverlik bu görüşlerden hareketle Polanya'daki işçi hareketinde bulunan sosyalist sınıf bakış açısının önüne aşılmaz bir engel dikmişti. Sosyal-yurtseverlik yandaşlarının Polanya sosyalistleri adına hakiki bir inanç maddesine dönüştür­ dükleri gelenekler eleştirel bir çözümlemeden geçirilmeliydi. Konu­ n u n özünde, Polanya işçi hareketi için Marksist kurarn ilkelerine kapı açmak üzere Marx'ın Polanya sorunundaki eskimiş görüşleri­ nin gözden geçirilmesi yatıyordu. Ö bür yanda n , Almanya ve başka yerlerdeki sosyalistler arası n­ da Polanya milliyetçi geleneklerinin canlandırılması ve yenilenme­ ninin arkasında çok doğrudan bir hedef vard ı . Asl ı nda, bu gelenek­ ler yıllar boyu Bul/etin Officiel du Parti Socialiste Polonais başlıkl ı bir mektup-gazetede özel olarak işlenmişti. Yalnız Krallı k 'taki değil , Gal içya ve Prusya kesimindeki sosyalistlerin de Polanya'nın resto­ rasyonu istemini programiarına almaların ı zorlayarak, tamamen farklı koşullarda savaşan Polanya işçi hareketin i n üç kesimini mil­ liyetçi temelde, dolayısıyla Polanya proletaryasının en yaşamsal


politik çıkarlarına karşı biraraya getirmek umuluyordu. Elbette, bu eğilimin öteki ucu, açıkça, Polanya sosyalist hareketini Alman ve Avusturya Sosyal-demokrat hareketinden politik anlamda yalıt­ mak, böylelikle, o sıralar milliyetçi doğrultuda türdeş durumdaki Al­ man ve Avusturya proletaryasın ı n safların ı bölmekti. Sosyal-yurtseverlerin iki yıllık çabalarının doruk noktası , Palon­ yalı sosyalistlerin , Polanya'nın restorasyonunu uluslararası işçi ha­ reketinin mutlak bir zorunluluğu olarak kabul ettirme kampanyala­ rını onayiayacak bir tasarı sunacakları, Ağustos 1 896'da Lon­ dra'da toplanacak (Sosyalist) Enternasyonal Kongresi olacaktı . Bu yolla, Polanya işçi hareketindeki m illiyetçi eğilimin, bütün maddi sonuçlarıyla birlikte, en yüksek sosyalist organın onayını alması hedefleniyordu. Böyle bir onay, Polenyalı sosyalistlerin saflarından sonradan yükselebilecek protesto seslerini fiilen önleyecekti. Bu koşullarda, Polanya Sosyalist Partisi'nin Londra kongresine sunduğu karar tasarısı, doğalhkla, Polanya sorunu üzerine geniş bir tartışmaya yol açtı. Bir ölçüde kuramsal nitelik taşıyan, ama tak­ tikler ve pratik politika alanına da uzanan bu tartışmayı ilkin Neue Zeit başlattı, sonra da Alman Sosyal-Demokrasisi'nin merkezi orga­ nı V01warts'le Alman partisinin öteki gazeteleri (Leipziger Volkszei­ tung, Sachsische Arbeiterzeitung) sürdürdü, hatta italyan basını na bile sıçradı. Okur, 1 896'nı n ve sonraki yılların canlı tartışmaların ı elinizdeki ciltte bulacaktır. ı 7 Biz, sosyal-yurtsever eğilimin tersine, sosyalist saflarda eleştirel düşünceyi boğmaktansa özendirmeyi Sosyal-Demokrasi'nin belirleyici düsturlarından saydığımız içi n , okura, belirtilen bütün düşünceleri en ufak bir değişikliğe uğratma­ dan, sorun üzerine leyhte ve aleyhte önerileri, hazır yanıtlar ver­ meye ya da kesin sonuçlara varmaya en ufak bir şekilde kalkışma­ dan sunuyoruz. Yazılanları ne kadar geniş de olsa burada yeniden

(1 7) Yani, bu denemenin Önsöz olarak konduğu kitap, on and the Socialist Movement. Krş. dipnot 1. 71

The Polish Questi­


verd i k ; bundan am açladığı mız, okurun tartışmayı bağ ımsız olarak değerlendirme fırsatı bulabilmesi, Polanya işçi hareketin i n temel direklerinden birisi olan bu soru n üzerine kendi düşü nce ve yargı­ ları nı oluşturabilmesi. Politik anlamda, Neue Zeiri n başlattığı tartışmanın dolaysız amaçlarına kesinlikle ulaşılm ıştı . Böylece birkaç seçkin insan ha­ rekete geçirildi, Batı Avrupa sosyalistleri Sosyal-Yurtsever Parti'nin politik anlamı ve somut sonuçları üzerine düşünmeye teşvik edildi. Sonuçta sosyal-yurtseverlerin Londra kongresindeki önerileri geri çekildi ve onun yerine, ittifakla, sosyalistlerin bütün ezilen milliyet­ lere sempatisini genel kapsamıyla bir kez daha olumlayan, kendi yazg ılarını belirleme haklarını tan ıyan bir tasarı benimsendi. Elbet­ te sosyalistlerin ezilen uluslara sampatisi ve sevecenliğinden asla kuşku duyuimam ı ştı ! Aslında, böylesi duygular sosyalist dünya gö­ rüşünün doğal sonuçlarıdır. Bütün ulusların bağ ı msız olma haklan sosyalistlerin gözünde aynı ölçüde açık ve apaçıktı , halen de öyle­ dir; bunun kaynağı , sosyalizmin en temel ilkeleriydi. Ne var ki tasa­ rıyı getiren sosyal-yurtseverler, bütün m illiyetlere geniş kapsamlı ama basit bir sempati ilanıyla ilgilenmiyorlard ı ; tersine onların iste­ dikleri , Polanya'nın restorasyonunun işçi hareketinin özgül politik ayı rdedici özelliği olarak alkışlanmasıyd ı . Ulusların bağ ımsızl ı k

hakkının b u konuyla ilintisi yoktu ; başl ıca ilgi noktas ı , Polonyalı sosyalistlerin bu hakkı Polanya'da doğru ve zorunlu olarak kabul ettirme kampanyasıyd ı . Ancak Londra kongresi pratikte tam tersi havayla geçti . Polanya'nın durumunu bütün ezilen halkların duru­ muyla aynı düzeye koymad ığ ı gibi, böylesi bütün u lusların işçileri­ ni ulusal baskı nın tek çözümü olarak uluslararası sosyalizmin saf­ lar ı na katılmaya çağırd ı . Ü lkelerinde bağımsız kapitalist devletlerin restorasyon u düşüncesine yüz vermedi , ancak bu yolla, sınıfsal baskıyı kald ırarak, ulusal baskı dahil her türlü baskı biçimine ebe­ diyen son verecek bir sosyalist sistemin doğuşunu h ızlandırabilir­ lerd i .


Eleştirel saldırımızın bu doğrudan sonucu , uluslararası hare­ ketteki yurtsever eğilimin varlığını bor�lu olduğu Polanya sorunuy­ la ilgili geleneksel görüşlerin, genelde zamanlarını ne ölçüde dol­ durmuş oldukların ı , işçi hareketinin gerçek çı karlarıyla nasıl taban tabana zıt düştüklerini net biçimde gösterir. P roletaryanın Polan­ ya'nı n restorasyonu sorununu, Neue Rheinische Zeitung ve 1 848 Devrimi zamanlarında ortada bile görünmeyen olasılı klara kapı açacak bir dizi yeni uluslararası sorunu kaçınılmaz olarak kışkırta­ cak biçimde, pratik politika düzeyinde gündeme getirmesi, bunu özellikle açı klığa kavuşturmuştu. Yani sorun en dolayımsız biçimiy­ le ortaya konmuştu: Uluslararası proletarya Polanya devletinin ulu­ sal restorasyonunu sosyalist politikan ı n hedefi olarak tanıyacaksa, Alsas-Loren'in Almanya'dan ayrı lışını ve Fransa'ya yeniden katılı­ şını da niçin Sosyal-Demokrasi'nin hedefi olarak kabul etmesin? Ya da i talyan milliyetçiliğinin Trieste ve Trentino'yu yeniden kazan­ ma çabaları n ı desteklemesin . Bohemya topraklarındaki ayrılıkçı tutkular bile sorun olarak gündeme gelmişti. Bundan başka, Polenyalı sosyalist örgütlerin Paylaşım'a dahil ü lkelerdeki sosyalist partilerden ayrılmasını, buna karşılık, üç Po­ lanya bölgesindeki proletaryanın tek bir işçi partisinde birleşmesini isteyen eğilimin kabul edilmesi, bir dizi örgütsel problem doğ u rdu . Almanya'da, Polenyalı ların yan ı s ı ra çok sayıda Danimarkalı, Al­ sas Fransızı ve Doğu Prusya'daki Litvanyalı lar, Alman Halkıyla yan yana yaşıyordu . Sosyal-yurtsever eğilimin Polanya proletaryas ının yararına benimsediği ilkenin pratik sonuçları birleşik Alman Sosyal­ Demokrasisi'ni milliyetçi doğrultudaki küçük partilere bölmeyi geti­ rirdi. Aynı sonuçlar kesinlikle başka ülkelerde de görülürdü, çünkü büyük modern devletlerin neredeyse hiçbirinin nüfusu türdeş i n­ sanlardan oluşmaz. Bu nedenlerden dolayı, sosyal-yurtsever eğilimin onaylanması uluslararası Sosyal-Demokrasi 'nin mevcut konumlarının baştan sona gözden geçirilmesin i , (program , taktik ve ilkeler bakı m ı ndan) 73


s ınıf politi kası nda ödünsüz bir temelden milliyetçiliğe dayalı bir po­ litikaya g eri çekil meyi gerektirirdi. O zaman, olayın Po/onyaltlara özgü bir sorun düzeyinden ger­ çekten uluslararası boyutlu bir düzeye çıkarılmasının sosyal-yurt­ sever eğilime yansımasındaki somut sorun ve uzantılara dikkat çekmek, böylelikle Alman, italyan ve Rus yoldaşları da tartışmaya dahil etmek yeterliydi. Özellikle Rusları . Çünkü Londra kongresindeki Polanya Sosya­ list Partisi'nin tasarısı, aslında bunun benimsenmesiyle onay bul­ muş sayılacak bütün eğilim, bizzat Rusya'daki işçi hareketi açısın­ dan büyük politik önem taşıyordu. Polanya Sosyalist Partisi 'nin yayı nlarını yakından takip eden Polenyalı okurlar, Polanya'daki sosyal-yurtsever eğilimin, sahneye ilk çıktığı 1 893 yılından beri, varlığını asıl olarak Polanya halkı önünde ve aslı nda neredeyse sadece Rusya'da hüküm süren top­ lumsal durgunluk koşulları ve Rus işçi hareketinin umutsuz perspektifler taş ıması temelinde hakl ı çı karmaya kalkıştığını bilirler.

(*)

*

Bunun en sivri formülasyonu olan Przedawifin 1 894'teki 1 1 . sayısının baş makalesinden aşağıdaki alıntı karakteristik bir örnektir: Aramızda programımızı destekleyen, ya da aşağıdaki çekince payını belirterek desteklediklerini tasawur eden kişiler var: Bağımsız bir Po­ lanya cumhuriyetini sağlamaya yönelik bütün çabalarımızda, Rus­ ya'da anayasal hareketin başarısını vadeden güçlü bir isyan gerçekle­ şirse, güçlerimizi bu hareketle de birleştirmemiz, kendi payımıza bir anayasa hazırlamamız gerektiğini unutmamalıyız. Başkaları daha da ileri giderek şöyle derler: Bağımsızlık Polenyalı işçiler için elbette zo­ runluluktur, er geç ulaşacaklardır, ama bunun için ilkin anayasal özgür­ lüklere kavuşmalıdırlar; yalnızca işçi kitlelerini örgütleyebildiğimiz za­ man, politik uğraşlarımızın nihai hedefi olan demokratik bir cumhuriyet için kavga verebiliriz. Ö nceden belirttiğimiz gibi, böylesi kişiler bizim onların kampında yer aldığımızı sanıyariarsa yanı l ıyorlar; bizim bağım­ sızlık istem imize katılırlarsa, bunu sadece, bu adımın bütün sonuçlarını 74


Sosyal-yurtseverlik, Batı 'daki geleneksel Polonya politikasını canlandrrıp yeniden işleyerek, Rusya üzerine geleneksel görüşleri de uluslararası sosyalizmin safları içinde tutmaya çalışıyordu. Po­ lanya işçi hareketiyle ilgili istemli biçimde çarlık topraklarındaki tek ciddi devrimci öğe portresi çizerek, 1 848 Devrimi zamanında,

ı.

Ni­

kola Rusyası, sertlik Rusya'sı dönemine egemen olan Rusya'nın toplumsal durumuyla ilgili aynı görüşlerin Alman , Fransız ve diğer m illiyetlerden sosyalistler arası nda kök saldığı kuruntusunu üstün­ den atamamıştı. Yani, '80'1erin sonunda Rus işçi hareketi sahneye çıktığında, kendini uluslararası sosyalist çevrelerde oldukça elve­ rişsiz bir atmosferde bulmuştu. Tam da Petersburg'da 1 896 ilkba­ harında kırk bin işçinin başlattığı dev grevin Rus proletaryasının kitlesel hareketinin haberini verdiği bir anda, tam bu anda, ulusla­ rarası sosyalizm, sosyal-yurtsever tasarıdan güç alarak, sadece Rus proletaryasının politik sın ıf savaşımında değil, Polenyalıların ulusal savaşımında da umudunu çarlığın yıkılışına bağladığını res­ men ilan edecekti (aslında, ne olursa olsun, Rus işçilerine ya da devrimci savaşı miarına yer vermeyen bir açıklamaydı bu). Demek ki , Londra kongresinde, sosyal-yurtseverlerin tasarısı­ na, sonra iyice genişletilip Polonya sorunundaki bütün geleneksel

çıkarmak zahmetine katlanmadıklarından yaparlar. Anayasayi getirebilecek guçlerin varliğma inanmayan bir programda anayasa için savaşma olasiiiğma nasil yer verilebilir? Ama, su anki politik program formu/e edildiğinden beri, içimizde bu inançsizlik şaha kalkmiŞ durumdadir. Dahasi, "o/asi" bir anayasa yandaşlanmiz, Rus toplumunun gerici do­ ğasma ve Rusya 'da sosyalist unsurlarm guçsüzluğune inançlanyla, harcadiklan çabalan nasil bağdaştlfabilirler? Anı lan

faktörlerin birleş­

mesi sonucu, daha en başından, Rusya'da anayasal özgürlüklerimizin oldukça ihmal edilebilir, ya da tamamen bulunmadığını varsaymaya zorlandıklarında bunu nasıl yapabilirler? Bu arada, bizim tartişmalan­ mizm hiçbiri, yoldaşlanmiz arasmda, Rusya 'nm gerici dağasi tartiş­ masi kadar rağbet görmuyor.

75


bakış açısına yöneltilen eleştiriler, neredeyse aynı anda, Rusya üzerine g eleneksel görüşlerin eleştirisine dönüşmüştü ; patriyarkal 1. Nikola Rusyası 'n a ilişkin modası geçmiş imajlar yerine, Batılı sosyalistler, bir kez daha, Rus işçi hareketinin olgunlaştığın ı , ulus­ lararası hareket tarafından bir gerçeklik, hesaba katı lması zorunlu, yaşamsal öneme s ahip bir gerçeklik olarak tan ı ndığını kesi n biçim­ de gösteren bir savaşan proletarya Rusya'sıyla, modern kapitalist bir Rusya tablosuyla karşılaş m ı şlard ı . Polonyalı sosyalistlerin iç i ş i olarak başlayan tartışma, Batı Av­ rupa sosyalizminin üç alandaki (uluslararası durum, Rusya'daki durum, Polanya'daki durum) egemen görüşlerinin baştan sona gözden geçirilmesine varmı şt ı . Marksist "dogmatizm" hakkında pek çok söz işitilmektedir. Ama Polanya sorunu üzerine görüşlerin gözden geçirilmesi, böylesi iti­ razların ne denli yüzeysel kald ı ğ ı n ı n güçlü bir kan ıtıd ı r. Doğru , Po­ lonya'daki sosyal-yurtseverli k Marx'ın güncel bir sorundaki özgül bir görüşünü, ebedi, değişmez, tarihsel olasılıklardan etkilenmez, "Marx'ın kendisi"nin bir zamanlar dediği gibi, kuşku ya da eleştiri götürmez, hakiki bir dogmaya çevrimek için elinden gelen i yapm ış­ tı. Ama, Marx'ın isminin Marksizmi n öğretileri ve kuram ıyla derin­ den çelişkili bir anlay ı şı onaylamak üzere kötüye kullan ı lmas ı , an­ cak, milliyetçi Polanya aydınların ı n entelektüel �lak [moral] bo­ zukluğuna uyg un, geçici bir yanılsama olarak savunulabilir. Gerçekten de, "Marksizm"in özünde güncel sorunlara ilişkin şu ya da bu düşü nce değil, iki temel ilke yatar: Diyalektik materyalist ta rihsel çözümleme yöntemi (doğal sonuçları ndan biri olarak s ı n ıf savaşımı kuram ıyla beraber) ve Marx'ın kapitalist gelişmenin ilke­ leri hakkındaki ası l çözümlemesi. Değer, artı değer, para ve ser­ m aye, sermaye yoğ u nlaşması ve kapitalist krizieri n doğasını ve kökenini açı klayan kapitalist gelişme kuramı, kesin bir dille ifade edersek, diyalektik ve tarihsel materyalizmin b u rjuva ekonomisi dönemine uyg ulan ışından (ama parlak bir uygulanı şır:ıdan) başka 76


bir şey değildir. Yani , bütün Marksist öğretinin yaşam özü , cevheri, diyalektik materyalist toplumsal inceleme yöntemi, sabit ve değiş­ mez olgu ya da ilkeleri bulunmayan, dogma tanı mayan, Metis­ to 'nun yorumuyla "akl ın deliliğe, şefkatin eziyete dönüştüğü" 1 8 dü­ şüncesinin insan toplumuna ilişkin olaylara ışık tutan bir düstur gi­ bi durduğu bir yöntemdir. Bu yöntemde, her tarihsel "doğru", fiili ta­ rihsel gelişmelerle durmadan ve acımasız eleştirilere uğrar. Polanya Sosyal-Demokrasisi Marx'ın Polanya üzerine eski gö­ rüşlerinde eski milliyetçi sloganların onaylandığı noktalar aramayı asla kendi görevi saymad ı : Tersine, Marksist öğretinin yöntemi ve temel ilkeleri Polanya toplumunun koşullarına uygulanmak zorun­ daydı. Ama bu noktada, Polanya sosyalizminin arşivlerinde kuram­ sal bir tabula rasa görüyordu. Polanya sosyalizminin asıl kurucula­ rı, bilimsel sosyalizmi ülkemize getiren Warynski ve yoldaşları , za­ manın egemen ideolojisi olan, -"organik emek" kuramı dahil- Po­ lanya sayiuiuğunun milliyetçi ideolojisinin kalıntılarını bulmuşlardı önlerinde. Yeni sınıf proletaryanın çı karlarının temsilcileri olarak, her şeyden önce, yönetici sınıfın ideolojik mirasıyla hesaplaşmak zorundayd ılar. işe, Polanya milliyetçiliğinin kuramiarını ve kendile­ rinden önceki hareketleri soyluluğun bencil sınıf ve kast çıkarları­ nın bir ifades i ; organik emek kuram ını sanayi burjuvazimizin aynı ölçüde maddi, dar, sınıfsal çıkarları nın ifadesi olarak damgalaya­ rak koyuldular. Polonyalı sosyalistler bu şekilde, '70'1erin sonu ve '80'1erin başında, kurarn olarak bütün toplumsal katmanların çıkar­ larının uyumu diye ilan ettikleri burjuva "organik emek" görüşüyle olduğu gibi soyluluğun milliyetçiliğiyle de savaşarak , sınıf çelişkisi kuramına yolu açtılar. işte, Marx'ın genel kapitalist toplum çözüm ­ lemesi ve bunun somut uzantıları (proletaryanı n sınıf savaşımı v e

( 1 8) Özgün Lehçe Piage."

metindeki

Almancası: "Vernunft

77

wird

U n si nn Wohltat­ ,


sosyalist program) Polanya'ya böyle taşınd ı . Ludwik Warynski , Dickstein v e yoldaşlarının övülmeye değer tarihsel katkı ları ndan biri de buydu. Bununla birlikte, yönetici sınıfın politik programı karşısı nda Po­ lanya proletaryası nın ivedi görevi olarak sosyalist devrimi koymak­ la Polenyalı sosyalistler, işçi hareketini politik programsız bırakmış­ lar, sosyalizmi komplocu ve ütopyacı bir temele oturtmuşlard ı . Bu­ nun sonucunda sosyalist hareketi dar bir kast s·nırları içinde dur­ gunluğa, kısa sürede politik sahneden çekilmeye mahkum �ttiler: Yukarıdaki argüman, T.T. Jez-Milkowski 'nin 1 9 bakışına uygun, eski ve yı pranmış, aşınmış çıkarlar uyumu sloganı ve yine ulusal birlik sloganıyla sosyalizme tam cepheden meydan okudukları sü­ rece, hatta yalnızca Bay Limanowski 'nin "ulusal sosyalizm" mace­ ralarının ilkel, yetersiz ve çocuksu tarzıyla bile olsa sosyalizmle it­ tifak kurmaya kalkıştıklarında, milliyetçi sosyal-yurtseverlere ayak dirernekte kullanılabilir. Ancak bu argüman ın, milliyetçiliğin modern versiyonu karşısında, yanlış bir yol göstereceği muhakkaktı, çünkü milliyetçilik gözden düşmüş ulusal birlik kuram ı n ı yadsıdığı gibi, politik sahneye kartviziti olarak proletaryanı n programıyla çı karak s ı n ıf savaş ımı kuramının ardına g izlenmişti. Dolayısıyla, Sosyal-Demokrasi , Polanya işçi hareketinin h ızlı büyümesiyle '90'1arın başında kitlesel boyutlara tırmanm ış; sos­ y alizm içinde komplocu eğilimi n bozguna uğramasından sonray­ s a , proletaryanın sınıf savaşımı adına sağlam bir politik program

Warynski grubunun politik konumunun sonraki değişimleri üzerine gö­ rüşleri miz için, özellikle bkz. " Dem Andenken des Proletarist' f'Prole­ tary'a Grubunun Anısına"/. (1 9) Zygmunt Milkowski (sahte ismi, Jez), 1 824- 1 9 1 5. Yazar ve politikacı, Polanya'n ı n temel görevinin sanayileşrnek olduğu görüşünü savu nan, bağımsızl ı ğı ikincil bir etken sayan "organik emek" hareketinin sözcü­ sü. Sınıf savaşına karşı, çıkarlar uyumu felsefesini vazediyordu.

(*)

78


hazırlamaya zorunlu durumda buldu kendini. Bu zorunluluk, Mark­ sist kuramla uyum içinde, ancak Polonya toplumundaki güncel eği­ lim leri araştırarak, üretim ilişkileri ve ondan boy veren s ı n ıf ilişkile­ rindeki politik, antelektüel ve ahlaki olguların kavranmasının anah­ tarını arayarak yerine getirilebilirdi. Sorun artık, kapitalizmin Polan­ ya'daki gelişmesini, hangi kapsamda sermaye yoğunlaşması, pro­ leterleşme, sömürü ve kısacası , toplumsal anarşi ve sınıf savaşımı ürettiğini betimleme sorunu değildi. Tersine, gerekli olan, bu geliş­ menin, toplum içindeki özgül politik eğilimleri ne ölçüde doğurdu­ ğunun çözüm/enmesiydi. Yani, bütün ülkelerde tipik özellikler ser­ gileyen kapitalist gelişme kal ıplarının artık Polanya'da da ortaya çıktığını göstermeye gerek yoktu ; gerekli olan, ülkemizin özgül ta­ rihsel ve politik koşullarının sonucunda kapitalist gelişmenin Palon­ ya'nın toplumsal yaşamına getirdiği özgüllükleri açıklamaktı. Kısa­ cası, Marksizan burjuva toplum çözümlemesinin halihazırdaki, ge­ nel sonuçlarının Polonya örneğine uygulanması yetmiyordu; burju­ va Polanya'sının özgüllüklerini çözümlemek, dolayısıyla sosyalizmi soyut bulutlar ve boş semalardan Polonya toprağ ına indirmek ge­ rekiyordu. Ekonomik boyutların ı n ana hatlarının çizilmesinin P o­

lonya 'mn Smai Gelişmesi'nde /Leipzig : Duncker and Humbolt, 1 898/ denendiği bu çözüm leme, 1 893'de Zürih'te yapılan (Sosya­ list) Enternasyonal Kongre'sindeki Sosyal-Demokrasi'nin resmi ra­ porunda temel sonuçların yanı sıra özet biçimde sunulmuştu. 20 Sonuç, biri olumlu, diğeri olumsuz, mantık açısından birbiriyle Hintili olarak ikiliydi: Birincisi, işçi hareketinin kitlesel gelişmesine bakıp ampirik olarak vardığı bir sonuç, yani, Polonya Krallığı 'ndaki Polonya proletaryası nın ivedi politik görevinin mutlakiyetçiliğin yı­ kılışını gerçekleştirmek ve politik yaşama demokrasi getirmek üze­ re R u s proletaryasıyla ortak savaşta birleşrnek olduğu düşünces i ,

(20) ikisi için de bkz. R.L.'u n

Co/lected Works,

79

Cilt 1.


kuramsal açıdan doğrulanıyordu. ikincisi, Polanya'nın restarasya­ nu savaş ı m ının kapitalizmin Polanya'daki gelişmesi karşısında gerçekleşmesi umutsuz bir ütopya olduğu, tersine, kapitalist geliş­ menin tarihin demir yasalarının kaçınılmazlığı ışığında yukarıda anılan politik programı doğurduğu netliğe kavuşmuştu . Bu şekilde, Polanya Sosyal-Demokrasisi , tı pkı Rus Sosyal-De­ mokrasisi 'nin Rusya'daki özgül toplumsal ilişkileri çözümlayerek Rus proletaryası için olumlu bir program oluşturmaya ve bununla aynı zamanda Narodnik kuramı n köklü eleştirisiyle tutacağı yolu belirlemeye zorlanması gibi, bilimsel sosyalizm ilkelerini Polanya koşullarına uygulayarak modern Polanya'nın toplumsal gelişmesi­ ne bağ ımsız bir açıklama bulmaya zorlanmıştı. 21 Yani , Polanya ve Rus Sosyai-Demôkrasileri, tamamen farklı yollardan gittikten son­ ra, kuramlarının olumlu sonuçları bakımından ortak bir zeminde, or­ tak bir politik programda buluşmuşlardı. Yalnızca tek bir farklılık vard ı : Friedrich Engels, 1 875'de, köy komüninin çözülüşünden yük­ selen kapitalist gelişmenin ana hatlarını çizdiği Volkstaaftakı Tka­ çev'e yanıtında Rus Narodniklerinin başlıca hatalarma ilişkin parlak bir kavrayış sergilemişken, Polanya örneğinde ne Marx ne de En­ gels 1 848'deki konum larını gözden geçirmek için bir çaba harca­ m ı şlardı; aslında, bu bakış açısını Polanya sosyalist hareketine me­ kanik olarak uyguladı lar. 1 8BO'de Genova'da yapılan kasım anma toplantısına mektuplarında ve 1 892'de "Komünist Manifesto"nun Lehçe baskısına Engels'in önsözünde açıkça görürüz bunu. 22 Sosyal-Demokrasi'nin 1 893'te Marksizan topl um kuramı 2 3 te meli nde sosyal-yurtseverliği eleştirerek kendini savunup haklı

(2 1 ) Rusya'daki Narodnik yani Popü list hareket, 1 9. yüzyılın son bölümü n· de aktifti. Onun "sosyalizm''i Marksist çerçevede değildi. (22) Marx-Engels, a.g.y. , XXI I, 28211. (23) Sprawa Robotnicza ( işçi Davası) Paris'te Temmuz 1 893'te Jogiches, BO


çı karmaya yönelik olgunlaşmam ış savlarla sınırl ı kaldığı belli ol­ muştu . Mütevazı Polanya kamuoyu önüne olduğu gibi uluslararası arenaya da çı kmak zorunda olduğundan , bu enielektüel yoksulluk doğall ıkla hala özel bir çarpıcılık sergiliyord u . Milliyetçilik yandaşla­ rı , akla uygun bir çerçevede çürütmek bir yana, Marksizan çözüm­ lerneyi anlama yeteneğinden bile yoksundular. Sözgelimi, kapitalist gelişmenin Polanya'da hangi yönü izlediğine di kkat çekildiğinde, yani yönetici sınıfın maddi çıkarları bizim ülkemizle Rusya aras ın­ da gitgide daha kuwetli bağlar yarattığında, sosyal-yurtseverler bu nesnel ve olağanüstü derecede karmaşık tarihsel süreci (ekonomik temellerden tutun, anahtar önemdeki politik çı kariara ve konulara, ideolojinin en incelikli yönlerine kadar uzanan bir süreç) ya Sosyal­ Demokratlar'ın öznel "organik bütünleşme" uğraşları, ya da Palon­ yalı imalatçıların Polanya restore edilince "pamuklu dokumalar"ı n ı satacak yer bulmalarına öznel b i r ilgi olarak "damgalamaya" çal ış­ tı lar. Sosyal-milliyetçilik yandaşları da aynı düzeyde yanıt verdiler: Sosyalistlerin böylesi değersiz bir konuyu kapitalist gelişme say­ malarına duyulan kızgınlık; ya da, örneği n Przedswifin Ekim 1 894 sayısında çıkan türden, restore edilmiş Polanya'daki sosyalist par­ lamenterlerin, Rus pazarı nı yilirince Polanya sanayiinin çökmesi sonucu işlerini yitirecek i şçilerin nasıl istihdam edilebileceğini özel­ ·

likle düşünecekleri yönündeki yüce gönüllü tem inatlar.

Rosa Luxemburg ("R . Kruszynska" ism iy le) , Adolf Warszawski ve sonradan Julian Marchlewski'nin işbirliğiyle kuruldu. Bu grubun ertesi ay kurduk­ ları Socjaldemokracja Krolesta Palskiege (SDKP) adlı politik parti, 1 899'da, Litvanyalı bir grubun katılmasıyla, S DKP iL ad ını ald ı . Modern Polanya'daki "ulusal h u mor"u inceleyen geleceğin tarihçileri (*) sosyal-yurtsever yayı n la rda paha biçilmez ha zi ne l er bulacaklardı r. Aşağıdaki inciyi bütünlüğü içinde sunuyoruz: "Bırakın Bay Scheibler ve Ort. doku malar ı n ı Kalmuklara ya da Hive'ye s aım a k l a elde ettik­ leri milyonlarca l i ralık karları n ı yitirsinler; bu ndan ş ikayet edemeyiz , 81


Tam bir ciddiyetle ifade edilen bu ve buna benzer çocuklukların şaşırtıcı derecede fazlalığı ( embarres de richesses) karşı sında, ödü l ü n , hakiki bir Musa gibi, sosyal-yurtseverliğe on emir veren Bay Zborowicz adl ı birinin savına verilip verilmeyeceği konusunda bir yarg ı ya varmak güçtür: Söz konusu on emir, bu eğilime özgü akla gelebilecek her türlü budalalığ ı daha 1 892'de, Beitrag zur Program der Polnischen So­

zia/en Demokraten /Polanya Sosyal-Demokratlarının Programına Katkı , Berlin: Morawski/ adl ı broşürdeki gibi önceden haber veri­ yordu . "Bizim" sanayimiz için "pazar" arayışındaki yazar, kendisinin ve izleyicilerinin Sosyal-Demokrasi'nin nesnel çözümlenmesinden aldığı eaşkuyu safça dışa vurur, sorunu Makyavel'e yaraşır tarzda geliştirir: " . . . politik bağımsızlık güney Rus pazarları nı kaybetme­ miz anlamına gelirse, Rusya'da aynı nedenle Moskova sanayiisi­ nin egemen olduğu Litvanya pazarı n ı kaybeder. O zaman bizim sanayimize açık olur ve buna Viyana ürünleriyle dolup taşan Galiç­ ya pazarı da eklenir. Bana öyle geliyor ki, telafi paytmtz kaytp/ara

değerdir''. Burjuva Polanya'sındaki toplumsal ilişkilerin düşüncesizce ve bayağı biçimde piyasa kapısı sorununa indirgenmesi, nesnel tarih­ sel sürecin dinamiklerini öznel istekler, endişeler ve sosyalistlerin il­ g i leri çerçevesinde açıklama girişimi; tarihsel materyalizm kuramı ­ n ı n v e Marx'ı n bütün öğretilerinin sosyal-yurtseverlerin kafalarında Marksist öğretiyi çarpıtı p korkunç bir ucubeye çevirerek periyodi k

Polanya fabrikalarının ürünlerinin satılacağı pazarların azalması karşısında belli bir sayıda işçi işini kaybedecek olsa bile, bu nedenle bağımsızl ık­ tan vazgeçmeyeceğiz. Uygun parlamenter öneri lerle bu talihsizliklerin üstesinden gelmek ve çal ışma gün ü n ü n kısaltılması, çalışma hakkı gi­ bi istemler için ajitasyon yürütmek gelecekteki sosyalist parlamento hizbinin sorumluluğunda olacak." 82


biçimde "yıkan" burjuva eleştirmenlerin kafalarındaki nin aynı biçi­ minde karikatürleştiğini gösteriyordu. Kendini sosyalist olarak sun­ maya çalışan bir eği limin ifade ettiği böylesi savların Polanya bası­ nına ve Alman basınındaki benzer makalelere girebilmesi, Polan­ ya aydı nlarının entelektüel düzeyine başlı başına dehşet verici bir tanıklığın yansımasıyd ı . " 1 8 . ve 1 9. Yüzyılların Toplum Kuramla­ rı"24 gibi gösterişli bir isim verilmiş tatsız sosyalist çorba gibi, ba­ yağı ve düşüncesizce eklektik bir Lemanowski karmaşasında, ya da, eski Proletarisfın yabancı yayımcılarının 'BO'Ierin ortalarından beri Walka ve Przedswifte25 servis yaptıkları kaba ve yaygaracı "devrimci" sosyalizm versiyonuyla yetişmiş "radikal" aydı nlarımızın uzun eğitim yılların ı n hasadı buydu. Acı gerçek sonunda ortaya çıkmıştı : Polanya aydınları , olsa olsa, bilimsel sosyalizm ruhuyla

düşünmek için değil, sosyalist inanca inanmak üzere eğiti lmişlerdi. Tıpkı iki tarafın da birbirini barbar gördüğü Marksistler ile Alman ve Fransız burjuva karşıtları arasındaki tartışmalarda hemen göze çarptığı gibi, onları ayıran şey, tam da Babil Kulesi 'ndeki bir diya­ loğu and ıran sosyal-yurtseverlikle kan davasıyla ayn ı tarzda, tek tek sorunlar üzerindeki görüş farkl ılıkları değil , bütün düşünce tarz­ ları ( Weltanschauung) idi . Sosyal-yurtseverlerin yanıtları bile, en başından beri, genellikle Marksizmin burjuva düşmanların ı n kur­ nazca yan ıtlarında görülen , bir yandan öfkeli , diğer yandan inleyen bir yas titreşiminin özelliklerini taşıyordu. Polenyalı sosyal-yurtseverler bu noktada küçük-burjuva ütop­ yacılarla ortak yanlar barındı rıyorlard ı : ikisi de, ütopyacı düşleri ni boşa çı karan tarihsel gerçekleri keşfetmenin keşifçiye özgü kişisel bir temelsi:z;lik olduğu düşüncesindedirler. Ortada bir temelsizl i k bulu nduğu n u , e n iyi yorumla ta rihin nesnel süreci nde "temelsizlik"

(24)

Historia

ruchu spolecznego v drugiej po/owie XV/ll stulecia (Lemberg :

1 888); ve Historia ruchu spo/ecznego w XIX stulecia (Lemberg : 1 890) (25) "Sınıf Savaşımı" 83


bulundu ğ u nu dünyada kimsenin anlayamadığ ı türden bir şey değil; aslında, d ikkatimizi bu sürecin özgül eğilimleri ne çeken bir temel­ sizlik de değil (çü n kü bu "temel" süreç gözleri kapanıakla asla so­ na ermez) . Tarihin "temelsizliği"nden söz etmenin kesinlikle konu d ışı olduğunu da kavrayamıyorlar. Tarihin diyalektiği böyle bir üs­ tünlüğe sahiptir; toplumun gereksinimlerini karşılam anın gelenek­ sel biçimlerinin zayıflaması ve ortadan kalkması , aynı zamanda ye­ ni biçimler yaratır. Öbü r yandan, toplumsal evrimin sürmeleri için maddi güvence sağlayamadığı "çıkarlar" ise, yakından gözlenirse, çoklukla eskir, iflas eder, hatta hayali tasarı mlardan öteye gidemez. Alman ve Fransız demokratları 1 848'de Polanya sorunu karşı­ sında tutum ları nı belirlediklerinde, onlara yol gösteren etkenler, bi*

rincisi, Polanya schlachta'sı ulusal hareketinin hesaba katı lması, ikincisi, kendi demokratik politikalarıyla yine de tutarlı l ı k içinde ol­ malanyd ı . Polanya sosyalist hareketiyle bağları bulunmadığı gibi, aslında, o günlerde böyle bir hareket olmadığ ından, herhangi bir bağ da kuramazlard ı . Bugünse, biz Polenyalı sosyalistler açı sın­ dan, herhangi bir toplumsal olguya karşı tutumumuzu belirlerken, öncelikle diğer bütün olguları geçen bir sorun vardır: Bu tutumun Polanya proletaryası n ı n sınıfsal çıkarları açısından sonuçları ne olur? Polanya'daki nesnel toplumsal gelişmelerin çözümlenmesi, bu aşamada Polanya'nın restorasyonundan yana bir kampanyanın küçük-burjuva ütopyacı bir fantezi olduğu, proletaryanın sınıf sava­ şımını sekteye uğratıp yolunu saptı rmaktan başka işe yaramaya­ cağı sonucun u çıkarmamızı gerektirmektedir. Bu nedenle, Polanya Sosyal-Demokrasisi bugün Polanya sosyalist hareketinin çıkarları­ nı dikkate almayan milliyetçi yaklaşımı reddetmekte, dolayıs ıyla Batı lı demokratlann eskiden savunduklarına taban tabana zıt bir tutum benimse mektedir. Demek ki, Polan ya 'n ı n restorasyonunu

(*)

Bkz. 5. dipnot 84


ütopyacı bir düşe çeviren ve Polanya'da sosyalizmin çıkarlarıyla karşı karşıya getiren aynı tarihsel değişim, beraberinde, bu nokta­ da uluslararası demokrasinin çı karların ı karşılayacak yenı bir çö­ züm getirmektedir. Bağ ı msız bir Polanya'yı gerici Rus çarlığı kar­ şısında Batı'dan yana bir tampon ve koruyucu e ngel yapma dü­ şüncesinin gerçekleşemeyeceği anlaşılınca, bu düşünceyi ilk plan­ da toprağa gömmüş kapitalizmin gelişmesi, onun yerine, Rusya'da ve Polanya'da birleşik proletaryan ın devrimci sınıf hareketini yarat­ tı ve bu yolla Batı için çok daha kudretli bir ittifak, mekanik biçim­ de Avrupa'yı mutlakiyetçilikten korumakla kalmayıp, temellerini sarsacak, hatta ezip yok edecek bir ittifak da doğurdu. Üstelik bu çözüm Polanya proletaryas ının ulusal çı karlarına da ayrıkı düşmez. Polanya proletaryasının sayg ınlık-özgürlük alanın­ daki hakiki çıkarları , u lusal kültür mirasının özgürce gelişmesi, bur­ juva eşitliği ve her türlü ulusal baskıya son verilmesi, bunlar, tek et­ kili, hayır, tek olanaklı anlatı mını, proletaryanın, paylaşımcı ü lkele­ rin en geniş kapsamda demokratikleşmesinden yana (ulusal özerklik belli ki bunun doğal uzantıları ndan birisidir) evrensel çaplı sınıf uğraşılarında bulurlar. Ama bunun ötesinde, mevcut koşullar­ daki bağımsız sınıflı toplumda devlet aygıtının ele geçiril mesinin işçi sınıfının çıkarı na olduğunu düşünmek, kökleri küçük-burjuvazi­ nin önyargı larında bulunan, genelde bilimsel sosyalizm düşüncesi­ ne olduğu kadar proletaryanın gerçek çı karlarına da yabancı bir ütopyacı aldatmacadan başka bir şey değildir. Sosyal-yurtseverliği n eleştirileri kavrayabilecek argümanlardan tamamen yoksun olmas ının en çarpıcı göstergesi , Kautsky'den başkası olmayan bir yabancı kuramcı nın, yabancı basında yürütü­ len tartışmada konumunu savunma zorunluluğu içine g irmesi gi­ bi dikkat çekici bir olguyd u . 26 Kautsky, savu n ması n ı hazı rlarken,

(26) Karl Kautsky, "Finis

Poloniae?", Die Neue Zeit, 1 895-1 896, 85

C . ll.


bu prog ramın hakiki savunucularında sağlam temelli bir savın tek bir izi bile görülemediğine göre, Polanya'nın restorasyonundan ya­ na baştan aşağı özgün bir kuram ı tamamen kendi kaynaklarıyla geliştirme zorunluluğuyla karşı laşmıştı . Okur, Marksizm 'in ünlü temsilcisinin sorun u kavramakta ne tür sıkıntılarla yüz yüze geldi­ ğini gözleriyle görür. Polanya'daki toplumsal yaşamla ilgili en ufak bir bilgisi olmayan Kautsky, Polanya'daki farklı toplumsal sın ıfları n çıkarları n ı şeylerin doğası ndan (basit soyut akıl yürütmeyle) çı kar­ samak zorunda kalmıştı . Bu şekilde, soyut akıl yürütmelerde sıkça rastlandığı gibi, oldukça dikkat çekici bir sonuca ulaştı : Polanya'n ı n restorasyonu aslı nda yalnızca Polanya proletaryası açısından, hatta belirli bir sınıf için değil , istisnasız bütün sın ıflar (burjuvazi ,

schlachta, köylüler, küçük-burjuvazi, aydın kesim ve proletarya) açısından da ivedi bir zorunluluktu. Demek ki sosyal-yurtseverliğin sözde saf "işçi program ı", bu noktada, gerçek ve olası başarıları te­ mel alırsak, Kautsk'nin bütünüyle inandırıcı sonucundan karlı çık­ m asına karş ı n , önceden sahip olabildiği sınıf karakterini yitirmişti ; yani bütün toplumsal katmaniann çıkarlarının uyumunu temsil etti­ ği günlerdeki daha eski, daha ilkel bir aşamaya, Zygmunt Fortunat Milkowski'nin kutsal anısını taşıyan ulusal-birlik temasına geri çe­ kilmiş oluyordu . 27 Kautsky'n i n makalesinin doğrudan çürütülememesinin nedeni, as ıl olarak, basılışı n ı n neredeyse tam Londra kongresinin açılışıy­ la çakışması, böyle kısa bir zaman diliminde herhangi bir yanıtın yayımianmas ı n ı n olanaksızlığıydı. Kongre'den sonra ise Polan­ ya 'nın restorasyonu tartışması gü ncelliğini ve pratik önemini yitir­ mişti artık; çü n kb , önceden değindiğimiz gibi, Kongre, Kautsky'nin de nemesine paralel olduğu varsayılan sosyal-yurtsever tasarıyı be n imsemem işti.

(27) Krş. dipnot 1 9. 86


Kautsky, genel savının (burj uvazi ve toprak aristokrasisinin ekonomik çıkarları kuramı) olgusal temelinin bir tek Neue Zeifte Bay S.G. i mzalı makalede ciddiye alındığını kabul ediyordu. 28 Öl­ çülü ilk adımların ardından, Przedswit'ten bir gazeteci, Polanya'n ı n restorasyonu programını "materyalist" temellere oturtmaya çaba­ larken , bir dizi istatistiki uydurmaya, çarpıtılmış tarihsel gerçekiere ve tesadüfen elinin altında bulu nan çeşitli yazarların alıntıianna dayamıştı . Söz konusu gazeteci, yararlandığı tartışmalı kaynaklar­ dan hareketle, çarlığın baskısı altındaki Polanya kapitalizminin Po­ lanya burjuvazisi içinde ulusal-ayrıl ı kçı bir eğilim doğurmak zorun­ da olduğunu gösterir. Avrupa çapında bir yazar olan Kautsky de, Lassaile'in bir zamanlar Julian Schmidt'e yönelttiği ölümsüz suçla­ masıyla, 29 Alman toprağ ında kökünden söktüğü türde bir yabani otun Polanya gazeteciliğinin sefil tarlalarında hala serpilip gelişti­ ğinden kuşkulanamazdı elbette : Deyişieki gibi, "la vermine pullule chez les mendicants".* Böylece Kautsky, bu "ulusal" olgular pazar­ lamacı sının sahtekarlığ ına kurban gitti. Bu nedenle , eleştirilerimi­ zin sivri ucunun, yanlış yönlendirilmiş Alman kuramcıya değil de, Polenyalı sahtekara çevrilmesi yerinde ve doğru bir şeydi . Doğru­ su Polonya 'nm Smai Gelişmesi, Przedswifte şu anda savaş plan­ ları hazırlamakla ve ulusal davaya silah kaçırmakla meşgul Bay S.G. 'm izin belli başlı istatistiki çarpıtmalarıyla i lgili, eksik kalmakla birlikte oldukça önemli ve henüz tek sözcüğü çürütülmemiş verile­ ri içermektedir. Son olarak, Kautsky'nin makalesindeki salt politik ve taktik nitelikli savlara gelince, okur, Kautsky'nin Polanya sorunu

(28) "Die i ndustrielle Politik Russlands in dessen polnischen Provinzen" ("Polanya Eyaletlerinde Rusya'nın Sanayi Politikası"), Die Neue Zeit, 1 893- 1 894, C . l l . (29) Fardinand Lassalle, "Herr Julian Schmidt der Literaturhistoriker" ("Edebiyat Tarihçisi Ju lian Schmidt") , 1 862. Dilencilerin evinde bit pire kayn ıyor. (*) 87


üzerine g ü n gün yeniden doğru lanan olguların etkisiyle Sosyal-De­ mokrat konuma yakın görüşlerini anlattığı elinizdeki ci ltte yer alan makaleleri nden bir sonuç çıkarmaya kalkışmamalıd ı r. Ulusal sorun üzerine geleneksel görüşlerin bu tarzda gözden geçirilmesi Polanya'da 1 896'da başlamıştı ve şimdiye değ in sür­ müştür. Yi ne 1 896 y ı l ı nda, Almanya'daki Polanya sosyalist hareke­ ti Alman h areketinden aynimaya başlamıştı . Bu süreç, anlatılması güç bir dizi acılı olayın üstüne, 1 901 'de Prusya bölgesindeki Palon­ ya Sosyalist Partisi'nin Alman Sosyal-Demokrasisi 'nden tamamen kopmasıyla bitti . 30 1 896 i lkbaharında, Neue Zeit'teki ilk m akalede , m illiyetçi eğilimin m antıksal sonucu olarak o günlerde önsel temel­ de savunduğumuz şeylerin çoğu, sonradan en küçük ayrıntısına dek doğ rulanacaktı. Sosyal-yurtsever eğilimin Polanya sosyalizmi ve uluslararası sosyalizm arasında -en başından işaret ettiğimiz gi­ bi- yaratması kaçınılmaz olan politi k çelişki, Almanya'daki işçi ha­ reketinin tarihinde somut bir olguydu. Bu deneyierin Alman Sosyal­ Demokrasisi'nin görüşlerini etki lernesi kaçını lmazd ı . Gerçekten de, resmi ifadelerini August Bebel'in ve parti yürütme komitesinin ünlü açı klamasında buldular: Bebel'e göre, Polanya'nın restorasyonu program ını Polanya proletaryasının sınıf savaşımıyla uzlaştırmak, hatta araları nda bir bağ kurmak olanaksızd ı . Olaylar Ru sya'da d a benzer bir yol izledi . Sosyal-yurtsever eği­ limle Rus işçi h areketi arasındaki çelişkinin, Rus Sosyal- Demokra­ sisi bütünlüklü bir parti haline gelmeye başladıkça, eninde sonun­ da pratiğe yans ıyacağ ı m uhakkaktı. Rus Sosyal-Demokrasisi'nin

(30)

PSP'nin Prusya koluyla Alman Sosyal-Demokrat partisi arasında gide­ rek artan ve eski grubun kovulmasıyla biten sıkıntılar, Rosa Luxem­ burg adına acı bir deney olmuş olmal ı . Doğu Prusya'daki Polonyal ı lar arasında Sosyal-Demokrat Parti ad ına çalışma görevi verilen Rosa, aynı zamanda, Alman partisinin Polanya uzma n ıyd ı . Aşırı milliyetçiliği­ ni durmadan eleştirdiği PSP'ye bile katılmıştı. 88


PSP'nin temsil ettiği eğilimle ilgili yapmak zorunda kaldığı değişik­ likler, bu ciltte de yer alan, /skra'daki çeşitl i _ makalelerde ortaya

kondu _ 3 1 Nihayet, o sıralarda Marx, Engels ve Lassaile'in yazdık­ ları ndan arta kalanları yayıma hazırlamakla ve onların önceki gö­

rüşlerini sonraki gelişmeler ışığ ı nda irdelemekle uğraşan Franz Mehring , Marx'ın Polanya sorunuyla ilgili açıklamaları nı yalnızca

kuramsal bir perspektifle eleştirmeye koyulmuştu_ 3 2 Marksizm'in

ilke ve yöntemlerinin uygulanışıyla Neue Rheinische Zeitung'taki konumun gözden geçiri lmesi Polanya Sosyal-Demokrasisi'nin gö­ rüşlerinin tamamen kabul edilişine götürmüştü , öyle ki, şu anda, bütün uluslararası sosyalizmin saflarında Polanya soruna ilişkin kesin ve bilinçli bir değişimden söz edebiliriz.

(31 ) Lenin, "The National Question in Our Program", Collected Works, C.VL PSP'ye karşı tutumunda, Lenin'in konumu Rosa Luxemburg'la büyük ölçüde aynı görünmektedir. (32) Ed: Mehring, Aus dem literarischen Nachlass von Karl Marx, Friedrich Engels und Ferdinand Lassaile, C . l l l (Stittgart: 1 902) . (') Bu dönüşün, sadece Polanya sorununu değil, günümüzde derin düş­ manlık duyguları uyandıran ve boy attığı yerlerde kesinkes reddedilen işçi hareketi içindeki her türden milliyetçi eğilimleri etkilediği bile söy­ lenebilir. Bohemya topraklannın politik bağ ımsızl ığı daha 1 898 sonunda Neue Zeit'te tartışılmışt ı . Karl Kautsky, orada, Avusturya Sosyal-Demokrasi­ si'nin ilke ve taktikleri temelinde, (o günlerde F. Stampfer adlı birinin savunduğu) bu önermeye karşı olağanüstü etkili olduğu bir tartışma yürütmüştü. Kautsky'nin bu makalesi için bkz. Die Neue Zeit, 1 8981 899, C.l, No: 1 0 ve 1 6. Trieste ve Trenline'daki iıalyan ayrı l ıkçı larının çabaları ve italya'daki buna paralel milliyetçi eğilimler nedeniyle Trieste'de Mayıs 1 905'de italyan ve Avustu ryalı sosyalistlerin katıldığı özel bir parti konferansı yapıldı. Konferansta, iki parti de, ağırlıkla Avusturyalı Victor Adler ve italyan Bissolati sayesinde, m i lliyetçi hareketle dayanışmayı ya da destek vermeyi açık açık reddettiler. 89


Kautsky, 1 Mayıs 1 905 tarihli L eipziger Volkszeitung'daki kap­ samlı bir makalede, Ermeni sosyalistlerinin belirli kesimlerinin taşı­ dığı ayn l ıkçı eğilimiere karşı çıkmıştı. Son olarak, geçen hafta tan ı k olduğumuz ve komi k öğeler ba­ rındıran karakteristik bir olay var: Galiçya partisi ile Polanya örgü­ tündeki Yahudi sosyalistlerin ayrı l ı kçı eğilimi arasında baş göste­ ren şiddetli kapışma. Prusya ve Rusya topraklarında, ayrılıkçı eği­ limini Galiçya partisi liderlerinin açıkça desteklediği PSP'nin çizgi­ sine sadık Yahudi Sosyal-Demokratları , PSP'nin savlarından bile yararlanarak, kendi lerini bütün Galiçya proletaryasının partisinden ayırmakta, bunun sonucunda, sosyal-yurtseverlik yandaşlarına madalyonun öbür yüzünü görme fı rsatı sunmaktadırlar: Eğilimleri­ nin mantıksal sonucu olarak proletaryanın parçalara ayrı lması. Varl ığını tehdit eden bu eğilimi altetmek için Galiçya partisi, ayrı lık­ çıları, yani Yahudi ayrı lıkçı ları mahkum ederken doğrudan doğruya yasland ığı pan-Avusturya Sosyal- Demokrasisi'nin otoritesine sı­ ğınm ıştı . Ancak, Polanya Sosyal-Demokrasisi'nin 1 893'de ortaya attığı ve 1 896'da uluslararası hareket içinde savunmaya geçtiği kuramın en belirgin kan ıtın ı geçmiş ay ve yı lların olayları sunar. Gerçekten de, bu kitap baskıya girerken /1 905/, bizim ülkemiz ve Rusya derin bir toplumsal krizle boydan boya salsılmaktadı r. Bu makalelerin ilk çıktığı tarih olan 1 896'dan bugüne kadar uzanan dönem, iki ülke­ nin g elişmesinde de bütün bir çağ ı oluşturuyordu. Bugün, Hegelci "niceliğin niteliğe devrimci dönüşümü"33 olgusunu herkes kendi gözleriyle görebiliyor; farkedilmeden birikmiş nicel değişiklikler şim­ di yeni bir niteliğe dönüşmekte. Sosyal-Demokrasi 'nin programını dayandırdığı bir sürece, mutlakiyetçi kapitalizmin içerden ağır ağı r aşı n mas ının doruğuna çıkışına tan ı klık ediyoruz. Ve b u süreçte,

(33)

Bu deyiş özgün metinde Almanca'd ır.

90


kapitalist gelişmenin baştan beri dikkat çektiğimiz iki yönü ham po­ litik ifadelerini buluyorlar. Polanya'nı n Rusya'yla toplumumuzdaki ulusal ayrılıkçı eğilimlerin maddi temelini kaldırarak ekonomik bir birim halinde birleşmesi, Polanya milliyetçi hareketinin, Polan­ ya'nın restorasyonunu isteyen etkili bir politik güç olarak, iz bile bı­ rakmadan kaybolduğu çok dikkat çekici bir sonuca yansımıştır. Sa­ vaş herkesi yaşama ve eyleme çağı rıyor, savaş Rus toplumunda­ ki bütün devrimci ve muhalif unsurları gün yüzüne çıkarm ıştır; Rus liberalizmi gibi aslında önemsiz bir olgu bile tamamen açık bir dev­ rimci coşkuya kapılmıştır. Savaş; bütün bağ ı msızl ı k özlemlerini tek bir kıvılcı mın çaktığı yerlerde bile tarihin kesin sınavından geçiren bu son çağrı, hayretler içindeki dünyanın önüne, burjuva Polan­ ya'sının hayalet sessizliğindeki bir tablosunu sunmuştur. Aslında, milliyetçi hareketin yeni devrimci gelişmelerin etkisini kaydattiği bi­ ricik önemli yollar, milliyetçilerin bir kanadının ulusal bağımsızlı k programından vazgeçmesi , U lusal Demokratlar'ın 1 903'te resmi bir politik deklarasyonla yine resmi olarak vazgeçmeleri34 ve çar­ lık topraklarındaki ilk devrim kıvılcım ı nda Polanya'n ın Rusya'dan özgürlük kazanması için silahlı ayaklanma sloganların ı bütünüyle terkeden Polanya Sosyalist Partisi'nin bu programı fiilen hasır altı edişiydi. PSP'nin, 1 903 Ocak ayı nın sonundaki, "Varşova'da bir ya­ sama meclisi" istemini ortaya atan "Politik Deklarasyon"u, sosyal­ yurtseverliğin Rusya'daki devrimci kriz koşullarında teslim bayrağ ı­ nı tamamen çektiğini göstermektedir. Bütün bunlara karşın, "Var­ şova'da yasama meclisi" slogan ı n ın bir bütün olarak Rus impara­ torluğu'ndaki demokratik özgürlükler programıyla hiçbir bağı olma­ yışında açığa çıktığı gibi , gerici ve milliyetçi özü aynen kalmı ştı . Sosyal-Demokrat program ise, buna zıt olarak, Rusya'nın bütününü

(34) U lusal demokratlar, 1 887'de kurulan bir partinin gelişmiş haliydi. Bün­ yesinde burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin çeşitli kesimlerini de barındırıyordu. -önde gelen kişilikleri R. Dmowski'ydi. 91


kapsayan bir cumhu riyet, genel demokratik özgü rlüklerin organik bir parçası olarak Polanya'ya ulusal özerklik ister. Sosyal-yurtse­ verlik, sessizliği ve çarlık imparatorluğunun bütününün özgürlüğü­ nü hiç dikkate a/mayJŞJyla, milliyetçi karakterini dışa vurur ve her şeyden önce ütopyacı lığın tamamen koruduğunu gösterir. Aslında, madem ki deyiş yerindeyse havada kalmış ve Rusya'yı kapsayan genel bir demokrasi anlayı şında bile toprağa ayak basamayan Var­ şova'da bir yasama meclisi fikri Polanya'nın restorasyonundan bi­ le daha ütopyacıdır, öyleyse bu ütopyacılık daha da saçma hale gelmektedir; Polanya'nın restorasyonu hiç değilse, Viyana Kongre­ si'nin lütfettiği şekliyle, mutlakiyetçi Rus devleti içinde Polanya Krallığı lehine körelmiş, tarihsel bakımdan eskimiş bir özerk olu­ şum fikrine doğru geri ad ımdan başka bir şey değildi. Bununla birlikte, sosyal-yurtseverlik, Polanya'yı Rusya'dan ko­ PC!rmayı amaçlayan silahlı direniş sloganını reddederek ve Rus­ ya'daki özgürlükler sorununu hiç dikkate almayan özerk Polanya sloganına çark ederek, olayların yönünün politik programlarını ta­ mamen güçsüz bıraktığını açık açık kabullenmektedir. Bugün mil­ liyetçilikten geriye kalan tek yön onun olumsuz yanıyken (Rus­ ya'da özgürlüklerden yana devrimci savaşırndan uzaklaşma) , olumlu yanı olan Polanya'nın özerkliği isteminin boş bir deyiş ol­ maktan öteye g idemediği anlaş ılmıştır. Fazlasıyla bellidir bu: Şu anda , çarlık şiddete dayalı devrimle tepeden tırnağa sarsılırken, Polanya'nın R u sya'dan ayrı lması çağrısıyla ortaya çıkmayanlar asla böyle yapmazlar. Başka bir deyişle, devrim patladığı nda, mil­ liyetçilikten geriye kalan tek şey gericilik ıken, ulusal bağ ımsızlık­ tan yana silahlı ayaklanma slogan ıyla öne çıkan d1şsat ve biçimsel devrimci yanı bugünkü devrimci kabarışın ilk dalgasında bir daha asla görülmernek üzere yokolup g itti. Kapitalist sürecin öbür yönü, kendini, ayn ı zamanda, Polanya ve Rus proletaryas ının mutlakiyetçil iğe karşı birleşik devrimci sınıf eylemi biçiminde dışa vurmuş ve elinizdeki makalenin yazarının 92


1 897'de Po/onya 'mn Smai Gelişmesi adlı kitabındaki bitirirken sı­ raladı ğı sonuçları bütün dünyanı n gözleri önüne sermişti : "Rus hü­ kümeti Polanya'yı ekonomik bakı mdan i mparatorluk içi ne kattığı ve kapitalizmi milliyetçi muhalefete 'panzehir' olarak işled iği için, bu süreçte, Polanya'da yeni bir toplumsal sınıfı (doğası gereği , mutla­ kiyetçi rejimin kararlı karşıtı olması kaçı nı lmaz bir sın ıfı) kudretli sanayi proletaryasını doğurur. Proletaryan ın muhalefeti ulusal bir karakter kazanamad ığı halde, bu güçsüzlük onun muhalefetini yal­ nızca daha etkili bir duruma getirir, çünkü, bu durumda, hükümetin imrenerek baktığı Rus ve Polanya burjuvazisinin dayanışmasının karşısına tek mantıksal karşılıkla çıkmak zorundadır: Polanya ve Rus proletaryasının politik dayanı şması. Polanya ve Rusya'nın bir­ leşmesinin sonucu , Rus hü kümeti , Polanya burjuvazisi ve Palon­ yalı milliyetçilerin aynı şekilde küçümsemeyle baktı kları bir etken­ di: Polanya ve Rus proJetaryas/mn ilkin Rus çarliğmm, sonra Po­

lanya ve Rus sermayesinin birleşik egemenliğinin gelecekteki yiki ­ Iişma öncülük edecek tek bir vücut halinde birleşmesi'. ilk tasfiye başlam ıştı bile. Marksizm'in ruhu Varşova ve Petersburg sokakla­ rındaki proleter devriminde zafer kazanmıştı. Şimdilerde çarl ıktaki devrimci çalkantı larla doruğuna ulaşan toplumsal gelişmenin bütün yönü, bizim milliyetçiliğimize (Polon­ ya'nın ulusal kimlik davasına değil ama) ölümcül bir darbe indi r­ miştir. Geçmişin çamurunu taşıyan gerici ütopyacılığın yalnızca yı­ kım, yenilgi ve yokoluş gördüğü yerde, devrimin tarihsel diyalekti­ ğini gün ışığına çı karmak üzere yetiştirilmiş ince eleyip sık doku­ yan gözler, Polanya ulusal kültürünün serpi lip gelişmesi ne yeni ufuklar açı ldığını mutlaka algı larlar. Sosyal-Demokrasi'ye yöneltilen "dogmatizm" suçlamaları, "dok­ trinerlik" şi kayetleri kadar sık işitilir: Bununla kasted ilen, toplumsal olgu ların engin genişlikte ve sonsuz değişken dünyasını sırf "mad­ di çı karları" tanıyan katı bir şemaya uydurmaya yatkın olduğu söy­ lenen , psişik olguların daha üst biçimlerine (örneğin, duygulara) kör 93


ve sağ ı r kalan sözde entelektüel bir darlıktır. Marksizm böylesi eleştirmenlere aslında yalnızca tek bir karşılık verebilir: Geethe'nin sözleriyle, " lhr g/eicht dem Geist, den lhr begreift, nicht mirr3 5 Sosyal-Demokrat dünya görüşünü dar, entelektüel bak ı mdan bağucu bir doktrine i ndirgeyenler yalnızca doktrinerliğinden yakı­ nan eleştirmenlerdir. Oysa tersi doğrudur: Marksizm, doğası gere­ ği, düşüncenin en bereketli, en evrensel ürünü ; zihni, dünyan ı n ge­ nişliği kadar açan, doğan ın renkleri ve tonları kadar zenginleştiren, eyleme sevkeden, nabzını gençliğ in hayat doluluğuyla çarptıran bir kuramdır. Geçmiş tarihin bilmecelerine anahtar tutan, toplum u n gelişmesini hep olageldiği gibi anlamamızı sağlayan bu kuram, başkası değil yalnızca bu kuramdır; "bir kanadı geçmişe tutunmuş, diğeri geleceğe uzanan" bizi, yukarı kaldırarak, ileri , yaratıcı, haki­ katen devrimci eylemiere doğru iter. Ne var ki , tarihsel gelişmenin asıl eğilim lerinin ayrımında olma­ mız, bizi kendi toplumsal tarihimize müdahale etmekten asla alı­ koymaz; kollarım ızı ölüme razı olurcası na göğsümüzde kavuştur­ mamıza, geleceğin neler getireceğini bekleyip görmeyi yeğleyen bir H int fakirine benzernemize izin vermez. "i nsanlar kendi tarihle­

rini yaparlar, a m a özgür bireyler olarak değil", der Marx. 36 Tam a­

men yerinde olarak zıttı da söylenebilir: insanlar tarihi özg ür birey­ ler olarak yapmazlar, ama kendi tarihlerini yaparlar. Devrimci şev­ kimizi köreitmeden ya da söndürmeden tari hin nesnel hareketine duyarlı kalmak, iradeyi ehlileştirir; toplumsal ilerleme tekerleğini fii­ len ittirmenin yol l arını göstererek ve -bizi er geç hayal kırıklığına, çaresizliğe ve umursamazlığa götürecek biçimde- kafaları mızı güçsüzlük ve verimsizli kten duvarlara vurmamızı önleyerek eyleme

( 35)

"Siz bana eşit değilsiniz. Siz yalnızca ben olduğumu düşündüğünüz şeye eşitsiniz." Goethe'nin Fausfundan çev : Bryan Fairley (Toronto: 1 970), Sahne 1 , s.1 o . (3 6) Karl Marx, "The 1 Bth Brumaire o f Louis Bonaparte", a.g.y. , V I I I , 1 1 5. 94


sevkeder; bu bilgiyle, toplumsal evrim güçlerinin çoktand ı r gerici karşıtiarı na döndürdüğü özlemleri devrimci faaliyet olarak görme yaniışından da korunuruz. Okurun bu kitaptaki en ılımlı seçmelerden anlayacağı gibi , Marksizm tek başına, toplumumuzun geçen yüzyıldaki dikkate de­ ğer, bilmecelerle yüklü tarihini, entelektüel fizyonomisinin ve ide­ oloj isinin en i nce nüanslarına kadar açıklayabilecek bir konumda­ dır. En temel ulusal hakları sistemli biçimde ayaklar altında çiğnen­ miş, entelektüel ve kültürel yaşamı vahşice güdükleştirilmiş, aman­ s ız boyunduruğun acısıyla kıvranan bir toplumu (bağ ı msızlığı uğru­ na elli yıldır sürdürdüğü silahlı savaşı rndan vazgeçmekle kalmaya­ cak, ayrıca, ne kadar zayıf olursa olsun, Avrupai, demokratik bir ya­ şam tarzı edinmeye yönelik bütün çabalarını bırakacak ve vahşi ti­ ranları na karşı aktif muhalefetten bütünüyle vazgeçecek bir toplu­ mu) şaşırtıcı bulmamak için ancak yaygaracı bir ahmak olmak ge­ rekir. Ancak dar öğrenci kliklerinde devrime ve "isyana" "kalkışan" i nsanlar böylesi tarihsel sorunları bir çı rpıda halledebilir ve belirli sı­ n ıflara "uzlaşmacı" damgasını vurup, "bir avuç" temsilcisini uzlaş­ mayla suçlayarak işin içinden çıkabilir; toplumsal gelişmemizin maddi koşulları göz önüne getirildiğinde, "bir avuç" uzlaşmacının şimdiki tarihsel misyonuyla Polanya burjuvazisinden ibaret kaldığı­ nı, "silaha" ve küçük-burjuva isyan ütopyalarına sarılan başka bir avuç bireyi pek kapsamadığını a nlamazlar elbette. Polanya burju­ va toplumunun en derindeki içsel dürtülerini, utanç verici geçmişini ve utanç verici bugününü ancak Marksist araştı rmacılar en iyi bi­ çimde kavrayabilir; Marksist araştı rmacılar ülkemizin tarihinin ve sı­ nıf savaşımının hangi yönde i lerlediğini en iyi görebilecek konum­ dadırlar. Yine ancak isyancı Polanya sayiuiuğunun ve burjuva-ka­ pitalist Polanya'nın utanılası tarihinin nedenlerinin kökenierine i nen i ncelemeler, işçi sınıfı Polanya'sının bugünlerde gözlerimizin önün­ de devrimci bir tarzda yeniden doğuşunu önceden kestirmemizi olanaklı kı l m ıştı. Şimdi, geçmişteki gibi, bu noktada, kendiliğinden 95


ilerleyen tarihsel sürecin billne/no var m ayı dolayısıyla yönünü ön­ ,

ceden k ı saltmayı ve hedeto gidişi hızland ı rmayı ancak gerçek dev­ rimci eylemin aaQ iayacn� ını kavramak, ulusal ve sın ıfsal gelişme­ yi anlamakla olanaklıd ı r. Polanya'daki

milliyetçilik davası proletaryan ın sınıf savaş ı m ıyla

kuokuauz özel bir hayal ettikleri

tarihsel ilişki içindedir; ama sosyal,yurtseverlerin

anlamıyla kesinlikle değil. Sosyal-yurtseverlere göre ,

modern proleter hareket, tarihin çok önce sildiği, aristokrasinin ve küçük-burjuvazinin bütün eski borçları nı tam olarak ödeyebilecek, iflas

etmiş sın ıfların bütün yükümlülüklerini üstlenmesi istenebile­

cek bir günah keçisiydi. Oysa ilişki başka türdendi. Polonya prole­ taryas ının sınıf savaşımı çerçevesi ve anlayışı içinde, milliyetçilik davası , sch/achta'n ı n ve küçük-burjuvazinin özlemlerine kıyasla bambaşka bir görüntü sunar. Polanya'daki milliyetçi lik davası işçi sınıfına yabancı değildir, olamaz da. işçi sınıfı, toplumun antelektüel ve kültürel mirasına yö­ neltilmiş, hoşgörülmesi olanaksız en barbarca baskı lara kayıtsız kalamaz. insanlığın payına, tarih evrensel biçimde göstermiştir ki, en i nsanlı k dışı maddi baskı lar bile, genelde antelektüel yaşamın bastırılmasının, ya da d insel ve u lusal baskıların uyand ı rdığı hid­ det, fanatik isyan ve öfke duygularını kışkırtamaz. Yalnızca maddi toplumsal konumları nedeniyle devrimci olan sın ıflar, antelektüel zenginiikierin savunusunda kahramanca başkaldırabilir ve şehit düşebilirler. U lusal baskıyı hoşgörmek, ona kölece yaliakianmak schlachta ve burjuvazini n , yani bugü nkü çı karları gerici öz taşıyan m ül k sahi­ bi s ı n ıfların, Marx ve Feurbach'ı n materyalist felsefesinin uyuşuk gazetecilerimizi n boş beyinleriyle kafalarıyla dönüştürüldüğü vul­ gar "gut materyalizm"in kusursuz somullaşması olan s ınıfların özel yeteneği buyd u . Bugün kü toplumda maddi çı karı bulunmayan bir s ı n ı f olarak proletaryam ızın tari hsel misyonu, varolan sistemi baş­ tan aşağı yıkma ktır. Kısaca, devrimci sınıf olarak proletaryamız, 96


ulusal baskıyı açık bir yara, utanı lası ve onursuzluk getiren bir şey olarak görmelidir ve işin gerçeği de zaten böyledir. Yine de, bu adaletsizliğin, ücretli emekçinin günümüz toplumunda ızd ı rabını çektiği entelektüel köksüzlük, politik istismarlar ve toplumsal yok­ sunluk okyanusunda bir damla olduğu gerçeği değişmeden kal­ maktadır. Ancak bu, söylediğimiz gibi , küçük-burjuva mi lliyetçi liğinin za­ man d ı şı kafalan nın akıl edebileceği türden, proletaryanın schlach­ ta'n ın tarihsel görevini üstlenebileceği d üşüncesini kesinlikle içer­ mez. Bir sınıf devleti olarak Polanya'nın yeniden varolması görevi, schlachta'nın artık vazgeçtiği , burjuvazinin kendi gelişimiyle ola­ naksızlaştı rd ığı bir görevdir. Ancak bizim proletaryamız, var olma ve büyüme hakkına sahip olduğundan, kültürel bir miras olarak ulusal kimliğin savunusu için dövüşebilir ve dövüşmelidir. Ve bu­ gün, u lusal kimliğimiz ulusal ayrılıkçılıkla savunulamaz; ancak des­ potizmi yı kma savaşım ıyla sağlanabi lir ve, Batı Avru pa'da çok ön­ ce gerçekleştiği gibi, kültürün ve burjuva yaşam ın üstünlükleri bü­ tün ülkeye sağlam kökler salabil ir. Sonuçta, burjuva eşitlik ve özerklik kapsa m ı nda, politik yaşam­ da ve u lusal kültürümüzde özgürlüğü elde etmenin en iyi ve biricik güvencesi, kapitalizmde, ulusal özerklik hareketlerinin mezarı üze­ rinde büyüyerek olgunlaşan, Polanya proletaryasının lekelenme­ miş sı n ıf hareketid i r. Demek ki , salt ulusal bir perspektiften bakıld ı­ ğ ı nda bile, işçi sın ıfı hareketini geliştirmeye, genişletmeye ve so­ runları nı çözmeye katkıda bulunan her şey, sözcüğün en iyi ve en gerçek anlamında ulusal yurtseverfiğe katkı olarak değerlendiril­ melidir. Ne var ki, bu gelişmeyi kontrol altı nda tutan ya da engelle­ yen şeyler, geciktirebilecek ya da ilkelerinden saptırabilecek şey­ ler, u lusal davaya zararlı ve düşmanca sayı lmalıdır. Bu perspektif­ ten hareketle, sosyal-yurtseverliğin on iki yıl önce yaptığ ı gibi, es­ ki m i lliyetçi lik geleneklerini geliştirme ve Polanya işçi sın ıfını sınıf savaşımı yolundan uzaklaştırı p ütopyacı Polanya'n ın restorasyonu 97


budalalığına bağlama çabaları , d ı ştaki milliyetçi süslerine karşın, derin bir anti-mHiiyetçilik politikasını temsil eder. U luslararası sos­ yalizm bayrağı altında yol alan Sosyal-Demokrasi, Polanya'nın ulusal kültür mirasını elinde taşı maktad ır: Tarihin diyalektiğinin bu­ günkü sonucu budur. Bu süreci aniayı p öngörmek ve ona uygun hareket etmek; Marksist yöntem işte bunu yapmamızı sağlar.

98


ULUSAL SORUN VE ÖZERKLi K!

1 . ULUS LARlN KENDi YAZGILARINI B E LiRLEM E HAKKI

Rusya'daki 1 905 Devrimi, başka problemierin yanı sıra, milliyet so­ rununu da odak noktasına getirmişti. O ana kadar bu problemi n ive­ d ileştiği tek yer Avusturya-Macaristan'dı. Şimdiyse, devrimci geliş­ me bütün sınıfları ve bütün politik partileri milliyet sorununu pratik politikanın bir sorunu olarak çözme gerekliliğinin bilincine vardırdı­ ğ ı ndan, Rusya'da da, canalıcı bir önem kazand ı . ister radikal, ister liberal, isterse gerici olsunlar, Rusya'da yeni biçimlenen ya da bi­ çimlenmekte olan bütün partiler, devletin iç ve dış politi kalarının bü­ tünselliğiyle yakından bağlantılı milliyet sorunu üzerine tutumların ı programiarına koymaya zorlandı lar. i şçi partisi açıs ından, milliyet hem bir prog ram, hem de sınıf örgütlenmesi sorunudur. işçi partisi­ nin başka sorunlarda olduğu gibi milliyet sorunundaki tutumu d a yöntem ve temel yaklaşım açısından e n radikal burjuva partilerinin,

(1 )

Rosa Luxemburg, kuramsal dergisi Przeglad Sozialdemokratyczny'nın (Krakow) 1 908 ve 1 90 yılındaki 6-1 O, 1 2. ve 1 4· 1 5. sayılarında "Milli­ yet Sorunu ve Özerklik" genel başlığı altında bir dizi makale yayımla­ d ı. Sayfa numaraları şöyledir: 1 . makale, s.482-5 1 5 ; 2. makale, s.5976 1 2 ; 3. makale, 6 1 3-63 1 ; 4. makale, 687-71 0; 5. makale, 795·81 8; 6. makale ("Polonya'nın Özel Sorunları"), s. 1 36·63, 351 -76. ilk beş ma­ kale (altıncısı değil) elinizdeki derlerneye alınmıştır. 99


.. t. . ... . . t

.\tJ

sözde-sosyalist, küçük-burjuva partilerinin tutumlarından farklı ol­ mak zoru ndadır. Politik prog ramı bilimsel tarihsel materyalizm yön­ temine ve s ı nıf savaşımına dayanan Sosyal- Demokrasi, m i lliyet sorununu istisna sayamaz. Dahas ı , Sosyal-Demokrasi'nin politika­ ları ancak b ilimsel sosyalizm açısı ndan yaklaşıldığı nda özünde tek

biçim/i bir çözüm getirebilir; program milliyet sorununun Rus i mpa­ ratorluğunun toplumsal, tarihsel ve etnik çeşitliliğinden kaynakla­ nan çok çeşitli biçimlerini hesaba katmak zorunda kalsa bile, bu durum de(Jişmez. Rus Sosyal-Demokrat işçi Partisi'nin programında, bütün özgül dışavurumlarıyla milliyet sorununa genel bir çözüm içeren böylesi bir formül 9. maddede yer alır; 9. maddeye göre, partinin istediği demokratik cumhuriyetin anayasası, başka şeyler yan ında, "devlet

oluşturan bütün milliyet/erin kendi yazg1lanm belirleme hakkma sa­ hip olmas1m" sağlayacaktır. Programda aynı konuda son derece önemli iki önerme daha vard ır. 7 . madde, cins, din, lfk ve milliyet ayrı m ı gözetmeden bütün yurttaşiara tam hukuksal eşitlik ve sı nıfların ortadan kaldı rılmasını öngörürken;

3.

madde, devletteki etnik gru pların okullarda ulusal

dilleriyle eğitim yapma, bütün devlet ve kamu işlemlerinde ve top­ lantı larda devlet diliyle eşit düzeyde kullan ılma hakk ı olması gerek­ tiğini belirtir. P rogram ı n milliyet sorunuyla yakından bağlantılı

3.

maddesi, özel yaşam koşullarıyla ve nüfuslarının özgül bi leşimle­ riyle ayırt edilen bölgelerde yerel ve eyalet düzeyinde geniş çaplı özyönetim gerekliliğini formüle eder. Ama açı kçası , programı kale­ me alanlar, bütün yurttaşların yasa önünde eşitliği, dil kullanmada­ ki haklar ve yerel özyönetim gibi ayrıcalıkların milliyet sorununu çözmeye yetmediğini hissettiklerinden, her milliyete "kendi yazg ı­ sı n ı belirleme hakkı "nı tanıyan özel bir paragraf eklerneyi zorunlu görmüşlerdi . Bu formülün özellik le çarpıcı yan ı , sosyalizmle ya d a işçi sını­ fın ı n politikas ıyla ilgili bir nokta içermemesidir. "Ulusların kendi 1 00


yazg ısını belirleme hakkı" ilk bakışta bütün ülkelerde her devirde ortaya atılmış, "ulusların özgür ve bağımsız olma hakkı" şeklinde­ ki eski bu rjuva milliyetçiliği slogan ının başka bir ifadesidir. Polon­ ya'da, özgürlüğü kapsayan "ulusların doğal hakkı", Demokratik Toplum'dan Limanowski'nin Pobudka'sı na, ulusal sosyalist Pobud­ ka'dan bağ ı msızlık programından vazgeçmesinden öncesi anti­ sosyalist "U lusal Liga"ya (Birlik) kadar bütün milliyetçi lerin klasik formülüydü. 2 Aynı biçimde, özgürlük konusunda "bütün ulusları n eşit hakkı" olduğunu öngören bir tasarı , Widisohgraetz'in pan-Siav süngüleriyle 1 848'de dağ ı lmış Prag'daki ünlü pan-Siav kongresinin tek elle tutulur sonucuydu. Öbür yandan, genelliği ve geniş kapsa­ m ı na karşın, sadece Rusya'da yaşayan halkiara değil, Almanya, Avusturya, isviçre, isveç ve Amerika'da yaşayan halkiara da uygu­ lanabilecek "ulusların kendi yazg ılan nı belirleme hakkı" ilkesinin günümüz sosyalist partilerinin programında görünmemesi çok tu­ hattır. Bu ilke, milliyet sorununun canalıcı önem taşıdığı ve aşırı derecede karma nüfuslu bir devlette yaşayan Avusturya Sosyal­ Demokrasisi'nin program ında bile yoktur. Avusturya partisi milliyet sorununu, kararı her milliyetin kendi ar­ zusuna bı rakan metafizik bir formülle değil, çizgileri iyi belirlenmiş

(2)

Towarzystwo Demokratyczne Polskie (Demokratik Toplum/Polanya),

1 832-1 862, Fransa ve ingiltere'de devrimci-demokratik görüşleri ya­ yan en büyük Polonyalı göçmenler örgütüydü. 1 840'dan sonra payla­ şılmış Polanya'nın üç parçasında bir ayaklanma hazırlıklarına karıştı. Pobudka (Kalk Borusu), ayrıca "La Diane", Polanya Ulusal Sosyalist Parti­ si 'nin Paris'te 1 889- 1 893'de yayımladığı bir dergiydi. Liga Narodwa (Ulusal Liga), 1 893'te "Polanya Liga"sının yerini almış, Rus­ ya, Almanya ve Avusturya Polenyası 'ndaki gizli bir politik örgütlü. Sı­ n ıf dayanışması ve milliyetçilikten yanayd ı ; mülk sahibi sınıfların ç ı kar­ larını temsil ediyordu. 1 896'da, güçlü milliyetçi eğilimleriyle burjuva sayılan Ulusal Demokratlar Partisi 'ni (Endecja) kurmuştu. 101


bir planla çözer. Avusturya Sosyal-Demokrasisi, Hapsburg hane­ danının politi kaları n ı n Orta Çağ boyunca biraraya getirdiği çeşitli milliyetleri bölgesel olarak karmakarışık bir tarzda barındıra n , bir "krall ı klar ve prenslikler" topluluğu olan Avusturya'nın varolan dev­ let yapısının ortadan kaldırılmasını istemektedir. Parti daha çok bu krallıklar ve devletçiklerin milliyet temelinde bölgelere ayrı lmasın­ dan, u lusal bölgelerin tek bir ulusal birlikte birleşmesinden yanadı r. Ancak milliyetler bir ölçüde neredeyse bütün Avusturya'yı kapsa­ yarak düzensiz bir bütün oluşturduklarından, Sosyal-Demokra­ si'nin programına yeni kurulan u lusal bölgelerde küçük azınlı kları koruyan özel bir yasa hükmü eklenir. Bu plan üzerine farklı düşünceler besiernekte herkes özgürdür. Avusturya üzerine en bilgili uzmanlardan ve Avusturya Sosyal-De­ mokrasisi'nin ruhsal kurucularından Karl Kautsky, Milliyet ve Enter­

nasyonalizm başlıklı son broşüründe, böyle bir planın, yürürlüğe konabiise bile, milliyetler arası çatışma ve sı kıntıları asla tamamen kaldı ramayacağ ını gözler önüne.serer. Ama bu broşür, proletarya partisinin bu güçlüklere ilişkin pratik çözüm bulma denemesidir de. Milliyet sorununun Avusturya'daki öneminden dolayı burada tam olarak aktaracağ ız. 1 899'daki Erünn Kongresi'nde benimsenen Avusturya partisi­ nin milliyet programı şöyle der: Avusturya'daki ulusal çatışmalar her türlü politik ilerlemeyi ve milliyetlerin kültürel gelişim ini engellediğinden, asıl olarak kamusal kuru mlarımızın g eriliği nden kaynaklandığından ve bu çatı şmaların uzaması yönetici sınıfları n o sayede egemenliklerini pekiştirip hal­ kın gerçek çıkarları yararına önlemler alınmasını engelleyen yön­ tem lerden biri olduğundan, kongre şu açıklamayı yapar: Avusturya'da milliyet ve dil sorununun eşitlik ve mantı k temelin­ de nihai çözüm ü asıl olarak kültürel bir istem olduğundan, proletar­ yan ı n yaşamsal çıkarlarından birisidir. Çözüm, yalnızca genel, eşit ve dolaysı z seçimlere dayanan 1 02


gerçekten demokratik bir rejimde , devlet ve prensliklerdeki her tür­ lü feodal ayrıcal ığın kaldırılmış olacağı bir rejimde olanaklıdır. Yal­ n ızca böyle bir rejimde, devlet ve toplumu hakikaten destekleyecek unsurlar olan çalışan sınıflar kendi istemlerini ifade edebileceklerdir. Avusturya'da bütün halkların ulusal özgüllüklerinin beslenmesi ve gelişmesi yalnızca eşit haklar temelinde ve baskılara son veril­ mesiyle olanakl ıdır. Bu yüzden, devlet-bürokrasi merkeziyetçiliğine ve prensiikierin feodal ayrıcailkiarına karşı çıkı lmalıdır. Yalnızca böylesi koşullarda, Avusturya'daki milliyetler arasında aşağıdaki temel i lkelerin uygulanmasıyla kavga yerine uyum yarat­ ma olanağı doğar. 1 ) Avusturya, demokratik bir milliyetler federasyonuna (Natin­

nalitiitenbundesstaat) dönüşecektir. 2) Tarihsel Saray toprakları nın yerini ulusal bakı mdan türdeş ve kendi kendini yöneten organlar alacak, bunların yasaları­ nı belirlemek ve idare etmek, genel, eşit ve dolaysız oy hak­ kı temelinde seçilen ulusal meclisierin elinde olacaktır. 3) Bir ve aynı ulusun kendi kendini yöneten bütün bölgeleri ulusal bakı mdan ayrı bir birlik oluşturacak, bu birliğin işleri özerk biçimde yerine getirilecektir.

4) Parlamento ulusal azı niakların hakları nı kollamayı amaçla­ yan özel bir yasa benimsemelidir. 5) Hiçbir ulusal ayrıcalık tan ı m ı yoruz; dolayısıyla, devlet dili is­ temini reddediyoruz. Ortak bir dilin gerekip gerekmediğine federal parlamento karar verebilir. Parti kongresi, Avusturya'daki uluslararası sosyal-demokrasi­ nin organı olarak, bu temel ilkeler kapsamında, halkların anlaşma­ sının olanaklı olduğuna inancını belirtir.

(*)

Yani, parti liderliğinin hazırladığı taslaktaki açıklamaya göre, dilsel ve kültürel açıdan. 1 03


Her milliyetin ulusal varlığını ve ulusal gelişme hakkı nı tanıdığı­ nı resmi olarak ilan eder. H alklar kültürlerini küçük çekişmelerle değil, ancak birbirleriyle sıkı dayanışma halinde ilerletebilirler; özellikle bütün u l usların işçi sınıfı tek tek milliyetlerin yararı n ı ve genel yararı gözeterek ulusla­ rarası işbirliği ve kardeşliği sürdürmeli, sıkı sıkı birleşmiş saflar ha­ li nde politik ve ekonomik savaşı m ı n ı yürütmelidir. Uluslararası sosyalizmin saflarında programına "milliyetlerin kendi yazgılarını belirleme hakkı n ı tanıma"yı alan tek parti Rus iş­ çi Partisi'dir. Rus Sosyal-Demokrasisi dışında, bu formüle sadece Rus Sos­ yalist Devrimciler'in programında rastlıyoruz ve orada da bu, fede­ ral devlet ilkesiyle elele bulunmaktadır. Sosyalist-Devrimci Parti 'nin politik deklarasyonunun ilgili bölümünde "tek tek mi lliyetler arası ilişkilerde federalizm ilkesinin geniş çapta uygulanmasının olanak­ lılığı" belirtilir ve "sınırsız kendi yazg ılarını belirleme haklannın ta­ nındığı" vurgulanır. Yukarıdaki formülün uluslararası sosyalizmde başka bir bağ­ lamda varolduğu (yani, Londra'daki (Sosyalist) Enternasyonal Kongresi'nin 1 896'da benimsediği milliyetler sorunu üzerine tasa­ rının bir bölümünün başka bir ifadesi old uğu) doğrudur. Ama, o ka­ rarın benimsenmesine yol açan etkenler ve tasarı n ı n formüle edi­ liş tarzı, Rus partisinin programı ndaki 9. madde Londra Kararı 'nın uygulanışı diye kabul edilirse , bir yanlış anlamaya temellendiğini açı kça gösterme ktedir. Londra Kararı hiç de uluslararası bir kongrede milliyet sorunu üze rine bir açı klama yapma niyeti ya da gerekliliğinin ürü nü olma­ dığı gibi , kong re tarafı ndan çeşitli ü l keleri n işçi partileri n i n soruna prati k çözüm bulmanın bir formülü olarak da sunulmadı ve benim­ sen medi . Asl ı n d a tam z ıddı doğruyd u . Londra Kara r ı , Polanya ha­ reketi nin sosyal-yurtsever hizbinin, yani Polanya Sosyalist Parti­ si'ni n kongreye sunduğu bir tasarıya (bağımsız bir Polanya'nın 1 04


yeniden oluşturu lmasının uluslararası sosyalizmin en ivedi istem­ lerinden biri olarak tan ınmasını i steyen bir tasarı) dayanarak be•

nimsenmişti . Polanya Sosyal-Demokrasisi'nin kongreye yönelttiği eleştirilerden , sosyalist basının bu konudaki tartışmalarından ve Rusya'daki işçi hareketinin ilk kitlesel gösterisinden (kırk bin tekstil işçisi nin Mayıs 1 896'da Petersburg'daki unutulmaz grevi) etkilenen Enternasyonal Kong resi, savları ve bütün karakteriyle Rus devrimci hareketini hedef alan Polanya tasarısı nı ele almad ı ; onun yerine Polanya'nı n yeniden oluşturulması önerisini redde­ den ve daha önceden değinilen Londra Kararı 'nı benimsedi . Kararda şöyle denir: Kongre bütün ulusların kendi yazgısını belirleme hakkının ek­ siksiz kullan ılmasından yanadır ve şu and a askeri, ulusal ya da başka tür despotizmlerin boyu nduruğu altında inleyen her ü lke­ nin işçilerine sempatilerini bildirir; kongre bütün ülkelerin işçile­ rine bütün d ünyanın sınıf bilinçli işçileriyle birleşerek uluslarara­ sı kapitalizmin yenilgiye uğratılması ve enternasyonel Sosyal­ Demokrasi'nin amaçlarına ulaşılması için birlikte savaş çağrısı yapar.

(*)

Yukarıdaki tasarı şöyledir: "Bir ulusun başka bir ulusun boyunduru­ ğunda tutulması yalnızca kapitalistlerin ve despotların çıkarına hizmet edebilir, ezen ve ezilen ulusların çalışan halkları için aynı ölçüde teh­ likeler barındı rır, içerdeki kuwetini ve d ışardaki önemini Pol a nya'n ın boyunduruk altında tutulup paylaşılmasına borçlu olan Rus çarl ığ ı uluslararası işçi hareketinin gelişmesine sürekli bir tehdit oluştururken, kongre şu kararı alır: Pola nya nın bağımsızlığı gerek Polanya prole­ taryası, gerekse bütün olarak uluslararası işçi hareketi açısından, ye­ rine getirilmesi zorunlu bir politik istemdir." '

1 05


Gördüğü müz gibi Londra Kararı , lçeri{Jiyle, bütün baskı altında­ ki milliyetler sorununu genelleştirerek ulusal bir zeminden uluslara­ rası zemine taşır ve onun yerine pratik politikan ı n belirl i , tamamen somut bir istemini koyarak Polanya sorununu gündem dışına iter. Oysa PSP 'nin tasarında ba('ıımsız Polanya'nın yeniden oluşturul­ ması istemi vardı. Karar genel bir sosyalist ilkeyi dile getirir: Baskı altındaki bütün milliyellerin proletaryasına sempati ve kendi yazgı­ larını belirleme hal<larmm tan ınması. Bu ilkenin kongre tarafı ndan uluslararası Işçi hareketine milliyet sorununa genel bir çözüm ola­ rak formüle edilmediğinden kuşku duyulamaz tersine, sosyalist po­ litikaya pratik bir öneri, yukarıda aktarılan Londra Kararı 'nın birinci bölümünde değil, "ulusal baskı altındaki bütün ülkelerin işçilerini uluslararası Sosyal-Demokrasi'nin safları na katılmaya ve i lkeleriy­ le amaçları nın gerçekleşmesi uğruna çalışmaya çağıran" i kinci bö­ lümdedir. Birinci bölümde formüle edilen ilkenin (ulusları n kendi yazg ısını belirleme hakkı) ancak bir şekilde (yani, i lkin uluslarara­ sı sosyalizmin ilkelerini gerçekleştirip sonra nihai amaçlara ulaşa­ rak) hayata geçirilebi leceği net bir şekilde vurgulanır. Aslında, sosyalist partilerin hiçbiriii Londra Kararı 'nı milliyet sorununun pratik çözümü saymamış, programiarına almamıştı. Milliyet sorununun çözümü varlığıyla i lgili bir sorun olan Avusturya Sosyal-Demokrasisi bile yapmadı bunu; tersine 1 899'da, kendisi bağ ı msız bir şekilde, yukarıda aktarılan pratik "milliyet program ı"nı üretti . En çarp ı c ı özellik PSP'nin bile bunu yapmamasıyd ı , çünkü Londra Kararı'nın sosyalizm "ruhunda" bir formül olduğu masalı nı yayma çabalarına karş ın, bu kararın daha çok Polanya'nın yeni­ den oluşturulmasından yana önerin i n reddedilmesi olduğu, olsa olsa, pratikte d eğeri olmayan genel bir formülle bulandıniması an­ · lam ı na geldiği a paçıktı . Demek ki, modern işçi partileri nin politik

() '

Yalnızca Polonya Sosyalist Partisi'nin Alman kolu, Alman Sosyal-De­ mokrasisi'yle kavgaları s ıras ı nda Londra Kararı'nı programına almayı 1 06


programları toplumsal bir idealin soyut ilkelerini belirtmeyi değil, sı­ n ıf bilinçli proletaryanın sınıf savaşımını ve nihai zaferini kolaylaş­ tırsın diye burjuva toplum çerçevesinde gerek duyduğu ve talep et­ tiği pratik toplumsal ve politik reformları formüle etmeyi hedef alı­ yor. Politi k bir progra m ı n unsurları akılda belirli amaçlar tutularak

uygun görmüştü. PSP, Alman partisine yeniden katılınca, Erturt programını hiçbir çekince payı düşmeden benimsedi. 3 Üç paylaşım (1 772. 1 793, 1 795) Polanya'yı Rusya, Prusya ve Avus­ (3) turya arasında paylaştırmıştı (sırayla %62, %20 ve % 1 8 oranlarında). işgal edilen bölgelerdeki Polenyal ı sosyalistler paylaşımcı devletlerin sosyalist partileriyle şu ya da bu tarzda işbirliği yapıyorlardı , yalnız Al­ man Sosyal-Demokrat Partisi ve Avusturya Sosyal-Demokrat Parti­ si'ne daha yakındılar ( 1 89B'e kadar Rus Sosyalist Partisi yoktu). 1 B82'de Ludwik Warynski'nin kurduğu Proletariafa ilk Polanya Sosyalist Partisi denmekteydi. Rus Narodnaya Volya'yla bir anlaşma imzala­ mıştı. 1 880'1erin sonunda Proletariafın bitişinden sonra, üç küçük grup çalışmayı sürdürdü: "ikinci Proletariaf' (Marcin Kasprzak) , Po/on­ yalı işçiler Birliği (Julian Marchlewski, Adolf Warszawski, Bronislaw Wesolowski) ve işçiler Derneği. Proletariafla aynı günlerde, Bronislaw Umanowski 1 88 1 'de Portsmouth'da Polanya Halkı'nı örgütlemişti. 1 892'de Avusturya Galiçyası ve Alman Silezyası'ndaki Polenyalı sosyalist g rupların liderleri kendi bölgelerinde ayrı Polanya partileri kurmuşlardı. Kasım 1 892'de sürgündeki bütün Polenyalı sosyalistleri biraraya geti­ ren bir kongre birleşik Polanya Sosyalist Partisi'nin (PSP) kuruluşuyla sonuçland ı . PSP, Polanya'nın Rusya'daki toprakların ı kapsıyordu ve Alman-Polanya Sosyalist Partisi'yle, Avusturya Galiçyası'ndaki Palon­ ya Sosyal-Demokrat Partisi'yle yakından bağlantıl ıydı. Rosa Luxem­ burg, Julian Marchlewski, Adolt Warszawski ve Leo Jogiches'in 1 B93'de Polanya Krall ığı Sosyal Demokrasisi'ni (SDKP) kuruşlarını ka­ dar, Polenyalılar uluslararası kongrelere tek bir birim olarak katıldılar. SDKP kendini Proletariafın doğrudan haleti görüyordu. ivedi amacı, bütün Rus imparatorluğu'nu kapsayacak ve Polanya'nın bağımsızlığı bilhas­ sa reddedilmekteydi. Birinci Dünya Savaşı 'na değin, Polanya sosyalist hareketi Polanya'nın bağımsızlı ğı konusunda derin farklılıklar taşıdı. 1 07


formüle ediliyor: Proletaryanın s ı n ıf savaşımı alanına g iren politik ve toplu msal yaşa m ı n canalıcı problemlerine doğrudan, pratik ve uygulanabi lir çözümler geti rmek; günlük politikaya ve gereklilikle­ rine kı lavuz işlevi görmek; işçi partisinin politik eylemlerine ö na­ yak olup doğru yöne sevketmek; son olarak, proletaryan ı n dev­ rimci politikasını burjuva ve küçük-burjuva partilerin politikası ndan ay ırmak. "Ulusların kendi yazg ısını belirleme hakkı" formülü böyle bir ka­ rakter taşı maz elbette. Proletaryanın günlük politikalarına pratik öneriler su nmadığı gibi, milliyet sorunlarına pratik çözüm de getir­ mez. Örneğin bu formül, Rus proletaryasına Polanya ulusal soru­ nunu, Fin sorununu , Kafkas sorununu, Yahudi sorununu, vb. ne şekilde çözmesi gerektiğini göstermez. Tersine, bütün ilgili "ulus­ lar"a ulusal sorunları nı istedikleri gibi çözmeleri için sınırsız yetki­ ler tan ı r. Yukarıdaki formülden işçi sınıfının günlük politikası ad ına çı kan labilecek bi ricik pratik sonuç, ulusal baskının bütün gösterge­ leriyle savaşmanın o sı nıfın görevi olduğu önermesidir. Her ulusun

SDKP ve Litvanya Sosyal-Demokratları nın birleşmesinden (1 899) sonra, yeni parti Polanya ve Litvanya Krallığı Sosyal-Demokrasisi (SDKPiL) adını aldı. 1 91 1 'de SDKPiL i ki hizbe bölündü: Rosa Luxemburg, Leo Jogiches-Tyszka, Marchlewski ve Felix Dierjinski'yi içine alan Zarzadowcy hizbiyle, Ha­ necki, Radek, Stein kardeşler ve Bronski gibi isimlerin yer aldığı Ros­ lamowcy hizbi. i ki hizip de 1 91 8'de Polanya Komünist Partisi'nin kuru­ luşuyla varl ı klarını yitirdi. Bu parti kısa süre yasadışı ilan edildi; Stalin tarafından 1 937'de neredeyse tamamen tasfiye edildi. Polanya Komü­ nist Partisi'nin sonraki halefi 1 942'de kurulan Polanya işçi Partisi'ydi (Polska Partia Robotnicza).

PSP, 1 948'de PiP'yle birleşince ortadan kalktı . ikisinin birleşmesiyle bugün­ kü Polanya Birleşik işçi Partisi (PZPR) doğdu, Polanya Halk Cumhu­ riyeti'ni bu parti yönetiyor. 1 08


kendi yazgısını belirleme hakkını tan ıyorsak, bir ulusun başkası üstüne konmasına, bir ulusun ulusal varlığın başka bir biçi mini ka­ bullenmeye zorlanmasına yönelik her türlü girişimi mahkum etme­ miz gerektiği belli ki mantıksal bir sonuçtur. Bununla beraber, pro­ letaryanın sınıf partisinin ulusal baskıyı protesto etme ve direnme görevi özel bir "ulusların hakkı" düsturundan gelmez ; tıpkı , cinsle­ rin toplumsal ve politik eşitlik uğraşları n ı n burjuva kurtuluşçu lar ha­ reketinin değindiği özel bir "kad ınların hakkı" düsturundan gelme­ mesi gibi. Bu görev sınıf rejimine, toplumdaki eşitsizlik ve egemen­ liğin her türlü biçimine en genel kapsamıyla karşı çıkıştan , kısaca­ sı sosyalizmin temel konumundan kaynaklan ır. Ancak bu noktayı bir kenara bırakırsak, pratik politikaya düşen tek öneri başlı başı na salt olumsuz bir karakter taşır. U lusal baskının her biçimine karşı direnme görevi, şu anda Rusya'daki sınıf bilinçli proletaryanın Po­ lonyalıları , Letonyalıları , Yahudileri, vb. kapsayan milliyet soru nla­ rına çözüm olarak hangi koşu lların ve politik biçimlerin tavsiye edil­ mesi ; bugünkü sınıf savaşım ında burjuva, milliyetçi ve sözde-sos­ yalist parti lerin çeşitli programlarıyla boy ölçüşecek ne tür bir prog­ ram önerilmesi gerektiğini açıklamaz. Kısacası , "ulusların kendi yazg ıtarını belirleme hakkı" formülü, özünde milliyet sorununu içe­ ren politik ve problematik bir öneri değil, yaln ızca sorunu geçiştir­

menin bir aracıdır.

ll

Rus Sosyal-Demokrat i şçi Partisi prog ramı ndaki 9. maddenin ge­ nel ve klişeyi andı ran niteliği, sorunu bu tarzda çözmenin Marksi­ zan sosyalizmin konumuna yabancı kaldığını gösterir. Bütün ülke­ ler ve bütün zaman lar için geçerlilik taşıyan çerçevede "ulusların hakkı"; "insan hakları" ve "yurttaş hakları" türünde metafizik bir kli­ şeden öteye gitmez. Bilimsel sosyalizmin temeli olan diyalektik 1 09


materyalizm , bu tür "ebedi" formülleri sonsuzluğa gömmüştür. Çünkü tarihsel diyalektik, "ebedi" doğru ve "hak" bulunmad ı ğ ı n ı göstermiştir . . . Engels'in deyişiyle, "burada ve şimdi i y i olan , başka yerde kötüdür, ve tersi"; yani, kimi koşullarda doğru ve akla uygun olan başka koşullarda saçma ve aptalca gelebilir. Tari hsel mater­ yalizm, "ebedi" doğruların, hakları n ve formüllerin hakiki özünü ve­ rili bir tarihsel çağ ı n maddi toplumsal koşulları nın belirlediğini öğ­ retmiştir bize. Bu temelde, bilimsel sosyalizm, burjuvaziden miras kalan bütün demokratik klişeleri ve ideolojik metafiziği gözden geçirmiştir. Gü­ nümüz Sosyal-Demokrasisi , "demokrasi", "ulusal özgürlük", "eşit­ lik" ve başka güzel şeyleri özgül u lusları ve zamanları aşan ebedi doğrular ve yasalar saymayı çoktandır bırakm ıştır. Tersine Mark­ sizm , onları yalnızca belirli tarihsel koşulların ifadeleri olarak, mad­ di içerikleri ve dolayısıyla politik değerleri bakımı ndan, tek "ebedi" doğru olan sürekli değişime uğrayan kategoriler olarak ele alır. Napoleon ya da onun türünden despotlar politik demokrasinin uç biçimi olan plebisiti kitlelerin politik cehaletinden ve ekonomik bağ ı mlılığından yararlanarak Sezarcı lığın amaçları na kullandı kla­ rında, "demokrasi"ye bütün kalbirnizle karşı çıkmakta bir an bile du raksamaz ; burjuva demokrasisinin metafizikçileri açısından, kutsal bir puta benzeyen halk egemenliği d üşüncesine bir an bile kanmayız. Tassendorf'u andıran bir Alman, bir çarl ı k j andarması ya d a "gerçek Polonyalı" b i r Ulusal Demokrat, örgütlü emeğin maddi ve m anevi baskıs ı n a karşı g rev kıncılarının "kişisel özgürlüğü"nü sa­ vundukları nda, biçimsel liberalizm açıs ından "çal ı şmak i steyenler" "özgür birey"in nedenli n edensiz bunu yapma hakları bulunduğu ­ n u aniatma avantaj ı n a sahip oldukları halde, ayd ınlanmamış ra­ kiplerini dayan ı şmaya zorlamak gibi tamamen ahlaki ve tarihsel bi r hak tanıyarak örgütlü emeği desteklemekle bir dakika bile durak­ samayız.


Son olarak, Manchester Okulu liberalleri ücretli işçi nin "yurttaş­ ların eşitliği" adına başkentle girdiği kavgada kendi yazg ısıyla baş başa b ı rakılmasını isterken ; biz en gözalıoı ekonomik eşitsizliği gizleyen metafizik klişenin maskesini i ndirir, ücretli işçiler s ınıfının yasal korunması n ı ister, bunu doğrudan bir amaç biliriz. Milliyet sorunu, modern sosyalizmin bu şekilde ele aldığı bütün politik, toplumsal ve ahlaki sorunlar arası nda istisna görülemez. "Bütün ulusların kendi yazg ı ları n ı belirleme hakkı" gibi kulağa hoş gelen bir formül dahil, belirsiz bir klişenin kullanı lmasıyla çözüle­ mez. Çünkü böyle bir formül ya kesinlikle hiçbir şey ifade etmez, yani boş, anlamsız bir deyiştir; ya da sosyalistlerin bütün u lusal öz­ lemleri desteklemesinin kuşku götürmez görevleri olduğunu anlatır ki bu kesinli kle yanlı ştır. Tarihsel materyalizmin genel varsayımları temelinde, sosyalist­ lerin milliyet sorunları karşısındaki tutumu as ıl olarak her örneğin somut koşullarına bağlıd ı r, ülkelere ve her ülkede zamanın akışına göre önemli ölçüde değişir. Balkanlarda Osmanlı Devleti'nde veri­ len ulusal savaşı rnlar sorununun, i ngiliz egemenliğine karşı i rian­ dalı ların savaşımından bambaşka bir yön, farklı bir ekonomik ve tarihsel temel, farklı derecede ul uslararası önem ve gelecek açı­ sından farklı olasılıklar taşıd ığını görmek için yüzeysel bilgiler da­ hi yeter. Aynı şekilde, Avusturya'yı oluşturan milliyetler arasındaki karmaşık ilişkiler, Polanya sorununu etkileyen koşullardan bam­ başkad ır. Dahası , her ülkedeki milliyet sorunu zamanla nitelik de­ ğ iştirir, bu demektir ki yeni ve farklı değerlendirmelere gerek duyu­ lur. Kosciuszko Ayaklanması zaman ından başlayan üç ulusal ha­ reketimiz bile, Polanya'nın tarihsel misyonunun "ulusların i sa'sı" ol­ duğuna inanan Szujski gibi üst s ı nıf Katali k ideolojiyi savunan bir metafizikçinin gözünde, aynı tarihsel oyunun (yani, "boyunduruk altındaki bir milliyetin bağ ımsızlık savaş ı mı"nın) üçlü bir tekran ola­ rak görülebilir ancak. Araştırmacının, daha açı ğ ı , tarihsel-materya­ list araştı rmacın ı n küçü k bıçağı yla derinlerden kesebilen herkes ,


üç ulusal ayaklanmamızın yüzeyinin altında, sadece d ış etkenler nedeniyle her örnekte aynı işgalciyle savaş biçimine bürünen, oy­ sa tamamen değişik üç sosyo-po litik hareket görecektir. Kosciusz­ ko Ayaklanması'yla Kası m ve Ocak ayaklanmaları n ı bir ve ayn ı öl­ çüye ("boyunduruk altındaki ulus"un kutsal yasalarına) vurmak, as­ l ı nda, tarihsel ve politik koşulların ayrılamadığ ı n ı , doğru bir yargıya varılamad ığını gösterir. 4 Tarihsel koşulların değişmesinin sosyalistlerin milliyet sorunun­ daki değerlendirme ve konumları n ı nasıl etkilediğinin parlak bir ör­ neği, Doğu sorunudur. 1 855'teki Kırım savaşında, bütün demokratik ve sosyalist Avrupa'nı n sempati duyguları Türklerden yana, kurtuluş peşindeki g üney Slavları na karş ıyd ı . Bütün ulusları n özg ü r olma

Jozef Szujski ( 1 835-1 883), Polenyalı tarihçi ve devlet adam ı , uzlaş­ mac ı , Avusturya yanlısı politikanın sözcüsü, Polanya'da bağımsızlık hareketine karşı çıkan bir politik kitapçık olan Teka Stanczyka'yı ya­ zanlardan. Tadeusz Kosciuszko (1 746-1 8 1 7) , Polenyalı general , 1 794 Koscuszko Ayaklanması'nın en yüksek komutan ı . Rusya'yı ve Prusya'yı hedef alan (Polonya'nın 1 776 ve 1 793'deki paylaşımlarından ası l bu ülkeler yararlanmıştı) başarısız ayaklanmayı 1 795'deki üçüncü paylaşım izle­ di ve Polanya'yı 1 9 1 8'de bağı msızl ığına yeniden kavuşana dek Avru­ pa haritası ndan tamamen sildi. Rusya'nın işgal ettiği bölgedeki 1 830- 1 83 1 Kası m Ayaklanması'nın nedeni Ruslaştırma politikasının yoğunlaşmasıyd ı . Rusya yanlısı Polanya soyluları ve ordunun üst s ı n ıfı na, devrimci entelektüeller ve alt rütbeli subaylar karşı koydular. Sejm, çarı tahttan indirdiğinde patlak veren silahlı çatışma, Rusya'nın, halin varl ığını sürdüren Polanya Krall ığı 'nın egemenliğini bütünüyle ortadan kaldı rışıyla bitti. Ocak Ayaklanma s ı , 1 863-64, doğrudan Polenyal ı ların çarl ık ordusuna al ını­ şının sonucuydu. Köylü ve sivillerin desteğindeki ayaklanma Palon­ ya'nın Prusya ve Avusturya'nı n işgalindeki bölgelerine sıç rad ı. Yenil­ giyle bitişi üzerine başkomutan Romuald Traugutt Ruslar tarafından asıldı. (4)

1 12


"hakkı", Marx, Engels ve Liebknecht'i Balkan Slavlarına karşı Türk­ lerin bütünlüğünü kararl ı l ı kla desteklemekten alıkoymam ı ştı . Çün­ kü Türk imparatorluğundaki Slav halkların ulusal hareketlerini li be­ ralizmin "ebedi" duygusal formülleriyle değil, çağ ı n ı n görüşlerine göre ulusal hareketlerin içeriğini belirleyen maddi koşullar açı sın­ dan değerlendiriyorlard ı . Marx ve Engels toplumsal bakı mdan ge­ ri gü ney Slavları n ı n özgü rlük hareketinde Türkleri kızdı rmaya çalı­ şan Rus çarlığının ayak oyunları ndan başka bir şey görmüyorlar­ d ı ; bunun için, üzerinde fazla kafa yormadan, Slavların ulusal öz­ gürlüğü sorununu, Rus gericiliğine karşı bir savunma siperi olarak Türkiye'nin bütünlüğünde ı srar ederek Avrupa demokrasisi nin çı­ karlanna bağladılar. Bu politik tutumu 1 890'1arın ikinci yarı sında Al­ man Sosyal-Demokratları da sürdürdüler. Kınm Türkleri'nin sava­ şı olayında ak saçlı Wilhelm Liebknecht hala aynı doğrultuda ko­ nuşuyordu. Ancak bu sefer, Alman ve uluslararası Sosyal-Demok­ rasi'nin Doğu sorunundaki konumu değişmişti . Sosyal-Demokrasi Türkiye'de baskı altı nda tutulan milliyatıerin ayrı bir kültürel varlık olma özlemlerini açık açık desteklemeye başladı ve Türkiye'nin bütünlüğünün yapay olarak koru nmas ı na ilgi göstermekten vaz­ geçti. O zamanki yol gösterici duygu da, boyunduruk altındaki mil­ liyetler olarak Kırımlılar ya da Makedonyall lara karşı bir görev duy­ gusu değil, geçen yüzyılın i kinci yarısında Doğu 'daki koşulları n maddi temelinin çözümlenmesiydi. Bu çözümlemeyle, Sosyal-De­ mokratlar, Türkiye'nin politik dağ ı l ı şının 1 9. yüzyılın ikinci yarısın­ daki ekonomik-politik gelişmesinden kaynaklanacağ ı na, Türki­ ye'nin bütünlüğünün geçici olarak muhafaza edilmesinin Rus mut­ lakiyetçiliğinin gerici diplomasisinin çı karları na hizmet edeceğine i nanmı şlard ı . Bu noktada, diğer sorunlarda olduğu gibi, Sosyal­ Demokrasi nesnel gelişmenin akışına ters düşm üyor, tersine onunla birlikte ve sonuçlardan yararlanarak, Türkiye içindeki ulusal hareketleri desteklemekle Avru pa uygarlığının çıkarların ı savu nu­ yordu. Ayrıca, öylesi bir hareketin toplumsal tabanı ne denli zayıf 1 13


olabi lirse olsun, Türkiye'de içerden doğacak yenilenme ve reform çabalar ı n a da tam destek veriyordu. i kinci örnek, Marx ve Engels'i n 1 848 Devrimi sırasında Çekie­ rin ve Polenyalı ların ulusal özlemlerine karşı taban tabana zıt tu­ tumlarıdı r. "Ulusların kendi yazg ısını belirleme hakkı" açısından , Çekierin Avrupa sosyalistleri ve demokratları n ı n desteğini en az Polenyal ı lar kadar hakettiğinde kuşku yoktur. Oysa Marx, bu soyut formüle hiç ilgi göstermemiş, Çekiere ve özgürlük özlemlerine, devrimci durumu karıştırarak zarar vereceğini düşündüğü bu öz­ lemlere ateş püskürmüş, kendisince Çekierin ölmekte olan ve çok geçmeden yok olmaya mahkum bir ulus olduklarından daha ağ ı r suçlamaları hakettiklerini haykı rmıştı. "Komünist Manifesto"nun yaratıcı ları bu görüşleri öne sürerken, aynı anda, bütün devrimci ve ilerici güçleri bizim yurtseverlerimizin yard ı m ına koşmaya çağı­ rarak Polenyalı ların milliyetçi hareketini olanca kuvvetleriyle savu­ nuyorlardı. Marx, bizzat devrim sırasında ulusal sorunları irdelerken sergi­ lediği ve her türlü duygusallığı d ışlayan ölçülü gerçekçiliğini Polan­ ya ve Çek sorunlarını işlerken de gösterir. Şubat 1 852'de Amerikan gazetesi Dai/y Tribune'de çı kan dev­ rim üzerine makalelerindes şöyle yazıyord u : Bütün ezilen ulusların bağımsız olma isteklerini v e işlerini ken­ di başlarına çözümleme haklarını birden öne çıkaran 1 848 Dev­ rimi'nde, Polenyalıların 1 772'den hemen önceki eski Polanya Cumhuriyeti'nin sınırları içi nd e ülkelerinin yeniden kurulmasını istem e leri çok doğaldı. Gerçi bu sın ır, Alman ve Polanya milli­ yetlerinin sınırlarını belirlemek anlamında alınırsa, o günlerde

( 5)

Aslında makaleleri Engels yazmışt ı . Ama Marx sundu ve Rosa Lu­ xemburg 'un onları Marx'ın çözümleme tekniğinin örnekleri olarak ak· tarmas ı son derece yerindedir. 1 14


bile eskimişti; Almaniaştırman ın ilerlemesiyle yıl yıl iyice geçmi­ şe karışmıştı; ama o zaman, Almanlar Polanya'n ın yeniden ku­ rulmasına coşkuyla baktıkları nı ilan etmişlerdi, sempatilerinin gerçekliğinin ilk kanıtı olarak, yağmadaki kendi paylarından vazgeçmelerinin istenmesini beklemiş olmalılar. Öbür yandan, asıl olarak Almanların oturduğu bütün arazi parçaları , bütünüy­ le Alman kentleri, tarımda serfliğe dayalı bir feodal devletin öte­ sine geçme yeteneğini henüz hiç kanıtlayamamış bir halka mı devredilmelidir? Sorun yeterince karışıktı. Tek olası çözüm Rusya'yla savaş yapmaktı. Devrimcileşmiş farklı uluslar arasın­ da sınır çizme sorunu, ortak düşmana karşı güvenli bir sınır oluşturan ilk hatta göre ikincil plana düşmüştü. Doğuda geniş topraklara kavuşan Polenyalı lar Batı'da daha uysal ve mantıklı olacaklardı; Riga ve Milan onlar için Danzing ve Elbing kadar önem taşıyacaktı . Böylece, ktta çapmdaki hareketi korumak için Rusya 'yla savaşmak gerektiğini varsayan ve Polonya 'nm bir parçasmm dahi ulusal temelde yeniden kurulmasmm kaçt ­ mlmaz olarak böyle bir savaşt doğuracağtnt düşünen Alman­ ya 'daki ilerici parti Polanyaltiart destekledi; oysa egemen duru­

mundaki orta-sınıf partisi Rusya'yla ulusal savaşın yıkım gelire · ceğini açıkça önceden görmüştü. Çünkü dümenin başına daha aktif ve enerjik insanların geçmesi gerekecekti. Bu yüzden, Al­ man milliyetinin genişlemesine yapmacık bir coşkuyla yaklaşa­ rak, Polanya'da devrimci ajitasyonun başlıca merkezi Prusya Polenyası'nın Alman imparatorluğunun ayrılmaz bir parçası olacağ ını ilan ettiler.

Marx Çek sorununa da aynı politik gerçeklikle bakıyord u : Milliyet sorunu Bohemya'da başka b i r savaş doğurdu. i k i m i l ­ yon Alman ın, Çekçeyi konuşan üç milyon Slavın oturduğu ü l ke , hemen hepsi Çekierin eski ü stüniGğüyle bağlantılı, büyük tari h­ sel anı larla yaşıyordu. Ama sonra, Slav ailesinin bu kolunun g ü­ cü 1 5. yüzyıldaki Hussites savaşlarından beri ebediyen kırıld ı .

1 15


Çekçe konuşan eyalet bölündü, bir parça Bohemya krall ığını, diğeri Moravya presliğini, bir üçüncüsü Macaristan'ın parçası olan ve Slovakların bulunduğu Karpatlar ülkesini oluşturdu. Moravyalı lar ve Slovaklar, dillerini çoklukla korumakla birlikte, ulusal duygu ve canlı lıklarının bütün izlerini çoktandı r yitirmiş­ lerdi . Bohemya dört tarafının üçünden bütünüyle Alman ülkele­ rince kuşatılmıştı. Kendi topraklarında Alman unsuru büyük ilerleme �aydetmişti; başkent Prag'da bile, iki milliyet birbirine denkti ; her yerde sermaye, ticaret, saniyi ve zihinsel kültür Al­ manların ellerindeydi. Çek milliyetinin başlıca savunucusu Pro­ fesör Palacky bile Çek dilini düzgün ve yabancı aksansız konu­ şamayan, deli bir Alman bilgininden başkası değildir. Ama s ı k s ı k görüldüğü gibi, ölen Ç e k milliyeti, tarihte son dört yüz yıldır gözlenen her olguya göre ölen Çekler, 1 848'de eski canlılıkia­ rına kavuşmak için son bir çaba harcadı lar -bütün devrimci et­ kenlerden bağ ı msız ve başarısızlıkla biten bu çaba, Bohem­ ya'nın bundan böyle ancak Almanya'nın bir parçası olarak va­ rolabileceğini kan ıtlayacaktı. Yine de, sakinlerinin bir kısmı bir­ ·

kaç yüzyıllığına Almanca olmayan bir dil konuşabilirlerdi.

Yukarıdaki pasajları aktarmamızın nedeni, Marx ve En­ gels'in milliyet soru nunda kullandı kları yöntemleri, soyut formülleri dikkate almayan , sadece tek tek her örneğin ha­ kiki sorunlarına eğilen yöntemlerini vurgulamak. Gelgelelim bu yöntem, duruma ilişkin hatalı bir değerlendirme yap­ maktan , belirli örneklerde yanlış tutum takınmaktan alı ko­ yam a mıştı onları . Olayları n bugünkü durumu, Marx'ın alt­ mış y ı l önce, canlılığıyla Avusturyal ı ların başı na bugün bile bela kesilen Çek milliyetin in kaybalacağ ı n ı öng örmekle ne kadar d e ri n bir hataya düştüğünü gösteri r. B u n a karş ı l ı k ,

(*)

Revolution und Konterrevolution in Deutschland,

116

s.57-62.


Polanya milliyetçiliğinin u luslararası önemini de abartmıştı; Polanya'n ı n iç gelişmesiyle , daha o günlerden başlam ış bir çürümeye mahkumdu Polanya milliyetçi liğ i. Ancak bu tarih­ sel hatalar Marx'ın yönteminin değerini bir gram dahi eksilt­ mez, çünkü genelde, tek tek durumlarda yanlış uygulama­ lara karşı önsel olarak korunan hiçbir araştırma yöntemi yoktur. Marx asla yan ılmazlık iddiasında bulunmad ı . Kaldı ki, son noktada, Marx'ın biliminin ruhuna "yan ılmaz" tarihsel yarg ılar kadar aykırı düşen başka bir şey olamaz. Marx'ın belirli ulusal hareketlere karşı konumunu belirlerken yanıl­ ması olanaklıyd ı . Elinizdeki çalı şmanın yazarı 1 896 ve 1 897'de Marx'ın Doğu sorunundaki ve Polanya sorununda­ ki görüşlerinin eskimiş ve yanlış olduğunu kan ıtlamaya ça­ lışmıştı. Ne var ki, bilimsel sosyalizmin kurucularının bütün milliyet sorunlarını yalnızca bir şekilde, önsel olarak benim­ senen bir slogana dayanarak çözmekten ne kadar uzak ol­ duklarını, Türkiye ve Güney Slavlar sorunlarındaki, Çek ve Polonyalıların ulusal hareketleri üzerine eski tutumları bü­ tün çarpıcı lığ ıyla gösterir. Avrupa'nın gelişmesinin elle tutu­ lur maddi sorunları söz konusu olduğunda, ulusları n "meta­ fizik" haklarına ne kadar az ilgi duydukları nı da gösterir. Nihayet, modern sosyalist politikanın yaratıcılarının ulusal so­ runu nasıl ele aldı kları n ı n en çarpıcı örneklerinden birisi, 1 4 . yüz­ yılda i sviçrelileri n özgürlük hareketine ilişkin değerlendirmeleridiL Bu olay tarihte kalm ı ştır, bu yüzden günlük politikanı n her türlü beklenti ve tutkusunun etkisinden arı nmış bir örnektir. i sviçre kan­ tonlarının Hapsbu rg despotizminin kanlı baskısına karşı ayaklan­ maları (William Teli'in tarihsel efsanesiyle , liberal-burj uva romantik idealistlerin m utlak tapınma nesnesi haline gelmiştir) Friedrich En­ gels tarafı ndan 1 847'de şöyle değerlendirilmişti : ilk isviçrel i lerin Avusturya'yla savaşı, Rytli'deki ünlü yemin, Teli'in kahramanca at ı şı , Morgarten'deki ölümsüz zafer -bütün 1 17


bunlar, tarihsel gelişmenin zorlamasına karşı huzursuz çoban­ ların savaşı n ı ; bütün ulusun çıkarlarına karşı eski kafalı, tutucu, yerel çıkarların savaşını ; ayd ınlanmaya karşı ilkelliğinin; uygar­ lığa karşı batbarlığın savaşını temsil ediyordu.

O

dönemdeki

uygarlığa karşı zaferi kazandılar, ama ceza olarak uygarlığın sonraki ilerlemelerinden koptular. 6

Bu değerlendirmeye Kautsky de aşağ ıdaki yorumu ekler: Hapsburgların 1 4. yüzyı lda i sviçre'de yerine getirdikleri uygar­ laştırıcı misyonla ilgili yukarıdaki sözlere bir soru işareti eklene­ bilir. Öbür yandan, kantonların bağ ımsızlığının korunması nın son derece gerici bir olay olduğu, hiçbir anlamıyla devrimci ni­ telik taşımadığı, ondan sonra kantonların özgürlüğünün Avru­ pa'nın merkezinde en koyu gericiliğin korunmasına hizmet etti­ ği doğrudur. 1 531 'de Kappel savaşında Zwingli ve ordusunu yenilgiye uğratan, dolayısıyla isviçre'de Protestanlığın yayılma­ sını durduran bu orman kantonlarıyd ı . Avrupa'n ın bütün des­ patiarı na ordu sağlayan isviçre'nin orman kantonları, devrime karşı XVI. Louis'nin en sad ık destekçileriydiler. Bu yüzden cumhuriyet Lucerne'de onlar adına muhteşem bir anıt dikti.

"Ulusların kendi yazg ıtarını belirleme hakkı" açısından, is­ viçre ayaklanması sosyalistlerin sempatisini her bakımdan hak eder. i sviçrelilerin H apsburg boyunduruğundan kurtul­ ma özlemlerinin "halk"ın ya da engin çoğunluğunun iradesi­ nin özlü bir ifadesi olduğu kuşkusuzdur. isviçre ulusal hare­ keti salt savunmacı bir karakter taşıyordu ve başka milliyet­ leri baskı altında tutma arzusundan habersizdi. Amaç yal­ nızca yabancı ve salt hanedana dayalı bir işgalci nin baskı n ı

( 6)

Friedrich E ngels, "Der Schweizer Bürgerkrieg", Nachclass, l l, 448.

(*)

Die Neue Zeit,

1904-1 905, C . l l , s . 1 46. 1 18


defetmekti. Nihayet, bu ulusal hareket demokratikliğin, hat­ ta devrimciliğin bütün dış özelliklerini barındırıyordu, çünkü i nsanlar halk cumhuriyeti sloganıyla mutlak egemenliğe is­ yan ediyorlardı . 1 848'de Macaristan'daki ulusal ayaklanma b u hareketin tam zıttıd ır. Bu ülkenin toplumsal ve ulusal koşulları , başka, boyundu­ ruk altındaki milliyetlerin oluşturduğu karma çoğunluk karşısı nda Macar azınlığının mutlak egemenliğini sağladığından, Macarların zaferinin tarihsel sonuçları nı önceden kestirrnek kolaydı r. i ki ulusal bağ ı msızlık savaşının ( 1 848'de Macar, beş yüzyıl önce i sviçre ayaklanmaları) karşılaştırı lmas ı , aynı düşmanı hedef aldıkları gö­ zönü ne getirildiğinde daha da anlamlıdır: i kisinin düşmanı da Avusturya Hapsburglarıyd ı . Bu karşı laştırma Marx ve Engels'in ulusal politikaya yaklaşımların ı ve uyguladıkları yöntemi oldukça öne çıkarır. i sviçre hareketinde devrimciliğin bütün dışsal kanıtları görülmesine karşın; Macar devrimcilerinin halyan devrimini bastır­ makta Viyana hükümetine dalkavukça yardım etmelerinde açı kça görüldüğü gibi, Macar hareketinin tartışmasız iki taraflı karakterine karşın; bilimsel sosyalizmin yaratıcı ları i sviçre ayaklanmasını geri­ ci bir olay olarak görüp ağır eleştiriler yöneltirlerken, 1 848 Macar ayaklanmasını şevkle desteklediler. i ki örnekte de kendilerine yol gösteren ilke, Macarlardan çok i sviçrelilere uygulanabilecek "ulus­ ların kendi yazgıları n ı belirleme hakkı" formülü değil, söz konusu hareketlerin tarihsel ve politik açıdan gerçekçi çözümlemeleri ol­ muştu . Hapsburgların merkeziyetçi iktidarına karşı bölgecilikieriyle parçalanmış köylü kantonları nın ayaklanması, Engels'in gözünde , tarihsel gericiliğin işaretiydi; t ıpkı merkeziyetçiliğe yaklaşan prens­ Iikierin mutlakiyetçiliğinin o günlerde tarihsel ilerlemenin bir unsuru oluşu gibi. Geçerken not edersek, benzer bir açıdan Lasselle d e köylü savaşlarını ve 1 6. yüzyılda Almanya'da küçük soylu şövalye­ lerin yükselen prenslik gücüne karşı isyanlarını gericiliğin işareti saym ışt ı . Ö bür yandan, 1 848'de , Hapsburg mutlakiyetçiliği zaten 1 19


Orta Ç ağ ' ı n gerici bir kalıntısıyd ı . Macarların ulusal ayaklanmasıy­ sa (Aim anya 'daki iç devrimin doğal bir müttefiği) Hapsburgları hedef aldığından doğallıkla tarihsel ilerlemenin bir unsuru sayılmalıydı.

lll Dahas ı , M arx ve Engels b u tutumlarıyla parti y a da s ı n ıf egoizmi­ ne kapılm ıyor, bütün ulusları Batı Avrupa demokrasisinin gereksi­ nim ve persfektiflerine feda etmiyorlard ı . Sosyalistler bütün baskı altındaki uluslara genel ve evrensel te­ melde özgürlük vaat ettiklerinde bunun çok cömert geldiğ i , genç "entelektüel"in aşırı duyarlı imgelemini okşad ığı doğrudur gerçi. Ama bütü n halklara, ülkelere, gruplara ve bütün insan varl ı kianna bir kalem oynatışıyla özg ürlük, eşitlik ve diğer sevinçlerden tattır­ ma eğilimi, ancak sosyalist hareketin gençlik döneminin, olsa olsa anarşizmin kuru s ı kı deyişlerinin ayrıdedici özelliğidir. Modern işçi sınıfı sosyalizmi, yani bilimsel sosyalizm, toplumsal ve ulusal soru nların radikal ve harika görünen çözümlerinden sevinç duymaz, asıl olarak bu sorunlarda içerili gerçek sorunları irdeler. Sosyal-Demokrasi 'nin problemlerinin çözümleri genelde "alice­ naplık"la karakterize edilmez. Bu konuda daima, bilimsel "öğreti­ ler"le elleri kolları bağlanmam ış, dolayı sıyla cepleri her zaman her­ kese en güzel hediyelerle dolu sosyalist partiler üstün g elir. Ö rne­ ğin Rusya'da, Sosyalist-Devrimci Parti tarı m sorununda Sosyal­ D emokrasi 'yi çok geride bırakır; sınai gelişme alan ı ndaki dönüşü­ mün koşulları n ı beklemekle geçecek s ıkıcı bir döneme g erek duy­ madan, sosyalizmi köye hemen ve parça parça sokmak köylülere uygun bir reçetedir. Böylesi parti lere kıyasla tıpkı Marx' ı n zamanın­ da coşku lu ve alicenap Bakunin'e karşı yoksul kalmas ı , Marx ve En gels'in "haki ki", daha doğrusu "felsefi" sosyalizmin temsilcilerine karşı yoksul kal maları gibi, Sosyal-Demokrasi de yoksul bir partidir 1 20


ve hep öyle kalacaktır. Ne var ki anarşist renkli bütün sosyalistle­ rin alicenapl ığının ve Sosyal-Demokrasi'nin yoksulluğunun gizli, anarşist devrimciliğin "niyetleri kuvvete göre değil, kuvveti niyetler­ le" ölçmesi ; başka bir deyişle, özlem lerini, boş bir ütopyan ın peşin­ de boşuna koşturan spekülatif mantıkla, insanlığın selameti ad ı na "iyi" ve "gerekli" saydı kları şeye bakarak ölçmeleridir. Sosyal-De­ mok rasi ise özlemlerini tarihsel zemine sağlam biçimde oturtur ve tarihsel olanakları hesaba katar. Marksizan sosyalizmin sosyaliz­ min diğer bütün türlerinden farklı olmasın ı n bir nedeni , cebinde ta­ rihsel gelişmenin açtığı bütün delikleri yamayacak parçalar bulun­ duğunu iddia etmeye kalkışmamasıdır. Gerçekten de, biz sosyalistler olarak bütün ulusların bağ ımsız­ lık hakkını doğrudan tan ısak bile, ulusları n yazg ı ları ekonomik ba­ ğ ı msızl ı k "hakkı"nı n yan ı sıra bir ulusun özgür olma "hakkı", Niko­ lay Çernişevski'nin yazd ığı gibi , bir rubleye kendini satmaya daima hazır insanların altın tabaklarda yeme "hakkı"yla eş değerdedir. 1 840'1arda "çalışma hakkı" Fransa'daki Ü topyacı Sosyalistlerin gözde önermesiydi ve toplumsal sorunu çözmenin dolaysız, radi­ kal bir yolu olarak görünüyordu. Gelgelelim 1 848 Devrimi 'nde bu "hak", çok kısa süren bir hayata geçirme denemesinin ardından, ünlü "ulusal işlikler" farklı tarzda örgütlenebilseydi bile kaçını lama­ yacak korkunç bir fiyaskoyla silindi gitti . Marx'ın Kapitafde yaptığı türden çağdaş ekonominin gerçek durumunun çözümlenmesi mut­ laka şöyle bir i nanca yol açar: Günümüzün hükümetleri genel çap­ ta bir "çalışma hakkı" ilan etmeye zorlansalar bile, bu "hak" kulağa hoş gelen bir deyiş olmaktan öteye gitmez ve kaldırı mlarda bekle­ şen yedek işçi ord usundan bir tek kişi dahi bu hak sayesinde aç çocuklarına bir tas çorba götüremez. Bugün, Sosyal-Oemokrasi ancak kapitalist rejime son verilirse "çalışma hakkı"n ı n kuru gürültü olmaktan çı kacağ ını anlamaktadır. Çünkü kapitalist rejimde sanayi proletaryası n ı n belli bir kesimini içi ne alan kronik işsizlik üreti min zorunlu koş ullarındandır. Bunun 1 21


için, Sosyal-Demokrasi varolan sistem temelinde imgesel nitelikli "çalışma h akkı"nın ilanını istemektense; emek örgütlerine, işsizlik sigortası n a vb. geçici yardım araçlarından fazla işlev yükle meden, s ı nıf savaşım ıyla sistemin kendisini ortadan kaldırmaya uğraşır. Aynı biçimde, bütün milliyet sorunları n ı kapitalist çerçeve içinde bütün uluslara, ırkiara ve etnik gru plara "kendi yazg ısını belirleme" olanağı tan ıyarak çözme umutları tam bir ütopyad ır. Nesnel politik ve sınıf güçleri siste m inin Sosyal- Demokrasi'nin politik programı n­ daki ço�u istemi pratikte uygulanamaz bulup mahkum etmesi açı­ sından da ütopyadır. Sözgelimi u lus lararası işçi hareketinin safla­ rı ndaki belli başlı sözcüler, yasa çıkararak sekiz saatlik işgününü genel çapta uygulamaya koyma isteminin, yönetici sınıfların büyü­ yen toplumsal tepkisi, toplumsal reformlardaki genel durgunluk, işadamlarının kuvvetli örgütlerinin yükselişe geçmesi gibi neden­ lerle burjuva toplumunda gerçekleşma şansı n ı n bulunmadığı inançlarını dile getirmişlerdir. Yine de kimse sekiz saatlik işgününe ütopya demeye cesaret edemez, çünkü burjuva toplumunun ilerle­ mesiyle tam uyum içinde olan bir istemdir. Toparlarsak: Bütün etnik gruplar ya da başka türlü tanımlanan milliyetler için "kendi yazg ısını belirleme"ni n fiilen uygulanma ola­ nağ ı , tam da çağdaş toplumları n tarihsel gelişme eğilimleri nede­ niyle ütopyad ı r. Modern devletlerdeki milliyatıerin coğrafik bakım­ dan durmadan sağa sola savrulduğu, birbirlerine katıldığı, birleşti­ ği, parçalandı ğ ı ve birbirlerini çiğnedikleri tarihin şafağı ndaki uzak devirleri gözde n uzak tutmazsak, istisnasız bütün antik devletler upuzun politik ve etnik çalkantılar tarihinin sonucunda milliyetler aç ısından son derece karı şık bir tablo sunarlar. Bugün, her devlet­ te, etnik kalıntı lar tarihsel gelişmenin geçmişteki ilerleyişini karak­ terize eden alt üst oluşlara ve karışımlara tanıklık etmektedir. Za­ manında Marx bile, devrimin ya da dünya savaşı n ı n kasırgasıyla ye ryüzünden tamamen silip süprülene kadar, ulusal kalınt ıların ka rşı-devrimin kaleleri işlevi görmekten başka işe yaramayacağ ını 1 22


id d i a etm i şti. Neue Rheinische Zeitung'd a şöyl e yazıyord u : Avrupa'da, bir köşesinde ulusların harabelerini; sonradan tarih­ sel gelişmenin bayrakları haline dönmüş bir ulusun yerinden et­ tiği ve fethettiği antik bir halkın kalıntılarını barındı rmayan tek bir ülke yoktur. Tarihin merhametsizce ayaklar altında çiğnediği milliyellerin kalıntıları, Hegel'in dediği gibi u lusal artıklar, son neferlerine kadar tükenene ya da ulus olmaktan kesin olarak çı­ kana kadar karşı-devrimin fanatik yandaşları olmaya soyuna­ cak, öyle kalacaklardır; çünkü 'genelde bütün varlıklarıyla bü­ yük tarihsel devrime karşı bir protestodurlar. Örneğin i skoç­ ya'da, Galliler 1 640 'dan 1 745'e değin Stuartların başlıca daya­ naklarıydı ; Fransa'da 1 792'den 1 800'e değin Bourbonların asıl dayanağı Bretonlardı ; i spanya'da Basklılar Don Carlos'un des­ tekçileriydi. Başka bir örnek alırsak, Avusturya 'da pal-slav Gü­ ney Slavları oldukça karışık bin yıllık gelişmenin u lusal artı klarından başka bir şey değildiler.

Pan-Siaviarın bütün Slav uluslarının bağı msızlığı uğruna kavgalarını ele alan başka bir makalede de şöyle yazar Marx: Almanlar ve Macarlar, geniş monarşilerin Avrupa'da tarihsel bir zorunluluk olduğu devirlerde, küçük, kötürüm, güçsüz dar ulus­ ların hepsini büyük bir devlete katılmaya zorlayarak, kendi baş­ larına kalsalar tamamen yitirecekleri tarihin gelişmesine katıl­ malarına izin verdiler Bugün, sanayinin, ticaretin ve ilefişimin dev ilerlemelerinden ötürü, politik merkezileşma

1 5.

ve 1 6. yüz­

yıllara kıyasla daha yakıcı bir gereklilik halini almıştır. Henüz .. merkezileşmeyenler de merkezileşiyor.

(*) (**)

Aus dem Literarischen Nachlass von Karl Marx, Friedrich Engels und

Fardinand Lassalle, C.lll, s.241 . A.g.y., s.255. 1 23


Marx ' ı n Güney Slavlar üzerine görüşlerini epey önce terkettik; ama tarihsel g elişmen in, özellikle kapitalizmin modern gelişmesi­ nin her milliyelin bağımsız varoluşuna dönmeye yatkın olmad ı ğ ı , tam zıt yönde ilerlediği, bugün Neun Rheinische Zeitung zamanın­ daki kadar iyi bilinmektedir. Karl Kautsky de Milliyet ve Enternas­

yonalizm de milliyellerin tarihsel yazg ı larına ilişkin şu taslağı çizer: '

Dilin toplumsal ilişkide en önemli araç olduğunu gördük. ilişki ekonomik gelişmeyle birlikte çoğaldı kça aynı dili kullanan in­ sanların çemberi de büyür. Birleşik ulusların genişleme; dilleri­ ni yitirip egemen ulusun dilini ya da karma bir dili benimseyen başka ulusları yutma eğiliminin kaynağı budur.

Kautsky'ye göre, insanlığın üç dev kültürel topluluğu aynı anda gelişmişti : H ı ristiyan, Müslüman ve Budist toplulukları. Ü ç kültürel gruplaşman ı n her biri kendi içinde renk renk diller ve milliyetler barındırır. Her biri içinde kültürün çoğu ulusal değil, uluslararası niteliktedir. Ancak evrensel iletişimin başka etkileri de var. Giderek g enişleme sonucunda her yer aynı kapitalist üretimin egemer;ıliğine girer... Ne zaman s ıkı sıkı kaynaşmış bir iletişim ve kü ltür topluluğu çok sayıda uluslar arasında hayli uzunca bir süre varoymayı başarır, o zaman bi r ya da birkaç ulus hükümette, ordu­ da, bilim ve sanat alanlarında kilit noktaları ele geçirir. Dilleri o u l u slararası k ü ltürel topluluktaki tüccarlar ve ayd ı nlar için vazgeçil­ m ezleşir. Onları n kültürleri (ekonomi, sanat ve edebiyatta) karak­ te rini bütün u ygarlığa bağlar. Grek ve Lati nler antik çağların sonu­ na dek Akden i z havzası nda böyle bir rol oynamışlardı. Bu rolü Mu­ hammed'in alem inde Araplar oyn ar. Yahudiler ve ateistler dahil Hı­ ristiyan ale m inde evrensel d iller Almanca, i ngilizce ve Fransızca ol m uştur. . . E ko nomik ve politik gelişme bu üç dile bel ki Rusça'yı da ekler. Anca k içlerinden birini n, i ngil izce 'nin tek ortak dile dönüş­ m esi de ayn ı ölçüde olanaklıdır. . . U lusların uluslararası kültürel topluluğa kat ı lmas ı , tüccarlar ve ayd ınlar arasınd a evrensel dillerin 1 24


gelişmesinde yansıyacaktı r. Ve bu birlik hiçbir zaman şimdiki kadar sıkı sıkı kaynaşm ı ş değildi; saf bir ulusal kültür olanağı asla daha az olmad ı . Bu yüzden, i nsanları n hep yalnızca ulusal kültürden söz etmeleri, kitlelerin ulusal kültürle donatı lmasının sosyalizmin amaçlarından sayılması kulağ ı m ıza çok tuhaf geliyor. Sosyalist toplum kitlelere eğitim olanağ ı sağladığında, çeşitli di lleri , evrensel dilleri konuşma yeteneği, dolayısıyla sadece belirli bir dilsel toplu­ luğun ayrı kültüründe değil, bütünsel uluslararasi uygarlı kta yer al­ ma yeteneği de verir. Uygar devletlerimizdeki kitlelerin ana dillerin­ den başka evrensel dillere de hakim olabilecekleri bir noktaya gel­ diğimizde, küçük ulusların dillerinin zamanla gerilemesi ve sonun­ da tamamen silinişine, bütün uygar insanl ığın tek bir dil ve milliyet­ te birleşmesine temel hazırlamış olur. Tıpkı Akdeniz'in doğu hav­ zası ndaki halkların Büyük Alexander'dan sonra Hellenizmde bir­ leşmesi ve batı bölgesinde kalan halkların Roma milliyetinde eri­ mesi gibi. Uygarl ı k çemberimiz içindeki dillerin çeşitliliği çeşitli uluslardan insanlar arası nda anlaşmayı zorlaştı rır ve uygarca ilerlemelerini engeller. Bu engeli yalnızca sosyalizm aşabilir. Ama halk kitlelerini gözle görülür sonuçlar elde edecek kadar eğitmeyi başarmak için çok şey yapı lması gerekir. Bug ün aklı m ızda tutmamız gerekenr şey şudur: Bizim enternasyonalizmimiz ancak sald ı rgan davranış­ lara girmediğimiz sürece (her ulusa kendi ulusu için istediği hakla­ * rı tanıdı kça ve dolayısıyla her ulusun tam egemenliğini (sou­

veranitat) kabu l ettikçe) burjuva m i lliyetçiliğinden farklı özel tipte bir milliyetçilik olmaz. Anarşizmin bireylerle ilgili konumunu uluslara taşıyan böyle bir bakış, çağdaş uygar u luslar arasında varolan yakın kültürel topluluklara denk düşmez.

(* ) (**)

••

Bütün altı çizilen yerler bizimdir. K. Kautsky, Nationalitat und lnternationalitat, s. 1 2- 1 7 .

1 25


Asl ı nd a ekonomi ve uygarl ık bakı mından tek bir toplumsal yapı oluştururlar; bu yapını n refahı da ancak her birinin bütüne bağ ımlı olmasıyla sağlanabilecek parçaların i şbirliğ ine bağlıdır. Sosyalist Enternasyonal, başkaların ı n hak eşitliğine karışmadığı sürece her birinin istediğini yaptı ğ ı , atakrat uluslardan oluşan bir küme değil­ dir; tersine, içinde daha iyi çalışan, parçaların anlaşmas ı n ı n daha kolay olduğu ve ortak bir plana göre hep beraber çal ıştıkları bir or­ ganizmad ır.

Kautsky'nin çizdiği tarihsel şema böyledir. Elbette Kautsky ola­ yı Marx'tan farklı bir bakış açıs ıyla sunarken asıl olarak kültürel, barışçıl gelişme yanını vurgular; oysa Marx, politik yanı , dıştan ge­ len silahlı fetih yan ını vurgulamaktad ır. Ama i kisi birlikte olayların akışı içinde ayrı lman ı n ve bağ ı msızlaşman ı n tam tersi yönde sey­ reden milliyetlerin yazgısını karakterize ederler. Kautsky (bildiğimiz kadarıyla, son zamanların sosyalist literatüründe ilk kez) sosyalist sistem içinde her türlü ulusal ayrımın bütünüyle silinmesi ve uygar insanlığın tamamının tek bir milliyette kaynaşması doğrultusunda­ ki eğilimi formüle eder. Kautsky'nin inancına göre, kapitalist gelişme şu anda tam zıt yönde işler görünen olguları doğurmaktadır: Ulusal bilincin uyanışı ve yoğunlaşması , bunun yan ı sıra, "görevleri en kolay yerine geti­ rebilecek biçim , modern koşullara en uyg u n" devlet biçimi olan ulu­ ··

sal devlet g erekliliği.

"En iyi" u l u sal devlet, kuramsal açı dan kolayca betimlenip ta­ n ı mlanabilecek ama gerçekliğe denk düşmeyen bir soyutlamadan öteye gitmez. Evrensel bir uygarlık topluluğuna doğru ilerleyen ta­ rihsel gelişme , toplumların her alanı ndaki g elişmeler gibi, bir çeliş­ ki ler yumağı i çerisinde gerçekleşir. Ne var ki bu çelişki, u luslararası

(*)

A.g .y., s . 23.

(**)

A.g.y. 126


uygarl ığın gelişmesinin pekişmasine bağlı olarak, Kautsky'nin ara­ d ı ğ ı ndan başka bir yerde, "ulusal devlet" fikri eğiliminin artışında değil, Marx'ın gösterdiği yerde, ulusların ölesiye kapışmalarında, büyük kapitalist devletlerin yarat ı lması (geniş uygarl ık bölgelerinin yanı sıra ve onlara karşın) eğilimindedir. Önemi kapitalizmin ilerlemesiyle birlikte artan ve çağ ımızın ka­ rakteristik özelliklerinden olan dünya devletlerinin gelişmesı, bütün küçük ulusları daha en baş ı ndan politik güçsüzlüğe mahkum eder. Politik ve ekonomik bağımsızlı klarını korumada gerekli ruhsal ve maddi kaynaklara sahip en güçlü bir avuç ulus, yani kapitalist ge­ lişmenin liderleri dışında, "ulusların kendi yazg ı ların ı belirlemesi", dar ve küçük ulusların bağ ımsız varlıkları bir yanı lsamadan öteye gitmez ve hep böyle kalacaktır. Bütün ulusları n, hatta bugün ezilen uluslann çoğunluğunun bağ ımsızlığa geçişi ancak kapitalizm ça­ ğ ı ndaki küçük ulusların varlığı gelecek için bir şans ya da umut ba­ rındırıyorsa olanakl ıdır. Bundan başka, büyük-devlet ekonomisi ve politikası (kapitalist devletlerin hayatta kalması n ı n koşulları ndan biri) politik açıdan bağımsız, biçimsel olarak eşit küçük Avrupa devletlerini Avrupa sahnesinin dilsiz oyuncularına, sıklıkla da gü­ nah keçilerine çevirir. Bağ ı msızl ı kları "Avrupa Uyumu"nun politik kavgaların ı n ve diplomatik oyu nlarının ürünü olan Karadağlılar, Bulgarlar, Romenler, S ırplar, Grekler, hatta i sviçreliler gibi biçimsel olarak bağ ımsız halkların "kendi yazg ılarını belirlemeleri"nden cid­ di ciddi söz edebilir miyiz? Bu açıdan bakı ldığında, bütün "ulusla­ ra" kendi yazgıları n ı belirleme olanağı tanınması fikri, Büyük-Kapi­ talist gelişmeden, 1 5. ve 1 6. yüzyı llardan bile önceki küçük Orta Çağ devletlerine dönmeyi istemeye eştir. Böyle bir fikre ütopyacı damgas ı n ı vuran modern gelişmenin di­ ğer temel özelliği kapitalist emperyalizmdir. i ngiltere ve Hollanda örnekleri, belirli koşullarda, kapitalist bir ülkenin "ulusal devlet" aşamasını tamamen atlayıp derhal , imalatçı aşamasında, sömür­ ge sahibi bir devlet yaratabileceğini gösterir. 1 7. yüzyılın başında 1 27


sömürge edinmeye başlam ış i ngiltere ve Hollanda örneklerini 1 8 . ve 1 9. yüzyıllarda bütün büyük kapitalist devletler izledi. Bu eğili­ min meyvası, gittikçe daha çok yeni ülke ve halkların, hatta bütün k ıtaları n bağımsızl ı klarının durmadan yok edilmesidir. Kapitalist dönemdeki uluslararası ticaretin gelişmesi, i lkel top­ l ulu klar kimi zaman yavaş yavaş yok olsalar bile, tarihsel olarak sahip oldukları "kendi yazg ılarını beli rleme" araçları nı ortadan kal­ d ırmayı kaçını lmazlaştırır ve kapitalist gelişmeyle dünya politika­ sının acımasız tekerleğine bağ ı m l ı hale getirir. Ö rneğin Çin ulusu­ nun (o devletin i nsanlar ı n ı bir ya da birkaç ulustan oluşur görelim görmeyelim) yazg ısını bugün gerçekten "kendisinin belirlediğini" iddia etmek için tamamen biçimci bir körlük gerekir. D ünya ticare­ tinin yıkıcı etkilerin i sömü rge ülkelerin bütünü yle paylaşılması ya da çeşitli derece ve biçimlerde politik bağ ı m l ı l ı ğ ı izler. Ve Sosyal­ Demokrasi bütün göstergeleriyle sömürge politi kası na karşı var g ücüyle savaş ır ve ilerlemesini durdurmaya çal ışı rsa, bu gelişme­ nin ve sömü rge politi kas ı n ı n köklerinin kapitalist ü retimin temelin­ de yatt ı ğ ı n ı , sömürgeciliğin kapitalizmin gelecekteki i lerlemesine eşlik etmesinin kaçınılmazlığ ı n ı , ancak burj uva "barış" havarileri­ n i n günümüz devletlerinin o yola gi rmekten kaçı nabileceğine ina­ nabileceklerin i de farkeder. Dünya pazarı nda kalma, uluslararası politikada oynama ve denizaş ı rı topraklara sahip olma kavgası ka­ pitalist dünya devletlerinin gelişmesi açısı ndan hem bir zoru nlu­ l u k, hem de bir koşuldur. Çağdaş dünyada sömürünün çıkarlarına en iyi hizmet eden b içim Kautsky'nin sand ığı gibi "ulusal" devlet değil, fetih lere yatkın bir devlettir. Farklı devletleri bu ideale ne de­ rece yakın oldu kları açısı ndan kıyasland ığımızda, Avrupa'daki parçası milliyet bak ı m ı ndan türdeş olmakla beraber, Fransa dev­ l e tinin bu modele uyg u n düşmediğini görürüz. i spanya devleti ise daha da az u ygundur, çünkü sömü rgelerini yitirmiştir, bu yüzden emperyalist karakteri kalmam ış, bileşimi salt "ulusal" çerçeveye dönmüştür. Model arayı şında gözümüz daha çok i ngi l i z ve Alman 1 28


devletlerine dikilir, çünkü ikisi de Avrupa'da ve g enelde dünyada ulusa: baskıya dayalı ü lkelerdir. Bir de, siyahlara yönelik baskıyı kanayan bir yara olarak bağ rında taşıyan , Asya halklar ı n ı da fet­ hetmenin yolların ı arayan Amerika Birleşik Devletleri'ni anmamız gerekiyor. Aşağıdaki çizelge emperyalizmin ulusal fetih eğilimini gösterir. Rakamlar her ülkeye ait sömürgelerde baskı altı nda tutulan insanların sayısını verir.

ı B. Britanya

Afrika'da Asya'da 361 .445.000 40.028. 000

Fransa

1 8.073.000

3 1 .500.000

Almanya

1 20.041

1 1 .447. 000

Hollanda

37.734.000

Amerika'da

Avustralya'da

7.557.300

5.8 1 1 .000

428 . 8 1 9

89.000 448.000

1 42.000

Belçika

1 9 .000.000

Danimarka i spanya

291 .000

42.422

Portekiz

8 1 0.000

ABD

7.635. 426

6.460.000 953.243

1 3 . 000

Yaklaşık beş milyon insanı kapsayan dev sayılar söm ürge sa­ yılmayan ama tamamen Avrupa devletlerine bağ ımlı ülkele rin e k­ lenmesiyle arttı rılmalıdır. Bu duru mda, topl<3m sayı ları sayısız mil­ liyetlere ve etnik g ruplara bölüştürebilir, bugünkü kapitalist emper­ yalizmin ulusların yazgı ları ve "kendi yazgı larını belirleme" yete­ nekleri üzerine etkilerine i lişkin bir fikir oluşturabiliriz. Kapitalizmin sömürg eci yayılışının tarihi hukukun çelişkili özel­ liğini ve sömürge ülkelerin politik bağ ımsızlıklarını kazanmas ı n ı n yanıltıcılığını bir ölçüde gösterir el bette. ABD'nin 1 8 . yüzyılın so­ nunda i ngiltere'den, Güney Amerika ülkeleri n i n g eçen yüzyı l ı n 2 0 ' 1i ve 30'1u yı lları nda i spanya v e Portekiz'den ayrı l ı şların ı n , ay­ rıca Avustralya devletlerinin i n g iltere'den özerklik kazanı şları n ı n 1 29


tarihi b u eğilimin en açık göstergeleridir. Gelgelel i m , bu olayların daha di kkatle incelenmesi köken ierindeki özel koşulları da hemen açı ğ a çı karır. Güney ve Kuzey Amerika 1 9. yüzyıla değin , kapita­ list ü retim yararı n a akılcı bi r söm ürüden çok, ülkenin ve doğal kay­ nakların Avrupa devletlerinin hazinelerinin yararına yağmalanma­ sına d ayal ı , ilkel bir sömürge yönetimi sisteminin kurbanlarıyd ı . Bu örneklerde, politik bağ ı mlılığın çürüyen prangaların ı kırarak ilerle­ yen , kapitalizmin bağ ımsız gelişmesi nin bütün koşullarına sahi p bütü nlük içindeki ülkeler söz konusuydu. Kapitalist atı l ı m ı n gücü i ngiltere'ye bağ ımlı Kuzey Amerika'da daha kuwetliyken, G üney Ame rika o zamana dek ağırl ı kla tarıma dayal ıydı ve ekonomik ba­ kımdan geri i spanya ve Portekiz'in çok daha zayıf bir direnişiyle karşı laşmıştı . Açı kçası , doğal kaynaklarda istisnai bir zeng inlik bü­ tün sömürgelerde geçerli değildir. Ö bür yandan, çağdaş sömürge­ cilik sistemi eskisine göre çok d aha az yüzeysel bir bağ ı mlılık ya­ ratmıştır. N e var ki Amerika'daki sömürgeler bağ ımsızlığı kazana­ rak ulusal bağ ı m l ı l ı ktan kurtulamadılar, yalnızca başka bir milliye­ te aktardılar -bir rol değişimi old u . i lkin ABD'yi alalım: i ngiltere'nin h akimiyeti nden kurtulan unsurlar yabancı bir ulus değil, kızılderili­ l erin cesetleri ve yıkıntı ları üzerinde Ameri ka'ya yerleşmiş aynı i n­ g i liz göçmenlerdi (bu duru m , i ng ilizierin nüfusun %90'ını oluştur­ d uğu i ngiltere 'nin Avustralya'daki sömürgelerinde geçerlidir). ABD bugün emperyalist fetihlerle ilerleyen u lusların öncülüğünü yapı­ yor. Aynı şekilde, başlı ca unsurları göçmenlerin (Portekizliler ve i spanyollar) oluşturduğu Brezilya, Arjantin ve diğer eski sömürge­ l e r Avrupa devletlerinden bağımsızlık koparırken, bunun asıl ne­ d eni, siyah ticareti ni ve plantasyanları kendi denetimlerine almak, b ölgedeki d a h a zayıf sömürgeleri ilhak etmekti . Aynı koşullar, son z amanlarda i ngiltere 'ye karşı oldu kça ciddi bir "ulusal" hareketin b aşgösterdiği Hindistan'da da hüküm sürmektedir. Hindistan'da toplumsal ve uygarl ığın gelişmesi bakımı ndan birbi rinden çok fark­ lı ve kabarık sayı d a milliyetin varlığ ı , ayrıca karşı lıkl ı bağ ımlılık 1 30


içinde oluşları, Hindistan 'daki hareketi basitçe "ulusların hakkı" başlığı altında incelerneyi düşünen aceleci değerlendirmelere bir uyarı olmal ıdır. Görünür'd eki istisnalar daha yakından çözümlenmeye kalkı şıl­ dığında, modern kapitalizmin gelişmesinin milliyellerin hakiki ba­ ğ ı msızlığ ıyla kesinlikle uyuşamayacağı sonucunu doğrulamaktan başka bir noktaya varılmaz. Gerçi milliyet sorununu tartışırken sömürge paylaşımları konu­ sunu dışta tutarsak problem çok daha basitleşir. "Ulusların hakla­ rı"nı savunanlar bilinçli bilinçsiz ama sıklıkla bu tekniği uygularlar; kaldı ki, bu , örneğ in Alman Sosyal-Demokrasisi'nde Eduard Da­ vid'in, Hollanda'da van Kol'un sömürge politikasındaki tutumları­ na da denk düşer. Bu bakış açı s ı , genelde sömürgeciliği, sosya­ list rejimde bile kaçınılmaz olan, Avrupa halkları n ı n uygarlaştıncı misyonunun ifadesi sayar. Bu görüş, Ludwig Brone'nin bilinen de­ yişindeki gibi ( "/ch bin ich -was ausser mir ist L ebensmittel" - "Ben kendimim -benim dışımdakiler hayatın vasıtalarıdır") Fichte'nin felsefi i lkesinin "Avrupai" uygulaması diye özetlenebilir. Yaln ızca Avrupa halkları doğru uluslar sayılırsa, sömürge halkiara "malze­ me depoları" gözüyle bakılırken, Avrupa'da "ulus-devlet" terimini Fransa, Danimarka ya da italya gibi ülkeler için kullan abiliriz. An­ cak bu d u rumda, "ulusları n kendi yazgılarını belirleme hakkı" ege­ men ı rkların yararland ığı bir kuruma dönüşür ve "Avrupa" kretiniz­ miyle birlikte burj uva liberal ideolojilerde açıkça kendi kökenine i hanet eder. Sosyalistlerin yaklaşımı açısından, böyle bir hak, şeyleri n doğası gereği, evrensel bir karakter taşımalıdır. Bu zo­ runluluğu bilm e , "hak"kın var olan koşullarda gerçekleşmesi umu­ dunun bir ütopya kaldığını göstermeye yeter ve Sosyal-Demokra­ si 'nin varl ı ğ ı n ı borçlu olduğu kapitalist gelişmenin eğilimleriyle doğrudan çelişki içindedir. Var olan bütün devletleri ulusal birimle­ re ayırıp, u lusal devletler ve devletçi kler biçimi nde yeni bir giysi uydurmak, baştan aşağ ı u mutsuzca, tarihsel anlam ıyla da gerici 1 31


bir girişimdir:

IV

"Ulusların hakkı" formülü sosyalistlerin milliyet soru nundaki ko­ numları nı haklı göstermeye yetmiyorsa; birincisi, her verili örneği n çok çeşitli tarihsel koşulları n ı (mekan ve zaman) di kkate almayıp global çaptaki genel gelişmeleri değerlendirememesi, ikincisi, mo­ dern sosyalizmin temel kuram ını (toplumsal sın ıflar kuramı) bütü­ nüyle gözardı etmesinden ötürüdür. "Ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkı"ndan söz ettiğimiz­ de, türdeş bir toplumsal ve politik varlık olarak "ulus" kavramını kul­ lanıyoruz. Oysa "ulus" kavramı burjuva ideoloj isinin kategorilerinden

Biçimci hukukçu ve profesörlerin kafası nda bu gelişme "ulus fikrinin yozlaşması" biçimine dönüşür. Milliyetçi eğilimlerin diğer akımı, politik bağımsızlığını kazanmış ulusların başka uluslar karşısında üstünlük ve egemenliklerini kan ıtlama uğraş­ larında görülür. Bu uğraşların b ir ifadesi, u lusal karakterlerinin geçmiş tarihsel erdemleri ya da güncel özelliklerinin, "ruh"ları n ı n ya da gele­ cekteki bir kültürel rol ad ına umutlarının bel irli u luslara biçilen bir tür yazgı sal misyon adına yüceltilmesidir; yani uğraşları, milliyetçilik adı­ n ı alm ı ştır. Öbür yandan bu politik eğilimler, belirli bir u lusun toprak sı­ nırlarının genişlemesini, başka ü lkelerin paylaş ımı ve sömürge mülk­ lerinin artışıyla -yani, emperyalizm politikasıyla- global konumunun kuvvetlenmesini sağlar. Bu hareketler ulus fikrinin iyice gelişmesin i so­ mutlamakla birlikte, o fikrin ilk baştaki içeriğinin taşıdığı bir çelişkiyi de gösterir. Ölümcü l sonuçlarıyla uygarl ı k adı na y ıkıcı olan bu çelişkide ulus fikri nin yozlaşmasını ve ölümünü görmemek olanaksızdır. Milli­ yetler yüzyılının bittiği açıktı r. Şimdi yeni eğilimlerin rengini taşıyan ye­ ni bir çağ ı beklemeliyiz. -W. M . U stinov, ldyeya Natsyonalnovo Gosu­ darstva ( Harkov, 1 906). (*)

1 32


birisidir ki; Marksist kurarn bu ideolojiyi köklü bir biçimde gözden geçi rmiş, "yurttaşları n özgürlüğü", "yasa önünde eşitlik", vb. gibi bulanık peçelerle her örnekte tarihsel içeriklerin ne kadar gizlendi­ ğini göstermiştir. Sın ıflı bir toplumda türdeş bir sosyo-politik varlı k olarak "ulus" yoktur. Tersine, her ulus içinde, uzlaşmaz çıkarları ve "haklan" olan sın ıflar vardır. En kaba maddi ilişkilerden en ince ahlaki ilişki­ lere kadar, m ülk sahibi sın ıflarla sınıf bi linçli proletaryan ın aynı tu­ tumu takı ndıklan, pekişmiş bir "ulusal" varlık gibi göründükleri, harfi harfine tek bir toplum alanı değildir sözü edilen. Ekonomik ilişkiler alanında, burjuva sın ıfları sömürünün, proletarya emeğin çıkarlarını temsil eder. Hukuksal ilişkiler alan ı nda, burjuva toplu­ munun köşe taşı özel mülkiyet iken, proletaryanın çı karı mülksüz i nsanların mülkün egemenliğinden kurtulmasını gerektirir. Adalet alanında, burjuva toplumu sınıf "adalet"ini, besiiiierin ve egemen­ lerin adaletini temsil ederken, proletarya merhametin bireyler üze­ rindeki toplumsal etkilerinin dikkate alı nması n ı savunur. Uluslara­ rası ilişkilerde, burjuvazi savaş ve paylaşım politikası n ı , şu aşama­ da ticaret savaşı sistemini temsil ederken, proletarya evrensel ba­ rış ve özgür ticaret politikasından yanadır. Toplum bilimleri ve fel­ sefe alanında, burjuva düşünce okulları ve proletaryayı temsil eden okul taban tabana zıt konumdadı rlar. Mülk sahibi sın ıfların dünya görüşünü idealizm, metafizi k, gizemcilik ve eklektisizm tem­ sil ederken , modern proletaryanı n kuramı diyalektik materyalizm­ dir. "Evrensel" koşullar denen alanda bile (etik, sanat üzerine, dav­ ran ı ş üzerine görüşler), burjuvazinin ve aydınlanmış proletaryanın çıkarları , dünya görüşü ve idealleri uçurumla ayrılmış iki kamp ı temsil ederler. Ne zaman proletaryan ı n uğraşları v e çıkarlarıyla burjuvazininkiler (bütün olarak ya da en ilerici kısı mlarıyla) özdeş görünse (sözgelimi, demokratik özlemler alan ı nda) , biçimlerin ve sloganların aynılığ ı n ı n altı nda içerikle ve temel politi kada tam bir ayrı l ık gizlidir. 1 33


Böylesi bir tarzda biçimlenen bir toplumda kolektif ve tek biçim­ li bir iradeden, "ulus"u n kendi yazgısını belirlemesinden söz edile­ mez. Modern toplumların tarihinde "ulusal" hareketler ve "ulusal çı­ karlar'' uğruna savaşlar bulsak bile, bunlar genellikle, burj uvazinin yönetici katmanlarının sı nıfsal hareketleridir. Nüfusun diğer kat­ manların ı n çı karlarını da temsil edebilmesinin tek koşulu, "ulusal çıkarlar" biçimi altında tarihsel gelişmenin ileri biçimlerinin savunul­ mas ı , işçi sınıfın ı n henüz (burjuvazinin önderliğindeki) "ulus" kütle­ sinden ayrı lıp bağ ımsız, aydı nlanmış bir politik sı nıfa dönüşmeme­ si halidir.

' Bu anlamıyla, Fransı z burjuvazisinin Büyük Devrim'de Fransız

halkı adı na üçüncü sınıf ( thirde state) olarak öne çıkma hakkı var­ d ı . Alman burjuvazisi bile 1 848'de kendini belirli bir derecede Al­ man "ulus"unun temsilcisi sayabiliyordu -oysa "Komünist Manifes­ to" ve kısmen Neue Rheinische Zeitung Almanya'da proletaryanın apayrı sınıf politikasının göstergeleriydi. i ki durumda da ortaya çı­ kan tek anlam, burj uvazinin devrimci sınıf çıkarları nın, toplumsal gelişmenin o aşamasında, hal A hükümranlığını sürdüren feodaliz­ me karşı burjuvaziyle birlikte politik anlamıyla yek vücut bir kitleyi oluşturan halk sınıflarının ç ı karıyla özdeşliğiydi. Bu etken, "ulusların hakları"n ın Sosyalist Parti'nin m illiyet soru­ nundaki tutumuna bir denek taşı oluştu ramayacağ ını gösterir. Böy­ l e bir partinin varlığ ı , burjuvazinin bütün halk kitlesinin temsilcisi ol­ maktan ÇJkttğmm, proletarya sınıfının art ı k burjuvazinin eteklerin­ d e gizlenmekten vazgeçip, toplumsal ve politik özlemleriyle bağı m­ s ız bir sınıf olarak kendini ayırdığının kanıtıdır. "Uluslar", "haklar" ve yek vücut bir bütün olarak "halkın iradesi" kavramları , önceden s öylediğimiz gibi, proletaryayla burj uvazi arası ndaki olgunlaşma­ m ı ş ve bilinçd ışı antagonizma zamanlarının kalıntıları oldukların­ dan, sınıf bilincine sahip ve bağ ımsız olarak örgütlenmiş proletar­ yanın bu fik ri uygu lamaya geçirmesi gözal ıcı bir çelişki (akademik mantık karş ısında değil, tarihsel bi r çelişki) olur. 1 34


Günümüz toplumundaki milliyet sorunu açısından, sosyalist partiler sınıf uzlaşmazlığ ını hesaba katmalıd ır. Çek milliyet sorunu genç Çek küçük burjuvazisi ve Çek proletaryasının gözlerinde farklı biçimlere bürünüyordu. Polanya ulusal sorununda da Kosci­ elski ve Miroslawie'deki uşağına, Varşova ve Lodz burjuvazisine ve sınıf bilinçli Polonyalı işçilere aynı anda uygun gelecek tek bir çözüm peşinde koşamayız. Yahudi sorunu Yahudi burjuvazisinin düşüncesinde bir biçimde, aydı nlanmış Yahudi proletaryasınca başka bir biçimde formüle edilir. Sosyal-Demokrasi açısından, mil­ liyet sorunu başka bütün toplumsal ve politik sorunlar gibi öncelik­ le smtf çtkarlan sorunudur. 1 840'1ar Almanya'sında, bir tür gizemsel-duygusal sosyalizm, yani "hakiki sosyalistler'' Kari Grün ve Moses Hess'in sosyalizmi var­ d ı ; bu sosyalizm çeşidi ni sonraları Polanya'da Umanowski temsil et­ ti . 1 840'1ardan sonra Polanya'da bunun spantan bir biçimi görüldü. -bkz. 1 870'1erin başlarında Lud Po/ski /Polanya Halkı/ ve sonlarında

Pobudka 1 Kalk Borusu/. Bu sosyalizm türü iyi ve güzel her şey için uğraşıyordu. Ve bu temelde, PSP'nin sonraki lideri Limanowski , Po­ lanya sosyalizmiyle Polanya'nın yeniden kurulması görevini kaynaş­ tırmaya çalıştı. Bunu yaparken, sosyalizmin açıkça güzel bir fikir ol­ duğu, ama yurtseverliğin de en az aynı güzellikle bir fikir olduğu gözlemine dayanıyordu: " i ki güzel fikir niçin yan yana gelmesin?" Bu duygusal sosyalizmin biricik mantıklı yanı, doğru bi r fikrin ütopyacı bir taklidini yansıtmasıdır: Sosyalist bir rejim, proletarya­ nın özlemlerinin nihai amacı olarak, sınıfların egemenliğini kaldı r­ makla tarihte ilk kez insanlığı n en yüksek ideallerinin gerçekleşme­ sini güvence altına almayı vaat etmiştir. Yukarıda aktarılan tasarayla Londra'daki Enternasyonal Kon ­ gresi'ne /1 896/ sunulan ilkenin içeriği ve özlü anlamı asl ında bu­ dur. "Ulusların kendi yazgıları nı belirleme hakkı" ancak "çal ışma hakkı "nın boş bir deyiş olmaktan çıktığı bir toplumsal rejimde bir klişe olmaktan ç ı kar. Bir s ı n ıfın başkası üzerindeki egemenliğine, 1 35


toplumsal s ı n ıfların varlığına ve birbirlerine karşı oluşları na, toplu­ mun farklı çıkarları ve arzularıyla s ı n ıfiara bölünmesine son veren bir sosyalist rejim, ç ı karları n ı n uyumu ve dayan ışmasıyla biraraya gelmiş bireylerin toplamından olu şan bir toplum; ortak, örgütlü ira­ desi ve i htiyaçlarını karş ı lama yeteneğiyle yek vücut bir bütün ya­ ratacaktır. Sosyalist rejim yek vücut bir irad& olarak "ulus"u (genel­ de o rejim içindeki u luslar ayrı toplumsal organizmalar oluşturduk­ ça, ya da Kautsky'nin belirttiği g i bi bir organizma halinde kaynaş­ tıkça) ve kendi yazg ıların ı özgürce belirlemenin maddi koşulları n ı gerçekleştirecektir. Kısacası toplum, politik varl ığına v e varlı k ko­ şullarına karar verme yeteneğini kazandığ ında, ulusal varl ığını öz­ gürce belirleme yeteneğini de kazanacaktır. i nsan toplumu toplum­ sal süreçlerini denetim altına aldığında, "uluslar" da tarihsel varlık­ ları n ı denetleyecektir. Dolayısıyla, "ulusların kendi yazg ıları nı belirleme hakkı" yan­ daşları nın o "hak" ile her türlü demokratik istem (özgürce konuş­ ma, özgür bas ı n , dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakları) ara­ sında kurduğu benzerıik hiçbir şekilde bağdaşmaz. Bu insanlara bak ı l ı rsa, dernek kurma özgürlüğünü politik özgürlük tarafı olduğu­ muz için destekliyoruz; oysa düşman burjuva partileriyle kavgam ız sü rmekte. Ayn ı biçimde, ulusların kendi yazg ıları nı belirlemesini desteklemenin demokratik görevimiz olduğunu söylüyorlar; oysa bu g erçek bizi kendi yazgısını belirleme için dövüşenle,·in her tak­ tiğ i n i desteklemeye bağlamıyor. Yukarıda aktarılan görüş, yüzeysel bir benzerlik gösteren bu "ha klar"ın tamamen farklı tarihsel düzeylerde yer aldığ ı n ı bütünüy­ le gözardı ediyor. Dernek kurma ve toplantı , özgü rce konuşma, öz­ gür basın vb. , h akları , olgun bir burjuva toplumunun varlığının hu­ ku ksal biçimle ridir. Oysa "ulusların kendi yazgılarını belirleme hak­ kı", burjuva toplumunda hiç var olmayan ve yalnızca sosyalist bir rej i mde gerçekleşebilecek bir fikrin metafizik formülasyonundan öteye gitmez. 1 36


Gelgelelim, bugün uyguland ı ğ ı gibi, sosyalizm hiç de bütün gi­ zemsel nitelikli "soylu" ve "güzel" arzuların biraraya gelişi değil, çiz­ gileri iyi çizilmiş koşulların politik bir ifadesi, yani, modern proletar­ ya s ınıfının burjuvazinin egemenliğine karşı savaşıdır. Sosyalizmin anlam ı , proletaryanı n bugünkü üretim biçimi nden kurtu lmak üzere kendi sınıf diktatörlüğünü kurma uğraşıdır. Bu görev proletarya partisi olarak Sosyalist Parti 'nin temel ve yol gösterici görevidir; o partinin toplum yaşam ının her türlü sorunu karşısı ndaki konumunu bu görev belirler. Sosyal-Demokrasi proletaryan ı n s ı nıf partisidir. Tarihsel görevi proletaryanın sınıfsal çı karlarını , ayrıca kapitalist toplumun geliş­ mesinin sosyalizmin gerçekleşmesi yönündeki devrimci çıkarlarını dile getirmektir. Yani Sosyal-Demokrasi, ulusların kendi yazgısını belirleme hakkını değil, yalnızca ezilen ve sömürülen işçi s ı nıfı n ı n , proletaryan ı n kendi yazg ısını belirleme hakkın ı hayata geçi rmeye davet edilir. Sosyal-Demokrasi istisnasız bütün toplumsal ve politik sorunları bu konumdan irdeler ve programındaki istemleri bu açı­ dan formüle eder. Devlette olmasını istediğimiz politik biçimler so­ rununda olsun, devletin iç ve dış politikaları sorununda olsun, ay­ rıca hukuk, eğitim, vergi, ordu konularında olsun, "ulus"un yazg ısı­ n ı kendi yazg ısını belirleme yaklaşımına göre karariaştırmasına olanak tanı maz. Bu sorunların hepsi proletaryan ın sınıf çıkarlarını öyle bi r şekilde etkiler ki, ulusal-politik ve ulusal-kültürel var oluş sorunları hiç gündeme gelmez. Ancak bu sorunlarla u lusal-politik ve ulusal-kültürel nitelikli soru nlar arası nda genellikle karş ı l ı klı ba­ ğ ı mlılık ve nedenseliikten kaynaklanan çok s ı k ı bağlar vard ı r. So­ nuçta, Sosyal-Demokrasi bu istemleri ayrı ayrı formüle etme zo­ runlu luqundan kaçamaz. Belirli bir zaman ve mekanda proletarya­ n ı n ve s ı n ıf savaş ı m ı n ı n çı karlarına ve toplumun devrimci gelişimi­ nin çıkarlarına en uyg u n düşen ulusal-politik ve ulusal-kültürel va­ roluş biçimlerini aktif olarak destekler. Sosyal-Demokrasi bu sorun­ ların çözümünü "uluslar"a bırakamaz. 1 37


Sorun u soyutlama bulutlarından somut koşulların sağlam top­ rağına i ndirir indirmez, bu durum son derece netleşir. "Ulus" kendi yazgısını belirleme "hakkı"na sahip olmal ı d ı r. Ama o "ulus" kimdir, "ulus" adına konuşma , i radesi ni dile getirme yetki­ si ve "hakkı" kimdedir? "U ius"un gerçekten ne istediğ ini nasıl öğ­ renebiliriz? Diğer bütün partiler ulusal iradenin sapkı n ve sahte ifadelerini yansıtırken, "ulus"un i radesini gerçekten tek başı na ifa­ de ettiği iddiasında bulunmayacak tek bir politik parti olabilir mi? Bütün burj uva liberal partiler kendilerini halkın iradesinin cisimleş­ miş hali sayarlar ve "ulus"u temsil etme tekellerinin kendilerinde bulunduğunu iddia ederler. Ancak muhafazakar ve gerici partiler de ulusun ç ı karları na ve iradesine aynı ölçüde değinir, üstelik be­ lirli sınırlar içinde bunu yapma hakları daha az değildir. Büyük Fransız Devrimi tartışma götürmez biçimde Fransız ulusunun ira­ desinin bir ifadesiydi , ancak 1 8. Brumaire darbesiyle Devrim'in yaptıkları nı el çabukluğuyla hasır altı eden Napoleon da kendi devlet reformlarını "la volonte generale" /genel irade/ ilkesine da­ yandırmıştı. 1 848'de "ulus"un iradesi ilkin cumtıuriyeti ve geçici hükümeti, sonra Ulusal Meclis'i, nihayet cumhuriyete, geçici hükümete ve ulusal meclise son veren Louis Bonaparte'ı doğurmuştu. Rusya'da D evrim /1 905/ sırası nda, liberalizm halk adına "kadet'' kabine ku­ rulmasını istemişti. Mutlakiyetçilik de aynı halk adına Yahudi pog­ romlarını düzenlerken, devrimci köylüler ulusal iradelerini toprak soyluların ı n (gentry) malikanelerini yakı p kül ederek dile getirdiler. Polonya'da, Kara Yüzler partisi olan Ulusal Demokrasi halkın ira­ desini yansıttığını iddia etmiş, "ulusun kendi yazg ısını belirlemesi" adına "ulusal" işçileri sosyalist işçileri öldürmeye kışkırtmıştı . Aynı şey, Lassin g 'in "Akıllı Nathan" öyküsündaki gerçek yüzü­ ğün başına g e ldiği gibi, ulusun "gerçek" iradesinin baş ına da gelir: Kaybolup gitmiş, bulunması neredeyse olanaksız görünmektedir, bunun için yanlış ve sahteleriyle anlatı lır. Yüzeyden bakı ldığı nda 1 38


demokrasi ilkesi (çoğunluğun düşüncesini saptayarak) halkın ger­ çek iradesinin ortaya çıkışına bir yol sağlar. Ulus, halkın çoğunluğunun istediğini ister. Ancak Sosyal-De­ mokrat Parti ne yazık ki bu ilkeyi asla kendi denek taşı yapmaya­ cak, bu da Sosyal-Demokrasi'yi devrimci parti olarak ölüme mah­ kum edecektir. Sosyal-demokrasi doğası gereği ulusun engin ço­ ğunluğunun çtkarlanm temsil eden bir partidir. Ama şimdilik, burju­ va toplumunda, ulusun bilinçli iradesini dile getirmek söz konusu ol­ duğu sürece, yalnızca çoğunluk olmaya çabalayan bir azınlık parti­ sidir. Özlemleri ve politik programıyla ulusun çoğunluğunun irade­ sini değil, tam tersine, sadece proletaryanı n bilinçli iradesinin so­ mutlaşmış halini yansıtmaya çalışır. Ü stelik Sosyal-Demokrasi, proleter sınıfı içinde bile, çoğunluğun iradesini somutlamaz ve bu­ nu iddia etmez. Şehir-sanayi proletaryasının en ileri ve devrimci ke­ siminin irade ve bilincini dile getirir sadece. Bu iradeyi genişletme­ ye, kendi çıkarların ı n bilincine vardırarak işçilerin çoğunluğunun iradesi, dolayısıyla, alçak gönüllü bir şekilde secdeye kapanmadan önce Sosyal-Demokrasi için bir put sayılmaz. Tersine, Sosyal-De­ mokrasi 'nin tarihsel misyonu öncelikle "ulus"un, yani, işçi sınıfının çoğ unluğunun iradesinin oluşumu ve devrimcileşmesine dayanır. Ulusun çoğunluğu ve çalışan sınıfların burjuva toplumunda sergile­ dikleri geleneksel bilinç biçimleri, sosyalizmin ideal ve özlemlerine düşman burjuva biçiminin alışılmış biçimleridir çünkü . En güçlü po­ litik parti olduğu Almanya'da bile Sosyal-Demokrasi, bugün üç bu­ çuk milyon seçmeniyle, oy verme hakkına sahip otuz milyon, burju­ va partilere oy veren sekiz milyon seçmene kıyasla hala bir azınlık partisidir. Parlamento seçimlerinde oy kullananlarla ilgili istatistikler barış zamanlarındaki güç i lişkileri hakkında kaba bir fikir verirler. Demek ki Alman ulusu muhafazakarlardan, rahiplerden ve hür dü­ şüncelilerden oluşan bir çoğunluk seçerek "kendi yazgısını belirle­ mekte", politik yazgısını onların ellerine bırakmaktadır. Ve aynı şe­ ye, daha büyük derecelerde, diğer bütün ülkelerde de rastlanıyor. 1 �0


V

Somut bir örnek olarak "ulus"un "kendi yazgısını belirl e m e s i ilke­ "

sini uygu l amaya yönelik bir denemeyi a l alı m . Devrimin bugünkü aşamasında Polanya konusunda, yeni ka­ panm ı ş /skra'nın yazı kurulundaki Rus Sosya l Demokratlar ı ndan -

biri, 1 906'da, vazgeçilmez Varşova kurucu meclisi düşünce s in i aşağıdaki gibi açıklam ı ştı : Rusya'nın politik örgütlenmesinin bugün milliyellerin ezilmesi­ ne neden olan belirleyici faktör olduğu varsayımı ndan yola çı­ karsak, ezilen milliyetler ve ilhak edilen ülkeler proletaryasının Tüm Rusya'yı kapsayan bir kurucu meclisin örgütlenmesinde son derece aktif çalışması gerektiği sonucuna varmam ızı ge­ rekiyor. Bu meclis, arzu edilirse, devrimci misyonunu yerine getirebilir ve çarl ığın o sayede ezilen milliyetleri kendine bağlad ığı gücün prangalarını kırabilir. Ve bu sorunu çözmenin, milliyet/erin kendi yazgılarmı belirleme haklarını uygulamaya geçirmekten başka tatmin edici, yani *

devrimci bir yolu yoktur: Bütün milliyelleri kapsayan birleşik bir

proleter partisinin meclisteki görevi milliyet soru nunu bu şekilde çözmek olacaktır ve bu görev parti tarafından ancak kitlelerin hareketine, kitlelerin kurucu meclise yaptıkları baskıya dayan­ dıkça yerine getirilebilir. Ancak, kabul gören kendi yazg ısını belirleme hakkının gerçek­ leşmes i hangi somut biçimi almalıdır? Milliyet sorunu n un az çok bir hukuk devletinin varl ığıyla (Polon­ ya'daki gibi) özdeşleşebileceği yerlerde, ulusun kendi yazgısını

(*)

Bütün altı ç izgili yerler bizimdir. 1 40


belirleme hakkını uygulamaya geçirebilecek ve geçirmesi gere­ ken organ bir ulusal kurucu meclistir. Bu meclisin özel görevi verili bir "stmr ülkesi"nin bütünsel devletle ilişkisini saptamak, devlete ait kalmast mt kopmast gerektiğini mi kararlaşttrmak, iç düzenini ve bütün olarak devletle gelecekteki bağmt kararlaşttr­ makttr.

Bu yüzden Polanya'nın yeni Rusya'nın bir parçası olup olmaya­ cağ ına ve nas ı l bir anayasaya sahip olması gerektiğine Palon­ ya kurucu meclisi karar vermelidir. Ve Polanya proletaryast, ulusun özyönetim organmm karanna proleter smtfm damgast­ nt vurmast için elinden geleni yapmaltdtr.

Tüm Rusya'yı kapsayan meclisin Polonya ulusal sorununun çözümünü Varşova sejm'ine devietmesini istemeliysek

o

sejm'in

toplanmasını Petersburg'un milliyet sorununu ele almasına ka­ dar ertelernek gerektiğine inanamam. Tersine, bence, Varşova'da bir kurucu meclis sloganı şimdi, Tüm Rusya'yı kapsayan bir kurucu meclis sloganıyla ayn ı anda ortaya atı lmalıdır. Tüm Rusya'yı kapsayan bir kurucu meclis çağrısı yapan hükümet, Polanya için özel bir kurucu sejm çağ­ rısı da yapmalı (ya da böyle bir çağrıyı onaylamal ı d ı r) . Tüm Rusya meclisinin işi Varşova sejm 'inin çaltşmasmt onaylamak olacakttr. Petersburg kurucu meclisinde farklı toplumsal güçle­

rin varlığı ışığında, demokrasinin gerçek ilkeleri ne kadar çok temel al ınırsa, Polonya ulusu ulusal iradesini o kadar kesin ve açık bir dille ifade edebilir. Bunun en açık biçimde yapılabilme­ sinin koşulu, özellikle Polanya'nın gelecekteki yazgısına karar vermek için yapılan sejm seçimleri olacaktı r. Bu sejm'in kararla­ rı temelinde, Polonya ve Rus proletaryasının Tüm Rusya mec­ lisindeki temsilcileri, ulusları n kendi yazg ısını belirleme hakları­ nın tanınmas ını hakikaten enerjik biçimde savunabilecektir.

(*)

Yukarıdaki makale, PSP'nin o rg a n ı Robetnik'in 7 Ş u b at 1 906 tarihli 75. sayısında çıkt ı . - Przeg/ad Sozialdemokratyczny yazı ku ru l u n un n otu . 1 41


Demek ki, bizim sloganım ız, Tüm Rusya ve Tüm Polanya ça­ pındaki kurucu meclisierin aynı anda toplanmaya çağrılması ol­ mal ıdır. Polanya

için bir

kurucu meclis istemini proletaryanın gündeme

getirilişi, Polanya ulusunu Tüm Rusya meclisinde Varşova sejm'inden oluşacak bir heyetin .temsil edeceği anlamında dü­ şünülmemelidir. Benim düşüneerne göre, Tüm Rusya meclisindeki böyle bir temsil olayı devrimci gelişmenin çıkarlarına denk düşmez. Po­ lanya sejm'indeki proleter ve burjuva unsurları, karşılıklı çı kar ilişkilerindeki gerçek çelişkiye ters biçimde, karşılıklı dayanış­ ma ve sorumluluk bağlarıyla bağlamak olur. Tüm Rusya meclisinde, Polanya proletaryası ve burjuvazisi bir heyetle temsil edilmemelidir. Ama, sejm'den meclise gönderile­ cek heyetle sejm'deki bütün partilerin temsilcileri güçleri ora­ nında yer alırsa, olabilir. Bu durumda, Polanya proletaryasının meclisteki dolaysız ve bağı msız temsili olanağı kalkar ve Po­ lonya'da gerçek politik partiler arasındaki politik ilişkileri belirle­ mek olan Polanya sejm'i seçimleri, Tüm Rusya meclisi seçim­ lerinin gösterebileceği gibi, belli başlı partilerin politik ve top­ lumsal yüzlerini göstermez; çünkü Tüm Rusya meclisi için ya­ pılan türden seçimler, yerel, kısmi, tarihsel anlamıyla geçici ve özgül n itelikli u lusal sorunlar d ışı nda, çağdaş toplumlan asıl bö­ * len genel politik ve sosyalizm sorunlarını gündeme getirir. Bu m akale, Rus Sosyal-Demokrasisi'nin oportünist kana­ dının, PSP'nin devrimin ilk döneminde ortaya attığı Varşe­ va k u rucu meclisi sloganına verdiği ahlaki bir onaydır. Ama

(*)

Başka yerlerde olduğu gibi burada da, başka uluslardaki çü z ümünde vazgeçilmez olduğu kanıtlanabilecek değişikliklere hiç değinmiyor, milliyet sorununu Polanya açısından çözmenin belirli bir tarzından söz ediyorum -aktarılan makalenin yazarının notu.

1 42


pratik bir sonuç doğurmam ı ştır. PSP'nin dağ ı l ışından son­ ra, Polanya'nın yeniden kuruluşu program ını kesinlikle reddeden o partinin sol kanad ı , Varşova kurucu meclisi slog anı biçimindeki kısmi milliyetçi prugram ını terketmeye zorlanmı ştı. Ancak makale, "ulusları n kendi yazgriarı n ı be­ lirleme hakkı" ilkesini pratiğe geçirme yolunda karakteristik bir girişim özelliğini korumaktad ı r. Her yönden irdeleyebilmek için tam olarak aktard ı ğ ı m ız yukarı­ daki savda, birkaç nokta okurun hemen gözüne çarpar. Her şey bir yana, yazara göre, bir yandan "Polonya'nı n yeni bir Rusya oluşu­ muna girip girmemesine ve nasıl bir anayasaya sahip olması ge­ rektiğine Polanya kurucu meclisi karar vermeli"yken, öbür yandan "Polanya proletaryası , ulusun özyönetim organının kararlarına pro­ leter sınıfın damgasını vurması için elinden geleni yapmalıdır". Bu­ rada, Polanya proletaryas ının sın ıfsal iradesi Polanya "ulus"unun edilgen iradesine besbelli aykırı düşmektedir. Proletaryanın sın ıf­ sal iradesi Varşova kurucu meclisinin kararlarına ancak net ve ke­ sin bir dille formüle edilirse "damgasını" açı kça vurabilir; başka bir deyişle, Polanya proletaryasının s ı nıf partisi, Sosyalist Parti, ulusal sorunda Varşova kurucu meclisinde gündeme getirebileceği çok iyi hazı rlanmış bir programa ("ulus"un iradesine değil, yalnızca Polan­ ya proletaryası nın irade ve çı karları na denk düşen bir program) sa­ hip olmalıdır. O durumda kurucu mecliste, ulusal sorun konusun­ da, "ulus"un iradesi ya da "ulusun kendi yazgısını belirlemesi''nin karşısına başka bir irade ya da "proletaryanın kendi yazg ısını be­ lirlemesi" çıkacaktır. Polonyalı Sosyalistler açısı ndan , uyulması zo­ runlu bir i lke olarak "ulusun kendi yazgısını belirleme hakkı" fiilen ortadan kalkmakta, yerine ulusal soruna ilişkin açı kça belirtilmiş bir politik program konmaktadır. Sonuç oldukça tuhaftır. Rus Sosyal-Demokrat i şçi Partisi Po­ lanya sorununun çözümünü Polonya "ulus"una bırakır. Polonyalı sosyalistler sorunu kendileri ele almayı p, proletaryanı n çıkarları ve 1 43


i radesine göre çözmeye çal ı ş ır ve ellerinden gelen her şeyi ya­ parlar. Yine de Polanya proletaryasının partisi örgütsel açıdan bü­ tün devleti kapsayan bir partiye , örneğ in Rus Sosyal-Demokrat i şçi Partisi 'nin bir parçası olan Polonya ve Litvanya Krall ı ğ ı Sos­ yal-Demokrasisi'ne bağ l ı d ı r. Demek k i , fikirlerin ve olayları n bir­ leştiğ i tüm Rusya Sosyal-Demokrasisi iki farklı konuma sahiptir. Bütün olarak "uluslar"dan yanayken , parçalarıyla her ulusun ayrı proletaryas ı ndan yanadır. Yal n ı z bu konumlar tamamen farklı ola­ bileceği gibi, birbi rleriyle taban tabana zıt da olabi lir. Rusya'n ı n bütününde s ı n ı f uzlaşmazl ı ğ ı n ı n keski nleşmesi, iç politika sorun­ larında olduğu gibi ulusal-politik sorunda da, proletarya partileri­ nin ayrı milliyetlerin burjuva ve küçük burjuva parti lerinden bam­ başka tutumlar takı nmaların ı genel kural haline getirir. Öyleyse Rusya i şçi Partisi böyle bir çatışma halinde nasıl bir tutu m benim­ semelidir? Tartı şmayı kolaylaştı rs ı n diye, federal kurucu meclise Palon­ ya'dan iki çelişkili program geldiğini varsayal ı m : Biri, Ulusal De­ mokrasi 'ni n özerkli k programı ; di ğeri , Polanya Sosyal-Demokrasi­ si 'nin özerklik programı. Ve politi k formülasyonları bak ı m ı ndan ol­ duğu gibi içsel eğilimleriyle de tamamen zıtlı klar barındırsın. Rus Sosyal-Demokrasisi'nin tutumu ne olacaktır? Programların hangi­ s ini Polanya "ulus"unun iradesi ve "kendi yazgısını belirlemesi"nin i fadesi sayacaktır? Polanya Sosyal-Demokrasisi asla "ulus" adına konuşma iddiasında bulunmadı. U lusal Demokratlar ise "ulusal" i radenin sözcüleri olarak ortaya çı karlar. Ayrıca bir anl ı k , bu parti­ nin, proletaryan ı n belli kesimlerinin ve küçü k burjuva unsurları n ce­ haletinden yararlanarak, kurucu mecl is seçimlerinde çoğunluğu kazandığ ı n ı da varsayı m ı . Bu d u rumda, programları ndaki formülün gerekliliklerine uyg u n hareket etmeye çal ışan Tüm Rusya proletar­ yas ı n ı n temsi lcileri Ulusal Demokratları n önerilerinden yana tavı r koyup, Polenyalı yoldaşlarına karşı olacaklar m ıdır? Yoksa Polan­ ya proletaryası nın programı ndan yana çıkıp, "ulusların hakkı"n ı 1 44


kendilerini hiçbir açıdan bağlamayan bir deyiş olarak kenara mı alacaklard ı r? Yoksa Polonyalı Sosyal-Demokratlar, programların­ daki çelişkileri gidermek amacıyla, Varşova'daki kurucu mecliste ve Polanya 'da yürüttükleri ajitasyonlarda kendi özerklik programla­ rı n ı savunmaya zorlanırken; federal kurucu mecliste ve Rus Sos­ yal-Demokrat Partisi'nin disiplininin bilincindeki üyeler olarak, Ulu­ sal Demokrasi 'nin programından yana olup, kendi program iarı na karşı mı çı kacaklardır? Başka bir örnek alal ı m . Yazar sorunu o temelde koyduğundan salt soyut bir biçimde irdelerken, i lkeye ı ş ı k tutmak açısı ndan, Rus­ ya'daki Yahudi nüfusun ulusal meclisinde (çünkü , yazarın istediği gibi , ayrı kurucu meclis kurma hakkı niçin Polanya'yla sın ı rlı kal­ sın?) Siyonist Parti 'nin çoğunluğu elde ettiğini, Tüm Rusya kurucu meclisinden bütün Yahudi topluluğu nun göç etmesi için gerekli fon­ ları oylamasını talep ettiğini varsayalı m . Öbür yandan, Yahudi pro­ letaryasının sın ıfsal temsilcileri de zararlı ve gerici bir ütopya ola­ rak değerlendirdikleri Siyonislierin yaklaşımına kararlıl ıkla karşı çıksı nlar. Rus Sosyal-Demokrasisi 'nin bu çatışmadaki konumu ne olacaktır? i ki terci hi olur. "Ulusların kendi yazg ı sı n ı belirleme hakkı" özün­ de söz konusu proletaryanı n karar vermesiyle (yani, söz konusu Sosyal-Demokrat partinin milliyet programıyla) özdeş olabilir. Ama böyle bir durumda, Rus partisinin programı ndaki "ulusları n hakkı" formülü sınıfsal konumu gizemlileştiren bir deyişten öteye gitmez . Ya da başka bir ş ı k olarak, genelde Rus proletaryası , diğer "ulus­ lar"ın proletaryası kendi sınıf programlarıyla bu çoğunluğa karş ı çıksalar bile, ancak Rusya'nın boyunduruğu altındaki milliyellerin ulusal çoğunluklannm iradesini tanıyabilir ve sayg ı gösterebilir. Ve bu durumda özel tipte bir politik düalizm doğar. "Ulusal" ve sın ıfsal konumların uyuşmazlığına dramatik bir ifade yüklerken, federal iş­ çi partisinin konumuyla tek tek milliyetlerin partilerinin konu mu ara­ sındaki çatışmayı gösterir. 1 45


Ö zel bir Polanya kurucu m eclisi, ulusun kendi yazg ı s ı n ı belir­ leme hakkın ı gerçekleştiren organ olacaktır. Ancak bu hak, ger­ çeklikte , yazar tarafından i ki doğrultuda büyük oranda kısıtlanm ı ş­ tır. B irincisi, Varşova kurucu meclisinin yetkileri Polanya' n ı n Rus­ ya'yla ilişkisi gibi özel bir soruna ve Polanya anayasası sorununa indirgenir. Sonra, bu kapsam içinde bile, "Polanya ulusu"nun ka­ rarları Tüm Rusya kurucu meclisinin onayına bağ lanır. Meclis bu onayı kabul ede bilir ya da reddedebilir (tabii bu koşul herhangi bir anlam taşıyabilirse) . Böylesi koşullarda, s ı nırsız derecedeki "ulus­ ların kendi yazg ısını belirleme hakkı" oldukça tartışmalı bir niteli­ ğe kavuşur. Ayrı bir Varşova kurucu meclisi slogan ı n ı n u lusal yan­ daşları yetkilerinin Polanya/Rusya ilişkileri gibi dar bir alana hap­ sedilmesini kabul etmezler. Onlar meclise Polanya'n ı n toplum ya­ şam ı n ı n bütün iç ve d ı ş ilişki leri üzerinde yetki vermek istemişler­ di. Ve "ulusların kendi yazg ı s ı n ı belirleme hakkı" açı sı ndan, hak ve mantık kuşkusuz onların yanı nda olurdu. Çünkü, "kendi yazg ı­ sını belirleme"nin, bütün toplumsal ve politik konuları değil, sade­ ce ulusun d ı ştaki yazgısının çözümlenmesi anlam ına gelmesinin bir nedeni yok gibidir. Ayrıca, Polanya'nın Rusya'yla ilişkisinin ay­ r ı lması ve "politika ve sosyalizmin genel soru nları" açısı ndan Po­ lanya anayasası en üst derecede yapay bir kurgudur. "Polanya anayasası (olması gerektiği gibi) seçi m yasasını, sendika ve top­ lantı yapm a yasas ı n ı , basın yasasını vb. Polanya için belirleye­ cekse, o halde federal kurucu mecl isin hangi sorunları Polan­ ya'yla Hinti li olarak çözeceği açı k değildir. Bu açıdan bakıld ığ ı nda şu iki yaklaşı mdan yaln ızca biri geçerli olabi lir: Ya Varşova kurucu meclisi Polanya ulusunun kendi yazgısını belirlemesinin temel or­ g anı olacak ve sadece bu durumda Petersburg kurucu meclisiyle aynı düzeydeki bir organ olabilecek; ya da, Varşova kurucu mecli­ si fede ral k u rucu m eclisin altınd a ve ona bağ ı mlı bir konumda sa­ dece ulu s a l bir s ejm rolü oynayacak ve bu durumda Rus "ulus"unun o nay ı na kalm ış "uluslann kendi yazg ı s ı n ı belirleme 1 46


hakkı" Almanların deyişierinden birini akla getirecek: "Die Repub­

lik mit dem Grossherzog an der Spitze" 1 "Grandük Başkanlı ğ ı n­ daki Cumhuriyet"/. Kendi anlayışıyla, sunuşta Varşova kurucu m eclisi biçiminde çok cazip bir şekilde ilan edilen "ulusların hakkı"n ı n , Petersburg kurucu meclisinin onay yetkisi ve hakkıyla sonunda nas ı l geçersiz­ leştirildiğini tahmin etmemize yazarın kendisi yard ı mcı olur. Bu konuda, Menşevik gazetecinin benimsediği görüş Varşova kurucu meclisinin ulusal çıkarların organı olacağı doğrultusunday­ ken, federal meclis sınıfsal ve genel toplumsal çıkarların organı, proletaryayla burjuva arası ndaki sınıf savaş ı m ı n ı n alanı olacaktır. Demek ki, yazar "ulusal irade"nin Varşova'daki organına öyle bir güvensizlik beslemektedir ki, u lusal sejm'in Petersburg kurucu meclisinde temsiline karşı çı kar ve Polanya proletaryası n ı n çıkar­ ları n ı n en iyi biçimde temsil edilmesi için Polanya'da doğrudan se­ çimler yapı lmasını ister. i ki kurucu meclis savunucusu, Varşova meclisi için genel ve eşit seçimler yapılması halinde bile meclisin ayrı niteliğinin Polonya proletaryasının genel bir kurucu meclise devletin her tarafındaki proleterlerle birlikte girişinin s ı nıfsal konu­ munu ve savunulmas ı n ı kuwetlendireceği yönünde içgüdüsel bir his taşımaktadır. Bir o , bir bu tutuma sarılmadaki kararsızlığı, "ulu­ sal irade"nin organını sınıf savaşı m ı organına bağ ımlı kılma arzu­ su bu noktadan kaynaklanır. Oysa bu da kaypak bir politik konum­ dur, çünkü "ulusal" bakışla sınıfsal bakış arası ndaki çatışma bu se­ fer Varşova ve Petersburg kurucu meclisleri arasındaki karşıtlık bi­ çimine bürünür. G eriye tek bir sorun kalıyor: Federal bir kurucu mecliste temsil edilmek Polanya proletaryası n ı n savunulması açı­ s ı ndan daha yararlıysa, Polanya proletaryasının irade ve çıkarları­ n ı n egemen olmas ı istendiğine göre niçin Polonya u l usal sorunu­ nu bu organ çözmesin? Gözlem lediğimiz tereddüt ve çelişkiler, "ulus"un ve işçi sınıfı n ı n ortak bir konum geliştirmelerinin ne kadar arzu edildiğ ini yansıtmaktadır. 1 47


B u nd an başka, Varşova kurucu meclisinin ulusal "kendi yazg ı­ sını belirleme" organı olarak kurulmasının kağ ıttan bir evden baş­ ka anlam taşımadığı n ı eklememiz gerekiyor; ulus-devletlerin ba­ ğıml ılığı ya da bağımsızl ığı parlamentodaki temsilcilerin çoğunluk oyuna göre değil, yalnızca sosyo-ekonomik gelişmeyle, maddi sı­ nıf ç ıkarlarıyla ve dış politik olaylar sözkonusu olduğunda silahlı savaşı m , savaş ya da ayaklanmayla belirlenir. Varşova meclisinin Polanya'nın yazg ısını hakikaten belirleyebilmesi nin tek koşulu, Po­ lonya'n ı n başarı lı bir ayaklanmayla Rusya'dan fiilen bağ ı msızlık kazanmas ıd ı r. Başka bir deyişle, Polanya halkı kendi yazgısını be­ lirleme "hak"ını ancak bunun için gerekli fiili yeteneği, gerekli gücü bulabildiğinde ve o zaman da "haklar" temelinde değil, gücüne da­ yanarak gerçekliğe çevirebilir. Bugünkü devrim Polanya'da bağ ım­ sız bir hareket çı karmadı, Polanya'n ı n Rusya'dan ayrılmasına yö­ nelik ufacık bir eğilim de sergilemedi . Tersine, ulusal partiyi (Ulusal Demokrasi) Polanya'nın yeniden kurulması programından vazgeç­ m eye zorlayarak bu eğilimin kalıntıların ı da gömerken, diğer parti ( PSP) paramparça edilerek ezildi ve savaşı n yarı yolunda progra­ m ı ndan açı kça vazgeçmek zorunda kald ı . Yani , Polanya ulusunun kendi yazgısını belirleme "hakkı" (altın tabaklardan yeme hakkı gi­ bi) çözümsüz durmaktadır. Dolayıs ıyla, Varşova'da bir kurucu meclis istemi her türlü poli­ tik ve kuramsal önemini tamen yitirmiş durumdadır; köpürür kö­ pürmez patlayan bir sabun kabarcı ğ ı gibi, bozulmuş Polanya mil­ l iyetçiliğinde anlık bir deneyi temsil eder. Bu istem yalnızca "bir ulusun kendi yazg ısını belirleme hakkı" n ı n pratiğe geçirilmesi nin bir örneği o larak yararlıdır. Bu örneklem e , şimdiki rejim çerçeve­ sinde "ulus l arın kendi yazg ısını belirleme hakkı"nı tan ımakla Sos­ yal-Demokrasi'nin "uluslara", ya kuwetle rine dayanarak zaten ya­ pabilecekle rine ucuz bir kutsama payı sundu ğ unun, ya da hiç gü­ cü olmayan boş bir deyişi önerdiğinin yeni bir kanıtıdır. Öbür yan­ dan, bu konum Sosyal- Demokrasi 'yi g e rçek ödeviyle; bilimsel 1 48


sosyalizmin yaratıcılarının milliyet soru nunda kendi görüşleri teme­ linde yararland ı kları , proletaryan ın sın ıfsal çıkarları nın korunması ve toplu mun devrimci gelişmesinin sürdürülmesi göreviyle çelişki­ ye düşürür. Bu metafizik deyişin Rus Sosyal-Demokrat Partisi'nin progra­ mında tutulmas ı , partinin programı n ı n her maddesinde gözetmeye çalıştığı eksi ksiz sın ıfsal konumuna bir i hanet olur. 9. madde, mil­ liyet sorununa tek tek mil liyellerin proletaryasının çıkarlarına uygun çözümler getirecek somut bir formülle değiştirilmelidir. Bundan, söz konusu milliyetlerin sosyal-demokrat örgütlerinin programları­ n ı n eo ipso (aynı gerçekten dolayı) Tüm Rusya partisinin prog ram ı­ na dönüşmesi gerektiği yönünde en küçük bir ima dahi çıkarı la­ maz. Tüm devleti kapsayan işçi partisini n bütününün bu program­ ları n her birini eleştirel bir değerlendirmeden geçirmesi zorunludur, ama bu değerlendirme toplumsal koşulların fiili durumunu, kapita­ list gelişmenin genel eğilimlerinin bili msel bir çözümlenmesi ni, pro­ letaryanın s ı n ıf savaşı m ı n ı n çıkarları nı çıkış noktası olarak almalı­ d ı r. Bu, parti nin bir bütün olarak ve parçalarıyla tek biçimli ve tutar­ lı bir tutum takınmasını gösterebilecek bir durumdur.

1 49


2 . U LUS�DEVLET VE PROLETARYA

Milliyet sorunu basitçe sosyalistlerin proletaryan ı n sınıfsal çı karla­ rı açısından yaklaşması gerektiğini varsayarak çözülemez. Kuram­ sal sosyalizm bir bütün olarak işçi hareketini öyle bir etkilemiştir ki, şimdilerde, Marksist düşünüş tarzını bütünüyle değilse bile, en azından Marksist terminolojiyi kullanmayan tek bir sosyalist ya da işçi partisi yoktur. Ü nlü bir örnek, Rusya'daki Sosyalist-Devrimci Parti'dir. Bu partinin kuramı (kuram ından söz edilebileceği kadarıy­ la) Narodn iklerden miras kalan öğelerin yanı sıra Marksist Okul 'dan ödünç alınmış öğeler barındırmaktadır. Rusya'da küçük burjuva ve m illiyetçi tipteki bütün sosyalist gruplar benzer tarzda, yalnızca "proletaryanı n ve sosyalizmin çı karına" uygun düşen is­ tekler taşırlar. Şu anda gerilemekte olan Polanya Sosyal-Demok­ rasisi , Bay Limanowski'nin naif, patriyarkal, diyelim ulusal sosyaliz­ mine kıyasla apayrı bir konumdaydı. Özellikle, çünkü "iyi yürekli" Bay Umanowski Kari Marx'ın ad ı n ı asla ağz ına almamışken, sos­ yal-yurtseverler en başından beri programlarını "proletaryanı n sı­ n ıfsal çıkarı" olarak Marksist terminolojiye sarılarak meşrulaştırma­ nın yollarını aram ışlardı . Ancak, belirli bir istemin sınıfsal karakterinin sosyalist bir parti­ nin program ı na mekanik biçimde sokuluşuyla saptanamayacağı bellidir. Şu ya da bu partinin proletaryanın "sınıfsal çıkarı" sayd ığı 1 51


şey, öznel akıl yürütmeyle uydurulmuş, ya da aıtedilmiş bir ilgiden başka bir şey ol mayabilir. Ö rneğ i n , i şçi sınıfının çı karı n ı n asgari ücret yasası çıkarılması gerektirdiğini belirtmek çok kolaydı r. Böy­ le bir yasa, işçileri, daha az gelişkin bir yerden gelebi lecek rekabet baskılarına karşı koruyacaktır. Belirli bir asgari yaşam standardı sağlar, vs. Sosyalist çevreler bu tür istemleri sık sık ortaya alm ış­ lard ı r ; yine de sosyalist partiler b u i lkeyi genelde benimsemediler daha. Bu da geçerli bir nedenle , ücretierin yasalarla genel bir dü­ zene bağlanmasının bugünkü özel ekonominin anarşik koşulların­ da ütopyacı bir rüyadan başka bir şey olmaması na dayanıyor. Çü nkü işçilerin ücretleri, her türden metan ı n fiyatları gibi, kapitalist sistemde "serbest rekabet"in işleyişi ve sermayenin kendiliğ inden hareketiyle düzenleniyor. Dolayısıyla, ücretiere yasal düzenleme getirmek ancak istisnai, açıkça tan ı mlanmış bölgelerde, örneğ in dar topluluklarda başarıyla uygulanabilir. Ve genel kapsamlı bir as­ gari ücret yasası kapitalizmin güncel koşullarıyla çeliştiğinden, ta­ mamen mantı klı savlarla desteklenebilmesine karşın, proletarya­ n ı n çıkarını gerçekten yansıtmad ı ğ ı n ı , tersine uyduru lmuş ya da ona aıtedilmiş bir istem olduğunu kabul etmeliyiz. Benzer biçimde, proletaryanın çeşitli "sınıfsal çıkarları" bütü­ n üyle soyut bir anlamda öne çı karabilir, oysa bunlar sosyalist prog­ ram ı n basit klişeleridir. Başka toplumsal unsurlar kendilerini işçi hareketine ne kadar çok bağlarlarsa, bu yabancı unsurları n içten ama gerçekçi olmayan çeşitli istemleri ni proletaryanın sın ıfsal çı­ karları olarak gösterme eğili mi o kadar kuvvetlenir. Burada sözü g eçen başka toplu msal unsurlara, toplumdaki , burjuva parti lerin b ozgunu nedeniyle s ığı nacak bir politik çatı bulamayan üyeleri da­ h i ldir. Burj uva ve küçük burjuva aydınlar bu kategoriye girerler. Sosyalist partilerin elinde proletaryan ın sın ıfsal çıkarlarına nelerin u ygun düştü ğünü sapiayacak nesnel ölçütler yoksa, belli insanla­ rı n işçilerin iyiliğine ya da yararı n a olduğunu düşünebilecekleri şey­ ler yön veriyorsa, o zaman sosyalist prog ramlar öznel ve sıklıkla

1 52


tamamen ütopyacı arz uların karmakarı şık bir toplamı olmaktan öteye gitmezler. Tarihsel temellere (kapitalist toplumun gelişme temellerine) da­ yanan günümüz sosyal-demokrasisi, dolayımsız çı karları nı (günü­ müz proletaryasının istemlerini) ve uzun erimli amaçları n ı , yaln ız­ ca proletarya için nelerin "iyi" ve "yararl ı" olacağı konusunda öznel akıl yürütmelerle değil, ayn ı zamanda, gerçek çı karları n ı n haklılığ ı ­ nı v e bunların hayata geçmesinin maddi araçlarını topl umun nes­ nel gelişmesine bakarak değerlendirmelerinden de !üretir. Milliyet sorununa pratik çözüm bulman ı n temel alternatifleri de (tarihsel ör­ neklerin düşündürdüğü ve sosyalist çevrelerde tutulan sloganiara denk düşen alternatifler) bu açıdan irdelenmelidir. i lkin ulus-devlet fikrini ele alalım. Bu kavram ı doğru değerlen­ d irmek istiyorsak, bu fikirdeki tarihsel özü araştı rmak, maskenin ar­ dında as ıl gözlenenleri görmek başl ıca zorunluluktur. On yılı aşkın bir süre önce yayımianmış milliyellerin savaşımia­ rı ve Avusturya'da sosyal-demokrat program üzeri ne makalesinde Kautsky, kendince, "modern ulus fikrinin köklerini" oluşturan üç f::ık­ tör sayar. Bu faktörler şunlardır: Burjuvazinin kendi meta ü retimi için içerdeki, yani ü l ke içindeki pazarı sağlama bağlama arzusu; politik özgürlük -demokrasi- isteği ; ulusal edebiyat ve kültürün hal­ ka yayı lmas ı . 1 Kautsky'nin kuramında, onun temel tutumu, tarihsel bir katego­

ri olarak milliyete bakışı görülebilir. Kautsky'nin akıl yürütmesine göre, ulus fikri modern gelişmenin belirli bir çağıyla çok yakı ndan bağlantılıdır. Burjuvazinin pazar çı karları , demokratik akı mlar, hal­ kın kültürü -bunlar tipik bir burjuva toplumunun özellikleridir. Doğall ıkla, burada özgül bir etni k ya da kültürel grup o larak mil­ liyetten söz etmiyoruz. Bu tü r milliyetler burjuva özelliklerden elbette

(1)

Die Neue Zeit, 1 897- 1 898, C . l , s.51 7.

1 53


ayrıd ı r; u lusal özgüllükler yüzyıllardır hep vard ı . Oysa biz, burada, politik yaşam ın bir unsuru olarak ulusal hareketlerle, ulus-devleti kurma özlemleriyle ilgileniyoruz; öyleyse bu hareketlerle burjuva çağ arası nda tartı şma götürmez bir bağ vardır. Almanya'nın u lusal birleşmesinin tarihi bu bağlant ı n ı n tıpik bir örneğidir. Daha sonraki Alman Reich'ının kristalleştiği n üve, Alman Gümrük Birliği (Zollve­

rein) ve Gümrük Birliği Parlamentosu (Zollparlamen�'ydu. Onların destekçisi Friedrich List, önemsiz "ulusal ekonomi" kuramıyla, Al­ manların ulusal yeniden doğuşunun genellikle ilk havarisi olarak anılan idealist Fichte'den daha çok Almanya'nın ulusal birliğinin asıl mesihi sayılabilir. Fichte zamanındaki Alman "halkı ve prensle­ ri"nin a klından çıkmak bilmeyen ve sözde-devrimci Burschens­

chaften'in (Fichte'nin Büyük Fransız Devrimi'ne yoğun sempatisi­ ne karşı) bağ ı ra bağıra öncülüğü nü yaptığı "ulusal" hareket, Napo­ leon'un Almanya'ya taşıdığı devrim tohumlarına ve modern burju­ va sisteminin unsurlarına karşı aslında yalnızca Orta Çağ 'a özgü bir gericiliği temsil ediyordu. "Ulusal yeniden doğuş"un ihtirasl ı , ro­ mantik kanadı, Almanya'nın feodal alt-bölünmelere yeniden bölü­ nüşünün ve Mart-öncesi reaksiyonun ardından kesin olarak sönüp g itmişti. Buna karşın, Alman sanayiinin vulgar unsurunun haberci­ si List, '30'1u ve '40'1ı yı llarda "ulusal yeniden doğuşu" burjuva ge­ lişimin unsu rlarına, sanayi ve ticarete, "iç pazar" kuramına dayan­ d ı rmıştı . 1 9 . yüzyılın '30'1u ve '40'1ı yı llarında Almanya'da kuwetli politik, eğitsel, felsefi ve edebi akımlara canlılık getiren bu yurtse­ ver hareketin maddi temeli, öncelikle, bütün Alman toprakların ı (düzinelerce feodal devletçiğe bölünmüş, g ümrük rüsumları v e ver­ gi engelleriyle iyice ayrılmış), maki neleşm iş imalata ve büyük sa­ nayiye geniş bir temel sağlayacak büyük, bütünsel, kapitalist bir "anayurt"ta birleştirme ihtiyacıyd ı . Almanya ' n ı n sı nai ve ticari bi rleşmesi nin tarihi Almanya'nın po­ litik birleşm esinin yazgısıyla o denli içiçe geçmiştir ki , Almanya'da­ ki her türlü politik gelişmenin ve olayın yansıdığ ı Gümrük Birliğ i 'nin 1 54


(Zolfverein) tarihi mükemmel bir sürekliliği barınd ırarak bugünkü Alman Reich 'ının doğuşunun tarihine taşı n ı r. 1 834'te Gümrük Bir­ liği, Prusya çevresindeki on yedi ufak devletin biraraya gelmesiyle doğmuştu. Zamanla tümüyle dışta kald ı . Schleswig-Holstein sava­ şı, belirsizliği Prusya lehine kesin bir sonuca bağlamıştı. 1 867'de G ümrük Birliği'nin son kez canlanması , yeni ulusal birliğin karşısın­ da tamamen gereksiz bir hal alm ı ştı. Fransız- Prusya Savaşı 'ndan sonra Kuzey Alman Birliği de gümrük hak ve rüsumları nı yeni olu­ şan Reich'a miras bıraktı. Zollbundesrat ve Zollparlament'in yerini Sundesrat ve Reichstag almıştı. Modern tarihten alınmış bu örnek­ te, Almanya, modern ulus-devletlerin gerçek ekonomik temelini ku­ sursuz biçimde gösterir. Burjuvazinin "kendi" metalarına pazar arama iştahı her zaman bütün dünyayı gözeten bir doğal eğilimle esnek ve geniş bir nitelik taşı masına karşın, modern burjuva "ulus fikri"nin özü şu öncüle da­ yanır: Her ülkenin burjuvazisinin gözünde, kendi ulusu ("anayur­ du") doğası gereği ürünlerinin satış alanı olarak burjuvaziya hizmet eder ve yazg ısını belirleyen budur. Sanki tanrı Merkür'ün belirledi­ ği bir m iras gibi. Ulusal sorunun, en azı ndan kapitalizmin gelişme­ sinin "normal" olarak, kısa süreli dalgalanmalara uğramaksızın seyrettiği, yani iç pazar üretiminin ihracata yönelik üretimi aştığı yerlerdeki görünümü böyledir. Almanya'da ve i talya'da gelişmeler tam da bu yönde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte, Kautsky'nin formülasyonunu harfi harfine al­ mak yanlış olur; modern ulusal hareketlerin maddi temelinin sana­ yi burjuvazisinin pek anlaşılır olm ayan bir "yerli" pazar iştahına da­ yand ı ğ ı n ı varsayamayız. Ayrıca, kapitalist bir burjuvazi düzgün ge­ lişmesi açısı ndan başka koşullara da gerek duyar: Örneğin, dünya pazarında kendine yol açmas ı n ı n bir aracı ve "anayurt"un çiğnen­ mezliğinin güvencesi olarak güçlü bir ordu. Bundan başka, uygun bi r gümrük politi kası na, i letişim araçları , adalet, okul sistemleri ve mali politika alanlarında uygun yönetim biçimlerine gereksinir. 1 55


Özetle, kapitalizmin düzgün gelişmesi açısından sadece pazarlara değil, modern bir kapitalist devletin bütünsel aygıtına da i htiyacı vardır. Burjuvazinin o lağan varl ı ğ ı n ı n gerektirdiğ i şeyler, bir yandan üretime uygun katı ekonomik koşullar, öbür yandan eşit önemi sa­ hip sınıfsal egemenliğe uygu n politik koşullardır. Toparlarsak, ulusal özlemierin özgül biçimi , burjuvazinin hakiki sınıfsal çı karı devletin bağ ı msızl ı ğ ıdır. Ulus-devlet, ayn ı zamanda, burjuvazinin ulusal savu nmadan saldı rı konumuna atladığı, kendi milliyetini koruma ve yoğunlaştırmadan başka milliyetlerin politik fethine ve egemenliğine geçtiği vazgeçi lmez tarihsel biçimdir de. Günümüzün istisnasız bütün "ulus-devletleri", komşuları n ı ya da sömürgelerini ilhak edenler, fethedilmiş milliyetleri tamamen ezen­ ler dahil, bu tanı ma uyarlar. Bu olgu tek bir şekilde anlaşılabilir: Burjuv? düşünüş tarzına gö­ re, bir mi lliyelin birleşmesini ve savunulmasını gözeten bir ulusal hareket olduğu ve aynı zamanda başka m illiyetleri (elbette, "ulu­ sal-devlet" ideolojisine aykırı düşen) ezmesinin olanaklılığı dikkate alın ı rsa. 1 848'deki Alman burjuvazisi Polanya sorunundaki tutu­ muyla bu olgunun çarpıcı bir örneğidir. Bilindiği gibi, Devrim 1 848 sı rası nda, Almanların u lusal yurtseverliği gözle görülür bir hale gel­ diğinde, Karl Marx ve çevresi Polanya 'nın bağ ımsızl ı ğ ı n ı savun­ muşlar; Marx ıssızlıkta haykıran bir peygamber olduğunu kanıtla­ m ı ştı. Alman "ulus-devleti", gelişiminin ilk evrelerinden iti baren, mil­ liyetlerle bağl antılı ve genel kabul gören ulus-devlet anlayışına hiç uymamıştı. Reich'ın s ı n ı rları Alman ulusunu fiilen bölüyor, Avustur­ ya ve yeni "ulusal" Alman devletini ayı rıyor, Almanlarla ayrı ı rktan halkları Polanya, Danimarka ve Fransa'dan ilhak edilmiş bölgeler­ de biraraya g eti riyordu . Daha da ç arpıcı bir örnek, ulusal bağ ı m sızl ı k savaş ıyla zama­ nında bQyük hayran l ı k toplanyan Macaristan'dır. Bizim Polenyalı devrimci liderlerimiz (Bem, Wysocki ve Dembicki ) bile, o nlara yar­ dım edebilm e k için "mızrakları nı dikmişlerdi". Ancak milliyetler 1 56


aç ı s ı n d an i ncelendiğ inde, bu savaş Macar azınl ı ğ ı n ı n dokuz milli­ yetten o l u ş a n bir ülke üzerindeki sınıfsal egemenliğini, Macarların

diğer mi lliyetleri ezmesini sağlamayı amaçlayan bir girişimden baş­ ka anlam taş ı m ı yordu. Macarların ulusal "bağı msızlığı", Karpat Slovaklarını kardeşleri Südet Çeklerinden kopararak, Bratislava, Temeşvar ve Transylvanya Almanlarını Avusturyal ı Almanlardan, H ı rvatları ve Dalmaçyalı Sı rpları H ı rvatistan ve Slovenlerden ayıra­ rak sağlanm ıştı . 2 Çekierin özlemlerini de ayn ı ikilik karakterize eder. Bu özlem­ ler Almanlar arasında güvensizlik duyguları uyandırmıştır, çün­ kü açı k açı k Sudetenland'ın [Sudetenland: Südet dağlarında Almanya'n ı n 1 938'de işgal ettiği, 1 945'de Çekiere geri verilen bölge. Ç . N .] Alman nüfusunu Alp ülkelerinin Almanları ndan ayırmayı hedefler. Çekierin başlıca amacı Almanları, Vaclav'ın tacına bağlı bir azınlık grubu olarak, kültür ve yönetim konula­ rında Çekiere tam bağımlılığa zorlamakt ı . Ama sanki bu yetmi­ yormuş gibi, Çek topraklarının paylaşılması, 5.300.000 Çeki üç milyon Almanla ve iki yüz bine yakın Polonyalıyla birleştire­ rek, Çekler adına bir ulusal ayrım yarattı . "Ulusal" Çek devle­ tinden ayrı olarak, Çeklerle çok sıkı bağları olan iki milyonluk Karpat Slovakları grubu Macarların merhametine terkedilmişti. Dolayısıyla Slovaklar ve Çek milliyetçiler tarafı ndan tamamen

(2)

O günlerin Macaristan'ı ndaki milliyellerin sayısal ilişkisi az çok şöy­ leyd i : 5 .000.000 Macarlar 2.300.000 Romenler 1 .670.000 Slovaklar 1 .500.000 Almanlar 900.000 Hırvatlar 830.000 Sırplar 443.000 Ruthenial ılar 1 57


gözardı edilen kendi davaların ı bugün haykıra haykıra savun-

makt alar.

Son olarak ve bir örnek vermek için çok uzaklara g itmek g erekmediğini düşünürsek, Polanya burjuva milliyetçiliği Litvanyalllardan çok, Ruthenialıları [Ruthenialılar: Rutheni­ a ve Doğu Çekoslovakya'da yaşayan bir grup U kraynal ı . Ç . N . ] hedef almaktadır. Paylaşı mcı devletlerin (Prusya ve Rusya) sert yok etme politikasına katlanmak zorunda kal­ m ı ş milliyet, şimdi başka milliyetlerin bağ ımsız varlık hakla­ rın ı reddetmektedir. Galiçya'daki Stanczyk3 politikasına gö­ re, Polonyalılar, milliyetçi savaşları geçen yüzyı lın i kinci ya­ rısı nda Galiçya'nı n gelişmesinin politik tarihinde kırmızı bir şerit gibi akan Ruthenialılan eziyordu. Litvanyallların yakın zamandaki ulusal yeniden doğuş hareketi de Polanya milli•• yetçi çevrelerinde benzer bir düşmanlıkla karşı lanmışt ı .

(* l

Slav gazetecilerin haziran 1 898'deki bir basın kurultayında, Liptovlu Slovak delege Karai Salva Çekiere şu çağrıda bulundu: "Aramızda uyum varsa, kendimizi kımı ldalmakla kalmayalım, siz de kımıldayın! Bu zamana kadar bizle neden ilgilenmediğinizi biliyorum. Slovakların bölgesi şimdiye kadar (birkaç o lağanüstü istisnayla) Çek halkı nca ya­ bancı ülke sayılmıştır! (3) Stanczyk, Galiçya'da muhafazakarlara takılmış bir lakaplı. Örneğin, (* * ) Litvanya'daki Katalik Kilisesi'nde Litvanya dilini kullanma hakkına yeniden kavuşmak amacıyla bir dernek kurmak gibi masum bir girişim i n harekete geçirdiği Vilna'daki Lithuanian Courier 1 906 ya­ zında şöyle yazıyordu: Litvanya topraklarının zorla Polonyalaştırılması konusunda Polonyalılara yö­ neltilmiş yersiz suçlamalar kaç kere çürütüldü! Litvanyal ıların Polonya­ l ılara karş ı ileri sürdüğü tarihsel gelişmelerin başka yönde değil, yalnız­ ca bir yönde gerçekleştiği iddialarının sağlam temellerden yoksun ol­ duğu kaç kere kanıtlandı! Polonyalılar Polonyalaştırma eğilimlerinden suçlu değiller, tam tersine, Litvanyalaşt ırma denemeleriyle suçlanması 1 58


Özünde, çeşitli milliyetlerin uyumundan çok çelişen çıkar­ larına dayalı burjuva yurtseverlerinin bu tuh af iki uçlu ka­ rakteri, yalnızca, burjuvazinin modern ulusal hareketleri nin tarihsel temelinin sınıf egemenliği özlemlerinden başka bir şey olmadığı, özlemlerinin ifadesini özgül bir toplumsal bi­ çimde (yani , belirli milliyetten bir burjuvazinin devletteki di­ ğer bütün i nsanlar karşısı ndaki egemenliği anlam ı nda "ulu­ sal" nitelikli, modern kapitalist devlet) bulduğu gözönünde tutulursa anlaşı labilir. Demokratik örgütlenme ve tüm halka yayılmış genel eğitim (Kaustsky'nin ulusun ayırt edici ide­ olojik öğeleri dile değindiği koşullar} modern burjuva dev­ letinin basit ayrıntıları olmaktan öteye gitmezler, üstelik burjuvazi tarafı ndan devlet anlayışı ve çerçevesi içinde ko­ layca sağlanabilirler. Dolayısıyla, bağ ımsızlık ve devletin birliği burjuvazinin ulusal hareketlerinin çevresinde hareket ettiği asıl ekseni oluştururlar.

gerekenler Litvanyahlar. Karşılıklı ödünler ve barışçı gelenekler sayesinde u laşılmış barış içinde yan yana yaşama perspektifleri Litvanyallları memnun etmezse, Polonyahları taciz edip ortadan kaldırmak için her araçtan yararlanmakta ısrar ederlerse, Polenyalılar önünde ilk diz çö­ kenlerin onlar olduğunu, bunun sorumluluğunun kendilerine düştüğü­ nü hatı rlasınlar. Bir milliyelin diğeri üzerindeki egemenliğini (kendi milliyetlerinin varlığı uğru­ na dövüşenieri şovenizmle suçlayarak) ve diğerine karşı üstü örtülü tehditleri ortaya koyan "tarihsel gelişme''ye yapılan bu değinme, tehdit altındaki Almanları Kont Stanislaw Tarnowski'nin "Polonyalaştırma gi­ rişimleri"ne karşı savunan Prusya HTK'sini akla getirir. Tarnowski, Ruthenianl ıları Polenyalılar ı n kasten "rahatsız edilmesi"nin asıl ilgilile­ ri olarak alaya almıştı. HTK, yani Hataka, 1 894'te Paznan eyalatindeki Polenyalı unsurları kökten silip yok etme amacıyla örgütlenmiş Alman şovenistleriydi. Grubun !i­ derleri Hahnemann, Kennemann ve Tiedemann'dı . Bu yüzden, burjuva hukuk kuramcılarının çoğu bir devletin bağ ımsız (') 1 59


Bu o lay proletaryanın çı karları açısı ndan bakıld ı ğ ı nda çok fark­ lı görü nür. Çağdaş proletarya, toplumsal bir s ı n ıf olarak, kapitalist ekonominin ve bu rjuva devletinin evlad ıdır. Kapitalist toplu m ve burjuva devlet (soyut bir fikir olarak değil, tarihin her ü l kede yarat­ tığı elle tutulur biçimleriyle alı rsak) en başından beri proletaryaya bir hareket alanı tanımıştı zaten. Ulusal olsun olmasın, burj uva bir devlet, toplumsal ekonominin egemen biçimi olarak kapitalist üre­ timin yan ı s ı ra, işçi sınıfının geliştiği ve kuvvetlendiği bu temele da­ yan ı r. Bu konuda, burjuvaziyle proletarya arası nda temel bir tarih­ sel farkl ı l ı k vardı r. Burjuvazi feodal sınıfsal sistemin rahminde geli­ şir ve taş ı n ı r. Ü retim biçimi olarak kapitalizm ad ı na, yönetici sınıf olarak kendi adı na zaferini güvence altına alman ı n özlemini duyan burjuvazi, modern devleti feodal sistemin yıkıntıları üstünde kurar. Proletarya ise sesini kapitalizmin gelişmesinin ve burj uvazinin ege­ menliğinin s ı n ı rları içinde, politik anlamda duyurma olanağ ına ya­ kın bir durumda bulur -burjuva devletinin bir parçası d ı r hala. Ama devlet başı ndan beri onun doğal rahmiyd i , tı pkı bir yumurta kabu­ ğ u nun civciv için olduğu gibi. Bu yüzden, tarihsel anlamıyla, mo­ dern proletaryanın ilkin yeni bir ulus-devlet yaratmadan ayrı ve bi­ li nçli bir sınıf olarak hiçbir şey yapamayacağı düşüncesi, herhangi bir ülkedeki burjuvazinin, ilk önce, tesadüf eseri kendi kendine nor­ mal gelişme yolları bulamayan ya da örneği n Rusya'daki gibi özgül bi çimler alm ı ş feodal bir sistem kurması gerektiğini söylemekle ay­ n ı d ı r. Burjuvazinin tarihsel misyonu modern "ulusal" devletin ku ru­ lu şudur; oysa proletaryanın tarihsel görevi, bilinçli bir sınıf olarak sosyalist sisteme ulaşmak üzere kendisinin de içinde yer aldığı bu d evletin kapitalizm i n politik bir biçi mi olarak ortadan kal d ırılmasıd ı r.

varlığını "ulus fikri"nin vazgeçilmez koşulu kabul ederler. Bluntschli ve Ort. , kendi sınıflarının ideologları , soyut tanımlamalardan ve alt-bölümler­ den yararlanarak, tariH boyunca iktidar açl ığı içinde kıvranmış burju­ vazinin zaten başardıklarından başka bir şey elde edemezler. 1 fi0


Proletarya, bütün toplumun parçası olarak, örneğin Almanya'daki gibi, burjuvazinin gelişmesinin "ulus-devlet"in kurulması n ı gerekli kıldığı ulusal burjuva hareketlerde yer alabilir. Ama o durumda bur­ juvazinin peşinden gider ve ayrı politik programıyla bağımsız bir sı­ nıf olarak hareket etmez. Alman sosyalistlerinin '40'1ardaki ulusal progra m ı , burjuvazinin ulusal programıyla doğrudan zıtl ı k taşıyan i ki fikri öne çıkarıyordu (milliyet ayrılı kiarına s ı kıca bağlı sınırlarla birleşme ve cumhuriyetçi bir yönetim biçimi). Proletaryanın milliyet soru nundaki çı karları burjuvazininkilerin tam zıttıdır. "Anayurt" sanayicilerinin iç pazarı güvence altına alma­ ya, fetihler yoluyla, sömürgeci ya da militer politikalarla yeni pazar­ lar edinmeye ilgi duymas ı : Burjuvazinin "ulusal" bir devlet yaratma niyetini yansıtan bu çı karlar, bilinçli proletaryan ı n amaçları olamaz . P roletarya, kapitalist gelişmenin meşru çocuğu olarak, bu geliş­ meyi kendi gelişmesinin ve politik anlamda olgun laşmas ı n ı n zorun­ lu bir tarihsel arka planı sayar. Sosyal-Demokrasi kapitalist geliş­ menin yalnızca evrimci yanını kendisi yansıtır, oysa yönetici burju­ vazi gericilik zararına böyle bir gelişmeden yanadır. Sosyal-De­ mokrasi hiçbir yerde sanayiye ya da ticarete aktif destek vermeyi kendi görevi saymaz; tersine, tıpkı varolan sınıf devletinin bütünsel aygıtına (yönetimi, yasaları , okul sistemleri, vb.) savaş açtığı gibi, ordusuyla, sömürgeci ve gümrük korumalarıyla da savaşır.

() '

"Doğru" der Kautsky, "Sosyal-Demokrasi toplumsal gelişmenin partisi­ dir; amacı, toplumun kapitalist aşaman ın ilerisine geçmesidir. Evri m , bilindiği gibi, evrimin bir olayından başka b i r şey olmayan devrimi dış­ lamaz. Sosyal-Demokrasi'nin nihai amacı proletaryanın öyle bir şekil­ d e yok olmasıdır ki, toplumsal üretimin denetimini proletarya devrala­ cak, sonuçta işçiler proleterler olmaktan ve toplumun ayrı bir sınıf ı n ı o luşturmaktan çıkacaklar. B u sonuç, belirli ekonomik v e politik önko­ şullara bağlıdır. Kapitalist gelişmenin belli bir düzeye gelmesini önvar­ sayar. Bu yüzden, proletaryan ı n görevini yerine getirmesi için ekonomik 161


Bu yüzden, proletaryanın ulusal politikası burjuva politikasıyla, özünde yaln ızca savunmacı karakter taşımas ı , asla sald ı rgan ol­ mamasıyla temelden çelişki içi ndedir; bir ulusun bir başkasını fet­ hine ya da boyunduruk altı na almasına değil, bütün milliyetlerin çı­ kar uyumuna dayanır. Her ülkenin bili nçli proletaryası doğru geliş­ mesi açısından kendi milliyetinin barış içinde yaşamasına ve kültü­ rel gelişimine gerek duyar, ancak milliyetinin başkaları üzerinde egemenlik kurması asla gerekli değildir. Dolayısıyla, konuya bu açıdan yaklaşı rsak, yabancı milliyetleri fethetme ve egemenlik kur­ ma ayg ıtı olarak "ulus"-dev/et, burjuvazi için vazgeçilmez, ama proletaryan ın sın ıfsal çıkarları açısı ndan tamamen anlamsızdır. Sonuçta, Kautsky'nin sayd ı ğ ı "modern ulus fikrinin üç kö­ kü"nden, proletarya için yalnızca son ikisi önemlidir: Demokratik örgütlenme ve halkın eğitimi. i şçi sınıfının politik ve ruhsal olgun­ laşmasında yaşamsal önemdeki etkenler, ana dilini kullanma öz­ gürlüğü, burjuva sistem inde "normal" olabildiği kadarıyla milliyetçi­ lerin baskılarından etkilenmeden kitlelerin olağan eğitiminin ve ulu­ sal kültürleri nin (öğrenim, edebiyat ve sanatlar) denetlenemeyen ve çarpık olmayan gelişmesidir. i şçi sınıfının devletteki diğer milli­ yetlerle ayn ı eşitlikte u lusal haklardan yararlanması da vazgeçil­ m ez bir koşuldur. 4 Belirli bir mill iyeti h edefleyen politik ayrı mcı l ı k ,

g elişmenin desteği gerekir; ama kapitalizmin genişlemesine aktif destek ver­ mek değildir görevi -başka bir deyişle, kapitalist kikiarın çoğalmas ı n ı desteklemek o n u n görevi değildir. B u , kapitalist s ı n ı f ı n tarihsel görevi­ dir. Bu nda onların yardımına ihtiyacımız yok ve kapitalist gelişme yön­ temleriyle savaştıkça onlara yard ı m da edemeyiz . . . işçilerin yerini ma­ kinelerin anlamasın ı , fabrikaların el işçilerini sömürmesini destekle­ mekten yana olmam ıza da gerek yok. Bizim ekor.omik gelişmedeki görevimiz, proletaryanın sınıf savaş ı mında örgütlenmesi ve destek­ lenmesidir." Die Neue Zeit,

( 4)

1 898- 1 899,

C . l , s. 292.

Polanya'daki işçi sınıfı birbirleriyle içiçe geçmiş çeşitli milliyetlerden olu­ şurken, yönetici sınıf neredeyse tamamen Polanya! ı (ya da Alman) idi.

1 62


sınıf çatışmaları n ı maskelerneye ve kendi proletaryası n ı aldatma­ ya hevesli burjuvazinin elindeki en güçlü araçtır. "Çok iyi" toplumsal ortam savunucuları /Polonyalı milliyetçileri bu noktada, durum ne olursa olsun, her milliyelin haklar ı n ı n ve kül­ türel gelişmesinin e n emin güvencesinin devletin, kendi u lus-dev­ letleri nin bağ ı msızlığı olduğunu, dolayısıyla ulus-devletin proletar­ yanın sın ıfsal çıkarları açısı ndan da vazgeçilmez bir koşu l olduğu­ nu belirtirler. Proletarya için neyin "en iyi" olduğunu ya da olacağ ı­ nı saptamakla pek ilgimiz yok. Çünkü böylesi gözlemler pratik de­ ğer taşımaz. Dahası , proletarya açısından "en iyi ne olur" konusu­ na soyut bir tarzda yaklaşınca, toplumsal nitelikli her türlü düzen­ sizliğin ve ulusal bask ı n ı n "en iyi" ilacının kuşkusuz sosyalist sis­ tem olduğu sonucuna varmak zorunda kalı rız. Ütopyacı bir sav daima ütopyacı çözü mler doğu rur, yalnızca "geleceğin devleti"ne allansa bile; oysa problem aslında varolan burjuva gerçekliği çer­ çevesi içinde çözülmelidir.

Yöntemler açısı ndan da yukarıdaki gibi bir akıl yürütme başka bir tarihsel yanlış anlamayı daha barı nd ı rı r. Bağ ımsız bir ulus-dev­ letin u lusun varl ı ğ ı n ı n ve gelişmesinin "en iyi" güvencesi olduğu savı , ulus-devletin tamamen soyut bir şey olarak anlaşılması ha­ linde geçerlidir. Yalnızca u lusal bir açıdan, yalnızca özgürlük ve bağı msızl ı ğ ı n taah hütü ve somutlaşması olarak görülen u lus-dev­ let; Almanya, i talya, Macaristan, kısaca 1 9. yüzyı l ı n ilk yarısında Orta Avrupa'n ın bütün ülkelerinin çürüyen küçük burjuva ideoloji­ sinin bir kalı ntısıdır. Darmadağınık burjuva liberalizminin cebinde kal m ı ş bir deyişti r. O zamandan beri, burjuvazinin gelişimi , modern ulus-devletin belirsiz içerikli "özg ürlük" ya da ulu sal "bağ ı msızlık"

Yazar, "diğer" milliyatierin milliyetler olarak yararlandıklarıyla aynı hakları iş­ çi sınıfı adına (herhalde bütün milliyetlerden işçiler adına) da savun­ maktadı r. 1 63


fikirlerinden daha gerçek ve elle tutu lur old uğ u n u tartışm aya yer bırakmayacak biçimde kanıtlam ıştı r; ne çok cazi p, ne çok saf, be­ lirli bir tarihsel gerçekliği vardır. Modern devletin bütün özü , "ulus"un özg ürlük ve bağ ı msızl ı ğ ı değil, sadece burjuvazinin sınıf egemenli�i, korumacı politika, dalaylı vergilendirme, militarizm , savaş v e fetihlerdir. Burj uvazi, "bağ ımsızlık v e ulusal özgü rlük"ün salt olu msuz mutlul uğunu öne çıkararak, amansız vahşi tari hsel doğrulan hafif bir ideolojik tü lle perdelerneye çalışma ,tekniğini kul­ lan ı rd ı . Bir vakitten beri bu tekn i k karşılığını ödüyordu. Ne var ki bugün, proletaryanm sın ıfsal konumuna kesinlikle aykırı d üştüğü­ nü kavramak için, bu savın ileri sürüldüğü koşulları hatırlamak bi­ le yeter. Bu durumda, burjuva liberalizminin sözde tam karşıtı olan anar­ şizm ne kadar değerli bir evlat olduğunu kanıtlad ı . Anarşizm, ken­ dine özgü "devrimci" ciddiyetiyle, liberal ideolojinin deyişlerini pra­ tikteki değeriyle dikkate alıyor; "özg ürlük"ün, "halkın iradesi"nin ve benzer boş sözlerin somutlaşmasından başka bir anlam taş ı ma­ yan ulus-devletin toplumsal ve tarihsel içeriğini hor görüyordu . Sözgelimi Bakunin, 1 849'da Orta Avrupa'daki ulusal hareketlere ilişkin şunları yazmıştı : Devrim'deki 1 848 ilk yaşam belirtesi, eski baskılara duyulan nefret çığl ığı, bütün ezilen milliyetler için sempati ve sevgi hay­ kırı şlarıyd ı . .. "Kahrolsun ezenler!" deyişi sanki tek bir göğüsten çıkar gibi yankı lanıyordu; "Ezilen Polonyalılara, italyanlara ve herkese kurtuluş! Artık fetih savaşı yok; sonuna kadar sürdürül­ mesi gereken tek b i r savaş var şimdi -bütün halkiara eninde so­ n u nd a özgürlüğü getirmeyi amaçlayan şanlı devrimci savaşı m ! Kahrolsun, despotik kongrelerin sözde tarihsel, coğrafik, strate­ jik zorunlulu klara göre kaba kuvvetle diklikleri yapay sınırlar! Uluslar aras ı nda doğaya, adalete uygun düşenler, halkın ege­

men iradesinin ulusal karakteristiklikler temelinde demokrati k bir anlayışla çizdikleri d ışı nda başkaca engel kalmamalı art ı k." 1 64


Bütün halklarda yankılanan haykırış böyleydi işte. 5 Ulusal bağ ımsızl ı k ve "halkın i radesi" konusu ndaki bu şaira n e sözlere Marx şu yanıtı vermişti : Bu rada hiç gerçeklikten söz edilmiyor, ya da "despot" ve "diplo­ matlar"ı n yanlış olarak, yapay biçimde oturttukları bir şey gös­ teriliyor. Bu uğursuz gerçekliğin karşısına, halkın sözde iradesi, mutlak "özgürlük", "adalet", "insanlık" istemlerinin kesin zorun­ luluğu çıkarıl ıyor. . . Bin kere şunun ya da bunun "özgürlük"ünü isteyebilirler; bir şey olanaksızsa gerçekleşmez ve her şeye karşın "boş bir düş" olarak kal ı r. . . "Halkın ulusal karakteristiklik­ ler temelindeki egemen iradesi"nin çizdiği sınırların belirlenme­ si ve "halkların evrensel kardeşliği" hakkında sadece bir söz söyleyeyim. ABD ve Meksika iki cumhuriyettir; ikisinde de halk egemendir. Peki öyleyse, ahlakçı kurama göre "kardeş" ve "fe­ dere" olması gereken bu cumhuriyetler arasında Teksas konu­ sunda nasıl savaş çıkabildi: Amerikan gönüllülerinin cesaretiy­ le desteklenen Amerikan halkının "egemen iradesi" Amerika'nı n sınırları nı (doğanın kendisince çizilen) birkaç yüz m i l güneye taşınırken, bu hareketini "coğrafik, ticari ve stratejik zorunluluk­ lar"a mı bağlıyordu?6 Marx'ın b u i ro n i k soruya yanıtı bellidir. "Ulus-devletler", cumhu­ riyet biçimi ndeyken bile, liberal deyişierin iddia ettiği ve anarşistie­ rin yinelediği gibi, "halk ı n iradesi"nin ürünleri ya da ifadeleri değil­ dir. Bugünkü "ulus-devletler", aynı önceki ulusal-olmayan devletler

(5)

(6)

Mikhail Baku n in, "Aufduf an die Slaweri', Köthen, 1 848, Zwei Schrif­ ten aus den 40er Jahren des XIX. Jahrhunderts, Internalianale Bibli­ othek für Philosophie, Bd. l l , No : 1 1 - 1 2 (Prag: 1 936}, s.27. Bu yanıtı kaleme al an Marx değil, Engels'di: Neue Rheinische Zei­ tung, 1 5 Ş u ba t 1 849, No: 222. Bkz. Marx-Engels, Werke, VI, 271 .

1 65


g ibi, burj uvazinin s ı n ıfsal egemen liğinin biçimi ve araçlarıdır ve on­ lar gibi fetih lere yaslanırlar. Ulus-devletlerin fetih ler, savaş ve bas­ kı (başka bir deyişle, "u lusal-olmama" haline gelme) eğilimleri ay­ n ıdır. B u yüzden, "ulusal" devletler arasında kesintisiz çekişmeler ve çıkar çatışmaları görülür. Bugün mucize eseri bütün devletler "ulusal" niteliğe bürünse bile, ertesi gün savaşı n , fethin ve baskı­ nın yansıd ı ğ ı aynı ortak tabioyu sunarlar. Marx'ın bu konuda verdi­ ğ i örnek tipiktir. ABD Meksika savaşı n için ve hangi konuda çıktı?7 Kaliforniya ABD'nin kapitalist gelişmesi açısından, ilkin sözcüğün asıl anlamıyla altın deposu olarak, ikincisi Pasifik Okyanusu'na açılan bir kapı olarak vazgeçilmez önemdeydi. Ancak bu toprakla­ rın ele geçirilmesiyle ABD kapitalizmi okyanustan okyanusa koştu­ rabilir, yeni siperler sağlayabilir, Doğu'ya olduğu gibi Batı'ya da bir çıkış yolu bulabilirdi. Geri Meksikalılar açısından ise Kaliforniya ba­ sit bir toprak mülkünden ibaretti. Burjuvazinin çı karları belirleyici ol­ du. Anarşistlerin "halkın iradesi" diye tapındığı ve idealize ettiği "ulus-devlet" kapitalizmin çı karlarına uygun fetihler için etkili bir araç işlevi gördü. Modern G ü ney Amerika'n ı n tarihi daha d a çarpıcı örnekler su­ nar. 1 9. yüzyı lın şafağı nda i spanya ve Portekiz sömürgelerinin "ulusal" kurtuluşların ı n çift yönlü karakterine daha önce değindik. Bu noktada, onların bağı msız "ulus-devletler" olarak sonraki tarih­ leri , anarşist "ulusal özgürlük" ve "halkın iradesi" deyişlerinin renk­ li ö rnekleri olarak ilgilendiriyor bizi. Brezilya Portekiz'den özgürlüğünü 1 825'de çetin bir savaşı n ar­ dı n dan kazandı . Ayn ı yıl Brezilya'yla Arjantin (o da i spanya ege­ me nliğinden yeni kurtulmuştu) arasında Banda Oriental eyaleti so­ run una dayan a n bir s avaş patlak verdi. Yeni "ulus-devlet"lerin i kisi de , Uruguay Cumhuriyeti'nden bağı msızl ı ğ ı n ı nihayet ama ancak G ü ney Amerika'da sömürge çıkarları bulunan Avrupa devletlerinin

(7 )

Yazarı n o rijinalde "Meksika" yerine "Teksas" yazması belli ki hatadır. 1 66


silahlı müdahalesi sayesinde kazanabiimiş bu eyaleti yutmak isti­ yorlard ı . Fransa ve diğer Avrupa devletleri, Uruguay ve Paraguay'ın bağ ı ms ızl ı ğ ı n ı tan ı mayı inatla reddeden Arjantin'e bir ültimatom verdiler. Sonuçta, 1 845'de Paraguay, U ruguay ve Brezilya'nı n ka­ tıldığ ı başka bir savaş çıktı. 1 850'de Brezilya'yla Arjantin arasında başka bir savaşı n daha önü açıld ı ; Brezilya, Paraguay ve Urugu­ ay'ın yardımıyla ilkin Arjantin 'i yenilgiye u ğrattı , sonra da Uruguay'ı işgal etti. 1 864'te "bağ ımsız" Uruguay'a resmen silah zoruyla bo­ yun eğdirdi. Bunun üzerine Paraguay ayaklandı ve Brezilya'ya sa­ vaş ilan etti. Bu savaşa Arjantin ve U ruguay da katıldılar. 1 865 'den 1 870'e kadar süren bu savaş, "halk ı n iradesi"nin değil ama kahve plantasyonu sahiplerinin iradesi ve çıkarları nın egemen olduğu Brezilya'nın Güney Amerika'da egemen bir büyük devlet olmasını sağladı . Tarih Brezilya'da beyazların (nüfusun üçte birini bile oluş­ turmayan) siyahlar ve melez nüfus üzerindeki egemenliğine hiç değinmez. Kölelerin özgürlüğü ancak yoğun iç savaşı rnlar sonu­ cunda 1 871 'de ilan edildi, ama köle sahipleri bunun bedelini dev­ let fonlarından karşılayacaktı. Oysa plantasyon sahiplerinin aleti durumundaki parlamento bu fonları onaylamayı nca, kölelik uygula­ ması sürmüştü. 1 886'da yetmiş yaşını geçen kölelere özgürlük ve­ rild i ; geri kalanlar özgür kalmak için yetmiş yıl bekleyeceklerdi. Ama 1 888'de, tahtı elinde tutmaya çalışan hanedan partisi parla­ mentoyu köleliği bedelsiz ve genelde ortadan kaldı rmak zorunda bıraktı ; cumhuriyetçi hareketin geleceği açısından belirleyici önem­ de bir adımd ı . Plantasyon sahipleri kitle halinde cumhuriyet bayra­ ğ ı n ın arkasında duruyarlardı ve 1 889 askeri darbesiyle Brezil­ ya'nı n cumhuriyet olduğu ilan edildi.*

(*)

Köleliğin biçimsel olarak ilgasından sonra bile (kölelik bugün bile uygulanmaktadı r) bu "ulusal" cumhuriyette "ulusal irade" üzerindekı "kahve" çıkarlarının etkisinin genişlemesi, bu olay taraf ından kanıtlanmaktadı r. Önceki yıl [1 907] kahve platasyonları , uluslararası 1 67


Gü ney Amerika'da iç koşullar ve gelişmeler, "ulus-devletler"in ayaklanması ve "halkın iradesi"nin sağlanması zamanından beri bir cennet tablosu sunmakta. Bu tablonun güzel bir tamamlayıcısı da Avu stralya Birleşik Devletleri . B u devletler i ngiliz sömürgeleri ol­ maktan zar zor k u rtulmuş, özg ürlüklerini kazanmı şlardı (cumhuri­ yetçi yönetim biçimiyle ya da Bakuninci deyişierin ideal ifade tarzı olan federal sistemle). Her şey Yeni Gine'nin sınır komşusu Yeni Hebrideslere saldırı lmasıyla başlamıştı . Amerika Birleşik Devletle­ ri'ni ustaca taklit ederek kendi özgül "ulusal" doktrinlerini ilan etti­ ler: "Avustralya Avu sturalyal t iarın olmal ıdır." Aynı zamanda, Avus­ turya Birliği'nin büyüyen donanm ası bu öğreti nin vurgulu bir yoru­ munu sağlar. Politik bağımsızl ı '<., yani ulus-devlet, kapitalizm ve burjuvazinin sınıf çıkarı açı sından sadece u l us-devlet egemenlik (ya da dene­ tim) ve fetihlerin bir aracı diye zorunluysa; işçi sınıfı da milliyetçili­ ğin kültürel ve demokratik içeriğiyle ilgilenir. i şçilerin böylesi politik sistemlere ilgi lerinin nedeni, u lusal yaşamda, kültür ve demokrasi­ nin fetih değil, savunma amacıyla, tarihsel olarak aynı burjuva dev­ lette yer alan çeşitli milliyetlerin dayan ışma ve işbirliği ruhuyla öz­ gü rce gelişmesini sağlamaktır. Milliyetlerin ve politik örgütlerin ya­ sa önünde eşitliği ve u lusal kültürel gelişmenin sağlanmas ı : Prole­ taryan ın program ının genel biçimi böyledir. Bu, proletaryan ı n sı n ıf­ sal konumundan kaynaklanan, burjuvazinin milliyetçiliğine zıt dü­ şe n bir doğal programd ı r.

Önceki yıl [1 907] kahve p latasyonları, u luslararası kahve pazarına aşırı mik­ tarda kahve sürerek ve bu suretle fiyatları n aşırı derecede düşmesine neden olarak büyük bir krize neden olduğunda Brezilyalı platasyon sahipleri tüm artık kahveyi devlet fonlarıyla alması için hükümeti zor­ lamıştı. Doğal olarak, tüm toplumun mali ve maddi varl ı ğ ı n ı n şiddetli bir şekilde sarsılması bu ilk denyden kaynaklanmıştır. 1 68


ll Genel ilkelerin klasik doğrulanışını ve kanıtı n ı , Rus devleti çerçeve­ sindeki en ünlü milliyet problemi olan Polanya sorununda görebiliriz. Polanya'da ulusal hareket başı ndan beri Batı Avrupa'dakinden tamamen değişik bir karaktere bürünmüştü. Polanya'daki ulus fikri için bugü nkü Almanya ve i talya'n ı n tarihinde tarihsel bir benzerlik arayanlar, gerek Polanya, gerekse Almanya ve i talya'daki ulusal hareketlerin asıl tarihsel özü nü yanl ış anlad ı kları n ı ele verirler. Biz Polonyalı larda, ulus fikri, asla burjuvazinin değil, soyluluğun sınıf­ sal fikriydi. Polanya ulusal özlemlerinin maddi temeli, 1 9. yüzyıl Or­ ta Avrupa'sındaki gibi modern kapitalist gelişmeyle değil, tersine, soyluluğun, kökleri doğal-feodal ekonomiye uzanan toplumsal ko­ numu fikriyle belirlenmişti. Polanya'daki ulusal hareketler feodal ilişkilerle birlikte yok oldu­ lar; oysa burjuvazi, kapitalist gelişmenin tarihsel sözcüsü olarak, en başından beri, açı kça ulus-karşıtı bir faktördü bizde. Bunun nedeni sadece 1 9. yüzyıl burjuvazisinin özgül kökeni, yabancı ve heterojen nitelikli oluşu , sömürgeciliğin ürünü oluşu, Polanya toprağı na ekil­ miş yabancı bir gövde oluşu değildi. Polanya sanayi inin baştan be­ ri , daha 1 820 ve 1 830'1arda, Polanya içinde yerli pazarı denetleme­ yi, hatta yaratmayt başarabilmesinden bile önce , bir ihraç sanayii oluşu da belirleyici önem taşıyordu. Bu rada ülkemizin sinai geliş­ mesinin bütün istatistiklerini aktarmayacağız, okur onları bizim in­ celememizde (Die lndustrielle Entwick/ung Po/ens -Polonya'n ı n Sı­ nai Gelişimi) ve Krakow, 1 905 tarihli Kweslja polska a ruch socja­

/istyczny /Polanya Sorunu ve Sosyalist H areket/ adl ı yapıtta bulabi­ lir. Biz sadece bu gelişmenin en önemli ana hatlarını hatı rlatacağız. Özell ikle kapitalist sanayinin temel dallarında, yani tekstil ürün­ lerinde Rusya'ya yap ı lan ihracat, Polanya kapitalizminin ilk g ün­ lerden beri varlığı ve gelişmesinin temeli, ayrıca Polanya bu rjuva­ zisinin temeli haline gelmişti . Sonuçta, bizim burjuvazimiz politik 1 69


eğilimleri n i Batı'ya, Galiçya'nın Saray'la u lusal birleşmesine değil, Doğu 'ya, Rusya'ya dayand ırd ı . l mparatorlukla Polanya Krallığı arasında g ümrük engellerinin kald ırılışından sonra, büyük sanayi­

nin gelişmesiyle birlikte bu eğilimler de arttı. Gelgelelim, burj uva s ı nıfı n ı n toplumdaki gerçek egemenliği başarısız Ocak Ayaklan­ ması 'ndan /1 863/ sonra başlad ı . Ulusal bağ ımsızlıktan vazgeçmek demek olan "organik emek programı"B yeni yönetimin resmi açılı­ ş ıydı . Kaldı ki, burjuvazinin Polanya'daki sınıf egemenliği Almanya ve ltalya'daki gibi beraberinde birleşik bir ulus-devletin kuruluşunu getirmemekle kalm ıyor, Polanya'nın fethi ve bölüşülmesi temelle­ rinde yükseliyordu. Birleşme ve ulusal bağ ımsızlık fikri yaşamsal özsuyunu kapitalizmden çıkarmıyor, tersine, kapitalizm geliştikçe bu fikir tarihsel olarak ömrünü tüketmiş oluyordu. Kapitalist burju­ vazinin bizim ülkemizde ulus fikriyle kurduğu özgül tarihsel ilişki ulus fikrinin yazg ısı açısı ndan da belirleyici oldu ve toplumsal ka­ rakterini çizdi. Almanya'da, i talya'da, yarım yüzyıl önceki Güney Amerika'da, "ulusal yeniden doğuş" beraberinde devrimci, ilerici bir ruhun bütün özelliklerini getirmişti. Kapitalist gelişme ulus fikrini ku­ caklayıp, tarihsel anlamıyla konuşursak, devrimci burjuvazinin po­ litik ideallerine (demokrasi ve liberalizm) çıkarmıştı. Tam da bu ta­ rihsel anlamıyla, ulus fikri burjuvazinin (modern burj uva devletinin} genel sınıfsal programının basit bir ayrıntısıydı. Polanya'daysa ulus fikriyle burjuva gelişme arasında bir zıtlık doğdu. Ulus fikri hem ütopyacı , hem de gerici bir karakter !aşıyordu. Bu zıtlık, Po­ lonya'nın ulusal bağımsızlığı fikrinin tarihi nin üç aşamasına yansır.

(8)

"Organik e meğe dönüş" - Polonya Krall ığı'ndaki pozitivistlerle Galiçya­ lı muhafazakarların (başarısız 1 863-64 Ocak Ayaklanması'nın ard ın­ dan) buldukları bir slogan. Romantizmi, yüce isyankarlık ve komplocu­ luk kavramlarını reddeden bu slogan, Polonya'nı n hayatta kalmasının biricik aracı olarak eğitim, sanayi, ticaret ve tarımda bilimsel bir yakla­ şım istiyordu. 1 70


i lki, Polanya sayiuiuğunun silahlı savaşımının başarısızlıkla bit­ mesidir. Tarih felsefesinde "şiddet ve zor'' kuramının en ateşli sa­ vunucuları bile Polanya'daki ayaklanmacı hareketlerin yenilgisini Rus süngülerinin üstünlüğü olarak açı klayamaz. Polanya'nın mo­ dern ekonomik ve toplumsal tarihi konusunda bir şeyier bilen her­ kes , asker ayaklanmacıların yenilgisini, başka yerlerde, Ka­ utsky'nin sözleriyle, modern ulus fikrinin temel unsurlarından birini oluşturan aynı kapitalist pazar kaygısının hazırladığını bilir. Büyük ölçekli kapitalist üretimin koşullarını yaratmaya çalışan burjuva gayretkeşler ulus-devlet fikriyle hiç ilgilenmiyor, tam tersine, ilhak­ tan yarar sağlamaya, soyluluğun ulusal hareketini felce uğratmaya çalışıyorlardı. Demek ki /Polonya'da/ ulus-devlet fikri, özünde bur­ j uva nitelikli bu fikir, burjuvazinin sabotaj ına uğradı ve Ocak /1 863/ ayaklanmasıyla yenildi. i kinci aşama, Polanya'da ulus fikrini küçük burj uvazinin miras alışıyd ı . Ulus fikri bu aşamada silahlı savaşırndan tarafsızl ı k politi­ kasına kaydı ve eşzamanlı olarak zayıflığını dışa vurmaya başla­ d ı . Yirmi yıl toplumdan uzak anlamsız bir yaşam sürdükten sonra ('BO'Ier ve '90'1arda küçük burjuva milliyetçiliği beşerli altışarlı "Po­ lanya yurtseverleri" biçiminde göç koşullarına dayanmıştı) ve niha­ yet bugünkü devrimci çağ ın açılışıyla, politik sahnede aktif bir par­ ti olarak göründü. Ulusal Demokrasi, politik anlamda aktif bir aşamaya geçişini, ulusal bağ ı msızlık programını h ayata geçirilemez bir ütopya diye açıkça reddederek, programına ülkenin ve karşı-devrimin özerkliği gibi ikili bir slogan alarak ortaya koydu. Şimdi Ulusal Demokrasi , geleneksel u lusal programındaki safrayı attıktan sonra, hızla top­ lumdaki asıl politik güç haline gelmektedir. i kinci küçük burjuva devrinde de başarısızlığa uğrayan ulus-devlet programının yerini, burjuva bir Polanya temelinde pratik ve hayata geçirilebilir bir prog­ ram (özerklik programı) almıştır. Polanya'daki ulus fikrinin üçüncü ve son aşaması, proletaryan ın 1 71


s ı nıf hareketiyle birleşme girişimidir. PSP'nin yirmi yıllık sosyal­ yurtsever deneyi, u luslararası i şçi hareketinin tarihinde ulus-devlet sloganı n ı n sosyalist programın bir parçası haline getirildiği tek ör­ nekti. Ve bu tekil deney yirmi yıl sonra küçük burjuva deneyle aynı tarzda ve aynı tür bir krizle bitti . . . Rusya'da i şçi Devrimi'nin /1 905/ patladığı günlerde, PSP de aktif politikada ve toplum yaşamı nda bir yer edinebilmek umuduyla Polanya'n ı n yeniden inşası progra­ m ından açı kça vazgeçmişti. Ulusal Demokrasi bu programı orta sı­ n ıfın karşı devriminde aktif rol oynayabilmek üzere reddederken, PSP'nin amacı proleter devrimi adına baskı uygulayabilmekti. PSP'nin bu vazgeçişten kaynaklanan krizi, gerilemesi ve düşü­ şü Polanya ulus-devleti fikrinin ( bu sefer proletaryanı n elbisesin­ del üçü ncü ve son iflasını oluşturuyordu. Modern zamanları n en güçlü toplumsal altüst oluşu olan , bütün hayat tohumları n ı büyü­ meye ve olgunlaşmaya çağ ı ran, ayn ı zamanda toplumun temelini dev bir sabanla paramparça eden bugü nkü devri m , Polanya ulus­ devleti fikrinin son izini de silmişti ; sanki, tarihsel gelişmenin bütün içeriğinin boşald ığ ı , gericilik döneminin tozu dumanı içinde top­ lu msal geleneklerin malaziarı arası nda yuvarlanabilecek içi boş bir kabuk gibi. Ama Polanya milliyetçiliğinin tarihsel kariyeri henüz sona gel­ memiştir. Asl ı nda ulus-devlet fikri olarak ömrünü tüketmiş, ancak aynı zamanda ütopyacı bir hayaletten toplum yaşam ının gerçekçi bir etmenine dönmüştür. Polanya'daki burj uva-kapitalist gelişme Polanya'yı ayakları ndan Rusya'ya bağlıyor, ulusal bağ ı msızlık fik­ ri n i ütopyacı l ı ğ a ve yenilgiye mahkum ediyordu. Ama burjuva sü­ recin öbür yüzü Polanya toplumunun devrimci gelişmesidir. Po­ lonya'da toplumun ilerlemesinin bütün gösterge ve faktörleri , ön­ cel ikle başl ı c a faktör olan proletarya ve onun Çarlık i mparatorlu­ ğ u ndaki gene l devrimdeki yeri, aynı burj uva-kapitalist gelişmenin teme llerinden fışkırm ı ştı. Polanya'n ı n toplu msal ilerlemesi ve dev­ rimci gelişme s i bu şekilde kapitalist s ü reçle birleşmiş; Polanya'yla 1 72


Rusya aras ındaki yapay engeli kald ı rmayı hedefleyen bütün ayrı­ lı kçı özlemler doğası gereği toplumsal ilerlemenin ve devrimci ge­ lişmenin çıkarlarına yöneltilmiştir; başka bir deyişle, gericiliğin gös­ tergeleridir. Ama aynı zamanda, u lus fikri , ulus-devlet ve ulusal ba­ ğ ımsızl ı k programının kesin olarak suya düşüşüyle birlikte, genel ve belirsiz bir ulusal ayrı lık fikri ne indirgenmiş; Polanya milliyetçili­ ği geleneğin kutsadığı bir toplumsal gericilik biçimine dönüşmüştü. U l us fikri , bütün burjuva sınıflar, soyluluk, orta sı nıf ve küçük burju­ va kampının gerici özlemlerinin toplu bir ideolojik kalkan ı hali ni al­ m ıştı . Tarihsel diyalektik, klişelerin kıskacına yakalanmış ve "ulus­ ların hakları"nı soyut bir çılgınlıkla öne sürüp duran politi kacıların akıllarının aldığı ndan çok daha i mgesel, esnek ve çeşitliliğe açı k ol­ duğunu kanıtlam ı ştı. Rus, Alman ve başka u luslardan çok sayıda devrimci, "ulusal geleneği", efsaneye göre kıyıya vurmuş ve cansız iken kulak dayandığ ı nda dalgalann uzaktaki gürültüsünü durmak­ sızın yineleyecek bir deniz kabuğu gibi, her türden devrimci akı m ı özümseyip taşı mak üzere, doğas ı gereği bütün zamanları kapsa­ yan tarihsel bir damar sayma eğilimi ndeydi ve halen de öyledirler. Günümüz Polonya'sını yaratan somut tarihsel ve toplumsal koşul­ larda, bu "ulusal gelenek" tam z ıttına dönüşmektedir: Her tip gerici­ liği taşıyan bir damar, karşı-devrime doğal kalkan. Ulusal Demok­ rasi , Kazakları Polanya proletaryasının eleştiri ve protestolarından koruyan Birinci Duma "ulusal g elenek" sloganıyla gerçekleştirdi. Ulusal Demokratlar "ulus fikri" ad ı na Sosyal-Demokrat işçileri se­ çim öncesi toplantı lardan uzaklaştırmak için mermi yağdırdı lar, hat­ ta Varşova, Lodz ve Pabianice'de onlarca işçi öldürdüler. 9 Ulusal Demokrasi ulus slog an ıyla prole taryan ı n ekonomik savaşı m ı n ı ve devrimci eylem lerini etki sizleştirmek üzere "ul usal işçi birlikleri"ni

(9 )

Pabianice-Lodz'un yaklaşık on mil güney batısı ndaki bir sanayi şehri.

1 73


örgütledi . Ulusal Demokrat demi ryolu işçileri u lus sloganıyla Aralık 1 905'te Polanya'da başlam ış demiryolu grevini kırdı lar ve g revci işçileri silah dayayarak işe dönmeye zorladılar. Ulusal Demokrasi ulus slogan ıyla genel grev ve diğer grev biçimlerine toplu bir saldı­ rı tezgahlarken, g revierin "ülke sanayiini ve ulusal serveti" yok etti­ ğini iddia etti. Duma'daki Polonyalı lar ulus sloganıyla Vyborg Ma­ nifestosu tartışmalarına, Duma'nın dağıtı lışından sonra Vyborg Manifestosu'nun açıklanmasına katı lmayı reddettiler. Ulusal Demokrasi ulus sloganıyla "Polanya Şahinleri"ni , 1 0 da­ ha doğrusu, sosyalistleri katletme, grevleri olanaksıziaştırma gibi amaçlar g üden silahlı savaş mangalarını örgütledi. Ulusal Demok­ rasi 'nin lideri Bay Dmowski resmi organlarında "sosyalistlerin ya­ bancılar olduğunu", yani "dış düşmanlar'' oldukları nı ilan edip, sos­ yalistlerin "ulus" ad ına katıedilmesine önceden gerekçe hazı rlama­ ya girişti. Ve nihayet Polanya burjuvazisi, başlarında U lusal De­ mokrasi olduğu halde, ulus fikri , ulusun geleceği ve ulusal savun­ ma ad ı na, mutlakiyetçiliğin uşaklan n ı n saflarında yer alıp "kayıtsız şartsız" Rus "ulus fikri"ni destekleyerek açı k açı k "neo-panslavizm" bayrağ ını dalgalandırıyordu. Böylece karşı -devrimin sunak eşiğin­ d e politik "ulus" programının son kal ı ntısı olan Polanya'nın özerkli­ ğinden de vazgeçiliyordu. Tarihin istismar edilişinin ürünü olan Po­ lonya'daki ulus fikri gerilemenin ve düşüşün bütün aşamalarından g eçmişti . Politik kariyerine uluslararası devrimin onurlandırdığı ro­ m antik, soylu bir asi olarak başladı ktan sonra, şimdi ulusal bir ho­ oligan (Rus mutlakiyetçiliği ve emperyalizmin Kara Yüzler'inin bir gö"nüllüsü) olarak bitirmektedir.

(1 O)

Şahinler (Sökol), Galiçya'da 1 867'de Ulusal Demokrasi'nin politik reh­ berliğinde kurulmuş bir gençlik derneğiydi. 1 74


� - FEDERASYON, MERKEZi LEŞME VE PARTi KULARiZM

Şimdi milliyet sorunu için önerilen başka bir biçime, federasyona dönelim. Federalizm, çoktandır, anarşist renkteki devrimcilerin gözde fikri olmuştur. 1 848 Devrimi sırasında Bakunin, manifesto­ sunda şöyle yazıyordu: "Devrim kendi gücüyle i ktidara gelişiyle despotik devletleri n dağ ı lışını, Avusturya. . . Türkiye . . . despotların son kalesi Rus devletinin dağılışı nı. .. ve nihai amaç olarak evren­ sel Avrupa Cumhuriyetleri federasyonunu ilan etmişti ." O zamRn­ dan beri, federasyon az çok ütopyacı, küçük burjuva karakterdeki sosyalist partilerin, (yani, Sosyal- Demokrasi gibi tarihsel bir yakla­ şım benimsemeyen, öznel "idealler"e gömülmüş partilerin) prog­ ramlarında her türlü milliyet sorunların ı n ideal bir çözümü olarak kalmıştır. Örneğin Rusya'daki Sosyalist Devrimciler böyle bir parti­ dir. U lusal devlet kuru lmasını isternekten vazgeçtiği, felsefi yakla­ şımı da terketme yolunda olduğu günlerdeki PSP de öyleydi. Son olarak, Rus i mparatorluğu'ndaki, okuduğunuz bölümün sonunda daha yakından tanıyacağ ımız çeşitli sosyalist g ruplar da öyledir. Federasyon sloganı n ın niçin anarşist renkli bütün devrimcilerce çok geniş biçimde tutulduğunu soracak olursak, alacağ ımız yan ıtı tahmin etmekte zorlanmayız: " Federasyon" (hiç değilse , bu tür sosyalistlerin devrimci imgelemindel ulusların "bağıms ızlık" ve "eşitliği"ni "kardeşlik"le birleştirir. Sonuç olarak, ulusların yasası ve 1 75


u l us-devlet açısı ndan katı gerçekl iğe verilmiş bir ödun vard ı r. "Uius­ lar"ın ayrı ve kendine kusursuz b içimde yeten "ulus-devletler" ola­ rak "hakları"nın yokluğunda yaşayamayacakları , onlar arası nda ki­ mi bağlar bulunduğu koşulunu (küçumsenemeyecek bir koşul) dik­ kate alan kendine özgü, ideolojik bir ödündür bu. Çeşitli mill iyetler arasında tarih boyunca gelişmiş bağlar, ulusal farkl ılık gözetmeden bütün bölgeleri içine alan maddi gelişme, burjuva gelişmeni n mer­ kezileşme eğilimi -bütün bunlar, devrimci doğaçlamacı ların zihi nle­ rinde yansır: "kaba-kuvvet" yerine u luslar arası i lişki lerde "gönüllü­ lüğü" geçirirler. Bütün uluslara bağ ı msızlık ve eşitlik bahşeden ay­ nı "halkı n iradesi" monarşizmin bütün kalıntılarını iğrenerek tarihin çöp sepetine atacak kadar iyi ağ ı z tad ına sahip olduğu için, demek ki cumhu riyetçiliğin bu konudaki sicili tertemiz olduğundan, var olan burj uva dü nyası bir çı rpıda gönü l l ü bir bağ ımsız cumhu riyetler birli­ ğine, yani federasyona dönüşür. Burada, Çarlık Rusyas ı 'n ı n Güney Slavlara iştahla yaklaşmasının Bakunin'in deyişlerinde panslav bir anarşizm idealine, "Siav halkları federasyonu"na dönüşmesindeki gibi , gerçekliğin aynı "devrimci" tarihsel karikatürünün bir örneğiyle karşı karş ıya geliyoruz. Gerçekliğin "devrimci" değişikliklere uğratıl­ ması yönteminin daha dar çapl ı bir uygulaması PSP'nin 1 906'daki 8. Kongre'si nde benimsediği programd ı : Polanya'nın Rusya'yla cumhuriyet yönetiminde federasyonu. Sosyal-Yurtsever bakış açısı (devrim öncesi dönemde) bütün safl ığı ve tutarl ılığ ıyla korunduğu sürece , PSP yalnızca ulus-devletlerin program ını tanıyor, sözgelimi Rus Sosyalist-Devrimci leri'nin önerdiği federasyon idealini aşağ ıla­ m a ve nefretle reddediyordu . Devri min patlaması önvarsayımları bi r anda yıkıldığı zaman , PSP, artık yadsı n amayacak gerçeklik le­ hi ne ödünler vermeye zorlandı . Polonya ve Rusya açı kça tek bir to plumsal varlığı oluştu ruyordu ; bunun kes i n göstergelerinden biri­ si , ortak devrimin,

eskiden

nefret edi len Polanya'nın R u sya'yla fe­

derasyon oluşturması programını n ödünlerin bir parçası olmasıy­ d ı . Aynı zam a nda PSP, bu tür "devri mciler"de alışılage ldiği gibi , şu 1 76


olgunun farkında değildi: Sosyal-Demokrasi Polanya ve Rusya'n ın ortak kapitalist gelişimini program ve taktiklerinin tarihsel temeli ola­ rak kabul ettiğinde, sadece sosyalistlerin iradelerine bağ lı olmayan, nesnel, tarihsel bir olg uyu belirtmiş oluyordu. Bu olgudan hareketle Polonya ve Rus proletaryasının birleşik sınıf savaşımı biçiminde devrimci bir sonuç çıkarılması gerekiyord u . Oysa Polanya'nın Rus­ ya'yla federasyon oluşturması programını önüne koyan PSP, çok daha ileri gitmişti : Tarihsel yazg ıyı edilgen biçimde kabu llenmekten­ se, Polanya'n ı n R usya'yla birliğini haharetle öneriyor, biriiğin so­ rumluluğunu üstüne al ıyor, nesnel tarihsel gelişmenin karşısına sosyalistlerin "devrimci" biçimdeki öznel onayını koyuyordu . Ancak b i r politik örgütlenme biçimi olarak federalizm, "ulus-dev­ let" gibi, o biçime yüklenen öznel ideolojiden tamamen farklı ve on­ dan bağımsız kendi tarihsel içeriğ ine sahiptir. Bu yüzden federas­ yon fikri, yalnızca modern sosyalist gelişmede federasyon fikrinin yazg ısı ve rolünü i rdeliyorsak, proletaryan ı n sınıfsal bakışı açı sın­ dan değerlendirilmelidir.

ll

Kapitalist gelişmenin bütün ülkele rdeki başl ıca eğilimlerinden biri­ si, tartışma götürmez biçimde, iç, ekonomik ve kapitalist merkezi­ leşme; yan i , devlete ait toprakları ekonomik, hukuksal, yönetsel, adli , askeri vb. açılardan tek bir bütün halinde biraraya getirme ve kaynaştırma çabas ıdır. Federalizmin egemen olduğu O rta Çağ'da, bir ve ayn ı devletin parçaları ve bölgeleri arasındaki bağlar son derece gevşekti. Yan i, çevresiyle birlikte her büyük şehir i htiyaçla­ rını karşılayacak günlük kulla n ı m nesnelerinin çoğ u n u kendisi üre­ tiyord u ; ayrıca kendi yasaları, h ükümeti , ordusu vard ı . Batı 'daki daha büyü k ve varlıklı şehirler kendi başları n a savaşlara g irmi şler, yabancı devletlerle anlaşmalar yapmı şlard ı . Ayn ı biçimde, daha 1 77


büyük topluluklar kendi kapalı ve tecrit edilmiş hayatları n ı yaşıyor­ lar; feodal lordları n toprakları , hatta şövalye malikaneleri nin bölge­ leri başlı başına küçük, neredeye bağ ımsız bir devlet oluşturuyor­ du . Zamanın koşulları nın ayı rt edici özelliği, bütün devlet normları­ nın azalması ve gevşemesiydi . Her kasaba, her köy, her bölge farklı yasalara, farklı vergilere sahipti : Bir ve aynı devlet, devletin bir parçasını diğerlerinden ayıran yasal ve gümrük engelleriyle do­ luyd u . Adem-i merkeziyetçilik doğal ekonominin, zamanın henüz olgu nlaşmamış zanaatkar üreti minin özelliğiydi. Doğal ekonomiyle bağlantılı olarak toplum yaşamının eriyip toz haline gelmesi ve devlet organizmasının parçaları arasındaki birli­ ğin zayıflığı çerçevesinde, toprak parçaları ve bütünüyle ülkeler Orta Çağ boyunca Orta ve Batı Avrupa'da aral ıksız el değiştirip du­ ruyordu. Ayrıca, devletlerin satın alma, alışveriş, rehinler, miras ve evlilik yollarıyla uzlaştıklarına da dikkat çekelim; Hapsburg monar­ şisi bunun klasik örneğidir. Orta Çağ ' ı n sonunda üretimde ve ticari ilişkilerde gerçekleşen devrim , mal üretimi ve paralı ekonominin artış ı , uluslararası ticare­ tin gelişmesi ve aynı devirde askerlik sisteminde devrim , şövalye­ liğin gerileyip düzenli ordulann yükselişi; bütün bunlar, politik ilişki­ lerde , monarşinin gücünü arttıran ve mutlakiyetçiliğin yükselişini sağlayan etmenlerdi. M utlakiyetçiliğin ana eğilimi, merkezi bir dev­ let aygıtı n ı n kuruluşuydu. 1 6. ve 1 7. yüzyıllar, mutlakiyetçiliğin merkezileşme eğiliminin feodal partikularizmin kalıntı larına karşı verdiği ara l ı ksız savaşlar dönemidir. M utlakiyetçilik iki doğrultuda gelişti : Diyetler ve eyalet meclisleriyle kendi kendini yöneten bele­ diyeleri n işlev ve özelliklerini üstlenme; ayrıca idari ve adli sistem­ de yeni m erkezi otoriteler yaratma ve m edeni, ceza ve ticaret hu­ kukları geli ştirerek devletin kapsad ığı bütün bölgelerde yönetimin standartlaştırılmas ı . 1 7 . yüzyılda, merkeziyetçilik Avru pa'da sözde "aydınlanmış despotizm" biçiminde tam zafer kazand ı ve hemen ardı ndan ayd ı nlanmamış polis-bü rokrasi despotizmi sökün etti. 1 78


Mutlakiyetçi liğin modern devlet merkeziyetçi liğinin ilk ve başlı ­ c a destekçisi olduğu tarihsel koşulların sonucunda, merkeziyetçi­ liği genelde mutlakiyetçilikle, yani gericili kle özleştirme gibi yüzey­ sel bir eğilim gelişti . Gerçekte mutlakiyetçilik, Orta Çağ 'ın sonun­ daki gibi feodal dağ ı n ıklık ve partikularizmle savaştığı sürece, ta­ rihsel ilerlemenin bir göstergesiydi kuşkusuz. Polanya'daki toprak soylularının "otokrasilerin göbeğinde yaşayamayacağına işaret eden Staszic bunu son derece iyi kavramıştı. Öbür yandan mutla­ kiyetçilik, modern burjuva toplumuna karşı ''veda içkisi" /iyi dilek­ lerle ayrı lma/ rolünden öte işlev g örmedi : Politik ve toplumsal açı­ dan, feodalizmi devirip kendi yıkıntı ları üzerinde modern , tekbiçim­ li, büyük bir devlet kurarak zemin hazırlamıştı . Gerçekten de, bur­ j uva toplumu mutlakiyetçiliğin bağımsızlığını -tarihsel ölümünden sonra- hiç azalmayan bir güç ve tutarlı lı kla merkeziyetçi eğilima kadar taşıyarak sürdürdü. Fransa'nı n politik bir alan olarak bugün­ kü merkeziyetçiliği Büyük Devrim 'in eseridir. "Büyük Devrim" ism i Avrupa'da etkisinin ulaştığ ı h e r yerde merkezileştirici b i r etki yap­ mıştır. Devrim 'in merkeziyetçiliğ inin ü rünlerinden birisi, 1 798'de, eskiden gevşek bir federasyon halindeki i sviçre kantonlarını ansı­ zın bastıran "Republique Helvetique" idi. Almanya'daki Mart /1 848/ devriminin ilk kendiliğinden eylemi , Orta Çağ parti kularizminin simgeleri olan gümrük evlerinin /Mauthauser/ halk kitlelerince yı­ kı lması olmuştu. Kapitalizm, hayati ilkesi yoğunlaşma olan geniş ölçekli makine üretimiyle, Orta Ç ağ'ın ekonomik, politik ve hu kuksal ayrı mları n ı bütünüyle s i l i p süpürmüştü v e halen de süpürmektedir. Büyük sa­ nayi, pazara ve geniş bölgelerde engellenmayen ticaret özgürlüğü­ ne gerek duyar. Büyük bölgelere uygun sanayi ve ticaret, tekbiçim­ li bir yönetim siste mi, yolların ve iletişim hatlarının tekbiçimli dü­ zenlenişini, uluslararası pazarda ama öncelikle her devletin kendi topraklarında olabildiğince tekbiçimli yasal ve adli kuralları gerekti­ rir. Gümrük resimlerinin ve ayrı belediyeliklerle toprak soylular ı n ı n 1 79


(gentry) mülklerinde vergi özerkliğinin kaldırı l ı ş ı , ayrıca mahkeme

ve yasalarındaki özerkliğe son verilişi, modern burjuvazinin ilk ka­ zan ımlarıydı . Bütün i şlevleri birleştirebilecek tek bir büyük devlet maki nesi nin yaratı lması bununla elele yürüdü: Yönetim sistemi tek bir merkezi hükümetin ellerinde; yasalar yasama organı, parla­ mentonun ellerinde ; silahlı kuwetler merkezi hükümete bağlı tek bir merkezi ordu biçiminde; güm rük düzenlemeleri bütün devleti kucaklayan tek bir tarife biçiminde; devletin her yerinde tek bir pa­ ra, vs . Modern devlet buna uygun olarak ruhsal yaşam alan ında da devlet çapında aynı ilkelere dayanarak düzenlenmiş, eğ iti mde ve okullarda, kiliselerin koşullarında tekbiçimcilik getirmişti . Kısacas ı , toplumsal yaşam ı n bütü n alanlarında olabildiği nce kapsamlı bir merkezileşme, kapitalizmin çarpıcı bir eğilimidir. Kapitalizm geliş­ tikçe, merkezileşme de bütün engelleri aşar ve sadece büyük dev­ letlerde değil, kapitalist dünyanın bütününde de uluslararası yasa­ lar aracılığ ıyla bir dizi tekbiçimli kurumlar doğurur. Posta ve telg raf hizmetleriyle demiryolu ulaş ı m ı o n yı llardır uluslararası kuruluşla­ r ı n hedefi olmuştur. Kapitalist gelişmenin merkezileştirme eğilimi gelecekteki sos­ yalist sistemin başlıca dayanaklarından biridir, çü nkü ü retim ve de­ ğ işimin en üst düzeyde yoğ unlaşmasıyla, tekbiçimli bir plana göre dünya çap ı nda yürütülen toplumsaliaşmış bir ekonominin zemini hazırlanır. Ö bür yandan, yalnızca devlet iktidarı nı ve m ilitan bir güç olarak işçi s ı n ıfını sağlamlaştırıp merkezileştirerek, proletaryanın proletarya diktatörlüğünü, sosyalist devri m i hayata geçirmek üzere d evlet iktid arı nı elinde tutması olanaklı hale gelebilir. Demek ki, proletaryanın modern sınıf savaş ımının i şlerliğini ko­ ruduğu ve başarı kazanabiieceği u ygun politik çerçeve , büyük kapi­ talist devlettir. Genelde sosyal ist saflarda, özellikle ütopyacı eğilim­ l eri taşıyanlar arası nda, kapitalist gelişmenin sad13ce ekonomik bo­ yutuna dikkat çekilir ve ekonomik kategoriler (sanayi, sömürü, pro­ l etarya , dep resyonlar) sosyalizmin vargeçilmez önkoşulları sayılır. 1 80


Politik alanda bu hareketin vazgeçilmez koşulları sayılanlar ise ge­ nellikle demokratik devlet kurum ları , parlamentarizm ve çeşitli "öz­ gürlükler"dir. Bununla birlikte modern büyük devleti n , modern sı nıf savaşımının gelişmesi nin vazgeçilmez önkoşu llarından, sosyaliz­ min zaferi nin güvencelerinden birini de oluşturduğu sık s ı k gözden kaçırı lır. Proletaryan ın tarihsel misyonu, her karış toprak parçasın­ da ayrı ayrı uygulanabilecek bir "sosyalizm", diktatörlük değ i l ; kal­ kış noktası büyük-devletin gelişmesi olan dünya devrimidir. Dolayı sıyla, kapitalist gelişmenin meşru çocuğu olan modern sosyalist hareket burjuva toplumu ve devletiyle ayn ı merkeziyetçi karakteristik özelliğe sahiptir. Yani Sosyal-Demokrasi , bütün ülke­ lerde, federalizmin olduğu gibi partikularizmin de kararlı bir karşıtı­ dır. Almanya'da, Bavyera ya da Prusya partikularizmi, yani Savye­ ra ya da Prusya'n ı n politik ayrı l ı ğ ı n ı , çeşitli konularda Reich'dan bağ ımsızl ığını koruma eğilimi, toprak soyluluğu (gentry) veya kü­ çük-burjuva gericiliğinin bir perdesi olmuştur daima. Alman Sosyal­ Demokrasisi, bütün enerjisiyle, örneğin Gü ney Alman partikularist­ lerinin Bavyera, Baden ve Wü rttemberg'de ayrı bir demiryolu poli­ tikasını sürdürme çabalarıyla savaşı rken; küçük-burjuvazinin Fran­ sız milliyetçiliği yaparak Alman Reich'ının bütününü kapsayan po­ litik ve ruhsal topluluktan kendini ayı rmaya çal ıştı ğ ı Alsas-Loren'in i şgal altındaki bölgelerinin partikularizmiyle de enerjik biçimde sa­ vaşır. Almanya'daki Sosyal-Demokrasi, Reich içindeki Alman dev­ letlerinde hala korunan feodal ilişkinin kal ıntı ları nın da kararlı bir karşıtıdır. Kapitalist gelişmenin genel eğilimi her devlet içinde ayrı eyaletlerin politik birliğinden yana olduğu gibi, federasyonları n kal­ dırı lması ve gevşek devlet birliklerinin türdeş, tekbiçimli devletler halinde kaynaşmas ından da yanad ı r; bunun olanaksız olduğu yer­ lerdeyse gevşek birliklerin tamamen dağ ılmas ını ister. Amerikan Birliğ i'nin yanı s ı ra isviçre Konfederasyonu 'nun, Avustu rya-Macaristan ' ı n yanı sıra Alman Reich ' ı n ı n modern tarihi bunun bir ifadesidir. 1 81


lll

i sviçre'de büyük devrimle yaratı l an bütünsel cumhuriyetin ilk mer­ kezi anayasas ı , Restorasyon ve gericilik zamanı nda geride tek bir iz bı rakmadan silinip gitmişti . Gericilik i sviçre'de Kutsal i ttifak'ı n ko­ ruması altı nda zafere ulaşınca, kantonların bağı msızlığına, parti­ kularizme ve gevşek bir federasyona dönüldü çabucak. Ü lke için­ de, anarşistlerin ve öteki "federasyon" tapı nıcılarının anlayışına uygun "bağ ımsız grupları n ve devlet birimlerinin gönüllü birliği" ide­ alinin yerine getirilmesi, Katalik dinselliğin egemenliğini ve aristok­ rat bir anayasanın benimsenmesini (geniş işçi kitlelerinin dışlan­ masıyla) gerektiriyordu. Temmuz 1 890 ve Mart 1 848 devrimleri arasındaki devrimci çal­ kantılar döneminde, i sviçre federasyonunun demokratikleşmesi ve merkezileşmesinden yana yeni bir muhalif eğilim doğdu . Bu eğ ilim i sviçre'de federasyon yerine sıkı bir devlet birliğinin kurulması, soylu ailelerin ve Katalik rahiplerin politik egemenliğine son veril­ mesi biçiminde görünmüştü. Burada, merkeziyetçilik ve demokrasi i l k başta elele yürüdükleri gibi ; federasyon ve partikularizm sloga­ n ı yla dövüşen gericiliğin muhalefetiyle karşılaştılar. Bugünkü 1 848 i sviçre Konfederasyonunu'nun ilk anayasası , 1 847'de kantonların bağ ımsızl ığ ı n ı , eski aristokrat sistemlerini ve k ilisenin nüfuzunu kurtarmak adı n a genel konfederasyona başkal­ d ı ran yedi Katalik kantonun oluşturduğu federasyona ("Sonder­ bund") kar ş ı yürütülen çetin bir savaştan doğmuştu. i syancılar Konfederasyon'un "despotizm"ine karşı kantonların "özgürlük ve bağımsızl ığ ı", özellikle Protestanların hoşgörüsüzlüğüne karşı "vic­ dan özgü rlüğü" bayrağ ını dalgaland ı rdıkları halde (çatışmanı n gö­ r ünüşteki n edeni Demokratik Radikal partilerin manastırları kapatı­ ş ıydı) ; buna kanmayan demokratik ve devrimci Avrupa, Konfede­ rasyon'un vahşi silahlı güce, yan i "şiddet"e dayanarak federalizm


savunucuları nı boyun eğmeye, Konfederasyon otoritesine tesl im olmaya zorlamasını bütün kalbiyle destekledi. Ve Neue Rheinische Zeitung un ozanı Freilingrath i sviçre merkeziyetçiliğinin süngüleri­ '

nin zaferin i Mart devriminin bir kalk borusuymuş gibi kutladığında ("dağlık topraklarda ilk kurşun sıkıldı, dağlar vaizlere karşı"), kan­ tonların eski bağ ımsızl ığını savunanların ve federalistlerin davası­ nı devralanlar, Metternich gericiliğinin temel direği , Almanya'nın mutlakiyetçi hükümeti oldu. i sviçre'nin bugüne kadarki gelişmesine ise, büyük sanayinin, uluslararas ı ticaretin , demiryolları nın ve Av­ rupa militarizminin büyümesinin etkisiyle durmaksızın artan hukuk­ sal ve politik merkezileşme damgasını vurmuştur. 1 874'teki iki nci anayasa merkezi yasaların niteliklerini, merkezi hükümet otoritesi­ ni, özellikle merkezi adli sistemi 1 848 Anayasası 'na kıyasla büyük oranda genişletmişti. Anayasa 1 874'te baştan aşağı gözden geçi­ rildiği için, her yeni maddenin eklenmesi Konfederasyon'un merke­ zi kurumları nın yetkilerini genişleterek merkezileşmeyi sürekli art­ tırmıştır. Modern kapitalist devlet doğrultusunda gelişen i sviçre'nin fiili politik yaşamı giderek federal kurumların ellerinde toplanı rken, kantonların özerk yaşamı gerilemekte, giderek kısı rlaşmaktad ır. i ş­ ler daha da ileri gitmiştir. Federal yasama organları ve tekbiçi mli hü kümet doğrudan seeimlerden (ulusal meclis ve federal meclis) hareketle giderek daha fazla prestij ve güç kazandığında, federal temsil organı , yani kantonların organı (StanderaQ yaşam tarafın­ dan ağır ağı r ölmeye mahkum edilmiş bir durumda can çekişmek•

te, içeriksiz bir biçim halinde kalmaktadır. Aynı zamanda bu merkezileşme sürecinin paralel bir tamamlayıcısı, kanton meclislerinde

(*)

i sviçre halkı arasında "hiçbir şey yapmayan" bir kurum olarak SUinde­ rat'a duyulan genel antipati karakteristik bir durumdur. Tarihsel geliş­ menin nesnel akışının bu federalizm organının işlevlerin i yok ettiğinin öznel bir ifadesinden başka bir şey değildir bu .

1 83


sürekli gözden g eçirme, karş ı l ı k l ı taklit ve ödünç alma yollarıyla kanton anayasaları nın tekbiçimli bir hale getirilmesidir. Sonuç ola­ rak, kanton partikularizmlerini n sergilediği eski çeşitl i lik h ızla kay­ boluyor. Şimdiye kadar, kantonların bağımsızl ığı ve politi k ayrılığı­ nın başl ı ca güvencesi , tarihsel kökeni, geleneği ve kanton partiku­ larizmini karmakarışık bir durumda da olsa koruyan yerel medeni ve ceza h uku klarıyd ı . Şu anda, kantonların bağımsızlığ ı n ı n inatla savunulan bu kalesi bile kantonların hukuksal koşulları üzerinden düzleyici bir dalga gibi geçen i sviçre'nin kapitalist gelişmesi nin baskısına (sanayi, ticaret, demiryolları ve telgraf hatları, uluslara­ rası i l i şkile r) boyun eğmek zorundad ı r. Bütün konfederasyonu kap­ sayacak ortak bir medeni ve ceza hukuku projesi üzerinde çal ış­ maktayken, meden i hukukun kimi bölü mleri şimdiden onaylanm ış ve uygulanmaktadır. Yukarıdan ve aşağıdan işleyip birbirlerini ta­ mamlayan bu paralel merkezileşme ve standartiaştırma akım ları , neredeyse her ad ımda, toplumsal ve ekonomik bakımdan en geri, en küçük burj uva Fransız ve italyan kantonlarının muhalefetiyle karşılaşıyo r. Anlamlıdır, i sviçreli merkeziyetçilik karşıtları ve fede­ ralistlerin m uhalefeti Fransız i sviçrelileri uğruna bir mill iyet savaşı biçimlerine ve rengine bile bürünüyor: Konfederasyon'un gücü nün kanton partikularizmi aleyhine genişlemesini Alman unsurunun ha­ kimiyetinin a rtışı na eş tuttuklarından, Fransız i sviçrelileri bununla açıkça savaş ıyorlar. Aynı derecede karakteristik özellikler taşıyan başka bir örneğe gelince: Federasyon ve bağ ı msızlık adına devlet merkeziyetçiliğ iyle savaşan aynı Fransız kantonları kendi içlerinde en alt düzeyde komünal özyönetime sahipken, Konfederasyon'un merkezi leşmesini savunan Alman kantonları n ı n kom ü n lerinde en d e mokratik özyönetim kurumları, h akiki bir halk ege m enliği hakim­ d i r. Böylec e , devlet ku rumları n ı n en dibinde ve tepesinde, günü­ müz i sviçresinin gelişmesinin en son sonuçları ve kalkış noktasın­ d a, merkezi yetçilik demokrasi ve ilerlemeyle elele yürü rken, fede­ ralizm ve partikularizm gericilik ve geril ikle bağlantı l ıdır. 1 84


Aynı olgu başka bir biçimde Amerika Birleşik Devletleri'nin tari­ h inde de yinelenir. O zamana kadar bağ ı msız, toplumsal ve politik açıdan birbirle­ rinden çok farkl ı , pek çok konuda aynı çıkariara sahip Kuzey Ame­ rika'daki i ngiliz sömürgeler birliğinin ilk çeki rdeğini de devrim yarat­ m ıştı . Devri m, bugüne dek asla durdurulamayan politik merkezileş­ me sürecinin savunucusu ve yaratıcısıyd ı . Burada da, i sviçre 'deki gibi, gelişmenin ilk, en olgunlaşmamış biçimi, anarşist fikirlerin bi­ linçli bilinçsiz yandaşlarına göre demokrasinin taçlanan doruğu olarak modern toplumsal gelişmenin en üst noktasını oluşturan ay­ nı "gönüllü federasyon"du. 1 777-1 781 döneminde hazırlanan ilk Birleşik Devletler Anaya­ sası 'nda, "çeşitli sömürgelerin özg ürlük ve bağ ımsızl ı ğ ı , kendi yaz­ gıları n ı sonuna kadar belirleme hakkı" tam bir zafer kazanmıştı. Birlik o derecede gevşek ve gönüllüydü ki, pratikte hiçbir merkezi organ yoktu ve kuruluşunun ne redeyse ertesi sabahı "özg ür ve eşit" üyeler New York, New Jersey, Virginia ve Maryland arasında gümrük konusunda bir kardeş savaşı çıkabilmişti . Massachu­ setts'de de tam "bağ ı msızlık" ve "kendi yazg ı s ı n ı belirleme"nin ha­ tırına devletlerin varl ı kl ı burjuvazi sinde güçlü bir merkezi otorite öz­ lem ini uyand ı ran bir iç savaş, borç yükü altı nda ezilen çiftçi lerin ayaklanmas ı patlak verdi. Burjuva bir toplumda en güzel "ulusal bağ ı msızl ı k"ın hakiki özüne ve "değer"ine ancak "iç düzen"in mey­ valarından bağ ıms ızca yararlan ılmasına, yani özel mülkiyet ve sö­ mürünün rahatsız edilmeden yürüyüp gitmesine hizmet ettiği za­ man kavuştuğu, bu burjuvaziye neredeyse zorla hatırlatı lmıştı . i kinci 1 787 Anayasas ı , federasyon yerine , merkezi yasama oto­ ritesi ve merkezi yürütme organı bulunan birleşik bir devlet kurdu. Oysa merkeziyetçi lik, daha uzun bir süre, Güney eyaletlerin i n açı k başkaid ırı sı biçiminde ayağa dikilen 'eyaletlerin hc:ıkkı' savunucula­ rı n ı n ayrılıkç ı eğilimleriyle savaşmak (1 86 1 'deki ünlü ayrılma sava­ şı) zorunda kalacakt ı . Bu rada 1 847 'de i sviçre'deki durumun çarp ıcı 1 85


bir tekra rı n ı görüyoruz. Merkeziyetçilik savunucuları olarak Kuzey eyaletleri, modern, büyük-sermaye gelişmesini, makine sanayiini, kişi özgürlüğü ve yasa önünde e şitliği, ücretli emek sisteminin ger­ çek sonuçlarını, burj uva demokrasisini ve burjuva ilerlemeyi temsil ediyorlardı . Ö bür yandan ayrı lıkçı lık, federasyon ve partikularizm bayrağı , her ufak köyün "bağ ımsızlık" ve "kendi yazg ısını bel irleme hakkı" bayrağı, köle emeğinin ilkel sömürüsünü temsil eden Gü­ ney'in plantasyon sahiplerinin ellerindeydi . Amerika'daki gibi i sviç­ re'de de, merkeziyetçilik silahlı g üce ve fiziksel baskıya başvurarak federalizmin ayrı lıkçı eğilimlerine karşı savaşıyor, Avrupa'nın bütün demokratik ve ilerici unsurlarının alkışiarı nı alıyordu. Köleliğin mo­ dern toplumdaki son görünl.işünün gericiliğin her zaman yaptığ ı gi­ bi kendini partikularizm bayrağ ına sarılarak kurtarmaya çalışması anlamlıdır. Köıeliğin kald ırılışı m erkeziyetçi kapitalizmin zaferinin öbür yüzüydü. Ayrılı:<çı larla savaşın zaferle bitişinden sonra, Ame­ rikan Birliği Anayasası merkeziyetçilik doğrultusunda yeni bir deği­ şim geçirdi. Diğt;r yenilikleriysa o günden sonra büyük sermaye, büyük devlet, emperyalist gelişme sağlad ı : Demiryolları , dünya ti­ careti , tröstler, yakın zamanlarda gümrük korumacı lığı, em peryalist savaşlar, söm ü rge sistemi ve dolayısıyla ordunun, vergilerin vb. yeni baştan d üzenlenmesi. Bugün Birlik Başkan ı 'n ı n kişiliğindeki merkezi yürütme gücü da:ıa geniş; idari ve adli sistemler Batı Av­ rupa'nın monarşilerinin çoğunluğunda görülene göre daha merke­ zidi r. i sviçre'de merkezi işlevierin giderek federalizmin zararı na ge­ lişmesi anayasadaki değişikliklerle yapılırken, Amerika'da kendine özgü bir tarzda, anayasal değişikliklere başvurulmadan, hukuksal otoritelerin anayasayı liberal yorumlayışıyla gerçekleşiyor. Modern Avustu rya'nın tarihi de merkeziyetçi ve federalist eğilim arasında aral ı ksız bir savaş tablosu sunar. Bu tarihin başlangıç noktası, 1 848 Devrimi, aşağıdaki rol paylaş ı m ı n ı gösterir: Merkezi­ yetçiliğin savu nucuları Alman liberalleri ve demokratları, devrimin o zamanki liderleriyken; federalizm bayrağı altı ndaki engellemeleri 1 86


.. !.

.

� ••

L

J� • ve

··

J<.L;,k

Slavcı karşı-devrimci partiler, Galiçya soyluları , Çek, Moravya ve Dalmaçya diyetleri, panslavcılar, anarşist "özgür halkların özerkli­ ği" deyişinin bulucusu ve peygamber Bakunin 'in hayranları temsil eder. Marx, Çek federalistlerinin 1 848 Devrimi'ndeki politikası ve rolünü şöyle niteliyordu: Çek ve H ı rvat panslavcıları , biraz bilerek biraz bilmeden, Rus­ ya'nın açı k çıkarlarına hizmet ettiler. En iyi durumda bile Palon­ ya'n ı n yazgısını paylaşacak bir milliyeli n gölgesi altında, devrim davası na i hanet ettiler. Çek, Moravyal ı , Dalmaçyal ı delegeler ve Po!onyalı delegelerin bir kısmı (aristokrasi) Alman unsuruna kar­ şı sistemli bir savaşı m yürütüyorlardı . Almanlar ve Polenyalıların bir parçası (yoksullaşmış toprak soyluları [gentry]) devrimci ilerle­ menin temel yandaşlarıyd ı ; onlarla savaşan Slav delegeler kitlesi hari ketlerinin gerici eğilimini bu yolla göstermekle yeti nmediler, Prag kongresini dağılm ış aynı Avustu rya hükümetiyle anlaşıp kampiolara girişerek kendilerini alçalttılar. Ama aşağ ı lık davranış­ Iarına hak ettikleri ödülü de aldı lar. Ekim ayaklanması sırasında hükümeti desteklemişler, bunun sonucunda Slavlar kesin bir ço­ ğunluk sağ lamıştı . i şte bu yeni ve neredeyse sadece Slavlardan oluşan meclisi de ayn ı Prag kongresinde olduğu gibi Avusturyalı askerler dağıttı . Panslavcılar şikayet etme cüreti ni gösterirlerse hapse atı lmakla tehdit edilu i . Yalnızca şunu başardı lar: Slav milli­ yeti nin şimdi Avusturya merkeziyetçiliği tarafı ndan her yerde teh­ dit edilmesi ni. 1 Marx bu satırları 1 852'de, devrimin ve ilk anayasacılık çağ ı n ı n kesin çöküşünden sonra ("kendi fanatizm v e körlüklerine borçlu ol­ dukları bir akı bet") Avusturya'da mutlakiyeıçi yönetimin canlandığı günlerde yazmı ştı .

(1 )

Friedrich Engels ve Karl Marx, Revolution und Konterrevolution in De­ utschland (Weimar: 1 949), s. 77, 78-79. 1 87


Federalizmin Avusturya'nın modern tarihinde ilk görünüşü böy­ leydi. Federalist program ın toplumsal-tarihsel içeriğ i ve bu sloganın demokratik, hatta devrimci karakteriyle ilgili anarşist fanteziler saf­ satası hiçbir devlette son zamanlardaki çarp ıcı lığ ı , deyiş yerindey­ se simgeselliğiyle Avusturya'daki gibi görünmemişti . Politik m erke­ zileşmenin ilerlemesi , Avustu rya'da, dört demokratikleşme aşama­ s ı ndan başarıyla geçerek Hapsburg monarşisinin devlet yapısını birbirine bağlayan temel çimento olmuş Viyana parlamentosunda oy ku llanma hakkı program ıyla ölçülebilir doğrudan doğruya. Avus­ turya'da ikinci anayasal çağ ı başlatmış, 1 860 Ekim i mtiyazı fede­ ralizmin ruhuna uygun zayıf bir merkezi yasama organı yaratm ış, delegeleri seçme hakkı nı halka değil, tımariarın diyetlerine vermiş­ ti. Ama daha 1 873'de, Slav federalistlerin muhalefetini kırmak için Merkezi Parlamento'ya ( Reichsrat) d iyetlerin değil, halkın kendisi­ nin oy kullanma hakkına sahip olması uygulamasına gerçi o da sı­ nıf esasına dayalı , eşitsiz ve dalayl ı bir oylama sistemiydi ama ge­ çilmesinin vazgeçilmez bir koşul olduğu kanıtlandı. Sonradan , Hapsburg monarşisinin varl ı ğ ı n ı v e bütünselliğini tehdit eden Çek­ Ierin ulusal savaşımı ve merkeziyetçiliğe karşı muhalefetleri sonu­ cunda, 1 896'da, sı nıfa dayalı oy kullanma hakkının yerin e beşinci bir curia'nın (sözde genel seçim cu riası) eklenmesiyle genel oy hakkı getirild i . Son zamanlarda, Avusturya'da devleti sağlamlaştır­ man ı n ve Slavcı federalistlerin merkezkaç eğili mlerini kırmanın bi­ ricik aracı olarak genel ve eşit oy hakkı doğrultusu nda seçim yasa­ sında son bir reform yapıldığına tan ı klık ettik. Bu konuda, Galiç­ ya'n ın rolü özellikle karakteristiktir. Viyana Reichsrat'ı ve Galiçya Diyeti 'nin Nisan 1 861 'deki i l k oturumu ndan beri , Galiçya soyluluğu, "ulu sal özerkli k" ve ulusları n "kendi yazg ı s ı n ı belirleme" hakkı ad ı ­ n a , yani Eyalet Diyeti ' n i n özerk hakları ad ı n a liberal reformlara şid­ det l e karşı ç ı karak, li beral Schmerling kabi nesine aşı rı d erecede m u halefet ede n bir kesim olarak öne çıkmıştı. 1 88


Bu politika çok geçmeden Krakow parti sinin Stanczyk prog ra­ m ı nda kristalleşti. Bu parti, Tarnowski , Popiel, Wodzicki ve Kozmi­ an gibi kişilerin partisiydi ve ifadesini "Galiçya'nı n ayrılması"n ı n bir tür Magna Carta'sı olan 28 Eylül 1 868 tarihli Galiçya Diyeti'nin ün­ lü "kararı"nda bulmuştu. Karar Eyalet Diyeti'nin yetki lerinin öyle bir genişletilmesini istiyordu ki, Merkezi Parlamento'ya yaln ızca bütü n monarşiyi ilgilendiren en önemli kararlar kalıyordu. Bu karara göre, merkezi yönetim tamamen kald ı rılıyor, yalnızca tırnar yetkili lerine devrediliyor, en sonunda tırnar bölgelerinin adli kurumları bütünüy­ le ayrı lıyordu. Galiçya'n ı n Avusturya'yla devlet bağ ı öyle cılız bir gölge gibi incelmişti ki , Polanya milliyetçiliğinin esnekliğini henüz tanı mayan iyimser kafalar bu ideal federalizm prog ram ında "tama yakı n" bir ulusal bağ ımsızlık, en azı ndan o yönde cesur bir atı lım görmeye hazırdı rlar. Ama böylesi yan ılsamaları n önüne geçmek için, Stanczyk partisi politik ilkelerini açıklam ış ve Avusturya'daki faal hayatına yukarıdaki federasyon programıyla değil, klasik for­ mülünün dile getirildiği 1 O Aral ık 1 866 tarihli ünlü diyet konuşma­ s ıyla başlam ıştı : "Ulus fikrine sığ ı nma korkusu olmadan ve Avus­ turya'nın misyonuna inanarak, kalplerimizin en derininden, majes­ telerinin yan ı nda olduğ umuzu, bunu istediğimizi ilan ediyoruz." Bu sözler, Przeg/ad Potski çevresindeki soyluluk partisinin, Ocak ayaklanmasının ardından isyana ve isyancılara karş ı , "komplo"ya, "yanılsamalar"a, "suç işleme girişimleri"ne, "yabancı devrimci etki­ ler"e, "toplu msal anarşinin aşırı l ı kları"na karşı , "organik emek" ve Rus egemenliği ndeki Polanya'yla dayanışma göstermekten vaz­ geçme sloganlarıyla ulusal hareketlerimizin son dönemini de sinik bir acelecilikle tasfiye ederek yürüttüğü iyi m ser kampanyayı anla­ tan özlü bir deyişten başka bir şey deği ldi. Federalizm ve politik ay­ rı lıkçı lık gerçekte ulusal özlemierin ifadesi değil, basitçe yadsınma­ ları ve açıkça reddedi lmeleriydi. Stanczyk'in federasyon ('ayrılma' okuyun) prog ram ının öteki uyum lu tamamlayıcısı, Çek ve Morav­ yal ı federalistlerle ve Alman dinci-gerici partiyle koalisyon yaparak 1 89


Avusturya'da liberal reformlara karşı çıkmak ve engellemekti ; libe­ ral komü nal yasaya, ilköğrenimi ilgilendiren liberal yasaya, Merke­ zi Parlamento'da halkın doğrudan seçi mini öngören yasanın yürür­ lüğe kanmasına karşıydılar. Öbür yandan, bütün gerici tasarılarda hükümet destekleniyor, yani Taaffe Yasası 'yla başlayarak askeri yasalarda destek veriliyordu. Bu gelişme eyalet politikalarında da aşırı bir tepkiyle i kiye katlanm ıştır ki, bunun en gözalıcı ifadesi Eyalet Diyeti seçimlerinde reform yapılmasına inatçı karşı çıkıştır. Son olarak, Galiçya federalizminin üçüncü bileşeni, Polonyalı soyluların Ruthenialı lara karşı izlediği politikadır. i sviçre'deki Fran­ sız federalisliere çok benzeyen G aliçya'daki Avusturya'nın merke­ ziyetçiliğinin olası bir dağ ılması n ı n savunuculan da Ruthenianlı nüfusa karşı içerde katı merkeziyetçi kesilmişlerdir. Galiçyal ı soy­ lular Ruthenianlıları n özerklik istemine, Galiçya'nın yönetim siste­ minin Doğu ve Batı diye ayrılmasına, R uthenia dili ve alfabesine Polanya diliyle eşit statü tan ınmasına başından beri inatla savaş­ m ışlardır. "Ayrı lma" ve federalizm program ı Avusturya'da daha 1 873'de kesin yenilgiye uğradı. O tarihte Merkezi Parlamento'ya doğrudan seçimler yapı lmıştı . Stanczyk partisi o zamandan itiba­ ren (alışılmış oportünizmiyle) engelleme politikasını bıraktı ve Avusturya merkeziyetçiliğine razı oldu. Ama Galiçya federalizmi de o g ünden beri sahnede gerçekçi bir politik program olarak değilse bile , ciddi demokratik reformların ele alındığı her seferinde parla­ m enter manevraların bir aracı olarak görünür. Kamu arenasında Galiçya'nın "ayrı lması" program ının hatırianabilecek son görünü­ şü , Galiçya sayiuiuğunun en son seçim reformuna karşı , Viyana Parlamentosu için genel ve eşit oy hakkı uygulamasına karşı ver­ diği kavgayla bağlantılıdır. Sanki federalist programın gerici içeriği­ ni daha kuvvetle vurgulamak istermi ş gibi, Avusturyalı Sosyal-De­ mokrat veki ller Nisan 1 906'da hep birlikte Galiçya'nın ayrılığını ön­ gö ren tasarının aleyhine oy kullandı lar. Başlarında Avusturya i şçi Partisi'nin temsilcisi olarak duran , 1 90

bütün

monarşi topraklarındaki


proleter politikanı n temsilcisi olarak konuşup Galiçya'nın ayrılma­ s ı n ı n aleyhinde oy kullanan kişi lgnacy Daszynski'ydi. Daszynski, yurtsever PSP'nin üç parçası ndaki bir lider olarak, Polanya Krallı­ ğ ı 'nın Rusya'dan ayrılışını kendi politik programı saymaktad ı r. Avusturya Sosyal-demokrasisi kararlı ve açık bir merkeziyetçilik savunucusu, Avusturya devletinin pekişmesinin bilinçli bir yandaş ı , sonuçta ayrı l ıkçı eğilimlerin bilinçli bir muhalifidir. "Avusturya devletinin geleceğ i" -der Kautsky- "Sosyai-Demok­ rasi'nin kuvveti ve etkisine bağlıdır. Avusturya Sosyal-Demokrasisi tam da devrimci olduğu için , bu anlamıyla bu durumda devleti sa­ vunan bir partidir. /eine staatserhaltende Partei/. Çok tuhaf gelme­ sine karşın, Grillparzer'in yarım yüzyıl önce protokol gericiliğinin kahraman ı General Radetzky'ye hitaben sarfettiği sözler Kızıl dev­ rimci Sosyal-Demokrasi için de geçerlilik taşıyabilir: 'Avusturya si­ zin kampı n ı zdad ı r "' f'ln deinem Lager ist Oesterreich"f. 2 Bu yüz­ den, tıpkı Galiçya'n ı n "ayrılması" olayındaki gibi, Avusturya Sosyal­ Demokrasisi de Çek federalislierinin programını, yani Bohem­ ya'nı n ayrı lmasını kesin olarak reddeder. Kautsky şöyle yazar: Bohemya için özerklik fikrinin gelişmesi, Kıta'nın bütün büyük ülkelerindeki gericiliğin geneldeki gelişmesinin kısmi bir dışavu­ rumudur sadece. Ama "özerklik" programı Bohemya'yı özerk bir devlet yapmaz. Yine Avusturya'nın bir parçası olarak kalır. Mer­ kezi Parlamento kalkmayacaktır. En önemli kararlar (askeri ko­ nular, gümrük resimleri, vb.} onun yetkisinde olacaktır. Yine de Bohemya'nın ayrılmasıyla bugün çok zayıf durumdaki Merkezi Parlamento'nun gücü kırılır. Yalnızca çeşitli ulusların diyeileri karşısında değil, heyetler modeline dayalı merkezi hükümet karş ısında da kırılır. /Burada, Viyana ve Budapeşte parlamen­ toları n ı n seçtiği Avustu rya ve Macaristan heyetlerine gönderme

(2)

Die Neue Zeit, 1 897-1 898, C.l, s.564.

191


yapıl ıyor. Avusturya-Macaristan uzlaşması n ı n düzenlenmesi, yani iki ülkenin devletin ortak harcamalarına ve ikisini de etkile­ yen belirli konuların çözümüne hangi oranda katkıda bulunacak­ larını ya da karşılıklı ilişkilerinin saptanması o heyetierin göre­ viydi. Devlet Konseyi, yani Avusturya Merkezi Parlamentosu, her şeye baş sallayan sefil bir puta indirgenecekti. Merkezi hü­ kümetin askeri ve gümrük işlerindeki, ayrıca dış politikadaki gü­ cü bununla kısıtlanmayacaktı. Bohemya'nın ayrılması soyluların Alplerdeki topraklarında ve Galiçya'daki burjuva köylü dinciliği­ nin egemenliğinin kuvvetlenmesine, ayrıca Bohemya'daki kapi­ talist kodamanların da güçlenip kuvvetlenmesine işaret edecek­ ti. Anı lan üç katman Merkezi Parlamento'daki otoritelerini ortak­ laşa kullanmak zorunda oldukça, çı karları özdeş olmad ığından bütün güçleriyle gelişemezler; onları birarada tutmak kolay bir iş değildir. Eğer her katman belirli bir alanda yoğunlaşabilirse kuv­ vetleri artar. lnnsbrück ve Li nz'de din adamları, Krakow ve Lem­ berg'de Galiçyalı soylular, Prag'da Bohemyalı Tery'ler Viyana'da birarada durmak yerine ayrı olduklarında daha güçlüdürler. Tıp­ kı Almanya'daki gibi, gericilik kuvvetini Merkezi Parlamento'nun zayıflığı ve partikularizmden alıyor; burada da, partikularizme moral destek sağlamak gericilikten yana çalışmak anlamına ge­ liyor. Burada da Merkezi Parlamento'yu zayıflatan bugünkü akı­ ma kuvvetle karşı koymak zorunda kalıyoruz. [Kautsky şu söz­ lerle bitirir) Gericiliğin ürünü ve onu desteklemenin aracı olarak gördüğümüz Bohemya devletlerinin haklarıyla Güçlü bir ordu [Bohemya'n ın ayrılıp gitmesi programı] savaşmalıyız. Avusturya proletaryasını bölmek anlamına geldiği için savaşmalıyız. Kapi­ talizmden sosyalizme giden yol feodalizmden geçmez. Bohem­ ya' n ı n ayrılması program ı , anti-semitizmin (yani, Yahudi serma­ yesine karşı tek yanlı bir savaşımın) Sosyal-Demokrasi'ye ön hazı r l ı k olması kadar, halkların özerkliğine bir ön h azırlıktır. 3

(3)

Die Neue Zeit, 1 898-1899, s.29 3 , 296, 297, 301 .

1 92


Feodalizmin kalı ntı ları Avrupa'da bugüne dek mu hafaza edil­ di kleri her yerde monarşinin koruması altındadı r. Almanya'da bu­ nun çarpıcı bir göstergesi, Reich birliği parlamentoya genel ve eşit oy hakkı temelinde yükselirken, bütün Alman devletlerinin tek tek alındı klarında çok daha gerici devlet anayasalarına sah i p oluşları­ d ı r. Bismarck'ın ifade ettiği gibi "en korkunç" üç dereceli seçim ya­ sasıyla Prusya'dan tutun , baştan aşağı sın ıfsal bir anayasayla ge­ nelde hala Orta Çağ devleti olan Mecklenburg'a kadar her yerde böyle bir durum söz konusudur. i lerleme ve demokrasinin merkeziyetçilikle, gericiliğin partikula­ rizm ve federalizmle bağlantılı olduğuna inan ıyorsak, Hamburg şehri daha da çarpıcı bir örnek su nar. Alman Reich'ının üç seçim bölgesini oluşturan Hamburg şehrini parlamentoda genel oy hakkı temelinde yalnızca Sosyal-Demokrat vekiller temsil eder. Bir bütün olarak Reich Anayasas ı 'na dayanı rsak, i şçi Partisi Hamburg 'da bi­ ricik egemen partidir yani . Ama aynı Hamburg şehri, ayrı bir küçük devlet olarak, ayrı olması ndan hareketle, şu ana kadar yürürlükte bulunandan çok daha gerici ve Sosyal-Demokratların Hamburg Di­ yeti'ne seçilmesini neredeyse olanaksızlaştıran yeni bir seçim ya­ sası benimsemiştir. Avusturya-Macaristan'da da aynısını görüyoruz. Macaristan 'la Avusturya'n ı n federal ilişkisi özgürlük ve ilerlemenin değil, monar­ şik gericiliğin bir ifadesidir, çünkü Avusturya-Macaristan ikiliğinın sadece ve sadece Hapsburgların hanedan çıkarları yüzünden ko­ runduğu bilinmektedi r. Avusturya Sosyal-Demokrasisi o federasyo­ nun dağ ılışı ndan , Macaristan'ın Avusturya'dan tamamen ayrılma­ sından yana olduğunu açık açı k i lan etmiştir. Yine de bu tavı r asla Avusturya Sosyal-Demokrasisi'nin genel­ deki anti-me rkeziyetçi eğiliml eri nden kaynaklanm ıyordu, hatta tam tersi g eçerl iydi: Macaristan 'la Avusturya arasındaki federal bağın Avusturya içinde daha geniş çaplı bir pol iti k merkezileşme­ nin önünde bir engel olarak duruşundan kaynaklan ıyord u . Ayn ı 1 93


Sosyal- Demokrat Parti tırnar bölgeleri nin olabildiği nce sıkı bir birlik kurmas ı n ı n savunucusu, Galiçya, Bohemya, Trieste ve Trentino gi­ bi yerlerin ayrılma eğilimlerinin karşıtıd ı r. Asl ı nda, Avusturya'da po­ litik ve demokratik ilerlemenin biricik odağ ı , izlediği merkezi politi­ kanı n gelişmesi içinde genel ve eşit oy hakkı na ulaşmış Viyana'da­ ki Merkezi Parlamento'dur. Oysa özerk diyetler (Galiçya, Aşağ ı Avusturya ve Bohemya'daki) soyluluk ya da burjuvazi ad ına en vahşi gericiliğin kaleleridir. Nihayet, feodal i lişkiler tari hindeki son gelişme olan ve zamanın­ da Polonyalı sosyal-yurtsever partilerce (bkz. Krakow'daki Napr­ zodli ıeri) ayrılıkçı eğilimlerin kuvveti ve ileriliğinin sevinç verici bir gösterisi olarak hevesle sarıldı kları Norveç'in i sveç'ten ayrılması olayı, çok geçmeden, federalizm ve ondan kaynaklanan devlet ay­ rılıkları nın asla ilerleme ve demokrasinin bir ifadesini oluşturmad ı­ ğının yeni ve çarpıcı bir kanılına dönüşmüştü. i sveç Kral ı 'nın taht­ tan indirilmesi ve Norveç'ten kovulmasından oluşan Norveç "dev­ rimleri"nden sonra, Norveçliler kendilerine sessiz sedasız başka bir kral seçtiler, üstelik resmi olarak, bir halk oylamasında, cumhuriyet yönetimine geçilmesi projesini reddettiler. Bütün ulusal hareketlerin ve bütün bağ ımsızlık görünümlerinin yüzeysel hayranlarının "dev­ rim" olarak ilan ettiği şey, köylü ve burjuva partikularizminin basit bir göstergesi, kendi parası için i sveç aristokrasisinin zorla kabul ettir­ d iğinin yerin e "kendi kralı"na sahip olma arzusu, dolayı sıyla devrim­ ci bir ruhla h içbir ortak yanı bulunmayan bir hareketli. Ayn ı zaman­ da, yine i sveç-Norveç birliğinin dağ ı lışının tarihi, federasyonun ora­ d a bile ne kadar çok salt hanedan ç ıkarların ı n ifadesi olduğunu, ya­ ni monarşizmin ve gericiliğin bir biçimi olduğunu kanıtlıyordu.

IV

Bakunin ve diğer anarşistlerin altmı ş yıl önce milliyet sorununun 1 94


çözümü diye ve genelde uluslararası ilişkilerde "ideal" politik sis­ tem olarak ortaya attı kları federalizm fikri , bugün Rusya'da çeşitli gruplara sığı nmaktadır. Bu fikrin ve proletaryanın güncel s ı n ıf sa­ vaşım ıyla ilişkisinin çarpıcı bir örneği , son ( 1 905) devrim sırasında Rusya'daki bütün federalisı grupların topladı kları kongredir. Bu *

kongrenin tartışmaları ayrı ntı lı bir rapor halinde basılmıştır. i lk başta, bu grupların politik görünüşünün ve "sosyalizm"inin bir tanımlamasını yapmak ilginç olur. Kongreye Gürcü, Ermeni, Beyaz Rus, Yahudi , Polenyalı ve Rus federalistler katılmışt ı . Gürcü Fede­ ralisı Sosyalist Partisi asıl olarak (kendi raporuna göre) şehirde de­ ğil kırda çalışmaktadır, çünkü Gürcü ulusundan insanların yoğun bir kütle halinde yaşadığı yer arasıdır. Sayıları yaklaşı k 1 .2 milyo­ na varır; Tiflis, Kutai, kısmen Batum vilayetlerinde yoğundurlar. Bu partinin taban ı neredeyse tamamen köylü ve küçük toprak soylulu­ ğ u (gentry) kesiminden gelir. "Hayatına bağımsız bir düzen verme uğraşı nda" -diye bildirmekledir G ürcü Federalisı sosyalist Partisi delegesi- "ister mutlakiyetçi, ister anayasa!, isterse sosyal-demok­ rat(!) olsun, merkeziyetçi bürokrasiye güvenmeyen Gürcü köylülü­ ğü aradığı sempatiyi ve yard ı m ı herhalde, kırlık bölgelerde yaşayan ve mülklerinin büyüklüğü, ayrıca yaşam tarzıyla köylülükten pek farkı olmayan küçük Gürcü toprak soyluluğunda (gentry) bulacak­ tır." Bu yüzden pratiğe egemen olan düşünce, "temel(!) nitelikli et­ kenlerden dahi bağ ı msız olarak, Gürcü tarı m ının pratikte hüküm süren koşulları nın tarım sorununu sın ıfsal bir sorun, köylülüğü ya da toprak sayiuiuğunu (gentry) ise bütün ulusu kapsayan bir sorun, toplumsal( !) bir problem, çalışmaya(!) ait bir problem olarak ele al­ mayı gerektirdiğidir". Bu varsayımlardan yola çıkan Gürcü Federa­ listleri, Rus Sosyalist Devrimcileri'yle uyum içinde, "kapitalist ya da

( ) "

Bkz. Proceedings of the Russian National Socialist Parties, April 1 620, 1 907, Knigoi lzdatielstvo, Sejm (St. Petersburg, 1 908.)

1 95


burjuva sistemi n egemenliğinde başarı labilecek olan toprağ ı n top­ lumsallaşması" için çaba harcıyorlar. Bu programa göre bir ek, "toplumsallaşma"n ı n meyva bahçelerine, bağlara ve diğer "özel tarlalara" ya da çiftliklere genişletilemeyeceği kayd ının düşülmesi­ dir, çünkü bunlar "bir yolda karş ı l ı ğ ı n ı çı karamayacak kadar çalış­ mayı ve maddi aracı gerektiren", "bir Gürcü köylüsünün güçlükle vazgeçebileceği" bölgelerdir. Sonuç olarak özel mülkiyet "tarlalar"a kalırken, "sosyalizm" de hububat ekimine (Kafkaslar'da pek az var­ dır), kum tepeciklerine, kenarda kalmış topraklara, bataklı klara ve ormaniara düşüyor. Sosyalist Federalistlerin ası l vurgusu, Gürcistan'daki tarım so­ rununa bir kurucu mecliste ya da merkezi parlamentoda değil, özerk ulusal kurumlarda karar verilmesi kayd ıdır; çünkü "hayat bu sorunu nasıl bir karara bağlarsa bağlasın, Gürcistan bölgesindeki toprakların öncelikle Gürcü halkına ait olduğu ilke olarak tartışma götürmez bir şeydir." Öyleyse küçük toprak soyluları (gentry) ve burjuvazi nasıl oluyor da kitle halinde "sosyalist" partiye katıl ıyor sorusuna Gürcü Federalist delegelerin getirdikleri açı klama, "bu katmanların istemlerini formüle edecek başka parti bulunmadığı" içindir demekti. 1 890'1arın başı nda Ermenilerin Türkiye'den kurtulması amacıy­ l a kurulmuş Ermeni Devrimci Federasyonu, Dashnaktsutyun, sade­ ce "halkı m i l itarize etme"ye, yani savaş müfrezeleri Hazı rlayıp Tür­ kiye'ye sila h l ı gruplar sokma, silah ithali, sald ı rıların Türk birliklerine yöneltilmesi gibi şeylere ilgi gösteriyordu. Ermeni Devrimci Fede­ rasyonu ancak son zamanlarda, içi nde yaşad ığ ı m ız yüzyılın başla­ rında, eylemlerinin alanını Kafkaslar'a kadar genişletti ve aynı za­ manda toplumsal bir boyut kazand ı . Hareketin devrimci bir tarzda öne çıkışı n ı n ve Kafkaslar'daki terörist eylemlerin nedeni, 1 903'de [çarlık] hazi nesi ad ı na Ermeni rahiplerin mülklerine el konmasıyd ı . Parti, temel işlevi olan "savaş" eylemlerinin yanı sıra, b u olaylara dayanarak, Kafkaslar'daki kı rsal nüfus içinde propagandaya geçti 1 96


ve çarlı kla savaşa başladı . Dashnaktsutyun 'un tarı m programı top­ rak soylularının (gentry) mülklerinin bedelsiz kam ulaştırılmas ı n ı ve eşiıçe paylaşılması için komü nlere teslim edilmesini gerektirmekte­ dir. Bu reform, Transkafkasya'nı n merkezi bölgesinde çok daha genel kapsamdaki komün mülkiyetine dayanır. Son zamanlarda Ermeni Federalisıler arasında, Dashnaktsutyun partisinin oldukça kuşkulu sosyalist öğeler barındıran burjuva, milliyetçi bir örgütten öteye gitmediğini iddia eden bir "gençlik" eğilimi baş gösterdi: Ken­ di içinde tamamen heterojen nitelikli toplumsal unsurları birbirine bağlayan, bir yanda Türkiye öbür yanda Kafkaslar gibi tamamen ayrı sosyo-politik bölgelerde faaliyet yürüten bir örgüt. Bu parti, kendi raporuna göre, gerek ulus çapı ndaki ilişkilerin bir temeli (Kaf­ kaslar'daki koşullar bütünüyle bu temele dayanarak yeniden oluş­ turulmalıdır) , gerekse partinin örgütlenme ilkesi olarak federalizm ilkesini tan ı maktad ı r. 1 903'te Beyaz Rusya Devrimci Hromada'sı adıyla bir Beyaz Rus örgütü kurulmuştu. Başl ıca programatik istemi Rusya'dan ay­ rı lmak, ekonomi alanı nda toprağ ı n ulusallaştırılmasıyd ı . 1 906'da bu program gözden geçirilince, Rusya'da federal bir cumhuriyet is­ temi öne çıkt ı . Litvanya içi n bölgesel özerklik, Vilna'da bir diye! ku­ rulması, Litvanya'da yerleşik diğer milliyetler için bölgesel-olmayan ulusal kültürel özerklik. Tarım sorunundaysa şu istemler benimsen­ mişti : Hazi nenin, kilisenin ve manastı rların elindeki, ayrıca 80- 1 00 destayin genişliğindeki büyük toprak mülklerine el konularak bir toprak fonuna dönüştürülecekti. Topraksız ve küçük köylüler, yok­ sulluğun silinmesi ve ülkenin üretici güçlerinin gelişmesi amacıy­ la, miras kalmış gibi bu fonlardan yararlandırı lacakt ı . Beyaz Rus köylüsünün düşük enielektüel düzeyinden dolayı henüz toprağ ı n toplu msallaşmasından söz edilemez. Demek k i partinin görevi, toprakların birleştirilmesinin yan ı s ı ra sekiz destayin büyükl üğün­ de normal bir köylü tarı m ı nın yaratılması ve sürdürülmesid ir. Ayrı ­ c a ormanlar, su kaynakları ve batakl ı klar da ulusallaştı rılacaktır. 1 97


Hromada faaliyetlerini Viina, M i nsk, Grodno vilayetleri ve Wi­ tebsk 'i n bir parçasında otu ran, sayıları yaklaşı k yedi milyona varan Beyaz Rus köylüleri arası nd a yürütür. R u s Sosyalist-Devrimci Parti'deki Yahudi muhaliflerin henüz birkaç yıl önce örgütledikleri Yahudi Federalist grup, "Sierp" ("Orak"), Rus devletindeki bütün milliyetler için bölgesel-olmayan özerklik istemektedir; bunlardan gönüllü politik devlet birlikleri ya­ ratı lacak, birliklerin birleşmesiyle bir devlet federasyonu kuru lacak, bu şekilde Yahudilerin nihai amacı, bölgesel (!) özerklik için çaba harcanacaktır. Yahudi federalislierinin çalışmaları asıl olarak Wi­ tebsk, Ekaterinoslav, Kiev gibi yerlerdeki Yahudi işçilerin örgütlen­ mesine yöneliktir ve Rus devletindeki sosyalist partilerin zaferiyle program ının hayata geçirileceğini ummaktadır. Diğer i ki örgütü, PSP'nin "devrimci hizbi" ve Rus sosyalist Dev­ rimciler Partisi'ni anlatmaya kalkmak gereksiz olur, çünkü köken ve karakterleriyle yeterince biliniyorlar. Demek ki Federalistler Diyeti şu anda proletaryanı n sınıf hare­ ketinin reddettiği eskimiş federasyon fikrini işliyor. Milliyetçi progra­ mı ana kayg ıları , sosyalist programıysa yalnızca bir eklenti sayan küçük burjuva partilerden oluşan bir topluluktur bunlar; asıl olarak, muhalefetteki köylülüğün kaotik özlemlerini, burjuva partilere açık­ ça muhalefet ederek devrimin girdabına çekilmiş proleter partileri ( Polanya Sosyalist Partisi'nin devrimci fonksiyonuyla Yahudi Fede­ ralistleri'ni d ışta tutarak) temsil eden partiler topluluğudur. Bu kü­ çük burjuva unsurlar topluluğunda, Rus teröristlerinin partisi yalnız­ c a en eski değil, ayrıca en soldaki eğilimdir. Diğerleri proletaryanın s ı nıf savaş ı m ı yla hiçbir ortaklıkları bulunmadığını çok daha açı k bi­ ç imde dışa vururlar. Rengaren k milliyetçiler topluluğunu bağlayan tek ortak zemin, hepsinin devletin ve politik ilişkilerin -ayrıca parti ilişkilerinin- teme­ li olarak tan ı dıkları federasyon fikriydi . Ama bu tuhaf uyumdan , so­ run ortak ideali hayata geçirme projelerin e geldiği an, her yandan


uzlaşmazlık fışkırır. Yahudi Federalistleri kendilerine ait bir "toprak parçası" edinme yazg ısına kavuşmuş ulusların "kibirliliği"nden, özellikle de bölgesel-olmayan özerklik projesine en büyük direnişi gösteren Polenyalı Sosyal-Yurtseverlerin egoizminden çok fazla yakı nırlar; yine aynı Yahudi milliyetçileri, Gürcü Federalistlerin yal­ nızca Gürcü milliyetinin mülkü olduğunu iddia ettikleri topraklarına başka bir milliyeti kabul edip etmeyeceklerini melankolik bir tarzda sorguluyorlardı. Rus Federalistlerse Yahudileri kendi istisna­ i durumları nedeniyle bütün milliyetlere bölgesel-olmayan özerkliği zorla kabul ettirmeyi istemekle suçlarlar. Kafkas, Ermeni ve Gürcü Federalistler, gelecekteki bir federal sistemde m illiyellerin ilişkileri konusunda, özellikle başka milliyetlerin Gürcü bölgesel özerkliğine katılıp katılmayacağ ı , "ağı rlıkla Ermenilerin oturduğu Akhalkalak ya da nüfusun karışı k olduğu Barşabin gibi ilçelerin ayrı ayrı özerk bölgeler mi oluşturacağ ı yoksa nüfuslarının bileşimine göre kendi­ lerine uygun bir özerklik mi kuracakları" sorununda anlaşamıyorlar. Ermeni Federalistler, çoklukla Ermenilerin oturduğu bir merkez di­ ye , Tiflis şehrinin özerk Gürcü bölgesinin dışında kalmasını istiyor­ lar. Öbür yandan bütün Gürcü ve Ermeni Federalistler, şu anda, Tatar-Ermeni kıyım ından beri , Tatarların "kültürel açıdan olgunlaş­ mamış bir milliyet" olarak özerk Kafkas halkları federasyonunun dı­ şında bırakılması gerektiğini kabul ediyorlar! Yani, federasyon fik­ rini oybirliğiyle kabul eden milliyetçiler kümesi çelişkili çı karları ve eğilimleri karşısında değişiveriyor. Anarşizmin kuramsal ve tarih­ üstü soyutlamalarında her türlü milliyet sorununun en mükemmel çözümünü oluşturan federalizm "ideal''i, ilk hayata geçiriliş dene­ mesinde, yeni çelişkilerin ve uzlaşmazlı kların kaynağı izlenimi ve­ riyor. Sözde bütün m illiyetleri uzlaştıran federalizm fikrinin boş bir deyişten ibaret kaldı ğ ı bu rada çarpıcı biçimde kanıtlanm ıştır. Ayrı­ ca, çeşitli ulusal gruplar içinde tarihsel bir dayanak üzerinde yük­ selmediğinden, özünde çelişkili çıkarları n çözümünde ortak bir ze­ min yaratacak birleştirici bir fikir de değildir. 1 99


A m a aynı federalizm, sadece pratikte karl ılaşı lan milliyet anlaş­ maz l ı klarında değ i l , genelde milliyet sorunu gözönünde tutu lduğu zaman da, tarihsel arka plan ı ndan kopanldığ ı nda bütün zayıfl ı ğ ı n ı ve çaresizliğini gözler önüne serer. R u s Kongresi'nin a n a teması

milliyet sorununun değerlendiril mesi ve açı nlanmasıyd ı . Bu işe, "Marksizmin dar öğretisi"nin formülleri ve "doğmalar"ıyla ellerini kolları n ı bağlı hissetmeden gi riştiler. Peki, güncel politik yaşam ı n e n yakıcı sorunları ndan hangi biri ayd ı nlatı ldı ? "Sosyalizmin orta­ ya çıkışından önceki bütün i nsanlı k tarihi boyunca" -dile ilan edi­ yordu Sosyalist Devrimci Parti 'nin temsilcisi Kongre'nin açı lış ko­ nuşması nda- "Mu kaddes Kitap'tan alınmış aşağ ıdaki sözler bir ve­ cize olarak aktarı labilir: 'Ve ondan "shi bbolet" demesini istediler, 'si bboleth' dedi ve onu nehrin sığ yerinde kılıçtan geçi rdiler'. Ger­ çekten de, uluslararası savaşlarda dökülen en büyük kan ı n kayna­ ğ ı , bir ulus 'shibboleth' derken, d iğerinin 'sibboleth' demesidir. ' Ta­ rih felsefesine bu derin dalışı ayn ı düzeydeki bir dizi konuşma izle­ d i ve m i lliyet sorunuyla ilgili tartışmalar Gürcü Federalistler'nin me­ morandumuyla noktalandı : " i nsanların temel görevinin gerek vahşi hayvanları gerekse kendileri gibi yaratıkları avlamak olduğu ilkel devirlerde, ne efendi ne köle vard ı . Toplumsal ilişkilerde eşitlik çiğnenmiyor­ d u ; ama sonradan, toprağı işlerneyi öğren meye başlad ıkların­ da, esirleri öld ürüp yemektense esir durumda tutmaya geçtiler. Öyleyse köleliğin çıkış nedeni neydi? Açıkçası, maddi çıkarla­ rın yanı sıra şu koşul: insanın fiziksel doğası gereği bir avcı ve savaşçı(!) oluşu. Ve insan zaten çoktandır bir sınai hayvan ha­ line gemiş olmasına karş ı n , tam bug ü n komşusunu küçük mad­ di n edenler yüzünden parçalayabilecek bir yırtıcı hayvandır. Bitm ez tükenmez savaşlar ı n ve sı nıfların egemenliğinin kayna­ ğı bud ur. Doğallıkla, sınıf egemenliğinin kökeni, örneğin insa­ nın bağ ı mlılığa alışma yetisi gibi başka nedenlerden de etkile­ niyordu. Ama kuşku yok ki insan bir savaşçı olmasaydı kölelik 200


de olmazd ı ." Ard ı ndan çarlığa bağlı milliyetlerin yazg ısıyla ilgili kanlı bir tablo çiziliyor, sonra yine kuramsal bir ayd ı nlatma geli­ yor: "Bürokratik egemenliğin yaln ızca sınır ülkelerde değil, biz­ zat Rusya'da da öfkeyle karşılandığını herkes söyleyebilir. Bi­ zim yaklaşımımızla, bu tamamen anlaşılabilir bir d urumdur. Başka ulusları boyundu ruk altına alan bir ulus eninde sonunda kendisi köleliğe düşer. Ö rneğin Roma egemenliğini ne kadar .

genişlettiğiyse, plebler özgürlüklerini o kadar kaybediyordu . Başka bir örnek: Büyük Fransız Devrimi sırasında Cumhu riyet Ordusu'nun askeri zaferleri devrimin meyvasını -Cumhuriyet( !)­ yemişti. Bizzat Ruslar, tek bir güçlü devlette birleşmeden önce, yani ayrı devletlerin egemenliği altındayken, karşılaştırılmaz derecede daha çok özg ürlükten yararlanıyorlardı."

Demek ki memorandum tarihsel-felsefi bir dersle bitiyor; özgür­ lük silah gürültüsüyle bağdaşmaz. Fetihler, hem köleliğin, hem de kimi toplumsal sınıfları n başkaları üzerindeki egemenliğinin doğ u­ şunun temel nedeniydi. Günümüz Federalistlerinin milliyet sorununda bütün söyleyebi­ lecekleri bu kadardı r. "Adalet", "kardeşlik", "ahlak" açısından bakan harfi harfine aynı ifade tarz ı , Baku nun'in altm ış yıl önce ilan ettiği aynı güzel şeyler. Tıpkı anarşizmin babasının 1 848 Devrimi 'ne, iç kaynaklarına, tarihsel görevlerine kör kalması gibi ; Rusya'da fede­ ralizmin bugünkü son mohikanları da çarlı k sistemindeki devrimin önünde çaresiz ve güçsüzdürler. Doğası ve tarihsel özüyle gerici nitelik taşıyan federasyon fikri, bugün, bütün imparatorluk topraklarındaki proletaryanın birleşi k devrimci s ı n ıf savaşımına karşı bir tepki oluşturan küçük burjuva milliyetçiliğinin sözde devrimci bi r belirtisidir.

201


4. MERKEZi LEŞ M E YE ÖZERKLi K

Kapitalizmin burjuva devletlerdeki genel merkezileştirici eğilimine dikkat çektik. Ama nesnel gelişme ve burjuva toplumunun gerekli­ likleri aynı zamanda yerel özerkliğ i de beslemektedir. Burjuva ekonomisi, yaşama, adli , idari ve eğitim sismetinde, devletin bütün alanlarında ve olabildiği kadarıyla uluslararası iliş­ kilerde en geniş tekbiçimliliği gerektirir. Ama aynı burjuva e kono­ misi , bu işlevierin hayata geçiri lmesinde, tekbiçimiilik kadar doğru­ luğa ve etki nliğe de gerek duyar. Modern devletlerin merkeziyetçi­ liği zoru nluluk gereği bürokratik bir sistemle bağlantı lıdı r. Orta Çağ devletinde , sert ekonomisinde, kamusal işlevler toprak mülkiyetiy­ le bağlantı lıyd ı ; bunlar "somut haklar", bir tür toprak verg isiydi. Mülkierin feodal lordu aynı zamanda ve aynı nedenle medeni hu­ kuk ve ceza yarg ı c ı , polis şefi, belirli bölgelerdeki askeri kuwetle­ rin başı ve vergi toplayıcısıyd ı . Gerçek mülkiere sahip olmakla bağlı bu işlevler, toprağın kendisi gibi, işlemlerin, hediyelerin, sa­ tışları n ve mirası n vb. nesnesiyd i . Devlet otoritesinin feodal dağ ı­ nıklığ ıyla savaşarak kapitalizme zemin haz � rlayan ve Orta Çağ 'ı n sonuna doğru büyüyen mutlakiyetçilik, kamu işlevlerini toprak mül­ kiyetinden ayı n p bu işlevierin uygulanması için yeni bir toplumsal kategori , saray memurlarını yarattı. Modern kapitalist devletlerin gelişmesiyle

birlikte , kamu

işlevlerinin görülmesi bütünüyle ücretli 203


kişilerin eline geçti . Sayısı artan bu toplumsal grup modern devlet bürokrasisini oluşturdu. Bir yandan, kamu işlevlerinin ücretli perso­ nele (bütünüyle işlerine bağlı ve g üçlü bir politik merkezden yöne­ tilen kişilere) devri, uzmanlaşmaya, işbölümüne, insan gücünün toplu msal mekanizmasın ı n korunması amacına tamamen bağ l ı kı­ lınmas ı na dayalı burj uva ekonomisinin ruhuyla çakışırken ; öbür yandan, merkeziyetçi bürokrasi ekonomiyi sekteye uğratan ciddi engellere çarpar. Kapitalist üretim ve değişimi karakterize eden , en üst d üzeyde duyarl ı l ı k ve esneklik, piyasa ve bizzat üretim koşulları nda sürekli dalgalanmalara ve gelgitlere neden olan binlerce toplumsal etkiyle bağ l ı aral ıksız değişim yeteneğ i , hatta eğilimidir. Bu dalgalanmala­ rın sonucunda, burjuva ekonomisi, katı lığı ve tekdüzeliğiyle merke­ zi bürokrasinin altından kalkamayacağ ı kamu hizmetleri için maha­ retli, işbilir yöneticilere gerek duyar. Bundan dolayı burjuva toplu­ munda, temsili meclisierin çı kardığı yasalardan başka, modern devleti n merkeziyetçiliğini düzeltici bir öğe olarak yerel özerklik doğrultusunda doğal bir eği lim belirir; böylece devlet ayg ıtı n ı n top­ lumsal ihtiyaçlara daha iyi uyum sağlaması olanağ ı yaratılır. Çün­ k ü yerel özerklik yerel koşulları n çok çeşitliliğini dikkate alır, ayrıca toplumun kamusal işlevlerle doğrudan bir etki leşime, işbirliğine gir­ m esini sağ lar. Bürokrasinin egemenliği nden (ki burjuva liberalizmi özerkliğin zorunluluğun u genellikle bununla açı klar) ayrılamaz kusurlardan d aha önemli bir etken daha vardır ama. Kapitalist e konomi kitlesel f abrika üretimine geçişten itibaren karşılanması kaçınılmaz bir dizi yeni toplumsal ihtiyaç çı karm ıştır. Her şey bir yana, geleneksel top­ l u m sal yapıyı temellerinden yıkan ve harabeye çeviren büyük ser­ m ayenin yay ı lışı ve ücretli emek sistemi önceden bilinmeyen bir belayı, kitlesel işsizliği ve proletaryanın yoksullaşması n ı doğurdu. Sermaye yedek işgücüne ihtiyaç duyduğu ve kamu g üvenliğinin korunması g erektiği için, toplum proleter kitleleri denetim altı nda

204


tutmak amacıyla geçim araçları ndan ve işten yoksun bırakt ı . Bu şekilde , modern kamu refahı kapitalist üretimin çerçevesi içinde toplumsal bir işlev haline gelmektedir. Geniş sanayi proleterleri kitlesinin en kötü maddi koşullarda modern sanayi merkezlerinde toplanmas ı , yanı başı ndaki burj uva s ı n ıflar adına bulaşıcı hastalıkların yayı lması tehlikesi doğurduğu gibi, ivedi bir toplumsal ihtiyaç daha yarattı : Sağ l ı ğ ı n kamusal ilgi haline gelişi ve bununla bağlantı l ı olarak su ve kanalizasyon sis­ temlerinin, ayrıca i nşaatların kamunun düzenleme alan ına dahil edilmesi. Kapitalist üretimin ve burjuva toplumun gereklilikleri ilk kez hal­ kın eğ itimini de problem haline getirmişti. Sadece büyük şehirlerde değil, taşrada ve kı rsal nüfus arasında da geniş kitlelere ulaşabile­ cek oku llar sisteminin kurulması, okulların kuruluşu ve düzenlen­ mesinin kamusal bir işlev olduğu düşüncesini getirdi. Malların ve kişilerin devletin alanı içinde olağan bir olgu ve ka­ pitalist üretimin varl ı k koşulu olarak hareket etmesi , kamunun yol­ lar ve ulaşım araçlarıyla sürekli ilgilenmesi gerekliliği de yarattı : Gerek askeri strateji ve dünya ticareti açısı ndan önem taşıyan de­ miryolu hatları ve deniz trafiği biçiminde, gerekse taşıtlara ayrılan yollar, anayollar, köprüler, nehir taş ımacılığı ve yardımcı demiryolu hatları biçi minde. i ç ulaşırnın vazgeçilmez koşulları n ı n yaratılması ve korunması burjuva toplumunun en ivedi ekonomik ihtiyaçları n­ dan biri haline gelmişti. Son olarak, genel ilgi ve toplumsal ihtiyaç konusu olarak kişile­ rin ve mülkierin kamu güvencesinde oluşu da kapitalist ekonominin gereklilikleriyle bağl ı , aç ıkça modern dönemin bir ürünüdür. Orta Çağ toplumunda güvenliği özel hukuksal koruma alanları sağlard ı : Kı rsal nüfus için feodal egemenlik alan ı , kasabalar için şehrin koru­ yucu duvarlarıyla her şehirde ayrı ayrı olan tüzükler ve "özgürlük­ ler". Şövalyelerin kendi g üvenliklerini sağlayacağı varsayıl ıyord u . Meta üretimine d ayanan modern toplumda devlet topraklarında 205


yaşayan herkes için ayrım gözetmeksizin kişi ve mülk g üvenliği sağlaması toplumun genel güvenliğiyle ilgili bir sorunudur. Merke­ zi hüküm et bu ihtiyaçların hepsini tatmin edemez. Ü lkenin uzak bölgelerindeki yerel ilişkilerde olduğu gibi bazı hükümetler bunlan n hiçbirini bile karşılayamaz ; anlaşı lacağı g ibi hükümet böylesi ilişki­ lerin maliyetini yerel halka yıkma eğilimindedir. Modern devletlerde yerel özerklik, bundan dolayı, en başı ndan itibaren, herşeyden önce, bir dizi toplumsal işin yükünün bizzat topluma devredilmesinden doğmuştur. Kapitalizm bir yandan katmanlaşma yaratır, bir ekonomik ve toplumsal organizmayı en büyük devlet alanları na, belirli bir kap­ samda bütün dünyaya bağlar. Ama ayn ı zamanda, çıkarları n ı ko­ rumak, burjuva ekonomisini mü kemmelleştirip bütünselleşiirmek üzere özerk devletleri böler ve yeni merkezler, yeni toplumsal or­ g anizmalar, örneğin büyük şehirler ve eyalet bölgeleri vb. yaratır. Çağdaş modern şehir sayısız ekonomik ve toplumsal bağla hem devlete, hem de bütün dünyaya bağlan ı r. Halkın birikmesi, beledi­ ye ulaşımı ve ekonomisinin gelişmesi şehri ayrı ve küçük bir orga­ n izmaya çevirir; şehrin ihtiyaçları ve kamusal işlevleri, el zanaatı ü retimiyle e konomik ve politik açıdan neredeyse tamamen bağ ım­ s ız Orta Çağ devletindekilerden daha değişik ve çok sayıdadı r. Farklı devletlerin ve yeni şehir alanlarının kurulması, yeni toplum­ sal ihtiyaçların ürünü olarak modern belediye yönetiminin çatısını s ağladı. Kapitalizmin, şehrin ve köyün çıkarlarının çeliştiği şeklinde­ ki ekonomik ilkeyi izleyerek, bir yanda şehri ve öbür yanda köyü dö­ nüştürdüğü özgül toplumsal organizmaların ihtiyaçlarıyla başa çık­ ması için, beledtye ya da eyalet yönetimi zorunludur. Sanayi ve ta­ rım, yani şehir ve köy arasındaki özel kapitalist bağın çerçevesi için­ de, üretim ve değişimlerindeki karşılıklı sıkı bağımlılığ ı n çerçevesi içinde, her büyük şehrin halkının gündelik çıkarlarını komşu köyler­ deki insanların varl ığına bağlayan bin bir türlü iplik, doğal bir şekilde Fransa'daki gibi taşranın (ister departman, ister kanton, ister komün 206


biçiminde) özerkliğine uzanır. Bu biçimlerdeki modern özerklik asla .

devlet merkeziyetçiliğinin ortadan kalkışı değil, bilakis tamamlanışı, dır; hepsi birden burjuva devletinin karakteristik biçimini oluştururlar. Politik birleşme, devlet egemenliği, tekbiçimli yasalar ve merke­ zi devlet hükümeti dışı nda, yerel özerklik bütün ülkelerde liberallerin ve burjuva demokrasisinin temel politika konularından biri haline gelmişti. Modern burjuva sistemde yukarıda anlatılan tarzda geli­ şen yerel özerkliğin, Orta Çağ geçmişinden kalan federalizm ya da partikularizmle ortak hiçbir yan ı yoktur. Hatta tam zıttı doğrudur. Orta Çağ partikularizmi ya da federalizmi devletin politik işlevlerini ayırırken , modern özerklik yoğunlaşm ış devlet işlevlerinin yerel ih­ tiyaçlara uyarlanması ve halkın katılımının sağlanmasıyla yetinir. Bu yüzden, Bakunin'in idealine uygun federalizm ya da komünal partikularizm, büyük bir devletin topraklarını birbirinden kısmen ya da tamamen bağ ı msız küçük alanlara bölme planıyken , modern özerklik merkezi büyük devletin demokratikleşmesinin bir biçimidir sadece. Bu konunun en açı k örneği , belli başlı modern devletlerde eski partikularizmin mezarı üstünde ve ona açıkça k�rşı çı karak büyüyen modern özerkliğin tarihidir.

ll

Devletin idari ve bürokratik merkeziyetçiliğini, mutlakiyetçilik Fran­ sa'da ancien rt3gine (eski rejim) s ı rasında başlatmıştı. Şehirlerde, özellikle Paris'te komünal bağ ı ms ı zlığı zorla kaldırarak, en büyük feodal mülkiere boyun eğdirip onları tırnar bölgelerine katarak, ni­ hayet yönetimi devlet konseyi ve kraliyet denetçilerinin ellerinde toplayarak, daha Richelieu zaman ında güçlü bir merkeziyetçi dev­ let aygıtı yaratılmıştı. Eyalet konumuna indirilen eski bağımsız feo­ dal fieflerin bir kısmını , yetkileri bir aldatmacadan ibaret kalan mec­ lisler yönetiyordu . 207


B üyük Devrim işine iki yönde girişti. Bir yandan, politik merkezi­ leşma eğilimini sürdürerek feodalizmin bölgesel kalıntı ları n ı tümüyle silerke n ; öbür yandan, hükümetin atadığı bürokratları n eyalet yöne­ timi sistemi yeri ne halkın seçtiği temsilcilerle yerel bir sistem yarattı. Kurucu Meclis ülkenin eyaletler biçimindeki tarihsel bölünmesini ve yanı sıra yönetsel bakımdan çeşitlilik taşıyan şehirler ve köyler biçi­ mindeki Orta Çağ 'a özgü bölünmeyi Fransa haritası ndan tamamen sildi. Kurucu Meclis'e bırakılan tabula rasa'da, Sieyes 'in fikrini izle­ yerek kare departmanlar biçiminde yeni , basit, geometrik bir bölün­ me getirildi. Departmanlar da sırayla kozalara (arrondissement), kantaniara ve komünlere bölünmekte, her birini halkayuyla seçilmiş bir organ yönetmekteydi . Directoire 'ın l l l . Yıl Anayasası , Kurucu Meclis'in uygulamaya koyduğu büyük reformun temellerini korusa bile ayrıntılarda belirli değişikliklere gitmişti . N itekim, modern tarihe çığır açıcı bir modern özerklik modeli sunmuş olan bu reformdu: Feodal adem-i merkeziyetçiliğin mezarında büyümüş, bütünüyle ye­ ni bir fikri , yani seçime dayalı demokratik temsil fikrini taşı mıştı . Ardından Fransa'da özerkliğin tarihinde yüz yıllık bir değişiklik dönemi geldi . Bu tarih ve demokrasinin ülkedeki bütü n politik yaz­ g ı s ı , karakteristik bir tarzda i ki kutup arasında gidip geliyordu. Bu zaman dilim inde aristokrat, monarşik gericiliğin sloganı eski tarih­ sel eyaletlerin bağ ı msızlığına dönüş anlamı nda adem-i merkezi­ leşme i ken, li beralizmin ve demokrasinin sloganı politik merkezi­ yetçiliğe ve aynı zamanda, özellikle komünlerde, yerel halkın tem­ s i l hakları na sıkı bağ l ı l ı ktır. Devri m 'in bu alanda yaptıklarına ilk dar­ beyi, VI I I . Y ı l 28 Pluvois Statute'iyle (1 7 Şu bat 1 800) , 1 8 . Brumai­ re hü kümet darbesiyle (coup d etat) tahta ç ı kan Napoleon indirdi. '

Oirectoire z amanında karşı-devrimin özelli kle taşrada yarattığı ve demokrati k özerkliğ in sorumlu tutulduğu genel karış ı k l ı k ve kaos ortam ından yararlanan bu statute, Devri m 'in yaptı kları n ı alelacele bürokrasi nin çerçevesine sıkıştırıvermişti. Fransa'da politik merke­ ziyetçilik doğrultusundaki yeni bölünmeyi koruyan N apoleon, bir 208


kalem oynatışıyla halkın yerel özerkliğe katılışına son verdi ve bü­ tün yetkiyi merkezi hükümetin atad ığı memurların (vali , vali yard ım­ cısı ve belediye başkanı ) ellerine devretti. Departmanda, Napole­ oncu vali, ancien regime 'in mutlu zamanlarının denetçisinin dirilip gelmiş haliydi büyük oranda. Napoleon geriye dönüşü kendine öz­ gü sam im iyetiyle ifade etmişti: "Avec mes prefets, mes gens d'a r­

mes et mes pn!!Jtres, je ferai tout ce que }e öoudrai. " (Valilerim, po­ lis ve rahiplerim yardımıyla, isted iğimi yapacağ ım.) Restorasyon kendinden önceki sistemi genel hatlarıyla korudu: yayg ı n bir deyişe göre, "Bourbonlar, N apoleon'un yaptığ ı yatakta uyudular." Gelgelelim, aristokrat göçmenlerin yurda döner dönmez ilk attıkları savaş çığlığı adem-i m erkezi leşmeden vazgeçilemeye•

ceğini resmen ilan ettiğinde, ünlü chambre introuvable neredeyse h iç toplanmamı ştı. Sağcı liderler Corbiere, De Bonald, la Bourdon­ naye, de Villele, Duvergier de Hauranne çeşitli vesilelerle "monar­ şiyle cumhuriyetçi eşitlik ve tekbiçimliliği uzlaştı rmanın olanaksızlı­ ğı"nı ileri sürmüşlerdi. Bu durumda aristokrasi eyaletlerde ekono­ mik ve politik merkeziyetçiliği "devrime yer açmak, yeniliklere ve ajitasyona yataklık etmek"le suçlanmıştı. Burada, yarım yüzyıl ön­ ce devrimci Paris Komünü 'ne karşı taşradaki gerici liği seferber et­ meye çalışan sağı n harfi harfine aynı savların ı işitiyoruz. Dolayısıyla, seçim ilkesinin uygulanmasıyla yerel yönetim refor­ muna yönelik ilk ürkek deneme, yani Martignaque projesi , Tem­ muz'dan önceki muhterem mecliste f ı rtına koparmış, "devrimin baş­ langıcı" olarak açı kça reddedilmişti . Toprak aristokrasisinin öfkeli temsilcileri vali ve vali yardımcıları nın yetkisinin genişletilmesini , merkezi otoriteye bağ ı mlı hale ge lmelerini istemişlerdi. Oysa Res­ torasyon'un günleri sayıl ıydı ve Martignaque projesinin yenilgisi Temmuz Devri mi'nin açılışına dönüştü. Restorasyon 'un en zengin burj uvazinin egemenliğine uygun olarak düzelti lmiş bir baskıs ından

() *

1 81 5- 1 6'da aşırı gericilerden oluşan meclis. (Ç.N.) 209


öteye gitmeyen Temmuz Monarşisi, yerel özerklikte önemsiz deği­ şikliklere gitmiş, seçim sistemine gölge düşürmüştü. Komü nlerle il­ gili 1 83 1 yasası ve departmantarla ilgili 1 833 yasası belediye ve departman konseyleri içi n, bu konseyierin niteliklerinde hiçbir ge­ nişletmeye gitmeden, oy verme hakkı n ı bürokrasi ve burjuva ayd ın­ larta en yüksek vergi verenlerden oluşan dar bir azı nlığa tan ımıştı. 1 848 Devri mi eski düzenlemeyi geri getirerek departman kon­ seyleri için genel oy hakkı uygulamasına geçti ve konsey toplantı­ ları n ı halka açtı. Haziran günlerinden sonra, aristokrat-dinsel hak­ lar partisi sosyalizm yılanına karşı bir adem-i merkezileşmeye dö­ nüş istemini yoğunlaştırd ı . 1 851 'de departman konseyleri hep bir­ likte yetkilerinin genişletilmesini ve iç savaş çı kması halinde Paris'e karşı kullanmak üzere olağanüstü yetkiler tanınmasını istediler. O zamanlar hala bir liberal olan Thiers ise, tersine, sosyalizme karşı en belirgin önleyici tedbir olarak merkeziyetçilikte ısrar ediyordu. (Gerçi aynı Thiers 1 871 'de eyaletleri Paris Komünü'ne karşı sefer­ ber edebilmek amacıyla federalizm ve adem-i merkeziyetçilik bay­ rağ ını kendisi dalgaland ı rıyordu.) Şu bat Devrimi'nin eserlerini tasfi­ ye etmeye girişen i kinci Cumhu riyet, 1 85 1 'de, tam yetkili valiyi ge­ ri getirerek

1.

Napoleon sistemini yeni baştan kuran bir yerel yöne­

tim reformu projesi hazı rlamıştı . l l l . Napoleon'un girdiği köprü bu şekilde inşa edildi. l l l . Napoleon Şubat'ın kazanımları n ı daha köklü biçimde gözden geçirmeye girişti, yerel yönetimi 1. N apoleon re­ fomlarındakinden bile geriye götü rdü , departman konseyleri toplan­ t ıları nın açık yapılması uygulamasına ve kendi kabinelerini seçme haklarına son verd i ; o günden itibaren belediye başkanlarını olduk­ ça keyfi biçimde hükümet atadı (tabii komün konseyi i çi nden değil). ll 1 . Napoleon nihayet valilerin yetkisini ( 1 852 ve

1 86 1

yasalarıyla)

öyle bir ge nişletti ki , hükümetten bile tam bağımsızl ı k kazandı lar. Doğrudan Louis Napoleon'a bağ l ı ve güçleri her şeye yetebilen bu departman satrapları, parlamento seçimlerindeki "direktör" görevle­ ri sayesinde , i kinci i mparatorluk'un temel direkleri haline geldiler. 210


Marx y u karıda anlatı lan tarihin akışı n ı i ki nci i m paratorlu k'un başlamasına kadar Louis Bonaparte 'm Onsekizinci Brumaire'i adl ı . eserinde g e ni ş yer vererek şöyle betimliyord u : Muazzam bürokratik v e askeri örgütlenmesi, geniş katmanları ·

kucaklayan usta devlet makinesi, sayısı yarım milyona varan memurlar topluluğu ve yine yarım milyonluk ordusuyla bu yürüt­ me gücü, Fransız toplumunun gövdesini bir ağ gibi saran ve bü­ tün gözeneklerini tıkayan bu dehşet verici asalak yapı, mutlak monarşi g ünlerinde yıkılmasına yardımcı olduğu feodal siste­ min çürümesiyle boy att ı , gelişti. Toprak sahiplerinin ve kasaba­ ların senyöral ayrıcalıkları devlet gücünün özelliklerine, feodal kodamanlar ücretli memurlara, Orta Çağ'ın tam yetkili devletle­ rinin çelişkilerle dolu karmaşası fabrikada gibi bölünüp merkezi­ leŞmiş bir devlet otoritesinin düzenli planlanışına dönüştü . Ulu­ sun sivil birliğini sağlamak ü zere hepsi ayrı ayrı yerel, bölgesel, şehir ve taşradaki güçleri kırma görevini üstlenmiş birinci Fran­ sız Devrimi'nin mutlak monarşinin başladığı işi ileriye götürece­ ği muhakkaktı: Merkezileşme, ama aynı zamanda hükümet gü­ cünün kapsamı, nitelikleri ve ajanlarını yerleştirme. Napoleon bu devlet makinesini mükemmelleştirmişti. Meşru monarşi ve Temmuz monarşisi, burjuva toplumu içindeki işbölümünün yeni çıkar grupları, dolayısıyla devletin yöneleceği yeni malzemeler yaratmasıyla aynı ölçüde gelişen daha geniş çaplı bir işbölü­ münden başka tek bir şey eklemedi. Her ortak çıkar toplumdan hemen koparı ld ı , onun yerine toplum üyelerinin eylem alanın­ dan ç ı karılan daha yüksek,

genel

bir çıkar kondu ve bir köprü ,

okul binası ve bir köy topluluğunun komünal mülkünden tutu n demiryolları, u lusal zenginlik ve Fransa'n ın ulusal üniversitesi­ ne kadar her şey hükümet faaliyetlerinin nesnesi haline getiril­ di. Son olarak devrime karş ı savaşımında parlamenter cumhu­ riyet, baskı ön lemlerinin yanı sıra hükümet gücü nün kaynakları ve merkezileşmesini kuvvetlendirmeye zorland ı _ Bütün devrim­ ler ezmek yerine bu makineyi mükemmelleştirdiler. Sırayla 21 1


egemenlik kavgası veren partiler bu dev devlet yap ı s ı n ı ele ge­ çirmeyi zaferin başlıca ganimeti saydılar. Ama mutlak monarşi günlerinde, birinci Devrim sırasında ve N apoleon zaman ı nda, bü rokrasi burjuvazinin sınıf egemenliğini hazırlamanın biricik aracıyd ı . Restorasyon döneminde, Louis Philippe döneminde ve parlamenter cumhu riyette, ne kadar kendi iktidarı için uğraşırsa uğraşsın, yönetici sınıfın bir aletiydi. Ancak iki nci Bonaparte döneminde devlet tam bağ ı msızlık ka­ zanmış gibi görünür. Sivil toplu m karşısında devlet makinesinin konumu o derece pekişmiştir ki 1 O Aral ı k Derneği'nin başında, şarap ve sucukla satın ald ı ğ ı ve önlerine durmadan sucuk at­ ması gerektiği sarhoş askerlerin kalkanına sığınarak yü kselen,

yabandan gelmiş bir maceracının bulunması yetiyor. 1

l l l . Napoleon'un bürokratik sistemi özellikle kendi hükümdarlığ ı­ nın sonuna doğru güçlü bir muhalefeti hareketlendirdi; bu muhale­ fet belli ki yerel yönetimlerin açı klamalarıyla öne çı kıyor. En çarpı­ cı örneğ i , aşırı adem-i merkeziyetçilik isteyen ünlü "Nancy Mani­ festosu" idi. 1 865'de imparatorluğun son aşamasındaki meşruiyet­ çi-dinsel mu halefet o bayrak alt ı nda toplanmıştı . Manifesto "özgür­ lük ve düzen" adı na Komün'ün valinin denetiminden kurtarılması­ n ı , belediye başkan ı n ı n komün konseyi üyeleri arasından atanma­ s ı n ı , kaza (arrondissemen� konseyleri nin tamamen kald ı rılmasını i stiyordu. Ö bür yandan Manifesto, kanton konseyleri kurulması n ı , onlara verg i lerden pay verilmesi ni, son olarak eyaletlerin tarihsel s ı nırlarına g e ri dönerek ve departmanları gerek bütçe, gerekse yö­ netim konu l arı nda bağ ı msızlaştırarak departmanlar arasındaki sı­ n ı rların gözden geçirilmesini talep ediyord u . "Devrimleri önleyici tedbirler getirmeyi", "üç devrimin tehlikeye attığı özgü rlüğü" kurlar­ mayı hedefleyen bu program, Odilon Barrat tipindeki bütün liberal

(*)

Akl. Avalov, Decentralization and Self-goverment in France. Depart­ mental Councils from the Reform of Bonaparte to Our Days, s.246. 212


muhafazakarlarca kabul edilmişti. Savunanların başı nda meşrutiyet­ çilerin bütün i iderleri, yani Bourbon partisi geliyordu : Bechard, Falio­ ux, Kont Montalembert ve son olarak tahtta hak iddia eden Kont Chambord. Chambord 1 871 'de ilan ettiği kendi Manifesto'suyla "yö­ netsel adem-i merkeziyetçilik" istemini beyaz zambaklı bayrağ ına geçirerek önde gelen bir programatik istem düzeyine yükseltmişti. Nancy programı iki yerden ( i m paratorluk'tan ve aşırı Sol, Cum­ huriyetçiler, Demokratlar ve Sosyalistler'den) ciddi direnişle karşı­ laştı. Meşruiyetçi "adem-i merkezileşme"nin karşı-devrimci eğilimi­ ni mahkum eden sonrakiler Victor Hugo'nun sözleriyle konuşuyor­ lard ı : "Beyler, peşinizde bir zincir sürüklüyor, 'özgürlük budur' di­ yorsunuz." "Dolayısıyla, deportman konseylerinizin bir yasama otoritesi olmasını, departman komisyonları nızın üçlü bir feodaliz­ min (toprak sahiplerinin çıkarlan , kilise, halkı cehalet ve setalet içinde yüzdürmeye gayret eden sanayi) egemen olacağ ı yönetsel .. . Ozgürlük bahanesiyle Fransa

bir otorite olmasını istemiyoruz".

piskoposlara, toprak aristokrasisine ve fabrika sahiplerine yem edi­ lecekti : Çağdaş demokrasi ve sosyalistlerin 1 865 programı hakkın­ daki kan ıları böyledir. Louis Blanc adem-i merkezileşmenin özellik­ le katı bir muhalifiydi; devletin doğal tarihsel örgütlenmesi ve teme­ li olarak Komün'ün en geniş çapl ı özyönetimini hararetle cesaret­ lendirse bile, yapay bir varl ık sayd ığı departmanlara bile karşıydı. Devrimci kampta, aslı nda adem-i merkezileşmeyi meşrutiyetçi­ lerden dahi ileri giderek savunanlar, "devleti bölerek ortadan kaldır­ ma"n ı n bir yolu olduğu için toplumsal soruna ideal bir çözüm ola­ rak federalizm sloganının, gerek "Avrupa Birleşik Devletleri" gerek­ se devlet içindeki komünlere ve bölgelere uygulanabileceğini açı k açı k ilan eden Desmaret gibi Proudhon yandaşları ndan başkası değ i ldi. Burj uva devletinden anarşizan bir tarzda elden kurtulmanı n

(*)

Akt. Avalov,

Decentralization and Self-goverment in France. Depan­

mental Councils from the Reform of Bonaparte to Our Days, s .246.

213


çıkarmanın yandaşların ı n Fransa'da henüz tükenmediğini, 1 899'da çıkmış Le principe sauveur par un girondin (Bir Jironden 'in Baş Kur­ · tarıc ı sı) adlı kitap kanıtlar. Yazarı modern devletin merkeziyetçıliği ve türdeş niteligiyle keskin bir polemiğe girerken, departmanların özerkliği yerine devletin federasyon doğrultusunda tamamen dağı­ lılmasını savunur. Aynı doğrultudaki başka sesler sonraki yı llarda bile işitilmişti r: Dreyfüs olayı gü nlerinden kalan meşruiyeıçi kitapçık

La decentralization et la monarchie nationale'de (Adem-i Merkezi­ leşme ve Ulusal Monarş1) gösterildiği gibi, "tarihsel" adem-i merke­ zileşmenin coşkulu taraftarları hala kralcılar kampı ndan çıkar. G ünümüz sosyalistleriyle anarşist Proudhon arası ndaki zıtlık, Louis Blanc'ın 1 85 1 'deki La Republique une et indivisible (Bir ve

Yenilmez Cumhuriye� başlı klı kitapçığında formüle edilmişti . Lous Blanc ateş püsküren bir dille cumhuriyeti federalizm tehlikesine karşı uyarırken, otuz yedi bin ufak parlamentonun uzlaşmaz çı kar­ larına karşı çı kıyord u : "La grande iradition montagnarde en fait de

centralization politique", ve "une administration surveil/ee". Doğru­ su, Fransa o g ünlerde federalizmden çok onun z ırtı nın (Louis Bo­ naparte'ın h ü kümet darbesi ve Bonaparte'ın valilerinin mutlak ege­ menliği) tehdidi altındaydı. Yerel yönetim konusundaki aynı gruplaşma imparatorluğun yı­ kılışından sonra Bordeux'daki ünlü meclise de yansımıştı . Paris Komünü'n ü n yok oluşunun ard ı ndan, adem-i merkezileşme konu­ s undaki temel sorun , proletaryanı n devrimci hareketlerini önleme­ ye hizmet edip edemeyeceğiydi. Her şey bir yana, Ü çüncü Cum­ huriyet departmanlara geniş yetkiler verilmesini h ı zlandı rarak ( Restorasyon zamanından beri gerici liğin ana fikri olan şeyle uyum içinde) devrime karşı özel yetkilerle donatmıştı . 1 5 Ş ubat 1 872 ta­ rihli "Loi Treveneuc" anlamlı bi r başlık taşımaktad ır: "Loi relative au

( *)

Akt. Avalov,

s,228. 214


rôle eventuel des conseils generaux dans des circonstances ex­ ceptionnelles". (Olağanüstü koşullarda gene l kon seyierin muhtemel rollerine ilişkin yasa) Öbür yandan, komünlerin yetkileri geçici bir ge­ nişlemenin ardından yeniden kı sıtlandı : Oysa 1 871 'de komün kon­ seyleri belediye başkanlarını seçme yetkisine kavuşmuşken, üç yıl geçince b u haktan yeniden yoksun kald ılar ve Ü çüncü Cumhuriyet hükümeti valileri aracılığıyla otuz yedi bin belediye başkanı ataya­ rak monarşik geleneklerin inançl ı bir yandaşı olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, Ü çüncü Cumhuriyet'in temelinde, bütün dış engellere karşın, yerel özerklik olayını tamamen yeni yollara sokan belirli toplumsal değişiklikler yapılmıştı . Şehir ve kır komünlerinin bağ ı msızl ı ğ ı , Paris Komünü'nün 1 793'ten 1 87 1 'e gelen dev gele­ nekleriyle gözü yılmış burjuva gericiliğe aykırı düşebilecek olması­ na karşın, özellikle i kinci i mparatorluk'un kanatları altında büyük sanayinin boy atmasından beri sonunda vazgeçilmez bir zorunlu­ luk haline gelmişti . Demiryolları geniş çapta işte o zaman inşa edil­ meye başlandı . Yapay yollarla beslenip korunan büyük sanayi Pa­ ris'te serpilip gelişmekle kalmadı , '50'1er ve '60' larda kapitalizmin ucuz fabrika yerleri ve ucuz emek aradığı taşraya ve varaşiara bi­ le sıçrad ı . i mparatorluğun serası nda, küçük sanayii yok edip kad ı n ve çocukların fabrikalarda kitle halinde çalışmalarını getiren şirket­ ler, sanayi merkezleri ve mali servetler türedi. Paris Borsası Avru­ pa'da i kinci yeri ald ı . Henüz koruma yasalarıyla dizginlenmemiş "ilk birikim" patlamasıyla (fabrika teftişleri bile yoktu) ya da işçi ör­ gütleri ve savaşı m ıyla beraber, Fransa'da eşine benzerine rastlan­ madı k ölçüde kitlesel yoksulluk, hastalı k ve ölümler görüldü. Temel ihtiyaçlar için genelde fahiş fiyatların ödendiği bir dönemde kad ı n fabrika işçilerine g ünde beş kuruş (one sou) verildiği örneklere değinmek bile yeter.

(*)

Bu kısa sömürü ekonomisi dönemi içler acı s ı

Akt. G. Weill, Historie du mouvement social en France (1 904), s . 1 2. 215


yoksulluğu, bulaşıcı hastalı kları , kamu yollarında can ve mal gü­ venliğinin olmayı ş ı n ı vb. önlemeye yönelik kamusal hizmetlerin ek­ sikliğini burjuva toplumuna büyük acı larla öğretti . Daha 1 856'da Fransa'da yoksullukla ilgili resmi araştı rmalar yapı lması g ereklili­ ğinden çokça yaz ı lıp söz ediliyordu. Ancak 1 858'de h ükümetin "gizli" emriyle yü rütülen böyle bir araştırma tahmin edilebileceği gi­ bi hiçbir sonuç vermedi . Kamu eğiti minin durumu d a a z çok b u ekonomik koşullara denk düşer. Louis Philippe dönemindeki hükümeti n yıllık ortalama 478 frank gibi ufak bir meblağa yardı m ettiği yetişkin okulları i mparator­ luk zamanında bu yard ı mdan yoksun kalmış, ihmal edilmişlerd i . Bir tarihçi 1 863'de ilk okulların durumunu şöyle betimliyord u : Binlerce komünde k ı z okulları yok; köylerde h i ç okul yok ; diğer­ leri de okulda az kal ı p yararlı hiçbir şey öğrenemiyorlar; köylerde yetişkinlere okul, tek bir kütüphane bile yok; yıllık rakamlara göre okuma yazma bilmeyenierin oranı %27'yi geçiyor; erkek ve kad ı n öğretmenierin yaşam koşulları tam b i r sefalet; 5000 kad ı n öğret­ m en yıllık ücret olarak 400 franktan az alı rken, kimileri yı lda yetmiş beş frank alıyor. Bir tekine bile emekli aylı ğı bağlanmad ı . Bir tek er­ kek öğretmen bile g ü nlük bir franklık geçimini sağlayacak kadar * e mekli ayl ı ğ ı almıyor. 1 860'da Ticaret Odası'nın emriyle Paris 'teki işçiler arasında yü­ rütülen araştırma, çalışan nüfustan elli bin kişinin, yaklaşık % 1 3'ün hiç okuma yazma bilmediğini ortaya çı kard ı . Misyonu burjuvazi adına dayanıklı bir ev inşa etmek ve her şey bir yana imparatorluk­ tan devral ı n mış iflas halindeki mülkleri tasfiye etmek olan Ü çüncü Cu mhuriyet, çeşitli yeni görevlerle yüz yüze buldu kendini: Askeri r eform ve b ununla bağlantılı olarak sağ l ı k reformu ; ayrıca halk eği­ t i m i reform u , daha doğrusu oluştu rulmas ı , monarşi n i n model bir

( *)

A.g.y. , s. 1 1 .

216


başkentine dönüştürmek üzere Paris'i süsleyip güzelleştirmekten başka derdi olmayan imparatorluğun bütünüyle gözardı ettiği ula­ ş ı m reformu. Ü çüncü Cumhuriyet ayrıca bu reformlar için gerekli araçları tem in etmek göreviyle de karşı karşıyayd ı . Demek ki ver­ g iler arttırı lacaktı. Ama toplanan vergiler asıl olarak askeri harca­ malara , sömürge politikasına, özellikle bürokratik ayg ıtı n muhafa­ zasına gitti. Yerel nüfusun , öncelikle komünlerin katı l ı m ı olmadan, Ü çüncü Cumhuriyet bu görevleri asla yerine getiremezdi. Aynı zamanda, büyük sanayinin imparatorluk döneminde koşul­ ları devrimcileştirmesi departmanın rolünü tamamen değişti rdi . Louis Blanc 1 871 'de ulusal mecliste departman ı n yönetsel geo­ metrinin yapay bir ürünü olduğunu beli rttiğinde, kuşkusuz zaman­ sız bir görüşü dile getirmiş oluyordu. Asl ı nda, kurucu meclisin elle­ rinde doğuşunda, departmanlar Devrim'in dehasının tamamen "öz­ gür bir yaratısı", Fransa haritası ndaki simetrik çizgilerden oluşan basit bir ağd ı . Zaten eyaletlerin bütün tarihsel sınırlarının tamamen silinişiyleydi, Orta Çağ sisteminin harabeleri üzerinde politik bakım­ dan birleşik bir modern Fransa'yı yükselten güçlü yenilenme dü­ şü ncesi, büyük "tradion montagnarde" /dağlı geleneği/ oluşmuştu. On yıllarca, Restorasyon s ırasında ve daha sonra kendilerine ait bir hayat süremedi departmanlar; merkezi hükümet tarafından sa­ dece şube bürolar olarak, vali katibinin tek elle tutulur ifadesi uyul­ ması zorunlu "hotels de prefecture" idi hareket alanı olarak kullanıl­ dı lar. Yine de modern Fransa'da, yeni yerel i htiyaçlar zaman içinde merkezi bürokrasinin bu kalelerini kuşatan yeni kurumlar doğurdu. Meşruluğu zamanla kabul edilen yeni "departman çıkarları" sığı­ naklar, hastaneler, okullar, yerel yollar, "ek santimler"in sağlanma­ sı çevresinde toplanır, m aliyetlerinin karşı lanması da zorunludur. Departmanların eyaletlerin Orta Çağ'dan kalma parti kularizmi­ nin mezarı üzeri nde çizilen ve ilk başta boş kalan çerçevesi, za­ manla birlikte, burj uva Fransa'nın gelişimi sonucu yeni bir toplu m­ sal içerikle (kapitalizmin yerel çı karları) doldurulmuştu. Fransa'nın 21 7


tam yetkili valilerin elindeki yerel yönetimi 1 9. yüzyılın ikinci yarı­ sında i m paratorluğun ancak kıtı kıtına sürdürülmesine yetebilirdi. Ü çüncü Cumhu riyet kendi çı karları uğruna eninde sonunda yerel nüfusun yönetime katı lması n ı , komünlerin ve departmanların mer­ kezi hükümetin organları olmaktan çıkıp demokratik özerklik or­ ganlarına dönüşmesini kabullenmek zorunda kald ı . G elgelelim bu değişiklik ancak Üçüncü Cumhuriyet'te yap ılabi­ lirdi. Aynı biçimde Fransa'da cumhuriyetçi yönetim biçiminin niha­ i olarak sağlamlaşmas ı , belli ki burjuva yönetim biçimi olan cumhu­ riyetin toplumsal çekirdeğinin ideolojik kozası ndan , üç devrimin he­ men hemen yarım yüzyılda yarattığı "toplumsal cumhuriyet" yanıl­ samasından soyulmasına izin veren koşullar sayesinde gerçekleş­ mişti . Böylece yerel özyönetim kendisine düşman geleneksel ide­ olojiden ilk kez kurtulabilecekti. 1 87 1 Ulusal Meclis'inde kimi libe­ ralizm savunucuları , ısrarla feodal adem-i merkezileşmeyle özdeş­ leştirdikleri "gerici" özerklik fikrine şiddetle karşı çı ktılar. Monarşist d 'Haussonville Büyük Devrim s ı ras ı nda federalizme bağlılığın gö­ rüntüsünün bile insanları giyotine göndermeye yettiğ ini hatırlatarak partisini uyarırken, Duvergier de Hauranne Fransa'nın bir ikilem karşısında bulunduğunu bildiriyord u : Ya her departmanda bir vali­ nin temsil ettiği tekbiçimli yöneti m , ya da özerk departmanlar fede­ rasyonu. i nsanların kafaları n ı yaklaşı k yetmiş beş yıldır işgal etmiş bir düşüncenin son yankılarıydı bunlar. i kinci i mparatorluk'un yıkı­ l ı şı ve Ü çü ncü Cumhuriyet'in zaferiyle birlikte aristokrat dinsel ge­ riciliğin çab aları ebediyen yenilgiye uğrayıp, ''tarihsel eyaletler"in federalizmi hayaleti bedenlerinden çıkm ı ş ruhlar alemine düştü­ ğünde, departmanları n göreli bağımsızl ı ğ ı fikri burjuva liberalizmi ve demokrasisini ürküten bir federalizm izlenimi vermekten çıkm ış­ tı bile. Paris Komünü'nün devrimci geleneğinin son titrek ışığı 1 871 Komünü 'nü n külleri ortasında, Komün kahramanları nın cesetleri ve yarı ölü vücutları nın atıldığı Pere Lachaise'deki "Konfederasyonlar Duvarı"nı n ("Mur des Fedem§s") kuru çimlerinde sön ü p gittiğ inde, 218


yalnızca o zaman komünal özyönetim fikri burjuvazi nin kafas ı nda toplumsal çalkantıyla eş anlamlı olmaktan, Frikya kepi Şehir Salo­ nu'nun simgesi olmaktan çı kar. Kısacas ı , gerek departman gerek­ se komünal özerklik burjuva devletinin (kendi i htiyaçlarından do­ ğan ve çıkarlarına h izmet eden) hakikaten modern kurumları olan ası l tarihsel toplumsal değerlerini kan ıtlayabildiğinde, Fransa'da yerel özerkliğin ilerici gelişmesi olanaklı hale geldi . 1 899 Ya?ası 'yla tamamlanmış 1 871 temel yasası , genel halk seçimiyle gelmiş de­ partman temsilcilerine yönetime katılma hakkını nihayet verirken, 1 884 temel yasası benzer bir hakkı komün konseylerine de vererek kendi başkanların ı seçme olanağ ı sağlad ı . Fransa'nın modern özerkliği yavaş ve gönülsüz biçimde, ancak son zamanlarda bü­ rokrasinin demir bağlarından kendini kurtarabilmiştir. i ngi ltere'deki özyönetimin tarihi ise bambaşka yollardan i lerledi. a Ort Çağ 'dan modern toplumda devrimci geçiş yerine, tam tersine, feodalizmin kalıntılarını bugüne dek koruyan erken bir uzlaşmayı görüyoruz orada. Eski biçimleri parçalayarak değil, ·yavaş yavaş yeni bir içerikle doldurarak, burj uva i ngiltere Orta Çağ i ngiltere­ si 'nde kendine bir yer açm ıştı r. Ve bu süreç belki başka hiçbir alan­ da yerel özyönetim alanında olduğu kadar ti pik ve ilginç değildir. i lk bakışta ve yaygı nlaşmış bir deyişe göre, i ngiltere en eski yerel öz­ yönetime sahip ülke, hayır, kıta çapındaki liberalizmin model alma­ ya çal ıştığı özyönetimin beşiği, klasik anayurdu gibidir. Gerçeklikte, kökeni eskilere dayanan i ngiltere'deki özyönetim efsaneler alemi­ ne aittir. i ngiltere'nin eski ünlü özyönetimiyle modern anlamdaki öz­ yöneti min tek bir ortak yanı yoktur. Özyönetim feodalizmin çiçek açma zamanında doğan özel bir yerel yönetim sistemiydi ve köke­ ninin bütün tipik özelliklerini taşı maktadı r. O sistemin merkezleri Norman istilasından sonraki feodal koşulları n ürünü olan ilçe ve Or­ ta Çağ'ın dinsel ağırlıklı koşulları n ürünü cemaat (parish)ti r. Bütün ilçe yönetiminin ruhu ve baş kişisi, 1 4. yüzyılda ilçedeki diğer üç gö­ revle beraber yaratılan bir görev olan sulh hakimliğidir. Diğerleri , 219


parlamento seçi mlerini yü rüten, sivil davalardaki hükümleri veren şerif; şiddete dayalı ölüm davaları ndaki soruşturmaları yürütmekle görevli memur (coroner') ; son olarak, ilçe milisi komutan ıdır. Bu memerlurdan sadece ikincil düzeydeki bir görev olan coroner se­ çimle gelir; diğer bütü n görevliler yerel toprak aristokrasisi içinden saray tarafından atanır. Sulh hakimliği görevine sadece belli bir ge­ lir seviyesindeki toprak sahipleri atanabili r. Söz konusu memurların hepsi görevlerini herhangi bir ücret almadan yerine getiriyorlard ı . Orta Çağ'a özgü oluşları n ı gösteren başka bir özellik, yetkileri ba­ kımından adli ve yürütme yetkilerini birleştirmeleridiL Sulh hakimi ilçede ve cemaatte her şeyi yapıyordu, bunu göreceğiz. M ahkeme­ lere bakıyor, vergi koyuyor, idari emirleri dağıtıyor, özetle, toprak sahipliğinin feodal özellikleriyle tam bir uyum içinde kamu otoritesi­ nin bütün yetki lerini şahsı nda temsil ediyord u ; tek farklılık onun da saray tarafı ndan atan ışıydı . Sulh hakimi, bir kez atan ı nca, kamu g ücünü her yönüyle elinde bulunduruyordu: Sulh hakimleri merke­ zi hükümetten tamamen bağ ı msızdı ve genelde sorumluluk taşımı­ yordu, çünkü eski i ngiliz özyönetim sistemi modern yönetimin baş­ ka bir temel özelliğ ini, memurların adli sorumluluğu ve merkezi oto­ ritenin yerel makamları denetlemesini açıkça hiç görmemişti. Yerel n üfusun yönetime katı lımı söz konusu değildi. Bu yüzden, eski i n­ g iliz yönetimi bir tür özerklik sayılabilirse, bu yalnızca, ülkede kamu g ücünü bütünüyle elinde bulunduran toprak aristokrasisinin kısıt­ l anmamış özerkliği sistemi olmas ı anlam ı nda sayılabi lir. Orta Çağ'a özgü bu yönetim sisteminin temellerinde ilk gediğin açı lmas ı , Elizabeth'in hükümran lığı na, yani i ngiltere'de kapitalist çağ ı başlatan, kırsal mülkiyet ilişkilerini paramparça eden devrim dönemine denk düşer. Aristokrasinin en geniş kapsamıyla köylülü­ ğün mülklerine zorla el koyması, koyun yetiştiriciliğiyle tarımın göz­ den düşmesi, aristokrasinin el koyduğu kilise mülklerinin laikleştiril­ mesi, bütün bunlar birdenbire muazzam bir kır proletaryası yaratır­ ken, berabe rinde yoksulluk, dilencilik ve soygu nculuğu da getirdi. 220


Sermayenin ilk zafer adımları bütün toplumu temellerinden sars­ m ış, i ngiltere yeni bir tehditle (yoksulluk) yüz yüze gelmeye zorlan­ m ıştı . Serseriliğe, di lenciliğe ve yağ macılığa karşı , kanla dol u bir damar halinde 1 9. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir haçlı seteri başlatıld ı . Gelgelelim, kızgın demirlerle damgalanan hapishaneler, hatta darağaçları yeni belaya karşı tamamen yetersiz kalınca, i n­ giltere'de göstermeli k mahkumiyetler ve "genel hayı rseverlik" dö­ nemi açı ldı; kavşak noktalarında darağaçlarının yan ı başı nda kili­ se cemaatinin işlevleri beliriverdi. Modern kitlesel yoksulluk olgusu , aristokrasinin özyönetim iyle sürdürülen Orta Çağ yönetim sistemi­ nin g ücünü ve araçlarını aşan ilk problemdi. Problemin çözümü olarak yeni yükleri yeni omuzlara (orta sın ıflar, vari ıklı burjuvazi) yıkmak benimsenecekti. Artık küf bağlam ış kilise cemaatine yeni bir rol, yoksulların bakım ı düşüyordu. i ngilizierin özgül yönetim sis­ teminde, sadece kıra ait deği l, şehirleri de kapsayan bir örgütlen­ me olan cemaat sistemi, bugün bile büyük şehirlerdeki modern yö­ netim ağıyla içiçe geçmekte, yetki paylaşı mında büyük bir kaosa neden olmaktadır. 1 6. yüzyı lın sonunda cemaatte yoksulluk vergisi uygulaması getirildi, bu vergi zamanla komünün vergi sisteminin köşe taşı hali­ ni ald ı . Yoksulluk bedelleri 1 7. yüzyı lın sonunda 900.000 sterlinden 1 88 1 'de 7.870.801 sterline çıkmıştı. Bu fonların toplan ı p yönlendi­ rilmesi, yard ı m ve işlevleri örgütlenmesi yeni bir komünal göreve gerek duyuyordu; ayrıca, henüz gelişme hali ndeki kapitalist ekono­ minin ihtiyaçlarının getirdiği önemli başka bir kamu görevi de (yol­ ların denetlenmesi) vardı . i şte bu örgütte, o gün lerden beri , başın­ da bulunan rektörün ve komünün seçtiği iki kilise gözcüsün ü n yanı sıra, sulh hakiminin atadığı iki yoksul müfettiş i , yine sulh hakiminin atad ığ ı bir anayollar müfettişi de yer aldı . Gördüğümüz gibi, hala özyönetim ayg ıtının modern amaçlarla kullanı lmasından başka bir şey değildi bu. Sulh hakimlerinin şah ıslarında toprak aristokrasisi gücü elinde tutuyord u ; yaln ızca maddi yük burjuvaziye yıkılmıştı.


Yoksulluk vergisinin yükünü komü n taşımak zorundayd ı , oysa ver­ ginin beli rlenmesi nde hiçbir söz hakkı yoktu. Vergi koyma işi sulh hakimin! n ve ona bağlı kom ün m ü fettişlerinin göreviydi. Böyle bir durumda yerel yönetim 1 9. yüzyı la kadar yaşad ı . 1 9 . yüzyılın başında halkı yönetime katma yönünde birkaç deneme yapıldı ysa da bir sonuç vermedi . Bu arada i ngiltere'de kapitalizm yeni yollara girmişti ; büyük ma­ kine sanayii sahneye girişini kutluyor, .şahlanan yapısıyla fazla da­ _

yanamayacak eski özyönetim kalesine saldırıyordu. 1 8 . yüzyılın sonu ve 1 9 . yüzyıl ı n başında fabrika sanayi inin zo­ ra dayalı gelişmesi i ngiltere'nin toplumsal yaşamının koşullarında tam bir alt üst oluşa yol açmıştı. Kır proletaryasının muazzam bir yığın halinde şehi rlere akışı insanların sanayi şehirlerinde toplan­ masına ve büyük bir konut darlığ ına neden olunca, işçi mahallele­ ri karanlık, pis kokan, kirli, vebanın kol gezdiği iğrenç gecekondu­ lara dönüştüler. Hastal ık müthiş oraniara varmıştı. i skoçya ve i r­ landa'da her fiyat artışı ve her sanayi krizini düzenli olar�k lifo pat­ laması izliyordu. Örneğin Edinburg ve Glaslow'da, Engels'in klasik çal ışması 1844 'te ingiliz işçi Smlfmm Durumu'nda belirttiği gibi, 1 87 1 yılında 6.000 kişi hastalanı rken, bu sayı 1 826 ve 1 83 7 'de 1 0 . 000'e, 1 842'de sadece Glasgow"da 32.000'e, yani bütün nüfu­ sun % 1 2 'sine çıkmıştı . i rianda'da 1 837'de 39.000 kişi lifoya yaka­ lanm ışken, 1 8 1 9'da 60.000 kişi tifo olmuştu . Belli başlı sanayi şe­ hi r leri olan Counties Cork ve Limerick'de aynı salgı n yı llarında bü­ tün nüfusun yedide biri ve dörtte biri kurban gidiyordu. Londra'da ve Manchester'da sıtma görü ldü . Manchester'da resmi verilere gö­ re her yıl nüfusun dörtte üçü tıbbi yardıma i htiyaç duyuyordu . Sa­ nayi şehri Leeds'de 1 832'de çocuk ölüm oranı %5'e çıktı : 1 00.000 nüfuslu şehirde 5 . 286 gibi dehşet verici bir rakama ulaşm ı ştı . Has­ tanesizlik ve tıbbi yardım eksikliği , konut d arl ığı ve proletaryanın yetersiz beslenmesi kamusal bir tehdit halini alm ı ştı . Müthiş proleter yığınlarını kumandası altında toplayc- • , , 222


sanayi onları ruhsal canavarların avı durumuna getirdiğinde, halk kitlesinin entelektüel yoksulluğu da en az aynı oranda genel bi r be­ la olmuştu. En düşük yaştaki kadın ve çocukların kitlesel halde ça­ lıştı rılmasını ilk başlatan ve ne kadar güdük kalırsa kalsın ev eğiti­ mini olanaksızlaştıran tekstil sanayii, boşluğun doldurulmasını, ya­ ni ilk okulların kurulmasını kamusal bir ihtiyaç durumuna getirmişti. Yine de devlet bu görevlere en alt düzeyde el attı. 1 840'1arın başın­ da 55 milyon sterline varan ingiltere bütçesinden kamu eğitimine ayrılan pay 40.000 sterlin gibi gülünç bir meblağdır. Ağ ı rlıkla özel el­ lere, bilhassa kiliseye kalan eğitim, çoklukla bağnazlığın bir aracı, mezhep kavgalarının silahı olmuştu : işçi sınıfı çocuklarının gidebi­ leceği tek yer olan Pazar okulları nda, Pazar günü zahmete değmez bulunarak okuma yazma bile öğretilmiyordu; bir parlamento araştır­ masının kanıtladığı gibi , özel okullarda genellikle öğretmenierin kendileri bile nasıl okunulup yazılacağ ını bilmiyordu. Genelde, ün­ lü Çocuk Çalıştırma Komisyonu'nun açığa çıkardığı taplo, yeni ka­ pitalist ingi ltere'nin yıkıcı ve yok edici yüzünü; eskimiş, geleneksel toplumsal yapının enkazını gözler önüne sermiştir. Büyük toplum­ sal reform yeni ev sahibine, yani kapitalist burjuvaziye katlanılabilir yaşam koşulları sağlamak amacıyla gerçekleştirildi. Yoksulluğun en tehdit edici belirti lerinin silinmesi, halk sağlığının getirilmesi, ilk öğ­ retim, vb. ivedi bir görevdi artık. Ama bu görevin yerine getirilebil­ mesinin koşulu , devlet politikası ve bütün yönetim sisteminde top­ rak aristokrasisinin ayrıcalıklı egemenliğine son verilmesi, sanayi burj uvazisinin egemenliğine boyun eğmesiydi. Tery'lerin politik gü­ cünü k ı ran 1 832 seçim reformu, i ngiltere'de modern anlamıyla öz­ yönetimin; yani halkı n yerel yönetime katı lmasına dayalı , merkezi otoritenin denetimi ve kontrolü altında ücretli, sorumlu memurların sözünü dinietebildiği bir özyönetimin başlangı ç tarihidir de. Devle­ tin Orta Çağ'da ilçelere ve cemaatlere bölünmesi, Orta Çağ'daki sulh hakimliği makamları ve cemaat meclisleri kadar az olan yeni nüfus yoğunlukları na, yerel ihtiyaç ve çıkariara denk düşüyordu. 223


Ama devrimci Fransız liberalizmi tarihsel eyaletleri ü lkeden silip yerleri n e yeni yönetsel bölünmeleriyle türdeş bir Fransa kurarken, muhafazakar ingiliz liberalizmi yeni bir yönetim ağ ı kurmuştu (eski bölünmeleri resmen kaldırmadan onların içinde, dışında ve onlar aracılığ ıyla) . i ngiliz özyönetiminin özgü llüğü, geleneksel özyöneti­ min yetersiz çerçevesinden yararlanamadan yeni türden bir temel yaratmasıydı: Özyönetimin temel işlevlerinden her biri için özel ko­ mün birlikleri. Yani 1 834 yasası , halkın ödediği vergilere uygun olarak altı de­ recel i seçim yasası temelinde her birlik için ayrı guardians kurulu seçtiğ i , çeşitli cemaatlerden oluşan yeni "yoksul yasal birlikler" ge­ tirir. Refah ı ilgilend iren bütün konulara, işevleri yapımına, iane da­ ğ ıtı m ı na vb. bu organ karar verir; ayrıca kararlarını uygulayacak görevlileri temin eder ve ücreti ni öde�;r Cemaat bölgesinin eski yok­ sullar müfettişliği görevi fahri bir görevden ücretli bir göreve dö­ nüşmüş, ku rulun saptad ığı vergileri koyup toplama görevine indir­ genmişti. 1 847 Yasası aynı modele göre ama oldukça bağımsız biçimde kamu sağlığını, binaların denetimini, sokak ve evlerin temizliğini, su sağlanmasını ve gıda maddelerinin pazarianmasını gösetecek yeni, geniş b i r örgüt kuruyordu. Yine bu amaca yönelik yerel birlik­ ler oluşturuldu ve bu nların temsilcileri bizzat halk içinden seçildi. 1 875 Tarihli Kamu Sağlığı Yasası 'na göre, i ngi ltere (başkent dışta tutularak) şehirde ve kı rda sağlık bölgelerine ayrılmaktadır. Temsil o rganı şehirdeki bölgelerde kent konseyi, kasabalarda yerel özel sağlık kuruluşlarıyken ; kırsal bölgelerde guardians kurulunun de­ netimi altınd ad ı r. Sağlığı ve kurul kararları n ı uygulayan ücretli sağ­ l ı k görevlileri ni i lgilendiren her şeye bu kuru l lar karar verir. Yerel ulaşırnın yönetimi de ayn ı doğrultuda, ama yukarıda de­ ğ i n ilen iki organdan bağımsız ilerlemişti. Bu amaçla kurulan anayol bölgeleri , ayr ı anayol ku rullarını halkın seçtiği çeşitli cemaatlerden o l uşuyordu. Pek çok kı rsal bölgede ulaş ı m , yerel sağ l ı k kurulunun, 224


ya da hem ulaşımı, hem de yoksullara yard ı m ı idare eden guardi­ ans kurulunun ilgi alan ındad ı r. U laşım alanı ndaki girişi m iere ana­ yol kurulları ya da gu ardians kurul ları karar verir; emirlerini yerine getiren bölge müfettişi nin ücretin i onlar öder. Böylece eski onu rsal anayol m üfettişliği görevi de yokolup gitmiştir. Son olarak, eğitim de özel bir özyönetim kuruluşuna emanet edilmişti. Tek tek cemaatler, şehi rler ve başkent okul bölgelerini oluşturur. Ama çeşitli şehir cemaatlerini tek bir bölgede birleştirme hakkı devlet konseyenin eğitim ku rulundadır. ilk öğreti min denetlen­ mesi her bölgenin seçtiği eğitim kurulu na emanet edilir; ücretsiz öğ­ renim, memur ve öğretmenierin tutulması gibi kararlar orada verilir. Eski özyönetim örgütünden bağımsız, bu şekilde ortaya çı kan yen i , çok kollu, özerk örgütler, tam da cesur bir devrimci reformdan değ il, ayrı ayrı yamalar halinde hayata atıldıkları için, yetkileri ge­ nellikle birbirleriyle örtüşen, son derece karmaşık bir sistem oluştu­ ruyorlardı. Ne var ki, kapitalist ekonominin klasik ülkesi açısından, modern özyönetimin kamu refah ı örgütü , yoksu llukla savaş örgütü ekseni etrafında kristalleşmesi ayırdedici bir özelliktir: "Yoksullar" ingiltere'de 1 9. yüzyılın ortalarına değin işçinin resmi eşanlaml ısıy­ d ı , tıpkı sonraki düzenli ve modernleşmiş koşullarda akl ı başında "eller" ifadesinin böyle bir işlevi görmesi gibi . Bu yeni özyönetim ör­ gütünün dışında, sulh hakimleriyle eski ilçeler kalıntı halindeydi. Sulh hakimliği yerel konseye katı lan daha ası bir role inerken, yö­ neti min denetiminde yalnızca ve belirli ölçüde anayolları konusu onun alan ı na giriyordu. Bununla birlikte, yerel özyönetim sarayın atad ığı hakimin ellerinden yerel n üfusun seçtiği temsilcilere geçer­ ken , yönetimdeki adem-i merkezileşme kesin l i kle artmad ı , bilakis geri ledi. Eski günlerde sulh hakimi merkezi hü kümetten tamamen bağ ı msız, konsey içinde tam yetkili bir efendiyken, bugün yerel yö­ netim bir yandan tekbiçi mli parlamento yasalarına, öbür yandan merkezi yönetimin sıkı denetimine bağlıdır. Özellikle bu amaca yö­ nelik kurulmuş Ye rel Yönetim Dairesi yerel guardians kurul larının 225


ve gezgin müfettişlerle sağlık kurullarının çalışmaları nı denetler­ ken , okul müdürlükleri devlet konseyindeki eğitim kuruluna bağlıdır. Ayrıca, ingiltere şehirlerindeki özyönetim çok yakın zamanların bir ü rünüdür. Orta Çağ'ın komünal bağımsızlığından modern za­ manl ara kalan izler çok zayıftı. 1 9. yüzyıl kapitalist ekonomisinin sonucu olan modern şehir yeni bir şehir örgütlenmesini vazgeçi l­ mez yapmıştı : Bu süreç 1 835 yasasıyla bağlad ıysa da, 1 882 'y� kadar tamamlanamad ı . Almanya ve Avusturya'daki özyönetimin tarihi Fransa ve i ngil­ tere'deki ayırt edici özelliklerden yoksundur, ama genelde aynı doğrultuda gelişmişti . i ki ü lkede de Orta Çağ'ın gelişmesiyle görü­ len şehirler ve kır komünleri şeklindeki bölünme şehirlerde ve poli­ tik bağ ımsızlarında oldukça gelişkin bir özyönetim yaratmış, devlet topraklarının bağı msız feodal alanlar biçiminde Avrupa'nın belki en büyük politik bölünmesini doğurmuştu. 1 6. yüzyıldan sonra ve özellikle 1 8. yüzyılda, aydı nlanmış mutlakiyetçilik günlerinde, şe­ hirler bağımsızlıkları nı tamamen yitirip devlet otoritesine bağland ı­ lar. Aynı zamanda kır komünleri de geleneksel özyönetim kurumla­ rını yitirip, sertliğin gelişmesiyle toprak sahiplerinin otoritesine gir­ diler. Mutlakiyetçilik, Fransa'dan çok geç olm akla birlikte, birleşik devlet otoritesi ve topraklarının yaratıcısı olarak, Almanya'da 1 8. yüzyılda zafer kazandı . 1 9. yüzyılın başında bürokratik merkeziyet­ ç i l i k her yerde muzaffer bir durumdadır. Ama üzerinden çok geçmeden , büyük sanayi üretim inin çoğal­ ması ve burjuvazinin devleti modern koşullarla donatma özlemiyle birlikte, yerel özyönetimin yeni ilkeler üzerinde gelişmesi başlar. Bu türdeki ilk g enel yasa Avustu rya'da Mart Devrimi sırası nda çı karıl­ mıştı . Aslında bugünkü özyönetimin temellerini atan Avusturya'da­ ki 1 862 yasasıdır; ayrı ayrı tırnar bölgelerinde, tekil komün yasala­ rı

sonradan Diyet yasalarıyla birlikte göründü. Almanya'da, kısmen Napoleon zaman ından kalma, şehir ve kır

komünü aras ı nda ayrı mın yapmayan Fransız hukuku egemendir: 22 6


Sözgelimi Rhineland, Bavyera Platinate'i, Hesse, Thuringia'da. Öbür yandan, batı ve doğu Almanya 'da egemen olan Prusya mode­ li bağ ımsız bir üründür. Prusya şehir yasası 1 808 tarihini taşıdığı halde, Prusya'da bugünkü özyönetimin ası l gelişme dönemi '60'1a­ ra, yine 70 '1i ve 80'1i yıllardaki belli başlı reformlara rastlıyordu. Şe­ hir yönetiminin temel bölgeleri (eyalet, ilçe (Kreis) ve komün) arasın­ da yalnızca komünlerde iyi gelişmiş, kendini yönetebilen kurumlar vardı ve halkın seçtiği temsilciler geniş yetkiler kullanabiliyordu; ge­ riye kalan bölgelerde temsili organlar (Kreistag, Provinzallandtag) vardır, ama daha çok modernleşmiş Orta Çağ diyellerine benzerler. Eyafetlerde Regierungsprasident, ilçelerde Landrat gibi sarayın ata­ dığı memurların varlığı sonucu yetkileri son derece kısıtlanmıştır. Rusya'daki yerel özyönetim, Sivastopol felaketinden sonraki ünlü "liberal reformlar"la, doğu despotizminin kurumlarının modern kapitalist ekonominin toplumsal ihtiyaçları na uyarianmasını hedef­ leyen mutlakiyetçiliğin en çarpıcı denemelerinden birisini oluşturur. l l . Alexander'ın "yenilenmiş" Rusya'sının eşiğinde, köylü reformuy­ la mahkemeler reformunun aras ında, bölgesel kurumlar getiren yasa durmaktadı r. Prusya'da yeni kurulan özyönetim kurumları te­ melinde modellenmiş Rus "zemstvd' sistemi , ingiliz özyönetiminin gülünç bir taklididir ; bu sistem yerel özyönetim i her yönüyle varlık­ lı soyluluğa emanet ederken, soyluluğun özyönetimini de sıkı polis denetimine, çarlı k bürokrasisinin belirleyici otoritesine bağlar. 1 905'den önceki dönemde şehir burjuvazisi yerine, soyluluğun belirli katmanlarını "liberal rüyalar"ın savunucuları yapan Rus­ ya'daki toplumsal gelişmenin özgüllüğünün sonucunda, Rus zems­ tvo'larının temsil ettiği özyönetim kurumların ı n bu gülünç taklidi da­ hi soyluların ellerinde ciddi toplumsal ve kültürel etkinliklerin bir çer­ çevesine dönüşmüştü. Bir yanda bölgesel yönetimin bağrında do­ ğan liberalizm le öbür yanda bürokrasi ve hükümet arasında hemen başgösteren keskin çatışma, modern özyönetimle mutlakiyetçiliğin Orta Çağ'a özgü devlet aygıtı arasındaki hakiki çelişkiyi parlak bir 2 27


şekilde aydınlatıyordu. Zemstvo'ların yürürlüğe girişinden bi rkaç yıl sonra başlayan, valilerle yetki çatı şması, kırmızı bir şerit gibi konsey başkanlarının uzak bölgelere sürütmesi ve Rus liberalleri nin Tüm­ Rusya Zemstvo'lar Kongresi biçiminde en cesur rüyaları arasında sal ı n ı p duruyordu . An ılan bu kongreyle, mutlakiyetçiliğe barışçı bir tarzda son verecek bir kurucu meclis yaratı lması düşünülüyordu. 1 905 Devrimi'nin eylem yıllarının bu tarihsel çatışmaya buldu­ ğu çözümle Rus soylutuğu hızla gericilik kampına çarkederken, bölgesel özyönetim i n gülünç taklidi liberalizmin gözündeki gizem li çağrışımlarını bile yiti rdi. Böylece, burjuva bir toplumda vazgeçil­ mez yere sahip demokratik özyönetimle mutlakiyeiçi egemenliği uzlaştı rmanın, modern burjuva demokrasisi ni soyluluğun sı nıf ey­ lem leri ve kurumları yararına kötüye kullanmanın olanaksızlığı açıkça kanıtlanmış oldu. Modern anlamıyla yerel özyönetim, bütün devlet çapında hayata geçirilmesi devrimin başaracağ ı bir iş olan genel politik programı n ayrıntıları ndan yalnızca birisidir. Polanya ve Litvanya Krall ığı bu politi k reforma özellikle dahil edilmelidir. Polanya ve Litvanya Krallığı, şu anda, oldukça gelişkin bir burjuva ekonomisine sahip, ama yerel özyönetimin izlerinin bi­ le görülmediği biricik örnektir. Doğal ekonominin ve toprak sayiuiuğunun egemenliğinin hü­ küm sürdüğü eski Polanya'da yerel özyönetim diye bir şey yoktu. Polanya ilçe ve vilayet konseylerin i n omzunda sadece sejm seçim­ l eriyle ilgili görevler vard ı . Şehirlerde Almanya'dan alı n m ış ve ulu­ sal yasanı n dışındaki Magdeburg yasaları yürürlükte olmasına kar­ ş ın,

1 7.

ve 1 8. yüzy ı llarda şehirlerin gerilemesiyle beraber, çoğ un­

luğu sertl ik yasasına bağlanmış ya da kı rsal yerleşim bölgeleri ve komünlerin statüsüne indirilmiş, sonuçta şehirleri n özyöneti mi ta­ mamen kaybolm uştu . Napoleon!un bir deneyi olan Varşova Oükal ı ğ ı , Fransa'dan bü­ tün olarak aktarı lmış, ancak devri min ürünü olmayıp sadece Statu­ te of Pluvois 28 'in mengenesine s ı kışmış bir özyönetim sistemiyle

228


donatı lmıştı. Dükalığın bölündüğü departman, ilçe ve komünlerde "belediye" özyönetimleri, ayrıca belediye encümen üyelerinin ilçe diyetlerince seçilmiş adaylar listesi (Napoleon çağ ında departman­ lardaki "listes de confiance'1n körü körüne taklidi) içinden atad ığı "vali ler" bulunuyordu. Asıl olarak işleri devlet verg ilerini saptamak olan bu organların yalnızca danışma görevleri vard ı , yürütme or­ ganları değildiler. Rusya Polonya'sı nda, Fransız tipindeki aygıtı tamamen kaldırıl­ dı; yalnızca departmanlar kaldı , onların da isimleri "voyvodalık" olarak değiştirildi. Ama özyönetim işlevlerinden hala yoksun olup, sadece hakimierin ve yönetici memurları n seçiminde bir etki kulla­ nabiliyorlard ı . Kasım Ayaklanması 'ndan 1 830 sonra, özyönetim bi­ çimlerinin bu kali ntısı bile kald ı n ldı. Tek istisnası, Wielopolski'nin 1 861 'deki kısa süreli denemesiydi: Dolayl ı , çok düzeyli seçimler te­ melinde ve herhangi bir yürütme organına sahip olmayan şehir, eyalet ve ilçe konseyleri kurulmuş; kırda ise bug üne değin hiçbir bi­ çimiyle özyönetim yoktur. Bu alandaki tek kal ıntı , hükümetin kötü­ rüm bıraktığı zayıf bir sınıf komünüdür. Sonuç olarak, Polanya Krallığı bugün, Rus mutlakiyetçiliği içinde geçirdiği yüz yılın ardın­ dan, Büyük Devrim 'in Fransa'da, tarihsel kal ı ntılarla eli kolu bağ­ lanmayan radikal ve demokratik bir özyönetim reformuna zemin açmak üzere yarattığı tabula rasa'ya benzemektedir.

lll

Karl Kautsl<y, Sosyal-Demokrasi'nin özerklik sorununa temel yak­ laş ı m ı n ı şu sözlerle anlatı r: Yasama sürecinin merkezileşmesi yönetimi n tamamen merke­ zileşmesini kapsamıyordu. Tam tersine yasaların b i r leşmesine ihtiyaç duyan aynı sınıflar o andan sonra devlet iktidarın ı ken­ di denetimlerine alma zoru nluluğu duydular. Ama hü kümetin 229


yasama organına bağ ı m l ı k ı ldığı parlamenter yönetim biçimin­ de ancak eksik olarak yerine getirilebildi bu. Elinin altında bü­ rokratik ayg ıtı bulunduran yönetim, kağ ıt üzerinde merkezi ya­ salara bağ l ı kalmakla birlikte, yürütme organı olarak pratikte genellikle daha güçlü bir görüntü verdi. Yönetim yasama orga­ nı nda oy kullananları bürokrasisi ve yerel olaylardaki gücüyle etkiler; gücünü onların yararına kullanarak meclis üyelerini bir tür rüşvet verir. Bununla beraber, merkezi bürokrasi devlet yö­ netiminin sürekli artan görevleriyle başa çıkmakta giderek ye­ tersiz kaldığını gösterir. Görevler bürokrasiyi aşar. Beceriksiz çabalar, gecikmeler, en önemli konuların ertelenmesi, pratik ya­ şam ı n hızla değişen ihtiyaçları n ı n tamamen yanl ı ş anlaşılmas ı , korkunç boyutlardaki zaman savurganl ı ğ ı , gereksiz kırtasiyeci­ likle emek kaybı bunun sonuçlarıdır. Bürokratik merkeziyetçili­ ğin hızla büyüyen aksaklıkları bunlard ı r. Demek ki, çeşitli eyalet meclisleri nin yerini merkezi parlamen­ tonun alışından sonra yasalarda tekbiçimliliği sağlama çabala­ rının yanı sıra, yönetimin adem-i merkezileşmesinden, eyalet­ lerde ve komünlerde yerel yönetimden yana çabalar da görülür. Biri de öteki de modern devletin ayırtedici özellikleridir. "Bu özyönetim Orta Çağ partikularizminin geri getirilmesi de­ mek değildir. Komün

/Gemeindel (ve aynı şekilde vilayet) bir

zamanlar olduğu gibi kendine yeten bir varlık haline gelmez. Bütü n ü n , yani u lusun • bileşen i o larak kalır ve onun için, onun koyduğu sınırlar içinde hareket etmek zoru ndadır. Tek tek ko­ münlerin devlet karşısındaki hakları ve görevleri özel anlaşma­ larla belirlenmez. Devletin merkezi iktidarının herkes için ön­ gördüğü genel yasalar sisteminin bir ürünüdürler; çeşitli ko­ münlerce değil, bütün devletin ya da ulusun çıkarları tarafından belirlenirler." (K. Kautsky, Der Par/amentarismus,

setzgebung und die Sozialdemokratie, s.48.).

(*)

Burada "devlet"le eşanlamlı kullanıl ıyor. -Kautsky.

230

die Volksge­


Stampfer Yoldaş, yönetimdeki merkezileşmeyi ve yasama süre­ cinin merkezileşmesini ayrı tutacaksa, Alman ve Avusturya Sosyal­ Demokrasi'nin izledikleri yolların hiç de ayrılmadığ ı n ı , modern de­ mokrasiyle aynı doğrultuda ilerlediğini görecektir. Eyalet parlamen­ tolarının aleyhine merkezi yasama organı n ı , ayrıca hükümete bağ­ lı yönetim sistemini kuwetlendirerek, gerek merkezi yasama orga­ n ının kuwetlenmesi gerekse komünlere ve eyaletlere özyönetim olanağı tanınması aracılığıyla merkezi yönetimi zayıflatarak ülkede­ ki her türlü özel ayrıcalığa karşı çıkış (Avusturya'da bu süreç kendi yerel koşullarına uygun olarak milliyatierin özyönetimi, ama merke­ zi yasama organının bütün ülke adına tekbiçimli doğrultuda düzen­ lediği bir özyönetim biçiminde gerçekleşiyor) : Bütün tarihsel ve top­ lumsal farklılı klara karşın, Almanya ve Avusturya'da Sosyal-De­ mokrasi'nin merkeziyetçilik ve partikularizme yaklaşımı böyledir. 2 Kautsky'nin irdelediğimiz sorunla ilgili yukardaki geniş iddiaları­ n ı , görüşlerini kayıtsız koşulsuz paylaştığımız için aktarmadık tabii. Bu argümanın ana fikri şudur: Modern devlet merkeziyetçiliğinin yönetim ve yasama alanlarına ayrılmas ı , yürütme alanındakinin reddedilip yasama alanındaki merkeziyetçiliğin mutlak biçimde ta­ nınması bize bir parça biçimci ve oldukça belirsiz görünüyor. Yerel özerklik -eyalet, belediye ve komün olarak, idari merkeziyetçilikle hiç ilgili değildir; özerklik yalnızca tam anlamıyla yerel olayları kap­ sarken, bir bütün olarak devletin yönetimi, isviçre gibi demokratik devletlerde bile, yetkilerini sürekli genişletme eğilimi içinde olan merkezi otoritenin elinde kalı r. Modern yönetim i n Orta Çağ partikularizmine aykırı olan çar­ pıcı bir özelliği, m erkezi kurumların sıkı denetimi ve yerel yöne­ timin devlet otoritelerinin tekbiçim li yönetim ve dönetimine bağımlı

(2)

Karl Kautsky, "Partikularismus und Sozialdemokratie", Die Neue Zeit, 1 898- 1899, C.l, s.SOS-6.

2 31


kılınmas ı d ı r. Bu düzenlemenin tipik bir örneği, ingi ltere'deki mo­ dern özyönetim memurları nın merkezi makamlara bağı mlılığıdır. Merkezi yapıya sahip Yerel Yönetim Dairesi, hatırlanacağı gibi tam yetkili sulh haki mlerinin merkezi hükümetten tamamen bağ ı msız oldukları eski sistem i temsil eden gerçek yönetsel adem-i merkezi­ yetçiliği ortadan kald ırır. Aynı biçimde, Fransa'da özyönetimin son zamanlardaki gelişimi yeniden demokratikleşmeye kapı açmakta; aynı zamanda, i kinci imparatorluk yönetimini karakterize eden bir sistem olan valinin merkezi bakanlı klardan bağımsızlığını yavaş yavaş elinden almaktadır. Yukarıdaki olgu politik gelişmenin genel doğrultusuyla tama­ men çakışır. Güçlü bir merkezi hükümet, sadece burjuva gelişme­ sinin şafağ ındaki mutlakiyetçi lik çağ ına değil, ayrıca en yüksek aşamasında çiçek açan ve gerileyen burjuva toplumuna da özgü bi r kurumdur. Dış politika (ticari , sald ırgan, sömürgeci) kapitalizmin yaşam ının eksenine ne kadar oturursa, o kadar çok burjuva eko­ nomisinin gelişiminin olağan bir aşaması olan emperyalist nitelikli "global" politika dönemine gireriz ve kapitalizm o kadar çok kuvvet­ li bir otoriteye, dış çıkarların korunması adı na devletin bütün kay­ nakları nı elinde toplayan güçlü bir merkezi hükümete ihtiyaç duyar. Modem çağdaki özerkliğin, en geniş uygulanma alanı bulduğu yer­ lerde bile, devletin dış politikasıyla ilintili her konuda belirli engel­ lerle karşı laşması bundan ötürüdür. Öbür yand an özerklik yasaların merkezileşmesine kendisi en­ gel çıkarır, çü n kü çerçevesi çok dar çizilse ve salt yerel nitelikli kal sa bile beli rli yasal yetkileri olmadan özyöneti mden söz etmek olanaklı değildir. Merkezi yasama organ ı n ı n çı kardığı yasaların uyg ulanmas ı n ı denetlemekle kalmayan, ayrıca belirli bir alanda kendi inisiyatifiyle insanları bağlayıcı yasalar da çıkarma yetkisi, modern demo kratik anlamdaki özyöneti min özü nü ve ruhunu oluş­ turur (eyalet d iyetleri ve departman konseylerinin yanı sıra, bele­ diye ve komün konseylerinin temel işlevini de bu oluştur u r) . Ancak 232


Fransa'da departman konseyleri kendi problemleri hakkında görüş bildi rmekle kalmaktansa ni hai kararları kendileri verme hakkını al­ dı kları nda, özellikle bağ ımsız bütçelerini hazırlama hakkını kazan­ d ıklarında, departmanları n özerkliğinin asıl başlangıcı o tarihtir. Ay­ nı biçimde, Almanya'da şehirlerdeki özyönetimin temeli de, kendi bütçelerini hazı rlama, bununla bağlantı lı olarak devlet vergilerine ek vergileri bağ ımsız olarak saptama ve yeni komün vergileri koy­ ma (devletin hukukunun öngördüğü sınırlar içinde) hakkı dır. Daha­ sı, sözgelimi, Berlin ya da Paris şehir konseyi inşaat düzenlemele­ ri, konut sanayi için sigorta primleri, iş ve işsizlik yard ı m ı , kanali­ zasyon sistemi ve ulaşım vb. alanlarında bağlayıcı yönetmelikler hazırladığında, bunların hepsi yasama faaliyetleridir. Yerel temsil­ cilerle merkezi yönetim organları arasındaki aral ıksız savaşımın ekseni, seçimle gelen organların yasal yetkilerini genişletme, buna karşılık atamayla gelen organların yönetsel yetkilerini azaltma doğ­ rultusundaki demokratik eğilimdir. Yerel özerkliğe (yasama ve yürütme görevlerine) karşı tutum, Sosyal-Demokrasi'yle hükümet ve burjuva partiler arasında çok­ tand ır süregelmekte olan politik kavganın kuramsal temelini oluş­ turur. Aşırı sol-i lericilerden oluşan dar bir grup dışı nda, bu rjuva partiler ve hükümet aynı görüşteydi ler. Burjuva gericil iğinin kuram­ sal görüşleri , yerel yönetimin doğası gereği devletin idari görevle­ rinin yerelleştirilmesiyle sınırlı kalındığını, mali bir birim olarak ko­ mün, ilçe ya da eyaletin devlet mülkünü yönetme görevini üstlen­ d iğini iddia ederken ; Sosyal-Demokrasi komün , i lçe ya da eyaletin yalnızca mali konuları değil, ayrıca çeşitli toplumsal konuları -yerel alanda- yürütmekle görevlendirilmiş bir toplumsal organ oldukları görüşü ndedir. Bu iki kurarndan şöyle bir pratik sonuç çıkarılabilir: Burjuva partiler yerel yönetim organlarında seçim hakkı nın mülk sahipliğiyle sınırlanmasında ısrar ederken, Sosyal-Demokrasi bü­ tün halkı kapsayan genel ve eşit seçim hakkı ister. Genel anlam ıy­ la, modern özyönetimin demokrasiye doğru i lerlemesi, seçimler 233


arac ı l ı ğ ı yl a özyönetime katılan g ruplann genişlemesiyle, bunların temsili organlar ı n ı n yetkilerinin artmasıyla ölçülebilir. Bir takım fa­ aliyetle rin idari organlarda temsili yasama organiara devredilmesi,

yasam a organlar ı n ı n yetkisini g enişleten bir önlemdir. Dolayısıyla öyle görünüyor ki, merkezi devlet ayg ıtı yerel özyönetimden, mo­ dern özyönetim de feodal ve küçük burjuva partikularizminden ay­ rılabilir. Sizce bu ayrımı yapmak, yasama ve yürütme yetkilerini ayıran biçimci bir yaklaşı m la değil, toplum yaşamının kimi alanla­ r ı n ı n (kapitalist bir ekonominin ve büyük bir burjuva devletinin özünü oluşturan alanların) yerel çıkarlar alanından ayrılmasıyla olanakl ıdır. Özelde, Kautsky'nin yerel özyönetim genel başl ığı altında top­ ladığı ve ulusal özerkliği de kapsayan formülü, yasama alanındaki merkeziyetçilikle ilgili görüşleri de gözönünde tutulduğunda, Sos­ yai-Demokrasi'yi, bölge diyellerini yasama alanında adem-i merke­ ziyetçiliğin, başka bir deyişle Orta Çağ partikularizminin bir göster­ gesi oldukları gerekçesiyle tanımamaya götürür. Kautsky'nin argü­ manları, Sosyal-Demokrat politikanın genel eğiliminin, Sosyal-De­ mokrasi'nin hem merkeziyetçilik ve büyük devlet politikasına, hem de partikularist eğilimiere temel yaklaşımının bir göstergesi olarak son derece değerlidir. Ama bütün kapitalist devletlerde, yerel özyö­ netimin yükseldiği aynı temellerden belirli koşullarda ulusal özerk­ lik de yükselir. Ve bu ulusal özerklik, günümüz şehir konseyinin an­ tik Hanseatic [Hanse: Kuzey Almanya'da özgür kasabaların oluşturdu­ ğu bir Orta Ç ağ birliği. Ç.N.J cumhuriyetin parlamentosuyla ortaklığı ne kadar azsa, Orta Çağ partikularizmiyle o kadar az ortak yönler taşıyan modern toplumsal gelişmenin bağı msız bir kanıtı olarak yerel yasalara sahiptir.

234


5 . U LUSAL SORUN VE ÖZERKLi K

Kapitalizm toplum yaşamını maddi temellerinden en tepeye (kültü­ rel yönlerine) kadar dönüştürür. Kapitalizm bir dizi ve tamamen ye­ ni ekonomik fenomen üretmiştir : Büyük sanayi , makine üretimi, proleterleşme, mülk yoğunlaşması, sanayi krizleri, kapitalist tekel­ ler, modern sanayi, kad ı n ve çocuk emeğinden yararlanma, vb. Kapitalizm toplum yaşamında yeni bir merkez (büyük şehir) ve ye­ ni bir toplumsal sı nıf (profesyonel aydınlar) da ü retmiştir. Yüksek derecede gelişmiş işbölümü ve teknolojideki sürekli ilerlemesiyle kapitalist ekonomi, teknik bakımdan yetişmiş, geniş bir uzman kad­ roya (mühendisler, kimyagerler, mimarlar, elektrikçiler, vb. ) gerek duyar. Kapitalist sanayi ve ticaret bir hukukçular ordusuna gerek duyar: Savcılar, noterler, yarg ıçlar, vb. Özellikle büyük şehirlerdeki burjuva yönetim sağlığa kamusal bir içerik kazandı rmış, çok sayı­ da hekim, eczacı , ebe ve dişçiyle devlet hastanelerini sağ l ı ğ ı n hiz­ metine koşmuştur. Kapitalist üretim yalnızca özel eğitim almış iş­ letme yöneticilerine değil, ayrıca, halkın sürekli artan ihtiyaçlarıyla birlikte genel kültürel düzeyini yükseltmek ve büyük ölçekli sanayi­ de çalışabilecek zekaya ve eğitime sahip işçileri yetiştirmek üzere genel , temel ve h alka yayılmış bir eğitim sistemine de gerek duyar. Dünyanın her köşesindeki burjuva toplumları açısından halk ı n eği­ timi ve meslek eğitiminin vazgeçi lmez önem taşımasının nedeni 235


budur; bunun için her yerde devlet okullarıyla çok sayıda ilk ve or­ ta ve lise öğretmenlerine, kütüphanelere, okuma odalarına vb. rastlarız. Uyg u n kapsamda geniş, hızlı ve aral ı ksız çalışan iletişim araç­ larına (hem maddi, hem kültürel anlamda) sahip olmadan, kapita­ list ü retim ve dünya pazarı nda yer almak olanaksızdır. Burj uva top­ lum bu yüzden bir yandan demi ryollarını ve modern posta-telgraf hizmetlerini kurmuş, öbür yandan bu maddi temeller üzerinde eski zamanlarda hiç bilinmeyen periyodik bir basın yaratmıştır. Basının çalışmasını sürdürmek için burjuva toplumda çeşitli kategorilerde pofesyonel gazeteci ve yayıncı lar ortaya çıkmıştır. Kapitalizm bir yandan, sanatsal yaratıcılık dahil, insan enerjisinin her dışavuru­ munu ticari bir nesne haline getirirken, öbür yandan sanat nesne­ lerini kitlesel ü retimle geniş halk kitlelerine ulaştırarak sanatı en azından şehir yaşamı n ı n gündelik bir parçası yapmıştır. Doğal ekonomi döneminde bireysel ve güçlü destekçilerin tekelinde bulu­ nan kişisel bir lüks olan tiyatro, müzik, resim ve heykel, burjuva toplumunda, kamusal bir kurum ve şehir nüfusunun olağan günde­ lik yaşam ının ayrılmaz bir parçasıdır. i şçilerin kültürel gereksinme­ leri taverna ya da çay bahçelerinde, ucuz resimli kitaplar ve eski , kullanılmış süs eşyalarıyla karşılanır; işçi kendi kişiliğini ve meske­ nini zevksiz ve şatafatlı şeylerle süslerken, burjuvazinin filarmoni orkestraları , birinci sınıf tiyatroları , deha eserleri ve ş ı k eşyaları vardır. Ama tüketimin hangi türü olursa olsun, kabarık sayıda sa­ natçıya ve sanat üreticilerine gerek duyulur. Kapitalizm bu şekilde tamamen yeni bir kültür yaratır: Genel eği­ tim , bilimin gelişmesi, öğrenirnin serpilip gelişmesi, gazetecilik, sa­ natın özellikle teşvik edilmesi. Ama bunlar, yalın bir ü retim süreci­ nin ya da mekanik bakı mdan ayrı ayrı cansız parçaların basit me­ kanik uzantı l a rı değildir yalnızca. B u rjuva toplumunun kültürü canlı ve bir ölçüde bağımsız bir varl ık oluşturur. Burjuva toplum u , varola­ bil mek ya da g elişmek isteniyorsa, belirli üretim, değişim ve iletişim 236


i lişkilerine gerek duyman ın yanı s ı ra, çelişkili sınıf çı karları çerçe­ vesi içi nde bir takım entektüel ilişkiler de yaratır. Sınıf savaşımı ka­ pitalist ekonominin doğal bir ü rünüyse, doğal gereksinmeleri de sı­ nıf savaşımını olanaklı hale getiren koşullardır; modern politik bi­ çimlerin, demokrasi ve parlamentarizmin kaynağ ı , ayrıca, açı k gö­ rüş alışverişi ve çelişkili i nançlarıyla açı k toplum yaşam ının, sı nıf­ Iann ve partilerin kapışmasını tek başına olanaklı kılan yoğun bir entelektüel yaşamın kaynağı budur. Halk eğitimi, gazetecilik, bilim, sanat (ilk başta kapitalist üretimin çerçevesi içinde gelişerek) mo­ dern toplumun varl ığının başlı başı na vazgeçilmez bir gerekliliği ve koşulu olu rlar. Okullar, kütüphaneler, gazeteler, tiyatrolar, halka dö­ nük konferanslar, ekonomik koşullarla bağları dışında bile, yaşa­ mın olağan koşullarına; modern -ve özellikle şehir- toplumunun her üyesinin vazgeçilmez entelektüel atmosferine dönerler. Kısacası , kapitalizmin vulgar maddi süreci , b i r ölçüde özerk olan varlığı ve gelişmesiyle birlikte, bütünüyle yeni bir ideolojik "üstyapı" yaratır. Gelgelelim kapitalizm, bu entelektüel ruhu boşlukta ya da so­ yutlamanın kuramsal çorak topraklarında değil, belirli gelenekler çerçevesi içinde, kısacası belirli u lusal formlar içinde belirli bir böl­ gede, belirli bir toplumsal ortamda, belirli bir dille yaratır. Demek ki kendi kültürüyle belirli bir toprak parçasını ve belirli bir halkı kültü­ rel bir ulusal bütünlük olarak diğerlerinden ayırır, orada entelektü­ el çıkarların özel, daha sıkı bir bağ l ı l ı k ve bütünlüğünü yaratır. Herhangi bir ideoloji, temelde, verili bir çağın maddi ve sınıfsal koşullarının üstyapısından başka bir şey değildi r. Ama aynı zaman­ da, her çağın ideoloj isi önceki çağ ların ideoloj i k sonuçları nı akl ında tutarken, belirli bir bölgede kendi mantıksal gelişmesini de sürdü­ rür. Bi limler olsu n, din, felsefe ve sanat olsun bunun örnekleridir. Kapitalizmin verili bir ortamda yarattığı kültürel ve estetik değer­ ler, kültürel üreti min esas organ ı , yani dil aracılığıyla belirli bir ulu­ sal niteliğe bürünmekle kalmaz, geçmiş tarihi apayrı kültürel karak­ teristi kliklerle dolu bir toplumun geleneksel kü ltürüyle birleşi r d e ; 237


kısacası , bu kültür, kendine özgü bir varlığa ve gelişmeye sahip ulusal bir kültüre dönüşür. Bütün burjuva ülkelerdeki modern kül­ türün ana özell ikleri ve temelleri uluslararası nitelikli ortak öğeler barı ndırır; çağdaş gelişmenin eğilimi kuşkusuz gitgide büyüyen bir uluslararası kültür topluluğu yönündedir. Ne var ki, bu oldukça kozmopolit, burjuva kültür çerçevesi içinde, Fransız kültürü ingiliz kültüründen, Alman kültürü Hollanda kültüründen, Polanya kültü­ rü Rus kültüründen ve pek çok ayrı tipte kültürden açık çizgilerle ayrılır. Tarihsel evrelerin ve tarihsel "dikiş yerleri"nin çizgilerinin en az görülebi leceği yer, bir ideolojinin gelişmesidir.

Modern kapitalist

kültür eski kültürlerin mirasçısı ve sürdürücüsü olduğundan, yüzey­ den bakıldığında kapitalist ekonomi ve burjuva egemenliği ve mo­ nolitik niteliğiyle karşılaşırız. "Ulusal Demokrasi"nin gevezeleri ya da sosyal-yurtsever eğilimli kafasız "sosyologlar" açısından, günü­ m üz Polanya'sının kültürü , özünde, Batory ya da Stanislas Augus­ tus zamanındaki "Polanya ulusu kültürü"nün aynısıdır; nitekim Swl­ atochowski, Straszewicz ve Sienkiewicz de Rey of Magtowice, Pa­ sek ve Mickiewicz'in doğrudan ruhsal mirasçı larıd ır. Asl ı nda, mo­ dern, burjuva Polanya'daki edebiyat ve bas ın korkunç derecede ö nemsiz bir çaptadır; Polanya bilimi ve Polanya kültürü müthiş de­ recede yoksuldur; ruhu ve içeriğiyle eski feodal Polanya kültürüne ( başlıca yansı ması , son dev eseri Pan Tadeusz idi) tamamen ya­ bancı yeni bir tarihsel evreye aittirler. Günümüz Polanya kültürü, bütün yoksulluğuyla birlikte, Polanya'yı Rusya'ya zinci rleyen aynı k apitalist gelişmenin modern bir ü rünüdür. Aynı kapitalist gelişme toplumun başına, yönetici sınıf rolünde, geçmişi olmaya n , devri mci

(*)

Yeri gelmişken, Zeller ya da Ku no Fischer'in yazdığı türden felsefe ta­ rihlerinin ortaya çıkabilmesinin tek nedeni budur. Söz konusu çalışma­ larda "fikirler"in gelişmesi boşlukta, toplumun alelade tarihiyle hiçbir ilinti kurulmadan gerçekleşir. 238


geleneği olmayan ve ulusal davanın profesyonel hainleri olan he­ terojen nitelikli zengin parababaları güruhunu geçirir. Günümüz Polanya'sındaki burjuva eğitim, sanat ve gazetecilik ruhu ve içeri­ ğ iyle öyle ideolojik hiyeroglif yazılardır ki, materyalist tarihçiler ona bakarak toprak soyluluğu Polanya'sının yıkılış tarihini; "organik ça­ lı şma", uzlaşma, Ulusal Demokrasi , heyetler ve memorandumlar tarihini; olağanüstü koşullarda yapılan Çarlı k Duması 'na "ulusal" seçimlere ve Polenyalı sosyalist işçileri katiedecek "ulusal" ekiple­ re kadar gelen tarihi okurlar. Kapitalizm modern Polanya ulusal kültürünü yaratırken, aynı süreçte Polanya'nın ulusal bağımsızlığı­ nı yok etmiştir. Kapitalizm Polanya'nın ulusal bağımsızlığına son vermiş ama aynı zamanda modern Polanya ulusal kültürünü yaratmıştır. Bu ulusal kültür burjuva Polanya çerçevesinde olmazsa olmaz bir kül­ türdür; varlığı ve gelişmesi, kapitalist gelişmenin kendisiyle bağl ı , tarihsel bir zorunluluktur. Sosyo-ekonomik bağlarla Polonya'yı Rus­ ya'ya zincirleyen kapitalizmin gelişmesi Rus mutlakiyetçiliğini te­ mellerinden sarsmış, Rus ve Polonya proletaryasını mutlakiyetçili­ ği devirmeye davet edilen bir sınıf olarak birleştirip devrimcileştir­ miş, bu şekilde Çarlar döneminde politik özgürlüğe kavuşman ın vazgeçilmez önkoşulları nı yaratmıştır. Ne var ki devletin demokra­ tikleşmesi eğilimi çerçvesinden ve aynı temelde, kapitalizm bir yan­ dan da Polanya Krallığı'ndaki sosyo-ekonomik ve kültürel-ulusal yaşamı daha sıkı bağlarla örtmekte, böylece Polanya'nın ulusal özerkl iğinin gerçekleşmesinin nesnel koşullarını hazırlamaktadır. Gördüğümüz gibi, kapitalist sistemin gereklilikleri tarihsel zo­ runlulukla birlikte bütün modern devletlerde, komünden ilçe ve eyalete kadar her düzeyde halkın sosyo-politik görevlerin yerine getirilmesine katılmasıyla, yerel özyönetimi geliştirir. Ama modern bir devlet içinde belirli ekonomik ve toplumsal ayrılı klara sahip böl­ geler de oluşturan m illiyellerin bulunduğu yerlerde, burjuva ekono­ misinin aynı gereklilikleri en üst derecede, bütün ulusu kapsayan 239


çerçevede bir özyönetimi vazgeçilmez kılar. Bu çerçevede ki bir ye­ rel özyönetim , yen i bir faktörün , ulusal-kültürel ayrılığın sonucun­ da, yalnızca özg ü l koşullarda uygulanabilecek özel tipte bir de­ mokratik kuruma dönüşür. E konomik başarı ları , yerel özgül çı karları ve nüfus yoğ unluğuy­ la M oskova-Vladimir sanayi bölgesi, Polanya Krallığı gibi, çevre­ sindeki uçsuz bucaksız Rusya topraklarından kesin li kle farklıd ı r. Bununla birlikte bizim ülkemizi R usya'n ın merkezi bölgesinden ke­ sin bir biçimde ayıran etmen, salt ekonOtni k ve toplumsal çı karların dışı nda, kendi bütünlüğü olan bir ortak çı karlar alan ı yaratan kültü­ rel-ulusal varl ığıdır. Tıpkı şehi r ya da köy komünü, bölge, depart­ man ya da guberniya, eyalet ya da bölgenin , modern özyönetimin ruhuyla uyum içinde devlet yasaları n ı n çerçevesi içinde belirli kap­ samda yerel yasalara sahip olması gerektiği gibi , ulusal özyönetim de demokrasi ruhuyla halkın temsiline, devlet yasalarının çerçeve­ si içinde ulusal çaplı sosyo-ekonomik ve kültürel-ulusal ihtiyaçları karşılayacak yerel yasalar çı karma yetkisine dayanmalıdır. Modern kültür, öncelikle bir sınıf kültürü, burjuva kültürüdür. Eğitim ve sanat, okul ve tiyatro, p rofesyonel ayd ı nlar ve bas ın hepsi de ası l olarak burjuva topluma hizmet eder, onun i lkeleri , ru­ hu, eğilimiyle doludur. Ancak burjuva sisteminin kurumları, kapita­ l ist gelişmenin kendisi gibi, tarihsel diyalektiğe uygun olarak iki yönlü, iki uçlu olgu lard ır: Sınıfsal geli şme ve egemenliğin araçları, aynı zamanda, kurtuluşu için, burjuva egemenliğin kalkışı uğruna s avaşım yürüten bir sınıf olarak proletaryanın yükselmesinin araç­ l a rıdır. Politik özgürlük ve parlamentarizm günümüzün bütün dev­ letlerinde kapitalizmin güçlenmesi ve yönetici sınıf olarak burjuva­ zinin çıkarlarından yana araçlard ı r. Ama aynı demokratik kurumlar ve burjuva parlamentarizmi , belirli bir düzeye gelince, proletarya­ nın politik ve s ı nıfsal açıdan olgun laşmasının vazgeçil mez bir oku­ l u , Sosyal-Demokrat bir partide örg ütlenmesinin, açık sınıf savaşı­ mıyla yetişmesinin bir koşulu olurlar. 240


Aynısı zeka alanı için de geçerlidir. Temel okul eğiti mi, ilk öğre­ tim, kitlesel tüketimin sağlanması için olduğu kadar, uyg u n miktar­ da yetenekli çalışan eller topluluğuna sahip olmak için de burjuva toplumunda bir gerekliliktir. Ama aynı okullar ve eğitim, devrimci bir sınıf olarak proletaryan ın temel araçları haline gelirler. Toplu msal, tarihsel, felsefi ve doğal bilimler bugün burjuvazinin ideolojik ürün­ leri, gereksinim ve sınıfsal eği limlerinin ifadeleridir. Ama belirli bir gelişme düzeyine erişmiş işçi sınıfı, "bilginin güç olduğunun" da farkı ndad ır ("mutluluğa" u laşmanın aracı olarak burjuva bireyciliği ve "çalışkanlık ve gayretkeşlik gösterme" vaazları anlamında değil tabii, çal ışan kitlelerin devrimci bilinci olarak, sınıf savaşımının bir kaldı racı olarak 'bilgi' anlamı nda). Son olarak, bir sı n ıf olarak işçi­ lerin çıkarını dev bir kültürel kardeşlik olarak insanlığ ı n gelişmesi ve geleceğine bağlayan sosyalizm , bir bütün olarak kültürün çıkar­ larını gözeten proleter savaşım adına özel bir cazibe doğu ru r ve sadece görünüşte çelişkili, paradoksal bir olgunu gözler önüne se­ rer: Bilinçli proletarya bugün bütün ü lkelerde eğitimin ve sanatın çı­ karlarının en ateşli ve idealist savunucusudur ki, aynı burjuva kül­ türü bugün onun köksüz bir üvey çocuğudur.) Polanya Krallığ ı 'n ı n ulusal özerkliği, asıl olarak, Polanya burju­ vazisinin sömürü ve baskıyı hiçbir kısıtlama olmadan sürdürebil­ mesinde sınıfsal egemenliğini kuwetlendirmek ve kurumlarını ge­ liştirmek açı sından zorunludur. Modern devlet-politik parlamenter kurumlar ve onun doğal sonucu olan yerel özyönetim kurumla n belirli bir düzeyde burjuvazinin egemenliğinin , bütün devlet v e top­ lumsal görevlerde burjuvazinin çıkarlarıyla sıkı bir uyumlutaşma­ nın sağlanmasının vazgeçilmez bir aracı olduğundan, daha dar bir anlamda ulusal özerklik de bilirli bir bölgedeki toplumsal görevle­ rin o bölgenin burj uvazisinin çıka rları na tamı tamına uygulanmas ı­ n ın vazgeçil mez bir aracıdır. Yönetici sı nıfların en kaba ama en yaşamsal çıkarı nı (yani, çalışkan katmanları n sınırsızca sömürül­ mesini) kollayan mutlakiyetçilik, aynı zamanda ve doğallıkla, kendi 241


çıkarlarını ve çal ışma yöntemlerini bu rjuva egemenliğinin her türlü ince çıkarları ve biçimlerine feda ediyor, başka bir deyişle, kendi varl ı ğ ı n a Asya'ya özgü bir acımasızlı kla yaklaşıyordu. Politik öz­ gürlü k ve özyönetim , bugünlük ihmal edilen toplumsal görevlerden (okullar, dinsel tapınma, ülkenin bütün kültürel-ruhsal yaşamı) ken­ di s ı n ıf çı karları ad ı na yararlanma olanağ ını Polanya burjuvazisine eninde sonunda tanıyacaktır. idari, adli ve politika alanlarındaki bü­ tün makamlara kendisi atama yaparak burjuvazi, sınıf egemenliği­ nin bu doğal organlarını, burjuva toplumunun ruhu ve yerli ihtiyaç­ larıyla hakikaten doldurabilecek, böylece Polanya yönetici sınıfla­ rı nın esnek, doğru ve usta araçlarına çevirebilecektiL Tüm devleti kapsayan politik özgürlüğün bir parçası olarak ulusal özgürlük, Po­ lonya'da burjuva egemenliğinin en olgun politik biçimidir kı sacas ı . A m a tam d a bu nedenle, özerklik Polanya proletaryası n ı n vaz­ geçilmez bir sın ıfsal gerekliliğid i r. Burjuva kurumlar ne kadar ol­ gunlaşırsa, toplumsal fonksiyonları o kadar derine iner, çok renkli entelektüel ve estetik alanı o kadar fazla kaplar, savaş alanı o ka­ dar genişler ve proletaryanın sınıf savaşım ındaki ateş hatlarının s ayısı o kadar çoğal ı r. Burjuva toplumunun gelişmesi ne kadar kı­ s ıtlamasız ve etkili biçi mde ilerlerse, bir sınıf olarak proletaryanı n bilinci, politik olgunluğu ve birleşmesi o kadar cesaretli v e emin adı mlar atar. Polanya proJetaryası kendi s ı n ı f savaşımında ruhsal kültürü o l uşturan bütün bileşenlere gerek duyar ; özünde ulusların daya­ n ı şmasına ve bu doğrultudaki çabalara dayanan temel çıkarları , u lusal bask ı n ı n yok edilmesini g erektirir. Dahası, ülkenin olağan, geniş ve kısıtlamasız bir kültürel yaşama sahip olması burjuva top­ l u munun varlığı açı sı ndan olduğu kadar proletaryanın sı nıf savaşı­ m ı nın gelişmesi açı sından da kaç ı n ı lmazd ı r. Ulusal özerkliğin amaçları Polanya proletaryası nın politik prog­ ramındakilerin aynısıdı r: Mutlakiyetçiliğin devrilmesi ve ülkenin ge­ n elinde politi k özgürlüğün sağlanması . Bu da, hem kapitalist geliş242


menin ilerici eğ ilimlerinden , hem de proletaryanın sın ıfsal çı karla­ rı ndan gelen program ı n bir parçasından başka bir şey değildir.

ll

Modern bir devlette belirli bir bö lgenin ulusal ayrılığı özerklik için kendi baş ı na yeterli bir temel oluşturmaz; milliyet ile politik yaşam arasındaki ilişki daha yakından i rdelemeyi gerektirecek türdendir. Milliyetçilik kuramcı ları , genelde milliyeti, toplumsal gelişmenin dı­ şı nda, doğal, değişmez bir olg u , bütün tarihsel gelişmelere dire­ nen tutuca bir olgu sayarlar. Burjuva milliyetçiliği, bu görüşle uyum içinde, ulusun yaşamasının ve kuvvetinin ana kaynakları olarak modern tarihsel oluşumu, yani şehir, burjuva kültürünü değil, tersi­ ne, kırsal nüfusun geleneksel yaşam biçi mini görürler. Toplumsal tutuculuğuyla köylü kitlesi, romantik milliyetçilere, ulusal kültürün biricik hakiki dayanağ ı , u lusal ayrı lığın sarsı lmaz kalesi, gerçek u lusal deha ve ruhun kalesi gibi görünmektedir. Geçen yüzyılın or­ talarında, Orta Avrupa politikasında görülen milliyetçi eğilimle bağ­ lantı l ı olarak folklorizm denen şey serpilip gelişmeye başladığında, yüzünü öncelikle köylü kültürü nün geleneksel biçimlerine dönmüş, köylü kültüründe her ulusun "düşü ncelerinin ipliklerini ve duyg ula­ rının çiçeklerini" saklayan hazineyi görmüştü . Bugün de, henüz son yıllarda uyanmış Litvanya, Beyaz Rusya ve Ukrayna milliyet­ çifiği tamamıyla kı rsal nüfusa ve onun tutucu var oluş biçi mleri ne dayanmış, anlamlı bir ç ı kış noktası olarak bu eski ve bakir ulusal toprağ ı u lusal dildeki ve u lusal i miayla yazılmış okuma kitaplan ve M ukaddes Kitap'la işlerneyi almıştır. Daha 1 8 80'1erde, Varşova'da sözde-sosyalist ve sözde-devrimci G/os'un (Ses) yayı mlandığı günlerde, Polanya Ulusal Demokrasisi de yan ı l m az gerici içgüdü­ lerine uyarak, şe hir burjuvazisini n anti-semitizmiyle mutlu bir evli­ lik yapmış ulusal d uyg ularını kırsal nüfusa yöneltmişti . Son olarak 243


ve aynı biçimde, Rusya'daki en yeni "milliyetçi" akım olan Bay Kor­ fanty ve Ortakları 'nın partisi de, gerici Polonya küçük burj uvazisi­ nin ekonomik ve politik başarıları uğruna sömürülen Yukarı Si lez­ ya'n ı n k ı rsal nüfusunun tutucu luğuna dayanmaktadı r. Öbür yandan, hang i toplumsal katmanların ulusal kültürün ası l bekçiiE!ri n i oluşturduğu soru n u , yakın zamanlarda Sosyal-Demok­ rat kampta ilginç söz düellolarına neden olmuştur. Burada çeşitli kereler aktardığımız "milliyet sorun u" hakkı ndaki incelemesinde Karl Kautsky, Avusturya partisinden yayıncı Otto Bauer'in aynı konudaki çalışmasını eleştirerek şunları yazar: S ı n ıf farklı l ıkları Bauer'i,

bir

ulusun yalnızca kültürün yaratılma­

sına katılan kesimlerinin, sonuçta şimdiye değin yalnızca yönetici ve sömürücü sın ıfların,.bir ulus oluşturduğu gibi paradoksal bir dü­ şünceye sürükler. "Staufer 'ler dönemi nde," diye yazar Bauer- "ulus yalnızca şö­ valyelerin kültürel topluluğunda vardı . .. Kültürel etkilerin türdeşliği­ nin getirdiği türdeş bir ulusal karakter, ulusun bir sınıfı n ı n karakte­ riydi yalnızca . . . Köylünün ulusu biraraya getiren hiçbir şeyde payı yoktu . . . Bu yüzden Alman köylüleri, kesinlikle bir ulus oluşturmaz; onlar ulusu n

Hinterassen'idir.

/Üretim araçlarının özel mülkiyetine

d ayalı bir toplumda, ulusu yönetici sı nıflar oluşturur/ -eskiden şö­ valyeler, bugün eğitilmiş insanlar, ulusun tarihiyle birlikte tekbiçim­ l i bir eğitim yaratm ış i nsanlar topl uluğu olarak, ortak bir dilin ve ulu­ sal eğitimin de yardım ıyla, bir karakter yak ı ni ı§ ı geliştirir. Öbür yan­ • dan geniş halk kitleleri ulusu oluşturmaz." Bauer'e göre, yaln ızca sosyalist sistem, çal ışan halk kitlelerini kültürel bütünlüğe katarak bir ul usa dönüştürecektir. Kautsky bu argümanlara şöyle yanıt verir:

(*)

Otto Bauer, Die Nationalitaetenfrage und die Sozialdemokratie (Vayi­ na, 1 907), s.49-50, 1 36. 244


Bu çok incelikli bir düşüncedir ve özünde doğrudur, ama milli­ yet sorununda yanl ış bir yola sürükler, çünkü u lus kavramını, u lusal düşüncenin şu anda bütün sın ıflardaki gücünü ve bütün u luslarda görülen bugünkü ulusal çelişkilerin temelini anlamayı olanaks ızlaştıracak bir tarzda ele alır. Bauer burada Ren*

ner'in, milliyeti asıl köylülerin muhafaza ettiği şeklindeki gözlemiyle çelişir. R enner, Avusturya'da (Macaristan dahil) geçen yüzyılda çeşitli şehirlerin milliyet değiştirdiklerini, üstelik Alman olmaktansa Macar ya da Çek haline geldiklerini kan ıtlar. Öbür yandan, Alman şehirleri, özellikle Viyana, yabancı milliyetler· den akın akın gelenleri kendine çekmiş ve Alman ulusuna özümsetmiştir. Ancak kırsal bölgelerde, dilsel sınırlar pratikte değişmedi . Asl ında Avusturya'nın belli başlı şehirlerinde, Al­ manlaştırma süreci amacına ulaşmıştır; 1 9 . yüzyılın başında, Galiçya'nın büyük kesimi, Hırvatistan ve i talyan şehirleri d ışın­ da, hepsi Almanlaşmıştı. Buna karşılık, köylü nüfus ulusal nite­ liğini koruyan biricik kesimdir; Avusturya'yı ulusal bir devlet yap­ ma eğilimleri köylülüğe çarpınca paramparça olup gidiyor. Köy­ lü geleneğe olduğu gibi mill iyetine de sıkı sıkı bağlı, oysa şehir· liler, bilhassa eğitimli kesimler, çok daha kolay özümseniyor.

••

Kautsky incelemesinin ilerki bölümlerinde akıl yürütmesini hay­ li gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Modern ulusal hareketle­ rin temellerini daha yak ı ndan irdeleyen Kautsky, yeni bir top­ lumsal sınıfı, profesyonel ayd ınları doğuran burjuva gelişiminin bu biçimiyle çağdaş ulus fikrinin temel olgusunu, ulusal yaşa­ mın direklerinden birini yarattığına işaret eder. Gerçi aynı gelişme

() *

Springer ,takma ismiyle, Avusturya'da milliyet sorunu üzerine çeşitli çalışmalar kaleme alan başka bir Avusturyalı Sosyal- Demokrat yayın­ cı vard ı ; Der Kampf der oesterreichischen Nationen um den Staat ( 1 902) ; Grundlagen und Entwicklungszie/e der oesterreichischunga­ rischen Monarchie (1 906).

(*)

Kautsky, Nationalitat und lnternationalitat, s.3, 4. 245


aynı zamanda günümüz milliyetlerinin, özellikle ayd ı n kesimin toplumsal ve kültürel yaşamını u luslararası yollara sokar; bu açıdan baktığımızda, Kautsky büyük sosyalist reformun gele­ cekteki görevinin ulusallaştırma, yani çalışan kitlelerin ulusal ayrılığı olmayacağ ı n ı , tam tersine, ayrı milliyellerin silinip gide­ ceği evrensel, uluslararası bir kültürün izini süreceğini açıklaya­ rak Bauer'in ana hatların ı çizdiği perspektifi tersine çevirmekle haklıdır. Ama günümüz koşullarında, şehirli, daha kesin konu­ şursak, burjuva unsurunun rolü milliyellerin yazgısı açısı ndan belirleyici önemdedi r. Kautsky Renner'in görüşlerini payiaşarak Hapsburg monarşisinde 1 9. yüzyılın başında şehirli unsuruna ulusal çapta karşı-çıkmayış ı n bir örneği olarak Almanlaştırılmış Slav eleştirmenleri gösterse bile, bu gerçekler asl ında yalnızca pre-kapitalist çağın küçük burjuva koşullarını örnekleyebilir ( 1 9 . yüzyıl başında Avustu rya'nın Slav topraklarındaki şehir yaşa­ mını karakterize eden kuşkusuz buydu). Gelişmelerin sonradan ald ığı yön, Kautsky ve Renner'in doğruladığı gibi aynı tip eleş­ tirmenlerin son yirmi otuz y ı lda kendi milliyetlerine doğru belirli bir dönüş yapmaları; bir ülkenin kendi burjuva gelişiminin, ken­ di sanayiinin, kendi büyük şehir yaşamının, kendi "ulusal" bur­ juvazisi ve aydı nları nın yükselişe geçmesinin direnişçi bir ulu­ sal politikanın ve ona bağlı etkin bir politik yaşamın temelini na­ sıl oluşturabileceğinin de çarpıcı bir örneğidir.

Etnik bir g rup i çi nde u lusal özgü llüklerin (konuşma, adetler, gi­ yim ve yine genelli kle bununla sıkı ilişki içi nde belirli bir din) edil­ gen bir tarzd a koru nması söz ko nusu oldukça, milliyellerin yazg ı ­ sı yla bağlı ol arak köylü unsurunun vurgu lanması doğrudur. Köylü yaşam ının tutuculuğu mi lliyelin bu dar s ı n ı rlar içinde muhafaza

edilmesini olanaklı kılar ve, kullanı lan bütün yönte m l eri n acı ma­ s ı z lığ ı n a ve sald ırg a n yabancı m illiyellerin kültü rel ü stünlüğüne karş ı n , yüzy ı llar boyu her tü rlü ulusal baskı politikalar ı na direnişi a ç ı k la r. Türkiye ve Macaristan 'daki G ü ney Slav kabileleri arasında 246


konuşma ve ulusal tipin muhafaza edilmesi, Rus imparatorluğu nda Beyaz Ruslar, Ruthenialı lar ve Litvanyall ları n, Doğu Prusya'da Ma­ surianlar ve Litvanyalı ların, Yukarı Silezya'da Polonyal ıların vb. kendi özg üllüklerini korumaları bunun kanıtıdır. Gelgelelim, bu geleneksel-köylü tarzıyla korunan bir ulusal kül­ tür çağdaş politik-toplumsal yaşamda etkin bir rol oynayamaz; çün­ kü bütünüyle geleneğ in ürünüdür, kökleri geçmiştedir, çünkü Marx'ın sözleriyle- köylü sınıfı günümüz burjuva toplumunda kültü­ rün dışında kalarak o kültürde hala yaşayan "bir barbarl ı k kal ı ntı­ sı"nı oluşturur. Köylü , ulusal bir "ileri karakol'' olarak, her zaman ve önsel olarak bir toplumsal barbariık kültürü, tarihsel evrimin mah­ kum ettiği politik gericiliğin temelidir. Günümüz koşullarında tek ba­ ş ı na ulusal köylü temele sahip hiçbir ciddi politik-ulusal hareketin çıkması olanaklı değildir. Ve yalnızca günümüzün şehirli sınıfları (burjuvazi, küçük burjuvazi ve burjuvazi aydınlar) ulusal hareketin destekçileri haline gelince, belirli koşullarda, Kautsky'nin değindiği "bütün uluslar"ın ulusal özlemlerini geliştirmek olanaklı olacaktır. Geçerken bir de milliyetlere özgü özyönetim ya da özerklik so­ rununa değinelim. Yaln ızca burjuva milliyetçilerin bakışıyla, her "milliyet" özerk kurumlar için aynı derecede uygun maddi ve geçer­ li bir temele sahiptir. Böyle bir bakış özerklik sorununda yalnızca belirli kültürel-ulusal güvenceleri öne çıkarır; başka bir deyişle özerkliği olumsuz ve salt ideolojik bir açıdan, ulusal "özgürlüğü"n asgari bir biçimi olarak ele alır; özerklikte içerili tamamen olumlu toplumsal değeri, modern özerkliği Orta Çağ partikularizminden ayıran özünü oluşturan özgül tarihsel fonksiyonunu yok sayar. Bu­ nunla beraber özerklik kavramını bu ütopyacı-ideoloj ik alandan çı­ karıp tarihsel zemine oturur ve kapitalist ekonominin belirli bir or­ tamdaki özgül vazgeçilmez sonucu olarak, burjuva toplumunun ve demokratik gelişmesinin gereksinimlerinden kaynaklanan belirii toplumsal fonksiyonları -maddi ve ruhsal- yerine getirmenin bir biçi­ mi olarak irdelersek, modern anayasal devlet çerçevesindeki yerel 247


özerkli ğ i n işlevlerinin o devletin politik gelişmesinin her yön ü gibi modern burjuva yaşam ının biçimleriyle kopmaz bağlara sahip ol­ duğunu görürüz . Ö zerkliğin ve genelde modern devletin odaklan­ dığı yer büyük şehirdir; politik düzeyi , burjuva sın ıftır; ayrılmaz or­ tam ı , modern burjuva aydınlar, edebiyat yaşamı, gazetecilik, eğitim ve sanattır. Demek ki, belirli bir ulusal bölgenin özyönetimi anlamında yerel özerklik, yalnızca, milliyetlerin kendi burjuva gelişimine, şehir yaşa­ mına, aydınlara, kendi edebi ve bilimsel yaşamına sahip olduğu yerlerde olanaklıdır. Rusya Polonyası 'nda bu koşulların hepsi görü­ lür. Nüfusu ulusal bakımdan türdeştir, çünkü Polanya unsuru (Lit­ vanyalıların egemen olduğu Suwalki guberniyası dışında) ülkenin her tarafındaki başka milliyetler karşısında kesin bir üstünlüğe sa­ hiptir. Toplam 9.402.253 kişilik nüfustan Polenyal ılar 6.755.503'ünü oluştururken; geriye kalan milliyetlerden Yahudiler ve Almanlar asıl olarak, yabancı bir burjuva aydın kesimi temsil etmedikleri, tersine Polanya kültürel yaşamı tarafından ciddi ölçüde özümsenmiş olduk­ ları şehirlerde toplanmışlardır. Ruslar ise, Lublin ve Siedlce bölge­ leri dışında, Polanya toplumuna yabancı bürokratik unsurların akı­ ş ı yla çoğalırlar. Bu milliyetlerin çeşitli vilayetlerdeki toplam nüfusa oran ı , Suwalki dışında, 1 897 sayımına göre aşağ ıdaki gibidir:

Guberniya

Polanyali/ar Yahudiler Almanlar Ruslar 7.3

Kalisz

% 83.9

Kielce

87.6

1 0.9

Lublin

61 .3

1 2.7

0.2

2 1 .0

Lo mza

77.4

1 5. 8

0.8

5.5

Piotrokow

71 .9

1 5 .2

1 0.6

1 .6

Plock

80.4

9 .6

6.7

3.3

Rada m

83.8

1 3. 8

1 .1

1 .4

Si ed lee

66. 1

1 5 .5

1 .4

16.5

Varşova

73.6

1 6.4

4.0

5.4

7.6

2 48

1 .1 1 .2


Demek ki, i kisi dışında bütün guberniyalarda ve bütün olarak ül­ kede, Polanya unsuru nüfusun %70'inden fazlasını oluşturur; da­ has ı , ülkenin sosyo-kültürel gelişmesinde belirleyici unsurdur. Ama Yahudi milliyetine baktığımızda durum farklı laş ı r. Yahudi ulusal özerkliği (okul , din, ikamet yeri özgürlüğü ve eşit kamusal haklar anlamı nda değil, Yahudi nüfusun kendi yasaları ve yönetim sistemiyle Rusya Polonyası 'nın özerkliğine paralel bir poli­ tik özyönetime sahip olması anlamı nda) , tamamen ütopyacı bir fi­ kirdir. Çok tuhaftır, Yahudi milliyetinin Rus imparatorluğu içinde "kendi toprakları"na sahip olmaması gibi basit bir koşulla, aşırı Po­ lanya milliyetçileri kampında, yani PSP'nin "Devrimci Hizbi"nde de bu inanç egemendir. Oysa grubun kendi bakış açısına göre, yani dil, gelenek ve psikoloji bağlarıyla bağ lı belli bir grup insanın özgür­ lüklerinin ve kendi yazgısını belirleme haklarının bir toplamı olarak anlaşı lan ulusal özerklik, kendi başına tarihsel koşulların ötesine uzanan ve havada kalan bir kurgu dolayısıyla kolayca "ayakları ha­ vada kalan", yani belirli bir toprak parçasından yoksun diye anlaşı­ labilecek bir kurgudur. Ö bür yandan, modern burjuva-demokratik gelişme temelinde yerel özyönetimle tarihsel olarak birlikte gelişen bir özerklik, aslında burjuva devlet gibi belirli bir bölgeden ayrı lamaz ve aynı ölçüde belirli bir bölge olmadan "bölge-d ışı" komünal ya da şehir özyönetimi gibi hayal edilemez. Gerçi Yahudi nüfusu Rus im­ paratorluğunda tamamen modern kapitalist gelişmenin etkisi altın­ daydı ve o toplumdaki belirli grupların ekonomik, politik ve ruhsal çıkarlarını paylaşmaktad ı r. Ama bu çıkarlar bir yandan asla özgül Yahudi kapitalist çı karları olarak bölgesel bakımdan ayrılacak düze­ ye varmadığı, tersine ülkenin genelinde Yahudi ve diğer insanların ortak ç ıkarları n ı temsil ettikleri gibi ; öbür yandan, bu kapitalist geliş­ me burjuva Yahudi kültürü nün ayrı lmasıyla sonuçlanmaz, tersine tam zıt yönde hareket ederek, Polanya ya da Rus halkının Yahudi burjuva, şehirli aydınları özümsemesine yol açar. Litvanyalı lar ya da Beyaz Rusların ulusal ayrı l ığı geri kal m ış köylülere dayanıyorsa, 249


Rusya ve Polanya'daki Yahudi ulusunun ayrı lığı da toplumsal ba­ kımdan geri kalm ı ş küçük burjuvaziye, küçük üretime, küçük tica­ rete, küçük şehir yaşam ı na ve -parantez içinde ekleyelim- milliye­ tin dinle s ı kı ilişkisine dayan ı r. Yukarıda söylenenler ışığında, böl­ gesel-olmayan Yahudi özerkliğinin temeli olduğu varsayılan Yahu­ dilerin ulusal ayrı l ı ğ ı , metropolitan burjuva kültürü biçiminde değil, küçük şehirdeki kültürsüzlük biçiminde görünür. Bir avuç Yiddiş ya­ yıncı ve çevi rmenin inisiyatifiyle "Yahudi kültürü geliştirmek" doğ­ rultusundaki çabalar belli ki ciddiye alı namaz. Rusya çerçevesinde hakiki modern kültürün biricik göstergesi, Rus proletaryası n ı n Sos­ yal-Demokrat hareketidir. Bu hareket, niteliği nedeniyle, Yahudile­ rin tarihsel burjuva ulusal kültür eksikliğini en iyi kapatabilecek güç­ tür, çünkü kendisi gerçekten uluslararası ve proleter kültürün bir aşamasıdır. Litvanya'daki özerklik sorunu da farkl ı , ama en az aynı ölçüde karmaşı ktır. Milliyetçi ütopyacıları n gözünde, ayrı milliyetten insan­ ların oturduğu belirli bir bölgenin varlığ ı , söz konusu milliyetin bü­ tün milliyetlerin kendi yazgısı n ı belirleme hakkı adına, ya bağımsız bir cumhuriyet, ya Rusya'yla federasyon ya da "en geniş özerklik" istemesi için yeterli bir nedendir. Eski "Litvanya Sosyal-Demokrasi­ si", sonra federatif aşaması ndaki PSP ve son olarak yakın zaman­ l arda örgütlenmiş "Beyaz Rusya Sosyalist Komünü" bu programla­ rın her biri n i sı rayla gündeme getirdiler. "Beyaz Rusya Sosyalist Komünü" 1 906 yılında topladığ ı 2. Kongresi'nde "Batı ülkesindeki toprakları için Vilna'da bölgesel-özerk bir diyetle beraber, Rusya'da federal bir cumhuriyet" gibi bir parça belirsiz bir program benimse•

m işti . "Beyaz Rusya Komünü"nün Rus i m paratorluğunun bölüneceği cumhuriyetlerden biri olarak "Batı ü l kesi" ilan ı n ı m ı , yoksa o

(*)

Proceedings of the Russian National Socialisi Parties (St.

1 908), s.92. 250

Petersburg .


"Batı ülkesi" ad ına "bölgesel özerklik" mi istediğini saptamak zor­ dur; çünkü Vilna için "özerk" bir diyet istendiğinden, i kinci çözüm yolunun tasarland ığı akla gelmektedir; başka bir ş ı k ise, soru nun bütünüyle soyut ve ütopyacı bir tarzda ele alın ışıyla uygun olarak, bağımsız cumhuriyet, federal bir sistem ve özerklik arasında, nicel ayrımlar dışında temel bir ayrım yapı lmamasıdır. Konuyu bölgesel özerklik açısından inceleyelim. Rus idari bölünmesindeki termino­ lojiye göre "Batı ülkesi", koşulları büyük oranda değişen bölgeler­ den oluşan, ağ ırlıkla tarı ma ve küçük sanayiye dayanan bölgeler­ dir. Kırsal bölgenin, belediye ve vi layet özyönetiminin yerel çıkarla­ rı dışında, bu bölgenin ayrı bir üretime ve ticaret bölgesine, apayrı bir karaktere ve ayrı çıkar gruplarına sahip olması Polanya Krallı­ ğı ya da Moskova sanayi bölgesine kıyasla çok daha az kapsam­ dadır. Öbür yandan ayrı bir milliyet bölgesidir. Ama tam da bu mil­ liyet etkeni nedeniyle, en büyük güçlükler potansiyel özerklik açı­ sından çı kar. "Batı ülkesi", yani eski Litvanya toprakları , çeşitli mil­ liyetlerin işgalinde bulunduğuna göre, sorulması gereken ilk soru şudur: Sözü edilen bölgesel-ulusal özerklik hangi milliyete hizmet edecek, okullarda, kültür kurumları nda, adli sistemde ve yasalar­ da, yerel makamlara tayinlerde hangi milliyet, hangi dil belirleyici olacaktır? Litvanya milliyetçileri açıkça Litvanya milliyeti için özerk­ lik isterler. Litvanya milliyetinin fiili koşuHanna bir göz atalım şimdi. Yapı lan son sayım olan ve m illiyet ilişkileri alanındaki sonuçları 1 905'ten beri genele açık 1 897 sayı m ı na göre, Rus imparatorlu­ ğundaki gerçek Litvanya miiliyetin i n sayısı 1 .2 1 0.51 O kişidir. Bu nü­ fus ağırlıkla Vilna, Kovno , Grodno ve Suwalki guberniyalarında otu­ rur. Bundan başka, neredeyse yalnızca Kovno guberniyasında Sa­ mogitian mil liyetinden 448.000 kişi yaşar ki, bu i nsanlar asla Litvan­ yalı larla ayn ı değildi r. Özerk bir Litvanya'ya temel oluşturabilecek bölgenin ana hatları nı çıkarmak zorunda kalsayd ık, bugünkü "Batı ülkesi"nin bir parças ını elemekten, ama onun yanında sınırları n i le­ risine geçip bugün Rusya Polenyası 'na ait Suwalki gubern iyas ı n ı 251


dahil etme kten kaçamazdık. Ö nceden paylaşılmış Polanya'da "asıl Litvanya"yı oluşturan Vilna ve Troki vayvedal ığına yaklaşık denk düşen bir bölge elde ederiz. Litvanya nüfusu o bölgede şöyle da•

ğ ı l m ı şt ı r : Toplam 1 . 200 . 000 Litvanyal ı n ı n neredeyse yarı s ı , 574.853 kişi Kvono guberniyasındadır. Litvanyall ların yaşadığı ikinci yoğun yer, 305.548 kişinin yaşad ığı Suwalki guberniyasıdır. Vilna guberniyası nda daha za, 297.720 kişi varken , Litvanyall ların önemsiz bir sayıya, yaklaşı k 3. 500 kişiye sahip olduğu yer de Grodno guberniyas ının kuzey kesimidir. Aslı nda Litvanya nüfusu kuşkusuz daha kalabal ı ktır, çünkü nüfus sayımı nda kullan ı lan dil dikkate alı nan temel noktayken, Litvanyal ıların büyükçe bir oranı gündelik yaşamda Lehçeyi kullan ı r. Ama şu anda, ulusal özerkliğin temeli olarak milliyet açısından baktığım ızda, yalnızca ulusal ayrı­ lığını ayrı bir yerli dille ifade eden insanlar hesaba katılabilir. Litvanya nüfusunun dağ ı l ı m ı , yalnızca aynı bölgelerdeki diğer i nsanlarla sayısal oranlarına yakından baktığımızda anlaşılabi lir. Söz konusu guberniyaların ( 1 897 sayımına göre) toplam nüfusları aşağ ıdaki gibidir: Litvanyalıların oranı Kovno gu berniyasında

1 . 544.569

Vilna guberniyası nda

1 . 591 .207

1 7.0

Grodno guberniyası nda

1 . 603.409

0.2

Suwalki g u berniyasında

582.9 1 3

52.0

37.0

O bölgedeki toplam 5.322.093 kişilik nüfustan, Litvanyal ılar %23'ten daha azını oluşturur. Litvanya milliyetçileri gibi bütün Sa­ mogitian nüfusunu Litvanyal ılara dahil edecek olsaydık bile, %31 1ik bir orana ulaşırd ı k ki toplam n üfusun üçte birinden az olur­ d u . Açıkça görüldüğü gibi, Litvanya milliyetinin alanı olarak eski "asıl Litvanya"yı saptamak günümüz koşullarında baştan aşağı ya­ pay ve keyfi bi r kurgudur. 252


Beyaz Rus milliyeti yüzünden dahil edilen dört "kuzey batı" gu­ berniyasının nüfusu aşağıdaki gibidir: 2. 1 47.621

Mi nsk guberniyası Mogilev guberniyası

1 . 686.764

Witebsk guberniyası

1 .489.246

Smolensk guberniyası

1 . 525.279

Litvanyallların oturduğu dört guberniyan ı n nüfusuyla birlikte, hepsi 1 2. 1 71 .007 gibi hayli yüksek bir sayı eder. Ama bu nüfus arasında, Beyaz Ruslar yarıdan az ı n ı , 5.855.547 kişiyi oluşturur. Yalnızca sayılara göz attığ ı mızda bile, Litvanya'nın özerkliğinin Be­ yaz Rus milliyetine uygun olup olmadığı fikri tartışmalı görünür. Söz konusu milliyetlerin sosyo-lkonomik koşulları n ı dikkate alırsak, g üçlük iyice artar. Beyaz Ruslar kendi oturdukları bölgelerde yalnızca .kırsal, ta­ rımsal unsuru oluşturur. Kültürel düzeyi aşırı derecede düşüktür. Okuma yazma bilmeme o kadar yayg ı ndır ki "Beyaz Rusya Komü­ nü" Beyaz Rus köylüleri arası nda ilk öğretimi yaygı nlaştırmak amacıyla bir "Eğitim Şubesi" kurmak zorunda kalm ıştır. Beyaz Rusya'da burj uvazinin, şehir ayd ınlarının, Beyaz Rus diliyle ba­ ğımsız edebi ve bilimsel yaşamın hiç olmayışı ulusal Beyaz Rus özerkliği fikrini tamamen uygulanamaz hale getirmektedir. Litvanya milliyetinden insanların toplumsal koşulları da benzer­ dir. Litvanyalıları n işi ağ ı rlıkla çiftçiliktir. Litvanya'n ı n kültürel mer­ kezi olan Vilna guberniyas ı nd a Litvanyalı lar toplam nüfusun %1 9 .8'ini, şehir nüfusunun %3. ı 'ini oluşturur. Litvanyallları n yoğu n olduğu ikinci bölge olan Suwalki g uberniyası nda, Litvanyalılar gu­ berniya nüfusunun %52'sini, ama şehir nüfusunun ancak %9.2'si­ ni oluşturur. Gerçi Litvanyalıları n kültürel koşulları Beyaz Rus­ ya'dakinden çok farklıdır; Litvanya nüfusunun eğitim düzeyi olduk­ ça yüksek, okuma yazma bilmeyenierin oranı Rus imparatorluğ u 253


içinde n eredeyse en düşüktür. Ama Litvanyalılar ağ ırl ı kla Polanya eğitimi alırlar; kültür aracı Litvanya değil, Polanya dilidir. Bu olgu, mülk sahibi sınıfların, kırdaki toprak sayiuiuğu nun ve şehir ayd ı n­ ları n ı n yüksek derecede Polonyalı ya da Polanyalllaşm ış olmala­ rıyla sıkı bir bağ içindedir. Ayn ı d urum büyük ölçüde Ruthenia için de geçerlidir. Gerçekten, Litvanya ve Ruthenia'da ulusal özerkliğin altından kalkmaya kültürel açı dan uygun tek milliyet, şehirli nüfusu ve ayd ı nlarıyla Polonyalılardır. Bu yüzden, "Batı ülkesi"nin ulusal özerkliği ele alınıyorsa, ne Litvanyalıların, ne de Beyaz Rusların, yalnızca Polonyalıların özerkliğinden söz edilebilir: Ü lkenin özerk kurumlarının doğal ifadesi Polanya dili, Polanya eğitimi, kamu gö­ revlerini Polonyal ı ların yürütmesi olur. Bu durumu gözönüne ald ı ğ ı m ızda, Litvanya ve Ruthenia kültü­ rel ve ulusal açıdan, ayrı bir özerk bölge değil, ancak Rusya Palon­ yası toprakları n ı n bir uzantısını oluşturabilirler; Rusya Polanya­ s ı 'yla birlikte doğal ve tarihsel bir bölge oluşturur, Polonyal ılar Lit­ vanya ve Rusya Polonyası'nda özerklikten yararlanı rlar. Belirleyici önemi sahip çeşitli etkenler soruna böyle bir çözüm g etirilmesini engeller. Birincisi, salt ulusal bakış açısı yla, dar bir Polonyalı azınlık Litvanyalı lar, Beyaz Ruslar, Yahudiler ve diğerle­ ri nden oluşan çoğunluk üzerinde egemenlik kurmuş olur. Litvanya ve Ruthenia'da, Yahudilerle Polonyalılar şehir nüfusunun büyük bölümünü oluştururlar; ikisi birlikte, özerk kurumların ulusal-top­ lu msal merkezleridirler. Ancak Yahudilerin sayısı Polonyal ılardan kesinlikle fazladır, oysa Rusya Polonyası'nda 6 . 880 .000 Polanya­ l ı n ı n ( 1 897 sayımına göre) yan ı nda yalnızca 1 .300.000 Yahudi var­ d ı r. Toplam nüfusa göre asıl Litvanya'n ı n dört guberniyasındaki o ranlar şöyledir: Guberniya

Polonyaltlar

Yahudiler

Suwalki

22.99

10.14

Kovno

9 . 04

1 3 . 73 254


Vilna

8.17

1 2.72

Grodno

1 0 . 08

1 7.37

Yalnızca Suwalki'de Yahudilerin sayısı daha azdır, ama burada da şehirleri hesaba kattığım ızda oran çok değişir: Şehir nüfusunda Polonyalıların oranı %27, Yahudi lerin %40'dır. Yahudilerin özüm­ senmişlerse (şehir bölgelerinde çoklukla öyledir) Polanya milliyeti­ ni kuwetlendirdikleri de dikkate alınmalıdır; oysa Litvanya'da özümsenme (asimilasyon) süreci Rus kültürüne ait Yahudiler ara­ sında daha yavaştır; i ki durumda da milliyetler arasındaki karışık­ l ı k büyük ve özerklik sorunu iyice arap saçına döner. Litvanya'nın kalbi ve planlanan özerk diyetin merkezi olan Vilna'da 1 900 yılın­ da bulunan 227 okuldan 1 82'sinin Yahudi okulu olduğuna değin­ mek bile yeter! Daha az önemli olmayan başka bir etken, Polonyalıların Litvan­ ya ve R uthenia'da yönetici katmanları (soylu toprak sahipleri ve burjuvazi) oluştururken, Litvanya ve özellikle Beyaz Rus milliyeti çoklukla topraksız köylülük tarafından temsil edilir. Bu yüzden, bu­ radaki milliyet ilişkisi -genel anlamıyla, toplumsal sın ıflar ilişkisidir. Ü lkeni n özerk kurumlarını Polanya milliyetine devretmek, burada, sömürülen sınıfları kuwetlendirmeden yeni ve güçlü bir sı n ıf ege­ menliği aracı yaratmak, Galiçya'nın Ruthenialılar için önerdiği özerkliği gerçekleştirecek koşulları hazırlamak anlamına gelir. Sonuçta, hem milliyet hem de toplumsal nedenlerle, Litvan­ ya'nın özerk bi r bölge olarak krallığa katı lmas ı , Litvanya ve Rut­ henia'nın Polanya unsurunun kaçını lmaz egemenliğ iyle birlikte özerk bir bölge halinde ayrılması , Sosyal-Demokrasi'nin ilke ola­ rak savaşması gereken bir projed ir. Bu biçimde, Litvanya'nın ulu­ sal özerkliği projesi , söz konusu milliyetlerin say ı sal ve toplumsal i lişkileri göz önüne al ındı ğ ı nda, tamam ıyla ütopyacı kalarak suya düşer.

255


lll

Milliyellerin özerkliği sorununda pratikte karşı laşılan başka bir çar­ pıcı örnek Kafkaslard ı r. Dünyan ı n başka hiçbir köşesi Kafkaslar gi­ bi

tek bir bölgede karmakarışık bir milliyetler tablosu sunmaz; As­

ya ve Avrupa'da parçaları her tarafa saçılmış halkların büyük göç­ leri eskilere dayanan tarihsel izler bırakm ıştı r. N üfusu dokuz milyo­ nu aşan bir bölge (1 897 say ı m ı na göre) aşağıdaki ırk ve milliyet grupları ndan bileşir:

Bin olarak R uslar

2. 1 92.3

Almanlar

21 . 5

Grekler

57.3

Ermeniler

975.0

asetianlar

1 57 . 1

Kürtler

1 00 . 0

Çeçenler

243.4

Çerkezler

111 .5

Abazalar

72. 4

Lezgins

613.8

Gürcüler, i meritins, Mingrels , vb. Kartvelian

1 .201 .2

Yahudiler

43.4

Tatarlar

1 . 1 39 .6

Kumyks

1 00 . 8

Türkler Türk-Tatarlar

70 . 2

Nogays

55.4

Karache s

22.0

Kalmuklar

1 1 .8

Estonyalılar 1 .4

Mordvinyalılar 256


En büyük milliyetlerin bölgesel dağılımı da şöyledir: Bütün Kaf­ kaslar'da en kalabalık grubu oluşturan Ruslar kuzeyde, Kuban ve Karadeniz bölgeleri nde, Tersk'in kuzeybatı kesiminde yoğundur. Güneye i nersek, Kafkaslar'ın batısı nda Kartvelianlar yerleşiktir; Kutai'yi ve Tiflis g uberniyanları n ı n güneydoğu parçasını ellerinde bulundururlar. Daha da güneyde, Tiflis 'in güney kesimi, Kars'ın do­ ğusu, kuzeyde Gürcülerle batıda Türkler ve güneyde ve doğuda Tatarlar arasında s ı kışmış Erivan guberniyaları nın kuzey kesimin­ de, Baku, Elizabetpal ve Erivan g uberniyalarında Ermeniler vard ı r. Doğuda ve dağlarda dağ aşiretleri yer alırken, Yahudiler ve Alman­ lar gibi küçük gruplar yerli nüfusla karışmış durumda ağ ırlıkla şe­ hirlerde yaşarlar. Mi lliyet sorununun karmaşıklığının en belirgin bi­ çimde göründüğü alan dildir, çünkü Kafkaslar'da, Rusça, Ossetian ve Ermenicenin dışında, beş altı dil, dört Lezgin dili, birçok Çeçen dili, Çerkez, Mingrel, Gürcü, Sudanca ve başka birçok dil vard ı r. Ve bunlar kesinlikle lehçe sayılmaz, nüfusun diğer kesimlerinin anla­ yamayacağı türden bağ ımsız dillerdir. Özerklik sorunu açıs ından yalnızca üç tanesi göze çarpar: Gür­ cüler, Ermeniler ve Tatarlar. Çünkü Kafkaslar'ın kuzey kesiminde oturan Ruslar, milliyet konusunda, Rus nüfusun bulunduğu devlet topraklarının bir devam ından başka bir şey değillerdir. Ruslar dışında görece en kalabalı k milliyet, Kartvelianların bütün çeşitlerini de katarsak Gürcülerdir. Gürcülerin tari hsel toprakları (toplam 2. 1 1 0.490 nüfusa sahip) Tiflis ve Kutai g uberniyaları ile Su­ hum ve Sakatali bölgeleridir. Ama Gürcü milfiyeti o sayının yarısın­ dan biraz fazlasını oluşturur, yani 1 .200.000 kişiyi. Geri kalanlar, nü­ fusun %70'ini oluşturdukları Tiflis g uberniyasının Akhalkalat ilçesin­ de yoğ un ve sayı ları yaklaşık 220.000'e varan Erme niler; 1 00.000 kişili k Tatarlar; 70.000'i geçen Osetianlar; Sakatali bölgesinde nüfu­ sun yarı sını oluşturan Lezginsler; Suhum bölgesinde egemen Aba­ zalardı r. Tiflis g uberniyasın ı n Borçalin ilçesinde ise çeşitli milliyetie­ rin karışımı Gürcü nüfus karşıs ı nda çoğunluğu elde tutarlar. 257


Bu sayıları göz önünde bulu ndurursak, Gürcü milliyetine özerk­ lik sağlama projesi çok yönlü g üçlüklerle karşılaşır. Bütün olarak alı ndığ ı nda Gürcistan 'ın tarihsel toprakları sayısal olarak önemsiz bir n üfusa sahipti r (ancak 1 .200.000 kişi) ki, kültürel ihtiyaçları ve sosyo-ekonomik işlevleriyle modern anlamda bağ ı msız özerk ya­ şam ı n temeli olmaya yetmez. Tarihsel sınırlarıyla özerk bir Gürcis­ tan'da, nüfusun yarısından biraz fazlasını oluşturan bir milliyet ka­ mu kurumları nda, okullarda ve politik yaşamda egemenlik kurma­ ya davet ediliyor. Bunun olanaksızlı ğ ı n ı çok yerinde hissede n dev­ rimci renkteki Gürcü milliyetçileri, önsel olarak, tarihsel sını rlardan vazgeçip, özerk bölgeyi Gürcü milliyetinin fiilen ağ ırl ı kta bulunduğu bir bölgeyle sınırlamayı planlarlar. Bu plana göre, Gürcistan'ı n ilçelerinden ancak on altı tanesi Gürcü özerkliğinin temelini oluştururken, başka milliyetlerin ege­ men olduğu diğer dört ilçenin yazgısına "plebisit" yoluyla karar veri­ lecektir. Bu plan oldukça demokratik ve devrimci görünüyor; ama bütün tarihsel güçlükleri "ulusların iradesi" aracılığıyla çözme peşin­ deki anarşistlerin esinlendirdiği çoğu plan gibi bir kusuru var. Pratik­ te, plebisiti hayata geçirmek, tarihsel Gürcistan'ın özerkliğini sağla­ maktan bile daha güç. Gürcü planı nda belirtilen bölgeye 1 .400.000 i nsan ancak giriyor; bu sayı büyük bir modern şehrin nüfusuna denk. Gürcistan'ın geleneksel çatısı ndan ve bugünkü sosyo-ekono­ m i k statüden keyfi biçimde koparılan bu bölge, özerk yaşam açısın­ dan son derece dar bir temel kalmanın yanı sıra, Gürcü milliyetinin soyut çıkarlarının dışında, harhangi bir organik bütü nlüğü, bir mad­ d i yaşam alanını, ekonomik ve kültürel ç ıkarları dahi temsil etmiyor. Yine de, bu bölgede bile, Gürcistan'ın milliyet iddi aları , sayısal ağırlıkları n ı n öncelikle tarımsal bir karakter taşı masıyla bağl ı oldu­ ğu düşünüldüğünde, özerk yaşam ı n etkin bir ifadesi olarak yorum­ l anamaz. Gürcistan'ın tam merkezinde , eski başkent Tiflis ve çeşitli kü­ çük şehirle r, egemen unsur olarak burjuva katmanı temsil eden 258


Ermenilerle birlikte, öncelikle uluslararası bir karaktere sahiptir. Tif­ lis'in 1 60. 000'1ik nüfusundan, 55.000'ini Ermeniler, 20'şer binini Gürcüler ve Ruslar oluşturur; geri kalanlar Tatarlar, i ranlılar, Yahu­ diler, Grekler vb.dir. Litvanya'daki gibi burada da, hem eğitimin ve ru hsal kültürün , hem de politik ve idari yaşamın doğal merkezleri, yabancı milliyellerin bulundukları yerlerdir. Gürcistan milliyetinin özerkliğini çözümsüz bir problem haline getiren bu koşul, aynı za­ manda Kafkaslar 'daki başka bir probleme uzan ır: Ermenilerin özerkliği sorunu. Tiflis'in ve diğer şehirlerin özerk Gürcistan bölgesinin dışı nda tutulması nasıl Gürcistan'ın sosyo-ekonomik koşulları açısı ndan olanaksızsa, dahil edilmeleri de Ermeni milliyeti açısından olanak­ sızdır. Ermenilerin nüfustaki sayısal egemenliğini temel alırsak, bir­ kaç parçan ı n yamanmasıyla yapay olarak biraraya getirilmiş bir bölge elde ederiz: Tiflis guberniyasının iki güney ilçesi, Erivan gu­ berniyasının kuzey kesimi, Kars g uberniyasının güneydoğu kesi­ mi, yani Ermenilerin oturduğu şehirlerden koparılan bir bölge. Son bölgenin dahil edilmesi, gerek bugünkü ekonomik koşullar açısın­ dan gerekse tarihsel açıdan anlamsızken, olası özerk bölgenin bü­ yüklüğü 800.000 kadar kişiyle sını rlanacaktır. Ermenilerin sayısal bakımdan ağ ırlıkta olduğu bölgelerin ilerisine gidersek, kuzeyde Gürcülerle kopmaz bağlarla kaynaşmış Ermenilere rastlarız; gü­ neyde -Bakü ve Elizabetpal guberniyalarında- Tatarlarla, batıda, Kars guberniyası nda ise Türklerle kaynaşmışlardır. Ermeniler, ol­ dukça geri koşullarda yaşayan ve çoklukla tarı mla uğraşan Tatar nüfusuna karşı, kısmen bir burjuva unsuru rolü oylanlar. Demek ki, Kafkaslar'daki teme l milliyetler arasında bir s ı n ı r çiz­ gisi çizmek içinden çıkılmaz bir iştir. Daha da zoru , Kafkaslar'ın dağlık bölgelerindeki diğer çeşitli milliyetleri n özerklik problem idir. O bölgelerin içiçe geçmişliği ve söz konusu milliyatierin sayılarının az oluşu, son olarak büyük ölçüde göçebe hayatı , ilkel çiftçilik düzeyin­ de kalan, kendine özgü şehir yaşamı ve ana dilleriyle herhangi bir 259


enielektüel yaratıcıl ıkları bulunmayan sosyo-ekonomik koşulları, modern özerkliğ i n işlerliğini büsbütün uygulanamaz yapar. T ı pkı Litvanya'daki gibi, Kafkaslar 'daki milliyet sorunu demok­ ratik anlayışla, bütün milliyatiere birbirleri üzerinde egemenlik kur­ madan kültürel varoluş özgü rlüğü sağlayarak ve aynı zamanda modern gelişmen i n genelgeçer ihtiyaçları nı karşı layarak çözmenin bi ricik yöntemi , etnegrafik sınırları dikkate almamak, belirli bir mil­ liyelin karakterini taşımayan, yani hiçbir milliyete ayrıcal ı k tanıma­ yan geniş çaplı yerel özyöneti mi (komün, bölge, eyalet ve şehir düzeylerinde) hayata geçirmektir. Ancak böyle bir özyönetimle çe­ şitli milliyellerin yerel ekonomik ve toplumsal çıkarlar için ortakla­ şa çaba harcamak üzere birleşmeleri ; her ilçe ve kornündeki milli­ yellerin farklı kesimlerini doğal bir tarzda dikkate almaları olanağı doğar. Komün , bölge ve eyalet düzeyindeki özyönetimler her milliye­ tin, yerel yönetim organlarındaki çoğunluk kararlarıyla, sayısal ağırlığa sahip oldukları ilçe ya da komünlerde kendi okulları nı ve kültürel kurumlarını kurmaları n ı sağ layacaktır. Ayn ı zamanda, azı nlığın çı karları nı kollayan imparatorlu k çapındaki başka bir dil yasası , asgari bir sayıdan itibaren ulusal azınlıkları n komün, bölge ya da eyalet düzeyinde kendi ulusal dilleriyle okul açmalarına te­ mel oluşturabilecek bir norm otu rtabilir; ve azı nlıkları n dilleri yerel kamu ve idari kurumlarda, mahkemelerde vb. egemen milliyelin di­ linin (resm i dil) yanı başında varlığını sürdürebilir. Kapitalizm çer­ çevesinde ve verili tarihsel koşullarda gerçekten olanaklı bir çözüm varsa, bu çözüm işe yarar. Bu çözüm, genel yerel özyönetim ilke­ sini, ulusal özerklik engelleriyle karşı lıklı ayırarak değil, yakın işbir­ liğiyle milliyatıerin hak eşitliğini ve kültürel gelişmesini güvence al­ tına alacak özel yasa önlemleri birleştirir.

260


IV

Milliyet sorunun bütün R u s imparatorluğu açısı ndan salt biçimci bir çözümünün ilginç örneklerinden birisi , K. Fortunatov adlı bir kişinin "Trud i Borba" (Emek ve Mücadele) grubunca yayı mianmış proje­ sindeki , Rus devrimci sosyalistlerinin ilkeleriyle uyum içinde pratik •

bir çözüm bulma denemesidir. Yazar, nüfus sayımına dayanarak, guberniya ve ilçelerde her milliyetin sayısal üstünlüğünü temel ala­ rak, milliyatiere göre bir i mparatorluk haritası çıkarır. Sayısal bakım­ dan en güçlü milliyet, Avrupa Rusyası 'nın otuz guberniyası nda bi­ rinci yeri tutan Büyük Ruslardır. Onu Küçük Ruslar izler. Küçük Rus­ lar, U krayna'da Poltawa, Podolia, Harkov, Kiev ve Volhynia guber­ niyalarında çoğunlukta olup, Ekaterinoslav, Çernigov, Herson, Ku­ ban ve Taurida guberniyalarında da vardır. Besarabya'da Moldav­ yalılar, Kırım'da Tatarlar ağ ı rlıktad ır. Polenyalı lar dışında üçüncü milliyet, beş guberniyada çoğunluğu elde tutan Beyaz Ruslardır: Nogilev, Minsk, Vilna, Witebsk ve Grodno (sekiz ilçe bunun dışında kalır; şöyle ki, Bialystok'ta ağırlıkla Polenyalılar oturur; Bielsk, Brzesc ve Kobryn'de Küçük Ruslar baş sırayı alır; Dzwinsk, Rezy­ ca ve Lucin ilçelerinde Letonyalılar çoğunluktadır; son olarak Tre­ ki'de Litvanyalılar egemendir). Öbür yandan, Smolensk guberniya­ sının Krasne i lçesi de Beyaz Rusya'ya dahil edilmelidir, çünkü ora­ da onlar egemendir. Polenyalı ların çoğunlukta olduğu Suwalki ve Augustow ilçelerini saymazsak, Kovno ve Suwalki guberniyalarında Litvanyal ılar ve Samogitianlar hakimdir. Courland'da Letonyalılar,

( ) "

K. Fortunatov,

Natsonalniia Obiasii Rossii (St.

Petersburg, Kn igoizda­

telstvo Trud i Borba, 1 906). Yazar, Hu manity'nin 1 907 , 76. ve 77. sa­ yılarında bir eleştirmen tarafı ndan yanlış olarak o sanı ldığı gibi, tan ı n­ m ış istatistikçi Prof. A. Fortunatov değildir.

261


Estonya'da Estonyalılar kesi n çoğunluğu ellerinde bulundu rurken, aralarındaki Livonya kuzey ve güney olmak üzere pratikte i ki eşit parçaya bölünmüştür. Rusya Polenyası 'nı dahil edip Suwalki gu­ berniyasını saymazsak, Avrupa Rusyası'ndaki altmış i ki guberni­ yada milliyatiere ilişkin şöyle bi r tabioyla karşı laşırız.

Ağtrltkta Olduğu Yerler Büyük Ruslar

30 guberniyada

Küçük Ruslar

1 O guberniyada

Beyaz Ruslar

5 guberniyada

Polenyalılar

9 guberniyada

Litvanyalı lar

2 guberniyada

Letonyalılar

2 guberniyada

Estonyalı lar

1 guberniyada

Moldavyalı lar

1 guberniyada

Tatarlar

2 guberniyada

Yazar, Kafkaslar'daki milliyatierin guberniya ve ilçelere göre da­ ğ ı lımını inceledikten sonra, Asya Rusyası 'na döner. Sibirya'da Rus unsuru, %5'1ik Buryatlar dışında, %80.9'1a kesin çoğunluğu oluştu­ rur; Yakutlar %4, Tatarlar %3.6, diğer milliyetler %6.5'tur. Yalnızca Yakut guberniyası nda Ruslar % 1 1 .5'1a azınlık iken, Yakutlar %82.2'dir. Orta Asya'da en kalabal ık milliyet üç güney guberniyası i stisna her yerde çoğunlukta olan Kırgızlardır. i stisnalar şunlardır: Türkmenlerin sayısının %65'e vardığı Trans-H azar, Özbeklerle (%58.8) Taeikierin (%26.9) oturduğu Semerkant ve Sartları n yarı­ yı, Özbeklerin %9.7'yi, Kırgızların % 1 2.8'i oluşturduğu Fergan Va­ disi. Böylece , şu ya da bu milliyetin ağırlıkta olduğu gu berniya ve il­ çeleri teme l alan Bay Fortunatov, bütün milliyetlerle ilg i l i aşağ ıdaki çizelgeyi çı karır. Bu şemada, Büyük Rus ve Küçük Rus bölgelerle Litvanya, Es262


tonya ya da kafkaslardaki gibi ufak milliyetler arası ndaki büyük sa­ y ısal farklar çarpıcıdır. Bu manzara, görünüşe bakıl ırsa "Federas­ yon" ilkesi hayranlarının da simetri du yguları n ı kızdırır. Ayrıca, kuv­ vet ve büyüklük bakı mından bu kadar eşitsiz milliyellerin eşit hak­ lara sahip özerk bölgelerde birarada mutlu bir hayat sürecekleri ko­ nusunda kimi kuşkulara yol açar. Verili milliyerin

Verili milliyetin

Verili bir mil­

çoğun/uğuy/a bir bölgenin

çoğunluğuyla

letin impara­

parçasını oluşturan

tüm i/çe/erin

torluktaki

gubernia 'nın nüfusu

nüfusu

toplum sayısı

Bölgeler

1 . Büyük Rus 2. K üçü k Rus 3. Beyaz Rus 4. Polenyalı 5. Litvanya-Letonya 6. Estonya 7. Moldavya 8. Ka rtve li ya 9. Ermeni 1 0. Kafkas Dağlıları 1 1 . Kafkas Tatarları 1 2 . Diğer Kafkaslılar 1 3. Başkurtlar, Tatarlar, Mortvinianlar

1 4. Kiris-Türkomanlar 1 5 . Sartlar, Ö zbekler

ve Tacikler 1 6. Yakutlar 1 7. D i ğ e rl eri Toplam

57. 61 7 25.347 8.5 1 7 8.81 9 4. 1 0 1 413 1 .935

6. 497

57.250 26.587 7.328 8. 696 4.088 958 1 .352 1 .503 946 1 . 1 09 1 .98� 527

4. 367 5.5 1 5

3.673 5.642

2 . 232 270

2.232 234 1 . 1 73

1 25.640

55.673 22.4 1 5 5.886 7 . 931 3.094 1 .003 1 . 1 22 1 .352 1 . 1 73 1 .092 1 .533

4.365 2.046 227

1 25.640

Bu yüzden istatistikçim iz, üzerinde fazla kafa yormadan , eline makası ve tutkah alıp, küçük bölgeleri birleştirerek ve aynı zaman­ da iki büyükten daha küçük parçalar çı kararak, aksaklıkları önle­ meye koyulur. Anlaşılan 6-9 milyonluk nüfusu bir milliyet bölgesi için normal ölçü alarak (hangi temelde olduğu bi linmemesine kar­ şın) Küçük Rus bölgesini "kolayca" üçe, Büyük Rus bölgesini yedi­ ye böler, sözgelimi Don, Astrahan , Kuban, Stavropol ve Karadeni z 263


guberniyalarıyla 6.7 milyonluk i ki Tersk i lçesini "Kazak" bölgesi ola­ rak ayı rı r, dokuz m ilyon nüfuslu Kazan, Ufa, Orenburg , Samar gu­ berniyalarıyla i ki Symbir ilçesini Tatar-Başkır bölgesi sayar, ni hayet arta kalan k ırk iki milyon ve yirmi beş guberniyalık bölgeyi, milliyet ilkesin i hiç dikkate almadan, sekiz milyon nüfuslu az çok simetrik beş parçaya böler. Bu şekilde Rusya'nın milliyetler temelinde on altı "devlet" ya da özerk bölgeye bölünmesi planı şöyle çı kar: 1 Polanya: 8.696.000 nüfus Beyaz Rusya: 7.328.000 n üfus 1 Baltık Bölgesi : 5.046.000 nüfus 3 Küçük Rusya : 27.228 .000 nüfus a) Güneybatı (Podolya, Volhnyia ve Kiev'le Grodno'nun üç il­ çesi): 1 0 . 1 33.000 nüfus b) Asıl Küçük Rusya (Poltawa , H arkov, kuzeydeki ilçeleri dışın­ da Çernigov, Kursk ve Voronej guberniyaları nın Küçük Rus ilçeleri) : 8.451 .000 nüfus c) Yeni Rusya (Besarabya, Herson, Tau rida, Ekaternoslav ve Taganrog ilçesi): 8.644.000 nüfus Kafkaslar (Rus i lçeleri dışı nda): 6.1 57.000 nüfus Orta Asya'da Kırgızistan (Akmolin vilayetinin i ki ilçesi d ı şın­ da) : 7.490.000 nüfus Sibirya (Akmoli n vi layetinin 2 ilçesiyle beraber) : 6.01 5.000 nüfus 7 Büyük Rusya: 57.680.000 nüfus Yazar yukarıdaki şemayı haz ırlarken belli ki hiçbir tarihsel ya da ekonomik etkenle kendini bağlı hissetmemiş, modern g elişmenin ve doğal koşu lların yarattığ ı üretim ve ticaretle ilgili bölünmeleri he­ saba kalmamıştır. Böylesi sık ıcı etkenlerin , ancak "Marksist" öğre­ tiyi ve materyalist dünya görüşünü savunduğunu iddia eden insan­ ların politik karışı mlar ı n ı ancak engelleyebileceği iyi bi linmektedir. 264


Akı llarında yalnızca ulusların "hakları"nı , özgürlük ve eşitliği ve başka yüce konuları tutan "hakiki devrimci sosyalizm"in kurarncı ve politikacıları için böylesi etkenler hiç yoktur. i ki Litvanya guber­ n iyasının (Kovno ve Sujalki) Litvanya'nın tarihsel-kültürel kalbi olan Vilna guberniyasından ve ekonomik ilişkilerin uzun süredir koru nduğu çevre bölgelerden ayn lması, öbür yandan ayn ı iki gu­ berniyan ın tarihsel bağları nın ve günümüzde ekonomik bağları n ı n çok gevşek olduğu Livonya, Courland ve Estonya'yla bi rleştirilme­ si bu noktayı açıkça gösterir. U krayna'n ın simetri uğ runa doğal ve ekonomik karakterindeki sürekli liğe bakmadan çeşitli parçalara ayrılmasına ve öbür yandan Avrupa'nın tamamından üçte bir daha büyük 1 2.5 milyon kilometre karelik bir ülke, en büyük ulusal eko­ nomik ve kültürel zıtlıkları barı ndı ran bir ülke olarak tek bir özerk Sibirya bölgesi halinde birleştirilmesi, bu yöneti min her türlü "dog­ ma"dan özgür olduğunun kanıtıdır. Ayn ı zamanda, bu şemada mil­ liyellerin özerkliği söz konusu milliyelin ekonomik ve toplumsal ya­ pısıyla bağlardan özgür olarak ele alınır. Bu açıdan bakıldığında, başka halklar da bölgesel özerkliğe eşit derecede hazırdır -yani, kal ıcı bir toprak parçası nı ve yönetim sistemini, yasaları ve o böl­ gede yoğunlaşm ış kültürel yaşamı ortaya koyarlar. Bir yanda Po­ lonyalılar, öbür yanda, hala kısmen göçebe ve hala Rus mutlaki­ yetçiliğinin bölgesel yönetim sistemine katma çabalanna bugüne kadar direnerek kabile örgütlenmesi geleneklerine uygun yaşayan kırgızlar, Yakutlar ve Buryatlar vardır. Yani, özerk bölgesel yapı, "sosyalist-devrimci" görüşlerle uyum içinde, zaman ve mekan ola­ rak hakiki temellerden bütünüyle "özgür", bağlantısızdır. Varolan bütün tarihsel, ekonomik ve kültürel koşullar, "devrimci" makas yar­ dımıyla, ustaca milliyet planlarının kesilip kırpılacağ ı malzeme işle­ vi

görmekten başka işe yaramazlar. R u sya ' n ı n politik parçalanmasına ilişkin bu yaln ı zca ve yalnız­

ca etnografik temele dayanan yöntemin sonucu nedir? Bay For­ tunatov'un şeması milliyet ilkesini saçmal ı k derecesine indiri r. 2 65


Litvanyalı lar kültürel bakımdan bir bütün oluşturdu kları Polanya milliyetinden koparılmasına karşın, etnegrafik i lişki çekim temelin­ de Polenyalılar kadar az özdeş oldukları Letonyalı lar ve Estonyalı­ larla bi,rlikte tek bir "Saltık" milliyetine bağlanırlar; böylece Livonya ve Estonya'nın tamamen Almaniaşmış kültürel merkezlerine çeki­ lirler. Gürcüleri, Ermenileri, Tatarları ve Kafkaslar 'daki başka yirmi otuz kabileyi tek bir "Kafkas" milliyetinde birleştirmek, ulusal özerk­ lik istemlerine karşı kötü bir yergi kokusu yayar. Besarabya'da yer­ leşmiş Moldavlalıların Küçük Rus milliyetine, Kırım Tatarları nın yi­ ne aynı milliyete dahil edilmesi, nihayet, her biri bütünüyle ayrı ya­ şamlar süren, kültürel gelişme düzeyleri , dilleri, dinleri , hatta kıs­ men ı rkları farklı Samoyedler, Ostyaklar, Tunguzlar, Buryatlar, Ya­ kutlar, Chuckchees, Kamçadallar ve başka kabilelerin Sibirya'nın Rus nüfusuyla ortak yasalara, idari sisteme ve kültürel kurumlara sahip tek bir esrarengiz "Sibirya" milliyetinde birleştirilmesi, bu öz­ lemlere hiç saygı gösterilmediğini kanıtlar. Fortunatov'un şeması temelde � i ıliyet ilkesinin basit bir reddidir. Ayrıca, nesnel toplumsal gelişme �tkenlerine bağlı kalmayan anarşizan milliyetçilik yaklaşı­ m ı nın bir örneği olmasıyla da ilginçtir. Bu yaklaşım, ağı rlığ ını göz­ yaşları vadisiyle çevresine verdikten sonra, "düzeltmeye" giriştiği gerçekliğin aynı çirkin tarihine çok benzeyen sonuçlara, yani "milli­ yet hakları"nın ve eşitliklerinin sistemli ihlallerine çevirir. Bütün fark­ l ı l ı k şuradadır: Liberalizm ve anarşizm ideolojisinin hayal ettiği mil­ liyet "hakları"n ın ayakları altında çiğnenmesi, aslında kendi iç anla­ yışına ve -daha önemlisi- kendi devrimci diyalektiğine sahip tarih­ sel gelişme sürecinin ürünüyken; devrimci-milliyetçi beceriksizlikler, toplumsal düzlemde birlikte yetişmiş şeyleri hevesle kesip biçmesi ve yine toplumsal düzlemde asla birbirini tutmayacak şeyleri tutkal­ la yapıştırma çabalarıyla, kendi kutsadığı milliyet "hakları"n ı, her duygudan yoksun ve politik maskaralıkla havaya uçan şematik bil­ giçlikler uğruna eninde sonunda kendisi ayaklar altına almaktadır.

266


KENDi YAZGISINI BEliRLEME KAPiTALiZMDE GERÇEKLEŞEMEZ1

Sosyalizmin her halkın bağ ı ms ızlık hakkın ı , kendi yazg ısını ba­ ğ ımsızca denetleme özgürlüğü olduğunu tan ıdığı doğrudur. Ama günümüz kapitalist toplumu ulusların kendi yazg ı ların ı belirlemesi­ nin ifadesi saymak gerçek bir saptırmacadır. Halkın kendi ulusal, politik ve toplumsal varlığının biçimini ve koşulları nı belirleme hak­ kına sahip olduğu bir yer olmuş m udur? Almanya'da halkın karar vermesinin somut ifadesi 1 848 Alman devrimci demokratlarının formüle ettikleri istemlerdi ; Alman proletaryasının ilk savaşçıları Marx, Engels, Lassalle, Bebel ve Liebknecht birleşik bir Alman cumhuriyeti uğruna dövüştüler. Berlin ve Viyana'daki devri mci güçler trajik Mart günlerinde kalplerinin kanı n ı barikatlarda bu ide­ ul uğruna döktüler. Marx ve Engels bu programı hayata geçirmek üzere Prusya'nı n Çarl ığa karşı silaha sarılmasını istiyordu. Ulusal progra m ı n başl ıca istemi, hem Almanya içindeki yirmi kadar cüce moranşinin, hem de "örgütlü çürüme yığını olan Hapsburg monar­ şisi"nin tasfiyesiydi . Alman devri minin bitişi, Alman burj uvazisi n i n

(1)

Alındığı yer: The Grisis in German Social Democracy (New York, 1 969), s.94-95. Bu kitapçık ilk kez Almanca olarak 1 9 1 6'da Zürih'te "Junius" takma ismiyle yayımlanmıştı. 267


kendi demokratik ideallerine i haneti Bismarck rejimi ve onun eseri olan bugünkü Büyük Prusya'yla, yirmi beş anayurdun tek bir dü­ men altı nda Alman imparatorluğunu oluşturmasıyla sonuçland ı . Modern Almanya Mart devriminin mezarları üstünde, Alman halkı­ nın kendi yazg ı s ı n ı belirleme hakkı nın enkazı üstünde yükselir. Türkiye'yi ve Hapsburg monarşisini destekleyip Alman askeri otok­ rasisi ni kuvvetlendiren bugünkü savaş, Mart devrimcilerinin ve Al­ man halkının ulusal program ı n ı n ikinci kez gömülüşüdür. 1 848 Al­ man yurtseverlerinin mirasçıları olan Sosyal-Demokratları n bu sa­ vaşta ellerinde "ulusların kendi yazgısı n ı belirleme" bayrağıyla öne çıkmaları, tarihin şeytanca bir oyunudur. Ama belki dört kıtadaki sömürgeleri ve i ki kıtada saldı ğ ı sömürgeci dehşetiyle Ü çüncü Fransız Cumhuriyeti Fransız u lusunun kendi yazgısını belirlemesi­ nin ifadesidir? Ya da Hindistan'da, beş milyon zenciye karşı bir mil­ yonluk beyazlarla Güney Afrika'da kurduğu egemenlikle i ngiliz ulu­ su? Belki de Türkiye ya da Çar'ın imparatorluğu? Kapitalist politikacılar (ki onların gözlerinde, ulus egemenlerden ve yönetici s ı n ıflardan ibarettir), bu tür sömürge imparatorluklar ko­ nusu açıldığ ında dürüstçe "ulusların kendi yazg ısını belirleme hak­ k ı "ndan söz edebilirler. Sosyalistler için, ulusal varlığı başka halk­ ların köleleştirilmesine dayanan hiçbir ulus özgür değildir, çünkü s osyalistler sömürge halklarına d a insan gözüyle ve genelde ulu­ s al devletin parçaları olarak bakarlar. Uluslararası sosyalizm özgür b ağ ı msı z ulusların eşit hakları n ı tan ır. Ancak, böylesi ulusları yal­ n ı zca sosyalizm yaratabilir ve o halkların kendi yazgılarını belirle­ melerini sağl ayabilir. Sosyalizmin bu sloganı , d iğer bütün sloganla­ rı gibi, var o lan koşullara bir özür arayış ı değil, proletaryanı n dev­ ri mci, yeniden doğuşçu , aktif politikası için bir yol işareti , teşvik edi­ ci bir kılavuzdur. Kapitalist devletler var olduğ u , yani bir ulusun iç ve dış yaş a m ı n ı emperyalist dünya politikaları bel i rlediği sürece, s avaşta olsun barışta olsun "ulusları n kendi yazgısı n ı belirleme­ s i"nden söz edilemez. 268


RUS DEVRi M i N D E M i LLiYETLER SORU N U !

Askeri yenilginin Rusya'nın çöküşüne ve dağ ı l ışına dönüşmesin­ den kısmen Bolşevikler sorumludur. Hatta, politikalarının başına koydukları bir sloganla (halkların kendi yazgısını belirleme hakkı, yani -aslında bu sloganda örtük olarak var olan- Rusya'nın dağıl­ ması sloganıyla) nesnel güçlükleri büyük ölçüde bizzat Bolşevikler ağ ı ri aştı rm ı şiard ır. Rus i mparatorluğu 'ndaki çeşitli milliyetlerin kendi yazg ı ları nı bağ ı msızca belirleme hakkı formülü ("yönetimin Rusya'dan ayrıl­ ması noktasına kadar"), Lenin'le yoldaşları n ı n Milyukovcu, sonra Kerenskici emperyalizme muhalefetleri sırasında, özel bir savaş çığlığı olarak doktriner bir inatçılıkla ortaya atılm ıştı . Bu çizgi , Ekim Devrimi 'nden sonraki iç politikaları nın d a eksenini oluşturdu.

(1 )

Rus Devrimi kitapçığının l l . Bölüm'ü olarak yayımlanan b u seçki, Ro­

sa Luxemburg'un 1 9 1 8'de hapishanede hazırladığı ve ölümünden sonra yayımianmış notlardan oluşmaktaydı . Belirli pasajların birden çok versiyonu vardır. Biz çoğunlukla Felix Weill'in düzelttiği , Paul Le­ vi'nin yayıma hazırladığı Almanca baskıdaki metine (Frankfurt-am­ Main, 1 922) bağ l ı kaldık-bkz. G rünberg, Arehiv tür die Geschichte des Sozializmus und der Arbeiterbewegung ( 1 928) , s. 285-98.

269


Ve Bolşevi klerin Brest-Litovsk'daki platformları n ı da oluşturduğun­ dan ,

Alman emperyalizmin güç gösterisinin karşısında ellerinde

ondan başka bir şey bulamadılar. Len i n 'le yoldaşlarının, hem diğer demokratik ilkelere karşı tu­ tumları , hem de politikada dillerinden düşürmedikleri merkeziyetçi­ likle keskin bir zıtl ı k taşıyan bu slogana yapışıp kalmalarındaki i natçılık ve katı tutarlılık çok sarsıcıdır. Bolşevikler Kurucu Mec­ lis'e, genel oy hakkı na, bası n ve toplanma özgürlüğüne, k ısaca bir arada düşünüldüğünde Rusya içinde "kendi yazg ısını belirleme hakkı"nı oluşturan bu temel demokratik özgürlükler bütününe ol­ dukça soğuk bir horgörüyle yaklaşırken; halkların kendi yazg ı ları n ı belirleme hakkın ı , onun uğruna gerçek eleştirilerin elle tutulur bü­ tün yanların ı sessizce geçiştirrnek zorunda kaldıkları bir demokra­ tik politika mücevheri saymı şladı . Rusya'da Kurucu Meclis için bir plebisit (bir halk cumhuriyetinde eksiksiz bir özgürlükle gerçekleşe­ cek, dünyadaki en demokratik oy hakkı temelinde yapılacak bir plebisit) dayatmalarma en ufak bir pri m vermezken, bu plebisiti so­ nuçları n ı çok soğukkanlı ve eleştirel bir değerlendirmeden geçirip geçersiz ilan ederken, Brest'te haJa, hangi ülkeye ait olmak istedik­ lerini Rusya'daki yabancı milliyetlerin "halk oyu"na bırakıyor, bu tavrı özgürlü k ve demokrasinin asıl güvencesi, halkın iradesinin bozulmamı ş özü ve ulusların politik yazgı sorunlarında son başvu­ ru mahkemesi sayıyorlard ı . Göreceğimiz gibi, her ülkedeki politik yaşam ın demokratik bi­ çimleri gerçekte sosyalist politikanın en değerli , hatta vazgeçilmez temellerini d e kapsadığından, burada çok açı k biçimde var olan çelişkiyi anlamak daha da zordur, oysa ünlü "ulusların kendi yazg ı ­ larını belirleme hakkı" sığ, burjuva b i r ifade tarzından v e yalanın­ dan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu hakla neyin anlatıldığı sanı lmaktad ı r? Sosya­ liz min, bir ulusun bir başkasını ezmesi dahil, her türlü baskı biçimi­ ne

karşı old u ğ u sosyalist politikanı n ABC'sidir. 270


Bütün bunlara karşın, Lenin ve Troçki'yle arkadaşları gibi silah­ sızlanma, millitler cemiyeti vb. her türden ütopyacı deyişe yalnızca ironik bir omuz silkmeyle bakan temkinli ve eleştirel politikacılar, ulusal sorunda, tamamen aynı türden sığ bir deyişi özel tutkuları haline getirmişlerdir ki, bizce oportünist bir politikanın ürünüdür. Lenin'le yoldaşları nın açık hesab ı , Rus imparatorluğu içindeki çok sayıda yabancı halkı devrim davası na, sosyalist proletaryanın da­ vasına bağlamanın, onlara devrim ve sosyalizm adına kendi yaz­ gılarına karar vermede en aşırı ve en sınırsız özgürlüğü sunmak­ tan daha emin bir yönteminin olmamasıydı. Bolşeviklerin Rus köy­ lüsüne karşı izledikleri politikayı andırıyordu bu . Nitekim soylu ma­ likanelerine doğrudan el konulması sloganı da Rus köylüsünün toprak açlığını doyurmuş, böylece devrim bayrağına ve proleter hükümete bağlı kalacakları sanılmıştı . Ne yazık ki ikisinde de ev­ deki hesap çarşıya hiç uymadı. Lenin'le yoldaşları , "ayrılma" derecesinde ulusal özgürlük şam­ piyonları olarak, Finlandiya, U krayna, Polanya, Litvanya, Baltık ül­ keleri, Kafkaslar vb. ülkeleri Rus Devrimi'nin sad ı k müttefikleri ya­ pacaklarını ummuşken, tam zıttı bir manzaraya tanıklık ettik. Bu "uluslar" birbiri ardı sıra, kendilerine daha yeni tanınan özgürlüğü, ölümcül düşmanı Rus Devrimi 'ne karşı Alman emperyalizmiyle itti­ fak yapmaktan yana kullanmakla kalmadı lar, Almanların koruma­ sında karşı-devrim bayrağ ını Rusya'ya taşıdı lar. Brest'te görüşme­ lerde 1 80 dereceli k bir dönüşe yol açarak ve hüküm süren iç ve dış politik ortamı Bolşeviklerden yana çevirerek Ukrayna'ya oynanan küçük oyun bu konuda kusursuz bir örnektir. Finlandiya, Polanya, Litvanya, Baltık ülkeleri , Kafkas uluslarının tavrı, istisnai bir durum­ la değil, tipik bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu inandırıcı biçim­ de gösterir. Elbette tüm bu örneklerde, kendi proleter kitleleriyle keskin bir zıtlık içinde, "ulusların kendi yazg ısını belirleme hakkı"nı karşı-dev­ rimci s ınıf politikalarının bir aleti haline getirenler, gerici politikalara 27 1


kapı l m ı ş "halk" değil, burjuva ve küçük-burj uva sınıflardı . Ama -bu noktada sorunun tam özüne geliyoruz- söz konusu milliyetçi sloga­ n ı n ütopyacı , küçük-burj uva karakteri tam da buradad ı r : Sınıflı top­ lumun kaba gerçekliklerinin ortası nda, özellikle sınıf uzlaşmazlı kla­ rının en uç derecede keskinleştiği bir zamanda, bu slogan burj uva sınıf egemenliğinin bir aracına dönüşür. Kapitalizmin egemenliğin­ de halkları n kendi yazg ılarını beli rlemesinden söz edilemeyeceği­ ni , sın ıflı bir toplumda ulusun ayrı ayrı her sınıfının farklı bir tarzda "kendi yazg ısını belirlemek" için çaba harcad ı ğ ı n ı , burj uva sın ıflar açısından u lusal özgürlüğün tamamen s ı n ıf egemenliğine bağ ımlı tutulduğunu, Bolşevikler büyük acılarla ve devrimin zarar görmesi pahasına öğreneceklerdi. Fin burj uvazisi, Ukrayna küçük-burjuva­ zisi gibi, Almanya'nın şiddete dayalı egemenliğini ulusal özgü rlüğe (bu özgürlük Bolşevizmle bağlıysa) tercih etmekte kararlıydı. Fiili sınıf ilişkilerini, o konuda her şeyin Brest'e bağlı olduğu "plebisitler" aracılığıyla zıttma çevirme umudu, devrimci kitlelere dayanarak Rus Devrimi 'yle birlikten yana soğunluk oyu sağlama (Lenin ve Troçki tarafından ciddiye alı nsaydı) umudu, akıl almaz derecede iyimser bir beklentiydi. Ama Almanların güç politikasıyla d üelloda taktik bir gösteriş olarak anlaşılm ı şsa, tehlikeli biçimde ateşle oynamak demekti. Alman askeri işgali olmadan bile , sınır devletlerinde yapılması düşünülen ünlü "halk plebisiti", her olası lık­ ta , Bolşeviklerin pek sevineceği bir sonuç vermezdi; bunun nede­ ni, bir yandan köylü kitleleri nin ve hala kayıtsız geniş proleter ke­ si mlerin psi kolojisini, öbür yandan küçük-burjuvazinin gerici eğili­ m i ni ve burjuvazinin bin bir türlü yolla seçmenleri etki leyebilme şansını hesaba katmamız gerektiğidir. Gerçekten de, yönetici sını­ fın amaçlar ı n a uymayan ya da belirsiz kalan yerlerde plebisitin na­ s ı l engelleneceğini; büyük küçü k her türlü araçla, sosyalizmi halk oyuyla getirmeyi olanaksızlaştıran aynı araçlarla sonuçların nas ıl etkileneceğ l n i bildiklerini, ulusal sorun konusu ndaki plebisitlerin değişmez bir kuralı sayabiliriz. 272


Ayrı lıkçı ulusal özlem ve eğilim lerin Brest barışının sonucu ola­ rak devrimci savaşımın odağ ı na sokulmas ı , hatta öne itilip sosya­ list ve devrimci politi kanı n parolası haline getirilmesi , sosyalist saf­ larda büyük bir karışıklığa neden olmuş, proletaryanı n sınıf ülkeler­ deki konumunu fiilen sıfıra i ndirmiştir. Finlandiya'da, sosyalist proletarya kapalı Rus devrimci alayı­ nın bir parçası olarak savaştıkça, başat güç durumundayd ı : Fin parlamentosu ve ordusunda çoğ unluk elindeydi, kendi burjuvazi­ sini tamamen güçsüz bırakmı ştı ve kendi s ı n ı rları içinde duruma haki md i. Ya da U krayna'yı alırsak. Yüzyılın başı nda, gümüş rubleleri ve "Evrenseller"iyle2 "Ukrayna milliyetçiliği" saçmalığı icat edilmeden ve Lenin'in "bağımsız Ukrayna" hobisi ortaya çıkmadan önce, U k­ rayna Rus devrimci hareketinin kalesiydi . Bütün Güney Rusya'yı alev alev tutuşturup 1 905 ayaklanmasını hazı rlayan (daha 1 9021 904 'teki) devrimin ilk lavları Ukrayna 'dan, Rostov'dan, Odes­ sa'dan, Donetz bölgesinden fışkı rmıştı. Ayn ı şey bugünkü devrim­ de de yinelendi, Güney Rus proletaryası proleter alayın en seçkin birliklerini sunmaktadır. Polanya ve Baltık ülkeleri 1 905'ten beri devrimin en güçlü ve en güvenilir merkezleri oldular ve sosyalist proletarya oralarda önde gelen bir rol oynamıştır. Öyleyse nasıl oluyor da bütün bu ülkelerde karşı-devrim apan­ sızın zafer kazanabiliyor? Milliyetçi hareket, tam da proletaryayı Rusya'dan koparıp aldığı için , sakat bırakabiimiş ve s ı n ıf ülkeleri­ nin burj uvazisinin ellerine terketmiştir.

(2 )

Elyazması nda okunan Karbowentzen, herhalde özel bir Ukrayna pa­ ras ına atıfta bulunan Rusça "gümüş ruble" sözcüğünün Almancası olabilir; "Universals" de aynı biçimde, Ukrayna Radası'nın (U lusal Meclis) kimi manifestoları ya da açıklamalarının ismi olabilir. 273


Bolşevikler, başka konularda izledikleri ayn ı gerçek, uluslarara­ sı,

sınıf politikası ruhuyla hareket etmek yerine, imparatorlu k top­

raklarında devrimci güçlerin en sıkı birliği uğruna çal ışmak yerine, devrimin alanı olarak Rus i mparatorluğu 'nun bütünlüğünü dişiyle tımağıyla savunup ayrı l ı kçılığın karşısına politikanı n en üst kuman­ da noktası olarak Rus Devrimi'nin alanı içindeki bütün ülkelerde bulunan proleterlerin dayanışmasın ı ve birbirlerinden ayrılmazlığı­ nı çı karmak yerine, bütün bunların yerine, "ayrılık noktası na kadar kendi yazg ısını belirleme hakkı" g ibi s ığ milliyetçi deyişiere sığı na­ rak, tam tersi yönde başarılar kazanm ışlar, bütün sınır devletlerin­ deki burjuvaziya en güzel, en arzu edilir gerekçeyi, karşı-devrimci çabaları n asıl bayrağını sunmuşlardır. Sınır ülkelerindeki proletar­ yaya her türlü ayrılıkçılığın basit burj uva tuzakları olduğu uyarısı yapmak yerine, attı kları sloganla sınır ülkelerindeki kitlelerin kafa­ ları nı karıştı rmaktan başka bir şey yapmadı lar ve onları burjuva sı­ nıfları n demagojilerine teslim ettiler. Bu milliyetçi istemle Rusya'nın dağ ı lmasını kendileri sağlayıp düşmanı n eline bıçağı tutuşturdular ve Rus Devrimi'nin kalbine saplattı rdılar. Elbette Alman emperyalizminin yardımı olmadan, Kautsky'nin

Neue Zeifte dediği gibi "Aimanların ellerindeki Alman tüfeklerinin dipçikleri" olmadan, Ukrayna'nın Lubinski'leri ve diğer alçakları , Finlandiya'n ı n Erich'leri ve Mannerheim'ları , Baltıkların baronları kendi ülkeleri nde sosyalist işçi kitlelere asla baskın çı kamazlard ı . Oysa ulusal ayrılıkçı lık, Alman "yoldaşlar"ın, elde süngülerle, b u t opraklara g i rmelerini sağlayan Truva atıyd ı . As ıl sınıf uzlaşmazlık­ l arı ve askeri güç ilişkileri Alman müdahalesini doğurd u . Ancak bu karşı-devrimci kampanyas ını maskaleyen ideolojiyi Bolşevikler sağladılar; burjuvazinin konumun u onlar kuwetlendirip, proletarya­ nınkini onlar zayıflattılar. En iyi kanıt, Rus Devrimi 'nin akibetinde talihsiz bir rol oynayacak Ukrayna'dı r. Rusya'daki Ukrayna milliyetçiliği, diyelim Çek, Polanya ya da Fin milliyetçi liklerinden çok farkl ı yd ı . U krayna mi lliyetçiliği 274


basit bir kapristen ; ülkenin ekonomik, politik ya da psikolojik ilişki­ lerinde en ufak bir kök salamayan yirmi otuz küçük-burjuva aydı­ nın çılg ınlığ ından öteye gitmiyordu. Tarihsel gelenekleri yoktu , çün­ kü Ukrayna asla bir ulus ya da hükü met oluşturamamı ştı ; Şevs­ çenko'nun gerici romantik şiirleri dışında ulusal kültürü de yoktu. Tam da sanki, güzel bir günde, Wasserkante'de yaşayan insanla­ rın yeni bir Aşağı-Alman ( Piattdeutsche) ulusu ve hükümeti bulmak istemeleri gibi ! Ü stelik bir kaç üniversite profesörü ve öğrencinin bu gülünç tavrı , Lenin ve yoldaşlarının "kendi yazgısını belirierne hak­ kı vb." doktriner ajitasyonlarıyla abartılıp politik güce çevrildi. i lk başta fars gibi görünen şeye öyle bir önem atfettiler ki, fars ölüm­ cül bir ciddiyete büründü (geçmişinde ya da geleceğinde hiç kökü bulunmayan ciddi bir ulusal hareket olarak değil, karşı-devrimin bir kaplaması ve toplanma bayrağı olarak! Bu cılk yumurtadan Brest'te Alman süngüleri çıktı. Böylesi deyişierin sınıf savaşı mların ı n tarihinde hakiki bir anla­ ma kavuştukları devirler vardır. Bu Dünya Savaşı'nda böylesi bir deyişin karşı-devrimci politikanı n ideolojik paravanma dönüşmesi sosyalizmin payına talihsizliktir. Savaş patlad ı ğ ı nda, Alman Sos­ yal-Demokrasisi, eski öğretmenlerimizin /Marx ve Engels/ özlemi­ ni çektikleri türden Rus Çariığı 'na karşı bir özgürlük seferi olduğu­ nu ilan ederek, Alman emperyalizminin yağmacı seferini Marksiz­ min sandı k odasından aldığı bir ideolojik kalkanla donatıverdi. Bi­ zim hükümetteki sosyalistlerimizin tam zıttı olan Bolşevi klerin payı­ na ise, halkların kendi yazgılarını belirlemesi hakkındaki deyişleriy­ le karşı-devrimin ekmeğine yağ sürmek düştü ; böylece, sadece Rus Devrimi'ni boğazlamakla işe yararnakla kalmayan, ayrıca bü­ tün Dünya Savaşı'nın planlı bir karşı -devrimle çözü mlenmesine bi­ le hizmet edecek bir ideoloji sundular. Bolşeviklerin bu konudaki politikaları n ı çok dikkatle incelemek için yeterince nedenimiz var. Başkan Wilson'ın lütfu Milletler Gerni­ yeti ve silahsızlanmayla bir kat daha kuvvetlenen "uluslann kendi 275


yazg ı larını belirle m e hakkı", uluslararası sosyalizmin burjuvaziyle gelecekteki h esaplaşması n ı n onunla çözüleceği savaş çığlığıd ı r. Açı k ki, bugün için uluslararası sosyalizm açısı ndan en büyük teh­ likeyi oluşturan m illiyetçi hareket ve kendi yazg ısını belirlemeyle il­ gili deyişler, Rus Devrimi ve Brest görüşmeleriyle olağanüstü dere­ cede kuwet kazanmıştı r. Bu platforma henüz bütünüyle yeni yen i adı m atıyoruz. Söz konusu deyişierin R us Devrimi 'ndeki trajik yaz­ gısı (ki Bolşevikler bu deyişierin dikenlerine takıldılar ve kana bu­ landı lar) uluslararası proletaryaya bir uyarı ve ders olmal ı . Ve Almanya'nın diktatörlü ğ ü , Brest antiaşması g ünlerinden "ek antlaşma" g ünlerine bu yoldan geldi. Moskova'da feda edilen iki yüz kefaret. Terörün ve demokrasini n bastırılmasını doğuran ortam buydu . 3

( 3)

Brest-Litovsk antlaşmasının imzalan ışından altı hafta sonra, bir ek antlaşma daha imzalandı . "Feda edilen iki yüz kefaret"le Sosyalist­ Devrimci Parti'den teröristterin öldürdüğü Alman büyükelçisi Kont von Mirbach suikastine karış makla suçlananların idamı kastediliyor her­ halde.

276


EK

GAZETA ROBOTNiCZA EDiTÖRLERiNiN "TEZ LERi"

iNqilizCE YAytMA HAZınlAyAIVIIV Noru:

Burada sunulan tezler, o zaman i sviçre'de bulunan Radek, Stein­ Krajewski ve M. Bronski 'nin çalışmalarıdır; taslak yayımianmadan önce, Kopenhag'daki Haneeki 'ye de sunulmuştu. Eski SDKP i L'nin Roslamowcy diye bilinen hizbi bu nlard ı . Bu grupla Rosa Luxem­ burg'un ait olduğu Zarzadowcy hizbi arası nda milliyetçilik bir sorun olmad ı ğ ı ndan, bu tezler Rosa Luxemburg 'un ulusal sorundaki tu­ tumunun bir ifadesi ve devamı olarak düşünülmüştür. Elbette Ro­ sa Luxemburg bu zamana kadar tutumunda biraz değişiklik yap­ m ı ştı , bu tezlerle ayn ı zamanda yayımlanan "Junius" broşürünün i ncelenmesinden açı kça görülür bu. Rosa'nın iki yıl sonraki Rus

Devrimi (bir bölümü elinizdeki derlerneye alınm ıştır) adl ı kitapçığ ı n­ daki yaklaş ı m ı da yine tam aynı değildir. Ancak okuyacağ ınız tez­ ler Rosa'nın genel bakış aç ısını yansıtır.

1) EMPERYALiZM VE U LUSAL BASKI ı

1 ) Emperyalizm, mali sermayenin ulusal bir devletin stmrlanm aşma,

(1 )

Gazeta Robotnicza, No: 6, Ekim 1 91 6, ve Vorbote, No:2, Nisan 1 91 6. Bkz. Lenin, Gesammelte Werke (Leipzig, 1 930) , XIX, s.528-38.

277


yerli sermaye için denizaşırı m ü lkler, hammadde kaynakları, yatı­ rım fırsatları ve pazarlar elde etme, ayrıca milliyetleri ne olursa ol­ sun b i rbirini tamamlayan bitişik bölgelerin birleşmesiyle A vrupa 'da

büyük devlet bloklan yaratma eğilimini temsil eder. Devlet blokları yaratma eğilimi askeri gerekçelere de temellenir, çünkü emperya­ lizm devletlerarası çelişkileri ağı rlaştırıp saldırı ve savunma önlem­ lerini zorunlaştırır. E mperyalizmin sömürgeleri ve kıtaları ilhak etme eğilimleri, şimdiye kadar tarihsel ve coğrafik nedenlerle bir ulusun diğerleri üzerinde egemenlik kurması biçiminde tek tek devletlerde yaşanan

ulusal baskmm art1ş1 ve genelleşmesi anlam ına gelir. 2) Ulusal baskı işçi smlfmm Çikarianna aykmd1r. Ulusal baskı­ n ı n aracısını oluşturan aynı emperyalist bürokrasi, kendi ulusunun proletaryasim ezme aracına da dönüşür; ezilen uluslarla savaşta kullanı lan bütün araç ve önlemler, egemen ulusun proletaryasına karşı savaşta da geçerlidir. Ezilen ulusun işçi s1mfma gelince, ulu­ sal baskı yalnızca örgütlenme özgürlüğünü kısatlayıp kültürel dü­ zeyini düşürerek değil, ayrıca kendi ulusal burjuvazisiyle dayamş­

ma duygusu uyandı rarak da onu smlf savaş1mma hapseder. Elin­ den ayağ ı ndan bağlanm ış, milliyetçilikle politik olarak bozulmuş ezilen ulus proletaryas ı , savunmasiz bir sömürü nesnesine ve ay­ n ı zamanda ezen ulus işçileri karş ısında tehlikeli bir rakibe ( ücret d üşürücüleri, grev kırıcı ları) dönüşür. Ulusal bakımdan yabancı alanların muzaffer devlet toprakları­ na katılma zorunluluğu yeni bir savaş tehlikesi yaratır; çünkü fethe­ dilen devlet, ya ekonomik ve strateji k açıdan vazgeçemediği ya da milliyetçi sloganlar fethedilen devletin emperyalist politikasını izle­ meye hizmet etmenin en iyi yolu olduğu için, söz konusu alanları geri almaya çalı şacaktı r. 3) Sosya l- Demokrat Parti bu yüzden emperyalizmin i/hak politi­

kasi ve bun dan kaynaklanan ulusal baski politikasma karşı bütün enerjisiyle savaşmaf1d1r. 278


Emperyalistlerin somurge edinmenin kapitalizmin gelişmesi açısından kaçınılmaz olduğu şeklindeki açıklamasına yanıt olarak, Sosyal-Demokrasi, ABD'de olduğu gibi Orta ve Batı Avrupa'da da kapitalizmi sosyalizme çevirme zaman ı n ı n gelmiş olduğuna işaret eder. Sosyalizmin sömürgelere i htiyacı yoktur, çünkü geri kalmış uluslara cömert kültürel desteklerde bulunacak, coğrafik nedenler­ le kendisinin ü retemeyeceği ü rü nleri onlardan olağan ticari yollarla sağlayacaktır. Proletaryan ı n şimdi yerine getirebileceği tarihsel görev, kapita­ lizmin genişlemesi ya da uzatılması değil, ortadan kalkışıdır. Avrupa'da muzaffer emperyalist devletin güvenliğini ve dolayı­ sıyla barışı garantiye almak için ilhakların zorunlu olduğu açıkla­ masına yanıt olarak Sosyal-Demokrasi, il hakların çelişkileri keskin­ leştirerek savaş tehlikesini arttırd ı ğı na işaret eder. Ama böyle ol­ masaydı bile, Sosyal-Demokrasi halkların ezilmesine dayanan bir barış sonucu çıkarı lması na katlanamaz. Böyle bir barışı kabul ederse, yönetici milliyelin proletaryasıy/a ezilen milliyelin prolr>tar­

yasl arasmda bir uçurum açm1ş olur. Yönetici milliyetin proletarya­ sı ilhakları kabullenerek emperyalist politikan ı n sorumluluğunu üst­ lenir ve destek vermiş olur; yani emperyalizmin kölesine döner.

Ezilen ulusun proJetaryasi kendi burjuvazisiyle birleşir ve yönetici ulusun proletaryasını düşmanı sayar. Proletaryanın uluslararası burjuvaziye karşı uluslararası çaplı sınıf savaşımı yerine proleter­ ler bölünür ve işçilerin ideolojisi bozulur; işçi sınıfı gerek gündelik savaşımında, gerekse sosyalizm uğruna emperyalizme karşı sa­ vaşında tam anlamıyla felce uğrar. 4) Sosyal-Demokrasi'nin ilhaklara karş ı , ezilen mill iyetlerin ıs­ rarla ilhak eden devletin sınırları içinde tutulması na karşı savaşı n ı n çıkış noktası , emperyalizm çağ ı nda burjuvazinin yabancı ulusları ezmesi ve soyması hakların ı savunmak anlam ına gelen yerli ülke­

nin savunulmasının reddedi lmesidir. Sosyal- Demokrasi 'nin görevi , yönetici milliyetin proletaryas ının çıkarlarına indirtlmiş bir darbe 279


olarak ulusal bask1y1 aç1ğa ç1karmakt1r. türlü

Bu

görev ezilenlere her

demokratik hakki istemeyi, ayrıca politik ayrılmadan yana aji­

tasyon özgürlüğü n ü içerir, çünkü demokratik ilkeler ajitasyonun ka­ ba kuwetle değil, e ntelektüel s i la hlar aracılığ ıyla yürütülmesi ni şart koşar. Böylece emperyalist baskı politikasının sorumluluğunu taşı ­ mayı reddeden Sosyal-Demokrasi, Avrupa'da yeni sın ırlar koyma­ nın kararl ılı kla karşısında olduğu gibi, emperyalizmin kald ırd ı ğ ı sı­ nırları n yeniden yürürlüğe konmasını ister. Kapitalizmin bağ ı msız bir devlet olmadan geliştiği yerlerde, bağ ı msız bir devletin kesinlik­ le üretici güçlerin gelişmesinin ve sosyalist bir yapının kurulması­ nın vazgeçilmez koşulu olmad ı ğ ı n ı tarih göstermiştir. Kimi örnek­ lerde, emperyalizmin dişlisi yerleşik bir kapitalist devleti parçalayıp unufak eder; emperyalist baskı n ı n vahşi biçimleriyle, sosyalizmin yolunu hazı rlayan politik ve ekonomik yoğunlaşmayı sağlar. Ulusal ve ekonomik baskının doğurduğu öfkenin artışına dayanan Sos­ yal-Demokrasi, hem ezilen hem de ezen milliyetin kitlelerine ortak savaşımın nasıl yürütüleceğini öğretir. Kaldı ki , yalnızca böyle bir ortak savaşı m insanliği emperyalizmden sosyalizme götürerek u lusal baskıyı ve ekonomik sömürüyü kald ı rabilecek güce sahiptir. Eğer, gelişmiş kapitalist devletlerde, Sosyal-Demokrasi emper­ y alizmi eski biçi mlere dönerek, yeni devletler yaratarak ya da eski­ lerini restore ederek aşman ı n olanağ ını göremezse; eğer tam ter­ s i ne , "Yı kılsın sınırlar!" düsturuyla ekonomik koşullarının şimdiden olgun olduğu sosyalizme yolu açması gerekiyorsa, Sosyal-Demok­ rasi'nin bu görevi, emperyalist ulusal baskıya karşı kavgamızın en ü stün kazan ı m ı olan "Yıkılsın sömürgeler!" slogan ını da kapsar. S ömürgeler, yaşam ı n ı uzatman ın yolları nı arayan sermaye için ye­ n i karların kaynağıdır. Kapitalizm sömürgelerden asker kaynağı çı­ k armaya bile çal ışır; yer yer devrimci proletaryaya karşı kullandığı ve şimdiki g i bi Dünya Savaşı 'nda kendi rakiplerinin üstüne sürdü­ ğ ü yerli orduları oluşturur. Proletary an ı n yalnızca devrimci savaş y oluyla sağ l ayabileceği bir sonuç olan sömürge genişlemesinin 280


uluslararası çapta geriletilmesi , Sosyal-Emperyalistlerin iddia ettik­ leri gibi, kesinlikle azgelişmiş kapitalist devletlerin barbarlığa dön­ mesine işaret etmez. Önemli Doğu ülkelerinde (Türkiye, Çin, H in­ distan) burj uva unsurların artışı yıllardır sürmektedir ve bu unsur­ lar kapitalizmin üretici güçleri geliştirme görevini bağımsız olarak yerine getirebilir. Avrupa kapitalizminin yayılmacı sömürgecilikten vazgeçmesini isteyen Sosyal-Demokrasi, genç sömürge burjuvazi­ sinin Avrupa emperyalizmine karşı savaşı mı ndan Avrupa 'da dev­

rimci krizi artttrmak üzere yararlanmalıdır. Sosyal-Demokrasi, pro­ letaryanı n , sosyalizm saatinin Avrupa dışında da vuracağı anı öne almak üzere sömürgelerde Avrupa ve yerli sermayeye karşı verdi­ ği kavgayı destekleyecek; eşzamanlı olarak, sömürge burjuvazi­ siyle değil, sosyalizm uğruna savaşan Avrupa proletaryasıyla da­ yanışmayı gerektirdiği inancın ı derinleştirmeye çalışacaktır. 5) Nasıl emperyalizmin , kapitalist temelde, işçi sınıfı n ı n çı karla­ rına cevap verebilecek ve silahianman ı n artışını durduracak biçim­ de dönüştürülmesi olanaksızsa, ulusal baskt eğiliminden caydtr­

mak. uluslarm kendi yazgtlannt belirleme hakktnt tammastnt sağ­ lamak da olanakstzdtr. Bu yüzden, ulusal basktya karşt savaşt sosyalizm uğruna emperyalizme karşt bir savaş olarak yürütmek zorunludur. Ulusal baskı altındaki kitleleri özgürleştirmek için, Sosyal-De­ mokrasi'nin savaşı toplumsal-devrimci nitelikli bir savaşa çevrilme­

/i, kapitalist hükümranlığa son vermeyi amaçlamalıdı r. Çünkü yal­ nızca kapitalist özel mülkiyete son vererek işçi sın ıfı , s ı nıf egemen­ liğinin ancak bir parçasını oluşturan ulusal baskıda çıkar aramak­ tan kaçınabilir. Sosyalist toplumda baskı olmayacaktır; sosyalist topl u m bütün uluslara ihtiyaçları hakkında ortak kararlar alma hak­ kını , her yurttaşa başkalarıyla birlikte yapmak zorunda oldu ğ u şe­ yin belirlenmesine katılma özgürlüğü tan ıyacaktır.

Ulusal basktya karşt savaşt kitlelerin sosyalizm uğruna dev­ rimci savaştmlanmn geniş nehrine akttmak, bu kavgayt belirsiz bir 281


geleceğe erte/emek anlamına gelmediği gibi, e2ilen uluslan gele­ cek umutlanyla avutmak aniamma da gelmez. Çünkü, bütün eski ilişkileri alt üst edip devrimcileştiren emperyalist çağın ftrtınalt etki­ si, onu, proletaryanın bütün zincirlerini ktrdtğt sosyalist devrimler çağına döndürür.

l l ) UlUSLARlN KENDi YAZG I LAR I N I SÖZDE BEliRlEME HAKKI Kendi yazg ısını belirleme hakkı formülü i kinci Enternasyonal'den bir mirastır. Bu formül i kinci Enternasyonal'de i kili bir rol oynadı : Bir yandan her türlü baskıya karşı protesto ifadesi olarak düşünülmüş­ ken , öbür yandan Sosyal-Demokrasi'nin "anayurdu savunmaya" hazır olduğunu anlatıyordu. Sloganın özgül ulusal sorunlara uygu­ lanmas ı , yalnızca somut içeriği ve gelişme eğilimlerini araştı rmak zorunluğundan kurtulmak üzere söz konusu oldu . Emperyalizm ça­ ğ ı nda anayurdu savunma politikası n ı n sonuçları bu formülün kar­ şı-devrimci karakterini bütün berraklığ ıyla gösterirken, ulusal bas­ kıya karşı savaşımımızı özetleyen bir formül olarak hatalı karakte­ rini çoğu insan hala görmüyor. Slogan emperyalizmin baskıcı eği­ limlerine karşı çıkışı çarpıcı bir biçimde ifade ettiği için, devrimci Sosyal-Demokratlar bile (örneğin Rusya'dakiler) devrimci ajitasyo­ numuzun zorunlu bir parçası sayıyorlar. Kendi yazg ısını belirleme hakkı slogan ıyla ortaya attı kları proleter devrimci amaçları tam an­ lam ıyla onaylamakla birlikte, bu formülü emperyalizme karşı sava­ şım ızızın doğru ifadesi diye tanımam ız hala olanaksızdır. Neden­ leri şöyle sıralayabiliriz: 1)

Kendi yazg1sım belirleme hakki kapitalist toplumda uygula­

namaz. Modern uluslar, burjuvazinin, aynı dili kon uşan halk kitleleri üze­ rindeki egemenliğinin politik-kü ltürel biçimidir. Sınıfiara bölünmüş

282


u luslarda ortak çı karlar ve genel irade yoktur. "Ulusal" politika, yö­ netici sınıfın çıkarlarına denk düşen politikadır. Bir takım kapitalist ülkelerin politik demokrasiden yararlanıyor olması bu önermenin doğruluğunu etkilemez. Sermayenin halk kitleleri üzerindeki eko­ nomik egemenliğinin etkisi, bu egemenliğin kapitalist devletin bü­ tün organları (kilise, oku l , basın) aracılığ ıyla sistemli ve sürekli bi­ çimde uygulanmas ı , burjuvazinin halk çoğ unluğuna dalaylı olarak kendi kapitalist iradesini dayatmasına ve sermayenin iradesini hal­ kınmış gibi göstermesine olanak sağlar. Modern demokrasi işte böyle işler! Ulusları n birbirleriyle ilişkilerinde, belirleyici olan, daha kuwetli burjuvazinin ya da ulusal grupları bir araya getiren oluşum­ ların çıkand ır. Genişleyen sermaye, ekonomik ve kültürel etkilerle , ayı lmaya uğraştığ ı bölgedeki halk kitlelerine iradesini dayatmaya çalışı rken fazla bekleyemez. Bu süreç on yı llar alır; sık sık başka kapitalist gruplarının ters yöndeki iradesi de yoluna ç ı kar ve ola­ naksızlaştırır. Bu yüzden, yabancı toprakların ilhakı sorun/arında,

politik demokrasinin biçimleri bir kenara bırakılır ve karan kaba kuwet verir. Referandumdan sadece devletin hareketlerini onayla­ mak üzere açı k bir ihanet olarak yararlanılabilir. Dolayısıyla, kapi­ talist koşullarda sözde kendi yazg ısını belirleme hakkının gerektir­ diği s ı n ı r değişikliklerini yaparken ulusların iradesini karar faktörü haline getirmek tamamen olanaksızdır. Bu istem ulusun tek bir parçası n ı n şu ya da bu devlete katılma­ yı kararlaştırması anlamında alınırsa, hiç gerçekçi olmamakla kal­ maz (çünkü sermaye sınırlar konusundaki kararları asla halka b ı rak­ maz) , ayrıca partikularist, demokratik-olmayan bir istemdir. Sınırlar konusunda karar hakkı bir ülkenin halk kitlelerinin elinde olsa bile, bunu tek başına bir eyalet değil, bütün devlet yapmak zorundadı r. i ki ülke arasında anlaşmazsık konuları bulunan yerlerde bile, de­ mokrasi ilkeleri demokratik yollarla seçilmiş temsilcilerin bir anlaş­ maya varması n ı gerektirir. Ö rneğin: Alsas-Loren'in Fransa'ya il hakı­ nın (nüfusun Almanya'ya dönmeyi isteyen kesiminin çabalarıyla) 283


ulusal bir sorun doğ u rduğunu düşünün. Bu sorundan hareketle Al­ manya öç almaya kalkışır ve Fransa'yı yeni savaşlarla tehdit eder­ se, kararda hiç söz sahibi olmayan Fransız halkının Alsaslı ların is­ teklerin i n yaratacağı bütün sonuçlara katlanmak zorunda kalması­ nın hiçbir anlamda demokratik ol mayacağı bellidir. 2) Kendi yazg1s1m belirleme hakki sosyalist toplumda uygula­

namaz. Kendi yazgısını belirleme diye bilinen hak, ilk kez sosyalizmde gerçeğe dönüşeceği , bunun için sosyalizm uğraşlarımızın bir ifade­ si olduğu kaydıyla da kullanılır. Bu önerme bir takım itirazlara açık­ tır: Biliyoruz ki, ulusal baskının itici gücünü besleyen sınıf çıkarları­ nı kald ırdığı için, sosyalizm her türlü ulusal baskıya son verir. Ayrı­ ca, ulusun sosyalist toplumda politik-ekonomik bir birim oluşturaca­ ğ ı n ı varsaymamız için de bir neden yok. Eldeki bütün göstergeler ışığında sosyalist toplum kültürel ve dilsel bir birim karakteri taşıya­ caktır; çünkü sosyalist kültürel birimin bölgesel esasa göre bölün­ mesi, hayatta kalabildiği sürece, ancak üretimin ihtiyaçları nı karşı­ layabilir. Bu bölünmeye, kendi güçleriyle ("kendi yazg ısını belirle­ me hakkı"nın gerektirdiği gibi) ayrı ayrı uluslar değil, bütün ilgili yurttaşların ortak eylemiyle karar verilmek zorundadır. "Kendi yaz­ gıs ı n ı belirleme hakkı" formülünü n sosyalizme taşı nması , sosyalist toplumun doğası nın tamamen yanlış anlaşılması ndan kaynaklanı r. 3) Kendi yazg1sm1 belirleme hakki slogamnm uygulanmasmm

taktik sonuç/an. Bu slogan, bütün ütopyacı sloganlar gibi , kapitalist ve sosyalist top l u mların karakterine ilişkin m utlaka yanlış anlayışlar yayar ve ulusal baskıyla savaşında proletaryanın kafasını karıştırır. Prole­ tarya her zaman, kapitalizmde kendi yazg ısının çatışan askeri ve ekonomik çıkarlar nedeniyle keyfi biçimde belirlenmesi tehlikesiyle yüz yüzedir. Bu slogan yerine getirilemez bir umut; yani , kapita284


lizmden kurtulunmaksiZin savaş tehlikesinin deledilebileceği gibi bir umut, kapitalizmin kendini zayıf halkaların ulusal çıkarlarına şöyle ya da böyle uyarlanabileceği umudunu uyandırır. Demek ki bu slogan, savunucularının iradesine karşı bile, Dünya Savaşı 'n ı n başlıca sonucu olan sosyal-devrimci perspektifin yerine u lusal-re­ formist bir perspektif geçirir. Ezilen uluslar proletaryasının progra­ m ı nda, kendi yazgısını belirleme hakkı sloganı sosyal-yurtseverli­ ğe bir köprü işlevi görebilir. Polanya, Ruthenia ve Alsas işçi hare­ ketlerinin deneylerinin gösterdiği gibi, bu slogan işçi s ı nıfındaki mil­ liyetçi hareketlerin bir argümanı olarak kullanılır, sonuçta proletar­ yanı n uluslararası cephesi yıkılır. Bu slogan ezen ulusların programına alınıp ulusal sorunun çö­ zümü diye ortaya atı ldığında, sloganın bir yanılsama olduğunu ka­ nıtlayarak, sosyal-emperyalistlere ulusal baskıya karşı bütün sava­ ş ı m ı m ızı tarihsel açıdan haksız bir duygusall ı k oyunuymuş gibi gösterme, proletaryanı n sosyal-demokrat programın bilimsel te­ meline inancını yıkma fırsatı verir. Bu slogan, ezen ulus proletar­ yasında, ezilen ulus proletaryasına zıt olarak, kendi yazg ısını ken­ disinin belirlediği yan ılsaması bile uyandırabilir; bu noktadan hare­ ketle, ulusun diğer kesimleriyle birlikte "ortak" çıkarları n ı , ortak i ra­ delerini savunmayı kendi görevi sayar. Gelgelelim, kendi yazgısını belirleme hakkı sloganı bizim propagandamızda ancak sosyalizm­ de gerçekleşen bir koşula değinmek üzere kullanılırsa, o zaman, sosyalist yurttaşların ayrı bir u lusal grubunun genel çı karların üs­ tünde duran bir kendi yazg1s1m belirleme hakkın ı n olanaksızl ı ğ ı n ı n d ış ında, slogan yetersiz kalır. Çünkü bizim taktik çıkarımız, geçiş döneminde, yani ekonomik temelde sosyalizm in olanaklı olduğu, ne var ki toplumsal-devrimci s ınıf savaşımının henüz başlamadığ ı bir zamanda, sosyalizm slogan ı n ı n , toplumsal devrim sloganı n ı n , başka sloganlarla perdelenmeden , keskin v e açık bir dille ileri sü­ rülmesini gerektirir; bu merkezi, başat düşünce bütün kısmi sava­ ş ırnlar karşısında önceliği elinde bulundurmalı d ı r. 285


4) Sorun tarihsel açidan nas1l değerlendirilecek?

Marx'ın 1 848-1 871 döneminde ulusal sorunda benimsediği ko­ numa başvurma çabaların ı n en küçük bir değeri yoktur, çünkü Marx, irianda'nın özgürlüğü ve Polanya'n ın bağ ı msızlığı ndan yana kampanya yürüttüyse bile, aynı zamanda Çeklerin, Güney Slavla­ rın vb . özerklik yanlısı hareketlerine karşı çıkmıştı . Tersine, Marx'ın herhangi bir tutumu benimsemesi , tam da, somut sorunlara karşı soyut "haklar" temelinde tavı r almanın Marksizmin işi olmadığını gösterir. Sosyal-Demokrasi'nin her türlü ulusal baskıda takındığı olumsuz tutum, tezlerimizin ilk bölümünde gösterdiğimiz gibi, kay­ nağı proletaryanın çıkarlarının yönetici sınıfların çıkarı ile uyuşa­ mayacağı gerçeğidir. Herhangi u lusal bir sorunda (Aisace-Lorrai­ ne, Polanya sorunu, Balkanlar) olumlu bir pozisyon almak tüm em­ peryalist dönemin çerçevesi içinde, bu sorunun kandesini geliştir­ mek için somut eğilimler temelinde takip edilebilir. Kendi yazgısını tayin etme hakkın ı n Proudhoncu eleştirisinin bir anlamı yoktur. Proudhonculuk ulusal bir sorun bulunduğunu yadsıyor, her türlü toplumsal sorunu sınıf savaşı m ı yoluyla değil, alt orta-sınıf ortaklaşıcılığıyla çözmeye çalışıyordu. Kendi yazg ısı­ nı belirleme hakkının Marksist karşıtları ise ulusal sorunun kendi­ sini yadsımaz ve ulusal baskıyla savaşmayı sosyalizmin zaferine ertelemezler. Ancak, Proudhonculukla suçlanamayacaklarken, kendi yazgısını belirleme hakkı yandaşları n ı n yöntemi demokratik kavramların mekanik bir kullanımı olarak kabul edilebilir. 5) Polanya Sosyal-Demokrasisi ve kendi yazg1s1m belirleme

hakki sorunu. Rus Sosyal-Demokrasisi Polanya sorunu ndaki tavrını Polan­ ya' nın ekonomik gelişmesiyle ilgili 1 893'te yapılan çözümlerneye göre belirledi. Polanya tarihinin sonraki yirmi yılı bu çözümlerneyi ta­ mamen doğru l adı; nitekim ne 1 905-1 906 devriminde, ne de Dünya Savaşı'nda Polanya 'da bağimSlZIIk hareketlerine kalkışan herhangi ?Rfi


bir ciddi toplumsal katman oldu. Londra'daki Enternasyonal Kongre­ si 1 896'da, bayrağına Polanya'nın bağımsızlığı uğruna savaşı kazı­ mış Polonyalı sosyal-yurtseverlerin tutumundan ayırmak üzere önle­ rine getirdiğinde, kendi yazgısını belirleme hakkı sloganını kabul et­ mediler. Kendi yazgısını belirleme terimi sosyal-yurtseverliğin düstu­ ru haline geldikten sonra, Polanya Sosyal-Demokrasisi'nin temsilci· leri o sloganın 1 903'te Rus Sosyal-Demokrasisi'nin programına alın­ masına karşı da savaştılar. Buna karşı n programa alındığı halde, Rus-Polanya Sosyal-Demokrasisi 1 906'da Genel Parti'de /Gesamt­

partei/ birleştiler. 1 906 yılında, sosyal-yurtseverliğe karşı tam zaferi­ miz Rus Sosyal-Demokratları 'nın bağımsızlık sloganına başvurma­ ları tehlikesini azaltmış ve devrimci kitle savaşımı bütün düşünce farklılıklarına karşın safların sıklaştırılması zorunluluğunu getirmişti. Bu madde Rus Sosyal-Demokrasisi'nin Devrim sırasındaki ajitas­ yonlarında en küçük bir rol oynamadığından, bu adım çok daha ko­ lay atılabilirdi; Parti'nin merkez organlarında kendi temsilcilerimiz vardı ve ajitasyon çalışmalarımızda en geniş özgürlükten yararlanı­ yorduk. Karşı-devrim çağında ulusal sorunlar Rusya'da büyük önem kazandığında ve bununla bağlantı lı olarak Sosyal-Demokrasi'nin tu­ tumuna ilişkin bir tartışma başladığında, Rus-Polonya Sosyal-De­ mokratları tutumlarıyla ilgili temel önemde açıklamalar yaptılar. Bu tezlerimiıle tutumumuza açıklık getiriyor ve geliştiriyoruz. Bizim düşüncemize göre toplumsal-devrimci bir bakış açısıyla ezi­ len ulusların işçileri arasında nasıl bir ajitasyon yürütülmesi gerek­ tiğini somut olarak ortaya koymak için, Ey/ü/ 1 9 1 5 'de, ekiediğimiz özel bir tasarıyla Polanya sorununa uygulanmasını nasıl düşündü­ ğümüzü açıkladık.

lll) POLONYA SORUNU

VE

SOSYAL-DEMOKRASi

Mülk sahibi sınıfların Dünya Savaşı 'ndaki tutumu, Rus- Polanya 287


Sosyal-Demokrasisi'nin kapitalist gelişmenin Polanya kapitalizminin çı karları n ı karşıt parçalara böldüğü ve paylaşan devletlerin çıkarla­ rıyla birleştirdiği şeklindeki iddiasının haklılığını bütün netliğiyle gözler önüne serdi. BağimSlZiik hareketinin toprağa gömülmesinin ifadesi, Polanya burjuvazisinin bağ ımsızl ı k sloganı ndan bilinçli ola­ rak vazgeçmesiyd i ; onun bütün s avaş programları şu ya da bu em­ peryalist kampın askeri gücüyle değil, bu kamplardan birinin Po­ lanya topraklarını içine alarak kuwetlenmesiyle gerçekleşecekti. Polanya burj uvazisinin bütün savaş programları Polanya'nın ba­ ğ ı msızl ı ğ ı n a karşıdır. Dünya Savaşı , Avrupa'da ulusal devletler inşa etme döneminin geçtiğini göstermiştir. Kapitalizmin emperyalist aşaması nda, her devlet ilhaklarla ve yabancı halkları ezerek kendi sınırları n ı geniş­ letmeye çalışır. Polanya burjuvazinin paylaşımcı devletlerdeki tutu­ mu, emperyalist aşamada ulusal devlet idealinin anakronizmden öteye gitmediğini, Rus-Polanya Sosyal-Demokratları 'nın bağım­ s ızlık çabalanna karşı tutumlarının haklılığını doğruladığını bütün açıklığ ıyla göstermiştir.

1 ) Polanya proJetaryasi ulusal bağ1ms1zllğ1 asla kendi amac1 saymadi. Polanya proletaryası Polanya'nın üç parçasının payla­ ş ı m c ı devletlerle kapitalist temelde birleşmesiyle büyüdü ve, diğer

bütün uluslarm proleterleriyle beraber tarihsel olarak varolan dev­ letler çerçevesinde, demokrasi uğruna, ekonomik koşulları n ı iyileş­ tirmek uğruna, sosyalizm uğruna kavga verdi. Devletin s1mr/arım

değil, devletin smlfsal ve ulusal baski orgam karakterini ortadan kaldırmaya çal ı ştı. Bugün, Dünya S avaş ı'nın deneyleri ışığında, ulusal baskıyla savaşmanı n bir aracı olarak bağ ı msızlık sloganı n ı atmak zarar/1 b i r ütopya olmakla kalmaz, sosyalizmin e n basit te­

mel/erinin reddedilmesi anlamı na da g e lir. B u slogan, o da yaban­ cı halkların bağ ımlılaştı rılması ve egemenlik altı n a alınmas ı için uğraş verecek yeni bir emperyalist devlet i nşa etmeye çalışmak 288


demek olur. Böyle bir programın tek sonucu sınıf bilincinin zayıfla­ tılması , ulusal antagonizmaların keskinleşmesi, proletaryan ı n güç­ leri nin böl ünmesi ve yeni savaş tehlikeleri nin artmasıdır. 2) Polanya toprakları n ı emperyalist devletlerden birinin ya da devletler koalisyonunun (bu programı Avusturya ve Rusya yanlı la­ rı ortaya atar) egemenliğinde birleştirilmesi programının kökeni, Polanya burjuvazisinin paylaşımcı devletler burjuvazisi karşısında kendi konumunu kuwetlendi rme , emperyalist yağmadan daha bü­ yük pay kapma arzusudur. Paylaşı mcı devletlerde, Polanya topraklarını kendi s ı n ı rlarına dahil etme arzusu, ulusal toprakları büyütmeyi gerektiren stratejik ve genel emperyalist çı karlardan kaynaklan ır. Polanya burj uvazisi­ nin ve paylaşımcı devletlerin burjuvazilerinin emperyalist çıkarla­ rı ndan kaynaklanan Polanya toprakları n ı bir Büyü k Devlet'in ya da Büyük Devletler koalisyonunun egemenliğinde birleştirme fikri, yal­

ntzca emperyalist politikantn bir arac1 olabilir. Emperyalist çı karlar, genel ve özellikle ekonomik çı karlar, Polanya toprakları n ı n tam ba­ ğımlılık altında tutulmasını gerektirdiği için, bu bölgelerde demok­ ratik sistem kurmanın üzerinde kafa bile yormazlar. Yani, böyle bir birli kte, ulusal sorunun proletaryan ın çıkarlarıyla bağlı biricik yönü olan serbest kültürel gelişmenin asgari güvencelerini sağlamak bi­ le söz konusu olamaz. Savaşın Polanya toprakları n ı muzaffer devlete katılan tek bir organizmada birleştirip birleştirmeyeceği soru nu, savaşın askeri sonucuna ve sonraki d iplomatik d u ruma bağlı olacak. Savaş, yeni ilhaklar ve Polanya haritası n ı n yeniden kesilip biçilmesiyle Po/on­

ya topraklanntn bölünmesiyle de bilebilir. Kimileri, yeni paylaşı mla­ rın ve sonuçta ortaya ç ı kacak pazar, gümrük koşulları ve hukuksal koşullardaki değişikliklerin Polanya'nın kapitalist gelişmesini , dola­ yısıyla Rusya Polenyas ı 'n ı n sosyalist hareketini tepeden tırnağa sarsmasından korkuyorlar. Böylesi korkular kuşkusuz abart ı l ı d ı r. 289


Polanya'da ekonomik gelişmen i n görece ileri bir düzeye ulaşması yeni koş u llarla baş edebilecek ü retici güçleri yaratmı ştı r ve sosya­ list hareketin Polanya'nın bir parçasında zayıflaması başka bir par­ çanın güçlenmesiyle telafi edilecektir. Bununla beraber, böyle bir uyarlama çabasının zorunluluğu uzun süreli bir ekonomik kriz do­ ğuracak, krizin bütün ağ ırlığı d a proletaryanın omuzlarına yıkı la­ caktır. Söylenenlerle atıfta bulunulan fikir, dar, güçsüz grupların sığ bir ütopyası olan bağ ı msız bir tampon devlet fikridir. Bu fikir hayata ge­ çirilirse küçük bir eklenti Polanya devletinin kurulması anlam ına ge­ lir ki , o da Büyük Devlet gruplarından herhangi birinin askeri sömür­ gesi , askeri ve ekonomik çıkarlarının oyuncağ ı , yabancı sermaye­ nin sömürü alanı ve gelecek savaşları n bir muharebe alan ı olur. 3) Bu etkenlerden çıkan sonuç, proletaryanın çı karlarının (eko­ nomik, kültürel ve politik) Polanya burjuvazisinin savaş programia­

nna her türlü desteği d ı şladığıdır. Proletaryan ı n sı n ıf çı karlarınca beli rlenen eski proleter politika değişmeden kalmalıdır; işçi sınıfı­ nın burjuva savaş programları n ı n yararına politikasından vazgeç­ mesi için en küçük bir neden yoktur. Savaş programlarını destek­ lemek hiçbir gerçek ihtiyacını karşı lamayacağı gibi, kendi sınıf avantajiarına yönelik eylemleri de terketmesi demek olur; savaş süresi boyunca burjuvaziyle ittifaka g i rmek anlam ı na gelir ve pro­ letaryayı yı llar boyunca doğru yolundan saptırır. Ö bür yandan, pro­ letarya paylaştmct devletlerin smtrlannı savunmaya kalkışamaz, çünkü günümüzde, paylaşımcı devletlerin Polanya proletaryası için sadece s ı n ıfsal baskı organları değil, ayrıca ulusal baskı or­ ganları da old uğu gerçeğini bir kenara b ı rakı rsak, her kapitalist devlet gelişmeye ayak bağ ıdır. Yukarıda d e ğ inilen ve Polanya'n ı n ye ni bir bölünme geçirme­ si hal inde Polanya proletaryası n ı n karşı karşıya kalacağı bütün teh likelere gözleri mizi kapatmadan, Polanya proletaryası, nas ı l 290


sosyalizmin zaferi olmadan emperyalizmin diğer tehlikelerini bir ta­ rafa b ı rakamazsa, emperyalist çağda bir tarafta kalmaktan kaçm ­

masi gerektiğini hesaba katmak zorundadır. 4) Savaşın ç ı kardığı genel sorunların kapitalizmde çözüleme­ yeceği, ayrıca e mperyalizm çağ ı nda proletaryan ı n ulusal-kültürel çıkarlarını yeterince savunman ı n olanaksızlığı, doğallı kla, proletar­ yanın, kendisini savaşı n yeni tehlikeleri ve yüklerinden, yeni ulusal baskı tehlikelerinden kurtaracak biçimde kollarını kavuşturup sos­ yalizmi "beklemesi" gerektiği demek değildir. Emperyalizm , kapita­ lizmin belli bir gelişme aşamasındaki politikasıdır ve üretimin sos­ yalist örgütlenmesi olanağı doğurur. Savaşın proletaryaya yaptırdı­ ğı fedakarlıklar, vergi baskısının artış ı , politik gericilik, çalı şma ko­ şullarının kötüleşmesi, yani savaşın bütün sonuçları proletaryayı sosyalizm uğruna devrimci savaşımiara yönlendirecek, gelecekte­ ki tarihsel çağı bu savaş dolduracaktır. Savaşa karşı mücadele bu yeni çağ ı n açı lışıdır. Biz, halkın çıkarlanndan yana hareket ettiği iddiası ndaki kapitalizmin onları nasıl mezbahaya götürüp ulusları parça parça ettiğini, u lusun ihtiyaçlarını ayakları nın altında nasıl ezdiğini, halk kitlelerine nasıl budala ineklarmiş gibi davranıldığ ını gösteriyoruz. Ve halkı n kan ının boş yere akıtı lmas ı n ı , Büyük Dev­ letler'in ulusları keyfi olarak paramparça etmesini, ulusal baskı nın çoğalması nı protesto ederken, proletaryayı devrimci savaşıma da hazırlıyoruz. i ster savaş boyunca politik krizin keskinleşmesi proletaryanın aktif bir rol oynamasına izin versi n , ister böylesi savaş ı miarın g er­ çekleşmesi sonraki dönemlere kalsın, proletarya ne ayrılıkçı poli­ tikaları (statükonun savu nulması , tek bir dominyon altında birleş­ m eye karşı savaş) onaylayacak, ne de Polanya'nın bağımsızlığı yanı lsamasın ı izleyecektir. Savaşı n sonuçlarına yönelik protesto­ sunu (kan dökülmesi, ekonomik zararlar, ilhaklar, ulusal baskı) emperyalizmin nedenlerine karşı savaşıma çevirecektir. Polanya 291


proletaryas ı , genelde uluslararası proletaryayla, ama özelde pay­ laşımcı devletlerin p roletaryasıyla elele, sosyalist devrim için çaba harcamak anlam ında bu savaş ı m ı sürdürecektir. Toplumsal-dev­ rimci sava ş ı m kapitalizmin çerçevesi içinde bile politik kurumların demokratikleştirilmesi uğruna savaşımı hiçbir şekilde dışlamaz, örneği n Rusya'da çarlığı devirmek için olduğu gibi ; ulusal özgür­ lü klerin kazanılması n ı baştan engellemez, örneğin yerel , bölgesel ve eyalet çapında özerkliğin yay ılması gibi. Tersine, devrimci ola­ sılıklar proletarya n ı n ivedi zaferler kazanma dürtüsünü kuwetlen­ dirmelidir; çünkü, yalnızca toplumsal devrimin sınıfsal ve u lusal baskıyı tam olarak bitireceğini bilmek, proletaryayı , sınıf savaşının şiddetini azaltacak her türden uzlaşma politikasına karşı silahlan­ dıracaktı r.

2 92


ROSA LUXEMBURG Ulusal Sorun ULUSLARlN KENDi YAZGISINI TAYiN HAKKI VE ÖZERKLiK Belge Yayınları. Rosa Luxemburg'un ulusal sornuna i l i ş ki n ,

m a r kist k u r a m

tartışmalardan

içindeki

en

önemli

bininin parçası olan ve Lenin ile

pelemiklerini de yansıtan metinlerinin i l k Türkçe çevrisini ö l ü m ü n ü n 90. yılında yay ı n l a m aktan dolayı onur duyar. Söz konusu metinler. daha önce yayınlarımız arasında yeralan Sosyalizm ve Ulusollık ' ve " işçi Hareketi, Marksizm ve Ulusol Sorun" adlı kitapların yazarı olan Montly Review editörlerinden Horace B.

D a v i s t a ra f ı nd a n . Le h ç e kayn a k l a r ı da

değerlendirerek hazırlandı. Rosa Luxeburg şöyle diyor: " insanl!ğtn paytna, tarih evrensel biçimde göstermiştir ki, en insan/tk dtşt basktlar bile genelde entelektüel yaşamtn bastmlmastntn, va da dinsel ve va ulusal basktlann uyandtrdtğt hiddet fanatik isyan ve öfke duyfulannt ktşktrttmaz. , , Sosyalizm. her insana bağtmstzltk hakktnt ve kendi yazgtstnt belirleme hakktnt tan1r,, Bugün ulus emperyalist arzulan perdeleyen bir pe/erin den , emperyalist rekabetierin savaş çtğtrtkanllğ�ndan b aşka birş e y değildir. " Ölümünün 90. yıldönümünde bu enternasyonalist devrimeiyi saygı ile anıyoruz.

Rosa luxemburg ulusal sorun belge yayınları  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you