Issuu on Google+

TURAN

NEŞRİYAT

İSTANBUL

1969

YURDU


A N A D O L U ’D A T Ü R K V A T A N I. ( ıo y ı, M A L A Z G İR T ) VE T Ü R K D E V L E T Î ( ı o j 5, İZ N İK ) nin K u ru lu s u 900. Y IL D Ö N Ü M Ü H A T IR A S IN A A R M A Ğ A N No: 3


i ç i

n d ek

İ

l e r

G İ R İ Ş

1. 2.

Selçuklu Tarihinin Kaynakları Hakkında ............................ Selçuklu Tarihi Araştırmalarına Dair ...............................

1 19

I* SELÇUKLULARIN MENŞELERİ VE İLK DEVİRLERİ

1. Selçukluların Menşei ........................................ ............ 2. Selçuklular ve Hazarlar Meselesi .......................... .......... 3. Oğuzların Hayatları ve Dinleri ....................... ,...... ......... 4. Selçukluların Tarih Sahnesine Çıkışı ............................... 5. Selçukluların Karahanlılar ve Yabgu ile Mücadeleleri .... . 6. Selçukluların Maveraünnehirdeki Hayatları ....................... 7. Karahanlı ve Gaznelilerle Münasebetler .......................... . 8. Ali Tekin ile Mücadele ve Harizme Göç ........................ 9. Horasan'a Göç ve Muhtariyet ......................... .............. 10. Selçukluların İstiklâl Kazanması ......................................

31 34 37 40 45 49 52 55 58 60

<r

II.

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12.

SELÇUKLU İMPARATORLUĞUNUN KURULUŞ DEVRİ

Dandanakan Zaferi ........................................................ Selçuk Devletinin Kuruluşu ve Mahiyeti ........................... Yeni Fetihler ve Devletin Genişlemesi ........................... Payitahtın Rey’e Nakli ..................................................... Selçuklu Sultanları ve Anadolu’nun Fethi Sebepleri ............ Umumî Türk Muhacereti ................. ................................ İlk Anadolu Gazaları ...................................................... Hasan-kale Zaferi ............................................................ Selçuk-Bizans Barış Anlaşması ..................................... Tuğrul Beg’in Merkeziyetçi Faaliyetleri ............................ Çağrı Beg ve İnanç Yabgu ............................................... Tuğrul Beg’in Anadolu Seferi ................................. ..........

63 66 69 71 72 76 79 81 83 85 87 89


13. Selçuklu Sultanlığı ve Islâm Halifeliği .......................... 91 14. Şiî’lerin Taarruzu, Tuğru! Beg'in Dünya Sultanı İlân Edilmesi 94 15. Şehzade İsyanları ....................................................... 95 , 16. Bağdad'ın Kurtarılışı ve Kutalmış’ın İsyanı .................... 98 17. Tuğrul Beg'in Evlenmesi ve Son Günleri ............................ 101

(II. SELÇUKLU İMPARATORLUĞUNUN YÜKSELMESİ

1. Aip Ârslan'ın Saltanatı ve Kutalmış ................................ 2. Aîp Arslan’a Kadar Anadolu Gazaları ............................. 3. Alp Ârslan’ın Anadolu ve Kafkasya Seferleri ................... 4. Şehzadelerin Tâyini ve Türkistan Seferi ......................... 5. Anadolu Akınlarımn Genişlemesi .................................. 6. Alp Ârslan'ın İkinci Kafkasya Seferi ................................ 7. Selçuklu Kudretinin Yayılması ...........................__ 121 8:..Anadolu Gazaları ve Bizans’ın Mukabelesi ....................... 9. Alp Arslan’mAnadoiu ve Suriye Seferi .......................... 10. El-basan ve Yavgular Meselesi ..................................... 11. Alp Arslan ve Bizans İmparatoru ................................... 12. Malazgirt Meydan Muharebesi ...................................... 13. Alp Ârslan'ın Türkistan Seferi ve Ölümü ....................... 14. Alp Ârslan'ın Tarihî Şahsiyeti ve Eseri ..........................

103 106 110 113 116 119 123 125 128 132 134 144 147

IV. SELÇUKLULARIN AZAMED DEVRİ

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9.

Melikşâh’m Saltanatı, İg ve Dış Hâdiseler ...................... .. 152 Kafkasya Seferi, Anadolu ve Suriye Meseleleri .................154 Diyârbekir'in İlhakı ve Mervânîlerin İnkırazı ...................... 157 Melikşâh'ın Horasan ve Antakya Seferleri ......................... 159 Melikşâh'ın Taç Giymesi ve Halîfenin Düğünü ........'........ ...161 Melikşâh’ın Türkistan Seferi ve Millî Türenin Kudreti ......... 164 Melikşâh’ın Cihân Hâkimiyeti Davası ............................... 167 Melikşâh ve Nizam ül-müik Arasında Gerginlik .................169 Melikşâh'ın Şahsiyeti ........................... ..................... .. 173

V. SELÇUKLULARIN DURAKLAMA VE İNHİTAD DEVİRLERİ

.JL.Selçuk Devletinin iç ve Dış Buhranlara Uğraması ......... .... 176 2. Berkyaruk ve Mehmed Tapar Mücâdelesi ....................... ..180 3. Sultan Mehmed, Haçlılar ve Gürcüler ...i................. ...... 182


4. Sultan Sancar ve Selçuk İhtişamının Dirilmesi .................. 5. Sancar'ın Saltanatı .......................... ............................. 6. Kara-hıtay İstilâsı ve Sultan Sancar .............................. 7. Yeni Bir Oğuz İstilâsı ................................................. 8. Irak Selçukluları, İnkiraz Devri ........................................ 9. Son Sultanlar ve Halifeler ........................................... 10. Göçebelerin Anadolu’ya Doğru İlerlemeleri ..................... 11. Kirman Selçukluları ....................................................... 12. Suriye Selçukluları .......................................................

185 187 190 193 197 200 203 206 208

VI. TÜRKİYE SELÇUKLULARI

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7.

Türkler'in Anadolu'da Yerleşmesi ....... .......................... Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu ........................ Süleyman-şâh'dan Sonra Türkiye ............................ ......... Buhran Devri ve Türkler'in Orta Anadolu'ya Çekilmesi ..... Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri ....... ................... İnhitatın Başlaması ve Moğol İstilâsı .............................. Anadolu'nun Türkleşmesi ve Moğol İstilâsı .....................

210 213 218 220 223 228 231

VII. SELÇUKLULAR DEVRİNDE TÜRK-İSLÂM MEDENİYETİ

1. Devletin Siyâsî Bünyesi ve Karekteri .............................. 2. Askerî ve İdarî Müesseseler ........................................... 3. Atabeglik ve Hatunların Siyâsî Rolü .............................. 4. Selçuklular Devrinde Din ve Mezhepler ........................ 5. Selçuklular ve Bâtınîler ................................................. 6. Selçuklular ve Gayrı Müslimler .................................... 7. Selçuklular Devrinde İlmin Himayesi ve Fikir Hürriyeti ..... 8. İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması ......................... 9. İktisadî ve İçtimaî Yükseliş ........................................... 10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk ........... 11. Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü ............... 12. istihsal, İhracat ve Servetlerin Birikmesi ........................ 13. Para İktisadiyatında Tekâmül ve Yeni Usuller .................. 14. Selçuklular Devrinde Güzel San’atlar ........... ...................

VIII.

1. 2.

234 23^ 239 241 244 248 251 256 267 276 283 288 301 310

TÜRK-İSLÂM MEDENİYETİNİN İNKİŞÂFI VE İNHİTATI

Selçuklular Hakkında İslâm Mütefekkirleri ..................... Selçuklular Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı .....................

328 338


3. 4. 5. 6. 7. 8.

Selçuklular ve Avrupa Medeniyetinin Doğuşu ........ ........ Siyâsî Buhran ve Türk-Islâm Medeniyeti .................. . Türkistan’ın Etnik Durumu ..................... ....................... Selçuklulardan Önce Türkler'in İslâm Medeniyetindeki Mevkii .......... ........................................................... İslâm Medeniyetinin İnhitatı Meselesi .......................... Moğol İstilâsı ve Türk-lslâm Medeniyetinin Çöküşü ........ Umumî Bibliyografya .................................................. Umumî İndeks ........................................................... Kitaplar Fihristi ........................................................

348 360 370 383 391 399 421 434 477


İKİNCİ BASKIYI ÇIKARIRKEN

“Selçuklular tarihi ve Türk - İslâm m edeniyeti” adını taşıyan bu eserimiz Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından Ankara’da 1965 yılında neşredilmişti. Bir ihtisas eseri olmasına rağmen kitabın çok kısa bir zamanda tükenmiş olması onun ilmi ve millî nasıl bir ihtiyaca cevap verdiğini göstermiş ve bu rağbet müellifini de manen mükafatlandırmıştı. Bu münasebetle eser sık - sık aranmakta ve geçen sene kurulan Turan Neşriyat Yurdu da tekrar basılması talepleri ile karşılaşmakta idi. Bu durum bizi bu ikinci baskıyı yapmağa zorlayarak eser tekrar neş­ redilmiştir. Bu baskıda bâzı tashih ve ilâvelerin imkân dâhiline girme­ siyle eserin daha mütekâmil bir hüviyet kazandığı muhakkaktır. Bununla beraber eserin, aslında, îslâm Ansiklopedisinde Selçuklular maddesi ola­ rak hazırlanmış bulunması, onun kitap hâlinde neşrinde, tasnif, terkip ve tahrir bakımlarından, hattâ bazı bahislerin yerlerini değiştirmek sure­ tiyle gerekli tadillere lüzûm hasıl oluyor; teksif edilmiş ilâvelerin daha geniş bir hâle ifrâğı icap ediyordu. Fakat eserin İslâm Ansiklopedisinde, bir başka imza ile, Selçuklular maddesi hâlini alması onun hüviyetini muhafazayı ve müstacelen neşrini zarurî kılmış ve ikinci baskıda da aslî şekline dokunulmamıştır. Esasen bu eser Türk - İslâm çağının çok mühim bir devrine âid büyük problemleri, yeni görüşleri meydana koy­ mak ve ilim âleminde yerleşmiş bir takım ciddî hataları ve yanlış kanaat­ leri düzeltmek maksadiyle yazıldığı için sistemli ve klasik mânâda bir Selçuklular tarihi olmayıp bu devir hakkında bir giriş mâhiyetindedir. Zaten Ansiklopedi için yazılan bir eserin de bu mahiyette olması gere­ kirdi. Nitekim sistemli bir Selçuklular tarihini de bundan sonra neşrede­ ceğimiz cildler teşkil edeceğinden bahis mevzuu tadiller de zaruri değil­ dir. Esasen, Türkiye Selçuklukları, Malazgird zaferinin 900. yıl dönümü münasebetiyle, siyası, İktisadî ve medenî tarihe aid ciîdlei'i ile yakında neşre başlanacaktır. Selçuklular devrinde medeniyet meselesi de Türk M e­ deniyeti Tarihi adlı bir eserimizde, daha etraflı ve sistemli bir şekilde, ya­ zılacaktır.


Bu eserde Selçuk hanedanına mensup birçok şehzâde ve melike (prenses) lerin, hattâ bazı sultanların mevcudiyetleri, şahsiyet ve ailevi bağlan meydana çıkarılmış; kronolojik yeni tashihler yapılmış; eski Türk medeniyet merkezi olan birtakım şehirler ve tarihî mevkiler tesbit edil­ miştir. Bu sebeple Selçuklu şeceresinin artık tafsilâtlı ve sağlam olarak yeniden tanzimi, kitaba göre bazı tarihî haritaların ve çeşitli cedvellerin eserin sonuna konulması faydalı olurdu. Lâkin ilmi bir yardımcının bulun­ maması eserlerimizin hazırlanmasında bütün teknik ve mekanik işleri de bize yüklemiş; bu sebeple bahis mevzuu cedvel ve haritalar eklenememiştir. İkinci baskıyı yapan matbaada eski harfler gibi transksipsiyon işâretlerinin de bulunmaması bir eksiklik sayılsa bile, iltibasları ve yanlış an­ lamları önlemek için, yeni yazının bütün imkânları kullanılmış ve mah.zurlar...giderilmiştir,...Turan Neşriyat tekrar bu kitabı basmakla ilmî ve milli bir ihtiyacı karşılamağa çalıştığına ve kuruluş gayesine hizmet etti­ ğine kaanidir. İslâm Ansiklopedisinde çıkan Selçuklular maddesi, bu eserden kısal­ tılmak sûretiyle, aktarılmış bulunduğundan, hukukî ve ahlâkî hususla ih­ mal edilse bile, bu hâdisenin meydana çıkarılması ilmî bir zarûrettir. Bundan başka suiistimal fâilleri daha eser piyasaya çıkarken ona karşı giriştikleri hissî ve ciddiyetsiz tenkîdleri ile de bizi gereken cevapları vermeğe, fiillerini gizlemek gayesiyle düştükleri hazîn perişanlığı göster­ meğe zorlamıştır. Bu sûretle okuyucuların muhtemel tereddütlerini gi­ dermek de lâzımdı. Bununla beraber eserin ciddiyeti bu nâhoş hâdise­ lerin burada değil ayrı bir risâle (broşür) hâlinde okuyuculara sunulma­ sını gerektirmiş; Türkiye’nin her sahada olduğu gibi ilim sahasında da ne derece derin bir manevî buhran ve hastalıklar içinde bulunduğu orada îzah edilmiştir. Esasen bu aktarma hâdisesi o kadar acele ve sayısız ace­ mice hatalarla yapılmıştır, ki bunun, daha zahmetli de olsa, müstakbel bir araştırıcı tarafından meydana konması ilmî tekâmül ve çalışmaların zarûrî bir îcabıdır. Bununla beraber hâdisenin isbatı, zoraki tenkîd ve cevapların tarafımızdan yapılması tabiî idi.

Osman Turan Ankara 19X 969


ÖNSÖZ

Türkler, îlk-çağlardan Orta-çağlarm sonlarma değin, îç Asya’dan Uzak Şark, Hindistan, Orta Avrupa, Balkanlar ve Yakın Şark istikamet­ lerinde bir çok istilâ ve göçler yapmışlar; türlü ülkelerde çeşitli devletler ve imparatorluklar, geçici ve sürekli yurtlar kurmuşlardır. Türklerin dün­ ya üzerinde bu yayılış ve hâkimiyet hareketlerini dört büyük devre ayır­ mak mümkündür. Gerçekten îslâmdan önce Kun (Hiung’un, Hun) ve Gök-Türk kağanlıkları, îslâmdan sonra Selçuklu ve Osmanlı sultanlıkları bu dört büyük devri teşkil ederler. İlk iki devir, Orta-Asya’da Türk nü­ fusu kaynak ve kuvvetini meydana getirmekle ve dünya tarihinde de mühim bir rol oynamakla beraber bu devirlerin Türkistan dışında vukubulmuş yayılma ve tesirleri asırların derinliklerine gömülür ve zamanla izleri kaybolur. Buna mukabil Selçuklu ve Osmanlı devirleri Türk ve İs­ lâm medeniyet ve mefkurelerinin imtizaciyle müstesna bir ehemmiyet kazanır; Türk ve dünya tarihlerinde büyük bir kudret ve hayatiyetin mümessilleri olarak cihan-şûmul ve millî tesirleri günümüze kadar devam eder. Bu azîm fark ve ehemmiyeti kavramak için de sadece Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının Türk ve İslâm kavimlerinin kaderinde oy­ nadıkları rolü, İslâm medeniyetini kurtarma, yükseltme ve yaşatmaları­ nı düşünmek, Yakın Şarkın, Anadolu ve Balkanların türkleşmesmi, Av­ rupa medeniyetinin doğuşu sebeplerini ve nihayet Akdeniz sahillerine hâkim olarak dünya siyasetinin mihverini teşkil etmelerini gozönüne ge­ tirmek kâfidir1. îslâmdan önce ve sonraki devirler arasında gözüken hususiyetleri ve farkları belirtmek, Türk ve îslâm unsurlarının terkibi ile husûle gelen kudreti göstermek maksadiyle birinci iki devirde Orta-Asya’dan Hazar ve Karadeniz şimali, Balkanlar ve Orta-Avrupa’ya kadar asırlarca yapı­ lan Türk göçlerini, bu ülkelerin Türk kavimlerine yurt haline geldiğini, fakat buralarda bir takım tarihî hâtıra ve izlerden başka bir şey kalma­ 1

Rahm etli M. H. Y m anç İslâm tarihinde Âl-i Resûl, Âl-i Selçuk ve Âi-i Osman

olmak üzere ü ç büyük sülâle olduğunu d aim a tekrar etm ekle bir hakikati belirtirdi.


dığını, buna mukabil son iki devrin büyük kudret ve tesirlerinin asır­ larca devam edip zamanımıza kadar intikal eylediğini hatırlatmak da ye­ rinde olur. Öyle ki Müslüman Oğuzlar, Selçuklular idaresinde, îslâm ül­ kelerine ve Anadolu’ya doğru cenuptan göç ederlerken Şamanî Peçenek, Uz (Oğuz) ve Kıpçak (Kuman)lar da aynı şimal yolu ile Balkanlar5a ka­ dar ilerliyorlardı. Hemen aynı kesafette vukubulan bu iki Türk muhace­ retinden birincisi nasıl yeni bir devrin ve hayatiyetin başlangıcı, milli birlik ve şuûrun âmili olmuş ise, bu manevî unsurlardan mahrum kalan, İkincisi de öylece dağılmaya ve tesirsiz kalmaya mahkûm bulunmuş; birbirleri veya hıristiyan komşuları tarafından eritilmiş ve tarihe intikal etmiştir. Nitekmı Altun-Ordu devletinin kuruluşu da Kıpçaklarm İslâm­ laşması sâyesinde mümkün olmuş, Kırım, Kazan ve Îdil-Ural Türklüğü de bu suretle mevcud olmuştur. Burada cenup yolu ve Anadolu içm mevcut olan jeopolitik imkânların şimalde eksik bulunduğunu da hatır­ latabiliriz.

«Selçuklular tarihi ve Türk-îslâm medeniyeti» adını verdiğimiz bu kitap işte bu devirlerden üçüncüsünü ele almaktadır. Bununla beraber bu eser ne bu muazzam devrin bir hikâyesidir ve ne de onu siyasî, İkti­ sadî, İçtimaî ve kültürel cepheleriyle ve kül halinde tetkik eden sistemli bir tarihtir. Gerçekten burada sadece bu devrin bazı mühim safhalarım aydınlatmağa ve bir kısım büyük meselelerini yeni araştırma ve görüş­ lerle meydana koymağa çalışılmıştır. Bu hususiyeti doiayısiyle bu esere Selçuklular tarihine giriş nazariyle balemak câizdir. Selçukluların baş­ langıç, kuruluş ve yükseliş devirleri, ehemmiyetleri doiayısiyle, kitabın hacmine nisbetle, oldukça tafsil edildiği halde muahhar devirler ancak en umumî çizgileriyle yazılmıştır. Meselâ Sultan Sancar devri büyük bir ehemmiyet arz etmekle beraber bir yandan siyasî bakımdan tetkik edil­ diği, öte yandan da evvelki devirlere nazaran muahhar tesirleri ikinci dereceye düştüğü için bu devir sadece bazı mühim safhalariyle ve çok kısa olarak çizilmiştir. Buna karşı Sultan Sancar zamanı medeniyet tari­ hinde büyüle bir ehemmiyet taşıdığı için daha çekici olmuştur. Selçuklu İmparatorluğunun kuruluşuna ve Anadolu’nun türkleşmesine âmil olan Büyük Türk muhacereti ve Anadolu’nun türkleşmesi, bu güne değin se­ bep ve neticeleri ile karanlık kaldığı, işlenmediği ve hatta çok defa yan­ lış anlaşıldığı için eserde bu insan akınma oldukça geniş bir yer veril­ miş ve türlü bahislerde ele alınmıştır. Bununla beraber yine de tafsilâtı “Büyük Türk muhacereti ve Anadolu’nun türkleşmesi” adiyle hazırla­ makta olduğumuz bir kitaba bırakılmıştır. Türkiye Selçukluları tarihi, bir çok cepheleri ile, ne derece büyük


bir ehemmiyet arz ederse burada da o nisbette kısa olarak yazılmıştır. Bugüne kadar karanlıklar içinde kalan bu devrin İslâm Ansiklopedisinde çıkan makalelerimiz ve başka araştırmalarımızla bir derece aydınlanmış olması buna sebep olduğu gibi daha fazlası bu devrin siyasî tarihinde ve “Orta-çağ Türkiye İktisadî tarihi,> adiyle neşredeceğimiz eserlerde ve­ rilecektir. C am brİdge H istory o f İslam cildinde basılmakta olan «Orta Çağlarda Anadolu» bölümü de bu kısmın bir az tadil edilmiş bir şeklin­ den ibarettir. Selçuklularla başlayan yeni devrin îslâm medeniyeti kavimlerinm kudretinde ve dünya tarihinde kazandığı müstesna ehemmiyet onun bu hususiyeti üzerinde sık-sık durmamızı ve meydana çıkan Türk-îslâm me­ deniyetine ait karakterleri belirtmemizi gerektiriyordu. Filhakika Türkler, kronolojik sıra ile, İslâmiyeti Arap ve İranlılardan sonra kabul etmiş ve bu medeniyete büyük hizmetlerini de Selçuklular devrinde yapmışlar­ dır. Müslümanlığı ve îslâm medeniyetini îranlılar vasıtasiyle öğrenen Türkler, Selçuklulardan önce ve onlar zamanında nasıl büyük ölçüde İran kültür tesirine maruz kalmışlarsa bu kültür ve edebiyatın yükselme­ sine de o derece hizmet etmişler ve nihayet kendi kültürlerini de İslâm dünyasına getirmişlerdir. Selçuklular devrinde gelişen Türk-îslâm mede­ niyeti faaliyetlerine Araplar ve îranlılar yine birinci derecede hizmet et­ mekle beraber gerek yeni gelen kültür unsurları ve gerekse daha kesif bir şekilde Türk âlimlerinin iştirakleri bu medeniyete bu safhasında bu ismi vermek lüzumunu göstermiş ve bu sâyede o, yeni bir aşı ve hayati­ yet kazanmıştır. îşte îslâm medeniyetinin bu inkişafı ve âmilleri mey­ dana konmadıkça Selçuklular tarihi ve ehemmiyeti kavramlamaz. Hal­ buki eskiden hem tetkiklerin kiyafetsizliği ve hem de hissi sebepler Av­ rupa’da Türklerin ve hususiyle Selçukluların İslâm medeniyetinin yük­ selmesine değil inhitatına âmil olduklarına dair bazı sakat görüşlerin ve peşin hükümlerin yayılmasına sebep olmuştu. Bugün ilmî bir dayanağı kalmayan bu menfî fikirler artık itibardan düşmüş ise de yine Türk ve İslâm tarihi tetkiklerinin henüz kâfi derecede ilerlememiş bulunması Selçukluların medeniyet tarihindeki rollerinin anlaşılmasına imkân ver­ memiştir. H attâ ihtisas dışında kalan neşriyatta hâlâ eski hatalı görüş­ lere rastlanmaktadır. Nitekim Orta-çağ Avrupa tarihinin otoritelerinden biri olan Henri Pirenne Türk tarihi hakkında tarafsız ve müsbet bir gö­ rüşe sahip olmadığı gibi ondan sonra ve kendisine nazaran çok zayıf olan J, Pirenne de hâlâ Selçukluları İslâm medeniyetinin inhitatına âmil sa­ yan sakat bir görüşü umumî tarihinde belirtmiş ve memleketimizin ilim ve kültür bakımından içinde bulunduğu zayıf durum böyle bir sakat ese­ rin Türkçeye tercümesine de sebep olmuştur. Bu hususlar da Selçuklular


devrinin medeniyet tarihi bakımından taşıdığı ehemmiyeti arttırmış ve bizi devrin ilmî, kültürel, iktisadı ve İçtimaî meseleleri üzerinde dur­ mağa mecbur etmiştir. Türklerin Selçuklulardan önce Araplar ve Farslar yanında İslâm medeniyetinin kuruluşu hizmetlerine katılmaları da bu mesele ile ilgili idi. Bu alâka bizi Türklerin İslâm medeniyetinin kurulu­ şundaki mevkileri ve Türkistan’ın tarihî etnik durumu hakkında bir fikir sahibi olmağa sevk eder. Bu mevzulara iki kısa bahis tahsis ederek umu­ mî bir göz atmamızın sebebi de budur. Selçukluların dünya tarihinde dikkati çekmemiş bir rolü de Haçlı seferlerinden sonra İslâm medeniyetinin Avrupa medeniyetinin doğuşu­ na âmil olmasına tesir etmeleri idi. Gerçekten îslâmm Orta-çağ Avrupasmı karanlıklardan aydınlığa çevirmesinde başlıca rolü hakkında Garpta bir mikdar araştırma yapılmış ise de bu büyük medeniyet intikalinde Selçukluların hizmet ve tesirleri bir türlü düşünülmemiş ve Selçuk tari­ hinin meçhul kalması böyle bir meselenin mevcudiyetini de meydana çıkarmamıştı. Bu sebeple bu mesele de burada yeni görüş ve vesikalarla ileri sürülmüştür. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun siyasî buhranlara uğraması ilim ve felsefe üzerinde bazı akisler bırakmış ise de İslâm me­ deniyetinin inhitatında ciddî bir tesir yapmış değildir. Bu husus da bir bahisle ele alınmıştır. Bugün İslâm medeniyetinin inhitatı âmillerine dâir eski sakat görüşler terk edilmekle beraber yine de bu inhitatın baş­ lıca sebepleri ortaya konamamış ve Avrupa’da yapılan araştırmalar da­ ha ziyade neticelere veya ikinci derecede âmillere yönelmiştir. Bu mü­ nasebetle hakîkî inhitat âmili olarak Moğol istilâsı ve onun neticeleri üzerinde durulmuş ve her halde mesele hal yoluna girmiştir. Böylece, bahis mevzuu meseleleri ve hususiyetleri dolayısiyle, bu eser bir takım yeııi görüşler ve tezler intişar etmekte ve ilim adamlarının dikkatine su­ nulmaktadır. Aslında bu kitap biri îslâmdan önceye ait olmak ve Osmanlılara ka­ dar gemek üzere beş ciltlik bir Selçuklu tarihinin mühim bahis ve mese­ lelerinin bir hulâsası olarak vücut bulmuştur. Bu eserin okuyucuları der­ hal bir ifâde kesâfeti ve hattâ kelimelerden tasarruf gayreti ile karşıla­ şacaklar; bazı yerlerde izahların rahatça veya kâfi derecede yapılmadı­ ğını hissedecekler; kaynakların verilişi ve naklinde (transcription) bir ta­ kım teknik ıttıradsızlıklara veya eksiklere rastlıyacaklar; mühim mevzu ve meselelerde kaynaklara ait teyit vesikaları (pieces de justification)nm konulmamış bulunması sebeplerini soracaklardır. Eserin aslında İslâm Ansiklopedisinde Selçuklular maddesi olarak hazırlanmış bulunduğunu ve bu maksatla yazıldığını belirtmekle kısmen bu suallerin cevabını ver­ miş ve bu hususiyetlerin sebebini meydana koymuş oluyoruz.


Eser, bazı ihtilâflar yüzünden İslâm Ansiklopedisinde basılamamış ve şimdi müstakil bir kitap olarak* neşir sahasına çıkmış bulunmaktadır. Gerçekten bu kitabın siyasî tarih bölümleri (s. 30-234) İslâm Ansik­ lopedisine tevdi edilen metnin aynı olup burada sâdece kaynaklar satır­ lar arası yerine ayak notlarına nakledilmiştir. Eserin medeniyet tarihi bölümleri (s. 234-420) ise esasında bir değişiklik yapılmamakla beraber, genişletilmiş ve bugünkü şekil meydana gelmiştir. Makalenin sonuna konmuş bibliyografya kısmı da biraz daha tafsil edilerek başa alınmış ve girişi (s. 1-29) teşkil etmiştir.

s::;?

1 I i

Bu eseri Türk vatanının kuruluş başlangıcını teşkil eden Malazgird zaferinin 900 üncü yıl dönümü münasebetiyle büyük gazi Alp Arslan’m yüce ruhunu takdis ve bu zaferi kazanırken şehit olan arkadaşlarının ruhlarım tâziz maksadiyle onlara ithaf ediyor ve bu yıl dönümüne kadar Selçuklulara dair diğer eserlerimin neşrini umuruyorum. Kitabın basıl­ masına delâlet eden Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü idarecileri ar­ kadaşlarıma, tashih, endeks ve fihristleri yapan Tuncer Gülensoy beye teşekkürlerimi belirtmeliyim. Her türlü çalışmalarımda olduğu gibi bu eser münasebetiyle de asaletine yakışır bir feragatle çeşitli yardımları geçen aziz refikam Sâtıa Turan’ı anmayı da bir borç sayarım. Eserde geçen kısaltmalar İslâm Ansiklopedisine göre yapılmıştır. Osman Turan Bahçelievler, 60. sok. 11/7, Ankara

I

m &;■ İl

i İR

k;;:■ ı-


G İ R İ Ş»

1. Selçuklu Tarihinin Kaynakları Hakkında Selçuklular, Şimalî Afrika hâriç, hemen bütün İslâm dünyasına ve yeni fethettikleri Anadolu’ya hâkim oldukları, Türk, İslâm kavim ve me­ deniyetlerinde yeni bir devif açtıkları, Türk ve İslâm tarihlerinin üçte birini ve dört asrını işgal ettikleri halde bu büyük devir henüz karanlık­ lardan kurtulamamış; bir çok meseleleri meydana çıkarılamamış ve ay­ dınlanamamış; hattâ bazan da tersine anlaşılmıştır. Bu husus bir yandan Selçuk tarihinin Çin hudutlarından Akdeniz kıyılarına kadar geniş ülke­ leri, kavimleri ve devletleri içine alması, öte yandan da kaynakların da­ ğınıklığı, çeşitli dillerde bulunması ve kifayetsizliğiyle ilgili olup bu şumûllü devrin tetkikini zorlaştırmıştır. Gerçekten Selçukluların İslâm dün­ yasına hâkimiyetlerinin ilk devri, X I ve X II inci asırlar, ne kadar büyük hâdiselerle dolu ise bu devir kaynakları da, diğer asırları nisbetle, o de­ rece zayıf kalmıştır. Lâkin bu durum tarihî eserlerin telif edilmemesin­ den çok fazla bu devirde yazılan kaynakların kaybolması ve bize kadar intikal edememiş bulunması neticesidir. Nitekim kaynakların Selçuklular zamanında türlü ilimlere ve bu arada tarihe ait yazıldığını kay dettiği pek çok eser kaybolmuş bulunmaktadır. Bizi ilgilendiren bu kaybolmuş eserlerden birincisini, ilk Selçuk Sultanı Tuğrul bey hakkında Ali bin Ebu’l-Ferec el-Basrî’ye ait bulunan “Sîret ül-M elik Tuğrul-beg el-Selçuk f ’ adlı eser teşkil edip bunun muahhar asırlara kadar mevcut olduğu anlaşılıyor1. Alp-Arslan namına yazılan ve İbn ul-’Adîm, Mîrhwând ve Bar Hebraeus tarafından görülen M elik-nâm e adlı eserden bize ancak Selçukluların menşeine dair bir kaç cümle intikal etmiştir. Esasen ileri sürüldüğü gibi bunun bir tarih kitabı olmadığını ve ona isnad olunduğu kadar bir malûmat ihtiva etmediğini sanıyoruz2. Melikşâh’ın emri ile vü­ 1 Aybek al-Safadi, al-Vâfİ b i’l-vefeyât, nşr. H . R itter, İstanbul 1 9 3 1 , s. 5 2 ; K âtib Çelebi, K e§f u z-zun û n, nşr. Ş. Y altkaya ve R. B ilge, İstanbul 1 9 4 3 , II. s. 1 0 1 6 . 2 İbnul-‘Adîm , B u ğy a , P aris B. N. A r. 2 1 3 8 , s. 1 8 9 a ; B a r H ebraeus E b u ’l- F e ­ rec, C h ro n o gra p b y , îngl. trc, W . B udge, L on d on 1 9 3 2 , s. 1 9 5 ; M îrbw ând, B a v z a t u s - s a f â , B om bay 1 2 6 6 , IV , s. 7 1 . İlk d e fa W . BartholcPun dikkatini çeken M eliknâm e Cl. C ahen tarafından hususî bir tedkîk m evzuu olm uştur. Bundan bize fazla bir bilgi kalm adığına dair bak. s. 3 1 .


cuda getirilen Risâle-i Melikşâhî Selçuk devri mâliyesi, iktisadiyâtı ve şehirleri tarihi bakımından çok mühim olup bu da bize kadar ulaşmamış­ tır. Yalnız XIV7üncü asır müellifi maliyeci (müstevfî) Hamdullah Kazvinî’nin iktibasları vasıtasiyle onun muhtevasından bazı parçalar muha­ faza edilmiş ve Selçuk devri bütçesine ait rakamlar bu sayede elde edil­ miştir, ki devrin İktisadî kudreti bakımından bu kadarı bile pek mü­ himdir3. Sultan Sancar’m zamanı medeniyet tarihi, ilim ve kültür adamları­ nın çokluğu ve telifleri bakımından istisnaî bir ehemmiyet taşır. Bu hü­ kümdarın himayesiyle yetişen ve türlü ilim sahalarında eser telif eden müellifler arasında tarih yazanların da bulunması tabiî idi. Nitekim Sul­ tanın hususi tabibi Ali bin Mehmed Kayinî tarafından onun adına yazılan Mefahir ul-Etrâk,.. isminden de anlaşılacağı üzere, Tüıkler hakkında ehemmiyetli bir eser gözükmekte ise de maalesef muhtevası hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz4. Sultan Sancar namına telif edilen Sancarnâme onun hayatı, sefer ve fetihleri hakkında mühim bir eser olup bunun muhtevasından ancak bazı kısımlar eski kaynaklara geçmiştir5. Manzum olduğu kaydedilen Sancar-nâme müellifinin, bu hükümdarın hayatını ve siyasi faaliyetlerini “Siyer ve futûh-i Sultan Sancar” adiyle nâzım halin­ de yazan devrin şâiri Mu’izzi’ye ait olduğu muhakkaktır6. Sultan Mehrned Tapar’m karısı Gevher Hatun’un mâliyesine bakan ve Sultan San­ car devrinde yaşayan Ebu Tâlıir Hatunfniıı Melikşah için yazdığı Şikârnâme (avcılığa ve sultanın avlanmalarına dair eser)den başka bir de Âl-i Selçuk tarihinin müellifi olduğu rivayet ediliyor1. Bu güne kadar 3 Bak. Böl. VII, 9. 4 Ali bin Zayd al-Bayhakı, Tatimma sıvân al-hikma, nşr. M. Shafi’, Lahore 1935, I, s. 134; aynı müel. (İbn Funduk), T â r i h - i B a y h a k , Tahran 1317, s. 241. Tatimma için bak. Bîst-makale, II, s, 94-102. 3 Ibn îsfendiyâr, Târih-i Taberistan, nşr. A. İkbâl, Tahran 1320, II, s. 5 4 , 72. Hamdullah Kazvini Nüzhet ul-kutûb’un mukaddimesinde kullandığı eserler arasın­ da da R i s â l e t us-S a n c a r i y e adlı bir eserin bulunduğunu yazar. 6 Sancar zamanında yazılmış (5 2 0 /1 1 2 6 ) anonim M ücm el ut-tavârih ve%kasas, Tahran 1318, s. 412. (Eser hakkında Mîrzâ Muhammed Kazvinfmukaddimesi Bistmakale’de de çıkmıştır (II. s; 1 6 7 -1 7 9 ), Feylesof Bahaüddin Ha rakı da bir tarih yazmıştı (Tatimma Sıvan al-Hikma, I, s. 1 5 3 ). ’ 7 Ravendi, Rahat us-sudûr, nşr. M. Iqbal, London 1921, s. 131, 136; İmâd üd-din, Nusrat ul-fitre, (Selçuk-nâm e), tercüme, s. 48, 5 1 ; Devletşâh, T ezkiret uş-şu’arâ, nşr, E. Browne, Leiden 1901, s. 29. E . Bro\vne bunun şâirlere aid bir eser olduğuna (Literary History of Persia, II, s. 3 2 6 ). W . Barthold ise Âl-i Selçuk tarihi bulunduğuna kanidir (Turkestan down to the M ongol invasion, London 1928, s. 2 7 ). O. Gevher hatun’a mensubiyeti ile bu şöhreti almıştır. Ebu Tâhir Hatunî’ye aid


nüshasına rastlanmıyan Selçuk tarihlerinden biri de meşhur Târih ıdH ukem â sahibi Cemaleddin îbn ül-Kıftfnin (ölümü 646/1248) Âl-i Seîpwk’udur8. Zahıreddin Nişaburfnin Irak Selçukluları hükümdarı Sultan II. Tuğrul adına yazdığı Selçuk-nâm e mıı kaybolduğu kanaati umumidir. Fakat sâdece, isim kaydına rağmen, Râvendî bazı mühim ilâve ve değiş­ tirmelerle bu kaynağı kitabına aktardığı gibi Reşideddin’in de aynen bu kitabı Câm i’ut-tavârîh’ine geçirdiği gözüküyor. Bu durum küçük bir mu­ kayese ile kolayca meydana çıktığı halde bu Selçuk-nâme Hamdullah Kazvînî, Gaffârî ve Mîrhwând gibi Râvendı, Reşideddin ve Hafız Ebrû’nun sadece kaynakları arasmda gösteriliyordu. Hattâ Zahîreddin’in bu eseri kendisine zeyl yapan Ebu Hâmid Muhammed bin İbrahim’e de mal edilmişti9. '"" Îbn ul-'Adim, Alp Arslan hakkında malûmat verirken, M elik-nâme ve Sadreddin el-Hüseyinı’nin Selçuklu tarihini zikrettiği halde10 bu sultan bir kütüphane kendi m em leketi S âv e’de m evcud1 olup

içinde kıym etli kitaplardan

başka usturlaplar, küreler gibi nadir şeyler vardı (Z ek erıy a Kazvini, Â s â r

u l-b i-

l â d , B eyrut 1 9 6 0 , s. 3 8 7 ; ‘A bd ul-Celil Kazvini, K itâb un-nakz, nşr. Celalüddin U rm avi, T ah ran 1 3 3 1 , s. 1 2 ) . Selçuklularda Av işlerinin ehem m iyeti için benim T ü rk iy e

Selçukluları hakkında resm î vesikalar (A nkara 1 9 5 8 , s. 2 7 -3 2 ) adlı eserim e bakınız. Şikâr-nâm e v e B âz-nâm e adını alan avcılığa dair farsça iki y azm a da British M useum ’da, birincisinde

(O r. 3 7 4 ,

s.

1 3 b -2 4 b )

T ürkçe çakır-kuş, „ laçm , sungur, to -

ru m ta y ,... gibi isim lerle verilen av kuşlan hakkında; İkincisinde de (A dd. 1 5 2 4 1 , s. 1 0 5 b ) Arslan b. T u ğru l’un da av m erakından, av hayvanı olarak yalnız hepsi altın tasm alı dot yüz küçük pars (eski türkçe y ü z )ı olduğundan bahsederken buııu Al-i S elçu k tarihinden aldığım söyler, R âv en d ’i buna benzer bir haberi ilk Irak Selçuk sultanı M ahm ud hakkında verir (s. 2 0 5 ) , ki bu rivayet farkı başka bir Selçuk-nâm enin bahis m evzuu olduğunu E f f i î r - i ş i k â r olmuştur.

gösterir.

Büyük

Selçuklularda

B â z d â r A nadolu’d a

8 İbn Şâkir el-K ütübi, Favât ul-uafayût, Kahire 1299, I, 9 8 ; K âtib Çelebi, 1, s. 283. 9 Zahir ud-din N isâpûri’nin S elçuk -n âm e’si (T ah ran 1 3 3 2 )

asıl ismi ile neşro­

lunmuş v e bunun ayrı bir yazm a halinde bulunduğu m ukaddim ede J. Afşar tarafın ­ d an beyan olunm uştur. Aynı, m etni sağlam bir şekilde neşreden A hm ed Ateş (Reşid al-din, Cârni' al-tavarih, A nkara 1 9 6 0 , II, 5 )

haklı olarak bu yanlışlığı gösterm iştir.

Değişiklik ve ilâvelere rağm en R âvehdi ile Reşid ud-din’e Z. Nişâpûri’nin nüshaları gözü ile bakm ak ve M. Iqbal (R aven d i, ş. X I X -X X X V , 6 4 ) ile Ahm ed A teş’in (s. 2 0 -2 1 )

onu sonuncuların sâd ece kaynaklan arasında

saym alannı doğru bulmamak

daha isabetli olur. M. H alil Y m an ç bu Selçuk-nâm e’yi E b û H âm id M uham m ed bin İbrahim ’e m al ederken yanlış olarak onun buna yaptığı zeyle dayanıyordu. H am ­ dullah K azvini m anzum Z a fer-n â m e’d e ve eserini zikreder. 10

îb n al-£A dim onu Z u b d a t

(B . M . Or. 2 8 3 3 , s. 3 2 0 a ) ut-tavâıih

de Z ahir üd-din’i

adı ile zikreder, ki Sadr ud-din’e

a id1 bu isim zaten m ünakaşalıdır (bak. M. Iq b al, m ukaddim e, s. 2 ) .


ve Selçuklulara dair kaynakları arasında îbn Zurayk (Ebi’l-Hüseyin Yahya bin Ali), İbn Munkız (Ali bin Mürşid), Ebi Galip Abdülvahid bin Mes’ud ve Hamdân bin Abdürrahim’e ait eserlerin isimlerini bildirme­ diği ve yalnız Muhammed bin Abdülmelik Hemedanî’nin Unvân-us-Siyer’ini kayıt ettiği için bunlardan hangilerinin Selçuklulara mahsus olup olmadığını söylemek mümkün değildir11. Sultan Sancar zamanında ya­ şayıp bize, yazdığı pek çok eserden, yalnız kendi memleketi Bayhak ta­ rihi ile devrin âlimlerine dair Tatimma Sıvân al-Hikma'sı intikal eden Ali bin Zeyd Beyhakî (İbn Funduk, ölümü 565/1170) nin Tecârib ul-Meşârib adlı tarihi muhafaza edilmiş bulunsa idi Selçuklular hakkında mü­ him bilgilere sahip olacaktık. Gerçekten 410-560 yılları arasında Gaznelilere, Selçuklulara ve Harizmşahlarm ilk devirlerine ve menşelerine ait vakaları veren bu eserin kıymeti Guvaynî ve îbn ul-Esîr'in mühim nakil­ lerinden anlaşılmaktadır12. Meşhur tarihçi Hilâl us-Sâbî ve oğlu Gars unNi‘me Muhammed’in babasının eserine zeyl olarak yazdığı (448 den son­ ra) Kıtâb ur-Rebî’ adlı tarihi ilk Selçuk devri ve sultanları hakkında çok mühim olup.îbn ul-’Adîm ve bilhassa Sibt ibn al-Cevzî (Kızoğlu) ve başka müelliflerin iktibasları ile bazı kısımları bize intikal edebilmiş ve bu sayede Selçuklulara ait bir çok hadiseler malûmumuz olmuştur. Gerçekten Sibt’in adını zikrederek yaptığı bu nakiller olmasa idi Selçuklulara ait bir çok hâdiseler ve Y a b g u l u l a r (Yavgtyân, Yavgıyya) meselesi de bizim için tamamiyle meçhul kalacaktı13. Tâhiriler, Samaniler, Gazneliler, Gorlular ve Selçuklular hakkında îbn Haysam’m bir tarihi (Kısas-i Sânî) ol­ duğunu da Cûzcânî’nin nakillerinden biliyoruz14. Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han (ölümü 1201) namına Mecdeddin Adnan tarafın­ dan yazılan Târih-i Türkistan’ın efsanevî Türk hükümdarı Karahan’a dair bir hikâyesi ‘Avfî’nin bir iktibası ile bize kadar gelmiştir15. Mervezî’nin yeni keşfolunan e s e r i sayesinde bu hikâyenin bir asır önce telif edilmiş Târih Mülk it-Türk’de bulunduğu ve bu suretle Orta Asya Türk tarihi üzerinde Mecdeddin Adnan’dan başka ve daha eski bir kaynağın mev-

11 İbn ul-'Adim, 185a, 187b -191a; İbn Hallikân, Kahire II, 162, 163. Buğya hakkında bak. S. Sauvaget, R. Etudes islamıque 1933, III, s. 3 9 3 -4 0 9 ; Safedî, I, 50. 12 İbn ül-Esir, el-Kâmil, Mısır 1303, X I, s. 142; Cuvayni, Cihân-guşâ, GM. II, s. 1. .13 Sibt ibn ul-Cavzi, M ir’at uz-zamân, Topkapu (III. Ahm ed), 2 9 0 7 (X I I ), s. 200a, X III, 88a; îbn ul-‘Adim, Buğya, 189b; îbn Hallikân, II, 163, 4 9 8 ; Kâtib Çe­ lebi, I, s. 299. 14 Cüzcâni, Tabakat-ı Nâstrî, Kâbil neşri, s. 236, 241, 289, 386. 15 Bak. M, Muhammed Kazvini, Ç a h â r - m a k a l e , GM. s. 186; M. Nizâmudelin, Introduction to the Jowâmı ul-hikâyât, GM. s. 248.


cudiyeti meydana çıkmaktadır, ki bunların Selçuklular için de ehemmi­ yeti aşikârdır16. Efsanede Karahan’m babası olarak gösterilen ismin Mervezfnin sarîh kaydı ile cab bû y e ile Türkçe yabgu unvanı olduğu da mey­ dana çıkmıştır17. Selçuk devrinde İslâm ülkeleri, büyük medeniyet merkezleri ve şe­ hirleri hakkında yazılan tarihlerden çoğu da kaybolmuştur. Bunlar ara­ sında Mehmed bin Arslan al-Harizmî (ölümü 1172) nin 80 cilt tuttuğu rivayet edilen Hârizm tarihini Zehebî’niıı hülâsası ve Yakut’un meşhur filosof Şahristânı (469-549) hakkında verdiği parçalarla tanıyoruz18. Meş­ hur Kitâb ul-Ensâb sahibi Abdülkerim Sam’ânî’nin bu mühim hal tercü­ mesi yanında, kendi memleketi Merv şehri için 20 ciltlik eseri de bu kay­ bolan büyük şehir tarihlerinin mühimlerindedir19. Türkistan^ Horasan, Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan şehirlerine ait olup zama­ nımıza kadar ulaşmayan pek çok mahallî tarihlerden bir kaç tanesi de Şarkî Anadolu merkezleri hakkında yazılmıştır. Bunlar arasında îl-almış oğlu Ömer’in Dunaysar (Koç-hisâı*, bugün Mardin’e bağlı Kızıl-tepe) ve Şeref bin Ebu’I-Mutahhar’m Ahlat tarihleri hem Orta çağda mühim me­ deniyet merkezi olan bu şehirlerin ve hem de bu havalideki Selçuklula­ ra tâbi devletlerin (Artuklar ve SÖkmenliler) tetkikinde çök lüzumlu idi20. Anadolu şehirlerinden yalnız Meyyâfârkîn (Silvan) hakkında İbn

16 M arvazi O n C h in a, T u rk s a n d In d ia ,

(T a b â y i u l-h ay v an ) nşr. V. Minorsky,

L on d on 1 9 4 2 , m etin, s. 4 3 , İzah lar, s. 1 5 7 . 17 Bak. s. 3 4 -3 5 . 18 Y akut, M u lc e m u l-B uldâ n , B eyrut 1 9 5 7 , III, s. 3 7 7 ; aynı m üellif, îrşâ â u l-E rib , G M . V, s. 4 1 0 ; B arth o ld , s. 3 3 ; Z . V, T o ğ an , H a rezrn k ültürü vesikaları, İstanbul 1 9 5 1 , I , s. 4 0 . 19 A ybek al-S afad i, I, s. 4 8 ;

K âtib Ç eleb i, I, s. 3 0 3 . Yakut eserlerini yazm ak

m aksadı ile ü ç yıl kaldığı M erv ’de N izâm iyye, ‘A m idiyye, H atu n iy ye’den başka bir de S em 'ân i ailesine aid bir kütüphane bulunduğunu y azar (M . B u ld â n , V, s. 1 1 4 ). tb n ul-'A dim A lp A rslan hakkında S am 'ân i’den d e faydalandığı söyler 1 9 0 a ) . A bdullah bin Ö m er’in (B ibi N ati. M . p ersan 1 1 5 )

B elh tarihi’nin bir farşça tercüm esi

( B u ğ y a,

m evcud olup

bir p arçası Shefer tarafın d an onun C h resto m a tie’sinde

de çıkmıştı, ki X I I I . asırda bu şehrin İçtim aî, İktisadî v e kültürel tarih i bakım ından mühimdir. 20 Aybek, I, s. 4 7 - 4 8 ; K. Ç elebi, II s. 2 8 1 -3 0 9 . K aynakların ço k kullandığı Erbil T arih i ve zeylinin T ürkiye Selçukluları

için de ehem m iyeti bakım ından, aklî ilim ­

lerde ( ilm u l-ev â il) m eşhur olan M uham m ed bin E b i’l-K asim ’in A nadoluya gittiğine ve o rad a vezirin istirkabile 6 1 1 olarak, belirtelim

(1 2 1 4 )

de idam edildiğine dair b ir kaydını, misal

(T a b a k a t u l-H a n efiy y e, II, s. 1 1 1 -1 1 2 ) .

yine bak. E b u Şâm e, I, s. 2 , 2 6 ; tb n u l-F u v a ti, s. 1 3 5 .

B u eser

m ünasebetiyle


ul-Azrak’ın tarihi bize kadara gelmiş olup II. Kılıç Arşları in Bizanslılara karşı kazandığı 1176 zaferine kadar çok mühim bir kaynaktır21. Selçuklu devrinin bu kaybolmuş kaynaklarına rağmen bize hususî, mahallî ve umumî tarih halinde intikal eden kronik ve vesikalar yine de büyük bir yekûn tutmakta ve zamanla yenileri de bulunmaktadır. Tabakat kitapları ise yalnız çeşitli ilimler bakımından değil siyasî ve İçtimaî tarih için de müstesna ehemmiyet arz eder ve büyük bir yekûn tutarlar. Doğrudan doğruya Selçuklulara ait tarihler geçen asrın sonlarında Th. Houtsma’nın dört ScÖçuknameyi neşretmekle başlar22. Bu faaliyeti M. Iqbal tarafından Büyük Selçuklulara ait biri Râvendî’nin Rahat us-Sudûr (Londra 1921), diğeri de îbn ül-Esîr ve îbn ul-’Adîm’in de kullandık­ ları Sadreddin el-Hiiseynî’ye ait Akhbaru’d devlet is-Saijuqirjye (Lâhuı* 1933) adlı Selçuk kroniklerinin tenkitli baskıları takip etmiştir23...Bundan sonra da bir çok memleketlerde ve bilhassa İran ve Arap ülkelerinde doğ­ rudan doğruya veya doiayısiyle Selçuklu tarihi ile ilgili tarihî, coğrafî, diplomatik ve edebî pek çok yazma kitap ve vesika neşrolunarak bu de­ vir için tetkikler bir hayli kolaylaşmıştır. Bu münasebetle bir çok ilim adamı arasında Muhammed Shaf’, Sami Dahan, Sa’ıd Nefisî, Abbas İk­ bal, Cl. Cahen, Fr. Taeschneı*, Mustafa Ziyâde isimleri derhal hatırlana­ caktır. Bu kaynak neşri ve tetkiklerinde Türk tarih ve filolojisine yabancı bulunmaktan doğan mukadder hatalara rastlandığına da işaret etmeliyiz. Fakat daha mühimi Selçuklu tarihi-gibi onun kaynakları hakkında yapıl­ mış tetkiklerin henüz başlangıç halinde bulunmasıdır. Neşredilen metin­ ler bazan mukaddime ve haşiyelerinde tenkid ve tetkike tâbi tutulmakla beraber toplu olarak Selçuklu tarihinin kaynakları henüz ele alınmış de­ ğildir. Esasen bunun da bütün Selçuk talihine ve kaynaklara hâkim ol­ makla mümkün olduğuna göre ne kadar büyük ve çetin bir iş olduğu meydandadır. W. Barthold, meşhur Tıırkestan adlı eserinde, Orta Asya tarihi ile 21 Eserin yazması British Müseum’de (O r. 5 8 0 3 ) mievcud olup Mervânîlere aid birinci cildi Kahire’d e neşredilmiştir. Mervânîlere aid kısmı üzerinde Amedroz (T h e Martvanid Dynasty at M ayyafarkm , JRAS, 1 903) ve Artuklulara aid kısmı hakkında Cl. Cahen ( L e Diyâr Bakr aux tem ps des prem iers Urtukides, JA, 1 9 3 5 ). 22 Th. Houtsma, R ecu eil des textes rlatifs â T histoire d es Seldjoucides, Leideıı 1 8 8 6 -1 9 0 2 . Bu dört ciltten İmâd ud-din-Bundârî’ye aid Nusrat ul-fitre Kıvâmeddin Burslan’m tercümesi ( Irak Selçukluları) tarihi adı ile (İstanbul 1 9 4 3 ) T . T. K. tara­ fından neşredildi. 23 A hbar ud-davlat is-Salcuhyy$ Necati Lugal (Ankara 1 9 4 3 ) ve Rahat ur-sud û r Ahm ed Ateş (Ankara 1 9 4 3 ) tarafından türkçeye tercüm e edilmiştir (T . T . K u ru ­ m u ). K. Susheim’in el-'U râza’sı da bu arada kayde şayandır.


ilgisi nisbetinde, Selçuklu kaynaklarına bir kısım ayırmıştır. Bu sebeple bu kısım çok eksik olmakla beraber kaynak araştırmaları için örnek teşkil eden bir ehemmiyet arzeder24. Doğrudan doğruya Selçuklularla ve tarih­ le uğraşmamakla beraber Mirza Muhammed Kazvînî kaynak neşri ve tetkiklerinde müstesna bir mevkie sahiptir. Onun neşrettiği metinler ile bunlara koyduğu hâşiye ve izahlardan başka bu hususta yaptığı araştır­ maların bir kısmı iki cilt halinde toplanmış olup Orta çağ îran tarihi gibi Selçuklular üzerinde çalışanlar için de bu eserler daima elde bulunacak­ tır25. Yakın Şark İslâm orta çağı tetkikleri ile tanınmış bulunan Cl. Cahen Şimalî Suriyeye dair eserinde, dolayısiyle, Selçuklu tarihi kaynakları üze­ rinde toplu ve mühim bilgiler vermiş; bazı araştırmalarından başka son bir makalesini de Selçuk devri kroniklerine tahsis eylemiştir26. Sultan Sancar ve ilk Harezmşahlar devrine ait mühim resmî vesikalar Mehmed Köymen’in himmetiyle sağlam bir şekilde tahlil edilmiştir27. İbrahim Kafesoğlu, neşrettiği Melikşah ve Harezmşahlar tarihine dair eserlerinin gi­ riş kısımlarında, kaynaklarını toplu bir şekilde verirken Barthold’un Tıırkestan ’mda verdiği örnek araştırmayı ve fikirleri ihmal etmesi dikkati çekmekte ve bu eksikliği gözükmektedir28. İslâm tarihî coğrafyası üzerin­ de bir otorite olan V. Minorsky Kafkasya tarihine ait metin neşri ve tet­ kikleri ile ve hattâ büyük Türk m uhacereti hakkında çok mühim bir kay­ nak olan Mervezî üzerindeki çalışmaları ile Selçuk tarihi araştırmalarına da bir hizmet yapmıştır29. Kaynak araştırmaları için Avrupa kütüphane­ 24 W . B arthold, s. 2 4 -3 6 . T ıırk esta n m

B irin ci cildini teşkil eden y azm a m ühim

m etinlerin ço ğ u bugün artık aid oldukları k itap lar ile birlikte basılm ıştır. 25 M irzâ

M uham m ed

K azvin i’y e

aid

B î$t-m aqala’nın

B irin ci

cildi

B o m b ay ’da

ik in ci cildi T a h ra n ’da ( 1 3 1 3 ) basılm ış olup bu m akalelerin bir kısmı Selçuk d ev rin e aiddir. N o rd â V ep o q u e d e s C ro isa d es (P aris 1 9 4 0 )

adlı eserin birinci

bahsi k aynaklara ayrılm ıştır. T h e H istory o f t h e S eljuk id p erio d

26 L a S yrie d u

(H istorian s o f the

M iddle E a st, L o n d o n 1 9 6 2 )

de, s. 5 9 -7 8 , M üellif kaynaklar hakkında geniş bir bil­

giye sahiptir. M elik -n â m e m ünasebetile

Selçukluların m enşeine

aid kaynaklar ü ze­

rinde d e durm uştur, 27 B ü y ü k S elçu k lu d ev rin e aid m u n şeâ t m ecm u a la rı, Dil, T arih F . D ergisi, V III, 4 ( 1 9 5 1 ) , s. 5 3 7 - 6 3 4 . 28 M elik şa h d ev rin d e

B ü y ü k S elç u k lu im p a ra to rlu ğu ;

İstanbul

1 9 5 3 , s. X I -

X X V I I I ; H ârizm şahlar d ev leti tarihi, A nkara 1 9 5 8 (T . T . K. ) , s. 5 -1 8 . 29 S tud ies in C a ucasia n history, L o n d o n 1 9 5 3 ; A H istory of Shartt'an and D arband,

C am b rid g e . 1 9 5 8 .

ve D erb en d

M ü n eccim -b aşı,

(B â b u l-eb v âb , D em ir-k ap ı)

Selçuklulara

tâb i

Şaddadiler,

Şirvânşahlar

tarih in e aid bu orijinal kaynakları C â m ı

ü d -d ü v eV ine dercetm işti. M inorsky’nin m etin, tercü m e v e m ühim izah larla n eşrettiği bu eser ilk defa Z . V . T o g an tarafın d an kullanılm ış ( U m u m î T ü r k tarihine giriş, İs­ tanbul

1946,

s. 1 8 9 - 1 9 0 ) , M. H . Y m an ç tarafın d an görülm üş

(A n a d o lu 'n u n Fethi,


lerindeki yazmalara dair kataloglar, bu hususta neşredilmiş hususi tetkik­ ler yanında K. Brockelmann’ın Arap edebiyatı, E. Browne ve C. Storey’m İran edebiyatlarını unutmamalıdır. Türkiye Selçukluları tarihinin çok çeşitli dillerde (Arapça, Farsça, Türkçe, Gürcice, Ermenice, Süryanice, Yunanca, Lâtince, Fransızca, İtal­ yanca) yazılı kaynakları hakkında da toplu bir tetkik yapılmış değildir. Mükrimin Halil Yrnanç, “Anadolunun Fethi” adlı eserinde, bu kaynak­ ların umumi bir listesini verirken çok defa, eserlerin isimlerini bile yaz­ madığı gibi, bir kısım kaybolmuş eserlerin müelliflerini de bu arada sa­ yar; yazmalar üzerinde fazla çalışması ve bir takım yeni eserler bulması doiayısiyle de bazan bu kaybolmuş kroniklerin mevcut olduğu zannmı uyandırmıştır30. Halbuki bu mutabahhir ilim adamı, bundan çok evvel, son Selçuk sultanlarının Osman Gazi ile münasebetlerine dair Feridun Bey’in Münşeat’mda bulunan vesikaların sahte (opocryphe) olduğunu isbat ederken kaynak tenkitlerine örnek bir araştırma yapmıştı31. Fuad Köprülü “Anadolu Selçukluları tarihinin yerli'kaynakları” adlı mühim araştırma­ sında, mevcut vekâyinameler dışmda, edebî, destanı ve menkibevî eser­ ler, kanunnâme, arşiv vesikaları ve malî eserler üzerinde dururken bun­ ların bugünkü ileri tarih anlayışına göre ehemmiyetlerini ve nasıl kul­ lanılmaları gerektiğini meydana koyar32. Bununla beraber bu büyük âlim bahis mevzuu ettiği eser ve vesikaların bir kısmım görmediği için, me­ todolojik bir örnek teşkil eden, bu makelesinde, bazan katalogların yanlış kayıtlan, mevcut olmayan yazmalar üzermde durmasına sebep olmuş­ tur33. Ahmed Ateş Reşideddin nüshası Selçuk-nâme’den başka Anadolu’da

İstanbul 1944, s. 113) ve böylece uzun bir hikâyesi bulunan D erben d -nâ m e’nin arapça bir esasa dayandığı meydana çıkmıştır ( Minorsky s. 2 -1 0 da tafsilât vermek­ tedir) . 30 Anadolu’nun F eth i, s. 12-16. 31 Mükrimin Halil, F erîd û n -b eg Miinşeâlı, TO EM , sayı, L X X V II, L X X V III. 32 Anadolu Selçukluları tarihinin yerli kaynaklan, Belleten, X X V II (1 9 4 3 ). F. Köprülü bu tedkikin sonunda Anili kadı Burhaneddin M es’ud’un Enîs ul-kulûb'ünde tarihî kısmın neşir ve tahlilini de yapmıştır. Burhaneddin’in X III. asır başlannda Malatya kadısı olduğu I. Keykâvüs’un Sivas D âr uş-şifâ vakfiyesinde kayıdlıdlr. 33 Meselâ kataloga göre ele alınan Kitâb-i tahallüs adlı bir yazm a (s. 4 4 3 ) mevcud olmadığı (bak. Osman Turan, Selçuk Türkiyesi din tarihine dair bir kaynak, Köprülü armağanı, İstanbul 1953, s. 5 3 2 -5 3 6 ) gibi Bedreddin Yahya. (Rûmî) ya atfolunan inşa kitabı da (s. 4 1 5 ) Mirzâ M. Kazvînî’nin hatalı bir kaydından gelir (bak. Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ankara 1958, S. 1 4 2 -1 5 0 ), F . Köprülü bu makalede Aııdalou Selçuklularına aid kaybolmuş Vakayı-nâme’Ier hakkında d'a araştırma yapmıştır (s. 3 9 3 -4 0 0 ).


yazılmış Farsça eserler üzerindeki çalışmaları ile de Selçuklular devri kaynak tetkiklerine hizmet etmiştir34. Orta çağ Türkiye tarihine ait mü­ him vesikalar ve bunlar üzerinde ciddî araştırmalar yapmakta bulunan Adnan Erzi son olarak, evvelce Tarih Kurumu tarafından faksimilesi ya­ pılan îbn B îb î’nin mufassal kroniği (El-Avâmir ül’Alâiyye )yi Necati Lugal ile birlikte tenkitli bir metin halinde neşre başlamakla yeni bir hiz­ mete girişmiştir35; Eski devri karanlık bulduğu için II. Kılıç Arslan’dan sonraki devri yazdığım kaydeden îbn B îbî’nin bu eseri Anadolu Selçuk­ lularının en mühim kaynağını teşkil ettiği halde üzerinde henüz ciddî bir tetkik yapılmamış ve çok defa hadiselerin tarihini vermediği ve bazan da kronolojik sırayı takip etmediği içim ilim adamlarının yanılmalarına sebep olmuştur, ki Selçuk sultanlarına dair araştırmalarımızda bunların bir kısmı gösterilmiştir36. îb n B îbî’yi tamamlayan Aksarayî ise Moğol ida­ resinde Anadolu’nun geçirdiği buhran devri için hemen yegâne sıfatını kazanacak bir ehemmiyet taşır37. Orta çağ Türkiyesi için fevkalâde mü­ him bir takım vakfiyelerin, siyasî, idarî, hukukî ve dinî vesikaların neş­ rine başlamak suretiyle kaynak kifayetsizliğiyle zorluk arzeden bu devir tarihine yeni bir malzeme getirmiş bulunuyoruz38. Selçuk Türkiyesinin dinî, İçtimaî ve kültürel tarihi için zengin malzeme ihtiva eden Ahmed Eflâkî’nin “M enâkıb ul-ârifîn” adlı eseri, Tahsin Yazıcı’nm himmeti saye­ sinde, metin, tercüme ve mukaddemesiyle, güzel bir şekilde neşredildik­ ten sonra vaktiyle Cl. Huart tarafından yapılan Fransızca tercümesi ar­ tık kıymetini kaybetmiş; onun eksik ve hataları da düzeltilmiştir39. Bu çalışmalar arasında Feridun Nafiz Uzluk tarafından Mevlevîliğe ve Abdülbaki Gölpmarlı’nm tarikatlere ve Ahiliğe, Fr. Taeschner’in tarihî coğe

___

34 X I1-X 1V . asırlarda A n a d o lu ’da fa rsça es e rle r, T M , V II-V III, 2, s. 9 4 -1 3 5 -1 3 5 . 35 A nkara, 1 9 5 8 . A dnan E r z i’nin kaynak neşri ve

tedkikleri türlü yerlerde çık­

mıştır. 36 A. E rz i îb n B ib i m akalesinde bu hususlara tem as etm em iştir

(İA , V I, 7 1 2 ) .

E sasen bu kronolojik h atalan n görülm esi bu devrin tarihini tedkike bağlı idi. 37 A ksarayî, M u s â m e r e t

u l - a h b â r , nşr. Osm an T uran, A nkara (T . T . K .)

1944. 38 Türkiye Selçukluları talihinin çeşitli cepheleri için çok mühim m alzem e veıen bu vesikalar türlü yerlerd e çıkmış ve bir kısmı da yukarda adı g eçen Resm î vesîkaJar’da toplanm ıştır. E lim izd e vakfiye, tem lik-nâm e gibi d ah a neşrolunacak ço k m ü­ , him vesikalar vardır. 39 A hm ed Eflâki, M anâkıb ul-‘ârifin, A nkara 1 9 5 9 -1 9 6 1 zıcı d ah a öııce A riflerin M e n k ıb e leri

(İstan b u l 1 9 5 3 -1 9 5 4 )

(T . T. K. ) . Tahsin Y a­ adı ile iki cilt halinde

T ürkçe tercüm esini de yapm ıştır. Cl. H u art bu eseri L e s Saints des- d erv ich es tourn eu rs (P aris 1 9 1 8 -1 9 2 2 ) adı ile F ra n sız ca y a tercü m e etm işti.


rafya ve Futuvvet-nâme’leıe ait hizmetler de zikre şayandır40.

metin ve tetkik neşriyatiyie

yaptıkları

Ortaçağ Türkiyesi kitâbeleri ve sikkeleri üzerinde yapılan çalışma­ lar oldukça erken başlamış ve ileri bir safhaya erişmiştir. Böylece kaynak bakımından kifayetsiz bulunan Türkiye Selçukluları tarihi mühim bir malzemeye kavuşmuştur. Bununla beraber tetkiklerin ilerlememesi dolayısiyle bu malzeme henüz pek az kullanılmıştır. Hattâ Antalya’nın ikine; defa fethini hikâye eden bir kitabenin aynı nâşirin bu hadise hakkında yazdığı bir makalede kullanılmamış olması bir misal olarak zikredilebi­ lir41. Anadolu Epigrafyası ve Nümizmatik’i üzerinde Van Berchem, Halil Edhem, İsmail Galip, Ahmed Tevhid, Mübarek Galip, î. H. Uzunçarşılı, Zambaur, Casanova, Cl. Huart, Sauvaget, Hüseyin Hüsameddin, Mehmed Behçet Abdurrahim Şerif, İ. Hakkı Konyalı ve başkalarının hizmet­ leri kayda..p y an dır. Anadolu şehirleri tarihlerine ait' neşriyatın kıymeti de daha ziyade orijinal vesikaları ihtiva etmeleriyledir42. Bizans kaynakları Büyük Selçuklularla sadece Aııadokmun fethi nisbetinde alâkalıdırlar. Lâkin Türkiye Selçukluları için birinci derecede

..-..

40 F . N. Uzluk, M evlânâ'mn Mektupları (İstanbul 1 9 3 7 ), Sultan V eled Dîvânı (Ankara 1941) ile küçük olmasına rağmen çok mühim bir kaynak olan ve yegâne yazması Paris B. N. de bulunan Anonim Selçuk-nâm e’yi de faksimile olarak bastır­ dı (Ankara 1 9 5 4 ). Abdulbâki Gölpmarlı Yunus E m re (İstanbul 1936) esenle F . Köprülü’nün Türk edebiyatında ilk mutasavvifler (İstanbul 1918) adlı meşhûr ki­ tabında esaslarım meyd'ana koyduğu Yunus Em re hakkmdaki araştırmaları derin­ leştirmiştir. Gölpmarlı Selçuk devri Futuvvet-nâm e’len m de faksimile olarak neşir ve tedkîk ederken (İktisat Fakültesi Mecmuası, X I, 1-4 (1 9 4 9 -1 9 5 0 ), s. 6 -3 6 0 ) Fr. Taeschner’in çalışmalarına katılmış; daha sonra’da Haci Bektaş’m Türkçe Vilâyetnâme (İstanbul 1958) sini ve Mevlânâ Celâleddin (İstanbul 1959) adlı eserini neş­ rederek de B. Firûzânfer’iıı tedkiklerine iştirak etmiştir. F r. Taeschner’in Ahiliğe aid metin ve araştırmaları yanında erO m arî’nin Mesâlik ul-absâr’mda, Anadolu’ya dair mühim kısmı neşretmiştir (Leipzig 1 9 2 9 ). 41 Bu husus için bak. Resmî vesikalar, s. 103. 42 Birçok Anadolu şehirleri hakkında yazılan tarihler umumiyetle şehir tarihçi­ liği anlayışına uygun bir metotî ve görüşten ziyâde bölge tarihleri olarak yazılmış­ lardır. Bunlar bu hüviyetleri ile kitabe, vakfiye vesair tarihî orijinal vesika ihtiva edip etmemelerine göre kıymet kazanır. Bu bakımdan bir kısmı kıymetli malzeme ihtiva ettiği, bazen de çağdaş kaynaklardan faydalandığı halde bir çoğu bu vasıf­ lardan mahrum toplamalar ile meydana getirilmiştir. Türkiye’de yazılan şehir tarih­ lerini (aslında alâkalı bölgelere dair kıymet derecesi değişen tarihî malzeme kitap­ ~ .lanm ) bu hüviyetlerine göre tayin ve tasnif için burası müsâıd değildir. Selçuk devri kitabelerinin bir kısmı Repertoire chronologique d ’epigraphie arabe adlı külliyat içinde toplanmıştır (Kahire Fransız Enstitüsü neşriyatı). F . Köprülü’nüıı idaresinde Ortaçağ tarih semineri Ortaçağ Anadolu kitabelerinin bir repertuarına başlamıştı.


Selçuklu Tarihinin Kaynakları Hakkında

11

ehemmiyet kazanırlar. Umumiyetle îslâm tarihçilerine nazaran daha za­ yıf olan Bizans tarihçileri kendilerine mahsus bir zihniyet ve imparator­ luk gururu ile Selçuklular karşısında mağlûbiyetleri ve aleyhde muahe­ deleri kendilerine göre tefsir ve nakilleri bazan bizantinistleri de yanlış hükümlere şevketmiş ve tarihî realite de anlaşılamamıştır. Bizans kay­ naklarının Türklerle ilgili kısımları için bir indeks olan G. Moravcsik’in eseri Selçuk tarihi ile uğraşanlar için de bir rehber mahiyetindedir. Bu kaynaklardan bir kısmının Avrupa dillerine yapılmış tercümeleri de Yu­ nanca bilmeyen tarihçilerin işini kolaylaştırmıştır43. Gürcü kaynakları yalnız Selçukluların Kafkasya hareketleri bakımından değil Anadolu’nun Türkleşmesi ve bazan da Türkiye Selçukluları için çok canlı tasvir ve bilgileri ihtiva ederler44. ....... Anadolu’da yaşayan Ermeni ve Süryani müelliflerinin hâdiselerin içinde bulunmaları sağlam malûmat vermelerini mümkün kılmıştır. E r­ meni kaynaklarından en mühimmini muhakkak, ki Urfalı Mathieu’nun Vekâyinamesi teşkil eder. Çağrı bey’in 1018 de vukubulan ilk Anadolu akmmdan 1136 yılma kadar Selçuklular hakkında zengin malûmat veren müellif bu devir hâdiselerinin çoğuna görgü şahididir veya onları bizzat görenlerden dinlemiştir. İlk istilâdan ne kadar acı bir dil ile bahsederse ondan sonraki devir için de o d erece Türkleri medheder; adalet ve şef­ katlerini belirtir. Buna mukabil dinî ve millî duyguları icabı olduğu ka­ dar zulümleri doiayısiyle de Rumlara karşı nefretini sık sık açığa vurur. Onun eseri Göksün’de yaşayan ve zşmanmm hadiselerini toplayan Keşiş Gregoire’in zeyli ile ve aynı ehemmiyette, 1162 yılma değin devam eder45. 43 G. M aravcsik, B yzantinoturcica, B u d ap est 1 9 4 3 . İki cild halindeki bu eserin ikinci baskısı daha geniş olarak çıkm ıştır. Bizans kaynaklarının b ir kısım M. Cousin’nin H istoire d e C onstantinople (P aris 1 6 7 2 ) adlı eserin ciltlerinde, Z onaras’m kroniği de St. Amoıır

(P a ris

1560)

tarafından

F ran sızcaya tercü m e edilm iştir. Psellos ve

Anne Com nene’in tarihleri d e son olarak F ran sızca tercü m eleri ile Guillanme B ude külliyatı arasında çıkm ıştır. M oıavcsık’in eserinde tafsilât vardır. P arça halinde d'e tercüm eleri türlü yerlerde bulunur. 44 M. B rosset, H istoire d e la G eo rgie

(S t. P etersbourg 1 8 4 9 ) . İki cild ve zeyil­

leri ile yapılan tercüm eler sâyesinde gü rcü kaynaklarının ilim âlem ine açıldığım , bil­ hassa T ürk talih i bakım ından henüz ciddî bir şekilde kuEam lm adıklanm d a ilâve edelim. Brosset ajan zam anda C ollections d'historıens a rm eniens adı altında (St. Pe~ tersbourg 1 8 6 4 -1 8 7 6 )

E rm en i kaynaldanm n bir kısmını d a Fran sızcaya tercü m e e t­

miş ve H açlı külliyatında tam çıkm ayan kısımlar d a istifadesi kolay bir h ale gelmiştir. 45 C h ro n iq u e d e M a th ieu d’E d e s s e a v ec la coniinuaticm d e G reg o ire le P râtre, Fr. tere. E . D ulaurier, Paris 1 8 5 8 . Bu eser H . A ndreasyan’ııı T ü rk çe tere, ile T . T . Kurumu tarafından

(A nkara 1 9 6 2 )

neşredilm iştir. Yakınlığı doiayısiyle, Keşiş Gre-

goire’in zeyli Türkiye Selçuklularına daha fazla y e r verm ekle de ehem m iyet kazanır.


Muahhar Ermeni kaynaklarının kullandığı Mathieu’tıin eseri Süryani mü­ elliflerince meçhuldür. Eski Ermeni müelliflerinden Sarkavag’m eseri bize kadar gelmemiştir, X III üncü asırda yaşamış bir Ermeni müellifi Meliksah’m yüksek vasıfları, adaleti ve şefkati hakkında malûmat verir ve bu vasıfları doiayısiyle milletlerin gönüllerini fethederek imparatorlu­ ğunu genişlettiğini anlatırken “bana g ö r e ö m r ü v e f a etse idi sü­ ratle artan k u d r e t i s a y e s i n d e A v r u p a bile devletinin hudutları içine girmekte gecikmiyecekti” ifadesiyle Sarkava’m kaybol­ muş kroniğinden mühim bir iktibasta bulunur, ki Melikşah’m cüıân hâki­ miyeti davası bakımından dikkate şayan bir müşahedeyi belirtir46. Diğer Ermeni kaynaklan umumiyetle muhtasar olmakla beraber Türkiye Sel­ çukluları hakkında mühim kayıdlar verir ve diğer hıristiyan ve müslü­ man kaynaklarını tamamlarlar. Yalnız Malazgird zaferine kadar Şarkî A nadolu'ya vâki ilk Türk akınlan münasebetiyle bu bölgede hadiselere şahid bulunan Aristakes m eseri çok mühim olup canlı tasvirlerle do­ ludur47. Şarkî Anadolu’da yaşayan Süryani tarihçileri umumiyetle BizanslI­ lara karşı Türkleri bir kurtarıcı kabul ettiklerinden bu husus eserlerinde akseder, Süryani müellifleri arasında birinci mevkii işgal eden Malatya patriği Mihael (1125-1199) II. Kılıç Arslan’m dostluğu ve himayesi saye­ sinde bu devrin vakalarına daha yakından nüfuz edebilmiştir. Bu müna­ sebetle de Kılıç Arslan’m tarihî değeri büyük bir mektubunu da Vekayinâmesine dere etmiştir. Eski devirler hakkında kaynaklarını zikrederse de Türklerin menşeine ve hattâ bazan Gök-Türklere dair verdiği mühim haberleri nereden aldığı meçhuldür. Selçuklular hakkında naklettiği va­ kalarda bazan kronolojik hatalara rastlanır48. Birinci Haçlı seferi ile 1164 yılma kadar devam eden küçük Süryani anonimi de Selçuklular için mü­ him olup Mihael’i tamamlayıcı bir mahiyet arz eder49. Mihael’in mezhebdaşı ve hemşehrisi Ebu’l-Ferec îbn ül-’lbrî (Bar Hebraeus) X II inci as46 Samuel d ’Ani, Tables chronologique, trc. Brosset,

Petersbourg 1876, s. 451

(Bu münasebetle Böl. IV, 7, de bak). 47 Emıeni kaynaklarının çoğu Recııeil des Histories des Croisades külliyatı ara­ sında Documents armeniens adlı iki cildde toplanmıştır. Aristakes’in Fransızca ter­ cümesi M. E. Prud’homme tarafından Hiştoire d ’A rm enie adı ile Fransızcaya ter­ cüme edilmiştir (Paris 1864). 48 Michel le Syrien, Chronüje, Fr. tere. Chabot, Paris 1905. Bu eserin suryanice asimin bulunmasından sonra Haçlı külliyatında çıkan muhtasarı kıymetini kaybetti ise de Suıyanicesinde bulunmayan bazı faydalı kayıtlar Ernıenicesinde mevcııddur. 49 Bu Süryâni anonimi A. S. Tritton tarafından kısmen İngilizceye tercüme edil­ miştir (JRAS, 1933),


rın nihayetine değin ona ve daha sonraları için de sık sık İslâm kaynakla­ rına başvurarak 1297 de tarihini tamamlar30. ' H açlı seferlerini esas alan Lâtin kaynakları Türkleri pek az tanıdık­ larından bu seferler dışında haberleri mübhemleşmekte ve bazan da m a­ sal unsurları ile karışmaktadır. Bununla beraber bu savaşlar ve bazan da Türkler hakkında dikkate şayan kayıtlar verirler. Bu yazarların en mü­ himlerini bizzat H açlı seferlerine katılanlar veya Guillaume de Tyr gibi Suriye (Sûr)’de Türklere yakın yaşayanlar teşkil eder. Lâtin kaynakları­ nın büyük bir kısmı geçen asırda tercüme edilmiş olduğundan Türk ta­ rihçileri için bunlardan faydalanma imkânları hasıl olmuştur31. Bu kay­ naklar arasında Selçuklu sultanları ile Lâtin cumhuriyetleri arasında vukubulmuş muahedenamelerin bize kadar gelen metinleri hususî bir kıy­ met taşır. Selçuk Sultanlığı ile Kıbrıs kırallığı arasmda cereyan eden mu­ haberata ve ticarî münasebetlere ait bazı Rumca vesikaların, yarım asır önce neşredilmiş bulunmalarına rağmen, Şark ticaret tarihine dair en mühim tetkiklerde dahi görülmemiş olmalarını kaydetmeliyiz52. Orta çağ Fransız kronikleri arasmda X I I I üncü asır müellifi Vincent de Beauvais’nin eseri bu asrın ortalarında Türkiye’de cereyan eden hadiseler, Babaı hareketi, Moğol istilâsı, saltanat mücadeleleri ve bilhassa memleketin İk­ tisadî kudreti hakkında çok mühimdir. Selçuk Türkiyesinin zenginliği hakkında diğer Fransız kronikleri bazan efsanevî bir mahiyet alır53. B. Pegolotti’nin, X IV üncü asır başlarında Şark ticareti ve memleketleri için pratik bilgiler veren İtalyanca eseri de Türkiye için çok mühimdir14. 50 A b u ’l-F a ra j B a r H eb raeu s, C h ro n o g ra p h y , tere. W . B u d ge (T ü rk çe trc . Ö. A. D oğrul, T . T . K . A nkara 1 9 4 5 - 1 9 5 0 ) . E b u ’l-F e r e c ’in Süryanicesi bulunduktan sonra bunun hülâsası olan A ra p ça M u h tasar ü d - d ü v e l

(B e y ru t 1 8 9 0 )

kıym etini kaybetti.

L âk in B a b a îshak isyanında olduğu gibi, aslı süryanicesinde, bulunm ayan bazı m ü ­ him kayıtlarla yin e faydalıdır. 51 L â tin ce h açlı kaynaklarının ve eski F ra n sız ca tercü m elerin in m ü taad d it baskı­ ları, M . G uizot ve M ichaud tarafın d an g e çe n asırda yapılm ış F ran sızca tercüm eleri vardır. 52 B u v esik alan n b ir kısmı T hom as v e T a fe l’in V enediklilere aid vesikalar kül­ liyatında L â tin c e , b âzıları da M as L a trie tarafin d en F r . tercü m eleri ile B ib lio th eq u e d e VÎLtcole d es ch a rtes külliyatında neşredilm iştir. R u m ca vesikalann T ü rk çe te rc ü ­ m eleri d e bizim T ü rk iy e S elçu k lu la rı hak k ın da resm î vesikalar’âa. (s. 1 4 3 , 1 3 9 -1 4 5 1 ) çıkm ıştır; yine bak. O sm an te n C X

T u ran , O rta ça ğda T ü rk iy e -K ıb n s m ü n a seb etleri, B elle­

( 1 9 6 4 ) . B u ru m ca vesikalar Cl. C ah en ’in dikkatini çekm iş v e bir m ak ale­

sinde ( L e C o m m e r c e A n a to lien au d e b u t d u X I I I e siecle, M e la n g e s L . H alphen, s. 9 1 -1 0 1 )

kullanılm ıştır.

53 V . de B eau vais, M iroir historial, F r . tere. d. de V igny, Paris 1 4 9 5 . T ürkiye’ye aid kısmı V . cild, 1 3 9 -1 4 7 ve 151

bahisleri ile kitap X X X I I , bahis 2 6 -2 9 dadır.

54 L a Pratica d ella M erca tu ra , nşr, A. E v a n s, C anm brid ge-M ass,

1936.


Büyük Selçuklular gibi Anadolu Selçukluları ve beylikleri hakkında da Arap kaynakları yine büyük bir ehemmiyet arzeder. Lâkin Anadolu’­ nun uzaklığı ve içinde bulunduğu şartlar bu kaynakların, X I inci asır sonlarında ilk fetihlerden X III üncü asra kadar, zayıflamasına ve ancak mühim vakalarda bazı kısa haberler vermelerine âmil olmuştur. Esasen bu devir îslâm tarihçiliğinin çok zayıf bulunduğunu ve pek çok kaynağın kaybolduğunu söylemiştik. Şarkı Anadolu Artukları ve kısmen Ahlat-şâhlar, yakınlık ve eski îslâm medeniyeti hudutları içinde bulunmaları dolayısiyle, Orta Anadolu’da hüküm süren Selçuklulara, Dânişmendlilere ve Mengücikler’e nazaran bu kaynaklarda daha fazla yer almıştır. îbn ulCevzî ve Sibt ilm ul-Cevzî (Kızoğlu) gibi umumî İslâm tarihleri ilk Bü­ yük Selçuklu sultanları ve fetihleri hakkında ne kadar tafsilât verirlerse X II inci asır Anadolu hadiselerine de o derece yabancı kalırlar. Bu asır ve ondan sonrası için Suriye, Elcezire ve Mısır’da yazılan hususî ve umu­ mî tarihler ise bir yandan münasebetlerin artması, bir yandan da Ana­ dolu Selçuklularının ehemmiyet kazanmasiyle daha zengin malûmata sa­ hiptirler. Türk istilâsı ve X III üncü asrın yarısından sonra Anadolu Sel­ çukluları hakkında çok tafsilât veren Baybars Mansûrî’nin, kaybolan ara­ daki ciltlerinin de55 zengin bahisleri ihtiva edeceği ümidini doğurursa da, Türk ve Türkiye tarihine karşı hususî bir alâka duyan ve Baybars’ı da sık sık kullanan XIV ve XV inci asır Türk tarihçileri, Meyâfârkîn (Sil­ v a n lI Türkmen Zehebi ile Aymtaplı Bedreddin Aynî’nin kronikleri, fazla bir şey beklemenin yerinde olamıyacağını meydana kor. Buna mukabil eserlerinde Anadolu hâdiselerine büyük bir alâka gösteren İbn ul-’Adîm’ in Buğya’smm kaybolmuş ciltlerinden ümitvar olmak icap eder. Bununla beraber kullandığı çeşitli îslâm kaynakları vasıtasiyle, İslâm tarihçiliğin­ de müstesna bir mevki işgal eden ve hadiseleri eserinin plânına ve ehem­ miyetine göre yazan, îbn ül-Esîr’i (1231 yılma kadar) bir derece tamam­ lamak mümkündür. Selçuk Türkiyesi hakkında Arap coğrafî eserleri ve seyahatnameleri pek mühim olup bunlar arasında Yâkut’un Mu’cam idbuldânı , Ebil-fidâ’nm Takvim uî-bıddân’ı, Zekeriya Kazvînî’nin Aşârulbilâd’ı umumî mahiyette olmakla beraber faydalı kayıtlan ihtiva ederler. 55 Baybars Mansûrî’nin Zubdat ül-fikre adlı eserinin B . M. Add. 2 3 3 2 5 de kayıdlı bir cildi başı kopmuş olarak h. 655 den (2 5 a -2 7 0 b ) başlar ve Türkiye Selçuk­ luları hakkında oldukça tafsilâtlı ve mühim bilgiler verir. Aynı müellife atfolunan diğer bir nüsha da Oxford (Bodleiaıı,, Poe. 3 2 4 ) da bulunuyor. X I I ve X III. asırları içine alan ve hacmine göre (2 5 3 varak) Türkiye Selçukluları hakkında oldukça taf­ silât veren hu nüshanın birincisi ile müşterek devirlere aid kısım lana bir birini tu t­ maması ve Oxford nüshasında bazı hataların m evcudiyeti bu muhtasarın Baybars’a aid olamayacağını gösterir.


Fakat îbn Sa’id al-M ağribî (X III üncü asır) ile bilhassa daha tafsilâtlı malûmat veren X IV üncü asır müellifi îbn Batuta ve Şahabeddin el-Omarî çok mühimdir56. îb n Şaddâd’m ancak, Şarkı Anadolu’nun bir kıs­ mını içine alan ve bu kısmı henüz yazma halinde bulunan A’lâk al-hatîra’sı zengin tarihî kayıtlara sahiptir57. İslâm ziyaretgâhlarmı dolaşan He­ re vî’nin eseri çok kısa olmakla beraber verdiği tamamiyle yeni kayıtlar ile Türkiye Selçuklularına ait bazı meselelerin halli mümkün olmuştur58. Hıristiyan Arap kronikleri arasmda henüz yazma halinde bulunan “Siyer td-âbâ al-batârika” (İskenderiye patrikleri tarihi) Alp Ârslan’ın Suriye ve Malazgird seferi hakkında orijinal bir malûmat verdikten sonra Ana­ dolu Selçukluları hakkında da bazı mühim kayıtları ihtiva ed er". Anadolu Selçuklularına dair İran kaynakları ancak İlhanî devrinde ehemmiyet kazanır; daha evvelkiler çok kısa ve çok hatalı bahisler tah­ sis etmişlerdir. Bununla beraber bu devir Anadolu yerli kaynakları ya­ nında Vassâf, Reşideddin, ve Abdullah Kaşânî’nin tarihleri (sonuncu basılmamıştır) ikinci derecede yer alırlar. Hamdullah Kazvînî Anadolu Sel­ çukluları tarihi üzerinde çok kifayetsiz ve eksik bir bilgiye sahip olduğu halde m ustavfî (maliye nazırı) sıfatiyle vergi defterlerine dayanarak Tür­ kiye ve şehirleri hakkında sağlam bilgiler vermektedir60. Reşideddin’in yakında bulunan ve basılan mektupları Anadolu’nun siyasî, etnik ve İk­ tisadî tarihi hakkında çok yeni malzeme getirmektedir61. X V I mcı asır kompilatörlerinden Gaffârî Cihân-ârâ adlı umumî tarihinde Anadolu Sel56

İb n S a‘icFiıı C o ğ rafy ası T ürkiye hakkında çok m ühim m alû m at verm ekte olup

Paris Bibi. N ation al. A r. 2 2 3 4 de kayıtlıdır

ve h. 7 1 5 d e irtinsah edilm iştir. Yakın

zam an a değin m e ç h u l, bulunduğu için E b f l - F i d a ve sair m üelliflerin ondan aldıkları p a rça la r kullanılıyordu. Şimdi bu nüshanın bir baskısı da T e tu a n ’d a yapılm ıştır. 37

E serin D . Soourdel v e S. D ah an tarafın d an yap ılan gü zel tenkidli baskıları,

sıra ile, H alep 1 ( 1 9 5 3 ) , Şam

( 1 9 5 6 ) v e Filistin ( 1 9 6 3 ) eildleri Şam Fran sız E n sti-

tü sü ’nün güzel n eşriyatı arasın d a çıkm ıştır. 58 A l-H araw i, K itab al-ziyârât, n eşr. J. S ourdel-T hom ine, D am as 1 9 5 3

(İn stitu t

F ra n ça is d e D a m a s ). Aynı nâşir 1 9 5 7 de bunun F r. tercü m esin i d e çıkardı. 59 T ü rlü tarih lerd e yapılm ış ilâvelerle

v ü cu d a gelen bu eser P aris

(B .

N. Ar.

60 B irçok küçük C o ğ rafî eserlerd e de m alû m at vardır. H âfiz E b rû ’nun

m ühim

3 0 1 - 3 0 2 ) ted ir. C o ğ rafy ası A nadolu hakkında d a bazı faydalı kayıdlar ihtiva ed er (B . M . Or. 1 5 7 7 ) . 61 L ette rs o f R a sh id al-din (M ü k â teb â t-i R e ş îd î). nşr. M uham m ed Şhafi’, L a h o re 1 9 4 8 . B u m ektupların m u h tev aları hakkında cid d i bir ted'kik yapılm am ış; nâşir gere­ ken n o tla n koym akla iktifa etm iştir. D ah a ö n ce R euben L e v y m ektupların uslûbuna, b azı tarih lerine bakarak b u n lan n m evsukiyeti hakkında şüphe ed erk en C â m i‘ u ttavârih”in yazılışına v e b âzı m u ah h ar kaynaklara d ayanm ıştır ( T h e

L ette rs o f Ras­

hid al-din, JR A Ş , 1 9 4 6 , s. 7 4 - 7 8 ) ki bu k ifâyetsiz araştırm a eserin tarih î ehem m iye­ tini küçü ltem ez.


çukluları ve beylikleri hakkında oldukça toplu malûmat vermekle se­ lefi îran tarihçilerinin yabancı kaldıkları bir devri aydınlatır. Onun Nigâristân’ı ise mühim tarihî fıkralarla doludur. Müellifin kullandığı bazı eski kaynaklardan ve meselâ Anûşirevân bin Halid’e (ölümü 1138) ait Selçuk-nâme’den faydalanması, bir esasa dayanan, fakat bugün elimizde çok muahhar ve değişik bir yazma halinde bulunan Nizam ül-Mülk’ün Vasâyâ’smdan alınmış mühim fıkralar dercetmesi eserin ehemmiyetini arttırmaktadır62. Bu tarihî fıkralar bakımından ’Avfî’nin Cavâmî’ul-hikâyâtfmdan sonra Mübarekşah’m Hindistan’da îl-tutmuş (1210-1236) namı­ na yazdığı Adâb ül-hurûb\\ ile müellifi şüpheli Tuhfat ul-Mulûk’ü kay­ detmek gerekir03. İslâm tarihçileri arasında Türkler ne kadar çoksa, devrin şartlan ica­ bı, Selçuklular hakkında yazılmış Türkçe eser de o kadar azdır. Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu lügat it~Türk’ü, pek az tarihî kayıtlar ihtiva etmekle beraber, Selçukluların kültür ve müesseseleri ve devrin etnografyası ba­ kımından birinci derecede bir kaynaktır64. Uygurca Oğuz-nâme’de n fark­ lı olarak Reşideddin’in Cami ul-tâvâritime Farsça tercümesiyle geçen İslâmî Oğuz destanını da Selçukluların menşeleri hakkında bir kaynak olarak kullanmak mümkündür. Reşideddin Oğuzname nin başında: “Bu­ güne kadar kimse Oğuzların şubelerini (boylarını) yazmadı, neseblerini tertip etmedi ve uzun zaman da geçti ise de bu kavmin itibarlı rivâyetçilerinde ve bazı kitaplardan alman malûmat ile Türk boyları ve birbirleriyle münasebetleri kısaca tesbit edildi” diyerek bu destanı eserin kay­ naklarını gösterir. Bu Oğuznâmenin tarihî bir kaynak olarak ihtiva ettiği kayıtlar Selçukluların Oğuz yabguları ile münasebetlerinde kullanılmış­ ________________ ' ' -w 62 Gaffâri, Cihân-ârâ, Bayezid umumî kütüphane, no: 2 3 9 7 ; Nigâristan, Bodleian Ous. 4 6 . (bak. Storey, II. 1, s. 1 1 6 -1 1 8 ). Selçuklulara aid hikâyeler (5 3 a -6 7 b ). V a ş â y CNasâyih)-i Nizâm ul-Mülk’ün bir nüshası B . M. Or. 5 2 6 dadır. Schefer’in Siyâset-nâme zeylinde bir parçası basıldı. Cihân-ârâ şimdi İran’da basılmıştır. 63 ‘Avfi’nin bu kitabı hakkında M. Nizâmuddin, İntroduction to the Jatvâmi'ulhikâyât, (London 1929) adlı eseri ile istifadeyi kolaylaştırmıştır. A d â b ül-hurûb Tuğrul-beg, Melikşâh ve Sancar hakkında (6 0 a -6 5 b , 100b -120a) hikâyelerinden baş­ ka Gaznelilere, Karabanlılara ve O rtaçağ harp usullerine dair mühim malûm at ve­ rir (B . M. Add. 1 6 8 5 3 ). Tuhfat ül-mülûk (B . M. Or. 7 8 6 3 ) bir m ecm ua içersinde olup bunun hakkında D. Ross (JRAS, I. Teşrin 1 9 2 4 ) M. A. Terbiyet ( M ihr, I, 1312, sayı 8 de) yazı yazmışlardır. 64 Kâşgarlı Mahmud’un bu mühim eserini Reşîdud-din’in görmediği, hem, oğuz­ lara dair verdiği malûmattan, hem de Oğuz boylan hakkında bir eser olmadığım söylemesinden (B . M. Add. 7628, s. 4 1 5 a) anlaşılıyor. E ser büyük Türk âlimi Bedreddin ‘Ayni (X V . asır) ile Kâtib Çelebi tarafından görülmüş ise de onun Türk nah­ vi hakkında yazdığını söylediği eser bulunmamıştır. ,


tır65. Türkçe anonim Selçuk-nâm e Büyük Selçuklular hakkında verdiği sağlam malûmat ile Sadreddin el-Huseynîden ve diğer kaynaklarda mev­ cut olmaması dolayısiyle, Yavgulu’lara ait kayıtları da Sıbt’dan almış gö­ rünüyor. Fakat Büyük Selçuklular hakkında ne kadar doğru ve toplu bil­ gi verirse Anadolu Selçukluları için de o derece kısa ve ehemmiyetsiz­ dir66. Kâtip Çelebi “Rum’da hüküm süren Selçuklular” hakkında Bursalı Müderris Ahmed bin Mehmed’in (ölümü h. 777) îb n Arabşâh uslûbunda Arapça bir tarih yazdığını ve bunun Mehmed bin Mecdeddin tarafından Türkçeye tercüme edildiğini söyler67. II. Murad devrinde milli şuûr ve millî kültür sahasında başlayan uyanış ile ilgili telif ve tercüme eserleri gibi Yazıcıoğlu tarafından bir Selçuk-nâm e vücuda getirilmesi arasmda bir münasebet vardır. Gerçekten Yazıcıoğlu’nun Selçuknâmesi îbn B îbî’nin bir tercümesi olmakla beraber ona muahhar devir ve bilhassa Bey­ likler zamanı için yaptığı ilâvelerle yeni bir kaynak hüviyetini kazandır­ mıştır. Lâkin Reşideddin ve Oğuznâme rivayetlerinin yer aldığı eserde Selçuklular devrinde Oğuz ananesine göre verdiği malûmatın bugün için tevsiki mümkün olamamıştır68. Selçukluları çok umumî bir şekilde yazan Enverî Dustûr-nâme’sinde Osmanlılarm ceddi Süleymanşah’a dair Os­ manlı kaynaklarının efsanevî rivayetlerini ilk Türkiye Selçuk Sultanı Sü­ leymanşah’a bağlamak suretiyle bu hikâyelerin menşeini meydana koy­ mak bakımından tarihe yaklaşır69. Oğuznâme rivayetlerine de çok mevki veren Enverî’nin asıl ehemmiyeti Orta çağ Garbi Anadolusu, Aydın oğul­ ları ve onların seferlerine ve bir derece de Osmanlılarm ilk zamanlarına ait kısımlarıdır70. Selçuklular ve Osmanlılarm menşei münasebetiyle kul­ 65 A şağıda B öl I, 5 e bak. O ğu z-n â m e’nin ilâvelerinde Selçuklulara ve Yengi-kent y ab gu larm a aid. h ab erler’in şifahî rivâyetlere dayandığını Reşidüdd'in d e söylemekle b erab er bunlar yakın b ir zam an a aiddir ve tarih î esasları gözükm ektedir. 66 E dirne Bâd'i E f. K itapları, No: 5 5 9

(yen i 2 3 1 4 ) .

67 K âtib Çelebi, I, 2 8 3 . Bursalı T ah ir bu S elçu k -n â m e’d e n ve m üellifinden b ah­ seder ise de (O sm anlı m ü ellifleri, III. s, 1 0 )

eseri görüp görm ediği belli değildir.

Sadruddin el-H useyni’nin Z u b d e’sini T ü rk çey e tercü m e ettikten sonra

Anadolu ve

K irm an Selçuklularım da kısaca y azan bir S elçu k -n â m e Bodlein (H u n t. D onat. 6 ) de m evcu d olup Sultan Selim ’e ithaf edilmiştir. 68 Eksik nüshası T h . H outsm a’n m Selçuklu külliyâtı arasında çıkm ıştır. E s e r ve m ufassal nüsh alan m ünasebetile bak. P . W itte k , Yazijioghlu "Ali o n th e Christian T u rk s o f the D o b ru ja (B S O A S , X I V 3 ( 1 9 5 2 ) . T arih K urum u tarafın d an A düan E rziye havale edilen bu eserin b ir an ö n ce neşri gerekm ektedir. 69 E n verî, D u stû r-n â m e, nşr. M ükrim in H alil İstanbul 1 9 2 8 , s. 6 , 78. 70 D u stû r-n â m e üzerine M . H . Y m an ç’in ciddî v e etraflı çalışm ası, m e-i E n v e rî, M e d h a l

(İstan b u l 1 9 2 9 )

D ustûr-nâ-

olarak çıkmış; P . L em erle, E m ira t d 'A y d in ,

B y z a n ce et l’O ccid en t (P aris 1 9 5 7 ) adlı eserinde D ustû r-n âm e���y i Bizans ve A vrupa kaynaklarile d ah a geniş bir surette ele

alarak bu çalışm aları ileriletm iştir.

Eserin


lanmış bulunduğu “Semerkandî kitab ” adlı bir kaynak meçhulümüz ol­ duğu gibi diğer mevzular münasebetiyle verdiği Hwâce Selmân, Teferrüc-nâme ve “Asıl nüsha” hakkında da bilgimiz mevcut değüdir71. Ana­ dolu’da Oğuz destanının gelişmiş bir parçası halinde meydana çıkan Dede-Korkut kitabının Karadeniz sahil ramları ve gürcülerle savaşlarına dair aksettirdiği rivayetleri, kaynakların kifayetsizliği dolayısıyle, tarihe mal etmek ve onu bu hususta tarihî bir kaynak olarak kullanmak müm­ kün değilse de o devirde Anadolu’da yaşayan göçebelerin hayatları ve düşüncelerini bu eser sayesinde öğrenmek mümkündür. Dânişmend Gazi’nin savaşlarına dair teşekkül eden Dânişmend-nâme’yi, bazı yerlerde desteni, unsurlardan ayırarak, tarihî bir kaynak olarak kullanmak müm­ kündür72. Türkçe eski Menâkib-nâmeler de istifadeye şayan kaynak­ lardır73,................................ Büyük Osmanlı tarihçisi Müneccim-başı Ahmed Dede, Câmi’üd-düvel veya Sahâif ul-ahbâr adını alan eserinde, Îslâm-Türk tarihine ait mü­ him kaynakları ve Anadolu Selçukluları için başlıca îbn Bîbî ve Aksarayî’yi kullanarak sağlam bir toplama yaptıysa da bu kaynakların asılları elimizde olduğundan Selçuklular için bu esere bir ihtiyaç kalmamıştır74. Fakat onun Beyliklere ait kısmı Yazıcıoğlu ve sair çeşitli kaynaklara da­ yandığı için daha mühimdir. Cennâbî ‘Aylem uz-zâhir adlı eserinde Dânişmend-nâme’yi tarih gibi kullanarak destan ile tarihi birbirine karıştıMenteşe beyliğine aid kısımları da P. W ittek tarafından işlenmiş idi. Selçuklu ve Osmanlılara aid kısımların da Aydın oğulları gibi tedkiki gerekir. 71 D ustûr-nâm e, s. 6, 45, 5 7 , 7 5 , 100. 72 Ded'e Korkut hikâyelerinin birkaç baskısı yapılmış ise de bunlar üzerindeki araştırmalar (O. Ş. Gökyay neşri.) henüz başlangıç halindedir. D ânişm end-nâm e için I. Melikoff, La Geste d e M elik Dânişm end, I, Paris 1960. Dânişmend-nâme eski vakayı-nâmecilerinin yaptığı gibi (Gelibolulu Ali, Cennâbî---) ne bir tarihtir ve n<? de M. H. Ym anc’m masal sayarak tamaroiyle red ettiği üzere tarihî bir kaynak va-> sıflarından da külliyen mahrumdur (Anadolu’n un F eth i, s. 9 0 -9 2 ). Nitekim D âniş­ m end-nâm e’nin tarihi bakımından ehemmiyetine işaret eden Köprülü (T ü rk ed eb i­ yatı tarihi, İstanbul 1926, s. 3 0 4 -3 0 6 ; Yerli kaynaklar, s. 4 2 7 -4 2 9 ) den sonra I. Melikoff tarihî unsurların daha fazla olduğunu göstermiştir. Dânişmendlilere d'air tedkikimizde tarihî kaynak olarak bundan çok daha fazla faydalamlmıştır, 73 Bu devir ile ilgili Türkçe Menâkib-nâmeler arasında Saltuk-nâme (Köprülü, Yerli kaynaklar, s. 430 -4 4 1 ve diğerleri henüz yazma halinde olmakla beraber şimdi Fâhir İz Eski Türk edebiyatında nesir (İstanbul 1964) adlı eserinde bunlardan mü­ him parçalar neşretmiştir. Hacı Bektaş’m menâkıbine aid Vilâyet-nâme (nşr. A. Gölpmarlı, İstanbul 1 9 5 8 ). 74 Müneccim-başı’mn Anadolu Selçuklularına aid bahsinin tercümesi başında onun hayatı ve eserleri toplu bir şekilde N. Atsız tarafından yazılmıştır (M üneccim başı, Karahanlılar ve Anadolu Selçuklan, İstanbul 1 9 4 0 ).


es

rırsa da gördüğü eski kaynaklardan bazı mühim kayıtlar vermek suretiyle ehemmiyet kazanır75. Selçuk Türkiyesi tarihi için başvurulması gereken Türkçe mühim bir kaynak da şüphesiz Osmanlı arazi tahrir ve vakıf def­ terleri, Kanununnameler ve fetvâ kitapları olup bunlar bazan eski devrin vakfiyelerinden parçalar iktibas etmek veya eski kanunların mahiyeti hakkında kayıtlar vermek suretiyle bizim için yeni bir malzeme teşkil eder76. .

2. Selçuklu Tarihî Araştırmalarına Dair Selçuklular üzerindeki çalışmaların henüz yeni başladığını belirtmek maksadiyle, sadece, umumî mahiyette bir Selçuklu tarihinin mevcut ol­ madığını, hattâ toplu bir siyasî tarih değil hâlâ kronolojiye ve jeneolojiye (nesebe) ait meselelerin bile halledilmediğini ve aşağıda da görüleceği üzere, Selçuk’un oğullarının sayısı ve isimlerinin dahi bu zamana kadar meydana çıkarılmadığını gözönüne getirmek kâfidir Bu durumun tesbiti Türk ve îslâm tarihleri bakımından fevkalâde mühim olan bu büyük dev­ rin ne derece ihmale uğradığını ve karanlıklar içinde kaldığını gösterir. Yarım asır geçmiş olmasına rağmen Orta-Asya tarihi üzerinde hâlâ oto­ ritesini muhafaza eden W. Barthold en mühim eseri Turkestan, Orta As­ ya Türk tarihi hakkın da dersler ve başka araştırmalarında Türkistan ile alâkası nisbetinde Selçuklular tarihi ile de uğraşmış ve kendisine mahsus kudretli bir terkip ve görüşlerle temayüz etmiştir. Bununla beraber, doğ­ rudan doğruya Selçuk tarihini ele almayan ve bu sahada derinleşmeyen bu büyük âlim bir çok meselelerin dışında kaldığı ve bir kısmma da nü­ fuz edemediği için bazı mühim hatalara düştüğü de olmuştur. Bu müna­ sebetle vücuda getirdiği küçük, fakat sağlam görüşlerini meydana koyan “îslâm m edeniyeti tarihi” nde, çok zarurî olduğu halde, yeni bir devir açan Selçuklulara bir bahis ayırmadığı gibi onlara ait bazı meselelerde de isabetsiz fikirleri ileri sürmüştür, ki bu hataların mühimlerine işaret 75 C ennabı, e lJ A y l e m u z - z â h i r , A yasofya, N o : 3 0 3 3 . 76 Osmanlı arazı tahrir d efterlerin d e bulunan kayıdlar m ünasebetile M. C ev d et. Z ey l ’ala fasl a l - A h ı y y a t

al F e t e y â n

Osm anlı teşkilâtına- m e d h a l

1 6 5 -1 8 6 )

(s.

(îstan b u l

1 9 3 2 ) dia,

I.

H.

U zunçarşılı,

ve neşredilen A nadolu şehir tarihlerinde

de p ek ço k vesîka v ard ır. N eşrettiğim iz Selçuk vakfiyelerinde buıılarm Osm anlı v a­ kıf d efterlerin e nasıl g eçtiği görülür. E sk i kanun-nâm eleriıı intikalini gösteren kayıdlar için de bak. Ö. L . B arkan, U zu n H aşana aid kan u nlar (T a rih vesikaları, II, 1 9 4 1 ; aynı m ü el. T ü r k iy e d e İm p a ra to rlu k d ev irlerin in b ü y ü k n ü fu s v e arazi tahrirleri, İk­ tisat F a k . II, 1. s. 2 8 - 2 9 ) ; F . K öprülü, Y erli kaynaklar, s. 40G; Osm an T uran, T ü r ­ kiye S elçu k lu la rın d a toprak h u k u k u , B elleten X L V I I, s. 5 5 2 - 5 5 4 ) .


edilecektir. Hattâ Fuad Köpmlü’nün tamamlayıcı ve düzeltici izahlarına rağmen de bu yanlış görüşlerin bir kısmı devam etmiştir77. Fuad Köprülü doğrudan doğruya Selçuk tarihi üzerinde çalışma­ makla beraber bu büyük âlimin edebiyat, dil, din, hukuk ve müesseseler tarihine dair tetkiklerinin mühim bir kısmı da Selçuklu devrine taallûk eder. Türk edebiyatında ilk mutasavvifler, Türk edebiyatı tarihi, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu, Bizans müesseselerinin Osmanlı müessese terine tesiri, Anadolu’da İslâmiyet ve daha pek çok neşriyatiyle Fuad Köprülü ileri görüş ve terkibin örneklerini vermekte ve X X inci asır ilmî zihniyet ve metodlarımn Türkiyeye ve Türk tarihçiliğine mal olmasını temsil etmektedir. Hattâ onun kırk yıl önce neşrettiği küçük “Türkiye tarihi” çok umumî mahiyette bir eser olmakla ve Anadolu Selçuklularına kadar gelmemekle beraber bu görüş sayesinde, dar ihtisas sahasında ka­ lanları uyarıcı bir mahiyet arzeder. Bu kadar geniş saha ve meseleleri içine alan bu eserlerde, görüşlerden ziyade, mevzulara inhisar eden, bazı hataların husule gelmesi tabiidir. Bu münasebetle Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesirine dair eserinde Selçuk iktâma ayrılan kıs­ mın bizim bu husustaki araştırmalarımızla düzeltilmesi gerektiğini bir mi­ sâl olarak belirtebiliriz78. Mutabahhir tarihçi Mükrimin Halil Ymanç modern metod ve tenkit­ lere pek itibar etmemekle ve siyasî tarih hudutları dışına da çıkmamakla beraber onun Dustûr-nâme-i Enverî’ye medhal, Anadolu’nun fethi, Sel­ çuklulara, Dânişmendlilere, ilk Osmanlılara ve Ak-koyunlulara dair neş­ riyatı ilmî değerlerini muhafaza eden bir ehemmiyet taşırlar. Tarihçili­ ğine ait bu vasıfları doiayısiyle mukadder hatalara düştüğünü ve bu ara­ da dikkate şayan misal olarak Türkiye Selçuklu devletinin kuruluşu, Dânişmendlilerin menşe ve hattâ isimleri hakkında kaynakların karışıklıklarmdan kurtulamadığını zikretmek yerinde olur79. 77 Barthold-Köprülü, îslâm m edeniyeti tarihi, İstanbul 1940. 78 Fuad Köprülü’nün büyük bir yekûn tutan eserleri hakkında ve bunların bir bibliyografyası Köprülü Arm ağanı (İstanbul 1 9 5 3 ) adlı 6 0 yaşı şerefine çıkan esere yazdığımız mukaddimededir (s. V-XXVI> X X V I -L II I ). 79 M. H. Ymanç’m neşriyatı arasında Enverî’nin D ustûr-nâm e’si (İstanbul 1928-1929, metin ve tahlilleri) Anadolu’nun F e th i (İstanbul 1 9 4 4 ), Akkoyunlular, Bayezid, I, Cihân-şah, D ânişm endliler (IA ) ile T T E M . de çıkan makaleleri mühim­ dir. Selçukluların feodal siyasî bünyelerine dikkat etmediği ve kaynaklan iknl bir tenkide tâbi tutamadığı için Türkiye Selçuklu devletinin kuruluşunu ve müstakil hüviyetini meydana koyamadığı, aşağıda kısmen ve Süleymânşah üzerindeki araştır­ mamızda (Î.A .) gösterilmiştir. Bunun gibi Dânişmend Ali Taylu’nun oğlu Gümüş-tekin Ahmed Gazi’yi d'a baba-oğul iki ayn şahsiyet sanmış ve onun Erm eni


Geniş bilgisi ve çeşitli tetkikleri ile Türk tarihi hakkında, bir allâme olarak, temayüz eden Zeki Velidi Togan, çalışmalarım daha ziyade Orta-Asya üzerinde teksif etmekle beraber, hem bu münasebetle “Umumî Türk tarihine giriş”, hem de başka vesilelerle Selçuk tarihi araştırmala­ rında çok mühim bir mevki alır80. Onun eserlerinde bazan teyidi güç fi­ kir ve görüşlere rastlanmakla beraber meydana koyduğu zengin malzeme ve ileri sürdüğü yeni meseleler ile bu çalışmalarının yol gösterici bir hü­ viyet kazandığı da olur. Yalnız, burada, Türk-îslâm medeniyetinin inhi­ tatı gibi büyük bir mesele Moğol istilâsiyle yakından ilgili olduğu halde onun bu istilâ rolünün daha ziyade müsbet neticeler verdiğine dair mü­ balâğalı görüşlere sahip olduğuna da işaret zarureti vardır81. CL Cahen Yakın Şark İslâm tarihi tetkikleriyle temayüz eden çalış­ malarının bir kısmını da Selçuklulara tahsis etmiştir. Veya diğerleri de dolayısiyle onlarla alâkalıdır. Selçuk tarihinin bir devri veya muayyen meseleleri üzerinde bir devamlılık arz etmemekle beraber bu çalışmala­ rın ilmî araştırmaların inkişafında ehemmiyeti aşikârdır. Oldukça zengin malzemeye dayanan bu tetkiklerin yeni fikirlerle cihazlandığı da görü­ lür82. Selçuklu-Bizans münasebetleri üzerindeki sağlam çalışmaları ile temayüz eden P. W ittek’in en mühim eseri, şüphesiz, küçük Menteşe Beyliği hakkında yazdığı mükemmel monografisidir. Bu münasebetler üzerinde daha bir çok verimli araştırmalar yapmış olan bu âlimin bir hu­ susiyeti de Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi meselesinde hudut gazile­ rinin rolünü fazlasiyle mübalâğalandırması ve bu büyük hadisede birinci

m enşeine d air bazı k ayn ak lara intikal eden efsân ev î riv ây etleri de îzah edem em iş­ tir.

K ay n ak lan

tahlil

kifâyetsizliği .dolayısıyla

eserinin

D ânişm endlilerin

d air kısmı İsm ail H âm i D âııişm end’in sert b ir tenkidine uğram ıştı

m enşeine

( T a rih K u r u m u ’

na açık b ir m e k tu p , İstanbul 1 9 4 5 , 6 6 s.) 80 Büyük âlim in U m u m î T ü r k tâ rih in e giriş yanltğt m eselesi

(T M , I I ) ,

M ecm u ası I ) , A z e rb a y c a n

(İstan b u l 1 9 4 6 ) , O ğu zla rın hıristi-

îlh a n ile r d e v rin d e A n a d o lu 'n u n iktisadi vaziyeti

(T H I T

(I A , II, s. 9 1 - 1 1 8 ) , Harizm îe, ve H a za rla r’a. dair ara ştır­

m aları onun Selçuk tarih i ile ilgili eserlerinin başlıcalandıı*. Eserlerin in bibliyograf­ yası Z . V, T o g a n ’a a rm a ğa n

(İstan b u l 1 9 5 5 )

adı ile şerefine çık arılan kitabın m u ­

kaddim esinde m evcud'dur. 81 B u h usu sta Böl. II, 5 , V II, 1 1 , V III , 7 . 82 Selçuk T arih i ile alâkalı neşriyatı M elik -n â m e v e Selçukluların m enşei, İslâm kaynaklarına göre M alazgird m u h areb esi, T ü rklerin A nadolu’y a ilk girişleri, A n ado­ lu T ü rk m enleri hakkında olup y e ri geldikçe b unlar bahis m ev zu u o lacak tır. B aşlıca eseri H açlılar zam an ın d a

Şim alî Suriye tarih i üzerindeki kitabıdır.

olarak, P re - O ttom an T u rk e y

C l.

C hen, son

(L o n d o n 1 9 6 8 ) adlı eserini n eşretm iş olup m üellif m e­

tinde kaynak ve m eh azların ı gösterm em iş; bizim Iktâ ve M îrî to pra k lar m eselelerine dair görüşlerim iz üzerinde hayli durm uştur.


derecede rolü olan Selçukluları ve Türkmenleri ikinci plâna atmasıdır. Sel­ çuklular üzerindeki tetkiklerin kifayetsizliği doiayısiyle meydana çıkan bu nazariyenin, bu mübalâğalı tarafiyle, artık tarihî realiteye uygun gelemiyeceğine ve kaynaklarla teyidine imkân bulunmadığına işaret etme­ liyiz83, 83

P. W ittek’in D as Furstentum

M entesch e

(İstanbul 1934, G. Ş. Gökyay ta­

rafından M enteşe Beyliği adile (Ankara 1 9 4 4 ) tercüm e edilmiştir (T . T . K, ) ; V on d er byzantirıischen zur türkischen Toponym ie (Byzantion, X ( 1 9 3 5 ) ; D eu x Chapîtres d e Vhistaire des T urcs de Roum (Byzantion 1936 ( X I ) ; T h e Rise of the Ottoman E m p ire (London 1 9 3 8 ), trc. F . Arik, Osmanlt im paratorluğunun doğuşu, İstanbul 1 9 4 7 ); Zur G eschichte Angoras in Mittelalter (F est. G. Jacob, Leipzig 1 9 3 2 ) ve Dobrucadaki hıristiyan türklere dair araştırmalar]. Anadolu Selçukluları tarihi ile ilgili çalışmalarının başlıcalarıdır. Müellif bu araştırmalarının bir kısmım D eu x çhapîtres.v e ... Osmanh İm paratorluğunun doğuşu adlı iki tedkikinde,..umumî..bir gö­ rüş ve terkiple, Anadolunun fethi ve Türkleşmesi gibi ağır meseleleri ve bunların mânâsım belirtmeğe çalışmıştır. F ak at Selçuklular tarihi ve Türkiye Selçukluları üzerinde henüz bu meseleleri terkibe elverişli araştırm a yapılmadığı ve kendisi de Beylikler devri ötesinde derinleşmediği için Anadolunun Türkleşmesi ve bu ülkede doğan Türk kültürü, ilim âleminde hâlâ bir m uam m a hâlinde kalmış ve kaynaklara göre Selçuk tarihini takip edemeyerek tam am ile yanlış hükümlere varmıştır. Gerçek­ ten, Anadolunun fethinde, birinci âmil Büyük Türk m uhacereti ve Selçuklular oldu­ ğu halde P. W ittek gazilerin ve onların mümessili Dânişmendlilerin rolünü aşkın bir derecede m übalâğa etmiştir. Selçukluların zuhurundan önce Bizanslılar bir asırdan beri taarruz ederek U c (s u ğ u r ) teşkilâtını yıktıkları ve İslâmm en kuvvetli za­ manlarında bile U c gazilerinin küçük hudut muhafaza ve akmlarıııdan ileri bir rolü olmadığı haid'e büyük Türkmen kavminin m uhaceretile, Büyük Selçuklu devletinin siyâseti ve m ücadeleleri ile gerçekleşen fütühat bir avuç gazi’ye atfedilmiş; gazile­ rin mümessili gösterilen Dânişmendlilerin destana göre M alatya’dan çıktığı (lı. 360 yılı) esasına dayanırken de burasının bir asır önce Bizanslılar tarafından işgal, müsiüman halkının imha edildiği de hesaba katılmamıştır. Selçukluların Anadolu’yu feth etmek niyetinde olmadıklarına dair düşünce de m übalâğa edilen gaziler nazariyesinin bir dayanağı olmuş; Büyük Türk m uhacereti ve bununla alakalı olarak Selçuk sultanlarının Anadolu’yu fetih siyâsetleri anlaşılmadan sâdece, m ünferit bir hâdise olarak, Alp Arslan’m Anadolu’dan önce Şii Fâtim îlere karşı giriştiği sefer dolayısı ile Cl. Cahen’in bunu bütün Selçuk devrine teşmil eden yanlış fikrine dayanmıştır (aşağıda, böl. II, bahis 5 , 6 y a bak.). Müellif Anadolu’da ilk teşkilâtın Dânişmendliler tarafından kurulduğunu da ileri sürerken hem destanı rivâyetlerin tesirinde kalmış ve hem de Türkiye Selçuk d ev ­ leti 1075 de kurulduğu halde bu hâdisenin bugüne kadar karanlık kalmış ve daha sonra vuku bulmuş olduğu kanaatile hareket etmiştir. P. W ittek Gazilere ve Dâniş­ mendlilere verdiği mübalâğalı rolü belirttikten sonra Süleymanşah’ı Bizans’m bir memuru ve tâbi (federe) bir kumandanı sayar; onun ve oğlu I. Kılıç Arslanın Şark seferleri dolayısı ile Selçukluların Aııadoluyu benimsemediklerine dair bir hüküm çıkarırken de hiç bir tenkide dayanamaz. Filhakika birinci fikir Bizans kaynaklarının realiteyi değil kendilerine mahsus anlayışlarım hakikat olarak kabul eden J. L au ren t’a dayanmaktadır. Nitekim aşağıda (V I, 2 ) görüleceği üzere paytahtuıı Bizans’m yakı-


Anadolu şehirleri tarihine dair mühim vesikalar toplayarak neşriyat­ ta bulunan îsm ail Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı teşkilâtı ve Anadolu Bey­ likleri hakkmdaki eserleriyle de Selçuk tarihine çok hizmet yapmıştır. Bazı tahlil ve terkip zaaflarına rağmen bu eserler bu mevzularda toplu nında, İzn ik ’te, k u rarak M arm ara sâhillerine hâkim olan, İm p arato rları, tah ta çık a r­ mak ve indirm ekte, o yu n cak h alin e getiren Süleym an böyle b ir d u ru m d a değil, ak­ sine M elikşaha karşı saltanatın ı ilân etm iş ve B izan s’ın A nadolu ile bütün m ü n ase­ betlerini de fiilen v e m u ah ed ey e göre kesm işti. Süleym an v e o ğ lu ’nun şark seferleri çeşitli âm illerin tesiri ile olduğu hald e m üellifin b u seferleri Selçuk sultanlarının X I I . asır

sonlarına değin A nadolu’yu

benim sem em iş

olm aların a bir delil sayarken de b u sul­

tanların M oğol istilâsına k ad ar ajoıı Şark siyâseti v e h arek etlerin i bile düşünm em iş ve b ö ylece nazariyesinin bütün dayanakları gibi bu d a tam am iyle esastan âri kalm ıştır. Bu g aziler nazariyesinin. ağırlık m erkezini d*e O rtaçağ Türkiyesinin etnik b ü n ­ yesine v e fetih ten sonra doğan T ü rk kültürüne d air görüşler teşkil ed er. G erçek ten m üellif fetih v e T ürkleşm ede birinci rolü gazilere ve D ânişm endlilere verirken bu ülkenin onların bünyesine göre Türkleşm esi ve b ir kültüre sahip olm ası kendisi için tabiî idi. P . W itte k h u d u t gazilerin e ırk ve kültür bakım ından yerli unsurların karış­ m ası, kaynaşm ası v e devam lı ih tid alarla ço ğ alm ası olarak yeni b ir etnik hüviyet k a­ zandırırken de fetih harek etlerin e y erli halkın ve bilhassa E rm en ilerin katıldığına, h attâ D ânişm endlilere E rm e n i m enşei bile atfolunduğuna ve n ih âyet eski y e r a d la ­ rından b ir ço ğ u n u n devam ına d ay an m ak ta ve fetihle T ürkleşen A nadolu’d a küllî ve köklü bir değişiklik olm ayıp sâ d e ce B izan s

cilâsı y erin e m üslüm an cilâsım n hâkim

olduğuna, aynı şartlar tesirile Selçukluların hâkim iyeti zam an ın d a da evlenm eler ve ihtidaların d evam ı ile etnik v e kültürel inkişâfın gazilerin ve D âııişm endlilerin b ü n ­ yesine g ö re, aynı karışm a ve k ayn aşm alara uygu n bir şekilde, cerey an ettiğin e hük­ m etm iştir. T arih î k ayn ak lara v e realiteye d ay an m ay an m üellif, b u görüşü ile, g a z i­ lere verd iği tasavv u r ötesi m evki bir ta ra fa , B üyük T ü rk m u h aceretin in şumûlüııü k av rayam ay an v e tedkîke d ay an m ay an um um î k a n a a ta tercü m an olm akta, husûsiyle W . R am say ’in T h e In term iz tu re o f ra ces in A sia M in ö r (P ro c e . B . A cad em y ) daki dağınık, fak at iddiasız fikirleri geliştirm ekte ve O sm anlılann yen i b ir ırk olarak d oğ­ d uğu na d air F . K öprülü tarafın d an b e rta ra f edilen ( L e s O rigines d e F E m p ir e Ottom a n , P aris 1 9 3 5 )

b ir tezin Selçuklulara tatbiki m ahiyetin i alm aktadır. H albuki P .

W ittek , m ükem m el eseri olan, M e n t e ş e b e y liğ in d e , h iç olmazsa g ö ç e b e ,

Türkm en -

lerin nasıl d alg alar halinde A nadolu u çlarım istilâ ettiklerini gösterm işti. G azilere aid olduğu id d ia edilen bir T ürkleştirm e vazifesi ifâ olunm uş olsa bile bunun A nadolu’da sü r’atle yerleşen b ir m illetin etnik ve kültürel bünyesin de m ühim bir tesiri düşünü­ lem ez. A nadolu y erli halklarının Bizans m ü d afaasın a cid d î b ir suretle iştirak e tm e ­ dikleri m alûm bulunm akla b erab er bunların T ü rk fetih lerin e katıldıkları ve hele kitle halinde îslâm iyeti kabul ettikleri hususunda h iç bir h âd ise ve kayıd m ev cu d değil­ dir (b ak . Osm an T u ra n , Islam isation d ans la T u r q u ie d u M o y en -â g , Studia Islam ica, x. ) . B ö y lece m ü nferid kalan

ih tid alar v e aşağıd a sebeplerini k ısaca

belirttiğim ize

g öre, Bizans Anad'olusundaki m edenî sukut dolayısı ile T ürklerin yerli halktan aldık­ ları etnik ve kültürel tesir pek cüzî kalm ış; y erlilere verdikleri kültür unsurları daha çok olm uştur. D ânişm endlilerin m üphem k ayıdlar vak tiyle

E rm en i m enşeine d air bazı

kaynaklarda rastlanan

M. H . Y ın a n c’ı da b ir hayli uğraştırm ış

( A n a d o lu ’n un

F e t h i. s, 9 3 - 1 0 0 ) olup d ah a o d ev ird e D â n işm en d -n â m e rivayetlerinin yayg ın bulun-


ve ileri bir adım teşkil eder kitabelerin neşri ile de zengin malzeme ve­ rirler84. Mehmed Köymen inşa kitaplarına dair mühim bir tetkikinden sonra da Sultan Sancar ve Selçukluların ilk devri üzerindeki mühim eser­ leriyle tanınmıştır. Siyası tarih tetkikleri içinde kalan ilim adamının bu masından ve kaynaklara da bu karışıklığın aksetmesinden başka bir şey değildir. Gerçekten, tafsilâtı Dânişmendliler hakkında hazırladığımız araştırm ada verilmekle beraber, burada Destân’a göre 360 (9 7 1 ) de M alatya’ya ve Battâl Gazi’ye bağlanan Dânişmend Gazî’nin aynı zamanda Ali bin Y ahya’nın neslinden gelmekte ve desta­ nın, Bızanslılara karşı 2 4 9 ( 863) de şehid düşen, bu Ermeni mühtedisini de içine almakta olduğunu belirtirsek bu rivayetlerin ana kaynağım göstermiş oluruz. Fetih ­ ten sonra eski şehir ve köy adlarının, bölgesine göre, değişik bir ııisbette, yaşaması tabiî ve izahı pek kolay olup türkleşmede ve yerli kültürün devamında bu unsura fazla bir ehemmiyet atfedilemez. Müellifin bu kadar kudretli göstermek istediği D â­ nişmendlilerin Selçuklular tarafından, artık Anadolu’yu benimsedikten sonra, ortadan kaldırılmalarına dair sebep te pek anlaşılmaz olup sultanlann Selçuk hanedanına mensup olmalarına ve Selçukluların îslâm dünyasından kültür unsurları getirtm ele­ rine bağlanmıştır. Müellifin iddiası hilâfına da futûhat devrinde olduğu gibi sonra­ ları d a Anadolu hâkimiyeti Selçuklulara aid bulunup Dânişmendliler bunu sâdece I., Kılıç Arslan’m ölümünden sonra ve Melik Gazî devrinde 1109 dan 1135 yılma ka­ d ar ellerinde tutabildiler. Dânişmendliler ile Selçuklular arasındaki mücadelelerin esasında aranan bir kültür ajdaıılığmı düşünmek ve bu fark doîayısiîe de Selçuklu­ ların onlara mahsus gazı ünvamnı almaktan çekindiklerini ileri sürmek te hiçbir te ­ mele dayanmaz. U c emirlerine mahsus bulunan ve Dânişmendliler gibi her uc beğine sultanlar tarafından tevcih edilen bu ünvamn sultanlar tarafından nâdiren kullanıl­ ması tabiî idi. Seyyid gazî mezannm, hiç olmazsa II. Kılıç Arslan zamanında, 1174 te, bilindiğine dair H erevî’nin kaydı (Kitâb uz-Ziyârât, nşr. J. Thomine-Sourdel, Şam 1953, s. 5 8 ) Dânişmendlilerin yıkılışından sonra, I, Gıyâseddin Keyhusrevi tah­ ta çıkarmalarına yardımları doiayısiyle, Selçukluların onlara bir cemileleri olduğuna dair düşünceyi de bertaraf eder. P . W ittek, böylece o zamana kadar, bu karanlık kalmış devrîtı bu mühim m e­ selelerine temas ederken Beylikler devri ötesinde pek hazırlıklı bulunmadığı ve kay­ naklara ve husûsile mevzularla alâkalı kayıdlara dayanmadığı için bu umumî ve müphem görüşlerini de tamamiyle yanlış vazedilen Gaziler nazariyesine bina etmiş ve herhalde müphem ve kifayetsiz hüviyeti dolayısile de bu görüşü pek akis bı­ rakmamıştır. Bununla beraber Cl. Cahen bâzı araştırmalarında bu eserlere “ e n i y i u m u m î b i r g ö r ü ş ” (Byzantion, X V III (1 9 4 8 ), s. 6 ) ııazarile bakarken bu hu­ suslar ile uğraşmamış bulunduğunu da gösterir. Bu kadarla W ittek’m Gaziler nazariyesinin zaaflarım belirtmiş oluyoruz. Bu eserimizde türlü vesilelerle bu hususlara temas edilecek, fakat asıl tafsilât “Anadolu’nun türkleşmesi” adlı kitabımızda veri­ lecektir. 84 Osmanlı teşkilâtına m edhal (İstanbul 1 9 4 1 ). Burada Büyük Selçuklular, Ana­ dolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri, Ilhaniler ve Memlûkların müessiseleri ele alın­ mıştır. Asıl çalışmalarını Osmanh tarihine vermiş olmakla beraber Sivas şehri (İstan­ bul 1 9 2 8 ), Kitâbeler I, II (İstanbul 1 9 2 7 -1 9 2 9 ), Kütahya şehri (İstanbul 1 932) ve Anadolu beylikleri (İstanbul 1937) O rtaçağ türkiyesi üzerindeki çalışmalaıımn esa­ sım teşkil eder.


sahada sağlam çalışma yaparken bir yandan fazla teferruata girişmesi, öte yandan mühim meselelerden uzak kalması ona ait çalışmaların bir hususiyetdir85. İbrahim Kafesoğlu’nun Melikşah hakkmdaki eseri devrin ehemmiyeti ile asla mütenasip olmamakla beraber ilk bir monografi ola­ rak kıymet kazanmakta; fakat Anadolu ile ilgili bahisleri de M. H. Yinanç’m hatalarını tekrarlamaktadır. Onun, kaynak ve tetkik bakımından daha müsait bulunan Harizmşahlar tarihi daha sağlam bir çalışma mah­ sulüdür. Bununla beraber burada da Barthold, F. Köprülü ve Zeki Velidi Togan’m bâzı mühim çalışmalarına ve malzeme bolluğuna rağmen siyasî tarihin dar hududlarını aşmamıştır86. Faruk Sümer’in Oğuz etnolojisi üze­ rinde yaptığı araştırmalar, umumî görüşlere sahip bulunmamakla ve mü­ him meselelerden uzak kalmakla beraber, Selçuk tarihi için kıymetli bir çalışma mahsulüdür87. A. S. Lampton İran toprak idaresine dair eserin­ de Selçuk ıktâma da yer vermiştir. Lâkin müellif kaynak ve tetkikleri kâfi derecede kullanmadığı gibi bu mühim mevzuun mahiyeti sağlam bir şe­ kilde meydana konmamış ve bu müessesenin Selçuklular ile geçirdiği in­ kılâp ve yenilikler de belirtilmemiştir88. Melikşâh’ın ölümünden sonra Selçuk İmparatorluğunun uğradığı siyasî buhran hakkında M. Sanaullah’m küçük eseri de kayde değer89. Selçuk tarihi kaynakları arasında kullanılması gereken Türkçe D ânişm end-nâm e ’yi güzel bir tetkik ve Fransızca tercümesiyle neşreden İ. Melikoff destandaki tarihî unsurları meydana koymakta ileri bir adım atmıştır90. 85 B ü y ü k S elçu k lu im paratorluğu II,

(A n k ara 1 9 5 4 ) , B ü y ü k S elçu k lu im parator­

lu ğ u n u n kuruluşu (D il, T arih F , dergisi, X V , 1 -3 ( 1 9 5 7 ) , X V I, 3 -4

( 1 9 5 8 ) , Büyük

Selçuklular devrini um um î m ah iy ette ele alan S elçu k lu la r d ev ri türk tarihi (A nkara 1 9 6 3 ) M ehm ed K öym en’in başlıca eserleridir. 86 İb rah im

K afesoğlu, M elikşah d ev rin d e B ü y ü k S elçu k lu im pa rato rlu ğu

bul 1 9 5 6 ) ; H ârizm şahlar d ev leti tarihi

(A n k ara 1 9 5 6 ) .

(İsta n ­

İslâm Ansiklopedisinde İ.

K afesoğlu im zâsm ı taşıyan S elçuk lu la r m addesi ise bizim , kendi idarelerinde bulunan, Ansiklopedi’y e gönderdiğim iz b u kitabın, kendine

göre, bir hulâsası olup eserimiz

basılacag yerd e tutulm uş v e adı zikredilm eden aktarılm ıştır kında y e n i b ir neşir m ü n a s eb eti ile, B elleten , sayı 1 1 6

(B ak . S elçuklular hak­

( 1 9 6 5 ) , s. 6 3 9 - 6 6 0 ) .

87 A nadolu’y a gelen O ğuz b o y lan n a aid arşiv m alzem esini to p lay an b u çalışm a­ lardan sonra X . asırda O ğuzların hayatları, O ğuzlara a id d esta n î e s e rle r v e nihâyet O ğuzlaı’a dair umumî bir m akale (İA ) başlıca çalışm alardır. M üellif O ğuzların m en­ şei, m u h aceretleri, İçtim aî ve kültürel durum ları gibi m eselelere girişm em iştir. D e ­ ğerli v e çalışkan tarih çi bu araştırm alarım şim di bir kitap h âlinde neşretm iştir. Onun N . L u g a l ile birlikte T arih-i D iy â rb e kri yy e V i (A n k ara, 1 9 6 4 )

neşre başlam ış olm a­

ları d a kayde şayandır. 88 L a n d lo rd A a n d P easant in Iran, O xford 1 9 5 8 . 89 Sanaullah, T h e D e c lin e o f the S alju qid epnvpire, C alcu ta 1 9 3 8 . 90 L a G este d e M elik -D â n işm en d , I, Paris 1960. M üellif daha önce D u stu r-n i-


Bizans ve Haçlı tarihi üzerindeki çalışmaların Selçuklularla ve hu­ susiyle Ortaçağ Türkiyesi tarihi ile uğraşanlar için büyük bir ehemmiyeti vardır. Lebeau, Finlay ve sair bir çok müelliflerin umumî Bizans tarihleri ile Bizans’a dair çıkan monografi, dergi ve sayısız tetkiklerde Selçuk-Bizans münasebetleri ile ilgili mühim kısımlar ve kayıtlar vardır. Bu müna­ sebetleri doğrudan doğruya ele alan J. Laurent’in eserleri ise hususî bir ehemmiyet arz etmektedir. Bununla beraber ona aid bu eserlerde Şark kaynaklarına ve tarihine kâfi derecede nüfuz edememekten ileri gelen mukadder hatalara rastlanır91. Bu vesile ile Selçuk tarihi üzerindeki ça­ lışmaların da Bizans tarihi için ehemmiyeti kendiliğinden meydana çık­ makta ve kendi çalışmalarımızda bazı meseleler de aydınlanmış bulun­ maktadır. Anadolu tarihî coğrafyası hakkında Saint-Martin, W. Ramsay ve E. Honigmann’m, birbirini tamamlayan eserleri Bizans tarihi kadar Selçuklular için de birer el-kitabıdır92. Haçlı tarihi için son olarak çıkan R. Grousset, D. Runciman ve A. S. Atiya’nm eserleri mühimdir93. W. Hasluck’un Bizans, Avrupa ve kısmen de Islâm-Türk kaynaklarından topladığı malzeme ile Selçuk ve Osmanlı devirlerine ait dinî ve etnografik araştırmaları da çok lüzumludur94. Orta-çağ Şark ticaretinde Türkiye Şark-Garp kavimleri arasında bir köprü vazifesini görmekte ve bu sebep­ le bu bakımdan da Selçuk tarihi büyk bir ehemmiyet taşımaktadır. Orta­ çağ Şark ticareti hakkında W. Heyd’in iki ciltlik klâsik eseri hâlâ kıymeme-i Enverî’yi de La Geste d ’U m ur Pacha (Paris 1954) adile fransızcaya tercüme etmiştir. 91 Bizans-Selçuk münasebetleri üzerinde yapılan araştırmalarda J. L aurent’niıv eserlerinden daima faydalanılmıştır. Aşağıd'a onun bazı hataları düzeltilecektir. Bu hususta en mühim tedkîkleri Byzance et les turcs Seldjoucides jus$qu'en 1081, Nancy 1913; Byzance e tles Origines du Sultanat de Roum (M elanges Clı. Diehl, I, Paris 1930; D es G recs aux Croises, Byzantion I, 1924. 92 Saint-Martin, M emoires h\storiques et geographiques sur l’A rm enie, Paris 1819; W . Ramsay, T h e Historical Geography of Asia M inör, London 1890 (tr. trc. M. Pektaş, Anadolu’nun tarihî - Coğrafyası, İstanbul 1 9 6 1 ); E . Honigmamı, D ie Ostgrenze des byzanUnischen Reiches, Bruxeîles 1935. Bizans-arab münasebetlerine dair arap kaynaklarının toplanması gibi Bizans-Türk münasebetleri hakkında da böyle bir eser faydalı olurdu. 93 Haçlılar hakkında yapılan geniş neşriyat arasında son olarak bu müelliflerin eserleri kayda şayandır. Histoire des Croisades, Paris 1934 -1 9 3 6 ; A History of the Crusades, Cambridge 1951-1952; The Crusades in the Later M idlle A ges, London 1938. ........ 94 Bu araştırmalar Christianitıj and İslâm u nd er the Sultans (Oxîord 1929 iki cild; Bektaşilik tedkîkleri (İstanbul 1928) adlı eserlerinde toplanmışür. îllıaniler için D’Ohsson ve Howortiı’ın umumî Moğol tarihlerinden sonra B. Spuler’in İran M oğollan tarihi (Ankara 1957) mühimdir.


Selçuklu Tarihi Araştırmalarına Dair

27

tini muhafaza etmekte,95 G. I, Bratianu’nun Karadenızde Ceneviz tica­ retine ait araştırması da buna bir ilâve olarak mühim malûmat vermek­ tedir96, Bizim “Orta-çağ Türkiye İktisadî tarihi” adlı eserimiz çıkıncaya kadar bu eserlerin dağınık bahisleri ve kayıtları gözönünde tutulmalıdır. Selçuk âbideleri ve sanat eserleri üzerinde oldukça mühim bir neşri­ yat yapılmıştır. Bunlar arasında J. Strzygovsky, H. Gluck’un çalışmaları Türk sanatı hakkında umumî ve yeni görüşlerle temayüz eder. Orta ve Şarkî Anadolu âbideleri hakkında Van Berchem, Halil Edhem, A. Gabriel, Konya ve havalisi münasebetiyle Löytved ve F. Sarre, Cenubî Garbı Anadolu mimarisi için R. Riefstahl ve son olarak Selçuk kervansarayla­ rını toplayan Erdmann ve umumî Türk sanatı adlı eseri iie E. Diez Sel­ çuk sanatı ve âbideleri üzerindeki başlıca neşriyatın sahipleridir. A. Migeon ve G, Marçais’nin İslâm sanatına dair eserlerinde Selçuklularla ilgili mühim kayıtlara rastlanır. Pope’nin İran sanatında Selçuklular için de mühim bahisler vardır, tslâm ülkelerinde ve bilhassa İran’da Türk sanat mahsullerinin İranlılara mal eden fikir ve neşriyatın henüz düzelmediği­ ni de bu münasebetle hatırlatmak icap eder. Bundan başka bir Selçuk tarihinin mevcut bulunmaması da bu neşriyatta kaçınılmaz bir takım hatalara sebebiyet vermiştir, ki bu hususa da bir misal ile temas etmek yerinde olur. Filhakika, Van Berchem ,, Halil Edhem ve Gabriel, bazı eski sütun başlıkları dolayısiyle, Kayseri Ulu Camiinin kiliseden çevrilmiş ol­ duğunu ileri sürüyorlardı97. Halbuki çağdaş bir müellifin, Dânişmendli Melik Mehmed “uzun zamandan beri harap olan Kayseri’yi yeniden imar etmeğe başladı. (Yıkılmış) büyük mâbedîerden kopardığı mermer taşlar iie binalar inşa etti; daimî orada oturuyordu”, kaydiyle ona ait bu Ulu Câmideki kilise sütunlarının menşeini ve bu hükmün yanlışlığım mey­ dana koymuştur98. Bunun gibi Alâaddin Keykubad tarafından KayseriSivas yolu üzerinde inşa edilmiş Sultan Hanı da, tarihî malumatın elde edilmemesi yüzünden, son müellifçe muahhar bir devre mal edilm işti". Bu neşriyat tablosu bile Selçuklu tarihinin ne derece karanlıklar de kaldığını, araştırmaların da çok kere doğrudan doğruya mevzu rinde değil kenarında olduğunu, yeri geldikçe işaret edileceği üzere, him meselelerin neden meydana konmadığını, kavranılamadığmı ve 95 H isto ire d u C o m m e rc e d u L ev a n t au M o y en -â g e , Paris 1 9 3 6

için­ üze­ mü­ hat­

(b ask ısı).

96 C o m m e rc e G en ois d an s la M e r N o ire au X I H e siecle, P aris 1 9 2 9 . 97 B ak. V an B erch em , E p ig ra p k ie d e s D a n is h m en d id e s, Z A , X X V I I , s. 8 9 ;

H.

E d h em , K a y seriy y e şeh ri, İstanbul 1 3 3 4 , s. 1 7 ; A . G ab riel, M o n u m en ts tu rcs d ’A natolie, P a ris 1 9 3 1 , I , s. 3 2 . 98 Süryani M ihael, C h ro n iq u e , III, s. 2 3 7 . 99 B ak. O sm an T u ran , S e lç u k kervansarayları, B elleten X X X I X

( 1 9 4 6 ) , s. 4 8 0 .


tâ tersine anlaşıldığını gösterir. Bu durum çalışmaların kifayetsizliği ile alâkalı olmakla beraber Çin hudutlarından Akdeniz kıyılarına kadar uzun süren, bir çok ülke ve kavimlerin tarihini de içine alan bir devrin tetki­ kinde karşılaşılan güçlükleri de kolayca göstermektedir. Kaynakların ki­ fayetsizliği, dağınıklığı ve çeşitli dillerde bulunması da hatırlanmalıdır. Öte yandan Selçuklu tarihi, dar mânasiyle, Selçuk’un soyundan gelen ha­ nedanların kurdukları devletlere inhisar etse de, geniş mânasiyle, bir çok Türkmen beyi, Atabegler ve Emirler tarafından kurulan devletleri ve bir çok hükümdarları, Türkistan hanlarını, Gazne, Harizm ve Gor sultanla­ rını da içine almakta, bu sebeple bu büyük devir azâmet kazanmakta ve netice olarak Selçuklu tarihinin yazılmasını güçleştirmektedir. Fakat J. Sauvaget^nin, isabetle kaydettiği üzere, Selçuk imparatorluğunun kuruluşu, yeni düşünce ve hayat tarzı ve yeni an’aneler getirmekle “îslâm mede­ niyetinin bir yenileşmesi”, X I. asırdan sonra Yakm-şark tarihinin anah­ tarı olduğu ve hattâ Avrupa tarihi ile de çok alâkalı bulunduğu halde “Avrupah şarkiyatçıların tetkiklerini Mısır ve başka sahalar üzerinde tek­ sif etmeleri”100 bu devrin karanlık kalmasının başlıca sebebini teşkil eder. Selçuklu tarihi hakkındaki araştırma kifayetsizliği ve bilgisizlik bu dev­ rin mütahassısı olmayan bazı ilim adamlarım menfi fikirlere şevketmiş; îslâm kavimleri ve medeniyeti tarihinde yeni bir safha ve hayatiyeti ya­ ratan Selçukluların ve bu münasebetle Türklerin îslâm medeniyetinin in­ hitatına âmil olduklarına dair ağır hatalara da sebebiyet vermiştir101. Bura­ da Selçuklular Tarihi ve Türk-îslâm Medeniyeti adlı bu eserimizle Sel­ çuklular tarihini, umumî esasları ve meseleleri ile, toplu bir şekilde mey­ dana koyar ve aydmlantırken, kaynaklara bu kitabın hacmi ve mahiyeti ııisbetinde bir bahis ayrılmış ve metinde de bir arada veya mevzuların ehemmiyet kazandığı hallerde ayrı ayrı gösterilmiştir. Büyük Selçuklular tarihi bu şekilde telif ve teksif edilirken, îslâm Ansiklopedisinde Anadolu sultanlarım oldukça tafsilâtlı yazdığımız için, Türkiye Selçukluları çok daha kısa ve umumî çizgileri ile ele alınmış ve bu hususta tafsilât ve bib­ liyografya için de bu makalelere havale yapılmıştır. Hattâ bu maksada yapılmış neşriyat düşünülerek, Melikşah ve Sancar devirlerinin tafsilâ­ tından kaçınılarak mühim meseleleri ve medeniyet tarihi gozönünde tu­ tulmuş; geniş mânasiyle, İktisadî, İçtimaî ve kültürel cepheleriyle bir Sel­ 100 J. Sauvaget, Introdııdtion a l’histoire de l’Orient musulman (Paris 1 9 4 3 ) adlı el-kitahmda Selçuklular tarihinin umumî kaynaklarım ve bibliyografyasını verirken (A. s. 140-152) Selçukluların cihan tarihinde ehemmiyetine dair yeni bir görüşe sa­ hip olduğunu göstermiştir. Bu eser Cl. Cahen tarafından genişletilerek ikinci defa basılmıştır. 101 Bak. böl. V III, 6.


çuk tarihi bundan sonra neşredilecektir. Tarihte ehemmiyet ve rolleri mahallî kaldığı nisbette de kaynaklan bol olan Irak, Suriye ve Kirman Selçuklularına ise eserde daha umumî olarak temas edilmiş ve kaynak­ ları da ancak zarurî hallerde gösterilmiştir102.

102 Selçuklu tarihi ile alâkalı bir kaç yeni fakat ciddiyetsiz yerli ve yabancı eser daha çıkmıştır, ki burada onlardan bahsetmek bile yersiz olacaktır.


SELÇUKLULARIN MENŞELERİ VE İLK DEVİRLER

SELÇUKLULAR, Türklerin îslâm dünyasına hâkim olmalarına ve yayılmalarına, îslâm medeniyeti ve kavimleri tarihinde yeni bir devir aç­ malarına âmil olan kavim ve hânedanlarm adıdır. İki esâs kola ayrılıp XI. asırdan XIV.^ asra kadar Türkistan, Hvvarizm, Horasan, Efganistan, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Türkiye’de hüküm sürmüşlerdir. Selçuk’un oğlu Mikâ’iPin neslinden gelen Büyük Selçuklular ile Irak, Kirman ve Suriye Selçukluları birinci kolu, Selçuk’un büyük oğlu Arslan Yabgu’nun torunları tarafından kurulan Türkiye Selçukluları da ikinci kolu teşkil eder. Devletin kuruluşundan önce S e l ç u k l u l a r (Selçukıyân, Selçukıyye , Salâcıka) tâbiri, dar mânası ile, sadece, Mikâ’il’in oğulları Tuğrul ve Çağrı beylere mensup türkmenlere âlem olup, diğerleri bâzan Sel­ çuk’un oğlu Yusuf Yınal’a nisbetle Y ı n a l l ı l a r (Yinâliyân) ve Arslan Yabgu’ya mensup olanlar da Y a b g u l u l a r (Yâvgiyân veya Yâvgıyya) adları ile anılmışlar; daha küçük zümreler de, beyleri dolayısı ile, K ı ­ z ı l t ı l a r , Y a ğ m u r l u l a r adlarını almışlardır. Çok geniş mânasiyle de Türkistan’dan Akdeniz kıyılarına kadar hüküm süren bütün bu devir türkleri Selçuklular tâbiri şumûlüne girer. Bu hânedamn ceddi Selçuklun adı, arap harflerinin fonetik kifayet­ sizliği doiayısiyle, kaynaklarda ve tetkiklerde, S e l ç u k şeklinde yerleş­ miş ise de, bu şekil Türkçe âhenk kanununa aykırı olduğundan, tarihçi­ lerin dikkatini çekmiş ve ilk defa Marquart bunun aslında “Salçuk” ol­ ması gerektiği fikrini ileri sürmüştür. Fakat önce W. Barthold, daha son­ ra da bu meseleyi husûsî bir araştırma mevzûu yapan L. Rasonyi, Kâşgarlı Mahmud’un ve Dede-Korkut kitabının verdiği yazılışlara dayana­ rak, doğrusunun “Selçuk” olacağı tezini müdafaa etmişlerdir1. Bu tez ol­ dukça tasvib. görmüş2 ise de eski şekil yine de muhâfaza edilmiştir. X II. 1 Bk, L . Rasonyi, Selçuk adtmn m enşe’ine dair, Belleten, X , s. 3 7 7 -3 8 4 . 2 F . Köurülü, Belleten, X X V II, s. 274.


ve X III. asır müellifleri de bu tezi te’yit eden bu nnlâyı vermişlerdir3. Bu beş kaynak dışında bütün Islâm yazarları ismi hep “ Selçuk '* şeklinde yaz­ mışlardı. Bu imlânın, “Salçuk” şeklinde telâffuzuna bir engel bulunma­ dığından Salçuk ve Selçuk gibi iki telâffuz ile karşılaşmış oluyoruz. Bu sebeple birinci tezin de reddedilmiş olduğunu sanmıyoruz. Bilâkis Türkçenin, fonetik bir kaide olarak, kalın seslerden ince seslere doğru tekâ­ mülü düşünülürse aslının “ Salçuk” olduğu ve “Selçuk” şeklinin muahharen meydana çıktığı anlaşılır. Filhakika kaynakların ittifak eylediği “Sel­ çuk” imlâsının “Salçuk şeklinde olduğu ve söylendiği hakkında bir delîl de eski türkçede sal- (sel- değil) isim ve fiil kökü ile yapılmış bir takım isimlerin mevcûdiyetidir. Gerçekten Salgı, Salı, Salındı, Saltuk ve Salguf (Salur) adları bu görüşü te’yit eder. Bundan başka “salçtğ” kelimesinin de bâzı türk lehçelerinde (Koybal ve Sagay) “mücâdeleci” mânasına gel­ mesi, kuvvetli bir delîl olarak, kayda şâyândır. Bu son kayıt üzerinde dikkati çeken P. Pelliot bu güzel delîle rağmen, Barthold’ün te’siri ile, bundan faydalanamamış ve ikinci teze iltihak etmiştir4. Böylece eski mü­ elliflerin türklerden bu ismi Salçuk şeklinde duyarak zaptettiklerini, baş­ layan Selçuk telâffuzu henüz umûmîleşmeden yazılı kaynakların baskısı ile birinci imlânın yerleştiğini ve İkincinin meydana çıkamadığını mey­ dana koymuş oluyoruz.

1. Selçukluların Menşei Selçukluların 24 Oğuz kabilesinden K ı n ı k boyuna mensup bulun­ duğunda kaynaklar birleşmekte ve bu hususta hiç bir tereddüt kalma­ maktadır5. Alp Arslan zamanında Suriye havâlisini fetheden Y a b g u 1 u (Yavgıyya) türkmenleri r e i s i A t s ı z’m aynı K ı n ı k boyuna mensup olduğunu da ilâve edelim6. Diğer kaynaklara ve an’aneye aykırı olarak 3 Azîmî, nşr. C ah en , J A ,1 9 3 8 , s. 3 6 0 , 4 6 0 . vakfiyesi

( 6 1 5 ) , Anili Kadı B urhaneddin

K eykâviis’e aid

Sivas D ar uş-şifâ

E n is u l-k ulû b nşr. F . Köprülü, aynı yer,

s. 5 0 1 . 4 N o tes su r l’histoire d e F H o rd e d ’Or, P aris, 1 9 5 0 , s. 1 7 6 . îsim bütün O rtaçağ b o yu n ca Selçuk h atu n olarak m elike v eya pren slere d e verilm iş ve bu arad a Ilhani devrinde yine ilk şekli ile S alcu k hatun şeklinde m ey d an a çıkm ıştı (B a k . Reşideddin, T arih-i G azânî, nşr. K. Sahıı, s. 1 0 ) . 5 K âşgarh

M ahm ud, D îv â n ,

I,

Sadr u d -D în

el-H useynî,

A h b â r u d -d ev let

al~

Salçukîya, L â h u r, 1 9 3 3 , s. 3 ; O ğu z -n â m e, Topkapı 1 6 5 4 , 2 5 0 a ; R aşîd al-D în, Câm ı ut-tavârîhf nşr. güzide,

A h m ed A teş, A nkara 1 9 6 0 , s. 5 ;

H am dullah K az vînî,

Târih-i

G M , s. 4 3 4 .

6 îb n ul-A zrak, T â r î h

M ayyâfârkîn,

B ritish M useum , O r. 5 8 0 3 , 1 5 3 b .


Kâşgarlı Mahmud’un K ı n ı k boyunu alt sıradan başa çıkarması, zama­ nında Selçukluların kazandığı ehemmiyetle alâkalıdır. Selçuk’un babası Dukak (Tukak) üzerinde de bir ihtilâf yoktur. Bu­ nun bâzan Yukak şeklinde gözükmesi fonetik bir hâdise olup bu da, Ural nehir adının Dayık<Yayık (İbn Fadlan’da Cayik), GÖk-türklerdeki mâtem merâsimi için Bizans kaynaklarında kaydedilen dohiya (duğ) < yuğ şekillerinin delâlet ettiği üzere, türkçenin tekâmülünde kelimeler orta­ sında olduğu gibi başında da bir d<Cy tebâdülünün mevcûdiyetini gös­ terir. Ravandî ve bu esâsa dayanan muahhar kaynakların verdiği Lok­ man adı ise sâdece bir istinsah hâtasma ve Dukak ismini anlayamadık­ larına delâlet eder7. Radloff lügatine göre b a y r a k d a r mânasına gelen “tugag” kelimesi ile (III, 1430) Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinin bayıakdar ve kumandan ile ifâde eylediği “tugagcî” (s. 120) bu ismin menşe’i ile ilgilidir...................... ................................. ....... Dukak’ın “Temür-yalığ” (Demir-yaylı) unvânı taşıdığına dâir kayıt­ lar eski türklerde o k ve y a y ı n bir hâkimiyet alâmeti olarak kullanılma­ sına8 ve Abu’l-Farac’in kuvvetinden dolayı ona “Demir-Yaylı” unvanı verildiği9 kaydına rağmen bu Oğuz beyine, sanıldığının hilâfına olarak,10 boy beyliğinden ileri bir siyâsî kudret atfolunamaz. Nitekim eski türklere ait mühim unvanlar bize intikal ettiği hâlde “Demir-yaylı” unvâmna rastlamayışımız da başka türlü izah edilemez, D ede Korkut kitabında “Demir-yaylı Kıpçak melik” şeklinde meydana çıkması11 unvânm beş asır sonra da göçebeler arasında mevcut olduğunu, fakat kabile teşkilâtı üstünde bir ehemmiyet kazanmadığını gösterir. Sultan Tuğrul-beg zama­ nında, bunun farsça yanlış bir tercümesi olarak, bir türk beğinin Sahtkemân unvânı ile kaydedilmesi de ikinci bir tarihî misâl olarak kayda şâyândır12. Farsça kaynaklarda olduğu gibi arapça kaynaklarda da unvân “Kavs al-hadîâ’ (yanlış başka tercümeler üe) şeklinde tercüme edilirken türkçe “4i” nisbet eki ihmal edilmiş ve başa konması gereken arapça mukabüi “sâhib” kelimesi düşmüştür. Selçuk-oğullannm Dukak’tan ileri cedleri hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Raşîd üd-Dîn’in Selçuk’un ataları olarak Tuğrul, Toksurmış ve 7 R a h a t u s - ş u d u r , G M, s. 88. 8 Bk. Osman Turan, Eski türkl'erde okun hukukî bir sembol olarak kullanılması, Belleten, (1 9 4 5 ), X X X V , 305-318. 9 Chronography, trc. W . Budge, London, 1932, s. 195. 10 t. Kafesoğlu, öyle sanmıştı ( Selçuk âûesinin m enşe’i hakkında, İstanbul, 1955, s. 22.) 11 Nşr, Orhan Şâik, s. 23. 12 î b n u 1 - E s î r, Kahire, 1303, IX, 206. .


Keregüci-hoca adları eski kaynakların hiç birinde mevcud olmayıp tarihî bir kıymet taşımaz. Bu sebeple Oğuz-nâme ’de “hargâh-trâş” (251a) ve Kâşgarlı Mahmud’da “ç a d ı r c ı” (I, 273) mânasına gelen “keregüci” adına dayanılarak Selçukluların İçtimaî ve hükukî mevkilerini tâyin te­ şebbüsü13 tarihî bir esâs ile ilgili bulunmadığı gibi asıl bir boy beyi ol­ ması ile de uzlaşamaz. Bunun gibi Selçuk’un menş’eini eski türk hakan­ ları soyuna bağlayan bir görüş de (Kafesoğlu) aynı derecede mukabil bir ifratı temsil eder. - . Filhakika Karahanlılar gibi Selçukluların da kendilerini efsânevî A f r â s y â b’a nisbet etmeleri14 ve bunun Sultan Sancar'm menşûrunda da zikri15 hakikatte destanî O ğ u z H a n ’m bu isim ile farsçaya intikalin­ den ve kendilerini onun torunları saymalarından başka bir mânaya gel­ mez. Bu sebeple bütün oğuzların Oğuz Han’a ve Afrâsyâb’a nisbeti ta­ biîdir. Nitekim hıristiyan kaynaklarında, halifeye gönderdiği bir mektup­ ta, Tuğrul beg’in kendisini Hun hükümdarları soyuna bağladığına dâir rivâyet de hu mâhiyettedir16. Selçukluların Gaznelileri kölezâde ve ken­ dilerini de pâdişahzâde saymaları17 bütün oğuzlar gibi onların da des­ tanî Oğuz Han evlâdı oldukları an’anesine sadakat gösterdiklerini ifâde eder. Kâşgarlı Mahmud’a rağmen Kmıkların oğuz boyları arasmda sonun­ cu mevkii işgal eylediklerine18 dâir bir delîL de türkler hakkında çok esâslı bilgilere sâhip bulunan ve hattâ bâzı kayıtlara göre de Oğuz-nâme rivâyetlerini duyan süryânî Mihael, Selçukluların iktidara gelişini nakle­ derken, bu sırada toplanan kabîle reislerinden en son mevkide bulunan birisinin hükümdarlığı kazandığı hikâyesini anlatmakla aynı hâdiseye işaret eder19. Oğuz-nâme’nin Y e n g i - k e n t yabgularmm evvelce Kayı, sonra da Yazır boylarına mensup bulunduklarını belirtmesi ve Kmıkları zikretmemesi de mânalıdır. Bu sebeple Selçukluların kendilerini Oğuz han’a (Afrâsıyâb’a) bağ­ lamaları ne onların, doğrudan-doğruya, Kağanlar sülâlesine mensup ol­ duklarına delâlet eder ve ne de, aksi takdirde, onların asaletleri şüpheye düşer. Esasen müslüman kaynaklarına göre, yalnız Karahanlılar ve Sel­ 13 Zeki Velidi T ogan, U m u m î türk tarihine giriş, İstanbul, 1946, s. 1 7 5 -1 7 7 . 14 Nizâm ul-mülk, Siyâset-nâm e, Paris 18.91, s. 7.

.

15 A tabeg M untecib ud-D îıı, A ta bet ü l-k eteb e, T ah ran , 1 3 2 9 , s. 3 3 ; Ham dullah Kazvînî, T ârih-i g ü z id e, 4 3 4 ; îb n H assûl, Belleten, X V , arap ça m etin, s. 3 7 ; E b u ’lgâzı, Ş ece re-i terâkim e, nşr. T . D. K., 4 6 b. le A bu’l-F a ra c , s. 2 0 1 .

,

17 Z ahir ud-D în Nîşâpûrî, T ah ran , 1332, s. 13, 14. 18 Bk. Abdülkadir İnan, O run v e üîtiş m eselesi, T H İ T 19 C h ro n iq u e, frans. trc. C habot, I I I, 157.

m ecm uası, I, 1 2 1 -1 3 3 ,


çuklular değil, îran kültür te’sirine pek az uğramış budist uygurlar bile efsânevî ataları Buğu Han’ı Afrâsyâb ile birleştiriyorlardı20. Bununla be­ raber Oğuz Han’ın Afrâsyâb olduğuna dâir rivâyetler müphem ve muah­ hardır. Gazalî’nin türklerin Afrâsyâb’a Tunga-alp dediklerine dâir riva­ yeti21 manalı olup bu, efsânevî Alp-er Tunga’dır (bak. Cihân hâkimiyeti, I, s. 75-82). Ebu’l-gazı Bahadır Han Oğuz Han ile Afrâsyâb’ı açıkça aynı şahıs olafak göstermiştir22. Oğuz-nâme’nin bir hulâsasını veren Tevârih-i türkmânîye (hususî kütüphanemizde, s. 21) müellifi de Selçukluların Oğuz Han’dan geldiklerini yazar, ki bütün muahhar kaynaklar bu husûsta it­ tifak etmiştir. 2. Selçuklular ve Hasarlar Meselesi

,

Selçukluların menşe’i üe ilgili rivâyetlerin biri de Dukak’m Hazarlar ile münâsebetine ve onların tabiiyetine dâirdir. Gerçekten Selçuk beyleri arasında “en yaşlı ve bilgili” gösterilen İnanç Bey’in (şüphesiz İnanç ve­ ya Musa Yabgu) rivayetlerine dayanılarak Alp Aslan adma yazılan farşça Melik-nâme Dukak51 Hazar türkierinin tabilerinden ve ileri ge­ lenlerinden gösterdikten sonra Hazar hakanı ile bozuşmasına dâir de bir hikâye anlatır23. Bu eserden, diğer kaynaklara nazaran, bir az daha fazla bilgi veren Mîrhwand24, Hazar hükümdarını Yabgu ad veya unvânı ile zikrederken, Oğuzlara ait bu unvân dolayısı ile, Hazar tâbiiyeti meselesini şüpheye düşürür veya Öteki kaynaklara yaklaşır. Melik-nâme’yi başka bir eserinde de zikreden aynı müellif25 daha fazla ve farklı bir bilgi ver­ memekle bu kaybolmuş kaynağın Selçukluların menşei hakkında bir kaç cümleden başka bir malûmat ihtivâ etmediğini meydana koyar. Hâlbuki bir tarihçi Mîrhwand’m verdiği bir çok rivâyetlerin bu kaynaktan gelmiş bulunduğu kanaatini belirtmiştir26. Esâsen Mîrhwand’m Selçukluların menşe’ine dâir rivâyetlerindeki müphemiyet ve tenakuzlar da bu husu­ su meydana koymaktadır. Bununla heraber Dukak’m Hazarlar ile mü­ nâsebeti hakkmdaki kayıtlar Melik-nâme’ye mahsûs olmayıp îbn Hassûl

20 21 22 23 24 25 26 s. 32.

Cuvaynî, Cihan-guşâ, GM, I, 40, Tevessül, s. 158. Nasîhüt' ul-mulük, British Museum, O. 135, 33a. Secere-i terâkime, 46b. îbn ul-’Adîm, Buğya, Bibi. National, A. 2138, 189a; Abu’l-Farac, s. 195. Ravza us-safâ, Bombay, 1266, IV, 71. Düstûr ul-vuzarâ, Tahran, 1317, s. 147. CL Cahen, Le Melik-nâme et Vhistoire des Seldjukides, Oriens, 1949', II, I,


Selçuklular ve Hazarlar Meselesi

(s. 49) ve îb n Tiktaka27 da Selçukluların aslını Hazarlara bağlar. Lâkin îbn ul-Esîr (IX , 162), Sadr ud-Dîn el-Hüseynî (s. 1) ve bu gurupa dâhil kaynaklar, aslâ Hazar hakanından bahsetmeksizin, sâdece Dukak’m türk hükümdarı Yabgu ile münâsebet ve mücâdelelerini naklederek, tarihî re­ aliteyi aksettirirler. Dukak ve Selçuk5un Hazarlara tâbiiyetine dâir bu kayıtlar türk hü­ kümdarı Yabgu’yu zikretmekle beraber bu tâbüyetin ancak Oğuz hü­ kümdarı vâsıtası ile olduğunu ve her hâlde eski bir devre âidiyetini ak­ settirdiğini ifâde etmektedir. Nitekim 922’de oğuzları ziyâret eden îbn Fadlan onları Hazar hakanı ile düşmanlık hâlinde bulmuş; bâzı oğuzla­ rın Hazarlar elinde esir olduğunu ve bu sebeple halîfenin bu elçisinin Hazarları Oğuzların aleyhinde kışkırtacağından endişe ettiklerini kaydet­ miştir28...Fakat Kıtaylar daha sonra, 924 yılında, Moğolistan’ı işgal et­ mekle de Peçenek, Kimelc (Kıpçak)leri yerlerinden oynatarak şiddetli sa­ vaşlar başlamış ve bu sebeple Peçenekler 932’de garba doğru püskürtü­ lünce onlara karşı Hazarlar Oğuzlar ile ittifak yapmış ve bu sâyede Oğuz­ lar da Hazar denizinin şark sâhillerini, ve evvelce Siyâh-kûh denilen Min ( Ma n ) k ı ş l a ğ yarım-adasını işgal edip yurt edinmişlerdi29. Hazarlar bu tarihten sonra da şarktan Oğuz ve Kıpçaklarm, şimâlaen de Rus ve diğer Slavların istilâlarına uğramışlardı. Nitekim 965’te türklerin (Oğuz­ ların) hücumları karşısında zor bir duruma düşen Hazarlar Hwârizmlilerin yardımına baş vurdukları gibi30 969’da da Slavların akmlarma mârûz kalmışlardı31. İlk Selçuklular ile onların dâhil bulunduğu Yabgu oğuzlarının, bu inhitat devresinde, artık Hazarlara tâbiiyeti bahis mevzuu olamaz. •ş

Bununla beraber kaynakların kaydettiği münâsebet ve tâbiiyeti külUyen reddetmek de mümkün değildir. Zîrâ 922’ye ve hususiyle bu isti­ lâlara kadar Hazar*devleti pek kuvvetli olup, şark, şimâl ve garp komşu­ ları Türk ve Slav kavimleri üzerinde nüfûz ve hâkimiyetini icrâ ediyor; bunlar hakana vergi ödüyordu. IX . asırda Kiev’de oturan Rus veya Vareg prenslerinin Türkçe Hakan (Chakanus) unvanını taşımaları da Hazarlara

27 K itâb u l-fa h rî, K ahire 1 9 2 7 , s. 2 1 4 ,

28 Zeki Velidi Togan, arapça metin, s. 16. 29 M as’ûdı, M u rû c u z -z e h e b , nşr. B . M eynard, II, 3 8 -6 4 ; K itâb u l-ia n b îh , B G A , 1 8 1 , Îsta h rî, B G A , s. 9 v .d .; İb n H avkal, n şr. K ram ers, 3 8 9 -3 9 3 ; M arvazî, T a b â y f ul-hayvân, nşr. V . M inorsky, s. 18 vdd. 30 İbn M iskveyh,

VI, 2 0 9 ; îb n u l-E sîr, V III, 1 8 6 .

31 M ukaddasî, B G A , 3 6 1 ; Akdes N im et K u rat, P e ç e n e k tarihi, s. 9 0 .


tâbiiyetleri neticesi idi32. Bu kudreti doiayısiyle Hazar Hakanı İslâm ülke­ lerinde yaşayan yahudi dindaşlarını koruyabiliyor ve bir havranın yıkıl­ masına mukabil İtil şehrindeki câmiin minarelerini yıkmak ve müezzin­ lerini Öldürmek tehditlerini yapabiliyordu33. İşte hem bu kudretleri ve hem de Selçuk kaynaklarının rivâyetleri bu eski devirde Selçukluların dâhil bulunduğu Oğuzların, Yabgu vâsıtası ile ve zayif bir feodal bağla, Hazarlara tâbi bulunduklarını kabûlde bir zorluk kalmaz; tarihî ve hu­ kukî bakımdan başka bir Oğuz yabgusu da bahis mevzûu olamayacağın­ dan Selçukluların ayrı bir gurup hâlinde Hazarlara tâbiiyeti düşüncesi de vârid sayılamaz34. Bu suretle. Selçukluların, Buhârâ bölgesine göçmelerine değin, Ha­ zarlara bağlı bulundukları hakkında Kutschera’dan beri henüz itibârını kaybetmeyen isâbetsiz bir görüş35 ile bunun zıddı olarak bu tâbiiyeti temâmiyle inkâr eden mukabil tezin36 de tarihî realiyete aykırı olduğunu, kay­ nakları fazla zorlayan iki ifratın da bu şekilde uzlaşabileceğini meydana koymuş oluyoruz. Böylece bu kayıtlara Yabgu vâsıtası ile Hazar hâkimi­ yet ve nüfuzunun 922’den önceki devrin müphem bir hâtırası gözü ile bakmak icap eder. Selçuk’un oğullarının Tevrat isimleri taşıması ve Zekeriya Kazvmî'nin, Sultan Sancar’a ayaklanan oğuzları hıristiyan (Nasara) gösteren kök­ süz bir kaydı ile, onların eskiden İsâ dininde olduğuna dâir iddiaların ortaya çıkması37 hiç bir esâsa dayanmamış ve nitekim Zeki Velidi’nin bir tenkidi38 sayesinde bir daha böyle bir mesele bahis mevzûu edilme­ miştir. Lâkin şimdi de bu tâbiiyet esâsına ve bu isimlere dayanan bir ta­ rihçi, dâha zayıf bir tez olarak, Selçukluların musevîliğini ileri sürerken bilhassa İsrâ’il adım ve hiç bir sebep olmadığı ve zâten yanlış bulunduğu hâlde yine Zekeriyâ Kazvînî’nin “oğuzların bir ibâdethanesi” (va lahum

32 Bk. Barlhold,( Türk tarihi hakkında dersler, 55,; Minorsky, Rus, İ A; M ücm el ut-tavârih s. 421. 33 İbn Fadlan, 35, 4 5 ; Yakut, M u’cem ul buldân, Beyrut, 1956, III, 369. 34 Zeki Velidi Togan, Giriş, s. 178. 35 Zeki Velidi, İbn Fadlân, s. 143; Giriş, 174 v. d .; R O. Pritsak, Köprülü armağanı, s. 400; D. Dunlop, T h e Jeıvish Khazars, Princeton, 1954, s. 258-260. 36 Kafesoğlu, s, 24; Mehmed Köymen, Selçuk imparatorluğunun kuruluşu, D T C F dergisi, XV, 1-3, s. 98; Faruk Sümer, X . Yüzylda Oğuzlar, D T C F dergisi, X V I, 3-4 , 149 v.s. 37 Bk. Barthold, Orta Asya’da htrisüyanhk, TM , I, 7 8 ; Cl. H uart, Selçuklular, E l, VI, 216. 38 Oğuzların Hıristiyanlığı m eselesi, TM , II, 61-67.

,


baytun Hbada) ifâdesini delîl sanmış39 ve bu hayalî ibadethaneyi, haksız yere, havra kabul etmiştir40. Cahen’e mukabil Minorsky bu isimlerin Hazar menşe’ini vârid görmekte, fakat Selçukluların musevîliğine, haklı olarak onun gibi, ihtimal vermemektedir41. Esastan âri bu faraziyeler ya­ nında, diğer göçebe Oğuzlar gibi, Selçukluların İslâmiyeti kabulden önce K a m 1 1 k (şâmânî) dininde yaşadıkları o kadar açıkça bellidir ki, İslâm devrinde de rastlanan bu isimlere, olsa olsa, Hazarlar ile ticârî ve kültürel münâsebetlerin, bir te’siri gözü ile bakmaktan ve türklerin ad koyma an’aneleri icâbı saymaktan başka bir mâna verilemez. Öte yandan Selçuk’un oğullarmm Arslan, Ymal ve İnanç gibi Türkçe adları olduğunu da bili­ yoruz. Nitekim daha sonra da Tuğrul bey ve Alp Ârslan’ın Mehmed, Çağ­ rı bey’in Dâvud, Sancar’m Ahmed, Tapar’in Mehmed gibi Türkçe olma­ yan adları da burada hatırlanabilir. ’

3.

Oğuzların Hayatları ve Dinleri

Selçuk âilesinin mensup bulunduğu Kınık boyu da Sır ırmağı ve Aral-Hazar denizleri kıyılarına kadar uzanan geniş bir ülkede yurt tu t­ muş oğuzlar arasmda ve Sır suyu kavşağına yakın bir bölgede oturuyor­ du. “Oğuz ili”ni Talaş (Evliya-ata) ve Sayram’dan Buhârâ’ya ve Harizm’den Ürgenç’e, Sır vâdismin iki kenarından Aral ve Hazar denizleri arasında târif eden Oğuz destanı42 nin çizdiği hudutlar ile X . asır Arap coğrafyacı­ larının rivâyetleri birbirine uygundur. Bu sebeple de Hazar-Aral bölge­ si, oğuzlara nisbetle “O ğ u z ç ö l ü ” (M afazât ul-guziyya) ve Selçuklu­ lara âit bâzı kaynaklarda da “H a z a r ç ö l ü ” (Deşt-i Hazar) adını al­ mış, ve Oğuz-Selçuk muhâceretinden sonra da buraları yurt edinen kav­ ine nisbetle de “K ı p ç a k ç ö l ü ” (Deşt-i K ıpçak) ismi ile tanınmıştır. Gök-türk devletinin başlıca unsurunu teşkil eden (bu husûs henüz anla­ şılamamıştır) oğuzların, bu devletin yıkılışından sonra, toplandıkları (es­ kiden'de vardı) bu yurtlarında bir değişiklik olmamış; “bizim ve ecdâdımızm bulunduğu” ifâdesi ile bu bölgede oturduklarını bizzat Oğuz Tarhan’ı söylemiştir43. Oğuzların bu ülkedeki siyâsî, içtimâi ve iktisâdı ha­ yatları ve şehirleri hakkında İslâm coğrafyacıları ve bu arada İbn Fadlan

39 Â sât ul-bilâd, s. 5 8 8 .

40 Dunlop, s. 261. 41 O riens, X I , I, 1 4 3 . 42 R eşîd ud-D iıı, C â m i ‘ut-tavârih, T ah ran 1 3 3 8 , I, .s. 3 2 ; S e c e r e -i terâkim e, 4 2 b , 43 îb n Fad lan , s. 16.


mühim bilgiler vermiştir. Umumiyetle göçebe veya yarı göçebe olmakla beraber bu oğuzların Yengi-kent, Cend, Sabran (Savran), Süt-kent, Atlıh, Şalcı, Ordu, Balaç v.b. bir çok şehirleri de vardı. Sır nehri kavşağına yakın bir yerde kâin Yengi-kent (arapça Karyat ul-hadîse, farsça Dih-i net) şehri oğuzların payitahtı olup yabguları kı­ şın orada oturur idi. Gök-türkler zamanında’ mevcut olan Y a b g u unvânı hakandan sonra gelen bir dereceye tekabül ediyordu. Hakan unvânı ise bu devirde sadece şarkta Uygurlar, garpta da Hazarlar tarafından kullanılıyordu. Oğuz devleti, boy beyleri vâsıtası ile ve feodal bir bağla Yabgu’ya bağlı bir kabileler birliğinden teşekkül ediyordu. Yabgu’nun otoritesi zayıf ve boy beylerinin nüfûzu pek kuvvetli olup bunların sıksık toplanarak il ve yurt işlerini müzakere (kengeş) yaptıklarını ve Moğol­ ların Kurultaylarına, benzer aristokratik bîr siyâsî müesseseye sâhip bulun­ duklarım îbn Fadlan (s. 10) ve O ğ u z - n â m e göstermektedir, ki bu müesseseye Gök-türklerde de rastlanmakta ve D ede Korkut tafsilât ver­ mektedir. Göçebelik vasfı esas olduğu için -Yengi-kent’te kışlayan oğuz yabguları yazın yaylalara çıkıyorlardı44. O ğ u z - n â m e’ye göre Yengikent5in Oğuz Han tarafından kurulması ve destanda sayılan bütün yabgularm merkezi gösterilmesi bu şehrin ehemmiyetiyle; ilgilidir. O ğ u z .­ n â m e’nin Reşîd ud-Dîn rivâyeti bu devirde teşekkül etmiş olduğundan Oğuz’un dedesi ve Kara Han’ın babası da Yabgu sayılmıştır. Bu sebeple destanda ilk ve kök yabgu mânasında ona “Dip-yobgu” sıfatı verilmiştir. Filhakika Kâşgarlı Mahmud bu kelimeye kök, asi, temel ve dib mânala­ rını vermekte ve ikinci kelime de destanda isâbetle “h a l k ı n b ü y ü ğ ü ” (Buzurg-i cumhûr) olarak izah edilmektedir45, Böyiece bugüne kadar bo­ zuk imlâlar ile meydana çıkan ve bir türlü mânası anlaşılamayan ilk Oğuz hükümdarının Dip-yavku, Dip-yavgu ve Dip-yabgu olduğunu da göstermiş oluyoruz. Selçukluların zuhûrunda da yabgu hakandan sonra siyâsî bir mevkii gösteriyordu46. Narşahı de Talaş şehri pâdişahma bü­ yüklüğünden dolayı Yabgu denildiğini47 ve M ü c m e l u t - 1 a v â r î h Oğuz Han’ın en büyük evlâdına verilen bir unvan olduğunu (Tahran 1318, s. 102) söylemekle yakın bir mânayı aksettirmişlerdir. Oğuz destanının bâzı yabguları, Sır nehri ile alâkasından dolayı, S ı r - y a b g u (Str-yavı) adı ile kaydetmesi çok mühim olup bundan ha-

44 İbn Hâvkal, s; 512. St. Julien, s. 62; bak, E . Chavannes, D ocum ents, 15. 45 Dîvân, III. s. 84 Câmi 'ut-tavârîh, Tahran, I, s, 80. m Kâşgarlı Mahmud, III, 24. 37 Târih-i Buhârâ, Tahran, 1317, s. 6,


berdar olmayan Marquart’m garbî Gök-türk hükümdarı îstem i’nin Bizans kaynaklarında Sdzıbul, T aberî’ da Sincibû adları ile zikredilmesini, isâbetlı bir görüş ile, S ı r - y a b g u olarak izahını te’yit eder. Çin kaynaklarının da garp Gök-türklerini bâzan Y a b g u t ü r k l e r i veya kabileleri adı ile anması ve husûsiyle Sır-Tarduş kavminin bu nehir ismini alması da kayda şâyândır48. Hazar hükümdarı da henüz Gök-türklere tâbi olduğu ve hakan unvânmı taşımadığı devirde Yabgu unvâm ile anılıyordu ki, Bizans, Ermeni ve Gürcü kaynaklan bunu sıra ile Zibel, C ebu ve Cibu şekillerinde kaydediyorlardı49. T ab an ’den sonra bâzı İslâm kaynakları da bu Oğuz unvânmı C ibbuye, Cibguye (tü rkçede c^>y tekâmülü malûm­ dur) şekillerinde nakletmişlerdir50. Gök-türkler zamanındaki derecesini muhâfaza eden51 Yabgu unvâmmn Sır-yabgu şekli ile devamı dikkate şâyândır. Selçuklular devlet kurduktan sonra Hakan yerine Sultan unvânını aldıkları zaman bu unvânı eski derecesiyle ve M e l i k mukabili Yabgu ve Uluğ-yabgu şeklinde muhâfaza etmişlerdi52. Oğuzlar Gök-türkler zamanında olduğu gibi X . asırda da eski § â m a n î (Kamlar) dinine bağlı bulunuyorlardı. Îslâmiyetin ulûhiyet anla­ yışına yakın olarak “bîr Tanrı” ya, onun kadir-i mutlak olduğuna, âhiret hayatına ve cennete inanıyorlar; öteki dünyada lüzumuna inandıkları için de kahramanlarını at ve silâhları ile gömüyorlar ve tafsilâtını bildi­ ğimiz defin ve mâtem (yuğ) merâsimlerine göre de cenazelerini defne­ diyorlardı. îslâmiyetin kabûlünden sonra da Selçukluların bu merâsimlere riâyet ettikleri görülecektir. Dinî inançları gibi siyâsî, içtimâi ve hu­ kukî an’ane ve teşkilâtları da devam ediyordu. Hwârizm ve îtiFe komşu olmaları ve îslâm dünyası ile Hazar ve Bulgarlara giden büyük kervan yolu üzerinde bulunmaları sâyesinde müslümanlar ile iktisâdî ve kültürel münâsebetlere geçmiş olup, hayvan mahsûllerini satıyor; onlardan mamûl eşya alıyor; İslâmları ve medeniyetlerini öğreniyorlardı53. Bununla

48 E . C havannes, D o c u m en ts sur les T o u k iu e, s. 9 5 , 2 1 9 , 2 2 6 . 49 C havannes, s. 2 2 8 . 50 H vârizm î, M afâtîh ul - ‘u lû m , K ahire,

1 3 4 2 , s. 7 3 ; Bîrûnî, Â sâ r al-bâkîya, s.

1 0 1 ; M ecdüd din A dnan Tarih-i Türkistan, (K azvînî, C a h a r m a k a le) s. 1 8 6 . 51 W . T hom sen, în scrip tio n , s. 1 4 6 . 52 ‘A vfî, L u b â b td -albâb, T ah ran , 1 3 3 5 , s. 5 3 , 5 6 ; Sa’id Nafısî, B a y h a k î ,

III,

s. 1 3 7 0 , 1 3 7 7 . 53 Bk. Osm an T u ran , T ü rk le r v e İslâm iyet,

D .C .T .F . dergisi,

1 9 4 6 , IV , 4 , s.

4 5 8 -4 6 1 . Samânilik ve İslâm devrinde tarik atlere tesirleri için bak. T ü rk C ih â n h â ­ kim iyeti M efk u resi Tarihi, İstanbul 1 9 6 9 , I, s. 4 8 -6 2 ; II. s. 1 7 5 -1 8 6 .


beraber Hazarlar kısmen ve İtil Bulgarları toptan müslüman olduğu hâl­ de Oğuzlar henüz Şâmânî dinine bağlı kalıyorlardu. . Lâkin bu ticâret ve temaslar sayesinde İslâm dini yavaşça onlara iş­ lemekte, henüz inanmamakla berâber bâzı islâmı tâbirler yayılmakta, kelime-i şahâdet bilinmekte ve hele K u r ’ a n ’ m okunuşu onları teshir etmekte idi. 922 de bu hususlara dâir kayıtlar çok mânalıdır04. Nitekim bu te’sirler ile Oğuzların küçük YmaPı müslüman olmuş; fakat millî ve dinî an’ane henüz kudretli olduğu için “m ü s l ü m a n o l u r s a n b i z e r e i s l i k e d e m e z s i n”55 muhâlef etiyle karşılaşarak tekrar şâmânîliğe dönmeğe mecbûr kalmıştır, Bu gibi muhalefet ve mukave­ metlere rağmen İslâmiyet artık Oğuzlar arasında nufûza başlamış ve ted­ ricen yayılma yoluna girmiştir. Nitekim X. asrın ortalarında Talaş, Sayram, Salçı, Atlıh ve Sır-Derya’njn aşağı istikametinde Süt-kent, Sabran (Savran).şehirleri" artık müslüman olmuş ve hattâ Oğuz yabğusunun idâresinde olduğunu kat’iyetle bildiğimiz Cend ve Yengi-kent şehirlerinde bile halkın bir kısmı bu dine girmişti56. Bununla berâber Oğuzların yabguları ile birlikte İslâmlaşmaları daha bir devre uzayacaktır. t

4. Selçukluları» Tarih Sahnesine Çıkışı

Bu umûmî tablo Selçukluların ilk yurtları ve hayatları hakkında bir fikir vermeğe kâfidir, Selçuk’un Oğuz vabgusu yanında Sü-başı (ordu kumandanı) olarak bulunması bu Kmık boyu ve beyinin daha başlangıç­ ta mühim bir mevkie sahip olduğunu gösterir. Kâşgarlı Mahmud’un Sel­ çuk’u, bir asır sonra bile, Selçük sü-başı adı ile anması (I, 892) ve bütün kaynaklarda bu unvânın tekrarlanması onun bu mevkide uzun müddet bu­ lunduğuna bir delildir. Dukak’m durumuna ve Yabgu ile münâsebetle­ rine bakılır ve mevkilerin irsiliği kaidesi düşünülürse onun da bu makam­ da kaldığına hükmetmekte bir hatâ olmaz. Dikkate şâyândır ki, Selçuk ve Dukak’m Oğuz yabgusu nezdindeki mevki ve selâhiyetleri ile İbn Fadlan’m görüştüğü Alptogan-oğlu Ertek’in durumu arasında tam bir benzerlik vardır. Gerçekten halîfenin elçisini kabul eden, Oğuzları İslâmiyete dâvet teklifini ve hediyeleri alan, bu münâsebetle de Tarhan, Yınal v. b. Oğuz büyüklerini toplayarak durumu bir hafta müzâkereden sonra karâr veren Etrek idi5T Dukak ve Selçuk’un yabgu yanında mevkî 54 İbn Fadlan, s. 10, 11. 55 İbn Fadlan, s. 13. 56 İbn Havkal, s. 512-514, s. 1 3 3 -1 6 2 . 57 İbn Fadlan, s. 15-17.

Islâmiyetin yavılısı için bak. *

Cihân

hâkimiyeti,

I,


ve selâhiyetleri aynı olduğu gibi Tuğrul ve Çağrı beyler de amcaları İnanç Yabgu’ya karşı aynı kudret ve selâhiyete sahip bulunuyordu. Bu, Hazarlarda hakan ile vekili (H akan-beg) arasındaki münâsebetleri hatır­ latmaktadır58. Halbuki Oğuzlarda bu vekâlet resmen selâhiyeti zayıf olan Köl-erkin (Küzerkin) ve Yınal-Tigin’e âit idi59. Bu benzerliklere rağmen Dukak ile Etrek arasında bir isim münâsebeti görünmemekte ve Dukak’m bu makama daha sonra geldiği ihtimâlini meydana koymaktadır. E t r e k isminin “sarışın” mânasında bir kelime olması60 ve X II. asır başında Kıp­ çak hanının da A t r a k adını taşıması61 İbn Fadlan tarafından verilen bu ad ve imlânın yanlış olmadığını gösterir. Oğuz devletinde kuvvetli bir askerî ve siyâsî mevkie sahip bulundu­ ğu gözüken Dukak’m Yabgu ile mücâdelesi, masallar ile karışık rivayet­ lere göre, İkincisinin Müslümanlara veya Hazarlara karşı girişmek iste­ diği tehlikeli bir sefere muhâlefeti ile başlar ve mesele ciddî bir çatışma safhasına intikal eder. Fakat Oğuz beylerinin araya girmesi ile Yabgu ve Dukak barışır. Bu hâdise dolayısı ile de Dukak’m kudreti ve şöhreti ar­ tar62. Hikâye Dukak’m hem Oğuz devletini mâceralardan korumak, hem de İslâm ülkelerine tecâvüzü önlemek maksadını belirtmiştir. Rivâyetin bu son kısmında Selçuk hânedanmı kudsileştirmek ve onun müslüman olmayan ilk ceddinin de dinî hamiyetini göstermek temâyülü sezilmek­ tedir. Gerçekten bu temâyül dolayısiyle ilk îslâmiyeti Dukak’m kabul et­ tiği63 kanaati de vardı64. Başka bir kaynak bu hususta tafsilâta girişerek bir hikâye de nakleder. Buna göre, evlenirken, gerdek gecesi K u r ’ a n ’a sonsuz bir ta’zîm gösterdiğini, bu münâsebetle rüyasında Peygamberin kendisine, doğacak bir çocuğun îslâmiyeti yükselteceğini müjdelediğini bildirir65. Aslında îslâmiyeti kabûl ve rüyâ ile istikbâli tebşir eden hikâye Dukak’a değil Selçuk’a atfolunmakta, bu doğuş “m übarek” ve “keram et ” sıfatları ile ifâde edilmekte ve onun neslinden gelecek hükümdarların dünyaya hâkim olacağı rivayetleri belirtilmektedir. Oğuz-nâme de bu rüyâyı Selçuk’un atası Toksurmış’a isnâd ederken (250 b) Oğuz Han’ı ve bütün yabguları müslüman yaptığını unutur. Büyük devlet kurucusu

58 Zeki Velidi T og an , İ b n F a d la n , s. 142. 59 îb n F a d la n , 1 5 ; H w arizm î, s. 7 3 . 60 D îv â n , I, 9 3 .

61 Brosset,

H isto ire d e la G eo rg ie,

î, 362.

62 îb n u l-E sîr, I X , 1 6 2 -3 , A h b â r u â -d e v le , s. 2; 63 T u k a k avvalu m a n dah a la m in h u m fi’l-i İslâm. 64 İb n ul-A dîm , B u g y a , 1 8 5 a . 65 A n o n im S elçu k -n â m e, A nkara, 1 9 5 2 , s. 6 v. d.

M îrhw ând, IV, 7 1 .


türk hükümdarlarına ve husûsiyle Osman Gâzı’ye de bu türlü hârika rüyâlar isnâd olunmuştur66. Dukak’m Selçuktan başka bir evlâdı olduğuna dâir bir rivâyet67 baş­ ka kaynaklarca te’yit .edilmemiştir. Dukak’m ölümü üzerine oğlu Selçuk’­ un genç yaşta s ü - b a ş ı olduğu, sür’atle kuvvet ve şöhret kazandığı söy­ leniyor. Onun Oğuz Yabgusu ile bozuşması ve ondan a3rrılmasmda bu artan kudreti rol oynamakta ve husûsiyle yabgunun Hatununun tahriki belirtilmektedir. Bu durumda tehlikeyi gören Selçuk, kabilesi ve maiyeti ile birlikte, gizlice yurdunu terketmiştir68. Bu hâdise yine de Selçuk’un Yabgu’ya nazaran daha zayıf bir durumda olduğunu gösterir. Böylece Selçuk kabilesi mensuplan (Kmıklar), çok miktarda at, deve, koyun ve sığır sürüleri ile “ Türkistan padişahından” ve yurdundan uzaklaşarak Cend havâlîsine geldi: “Oğuz ilinden pâdişâh bulgan kımk uruğundan Selçuk-beg başlık köp il Sır yakasmdagı Cend şehrine keldiler”69. Yengi-kent bölgesinden Cend havâlisine göçen Selçuk’un bu yeni yurdundaki teşebbüsleri çevrenin içtimâi şartları kadar siyâsî durum ve istikbâli takdiri bakımından da çök mühimdir. Burası, Yabgu İdâresinin zayıf bulunması ve îslâmiyetin yayılması doiayısiyle, onun için çok müsâit bir muhit idi. Yabgunun Cend şehrinde hâkimiyeti sâdece yılda bir defa gelen memûrlarmm vergi alması şeklinde beliriyordu. Bu sıralarda îslâmiyetin sür’atle yayılması ise daha mühim bir âmil yaratıyordu. Fil­ hakika 200.000 çadır halkının, yâni bir kaç milyon insanın, 349 (960) se­ nesinde, birden îslâm dinini kabulleri tarihî bir dönüm noktası mânasına geliyordu70. Bu ihtidâmn Karahanlılarm esâsını teşkil eden Karluklara âidiyeti muhakkak ise de Oğuzların da kendi hudutlarında cereyân eden bu inkişâf içinde bulundukları ve bu sıralarda bu gibi bir çok hâdiselerin cereyân ettiği şüphesizdir. Nitekim Çu vadisinde “bir türkmen meliki” ve Dokuz-Oğuzlara (Uygarlara) komşu “bir türkmen ülkesi„ müslüman olmuştu71. Balaş ve Buıûket şehirleri korkularından müslüman olmuş; Tekâbket şehrinin yarısı da yeni dine girmiş idi72. Müslüman olan bu

68 Bk. F . Köprülü, Les Origines d e VEmpire ottoman, Paris, 1935, s. 12 v. d. 67 Anili Kadı Burhan ud-Dîn, Belleten, X X V II, s. 501. , 68 îbn ul-Esîr, 163; Mîrhwand, IV, 71; Ahbâr ud-devle, 2; tim Tiktaka, 214; Niğdeli Kadı Ahmed, al-Veled u.ş-şaf'ik, Fâtih 4519, s. 281. 69 Şecere-i terâkime, s. 46a. 70 îbn Miskveyh, V I, 181; îbn ul-Esîr, V III, 176; îbn ul-Cevzî, V I, 3 9 5 ; Barthold, Turkestan, s. 255. 71 Mukaddesi, s. 375; Bîrûnî, Kitâb al-tafhîm, nşr. W right, s. 242. 72 Mukaddesi, 274 v.d.


türkler ve oğuzlar artık tedricen Türkmen adını almağa başlamış ve artık bu isim İslâm memleketlerine göçen Oğuzlara ad olmuştur73. Bu sırada ve bu durumda Cend’e gelen Selçuk yeni dinin üstünlüğü ve câzibesi yanında onun bahşedeceği siyâsî imkânları da çok iyi kavra­ mış gözüküyor. Nitekim Cend’e varınca adamları ile müşâvere ederek “Y a ş a m a k a r z u s u n d a b u l u n d u ğ u m u z hu ü l ke d e halkın dinine (İslâmiyete) g i r m e z s e k k i m s e bize k a t ı l m a z ve y a l n ı z bi r c e m â a t h â l i n d e k a l m a ­ ğa m a h k û m o l u r u z ” söylediğine, hattâ bu müzâkere esnâsrnda “müslümanlarm nefretini çekmemek ve maksadı istihsâl eylemek” tar­ zında fikirlerini ileri sürdüğüne dâir rivâyetler Selçuk’un ne kadar sağ­ lam bir siyâsî görüşe sâhip bulunduğunu ve aynı zamanda az bir kavim ile göç eylediğini de meydana koyar. Bu görüşmeler sonunda Hwârizm tarafında, Selçuklular zamanında kumaşları (Zendenîcî) ile meşhur olaıı ve Buhârâ’nm şimâlinde bulunan Zandak (Zandana)74 şehrine adam gön­ derip vâliden kendilerine îslâmiyeti öğretecek din adamı istediler75. Bu teşebbüs Selçuk tarihinde olduğu gibi Türk-İslâm tarihinde de büyük bir dönüm noktası teşkil eder ve Selçuk’a da Selçuk İmparatorluğunun kurucuları arasında birinci mevkii verir. Cend civârma göç ile İslâmiyete giriş hâdisesini türk tarihçisi Müneccim-başı76 ile birlikte bu 200.000 ça­ dır halkının ihtidâsı ile münâsebetli görmekte ve 960 yılını kabûl etmekte isâbet vardır. Selçukluların bu din değiştirme hâdisesinde bu siyâsî görüş yanında îslâmiyetin üstünlüğü, onunla türk şâmânıliği arasmda, Tanrı inancında, yakınlıktan başka İslâm tüccar ve mutasavvıflarının gayret­ leri de çok müessir olmuş77 ve Oğuz yabgusu ile başlayan mücâdelenin ehemmiyeti de rol oynamıştır. İbn HavkaPin belirttiği üzere “C e n d ’ d e O ğ u z s u l t a n ı (yabgusu) n i n i d â r e s i a l t ı n d a m ü s l ü ­ m a n 1 a r”78 var idi ve onun memurları, vergi almak maksadı ile, oraya geldikleri zaman Selçuk: “m ü s l ü m a n l a r k â f i r l e r e h a r a ç v e r m e z ” düşüncesi ile bu memurları kovarak yabguya karşı cihâda başlamıştı79. Birbirini tamamlayan bu kayıtlar bu cihâdın Yengi-kent .

..

.

. —

73 K afesoğlu,

t

---------

Oriens,

X I , 1 -2 , 1 9 5 8 , s. 1 4 6 d e bu husustaki kayıdları to p la­

mıştır. 74 Y âkut, M u 'c e m

III, 1 5 4 .

75 A bu ’I -F a r a c , 1 9 5 v. d.; M ırhw ând, IV, 7 2 ; H induşah N ahcevini, T a câ rib usself, T a h ra n , 1 3 1 3 , s. 2 5 9 . 76 C â m i‘u d -d ü v e l, B ayezid kütüp., nşr. 5 0 1 9 , s. 1 0 6 9 . 77 T ü rk le r v e İslâm iyet, s, 3 6 6 -3 6 8 . 78 s. 5 1 2 . 79 îb n ul-E sîr, IX , 1 6 3 ; M îrhw ând, IV, 7 2 ; A h b â r u d -d ev le , s. 2 ; îb n Tiktaka, s. 2 1 5 .

,


yabgusu ile yapıldığını ve “gayr-i müslim türk pâdişâhı”nın ondan baş­ kası olamayacağını, âşikâr olarak, meydana koymuştur. Bu durum anlaşıldıktan sonra artık kaynakların “Deşt-i Hazar”, “Tür­ kistan” veya “Turandan İrana” ve “Dâr ul-harb’den Diyâr-i islâma” göç­ tüğüne dair ifâdeleri tam bir sarâhat kazanmakta ve sanıldığı gibi bu, Selçuk’un ilk yurt değiştirmede, uzak bir ülkeye varmadığını, sâdece 200-300 km. kadar bir mesafe kateylediğini göstermektedir. Bundan baş­ ka ikisi de Oğuz şehri olan Yengi-kent ile Cend arasında mühim bir fark olmadığı, sâdece İkincisinde îslâmiyetin daha kuvvetli, Yabgu hâkimiye­ tinin daha zayıf bulunduğu anlaşılıyor. Bu sebeple Selçuk burada kolay­ lıkla yerleşti ve Yabgu’nun buradaki hâkimiyetine son verdi. Bu mücâ­ dele de artık dinî bir mâna kazandı; Selçuk da bir îslâm gâzîsi oldu ve “Melik ül-gâzî Selçuk bin Tukak” unvanını aldı80. .................................. Selçuk’un Cend’deki hayatı ve gazaları hakkında bize pek az bir şey intikal etmiştir. Rivâyete göre o, Yabgu’nun memurlarını çıkarttıktan son­ ra sürülerini götüren bu “kâfir” ırkdaşlarma karşı bir akm yapmış ve za­ fer kazanarak yurduna dönmüştür. Başka bir gaza esnâsmda da bir ka­ leyi kuşatırken oğlu Mîkâ’il şehit düşmüştür. Bu sebeple çok üzülen Sel­ çuk yetim kalan torunları Tuğrul ve Çağrı beylerin yetişmesine çok emek harcamış ve daha çocuk iken bu müstakbel fâtihlerin kabiliyetlerini gör­ müştü. Mîkâ’il’in Selçuk’tan sonra şehit olduğunu kaydeden başka bir rivâyet daha varsa da Sâmânîlerin yardımına Arslan’m gönderilmiş olması Mıkâ’iPîn kendisinden önce öldüğüne delâlet etse gerektir81. Cend’de müstakil göçebe bir beylik kuran ve gazaları ile şöhreti ya­ yılan Selçuk, Karahanlı-Sâmânî savaşlarında, yardımı aranan bir kuvvet hâline gelmiş idi. Gerçekten Selçuk bu mücâdelelerin birinde oğlu Arslan (îsrâil) kumandasında gönderdiği bir kuvvet ile Sâmânîlerin Karahanhları yenmesine hizmet etmiştir. Bu hâdise ile Selçuk’un şöhreti artınca Sâmânîler, Karahanlılara karşı, hudutları üzerinde, Buhârâ-Semerkand arasında, Selçuklulara bir yurt verdi. Fakat Selçuk bu yurda göçmeden önce, takriben 20-30 yıllık bir mücâdele hayatından sonra, Cend’de öldü ve orada defnedildi82. Alp Arslan’m Türkistan seferi esnasında Cend’e kadar varup büyüle atası Selçuk’un mezarını ziyareti onun orada Öldüğü ve gömüldüğü hakkında hiç bir tereddüde mahal vermez83. Bu hüviyeti

80 81 82 83

îbn Funduk, Târih-i Bayhak, Tahran, 1308, s. 71. Mîrhwand, IV, 72; İbn ul-Esîr, IX, 163. îbn ul-Esîr, IX , 163. îbn ul-Esîr, X , 17; Ahbâr ud-devle, 40.


dolayısı ile Cend şehri Selçuklular nezdinde kudsiyet kazanmış ve Sul­ tan Sancar, buraya Melik tâyin eden, bir menşurunda “D evletim izin baş­ langıcı ve m en şe3i”, “Bizim için en aziz b e ld e ” sıfatları ile bu duyguyu belirtm iştir84. Selçuk’un bu muvaffakiyetleri ve faâliyetlerine rağmen ye­ ni şartlar ve hâdiseler onun bu beyliğine daha fazla gelişme imkânı ver­ memiş; onun kabile teşkilâtı üstünde bir devlet kurmasını ve yerleşik hayata da geçmesini önlemiştir.

5.

Selçukluların Karahanlılar ve Yabgu iie Mücâdeleleri

îslâmiyeti toptan kabûl eden Karluklar Karahanlı devletini kurunca, iç mücâdeleleri ile, sarsılan Sâmânîlere karşı tarruza geçerek Talaş (Ta­ raz) ve Sayram (İspiçap) gibi eski türk bedelerini kolaylıkla istirdat etti­ ler. Artık bundan böyle islâmların Orta Asya’da ilerilemeleri duraklamış; müslüman Türklerin (daha sonra putperest Kıtay ve Moğolların) İslâm dünyasına ilerilem eleri başlam ış; şark hudutlarının müdafaası da Türk devletlerine intikal etmiştir. Böylece Karahanlılar Semerkand istikame­ tinde bir çok Türk beldelerini kolaylıkla ve gürültüsüzce fethettiler. Öyle ki Sâmânîler elinde bulunan bu eski türk ülkelerinin Balasagun hanları­ nın eline geçmesi kaynaklarda ciddi bir akis bırakmadığı için tetkiklerde de dikkati çekmedi. Ancak Buğra Han’ın 382 (992)’de, Buhârâ üzerine yürümesi kaynaklara geçmiş ve Kara-hanlı yayılması bu tarihe bağlan­ dığı için mesele kavranılamamıştır8". Halbuki, müphem olmasına rağ­ men, Karahanlılarm 365, 377 yıllarında Semerkand’a doğru ilerilediklerine dâir kaynaklarda bâzı işâretlere rastlanmıştır86. İşte Selçuk’uiji, oğlu Arslan kumandasında, Sâmânîlere gönderdiği yardım kuvveti bu savaşla­ rın birinde onların Karahanlılara bir zafer kazanmalarına ve Selçuklula­ rın da Nur-i Buhârâ (Nur-Ata) havâlisine yerleşmelerine sebep oldu. Sel­ çukluların bu yardımı ile Mâverâünnehr’e göçlerinin, 382 (992)’den ve Buğra Han’ın bu tarihte Buhârâ’dan dönüşünden önce vukû bulduğuna daha açık bir delîl de hanın dönüşünde, bu oğuzların artık Semerkand civârmda bulunması87 ve oğuzların yurtlarından geçişinde hanın onların

84 M ü’ey yed u d -D în B ag d âd î, al-Tavassul ilâ’t-tarassuL T a h ra n , 1 3 1 5 , s. 1 4 v. d . 85 B arth o ld , T u rk esta n , 2 5 6 ; O . P ritsak , K arahanlılar, ÎA, 2 5 4 ; M ehm ed K aym en, l, 1 2 7 -1 2 9 . 86 ‘U tb î-Y û n în ı,

T â rîh

u l-Y em în î,

K ah ire,

1 2 8 6 , I,

89,

163

v. d.

C arb azek an î, nşr. S ch efer, D es c rip tio n d e B u k h a ra „ P aris, 1 8 9 2 , s. 1 5 2 . 87 R âh-i ictiyâz-i o haşam -i G u z b û d .

F a rs .

trc .


taarruzuna uğraması idi88. Hattâ hanın Buhârâ’dan sür’atle dönüşünde hastalığı kadar oğuzlarm (Selçukluların) arkadan yaptığı baskının rolü olmuştur. Bu sebeple kaynakların kifâyetsiz kayıtlarını zorlamadan ve meseleyi lüzumsuz münakaşalar ile çıkmaza sürüklemeden89 Selçuklula­ rın bu göçlerini, yâni Semerkand-Buhârâ arasında yurt tutmalarını 382 (992) yılından önceye almakta ve bu hâdiseyi daha sonra gösteren yazı­ ları düzeltmekte bir zarûret vardır. Bundan dolayı Hamdullah Kazvînî’nin Selçukluların 375 (985) yılında “ Türkistan’dan Mâverâünnehr’e ge­ lip” oturduklarına dâir90 sarih kaydı ehemmiyet kazanmakta ve bunu çok erken sayan bu araştırıcılardan ayrılmakta olduğumuzu belirtmekteyiz. Selçukluların Cend’den Nur Buhârâ bölgesine yaptıkları bu ikinci göçün sebebi izah edilememiş; Barthold “bâzı Oğuz kabileleri bilinme­ yen sebepler ile yurtlarını terkedip, Sâmânî devletinin rızası ile, Mâverâünnehr’de göçebelere uygun bir bölgeyi işgal etmişler ve mukabilinde sınırları müdafaa vazifesini üzerlerine almışlardır”91 demek suretiyle bu sebebin meçhul olduğunu ifâde eder. Karluklar ile Oğuzlar arasındaki tarihî düşmanlık birincilerin Islâmiyeti kabûlü ile Karahanlı, İkincilerin de aynı din değiştirme ile Türkmen olmalarından sonra da devam etti. Lâkin Karluklar han âilesi ile birlikte, toptan müslüman olarak, ne kadar kuvvetlendi ise Oğuzların yabgularmdan önce, parça parça, din değiştir­ meleri de o derece bölünmelerine ve zayıflamalarına sebep oluyordu93, Karahanlılar Sayram vilâyetini istilâ ile Sır-deryâ boyunca ilerileyerek Oğuzları ve husûsiyle Cend’deki Selçukluları sıkıştırıyorlardı. Bu durum Karahanlılara karşı Selçukluların, çökmekte olmalarına rağmen, Sâmânîler ile ittifakına sebep olmuştur. Karahanlı-Sâmânî mücâdelesi dolayı ile kaynakların “O ğ u z l a r ı n S â m â n î l e r e k a d î m h i z ­ m e t v e t e m â y ü l l e r i ” olduğuna dâir ifâdeleri de,bunu göste­ rir. Bu münâsebetle Selçuk, oğlu Arslan’ı Sâmânîlerin yardımına gönder­ miş ve Nur Buhara yurdu da bu sûretle elde edilmiş idi. Son Sâmânî emîri Ebû İbrâhîm Muntasir (îsmâ’îl) de Karahanlılara karşı devletini kur­ tarmak için giriştiği mücâdelede mağlûp olunca, 392 (1002)’de, bu Oğuz-

88 ‘Utbî, I, 176; Carbâzekni, 161; İbn ul-Esîr, IX , 3 4 ; Mîrhwand, IV, 7 2 ; Bîrûnî, Â s â r u l - b â k î y a , 134; Barthold, 260. s9 Bk. Cahen, s. 4 4 ; M. Köymen, s. 121-127. 90 T â r i h - i g ü z i d e , s. 434. 91 Turkestan, s. 256. 92 Bk. F . Grenard, Saltuk B uğra H an m enkıbesi ve tarih, trc. Osman Turan, Ül­ kü mecmuası, sayı L X X IV -L X X X , .


lara sığınmış idi. Muntasir, onların yardımı ile, 393’te, Karahanlıları Se­ merkand civârmda bozmuştur93. Kaynakların kifâyetsizliğine rağmen bu durum Selçukluların Karahanlılar ile Oğuz yabgusu arasında, Cend’de, gelişme değil barınma im­ kânlarını dahi bulamayarak Buhârâ civârma göçmeleri sebebini izah eder. Selçuk’un Cend’deki hayatı ve Yabgu ile mücâdeleleri hakkında sessiz kalan kaynakları Oğuz-nâme ile ikmâl etmek gerekirdi. Lâkin Oğuz yabguları hakkında tafsilât veren destan yabguları hep müslüman gös­ terdiğinden orada Selçuk’un dinî cihâdlarma dâir malûmat aramak için sebep kalmamıştır. Bununla beraber üç asır sonra tesbit edilen bu şifahî rivâyetlerde bâzı akisler bulmak ve ihtiyatlı olarak onu bir tarihî kaynak olarak kullanmak mümkündür. Gerçekten destanda Selçuklulara çok fe ­ nalıklar yaptığı için “z â 1 i m” (bîdâd-ger) sıfatını alan Cend emîri Şâhmelik Yengi-kent yabgusu Baran (Turan veya Buran değil) hanın torunu ve ‘Alî Han’m oğlu olup asıl adı Kılıç Arslan’dır ve Yazır Oğuz boyuna mensuptur64. Destana uygun olarak “Ş â h - m e l i k ile S e l ç u k l u l a r arasmda kadîm bir kan ve şiddetli bir kin” olduğunu kaydeden çağdaş kaynaklar95 Selçuk ile yabgu arasındaki mücâdeleye tarihî bir mâhiyet vermektedir. Gerçekten Selçuk’un karşısında bulunup destanda bahsedi­ len Yengi-kent yabgusu Baran, oğlu ‘Alî Han ve torunu Şâh-melik tarihî * şahsiyetlerdir. Nitekim kaynaklar sonraları Şah-melik’in büyük bir ordu ile Hvârizm ve Horasan’a kadar istilâ yaptığını yazarken Cend melikinin “Şah-m elik” b ‘Alî el-Barânî” şeklinde nisbetini de Oğuz-nâme ’ye göre meydana koyarlar96. Şah-melik, 425 (1034) yılında, Cend’den yetişerek Hvârizm’e geçmekte olan Selçuklulara ağır bir baskm yapıp çok merha­ metsiz davranmış; 8.000 kişilerini öldürmüş ve bütün mallarını yağma etmişti97. Mâverâünnehr’de Selçuklulara karşı Karahanlılar safında sava­ şan ve Selçuk’un oğlu Yusuf Ymal’ı öldüren Alp-kara Barânî’nin de Yen­ gi-kent yabgusu Baran’m oğullarından olduğu gözüküyor. Yabgu devleti­ nin yıkılışından sonra Yabgu Baran’m mensupları Bar anlı boyunu teşkil edip îslâm ülkelerine dağılmışlar ve bir kısmı da Kara-Koyunlu ulusunu vücûda getirmişlerdi. Kara-Koyunlu Pir-budak nâmına Erzincan’da bası­

93 ‘U tb î,

I,

335;

C arbâzekânî, 2 2 2 ;

Nâsîrî, Kâbil, 1 3 2 8 , I, 2 9 0 . 94 E m î r î ez u s t u h w â - i 95 A bu’l-F a z l B ayhakî,

İbn

u l-E sîr, X ,

yazır

C uzcânî,

îb n Punduk, s. 5 1 ; îb n u l-E sîr, IX , 1 7 5 .

Tabakât-i

( O ğu z-n âm e, 2 4 9 a , 2 5 1 a ) .

T â rîh -M es’û d î , nşr. Sa'îd Nafîsî, T ah ran ,

Cûzcânî, s. 2 9 2 .

97 Bayhakî, s. 832.

34;

1 3 2 6 , s. 8 3 2 ;


lan bir sikke üzerinde Yazır damgasının bulunması98 bu sebeple çok mü­ himdir. Yabgu devletinin çöküşünden sonra bunlarm bir kısmı Horasan’­ da yerleşip Y a z ı r vilâyetini vücûda getirmişlerdir" ki, bu hususta ta­ rihî ve coğrafî eserlerde çok malûmat vardır. Bu durum Selçuk ile Yengi-kent yabgusu arasında cereyan eden mü­ câdelelerin Kınık ve Yazır boyları arasında olduğunu gösteriyor. Desta­ nın Baran’dan önce yabgularm Yazırlara değil Kayı boyuna mensup ol­ duğuna dâir100 kayıtları da mühim olup, Kmıklar için bir işaret mevcut' değildir. Selçuklulardan sonra Yengi-kent yabguları ile birlikte Sır-derya Oğuzlarının da müslüman olduğu, £Alî Han adı ile, meydana çıkıyor. Bu İslâmlaşma hâdisesi hakkında müphem, fakat mühim bir tarihî' kayda da sâhıp bulunuyoruz. Filhakika Sâmânî emîri Muntasır, son defa, 391-394 ...(1002-1004) yıllarında, önce Selçuk Oğuzlarına gidip yardım almış; nihâ-. vet bunlar ile arası açılıp hücum ve takiplerine uğrayınca sonra da diğer “O ğ u z l a r d a n b i r k ı s m î n i n y a r d ı m ı n ı ” te’min et­ miştir. Bu sırada da onların büyüğü Yabgu da müslüman oldu ve Sâmânî emîri ile sıhriyet kurdu101. Durum, bu Oğuzların Yengi-kent oğuzlan ve yabgusu olduğunu gösteriyor. Zîrâ İslâmiyeti kabûlün, şimdiye kadar sa^ nıldığmın hilâfına102, Selçuk’un oğlu Arslan ile bir münâsebeti olamaz, s Selçukluların bu tarihten 30-40 yıl Önce müslüman olduğu ve Selçuk oğuzları ile bozuşan Sâmânî emîrinin Yabgu unvanını taşıyan ancak Yengi-kent oğuzlarına gidebileceği düşünülürse bu hususta tereddüt kalmaz103. Yengi-kent yabgularmm, Alı Han zamanında, İslâmiyeti kabûlleri Selçukluların gaza mefkûrelerine ve İslâmiyetten aldıkları kuvvete son verdi, Böylece, Karahanlılar ve Yabgu oğuzları arasında sıkışarak, daya­ naklarım ve gelişme imkânlarını kaybeden Selçuklular Cend ve.havâlisini onlara bırakıp Mâverâünnehr’e göçmeğe mecbûr kaldılar. îşte Cend’de yerleşen ‘Alî Han’ın oğlu Şah-melik’in aslâ Selçukluları tâkipten vaz geçmeyerek onlara Harizm’de iken saldırması bu eski ve devamlı husumetin son safhası idi. îki tarih arasındaki fark onlardan bir kısmının bir müddet daha Cend’de kalmış olmaları ile ilgili olabilir.

98 Ali Kemâli, Erzincan tarihi, İstanbul 1932, s. 215. 99 O ğ u z - n â m e , 251a. ' 100 S ecere4 terâkime, 30b. w Gerdîzî, Zatjn ul-ahbâr, Tahran, 1937, s. 50. : .102 Barthold, Turkestan, s, 269; Mehmed Köymen, I, 133-135. ıos o . Pritsak da bu fikirdedir, K ö p r ü l ü a r m a ğ a n ı , İstanbul, 1953, s. 407.


6. Selçukluların Mâverâürmehr’deki Hayatları

Cend’den Mâverâünnehr’e göçen Selçuklular kışın Nur Buhara’da, yazın da Semerkand yakınlarında 30 yıldan fazla yaşadılar. Selçuk’un ve Mîkâ’il’in Ölümlerinden sonra başbuğları, büyük evlât olarak, Arslan (îs­ râ’il) idi. Bu mevkii doiayısiyle Yabgu unvânım almış ve Arslan Yabgu olmuş idi. Ondan sonra yaşça büyük olduğu için, reislik îna.nç (Mûsâ) bey’e intikal edince o da bu unvânı uzun müddet taşıdı, Karahanlılar, Selçukluları bölmek maksadı ile, Selçuk’un diğer oğlu Yusuf Ymal’ı yab­ gu yapmak teşebbüsüne girişlilerse de, bunda muvaffak olamadıkların­ dan o bu unvâna sâlıip olamamıştır. Bu unvân çok defa, Büyük sıfatı ile birlikte, U l u ğ - y a b g u (Yâbgû-i kelân) şeklinde kullanılıyordu104. Selçuklular istiklâl kazandıktan sonra bu unvanı kullanırken yine buna “Uluğ” sıfatını ekliyorlardı. Bâzı ilim adamları hâlâ Yabgu unvanını müstensihlerin yanlış imlâları ile nakledip mahiyetini anlayamamışlardır. Selçuk’un oğullarının sayısı ve adları hakkında kaynaklardaki karı­ şıklık tetkiklere de intikal etmiş ve bugüne kadar halledilememiştir. Mîkâ’il, îsrâ’il ve Mûsâ üzerinde bir ihtilâf yoktur. Dördüncüsü ise bâzan Yusuf, bâzan da Yunus gösterilmiştir. Fakat hakikatte bunlar da ayrı şa­ hıslar olup, hepsi beş kardeştir. Tuğrul ve Çağrı beylerin anadan kardeşi olan İbrahim, Mıkâ’il’in Ölümünden somca anneleri ile evlenen Yusuf’un oğludur. İsrâ’il’in Türkçe adı Arslan, Yusuf’un da Ymal’dır105. Yusuf çok defa, yanlışlıkla Mûsâ’nm oğlu gösterilmiş ve Ymal ismi de oğlu İbrahim ile birleşmiştir. Halbuki Mûsâ’nm oğlu Haşan ve Böri’dir106. Selçuk’un Yusuf’tan sonra beşinci oğlu Yunus olup107 Alp Arslan’a isyan edip Bi­ zans’a kaçan E l - b a s a n (Er-basgan)’ın babasıdır108, Selçuk’un ayrı bir oğlu gözüken İnanç bey de hakikatte Mûsâ olup bu onun Türkçe adın­ da^ başka bir şey değildir. Alp Arslan zamanında, Selçukluların en yaşlısı olarak Melik-nâme’ye bilgi veren İnanç bey de budur. Böylece kaynak ve tetkiklerde karanlık kalan Selçuk’un oğullarını ve onlardan Arslan, İnanç ve Ymal olmak üzere üçünün de Türkçe adlarını (sanıldığı gibi un­ vân değil) meydana koymuş oluyoruz. 104 îbn ul-‘Adım, B \ı g y a, 189a; Râvandî, R a h a t u s - ş u d û r , GM, s. 102, 104. 105 İbn ul-Cevzî, al-Muntazam, Haydarâbâd, 1358, VIII, 114, 233; ‘îmâd ud-dinBundarî, Z u b d a t a l - n u ş r a , nşr. Houtsma, Leiden, 1889, s. 8; A h b â r udd e v l e , 17, 19, 20; Abu’l-Farac, s. 200, 213; Anili Kadı Burhaneddin, s. 502; Ano­ nim Selçuk-nâme, 8, 9. 106 İbn ul-Cavzı, VIII, 233; Falır ud-Dîn Râzî, Cârni'ıd- ulûm, British Museum, Or. 2972, 60a. Enverî (s. 6): Musa, Mikâil, Yunus, İsrail adlarını verir. 107 Râvendî, 87; Zahîr ud-Dîn Nışâpûrî, 18; Hamdullah Kazvînî, 434; Aksarâyî, 10. 108 Anonim Selçuk-nâme, s. 8; Râvendî, s. 87. '


Arslan yabgu, bu mevkî ve sıfatla, göçebe Selçuklularının siyâsî reisi olmakla berâber, bu kabile teşekkülü ona zayıf bir feodal bağla bağlı idi. Selçuk’un diğer oğulları da kendi oymak ve mensupları ile pek müstakil bir durumda olup ancak mühim hallerde sıkı bir birlik gösteriyorlardı. Bu sebeple bu topluluk başlangıçtan beri S e l ç u k l u l a r (Tuğrul ve Çağ­ rı bey grupu), Y a b g u l u l a r (Arslan Yabgu mensupları) ve Y ı n a l l ı l a r (Yusuf Ymal oğuzlan) gibi zümrelere ayrılıyorlardı. Selçuk oğul­ ları arasmda Arslan yabgu’nun “gâzî” lâkabım taşıdığına dâir bir kayıt109 eski bir kaynaktan geliyorsa onun daha Cend’de iken babası ile yaptığı gazaltr ile ilgili bulunmak icap eder. Karahanlılara karşı yardımlaıu sâyesinde, Nur-Buhara’da yeni bir yurda kavuşan Selçuk-oğulları, Harun Buğra Han, 389 (999)’da7 Buhârâ’yı fethedip, Sâmânî devletine nihayet verdikten sonra da yine Karahanlılar ile düşmanca vaziyetlerinde bir de­ ğişikliğe sahip olmadılar, Gerçekten özkent (Özcend)’de hanınTıapis-hanesinden kaçan Nuh’un oğlu Isma'îl (Muntasir) eski kumandanı Arslan Yalu ile birleşerek Buhârâ’yı kurtardıktan ve Çağrı Tigin’i oradan attık­ tan sonra Semerkand civarında bulunan Zarafşân köprüsü zaferini de kazanmış; lâkin bir az sonra İlig Nasr Han’a110 yenilerek Buhârâ’yı terketmiştir. Bu mağlûbiyet üzerine Muntasir, bir çok mâceralardan sonra 392 (1002)’de, eski devlet müttefikleri oğuzlara giderek yardımlarına baş . vurdu. Öteden beri “ Sâmânîlere hizmet ve temâyülleri” olan bu Oğuzlar bu gelişten çok memnun ve mağrûr olarak ona yardım ettiler ve 393 şâbanmda (ağustos 1003) yine Semerkand yakınlarında İlig Han’ın ordusu­ nu bozguna uğrattılar; 18 Karahanlı beyini esir alarak Muntasir ile bir­ likte yurtlarına döndüler. Lâkin bu sırada, Yabgu Oğuzlarının bir hare­ keti dolayısiyle, Selçuklular hana yaklaşmak mecburiyeti ile, esirleri iâde eylediler ve hattâ cephe değiştirerek Muntasir’i de tâkibe koyulup Amul’e kadar ilerlediler. Bu perişan durumda Muntasir “O ğ u z l a r d a n b i r k ı s m ı n ı n y a r d ı m ı ” ile, 394 şâban (haziran 1004) da, Semerkand havâlisinde Bûrnemed köyünde Karahanlılara bir baskın daha yaptı. Memleketine dönüp askeı* toplayan han tekrar Muntasir ile karşılaşınca, Oğuzlar ganimetin taksimi ile uğraştığı bir sırada Sâmânî emîri tarafın­ da bulunan Tak oğlu Haşan Karahanlılara iltihâk ettikten sonra Munta­ sir son bozguna uğrayarak tarihe karıştı111. Kaynaklar Sâmânî emîri ile Oğuzlar arasındaki bu münâsebetlerden 109 Anonim, s. 10. 110 Karahanlılara mahsûs bu İlig unvâm için bk. Osman Turan, TM, VII, 192-199. 111 ‘Utbî, I, 320-326, 334-338, 340-344; Carbazakanî, s. 222-26; îbn ul-Esîr, IX, 54 v. d.; Gerdîzî, 50 v.d.; îbn Funduk, 70; Bartlıoîd, 69; Köymen, I, 126-136.


bahsederken bunların Selçuklular olduğunu belirtmezler. Hattâ îbn ulEsîr Selçukluların başlangıçlarını yazarken (IX, 163-167) ‘Utbî’ye dayan­ makta ve bu belirsizliği hissettirmektedir. Bununla beraber îlig Han’ın tekrar Buhârâ’yı işgali münâsebeti ile « S e l ç u k o ğ l u A r s 1 a n’ı n mevkii y ii k s e 1 d i”, kaydı ile bu Oğuzların Selçuklular olduğunu meydana koyar. Mîrhwand da Muntasir’in bizzat Selçuklulara sığındığını ve bu sâyede Karahanlılara zafer kazandığını tasrih eder (IV, 72). Lâkin bunu Arslan yerine Selçuk’a atfetmekle tekrar bir tereddüt uyandırır. Bu tereddüdün bir sebebi bu sırada Selçuklulardan başka Oğuzların da İs­ lâm ülkelerine yayılmağa ve müslüman olmağa başlamalarıdır. Filhakika çok eski zamanlarda H a 1 a ç (Kalaç) 1ar ile birlikte bir kısım oğuzlar bi­ linmeyen sebepler ile Huttalan havalisine gelip Sâmânîlerin Horasan vâlisi Alp Tekin zamanında Nuh b. Nasr (943-954)’a vergi Ödeyorlardı112. Halaçlar ile birlikte Gazneli Mahmud tarafında bulunan bu “O ğ u z t ü r k m e n l e r ” Karahanlı îlig Han’ın kardeşi Sü-başı Tekin’i, Belh’ten Merv’e doğru çekilirken, 396 (lOOö)’da, müthiş bir bozguna uğrattı­ lar. Sultan Mahmud ile birlikte, 397 ve 398 yıllarında da, Karahanlılara karşı Belh civârmda yine zaferler kazandılar113. Bunların başında Tak oğlu Almuhas (galiba Muntasir’in maiyetindeki Tak oğlu Haşan) bulunu­ yordu114. Bununla beraber Selçukluların Cend’den Buhârâ civârma gel­ diklerine dâir kaynakların birleşmesi, Sâmânıler ile eski dostluk ve itti­ fakları ve bu sebeple de bu “ Oğuzların Sâmânîlere meyilleri” bunların Selçuklular olduğunda her türlü tereddüdü giderir. . Sâmânıler ortadan kalktıktan sonra Selçuklular Karahanlılar karşı­ sında yalnız kaldılar. Bununla beraber Türkistan hanları arasındaki mü­ câdeleler Selçukluların bu eski düşmanlarına karşı mevcudiyetlerini mu­ hafazada yardımcı oldu. Muntasir’in son teşebbüsünde, 1003’te, her hâl­ de Oğuz Yabgusunun bir hareketi ile, Selçuklular Karahanlılara yaklaşın­ ca Sâmânî emîri de onların düşmanı Yabgu ile münâsebete girişti. Lâkin îlig Han ile bu dostluk uzun sürmemiş ve münâsebetleri “ g â h i t t i ­ f a k g â h d ü ş m a n l ı k ” 115 hâlinde devam etmiştir. Selçukluların kuv­ vetinden çekinen ve onlara bir türlü inanmayan İlig Han hücûma geçince Tuğrul ve Çağrı beyler kaçıp çöllere çekildiler ve Buğra (Ahmed b. ‘Alî) Han’ın topraklarına sığınmaya ve ona hizmet teklifinde bulunmaya ka­ 112 Nizâm ul-mülk, S i y â s e t - n â m e , nşr. Ch. Schefer, Coğrafya, British Museum, Add; 7705, 36a. 113 ‘Utbî, II, 82-86; Gerdîzî, 54; îbn ul-Esîr, IX, 65 v. d. 114 ‘ Utbî, II, 79. 115 Mîrhwând, IV, 72.

s. 96 v.d.; Curcânî


rar verdiler. Bununla berâber eski husûmetleri ve istiklâlci temâyülleri dolayısı ile ona da güvenemeyerek kardeşlerden biri hanın hizmetine gi­ derken öteki cemâatin başında kalmayı ihtiyata uygun buldular. Tuğrulbeg’in hizmet esnasında han tarafından hapsedilmesi bu itimatsızlık ve tedbirde isâbetli olduklarım meydana koydu. Serbest kalan Çağrı-beg Sel­ çukluları koruduktan başka bir baskın ile hanın bir kısım beylerini de esir aldı. Bunun üzerine han bunları kurtarmak için Tuğrul-beg’i serbest bıraktı116. İlig Nasr Han’ın 403 (1012)’te ölümü üzerine Arslan Han’ın hapsin­ de bulunan Karahanlılardan Ali Tekin kurtularak döndü; Arslan yabgu ile ittifak yaparak Buhârâ’yı aldı ve bu bölgede müstakil bir Karahanlı beyliği kurdu. Bu hâdisedeki rolü dolayısı ile Arslan yabgu’nun da nufûz ve kudreti arttı. Arslan’m kızı ile evlenerek kudıet kazanan Ali Tekin artık..“T ü r k i.s t. a n...h a n l a r ı a r a s ı n d a m ü s â v i 1i k v e h a t t â ü s t ü n l ü k d â v a s ı n a ” girişti; böylece ikisi birlikte ehemmiyet kazandı117. 7. Karahanlı ve Gazneliler ile Münâsebetler

Kaynakların kifayetsizliğine rağmen Selçuk-oğulları arasında bir müddetten beri bir ayrılığın mevcut bulunduğu gözüküyor. Tuğrul ve Çağrı beylerin Arslan yabgu - Ali Tekin ittifakı dışında kalmaları sebebi de budur. Hattâ mevkiini kuvvetlendiren Ali Tekin müttefiki ve kayııı pederinin yeğenleri üzerine yürüyerek onları itaate almağa çalışmıştır. Böylece Buğra Han’dan kaçan ve şimdi de Ali Tekin’in hücûmuna uğra­ yan Tuğrul ve Çağrı beyler çok zor bir devreye girdiler. Bu endişeli du­ rumda iki kardeş verdikleri karara göre Tuğrul-beg “g e ç i l m e s i g ü ç ç ö l l e r e ” çekilirken Çağrı-beg de 3.000 kişilik bir süvari kuv­ veti ile uzak Anadolu’da bir keşif seferine çıkti118. Selçuk’un bu kudretli ve cefâkeş torunları, muazzam bir mesâfede bulunan Anadolu gazasına teşebbüs etmekle cidden çok ümitsiz bir du­ rumda bulunuyorlardı. Horasan gâziîlerinin sık-sık yapmakta oldukları Anadolu seferleri onlara bu teşebbüsü telkin etmiş idi. Gerçekten 353 ve 355 (963 ve 965) yıllarında Horasan gönüllüleri 5.000 ve 20.000 kişi hâ­ linde Azerbaycan ve Meyyâfârikîn yolu ile uçlara (‘avâsım-swgwf) var­ mışlar; Adana, Tarsus ve Masisa şehirlerine dağılarak taarruza geçen bi116 Mîrhwand, IV, 72; îbn ul-Esîr, IX, 163. 117 Mîrhwand, IV, 72; îbn ul-Esîr, IX, 163; îbn ul-Cevzî, VIII, 233; Sibt ibn ulCevzî, Mir’ât uz-zamân, Topkapı 2907 (XII), 91b. 118 Mîrhwand, IV, 73.


Karahanlı ve Gazneliler ile M ünâsebetler

53

zanslılara karşı cihâd yapmışlardı. İçlerinde âlim ve şeyhler bulunan ve Allah yolunda sefer yapan bu gönüllülerin bir çoğunu türkler teşkil eder di119. Büveyhîlerden ‘Addud ud-Devle zamanında (949-983) ve 1006 yı­ lında bile Y a v g u l u (Yavgıyan) oğuzları da bu gazalara katılmışlardı12,0 İşte Çağrı-beg de bu an’aneye uyarak, 1018 yılında, 3.000 süvari ile Horasan, Rey ve Azerbaycan yolu ile Anadolu seferine çıkıyordu. Sultan Mahmud’un hiddetine ve bu geçişte, gaflet gösterdiği için, Tûs valisini azarlamasına sebep olan bu akıncı kuvveti ile Çağrı-beg Azerbaycan’a var­ dığı zaman orada daha önce gelmiş türkmenler ile karşılaştı ve onları da yanma alarak Van havzası (Vaspuragan) küçük Ermeni kırallığı toprak­ larına girdi: “ Türkler Vaspurugan (İslâm kaynaklarında Başfurkan) böl­ gesini istilâ ve bâzı kaleleri zaptettiler; hıristiyanları kılıçtan geçirdiler... Bugüne kadar aslâ türk süvârisi görmeyen ermeniler onların garip man­ zarasını müşâhade ettile; yaydan silâhları ve d a l g a l a n a n u z u n s a ç l a r ı vardı121... Selçukluların Gök-türkler ve Karahanlılar gibi ar­ kaya sarkan uzun saçları olduğuna dâir bu kaydı başka kaynaklar da te’yit ediyor122. Çağrı-beg bu ilk Anadolu keşif seferini yaptıktan ve Azer­ baycan’da kendisine iltihâk eden türkmenler ile vedalaştıktan, sonra al­ dığı ganimet ile, Merv’e ve oradan Buhârâ civârma vardı. Tuğrul-beg ile buluşunca çok sevindiler. Çağrı-beg kardeşine bu seferin hikâyesini anla­ tırken, daha sonra Kutalmış, Afşin ve diğer Türkmen beylerinin rumlar hakkında tekrarladıkları “ b i z e k a r ş ı k o y a c a k b i r k i m ­ s e y e r a s t l a m a d ı m” ifâdesi ile müstakbel fetih sâhasmı ve türk yurdunu işaret etmiş olsa gerektir123. Bu dönüşten sonra yeni türkmenler de Tuğrul ve Çağrı beyler etrafında toplanıyor ve kuvvetleniyorlardı. Arslan yabgu bu çoğalmanın Türkistan ve Horasan hükümdarlarını kış­ kırtacağını söyleyor veya yeğenlerini “ k ı s k a n a r a k ” çöllere dağıl­ malarım tavsiye ediyordu. Onların da bu tavsiyelere uyarak dağılmala­ rı124 husûmet cephesi ve takibin devam eylediğini gösteriyor. 119 İbn Miskveyh, VI, 201, 222-227; İbn ul-Esîr, VIII, 188; İbn Funduk, 14. 120 Siyâsel-nâm e , s. 70; İbn Fonduk, 51, 267 (metin: ’N âv egiy ân ). 121 Urfalı Mathieu, Chronique trc. E. Dulaurier, Paris, 1858, s. 41. 122 St. Julien, D ocum ents sur les Tou-kiue, Paris, 1877 s. 7; E. Chavanııes, Documents sur les Tou-kious s. 94; Kâşgarlı Mahmud, I, 375; İbn ul-Cevzî, IX, 38; Alberl d’Aix, trc. M. Guizot, II, 8, s. 21. Hazarlar da ya saçlı veya traşlı idi (Dunlop, Jeıcish Khazars* s. 29). 123 Mîrhwand, IV, 73; Abu’I-Farac, 196; Haşan Yazdî, Câmi ’ut-tavârîh, Fâtih 4507, 171a; J. Laurent, Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy, 1913, s. 16: Kisravı Tabrîzî, S a h r iy â r.ân-i g u m n a m , Tahran, 1308, II, 58-64; î. Kafesoğlu. Doğu Anadolu’ya ilk Selçuk akım, K ö p r ü l ü a r m a ğ a n ı , s. 270. 124 Mîrhwand, IV, 73.


Sâmânîlerin inkırazından sonra Türkistan'da bozulan siyâsî muvâze­ ne ‘Ali Tekin’in Buhârâ’da kurduğu devlet ile teessüs eder oldu. Lâkin Sâmânîlerin mirasına konmak isteyen Gazneliler ile Karahaııiılar Ali Tekin’e karşı birleştiler. Bu sebeple Karahanlıların en büyük hükümdarı Kadir Han ile Sultan Mahmud, 416 (1025) yılında, çok tantanalı bir şe­ kilde buluşarak “b ü t ü n İ r a n ve T u r a n” meseleleri üzerinde anlaştılar. Anlaşmanın bir maddesi Ali Tekin’in hükümetine son vermek, diğeri de Selçukluları Horasan’a nakletmek idi. Han sultana: “T ü rk i s t a n ’ d a n m e m 1 e k t i m e g e l e n ve y ı l l a r c a N u r - i B u h â r â ile S e m e r k a n d a r a s ı n d a k i ot l a kl a r ı e l ­ l e r i n d e t u t a n l au k a v m i n ç o k a s k e r i v a r d ı r . Selçuk’un oğulları kendi kavmi arasında çok itibâr ve saygıya sâhip olup, p â d i ş a h l ı k ..dâvâsmdadırlar. Eğer onlar senin Hindistan seferlerinin birinde hükümdarlık dâvâsma kalkarlarsa netice müşkil olur” mütalâası ile Mahmud’u onları Horasan’a nakle râzı ediyor; bu sayede kendilerin­ den kurtuluyor idi. Bu durum artık Oğuz muhâceretinin başladığım ve gittikçe kuvvetlendiğini de göstermektedir125. İki hükümdarın buluşmasında Ali Tekin ve Arslan yabgu çöllere kaçmışlardı. Sultan Mahmud Selçuklulara elçi göndererek komşuluk ve dostluk icâbı reislerinden biri ile görüşmek istediğini bildirdi. Ali Tekin’in çekilmesi dolayısı ile iki hükümdardan biri ile anlaşma lüzumunu duyan ve hukukan Selçukluların reisi bulunan Arslan yabgu, arkadaşları ile bir­ likte, Sultan Mahmud’a gitti. Sultan bir ziyâfet meclisinde Arslan yabgu’yu, Kutalmış’ı ve diğer arkadaşlarını yakalayıp Hindistan’a gönderdi ve Kalincar kalesinde hapsetti. Bilâhare Türkmenlerin onu kurtarma te­ şebbüsleri oldu ise de yalnız Kutalmış çöllerden kaçarak Buhârâ civârmda Türkmen yurduna varıp kurtuldu126. Sultan Mahmud Karahaııiılar ile ittifak ve sıhriyet kurduktan ve Ars­ lan yabgu ve arkadaşlarını yakaladıktan sonra onun yurdunu ve oymak­ larını yağmalattı ve 4.000 hanelik cemâatini de Horasan’a naklederek Nasâ ve Bâverd arası çöl bölgesini bu Türkmenlere otlak verdi. Arslan yabgu’dan sonra bu Türkmenler Yağmur, Kızıl, Buğa, Göktaş ve Anasıoğlu adlı beylerin idâresinde kaldılar. Çok akıncı ve faâl bir hayat süren bu Türkmenleri diğerlerinden ayırmak için onlara “I r a k O ğ u z l a r ı ” veya Arslan yabgu’ya nisbetle Y a b g u l u l a r (Yâvgıyân veya arapça Yâvgîyya) adı verilmiştir ki, bu son isim sonraları istinsah hatâları yüzün125 Bk. Bölüm II, bahis 6. 126 Gerdîzî, 63-67; Râvendî, 87-92; Cûzcânî, 272; 290; Mîrhwand, IV, 73; İbn ul-Esîr, IX, 130, 131, 163; Zahîr ud-Dın Nışâpûrı, 10-12; Reşîd ud-dîn, A. Ateş, 6-10.


den anlaşılmaz bir şekle girmiş ve isyan eden diğer Oğuzlara da teşmil edilmiştir127. Sultan Mahmud Nasâ, Bâvard ve Farâva halklarının şikâyetleri ve­ ya devlet memurlarının zulümleri dolayısı ile onların etrafa akmları üze­ rine Tûs vâlisi Arslan Câzib’i bu Türkmenleri cezalandırmağa gönderdi. Bozguna uğrayan türkmenler Dihistân ve Balhan dağına sığınarak tehli­ keyi atlatıyor ve tekrar akmlarma girişiyorlardı. Böylece Türkmenleri tenkil imkânı olmayınca sultan, 419 (1028)’da, ordusu ile bizzat harekete geçti. Türkistan’dan göçüp onlara katışan Oğuzlar ile gittikçe miktarları artan bu Türkmenler Gazne sultanı tarafından perişan edildi. 4.000 ka­ darı esir ve katledilen bu Türkmenler Irak, Azerbaycan ve şarkî Anado­ lu’ya bir çok akınlar yaparak çok mâcerâlı bir hayat geçirdiler. Çağrıbeg’den sonra Anadolu’ya yapılan ikinci ve diğer akınlar bu Oğuzlar ta­ rafından vukû bulmuştur. Bununla berâber onlar yine de Horasan’daki yurtlarına dönüyor ve sıkışınca da Dihistân ve Balhan dağına kaçıyorlar­ dı. Mahmud’dan sonra Sultan Mes’ûd bunları bir daha hizmete aldı ise de, Gazneliler ile mücâdeleleri eksik olmadı. Onların bu akmları ile reis­ leri Arslan Yabgu’yu kurtarmağa çalıştıkları ve husûsiyle 422 (1031)’de onun hapisten gönderdiği bir haber üzerine istilâ ve savaşlarını şiddet­ lendirdikleri görülüyor, ki bu cihet kaynaklarca da zikredilmiştir. Buna rağmen bunda muvaffak olamadılar ve Arslan yabgu hapiste iken öldü. Türkmenler dağıldı ve çok tehlikelere uğradılar; lâkin yine de ümit ve enerjilerini kaybetmeyerek mücâdelelerine devamla Arslan yabgu’nun torunları etrafında toplanarak Türkiye Selçukluları devletinin kuruluşuna hizmet ettiler128. 8. ‘Ali Tekin ile M ücâdele ve Hârîzm’e G öç

Tuğrul ve Çağrı beg amcaları Arslan yabgu ile ‘Ali Tekin arasındaki ittifak dışında ve muhâsım bir durumda kalmışlardı. Sultan Mahmud ve Kadir Han’ın gelişlerinde uzaklaşmışlar, hattâ sultanın onlara da elçi gönderip Horasan’da kendilerine yurt vaadi teklifine de kanmamışlar ve Arslan yabgu’nun âkibetine uğramaktan kurtulmuşvlardı129 Mâverâünnehr buluşmasından sonra sultan Belh’e ve han da Kâşgar’a dönünce ‘Ali 127 Bk. aşağıda, böl. III, bahis 9. 128 Baybakî, s. 69, 78, 287-289, 316, 448, 481-485; Gerdlzî, s. 70 v .d .; İbn ulEsîr, IX, 131, 163; Baybars Manşûrî, Z ubdat ul-fikra, Feyzullah Efendi, No: 1459, 56b-58b; îbn Hallikân, V af ay ât, Kahire 1299, II, 58. 129 Mîrhwand, IV, 73.


Tekin çölden çıkarak devletine salıip olmağa başladı. Arslan yabgu ve Türkmenleri artık mevcut bulunmadığı için Tuğrul ve Çağrı beylere elçi gönderip onları müşterek düşmanlara karşı ittifaka ve hattâ devleti ara­ larında taksime davet tti. Lâkin ‘Ali Tekin’in eski düşmanlıklarını hatır­ layan ve kendisine güvenmeyen Selçuk başbuğları bu teklifi kabul etme­ diler. Selçuk’un torunları amcaları Arslan yabgu ile bozuşmuş oldukları hâlde yine de ona ve mevkiine saygı gösteriyor; daha mütevazı, fakat çok ihtiyatlı hareket ediyorlardı. Arslan yabgu’nun sahneden çekilmesi üze­ rine Tuğrul ve Çağrı beyler artık Selçukluların rakipsiz reisleri oldular. Bununla berâber Ârslan’ın esâreti ile diğer amcaları înanç (Mûsâ) Bey’i yabguluk makamına geçirdiler. Kaynaklarda bazan înanç yabgu, bâzan Mûsâ yabgu ve bâzan d^f sâdece Yabgu adı ile kaydedilen ve çok defa da başka şahıslar sanık .înanç Bey pek sakin bir tabiata sahip idi ve dirâyetli yeğenlerine; uyar ve onlar ile birlikte hareket ederdi. Bu davra­ nışı sebebi ile eski müellifler onu Tuğrul ve Çağrı beylerin üçüncü kar­ deşi sanmışlardı. Mikâ’il oğullarını ittifak veya itaate alamayan ‘Ali Te­ kin başka bir siyasî tedbire başvurdu. Filhakika Selçuk’un dördüncü oğ­ lu Yusuf Ymal’a elçi, hil’at ve hediyeler gönderip onu Yabgu ilân etmeğe ve bu sâyede hem Selçukluları birbirine düşürmeğe, hem de tâbiiyete al­ mağa çalıştı. Rivâyete göre Yusuf Ymal bu teklife yanaşmış; fakat Mîkâ’il-oğulları buna fırsat vermemişlerdi. ‘Ali Tekin kendisine bağlı ve alet bir yabgu tâyini teşebbüsünde muvaffakiyetsizliğe uğrayınca Selçuklulara karşı Alp-kara Baran’m kuman­ dasında bir ordu gönderdi. Vukû bulan çarpışmada Yusuf Ymal ile bir­ likte bir çok Selçuklu şehit oldu. Kurtulan Tuğrul ve Çağrı beyler az za­ manda toparlandılar. 420 (1029)’da Alp Ârslan’ın doğumunu uğurlu sa­ yan Selçuklular, 421 (1030)’de, harekete geçip başta Alp-kara olmak üze­ re ‘Ali Tekin’in 1.000 askerini öldürmek sûreti ile intikam aldılar. Fakat ‘Ali Tekin’in tekrar saldırışa geçmesi ile pek çok kayıp verdiler. Artık bu durumda Selçuklular yurtlarını terkedip, 423 (1032)’de 15.000 hane (ça­ dır) hâlinde, Hârizm’e doğru çekildiler. Gazneliler vezirine baş vurup Hârizm vâlisi Altuntaş’taıı aldıkları Darhân (Andargan) yurduna kondular130. İlk iki müellif Yusuf’u Mûsâ’nm oğlıı sanmakta ise de babası Mûsâ yabgu iken ve amcası da dururken böyle bir kimsenin bu makama getirilmesi hukuk ve an’aneye aykırı idi. Esâseıı Yusuf’un Selçuk’un oğlu Yusuf Yınal olduğunu da meydana koymuş idik. Yusuf’un ölümünden sonra ona mensup Y m a l l ı l a r (Ymâliyân)m idaresi oğullarından meşhur îbra130 59b.

İbn ul-Esîr, IX, 164; Mîrhwand, IV, 73 v. d.; Bayhakî, 828; Fahr ud-dîn Râzî,


him (b.) Ymal’a intikal etti ki, o da babası gibi umumiyetle Tuğrul ve Çağrı beyler ile birlikte çalışıyor idi. Selçuklular Hârizm’e geldikten sonra, yeni şartların icabiyle, ‘Ali Te­ kin ile anlaştılar. Sultan Mahmud’un ölümü ve Gazne’de başlayan taht kavgası üzerine Sultan Mes‘ûd ‘Ali Tekin’in yardımına baş vurdu*. Lâkin tahtı elde edince, babası gibi, Karahanlılar ile dostluğu tazeleyen Mes‘ûd Hârizm vâlisi Altuntaş’ı Buhârâ seferine memûr etti. ‘Ali Tekin, bu nâzik durumda, Selçukluları ve Türkmenleri “tatlı söz ve gümüş” ile tutup ken­ disine yardımcı yaptı131. Buhârâ’yı terk eden ‘Ali Tekin ile Altuntaş ara­ sında Dabûsiya’de, 1032’de, vukû bulan savaştan sonra Altuntaş’m ölümü durumu değiştirdi. Zîrâ oğlu Hârûn, 1034’te ‘Ali Tekin ve Selçuklular ile ittifak yaparak, gaznelilere karşı istiklâl savaşma girdi. Hârûn Selçuklu­ lara çok kıymetli hediyeler verdi ve onları, tahsis eylediği Rabât M âşa’da kondurdu. Bu sırada idi ki Selçukluları, casusları vâsıtası ile, tâkip eden ve aralarında “ kadîm bir kin, kan ve düşmanlık” bulunan Cend emîri Şahmelik 1034, Teşrin I.’de, çöl yolundan gelerek onları, kurban bayramı­ nın dördüncü günü, müthiş bir baskın ile vurdu. 8.000 kişi öldürüldü; bir çok kadın, çocuk, altın ve mallarını alıp döndü. Bu âni ve korkunç baskın ile şaşıran Selçuklular, müttefiklerinin bir tertibine kurban gittikleri inan­ cı ile, Ceyhun’u buz üzerinden geçerek Ribât-i Nemek’e vardılar. Nite­ kim îbn ul-Esır ve Mîrhwând da Hârizmşah Hârûn’un Selçuklulara sui­ kast yaptığı kanaatindedirler. Bununla berâber. Hârûn Selçuklulara elçi gönderip çok üzüldüğünü bildirdi; çok mal vererek vaadlerde bulundu ve onları tekrar eski yurtlarına döndürdü. Şahmelik’e de teessüflerini bil­ dirdikten sonra 13 Teşrin II. 1034’te onunla Ceyhun üzerinde bir gemide buluştu. Fakat Şahmelik ile Selçukluları barıştırma teşebbüsünde onu iknâ edemedi. Bununla berâber, Hârûn’un 30.000 kişilik ordusunu gören Şahmelik, Selçukluları tâkip cesâretini gösteremeyerek, sessizce, Cend’e dönmek zorunda J^aldı. Hârûn Gaznelilere karşı savaşırken 1035’te ‘Ali Tekin’in ölümü ile bu müttefikini kaybetti; Bir müddet sonra da kendisi, Sultan Mes‘ûd’uıı bir suikasdı ile öldürüldü. Selçuklular bir yandan Şahmelik, bir yandan da ‘Ali Tekin oğullarının düşmanca davranışları dolayısı ile, Horasan’a göçmek mecbûriyetinde kaldılar. Esâsen büyük Türk muhâcereti de baş­ lamış ve Bayhakî’nin de dediği üzere “ h e n ü z S e l ç u k l u l a r g e l m e d e n ö n c e H o r a n s a n T ü r k m e n l e r i l e d o 1m u ş” bulunuyordu. Hattâ Selçuklular dışında Türkmen istilâları o de­ 131 Bayhakî, s. 541.


rece yayılmış idi ki, Hârizm, Horasan, Merv. Tirmiz, Kubâdiyân, Kirman ve Irak tarafları oğuzlar ile, dolmuş; “ B a ğ d a d ’ m e l d e n ç ı k a ­ c a ğ ı k o r k u s u ” bile hissedilmiş idi, Türkistan’dan başlayan büyük nüfus hareketleri ve Türk kavimlerinin birbirini tazyiki esâs âmil olmak­ la berâber ‘Ali Tekin ile Hârûn’un bu Türkmenleri tahriki ve Gazne top­ raklarına geçirmesi rivâyetleri de dikkate şâvândır132. 9. Horasan’a Göç ve Muhtariyet

Selçuklular artık Hârizm’de oturamaz hâle gelince, 1035 baharında, 10.000 süvâri ile Ceyhun’u geçip Horasan’a vardılar; Merv, Sarahs ve Farâva çölü bölgesinde yurt tuttular133. Selçuklular böylece çok çetin mücâdeleelr ile geçen.takriben.70 yıl içinde Cend’e, Mâverâünnehr’e, Hârizm’e ve son olarak da Horasan’a göçmek sûreti ile dört defa yurd değiş­ tiriyorlardı. Onların arkasından da Y ı ı ı a l l ı l a r yâni İbrahim Ymal gurupu geldi. Bunların gelişi ile Arslan yabgu türkmenleri, eski düşman­ lık yüzünden, Irak topraklarına kaçtılar. înanç yabgu, Tuğrul ve Çağrı beyler buraya gelince derhal Sultan Mes‘ûd’a bir mektup gönderip, as­ kerî bir hizmet karşılığı bu yurdu kendilerine vermesini dilediler. Tarihî bakımdan çok mühim bir vesîka teşkil eden bu mektupta Selçuk başbuğ­ ları Horasan’a göçmek zorunda bulunduklarını, dünyada kendilerine sı­ ğınacak bir yer kalmadığını acıklı, fakat vekarlı bir dil ile bildiriyorlar­ dı134. Fakat Sultan Mes£ûd babasının Arslan yabgu oğuzlarını Horasan’a geçirmekle nasıl bir hatâ işlediğini ve onların ne gibi gaileler çıkardığım beyân ettikten sonra şimdi 10.000 süvâriye sâhip Selçukluların memle­ ket içinde ne derece bir tehlike teşkil edebileceğini belirtiyor, red cevabı veriyor ve divan âzâsınm bunları himayeye alarak düşman bir duruma sokmanın mahzurlarını ifâdelerine itibâr etmiyordu. Sultan Mes‘ûd bu düşünce ile, 1035 haziranında Beg-toğdı kuman­ dasında büyük bir orduyu Selçuklular üzerine gönderdi ve başına büyük gaileler açan ve sukûtuna sebep olan savaşlardan ilkine başladı. Bununla berâber Beg-toğdı ilkönce Selçukluları gafil avlayarak bozguna uğrattı ve Şahmelik’in yağmasından arta kalan mallarını ve bir çok da esir aldı. Gazne ordusu bu ganimetin taksimi ile uğraşırken Çağrı-beg ânı bir ha­ reket ve baskın ile bu orduyu 1035 Temmûzunda Hisâr-i Tak mevkiinde 132 Bayhakî, 524, 526, 532-538, 541, 565, 571, 527-533; İbn ul*Esîr, IX, 164; Mîrhvvand, IV, 74; Cûzcânî, 292. 133 Baylıakî, 571-574, 827. 134 Bayhakî, 572 v. d.; Gerdîzî, 80; Cûzcânî, 293 v. d. '


Horasan'a Göç ve M uhtariyet

59

müthiş bir hezimete uğrattı. Sultana şiddet tedbirleri tavsiye eden Beg toğdı ve askerleri perişanlık ve korku içinde Nışâbûr’a kaçarak kurtuldu­ lar. Büyük bir devlete karşı ilk defa büyük bir zafer kazanan Selçuklular “O k a d a r ç o k a l t ı n , g ü m ü ş , s i l â h , â l e t , e l b i s e ve hayvan elde ettiler, ki hayret içinde kaldılar” 135. Selçuk başbuğları, bu zafere rağmen, gurura kapılmamak ve barış yolunu aramak sûreti ile askerî olduğu kadar siyâsî bakımdan da çok kud­ retli insan olduklarını gösterdiler. Bu savaşı ailelerini ve evlerini koru­ mak maksadı ile yaptıklarını beyân ile sultana özür dilemekten geri kal­ madılar. Elçiler vâsıtası ile giriştikleri anlaşma müzâkerelerinde, evvelce mektupla istediklerini, bu zaferden sonra elde ettiler. Filhakika Sultan Mes‘ûd Selçuk reislerine hiPat, sancaklar ile birlikte bir menşur (fermân) göndererek Nasâ’yı Tuğrul-beg’e Dihistân’ı Çağrı-beg’e ve Farâva (Kızıl-avrat),yı da İnanç Yabgu’ya tefviz etti ve kendilerine Horasan’a mah­ sûs olan “Dihkan” unvânmı verdi. 29 Temmuz 1035’te (21 şevval 426) Merv valisi bu hâkimiyet sembollerini bir merâsim alayı ile Selçuklu yur­ duna gönderdi136. Selçuklular, böylece, askerisinden daha mühim olarak siyâsî bir zafer kazandılar; muhtar bir yurt ve idâreyi sağlayan bu hukukî vesika ve hâ­ kimiyet alâmetleri ile de artık yeni bir devletin çekirdeğini kurmuş olu­ yorlardı. Bundan başka bu neticeyi almakla nefislerine itimad gelmiş; büyük bir devleti yenebilecekleri kanaati uyanmış idi. Böylece uzun ve tehlikeli bir devreden sonra teselli bulmuşlar; nisbî bir huzûra kavuşmuş­ lardı. Selçuklular bu yeni yurtlarında devamlı Oğuz göçleri ile de çoğa­ lıyor ve kuvvetleniyorlardı. Bu anlaşmaya rağmen Selçuklular ile Gazneliler arasmda bir itimad hâsıl olamamış ve iki taraf da birbirlerini kuşku ile tâkip eylemişlerdi. Zîrâ Gaznelilere göre “ S e l ç u k l u l a r b ü ­ y ü k h a,y a 1 1 e r” peşindedir. Nitekim onların tenhada “ s u 1 t a n i n h i l ’ a t l e r i ile alay etmekte” oldukları, onun göndermiş bulun­ duğu külâhları fırlattıkları haberleri geliyordu137. Öte yandan da Türk­ menler her tarafı istilâf ediyor; Horasan, Sîstan Oğuzlar ile doluyor; Büst,

135 Bayhakî, 574 v. d.; 579-591, 642 v. d.; İbn ul-Esîr, IX, 164; Mîrhvvand, IV, 74; Râvendî, 95; A h b a r u d - d e v l e , 5 v.d.; Zahîr ud-Dîn Nîşâpûrî, 15; Reşîd ud-dîn, ÎI, 5, s. 13 v. d.; Cûzcânî, 293; Barthold, 300; M. Köymen, II, 50. 136 Bayhakî, 595-598; Mîrhvvand, IV, 74; İbn ul-Esîr, IX, 165; Cûzcânî, 294; Köymen, II, 67-70. 137 Bayhakî, 599; İbn ul-Esîr, IX, A h b â r u d - d e v l e , 5.


Guzgânân, Sarahs akın ve yağmalara uğrayordu. Gazneliler diğer Türkmenlerin hareketlerini de Selçuklulara mal ediyorlardı138. Bu durumda iki taraf da birbirine karşı hazırlanmakta idi. Selçuklu­ lar artık komşuları ile de münâsebete geçerek emniyet tedbirleri alıyor­ lar; Hârûn’un yerine geçen Hârizmşah Îsmâ’îl de istiklâl hareketine de­ vam ile Selçuklular ile dostluk kuruyor; Arslan Han’a mukabil Buğra Han da Gaznelilere karşı Selçuk reislerine kendi “damga”sı ile mühür­ lenmiş mektuplar gönderiyor ve zaferlerinden dolayı onları tebrik edi­ yordu. Bu sebepler ile Sultan Mes£ûd büyük hâcib (kumandan) Sü-başı’yı 15.000 kişi ile Horasan ordusu kumandanlığına, başka bir orduyu da Herat’a gönderdi. Bu hareket karşısında endişelenen Selçuklular bir yan­ dan Hârizmşah Îsmâ’îl ile temasa geçerken bir yandan da sultana bir elçi gönderip.bir kusur işlemediklerini, Çeyhun ve Balhan dağı yollarının açık bulunması dolayısı ile yapılan istilâ ve akınların diğer Oğuzlara ait oldu­ ğunu bildiriyorlar; bununla berâber yine de yurtlarının darlığından, halk­ larının çokluğundan şikâyet ederek Merv, Sarahs ve Bâverd şehirlerinin vergilerini maaş ( b î s t e g â n î ) olarak isteyor ve buna mukabil askeri hizmet teklifinde bulunuyorlardı. Selçuklular bu siyâsî incelik ve olgun­ luk ile hareket ederken sultanın tehditlerini anlamakta, fakat buna karşı da, zaaf göstermeyerek, mes’ûliyeti o tarafa yüklemekte ve iş bu radde­ ye gelince de meydan okumaktadırlar. Gerçekten Nîşâpûr’a ve Herat’a gönderilen ordulara işaretle “ E ğ e r k a s t e d e r l e r s e b i z de m ü d a f a a y a g e ç e r i z ; bu takdirde aradaki hürmet kalkar; Bju sebeple karar size âittir” kaydı139 bu durumu meydana koymakta ve Sel­ çukluların korkmadığını göstermektedir. Bu mektup ve taleplerden hid­ detlenen Sultan Mes'ûd “bir yandan H o r a s a n ’ ı k a l b u r h â l i ­ n e g e t i r d i l e r , bir yandan da bu süslü sözleri söyleyorlar” diyerek anlaşma teklifini reddetti. Hattâ hapisten çıkarılarak Belh’e getirilen Ars­ lan yabgu’nun bu maksat ile kullanılmak istendiği de rivâyet ediliyor140. 10. Selçukluların İstiklâl Kazanması, 1038

Anlaşma teşebbüsünün başarısızlığa uğraması birbirinden kuşkulan­ makta olan iki tarafı mukadder bir hesaplaşmaya doğru götürüyordu. Türkistan’dan gelmekte olan yeni muhâcirler ile de Horasan dolmuş; Oğuzlar her tarafı istilâya başlamış idi. Hey’den gelen 13 Mart 1037 ta138 Bayhakî, s. 604; Gerdîzî, 83; Tarih-i Sîstan, Tahran, 1314, s. 264. 139 Bayhakî, s. 606 v. d.; 610-613. 140 Bayhakî, s. 613; îbn ul-Esîr, IX, 165,


rihli bir mektupta. “ H o r a s a n ’ m S e l ç u k l u l a r d a n m u z t a r i p ” olduğu ve yardım beklendiği, Arslan Yabgu Oğuzlarından K ı z ı l ­ l ı 1 a r, Y a ğ m u r l u l a r ve Balhan Türkmenlerinin Kâkûya oğlu ile birleştiği^ bildiriliyor; Kûhistan’da Tun şehrinin yağma edildiği haber ve­ riliyordu. Sultan Mescûd vezirini Herat’a gönderdi ve Sü-başı kumanda­ sında bütün Horasan askerlerinin Türkmenler üzerine hücûmunu emret­ ti. Durumun bu derece nâzik olmasına rağmen kendisi de Hindistan’a se­ fer yaparak Hânsî kalesinin (Delhi bölgesinde) fethi ile uğraştı. Sultan Hindistan’a vardığı ve 1037 kışı bastığı için Sü-başı tamâmiyle âtıl kaldı. Bu sebeple de türkmenler, kolaylıkla, Talekan’ı, Fâryâb (Pâryâb)’ı yağma­ lamışlar ve Rey’i de kuşatmışlardı. Bu durum ve devmalı haberler üzerine sultan Hindistan’dan döndü ve taarruz emrini verdi; Sü-başı ordusu ile Nîşâbûr’dan Sarahs’a hareket etti. Bu ilerleyişten çok korkan Selçuklular âilelerini ve ağırlıklarını Merv çölüne sevkederek Sarahs önünde savaşı kabûle mecbûr oldular. Hattâ bu durumda Horasan’ı da terkedip bir göçe bile hazırlanıyorlardı. Sel­ çuklular ilk karşılaşmada, guruplar hâlinde, Gazne ordusunu hırpalayıp sür’atle çöle çekiliyor ve bu sâyede kuvvet kifâyetsizliğini gideriyorlar­ dı. Hafif süvarileri ağır Gazne ordusu karşısında onlara sık-sık saldırma ve çekilme kabiliyetini veriyordu. Nihâyet 1038 mayısında, sabahtan ak­ şama kadar süren, şiddetli bir savaşta Sü-başı bozulmuş; bütün Gazne ordusu dağılmış ve sayısız esir ve ganimet Selçukluların eline geçmiştir. Sü-başı ancak 20 kölesi ile kendisini Herat’a atabildi. O hiyanete uğradı­ ğını tekrarlıyor ve ağlıyordu141. Selçukluların ikinci zaferi birincisini ikmâl etmekte ve muhtariyet yerine kendilerine artık istiklâl getirmektedir. Çağrı beg’in cesâreti, as­ kerî dehâsı ve sür’atli hareketleri bu zaferin başlıca âmili idi. Selçuk bey­ leri bu zaferden emin olarak, devletlerini kuruyorlardı. Eski Türk feodal devlet anlayışı ve an’anesine göre vilâyetler üç reis arasmda taksim edil­ di. Tuğrul beg devletin hukukî ve fi’lî reisi olarak Nîşâpûr’a, Çağrı beg Merv’e ve înanç yabgu da Sarahs’a sâhip oluyordu. Artık Horasan���da Gaznelı hâkimiyeti sona ermiş ve Selçuklu devleti başlamış idi. İbrahim Ymal, zaferden 12 gün sonra, Nîşâpûr’u teslim almağa gi­ dince halkın endişesi karşısında söylediği sözler Selçuk beylerinin devlet kurucu yüksek vasıflarını ifâde bakımından çok mühimdir.. “  d i l b i r p â d i ş â h o l a n büyüğümüz T u ğ r u l b e g ’ e yazıyorum. Çağrı beg’i Merv’e ve Yabgu’yu da Sarahs’a tâyin edip gelecektir. Bugüne ka­ 141 Bayhakî, s. 652-654; İbn ul-Esîr, IX, 158; İbn Fucduk, 268, 273.


dar yapılan yolsuzluklar veya yağmalar küçük halkın işi olup zarûretle oluyordu. Bugün ise durum değişmiş ve memleket bizim olmuştur” . Bu davranış ve sözler hemen bütün türkmen beylerinin zihniyetlerine de tercüman olacak bir mâhiyettedir ve Selçuk istilâsı ile Moğol istilâsı ara­ sındaki azîm farkı da gösterir. Tuğrul beg üç gün sonra 3.000 zırhlı hassa süvari alayı ile birlikte Nîşâpûr’a girdi. Şehrin ileri gelenlerini ve âlim­ lerini saygı ile kabûl etti. İslâm dünyasında hükümdarlara mahsûs bir. an’ane olarak, adaleti tevzî için, Dî v â n - i m e z â l i m 5de oturup hal­ kın şikâyetlerini dinledi. Şehrin kadısı Sâ'id ile görüşerek: “Biz yabancı larız; Tâzik’lerin usûllerini bilmeyiz. Bu sebeple bizden nasihatlerinizi esirgemeyiniz” ifâdesi ile büyüklüğünü ve nezâketini gösterdi. Selçuk devletinin bu kuruluşunda Tuğrııl-beg s u l t a n , Çağrı-beg de m e l i k ve ordu kumandanı (sü-başı) olurken Oğuz yabgusu ile; Sel­ çuk Sü-başı arasındaki münâsebetlere benzer bir durum hâsıl oluyordu. Fakat Selçuk’un bu iki torunu ile Gök-türk devletinin kurucusu iki kar­ deş Bumın kağan ve İstemi yabgu ve daha sonra Bilge kağan ile Köl-tekîn kardeşler arasındaki benzerlik daha dikkate şâyândır. Osmanlı dev­ letinin hakikî kurucusu Orhan Gâzî ve ‘Alâeddin Paşa kardeşleri de ha­ tırlatıyor. İnanç Yabgu ise unvânmı muhâfaza ediyordu. 1038 (Mayısta) ramazan bayramında gelen halifenin elçisi ise, bu zafere ve kuruluşa mâ­ nevi bir müzâharet olarak, Selçukluları çok sevindirdi, memnun etti ve ona büyük saygı gösterdiler. Bununla halîfenin devletlerini tanıdığım düşünerek gurur duyuyorlardı. Bu, takriben beş asır önce, Bizans impa­ ratoru Justinus IFin garbî Gök-türk hükümdarı İstemi’ye gönderdiği el­ çiyi ve aynı durumu hatırlatıyor. Filhakika rivâyete göre Bizans elçisi ile görüşen devlet adamı sevinç yaşları dökmüş; elçi sebebini sorunca: “A t a l a r ı m ı z d a n i ş i t t i k ki G a r p i m p a r a t o r l u ğ u (Roma-Bizans) e l ç i l e r g ö n d e r d i ğ i v a k i t bu a r t ı k y e r yüzünü i s t i l â z a m a n ı g e l d i ğ i n e d e l â l e t eder” cevabını vermiş idi142. Halîfenin elçisi de buna benzer bir te’sir yaratı­ yor ve Selçuklulara cihana hâkim olma inancını veriyordu. Halîfe, elçisi ile, Türkmen istilâsı ve yağmalarına müsaade etmemesini talep ediyor; Selçuklular da dönen elçi ile Sultan Mes‘ûd’un zulümlerine karşı adâlet yolunu tuttuklarını ve halîfeye sâdık bulunduklarını bildiriyorlardı343.

142 Süryani Mihael, III, s. 150. 143 Bayhakî, s. 670-674; îbn ul-Esîr, IX, 158, Abıı’l-Farac, s. 198 v. d.; ‘İmâd uddîn, 7 v.d.; Ahbar ud-devle, 7-10; Reşîd ud-dîn, s. 14 v.d.; Cûzcânî, 294, IV, 76).


SELÇUKLU İMPARATORLUĞUNUN KURULUŞ DEVRİ 1.

Dandanakan Zaferi, 1040

Selçukluların bu iki zaferi Gazne devletinin itibârını sarstı ve kom­ şularını hareketlendirdi. Karahanlı hanedanına mensup Böri-tekin Tohâristan ve Huttalân taraflarına, 1038 Teşrin I.’de, bir akm yaptı. Onunla ‘Alı Tekin-oğulları arasında başlayan gerginlik Gaznelilerin işine yaradı. Sultan Mescûd Selçuklulara ve Hârizmşah Îsmâ’îl’e karşı Cend emîri Şahmelik’i ittifakına alarak, bu yıl gönderdiği bir menşur ile, Hârizm vi­ lâyetini ona tefviz etti. Bu tedbirleri aldıktan sonra Sultan Mes‘ûd Teşrin I. 1038’de, 60 muhârebe fili dâhil olmak üzere, büyük ordu ile Gazne’den Belh’e hareket etti. Sü-başı kumandasında bir orduyu Herat’a, başka bir orduyu da Merv üzerine gönderdi. Artık Gazne devleti Selçukluları ve Türkmenleri tamâmiyle ezmek kararında idi1. Sultan Mes‘ûd Belh’e vardığı zaman Çağrı beg de sür’atle Talekan, Fâryâb ve Şapûrgan taraflarını istilâ ediyordu. Hattâ 1039 Martında gön­ derdiği akıncılar bizzat sultanın bulunduğu Belh civârını yağmalayor ve sultanın bir filini bile esir alıyordu. Çağrı beg’in bu çevik ve cesâretli ha­ reketi ile tehlikenin kapıya geldiğini gören sultan artık daha fazla bekleyemeyerek onu tâkibe koyuldu. Nisan ortalarında Sarahs’a doğru yürü­ yen büyük kuvvet 70.000 süvari ve 30.000 piyâdeden mürekkep olup dev­ rin en kuvvetli ve teçhizatlı bir ordusu idi. Bu sebeple “ b ü t ü n T ü r ­ k i s t a n h a r e k e t e g e ç s e ” onu durdurmanın imkânsız olduğu kanaati hâkim idi. Bu vaziyete karşı Çağrı beg de Sarahs’a varmış, yabgu 20.000 süvarisi ile Merv’den, Tuğrul beg de Nîşâbûr’dan oraya gelmiş idi. Selçuklular savaşa hazııianmakla berâber bu muazzam ordu karşısında endişede idiler. Bu sebeple onlar Horasan’ı terk edip Rey ve Cibal böl-

1 Bayhakî, s. 666-679, 838; îbn ul-Esîr, IX, 159, 166; Mîrhwand, IV, 76; Ahbâr ud-devle, s. 6.


gesiııe çekilmeği düşünüyorlardı. Lâkin Tuğrul beg’e ve Ymallılara mu­ halif olan Çağrı beg kımıldamanın ve başka bir yerde tutunmanın im­ kânsız olduğu fikrini müdafaa ediyor; Gazne ordusunun ağır ve hareket kabiliyetinin zayıf, kendilerinin ise hafif ve seyyaliyete sahip bulundu­ ğunu ileri sürüyor; Beg-toğdı ve Sü-başı ordularım bu sayede bozguna uğrattıkları belirtiliyordu. Onun fikri tasvip edildi. İki ordu 15 Mayıs 1039 (18 ramazan 430) da davul ve boru sesleri ile savaşa başladı. Bununla berâber bayrama kadar savaş hafif çarpışmalar ile geçti. Bayram ertesi Gazne ordusu şiddetli bir hücuma geçince üstün kuvvet karşısında bo­ zulan Selçuklular çöle çekildiler. Çöl hareketine alışık olmayan Gazne ordusu takip yapamadı; Selçuklular da düşmanı hırpalamak için büyük sıcakları beklediler2. , Selçuklular sıcaklar basınca, seyyal kuvvetleri ile, sık-sık çölden çıkıp Gazne ordusuna baskınlar yapıyor; su kuyularını tahrip ediyor ve tekrar çöle dönüyordu. Kısmî bir muvaffakiyet kazanan Sultan Mes‘ûd sıcak­ ları geçirmek için Herat’a çekilmek ve Selçukluları barışa zorlamak ka­ rarında idi. Vezîr tarafından yapılmış gösterilen tavsiyelere göre ve iki taraf da birbirini oyalamak maksadı ile muvakkat bir anlaşmaya vardı ise de iki taraf da hazırlıklarına devam ediyordu. Türkistan’dan gelmekte olan kesîf Oğuz muhâcırlanm da yardıma çağıran Selçuklular gittikçe çoğalıyor ve kuvvetleniyordu. Bundan dolayı bu geçici anlaşma Selçuklu­ ların işine yaradı3. Böylece Sultan Mes’ûd, 1039 Ağustosunda, ordusu ile birlikte Herat’a döndü. Fakat daha yolda iken Türkmenlerin tâkip ve hü­ cumları ile bir hayli kayıplara uğradı. Mukabeleye geçen Gazne ordusu da Selçuklulara bir çok ölü ve esir verdirdi. Ölülerin başlarını înanç yabgu’ya gönderen sultan “ ahdini bozanların âkibeti” bu olduğunu söyleye­ rek tehditlerini ifâde ediyordu. Yabgu ise bundan haberdar olmadığını bildiriyor, özür dileyor ve böylece o da oyalama siyâsetine devam edi­ yordu. Mes'ûd Herat’ta hazırlık ile uğraşırken, Tuğrul ve Çağrı beyler ile Ymallılar tekrar Nîşâbûr, Merv ve Nasâ taraflarına hâkim oluyorlardı. Hârizmşah îsmâ’îl ile münâsebete geçerek Ceyhun bendlerini açtırdılar; Oğuzların Horasan’a akışını arttırdılar. Selçukluların kazandığı iki zafer zâten Türkmen muhâceretini teşvik etmiş idi. Bu sûretle de Horasan’a öyle bir insan akını başladı, ki Horasan hâzinelerinin topraktan çıkarıldı­ ğını duyan ihtiyar ve topal bir kadının da, bir hisse koparmak maksadı 2 Bayhakî, s. 690-705; Mîrhwaud İV, 76; İbn ul-Esîr, IX. 159-160; Ahbâr uddevle, 10; İbn ul-Cevzî, VIII, 99. 3 Bayhakî, s. 705-713; Gerdîzî, s. 84.


Dandanakan Zaferi, 1040

65

ile, yola girdiğine dâir bir hikâye durumu güzel bir şekilde aksettirmek­ tedir (Bayhakî, s. 723). Sultan hazırlıklarını bitirdikten ve ordusunu çöl hareketlerine elverişli bir hâle getirdikten sonra, 12 Teşrin II. 1930 (13 sefer 431)’da, harekete geçti ve Tuğrul bey’i yakalamak gayesi üe Nîşâpûr’a girdi. Tuğrul beg’in Şâdyâh’ta oturduğu eski sarayında yerleşti ve kışı burada geçirdi. Selçuklular büyük bir korku içinde idi. Tuğrul beg’in uzun müddetten beri zırhını ve çizmelerini çıkarmadan uyuduğuna dâir haberler durumu güzel ifâde eder. Selçuklular Tuğrul bey’in emîr ve ka­ rarını sordukları zaman o yine Dihistân ve Gurgân istikametinde çekil­ mek kararında olduğunu söyleyordu. Gazne ordusunun gelemeyeceği dü­ şüncesi ile de icâbında Rey ve Cibâl taraflarına göçmek ve oralardaki Türkmenler ile birleşmek niyetinde idi. Lâkin herkesin tasvip ettiği bu fikri Çağrı beg, eskisi gibi, yine red ediyor ve çölden gelirken yorgun olacak bulunan düşman ile karşılaşmanın faydaları üzerinde duruyor; aksi takdirde çekilmenin tehlikelerini ve başka bir yerde tutunmanın zorluklarını belirtiyordu. Selçuklular yine Çağrı beg’in fikrini kabûl edip ağırlıklarını Balhan dağı istikametinde yola çıkardılar. Çağrı beg’in cesâreti ve askerî görüşleri hâkim olunca Selçuklular 1040 Mayıs ortalarında, ramazanın ilk günlerinde, çarpışmaya giriştiler. Hafif süvarileri sür’atle saldırıp çekilme hareketleri yapıyor; suları, kuyu­ ları tahrip ederek Gazne ordusunu hırpalıyor ve susuz bırakıyordu. Sul­ tan Mes‘ûd Merv ve Sarahs arasmda, kum çölü kenarında, suları ve ku­ yuları bol Dandanakan4 hisarına doğru savaşarak ilerileyip susuzluğu gi­ dermek isteyordu. Lâkin Gazne ordusu oraya varınca Selçuklular tara­ fından kuyuların iptal edilmiş olduğunu gördü. Kuyuları tekrar işler hâle getirmek teşebbüsünü kabûl etmeyen sultan, daha ileride, suya yetişmek üzere harekete devam edince Selçuklu baskınları şiddetlendi ve Gazne ordusunun disiplini bozuldu. İşte burada bu sırada bir “kıyâmet” koptu. Tarihin dönüm noktalarından birini teşkil eden Dandanakan meydan muharebesi üç gün bütün şiddeti ile devam etti. Susuzluk, yorgunluk, aç­ lık ve nihâyet fikir ayrılıkları içinde bitkin bir hâlde bulunan Gazneliler Çağrı beg’in saldırışları ve bu esnâda 370 Türk kölesinin Selçuklulara il­ tihâkı ile bozguna uğradı. Başta Beg-toğdı olmak üzere askerlerin firarı ile sağ-sol kanatlar birden çöktü. Herkes canını kurtarmak kaygusu ile kaçıyordu. Artık 23 Mayıs 1040 (8 ramazan 431) cuma günü Gazne ordu­ su kalmamıştı. Sultan Mes‘ûd 100 süvari ile muhârebe meydanını terkederek güçlükle kurtuldu. Selçuklular Gazne ordusunun bütün hazîneleri­ 4 Bu mevki için bk. Yâkût, II, 477.


ni, mallarını, silâhlarım ele geçirdiler. Bundan böyle artık Selçukluların karşısına çıkacak ciddî bir kuvvet kalmamış; tarihin akışı değişmiş idi5. 2. Selçuk Devletinin Kuruluşu ve Mâhiyeti

Selçuklular 23 Mayıs 1040 cuma günü Dandanakan zaferini kazan­ makla, evvelkilerden farklı olarak artık yeni bir devlet kurduklarından emin idüer. Bu sebeple Tuğrul beg, Çağrı beg ve înanç yabgu öğle üze­ ri, atlarından inerek secdeye vardılar ve bu büyük lûtfundan dolayı Al­ laha şükür ettiler. Bütün Selçuk beylerinin müşterek toplantısı (kurultay) ve kararı ile T u ğ r u l b e g ’ in sultanlığını ilân merâsimini yapıyorlar­ dı: “Savaş sâhasmda derhal ç a d ı r v e t a h t k u r u p T u ğ r u l b e g’i ü z e r i n ..o t u r t t u 1 â r ve bütün beyler onu H o r a ­ s a n h ü k ü m d a r ı olarak selâmladılar’’. Ganimetlerin çoğunu asker­ lere dağıttılar. Hayli zamandan beri kendilerine İsrarla zafer müjdeleyen bir müneccimi ve Gazne ordusundan iltihak eden köleleri ihsanlara boğ­ dular. Bu büyük zaferi tebliğ maksadı ile Karahanlı hükümdarlarına, Buhârâ’da ‘Ali Tekin-oğullanna, Böri-tegîn’e ve bütün Türkistan büyük­ lerine, İran’daki Kâkûya-oğullarma fetih-nâmeler gönderdiler; zaferle­ rini ilân ettiler6. Bunların üstünde de mümtaz elçi Abu îshak al-Fuka‘ı ile Abbâsî halîfesine gönderdikleri fetih-nâmede Sultan Mahmud ve Mes‘ûd’un zulümlerinden, kendilerine yaptıkları fenalıklardan, Horasan büyüklerinin kendilerinden himâye taleplerinden ve müdafaa maksadı ile savaşarak zaferi kazandıklarmdan bahsetmekte; Gazne hükümdarla­ rının k-ö-l-e - z â d e ve kendilerinin ise p â d i ş a h - z â d e (Afrâsiyâb, Oğuz Han soyundan) olduklarını, zulmü kaldırıp adâleti kurdukla­ rım, Selçuk-oğullarmm eskiden beri Halifeliğe sâdık bulunduklarını ve gazaya devam edeceklerini belirtmektedirler. Mektubun başında da, es­ ki türk hâkimiyet alâmeti ve tuğra olarak, “ o k ve y a y” işâretleri bulu­ nuyordu7, Selçuk tuğrası ve T u ğ r a d i v â n ı müessesesi de buradan gelmiştir. Büyük Selçukluların resmî vesikalarında kullanılan ok ve yay 5 Bayhakî, s. 715, 717, 733-738, 744, 750-758, 763-764; Gerdîzî, 85 v. d.; Cûzcânî, 295-297; îbn ul-Esîr, IX, 160; Mîrhwand, IV, 77 v. d.; İbn ul-cavzî, VIII, 99, 107; Sibt İbn ul-Cevzî, 91b; Abul-Farac, 199; Reşîd ud-dîn, 16 v. d.; îbn Hallikân, II, 58; Fahr ud-dîn Râzî, 59b; ‘Azîmî, Kara Mustafa Paşa, no: 398, 169b-170a; B. Kazimirsky, Manoutchahri, Paris, 1887, s. 122-129; BarthoLd, 302 v.d.; M. Köymen, D.T.C.F. dergisi, XVI, 3-4, s. 40-62. 6 Rayhakî, s. 763 v. d. 7 Bk. Osman Turan, Eski türklerde okun hukûkî bir sembol olarak kullanılması, Belleten, 35, 1945, s. 305-318.


işâretlerine Türkiye Selçuklularında rastlanmamış; fakat Osmanlılarda padişahların isimleri, ok ve yay biçiminde yüksek bir san’at eseri olarak, muhteşem tuğraları teşkil etmiştir8. Selçuklular kabîle teşekkülü hâlinde iken İnanç beg hukûkan, Tuğrul-beg de fi’ilen reis bulunuyordu. Tuğrul beg şimdi sultan ilân edilir­ ken fi’ilen olduğu gibi hukûkan da devletin başına geçiyordu. Bir rivâyete göre Tuğrul beg, O ğ u z H a n ’ a ve sonra da Ç i n g i z H a n ’ a isnâd olunan bir, iki okun kolaylıkla, birlikte ise zorlukla kırılması misâ­ lini göstererek Selçuk beylerine birliğin faydalarını anlatmış ve bütün beyler de bu hususta ahidler yapmışlardır. Bununla berâber bu birlik eski Türk feodal devlet telâkkilerine göre idi. Fühakika Gök-türklerde, Karahanlılarda olduğu gibi Selçuklularda da d e v l e t hukukî bakımdan h â n e d a n â z â s m m m ü ş t e r e k m a l ı sayılıyardu. Bu sebep­ le büyük zaferi müteâkip, saltanat merâsiminden sonra, S e l ç u k d e v ­ l e t i feodal esâslara göre taksim edildi. Tuğrul beg Sultan sıfatı ile Nîşâpûr’u ve garpta fethedilecek beldeleri alıyordu. Çağrı beg de Melik (hükümdar) sıfatı ile ve ordu kumandanı (ka’id al-cayş) olarak, yine hü­ kümet merkezi Merv olmak üzere, Ceyhun’a, Sarahs ve Belh şehirleri ile Gazne’ye kadar uzayan ülkelere sâhip oluyor; İnanç beg eski Türkçe unvânım (Yabgu) muhâfaza ederek Herat merkezi ile Büst, İsfizar ve Sistan’a kadar alınacak vilâyetlerin hükümdarı oluyordu. Bâzı kaynakların İnanç beg ile oğlu Hasan’m mevkî ve hisselerini birbirine karıştırmaları ve hattâ bâzan da onu Haşan yabgu adı ile zikretmeleri bu şehzâdenin kudreti ile alâkalıdır. Nitekim evvelce Keş ve Nahşab arasındaki çölde bulunan Türkmenler H asan’m idâreşinde idi9. Selçuk devleti bu üçlü taksime göre ayrılmış; her biri kendi bölge­ sinde nâmına h u t b e okutmak, p a r a bastırmak, kapılarında n ö b e t çaldırmak ve başlarında çetr taşımak sûreti ile bütün h â k i m i y e t ve i s t i k l â l unsurlarına sâhip olmakla berâber sultan olarak Tuğrul beg’e ve imparatorluğun merkezi Nîşâpûr’a, feodal bir bağ ile, bağlı idiler. Bu sebeple hutbede ilk defa Tuğrul beg’in adı zikrediliyor; öte yandan sul­ tan b e ş n ö b e t çaldırdığı hâlde bunlar ü ç n ö b e t ile iktifâ edi­ yorlardı10. Üç Selçuklu başbuğundan sonra gelen büyük beylerden İbra­ him Yınal’a Kuhistân, Arslan yabgu’nun oğlu Kutalmış’a da Gurgan ve Damgan tahsis edilmiş idi. Lâkin başlayan merkeziyetçi gayretler dola8 Râvendî, 104; Abu’l-Farac, 201; ‘Irnâd ud-dîn, 8; Reşîd ud-dîn, 18 v. d. Cihân hSiim iyeti, I, s. XIX. 9 İbn ul-Cevzî, VIII, 233; Fahr ud-dîn Râzî, 59a-59b. 10 Bk. Osman Turan, Ihta , ÎA, VI, 952.


yısı ile bu sonuculara ve diğer beylere böyle bir muhtâriyet verilme­ miştir11. Tuğrul beg devletini kurarken Sâmânî ve Gazneli yüksek memûrlardan faydalanmayı ihmal etmedi. Horasan âmili Abu’l-Kasim ‘Alî Buzcânî (Cuvaynî)’yi kendisine ilk v e z î r yaptı. İsfahan meliki Kâkûya-oğlu Farâmurz, zafer ve cülusunu tebrik maksadı ile, Nîşâpûr’a gönderdiği Abu’l-Fath Râzî’yi çok beğenince yanında alıkoydu ve vezirliğe tâyin etti. Böylece ilk Selçuk vezîri sayılan ‘Amid ul-mülk Kündurî’den önce Tuğrul beg’in daha iki vezîri olduğu meydana çıkmaktadır. Türklere mahsûs Ağıcı12 veya h â c i b l i k makâmma Türk emîri Abdurrahman Alp-zen’i getirdi. Abu ‘Alı Şâdân Çağrı beg’in, Abu’l-Fazl da İnanç yab­ gu’nun vezîri oldu. Hattâ İbrahim Ymal henüz bir bölgede yerleşmemiş olduğu ve dâimi seferde bulunduğu hâlde oııun da bir idâre teşkilâtı ve Ahmed b. Tâhir adlı bir vezîri vardı. Tuğrul beg devletini kurarken âlim ve şeyhlere çok hürmet gösteriyor ve hâkimiyetini mânevî kuvvetler ile takviye ediyordu. Hemedan’a girişinde şehrin iki büyük şeyhi Baha Tâ­ hir ve Baba Ca’fer’i görünce atından inip ellerini öptü. Baba Tâhir kendi­ sine: E y Tür k! A l l a h ı n h a l k ı n a ne y a p m a k i s t e y o rs u n?” diye sorunca sultan da: “ N e e m r e d e r s i n?” cevabım verdi. Şeyh “Allah adalet ve iyiliği emreder” âyetini okudu. Böylece Tuğrul beg adâlet yolunda yürüyeceğini söylüyor ve büyük devlet adamı va­ sıfları ile din adamları ve halkın gönülleri üzerine hâkimiyetini kuru­ yordu. Tuğrul beg zaferden sonra ikinci defa Nîşâpûr’a girip tahta çıkınca, askerî ve siyâsî değişiklikler ve hareketler dolayısı ile, bozulan nizâmı kurdu; her tarafta türemeğe başlayan eşkiyayı (eayyarân) tenkil etti. İs­ tilâlar ile ve Gazne devletinin kötü idâresi ile ezilen ve Selçuklulara ya­ kınlık gösteren Horasan şehirlerini bir yıllık vergiden affetti. Tuğrul beg devletin kuruluşunda, feodal an’ane icâbı, amcası İnanç yabgu’ya ve bi­ rinci derecede hizmeti olan Çağrı beg’e hükümdarlık vermek mecbûriyetinde kaldı. Lâkin diğer büyük beyleri yanından ayırmayarak devletin parçalanmasını önlemeğe ve merkeziyetçi bir devlet makinası kurmağa çalıştı. Bu sebeple de büyük beylerin a)7rı bölgelerde yerleşmesine fırsat vermedi. Eski Türk feodal siyâsî hukukuna aykırı düşen bu merkeziyetçi gayretler ciddî mukavemetler ile ve ilgili beylerin isyanları ile karşılaştı. 11 ‘îmâd ud-dîn, 8 v. d.; Râvendî, 104. Zahîr ud-dîn Nîşâpûrî, 18; Reşîd ud-dîn, 19 v. d.; îbn ul-Cavzî, VIII, 233; Sibt, 91b; Ahbâr ud-devle, 17; Fahr ud-dîn, Râzî, 60a; yine bk. böl. VII, 1. 12 Hazinedar: Kâşgarlı, I, 122.


Bu anlayış II. Kılıç Arslan’a kadar Selçuk devletlerinin başlıca zaaf ve gailelerini teşkil etti. Bu an’anenin kuvveti için XIV. asır Anadolu bey­ liklerinin de bu esâsa göre kurulduğunu, hükümdar evlâtları arasında devletin taksim edildiğini ve müstesnâ olarak, yalnız Osmanlı devletinin kuruluşundan beri merkeziyetçi bir bünyeye sâhip bulunduğunu hatırlat­ mak kâfidir13. 3. Yeni Fetihler v e Devletin G en işlem esi

Dandanakan zaferini müteâkip verilen karara göre Sultan, Melik ve Yabgu kendi ülkelerine giderek fetihlere giriştiler. İyi bir asker, fakat kö­ tü bir siyâset adamı olan Sultan Mes‘ûd Dandanakan bozgunu üzerine Gazne’ye dönünce, bütün mes’ûliyeti kumandanlara yükleyerek onları idâm etti. Karahanlı Arslan Han’a elçi ve mektup gönderip mağlûbiyeti­ ni hikâye etti ve ondan yardım istedi ise de bir netice alamadı. Tohâristan’ı bir menşûr ile Böri-tegin’e verip onu Selçuklular ile çarpıştırma te­ şebbüsüne girişti ise de muvaffakiyetsizliğe uğradı. Çağrı beg büyük bir ordu ile Belh’i kuşattı. Kurtarma maksadı ile gelen Mes£ûd’un oğlu Mevdûd bozguna uğrayınca şehrin valisi Altuntaş teslim oldu. Mes‘ûd Sel­ çuklulara karşı öyle bir korkuya kapıldı ki Gazne’de dahi oturamayarak, asker toplamak bahanesi ile, Hindistan’a gitti ve II. Kânım 1041’de öldü­ rüldü. Çağn beg Belh’ten sonra Cûzcân, Badgîs, Huttalân ve diğer Toharistan beldelerini, sür’atle ve kolaylıkla, fethetti14. İnanç Yabgu da Herat’ta yerleşti. İbrahim Ymal’m kardeşi Ertaş da Sîstan bölgesini fethederek buralarda Teşrin II. 1040’da Yabgu nâmına hutbe okuttu. Gazne tahtına çıkan Sultan Mevdûd Herat ve Sîstan havâlisini istirdada çalıştı. Herat’ı kurtardı; fakat Sîstan’da Ertaş tarafından bozuldu15. Gaznelilerin bu teşebbüsü Çağrı beg’in başka tarafta bulunması ile alâkalı idi. Filhakika Selçukluların eski düşmanı Şah-melik, hâkimiyeti Sultan Mes'ûd tarafından kendisine verilen, Hârizm üzerine, O ğ u z - n â 13 Râvendî, 98, 99, 104; Reşîd ud-dîn, 29; Târih-i güzîde, 437; îbn ul-Esîr, IX, 181; X, 11; Hindu-Şah Sancar, Tecârib us-salaf, Tahran, 1313, s. 260-266; Sayf uddîn ‘Akîlî, Â ş â r a l - v u z a r â , Tahran, 1337, 203-204; ‘Avfî, L u b âb ul-eldâb. Tahran, 1335, s. 32, 568. Osmanlı Merkeziyetçiliği için bak Cihân hâkimiyeti, II, s. 10-24. ^ Bayhakî, 764-771, 781-801; A h b â r u d - d e v l e , 13; İbn ul-Esîr, IX, 163; Mırhwand, 78; Cûzcânî, s. 297. 13 İbn ul-Esîr, IX, 169-175; Târih-i Sîstan, 365-368; Mu‘în ud-dîn İsfizârî, R a v z a t u l - c e n n â t , Tahran, 1338, I, 388.


me>ye göre, 40.000 kişilik bir ordu ile, yürüdü. 12 Şubat 1041 (6 cemaziyelâhır 432)’de Hârizmşah Îsmâ’îl ile Âsîb sahrâsmda korkunç bir savaş yaptı. Üç gün süren bu. muhârebede derya gibi kan aktı. Mağlûp olan Hârizmşâh İsmâ’îl kalan askeri ile 29 Mart 1041’de Selçuklulara sığmmak maksadı ile Hârizm’den kaçtı. Cend emîri Şah-melik Urgenç (Curcâniye)’de Hârizm tahtına çıktı ve Mes’ûd’un ölümünden habersiz olarak onun nâmına hutbe okuttu16. İşte Selçuklularm müthiş düşmanı Şah-me­ lik’in Hârizm’i istilâsı ile beliren tehlike Çağrı beg’i Gaznelileri bırakıp onun üzerine yürümeğe mecbûr etti. Hârizmşâh İsmâ’îl’i ve askerlerini de yanma alan Çağrı heg’in hareketi Şah-melik’in çekilmesine sebep ol­ du. Bu sırada Tuğrul beg de Nîşâpûr’da teşkilâtım kurduktan sonra Mes‘ûd’un bir kaç yıl Önce idâresine almış olduğu Taberistan ve Cûrcân böl­ gelerini, 433(1041 /£)’te, bizzat gidip ilhak etti. Mahallî Ziyâr-oğulları ve Bâvendîleri vergi Ödemek ve namına hutbe okutmak sûretiyle tâbiiyetine aldı; şehirlere Selçuklu vâli (nâib)ler tâyin etti17. Tuğrul beg bu seferden dönünce Çağrı beg ile birlikte, 1043 (434) baharında, Hârizm^ seferine çıktı, Urgenç’te kuşatılan Şah-melik bir çıkış hareketi yaptı ise de yenilerek Gaznelilere sığınmak maksadı ile çöllere girdi. Hârizm halkı itaat arzedip bu ülke de bir Selçuk eyâleti hâline geldi. Ertaş tarafından tâkip edilen Şah-melik Mekrân taraflarında ya­ kalandı ve Çağrı beg’in hapishanesinde öldü. Kaderin garip bir tecellisi olarak Selçuk-oğulları bu eski düşmanlarından, Gaznelilerden ve daha sonra hâkimiyetlerine almak sûreti ile Karahanlılardan da intikamlarını almış bulunuyorlardı18. Çağrı beg Hârizm seferinden döndükten sonra İnanç yabgu’nun atıl­ dığı Herat’ı kuşattı. Lâkin hastalığı sebebi ile taarruza geçen Sultan Mevdûd 1043 eylülünde Büst tarafına gönderdiği bir ordu ile Oğuzları bozguna uğrattı. Fakat Hârizm’den dönen Ertaş Mevdûd’un ordusunu mağlûp edince Yabgu Sîstan’a hâkim oldu. Çağrı beg de henüz 14 veya 15 yaşında bulunan oğlu kahraman Alp Arslan’ı Gazne seferi başına ge­ çirdi. İlk sefer ve zaferi ile Alp Arslan gaznelileri bozguna uğrattığı müj­ desini babasına bildirince Çağrı beg sıhhat kazandı ve birlikte hareket ederek henüz Gazneliler elinde bulunan Tirmiz, Kubâdiyân, Vahş, Kun­ duz (Valvâlic) şehirlerini ve bütün Tohâristan’ı fetheylediler. Çağrı beg 16 Bayhakî, 838-840; İBn ul-Esîr, IX, 159; A h b â r u d - D e v l e , s. 6. 17 îbn ul-Esîr, IX, 171; îbn îsfendiyâr, Târih-i Taberistan, Tahran 1320, II, s. 18, 20. 18 Bayhakî, 840; îbn Funduk, 51; İbn ul-Esîr, IX, 175; Sibt, 101a; Mîrhwand, IV, 78 v. d.; Cûzcânî, 297.


Payitahtın Rey’e Nakli

71

bu havâimin idâresini Alp Arslan’a verdi19. Selçukluların bu zaferlerine rağmen Gazneliler henüz mücâdele kudretini muhâfaza ettiklerini ve Sul­ tan Mes‘ûd’un korktuğu kadar Gazne devletinin çökmediğini göstermiş­ tir. Nitekim bu devlet 1183 yılma kadar yaşamıştır. 4. Payitahtın Rey’e Nakli

Tuğrul beg Hârizm seferine giderken Dihistân bölgesine tâyin edil­ miş bulunan İbrahim Ymal Rey üzerine yürüyerek burasını Arslan yab­ gu Oğuzlarından aldı. Kızıl, Göktaş, Bektaş, Boga, Mansur, Oguz-oğlu (veya Kız-oğlu) ve Anasıoğlu idâresinde bulunan bu I r a k O ğ u z l a ­ r ı veya Y a v g u l u l a r (Yavgıyya) daha Dandanakan savaşından önce, 1039’da, kendilerine hiyânet eden Kâkuya-oğlu ‘Ala’ud-devle’ye hücûm ederek Rey şehrini aldı ve yağma ettiler. ‘Alâ'ud-devle İsfahan’a kaçtı ve halîfenin yardımmı diledi. Arslan yabgu oğuzları Rey’de Kızılbeg’in idâresinde bir beylik kurdular. Kızıl, 1041’de, ölünce Rey civârmda defnolundu. Tuğrul beg, halîfenin şikâyeti ile de ilgili olarak, bu âsî türkmenleri itaate almak için İbrahim Ymal’ı gönderdi. Ymal Rey, Hemedan ve Cibâl taraflarını alıp Rey’e döndüğü zaman Tuğrul beg de oraya geliyordu. İbrahim Ymal sultanı merasim ile karşıladı. Tuğrul beg Rey’e girince harap şehri imâra başladı. Eski hükümdar sarayını (Dâr td-emâre) yıkarak kendisine yeni bir saray inşâ etti. Eski binada gömülü bulunan altın ve mücevherât yükler ile ele geçti. Bu sûretle câmi ve ilk medreseyi yaptığı ve imâr eylediği ilk payitaht Nîşâpûr’u terkederek Rey’i devletin merkezi hâline getirdi, ki Tuğrul beg’in 434 (1042))’te Rey’de bastırdığı paralar bize kadar gelmiştir20. Tuğrul beg Rey’den Kazvin’e gitti. Beldenin hâkimi Mardâvîc müdafaadan vaz­ geçerek 80.000 dinar vergi ile tâbiiyeti kabûl edip yerinde kaldı. Zancan havalisine kaçmış bulunan Arslan yabgu oğuzları sultanın itaat teklifini kabûl etmeyerek Anadolu istikametinde uzaklaştılar. Tuğrul beg İsfa­ han’a da giderek ‘Alâ’ ud-Devle’nin oğlu Farâmurz’u vergi ödemek sû­ reti ile yerinde bıraktı. Fakat Hemedan’da hüküm süren diğer oğlu Gurşâsb’ı ve Dihistân’da itaatte kusur eden Kâmyâr’ı yerlerinden tard etti. Tuğrul beg Rey’e döndükten sonra İran’ın orta, garp ve cenup bölgelerini 19 A h b â r u d - d e v l e , 26 v .d .; îbn ul-Esîr, IX, 179; İb n Fundulc, 120 v .d .; Târih-i Sîstan, 368; İbn ul-‘Adîm, B u g y a , 189a. 20 tbn ul-Esîr, IX, 175 v .d .; İbn ul-Cavzî, VIII, 107, 151; Sibt, 102a; ‘Azîmî, 170b; Nâsir-i Husrev, Sefer-nâme, türk. trc. İstanbul, 1950, s. 5; M. Sourdel, Monnais du M usee de Kcıhoul, Damas 1953, s. 82 v. d.


fetih maksadı ile amca-zâdesi (üvey kardeşi) İbrahim Ymal, diğer amca­ zadesi Kutalmış ve Çağrı beg’in oğlu Kavurt (Kara Arslan) beyler ku­ mandasındaki kuvvetleri gönderdi. İbrahim Ymal, bir kaç yıl içinde, Dînâver, Karmıs’n, Hulvân, Hânikin ve Şehrizûr şehirlerini Deylemîi (Büveyhî) emîr ve meliklerin elinden aldı. Oğuzlar bu dağlık bölgelerde o kadar yayıldılar ki, İbrahim YmaPm Bağdad üzerine yürümekte olduğu söylentisi, bir heyecan yarattı ve Bağdad’da ş i ’ î - s ü n n î m ü c â d e ­ l e 1e ri şiddetlendi21. Kutalmış, Kavurt, Yâkutî de Cûrcân (Gurgân), Damagân, Kumis, Şiraz ve İstahr taraflarında fetihler yapmışlardı22. 5. Selçuklu Sultanları ve Anadolu’nun Fethi Sebepleri

Selçuk devletini, kuruluşundan beri, uğraştıran en mühim meseleler­ den biri göçebe O ğ u z l a r ı n m u h â c e r e t i idi. Selçuk devleti sı­ nırları içinde ve müslüman ülkelerinde kendi b o y b e y l e r i i d a r e ­ s i n d e müstakil hareket eden bu göçebe Türkmenler çok defa Selçuk sultanını tanımayor veya zayıf bir feodal bağ ile ona tâbi olsa bile yurt bulmak ve sürüleri ile birlikte beslenmek maksadı ile İslâm beldelerini istilâ ediyorlar; yerli halk ile mücâdeleye girişiyor ve neticede yağma ve kıtâle sebep oluyorlardı. Tuğrul beg ve onun ilk halefleri, İ s 1 â m ı n s u l t a n ı ve hâmisi sıfatı ile, ülkelerini ve tab’asmı bunların çapulla­ rından korumak, fakat aynı zamanda devletinin temelini ve askerî kuv­ vetini teşkil eden bu ırkdaşlarma yurt bulmak ve onlara geçim imkânları hazırlamak gibi birbiri ile çatışan iki mesele karşısında idiler. Zîrâ Gök­ türk kağanlarının “T ü r k m i l l e t i i ç i n g e c e u y u m a d ı m , g ü n d ü z ot ur madı m. . . Y o k s u l m i l l e t i zengin e t ­ ti m, a ç h a l k ı d o y u r d u m , a z h a l k ı ç o ğ a l t t ı m” 23 ifâ­ desi ile beliren eski türk velâyet-i pederâne sıfatı Tuğrul beg ve halefle­ rinde de mevcut olup devletin başında kavmine b a b a mevkiinde bu­ lunduğuna ve Oğuzları yurtlandırmak vazifesi ile karşılaştıklarına inanı­ yorlardı. Türk devlet anlayışına göre, başta hakan veya sultan olmak üze­ re, d e v l e t ve memleket nasıl h â n e d a n â z â s ı n ı n m ü ş t e r e k m a l ı sayılıyor ise, m i l l e t de tabiî olarak, bu â i l e ı ı i n f e r t l e r i telâkki ediliyordu. Selçuklular gelmeden önce bile Horasan’ın türkmenler 21 İbn ul-Esîr, IX, 176-186, 187-190; îbn ul-cevzî, VIII, 128; ‘İmâd ud-dîn, 9; Râvendî, 104; Reşîd ud-dîn, 20; Sibt, 105a, 105b. 22 İbn al-Balhî, Fârs-nâme, GM, 127, 133; Ahmed Şîrâzî, Şîrâz-nâme, Tahran, 1310, s. 17, 36. 23 W. Thomsen, Moğolistan’da türkçe kitâbeler, TM, III, 102.


Selçuklu Sultanları ve A nadolu’nun Fethi Seb ep leri

73

ile dolduğuna ve Gaznelilere karşı zaferler kazanıldıkça Oğuzların Tür­ kistan’dan dalgalar hâlinde Ceyhun’u geçtiklerine ve Belhân dağını aş­ tıklarına işâret etmiştik. Esâsen Selçukluların Gaznelilere zaferleri de Oğuz muhâcırlannm devamlı sûrette kendilerine iltihakları ile mümkün oluyordu. Horasan’a 10.000 süvari ile gelen Selçukluların 100.000 kişilik Gazne ordularına karşı savaşabilmek için bir kaç yıl içinde nasıl çoğal­ dıklarına dair en güzel bir misâl de sâdece înanç yabgu’nun Dandanakan muharebesine 20.000 süvari ile katıldığına dâir kayıttır. Zaferi müteâkip bir Türkmen devletinin kurulduğunu duyan Oğuzlar artık sel hâlinde İs­ lâm ülkelerine akıyorlardı. Eski bir Selçuk tarihinin güzelce belirttiğine gö­ re: “ T ü r k l e r h e r ü l k e y e g i r d i l e r ; her beldeyi aldılar ve hiç bir engel ile karşılaşmadan her tarafa yayıldılar, ö y le ki a l m a d ı k ­ l a r ı m e m l e k e t , içmedikleri su, ateşlemedikleri ocak kalmadı. Hü­ kümdarlar onların gelişinden ürküp kaçtılar; vardıkları ş e h i r l e r i d o l d u r d u l a r ; hâkimlerini kovup kendi vâlilerini tâyin ettiler” 24. Oğuz-nâme rivayetlerini de işiterek bu türk muhaceretini tasvir eden meşhûr süryânî müellifi Mihael de: “ T ü r k k a v m i ç ı k ı n c a y e r y ü z ü n ü d o l d u r d u ; daha önce çıkmış olanları tenkil ettiler. Z î r â d ü n y a o n l a r ı t a ş ı m a ğ a k â f i d e ğ i l di. Bunlar on­ ları (ilk çıkanları) garba doğru ittiler, önlerinde k ö p e ğ e benzer bir hayvan (O ğ u z - n â m e ’deki boz-kurt) yürüyor; ona yetişemiyorlardı. Hareket etmek istediği zaman “ g ö ç (göş) yâni “ k a l k ı n ı z ” diye ses­ leniyordu. Türkler o duruncaya kadar ilerileyor ve orada çadır kuruyor­ lardı. Uzun müddet onları sevkettikten sonra kayboldu ve bir daha bu hayvandan bahsedildiği duyulmadı” 35 ifâdesi ile gördüğü ve işittiği Oğuz göçlerini anlatmıştır. Türk devlet telâkkilerine ve göçebe feodalizmine yabancı bulunan İslâm hükümdar ve müellifleri ilk zamanlarda, istilâ ve yağmaların mes’ûliyetini Tuğrul beg’e yüklemekle haksızlık yaptıklarını fark edemiyor­ lardı. Filhakika Diyarbekir Mervânî emîri Nasr ud-devle (1011-1061) Oğuz akmları karşısında Tuğrul beg’e şikâyet ettiği zaman Selçuk sulta­ nı ona: “ K u l l a r ı m ı n m e m l e k e t i n e g e l d i ğ i n i haber al­ dım. Sen bir hudut (s u ğ u r : uc) emîrisin; Onlara mal verip kâfirlere (bizanslılara) karşı kendilerinden faydalanmalısın. Zîrâ o n l a r ı n m a k s a t l a r ı E r m e n i b e l d e l e r i d ı r” 26 cevabî mektubu ile hem bu âsî ırkdaşlarmı uzaktan himâye etmekte, hem yerli müslüman halkı düşünmekte ve hem de Anadolu’nun fethi lüzumunu göstermekte­ 24 ‘tmâd ud-dîn, s. 9. 25 Chronique , III, 155. 26 îbn ul-Esîr, IX, 136; Baybârs Mansûrî, 69b.


dir. 439 (1047) yılında Türkistan’dan Nîşâpûr’a çok kalabalık bir Oğuz muhacir halkı gelmiş idi. Yersizlikten ve vurtsuzluktan şikâyet ediyorlar­ dı. İbrahim Ymal onlara: “ M e m l e k e t i m s i z i n o t u r m a n ı ­ z a i m k â n v e r e c e k k a d a r g e n i ş d e ğ i l d i r . Bu sebeple doğrusu şudur ki R û m (Anadolu) gazasına gidiniz; Tanrı yolunda cihâd yapınız ve ganimet alınız; ben de arkanızdan gelip bu hususta size yar­ dım edeceğim”27 derken Selçukluların hangi zaruretler ile Anadolu fe­ tihlerine giriştiklerine ve devletin bununla ilgili siyâsetlerine dâir güzel bir misâl verir. İslâm ülkelerine Türk muhacereti aralıksız devam ediyor; İslâmiyet Türkler arasında yayıldıkça da göçler birbirini kovalıyordu. 1043 (435) yılında Bulgar havâlisinde yazlayan ve Balasagun-Kâşgar havâlisinde kışlayan 30.000 çadır...halkı müslüman olmuş; bayramda 30.000 koyun kurban kesmiş ve îslâm memleketlerine dağılmış idi28. Bu sonsuz muhâceret ve istilâlar büyük meseleler çıkarıyor ve devleti uğraştırıyordu. Tuğrul beg önünde Zencan’a çekilen Arslan yabgu (Irak) oğuzları her tarafı istilâ ve akmlara uğratıyordu. Tuğrul beg bir elçi ile onları itaate ve huzura çağırdığı zaman bu Türkmenler: “ Senden 'korktuğumuz için uzaklaştık ve buraya konduk. Gayemiz ya Horasan’a dökmek veya Rûm’a gitmektir”29 deyip itaati de red ettiler ve Anadolu’ya göçtüler. Selçuk devletine henüz bağlanmamış olan Oğuz guruplarının geçim derdi ile ve yurt bulmak maksadı ile yaptıkları istilâ ve yağmalar karşı­ sında o derece feryatlar yükselmiştir, ki bizzat halîfe Kâ’im bi’Emrillah bu duruma son vemnek maksadı ile devrin meşhur âlimi Mâverdî’yi, 1044 (435) senesinde, bir mektup ile Tuğrul beg’e gönderdi. Sultan elçiyi dört fersahlık mesafeden karşılamakla Halifelik makamına karşı tâzimlerini gösteriyordu. Türklerin siyâsî durumunu ve muhâceretin ehemmiyetini kavrayamayan halîfe ve elçisi de Tuğrul beg’i bu hâdiselerden mes’ûl sa­ yıyor ve adaleti, merhameti, dindarlığı ve idârî dehâsı ile tanınan sultam anlayamayordu. Filhakika bu mektup ve bu vesile ile cereyan eden mü­ zâkereler bu hususta çok ehemmiyetlidir. Halîfe mektubunda: “E y Tuğr ul beg Mu ha mme d ! aldığın memleketler sana kâfidir. Diğer î s l â m ü l k e l e r i n e v e h ü k ü m d a r l a r ı n a d o ­ k u n m a” diyordu. Buna karşı Tuğrul beg: “Benim askerlerim (yânimil2:7 îbn ul-Esîr, IX, 188; İbn ul-Cavzî, VIII, 137; Sibt, Köprülü 1157, s. 555; îbn ŞaddâcI, A'lak uUhatîra, British Museum, Add. Add. 2334, 81b. 28 îbn ul-Esir, IX, 179; ibn Zâfir, Düvel ul-munkati'a, British Museum, 3685, 152b; Macma‘ut-tavârîh, nşr. Ch. Schefer, Descr. Boukhara, s. 235. 29 îbn ul-Esîr, IX; 175-176.


Selçuklu Sultanları ve Anadolu’nun Fethi Sebepleri

75

letim) pek çoktur ve bu memleketler o n l a r a k i f â y e t e t m e ­ m e k t e d i r ” cevabını veriyordu. Elçi: “ B ü t ü n d ü n y a y ı a l ­ s a n ı z ve y ı k s a n ı z y i n e de s i z e ve a s k e r l e r i n i z e k â f i g e l m e y e c e k t i r ” diyerek sultanı doğru harekete dâvet edi­ yordu. Tuğrul beg: “ D o ğ r u h a r e k e t i ç i n e l i m d e n g e l e n h e r ş e y i y a p ı y o r u m . E ğ e r a d a m l a r ı m d a n (türkmenlerden) a ç k a l a n l a r k ö t ü l ü k e d i y o r l a r s a b u n a k a r ­ ş ı b e n n e y a p a b i l i r i m” cevabı ile durumu bize aydınlatmaktadır. Bu görüşmeden sonra halifeye tâzimde ve elçisine hürmette kusur etme­ yen Sultan, Kâ’im bi’emrillah’a 30.000 dinar hediye göndermeği de unut­ maz30. Selçuk sultanları bir yandan oğuzları devletlerinin kurucusu ve te­ meli saymışlar; bir yandan da feodal anlayışlarına göre yurtsuz oluşları ve itaatsiz hareketleri dolayısı ile onlar ile çok uğraşmışlardı. Nizâm ülttıülk bu husûsta; “ Her ne kadar Türkmenlerden bıkkınlık geldi ise de sa­ yıları çoktur. Bu devletin kuruluşunda çok hizmetleri ve emekleri geçtiği için de bu devlet üzerinde hakları vardır ve sultanın a k r a b a l a r ı d ı r” 31 mütalâası ile devletin Türkmenlere bakışını çok güzel ifâde etmiş­ tir. Tuğrul beg, Alp Arslan, Melik-şah ve Türkiye Selçuk sultanları mer­ keziyetçi bir devlet vücûda getirmek ve siyâsî parçalanmayı önlemek maksadı ile feodal ve âsî ırkdaşlarını tenkil mecburiyetinde kaldıkları hâlde bâzı tarihçiler Selçuk hükümdarlarının bu meşrû hareketlerini ‘‘mütegallibelİk” ve devleti ele geçirmek isteyen şehzâde ve beylerin is­ yanlarını da “ Türkmencilik esâsına ( ? göre oğuzların müdafiî sanmış­ lar; Türkmenlerin Anadolu’ya şevki zarûretini ve Türklerin gaza ve fütu­ hat emellerini de sultanların onlara karşı nefreti ile izah eylemek iste­ mişler ve hattâ saray (merkez) köle muhâfız kuvvetine bakarak Selçuk ordusunun ekseriyetini Türklerden gayri unsurlar teşkil ettiği hatâsına düş­ müşlerdir32. Devlet mefhumu ile uzlaşamayan bu fikrin tarihî realite ile de bir münâsebeti yoktur. Tuğrul beg, Alp Arslan ve Melik-şah gibi ilk büyük Selçuklu sultan­ ları için Anadolu’nun fethi, bir yandan kesîf Türkmen muhâcereti baskısı ile ve onlara yurt bulmak zarûreti ile yapılmakta, bir yandan da kendi devletlerim, müslüman halk ve ülkelerini istilâ ve âsâyişsizlikten koru­ 30 Abu’i-Farac, s. 203, 204; tbn ul-cevzî, VIII, 113, 116, 233; Sibt, 102a; İbn ul-Esîr, IX, s. 180.

31 Siyâset-nâme, s. 94. 32 Zeki Velidi Togan, Giriş, s. 185 v. d.; bu fikir Faruk Sümer tarafından aynen benimsenmiştir: Ytva oğuz boyuna dâir, TM, IX, s. 153.


mak maksadını gütmekte idi ki, Anadolu’nun türkleşmesi bu iki başlı si­ yâset ve gayretlerin neticesi olarak tecellî etmiştir. Bu iki cepheli siyâset yanında Selçuk hükümdarları, î s . l â m ı n s u l t a n ı ve h â m i s i sıfatı ile, onun eski ve yenilmez düşmanı Bizans imparatorluğuna karşı türkmenleri gönderir ve orduları ile bu göçlere yol açarken, aynı zaman­ da, îslâmm c i h â d m e f k u r e s i n i ve Türklerin kadîm c i h a n h â k i m i y e t i ideâllerini de gerçekleştiriyorlardı33. Tarihin en büyük göçlerinden ve nüfûs hareketlerinden birini ve hattâ, Cermen istilâsı ile mukayese edildiği takdirde, birincisini teşkil eden bu Türk muhâcereti, bugüne kadar mâhiyeti, sebep ve neticeleri ile henüz araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için yalnız Selçuklular tarihi değil umûmiyetle Garp türk­ lüğü, ve Anadolu’nun türkleşmesi gibi mühim meseleler ve Selçuklular devletinin siyâseti karanlıklar içinde kalmıştır; Bu sebeple.muvakkat ve münferit hâdiselere bakılarak “ S e l ç u k l u l a r a s l â B i z a n s t o p r a k l a r ı n ı f e t h e t m e k niyetinde değillerdi; ga­ y e l e r i S u r i y e ve M ı s ı r olup sağ kanatlarında bizanslılar ile sulh hâlinde yaşamaktan başka arzuları yoktu” gibi tarihin seyrine aykırı iddialar ileri sürülmüş ve yayılmıştır34. Bu umûmî hükmün Alp Arslan’m Şi’î Fâtımîlere karşı, 1070 de, Suriye’ye yürüyüp bu sebeple Binzans’a karşı bir hareket niyetinde olmadığı vakıasına dayandığını hatırlatırsak fikrin dayanağını vermiş oluruz. 6. Umûmî Türk Muhâcereti

Anadolu’nun fethi ve türkleşmesi gibi ona ve Selçuk imparatorluğu­ nun kuruluşuna sebep olan büyük Türk muhâcereti ve nüfus hareketi de henüz tetkik edilmemiş ve hattâ ehemmiyeti de kavranılmamıştır. Filha­ kika Orta Asya tarihi üzerinde henüz otoritesini muhâfaza eden W. Bart­ hold Selçukluların Mâverâünnehr’e göçleri sebebini meçhul gösterdik­ ten sonra35, başka bir eserinde, büyük Türk muhâceretini kastederek, “XI. asırda oğuzların garba ve cenûba doğru hareketleri şimâlden Kıpçakların sıkıştırmasından ileri gelmiş olması mümkündür” 36 mütalâası ile me­ seleye tereddütlü bir şekilde temas eder. Muahhar bâzı müellifler ya bu 33 Bk. Osman. Turan, The İdeal of World dominaHon among the Medieval Turks, Studia Islamica, IV, 77-90. 34 Cl. Cahen, La Campagne de Mantzikert, Byzantion, IX 2 (1934), s. 621-622; P. Wittek, Deux Chapîtres de Vhistoire des Turcs de Roum, Byzantion, XI, 1936, s. 292. 35 Turkestan, s. 256. 36 Orta Asya türk tarihi hakkında dersler, İstanbul, 1927, s. 102.


Umûmî Türk M uhâcereti

77

büyük hâdisenin şumûlünü daraltmış veya yanlış istidlâllere girişmişler­ dir37; veya bu büyük göçleri Barthold’ün tahmin ettiği gibi Kıpçakların sıkıştırması değil bizzat Oğuz boyları arasmda vukû bulan bir “ nizâ” gibi basitleştirerek anlayamamışlardır38. Bunların Zeki Velidi Togan’ın kısaca böyle bir meselenin mevcûdiyetine işâretine dikkat etmeleri icap ederdi39. Halbuki bu büyük göçler karşısında kaynaklar hâdiseyi hep “n ü f u s k e s â f e t i , h a y v a n ç o k l u ğ u v e o t l a k d a r l ı ­ ğ ı ” sebeplerine bağlamakla daha ileri bir görüşü temsil etmişler ve ta­ rihî realiteyi daha isabetli bir şekilde aksettirmişlerdi40. Filhakika daha Gök-türk devletinin yıkılışından beri nüfus artışı, yurt darlığı da kendini göstermişti. Türk kavimlerinin birbirlerini sıkıştı­ rarak garba doğru devamlı bir şekilde kaydıkları doğru olmakla berâber X. asırda başlayan bir tazyik XI. asır başlarında birden bire Türk halkla­ rını yerlerinden oynatmış ve nüfus artışı yanında dış te’sir ağır basarak büyük nüfus hareketlerine sebep olmuştur. Nitekim X. asırda Kıtaylarm Moğolistanı işgalleri nasıl Peçenekleri Balkanlara kadar püskürtmüş ise aynı kavimin X I. asır başlarında Kıpçak (Kimek) ve Oğuzları sıkıştırması da öylece Türk kavimlerinin birbirlerini yurtlarından oynatmağa ve bü­ yük muhâcerete sebep olmuştur. Gerçekten çağdaş kaynaklara göre Kıtaylar 300,000 çadır halkı (bir kaç milyon) hâlinde müslüman Karahanlılar ülkesini istilâ etmişler ve Balasagun şehrine 8 günlük mesâfeye kadar ilerilemişlerdi. Rivâyete göre bu sırada hasta bulunan Karahanlı hüküm­ darı Togan Han, kâfirlerden intikam almak için, Allaha niyaz etmiş ve şifâ bularak 1017 (408) yılında 120.000 kişilik bir ordu ile Kıtayları uzak mesâfelere kadar takip etmiş ve memleketine dönmüştür41. Böylece Karahanlıların bu zamana değin c i h â d hâlinde bulundukları ırkdaşları putperest U y g u r l a r * a karşı Kıtaylarla devam eden dostlukları da artık nihâyet buluyordu. Nitekim Kıtaylar ve Uy gurlar, Sâmânîlerin inkırâzı üzerine, mirasları için, Karahanlılarm rakibi olan gazneli Sultan Mahmud’a 1027’de, elçi gönderip ittifak teklif etmeleri de bu siyâsî du­ rum ve yayılma ile ilgili idi. İşte bu elçilik heyeti vâsıtası ile iç Asya me­ seleleri ve Türkler hakkında mühim bilgiler toplayan Mervezî, yakında 37 M. Köymen, I, s. 106 v. d. 38 Faruk Sümer, X. Yüzyılda oğuzlar, D.T.C.F. dergisi, XVI, 3-4, s. 152. 39 Giriş , s. 140. Daha fazla bilgi almak için bak. Türk Cihân hâkimiyeti, I, s. 163-170. 40 Msî. bk. Râvendî, 86; Zahîr ud-dîn Nîşâpûrî, 13; Reşîd ud-dîn, 5, I I ; Cemal Karşî, Mülhakat us-surâh, nşr. Barthold, Turkestan, I. s. 135; Cûzcânî, 292, 41 ‘Utbî, II, 220; îbn ul-Esîr, IX, 102.


keşfedilen muştur.

eserinde bu muhaceret

sebeplerini güzelce

meydana koy­

Filhakika Mervezî’ye göre: “O ğ u z l a r ı n bir kısmı b o z ­ k ı r l a r d a ve bir kısmı da ş e h i r l e r d e oturur. Bozulurlarda ya­ şayanlar Mâverâünnehr’e ve Hârizm’e komşudurlar. îslâm ülkelerine yakm olanlardan bir kısmı müslüman olduktan ve Türkmen admı aldık­ tan sonra müslüman olmayanlar ile savaşa başlamışlardır. İ s l â m i y e t a r a l a r ı n d a y a y ı l ı p k u v v e t l e n d i k ç e bunlar kâfirleri (gayr-i müslim Oğuzları) y e r l e r i n d e n a t t ı l a r . Oğuzlar da Ka­ radeniz ( B a h r - i E r m e n i y y e ) sâhiline yakın Peçenek yurtlarına intikal eylemişlerdir” dedikten sonra Türkmen ve Selçuk muhâceretini kastederek: “böylece T ü r k m e n l e r î s l â m m e m l e k e t l e r i ­ ne y a y ı l d ı l a r ve bu m e m l e k e t l e r i n ç o ğ u n u h ü k ü m1er i altına.aldılar; d e v i e t l e r ve s u l t a n l ı k l a r kurdular” ifâdesi ile durumu belirtir ve muhâceretin dış sebeplerini meydana koyar: “Türklerden Kim demlen bir kavim Kıtay hânından korkarak o taraftan (şarktan) göçtü. Bunlar h ı r i s t i y a n N e s t û r î mezhebinden olup y e r d a r l ı ğ ı sebebi ile y u r t l a r ı n ı terkettiler. Kunlan tâkip eden Kaylar daha kuvvetli ve kalabalık olduğundan onları bu yeni otlak­ larından uzaklaştırarak Sarı (Kıpçak-Kuman) ülkesine geldiler. Onlar da Türkmenlerin yurdunu, Türkmenler (müslüman oğuzlar) de oğuzlarm (Bi­ zans kaynaklarında Uz adı ile geçen gayr-i müslim oğuzlarm), bu sonun­ cular da Karadeniz sâhilindeki Peçeneklerin yurtlarını işgal ettiler. Bu Peçeneklerin şimâlinde Kıpçak (Hıfçak)Iar, şarkında Oğuzlar ve cenûbunda da Hazarlar bulunup bunlar dâimî sûrette birbirleri ile savaş hâ­ linde idiler”42 ifâdeleri ile Selçuklu ve Türkmenlerin göçleri ile birlikte bu hareketin Oğuz ve Peçenekler ile Balkanlara kadar yayılışını en sağlam bir şekilde tasvir ve izah eder. Nitekim çağdaş Ermeni ve Süryânî müel­ lifleri de müslüman Oğuzların muhâcereti ile muvâzi, Islâm ve Bizans kaynaklarına uygun olarak, Uz (oğuz) ve Kuman (Kıpçak)larm Balkan­ lara intikalini belirtmişlerdi43. Öyle ki müslüman oğuzlar Anadolu içle­ rine girdikleri bir sırada, 1065 senesinde, Tuna’yı geçen Uz (şâmânî oğuz)ların miktarı 600.000 kişi olarak rivayet edilmiştir. Selçuk devleti42 Nşr. V. Miııorsky, Marvazî on China, Turks and Jndia, London, 1942, s. 18-20; İzahlar, s. 95, 102-103. Bu mühim eserin keşfinden önce bu malûmat ondan kısmen Şabânkâraı (Maçma' al-ansâb, British Museum, nr. 16696 33a-34b) Gerdîzî (s. 69), Şukruliah, B e h ç e t u t - t a v â r î h trc. Nihal Atsız, Dokuz boy türkler, İstanbul, 1939, s. 25, tarafından nakledilmişti. 43 Urfalı Mathieu, s. 89, 127; Süıyani Mihael, III, 155; Attaîiates, s. 83.


İlk Anadolu Gazaları

79

nin kuruluşu sıralarında, 1047 (438) senesinde “ T i b e t tarafında sayı­ sız miktarda bir T ü r k h a l k ı ” Karahanlı hudutlarına geldi44. Bu Kıtay ve onlar ile birlikte şark Türklerinin tazyikleri devam etmiş; Yedisu’da yerleşen Karahıtaylar, X II. asır ortasında, Karluk ve Yağmalar ile birlikte tekrar ilerileyerek sultan Sarcar’ı mağlûp ve bütün Mâverâünnehr’i istilâ edip yeni bir muhâcerete sebep olmuşlardır45. İşte Selçuklu­ ların dâhil bulunduğu büyük Türk muhâceretinin umûmî esâsları budur ve Selçuk tarihinin anlaşılması için burada bu kadarı kâfidir. 7. İlk Anadolu G azaları

İşte Tuğrul beg, Alp Arslan ve Melikşah zamanlarında Selçuk dev­ leti Türkistan’dan Horasan, İran, Irak ve Azerbanyan istikametimde ilerileyen ve bir kısmı bu ülkelerde kalan bu insan dalgalarını Anadolu’ya sevketmek ve bu Hıristiyan ülkesinde yurt sâhibi yapmak zorunda idi. Evvelce Abbâsî ordularında, İslâm hudut bölgelerinde, gaza yapan ve Horasan gâzıleri ile de gönüllü olarak rumlar ile savaşa gelen türkler bu ülkeye yabancı değildi. Fakat bu sefer yalnız gaza için değil, yurt tutmak maksadı ile, kütleler hâlinde geliyorlardı. Ç ağn beg’in 1018’de yaptığı keşif seferinden sonra Arslan yabgu oğuzları Sultan Mahmud ve Mes‘ûd’ un takiplerine uğrayarak bir kaç defa Anadolu’ya girmişler; 1028’de, tür­ lü mâceralar ile dolu, bir sefer ile ve pek çok kayıp vererek Azerbaycan’a, Ermeni ve Bizans beldelerine ve Diyarbekir havâlisine kadar yayılmış­ lardı. 1038’de de Selçuklular, Gazneliler ile uğraşırken Anadolu’ya üçün­ cü bir akm yapmışlardı. Bir çok hiyânet ve felâketlere uğrayan bu oğuz­ lar 1042’de Urmiye’de 15.000 kişi hâlinde toplanarak Ermeni Vaspuragan (Van gölü havzası) arâzisine girmişler; Ermeni prensi Haçig’i öldürüp, bir takım mücâdelelerden sonra tekrar Rey’e dönmüşlerdi46. Tuğrul beg 1043’te Kazvin’e geldiği zaman Zencan’da toplanan ve sultanın itaat teklifini reddeden Oğuzlar bunlardır. 1044 senesinde yeni gelen göçler ile çoğalan bu Türkmenler büyük bir kütle hâlinde şarkı Anadolu’ya girdiler. Bunların istilâsına şâhit olan bir çağdaş müellif : “Göklerin hiddet kapıları memleketimiz üzerine açıldı. T ü r k i s t a n ’ ­ d a n k a r t a l g i b i s ü r ’ a t l i a t l a r a b i n m i ş ordular zuhûr etti. Vaspuragan’a girip hıristiyanlar üzerine atıldılar; 24 kazayı 44t îbn ul-Esîr, IX, s. 184. 45 Bölüm V, bahis 6. ye bak. 46 Urfalı Mathieu, s. 73-75; îbn ul-Eslr, IX, 131-135; Baybârs Mansûrî, 58a-59b; Abu’l-Farac, s. 198.


istilâ eylediler. Bu cesurâne hareketleri ile Garin (Erzurum)’a kadar ilerilemek isteyorlardı” ifâdesi ile bu akını tasvir etmiştir47. Bu oğuzlardan bir kısmı Buğa ve Anasıoğlu (okunuş şüpheli) kumandasında 10.000 kişi ola­ rak cenûba indiler; Diyarbekir’de Nasr ud-Devle’nin oğlu Süleyman’ın tuzağına düştüler. Fakat nihâyet toparlanıp hücûma geçtiler ve Mervânîleri, para ödeterek, sulha mecbûr ettiler. Bir kısmı da Göktaş, Mansur ve Oğuz-oğlu kumandasında Musul ve havâlisini istilâ edip oralarda Tuğrul beg ve halîfe nâmına hutbe okuttular ki, Zencan’da sultana itaati red ettikleri hâlde uzaktan ona tâbiiyet göstermeleri, Tuğrul beg’in de Mervanî emırine tavsiyede bulunurken bunları himâye etmesi, feodal bünye ve bağları göstermek bakımından dikkate şâyândır. Musul’un Arap emîri Kureyş (Karvaş) etraf emirlerinden aldığı yar­ dımlar ile bu oğuzları müthiş bir bozguna uğrattı; kadm ve çocukları ile birlikte çoğunu öldürdü. Bu zaferi fetihnâmeler ile komşu hükümdarlara ilân ederken oğuzların gelirken 30.000 kişi olduklarını, bozgundan sonra 5.000 kişiye düştüklerini bildirir. Kureyş’in Bağdad’a gönderdiği ölü baş­ ları halîfenin ordusunu teşkil eden Türkleri mâteme sokmuş ve onlar ta­ rafından defnedilmişlerdir. Bununla berâber Musul’dan geri dönenleri yolda Bizans’ın Erciş (Arap kaynaklarına göre Erzen) vâlisi Stefan’ı mağ­ »48 lûp ve şehri işgal ettiler4 Oğuzlarm bir kısmı da birbirlerini sıkıştırarak Hazar sâhillerinde Taberistan’a, bir kısmı da Kafkasya’da Şirvan’a girdi. Bunlara karşı “ Şirvânşâh” 1045 (437)te payitahtı Yezidiye şehrini yontma taştan sûrlar ile ve demir kapılar ile çevirdi’ Bizans’ın kudretli imparatoru Basile II. (976-1025) şark hudutlarmı emniyete almak ve İslâm ülkelerine doğru genişlemek siyâseti ile küçük Ermeni kırallık ve prensliklerini kaldırarak mühim bir Ermeni nüfusunu orta Anadolu’ya ve Sivas’a nakletmiş; Bizans sınırlarını Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar uzatmıştı. Bu durum Selçuklular ile Bizanslıları kom­ şu yapıyor ve karşılaştırıyordu. İmparator Konstantin (1042-1055) aynı 47 Aristakes, Histoire d’Armenie, frans. trc. E. Prud’homme, Paris, 1864, s. 72. 48 İbn ul-Azrak, 142b; ‘Azîmî, 171b-172b; îbn ul-Esîr, IX, 132-136; Urfalı Mathieıı, 80 v. d.; Baybârs Mansûıî, 60a; Abu’l-Farac, 200 v. d.; lbn-ul-‘Amîd, Târih , Lâleli (Süleymaniye), nr. 2002, 435 yılı; J. Laurent, s. 18-22; M. H. Ymanç, Ana­ dolu’nun fethi, İstanbul, 1944, s. 39-44; Cl. Cahen, L a Premiöre penetration Titrque en Asle Mineur, B y z a n t i o n , XVIII, 13. 49 Târih ul-Bâb, nşr. V. Minorsky, History of Sharvan and Darband, Cambridge 1958, s. 10; îbn İsfendiyar, Târih-i Taberistan, Tahran 1320, II, s. 26.


Hasan-kale Zaferi

81

siyâsete devamla Oğuz akutlarına karşı harekete geçmiş ve 1045 son ba­ harında Gürcü prensi Liparit kumandasında gönderdiği bir ordu Şaddâdîlerden ‘Abdullah b. Abu’l-Asvâr’m merkezi Dubayl (Divin) şehrine doğru ilerilemiştir. Tuğrul beg bu Bizans taarruzuna karşı, amcası Abu’lFavâris Arslan Yabgu’nun oğlu, Şihâb ud-Devle Kutalmış kumandasın­ da bir ordu gönderdi ve Selçuklular ile Bizanslılar arasında ilk karşılaş­ ma vukû buldu. Kutalmış Diyarbekir ve Musul taraflarını istilâ eden ve babasına mensup olan Oğuzlan da yanma alarak 1045 (437) güzünde gürcü, ermeni ve ramlardan mürekkep Bizans ordusunu müthiş bir boz­ guna uğrattı. Gence sûrları önünde cereyan eden muhârebede BizanslI­ lar çok kayıplara uğradı, ki ermeni kuvvetleri kumandanı Vahram da bunlar arasında idi00. Bu zafer üzerine Kutalmış Aras nehri boyunca ilerilemiş ve Tuğrul beg’e: “ Bu bölgelerin zengin ve r o m a l ı l a r ı n da kadm gibi k o r k a k i n s a n l a r olduğunu ve bu sebeple kolaylıkla fethedilebileceğini” bildirdi. Kutalmış ile muvâzî olarak sultanın akraba­ sından olduğu kaydedilen Haşan (Asan) da 20.000 kişi ile Pasin ve E r­ zurum ovalarını istilâ edip Vaspuragan bölgesine girdi. Fakat, înanç Yabgu’nun oğlu Haşan olduğu âşikâr bulunan, bu şehzade Bizanslılar ta­ rafından tâkip edilerek Stranga (Büyük Zâp) suyu üzerinde kurulan bir pusuya düşürüldü ve başta Haşan Bey olmak üzere pek çok Türk şehit edil­ di. Bu hezimet vukû bulurken Kutalmış da Gence (Cinze) muhâsarası ile duraklamış bulunuyordu51. Bizans kaynakları bu esnâda Kutalmış’m Mu­ sul taraflarını istilâ eylemiş olduğunu yazarlar. Onunla bu akını yapan Arslan Yabgu (babası) Oğuzları arasındaki münâsebet böyle bir yanlış^ lığa sebebiyet vermiş ve kendisi oralarda bunların başında sanılmış gö­ züküyor. 8. Hasan-kal© Zaferi

Büyük Selçuk beylerinden biri olan İnanç Yabgu oğlu Hasan’m bu hezimeti ve ölümü Tuğrul beg üzerinde çok üzüntü yaratmış ve Dicle boylarmda geniş fetihler yapan İbrahim YmaPı Bizans'a karşı Anadolu seferine memûr etmiştir. Yukarıda kaydettiğimiz üzere (bak. s. 69) îbra50 M. Brosset, Histoire de la G eorgie , St. Petersbourg, 1849, I, 323; Mathieu, s. 80; ‘Azîmî, 173b; Vardan, Türk fütuhatı tarihi, trc. H. Aııdreasyan, Tarih semineri dergisi, İstanbul, 1937, I, 2, s. 173; A h b â r u d - d e v l e , s. 17. 51 Zonaras, Chronique, trc. St. Amour, Paris, 1560, s. 97a; Bryennios. Histoire , trc. H. Gregoire, Byzantion, 1953, XXII, 485; Brosset, Add. I, 222; ‘Azımî, 173b174a; Kedrenos (St. Martin, Memoire sur VArmenîe, Paris, 1819), II, 202; E. Honigmann, D ie Ostgrenze des Byzantinischen Reiches, Bruxelles 1935, s. 179.


him Ymal Türkistan’dan Nîşâpûr’a gelen ve yurt arayan kesîf bir' Türk­ men halkını, 1047 (439)’de, Anadolu’ya sevkettikten sonra arkadan ken­ disi de büyük bir ordu ile harekete geçti. Yanında Sipahsâlâr (Aspen-sela r: kumandan) unvânı ile kaydedilen kardeşi (Ertaş olmalı) ve Sâlâr-i Horasan (Khorasanites) gibi mühim şahsiyetler bulunuyordu. Çağdaş bir Ermeni müellifinin ifâdesi ile: “ 1048 yılında İran (Türk) milletinin kor­ kunç dalgaları Garin (karnukalak, Islâm kaynaklarında Kalîkala: Erzu­ rum) ve Pasin (Basian) ovalarına döküldü. İnsan dalgaları sel gibi mem­ leketin dört köşesini istilâ etti. Garpta Haldia (Gümüşhane ve Trabzon havalisi), şimâlde Ispir (Sper), cenüpta Muş (Daron) bölgesine ve Sisak (İslâm kaynaklarında Sisacan, Strabon’da Sakastan yâni Sakalar’m yerleş­ tiği Ağrı havâlisi) taraflarına kadar yayıldı”52. Türkler, evvelce islâmların elinde.bulunan ve İslâm dünyası ile ticâreti şâyesinde zenginleşen Erzen şehri üzerine yürüdüler. Sûrları mevcut olmayan şehirde çok şiddetli savaşlar oldu ve çıkan yangın ile de harâbe hâline geldi. Buradan kaçan halk Bizanslılar tarafından tahkim edilen ve Theodosiopolis adını alan Karin (Kalikala) şehrine sığındı. Bu sebeple burası bundan sonra yakının­ daki Erzen şehrinin adı ile anıldı, Bitlis ve Diyarbekir arasındaki Erzen’den ayırmak için islâmların verdiği Erzen ur-Rûm (Rum Erzeni) adı, bir benzetme ile Arz-Rûm (Rum memleketi) olmuş ve bugünkü Erzurum şeklini meydana getirmiştir. İbrahim Ymal Bizans’m geride kalan kuvvetlerini bulmak için Erzen’den ilerilediği zaman Gürcü prensi Liparit kumandasında gürcü, er­ meni ve rumlardan mürekkep Bizans ordusu da yaklaşıyordu. İslâm kay­ naklarına göre 50.000 kişilik bu ordu Katakalon kumandasındaki asıl Bi­ zans ordusu ile birleşerek Kaputru (Hasan-kale) önünde bulunan Kastrookomi (bugünkü Ügümi) köyünde karargâh kurduğu sırada Türk ordusu da buraya doğru geliyordu. Rumlar Türkler toplanmadan önce saldırma teklifinde bulundular ise de cumartesi gününü uğursuz sayan Liparit bu­ na yanaşmadı. Bu sâyede İbrahim Ymal saf kurarak, 18 Eylül 1048 cu­ martesi günü, hücûma geçti ve Rumları bozguna uğrattı. Yeğeninin öl­ düğünü gören Liparit bütün şiddeti üe mukabil bir taarruza girişti. Çe­ tin savaş oluyor ve müthiş bir kan akıyordu. Zaferin hangi tarafta oldu­ ğu belli değildi. Fakat Rumların tamâmı üe çekilmesi dolayısı ile Liparit de akşam üstü Okomi (Ügümi) üzerine gerilemeğe başladı ve Türklerin şiddetli saldırışları ve çevirme hareketi ile Bizans ordusu perişan edildi. Başta Liparit olmak üzere, bir çok kumandan ve ordunun hemen hepsi esir edildi. Rum kumandanlarının bir kısmı Van (İbane) ve Ani kalelerine 52 Aristakes, s. 73 v. d.


Selçuk-Bizans Barış Anlaşması

83

kaçıp kurtuldu. İslâm kaynaklarına göre alman esirler 100.000 kişi ve ga­ nimet de 10.000 araba tutuyordu. Silâhlar arasmda 19.000 zırhın ele geç­ mesi de bir fikir vermeğe kâfidir. Bizans ordusuna karşı kazanılan bu ilk büyük zaferden sonra İbrahim Ymal, yanma aldığı mühim esir ve gani­ metler ile ve beş günlük bir cebrî yürüyüş ile, Rey’e Tuğrul beg’e, dön­ dü. Sultan bu zaferden dolayı amcazadesini (anadan kardeşini) tebrik etti ve çok memnun oldu. Ona vermek istediği 400.000 dinar (altın) mü­ kâfatı İbrahim Ymal kabûl etmedi. Bu sefer esnâsmda Türkmenlerin Trabzon'a kadar ilerilediklerîne dâir hıristiyan kaynaklarının kayıtlarını53 İslâm müellifleri de te’yit eder. Hattâ İbrahim YmaPm yeğeni Mehmed idâresinde bir kuvvetin İstan­ bul’a kadar ilerilediği de belirtilir54. Nitekim Attaliates’de bu husûsa dâir bir işaret vardır55. Hıristiyan kaynakları Selçukluların 100.000 kişi oldu­ ğunu söylerler, ki Oğuz muhâcırları hesabı ile bu miktar mübalâğalı sa­ yılmaz. Mathieu, Kutalmış’m da savaşta mevcut olduğunu yazarsa da diğer kaynakların tafsilâtına rağmen ondan bahsedilmez. Nitekim ‘Azımı de Kutalmış’m bir buçuk yıldan beri Gence (Cinze) kuşatması ile meşgûl olduğunu, hattâ bozguna uğradığını kaydeder, ki bu zamanda böyle bir mağlûbiyet bahis mevzûu olamayacağından bu Bizans’ın sulh teşebbü­ sünden sonra giriştiği bir taarruz ile ilgilidir56. 9. Selçuk-Bizans Barış A nlaşm ası

İmparator Konstantin Balkanlarda Turak idâresinde başlayan Peçe­ nek istilâsı dolayısı ile şarkta Selçuklular ile anlaşmak zorunda idi. İm ­ parator evvelce Bizans tabiiyetinde bulunan ve şimdi sultanın tâbiiyeti­ ne girmiş olan Diyarbekir Mervânî emîri Nasr ud-Devle’nin tavassutu ile sulh teşebbüsüne girişti. Tuğrul beg kabûl edince Bizans elçisi G. Drosos Nasr ud-Devle’nin adamı şeyhülislâm Abu ‘Abd Allah b. Marvân ile birlikte Selçuk payitahtına gittiler. Kaynaklar imparatorun, Liparit’in fidyesi ile birlikte, “ e s k i d e v i r l e r d e m i s l i g ö r ü l m e m i ş ” miktar ve kıymette hediyeler gönderdiğini yazmakta ve hattâ İbn ul-Esîr, 53 Bk. Chalandon, Alexis Comnere , Paris, 1910, s. 10; Laurent, s. 22. 54 Sibt İbn ul-Cevzî, 106a. 55 J. Laıırent, 22. 56 Aristakes, s. 79-85; Mathieu, 83-89; Brosset, I, 323; Add., I, 222-225; Kedrenos (St. Martin), II, 323; Zonaras, 79a-97b; Orbelian (St. Martin), II, 67-73; Vardan, 175; ‘Azîmî, 174a; îbn ul-Esîr, IX, 192; Sibt, 106a-107b; Schlumberger, Epopee byzantine, III, 543; M. Halil Ymanç, 46-47; V. Minorsky, Studies in Cau~ casian history , London, 1953, s. 59-63.


Zahabî ve Abu’l-Farac bunların sayı ve cinsini de bildirmektedir; 1000 top ipek (dîbâ) kumaş, 500 çeşit ağır elbise, 500 at ve katır, 300 Mısır eşeği, 1.000 öküz ve kıl keçi, 100 gümüş kap, 200.000 dinar (altın) para. Sultan Bizans elçisini kabûl edip hiç bir fidye almadan Liparit’i impara­ tora iade eyledi. Tuğrul beg sulh müzâkerelerini yapmak ve muâhedeyi akdetmek üzere halîfenin akrabasından Şerîf Nasır b. İsmâıl (Zonaras’da veliahd Seriphe) başkanlığında bir heyeti 441 (1049/1050)’de İstanbul’a İmparatoriçe (Meliket ur-Rûm) ye, gönderdi. Bu münâsebet ile cereyan eden müzâkerelerin neticesi ve muâhede hakkında bildiğimiz, Emevîler zamanında, Maslama b. Abd ul-melik tarafından İstanbul’da inşâ olu­ nan cami ve minaresi imparator tarafından tâmir edilmiş; içine kandiller asılmış ve müstahdemlerine de maaş tahsis edilmiş; Şi’î-Fâtımî halîfesi tıâmma okunmakta olan hutbe kesilerek Abbâsî halîfesi ve Tuğml-beg nâmına çevrilmiş ve, eski türk hâkimiyet sembolü olarak da, “m i h r â b i n a T u ğ r u l b e g’ın ok ve yay işâretleri” yapılmış olmasından ibârettiı,56a. İslâm kaynakları ve süryânî Abu’l-Farac bu esaslara göre bir muâ­ hede yapıldığında ittifak etmektedirler. Nitekim imparatorun 1051’de Bağdad’a gönderdiği elçi ve mektup da bu husûsu te’yit eder. Gerçek­ ten altın yaldızlı Rumca ve satırlar arası Arapça tercümesi bulunan bu mektupta: “ Müslümanların reisi, Emir ul-Mu’minîn muhterem ve sevgili dostum Abu CaTer Ka’im” hitâbı ile başlayan bu mektup Abbâsî halîfe­ sini tanıdığım, Mısır halîfesi ile münâsebeti kestiğini ve bunun da Tuğ­ rul beg ile yapılan anlaşma ile mümkün bulunduğunu göstermektedir.57. Esâsen îslâm kaynakları bu müzâkerelerin ve hutbe değişikliğinin vukû bulduğu sırada Mısır elçisinin mevcut muâhedeyi yenilemek maksadı ile İstanbul’da olduğunu, Selçuklular ile yapılan bu anlaşma üzerine MısırBizans münâsebetlerinin bozulduğunu belirtirler. Gerçekten bizzat Mısır kaynakları bu münâsebetle Fâtımîlerin Kudüs’te Kamâme kilisesini yağ­ maladıkları ve 1054 ,(446)’te şimâlî Suriye’de Bizans’a taarruza geçtikle­ rini yazarlar58. İslâm kaynaklarından iyi faydalanamayan Bizans araştı­ rıcıları bu anlaşmadan şüphe ederken50 Zonaras’m ifâdesine ve îbn Hallikân’m iki sulh görüşmesini karıştırmasına dayanmış bulunuyorlar. Ger56a îbn ul-Esîr, IX, 192; X, 10; Zahabî, T â r i h u l - İ s l â m , Topkapı, 2917, XI, 176a; Abu’l-Farac, 206; ‘Azîmî, 175a; îbn ul-Cevzî, VIII, 234; İbn Şaddad, 81b. Subki, Tabakat. III, s. 389-390. 57 Abu’l-Farac, s. 207. 58 İbn Muyassar, Ahbâr Misr, nşr. H. Masse, Kahire, 1919, s. 7; ‘Azîmî, 178a. 50 Bk. Laurent, s. 94 v. d.


çekten mezkûr Bizans yazarı Tuğrul beg’in elçisinin efendisi nâmına im­ paratordan yıllık bir haraç istediğini, fakat bir şey elde edemeden geri döndüğünü söyler60. Kederenos ise63 imparatorun elçi G. Drosos’u zen­ gin hediyeler ile ve Liparit’in fidyesi ile gönderdiğini, lâkin “ Tuğrul beg muhteşem bir sultan olduğunu göstermek için” fidye almadan Gürcü prensini imparatora hediye eylediğini yazar ve sulh muâhedesi hakkında bir kayıt vermez. îbn Hallikân Şerîf Naşir vâsıtası ile bir anlaşma yapıl­ dığını, İstanbul camiinde hutbenin bizzat onun tarafından okunduğunu ve bu esnâda orada bulunan Fâtımî halîfesi Mustansir’in elçisi bunu kendi­ lerine bir tecâvüz saydığını, bu sebeple Mısır-Bizans münâsebetlerinin bozulduğunu tekrarlamakta, fakat muâhedenin imparator ile değil onun yerine geçen imparatoriçe ( M e l î k e t u r - R û m ) Thedora ile yapıldı­ ğını ilâve etmek sûreti ile62 bir karışıklık yaratmakta ve bu sebeple mo­ dern ilim adamlarını şaşırtmaktadır. Gerçekten bu kayıt birinci anlaşma­ dan şüphelenmeği değil ikinci bir anlaşmanın mevcûdiyetini ve bunun bu eski müellif tarafından karıştırıldığını gösterir. Filhakika çağdaş bir Ermeni müellifi Tuğrul beg’in bir elçi gönderip: “ ecdadının islâmlardaıı aldığı şehir ve bölgelerin (Toros dağlan-Malatya ve Erzurum hattı şar­ kında) iâdesini ve günde 1.000 dinar (tahegan) vergi ödemesini istediğini, Thodora’nm da sultana bir elçi yollayıp mühim bir miktarda para, at, ka­ tır, elbise v. b. hediyeler sevkettiğini, sultanın bunları kabûl ile I055’te elçiyi berâberinde Bağdad’a götürdüğünü” yazar63. Tuğrul beg’in imparatoriçeden yaptığı talepten anlaşılacağı üzere ilk muâhede şartlan ara­ sında islâmlardan alman beldelerin iadesi de vardı, ve Selçuklular daha sonra da bu husus üzerinde durmuşlardı. Selçuk sultanının isyânlar ve Şİ’ıler ile meşgûliyeti dolayısı ile bizanslılarm bu anlaşmaya riâyet etme­ diklerini ve durumunu düzelten Turğul beg’in, 1055’te, aynı şartların tat­ bikini istediğini müşâhede ediyoruz, ki bu suretle Hasan-kale zaferinden sonra Bizanslılarm ağır şartları ve haraç ödemeyi kabûl ederek Selçuklu­ lar ile bir sulh anlaşması yaptıkları şüphesizdir. 10. Tuğrul-beg'in M erkeziyetçi Faaliyetleri

Bizanslılara karşı kazanılan zaferden ve bu muâhede-nâmeden son­ ra Tuğrul beg, ilk hedef olarak, İslâm dünyasına hâkim olmak, Şi’î faali­ 60 61 62 63

Zonaras, s. 97 b. Brosset, I, 225. II, s. 59. Aristakes, s. 103.


yetlerine ve idâresine nihayet vermek kararında idi. Lâkin devletin ku­ ruluşunda büyük hizmetler gören ve Hasan-kale zaferini kazanan İbra­ him Ymal, Tuğrul beg’in merkeziyetçi siyâseti sebebi ile, feodal devlet anlayışına göre, hakkını alamamış idi. Bundan dolayı merkezi Hemedan olmak üzere kendisine bir hâkimiyet sahası te’minine çalışıyordu. Tuğrul beg devletin genişlemesine engel ve parçalanmasına âmil olan bu teşeb­ büs karşısında harekete geçmek zorunda kaldı ve İbrahim Ymal’a Heme­ dan ve bâzı Cibâl kalelerinin teslimini bildirdi. İbrahim Ymal bu talebi reddeyledi ve arada fesat karıştırdığı için de veziri Ebu Alîyi cezalandır­ dı. Bunun üzerine Tuğrul beg 1050 (^41)’de 100.000 kişilik bir ordu ile kardeşine karşı yürüdü. İlk çarpışmada bozulan İbrahim Ymal Sarmac64 kalesine sığındı. Sultan Hemedan ve diğer kaleleri fetihten sonra İbra­ him YınaPı burada kuşatıp teslim aldı. Fakat sultan bu kudretli Selçuk şehzâdesine karşı çok alicenap davrandı. Onu affetmekle kalmadı; ken­ disine memleketlerinin çoğunu ikta olarak vermek veya yanında kalmak şıklarından birini kabul teklifini yaparak onun yüksek şahsiyetine karşı saygi gösterdi. İbrahim Ymal, her hâlde, şüphe vermemek düşüncesi ile, sultanın yanında kalmayı tercih etti65. Tuğrul beg 1050 Haziranında (442 muharrem) İsfahan emîri Kâkûya oğlu Ferâmurz’un, Bağdad’a hâkim Büveyhli Melik ur-Rahîm ile kendi aleyhinde münâsebete girişmesi sebebi ile İsfahan’ı kuşattı. Muhasara bir yıl uzadığı için gönderdiği bir kıt’a asker ile de Fars taraflarında bir kısım beldeleri fetih ettirdi. İsfahan’da sıkışan ve hattâ odun ihtiyacı ile câmii bile yıkan Ferâmurz’un itaat teklifi red edilerek şehrin şartsız teslimini istedi. Böylece 1051 Mayısında İsfahan fetih edildi. Tuğrul beg’­ in, çok beğendiği, İsfahan’ı payitaht yapmak istediğine dair bir rivâyet var ise de66 Rey’den İsfahan’a nakil ancak Melikşah zamanında ve tedri­ cen olmuştur. Bu esnada idi ki, genç Alp-Arslan, kimseye haber verme­ den Merv’den çıkarak Fars vilâyetini istilâ etti; Besâ (Pesâ, Fesâ) şehri­ ni feth ve oradaki Büveyhileri tard eyledi; Tuğrul beg’in bir talebi ile karşılaşmamak için de sür’atle Horasan’a döndü6'. Tuğrul beg İsfahan’ı aldıktan sonra İbrahim YmaPın fetih sahasında bulunan küçük Büveyhî emirlerini tâbiiyetine soktu. Dakuka ve Şehri64 Bk. Yâkût, III, 215. 65 îbn ul-Esîr, IX, 192; Abû’l-Fidâ, T â r i h , İstanbul 1280, II, 178; Kedrenos (Brosset), I, 1, s. 225-226. 66 îbn ul-Cevzî, VIII, 233. 67 ‘Azîmî, 176b; İbn ul-Esîr, IX, 194-195; îbn ul-Cevzî, VIII, 151; Sibt, Topkapı, 2931 (XIII), 443 vak’alan.


zur’u Muhalhil’e ve Maheki kalesini Surhâb’a ikta etti. Bundan kızan Sa‘d, Melik ur-Rahîm’in tâbiiyetine girdi. Buna mukabil Musul emîri Kurayş Şi’î Büveyhileri ve Bağdad kumandanı Arslan Basâsırî’yi bırakıp Tuğrul beg namma hutbe okutarak istikbalini emniyet altına aldı. Tuğ­ rul beg’in askerleri Huzistan’ı işgal etmekle de Selçuk devleti ve hâkimi­ yeti Bağdad’a doğru yaklaştı. Böylece Büveyhîlerin ortadan kalkması ve Bağdad’m Türk hâkimiyeti altma girmesi artık bir gün mes’elesi olmuştu68.

11. Çağrı B eg ve İnanç Yabgu

İmparatorluğun kuruluşunda en büyük askerî kudreti temsil eden Çağrı beg bir müddettenberi durgunlaşmış, yaşlanmış ve hastalanmış idi, Bu fırsattan faydalanan Gazneliler ve Karahanlılar harekete geçmiş ve onların te’siri ile Hârizm vâlisi de isyan etmişti. Bu sebeple Çağrı beg Hârizm seferine çıkarak Ürgenç (Gürgenç)’e varıp isyânı bastırmış; ora­ da bir Kıpçak emîri de gelip itaatini arzetmiş; Çağrı beg’in eliyle İslâm olmuş ve Selçuklular ile sıhriyet kurmuştur. îşte tam bu sırada idi ki Gazneli Sultan Mevdûd, 41 (1049)’de, eski beldelerini Selçuklulardan istir­ dada girişirken Karahanlılar da Tirmiz’i işgâl etti. Fakat Sultan Mevdûd yolda ölüp ordusu perişan edildiği gibi Alp Arslan da Karahanlıları boz­ guna uğrattı. Bunun üzerine Karahanlılar sulh talep edince Çağrı beg Ceyhun’u geçti; han da Buhârâ’ya geldi ve barış anlaşması imza edildi. Gazne tahtına çıkan ‘Abd ur-Reşîd, hâcibi (kumandanı) Tuğrul’u Sîstan’m istirdâdma gönderdi. înanç Yabgu gaznelilere mağlûp olarak Herat’a çekildi. Yabgu, oğlu Böri (Kara Arslan) ve vezîri Abu’l-Fazl ile birlikte ve / yeni bir ordu ile, Gaznelilere karşı hareket ettiği zaman Tuğrul işgâl ettiği yerleri bırakarak, Kânun II. 1053 (44 ramazanı)’te, Gazne’ye döndü ve sultanı ve bir çok ileri gelenleri öldürüp Selçuklular himâyesinde bu devleti kendi hâkimiyeti altma aldı. Lâkin Gazne kumandan­ larından Hîrhîz (Kırgız) isminde biri mukabil harekete geçip Tuğrul’u öldürdü ve Gazne tahtına Ferruhzâd’ı çıkardı; Gazne üzerine yürüyen ve Bust’a kadar ilerliyen Çağrı beg ilk defa bozuldu. Horasan’a doğru ilerileyen Hîrhîz atabeg Gül-sarığ ve başka Selçuk beylerini mağlûp ve esir etti. Bunun üzerine Alp Arslan babasından Gazne üzerine yürümek mü­ saadesini aldı ve Gaznelileri mağlûbiyete uğrattı. Bu durumda iki taraf arasmda husûmete nihâyet veren, iki tarafın esirlerini mübâdeleyi derpiş •

08 İbn ul-Esîr, IX, 197, 202, 204, 206-209; Abû’l-Fidâ, II, s. 179-180.


eden ve meşhûr tarihçi Abu’l-Fazl Bayhakî tarafından kaleme alman bir muâhedenâme imzalandı69. Selçuk’un oğlu înanç (Mûsâ) Yabgu zayıf bir şahsiyet idi. Oğlu Hasan’m Anadolu gazâsmda şehit edilmesi ve diğer oğlu Böri’nin onun ye­ rini tutacak bir kudrette bulunmaması bu ihtiyar çağında onu daha fazla sarsmıştı. Bu durum Çağrı beg’in diğer oğlu Yâkutî’nin. ihtiraslarını kış­ kırtıyordu. Alp Arslan babasının veliahdı olmuş; Kavurt Kirman’da yer­ leşmişti. Kendisine bir beylik sâhası arayan Yâkutı babasından Sîstan menşûrunu istiyor ve bu husûsu uzun müddet hizmetinde bulunduğu amcası Tuğrul beg’e de yazıyordu. Böylece babasının muvafakatiyle Sîstan’a gi­ den Yâkûtî orada inanç Yabgu’nun nâibi Abu’l-Fazl’den bu ülkenin ken­ disine terkini ve hutbenin de babası Çağrı beg adına okunmasını talep etti. Abu’l-Fazl-bunun kansız elde edilemeyeceğini bildirince dönen Yâ- . kûtî Cuveyn şehrini baskın ve kan ile işgal etti. Çağrı beg de Abu’l-Fazl’a elçi gönderdi; halka kendi adına basılan dirhem ve dinarları dağıtarak hutbeyi kendi nâmına okuttu. Yabgu înanç beg kendi beldelerine ya­ pılan bu tecâvüz karşısında yeğeni Sultan Tuğrul beg’e mektup yazarak “C e y h u n ’ u g e ç i p H o r a s a n ’ ı a l d ı k l a r ı z a ma n y a p t ı k l a r ı a h d i h a t ı r l a t t ı ” ve ona itâbda bulundu. İhtiyar amcasına karşı âlicenaplığını esirgemeyen Tuğrul beg Sîstan hâ­ kimiyeti menşûrunu İnanç beg nâmına yazdığı gibi Abu’l-Fazl’a ve Sîstanlılara gönderdiği bir fermânda da, bu tecâvüzlerinden dolayı, kardeşi Çağrı beg hakkında da ağır tâbir kullanmaya mecbûr oldu: “ E m î r Çağ rı b e g ’ e de b u n d a n b ö y l e b a ş k a b i r e d e p s i z l i k (bî-edebî) yapmamasını yazdık ve Sîstan menşûrunu da emîr Yabgu nâmına kaleme aldık. Artık ona muhâlefet etmeyiniz; onun fermanım dinlemeniz ve hutbede de onun adım okumanız gerekir. Eğer Çağrı beg’in askeri o tarafa gelirse itaat etmeyiniz; böyle bilesiniz” emirleri ile amcasına saygı gösterdi, kardeşini şiddetle azarladı ve tâbî iki hükümdar arasında çıkan bir mücâdeleyi sultanlık otoritesini kulla­ narak yatıştırdı. Bu menşûru alan Yabgu, oğlu Böri’yi bir kıt’a askerin kumandanı (lıâcibi) tâyin ederek 1056 yılında gönderip Sîstan idâresini Çağrı beg’in memurlarından teslim aldı70. Alp Arslan’m Yabgu’nun hâ­ kimiyetine son vereceği aşağıda görülecektir.

69A h b â r u d - d e v l e , s. 15, 27-29, Târih-i Sîstan s s. 368-374; îbn ul-Esîr, IX, s. 201-202;Cûzcânî, s. 278-280; İbn Funduk, s. 177-178. 70 Tarih-i Sîstan, s. 374-382. Alp Arslan’m Yabgu’nun hâkimiyetine son vermesi hususunda bak, s. 104, 114.


12. Tuğrul b e g ’in Anadolu S e feri

Tuğrul beg artık Selçuk birliğine ve kendi sultanlık hâkimiyetine za­ rar veren teşebbüsleri ortadan kaldırmış; devletin kudretini yükseltmiş, hudutları genişletmiş ve Bağdad’a hâkim olacak Türk-îslâm imparator­ luğunu kurmak yoluna girmiş idi. Lâkın Türkmen nüfusunun yığılması ve Anadolu’da yurt kurmak ihtiyacı, buna mukabil Bizans’ın taarruzları onu daha önce Anadolu seferine zorluyordu. Gerçekten Türkistan’dan gelen yurtsuz Oğuzlar, 1050-1054 (442-445) yıllarında, Irak, Ahvâz ve Hulvân taraflarında çok kesif bir şekilde yığılmış; bu beldeler halkı B ağ­ dad’a doğru kaçmağa başlamış idi. Halîfe bu duruma nihâyet vermek için Tuğrul beg’e şikâyette bulunuyordu. Bunun üzerine sultan Oğuzların ilerilemesini ve taşkınlıkta bulunmalarını yasak etti. Oğuzlar bu vaziyette Ermeniye’ye doğru hareket ettiler71. Fakat Oğuzların bu dönüşü bir Bi­ zans taarruzu ile de ilgili idi. Gerçekten Tuğrul beg’in, İbrahim Yınal’m isyânı ve İsfahan’ın fethi ile uğraşmasından faydalanan ve Tuğrul beg’in elçisi Şerîf Nâsir’in Bizans’ın haraç vermek sûreti ile Selçuklulara tâbii­ yetini istemesinden “ sarsılan” imparator Konstantin şark hudutlarına M. Akulytes kumandasında bir ordu gönderdi ve bir takım rehineler vere­ rek, Gürcü (Abhâz) kıralı Bagrat’ı da ordusu ile bu sefere kazandı. H a­ şan kale zaferi sırasında “ bir buçuk yıldan beri Gence (Cinze) şehrini kuşatan Kutalmış, imparatorun kızını rehin bırakarak, Gürcü-Bagrat (Bakrat al-abhâzîyı imdada çağırması neticesinde, bozulmuş ve Gence’den uzaklaşmıştı72. Bu hâdiseye temas eden Gürcü ve Bizans kaynakları da Liparit’in esâretinden kurtuluşundan sonra, “ Türkler Gence şehrini al­ mağa çalıştılar. İmparator mühim bir kuvvet gönderdi ve kıral Bagrat da ordusunun başında olarak birlikte Türklere karşi yürüdüler; Gence ka­ pılarına varup bu şehri kurtardılar. Türkler çekildi ve Bizanslılar da geri döndü” 73 kaydı ile bunu te’yit etmekte ve Bizans kaynaklarının bu kuv­ vetler karşısında Kutalmış ve kardeşi (Abumelik)’m Tebriz’e çekildiğine dâir ilâveleri birbirini tamamlamakta ve hâdiseyi aydınlatmaktadır74. Kutalmış idâresindeki Selçuklular Tuğrul beg’in meşgûliyetleri; da­ ha sonra da İsfahan’da hastalığı ve hattâ öldüğü şâyiaları75 dolayısı ile 71 ‘Aynî, 72 73 74 75

Sibt, Topkapı, 2931, mezkûr yıllar; Baybârs Mansûrî, 132a; ‘İkd ud-cuman, aynı yıllar. ‘Azîmî, 174a. Brosset, I, 323. Kedrenos, trc. Brosset, I, 1, s. 226, Skylitzes; V7. 593. İbn ul-Esîr, IX, 205.

Bedr ud-dîn


Bizans taarruzu karşısında geri çekilirken Bizanslılar da daha ileri var­ mayarak dönüyorlardı, ki bu Balkanlardaki durum ile ilgili idi. Filhaki­ ka Peçeneklerin istilâları tehdit edince imparator Anadolu’daki kuvvet­ leri çekmeğe mecbûr kalmış76; Gürcüler de bu vaziyetten faydalanarak müslüman bir emîrin elinde bulunan Tiflis’i işgâl etmiştir. Bu hâdiseler üzerinedir ki Oğuzlar Azerbaycan’a sevkedilmiştir. Nitekim ‘Azîmî de ” 445 (1053) senesinde Tuğrul beg’in hâcibi (kumandan) K u t a l m ı ş Kars’a hücum etti ve oradakileri öldürdü” 77 ifâdesi ile Oğuzlar iltihak et­ tikten sonra Bizans’a karşı başlayan mukabil taarruzunu gösterir. Aristakes şehirde muhâfız bulunmadığı için geceleyin yapılan baskında kale­ ye kaçanlardan başka kimsenin kurtulmadığını söyler78. Ani şehrinde ya­ şayan ve bilâhare I. Keykâvüs’un hizmetine giren Kadı Burhân üd-dîn Kutalmış’ın kâfirlerden intikam alarak Kars’ı harap eylediğini, oradan Ani üzerine yürürken geceleyin bir konak yerinde baskına uğradığını be­ lirtir79. îşte Tuğrul beg, Bizans taarruzuna karşı Kutalmış’ı gönderdikten ve hastalıktan kurtulduktan sonra, ordusu ile harekete geçti. Bir Bizans kay­ nağına göre sulh müzâkeresi esnasında imparatorun “Y ı l l ı k v e r g i ö d e m e ğ i r e d d i n e k ı z a n s u l t a n R o m a l ı La'ra s a 1 d ı r d ı”80 ifâdesi ile Bizanslılarm tecavüzünden habersiz gözü­ kür. Tuğrul beg 1054 (446) başlarında ordusu ile Tebriz’e geldi. Ravvâdî hânedanmdan Abu Mansûr Vahsûdân’mn ve Gence emîri Şaddâdi emîr Abu’İ-Asvâr’m yıllık vergileri ödemek sûretiyle itaatlerini kabûl etti. Diyarbekir Mervânî emîri Nasr ud-Devle de asker ve mal yardımı ile se­ fere iştirak etti. Tuğrul beg böylece küçük komşu hükümetleri ürkütme­ den onları kolaylıkla Selçuk devletine bağladı81. Tuğrul beg’in Bizans topraklarına girişinden sonrası hakkında hıris­ tiyan ve hususûsiyle Ermeni kaynakları sâyesinde tafsilâta sâhibiz, 1054 başlarında Sultan büyük bir ordu, filler, arabalar, atlar, kadın ve çocuk­ lar ile birlikte geldi. Bargiri ve Erciş şehirlerini aldıktan, bölge halkının itaat ve hediyelerini kabûl ettikten sonra müstahkem Malâzgird kalesi 76 Kedrenos (Brosset), I, 323; Zonaras, 97b; A. N. Kurat, Peçenek tarihi, s, 146-148. 77 S. 177a. 78 S. 89. 79 Enîs iil-kulûb, 502 v. d.; Kedrenos, 606; Schlumberger, Epopee, III 598. 80 Zonaras, s. 97 b. 81 ‘Azîmî, 177b; İbn Hamdûn, Tavârih us-sinîn, III. Ahmed, 2981, 144a; îbn ul-Esîr, IX, 207; İbn Şaddâd, 81b; İbn ul-Cevzî, VIII, 160; Baybârs, Mansûrf, 134a.


önünde ordugâh kurdu. Kuvvetlerinin bir kısmını üç istikamette ileri şev­ ketti. Bu kıt’alar şimâlde Parhar (Karadeniz) dağlarına, Kafkas etekleri­ ne, garpta Canet (Canik) ormanına, cenupta Tercan, Sim (Sasun) dağına ve Daik (Oltu) bölgesine kadar yayıldılar. Bayburt’a varan bir öncü ko­ lu orada ücretli Frank askerleri tarafından bozguna uğratılarak geri döndü. Vanant (Kars) havâlisinde hüküm süren Ermeni Kakıg’m muka­ vemetiyle karşılaşarak iki taraf da kayıplar verdi. Arsuran adı ile kayde­ dilen bir Selçuk beyi ölenler arasmda idi. “ K e n d i s i n i kadir-i m u t l a k s a n a n ” Tuğrul beg muhâsaranm uzayacağı düşüncesi ile Pasin ovasından Erzurum (Garin)’a kadar ileriledi ve hasadı müteâkip tekrar Malâzgird muhâsarasma döndü. Şehir Vasil isminde bir kuman­ dan idâresinde çok tahkim edilmiş ve sağlam bir, müdafaa hazırlanmıştı. Sultan günde iki defa kaleye hücum ediyor; kumandanların başında Kutalmış (Aristakes de Ortelmits) bulunuyordu. Bir ay süren savaşta iki ta­ raf da mancınık kullanıyordu. Sûrları yarma teşebbüsleri muvaffak ola­ mayınca kükürt-neft karışığı keşfedilen yakıcı bir madde ile bir Frank fedaisi Selçukluların büyük mancımkmı tahrip edince yaklaşan kış, ba­ harda tekrar harekete başlamak üzere, sultanın dönmesine sebep oldu82. Abu’l-Farac’in “ Kumlar idâresinde bulunan Erzurum memleketi”nin sul­ tan tarafından fethedildiğine dâir ifâdesi şehre âit olmamak icap eder. Seferde kadın ve çocukların bulunduğu kayıtları Türkmen göçlerine de­ lâlet eder. Tuğrul beg’in baharda dönme kararını kaynaklar belirtmekte­ dir. Lâkin Irak ahvâli, Şi’î hareketleri ve isyânlar sultanın bir daha Ana­ dolu seferine çıkmasına imkân vermemiştir.

13. Selçuklu Sultanlığı v e İslâm Halifeliği

Tuğrul beg’in kudreti yayıldığı ve Selçuk devleti genişlediği nisbette Bağdad’a hâkim Şi’î Büveyhılerin huzûrsuzluğu artıyor; Sünnî-Şi’î mü­ câdelesi şiddetleniyordu. Abbâsî halîfesi Kacim bi’Emrillah onlara karşı Tuğrul beg’in yardımına baş vurunca hava büs-bütün gerginleşti. Bağdad Türk askerleri reisi Arslan Basâsirî (Fars vilâyetinde Basâ şehri türk­ lerinden) Selçuklu taraftan halîfenin adamlarını tenkile başladı. Büveyhî hükümdarı Husrev Fîrûz (Melik ur-Rahim) da Şiraz bölgesini istilâ etmek cesâretini göstermiş ve Tuğrul beg nâmına okunan hutbeyi keserek ken­ di adına çevirmiştir. Arslan Basâsirî ve Büveyhî zulümü artınca halife 82 Aristakes, 90, 94-100; Mathieu, 98-100; Attaliatcs, trc. H. H. Gregoire, Byzantion, XXVIII, 1958, s. 355; Abu’l-Farac, s. 207; Anili Samuel, trc. Brosset, II, 449.


Hibetullah b. Muhammedi bir mektup ile Rey’e Tuğrul beg’e gönderdi ve onu İsrarla Bağdad’a dâvet ederek kurtarılmasını istedi83. Tuğrul beg Anadolu seferi dönüşünde kışı Rey’de geçirdikten son­ ra, Büveyhî’lerin ve her tarafta Şi’îlerin harekete geçmeleri, Basâsirî’nin Bağdad veziri îbn ul-Muslîme’ye tecavüzü ve adamlarının öldürülmesi dolayısı ile halifenin İsrarları üzerine, 1055 (447) yazında, Bağdad seferi­ ce mecbur oldu. Selçuk Sultanı bu seferi ile müfrit Şi’îlerin fesadını ve Mısır Fatimî halifeliğini ortadan kaldırmak ve Sünnî halifelik ile Selçuk saltanatını birleştirip İslâm dünyasına hâkim olmak kararında idi. Tuğrul beg’in bu kararı, hareketi sırasında, bizzat kendi mektubunda da ifâde ediliyordu. Gerçekten sultan başında ok ve yay işaretleri ile “tuğra” adı­ nı alan bu şekilleri havi mektubunda: “H a z r e t - i M u h a m m e d ’ e h i z m e t l e ...ş e r e f k a z a n m a k , t a k d i s e d i l ­ me k ve b i z z a t h a c c a g i d e r e k y o l l a r ı a ç m a k , â s î l e r i t e n k i l e y l e m e k ve Mı s ı r - S u r i y e ş a ş ­ k ı n l a r ı (Şi’î Fatimîler) i l e s a v a ş m a k a r z u s u n d a ” bu­ lunduğunu belirtiyor ve yine Bağdada girmek müsaadesini istemek su­ reti ile de Halifeye saygı ve nezaketini gösteriyordu84. İhtiyatlı Selçuk sultanı, Arslan Basâsirî ve Bağdad Türk askerlerini de ihmâl etmiyor ve onlara da mektuplar yazarak ihsanlar vaadinde bulunuyordu. Bununla beraber Selçuk sultanı yaklaşınca Arslan Basâsirî Dicleden yukarı kaç­ tığı gibi askerleri de Oğuzlarm Bağdad’a girmesine muvafakat etmeye­ ceklerini ve hattâ kılıç kullanacaklarım bile söylüyorlardı85. Halife sultanın yaklaşması üzerine büyük bir istikbâl hazırlığı yap­ tırdı; hutbelerde Tuğrul beg’in admın okunmasını emretti. Büveyhî hü­ kümdarı Melik ur-Rahîm Fîrûz da, halifenin tavsiyelerine uyarak, sulta­ na itaati bildirdi ve askerlerini de Bağdad dışında çadırlara çekti. Böy­ lece Tuğrul beg 19 Kânun I. 1055 (25 Ramazan 447) Salı günü muhteşem ordusu ile şehrin kapılarına geldi. Halifenin veziri, kadılar, nakîpler ve Melik ur-Rahîm’in emirleri ve büyük bir merâsim alayı ile karşılandı. İki tarafın bayrakları, davul ve boru sesleri bu girişe heybetli bir bayram havası veriyordu. Sultan halifeye tâzim ve teşekkürlerini tekrarladı. Or­ du Bağdad dışında ordugâh kurdu; askerler ihtiyaçları için şehre girip alış-veriş yaptılar. Fakat Selçuk askerleri ertesi gün aynı maksatla şehre 83 İbn ııl-Cevzî, VIII, 163; ‘îmâd ııd-Diu, 9; Ravendi, 105; Zahir ud-Dîn Nîşâpûrî, 18; Reşîd ud-Dîn, 20; îbn Kesir, XII, 69. 84 İbn ul-Esîr, IX, 211-212; îbn ul-Cevzî, VIII, 164; Abu’l-Farac, 207. 85 Halifenin bu davetini sadece vezirine atfeden isabetsiz bir görüş için bk. VII, 14, 15. '


Selçuklu Sultanlığı ve İslâm Halifeliği

93 e

girince bir anlaşmazlık bahanesiyle bir hücumla karşılaştılar. Hâdise bü­ yüyüp kalabalık, Selçuk ordugâhına doğru ilerileyince Selçuk kumandan­ ları hücum emrini verdiler. Ayaklanma bastırıldı; kargaşalık teskin edil­ di. Bağdad’da Türk ve Deylemli bir çok yerli asker öldürüldü. Emirleri yakalanarak Tuğrul beg’in otağına götürüldü. Selçuk askerleri Bağdad’m ayaklanan Şi’î mahallelerini istilâ ettiler. Yerli askerler Bağdad’dan ka­ çarak Basâsirfye doğru hareket eylediler. Sultan halifeye adam gönde­ rerek Buvayhîlerden şikâyet etti ve “ sana hürmetim olmasa idi bütün Bağdad’ı kılıçtan geçirir ve yıkardım” dedi. Halife kendi adamlarını ve Melik ur-Rahîm’i erkânı ile sultana gönderdi. Tuğrul beg Melik ul-Rahım’i ve erkânını yakalatarak, hâdise ile ilgili gördüğü için, şi’î Buvayhî devletine son verdi. Sultan sükûn ve âsâyişi kurduktan sonra hükümet sarayına (Dâr ulemâre) yerleşti. Devlet işlerini ele aldı. Bağdad’da hüküm süren ve çı­ kardıkları kargaşalıktan sonra kaçan veya esir edilen Türk ve Deylem emîr ve askerlerinin evlerine, mallarına ve ikta’larma el koydu; kendi Oğuz askerlerini onların evlerine yerleştirdi. Aytekin’i Bağdad şahnalığına tâyin ederek şehrin idaresini düzene soktu. Vezir Amîd ül-mülk Ka­ nun kitabı” (vergi defterlerini getirterek “ Sultâniyyât” adı ile alınmakta olan vergileri Selçuk hâzinesine (Kalem-i dîvân) nakletti. Basra ve Ahvaz eyâletlerini yıllık 360.000 dinar karşılığında emîr Hazar-esb’e ikta etti (burada ikta tâbiri Selçuk devri değil eski mânası ile kullanılmış olup il­ tizama verdi demektir). Halifeye yıllık 50.000 dinar para ile 500 kür buğ­ day maaş tahsis etti. Böylece Büveyhîler devletine âit ülkeler Selçuklu devleti hudutlarına girdiği gibi halifeye de dinî otoritesi ötesinde bir hâ­ kimiyet hakkı tanınmadı; din ve dünya kuvvetleri tamamiyle ayrıldı. Zâ­ ten Şi’î Büveyhîler devrinde de fiilî durum bu idi. Tuğrul beg bu icraatından sonra Bağdad’da imar işlerine girişti. Şeh­ rin şarkında, Dicle kenarında, kendisine bir saltanat şehri inşasına baş­ ladı. Pek çok san’atkâr ve işçi toplayarak eski mahalleleri yıkıp saray, Sultan câmii, evler, çarşılar ve hamamlar yaptı. “T u ğ r u l b e g ş e h r i ” (Meâîne Tuğruî-beg) adını alan bu yeni şehir Melikşâh tara­ fından surlar, kapılar, saray, evler, hanlar ve çarşılar ile büyültüldü86. Rey, Nişâpûr Bağdad’tan başka Kum ve Kâşân’m imarı, kale ve cami­ leri, Mûsa kızı Fatm a’nın türbesi de Tuğrul beg’in eseri idi87. Bağdad sa­ rayı ikmâl edilince sultan halîfenin hediye eylediği altın tahtına çıktı; 86 îbn ul-Cevzî, IX, 60. 87 ‘Abd ul-Celîl Kavzinî, Kitab un-Nakz, Tahran 1331, s. 220.


Bağdad’da kendi nâmına para bastırdı. Böylece Tuğrul beg Selçuk sul­ tanlığı ve Abbâsî halifeliğinin birleşmesi ile yeni bir îslâm imparatorlu­ ğu kurmuş oluyordu. Halîfenin talebi üzerine Çağrı beg’in ‘kızı Arslan Hâtûn ile nikâhlandıktan ve bir kaç ay sonra, gelin muhteşem bir dü­ ğün alayı ile Bağdad’a gelip Kaim bi’emrillah ile evlendikten sonra iki hânedan arasındaki birleşme sıhriyet üe de kuvvetlendirildi88. 14. Ş i’îlerin Taarruzu, Tuğrul beg'in Dünya Sultam İlân Edilmesi

Selçuklularm Bağdad’a hâkim olması ve Sünnîliğin zaferi Mısır Fâtımîlerini ve şi’îleri harekete getirdi. Bağdad’dan şimâle kaçan Arslan Ba­ sâsirî Rahbe’de alevî halîfesi Mustansir’in yardımı ile bir ordu vücûda getirdi; Bağdad’dan kaçan askerler de kendisine iltihak etti. Bir kısım arap emirleri.de..siyâsî menfaat veya Şi’î temâyülleri ile onunla iş-birliği yaptı. Kurulan bu Şi’î cephesine karşı Tuğrul beg Kutalmış ile Musul arap emîri Kurayş’i sefere memûr etti. Sincâr civarında 1057 başında (448 şevvali sonu) Arslan Basâsirî ile vukû bulan savaşta Kutalmış bozguna uğradı ve çok asker kaybetti. Şi’î temâyüllü Sincâr halkı bozulan Oğuz­ lara ve hattâ yaralılara görülmemiş işkenceler yaptılar. Yaralanan Kurayş de onlara iltihâk etti. Kutalmış Musul istikametinde uzaklaşırken Şi’îler bu şehre girip Fâtımî halîfesi nâmına alevî hutbesini okuttular. Bu bozgun haberi üzerine Tuğrul beg muhâsara makinaları ve tek­ nisyenleri yanma alarak büyük bir ordu ile, 13 ay kaldıktan sonra, 20 Kânun II. 1057’de, Bağdad’dan hareket etti. Yanma Hezâr-esb’i aldı ve yolda Yâkutî de askeri ile kendisine katıldı. İlerileyen Selçuk ordusu şimâlî Irak’ı Şiılerden sür’atle temizledi; Basâsirî Mısır’a kaçtı. Selçuklular aleyhinde bulunduğundan dolayı Diyarbekir Mervanîleri üzerine yürü­ dü. Cezire kuşatılıp alındığı sırada Mervanî emîri 100.000 dinar ve çok mal gönderip af diledi; îslâm hududunu korumakta olduğunu beyân ile sızlandı. Bu durumda Tuğrul beg Diyarbekir seferinden vazgeçti. Ku­ talmış sultana Sincâr halkının yaptığı vahşetleri anlatınca oraya varıldı Snıcârlılar surlar üzerine çıkarak hakarete ve geçen yıldan beri sakladık­ ları Oğuzlarm kafalarım fırlatmağa başladılar. Bu ağır tezahür karşısın­ da kale hücûm ile alındı ve bu cinayetleri dolayısı ile Sincâr emîri ve halkın bir kısmı öldürüldü. Sultan İbrahim1Ymal’ı Musul vâliliğine tâyin ederek Bağdad’a döndü. 88 İbn ul-Cevzi, VIII, 164, 169 v. d.; İbn ul-Esîr, IX, s. 212*214; Abu’l-Farac, ,208 v. d.; îm âd ud-Dîn, s. 10-12; Râvendî, 108, 111; ‘Azîmî 177b; îbn Kalnisî, T ârih-i Dimaşk, Beyrut, 1908, s. 86 v. d.; Reşîd ud-dîn, 20-22; Anonim Selçuk-nâme, s. 11.


Halîfe Şi’îlerin temizlenmesi ve İslâmm zaferi dolayısı ile Tuğrul beg’i muhteşem bir merâsim ile istikbal ettirdi. Sultan ve halîfenin arzu­ lan üzerine halifelik saraymda ilk buluşma vukû buldu. Selçuk sultam bu karşılaşmada Peygamberin halîfesi önünde yer öperek bu mânevî m a­ kama tâzimle'rini ifâ etti. Halîfe sultanı yanında kurduğu ikinci tahta oturttu. Tercüman vâsıtası ile ona islâmiyete yaptığı hizmetler, adaleti kurduğu, zulmü yıktığı için teşekkürlerini ve görüşmeden dolayı da memnûniyetlerini bildiriyor ve sultan da Peygamberin halîfesine tâzimlerini ifâde ediyordu. İki tarafın en yüksek devlet adamları ve büyük âlimleri­ nin hazır bulunduğu bu muhteşem merâsim Tuğrul beg’in t a ç l a n ­ m a m e r â s i m i idi. Gerçekten halîfe bu merasimde sultanın başı­ na çok kıymetli bir taç koyuyor; hil’atlar giydiriyor, murassa altın kılınç kuşatıyor ve sancaklar veriyordu. Bu taçlandırma, kılıç kuşatma (taklid) ve t a k d i s ile birlikte halîfe Tuğrul beg’i “Dünya (şark ve garp) Sultam” ilân ediyor; kendisine “ Dinin temeli” (Rükn üd-dın ve “ H a l î f e n i n o r t a ğ ı ” (Kasîm emîr ul-mu’minîn) lâkaplarını tefviz ediyordu. Ehemmiyeti dolayısı ile kaynaklarda tafsilâtı ile verilen bu ta­ rihî merâsim 1058 yılı başında sona ererken halîfe sultana ahidnâmesini veriyor ve duâ ediyordu. Sultan da dâimâ îslâmiyetin ve halîfenin hiz­ metinde olacağını bildiriyor ve halîfenin elini öperek merâsim nihâyet buluyordu. Merâsim bittikten sonra sultan halîfeye çok yüksek değerde hediyeler gönderdi89. Türklerin îslâmdan önce şuûrunu taşıdıkları ve gerçekleştirmeğe ça­ lıştıkları c i h â n h â k i m i y e t i m e f k u r e s i Islâm d e v r i n d e d e T u ğ r u l b e g ile tekrar tarih sahnesine çıkı­ yordu90. Böylece Tuğrul beg İslâm dünyası hâkimiyetim Türklerin eline veriyor ve bu mirası, cihân hâkimiyeti idealini halefleri Selçuk ve Os­ manlı sultanlarına bırakıyordu. Tam bu azamet devrinin başlangıcında idi ki Tuğrul beg Selçuk şehzâdelerinin isyânları ile karşılaşıyor ve Sel­ çuklu devleti ciddî bir parçalanma tehlikesine uğruyor; Şi’îliğin İslâm dünyasına hüküm sürmesi ihtimâli beliriyordu. 15. Şeh zâde İsyanları

Tuğrul beg Musul seferinde iken amcazâdesi Kutalmış’m kardeşi R e s û l - t e k i n Basra, Ahvâz ve şiraz taraflarını istilâ etti. Sultan Musul’dan dönünce bu havâimin vâlisi olan Hezâresb’i Rasûl-tekin üze­ 8e îbn ul-Cevzî, VIII, 181-184; İbn ul-Esîr, 217-220; .Sibt, 121b; Abu’l-Farac, 209-211; ‘İmâd ud-dîn, 12-14; Ahbâr ud-devle , 18-19; ‘Azîmî 178a; İbn Kalânisî, 87. ao Bk. The İdeal of the ıvorld domination.

f


rine gönderdi. İki taraf arasında vukû bulan çarpışmada Resûl-tekin mâğlûp ve esir edildi; Bağdad’a sevkedildi. Halîfenin şefâati ile zorlukla sul­ tanın cezalandırılmasından kurtuldu91. Bu isyânın bastırılmasından az sonra Bağdad’a gelen mektuplarda İbrahim YmaPın Musul’dan ayrıldığı ve arkasından da Türkmenlerin Cibal taraflarına gittiği bildiriliyordu. Bu, feodal devlet anlayışına göre, şehzâdelerin Tuğrul beg’in merkezi­ yetçi siyâsetine karşı harekete geçtiklerine delâlet ediyordu. Bununla be­ râber halîfenin ve Tuğrul beg’in elçileri İbrahim Yınal’ı harekete geçme­ den Bağdad’a dönmeğe ikna ettiler. Bu büyük Selçuk şehzâdesi Bağdad5da merasim ile karşılandı. İbrahim Yınal’m ayrılışından sonra şimali Irak’m idâresi ve kumandanlığına tâyin edilen Erdem ve Aytekin’in em­ rinde az bir kuvvet kaldığı için Arslan Basâsirî ve Kurayş Musul’u ku­ şattılar. Dört ay süren muhasaraya ve beliren açlığa dayanamayan Er­ dem ve; Aytekin Bağdad’a kaçmağa muvaffak oldular. Bunun üzerine Tuğrul beg ikinci Musul seferini yapmağa mecbûr oldu. Basâirî ve Ku­ rayş Musul’u tahrip ederek kaçtılar. Sultan onları tâkip ile, Nusaybin’e vardığı zaman İbrahim Ymal eski askerlerinden ve mensuplarından mü­ rekkep büyük bir ordu ile Hemedan’a doğru çekildi. Bu, İbrahim Ymal’m son ciddî ayaklanma teşebbüsü idi. Filhakika İbrahim Ymal, 18 Teşrin II. 1058 (26 Ramazan 450)’de, hazînelerinin bulunduğu Hemedan’a vardı ve artık Selçuk tahtını elde etmeğe teşebbüs etti. O bu sefer sultan ile Musul’a geldiği zaman Mısır halîfesi ve Basâsirî’den mektup aldı. Onlar kendisine yardım edecekleri­ ni ve onu Selçuk sultam olarak tanıyacaklarını bildiriyorlardı. Nitekim Mısır halîfesi de 450’de Basâsirî’ye yardım etmek ve Suriye’ye girmiş bu­ lunan Oğuzları atmak maksadı ile bir orduyu yola çıkarmış idi92. Çağrı beg ve İnanç Yabgu’dan başka kendisine hisse ve hâkimiyet sâhası ala­ mayan Kutalmış, Resûl-tekin v.b. şehzadelerin de kendisi ile birlikte ha­ reket ettiği anlaşılıyor. Devletin tehlikede, Şi’îlerin harekette olduğunu gören Tuğrul beg 15 Ramazanda Nusaybin’den sür’atle hareket edip İb­ rahim Ymal’ı tâkibe koyuldu. Bizans kaynaklarında Araplara karşı bo­ zularak cezalandırılacağı korkusu ile Kutalmış’ın askerleri ile birlikte Hwârizm’de Passare kalesine çekildiğine ve Tuğrul beg’i uzun müddet uğraştırdığına dâir kayıt da daha önce değil bu zamana ait olmak icâp eder93. 91 İbn ul-Esîr, IX, 221. 92 İbn Muyassar, s. 7, 9 v. d. 93 Zonares, s. 97a.


Tuğrul beg İbrahim. Yınal’ı tâkibe giderken Şi’îlere ve Basâsirî’ye karşı da bir kısım askerlerini vezîri, karısı ve üvey oğlu Anuşirevân ile birlikte Bağdad’m müdafaasına göndermek mecbûriyetinde kaldı. Bu su­ retle sultanın kuvvetleri üçe bölünmüş idi. Hemedan’a vardığı zaman İb­ rahim Ymal, kardeşi Ertaş’m oğulları Ahmed ve Mehmed ile birlikte, ge­ len 30.000 Türkmen ile çok kuvvetlenmişti. Yanında az bir kuvvet bulu­ nan Tuğrul beg, kardeşine yenilince, Hemedan kalesine sığındı. Bu teh- . likeli durumda artık Basâsirî ve Şi’î istilâsını ikinci plâna atarak Bağdad’ da bulunan vezîri ‘Amîd ul-mülk’e, zevcesi Altun-can Hâtun’a ve Anuşirevân’a mektuplar yazarak mevcut askerler ile imdada gelmelerini bildir­ di. Bağdad, sultanın mağlûbiyeti ve Basâsirî’nin ilerilemekte olduğu haber­ leri ile heyecan ve korku içinde çalkalanıyordu. Bu sebeple halîfe onları ve Selçuk askerlerini bırakmak istemiyordu. Hattâ haberlerin kötülüğü vezîri, Anuşirevân’ı tahta çıkartma düşüncesine kadar götürdü. Lâkin H a­ tun, vezîr ve oğlunu tevkife karar verince onlar da Ahvâz’a kaçtılar. Al­ tun-can Oğuz askerlerini emrine alarak Hemedan’a doğru yola çıktı. Hemedan’da sarılı bulunan Tuğrul beg, aynı zamanda, Merv’de Ölüm ya­ tağında bulunan Çağrı beg’e de mektup yazıp: “ K a r d e ş i m h a k ­ kı mı a l m a ğ a ve s a l t a n a t ı m ı y ı k m a ğ a ç a l ı ş ı ­ yor ; y a r d ı m v e i m d a d ı n ı z a m u t l a k a ihtiya­ c ı m v a r d ı r” diyordu. Çağrı beg’in oğulları Alp Arslan, Kavurt ve Yâkutî kumandasında mühim kuvvetler geldi. Böylece hâkimiyeti ellerin­ de tutanlar ile gayr-i memnun şehzâdeler olmak üzere Selçuklular ikiye bölündü. İki taraf arasında Rey civarında, 3 Ağustos 1059 (19 Cemaziyelâhır 451)’da, vukû bulan büyük savaşta nihayet YmaPm ordusu m ağ­ lûp oldu; pek çok Türkmen bu muhârebede öldü. Alp Arslan esir aldığı Yınal’ı, yeğenleri Ahmed ve Mehmed ile birlikte, amcası Tuğrul beg’e teslim etti. Tuğrul beg bir kaç defa isyan eden ve bu sefer ciddî bir teh­ like yaratan İbrahim Ymal ve yeğenlerini fedâya mecbûr kaldı. Hânedan âzası oldukları ve eski Türk an’anesine göre mukaddes kanları akıtılamayacağı için yayın kirişi ile boğdurulmalarına emir verdi94. Tuğrul beg Hemedan’da devletin en büyük sarsıntısı ile uğraşırken Basâsirî de Bağdad’a yürüdü. Bağdad şahnesi Aytekin de Ahvaz’a kaçın­ ca hiç bir mukavemetle karşılaşmadan, 28 Kânun I. 1058 (8 Zilkade 450) de, beyaz Şi’î bayrakları ile Bağdad’a girdi. Halîfe esir edildi ve Mısır halîfesi nâmına hutbe okundu; para basıldı ve alevi ezanı ihyâ edildi. 94 Bk. Köprülü, Tüfk ve M oğol sülâlelerinde hânedan âzasımn idamında kan dök­ me memnûiyeti , T ü r k H u k u k t a r i h i d e r g i s i , Ankara, 1944, I, 1-9; italyancası Annali Inst. Orientale di N apoli , Roma, 1940, I.


Şi’îler Bağdad’da taşkınlığa başlayınca halkın mühim bir kısmı şehri terkedip kaçmıştı". , 16. Bağdad’ın Kurtarılışı ve Kutaimış’m İsyânı

Basâsirî Bağdad’a sâhip olduktan ve Şi’î hâkimiyetini kurduktan son­ ra Basra taraflarını da istilâ etti. Ahvaz emîri Hazâresb vergi verme­ ğe râzı oldu; fakat Şi’î halîfesi nâmına hutbe okutmayı reddetti. Bu sı­ rada idi ki, Tuğrul beg’in İbrahim YmaFa zafer kazanmış olduğu habe­ ri geldi ve Basâsirî dönmek zorunda kaldı. Tuğrul beg’in, 15 Kânun I. 1059 (6 Zilkade 451)’da, Kasri-Şîrîn’e vardığı haberi üzerine Arslan Ba­ sâsirî bir yıllık bir işgalden sonra, Bağdad’ı terkedip kaçtı. Şimdi Şi’îler yerine Sünnîler intikam almağa başladı. Mahalle ve çarşılarda yangınlar çıktı. Bu arada Büveyhî vezîri Şâpûr bin Ardaşîr tarafından, S83 (993)’te, kurulan ve eski ilimlere âit 10.400 cildi ihtivâ eden çok mühim bir kü­ tüphane de yandı. Kurtulan kitapların bir kısmını Selçuk vezîri cAmîd ul-mülk aldı; Mahammed b. Hilâl al-Şâbî de ilmin yok olacağı endişesi ile 1.000 ciltlik vakıf bir kütüphane kurdu96. Bağdad’da Mısır halîfesi adma imamlık, hatîblik ve müezzinlik yapanlar öldürüldü. Bu kargaşalık olurken de Tuğrul beg ordusu ile Bağdad’a girdi ve Halîfeyi derhal Bağ­ dad’a getirtti; istikbâline çıkarak atından indi ve kurtardığı halîfe önün­ de yedi defa yer öptü. Halîfe sultana çok duâ etti ve kılıcını ona kuşa­ tarak bundan başka hiç bir şeyi kalmadığını söyledi. Sultan halîfenin ka­ tırı yularını tutarak onu 4 Kânun II. 1060 da sarayına yerleştirdi. Saray tamamiyle yağma edilmiş idi. Şâirler bu mübârek kurtuluş günü müna­ sebeti ile halîfeyi ve sultanı tebrik eden kasideler yazdılar. Sultan Tuğrul beg Bağdad’da nizâmı kurduktan ve halîfeyi maka­ mına yerleştirdikten sonra ordusu ile ve Gümüş-tekin, Erdem, Sav-tekin, Tuğracı Humar-tekin ve Anûşirevân gibi büyük kumandanları ile birlikte Basâsirî üzerine yürüdü. Basâsirî Suriye’ye kaçacağı sırada, 18 Kânun II. 1060’da, askerleri ile birlikte öldürüldü. Bu netice alındıktan sonra Bağdad’a dönüşte halkın sevinci sonsuz idi. Halk çalgılar ile sokaklara 95 İbn ul-Cevzî VIII, 191-197, 201-202; İbn ul-Esîr, IX; 222-220; X, 7 İbn ulA-zrak, 146a-147a; ‘İmâd ud-Dîn, 14-17, 21, Abu’l-Farac, 212-214; Sibt, 170b; A. hb â r u d - d e v l e , 19 v.d. Râvendî, 107-109; Reşîd ud-Dîn, 22-24; ‘Azîraî, 178a, 179b; îbn Kalânisî, 87-89; İbn Hamidûn, 147b-149b; İbn Zâfir, 68b, 153b; Mücmel ‘ut-tavârîh, 407; Mîrhwând, IV, 79; Fahr ud-Dîn Râzî, 60a*. Niğdeli Kadı Ahmed, s. 283. 96 İbn ul-Cevzî, VIII, 205, 216; İbn ul-Esîr, X, 3; ‘İmâd ud-Dîn, 18.


Bağdad'ın Kurtarılışı

99

dökülüp şenlikler yaptı. Halife, sultan ve beyler için, büyük bir ziyafet tertip etti; bunu aynı şekilde sultanın ziyafeti takip etti. Böylece Selçuk devleti, halifelik ve Sünnî İslâmlık kurtulmuş ve eski kudret ve ihtişam kazanılmış idi97. Tuğrul beg, Basâsirî istilâsı ve Şi’î taşkınlıkları ile harap olan Bağdad’m mahalle, çarşı, ev ve hanlarını yeniden inşa ederek şehre dönen halka dağıttı. Emîr Porsuk’u Bağdad şahneliğine ta’yin etti. Devlet iş­ lerini düzeltti; Irak vilâyetlerine yeni vâli ve âmiller gönderdi. Sultan devletin kuruluşunda ikinci büyük şahsiyet olan kardeşi Çağrı beg’in Ölümü dolayısı ile, yeğeni ve halîfenin zevcesi Arslan Hatûn’u yanma alarak, Rey’e döndü. Ymal’m isyanını bastırdıktan sonra, bu ölüm mü­ nasebeti ile, Çağrı beg’in oğullarını memleketine yerleştirdiği için Bağ­ dad’a dönüşte gecikmiş; halîfe Basâsiri’den kurtulmak için bir an önce gelmesini İsrar ile yazmış ve o da bu sebep ile kendisine Özürlerini bil­ dirmiş; buna mukabil halîfenin emniyeti ve makamına iadesi için “ b a ş ı n d a s u l t a n l ı k a l â m e t l e r i n i t a ş ı y a n ” (tuğra) mektupları arap emirlerine (Kurayş) göndermiş idi98. TuğruL beg’in Çağrı beg’in ölümü dolayısı ile geciktiğine dair beyanı bu ölüm hâdisesi hak­ kında verilen 450, 451 ve 452 tarihlerinden, sanıldığı gibi99, 452 senesi değil İbn ul-Esîr’in kaydettiği, Recep 451 (Ağustos 1059) tarihinin isa­ beti meydana çıkar100. Tuğrul beg’in hayatında çok rol oynayan karısı Altun-can Hatun da bu sırada ölmüş ve Rey’de defnolunmuştur. Tuğrul beg bu akıllı, kudretli, dindar ve hayır sever zevcesinin ölümüne çok üzülmüştür. Onun Tuğrul beg’in Hemedan’da kurtuluşu ve zaferinde de rolü mühim olmuş idi101. Altun-can’m Harizmşah’m karısı olduğu, onu sultana getirmek için giden vezîr ‘Amid ul-mülk’ün bir hatası yüzünden hadim edildiği veya bizzat kendisini hadım eylediği ve bu hususta bir takım söylentiler çıktığı rivayet edilmiştir102. Sibt’e göre Altun-can ölür­ ken sultana halîfenin kızı ile evlenip dünyada olduğu gibi, ahirette de şereflenmesini tavsiye etmiştir, ki, bu da Selçuklularm Halîfelik makam ve mensuplarına nasıl bir dinî inanışla baktıklarına güzel bir misâldir. Gerçekten Tuğrul beg Halîfenin kızı ile evlenmeğe karar vermiş idi. 97 ibn ul-Cevzî, VIII, 202-211, 214-215; Sibt, 178b-180a; İbn ul-Esîr, 2 2 6 ­ 229; Abu’l-Farac, 214-215; îbn Zâfir, 155a; A b b â r u d - d e v l e , 21; ‘îmâd ud-Dın, 18-20; Reşîd ud-Dîn 24-25; Anonim Selçuk-nâme, 12-13. 98 İbn ul-Cevzî, VIII, 203, 207, 208 îm â d ud-Dîn, 15. 99 Bk. M. H. Yınanç, Çağn-beg, İA, III, 327. « o Tarih, X, 2. 101 Sibt, 186b, Abu’l-Farac, 215. 102 Ahbâr ud-devle, s. 24; Hinduşâh Sancar, Tecârüb us-selef, s. 261.


Fakat, yabancılara kız vermek âdetleri olmadığı için, Halîfe bu talebine karşı ağır şartlar ileri sürmekte, bir takım vilâyetleri iktâ olarak istemek­ te; 300.000 dinar altın milır, sayısız altın, gümüş, mücevherat ve eşya­ dan mürekkep bir çeyiz talep etmekte idi. Cereyan eden görüşmeler so­ nunda kızan Tuğrul-beg: “B ü y ü k ş a h i n ş a h , Ş a r k ı n v e G a r b ı n S u l t a n ı v e İ s l â m ı n d i r i l t i c i s i ” sıfatla­ rım taşıyan, Ağustos 1061 tarihli bir mektubunda, Halîfeye tehdit ifâ­ delerini kullanmakta ve bir kısım şartları kabûl ile Halîfeyi boyun eğ­ meğe zorlamaktadır. Bu suretle muvafakat cevabı alınınca husule gel­ miş gerginlik her tarafta birden sevince inkılâp etti. Nikâh 1062 Ağus­ tosunda (13 Şaban 454) Tebriz yakınında ordugâhta, büyük bir şenlikle, kıyıldı. Bununla beraber sultan bir müddet gelini almak için Bağdad’a gitmek imkânını bulamadı. Gerçekten Tuğrul beg İbrahim YmaPdan son­ ra da Kutalmış’m isyanı ile karşılaştı, Babası Arslan’m, Selçuk’un ölü­ münden sonra, Selçukluların büyüğü ve yabgusu olması dolayısı ile oğul­ ları saltanat dâvâsmda haklı olduklarını ileri sürüyor ve hiç olmazsa bir hâkimiyet sahası elde etmek istiyorlardı. Ymal’m mağlûbiyeti üzerine Kutalmış kardeşi Resûl-tekin ile birlikte ve 10.000 kişilik bir ordu ile mü­ câdeleye devam etmiş ve 1061 Mayısında (453 Rebiülevvel) bozularak Cibâl’de Girdkûh kalesine sığınmış idi. Kaynaklar Kutalmış’m ne za­ man isyana başladığını belirtmiyor; fakat Ymal’m Musul’dan ayrılışı sı­ rasında onun da ortadan kaybolması isyana iştirâk ettiğine delâlet eder. Nitekim Zonaras’m Araplara karşı gönderilen Kutalmış’m askerini alarak Hvvârizm’de Pasare kalesine çekilerek Tuğrul beg’i uzun müddet uğraş­ tırdığına dair ifâdesi de bunu te’yid ediyor. Muahhar kaynakların Ana­ dolu’da fethedilecek yerlerin Kutalmış’a iktâ edildiğine dair kayıtlarını te’yid etmek mümkün değildir ve bu hata onun Kafkasya ve Azerbaycan fetihlerine memur edilmesi veya oğullarının Anadolu’da hâkimiyet kur­ ması ile alâkalı gözükmektedir. Halîfenin kızı ile evlenme işi ile uğra­ şan Tuğrul beg Rey’e dönerken Humar-tekin’i ona karşı payitahtın em­ niyeti için göndermiş idi. Humar-tekin Kutalmış’ı sığındığı müstahkem kalede kuşatmış; fakat 2 Ağustos 106] (12 Şaban 453) de bozguna uğ­ rayarak geri dönmüş idi108. Bu mağlûbiyet dolayısı ile ‘Amîd ul-mülk Humar-tekin’i Bağdad şahneliğinden atmış ve Ymal’m öldürülmesinde rolü olduğu için onun oğullan tarafından yok edilmesine muvafakat etmişti104. Kutalmış daha bir müddet kalesinde isyan halinde kalmış ve Alp Arslan’a karşı da saltanat mücadelesine atılmıştır. 103 Sibt, 188b, 191b, 193a. ibn ul-Esîr, X, 7.

104


T uğrul. b e g ’in Evlenm esi 17. Tuğrul b e g ’in Evlenm esi ve Son Günleri

;;;

Tuğrul beg, bu isyan sebebiyle 1062 Ağustosunda aktedilen nikâh­ tan 4,5 ay sonra, evlenebilmek için Bağdad’a hareket edebilmiştir. Teb­ riz, Nahçivan ve Hoy yolu ile Bağdad’a giderken bu bölgeden Tebriz emîri Muhammed b. Vahsûdân, Urmiye emîri îbn Halîl, Nahçivan emîri Abû Dulaf Şaybânî v. b. mahallî hâkimleri toplayarak havâimin işle­ rini görüştü105. Anadolu gazalarını tetkik edip bu hususta Türkmen bey­ lerine emir verdi106. Böylece Azerbaycan’dan, ordusu ve devrin büyük adamları ile birlikte, 1063 başında (455 Muharrem) Bağdad’a hareket etti. Halîfenin yeni vezîri Fahr ud-devle Cehîr sultanı karşıladı. 18 Şu­ batta başlayan muhteşem düğün bir hafta sürdü. Ziyafetler, eğlenceler | ve sultanın dağıttığı zengin hediyeler birbirini tâkip ediyordu. Başta yetp;.................mişlik sultan olmak üzere bütün Selçuk beyleri sarayın salonunda mü­ zik seslerinin âhengine uyarak ve T ü r k ç e ş a r k ı l a r söyleye­ rek raks ediyor, dizlerini yere vurup kalkıyor ve eğleniyorlardı, ki Türk dansları hakkında ilk tarihî bilgim izde bu münâsebetle elde edilmiştir107. Gelin altın bir tahtta oturmuş idi. Sultan, maiyetinin çokluğunu ileri sü­ rerek, Halîfenin, sarayında gerdeğe girme teklifini reddetti. Böylece gelin Halîfenin sarayından sultanın sarayına götürüldü ve Tuğrul beg derhal zevcesini alıp ordusu ile Rey’e hareket etti. Sultan, gelinin çehizini nakil için 100.000 dinâr göndermişti107®, Bu tarihî düğünün hâtırası olarak ba­ sılan a l t ı n b i r m a d a l y a ise çok mühimdir. Filhakika 455’te Bağdad’da basılan bu madalyanın bir yüzünde Halîfenin, öteki yüzünde Sultanın isimleri yazılmış ve her iki yüzünde de T u ğ r u l b e g ’ i n k a b a r t m a b i r t a s v i r i , bu güzel resmin üstünde de sultanın hâkimiyet sembolleri olan ok ve yay işâretleri konmuştur108. Bu, aynı za­ manda çok dindar olan Selçuk sultanının resme karşı taassup gösterme­ diğini de meydana koyar. .

;lv |

Sultan Rey’e döndükten sonra hastalandı ve altı ay süren bu hasta­ lık sonunda, Eylül 1063 (8 Ramazan 455) te, 70 yaşında iken (Sibt’e gö­ re 80) ve gerdeğe girmeden hayata gözlerini kapadı. Hastalığı ve ölümü 105 Bu mahallî hânedanlar için bk. Kisravî Tabrîzî, Şahriyârân-i gumnâm, III, 95-109. 106 Sibt, 201a, 202a. 107 Yarhsûn surûran ve yagmûn bi’t-turkiyye, îbn ul-Cevzî, VIII, 229; Sibt ibn ul-Cevzî, Topkapı, 2931, XIII, 455 senesi; Abu’l-Farac, s. 215. 107a Subki, T abakat, III, s. 390. 108 Bk. İbrahim Artıık, Belleten, XCIII, s. 36 v.d.


üzerine başlayan saltanat mücâdelesi bittikten sonra Alp Arslan tarafın­ dan orada defnolundu. Bâzı kaynaklar cesedinin Merv’e götürülüp ora­ da Çağrı beg yanında toprağa verildiğini yazarsa da Rey’deki Gunbed-i Tuğrul'un ona âit olduğu şüphesizdir. Nitekim “yüz yıl sonra B ü y ü k s u l t a n T u ğ r u l5un Rey’de diğer sultanların Merv ve İsfahan’da, ikinci Tuğrul, Mes’ûd ve Muhammed’in mezarları Hamedan’da şâlıâne tezyinat ve eşyaya sâhip” olarak ziyaret edildiğini biliyoruz109. Sultanlık­ tan önceki uzun süren reisliği istisna edilir ise Selçuk tahtını 25 yıl isgal etmiş idi. Ölümü ile taht kavgalarının başlaması üzerine vezîr ‘Amıd ul-mülk askerlerin matem yapmalarına ve T ü r k m â t e m (yuğ) an’anesine göre e l b i s e l e r i n i y ı r t m a l a r ı n a müsaade etmedi. Fakat halîfe ve vezîri Bağdad’da Sultan için resmî mâtem ilân ederek tâziyeleri kabûl etti. Nitekim aynı siyâsî buhran dolayısı ile de Melik-şalı’m matemi yapılamamış ve a t k u y r u k I a r ı kesilememiştir. Çok âdil ve hakşinas ve dindar hükümdardı: “K e n d i m e s a r a y y a p ı p y a n ı n d a A l l a h ’ ı n evini (câmi) inşâ et­ mezsem utanırım” sözü buna güzel bir misâldir. Haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri daima oruçlu olduğunu kaynaklar ittifakla kaydeder­ ler. Alimlere ve din adamlarına sevgi ve saygı onun tabiatı haline gel­ miş idi. Onu göçebe teşkilâtı başından imparatorluk tahtına çıkaran ve büyük devlet kurucuları arasmda kendisine mümtaz bir mevkî veren adâleti, şefkati, ihtiyatı, sabrı, tahammülü ve ketûm oluşu hakkında dik­ kate şâyân hâdiseler naklolunmuştur. Böylece Tuğrul beg tarihte bü­ yük bir eser bırakarak vazifesini bitirmiştir. İslâm medeniyeti ve kavimlerinin kurtuluşu ve yükselmesinde Tuğrul beg’in büyük eseri daha iyi görünmektedir, ki bu hususta daha fazla tafsilât ona tahsis edilecek bir' eserde verilecektir110.

109 ‘Abd ul-Celîî Kazvînı, s. 631 v.d.; Mücmel ut-tavârîh, s. 465. 110 İbn ul-Cevzî, VIII, 216, 218-226, 20Ia-202a, 207a; ‘îmâd ud-dîn, 20-22, 24-26; Ahbâr ud-devle, s. 20-22; Ravendi, s. 111-112; Reşid ud-Dîn 26, 29; Abu’l-Farac, 215; İbn Hallikân, II, 59; İbn Hamdûn, 151a; İbn Zâfir, I55a-l55b; Gaffâıî, Nigâristan, 58a; Subki, Tabakat, III, s. 389-392.


s İli. j

SELÇUK İMPARATORLUĞUNUN YÜKSELMESİ

>

1. Alp Arslan'ın Saltan atı ve Kutalm ış

f |v" | |

| | | §; | İ |î § I IV

Evlâtsız olan Tuğrul beg, son günlerde yeğeni, Çağrı beg’in oğlu, Süleyman’ı kendisine velialıd yapmıştı. Bu tercihte, şüphesiz Çağrı beg’in ölümü üzerine, Süleyman’ın anası ile evlenmesi âmil olmuştur1. Tuğrul beg’in ölümü sırasında vezîr ‘Amîd ül-mülk Kutalmış’ı muhasara ile meşgûl idi. Süleyman da anası ile birlikte İsfahan’da bulunuyordu. Tuğrul beg’in ölümü üzerine ilk harekete geçen üvey oğlu Anuşirevân oldu ise de Ay-tekin tarafından yakalanıp Rey’e götürüldü ve keyfiyet Süleyman’a bildirildi2. Bununla berâber Selçuk soyundan olmadığına göre kendisi için değil Alp Arslan hesabına çalıştığına hükmedilebilir. ‘Amîd ül-mülk ölüm haberini alınca derhal Kutalmış’] bırakıp payitahta döndü ve Süleyman’m sultanlığı için bütün tedbirleri aldı. Nitekim orduyu bağlamak ve diğer saltanat dâvâcılarına karşı kullanmak maksadı ile askerlere 700.000 (veya 300.000) dinar para, 10.000 top dîbâ ve sohlâtûn kumaş ve silâhlar dağıtması bu tedbirler meyanmda idi. İsfahan’da bulunan Süleyman’ı anası ile birlikte Rey’e getirtti ve Tuğrul beg’in vasiyetini tutan askerler ile birlikte onun sultanlığını ilân etti3. Fakat Alp Arslan ve Kutalmış da saltanat dâvacısı idi. Süleyman’ın saltanatını kabûl etmeyen Selçuk’un torunu ve Yunus’un oğlu El-basan (Er-basan, Er-basgan) ve Erdem Kazvin’e giderek orada Alp Arslan nâmına hutbe okuttular. ‘Amîd ül-mülk 1063 Haziranında bir anlaşma yaparak Gird-kûh kalesini Kutalmış’a bırakmıştı. Fakat sultanın hastalığı ağırlaşınca bir yandan Alp Arslan 20.000 kişilik bir ordu ile Merv’den hareket etmiş; lâkin yolda sul­ tanın iyileştiğini öğrenerek geri dönmüş; öte yandan Kutalmış tekrar or­ taya çıkmıştı. Durumun nezaketini ve kahramanlığı dolayısı ile askerle1 İbn ul-Esîr, X, 3, 10. 2 Sibt, 207b. 3 İbn ul-Cevzî, VIII, 231; Sibt, 207b, 213a; İbn ul-Esîr, X, 10.


rin Alp Arslan’a temayülünü gören vezîr hutbede önce onun, sonra da Süleyman’ın adım okutmak üzere bir uzlaşma yolu aradı4. Kutalmış Gird-kûh kalesinden inerek 50.000 (İbn ul-'Adîm’e göre 90.000) Türkmen ile Rey üzerine yürüdü ve 15 Teşrin I. 1063 (21 Zilka­ de 455)’te hutbede adını okutup sultanlığını ilân etti. ‘Amıd ül-mülk’ün İnanç beg nâmında bir kumandan idâresinde ona karşı çıkardığı kuvvet askerleri ile birlikte Kutalmış’a esir oldu, ki bu İnanç beg Arslan Basâsirî Önünde ric’at eden ve galiba Nişâbur’daki M e d r e s e - i İ n a n ç’ııı sâhibi bulunan kimsedir5. I-Cutalmış’m kuvvetine mukavemet edemeyen vezîr ‘Amîd ül-mülk askeri ile Rey kalesine sığındı ve durumu Alp Ars­ lan’a bildirdi. Alp Arslan payitahtı terketmemesini ve hareket üzere ol­ duğu cevabını verdi. Kutalmış Zilkadenin son günlerinde Erdem kuman­ dasında Alp.Arslan’a mensup kuvvetleri de mağlup etti6, Alp Ârslan’ın gecikme sebebi bu sırada ayaklanan Huttalân emîrini tenkil etmek, sal­ tanat dâvası ile ortaya atılan büyük amcası Fahr ül-mülk İnanç (Mûsâ) Yabgu’ya karşı harekete geçmek ve arkasını emniyete almak düşüncesi idi. Gerçekten Alp Arslan önce âsî emîri, sonra da Herat’ta bulunan Yabgu’yu mağlûp edip teslim aldı; ihtiyar Yabgu’ya çok hürmet ve ikramda bulundu. Bu neticeleri aldıktan sonra sür’atle Kutalmış’a karşı Rey üze­ rine yürüdü7. Alp Arslan Merv’den büyük bir ordu ile Nişâpûr istikametinde ha­ reket ederken, henüz Rey kalesi muhâsarası ile uğraşan Kutalmış bu ha­ beri alınca iki ordu arasmda kalmamak düşüncesi ile ona doğru ilerledi. Alp Arslan Damegaıı’a varınca Kutalmış’a haber gönderip onu saltanat dâvasından ve savaştan vazgeçirmeğe çalıştı. Fakat kuvvetine güvenen ve babası Arslan’m Selçukluların büyüğü ve yabgusu olduğunu ileri sü­ ren Kutalmış saltanatın kendisine âit olduğunu bildirdi. Kutalmış iki or­ dunun karşılaşacağı Damegan civarındaki Milli (Dih-i Nemek) vâdisini ve ‘Abdullâh-âbâd havalisini su akıtarak bataklık hâline getirtdi. Nucûm ilmine vâkıf olan Kutalmış, o günün kendisi için uğursuz olduğunu is­ tihraç ederek, savaş gününü geciktirmek istedi. Fakat karşısında muha­ rebe safları kurulmuş; Alp Arslan bir an önce netice almağa karar ver­ mişti. Sungurca, Buldacı, Ağacı ve atabeg Gül-sarığ, Sav-tekin ve Peh­ livan kumandasında sağ, sol kanatlan ve merkezi tâybiye etmiş idi. Ku4 ‘İmâd ud-Dîn, 28; İbn ul-Esîr, X, 10; Sibt, 208b; İbn Hauıdûn, 152a. 5 Abu’l-Farac, 213; ‘Avfî, Lubâb ul-elbâb, Tahran, 1335, s. 131. 6 Sibt, 214a-214b; ‘İmâd ud-Dın, 28. 7 İbn ül-Esîr, X, 11 v,d.


talmış da kardeşi Resûl-tekin, ve Aybuğa’yı kanadlarm başına geçirdi ve kendisi de oğulları Süleyman ve Mansûr ile birlikte merkezde savaşı ka­ bule mecbur oldu. Bugünün onun için uğursuzluğuna rağmen vücûda getirdiği bataklığın kendisine yardım edeceğini hesaplıyordu. Lâkin Alp Arslan, 1064 yılı başında, hücûm emrini verdi ve sür’atle Kutalmış’ı mağlûp etti. Resûl-tekin ve büyük oğlu esir edildi. Kendisi ordusu ile Gird-kûh kalesine çekilmeğe başladı. Lâkin ordusunun düzeni bozuldu ve dağıldı. Bir çokları esir oldu ve öldürüldü. Kendisi de kaçarken atın­ dan düşerek öldü veya sığındığı bir ağılda ölü olarak bulundu. Alp Ars­ lan Kutalmış’m ölümüne çok üzüldü, ağladı ve mâtem tuttu. Cesedini Rey’de Tuğrul beg’in yanında defnetti8. Türkiye Selçuk sultanlarının atası olan Şihâb üd-devle Kutalmış T uğ­ rul beg’in son yıllarında başlayan isyânma Alp Arslan’a karşı da devam etmiş ve giriştiği bu teşebbüsü hayatı ile ödemiştir. Onun devam eden bu hareketi hakkında kaynaklar karışık bilgi verdiğinden ilim adamlarını da şaşırtmış ve bir kaç defa isyân ettiği sanılmıştır9. Onun adı da bugü­ ne kadar Kutulmuş veya Kutlumış şeklinde yazılırken doğrusunun K ut a l m ı ş olduğu meydana konmuştur10. Bunun yerine tekrar Kutlumuş şeklini ileri süren teklif ise yeni bir değişikliğe sebep olacak deliller ge­ tirememiştir11. . * Alp Arslan bu sûretle bütün saltanat dâvacılarmı ve rakiplerini bas­ tırdıktan sonra Rey’de, Tuğrul beg’in sarayında (Dâr ül-memleke), tahta çıktı. Amcasına âit 2.000.000 miskal değerindeki sofrasında emirlere ve beylere büyük bir ziyâfet verdi; hil’atler dağıttı. Cülûs merâsimini miiteâkip her tarafta adı hutbelerde okundu, nâmına para basıldı. Halîfe­ nin kızını, Bağdad şahneliğine tâyin ettiği Ay-tekin ile'v e hediyeler ile birlikte babasına gönderdi. Halîfe Alp Arslan nâmına hutbe ve duâ okut­ tuktan sonra saltanatını tasdik ve unvanlarını tefviz etti. Kılıç kuşatmak maksadı ile de bir elçi ile birlikte menşûr, sancak (imâ) ve hil’hatlar gön­ derdi, ki o zaman sultan Nahçivaıı’a gelmiş idi. Merv’de melik iken, ve­ zîri bulunan Nizâm ül-mülk’ü Selçuk Sultanlığı vezirliğine getirdi. T uğ­ rul beg zamanında büyük hizmetler ifâ eden eski vezîr ‘Amîd ul-mülk azledildi. Siyasî mevkiini muhafaza ve rakiplerini tasfiye maksadı ile Şa8 Ahbâr ‘ud-devle , 30-32; clm âd ud-dîn, 28 v.d.; Sibt, 214a-214b; İbn ül-Esîr, IX, 12 v.d.; Reşid ud-Dîn, 28; İbn ul-‘Adîm, Buğya, 186a, 190a; İbn HalIİkân, III, 61; Anonim Selçuk-nâme, 13; Aksarâyî, 16; Gaffârî, 53b; Abu’I-Fidâ, II, 193. 9 Bk. Mükrimin Halil Ymanç, s. 49. ^ 10 Bk. Osman Turan, Aksarâyî, s. 12 not; F. Köprülü, Belleten , XXVII, 475. 11 Bk. Cl. Cahen, Çutlumush et ses fils avant VAsie Mineur, D er İslam , XXXIX, 1964, s. 14.


fillere ve Aş‘arflere karşı bile taassup gösteren ‘Amîd ül-mülk bu kusuru yanında âlim, şâir ve yüksek idareci vasıflara sahip bir devlet adamı idi. Şimdi aynı rekabet yüzünden Nizâm ül-mülk’ün te’siri ile yalnız hapse­ dilmedi; atıldığı hapishanede bir kaç yıl sonra hayatını da kaybetti. İda­ mından Önce, cülusundaki rolü dolayısı ile, Alp Arslan’a: “Sana uğurlu bir hizmet yaptım. Amcanız bu dünyayı bana vermiş, ben de hüküm sür­ müştüm. Bugün sen de beni şehit etmekle ahireti veriyorsun. Bunun ötesinde de başka bir saadet yoktur” haberini gönderdi. Nizâm ül-mülk’e de: “vezir öldürmekle dünyaya kötü bir bid’at ve çirkin bir kaide getir­ din; bunun akıbetini düşünmüyorsun; senin ve evlâtlarının da aynı âkibete uğrayacağından korkarım” ifadesi ile çok hakimane ihtarlarını ta­ rihe mal. etti. Böylece Alp Arslan kendisine babasından intikal eden şark ülkeleri dahil Tuğrul beg’in tahtına ve ondan daha geniş bir imparator­ luğa sahip oldu12. 2. Alp Arslan’a Kadar Anadolu Gazaları

Tuğrul beg Azerbaycan ve şarkî Anadolu’da Oğuzlara yol açmak maksadı ile Kutalmış, Yabgu oğlu Haşan ve İbrahim Ymal kumandasın­ da ordular göndermiş; kendisi de bifczat Malazgird ve Erzurum seferini yapmıştır. Son isyanlar ve Bağdad hâdiseleri dolayısı ile bir daha Ana­ dolu’ya gelememiş ve Selçuk tarihine vakıf olmayanlar bunu onun Bizanstan çekinmesine atfetmişlerdir13. Halbuki bu meşguliyetlere rağmen o yine de Anadolu işlerini ihmal etmiyor; hattâ Bizans imparatoriçesi Theodora’ya elçi ve mektup göndertip Bizanslılarm vaktiyle îslâmlardan aldıkları yerlerin (Erzurum-Toros dağlarının Şarkı) iâdesini ve günde 1.000 dinar vergi ödemesini talep ediyordu. împaratoriçe de, 1055’te, yâ­ ni sultanın Bağdad seferine giriştiği sırada, kendi elçisi ile birlikte mü­ him miktarda hediyeler ve para göndermek zorunda kalmış; sultan da elçiyi Bağdad’a kadar yanında götürmüştür. Bu bilgiyi veren çağdaş bir kaynak: “ İmparatoriçenin bol hediyeler ile doyurduğu sultan artık bize karşı hücumları düşünmeden Babilonya’ya (Bağdad’a) gitti” 14 derken, eksik de olsa, durumu ifade eder. Bizanslılarm Balkanlarda Uz (Oğuz) 1ar ile meşguliyeti onları mümkün mertebe Tuğrul beg’i memnun etmeğe mecbur ediyordu. Tuğrul beg de iç mes’elelerin halli ile uğraşıyordu. 12 İbn ul-Esîı% X, 10, 11. ‘İmad ud-dîn, 29-30; İbn ul-Cevzî, VIII, 234-235; Sibt, 215a, 216a, Ravendi, 117-118; Reşîd ud-dîn, 30-31; Mîrhwând, IV, 79-80; Hinduşâh Sancar, 265-266; Seyf ud-dîn ‘Akîlî, Asâr ul-Vuzarâ, Tahran 1337, s. 206. 13 J. Laurent, s. 26. 14 Aristakes s. 103, 107.


İki hükümdar arasındaki bu münasebetlere rağmen Türkmen akmları durmuyor; bilâkis muhaceretin kesafeti nispetinde şiddetleniyordu. Aynı çağdaş müellif Tuğrul beg’in bir hücum düşünmediğini söyledik­ ten sonra “hudutlarımızda oturan kavimler Ermenistan’ı yaz-kış istilâ et­ tiler” diyerek durumu belirtir. Bir konak yeri olan Azerbaycan, Türkis­ tan’dan gelen göçler ile doluyor ve Anadolu’ya yollanıyordu, Devrin şâiri Katrân Urmiye emirini medheden bir şiirinde: “Türk âfeti çıkmasa idi sen eski Husrevleı* gibi dünyayı alırdın. Gerçi bugün T ü r k 1 e r senden h a r a ç alıyor; amma yanıı onların nimeti sana daim olur. Her ne kadar her taraf bahçendeki k a r ı n c a y u v a s ı gibi T ü r k 1 e r ile dolu ise de onlar yine de karıncalar gibi senin ferma­ nına tabidirler15” ifadesi ile Türk istilâsı kesafeti hakkında güzel bir fi­ kir verir ve onun Türkmenlerin leh ve aleyhindeki düşüncelerini belirtir. Tuğrul beg’in Bağdad seferini (1055) müteakip “ Türkistan’dan gelen bir ordu” Bizans’m Mıış (Daron) bölgesi vâlisi Theodoros ile anlaşarak Ah­ lat’ı işgal, etti. Hattâ Türkmenlerin kıraliçeye mektup gönderip bâzı ta­ leplerde bulundukları da rivayet ediliyor. Bir Türkmen grupu da Pasin ovasına yayıldı; Hasan-kale muharebesinin cereyan ettiği yerde, “ Ciranis” dağı eteğinde Ogomi (Ügümi) kasabasını aldılar. Bu istilâden fayda­ lanan gürcü Liparit’in oğlu İvane, imparator tarafından geldiğini söylüyerek Erzurum’u almak istedi. Şehrin vâlisi Ani kumandanından yardım alarak onu şehre sokmadı. Bu durumda tam düşman vaziyete geçen İva­ ne Türkleri yardıma çağırdı ve Bizans memleketini tahribe çalıştı. Bu müsait vaziyette Türkmen boyları gruplar hâlinde Erzurum ve Bayburt havalisini istilâ ettiler. Kemah (Gamoh) da ikiye ayrılan Türkmenlerdeıı bir kısmı Şarkî Karahisar {Kolonia, Gogonia) havalisine girdi­ ler ve Canit ormanına kadar ilerilediler. 3.000 kişilik diğer bii’ Türkmen kolu Malatya üzerine yürüdü. Bu Türkmenlerin başında “ kahraman bir savaşçı olan Emîr Dinar” bulunuyordu. Evvelce bir İslâm hudut (sugur) şehri olan Malatya Bizanslılar tarafından alınınca Müslüman halkı kat­ ledilmiş; Süryanî ve Ermeni nüfusu getirilerek iskân edilmiş idi. Ke­ mah’tan bir gece yürüyüşü ile Malatya önüne geîen Dinar orada çadır­ larını kurdu. Kum garnizonu ve halk Türkmenlere karşı bir çıkış hare­ ketine girişti; fakat imha edildi. D ağlara kaçan asker ve halk kış soğu­ ğundan ve açlıktan kırıldı. Şehrin servetlerini toplayan Türkmenler 10 gün kaldıktan sonra Malatya’nın şarkında Hanzit bölgesinde karargâh kurdular. Fakat Bizanslılarm takibi dolayısı ile oradan Sasun dağlarından aşarak Muşa varmak üzere hareket edince Mamigonian Ermeni prensi 15 Divân, Tebriz 133, s. 230, 235; Kisravî Tebrizî, II, s. 111.


Thornig, topldığı Ermeni askerleri ile, bu Oğuzlara saldırdı. Sarp dağ­ larda yol bilmeyen, soğuk ve açlıktan bitkin hale gelen Türkmenler boru ve davul sesleri ile çarpışmaya giriştiler; lâkin bozguna uğradılar ve yanlarında getirdikleri esirler de Ermeniler ile birleşerek Türkmenleri doğradılar. Az bir kısmı kurtularak Azerbaycan’a gidebildi. Dinar’dan bir daha bahsedilmemesi onun da burada şehit edildiğini gösterir. Böy­ lece Tuğrul beg’in Bağdad’a hâkim olmasından İbrahim Ymal’m isyanı­ na kadar üç yıl zarfında (1055-1058) Anadolu’da Türk akmları bu du­ rumda idi16. Oğuzlardan mühim bir halk da Suriye’ye girmiş idi. Mısır Fâtimî Halîfesi Mustansır, hem bu Oğuzları atmak, hem de Bağdad’ı işgal eden ve kendi adına hutbe okutan Arslan Basâsirî’ye yardım yapmak maksadı ile, 1058 (650)’de, bu tarafa bir ordu şevketti. Bu taarruz dolayısı ile İnanç beg idaresinde bulunan bu Oğuzlar da geri çekildi17. Tuğrul beg İbrahim Yınal’ı bastırırken Bizans’ın şark orduları ku­ mandanı olan Kekaumenos Konstantin Dukas’ı tahta çıkarmak maksadı ile İstanbul’a hareket etti. Bu suretle Bizans’ın Anadolu müdafaası sar­ sıldı. Balkanlarda da şâmâni Türk baskısı devam ediyordu. Bundan baş­ ka Anadolu’nun Ermeni ve Süryani hıristiyanları Rumlara düşman idi. Bu sebeple bunlar Anadolu müdafaasına iştirak etmiyor ve hattâ bâzan Türkleri destekleyerek fethi kolaylaştırıyorlardı. Nitekim çağdaş bir Er­ meni müellifi: “ İktidarsız, kadınlaşmış ve iğrenç Rum milleti Ermenis­ tan’ın en cesur çocuklarını yurtlarından koparıp dağıttılar; milletimizi yıktılar ve Türklerin istilâlarına imkân verdiler18” diye Ermenilere ter­ cüman olurken meşhur Süryanî âlimi de: “Bu devirde Rumlar bizim mil­ letimize ve Ermenilere karşı zulme başladılar. Çıkarılan bir emirname ile rafizı mezheplerini kabûl etmeyenleri takibe ve ezmeğe koyuldular... İstanbul patriği kiliselerde bulunan süryanilere aid mukaddes kitapların yakılmasını emretti” ifâdesiyle bu durumu teyid eyler19. Bu durum ilk İslâm fethinde Ortodoks olmayan Yakm-şark bıristiyanlarmm Bizansa karşı tutumlarına ve İslâm fâtihlerine. temâyüllerine benzer. Yeni İmpa­ rator K. Dukas Şarka bâzı kuvvetler göndermekle, bâzı şehirleri tahkim ve bu arada Malatya surlarını inşa etmekle20 beraber sivillerin tahta çı­ 16 Aristakes, 108, 112-113; Süryani Mihael, III, 159; Abu’l-Farac, 213. 17 İbn Muyassaıy 7, 9-10; Abu’l-Farac, 213; Kedrenos, II, 616; J. Laurent, s. 24; Honigmann, s. 183. 18 Mathieu, s. 113; Keşiş Gregoire, s. 356. 19 Süryani Mihael, III, 166; Laurent, s. 71-75. 20 Süryani Mihael, III, 165.


kardığı bir imparator olarak, askerî müdafaa bakımından zayıf bir şah­ siyet idi. Bir yandan bu durum, bir yandan da İbrahim YmaFm bertaraf edil­ mesi, 1059’da Türkmenlerin büyük kitleler halinde Anadolu’ya akın et­ melerine imkân verdi, ki bunların bir kısmı da İbrahim Ymal’a mensup asî Oğuzlar idi. Filhakika “ bütün T ü r k (İran) m i l l e t i kum gibi, kalabalık hâlinde, hıristiyanlar üzerine atıldılar. Bir çok vilâyetleri istilâ ve yağma ettiler. Bunları başında Sultan Tuğrul’un divanından çı­ kan Emîr Samuk (İslâm kaynaklarında Sanduk, galiba Erzurum Emîri olan Saltuk), Emîr Kapar ve başkaları bulunuyor ve s i y a h , s a n ­ c a k 1 a r (Abbâsîlere ve Sünnîliğe bağlılık) ile ilerileyorlardı. Haykır­ maları gök gürültüsü gibi her tarafı çınlatıyordu” cümleleri bu akmı gü­ zel tasvir eder. Anadolu içlerine giren bu Türkler 1059’da Sivas’a gel­ diler. Şehrin surları yoktu. Uzaktan kiliselerin kubbelerini çadır sanıp, bir ordu bulunduğu düşüncesi ile, bir müddet durakladılar. Fakat haki­ kati anlayınca 4 Temmuz’da şehre girdüer. Evvelce Bizanslılarm, Ardzuruni sülâlesinden Senekerim ile birlikte Sivas’a naklettiği, Ermeni prens­ leri şehri bırakıp cenup-garpte Kavadanek kalesine kaçtılar. Türkler 10 gün kadar esir ve ganimet aldıktan sonra döndüler. Şehir bu sırada bir de yangına uğradı21. Aynı akını daha umumî bir ifâde ile anlatan Sür­ yanî Mihael: “ Türkler Malatya bölgesini ve Rum ülkelerini dolaştılar; esir ve ganimetler aldılar. Kimse karşılarına çıkmadı” 22 cümlesi ile Bi­ zans’m nasıl zayıf ve müdafaasız bir durumda bulunduğunu belirtir. Tuğrul beg son Bağdad seferine çıkmadan önce, 1062 yazında, Azer­ baycan’a varınca, bölgenin işlerini düzenlerken Anadolu gazalarını da tetkik etmiş ve bâzı kumandanları sefere memur etmiş idi. Böylece Sâlâr-i Horasan (hüviyetini ve ismini, bilmiyoruz), Yusuf, C e m c e m (galiba Erzurum’da türbesi olan C e m c e m e Sultan) kumandasında bulu­ nan Türkmenler bu yılın Eylülünde Diyarbekir hududunda ve Bizans idaresinde Telhum, Bağm ve Argm bölgelerini istilâ ettiler. Diyarbekir Mervani emîri Horasan Saları ile ittifak yaptı. Alman esirler Mervani şehirlerinde satıldı. Fakat bu durumda imparator Dukas Frankopulos (Herve) kumandasında bir orduyu Telhum’e gönderirken Urfa vâlisi Tavdanos’a da Urfa, Gerger ve Hisn Manşûr (Adıyaman) kuvvetlerini top­ layarak onunla birlikte taarruza geçmesini emretti. Bizans kuvvetleri Türkleri takip ederek Amid (Diyarbekir) üzerine yürüdüler. Bu sırada 61 Urfalı Mathieu, s. 111-114; Lebeau, Histoire du Bas~Empire, Paris, 1824, XIV, 436-444: Mükrimin Halil Yınanç, Anadolu’nun' fethi, s. 53-54. 22 III, 165.


'

1

ölen Nasr ud-devle’nin yerine geçen Nizam ud-dîn Türk beyleri ile birlegerek şehrin Rum kapısı (Bâb ur-Rûm) önünde Rumlar ile şiddetli bir savaşa giriştiler. İki taraftan 15.000 insan öldü. Rum ordusu içine giren kahraman Hacı Başâra çok yararlıklar gösterip şehit oldu. Onu şehit eden Tavdanos da orada öldürüldü. Mervanî emirinden aldığı para dolayısı ile ciddî savaşmayan Frank kumandanı Herve Erzurum’a çekildi. Bu­ nunla beraber yolda karşılaştığı Emîr Yusuf’u bütün müfrezesi ile şehit etti, kalanları da esir aldı. Yine Halep havalisinde ilerleyen bir Bizans ordusu da, bir çok tahribat ve yağmadan sonra bozguna uğradı23. İşte Alp Arslan’m cülusuna kadar Anadolu gazaları bu durumda idi. 3. Alp Arslan’ın Kafkasya ve Anadolu Seferleri

Alp Arslan çocukluğundan beri kabiliyeti ve kahramanlıkları ile ba­ basının veliahdı ve Merv meliki olmuş; Tuğrul beg’in ölümü üzerine de aynı kudret ile rakiplerini yenerek Selçuk imparatorluğuna sahip olmuş idi. Artık memleket dahilinde ciddî bir engel kalmadığından, Kutalmış’m bertaraf edilmesinden bir veya iki ay sonra, 1064 Şubatında (Rebiülevvel 456), “ R u m g a z a s ı ” maksadı ile, ordusu ile birlikte Rey’den Azer­ baycan’a hareket etti. Merend şehrine gelince” k a l a b a l ı k a ş i ­ r e t i i l e , sık-sık, R u m a gaza eden ve cihâda alışmış bulunan T u ğ - t e k i n isminde bir Türkmen beyi sultanın huzuruna çıktı; gaza ve yollar hakkında şevklendirici bilgiler verdi ve sultan ile birlikte sefere çıktı”. Bir çok tâbi hükümdar ve emirler de sultanın bu seferin­ de bulunuyordu. İtaatte kusur eden Hoy ve Salmas halkına Horasan ‘Amîdi’mi (ismini bilmiyoruz) göndererek ceza olarak onları da ordusu­ na kattı. Nahçivan’a geldikten sonra ordusunu inşa eylediği gemiler ile Aras nehrinden geçirdi. Oğlu Melikşah’ı Nizâm ül-mülk ile umumî ka­ rargâhta bırakıp bâzı civar kalelerin fethini emrettikten sonra kendisi Gürcü (Hazar, Abhâz) beldelerine hareket etti. Nizâm ül-mülk Melik-şah ile birlikte şimâl-garp tarafında Surmârî kalesine vardılar. Türk göçleri tarihinde hatırası bulunan ve Osmanlı ta­ rihçileri tarafından K a y ı boyunun bir müddet yaşadığı rivayet edi­ len Sürmeli-çukur’u kolaylıkla fethedip Nahçivan emîrinin idaresine ver­ diler. Oradan rahip ve keşişlerin merkezi ve hıristıyanların ziyaretgâhı olan ve bu hüviyetle de Farsça Meryem-nişîn adı ile kaydedilen müstah­ kem bir kale üzerine yürüdüler. Demir ile bağlı taşlardan yapılmış sur23 Urfalı Mathieu, s. 115-120; Abu’l-Farac> s. 216, İbn ul-‘Adım, Tarih Haleb, nşr. Sami al-Dahan, Şam 1951, I, s. 286-287.


lan ve su (göl) üzerinde bulunması fethini zorlaştırıyordu. Bu sebeple Nizâm ül-mülk gemiler yaptırıp hücuma geçti. Çetin çarpışmalar esna­ sında çok şehit verildi; hattâ genç şehzâde Melikşah (12 yaşında) suya düşmek sureti ile ölümden kurtuldu. Nihayet surlarda açılan gedikler sa­ yesinde bu dini merkez alındı;, halkın bir kısmı Müslüman oldu24. Bu tariflere ve seferin seyrine göre ve sanıldığının aksine olarak Meryem nişînm Van gölü değil25, Türklerce Gökçedeniz denilen Sevan gölü üze­ rinde bulunması iktiza eder.26. Alp Arslan Melikşah’ı ve vezirini Nahçivan’da bıraktıktan sonra Gür­ cistan’a girdi; Kangarni, Kartlı ve Javakhet (Tiflis-Çoruh arası) bölgele­ rini sür’atle istilâ ile bir çok şehir ve kaleleri fethetti. Ahalkelek üzerine yürürken Melikşah ve Nizâm ül-mülk de kendisine yetişti. Sultan veliahd yapmak istediği Melikşâh’ın fetihleri müjdesine çok sevindi. Kalenin önünde 1064 Haziranında (Recep 456) ordugâh kuran sultan şiddetli hü­ cumlar ile kaleyi aldı. Lori (Taşir) kıralı Davit, oğlu Giorgi’ye haber gön­ dererek onu huzuruna getirtti; kızını ve yıllık vergi vermek sureti ile, onu tabiiyetine aldı. Sultanın ihsanlarına kavuşan kıral memleketine döndü27, îranlılarm Sapîd-şahr ve Türklerin Ak-şehir adı Gürcüce Ahalkelek’in bir tercümesidir28. İslâm Halîfeleri bu kale ile Kars arasında bulunan Lori kabûl ettiğini söylerler. Alp Arslan’m bölgesi halkının î s l â m i y e t i haremine giren kiralın kızı veziri Nizâm ül-mülk’e tezviç edilmiştir29. Abhaz kıralı Bagrat hiç görünmeden Kafkas dağlarına kaçtı. Alp Ars­ lan Ahalkelek fethinden sonra Bagrat (Pakrat) kırallarmm merkezi olan Ani üzerine yürüdü. Türk akmlarımn başlaması dolayısı ile Bizans İm ­ paratorluğu, şarka doğru genişleme siyasetine devam ile, 1045 senesinde bu müstahkem hudut şehrini almış idi, Arpa-çayı (Ahurian) üzerinde bu­ lunan Ani şehrinin30 nüfusu, kilise ve manastırları hakkında İslâm ve Ermeni kaynakları çok mübalâğalı rakamlar veriyor. Kutalmış’m Kars fethinden sonra yakınlarına kadar geldiği bu şehri kuşatan Alp Arslan surlarının metaneti dolayısiyle hayli uğraştı. İnşa eylediği a h ş a p 2,4 İbn ul-Esîr, X, 13; Ahbâr ud-devle, 35-36; Baykars Maıısurî, 169b; Sibt, 218b; tbn Şaddâd, 81b; Nizâm ul-Mülk, Vasayâ , British Museum, Or. 526, varak 54; Gaf­ fârî, Nigâristân , Bodleian, Ous. 46, s. 55a. 25 M. H. Ymanç, s. 58. 2,6 Bak. St. Martin, M em oires sur VArmen-ie, Paris 1819, II, s. 226-227. 27 Mathieu, s. 121; Brosset, I, 326-327; zeyil I, 55; Vardan, 177; A hbâr u d -d ev le 36; îbn ul-Esîr, X, 14; Baybars Manşûrî, 170a; ‘îmâd ud-dîn, 31. 28 St. Martin, I, 84-85, 148, II, 227; V. Minorsky ayniyeti kabul eder; fakat ye­ rini tâyininde mütereddittir: Studies in Caucasion history, London 1953, s. 97. 29 Reşîd ud-dîn, 31-32; ‘İmâd ud-dîn, 31; Târih-i G üzide, 44 1 . 30 Bk. St. Martin, I, 39; II, 228.


bir k u l e y e yerleştirdiği mancınıklar ile surları dövmeğe başladı. Nihayet yarılan surlardan geçerek, 16 Ağustos 1064’te, Anadolu’nun bu müstahkem kapısını açtı. Kiliseler yerine câmi inşa etti. Ermeni kaynak­ larına göre büyük haçı Nahçivan câmiine eşik yapıldı. Fakat yabancı dinlere hürmeti bilinen Alp Arslan ve diğer Türk sultanları için böyle bir şey bir efsâneden ibarettir. Ani şehri bir müddet sonra Şaddadî emîri Abu’l-Asvâr’m oğlu Manuçahr’m idaresine verildi. Alp Arslan Kars’ta hüküm süren Ermeni prensi Abbas Şehinşah’m oğlu Kakıg (Hayık)’a adam gönderip huzuruna çağırttı. Ermeni prensi Türk elçisini siyah el­ biseler ile kabul ederek: “Tuğrul beg’in ölümünden beri matem” tuttu­ ğunu beyan ile yaranmak istedi ve sultanı Kars’a dâvet etti. Ordusu ile Kars’a varan ve merasim ile karşılanan Alp Arslan Hayık’m ziyafetini, hediyelerini ve tabiiyetini kabûl etti. Fakat Hayık bir müddet sonra memleketini imparator K. Dukas’a terkederek mukabilinde Zamanti31 ha­ valisini (Pınar-başı) aldı. Sultan bu büyük sefer ve fetihlerden sonra 100.000 kişilik ordusu, 50.000 esir ve pek çok gannnet ile Rey’e döndü. Alp Arslan bu zaferleri fetihnâmeler ile komşu ülke ve hükümdarlara bil­ dirdi. Halife Ka’im bi’Emrillah sultanı tebrik için elçi ve mektup gön­ dererek kendisine Abııl-fath (fetih babası) unvanını verdi. Bu fetihler İslâm dünyasında büyük bir sevinç yarattı31a. Balkanlar’da Peçenekler ile savaş hâlinde bulunan Bizanslılar bu fetihler karşısında hiç bir mukabelede bulunamadı. Peçenek reisi T u ­ r a k ’ a karşı ayaklanan G e g e n imparatora sığınarak hıristiyan oldu. Bundan faydalanan Bizanslılar 1064 savaşında Peçenekleri perişan etti­ ler. Başta Tur ak olmak üzere bir çok Peçenek beyi esir ve vaftiz edildi. Bir kısım P e ç e n e k l e r Bulgaristan’da i s k â n e d i l d i . İmpara­ tor K. Dukas esir Peçeneklerden 15.000 kişilik bir süvari alayı vücuda ge­ tirerek Gürcistan’a şevketti. Fakat onlar yoldan dönüp İ s t a n b u l b o ğ a z ı n ı a t ü s t ü n d e geçmek gibi harikulade bir teşebbüsü başararak Tuna boyundaki eski yurtlarına ulaştılar. 1065’de de Uz (Oğuz)lar 600.000 kişi hâlinde, Tuna’yı geçtiler. Böylece Anadolu’da 31 St. Martin, I, 3 7 5 ’te burasını beyhude Malatya havalisinde aramıştır. 31& Ahbâr ud-devle , s. 36-40; îbn ul-Cevzî, VIII, 236, 242; Sibt, 218b-219a; Bay­ bars Mansûrî, I70a-172a; îbn ul-Adîm, Buğya, 189b; 53a-54b; İbn Şaddâd, 82a; Anili Kadı Burhân ud-Dîn, 503; Anonim Selçuknâme, 31; Mathieu, 121-126; Aristakes, 139; Süryani Mihael, R. H. Cr. D oc. armeniens, I, 323; Chronique de la Georgie,

I, 327-328; Ardzrunil’i Thomas zeyli (Bosset), St. Petersburg, 1874, I, 241; Anili Samuel (yine Ermeni tarihçileri külliyatı), II, 449; Vardan s. 177-178; Abu’l-Farac, 216; Attalıates (s. 79) ve Skylitzes (653-654) çok kısa temas ederler; St. Martin, II, 224-228; Lebeau, XIV, 443; Laurent, s. 24; M. Halil Ymanç, Anadolu’nun fethi, s. 58-59; F. Kırzıoğlu, Kars tarihi, s. 331-843.


müslüman Oğuzlar, Balkanlarda da şamanı Uzlar ve Peçeııekler, birbi­ rinden habersiz ve irtibatsız olarak Bizans’ı bir kıskaç içine alıyorlardı. Bizanslılar Tuğrul beg’e karşı Malazgird müdafaasını yapan Ermeni Basil’i gönderdiler. Fakat Basil mağlûp ve esir edildi32. Eğer Bal­ kanlara gelen Peçenek, Uz ve Kumanlar müslüman olsa ve kabile düşmanlıkları ile birbirlerini merhametsizce mıha etmeseler idi Bizanshlar Anadolu’dan daha önce müdafaası zayıf bulunan Balkanlarda sukut ederlerdi. Büyük Türk muhacereti Kafkaslarda da baskısını hissettiriyor; türlü Türk kavimleri (Ecnâs üt-Türk), kâfir Komukler (Gomîkiyya), Alan­ lar ve Hazarlar 1064 (456)’da cenuba inmeğe başlamış; devletlerinin yı­ kılışından sonra H a z a r l a r 3.000 hane bakiye halinde Derbend’i aşıp Kahtan’da yerleşerek orasını imar etm iştir33. Daha sonra büyük Kıpçak (Kuman) kavmi de Kafkaslara ve Balkanlara yayılâcaktır. îki ta­ raftan sıkışan Bizans imparatorunun Alp Arslan’a ve halifeye, 457’de, mektup ve hediyeler göndermiş34 ve cevap almış ise de bir anlaşma ya­ pıldığına dair işaret yoktur.

4. Ş e h za d e le rin Tayini v e T ü rkis ta n S e fe ri

Alp Arslan Ani’nin fethinden sonra 1065 başlarında Hemedan ve İsfahan’a hareket etti. Alp Ârslan’ın kardeşi olan Kirman meliki Kavurt (Kara Arslan) bey de Tuğrul beg’in ölümü sırasında harekete geçmiş, İsfahan üzerine yürümüş idi. Alp Ârslan’ın devlete hâkim olduğunu gö­ rünce Kirman’a dönmüş ve evvelce Tuğrul bey namına ve şimdi de Alp Arslan namına hutbe okutmakla endişeyi gidermiş idi. Bununla beraber sultanın Anadolu seferi üzerine Şabânkârelilerden Fazlûya’yı mağlûp ederek Şiraz’ı aldı ve hudutlarını genişletmeğe girişti. Kavurt bey ile sıkı münasebeti olan, enişteleri ve amcazâdeleri bulunan Yunus’un oğlu El-basan (Er-basgan)’m da davranışı şüphe uyandırıyordu. Bu sebeple sultan ile Kavurt arasında bir takım mektuplaşmalar oldu ve sultan bir emniyet tedbiri olarak hemşiresi, El-basan’m zevcesi, Gevher Hatun’u 32 Zonaras, 98a; Mathieu 126-127; Süryani Mihael, III, 165; ‘Azîmî, 175a; A. N. Kurat, P eçen ek tarihi , s. 145-153. 33 Târih ul-Bâb, nşr. Minorksy, (H istory of Sharvân and D a rb a n d ) Cambridge 1958, s. 23-24; Abu Hâmid Endulûsî, 525 (1 J3 1 ) de yaptığı seyahat münasebeti ile yetmiş iki dil konuşan bir kısım Kafkas kavimlerinin îslâmiyeti Maslama bin ‘Abdulmelik zamanında kabûl ettiklerini söylerken Komuk (Gomîk) lan da, Derbendnâme gibi, bunlar arasmda sayar, ki onların 70 sene sonra ihtida etmiş olmaları ge­ rekir (T u h fe t ul-E lbâb, nşr. G. Ferrand, JA (1 9 2 5 ). s. 83. 34 Sibt, Topkapı III, Ahmed, 2907 ( X I I ), 222a.


Kavurt’un yanından getirtti. Sultan Hemedan’a varınca Fazlûya kendi­ sine sığındı ve Kavurt’tan şikâyet etti. Alp Arslan ona hil’atler, altın eyerli bir at ilısan ettikten sonra Şirazı da, iltizam suretiyle, kendisine verdi; hattâ ona kapısmda üç namaz vakti n ö b e t (tabi) çalma imtiya­ zını da tanıdı. Kavurt sahilde bir kaleye sığınarak ağabeyisinden aman diledi ve “A l p A r s l a n i l e K a v u r t a r a s ı n d a k a r ­ d e ş l i k h u s u m e t i ” olduğu halde sultan kardeşinin elçisini ve di­ leğini kabûl edip onun itaatmdan emin olarak Merv’e döndü35. Alp Arslan babasının ve kendisinin eski payitahtı Merv’e dönünce bir çok hükümdar ve emirlerin hazır bulunduğu büyük bir düğün ile bâzı evlâtlarını evlendirdi. Melikşâh bu düğünde Karahan’lı îlig Han’ın oğlu İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken (prenses) ile evleniyordu. Sel­ çuk tarihinde çok meşhur olan Terken Hatun bin Türk köle ve cariyesi, pek ağır bir çehiz ile geliyordu. Merv baştan başa donatılmış idi. Aynı büyük düğünde diğer oğlu Arslan-şâh Gazne hükümdarı Sultan İbra' him’in kızı üe ve sultanm’m kızı da bu hükümdarın oğlu ile evleniyordu. 1065 Eylülünde vukubulan düğünü müteakip Melikşâh büyük bir merasim ile v e 1 i a h d ilân edildi. Sultan, merâsim icabı, a t a b i n ­ d i r i l e n ş e h z â d e n i n d i z g i n i n i bizzat tuttu. Bütün emirlere bu münasebetle hil’atler ihsan etti; emîr ve meliklerden bu hususta ahidnâmeler aldı. Hutbelerde kendisinden sonra Melikşâh’m adının da okun­ masını emretti. Feodal an’aneye göre şehzâdeleri vilâyetlere melik ta’yin etti. İsfahan ve Şiraz vilâyetlerini veliahd Melikşâh’a verdi. Çağrı beg ile ihlitâflı bulunan ve Tuğrul beg’in ölümünde saltanat dâvâsma girişen büyük amcası ihtiyar İnanç Yabgu’yu Herat’tan çıkarıp Mazenderan’a gönderdi ve onun yerine oğlu Togan-şâh’ı Herat meliki yaptı. Onun hak­ kında Nizâmî-i ‘Arûzî: “B ü t ü n S e l ç u k h a n e d a n ı m e n ­ s u p l a r ı ş i i r e d ü ş k ü n d ü r ; lâkin Alp Arslan’n oğlu Toganşâh kadar kendisini şiire vermiş bir kimse yoktur” der. Onun himaye­ sinde bulunan şâirler arasında Azrâkî ve kendisine dair methiyeleri pek meşhurdur36. Diğer oğulları Arslan-şâh’ı Merv, Arslan Argun’u Hârizm, İlyas’ı Toharistan ve Şagâniyân meliki yaptı. Tuğrul beg’in veliaht yap­ tığı ve saltanata namzet kıldığı Süleyman’ı Belh’e tayin etti ise de bir müddet sonra Belh’in diğer oğlu Ayaz idaresinde bulunması37 bu karde­ 35 Sibt, 207b, 219a, 219b, 221a, 221b; Mirhwând IV, 82; ‘İmâd ud-dîn, 31; Gaffârî. 54a, 54b; tbn ul-Baihî, Fars-nâme GM, s. 133, 166; Ahmed Şirâzı, Şirâz-nâma, s. 39, 40. 38 Çahâr-makâle, nşr. Muhammed Kazvînî, G M, s. 43; 44, 170-173; ‘Avfî, Lubâb ul-Elâb, s. 310, 311, 315, 317, 318. 37 îbn ül-Esîr, X, 26; ‘îmâd ud-dîn, 47, 48. ^


şinin oradan atıldığını gösterir. İbrahim Ymal’m kardeşi Er-taş’m oğlu Mes’udu Bagşûr38 vilâyetine ve diğer oğlu Mevdud’u da îsfizâr’a tayin etti39. Alp Ârslan’ın bunlardan başka henüz çok küçük veya doğmamış Tekiş, Tutuş ve Böri-bars isminde oğulları da vardı. Oğullarının miktarı 10 veya 11 olarak kaydedilmiştir398-. Toharistan’da 491 senesinde bile İnanç Yabgu’ya mensup askerlere rastlanmıştır40. Alp Arslan hanedana ve devlete âit işleri düzene koyduktan sonra 1065 yılı sonlarında (muharrem 458) büyük bir ordu ile Ceyhun nehrini geçti; Aral ve Hazar denizi sahillerini dolaştı. Oğuz ve Türklerin bir yurdu olan M a n - k ı ş l a ğ yarım adasına v a rd ı: “kâfir Türkler ile birleşerek etrafı ve tüccarları yağma eden” Türkmen, Kıpçak ve Câzıglara karşı sefer yaptı. Bunların yurtlarına varıp 30.000 kişilik ordularını bozdu. Kıpçaklardan pek çoğu âilelerini bırakarak deniz (Hazar) de bir adaya sığındı. Bâzı Türk kavimleri ve son Hazar bakiyelerinin, Derbend’i aşarak, Kafkaslardan cenuba inmeleri de bu seferin verdiği sar­ sıntı ile ilgilidir41. Alp Arslan Câzıglarm (her halde bir Kıpçak ulusu) hükümdarı Kafşut’u42 itaata aldı. Ondan sonra da çok “i ş t i y a k d u y ­ d u ğ u ” büyük dedesi S e 1 ç u k’un mezarını ziyaret maksadı ile Cend, Sabran (Savran) şehirlerine ve Sır-derya boylarına vardı. Selçuklulardan ve Yabgu-Oğuzlarından sonra burada hüküm süren Cend hanı (Kıpçak olmalıdır) sultanı uzak mesafeden ve hediyeler ile karşıladı. Alp Arslan tabiiyeti kabûl eden Cend hanına dokunmadı ve elindeki yerleri kendi­ sine tefviz ederek ecdadının ülkesini devletine bağladı. Büyük atasının mezarını ziyaret ederek ona lâyık bir halef olduğunu gösterdi. Bundan sonra ve Sultan Sancar zamanında da Cend kâfir (Türk)’lerin hududun­ da büyük bir üs (uç) şehri olarak çok ehemmiyet arz ediyor; Oğuz an’anesine uygun olarak Uluğ-yabgu unvânmı taşıyan Nâsir ud-dîn Melikşâh isminde bir şehzâdenin hâkimiyetine tevdi olunuyor ve Mahmud is­ minde bir Mustavfi de onun vezirliğine tâyin ediliyor idi43. Alp Arslan Cend’den Hârizm’e ve oradan da Gürgene şehrine döndü. Harap olan şehri imâr ve orada câmi inşâ etti. Oğlu Arslan Argun’u Hârizm vâliliğinde bırakarak 7 Mayıs 1066 (7 Cemaziyelâhir 458)’da Merv’e döndü. Ramazan bayramını Nîşâpûr’da geçirdi; Zaferler ve bayram münâsebe38 Herat-Merv arası, Bagavî nisbesini taşıyan âlimler buralıdır (Yâkût, I, 4 6 7 ). 39 îbn ül-Esîr, X , 14; 17; A hbâr u d -d ev le 16, 40; Mırhwând, IV, 82; Sibt. 222b. 39a Râvendî, 123; M ücm el ut-Tavârih, 408. 40 İbn ül-Esîr, X , 97. 41 Târih ul-Bâb, s. 24; İzahlar; 107; Zeki Velidî Togan, Giriş, s. 190. 42 Bu isim için bk. D îvân , I. 377. ' 43 Mu’eyyed ud-dîn Bağdâdî, el-Tavasm l , s. 13-29, 78-85.


tile kendisini hediyeler ile tebrike gelen Türkistan hanı, Gazne sultanı elçilerini, bir çok tabî ülkelerin emîr ve meliklerini kabûl etti. Bu haş­ metli toplantıda da a l t ı n b i r t a h t üzerine çıkardığı Melikşâh’m veliahdlığı merâsinıini tekrarladı44. Alp Arslan, 1067 (459)’de, kardeşi Kavurt ile eniştesi El-basan’m açıkça isyânları ile karşılaşınca Kirman üzerine yürüdü. Sultanın öncü kumandam atabeg Çavlı ile Kavurt tarafında El-basan arasında vukû bulan çarpışmada Kavurt’un kuvvetleri bozguna uğradı ve kendisi bu haber üzerine Bardasîr (Kirman merkezi) veya Cîruft kalesine sığındı; ağabeyisine elçi gönderip af diledi. Alp Arslan’m kabûlü ile huzûra ge­ len Kavurt bey kardeşi ile kucaklaştı ve ağlaştılar. Sultan yine kardeşini memleketinde bıraktı ve hattâ kızlarına da çeyiz olmak üzere büyük meblâğlar verdi. El-basan’m da bu harekette Kavurt ile birlikte oldu­ ğuna dâir yegâne kaydı veren Sibt’in imlâsı bir az müphem olmakla be­ râber hâdiseler ile te’yit edilmektedir, Sultan Kirman’dan sonra İstahr ve Şîraz taraflarına sefer yaptı; istahr kalesi hâkimi Alp Arslan’a, getir­ diği kıymetli hediyeler arasında, üzerinde “e s k i b i r y a z ı i l e C a m ş î d y a z ı l ı” firûze bir kadehi de vardı45. Şîraz melîki nankör­ lük ederek mensup olduğu savaşçı ve âsi Şabânkâre kabilelerine daya­ nıp ayaklanan Fazlûya üzerine Nizâm ül-mülk ve Çavlı gönderildi ve bu âsi emîr mağlûp edilerek öldürüldü. Bâzı kaynak ve tetkikler onu Gence emîri Fazlûn ile karıştırmışlardır46. Atabeg Çavlı dâimâ yağma ve tahribatta bulunan Şabânkâreler üzerine seferler yapıp kalelerini yıktı ve onları dağıttı. Vâlilik ettiği bu bölgede çok imâr işleri yaptı; su t e ’ s i s l e r i ve k a n a l l a r inşâ etti. Selçukluların büyük kuman­ danlarından olan Çavlı Sultan Mehmed Tapar zamanında da haçlılara ve Türkiye sultanı I. Kılıç Arslan’a karşı gönderildi ve zaferler kazandı47. 5. Anadolu Alanlarının Genişlemesi

Bizans’m taht kavgaları ve Balkanlara göçen Peçenek, Oğuz ve Kumanlarm istilâları Anadolu fetihlerinin gelişmesine imkân verdi. Lâkin yüksek dağlar, derin vâdiler, müstahkem şehir ve kaleler ile dolu olan 44 Ahbâr ud-devle, 40 v. d.; îbn ul-Esîr, X, 17; Mîrhwând, IV, 82 v. d.; Sibt, 227a, 230b. 45 îbn ul-Esîr, X, 18 v. d.; Sibt, 232b; Ahbâr ud-devle, 41-42 v. d.; T ârih -i'gü ­ zide, 442; Gaffârî, 53b. 48 İbn ul-Esîr, X, 24; Ahbâr ud-devle, 41-42.; İbn ul-Balhî, s. 131, 166; Şîrâznâme, s. 39; Gaffârî, 53b. 47 Şîrâz-nâme, s. 42 v. d.; Fars-nâme, s. 128, 130, 146, 151-157.


ü i-

bu ülke açık arâzi savaşlarına alışkın bulunan göçebe Türkmenler için zorluklar çakanyor; Bizans ordu ve garnizonları tarafından tâkip edilen göçebeler sıkışınca âıle ve sürüleri ile tekrar Azerbaycan’a dönüyor ve Anadolu’da emniyetle kalamayorlardı. Teknik silâhlardan ve muhâsara makinalarmdan mahrum bulunan Türkmenler, Selçuk orduları himâyesinde ilerilemedikleri zamanlarda, müstahkem şehir ve kaleler önünde duraklayorlardı. Ani seferi sırasında, 1065 (458)’te, Horasan sâlârı, iki yıl önce giriştiği bir seferi tamamlamak üzere, Ergani yakınında Telhum kalesini48 kuşattı. Kaleyi alamayınca oradan Siverek (Sevavereg) kale­ sine yürüyerek muhâsara etti; fakat burada da Bizans’ın Frank askerleri tarafından püskürtüldü. Urfa bölgesinde bâzı yerleri aldı ise de bu mü­ him askerî şehre karşı taarruzu Bizans mukabelesi ile bozguna uğradı49. Böylece tâkibe uğrayan Horasan sâlârı, 1066 Şubatında (Rebiyülevvel 458), Diyarbekir’e varıp Bâb ul-huva’de karargâh kurdu. Mervânî emîri Nizâm üd-dın kendisine şehrin kapılarını kapattı ve 30.000 dinar ver­ mek üzere müzâkere edeceğini bildirdi. Lâkin bir suikast niyetinde ol­ duğu düşüncesile şehre gelen Sâlâr ve arkadaşlarını yakalayarak öldür­ dü. Onları attığı kuyu bir asır sonra bile “H o r a s a n sâlârı ku­ y u s u” adını taşıyordu50. Bu hâdiseden haberdar olmayan Mathieu onun İran’a döndüğünü söyler51. Bu meşhûr kumandandan bir daha bah­ sedilmemesi İbn ul-Azrak’m doğruluğuna bir başka delildir. Vezir ‘Amîd ül-mülk’ün öldürülmesinden sonra onun adamlarından Gümüş-tekin, kendisi gibi saltanat kavgalarına karışmış pek çok Türk­ men boy ve beyi ile birlikte Ergani ve Telhum havâlisine geldi. Afşin ve Ahmed-şah da bunlar arasında idi. Bu Türkmenler Harran, Rakka ve Surûç bögesine hâkim oldular. F ırat’ı geçip Hisn Mansûr (Adıyaman) üzerine yürüdüler. Urfa dukası Arvantos tâkibe koyularak iki taraf ara­ sında şiddetli bir çarpışma oldu. Rumilar müthiş bir bozguna uğradılar; 10.00Ü kadar ölü ve esir verdiler. Esirler arasında bulunan Arvantos 40.000 dinar fidye ile kurtuldu. Fakat Ahlat’a dönen bu Türkmenler ara­ sında da kavga çıktı ve Afşin Gümüş-tekin’i öldürerek Türkmenlerin ba­ şına geçti52. Afşin Gümüş-tekin’i öldürünce Alp Arslan’m gazabından korkarak, bu Türkmenler ile birlikte, sür’atle Fırat nehrini geçti; karargâhını Ki48 49 50 51 52

Bk. Honigmann, s. 139. Mathieu, s. 130-132; Süryânî Mihael, R. H. Cr. I, 322. İbn uI-Azrak, Târih Mayyâfârikîn, Kahire tabı, I, s. 183 v. d. C hronique, s. 133. Mathieu, s. 157-159; İbn ul-Esîr, X , 144; Abu’l-Farac, s. 217-218.


likya’mn şimâlinde, Amanos dağlan arasmda “K a r a d a ğ” da kuran Afşin geniş bir istilâ hareketine girişti; Türklerden "büyük bir taife ile Dulûk ve Ra’ban’ı fethetti. 1066 Ağustosunda (458 şevvel) Antakya du­ kalığı arazisini istilâ ve yağma etti; halk dağlara ve kalelere kaçtı. Aldığı esir ve genimetler arasında sâdece mandaların sayısı 40.000 idi. 460 (1067 - 1068)’ta ikinci bir istilâ ile Bizans’ın Antakya üssünü çökertti. Esir edilen köle ve câriyelerin Halep’te satılan miktarı, d e f 1 1 e r e göre, 70.000 kişiye yükselmiş idi. Antakya dukasından da 100.000 dinar nakid ve pek çok mal almış idi. Anadolu’nun açılmasına yardım eden bu zaferlerden dolayı Alp Arslan memnûniyetini ve kendisini affeylediğini bildirdi53. Urfah Mathieu ses benzerliği dolayısı ile Afşin admı Er­ menice Oşin şekline sokmuş ve bu sebeple ilim adamları ismi anlayama­ dıklarından ya eserlerine almamışlar54 veya Afşin ile Oşin’i iki ayrı Türk beyi sanmışlardır55. Karahanlı hânedamna mensup olduğu anlaşılan “Türk hükümdarı Hakan-oğlu Hârûn”, bizce bilinmeyen bir sebeple, bir miktar kuvvetin başında, gelip Halep Mirdâsî emîri ‘Atiyya ve Mahmûd ile anlaşarak Anadolu gazalarına katıldılar; 1064 sonlarında, Dânişmendliler tarihin­ de meşhur olan, Komana (Komünün)’ya kadar ilerilediler; fakat 1065’te Bizanslılara mağlûp oldular56. Afşin’in meydana çıkması üzerine Bizans’­ ın ilerilemesi durdurulmuştu. Hârûn’un askerleri arasmda ilk defa olarak “Uc Türkleri” adına rastlamaktayız. Anadolu’da eski İslâm hudut teşki­ lâtı sugur veya avasim) gâzîleri yerine geçen bu U c T ü r k l e r i , biz­ zat bu kaydı veren îbn ul-‘Adîm başta olmak üzere kaynak ve tetkikler­ de etnik bir isim sanılıyordu ki, Uc Türkleri tâbirinin bu mânada olduğu ve bu isimde bir Türk kavmi bulunmadığı vaktiyle meydana konmuş idi57. ' Anadolu’nun cenubunda Bizans müdafaası yıkılırken Orta Anado­ lu’da da akınlar devam ediyordu. Nitekim Türkler, 1066’da, Malatya ha­ valisini tekrar istilâ ettiler. Bizans’ın çöküşünden faydalanan Ermeııiler ve husûsiyle Bazrig - oğulları Bizans’a isyân ederek Rum ve Süryânî köy­ lerini ve kiliselerini yağma ediyorlardı. Türklerin gelişi ile Ermeniler 53 ibn ul-‘Adîm, Buğya, 63b-64a; Tarih Haleb, II, I I v. d.; İbn Şaddâd, 95a, 95b; İbn ul-Esîr, X, 144, 217 v, d.; Mathieu, 136. 54 M. H. Ymanç, s. 60 v.d. 55 Laurent, s. 24 v. d. 56 îbn ul-‘Adîm, Buğya , Slb-82b; Târih H aleb, I, 284-297; II, 9 v. d,; ‘Azîmî, 180a; îbn Kalânîsı, 92 v. d. 57 Bk. F. Köprülü, T M, I, 209-211.


sahneden çekildi. Ermeni Bogusag âilesi de müslüman olarak sultandan ve halîfeden ferman aldı ve Siverek’e hâkim olup mevkilerini muhâfaza ettiler; bunlar sonraları 1137’de Gerger hıristiyaniarma karşı savaş yapı­ yorlardı. İmparator Dukas bu zamanda Malatya sûrlarmı inşâya başla­ dı ve N. Botaniates kumandasında buraya bir ordu gönderdi58. Fakat bu kumandan bir şey yapamadı. Türkler Kızılırmak (Halys) vadisinden ilerileyerek, 1067’de, Kayseri’yi fethettiler. Orta Anadolu Türkler ile doldu; Kilikya’ya kadar yayıldılar59. Bu ağırlaşan ve ilerileyen Türk akmları kar­ şında Bizanslılar kudretli bir kumandan olan Romanos Diogenes’i tahta Çıkarmakla imparatorluğu kurtarmayı düşünüyorlardı.

6.

Alp A rslan’ın İkinci Kafkasya Seferi

Oğuzlar daha 1045 (437) senesinde Kafkasya’ya girmişlerdi. Payi­ tahtı Yezidiye şehrini sûrlar ile çeviren Şîrvânşâh, 1066 (458) yılında ge­ len Türkmenleri mal vererek dönmeğe razı etmişti. 1066 Kânun I. (459 Muharrem) de Kara-tekin Şîrvânşâh’ın amcası Mamlân ile birlikte Şîrvân’a ikinci defa girdi ve Baku ile Şabarrân arasını istilâ ve Yezidiye şehrini muhâsara etti. Şîrvânşâh meşhûr hâcib Sav’tekin’e gizlice haber gönderdi. Onun hareketi üzerine Kara-tekin oradan uzaklaşarak Kür nehrini yaptıkları köprüden geçtiler. Oğuzların cenuptan Kafkasya’ya girdikleri bu sıralarda idi ki, şimalden D e r b e n d (Bâb ul-abvâb, Demir-kapı)’i aşan gayr-i müslim Türkler, Komuk, Alan, Sarîr ve Hazar bakiyeleri Şeki ve Erran ovalarına iniyordu. Şaddâdîlerden Gence emîri Abu’l-Asvâr payitahtına kadar ilerileyen bu akmlara karşı çıkamadı. Bu karışık durumdan faydalanan Abhâz (Gürcü) kıralı Bagrat ta Şîrvânşâh’a karşı harekete geçmiş ve, 1067 Nisanında (459 Cemâziyelâhir), Şek fy i istilâ edip Kakhetia kıralı Kagık’m oğlu Ahsartân (Agsartan)’a ver­ miştir. Kıraî ilerileyerek Berdea’ya girdi. Şîrvânşâh Gürcülere dayana­ mayarak Yezidiyye’ye çekildi. Türkmenlerin yardımına baş vurdu; reis­ leri Kara-tekin ve Kaymaz ile ittifak ve sıhriyet kurdu60. Alp Arslan’m Kirman seferi ile meşgûl olduğu zamanda Kafkasya’da durum bu kadar karışık olmuştu. Alp Arslan’m tahta çıkmasında yardı­ mı olan ve Kazvin’e hâkim bulunan El-basan Türkmenlerin akınlarına 58 Süryâni Mihael, 162-165, 247; Abu’l-Farac, 217, 265. 59 Attaliates, 94; Skylitzes, 661; Lebeau, X IV , 459-461; G. Finlay. History of the Byzantine E m p ire, London, 1851, III, 23-31; J. Laurent, s. 24; Vasilief, Histoire d e VEm-pire byzantin, Paris, 1932, I, 468. 60 Târih ul-Bâb, 13, 23 v. d.; Şaddâdîler tarihi- ,14-16; A hbâr ud-devle, s. 4.


karşı Şirvân’ı himâye maksadı ile Şîrvânşâh’ı yıllık 30.000 dinar vergiye bağlamış ve 1067 Şubatında adamlarını göndererek bu parayı istemişti60a« Bu ihtiraslı şehzâde tatmin olamadığı için Kavurt’un isyânma iştirâk etmiş; onun mağlûbiyeti ve Alp Arslan’m hareketi üzerine Kazvin’den uzaklaşmıştır. İşte Alp Arslan Kavurt ve Fazlûya isyânlarmı bastır­ dıktan sonra bu sebeplerle Kafkasya seferine çıkmak zorunda kalıyordu. Nizâm ül-mülk ve meşhûr Kafkasya fâtüıi Sav-tekin berâberinde idi. Bü­ tün. mahallî müslüman emirleri sultanı uzaktan hediyeler ile karşıladılar. Alp Arslan 1068 başında (460 Rebiyülevvel) Şeki üzerine yürüyerek Gür­ cü ve Abhazları tardetti. Savaşa cesâret edemeyen kıral Bağrât kaçtı. Neft makinaları ile ormanlarda çıkartılan yangınlar sâyesinde orduya yol açıldı ve kaleler fethedildi. Şeki kıralı olan Ahsartan (Agsartan) muhârebeye girişmeden teslim oldu ve hattâ sultanın eli ile îslâmiyeti ka­ bul etmek istedi. Bundan çok sevinen Alp Arslan buradan asıl Gürcis­ tan’a (Khartli) girdi. Altı hafta içinde bütün bu ülke ve kaleleri fethetti. Türk akıncıları denize yakın Sver veya Sber'n kalesine kadar yayıldı. Şiddetli bir kış hüküm sürdüğü için sultan bir müddet Kars’ta kaldı. Oradan Gürcü kiralının aldığı Tiflis’i kurtardı ve şehirde yeni bir câmi inşâ etti. Kıral Bagrat meşhûr Liparit’in oğlu İvane’yi sulh teklifi için sultana gönderdi. Dağlara çekilen ve takibi güç olan kiralın vergi öde­ mek şartı ile tâbiyeti kabûl edildi. Tiflis ve Rustov şehirleri Fazlûn’un idâresine verilerek orada bir Uc beyliği kuruldu. Kiralın kızı da kendi­ sine nikahlandı. Karahanlı hükümdarının ölümü haberi Alp Ârslan’ın derhâl dönmesine sebebiyet verdi62. Alp Arslan Kafkasya dönüşünde Derbend halkı Şîrvânşâh’ın reis­ lerini hapsetmiş olmasından şikâyet ediyordu. Bu sebeple sultan bir müddet Şîrvânşâh’ı mevkuf tuttu. Kara-tekin de Yezidiye’den kaçıp Maskat’ta öldü. Derbendliler ile Şirvanlılar arasında savaş başladı. Erran emîri Fazlûn da bu savaşlara karıştı63. Bu durumdan faydalanan Gürcü kıralı Khartli’ye indi; Tiflis’i tekrar zaptetti. 1068 Temmuzunda 60a Târîh ul-Bâb, s. 12 v.d. 61 Bk. Saint-Martin, II, 181. 62 Ahbâr ud-devle, s. 43-46; Sibt, 233b; Târîh ul-Bâb , 12-14; Şaddâdîler tarihi, 16 v. d.; Brosset, I, 331-333; Brosset, Chronique de la Georgie, I, I, s. 55; Abu’lFarac, 218; İbn Şaddâd, 82a; Reşîd ud-Dîn, s. 31 v. d.; Anonim Selçuknâms, 14; Mükrimin Halil Ymanç, s. 62-64; V. Minorksy, History of Sharvân and D ar b and, 66' v. d.; Studies in Caucasian history, s, 65 v. d.; Başta İbn ul-Esîr olmak üzere İslâm kaynak]anran çoğu ya bu seferden hiç bahsetmez veya onu birinci sefer ile karıştırırlar. G3 Târîh ul-Bâb, s. 14-15, 26.


esir olan Fazlûn kirala teslim edildi. Bu hâdiseler üzerine Alp Arslan tekrar Sarhang Hâcib ul-has (Gürcü kaynaklarında Sarang Alhaz) Savtekin’i, 1069 Nisanında (461 Cemaziyelâhir), Kafkasya işlerini düzeltme­ ğe gönderdi. Sav-tekin G ence emîrini kıraldan fidye ile kurtardı. Derbend işlerini düzeltmek için de bir menşûr ile Yağma beg oraya gönde­ rildi. Alp Arslan elinde müslüman olan ve bu sebeple de sultanı heye­ canlandıran Agsartan da bilâhare bu feodal muhârebelere karışmış ve 1072’de Şîrvânşâh ile Errânşâh’m ittifakı karşısında mağlûp olmuş; Maluğ (Baluğ) kalesi elinden alınmış; kıral Bagrat’ta Alan (Osset) kiralının yardımı ile Gence emîri Fazlûn’u bozmuştur. Şaddâdîler tarihi bu Ag­ sartan hakkında “lâ‘în” tâbirini kullanmıştır ki, bu onun irtidad ettiği veya samimî müslüman olmadığı intibâmı verir. Nitekim Gürcü kaynağı Alp Arslan zamanındadaki ihtidasından bahsettikten sonra, 1080 yılında, “Agsartan Melikşâh’a gidip Hıristiyanlığı terk ve İslâmiyeti kabûl etti ve bu sâyede sultandan Jahet bölgesini aldı” demekle durumun karışık­ lığını belirtir. Bununla berâber bu savaşların mahallî kaldığı, Selçuk sultanına tâbiyette bir kusur işlemedikleri ve bizzat kıral Bagratda he­ diye ve haraç göndermeğe devam ettiği gözüküyor64.

7. Selçuklu Kudretinin Yayılması

Alp Arslan’m Karahanllı hükümdarmm ölümü sebebiyle dönüşünü yalnız bir müellif kaydeder65; fakat bu münâsebetle başka bir bilgi ver­ mez. Kaynakların “B ü y ü k T a m g a ç (Tavgaç) Han unvânı ile çok övdükleri Semerkand hükümdarı İbrahim Han îlig Nasr Han’ın oğlu olup, 1068 (460) senesinde ölmüştür. Alp Arslan henüz Merv meliki iken 1061’de onun memleketlerini istilâ etmiş; han da kendisini Halîfeye şi­ kâyet etmekten başka bir şey yapamamıştı. Nihayet Alp Arslan Kadir66 Han’ın kızı ile evlenmiş; kendi kızını İbrahim ^Han’ın oğlu Şams ül-mülk Nasr’a vermiş ve Melikşâh’a da onun kızını almıştı. Tarüı çilerin dindar­ lığı, âlim ve şâirleri himâyesi, kültür ve imâr faaliyetleri dolayısı ile çok nıedh ettikleri bu İbrahim Han önce kötürüm olunca bu oğlunu tahta çıkarmış ve bir az sonra da ölmüştür. Hanın diğer oğlu Togan Han T aş­ kent (Şâş) ve Tuııket vâlisi olup, bunu kabûl etmeyerek Semerkand’ı ku­ 64 Târîh ul-Bâb, 14 v. d.; 26 v. d.; Şaddâdîler tarihi, 17 v. d.; Brosset, I, 338-335, 349. ' 65 Ahbâr ud-devle, s. 46. 66 Bu isim arapça .değil türkçe kuvvet mânasmdadır (Bk. Osman Turan, Cingiz adı hakkında , Belleten, X IX , 1941, s. 2 6 9 ).


şattı. Şems ül-mülk kardeşini Semerkand’ dan tardetmeğe ve muhâsara ettiği Buhârâ’yı da kurtarmağa muvaffak oldu. İbrahim Han’ın vaktiyle memleketlerini istilâ eylediği Kadir Han’ın oğulları Hârûn Bugrâ ve Tuğrul Kara hanlarda Semerkand üzerine yürümek fırsatını buldular. Fakat onlar da ric’ate zorlanarak, Hucend hudut olmak üzere, anlaşma­ ya mecbûr oldular67. Alp Arslan’m Kafkasya’dan dönüşüne sebep olarak 'kaydedilen hâ­ dise işte Türkistan’da çıkan bu karışıklıklardır. Bununla berâber Şems ül-mülk’ün duruma hâkim olması Alp Arslan’m sefere çıkması lüzûmunu bertaraf etmiştir. Nizâm ül-mülk Alp Arslan ile Şems ül-mülk Nasr Han arasında elçiler gidip-geldiğine dâir bir takım hikâyeler anlatmaktadır68, ki bu münâsebetlerin sultanın ölümüne sebep olan son Mâverâünnehr seferi değil bu esnada vukû bulduğu tahmin edilebilir, Türkistan’da du­ rumun yatışması yanında Bizans imparatorunun şark seferine hazırlan­ ması haberleri de zâten sultanın garp işleri ile uğraşmasını gerektirmekte idi. Selçuk devletinin artan kudreti sâyesinde de 462 senesinde Mek­ ke emîri Alp Arslan’a elçi gönderip Mısır Şi’î halîfesi nâmına okut­ makta olduğu hutbeyi ve Alevî ezânım kesip Sünnî halîfesi ve sul­ tan adına çevireceğini bildiriyor ve Alp Arslan’m himâyesini talep ediyordu. Alp Arslan bu himaye teklifini memnûniyetle kabûl edip emîre hiPatler ve 30.000 dinar ihsân etti; yıllık 10.000 dinar da göndereceğini bildirdi ve Medine emîrinin de aynı şeyi yapma­ sını istedi. Selçuk kudretinin yükselmesi ve Bizans taaruzlarmm ağırlaşması dolayısı ile Haleb Mirdâsî emîri Mahmûd da aynı şe­ kilde Mısır tâbiiyetini koparıp Abbâsî halîfesi ve Selçuk sultanı nâ­ mına hutbe okutacağını bildirdi ve bu hususta bir anlaşmaya varıldı. , Bununla berâber Haleb’de Şi’îlik çok kuvvetli olduğundan, 19 Şevval 462 cuma günü, h u t b e n i n s u l t a n n â m ı n a o k u n m a s ı an­ cak Han oğlu Hârûn’un T ü r k a s k e r l e r i sâyesinde ve c â m i i n m u h â f a z a altına alınması ile mümkün olabilmiş ve halk da “E b û B e k i r ’ in g e l m e s i i ç i n A l î m u h â s a r a e d i l m i ş ­ t i r ” nüktesi ile ne derece Şi’î olduğunu belirtmiştir69. Böylece Selçuk­ lular himâyesinde sünnî İslâmiyet yükseldikçe Şi’îlik ve Hıristiyanlık da gerileyordu. Bununla berâber Suriye’de bu ilerileme çok çetin ve çok 67 îbn ül-Esîr, X, 103 v. d.; Narşahî, Tarih-i Buhârâ, nşr. Schefer, 49; M ecm a‘ut tavârîh, aynı cilt, s. 235 v. d.; ‘Avfî, Cavâmî'ul-hikâyât, Saîd Nefisi, Bayhakî zeyli, III, s. 1212-1215; Abu’I-Fidâ, II, 195. 68 Siyâset-nâme, s. 88-90. 69 İbn uI-‘Adîm, Târih, II, 16-18; İbn ul-Esîr, X, 21 v. d.; Sibt, 248a; ‘îmâd ud-dîn, 36; ‘Azîmı, 181b; îbn Kalânîsî, 98.


cepheli tedbirler ile mümkün oluyordu. Nitekim H aleb’de ilk Selçuk medresesi Artuk’un torunu Süleyman tarafından, 510 (1116)’da, inşâ edi­ lirken bina g e c e l e r i A l e v î l e r tarafından devamlı bir şekil­ de yıkılmakta idi ve ancak Artuklu emîrinin Alevîlerin reisi şerif Zuhra b. ‘Alî’den tavassutunu sağladıktan sonra inşaât ikmâl edilebilmiştir70.

8. A n a d o lu G a za la rı v e B izan s'ın M u k a b e le s i

Alp Ârslan’ın Kafkasya ve şarkî Anadolu hudutlarında yaptığı iki seferden de dönüşü Anadolu fetih ve akmlarmm duraklamasına sebep olmadı. Aksine bir yandan devamlı göçler, öte yandan ayaklanmalara katılan Türkmenlerin Anadolu’ya kaçmaları bu ülkede Türk kesâfetini arttırmağa ve fetihleri genişletmeğe sebep oluyordu. Bizanslılar bugüne kadar iyi müdafaa edilemeyen ve gittikçe tehlikeye düşen Anadolu’yu kurtarmak için Romanos Diogenes gibi kudretli bir kumandan impara­ torluk makamına çıkardılar. Uzun zamandan beri sefere çıkmamış Bi­ zans imparatorlarına mukabil Diogenes Makedonya ve Bulgaristan as­ kerlerini, Uz (Oğuz), Frank ve Varang ücretlilerini de ordusuna alarak, 1069 baharında, en fazla istilâya uğrayan Antakya istikametinde hare­ kete geçti. O Kayseri’ye doğru ileriledikçe Türkmenler de geri çekiliyor­ du. Bizans ordusu Kayseri’den şark-cenup istikametinde yoluna devam ederken Oğuzların Niksar (Neokaisaria)’ı işgal ettiklerini öğrendi. Bu sebeple yolunu Sivas’a doğru değiştirdi. Türkmenler çevrilmek tehlikesi ile karşılaşmamak için mallarını bırakarak kaçmağa başladılar. Fakat arkadan yetişen imparator bir miktarını esir aldı; öldürdü ve bu muvaf­ fakiyet üzerine tekrar cenûba yöneldi. Bir kısım kuvvetlerini de M alat­ ya’ya ve Fırat boylarına gönderip arkasını emniyete almak istedi. Lâkin bu bavâlide Has İnal (Hapsinal) idâresinde bulunan Türkmenler ona Malatya’dan dışarı çıkma fırsatı vermedi. İmparator yoluna devamla Membic (Hieropolis) şehrini şiddetli bir muhâsaradan sonra aldı. Kaça­ mayan halkı, civar bölgelerin ahâlisi esir ve kati edildi; köyler yakıldı. Oradan da Hârûn’un az önce kurtardığı Artâh ve Azâz, şehirlerini de ele geçirdi. Antakya dukası Haçatuı* (Peht) de Nâdir isminde bir Türk vâlinin idâresinde bulunan Usfûnâ kalesini, 1069 Mayıs sonlarında (461 Şâban başları), zaptedip ahâlisini kılıçtan geçirmiş ve esir almıştı. B i­ zans ordusu böylece H aleb’e yaklaşmış; Haleb emîri Mahmud ve Han oğlu Hârûn ric’at etmişti. Haleb’de büyük bir korku hüküm sürüyordu. Fakat imparatorun büyük ordusu burada şiddetli bir açlığa mahkûm ol­ 70 îbn Şaddâd, 24b.


du. Gerçekten bir yandan Mısır ve Suriye’de hüküm süren kıtlık, öte yandan da, kaynakların belirttiğine göre, Türkmenlerin bütün gıda mad­ delerini yok etmeleri Bizans ordusunda çok zâyiâta sebep oldu. Fakat daha mühimi, Afşin idâresinde bulunan Türkmenler, eski taktiklerine baş vurarak, imparatorun önünden çekildikten sonra tekrar iç Anadolu’­ yu istilâya, Sakarya boylarında ilerilemeğe başladılar. Nihâyet Amûriyye (Amorion) şehrini fethettiler. Bu haberi alan ve büyük bir teessüre kapılan imparator artık daha fazla kalamayarak döndü. Fakat dönüşün­ de ordusunu Anadolu’da Türkmenlere karşı dağıttı. Bir kısmını Haçatur’a verip Kilikya’ya giren Türkmenlere karşı gönderdi. Silifke havâli­ sinde perişan edilen Türkmenler sâhilden zorlukla Haleb’e vardılar71. Gerçekten Afşin imparatorun hareketinden sonra, 461 (1069)’de, İs­ lâm târihinde.Abbâsî halîfesi Mu’tasım (833-842)’m, yine Türk askerleri ile aldığı Amûriyye şehrini feth etti72. Bu fetihte imparatora düşman bir Bizans kumandam (batrîk) kendisine yardım etti ve Mu’tasım zamanında Bizans’a karşı zaferler kazanan selefi ve adaşı Afşin’in hâtırasını canlan­ dırdı. Afşin bu mühim ve müstahkem şehrin fethinden sonra sayısız esir ve ganimet ile döndü. İmparator İstanbul’a hareket edince ordunun tev­ zii ve perişanlığı dolayısı ile Afşm’a karşı çıkmadı. Sibt’e göre vaktiyle “H a z a r h a v â l i s i n d e m u k î m o l a n ” Afşm Urfa havâ­ lisinde kışlamak üzere hareket etti73. Böylece imparatorun bu büyük se­ feri Türklerin ilerilemesine bir engel teşkil etmedi. Türkler sûrları bu­ lunmayan Konya şehrini de ilk defa 1069’da fethettiler. Bu sırada Ana­ dolu’da Afşin’den başka Sanduk ve Ahmed-şah da fetihler yapıyordu. Gerçekten İbn ul-Adîm’e göre “Sanduk, 462 senesinde, azîm bir asker ile Rum’dan Haleb’e döndü. Ma‘arra, Hama ve Hims taraflarında kış­ ladıktan sonra emîr Mahmud5dan mal ve hediye alarak tekrar Rum ga­ zasına hareket etti”74. İmparator biri Manuel Komnenos kumandasında Sivas’a, diğeri Ermeni Filaretos kumandasında Malatya’ya iki ordu şev­ ketti. Bu sırada imparatorun bir elçi ile birlikte 100.000 dinar para, 4.000 11 İbn ul-‘Adîm, Buğya , 84b-85a; Tarih, s. 12-15; İbn ül-Esîr, X, 20; Sibt, 239b; ‘Azîmî, nşr. Cahen, JA (1938), s. 438; İbn Kalânîsî, 98; Mathieu, 161 v. d.; Sür­ yânî Mihael, 168; Abu’l-Farac, 218; Zonaras, 105a; Attaliates, 94, 105, 110; Shylitzes, 661, 670, 673; İbn ul-Cevzî, VIII, 256; ‘İmâd ud-Dîn: 36; Lebeau, XIV, 470­ 487; Lauıent, s. 25. 72 E ski -şeliir- Akşelıi r yolu üzerinde, bk. Ramsay, A nadolunun tarihi coğrafyası, İstanbul, 1961, s. 253. 73 ‘Azîmî, s. 358; İbn ul-Cevzı, VIII, 254; Sibt, 242b-243a; İbn ul-Esîr, X, 144; Baybars Mansûuî, 280a; Abu’l-Farac, 218; Zonaras, 105a; Attaliates, 121 v.. d. 74 Buğya , 85 a; Târih, II, 16. '


çeşit kıymetli elbise ve 300 katır hediye gönderip mukabilinde bir sulh teklifinde bulunduğu rivayeti var ise de75 bunun aslı olmadığı ve başka bir teşebbüsle karıştırılmış bulunduğu görünüyor.

9. Alp  rslan ’ın Anadolu ve Suriye Seferi

Bu sulh teşebbüsü vârid olsa dahî bunun gerçekleşmesi ve devamı imkânsızdı. Zîra ne Bizanslılar Anadolu’yu terkedebilirdi ve ne de Türklerin dönmesine ve başka bir yurt bulmasına imkân vardı. Bu sebeple, Alp Arslan böyle bir sulhe bağlı kalsa bile, Türk m enleri durdurmak ve geri çekmek elde değildi. Bundan başka Diogenes, şark seferi tatmin edici bir netice vermemiş olmasına rağmen, kendisini kâfi derecede kuv-..................... vetli hissediyor ve Anadolu’yu kurtaracağına inanıyordu. Bununla bera­ ber Alp Ârslan’ın ilk hedefini de Bizans değil Mısır Fâtım îleri teşkil ediyor; Anadolu’dan eskiden islâmlara âit ve şimdi Bizans’ın elinde bu­ lunan bölgeleri feth eylemeği kâfi görüyordu. Gerçekten Bizanslılarm hücûmları ve zayıflayan Fâtım îlerin tahriki karşısında bir yandan Ha­ ; leb emîri, öte yandan daha mühim olarak Mısır vezîri sultanı dâvet ediv:: yorlardı. Mısır vezîri Nâsr üd-devle Hamdân ile ordu kumandam Badr I ül-Camâlî arasmda başlayan mücâdele dolayısı ile vezîr, 462 yılında, f Ebû Ca‘far Muhammed b. Ahmed al-Buhârî’yi Haleb kadılığına tâyin ederken aynı zamanda onu Selçuk sultanına elçi gönderiyor ve ona Mıp sır’ı teslim edeceğini ve bu sûretle Şi’îliğe son verilmesine kararlı oldu|i; ğunu bildirmekte idi. Fâtım îlerin Şam vâlisi Pars-togan da İbn Hamdân £ tarafını tutunca Bedr ul-Camâlı Şam’a geldi. Bu sırada Fâtım î ordusun­ daki Türklerden başka Suriye’de Korlü idâresindeki Türkmenler yanmda, isyânlara karışıp bir kısmı Anadolu’ya, bir kısmı da Atsız v. b. beyler ile birlikte Y a v g u 1 u (Yavgıyya) Oğuzları da buralara gelmişlerdi. ? Bu durum ve dâvetler dolayısı ile Suriye-Mısır seferi büyük bir ehem­ miyet kazanmış oluyordu76. Alp Arslan bu sebepler ile 1070 Temmûzunda (462 Zilkade) büyük bir ordu ile hareket etti. İslamların elinde ve Selçukluların tâbiyetinde kalan Uc şehri Ahlat’a geldi. Urfalı Methieu’ya göre Alp Arslan Tuğrul beg’in ölürken alınmasını vasiyet ettiği Malazgird ve Erciş kalelerini sür’atle fethetti. Bu esnâda Diyarbekir Mervânî emîri Nizâm ud-dîn’in |v;

|i P

_______________________

'

75 ibn ül-Esîr, X , 144. 76 îbn ul-‘Adîm, B uğya , 85b-86a; Tarih, II, 18 v. d.; İbn Muyassar, 19 v. d.; ‘Azîmî, s. 359; îbn Kaiânîsî, s. 92-93; İbn ul-Esîr, X , 20 v. d.; Sibt, 248 a.


kardeşi Sa‘îd huzura gelerek Diyarbekir hâkimiyetinin kendisine veril­ mesini dilemiş ve galiba Horasan sâlârı ve arkadaşlarını öldürdüğü ve sâdık bir tâbi olmadığı için Nizâm ud-dîn’e kızan sultan bu dileği kabûl etmiştir. Bu sebeple sultan ordusu ile Diyarbekir’e vardı ve Dicle üze­ rinde “Harşafiyya” denilen mevkide ordugâh kurdu. Bu hudut şehrinin sûrlarını hayranlıkla temâşâ eden s u l t a n e l l e r i n i t e b e r r ü k e n h i s a r ı n t a ş l a r ı n a ve g ö ğ s ü n e sürdü. Vezîr Nizâm ül-mülk’ü Meyyâfârikinde oturan Nizâm ud-dîn’e gönderip kara­ rım bildirdi. Lâkin emîr büyük hediyeler, karısı ve hemşirelerinin niyaz­ *....lan ile önce vezîri yumuşattı; sonra da Armd (Diyarbekir)’e giderek sul­ tanın merhametini kazandı ve affa nâil oldu. Alp Arslan, ordunun mas­ rafları için, emîrin tâahhüd eylediği 100.000 dinarı, çiftçilerden alacağı­ .....nı öğrenince de,....“h a l k a ş e f k a t i d o l a y ı s ı ...i l e” bu para­ dan vazgeçti. Böylece sultan Diyarbekir idâresinde bir değişiklik yap­ madan hareket edip Bizanslılara âit Telhum ve Siverek kalelerini sür’at­ le düşürdükten sonra Urfa üzerine yürüdü77. Alp Arslan 1070 Teşrin I. (463 başı) de Urfa önünde ordugâhını kurdu ve bir müddet şehrin teslimini bekledi. Sultan diğer arap emirleri gibi Halep emîri Mahmud’un ve Han oğlu Hârûn’un da hazır bulunma­ sı için Ebû Ca‘far Buhârî’yi gönderdi ise de Mahmud gelmedi; Hârûn da bu sırada ölmüş bulunuyordu78. Urfa (Ruhâ, Edessa) eski kültür ve dinî bir merkez olarak meşhûr bir şehir idi. Bir kaynağın rivâyetine gö­ re bu sırada şehirde 80.000 Ermeni, 20.000 Süryânî, 6.000 Rum ve 1.000 Frank (efrenci) vardı70. Şehir çok müstahkem, müdafaa imkânları mü­ sait idi ve Bulgar Basil adlı bir kumandanın idâresinde bulunuyordu. Bu sebeple Urfa takriben iki ay süren şiddetli bir muhâsaraya mukave­ met etti. Fazla vaktin kaybı mahzurlu olduğundan ve şehir, muhâsara •kaldırıldığı takdirde, 50.000 dinar ödemeyi teklif ettiğinden sultan bir barış yapıp 20 ikinci Kânun 1071 (14 Rebiyülâhir 463)’de Fırat nehrini geçti. Buhâralı Kadı Ebû Ca’fer Muhammed Alp Arslan’a: “E f e n ­ d i m i z ; n i m e t i n d e n d o l a y ı A l l a h a ş ü k r e d e r i m. Z î r â b u n e h r i n e e s k i z a m a n l a r d a n v e n e de î s ­ l â m d e v r i n d e , k ö l e l e r m ü s t e s n â , T ü r k h ü k ü i m-

77 İbn ul-Azrak, 152b; Sibt, 252a; İbn ul-Esîr, X, 22; ‘İmâd ud-dîn, 35; Mat­ hieu, 163 v. d.; Abu’l-Farac, 219; Türkçe anonim Selçuk-nâme, Edirne Bâdi Efendi kitapları No: 559 (2314) 19a. 78 İbn ul-‘Adîm, II, 19; Sibt, 248b. 29 Siyar ul-âbâ al-batarîka, Paris, Bibi. Nat., Ar., 302, s. 165; Ar., 305 s. 246.


d a r ı o i a r k, i l k d e f a s i z g e ç i y o r s u n u z ” dedi. Bun­ dan hoşlanan Sultan da bütün emirleri ve beyleri çağırarak bu sözleri tekrarlattı ve kendisi de Allaha hamd etti80. Halep emîri huzûra gelmemekte inâd gösterdiğinden Alp Arslan, sonradan kendi unvânı ile anılmış bulunan, Tell-Sultân (Sultan tepesi) üzerinde ordugâhını kurarak H aleb’i muhâsaraya m ecbûr kaldı, Yavuz Sultan Selim de Mısır seferinde aynı tepe (Sultan öyüğü) üstünde karar­ gâhını kurmuş; aynı kudret ve îmana sâhip iki Türk sultanı burada da birleşmişti. 1071 Nisanı ilk günlerinde başlayan muhâsara uzun sürdüğü hâlde ancak bir gün hücûm yapıldı. Dindar sultan “R u m 1 a r k a r ­ ş ı s ı n d a k i bu h u d u t ş e h r i n i kılıç ile f e t h e t ­ m e k t e n k o r k a r ı m ” diyerek Diyarbekir sûrları önünde olduğu gibi burada da gaza mefkûresini belirtiyordu. Emîr Mahmud nihâyet annesi ile birlikte ve “o ğ u z k ı y a f e t i n d e ” (fî ziyyı ul-guz), Mayıs ortasında, sultanın huzûruna geldi, ve annesinin şefaati ile affa nâil oldu. Sultan Haleb hâkimiyetini tefviz eden menşûrunu da ihsân et­ tikten sonra Mısır üzerine yürümeğe karar verdi; Fakat bu sırada idi ki, Bizans imparatoru elçisi ile gönderdiği mektubunda Alp Arslan’dan Malazgird, Ahlat, Erciş ve Membic şehirlerinin terkini istiyor, aksi takdirde büyük bir ordu ile hareket edeceğini bildiriyordu. Gazaba gelen Alp Arslan elçiyi sert bir cevap ile geri gönderdi. Fakat imparator Diogenes’in sayısız bir ordu ile Erzurum (Kalîkala)’a doğru ilerilemekte oldu­ ğuna dâir gelen haber sultanı telâşlandırdı. Halbuki elçinin gelişi Bizanslılarm taarruz edemeyecekleri kanaatini veriyordu. Bu durumda sul­ tan en seçkin (hassa) askerlerini yanma alarak Suriye ve Mısır yolundan döndü ve ordusunun Halep emîri Mahmud ile birlikte sefere devamını emretti. Alp Arslan’m bu sür’atli ve telâşlı dönüşüne şahit olan Bizans elçisi bu hâli imparatora bir m üjde haberi olarak ulaştırdı81. Alp Arslan Afşm hakkında merakla beklediği haberi de bu sırada aldı. Filhakika Ahlat’a varan Afşm sultanın gönderdiği mektubunda : “îşte Rum ülkelerini istilâ edip büyük bir ganimet ile döndüm. R u m la r b i z i m l e s a v a ş a c a k k u d r e t t e değildir” ifâdesi

80 İbn ul-‘Adîm, Buğya, S6b, 186b; Tarih, II, 20; İbn Hallikân, II, 60; Sibt, 252b-253a; S. A. Batarika, s. 166-168; Mathieu, s. 165; T ü rk çe A nonim , 19b; J, Laurent, D es G recs aux Croises, Byzantion, I, 370-376. 81 İbn ul-‘Adîm, Buğya , 86b-87b, 186a; Tarih, H, 2 0-23; Sibt, 253a-253b; ‘Azîmî, 359; îbn Kalânîsî, 99; T ü rk çe A nonim , 19b-20a; Abu’l-Farac, 220; Bryenııios bu elçinin L . D iabatenis olduğunu söyler, s. 489, cihân hâkim iyeti , II, s. 78.


ile zaferlerinden aldığı gururu belirtiyor ye Alp Arslanl da ümitlendi­ riyordu82. 10. El-basan ve Yavgulular M eselesi

Alp Arslan Hemedan’dan Anadolu’ya hareket ettiği zaman El-ba­ san (Er-basgan) da idâresinde bulunan y a v g u 1 u (yavgıyya) Oğuzla­ rından bir tâife ile birlikte sultanın önünden kaçıp Anadolu’ya geliyor ve Bizans’a sığınmak istiyordu. Onun ne adı ve hüviyeti ve ne de bu tâifenin ismi ve menşe’i bugüne kadar muamma olmaktan çıkmış değil­ di. Anadolu ve Suriye’nin fethi ve iskânında büyük bir rolü olan bu tâife reisinin adı kaynaklarda çok bozuk yazılmış olmakla berâber verilen ka­ yıtların mukayesesinden bunun Er-basgan (Er-basan) olduğu anlaşılmak­ tadır. Nitekim bu devirde Yağı-sıyan, Yağı-basan isimleri de henüz Yağısıgan ve Yağı-basgan şeklindedir. O, Tuğrul beg’in ölümü ile başlayan saltanat mücâdelelerinde Süleyman’ı tanımayıp Erdem ile birlikte Kazvin’e gitmiş ve orada Alp Arslan nâmına hutbe okutmuş ve bu hâdise ile tarih sahnesine çıkmıştır83. Bu sebeple Kazvin’de hüküm süren ve türkmenlere karşı himâyesinden dolayı Şîrvânşâh’tan yıllık 30.000 dinar vergiyi 459’da isteyen “Türk El-basan”m aynı şahıs olduğu âşikârdır84. Sibt’in Er-basgan okunması gereken kayıtları yanında yine burada bir yerde El-basân (232b) imlâsı da buna uymakta, ve bu devir isimleri dolayısı ile son şeklin tercihi lâzım gelmektedir. Gariptir ki onun ismi Er­ meni ve Bizans kaynaklarında da başka şekillerde olup (Guedric, Khruc veya Khrisoskül) izahı yapılamamıştır. Bununla berâber Mathieu onu: “S u l t a n A l p  r s l a n ’ ı n â i l e s i n d e n ve ona karşı g i z ­ l i i s y â n” hazırlayan85 ve Bryennios da “s u l t a n ı n s o y u n ­ d a n ve t a h t ı e l e g e ç i r m e k isteyen”86 bir insan olarak göstermekle onun hüviyetini belirtirler./ Nitekim Ravendi87 ve anonim Selçuk-nâme88 Er-basgariı Selçuk’un torunu ve Yunus’un oğlu olarak kaydetmişlerdir. Selçuk’un diğer torunları İbrahim Ymal ve Kutalmış gibi o da Selçuk devletinin merkeziyetçi gelişmesinden memnun olma­ mış; Kavurt ile birlikte 1067’de ayaklanmış ve Kavurt’un öncü kuvvet­ 82 Sibt (İbn Kalânîsî,) s. 102; Türkçe Anonim, 20b; Abu’l-Farac, 220.

83 84 85 86 87 88

‘imâd ud-Dîn, 28; İbn ul-Esîr, X, 10. Tarih ul-Bâb, 13. Chronique, s. 162. Byzantion, XXIII, 485. Râhctt us-Sudûr, s. 87. Fârisi Selçuknâme, s. 8.


leri başında savaşmıştır89. Esasen Alp Arslan, eniştesi El-basan’dan da­ ha evvel şüphe eylediği için, hemşiresi Gevher Hâtun’u Kavurt’un ya­ nından getirmiş ve bir nevi rehine olarak bir daha yanından ayırmamıştır90. Alp Arslan, karşısında, Kavurt ile birlikte yenilen El-basan Kavzin’e dönmüş; 459’da Şîrvânşâh’tan yıllık vergi istemiş ve sultanın Kafkasya’ya hareketi ile önünden kaçmış; iki sene oralarda kalmış ve sultan Anadolu seferine çıkınca “Yavgıyya”dan bir cemâat ile birlikte Rum beldelerine gitmiştir91. Başka bir yçrde “A l p A r s l a n ’ d a n k a ç a n bu Yavgıyya’dan bir kısmı da Suriye’yi istilâ etti” ifâdesi ile başlayarak Hârizmli Atsız idâresinde bu “Turkmân al-yavgııjya”} 462’de, fetihlere gi­ rişerek Kudüs, Remle ve Taberîye’yi alıp beyleri arasında taksim ettiler ve bir T ü r k m e n b e y i i ğ i kurup Abbâsî halîfesi adına hutbe okuttular; Filistinde Şi’î hâkimiyetine nihâyet verdiler. Bu sebeple melik unvânmı alan Atsız uzun hikâyeleri olan bir mücâdeleden sonra Mısır’ı da fethe teşebbüs etti92. Yavgıyya hakkında kayıtlarına devam eden Sibt, Kavurt ile Melik­ şâh arâsmdaki mücâdelede El-basan’m karısı Gevher Hâtûn da koca­ sından sonra Kavurt’u desteklediği için Nizâm ül-mülk onun malını ve 50.000 dinar nahdini müsâdere etmiş ve o da “R û m b e l d e l e r i ­ ne g i d e n Yavgıyya’ya yetişmek maksadı ile Azerbaycan’a hareket etmiş” ve bir gaile çıkaracağı endişesi ile vezir asker göndererek yolda bu mücâdeleci hâtunu öldürtmüştür93. Bir başka yerde “Denildiğine gö­ re s u l t a n ı n (Melikşâhm) a m c â z â d e s i o l a n K u t a l m ı ş o ğ l u S ü l e y m a n S u r i y e ’y e i n e n b u Yavgıyyo'ya. mensuptur” ifâdesi ile bu ismin şumûl ve mânası bakımından mühim bir kayıt daha verilmektedir. Bu arada I. Kılıç Arslanm İran’dan Anado­ lu’ya gelişinde yanında Yavgıyya boylarının bulunduğu da kaydedil­ miştir94. Suriye’deki bu yabgulu Oğuzlarının reisi Atsız’m da K i n ı k boyundan (min cîl Kınık) olduğuna dâir bir kaydı95 da ilâve edersek bu

89 Sibt, 232b. ' 90 Sibt, 219b. 91 Sibt-Kalânîsî, s. 100. 92 Sibt, Topkapı, 2907, X III, la , 4b, 15b, 23a; İbn Kalânîsî 108-112; îbn Şad­ da d, Şam 1963, s. 131, 173, 183; îbn ul-‘Adîm, II 31, 4 7 ; İbn ul-Azrak, 153b; ‘Azîmî, 362; Âbât ul-batârika, s. 183. 93 Sibt, 25a; T ü rk çe A nonim , 19a. 94 Sibt, 82a; 193a. 95 îbn ul-Azrak 153b.


Y a v g ı y y a adı’nın etnik bir mâna ifâde etmediğini ve bu isimde bit Türkmen boyunun mevcut olmadığmı belirtmiş oluruz. Selçuk-oğullarma mensup olan Yavgıyya adının Oğuzların Y ı v a boyu adma benzediği ve bu sebeple Yıvak veya Yuvak okunarak bunla­ rın 24 oğuz kabilesinden Yıvalar olduğu düşüncesinin artık doğru.olma­ dığı meydana çıkıyor96. Zâten tarihî olduğu kadar filolojik bakımdan da bu fikrin te’yidi mümkün değildir. Zîrâ Selçuklular zamanında olduğu gibi97 Hârizıtışâlılar ve Moğollar zamanında da ismi çok geçen Y ı v a boyu adına Yıvak ve Yuvak şekillerinde rastlanmış değildir. Bu sebeple Yazıcıoğlu’nun, sâdece bir beytinde K ı n ı k ile âhenkleştirmek için, verdiği .bir Yîvak imlâsına bir delîl nazarı ile bakılamaz98. Böylece Sel­ çuk’un ölümünden sonra Tuğrul ve Çağrı Beylere mensup Türkmenler S e l ç u k l u l a r (Selçukiyan), diğerleri de beylerine nisbetle....Y ı n a l 111 a r (Ymaliyan), daha küçük guruplar da Y a ğ m u r l u l a r (Yağmuriyan), ( Kı z i l i y a n) gibi Arslan Yabgu Oğuzlarının da onun unvânı ile Y a b g u l u l a r (Yâbguyân > Yavgıyân, Yâvgvyya gibi Farsça ve Arapça şeklinde) adiyle zikredilmiş olması tabiî idi. Arslan Yabgu’nun esir edilmesinden ve mensuplarının dağılmasından sonra . bu ismin de unutulduğu ve muhakkak kaynakların kavrayamadıkları için onu Nâv~ giyân, Nâvgiyya, Yavgıyya ve bâzan da doğru olarak Yavgıyân, Yâvgıyya şekülerine sokmuş olmalarını anlamak mümkündür. Bu sebeple sultan Mahmud tarafından Horasan’a nakl edilen Arslan Yabgu oğuzlarına muahhar kaynaklar bu ismi ve menşeini bilmediklerinden, diğerlerinden ayırmak için “I r a k O ğ u z l a r ı ” adını vermiştir. Tuğrul ve Çağrı beylere karşı gelen ve bu yüzden onların önünden kaçan bu Oğuzların adı sonraları İbrahim Ymal, Kutalmış ve El-basan gibi şehzâdeler etra­ fında toplanan Oğuzlara da teşmil edildiği ve bu münâsebetle Sibt, Kutalmış oğullarını ve onlar gibi Kınık boyundan olan Atsız’ı yabgululardan saydığı ve bu suretle bu ismin etnik değil siyâsî bir mâna ifâde et­ tiği anlaşılmıştır. ' Anadolu’nun iskânında mühim rolü olan bu Türkmenlerin, 543 (1140) te, bu ülkede hâlâ Yâvgıyya adı ile bir topluluk teşkil etmeleri ve bu isimde meydana çıkmaları tabiî idi. Filhakika bu sene bu tâife ile “Rumlar arasmda bir savaş olmuş ve T a n r ı n ı n y a r d ı m ı i l e

98 F. Köprülü, Belleten, I, 287; M. Hali] Ymanç, s. 68; Faruk Sümer, TM, IX, 153. 97 Kâşgarlı, I, 56, III, 18, 20. 98 Tarih-i Al-i Selçuk, nşr. Houtsma, s. 205.


müslümanlar zafer k a z a n m ı ş t ı r”99. Moğolların geli­ şinde dahi M ı s ı r v e S u r i y e a s k e r l e r i n i n öncülier i n i, Ahlat kapısında bozguna uğrayıp Şam ve Mısır’a giden Hwârizm askerleri ve “Yâvgiyân” teşkil ediyordu100. Ayni devirde İbn B îb î’nin şar­ kî Anadolu’da âsâyişi bozanları da “âsî Türkler ve yavgıyarim halefle­ ri”101 göstermesi isim ve mevcûdiyetlerinin henüz kayıp olmadığını ifâde eder. Anadolu’da Sinop, Ordu, Çorum, Sivas ve Erzurum vilâyetleri dâ­ hilinde rastladığımız Yavı, Yavu köy adlarının bunlara ait olduğu aşi­ kârdır102. Selçukluların Hârizm ve Horasan’a gelişinden önce Navegî (Yavgı) ordusu ile Ahmed isminde kudretli bir kimsenin 1006 (396) yılında Bayhak havâlisine geldiğine dâir bir kaydı da bu mânada mütalâa etmek mümkündür103. Vezîr Nizâm ül-mülk de “Rûm gazasına” giden ve bu münâsebetle Navegiyan arasmda bulunan bir kimseden bahsetmekte­ dir104. Büveyhîlerden ‘Adud ud-devle zamanında (ölm. 983) gösterilen bu hâdisede ve isimde bir hatâ yoksa Selçuk Oğuzlarının çok erkenden İslâm dünyası işlerine karıştıklarına delâlet eder. Nitekim Çağrı beg’in 1018’de Anadolu akınım yaparken Azerbaycan’da Türkmenlere rastla­ ması Selçuk Oğuzlarının çok erken Mâverâünnehr gönüllerine karışarak Bizans’a karşı gazaya başladıklarını belirtir. İran müelliflerinin bu ismi anlayamayarak Farsça Navek (ok)e benzetip onu Nâvegiyân şekline sok­ maları sebebini anlamak mümkündür. Fakat bunun Farsça bir mânası olmadığı gibi Türkçe “ra” üe başlayan bir kelime de bahis meVzûu de­ ğildir. Farsçada yağma mânasını taşıyan yavegi eğer yavgu (yabgu > yavgu) dan gelmiş değilse onunla başka bir münâsebeti olamaz. Esâsen bu Farsça kelimenin yavegiyan (yavgıyan) gibi bir cemi şekli de yoktur. Sultan Sancar’m bir mektubunda geçen yavgî kelimesi de nâşir tarafın­ dan anlaşılmamıştır105.

99 ‘Azîmî, 214a. Metinde Y adukiyye veya Badukiyye tarzındadır. 100 Reşîd ud-Dîn, nşr. Çuatremere, s. 342; İran tabı ,s. 721; naşirler kelimeyi anlayamamıştır. 101 el-Evâm ir el-Alâiyye ,- Ankara, 1956, s. 48 5 ; Râvendî ,s. 340. 102 Bk. Köylerimiz, İstanbul, 1933, s. 771-772. 103 İbn Funduk, 51, 267. 104 Siyâset-nâm e , s. 70. 105 Sa‘îd Nafîsî, Bayhakî, III, 1464. Ahmed Ateş merhûm Yabgulular m eselesi adlı makalesi ile (Belleten, sayı 115, s. 5 1 7 -5 2 5 ) bizim bu görüşümüzü tenkîd eder­ ken tarihî meselelerimize nüfûz edemediğini göstermiştir, ki bu husus kısaca ele alınacak ve eserimiz henüz neşredilmeden merhûm arkadaşımızın hangi hislerle bu hatanın kurbanı olduğu da izah edilecektir.


Alp Arslan önünden kaçan ve Afşin tarafından tâkip edilen El-ba­ san büyük bir y a b g u 1 u türkmen kütlesi ile Anadolu’ya girdi. Bi­ zans’ın şark ordusu kumandanı Manuel Komnenos, durumdan habersiz olarak, Sivas’ta onun karşısına çıktı. El-basan istemeyerek giriştiği bu sa­ vaşta onu mağlûp ve askerleri ile birlikte esir etti. Selçuk şehzâdesi esi­ rine saltanat mücâdelesinde yenildiğini ve Afşin tarafından tâkip edil­ diği için buralara geldiğini ve İstanbul’a gitmek ve imparatora sığınmak kararında olduğunu söylediği zaman, Mathieu’nun ifâdesi ile, “b ö y l e b i r h â d i s e g ö r ü l m e m i ş ve i ş i t i l m e m i ş ” bulundu­ ğundan Manuel buna müşkilâtla inandı ve nihayet onunla beyhude sa­ vaştığını anladı. Durum meydana çıkınca, galip ve mağlûp, birlikte İs­ tanbul’a gittiler; Yabgulular Anadolu’da kaldı. İmparator Diogenes onu şerefle kabûl etti ve kendisine bir vâlilik de verdi106. Afşin EL-basan’a yetişmek gayesi ile bütün Anadolu’yu geçerek, rivâyete göre, Kadıköy’e kadar ilerledi. Afşin imparatora adam göndere­ rek iki devlet ve hânedan arasmda dostluk olduğunu ve bu sebeple bu seferinde hiç bir yere tecâvüz eylemediğini, Y a v g u l u l a r m (Yâvgıyya) s u l t a n ı n d ü ş m a n ı bulunduğunu ve Bizans topraklarını da tahrip eylediklerini, eğer imparatorun sultana bir düşmanlığı yoksa Elbasan’ı teslim etmesi gerektiğini bildirdi. Fakat imparator bu teklifi red­ dedince Afşm geri dönerek, 1070 son baharı ve kışında, müstahkem şe­ hir ve kaleler müstesnâ, bir çok bölgeleri istilâ etti ve ilk defa olarak da onunla Türk akmları Honas (Khonae)’a kadar ilerledi. Bu şehri feth ettikten sonra kış bastırdığı için şarka doğru çekildi. Lâkin yükselen kar yüzünden Zamantı (Pmarbaşı)da durakladı. “M e r y e m d e r b e n d i”nde ordusunun ısınma ve iâşesi için zorluklar ile karşılaştı ve çok ölü verdi. Karların erimesi ile Ahlat’a hareket ederek durumu Haleb’de bu­ lunan sultana bir mektupla bildirdi107. Bâzı İslâm kaynakları Afşm’m İstanbul boğazına kadar ilerleyişini birinci seferine atfederken hâdiseleri iyi bilmediklerini ve karıştırdıklarını meydana koyarlar. Suriye seferinden sonra durumun daha da kötüleştiğini gören im­ parator Romanos Diogenes, 1070-1071 kışında, büyük ordusunu hazır­ ladı. O, Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktan başka İslâm ülkelerini is108 Mathieu, s. 162; Bryennios, 485 v. d.; Zonaras, 105b; Attaliates, 139 v. d.; Sibt, 254a; Türkçe Anonim, 20a-20b. 107 Sibt-Kalânîsî, 102; Türkçe Anonim, 20b; Abu’i-Farac, 220; Attaliates, 140; Laurent, 25 v. d.


tilâ ve hattâ Selçuk devletini de tahrip etmek maksadı ile Bizans tarihi­ nin en büyük ordularından birini ve belki birincisini vücûda getirdi. Bu ordu Balkan vilâyetlerinden, Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerinden ve Ermeni halkından başka Slav (rus), Bulgar, Alman (got), Frank, Ermeni, Gürcü, Hazar, Peçenek, Uz (oğuz) ve Kıpçak (ku­ man) ücretli askerlerinden terekküp ediyordu. Şark müslüman ve hıris­ tiyan kaynakları bu ordunun miktarını 200.000 ile 600.000 arasmda gös­ terir. Bu ordunun, yine mübalâğalı olmakla berâber, mancınıkçı, çarkçı, lâğımcı, kazancı, arabacı v.b. teknisyenlerinin de 100.000 kişi tuttuğu, kumandan (batrîk) ve subay sayısının 30.000’e bâliğ olduğu, silâh ve malzeme taşıyan arabaların 4.000, altın, gümüş ve hazînelerin ise sayı­ sız bulunduğu yazılmaktadır. H afif süvari kuvvetlerinden bir kısmını teşkil eden Uz (oğuz)larm 15.000 kişi olduğu rivâyeti de kayda şâyândır. Ordusunun azametinden mağrur olan imparator, zaferden şüphe etmeyerek, yalnız Anadolu’yu kurtaracağına değil İslâm ülkelerini de alacağına inandığından Irak, Suriye, Horasan ve Rey valiliklerini de ku­ mandanlarına vaad ediyor; câmiler yerine kiliseler inşâ edileceğini rivâyet ediliyor108. e İmparator bu muazzam ordusu ile, 13 Mart 1071 günü, İstanbul’dan hareketinden Önce, Türkçe Selçuk-nâme’ye göre, Ayasofya’ya giderek büyük bir dinî âyinde duâ ettikten sonra yola çıkmıştır. Bu ordu Eskişe­ hir’i geçip Kızılırmak vâdisini tâkip ile Sivas’a vardı. Orada El-basan’m zaferi doiayısiyle Rumların: “Erm eniler bize Türklerden daha fazla taş­ kınlık ve merhametsizlik gösterdiler” şikâyetleri ile karşılaşan Diogenes şehri tahrip etti ve ve pek çok Erm eni öldürdü. Ermeni prensleri Adom ve Abusahl’ı da Sivas’dan sürdü. Kumandanlardan Tarkhaniotes (Tarhan) ile Bryennios imparatora Sivas’ta veya Erzurum’da kalmayı, k ö y ­ l e r i t a h r i p ederek T ü r k l e r i a çl ığ a mahkûm etmeği tavsiye edecek kadar ileri gidiyorlar ve Anadolu’yu viran eylemekten çekînmeyorlardı. Nitekim Bizans kaynakları başka bir vesile ile Rumların kendi memleketlerini yağma ve tahrip ettiklerini söyleyorlar. İmparator İran’a varmak ve sultanı ezmek kararında olduğundan bu teklifi kabûl etmedi. Bu sebeple Erzurum’a varan imparator kendisine şark kuvvet­ leri ile iltihak eden Ermeni Basil’den, Alp Arslan’m korkusundan Irak’a çekildiği haberini aldı. İmparator Erzurum’da bir kısım kuvvet ayırarak 108 Ariştakes, 142 v. d.; Mathieu, 166; İbn ul-Azrak, 153a; îbn ul-Adîm , Buğya, 88a, 185b, 186a; Târih, II, 24 v. d.; Sibt (İbn Kalânîsî) 102 v. d.; T ü rk çe Anonim , 21a; İbn ul-Cevzî, VIII, 261; ‘İmâd ud-Dîn, 4 2 ; A h bâ r ud-D evle, 47; îbn ul-Esîr, X, 22. ,


(20.000 zırhlı) Gürcistan’a gönderdi ve arkasını emniyete almayı düşün­ dü. Sicilya’da araplara karşı savaşlarda şöhret kazanan Ursel ile Tarkhaniotes kumandasında 30,000 kişilik bir öncü birliği de Malazgirt ve Ahlat üzerine gönderip onlara yollan açmak, erzak hazırlamak ve tah­ ribat yaparak sultanın dönüşünü önlemek vazifesini verdi; kendisi de ar­ kadan büyük ordusu ile harekete geçti109. 12, Malazgirt Meydan Muharebesi İmparatorun hareketi haberi üzerine Alp Arslan’m Halep’den, boz­ guna uğramış gibi, sür’atle şarka döndüğü ve bu sebeple de Fırat’ı ge­ çerken hayvanlarının çoğunu kaybettiği rivâyetleri doğru olsa da110 onun Bizans ordusunun Erzurum (Kalîkala)’a varışı haberi ile Halep’ten hareket ettiğine dâir kayıtlar vârid olamaz111. Zîrâ sultan Halep’te Ma­ yıs ortalarında haberi alıp, İbn al-Azrak’a göre, Mayyafârikîn’e ve hattâ Musul’a kadar gitmiştir ki, bu husus Bizans kaynakları ile de te’yit edil­ miştir. Alp Arslan imparatorun Erzurum’a vardığı ve şarka doğru ilerle­ diği haberini de Mayyafârikîn (Sılvan)’da almış; başta Malazgirt kadısı olmak üzere o havâliden kalabalık bir halk gelip tehlikeyi ve himâye edilmelerini sultana bildirmişlerdi. Sultan da buradan Erzen ve Bitlis yolu ile Ahlat’a çıkmıştır112. Kaynaklar onun orada az bir kuvvet ile muhârebeyi kabûle mecbur kaldığı, karısını ve ağırlıklarını Nizâm ül-mülk ile birlikte Tebriz’e (veya Hemedan’a) gönderdiği, şehit olursa yerine Melikşâh’ı vasiyet eylediği hususunda müttefiktirler. Bununla berâber onun Halep’ten ayrılırken yanında bulunan sâdece 15.000 hassa asker­ leri ile savaşa girdiği doğru değildir. İstilâdan dönen Afşin’in mühim bir kuvveti de Ahlat’ta sultanı beklemekte idi. Bundan başka Mervanî emîri Nizâm üd-dîn’e âit askerler ile mahallî gönüllülerden mürekkep 10.000 kişilik bir müslüman ve Kürt askeri de ona iltihak etmişti113. Anadolu’da gaza yapan başka Türkmenlerin de savaşa katıldıklarını tahmin etmek mümkündür. Hattâ Fâtımîlere karşı Halep’te Türk ordusu ile kalan ve sefere memur edilen Ay-tekin’in Malazgirt savaşında bulunduğuna dâir bir kayıt114 oradan da bir miktar askerin yetiştiğini ifâde eder. Bununla 109 Mathieu, 166-168; Bryennios, 486-489; Zonaras, 106a; Attaliates, 10S v. d.; Skylitzes, 668-669; Laurent, 58, 76, 110 Sibt-Kalânîsî, 102; Türkçe anonun, 20b; Mathieu, 168. 111 İbn ul-‘Adîm, II, 23. xr3 İbn ul-Azrak, 152b-153a. : 113 Sibt-Kalânîsî, s. 102; Türkçe anonim, 21a. 114 Mîrhwand, IV, 81.


berâber sultanın askerlerini toplamaya fırsat bulamadan muharebeyi az bir kuvvet ile kabul ettiğine dâir kaynakların ittifakı bir şüphe uyandır­ mamaktadır. Nitekim savaş zamanında ve yakınında yaşayan bir Erm e­ ni yazarın, hepsinden daha itimada şayan olarak, “s u l t a n a âit diğer kuvvetlerin b i r l e ş m e s i mümkün olmadığ ı n d a n” ifâdesi her türlü tereddüdü gidermektedir115. Bu durumda Selçukluların 50.000 civarında olduğuna ve Bizanslılarm da 200.000’den aşağı bulunmadığına hükmetmek yerinde olur. Buna mukabil Bizanslılann 600.000 ve Selçuklularm 400.000’e baliğ olduğuna ve diğer bir mü­ ellifin de her iki tarafın 600.000 miktarına çığtığma dair mübalâğalı ve nisbeti ölçüsüz veren rakamlar da vardır116. i; ;iu... $; | | | | | ; | | I | | | |

Alp Arslan Türk üssü bulunan Ahlat’a vardığı zaman Tarkhaniotes ve Ursel kumandasındaki Bizans öncü kuvvetleri de bu şehre doğru ilerileyordu. Anadolu gazalarında çok şöhret kazanan ve Ahlat’a dönmüş bulunan Sanduk kumandasındaki Selçuk öncüleri bunları baskına uğrattı; onlar Malatya istikametinde kaçtılar; Önlerinde götürdükleri büyük bir haç ele geçirildi ve halîfeye iletilmek maksadı ile Hemedan’a Nizâm ülmülk’e gönderildi., Sultanın henüz gelmemiş olduğunu sanan imparator keyfiyeti öğrenmek istedi ve Ermeni kumandan Basil (Basilakis) bunla­ rm Ahlat garnizonuna âit Türk askerleri olduğunu söyledi ve bir kıt’a asker ile onlar üzerine yürüdü. Fakat bu kıt’a tamamiyle imha ve esir edildiğinden imparatora haber verecek bir kimse kurtulamadı. Romanos Diogenes Malazgirt’i tahrip ve halkın bir kısmım katlederken Alp Arslan de Ahlat’tan yukarı ilerileyor ve iki ordu uzaktan birbirini seyrediyordu. Kaynakların kayıtlarına göre iki ordu Malazgirt - Ahlat arasmda Rahva ovasında, Murat suyunun bir kolu üzerinde, tabiye eyliyordu. împaratorun sağ kanadında Aliates, sol kanadında da Bryennios kumanda ediyordu117. Alp Arslan’m yanında Sav-tekin, Afşm, Gevher-Âyin, Tarang (îbn al-Adîm’de Tarankoğlu), Sanduk (Bizans-ermeııi müelliflerince, Samuk) ve Ay-tekin bulunuyordu. Afşm ile birlikte bu devir gazalarında şöhret kazanan Ahmed-şâh, Dilmaç oğlu Mehmed, Tutu oğlu (sanıldığı gibi Davdav değil) nun da savaşta bulunduğunu tahmin etmek mümkün­ dür118. Muahhar kaynaklar, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da fe115 Aristakes, s. 143. 116 ibn Kalâsînî, s. 98; İbn ul-Adîm, B uğya 186a; İskenderiye patrikleri tarihi, s. 167. 117 İbn ul-Adîm, ‘İmâd ud-dîn. ” 8 İbn ul-Adîm, II, s. 56.


tihler yapan ve devlet kuran, Kutalmış oğlu Süleyman, Artuk, Ahmed Dânişmend, Mengücik, Saltuk, Çavlı ve Porsuk’un da savaşta bulundu­ ğuna dair rivayetlerini teyit etmek zordur. Hattâ Süleyman’m oğullan ile mühim bir rol oynadığı kaydı da vardır119. Fakat bunlar arasmda Kutalmış oğullan müstesna diğer beylerin ve Artuk’un savaşta bulun­ ması iktiza eder. İki ordu arasmda kuvvet fark? muazzam olmakla beraber Bizans ordusu din, milliyet ve mefkure bakımından çok ahenksiz ve hattâ bir­ birine düşman unsurlardan terekküp ediyordu. Nitekim daha ilk çarpış­ mada Tarkhaniotes’in kaçmış olması ve bunun üzerine şüpheye düşen imparatorun kumandanlarından sadakat yemini alarak onları tekrar vâlilik vaatleri üe tutmağa çalışmasında bu durum ile ilgili idi. Buna mu­ kabil Selçuklu.ordusu çok mütecanis, başlarında b ü y ü k....zja. f e r -. l e r kazanmış g e n ç ve k u d r e t l i bir s u l t a n ile tecrü­ beli kumandanlara sahip idi. Hepsi Türk İ s l â m m e f k u r e s i uğrunda birleşmiş ve mağlûbiyet hâlinde âkıbetin büyük tehlikeler ile dolu olduğunu kavramış askerler idi. Buna rağmen azîm kuvvet farkı dolayısı ile sultan ve askerler yine de endişededir. Bu sebeple şehitliği göze alan Alp Arslan kendisinden sonra Melikşâh için ordusundan sada­ kat istemiş; payitahtı ve devletin istikbali için Nizâm ül-mülk’ü gönder­ miş ve tedbirler aldırtmıştır. Bu endişe dolayısı ile sultan halîfenin el­ çisi İbn Mulıallebân ile birlikte Sav-tekin’i imparatora göndererek sulh teklifinde bulunmuştur. Bu sulh teşebbüsü münasebeti ile vukubulan müzakerelere dair kayıtlar çok mühimdir. Gerçekten, bâzı sadakatsizlik belirtilerine rağmen, kuvvetine mağ­ rur olan imparator sultanın elçilerine kaba bir muamele yaparak sulh tekliflerini reddetti. S u l t a n teklifinde d a i m î b i r b a r ı ş ve iki devlet arasmda d o s t .1 u k kurulmasını ileri sürüyordu. Bu teşebbüsle sultanın düşmanın durumunu öğrenmek istediği ve elçilerden bu hususta faydalanmağa çalıştığı rivayeti de vardır120.- İmparator tek­ lifi kaba bir muamele ile reddederken elçilere s u l t a n ı n nerede teslim o l a c a ğ ı n ı ve derhâl çadırlarını söküp uzaklaşmasın!! söylemekte121 ve İslâm kaynakları da daha ilgi çekici tafsilât vermekte­ dir. Filhakika imparator; “İ s f a h a n mı d a h a g ü z e l d i r , H e m e d a n m ı, bana ondan haber verin” diye sorar. İbn Muhalle119 Süryânî Mihael, s. 169. ıs» ‘fmâd ud-dîn, 39; îbn ul-Adım, II, 27. 121 Zonaras, 106b.


bân “İsfahan” cevabını verir. İmparator: “Hemedan’m soğuk olduğunu öğrendik. Biz İsfahan’da ve hayvanlarımız da Hemedan’da kışlar” ifa­ desi ile gururunu tekrar açığa vurur. Türk elçisi de artık dayanamaya­ rak: “h a y v a n l a r ı n ı z orada kışlar a ma sizin ne­ rede k ı ş l a y a c a ğ ı n ı z ı b i l e m e m ” tarzında çok ciddî ve manalı bir mukabelede bulunur122. Görüşmelerin bu mahiyeti hakkında da müslüman ve hıristiyan kaynaklarında tam bir m utabakat vardır. Mathieu’ye göre B i z a n s ordusundan s u l t a n a m e k t u p l a r yazılmış; “k o r k m a , or dunun b ü y ü k bir k ı s m ı s e ­ n i n l e b e r a b e r d i r ” haberleri bildirilmiş ve sultan da durumu öğrenmek için elçileri göndermiştir123. Bir Bizans kaynağı da, elçilerin gelişinden önce, “Uz (Oğuz)lar da t ü r k l e r e b i r i ş a r e t ” yol­ ladığını ve bu hâdisenin imparatora haber verildiğini kaydeder124. Hâdise Şamanî Türklerin soydaşlarına katılmaları ile gerçekleşmiş ve millî duy­ gular kendini göstermiştir. Bu şüphe üzerinedir ki, Diogenes yanında bulunan El-basan’ı (Khrisoskül) İstanbul’a göndermek lüzumunu duy­ muştur ki, onu ilk Selçuk sultanı Süleyman-şâh zamanında ve onunla temas halinde bir defa daha göreceğiz. Bizans ordusunda Kumlara tam düşman durumunda bulunan Ermenilerden başka Bizans kumandanları arasında bulunan rekabet ve münaferetler de bu ordunun zaafları ara­ smda idi. Bizans yazarları zekâsı ve enerjisi yüksek olan imparatorun etrafında bulunan hayin ve dalkavukların te’sirine kapıldığını da belir­ tirler. Bu duruma rağmen Diogenes elçileri kaba bir şekilde geri gönde­ rip teklifleri reddederken yine de zaferden emin bulunuyordu. Alp Arslan red cevabını, 24 Ağustos 1071 çarşamba günü, alınca çok üzüldü ve mukadder çarpışma için hazırlıklarım ikmale girişti. Sul­ tanın imamı Bulıaralı Muhammed b. cAbd al-melik: “E y s u l t a n ! sen A l l a h ’ın b a ş k a dinlere zafer vaadeylediği İ s l â m i y e t u ğ r u n d a c i h a d y a p ı y o r s u n ; b ü ­ tün m ü s l ü m a n lar m i n b e r l e r d e sana dua y a p ­ tığı cuma g ü nü - s a v a ş a giriş. B. e n , T a n r ı n ı n z a f e r i senin adına y a z d ı ğ ı n a i n a n ı y o r u m ”125 deyip bir keramet müjdesi ile Alp Arslan’m maneviyatını yükseltti. İs­ lâm dünyasının kaderi ile ilgili bir meydan muharebesi için halife de, bütün İslâm ülkeleri câmilerinde okunmak üzere, şu dua metnini her ta ­ ^

122 123 124 125

^

VİS-

İbn ul-Azrak, 153a. ^ C hron ique, s. 168. Zonaras 106a. ‘İraâd ud-Dîıı, 41; A hbâr ud-d ev le. 49; İbn ul-Adîm II, 27; îbn ul-Esîr, X , 22.


rafa gönderdi: “A l l a h ı m ! î s l â m ı n s a n c a k l a r ı n ı y ü k ­ s e l t ve h a y a t l a r ı n ı s a n a k u l l u k i ç i n e s i r g e ­ m e y e n m ü c a h i t l e r i n i y a l n ı z b ı r a k m a ; A l p Ar s l a n ’ ı d ü ş m a n l a r ı n a m u z a f f e r k ı l v e a sk e r l e r i ­ ni m e l e k l e r i n ile teyi t e y l e ; zira o s e n i n r ı ­ z a n ı k a z a n m a k i ç i n v a r ı n ı , c a n ı n ı ve h e r ş e ­ y i n i f e d a d a n s a k ı n m a y o r; o s e n i n y o l u n d a ve di ni ni n ü s t ü n l ü ğ ü için n a s ı l c i h â d e d i y o r ise s e n de o n u ö y l e c e k o r u ; d ü ş m a n l a r ı n ı k a h r e t!”. Halka hitap eden kısmında da: “E y m ü s 1 ü m a n 1 a r! temiz bir kalp ile s u l t a n a dua ediniz; küfrün kökünü kazımak ve İslâmm bayraklarını yüceltmek için yalvarınız” diyordu126. Bütün îslâm dünyasında okunan ve yükselen bu duanın da Selçuk ordusunu ne de­ rece şevklendirdiği tahmin edilebilir. Alp Ârslan’ın yaptıkları da bu manevi havayı kuvvetlendirmekte son dereceyi buluyordu. Filhakika o, çarşamba günü red cevabını alınca ordusunu pusu (k e m îîi)la m yerleştirdi; bütün tabiye tedbirlerini aldı ve düşmanı tarassuda girişti. Perşembe günü cuma sabahına kadar tekbir sesleri, davul, boru, haykırma v.s. gürültüler ve ok yağmuru ile Bizans askerleri uykusuzluk, korku ve şaşkınlık içinde bırakıldı. Henüz ciddî bir çarpışma olmamıştı. Alp Arslan cuma günü askerlerini topladı; atın­ dan inerek secdeye vardı: “Y a R a b b ı ! S e n i k e n d i m e v e ­ ki l y a p ı y o r , a z a m e t i n k a r ş ı s ı n d a y ü z ü m ü y e ­ re s ü r ü y o r v e s e n i n ' u ğ r u n d a s a v a ş ı y o r u m . Ey T a n r ı m ! n i y e t i m h â l i s t i r , b a n a y a r d ı m et ; s ö z l e r i m d e h i l â f v a r s a b e n i k a h r e t!” sözleri ile derin imanının gereğini yaparak başını yerden kaldırdı. Sonra da beyle­ rine ve askerlerine bu inanç ve kahramanlığının yüceliğini gösteren şu hitâbede bulundu: “B u r a d a A l l a h ’ d a n b a ş k a b i r s u l ­ t a n y o k t u r ; e m i r ve I k a d e r t a m â m i y 1 e onun e l i n d e d i r . Bu s e b e p l e b e n i m l e b i r l i k t e s a v a ş ­ makta veya s a v a ş m a m a k için u z a k l a ş m a k t a s e r b e s t s i n i z ” dedi. Bu imanlı ve heyecanlı sözlerden sonra bü­ tün askerler “A s l a e m r i n d e n a y r ı l m a y a c a ğ ı z ” ceva­ bını verince hep birlikte ağlaştılar ve muhârebenin âkıbetinden endi­ şeli oldukları için de, son ayrılış olması ihtimali ile vedalaştılar. Sultan beyazlar giydi, atının kulanlarmı sıktı ve eski bir şâmânî âdetine göre de a t ı n ı n k u y r u ğ u n u bağladı. Elindeki ok ve y a y ı n ı 126 Ahbâr ud-devle, 47-49; îbn uI-Adîm, Buğya, 188a.

\


bırakıp kılıç ve topuz (debbus) unu aldı. Bütün askerleri de aynı şeyi yapıp kader gününe hazırlandılar. Atma binen bu büyük ve kahraman sultan şu son vasiyet hitabede bulundu: “E y a s k e r l e r i m ! . Eğer şehit o l u r s a m bu b e y a z elbise kefenim olsun. O z a m a n r u h u m g ö k l e r e ç ı k a c a k t ı r . M e ­ lik ş a h ’ ı y e r i m e tahta ç ı k a r ı n ı z ve o n a b a ğ l ı kalınız. Z a f e r i k a z a n ı r s a k önümüzde çok h a ­ yırlı g ü n l e r o l a c a k t ı r”12T. Böylece artık muharebe başlıyor; Türkler Allah, tekbir sesleri, kös ve boru gürültüleri ve haykırmalar ile harekete geçiyor ve düşmanı hü­ cuma kışkırtıyorlardı. G erçekten de kuvvet azlığı dolayısı ile hücumun düşman tarafından yapılması tahrik edilecek ve ilerilediği takdirde Tarank’m kumandasında pusulara yerleştirilen mühim bir kuvvet arkadan saldırarak Bizans ordusu şaşkına çevrilecek idi. Nitekim imparator da bir kaç gün pusuda sessiz ve hareketsiz kalan Türk ordusunun bu tahrik hücumları karşısında ordusunu harekete geçiriyordu. Diogenes de ha­ zırlanırken, çadır-kilisede, papazların idâre ettiği bir dinî âyinde ve duâda bulunduktan sonra Bizans-ordusu çan sesleri ile hücuma geçti. Böy­ lece iki tarafın gürültüleri ve toz birbirine karışarak tarihin bir dönüm savaşı başlamıştı. Türkler burada da tatbik ettikleri eski taktiklerine gö­ re sahte bir hücumdan sonra çekilirken düşman ilerilemekte idi128. Sel­ çuklular kuvvet azlığını bu taktik ile gideriyor; saf hâlinde muhârebeye yanaşmıyor ve bunda muvaffak oluyorlardı. Filhakika Rumlar ilerleyin­ ce pusularda bulunan Türk kıt’aları arkadan ânî bir saldırışa geçerek düşmanı birden şaşkınlığa uğrattılar. Tam bu sırada idi ki kanadların uçlarında bulunan Uz (oğuz) ve Peçenek süvarileri, evvelce bildirdikleri ve kararlaştırdıkları üzere, müslüman ırkdaşlannm safına geçtiler. Bu hâdise Bizanslıları büs-bütün şaşırttı ve cesâretlerini kırdı12®. Bu Şâmanî Oğuzların reisi Tamış adlı bir bey idi130. Ermeni kaynaklarının açıkça itiraftan sakınmalarına rağmen çağdaş bir müellifin i m p a r a t o r u n bu esnâda “sebepsiz yere E r m e n i a s k e r l e r i n e ve milletine Öfkelendi” ibâresi131 onların da, daha 127 A hbâr ud-devle, 4 9 v. d.; ‘îmâd ud-Dîn, 41 v. d.; İbn ul Cevzî, VIII, 262; Sibt-Kaiânîsî, s. 103; İbn ul-Esîr, X , 23; Abu’i-Farac, 220; Mîrhwand, IV, 8 0 v. d., At kuyruğu bağlama an’anesini Kâşgarlı (I, 4 7 2 tercüme) ve Dede Korkut da kay­ deder (s. 63, 6 4 ) . 128 İbn ul-‘Adîm, B u ğya 89a; Târih, II, 2 8 ; Bryennios, 492; Attaliates, 157. 129 Aristakes, s. 144; Mathieu, s. 169; Zonaras, 106A. 130 Attaliates, s. 158. 131 Aristakes, 144.


önce olduğu gibi, savaş zamanında da kaçtıklarına delâlet ediyor. Nite­ kim tarafsız bir müellif olan Süryanî Mihael132 Bizanslılarm “b o z u k m e z h e p l e r i n i kabûle z o r l a d ı k l a r ı Ermeni l erj muharebede sırtını çevirerek k a ç t ı l a r ” ifâdesi ile bu durumu te’yit etmiştir. Bu sûretle imparator ordusunun dağılmakta ve Türklerin de şevkle ve sür’atle saldırmakta olduğunu görüyordu. O, ilk bozguna uğ­ rayan sağ kanada sol kanaddaıı yardım yetiştirmeğe çalışıyordu. Yedek kuvvetlerin kumandanı prens Andronikos Dukas da imparatorun öldü­ ğünü ilân ederek muharebe sahasından uzaklaştı. Alp Arslan bizzat muhârebeyi idare ediyor, birlikleri yoklayor ve hattâ bâzan da çarpışmalara katılıyordu. Bu atılganlıktan endişe eden Ay-tekin, sultanın önünde yer öperek, .ondan “İslâmlara acımasını ve vücudunu korumasını” -niyaz ediyordu133. Bu şaşkınlık içinde imparatorun, karargâhına ve hâzinele­ rine doğru, çekilmeğe başlaması ise tam bir dağılışa sebep oldu. Bununla beraber imparator bizzat kahramanca döğüşmekten de sakınmadı; kılı­ cını kullandı. Fakat nihayet öğle vakti başlayan meydan muharebesinin âkıbeti akşamleyin belli olmuştu. İmparator ve kumandanları esir edil­ di. Geceleyin devam etmesine rağmen de savaş bitmiş, esir, ölü ve firarı olarak sabahleyin artık bir Bizans ordusu kalmamıştı. Alp Arslan’a imparatorun da esir edildiği haber verildiği zaman o buna inanmıyordu. Bizans’a giden elçi hey’etinde bulunanlar tarafından tanınmış olmasına rağmen tereddüt devam ediyor; hakkında türlü hikâ­ yeler nakledilen Sa’d ud-dîn Gevher Âyin’in kölelerinden Şâdî tarafın­ dan yakalanmış bulunuyordu. Fakat esir Rum generallerinin ve husu­ siyle öncüler ile birlikte ve ilk defa esir edilen Basilakis’m gösterdiği tazim şüpheleri gidermişti. Alp Ârslan’ın imparatora çök alicenaplıkla muamele ettiğinde İslâm ve hıristiyan kaynakları tam bir ittifak hâlindedir. Filhakika Romanos Diyogenes huzura getirildiği zaman sultan onu kucaklamış ve: “İ m p a r a t o r ! m ü t e e s s i r o L m a y ı n ı z ; insanların maceraları böyledir. Size esir değil b ü y ü k b i r h ü k ü m d a r m u a m e l e s i yapacağım” sözleri ile onu teselli et­ miştir. Sultan imparatora hususî bir çadır kurdurdu; hizmetçiler verdi ve onu şerefli bir misafir gibi ağırladı134. Sultan imparator’a Ei-basan’m teslimi ve barış tekliflerini reddi sebeplerini sorunca o da: “E y S u l ­ t a n ! senin memleketlerini almak için çok para harcadım; türlü ırklar­ dan asker topladım; zafer mümkün olmadı; kendim ve memleketim esir 132 Chronique, III, 169. 133 Mîrhwand, IV, 81. 334 Zonaras, 107a, Bryennios, 494;


oldu. Kader böyle imiş; şimdi İ s n a t l a r ı n ı b ı r a k ve istedi­ ğini yap” diye vekarlı bir cevap verdi. Sultan: “b e n b u d u r u m a düşse i d i m sen ne yapardın” sualine de “d ü ş m a n a y a ­ pılması gerekeni yapardım” cevabını almca Alp Arslan sami­ mî ve vekarlı davrandığından dolayı onu takdir etti ve: “Ş i m d i s a n a ne y a p a c a ğ ı m ı s a n ı y o r s u n ” sualini tevcih etti. Üç ihtimali varit gören imparator şöyle mukabele etti: “Beni öldürebi­ lirsin; bu kasap işidir. Zaferini göstermek üzere beni şehirlerinde dolaş­ tırır ve satarsın; bu da sarraf işidir. Üçüncü ihtimâli söylemek ise, bir hayal veya delilik olur” dedi. Alp Arslan bunu öğrenmek için ısrar edin­ ce O, da: “b e n i t a h t ı m a iâde edersin; sana dost kalır, y ı l ­ lık ve r gi öder v e senin nâib (patrician) in olurum. Çağırdığın zaman askerlerim ile gelir, hizmet ederim. Beni öldürmekten sana bir fayda yoktur. Aksine yerime başkasını imparator yaparlar; o da sana düşman olur” dedi ve bu hale muharebe ile değil kumandanlarının lıiyaneti ile düştüğünü anlattı. Sultan bunun üzerine: “B e n A l l a h’a, m u z a f f e r olursam, sana iyi muamele yapacağımı ahdetmiş­ tim. Allah iyilik düşünenlerin arzularını yapar. Bu sebeple benden göre­ ceğiniz muamele bu üçüncü şıktan başkası olmayacaktır” diyerek büyük­ lüğünü ve asaletini gösterdi. Bu esir misafirini günlerce ağırlayıp teselli etti. Nihayet eski Türk usulüne göre “k a n l a r ı ile k a r d e ş o ld uk la r ın a delâlet eden bir muahede imzaladılar133. Bâzı muahhar kaynaklarda sultanın imamının esir imparatora, sembolik mânâda, bir sille vurduğu, sultanın bundan müteessir olması üzerine imamın bu­ nu “k ü f r ü t e z 1 i 1 i ç i n ” yaptığını söylediği, buna mukabil de Alp Ârslan’ın “bir kavmin büyüğüne zelil olduğu zaman merhamet ediniz” ata sözü ile cevap verdiği rivâyeti vardır136. Sultan ile imparator arasmda yapılan muahede-nâmenin mahiyeti ve maddeleri bize çok dağınık ve kifayetsiz bir şekilde intikal etmiştir. Bununla beraber imparatorun fidyesi için 100.000, Bizansm da yıllık 360.000 dinar, ödemeyi, evvelce İslâmlara âit bulunan Antajcya, Urfa, Membic, Ahlat ve Malazhirt beldelerinin Selçuklulara terkini, İslâm esirlerinin iadesini, talep halinde askerî kuvvet göndermesini, ve kızını da sultanın oğluna vermeyi taahhüt eylediği şüphe götürmez. Arista<s

135 İbn ul-Cevzî, VIII, 262-263; Sibt (Kalânîsî) 103; İbn ul-Adîm, Buğya, 89b, Târih, II, 29-30; A h bâr ud-devle, 52; ‘İmâd ud-Dîn, 43-44; İbn ül-Esîr, X , 23; îbn Şaddâd 82a-82b; Aristakes, s. 147; Mathieu, 169; Süryani Mihael, 170; Abu’l-Farac, 221-222. Eski Türklerin and içm ek suretile muahede ve yemin yapmaları ve kardeş olmaları usûl ve_ inanışları için bak. Cihân hâkim iyeti , II, s. 137. 136 Aksarayî, s. 17.


sı 1

kes’in137 fetih edilen yerlerin Türkler elinde kalacağına dair ifadesi bü­ tün şarkî Anadolu’yu şumûlüne almaktadır, ki esasen eskiden îslâmlara âit madde de bu mânaya gelmekte ve Toros dağları-Malatya ve Erzu­ rum hattı Ötesini içine almaktadır. Bu muahede Bizans’ı tamamiyle Sel­ çuklulara tâbi bir ülke haline getiriyordu. Nitekim yıllık vergi ve askerî yardım hizmeti yanında imparatora giydirilen hil’atler de tamamiyle ta­ biiyeti ifade ediyordu. Gerçekten Zonaras, Diogeııes’e “b a r b a r l a ­ r a m a h s u s b i r e l b i s e (hiVat) giydirildi” demekle bunu gösterir. îslâm kaynakları ise tafsilât vererek imparatora kaba ve kalansııva giydirildiğine, hususiyle üzerinde k e l i m e - i ş a h â d e t bu­ lunan bir s a n c a k verildiğine dair kayitleri bunu daha iyi bir şekil­ de aydınlatmıştır. Bununla beraber Bizans kaynakları yine de bu mua­ hedenin haysiyet kırıcı olmadığını ve sultanın imparatora şerefi ile mü­ tenasip bir şekilde yolcu ettiğini yazıyorlar, ki bu, Bizans müelliflerine mahsus mânâsız bir gurûr ve te’vilin burada da meydana çıkması dik­ kate138 şayandır. Gerçekten Alp Arslan, imparatoru iki Türk beyi ku­ mandasında bir kıt’a asker ile yola korken kendisini bizzat bir fersah mesafeye kadar götürmüş; ona 10.000 dinar da yol harçlığı vermiştir. İmparator Türk askerlerinin himâyesinde Erzurum yolu ile hareket etti. Muahedenâmenin bize çok eksik olarak intikal ettiğine dair en iyi bir delil de, şüphesiz, El-basan’m teslimine , âit bir kaydın mevcut olmama­ sıdır139. Malazgirt zaferi Türk, îslâm, Bizans ve hattâ dünya tarihinde, do­ ğurduğu çok şumüllü ve devamlı neticeleri itibarı ile, büyük dönüm nok­ talarından birini teşkil eder. Bu meydan muharebesi ve zaferin müstes­ na bir ehemmiyet taşıdığı zamanında da anlaşılmış ve bu sebep ile îs­ lâm dünyasında büyük bir sevinç yaratmış; şenlikler yapılmıştır. Alp Arslan, başta halife olmak üzere, her tarafa fetih-nâmeler göndererek müjde haberini vermiştir. Halifeye gönderilen f e t i h - n â m e 12 Eylül 1071 (13 Zilkâde 463) günü Ka’im bi’Emrillah tarafından sarayda toplanan bütün devlet erkânı ve büyükler önünde merasim ile okutul­ muş ve t e b r i k l e r y a p ı l m ı ş t ı r . Bağdad şehri görülmemiş bir şeküde süslendi; z a f e r t a k l a r ı kuruldu; çalgılar çalınarak h a l k s o k a k l a r a döküldü. Böylece tarihte ilk defa bir Bizans 137 S. 147. ’vss Zonaras, 107a; Bryennios, 494. 139 İbn ul-Cevzî, VIII, 264; Sibt (Kalânîsî), s. 104, Baybars Mansurî, 185a; Abu’l-Farac, 222; îbn Kalânîsî, s. 99; Türkçe anonim, 22a-24a; Reşîd ud-Dîn, 37­ 38; îbn Kesîr, XII, 101; Laurent, s. 95.


imparatorunun esareti ile neticelenen bu muhteşem zafer ehemmiyeti ile mütenasip olarak tes’it edildi; bayram ve şenlikler yapıldı140. Alp Ars­ lan Hemedan’a dönünce başta halifenin elçisi ve mektubu olmak üzere bir çok hükümdarların gönderdiği elçi, tebrik ve hediyeleri kabûl etti141. İslâmın, zuhurundan beri böyle bir zaferin kazanılmadığı kanaati belir­ tilirken142 bu hususiyeti dolayısı ile, Hazret-i Ömer zamanında Bızanshlara ve Sasanilere karşı kazanılan Yermûk ve Kadisiye gibi büyük za­ ferler de hesaba katılmıştır. Bu sebeple devrin şâirleri Alp Arslan’ı tebrik ve metheden kasideler yazmışlardır143. Bu zafer nasıl Anadolu’nun Türklere açılmasına sebep olmuş ise, bundan takriben bir asır sonra, 1176 da, II. Kılıçarslan’ın İmparator Manuel Komnenos’u buna benzer bir boz­ guna uğratması ve esir alacak bir duruma getirmesi de öylece Türklerin Anadolu’da artık bir vatan kurduklarına ve Bizanslılarm da bu ülkeye tekrar sahip olma hayallerine ebediyen vedâ etmelerine delâlet ediyordu. Malazgirt’te ve imparatorun ordugâhında elde edilen hazineler ve ganimetler de sonsuzdu. E le geçen altm ve mücevherat dışında gümüş, gazilere ntl ile dağıtılmış; Malazgirt ve Ahlat halkı servetlere kavuşmuş ve zenginleşmişti. İmparatorun koşum ve eğer takımları da altm idi. G a­ nimet bolluğu dolayısiyle üç zırh bir dinara, on iki miğfer ,tulga) 1/6 di­ nara düşmüştü144. Zaferin vukubulduğu Rahva ovası Malazgirt Önünde, Murat suyunun bir kolu üzerinde olup145, burası eski İslâm gazilerinden Mâlik bin Abdullah’ın, 146 (763) de, kurduğu karargâh dolayısiyle meş­ hur idi146. Bu münasebetle bazı kaynak ve tetkiklerde görülen Zahva ve­ ya Zaho şekillerinin bir istinsah hatası olduğunu ve bazı araştırıcılar da bu hatayı tekrarladığını belirtmeliyiz. Subhan Dağı’nm Malazgirt’e ba­ kan şimal eteklerinde S u l t a n ve Z i y â r e t tepelerinin isim­ leri bu savaşın bir hâtırası olmalıdır. Muharebenin Ahlat-Malazgirt ara­ sında Rahva ovasında ve nehir yakınında cereyan ettiği hakkında kay­ naklar birleştiği halde Mathieu Malazgirt civarında Dogodaph (Tugtab) mevkii adını verir147. Zaferin Ağustos ayında ve Cuma gününde kaza­ nıldığı hakkında ittifak varsa da ayın kaçıncı günü olduğu ihtilâflıdır. İbn ül-Cevzî, Sibt ve İbn Kesîr 26 Ağustos üzerinde birleştiği halde di­ 140 141 142 143

144 145 146 147

İbn ul-Cevzî, VIII, 264; Sibt (Kalânîsî), s. 104. A hbâr u d -D ev le, s. 53; Mîrhvand, IV, 82. İbn ul-Adîm, Buğya , 187b. İbn ül-Esîr, X , 23; Baybars Mansurî, 187b. İbn ul-Azrak, 145b; ‘İmâd üd-dîn, s. 43; Ahbâr ud-devle, s. 51. Yâkut, III, 108. İbn ul-Esîr, V, 232. . C hronique, s. 169.


ğer kaynaklar 6, 16 ve 19 Ağustos üzerinde dağılır. Şark kaynakları hak^ kında sağlam bilgilere sahip bulunmıyan J. Laurent148 bu son tarihi ka­ bûl etmiştir. Halbuki Mükrimin Halil Ymanç’m rakam hatalarının tesbiti149 ve bizim de teferruatlı araştırmalarımızın teyidi sayesinde 26 Ağus­ tos Cuma gününün kat’iyeti meydana çıkmıştır. Türkiye’de eskidenberi bu günün umumî olarak kabûl edilmiş olması isabetli bir tesadüften baş­ ka bir şey değildir150. Malazgirt meydan muharebesinin tarihî neticeleri çok büyük olmuş ve bir dönüm noktası teşkil etmiştir.

13. Alp Arslan’m Türkistan Seferi ve Ölümü

Selçuk Sultanı bu büyük zaferi müteakip Hemedan’a ve İsfahan’a döndü. Tebrik.için gelen tâbi emîr ve hükümdarları, elçileri kabûl etti ve devlet işleri ile uğraştı. Halifenin, Bağdad şahnesi Ay-tekin’in oğlun­ dan şikâyeti üzerine, Ay-tekin yerine Sadeddin Gevher Âyîn Bağdad şahneliğine tayin edildi. Kalabalık bir askerle Bağdad’a giden Gevher Âyîn’in idaresi sayesinde ahlâk ve nizâmın düzeldiği ve şöhretinin ya­ yıldığı rivâyet ediliyor. Bir müddet sonra da Halife vezirinin oğlu Amid üd-devle’yi Nişâpûr’da bulunan Sultana gönderip kızını oğluna nikâhladı151. Halifenin elçisi dönüşte İsfahan’a uğrayarak veliahd Melikşah’a gönderilen hil’atleri takdim etti. Sultan Nizâm ül-mülk’ü, itaatsizlikte bu­ lunan Fazlûya’ya karşı gönderdi ve Selçuk vezîri onu esir alarak Sultan’a götürdü152. Alp Arslan bu sırada Romanos Diogenes’in akıbetini öğrenince çok müteessir oldu. Gerçekten Türk muhafız kıtasiyle Tokat’a varan İmpara­ tor orada, kendi mağlûbiyeti haberi üzerine, Mihael Dukas’m tahta çı­ karıldığını öğrendi. Selçuk kıtalarını geri gönderirken, taahhütlerine sa­ dakat gösteren İmparator Sultan’a Tokat’ta topladığı 200.000 dinar para ile 70.000 dinar kıymetinde bir takım altın eşya gönderdi ve yazdığı bir mektup da da ona artık tahtın elden çıktığını ve daha fazla bir kudreti olmadığını bildirdi. Orada keşiş kıyafetine giren Diogenes’e yeni impar

148 S. 43. 149 Anadolunun Fethi, s. 79. 150 Malazgirt muharebesi hakkında şu tetkiklere de bakılabilir: Cl. Cahen, La Com.'pagne de Mantzikert d’apres les sources musulmannes, Byzantion, IX (1 9 3 4 ), s. 613-642; M. Halil Ymanç, Anadolunun Fethi, s. 74-80; î. Kafesoğlu, Malazgirt, IA, VII s. 242-248. 151 Imâd üd-dîn, s. 44-45; İbn ül-Esîr, s. 24; îbn iil-Cevzî, VIII, s. 272-273. 152 İbn ül-Esîr, X , 24; Bak. Bölüm III, bahis 4.


A lp  rs la n ’ın Türkistan S eferi ve ö lü m ü

145

rator bir kalede değil bir manastırda oturması gerektiğini ihtar etti. Bu­ nun üzerine 3000 kişilik bir kuvvet toplayarak Kilikya’ya gitti ise de Dukas’m emri ile Ermeni prensi Senaherib tarafından gözleri kor edildi. Diogenes bu feci durumu da Sultan’a bildirdi, Alp Ârslan’ın kendisine bir mektup yazarak bizzat gelip yardım ede­ ceğini bildirdiği de rivâyet ediliyor. Bu durumda çok hiddetlenen Sultan artık Bizans üzerine yürümek ve Anadolu’nun fethini tamamlamak kara­ rında idi: “Bu günden itibaren R u m l a r l a mevcut s u l h sona ermiştir. Artık haça tapanlar öldürülecek ve memleketleri istilâ oluna­ caktır” dedikten sonra beylere ve askerlere şu hitabede bulundu: “Bun­ dan böyle a r s l a n y a v r u l a r ı olunuz; yer yüzünde, gece gündüz, kartal gibi uçunuz ve Rumlara merhamet etmeyiniz”153 emri ile hem düşen imparator hakkında merhamet ve teessürlerini, hem de A n a d o l u ’n u n f e t h i n i ilân ediyordu. Nitekim bir Bizans müellifi de: “Sultan, Diogenes’in ölümü ile barış anlaşmasının bozuldu­ ğuna hükmederek askerlerini Bizans eyaletlerinin fethine gönderdi. Türk­ ler o güne kadar u l a ş m a d ı k l a r ı yerleri işgal ettiler; onlara karşı kimse mukavemet gösteremedi”154 diyerek bu durumu teyit eder. Böylece Türkler, artık karşılarında bir Bizans ordusu kalmadığı için, or­ dular ve halk kitleleri halinde Anadolunun fethine ve iskânına başlar­ lar155. Alp Arslan Anadolu’nun fethine emir verdikten ve ordu sevk ettikten sonra Türkistan seferine çıkmak ve bu sefer dönüşünü müteakip bizzat Anadolu’ya dönmek mecburiyetinde idi. Selçuk Sultanını 1072 Eylül son­ larında (465 Muharrem) 200.000 kişilik bir ordu ile Mâverâünnehr sefe­ rine zorlayan sebep damadı, Karahanlı hükümdarı, Şems ül-mülk Nasr Han ile oğulları arasmda vukubulan savaşlar idi. Filhakika Han ile Alp Arslan oğlu Hârzim meliki İlyas (daha önce Arslan Argun idi) veya Toharistan meliki Ayaz arasmda muharebe eksik olmuyordu. Han’ın Tür­ kistan tarafında bulunduğu bir sırada Ayaz Buhara ve Semerkand taraf­ larına akınlar yapmış idi. Bu istilâ haberi üzerine dönen han Ayaz’ın as­ kerlerini bozmuş; bir kısmını esir almış ve öldürmüştü. Bu hadiselerde kardeşi Ayaz’a yardım ettiği iç in . karısını kendi aleyhinde ve kardeşi le­ hinde casuslukla itham eden Nasr Han nihayet onu doğerek öldürmüş­ tü. İşte kızma karşı çıkan bu hâdise Alp Arslan’ı Türkistan seferine m ec­

15:1 Aristakes, 147;

Mathieu, 170; A bu’l-Ferec, 22 3 .

154 Zonaras, 108a. 155 Bundan sonrası için bak. Bölüm V I, bahis L


bur etmişti106. Bu Nasr Han Karahanlı hükümdarları arasmda kültür ve imar faaliyetleri ile tanınmış bir hükümdar idi. Buhara’da Ş e m s-â b â d nâmile büyük bir mamure yapmış; onun surlarla çevrili içinde saraylar, bahçeler, havuzlar ve bir de güzel h a y v a n a t b a h ç e s i vü­ cuda getirmiş ve buna Gonfc157 adım vermiş; Buhara’da 461 (1068) de inşa ettiği câmie Semerkand’da işlenen muhteşem mihrâb, minber ve maksûreyi getirip koymuştur158. Avfi’nin bir hikâyesi Han’ın iyi bir asker olduğunu da gösterir159. ' Alp Arslan kaynakların sustuğu Mâverâünnehr seferine bu sebeple girişiyor ve Türkistan hanlarını daha sıkı bir tâbiiyete almayı düşünüyor­ du. Ordusunu inşa ettirdiği gemilerle, 24 günde (Sefer aymda), Ceyhun nehrinden karşıya geçirdi. Selçuk askerleri Karahanlı ülkesinde ilerle­ meğe başladı ve hattâ bazı kayıtlara göre Buhara’ya kadar ulaştılar160. Rivâyete göre Semerkand’da câmilerde toplanıp Alp Arslan aleyhinde okumaya ve bedduaya koyulmuşlardı. Kaynakların kifayetsizliğine rağ­ men Karahanlılarm bir mukavemeti gözükmüyor; yalnız Barzam kalesi inadla dayanıyordu. Kale muhafızı Yusuf Hârizmî daha fazla mukave­ metin imkânsız olduğunu düşünerek bir suikasda karar verdi. Yusuf son gece içkili ve şarkılı bir eğlenceyi müteakip, ele geçmesin diye, karisiyle birlikte üç çocuğunu öldürüp sabahleyin teslim oldu. Sultan’m, günlerce mukavemet eden Yusuf’a, teslim olduğu takdirde kaleyi kendisine ver­ meyi vadettiği rivâyet ediliyor. Yusuf, 21 Birinci Teşrin 1072 (6 Rebiülevvel 465) günü, Sultan’m huzuruna çıkarıldığı zaman ayaklarını öpmek bahanesiyle yere kapanmış ve çizmesinde gizlediği bıçağı çıkararak Alp Arslan’a saldırmış ve yanında bulunan Gevher Âyîn’i de yaralamıştır161. Muahhar kaynaklarda, yaptığı zulümler ve huzurunda hakaret eylemesi doiayısiyle, Sultanın Yusuf’u ok ile nişan almak suretiyle öldürmek iste­ diği, isabet ettiremediğinden fırsat bulan Yusuf’un Sultan üzerine saldır­ dığı rivâyetleri masal mahiyetindedir. Bazı kaynaklar kale muhafızını Bâ­ tınî göstermekte ve bu husus Mathieu’nun tasvir ettiği tipe uygun gel­ mektedir162. Yusuf’un Deylem’li olduğuna ve saltanata göz dikmiş bulu­ 156 Ebü’I-Ferec, 223-224; Müneccimbaşı, Câmi üd-düvel, tere. Neşr. N. Atsız, İstanbul 1940, s. 9. 157 Koru-koruk, hakkında: Kâşgarlı; korığ, Beylerin korusu, I, 313. Cihân - guşâ, III, s. 93. Târih-i gazâni, s. 343; bak. Quatremer, Hist. Mongols ,s. 137-138. 158 Nerşahî, Tarih-i Buhara, neşr. Schefer, s. 27-28-49. 15,0 Cavâmi ül-Hikâyat, Bayhakî zeyli, III, s. 1212. 160 îbn ül-Cevzî, VIII, 277; İbn Ül-Esîr, X , 25 ;îbn ül-'Adîm, 190b. 161 Mathieu, s. 171-172; Vaıdan, s. 180. 162 îbn Kalânîsî, s. 106; İskenderiye, P. t., s. 168.


nan Kavurt bey ile ilgili bulunduğuna dair başka bir müstakil kaynağın rivayeti de bu hususu teyit etmekte ve kendisini feda eden bir düşmanlı­ ğın sebebini meydana koymaktadır163. Bu sebeple onun Karahanlılara mensubiyetine dair kayıtlar164 bu nisbetin ailevî değil, siyâsî olduğunu gösterir ve bâtmî hüviyetini değiştirmez. Alp Arslan aldığı yaranın ağırlığıyle ancak dört gün yaşamış ve 25 Birinci Teşrin 1072 (10 Rebiülevvel 465) de hayata gözlerini yummuştur165. Bir kısım kaynaklar Selçuk ordu­ sunun Ceyhun’u geçişinden sonra bu nehir üzerinde bulunan Barzam kalesini kuşattığını söylerler. Fakat kalenin Harzim’de, Cürcaniye’ye bir günlük mesafede bulunduğunu gösteren kayıtlar vardır166. Kalenin Sel­ çuklulara ait olan Hârzim’de bulunması Han’ın bu havaliyi istilâ ettiği­ ne delâlet eder. Melik-şâh’m 482 (1089) de Semerkant fethini bir şiiri ile tebrik eden Mu’izzi “babası Tanrı’dan Semerkand’ı almak istedi; Allah babasının istediğini oğluna verdi”167 beytile bu hususa işaret eder.

14, Alp  rslan’ın Tarihî Şahsiyeti ve Eseri

Alp Arslan Selçukluların Ali Tekin ile savaştıkları sırada 420 veya 421 (1030) de doğduğuna göre (424 rivayeti de vardır) ölümünde 42 veya 43 yaşında bulunuyordu. Merv’de melik olarak hüküm sürdüğ,ü müddet istisna edilirse saltanatı ancak dokuz yıl devam etmiş ve bu devrede misli görülmemiş zaferler kazanmış; amcası tarafından kurulan Selçuk impa­ ratorluğuna daha fazla bir genişlik, kudret ve haşmet kazandırmıştır. Kudreti, sür’atli fetihleri ve derin îmanı dolayısiyle Alp Arslan ile O s­ manlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim arasmda çok benzerlikler bulunmak­ ta ve îbn Kemal’in Yavuz hakkında söylediği <caz zaman içre çok iş et­ mişti” mısraiyle başlayan kıtası Selçuk sultanım da çok güzel ifade e t­ mektedir. Bu kudreti ve mefkûresi dolayısiyle Alp Arslan C i h â n h â k i m i y e t i şuûrunu taşımıştır. Ölümünden önce: “Bir tepe üze­ rine geldiğimiz zaman o r d u n u n â z â m e t i’nden ve askerin çokluğundan altımda yerin titrediğini hissediyor ve kendi kendime ben D ü n y a s u l t a n ı (Melik üd-diinya) yım; bana kimsenin kudreti yetmez. Bu ordu ile Çin’i dahi fethederim, dedim. Bu gurur yüzünden 163 İskenderiye patrikleri tarihi, s. 1 6 8 -1 6 9 .

364 îbn iil-Adîm, Buğya, 190b. 165 Ahbâr üd-devle, 5 3 -5 4 ; Imâdeddin, 4 5-47; Râvendî, 120-121; Reşidüddin, 40-41; Sibt, X III, 4b, 13a; İbn ül-‘Adîm, Buğya 190a; Mîrhvvand, IV, 83; Gaffarı, 55b. 166 Nerşahî, s. 6 1 ; İdrisî, fr. tercüm e Jaubert, II. 192. 36î Bayhakî zeyli, III, s. 1285.


şimdi bu âciz duruma düşdüm. Halbuki herhangi bir sefere girişirken daima Tanrı’dan yardım dilerdim” sözleri ile hem bu şuurunu ve hem de imânını, cihângirlik dâvâsmı belirtmiştir. Nitekim zamanında da kendişine “C i h a n S u l t a n ı”168 unvânı veriliyordu. “Hükümdarlar arasmda onun kadar d i n e ve c i h â d a bağ­ lı olanı yok idi”169. Müslüman müellifleri tarafından ona verilen “Âdil Sultan” (Sultan ul-âdil) ve “Fetih babası” (Abul-feth) lâkabları Hıris­ tiyan kaynaklarına kadar yayılmıştı170 Bu hüviyeti doiayısiyle hüküm­ darlar tarihine ve şeriat ilimlerine çok meraklı idi. Yüksek seciyesi ve âlıidlerine sadakati sâyesinde hükümdarlar kolaylıkla onun tâbiiyetine giriyordu. Devlet idâresinde rekabetler ve dedikodular karşısında tesirlere kapılmazdı. Birgün namaz kılarken, Nizâm ül-mülk aleyhinde, önüne ko­ nulan bir-jurnali okuduktan sonra vezirine: “Eğer doğru söylüyorlarsa ah-.... lâkım düzelt; eğer iftira ediyorlarsa onları af eyle ve bu gibi şeylerle uğ­ raşmağa vakit bulamamaları için onları mühim işlerle uğraştır”171 tav­ siyeleri yüksek ahlâk ve idareciliğine güzel bir delildir. Eski hükümdar­ ların ve bu arada Gazneli Sultan Mahmud’un, oğlu Mes’ûd nezdinde bile hafiyesi ve şahsına bağlı hafiye teşkilâtı olduğu halde Alp Arslan hafi­ yeliğe ehemmiyet vermedi ve “bunlar dostlarımdan kötü, düşmanlarım­ dan iyi haberler getirerek beni dostlarımdan uzaklaştırmağa ve düşman­ larımı yanıma sokmağa sebep olurlar” düşüncesiyle vezirinin tekliflerini kabûl etmemişti172. Alp Arslan çok merhametli ve şefkatli idi. D î v â n ı n d a fakir­ lerin isimleri ve maaşları yazılı idi. Ramazanda yoksullara 15.000 dinar dağıtırdı. Sarayda fakirlere yemek dağıtan ve günde elli koyun kesen bir aşhane vardı. Eski Türk an’anesine göre, emîr, bey ve askerlere büyük ziyafetler verir ve eşya yağma edilirdi (bundan Farsça’da Hvoân-i yağ­ ma)113. Bu suretle Gök-Türklerden bir Türk devleti telâkkisine göre Ha­ kan ve Sultanlar gibi Alp Arslan da m i l l e t i n b a b a s ı (Velâyet-i pederâne) sıfatı ve vazifesine göre hareket ederdi174. Alp Arslan Tuğ168 İmadeddin, 47; İbn ül-Cevzî, VIII, 279; İbn ül-Esîr, X, 25; Ahbâr üd-devle, s. 54. 169 îbn ül~‘Adîm, Buğya, 189b. 170 Süryani Mihael, 170-172, 171 îbn ül-Esîr, X, 26; İbn ul-‘Adîm, 189b. 172 Siyâset-nâme, 67; îmâdeddin, 65. 173 Türkçe Toy : Kâşgarî, III, 103; Reşidüddin, Tahran tab’ı, I, 36-38. 174 İbn ül-‘Adîm, 1896; İbn ül-Esîr, X, 26; İmâdeddin, 42; Ahbâr üd-devle, s. 54, Bu hususta tafsilât için bak. Cihân hâkimiyeti, I, s. 102-111.

(


rul-beg gibi çok dindar idi; hâkimiyet ve saltanatlarının îslâmiyetin .7e Sünnîliğin zaferine bağlı bulunduğuna inanıyor; bu dinî ve millî vazife­ yi haleflerine ve Osmanlı sultanlarına miras bırakıyordu. O: “ Kaç defa söyledim; biz bu ülkeleri s i l â h kuvvetiyle aldık. T e m i z m ü sU m a n l a r ı z ve bid’at bilmeyiz. Bu sebeple Allah hâlis T ü r k l e r i azi z k ı l d ı ” ifâdesiyle Selçukluların bu imân ve siyâsetlerini b e­ lirtirken i l â h ı b i r v a z i f e ile hareket ettiklerine, mükâfa­ tını gördüklerine de inanıyorlardı. Erdem beg, farkına varmadan, Bâtınî bir kâtip (Dih-hudâ Yahya) kullandığı için Sultan onu azarlamış; Deylemli ve Râfizîleri kulanmamaları için de etrafına nasihatlerde bulun­ muştur175. Böylece gizli hüviyet ve maksatlarla çalışan müfrit Ş i î ve B â t ı n î fesâdmın kendi devletleri, îslâm din ve medeniyeti için teş­ kil ettiği tehlikeyi daha o zaman kavramıştı. Bununla beraber onun bu dindarlığı başka dinlere karşı müsâmaha ve adaletine engel değildi. Hıristiyanlar en büyük mağlûbiyeti Alp Arslan’dan gördükleri halde devrin B i­ zans, Ermeni ve Süryani kaynakları onun adâleti ve yüksek İnsanî vasıf­ larını övmekte müttefiktirler. Bu büyük ve genç insanın şahâdeti, sarsıntıya meydan vermemek maksadiyle, bir müddet gizli tutulmuş; haber yayılınca bütün İslâm dün­ yası yasa girmiştir. Halîfe 21 Birinci Kânun 1073 (8 Cemaziyelevvel 465) de çıkardığı emir-nâme (tevki) de Sultanın îslâmiyete yaptığı hizmetleri, Rumlara karşı kazandığı zaferleri belirtiyor ve halkı da matem yapmağa dâvet ediyordu. Halîfe ve veziri sarayda tâziyeleri kabûl için matem m e­ rasimine oturmuş; Sultanın hemşiresi, H alîfe’nin zevcesi, kendisini yer­ lere atmış; Bağdad çarşıları bir hafta kapalı kalmıştır176. Hakim Senâfye ait bir kasidenin: “G ö k l e r e yükselen A l p A r s l a n ’ m ba­ şını gördün. Merv’e gel, onun toprak olmuş vücuduna bak: ne ay gibi parlak yüzü, ne altında at ve ne de elinde dizgin kalmıştır!” kıt’ası ta­ rihî kaynaklarda da tekrarlanmıştır177. Alp Arslan Gazi’ye ait menkibeler 613 tarihinde bile Secistan’da yaşıyordu178. “Gazi ve şehit” Alp Arslan’m büyük tarihî şahsiyeti, dindarlığı ve gazaları ona keramet ve kudsîyet at­ feden bir takım rivâyetlerin meydana çıkmasına sebep oldu. Bunlardan birine göre Horasan çölünü geçerken askerlerin susuz kalması sultanı 175 Siyâset-nâme, s. 1 3 9 -1 4 0 ; M. Nizânıu’d-din, întroduction io the Jatoâmi’ulhikâyat, GM., 83, 20 4 ; îbn ül-‘İmâd, Şazarât az-zahab, s. 295, 302, 3 ] 2. 376 İbn iil-Cevzî, V III, s. 2 7 7 ; Sibt, X I I I , 14a; İbn ül-Esîr, s. 25. 177 Râveııdî, s. 121; Cuzcaııî, s. 2 9 8 ; E . G. Brovrae, Literary history of P e r s ia II, s. 180. 178 Cuzcanî, s. 298. ,


muztarib etmiş ve otağına (Serâ perde-i hâss) çekilmiş; Şamanı âdeti icabmca, “b a ş ı n ı a ç ı p ” Allah’a sığınmış; az sonra yağan bol yağ­ mur sayesinde asker ve hayvanlar tehlikeden kurtulmuştur. Kafkas sefe­ rinde Melik-şâh Meryem-nişîn muhasarasında âciz kalması ve gece bir zelzele ile surların yıkılıp fethin mümkün olması da onun kerametine atfedilmiştir. Malazgirt muharebesinden önce çelimsiz Şâdi’nin ordudan çıkarılması üzerine onun müdahalesiyle “Kayserin bu köle vasıtasiyle esir edilmesi mümkündür” sözüyle tekrar asker arasına alınması da bir kay­ nak tarafından onun kerameti olarak gösterilmiştir179, Tuğrul beg zamanında başlamak, fakat daha ziyade Alp Arslan ve Melik-şâh zamanında genişlemek üzere İslâm dünyasını medrese ve za­ viyelerle doldurur; âlimlere ve şeyhlere vakıflar ve maaşlar tahsis edi­ lirken sultanlar mefkurelerinin icabmı yapıyor; askerî kuvvet.yanında bir fikir ve mefkûre ordusu vücuda getirerek hâkimiyetlerinin manevî te­ mellerini kuruyorlardı180. îlk Selçuk medresesi Tuğrul-beg zamanında Nişâbûr’da yapılmış; Alp Arslan’m da 1067 de Bağdad’da yaptırdığı N i z â m i y e medresesi her sınıf insanın bulunduğu büyük bir merasim­ le açılmıştır. îslâm dünyasının diğer şehirlerine de teşmil edilen bu med­ reseler ilk defa vakıflarla yaşayarak tahsili meccanileştiriyor; müderris­ lere ve talebeye maaşlar bağlanıyordu., Devrin Ebu İshak Şirazı, Gazzali ve Ebu Bekir Şâşî gibi büyük âlimierile başlayan tedrisat Bağdad Nizâmiyesinin iiınî seviyesini göstermeğe kâfidir181. Alp Arslan’m kısa süren sultanlığı zamanında imar faaliyetleri de mühim olmuştur; İmâm-ı Âzam türbesi, Kât (Harzim) câmii, Nişâpûr’uıı Şadyah kalesi onun eseri idi182. Nizâm-ül-mülk şiirden hoşlanmadığı halde Alp Arslan, hemen bütün Sel­ çuk hükümdarları ve beyleri gibi, şairleri himaye ederdi183. Top (Gûy), kabak (polo) ve okçuluktan hoşlanırdı. Uzun boyu, kıv­ rık bıyıkları ile Türk ırkının güzel bil Örneği idi. Başında uzun bir taç taşırdı184, ölüm yatağında bile çok sevdiği, güvendiği ve bu sebeple de erkenden veliadh yaptığı Melik-şâh’m saltanatı için iradesini ve enlîrle179 Gaffârı, Nigâristan, s, 54b-55b, 180 Siyâset-nâme, s. 145. 181 Bak. Asad Talaş, La Madrasa Nizâmiyye et son histoire, Paris 1939, s. 108. Alp Arslan Nîşâpûr’da fakir talebeye yurt ve maaş tahsisile başlayarak malının on­ da birini medrese inşasına sarfettiği •söyleniyor (Zekeriya Kazveni, Âsâr ul-bilâd, s. ............ 412). 182 îbn Hallikân, II, 61; Hwândmir, Maâsir ül-Mülûk, Brit. Mus, Or, 3643, 94a 183 Çahâr-makale, s. 42. 184 Râvendî, 117; Reşid üd-din, s. 30,


riniıı bi’atini tekrarlamış ve bu ebedî ayrılışında ağlayarak onu devletin erkânına emanet etmiş; diğer oğullan ve kardeşi Kavurt hakkında da va­ siyetlerini yapmişttr185, Babasının askerî ve amcasının da siyâsî dehâsını birleştirmiş büyük bir insan olarak tarihe mal olmuştur.

I'

185 îbn ül-Cevzî, VIII, 279; îbn ül-Esîr, X , 26; Mathieu, 172.


1

IV.

SELÇUKLULARIN AZAMET DEVRİ

1.

Alp Arslan’m büyük mirâsma sahip olan Melik-şâh zamanında (1072­ 1092) Selçuklu İmparatorluğu en geniş ve kudretli seviyeye erişmiş; İs­ lâm dünyası da.eri..mes’ud devirlerinden birini yaşamıştır. Alp Arslan’m ölümü üzerine Nizâm üi-mülk’iin yüksek idaresiyle tahta çıkarılan Melik-şâh, genç olduğu (sanıldığı gibi 18 değil 20 yaşında olmalıdır) ve amcası Kirman meliki Kavurd beg namzed olarak beklediği için cülûsu mü­ teakip askerlerin maaşı 700,000 dinar arttırılmış ve emirlere çok mal dağıtıhnıştır. Bununla beraber yine de orduda Kavurd taraftarları çok idi ve kendisine mektup yazıp onu tahta çıkmağa dâvet ediyorlardı. Bu se­ beple Nizâm ül-mülk tedbir almakta ve tâ Anadolunun Garp uçlarında fetihlerle meşgul olan Artuk begi bile merkeze çağırmakta kusur etmedi. Böylece Kavurd (Kara Arslan) Rey istikametinde hareket ederken Melikşâh da ordusiyle ona karşı yürüdü. Hemedan civarında, 1073 de, vukubulan savaş, büyük vezirin mâhirâne idaresi ve iltihaklara fırsat vermeden hücûma geçmesi sâyesinde zaferle neticelendi ve rakibi Kavurd beg oğulları ile birlikte esir edildi. Şâir Katran Emîr Sav-tekin’i öğen bir şii­ rinde Arslan Basâsirî’yi esir, Abhaz’ları kati ve “Kavurdluları (Kavurdiifân) kahr” eylediğini ve zülfünü görenlerin hasta olduğunu söylemek suretiyle1 onun bu savaştaki hizmetini belirtir, ki zaten Sav-tekin’in ‘İmâd üd-devle lâkabı da Kavurd’un lâkabı olup bu zafer münasebetiyle kendişine verilmiştir. Melik-şâh tarafında bulunan Artuk ve Arap emirleri­ nin de hizmeti büyük olmuştur2. Bununla beraber askerler arasmda i k t â (nân-pâre) ve maaş (câmegî)\enn arttırılması bahanesiyle başlayan gü­ rültüler ve “Y a ş a s ı n K a v u r d b e g ! ” nidalarının yüksel1 Divân Katran-i Tabrizî, Tebriz 1333, s. 147-148. 2 Anonim Selçuk-nâme, s. 15.

Melikşâ

w

3 I

j '{ >! ■


raesi yine de tehlikenin zail olmadığını gösteriyordu. Bu sebeple çadır­ da mevkuf tutulan Kavurd’un, yayın kirişi ile, yok edilmesini zarurî kıl­ dı. Kavurd taraftarlığı, onun meziyetleri yanında, Melik-şâh’m gençliği ile ilgili idi. Melik-şâh bu mükemmel neticeyi elde etmekte dirayeti ve hizmeti dolayısiyle Nizâm ül-mülk’ü tekrar vezirlik makamına tâyin ederken ona çok üstün selâhiyet ve sıfatlar verdi. Kendisine üzerinde boncuk ve mü­ cevherat bulunan diviti, hiPat ve Tûs vilâyetini iktâ olarak verdikten son­ ra büyük veziri kendisine A t a - b e g yaptı, ki bu makam Türkleıe mahsus idi. Ona Ata-beg, îlig, Ata-hoca, Büyük-hoca (Hwâce-i buzurg) lakâplarmı tafviz etti3. Fakat Alp Arslan’m Nizâm ül-mülk’ü daha ev­ vel Melik-şâh’a Ata-beg tâyin ettiğine dair kayıtları gözönüne alırsak bu sefer bunların çoğaltılıp teyid edilmiş olduğuna hükmetmek daha doğru olur4. Halîfe de, mûtad ve mânevi otorite olarak, Melik-şâh’m saltana­ tını tasdik eden a h i d n â m e ve s a n c a ğ ı , Bağdad şahnesi Sa’d üd-devle Gevher Âyin ile birlikte gönderdi. Gevher Âyin, ilk Sel­ çuk beyleri ve hattâ hanedana mensup olmayan bazı vezir ve emirler gi­ bi, üç namaz vaktinde (Sultanların beş vakit) kapısında n ö b e t çaldı­ rıyordu, ki hâkimiyetin feodal parçalanmasına delâlet eden bu usûl, bid’at sayılarak kaldırıldı ise de yine de başkaları buna devam etmiş; H alîfe­ nin veziri ve Nizâm ül-mülk’ün oğlu, Diyarbekir’e emîr tâyin edilen eski vezir Fahr üd-devle Cehîr ve Sancar’m veziri Togan bege kadar bu âdet yaşamıştır5. Alp Ârslan’ın Ölümü ve Melik-şâh’m Kavurd ile mücâdelesi Karahanlılarm ve Gaznelilerin Selçuklar hudutlarına tecavüzlerine fırsat ver­ di. Filhakika Semerkand hanı Şems ül-mülk Nasr iki devlet arasında ih­ tilâf mevzuu olan Tirmiz’i işgal ve Belh bölgesini istilâ etti. Sultanın kardeşi Ayaz’m, 10.000 süvari ile, 1073 başında Tirmiz’i kurtarma teşeb­ büsü muvaffakiyetsizliğe uğradıktan başka kendisiyle birlikte askerleri­ nin çoğu da Ceyhun nehrinde boğuldu. Aynı tarihte Gazneliler de Toharistan’ı istilâ edip bu bölgenin melik’i olup “Em îr al-umarâ” lâkabını ta­ şıyan Melik-şâh’m amcası Osman’ı esir aldılar. Bu sebeple saltanatı em­ niyete alan Melik-şâh ilk seferini bu tarafa yaptı. Sultan’m hareketini öğ­ renen Gazne hükümdarı korkusundan Osman’ı serbest bıraktığı gibi mu­ 3 İbn ul-Cevzi, V III, 2 7 8 ; İbn uI-Esir, 2 7 ; Mirhwâııd, D üstûr ül-Vüzera, 156. 4 Mirhwând, IV, 82; Nasr üd-din Kirmanı, Nasâim ül-E$har, Tahran 1338, s. 49; Siyâset-nâme zeyli, s. 27 Anili Samuel, trc. Brosset, s. 455. 5 ‘îm âd ud-din, 5 3 , 73, 7 5 ; îbn ul-Esir, X , 31, 3 8 , 4 3 , 4 4 ; Ahbar üd-devle, 5 8 ; îbn ul-Cevzî, IX , 6; Sibt, 15a, 46a; Akîli, Asar ul-vuzera , 23 6 .


azzam hediyeler gönderek sulh ve sıhriyet talebinde de bulundu ve tek­ lifleri kabul edildi6. Melik-şâlı amcası ile karşılaşınca ona hürmet gös­ terdi ve kendisini Valvâlic (Kunduz)a melik tâyin ederken, feodal hâki­ miyet an’anelerine göre, ona siyah çetr taşıması ve kapısında n ö b e t çalması haklarını da bahşediyordu. Bu sırada kardeşlerinden Böri-bars’ı Herat’a, Tökeş’i Belh’e ve Toganşah’ı da Hemedan’a melik yaptı. Melikşâh Belh’de bu idari işlerle uğraşırken Karahanlı elçisi de ge­ lip sulh talebinde bulundu; fakat Tirmiz’i teslim etmek niyetinde değil­ lerdi. Bu sebeple Melikşâh. bu kale üzerine hücum edip Han’ın kardeşi Yağan-tekin’i esir aldı; bununla beraber kendisine çok itibarlı bir mu­ amele yaptı7. Selçuk ordusunun Öncüleri Semerkand’a yaklaşınca, Han’ın isteği üzerine, 1074 tarihinde, bir muahedenâme imzalandıktan sonra Selçuk Sultanı Rey’e döndü. Kaynakların kifayetsizliğine ve müphem ifa­ delerine rağmen, Alp Arslan’m ölümü doiayısiyle, önce Ayaz, sonra da Tökiş’in saltanat ihtirasiyle ayaklanmakta oldukları, birincisinin ölümü ve İkincisinin de “a h i d ve v e s i k a l a r ı t e k i d i ” suretiyle meselenin kapatılmış bulunduğu anlaşılıyor8. ,

2.

Kafkasya Seferi, Anadolu ve Suriye M eseleleri

Melikşâh’m Türkistan seferinden sür’atle dönüşü Garpte hâdisele­ rin ehemmiyet kazaıımasiyle alâkalı gözüküyor. Filhakika Melikşâh’m ha­ lası ve El-basan’m karısı Gevher Hatun Kavurd isyanını desteklemiş ve bu sebeple de Nizâm ül-mülk onun bütün servetini ve 50.000 dinarlık nakdini müsadere etmişti. Buna tevekkül etmeyen Gevher Hatun Ka­ vurd’un mağlûbiyeti üzerine Azerbaycan istikametinde Anadolu’ya (Rum’a) kaçmakta olan Yabgulu (Yavgıyya) Türkmenlerin e yetişmek üzere yola çıkmıştı. Hatunların siyasî rolleri doiayısiyle Nizâm ül-mülk Melikşâh’a bu melike (prenses)nin bir gaile çıkarması endişesini bildirmiş ve, Sul­ tanın muvafakatini alarak, gönderdiği bir kıta asker ile, Gevher Hatun’u

6 Mübarek-şah’m, Hindistan hükümdarı Şemseddin İl-tutmuş namına yazdığı Adâb ul-hurûb adlı eserinde Melik-şâh’m bu seferi, Gaznelilerin hediyeleri ve sıhri­ yet talepleri hakkında uzun bir tarihî hikâye vardır; (Brit. Museum, Add. 16853, s. 60a-65b). 7 Sibt, X III, 24a.

8 Ahbâr ud-devle, 59-63; İmâd ud-din, 49; İbn ül-Esir, X , 32; Sibt, 24a; İb­ rahim Kefesoğlu, Melik-şah devrinde Büyiik Selçuklu İmparatorluğu , İstanbul 1953, s. 28-29.


yolda bertaraf etmiştir9. Bununla beraber Y a v g u 1 u T ü r k ın e n1 e r i’nin Anadolu’da ve Suriye’de toplanmaları ve siyasî teşkilât kur­ mağa başlamaları da bir mesele çıkarıyordu. Gerçekten Alp Arslan ta­ rafından Anadolu fetihlerine memur edilen Artuk beg, Kavurd hareketi dolayısiyle, merkeze çağırılmca, Anadolu Türkmenleri K u t a l m ı ş oğulları etrafında birleşmekte, Alp Arslan önünde Suriye’ye kaçan Yavgulular da K ı n ı k boyundan Atsız beg’in idaresinde, 463 (1070) den itibaren, Kudüs’ü Mısırlılardan fethederek orada bir T ü r k m e n b e y l i ğ i kurmakta idiler. Bu Türkmen kitlelerinin bir kısmı henüz Azerbaycan’da bulunuyordu. Bu münasebetle Melikşâh 1075 (468) yılın­ da bu tarafa hareket etmiş ve Errân (Karabağ)a vardığı zaman B i z a n s e l ç i s i de a ğ ı r h e d i y e l e r l e sultana gelmişti. Bu, B i­ zans İmparatorunun, 1074 Haziranında (466 Şavval), Halîfenin Sultan nezdinde yapmasını istediği sulh teşebbüsünün müsbet karşılanması, Süleyman-şâh’m Anadolu’da giriştiği fetihleri ve İznik’te yerleşmesiyle il­ gilidir10. Yavgulularm Aandolu’ya çekilmiş olmaları Melikşâh’ın Kafkasya iş­ leriyle uğraşmaya imkân bulduğunu gösteriyor. Alp Arslan’m ve kıral Bagrat’m ölümlerinden sonra kıral Giorgi zamanında (1072-1089) ayak­ lanan îvane işgal ettiği Gag kalesini Şeddâdîlerden Gence emîri Fazlûn’a satmış ve oğlu Liparit’i Melikşâh’a gönderip teveccühünü kazanmıştı. Melikşâh Gürcistan’ı, Khartlı bölgesini istilâ ettikten sonra, 1076 başın­ da (468 Gemaziyelevvel) Errân ve Şirvân eyaletlerini büyük kumandan (Sarhang) Sav-tekin’e iktâ etmiş ve buralarda sultandan sonra onun adı da h u t b e l e r d e okunmuştur. Bu suretle “T ü r k l e r Errân b e l d e l e r i n i n o v a l a r ı n d a , bütün bölge ve kalelerinde y e r l e ş t ı l e r”11. Kafkasya umumî valisi olan Sav-tekin, 1085 (478) yılında bir takım hayır işleri ve ziyaretler yaptıktan sonra Bağdad’a varmış; Halife tara­ fından ağırlanmış, ihsanlara nâil olmuş ve İsfahan’a gidince orada öl­ müştür. ölüm ünde 2.000.000 dinar nakdi, 15.000 elbiseyi, 30.000 koyunu, 5000 at ve 1000 deveyi mirâs bırakmıştır. Onun ölümü ile, 3 yıl önce Şeddadîler inkıraz bulmuş ve Esterâbâd’a gönderilmiş olan Fazlûn tek­ rar Gence’yi. ele geçirmiştir. Fakat Melikşâh, 1087 de, emîr Bozan’ı üze­ 9 Sibt, 25 a , 30a.

.

.

10 Sibt, 17a; Ahbar ud-devle, 6 3 -6 4 ; Anonim Selçuk-nâme, s. 16. 11 M üneccim -başı, Târih isl-bâb, Neşr. Minorsky, s. 16, 2 7 ; aynı müellif ve na­ şir, Şeddadiler tarihi, s. 18; Brosset, I, s. 3 4 3 , 3 4 5 ; Chronique de la Georgie Brosset. Z e y l), I, s. 5 5 -5 6 .

(trc.


rine sevk ederek Gence’yi elinden almış ve Yağı-sıyan oğlu Mehmed’e iktâ etmiş; Fazlûn da 1091 (484) de Bağdad’da, bir mescit köşesinde, sefilâne ölmüştür12. Melikşâh 1078 de kardeşi Tutuş’u Suriye’ye (Şam’a) ve emîr Por­ suk’u da Anadolu’ya göndererek K u t a l m ı ş oğulları ve A t s ı z tarafından kurulan T ü r k m e n K ı n ı k d e v l e t l e r i n i ita­ ate almak istemiştir. Azerbaycan’da Berdea’da oturan Tutuş’u, kendisi­ ne iktâ ettiği, Suriye’ye gönderirken Anadolu gazalarında şöhret kazanan Afşm, Sandık., Dilmaç oğlu Mehmed, Tutu oğlu ve Tarank oğlu gibi Türk­ men beylerine, Ay-tekin ve Musul Arap emîri Şeref üd-devle Müslim’e de ona iltihak etmelerini emretmiştir. Filistin’den sonra Şam’ı da fethe­ den ve hattâ Mısır’ın istilâsına girişen Atsız bu son teşebbüsünde hayli zayıflamış ve zâyiata uğramış idi. Bu tâyin ve kuvvet karşısında müşkül bir duruma düşen Atsız sultana elçi ve hediyeler göndererek yıllık 30.000 dinar vergi ile tabiiyetini arzetmiş ve elde ettiği memleketlerin kendisine bırakılmasını dilemiştir. Melikşâh bu teklifi kabûl edip kardeşi Tutuş’a Halep ve Şimalî Suriye ile iktifa etmesini ve Atsız’a dokunmamasını em­ retmiştir. Fakat Mısır seferinde çok sarsılan Atsız Şam’da Mısırlıların ta­ arruzuna uğrayınca Tutuş’un yardımına başvurdu ve Şam’ı da kendisine teslim edip hizmetine gireceğini bildirdi. Bunun üzerine Tutuş 1078 Ey­ lülünde Şam’ı Mısırlıların taarruzundan kurtarıp aldı; fakat Atsız’ı da y a y ı n k i r i ş i y l e boğdurdu. Bu suretle Tutuş Şam’da yerleşe­ rek Suriye Selçukluları idaresi başladı13. Anadolu’ya gönderilen Porsuk bu ülkeyi Büyük Selçuklulara bağlamağa çalıştı; bazı muvaffakiyetler ka­ zandı ve Kutalmış oğlu Mansûr’u öldürdü ise de Süleyman-şâh Türkiye Selçuklu devleti’nin istiklâlini muhafaza edebildi ve daha sonra da Şark­ ta fetihlere girişerek Tutuş ile savaşta hayatını kaybetti14. Kavurd’un ölümünden sonra oğlu Sultanşâh Melikşâh’m elinde iken kaçırılmış ve 1074 (467 Safer) de Kirman tahtına çıkarılmıştı. Onun ita­ atte kusuru doiayısiyle Melikşâh, 1079 da (472 başı), Kirman merkezini (Bardasîr) yıkmak yeminile harekete geçti. Fakat Sultanşâh niyazda bu­ lunduğu için Sultan onu affetmiş ve sadece, yeminini yerine getirmek maksadiyle, şehrin Fîrûze burcunu yıkarak İsfahan’a dönmüştür18. Alp .

12 İbn ül-Esir, ,X, 99-100; Sibt, 70b; îmâd ud-din, s. 77-78. 13 îbn ül-‘Adîm, II, 55-70; Sibt (Kalânisı), 109-112; X III, 47b îbn ul-Azrak, 153b; îbn ul-Esîr, X , 34-35; 38-39; İbn Şeddâd, Şam 1953, s. 199-201; tmâdeddin, 71; İbn Müyesser, 25-26; Mathieu, 195; Kafesoğîu, 31-38. 14 Bak, bölüm VI, bahis 2. 15 Efdaleddin Kirmanı, s. 14-17; îbn ül-Esif. X , 39; İmadeddin, s. 71.


Ârslan’ın ve arkasından Halife Kaim bi-Em rülah’m ölümiyle korkan Mek­ ke emîri hutbeyi Mısır Şi’î halîfesi adına okumuş iken Selçuk devletinin sarsıntıyı geçirmesi ve kuvvetlenmesi üzerine, 1080 (472) de, hutbe tek­ rar Selçuk sultanı ve Abbasiler namına çevrilmiştir16. 3 , Diyarbekir’in İlhakı ve M ervânilerin İnkırazı

x

Tutuş Şam’a hâkim olduktan sonra Musul emîri Şeref üd-devle Müs­ lim (halasının kocası) da Halep havâlisini eline yeçiriyor ve yıllık bir vergi mukabilinde oranın hâkimiyetini elde etmesini Melik-şâh tasdik edi­ yordu. Tutuş’un Antakya üzerine yürümesi Müslim ile aralarının açılma­ sına ve Arap emîrinin Mısır halîfesinden yardım istemesine sebep oldu; bu yardıma güvenip Şam’ın zabtına girişti. Lâkin umduğu yardımı alamıyan Müslim 1083 Mayısında bozguna uğradı. Onun Ş i ’ î H a l î ­ fesi ile münasebete geçmesi Harrân kadısını isyana sevk etti ve şehri teslim için Türkmen emîri Ç u b u k’u dâvet eyledi. Bununla beraber Çubuk yetişmeden Müslim Harrân’ı kuşattı ve aîdı; kadı ile birlikte şe­ hir halkının mühim bir kısmını öldürdü ve oradan Musul’a doğru hare­ ket etti17. Musul’dan başka sultanın lütfiyle H aleb’i de alan ve aynı zamanda Selçukluların efe damadı olan Müslim’in M ı s ı r l ı l a r l a müna­ sebete girişmesi Melikşâh’ı son derece kızdırdı. Bununla beraber ilk ha­ reket Diyarbekir’e karşı yapıldı. Zira Diyarbekir emîri Nizâmeddin’in 1079 da ölümünden sonra yerine geçen oğlu Em îr Mansur da, babası gi­ bi, sâdık bir emîr değildi. Müslim ile münasebetleri şüphe uyandırıyor­ du. Müslüman halkın Selçuklulara temayülü dolayısiyle veziri Ebu Tahir Anbârî’yi azledip yerine hıristiyan tabip Ebi Sâlim’i getirmesi ve hıris­ tiyanların imtiyazlı mevkilere çıkarılması Diyarbekir ülkesinde ciddî hu­ zursuzluklara ve şikâyetlere sebep olmuştu. Evvelce Mervânîlerin, son­ ra da Abbasilerin veziri ve mühim bir devlet adamı olan Falır üd-devle Cehîr Melikşâh’a durumun ehemmiyetini ve Diyarbekir’in fethi lâzumunu izah etti. Bu sebeple Sultan Fahı üd-devle’yi Diyarbekir emirliğine tâyin ederek, kendisine muhtar emirlere mahsus olup kapısında n ö b e t çalma, adını h u t b e d e okutma ve p a r a b a s m a im­ tiyazlarını tanıdı ve onu büyük bir ordu ile Diyarbekir’e gönderdi18. 16 îbn ul-Cevzî, V III, 294, 3 2 3 , İbn ul-Esir, X , 34. 17 ibn Kalanisî, 1 1 4 -1 1 6 ; İbn ul-‘Adîm, II, 78, 8 3 ; îbn ul-Esir, X , 43, 4 4 ; Sibt (K alanisî), 1 1 6 -1 1 7 ; ‘Azimî, 3 6 4 ; Süryani Mihael, 169. 18 îb n iil-Azrak, 155b ; E b ü ’l-F erec, 2 2 8 ; Hinduşah Sancar Tecarib üs-seîef. 2 5 7 ; Mirhand Düstûr ul-Vuzera , 8 7 ; Amedroz, T h e Marvand dynasty, of Mayyafarqin


Melikşâh Fahr üd-devle’yi Diyarbekir’e gönderirken Müslim’in M ervânî emîri ile münasebetini hesaba katarak mühim Türk beylerini, Artuk ve Çubuk’u Bağdad şahnesi Gevher Âyin ile Arap emîri Seyf üd-devle’yi de, kuvvetleri ile, bu sefere memur etti. Selçuk ordusu Diyarbekir şehir­ lerini kuşatmağa giderken Musul ve Diyarbekir emirleri de müdafaaya hazırlanıyorlardı. Durumun tehlikeli olduğunu gören Müslim savaşmak­ tan vazgeçmek ve sultana sâdık kalmak istediğini bildirdi. Aslen Musul araplarmdan olan Fahr üd-devle “k e n d i e l i y l e arapl ara b i r b e l â gelmesine” razı olmayarak, çekilmesi şartiyle, Müslim’in teklifini kabule yanaştı. Buna kızan Artuk bey ve Türkmenler 19 Temmuz 1084 gecesi Müslim’in ordugâhına baskın yaparak yağma ve askerlerini esir ettiler. Âmid surları içine giren Müslim Artuk tarafından kuşatıldı. Müslim Artuk’a' büyük mal mukabilinde uzaklaşmasına müsaade etme­ sini teklif etti. Fahr üd-devle’nin yapmak istediğini başka bir şekilde ka­ bûl eden Artuk, Fahr üd-devle hesabına savaşmayı da faydasız bularak o da onun arkasından çekildi ve mesuliyetin Fahr üd-devle’ye ait oldu­ ğunu anlatmak maksadiyle de Melikşâh’a doğru hareket etti. Bu durum­ dan haberdar olan Sultan Müslim’e karşı Musul ve Halep Ata-beglerinin ceddi olan Kasım üd-devle Ak-sungur’u sefere gönderirken Artuk bey’e de ona iltihak emrini verdi. Rahbe’de bulunan Müslim’in tekrar Mısırlı­ ların yardımına başvurması Sultan’ı büs-bütün hiddetlendirdi ve bu du­ rumun ehemmiyeti doiayısiyle bizzat ordusiyle harekete geçti19. Selçuk kuvvetleri Musul’u aldığı sırada Sultan da şehre gelmiş bulunuyordu. Lâ­ kin bu sırada Tökiş’in Horasan’da tekrar isyan etmesi haberi üzerine dön­ mek zorunda kalan Melikşâh Müslim’in huzura gelip yer öpmesi ve af dilemesi neticesinde, Halep te dahil, eski memleketlerini tekrar bir tevki’ ile Sultandan aldı ve kardeşi Tutuş’a da mektup yazan Melikşâh ona do­ kunmamasını bildirdi. Böylece Selçuk Sultanı 1085 İkinci Kânun başla­ rında Musul’dan ayrılıp İsfahan’a doğru hareket etti20. Artuk bey’in ayrılışından sonra Fahr üd-devle Selçuk beyleri ile bir­ likte Âmid ve Meyyâfârikîn’i kuşattılar. Mervânî emîri kendi kumandan JRAS

(1 9 0 3 ); K. Zettersten, Mervanîîer î A; Mükrimin Halil Ymanç, Diyarbekir,

î A. 19 îbn ul-‘Adim, II, 84-85. 20 İbn iil-Esir, X , 45-46; aynı müellif, Tarih al-Atabekiyye, E. H. Cr. s. 113; İmâdeddin, 75-77; Sibt, 56a, 59b; İbn Kalânisî, 117; ‘Azimî, 365; İbn Vâsîl, Mufarric ul-Kürâb, Kahire 1953, I, 12-14; tbn ül-Verdî, I, 381-382; Mükrimin Halil Ymanç, 138-142; Kafesoğlu, Melik-şah, İ A, 668; Ali Sevim, Belleten, C l (1 9 6 2 ), s. 129-136.


ve askerlerine müdafaa emrini verip Melikşâh’a gitti ve memleketini kur­ tarmağa çalıştı. Sultan, Âmid ve Meyyâfârikm’i ailesinde bırakmak sartiyle, diğer Diyarbekir şehirlerinin teslimini bildirdi. Lâkin durumu kavrayamıyan ve Hıristiyan vezîri Ebu Sâlim’in on sene daha muhasaraya dayanabileceği haberine aldanan Mansûr buna razı olmadı. Halbuki tam bu sırada idi, ki Diyarbekir halkı Melikşâh lehinde tezahürata girişerek ve Hıristiyanların evlerine hücum ederek onlardan ve Ebu Sâlim’den in­ tikam almağa başladılar. Bu suretle Âmid 1085 Eylül başında Selçuklu­ lara teslim oldu ve Diyarbekir’de Fahr üd-devle idaresi başladı. Emîr Yakut’un idaresinde bulunan Hısn Ziyâd (Harput) Çubuk beye verildi O ğ u l l a r ı B e y ­ ve burada bir müddet hüküm süren Ç u b u k l i ği kuruldu. Hapisten çıkarılan Ebu Tahir yerine Ebu Sâlim hapse atıldı. Melikşâh Mervânî emîrine Irak’ta bir iktâ verdiği gibi Ahlât ve Hatah’da bir müddet Mervanî emirleri elinde kaldı. Tutuş’un hizmetine geçen Artuk bir ara Diyarbekir’i ele geçirmek istedi ise de bunda mu­ vaffak olamadı23.

4. M elikşâh’ın H orasan ve Antakya Seferleri

Horasan meliki Tökiş, Sultan’m Musul seferi esnasmda, tekrar ayak­ lanma fırsatı bularak Merv ve Sarahs şehirlerini işgâl etti. Nişâpûr’u ku­ şattığı sırada Nizâm ül-mülk’ün ordu ile gelmekte olduğunu belirten sah­ te bir mektup taktiği ile Nişâpûr’dan uzaklaşıtırıldı ve Rey üzerine yü­ rümek kararını gerçekleştiremedi. Kışı İsfahan’da geçiren Melikşâh 1086 baharında Tökiş üzerine hareket etti22. Kaynakların pek müphem olarak bahsettikleri bu isyanın ehemmiyeti Sultan ve vezirinin yolda Meşhed’e uğrayıp dua etmeleri ile meydana çıkmaktadır. Filhakika Nizâm ül-mülk’ ün Melikşâh’a, kardeşine karşı zafer kazanmak için dua eylediğini ifa­ desine mukabil Sultan: “Hayır, m ü s l ü m a n l a r için daha h a y ı r l ı ise onu, değilse beni m u z a f f e r kıl diye dua et­ tim” cevabını vermekle isyanın ehemmiyeti hakkında bir fikir edinmiş oluyoruz23, ' Melikşâh, Bozan, Porsuk ve Kumaç gibi mühim kumandanların bu­ lunduğu ordusu ile Tökiş’i sığındığı Venec kalesinde kuşatıp teslim aldı. 21 îbn ül-Azrak, I5 6 a -1 5 8 a ; îbn ul-Esîr, X , 4 9 ; Sibt, 5 9 b ; îbn üI‘Adîm, II, 84 -8 6 ; îbn ül-Verdî, I, 3 8 3 ; Aybeg a!-Safadi, al-Vâfî, neşr. Ritter, I, 122. 22 îb n ul-Esîr, X , 46. 23 İbn ül-Cevzî, IX , 7 1 ; îbn ul*Esîr, X , 7 3 ; İbn Hallikân, II, 163; Ahbâr ü d devle, 74, ,


Sultan daima isyan etmek ve tahtı ele geçirmek isteyen bu kardeşini, ar­ tık gözlerine mil çektirmek ve hapse atmak suretiyle, 1085 (478) yılında siyâset harici kıldı24. Bu, Tökiş’in üçüncü teşebbüsü idi. Melikşâh ev­ velce, 1081 de, İsfahan’dan Rey’e gidince askeri teftiş etmiş ve Türk kı­ yafetinde orduya giren 7000 Ermeniyi çıkartmıştı. Nizâm ül-mülk buna taraftar değildi ve işsiz kalan bu gayrı memnunların bir huzurluk âmili olacağını söylüyordu. Nitekim bunlar Tökiş’in ordusuna girerek onuıı ikin­ ci ayaklanmasına yardım etmişlerdi. O zaman da Merv ve Tirmiz şehir­ lerini işgal eden Tökiş yine bozulmuş ve tekrar sultanın affîyle yerinde bırakılmıştı25. Herat meliki Togan-şâh da zamanı bildirilmiyen bir tarih­ te isyan etmiş ve Melikşâh bu kardeşini de İsfahan kalesinde hapse at­ mıştı26. ..... Şarkta bu isyan bastırılırken Gaipte de Suriye hâdiseleri.. ehemmiyet kazanmış; Türkiye Selçuk sultanı Süleyman-şâh Çukurova bölgesi ve şe­ hirlerini fethettikten sonra Antakya’yı da almış ve Halep muhasarasına girişmişti. Önce Şeref üd-devle Müslim ile, burada hâkimiyet dâvâsiyle, savaşa tutuşan Süleyman, onu mağlûp ve bertaraf ettikten sonra Tutuş ile de muharebe yaparak hayatını kayıp eylemişti. Halep emîri şehri Tutuş’a ve Süleyman’a değil, bizzat sultana teslim edeceğini bildiriyordu. Bu sebeple Melikşâh Birinci Teşrin 1086 da Porsuk, Bozan ve Ak-sungur ile birlikte Musul’a ve oradan Haleb’e doğru hareket etti. Yolda Bozan’ı Filaretos’in oğlu Barsuma idaresinde kalan Urfa’nm fethine memur etti. Bozan henüz Türklerin eline geçmeyen ve kargaşalık içinde bulunan bu şehri 1087 de fethetti27. Melikşâh 4 Birinci Kânun 1086 (23 Şaban 479) da Haleb’e vardı. Oradan Antakya’ya giderek bu şehri Süleyman’ın veziri Haşan bin Tahir’den teslim aldı. Oradan da Suveydiye’ye varan Sultan, müslüman ve hıristiyan kaynakların birleşik olarak belirttiklerine göre, Akdeniz’i gurûrla temaşa etti; iki rekât namaz kıldı ve devletin hududlarmı babasın­ dan daha ilerilere götürdüğü için Allah'a şükretti. Atiyle denizin dalga­ larına girerek kılıcını suya çarptı ve şükürlerini tekrarladı. Denizden gö­ türdüğü kumları babasının türbesine serperken de: “E y b a b a m , s a n a m ü j d e l e r o l s u n ! küçük yaşta bıraktığın oğlun dev­ letinin hudutlarım karaların nihayetine kadar götürdü” hitabiyle Alp Ars24- İmâdeddin, s. 71; İbn ul-Esîr, X , 47; îbn ül-Cevzî, IX , 4; Ahbâr üd-devle , s. 64; Târih-i Güzide, s. 444; Anonim Selçuknâme, s. 16. 25 İbn ul-Esîr, X , 40; İmâdeddin, s. 71. 26 Mu’in üd-din İsfizârî, Ravzat ul-Ccınnât, Tahran 1959, s. 389. 27 J. Laurent, D es Grecs aux Croises, Byzantion, I, s. 395-403. .


lan’m ruhunu şâd ve gurûrunu ifâde ediyordu. Haleb’i Ak-sungur’a, An­ takya’yı Yağı-sıyan’a, Urfa’yı Bozan’a ve Musul havalisini de Çökermiş’e iktâ etti. Urfa’nm fethinden sonra Bozan’ı önce Gence’ye gönderip bura­ sını eski sâhibi Fazlûn’un işgalinden kurtardı; oradan da İznik’te Selçuk Sultanı Süleyman namına hüküm süren E bu ’l Kasım’a ve Bizans’a karşı gönderdi. Melikşâh seferini ikmal edince Halîfeye bu fetihlerini bildiri­ yor ve bu sebeple Bağdad’a gelişinin gecikdiğinden dolayı özür beyan ediyordu, Sultan bu seferi esnasında geçtiği bütün şehirlerde t i c a r î f a a l i y e t l e r i zorlaştıran g ü m r ü k ve ticaret v e r g i l e ­ r i ni kaldırıyordu28.

5. M e lik ş â h ’ın Taç G iy m e s i ve H a life n in Düğünü Sultan Melikşâh 1.087 Martında Suriye’den Bağdad’a doğru yola çık­ tı. Halifelik merkezine girerken onun yüksek erkânı ve kalabalık bir halk tarafından, davul ve boru sesleri içinde karşılandı; D a r ü l - m e m 1 e k e ’ ye inerek tebrikleri kabul etti; halkın ziyaretine de müsaade edil­ di. Nizâm ül-mülk, askerlerin şehre ve evlere girmemesi için, kurulan ordugâhta otağında kaldı. Sultan, vezir ve erkânı îmâm-ı Âzam türbesi­ ni ziyaretle o n u ve yanında bir m e d r e s e inşa ederek H a n e f i l e r e tahsis etti. Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin ve Mûsa bin Câfer’in türbelerini ziyaret edip halka para dağıttı. Fırat nehrinden Necef’e büyük bir k a n a l ı n açılmasına başlattı. Bu ziyâretleri sıra­ sında Alevîlerin nakîbi Seyf üd-devle Melikşâh’a ve maiyetine büyük bir ziyafet verdi, ki devrin İktisadî ve İçtimaî tarihi bakımından kayda şâyandır. Filhakika bu ziyafete 1000 koç, 100 büyük baş hayvan kesildiği ve 20.000 m en şeker harcandığı gözönüne getirilirse, devrin debdebesi ve zenginlerin serveti hakkında bir fikir edinilir. Yemekler 500 gümüş kapta hazırlanmış ve ziyafet i p e k ç a d ı r l a r d a verilmiştir. Seyf üd devle yemekten sonra misafirlerine 20.000 dinar para, gümüş kapları ve otağları hediye ederken S u l t a n'rn önünde yerleri öpüyordu. Bu ge­ zintiler sırasında Melikşâh, âdeti olduğu üzere de avlanıyor, top ve çevgân oynuyordu. Bu ziyaret ve eğlencelerden sonra Bağdad’a dönen Sultan Halîfe Muktedi’nin gönderdiği at ile Halîfenin sarayına gitti. Nizâm ül-mülk emirleri Halîfeye takdim ediyor, onlara Farsça: “B u E m î r ü 1 28 Urfalı Mathieu, 1 9 5 6 -1 9 8 ; İbn Kalanisî, 1 1 8 -1 1 9 ; ‘Azîmî, 3 6 6 ; İbn ul-Cevzî, IX . 2 8 -2 9 ; İbn ul-Esîr, 5 1 ; İbn u l-‘Adîm, II, 1 0 0 -1 0 3 ; Abu’l-F a ra c , 2 3 1 ; Ravendi, 129; Reşid ud-din, 4 6 ; İm âd ud-din, 7 0 ; İbn Şeddâd, 48b , 57b .


M ü m i n 5 d i r”, Halîfeye de Arapça: “Bu kulunuz, vilâyeti ve as­ kerleri ile birlikte filân oğlu filândır’" diyor; başta sultanın dayısı Ay-tekin olmak üzere bütün emirler takdim edilirken yer öpüyorlardı. Bu tak­ dimden sonra Melikşâh’m taçlanma merasimi başlıyordu. Halîfe sultana t a ç giydiriyor, k ı l ı ç kuşatıyor ve bu kuşattığı iki kılıç ile zafer kazanması için duâ ediyordu.. Bu esnada Bağdad veziri Abu Şucâ’ Sul­ tana Halîfenin elini öpmesini bildiriyordu. Halîfe buna müsaade etme­ yince Sultan sadece yüzüğünü öptü. Bundan sonra halîfe üç s a n c a k ve üç at hediye etti. Bu tarihî taç giyme ve kılıç kuşanma merasimi bit­ tikten sonra Sultan büyük bir debdebe içinde ve bayraklarla yolcu edil­ di ve gümüş paralar saçıldı. Halîfe Sultana bir altın taht, sultan da Ha­ lîfeye iki sandık çok kıymetli hediyeler gönderdi ve böylece 26 Nisan (18 Muharrem 480) da bu büyük merasim sona erdi29. ......................... Melikşâh’m Bağdad’a gelişinin bir sebebi de bu taçlanma merâsimi ile birlikte kızı Mehmelek Hatun’un halîfe ile evlenmesi ve düğününü de yapmak idi. Devrin İçtimaî hayatı ve debdebesi bakımından bu düğün hakkında toplu bir bilgi vermek faydalıdır. Halîfe daha 474 (1081) yı­ lında vezîri Fahr ud-devle Cehîr’i Sultanın kızını istemek için 20.000 dinarlık hediye ile, İsfahan’a göndermişti. O sırada sultanın Davud is­ minde küçük bir oğlu öldüğü ve kendisi büyük bir matem içinde bulun­ duğu için, talebi yapabilmek maksadiyle, vezir bir ay beklemek zorunda kalmıştı. Oğlunu günlerce defnetmeyen, yemek yemeyen Sultan’m bu matemi herkese intikal etmişdir, ki eski Türk matem (yuğ) an’anesinin de­ vamı bakımından dikkate şâyandır. Gerçekten bu an’aneye göre Türk ve Türkmenler sarayda (Dâr ül-Memleke) toplanmışlar; a t l a r ı n ı n k u y r u k l a r ı n ı kesmişler; eğerlerini tersine çevirmişler; s i y a h l a r giymişler ve kadmlaı da s a ç l a r ı n ı yolmuşlarda. Şehir bir hafta çarşıları kapamak suretiyle mateme katılmıştı. Halîfe de Bağdad’da üç gün tâziye merâsimi yaptırarak mateme iştirak etmişti. Melikşâh kederini unutmak için ava çıktı ve feryadlarma devam etti30. Bu matem merasimi gibi evlenme ve düğün de Tiirk teamül ve âdet­ lerinin devamı bakımından mühimdir. Matem geçtikten sonra Halîfenin veziri evlenme talebini Nizâm ül-mülk’e açtı. Selçuk vezirinin tavsiyesi­ ne göre Melikşâh’a değil T e r k e n H a t u n ’ a gitmek gerekiyor­ du. Bu sebeple iki vezir, meseleyi görüşmek üzere, Terken Hatun’a git-29 îbn ul-Cevzî, IX, 29, SO, 35-36; ibn ül-Esîr, X, 5-54; îmadeddin, 80; Sitjâset-nâme zeyli, s. 26.

30 îbn ul-Cevzî, VIII, 330-331; Sibt, 58b; İbn Ül-Esîr, X , 41.


Melikşâh’ın Taç Giymesi ve Halifenin Düğünü

163

tiler. Hatun kızma Türkistan hanları ve Gazne sultanlarının da talip ol­ duğunu, onların teklif ettikleri 400.000 dinar mihr’in verilmesi halinde Halîfeyi tercih edeceğini bildiriyordu. Sabık Halîfenin zevcesi ve Melikşâh’m. halası Arslan Hatun’un Halîfe ile böyle bir pazarlığın doğru' olamıyacağmı tavsiyesi üzerine “T ü r k l e r i n e v l e n m e d e â d e t i o l duğ u ü z e r e 50.000 dinar s ü t h a k k ı (hakk! el-rizâ’) ve 100.000 dinar mihr” verilmek şartiyle karara varıldı. Bundan başka Terken Hatun, Halîfenin, evlenince de T ü r k â d e t i n e göre, gelinin anasına, büyük anasına, halasına ve bütün ailesi büyük­ lerine ç ı k m a s ı n ı,? düğünde Semerkand, Horasan, Gazne hatun­ ları ve ileri gelenlerinin hazır bulunmasını şart koşuyor ve böylece H a­ lîfe Muktedi’ye Türk usullerini kabûl ettiriyordu. Hatun ile yapılan bu anlaşma Melikşâh’a- bildirildikten sonra vezir Falır üd-devle müjde ha­ berini Bağdad’a götürdü31. İşte altı yıl önce İsfahan’da verilen karara göre, şimdi S Mayıs 1087 günü, Bağdad’da düğün başlıyordu. Sultan ordusiyle Bağdad’a giderken gelin de büyük bir kervan kafilesi ve çalgılarla oraya geliyordu, Mehmelek ve hatunlar mücevheratla murassa’ mahfeler içinde seyahat edi­ yor; Gevher Âyin ve Porsuk ile birlikte otuz emîr kervanın önünde gidi­ yordu. Gelinin cihazı 130 deveye yüklü idi; on iki sandık içinde bulunan hâzinesi, atlas, dîbâ ve ipekli elbiseleri de 74 katır taşıyordu/Gelinin 200 câriyesi de bu kervana dahil idi. Bu büyük düğün kervanı Bağdad’a gi­ rerken şehir görülmemiş bir şekilde süslenmiş; bütün dükkânlar meş’alelerini yakmış; Bağdad m a h ş e r gibi düğüne katılmıştı. Halîfe ak­ şamleyin vezirini 300 atlı ile birlikte gönderdi. Sultanın emirleri ile bir­ likte gelin meş’aleler arasında ve müzik sesleri içinde Halîfenin sarayına götürüldü. Selçuk sultanı “h ü k ü m d a r ı l a r ı n â d et i olduğu üzere” gerdek gecesinden itibaren üç gün ava çıktı. Düğünden sonra Ha­ lîfenin Melikşâh’ın beyleri ve askerlerine verdiği ziyafet de devrin hü­ kümdarlarına ve zamanın haşmetine uygun idi. Ziyafette sarf edilen sa­ dece şeker miktarının 40,000 m en (batman) olması onun âzam etini gös81 İbn ul-Cevzî, IX, s. 2; îbn ül-Esîr, X, s. .41; îmâd üd-din, s. 72-73. Türk­ menlerin evlenirken terbiye hakkı olarak kızın babasına verilen ata “Başhk”, ana­ sına verilen elbiseye " Sütlük ”, kardeşlerine verdiklerine ,de “Ağırlık” denir ve ev­ lenecekler adına türkçe “gelin benürn, gü v ey gü sen ü n ” denir ve isimleri söylenme­ den nikâh akdedilir [Pir Muhammed bin Yusuf al-Ankaravı, Z ubdat Fatâvâ, Velyeddin Ef, No: 1451 (XV I. asır), 166a, 222b]. Türkmen âdetine göre evlenme tale­ binde damadın tarafı hürmet için ayakta dururlar; bu sebeple Melik-şah da Halîfe­ den kız isterken bütün emirlere saraya yaya gitmelerini emretti. [Siyâset-nâm e zeyfi, Sehefer nşr. s. 29].


termeğe kâfidir. Halîfe bütün emirlere ve hatunlara da hil’atler ve hedi­ yeler dağıttı32. 6. M elikşâh’m Türkistan Seferi ve M illî Türenin Kudreti Melikşâh Bağdad’da taçlanma merasimi, düğün, türbeleri ziyaret, imar faaliyetleri ve bazı idari işlerle uğraştıktan sonra 23 Mayıs 1087 de İsfahan’a hareket etti. Türkistan’da cereyan eden hâdiseler onun sefe­ rine sebep oldu. Gerçekten Terken Hatun’un yeğeni olan Karahanlı hükûmdan Hızır Han’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Ahmed Han genç ve tecrübesiz idi. Devrin âlimleri ve zenginleri ile Hızır Han ara­ smda başlayan mücâdele şimdi daha çetin bir safhaya girmişti. Semer­ kand’da oturup Hazreti Ali'nin torunlarından sayılan Muhammed el-Mür-. tezâ Keş şehri civarında 40 köye sahip bulunuyor ve türlü beldelerin imamlarına yılda 10.000 dinar zekât verecek kadar büyük bir irad elde ediyordu. Şehrin kadısı Hızır Han’a ona ait bir bahçenin azametini an­ latıyor; bütün Türkistan’da, Han dalıil olmak üzere, onun eşine rastlanamıyacağım söylüyor ve zenginlerin mallarının müsadere edilmesine ce­ vaz veriyordu33. Hızır Han’ın oğlu Ahmed Han da babası gibi zengin­ lerin servetlerini müsadereye devam etti. Bu durumda büyük zenginler . Han’ın aleyhinde harekete geçtiler. Bu zenginlerden biri olan Şâfiî faldhı Ebu Tahir bin A lik’i hac ve ticaret bahanesiyle Melikşâh’a gönderdiler ve onu Türkistan seferine teşvik ettiler. Zenginlerin çıkardığı memnu-„ niyetsiziik doiayısiyle Melikşâh büyük bir ordu ile Türkistan’a hareket etti. Buhara’yı ancak bir hayli tahribat ile alan Sultan, oradan Semerkant’a varıp 1088 Temmuzunda (481 Cemaziyelevvel) Ahmed Han’ı mu­ hasara etti. Şiddetli bir savaştan sonra kaleye giren Selçuk ordusu Ah­ med Han’ı sığındığı bir evde yakalayıp İsfahan’a gönderdi. (F

Melikşâh Semerkant’m ilhakından sonra Kâşgar’a doğru ilerledi. Özkent’e vardığı zaman Karahanlı hükümdarı Sultanın huzuruna gelerek itaatini, hutbe ve sikkede adının zikrini arzedince Melikşâh Horasan’a döndü. İsfahan’dan Türkistan’a hareket ederken Nizâm ül-mülk “v ı 1 l ı k h a r a c ı ödemek için gelen R u m e 1 ç i s i n i” de Kâşgar’a kadar götürmüş ve bununla Selçuk devletinin haşmeti ve satvetinin böyİece tarihe geçmesini istemiştir. Selçuk veziri aynı maksat ile Ceyhun’-

32 İbn ül-Cevzî, IX, 36-37; îbn ül-Esîr, X, 55; İmâd ud-din, 72, 77, 80; Mirh* wând, IV ,.85; İbn Hallikân II, 163; Kafesoğlu, 94. 33 îbn ül-Cevzî, IX, 41.


dan geçen ordunun gemicilere ödeyeceği 11.000 dinarlık ücretini de An­ takya vergilerine havâle etmiş ve bunun da tarihe intikalini düşünmüş­ tür34. Kaynakların verdiği 481 ve 482 tarihlerinden birincisinin doğru olduğu anlaşılmıştır35. Melikşâh Türkistan hanlarım itaate alıp İsfahan’a döndükten sonra Semerkant havalisinde bulunan ç i g i l ve Y a ğ m a kabileleri is­ yan etmişlerdi, ki göçebe Türk hukuk ve teamülleri bakımından bu mü­ him bir hâdisedir. Filhakika Karalıanlılar devletinde Karluklardan sonra büyük bir kitle teşkil eden Çigil ve Yağma kabileleri isyan edince Melikşâh’m Semerkant valisi (ııâibi) Hârzim’e kaçmıştır. Bu isyanın sebebi hakkında Nizâm ül-mülk:” Semerkant ve Özkent’e gittiğimiz zaman gidiş ve dönüşümüze kadar Ç i g i l l e r ve Maveraünnehr halkı Sultan için....“b i z e s o f r a s ı n d a bi r i o k m a yemek vermedi” dedikodsuııu ağızlarından bırakmadılar. Sultanımız C i h a n a i l e ­ s i ni n b a b a s ı d ı r ve devrin hükümdarları ona inkiyad etmiş­ tir. Bu sebeple onun babalık şefkati, cömertliği ve sofrasının genişliği de o nisbette olmalıdır” tavsiyesini yaptıktan sonra Sultan Tuğrul beg’in her sabah sofrasını açık bulundurduğunu, u m u m a z i y a f e t ver­ diğini, ava gittiği zaman da Öyle yemekler hazırlatırdı, ki emirler ve hal­ kın hayran kaldığını ve T ü r k i s t a n h a n l a r ı n ı n da tebaa­ ları için daima mutbakta yemek hazırladığını ilâve eder36, Eski T ü r k devlet telâkkileri ve â m m e m ü e s s e s e l e r i n i n Selçuk­ lular zamanında da kudretini henüz muhafaza etmesi bu hususta Melikşâh’ın dikkati çekilmesi çok mühimdir. Filhakika, yukarıda ,Alp Arslan’m emirlere, askerlere ve halka verdiği umumî ziyafetlerden bahsetmiştik. Sultan Mehmed Tapar da hastalandığı zaman, ölümüden önce, 1118 yı­ lı kurban bayramında, büyük bir ziyafet vermiş; oğlu Mahmud’u veliahd yaptığı bu ziyafet (toy) de, O ğ u z a n ’a n e s i n e göre, sofrasını ve s a r a y ı n ı yağmalatmış (fa nahabahu’n-nâs) ve suretile merasimi ikmal etmiştir37. Karalıanlılar için de “Türkistan’da âdet olduğu üzere Padişahlar huzurunda altın ve gümüş dağıtmaları” ve Hızır Han’a dair bir hikâye bununla ilgilidir38. Gök-Türk kağanlarının “T ü r k m i l ­ l e t i için gece uyumadım, gündüz oturmadım... milleti diriltip yük­ 34 Azîmî, 367; İbn Kalanisî, İbn ül-Esîr, X , 5 8-59; Nerşahî, 28; İmâdoddin, 55; A h bâr üd-devle, 65-66; Râvendî, 129-130; Reşideddiıı, 45; İbn ül-Cevzî, IX, 66; Mır Haydar Râzî, M ecm â ’üt-tevârih (Sehefer, Tarih-i B u h â ra d a ) s. 236. 35Rak. Ahmed Ateş, T ercü m a n ül-Belâğa. İstanbul 1949, s. 32. 30 Siyaset-nâm e, s. 115. 37 ibn ül-Esîr, X , 184; imâdeddin, 117.


selttim; ç ı p l a k h a l k ı giyidirdim, y o k s u l halkı z e n ­ g i n ettim; nüfusu az milleti çoğalttım”39 ifadeleriyle meydana çıkan babalık vazifeleri (Velâyet-i pederâne) Türk devlet telâkkisinini esasını teşkil ediyor. Han veya Sultan bu vazifeyi ihmal ettiği zaman halkın şi­ kâyeti ve isyanı başlar. D e d e - K o r k u t kitabının 12 inci hikâye­ si, bu hukukî teamüle göre, Hanların Oğuz beylerine toy ve şölen deni­ len umumî ziyafetler vermesi ve bu ziyafetlerde Han sarayının yağma edilmesifHiüan-t yağma) usûl idi. Bu hukuka riayet etmeyen ve boy bey­ leri arasındaki sırayı bozan hükümdarlara karşı isyan meşrûiyet kazanır­ dı40. Türk örf ve âdetlerini iyi bilen ve devletin bünyesnideki ehemmi­ yetlerini kavrayan Nizâm ül-nlülk Sultanın haftada bir veya iki umumî ziyafet vermesini, gelmesi gerekenlerin gününü bilmelerini, kimsenin ihmal edilmemesini, hükümdarlar d ü n y a n ı n s a h i b i ve in­ sanlar da onun a i l e s i e f r a d ı olduğundan ziyafete aslâ kendi sürahi ve kadehleriyle gelmemelerini, bilâkis saraydan götürmelerini an­ latırken bu Türk müessesesiııe ayrı bir fasıl tahsis eder41. Melikşâh bu an’ane icabını yapmadığı için, Nizâm ül-mülk’e göre, Ç i g i 1 kabileleri isyan etmişler ve reisleri Ayn üd-devle At-başı (Yedisu havalisinde) hükümdarı ve Kâşgar Hanı’nm kardeşi Yağan-tekin oğ­ lu Yakup Tekin’i Semerkant’a çağırmıştır. Yakup Tekin, kan akıttığından dolayı, bir fetvâ ile, Ayn üd-devle’yi idam etti. İsyan haberlerini alan Melikşâh Semerkant’a doğru ilerleyince Yakup Tekin Fergana’dan Atbaşı’ya kaçtı. Sultan Semerkant’ı ikinci defa alarak Yakup Tekin’i takip etti ve “G ö ç e b e l e r ü l k e s i n e (Bilâd ıd-harkâvât) kadar ile r ­ ledi”. Talaş (Taraz) han’ı gelip itaatini arz etti, Kâşgar han’ı ordusun­ dan ayrılmış bulunan Yakup Tekin’i yakalayıp Melikşâh’a teslim eyledi. Böylece Selçuk Sultanı, 1190 (480) da, Çin hududuna kadar bütün Tür­ kistan hanlarım tabiiyete alıp İsfahan’a döndü. Beraberinde getirdiği ba­ zı Türkistan hanlarım tekrar memleketlerine gönderdi. Bu suretle Selçuk İmparatorluğunu Altav dağlarından Akdeniz kıyılarına kadar genişleten Sultan İsfahan’dan Bağdad’a hareket etti42. 38 Çahâr-makale, s. 47. Thomsen, Moğolistan’daki Türkçe kitabeler, TM, III, s. 102. 40 Bak. Abdülkadir İnan, Orun ve Ülü§ meselesi, THİT Mecmuası, I, 121-181; Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, s. .30-32; Cihân hâki­ miyeti, I, s. 102-110. 41 Siyaset-nâm-e, s. 110. 42 îbn iiI-Esîr, X, 59-60; Ahbiir üd-devle, 72; İmâdeddin 70; Anonim Selçuknâme, 17; Mu'izzî, Dîvân (ııeşr. Said Nefisî, Beyhâki zeyli III), 1281, 1286; W. Barthold, Turkestan, s. 317.

39 w


7,

M eiikşâh’m Cihan Hâkimiyeti Dâvası

Eski Türk kağanları, Tuğrul 1 ^ , Alp Arslaıı, Melikşâh, Sultan San­ car ve daha sonra da Osmanh sultanları kendilerini C i h â n p â d i ­ ş â h l a r ı hissettikleri ve buna inandıkları için idârelerinde bulunan muazzam imparatorlukları yine de kâfi görmüyor ve henüz fethedilme­ miş ülkeleri de hâkimiyetleri altına almak istiyorlardı43. Çin hudutların­ dan Akdeniz kıyılarına kadar muazzam bir imparatorluk vücuda getir­ dikten sonra II. Teşrin 1091 (484 Ramazanı) tarihinde Bağdad’a hare­ ket eden Melikşâh artık Mısır’ı, Şimalî Afrika’yı ve bütün Bizans ülke­ lerini alarak “d ü n y a y ı f e t h e t m e k ” kararında idi44. D evle­ tin kudretiyle kemale erdiğini, içte ve dışta hiç bir endişe kalmadığı için 400.000 kişilik ordunun artık 70.000 e indirilerek hâzinenin yükünü ha­ fifletmek icap ettiğini ileri sürenlere karşı Nizâm ül-mülk bu fikirlerin tehlikeli olduğunu, geniş imparatorluğun ancak bu ordu ile muhafaza edilebileceğini söylüyor ve miktarı azaltmak değil, bilâkis bunu 700.000 süvariye çıkarmak suretiyle, “Efendimizin” H i n d i s t a n , Çiıı, Ha b e ş , B e r b e r ve R u m illerini, hâkimiyeti altına alabi­ leceğini belirtiyordu45. Büyük vezir başka bir yerde de devrin azametini ifade ederken: “D ü n y a n ı n efendisi (Melikşâh) A f r â s i y â b (Oğuz Han) nes­ linden olup dindar, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin haiz olmadığı yüksek vasıflara sahip ve cihâna hâkimdir. Bazı h a l i f e l e r z a m a n ı n d a devlet çok genişlemiş idiyse de yine Haricilerden endişe mevcut idi. Allah’a şükür­ . 1er olsun ki bu uğurlu zamanda böyle bir kaygı kalmamış ve kimse mu­ halefet düşünemez olmuştur” fikirleri ile bu cihân hâkimiyeti duygu ve idealini meydana koymuştur46, Bir Ermeni kaynağı da yüksek İnsanî va­ sıfları, gönülleri fethetmesi ve büyüyen kudreti doiayısiyle Meiikşâh’m ömrü vefa etse idi Avrupa’yı da devletinin hudutları için alacağım nak­ leder47. Melikşâh işte bu azamet duygusu ve Cihân hâkimiyeti mefkûresi ile Bağdad’a geliyor idi. Bu düşüncenin ilk merhalesi ve şüphesiz en ta­ biî olanı, İslâm dünyası için daimi bir fesad ocağı ve gizli gönderilen .

43 44 45 46 47

Bak. T h e id ea l of W orld donimation , îbu Kalânîsî, 121; İmâd ud-din, s. 70, Siyâset-nâm e, s. 144. Siyâset-nâm e , s. 7. Anili Samuel, trc. Brosset (1 8 7 6 ), s. 449.

,


dâ’îlerin yuvası halini almış bulunan Mısır’ı fethetmek, Fatımî Şi’î hali­ feliğine son vermek idi. Bu gaye ile Sultan Mısırlılara ve Bizanslılara karşı mücadele eden başlıca Türk beylerini, Tutuş, Ak-sungur, Bozan ve Çubuk’u Bağdad’a davet ediyor idi Melikşâh, 1092 yılı başında (484 Zilhicca), Bağdad’da doğum gününü (mîlâd) misli görülmemiş bir şen­ likle tes’it etti. Dicle nehri üzerinde k a y ı k l a r d a m e ş ’ a l e l e r yakıldı; gemilerde kubbeler yapıldı. Gemiler türlü m ü z i k âletleri ve mugannilerle doldu. Bağdad halkı şenlikleri katılarak geceyi Dicle kıyı­ larında ve üzerinde geçirdi. Gemilerde ve seyircilerin ellerindeki meş’alelerin ışıkları birbirine karışıyordu. Sultanın bu muhteşem doğum yıl dönümü devrin şâirlerinin kasidelerine mevzu teşkil etmişti48. . Suriye ve Anadolu’da bulunan emirler henüz gelmeden ve yeni fetih plânları hazırlanmadan önce Melikşâh Yemen ve Aden taraflarını fet­ hetmek..için Gevher Âym’in idaresinde bulunan Türsek ve Y o r u n k U ş (okunuşu böyledir ve beyaz kuş demektir) bu havaliye gönderildi. Türşek ölünce kumandayı ele alan Yorun-kuş, babası Gün-tekin oğlu Kutlug’un, 479 da, ölümü üzerine onun yerine, ,H a c e m i r l i ğ i n e tayin edilmiş idi, Kutlug’un ölüm haberini alan Nizâm ül-mülk “bin in­ san öldü” demek suretiyle ona karşı takdirini bildirmişti. Vazifesi dolayısiyle bu tarafın ahvaline vakıf bulunan Yorun-kuş süratle Yemen ve Aden havalisini fethedip, Selçuklu İmparatorluğuna kattı. Bu fetih mü­ nasebetiyle Melikşâh Hac yollarında su t e s i s l e r i ve sarnıçlar, r i bâtlar inşa etti. Hacılardan almagelınekte olan vergileri ilga etti49. Melikşâh ve Nizâm ül-mülk bu kışı geçirdikleri Bağdad’da Tuğrulbeg tarafından inşa edilen “T u ğ r u l b e g ş e h r i n i ” yeniden inşaya ve genişletmeğe giriştiler. Sultan ve vezir için saraylar, devlet adamları için konaklar, evler, hanlar, çarşılar ve darbhâne yapmağa baş­ ladılar. Irak’ta b ü y ü k s u l a m a tesisleri ve k a n a l l a r açıl­ ması teşebbüslerini büyüttüler. Rasat işlerinin merkezini oraya naklet­ tiler50. Bu hazırlıklar cihân hâkimiyeti ve Bağdad’m da Türk-İslâm im­ paratorluğunun merkezi haline getirilmesi ile ilgili gözüküyordu. Fakat kışı Bağdad’da geçiren Melikşâh ve Nizâm ül-mülk son haşmet ve deb­ debelerini yaşadıklarını ve 1092 Nisanında İsfahan’a dönerlerken kade­ rin kendileri için bir şeyler hazırladığını ve hayatlarının sona erdiğini

48 İbn ül-Cevzî, IX, 57; İbn ül-Esîr, 69; İbn Kesir, XII, 137. 49 tbn ül-Esîr, X, 70, 74; Imâdeddin, s 69, 70, 78; Râvendî, 131; İbn ül-Cevzî, IX, 31; Kafesoğlu, s. 124. 50 İbn ül-Cevzî, 60, 70; İbn ül-Esîr, X, 69; Mîrhwând, IV, 85.


Melikşâh ve Nizâm ül-mülk Arasmda Gerginlik

169

bilmiyorlardı .‘Avfî Türk hakanı ve Rum Kayserinin onun dostluğuna koştuklarını ve buna dair şiirler kaydeder51,

8 . Melikşâh ve Nizâm üi-mülk Arasında Gerginlik

Selçuk imparatorluğu ve hatta Islâm âlemi ile birlikte genç sultan ve ihtiyar vezir de kudret ve haşmetlerinin son derecesine yükselmişler­ di, îşte her kemal gibi bu da bir zevale başlangıç teşkil ediyordu. Zeval Sultan ile vezir arasındaki ahengin bozulmasiyle başladı; rakîb ve düş­ manları, haklı-haksız, tenkitleri ve gayretleri ile Nizâm ül-mülk’ü M elikşâh’m gözünden düşürmeğe çalışıyorlardı. İki büyük adamın münasebet­ leri ve bu tenkitler Selçuk tarihi bakımından da büyük bir ehemmiyet taşır. Nizâm ül-mülk’ün karşısına rakîb olarak çıkan Tâc ül-mülk Ebu’l Ganâim Sultanın zevcesi Terken Hatun’un veziri idi ve ikisi türlü sebep­ lerden dolayı devletin vezirini sarsmağa çalışıyorlardı. Tâc ül-mülk ve diğerleri bir tenkidinde âlim ve mutasavviflere yılda verilen 300.000 di­ narla ayrı bir ordu kurulabileceği fikrini ileri sürüyorlardı. Fakat Nizâm ül-mülk: “E y â l e m i n ' S u l t a n ı ! orduna bunun bir kaç mislini harcıyorsun. Bu askerlerinin okları bir milden öteye varmaz. Halbuki ben sana öyle bir manevi ordu vücuda getirdim, ki onların duaları ok gibi ArşJâ ve Tanrı’ya kadar yükselir”52 ifadeleriyle dinî mânası yanında mad­ dî kuvvet gibi manevî kuvvetin de devlet için büyük ehemmiyetini bei lirtiyordu. Selçuk devleti, kuruluşundan beri, Sultanları ve beyleri ile manevî âmilleri birinci plânda tuttuğu gibi Melikşâh da, bu haksız ten­ kitler karşısında, Nizâm ül-mülk’ü destekliyor ve ona eskisinden daha büyük selâhiyetler tanıyordu. Ordunun 400.000 den 70.000 e indirilmesi tenkitlerine karşı da ihtiyar vezir bu fikrin tehlikelerine işaret ediyor; muazzam imparatorluğun ancak bu kuvvetle yaşayabileceğini, bundan başka askerlikten gayrı bir mesleği olmayan 330.000 kişinin boş kalması ile bunların ve bunların katılacak olanların bir fesat unsuru haline gele­ bileceklerini izah ediyor; halbuki bu miktarı azaltmak değil 700.000 e çıkarmak sayesinde Hindistan, Çin, Habeş, Berber ve Rum ülkelerinin de fethedilebileceği fikrini ileri sürüyordu. Selçukluların kurduğu iktâ idaresi sayesinde bu ordu, geçimi ve teçhizatı ile toprağa bağlanmış ve imparatorluk ülkelerine dağılmış T ü r k s i p a h i l e r i idi. Hü­ kümdarlara ve saraya bağlı merkez ordusu ise kölelerden ve türlü kavim-

51 Lübâb Ül-elbâb 35, 375. 52 Siyaset-nâme, s. 145; A hbar üd-devle, s. 67; İmâdeddin, s. 59.


a8 lerden mürekkep olup 46.000 kişilik muhafız kuvveti idi ve Osmanlı im­ paratorluğundaki merkez K a p ı - k u l u ve Y e n i ç e r i askerlerine tekabül ederdi, ki berikilerin sayısı da hemen aynı miktarda 40.000 kişi idi53. Melikşâh ile veziri arasmda bu ana meselelerde bir ihtilâf çıkarmak mümkün değildi; esasen bu dâvalar Selçuk sultanları ve devletine ait idi. Lâkin Nizâm ül-mülk’ün kudreti Sultan ile muvazi olarak artıyor; Fatih zamanında Çandarlı ailesi gibi Selçuk hanedanına rakîb ve şerik bir aile meydana çıkıyordu. Bu münasebetle bu iki kuvvetin çatışması için baş­ ka sebep ve hadiselerin meydana çıkması da mümkün idi. Fakat bunlar arasında Sultan ile vezirinin arasını gerginleştiren iki esas âmil belir­ mişti. Biri Karahanlı kızı ve sultanın zevcesi Terken Hatun’un ihtirasları, diğeri Nizâm ül-mülk’e mensup devlet adamlarının taşkınlıkları idi. Fil­ hakika güzel ve akıllı olduğu kadar sonsuz ihtiraslara sahip Terken Ha­ tun yalnız Sultan üzerinde değil devlet işlerinde de çok nüfuzlu bir kim­ se idi. Daima kendisine bağlı bir d î v â n a, onun memurlarına ve teş­ kilâtına sahip olduğu gibi emrinde de 12.000 kişilik bir süvari kuvveti de vardı54. Bundan başka bu kudreti dolayısiyle orduda geniş nüfuzu ve çok adamı bulunuyordu. O Melikşâh’ın büyük oğlu Berk-yaruk’u veliahdlıktan atıp dört yaşındaki kendi oğlu Mahmud’u Selçuk tahtının vâ­ risi yapmak istiyor; halifede olan ve Mehmelek’in oğlu bulunan toru­ nu Cafer’i de halifenin veliahdlığma getirmeğe çalışıyor ve bu suretle de h a l i f e l i k ve s u l t a n l ı k makamlarını elinde toplamak eme­ liyle uğraşıyordu. Hatta kızı 482 de ölünce, 480 (1087) de doğan, torunu­ nu İsfahan’a aldı; ona burada halife olarak hitap ediyor, İsfahan’da bir hilâfet sarayı yapmak istiyordu. Meşru olmayan bu iki emel karşısında da sultandan ziyade Nizâm ül-mülk’ü engel görüyor ve halifeyi de zor­ luyordu55. İki çetin işi birden başaramıyacağmı kavrayınca da oğlunun veliahdlığı için halife ile anlaşmağa muvaffak oldu ve bu sebeple toru­ nunu Bağdad’a gönderdi. Bu durumda Terken Hatun bütün kuvvetini Nizâm ül-mülk’ü düşürmeğe ve kendi veziri Tac ül-mülk’ü onun yerine geçirmeğe yöneltiyordu. Nizâm ül-mülk ile çatışmak için çok sebep var idiyse de çarpışmak 53 Siyaset-nâme. s. 144; Râvendî, 131; İbn ül-‘Adîm, Buğya , 111b; Târih, II, 102; Nüzhet ül-Kulûb, s. 449; Zekeriya Kazvinî, s. 412; Gaffârî, Nigâristan, 58a. Bu vesile ile Alp Arslan, Melikşâh ve Nizâm ül-Mülk’e isnat edilen bazı mektupla­ rın uydurma olduğunu da kaydedelim. (British Museum, Add, 7688, 3a-8a). 54 İbn ül-Cevzî, IX, 84; Sibt, XIII, 108a; İbn ül-Esîr, X, 83. 55 İbn ül-Cevzî, IX, 38, 47.


kolay değildi. Gerçekten vezirin oğulları, torunları, damatları ve azadlıları imparatorluğun bir çok yüksek makamlarına, valiliklerine yerleş­ miş; saltanat ıhtiraslariyle kıpırdayan şehzadeler atıldıkça Nizâm ülmülk’ün adamları yerlerini almıştı. Bunlar büyük servetlere sahip bulu­ nuyorlardı. İhtiyar vezire bağlı kölelerin sayısı da 20.000’e baliğ olmuş­ tu. Bunlardan başka vezirin orduda ve imparatorluğun her tarafında da çok adamı vardı. Bu kuvvete dayanan oğullan ve damatlarının, vezirin ihtiyarlığından da faydalanarak, zaman zaman haksızlıkları ve taşkınlık­ ları da eksik olmuyordu. Hatta Öyle bir şımarıklık husule geldi, ki Sul­ tanın adamları da tecavüze uğramaktan kurtulamıyordu. Filhakika eski­ den beri şehzadelerin idaresinde bulunan Merv valiliği şimdi Nizâm ülmülk’ün oğlu Osman’ın elinde bulunuyor ve sultanın yakını Emîr Kavdan’a orada tahakküm ve hücumdan sakınmıyordu. İşte bu hadise M e­ likşâh ile Nizâm ül-mülk arasmda açık bir çatışmaya sebep oldu. Nite­ kim Sultan bu münasebetle T âc ül-mülk ve başka devlet adamları ile ve­ zirine gönderdiği mektubunda: “sen benim devletimi ve memleketimi istilâ eyledin; evlâtlarına ve damatlarına verdin. Bunlar benim adamla­ rıma saygı göstermiyor; halka zulm yapıyorlar; sen de bunları tedip et­ miyorsun. İstermisin ki v e z i r l i k divitini elinden ve sarığını başından alayım ve halkı tahakkümünüzden kurtarayım;5’ diye /ağır bir hitapta bulunuyordu. Nizâm, ül-mülk’ün cevabında, hürmet ifadeleri ve dua bulunmakla beraber, vezir sıfatı doiayısiyle, daha ağır bir mâna vardı. Gerçekten o, Selçuk devletine ve bizzat sultana yaptığı hizmetleri belirttikten sonra: “D e v l e t e o r t a k olduğumu henüz bilmiyor mu­ sun? Bu vezirlik diviti ve s a r ı k senin t a c ı n ile o derece bağlıdır, ki diviti aldıktan sonra tac da kalamaz, gider” ifadesiyle ağır bir muka­ belede ve tehditte, bulunmaktan çekinmiyordu. Bu çatışmanın tarihi hak­ kında kaynaklarda kayıt yoksa da bunun son zamanlarda vuku buldu­ ğunu, 1092 (483) de yazılan, Siyâset-nâme nin ifadeleri teyit ediyor. F il­ hakika Melikşâh devlet idaresi hakkında büyük şahsiyetlerden istediği eserler arasmda yine de onun eserini beğenmiş ve Siyâset-nâme de bu suretle vücuda gelmiştir36. Bu sebeple Nizâm ül-mülk kendisine karşı yapılan tenkitlere de bu eserin sahifeleri arasmda cevap vermiştir. Bazı kayıt ve şiirlerin işaretine57 ve bu gerginliğe rağmen Melikşâh vezirini azletmeden ve belki de edemeden 1092 I. Teşrininde (485 Ramazanı) veziri ile bozuşmuş olarak Bağdad’a hareket etti ve Nizâm ül-mülk de arkasından yola çıktı. Fakat yolda arzuhal vermek bahanesiyle huzuruna 56 S. I, 2, 810. 57 Bak. K. Rippe, K öprülü A.rmağanı, 426.


çıkan bir Bâtınî fedaisi tarafından öldürüldü. Onun öldürülmesinde düş­ man olduğu Bâtmîler58 kadar Tâc ül-mülk ve diğer hasımlarmın da rolü kaynaklarda belirtilmiştir59. Büyük vezir için Bağdad’da üç gün tâziye merasimi yapıldı. Rivâyete göre Nizâm ül-mülk Nisâpûr’da oturan Ha­ kim Mavsilî adlı bir müneccime çok inanırdı. Müneccim ona kendisin­ den altı ay sonra öleceğini haber vermişti. Nizâm ül-mülk müneccimin 485 Rebiülevvelinde ölüm haberini alınca ömrünün nihayete erdiğini an­ lamış; vasiyetnamesini yazmış, vakıflarına ait sicilleri düzenlemiş ve kö­ lelerini de azad etmişti60. Bu rivâyetin doğruluğu ve ölüme hazırlandığı, Bağdad’a giderken bir daha dönemiveceği kanaatiyle de, S iy â set-n â m e’sini bir hattata bırakmış ve bizzat Sultana takdimini vasiyet etmiş olmasiyle teyid olunmuştur61. Melikşâh’ın, vezirinin bu akıbetinden çok üzüldüğü rivayeti var­ dır62. Onun ölümü ile.Tâc "üî-mülk Ebu’l Gaııâim’i vezirliğe getirdi. Yeni vezirin tayini iie de bütün yüksek memurlar değiştirildi ve bu suretle Nizâm ül-mülk’ün adamlarının tasfiyesine girişildi. Böylece, şekil ne olursa olsun, Terken Hatun gayesine doğru ilerilemiş; Halife de siyasete karışarak bu cepheyi kuvvetlendirmiştir. Filhakika Terken Hatun Berkyaruk’u düşürmeğe ve oğlunu da veliahd yapmağa muvaffak olmuştur. Fakat siyasî ihtiraslar ve dedikodular, şimdi de Cafer’in veliahdliği me­ selesini tekrar canlandırmış ve Melikşâh ile Halife arasmda bir gerginlik başlamıştır. Terken Hatun’un rolü olduğu anlaşılan bu durumda Sultan Halife Muktedi’yi derhal Bağdad’ı terke davet etti. Halife istediği on gün mühlet bitmeden dokuzuncu gün Melikşâh, zehirlenerek, vezirinden bir ay sonra Öldü. Onun zehirle bertaraf edildiği hadisesini meskût ge­ çen kaynaklar yanında bazı müslüman ve hıristiyan müellifler bir suikasd üzerinde birleşmektedir63. Bu zehirletme hadisesinde Halife, yerle­ rinden atılan Nizâm ül-mülk taraftarları ve hattâ bazı açık kayıtlara gö­ re zevcesi Terken Hatun da zan altındadır. îbn ül-Cevzî ve Ebü’l-Farac bu zehirletmenin Sultanın kölesi Hurdek vasıtasiyle yapıldığım açıkla­ mıştır. Sultan ile Halife arasındaki gerginliğe dair kaynaklar çok kifayet­ sizdir. Bununla beraber sultanın halifeye karşı hareketinde Bâtınî tesi­ 58 Bak. VIII, 5. 59 Ahbâr üd-devle, 89; îmâ.ducldiıı, 63; İbn ül-Esîr, X, 67; Sibt, 100a, 104a; Râvendî, 134; Mîrhwând, IV, 89; 60 Çahâr-makale, s. 62. ..... 61 Siyaset-nâme, s. 210. 62 îbn Kalanisî, 121. 63 Mathieu, s. 203; Anili Samuel, s. 455; Ebü’I-Farac, Mucmal ut-tavârih, 408; Anne Comnnene. Alexiade, II, s.

70, 71, İbn ül-Cevzî, XI, Hindûşah Sancar, s. 279.

231-232; îbıı Funduk, 76 76.


rine dair bir kayıt64 hiç bir esasa dayanamaz ve Tâc ül-mülk’ün Nizâm ül-mülk’ü Bâtınî fedâisi vasıtasiyle öldürttüğü rivâyetlerinin karışmasın­ dan meydana çıkmış olmalıdır. Terken Hatun’un eseri olan müthiş taht kavgalarının başlaması Büyük Sultana bir matem merasimi yapılmasına ve ‘‘âdet olduğu üzere a t l a r ı n k u y r u k l a r ı n ı n kesilmesine” im­ kân vermedi. Tabutu İsfahan’a götürülerek vakıf eylediği medresesinde defnolundıı65. Böylece kudretlerinin zirvesine çıkan 40-42 yaşlarındaki sultan ile 70 ini aşkın vezir arasındaki ahenk, etrafın tahrik ve ihtirasla­ rı ile, bozulmuş ve hakikaten d i v i t ile t a ç birbirini takiple sükût etmiştir. Öyle bir sükût, ki yalnız taç ve divit sahiplerini götürmemiş; Selçuk İmparatorluğunu ve İslâm dünyasını da sarsmış ve buhranlara sürüklemiştir.

9. Melîkşâh'ın Şahsiyeti

Melikşâh devri yalnız Selçukluların değil Türk-îslâm tarihinin de en parlak ve mesud devirlerinden birini teşkil eder. Melikşâh Türk-İslâm hükümdarları arasmda asırlarca azametin ve adaletin bir örneği olarak yâd edilmiş ve o da babası gibi “Â d i l S u l t a n ” lâkabiyle anılmıştır06. Tuğrul bey ve Alp Arslan zamanında payitaht olan Rey şeh­ rini tedricen terk edip, melik iken merkezi bulunan İsfahan’ı İmparator­ luğun payitahtı yapmıştır. Kendisine ve bir kısım evlâtlarına merkez olan İsfahan saraylar ve medreselerle dolmuş; şehir büyümüş, bağ ve bahçelerle süslenmiştir. Son günlerinde, Cihân. hâkimiyeti dâvasiyie, Bağdad’ı İmparatorluğun da merkezi yapmak istemiştir. Esasen Bağ­ dad, Halifelikten başka. orada yapılan “T u ğ r u l b e g ş e h r i ” ile zaten devletin ikinci bir payitahtı haline gelmişti. Melikşâh’m adaleti, din ve mezhep farkı gözetmeden bütün tabaasma şefkati müslüman ve hıristiyan kaynakların ittifakiyle sabittir. Me­ likşâh “i n s a n l a r ı n en m ü m t a z ı idi; hayrı ve şefkati meş­ hur idi. Hıristiyanlara karşı adaleti ve iyiliği İle tanınmıştı. Mükemmel bir insan ve fenalıktan azâde” idier. Bir Ermeni kaynağı da onu “C i h â n ı n h â k i m i”, kalbi hıristiyanlara karşı şefkatle dolu gösterir. “Geçtiği memleketlerin halkma şefkatiyle bir baba gibi idi. Bir çok şe-

64 65 66 67

İbn ül-Cevzî, 73-74; İbn Kesîr, XII, 143. İbn Hallikân II, 164; Tarih-i G üzide, 449; M ücm el ui-tavârih, 465, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, s. 100. Brosset, I, 349.


■ -

hir ve vilayetlerin halkı kendi arzuları ile onun idaresine girdiler68. İsfa* haıı’dan Antakya’ya ve oradan Bağdad’a seferinde büyük ordusunun gittiği her yerde, derhal pahalılık başladığı halde, askerler kinısenin mahna dokunmamıştır. Bu onun adaletini ve ordunun disiplini bakımından mühim bir misaldir. Bu münasebetle Kanunî Sultan Süleyman’ın Macaristan ovalarma kadar sefer yapan Türk ordularının yüksek ahlâk ve di­ siplinine dair nakledilen güzel hikâyeleri hatırlatmaktadır. Çok yakını olmasına rağmen, haklı bir şiküyet üzerine, Humar-tekin’i iktâmdan atması onun adaleti hakkında kaydedilir. Dinî ve İçtimaî müesseselerin çokluğu yanında devrinde hastahaneler ve salgın hastalıklar zuhurunda halka ilâç tevzii ve tedavi mecanni idi69.

i'l

Melikşâh da, bütün Selçuk sultanları ve beyleri gibi İran edebiyatmı ve şiirini sever, alim ve şâirleri himaye ederdi. Sultan rasad işlerine büyük ehemmiyet vermiş; İsfahan ve Bağdad’da rasathaneler inşâ ede­ rek devrin riyâziye ve heyetçilerini toplayıp büyük paralar sarf etmiştir. Sultan bizzat Farsça da şiir yazmıştır, ki ona ait bir rubâî bize kadar gelmiştir70. Bununla beraber o yine de yakın dostlarına konuşma dilinde Türkçe (feketebe ilayhi bıt-Turkiyye) mektup yazıyordu71. Saray ve or­ du dili olan Türkçe İmparatorluğun her tarafında göçebe ve yerleşik Türkmenlerle yayılmıştı ve Iranlı devlet adamlarının bir çoğu da Türkçeyi biliyor ve öğrenmek zaruretinde kalıyordu. Bununla beraber Sel­ çuklular îslâm medeniyetinin ileri ülkelerinde hüküm sürdüğü ve göçebe menşeden geldikleri için Türkçe henüz yazı ve edebiyat dili haline gelmemis; Uygur yazı dili aıı’anesi Karahanlılar’da Türkçe eserlerin yazılmasm,a imkân verdiği halde Selçuk ülkelerinde böyle bir durum hâsıl ola­ mamıştı. Esasen Selçuk saraylarında olduğu gibi Karahanlı saraylarında da Fars edebiyatı aym himaye ve alâkayı görmüştü. Bununla beraber tedricen Türkçe dinî ve tasavvııfî mahiyette eserler ve şiirler yazılmağa başlamıştır. Selçuklularm ve Karabanlılarm himayesi ile Farsça yalnız edebiyat dili olarak yükselmemiş; o zamana kadar Arapça ilim dilini in­ hisarında tuttuğu halde artık onun yanında Farsça ilmî eserler de yazıl­ mağa başlamıştır. -

;

Eski Türklerde dinî bir menşeden geleh sürgün avları Islâm devrin­ de dinî mahiyetini kaybetmiş; fakat Selçuklular, Karahanlılar ve Moğollar, hattâ Osmanlılar zamanında millî ve askeri bir spor ve eğlence ola'' ' * 68 69 70 71

Mathieu, s. 196. ibn ül-Cevzî, IX, 15, 27. , Çahâr-makale, GM, s. 41-43; ‘Avfî, Lubâb ul-Elbâb, Tahran 1335, s. 35. Ahbâr üd-devle, s. 68.

il

. jf ' üi

1 i

•]

..,...


m

rak yaşamıştır72. Melikşâh da bu sebeple sürgün avlarına çok düşkün idi. İmparatorluğun bir çok beldelerinde Melikşâh’a mahsus av sahaları ve tesisleri (Minârat ul-kurûn) vardı. Bu alâkası dolayısiyle de Ebu Tahir Hatunî’ve bu hususta Şikâr-nâme adlı eseri hazırlatmıştır. Onun Sel­ çuk tarihi gibi bu eseri de bize kadar gelmiş değildir. Sultanın her avla­ nan hayvan için bir dinar sadaka vermesi ve bir defasında bu sebeple 10.000 dinar sadaka dağıtması sürgün avlarının ehemmiyetini gösterir. Devrin saraylarında ve Anadolu Selçuklularında av eti çok makbul sa­ yılırdı73.

73 Ravendi, s. 133, 431-434; İmâd ud-din, 69; îb*n ül-Cevzî, IX, 70; îbn ül-Esîr, X, 74; Sibt, I00a-104a. 72 Kâşgarlı, I, 303; Câmi ‘ut-tavârih, îran tab’ı, I, S7-88; Osman Turan, Oniki Hayvanlı T ürk Takvimi , İstanbul 1941, s. 80-85; Resm î vesikalar, s. 27-32.


SELÇUKLULARIN DURAKLAMA VE İNHİTAT DEVİRLERİ 1.

Selçuk Devletinin İç ve Dış Buhranlara Uğraması

Çin hudutlarından Akdeniz kıyılarına, Kafkas dağlarından Hint de­ nizine kadar uzayan ve en ileri medeniyet ülkelerinde hüküm süren Bü.yük..Selçuk İmparatorluğunun, iki büyük adamm ölümü ile, sarsıntıya uğraması ve Sultan Sancar devrinde yeniden bir azamet devrine kavuşmasma rağmen inhitat ve inkırazdan kurtulamaması şüphesiz onun si­ yasî bünyesindeki zaaflarla alâkalı idi1. Melikşâh’ın ilk sultanlık yılların­ da Anadolu’da Kutalmış oğulları tarafından kurulan T ü r k i y e S e 1ç u k 1 u 1 a r ı muahhar kaynakların yanlış ifadelerine ve bunların te­ siri ile araştırmaların hatalı neticelere varmış bulunmalarına rağmen, Süleymanşâh’dan itibaren müstakil ve hatta Büyük Selçuklulara rakip bir sultanlık idi2. Melikşâh Süleymanşâh’m Ölümünden' (1086) sonra bir müddet Anadolu’ya hâkim olmaya, çalışmış ve bu ülkeyi de, nazarî ola­ rak, kendisine tâbi saymış ise de, bunda, nazarî kalan kısa bir müddet istisna edilirse, pek başarılı olamamış; hususiyle onun ölümü üzerine, I. Kılıç Ârslan’ın, 1092 de, İznik’te T ü r k i y e s u l t a n l ı ğ ı tahtı­ na çıkmasiyle bu devlet kendi müstakil tekâmülünü takip etmiş ve Bü­ yük Selçuklu İmparatorluğu ile bir bağı o l m a m ı ş t ı . Bu sebeple Bü­ yük Selçuklu Sultanları, tâbileri hükümdarlara ve devletlere, sık sık, bir takım hâkimiyet alâmetleri ve unvanlar tefviz ettikleri, fermanlar (menşûrlar) gönderdikleri halde Türkiye Selçukluları için böyle bir hâdise ile karşılaşmak hemen mümkün olamamıştır. ' Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam meliki Tâc üd-devle Tutuş derhal saltanatım ilân etmiş ise de asıl siyasî buh­ ran merkezde vukubuluyordıı. Filhakika sonsuz bir siyasî ihtirasla tutu-

,

1 Bak. Bölüm VII bahis, 1, 2,3. 3 Bölüm VI, bahis 2, ye hak.


şan Terken Hatun beş yaşındaki küçük oğlu Mahmûd’u Sultan ve toru­ nu Câfer’ı Halifenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetleri seferber et­ mişti. Kendi nimeti ile yetişen pek çok devlet adamı ve kumandanı ta­ rafına çeken Terken Hatun, şahsına bağlı 12.000 kişilik bir askerden sonra, hâzineleri boşaltarak ordu mensuplarını, 20.000.000 altın dinar gibi muazzam bir parayı dağıtarak, kendisine ve dâvasına kazanmış ve Mahmud’un saltanatına ikna etmiştir. Küçük yaşı doiayısiyle onun sul­ tan olamıyacağma dair, devrin büyük âlimi, Gazali tarafından verilen bir fetvâya karşı da başka âlimlerden mukabil bir fetva çıkarmış ve böy.lece Melikşâh’m ölümünden altı gün sonra, 26 îkinci Teşrin 1092 (22 Şevval 485) de, küçük Mahmûd’un saltanatını ilân etmiş ve nâmına hut­ be okutmağa muvaffak olmuştur. Bu neticeyi aldıktan sonra da derhal veliahd Berkyaruk’u yakalamak maksadiyle emir Gür-buğa’yı İsfahan’a ....... göndermiş ve kendisi de ordu ile arkadan hareket etmiştir. Lâkin Nizâm ül-mülk fırkası da boş durmayarak Rey’e kaçırdıkları veliahd Berkya­ ruk’u orada Sultan ilân ettiler. Terken Hatun Melikşâh’m tükenmez hâ­ zinesinden yine milyonlar dağıtarak üzerine ordu gönderdi. Buna rağ­ men Burûcerd’de vukubulan karşılaşmada emîr ve askerlerin bir kısmı 14 yaşında bulunan Berk)^aruk’un tarafına geçerek Hatunun askerlerini bozguna uğrattılar. Terken Hatun bu durumda başka bir tedbire daha başvurdu. Gerçekten Melikşâh’m amcazadesi ve Yâkutî’niıı oğlu olaıı Gence meliki İsmâ’il’e adam gönderip, evlenme ve saltanata iştirak vâdi ile onu da davasına kazandı. Beryaruk’un dayısı olmasına rağmen bu eâzib teklifler karşısında yeğenini fedâ eden îsmâ’il onunla savaşa gir­ mişti. Lâkin bu sefer de Hatun’a mensup emirler bu izdivaca muhalefet eylediklerinden 1093 Şubatında mağlûb olan İsmâ’il İsfahan’a çekildi3, Bu mağlûbiyet de Terken Hatun’un yine cesaretini kırmadı ve yeni tedbirler almaktan geri kalmadı. Filhakika Suriye’de saltanatını ilân et­ tikten sonra Elcezire ve Diyarbekir taraflarını da hâkimiyetine alan Tu­ tuş’u da aynı vâıd ve ihtiraslarla kışkırtarak İsfahan’a çağırdı. Fakat Tu­ tuş henüz Selçuk payitahtına yetişmeden umumî efkârın tasvip etmedi­ ği bu ihtirasları ve yarattığı buhran doiayısiyle Terken Hatun bir sui­ kast ile yok edildikten sonra saltanat mücâdelesi onunla Berkyaruk ara­ smda kaldı ve Hatun’un emirleri ve askerleri de iki tarafa iltihak etti. Tutuş Rey üzerine yürüdü. Bu şehir civarında, 3093 yılında, vukubulan savaşta Türk kanıSiderya gibi aktı. Berkyaruk amcasına karşı Melikşâh’m sancağını çıkarttı. Tutuş, kendi adamlarına ağır muamelesi ile ve sert 3 İbn ul-Cevzî, IX, 6 2 , 6 3 ; İbn ul-Esîr, X , 74, 77; îmaduddin, 82-83; Ahbâr ud-devle, 74-75; Abu’l-Farac, s. 232.


Illii

tabiatiyle etrafını kırdığından ve iyi bir devlet adamı olmadığından, bu uzayan mücâdele esnasında, bir çok emirler Berkyaruk tarafına geçti; bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattığı gibi, savaş sırasında Tutuş’uıı ölümü de bütün rakiplerini bertaraf etmesine imkân verdi. Hatun, Ismâ’ü ve Tutuş hayatlarım kaybedince Berkyaruk ve mer­ keziyetçi kuvvetler büyük buhranı yatıştırıyordu4. Berkyaruk bu en kuvvetli rakiplerini bertaraf etmekle beraber am­ cası Arslan Argun Horasan’a hâkim olmuştu. Sultan ona karşı diğer am­ cası Böri-bars’ı destekledi ise de Arslan Argun onu öldürdü. Bu durum­ da Berkyaruk bütün Şark ülkelerine hâkim olan ve saltanatını ilân eden Arslan Argun üzerine sefer yapmağa mecbur kaldı. Bu sefer neticesin­ de, 1097 başlarında, Arslan Argun’u bertaraf eden Sultan Berkyaruk kü­ çük kardeşi Sancar’ı, merkezi Merv olmak üzere, Horasan meliki tayin etti, Hârizim eyâletine Kı ı n (Kıpçak) aslından gelen Koçkar oğlu Ekinci’yi vâli tayin etti5. Karahanlılar da Melikşâh zamanında olduğu gibi tabiiyetlerini tekrarladılar. Gaznelilerin yardımı ile meydana çıkan Melikşâh’m anıcazâdesi1 Süleyman’ın oğlu Mehmed de Sancar tarafından bertaraf edildi. Tutuş’un ölümü ve Atabeg Tuğ-tekin ile Cenahüddevle5nin onun küçük oğullarını kışkırtmaları üzerine Suriye Selçukluları ba­ balarının mirası için mücâdele ederken Mısır Fâtımîleri Suriye sahille­ rini ve Artuk bey’in oğulları elinde bulunan Kudüs ve Filistin’i işgâl et­ tiler. Berkyaruk Gür-buğa’yı Musul valiliğine tayin ettikten sonra hâki­ miyetini buralara kadar uzattı6. Berkyaruk, böylece, Selçuk imparatorluğunu toplamağa başladığı bir sırada idi, ki Haçlı orduları da Suriye’ye geliyordu. Mısır Fâtımîlerinin Selçuklulara ve Sünnî müslümanlara karşı Haçlılarla münasebetleri ■ doğru olmakla beraber Haçlıların onların daveti ile geldiklerine dair ka­ yıtlara itimad etmeğe sebep yoktur. Bununla beraber Şi’î Fâtımîlerin îs- * lâm davasına ihânet ettikleri de muhakkaktır7. Beryaruk Haçlılara ve on­ ların Antakya muhasarasına karşı Gür-buğa’yı ve Artuklu beylerini se4 Mathieu, s. 205-209; ‘Azimî, s. 369-370; îbn Kalanisî, s. 123-130; İbn ul-Cev­ zî, IX, 76, 80, 84, 87; İbn ül-Esîr, X, 76-77, 80-81, 86; İbn ül-‘Adfan, II, 108-109; Sibt, 108a; ‘Imâduddin, 84-86; Râvedî, 142-143; Ahbâr üd-devle, 75-76; Anonim Selçuk-nâme , 1-20; F. Sanaullah, Decline of the Slajuqid Empire, Calcutta 1938, s. 91-97. 5 Bunun hakkında bak. Minorsky, Marvazî, s. 101. 6 ‘Azîmî, s. 371-372; İbn Kalanisî, 130-133; İbn ül-Esîr, X, 90-93; îbn üî‘Aidim, II, 125-128; Sibt, 118a; Ahbâr üd-devle, 84-86; İbn Funduk. 269, 270. 7 ‘Azîmî, 371; İbn ül-Esîr, X, 96.


fere memur etti. Denizden gelenler hariç Anadolu’dan geçen Haçlılar, hayli zayiât vererek, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları 300.000 e düş­ müştü, Üzerlerine giden Selçuk kuvvetleri karşısında sıkışan Haçlılar müşkül bir durumda idi ve bu sebeple Gür-buğa’ya başvurarak Antak­ ya’yı bırakıp döneceklerini söylüyorlardı8. Haçlılar, Anadolu’da Türklere karşı taarruza geçen ve sahil bölgelerini işgâle başlayan Bizans im­ paratoru Alexis Komnenos’dan yardım istediler. Antakya’da kahraman­ ca döğüşen Yağı-sıyan Ermeni mühtedisi Firûz’un hiyânetine uğrayarak, 1098 Haziranında, şehri terke mecbur kaldı ve oradan uzaklaşırken yol­ da öldürüldü. Bu sayede Antakya’ya giren Haçlılar şehirdeki Türk ve müslümanları kılıçtan geçirdiler. Bu esnada Haçlıları kuşatan ve açlığa maruz bırakan Gur-buğa taarruza geçti. Frankların bu karşılaşma sıra­ sında, Selçuk beyine bir elçi gönderip onu safiyâne bir teşebbüsle hıristiyanhğı kabûle veya Hıristiyan ülkelerini terke dâvet ettiklerine dair bir rivayet vardır. Buna karşı Gür-buğa’nın: “T a n r ı n ı z v e h ı r i s tiyanlığmız bizi ilgilendirmez; kadınlaşmış halklardan aldığımız bu ülkeleri istemeniz hayret edilecek bir şeydir. E f e n d i l e r i n i z T ü r k olmak ve dinlerini terk etmek niyetinde iseler size şehirler veri' riz- dost oluruz. Aksi takdirde hepinizi zincirlere vurur, H o r a s a n’a sevk eder veya öldürürüz”9 tarzındaki vakarlı cevabı dikkate şayandır. Haçlılar tamamiyle imhâ edilecek bir durumda bulunuyor ve Gür-buğa da kayıtsız-şartsız teslim olmaları suretiyle anlaşma yapılabileceğini b il­ diriyordu. Lâkin Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Türklerle Arapların birbirleriyle geçimsizliği ve nihayet Mısır Fâtımîlerinin bu nâzik durumdan faydalanarak kendi hesaplarına istilâya giriş­ meleri, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber ver­ meden çekilmelerine, Frankların taarruza geçerek Türklerin bozulmasına sebep oldu. Bu beklenmedik durum karşısında Selçuklu Gur-buğa Mu­ sul’a çekilmeğe mecbur oldu ve eski kudret ve nüfuzunu kaybetti. H aç­ lılar bu sayede Suriye sahillerine ve Filistin’e doğru ilerlemeğe başla­ dılar. Antakya’dan bir yıl sonra da Kudüs’ü işgal edip şehri 70.000 müslümanm kanı ile suladılar. Böylece imhâsı mümkün ilk Haçlılar Türkler arası ihtilâflardan faydalanarak Suriye ve Filistin’de yerleşmeğe, kıralhk ve kontluklar kurmağa muvaffak oldular10.

8 Mathieu, 222; Anonim Haçlı Kroniği, neşr. Brehier, s. 150; ibn ül-Esîr, X, 96. 9 Haçlı anonimi ve Osman Turan, W orld domination, s. 86-87. 10 ‘Âzîmî, 873; İbn Kalamsî, s. 134-136,- îbn ül-Esîr, X , 94-96, 98; ibn ül-‘Adhn H, 129-138; İbn ül-Cevzî, IX, 105, 108; Sibt, 121b; Mathieu, 216-217, 2 2 1 -2 2 2 ; Abu’l-Farac, 225; Haçlı Anonim’i, 50; C. Riant, Inventaire critiq-ue des lettres his -


Berkyaruk Selçuk devletine hâkim olduğu ve Haçlılarla mücâdeleye giriştiği bir sırada idi, ki Gence’ye Melik tayin ettiği kardeşi Mehmed Tapar da kendisine sığman Terken Hatun’un emirlerinin yardım ve tah­ rikleri ile, 1099 da, saltanat iddiasiyle ortaya çıktı11. Berkyaruk 1100 yı­ lında Sefîd-rûd’da mağlûb olunca Bağdad şahnesi Gevher Âyin, Artuklu Ilgazi, Gür-buğa, Çökermiş ve Horasan meliki Sancar (Mehmed’in öz kardeşi) dahil olmak üzere mühim emirlerin pek çoğu Mehmed Tapar tarafına geçti. Sultan Berkyaruk Taberistan, Curcân ve Hârizm emirle­ rini Porsuk oğulları Zengi ve îl-begi gibi diğer beyler ve 50.000 kişilik bir ordu ile kardeşi üzerine yürüdü ve bu sefer onu Hemedan civarında ciddî bir bozguna uğrattı. Mehmed Tapar Horasan’a, kardeşi Sancar’m yânına gitti...Berkyaruk bu zafer üzerine 100.000 kişiye çıkan ordusivle Bağdad’a varıp saltanatını orada kurmağa teşebbüs etti. Bu sefer Meh­ med Tapar Sancar ile birlikte, kuvvetlerini toplayarak ve Sultanı takibe girişerek Hilâfet merkezine geldiler. Bu esnada sıhhati bozulan Berkya­ ruk Bağdad’dan ayrılmak zorunda kaldı. İki kardeş orduları 29 İkinci Teşrin 1101 de, Nihâvend civarında tekrar karşılaştı. Ağırlaşan bu buh­ ran karşısında Halifenin ve âlimlerin tavassutu ile bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre saltanat Berkyaruk’da kalıyor; Slehmed Tapar, Gen­ ce meliki sıfatiyle, Azerbaycan, Diyarbekir ve Elcezîre eyâletlerine hâ­ kim oluyor; kapısında ü ç n ö b e t ç a l ı n m a s ı kararlaştırılıyor ve böylece yeminle teyit edilen bu muahede ile devlet ikiye bölünüyordu. Bu ülkelerin Mehmed’e ödediği verginin, şüphesiz mahallî masraflar ha­ riç, yılda 1.330.000 dinar altma baliğ olduğu da kaydediliyor12. Bu anlaşma üzerine Berkyaruk Kara-tekin ovasına, Tapar da Esedâbâd’a çekilirken ordular da, bey ve askerleri ile birlikte, kendilerine mahsus iktalarma dağıldılar. Bu karara rağmen Rey’e giden Mehmed Tapar, emirlerin tahriki ile, b e ş n ö b e t çaldırmak suretiyle tekrar saltanatını ilân etti. Bu vaziyet dolayısiyle Berkyaruk tekrar kardeşine karşı harekete geçti. Tapar orada, tekrar mağlûb olarak Azerbaycan’a kaçtı; emirlerini toplayarak, 1103 de, Hûy kapısında beşinci defa bozgu­ na uğradı ve Ahlat’a sığındı. Bu sefer de Şarkî Anadolu emirlerini, Er­ zurum Saltuklularmı, Ahlat hükümdarı Sökmen’i ve Ani emîri Menûçehr’i toriques des Croİsades (Archives de I’Orîent Latin), Paris 1881, I, s. 134, 14,8, 167-175; S. Runciman, History of the Crusades I, s. 236-249.

11 İbn ül-Cevzî, IX, 110. 12 İbn Ül-Cevzî, IX, 131; İbn ül-Esîr, X, 115.


hizmetine alarak tekrar savaşa hazırlandı. Sultan Berkyaruk çok kan a l ­ dığını, memleketin harap, emîr ve askerlerin yorgun olduğunu, hâzinenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslâ m m düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece, 1104 de, Azerbaycan’da Sefîd-rûd hudut olmak üzere, Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetler M ehmed Tapar’da kalmak, Bağdad’da hutbe Berkyaruk namına, Azerbay­ can, Şarkî Anadolu ve Musul eyâletlerinde, sadece Mehmed Tapar’m adı zikredilmek şartiyle, bir anlaşmaya varıldı. Selçuk İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle T ü r k i y e ile birlikte ü ç S e l ç u k S u l ­ t a n ı meydana çıktı. Lâkin bu durum çok kısa sürdü. Zira Berkyaruk hastalıklı olduğu için 23 Birinci Kânun 1104 de, yirmi altı yaşında öldü. Yerine tahta çıkarılan ve adına hutbe okunan oğlu Melikşâh tahtı muha­ faza edemedi; Sultan Mehmed Tapar 1105 de Melikşâh’ı teslim alarak Selçuk tahtını müstakil olarak işgâî etti13. Filhakika Musul’da Çökermiş’i kuşatmakla uğraşan Sultan Tapar Berkyaruk’un ölüm haberini alınca derhal Bağdad’a hareket etti. 1105 de yeğeni Melikşâh’ı ve onun atabeği Ayaz’ı mağlûb edip öldürdükten sonra devlete hâkim oldu. Musul ve Halep atabegleriniıı babası Kasim üd-devle Ak-sungur’u Bağdad şahnalığına tayın etti. Porsuk’un oğulları sayesinde, saltanat dâvasına atılan amcası Böri-bars’ııı oğlu Mengübars’ı ve diğer amcası Tökiş’in oğullarını birlikte İsfahan kalesinde hap­ setti. Böylece Sultan Mehmed Tapar bütün rakiplerden ve saltanat dâvacılarmdan kurtuldu. Tökiş’in oğlu Böri-tekin Suriye’ye kaçtı. Fakat Suriye Selçukluları kendisinden endişe ettiklerinden 1112 de Antakya prensi Tancred’e gitti; oradan Sûr’a geçti ve Şam Atabeği Tuğ-tekin’e mektup yazarak kabulünü istedi. Lâkin Atabeg muvafakat edemeyince, başka bir yer kalmadığından, Şi’î Fâtım îlere iltica etti; Mısır’da hürmet­ le karşılandı ve kendisine maaş bağlandı14. Sultan Mehmed Musul ve Diyarbekir bölgelerini Atabeg Çavlı’ya iktâ ederek onu Haçlılara karşı cihâda memur etti. Bu durumda mevki­ ini kaybeden Çökermiş ve oğulları, bu sıralarda hâkimiyetini Şarkî Ana­ dolu’da kurmuş bulunan I. Kılıç Arslan’a (IA.da bu makaleye bak.) baş­ vurarak onu Musul’a davet ettiler. Gerçekten Kılıç Arslan, bu fırsatta Musul’u alıp orada hâkimiyetini kurmakla T ü r k i y e ve Büyük S e 1 13 58-66; lanisî, 14

‘îmâduddin, 88-90; A hbâr u d -d ev le, 77-78; Râvendî, 147-148; Reşidüddin, İbn ül-Cevzî, IX, 109-141; İbn ül-Esîr, X , 99-132; ‘Azîmî, 3 7 4-375; îbn Ka137, 147; Abu’l- Farac, 238. îbn Kalanisî, 183-189.


ç u k l u Sultanları arasındaki ailevî rekabet kızışmıştı ve 1107 de Kılıç Arslan’m mağlûbiyeti ve ölümüyle netüecendi. Bu esnada Bâtmılere kar­ şı savaş ile meşgûl bulunan Sultan, Kılıç Arslan’m Bağdad’ı aldığı söy­ lentileri ile endişelenmiş ve Bâtmılere karşı hareketi duraklamıştı. Ha­ berin doğru olmadığını ve Kılıç Arslan’m öldüğünü öğrenince savaşa de­ vam etti ve zafer kazandıktan sonra Bağdad’a hareket etti.

3. Sultan Mehmed, Haçlılar ve Gürcüler

Sultan Mehmed Bâtmîlere karşı kazandığı zaferden sonra Bağdad’a gidince babası tarafından inşâ edilen Sultan câmiini bitirdi; Nizâmiye civarında Sûfîlere bir nhât (zâviye) yaptı15. Ticaret vergilerini ve güm­ rükleri ilga etti. Hemşiresini 100.000 dinar mihr ile Halife Mustazhir’e nikâh etti. Kadınların erkeklerle yaptıkları toplantıları yasak etti16. Bu sırada, Sultanı Haçlılara karşı teşvik için, Bağdad’a mühim kimseler ge­ liyordu. Bunlardan biri de Trablus-Şam’ın Şi’î emîri kadı İbn ‘Ammâr idi. Haçlı tehlikesine rağmen onun bu teşebbüsü Şi’ı teb’asmı kızdırmış ve onlar da Mısır Fâtımîlerine başvurarak kendilerine vâli istemelerine sebep olmuştur. Dikkate şayandır, ki daha ilk seferi müteakip Haçlılara karşı T ü r k i y e S e l ç u k l u l a r ı ile anlaşan Bizans İmparatoru I. Alexis de 1110 de, elçi ve hediyeler göndererek Sultanı onlar ile savaşa teşvik ediyor; yardım edeceğini ve Haçlılara yol vermediğini bildiri­ yordu17. Sultan Tapar Atabeg Çavlı’nm sadakatine güvenmediği için de Mu­ sul’u Emîr Mevlûd’a iktâ ediyor ve Haçlılara karşı kuvvetlerin baş ku­ mandanlığını da ona veriyordu. Böylece Ahlat şahı Sökmen ve Şarkı Ana­ dolu Artuklu beylerini de onunla birlikte cihâda memur ediyordu. Emîr Mevdûd Şimâlî Suriye’de Haçlılara mühim darbeler vurduktan ve bir müddet te Urfa’yı kuşattıktan sonra müşterek kuvvetlerle Kudüs üzeri­ ne hareket etti. Lâkin Ahlat şâhı Sökmen’in 1112 de hastalanarak dön­ mesi ve ölümü, daha sonra da, 1113 de, kendisinin Şam’da câmiden çı­ karken Bâtmîler tarafından şehit edilmesi ve nihayet Suriye Selçuklula­ rının içine düştükleri rekâbetler bu mühim seferden büyük neticeler elde etmesine imkân vermedi. Hattâ Hıristiyan kaynaklarına rağmen İbn ül-

15 Bâtmîlere karşı seferleri için bak. VII, 5. 16 İbn ül-Cevzî, IX, 159; İbn ül-Esîr, X, 166; Ahbâr üd-devle, 81; ‘Azîmî 379. 17 İbn Kalanisî, 173; İbn ül-Esîr, X, 170.


Esir bu ölümde Tuğ-tekin’i de z a n l ı görür18. Sultan Tapar, bu durum­ da Ak-sungur’u Haçlı cihâdına memur ettiği gibi Suriye’nin idaresini de 1116 da Tug-tekin’e verdi19. Selçuk İmparatorluğunun geçirdiği siyasî buhran Haçlıların Suriye sahillerinde tutunmalarına ve bu iki âmil doiayısiyle Bizanslılarm müda­ faadan taarruza geçmelerine fırsat verdiği gibi küçük Gürcü devleti de bâzı istilâ teşebbüslerine girişti. Bununla beraber siyasî parçalanma ve sarsıntı ne derece olursa olsun küçük Gürcü milletinin böyle bir hare­ keti yine de kolay olamazdı. Lâkin kıral Davıd (1089-1125) in büyük K ı p ç a k (Kuman) kavmini ıttifâkma almakla Gürcü istilâsı mümkün oldu. Filhakika Orta Asya bozkırlarından Balkanlara kadar geniş saha­ ları işgâl eden, Oğuz ve Karluklar kadar kalabalık olan Kıpçaklarm bir kısmi, Kafkasya’da Gürcüler ile komşu idiler. Kıral David bu Kıpçakların hükümdarı Karahan (Khamghan)m oğlu Atrak’ın kızı ile evlendi ve kıral Kıpçakları memleketine dâvet etti. Kafkaslar’dan inen Kıpçaklar aileleri ile birlikte Gürcistan ve civar bölgelerde yerleştirildi. Kıral D a­ vid bunlardan teşkil ettiği 40.000 kişilik bir ordu ile kuvvetlendi; Gürcü sarayında yetiştirilen 5000 Kıpçak çocuğu da merkez kuvvetinde hizme­ te başladı. Bu münasebet doiayısiyle, Ş a m a n ı K ı p ç a k l a r ara­ smda h ı r i s t i y a n l ı k yayılmağa başladı. İşte Selçukluların bu buh­ ran devresinde idi, ki Gürcü-Kıpçak kuvvetleri de istilâya girişti ve K af­ kasya’da yaşayan göçebe Türkmenler, 1110 yılında, kitleler halinde Ana­ dolu’ya göçmeğe mecbur kaldılar20. Gürcüler vaktiyle Oğuzları Sır-derya boylarından püskürten Kıpçaklarla birlikte istilâlarını genişleterek Gence kapılarına kadar gelince Sultan Tapar 1110 yılında Gürcüler üze­ rine mühim bir kuvvet göndererek onları perişan etti ve memleketleri işgâl edildi21. Sultan Mehmed Bağdad’da bulunurken Hille’nin Arap emîri Sada­ ka b. Mezyed’e karşı harekete geçmek mecburiyetinde kaldı. Filhakika Berkyaruk ile mücâdelede sultanın tarafında bulunan S a d a k a bu sa­ yede pek kuvvetlenmiş ve gururlanmıştı; Bu sebeple de Halifeden ve Sul­ tandan kaçanları himaye ediyordu. Filistinli Arap emîri Fazl bazan Haç18Mathieu, 275-285; Süryani Mihael, III, 380-381; îbn Kalanisî, 178-187; îbn ül-Esîr, ül-‘Adîm, II, 154-164. 19 İbn Kalanisî, 193. 20 Brosset, I, s. 362-363; Ermeni kroniği 304-305. 21 îbn Kalanisî, s. 168; A hbâr üd-devle, s.

198; Abu’l-Farac, 244-245; ‘Azîmî, X , 171, 174; Sibt, I57a-158a; İbn

(neşr. Brosset), I, 58-59; 81.

Mathieu,


İılarla birleştiği için Tuğ-tekin tarafından kovulmuş ve o da Sadaka’ya sığınmıştı. Sadaka’nın bu davranışına bir sebep de Şi’î olması ve Şi’îleri koruması idi. Batınîlerin kuvvetlendiği bu sırada da onun şimdi bu mez­ hebe mensûbiyeti rivayetleri de dolaşıyordu. Bununla beraber edebiyatı himayesi dolayısiyle bir çok şâirlerin kasidelerine ve medhiyelerine de hak kazanmıştı. Fakat Şfileri himâyesi ve gizli teşebbüsleri belirince Yağı-sıyan oğlu Mehmed kendisini sultana itaate davet etti. Babasının Azerbaycan’daki ikramda medreseler yapmak, âlim ve mutasavvıfları himâye eylemek suretiyle çok sevilen ve şöhret kazanan bu genç Selçuk beyi Sadaka tarafından öldürülünce Sultan Mehmed üzerine bir ordu gönderdi ve 50.000 kişilik bir orduya sahip bu Şi’î Arap emîrini öldürdü. Bu hâdise Bağdad Şi’îlerini de ayaklanmağa götürdü ise de ciddî bir ça­ tışma olmadan yatıştırıldı22. Sultan Mehmed İmparatorluğu toplarken sarsıntıdan faydalanarak cüretlerini arttıran Hasaıı Sabbâh ve Bâtmîlere karşı da ciddî bir cihâd yaptı. 1107 de İsfahan yakınında, Şâh-diz kalesinde yerleşen Bâtmîleri imhâ ve kalelerini tahrip ettikten, diğer iç ve dış hâdiselerle meşgul ol­ duktan sonra, 1117 de HasanSabbâh’ın yaşadığı Alamût kalesine karşı mühim bir kuvvet gönderdi. Bazı hiyânet gayretlerine rağmen bu Bâtınî yuvası temizlenmek üzere iken sultanın 1118 de Ölümü bu fesat ocağının yaşamasına imkân verdi. Bundan başka Sultan Mehmed Suriye Selçuk­ lularını ve Horasan’da kardeşi Sanear’ı da aynı zamanda oralardaki Bâ­ tmîlere karşı bu cihâda memur etti23. Sultan Mehmed bu buhranlı devrede Selçuk İmparatorluğunu iç ve dış düşmanlara karşı korumuş; birliği kurmuş bir hükümdar idi. Hasta­ lığından kurtulamayacağını hissedince, 1118 Martında, Kurban bayramı, tertip eylediği büyük bir ziyâfet ve merâsim esnasında 18 yaşındaki oğlu Mahmûd’u tahta çıkararak bütün emirlerin bi’atini almış ve gözyaşları­ nı akıtmıştır. O ğ u z a n ’ a n e s i n e göre tertip eylediği bu ziyafet (toy) sonunda sofrasını ve s a r a y ı n ı d a y a ğ m a l a t m ı ş t ı . Ka­ rısı Gevher Hatun kendisinden önce Azerbaycan meliki bulunan amcazâdesi İsmâ’iPin kızı idi. Sultan Mehmed babasının bu ülkedeki hakları dolayısiyle Azerbaycan’ı d î vâ n t e ş k i l â t ı , emirleri ve askerleri ile birlikte bir menşûr ile bu Hatunun idaresine vermişti. Kendisinden soıı-

22 İbn ül-Esîr, X, 154-165; İbn ül-Cevzî, IX, 156; îbn Kalanisî, 159-160; ‘Azîmî, 378; İbn ül-‘Adîm, II, 153-154; ‘İmâdeddin, s. 102; Ahbâr üd-devle, s. 80; Anonim Selçuk-nâme , s. 24; Çahâr - makale, 64-65, 23 Bak. s. 226-230.


; ra bu kudretli Hatunun Sancar ile evlenmesi oğullarının saltanattan ve haklarından mahrum kalması endişesi karşısında ölümünden önce onu öldürdüğü rivâyet ediliyor. Sultan ilim ve imar işleri ile de uğraşma fırsatını bulmuş ve cesedi İsfahan’da inşâ eylediği medresesinde defnolunmuştur24.

4. Sultan San car ve Selçu k İhtişamının Dirilmesi

Sultan Mehmed Tapar’m ölümü üzerine Horasan’da melik olarak oturan ve o taraflarda büyük muvaffakiyetler kazanan kardeşi Sancar derhal sultanlığını ilân etti. O, Berkyaruk ve Tapar mücâdelesinde, aynı anadan olduğu için, İkincisi tarafında kalmış idi. Onun Türkçe adı San­ car’m Musul havalisinde Sincar kasabası ile alâkalı bulunduğuna dair rivâyetler bir yakıştırmadan ibaret olduğu gibi İslâmî adı Ahmed de ba­ zan başka bir kardeşi' sanılmıştır. 21 yıl (1097-1118) Melik ve 39 yıl (1118-1157) Sultan olarak Merv’de Selçuk tahtını işgâl eden Sancar Sel­ çuk pâdişâhları arasında en çok hüküm sürmüş bir hükümdar olup Selçuk imparatorluğu ve kudretinin son mümessilidir. Sultan Mehnıed’in ölümü üzerine bir hafta matem merâsimi yaptıktan ve sultanlığını ilân ettikten sonra Gazne’yi fethedip Behramşâh’ı tahta çıkarmış; Selçuklularm tâbii­ yetine almış ve bu zaferi müteakip yeğeni ve damadı Sultan Mahmud üzerine yürümüştür. Babasının ölümü üzerine sultanlığı ilân edilen M ah­ mud bu sırada henüz 13 yaşında bulunuyor ve küçük kardeşleri Mes’ûd ve Tuğrul, atabegleri ve emirlerinin tahrikleri ile, onların saltanat iddiâları ve ayaklanmaları ile karşılaşmış oluyordu. * Sultan Sancar Irak üzeri­ ne yürürken Mahmûd amcasiyle anlaşmak için çok gayret sarf ettiyse de Sultan Sancar onun veziri ve hâcibi (kumandan) nin yeğeninin devleti­ ne tahakküm ettiğini beyan ederek bu teklifi kabûl etmedi. Bu sebeple 12 Ağustos 1119 da (2 Cemaziyelevvel 513) iki sultanın ordusu Sâve’de karşılaştı. Sultan Sancar daha kuvvetli bir orduya sahip olan yeğenini müşkülât ile ve 45 fil sâyesinde mağlûb edebilmiş ve emirlerini tutsak yapmıştır. Bu zafere rağmen Sultan Sancar yeğenine bir evlâd muamelesi yap­ mış ve anlaşmaya göre Rey şehri kendisinde kalmak üzere İmparatorlu­ ğun bütün Garp ülkelerini onun hâkimiyeti altında bırakmıştır. Bu an­ laşma ile Mahmûd’un sultanlık hak ve sıfatı muhafaza edilmekle bera-

24 İbn Kalanisî, 198; İbn ül-Cevzî, IX, 196; İbn ül-Esîr, X , 184; ‘İmâdeddin, s. 111-112; Mathieu, 297; Tarih-i G üzide, s. 4 5 5 ; N üzhet ül-K ulûb, s. 53.


beı* Sultan Sancar “E n B ü y ü k S u l t a n ” (Sultan ul-a'zam) unvan ve mevkiini alarak onu kendisine tâbi bir hükümdar yapmış ve sultanlık makamı da iki dereceye ayrılmıştır. Böylece diğer Selçuklu ve Gazne sultanları, Türkistan hanları dereceleri üstünde En Büyük sultanlık ma­ kamı meydana çıkmıştır. Bununla beraber imparatorluğun her bölgesin­ de olduğu gibi Gazne ve Karahanlı ülkelerinde de Sancar’dan sonra Mahmûd’un adı da hutbelerde okunduğundan sultanlık makamı yine de derecesini muhafaza ediyordu. Bu suretle iki türlü Selçuk sultanlığı hu­ sule gelmiş ve Büyük Selçuklu Sultanlığının merkezi İsfahan’dan Merv’e intikal etmiştir. Bu anlaşma ile merkezi İsfahan ve daha sonra Hemedan olmak üzere “I r a k S e l ç u k l u l a r ı ” devleti meydana çıkıyor­ du25. Hâkimiyet alâmetleri ve teşrifat kaideleri de sultanlık derecelerine göre ayarlanmış idi. Gerçekten, iki sultan buluştuğu zaman. Sultan Mahmûd Sultan Sancar yanında saltanat merasimlerini yapmıyacak; “atma iner ve binerken” “Türk borusu” (Bûk-ı Türkî) çaldırmıyaeak; kendi k ı z ı l r e n g i n i bırakıp Sultan Sancar’m b e y a z ve s i y a h renk­ lerini kullanacak; sultanlara mahsus b e ş n ö b e t ç a l d ı r m ı y a e a k , amcası önünde yer öpecek ve rikâbıtıda yürüyecekti26. Bu sâyede Selçuk hâkimiyeti sembolleri ve usulleri hakkında dikkate şayan yeni kayıtlar elde etmiş oluyoruz. Selçuk ordusu 100.000 kişiden fazla bir miktarda toplandığı zaman, Halifeden farklı olması maksadiyle, bayrağının siyah değil k ı z ı l , y e ş i l ve s a r ı renklerden terekküp ettiğine dair bir haber de bu vesile ile burada kayda şayandır27. Sultan Sancar bu suretle Büyük Selçuklu İmparatorluğuna dahil ve bağlı bütün emîr, melik, han ve sultanların metbûu olarak ve onların üs­ tünde S u l t a n u l - a ’ z a m sıfatiyle, bu muazzam siyasî teşekkülün başına geçmiş bulunuyordu. Bu sıfatla Sultan Sancar siyasî ve Halife de dinî otorite olarak devrin hükümdarlarına fermanlar, unvanlar ve sair hâkimiyet sembolleri gönderiyorlardı. Bizanslılara ve Haçlılara karşı mühim zaferler kazanan Danişmendli hükümdarı Emîr Gâzî’ye, 1143 de, Halife ile birlikte bir takım hâkimiyet alâmetleri gönderirken ona Melik unvanım tefviz etmişler; dört siyah bayrak, kapısında çalınmak üzere

25 İbn ül-Esîr, X , 193-195; ‘İmâdeddin, s. 125-128; Ahbâr üd~devle, s. 88-89; îbn ül-Cevzî, IX, 205; îbn Kalanisî, 202; Azımî, 387; Mücmel ut-tevârih 412; Tarih-i Güzide , s. 458. 26 ‘İmâdeddin, s. 129; Ahbâr üd-devle, 89; Râvendî, 170; Reşideddin, s. 81-82. 27 Abuül-Celil Kavzinî, Kîtab un-nakz, s. 608; OrtaÇağ Türk devletlerinde renk­ ler ve semboller için yine bak. F. Köprülü, Hukukî sembollerdeki motifler. THIT mecmuası, II, s. 33-50; Şerafeddin Yaltkaya, Tarihte Renk, TM, VII-VIII, s. 41-47.


davul, altın gerdanlık ve bu tevfiz merasimi esnasında elçilerin arkasına vurması için bir altın asâ bu hâkimiyet sembollerini teşkil ediyordu28. Siyah renk Abbâsilere aid olduğu için Selçuklu hükümdar ve beyleri sâ­ dece halifeye mânevi bağlılık alâmeti olarak onu almışlar; Türkmenler ise siyâhı yine matem rengi olarak kullanmışlardı. Hamdullah Kazvînî, bir müddet Melik Gâzî’nin nüfuzunda kalan, T ü r k i y e S e l ç u k l u hü­ kümdarı Sultan Mes’ûd’un da Sultan Sancar’a tâbi bulunduğunu, ona her yıl hac ve haraç gönderdiğini manzum bir eserinde kayıt eder20. Bununla beraber başlangıçtan beri müstakil olan T ü r k i y e S e l ç u k sultanları bazen halifelerden saltanat tefvizleri aldıkları halde Büyük Selçuklularla böyle bir münasebetlerine dair bir kayda rastlanmamıştır. Türkiye Selçukluları hakkında çok kifayetsiz ve hatalı bilgi­ ye sahip bulunan bu müellifin ifadesini teyid etmek mümkün olmamakla beraber Sultan Mes’ûd’un da Melik Gazi gibi bu zayıf devresinde, na­ zarî olarak, Sultan Sancar’a tâbi sayılması varid olabilir. Kroniklerin ifa­ deleri yanında Sultan Sancar da 1133 (527) tarihli bir mektubunda hâki­ mi}'et sahalarının Taraz’dan Yemen’e, Bulgar ve Rum diyarlarına kadar uzandığını, bütün bu geniş ülkelerde saltanatının tanındığını ve hutbe­ lerin kendi adma okunduğunu ifade eder30.

5. S an car’m Saltanatı

Sultan Sancar 1097 senesinde Merv’de Melik olarak idareye başla­ dığı zaman henüz 12 yaşında bulunuyordu. Sağlam bir İdarî kadro ile işe girişen Sancar az zaman zarfında Horasan’a hâkim olmuş; bu tarafta kazandığı muvaffakiyetler sayesinde Selçuk devleti Şark ülkelerinde bir sarsıntıya uğramamıştır. Sultan olduktan sonra da İmparatorluğun Garp ülkelerinde siyasî nizâm ve birliği de fırsat bulduğu nisbette korumuş; Selçuklu haşmetini iâde eylemiş ve İslâm dünyasına emniyet getirmiş­ tir. Melikşâh’m ölümü ile başlayan buhran o kadar ümid kırıcı ve Sultan Sancar’la başlayan devir o derece emniyet ve saadet verici olmuştur, ki onun hakkında  h i r z a m a n d a esmer yüzlü, büyük başlı, g ü r s e s l i ve çiçek bozgunu bir adam zuhur edeceğine, Şark Türklerini 28 Süryani Mihael, s. 233, 237; Süryani Anonimi, JBAS (1 9 3 3 ), I, s. 99; Abu’lFarac, s. 258. 29 Z afer-nâm e, Brit. Museum, Or. 2833, 375b. 30 Bayhakî zeyli, III, 1465; Râvendî, 171. Ibıı ül-Esır Sultan Sancar’m yeğeni Sultan Mahmud’a tefviz ettiği bütün memleketler arasında Türkiye Selçuk ülkesini de sayar ve bu hususa dair Menşûr’u da gördüğünü söyler [Atabegler tarihi, 4 0 ], ki bu nazarî olarak tek halifelik ve tek sultanlık fikir ve hukukunun devamını gösterir.


bozguna uğratacağına, fakat sonradan Ç i n’den gelecek askerlere (Put­ perest Karahıtaylara) y e n i l e c e ğ i n e dair bir h a d î s devrin psi­ kolojisini ve Islâm dünyasının siyasî buhrandan sonra kendisine karşı beslediği duyguları meydana koymaktadır31. Bizanslılarm Diyarbekir bölgesine kadar istilâ edip büyük bir kitleyi esir aldıklarını, bu esirle­ rin bir mektupla sultana başvurduklarım, Sancar’m da imparatoru şid­ detli bir mektupla tehdit eylediğini belirten kaynaklar, tarihî olmamakla beraber, onun şahsiyeti etrafında teşekkül eden efsâneyi göstermek ba­ kımından kayda şayandır32. Sultan Sancar, bu hüviyeti doiayısiyle, İs­ lâm müelifleri ve Türkiye Selçuklularının büyük hükümdarı Sultan Alâeddin Keykubad tarafından, Melikşâh yanında, ideal bir Padişah olarak ta­ nınıyor idi33. ...... Sultan Sancar İslâm dünyasının kaderini tayin edecek gayri müslim Şark kavimlerine ve göçebelerine karşı C e n d M a n - k ı ş l a g uçların­ da kurduğu üsler ve müdafaa teşkilâtı, onlara karşı kazandığı zaferler sa­ yesinde İslâm dünyasını istilâlardan korumuş; bu sebeple b ü y ü k K ı p ­ ç a k (Kuman kavmi Şarkta müslüman ülkelerinde değil Kafkaslarda, Ce­ nubî Rusya’da ve Balkanlarda yayılma imkânını bulabilmiştir. Nitekim Kıpçaklar Kafkaslarda müslüman ırkdaşlarma karşı Gürcülerle birlikte akınlar yaparken diğerleri de Tuna’yı geçerek arabalar üstünde Balkanları istilâ ediyor; İstanbul’u tehdit ile Bizans’ı uğraştırıyor ve bu suretle Tür­ kiye Selçuklularına karşı Komnenos’ların giriştiği taarruzların kırılması­ na da hizmet ediyorlardı. İmparator Yuannes 1121 de Peçenek ve Kumanlarla şiddetli savaşlarda onları perişan ettikten sonra bir kısmını Balkanlarda, bir kısmını İzmit’te iskân etti ve bir miktarını da ordusuna aldı. Kafkasları aşan Kıpçaklar da Gürcülerle birlikte 1122 ve 1124 de Tiflisi, Azerbaycan ve Şarkî Anadolu bölgelerini istilâ ediyorlardı34. Şark­ taki Kıpçaklar tedricen İslâmlaşırken Garptekiler Gürcistan, Cenubî Rus­ ya ve Balkanlarda hıristiyanlık dinine giriyordu. Kodex Kumanicus adlı Türkçe eser bu hıristiyanlaştırma faaliyetleri neticesi vücuda geldi. Bu­ nunla beraber yine de Kıpçaklarm çoğu müslüman olmuş ve Altmordu devletinin esasım teşkil etmiştir. 31 Ahbâr üd-devle , 64; İbn ül-Cevzî, X, 178; Tarih-i Güzide, 459. 32 ‘Avfî, Lübâb ül-Elbâb, Tahran 1335; s. 76, 578-583; £Aqîli, ‘Asâr ül-Vüzerâ,

Tahran 1959, s. 238-248. 33 Râvendî, s. 20, 38; îbn Bîbî, s. 379. 34 Süryani Mihael, 207; N. Khoniates; s. 14-17; Brosset, I, 369-370; Mathieu, 304-305. Sır-deıya boylarından Balkanlara kadar iki aylık yol Kumanlarla meskûn idi ve XIII. asır ortalarında Macaristan’da bile Kumanca konuşuluyordu [Journey of W . Rubruck, s, 85, 211].


Sultan Sancar, zaman zaman, Irak Selçukluları işleriyle uğraşmış; Sultan Mahmûd’un ölümünden sonra (1131) onun kardeşleri Mes’ûd, Tuğrul ve Selçuk-şâh arasında başlayan mücâdeleleri yatıştırmış; Cend ve Man-kışlag gaza üs (uc)lerini tahkim etmiş; îslâm ülkelerine doğru ilerleyen kâfirleri (Şamânî Türkleri ve Kıtayları) mağlûb etmiş; vezirini öldüren Bâtmîlere cihâd açarak bunlardan mühim bir kısmını yok eyle­ miş idi. Halifeye gönderdiği 1133 tarihli çok mühim bir mektubunda Çin, Hint hudutlarına kadar b ü t ü n h ü k ü m d a r l a r ı itaate aldı­ ğını, C e n d havalisinde s a y ı s ı z k â f i r l e r i kılıçtan geçirdiğini, bir payitahtı da B a ğ d a d olan kardeşlerinin, her gelişlerinde, orada 700.000 dinar masrafa sebep olduklarını ve artık buna müsaade etmedi­ ğini belirttikten sonra kudret ve haşmetini, T ü r k C i h â n h â k i m i ­ y e t i şuûrunu şu şekilde ifade eder: “T a n r ı b u d ü n y a y ı b i ­ z i m t a s a r r u f u m u z a ve emânetimize tevdi eyledi; emîr ve hü­ kümdarların hepsi bizim nâib ve memurlarımızdır. Biz C i h â n p â d i ­ ş â h 1 ığ ı n ı Cihân pâdişâhı babamız (Melikşâh) dan ve verdiği s a n ­ c a k ile Halifenin dedesinden mirâs aldık”35. Halife de Sancar’a sultan­ lık alâmetlerde birlikte nalları altm bir at hediye etti36. Orta Asya henüz son sözünü söylememiş olup muhaceret ve istilâ teşebbüsleri Selçuk hudutlarına çarparak geri dönüyor, ve püskürtülü­ yordu. K ı t a y’larm bir kolu olan K a r a - h ı t a y’lar Şarktan Balasagun hudutlarına yaklaşınca Kaşgar hükümdarı Ahmed Han onlara karşı sefere çıkarak 1122 de Kara-hıtay’ları uzaklaştırdıktan sonra kendilerine hudutlar üzerinde y u r t l a r (iktâlar) tahsis ederek tabiiyetine aldı ve bu vasıta ile arkadan gelenlere karşı bunları hudut muhafızı haline ge­ tirmek istedi. Fakat K a r l u k , K a n g l ı ve O ğ u z’ların yardımı, Semerkant Alevilerinin reisi Eşref bin Mehmed’in desteği ile Gök-sagun (bu isim Gök-Türklerde büyük bir unvandır) isyan edince, bundan fay­ dalanan Kara-hıtaylar Kara-hanlılar ülkesinde ilerleyerek Balasagun şehrini işgâl ettiler. Karahanlı hükümdarı Selçuklu metbû’unun yardımı­ na baş vurunca Sultan Sancar, 1130 yılında, Ceyhun nehrini geçti; Göksagun kaçtı. Bizzat menşurlarında kaydettiği üzere Sultan Sancar “Ş a r k İslâm diyarına doğru büyük bir kalabalık halinde ilerileyen kâ­ fir askerlerini (Kara-hıtayları) Kâşgar’da hezimete” uğrattı. Nîmrûz (Sîs­ tan) a kadar varan Oğuz, Karluk ve Çorlu’ları bozup 30.000 kişi öldürdü ve hemşiresinin oğlu Mahmûd’u hanlık makamına çıkarıp döndü. Bu­ 35 Atabeg Miintecib üd-din., ‘A tabet ül-ketebe, - Tahran 1329, s. 17; zeyli, III, 1460-1468; Hinduşah Sancar, s. 258. 30 Abu’l-Farac, s. 258.

Bayhakî


nunla beraber Semerkant hükümdarı, 1137 de, Hocend hududunda, Karahıtaylara mağlûb olunca Sultan Sancar’ı imdada çağırdı. Fakat San­ car’m Hârizm valisi Atsız sultanın kurduğu Cend ve Mankışlag uçlarını işgâl edip kendisine uymayan gâzîleri öldürmekle hudutları zayıflattı. Bu hadise üzerine Sultan, 1138 de, Atsız’a karşı sefere çıktı ve onun bir kısmı gayrı müslim Türklerden mürekkep ordusunu bozdu; oğlunu öl­ dürttü. Sultan “d e v l e t i m i z i n m e n ş e i ve başlangıcı” ve “bizim için en a z ı z b e l d e ” sıfatını verdiği C e n d ’e Nasreddin Melikşâh’ı U lu ğ - y a b g u tayin etti37. Atsız af dilediği ve sadâkat yemini yaptığı için onu tekrar Hârizm valiliğine tayin etti. Şarkta zuhur eden büyük hadiseler doiayısiyle “î s l â m m P â d i ­ ş â h ı” ve “D ü n y a S u l t a n ı ” Sancar imparatorluğun Garp işleri .ile uğraşmağa.imkân bulamamış; Halifeye yazdığı mühim mektubunda: “F r e n k l e r i n yıllardan beri Suriye ve şâir yerleri istilâ edip peygam­ berlerin kıblesi olan K u d ü s’ü domuz ve şarap ticârethanesi yaptıkla­ rını, müslümanlarm malına canına ve kadınlarına tecâvüz eylediklerini, Şeki ve Abbâz kâfirlerinin İslâm beldelerini yağmaladıklarını” acı bir şekilde belirtiyor ve Halife’yi tenkit ediyor; buna mukabil kendisinin Şarkta kazandığı büyük zaferleri sayıyor ve büyük hanlara, emîrlere, ku­ mandanlara ve Mâverâünnehr, Kâşgar ve Taraz’dan Hârizm, Bulgar ve Hindistan sınırlarına kadar Sîstan, Kâbil ve Zâbulistan ve daha pek çok vilâyet askerlerine, erzak, teçhizat ve silâhlarına, her yıl hâzineden mil­ yonlarca para ve mal sarf ederek Islâm hudutlarını kapalı tuttuğunu, kâ­ firleri kahr eylediğini, zafer ve fetih-nâmeierin birbirini takip edip Islâm devletinin her gün genişlediğini bildiryor38. 6. Kara-hıtay İstilâsı ve Sultan Sancar

Kara-hıtaylann, 1137 de, Mahmûd Han’ı mağlûb edip Karluk, Kanglı, Yağma ve Oğuz göçebeleri ile birlikte ilerlemeleri Selçuk devleti için tehlike teşkil etmekte ve Orta-Asya istilâlarından birini vücuda getir­ mekte idi. Bu sebeple Atsız’m isyânmı bastıran Sultan Sancar 300,000 kişilik büyük bir ordu ile Mâverâünnehr seferine çıktı ve 1141 de Semer37 ibn ül-Esîr, XI, 31-32; Mîr Haydar Râzî, Mecfnâ'üt-Tevârih (Schefer neşri), Cüveytâ, Cihân-güşâ, GM, II, 5, 86-87; Müntecib ed-din Atabeg, Münşeât (Bay­ hakî III), 1470, 1472-1482; Müeyyid ud-din Bağdadî, El-Tevessiil ilâ’et-teressül, Tahran 1315, s. 14-15; Ykut, t'Mucem ü-büldan, VI, 215; Barthold, 324-325; Kafesoğlu, Hârezmşahlar devleti tarihi, Ankara 1956, s. 46-48. 33 Barthold, Turkestan I (metinler), s 35-39; Bayhakî zeyli III, 1464-1465.


kaııt’a vardı. Mahmûd Han’ın ilk şikâyeti kalabalık Karluklar aleyhinde oldu. Bu durumda Karluklar Sultana elçi göndererek 50,000 koyun, 15.000 deve, 5.000 at ödemek suretiyle hizmete amade olduklarını bildir­ diler. Lâkin Sultan Sancar, Karluklara itimad edilemiyeceği telkinleri ile bu teklifi red etti. Bunun üzerine Karluklar ve hattâ Oğuzlar “K a r a h ı t a y ve Y a ğ m a ’ l a r m hükümdarı” olan G ü r - h a n’a sığına­ rak yardım istediler ve onu Sultana karşı savaşa kışkırttılar. Sultana bir ahidnâme ile sadakat yemini yapmış" olan Atsız da gizlice aynı tahriki yapıyor ve istiklâl kazanma fırsatını bekliyordu39. Gür-han Karluklarm affı için Sultan nezdinde teşebbüste bulunduğu ise de Sancar elçi ve mektup ile onu İslâmiyete davet ediyordu. Gür-han’m Selçuklu elçisini hakaretle geri çevirmesi çarpışmayı kaçınılmaz bir hale getirdi. Böylece iki ordu 10 Eylül 1141 (5 Sefer 536)de, Semerkant civarında, K a t v â n mevkiinde savaşa girişti. İki ordu hemen aynı kuvvete sahip bulunuyor­ du. Gür-han’m safında bulunan Karluklar en şiddetli savaşçıları teşkil ediyordu. Nihayet Sultan Sancar, hayatında ilk defa olmak üzere, Karahıtaylara ve Karluklara mağlûb oldu; ordusu tamamiyle dağıldı. Sulta­ nın zevcesi Karahanlı Terken Hatun ve bir çok mühim emîrler esir edil­ di; 30.000 asker ve pek çok ilim ve devlet adamı da şehit düştü. Sultan Sancar ancak Sîstan emırinin himmetiyle kurtuldu ve bir Türkmen “kı­ lavuzdun rehberliği ile Belh istikametinde çekildi40. Katvan bozgunu Sultan Sancar’ın hayatına olduğu kadar Selçuk dev­ leti ve İslâm dünyası tarihi için de ağır bir darbe oldu. Sultan Sancar bu yenilgi ile , Ceyhun nehri ötesinde kalalı ve Çin hudutlarına kadar uza­ yan bütün ülkeleri kaybetti. T ü r k i s t a n , ilk defa olarak, p u t p e ­ r e s t bir k a v m i n h â k i m i y e t i altma giriyordu. Bununla bera­ ber bu hâkimiyet büyük bir değişiklik yaratmadı. Kara-hıtaylar Müslü­ man Türk ülkelerinin mevcut nizâmına ve hatta Karahanlı devletine do­ kunmadılar; yüksek Müslüman memurlarını da hizmetlerine aldılar; ip­ tidaî Ç i n u s u l ü n e göre hâne başına bir dinar vergi koymakla ik­ tifa ettiler. Gür-han’dan sonra da bu devletin başına kızı ve karısı geçti. Katvan meydan muhârebesinde asker zâyiâtımn çokluğunu belirten kay­ naklar yanında Sultan Sancar’a ait bir menşûr da dikkate şâyândır. F il­ 39 Cuveynı, II, s. 5; Abu’l-Farac, s. 267. îbn ül-Esîr, X , 235, X I, 31-33; A hbâr üd-devle , s. 93-95; Ravendi, s. 172-173; Reşid ud-din, s. 84-87; ‘İmâd ud-din, s. 276-278; İbn Kalânisî, 275; îbn ül-Cevzî, X , 97; Mîrhwand, IV, s. 93-94; Mîr Haydar Razî, s. 242; Cnzcanî, 3Ö8; Barthold, Kara-hîtaylar, IA; Orta Asya tarihi hakkında dersler , s. 108-113; M. KÖymen Büyük Selçuklu İm paratorluğu tarihi, Ankara 1954, s. 323-328.


hakika Sultan bu menşûrunda “M â v e r â ü n n e h r seferinden sonra m a h 1 û 1 iktâlarm Dîvân-i hass’a alınmasını ve fermansız olarak mah­ sulâtın kimseye verilmemesini” emretmek suretiyle ordudaki sarsıntı hakkında güzel bir misal verir41. Bu mağlûbiyet aynı zamanda Türk-îs­ lâm dünyasının artık Şark’tan gelecek istilâlara karşı mukavemetinin de kırıldığını göstermiştir. Nitekim Iiârizmşâhlar Türk-îslâm hâkimiyetini X III üncü asır başlarında tekrar Türkistan’a yaydılarsa da bu uzun sür­ medi; az sonra Moğollar Asya’nın en şiddetli istilâsını yaparak Selçukîslâm ülkelerinin çoğunu hâkimiyetlerine aldılar. Sancar’ın bozulması haberi üzerine, Kara-hıtaylarla gizlice münase­ bette bulunan Atsız, derhal fırsattan faydalanarak, Selçuk payitahtı Merv’i işgâl, Sancar’m hâzinelerini yağma etti. Sultanın ismini kaldıra­ rak, 1142 Haziranında, kendi adını hutbelerde okuttu ve “tuğra çekme* -ğe-’ başladı.- Bununla beraber Sultan Sancar’a bağlı bulunan halk bu hutbe değişikliğine karşı gürültü çıkardı. Diğer Horasan şehirleri de Sul­ tana sadâkat ve Atsız’a mukavemet gösterdiler. Hârizmşâh Atsız Sancar’m himâye ettiği ve yetiştirdiği âlimleri ve din adamlarını bu muka­ vemetin başında gördüğü içiıı bunlardan çok adam öldürdü. Fakat ordu­ sunu kaybeden Sultan Sancar süratle toparlandığı cihetle Atsız Hârizm’e çekilmek zorunda kaldı. Atsız’ı takibe koyulan Sultan, 1143 (538) de, Hâ­ rizm üzerine yürüdü. Atsız’ı itaate ve tabiiyete davet maksadiyle ona Türk siyasî hukukuna göre “o k” gönderdi42. Hârizm’in payitahtı Gürgenç (Curcâniye)’de kuşatılan Atsız din adamlarının şefaatiyle huzurda yer öptü ve tekrar affa nâil oldu. Sultan Sancar sür’atle devletine hâkim olunca Kara-hıtaylılarla sulh yaptı. Karısı T e r k e n H a t u n için 500.000, Emîr Kumaç için 100.000 ve diğer emirler için de ağır fidye ücretleri ödeyerek onları esirlikten kurtardı. İslâmiyeti yeni kabûl edip bir siyasî teşekkül halinde meydana çıkan Gorlular (Afganlılar) hükümdarı da itaatten ayrılarak Fîrûz-kûh’da saltanatını ilân eylediği, “S e l ç u k â d e t i n e göre çetr taşımağa” başladığı ve Oğuzlarla birlikte Herat’a hücum ettiği için Sultan Sancar onu da mağlûb ve esir etti. Fakat Sultan Sancar Gor hükümdarını da affederek memleketine gönderdi, ki bilâhare Gazne’yi istilâ ve tahrip et­ tiği için Alâeddin “Cihân-suz” (dünyayı yakan) lâkabını almıştır43. 41 ‘Atebet ül-ketebe, s. 31, 69. 42 Râvendî, 174; ‘Avfî, Lübâb ül-Elbâb s s. 37-38; Osman Turan, Eski Türklerde okun hukukî bir sembol olarak kullanılması, Belleten XXXV (1945), s. 305-318. 43 Cüveynl, 7-11; Ahbâr üd-devle, 95; ‘îmâd ud-dîn, s. 280-281; İbn ul-Esîr, XI, s. 36, 57, 62; Cûzcânî, s. 395; Barthold, s. 327-329; F. Köprülü, Hârizmşâhlar,

İA, V, s. 267; Mehmed Köymen, s, 331-332; î. Kafesoğlu, s. 56-60.


T. Yeni bir Oğuz İstilâsı

Sultan Sancar Kara-hıtaylara mağlûb olarak eski kudret ve haşme­ tini kaybetmekle beraber halkın ve büyük şahsiyetlerin kendisine bağlı­ lığı sayesinde durumunu sür’atle düzeltmiş; eski tâbilerini tekrar hâki­ miyeti altma almış ve Türkistan hariç her tarafta kudretini kazanmıştı. Böylece on yıl kadar Selçuk İmparatorluğu eski hayatiyetini gösterir ol­ muştu. Lâkin Şarktan gelen göçebe tazyiki ve istilâları devam ediyor; Oğuzların son bakiyeleri de Türkistan’ı terk ederek yeni bir göç başlıyor ve dikkate şayan bir hadise meydana geliyordu. Filhakika K a r l u k l a r nasıl Karahanlı devletinin esasını teşkil edip aynı zamanda Karluk gö­ çebeleri bu devletin yıkılışında rol oynûyorsa Selçukluların temeli olan O ğ u z l a r da aynı rolü oynamakta ve Büyük Selçuklu imparatorluğu­ nun çöküşünde âmil olmaktadırlar. Nitekim Gök-Türklerin esasını teşkil eden Oğuzlar feodal bünyenin icabı bu devleti de çok uğraştırmışlardı44. Kara-hıtaylarm istilâsına ve Türkistan’da hâkimiyetlerini kurmala­ rına yardım eden göçebe Karluklar Oğuzlara mahsus Yahgu unvanını taşıyan reisleri45 idaresinde eski kabilevî düşmanları bulunan “O ğ u z l a r ı y u r t l a r ı n d a n tard ettiler. Müttefikleri bulunan Kara-hıtaylar da kendilerini desteklediklerinden Oğuzların son bakiyeleri de Türkis­ tan’dan garbe doğru uzaklaşıyorlardı46. Bu tazyik karşısında ilerileyen Oğuzlar, Katvan muhârebesinden iki yıl sonra, 1143 senesinde, Kara-hıtaylarm Türk valisi Alp-Tekin idaresinde bulunan Buhara’yı işgâl ve ka­ lesini tahrip ettiler47. Fakat Kara-hıtay ve Karluk baskısına uğrayan O­ ğuzlar daha ziyade Belh havalisinde yığılmağa başlıyordu. Bununla b e ­ raber Huttalân, Saganiyân ve Belh havalisinde (Afganistan) yaşıyan Oğuzlarm bir kısmı eski zamanlarda buralara gelmişler ve büyük OğuzSelçuk muhâcereti dışında kalmışlardı. Bu Oğuzların bu bölgeye göçleri Gök-Türk devletinin yıkılışı ile ilgili gözüküyor. Filhakika “bazı H o ­ r a s a n t a r i h ç i l e r i bu Oğuzların Halife Mehdi (775-785) zama­ nında uzak Türk hududundan Mâverâünnehr’e intikal eden bir kavim” oldukları ve burada müslüman olup Mukanna’ isyânına katıldıkları rivâyet edilmektedir48. Nitekim Selçukluların zuhurundan daha önce Oğuz­ 44 Gök-Türkler Oğuzlardan olduğu halde İA’daki Oğuzlar makalesinde bu mü­ him mesele yanlış ve aksi mânâda anlaşılmıştır. Bu husus ayn bir tedkikimizde ele alınmıştır. 45 Cuveynî, II, s. 14. 46 İbn ul-Esîr, X I, s. 66, 67. 47 Nerşahî, s. 23; Ç ahâr m akale , s. 22. 4S îbn ul-Esîr, X I, 67.


lar, belirttiğimiz üzere, Halaç (Oğıız Kalaç) 1ar ile birlikte bu havalide Samanîlere ve Gaznelilere tâbi olarak yaşıyorlardı. Bu bölge eskiden de Ak-hun veya Eftalit (îslâm kaynaklarında Haytal, Cem’i: Hayâtila) lerin gelip yerleştiği bir memleket idi. Çin müellifi T ’ang-şu Uygurlarla sava­ şan Karluklarm 766 dan sonra Orhon havalisinden ayrılarak Çu nehri bölgesine geldiklerini, Talaş (Taraz: bugünkü Evliya-ata) ve Tokmak şehirlerine sahip olduklarını yazar49, ki Oğuzların bu bölgeye o devirde Karluklarm baskısiyle göçtükleri anlaşılıyor. Gerdizî de, karışık bir ifa­ de ile, Yağmaların Dokuz-Oğuz (Uygur) hakanından kaçıp Karluklar (vşya Halaçlar) araşma geldiklerini Halaç (Halluk) ların Toharistan’da Haytal’lar ile dost olduklarını kaydetmek suretiyle bu hâdiselerin akis­ lerini verir50. Bu Oğuzlar burada kavmî an’anelerini muhafaza ediyorlardı. Yirrrıi dört Oğuz boyunun Üç-ok ve Boz-ok adı ile on ikişer boy olarak iki kola ayrıldıklarına dair ilk tarihî bilgi de bunlar hakkında verilmiştir51. Bun­ dan önceki müellifler ise, iki kolun farkında olmadan, bazen Oğuzlarm on iki kabileye ayrıldıklarını kaydetmişlerdi52. Bir çok beylerinin isim leri verilen bu Oğuzlardan Üç-oklar Tutî bey, Boz-oklar Korkut bey idâ­ resinde idi. Bu Oğuzlarm diğer Oğuz veya Türkmenlere nazaran dalîa muhtar veya imtiyazlı bir idareye sahip oldukları gözüküyor. Gerçekten Selçuk devleti Gurgân, Dihistân ve Man-kışlag yurtlarında oturan göçe­ be Türkmenleri merkezden gönderilen ve boy beyleri üstünde selâhiyetleri olan şâhneler vasıtasivle idâre ediyor; iktâ sahipleri durumundaki boy beyleri otlak ve sulak yerleri tevzi eyliyor ve vergileri de onlar alı­ yordu; göçebe askerleri de boy beyleri beraberinde sefere gidiyorlardı53. Halbuki bu bölgenin Oğuzlan doğrudan doğruya Sultan Sancar’a bağlı olup Ra’iyyet-i hâss-i Sultan idiler ve kendi beyleri tarafından idâ■ re ediliyorlardı54. Bunlar Sultanın matbahma şölen (şîlân) lik yılda 49 E. Chavannes, Documents sur les Tou-kiue, s. 85-86; F. Köprülü, Abdal, Türk Halkiyatı Ansiklopedisi, İstanbul 1935, I.. s, 47-54. 30 Neşr. Barthold, Rus Akademisi, seri VII, cilt I, 4 s. 84. Bu Oğuz ve Halaçlar XIII. asır başlannda da Gorlular ile birlikte faaliyetlerde bulunuyorlardı (tbn ülEsîr, XII, 85-87, 153). Bu husus için keza bak. Böl. I, bahis 6 ve VIII, 3. Kaynaklar bu havâlideki Kalaçlar’m esmer olduğunu ve buna Cenup ikliminin sebebiyet ver­ diğini de yazarlar [Curcanî, 36b]. < 51 tbn Ül-Esîr, X I, s. 32. 52 Mervezî, s. 18; ‘Avfî, Cavâmi ül-Hikâyat, neşr. Barthold, Turkestan I (me­ tinler), s. 99; Öniki Hayvanlt Türk Takvimi, s. 72-75. 53 ‘Atebet ül-ketebe, s. 80-82, 84-86. 54 Râvendî, 178; Reşîdeddin, 93.


24.000 koyun vergi ödüyorlardı55. Kara-hıtay istilâsiyle arkadan gelen Oğuzlar bunların miktarını çoğaltınca onlar da Belh’e doğru ilerilemeğe ve yayılmağa başladılar. Belh vâlisi Kumaç bunları disipline almak maksadiyle üzerlerine şâhne tayin edildi. Fakat Oğuzlar doğrudan doğruya Sultana tâbi olduklarını ileri sürerek onun idaresini kabûl etmediler. Ku­ maç bir ordu ile üzerlerine yürüyünce Oğuz beyleri Sultanın hâzinesine, her hâne (beyt) başına 200 dirhem (hane ile oymak kastedilmeli) vererek otlaklarında eskisi gibi yaşamalarını teklif ettiler. Kumaç kabûl etmeyin­ ce, 1153 (548) de, vukubulan savaşta Oğuzlar galip geldi; çok kimse öl­ dürdüler ve esir aldılar. Bu haber üzerine Sultan Sancar büyük bir ordu ile Oğuzlara karşı harekete geçti. 40.000 hâne (oymak) miktarında olan ve her halde arkadan gelenleri dahil bulunmayan bu Oğuzlar Sultana niyâzda bulunup af diledikten sonra 100.000 dinar para veya hâne başma yedi m en gümüş, başka bir rivâyete göre de 200.000 dinar para, 200.000 koyun, 50.000 at ve deve, 100 köle vermek suretiyle itaat arz ettiler. Sultanın anlaşma temayülüne ve merhametine rağmen emirlerin ısrarı üzerine savaş başladı. Oğuzlar dar bir vâdiye sıkışan Sultanın ordusunu bozguna uğrattılar. Çok emîr ve asker öldürüp Sancar’ı da esir aldılar. Bununla beraber ona tâzim gösterip tahta çıkardılar ve önünde yer öp­ tüler. Esir sultanı beraberlerinde götürerek ye onun namına hareket ede­ rek çok fenalıklar yaptılar. Çağrı beg zamanından beri hâzinelerle dolu olan Merv başta olmak üzere bir çok Horasan şehirlerini işgâl ve yağma ettiler. Halkın ve mahallî kuvvetlerin mukavemetiyle karşılaşınca da çok insan öldürdüler56. Sultan Sancar Katvan hezimetinden sonra ikinci ve daha ağır bir bozguna uğramış ve her şeyini kaybetmişti. Kaynaklar bu hâdisenin mes’uliyetini Selçuk beylerine ve hususiyle Kümaç’m Oğuzlara karşı kö­ tü muamelesi ve idaresine atfederler. Bununla beraber Kara-hıtay, Karluk ve Kıpçaklarm tazyiki bu muhacereti zarurî kıldığına ve göçebe'-yerleşik halk arasındaki tezadlara müessir olduğuna göre vârid olan bu hatalar yanında bu esas âmiller mücâdeleyi mukadder kılmakta idi. Nitekim ev­ velce Selçuk devletinin kudreti dolayısiyle büyük Kıpçak kavmi tazyikini Kafkaslara ve Balkanlara nakletmiş ve şimdi başka kavimlerle birleşerek Selçuk müdafaa teşkilâtım yıkmış bulunuyorlardı. Bu son baskı ile de eski Oğuz yurtlan Kıpçaklarm eline geçmiş; Cend, Barçmlıg-kent, Suğ-

55 Gaffarı, 64a; Haşan Yezdî, 20a. 56 Barthold, 329-331; Mehmed Köymen, B üyük Selçuklu im paratorluğunda Oğuz İsyanı, D TC F Dergisi, V, 2 (1 9 4 7 ), s. 159-173.


nak57 Talaş ve bütün sır-derya boyları artık Kıpçak ve Kanglılar tara­ fından iskân edümiştir. X II inci asrın sonlarına doğru “sayısız Kıpçaklar” hanları idaresinde Hârizmşâhlarla birlikte Talaş istikametinde “M e 1 un K 1 1 a y (Kttâ, Kıdâ) larla savaşıyorlar ve bu münasebetle de tedri­ cen îslâmiyete ve İslâm ülkelerine giriyorlardı58. İslâm Pâdişâhı ve dünya, sultanı Sancar ihtiyar yaşında üç yıl Oğuz­ ların elinde, esir Sultan olarak, kaldıktan sonra Î156 I. Teşrininde kaçma­ ğa muvaffak oldu. Bu müjde haberi üzerine hayatta kalan, fırsat bulan bir kısım eski emirler ve devlet adamları Merv’e koşarak tekrar onun et­ rafında toplandılar. Lâkiıı hazineler yağma edilmiş, ordu ve halk perişan olmuş ve nihayet kader hükmünü İcra ederek ihtiyar sultanın Ömrü de sona ermiş bulunuyordu. Böylece Sultan Sancar bir daha devletini topla­ ma imkânını bulamadan, kurtuluşundan altı ay sonra, 1157 Nisan ayın­ da, 72 yaşında iken, kendisi ebediyete ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu da tarihe intikal etti. Hayatında kendisi için “Â h i r e t - e v i ” (Dâr ul-âhire) veya “D e v l e t h a n e ” adı ile inşâ ettiği muhteşem türbe­ sinde defnolundu. Ölümünden altmış üç yıl sonra, 1219 da, Merv’i ziya­ ret eden Yâkut, Selçuk satvetinin bu büyük âbidesini tasvir ederken : “Azametli yeşil kubbesinin bir günlük mesafeden göründüğünü, pence­ relerinin Ulu câmie doğru baktığını, türbeye, türbedârma ve Kur’an oku­ yucularına vakıflar yapıldığını” söyler59. Sultan Sancar ilme, edebiyata, sanata ve imâr işlerine çok hizmet etmiş büyük bir hükümdar idi. Devrin büyük ilim ve edebiyat adamla­ rının adı ona bağlıdır ve hepsi sultanın muhitine mensuptur veya onun yetiştirmesidir. Bunlara maaş, ihsan ve vakıf suretiyle sarf ettiği paralar tarihe bir hayranlık örneği olarak intikal etmiştir. Dindar olduğu kadar din ve mezheplere karşı müsamahası ve tarafsızlığı ile de meşhur idi. Bununla beraber bâtıl inanışlarla da istihza ederdi. Mehdi1’nin Samarra câmiinden çıkacağına inanan Şi’îler orada daimî olarak Mehdi’nin bin­ mesi için koşum takımları ve eyeri altın bir at hazır bulunduruyorlardı. Câmiden çıkan Sultan bunun sebebini sorunca atı camiden çıkacak in­ sanların en hayırlısı için tuttukları cevabını almış ve “buradan benden daha hayırlısı çıkmaz” sözü ile zarif bir istihza yaparak bu ata binmiştir. Türk an’anelerini muhafaza eder; tuğrasında ok ve y a y işaretlerini

57 Kâşgarlı, I, 392, Cuveynî, Cihân-guşâ, I, s. 67. 58 al-Tavassul, s. 158, 174, 180, 189; Cuveynî, II, 34-35, 39-41; Barthold, 340-343. 59 Mucem u l-B u ld ân , IV, 144; Tmâded-din, 274.


kordu. Nâmına yazılan Mefâhir ıd-Etrâk adlı eserin vücuda gelmesi bu münasebetle alâkalıdır60. 8. İrak Selçukluları, İnkıraz Devri

Hindistan, Çin ve Bulgar hudutlarına kadar cihânm hâkimi ve îslâmın hâmisi şuûrunu duyan Sultan Sancar önce bütün Türkistan’ı kay­ betti; daha sonra da İmparatorluğunun çöktüğünü görerek hayata göz­ lerini yumdu. Onun ölümü ile Selçuk İmparatorluğunun Şark ülkeleri tam bir siyasî anarşi içine düşdü. Sancar’m emirleri ve Oğuz beyleri ta­ rafından kurulmak istenen siyasî teşekküller muvaffak olamamış; Hârizmşâhların Horasan’a ve İran’a hâkim olmalarına kadar buhran devam etmiştir. Sultan Sancar’ın bazı müdahalelerine rağmen, onun Şarktaki meselelerle meşgûliyeti dolayısiyle, Irak Selçukluları başlangıçtan inkıraz­ larına (1118— 1194) kadar saltanat mücâdelelerine kurban gitmişlerdir. Irak Selçuklu sultanlarının hemen hepsi küçük yaşlarda tahta çıkmışlar­ dı. Atabeglerin ve emirlerin ihtirasları ile saltanat mücâdeleleri körük­ lenmiş ve bu durumda Halifelerin siyasî iktidarlarını kuvvetlendirmek gâyesiyle meydana çıkmaları buhranı daha da şiddetlendirmiştir. Devle­ tin içine düştüğü bu sarsıntı dolayısiyle dahilde Bâtmılerin fesad ve ce­ sareti artmış; göçebelerin hareketi ve siyasî hâdiseler üzerinde tesirleri ehemmiyet kazanmış; hariçte de Haçlılar Suriye ve Filistin’de tutunma: ğa ve Gürcüler de Türk-İslâm ülkelerini sık-sık istilâya muvaffak olmuş­ lardı. Bu durum dolayısiyledir, ki Sultan Sancar Halifeye ağır şikâyet­ lerde bulunmakta ve hamiyet gösterilmesini istemekte idi. Irak Selçukluları, Sultan Mahmûd (1117— 1131) ile ve onun Sultan Sancar’m metbuluğunu kabûlü ile başlar. Arapça, edebiyat ve tarih kül­ türü ile yetiştirilen Sultan Mahmûd tahta çıktığı zaman babası Sultan Mehmed Tapar’dan kuvvetli bir devlete ve zengin bir hâzineye tevarüs ediyordu61. Sultan Mahmûd hükümdar olduğu vakit henüz on üç veya on dört yaşlarında bulunuyordu. Selçukluların buhranından faydalanarak Tiflis ve başka yerleri işgâl eden Gürcü-Kıpçak kuvvetlerine karşı, Gence meliki bulunan kardeşi Tuğrul’a iltihak etmek üzere, Artuklu hükümdarı İl-gâzî kumandasında Şarkî Anadolu beylerini sefere memur etti. 1121 de Tiflis’ kuşatan İl-gâzî âni bir baskına ve bozguna uğrayarak ric’at e tti Sultan Mahmûd bu netice üzerine 1123 yılında bizzat sefere çıktı ve 60 Zekeıiya Kavzinî, s. 386; Yâkut, III, 173; 'imâdeddin, 166; îbn ul-Cevzî, X , 178. 61 A hbâr üd-devle , 97; îbn Hallikân, II, 114.


i Gürcü kıraîma: “S e n o r m a n l a r k i r a l ı s ı n ; s a k ı n o v a ­ y a i n m e!” ihtarında bulundu ve onu itaate davet etti. Gürcüler ile Kıpçaklar arasında çıkan bir ihtilâf sayesinde onları «fic’ate zorladı. Fa­ kat iç meselelerin baş göstermesi Sultanın dönmesine ve Gürcülerin tek­ rar Şirvân’a, Derbend’e. Şarkî Anadolu’da Pasin’lere kadar ajanlarına sebep oldu62. Sultan Mahmud önce kardeşleri Mes’ûd ve Tuğrul ile, 1126 da, son­ ra da Bağdad Halifesi Mustarşid ile uğraşmakla zayıfladı. Irak Selçuk­ lularının fiilî hâkimiyeti sarsıldı ve daraldı. Bununla beraber Sultan Sancan’m Rey5den beri kendi hâkimiyetine bıraktığı bütün ülkelerde nazarî ve hukukî bakımdan bütün hükümdarlar, emirler yine de ona bağlı idi. Bütün Irak, Suriye, Şarkî Anadolu ve Azerbaycan’da hutbeler onun adı­ na.okunuyordu.. Suriye Selçukluları yerine Şam Atabeglerinden Tâc ülmülk Böri Haçlı savaşlarında sahipsiz ve boş kalan toprakların satılması, işlenmesi ve alınacak paranın c i h â d a tahsisi için hukukî bir müsa­ ade vesikası almak için, 1128 de, Halifeye ve Sultan Mahmûd’a gitmiş ve bu Şer’î-hukukî cevazı almıştır63. İslâm hukukunun Halifeye tanıdığı bu hakka, Selçuklularm zuhurunda d in ve d ü n y a işlerinde husule gelen ayrılık doiayısiyle, sultanlar da iştirak etmiş ve doğrudan doğruya kendi idarelerinde bulunmayan tâbi memleketlerde bu' hakkı kullanmış­ lardı. Sultan Mahmûd’uıı fiilî hâkimiyeti bulunmıyan ülkelerde bu salâ­ hiyetinin devamına delâlet eden bu vesika Türk-îslâm yüksek siyasî hu­ kuku bakımından çok mühimdir. Sultan Mahmûd’un ordusunda 200 deve ile taşman ve tabip, müstahdem, ilâç, tıbbî âlet ve çadırları ihtiva eden bir seyyar hastahane (bîmâristân) nin mevcudiyeti askerî bir milletin medenî ihtiyaçlarından doğan bir tesis olarak kayda şayandır64. Avcılığa da çok meraklı olan Sultan Mahmud, maymun, köpek, av hayvanlan ve güvercinlerin ayaklarına altın halkalar takardı65. Mahmûd’un ölümü (1131) ile başlayan saltanat mücadelelerinde Sultan Sancar Mes’ûd’a karşı Tuğrul’u tutup sultanlığa geçirdi ise de de­ vamlı meşgul olamadığından Atabeg ve emirlerin ihtirasları küçük Sel­ çuk şehzâdelerini oyuncak haline getirmiş; gâh bir taraf, gâh diğer ta­ raf kazanmış; buhran ve mücâdeleler şiddetlenmiştir. Bu durumdan fay62 Brosset, I, s. 365-369; Mathieu, s. 303-305, 313; Süryânî Anonimi, s. 89; Abu’IFerec, s. 250; ibn ül-Azrak, 169b-170â; İbn Kalânisî, s. 205; İbn ui-Esîr, X, s. 219; îbn uVAdiıo, 11, s. 199; ‘İmâdeddin, s. 140; ‘Azîmî, s. 388, 402. 63 İbn Kalânisî, s. 219. 64 ‘İmâdeddin, s. 137. 65 Râvendî, s. 205.


dalanan Abbâsî Halifelerinin c i s m a 11 î h â k i m i y e t l e r i n i kur­ mağa çalışmaları mücâdeleleri kuvvetlendirmiş ve karma-karışık bir h a­ le getirmişti. Filhakika H alife Mustarşid kendi siyâseti ve menfaati icabı Mes’ûd’u tantanalı bir şekilde Sultan ilân etti ve 1135 de Tuğrul’un ölü­ mü ile Mes’ûd müstakil bir sultan oldu. Fakat Halife şimdi de ona karşı yeğenini kışkırtınca mücâdele Halife ile Sultan arasında başladı. 25 Ma­ yıs 1135 de Halife ve Sultan’m orduları karşı karşıya gelince Halife’nin ordusunu teşkil eden Türk askerleri, m i l l î d u y g u l a r ı dolayısiyle ve bir kaynağın .belirttiğine göre “c i n s i n c i n s e , T ü r k ’ ü n T ü r k e ” temayülü münasebetiyle Sultanın tarafına geçti66. Halifenin ordu­ sunda bulunan ve “T ü r k a t l a r ı n ı n k i ş n e m e l e r i n i duyan Küfe R â f i z î l e r i derhal kaçtığından”67 Halife esir oldu. Sul...tan Mes’ûd Beg-aba’yı Bağdad’a göndererek Halife’nin bütün emlâkine el koydu. Halifeyi yanından ayırmayan sultan onun kışkırttığı yeğeni Dâvud’a karşı M e râ g a ’y a yürüdü; orada Halife Mustarşid’in bir Bâtınî tarafından öldürülmesinden mes’ûl saydığı, Şi’î Arap emîri Dubays’ı idam etti ise de kendisi de bu töhmetten kurtulamadı. Yeni Halife Râşid de bu sebeple Dâvud namına hutbe okutup onunla birlikte Sultan Mes’­ ûd ile mücâdele etmek üzere İsfahan’a yürüdü. O da İsfahan seferinde ^ bir Bâtınî tarafından öldürülünce Mes’ûd halifeliği Muktafi’ye verdi. Sultan Mes’ûd bir müddet de kardeşi Selçuk-şâh, Süleyman ve Azerbay­ can atabeği İl-deniz ile uğraştı. Sultan Mes’ûd bu mücâdelelere rağmen uzun müddet (1135— 1152) tahtını muhafaza edebildi. Merkezi Hemedan’a naklederek orada Eski Köşk’den başka inşâ ettiği “Yeni Köşk” (Köşk iil-Cedîd) de yerleşti ve şehri imâr etti68. Mes’ûd’un, devleti toparlama gayretlerine rağmen si­ yasî iktidar fiilen, 1127 de, 'İmâdeddin Zengi tarafından kurulan Musul atabegleri ile, 1146 da, İl-deniz ile başlayan Azerbaycan atabeglerine intikal ediyordu. Bu sebeple Haçlılara ve Gürcülere karşı savaşları da atabegler yapmakta idi. Mes’ûd ile Zengi arasmda husule gelen gergin­ lik de 1141 de barış yoluyla düzeldi. Mes’ûd’dan sonra oğlu Melikşâh ile kardeşi Mehmed arasmda vukubulan saltanat mücâdelesini Mehmed (1153— 1159) kazandı. Bu sefer de Halife Muktafı onun sultanlığını tanı­ madığı gibi üzerine bir ordu da gönderdi. Fakat 12.000 çadır (hargâh) 66 ‘İmâdeddin, s. 177. 67 Abdu]-Celil Kazvinî, Kitab ün-Nakz, s. 415. Sultan Sancar Mes’ûda mektup yazarak Hallfe'yi. serbest bırakmasını bildiriyordu (Râvendî, s. 227; ‘İmâdeddin, s. 178; Tecârib us-selef, s. 2 9 4 ). , 68 A hbâr ud-devle , 127, 145, 174; Râvendî, 255, 259.


200

Selçuklular Tarihi

Türkmenin askerleri sayesinde Halife önce 1154 de bozguna uğradı; son­ radan bu Türkmenlere baskm yaparak kadın ve çocukları birlikte ve 400.000 miktannda hayvanlarım esir aldı. Bu durum karşısında Sultan Mehmed 1158 başında Bağdad’ı kuşattı. Uzun süren muhasarada iki ta­ rafa mensup gemiler Dicle üzerinde savaşıyor; iki taraf arasmda kayıp­ lar devam ediyordu. Bağdad’da kıtlık baş gösterince Sultan ordusunu Musul’dan “kelek” ile nakledilen un, şeker, bal, yağ, nal vesâire ile bes­ liyordu. Bağdad teslim olmak üzere iken, Halife’nin tahrikiyle, Sultanın kardeşi Melikşâh, amcazadesi Arslan ve Azerbaycan atabeği Il-deniz’iıı Hemedan istikametinde yürüdükleri haberi geldi. Sultan Mehmed Bağdad muhasarasını bırakarak Hemedan ve Rey şehirlerini kurtardı. Bu çe­ kilişten faydalanan Bağdadlılar hilâfet merkezinde bulunan S e l ç u k s a r a y m ı .yağma ve..tahrip ettiler. Sultan Mehmed Hemedan kapısın-. da kendisine, emîr ve askerlerine mahsus olmak üzere, bir mahalle yaptı; saraylar- ve köşkler inşâ etti; nihayet kendisi de 1159 senesinde Öldü60. 9. Son Sultanlar ve Halifeler

Mehmed’in Ölümünden sonra saltanat bir müddet kardeşi Melikşâh ile amcası Süleyman-şâh arasmda taksim edildi. Fakat Melikşâh 1000 dinara satın alman bir cariyesi tarafından İsfahan’da zehirletildi; Süley­ man da 1161 de Hemedan köşkünde öldürüldü. Azerbaycan’da annesi Atabeg İl-deniz ile evli bulunan melik Arslanşâh Hemedan’a çağırılarak tahta çıkarıldı. Bu sebeple îl-deniz’in nüfuz ve kudreti arttı. Rey emîri inanç beyin kızı da îl-deniz’in oğlu ile evlendi. Bu sıhriyet bağlarına rağ­ men İnanç beg ile Fars eyaletinde kurulan Salgurlu (1147— 1186) Ata­ beglerinden Zengi îl-deniz’e ve Arslanşâh’a karşı Melikşâh’m çocuğu Mahmûd’u tahta çıkardılar; kapısında b e ş n ö b e t çaldırdılar; Bağ­ dad’da namma hutbe okuttular. Meraga emîri Ak-sungur da îl-deniz’in karşısında idi. Bu suretle bir çok emîr ve atabegler Selçuk sultanlığı ve namzedleri hesabına ikiye bölünerek 1161 de, Sepîd-rûd (Kızıl-özen) de savaşa girdiler. Bu muharebede îl-deniz ve Sultanın kuvvetleri başında oğlu Pehlivan şiddetli bir bozguna uğradı; fakat îl-deniz’in, diğer oğlu Kızıl-Arslan kumandasında gönderdiği ordu înanç beyi, 1161 Ağusto­ sunda, daha kötü bir mağlûbiyete uğrattı. İnanç beg Rey şehrini de terk ederek Taberek kalesine sığındı. Lâkin Gürcülerin bu fırsatta hücuma başlamaları sebebiyle înanç beg ile barışmaya mecbur kaldılar. 69 îbn üi-Cevzî, s. X, 157, 170; İbn üi-Esîr, X I, s. 73, 80, 94; ‘İmâdeddin, s. 236-240, 247-255; Ahbâr üd-devle, s. 129-142; Râvendî, s. 265-268.


Filhakika Türkler birbirleriyle uğraşırken, 1161 Ağustosunda, Ani’yi kuşatan Ahlat Şâhı II. Sökmen ile Erzurum hükümdarı Saltuk Gürcüle­ rin taarruzuna uğrayarak müthiş bir hezimete uğradılar ve pek çok esir verdiler. Gürcüler ertesi yıl, 1163 Ağustosunda da, Duvin (Dubayl)ı iş­ gâl edip câmileri ve evleri yaktılar. Kadınlara, Gürcü kadınlarının bile isyanına sebep olacak bir derecede, zulüm yaptriar; 30.000 den fazla in­ san öldürdüler. Bu ağır ve haysiyet kırıcı hadise karşısında artık Türk hükümdar ve beyleri gayrete geldi; Sultan Arslanşâh, Atabeg İl-deniz, Sökmen ve Erzen (Bitlis ve Meyyafârkm arasmda) beyi Bevletşâh an­ laşarak Gence’de buluştular. Gürcülere karşı 1163 de giriştikleri savaşta zaferler kazanarak geçen yılların intikamını aldılar; 10.000 Gürcü Öldür­ düler. Kiralın karargâhı ve hâzineleri ele geçti ve kendisi “dağlara ve ormanlara” kaçtı. Bir çok kaleler feth ve Ani de muhasara edildi.' Türk­ ler bu zaferden sonra yüklerle hazineler götürdüler. Türk şehirlerinde bayram yapıldı; kurbanlar kesildi70. Sultan Arslanşâh İl-deniz sâyesinde kuvvetlendi. Horasan’da hüküm süren ve hâlâ “M ü b a r e k S u l t a n S a n c a r ” nâmına hutbe oku­ yan emirler Arslanşâh’ı metbû tanıyarak Harizmşâh’a karşı onun ve Atabeg îl-deniz’in desteğini kazanmak istediler. Fars ve Musul atabegleri de Sultana tabiiyetlerini bildiriyor; nâmına hutbe okutuyorlardı. Fakat devletin fiilî idaresi Sultanın değil Azerbaycan atabeği Il-deniz’in elinde idi. Sultan ile İl-deniz arasındaki ahenk birincinin anası ve İkincinin zev­ cesi Hatun sayesinde korunuyordu. Sultan îl-deniz’in eline geçen ikti­ dara sahip olmak isterken anası ona Atabeg sayesinde bütün rakiplerine üstün geldiğini anlatıyor ve oğlunu itidale sevk ediyordu. Çok akıllı ve hayırsever olan bu Hatun vasıtasiyle Sultan ve İl-deniz nisbî bir huzur devri açtılar; ilim ve edebiyatın yükselmesine çalıştılar. Gürcüler Ani şehrini Şaddadî’lerden alıp Aras boylarına doğru isti­ lâya başlayınca Sultan Arslanşâh, Atabeg îl-deniz, Ahlat Şahı Sökmen ve Erzurum Saltuklularmdan mürekkep Türk kuvvetleri, 1175 de, Nahçivan’da toplandılar, önlerinde de Oğuz B e g d i 1 i Türkmenleri vardı. Gürcistan’a giren Selçuklular Akşehir (Ahalkelek)i yaktılar; Lori ve Dumanis ovalarını istilâ ve Gürcüleri esir ettikten sonra G ag kalesini kuşat­ tılar. Gürcü kıralı ormanlara kaçtı; Ani şehri de kurtarıldı. Böylece Gür­ cülerden tekrar intikam alındıktan sonra Türk hükümdarları payitahtla70 İbn ül-Azrak, 191b-195b; İbn ül-Esîr, XI, s. 104-107; A hbâr üd-d ev le, s. 156-163; Brosset, I, s. 390-395; Süryânî Mihael, s. 317; Abul-Ferec, s. 286-287; Ke­ şiş Gregoire (Mathieu zeyli), s. 362-365.


rma döndüler ve zafer şenlikleri yaptılar. Bu zaferi müteakip İl-d eniz, 1175 de, öldü ve Nahçivan’da inşâ ettirdiği meşhur Atabekiyye medre­ sesindeki türbesinde defnolundu. Az sonra da Sultan Hemedan’a gider­ ken öldü ve o da Hemedan’da babası Tuğrul’un türbesinde defnolundu71, Atabeg İl-deniz’in yerine geçen oğlu Atabeg Pehlivan Arslanşâh’m küçük oğlu ve yeğeni Tuğrul’u (1176-1194) sultan ilân etti. Bu son Sel­ çuk hükümdarı ile Abbasî Halifesi arasında S u l t a n l ı k ve H a l i ­ f e l i k mücâdelesi daha ciddî bir mâhiyet aldı. Filhakika Nâsir li-diiıillah cismanî hâkimiyeti elde edebilmek için mühim teşebbüslere girişti. Büyük bir kitle teşkil eden Oğuz Iva (Yıva) boyu Türkmenlerini hizme­ tine alarak ordusunu kuvvetlendirdi. Bazı âlimlerin muhalefetine rağ­ men, menşei Bâtınî olan, F u t ü v v e t t e ş k i l â t ı n ı kurarak o vası­ ta ile hükümdarları.kendisine bağlamak, şahsî hâkimiyeti ile birlikte ha­ lifeliği korumak istedi. Selçuk devletinin kuruluşunda zaten dünya işle­ rinde otoritesini kaybeden ve devlet işleri sultana, din işleri halifeye ait olmak üzere kurulan nizâmı bozmak ve her iki sultaya da sahip olmak gayretinde idi. Sultan Tuğrul, Atabeg Pehlivan’m telkini ile, Halifeye dünya işlerini sultana bırakmasını, kendisinin din işleri ve i m a m l ı k ile uğraşmasını ihtar etti72. Atabeg Pehlivan’m ölümünden sonra Sultan Tuğrul ile Kızıl Arslan arasında mücâdele başlayınca bundan faydala­ nan Halife Nâsır Kızıl Arslan’ı Sultan ilân etti. Böylece Halife saltana­ tın Selçuk soyuna aidiyeti hukuk ve an’anesini bozmak istedi. Siyasî ih­ tiras ile bu Selçuk düşmanlığı Bağdad’da S e l ç u k s a r a y ı n ı yıktırmakla da daha belirli bir şekilde kendini gösterdi ve mev­ cudiyetlerini borçlu oldukları Selçukluların hizmetleri unutuldu. Böylece halife 1188 Nisanında Hemedan üzerine yürürken Sultan ilân ettiği Atabeg’i de yanma çağırdı ise de Kızıl Arslan gelmedi. Hemedan yakınında vukubulan muharebede Halife’nin ordusu mağlûb oldu. Sultan Tuğrul Halife’ye karşı zafer kazanırken Atabeg Kızıl Arslan öte yandan kendi memleketlerini işgâle başladı. Bu durumda hizmetine aldığı 10.000 Kıpçak süvarisi ile Azerbaycan’a yürüdü. Fakat neticede Atabeg 1190 yılında Hemedan’ı işgâl ve Sultanı Aras kenarında bir ka­ leye hapsetti ve Selçuk tahtını aldı. Bununla beraber 1191 de Hemedan’­ da, Eski-köşk’de bir suikasdla bertaraf edildiğinden Sultan Tuğrul tek­ rar tahta çıkarıldı. Bu sırada Hârizmşâh Tökiş de İran’ı kendi hâkimiyeti 71 İbıı üi-Azrak, 205a-207a; Râvendî, s. 298-301; »Ahbâr iid-devle, s. 167-169; ‘İmâdeddin, s. 301; Brosset, I, 387-395; Minorsky, Caucasian history s. 95-99. 72 Râvendî, s. 334.


altma almağa çalışıyordu. Abbasi H alifesi bu yeni kuvveti ihmal etmiyerek, sonradan aleyhine geçeceği Hârizmşâhlar ile anlaştı. Böylece mü­ câdele Selçuklular ile eski tâbileri Hârizmşâhlara intikal etti. Rey kapı­ sında vukubulan savaşta Sultan Tuğrul 1 Mart 1194 de bozuldu ve öldü­ rüldü. Böylece Mikâ’il oğulları elinde bulunan Selçuk devletleri Suriye’­ de, Horasan’da, Kirman’da ve Irak’da yıkılır ve yerlerini kendilerinden doğan yeni devletler âlırken T ü r k i > e’de K u t a l m ı ş oğulları ken­ di devletlerinin en parlak' devrine giriyor ve Anadolu’da kurdukları yeni T ü r k v a t a n ı n ı yükseltiyorlardı. Bununla beraber değişen, sadece, Selçuk hânedanı olup onun yerine Türkmen atabeg, emîr ve beylerinin kurdukları devletler teşkilât ve müesseseleri, an’aneleri, hattâ devlet adamı ve orduları ile hep Selçukluların birer devamı idiler. Son olarak Mısır-Suriye’de kurulan Eyyubî ve Memlûk devletleri bile Büyük Sel­ çukluların, Anadolu beylikleri ve Osmanlılar da T ü r k i y e S e l ç u k 1 u 1 a r ı’mn devamından başka bir şey değildiler. Irak Selçuklularının sukutu ile Hârizmşâhlar onların ülkelerinde siyasî istikrarı sağladılar. Böylece zayıf sultanlar ve halifeler yerine kudretli hükümdarlar kaim oldu.

10. G öçeb elerin Anadolu’ya Doğru İlerilem eleri

Selçukluların çöküşü ve Hârizmşâhlarm kuvvetlenmesiyle göçebele­ rin garbe doğru ilerilemeleri de muvazi gidiyordu. Sancar’m sukutu ile Garbe intikal eden boylar arasmda Yıvalar mühim bir yekûn tutuyordu, Perçem ve başka beyler idaresinde bulunan Yıvalar 1158 de Cibâl dağlık bölgesinde 30.000 asker çıkaracak kadar kalabalık idiler. Onlar bazen Selçuklu, bazen de Halife tarafında bulunarak siyasî hâdiselerde mühim rol oynuyorlardı. Daha sonra da kuvvetli bir Türkmen beyliği halinde, Azerbaycan atabeği îl-deniz ve Pehlivan ile, 1172 ve 1197, yıllarında savaşıyorlardı73. Em îr Yaruk idaresinde bulunan büyük bir Yıva kitlesi ise Nureddin Zengi tarafından, daha önce 1164 (541) de H aleb’e nakle­ dilmiş olup bunlar H açlılar karşısında mühim hizmetler yapmışlardır. H aleb’in dışmda Y a r u k ı y y a mahallesi ve bir çok müesseseler bun­ lara aittir ve Yaruklu Türkmenlerinin menşei de budur74. Yıva Türkmeııleri Hârizmşâhlarm ve daha sonra da Moğolların önünde Anadolu’ya sı­ 73 îbn ül-Esîı% X I, s. 90, 148; İbn ül-Cevzî, X , s. 156-157; Ravendi, s. 346, 377, 382; İbn İsfendiyar, Tarih-i Taberistân, II, s. 143; Faruk Sümer, Yıva O ğuz boyuna dair, TM, 'IX, s. 156- 157. 74 îbn ül-Esîr, A ta b egler tarihi RHCr., s. 142.


ğınmışlar ve bir kısmı da T ü r k i y e S e l ç u k l u ordusuna girmiştir. Yengi-kent yabgularmm mensup olduğu Oğuz Yazır boyu (bak. I, 5) Türkmenleri Türkistan’da yurt kurdukları Y a z ı r vilâyetinden Hârizmşâhlar önünden kaçmış ve Anadolu’ya gelmişlerdir, ki bugün Türkiye’de rastladığımız bir çok Yazır köylerini kurmuşlardır75. Bu za­ manda Azerbaycan’da gözüken B e g d i l i ve A f ş a r Türkmenleri de Atabegler ile işbirliği yapıyorlardı76. Selçukluların düşmanı Yengi-kent’teki yabgularm mensûb olduğu Yazır’lar nasıl umumî muhaceret içinde Selçuk ülkelerine göçmüşler ise Oğuzların eski kavım düşmanları Karluk, Kanglı,' Kıpçak ve şâir Türk uluslarının da Kara-hıtay ve Moğol istilâları ile Oğuzların fethettikleri ülkelere sığınmaları dikkate şayan bir tecellidir. Filhakika Sultan San­ car’m Kara-hıtaylara ve Oğuzlara mağlûb olmasında mühim rol oynayan Karluklar bu devirde Semerkant-Buhara arasmda yayılmışlar ve vaktiyle Selçukluların oturduğu yurtları işgâl etmişlerdi. Semerkant hükümdarı Karahanlı Gök-sagun (Çağrı-tekin), Kara-hıtaylarm da tesiriyle, Yabgu oğulları ve Laçm beyler idaresinde bulunan Karluk ve Kanglıları silâh taşımamağa ve ziraatle uğraşmağa, yerleşmeğe zorladı ve bu suretle on­ ları tehlikesiz ve sakin bir unsur haline getirmek istedi. Lâkin bu göçe­ beler bu teklife aslâ yanaşmadılar. Bunun üzerine Han bu göçebelere saldırarak onları Buhara’dan ve Mâverâünnehr’den tardetti77. Moğol is­ tilâsı karşısında bu Karluklularm bir kısrhı Anadolu’ya gelmiş ve bugün Karluk ve Karlı admı taşıyan köyleri kurmuşlardır78. Bir kısmı Buhara ve Belh civarında kurdukları köylerde (meselâ Karlugân köyü) kalmış­ lardır70. Kıpçak unsurları da bu son Oğuz muhâceretine karışarak Şarktan Garbe doğru ilerilemişler, Kafkaslardan inen ve Gürcülerle birlikte hare­ ket edenler de Yakın Şarka ve Anadolu’ya göçmüşlerdir. Son Selçuk Sul­ tanı Tuğrul’un hizmetinde 10.000 Kıpçak süvarisinin bulunması ve%Kir­ man hükümdarı îranşâh’m hizmetine girmiş olmaları kıpçaklarm San­ car’m kurduğu müdafaa teşkilâtının yıkılışından sonra vukubulan muha­ ceretlerini belirtmek bakımından mühimdir80. Türkiye Selçukluları or75 76 77 78 79 titüsü 80

Köylerimiz, s. 774.

îbn ül-Azrak, 207a; İbn ül-Esîr, XI, 160. İbn ül-Esîr, X I, 116; .Cuveynî, II. 14-17, 87. Köylerimiz, 429-430; Hüseyin Nihal, TM, II, 257. Zeki Velidi Togan, Türkiye Kütüphanelerinde yazmalar, Islâm tetkikleri Ens­ Dergisi, II, 1, s. 26. Reşideddin, Selçuk-nâme, s. 187; Efdaleddin Kirmanı, 21.


duşunda mühim bir mevkî işgâl eden Yıva ve Kıpçaklara dair îb n B îb î’nin verdiği pek çok kayıt bunların nasıl Anadolu’ya göçtüklerini gösterir. II. Kılıçarslan zamanında Azerbaycan’dan başlayarak Şarkî ve Orta Ana­ dolu’ya intikal eden büyük göçebe hareketinin menşei de Kara-hıtay ve son Oğuz istilâsiyle ilgilidir81. Böylece Selçuklular zamanında Hârizm tamamiyle türkleştikten sonra82 Horasan, Afganistan, İran, Irak, Azer­ baycan, Şarkî Anadolu ve Suriye göçebe ve yerleşik Türklerle dolmuş ve Moğol istilâsiyle Türkistan ve Horasan şehirleri tahrip ve şehirli, köy­ lü ve göçebeler katledilirken, ilk Selçuk fetihlerinde olduğu gibi, kesif Türk kitleleri, insan dalgalan halinde, Anadolu’ya akmıştır. Selçuk ve Moğol devri Anadolu’ya vâki iki büyük muhacereti teşkil etmekle bera­ ber, ikisi arasmda Kara-hıtay ve son Oğuz istilâları da mühim bir nüfus intikaline sebep olmuştur. Bir kaynağa göre Kara-hıtaylar ile Hârizmşâhlar arasında cereyan' eden muharebelerde güzel, mamur ve zengin Fergana ülkesi harap olmuş ve halkı da Garbe doğru göçmüştür83. Moğollardan önce göçebeler yanında yerleşik ve şehirli unsurların da türlü sebep ve vesilelerle Anadolu’ya hicretleri bakımından bu hadise mü­ himdir84. * 81 H . Kılıç Arslan, İA, s. 696. 82 Bak. Barthold, D ersler, 126; Zeki Velidi Togan, H a rezm ce M ukaddim et ül e d e b , İstanbul 1951, s. 34-35. 83 Zekeriya Kazvinî, s. 236. 84 Bak. VI, 1. Türk göç dalgalarının bir kısmı da Ak-hunlar ve Gök-türklerden beri Hindistana varıyordu. Keşmir, Pencab ve Bamyan’da Gök-türk kağanlarına bağlı beglikler teşekkül etmiş; Kağanın hatununa ve oğlu Yel-tekine aid mâbedler yapılmıştı. Bu eski tarihî münasebetler dolayısile Gazneli sultan İbrahim 1079 (4 72) da Lahûr havâiisıni fethettikten sonra denize yakın kuşattığı Bubal kalesi uKadîm zamanlardan b eri T ü rk hüküm darı A frâsyâb neslinden g elen Horasanlılara aid b u ­ lunuyor; kimse onlara dokunam ıyordu. Sultan İbrahim , İslâmiyete dâvetini red d et­ tikleri için, üzerlerine yürüm üş; 1 0 0 .0 0 0 kişiyi esir almış, d iğ e rle n d e etrafa' dağılmışti” . X III. asır İslâm coğrafyacıları Keşmir’in Türkler ile komşu olduğunu ve on­ larla karışmalarından güzel bir ırk meydana geldiğini kaydetmekle bu tarihî Türk akınlan ve kaynaşmalarına dair güzel bir neticeyi belirtirler. İslâm kaynaklarına göre Eftalit (Haytal, Abdâl) lerin torunu olan, fakat hakikatte 24 Oğuz boyundan birini teşkil eden Halaç (H ılcı)lar Afgaııistanda oturup oradan Hindistan’a geçmişlerdi. Halaçlarm diğer Türk (Oğuz) boylarına nazaran esmer oluşları da cenup iklimine atfolunmuştur (E . Chavannes, D ocum enls sur les Tou-kiue , s. 160, 196, 198, 200; îbn ül-Esîr, X, s. 39; Zekeriya Kazvînı, Asâr ül-bilâd, s. 104; Yâkut, M u cem ul-buldân, IV, s. 352; Hârizmî, N efâtih ul-‘ulûm , Mısır 1342, s. 7 3 ) . Türk muhacereti garba doğru ceryan ederken Hindistan’a da vuku buluyor ve orada yerli halkla kay­ naşarak Hind müslümanlannm esasını teşkil ediyorlardı. Kâşgarlı Mahmud da Keş­ mir'i Türk beldeleri arasında rivayet eder (D ivân, I, 4 5 7 tercüm e). Böylece Tür­ kiye ve Pâkistan’m teşekkülünde Türkistan’ın rolü ve birbirine yakm neticeleri ken­ dini gösterir.


11. Kirman Selçukluları

« Kirman Selçukluları devleti (1043-1187) Çağrı bey’in oğlu ve Alp Arslan’m kardeşi Kara-Arslan Kavurt bey’in beraberinde götürdüğü O­ ğuzlarla Kirman ve Umman bölgelerinin fethi ile kurulmuştur. D e y 1 e m 1 1 e r elinde bulunan ve onların zaaflarından faydalanan bu hava­ linin Şabânkâra ve Kufş kabilelerinin tahribatına nihayet veren Kavurt bey’m uzun süren hükümdarlığı zamanda (1043-1073) asâyiş kurulmuş; büyük imâr faaliyetlerine girişilmiş, başta merkez Bardasîr olmak üzere şehirler yeni binalarla süslenmiş; yollar, kervansaraylar ve su tesisleri in­ şâ edilmiştir. Kavurt bey paranın ayarına çok dikkat eylediğinden “o n u n s i k k e l e r i diğer paralara üstün tutulur idi”. F i y a t l a r ı n murakabesine ve adâlete çok ehemmiyet veriyordu. Yaptığı binalar üze­ rine t u ğ r a s ı n ı.. nakş ettirir; fermanlarına o k ve y a y nişanını ko­ yardı; taşıdığı ç e t r de ok ve yay biçiminde idi. Kavurt bey bir çok meziyetlere sahip olduğundan iyi bir şöhret yapmış ve sevilmişti. Bu hü­ viyetiyle kendisini sultanlığa namzed görüyor ve bu sebeple de, yukarı­ da nakledildiği üzere, Tuğrul bey’in ve Alp Arslan’m ölümlünden sonra bir kaç defa Selçuk tahtına çıkmak teşebbüsüne girişiyordu. Hattâ ordu içinde yaşı dolayısiyle Melikşâh’ı değil onu Sultan yapmak isteyenler de bu hususta harekete geçiyorlardı. Lâkin bir yandan Alp Arslan ve Me­ likşâh gibi büyük rakîbler, öte yandan İmparatorluk kuvvetleri ile kar­ şılaşması onun muvaffak olmasına artık imkân vermemiş ve Sultanlık tahtına çıkamamıştır. Kavurt Melikşâh’ın cülûsunda, 1073 de, yenilip öldürülünce yerine sıra ile oğullan Kirmanşâh, Sultanşâh, Turanşâh ve îranşâh Kirman me­ liki oldular. Melikşâh hayatta iken zaman zaman Kirman işlerine müda­ hale etmiş, Kirman��âh’ı, sonra da Sultanşâh’ı (1074-1085) tahttan atmış ve Turanşâh’ı Kirman meliki yapmıştır. Bunun zamanında (1085-1097) ticâret ve imâr hareketleri çok ileriledi. Turanşâh âdil ve tebaasını seven bir hükümdar idi. Bir marangoz, çocuğunun Türke benzediğini söylediği ve sebebini babasına sorduğu zaman: “m e s ’ û l i y e t s i z e a i t t i r ve size sorulmalıdır. Zira ben işe geldikten sonra e v l e r i m i z d e o t u ­ r a n T ü r k (asker) lerin neler yaptığmı bilmiyoruz” cevabını verdi. Bu durumu anlayan Turanşâh, çok müteessir olduğundan, şehrin dışında yeni bir mahalle inşâ etti. Orada saray, câmi, medrese, *hankâh, hastahâne, hamâm ve evler yapıp, 1094 de, askerleri ile birlikte oraya nakletti ve askerlerin bir daha şehir içinde oturmalarına müsaade etmedi. Sel­ çuklular ve Moğollar devrinde Türkler ile vukubulan bu türlü karışma­ lara ve şikâyetlere dair kayıtlar başka kaynaklarda da mevcuttur.


Turan-şâh’daıı sonra gelen Iranşâh içkiye, sefahate düşkün idi. Kötü­ lüğü, zulmü ve ilim adamlarını öldürmekle halkın nefretini kazanmıştı. Tahta rakîb olur endişesiyle de akrabalarım sıkı takip ediyordu. Kendi­ sinin Bâtınî temayülünde olduğu rivayeti de vardır. Bu hüviyeti ve umu­ mî nefret doiayısiyle âlimler öldürülmesine fetvâ verdiler. Halkın saldırı­ şından kaçmağa muvaffak olan İranşâh Bum’da da tecâvüzlerden kur­ tulamadı. Nihayet merkezden gönderilen bir Kıpçak tarafından Sâmûrân kalesinde öldürüldü. Ulemânın fetvası ve halkın tazyîki ile bir hüküm­ darın düşürülmesine dair bu nâdir hâdise İranşâh’m cidden kötü bir in­ san olduğunu meydana koyar. îranşâh’m öldürülmesinden sonra emirler ve kadılar onun takibin­ den kaçan Arslanşâh’ı bulup, 1101 II. Teşrin ayında, tahta çıkardılar. Arslanşâh’ın kırk yıl süren (1101-1142) hükümdarlığı zamanı Kirman’m en refahlı ve mesut devirlerinden biri olmuştur. Sultan Sancar’m yüksek hâkimiyetini tanıyan melik Arslanşâh zamanında Kirman ülkesi çok ma’mûr olmuş; Hatunu namına ‘îsmeiiye medresesi, n b â fla r ve şâir hayır müesseseleri yapılmıştı. Onun yerine geçen oğlu Mehmed zamanında (1142-1156) Kirman’m merkezi Bardasîr’de câmi, medrese, hastahâne, hankâh ve Turan-şâh câmiinde bir k ü t ü p h a n e ve kendisine bir t ü r b e inşâ etmek suretiyle bir çok imâr işleri başarıldı. Diğer şehirler­ de de mühim binalar ve hanlar yapıldı. Tahsil çok yayıldı. Kendisi nücûm işleri ile uğraşırdı. İlmi çok sever, âlimleri ve şeyhleri himâye eder­ di. Çok tâzimde bulunduğu Şeyh Burhâneddin’e “baba” diye hitap eder­ di. Medreselerde okuyan t a l e b e l e r e m ü k â f a t l a r ayırırdı. Bu münasebetle de Kuddûrî, Câmi’ul-kebîr, Câmi. ul-sa\gîr,i ezberleyen tale­ beye sıra ile 500, 1000 dinar verirdi. Bununla beraber âlimlerin fetvâları ile de bir takım insanları idam ettirmiştir. Tuğrulşâh babasının ölümüyle onun yerine geçince (1156-1169) kardeşi Mahmud-şâh’ı hapse attı ve eğlenceye daldı. Bu hal halka da intikal etti. Baharda sıcak olan Bardasîr’den Cîrûft’a gider ve sonbahar­ da oradan merkeze dönerdi. Ondan sonra oğulları Turan-şâh, Behramşâh ve Arslanşâh zayıf kimseler olduğundan idare Atabeglerin eline geçti. Atabeg Reyhân kuvvetli bir şahsiyet olarak meydana çıkar. Pek çok medrese, hankâh ve yollarda yolcular için ribât (kervansaray) lar inşa etti ve onlara vakıflar yaptı. Bundan sonra uzun müddet (1169-1187) Kirman melikleri arasmda mücâdele ile geçti. Bu anarşinin hüküm sür­ düğü ve Melik Mehmed’in tahtta bulunduğu bir sırada idi, ki Sultan Sancar’ı esir eden Oğuzlardan Dinar bey Kırman’ı istilâ etti. Kirman Selçukluları tarihte mahallî bir ehemmiyet arzetmiş, bununla beraber kültür ve imâr faaliyetleri ile temayüz eylemiştir, ki onlar hakkında umu­


mi İslâm tarihlerinden ziyade Efdaleddin Kirmanı, Muhammed bin İb­ rahim tarafından yazılan Kirman tarihlerinde ve Şirâz-nâme’de güzel malûmat verilmiştir. 12. Suriye Selçukluları

Melikşâh’ın, kardeşi Tutuş’u Şam’a melik tayiniyle kurulan Suriye Selçukluları (1078-1117) devletinin ömrü kısa ve bazı Haçlı savaşları dı­ şında tarihî ehemmiyeti pek az olmuştur. Esasen Tutuş da kendisinden önce Atsız’ın idaresinde Yavgulu Türkmenlerinin fethettiği yerlere hâ­ kim olmuştur. Atsız’ı öldürdükten, ve Şam’ı aldıktan sonra Haleb’i ele geçirmeğe çalışan Tutuş burada ve Antakya üzerinde önce Arap emîri Müslim bin Kureyş ile, sonra da T ü r k i y e S u l t a n ı Süleymanşâh’m Müslim’i bertaraf etmesiyle onunla çarpışmaya girişmiş ve Süleyman’ı öldürdükten sonra (1086) oraya gelen Melikşâh, Halep, Antakya ve Urfa’yı sıra ile Ak-sungur, Yağı-sıyan ve Bozan’a iktâ edince de Tutuş Şam ile kalmıştır. Mısır Fâtımîlerin e karşı hâkimiyetini genişletmeğe çalışan Tutuş Melikşâh’ın ölümü üzerine sultanlığını ilân etmiş; komşusu Aksungur, Yağı-sıyan, Bozan ve Gür-buğa’yı mağlûb ederek Şimali Suriye, Şarkî Anadolu ve Elcezire bölgelerini devletine ilhak ettikten sonra Sel­ çuk tahtını elde etmek için, Terken Hatun ile işbirliği yaparak, Berkya­ ruk üzerine yürümüş; fakat Rey civarında vukubulan savaşta, idaresiz­ liği ve sert muamelesi ile beylerini kırdığı için, bozguna uğramış ve ha­ yatım da 1095 de kaybetmiştir85. Tutuş’un ölümünden sonra bir oğlu Rıdvân86 Haleb’e ve diğer oğlu Dukak kale kumandanı Sav-tekin ve halkın davetiyle Şam’a sahip olmuş­ tur. İki kardeş arasındaki mücâdelelerden faydalanan Mısır Şi’îleri Ku­ düs ve Filistin’i işgâl ile burada Tutuş’un tabii olarak Artuk beyden son­ ra kalan oğullarını oradan attılar. Rıdvân kardeşi Dukak’ı, 1097 de, mağ­ lûb edince ona metbuluğunu tanıttı. Bu mücâdele sırasında Mısırlıların yardımını almak maksadiyle bir ay kadar hutbe Mısır Halifesi namına okunmuştur. Bu iç mücâdele sırasında idi, ki Haçlılar da Suriye’ye gel­ miş ve 1098 de Antakya’yı işgâl etmişti. Bu sebeple Rıdvân artık Türk bejderi ile birlikte Haçlılarla savaşıyor; bazen galip ve bazen de mağlûb oluyordu. Dukak, 1104 Haziranında, Ölünce Atabeg Tuğ-tekin onun bir yaşındaki oğlu Tutuş’u, sonra da kardeşi Ertaş’ı Şam meliki yaptı. Rıd85 Bak. V, 1. • 88 Bak. İ.A. Rıdvan maddesi.


vân’m 1113 de ölümüyle de yerme oğlu Alp Arslan geçirildi. Durum pek karışık olduğu ve atabeği Ceııâhüddevle Hüseyin Bâtmîler tarafından öldürüldüğü için Tuğ-tekin Şam’dan Haleb’e dâvet edildi ve iktidarı ele aldı. Haçlı istilâsı ve iç çekişmelere bir de Bâtmîlerin çıkardığı fesat ekI lendi. Suriye’de yerleşen Bâtmîler Selçuk devlet adamlarmı ve âlimleri I öldürmeğe başladılar. Bu sırada, 1111 yılında, 500 deve yükü ticârî emtia ile Haleb’e gelen H ocendli bir Türk zengini bütün s e r v e t i n i B â t ı n î l e r e k a r ş ı mücâdele için vermişti. Sultan Mehmed Tapar da Alp Arslan’a: « B a b a n Bâtmîler meselesinde bana muhalefet ederI di. Sen benim evlâdımsm; onları öldürmeni isterim” ifadesiyle onu Bâtıj nîlere karşı cihâda memur etti. O da bir kısım reislerini yakalayarak öl­ ................ dürdü. Lâkin umumiyetle diğer Suriye Selçukluları gibi zayıf bir şahsi­ yet olan Alp Arşları, 1114’de öldürülünce Tuğ-tekin, yerine Rıdvân’m diğer oğlu Sultanşâh’ı (1114-1117) geçirdi. O da zayıf olduğundan ikti­ dar tamamiyle Tuğ-tekin elinde olup Suriye Selçukluları fiilen inkıraz bulmuştur87. Onunla birlikte Şam Atabegleri veya oğlu T âc ül-mül Böri’ye nisbetle B ö r i 1 e r ailesi veya devleti meydana çıkmış ise de bunj 1ar da mühim bir kuvvet haline gelememiştir. Suriye Selçukluları hakI kında kaynaklar o kadar mebzuldür, ki bu küçük hülâsada bunları gösj termeğe imkân ve lüzum yoktur. eî j f I I

•.

fi

i ! | £ «

%

-

'

-

£ fi

I Ii § I !$ i II

87 Bak, İ.A. T u ğ - t e k i n .


VI.

TÜRKİYE SELÇUKLULARI 1. Türklerîn Anadolu’da Yerleşmesi Oğuzların, Çağrı beg ile 1018 de, başlayan ve Selçuklu imparator­ luğunun kuruluşuna, 1040 yılma, kadar devam eden ilk akmları devri bir 'keşif" hâr^tinden~'ılerı tarihî bir mâna taşımaz. Fakat Büyük Sel-.. çuklu devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizansıri mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma bakımından bü­ yük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten kuruluşundan beri Selçuklu im­ paratorluğunu uğraştıran en mühim meselelerden biri kendi beyleri ida­ resinde müstakil hareket eden, yurt bulmak ve sürülerini beslemek zo­ runda kalan Türkmen boyları idi. Tuğrul bey, Alp Arslan ve Melikşâh gibi ilk büyük sultanlar Türkmen muhâcirlerin Anadolu’ya sevk ederken hem îslâm ülkelerini onların akmlardan ve devleti asayişsizlikten kurta­ rıyor, hem urugdaşlarma yurt buluyor ve hem de Bizans’a karşı bir kuv­ vet kazanıyorlardı. Anadolu’nun fethi ve türkleşmesi bu siyâset ve zaru­ retlerin bir neticesi olarak gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu otuz sene Türk nüfusu baskısına uğramış ve gazalarına sahne olmuştur. Bazan Sel­ çuk ordularının himayesinde, bazan müstakil gruplar halinde sefer ya­ pan ve her yıl biraz daha ilerileyen Türkmenler Azerbaycan’dan Şarkî, Orta ve Garbî Anadolu’ya kadar yayılıyorlardı. Bununla beraber Türk­ menler Malazgirt zaferine kadar, henüz bu ülkede emniyetle oturama­ mışlardı. Zira yapılan bunca fetih ve ilerilemeleıe rağmen Anadolu’da pek çok müstahkem şehir ve kale arkada kalıyor; mahallî Bizans garni­ zonları veya İmparatorluk orduları da sık sık Türkmenleri takip ediyor­ du. Bu sebeple Türkmenler fetih ve istilâlarını yaptıktan sonra sıkışınca Azerbaycan ve İran’a dönüyor; bazan da Irak ve Suriye taraflarına çe­ kiliyorlardı. ................... . Malazgirt zaferi ile Bizans’ın mukavemeti kırılıp artık Türkler kar-


şısında bir ordu kalmayınca Anadolu’da sür’atle bir yayılma ve yerleş­ me devri başlar. Gerçekten tarihinde bir çok kavim ve medeniyetlere sahne olan A n a d o l u ’ ııun e t n i k s i m a s ı , 1071 den sonra, öyle sür’atli bir değişikliğe uğradı, ki bu büyük muhâceret ve iskân ha­ reketi araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için t ü r k l e ş m e h â d i s e s i bir muamma halinde kalmış ve yerli halkların toptan i h t i d â veya i m h a s ı n a atfolunmuştur. îhtidâ ve karşılıklı nüfus zâyiâtı bahis mev­ zuu olmakla beraber büyük muhâcereti ve etnik değişmeleri itibara al­ mayan bu tahmini görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez1. Kaynaklar Horasan’da Selçuk devleti kurulduğu zaman Türkistan’dan Islâm ülke­ lerine vukubulan muhacereti nasıl s e l gibi tasvir etmişlerse Malazgirt zaferini müteakip A n a d o l u ’ y a a k a n i n s a n d a l g a l a ­ r ı n ı da aynı şekilde aksettirirler. Bir anonim Bizans kroniği: “kara ve deniz sanki bütün dünya kâfir barbarlar (Türkler) tarafından işgâl edil­ di ve ıssızlaştırıldı. Onlar Şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evleri ve kiliseleriyle birlikte, yağma ve istilâ ettiler” ifadesiyle durumu, açıkça ve biraz hissî olarak, tasvir eder2. Başka bir kronik T ü r k l e r i n Ana­ dolu’ya, eskisinden farklı olarak, artık bir yağmacı değil işgâl ettikleri bölgelerin h a k î k î s a h i b i sıfatiyle girdiklerini beyan ederken da­ ha isâbetli bir görüşü temsil eder3. Türk fetihleri önünde kaçan Rumlardan veya rumlaşan yerli halklardan başka Anadolu’dan Balkanlara nü­ fûs nakledildiğine dair, bir haber de çok dikkate şayandır. Filhakika Süryanî tarihçisi Mihael’e göre “T ü r k l e r e y e n i l e n R um l a r bir daha onlara karşı duramadılar, imparator Mihael’i korku aldı. Korkak ve kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak sarayından ay­ rılıp T ü r k l e r e k a r ş ı çıkmadı. Hıristiyanlara acıyarak adamlar gönderdi ve Pontfda kalmış h a l k ı n b a k i y e l e r i n i , eş­ yalarını atlara ve arabalara yükletip d e n i z i n ö t e s i n e (Balkanlara) nakletti. Böylece ahalisiz kalan bu yerlerde T ü r k l e r i n y e r l e ş m e ­ s i n e yardım etti ve bu sebeple de o, herkesin tenkidine uğradı”4. Baş­ ka kaynaklarda rastlanmayan bu kayıt Anadolu’nun türkleşmesi bakı­ mından pek mühimdir. Azerbaycan Anadolu’ya akan bu nüfûs hareketine bir köprü vazife­ 1 Bak. Osman Turan, Islamisaiion dans la Turquie du M oy en - A ge, Stııdia îs* lamica, X (1959) s. 137-152, 2 Nşr. Sathas, Bihliotheca Graeca, VII (1894), s. 169; A. Vasilief, Histoire de VEmpire byzantin, Paris 1932, I, s, 468. 3 J. Skylitzes, Historia (Bonn), s. 708. 4 Chronîgue, III, s. 160, 172.


sini görmekte ve bu husus kaynaklarda akis bulmaktadır. Bir Gürcü kay­ nağı: ‘T ü r k l e r Tiflis’ten Berdea’ya kadar hu güzel yerlerde çadır­ larını kurmuşlardı. At, katır, deve ve koymılan sayısızdı. Buralarda çok güzel bir hayat sürüyor; a v l a n ı y o r , e ğ l e n i y o r , d i n l e ­ n i y o r l a r ve hiç bir mahrûmiyet görmüyorlardı. Şehirler ile ticâret yapıyor, bu esnada bizim memleketimize de giriyor ve bir çok esir ve ganimet elde ediyor; baharda Somhet ve Ararat (Ağrı) dağlarına çıkıyor­ lardı. Sanki T ü r k l e r d ü n y a n ı n h e r tarafından bu memle­ kette r a n d e v u vermişlerdi. Sultaıı dahil kimse onları buradan koğamaz, çıkaramaz ve kendilerine zarar veremezdi” tasviriyle Azerbaycan ve Kafkasya’da Oğuzlarm yığılması ve göçlerini çok güzel belirtmiştir0. Aynı Gürcü müellifi Anadolu’ya vukubulan Türkmen alanlarından birini de çok canlı bir şekilde tesbit eder: “T ü r k 1 e r i n k u d r e t i doîayısiyle R u m l a r Şarktaki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor; bu bölgeleri T ü r k l e r e terk ediyor ve onların buralarda yerleşmele­ rine imkân veriyorlar. Hudutlarda komşumuz olan Türkler her tarafı is­ tilâ ediyorlar. Kudretli Emir Ahmed kumandasında Kars’ı aldıktan son­ ra, anî bir saldırışla, kıral Giorgi’yi kaçmağa mecbur ettiler ve pek çok esir ve ganimet aldılar. Dönüşte R u m ü l k e l e r i n e T ü r k k i t l e l e r i s e v k e d e n îasi (Ayaz?) ve Bujgob (Mengücik?) adlı iki büyük emîre rastlayarak ganimetleri gösterdiler: “Neden Rum mem­ leketlerine gidiyorsunuz? îşte Gürcistan insandan hâli ve servetle dolu” dediler. Bunun üzerine yollarını değiştirip, çekirgeler gibi, memlekete yayıldılar.. Böylece 1080 yılı Haziranında Acara, Şavşat, Kartlı ve de­ nize kadar bütün bölgeler Türklerle doldu... Rumların devleti ç ö k ü n ­ t ü halinde idi. Zira Türkler denizin berisinde kalan b ü t ü n ü l k e ­ l e r i (Anadolu) işgâl etmişti”6. Bu metinler Anadolu’nun türkleşmesi hakkında en mühim vesikalar arasında bir değer taşırlar. Ortodoks Bizanslılar Şarktan ve Orta Anadolu’dan Garbı Anadolu’­ ya ve Balkanlara doğru çekilirken Ermeniler de Türklerin önünden Toroslarm dağlık bölgeleri ve Kilikya istikametinde göçmekte ve evvelce Bizans’ın bu taraflara sürdüğü nüfuslarını kesifleştirmekte idiler. Çağdaş bir Ermeni müellifi: “1080 yılı Martına doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu’da) bulunan bütün H ı r i s t i y a n memleketleri T ü r k l e ­ r i n istilâsına uğramış ve hiç bir vilâyet bundan kurtulamamıştı... Bir çok vilâyetler boşaldı; artık Şark milleti mevcut değildir” ifâdesiyle Türk istilâ ve göçlerini belirttikten sonra Ermeni halkın muhâceretine temas5 Brosset, I, s. 359. 6 Brosset, I, s. 346-349.


la da “Tarsus’a, Maraş’a ve Delûk’a kadar civar bölgelerde kargaşalıklar hüküm sürüyordu. Zira bu havalide halk kitleler halinde birbiri üzerine atılıyor; binlerce insan birbirinin yolunu tıkıyor; çekirge­ ler gibi yeryüzünü kaplıyor ve her taraf i n s a n d a l g a l a r ı ile doluyordu” cümleleri ile Ermenilerin şarktan garba ve cenuba intikalini meydana koyar ve birinci Haçlı seferinden sonra Kilikya’da kurulan E r­ meni prensliği ve kırallığınm menşeini de gösterir7. Anadolu’nun ilk fe ­ tih devresinde türkleşmesi hakkında burada verebildiğimiz bu kadar b il­ gi umumî bir fikir edinmeğe kâfidir. Bir kaç asır süren muhaceret ve türkleşmenin ikinci safhasını Moğollar önünden kaçan türlü Türk kavimlerinin Anadolu’ya gelişleri ve X H I-X IV üncü asırlarda Orta Anadolu’­ dan sahillere yayılması teşkil eder. Türklerin Boğazlara kadar ilerleyiş­ lerinden yedi yıl sonra, 1080 de, henüz Anadolu’da yerleşmemiş ve dev­ let kuramamış olduklarına ve bu sebeple de bu ülkeden atılmaları müm­ kün olduğuna dair ileri sürülen8 ve bazı âlimlerce de benimsenen9 bir fikrin isâbetsizliğini meydana koyarken bu hatanın Türk tarihine, Selçuk devleti ve muhârecetinin mâhiyetine vukufsuzluktan doğduğuna da işâret etmeliyiz. '

2. Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu [1075}

Türkiye Selçukluları devleti bu kesif nüfûsun Anadolu’ya intikâlin­ den sonra ve o sâyede kurulmuştur. Bu devletin kurucusu olan Kutalmış’ırı oğlu Süleyman-şâh (Selçuk’un oğlu olan Arslan-yabgu’nun toru­ nu) Malazgirt zaferini müteakip Anadolu fethine gönderilen Türk bey­ leri arasmda mevcud değildi. Bu sırada Anadolu’ya gelen A r t u k bey Kızıl-Irmak ve Yeşil-Irmak havzalarında mühim fetihler yaparak (Dânişmend-nâme’de Artuhî adiyle destanî bir hüviyet kazanır), 1072 yılın­ da, Isak Komnenos kumandasında bir Bizans ordusunu mağlûb ve ku­ mandanlarım esir ettikten sonra Sakarya boylarına kadar ileriledi. Normand reisi Russel Bizans tahtına Yunannis Dukas’ı çıkarmak ve Anadoluda ayrı bir devlet kurmak teşebbüsüne girişince imparator Mihael, daha tehlikeli bu durum karşısında, Artuk bey ile anlaşmağa ve onun yardımına başvurmağa mecbur oldu. İmparatora karşı isyanları bastıran Artuk bey bu sayede fetihlerini İzmit körfezine kadar ileriletti10. Alp 7 8 9 10

Urfalı Mathieu, s, 181-182. J. Laurent, Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy 1913, s. 97. Vasilief, Histoire d e VEm pire byzantin, I, 470. Bryennios, fr. trc. Cousin (H ist. C o n st.), Paris, 1672, II, s. 724, 727-736; I,


Ârslan’ın ölümü üzerine saltanat mücâdelesi başlayınca Artuk bey mer­ keze çağırıldı ve 1073 Nisanında Melikşâh’ın Kavurt’a karşı zaferine hiz­ met etti11. Artuk’un Anadolu’da 1076 yılma kadar fetihler yaptığına dair bir hüküm12 sadece yanlış bir tahmine dayanmıştır. Artuk’un ayrılışını müteakip 100.000 kişinin başında bulunan T u t a k da İzmit körfezi­ ne kadar ileriledi. Türkiye devletinin kurucusu Süleyman’ın meydana çıkması ile Alp Arslan’m ölümü ve bu sebeple de Artuk’un Anadolu’dan ayrılması ara­ sında sıkı bir münasebet vardır. Filhakika Alp Arslan’a karşı giriştiği saltanat mücâdelesinde Kutalmış, 1064 yılında, mağlûb ve maktul dü­ şünce oğulları Bizans hududuna sürgün edildi13. Urfa havalisinde kuv­ vetsiz ve sönük bir hayat geçiren bu şehzâdeler Sultanlık mücâdelesi ve Artuk’un dönüşü üzerine- Anadolu Türkm enlerini etraflarında toplama­ ğa başladılar. Selçuk’un soyundan bir başa muhtaç bulunan bu Türk­ menlerin bir kısmı da zaten Tuğrul bey’e ve Alp Arslan’a karşı ayaklan­ mış ve bu sebeple Anadolu’ya kaçmış kendi mensuplan, Y a b g u 1 u 1 a r idi. Kutalmış oğullarının tarih sahnesine çıkışlarına dâir en mevsûk rivâyet şüphesiz, 467 (1074) de, Suriye’de, Melikşâh’a tâbiiyeti kabûl eden Y a b g u l u T ü r k m e n l e r i reisi Atsız’a karşı Şökli’nin onlara müra­ caatı ve bu vesile ile de Şi’î Mısır halifesi ile münasebete girişilmesidir. Gerçekten bu müdahalede Kutalmış oğullarından biri esir edilip Melik­ şâh’a gönderildikten sonra kardeşlerden diğeri Haleb’i ve Antakya’yı ku­ şattı; fakat fazla vakit kaybetmeden Anadolu’ya gitti14. Böylece Anado­ lu’ya geçen Süleyman Konya ve havalisini mahallî Rum hâkimlerinden aldıktan sonra yoluna devamla 467 (1075) de İznik’i fethedip kendisine payitaht yaptı15. Bu havalide bulunan Tutak’ın veya ona mensup Oğuz­ ların da kendisine iltihak eylediğini sanıyoruz. Bu sırada Bizans impara­ torluğu Öyle perişan bir durumda ve Anadolu ile münasebetlerini o de­ rece kesmiş vaziyettedir, ki Hıristiyanlık tarihinde mühim bir mevkii bulunan İznik’in fethi Rum kaynaklarında hiç bir akis bırakmamış ve Zonaras, fr. trc. Î.M. de St. Aıııour, Paris 1560, I08b; Anne Comnene, Alexiade, fr. trc. B. Leib, Paris 1937, I, s. 12-15; Attaliates, s. 189, 199; F. Chalandon, Alexis Comnene, Paris 1900, s. 29-31; M. H. Yınanç, s. 82-86; Cl. Cahen, Premiere penetration Turque en Asie M ineur, Byzantion XVIII, s. 33. 11 Anonim Selçuk-nâme, s. 15. ...... 12 Bak. M. H. Ymanç, s. 89. 13 Bak. III, 1. 14 Sibt, XIII, 26a-26b, 32a-32b; İbn ül-‘Adım, Zühde, II, s. 42. 15 Anonim Selçuk-nâme, s. 36-37; Âzimî, s. 36; îbn Şeddâd, 34b; Süryânî Mibael. III, s. 172.


ancak- 1078’de Botaniates’in tahta çıkarılışına yardımı münasebetiyle bu şeh­ rin Süleyman’ın elinde bulunduğu kaydedilmiştir. Bu son hâdise fethin daha evvel vukubulduğunu ve İslâm kaynaklarını da teyit eylediğini gös­ termektedir16. Böylece bugüne kadar bu fethin yılı ve T ü r k i y e S e l ­ ç u k l u d e v l e t i n i n k u r u l u ş u tarihinin 1075 yılı olduğunu, bu­ güne değin bu hâdise ve kuruluş için verilen 1077, 1078, 1080 ve 1081 tarihlerinin birer tahminden ibaret olduğunu meydana koymuş oluyo­ ruz17. Selçuk’un küçük torunu Süleyman bu yeni devleti kurmakla hem Anadolu’ya göçmüş Türkmenleri birleştirdi; hem de göçebe Oğuzlarm daha büyük kitleler halinde bu ülkeye gelmelerine imkân verdi17a. Bu kuruluş ile 1080 yılma ait büyük muhâceret arasında bir münâsebet dü­ şünmek tabiîdir. o

İmparator Mihael, 1074 Şubatında, Papa V II. Gregoire’a başvura­ rak Türklere karşı yardım istemiş; buna mukabil de Ortodoks kilisesinin Katolik kilisesine iltihakım vaadetmişti. Bu müracaatı memnuniyetle ka­ bûl eden Papa bazı Avrupa kırallarma ve bütün Hıristiyanlara hitap ederek Türklerin İstanbul surlarına kadar bütün Şark imparatorluğu ül­ kelerini istilâ eylediklerini beyanla onları bir H açlı seferine çağırmış; fakat Papalık - İmparatorluk mücâdelesi bu dâvetin ancak yirmi yıl son­ ra netice vermesine imkân hazırlamıştır18. Katolik Avrupa’nın yardımın­ dan ümidi kesen İmparator, Melikşâh ile bir sulh muahedesi yapabilmek için, 1074 Haziranında, Halifenin tavassutunu rica etmiş ve 1075 de h a­ zineler değerinde hediyeleri, bir elçi ile, Azerbaycan’a gelmiş bulunan Sultana göndermiştir19. Süleyman-şâh Bizans’ta başlayan taht kavgalarına karışmak ve 1078 de Botaniates’i İm parator yapmak suretiyle hâkimiyetini genişletti, dev­ letini kuvvetlendirdi. Bu sayede Türk ordusu Üsküdar (Chrysopolis) a kadar ilerileyerek orada karargâh kurdu. Melikşâh Kutalmış oğullarını tenkil maksadiyle Anadolu’ya Porsuk bey kumandasında bir ordu gön­ derdiği zaman Bizans ile Süleyman arasmda dostluk devam ediyordu. Vukubulan muharebede Porsuk Kutalmış oğlu Mansûr’u öldürdü20. Bazı 10 Bryemıios, s. 760-761. Zonaras, 109a. 17 Bak. J. Laureııt, B yzance et les origines d u Sultanat de R oum , Melanges Ch. Diehl, I, s. 180-181; Mükrimin Halil Ymanç, A nadolu’nun fethi, s. 109. $ 17a Bugüne kadar karanlıklar içinde kalan Türkiye Selçukluları devletinin ku­ ruluşu I. Süleym anşâh adlı tedkîkimizle aydınlanmıştır (İ.A., s. 2 0 1 -2 1 9 ). 18 Migne, Patrologie Latine, C X LV III, s. 239; S. Runciman, History o f Crusades, s I, S. 98. 19 Sibt, X III, 17a; Sadreddin el-Huseynî, s. 63-64. 20 Abu’I-Ferec, s. 227; Cennâbî, E l-’A ylem üz~zâhir, Ayasofya, No. 3033, s. 470 a.


Selçuk-nâmeler bu seferin Kutalmış oğullarına değil Bizans’a karşı ya­ pıldığını kaydetmekle meseleye nüfuz edememişlerdir21. Zonaras’a göre Halifenin tavassutiyle iki hanedan arasındaki savaş durdurulmuştur. Bu hâdise Melikşâh’ın, 1075 de, Mihael ile bir anlaşmaya vardığını, Süley­ man ile Botaniates arasındaki ittifaka karşı Porsuk’un gönderilmiş oldu­ ğunu telkin eder. Fakat Porsuk’un dönüşünden sonra İmparatorla Süleyman-şâh’m arası açıldı; bu sefer taht iddiasında bulunan N. Melissenos’u destekleyen Selçuk sultanı bu sâyede Frikva ve Garbı Anadolu’­ da henüz ele geçmeyen yerleri fethetti. Bu sebeple İmparator 1080 se­ nesinde İznik üzerine bir ordu gönderdi. Seferden dönen Süleyman-şâh bu orduyu bozdu ve Türkler boğazların Anadolu sahillerini işgâl edip orada gümrük dairesi kurarak gemileri kontrola başladılar. Türklerin do­ nanması olmadığı için deniz İstanbul’u ve Bizans İmparatorluğunu ko­ rudu. 1081 senesinde Alexis Komnenos imparator olunca ilk iş olarak Sü­ leyman ile bir anlaşma yapıp Balkanlardaki Türklerin istilâlarına karşı hareket ederken Selçuk sultanı da hâkimiyetini Şarkta genişletme im­ kânlarını buldu22. Anadolu’da Bizans hâkimiyeti çökünce Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında bir takım Ermeni prenslikleri teşekküle başlamıştı. Bunların başında Filaretos geniş bir bölgeyi idaresine almış ve Malatya’ya hâkim olan Ermeni Gabriel de onun tabiiyetine geçmişti. Böylece Selçuk Türki- . yesinin Şark ve Ceııubla münâsebetlerini tehlikeye sokan bir engel hasıl olmuştu. Bu sebeple Bizanslılarla sulh yapan Süleyman, 1082 (475) de, Kilikya’ya indi ve 1083’de Adana, Tarsus, Masisa ve Anazarba şehirleri ile birlikte bütün bu bölgeyi fethetti23. Tehlikeyi gören Filaretos Melik­ şâh’a giderek îslâmiyeti kabûl etti ve ondan hâkimiyeti için de bir ferman aldı. Urfa’ya döndüğü zaman onun din değiştirmesinden ve zulmünden şikâyetçi bulunan Antakya hıristiyanları ve hattâ bir rivâyete göre oğlu da dahil olarak Süleyman-şâh’ı dâvet edip şehri ona teslim ettiler24. Sü­ leyman-şâh 17 Birinci Kânun 1084 (15 Şubat 477) de Antakya fethi ile Arap emîri Şeref üd-devle Müslim ile ihtilâfa düştü. Melikşâh bu sırada Musul’a gelmiş; Müslim’i itaate almış; fakat Tökiş’in isyâniyle Horasan’a dönmek mecburiyetinde kalmış bulunduğundan Süleyman-şâh’m bu 21 ‘İmâdeddin, 70; Sadreddin. 71-72. 22 Rryennios, s. 770-774; 794-796; Zonaras, s. 109a; Anne Comnene, I, s. 18, ... 21, 69, 71, 131, 187, 138; Attaliates, s. 226, 267, 270; Chalandon, s. 66-72. 2,3 Sibt, 62b, 7 la ; ‘Azîmî, s. 364; Süryânî Mihael, s. 179; Abu’l-Ferec, s. 229. 24 ‘Azimî, s. 365; İbn Kalânisı, s. 117; İbn ül-Adîm^Zübde II, Neşr. Sami Dahan, Şam 1954, s. 88-89; İbn ül-Esîr, X, s. 47.


ilerilemesi karşısında ses çıkarmamış ve onun kendisine karşı itaatkâr davranmasını memnuniyetle karşılamıştı. Vukubulan savaşta Müslim mağlûb ve maktul oldu. Bu genişleme siyâseti Türkiye sultanı Süleymanşâh ile Melikşâh’m kardeşi Şam meliki Tutuş’un arasını da gerginleştir­ di. Filhakika H aleb’in muhasarası sırasında Artuk ile birlikte gelen Tutuş’un ordusuna mağlûb olan Süleyman-şâh, 6 Haziarn 1086 senesinde, hayatını kaybetti. Böylece Süleyman az zaman zarfında kuvvetli bir devlet kurmuş ve “B o ğ a z l a r d a n S u r i y e ’ y e kadar, uzunluğu bir ay, genişliği on gün süren bir ülkeyi hâkimiyeti altına almış idi”25. Bizans’m dinî taz­ yikinden ve temsil siyasetinden nefret eden Ermeniler, Süryanîler ve Pavlâkiler (Pauliciens) gibi dinî zümreler aradıkları din hürriyetini Sü­ leyman ve haleflerinin idaresinde buldular26. Anadolu gibi henüz fethe­ dilen bir memlekette Bizans ile husumet ve Büyük Selçuklularla rekabet halinde kurulan Türkiye devleti sağlam esaslara dayandığı için oııun ölü­ münden sonra ve halefleri zamanında husule gelen sarsıntılara rağmen yaşayabilmiştir. Süleyman-şâh’ın bu devleti ile ilk defa biri İran’da ve diğeri Anadolu’da iki Selçuk sultanlığı meydana gelmiştir. Abbasî Hali­ fesi Kaim bi-emrillah menşûr, hil’at ve sancak göndermek suretiyle Sü­ leyman’ın saltanatını tasdik ve ilân ettiği ve onun bu suretle Süleymanşâh olduğu27 rivâyet ediliyorsa da sultanın iştiraki olmaksızın böyle bir hâdise müşküldü. Fakat buna rağmen Süleyman’ın sultanlığı ilân ettiği de şüphesizdir28. Bu suretle İslâm dünyasının U c bölgesinde kurulan bu Gâzî devleti Şi’î siyâsetinden ve tesirinden kurtulmuştur. Nitekim Süleyman-şâh Tarsus’u fethedince Şam Trablus’unun Şi’î hâkimi îbnA m m âr’a başvurarak buraya kadı ve hatip istemesi29, İbrahim Ymal gibi, onun da Büyük Selçuklulara karşı mücâdele ve siyâsetiyle ilgilidir. Artık bazı kaynakların, vaziyeti kavrayamıyarak, Melikşâh’m Süleyman’ı, Anadolu’­ yu kendisine iktâ eylemek suretiyle, bu ülkeye gönderdiğine dair rivâvetlerini mevsûk sananların30 isabetsizliği meydana çıktığı gibi Bizans im-

Anne Comnene I, s. 18; Guillaume de Tyr, nşr. M. Paulin, Paris, 1879, I, s.. 13, 19. 26 Attaliates, s. 306; G. Finlay, Iiistory o f G recce, London 1851, s. 51; J. Laurent, B yzance et les Turcs, s. 51, 67, 76, 78-83. a7 Süryânî Mihael, 172; Zonaras, 109a; Anne Comnene, II, s. 64; Hayton, RHCr, D ocum ents arm eniens, II, s. 143. 28 Bu hususta tafsilât Süleym an-şâh adlı tedkîkimizde verilmiştir (İ.A .). 29 Sibt, 62a. 30 M. Ymanç, 85-87; Kafesoğlu, M elikşâh , İA, s. 668.


paratorlarmı tahta çıkarıp indirmekte oyuncak yapan Süleyman-şâh’ı, bazı Rum kaynaklarının Bizans’ın tâbii saymaları da garip bir hâdise olarak anlaşılmıştır. Gerçekten birincisi bir yakıştırma ise de İkincisi sa­ dece Bizanslılara mahsus garip bir gurûr olup modem âlimleri de ya­ nıltmıştır31. 3. Sül eyman-şâh ’dan Sonra Türkiye

Süleyman’ın ölümü esnasında küçük yaşta bulunan oğulları yakala­ nıp Melikşâh’a gönderilince Selçuk tahtı bir müddet boş kalmış ve siyasî birlik de sarsılmıştır. Orta Anadolu’da Dânişmend şöhretiyle tanınan Ali Taylu’nun oğlu ve Süleyman’ın dayısı Gümüş-tekin Ahmed Gâzî tara­ lından kurulan ve bir..türlü kurucusu ve kuruluşu anlaşılamayan Dâniş­ mend] iler devleti de Süleyman’a tâbi gözükmektedir32. Süleyman, Kilikya ve Antakya seferinde Filaretos’a karşı harekete geçerken Gümüş-te­ kin de Sultan ile muvazi olarak, 477 (1084) de, onun tâbii Malatya hâki­ mi Gabriel’e hücum etmiş; yine Süleyman’ın tâbîi sanılan emîr Buldacı da, aynı harekete iştirakle; 1085 de, Filaretos’a aid Şimâli Ceyhan bölgesini ve Çankırı, Kastamonu fatihi Kara-tekin de aynı yılda Sinop’u almıştır. Dânişmendlilerin şarkında Erzincan, Kemah ve Divriği bölgesinde Mengücik Gâzî tarafından kurulan bir beylik de onlarla birlikte Karadeniz Rum­ ları ile mücâdelelere katılıyordu. Anadolu savaşlarının birinde esir dü­ şüp İstanbul sarayında yetiştirilen emîr Çaka da 1081 de, İzmir tarafla­ rına kaçıp bu bölgenin Türklerini topladı; sâhil Rumlarını da hizmetine alarak bir donanma vücuda getirdi ve bir devlet kurdu. Bu cesur ve zeki Türk beyi, bu sâyede, adaları işgale başladı. Anadolu Türkleri ve Bal­ kanlardaki Peçeneklerle ittifak yaparak Bizansı düşürmeğe ve yerinde bir Türk imparatorluğu kurmağa teşebbüs etti. Onun devleti birinci Haçlı seferi sonlarına kadar yaşadı. Anadolu’da bu devirde teşekkül eden beyliklerden biri de Erzurum’da emîr Saltuk tarafından kuruldu. Bu dev­ let Büyük Selçuklulara tâbi idi. Van gölü havzası ve Diyarbekir havâlisi Büyük Selçuklulara mensup Türk beyleri idaresinde olup bu tarihlerde Artuklu ve Sökmenli (Ahlat-şâhlar) devletleri henüz teşekkül etmemişti. Fırat boyunda ve Toroslada bulunan Ermeni reislerinden başka Trabzon havâlisi de Rumların elindedir. Theodore Gabras bu havâliyi 1075 de 31 Bak. Laureııt, Sultanat de Roum, s. 174, 181. 32 M. H. Ymanç Dâııişmendliler makalesinde bu devletin kurucusunu ve kuru­ luşunu anlayamamış ve hattâ Gümüş-tekin Ahmed gazi’yi iki isim ve oğul-baba san­ mıştır. bak, İA, III, s. 468.


Türkleriıı elinden istirdat etmiş ve bir Rum dukalığı kurmuştur; bazan Türklerle de ittifak eden halefleri bu sâyede de Bizans imparatorlarına karşı istiklâllerini korumuşlardır33. Süleyman-şâh Şark seferine çıkarken yerine vekil bıraktığı Ebülkasım İznik devletini korumuş ve hattâ Süleyman-şâh’dan sonra Boğazlara kadar da ilerilemiştir. Melikşâh Türkiye Selçuklularını itaate almak için Bozan * kumandasında İznik üzerine bir ordu gönderince Ebülkasım ve İmparator Alexis aarlarmda bir ittifak yapmağa mecbur kalmışlardı. Ebülkasım İznik muhâsarasma son verilmesi için Melikşâh’a giderken yerine kardeşi E bü ’l-Gâzî’yi bırakmış idi. Kendisi yolda öldürülmüş; bir müddet sonra, 1092 de de Melikşâh ölmüştür. Melikşâh’ın ölümü Büyük Selçuklularda saltanat mücâdelelerine sebep olmuş ve bu sâyede de on­ ların İznik muhasarasiyle birlikte Anadolu’ya müdahaleleri de son bul­ muştur. Filhakika, aynı sene serbest bırakılan Süleyman’ın oğulları Kı­ lıç Arslan ve Kulan Arslan (Dâvud) İznik’e geldiler. Kılıç Arslan baba­ sının tahtına çıktı. Devletine hayatiyet ve kuvvet verdi; Bizanslıları Mar­ mara sahillerinden uzaklaştırdı. İmaparotrun teklifi üzerine, bu zaman­ da çok kuvvetlenen ve Çanakkale havâlisini de işgâl ile Selçuklulara rakîb bir hale gelen Çaka’ya karşı, bir ittifak yapıp onu bertaraf etti. Bu itti­ fak sâyesinde de serbest kalarak, babası gibi, Şark fetihlerine girişti. Malatya’yı, 1096 da, kuşattı; GabrieTin zulmünden şikâyet eden Hıristi­ yanların ve bilhassa Süryanîlerin yardımiyle şehri teslim alacağı sırada Haçlıların gelişi sür’atle dönmesine sebep oldu. İznik Türkler i Keşiş Pierre ile birlikte gelen câhil ve disiplinsiz kitleleri, 1096 Eylülünde, im­ ha etmişti. Lâkin arkadan gelen şövalye, kont ve düklerin elinde bulu­ nan büyük ve muntazam Haçlı ordusu İznik’i muhasara etti. Kılıç Ars­ lan İznik’e yetiştiği halde muhasarayı yaramadı. Şehir daha fazla dayanamıyarak Bizanslılara teslim olurken geri çekilen Sultan da, Dânişmendli Gümüş-tekin ile birlikte, Eskişehir civarında, Haçlıların önüne çıktı. İki taraf'arasında şiddetli bir savaş oldu; çok kan aktı ve neticede kahir Haçlı ordusu karşısında, daha fazla zayiata uğramamak üzere, çekildi. Konya Ereğlisinde bir daha karşılarına çıktı ise de yine de on­ ların Kayseri’ye doğru ilerileyen bir kolunun geçişine mâni olamadığı gibi diğer kolu da Çukurova şehirlerini Türklerin elinden aldı. Anadolu Türkteri için

büyük bir sarsıntı yapan Haçlı

seferinden

33 Anne Comnene, III, s. 154, 157, 158; Zonaras, s. 111b, 114a; Chalandoıı, s. 264-265; Lebeau, XV, s. 443; Finlay, s. 152. Tafsilât Türkiye Selçuklularına dair hazırladığımız eserdedir.


soııra Kılıç Arslan payitahtını Konya’ya nakletti. İznik ve havâlisi, yirmi beş sene Selçuklu hâkimiyeti altında kaldıktan sonra, tekrar Bizanslılarm eline geçti. Bununla beraber Türkler bu sarsıntıyı az zamanda atla­ tıp toparlandılar. Gümüş-tekin Suriye’den ileriîeyen Haçlıları 1100 yı­ lında, Malatya yakınında, bozguna uğratıp, başta Bohemond olmak üze­ re, bir kısım reislerini esir alarak Niksar’da hapse attı. Onları kurtarmak için 110.1 de Anadolu’ya giren iki büyük Haçlı ordusundan biri Amasya civarında, öteki de Ereğli’de tamamiyle imhâ edildi. Bu zaferler sâyesinde Kılıç Arslan’la birlikte Anadolu Türklerinin mâneviyatı yükseldi. Kılıç Arslan İmparator Alexis ile bir anlaşma yaparak tekrar Şark fetih­ lerine girişti. Önce Dânişmendlileri mağlûb ve Gümüş-tekin tarafından fethedilmiş, bulunan Malatya’yı, 1103 de ilhak etti. Daha ileri giderek Şarkî Anadolu beylerinin Büyük Selçuklularla alâkalarını keserek onları da kendi hâkimİ5reti altma aîdı.."Böylece Büyük Selçuklularla başlayan ailevî rekabet Musul’un zabtı ile bir muharebeye müncer oldu. Kılıç Arslan babası’nm ölümünden ve Haçlı seferinden sonra husule gelen sarsıntıları bertaraf edip Anadolu’da siyasî birliği kurmuş ve kudretli bir devlet vücûda getirmiş iken Sultan Mehmed’in Çavlı kumandasında gönderdiği büyük bir ordu ile giriştiği çetin bir savaşta, 1107 de, haya­ tını kaybetmekle Türkiye Selçukluları eskisinden daha şiddetli bir buh­ rana uğradı34. 4. Buhran Devri ve Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilm esi Kılıç Arslan’m ölümünde Musul vâlisi bulunan büyük oğlu Şahinşâh (İslâm kaynaklarında bazan yanlış olarak Melikşâh) yakalanıp İsfa­ han’a gönderilince Konya Selçuk tahtı tekrar sahipsiz kaldı. Haçlı sefer­ leri ve sultanın ölümü dolayısiyle Bizanslılar artık müdafaadan taarruza geçerek bütün sâhilleri istirdat eylediler. Türkler her taraftan İç Anado­ lu’ya doğru göçmeğe başladılar. Bu çekilişte büyük zâyiâta uğrayorlardu. Ulubat golü civarında toplanıp Anadolu yaylasına dönmekte olan kalabalık bir Türkmen halkı Bizanslılarm şiddetli taarruzuna uğradı. Kadın, çocuk ayırmaksızm bir katliâm yaptılar; çağdaş bir Bizans mü­ ellifine (İmparatorun kızı Anna) göre Bizanslılar “T ü r k l e r e o k a d a r z â l i m d a v r a n d ı l a r , ki b e ş i k t e k i ç o c u k ­ l a r ı da k a y n a r k a z a n l a r a a t t ı 1 a r”. Ölümden laırtu^ lanlar siyah matem elbiseleri ile Anadolu’yu dolaşıp feryâd ettiler ve Türkleri intikama çağırdılar. Kayseri emîri Haşan bey’in ve 1110 dan 34 Tafsilât için bak. Kılıç Arslan I, İA.


sonra Konya’ya gelip babasının tahtım elde eden Şahinşâh’m mukabil hücumları bir takım muvaffakiyetli neticeler verdi. Türkler İznik ve Bur­ sa taraflarına kadar alanlarda bulundular. Lâkin umumî ri’cat durdurulamadı. İmparator Alexis Türkleri G arbî Anadolu’dan, Şimalden ve Ce­ nup sâhil bölgelerinden attı; Akşehir’e kadar ileriledi35. Kılıç Arslan’m diğer oğlu Mes’ûd (1116-1155) kayın pederi Dânişmendli Emîr G âzfnin yardımı ile Şahinşâh üzerine yürüdüğü zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasmda savaşlar devam ediyor ve Bizanslılar Bolvadin havalisinde yerleşiyordu. Bu saltanat mücâdelesi ve Dâniş­ mendlilerin araya girmesi doiayısiyle Şahinşâh ile Alexis arasmda bir an­ laşma oldu. Bununla beraber bizzat Şahinşâh’m kumandanlarının da kendisine iltihakiyle Mes’ûd kardeşine muzaffar olarak Konya tahtını elde etti. Fakat artık Sultan Mes’ûd’un devleti Konya vilâyeti hudutları­ na inhisar etmiş ve Selçuklularm bu sarsıntıya uğraması doiayısiyle, G ü -' müş-tekin’in ölümünden (1105) sonra Anadolu’da yüksek hâkimiyet D â­ nişmendliler eline geçtiğinden, Selçuk Sultanı Emîr Gazı’nin (1105-1134) himâyesine girmiş bulunuyordu. Yeni Bizans imparatoru Yuannis (1118­ 1143) taarruza devam ederek Denizli (Laodikea) ve Uluborlu (Sozopolis) şehirlerini işgâl etti. İmparatorun Balkanlarda meşgul olmasından fay­ dalanan Emîr Gâzî Artuklularla müttefik olarak Trabzon dukası K. Gabras’ı ve Mengücik oğlunu, 1120 de, mağlûbiyete uğrattı. Kılıç Arslan’m başka bir oğlu olan ^Arap Ankara ve Kastamonu taraflarında yerleşti ve o da, saltanatı elde etmek maksadiyle, 1126 da, Sultan M es’ûd üzerine yürüdü. Bu durumda imparatorla ittifak yapan Mes’ûd kardeşini mağlûb ve Kilikya’ya firara mecbur ederken Bizanslılar da Kastamonu’yu işgal ettiler. Fakat imparatorun 1132 de Kilikya seferi, bir müddet sonra da Isak’m onunla taht kavgasına girişmesi Emîr Gâzî’yi Karadeniz sahillerine çıkmağa ve Kastamonu’yu kurtarmaya fırsat verdi; Sultan Mes’ûd da G arbî Anadolu’da ilerilemeğe başladı. Emîr Gâzî Kilikya’ya girip orada yayılmağa çalışan Haçlıları da bozguna uğrattı. Böylece bir çok zafer­ ler kazanan Emîr Gâzî Sakarya-Fırat nehirleri arasmda geniş bir ülke­ nin sâhibi, kuvvetli bir hükümdar oldu. Bu kudreti ve hizmeti dolayısiyJe Bağdad halifesi ve Sultan Sancar ona Melik unvaniyle birlikte, kapı­ sında n ö b e t çalınmak, üzere d a v u l ve s a n c a k gibi hâkimiyet alâmet ve unvanları, altın gerdanlık ve asâ gönderdiler. Sultan Mes’ûd, Melik Gâzî 1134 de öldükten sonra yerme geçen oğlu, Melik Mehmed ile de müttefik kaldı. İmparator yeni bir Kilikya 35 Anna Comnene, III, s. 142-146, 114a; Cha]ondon, s. 254-255,

154, 159, 164-166, 168-171; .

Zonaras, s.


seferi ile Ermenileri tenkil eder ve Haçlılarla ihtilâfa düşerken Selçuk­ lular ve Dânişmendliler de Bizanslar aleyhinde genişleme imkânları bul­ dular. Bizans imparatoru Yuannis Türkleri tamamiyle ezmek maksadiyle, 1140 senesinde, büyük bir ordu ile bizzat Dânişmendlilerin merkezi Niksar üzerine yürüdü. Zaferinden emin olarak, oradan ileri gidip Trab­ zon dukalığını da ortadan kaldırmak, Theodore Gabras’ı yakalamak Sara­ rında idi. Niksar muhasarası uzun sürdü ve şiddetli muharebeler cereyan etti. Bizans ordusunda bitkinlik ve sarsıntı başladı. îsak’m oğlu Yunanıiis Bizans ordusunu terk ederek Türklere sığındı; müslüman olduktan sonra da Sultan Mes’ûd’un kıziyle evlenerek Konya’da yerleşti. Onun ayrılması, Bizans ordusunda sarsıntılara sebep olacağı endişesiyle, İm­ parator ordusunu alarak Karadeniz yoluyla, 1141 de, İstanbul’a döndü. Böylece büyük bir iddiâ ile Anadolu hareketine başlayan bu seferin if­ lâsla neticelenmesi Türklerin ilerilemelerine imkân hazırladı. Filhakika, Sultan Mes’ûd, Antalya yakınlarına kadar akınlar da bu­ lundu. Melik Mehmed’in, 1143 de, ölümü ile Dânişmendliler arasmda mücâdele başlayınca Selçuk sultanı artık teşebbüsü ele aldı. Sivas’a hâ­ kim bulunan Yağı-basan’ı müthiş bir mağlûbiyete uğrattı; dağlara ka­ çırttı. Yukarı Ceyhan bölgesini feth ve Malatya’yı muhasara etti. Bu sür’atli genişleme ile Sultan Mes’ûd Anadolu hâkimiyetini Dânişmendlilerden tekrar Selçuklulara intikal ettirdi. O, Artuklular ve Musul Atabegleri arasındaki ihtilâflardan da faydalanarak Şarkta genişleme siyâ­ setine devam ederken Türkmenler de Menderes, Gediz vâdilerini takiben aşağılara doğru ilerileyorlardı. İmparator Manuel Komnenos (1143-1180), Türkleri bütün Anadoludan çıkarmak için, büyük bir ordu ile harekete geçti; Garbı Anadolu’yu Türkmenlerden kurtardıktan sonra, 1147 sene­ sinde, bizzat Konya üzerine yürüdü. Akşehir civârmda Selçuk kıtalarını bozarak bu şehri yaktı. Bizans istilâ haberini alan Sultan Mes’ûd Şark­ tan süratle döndü. Kuvvetlerini Aksaray’da toplayarak Bizans ordusiyle Konya önünde karşılaştı. Rumlar Konya havalisinde çok tahribata ve zâyiâta sebep oldular; hattâ Konya civarındaki mezarları bile açmışlar­ dı. Fakat Sultan Mes’ûd kumandasında bulunan Selçuk ordusu pusular kurarak ve baskınlar yaparak Bizans ordusunu gittikçe bitkin bir hale getiriyordu. İmparator Manuel’in Konya seferi İmparator Yuannis’in Niksar seferine benziyor ve bu da aynı akibete uğrayordu. Zamanın aley­ hinde işlediğini gören İmparator ric’ate karar verdi ve ordusu yolda Türkmenler tarafından da hırpalandı. Bununla beraber büyük Haçlı or­ dularının gelişi bu çekilişte rol oynadığı gibi iki hükümdar müşterek tehlike karşısında anlaşma lüzûmunu da takdir ettiler. Filhakika İmâdeddin Zengi, li4 4 ’de, Urfa kontluğunu ortadan kal-


dırmca bu hâdise Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırdı ve bu sefer, ilk, defa olarak, imparator ve kırallarm başında bulunduğu büyük bir Haçlı seferi hazırlandı. Alman imparatoru Konrad III. ve Fransa Kıralı St. Louis V ÎII. kumandasında bulunan bu büyük ordulardan korkan B i­ zans imparatorunun bunların imha edilmesi için Selçuk sultaniyle gizlice münâsebetlerde bulunduğu da rivâyet edilir. Gerçekten B i z a n s r e h ­ b e r l e r i Alman ordusunu sapa yollardan T ü r k l e r i n b a s k ı n ı ­ n a uğrayacak bir şekilde sevk ettiler. Nitekim bu ordu Eskişehir yakın­ larında, 25 I. Teşrin 1147 de, Selçuklular tarafından perişan ve imhâ edildi; ordunun az bir kısmı dönebildi. Bunlar da Rumların tecâvüzle­ rine uğradı. Almanların Konya'yı işgâl ettiklerini sanan St. Louis bu fe­ lâketi öğrenince Selçuk ülkesinden geçmenin imkânsızlığını anlayarak Efes, Denizli ve Antalya istikametini takiple yolunu değiştirdi. Bununla beraber yine Türklerin hücum ve baskmlariyle bu ordu da çok zâyiâta uğrayarak Antalya’ya vardı. Gemilere binen zenginleri Suriye’ye gittiler. Kalanları da Türklerin ve Rumların taarruzları karşısında perişan oldu. Rumlar Haçlıları soydular; paralarını aldılar. Türkler Haçlıları bu peri­ şan halde görünce merhamet ettiler; onlara para ve ekmek dağıttılar; hastalarını tedâvi ettiler. Rumlardan satın aldıkları Haçlı paralarını düş­ künlerine verdiler. Türklerin bu iyiliklerini gören ü ç b i n d e n fazla F r a n k m ü s l ü m a n oldu. Rumların hıyanetini ve Türkle­ rin şefkatini anlatan bir Haçlı müellifi: “Ey kiyânetten daha zâlim olan merhamet” feryâdiyle Türklerin iyilik ve merhametle Hıristiyanların dinlerini satın aldıklarını, bununla beraber din değiştirme hususunda hiç bir baskı yapmadıklarını da ilâve eder36. Böylece başlangıçta Bizans­ lıları dindaş diye kurtarmak maksadiyle gelen Haçlılar bu seferler so­ nunda Türklere takdirkâr ve Rumlara düşman olarak dönmüş bulunu­ yorlardı. 5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri

Sulta® Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuk devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerileme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halifesi Selçuk Sultanına, hil’at ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek, tebcil etmiştir. Sultan Mes’ûd, 1149 ve 1150, seferlerinde Suriye haçlılarını da mağlûb edip Maraş, Gök36 Bak. Osman Turan, Islamisation, s. 139-140.


sun, Aymtap. Rabân ve Delûk şehirlerini fethetti ve Frankları buralar­ dan sürdü. Bu sırada Dânişmendli Yağı-basan da Karadeniz sahillerine kadar ileriliyerek Bafra (Pabra, Bavra) yı aldı. Sivas ve Malatya Dânişmendlilerini tâbiiyeti altında bulunduran Sultan Mes’ûd onlarla birlikte Kilikya’yı istilâya başladı. Bu bölgede fetihlerine devam ederken ordu­ sunda ve hayvanlarında çıkan, vebâ (Türkçe tab alı) sebebiyle 1054 de çekilmeğe mecbur kaldı ve 1155 de de öldü. Mes’ûd kırk yıla yakın bir saltanat ve mücâdele devrinde çok sabırlı, ihtiyatlı, bir siyâsetle Selçuk devletini yok olmaktan kurtardı ve tekrar Anadolu’ya hâkim bir duruma yükseltti. Zekâsı ve enerjisi sâyesinde Bizans imparatorluğunu ve Haçlı­ ları mağlûb ederek Türkler için Anadolu’yu emniyetli bir vatan haline getirdi. İlk defa, onun zamanında, Garp kaynaklarında, Anadolu’nun “Turki-a” adiyle kaydedilmesi' de çok mânâlıdır. Bir Hıristiyan kroniği­ nin ifade ettiği üzere de, adaleti ve iyi idaresi doiayısiyle, Bizans’ın ağır vergilerle ve zulüm ile ezdiği Rumlar onun idaresine geçtiler. Selçuk Türkiyesinde ilk imâr ve medenî faâliyetler de onunla başlar37. Mes’ûd’un yerine, veliahd tâyin ettiği, oğlu Elbistan meliki, II. Kılıç Arslan (115-1192) sultan oldu. Mes’ûd ile başlayan siyasî, askerî ve me­ denî hamleler bu kudretli sultan ile çok ileri bir safhaya erişir ve Türki­ ye Selçukluları tarihinde yeni bir devir başlar. Fakat Kılıç Arslan ilk yıl­ larda tehlikeli ittifaklarla karşılaşır. İlk önce küçük kardeşi Şaşinşâh An­ kara ve Çankırı taraflarına giderek Yağı-basan ile birleşip kendisiyle mü­ câdeleye girişirler. İmparator Manuel ile Musul Atabeği Nureddin Zengî de Kılıç Arslan’a karşı 1159 da ittifak yaparlar. Kilikya Ermeni prensi Thosos II. da fırsattan faydalanarak Selçuk topraklarına tecavüz eder. Bütün siyasî tahrik ve faaliyetlerin merkezi İstanbul’a giden Kılıç Arslan İmparatorla yaptığı ittifak sayesinde Yağı-basn’ı ve kardeşi Şahinşâh’ı 1063 de bertaraf etti. Yağı-basan’m ölümünden sonra da Dânişmendlileri de tedricen ortadan kaldırdı. Atabeg Nureddin işgâl ettiği yerlerden çekildi. Mengücik oğullarını da tâbiiyetine aldı. Böylece uzun bir mü­ câdele sonunda Sakarya’dan Fırat boylarına kadar Anadolu Kılıç Arslan idaresinde birleşti. Sultanın bu kadar kuvvetlenmesinden endişelenen ve Türkmenlerin Garbî Anadolu’yu istilâ eylediğini gören İmparator Ma­ nuel Türkleri tamamiyle ezmek ve Bizans’ı tekrar Anadolu’ya hâkim kıl­ mak karariyle, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176 da, bizzat Konya üze­ rine yürüdü. Bu hareket üzerine Kılıç Arslan Bizans ordusunu Eğridir gölü şimalinde dar ve sarp bir geçitte (Myriokefalon - Kundanlı) yaka­ 37 Mes’ûd hakkında Chalandon’un II. cildindeki kayıtlar dışında bir tetkik he­ nüz yoktur. Hazırladığımız Selçuk tarihinde tafsilât verilmiştir.


layarak, bu yılın Eylülünde müthiş bir mağlûbiyete uğratmakla Bizans’ın Malazgirt’ten beri Anadolu’yu kurtarma ümitleri ve bu ülkeyi hâlâ ken­ di memleketi sayan düşünceleri de artık tarihe karıştı. Bu sebeple bu zafer Türkiye ve Bizans tarihinde, Malazgirt’ten sonra, i k i n c i büyük bir d ö n ü m noktası teşkil eder ve artık yıkılmcaya kadar Bizanslılar tedrici ve devamlı bir şekilde ric’at ederler. II. Kılıç Arslan 1177 ve 1182 de de Garbı Anadolu’da Kütahya ve Eskişehir havalilerini kat’î olarak fetheder ve türkleştirir38. Zaferlerle dolu uzun bir mücadele hayatında yorulan ve ihtiyarla­ yan Kılıç Arslan, eski Türk hâkimiyet telâkkilerine göre, devletini onbir oğlu arasında taksim edip her birini, Melik sıfatiyle, bir eyâletin idare­ sine gönderirken kendisi de metbû sultan olarak Konya’da oturuyordu. Muhtar idarelere sahip bü meliklerden bir kısmı artık zayıflayan Bizans aleyhinde fetihlere giriştiler. Lâkin bunlar arasmda erken saltanat mü­ câdelesi başladı. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü fethi üzerine Alman imparatoru F. Barbaros kumandasında teşekkül eden Haçlı ordusu 1190 senesinde Türkiye topraklarına girdiği zaman Kılıç Arslan, Sultan ol­ makla beraber, fiilî bir iktidâra sâhip değildi. Alman imparatoru ile Sel­ çuk Sultanı arasmda dostluk mevcut olduğundan Kudüs’e gitmek iste­ yen Alman ordusunun Türk topraklarından serbest geçişten başka bir gâyesi yoktu. Bununla beraber önce Türkmenler, sonra da Sultanın bir kısım oğulları Almanların karşısına çıktılar. Lâkin siyasî bölünme dolayısiyle Selçuklular için büyük Alman ordusunu durdurmak mümkün de­ ğildi. Bu sebeple Almanlar Konya’ya girdiler ve Selçuk Sultaniyle bir an­ laşma yaptıktan sonra Kilikya’ya varmak üzere Türk arazisinden ayrıl­ dılar. f Kılıç Arslan’m ölümünden (1192) sonra oğulları arasmda saltanat mücâdelesi yine de devam etti. Nihayet Tokat meliki II. Süleyman-şâh, 1196 da, mücâdeleye karışarak bunlardan bir kısmını itaate aldı; bir kıs­ mını da bertaraf ederek Keyhüsrev elinde bulunan saltanatı alıp Kon­ ya’da yerleşti39, Süratle Bizans imparatorunu vergiye bağladı. Dahilî mücâdelelerden faydalanan Ermeni kıralı II. Leon’u tenkil etti. Mengücikleri ve bazı Artukluları tabiiyetine aldıktan sonra Erzurum’a geçerek 1201 de eski bir hanedan olan Saltulduları ortadan kaldırmak suretiyle Gürcistan’la komşu oldu. îslâm memleketlerine istilâlarda bulunan ve bir defasında da Erzurum’u muhasara eden Gürcüleri ezmek maksadiyle Gürcistan üzerine yürüdü. Lâkin Sarıkamış yakınlarında Gürcü-Kıpçak

88 ÎA. deki II. Kılıç Arslan makalemize bak. 39 II. Süleyman-şâh,, hakkında İA deki tedkîkimizde tafsilât vardır..


ordusunun anî bir baskınına uğradı ve mühim esirler vermek suretiyle ric’at etti. Ankara’yı kardeşi Mes’ûd’dan kurtarıp, intikam almak üzere, Gür­ cistan’a giderken, 1204 de, yolda ölümü ile bu kudretli sultanın genişle­ me hareketi de durdu. Bununla beraber az zaman içinde Selçuk birliğini kurduktan sonra devletin hudutlarını babasından daha ilerilere götürdü. İstanbul’dan dönen I. Keyhusrev, 1205 de, saltanatı kardeşinin oğlu III..Kılıç Arslan’dan tekrar elde edince askerî hareketlerini iktisâdı ve ticârî gâyelere göre ayarladı. Gerçekten II, Kılıç Arslan zamanında emniyet ve âsâyişin tesisi, bu devirde artan milletler-arası ticâret yollarının Tür­ kiye üzerinde toplanmasına yardım etmişti. 1204 de Lâtinlerin İstanbulu işgali doiayısiyle Karadeniz ve Akdeniz limanlarına çıkan büyük kervan yolları emniyeti kaybetmiş ve tıkanmıştı. Keyhusrev Karadeniz sahilleri­ ne..yerleşmekte olan Komnenos’ları İznik’te yeni bir devlet kuran Laskaris ile dost olarak tenkil etti, ve 1206 da, Karadeniz yolunu açtı. 1207 de de Antalya’yı fethederek Türkiye için bir ihraç ve idhâl limanı vücu­ da getirdi. Milletler-arası ticâreti teşvik ve himaye maksadiyle de Vene­ diklilerle, ilk defa olarak, bir ticâret muahedesi yaptı. Antalya’ya çık­ makla da Selçuklular ilk defa denizciliğe başladılar; burada bir donan­ ma kurdular. I. Keyhusrev Denizli ve Alaşehir taraflarını da fethederek İznik İmparatoru ile mücâdeleye girişti. Fakat 1211 de zaferi müteakip şehit oldu40. Yerine geçen oğlu I. Keykâvus (1211-1220) de babasının si­ yâsetine devam ile 12İ4 de Sinob’u fethetti. Bir çok şehirlerden tüccar ve sermâyedâr götürerek şehri bir ticâret, idhalât ve ihracât limanı ha­ line getirdi. Büyük surların inşasiyle şehrin emniyetini sağlamlaştırdı. Burada da yeni bir donanma kuruldu. Esir aldığı Trabzon imparatoru Ale;xis’i, vergi ve tâbiiyeti kabûl eden bir muahedeyi imzaladıktan son­ ra, serbest bıraktı. Kardeşi Keykubâd ile saltanat mücâdelesinde bulu­ nurken bazı Selçuk kalelerini işgâl eden Ermeni kiralına karşı karadan ve Antalya sahillerinden ordular sevk ederek 1216 da Ermenileri mağ­ lûb etti. Ağır bir haraca bağlamak ve babası zamanında olduğu gibi, pa­ yitahtları Sis (Kozan) de Sultanın adına hutbe okutmak ve para bastır­ mak suretiyle kirala yeni bir tâbiiyet muahedesi imzalattı; hudutlarda bazı değişiklikler yaptı. Keykâvus Eyyûbîler arasındaki ihtilâflardan da faydalanıp 1218 de Şimali Suriye taraflarında fetihlerde bulundu. Artuklu hükümdarı Mahmûd ile Erbil hükümdarı Muzaffereddin Gök-böri’ye de metbuluğunu tanıttı41.

40 Bak. ÎA. I. Keyhusrev makalemize bakınız, 41 ÎA. I. Keykâvüs makalemize bakınız.


I. Keykâvus’un ölümü üzerine tahta çıkan I. Alâaddin Keykubâd (1220-1237) Selçuk sultanları arasmda çok mümtaz bir mevkie sahip olup devrinde Türkiye en ileri bir medeniyet seviyesine erişmiştir. Zamanın­ da Moğollar dünyayı alt-üst etmeğe başladıkları için bu ileri görüşlü Sultan önce Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere bir çok şehirleri muh­ teşem surlarla, kalelerle teçhiz ederek müdafaaya hazırlandı. Cenup sa­ hilinde küçük Kalonoros kalesini fethettikten sonra, kalesiyle, birlikte, yeniden inşâ ederek nâmına nisbetle Alâiyye, şehrini kurdu ve kendisine kışlık merkez yaptı. Orada bir de t e r s a n e vücuda getirdi, Beyşehir gölü üzerinde K u b â d - â b â d , yazları oturduğu Kayseri yakınında da K e y k u b â d i y e mamurelerini inşâ etti. Câmi, medrese, kervansaray ve hastahâne gibi pek çok büyük bina ve müesseseler yaparak unutulmaz eserler bıraktı. Deniz aşırı giriştiği Suğdak (Kırım sahilinde) seferi Selçuk devletinin karalarda ve denizlerdeki kudretine güzel bir misâl teşkil eder. Kilikya Ermeni kırallığmı üç taraftan gönderdiği ordularla sıkış­ tırdı ve küçülttü. Fethettiği îç-el bölgesine yerleştirdiği Türkmenler bi­ lâhare Karamanlı Beyliğinin teşekkülüne sebep oldu. Moğollar karşısında Celâleddin Hârizmşâh’m şark hudutlarında gö­ rünmesi ve bu havali hükümdarlarını itaate alması siyasî faaliyetlerin merkezini şarka kaydırdı. Eyyubî ve Artuklu ittifakına karşı hareket ederek onları mağlûb, Hısn Maıısûr (Adıyaman), Kâhta ve Çemişkezek kalelerini fethetti. 1128 de Erzincan’ı da ilhak ederek Mengücikler dev­ letine son verdi. Bu sırada Selçuklu tâbiiyetini bırakıp Celâleddin Harzemşâh’a itaat eden Trabzon Komnenos’ları, bununla da kalmıyarak, Sinop ve Samsun limanlarına baskın yaptılar. Selçuk ordusu ve donan­ ması Samsun’dan ilerliverek Ünye’ye kadar sâhilleri fettikten sonra Trab­ zon’a vardı. Erzincan’dan Maçka yolu ile gelen başka bir Türk ordusu da karada harekete geçip Rumların payitahtını kuşattılar Şiddetli hü­ cumları cereyan ettiği bir sırada tûfan gibi yağmur ve sellerin başlaması Selçuk kuvvetlerinin çekilmesine ve hattâ ormanlar içinde bir şehzâde ile birlikte bir miktar da esir vermelerine sebep oldu. Bununla beraber Trabzon imparatoru bu esirleri teslim ettikten başka yıllık vergi ve as­ kerî yardım da gönderme şartlarını ihtiva eden tâbiiyet muahedesini ka­ bule mecbûr kaldı. Sultan Alâaddin Keykubâd Moğollara hatırlatarak ve İsi âm m kaderi mes’ûliyetlerini beyan ederek, Celâleddin tekliflerinde bulundu. Lâkin iyi bir asker Hârizm sultanının ölçüsüz hareketleri iki

karşı, d i n ve ı r k bağlarını bakımından iki sultanın tarihî Hârizmşâh’a dostluk ve ittifak ve kötü bir siyâset adamı olan hükümdar arasmda çarpışmayı


mukadder kıldı ve 1230 da Yassı-Çimen’de Hârizmşâh’m ordusu perişan edildi. Sultan Alâaddin, Hârizmşâh’ın müttefiki olan amcazâdesi Erzu­ rum meliki Cihânşâh’ı da bertaraf ederek memleketini Selçuk ülkesine kattı. Gürcistan’a gönderdiği bir ordu ile kıraliçeyi tâbiiyete sokarak am­ cası Süleymanşâh’m intikamım aldı. Van gölü havzasını da Eyyubîlerin elinden kurtardı. Büyük kireç fırınları yakdırıp şehir ve kaleleri tahkim ettirmek suretiyle Moğollara karşı müdafaa tedbirleri alırken öte yandan da Moğol imparatoru Oktay Kaan’a da elçi gönderdi ve sulh yaptı; dev­ rin hiç bir hükümdarına nasip olmayan bir itibarla k a r ş ı l a n a r a k Moğol tehlikesini uzaklaştırdı. Böylece Keykubâd devri siyasî, İktisadî ve medenî bakımlardan en yüksek seviyeye erişti. Bu sebeple de O halk arasında “Uluğ Keykubââ” adiyle anıldı42. 6. İnhitatın Başlaması ve Moğol İstilâsı

Keykubâd’m henüz genç yaşta, 1237 de, ölümü ve yerine iktidarsız ve anormal vasıflara sahip oğlu II. Keyhusrev’in geçişi bu kudretli dev­ letin sarsılmasına bir başlangıç oldu. Bu hükümdarı tahta çıkarıp avu­ cuna alan Sâdeddin Köpek43 isminde bir kimsenin, büyük hayalleri için rakîb saydığı mühim devlet adamlarını birer birer bertaraf etmesi bu inhitatta maddî bir rol oynar. Bununla beraber devletin kazanmış oldu­ ğu kudret yine de devam etmiş; Diyarbekir ve Tarsus fetihleri yapılmış; Trabzon Rum, Kilikya Ermeni kıralları, Eyyubîlerin bir kısmı yine de Selçuk devletinin tabileri olarak kalmışlardır. Lâkin Moğol istilâsı önün­ de Anadolu’ya dolan Türkmenler bir buhran âmili olmuş ve müslüman şeyhinden ziyade eski bir Türk şamanı (kam) hüviyetiyle ortaya çıkan B a b a İ s h a k Keyhusrev idaresine karşı hareket emrini vermiş ve İk­ tisadî zaruretler içinde bulunan Türkmenleri kendi kerametine, hattâ peygamberliğine inandırarak ayaklandırmıştır. Bu sebepledir, ki Baba îshak’a B a b a R e s u l (Fransız kaynaklarında Paperissole) deniliyor­ du. Gittikçe büyüyen Babaî hareketi, 1240 da, zorlukla bastırıldıktan sonra bu devletin zaafı anlaşılmış bulunuyordu. Nitekim Moğollar, 1241 de, Erzurum’u işgâl ve tahrip ile bir yoklama yaptıktan sonra, 1243 de, Baycu Noyan kumandasında hareket eden 30.000 kişilik Moğol ordusu 80.000 kişi civârmda bulunan Selçuk ordusunu Kösedağ’da, ciddî bir mukavemetle karşılaşmadan, mağlûb etti, Eski kuvvetli devlet adamları ve kumandanlarından mahrum bulunan bu ordu, başta korkak hüküm­ 42 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, I. Keykuhad, ÎA. 43 ÎA. II. Keyhusrev makalemize bakınız.


darın Antalya’ya kadar kaçmasiyle dağıldı. Kayseri’nin gösterdiği ciddî mukavemet de netice vermedi. Moğollar bu şehri tahrip, yağma, mühim miktarda da ahalisini katlettiler ve oradan döndüler. Amasya kadısı ile yola çıkan vezir Mühezzibüddin Ali Anadolu’nun pek çok kale ve asker­ le dolu olduğunu maharetle telkin ederek Moğol kumandanını yıllık bir vergi teklifiyle sulha râzı ettiler. Kösedağ mağlûbiyeti siyasî inhitatın başlangıcıdır. II. Keyhusrev’in44 ölümünden sonra (1246) üç küçük oğlu yanında devlet adamlarının top­ lanıp mevki ve ihtiras mücadelelerine girişmeleri45 Moğolların müdaha­ lelerine, askerî işgâllerine ve ağır vergilerle devleti ezmelerine fırsat ver­ di. Saltanat müecâdeleleri Mu‘ineddin Süleymân’m zaferiyle 1261 de sona erer. Moğollaıı iyi idare eden ve onlara dayanan bu devlet adamı, bir sükûn ve istikrar devri tesis eder. Hattâ bu devir, bazı kaynaklarda, “M u ' i n e d d i n P e r v a n e d e v r i ” adiyle anılarak 1277 yılma ka­ dar sürer. Bununla beraber Anadolu Türkleri putperest Moğol tahakkü­ münü daima ağır bulmuş ve kurtulma yollarını aramıştır. Filhakika Moğolları ilk defa mağlûbiyete uğratan Türk Memlûkleri sultanı Baybars Anadolu’ya davet olunmuş; o da 1277 de Kayseri’ye kadar gelip, Selçuk usullerine göre ve merâsimle Türkiye tahtına oturmuştur46. Lâkin Baybars’m Anadolu’da kalamıyacağı düşüncesi ve Moğol korkusu Selçuklu­ ların onunla sağlam bir işbirliği yapmalarına imkân vermedi. Baybars’m sür’atle dönüşünü müteakip Anadolu’ya giren îlhan Abaga, bu hâdise ile ilgili olarak, bu memlekette çok insan öldürdü ve M uineddin Pervâne’yi de idam etti. Bu devlet adamından sonra Selçuk hânedanı 1308 e kadar mevcut oldu ise Moğollar Selçuk devletini fiilen yıktılar; Anadolu’yu umumî vâlileri ile idare ettiler ve askerî işgâl altma aldılar. Baybars’m gelişi ve onu takip eden buhrandan faydalanan Ka­ raman oğulları da Konya’yı işgâl ve yağma ettikten sonra oradan atıldı­ lar. Moğolların S e l ç u k o r d u s u n u ve onunla birlikte i k t a i d a ­ resini yıkmaları da memlekette yeni bir huzursuzluk ve asayişsizlik âmili oldu. Moğol mâliyecilerinin halkı vergilerle ezmeleri ve ara-sıra da Moğol vâlilerinin isyanları Anadolu’da İçtimaî sarsıntılara, ticarî faaliyet­ lerin ve kervanların duraklamasına ve bu sebeple de bir İktisadî ve me­ denî sükuta âmil oldu. Halbuki Kösedağ’dan Pervâne’nin ölümüne ka­ dar (1243-1277), siyasî buhranlara ve Moğolların müdahalelerine rağ­ 44 ÎA deki bu makalemize bak. 45 ÎA de İİ. Keykâvus, IV. Kılıç Arslan makalemize bak* 46 Bak. F. Köprülü, Baybars, ÎA.


men, Selçuk devleti ordusiyle, idaresiyle mevcut olduğu gibi iktisadı ve medenî yükselişte de mühim bir sarsıntı olmamış idi, Bu husus kaynak­ lardan anlaşılabileceği gibi bu devirde yapılmış büyük inşaat da buna delâlet eder. Gerçekten bu devirde milletler-arası ticâret yolları faali­ yetlerine devam etmiş; zirai ve sınaî istihsalde, idhalât ve ihracâtta esaslı bir değişiklik olmamıştır. Anadolu Türklerinin Keykubâd devrini bir s a a d e t d e v r i olarak hatırlamaları ve bütün felâketlerin menşeini “Baycu yılı’ adiyle Kösedağ mağlûbiyetine bağlamaları doğru olmakla beraber umumî vasıfları ile Selçuk devri 1277 ye kadar sürmüş; bu ta­ rihte başlayan fiilî Moğol istilâ ve idaresi siyasî olduğu kadar iktisadı ve İçtimaî buhranlara ve medenî sukuta da sebep olmuştur. Bu devrin sul­ tanları olan III. Keyhusrev, II. Mes’ûd ve III. Keykubâd iktidarsız ve Moğolların âleti durumunda idiler. Bu devirde saltanat iddiasında bulu­ rları II. Keykâvus’un bir oğlu Siyâvuş (Selçıık-nâmelerde tezyif olarak Cimri) Karamanlı ve diğeri Kılıç Arslan da Kastamonu Türkmenlerine dayanarak tahtı elde etmeğe çalışmışlar; fakat Selçuklu-İlhaıılı kuvvet­ lerine mağlûb olmuşlardı17. Moğol umumî valileri arasmda Timür-taş noyan (1317-1327) zamanı, iyi idâresi ve adâletiyle, nisbî bir huzur ve sü­ kûnu temsil etmekte ve bu sebeple de o halk arasmda “Mehdi” sıfatını kazanmış bulunmaktadır. Onun da isyân ederek 1327 de Mısır’a ilticâsı bu devre nihayet vermiştir.. Moğol hâkimiyeti altında Selçuk devleti yı­ kılır ve Orta Anadolu İlhanîler idaresinde ezilirken uçlar ve dağlar ta­ mamiyle Türkmenlerin eline geçmiş bulunuyordu48. Böylece Selçuk dev­ leti ve daha sonra, 1336 da, İlhanı hâkimiyeti, Orta Anadolu’da çöker­ ken uçlarda yeni bir hayatiyet doğuyor; bir takım Türkmen beylikleri kuruluyordu. Hukûkan Selçuk sultanlarına ve Moğol hanlarına tâbi bu­ lunan bu beylikler onları resmen metbû tanıyor; hil’at, menşûr ve san­ cak gibi hâkimİ3^et sebbolleri ve gâzîlik unvanları alıyorlardı. Fakat as­ lında tamamiyle müstakil olan bu beylikler çok defa metbulariyle mü­ câdele halinde bulunur ve Mısır Memlûk sultanlarından hâkimiyet fer­ manı ve yardım almağa teşebbüs ederlerdi. Bunların en eski ve kuvvet­ lisi Lârende havalisinde ve Ermenilere karşı Kilikya taraflarında fetih­ ler yapan Karaman oğulları beyliği idi. 1283 de teşekküle başlayan Germiyan oğulları beyliği tarihî rolü itibariyle pek mühim olup Garbî Ana­ dolu’da kumlan Aydın ve Sarahan beyliklerinin de atası idi. Aydm oğul­ ları vücuda getirdikleri donanma ile adaları işgâl etmişler; Balkanlara 47 Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ankara 1958, s. 9-12. 48 Al-Omarî, Mesâlik ül-ebsâr, neşr. Fr. Taeschner, Leipzig, 1929, s. 30, 48.


ve Yunanistan’a istilâlar yapıp Türk denizciliği tarihinde müstesna bir mevkî kazanmışlar; İtalyan cumhuriyetleri ile de ticarî muahedeler akdeylemişlerdir. Göçebe Türk ve Selçuk siyasî an’anelerine göre kurulan bu beylikler de, bütün Ortaçağ Türk devletlerinde olduğu gibi, memle­ ket hanedan âzasmın müşterek malı sayıldığından kardeşler arasmda taksime uğrayarak parçalanıyordu. Bu beylikler Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini tamamlarken telif ve tercüme suretiyle Türk yazı ve ede­ biyat dili ile birlikte Türk kültürüne de çok hizmet etmişlerdir. Kasta­ monu havalisinde kurulan Çandar oğulları Beyliğinin de bu hususta mü­ him bir mevkii vardır. Bu devir Anadolusu al-Omarî ve îb n Batuta ta­ rafından çok güzel tasvir edilmiş; bejdiklerin siyasî, askerî, İktisadî ve İçtimaî durumları meydana konmuştur. Bunların merkezlerinde vücuda getirdikleri câmi, medrese, imaret, hastahâne ve şâir eserler, onların me­ denî faaliyetlerinin maddî delilleri olarak, bugüne kadar kalmıştır.

7. Anadolu’nun Türkleşm esi ve Moğol İstilâsı

Tarihin en kudretli ve şiddetli istilâlarından birini teşkil eden Mo­ ğol istilâsı Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için ağır neticeler ve Ana­ dolu’da da bilhassa 1277 den sonra büyük sarsıntılar vücuda getirmesine mukabil bu ülkenin nihaî Türkleşmesinde mühim bir âmil olmuştur. Ger­ çekten Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya nasıl sel halinde insan akını olmuş ise Moğol istilâsı önünde de aynı şekilde Türkmen kitleleri bu ülkeye kaçıyor ve Moğol kıtalinden kurtulmağa çalışıyorlardı. Çağ­ daş bir müellif göçebelerin kalabalıktan Aras köprüsünü geçememiş olduğunu, “T ü r k m e n l e r i n E r r â n ’ da k a r ı n c a ve ç e k i r g e l e r gibi kitleler teşkil” ettiğini kaydeder49. “Geniş ovaları ve otlakları ile Mugan Türkmenlerin yurdu idi. Bugün Tatarlar burasını kışlak yaptığından Türkmenler oradan hicret etmiştir”50. Bu Türkmenlerden 60.000 hânelik bir grup Karahan idaresinde Valaşcert (Eleşkird), Sürmeli ve Aras havalisinden Ahlat’a doğru çekildi; Orhan idaresinde başka bir Türkmen grupu Gürcistan’a girdikten sonra Anadolu’ya doğru ileriledi. Azad-Mûsa idaresinde bulunan 60.000 hânelik bir Türkmen halkı da bir müddet kışları Pasiıı ovasında, yazları da Şimalî Karadeniz (Parhar) dağlarında geçiriyordu51. Bu Türkmenler Bayburt, Erzincan’dan Sinop’a ve Aymtab’a kadar her tarafı istilâ ettiler. Trabzon dağları ya'z49 Nasavî, Celâleddin M engübeti, neşr. O. Houdas, s. 159, 223, 225, 226, 229. 50 Zekeriya Kazviııî, Asâr ül-bilâd, neşr. Wüstenfeld, Leipzig 1848, s. 379. 51 Brosset, I, s. 532-3, 626-8.


lık yurtları idi. Bir müddet sonra Mehmed bey’in idaresinde bulunan bu Türkmenlerin yerli halkı yağma etmeleri doiayısiyle Mu‘ineddin Pervâne onları Moğollara şikâyet etmiş; bunlar da Denizli taraflarına göçmüş­ lerdir53. Bu havalide büyük Uc beyi Mehmed bey, kardeşi İlyas bey, Damadı Ali bey ve akrabası Sevinç bey idaresinde bulunan Türkmenler Hülâgü’ye elçi gönderip vergi ödemek, nezdlerine şahna bulundurma­ sına razı olmak ve buna mukabil kendilerine ferman ve sancak verilmek suretiyle tâbiiyetlerini arzetmişler ve 659 da bu hususta bir anlaşma ya­ pıldığı halde ertesi yıl, 1162 (660) de, Moğol ve Selçuk ordusu bu Türk­ menleri Talaman ovasında vukubulan muharebede bozguna uğratıp Mehmed bey esir edilmiş; Ali bey Türkmenlerin reisliğine getirilmiştir53. Babaı hareketinde 1243 de Malatya civarında bulunan Germiyanlı Türk­ menlerinin Cimri isyanında artık Garbî Anadolu hudutlarına varmış ol­ ması da Türkmen göçlerinin Şarktan Garbe doğru ilerleyişi bakımından kayda şayandır54. Moğol istilâsından kaçıp Anadolu’ya sığman bu Türkmenler burada da Selçuk-îlhanî devletinin tazyikiyle uçlarda yığılıyor ve buralardaki göçebe kesafetini arttırarak Bizans topraklarını fethe başlıyorlardı. Ni­ tekim henüz İznik Rum devletinin İstanbul’a naklinden (1261) önce De­ nizli bölgesinde 200.000, Kastamonu havalisinde 100.000 ve KütahyaKarahisar arasmda da 30.000 çadır, yâni takriben üç milyon, göçebe Türkmen bulunduğuna dair haberler55 yalnız Garbî Anadolu uçlarında ne kadar bir nüfusun yığıldığını gösterir. Bir Bizans müellifi: “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilâyetleri istilâ ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünde nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Rumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilâsı onların felâketine değil saadetine sebep oluyor; kitleler halinde Paphlagonia (Çankırı ve Kastamonu havâlisi) dan ve Pamphylia (Antalya vilâyeti) dan akıp geliyor ve Roma arazisini yağma ediyor­ lardı”56 ifâdesiyle bu göçleri güzelce tasvîr eder. Başka bir kronik de Bizans’m nasıl bir çöküntü halinde bulunduğunu ve bu akmların ne şe­ kilde ilerlediğini belirtir: “Menderes havzası yalnız halkları değil hücre­ lerine yerleşmiş râhipleri tarafından da terk edilerek ıssızlaştırıldı... 52 Reşideddin, Mükâtebât, neşr. Muhammed Şafî’, Lahor 1948, s. 273-278. 53 Aksarayî, s. 66, 71; Baybars Mansûri, 53b, 55b; Eflâki, Manâkıb al-ârifîn, n&şr. T. Yazıcı, Ankara 1959, I, s. 485-486; Cl. Cahen, Notes pour l’histoire des Turcomans, JA (1951) s. 337. 34 İbn Bıbî, s. 501, 506, 698, 699. 55 İbn Saıd Coğrafya, Bibi. Nationale, Ar. 2234, 98a, 98b, 106a. 56 N. Gre goras, I, s. 137; P. Wittek, Menteşe Beyliği, tr trc. Ankara 1944, s. 16.


Türkler zaferlerinin yemişlerini toplayarak müdafaasız yerleri istilâ edi­ yordu. O zaman bütün köylülerin, acınacak bir durumda, İzmit’e kaçtığı görülüyordu. Bu izdiham içinde anasını, babasını, karısmı-kocasım ve çocuklarını kaybedip ağlamıyan kimse yoktu... îstilâ İznik ve Bursa ka­ pılarına kadar ileriledi”3'. X I I I üncü asrın sonlarına doğru Garbı Ana­ dolu’nun türkleşmesine ait bu tasvirler yanında Türklerin Ortodoks rahip­ leriyle de anlaşarak Rum beldelerine muhacırlar yerleştirdiklerine dair haberler Bizans’ın, maddî olduğu kadar, manevî bakımdan da ne dere­ cede bir sukut içinde olduğunu göstermektedir58. Bu büyük Türkmen akmları sayesinde X III ve X IV üncü asırlarda Garbı Anadolu Selçuklu Orta Anadolusuna nazaran daha kuvvetli ve kesif bir şekilde Türkleşmiştir, ki bu husus Osmanlı tahrir defterleriyle tafsilâtlı olarak teyid edilmiş ve Hıristiyan halkın çok az kaldığı meyda­ na çıkmıştır59. Türkmenler buralarda, Bizanslılarm Balkanlardan naklet­ tikleri, Peçenek ve Kumanlara da rastlamışlardı. Kilikya Ermeni kırallığı Selçuklular, Karamanlılar ve hususiyle Memlûkler tarafından eritil­ dikçe Türkmenler de bu bölgeyi iskâna devam ediyorlardı. Daha X II inci asırda göçebe Türkmenlerin ve bizzat Ermeııilerin idaresinde iken bu havâlide yurt edindikleri, sık-sık, bu bölgeye girip çıktıkları hakkın­ da pek çok kayıt vardır. X V inci asırda Çukurova’yı ziyaret eden B. de la Broquiere her tarafın Ramazanoğullarma tâbi Türkmenler tarafından iskân edildiğini görmüştür60. Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşıt vâdisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha ziyade Samsun’dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adım yeren yerli Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302 de Giresun’a kadar ilerilemişve bir takım küçük beylikler kurmuşlardı61. Anadolu’da Türk nüfusu o kadar kesafet peyda eylemişti, ki Osmanlılarm Rumeli’ye geçişleri o ta­ rafa doğru devamlı bir nüfûs akınma sebep olmuş ve her halde Balkan­ larda kalan Şamanî Türklerle de karışmış ve kaynaşmışlardır. Anadolu’­ nun Türkleşmesi hakkında daha fazla tafsilâta girmeden böylece Selçuk Türkiye’sinin etnik vaziyetine dâir umumî bir tablo çizmiş oluyoruz. 57 Pachymeres, tere. Cousin, Histoire du Constantinople, VI. s. 262, 725. 58 Bak. P. 'Wittek, M enteşe Beyliği, s. 15, 18, 25, 26. 59 Umumî bir fikir için bak. Ömer Lütfi Barkan, Tarihî demografi araştırmaları, TM, X , s. 11. 60 Voyage d’O utrem er, neşr. Ch. Schefer, Paris 1892, s. 83-86, 94. 61 Resmî vesikalar, s. 164-167.


SELÇUKLULAR DEVRİNDE TÜRK-İSLÂM MEDENİYETİ 1. Devletin Siyasî Bünyesi ve Karakteri

Selçuk devleti Türk ve îslâm menşeinden gelen unsur ve müesseselerin imtizacijde kurulmuş bir imparatorluk idi. Onun göze çarpan ilk hususiyeti, Gök-Türklerde ve Karahanlılarda bütün belirtileri ile mey­ dana çıkan, eski Türk f e o d a l bünyesine sahip oluşu idi. Selçuk’un oğulları, daha babalarının ölümünü müteakip, en zayıf ve buhranlı za­ manlarında bile, kendilerine mensup göçebelerin başında zümrelere ay­ rılmışlardı. ' Selçuk İmparatorluğu kurulurken bu feodal unsurlar da dev­ letin bünyesine dahil oluyor; devlet hânadan âzasmın müşterek malı ve aristokrat diğer Türkmen beyleri de, feodal hiyerarşiye göre, bir takım haklara sahip sayılıyordu. Dandanakan zaferini müteakip devlet kuru­ lurken Tuğrul bey eski Türk hakanı yerine Sultan olmakla, İnanç yabgu ve Çağrı beg de dahil, bütün feodal beyler kendisine tâbi bulunmakla beraber soıı ikisi de kendilerine ayrılan ülkelerde müstakil olarak devleti fiilen üçe taksim etmişlerdi. Tuğrul beg daha başlangıçtan beri bir mer­ keziyetçi devlet vücuda getirmek için çok gayretler sarf etmişti; İbrahim Ymal, Kutalmış ve El-basan gibi Selçuk’un torunlarına bir hâkimiyet sahası bırakmamıştı. Bununla beraber, kabile halinde iken yaşı icabı, hukukan reisleri bulunan amcaları İnanç yabgu ile devletin kuruluşunda ve askerî zaferlerde birinci derecede rolü olan Çağrı bey’i hükümranlık haklarından mahrum etmek kolay ve doğru değildi. Selçuk devleti bu sebeple daha kuruluşunda üçe ayrılmış; Çağrı beg ve İnanç yabgu kendi ülkelerinde Tuğrul bey’den sonra kendi adlarını hutbelerde okutuyor; namlarına sikke bastırıyor; kapılarında n ö b e t (nevbet) çaldırıyor; başlarında çetr (hükümdarlık alâmeti olup aslında Türkçe çadır) taşıyor; kendilerine mahsus hükümet idâresi ve ordulara sâhip bulunuyor ve bu suretle fiilî ve hukuki bütün hâkimiyet haklarını ellerinde tutuyorlardı . Tuğrul bey’deıı beri merkeziyetçi bir devlet ma-


kinesi kurmak gayretleri feodal beylerin mukavemetleri ve isyânları ile karşılaşmış idi. Bu sebeple feodal aıı’aneııin dayanağı olan Türkmen bey­ leri aristokrasisinin nüfûzu tedricen kırılmış; yerlerine kölelikten yeti­ şen Türk emîıieri kumandan ve valiliklere yükseltilmiş; Tuğrul beg ile Çağrı beg’e aid mîras Alp Arslan’a intikal ederek ve Inaııç yabgu’nun hâkimiyetine nihayet verilerek İmparatorluğun birliği kurulmuş ve on­ lara aid hâkimiyet hakları bir daha kimseye balışedilmemiştir1. Lâkin Büyük Selçuk sultanlarının ciddî mücâdelelerine rağmen devleti hânedan âzasııım müşterek malı kabûl eden Türk s i y a s î hukukunun kud­ retini yıkmak, saltanat mîrası usulünü değiştirmek mümkün olmadığın­ dan her sultanın ölümü bir taht kavgasına, mücâdele veya parçalanma­ lara fırsat veriyordu. Osmanlılaı* müstesna olmak üzere, az çok bütün Türk devletlerinde ve küçük Anadolu beylerinde bile devletin hânedan âzasınm müşterek malı olma hukukunun devamı bu an’anenin ne kadar kudretli olduğunu göstermiştir. Sultanların hayatlarında taht vârislerini tâyin maksadiyle veliahd göstermeleri bile durumu değiştiremiyor ve onun irâdesi hukukî bir mesnet olamıyordu. Hakan (kağan) ve imparator karşılığı kullanılan “Sultan”2 unvanı bu mânayı Selçuklular ile birlikte kazanmış ise de bu en yüksek otorite ile dahi Selçuk sultanları hiç bir zaman Sasanı, Bizans ve hattâ Gazne hükümdarları gibi mutlak bir sultayı temsil etmemişler; melikler, beyler ve emîrler üzerinde ancak bir derece farkiyle en yüksek makama sahip bulunmuşlar ve eski Türk kağanları durumunda kalmışlardı. Merkezi­ yetçi gayretlerle Türkmen beyleri yerine geçen köle emîıier de yine bu feodal esaslara göre mevki almışlardı. Hânedana mensup şehzâdeler müstakil devlet kurmakta veya saltanatı ele geçirmekte ne kadar hak sâhibi idiyse ona mensup Türkmen bey ve askeri de bu uğurda mücâde­ leye girişmekte kendilerini o şekilde vazifeli sayıyorlardı. Selçuk’un oğul­ ları ve torunları hâkimiyet dâvasına giriştikçe bunlara tâbi bey ve boy­ lar da sonuna kadar kendilerine sadakat göstermiş ve mücâdele yapmış­ lardı. Selçuk ve Gazne sultanları, Türkistan hakanları ile diğer tâbilerin dereceleri yükseldiği ve bu sebeple de Sancar’m hepsinin üstünde metbu bir mevkide bulunarak “ E n B ü y ü k S u l t a n ” (Sultan ul-A’zâm) unvanını ve makamını kazandığı zamanda da bu en yüksek otorite yine mutlak hükümdar hüviyetini kazanmamıştır. Sert kâidelere göre kurul­ muş Ortaçağ Avrupa feodalitesi cemiyet nizâmı için ne kadar uyuştu­ rucu olmuş ise Selçuk feodalizmi de o derece siyasî buhranlara sebebiyet 1 Bak. II, 2. 2 ÎA. Sultan maddesine bak.


236

Selçuklular Tarihi

vermişti. Bununla beraber berikisi kudretli şahsiyetlerin devletin başına geçmesine imkân veriyordu. Nitekim Selçuk devletinin kudreti Tuğrul beg, Alp Arslan, Melikşâh, Nizâm ül-mülk ve Sancar gibi büyük şahsi­ yetlerle mümkün olmuş; onların ölümleri ile İmparatorluğun sarsılması ve yıkılması da bu feodal bünye ile kolaylaşmıştır. Bu münasebetle Sel­ çuklu feodalizminin sâdece siyasî olup İçtimaî bir mahiyet arzetmediğini de hatırlatmalıyız. Sultan Sancar’m müstesna şahsiyetine ve kudreti­ ne rağmen Melikşâh’m ölümünden sonra husule gelen siyasî buhran onun zamanında da tesirini göstermiştir. Böylece Büyük Selçuklu İmpa­ ratorluğu kuruluşundan Melikşâh’m ölümüne kadar (1040-1092) Yükse­ liş ve Azamet devrini, Sancar’m ölümüne kadar (1092-1157) Duraklama ve II. Tuğrul’un ölümüne kadar da (1157-1194) İnkıraz devrini yaşayarak tarihe intikal etmiştir. Bununla beraber bu inkıraz sadece Büyük Selçuk hanedanına ait olup onun yerine geçen atabegler ve sultanlar onun adamları, emirleri, askerleri, müessese ve an’aneieriyle vücut buluyor ve fiiliyatta Selçuk devri devam diyor; Türkiye Selçukluları ise amcazâdelerinin yıkılışından sonra yükseliş devrine girmiş bulunuyordu. Selçuk devletinin kuruluşundan sonra Şeriâtm İslâm birliğinin reisi (Emîr ül-Mtfmirıîn) olarak kabûl ettiği halife yanında bir de sultan mey­ dana çıkmış ve yüksek hâkimiyet bu iki makam arasmda taksim olun­ muştur. Filhakika din işleri halifeye, dünya işleri de sultana intikal et­ miştir. Böylece dinî ve manevî bakımdan sultan nasıl halifeye bağlı idiy­ se siyasî bakımından aynı şekilde halife de sultana bağlı bulunuyordu. Bu sebeple emîr, melik ve hükümdarlara siyasî hâkimiyet fermanları, temlik menşûrları halife ile sultanın müşterek tefviz ve tasdikleri ile bir­ likte cereyan ediyordu. Şeriâtm, din ve dünya işlerinde, müslümanlarm başı tanıdığı halifenin yanında, sultanın meydana çıkmasiyle, İslâm si­ yasî hukukunda bir değişiklik husule geliyor ve iki otorite kurulmuş olu­ yordu. Bu, yalnız siyasî hâkimiyetin verilmesi veya tanınmasında değil, Şam atabeği Tâc ül-müluk Böri’nin sahipsiz kalan arazinin satılması için şer’î bir müsaade elde edebilmek için hem halife ve hem de sultan Mahmûd’dan bir vesîka alması (bak. s. 198) hâdisesinde görüldüğü üzere, umumî hukuk sahasında da kendini göstermiştir. Böylece halifelik çök­ mekte olan mevkiini Selçuklular sayesinde kurtardıktan başka manevî otoritesini de bütün îslâm dünyasına hâkim kılıyor; sultan da hilâfet makamiyle siyasî kudretine yeni bir destek elde ediyordu. Selçuk sultanla­ rına verilen “Kasım emîr ül-Mü’mirıîn” (Halifenin ortağı) unvanı da bu iştirakten doğuyordu. Selçuk hanedanı, muahhar Osmanh hânedanı gi­ bi, menşei, İslâmiyete hizmetleri ve bu sıfatlan doiayısiyle, Türk-İslâm dünyasında kudsîyet kazanmış; asırlarca saltanatın Selçuk so3?una aidi-


yeti hiç bir tereddüt ve münakaşa mevzuu olmamış ve Büyük Selçuklu­ ların inkırazından sonra da T ü r k i y e Selçuklu hânedanı bu kudsî mevkiini muhafaza etmiştir. Abbasî halifeleri, siyasî buhrandan fayda­ lanarak, maddî otoritelerini kurmağa çalıştıkları zamanlarda zayıf Sel­ çuk sultanları bile yine sultanlık hukukunu korumakta (Bak. V. 8) çok titiz davranmışlar ve halifeyi dinî işler dışına çıkmamağa zorlamışlardı. Buveyhliler zamanında ise halifenin hem maddî ve hem de manevî kud­ reti kalmamış ve daralmıştı.

2. A skerî ve İdarî M ü esseseler

Selçukluların Türk-İslâm unsurlarını birleştirmek suretiyle kurdukla­ rı yeni müesseseler arasmda a s k e r î i k t â sistemi en mühimmini teş­ kil eder. Gerçekten Selçuk devleti, daha kuruluş devresinde, göçebe feo­ dalizmine göre, hâkimiyet sahalarına ayrılırken bu taksimin ikta ıstılahıyle ifade edilmesi Türk ve îslâm unsurlarının bu müessesenin doğu­ şunda nasıl imtizaç eylediğini açıkça meydana koymaktadır. Gerçekten İslâm dünyasına aid bulunan iktâ usûlü Selçuklular devrinde Türk as­ keri ve İdarî feodalizmine göre tamamiyle yeni bir mahiyet almıştı. Sel­ çuklular askerlerini imparatorluğun her tarafına dağıtarak toprak vergi­ lerine (mâl-i hakk) bağlı bir ordu vücuda getirirken devletin temelini teşkil eden bir kısım Türkmenlerin geçimlerini temin ediyor ve memle­ ketin imârına ve idaresine de yeni bir imkân buluyorlardı. Gerçekten iktâlar babadan evlâdına intikal etmekte ve istihsâlin artması nisbetinde gelirlerinin de artacağı için iktâ sahiplerini memleketin imârına teşvik eylemekte idi. îktâ sâhipleri vilâyetlerde devletin memuru durumunda olduklarından merkezî hükümetin murakabe ve teftişleri doiayısiyle halktan kanunun tâyin ettiği vergilerden başka bir talepte bulunamaz­ lardı. Böylece kaynakların tesisini Selçuklulara ve hususiyle büyük vezir Nizâm ül-mülk’e atfettikleri bu askerî iktâlar sayesinde Selçuk devleti maaş ödemeden büyük bir orduyu beslemekte, mühim bir Türkmen nü­ fûsunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmekte ve istihsalin artma­ sına, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idari bir kadroya da sahip bulunmakta idi. Kaynaklar bu iktâlarm devlet ve memleket için hizmet ve faydalarını belirtirken bunların eski devir iktâlarmdan farklı olduğu­ nu ve bu sebeple bir yenilik getirdiklerini de kaydederler. Filhakika kay­ naklara göre, Selçuklular, kurulduğu bölge doiayısiyle, Gazne devleti teş­ kilâtından bir çok iktibaslarda bulunmakla beraber Gazneliler’de ve Bu­ veyhliler’de askerlere iktâ değil maaş verilirdi. Buveyhliler devleti Türk


askerlerine maaş vermekte güçlük çektiği için bazan onun karşılığında kumandanları vilâyetlerin vergilerini kendi hesaplarına toplamaya me­ mur eder ve bu vilâyetleri bu suretle yıllık olarak iktâ ederdi. Bu devre ait bu iktâlar bu hüviyetiyle askerlerin toprağa bağlı bulundukları Sel­ çuk iktâından çok farklı olup hakikatte bir iltizam (muhata a) usûlünden ibâretti. Bu sebeple halk ile ilgisi ve menfaat birliği olmayan askerler vilâyetlerin harap olmasına ve halkın ezilmesine âmil oluyorlardı, ki kay­ naklar Selçuk askerî iktâımn hizmet ve faydalarından bahsederlerken eski devrin bu hüviyeti taşıyan iktâlarııım zararlarını da belirtirler. Türkmen beylerine, mensupları (askerleri) ile birlikte oturup, dev­ lete hizmet edecekleri bu iktâlar verilirken bu vâsıta ile devletin feodal bünyesi de -yalnız yüksek seviyede bir hâkimiyet esâsına değil bütün memleketlere yayılmış oluyordu. Gerçekten Selçuk su İl ani arının merke­ ziyetçi bir devlet kurma gayretleri sadece yüksek makamlara yönelmiş ve Türkmen beylerinin nüfûzunu kırma ve Oğuz aristokrasisi yerine Türk köle sistemini yerleştirme teşebbüslerine rağmen bu feodal bünye­ de bir değişiklik olmamıştır. Zira kendilerine geniş vilâyetler verilen emirler iktâları dâhilinde maiyetlerinde çok defa 1000 süvari askerin üs­ tünde bir kuvvetle küçük bir hükümdar gibi idiler. Büyük iktâ’ (timar) a müsaade etmeyen Türkiye Selçuklularından ve Osmanlılardakinden fark­ lı olarak da bu iktâ sâhipleri maiyetlerindeki askerlerin yalnız âmiri de­ ğil aynı zamanda hâkim ve efendileri bulunuyorlardı. Bazan da idari ve adlî geniş selâhiyetlerle muhtar bir durumda idiler. Hattâ ilk devirde bu ülkelerde bazan iktâ sahipleri de namlarına para bastırmak, hutbe okutmak ve kapılarında nöbet çaldırmak suretiyle feodal bünyenin bü­ tün hususiyetleri tecelli ediyordu. Halbuki Türkiye’de büyük ve feodal mahiyette iktâlara müsaade edilmemiş; vilâyet askerleri başında bulu­ nan S ü - b a ş ı (Ser-leşker) 1ar o vilâyetin ve askerlerinin sâhibi ye efen­ disi değil sadece âmirleri idiler. Eskiden iktâ tefvizleri halifenin huku­ kundan idi ve Buveyhî’ler Abbasîleri siyasî iktidardan mahrum bir göl­ ge haline getirdikleri zamanlarda bile bu haklarım kullanıyorlardı. Fa­ kat Selçuklular zamanında iktâ işleri tamamiyle sultanın hukukuna ait ve dünyevî sayıldığından halifelerin tevfiz ve tasdikleri bahis mevzuu değildi; Hattâ halifeler bile sultanların verdikleri iktâlar ile geçiniyorlar­ dı. Yalnız siyasî hâkimiyet bahis mevzuu olunca meliklik ve emirlik men­ şurları halife ve sultanların müşterek tefvizine bağlı idi. Bu feodal hüvi­ yetleri dolayısiyle büyük iktâlarda kaza işleri devletin baş kadısının emîr ve murakabesinde olmakla beraber Şeriât dışı dâvalar iktâ sahiplerine bağlı D î v â n - i m e z â l i m (Dar al~‘û,dl) müessesesinde görülüyordu. İktâlara ve askerlere müteallik işlere bakan bu idari hâkimlere Hârizm-


şahlar ve Moğollar devrinde Türkçe, sıra üe, Yolak ve Yargucı adı veri­ liyordu. X II inci asır başlarından beri Karahanlılarda, Selçuklularda ve daha sonraki devletlerde meydana çıkan O r d u k a d ı l ı ğ ı (jKadjt al asâkir) bu Türk müessesesinin İslâmî bir şekil almasından başka bir şey gözükmüyor3. Büyük Selçuklularda, en kudretli zamanlarda 400.000 (Türkiye Sel­ çuklularında 100.000) kişiye baliğ olan Türk ordusu (merkez kuvveti 46.000, Türkiyede 12.000) bu feodal esaslara göre imparatorluk ülkelerine da­ ğılmış bulunuyordu. Selçuklular, eski devirlerden farklı olarak, memleket­ tin menfaatlerini ahenkleştiren bir iktâ idaresi sayesinde kudretli bir as­ keri ve İdarî teşkilâta sahip olmuşlardı. Lâkin devletin umumî feodal bünyesine uygun olan bu büyük iktâların sâhipleri zayıf zamanlarda taht kavgalarına, şehzâdelerin mücâdelelerine karışmakla veya kendi hâki­ miyetlerini kurmağa uğraşmakla siyasî buhran ve parçalanmalara sebe­ biyet veriyorlardı. Melikşâh’tan sonra başlayan büyük mücâdelellerde bu husus bâriz bir şekilde kendini gösterir.

3. Atabeglik ve Hatunların Siyasî Rolü

Selçuklularla birlikte îslâm dünyasına gelen ve onlardan Gaznelile­ re, Gürcülere ve daha sonraki devletlere intikal eden müesseselerden biri de A t a b e g l i k müessesesi idi. Devlet hânedan mensuplarının müşterek malı olduğundan şehzâdeler daha küçük yaşlarda eyâletlere Melik olarak gönderiliyor; kendilerini yetiştirmek ve işlerini idare etmek üzere onlara birer Ata-beg tâyin ediliyordu. Şehzâdeler büyüdükten sonra da onların veziri, kumandanı veya müsteşarı olarak kalan bu Atabegler4 şehzâdelerin devlet adamı olarak yetişmelerinde ne kadar fay­ dalı olmuşlarsa onları sultanlığa veya hâkimiyetlerini genişletmeğe kış­ kırtmak ve o sayede kendi mevkilerini yükseltmek maksadiyle sebebiyet verdikleri sarsıntılar doiayısiyle de o derece zararlı olmuşlardı. Ata-begler şehzadelere kızlarını vermek veya onların analariyle evlenmek sure­ tiyle de kudretlerini arttırıyor; fiilî hükimiyeti ellerine alıyor ve İmpara­ torluğun sarsılmasiyle de müstakil devletler kuruyorlardı. Ata-beglik müessesesinin bu tekâmül icâbı Tuğ-tekin tarafından Şam Ata-begleri veya Böriler (1104-1154), İmâdeddin Zengî’nin kurduğu Musul ve Halep Ata-begleri (1127-1233), Azerbaycan Ata-begleri veya İl-deııizliler (1146-

3 Bak. Osman Turan, İktâ, ÎA, VI, s. 949-959 ve aşağıda, s. 254. 4 Bak. F. Köprülü, Ata, ÎA.


1225), Fars Ata-begleri veya Salgurlular (1194-1286) ve şâir tarihte mü­ him mevkii olan devletler teşekkül etmiştir. Türkiye Selçukluları devleti feodal bir bünyeye sâhip olmadığı için Ata-beglik burada daha farklı bir tekâmül takip etmiş5 ve Memlûklerde de, menşeindeki askerî vazifesi münasebetiyle, ordu kumandanı (Atabek al-‘asâkir) olmuş; orada ve Os­ manlIlarda bu müessese de atabeg yerine “lala” adı ile devam etmiştir. Selçuk İmparatorluğunda hatunların rolü ve hususiyle Melikşâh’ın zevcesi Terken Hatun’un siyasî ihtirasları da devletin parçalanması âmil­ leri arasmda bulunmaktadır. Eski Türk hukukunda kadın çok yüksek bir mevkie ve siyasî haklara sahipti. Gök-Türk kitabeleri “Türk Tanrısı T ü r k m i l l e t i y o k o l m a s ı n diye babam İl-teriş Kağan ile anam îl-bilge Hatun’u gönderdi” ifâdesiyle kadının yükse mevkiini meydana koyar6. îslâmiyetin kabulüne, Karahanlı ve Selçuklu hükümdarlarının imanlı müslüman olmalarına rağmen kadın hukukunda hiç bir değişiklik olmamış; kadınların siyasî rolleri, İçtimaî ve hukukî mevkileri asırlarca devam etmiştir. Nitekim göçebe hayat ve düşüncelerini en güzel bir su­ rette aksettiren Dede Korkut kitabı XV inci asırda da erkek-kadm ya­ şayış ve münasebetlerinde mühim bir fark gösterm ez. Türklerde kadı­ nın hukukî ve İçtimaî durumuna dâir tarihî kaynaklarda ve etnografik eserlerde bol malzeme vardır. Nizâm ül-mülk’e göre Acem hü­ kümdarları zamanında kadınların devlet işlerinde bir tesiri olmazdı. Türkistan Hanları bütün devlet işlerinde hatunlarla müşâvere eder ve onların fikirlerini diğerlerine üstün tutarlardı. Türkmen (Selçuk) pâdi­ şâhları da bu yolda gitmişlerdir. Bu sebeple vezirler hatunları memnun etmelidirler7. Selçuk hatunları arasmda Tuğrul beg’in zevcesi Altun-can, Alp Arslan’m hemşiresi ve El-basan’ın karısı Gevher, Melikşâh’ın zevcesi meşhur Terken, Mehmed Tapar’m zevcesi Gevher ve “Y e r y ü z ü m e l i k e s i ” unvanını taşıyan Sultan Sancar’m hatunu Terken8 bun­ ların meşhurları olup kendilerine ait iktâlara, divan teşkilâtına ve asker­ lere sahip idiler. Fakat yukarıda bahsettiğimiz üzere9 bunlar arasında Melikşâh’m zevcesi Karahanlı Terken Hatun devletin uğradığı buhranda bi­ rinci derecede âmil olmuştu. Karahanlılara ait olan Terken unvanının as­ lında bir isim olmayıp melike (prenses) mânasında ve bu telâffuzda ol5 Bak. Osman Turan, Selçuk vakfiyeleri, Belleten XLV (1948), s. 36. 6 W. Thomsen, Moğolislanda Türkçe kitabeler, TM, III, s. 100. 7 Vasâyâ, 71b. Türklerde kadm hukuku ve kadınların siyasî ve İçtimaî roılleri hakkında tafsilât için bak. Cihân hâkimiyeti mefkuresi tarihi, 1, s. 126-133. 8 îbn Funduk, s. 250, 269. 9 Bak, V, 1.


duğu artık isbat edilmiş ve ilim alemince de kabul olunmuştur10, Hârizm­ şâh Alâaddin Mehmed’in anası Terken Hatun ise, mensup olduğu KıpçakKanglı kabilelerine dayanarak, oğluna karşı siyasi bir rakip vaziyetinde idi. İranlı ve Arapların zihniyetine aykırı düşen bu durum karşısında Ni­ zâm ül-mülk eserinde kadınların devlet ve hükümdarların işlerine müda­ halelerinin tehlikelerine ihtiyatlı bir dil ve bol hikâyelerle işâret eder11. Feodal bünye yanında hatunlara! da devletin parçalanmasında mühim bir rolü olmuştur.

4. Selçuklu Devrinde Din ve Mezhepler

Selçuklular, Afrika dışında, bütün îslâm dünyasına ve fethedilen Ana­ dolu’ya hâkim olarak siyasî birliği kurdular. Tesis edilen medreseler, kü­ tüphaneler, zâviyeler ve bunlara, mensuplarına yapılan vakıflar sayesin­ de bir ilim ve kültür ordusu da vücuda getirerek askerî ve siyasî kudret­ lerini yükselttiler; İslâmm ve kendi devletlerinin iç ve dış düşmanlarını bertaraf ettiler. Bununla beraber müfrit Şi’îlerle Sünnîler arasmda oldu­ ğu gibi Sünnî mezhepler arasında da bazı gerginlikler devam etmiştir. Tuğrul bey’in zamanında veziri ‘Amîd ül-mülk, sultanın mezhepler ara­ sındaki felsefî esaslara yabancı bulunmasından faydalanarak, A ş ’ a r î 1 e re karşı, daha ziyâde siyasî rakiplerini bertaraf etmek gayesiyle, giriştiği mücâdele onun azli ve Nizâm ül-mülk’ün yerine gelişi ile niha­ yet buldu12. Fakat bir müddet sonra da gerginlik Aş’arîler ve Hanbelîler arasmda devam etmiştir. Filhakika İmam Kuşayrİ’nin oğlu Ebû Nasr, 1077 (469) de, Hac’dan dönerken Bağdad’a uğrayıp Nizamiye’de vaazlar veriyor; Aş’arîlerin üs­ tünlüğünü, Hanbelîlerin dar düşüncelerini ve tecsime vardıklarım izah ediyor; Yahudilerin, maddî menfaat mukabilinde de olsa, îslâm olmalarım memnuniyetle karşılıyordu. Bu tenkitlere dayanamıyan mutaassıb Han­ belîler bu Yahudi mühtedileri “rüşvetin müslümanı” diye alay mevzuu yapıyor ve Aş’arîlere saldırıp adam öldürüyorlardı. Vaziyeti öğrenen Ni­ zâm ül-mülk Nizamiye müderrisi Ebu İshak Şirazî’ye mektup yazarak sul­ tanın ve kendisinin bir mezhebi himâye ve mezhebler arası bir tefrik si­ yâseti gütmediklerini, Nizâmiye’nin sadece ilmin korunması ve yükselme­

10 Bak. Osman Turan, T erk en unvant hakkında, Türk Hukuk Tarihi dergisi, Ankar 1944, I, s. 67-73. 11 Siyâset-nâme, s. 156-164. 12 Bak. M. Şerefeddin, Selçuklular devrinde M ezâhib, TM, I, 101-108.


si gayesiyle açıldığım, Ahmed bin Hanbel’in de imamlar arasında bu­ lunduğunu hatırlattı ve bu münasebetle de Halifenin veziri Fahr üd-devle, 1078 de, azledildi. Bu durum karşısında bütün vaizler dîvânda toplana­ rak vaazlarında usûl ve mezheplere girişilmemesi kararlaştırıldı ve 1080 de bu husus bir disipline alındı13. Mezheb ihtilâflarının bulunduğu baş­ ka yerlerde ve meselâ Esterâbâd’da da kadının izni olmadıkça kimsenin vaazına müsaade edilmiyor ve böylece devlet mezhep mücâdelelerini Ön­ lüyordu14. 1082 (475) yılında Mağrip’den gelen, mezhep itibariyle de Şâfiî ve Aş’arî olan, Ebülkasım el-Bekrî Nizâm ül-mülk tarafından kendisine ma­ aş bağlanarak Bağdad’a gönderildi. O, vaazlarında Ahmed bin Hanbel’i medh, fakat Hanbelîleri zem ediyordu. Bu da Hanbelîleri kışkırtmış ve kadı Abdullah Damganfnin evi bir ilmî münakaşa esnasında basılmış ve kitapları yağma edilmiştir. Bu gerginliğin devamı dolayısiyle Halife, Ebu îshak Şirâzî ile Ebu Bekir Şaşî’yi Melikşâh’a gönderdi. Bu büyük şah­ siyetler her geçtikleri beldede tâzimle karşılanıyor ve teberrüken rikâbiarına el sürüyorlardı. Sultan Melikşâh ve veziri Nizâm ül-mülk huzurun­ da onlarla İmam ül-Haremeyn Ebuî-M a‘âlî Cüveynî arasmda cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün fikir ve istekleri kabûl edildi. Nizâmiye’de Aş’arîlik hakkında vaazlarına müsaade edildi ve bir hâdisenin önlenmesi için de medresenin kapılarına T ü r k m u h a ­ f ı z l a r ı kondu15. Böylece devlet, İçtimaî nizâm ile birlikte fikir ve din hürriyetini temine çalışıyordu. Selçuklular Sünnî mezhepler arasında olduğu gibi mutedil Şi’îlere karşı da bir tefrik siyâseti takip etmiyor; seyyidleri, şerifleri himâyesinde bulunduruyor; Alevîlere hankâh ve hattâ medreseler inşâ ediyorlardı. Böylece Halifelere küfretmeyen mutedil Şi’îler, Alevî bir müellifin ifâde­ siyle, “C i h â n a h â k i m G â z i T ü r k l e r ” sayesinde tam bir hürriyet ve himayeye mazhar idiler. Bu devirde Suriye, Halep, Küfe, Kum, Kaşan, Mazandaran, Taberistan, Gürgan, Dehistan ve hattâ Sün­ nî hilâfet merkezi Bağdad Şiîlerin kesafet teşkil ettikleri yerler idi. Sel­ çuk sultanları ve beyleri büyük Şiî imamlarının türbelerin ziyaret ve in­ şâ ediyorlar; âyîn ve merasimlerinde bulunuyorlardı. Bu mutedil Şiîler ile diğer mezhepler arasında da, ara-sıra, gerginlik ve mücadeleler baş-

13 İbn ül-Cevzî, VIII, s. 305, 307, 312, 326; ibn ül-Esîr, X, s. 36, 37. 14 Atebet ül-ketebe, s. 52. 15 İbn ül-Cevzî, IX, s. 3-4; İbn ül-Esîr, X, s, 42-43; imâdeddin, s. 52; George Makdîsî, îb n ‘Aqîl, Damas 1963 s. 351-374.


gösteriyor; fakat bu kadan İçtimaî ve siyasî nizâm için bir mesele teşkil etmiyordu. 1165 (560) de Şi’î Abd ül-Celil Kazvinî tarafından yazılan Kitab un-Nakz adlı eser bu hususta çok mühim yeni malzeme vermektedir16. Müfrit Şi’î ve Bâtınî faaliyetleri bu mutedil Şi’îler arasında tesir icra ediyor ve câhil halk iğfal ediliyordu. Mısır Fatımîlerinin gönderdiği dâ’î veya propagandacılar ifsad ve kışkırtma gayretlerinden geri kalmıyorlar­ dı. Melikşâh Artuk beyi, 1078 de, Bahreyn’e göndererek orada kökleşmiş bulunan Karmatîlefi tenkil etmişti17. Fakat bu muhit yine de Bâtınî faa­ liyetlerine elverişli idi. Mısır’dan gelen bir kimse Basra taraflarında Karmatî zemini üzerinde M e h d i l i k iddiasiyle meydana çıkmış ve 10.000 kişilik bir kuvvet teşkil ederek 1090 (483) senesinde Basra şehrini yağma etmiş ,ve yangına vermişti. İslâmm ilk vakıf kütüphanesi bu yan­ gında yok olmuş; Melikşâh’m yaptırmış olduğu su tesisleri ve kanallar da tahrip edilmişti. Bağdad şahnesi Gevher Âyîn âsileri temizledi; yalancı Mehdi’yi Melikşâh’a gönderdi ve Bağdad’ta halkın hakaretleri arasında asıldı18. Bağdad’da, 1081 (473) de, basılan gizli bir cemiyet Bâtınî faaliyetle­ ri bakımından daha dikkate şabandır. İbn al-Resûlî ve Abdülkadir al-Hâşimî adlı iki kişiden birincisi Futuvvat hakkında bir eser yazarak onun faide ve faziletlerini izah ediyor; İkincisi de “Feteyân kâtibi” unvaniyle cemiyeti idare ediyor, âza topluyor ve onlara menşur veriyordu. Bunlar toplantılar tertip ederek her beldeye ve Medine’de Mısır hadımına mek­ tuplar gönderip bu yeni tarikate davetler yapıyordu. Bunların Bâtını olup Şi’î halifesi nâmına dâvette bulundukları ve metrûk bir mescidi, toplantı yeri yaptıkları dîvâna (hükümete) ihbar edilince oraya zabıta kuvvetleri bir baskında bulundu. Reisleri yakalandı; diğerleri kaçtı. Ele geçen ve­ sikalar akidelerini, Bâtınî olduklarını ve siyasî emellerini meydana koyu­ yordu. Bu durum sabit olunca aleyhlerinde bir fetvâ da çıkarıldı19. Abbasî Halifesi Nâsır li-dinillah (1180-1225) tarafından,, kurulan Futuvvet teşkilâtı Süıınî esaslara dayanmakla, Bâtmîlere, Mısır Şiî Hilâfe­ tinin yıkıcı teşkilâtına ve siyasî rakiplerine karşı tesis edilmekle beraber yine' de o menşeden gelen unsurları ihtiva ediyordu. Bu sebeple devrin bazı âlimleri bu tesisin aleyhinde fetvâ çıkarmışlardı. Fakat halife de mu­ kabil bir fetvâ ile kurduğu ve devrin hükümdarlarını içine aldığı bu teş­ 1« 17 18 19

Tahran 1331, s. 47, 54, 81, 220, 473, 493. Ali Sevim, Belleten XC IV (1 9 6 0 ). İbn Ül-Cevzî, IX , 5 3 , 85; îbn ül-Esîr, X , 63; îbn Kesîr, X II, 137. ibn ül-Cevzî, VIII, 326-327; ibn Kesîr, X II, 121.


kilâtı müdafaa etmiş ve onunla siyasî mevkiini kuvvetlendirmeğe çalış­ mıştır20. Bununla beraber Futuvvet teşkilâtı asıl Selçuk Türkiyesüıde yer­ leşmiş; Türk İçtimaî, İktisadî ve buhranlı zamanlarda da siyasî hayatında büyük bir mevki işgâl etmiş ve bilâhare Osmanlı esnaf teşekküllerinin de esası olmuştur21. 5. Selçuklular ve Bâtınîier

Selçukluların siyasî kudretlerine, ilmî ve kültürel gayretlerine rağmen yine de bu Şi’î faaliyetlerin eksik olmaması müfrit Şi’î (Gulâti-şî’a) ve Bâtmîlerin cemiyet bünyesinde ne derece işlemeğe çalıştığını ve nasıl si­ yasî fırsatları beklediklerini göstermektedir. Fakat Selçuklular tarihinde müfrit Şi’î adı’ altında vukubulan yıkıcı hareketler arasında en mühimini, şüphesiz Haşan Sabbâh tarafından kurulan Bâtınî (İsmâ’ilî) teşkilâtı idi. Haşan Sabbâh Sasanîler zamanında îran’ı alt-üst eden komünist Mazdak mensuplarının îslâm devrinde Hurremî, Karmatî ve şâir adlar altın­ da zuhur eden fırkaların bir devamı olup îslâmiyeti, İçtimaî ve siyasî ni­ zamı yıkinak gâyesini güdüyordu. Melikşâh’ın cihân hâkimiyeti teşeb­ büsü sırasında meydana çıkan Haşan Şabbâh mutedil Şi’î hüviyetiyle gö­ zükmekte ve sadece İ m â m e t (Halifelik) meselesi ile meşgul oldu­ ğunu iddia etmekte, fakat Kur’anm b â t ı n î mânası (Bâtınîlik tâbir; buradan gelir) üzerinde durarak onu ve îslâmiyeti tahribe çalışmakta idi. Nizâm ül-mülk eserinde Melikşâh’a tavsiyelerde bulunurken Tuğrul beg ve Alp Arslan’m islâmiyete yaptığı hizmetleri anlattıktan sonra22 Haşan Sabbâh ve Bâtmîler hakkında: “Selçuk devletine ve hususiyle Cihân’m efendisine (Melikşâh’a) yaptığım hizmetler malûmdur. Her devirde ve ülkede hükümdarlara karşı âsiler çıkmıştır. Lâkin hiç bir R â f i z î mezhebi B â t ı n î i e r k a d a r m e ş ’ u m olamaz. Zirâ onların gayesi î s l â m i y e t i v e b u d e v l e t i f e s a d a vermek­ tir; kulaklarını ve gözlerini bir sesin çıkmasına ve bir hâdisenin zuhuru­ na dikmişlerdir, ilk fırsatta ve felâkette kulübelerinden fırlayacak olan 20 İbn ül-Verdî, IL 128-129; İbn ül-Fuvatî, s. 257; Goldziher I. ZDMG, LXXIII

(1919) s. 127. ' 21 Henüz lâyikiyle tetkik edilmeyen bu mühim teşkilât hakkında şimdiilk Bak. F. Köprülü, İlk Mutasavvifler, İstanbul 1918, s. 237-242; Abdülbaki Gölpmarlı, îslâm ve Türk illerinde futuvoet teşkilâtı, İktisat Fakültesi mecmuası, 1-4, XI; G. Salinger, W as the Futuwa an oriental Chivalry, Proceedings of the American philosophical society, XCIV (1950), s. 480-493. 22 Bak. III, 14. Bâtmîler ve Mezdekilerin İslâm dünyasında yayılış ve tesirleri, Komünist hayat ve fikirleri hakkında da bak. Cilıân hâkimiyeti, I, s, 170-172.


bu köpekler Râfizî mezheplerini yayacaklar ve her şeyi yıkacaklardır. Bu sahtekârlar müslümanlık iddiasında görünürler; lâkin hiç bir düşman Muhammed’in dini ve sultanın devleti için onlar kadar tehlikeli ve korkunç değildir. Ben öldükten sonra b ü y ü k ve m ü m t a z i n s a n ­ l a r ı k u y u l a r a attıkları, davul sesleriyle kulakları çınlattıkları ve sırlarını açığa vurdukları zaman bu s ö z l e r i m h a t ı r l a ­ n a c a k ve b u f e l â k e t g ü n ü n d e sultan bütün bu söy­ lediklerimde haklı olduğumu görecektir,, ifadeleri ile kuvvetli imanını ve isabetli görüşlerini meydana koymuş ve söyledikleri aynen vukubularak bir defa daha büyük bir insan olduğunu isbat etmiştir23. Filhakika bu büyük devlet adamı bizzat Batmîlerin kurbanı olarak gittikden sonra Selçuk devleti ve Islâm dünyası da onların fedaîleriyle dehşet verici..çinâyetlere şahit olmuş; bir çok büyük âlim, emîr, kuman­ dan, hükümdar ve halife Bâtm îler tarafından hançerlenmiştir. Bunların başında bulunan Haşan Sabbâh Mısır Şi’î Halifesi Mustansır’ı ziyaretten ve bir çok maceralar geçirdikten sonra kurduğu gizli teşkilâtı 1087 yılın­ da faaliyete geçirmiş; 1090 yılında da Kazvin havalisinde ele geçirdiği Alamût kalesinde yerleşmiştir. B âtın îkrin ilk cinâyetleri Sâve’de bir mü­ ezzini elde etmeğe çalışmak ve onu öldürmekle başlar24. Bu hâdiseyi çı­ karan Bâtınî fedaîleri şehrin şahnesi tarafından yakalandıktan sonra Meiikşâh’m Haşan Sabbâh’a yazdığı ihtar mektubu ve cevabı bize kadar gel­ miştir. Gerçekten Selçuklu sultanı bu mektubunda Bâtınî reisine (Şeyh ut-cabeV e) y e n i bir din k u r d u ğ u n u , bazı dağlı câhil halkı iğfal ettiğini/ İslâm halifelerine ve Abbasîlere dil uzattığını söyle­ yerek kendisini takbih eylemekte, bu dalâletten vaz geçip î s 1 â m i yete dönmesini, aksi takdirde kalenin yerle bir edileceğini ve kendilerinin de temizleneceğini buyurmaktadır. Haşan Sabbâh, cevabında hürmetkâr bir dil ile başlamakla ve müslüman bulunduğunu iddia eyle­ mekle beraber, Abbasî halifelerinin haksızlıklarını ve fenalıklarını say­ mak, Fâtım îlerin gerçek halife olduklarını ileri sürmek suretiyle cüretini gösterdikten sonra sultanı Abbasîler ve Nizâm ül-mülk aleyhinde kışkırt­ makta ve aksi takdirde başka birisinin zuhûr edip bu dinî vazifeyi başa­ racağını söyliyerek sultanı da tehdide yeltenmektedir25. Melikşâh’m elçisi Haşan Sabbâh’a gidince, rivâyete göre, Haşan Sab2:3 Siyâset-nâm e, s. 164-165, yine s. 139-145; Barthold, Turkestan, s. 25. 24 İbn ül-Esîr, X , 308; Ibtı ül-Cevzî, IX, 120; Sibt (îbn Kalanisî), s. 128-129; Abd üi-Celil Kazvînî, s. 334-335; 511-512. 25 Çahâr nâm e-i tarihî, neşr. N. Falsafî, îttila’at mecmuası, Tahran 1329, III, s. 12-13; M. Şerefeddin, îlâhiyat Fakültesi mecmuası, IV (1 9 2 6 ), s. 23-31.


bâh, uyuşturucu maddeler (haşhaş) ile dimağlarını bozduğu fedaîlerine bıçakla veya kaleden kendilerini atmak suretiyle, intihar emrini veriyor; elçiye de sultana bunlardan emrinde 20,000 kişinin bulunduğunu bildir­ mesini söylüyor ve gerçekten de bu manzaranın hikâyesi Melikşah’ı hay­ rete düşürüyordu26. Selçuk sultanı Haşan Sabbâh ve Bâtmîlerin bu cüre­ tini görünce, 1092 de emîr Arslan-taş kumandasında bir kuvveti onlara karşı gönderdi. Mayıs ayında Alamût’u kuşatan Selçuk beyi Eylül’de boz­ guna uğradı. Aynı zamanda Kuhistan Bâtmîlerine karşı Horasan askeri ile gönderilen Kızıl-sarığ da ciddî bir temizliğe girişti ise de Nizâm ül mülk ve Melikşâh’ın ölümleri istenilen neticenin alınmasına imkân ver­ medi27. Melikşâh’ın ölümünden sonra patlak veren siyasî buhran ve Haçlı­ larla başlayan savaşlar, Bâtınılerin kuvvetlenmesine ve fesadlarını ge­ nişletmelerine.-yaradı. Her tarafa gönderdikleri dâ’î ve fedaîlerle teşkilât­ larını yaymağa ve mühim devlet adamlarım, kumandanları ve âlimleri öldürmeğe giriştiler; ajanlarım devlet mekanizması içine, hattâ saraylara ve evlere kadar sızdırıp her tarafı şüphe ve korkuya saldılar. Nizâm ül mülk’ün görüşleri çıkıyor, mümtaz insanlar imha ediliyordu. Aleyhlerin­ de konuşmaktan korkan din ve deflet adamları bu sefer umumî efkârın şüpheleri altında eziliyorlardı. Melikşâh’ın İsfahan dağında sarp bir yer­ de inşa etmiş olduğu Şâh-diz kalesini, 1099 da ele geçirdiler. Horasan ve Huzistan’da da bazı kalelere yerleşerek ticâret ve hac kervanlarını açık­ tan basmağa ve soymağa başladılar; bazı îranlı devlet adamlarını da gizli müttefik yaptılar. Büyük Emîr Çavlı, Kirman hükümdarı ve nihayet Sul­ tan Berkyaruk onlara karşı harekete geçerek pek çok Bâtmî öldürdüler. Cemiyet içinde şüphe ve korku o dereceye varmıştı ki, cinâyetlerini daha fazla Sultan Mehmed Tapar’m ülkelerinde işledikleri için Sultan Berkya-ruk’un düşmanları onu bile Bâtmî temayülünde göstermeğe çalışıyorlar­ dı. Bugün komünizmin kurduğu yeraltı faaliyetleri ile ilgili teşekküllerin yarattığı buhrana benzer bir psikoloji cemiyeti sarmıştı. Haçlıların geli­ şinden faydalanarak Suriye’de yerleşme imkânı buldular ve katillerini ic­ raya devam ettiler. Nihâvend’de meydana çıkan ve câhil köylüleri iğfal eden bir yalancı peygamber de imhâ edildikten sonra Sultan Tapar Bâtmîlere karşı bir cihâda girişti. Selçuk sultanı Tapar 1107 de Şâh-diz kalesini tahrip ve Bâtmîleri katletti. Ele geçen vesikalar vezir Sa’d ül-mülk’ün onlarla münasebetini 26 îbn ül-Cevzi, IX, s. 121. 27 Cuveynî, Cihân-güşâ, GM, II, s. 199-200; T arih-i Güzide, s. 518-519; Abd ül-Celi! Kazvînî, s. 512-513; ibn ül-Esîr, X, s. 109-110; Târih-i Sîstan, s. 386; Mirhand, IV, s. 63-64.


meydana koyunca idam edildi. Bu kaledeki Bâtmîlerin reisi Abdülmelik ‘Attâş’m kaledeki saray uşaklarına muallimlik etmek, saray kızlarına ka­ dın eşyası ve elbise götürmek ve muhafızları elde etmek suretiyle işe baş­ laması Bâtmîlerin metodlannı göstermek bakımından mühimdir28. Bâtm î­ lere karşı kazanılan bu zafer İslâm dünyasında büyük bir sevinç yarattı. Sultan Mehmed’in tuğrasını taşıyan uzun bir fetih-nâme her tarafa gön­ derilerek minberlerde okutuldu ve halka ilân edildi29. Bu, uzun müddet bir cinâyet yuvası haline gelen, kalenin ve Bâtmîlerin nasıl bir ehemmi­ yet taşıdığını göstermektedir. Bu sebeple Attâş’m başı Bağdad’a gönde­ rildi. Bu zamanda Horasan Meliki bulunan Sancar da Horasan Bâtmîlerini imhâya girişti.30 Bununla beraber Haşan Sabbâh ve Alamût Bâtınîleri yerlerinde du­ ruyordu* Bu muvaffakiyetlerden sonra Sultan Mehmed Bâtmîlerin kö­ künü kazımak maksadiyle veziri, Nizâm ül-mülk’ün oğlu, Ahmed ile Emîr Çavlı’yı bunlar üzerine sevk etti. Çavlı, 1109 da, kaleyi kuşatarak pek çok Bâtınî öldürdü. Lâkin kış basınca çekildi. İntikam almağa girişen fedaî­ ler bu sırada Sultan ile birlikte Bağdad’a gelen vezirini bıçakladılar31. Bu seferin muvaffakiyetsizliğe uğraması Bâtmîlerin cüretlerini ve ci~ ııâyetlerini arttırmağa sebep oldu. Bu münasebetle Sultan Atabeg Şîr-gîr, Karaca, Gün-doğdu, ll-kavşut ve Bozan gibi meşhur kumandanlar ida­ resinde mühim bir orduyu Alamût ve diğer kalelere karşı gönderdi. 1117 de başlayan muhasaranın sonuna kadar devam etmesi ve ordunun orada kışlaması için köşkler ve barakalar inşâ edildi; erzak ve teçhizat yığıldı; kalenin dışarı ile irtibatı kesildi; Bâtm îlerin artık açlıktan yok veya tes­ lim olmaları mukadder iken sultanın İsfahan’da, 1118 de, ölümü seferin muvaffakiyetine mâni oldu. Şîr-gîr’e haber vermeden diğer kuvvetlerin 28 Râvendî, 155-161; Reşideddin, s. 6 9 -7 4 ; İmâdeddin, s. ‘91-93; Ahbâr üd-devle, s. 79; İbn ül-Esîr, X , s. 151, 153; Tarih-i Güzide, s. 4 5 4 ; Anonim Selçuk-nâme, s. 23-24; Mirhand, IV, s. 92; "Azîmî, 378. Fahreddin Râzfnin Bâtınîier aleyhinde sus­ ması düşmanlan tarafından gizlice hu mezhebe mensup olduğu ithamlarına uğrama­ sına fırsat vermiş ve bunun üzerine bu büyük âlim Rey’de kürsiye çıkarak aleyhle­ rinde şiddetli vaazlara başlamıştı. F . Râzı’ye talebe olarak işe başlayan bir Bâtınî onu bir gün mutalea odasında, yalnız bularak, hançeri göğsüne dayadı ve ona biı daha Bâtmîler aleyhinde konuşmamasına dair yemin yaptırdı (Dozy, Tarih-i İslâmi­ yet, trc. A. Cevdet, İstanbul 1908, s. 3 9 9 -4 0 1 ). Yine bak. Kiragos, TM. II, s. 147; •L. V. Stroeva, Bâz-pesin-i Hârizmşâh ve Ismâiliyân-i Alamût, Fars. trc. K. Keşâverz, Râhnumây-i kitab, X II (1 3 4 2 ), s. 863-873. v 29 İbn Kalanisî, s. 151-156. • 30 İbn ül-Cevzî, IX, s. 150; İbn ül-Esîr, X , s. 231. 31 îbn Kalanisî, s. 162; îbn üI-Esır„ X , 169; İbn ül-Cevzî, IX 163; Abhâr üddevle, s. 82, ■ 1 ; 1


çekilmesi onun askerlerinin kayıplara uğramasına âmil oldu. Bu sebeple ordunun 2.000,000 dinar kıymetindeki ağırlıkları Bâtmîlerin ellerine geç­ ti. îmâdeddin’in ifadesine göre, bu durum vezir Ebülkasım Dergezînî’nin gizlice Ismâ’ilîlerle münasebeti ve onlara müzaheretiyle ilgilidir. Yâkut da Dergezin halkının hep Mezdekî mülhidler olduğunu söyler32. Bu £suretle Haşan Sabbâh ve Alamût Bâtmîleri kurtularak fesat ve cinayetlerine devam ettiler. Sultan Sancar Horasan Bâtınîlerini imha etti ve 521 de 10.000 kişi Öldürdü33 ise de Alamût ile uğraşmağa fırsat bula­ madı ve burasını Irak Selçuklularına bıraktı. Onlar da saltanat kavgalariyle çok meşgul bulunduklarından bu havalide, Suriye’de, Musul ve D i­ yarbekir taraflarında Türk-İslâm büyüklerine karşı suikasdlarım yürüttü­ ler. İsmâilılerden Celâleddin Haşan (1210-1221) Bâtmîliği terk edip Celâleddin Nev-müslüman adiyle îslâmiyete girdi ve müslüman devletlerle de münasebetlere geçti34, ise de son bakiyeleri Hulagu’nun Alamût’u zab­ tına kadar devam etti. Bâtmîlere H a ş i ş i y y û n (Haşşâşîn) adı, haş­ haş (afyon) kullanmaları ve bu sebeple kolayca cinâyet işlemeleri dolayısiyle verilmişti. Haçlılar vasıtasiyle Avrupaya intikal eden ve garp dil­ lerinde kanlı, katil mânasında kullanılan “assassin” kelimesi ve müştak­ ları Bâtmîlerin hüviyetlerini ve ne derece korkunç olduklarını gösteren en güzel vesikalardan biridir. Kaynakların Haşan Sabbâh hakkmdaki bazı kayıtları ve Melikşâh ile mektuplaşmaları üzerinde fazla şüpheci davramldığma da işaret etmek yerindedir35. 6 . Selçuklular ve Gayrı Müslimler

Türkler Islâmdan önce, Gök-türk, Uygur ve Hazar hanları idaresinde kendilerine sığman yabancı din mensuplarını himâye ediyor; bizzat ken­ dileri de bu dinlere giriyor ve bir çok dinlere bağlı olarak, bir arada ce­ maatler halinde, ahenk içerisinde yaşıyorlardı36. Selçuklular Yakın Şarkta ----------------------- -----------

3 '

i

. !

;

32 Cüveynî, II, 212; îmâdeddin, s. 90-91, 117; İbn ül-Esîr, X , s. 186-188; Tarih-i Güzide, 456; Anonim, 25; Zekeriya Kazvini, 397; Yâkut, III, s. 451. 33 îbn ül-Esîr, X, s. 231. 34 Bak. Resmî vesikalar, s. 106-108. 35 Bunlar hakkında yine ÎA. deki Bâbek, BâUnîler, Haşan Sabbâh, Haşşâşîn, îsmâ’ilîler (B. Lewis, The Origins of Ismâ’ilism, Cambridge 1940) maddelerine de ba­ kılabilir. Melikşâh ile Haşan Sabbâh arasındaki mektupların uydurma olduğuna dair iddiaların ciddî bir tenkide dayanmadığım ve bu mühim: vesikaların bu sebeple kullanılmadığım tekrar belirtelim. 38 Bak. Osman Turan, Türkler ve İslâmiyet, s. 461-463; Cihân hâkimiyeti, I, s. 63-74.


karşılaştıkları Hıristiyan ve Yahudi gibi gayrı müslim unsurlara karşı da aynı zihniyeti devam ettirmiş; görülmemiş bir müsamaha ve şefkati on­ lardan esirgememişlerdi. Hıristiyan memleketleri fethetmiş olmasına rağ­ men Alp Arslan onların müellifleri tarafından da â d i l , merhametli bir insan olarak tasvir edilir ve aleyhinde hiç bir şey söylenmez. Melik­ şâh: “k a l b i H ı r i s t i y a n l a r a karşı şefkatla dolu idi; geç­ tiği memleketlerin halkına b a b a gibi davrandı, bu sebeple bir çok vilâyetler, 1086 da, kendiliğinden onun idaresine girdiler; Ermenistan ve Rum memleketleri onun k a n u n l a r ı n ı tanıdılar”; “onun idare­ sinde' o n i k i m i l l e t yaşıyordu37; Başka bir Hıristiyan kaynak: “M e l i k ş â h i n s a n l a r ı n en m ü m t a z ı idi; iyiliği ve şefkati ile meşhur idi; Hıristiyanlara karşı adaleti ve hayrı ile tanınmış­ tı38” demekte ve bu ifâdeler îslâm kaynaklarım teyid etmektedir. Bağdad’da halifenin veziri Ebu Şucâ’, Hazreti Ömer’e atfolunan kai­ delere göre, diğer îslâm memleketlerinde olduğu gibi, sık-sık, ZimrrıVlerin kıyafetlerine müdahale ediyor; onları kendilerine mahsus işaretleri taşı­ maya zorluyor ve sert bir siyaset takip ediyordu. Bu baskı dolayısiyle gayri müslim görünmemek yüzünden devlet makamlarında bulunan bir çok yüksek Zimmî müslüman oldu. Melikşâh’ın ve Nizâm ül-mülk’ün ve­ kili bulunan Yahudi îb n Samhâ bu sert tedbirler dolayısiyle Bağdad şah­ nesi Gevher Âyîn ile birlikte huzura çıkarak sultana ve vezirine şikâyette bulundular. Onlar da bu sebeple halifenin vezirini azlettiler. Vezir Ebu Şucâ’ aleyhinde şikâyette bulunurlarken onun Melikşâh’m Türkistan za­ ferlerini küçümsediğini, bu fetihlerin Rumlara karşı değil müslümanlara (Karahanlılara) karşı kazanıldığım ve bu sebeple ehemmiyet vermediğini söylemekte olduğunu da bildiriyorlardı39. Yahudi sermayedarlar, Bağdad’­ da ve imparatorluğun büyük merkezlerinde büyük ticarî faaliyetlerde bu­ lunuyor; Selçuk devleti üzerinde malî ve siyasî tesirler icra ediyordu. Ni­ tekim îbn Samhâ Melikşâh’m Bağdad’da giriştiği büyük imâr ve inşa iş­ lerinde de müteahhitlik ediyordu. Sultan ve vezirinin ölümünden sonra onun öldürülmesi çok mânalı olup bu, Melikşâh’m gayrı müslimlere karşı takip ettiği himâye siyasetinin ne derece ileri olduğuna başka bir de­ lildir40. ‘ Bununla beraber daha evvel 1079 da bir Yahudi sermayedarının öl­ dürülmesi hâdisesi de vardır. Gerçekten sultan avlanmak maksadiyle Ah37 38 39 40

Mathieu, s. 196-197. Brosset, I, s. 349. ’ îbn ül-Cevzî, IX , s. 5 6 ; îbn ül-Esîr, X , s. 64; imâdeddin, 78. İbn ül-Cevzî, IX , 17, s. 63.


vaz’a gittiği zaman Nizâm ül-mülk’e dost olmayan Gevher Âyin ve IIumâr-tekin Basra mültezimi (zâmin) olan İbn ‘Allân’m öldürülmesine mü­ saade almışlardı. Bu Yahudi sermâyedarm nüfuzunu belirtmek maksadiy­ le, karısı öldüğü zaman, kadı müstesna, bütün Basra şehir halkının ce­ nazesi arkasında yürüdüğünü kaydetmek kâfidir. Öldürüleceğini anla­ yan İbn Allân derhal servetine ait defteri denize attı. Fakat bu deftere ait bir vasiyetııâmesi (barmûz) sâyesinde mallarının çoğu bulundu, 400.000 dinar nakdi ve eşyası arasmda 1000 dinar değerinde bir süpür­ gesi çıkması bir fikir verir. Bu hâdise doiayısiyle çok üzülen Nizâm ül mülk üç gün evinden çıkmamış ve sultana da teessüflerini bildirmiştir. Melikşâh bir kasdı olmadığını söylemiş ve özür beyan etmiştir41.

\

Bu husus Yahudi sermâyedarlarmm nüfuzunu ve devlet adanılan üze­ rindeki tesirlerini gösterir. îbn ‘Allân ailesi bir asır önce de Bağdad’da.-.. bankerlik (cahbaz) yapıyor; iktisadı ve siyasî hayatta rol oynuyordu42. Melikşâh’m bu siyaseti ve devlet merkezini Rey’den İsfahan’a nakletmesi bu şehirde zaten mevcut olan Yahudi nüfusun çok artmasına sebep oldu. Kaynaklarda bu şehrin bir kısmının “Yahudi İsfahanı” adını alması bu hüviyeti dolayısiyledir43. X II. asi| İspanya Yahudilerinden Benjamin de Tudelle’in Türkleri Yahudi dostu göstermesi de bu münasebetledir. Bir Yahudi kaynağı bu devirde Mezopotamya’da, İsfahan, Hemedan, Semer­ kant ve sair büyük İslâm şehirlerinde Yahudilerin miktarını çok müba­ lâğalı bir şekilde kaydeder44. ~ Ermeni patriği Basile 1090 senesinde “D ü n y â n ı n h â k i m i ” Sultan Melikşah’a giderek kiliselere, manastırlara ve râhiplere konmuş olan vergilerin affını diledi ve sultan taleplerini kabûl ederek ona bu hu­ susta fermanlar verdi ve patrik oradan Antakya’ya gitti45. Melikşâh “h e r t a r a f t a b a r ı ş ve h a k î m â n e bi r i d a r e kurdu. Bütün hükümdarlardan daha akıllı ve kudretli idi ve bildiklerimizin hep­ sinden de âdil olduğundan kimseye keder vermedi. Yüksek fikirleri, asil ahlâkı ve şefkatiyle kendisini herkese sevdirdi. Böylece harp ve şiddetle değil, •gönülleri kazanmak suretiyle hiç bir hükümdarın elde edemediği 41 İbn ül-Cevzî, VIII, s. 325; îbn ül-Esîr, s. X, 39-40. 42 Bak. W. Fischel, Jews in the economic and political life of Mediaeval İslâm, London 1937, s. 33; L. Massignon, L’Influtmce de Vİslam au M oyen Age sur la fondation et l’essor des banques Jııives, Bull. Ecole Oriental I, (1931), s. 3-12. 43 Mücmel üt-Tevârih, s. 523; Yâkut, Mu’cem ül-Büldân, I, 208 . 44 A. Mazahery, La Vie quotidienne des musulmans au Moyen-âge, Paris 1951, s. 122; A. Mez, Renaissance, s. 33-35. 45 Mathieu, s. 201; Anili Samuel, s. 455.


memleketlere sahip oldu. Eğer ömrü vefa etse idi, çok sür’atle artan kud­ reti dolayısiyle, A v r u p a ’ y ı d a d e v l e t i n i n h u d u t l a ­ rı i ç i n e alacaktı. îşte onun yirmi yıl süren saltanatı hakkında Saıkavag’m dedikleri bunlardır”46. Melikşâh’ın ölümünden sonra Azerbay­ can meliki olan amcası Yâkutî’nin oğlu îsmâ’il zamanında Ermenilerin çok himâye ve itibar gördüklerini, onları îranlılarm manastırlardan vergi almak için yaptıkları tazyiklerden kurtardığım aynı kaynaklar yazar17. Hıristiyan halkın çok bulunduğu Anadolu’da Türkiye sultanları ve me­ liklerinin onlara karşı siyaset ve muameleleri ise tarihte görülmemiş bir derecede idi48. Rivâyete göre Melikşâh Nizâm ül-mülk ile Hısn Keyfâ’ya gittiklerinde orada bir şeyh vezire Allah tarafmdan Melikşâh’a elçi ol­ duğunu söylemiş ve bu garip söz üzerine sultana götürülmüştür. Sultana misvâk ve tarak hediye eden şeyh, kızlarını evlendirmek için ondan çehiz parası istemiş ve elçi olduğunu ispat için rüyada Hazreti Peygamber’in kendisini gönderdiğini, inandırmak için de Melikşâh’ın her gece Tebâreke okuduğunu bildirmesini ve bunu kimsenin bilmediğini söylemiş ve bu suretle çok ihsanlara kavuşmuştu49. 7. Selçuklular Devrinde İlmin Himâyesi v e Fikir Hürriyeti

' Selçukluların, Türklere mahsus bu hürriyet ve musamahalariyle, Hı­ ristiyan ve Yahudilere karşı güttükleri bu siyasetin müslümanlara ve tür­ lü mezheplere de tatbik edilmesi tabiî idi. Filhakika, îslâm dinini ve Sel­ çuk İmparatorluğunu yıkmak için çeşitli teşkilât kuran Bâtmîler ve müf­ rit Şi’îler müstesna, Selçuk sultanları ve beyleri mezhepler arası farklara ve kavgalara aslâ müdahale etmemişler; ancak nâdir ahvalde İçtimaî ni­ zâmı korumak ve mücadeleleri yatıştırmak maksadiyle uzlaştırıcı bir rd oynamışlardı. Melikşâh Nizâm ül-mülk’ün A ş ’ a r î l e r ile H a n b e l i l e r arasında, münakaşalardan sonra kavgalar başlayınca Bağ­ dad’a, Ebu îshak Şîrâzî’ye gönderdikleri mektupta N i z â m i y y e m e d r e s e s i n i bir mezhebi korumak için değil i l m i h i m a y e etmek ve yükseltmek gayesiyle kurduklarını, mezhepler arası bir tefrik s i y a s e t i gütmediklerini belirten ifadeleri din ve fikir 40 Anili Samuel, trc. Brosset, St. Petersbourg 1876 s. 451, 455. 47 Mathieu, s. 204; S. Örbelian, Hîstoire de la Siounie, trc. Brosset, St. Peters­ bourg 1864, s. 182, 183. 48 Bak. Aşağıda bahis, 10, s. 254-260. Daha fazla bilgi edinmek ve Türk insan­ lık idealini anlamak için bak. Cihân hâkimiyeti, II, s. 131-197. 49 Usâme, Kitâb ul-itibâr , s. 175.


hürriyeti hakkındaki sağlam görüş ve siyasetlerinin en güzel delillerinden biridir50. Hattâ mezhepler - arası mücâdeleleri önlemek maksadiyle vâizleri devletin ve kadıların murâkabesine koydukları hususî hallerde de, yi­ ne fikir hürriyetini temin gayesiyle, askerî muhafızları kullanmaktan da geri kalmamışlardı. Gerçekten bu tedbirler istisnaî idi ve ancak mezhep­ ler - arası husumetin mevcut olduğu yerlerde ve hususiyle Irak tarafların­ da tatbik ediliyordu. Zira umumiyetle Sünnî mezhepler ve mutedil Şi’îler arasmda ciddî bir taassup ve gerginlik mevcut olmamıştır. Bu sebep­ le muhite ve ihtiyaca göre bir çok medreselerde dört mezhebe mensup âlim ve talebeler bir arada tahsil ile meşgul oluyorlardı, ki bu hususta hem vekayi-nâmelerde ve hem de medreselerin vakfiyelerinde bol malûmat mevcuttur. Sultan Sancar zamanında Merv, Belh ve başka kültür mer­ kezlerinde umumî münazaralar, kökleşmiş bir anane halinde, rağbetle de­ vam ediyor; kadınlar bile bu münazaralara katılıyor ve ara sıra kadınlar bu umumî toplantılardan men ediyorlardı. 1222 yılında Semerkant5a gelen Çin seyyahı Ch’ang-çh’un ezan okununca kadm-'erkek herkesin câmie koştuğunu söyler51. Yetiştirdiği büyük âlimlerile îslâm medeniyetinin doğuşunda, Tür­ kistan gibi müstesna bir mevkii ve onun bir parçası bulunan Hârizm, Sel­ çuklular devrinde de fikrî kemalin son derecesine yükselmişti. Gerçekten hür düşünceye dayanan Mu’tezile mezhebi Hârizm’de o kadar yaygın idi, ki avam halktan bile pek çok mütekelUm’e rastlanıyordu. Fahreddin Râzî (1149-1209) bile Hârizm’in merkezi Urgenç (Curcâniye) e gittiği, za­ man ilmî münazaraların ve Mu’tezile mezhebinin bu derece yaygın bu­ lunmasına hayret etmişti. Buhara’ya varınca da münazaralarda bulunmuş ve kalabalık halkın Kelâm’a âit suallerine cevaplar vermişti. Başka bir kaynağa göre “Ü r g e n ç h a l k ı t a m a m i y l e M u ’t ezi1 e ’ dir; kelâm ilmi ile mümareseleri o derece ileridir, ki ç a r ş ı ve p a z a r l a r d a h i ç t a a s s u p göstermeden m ü n a z a r a yaparlar. Eğer bir kişi taassup gösterir veya kaba kelimeler kullanan olur­ sa herkes ona cephe alır. Delilsiz konuştuğu için de itibar görmez ve sözü kesilir” idi52. Dikkate şayandır ki Hârizm halkı Moğol istilâsından sonra ' yine de Mu’tezile mezhebine sâdık kalmış; müslüman olmuş Moğol vâli ve hâkimleri Sünni olduğu için, mezheplerim gizli olarak muhafaza et­ mişlerdi53. 50 kında 51 52 53

Bak. Bölüm VII, bahis 4. Melikşâh’m mezhepler-arası geniş düşüncesi hak­ güzel bir fıkra da Siyâset-nâme zeylinde (s. 15) vardır. Muntecib ud-din, ‘Atabet ubketebe, s. 35, 83; Bretschneider, I, s. 91. Zekeriya Kazvînî, Asâr üd-bilâd , s. 377-379, 520; Barthold, Dersler, s. 130-132. îbn Batuta, I, s. 406-413.


Selçuk sultanları, melikleri, beyleri ve hatunlarının âlimlere, din adamlarma, şâir ve sanatkârlara gösterdikleri 'saygı, onlara kurdukları müesse­ seler ve yaptıkları ihsanlar hayrete şayan bir derecede ve kendi kudret­ leri ile mütenasip bir seviyede idi. Tuğrul beg ve Alp Ârslan’ın âlimler ve din adamları karşısındaki tevazuları ve saygıları hakkında yukarıda bir hayli misal vermiş idik. Tuğrul beg: “k e n d i m e bir köşk yapıp da yanında bir c â m i i n ş â e t m e z s e m Allah'tan u t a n ı r ı m”54 derken bu saygının dayandığı imanı belirtiyordu. O fethettiği şehirlere girerken ilk işi âlimleri ve din adamlarını tevazûla ziyaret etmekti. Selçuk devrinin azametini ve cihân hâkimiyeti şüûrunu daha fazla duyan Melikşâh ile İmam ul-Harameyn Abu’l-M a’âlî Cuvaynî arasmda geçen bir hâdise, devletin ve sultanın haşmeti bahis mevzuu ol­ duğu halde, âlimlerin ne derece yüksek bir mevkie sahip olduklarını gös­ teren güzel bir misaldir. Gerçekten, rivâyete göre, Melikşâh hilâlin gö­ zükmesi üzerine bayram gününü ilân eder. Fakat Cuveynî, aksine ertesi günün Ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetvâ verir. Sultan bu nâzik durum karşısında İmâm ul-Haremeyn’i, nezaketle, saraya dâvet eder. Görüşme sırasında büyük âlim: “S u l t a n a ait i ş l e r d e f e r m a n a i t a a t vazifemizdir; lâkin fetvâya taallûk eden meselelerde de s u l t a n ı n b i z e s or mas ı gerekir” cevabını verir. Bu cevabı haklı bulan sultan, haşmetini düşün­ meden, fetvâya uyar ve onu hürmetle yolcu eder55. Nîşâpûrlu âlim Ali bin Haşan al-Sandalî, Tuğrul bey’in Bağdad seferinden sonra, zahidâne bir hayata başlamıştı. Bir Cuma namazında onunla karşılaşan Melikşah ona kendisini ziyaret etmediğini hatırlatır. Sandalı Sultana bunun sebebi olarak “S i z i n h ü k ü m d a r l a r ı n en i y i s i olmanız, benim de â l i m l e r i n en k ö t ü s ü olmamaklığım i ç i n d i r ” cevabını verir ve bunu da: “Z i r a h ü k ü m d a r l a ­ rın en iyisi â l i ml e r i zi yaret eden, âlimlerin en kö­ tüsü de h ü k ü m d a r l a r ı n ziyaretine k o ş a n d ı r” şeklin­ de izah ederek devrin mükemmel zihniyetini meydana koyar56.

s.

t

Nîşâpûr’da Şâfiîler ile Hanefîler arasında çıkan bir mücadele bir âsâyiş meselesi olduğu ve Sultan Sancar’m da orausiyle şehrin yakınında bulunduğu halde müdahalede bulunmaması, âlimleri vasıta kılarak hâ­ diseyi yatıştırması ilim ve mezhepler arası münasebetlere karışmamak 54 ‘İmâdeddin, s. 2 7 ; İbn Hallikân, II, 59. 55 T u h fet ül-mülûk, B. Mus. Or. 7863, s. 62b~64a; Bu eser hakkında bak. Said Neflsî, M ihr Mecmuası, I (1 3 1 2 ), sayı 6, 7, 8. 56 Muhyiddin Kuraşî, Tabâkat ul-hanefiyye, Haydar-âbâd 1332, I, 375.


endişesini gösterir57. Gerçekten bu zamanda şehir halkının ekseriyetini Hanefîler teşkil ettiği ve onlardan bir miktar adam öldürüldüğü halde Sultan orduyu hâdiseye karıştırmaktan sakmmıştır. Bütün Selçuk sultan­ ları ve Türklerin ekseriyeti gibi samimî bir Hanefî olan Sancar’m Gazalî’nin İmâm-i A’zâm Ebu Hanife aleyhinde konuştuğu rivayeti müna­ sebetiyle aralarında vukubulan mülâkat da cidden kayde şayandır. Bu rivâyet üzerine çok üzülen Sultan Sancar bizzat görüşmek üzere Gazalî’yi huzuruna dâvet etti. Dinî ve felsefî meseleler dolayısiyle buhranlı bir ruh haleti içinde Tûs’da inzivaya çekilen Gazali, Sultana yazdığı ce­ vabında, hükümdarların huzûruna çıkmamağa ahd eylediğini bildirmek­ te, yeminim bozmamasını rica etmekte ve ancak emre uyarak Meşhed’e kadar gelebileceğini belirtmektedir. Böylece, burada, ordugâhda vukubulan karşılaşmada. Sultan büyük âlimin gelişinde bütün emirleri ile bir­ likte ayağa kalkar ve onu tahtında yanında oturtur. Gazali âlimlerin hü­ kümdarlar huzurunda dua, senâ ve tavsiyelerle söze başlamaları âdet ol­ duğunu, fakat riyâ ile karışması ihtimali karşısında, kendisinin huzurda böyle hareket etmiyeceğini, duayı ancak Allah ile yalnız kaldığı zaman yaptığını beyandan sonra Tuğrul beg, Alp Arslan ve Melikşâh’dan ba­ hisle mühim fikir ve nasihatlerde bulunmuş ve büyük İslâm hukukçusu , Imâm-i A’zâm aleyhinde konuşmasının imkânsız ve böyle bir rivâyetin yalan olduğunu bildirmiştir. Bu beyandan çok memnun kâlan “îslânim hükümdarı” (Sancar bu zamanda henüz Horasan meliki idi) bütün Ho­ rasan ve Irak âlimlerinin hazır bulunup Gazalî’yi dinlemelerini arzu et­ tiğini, bu mümkün olmadığına göre büyük âlime bu konuşmaları yazma­ sını rica ediyor ve bir nüshasını o memleketlere gönderip âlimlere ne de­ rece hürmet eylediğinin bilinmesini istediğini sÖjdüyordu. Bundan baş­ ka, Sultan, Gazalî’nin inzivada kalmasına râzı olmayarak kendisine med- j reseler inşâ edeceğini, derslerine başlayıp âlimlerin müşküllerini hallet­ mesini ve ilmi yaymasını da rica ediyordu. Gazali bizzat al-Munkız’inde söylediğine göre: “zamanın padişahı, Cenâb-ı Hakkın takdiri ile, derunî bir arzu duydu ve bu “F e t r e t”i (Bâtmîlerin ve filozofların îslâ­ miyeti sarsmalarını) kaldırmak için, itiraz kabûl etmiyecek bir surette, Nîşâpûr’a gidip derse başlamamı emretti” ifadesiyle hâdiseyi anlatır57a. Böylece Gazali, on iki yıllık bir fâsıladan sonra, 1105 (599) de Nîşâpûr Nizâmiyesiııde tekrar derslerine başladı. Gazalî Nasihat ü lr M u lû k adlı eserini de bu görüşme üzerine yazmıştı58. 57 Ahbâr ud-devle, s. 125. 57a Bak. el-M unhz trk. trc., İstanbul 1948, s. 66. 58 Mekâtib-i fârisî-i Gazzâlî, nşr. A. İkbal, Tahran 1333, s. 3-12; nşr. M. Sâbitî,


Selçuk sultanları, emîr ve beyleri ilim, edebiyat ve sanatın hâmisi olarak büyük hizmetler yapmışlardır. Bunlar arasmda ilk büyük Selçuk­ lu sultanları ve hususiyle Melikşâh, Sancar ve Nizâm ül-mülk medeniyet tarihinde çok mümtaz bir mevki kazanmışlardır. Âlim, filozof, riyaziye­ ci, tabip, sanatkâr, edip ve şâirlerin çoğu Selçuklu saraylarına mensup­ tur veya onların himayelerini görmüşler veyahut onların vakfettikleri müe^seselerde yetişmek imkânını bulmuşlardır. Bu devir âlimlerinin mühim bir kısmının Türk olduğunu, bazan isimleri, hal tercümeleri ve bazan da memleketleri doiayısiyle bilinmektedir. Alp Arslan kendisine has irâdm bir kısmını fakirlere dağıtırken onda birini de ilim adamlarına sarf edi­ yordu59, Melikşâh, kurduğu medreseler ve kültür müesseselerinden başka âlim ve mutasavviflere yılda 300.000 d i n â r (altın) ihsan ediyordu60. Sa­ rayı ve muhiti âlim, şâir, tabip ve filosoflar ile dolu olan Sultan San­ car’m, rivâyete göre bir defa beş gün zarfında onlara yaptığı ihsanlar 700.000, dinâr nakit, 1000 atlas elbise, pek çok at ve sair kıymetli eşya olup kendisinin ve devletinin haşmeti ile mütenasip idi. Hazinedarı ken­ disine hâzinenin boşalacağından bahsettiği zaman “b e n i m h a k ­ kımda mala m e y l e t t i d e n i l m e s i ç i r k i n ol ur; bu atlas elbiseleri de emirlere dağıt” cevabını verdi61. Selçuk sultanları ve beyleri Şi’î imamların türbelerini inşâ ve ziya­ rette kusur etmiyor; Şi’î âlimlere ve seyyidlere ihsanlarda bulunuyor; ken­ dilerine zâviyeler ve medreseler yapıyor ve bu miiesseselere vakıflar tah­ sis ediyorlardı. Nitekim o devirde İran’ın kahir ekseriyeti Sünnî olduğu halde Kum ve Kaşan şehirleri Şi’î idi ve buralarda medreseler inşâ et­ mişlerdi. Esasen mutedil Şi’îleri ayırmak için de bir sebep yoktu. Melikşâh’in, kızı Salkım Hatunu Şi’î Mâzenderân meliki Sipeh-bud Ali ile ev­ lendirmesi Sünnîliğin zaferine çalışan Selçukluların mutedil Şi’îlere karşı farklı düşünmediklerine delâlet eder. Ali’nin kardeşi Karin’in de Sultan Mehmed Tapar’m kızı ile evli olduğu rivâyet ediliyor. Buna mukabil mütefekkir Şi’îlerin de imanlı Sünnî ve Hanefî olan Türkler hakkında, Sünnîler gibi, medhiyeler yazmaları, “G â z ı v e C i h â n g i r” tâ­ birlerini kullanmaları sebebi budur62. Böylece, Bâtıııîler ve müfrit Şi’îler Tahran 133, s. 9-28; ibn Hallikân, I, s. 587; M. Şerefeddin, Sultan Sancar v e Cazzâlî, İlahiyat F . Mec. I, s. 42-51; Kasım Kufralı, GazzâU, İA. IV, 749-750. Sancar’m Mu’izzi’ye bir beyti için 1000 dinar verdiği rivâyet edilir [Çahâr - M a­ kale, s. 43]. 59 Zekeriya Kazvini, s. 412. 60 Siyâset-nâme, s. 145; A hbâr üd-devle, s. 67; ‘imâdeddin Îsfahânî, s. 59. 61 A hbâr üd-devle, s. 125; ‘imâdeddin İsfahânî, s, 275; İbn Hallikân, I, s. 272. 62 Abd ül-Celil Kazvinî, s. 47, 106, 169, 280; Abdullah Kaşânî, Dk>ân, s. 261.


müstesna, Selçukluların türlü din ve mezheplere hürriyet bahşettikleri hu­ susunda müslüman ve Hıristiyan müellifler birleşmekte ve bu manevî miras aynen Osmanlılara intikal etmiş bulunmaktadır. Selçuklu ve Os­ manlı İmparatorluklarının cihânşumûl bir kudret ve mâna kazanmasında bu siyâset ve zihniyetin tesiri büyük ohpuş; dinî zulüm ve kıtallere uğ­ rayan Yeni çağ Avrupasmda bile din hürriyetine kavuşmak için Osmanlı idaresi arzu edilmiştir63. Nizâm ül-mülk’ün kendi mezhebdaşları Şafiîler için İsfahan ve Hemedan’da vakfeylediği câmilerin Sultan Mehmed Tapar tarafından alı­ nıp Hanefîlere tahsis edilmesi bir istisna gibi gözükmektedir64. Bununla beraber burada siyasî bir âmilin mevcûdiyeti kendini göstermektedir. Filhakika Sultan Mehmed’in, ağabeyisi Berkyaruk ile saltanat mücâde­ lesinde, karşısında başlıca kuvvet olarak Nizâm ül-mülk fırkasını bulmuş olması böyle bir sebebin mevcûdiyetini gösterir. Nitekim Bâtmîlere kar­ şı cihâdı ile meşhur olan Mehmed Tapar huzurunda Bâtmîlerle cereyan eden bir münazarada, gösterdiği kudret dolayısiyle, Şi’î imam Ebu îsmâ’il’e ihsanlar yapması bir mezhep taassubuna kapılmadığını ifade eder65. Mehmed Tapar’m Bâtmîler ile mücâdelelerde daha müessir ola­ bilmek ve hiyanete uğramamak maksadiyle “i 1 h â d v e n i f a k u n s u r u İ r a k l ı l a r ı ” (Arap ve Acem Irakı) devlet hizmetinden çıkarması da bu cihâd siyâsetiyle ilgili idi66. Yüksek makamlarda bazan gizli Bâtmîlerin meydana çıkması ve mücâdeleleri baltalamaları bu ted­ birin zaruriliğini göstermiştir. Sultan Sancar da Halife’ye yazdığı bir mektubunda Irak’m m ü l h i d l e r ile dolu olduğunu belirtir ve devrin umumî kanaatine tercüman olur67. 8. İlim ve Kültürün Yükselmesi ve Yayılması

Selçukluların ve onlardan doğan devletlerin medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri, şüphesiz, Tuğrul beg’den itibaren Islâm dünyasının her tarafını câmi, medrese, kütüphâne, tıp mektebi, hastahâne, imâret, zâviye ve kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseselere büyük vakıf­ lar yapmaları idi. Filhakika, bir ilim ocağı olarak, medreselerin devlet 63 Bak. Osman Turan, Türkler ve İslâmiyet, s. 461-465; Les Souveraim Seldjoukides et leurs sujets non-musulmans, s. 60-100. 64 65 06 67

Râveııdî, s. 18. Abd ül-Celil Kazvînî, s. 48. ‘İmâdeddin, s. 95; Siyâset-nâme, s. 140. Bayhakî zeyli III, s. 1464.


eli ile teşkilâtlanması, tahsilin vakıf suretiyle meccânî olması ve Islâm dünyasına yayılması Selçukluların eseridir. Selçuklulardan önce devlet ile münasebeti olmadan Türkistan’da ve Horasan’da mevcut bulunan medreseler ve zâviyeler (ribâtlar) in X uncu asırda îslâmiyetin Türkler arasmda yayılmasında çok büyük hizmeti olmuştur68. Esasen ilk medre­ selerin Belh ve Buhara’da mevcut eski Budist Vih aralarını taklit ile ku­ rulduğu sanılmaktadır. Nitekim Cuveynî de Buhara adının put-perestlerce ilmin toplandığı yer mânasında Buhâr’dan geldiğini ve Uygurların da putlarla dolu olan mâbedlerine bu adı verdiklerini söyler69. Yukarıda belirttiğimiz üzere ilk Selçuk medresesi Tuğrul bey zamanında Nişâpûr’da kurulmuştu. Filhakika Zehebi’ye dayanan Subki Nışâpûr’da Nizâm ül-mülk’den önce Beyhakiyye ve Sa’diyye medreselerinin bulunduğunu, burada vali olan Sebüg-tekin’in oğlu ve Gazneli Mahmud’uü kardeşi ve başkaları da burada medreseler inşâ ettiklerini söyler. Fakat imparator­ luğun her tarafında medrese inşâsına girişilmesi Alp Arslan zamanında başlar. Zekeriya Kazvînî’ye göre Sultan Nizâm ül-mülk ile Nişâpûr’da, câmiin kapısında, elbiseleri perişan gençleri görünce sebebini sormuş; vezir de ona “bunlara i n s a n l a r ı n e n ş e r e f l i l e r i olup dünya zevki bulunmıyan ilim tâlipleridirler” cevabını vermiş ve bunun üzerine Sultan kendilerine bir yurt inşâsını ve maaş verilmesini emretmiştir”70. Selçuk devletinin âlimler ve talebe için, vakıf suretiyle meccânî, tahsille­ rini temin eden teşkilâtlı medreseleri, Alp Arslan zamanında, Bağdad’da 1067 (459) de, Nizamiye’nin inşâsiyle başlamış ve süratle bütün İslâm ülkelerine yayılmıştır. Artık sultanlar, vezirler, beyler ve hatunlar birbi­ rini takip etmekle, bu faaliyet büyük bir hız kazandı. Nizâm ül-mülk za­ manında Bağdad’dan sonra îsfahan, Rey, Nişâpûr, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul, A m ul... gibi büyük merkezlerde kurulan ilk medreseler de Nizâmiyye adını almış ve sonradan diğer isimlerle başka medreseler vü­ cut bulmuştur71. Selçuklular zamanında medreseler vasıtasiyle ilmin hi­ mayesi ve yayılması, tahsilin meccânî ve kolay yapılması sebepleri de bizzat bu devrin yaratıcılarından Nizâm ül-mülk tarafından gösterilmiş­ tir. Gerçekten büyük vezîre göre e s k i p â d i ş a h l a r â l i m l e r e m a a ş vermedikleri ve onları bir vazife ile bağlamadıkları için onlar h ü k ü m d a r l a r a ve d e v l e t e k a r ş ı hareket ediyorlardı72. Sel68 69 ler, s. 70 T1 72

Bak. Bayhakî, s. 229, 242-243. Cihân-guşâ. I, s. 76; Kâşgarlı Mahmud, I, s. 288; III, 60; Barthold D ers­ 52. Asâr ul-bilâd, s. 412; Subki, Tabakat uş-Şâfiyye, Kahire 1966, IV, s; 313, 314. Medreseler için yine bak. M escid, İA, s. 50*52. Siyâset-nâme, s. 154.


çuk devleti medreseler vasıtasiyle bir yandan ilmi koruyarak yükseltiyor ve yayıyor, öte yandan da vücuda getirdiği bu büyük irfan ordusu saye­ sinde Şi’î Fâtımîler idaresinde kurulan Sünnî aleyhdarı propagandalara karşı İslâm dünyasını ve devletin bünyesini kuvvetlendiriyordu. İlim ve tahsilin bu derece himayesi, yayılması da böylece Selçukluların eseri olup medeniyet tarihinde ilk defa vukubulmuş ve son demokratik ve sosyal gelişmelere kadar Avrupa medeniyetinin de meçhulü kalmıştı. Böylece İslâm dünyası Çin hudutlarından Akdeniz kıyılarına kadar ilim, kültür, İçtimaî yardım müesseseler! ve sanat âbideleri ile dolmuştur. Medreselerde âlim ve talebelere maaş tahsisinden başka ilmi teşvik maksadiyle vakıf tahsisatından 100, 500 ve 1000 “d i n a r veya akça'’ mükâ­ fatlar da konuyordu73. Selçuklular ile başlayan bu büyük harekete diğer ....... .... ..müslüman kavimler de katılmış ise de kurulan müesseseler kahir bir ek-.. seriyetle Türklerin eseri idi. Suriye gibi ileri bir medeniyet bölgesi olan ve diğer memleketlere nazaran Türk nüfusu az bulunan ülkede bu de­ virde saâdece, Şam şehrinde 21 câmi, 20 medrese, 9 hânkâh ve ribât, 7 hamam, 1 Dar ul-hadîs ve 1 büyük hastahâne (Atabeg Nureddin'e ait bîmaristan) nin Türklerin eseri olduğuna dair İbn Şadd��d tarafından veri­ len isimleri hatırlatmak kâfidir. Aynı müellif Halep’te Türklerin ismini taşıyan 77 câmi ve mescit, 7 hânkâh, S medrese ve 8 hamam da kayde­ der. Bu büyük hizmete rağmen Sünnîliğin ocağı olan medreselerin tesisi, Şi’îlerin kuvvetli olduğu yerlerde, bir takım güçlüklerle karşılaşıyordu. Nitekim Halep’te hutbenin Fâtımîler yerine Alp Arslan nâmına okun­ ması ancak burada Selçuklulardan önce mevcut Türk askerlerinin himâyesinde mümkün olduğu gibi Halep’te ilk Selçuk medresesi de bundan takriben yarım asır sonra güçlükle kurulabilmişti. Filhakika Artuk bey’in torunu Süleyman, 1116 (510) yılında, 'bir medrese inşâsına başladığı za­ man henüz Şi’îler faaliyette bulunuyor ve her gün yapılan inşaat gece­ leri yıkılıyordu. Nihâyet Artuklu emîri Alevîlerin reisi Şerif Zuhre bin Ali’nin tavassutunu teminden sonra inşaat tamamlanabilmiş ve böylece Halep, Şam şehirleri tedricen Şi’îlikten kurtarılmıştır74. Bu sebeple de ıivâyete göre Atabeg Nureddin’e kadar Suriye ilimden ve ilün adamla­ rından hâlî idi; onun zamanında ise âlimler, sofiler, medreseler ve ribâtlar ile doldu75. Medreselerde İslâmî ilimler yanında riyâziye, hey’et, tıp ve felsefe gibi aklî ilimlerin okutulması mahallin kültür durumuna ve ilim adamla73 Efdaleddin Kirmanı, Vakayi4 Kirmân, s. 29. 74 Bak. îbn Şaddâd, 24b. Bölüm III, 7. 75 K. Ravzatayrı, Bulak 1287, I, s. 14.

ı


rınm mevcûdiyetine bağlı bulunuyordu. Büyük merkezlerde ve Nizâmiyyelerde umumiyetle müsbet ilimler de programlarda yer alıyordu. Bağdad’da 1234 de açılan M u s t a n s i r i y y e medresesinde İslâmî ilimlerden başka tıp, riyâziye ve heyet tedrisatı da yapılıyor; gök biçirainde altm taslar ve bilyeler ile güneşin hareketi tetkik ediliyordu. Zen­ gin vakıflara, büyük ve emsalsiz bir kütüphaneye sahip olan medresede ' bütün mezheplere mensup talebe ve müderrislere de yer veriliyordu. Bu sırada Basra’da bir tıp medresesi kurulmuştu76. Sadreddin Konevî’den ve Nasîruddin Tûsî’den tahsil gören Kutbeddin Şîrâzî (1236-1311) İbn Sînâ’nm Kanûn ve Şifâ’sim, Zamahşerî’nin Keşşâfım okutuyor; yılda 30.000 dirhem maaş alıyor ve çoğunu talebelerine dağıtıyordu77. 1Her medresenin bir kütüphânesi ve şehirlerin umumî kütüphaneleri vardı. ................. Selçuk devletinin kuruluşundan beri meliklerin merkezi ve Sultan San‘ car’m altmış yıl payitahtı olan Merv devrin muazzam bir kültür ve m e­ deniyet şehri haline gelmişti. Saraylar, köşkler, câmiler ve medreselerle dolu olan bu büyük kültür merkezinde bir çok kütüphâne vardı. 12000 cilt kitap bulunan ve beheri 200 dinar kıymetinde olan kütüphâneler mevcut idi. X I I I üncü asrın başlarında eserlerini bu kütüphanelerde ha­ zırladığını söyleyen Yâkut şehirde Nizâm ül-mülk, Mustavfî Şeref ülmülk, vezir Mecd ül-mülk, ikisi Sem’ânî ailesine ait, Hatuniyye, Kemâliyye, ‘Amîdiyye ve Zamîriyye adlarını taşıyan on kütüphâne bulundu­ ğunu ve çoğundan rehinsiz kitap alınabildiğini bildirir78. Türkistan ve Hârizm kütüphâneleri pek eski ve zengin idi. îbn Sînâ Buhara’da Samaııî hükümdarının, kimsenin görmediği, kitaplarla dolu bir kütüphânesinv de tetkiklerini yapmıştı. Şahabeddin Hayrakî’nin Hârizm (Ürgenç)’de, £ Şafiî câmii yanmda, tesis ettiği kütüphânenin ise, eskiden olduğu gibi istikbalde de, emsali görülmiyeceği rivâyet edilmektedir, ki bu çok yük|| sek medeniyet merkezinde bu şekilde tavsif edilen bu kütüphânenin cidden muazzam bir şey olması iktiza eder. Moğal istilâsı önünde kitaplarm ancak en kıymetlilerini götürebilen Şahabeddin ölünce onlar da za­ manın kargaşalığında sokak takımı eline düşmüş ve mahvolmuştu79. Hulagu ile birlikte Bağdad ve Suriye seferlerinde bulunan Nasîruddin Tûsî, ■ bu istilâlar esnasında, yağma edilen kitaplardan Merâga’da büyük rasat-

" İJn"

76 İbn ul-Fuvatî, Havâdîs ul-Câmi’a, Bağdad 1351, s. 59, 62, 83, 181; tbn Kesîr, XIII, s. 139-140; Bedriiddin ‘Aynî, ‘İkd ul-Cumân, Veliyeddin Ef. 2391 (X IX ), s. 162; Osman Turan, Celâleddin Kar a tay, Belleten X LV , s. 71-80. 77 îbn Ha cer, Durar ul-kâmine, Y I, s. 339-340. 78 M u’cem ul-Buldân, I, s. 10; IV, s. 144. 79 M. Nesevî, Sîretu Çelâluddin Mergiibiti, nşr. O. Houdas, Paris 1891, s. 50, fr. trc. 84.


hanesi yanında, büyük bir kütüphâne vücuda getirdi, ki burada 400.000 cilt yazma toplamıştı80. Kirman hükümdarı Mehmed medrese, câmi, zaviye ve kendisine türbe inşa edip bir mamure vücuda getirirken burada kur­ duğu kütüphâne (Dâr ül-kütüb)ye her ilme ait 5000 kitap vakfeylemiş­ ti81. Kervansaray (dâr uz-ziyâfe) larda ilim ve kültürlü insanlar için kü­ tüphâne kurulması ve diğer yolcular için de s a t r a n ç takımları bu­ lundurulması devrin kültürü ve medeniyet seviyesi bakımından dikkate şayandır82. Umumiyetle câmi, medrese ve kütüphâneler bir arada yapı­ lıyor; kitapçı çarşıları, sahhâflar (Suk ul-kütüb), kâğıt, kalem ve mürek­ kep satan dükkânlar (Sûk ul-varrâkîn) da bunlara bitişik ve kültür mer­ kezlerinde bulunuyordu. Esasen Orta-çağ şehirleri câmi, medrese, kü­ tüphâne, hamam, imâret gibi külliyeler ile başlıyor; çarşı ve mahalleler bu külliyeler etrafında vücûd buluyordu, ki Türk-îslâm medeniyeti bu ana hususiyeti ile mümtaz idi. îbn Sînâ’mn Şifâ’sı 100 dinara satılıyor (istinsah ediliyor) idi. Bağdad Nizâmiyye medresesi kütüphâne memuru (hâzin) nun ayda 10 dinar (altın) maaş alması83, kitapların kıymetini ve devrin İktisadî ve kültürel seviyesini anlamak bakımından çok mânalıdır. Selçuk devrinde tıp tahsili medreselerden ziyade devrin büyük hastahâne (Bîmâristân, Dâr uş-şifâ) lerinde yapılıyordu. Bununla beraber hususî mahiyette de tıp tahsili oluyordu. Şamlı Muhaddeb adlı bir tabip pazar yerlerinde para ile hastalarını muayene ve tedâvi ederdi. 1232 de ölünce evini ve kitaplarını vakfederek burasının müslümanlar için bir Tıp mektebi olmasını vasiyet etmişti. Muhezzibuddin Abdurrahman (doğ. 1170) Şam’da evini Tıb medresesi olarak vakfetti ve buradan çok tabîb yetişti. İhtişâr ul-hâvî, Makale fîl-istifrâğ gibi eserleri vardı. Melik Âdil’in hizmetinde 100 dinar maaş alıyordu. Melik Kâmil’i tedâvisi üze­ rine Reis ül-etıbba (Baş-tabib) tâyin olundu ve hükümdar ayrıca kendi­ sine 12000 dinar para ve altm başlıklı 24 at hediye etti. Diyârbekirli Seyfeddin Amidî’ye mülâzemet ederdi84. X III üncü asrın ilk yarılarında bir müderris halifeye verdiği bir muhtırada zenginlerin evlerine giden ta­ biplerin çok para kazandıklarını, halktan istihkaklarından fazla ücret al­ dıklarını, sokak köşelerine oturan tabip ve göz doktorlarının bozuk ilâç kullanarak bedenleri bozduklarını, akşam evlerine çantaları para dolu

80 81 82 83 84

îbn ul-Fuvatî, s. 350; îbn Şâkir, II, s. 149. Vakayi-i Kirmân, s. 27. îbn ül-Esîr, XII, s. 94. Zekeriya Kâzvînî, Asûr ul-biîâd, s. .340, 387; Tacârıb us-selef, s. 270. Bar Hebraeus, Chronography, s. 399, îbn Şâkir, I, s. 271.


döndüklerini anlatıp şikâyet eder85. Buna mukabil Yahya bin İsa (ölümü h. 493) gibi halkı mahallelerinde m eccânen tedâvi eden ve onlara para­ sız ilâç gönderen tabipler de vardı86. Tıp tahsili nasıl hastahanelerde olu­ yordu ise hey’et de medreselerden ziyade rasathânelerde öğreniliyordu. Melikşâh büyük paralar sarfiyle önce İsfahanda, sonra da Bağdad’da birer rasathâne kurmuştu ve devrin büyük riyâziye ve heyet (astronomi) âlimleri olan Ömer Hayyâm, Ebu’l-M uzaffer Îsfizârî, Meymûn en-Necîb el-Vâsıtî ve başkalarını rasat işlerini tetkike memur etmişti. Bu rasatlar­ dan sonra Melikşâh’m, Celâleddin lâkabına nisbetle, yeni bir Celâli tak­ vimi vücuda getirildi. Bu takvime göre 21 Mart 471 (1079) den itibaren yeni bir tarih başlangıcı kabûl ediliyor ve Hicrî sene devlet işleri için kifayetsiz olduğundan ve Abbâsîler devrinde de sağlam bir malî takvim yapılmadığından güneş yılı esasına dayanan bir takvim meydana getiri­ liyordu. İlmî bakımdan Gregorien sisteminden de daha sağlam ve hassas olan bu takvim islâmı eserlerde pek seyrek kullanılmıştır. Melikşâh Bağda.d’da, “Tuğrul bey şeh rı’nde, saraylar, köşkler, mahalleler, çarşılar, hamamlar ve hanlar inşa eder ve Irak’ta büyük kanallar ve sulama tesis­ leri yaparken sarayın yakınında bir de rasathâne kurup rasat işlerini de orada merkezleştirdi87. Melikşâh’dan sonra başlayan siyasî buhran rasat işlerini de sarstı ise de durmadı. Filozof Muhammed bin Ahmed Beyhakî riyâziye ve hey’ette pek meşhûr ve devrin âlimlerince de üstünlüğü kabul edilmiş olup Sultan Mehmed Tapar zamanında İsfahan rasathânesinde çalışmalarına devam etti88. Sultan Mehmed Tapar’dan sonra oğlu Sultan Mahmud da Bağdad rasathânesine Bedful-U sturlâbî şöhretiyle tanınan Ebu’l Kasım Hibetullah’ı memur etmişti, B edî‘ hey’et ilminde ve hususiyle usturlâb ve şâir felekiyât âletleri imâlinde çok kudretli olup Sultan Mahmûd nâ­ mına hazırladığı Zıyc’leri 1130 da ikmâl etti. Çok rağbette olan rasat imalâtı sayesinde büyük bir servete sahip olmuştu. Ölümünden sonra onun kudretinde bir imalâtçı çıkmadı. Kendisinden takriben iki asır son­ ra Muhammed bin İbrahim isminde bir heyetşinas çeşitli ve görülmemiş usturlâblar ve ruhu’lar imâl ediyor; birincileri 10, İkincileri de 2 dinara satıyordu. O, bu tekniğe dair K eşf ur-reyb ffa m el ul-ceyb adlı bir eser

83 îbn ul-Fuvatî, s. 67. 86 îbn Hallikân, II, s. 345. 87 İbn ul-Cevzî, IX, s. 60, 70; îbn ül-Esîr, X , s. 34; îbn Funduk, Tatimma Sııoân al-hikma, nşr. M. Shafî ’, Lahore 1935, I, s. 115, 119, 163; Mîrhând, IV, s. 85; Osman Turan, Tarihî Kronolojinin Esasları, Ankara 1954, s, 66. 88 T . S. H ikm a , s. 162-164; Tarıh-i Bayhak, s. 233.


de telif etmişti89. Devrinin pek çok âlim, filozof, tabip ve şâirlerini ya­ nında toplayan Sultan Sancar ilmî faaliyetleri teşvik ve himâye ederken rasat işlerine de çok ehemmiyet verdi. Ebu Mansûr Abdıırrahman Hâzinî’nin idare ettiği rasatlar neticesinde Selçuk ülkelerinin tûl ve arz de­ recelerini ve kıblelerini gösteren Zîyc-i Sancarîyi vücuda getirmişti Hâzininin Mîzân ül-hikmet adlı eseri de fizikte “Arşînıedes”i esas alıyor­ du. O aynı zamanda kesafetler üzerinde de durmuş ve R. Bacon’dan ön­ ce arzın merkezine doğru suyun daha fazla kesifleştiği meselesiyle uğraş­ mıştır. Semerkantlı filozof Haşan onun talebesinden idi. Hâzini aynı za­ manda çok idealist idi. Sultan Sancar bir defa kendisine 1000 altm ihsan etmiş; fakat o 10 dinarın kâfi geldiğini beyan ederek özür dilemişti90. Sultan Sancar medeniyet tarihinde çok büyük bir mevki sahibidir.! Altmış yıllık saltanatı esnasında devrin âlimlerini, ediplerini ve sanatkârlarmı yetiştirmesi ve himâyesiyle çok hizmet etmişti. Devrin büyük âlimi Şahristânî (ölümü 1153) Sultan Sancar’m yalan bir dostu idi. Hârizmli hemşehrileri gibi o da Mu’tezile mezhebine mensup olduğundan Kur’ân tefsirinde felsefeye çok ehemmiyet veriyordu. Çağdaşı meşhur âlim ve tarihçi Alin bin Zeyd Bayhakî (1100-1170) kendisine Tâhi’în ve Selef yo­ lunda kalmasını; yâni felsefeye bağlanıp İslâm’dan uzaklaşmamasını ve Gazâlî’ye uymasını tavsiye ettiği zaman çok gazaba gelmişti. Hemşeh­ risi Mahmûd bin Arslan’m kaybolmuş büyük Hârizm tarihinden yapılan iktibaslara göre Şahristânî deliller arasmda felsefeyi ve hür düşünceyi nass (dogme) a üstün tuttuğundan onun ilhâd (küfr) ine kâil olanlar var­ dı91. Onun hemşehrisi büyük tefsir sahibi Zamahşerî (1074-1134) de ken­ disi gibi Mu’tezile’den olup Sultan Sancar’ın dostlarından idi. Türkçeye de tercüme ettiği kendi eseri Mukaddimet ül-Edeb’i Sultan Sancar’a it89 İbn Hallikân, II, s. 244; İbn ul-Esîr, X,s. 237; İbn Ebi Usaybî’a, I, s. 283; İbn Şâkir el-Kütübî, el-Vâfî, II, 313; İbn Ha cer, Durar, III, s. 325; Aydm Sayılı, T h e Observatory in İslam, Ankara, 1960, s. 175. Atabeg Nureddin Mahmud’a aid mühim bir güneş saati üzerindeki 554 (1160) tarihli kitabede “zamanın saatlerini ve namaz vakitlerini öğrenmek için al-Kasım bin Hibetullâh’m tilmizi Ebu’l-Farac ‘İsa’nın eseri” [P. Casanova, La Montre du Sultan Noûr ad-din, Syria (1923). s. 284] kaydı Bedî‘in şöhret ve tesirini gösterir. Memlûk emîri Mengli Buğa’ya aid güzel bir usturlab da, 1366 da, muvakkit Ali bin al-Şâtır tarafından yapılmış ve bize kadar gelmiştir [S. Reich et G. Wiet, Un astrolahe Syrien du X IV esiecle, Bull. İnst. Fr. d’Aıjcheologie Orientale, XXXVIII (19393, s. 195]. 90 İbn Funduk, Tatimma, s. 161-162; Hamdullah Kazvînî, Nuzhet ul-Kulûb s. 26; Z iyc-i Sancarî, B. M. Or. 6669, Hamîdiyye, No. 869; M. Meyerhof, T h e Legacy of İslam, s. 342. 91 Yâkut, M u’cem ul-buldân, III, s. 377; İrşad, nşr. D. S. Margoliouth, IV, s. 212, 410; Tatimma s. al-hikma, s. 140.


haf etmişti. Zamahşerı (Zamahşer Urgenç yakınındadır) haklı olarak memleketi Hârizm’le iftihar ediyordu. Hârizmlileri, dindar, vefakâr, emânete sâdık, yabancılara ihsan edici, zayıfları koruyucu, gazaya azim­ li olarak bir çok hasletleri ile başka halklardan daha faziletli görüyordu92. Zamahşerî’nin ikinci Câhiz saydığı ‘‘Türk” filozu Mahmûd Hârizmî ve diğer Türk filozofu Mehmed îlâkî da Sultan Sancarm himaye ettiği dostları idi. Bu sonuncusu ile kadı ve filozof Abdürrezzak üt-Türkî ve Ömer Hayyâm arasmda münazaralar ve ihtilâflar vardı. Abdürrezzak Belh vâlisi meşhur Kumaç’a intisap etmiş; aklî ilimlerde ve hendesede kudretiyle şöhret kazanmıştı Onun Sultân-nâme, Dost-nâme, Kitâb iilhayvân ve Kitab ül-levâhik adlı eserleri meşhur idi. Filozof Mehmed bin Ahmed Bayhakî Sultan Mehmed zamanında İsfahan rasathânesinde ça­ lışıyor; riyâziye ve heyetle meşgul oluyordu. Zamanın âlimleri onun üs­ tünlüğünü kabûl ediyordu. Riyâziyenin “gâyesi sayılan Mahrûfisii il­ minde” yazdığı kitabı az bir kimse anlıyabiliyordu. Sultan Mehmed’in Bâtm îlere karşı cihâdı sırasında onlar tarafından öldürülmüştü. Mervli Haşan Kattan tıp, riyâziye ve edebiyat şubelerinde mühim eserler yaz­ mıştı ve t e d a v i d e a z y e m e k vermekle meşhur idi. Atsız’m 1141 de Merv’i işgâli esnasında kütüphânesi yağma edilmiş ve bunu meşhur edip Reşîduddin V atvât’tan bildiği için aralarında sert mektuplaşmalar olmuştur. Sultan Sancar’m hizmetinde bulunan tabiplerden biri de Hıris­ tiyan îbn üt-Tilmîz olup bir çok eserleri arasmda Kitâb üt-telhîs’i tabip­ lerin bir el-kitabı idi. Sancar’dan döndükten sonra Bağdad’da Halife Muktafî’nin hizmetinde yıllık 20000 dinar (altın) maaş alıyordu; 1165 de öldü. İbn ut-Tilm îz’m meslekdaşı Yahûdi Hibet ullah Ebu’l-Berekât Bağdadlı olup Selçuklu sultanı Mahmûd’un ve hatunun hizmetinde bulun­ muş meşhur bir tabîb idi. Selçuklu sultanı hizmetlerinden dolayı kendi­ sini ihsanlara boğdu; o da bu nimet ve itibardan dolayı müslüman oldu. Doktorların suallerine verdiği yazılı cevaplarını toplayanlar eser sâhibi oldu. Mu’teber adlı tıbba aid eseri çok meşhur idi. Sultan’m kırmızı hiFatmı giymiş olarak ders verirdi. Ebu Zayd Navkânî de riyâziye ve m e ­ s â h a 1 a r üzerinde yazdığı eserlerle tanınıyordu. Belh’de yaşayan ve 1141 de ölen tabip Ebu S aid Muhammed bin Ali’nin de b a s û r hak­ kında eseri vardı. Tıp ve hendesede meşhûr olan Mahmûd Sancar’m aziz tabibi idi. Baheddin Mehmed bin Mahmûd da Sultanın tedavisinde gös­ terdiği maharet -sayesinde Saray baş-tabibliğine yükselmişti. Sultan San­ car ömrünün sonlarında önce Karahıtaylara karşı Katvan'da, sonra da 93 Z. Kazvınî, Asâr ul-bilâd, s. 5 2 5 , 533; M ucem ul-udebâ VII, s. 148; Hallikân, II, 107-108; F . Köprülü, T. Edebiyatı Tarihi s. 238.

İbn


Oğuzlara mağlûb olunca bu âlimlerin bir kısmını kaybetmişti, ki filozof Mehmed Îlâkî ve filozof Semerkantlı Haşan şehitler arasmda idi93. Sultan Sancar’m Türkistan, Hârizm ve Horasan’da yetiştirdiği ve hi­ maye ettiği devlet ve ilim adamları o kadar çok idi, ki “Karahıtay kâfir­ leri Türkistan’ı istilâ ettikten sonra bu memleketi onlarla idare etmek zo­ runda kaldılar”94. Bununla beraber Karahıtaylarm hâkimiyetini eline ge­ çiren Nayman’larııı (Moğollaşmış Türklerin) reisi Küçlük, İslâm düşman­ lığı dolayısiyle, bu âlimlere zulmediyordu. Kâşgar’da 3000 ilim adamını dinî bir münakaşaya davet ettiği zaman onun korkusundan kimse ses çıkaramıyordu. Nihayet Hotanlı Alâeddin Mehmed ona karşı Îslâmiyetin müdafaasını üzerine aldı. Fakat münakaşada ona ve müslüman âlimle­ rine mağlûb olan Küçlük Alâeddin Mehmed’e işkence yaptı ve sonunda .da.kendisini Hotan’daki medresesi..kapısında idam etti95,..Sultan Sancar devrine mensup bu âlimlere ait eserlerden çoğu bize kadar gelmemiş; bilhassa Moğol istilâsında, Orta Asya medeniyeti ile birlikte, bu eserler de yok olmuştur. Bu ilim ve âlimlerin hâmisi bulunan Sultan Sancar da ilim ve kültür âşıkı bir hükümdardı. Onun devrinde yaşayan büyük âlim îbn Funduk, fizik ve mahrutlar ilminde meşhur Ebû’l Feth Kûşek’in “k i t a p l a r ı n ı e n b ü y ü k S u l t a n S a n c a r ’ m k ü t ü p y h â n s i n d e g ö r d ü m . Sultan bu k i t a p l a r ı m ü t a l â a y a ç o k d ü ş k ü n i d i ”96 ifâdesiyle Sancar’m kültür durumunu aydınla­ tan çok mühinîbir bilgi vermektedir. Gerçekten Sancar’a ait bir mektuba dayanan Barthold, İslâm dünyasında hüküm süren, Selçukluların bir asır sonra bile mahallî kültüre yabancı kaldıklarını, yalnız Sultan Sancar de­ ğil seleflerinin de daha iyi bir tahsile sahip olmadıklarını söylemek su­ retiyle Selçuklular hakkında kâfi derecede hazırlıklı bulunmadığını ve bu sebeple fâhiş bir hataya düştüğünü göstermiştir97. Vakıa Sultan San­ car Halifeye gönderdiği 1133 (527) tarihli mektubunda “o k u m a k ve y a z m a k bilmiyorum” ifâdesini kullanmış98 ise de bunu artık dar mânada anlamamak ve ağdalı Arapça inşâ usIubuna ve diline vâkıf ol93 îbn Funduk, Tatimma, s. 124, 125, 133, 140, 141, 156, 160, 163-165, 170; ay­ nı müellif, Târih-i Bayhak, s. 233; İbn uî-Kıftı, Târih ül-hukemâ, s. 343-346; İbn Hallikân, II, s. 252-256; îbn Usaybfa, II, s. 32; Yâkut, Mu’cem ul-udebâ, VII, s. 146; Ebu’l-Ferec, Muhtasar üd-düvel s. 363-365; İbn ul-Azrak, 197b; Ahbâr uddevle, s. 95; Cuveynî, II, s. 5-6. İbn ül-Esîr, X I, s. 34. 94 Râvendı, s. 18. 95 Cuveynî, I, s., 53-55, ®8 Tatimma, s. 100. 97 Turkestan, s. 308; İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 100. 98 Barthold, Turkestan, I, s, 38; Said Nefisî, Bayhâkî zeyli III, s. 1467.


madiği şeklinde izah etmek ve heie bn hususu eder.

umumileştirmemek icap

Sultan Sancar’m himâyesinde bulunan filozof Ömer bin Sehlâıı elSavî (öl. 1145) sultanın adına ve onun kütüphanesi için yazdığı Risâle-i Sancariyye devrin müsbet ilimleri ve fizik sahasında çok mühim bir eser­ dir. Müellif burada tabiatta cereyan eden hâdiseleri hemen bugünkü fi­ zik ilmine göre izah eder. Ona göre güneşin harareti ile sular tebah­ hur eder; soğuk havaya rastladığı zaman bu buharlar tekâsüf ederek su yani yağmur hâlinde tekrar yere düşer. Havanın soğukluğu artarsa yağmur yerine kar olur. Ömer bin Şehlân bu hususu isbat için bir tes­ tinin içine buz konunca etrafındaki havanın soğuması ile temas ettiği havadaki buğunun su hâline geldiğini, sıcak olursa suyun bulıa" hâlinde kaybolduğunu söyler. O sıcak havanın, soğuk havadan hafif olmasını da buharın yükselmesi sebebi olarak gösterir. O hararet buhar, bulut, yağ­ mur ve karın teşekkülünü izah ettikten sonra gok-gürültüsü, şimşek ve yıldırım hâdiselerini de havanın aynı fizikî değişikliklere maruz kalması­ nın bir neticesi olarak meydana kor. Bu münasebetle sesin hava dalga­ ları ile kulağımıza çarparak nasıl vücud bulduğunu ve ziyanın sür’atinden dolayı şimşek çakmasını sesi duymadan Önce gördüğümüzü söyler­ ken de sesin hava ile naklolunduğunu anlatır. Müellif risâlesinde rüz­ gârları, yer-altı suları, hükürt, zırnık, tuz, nişâdır ve zâcm teşekkülü üze­ rinde durur. Devrin bu mühim fizik âlimi ve filozofu mukaddimede “Âlemin pâdişâhı en büyük sultan, şark ve garp hükümdarlarının hü­ kümdarı Şancar’m arzusu ile onun kütüphânesi için, hazırladığını söy­ ler.” Bu da Sancar’m ilim ve„ kültürün her şubesi ile nasıl uğraştığını gös­ terir989'. Selçuk sultan ve meliklerinin ne derece şiir ve edebiyata düşkün ol­ dukları, Melikşâh ve bazı Selçuk beylerinin bizzat Farisî şiir ve Türkçe mektup yazdıkları, saraylarda şehzâdelerin tahsiline ne derece ehemmi­ yet verildiği hakkında, yukarıda, bazı bilgiler vermiştik. Semerkantlı Nizâmî-i ‘Arûzı’nin “S e l ç u k o ğ u l l a r ı n ı n hepsi şiire d ü ş k ü n ” olduğuna dâir ifâdesi de bunu göstermektedir. Avfî Melik­ şâh ve Toganşâh’dan başka Süleyman ve son Selçuk sultanı Tuğrul, Margmân meliki Yabgu, Atsız ve Tökiş’i de îran şâirleri arasmda sayar ve şiirlerinden parçalar nakleder, ki bu bilgiler bile Barthold’u tekzip ed er". 9Ra Bu mühim risâle Mehmed A. Köymen’in himmeti ile neşredilmiştir (Risâle-i Senceriyye, Dil, Tarih Fakültesi Doğu dilleri I, 3 (1 9 6 9 ), s. 1 5 -5 5 ). Bu âlim hak­ kında burada kaynaklar gösterilmiştir (s. 1 6 ). 99 Çahâr-makale, GM. s. 43; 'Avfî, Lübâb ul-Elbâb, s. 35, 37, 40-47, 49, 53, 310.


Sancar’m yeğeni ve Mehmed Tapar’m oğlu Sultan Mahmûd’un da, on üç yaşında tahta çıktığı zamaıı, yalnız Farsçaya değil Arapçaya ve ede­ biyata da vakıf olduğunu, iyi bir tarih kültürü ile yetiştirildiğini belirt­ miştik. Bu sebeple aynı yaşlarda Horasan meliki olan Sultan Sancar’m söj'lendiğinin aksine, tahsilden mahrum kaldığını sanmak nnkânsızdır. Sultan Mes‘ûd’un, yetim kalan amca-zâdeleri, Arslan ve Melikşâh’ı der­ hal yanma alarak “yetiştirip mektebe koyması” da bu an’ane icâbı idi100. Henüz İslâm âlemine yeni geldikleri zamanda bile Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış ve daha sonra Kirman meliki Arslan-şâh da heyet ilminde ilerilemiş ve ikinci devrin Batlamiyus’u sayılmıştı. Onun ilmi himâyesi ve neşri sayesinde esnaf bile çocuklarını mekteplere göndererek ilimle uğ­ raşmaya başlamışlardı101. Esasen ilim ve kültürden behresi olmayan bir insanın bu kadar ilmi ve âlimleri himâyesi, bu ilim ve kültür muhitinin ....... merkezi..olması ve çağdaş bir âlimin ifâdesiyle de okumağa bu derece düşkün bulunması imkânsız idi. Bu sebeple Sultan Sancar’m yalnız ilim ve kültürün hâmisi olmadığına, bizzat yüksek bir kültüre sâhip bulundu­ ğuna hükmetmekte aslâ tereddüt edilemez. Selçuk imparatorluğunun kurulması müslüman kavimler arasmda yeni bir kültür kaynaşmasına imkân vermek suretiyle de medeniyet tari­ hinde büyük bir ehemmiyet taşır. Hattâ, aşağıda üzerinde duracağımız üzere (VIII, 3) onun bu ehemmiyeti İslâm kavimlerini de aşar ve Avrupa)a da tesir altma alır. Siyasî birlik yanında büyük Türk muhacereti, % ticarî münasebetlerin genişlemesi Türkistan, Hârizm, Horasan ve başka ülkelerden diğer. İslâm ülkelerine ve hususiyle Anadolu’ya devamlı ola­ rak pek çok ilim, din, mutasavvıf, edebiyat ve sanat erbabının göçmesi­ ne sebep oldu, ki kaynaklar bize sık-sık bu ülkelerden gelmiş kültür adamlarının isimlerini verir. Burada dikkati çeken bir husus da az za­ manda göçebe Türkmenler arasmda da türlü bölgelerde ilim, din, hu­ kuk, tasavvuf ve tarih sahasında pek çok kimsenin yetiştiğine dâir kay­ naklarda bol kayıtların bulunmasıdır. Bu umumî medeniyet hamlesi içe­ risinde İran edebiyatının süratle gelişmesi de göze çarpar. Gerçekten Samanîier ve Gazneliler devrinde meydana çıkan Farsça yazı dili ve ede­ biyatı Selçuklular zamanında altm devrini idrak eder; Karahanlılar da bu edebiyatın gelişmesinde aynı rolü oynar. Bu sâyede İslâm dünyasın­ da yegâne ilim dili Arapça yanında Farça da tedricen ilim dili seviyesine

100 Bâvendı, s. 283. 101 Efdaleddin Kirmani, s. 24. Yukarıda Alp Ârslan’ın da okur-yazar olduğunu kaydetmiştik (III. 14).


çıkmağa ve ilmî eserler vermeğe başlar102. îslâm medeniyetinin üçüncü kültür dili olan Türkçe de Farsça kadar bir emekleme devresi ve bir kaç asır geçirdikten sonra yazı ve edebiyat dili hâline gelir; diğer edebiyat­ lar sukut ederken Türkçe bu medeniyetin birinci kültür dili olur.

d. İktisadî ve İçtim aî Yükseliş

Selçuklular siyasî birliği ve emniyeti kurmakla, mahallî gümrük ve ticaret vergilerini sık-sık ilga etmekle iktisdaî faaliyetlere büyük bir hız ve genişlik veriyorlardı. Kesif ticâret kervanları Türkistan, Hârizm, îran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu istikametinde emniyetle sefer yapı­ yorlardı. Gazneliler devleti müesseselerinden bir çok iktibaslarda bulu­ nan Selçuklular kervanları teşkilâtlandırmak, a s k e r î m u h a f ı z l a r idâresinde emniyet altına almak ve hattâ t ü c c a r l a r ı n z a r a r ­ l a r ı n ı t a z m i n etmek suretiyle onların an’anelerine bağlanmış ve bunları geliştirmişlerdi103. Selçukluların bu usulleri, bilhassa Anado­ lu’da çok tekâmül etmelerine, İktisadî faaliyetlerin ilerilemesine, ülkeler­ arası mübadelelerin çok artmasına yardım ediyordu. Kervan yollarının kesilmesi ve kervan kafilelerinin soyulması sultanların askeri seferlerine âmil oluyordu. Devletin bu ticarî görüş ve siyâseti icâbı Melikşâh’m ilga ettiği ticarî vergi ve gümrükler ( m u k û s ) in yekûnu 600.000 dinar (altın)a bâliğ oluyordu103®. Hâzinenin bu zararı kendisine arzedildiği zaman Me­ likşâh ticâretin gelişmesi ve halkın menfaati gayesiyle bu kararından vaz geçmedi. Haleflerinin de sık-sık bu vergileri ilgası hükümdarların ihtiyaç hallerinde bu irâd kaynağına baş vurduklarına delâlet eder. Esasen buna da lüzum vardı. Zira îslâm vergi sisteminin esasını ziraî gelir teşkil edi­ yor ve ticarî kazanç ve servetlerin artması karşısında umumiyetle toprak gelirine dayanan vergiler kifayetsiz kalıyor ve İçtimaî adaletsizliğe sebep oluyordu. Melikşâh ve Sancar tarafından Irak’ta, Horasan’da ve Hârizm-’de açılan veya imâr edilen sulama kanalları ve tesisleri sayesinde ziraî is­ tihsal çok artmış; imparatorluğun her tarafında şehirler büyümüş; mamûr ve zengin bir hale gelmiş; yüksek bir cemiyet ve kültür kurulmuş; kaynakların tafsilâtla bildirdikleri üzere her şehirde beldeye mahsus sa102 Selçuk devri Fars edebiyatı hakkında toplu bil için Nizâmî’i ‘Aruzî, Çahârmakale; ‘Avfî, Lubâb ul-Elbâb; Râvendî, s. 187-207; E. Browne, Uternry History of Persia, II, s. 186-190, 297-368. 103 Siyâset-nâme, s. 61, 62, 65.

1033 İbn ul-Cevzî, IX, s. 72.


nâyi ve imalât çok ilerilemişti. Bu İktisadî inkişaf sayesinde büyük bir sermâyedar ve zenginler sınıfı meydana gelmiş; memleketler-arası ticâ­ ret ve mübadeleyi teşkilâtlandıran müesseseler vücut bulmuş idi. İkti­ sadî inkişaf ve sınaî imalât hakkında kaynakların verdiği bol malzemeyi toplamak gibi uzun ve ayrı bir işe girişmeden bu yükselişin maddî bir ifâdesi olan devlet vâridatma ait rakamları nakletmek devri aydınlat­ mak için kâfi gelecektir. Gerçekten Melikşâh zamanında merkezî eyâlet­ lerin devlete ödediği vergilerin, Risâle-i Melikşâhfden nakledilen }rekûna göre, miktarı 210,000,000 altm dinâra, yâni bugünkü Türk parasiyle, takriben 30 milyar liraya bâliğ oluyordu. Selçuk ve Moğol devri arasın­ daki rakamları mukayese eden Hamdullah Kazvînî “o z a m a n d ü n ­ y a n ı n n e k a d a r m a m u r ve bugün de ne d e r e c e h a r a p b i r halde bulunduğunun buna göre kıyaslanması gerektiğini de belir­ tir10- ...Hamdullah Kazvînfnin bir mâliye nazırı (müstavfî) olması bu ra­ kamların kıymetini arttırmakta ve kaybolmuş bulunan Risâle-i MelikşâhVnin ehemmiyetini göstermektedir. Esasen şehirlerin azameti, sanayi ve imalâtın çok ileri seviyesi bu durumu teyid eder. Melikşâh’ın sâdece sarayı bütçesi de 20.000,000 dinâra çıkıyordu105. Abbasî Halifeliği impa­ ratorluğunun vâridatı IX ve X uncu asırlarda, sıra ile, 396.155.000; 388.291.000 ve 299.265.000 dirhem olarak hesap edilmiştir106, ki eğer bir hata yoksa Selçuk devrinin Abbasîier devrine nazaran bile ne derece ileri olduğu anlaşılıyor. Melikşâh’m, İmparatorluğun her tarafında inşâ ettiği câmiler, medreseler, kütüphaneler, türbeler, saraylar, ribâtlar, hanekâhlar, hanlar ve köprüler, kaleler ve yeni kasabalar, açtığı kanallar ve kurduğu su tesisleri bu İktisadî kudret sayesinde mümkün oluyordu107. Sultan Sancar zamanı büyük ilim ve kültür faaliyetleri gibi iktisadi inkişaf bakımından da çok ileri bir ehemmiyet taşır. Murg'âb kanalının suladığı Merv ovaları, bu su tesisleri sayesinde, şehir ve kasabalarla dol­ muş; çok kesif bir ziraat ve iskân sahası olmuştu. Burada toprağın bire yüz mahsul verdiği, pamuk ziraati ve şehirlerde pamuklu mamulâtmm çok ileride bulunduğu belirtilmektedir. Türkistan şehirlerine aid pamuk­ lu, yünlü ipekli mamulleri (Zarafşaıı, Hârizm), Fargaııa mâden sanayii, silâhları pek meşhûr olup Bağdad’a kadar sevk oluyordu. Semerkant’m gümüş işleri ve kumaşları, Buhara’nm dokumaları (Buharin’len) ve sec­ 104 1D5 106 î07 Sibt, hâııd,

Nıızhet ul-kulûb, s. 28; Târih-i Güzîde, s. 449.

İbn ul-Cevzî, IX, s. 70; Gaffârî, Nigâristân, 58a . Medeniyet-i îslâmiyye Tarihi, II, s. 56-69. İbn ul-Cevzî, IX, s. 69-74; İbn ul-Esîr, X, s. 73; İbn Hallikân, II, s. 161-164; 102a; Râvendî, s. 131-132; Nüzhet ul-kulûb, s. 123, 190, 193-195, 197; MîrIV, 85; Hândmîr, Meâsir ül-mülûk, 94a.


cadeleri, Taşkent’in eğer takımları, Horasan’ın satenleri İslâm dünyasın­ da çok makbul idi. îslâm dünyası, kâğıt gibi, Çini saıı’atmı da Türkis­ tan’dan (Çin menşeinden) öğrenmişti. Fargana, Ilak, Şalcı altun, gümüş, kıymetli taşlar, istihsal ediyor; neft ile maden kömürü de çıkarıp yakı­ yorlardı108. Farsça pambah kelimesinin de eski bir devirde Türkçe pamukdan geldiğini tahmin etmek kolaydır. Türkistan, Hârizm ve Hora­ san’ın sulama tarihi ve tesisleri çok eskidir. Karaşar havalisi Gök-Türkler zamanında kanallarla geniş ölçüde sulanıyordu109. Türkistan sulama te­ sisleri ve hukukunun eskiliği bakımından Tâhirîler zamanında vücuda getirilen Kitâb ul-knîy (kanallar kitabı) kayda şayan olup Selçuklular devrinde de kullanılıyordu. Gerçekten 839 (224) da Fergana ve Hora­ san’da vukubulan büyük bir zelzele evleri ve kanalları alt-üst etmişti. Bu sebeple baş gösteren dâvaları halletmek için İslâm hukukunda (Fıkıh kitaplarında) “k â r î z 1 e r e v e a h k â mı n a dair bir şey mevcut de­ ğildi”. Bu durum karşısında Horasan ve Irak âlimleri toplanarak mahallî örfleri îslâm hukuku esaslarına göre tedvin ettiler. Böylece bu kitap ile İslâm hukukunda mevcut bulunmıyan sulama hukuku meydana çıktı110. Râvendîye göre Sultan Sancar zamanında “Horasan ülkesi dünyanın ca­ zibesini kazanmış; onun âlimlere ve din adamlarına gösterdiği hürmet ve yakınlığı, zâhidlerle birlikte yaşaması doiayısiyle bu ülke âlimlerin men­ şei, fazilet ve hünerlerin kaynağı olmuştu.”111 Devrin büyük şehirleri umumiyetle üç kısımdan teşekkül ediyor ve kale, şehir ve varuşlara ayrılmış bulunuyordu. Bazen, Ulu câmi hükü­ met dairelerini ve mahalleleri de ihtiva eden Kale, İç - şehir (M edineŞehristan) ortasında bulunurdu. Sûrlarla çevrili olan bu asıl şehir büyük kapılarla dışarı bağlanır. Şehir surları dışında genişleyerek Dış - şehir (Zâhir ul-medîne veya Rahaz, farsça Bîrûn)ı vücuda getiriyordu, ki bu­ nun da etrafında bahçeler ve daha ötesinde bağlar ve tarlalar sıralanı­ yordu. Şehirlşr büyüdükçe merkezden muhite doğru bu tekâmül safha­ larını takip ediyordu. Selçuklular devrinde şehirler o kadar büyümüştü, ki hemen hepsi bu şemaya göre surlar dışına taşmış; büyük ticâret ve sanayi merkezleri haline gelmiş; yüksek bir cemiyet ve kültür hayatı ku­ rulmuş; her meslek ve sanat erbabı kendilerne mahsus çarşı ve mahalle108 Istahrî, s. 287-288; İbn Havkal, s. 481, 488; İbn ul-Fakîh, s. 316; Barthold, s. 235-236. 109 Chavannes, s. 111. 110 Gerdîzî, Z eyn ul-ahbâr, s. 3; Barthold, Türkistanın Suğanhş tarihi, Taşkent 1926, s. 45. 111 Rahat us-Sudûr, s. 171.


ierde yerleşmiş idi. Kaynaklar şehirlerin büyüklüğüne ve şehir hayatına dâir çok malûmat vermektedir. Oğuzların istilâsı ile bir sarsıntı geçir­ mekle beraber kaynakların Moğol katliâmları münasebetiyle Merv şeh­ rinin 700.000 veya 1.300.000 nüfusa sahip olduğunu gösteren kayıtları Sultan Sancar zamanında bu büyük şehrin azameti hakkında bir fikir verir . *

1 T *>

Moğol istilâsını müteakip 1222 de Semerkant’a gelen Ch’ang-Ctiun adlı Çin seyyahı şehrin istilâdan önce 100.000 hane olduğunu ve tahri­ bat neticesinde dörtte bire düştüğünü, etrafında bahçe ve meyveliklerin yüz “li” uzadığını ve Ç in b a h ç e l e r i n i n bile güzellikte S e m e r ­ k a n t ile mukayese edilemiyeceğini söyler. Semerkant’ta şehrin kadısı sâyesinde 50.000 kişinin kurtarıldığına ve onun diğer Orta-Asya şehirle­ rine nazaran daha az-tahrip ve kıtale uğradığına dâir îslâm kaynakları­ nın haberleri de bu durumu teyit eder113. İstilâdan takriben 50 yıl sonra Semerkant’ı gören Marco Polo şehrin ihtişamını ve bahçelerini tasvir eder114. Bununla beraber istilâdan bir asır sonra bu şehre giden İbn Batûta şehrin cihâmn en büyük ve güzel beldelerinden olduğunu söylerken ekseriyetle harap bulunduğunu da belirtir115. Çok ileri bir medeniyet di­ yarı olan Hârizm’in merkezi Giirgenç’i (Ürgenç, Cürcâniye) 1219 (616) da, gören Yakut “b u k a d a r b ü y ü k , z e n g i n v e a h v â l i g ü ­ z e l b i r ş e h i r g ö r m e d i m”, der116. Bu ve diğer büyük şehirler hakkında kaynakların verdiği zengin malzemeyi burada daha fazla ço­ ğaltmağa lüzum yoktur. Abbasîler zamanında Bağdad’m 1.500.000 nü­ fusa sahip olduğunun tahmin edildiğini, bir mukayese maksadiyle kay­ dedelim117. X III. asır’da Moğol tahribinden sonra sukut eden Bağdad yerine Ilhanî payitahtı Tebriz İslâm dünyasının en büyük şehri olmuştu. Vergileri İngiltere veya Fransa kıralhklarma muadil bulunuyordu. İngi­ liz seyyahı Maundeville’in müşahede ve tasvirlerine göre 1332 de dünya­ nın en zengin ve büyük şehri olan Tebriz’in yalnız ticârî vergileri en zen­ gin bir Hıristiyan kiralının bütün memleketinden aldığı vergilerden daha fazladır. Tebriz’i 1318 de gören Fransız seyyahı keşiş Oderic de şehrin vergilerinin Fransa kırallığmdan daha ziyâde olduğunu söyler. Bir kay­

112 îbn ul-Esîr, XII, s. 151; Cuveynî, Cihân-guşâ, s. 128. 113 E. Bretschneider, Medieval Researches, I, s. 38, Sİ, Cihân-guşâ, I, s. 94. 114 The Travels of Marco Polo, trans. A. Ricci, London 1950, s. 63. 115 Seyâhat-nâme, I, s. 428-429. 116 M ucem ul-buldân, III, s. 122. 117 Corel Zeydân, Medeniyet-i îslâmiyye tarihi, tr. trc. İstanbul 1329, II, s, 210.


nak Ceyhun nehri üzerinde bulunan Amul şehrinin Selçukluların zuhu­ runda bir milyon nüfusa sahip olduğunu kaydeder118. Selçuk devrinde, münasebet düştükçe, sultanlara, beylere ve zen­ ginlere ait düğün ve ziyafetler dolayısiyle verdiğimiz malûmat devrin İktisadî kudreti, İçtimaî hayat seviyesi bakımından bizi aydınlatıcı bir mahiyettedir. Kaynaklarda zenginlerin 100.000 den 1.000.000 dinara ka­ dar nakit paraya sahip olduklarına dâir haberler sermâye birikmesi b a­ kımından kayda şayandır119. Sultan Sancar devrinde filozof Mehmed Ilâkî’nin talebesi olan filozof kadı Zeyneddin Ömer bin Şehlân ilini yap­ mak için kendi emeği ile geçiniyor; îbn Sînâ’nm Kitab uş-şifâ’sim yüz dinara satıyor ve hattâ bir tüccar dostuna verdiği 300 dinarın kazancı kendisine kâfi geliyordu. Bu suretle memleketi Sâve’de kütüphâne kur­ muş; Nişâpûr’da yerleşerek riyaziye ve mantık sahasındaki eserleri ara­ sında meşhur “Başâir un-Nasîriyye” adlı kitabını Sancar’m veziri Nasîreddin Mahmûd adına yazmıştı120. Selçuklular devrinde kurulan İçtimaî yardım müesseseleri, hastahâneler, zâviyeler, hamamlar çok ileri bir derecede ve çok yaygın idi. îsîâmda ilk hastahâne Harun ür-Reşîd’in Cundişânûr’da Sâsânîlere ait Bimâristân (hastahâne) ı tabipleri ile birlikte Bağdad’a nakli ile başlar. Bağdad’da Büveyhî hükümdarı Adud ud-devle’ye ait hastahâne (bimâris­ tân) de Moğollar zamanına kadar faaliyette idi121. Selçuklulardan önce Rey’de de bir Bimâristân mevcut olup meşhur filozof, tabip ve kimyager Ebu Bekir Razı (ölümü 923/311) bu hastahânede çalışıyordu122. Fakat bu müessese Selçuklular sâyesinde her tarafa yayıldı, ve tekâmül eyledi. Nizâm ül~mülk’ün Nişâpûr’da yaptığı bîmâristaıı ilk Seçuklu hastahânesini teşkil eder122a Sultan Sancar’m, Kâşgarlı Yağan (Toğan) bey’defı sonra veziri olan Ahmed Kâşînin Kâşan, Ebher, Zencâiı, Gence ve Eı*rân’da D â r ü ş - ş i f â ve medreseler inşâ ettiğini biliyoruz123. Selçuk­ lular asker bir millet olarak ordularına bağlı ve onunla hareket eden s e y-

118 Bayhakî, s. 540. Bu münasebetle A. R. Guest’in Fustât (Kahire) m kuruluşu hakkmdaki tedkikî (JRAS, 1907, s. 4 9 -8 2 ) ve R. Brunschvig’in U rbanism e M edieval et droit m usulm an (R. E. Isl. 1947, s. 127-155) adlı makalesi de zikredilebilir.. 119 Bak. aşağıda, bahis, 12. 120 Bundarî, s. 242; Z. Kazvînî, Asâr ül-bilâd, s. 387; İbn Funduk, Tatimma. s. 127-129. 121 îbn ul-Fuvatî, s. 64. 122 îbn Hallikân, II, s. 108. i 22a Subhi, Tabakat uş-Şâfiyye, Kahire 1966, IV, s. 314. 123 Nasreddin Münşi Nesâim Eshâr, nşr. Celâleddin Urmevî, s. 65.


y a r bir h a s t a h â n e dahi vücuda getirdiler Gerçekten Sultan Mah­ mûd’un ordusunda tabipleri, müstahdemleri, ilâçları, tıbbı âletleri ve çadırlariyle birlikte seyyar bir bîmâristân (hastahâııe) vardı ve iki yüz deve ile taşınmakta idi124. Anadolu Selçuk ordularında da tabipler, cerrahlar ve herhalde seyyar hastahâneler bulunuyordu125. Büyük Selçuklularm hastahâneleri hakkında malûmatımız çok azdır. Fakat Türkiye Selçuk­ luları, Atabegler ve Selâhaddin Eyyûbî tarafından yapılan muazzam has­ tahâneler ve onların vakıfları, teşkilâtı cidden hayranlık verecek bir ma­ hiyette idi. Anadolu’da bugün hâlâ ihtişamlarını muhafaza eden ve o zamanda'Bîmâristân, Dâr uş-şifâ, Dâr us-sıhha ve Dâr ul-‘âfiye adlarını alan bu hastahâııelerin en eskisi Kayseri’de 1205 ûe yapılmış Gevher Nesîbe Hatun’a aittir. Sivas’ta I. Keykâvus tarafından 1217 de inşâ edilen ...Dâr uş-şifâ da aynı ihtişamı muhafaza edip ona ait bir vakfiye sureti bi­ ze kadar gelmiştir. Yüzden fazla dükkân ve pek çok da arazi ve başka akarın vakfedildiği bu Dar uş-şifâ’da çeşitli mütehassıs tabipler, cerrâhlar ve göz doktorları, memur ve müstahdem bulunuyor; onların ve ilâç­ ların tahsisatı ve hasta masrafları bu evkaf gelirinden temin ediliyordu1216. Konya’da, daha eskisi bulunması gerekirken, ancak I. Keykubad’a ait D a r u ş - ş i f â - i ‘A l â ı hakkında bilgimiz vardır. Divriğ’de Rehramşâh’m kızı Turan Melek (1228), Çankırı’da Atabeg Ferrah (1235), Amas­ ya’da Toruntay (1266), Kastamonu’da Pervâneoğlu Ali (1272), Tokat’ta Muîneddin Pervâne (1275), Amasya’da Sultan Olcaytu (1308) ve tarihi bilinmeyen Aksaray hastahâneleri Selçuk Türkiyesinin başlıca eserleri idi127. Amasya hastahânesinde baştabiplik eden Sabuncu oğlu Şerefeddiıı (XV inci asır)in yazdığı Cerrâh-nâme-i Îlhânî adlı eser Endülüslü meşhur Halef bin Zehravî’den iktibas olmakla beraber pek çok ilâveleri ihtiva etmekte ve hususiyle cerrâhhkda kullanılan bütün âletleri, Türkçe isimlerini ve her hastalığın tedavisine dâir pek çok resimleri göstermek­ tedir. Bundan önce de Sinoplu Mukbil oğlu Mü’min, Candar oğlu İsfendiyar bey (1392-1440) namına Miftâh un-nûr’dan başka Sultan II. Murad adına da, 841 (1437) de, Zcthîre-i Murâdiye adlı eserini takdim etmiş„ tir, ki bunda da bir çok hastalıklar ve tedavi şekilleri resimlerle gösterilmiştir128. Hükümdarlar sıhhatleri için doktorlara çok ehemmiyet verirler 124 İmâdeddin İsfahânî, s. 137.

‘ 125 îbn Bîbi, s. 193. 126 Vakıflar Umum Müdürlüğü Arşivi, defter 584, s. 290. 127 Bak. Süheyl Ünver, Selçuk Tababeti, s. 40-82; Osman Turan, Resmi Vesika­ lar, s. 50-57. 12,8 Bak. Keşf uz-Zunûn, I, 826, II, 1771; Adnan Adı var, Osmanıl Türklerinde ilim, İstanbul 1942, s. 13; Süheyl Ünver, Cerrâhiye-i İlhaniye , İstanbul 1939.

*


ve saraya en meşhûr tabipleri tayin ederlerdi. I. Keykâvus ve I. Keykubad yerli ve yabancı bir takım doktorları hizmetinde tutardı. Türkiye Selçukluları sarayına tabip tâyinine dâir bazı menşûrlar bize kadar gel­ miştir. Atabeg Özbek Zencanlı tabip -Celâleddin’i yanından ayırmaz ve hayatını ona medyun bulunurdu. Celâleddin hastaya gitmez; uzaktan aldığı haberlere göre devasını emrederdi129. Selçuk devri hastahâııelerinin teşkilâtı hakkında bilgilerimiz atabeg Nureddin Mahmud’un Şam ve Nusaybin, Nureddin’den sonra onun ese­ rine devam eden Selâhaddin Eyyûbî’nin Kahire ve İskenderiye hastahâneleri dolayısiyle çok daha zenginleşmektedir. Gerçekten bu büyük hastahânelerin başına geçirilen âlim bir kimse hastaları idare eder; eczâhâneyi emrinde tutar; her hastanın r e ç e t e sine göre ilâçları tevzi ettirir. Hastalar orada, Maksûr eler in de, yataklarında, yatar; onun emrinde bu­ lunan müstahdemler, sabah-akşam, hastaların durumunu sorar; kendile­ rine tâyin edilen ilâç, yemek ve içkileri (şurupları) dağıtırdı. Kadın hasta­ ların yerleri ayrılmıştır. Doktorlar sabahları erken hastaları ziyaret eder; kendilerine lâzım olan ilâç ve yemeklerini yazar. D e l i l e r için de ay­ rı ve demir parmaklıklı bir bina olup orada tedavi edilirlerdi130. Atabeg Nureddin bir yandan Haçlılara karşı daimi cihâd yapar ve bu uğurda büyük meblâğlar sarf ederken öte yandan da bu cihâd mefkûresi îcâbı câmi, medrese, hastahâne, zâviye ve kervansaraylar inşasına ve bakımı­ na da çok para tahsis ediyordu. Gerçekten haştahâneler yanında kurdu­ ğu y e t i m m e k t e p l e r i , â c i z l e r y u r d u , sofulara zâviyeler, devamlı tahsisatla zenginleşen kütüphâneler cidden hayranlık verecek bir derecede idi. Selâhaddin Eyyûbî uzak diyarlardan gelen talebelere, istedikleri ilmi yapmak için, medreselerde vakıflar ve onların hastalarına bakan hekimler tâyin etmiş; h a s t a h â n e l e r e g e l me k i s ­ t e m e y e n h a s t a l a r ı b u l m a k ve tedâvi eylemek için de memurlar bulundurmuştu131. Memlûk Sultam Kalavûn’un, 1284 (683) de, inşa eylediği B ü y ü k b ı m â r i s t a n’da tabiiyatçı, gözcü, cerrâh, kırıkçı doktorlar, dört köşkte her hastalığa mahsus ayrı odalarda yatan erkek-kadm hastaları, yaralıları, sakatları, göz rahatsızlarını tedâvi edi­ yorlardı. Kadın ve erkek hademeler hastalara hizmet ediyor; temizlik ya­ pıyor, elbiselerini yıkıyor, h a m a m l a r ı n ı hazırlıyorlardı. Her hastanın 129 Resm î Vesikalar, s. 5 3 ; Zekeriya Kazvînî, s. 384. 130 îbn Cubayr, R ihle G U , 42, 5 1 , 240, 283. 131 İbn ul-Esîr, Târih ul-Atabekiyye, s. 309-312; Ebu Şâme, K . Bavzatayn, I, s. 15-18, 262-268, 270; İbn Vâsıl, M uferric ul-kurûb, I, s. 283-284; îbn Cubayr, s. 42, 284-285.


yatağı, çarşafları, havluları tam idi. Hastahânede aşhane, meşrubat, ilâç ve m a c u n l a r için ayrı odalar ve ilâç yapan bir eczâhane bulunuyor­ du. Tabibler reisinin t a l e b e y e d e r s verdiği bir salon vardı. Bun­ ların hepsinin maaşları ve tahsisatı zengin evkafından temin ediliyordu. Hastahâneyi ve vakıflarını idare eden bir dîvân (idarehane) ve pek çok da memur vardı132. Rivâyete göre Nureddin bir tacirin kendisini dava etmesi dolayısiyle kadının mahkemeye davetini alınca “vekillini gönder­ di. Fakat yemin için bizzat bulunması bildirilince atabeg davacıyı çağı­ rarak anlaştılar133. Bu da hükümdarlarm bile şeriat ve hukuk karşısında durumlarını ve adaletin infâzmda bir istisna teşkil etmediklerini göster­ mek bakımından dikkate şayan bir hâdisedir. Erbil atabeği Muzaffereddin Gök-böri (1190-1233) ise ilmî, dinî ve hayrı müesseseleri.ile İslâm dünyasında destan olmuş bir şahsiyet idi. Gerçekten devletinin hudutları geniş olmadığı, küçük bir bölgeye inhi­ sar etmiş bulunduğu halde çok çeşitli tesisat kurmuş idi. K ö r ve s a ­ k a t l a r a dört hânekâh yapmış; dul ve ihtiyarlara, y e t i m ve k i m ­ s e s i z çocuklara y u r t l a r kurmuş; bunlara s ü t a n a l a r ve zen­ gin vakıflar tahsis etmiş idi. Kendisi bizzat bu müesseselere uğrar, hasta ve düşkünlerle meşgul olurdu. Tesis ettiği misafirhanelerden ayrılan yol­ culara ve gariplere y o l a z ı ğ ı da verirdi. Vakıf eylediği para ile her yıl adam göndererek Haçlılardan müslüman esirlerini satın alıp hürriye­ te kavuştururdu. Hacılara vardım edip Arafat’da, ilk defa, sarnıçlar yap­ tırarak hacılara su dağıttıran Gök-böri idi. Gök-böri’nin bu büyük hizmetler arasında şöhretine daha fazla se­ bep olan faaliyeti Hazreti Peygamber için tertip eylediği Mevlid âyin ve merâsimleri idi. Gerçekten her yıl iki gün ve gece süren bu âyinlerde, pek çok hayvan kesilir ve ziyafetler verilir; geceleyin mumlar ile aydınlık ya­ pılır; müzik âletleri ve muganniler ile ahenk ve semâ (raks) yapılırdı. Bu büyük mevlidlere her taraftan insan gelir ve halk da şenliklere katılırdı, Şehrin dışında otağlar kurulur; çalgılar çalınır, fener alayı tertip edilir, askerî merasim yapılır ve meydanlara konan kürsülerde vâizler verilirdi. Gök-böri bizzat semâ yapar ve bu esnada bir kısım kıymetli elbiselerini mugannilere ihsan ederdi. Âlimlere, vaizlere, kurrâ ve şâirlere bohçalar içinde hil’atlar ve hediyeler dağıtır; misli görülmemiş bir âyin ve şenlik 132 Nüveyrî, Nihâyet ul-Ereb , Köprülü kütüph. No: 1188, s. 291a. 133 Ebu Şâme, K. Ravzatmjn I, s. 15. Mahkemelerde hükümdarın dâvâ edildiği ve avukat kullanıldığına dair bu mühim kayıt münasebetile bak. E. Tyan, Histoire de VOrganisation judiciaire en pays d’Islam, Paris 1938, I, s. 394-406.


olurdu. Ebu’l-Hatâb bin Dahye’nin yazdığı ve kendisine ithaf eylediği “el-Tenvîr fî Mevlid el-Beşîr” adlı eser ilk Mevlid kitabı olup maalesef bize kadar gelmiş değildir. Bu hükümdar Türklerde Peygamber sevgisi ve Mevlid an’anesine bağlılığın en güzel ve meşhur bir mümessilidir. Kaynaklar onun hayır yolunda harcadığı meblâğın miktarını da bildir­ mektedir: Mevlid için 800.000, esirlerin kurtarılması için 200.000, hankâhlar için 100.000, misafirhâneler için 100.000, Mekke’de su tevzii için 30.000 dirfar yıllık tahsiat veriyordu134. Selçuklular zamanında çok gelişen eserler arasmda hamamlar da mühim bir mevki alır. Umumiyetle vakıf olarak kurulan hayır müesse­ seler! yanında bir hamam yapılıyordu. Medreseler, imaretler, hastahâneler ve kervansaraylarda bulunan hamamlar bu müesseselerin mensupla­ rına ve misafirlerine ait olduğu gibi Anadolu’da umuma mahsus ve da­ ha ziyade sultanlar, devlet adamları tarafından inşâ ve vakfedilmiş, er­ kek ve kadınlar için ayrı, hamamlar vardı, Bağdad hamamlarının zemin­ leri, kubbeleri ve yarıya kadar duvarları zift ile sıvanmış idi, ki Küfe ile Basra arasmda çıkan bir kaynaktan getiriliyordu. Selçuk Türkiyesinde Ilgın, Eskişehir, Kütahya ve Erzurum sıcak-su banyoları ve kaplıcaları da çok rağbette idi. Konya - Akşehir arasmda Ilgın sıcak-su hamamı ka­ sabanın teşekkülüne sebep olmuş idi. Selçuklular zamanında üzerinde güzel bir bina yapılmış olup Konya halkı ve Celâleddin Rûmî, dostlan ile birlikte tedâvi için oraya giderdi. Eskişehir ılıcaları da X II. asırda meşhur idi133. Anadolu’da “h a s t a v e f e l ç l i l e r i n ş i f a i ç i n g i t t i k l e r i 300 sıcak-su hamamı” bulunduğu ve her memleketten fazla sıcak suyun bu ülkede toplanmasının arazinin kibrîtli bulunmasiyle alâkalı olduğu da rivâyet ediliyor136. X IV üncü asırda yaşayan Mehmed bin Ali’nin Adâb ul-hamâm adlı zarif bir eser yazmış olması da dikkate şayandır. Göçebe Türklerin de deriden yapılmış ve çerge denilen çadır hamamları olup burada yıkanıyorlardı. Bu hamam Bizans’a da geçmiş olup imparatorlar sefere çıktıkları zaman çadır-hamamda banyo yapı­ yorlardı137. Bu göçebe kültürünün Selçuklularla birlikte Yakm-Şarka gel-

134 İbn Hallikân, I, s. 550-555; İbn ul-İmâd, Sezer ât uz-zeheb , V, s. 138-140; Z, Kazvînî, Asâr. s. 290; İbn Kesîr, X III, s. 137; A. Ateş, M evlid, (mukaddime), An­ kara) 1954. 135 İbn Batuta, I, s. 243; Herevi, s. 58. 136 el-Omarî, s. 42; Marco Polo, s. 21; V. cîe Beauvais, bahis 141, 143; İbn Sa’td, 98b. 137 İbn Hacer, IV, s. 61; Geza Feher, Türk kültürünün Avmpaya tesiri , II. Türk Tarih Kongresi zabıtları, s. 317.


mig olması tabiî idi. Filhakika I. Alâaddin Keykubâd Anadolu’da Hamâm-i seferî denilen bu çadır-hamam ile birlikte sefere çıkıyor; altm, gümüş takımlar, anber kokular bu hamamın levazımatmdan bulunuyor idi. Hârizmşâhlar ordusunda da mevcut olan bu hamam eski adiyle Şerge ismini muhafaza ediyordu. Yarı göçebe olan Akkoyunlularm da çerge’yi kullandıklarını biliyoruz138. 10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk

Gök-Türklerde, Karahanlılarda ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve Beyliklerde de, eski Türk siyasî hukuk ve anla­ yışına göre, devlet hanedanın müşterek malı sayılıyordu. Bu anlayış sal­ tanat mücadelelerine..ve şehzâdelerin ayaklanmalarına sebep oluyordu. Devleti idaresinde birleştiren ve rakîblerini bertaraf eden kudretli bir hükümdarın ölümü, umumiyetle, evlâtları veya kardeşleri arasmda bir taht kavgasına başlangıç oluyordu. Büyük evlâdın saltanat vârisi oldu­ ğuna dair yaygın bir kanaat mevcut idiyse de bizzat hükümdarlar bile buna riâyet etmiyor; lâyık ve münasip görülen bir şehzâde veliahd ilân ediliyor ve merâsim yapılıyordu. Fakat, bu takdirde bile, onların irâdesi saltanat m ücâdeleleriniönlem eğe kâfi gelmiyordu. Bununla beraber, Selçuklulara çağdaş veya onlardan sonra gelen Beyliklerden de ayrı ola­ rak, Anadolu’da II. Kılıç Arslan’dan itibaren merkeziyetçi devlet anlayı­ şına doğru bir tekâmül göze çarpmaktadır. Esasen devleti hanedan azasınıiı müşterek malı sayan bu eski telâkkiye karşı husûle gelen bu tekâ­ mülden önce de Türkiye’nin, daha Selçuk devletinin kuruluşundan beri, f e o d a l bünyesinde ciddî bir değişikliğin mevcut olduğunu ve Büyük Selçuklulardan farklı bir tekâmülün başladığım gösteren mühim bir hâ­ dise vardır. Gerçekten, Büyük Selçuklulardan ayrı olarak, Türkiye Sel­ çuklularında vilâyetler genişliğinde, hukukî ve İdarî muhtariyetle birlikte, siyasî hâkimiyeti parçalayan, b ü y ü k i k t âlara aslâ müsaade edilme­ miştir. Bu sebeple Anadolu’da vilâyet ve mahallî askerlerin başında bu­ lunan Sü-başı (Ser-leşker) 1ar büyük iktâlara ve kumanda ettikleri asker­ lere sahip değil âmir mevkiinde idiler. Onlar küçük iktâlara sahip ve o sâyede geçmen askerlerin sadece rütbece üstün ve kumandam olup ne bu askerlere ve ne de arazilerine temellük etmezlerdi. Türkmen kabilele­ rinin parçalanarak Anadolu’da dağılması feodal bünyenin bozulmasına ve k ü ç ü k i k t â sisteminin yerleşmesine âmil oldu ve Osmanlı t i 138 İbn Bîbî, s. 387; M. Nesevî, S. C. Mengübirti, s. 20; Ebu Bekir Tahrani, Ta­ rih Diyârbekriyye? s. 235.


m a r idaresinin de esasını teşkil ederek X IX uncu asra kadar, tekâmül edip, yaşadı. Böylece Anadolu vilâyetlerine dağılan, toprak vergileri ile geçinen ve teçhiz edilen Selçuk askerleri vilâyet merkezlerinde oturan S ü - b a ş ılarm kumandasında Türkler (sipâhîîer) den terekküp ediyordu. Alâaddin Keykubâd devrinde ve devletin en kudretli zamanında bu ordu 100.000 kişiye yükselmiş ve 12.000 ini merkezde (Melikşâh zamanında Büyük Selçuklu ordusu 400.000 ve merkez kuvveti 46.000 asker idi.) veya sultana bağlı muhafız kuvveti teşkil etmişti. Merkez ordusu sipahilerden farklı bir menşeden gelip küçük yaşta satın alınmış Türk veya esir edil­ miş Hıristiyan çocuklarının payitahtda ve büyük şehirlerdeki köle inekteplerinde (gulâm-hâne) yetiştirilmesi ile vücuda geliyor ve bunlar ara­ sında yüksek makamları işgal eden emirler çıkıyordu, ki Osmanlı devri Yeni-çeri teşkilâtının esası da bu idi. Bunlardan 'başka Anadolu Selçuklu devleti merkezinde Türk, Frank ve Gürcü ücretli askerlerinden mürekkep bir askerî kıt’a daha vardı139. Selçuklular zamanında Anadolu’da vukubulan inkılâplardan biri de hususî t o p r a k m ü l k i y e t i , yerine d e v l e t m ü l k i y e t i (Mîrî) sisteminin tatbiki idi. Filhakika Bizanslılar idaresinde Anadolu’da geniş topraklara sahip bulunan bir arazi aristokrasisi teşekkül etmiş; halk da ya topraksız veya toprak esiri (se-rf) köylüler haline gelmişti. Türk idaresiyle bu topraksız köylüler hürriyete ve toprağa kavuşmuş; eski Türk göçebe teamülüne ve îslâmm fetih hukukuna dayanan Selçuk sultanları bütün memleketi d e v l e t mülkiyeti haline soktuktan sonra çiftçilere ancak işleyebildikleri miktarda bir toprağa tasarruf hak­ kı tanımışlar ve babadan evlâda intikal eden bu idare sayesinde toprak­ sız kimse bırakmamışlar; göçebelerin ve yerlilerin iskânını sağlamışlar ve bu suretle de ziraî istihsali arttırmışlar; İçtimaî nizâmı kurmuşlar ve Ana­ dolu’nun Türkleşmesine hizmet etmişlerdi. Selçuklular tarafmdan kuru­ lan ve Osmanlılar devrinde devam eden bu m î r î toprak sistemi saye­ sindedir, ki Avrupa’da ve Asya’da, X X . asra kadar, mevcut bulunan toprak aristokrasisi ve topraksız halk kitleleri Türk idaresinde vücut bul­ mamış ve Türkiye başka memleketlerden farklı bir İçtimaî ahenk ve ni­ zâma sâhip olmuştur140. İlk Türk istilâsı, Bizanslılar ve Haçlılarla savaşlar, X I inci asır son­ 139 Bak. Osman Turan, İktâ, İA, VI, s. 956-958. 140 Osman Turan, D roit terrien sous les Seldjoukides d e T u rq u ie, R. E. İslamiques (1 9 4 8 ), s. 25-49; Türkçesi, Belleten, XLV II, s. 75-559; Ch. Diehle, L es Grands problem es de Vhistoire Byzantine, Paris, 1947, s, 102-107; G. Roullard, La V ie rurale dans V E m pire byzantin, Paris, 1953, s, 103-117, G. Ostogorskij Feodalite Byzantine , Bruxelles 1954.


larından X II. asır ortalarında kadar, Anadolu’da büyük tahribata ve bir çok yerlerin boşalmasına, istihsal ve vergilerin müthiş bir şekilde düşme­ sine sebep oldu. Bu devrede Türklerin çoğu henüz göçebe olduğu için de Selçuk devleti yerli halka ve çiftçilere muhtaç bulunuyordu. Bu se­ beple Selçuk hükümdarları bu halkları himayeden başka işgâl ettikleri bölgelerden kendi devlet hudutları içine hıristiyanları kitle halinde teh­ cir ve iskân edip istihsali arttırmağa ve memleketlerini imâra çalışıyor­ lardı. Gerçekten I. Mes’ûd, II. Kılıç Arslan, I. Gıyâseddin Keyhusrev, Dânişmendli Yağı-basan ve Artuklu hükümdarları 10.000 den 70,000 kişi­ ye varan halkları kendi bölgelerine nakl ve iskân etmişlerdir. Kılıç Arslan’m bir oğlu Ankara meliki Muhiddin Mes’ûd Kastamonu havâlisinde fethettiği Dadybra’daıı141 Hıristiyanları çıkarıp oraya Türkleri yerleşti­ rirken diğer oğlu Gîyâseddin Keyhusrev de, 1196 da, işgâl ettiği Mende­ res havzasından Hıristiyan bir halkı Akşehir bölgesine sürüp iskân edi­ yordu. Selçukluların ziraat ve iskân siyâseti bakımından bu hâdiseler çok güzel bir misal olarak nakle değer. Filhakika Keyhusrev sürgün ettiği bu kalabalık halkı beşer bin kişilik gruplara ayırmış; bunları ailelerine ve memleketlerine göre defterlere yazdırmış; onlara Bizans ve Haçlı mu­ harebelerinde ıssızlaşan Akşehir bölgesinde köyler, evler, çift âletleri, to­ humluk dağıtarak iskân etmiş ve bu muhacırları bir kaç yıl da vergiden muaf tutmuştu. Sultan bu köylülere memleketlerine dönmek hakkım da tanıdığı halde Hıristiyanlar bu yeni vatanlarından memnun kalmış ve hattâ onlara imrenen ve Bizans idaresinde ezilen başka köylüler de Sel­ çuk hâkimiyetine girmişti. Böyle bir tehcir ve iskân münasebetiyle Ar­ tuklu hükümdarı Kara Arslan’m: “B i z b u t e h c i r e t t i ğ i m i z i n s a n l a r ı e s i r y a p a c a k d e ğ i l i z . Bunları köylere n a k İ v e i s k â n edeceğiz; onlar da çiftliklerinde bizim için çalışacaklar” yâni istihsal yapıp vergi ödeyecekler şeklindeki sözleri bu siyâsetin başka bir güzel örneğidir142. İlk istilâ devrinde T ü r k l e r i y a ğ m a c ı ve yıkıcı olarak tasvir eden Hıristiyan müelliflerinin bu buhran devresi geçtikten sonra Hıristiyanlara karşı adaletleri, şefkatleri dolayısiyle Selçukluları ve diğer Ana­ dolu hükümdarlarını hayrete şayan medhiyelerle tanıtmalarının sebebi dinî ve malî tazyiklerinden ve Selçukluların da dinî müsamaha ve iyi

141 Selçuk kaynaklarında Zalifra şeklinde geçen kasaba olup, p. Wittek burasını Devrek ile birleştirmektedir. Bak. Toponymie, Byzantion (1935) s. 42. 142 Osman Turan, L es Souverains Seldjoukides et leurs sujets Studia Islamica, I, s. 88-91.

non-mosulmans,


idarelerinden bahsederek daha ziyade Türklere mahsus bu anlayış ve siyâsetin Anadolu’da çok dikkate şayan misallerini de verirler. Meselâ XI. Kılıç Arslan bir yandan İslâmm büyük gâzîlerinden sayılırken öte yandan Malatya Süryanî patriği MihaeFe gönderdiği bir mektupta B i­ zans’a karşı kazandığı zaferlerin p a t r i ğ i n d u a l a r ı sayesinde ol­ duğunu belirtecek kadar geniş bir anlayış ve dostluk göstermiştir. II. Gıyâseddın Keyhusrev’in evlendiği Gürcü, melikesinin (prensesisin) Konya sarayına, kendisine mensup p a p a z ve m u k a d d e s e ş y a ile gel­ mesi ve hattâ rivâyete göre Müslüman oluncaya kadar kendisine sarayda bir i b â d e t h â n e (chapelle) ayrılması Selçuk Türkiyesinde din hür­ riyeti ve müsamaha hakkında tarihte görülmemiş misallerden biridir. Selçuk sultanlarının huzurlarında türlü dinlere mensup âlimler arasmda dinî ve fikrî münakaşalar yapılıyordu. Gerçekten Türkler Orta-Asya’da, Uygur ve Hazar devletleri hâkimiyetlerinde, Şamanî, Budist, Manihaist, Hıristiyan, Müslüman ve Musevi cemaatlerini nasıl birlik ve ahenk içeri­ sinde yaşatmışlarsa yeni fethettikleri Anadolu’da da türlü din ve mez­ hep mensuplarını aynı müsâmaha ve huzûr içinde idare etmişlerdi. Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve Yunus Em re gibi büyük mutasavviflerin geniş bir din anlayışı ve insanlık görüşü ile meydana çıkmaları ve türlü din ve mezhep mensuplarının Mevlânâ’nm etrafında toplanması ve yükselmesi Selçuk Türkiyesine mahsus bu İçtimaî ve kültürel muhitin tabiî bir ne­ ticesi idi. Muhiddin Arabî derin, geniş veya bazan vuzuhsuz fikirlerin­ den dolayı başka ülkelerde tekfire uğradığı halde Konya’da en yüksek itibarı görmüş ve fikirleri Türk mutasavvifleri üzerinde derin tesirler ®yapmış; Bedrüddin Simâvî de Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerden mürekkep müritleri toplamış ve sosyalist fikir ve hareketlere sebep olmuş­ tur, ki bunlar Selçuk Türkiye’sinin bünyesiyle ilgili idi143. Anadolu’da Müslüman Türkler ile Hıristiyan yerliler arasmda mev­ cut bulunan âhenk Moğol istilâsiyle de bozulmamış ve meselâ bu se­ beple bir ara hükümetsiz kalan Malatya’nın müslüman ve hıristiyan hal­ kı, aralarında s a d a k a t y e m i n i yaparak, müşterek bir idare kur­ muşlar ve ş e h r i n p a t r i ğ i n i başlarına geçirmişlerdi141. Bununla beraber Moğol devrinde, bir müddet, Anadolu Türkler* Mısır-Suriye Türk sultanlarına ve bilhassa büyük mücâhid B a y b a r s ’ a temayül 143 M. Şerefedıdin, Şey h B ed red d in , İstanbul 1925; Ahmed Ateş, M uhyiddin Arabi , I A; L es Souverains Seldjoukides, s. 76-84; Cihân■ hâkimiyeti, I, s. 202-208; II, s. 145-154. Rumların Mevlânâ’ya E fen d i, zevcesine Kyra (hatun) hitaplarını da hatırlatalım, ki bu kelimeler onun nasıl benimsendiğini gösterir. 144 Abu’l-Farac, s. 408.


eylediği ve Şamanı Moğollar da Hıristiyan halka imtiyazlı bir muamele yaptıkları için bu ahenkte bir sarsıntı başlamış ve Ermenilerin bazı taş­ kınlıkları olmuştur143. Gazan Han’ın, îslâmiyeti kabulü üzerine, muka­ bele başlamış; Moğol puthâneleri ile birlikte Tebriz, Musul, Bağdad ve başka yerlerde bulunan kilise ve havralar tahribe uğramış ve nihayet Gazan şiddetli cezalarla bu hareketi durdurmuştur146. Bununla beraber Anadolu’da böyle bir tepki müşahede edilmemiş; bu suretle Moğallarm Îslâmiyeti kabûl etmeleri ile bu siyâset ve hâdiseler de durmuş ve tekrar eski durum hüküm sürmüştür. Diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Tür­ kiye’de, Hazreti Ömer’in koyduğu esaslara göre, gayri-müslimler (zim4 mîler)e mahsus ayırıcı kıyafet ve yasaklara rastlanmaması ve hattâ, geniş düşüncesine rağmen, Muhiddin Arabi’nin îzzeddin Keykâvus’a bu hüsusta yazdığı bir mektubun bile tesir etmemesi kayda şayandır147. Anadölıi’da böyle bir durum sâdece valiliği esnasında Mehdilik sıfatını kaza­ nan İlhanı noyan (emır)ı Timür-taş zammnda (1317-1327) husule gelmiş ve zimmîlerin hususî kıyafetleri mecburî kılınmıştır. Bundan dolayı Sel­ çuk Türkiyesinde hıristiyan halkın mevcudiyeti devam etmiştir. Selçuk devri kaynakları ve hususiyle vakfiyeleri en fazla türkleşen Orta Anado­ lu’da, Konya ve Kayseri vilâyetlerinde, mühim bir hıristiyan nüfusun ya­ şadığını göstermektedir. Nitekim bir Selçuk vekâyi-nâmesi “Rûm kanun­ larının en büyük faslı cizyedir” ifadesiyle X III üncü asır sonlarında hı­ ristiyanlarca ödenen vergilerin büyük bir yekûn tuttuğunu belirtir148. *.

Bununla beraber Ankara, Kırşehir, Yozgat Çorum, Kastamonu, Çan­ kırı ve Eskişehir vilâyetleri Türk muhaceretinin tekâsüf ettiği, ilk Türkmenlere yurt ve otlak vazifesi gördüğü ve esasen Bizans devrinde de az meskûn bulunan bu havâlinin yerli halkı, ilk istilâ önünde, yerlerini terk ederek garba doğru çekildikleri için bu vilâyetler kesif bir şekilde türk­ leşmişti. X II ve X III üncü asır vakıf kayıtları da bu hususu açıkça gös­ termekte ve yer adları tamamiyle türkleşmiş bulunmaktadır. Nitekim II. Kılış Arslan zamanında, 1173 yılında, çok az hıristiyan bulunduğu ve bu sebeple de geçim sıkıntısı çektiği için, Ankara metrepolit’i İstanbul Synode meclisine başvurarak buradan Amasra piskoposluğu gibi küçük bir yere tâyinini istemesi bu durumu güzelce ifade eder149. Orta-Aııadolu 145 146 147 148

Baybars Mansûrî, 52a; W. Rubruck, tere. Rockhill, s. 166, 191. Târih-i Mübârek-i Gazanî, s. 85, 92, 94, 120; Abu’l-Farac, s. 507. Aksarayî, s. 327; Futâhat, IV. s. 604. Aksarayî, s. 153. 149 y Gnımel, J^eon, metropolite cFAınasee, X lle siecle, Etudes byzantiüs, T, III, (1945), s. 168; yiııe bak. yukarıda, s. 214-216.


dışında kalan bölgelerde daha fazla bir hıristiyan halk yaşamakta idi. Lâkin. X I I I üncü asır zarfında U ç l a r d a yığılan ve hususiyle Moğol istilâsı önünde dalgalar halinde kaçıp sahillere yayılan Türkmenler, Ana­ dolu beylikleri zamanında, bu Uc bölglerini de çok sür’atli ve kesif bir şekilde türkleştirdi. Öyle ki bu sâhil bölgelerinde Orta-Anadolu’ya nisbetle dahi çok daha az bir hıristiyan halk kaldı. Bu sebepledir, ki Ana­ dolu X I I inci asır ortasından beri Garb kaynaklarında hep “Turquia, T ur­ kia” (Türk-eli) adiyle kaydedilir. Halbuki ilk haçlı kaynakları bu ülkeyi henüz “Romanla” (Roma ülkesi) ismiyle anıyorlardı130. Türkler Anadolu’ya gelmeden bir asır önce İslâmiyeti kabûl etmek­ le beraber, ekseriyeti göçebe olduğu için, bu hayatın icabı bu dini sathı şekilde benimsemişler ve îslâm cilâsı altında bir çok eski Şamanî yaşayış ve inanışlarını devam ettirmişlerdi. Nitekim H açlılar zamanında henüz 150 îslâm kaynaklan eski alışkanlıkla Anadolu’dan umumiyetle “Diyâr-i R û m ” olarak bahsederler ve X IV üncü asırdan sonra bazan da Bilâd üt-Türk ( el-’Oınarî) tabirini kullanırlar. Bu sebeple Rûm î tabiri Rum veya Anadolu türkü mânasına ge­ liyordu. Garp kaynaklan G uillaum e d e T y r (doğ. 1130) den beri artık Romania tâ­ birini tamamiyle terk edip hep T urquia admı kullanırlar. İkinci Haçlı vekayi-nâmecisi Odon de Deuil Antakya’ya kadar sahilleri Romania ve îç Anadolu’ya Turquia adiyle anar. X III. asırda ise seyyah Rubruck Tuna’dan Moğolistana kadar uzayan bozkırları “ Com ania” (Koman, İslâm kaynaklarında D eşti-K ıpçak: Kıpçak-eli), Kı­ rımı ve havâlisini Hazar-eli (G azaria) ve Türkistanı da “ Büyük Turkia ” adiyle anar­ ken Anadolu’yu sâdece Turkia (memleketi, sultanı, şehirleri ve tüccarları) adiyle kaydeder. Artık Marco Polo da Türkistan için Büyiik Türkiye der. Vincent de Beauvais, B. Pegolottı ve başkaları hep T urchia ve Turkia (bazan Turkom ania} adını kullanırlar. Ermeni Hayton “Türkler Türkiye’nin hâkimi olduktan ve sultanın ida­ resinde burada yerleştikten sonra Lâtinler bu memleketi T u rq u ia adiyle anıyorlar” demekle durumu açıkça belirtir ( D o c . A rm enniens, II, s. 132) Urfalı Vahram da Türkistan admı kullanmıştır (D o c. A rm em ens, I, s. 53 ). Tanzimatçılar Avrupalılann kullandığı Tunqia’yı bazan Türkistan ile tercüme ediyorlardı. İşte bu esasa ve ta­ rihî realiteye uygun olarak Selçuk devri için Türkiye ve Türkiye Selçukluları adla­ rını kullanmayı tabiî buluyoruz. Zaten eski kaynakların "R u m Selçukluları” tâbiri iltibasa sebebiyet verdiğinden ve mânayı ifade etmiyeceğinclen, onun yerine kulla­ nılan A nadolu Selçukluları adı da, Anadolu tâbiri eskiden çok dar bir mâna­ ya geldiğinden ve tarihte hiç bir zaman Selçukluları göstermediğinden Selçuk devri için Türkiye isminin kullanılması İrem ilmî ve hem de amelî bir ihtiyaç idi. Bu se­ beple bütün araştırmalarımızda daima Türk devri Anadolusu için Türkiye adını kul­ lanmayı tabiî bulduk. Bu hakikate ve tarihî zarurete rağmen, gariptir, ki benim “ Orta çağlarda T ü r­ kiye - K ıbrıs M ünasebetleri” adlı makalem hakkında bir yazı yazan Yunanlı meslekdaş E. A. Zachariadou’mm “Prof. Turan’m makalesi unvanı oldukça mânalıdır. Bil­ diğime göre Küçük Asya’da “ Türkiye” mevcut değildir” ifadesiyle beliren endişeyi ve bilgi kifâyetsizliğini de gidermiş oluyoruz. (İstorikys kai Ethnologiky, Athena. 1963-1964).


Şamanı an’anesine göre ölülerini silâhları ile gömen Türklere rastlanmış­ tır. Hattâ Anadolu’da Selçuklu sultan ve vezirlerinin cesetlerinin, X III üncü asırda bile, mumyalı olarak gömüldükleri de kayda savandır151. X III üncü asır ortalarında peygamberlik iddiasiyle ortaya çıkan Baba İshak Resûl (V. de Beauvais’de bu isim Paperissole olmuştur), Barak Ba­ ba, Sarı-Saltuk gibi Türkmen babaları Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözüküyorlardı. Bu sebeple de şehirli müslümanlarla göçebeler arasında tezat husûle gelmiş; Şaman îlik bazı Türk tarikatlerine girmiş; evvelce de mevcut olmakla beraber, müzik ve Semâ’ (raks) daha yaygın dinî bir vecd unsuru olmuştur152. Selçuk devleti, bir yandan eski bir hıristiyan ülkesinde kurulduğu, öte yandan da nüfusun ekseriyetini teşkil eden göçebe Türkmenler he­ nüz sathî bir surette İslâmlaştığı için, Anadolu’da İslâm din. ve kültürünii kuvvetlendirmek maksadiyle çok büyük gayretler sarfetmiş; sultanlar Şarktan âlimler, hukukçular, tabipler, şâirler ve sanatkârlar getirtmişler; onlara medreseler, zâviyeler ve hastahâneler tahsis etmişlerdi. II. Kılıç Arslan Aksaray şehrini inşa edip orasını kendisi için askerî bir üs haline getirirken Azerbaycan’dan celbettiği âlim, şeyh, sanatkâr ve tâcirlere, sa­ rayının etrafında, câmi, medrese, zâviye, kervansaray ve çarşılar bina et­ miş idi. Bu hüvij^etini muhafaza etmesi maksadiyle de şehre hıristiyan ve kötü insanların girmesine müsaade etmemişti. Bu hususiyeti dolayısiyle, bu devir Anadolu şehirlerinin kendilerine mahsus unvanları ara­ smda, Aksaray’a da Dâr uz-zafer unvanı verilmiştir153. Esasen Selçuk sultanlarının bu gayretleri yanında İslâm dünyasının Şark ülkelerinden, bu hudut bölgesinde îslâmiyeti kuvvetlendirmek gayesiyle, pek çok din adamı da kendiliğinden geliyordu. Hele Moğol istilâsı göçebe Türkmenlerden başka pek çok ilim ve din adamı, tüccar, çiftçi ve san’atkâr şe­ hirli unsurların da Türkiye’ye gelmesine sebep oldu. Selçuk sultanları Anadalu’da yeni bir şehir ve bölgeyi fethettikleri zaman, ilk iş olarak, orada câmi, medrese ve zâviye inşa ediyor; tüccarları, din adamlarım ve Türk nüfusunu bu yerlerde yerleştiriyorlardı. Sofular ve dervişler uclarda toplanarak hem Türkmenleri daha sağlam İslâmlaştırıyor ve hem de gazâ ruhunu canlandırıyorlardı. Bu suretle Anadolu nüfusuyle ve kül­ türü ile İslâmlaşıyor, fetih hâdisesi mânen de ikmâl ediliyordu. Bu inki151 Histoire anonyme de la Premiere Croisade, nşr. L. Brehier, Paris 1924, s. 95; Osman Turan, A ltu n -a b a vakfiyesi, Belleten XLII, s. 208-211. 152 F. Köprülü, Influence d u chamanisme Turco-Mongol sur les Ordres mystiques musulmans, îstanbuî 1929, s. 1-19. 153 Souverains Seldjoukides, s. 86.

-


saf sâyesinde, X I I I ve X IV . asırlarda, artık Türkiye’de yetişen âlimler de başka îslâm ülkelerine gidip ilmî faaliyetlerde bulunuyorlardı. İslâm kaynaklan Konya, Akşehir, Ilgın, Aksaray, Ankara, Kayseri, Sivas, Div­ riği, Malatya, Harput, Amid, Erzen, Bayburt, Ahlat, Mardin, Dunaysar, Meyyâfarkm, Hms-Keyfa, Siird, A ym tâb... şehirlerine mensup bir çok Türk âlimlerine dair malûmat verirler. '

11. Selçuk Devleti ve Türkiye’nin İktisadî Tekâmülü

Selçuklular idaresinde Anadolu İslâm medeniyetinin hudutlarına dâhil olarak tedricen gelişirken öte yandan Akdeniz ticâretinde husule gelen bir inkılâp da bu gelişmeyi süratlendirm ekte idi. İlk islâm devrin­ de Müslümanlar karalarda olduğu gibi Akdenizde de hâkimiyeti ellerine almışlardı. Avrupalı veya Bizanslı Hıristiyanlar üç asır müddetle bu de­ nizden uzaklaşmışlardı. İbn Haldun’un, pek zarif ifadesiyle, Hıristiyanlar Akdeniz’de artık bir t a h t a p a r ç a s ı dahi yüzdüremiyorlardi131, Ortaçağ Avrupa tarihinin ileri mütehassıslarından H. Pirenne’iıı İslâm istilâsından sonra Garbî Avrupa’da ticarî faaliyetlerin ve şehir hayatının ■ sukutuna, nakit mübadelesi yerine aynî mübadelenin yerleşmesiyle İstanbuîdan başka büyük şehirlerin ortadan kaybolarak fakirliğin hüküm sürmesine ve feodal bir cemiyet hayatının başlamasına dâir yeni fikirleri Türkiye’nin İktisadî yükselişi bakımından da bizi ilgilendirmekte ve bu sebeple de bu görüşün hatırlatılması lüzumu gerekmektedir155. Bir yan­ dan Akdeniz ticâretinin müslümanlar elinde bulunması, öte yandan İs­ lâm - Bizans savaşları Anadolu’yu dünya ticâret yolları dışında bırakmış ve Bizans devrinde bu ülke İktisadî ve medenî bir sukut içinde yaşamış­ tı. Bu sukut ve harabî dolayısiyledir, ki bu devir Anadolusunda Helenis­ tik, Roma ve Selçuk devirlerinin âbidelerine rastlanmamaktadır. Medenî inhitatın bu maddî delilleri o kadar belirlidir, ki İslâm hudutları içinde bulunan Şarkî Anadolu Bizans Anadolusuna nazaran, çok ileri bir man­ zara gösterir. Bizanslılar karşısında Türk askerleri ve gazilerle dolu olan Tarsus, Adana, Malatya şehirleri İslâmm Bizans karşısında Uçlarını (sugur) teşkil ettiği için buralarda, gazâ ruhunu kuvvetlendiren, kesif bir ilmî ve dinî faaliyet vardı. X . asırda Bizanslılar bu bölgeleri istilâ ve halkını imhâ ettikten sonra daha şarktaki uc şehirleri bu duruma geh mişti. Fahrul-îslâm lâkabını alan ve Hilyet ul-ulema adlı eserile tanınan Ebû Bekir el-Şâşî Taşkent’ten Meyyâfârkin’e gelmiş bir Türk ailesine 154 M ukaddim e tercümesi, II, s. 100. 155 H. Pirenne, M edieoal Cities, Princeton 1948, s. 2-3-25, 27, 30, 35.


mensup olup Selçuklulardan önce burada doğmuş (1037) ve tahsilini yapmış; Bağdad Nizâmiyye’sinde müderris olmuş idi, ki Şarkî Anado­ lu’nun kültür seviyesi bakımından kayde değer bir misaldir. İslâm coğ­ rafyacılarına göre Akdeniz’de Antalya ve Karadeniz’de Trabzon liman şehirleri İslâm dünyasiyle yapılan mevziî bir ticâret sâyesinde nisbî bir canlılık gösterirler. Nitekim Selçuklular zamanındaki medeni hamleler sayesindedir, ki X III üncü asırda, Orta Anadolu Şarkî Anadolu seviyesi­ ne yükselir. Bu sebepledir, ki Şarkî Anadolu hıristiyanları, husûsiyle Süryanîler Orta Anadolu’daki Bizanslılara nazaran medeniyetçe çok ileri bir durumda bulunuyorlardı. İlk Arap istilâsiyle Müslümanlar Yakın Şark kavimleri, bilhassa hıristiyanlariyle temastan sonra yeni bir medeniyet sentezi, İ s l â m m e d e n i y e t i , vücuda getirdikleri halde Selçuklu­ la r Anadolu’da.„böyle bir imkânla karşılaşmamışlar ve bundan dolayı..da... bu ülkede doğan S e l ç u k m e d e n i y e t i , yerli kültürden pek az faydalanabilmiş ve bu medeniyet T ü r k - İ s l â m medeniyetinin bir devamı olmuştur. Anadolu’nun, Müslüman ve Hıristiyan kavimler arasmda, bir m i l ­ l e t l e r a r a s ı k ö p r ü vazifesi görerek dünya ticâret yollarına açılmasından sonra bu ülkenin İktisadî ve kültürel yükselişi ve zengin bir ' memleket haline gelmesi S e l ç u k i s t i l â s ı n ı n m e s ’ û d ne­ ticelerinden biridir. Gerçekten Anadolu, Selçuk istilâsı sâyesinde, İslâm medeniyeti hudutları dahiline girdikten ve bu ülke için ticarî gelişmeyi önleyen engeller kalktıktan sonra, süratli bir İktisadî ve medenî yüksel­ me devri açılmışıtr. Daha X II inci asırda İstanbul ile Konya, Tebriz ara-, smda bir ticâret yolu işliyordu. 1133 yılmda dört yüz kişilik İranlı tüc­ carlardan mürekkep bir ticâret kervanı şiddetli bir kar içinde yolda öl­ müştü156. Bununla beraber Türkler ile Bizanslılar ve Haçlılar arasmda vukubulan savaşlar Anadolu’nun sukutunu bir kat daha arttırır ve bu du­ rum, buhranın sonu olan 1176 tarihine kadar devam eder. Filhakika, Kı­ lıç Arslan’m Bizanslılara karşı bu tarihte kazandığı büyük zafer, Malazgird’den sonra, ikinci bir dönüm noktası teşkil edip Selçuk devleti artık dış ve iç emniyeti kazanmış; siyasî birliğin temeli atılmak suretiyle dünya ti­ câret yolları Anadolu’da işlemeğe başlamıştır. Akdenizde vukua gelen inkilâp da bu inkişâfla alâkalıdır. Gerçekten Akdeniz hâkimiyeti müslümanlardan Avrupalılara geçtiği, Haçlı seferleri ile Şark ticâreti geliştiği ve bu sayede Avrupa’da İktisadî ve medenî bir inkişâf başladığı için

156 Süryânî Mihael, III, s. 236; Resmi Vesikalar, s. 121-123.

Osman Turan,

Türkiye Selçukluları hakkında


A n a d o l u Şark-Garp ticâret yolları ve kervanlarına bir k ö p r ü (transit) haline geldi. Kılıç Arslan’m halefleri de hudutlara dayanan ticârî faaliyetlerin ehemmiyetini kavramış; siyâsetlerini ve askerî hareket­ lerini İktisadî gâyelere göre ayarlamışlardı. Filhakika Selçuk sultanlarının Karadeniz ve Akdeniz limanlarını fethi, buralara Türk tüccar ve sermâyedarları naklederek idhalât ve ihracat müesseseleri kurmaları, Lâtinlerle akdeyledikleri ticâret muahedeleri ve çok düşük bir gümrük târifesi tat­ bik etmeleri hep ticâreti teşvik gâyesine uygun idi. Bu İktisadî ve ticarî siyâsetin daha dikkate şayan tezahürlerinden biri de karalarda eşkiyanın ve komşu hükümetlerin, denizlerde de korsanların tecâvüzlerine uğrayan tüccarın zararlarını hazîneden tazmin eden bir teamülün, bir nevi “d e v l e t s i g o r t a s ı”nm„ mevcûdiyeti olup bu hâdise dünya ti­ câret tarihi bakımından çok mühimdir157. Milletlerarası ticâret kervanlarının emniyeti ve istirahati için Selçuk devletinin kurduğu teşkilât İktisadî olduğu kadar İçtimaî ve medenî cep­ heleri ile de çok büyük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten devlet kervankafileleri başına Kervânsâlâr adiyle bir idareci, Râhdâr veya Tutgavul kumandasında bir muhafız kıtası tâyin etmek suretiyle kervanları emni­ yet altında idare ediyordu. Bu mühim tedbirler yanında da Anadolu’nun kervan yolları üzerinde dizilen ve her konak yerinde (menzilde) inşâ olu­ nan kervansaraylar hâlâ ziyaretçileri hayran bırakmakta, hele onların iç teşkilâtı ve hizmetleri ise medeniyet tarihinde daha fazla hayranlık ve­ ren bir hususiyet göstermektedir. Filhakika her türlü ihtiyaç düşünüle­ rek inşâ olunan bu muhteşem âbidelerde yolcular, hayvanlariyle birlik­ te,- ü ç g ü n m e c c â n e n kalmak, yemek yemek imkânlarına sa­ hip bulunuyor; h a s t a l a r t e d â v i olunuyor ve hattâ fakir yol­ culara a y a k k a b ı dahi veriliyordu. Büyük kervansaraylarda hastahâne, mescit, tabip ve ilâç bulundurulması da bunların medenî ve İç­ timaî teşkilâtım anlamak bakımından dikkate şayandır. Sultanlar ve ve­ zirler tarafından yapılan ve zengin vakıfları bulunan bu kervansaray­ larda z e n g i n - f a k i r , hür - köle, M ü s l ü m a n ve H ı r i s t i y a n farkı gözetilmeden bütün yolcuların müsavi muame­ leye tâbi tutulacağına dâir vakfiye şartları, yolcuların gıdası için v a k ıf k o y u n s ü r ü l e r i ve geniş bir memur ve müstahdemler kadrosu bulunması Selçuk Türkiye’sinde dinî, İçtimaî ve İnsanî duygu­ ların ne derece yüksek bir seviyede bulunduğuna güzel bir misaldir. Bu

157 Bak. Resm î vesikalar, s. 109-119; Orta çağda T ürkiye Kıbrıs m ünasebetleri, Belleten CX.


*»ŞP

yüksek medeniyet eserleri kervanların emniyeti bakımından da çok mü­ himdir. Gerçekten büyük kervansaraylar, kale gibi, m ü s t a h k e m duvarları, b u r ç l a r ı ve d e m i r k a p ı l a r ı ' ile zengin emtea taşıyan kervanlara, aynı zamanda, emîn bir sığmak vazifesi görüyor­ lardı. Bir Moğol kumandanının Aksaray yakınında bulunan S u l t a n hanı na sığınmış bir Türk beyini, orada, 20.000 asker üe, iki ay ku­ şatıp teslim alamaması kervansarayların, istirahat için olduğu kadar, em­ niyet bakımından da ne derece müstahkem müesseseler bulunduğunu göstermeğe kâfidir158. Horasan’da 1206 (60)2da ölen Fahreddin Mübarekşâh’m misafirhâne (Dar uz-ziyâfe, han,) sinde âlimlerin okuması için kütüphâne ve câhillerin eğlenmesi için satranç konulması da dikkate şa­ yandır139.

............Milletlerarası ticâretin bu inkişâfı, ziraî ve sınaî istihsalin artması sâyesinde Selçuk Türkiye’si çok yüksek bir İktisadî seviyeye ulaştı, ki bu­ gün hâlâ heryerde ziyâretçileri memnun bırakan âbideler bu durumu meydana koyan en güzel maddî delillerdir. Bu inkişaf ile muvazi olarak Anadolu şehirleri çok büyümüş; Konya, Sivas, Kayseri gibi birinci sınıf merkezler çok genişlemiş; surlarını aşmış; Antalya, Sinop, Erzurum, Ma­ latya, Diyarbekir, Mardin ve Ahlat şehirleri de onları takip etmişti. Ak­ saray, Akşehir, Beyşehir, Kırşehir, Gülşehir, Gümüş, Orta Anadolu’da bir kaç Karahisar ve Ilgın... gibi bir çok şehirler Türkler tarafından ku­ rulduğu gibi tamamiyle harap olan şehirler de yeniden inşâ edildi. Ha­ rap bir hale gelmiş olan Kayseri, yıkılmış binaların taşlarını da kullan­ mak suretiyle, Dânişmendli Melik Mehmed tarafmdan, 1135 de, saray ve Ulu-câmi ile birlikte yeniden yapıldı160. Bir inhitat devri olan X IV inci asırda bile Sivas’ın 120.000 nüfusa sahip olduğu kaydedilmiştir161. Büyük şehirlerde Lâtiıılere, Yahudilere, îranlılara, Araplara ve yabancı Türkle­ re (meselâ îdil Bulgarlarma) ait koloniler ve onlara mahsus hanlar ve ma­ halleler vardı. Lâtinlerin Konya, Sivas ve sahil şehirlerinde teşekkül eden konsoloslukları da bu kolonilerin işlerine ve dâvalarına bakarlardı. Bu şehirlerde ve hattâ yollar boyunca onlara ait kiliselere rastlanmıştır. Bu İktisadî ve 'medenî yükseliş sayesinde Anadolu’nun her tarafı, şehirler ve yollar, pek çok câmi, medrese, hastahâne, kervansaray, imaret ve zâviye158 Bak. Osman Turan, Selçuk kervansarayları, Belleten X X X IX (1946) s. 471­ 496; Celâleddin Karatay ve Vakfiyeleri, Belleten XLV (1948), s. 49-71. 159 îbn ul-Esîr, XII, s. 94. 160 Süryânî Mihael, III, s. 237. 161 Bak. L. Khalkokondylas, fr. trc. s. 47; Osman Turan, Selçuklular zamanında Sivas şehri, D. T. C. Fakültesi Dergisi, IX, 4, s. 447-457.


lerle dolmuştu. Zamanın tahriplerine ve ihmallerine rağmen bu âbide­ lerin hâlâ zerafet ve ihtişamlarını muhafaza etmeleri memleketin kazan­ mış olduğu İktisadî kudreti ve medenî seviyeyi göstermektedir. Bu, ayın zamanda, Bizans devrinin Selçuk ve Roma devirlerine nazaran nasıl bir sukut içerisinde bulunduğuna da delâlet eder. Kervansaraylar nasıl yol­ cuları meccanen misafir ediyor ve kendilerine yemek veriyorsa memleke­ tin her tarafında yapılan imâretler, misafirhâne (Dâr uz-ziyafe) 1er ve çe­ şitli adlar alan zâviyeler de öylece misafirlere, ilim ve tasavvuf mensup­ larına, dervişlere, fakir ve gariplere kapılarını açıyor ve meccanen bakı­ yorlardı. Bu müesseselerde her gün ne kadar koyun kesileceği, ne miktar pirinç, buğday, yağ, bal vesair gıda maddesi sarfedileceği bize kadar ge­ len vakfiyeleri sayesinde malûmumuzdur. Hattâ Kütahya’da Yakup Çe­ lebi imâretinde ve Karatay kervansarayında hastalanan misafirlerin te­ davisi için de, doktar ve ilâç masraflarına karşılık, vakfından tahsisat ay­ rılmıştır. Kuvvetli komşu devletler arasmda sıkışan Artuklular, Sökmenliler (Ahlat şahları), Saltuldular ve Mengücikler de gayretlerini hep imâr ve kültür faaliyetlerine yöneltmişlerdi. Orta çağ Türkiye’sinde dinî ve İçti­ maî yardım müesseseleri o kadar yaygın ve hizmetleri o derece çeşitli idi, ki bu hususta Müslüman ve Hıristiyan seyyahlar hayranlıklarını ifâdede birleşirler. Bu sebeple meşhur seyyah İbn Batûta Anadolu’yu “Şefkat diyarı” olarak vasıflandırır; hiç bir memlekette görmediği cömertliğin bu­ rada mevcut olduğunu ve hususiyle sanat ve ticâret hayatını idare eden Ahi’lerin teşkilâtını, bu husustaki aşkın meziyetlerini canlı bir şekilde tas­ vir eder162. el-‘Omarî de “T ü r k m e m l e k e t i , S e l ç u k l u ­ ların son zamanlarına kadar, cennet gibi idi ve orada h a l k mesûd günler yaşıyor idi” ifâdesiyle başlayarak Anadolu’nun zenginliğinden, bolluğundan ve ticâretinin genişliğinden uzun boylu bahseder163. Bizzat Selçuk devri müellifleri de, Moğolların zulümleri münasebetiyle, “h e r ne kadar Anadolu g a r i p l e r i n sığınağı, rahat ve huzur di­ yarı ise de talihsizlik yüzünden Azerbaycan, Irak ve Horasan taraf­ larında kafasına zulüm ve tamahkârlık koyan herkes bu ülkede makam al­ mak sevdasına düşer164 demek suretiyle bu görüşe iştirak ederler. G er­ çekten bu sebeple Anadolu Türkleri uzun zaman Keybubâd devrini “Ulug Keyhubâd" adı ile bir saadet devri ve Moğol istilâsının başlangıcı olan 162 Seyâhat-nâm e, İstanbul 1333, I, s. 2 1 0 ve dev. Akı türkçe Cömet demektir (D îvân, I, 84; K u to dgu b ilig). 163 Mesâlik ül-absar , nşr. Fr. Taeschner, s. 2, 16, 20.

164 Aksara3ri s. 190.


Kösedağ mağlûbiyetini (1243) de “Baycu Yılı” adiyle bütün felâketlerin menşei sayarlar165. X uncu asır Arap coğrafyacıları her memlekette zen­ ginlerin servetlerini kendi zevk ve eğlenceleri için kullandıkları halde Türkistan (Maverâünnehir) halkının mallarını din ve hayır yolunda sarf ettiklerini ,bu ülkede gâzîler ve yolcular için binlerce ribât bulunduğunu ve bunlara çok zengin vakıflar yaptıklarını söylerler, ki bu da Selçuklu­ larla gelen hayır ve insalık duygularının menşeini göstermektedir166. îs­ lâmdan önce Türklerin, sevap kazanmak maksadiyle, yollarda yolcuların su içmeleri için M uyanlık (M uyan: sevap) adiyle hayrat yapmaları da kayde şayandır167. îslâmdan önce Türkler dinî bir esasa dayanan ve m i s a f i r i u ğ u r s a y a n bir inanışa da sahiptiler168, ki bu hu­ susta burada daha fazla bilgi veremiyeceğiz. Büyük Selçuklulardan bize kadar gelen muazzam câmi ve türbeler, Türkiye Selçuklularından kalan muhteşem Sultan hanları ve nihayet Osmanlı İmparatorluğunun azamet­ li câmileri yanında bu devirlerden ciddî bir saray kalmamış olması da bu ruhla alâkalıdır ve Tuğrul beg’in “bir câmi inşâ etmeden kendime bir köşk yaptırmaktan hicab duyarım” düşünce ve duygusuyla beliren mefkûreye asırlarca sadakat gösterilmiştir. 12. İstihsal, İhracât ve Servetlerin Birikmesi

Türkiye’nin zenginliği, devrinde, isâbetli bir görüşle: “ticâretin geniş­ liği, gümrüklerin azlığı, istihsalin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu ve memleketin denizlerle çevrili” bulunmasiyle izah ediliyordu169. Tür­ kiye, İran, Suriye ve Irak’a mebzul hayvan ihraç ediyor; meşhur atlarım da ağır bir fiyatla satıyordu. 1226 da Erzurum’dan Tebriz’e giden bir kervana mensup bir tâcir, bir defasında 20.000 baş koyun sevketmişti170. Memlekette bol buğday, pirinç ve pamuk ziraatı yapılıyor; Sivas yakı­ nında demir, Kastamonu ve Diyarbekir civarında bakır, Luluve (Ulukış­ la) da demir, Bayburt (Gümüş-hâne), Gümüş (Gümüşhacı-köy) ve Kü­ tahya havalisinde gümüş madenleri çıkarılıyor; Şarkî-Karahisar (Şebin Karahisar) ve Kütahya’nın zengin şapları İtalya’da inkişâfa başlayan do­ kuma sanâyiî için de ihraç ediliyordu. X III üncü asır ortalarında Sultandan 165 Celâleddin Karatay ve Vakfiyeleri, Belleten XLV, s. 26-27; II. Keyhusrev, IA, VII, s. 626. 166 Bak. Selçuk Kervansarayları, s. 489-49L 167 Kâşgarlı Mahmud, III, s. 129; Besim Atalay tercümesi, III. s. 172. 168 Kâşgarlı Mahmud I, 83, 92, 274, 384 tercüme. 169 el-Omarî, s. 20. 170 îbn Ül-Esîr, XII, s. 179; el-Omarî, s. 20.


bütün Türkiye şaplarının işletme imtiyazını alan biri Venedikli, diğeri Ce­ nevizli iki tâcir Konya’da bulunuyor idi171, V. de Beauvais Anadolu’da sekiz tuzla olduğunu da kaydeder, ki bunlardan bazılarına (Sivas) ait bir vakfiye elimizdedir. Türkiye’de sınaî istihsal ve ihracât da çok ileri bir derecede idi. Ço­ ğu göçebeler tarafından yapılan ve Aksaray, Erzurum ve Uşak’a nisbet edilen nefis halılar yalnız Avrupaya değil îslâm ülkelerine de sevk edi­ liyordu. Gök-Türkler zamanında Türkistan halıları çok meşhur idi. 719 da Buhara Tuğşad’mın ve Hatunu’nun Çin imparatoriçesine gönderdiği hediyeler arasında işlemeli iki büyük halı da vardı172. Eskiden İslâm dün­ yasında halıları meşhur olan Kalîkalâ (kalî, kaLîçe ve galiba h a l ı keli­ mesi buradan gelir) yâni Erzurum Selçuklulardan sonra ehemmiyetini kaybetti. îran halıcılığı ise Selçuklulardan çok scnra ancak X V I. asırda, şöhret kazanır. Anadolu’da istihsal edilen pamuk, yün, Şark-Garp müel­ liflerinin hayranlıkla bahsettikleri tiftiklerden ve hattâ ipekten çeşitli kumaşlar yapılıyordu. M alatya’da kumaş (sûf) dokuyan 12.000 tezgâh (navl) vardı. îbn Havkal’m bahsettiği Meyyâfârkîn’in ipek tülleri, ve mendilleri daha X uncu asırda îslâm memleketlerinde rağbette idi. Keykubâd’ın Venediklilerle yaptığı ticârî muahedede ve B. Pegolotti’nin eserinde ham ve işlenmiş ipek de ihraç malları arasında zikrediliyor ve ticârette “T ü r k i y e i p e k l e r i (Seta Turchia) adiyle tanınıyordu. Aksaray’ın halıdan başka denizci örtüleri de çok meşhur olarak ihraç ediliyordu. Antalya kernhâ (ipekli) lan , Erzincan Buharinlen, Mardin ve Muş pamukluları, Karaman’m renkli kumaşları ve hamam takımları, D e­ nizli’nin altın işlemeli (ak-'alemlü) bezleri, Ankara ve Sivas’ın yünlü ku­ maşları, Diyarbekir ve Kastamonu’nun sahtiyanları çok meşhur olup Av­ rupa’ya ve Şarkın sanayii ileri beldelerine ihraç ediliyordu. Osmanlılarm yerleştiği Bursa’da ve Karasi beyliğinde “hesapsız i p e k istihsal edilir ve dokunan dîbâ (ipekli) lar Hıristiyan memleketlerine sevk edilir” idi. Orleans dukası Louis Türkiye’den on iki kadifeli hah getirtmişti. Alâaddin Keykubâd’a ait olduğu yazılarından anlaşılan ipek üzerine altın tel ile işlenmiş nefis bir hah bu münasebetle Fransaya gitmiş ve Sivas’ta sa­ tılmıştı. Konya, Sivas, Kırşehir boya-hâne, cendere-hâne, kârhâne ve sa~ bunhâneleri kumaşları boyuyor veya boya imâl ediyor; halkın evlerini aydınlatmak için kullandığı nebâti yağlar bezirhâne’lerde çıkarılıyor; 171 ibn Batuta, Seyâhat-nâm e, I, s. 328; V, de Beauvais, kitap X X X I, bahis 143; el-Omarî, s. 9 , 2 0 ,3 5 ; Kalkaşandî, S u b h ul- aşâ, X IV , s. 151; İbn ul-Azrak, T ârih M eyyâfârkîn, 172b; W . Rubruck, s. 277; Pegolotti, s. 4 3 , 295; Marco Polo, nşr. YuleCordier, I, s. 4 3-44; W . Heyd, II, s. 366-367.

17!a Chavannes, s. 203.


sabun imalâtı da buralarda yapılıyordu. Zenginler ise evlerini, daha lüks madde olan balmumu ile aydınlatıyordu. Dokuma sanâyiînde ve taba­ bette kullanılan bir çok nebatlar da Anadolu’dan ihraç olunuyor idi. Konya, Antalya, Mardin, Ergani şehirlerinde şaraphaneler vardı. Deniz­ li’nin nar şarabı meşhur idi. Anadolu’nun cenup sahilleri Mısır’a devamlı surette kereste ihraç ederdi. Selçuklu âbidelerinde gördüğümüz, zarif çi­ niler kâşi-hâne’lerde yapılmakta idi. (Vakfiye kayıtları). Köle ticâreti de çok ileri idi. Şimâldeıı gelen Kıpçak, Rus ve Çerkeş köleleri Anadolu’dan îslâm ülkelerine, bilhassa Mısır’a gidiyor ve Eyyûbî, Memlûk devletleri­ nin ordularını, saraylarını dolduruyordu. Sivas köle ticâretinin büyük merkezlerinden biri idi. Baybars Sivas’tan satın alınmış bir köle idi. Bu sebeple.Abaga han bu sultana, bu menşei dolayısı ile, hakaret mektup­ ları gönderiyordu. Anadolu hükümdarları icâbında Mısır-Suriye sultan­ larını kendilerine köle ihracını yasak etmekle tehdit ederlerdi. Selçuk sultanlarının Bizanslılara zaferleri neticesinde îslâm ülkeleri kölelerle, câriyelerle dolardı. JBu. köleler arasından yüksek emirlerden başka pek çok da ilim adamı yetişmişti. Selçuk Türkiye’si bu istihsal ve ihracatına karşılık İslâm ülkelerin­ den, şimalde Bulgar ve Kıpçak-eli (Deşt-i Kıpçak-Kumania), Bizans ve Avrupa’dan da geniş ölçüde ithalât yapıyordu. O zaman için lüks bir gı­ da maddesi olan, şeker Mısır, Şam ve Irak’tan geliyor; yüksek ve zengin tabaka tarafından istihlâk ediliyor; halk da şekeri bal, pekmez ve mey­ velerden alıyordu. Bununla beraber Pegolotti Antalya’dan ihraç edilen maddeler arasında şekeri de sayar. İbn Bîbî de Aiâiyye düzlüğünde bir “Şeker-hâne” olduğunu ve Alâaddin Keykubâd tarafından inşâ edildiği­ ni bildirmektedir, ki bu o zamanda bu sâhillerde, limon ve portakal gibi, şeker kamışının da bulunmasiyle veya idhalâtla mümkündü. Memlekete Mısır, Bağdad, Şam, Tebriz’de imâl edilen çeşitli kumaşlar ve şimalin Türk halkları tarafından ticârete sevkedilen kürkleri, Rus ketenleri de geliyor­ du. Öte yandan gerek ham deri, gerekse mamûl deri maddeleri de ihraç ediyordu, ki bunlar arasında K a s t a m o n u m a r o k e n l e r i meş­ hur idi. Irak’tan cam ve âvizeler geliyor; Erzincan’da k a n d i l l e r ya­ pılıyordu. Bizans’ın İstanbul ve başka şehirlerinde dokunan ve R û m î adını alan dîbâ, atlas ve iskarlâflan yüksek muhitlerde pek rağbette idi. Bununla beraber Anadolu’da da iskarlât imâl ediliyor ve Türk kızları bu sanâyide maharetlerini gösteriyordu173. Sonraları da Avrupa’dan miğfer­ 173 îbn Bîbî, s. 155. Cam sanayi eski Yunan-Roma’dan İran yolu ile Fergana’da yerleşmiş ve Hicretin ilk asırlarında çok ileri olan bu san’at oradan da Çine geç­ miştir, ki Yunanca byrullos, Farsça billûr ve Çince Pi-lu-li kelimeleri bunu açıkça göstermektedir (Barthold, Fergana, I. A. IV. 5 5 9 ).


ler, Mağribî mancınıklar, gümüş Venedik tulgaları, fenerleri, Frenk kal­ kanları, zırhlar, Şark ticâreti sâyesind'e İtalya’da kurulan sanayi dolayısiyle bazı kumaşlar, türlü memleketlerden sabun, kurşun, pamuklu (kutnî) lar ithal ediliyordu. Asker bir m illet olarak Türkler silâhlarının çoğunu memleketlerinde yapıyorlardı. Şehirlerde ok yapan ustalar “o k ç u l a r ç a r ş ı s ı n d a ” çalışıyorlardı. Germiyan’da çelikten süslü harp silâhları imâl ediliyordu. Bununla beraber Şaş (Taşkent), Hârizm ve Şam yayları, kılıçları üstün sayılıyordu. Türklerin muhasara aleti ve yangın vasıtası olarak kullandık­ ları neffâtelerin neftleri ve katran Erzurumda ve Arap coğrafyacılarının “Yanar goller” dediği Antalya şimalinde temin ediliyordu. Türkler Boz­ doğan silâhını ve kalelerin muhasaralarında Kara-buğra veya Kara-buğa denilen büyük mancınıkları kullanıyorlardı. Erzurum meliki Cihânşâh da bu makineye sahipti. X I I inci asrın sonlarında Sivas’ta harp makine­ leri imâl ediliyordu174. Aydın oğullarının savaşlarında kullanıldığını gör­ düğümüz “tüfekler” z e m b e r e k l e y a ğ m u r g i b i m e r m i a t ı ­ y o r ve “çat çat” sesleri çıkarıyordu, ki bunun modern tüfeğin ilk şekli olduğu muhakkaktır175 Hakkında daha fazla bilgiye sahip bulunmadığı­ mız bu silâhın Türklerin çok eskiden beri kullandıkları küherçile ile alâ­ kası, ateşli bir silâh olduğu ve barutla birlikte bu silâhın Türkler tarafın­ dan keşfedildiği anlaşılıyor. Nitekim Kâşgarlı Mahmûd da kuşlan vur­ mak için bunduk atan ve kuş avlayan iptidaî bir tüfekten bahsetmiştir176. Selçuklular denizlere çıktıktan sonra Akdeniz ve Karadeniz’de donanma­ lara ve Sinop ile Alâiye’de t e r s â n elere sahip bulunuyorlardı. Sinop’­ taki tersâne (Dâr us-sinâ’a) için gereken kereste ormanlardan kesilip Kı­ zılırmak vasıtasıyle denize indiriliyordu177. Sinop’ta Gâzî Çelebi’nin Ce­ nevizlilerle deniz savaşlarında gösterdiği maharet dillere destan idi. Key­ kubâd tarafından kurulan Alâiyye tersânesi Akdeniz donanmas��nı vücu­ da getiren gemileri yapıyordu. Hakiki mânâsiyle büyük toplar da İstan­ bul fethinde kullanılmış olup herhalde Avrupa ve Türklerin eseri idi. Selçuklularm süvari olarak kullandıkları atlar Arap atlarından daha sür’atli koşmağa, sıçramağa kabiliyetli idi. Bunların nesebleri malûm idi. En iyileri Kastamonu’da ve Germiyan’da yetiştiriliyordu. Türkiye’de her 174 M. Nesevî, S. C elâ leddin M engübirî, s. 186; Quatremere, Histoire des Mongols, s. 132, 136; Brosset. I. s. 458; D ustûr-nâm e-i E m ev î, s. 60, 61, 64. 175 D ustûr-nâm e, s. 59. Barutlu topun Avrupa’da tekâmül ettiği kabûl edilmekte ise de en büyük toplar da yine Fatih tarafından dökülmüş ve İstanbul muhasara­ sında kullanılmıştır. 17s I, s. 325. 177 İbn Sa’îd, 106a. ■


şey ucuz olduğu halde Anadolu iğdişlen 1000 dinara satılıyor; başka ül­ kelere gönderiliyordu. Atlar bu kıymetleri dolayısiyle Selçuk sultanları­ nın ağır hediyeleri arasmda yer alıyorlardı. Türkler asker bir millet olarak ata çok kıymet vermişler; hayatları­ nı at üzerinde geçirmişlerdi. Bu sebeple at Türkler arasmda destânî bir varlık olmuş ve bir a t k ü l t ü doğmuştu. Nitekim destanlarda ve Orhon kitâbelerinde at alelâde bir mahlûk değildir; hanların ve kahraman­ ların atlarına âit isimler bize kadar gelmiş ve onların hayatlarına karış­ mıştır178. Kabile (Alayondlu), şahıs adları (Toruntay) arasına ve On iki hayvanlı Türk takvimine de girmiştir. Çinliler ve Hindu-Avrupalılar atı arabaya koşmayı biliyor ve fakat ona binemiyorlardı. Türkler Han dev­ rinden beri koşum takımlarını ve ata binmeyi keşfederek bu sayede sa­ vaşlarda komşu kavimlere zafer kazanmayı ve üstünlüğü temin etmiş­ lerdi. Çinliler ve Avrupalılaş koşum takımlarını, ata binmeyi, bunun için gereken dar pantalon ve çizme giymeyi Türklerden öğrendiler. Ger­ çekten Yunanlılar, Romalılar, Galler ve Cermenler ata binip savaşmayı bilmiyorlardı. Hattâ Romalılar çamaşır kullanmadıkları zamanlarda Türkler gömlek giyiyordu. At için yonca ziraati de Türkler vasıtasiyle Çin’e geçmişti179. Esasen yonca adı da eski Türkçe yond (at) dan gelmiş­ tir. îslâm devrinde de Türk atları meşhur idi. 1160 (555) da Mübarek Zengi tarafından yazılan Feres-nâme’ye göre eskiden Huttâlân padişahı Muhammed Yakûb’un Türk, Arap ve î ğ d i ş bin at sürüsü vardı. Ho­ rasanlı on T ü r k m e n ve on Arap üstadı onun hizmetinde cins atlar yetiştiriyorlardı. Arap atlarını Türk kısraklarına çekmek suretiyle meş­ hur İ ğ d i ş a t neslini meydana getiren odur. Huttal atları Gazneliler zamanında olduğu gibi Islâm’dan önce de çok meşhur idi ve bu ülkenin S a g u n (Se-kin) unvanım taşıyan Türk hükümdarı Çin imparatoruna en kıymetli hediye olarak bu atlardan göndermişti. Sâmânıler zamanın­ da da T ü r k a t ı (Esb-i Türk) çok kıymetli idi180. Türk atlarının şöh­ reti dolayısiyle Türkçe yağız (cins at) ve aygır... kelimeleri Arapça ve Farsçada kullanılıyordu181. Atla ilgili olarak iğdiş, ulak, yom, yamçı, yılkı (galiba arapçaya hayl olarak girmiş) hayil-taş kelimelerinin de bu dillere geçtiğini kaydedelim. 178 178 Asie, 180 hakî, 181

Ahmed Caferoğlu, Türk onomastiğinde at kültü, TM, X , s. 201-212. F. Grenard, Grandeur et decandence de VAsie, s. 10-13; P. Pelliot, La Haute 7, 10; O. Turan, O. H . Türk Takvimi, s. 105. Bursa Orhanıye kütüphanesi, 46a-48a; Zeki Velidi Togan, Giriş, s. 167. Bay­ s. 757; Chavannes, s. 168; Siyâset-nâme, s. 95; Z. Kazvînî, s. 523. Usâme, Kitâb ul-itibâr, nşr, Hitti, s. 76; Nesâim ül-Eshâr ,s. 68.


Milletlerarası ticâret ve mübadelenin genişlemesi Anadolu’da bir ta­ kım milletlerarası p a z a r (panayır-foire) ların teşekkülüne sebep oldu. Bu pazarlar umumiyetle şehirlerin uzağında, yabanda kurulduğu için yabanlu(ğ) adını alıyorlardı. Kayseri-Elbistan arasmda, Anadolu ile Su­ riye ve Irak kervanlarının işlediği milletlerarası büyük bir kervan yolu üzerinde bu havalide, Karahisar ovasında kurulan Yabardu bazan çok meşhur idi. Buraya “ Şark-Garp, Şimal-Cenup uzak diyârlardan ecnebi tüccarlar büyük bir cehidle gelir; Şarktan gelenler Garbın, Avrupadan gelenler de Şarkın, kezâ Şimal ve Cenuptan gelenler de mallarını birbir­ lerine satıyorlardı. Bu pazarda başlıca Türk, Rum köle ve câriyeleri, gü­ zel at ve katırlar, atlas, saklâtu