Issuu on Google+

MATT PERRY

Marl<sizm Tarih ÇEVIREN. GOL 1\JNÇER

- lletl$lm

ve


MA TT PERRY

â&#x20AC;¢

Marksizm

ve

Tarih


MATT PERRY lisans ve doktora egitiminiUniversity ofWolverhampton'da tamam­

ladı. I995'ıen beri University of Sunderland'de ögretim görevlisidir. Yazann

Brcad and Worh: The Experiı:nce of Unemploymı:nt 1918-1939 b ir kitabı bulun­

maktadır.

Marxism and History © 2002 Man Perry Bu kitabın yayın haklan PalgraveMacMillan'dan alınmıştır. Iletişim Yayınlan 1503

Başvuru Dizisi 54

ISBN-13: 978-975-05-0792-2

© 2010 Iletişim Yayıncılık A. Ş.

1. BASKI 2010, Istanbul EDITÖR Kerem Ünüvar

KAPAK Suat Aysu

UYGUlAMA Nurgül Şimşek DÜZELTI Siyami Kuzu

BASKI ve ClLT Sena Ofset Lilros Yolu 2. Maıbaacılar Sitesi B Blok 6 . Kat No. 4NB 7-9-11 Topkapı34010 Istanbul Tel: 2 12.613 03 21

tletişim Yayınlan Binbirdirek Meydanı Sokak Iletişim Han No. 7 Cağaloğlu 34 122 Istanbul Tel: 212.516 22 60-61-62 • Faks: 212.516 12 58 e-mail: iletisim@iletisim.com.lr • web: www.iletisim.com.tr


MATT PERRY

Marksizm Tarih

ve

Marxism and History ÇEVIREN Gül Tunçer

e

t

'

m


Içindekiler

Giriş...............................................................................................................................................

9

Marksizmin temelleri. .........,.................................................................................,,................... 12 Marksist tarihin üç nesli .. . .. .. .. . .. .

Sonuç .

..

..

.. . ... ......... ....... ........................ .. ____,_.. ..............14

_

.

..

.. .... . .. .

....

..

. ..----...·-·--·-------·--·------·-----� .

. .. -...........,....................... 21

..... .

..

BIRINCI BÖLÜM

Marksist Tarihin Geniş Panoraması . ..___.. . ... .. .. .

Eski ve yeni tarih_...

. . ........ . . .. . . . .... . ..

._.. . ..

......

. .

.

..

.

-

..

...

.........____,,M

...... . .. 23

_..,........_, _____ ,

___ ,,

... ....... .. . ...... ..... . 23 _

.

.

.

Uzun sözün kısası . ... . ........ .... .. .. ........ .... ... .. .. .... ... ... .. -................................................... .30 .

.

.

...

..

_

.

.

Devrimler . . . .. ... ......-...... -..................................... --............. ,.......... ;......................................... .35 .

...

.

Kavramlar ve teori .. ................ ...... ......... . .. ... . .... .... ..... .. .. ...... ... .... . . ...... ....-........................39 .

.

....

Marksizmin tahrifatı . ......... . ...... .................. .. .... ...... .... .. .. ...... ..... .. ... .... ............ ... .............. 44 .. .

.

.

.

.

.

.

.

.

Stalinizm ve Marksist tarih......... ......... .. ,................................ -.......................................... 47 ..

Sonuç . .... ......... ................................. ....... ..... ... .. ... .................... ..... ........ ... . ..... . . ............... .. ... . ....57 .

.

.

.

.

.

..

..

. .

IKINCI BÖLÜM

Marx ve Engels'in Tarih Anlayışı

... ...........-............................................ 59

·------

Giriş ........... .. ............. .. . ........ ..........,......................................................................................... -.......... 59 .

.

Tarih ve aydınlanma ............................................................... ...... ..... .. . .... ... .. -

_

..

..60

-�-�--M

Insanlık tarihi bilimsel olabilir mi? .. . ............. ..... .. ..... .. ..... ......... .. ... ... ..... . . ... ...64 .

..

..

..

M

.

.

.

.. .

Insan emec1inin biricikli�i. . . . . .. ..... . ... .... ...... ..-....... ,..... -......................................... 68 ..

..

.

.

.

Üretim güçleri ............................................................................................ .

: -..........�-----

... 69 .

Üretimin sosyal ilişkileri .. ... . ... .......................... ...... .. . .... .. ...... .... ........... .................... .... .. 71 .

. ..

.

..

.

.

.


Üretim ilişkileri ve üretim güçleri arasındaki çatışma Altyapı ve üstyapı. . .

. .. ... .. ... .... ...73

.................

.

-...... -........................ -................................................................7 6

......... ...

-..................................--..-..-......................... ............. BO

Tarihte bireyin rolü . . .

... .. ... . .....

Sınıf ve tarih . . . . .. ... . . ... .. ...

Sonuç. .. .. ..

.

.

...

-................................ -....................................................... 83

... .... ........

. . . ..

.

.

.

. -......................................... 87

........ ....... .. ... ... . _,, ._ ................ ... ............. .....................

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Marx ve Engels'in Tarih Yazıları. .. .

. .. ..................... ... ..... ..... .. ... .. ......... ...

.. .... ....

..

Marx ve Louis Bonaparte'm On Sekiz Brumaire'i Engels ve Almanya'da Köylü Savaşl Kapital, 1. cilt . .. . .. . .

.

. ......99

............................ .._.... ...._.... ..._._,_,..

.

..

..

.. ..

.

.

..

. . .

.. ..... ....

.....

.

. ......... .... ..

............

. ... ........ ............

....... .......... .........

..

. . .... .. 107

... ...................... .

Engels ve Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar . .... . . Sonuç. . . .

89

..

..... ...... .... ............... ... .. . . . .. . ..

.

.. ..................... .....

.....

. . .... -............................... 91

.....

. .113

.

.. ..... ................. .

. . ............ ... .. ... .-.....118

......... . ..

..

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

... ... ...................... . 121

Ikinci Kuşak, Tarih Felsefesi ve Tarih Yazımı

.

Troçki ve Rus Devrimi'nin Tarihi............- . .. .. . . . .. . . .

..

... .... ... .

. .. ........ .......

.. .. ............. .

Gramsci'nin katkısı: Hegemoni, folklor ve antropoloji..

.

... .

.. ..... ........135

.... .......... ......

.

.

.. ....... .133

.. . ..... . . ........

Hegemonya ve toplumsal bilinç üzerine Gramsci. . . . Lukacs'ın Tarih ve Smlf Bilinci .

122

__

.. ...... ... .................................... ..... ..... ... ..142

. ...... ...................

Şeyleşme ve burjuva tarihi Marksist tarih olanakları. Sonuç .

.. . .. . . .... ....... ..... .. -............................................................145

.....

..

.

.

.

.... ...... ................ ....... ... .......................

:...............

.. .... .... ............ ............. ................................ ................................. ..........

... . .....

. ...151 . ... -... ... 156

.....

...

BEŞINCI BÖLÜM

"Zavallı Çorapçıyı Kurtarmak": Aşağıdan Tarih . . . .. . . ... .. ...

Komünist Parti Tarihçiler Grubu Christopher Hill

(

1946-56)

..

-.... -... -.................................... -...................................... ... . .....167 .. . .. ... ...... ............ .............................. ... .... .... ... ... ....168

.......... ..

"Devrim içinde başkaldırı" .. .

.

.

.

..

.

.. ...... .... ... . ..._... , .....

18.

... .. .157

. ..... .......

. .......... ..................................... 158

......

Ingiltere'nin burjuva devrimi E. P. Thompson.

.

.

-.. - .... -

. ,171

..-.................- .............._ .

. .... .. ... ..... .. ... ...... ......... ...... . ............ . ......... ..........

. .......

.

.

yüzyıl Ingiliz kültürü . . . . .. . .

... ... . . .

Thompson'un derin etkisi .

...-.. ..... ...-........._.,___

.

. .

777

. . . .. ..... ... ....... .. .. ... ....... .... ........ . .... 181

. ......... ... .... ......... .. .

.

..

. . ..... ....... .... .. ........ 184

.

.... ..... ................................. ...................... .. ..

Sonuç

190

..................................................................................................................................................

ALTINCI BÖLÜM

Marksizm, Yapısalcılık ve Hümanizm

.................. ...........

:................................ 191

Yapısalcılık ve Marksist tarih .

.

.

...... ..................... ... ...................................... ................ .....

Thompson'ın yapısalcılık eleştirisi_

..........

De�erlendirmeler 1: Altyapı ve üstyapı ... De�erlendirmeler ll: Bilim . .. .... ..

.. .

..

.

..

. ......

. .

.

_ ... .

..

. . ....._.....

.

. .

. .. ..

193

... . 198

-.............. 211

....... ... ......_.._........... .......

._............................

-.

..........,_.......

-.......-........ .217


De�erlendirmeler lll: Sınıf---

.

.

.

.. -··-··-·............ ............. .......... ... .... ..-··--·-·····.. ·

Sonuç........................................................

-.................

.

. . ..

.

. ..

.221

. 223

............. ... . . ......... ..... ... .. ..-..�.........

YEDINCI BÖLÜM

Marksizm ve Tarihte Postmodernizm . . . ..

Postmodernizm nedir?

. .

.

. . .

................ .225

......... .._,_________ ,

.

...... ..... .. ............. . ... .... ......

.. ... . . ... ..... .. --... ·-··-..

-...... .

. 227

Postmodernist meydan okuyuş. -............................................................................... 231 ..

Postmodern yöntem

.. ......

.

....... ..............

..

.

.............. .......... .

.. .. ...

Postmodern tarih yazmak

. .

..

Idealizmin Marksist eleştirisi .

..

.............

Marksizm ve bilgi.. . .. .

.

-................ -...................

. ... .. .. . .

.

.

.

.

. -.............. - .... . 245

..................... ............... ........... .... .....

.. .

.... . .... . ... ..

. .

..

;........................................................ .. ...247

_............

.

....... .... ........... ..... ....... ........

......

Kaynakça

. . . . .

.

..

..

.

_.. ____ ....

. .. .

.

..

...... .. ........... ...... .. .

.

.......................... ........

.

.

..

.......... .. ...

264

,..........................

.................................

.

251 255

. .

.... ... ....... .

271

...............................................................................................................................

281

...

Ek Okumalar Sözlük..

. .

.. .......... .243

. :.............. -....... -................... -....... - ... 245

Sonuçlar: Bütünlük, karşıtlar ve praksis . ....

. . 232

.. .. . .......... ...

.

...

. -... .

........ ...

-.................. . . 238

Postmodernizmin Marksist eleştirisi . . . . . ..

Sonuç ..

..

, .. _ ...... .

........ .... .... ........._..... ...

Marksizm ve postmodernizm . . . Marksizm ve dil ..

.

......... .....

Postmodern bilgi .............................................................................

....

. ..... .... ...... .... .... ..... ... ........

...... .. ...................._,,_. ... . ......

................ .. .. ....... ....................... .. . ... .. . ......... . ...... ..

.

.

.

. ..

..

........ -............. _ ....

.

. 287

. . ............

.. ......... .... ...... ............ ........... .. ........ ................... ..........-......... -.. -....................... 299

..

.

.


Yayınevinin Notu: Metinde geçen eserlerden çevrilmiş olanlar ki­ tabın sonundaki Türkçe kaynakçada belirtilmiştir. Dipnotlardaki ta­ rih ve sayfa numaraları yazann kullandığı orjinal metinlere aittir.


Giriş

"Marx her şeyden önce bir devrimciydi... Ve bu nedenle, zamanının en nefret edilen ve çamur atılan insanıydı ... Burjuvazi, ister muhafa­ zakar ister ultra-demokrat olsun, onu karalamak için adeta yarıştı. O tüm bunlan, sanki bir örümcek ağıymış gibi bir kenara itti, görmez­ den geldi ve ancak kaçınılmaz olduğu zaman cevap verdi... Adı da tıp­ kı eserleri gibi çağlar boyu yaşayacaktır." F ENGELs'in Marx'ın ölümü ardından 1

mezarı başında yaptığı konuşma (1883)

BBC'nin bir anketinde, "Binyılın en büyük düşünürü kim­ dir?" diye sorolmuş ve Karl Marx, listenin en başında yer al mıştı.2 Yine dünyanın en geniş kütüphanesi Library of Congress'in yaptığı başka bir ankette, Karl Marx'ın, hak­ kında en çok yazı yazılan -yaklaşık 4.000 çalışma ile- al­ tıncı kişi olduğu ortaya çıkmıştl ( lsa birinci, Lenin dördün­ cü sıradaydı) .3 Tüm bu şöhretine rağmen, Karl Marx bugün hala bir muamma; Engels'in methiyesindeki ifadeyle, dikkaK. Marx ve F. Engels, Selected Works in One Volume (l99ı), s. 412.

2 3

hııp://bbc.com/news, BBC online haberler (1 Ekim 1999).

M. Keıle, "When Fa me is an open book", The Guardian, I 4 Eylül 1999. 9


te alınamanın çok zor oldu�u. zamanının "en nefret edilen" insanı: bazılarına göre bir dahi, diğerlerine göre bir canavar. Mirası, anlaşılması zor bir bilmece, ya Orwelci bir kabus ya da sömürü ve zulümden kurtulmuş bir dünya; fikirleri ya if­ las etmiş ya da tam tersi örtük bir biçimde hala geçerli. Marx'la ilgili görüşleri ne olursa olsun, çok az kişi geçmiş birkaç onyıhn en büyük tarihçilerinden bir kısmının kendini Marksist olarak tanımladığı nı ve Marksist felsefenin, tarih ve sosyal bilimler alanında derin bir etki yarattığını inkar ede­ cektir. Marx hep var olagelmiştir. George lggers'ın da belin­ tiği gibi, Marx'ın tarihe katkısı, tek ba�larına Marksist tarih­ çilerio çalışmalarıyla ölçülemez. Belki de daha fazlası Weber gibi kendini Marx'ın karşısında tanınılayan modem sosyal teorisyenlerden gelmiştir.4 Dünyanın en ünlü tarihçilerinden Eric Hobsbawm da (ki kendisi de Marksisttir) Marx'ın "tarih yazımını ·modernleştinnede' temel etken" oldu�unu öne sür­ müştür.5 Aynı zamanda Marx, kuşkusl.ız akademik tarihin de "en nefret edilen" düşünütil olmaya devam etmiştir. Günümüzde Marksist tarih yazımını ele alan az sayıda ça­ lışma var. Üniversite kütüphanelerinin raf1arı, Marx'a gi­ riş kitapları ya da yabancılaşma, ekonomi, sınıf ve daha pek çok Marksist toplum kuramı tartışmalarını içeren kitaplann ağırlığı altında eziliyor. Ama yine de Ozellikle Marksist tarih yazınıma ilişkin üretilmiş çok az şey var. Stephen Rigby'nin Marxism arıd Hi story si Marx'ın tarih }'azımına yeterince dik­ '

kat etmeden tarih kuramını inceler. Benzer şekilde, Alex Callinicos'un Making History adlı ya})ıtı Marx'ın tarih felse­ fesini ayrıntılı bir şekilde incelerken, Marx'ın tarihi yazımıy­ la daha az ilgilidir. Harvey Kaye'in iyi bilinen giriş kitabı ise Eritanyalı Marksist tarihçiler üzerin(! yoğUnlaşmaktadır. Bu 4 5 10

G. lggers, Historiograplıy in ılır Twentictlı Century: From Scientific Objcctiviıy ıo Postınoılı:rn Challı:ngc (1997), s. 78-9. E. Hobsbawm,

On History ( 1 997). s. 223.


kitapların hiçbiri, son 20-30 yılın Marksist akademik tarih­ çilerinin yanı sıra önemli erken dönem Marksistlerinin tari­ hi yazımını incelememektedir. Bundan dolayı, Marksizm ve tarih alanında önemli bir eksiklik vardır. Eğer Marksizm, kendini Marksist olarak tanımlayanların bir toplamı olarak değerlendirilirse, o zaman bu kitap im­ kansız bir proje olacaktır. Oysa bu çalışma en yetkin kimi örneklerden yola çıkarak Marksist tarihi eleştirel ama yapıcı bir sentezle tartışma denemesidir. Marksist tarih, her biri et­ raflıca açı klanması imkansız çok geniş bir yelpazeyi oluştu­ ran yazarları içine alır. Bundan dolayı seçim yapmak kaçınıl­ mazdır ama sadece eldeki materyalin idaresi açısından değil, Marksizmin ruhunu Marksistmiş gibi görünenlerden koru­ mak için de gereklidir. Bu kitap, hem Marksist ıarih görüşüne hem de Marksist tarih yazımına bir giriş sunmaya gayret etmektedir. Bu çalış­ ma esaseıı, böyle bir metni, Marksizmin sosyolojik ve felse­ fi yorumlarından daha yararlı bulacak tarih öğrencileri he­ def alınarak yazılmıştır. Meseleyi çok basitleştirmekten ya da jargon ve teknik kısaltmalara dalmaktan kaçınınaya ni­ yetliyim. Özel terminoloji kullanıldığında, her bölümde bu ilk referans kalın yazı tipiyle gösterilmiş ve anılan sözcük ile ifadeler Sözlük bölümünde açıklanmıştır. Amacım, okuyucunun Marksist tarih yazımındaki ana te­ ma ve konulara aşina olmasını sağlamaktır. Tarafsızlığın ko­ lay olmadığı bu alanda, objektifmiş gibi görünecek değilim. Bir Marksist, tarihçi ve eğitimci olarak, kendi pozisyonuro beni bu ekol içinde küçük, önemsiz bir kaulımcı olarak ko­ numlandırıyor. Buradaki avantajım, kitapta yer alan temala­ rın düzenli olarak kafa yorduğum temalar olmasıdır. Zayıf­ hğım da şu ki, Marksizme dalkavukluk yaptığım eleştirisine açığım. Bu suçlamayı öngörerek iki noktanın üzerinde dura­ cağım. tık olarak Marx'ın metodu, eğer sadakatle uygulanır11


sa, önermelerini şüphenin ve pratiğin sınamasına tabi tutan eleştirel ve şüpheci bir yöntemdir. Ikinci olarak, temelde sal­ dırgan bir entelektüel çevreye gerçek olmayan, idealize edil­ miş bir Marksizm yorumu sunmakta Marksist açıdan bir er­ dem bulunmamaktadır. Bundan dolayı hedefim ders kitabı formatının sımdamalan içersinde, Stalinizm ve postmoder­ nizm gibi sınamalan da ele alarak, eleştirel ve özenli bir ta­ vırla Marksizmi anlatmaktır. Marksizme girişte genelde hep ilk izlenimlere itibar edilir. Çoğu kez, öğrenciler karanlık ve uğursuz bir labirentte kala­ kalırlar. Gölgeler içinde, tanıdık olmayan terminoloji ve ber­ bat çeviriler gizli gizli dolaşır ve siluetler halindeki figürlerin egzotik isimleri açıklanmadan fısıldanır. Marksizm, son de­ rece karmaşık ve teknik bir hale getirilebilirken, esası nispe­ ten açıkça ifade edilebilir ve hayat tecrübelerimizle ilişkilen­ dirilerek tartışılabilir. Ikinci Bölüm'de derinlemesine ele alı­ nacaksa da, bu noktada, Marx'ın toplum üzerine görüşleri­ nin kısa bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Marksizmin temelleri Marx'ın temel gözlemi, emeğin insanı hayvanlar aleminden ayırdığıd ır. Dünyadaki çoğu kişi için yetişkin hayatı alışıl­ mış günlük bir dizi uğraştan oluşmuştur. Fransız tekerle­ rnesi "metro, boulot, dodo" (metro, çalış, uyu) bunu modern b içimde yansıtır. Kim olarak ve nasıl algılandığımız, büyük ölçüde ortaya koyduğumuz ernekle sarmalanmıştır. Örne­ ğin, "Ne yapıyorsun?" sorusu, işte ne yaptığını ("Ben bir öğ­ retmenim") ya da neden çalışmadığını ("Öğrenciyim" ya da "Emekliyim") açıklayan bir cevap gerektirir. Çalışma biçim­ leri günümüzde ve geçmişte çok çeşitli olsa da emek, insan­ lık tarihinin her zaman mevcut, fark edilmeyen biçimde top­ lumu yeniden ve yeniden şekillendiren DNA'sı gibidir.


Emek insanlık tarihinin önemli bir bölümünde, küçük eşitlikçi gruplar arasında avcılık, toplayıcılık ve yağmacı­ lıktan oluşmuştur. Tüm bunlar tarihin belirli bir noktasın­ da değişmiştir. Yerleşik tarıma geçiş, hayvanların ehlileşti­ rilmesi gibi yenilikler sayesinde emeğin daha üretken hale gelmesiyle, topluluklar, yemek, barınak, giysi vb. basit ih­ tiyaçlannın ötesinde bir artı değer üretebilmişlerdir. Bu an­ dan itibaren, artık herkes çalışmak zorunda değildir, çün­ kü bazı bireyler veya gruplar diğerlerinin çalışmasıyla yaşa­ yabilmektedir. Bu esaslı geçişten sonra, toplum hükmeden­ ler, hükmedilenler, sömürenler, sömürülenler olarak ayrıl­ mış ve böylece sınıflı toplum ortaya çıkmıştır. Toplumsal sınıf, öylesine yaşanlımızın bir parçası haline gelmiştir ki, durup düşünmeyiz bile ya da düşünsek bile, in­ san doğasının bir parçası olarak kabul ederiz: işte patron, zen­ gin ve yoksul arasındaki katı ayrılıklar, sosyal ast-üst düzeni, hatta üniversitede rektörün, okulda müdürün otoritesi. Tüm bunlar sınıfiara ayrılmış bir toplurnun göstergesidir. Sömürü­ ye ilişkin olarak da sıradan bir işgünü, diğerlerinin kar, hisse, prim, ikramiye olarak bizim uğraşlanmızdan ne şekilde ya­ rarlandıklarını gizler. 'Sömürü' sözcüğü bile, normun dışında kalan istisnai derecede düşük ücretler için ihtiyatla kullanılır. Marx için sömürü gerçek anlamıyla, maskeli haydutlar tara­ fından değil, ancak her bir işveren, her bir malikane sahibi ve her bir efendi tarafından gündüz vakti yapılan bir soygun gi­ bidir. Ancak, sömürü sürecine er geç bir gün meydan okuna­ caktır. Bundan dolayı sınıfların birbiriyle çatışan çıkarlan var­ dır. Tarihte hakim sınıflar düşük ücretler, daha yüksek haraç­ lar ve çiftliklerde daha zorlu çalışma isterken, sömürülenler tam tersini ister. Sınıf çanşrnası bundan dolayı sınıflı toplu­ mun tabiatında vardır ve Komünist ManiJesto'nun o ünlü baş­ langıç cümlesi gibi: "Şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir."


Ancak işler her zaman bu şekilde yürümemiştir. Günümüz küresel kapitalizmi, Eski Roma ya da Ortaçağ Fransası'ndan oldukça farklıdır. Teknoloji, bilgi ve beceriler geliştikçe, toplum çok daha karmaşık ve uygar hale gelmiştir. Bu dö­ nemsel değişiklikleri anlamak için Marx, emeğin, sömürü­ nün ve üretimin doğasına yönelmiştir. Eski Roma'da kö­ le emeğinin sömürüsü hakimdir; Ortaçağ Fransası'nda feo­ dal derebeyleri serfleri (hizmetçi statüsündeki köylüler) sö­ mürür; modern kapitalizmde ise kapitalist işverenler, kişisel olarak özgür ancak ücret için çalışmak durumunda olan ki­ şileri sömürür. Farklı sınıfsal aynşmalar, çatışmanın farklı biçimleri, üretkenliğin farklı düzeyleri ve tarihsel imkanlar, sosyal ve ekonomik gelişimin farklı devrelerine aittir. Tarih üretim biçimlerine göre bölümlere ayrılabilir: eski ya da kö­ leci biçim, feodal biçim ve kapitalist biçim. Uzun ve serü­ venli insanlık yolculuğundan sonra, pek çok farklı yolu de­ nedikten ve gelişimin farklı aşamalarını atlattıktan sonra en sonunda modern kapitalist topluma ulaşıldı. Kapitalist top­ lum tarafından yaratılan refah nedeniyle, Marx ve Engels bu üretim biçiminin sınıfsız bir toplum imkanının önünü aça­ cağını iddia etmiştir: o da sosyalizmdir. Marx ve Engels tüm hayatlarını bu hedefin gerçekleştirilmesine adamıştır.

Marksist tarihin üç nesli l840'larda aktif siyasete atılan Marx ve Engels, Marksizmin her biri kabaca bir insan ömrü kadar süren üç ana nesiinin ilkine mensuptur. Marksist geleneği üç dönemde değerlen­ dirmenin tarihsel ve entelektüel bir mantığı vardır. Fark­ lı çağları farklı olaylar biçimlendirir. Her dönemin kendine ait yanılsamaları ve ruhu vardır. Marx ve Engels, Avrupa'da imparatorlukların hüküm sürdüğü bir dünyada uzun fabri­ ka hacalarının ve demiryolu kapitalizminin görülmeye değer


gelişimine tanık olmuşlardır. Sosyalizm siyasette en dikka­ te deger devrimci ideoloji olarak liberalizmin yıldızını sön­ dürmüş ve kitlesel sendikalar ile sosyalist partiler Avrupa'da çogalmıştır. Orta kuşaktan Lukacs, Troçki ve Gramsci'ninse aşınlıklar çağında oldukça farklı sorunlarla ugraşmalan ge­ rekmiştir. Bu kuşaktakiler iki Dünya Savaşı, Rus devrimi (aynı zamanda dejenerasyonu) ve l930'lardaki buhrana ta­ nık olmuşlardır. Tam tersine, Üçüncü kuşak ise Marksiz­ mi, Soguk Savaş döneminde kampiaşmanın hakim oldu­ gu bir dünyayla, ekonomik patlamayla, l960'lann radikalli­ gi ve l980'lerin buna tepkisiyle ilintilendirmek durumunda kalm�tır. Üçüncü kuşagın sona ennesi, Komünizmin çökü­ şü ve küresel kapitalizmin sembolleri neo-liberallerin zafer çığlıklanyla imlenmiştir. Üçüncü kuşağın alacakaranlıgı bi­ zi dördüncü ve yeni bir Marksist tarihçi kuşağın şafağı olup olamayacağına, bunun hangi koşullar altında gelişip, zen­ ginleşeceğine ve bugünden ne gibi işaretleri olacağına dair merak içinde bırakmaktadır. Bu kitap, bir düşünce sistemi olarak Marksizmin son 150 yılda dünya tarihinin değişen tempo ve doğasıyla başkalaş­ ma biçimine değinecek şekilde tasarlanmıştır. Tüm bu evri­ me rağmen, Marksizm, güçlü entelektüel devamlılık öğeleri barındırmaktadır ve tarihsel metotlan ile analizleri kuşakla­ rarası tutarlılık sergilemektedir. Birinci bölüm, salt bu alan­ daki çal�malarda olduğu kadar konu, biçem ve yöntem ola­ rak büyük zıtlıklan da, başarılannın en can alıcı noktalarıy­ la birlikte teşhis ederek, Marksist tarihin haritasını göster­ mektedir. Genelde bu metindeki gibi en iyi örnekler seçil­ miş ve kitap daha derin bir bilgi kaynağına geçit olarak dü­ şünülmüştür. Sadece bu çalışmalar üzerinden analitik tartış­ malann hakkını vermek ve aynı zamanda böylesine geniş bir yazı yelpazesine rehberlik etmek imkansız olacaktır. Birbiri­ ni takip eden bölümlerin çoğu belirli metinler üzerinde yo-


ğunlaşırken, bu bölüm Marksist okulun boyutlarını bir bü­ tün olarak göstermek için tasarlanmıştır. Bu boyutlar önem­ lidir çünkü tarihsel araştırmada bir araç olarak Marksizmin değerini ve esnekliğini ortaya çıkarmaktadır. Bazı Marksist­ ler, tarihsel araştırmanın geleneksel biçimlerinde üstünlük sağlamış, diğerleri ise yenilikler getirmişlerdir. Marksist ta­ rihçiler, tarihi hem en yukardan ele almış ve bu çerçevede önemli insanların tarihini derinlemesine incelemiş, hem de sıradan insanlara kulak vererek geleneksel tarihin yüzünü onlara çevirmiştir. Marksist tarihçiler, hem uzun hem kısa vadeli gelişmeleri makro ve mikro düzeylerde dikkatle göz­ den geçirmişlerdir. Öncü saha araştımıaları yürüttükleri gi­ bi, tarihin bir disiplin olarak teorik ve kuramsal gelişimine de katkıda bulunmuşlardır. Bu çeşitlilik, araştırma projele­ rinin rastgele seçiminden çok, insanlık tarihinin çatışan un­ surlarının önemini ve bağını vurgulayan Marksizmin tam da kendi doğasından kaynaklanmaktadır. Marksist tarihin son dönemdeki hastalığı esasen araştırmasının tatmin edici ol­ mayan sonuçlarına yüklenemez. Bu daha çok, değişen ente­ lektüel iklimle, esasa ait bağlamla ve (en önemlisi) Staliniz­ min yan etkileri ve Doğu Bloğu'nun çöküşüyle ilgilidir. llk bölümde bu meselelere, özellikle de Stalinizmin Marksist ta­ rihle ilişkisine değinilmiştir ve ilerdeki bölümlerde bunlara tekrar dönülecektir. Birinci bölümün açılışından sonra, daha ayrıntılı bölümler Marx ve Engels'in eserleriyle başlamaktadır. Tarihin Mark­ sizmle olan bağını azırnsamak hatalı olacaktır. Marx ve En­ gels, tarihi, düşüncelerinin bağımsız bir alt bölümü olarak görmediler; onların dünya görüşü zaten özünde tarihseldL Yani, tüm insan hayatını tarihsel bir anlamda kuramsallaş­ tırmayı ve açıklamayı denediler bundan dolayı tarihsel ma­ teryalizm Marksizmle eşanlamlı hale geldi. Akademik ta­ rihte 'teorisyen' ve 'eylemci' arasındaki modern ayrım o ka-


dar kanıksandı ki Marx ve Engels'in çalışmalanndaki bu iki boyut arasındaki bagı görmezden gelmek artık çok kolay­ dır. tkinci bölüm bunu akılda tutarak, Marx ve Engels'in ta­

rih kuramının taslagını çıkarmaya çalışmaktadır ve bu giri­ şin ilk kısmındaki özet taslagı geliştirmektedir. Bu tartışma­ yı meydana getiren unsurlar olan diyalektik, emegin rolü, sı­ nıf çatışması, tedricilik ve devrim, gelişimin ilerici aşamala­ n, yapı ve özneler, Marx ve Engels'in entelektüel zeminidir. Üçüncü bölüm, teori/tarih denkleminin diger yüzüne, Marx ve Engels'in tarihsel yazımına yönelmektedir. Marx ve Engels'in yapıtlannda bulunan tarihin teori ve pratigi arasın­ daki bag çok ilişkili bir husus olmasına karşın çogu kez ih­ mal edilir. Çogunlukla, muhalifler veya sempatizanlar diğe­ rinden yalıtarak birine yoğunlaşırlar. Marksist tarihin için­ den çıkılmaz bir durum halini alması belki de bir kuşagın Sritanyalı Marksist tarihçileri, bilhassa E.P. Thompson'ı baş­ langıç noktası olarak kabul etmesidir. Söz konusu kuşak bu­ nu yaparak, Marksist teorinin tam bilgisinden ve onun tarih pratiğine uygulanmasından uzak durmuştur. Teorinin tarih­ sel pratiğe nasıl uyarlandıgını görmek, Marx ve Engels'in ta­ rihe yaklaşımını anlamak için esastır. Pek çok takipçilerinin aksine ve diğer pek çok şaşırtmacaya rağmen, tarihsel ma­ teryalizmin iki kurucusunun çalışması, hem teoriyi hem de tarihsel pratiği somutlaştırır. Tüm zamanlannı alan siyasi çalışmalara ve Marx'ın ekonomi alanındaki tezine rağmen, her ikisi de daha çok tarih yazma arzularını ifade etmişler­ dir ancak yine de onlar tarafından yazılmış daha doyurucu tarihsel yazılara sahip olabilirdik. Görmek istedigirniz yö­ ne bakmak yerine dikkatle değerlendirildiğinde, Marksiz­ min kaba eleştirisinin çogu buharlaşıp gitmektedir. Bu bö­ lümde, Marx'ın

On Sekiz Brumaire'ı, Kapital'in birinci cildi, Engels'in Almanya'da Köylü Savaşı ve Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar adıyla derlenen son dönem Marksizm ve 17


tarih üzerine yazışmalan seçilmiştir. Bunlar seçilmiştir çün­ kü Marx ve Engels'in tarihsel yazılarının en önemli mese­ lelerini oluşturmaktadırlar. Bu kapsamlı bir liste olmak­ tan uzaktır ve daha geniş bir çalışma, Marx'ın Fransa'da Sı­

mf Savaslan, Hindistan, irianda ve Amerika üzerine yazıla­ rı

ile Engels'in Almanya, askeri tarih ve Hıristiyanlık üzeri­

ne yazılarını da kapsamalıdır. Bu çalışmaların çoğu, Marx ve Engels'in sadece soyut olarak tarih üzerine derinlemesine düşünmediğini aynı zamanda teorilerini tarihsel yazıma ve araştırmaya uyguladıklannı göstermektedir ki gerçekte bu iki yön de birlikte gelişmiştir. Tarih sadece uzak geçmiş de­ ğil, aynı zamanda Marx ve Engels'in şekillendirmeye çabala­ dığı çağdaş bir süreçtir. "Yaşayanların zihnine bir kabus gibi çöken" geçmişle yüzleşmek, miras kalmış çekingenliği yok etmek, bugünün devrimci dönüşümü için elzemdir. Dördüncü bölümde, ikinci kuşak Marksist tarihçiterin en iyileri tartışılmaktadır. Söz konusu tarihçiler -Leon Troç­ ki ( 1879-1940), Antonio Gramsci (1891-1937) ve Geor­ ge Lukacs (1885-1971)- tarihi araştırmanın yeni alanlarıy­ la uğraştılar, savaş ve devrime dair kendi tecrübeleri ışığın­ da Marx'ın asli tarih tasavvurunun ana unsurlarım daha ra­ fine hale getirdiler. Yine bu dönemde Marksizme özgün kat­ kıda bulunan ancak bu bölüme dahil edilmemiş -Plekha­ nov (1856-1918), V.I. Lenin (1870-1924), Rosa Luxemburg (1871-1919), Walter Benjamin (1892-1940), C.L.R. james (1901-89) ve W.E.B. Du Bois (1868-1963) gibi- başkala­ rı da vardır. Inceleneceklerden üçü, hem süregelen mirasla­ n, hem de tarihin şu anki gündemine hakim olan meseldere ilişkin kavrayışları anlamında, bugünkü geçerlilikleri bakı­ mından seçilmişlerdir. Sadece bu üçünü dikkate aldığımızda bile acımasızca seçici olmalıyız ki mesela Troçki'nin l930'la­ nn çağdaş tarih yazımını ya da kültür ve günlük hayat üzeri­ ne tartışmasını ele almayalım. Belki de bu kuşak salt gözden 18


kaybolması dilenemeyecek kuramsal ve tarihsel bir mesele halini alan Stalinizmin yükselişiyle yüzleşrnek zorunda kal­ mıştır. Bu üçünün de Stalinizmle farklı ilişkileri olmuş; hep­ si de farklı biçimlerde Stalinizmin en kötü çarpıtmalarından uzak durmuştur. Gramsci, sınıf bilinci, antropoloji ve kültür gibi kuramsal meselelere esaslı katkılar yapmıştır. Lukacs'ın Tarih ve Sınıf Bilinci (1923) ve Lenin'i (1924) Marksist tarih kuramma yapılan başlıca katkıyı meydana getirdi ve fikirler tarihinin topluca sistematik felsefi ele alınış tarzını oluştur­ muştur. Troçki'nin Rus

Devrimi'nin Tarihi (1930) o ana ka­

dar ve hatta (kimilerinin öne stüeceği üzere) bugüne kadar Marksist gelenek içinde yazılmış en etkili tarihsel yazıdır. Beşinci bölümde, Marksist tarihçilerin tkinci Dünya Savaşı'nın küllerinden doğan üçüncü kuşağıyla karşılaşıyo­ ruz. 1946 yılında Komünist Parti Tarihçiler Grubu kuruldu. Burası hem kendi kuşağının hem de bir bütün olarak Mark­ sist geleneğin en yetenekli tarihçilerini bir araya getirdi. Ya­ ratıcı imgelemleri yeni yaklaşım ve metotlarla toplumsal ta­ rihi zenginleştirdi. Bu noktada, grubun en çok göze çar­ pan iki üyesi, Christopher Hill ve Edward Palmer Thomp­ son üzerinde yoğunlaşacağız. Her ikisi de, aşağıdan tarihin gelişimine şekil veren bir rol oynadılar ve her ikisi de kendi alanlannda emsalsiz bir konum kazandılar. Hem altıncı hem de bu bölümde, E.P. Thompson'a kayda değer hatta belki de gereğinden fazla bir dikkat gösterilmiştir. Bu yapılması ge­ rekli birşeydir. Ingilizce konuşan akademide Marksist tarih düşüncesi, son 30-40 yılda büyük ölçüde Thompson tartış­ masına indirgenmiştir. Thompson'ın niyet ettiğinin aksine ve onun bir Marksist tarihçi olarak başlı başına parlaklığını da teslim ederek söyleyebiliriz ki Thompson eleştirilerinin Çoğunun bir bütün olarak Marksist tarihle ciddi bir angaj­ manın yerine geçmesi büyük bir talihsizliktir. Marksist tari­ hin halen içinden çıkılmaz durumu aşması için E.P. Thomp19


son tartışmasında yöneltilen soruların anlaşılır olması ge­ reklidir. Sorunlar karşısında adil davranmaya çalışıp, ken­ di çözümümü önereceğim. Bu her şeyiyle bir uzlaşma çağn­ sı değildir elbet ama en azından pek çok kişi Thompson'dan post yapısakılığa giden bu büyük savruluşa itirazımı payla­ şacaktır. Altıncı bölüm, Eritanyalı Marksist tarihçiler arasında or­ taya çıkan tartışmayı incelemektedir. Thompson ve sosya­ list hümanistler (aşağıdan tarihin savunucuları), kendilerini kısmen Louis Althusser'den esinieniimiş yapısalcılığın kar­ şısında konumlandırmışlardır. Bu tartışmalar, 1970'lerin so­ nunda daha dramatik bir şekilde yeniden kızıştınlmak üze­ re ilk olarak 1960'ların ortasında su yüzüne çıkmıştır. Çe­ ki.şmeli pozisyonların Marksist tarih yazımını biçimlendiren sonuçları olduğundan ana sorunları kapsayan dünden bu­ güne bir değerlendirme yapılmıştır. Marksist tarihin şu anki sıkıntısının doğrudan bu hakaredere geri götürülebileceğini düşünmek baştan çıkancıdır. Bu dönem kesinlikle Marksist tarihte yara bırakmış ancak daha büyük nedenler devinimini kaybetmesine sebep olmuştur. Asıl neden Thatcher, Reagan ve yeni sağın yükseliş döneminde, kış koşullarına maruz ka­ Lan entelektüel ve akademik ikiimin Marksizmden uzaklaş­ masında aranmalıdır. Yapısalcı-hümanist ittifakı, postmo­ dernizm kisvesi altında 1980'ler ve 1990'larda, Marksist ta­ rihe karşı daha büyük bir saldırıyı başlatmıştır. Yedinci bölüm, tarihin postmodern sınamasına Marksiz­ min verdiği tepkiyi gözden geçirmektedir. 1970'lerden iti­ baren post-yapısalcılık, dilin rolü, temsil ve tarihsel bilginin imkanlarına dair yakından ilgisiyle tarihsel gündemi etkile­ miştir. Bazen, bu yeni gündem dilbilimsel dönemeç olarak ifade edilir. Teorisyenlerin cesur, görünüşte yıkıcı önerme­ leri ile birtakım tarihçiterin yeni kuramsal yaklaşımlarını bir araya getirir. ironik bir şekilde, Marksizm postmodernizmin 20


hem başlıca hedefi hem de atalanndan biridir. Ancak, post­ modernizmin ateşe verdiği alan Marksist tarihten çok daha geniş bir alandır; bir disiplin olarak tarih, çapraz ateş altın­ dadır. Alex Callinicos ve Bryan D. Palmer gibi Marksistler, tarihte gerçekçi yaklaşımların (Marksist tarih de dahil ol­ mak üzere) savunulması için öne aulmışlardır. Esasen, belki de çok sık hedef gösterilclikleri için, postmodernizmin ku­ ramsal savlarına ilişkin en etkili karşı hamleleri gerçekleştir­ miş olanlar Marksistlerdir.

Sonuç Tarihsel bilginin izinde, hiçbir şey sorgusuz sualsiz kabul edilemez. Marksist tarih yazıroma ilişkin bir araştırmanın başında, en temel soru en dikkate değer sonucu verebilir. Zaman ekseni, coğrafi dağılım ve araştırma sahası göz önün­ de tutulursa, Marksist tarih okulu ya da klasik Marksizmi konuşmanın değerini hiçbir suretle sorgulamamalıyız. Bu­ nun faydası tecrübe edilmelidir. Aynı zamanda okulun bir dereceye kadar iç tutarlılığı olduğu da gösterilmelidir. Bu or­ tak damarın ne olduğu ve süregelen bir geçerliliğinin olup olmadığını açıklığa kavuşturmak bu kitabın başta gelen gö­ revleri arasındadır.


BIRINCI BÖLÜM

M a rksist Tarihin Geniş Pa noraması

"Aynı zamanda b i r barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür ürünü yoktur. Ve bu barbarlıktan kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır. Bu yüzden tarihsel materyalist, kendini bundan olabildi�ince uzak tutar. Kendine biçti�i görev, ta­ rihin havını tersine taramaktır." W ALTER BENJAMıN, Tarih Felsefesi üzerine Tezler

(1940)1

Eski ve yeni tarih Marksist tarih yazımını incelemek, 20. yüzyıl tarih araştır­ masında Marx'ın devamlılığını göstermektir. Çoğu zaman indirgemecilik ve determinizmle suçlanan bir tarih okulu için, Marksizm (sadece Annales Okulu aşağı yukan karşılaş­ tınlabilirdir) herhangi bir diğer okuldan daha geniş bir di­ zi yaklaşım ve konuyu barındınr. tkinci Dünya Savaşı son­ rası dönemde, Britanyalı Marksist tarihçiler 'yeni tarih'le öz­ deşleştirildikleri için, Marksizmin biyografik, politik. ente­ lektüel sözlü tarih gibi geleneksel biçimleri reddettiğini dü1

W. Benjaınin, llluminatioııs: Essays anel Rı:jlccıloııs (1973),

s.

248. 23


şünmek yanıltıcı olacaktır. Marksist tarihçiler, tarihin ge­ leneksel biçimlerinde olduğu kadar yenilikçi olanlarında da ileri gittiler. Isaac Deutscher'in Stalin'i ( 1967, ilk basım 1949) ve Troçki üzerine çok ciltli çalışması, Marksist biyog­ rafilere bir model sunar.2 Paul Frölich'in Rosa Luxemburg, Tony Cliffin Lenin, Christopher Hill'in Cromwell ve Mil­ ton ve George Lefebvre'in ( 1874-1959) Robespierre ya da Napolyon'u gibi çok sayıdaki Marksist biyografik portre bir araya getirilebilir. Troçki üçlemesinin son cildinin önsözün­ de Isaac Dentseher önemli olaylar ve bireyler arasındaki et­ kileşimi şöyle açıklar: "Muazzam bir tarihsel ihtilaf sanki iki adam (Troçki ve Stalin) arasındaki husumet ve çekişme­ ye sıkıştırılmış gibiydi." Dentseher, devrimcinin sevdikleri­ ne yazdığı 'dramaya karanlık bir derinlik katan' mektuplan­ na dayanarak Troçki ailesinin gördüğü zulmün trajik hika­ yesini anlatır.3 Marksist biyografiyi ayırt eden, Marksizmin biyografiyi reddetmesinden öte her biyografi yazannın çöz­ ınesi için her daim en büyük yapbozu oluşturan bireyin ta­ rihteki rolü hakkındaki kuramsal açıklıktır. Aslına bakılırsa Marksist olmayan Ian Kershaw Hitler biyografisinde, bire­ yin tarihte oynadığı rol üzerine yazdıklarını Marx'tan ödünç almıştır. Gerçi, Kershaw Hitler'in her biyografisi Marx'ın

On Sekiz Brumaire'indeki şu pasajla başlamalı diyen Tim Mason'un tavsiyesine uyuyordu: "Insanlar, tarihlerini ken­ dileri yaparlar. Ancak, istedikleri gibi, kendi seçtikleri ko­ şullar altında değil, geçmişte tesadüf etmiş, belirlenmiş ve geçmişten aktarılmış koşullar altında yaparlar. "4 Aniatı tarzı açısından, geleneksel tarihin kaygısı olan an2

3 4 24

I. Deuıschcr, P roplıct Amıed: Tro ıslıy, 1879-1921 (1954), P rophet Unarmed: Troıslıy, 1921-1929 (1959), Propheı Ouıcası: Troıslıy, 1929-1940 (1963); I. Deuıscher, Stalin: A Political Biography (1967; ilk basım 1949)

1. Dcuıscher, Tiıe P rophct Outcast: Troıslıy, 1929-40 (1963), s.vii-viii.

T. Mason, Marx'tan alıntıJ. Ca p a l n editörlügünde Nazism, Fascism and the Working Class: Essays by Tim Mason (Cambridge, 1995), s. 226.


latıcının ustalığı ve edebi akış çoğu Marksist eserde mev­ cuttur. C.L.R. James'in Black .Jacobins (1938) ya da Leon Troçki'nin Rus Devrimi'nin Tarihi (1930) adlı yapıtlan edebi duyarlılığın jargon uğruna kurban edilmesiyle suçlanamaz. Marksist tarih, aniatı sanatı ya da biyografi gibi yüksek siya­ set ve yukardan tarih tetkiklerinde de parlak örnekler içe­ rir. Kendilerince farklı biçimlerde, Tim Mason'ın Social Poli­

ciy iıı Third Reich'ı (1977) ve john Saville'in 1848'i (1987) sı­ nıf mücadelelerinin doğasına ışık tutarken, birisi Hitler dö­ nemine, diğeri Chartizm zirvesine ait olmak üzere, seçkin­ ci bir perspektifi benimser. Biyografide olduğu gibi bunlar da kuramsal çerçevelerinde geleneksel yaklaşımlardan fark­ lıdır. Devlet adamlığından çok, sınıflar arası fikir ve strateji savaşında ana karakterler olarak yönetenlerin, devletlerin ve hükümetlerin eylemleriyle ilgilenirler. Marksizme yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri iktisa­ di tarihi fazla önemsediğidir. O halde, Marksizmin bu alan­ da çok önemli ve popüler çalışmalar üretmesi sürpriz olma­ malıdır. l930'ların anlaşılmaz görünen bulıranını açıkla­ yan Leo Huberman'ın Man's Worldly Goocls (1936) adlı ya­ pıtı çok okunan bir Marksist iktisadi tarih çalışması oldu ve burjuva ekonomisinin 'doğal yasalannın' bir eleştirisini sun­ du. Harry Braverman'ın çok sözü geçen Labor and Monopoly

Capital (1974) adındaki çalışması kapitalist toptan üretimin hem fabrikada hem büroda vasıfsızlaştınna ve yabancılaşma süreçlerinin üzerinde durdu. Her iki çalışma da, ekonomi politik ve tarih anlamında kapitalizmin yeni dünyasının işle­ yişini açıkça ortaya koyan Marx'ın Kapi tal i ne çok şey borç­ '

ludur. Marksist çalışmanın etkili bölümü iktisadi tarih için­ den ortaya çıktı. 5 Marksist tarihçiler, en dikkate değer olanı feodalizmden kapitalizme geçiş ve yaşam standardı tartışma5

j.S. Cohen. "The Marxsist Contribulion ıo econornic history", joumal of Eco­ nomic History, 38 (1978). 25


sı gibi tarihin ekonomik veçheleri hakkındaki başlıca tartış­ malara dahil olmuşlardır. Geçtiğimiz asırda Marksist tarih geleneksel yaklaşımları reddetmeden en yenilikçi olanlardan da yararlandı. Aşağı­ dan tarih sıradan insanlan ve onların mücadelelerini tarih­ sel incelemeye konu etti. George Rude'un

The Crowd in the French Revolution (1959), E.P. Thompson'ın Mahing of the English Worhiııg Class (1963), Christopher Hill'in The World Turned Upside Down (1972) ve Rodney Hilton'ın Bond Men Made Free (1973) adlı yapıtlan bu yaklaşımın başlıca ömek­ lerindendir. Çok sayıda diğer çalışma da bu önemli çalışma­ lara eşlik etti ve hep birlikte toplumsal tarihin yönüne iliş­ kin derin bir etkileri oldu. Halkın belleğinde muzafferin geç­ miş mücadeleleri bilerek bastırmasına karşı savaşan john Saville Chartizm konusunda aşağıdan tarihin görevini şöy­ le özetliyor: Radikal bir hareket asli geçimini geçmiş mücadelelerinden ve kahramanlanndan aldıgı ilhamdan elde eder; Kenning­ ton Avaınında ahmak takipçilerine yol gösteren zavallı yan deli O'Connor'ı kim alay etmek ve bela okumak için onur­ landıracaktı? 1 0 Nisan olaylarını takip eden aylarda tama­ men unutulan ise, toplu tutuklamaların ve hapse atmala­ rın anısı ortak hafızadan silindiginde bile Chartizmde de­ vam eden direnme gücüydü. Medyanın çagdaş aktörleri, 19. yüzyılın bu en büyük kitle hareketini karalamada ola­ gandışı ölçüde etkiliydi. Ancak her şeyden önemlisi, C har­ tizınin yüzyılın ortalarında halkın bilinçaltından neredeyse tamamen silinmesi dikkate deger bir fenomen olarak kalır.6

Feminist ve siyah milliyetçi tarihçilerio hiddetli eleştirile­ rine rağmen, netice olarak Marksistler kadınların ve siyah6 26

j. Saville, 1848: The British Sıatr and tlıc Chartlst Movcmı:nı ( Cambndge, 1987), s. 202.


ların tarihinin öncüleri arasındadır. Sheila Rowbotham'ın

Hidderı from History si (1973), '

radikal kadın tarihi sahası­

nı başlatırken, Marksist C.L.R. james, Eric Williams ve Eu­ gene Genovese'nin siyahi kölelik üzerine çalışmalan ile Pe­ ter Fryer'ın Britanya'da siyahi yaşantı üzerine yazdığı

yirıg Power (1984)

Sta­

adlı yapıtı siyahların tarihinde benzer

bir rolü oynadı. W.E.B. Du Bois ABD'de siyahi yaşantının erken bir tarihçisi olarak göze çarptı. 7 Du Bois'nın

Recorıstructioıı'ı (1935)

Black

Amerikan lç Savaşı'nın serbest bı­

raktığı ırkçılık karşıtı dinamiği inceledi. O zamanlar, be­ yaz Amerikalı tarihçiler siyahlar Güney'de oy hakkı elde et­ tiği zaman radikal yeniden yapılanmanın 0867-77), fırsat­ çı kuzey kinciliğinin devri, Güney'in özerkliğinin eski hali­ ne getirilmesini sona erdiren Kuzey'den gelen vurguncula­ rın, ciğeri beş para etmeyenlerin devri oldugunu zannettiler. Du Bois, bu çalışmanın ırkçı önermelerini parça parça etti. Bu önermeler yerine, eylemleri savaş sonrası ABD'yi birleş­ tiren Amerikalı siyahların rolü sayesinde Kuzey'in lç Savaşı kazandığını, özgür siyahların vatandaşlık haklarının tanın­ masının tarihte demokrasi yönünde atılmış en önemli adım­ lardan biri olduğunu ve güneyli siyahların karşı-devrimci bi­ çimde vatandaşlık haklarından mahrum edilmesinin ırkı 20. yüzyıl Amerikası'nın en büyük sosyal sorunu yaptığını açık­ ladı. Bu çalışma, bir klasikti ve Herb Apetheker ve Eric Fo­ ner gibi Marksistlere ilham kaynağıydı. Marksistler, aşağı­ dan tarihin içinde ortaya çıkan sözlü tarihin gelişmesinde de rol oynadılar. Marksist tarihçiler Ronald Fraser ve Luisa Pas­ serini, tspanya lç Savaşı ve ltalyan Faşizmi üzerine basma­ kalıp fikirlere tazelik ve yeni bir anlayış getirmek için, ilkin­ de yaşantının duygulu akışını canlandırarak, ikincisinde ra7

W.E.B. Du Bois, Blaclı Recoııstruccion in Amı:ricıı, 1860-1880 (Cleveland. 1969: ilk basım 1935); Marksisı olmadan öneekı ıarih çalıımaları için ayrıca bkz: W .E. B. Du Bois, Th� Sııppression of ıhe Afıican Slave-Tracle ıo ı he United Sıates of Anıeıica (New York, 1 969; ilk bası m 1 896}.


zı olma ve karşı koyma arasmdaki karmaşık sınm açıga çı­ kararak sözlü tarihi kullandılar. 8 Atıantik'in her iki tarafı da aşagıdan tarih yaklaşımını esas aldı.9 Sivil haklar hareketi ve Vietnam bir kuşak tarihçiyi ra­ dikalleştirdi. Bunlann çogu Marksist değildi, digerleri de ya açıkça Marksist ya da Marksizmden etkilenmiş ancak Ame­ rikan yaftası 'radikal'i tercih edenlerdi. Sivil haklar hareketi katılımcısı Howard Zinn, "isyanı olduğundan hafif gösteren ve devlet adamlıgını mübalaga eden ve böylece yurttaşlarda iktidarsızhgı himaye eden" mevcut tarihe karşı çıkmak için,

A People's History of the United States (1980) adlı "hükümet­ lere hürmet etmeyen ve halkın hareketine saygı duyan" tarih kitabını yazdı.10 Belki de bu tarihçiler içinde en çok dikkate alınmış olanı siyah kölelik üzerine çalışması Thompson'un altyapı ve üst yapı, hegemoni ve sınıfa yönelik tutumuna ay­ na tutmuş Eugene Genovese'dir. Genovese'nin ABD'de köle­ ligin tarihi olan Rol!, ]o rdan, Rol! (197 4) adlı eseri aşagıdan tarihin geleneksel emek hareketinin sınırlannın ötesine na­ sıl geçebilecegine ilişkin erken örneklerden biridir. Herben Gutman'ın The Black Family i n Slavery and Freedam 1 7501 925 ( 1976) adlı kitabı da Thompsoncı çizgideki Amerika­

lı bir Marksistin yazdıgı çıgır açan diğer bir örnektir. David Montgomery'nin Amerikan istisnacılığma karşı çıktıgı Fal!

of the House of Labor (1987) adlı yapıtı 19. yüzyıl sonu, 2 0. yüzyıl başında Amerikan işçi sınıfının militanlıkta yükseli­ şini ve 1920- l922'den sonra düşüşünü gözler önüne serer. Sanattan günlük hayata her şeyi içine alan tarihin kültürel boyutu, 1960'lardan itibaren artarak tarihsel incelemede mer8

R. Fraser, The Blood of Spain ( 1 979); l. Passerini, Fascism and Memory (Camb­ ridge, 1 987). R. Fraser"ın editOrlügünü yapııgı bir diger iyi sözlü tarih ömegi 1 968: A Studtrı t Gtrıtratiorı in Revolt'ta ( 1988) birlikte çalıştılar.

9

Marksist ıarihı;ilerin erken kuşagı için bkz. P. Buhle, "American Marxisı histo­ riography, 1900-40". Radical Amcrica, Kasım 1970.

lO H. Zinn, A Pcople's History of the United States ( 1980), s. 570-4. 28


kezı bir konum edinıniştir. Burada yine Marksisder iz bırak­ mıştır. F.D. Klingender'in Goya arıd the Democratic Tradition'ı (ı947) Goya'nm resimlerinin, resimlerin içinde oluştuğu Ay­ dınlanma ve devrim baglamının büyüleyici bir açıklamasıdır. Yine Paul Siegel ve Victor Kieman, William Shakespeare'i ta­ rihsel bir perspektiften yorumlayan birkaç Marksist arasın­ daydı.11 Hem E.P. Thompson hem de Christopher Hill, zama­ nın duyarlı nabız ölçerleri olarak büyük şairleri -Milton, Mar­ vell, Blake- incelemişlerdir. Hilton, ı958'de Robin Hood efsa­ nesini, Ingiliz falklorunun bu motifini elverişli bir çalışma ko­ nusu yaparak ve canlı bir tartışmayı tahrik ederek yeniden in­ celedi. Bugünün mit ve tarihte temsil kaygılarını öngörerek, Hilton önemli olanın Robin Hood'un gerçekte var olup olına­

dıgı degil ancak daha çok "lngiltere'nin en bilinen edebi kah­ ramanının halkına kendini en sevdiren harekederinin, soy­ gun yapması ve toprak sahiplerini, özellikle de kilise toprak­ lannın sahiplerini öldürmesi ve şerif tarafından temsil edilen kurulu otoriteye karşı yürüttügü gerilla savaşını sürdürmesi" oldugunu belirtmiştir.12 13. ve ı 4. yüzyılların tanındaki ye­ tersizligi nedeniyle İngiliz köylüleri Robin Hood hayali kur­ du. Kendi liderini seçen ve bedenen yorucu toprak işlerinin rutininden uzak duran Robin'in çetesinin eşitlikçiligine ta­ lip oldular. Christopher Hill'in Liberty Against the Law ( 1 996) adlı yapıtı daha yakın zamanda ı 7. yüzyılda Robin'in popüla­ ritesinin yeniden canlanınasını, yasa ile özel mülkiyelin yara­ ttlması hareketinin kendi hak ve özgürlüklerini ayaklar altına alınması olarak görenlerle ilişkilendirdi. ll V. Kiernan, Eight Tragedies of Shakespeare: A Marxist Sıudy ( 1996); P. Siegel.

The Gathering Stonn: Shakespeare's English and Roman History Plays, a Marxisı Analysis ( 1992); P. Siegel, Slıakı:spearean Tragedy and Elizabethan Compromi­ se (Washington, OC, 1983); P. Siegel. Shakespeare in his Time and Ours (Noıre Dame, 1 968); V. Kieman, Shakespeare. POI!t and Citizen (1993). 12 R. Hilton. "The origins of Robin Hood", Pası and Presenı, 14 ( 1 958), S.Knight editorlllgündeki makale derlemesinde yeniden basıldı, Robin Hood: An Antho· logy of Sı:holarslıip and Criticism (Cambridge, 1999 ) , s. 192.


E.P. Thompson kültürün tanımı ve bu tanımın daha geniş­ letilmesine olan ilgisiyle ilişkilendirildi. Kadın mezadı ve ka­ ba müzik gibi 1 8. yüzyılda aşağı tabakadan olanların adet­ lerine ilişkin çalışmalan ile (antropoloji ile diyalog halinde) yeni kültürel tarihe giden köprünün kurulmasına yardım et­ ti. Fransız Marksist tarihçi Michel Vovelle de ölüm, devrimci

festivaller ve Fransız Devrimi'nin iki yılında ( 1 793-4) Hıristi­ yanlıktan çıkma kampanyası gibi çalışmalarıyla inanç (zihni­ yet) tarihiyle ilgilendi.

Mentalities and Ideologies ( 1990) adlı

kitabı, Marksizm ve inanç tarihi arasında üretken bir diyalog gerçekleşebileceğini gösterdi. Vovelle'in dediği gibi, Mark­ sist Georges Lefebvre'in 1 789'da ilerleyen aristokrasi karşıtı histeri dalgasını inceleyen Great

Fear ( 1932) adlı eseri popü­

ler inanç tarihinin erken örneklerinden biriydi. Kuramsal ba­ kış açısından, Fransız AnnalesciRoben Mandrou'nun "dün­ ya tasavvuru" olarak zihniyet tanımı, Gramsci'nin popüler ve folklorik "dünya mefhumu" nosyonuyla benzerlikler taşı­ maktadır. Marksist tarih, yeni tarihsel yaklaşımlar üzerinde üretken bir diyalogla durabileceğini ve yenilik gelirebileceği­ ni kanıtlamıştır. Marksizm ve yeni tarih ilişkisinde, Guy Bo­ is, dikkati doğru noktaya çekmiştir: "Bu bir birlik meselesi­ dir, aynı zamanda da bir çarpışma meselesi."13

Uzun sözün kısası Bazı Marksistler kültürel tarih ve mikro çalışmalara yönel­ dilerse de, diğerleri daha uzun bir zaman uzun vadeli süreç­ lere odaklanmaya devam etmişlerdir. Bu ayrılıklar, Mark­ sist tarihin hümanist ve yapısalcı yorumlan arasında görü­ len (hatta bazen abartılan) farklan etkilemiştir. Marx'ın üre­ tim biçimleri kavramı bu son çalışmalar üzerinde fikir veri13

30

G. Bois, "Marxisme et nouvelle histoire" J. Le Goff (ed.), Lcı Noııvclle Histoirc (Paris, 1988), s. 27 1 .


ci bir rol oynadı. Engels'in

Ailenin, özel Mülkiyetin ve Dev­ letin Kökeni'nin (1884) çok etkisi altında kalarak, arkeolog Gordon V. Childe'ın What lıappened in History? ( 1942'de ya­ zılmıştır) adlı kitabı medeniyelin kökeni, tanının gelişimi ve sınıflı toplumun ortaya çıkışı üzerine klasik bir metin oluş­ turmuştur. Chris Harman,

The People's History of the World

( 1999) adlı çalışmasında Marksist perspektiften daha iddia­ lı bir dünya tarihi projesiyle uğraştı. D.D. Kosambi'nin

distan Tarih Incelemesine Giriş (1 956)

Hin­

adlı çalışınası tarihe

Marksist yaklaşımı alt-kıtada sosyal gelişimin geniş alanı­ na uyguladı. Geoffrey De Ste Croix'nın

Ancient Greek World ( 1981 )

Class Struggle in the

ise Kadim Yunan ve Roma'nın

Marksist yoru mlanışmın ineelikle işlenınesidir. Kul lan­ dığı temalar -sınıf ve sınıf çatışmasının önemi ve tanımı, Marx ve Weber karşılaştırması, köleliğin doğası, belirli üre­ tim biçimlerinin dinamikleri ve Marksizmin açıklayıcı gü­ cü- eseri kendi belirli inceleme döneminin ötesiyle bağlantı­ lı bir çalışına olarak diğer çalışmalardan ayırmıştır. 14 De Ste Croix'nın ileriettiği tez, Edward Gibbon'ın

18. yüzyıl klasiği The History of Rise and Fall of Roman Empire ınm ( 1 776-88) '

önemli sorununa dönüşmüştür. De Ste Croix'ya göre Roma, köle sömürü sisteminin sınırları yüzünden krize girmişti. Köle emeği maliyetinin artması sonucu zamanla mevcut ye­ ni köle rezervi tükenmiştir. Bu, Romalı hakim sınıfın temel zenginlik ve güç kaynağını zayıflatmıştır. Roma uygarlığının tüm yapısı çökmeye başlamı.ştır. Bir uygarlığın çöküşünden, bir diğerinin yükselişine, Ch­

ris Wickham, Perry Anderson ve Guy Bois, Avrupa feodaliz­

minin yaratılışı üzerine önemli incelemeler kaleme aldılar. 1 5 l 4 G. De Ste Croix. Class Struggles in the Ancienı Greek World ( 1981).

15 G. Bois. The Transfımnation of the Year One Thousand: The Viiiage of Lournand from Antiquity to Feudtılism (çev. j.Birrcll) (Manchester, 1992; ilk Fransızca ba­ sım 1982); P. Anderson, Passagcsfrom Antiquity to Feıulalisnı ( 1974). 31


Chris Wickham, Marx'ın Asyatik üretim biçimi kavramına ilişkin taru.şmasıyla olduğu kadar 1 990'larda Past and Present dergisinde 'feodal devrim tartışması'nda da dikkate değer bir rol oynadı. 16 Iki eleştiri makalesinde, Marksist tarihçilerin, tarih sosyologlan Michael Mann ve W.G. Runciman'm işaret ettiği uzun vadeli ve karşılaştırmalı konu türleriyle daha faz­ la ilgilenmelerini istemiştirY Ancak, herhangi bir Marksist­ ten daha fazla Ortaçağ Avrupa çalışması yapan Rodney Hil­ ton olmuştur. Araştırmalan, köylü ayaklanmalarından, feo­ dal üretim biçiminin doğasından, feodalizmin krizine (kapi­ talizmin ortaya çıkışında sıklıkla ihmal edilen bir bileşen) ka­ dar uzanır. Guy Bois da, 1 4. ve 1 5 . yüzyıl Normandiyası'na ilişkin çalışmasında feodal krizi klasik Marksist terimlerle üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki ihtilafla açıkla­ maya çalışmıştır.18 Bu çalışmalarda, 1 4. yüzyıl Avrupa toplu­ munun çöküşünün demografik (ya da 'Malthusyen') ve mali yorumlanışına karşı koymuştur. 19 Maurice Dobb'un çığır açan Studies in the Development of Capitalism ( 1 946) adlı yapıtından bu yana pek çok Marksist tarihçi , feodalizmden kapitalizme geçişi tartışmıştır. Per­ ry Anderson'ın devlete odaklanan

Lineages of the Absolutist

State ( 1 974) adlı kitabı Marx'ın mutlakiyet hakkındaki ze­ ki yorumlan üzerine inşa edilmiş ve mutlakiyelin tarihsel iş16 C. Wickham, "The other transition" , Pası and Presrnı, 1 03 { 1984); C. Wick­ ham. "The uniquencss of the East" , journal of Pı:asanı Studies, l 2 (2 ve 3) ( 1 985). Wickham Marx'ın Asyalik üretim biçimi kavramının hatalı oldugu­ nu iddia euniştir çünkü bu uygarlıklar çogunlukla bagımlı (yani köyh:ı sınıfı­ nı vergilendiren hayli merkezi bir devlet modeli) ve feodal üretim biçimlerini kullanmıştır. Bu toplumlar ne duragandı ne de sınıf mQcadelesinden muafu. 17 Wickham'ın Michael Mann görüşü için bkz. C. Wickham, "Historical matcri­

alism, histoncal sociology", New Lefı Revit�. 171 ( 1 988): W.G. Runciman gö­ rüşü için bkz. C. Wickham, "Systactic structures: social theory for historians", Pası and P resı:nı. 132 ( 1991).

18 Bois, The Crisis of Fcudalism; Anderson, Pa.�sagcs from Antiqııity. 19

32

J. Day ve G. Bois. "Crise du fcodalisme: et conjuncture des prix: un debat", An ­ nales, 34 (2) (1979).


levi, Roma hukukunun rolü, Batı ve Doğu Avrupa mutlaki­ yeti arasındaki temel farklılıklara dair açıklamalann taslağı­ nı hazırlamışnr.20 Marx ve Engels, mutlakiyetİn burjuvazi ve aristokrasinin çıkarlannın dengelendiği bir devlet biçimi ol­ duğuna işaret ederken, Anderson onun soylutuğu muhafa­ za etmesini vurguladı. Odak noktasını daha daraltarak aynı temalar üzerinden devam eden David Parker,

The Making of

French Absolutism'de (1983) Marksist mutlakiyet görüşünü Fransız devletine uyariarnıştır. G eç işle ilgili ciddi tartışma Paul Sweezy'nin Maurice Dobb'un açıklamasına itirazıyla ortaya çıktı. Sweezy, Dobb'­ un üretim ilişkileri vurgusuna karşı koyarak, kapitalizmi ka­ sahaların ve pazariann ortaya çıkışıyla açıkladı. Marksist or­ taçağ uzmanı Rodney Hilton, bu tartışmaya yapılan başh­ ca katkılann bazılarını bir araya getiren bir cilde editörlük yaptı .21 Bir diğer Arnerikah Robert Brenner, Avrupa'da top­ rak sahibi-köylü sınıf çatışmalarının farklı biçimlerinin ka­ pitalist gelişmenin sürat ve konumunda tayin edici bir etki­ si olduğunu öne sürerek bu tartışmayı yeniden alevlendir­ di (Brenner tartışması). Brenner'in açıklamasında sınıf çatış­ ması, geçişe sürükleyen belirli üretici güçler fikrine karşı çı­ karak, geçişe ilişkin Marksist açıklamanın diğer esaslannın yerine geçti.22 Ingiliz lç Savaşı'nda Londralı tüccarların daha uzun geçiş sürecinde devrimci moment olarak oynadığı ro­ lün de temel açıklamasını yaptı.23 Peter Kriedte ve Hans Me­ click gibi Marksistler de ilk-sanayileşme nosyonuna (fabri­ ka öncesi toptan sanayinin ilk aşaması) katkıda bulunmuş­ tur. Immanuel Wallerstein ise, gelişmiş Batı Avrupa merke20 P. Anderson, Lineagcs of the AbsoluList Statt (1974). Anderson da Asyalik üre· tim biçimi kavramını cleşlinncktcdir. 21

R. Hilton (ed.), Transition from Feudalism to Capitalism ( 1 978).

22 T. Ashton ve C Philpin (editörler), The Brtnncr Debatc (Cambridge, 1987). 23 R. Brenncr, Mı:rcharııs and Revolution: Commtrcial Change, Poliıical Conflicı. and London's Overseas Traders, 1550-1653 (Princeton. Nj, 1993).


zi ve eşmekezli coğrafi çevreleri ile yeni ortaya çıkan dün­ ya düzeni clarak kapitalist piyasaların genişlemesini anlama çabasında)iı. Tüm bu araştırmacılar, Marksist tarihçi safla­ rın hayli öesinde bir etkiye sahipti. Üretim hçimleri ve sosyal oluşumlar, çok sayıda çalışma­ yı tetiklerlen, üretim güçleri nosyonu da Marksist tarihsel çalışmalan sebep oldu. Bahsedilen çalışmaların çoğu, üre­ tim güçlerıile üretim ilişkilerini kısmen bir ikili olarak kul­ lanır. Bilin tarihi gibi diğer çalışmalar ise, üretim güçleri­ ni öne çıkrır. Engels'in l 920'lerde

Doğanın Diyalektiği ad­

lı eserinin�n sonunda keşfedilmesi ve yayımlanması bilim ve Marksim üzerine uzun süren bir tartışma}'l kışkırttı. Bu eser, doğatın kendisinin biza tihi diyalektik olduğunu öne sürdü , sorıbilimsel keşifler üzerine yorum yapmaya gayret etti ve burların kuramsal kusurlarını göstermek için tasar­ landı. Bu, ilarksistleri bilim tarihi çalışmak için cesaretlen­ dirdi . Brit:nya Komünist Partisi'nin popüler bilim yazarla­ rı, bunlanı iki klasik örneğini J.D. Sernal'in Science

i n His­ tory ( 1 95•) ve joseph Needham'ın Science and C ivilisati­ on in Chi1ı. ( 1954) çalışmalarında sundu. Marksizmin ken­

disinin deiçinde olduğu bilim üzerine yapılan tartışmala­ rın tarihi �inse, Helena Sheehan'ın

Marxism and Philosop­

hy of Scieıce ( 1 993) lkinci Dünya Savaşı'na kadar yapılan tartışmalaı özetler. Anlaşmazlıklar, bu konuları kuşatmış­ tır. Bazılaı, üretim güçlerinin kaçınılmaz olarak kaba de­ terminist vl.arksizme yol açtığını iddia etmiş ve Marx ile Engels'i yı da bu noktada Marx'ın farklı yüzlerini birbirin­ den ayırmya çalışmıştır. Diğerleri, kimi Marksistler de da­ hil, Mark�zmin ya da tarihin bilimsel statüsünü kabul et­ memişlenir.

34


Devrimler Çok açık nedenlerle, Marksist tarihçiler büyük devrimierin tarihine ilgi duymuşlardır. Hem Chris Harman hem de Pi­ erre Broue 1918-23 yılları arasında Almanya'da başarısız ol­ muş devrim hakkında yazmışlardır.24 Troçki'nin en önem­ li tarihsel çalışması 191 Tyi konu alır. C.L.R. james, Haitili köle isyanını ( 1 791- 1 804) tekrar canlandırmıştır. Christop­ her Hill ve Brian Manning, Ingiliz lç Savaşı üzerine zengin ve çeşitli yazılar ortaya koymuştur. Marx'ın kendisi de, en önemli eserlerinden bazılarını zamanının devrimleri üzerine yazmıştır: 1848 Devrimi, 187 1 Paris Komünü, 1854 Ispan­ ya Devrimi ve Amerikan lç Savaşı. tkinci bölümde ele alman Friedrich Engels'in

Almanya'da Köylü Savaşı ( 1 850)

adlı ça­

lışması 1 525'teki devrimci olaylan tartışmıştır. Fransız Dev­

rimi, başka hiçbir olayın olmadığı kadar, Marksist tarihçi­ lerin ilgisini çekmiştir. Neden böyle olduğunu anlamak zor değildir. Fransız Devrimi, önemli bir tarihsel dönüm nokta­ sı, olası küresel sonuçlarıyla birlikte büyük bir olay, Fransız kimliği ve takip eden devrimierin analizi için devam eden çağdaş bir referans noktasıydı. Marx, epey bir zamanını bu devrimin incelenmesine adamış ve kendi Konvansiyon (dev­ rimci meclis) tarihini yazmayı dilemiştir. Bu çalışma Adolp­ he Thiers ( 1 797- 1877) , François Mignet ( 1796- 1884), Au­ gustin Thierry ( 1 795- 1856) ve François Guizot ( 1 787-

1874) gibi 1 789-1 8 1 5 arasındaki olaylan sınıf çatışması ola­ rak analiz eden tarihçileri ona tanıttı. Weydemeyer'a yazdığı bir mektupta, Marx, sınıfları ve sınıf çatışmasını kendisinin değil, bu burjuva tarihçilerin keşfettiğini teslim eder.

20. yüzyılın büyük bölümünde , Fransız Devrimi'nin -hükmedenlerin kontrol edilemez krizi, olayların sınıfsal 24 C. Harman, The Losı Revoluıion: Gennany 1 918-23 (1982); P. Brouı�, Rtvoluti­ on en Allcmagnc (Pans, 1971). 35


doğası ve lu devrirolerin derin sonuçlarını vurgulayan- sos­ yal yorumı, tarihsel yazma hakim oldu. Sosyal yorum geniş çevrelerce :.abul görse de, başta gelen uygulayıcılanndan ba­ zıları Markistti ve analitik kategorileri Marx'a çok şey borç­ I uydu. Geırge Lefebvre ve Albert Soboul (1914-82) (her

ikisi de Frnsız Komünist Partisi üyesiydi) 1920'lerden be­ ri devrimil yetkin 'sosyal' açıklaması olarak dikkate alınan­ Iann ayrınılanna indiler. Lefebvre'in The Frenclı Revolution adlı yapınun 1964 tarihli İngilizce çevirisinin önsözünde, Lefebvre kışağının önde gelen ve "tarihçiler arasında ihtila­ fa nadiren �onu olan" entelektüeli olarak dahi tanımlanmış­ tır.25 ArtıkDevrim tarihi salt önemli insanların -Robespier­ reler, Danımlar, Napolyonlar- eylemleriyle belirlenmiyor, sosyal güç�rin gelişen dengesiyle belirleniyordu. Britanya­ lı muhafazkar Edmund Burke'ün (1 729-97) düşündüğü gi­ bi, şehirli avallılar, köylüler ve kalabalıklar, artık 'domuz yığını' değl fakat devrimci olaylann ardındaki gerçek güç­ lerdi.26 Anak bu sosyal yorum şimdi şiddetli bir karşı atağa maruz kala. Revizyonist hücum ciddi olarak 1970'lerin or­ tasında ba�dı. 60 yılı akın akademik çalışmada bulunan, Georges Lefe­ bvre, Alber Soboul, George Rude ve Michelle Vovelle, Fran­ sız Devrim'nin genel tarihini açıkça Marksist perspektiften yazmıştır. )evrim süreci içinde daha dar kapsamlı husus­ larda kend katkılarını da yapmışlardır. Georges Lefebvre 1 789'da kısalı radikalleştiren paniğin ineelenişi Great Fear (1932) ile inlenmiştir. Lefebvre'in gözetiminde, Albert So­ boul, The I:ırisian Sarıs Culottes and the French Revolution'da (1964) deTimci şehirli yoksulların hikayesini yazar. So­ boul, önd( gelen devrim tarihçisi olarak hocasının yerini 25 j. Sıewarı'ı önsözü G. Lefebvre, The Frrnch Revoluıioıı, 2 cilL, ( 1 �64), s.ix.

26 E. Burke, l'f!ecıioıı.� on ıhe Rt•voluıioıı iıı France (HarmondsworLh, l968; ilk ba­ sım, 1 790 · 36


alır. George Rude, devrim zamanı Parisi'nde şehirli yoksul­ lara yakıştınlan ismiyle külotsuzlann

(sans culottes), yığın­

Iann rolünü inceledi. Rude ve Hobsbawm, Lefebvre'in aşa­ ğıdan tarihin öncüsü olduğunu ve Lefebvre'in açtığı yol­ dan, Rude'un Fransa'daki yığınlar ile john 'Uberty' Wilkes

( 1727 - 1 797) hakkındaki çalışmalarının ve Hobsbawm'ın PrimHive Rebels ( 1 959) adlı çalışması ile birlikte Marksizm içinde bu perspektifin Ingilizcedeki ilk önemli uygulamalan olduğunu ileri sürdüler. 27 Diğer bir Britanyalı Marksist olan Richard Cobb'un

People's Armies ( 1961-3) adlı yapıtı popü­

ler devrimci ordulan devrimin en radikal döneminde 1 792-

4 oluşturulmuş terör araçlan olarak inceleyen muazzam bir çalışmadır.

Police and People'da ( 1970) ise Cobb, protesto ile

baskı, popüler hareketler ile devletin baskıcı güçleri, taban­ dan gelen hareket ile gelişen ekonomik durum ya da kendi ifadesiyle "yokluk, açlık ve sıradan insanlar" arasındaki et­ kileşimi inceledi.

Police and People, 'popüler tarih'in ne şekil­

de yeni araştırma malzemelerinden söz açtığını ve tarihçi ile kaynaklar arasındaki ilişkiyi ne şekilde değiştirdiğini aydın­ Iatmaya çalıştı.

Paris and i ts Provinces ( 1 975) , ulusun dev­

rimci başkentiyle artalanı arasındaki haydutluk, coğrafya, yönetim, gıda temini ve teröre ilişkin zor ve karmaşık ilişki­ leri gözden geçirdi. Devrimin herkesçe itibar edilen tarihi­ ne ek olarak,

The Fall ofFrench Monarchy 1 787-92'de ( 1972)

Michel Vovelle 1 793-4 yıllanndaki Hıristiyanlıktan çıkma kampanyası ve devrimci dönemi karakterize eden yaygın popüler festivalleri analiz etmeyi denemiştir. 28 27

G. Rude, The Crowd in ılıe French Revolution (Oxford, 1959); G. Rude, Wilkes and Liberıy: A Social Sıudy, 1 763 ıo 1 774 (Oxford, 1962). John Wilkes önce Ay· lesbury sonra Middlesex milletvckiliydi daha sonra da Londra Belediye Başka­ nı. Kalabalıklar 1 760'lar ve 1 770'lerde "Wilkes ve özgürlı"ık" diye bagırdıkla­ nnda çalkanıının odagıydı.

28 M. Vovelle, Rcligion el Rt<voluıion: la Dechrisıianisation de l'An Il (Paris. 1976); M. Vovellc, la Revolution conırc L'eglisı:: de la Raison a l'eır� Supreme (Paris, 1988).


l 970'lerden itibaren, François Furet, Marksist etkili orto­ doksiye karşı revizyonist bir muhalefete liderlik etti. Bu, oda­ gı sosyal yorumdan siyasi yoruma, yani burjuva devrimi ola­ rak 1 789 yerine bir dizi tesadüfi olaya kaydırdı. 200. yıldö­ nümü yaklaşırken, Fransız DevTimi'nin Marksist tarihine ya­ pılan saldınlar en yüksek perdeye ulaştı. Muhafazakar tarihçi jonathan Clark, gizleyemedigi bir zevkle devrimin siyasi yo­ rumunun geri dönüşüne işaret etti: "Bu arada, infaz arabala­ n sokağın bir başından öbür başına [ tarihçilerin] eski muha­ faza alayını toplamak için dolaşırken, Marx'ın mızrağa sap­ lanmış başı ayaktakımı tarafından yukarda taşınıyordu."29 (Hazır deginmişken, Christopher Hill ve Ingiliz lç Savaşı'nın paralel revizyonist eleştirilere maruz kaldıgını belirtmek­ te fayda vardır.) Eric Hobsbawm'ın Echoes of the Marseillai­ se ( 1 990) adındaki çalışması Fransız Devrimi'nin yerini dün­ ya tarihinde tayin etti ve bu olayların Marksist yorumlannın revizyonist eleştirisine yanıt verdi. McGarr ve Callinicos'un

Marxism and the Great French Revolution ( 1 989) kitabı da, sosyal yorumun yeniden dogrulanmasıyla revizyonist kon­ sensüse karşı Marksist bir karşılık ve burjuva devriminin ku­ ramsal, karşılaşıırmalı bir savunmasını teşkil etti. Fransız Devrimi, Eric Hobsbawm'ın gözler önüne serdigi Avrupa tarihinin de başlangıç noktasını oluşturdu. Geç 1 8. yüzyılın 'ikili devrimi'nden (Sanayi Devrimi ve Fransız dev­ rimi) günümüze degin, bu çalışma, modern tarih yazımı­ nın önemli başarılarından birini meydana getirmiştir. Ho­ bsbawm, Avrupa ve dünya kapitalizminin birbirini izleyen çaglarının ruhunu yakalamaya çalıştı: devrimler çagı, serma­ ye çağı, imparatorluk çagı ve aşınlıklar çağı. Tarihçiler, devrimler Marksist tarih açıklamasında özel bir yer işgal etse de, hem karşı-devrimci yenilgiler anlamın­ da hem de sınıf mücadelesi daha alçak perdedeyken, mesel e29 Sunda_y Times. kitap eki, 2 1 Mayıs 1989.


nin öbür yüzünü de anlamak için çaba sarf etmişlerdir. Kar­ şı-devrimci yenilgiler anlamında derken, Christopher Hill'in Expeıience of Defeat ( 1984) adlı çalışması radikal Düzleyici­ lerin (Levellers) ve kıyametten önce barışın geleceğine ina­ nan dindarların, İngiliz Devrimi'nin en heyecanlı noktası geçtikten sonra, bozguna ugrayan umutlannı inceledi. Ben­ zer şekilde, john Saville'in 1 848'i de, İngiliz devleti epey bir askeri gücünü bu hareketi yok etmek üzere seferber edebil­ diginde gerçekleşen son büyük Chartizm dalgasını inceledi. Sınıf mücadelesi bu kadar açık olmadıgı için aşagıdan tari­ hin daha önce de bahsedilen çoğu çalışması kuramsallaşmak

ve bunu gizlemek zorundaydı .

Kavramlar ve teori Tüm Marksist tarih, üretimin sosyal ilişkileri, sınıf müca­ delesi, üretim biçimleri ve hegemonya gibi bir dizi kavram­ la bilinir. tkinci Dünya Savaşı'yla beraber akademik Mark­ sizmin gelişmesiyle, Marksist ve Marksist olmayan tarih arasındaki sınırlar dikkate deger şekilde bulanıklaştı. Hat­ ta l 960'larda, muhafazakar tarihçilerio bazılan kullanışlı bir araç olarak Marksizmi benimsedi. Kavramsal düzeyde, Marx'tan devşirilen eklektik alıntılar hiç olmadığı kadar faz­ laydı. Birçok tarihçi, belirli Marksist kategorileri seçici bir şekilde, hipotezlerini formüle etmek veya tarihsel açıklama­ da kullanmak için verimli araçlar olarak benimsediler. 'Üre­ tim biçimi' kategorisi bize böyle bir örnek sunar. Fransız Marksist Guy Bois, üretim biçimini Marksist tarihin temel kavramı olarak tanımlar ve bu fikrin Annales Okulu'nun önemli ortaçag uzmanlan olan George Duby ve jacques Le Goff üzerinde derin bir etkiye sahip olduğuna dikkati çeker. R.S. Neale de üretim biçimini Marksist tarihin ana kategorisi olarak degerlendirmiştir. Digerleri, özellikle E . P . Thompson


ve Robert Brenner, sınıf mücadelesi kavramının kavramsal önceliğinin teslim edilmesi gerektiğini i leri sürmüşlerdir. Hatta Thompson, sınıf mücadelesinin , sınıflardan bile daha önemli olduğunu öne sürdü. Belirli kavramların dışanda bı­ rakılmasıyla seçicilik daha bir telaffuz edilir oldu. Bu tarih­ çilerden sınıf mücadelesine öncelik veren birkaçı altyapı ve üstyapıyı (altyapı ve üstyapı, sosyo-ekonomik ilişkilerin si­ yaset ve düşünce alanından daha önemli olduğu ve bunlara bizzat tesir ettiği görüşü) reddetti. Marksist kavramlar, bazen eski araştırma sahalannda tarih­ çileTİn yeni sorular sonuasma yardım etti. Ancak , bu kavram­ sal gündem durağan olmamıştır. Örneğin, 1 980'lerin milliyet­ çiliğe dair çalışmalannda yenilikler gözlemlenebilir. Benedi­ ct Anderson, Victor Kieman ve Eric Hobsbawn'ın milliyetçili­ ğin doğuşu ve ulusçu mitlerin yaratılmasına ilişkin çalışmala­ rı, ulusal kimlik incelemeleri üzerine o ana kadar yapılmamış olam başarmış ve uzak geçmişe ışık tutmuştur. Bu 'geleneğin icadı', tören, milli marş ve bayrak gibi görünüşte eski sem­ boller, serernonHer ve pratikler silsilesi üzerinden eski ve ye­ ni kurumlara süreklilik payesi verilmesiyle modem ulus-dev­ letlerin meşruiyet arama biçimlerinin yerini tayin etmiştir.30 Marksistler , tarih kuramma parlak katkılar yapmaya de­ vam etmişlerdir . Marx ve Engels'in bu konudaki yazılan hem kapsamlı hem de çok anlamlıydı.

Alman Ideolojisi ( 18456), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Komünist Manifesto ( 1848), Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm ( 1880) , On Sekiz Bru­ maire ( 1852) ve yazışmalannm hepsi de belirgin şekilde tarih yazımına dair meseleleri, tarihsel teori ve metoda ilişkin so­ rulan içerir. Marksistlerin orta kuşağı, çoğu kez hafife alınan

bir Marksist tarih felsefesi klasiği olan Lukacs'ın

History atıd

30 B. Anderson, lmagined Commuııitics ( 1 983); H. Kaye (ed.), History, Classes and Natioıı-Statcs: Selecıed Wıitings of Vicıor Kicnıan (Oxford, 1988); E. Hobs­ bawm ve T. Ranger (edltörler), Invcntion ofTradition (Cambridge, 1 983). 40


Class Consciousness ( 1923) adlı çalışmasında en sistematik ele alınışını sunduğu bu sorulan mesele edindiler. Daha yakın zamanda, bu araştırma konusu farklı biçimlerde yeniden ele alınmıştır. Birtakım tarihçiler, Marksizmin geçerliliği ve ya­ rarlılığına dair derinlemesine düşünmüştür. Diğerleri arasın­ da R.S. Neale, Christopher Hill ve Victor Kieman ise, tarihsel inceleme ve analiz aracı olarak Marksizmin değerini yeniden ifade etmeye çalışmışlardır.31 Bu tarihçiler, Marksizmin 20. yüzyıl tarih yazımına katkılannı da aydınlatmaya gayret gös­ termişlerdir. Eric Hobsbawm'ın On Histo1y ( 1997) adlı ese­ ri postmodernizmden Rus Devrimi'ne uzanan tarih yazımına ilişkin sorulan tetkik eden daha önemli bir deneme oluştur­ muştur. Hobsbawm'a göre, Marx, bir bütün olarak tarihe me­ todolojik yaklaşımı formüle etme, insanın sosyal evriminin tüm sürecini tasavvur etme ve açıklama yolundaki eşsiz çaba­ sı nedeniyle, tarihsel tetkikin 'asli temeli'ni sundu.32 Geoffrey de Ste Croix da benzer şekilde Marksizmin faydasını alışılma­ dık Eski Yunan ve Roma bağlamında gözlemledi: Marx·ın toplum analizi 19. yüzyıl ortalanndaki kapitalist dünyayı anlama çabasıyla birlikte geliştirilmiş olsa da, Yu­ nan ve Roma dünyasına uygulandıgında bile, gayet iyi ça­ lışan ve bu dünyanın özelliklerini ve gelişimini

açıklamak­

ta kullanılabilecek bir dizi kavramın tertibiyle sonuçlan­ mıştır. Örneğin, S ya da 6 asır boyunca Yunan demok­ rasisinin tamamen yok edilmesi ve yine asırlık bir sonın olan 'Roma Imparatorluğu'nun gerHeyişi ve çöküşü' ya da daha başka bir ifadeyle

'4.

ve 8. asırlar arasında Roma 33

Imparatorluğu'nun büyük bölümünün dagılması'.

31 R.S. Neale, Wriıing Marxisı History: British Socicıy, Econonıy and Culıure sfnce 1 700 (1 985); Kaye, History, Cla.�ses and Nation-States'de �History" bölümü.

32 E. Hobsbawm, On History ( 1997), s. 22 1 .

33 G. De Ste Croix, "Class in Marx's conception of history, anciem and modem New Lefı Review, 146 ( 1984), s.

HO

".


E.P. Thompson'un Poverty of Tlıeo ıy de ( 1 9 78) Althus­ '

serciligi ve yapısalcılıgı 'hümanist' suçlamasında ya da Ri­ chard johnson'la History Workslıop jo u rnal ın sayfalarında­ '

ki aleni tartışmasında oldugu gibi kuramsal tartışmaların zaman zaman polemik halini aldıgı olmuştur. Buna karşın, Thompson bir noktada kendini 'Marksist deneyci' olarak ta­ nımlayarak ve Marksist tarihçilerin eylemcilerin tarafında olduklan için mutlu olmaları gerekligini belirterek teoriye yönelik belli bir şüpheciligi olduğunu açıkça beyan etmiş­ tir. Thompson'un sahnedeki kahramanlarından Perry An­ derson, teori ve pratigi herkesten çok bir araya getirdi. Fe­ odalizmin ve mutlakiyetçi devletin ortaya çıkışı gibi uzun zaman dilimlerini kapsayan yapısal tarihçelerinin yanında, Marksist tarih felsefesi üzerine önemli birkaç kuramsal in­ celeme daha yazmıştır. Tarih felsefesi üzerine yazan Marksist teorisyenleri ta­ rihçilerden ayırt eden çok ciddi bir yazın vardır ancak bu­ rada çok azından bahsedilebilir. Marksizmin orta kuşağın­ da, Lukacs, Gramsci ve Benjamin bu örneklerden üçüdür. Benjamin'in Tarih Felsefesi Üzerine Tezl e r i ( 1 940) sosyal '

demokrasi ve tarihselciliğe (historicism) karşı şaşılacak de­ recede şiirsel ve provakatif bir hücumdur. Benjamin, Mark­ sist tarihin amacının işçi sınıfına 'tehlike anında birdenbi­ re akla gelen bellek' sunmak oldugunu iddia etti. Bu tehli­ keler, gerçekleşmemiş devrimler ve Hitler'in gücünü pekiş­ tirdiği Benjamin'in Almanyası'nda çok aşikardı. Marksist ol­ mayanlar, Marksist tarih kuramıyla büyük çekişmeye girdi­ ler. Karl Popper'ın Poverty of Historicism ( 1 957) adlı çalış­ ması Marksizmin dikkatli bir deneyci eleştirisiydi, Geoffrey Elton'un Practice of Histoıy ( 1 96 7) adlı çalışınası 'yeni' ola­ na ve Marksist tarihe karşı bir saldırı başlattı. Soğuk Savaş döneminde diğer muhalifler daha az e tkiliydi . Daha yakın zamanda, Marksist tarih kuramı, Anthony Giddens, W.G. 4


Runciman ve Michael Mann gibi tarih sosyologlan ile Hay­ den White, j acques Derrida ve Michel Foucault gibi post­ modernisıler tarafından eleştirilmiştir. Stephen Rigby'nin Marllsizm ve Tarih'i ( 1 987) edebi eleştiriden ödünç aldığı

tekniklerle ve Marksizmi dikkatli bir incelemeye tabi tut­ masıyla belki de Marksist tarihin en önemli özgün eleştiri­ siydi. Rigby'ye göre, "metin olarak resmi birçok Marks" var­ dı.34 Bizden "Marx'ın gerçekte ne düşündüğünü" keşfetmek için çırpınıp durmaktan vazgeçmemizi diliyordu. Marksist­ ler buna, Marx'ın çalışmalarının su götürmez biçimde bir amaç için olduğunu bilmezden gelmek anlamına geldiği ya­ ni Marx'ın eserlerinin insanlığın kurtuluş dramasma rehber olduğu yönünde cevap verebilirler. Marksisı kamptan G.A. Cohen'in Karl Marx's Theo1y of History

-

A

Defence ( 1 978)

başlıklı çalışması Marx'ın tarih kuramını tekil ve tutarlı bir görüş olarak yeniden inşa etmeye çalıştı. Bu ortodoks pozis­ yon, akademik dergilerde Cohen'in teknolojik determinizm ve Marx'ın dogmatik savunuculuğuyla paylandığı dikkate değer bir tartışmaya neden oldu. Perry Anderson'ın Argu­ nıents within English Marxisnı ( 1 980) adlı çalışması ise daha

önce bahsedilen Thompson-johnson tartışw.asında yönelti­ len sorulara geri döndü. Anderson Arguments'da Marksist­ ler için (ve Marksist olmayanlar için de) esas meseleler ola­ rak diğerlerinin içinde ortaya çıkan yapı ve özne, altyapı ve üstyapıya ilişkin sorulan yöneltti. Coıısideraıions of Western Marxism ( 1976) adlı çalışması, geç tkinci Enternasyonal'de

hak iddia edenlerle Stalinizmi özenle dışarıda bırakarak, klasik Marksizmin soyağacını tasvir etmeye gayret gösterdi. Alex Callinkos da Making Histo1y'de (1 987) Marksist tarih görüşüne yapılan başlıca kuramsal itirazlan ele alıp tartıştı. 34 S. Rigby, Marxism and History: A Critica! lnırodııcıion 0987); L. Althusser ve E. Balibar, Reading Capital 0970), N. Lcvine, The Tragic Duepıion: Marx can­ ıra Engds (1976).


Cohen'den analitik Marksizme dek hem Marksizmin ken­ di içindeki hem de başlıca rakip teorik okullann (deneyci­

lik, tarih sosyolojisi ve postmodemizm) eğilimlerini dikkat­ le inceledi. Callinkos zihnini meşgul eden bu meseleyi, git­ tikçe kendine güvenen bu tarih yazımı eğilimine karşı vakit­ li ve etkili hamleler olan Against Postmodernism (1989) ve

Theories and Narratives (1995) ile yeniden ele aldı. Digerle­ ri de -Bryan D. Palmer, Frederick jameson, Perry Anderson ve Terry Eagleton- (her zaman tarihsel olmasa da) Marksist perspektiften bu tartışmalara dahil olmuşlardır.

Marksizmin tahrifatı Marksist tarih, Marksist tarih yazımıyla çok

az

benzerlik ta­

şıyan teorik karikatürü tarafından çogu kez kötü temsil edil­ miştir. Ingiliz Rönesans uzmanı Geoffrey Elton'a göre bir doktrin olarak Marksizm "tarihi, tasavvur olunan düzeni desteklemek için seçilen ya da tahrif edilen örneklerin ar­ şivine indirgeyerek, tarih incelemesine ket vurur."35 Atian­ tik'in karşı yakasında ise Gertrude Himmelfarb, Marksistle­ rin "tüm deviriere ve tüm olaylara uygulanabilen önceden belirlenmiş bir şema" olarak hareket eden "ideolojinin kor­ kunç yükü"ne esir edildiginden endişe ediyordu.36 Ampi­ ristlerden postmodemist cenaha kadar, Marksizm ekono­ mik indirgemecilik, determinizm, şematik olmak ve hat­ ta (postmodernistlerin yaptıgı gibi) ampirizmle suçlanmış­ tır. Muhalifler, eleştirilerini Marksist teori olarak kabul et­ tikleri genellikle bir avuç kabalaştırılmış varsayıma daya­ nan zandan çıkarsamışlardır. Marksizmin en ehil tarihçile­ rinin bu teoriyi duyarlı bir şekilde kullanıp geliştirmiş ol­ malannı takdir etmezler. Böyle eleştiriler, Michel Vovelle'in 35 G. Elton. The Practicc of History (Giasgow, 1982; ilk basım 1967), s. 53. 36 G. Himmelfarb, The New History cınd tht Old (Cambridge, MA, 1 987).


özlü bir şekilde ortaya koydugu gibi "kaba Marksizmin ka­ ba eleştirileri"nden başka bir şey ifade etmez. Bu nedenle, Marksist tarih yazılannın analizi, Marksizm ve tarihyazımı arasındaki ilişkinin vazgeçilmez ama ihmal edilen kısmıdır. Batı Marksizmi referans çerçevesini gitgide kendisi oluş­ turdu. Marksizmin kuruculannın yeniden degerlendirilme­ si, kutsal kitabın dogmatik uygulamaları olarak çok kolay yabana atılır. Bazı düşünürler, Marx'ın aslında ne söylerligi­ ni reddettikten sonra post Marksizm havarisine dönüşmüş­ lerdir. Bu kısmen komünizmin çöküşüne uyum saglamaktır ve kısmen 1970'lerin ortasında sönmeye başlayan '68 coşku­ sunun ardından solcu akademisyenlerin iklimi de degişme­ ye başlamıştır. 20 yıl boyunca açıkça Marksist ilkeler çerçe­ vesinde çalışanlar saldırı altında kalmışlardır. Postmoder­ nizm, tarih sosyolojisi ve ampirizmin hepsi de Marksist tarih yazımına ciddi itirazlar yönelttiler ve tarih dergileri 'toplum­ sal tarihin krizi' ya da 'emek tarihinin sonu' üzerine özel cilt­ ler yayınladıklannda, bu zıınnen meydan okunan Marksist tarihin etkisidir. Marksizmin bazı egilimleri, hem siyasi pra­ tik anlamında hem de tarihsel metot olarak esasını tanımla­ yan özelliklerini terk etmiştir. Kendini Marksist ilan edenle­ rin yıldırdıgı Marx, herhalde "Tüm bildigim Marksist olma­

dıgımdır" diye haykırırdı. Marksist tarih geleneginin önemli bir boyutu, eşsesli olup anlamdaş olmayanların atılımlann­ dan kaçınmak için, yeniden Marx'ın metodu üzerinde dur­ mak olmuştur. Marksist gelenegi degerlendinnek metodolajik bir sorun arz eder. 'Düşünce tarihi" yaklaşımını benimsemek, an dü­ şünce düzeyini, tarihi olayların karışıklıklar, rastlantılar ve beklenmedik olaylarla lekelenmemiş gelişimini tetkik etmek dogal görünecektir. Ancak tarihe böylesi bir idealist yakla­ şım entelektüel gelenegin evrimini açıklayamayacaktır ve bu özellikle Marksizm söz konusu ise dogrudur. Entelektüel ta-


rihi değişen tarihsel bağlamdan ayırıp, bir düşünürü diğeri­ ne iliştirrnek cazip görünebilir. Biyolojik evrim kavramını ilk dile getiren Charles Darwin'in ( 1 809-82), en güçlü ola­ nın yaşamını sürdürme ilkesi olan evrimci fikri topluma ak­ taran Herben Spencer'dan ( 1820-1903) sorumlu tutulama­ yacağı gibi, Marx'ın da en azından adil yargılama olmaksızın Stalin'in tarihteki rolünden dolayı kabahadi bulunamayaca­ ğının farkında olmalıyız. Özgün düşünürleri sonradan de­ ğerlendirmek görüşlerini kabalaştıran ve tahrif edenlerle on­ lan tehlikeli biçimde eşit kılar. Bu ihtiyat uyarısıyla birlikte tıpkı bir sanat uzmanının özgün bir eserin hakiki olup olma­ dığını anlaması gibi, entelektüel bir geleneğin kökeninin ve tutarlılığının hakikatini tasdik etmek gerekir. Bu yaklaşım Marx'ın tarih yazımına katkılarını değerlendirmemize izin verir. Gerçi bu hususta yalnız değilim ama kanımca kıymeti kendinden menkul bazı 'Marksizm yorumları' (bilhassa Sta­ linist yaklaşımlar olmak üzere) dışarıda bırakılacak şekilde ölçütler tayin edilirse, Marksizmin kendi ayaklan üzerinde durabilen bir gelenek olması mümkündür. Stalinist rejimle­ rin, partilerin ve tarihçilerin temrinleri aslında Marksizmin temel önermelerine tezat oluşturmaktadır. Marksizmin an­ lamlı olması için, bu yaklaşımlar dışlanmalıdır. Eğer bu noktada birbirlerine ayak uydurmak zorunda de­ ğillerse siyaset ve tarih el ele yürfu. Marx'tan siyasi sapma­ lar alışıldığı şekilde tarihsel metottan sapınayı da gerektirir. Kendini en belli eden örnekler tkinci Enternasyonal'in de­ jenerasyonu, Rus Devrimi'nin ardından gelen süreç ve post Marksizmin ortaya çıkışıdır. Marx ve Engels'in etkisi, lkin­ ci Enternasyonal'le birlikte söndüğü için, tarihsel materya­ lizmin biyolojik ve teknolojik açıdan determinist versiyonu, H.M. Hyndman ( 1842-1921), Karl Kautsky ( 1 854-1938) ve Eduard Bernstein ( 1 850-1932) gibi düşünürler yoluyla Av­ rupa sosyalist partilerinde yayıldı. Stalin'in yükselişiyle bir46


likte, Marx'ın özgün tarih görüşü de anlaşılmaz bir şey hali­ ni aldı. Troçki bu gelişmeyi 'Stalin tahrifat ekolü' olarak ta­ nımladı.

Stalinizm ve Marksist tarih Marksizm diye bilinen şey, Sovyetler Birliği, Doğu Avru­ pa. Çin ve dünyanın çeşitli yerlerinde resmi din halini al­ dı. Emek hareketinin ve ensesine binilen devrimcilerin esin kaynağı olmaktan çıkıp bunun tam karşıtına, bir devlet ide­ oloj isine dönüştü. İngiliz sosyalist George Orwell 1 984 ( 1 949) adlı romanında Sovyetler Birliği'nin utandıran bir hicvini yazdı. Hiçbir şey tam olarak Stalin hakimiyeti al­ tındaki tarihin sosyal fonksiyonunu onun sözlerinde oldu­ ğu gibi özetleyemez: "Her kim geçmişe hükmeder, geleceğe de hükmeder ve her kim bugüne hükmeder, geçmişi de ku­ manda eder." Stalinizmden oldukça etkilenmiş tarih anlatımı ile yet­ kin Marksist eserler arasında sert antitezler doğmuştur. Her ne kadar hızları farklı olsa da, Marksist tarihin Sovyet­ ler Birliği'nde çaptan düşmesiyle, Stalin'in yükselişi çakı­ şır. l920'lerde Lenin'in halefinin kim olacağı konusu çôzül­ memişken, Sovyetlerde tarih gelişti. Yeni iktisadi Politika­ lar (NEP) döneminde, entelektüel ve kültürel hayat, sava­ şın, devrimin ve iç savaşın tahribatında yeniden canlandı. Durum, Stalin'in 1930'larıyla ilişkilendirilen tahammülsüz dogmatizrninde ise oldukça farklıydı. l 920'lerde Parti tarih­ çileri Marksist olmayan tarihçilerle birlikte çalışmaya çok is­ tekliydi. Rusya'nın önde gelen Bolşevik tarihçilerinden Mi­ hail Nikolayeviç Pokrovskiy'nin belirttiği gibi, Marksist ol­ mayanlar komünist kültürün inşasında yardım edecekti. Bu­ na

rağmen, 1 922 gibi erken bir tarihte bile Pokrovskiy, enin­

de sonunda Stalin'in diktatörlüğünün pekişmesiyle sonuçla-


nacak bir hizip kavgasına çekildi. Pokrovskiy'nin müdaha­ lesinin hedefi Rus mutlakiyetçiliği hakkında anlaşmazlığa düştükleri Troçki'ydi. Merkez Komite'nin 'sağ' kanadına ve Buharin'e yakınlığıyla bilinen Pokrovskiy, 1 905-1 9 1 7 ara­ sında Lenin'in devrim teorisinin Troçki'nin sürekli devrim teziyle olan ilişkisine dair tartışmayı yeniden başlattı. 1 924 yılı sonlannda, Pokrovskiy, Lenin'in sosyalizmin tek bir ülkede kurolabileceğine inandığına dair Stalin'in hilekar­ lıkla ortaya attığı iddiayı teyit etti. Ertesi yıl, Merkez Komi­ te, Pokrovskiy ve Kızıl Profesörler Enstitüsü'nü 1 927 yılın­ da yayımlanmak üzere Rus devrim tarihi konusunda çalış­ maya davet etti. Pokrovskiy'nin biyografisinin yazan, açıkla­ malannda barındırdığı çelişkileri vurguladı. Lenin'i yorum­ layış tarzı şüpheli ve tartışmaya açık, Troçki hakkındaki söz­ leri de kaba sabaydı. Lenin'i anti-Troçkizmle ve Stalin'in 'tek ülkede sosyalizm' savıyla bağdaştırmaya çalışırken, Lenin'in 1 905- 1 9 1 7 yılları arasındaki tutumunun değişimine göl­ ge düşürdü. Lenin'in sonunda Rusya'da sosyalist devrimin mümkün olabileceğini 1 9 1 7'de tespit ettiği ve Bolşevik lide­ rin bunun parti içinde yol açtığı keskin anlaşmazlıklan açık­ lamayı başaramadığı zaman karşı karşıya kaldığı entelektü­ el dönüm noktasını yok saydı.37 Stalin'in Lenin'in devamı olduğu izlenimini yaratmak için, Rusya'da sosyalizmin ya­ şayabilmesi için Batı'da devrimin gerçekleşmesinin zorun­ lu olduğuna ilişkin Lenin'in yazdığı pasajları da aktarmayı atlamışur. Ekim Devrimi üzerine tartışmalar 1 9 3 1 yılına kadar sür­ dü ve bu dönem Stalin'in iktidan sıkıca kavramasının ema­ relerini de gösteriyordu. Stalin'in Lenin'i tahrif ettiğine dair en ufak bir itiraz Troçkist bir sapkınlık addediliyordu. Stalin 37 G. Emeen, The Soviet Scholar-Bııreaııcrat: M.N. Pohrovslıii and the Society of Marxisı Hlstoıiam (U niversity Park, 1 978), s. 62; aynca bkz. N. Troitski, "The fırst period of soviet historiograplıy", Russian Studies in Histol)•, 32 ( 1 ) (1993); ]. Barbcr, Soviet Histoıians in Cıisis, 1928-32 (1981). 48


'susturulması'nı istedigi ve 'çürümüş liberalizm'le özdeşleş­ ıirdigi bu tarihsel tartışmayı agır hakaretlerle kesti. Stalin'in öfke patlamasının hedefi, Lenin'in savaş öncesi Alman Sos­ yal Demokrasisi'nin ılımlılıgını küçümsedigi malumunu ilam etme cüretini gösteren talihsiz Slutskiy'di. Stalin'in söz­ leri bizzat tarihin temelleri karşısındaki yerini aldı ve klasik Marksist yaklaşımın da ölüm fermanını yazdı. Slutskiy'nin belgelerinin yetersizliği hakkında konuşma­ sından onun sözde iddiasının yanlışlığı ve düpedüz yeter­ sizliğini örtbas etmeye çalıştığı çok açık değil mi? Varsaya­ lım ki, mevcut belgelerin yanı sıra, Bolşevikleri merkezcili­ ğin yok edilmesi lüzurnuna sevk eden daha fazla karar içe­ ren bir yığın belge bulundu. Yalnızca belgelere güvenebi­ len çaresiz bürokratları kim kurtaracak? Arşiv fareleıinden başka kim, bir parti ve liderin beyanlanyla değil, esasen ic­ 38 raatlarıyla sınanması gerektiğini kavrayamaz?

Diktatörün istegi dogrultusunda, kitleler kendi tarihlerini kendileri yapanlar olarak 191 7'den silindi, George Orwell'in

Animal Fann adlı falılında Lenin ve Parti tarafından koyun sürüsü gibi güdüldükleri zaman görünür oldular. Fotograf­ lar üzerinde oynandı, tarih anlatılan degiştiri Idi ve tarihçiler sıkı sıkıya denetlendi. Stalin bizzat tarihi çalışmalan sansür­ Iedi ve olayların düzmece anlatılannı yazdı. Tarihsel yorum­ lama, hizip kavgalannda ya da kulaklan (daha zengin köylü­ ler) kötülemek üzere tarihten emsal bulmak için kullanılan köreimiş bir alet oldu. Daha da şaşırtıcı olanı, Sovyet tarih­ çilerinin Deli Petro ve Korkunç Ivan gibi Çarlık döneminde sahip olduklan Rus tarihinin 'önemli şahsiyetleri'ni övme­ leriydi. Rus milliyetçiligine bu tersten dönüş, büyük sine­ macı Sergey Eisenstein (1898- 1948) örneginden yola çıka­ rak gösterilebilir. Eisenstein, Potemkin Zırhlısı ( 1925) ,

Grev

---- --

38 Enteen, The Sovieı Scholar-Burcaucraı, s. 15 1-2. 49


( 1925) ve Ekim ( 1 927) gibi erken dönem filmlerinde işçile­ rin, denizcilerin ve Petrograd güruhunun devrimci eylem­ lerini belgeledi ve onları kahramanlaştırdı. Alexander Nevs ­

Izi ( 1 938) ve Korkunç Ivan l . Bölüm ( 1 945) gibi daha son­ raki epik filmlerinde ise, Vatanseverlerin Yüce Savaşı * ve Stalin'e saygı amacıyla, eski milliyetçi efsaneler canlandırıl­ dı. Yerinde sürekli kıpırdanan Bolşoy balerinleri gibi, tarih­ çiler de istikrarsız ve değişen parti ilkelerine bağlı kalmak zorundaydılar. Gittikçe uzayan doktrinlere aykırı sapkınlık­ lar listesinden yani objektivizm, romantizm, dünya vatan­ daşlığı, burjuva metodolojisi ve idealizmden sakınmak ve uzak durmak zorundaydılar. Hata yapmak insana mahsus­ tu, Genel Sekreter'in buna yanıtı da "Gulag'a sürgün" yö­ nünde oluyordu. l930'lar zarfında, Pokrovskiy'nin ortodok­ sisi de altüst oldu, hatta anti-Marksist olarak nitelendirile­ rek ihbar edildi. Stalinisı düzen Doğu Avrupa'da yayıldıkça, Marksist ta­ rihin kötü versiyonları da türedi. Örneğin, Demokratik Al­ man Cumhuriyeti ( DDR) tarihçilerden, rej imi meşru kıl­ mak ve Almanya'yı günbegün sosyalist geleceğine daha da yaklaştıran tarihi olaylan vurgulayan bir ulusal bilinç aşı­ lamak için tarihi kul lanarak siyasi olarak geçerli malzeme­ ler yazmalarını istedi. Tari hin bilimsel yasalar olarak res­ men yürürlüğe koyulması, tarihsel açıklamalann yerini aldı. Doğu Alman tarihçiler, ulusal tarihin Batı Alman yorumla­ nna meydan okumaya ve Batı Alman işçi sınıfını etkilerneye de gayret ettiler. Ancak bunda olağanüstü ölçüde başansız­ dılar.39 Ortaya çıkan sonuç, esas meselenin sosyo-ekonomik dönemselleştirmenin ince ayanndan ve tarih yasalannın po{*)

39 so

1941-1945 yıllan arasında Nazi Almanyası'na karşı yapılan savaşın adı. Bu ad­ landırma Sovyetler Birilgi dışında kullanılmazken. Batı cephesini ve Sovyetle­ rin Japonya ile yapugı harbi de kapsamamaktadır - ç.n. A. Dorpalen. German Hisıory in Marxisi Pcrspectivc: The Ea.�ı Gemtan Approaclı ( 1 985).


zilivist incelemesinden başka bir şey olmayan sönük, katı bir teleolojiydi. Aynı şekilde, Komünist Çin'de de yöneten­ ler sosyalizmin kapitalizme karşı kaçınılmaz zaferini ve Çin Devrimi'nin geregini muştulayan bir dünya tarihi tertip ede­ rek, geçmişe yogun ilgi duydular. Örneğin Çin-Sovyet ayrış­ masının ya da kültür devrimi olaylarının rasyonalize edilme­ si gibi tarihsel yorumlardaki değişiklikler, politikadaki deği­ şikliklerle denk düşüyordu.40 Sovyetlerde glasnost zamanın­

da bile eski alışkanlıklar zor bırakıldı, Bolşevik lider ve ikti­ satçı Nikolay Buharin'in ( 1 888- 1938) iyileştirme çalışmala­ n

Gorbaçov'un piyasa sosyalizmi reformlanna tarihten em­

sal olarak gösterildi. Witold Kula ve Boris Porshnev gibi tek tük Doğu Avru­ palı Marksist tarihçi Demir Perde'nin ötesinde ün kazanır­ ken, 20. yüzyıl Marksist tarih yazımının -Troçki'nin

Rus

Devrimi'nin Tarihi ( 1 930) adlı yapıtından E.P. Thompson'ın Making of the English Working Class'ına ( 1963) kadar- en yetkin örnekleri Stalinizmin reddini metodolajik başlangıç noktası olarak aldılar. Eritanyalı Komünist Parti Tarihçile­

ri grubu ya da Georges Lefebvre veya Eric Hobsbawm'da ol­ dugu gibi zaman zaman Stalinizmin etkisi top yekün hisse­ dilmese de belirgin olduğunda, Stalinist-Marksist ayrımı da­ ha az keskin hale geldi. Bu tarihçiler en azından Sovyetler Birliği'nin sınıf doğasına ilişkin yeterli bir analiz sunma ko­ nusundaki başarısızlıklarından dolayı, 1989-9 1 olaylarının ardından Marksizmin öldüğü i thamma karşı, Marksist ta­ rihi yanıtsız bırakmışlardır. Stalinizmin ahlaki kusurlarını bilhassa bağıra çagıra dile getiren Thompson bile, bu konu­

da kabahatlidir. Sovyetler Birliği'ni bir nevi 'asalaklık' olarak göstermesi, hiç de sağlam bir açıklama teşkil etmemektedir. Bazıları , bu gibi Marksist tarihçiterin çalışmalannda arta ka- - -- ----

40 D. Martin, The Making of a Sino-Marxisı

World View: Pcrspectives and lntcrpre­ tarions in the People's Repııblic ofChina (Armonk, NY, l990). 51


lan tahrifatların izini sürmüştür. Örneğin, kimileri aşağıdan tarih ve Komünist Enternasyonal'in popüler cephe strateji­ si arasındaki bağlanuya dikkat çekmiş, diğerleri de Stalinist determinizmle Althusserci yapısalcılık arasındaki bağlantıyı gözden geçirmi.ştir.41 Stalinizmin Marksizmin dışında tutulması, Marksizm içinde birtakım anlaşmazlıklar olduğunu yadsımak anla­ mına gelmediği gibi, Marksizmin kendi içinde evrilemeye­ ceği anlamına da gelmez. Marksizmin teorik ve ampirik sı­ mn, bilirnde de olduğu gibi, geniş bir cephe üzerinde ilerli­ yor. Mutlak doğruyu sağlamıyor ancak gerçekliğe yaklaşı­ yor. Lukacs Marksizmin içindeki yenilik ve gelenek arasın­ daki ilişkiyi uygun bir şekilde betimlemiş: Ortodoks Marksizm bu nedenle Marx'ın incelemelerinin sonuçlarını eleştinneden tasdik etme anlamına gelmez. Di­ yalektik materyalizmin gerçege giden yol oldugu ve yön­ teminin ancak kuruculannın belirledigi sınırlar dahilinde keşfedilip, geliştirilebilecegi ve derinleştirilebilecegi bilim­ sel bir hükümdür. Hatta diyalektik materyalizmi aşmak ve iyileştirmek için tüm çabahir aşırı basitleştirme, önemsizlik ve eklektisizme yol açmıştır ve yol açmalıdır.42

Klasik Marksist geleneğin mevcut tarih akımlanna doyu­ rucu bir alternatif oluşturan tarih felsefesi ve tarih yazımı ör­ nekleri içerdiğini ileri sürmek mümkündür. Marx ve takip­ çilerinin kültür, dil, idealizm, bütüncül tarih ve sınıf gibi gü­ nümüzde karşılaştığımiZ temel konular hakkında söyleyecek çok şeyleri vardır. İşte bu nedenle Marksizm, tarihsel araş­ tırmada en etkili kuramsal bütün olmuştur. Dahası Mark41 E.P. Thompson. Thı: Povtıty of Tlıeoıy and Oıhtr Essays (1978), s. 270-6 ve 324-34; S. Ashman. "Comrnunist Party Historians' Group". ]. Recs (cd.). Es­ says on Histoncal Materialism (1998), s. 1 54-7. 42 G. Lukacs, History and Class Consclousness (1971), s. ı . 52


sizm, ampirizm, postmodernizm ve yeni-Webereilik eleştiri­ leri yapmaya başlayabilir. Çünkü tarihin kendisi saldın alun­ dadır. Richard Evans'ın da etkileyici bir şekilde adlandırdı­ gı 111 Defense of History kitabında ( 1997) gözlemledigi üzere: Tarihin postmodem eleştirisinin gücü ve etkisi o kadar bü­ yük oldu ki, gittikçe daha çok sayıda tarihçi gerçegi arama­

yı., objektiviteye olan inancını ve geçmişe bilimsel yaklaşım arayışını terk etti. Birçok tarihçinin disiplinlerinin gelece�i hakkında endişelenmeleri hayret verici de�ildir.43

Marksist tarihçiler acaba Stalinizm tecrübesiyle nasıl baş ettiler? llk olarak, bazı tarihçiler Stalinizmi resmen kabul ettiler ancak buna rağmen Marksist tarih çalışabildiler. Bu­ nu yapabilmeleri koşullara ve inceleme alanlarına bağlıy­ dı. 1940 ve 1950'lerdeki Britanya Komünist Parti tarihçile­ ri (sonradan açıklanacak) belirli bazı nedenlerden dolayı bu kategori kapsamına girer. Gramsci de bu başlığa dahil edile­

bilir. O hiçbir zaman Stalinizmle köprüleri tam anlamıyla at­ masa da hapiste oluşu nedeniyle Stalin'in etki alanı dışında çalışabilmiştir. Yine de, Stalinizm ve Marksist tarih yazımı­ nın besbelli uzlaşamayacağı konular vardır, buna tipik birer örnek Rus Devrimi ve Hitler-Stalin Paktı'dır. tkinci olarak, Stalinizmi açıkça reddetseler de, bu fenomeni tam açıklaya­ mayan bazı Marksist tarihçiler vardır. Aşağıdan tarih ile iliş­ kilendirilen tarihçilerio çoğu bu kampta sayılabilir. Thomp­ son şöyle der: Komünist Parti'de çok aktiftim ve l956'ya kadar da bu böy­ le devam etti. Ama bu gizli kuşkuların bulunmadığı ve Sta­ linizmin doğasında reddedilmesi gereken şeyleri örtbas eden pek çok safsata hakkında suçlu olunmadığı anlanuna gelmez. Hem, tarihsel gelişimin tüm merhalelerini ve çeşit43 RJ. Evans. In Defrnre of History (londra, 1 997), s. 4.


li biçimlerdeki popüler girişimler ile kendiliginden eylem­ liliğin ve kahramanlıgın sahici yönlerini Stalinist olarak ad­ dedip benaraf eden geçmişin Troçkist yorumunu kabul et­ meye hazır degildim. Komünist aktivizmin popüler boyu­ tu, o zaman da ve halen bugün de pek çok örnekte oldu­ ğu gibi, bu tip bir akla, mantığa büründünneyi engelleye­ cek cinstendi.44

Thompson, komünist teşkilatın yönetilen üyelerine olan sempatisini (tam da aksi tarafı tuttuğu Troçkistlerin de pay­ laştığı bir sempatiydi bu) ve komünist partilerin Stalinizmin entelektüel ve siyasi geleneğinden kökten kopmaya duydu­ ğu ihtiyacı birleştirmişti. Amerikalı Marksist emek tarihçisi David Montgomery de tıpkı Thompson gibi, Komünist Par­ ti üyesiydi ve benzer çelişkili duygular içindeydi. lşin iyi ta­ rafı, Amerikan Komünist Partisi üyelerini hakiki siyah-be­ yaz işçi sınıfı mücadelesiyle temasa zorluyor ve günden gü­ ne üyeler bir nevi Marksist bakış açısından dünyayı anlam­ landırmaya çalışıyorlardı. lşin kötü tarafı da önemliydi e"lbet. Düşündüğünüz insan­ ların yaratıcı çalışmalarının asıl dallanıp budaklanması Parti'den ayrılmalanndan sonraya denk gelir. Partideki res­ mi entelektüel hayat oldukça . . . boğucuydu. "Marksizm ey­ lem için rehberdir, dogma için değil!" diye bilinen sloganın aksine, teori hareketin bu noktasında resmi metinterin bir açıklaması ya da yapılan eylemlerin ex

post facto gerekçe­

lendirmesinden ibaret olup, sosyal gerçeklikleri analiz et­ me ve değiştirme için kullanılan titiz bir yöntem değildi.45

Üçüncü olarak, Stalinizmi reddeden ve Sovyetler Birli­ ği'nin karakterine ilişkin sistematik bir açıklama getiren 44 H. Abelove ve digerleri (editörler), Visions of History (Manchester. 1 983), s. l l . 4 5 Abelove ve digerleri, Visions of History, s . 170.


Marksistler vardı. Leon Troçki bu kategoriye açıkça aday­ dır. Bu tipolojinin önemi, Stalinizm ve Marksizm arasın­ daki karmaşık ilişkiyi tarihsel yazımda açıklamasından da öte, Marksist tarihçilerin komünizmin çöküşünden ne şe­ kilde etkilendiğini ve Marksist tarihin kendini yenileme ka­ biliyetini açıklamaya yardımcı olmasından ileri gelmekte­ dir. Bu yenilenmeyi tetiklemek için çalışan, incelemeleri Stalinizınin yükselişine tarihsel materyalist bir açıklama ge­ tiren Marksist tarihçiler vardır. Hobsbawm bu gibi konu­ ları Age of Extremes ( 1 994) adlı eserinde unutulmaya yüz tutmuş ve geçersiz argümanlar olarak reddetse de, yeni bir Marksist kuşak oluşacaksa bu konu son derece önemlidir. Hobsbawm'ın bu noktada tatsız bulduğu, bu olayların en berrak analizinin dünyadaki komünist panilerce Hitler'in ajanları olarak yerilen Troçkist kamptan gelmesidir. Bu gele­ nek içinde, Moshe Lewin'in Lenin's Last Stnıggle'ı (1968) bir dizi ölümcül suikast girişimi ve saldınyla engellenmek iste­ nen Lenin'in gittikçe artan Stalin karşıtlığına ışık tutmakta­ dır. Isaac Deutscher'in Stalin ve Troçki biyografileri, arala­ nndaki çekişmenin kişilik çatışmasından da öte, siyasi ilke ile etkin sosyo-ekonomik güçleri kapsaclığını da göstermek­ tedir. Burada bu konunun ayrıntılarına girmemiz için za­ man olmasa da, devrimin izolasyonu, Avrupa'da umut vaat eden devrim sürecinin yenilgisi, Rus işçi sınıfının savaş, iç savaş ve kıtlık boyunca kırılması, yükselen hakim bürokra­ sinin ağırlığını ortaya koyması gibi pek çok hususun bu gi­ dişatta payı olmuştur. 1ronik bir şekilde, Stalinizmi ve Marksizmi birbirine eş göre nler, Orwell'in Animal Farm anlatısındakine benzer bir teleolojik mantığı benimsiyorlar. Eğer totaliteryanizm Lenin'in Wlıat is to be done? (Ne Yapmalı) ( 1 902) adlı kita­ bında işlendiyse, o zaman tarihsel olayların beklenmedik y önlere evrilmesi nde bir açıklama arama ihtiyacı gerekss


sizdir. Bu teleoloj inin en koyu versiyonu, Aydınlanma ve Rousseau'nun düşüncelerinin Rusya'daki terör ve diktatör­ lükten sorumlu tutulduğu Talmon'un Origins of Totalitarian

Democracy ( 1 966) adlı eserinde gözlemlenebilir. Stalinizmin yükselişini anlatan tarihsel materyalist açıklamalar yapıldığı gibi , Stalinizmin Marksizmden neden ayrışunlması gerekti­ ğinin nedenlerini ortaya koyan, Sovyetler Birliği üzerine sı­ nıf analizleri de yapılmışur. Bunlar da yine Leon Troçki'nin çalışmalarıyla oluşmaya başlamış, birçok yazan ve pozisyo­ nu banndırmışur. Bunlar arasında, Leon Troçki'nin Revolu­

tion Betrayed ( ı 93 7) ve Tony Cliffin Russia: Marxist Arıaly­ sis ( 1 947) adlı çalışmaları öne çıkar.46 Stalinist olmayan baş­ ka bir perspektiften Doğu Avrupa'da sınıf analizi için , Ru­ dolph Bahro ve Milovan Djilas'a başvurulmalıdır.47 Chris Harman'ın Class Stmggles in Eastem Europe ( 1988) çalışma­ sı aşağıdan tarihin tekniklerini Doğu Avrupa'da hükümran­ Iara karşı işçilerin, öğrencilerin ve köylülerin başkaldırıları­ nı -Doğu Almanya 1953, Macaristan ve Pölonya 1 956, Çe­ koslovakya ı 968, Polanya 1 980/1- anlatmak için kullanır. Bu Marksisdere göre, böylesi başkaldırı dönemleri, Doğu Avrupa'da hakim sınıfın gaddarlığını ve düzenbazlığını her­ hangi bir Soğuk Savaş propagandasının gösterebileceğinden daha fazla göstermiştir. 1 989'daki köklü değişimler üzerine, Alex Callirıicos'un Revenge of History ( 199 ı ) çalışması Sov­ yetler Birliği ve uydulannın devlet kapitalizmi görüşünün pozitif ve akıllıca bir analizini sunmuştur.

46 Sonraki basımlan yeniden gözden geçirildi ve adlandınldı: T. Cliff, Stale Capi­ talism in Russia ( 1974).

47 R. Bahro ve D. Fembach, Altenıative in Easttnı Europc (1978); M. Djilas. New Class: Aıı Arıalysis of the Communist System (1957); M. Djilas. Uııpeıfect Soci­ ety: Bcyond the New Class (1969). 56


Sonuç Marksist tarihçilerin bir dereceye kadar zayıflamış etkisine karşın, çalışmalan yine de haun sayılır bir yekünu oluştur­ maktadır ve hala çok sayıda tarihçi üzerinde etkilidir. Bu ta­ rihçilerin çabalan iki soruya yol açmıştır. llki, bu yazarla­ rı

bu denli harekete geçiren Marx'a dair anlayışları neydi?

tkinci olarak, Marksist tarih projesi neden bir çıkınaza sü­ rüklenmiştir? Bu sorular, bu kitabın önemini belirtir. Marksizmin bu derece geniş bir alana yayılan tarihsel ko­ nuları ve yaklaşımlan içine alması kazara degildir. Eski ve yeni yaklaşımlar, uzun ve kısa dönem tarih, teori ve sa­ ha araştırması, bunların hepsi Marksist tarihin panoramik perspektifinde önemli rol oynar. Marx'a göre, tarih anlayı­ şı kendi bütünlügünü ve karşıt kutuplarını kucaklamalı­ dır. Marx'ın diyalektik metodu, sonraki bölümde de göre­ cegirniz üzere, daha büyük bir bütün içinde birlikte hareket eden zıtların ilişkisine dayanmaktadır. Marksist tarih yazı­ mının çeşitliligine karşın, Stalinizm ömeginde de açıkça gö­ rüldügü gibi, Marksizm her şeyi alenen kapsayan bir etiket degildir. Stalinizm ve Marksist tarih arasındaki bagdaşmaz­ lı�ın açıga vurduğu şey, Marksizmin temel prensip ve yön­ temlerinin tersini, yani aslında Marksizmin tam da ne ol­ madıgını anlatmasıdır. Bundan sonra gelen Marx ve Engels üzerine iki bölüm, klasik Marksist gelenek ile bu gelenek­ ten dogmuş tarih yazımını inşa eden unsurların taslağını çı­ karmaktadır.

7


IKINCI B Ö LÜ M

Marx ve Engels'in Tarih AnlaylŞI

"Marx'tan feyz almış tarihçinin her zaman göz önünde tuttugu sı­ nıf mücadelesi, kaba ve maddi şeyler için yapılan bir mücadeledir. Bunlar olmadan incelmiş ve manevi şeyler de olamaz. Yine de sı­ nıf mücadelesinde bu degerler, galibin payına düşen bir ganimet gibi çıkmaz ortaya. Umut, cesaret, mizah, kurnazlık ve azimkarlık· ta hayat bulurlar. Geçmişin derinliklerine uzanır etkileri: Hakim ola­ nın her zaferini yeni baştan sorgularlar. Çiçeklerin yüzlerini güneşe dönmesi gibi, geçmiş de gizemli bir güneş tutkusunun verdigi şevk· le, tarihin ufkunda yükselen güneşe uzanmak için çabalar. Tarih· sel maddeci, bu göze görünmez dönüşümün farkında olmalıdır." W ALTER BENJAMIN,

Tarih Felsefesi Üzerine Tezler (1 940)

Giriş Işçi Partili Eski Başbakan Harold Wilson bir zamanlar, Marx'ın aniaşılamaz ve artık geçersiz oldugunu ima ederek

Kapital'in ilk sayfasından öteye gid eme di ginden dem vur­ muştu Marx o ku manın zor oldugu düşüncesi yaygın dır . .

Ancak, Marx'ın temel önermelen oldukça basittir. Ne de ol­ sa,

bu önerrneler, işçi sınıfına mensup milyonlar için yazıl59


mış ve yine onlar tarafından en popüler haliyle Komünist Manifesto'da ( 1 848) özümsenmiştir. Bu bölüm, Marx'ın ta­ rih anlayışını lüzumsuz jargona başvurmadan açıklama ça­ basındadır. Aynı zamanda, Karl Marx'ın ( 1 8 18-83) ve ya­ pıtlarına ömür boyu katkıda bulunan Friedrich Engels'in ( 1 820-95) kullandıgı kilit nitelikteki teknik terirolere de değinilecektir. Marx'ın tarih düşüncesi, kendi adlandırdıgı üzere tarih­ sel materyalizm, üzerinde durulması gereken bir dizi kap­ samlı kavramdan oluşur. Bu kavramlar, üretimin sosyal iliş­ kileri ile üretim güçlerini, materyalizmi, sımf mücadelesini, altyapı ve üstyapıyı ve diyalektigi içine alır. Marx şu soruyu yanıtlamak için yola çıkmıştır: insanlık tarihinin ortak özel­ likleri neydi? Tarih bilimsel midir? Gelişme, ilerleme nasıl meydana gelir? Marx bu sorulan yanıtlamaya yardımcı ol­ ması için bu kavramları kullanmıştır. Ancak önce, Marx'ın bu denli iddialı bir vazifeyle neden uğraştıgını anlamak için emelektüel geçmişini gözden geçirmek gerekir.

Tarih ve aydınlanma Karl Marx, Avrupa Aydınlanmasının ikinci kuşagmın ese­ ri olarak degerlendirilebilir. Marx'ın fikirleri, Aydınlanma­ dan gelen üç ana bakış açısının yani Fransız ütopyacı sosya­ lizmi, Britanya ekonomi politiği ve Alman felsefesinin eleşti­ rel harmanından doğmuştur. Aydınlanma, genç Marx'ın te­ sadüf ettigi çeşitli tarih aniatılarını ve tarih felsefesini de be­ raberinde getirmiştir. Tarihçilerin ufkunun savaş, kraliyet ve Kilise anlatılann­ dan, uygarlıkların neden geliştigi ve er geç neden yıkıldı­ gı gibi daha esaslı meseldere doğru genişlemesi 18. yüzyıl­ dadır. Bir hayli farklı alanlarda da olsa, bu tarih inceleme­ leri, evrenin hareket yasalarını açıga çıkarmak için çalışan 60


ve kendilerinden önce gelen Newton ( 1 642-1 727) , Gali­ leo ( 1564-1 642) ve Kopemik'in ( 1 473- 1 543) de sahip oldu­ ğu, uygarlıklan sosyal dinamiklerinin perspektifinden kav­ rama arzusunu paylaşıyorlardı. Aydınlanma çağı, Giambat­ tista Vico'nun New Science ( 1 725-44) ve Edward Gibbon'un

( 1 73 7-94) The History of the Decline and Fa ll of the Roman Empire ( 1 776-88) gibi tarih başyapıtlarını da miras olarak bırakmıştır.1 Vico, tüm insan topluluklarının tarihinin or­ tak gelişim evrelerinden (ilk başta kültürün şiirsel ya da ila­ hi, daha sonra hamasi ve en sonunda da insani olduğu) geç­ tiğine inanıyordu.2 Aydınlanma düşünürlerince, tarih dön­ güsel sayılmıştır çünkü tarih, aklın hayal gücü pahasına ya­ vaş yavaş evrimine tanıklık ederken, rasyonel insan nesiinin ahlaken bozulması eninde sonunda çöküşü getirmiş ve in­ sanları başlangıç mertebesine geri döndürmüştür. Öte yan­ dan, Gibbon, Roma Imparatorluğu'nun çöküşünü Hıristi­ yanlığın emperyal devlet üzerindeki aşındırıcı e tkisiyle açık­ lamaya çalışmıştır. Gibbon'ın tarihi kapsamlı ele alışı, çağlar boyu devam eden kadim tarihin altında yatan süreçleri kav­ rama teşebbüsü, anlatıyla açıklamayı iç içe geçiren tarzı The

History of the Decline and Fal! of the Roman Empire adlı yapı­ tı tarih yazıcılığının bir klasiği haline getirmiştir. Marx'ın za­ man içinde değişimi açıklama arzusunu bu eserlerden edin­ diğini görebiliriz. Aydınlanma, aynı zamanda dünyanın egzotik yerlerinde Avrupalılar ile Avrupalı olmayanların karşılaşmalarından doğan canlı tartışmalara sahne olmuştur. Bazı Aydınlanma düşünürleri, basit toplumlarda doğa kanuniarına göre yaı

E. Gibbon, The History of the Dedim! and Fal/ of tht Roman Empire, 2 cil t (1994; ı . basım 1 776); G. Vico, The New Science of Giambattista Vico: Unabridgcd Translation of the Third Edition ( 1984); l. basım 1 744).

2

G. Tagliacazzo (editör), Vico and Marx: Affinilits and Conırasıs (New Jerscy, 1983); L Simon "Vico and Marx: perspectives of histoncal developm ent )ounıııl of the History of Idcas, 42 (1981), s. 317-3 1 . ,

",

6


şayan 'soylu vahşiler'in yani ilk insanların 'dogal durumla­ n' hakkında spekülasyonlarda bulunmuşlardır. Adam Fer­ guson ( 1 723-18 16) ve Georg F.W. Hegel ( 1 770- 183 1 ) gi­ bi digerleri ise, bu toplumları, bir dizi ara safhaclan geçen ve günbatımını sürdügü düşünülen insanlık tarihinin ve Avru­ pa toplumunun şafağı olarak gördüler. Hegel'in 'Tarih Ya­ pan Sahsiyetler' kavramı, Vico'nun döngüsel görüşünü pay­ laşsa da, Afrika'daki uygarlıklara pek önem atfetmemiştir. Ferguson, değişik soyların avcılık, hayvancılık, tarım ve ti­ caret gibi farklı tarihsel çağlara ait olduğuna inanıyordu. Ir­ ka ilişkin kategorilerine karşın, Marx'ın da izniyle onun bu­ rada denediği, üretim süreçlerindeki farklı aşamalar aracılı­ ğıyla dünya tarihinin haritasını çıkarmaktır. Benzer şekilde lskoç ekonomi politikçi ve Wealtlı ofNations ( Uluslann Zen­ ginliği) ( 1 776) kitabının yazarı Adam Smith ( 1 723-90) de aynı toplumsal aşamalan benimsemiş; geçim şeklinin savaş ve adaletin doğasını belirlediğini savunmuştur. 3 ldealist Alman düşünür Hegel, genç Marx üzerinde bil­ hassa etkili olmuştur. Hakikaten, Hegel'den uyarladığı ha­ liyle diyalektik, Marx'ın metodunun en temel unsuru oldu. Hegel ve ardından Marx, insanlık tarihinin karmaşık süreç­ lerini tanımlamak ve açıklamak için diyalektikten faydalan­ dılar. Bu metot, aşağıdaki önemıdere dayanır: l . Her şey kendi içinde çelişkilidir. (Sözlükte zıtların bir­ liği maddesine bakınız. ) 2 . Çelişki tüm degişimin esasıdır. 3. Tekil şeylere odaklanırsak, birbirleriyle olan ilişkilerini değil ancak aralarındaki farklılıkları görürüz. 4. Dünya ancak, şeylerin süreç olarak görülmesiyle kavra­ nabilir. Nicelikte değişim, nitelikte değişime yol açar. 5. Şeyler, değişim sürecindeki anlar olarak kavranırsa an3

A. Smith, An lncıuiry into ıhı: Naıııre and Causes of ı/ıc Wealth of Nations (Ox­

ford, ı 976; ilk basım ı 776), s. 689-723.


cak anlam kazanırlar. (Sözlükte olumsuzlamanın olumsuz­ lanması ve dolayımiama maddelerine bakınız.)

6. Şeyler, daha büyük bir tamın, bütünlüğün parçası ola­ rak anlaşılmalıdır. Diyalektiğin merkez! rolünü takdir etmekteki başarısızlık, birçoklarının determinist ve kaba Marksizm yorumlarına meyletmesine yol açtı. Hegel'e göre tarih, dünyamıza ve ken­ dimize dair artan farkmdahğımız aracılığıyla düşünce ve zi­ hin üzerinden gelişirken, Marx insanlık tarihini maddi dün­ yayla ilişkisi çerçevesinde gelişen bir şey olarak değerlendir­ meyi yeğler. Marx, "Hegel'i baş aşağı durmaktan kurtarmış", diyalektiği sahiplenerek. materyalist tarih kavrayışı için ide­ alizmi reddetmiştir. Son olarak, Fransız Devrimi'nin sosyal tarihçileri, Marx'ın tarih okumalarını derinden etkilemiştir. 19. yüzyılın ilk za­ manlarında, Fransız sosyal tarihçiler, 1 789- 1815 olaylarını sınıf çatışmasının bir sonucu, burjuvazinin yükselişi ve fe­ odal aristokrasİ tarafından hakim olunan eski rejim karşıt­ lığının yaygınlaşması olarak yorumladılar.4 Marx, Aydın­ lanmadan çok şey miras alsa da, tarih görüşü daha farklı ve özenliydi. Aydınlanma düşüncesi gibi Marx da tarih ve bi­ lim arasındaki bağ ile ilgilendi. Tarihteki büyük muamma­ ların perdesini aralayacak insanlık tarihinin ardındaki giz­ li yasalan veya değişkenleri keşfetmek için uğraştı: uygar­ lıklar neden yükselir ve çöker? Farklı tarihsel çağların ayı­ ncı özellikleri nelerdir? Tarihsel gelişimi ne körükler? İn­ sanları hayvanlar aleminden ayıran nedir? Tarih bilimsel olabilir mi?

4

F. Engels. "Ludwig Feuerbach ve K/asih Alman Fdsefesinin Sonu", K. Marx ve F. Engels, Sduıed Worhs in One Volume (199 1 ). s. 6 1 4; D. Mclellan, Karl Marx: His Life and Thoughı (St. Albans, 1 976), s. 95; M. Löwy, ''The poetry of the pası: Marx and the French re\·olution" , Nı:w Left Review, 177 (1989). 63


Insanlık tarihi bilimsel olabilir mi? Marx da Engels de sosyalizm anlayışlarının ütopik olmayan bilimsel temellere dayandığına inandılar. Engels, Charles Darwin'in ( 1809-82) evrim alanında yaptığına yakın keşifle­ ri Marx'a atfetti. Marx ve Engels, tarihsel değişim tasavvur­ larının (tarihsel materyalizm) bilimsel olduğu kanaatindey­ seler de, tarih ve toplum çalışmalannın bilimsel olup ola­ mayacağı uzun zamandır bir tartışma konusu. Daha yakın zamanda ise postmodernistler, bilimin ve tüm bir rasyona­ list geleneğin muazzam bir anlatı, insanlık tarihinin kurgu­ sal bir hikayesi olduğunu ve 'kuşkuyla' ele alınması gerekti­ ğini ileri sürdüler. 5 Marx, çalışmasının bilimsel doğasını vurgulamak için ço­ ğu zaman doğal bilimlerin dilini kullandı. Tıpkı Newton'un evrenin hareket yasalarını kaleme aldığı gibi, Marx da tarih­ sel gelişim yasalanndan bahsetti. Bu retorik, çoğu insanın Marksizmi (değişmez yasalar tertip ederek, tarihte özgür ira­ de ve açık uçluluğu reddeden) determinizmle suçlamasına yol açtı. Marx ve Engels, tüm bunların yanı sıra, doğal tarih­ le insanlık tarihinin düpedüz eşdeğer olmadığının da tama­ men farkındaydılar. Her ne kadar diyalektik her iki alanda işkse de, tercih etmeye muktedir insanoğlundan dolayı be­ şeri bilimlerde bu esas körü körüne işlemez.6 Sonuç olarak, beşeri tarihte belirlilik daha azdır ve alternatiflerin keskinli­ ği daha fazladır, yani devrim ve karşı-devrim mücadelesinde olduğu gibi ya/ya da ikilemleri çok daha fazladır. Marx modern bilimin gelişimini coşkuyla karşıtasa da, ay­ nı zamanda onun en sivri dilli eleştirmeni de oldu. Modern bilimin insan zenginliğine muazzam bir katkıda bulundu5 6

F. Lyoıard, The Postmodem Condition (Minncsota, 1984), s. xxiv. J. Recs, Algebra of R.evolution: The Dialeetic and the Classical Marxisı Traditioıı (1998). s. 75-8.

64


gunu ancak çoğunluğu da yoksulluğa mahkum ettiğini, in­ sanların üretim potansiyelini artırsa da geniş kaynaklan yı­ kım silahlarına çevirdiğini, insanlığı angaryadan kurtannayı

vaat etse de, milyonlan düşük maaş ve bitip tükenmeyen iş döngüsüne esir ettiğini belirtti. Marx ve Engels bu son nok­ tayı öne sürerken sadece İngiliz Sanayi Devrimini değil, için­ de oldukları çağın tümünü etüt ettiler.7 Marx ve Engels'in bilimsel sosyalizme evrilen savı, birtakım esaslara dayanır: ampirik inceleme ve araştırma, bilimsel kuşkuculuk ve di­ yalektik materyalizm. Marx, insan kavrayışının sınırlarını genişleten keşiflerle bilimin açıklamalarının ilerici olduğu­ na inanıyordu. Bu nedenle, her devirde bilimsel bilgiyi çev­ releyen ama gelecekte aşılabilecek sınırlar olacaktı. Engels, Marx'ın tam da böylesi iki keşifte bulunduğunu söyler: ka­ pitalizm etkisinde sömürünün asıl doğası ve tarihin mater­ yalist tasavvuru. Bilimsel bilginin kısıtlan, tek başına doğrudan gözlemin ampirizm- doğal fenomenleri açıklamakta aciz kalmasından ileri geliyordu. Gözlemin açıklamadaki smırlılığı, din, misti­ sizm ve animizm için de önemli bir dayanak sağlıyordu; bi­ lim adamının görevi maddenin derinlerinde yatan gizi açığa çıkannaktı. Marx'ın bilimi tarihin gizli işleyişini açığa çıkar­ ma savıyla ya batacak ya da çıkacaktır. Bu önermeye göre, toplumun gelişimi açıklanamaz değildir ancak uygun bilim­ sel görüş açısından tetkik edilirse kavrayışımiZ dahilindedir. Yeni bilim dallarının, mesela depremin gizini çözmesi gibi, aynı şekilde, tarihsel materyalizm de insan toplumunun do­ ğası nı açıklayacaktır. Marx tarih tetkikinin kesinkes bilimsel olabileceğine inandı ve devamlı olarak fikirlerini çağın son düşüncesi­ ne dayandırmaya çabaladı. Buna ek olarak, Marx'ın uğraşu­ ğı her alanda olağanüstü bir ampirik araştırma yeteneği var7

F. Engels. Iııgilrt:rt:'CÜ Işçi Sııııfıııın Durumu (Oxford. 1 993).


dı . Aynı zamanda yeni çalışmalara eleştirel yaklaşılmasının gereğinin çokça farkındaydı ve gösterilebilir kanıtın bilimsel ilerlemenin zorunlu eşlikçisi olduğunu teslim ediyordu (en gözde şiarı da "her şeyden şüphe et"ti.) Benzer şekilde, En­ gels de hakiki tarihi araştınnadan uzak durmak için teoriyi oyuncak eden 'sözde Marksistler'i paylıyordu.8 Marx'a göre. diyalektik, teori ve kanıtın her ne kadar zıt olsalar da, yakın­ dan ilimili olduğunu telkin etmekteydi. Tarihin bilimsel ni­ teliğini reddeden günümüz modasına rağmen tarih, doğru­ lama, yanlışlama süreçleri ile akla yakın en kesin sonuçlara yönelmemize izin veren metotları kabul etmekteydi . Daha temelde, toplu mun bilimsel incelemesi için kendi­ ne epistemolojik dayanak sağlayan Marx'ın felsefesi , bilimin din ve sihir karşısındaki uzun mücadelesinin doruk nokta­ sıydı. Teoloji, önceleri üniversitelerde ve manastırlarda bili­ mi gölgelemiş, yanı sıra bilim Kilise tarafından ağır bir san­ süre tabi tutulmuştur. Engels'in ortaya koyduğu üzere, bi­ l imsel bilgi Katolik Kilisesi'nin aciz kulu olarak kalmıştır.9 Bilimin kendi başına ortaya çıkabilmesi için, eski feodal dü­ zene karşı savaşın kaderine de yakından yansıyan bir di­ zi fikir mücadelesi meydana geldi. Reformasyon ve burju­ va devrimlerinin bilimsel sorgulama için Roma'nın deneti­ minin ötesinde alan yaratması nedeniyle ilim ve öğrenme. giderek manastırın sınırlanndan kurtuldu. Katalikliğin bü­ yü ve mucizelerini reddiyle Protestan lık, Sir Francis Bacon

( 1 56 1 - 1 626) ve Thomas Robbes'un ( 1 588- 1 679) 1 7 . yüzyıl materyalizmine ilk adımı attı . Bu materyalizm maddeyi dine ve mistisizme başvurmadan açıklama arzusunu aksettirdi ve böylece Newton'un fizik, anatomi ve kimya çağında büyük keşiflerle el ele gitti. Bu materyalizm henüz sınırlı, statik bir 8

9

F. Engels, Letıcrs on Hisıorical Maıcrialism 1 890-4 (Moskova, 1 980), s. 7-8.

M.ırx ve Engels, Sclecıcd Worlıs'de F. Engels, Oıop ih ve Bilimsel Sosyalizm, 367.

s.


entelektüel sistem olduğundan, bilim ve materyalizmin ev­ renin

tarihsel süreci ve maddenin bütüncül evrilen

tabiatıyla

bir ilgisi yoktu. Darwin'in evrimi keşfiyle, Engels, "doğanın, diyalektiğin kanıtı" olduğunu ifade etti . Marx ve Engels, bi­ lim ile felsefenin hayat ve evrenin tarihsel ya da evrimsel ka­ rakterini tanıdıgı bir çağda yaşadılar. Her ne kadar bunlara nüfuz etse ve bilimsel bir paradigma da olsa, diyalektik ma­ teryalizm, bu bakımdan laboratuar çalışması ya da istatistik­ sel bağıntı anlamında bir yöntem değildir (az sayıda günü­ müz bilim adamı tarafından benimsenmiştir). 10

Belki de Marx'ın tarih gön:.'lşünün bilimsel olduğu argüma­ nı için en inandırıcı destek,

Kapi tal de (1867) '

ortaya koydu­

ğu üzere kapitalist gelişimin yasalarım öngörmesindeki üs­ tünlüktür. Nice doğal bilimin ayırt edici özelliği olarak ön­ görü niteliği vardır. Kimyagerler asit ve alkaliyi karıştırma­ dan çok önce de birbirlerine eklendiklerinde nasıl bir tep­ kimeye gireceklerini bilirler. Ancak, Marx'ın eleştirmenleri ona biçilen peygamber rolünü çok vurguladılar. Marx'ın ken­ disi de gelecek hakkında sonradan fikir yürütmenin sınırla­ rını kabul etti ve hakikaten de bazı öngörülerinde yanılgıya düştü. Bilhassa ekonomik krizleri önceden görme ve kapi­ talist sistemin hastalığı atlatma ve kendini nü

iyileştirme

gücü­

hafifseme eğilimindeydi. Yine de, Marx kapitalist dünya­

nın bugün aşina olduğumuz pek çok özelliğini (ücretli eme­ ğin genelleşmesi, sermayenin yoğunlaşması, uluslararası ser­ maye, ekonomik patlama-gerileme döngüsü vs.) tarif etmişti. Marx endüstriyel kapitalizmin iç yüzünü iyice kavradığında, yeni fabrika sisteminin Lancashire , Belçika'nın bir bölümü ve Franko-Alman sınırının küçük bir bölgesinden biraz daha fazlasım etkisi altına alması da epey dikkate değer. LO R. Levins ve R.C. Lcwontin. The Dialecıical Biologist (Cambridge. MA. 1985); Sj. Gould, An Unh in in che Sıonn ( 1 990), s. 1 53-4; R.C. Lewonıin. S. Rosc ve L.J. Kamin. Not in our Genes: Biology, Ideology and Hwnan Naturc (New York. 1 984).


I nsan emeğinin biricikliği Marx ve Engels, Darwin'in evrim kuramını büyük bir he­ yecanla karşıladılar ve beşeri tarihe uyarlamaya çabaladılar. Engels'in

Maymundan Insanlığa Geçişte Emeğin Rolü (1876)

adlı kitapçığına göre, bilinçli emek, elin benzersiz fizyolojisi ve alet yapabilme yelisi insan türünün gelişiminde saik oluş­ turmuştur: "Ağaca urmanan maymunlar kurupanyasının in­ san toplumuna dönüşmesinden önce şüphesiz yüz binlerce yıl geçti ve nihayet insan vücut buldu. Ve bir kez daha may­ mun topluluğuyla insan toplumu arasındaki belirgin farkın ne olduğunu buluyoruz.

Emek."11

Atalanmız ağaçlardan in­

dikçe, bir dizi başkalaşım geçirdiler: ön ayaklan serbest kal­ dığı için el becerisi arttı; giderek daha dik durmaya başladı­ lar; hem etçil hem de otçul oldular ve artan protein alımının sonucu beyinleri ve ses telleri gelişti sonunda da konuşmaya başladılar. Bu fizyolojik gelişmeler insanlık tarihinin er geç alacağı seyir için gerekliydi. Engels'in Darwin'in teorisini uyarlamasından önce bile, Marx ve Engels emek ile üretimi insan doğasının ayırt edici özelliği olarak üstün kıldılar. Emeğin rolü idealizmi çürüt­ melerinin dayanağını oluşturdu. Marx ve Engels için emek bizi insan yapan şeydir, çünkü insan düşüncesi değil ama maddi ihtiyaçlar, insan üretiminin gerekli koşulu bilinçlilik haliyle birlikte, gelişimimizin esas nedenidir. Ancak, Marx ve Engels, Feuerbach'ın ( 1804-72) kaba materyalizmini red­ dettiler. Marx ve Engels'e göre, zihin edilgen olarak maddi dünyayı yansıtmaz, biz emek aracılığıyla etrafımızdaki dün­ yayı değiştiririz. Bu süreçte, zihin ve madde öznel planlan nesnel araçlara dönüştürerek etkileşir. lnsan emeği ile hay­ vanlar aleminin karşılaştırması bu farkı gösterir. Örümcek l l Marx ve Engels, Sdccted Worlıs'de F. Engels, The Part Played by Labour in ıhc Transition from Ape ıo Man, s. 342.


agı ya da tırtıl kozası gibi hayvan türünün inceden ineeye iş­ lenmiş en karmaşık eserleri bile içgüdüsel olarak yapılmış­ tır; bunlar o türlere ve evrimlerinin dogrultusuna özgü bi­ rörnek niteliklerdir. Diger hayvanlardan farklı olarak insan­ lar, bir bannak yaparken ya da kumaş dokurken, zihinle­ rinde canlandırabilirler, tasarlayabilir, geliştirebilir, tabiatı­ nı öngörebilirler: kısacası bilinçli olarak üretirler. Diger tür­ ler degişen şartlara yavaş ve gözü kapalı ayak uydururken, emek sayesinde insan toplumu dinamiktir. Emegin katkısım takdir etmeksizin insan toplumunun ba­ şansını hatta hayatta kalışını açıklamak zordur. Marksist ar­ keolog Gordon V. Childe, ilk bakışta insaniann çeşitli evrim­ sel dezavantajlara sahip olduguna deginir. Çıplaktık ve so­ guk iklimlerde anadan dogma halimizle hayatta kalmamız mümkün degildi; bir yırtıcının pençe ya da sivri dişleriyle donatılmamışuk; sadece bir midemiz oldugundan geviş ge­ tiremiyorduk; yetişkin insan beyninin büyüklügü nedeniy­ le de uzun süren bebeklik-çocukluk dönemimizde istisnai şekilde savunmasızdık. Tür olarak insan evriminin ve kaza­ nımlanmızın bu şekilde olması, ancak insan üretiminin ayırt edici niteligiyle açıklanabilirY Marx ve Engels üretimin in­ san dogasına üstünlügünü bir kez ortaya koyduktan sonra, tarihi özelliklerini detayiandırmaya başladılar: üretim ilişki­ lerini ve üretim güçlerini ilk olarak birbirlerinden ayırdılar.

Üretim güçleri Üretim güçleri, üretim bilgisi, araçlan ve (dogal ve insani) üretim kaynaklannın toplamıdır. 13 Bu güçler sayesinde üre12 G. Childe, Whaı

Happened tn History? (Hamıondsworth, 1946), s. 7-13.

1 3 Üretici gtiçlerin rolü hakkında tartışma vardır. Rigby muhtemelen Marx'ı "üre· llci gO.ç deterministi" olarak görür: S. Rigby, Marxism and History: A Critica! Introduction (1987), s. 27-55; A. Callinicos, Making History: Agency, Sıruelu­ re and Change in Social Theory (1987) s. 42-64; G. Cohen, Karl Marx"s Th.:ory 69


Lim gerçekleşir hatta artar. Teknoloji ve becerilerio gelişi­ mi, üretime yönelik amaçlar için doğadan faydalanılması gi­ bi hayatın çeşitli veçhelerini kapsar. Belirli insani ihtiyaçla­ rın karşılanması yeni ihtiyaçlan beraberinde getireceğinden, genellikle üretici güçler, katlanarak ve giderek ilerleyen şe­ kilde gelişir. Üretimde artan gereksinimierin tarihte en yay­ gın örneği doyurulacak nüfus sayısındaki artıştır. Teknoloji, beceriler, ulaşım, lisan ve düşünce düzeyindeki ilerlemeler -özet olarak tüm üretim güçlerinin bir araya gel­ mesi- gerçekten şaşırtıcıdır. Uzun zamandır var olan insan yaşamında üretici güçlerin şaşırtıcı ölçüde gelişmesinin an­ lamlı bi r göstergesi nüfus artışıdır. Viktorya Britanyası'nda yaşayanlar üretim güçlerinin geli­ şimine dair yeterli kanıta tanık olmuşlardır; Marx'ın dediği üzere, onlar antikitenin ve Ortaçağın en muazzam kazanç­ larını bile gölgede bırakan mühendislik başarılarıyla hay­ ret uyandırmışlardır. Buhar gücü, bir asır içinde tüm dünya­ yı saran demiryolu çağı, buhar gemileri ve fabrikaların ha­ bercisiydi. insanlık tarihi doğal çevreyle bitmez tükenmez bir müca­ dele olarak nitelendirilmiştir. Sel, fırtına, kuraklık, insan yi­ yen yırtıcılar, zehirli bitki örtüsü güçsüzlüğümüzü açığa vu­ rur, ama yine de doğanın bu potansiyel yıkıcı gücünü üre­ tim gücüne dönüştürme}ri başarabilmişizdir. Doğanın her ye­ ni manipülasyonu üretim güçlerini ve insanların maddi ihti­ yaçlarını karşılama kabiliyederini geliştirmiştir. Bannak, gıda kaynaklan ve insan hayatını yok etmeye muktedir ateşi düşü­ nün, eski dinlerdeki ateş tanrılan buna yaraşır şekilde tehdit­ kar, tehlikeli ve kaprisliydi. Ancak, deneme yanılma, taklit ve nihayet bilinçli tasariama yoluyla, ateş hayatta kalınaya karşı bir tehditken yaşamlanmızı kolaylaştıran bir şeye dönüştürülof History: A Defence ( 1979); H. Kaye, The Brfrish Marxisı Hisıorians (Londra, 1995), s. 232-4 1 .

70


müştür. Ateş. sindirimi olanaksız eti yenebilir kılar, tarlaları parselleyip anız yakma gibi tekniklerle ilkel tarım yöntemleri­ ni kolaylaştınr, soğuk iklimlerde ve karanlıkta yaşamaya izin verir ve son olarak fosil yakıtlannın yakılması yoluyla endüs­ triyel kapitalizmin erken dönem teknolojik ilerlemelerine im­ kan sağlar. Doğanın aşamalı olarak işlenmesi üretici güçleri tasarrufumuz dahilinde muazzam biçimde geliştirmiştir. Za­ manla, insan toplumlan doğanın merhametine boyun eğmek­ ten ziyade, barajlar yaparak, ırınaldann akış yönünü değişti­ rerek, çorak arazileri sulayarak, yelkenliler, su ve rüzgar de­ ğirnıenleri inşa ederek, balçık. kaya, kayrak taşı ya da tuğla­ dan binalar dikerek doğanın efendisi haline geldiler. Bu değişiklikler insanın sosyal davranışını etkiledi. Üreti­ ci gücün gelişmesi, ölüm oranlarının düşmesine, serbest za­ manın artmasına ya da daha kapsamlı bir işbölümüne neden olabileceğinden toplumun doğasını değiştireceklir. Üretim güçleri geliştikçe, insan toplumları dönüşecek veya Marx'ın öne sürdüğü gibi. üretim ilişkileri başka türlü hale gelecek­ tir: yani bir köy şehre dönüşürken, sık ormanlık bir alan ta. nın arazisi haline gelebilir.

Tüm bunlar insanlar arasındaki

sosyal ilişkilerin evrimiyle sonuçlanır.

Üretimin sosyal ilişkileri Üretim sürecinde insanlar birbirleriyle ve doğayla etkileşir­ ler. Marx bu etkileşimi üretim ilişkileri olarak adlandı rır. Üretim ilişkileri bir toplumdan diğerine, tarihsel gelişimin bir evresinden başka bir evresine değişiklik gösterir. Altın ve gümüşün para olarak kullanılır hale gelmesi, gelgit akımıla­ nnın ticari yolları belirlemesi. siyah erkek ve kadınların esir edilmesi ve toprağın klanın av sahası kılınması ya da buğday tarlalarının özel mülkiyete girmesi vb. üretimin özel sosyal ilişki leri arasında sayılabilir. 71


Insanlar arasındaki etkileşim üretimin sosyal ilişkileridir. Karmaşık fakat sabit işbölümüne sahip an kovanının tersi­ ne, insan toplumunun süratle gelişme kabiliyeti vardır. Her ne kadar, tarihin büyük bölümünde insan toplulukları güclük bir teknoloji ve çok az mülkle çogu kez göçebe hayatı içinde ufak eşitlikçi avcı-toplayıcı klarılar halinde yaşasalar da, üreti­ min sosyal ilişkileri sınıfsal ilişkiler oluşturacak şekilde de ge­ lişebilir. Son onbin yılda çeşitli sınıf toplumları ortaya çıktı. işbölümünde fikri ve maddi üretim, artı degere ve özel mül­ kiyete izin veren, dinin onayı ve fiziksel zorlamayla başkaları­ nın emeginden geçinen zümrenin önünü açan şekilde zaman­ la giderek ayrıldı. Her sınıflı toplumda, üretimin sosyal ilişki­ leri sömürüyü de beraberinde getirir ki bunun yardımıyla ha­ kim sınıfın kendine özel yetkileri, nüfuzu ve ayrıcalıkları ol­ sun ve çogunlugun emeginin semeresini sürebilsirıler. Sınıf ilişkilerinin biçimi tarih boyunca çeşitlilik gösterir. Bu, Eski Roma'da efendi ile köle, Ortaçag Avrupası'nda de­ rebeyi ile serf, atölyede lonca ustası ile kalfa olurken, gü­ nümüzde kapitalist ile ücretli emekçi olabilir. Bu sömü­ rü ilişkileri, sınıf çatışmasına yol açar ve Marx'ın Komt"lnist

Manifesto'da mükemmel şekilde ortaya koyduğu üzere, "ke­ sintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş" halini alan insanlık tarihinin temel lokomotiflerinden biri­ ni oluşturur. 1 4 Bir bütün olarak bakıldığında, toplum üretimin sosyal iliş­ kilerinden meydana gelir. Insan toplumları doğal kaynaklar­ la (bitkiler, hayvanlar, iklim ve toprak) kurdukları ilişkiler­ le biçimlenir; bu ilişki her ne kadar gelişmekte olsa da, za­ manla krize varalıilen özel sosyal ilişkileri de içerir. Bir za­ manlar yerleşik tarımın geliştiği Ortadogu'nun Bereketli Bilali'nde bugün sıcaktan topragın çatladıgı bir çöl bulunur. 14 Marx ve Engels, Selccıecl Worhs'dc K. Marx ve F. Engels, Kornunisı Manifesıo, s. 36. 72


Doğal kaynaklann tüketimi, ormandan yoksun kalma, top­ rak erozyonu ve iklim değişikliğinin birleşmesi, insanlık ta­ rihinin Cennet Bahçesi'ni çorak bırakmıştır. Üretim ilişkileri ve güçleri arasındaki bu çatışmalar, büyük uygarlıkların çö­ küşüne ve açıklanamaz gibi görünen devrimci krizierin za­ manlamasına dair bir ipucu taşır. Bu noktada,

An Essay on the Plinciple of Population ( 1 798)

gibi son derece etkili bir risale yazmış öncü demograflardan muhterem Thomas Robert Malthus'la ( 1 766-1 834) bazı il­ ginç paralellikler kurmak mümkündür. 1 5 Malthus, nüfusun gıda üretiminden daha hızlı arttığını, bu nüfusun feci kıtlık­ lar ve salgınların baş gösterdiği (nüfus üzerinde 'pozitif de­ netim' sağlayan) bir kriz noktasına sürükleyebileceğini ile­ ri sürüyordu. Hem Marx hem de Malthus, apaçık gelişim ve kriz döngüsünü materyalist bakımdan açıklamışlardır. An­ cak şu noktada ayrılmışlardır ki, Malthus nüfus ve tarımı yalıtılmış iki tarih dışı değişken olarak ele alırken, Marx ye­ ni üretim biçimlerine geçişi ve bunun verimlilik üzerinde­ ki devrimci etkisini kavramıştır. Malthus, Marx'ın tersine, modern toplumlar için öngördüğü kıtlık tehlikesini giderek hertaraf eden teknolojideki yenilikler ve tanmda yeterlilik­ leri hesaba katmamıştır.

Üretim ilişkileri ve üretim güçleri arasındaki çatışma Üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin birleşimi, Marx'ın ya felaketle sonuçlanan çöküşler ya da ileriye doğru atı­ lan adımların arttığı uygarlıkların çığır açan dönüşümlerini açıklamasına yardımcı olur. Üretim güçleri geliştikçe, hem işbölümü anlamında hem de insanı çevreleyen ortamda üre­

tim ilişkilerinde değişiklikler meydana gelir. Mızrağın ucun15 T. R. Malthus. An Essay on ıht Principle of Population (1996; ilk basım 1 798). 73


da demir kullarılması, öldürme edimini daha kolay, güvenli hale getirirken, avlanma biçimlerini de değiştirdi ya da sula­ ma sayesinde bdirli bir toprak parçasının doyurduğu boğaz sayısı arttı; gün1müzde uptaki gelişmeler ve doğum kontrol yöntemlerinin maya çıkması cinsel normlan farklılaştırdı. Üretimdeki yeri sosyal ilişkiler üretici güçlere ivme kazandı­ rabilir. Ancak lazı dönemlerde, mevcut sosyal ilişkiler üre­ tici güçlerin ileılemesinin önünde bir engel de oluşturabilir: Kalkınma-ıın belli bir evresinde, toplumun maddi üreti­ ci güçleri nevcut üretim ilişkileriyle ya da -bu sadece aynı şeyin huk ıki olarak söylenişi olsa da- başından beri içinde bulundukarı çerçeve içinde mülkiyet ilişkileriyle çatışabi­ lir. Bu ilişdler, üretici güçlerin kalkınma biçimi olmaktan çıkarak orların ayağına vunılan zincir haline gelir. O vakit, sosyal deV"i m dönemi başlar.16

Bu, çevresel •eya sosyal kısıtlar şeklinde de olabilir ya da bu etkenierin brleşmesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Üreti­ ci güçler ve ünı.imin sosyal ilişkileri çalıştığı zaman, toplu­ mun mevcut yansı, insanlığın maddi ihtiyaçlarını karşılama yetisini köstekhyerek gelişimin önünü tıkar. Bu dönemler­ de sosyal sistenler " toplumun devrimci şekilde yeniden ter­ tibine ya da çekşen sınıtlann karşı lıklı mahvına" neden ola­ bilecek bir kriz girerler. 17 Bir zamanların büyük uygarlık­ lannın kalıntılaı tekerrür eden bu tarihi probleme tanıkhk ederler. Eski Rana'nın çöküşüyle, üretim güçleri ve ilişkile­ ri arasında böye si bir çatışma insanlık tarihinde daha ileri bir dönemin b�lamasıyla sonuçlanmamış, durgunluk. da­ ğılma ve gerileneyle sonuçlanmıştır. "Çöküşe geçen Roma lmparatorluğu'ıun son asırlan ve barbarlar tarafından istila16

Marx ve Eııgcls_5dected Worlıs'de

Kaılıı'ya Oıısoz",.. 1 73-4. 17

74

Marx. Ktımıınisı laıı!festo, s. 36.

K.

Marx, "Ekonomi Politigin Eleştirisine


sı bazı üretici güçleri yok etti; tarım geriledi , bir pazar yarat­

mak uğruna sanayi çöktü, ticaret hayatı yavaş yavaş sönüp gi tti ya da askıya alındı, kır ve şehir nüfusu azaldı. "18

Bu modelin eski M ısır, lslam ve Çin'de, Amerikan yer­

li uygarlıkları ile Afrikalılarda defalarca tekrarlandığını göz­ lemleyebiliriz. Polinezya'da, Antlar'da ve Büyük Zimbabwe bölgesinde yabanda harap olmuş anıtlar dünyanın içinden geçtiği bu sürece tanıklık ederler. 1000 ile yaklaşık l350'li yıllar arasındaki dönem sonrası, Avrupa feodalizmi bazı tek­ nik yenilikler ve yavaş da olsa artan bir verim elde ettiğin­ de, nihayetinde feodalizmin yerine endüstriyel kapitalizmin geçeceği zamana dek bir dizi kriz içindeydi. 16. yüzyılın ilk dönemlerinden 18. yüzyılın son dönemlerine değin, üç bü­ yük yangın -Reformasyon, İngiliz Iç Savaşı ve Fransız Devri­ mi- üretim güçlerinin üretim ilişkilerinin feodal prangasm­ dan kurtulmasına izin verdi. Bu iki etkenin birbirleriyle iliş­ kisi, Marx'a göre geçmişin muazzam dönüşümlerini, uygar­ lıkların yük..c;eliş ve çöküşünü, kalkınma ve gerileme gibi ge­ lişimin yeni evrelerini ve insanlık tarihinin tam kalbindeki ·

çelişkileri açıklamıştır. Marx'a göre, üretim güçlerinin gelişimi ekonomik gelişi­ min belirli bir evresine tekabül eder ki Marx buna üretim bi­ çimi adını vermişti. Ona göre , çağların belirleyici özelliği, üretim ve sömürünün nileliğiydi: Kadim dünyada kölelik, feodal düzende serflik, kapitalizm hükmünde ücretli emek. Marx'ın yazılarında yer alan başlıca beş tarihsel üretim biçi­

mi şunlardır: •

Ilkel komünizm

Eski üretim biçimi

Asyatik üretim biçimi

Feodalizm

Kapitalizm

tS Marx ve F. Engels. Alrııan Ideolojisi (ogrcnci basımı, 1991), s. 45.


Sosyalizm ve komünizm, üretici güçlerdeki genel iyileş­ meyi yine genelin iyiligi için kullanarak insanlıgı sömürü ve baskıdan kurtaracak gelecekteki üretim biçimleri olarak ta­ savvur edilmiştir.

Altyapı ve üstyapı Marx'ın idealizmi reddi, emek ve üretime dair görüşleri ta­ rih anlayışının materyalist oldugunu göstermiştir. Düşün­ celer, siyaset ve devlet, tarihten bagımsız olarak yazılamaz ancak maddi temellere dayanan bir üst yapı olduğu düşü­ nülür. Bu üstyapı bağımsız olarak ortaya çıkmaz ancak be­ lirli bir dönemde ekonomik olarak istenen ya da en azın­ dan mümkün olan tarafından belirlenir. Marx bunu

nomi Politiğin Eleştirisine Ka tkı n ın (1859) '

Eko­

önsözünde şöy­

le özetlemiştir: Yaşamlannın sosyal üretiminde, insan kaçınılmaz şekilde, iradesinden bağımsız olarak belirli ilişkilere girer, yani üre­ timde maddi güçlerin gelişiminin belli bir evresine uygun üretim ilişkilerine girmek durumundadır. Bu üretim ilişki­ lerinin bütünlüğü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi üstyapının baş gösterdiği, toplumsal bilin­ cin belirli biçimlerine karşılık gelen hakiki esası oluşturur. Maddi dünyanın üretim biçimi, toplumsal, siyasi, entelek­ tüel hayann genel gidişatını belirler. Insanın toplumsal var­ lığını belirleyen bilinçliliği değildir, toplumsal varlığı bilin­ cini belirler. 19 Fikri, hukuki ve siyasi üstyapının doğası iktisadi geliş­ menin aşamasına tekabül eder. Ömegin, modem dimağlara ters düşen fikirler (yeni doganlann öldürülmesi ve yaroyam­ lık gibi) hayatta kalmalan bu gibi pratiklere bağlı olan top19 Marx, Ehononıl Polltigin Eleştirisine Kalkı, "ônsöz", s. 173.


tumlarda oldukça normal görülür.20 !rkçılık da maddi ne­ denlerden dolayı ortaya çıkmış başka bir düşünceler küme­ sidir. Bir yanda Avrupa ve Amerika'da insan hakları evrensel beyannamesinin diğer yanda da köle ticaretinden elde edilen muazzam kar ile Avrupa ticaretinin ucuz mallan ve bu hak­ Iann siyah Afrikahlara tanınmasına karşı çıkan düzenin ça­ ıışması sonucu 18. yüzyılda yaygın hale gelmiştir. 2 1 Altyapı ve üstyapı ilişkisi devlete dair Marksist anlayışı açıklar. Evvela, birbiriyle bağdaşmayan maddi çıkarlan bu­ lunan sınıfların varlığından dolayı devlet ortaya çıkmakta­ dır. Engels devletin ortaya çıkışını Ailenin,

özel Mülkiyetin

ve Devlet i n Kökeni'nde ( 1884) ilk sınıflı toplumların belir­ mesiyle ilişkilendirir. Liderlerin , onların adamlannın ve si­ lahl�� grupların görünüşte toplumun üzerinde duran kamu otoritesi (din ve silahlar) bu bölünmüş çıkarları düzenler: Devlet sınıf karşıtlığını kontrol altında tutmak için ortaya çıku�ından ve aynı zamanda tam da bu sınınann çattşma­ · sının ortasında belirdiginden, kural olarak, en kuvvetli, ik­ tisadi bakımdan egemen sınıf, devlet aracıhgıyla siyasi ba­ kımdan da egemen sınıf haline gelir ve böylece baskı altın­ daki sınıfı aşagıda tutmanın ve sömünnenin yeni yollan­ nı da bulur.22

Devletin üstyapısı ve toplumda 'hakim düşünceler' olmak­ sızın, sömüren azınlık hakimiyetini sürdüremez. Marx ve Engels'in belirttiği gibi: Hakim sınıfın düşünceleri her çagda hakim düşünce olagel­ miştir yani, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, ay­ nı zamanda egemen entelektüel gücüdür de. Maddi üretim 20 j. Diamond, Gun s Genns and Sıetl: The faıe of Human Soc.ietits (1997), s. 1 49. ,

21 P. fryer, Black People in ıhe British Empire (1989), s. 61-5.

ll Ma rx ve Engels, Selecıed Worlıs'de F. Engels, Ailcııin. Ozel Mıillıiyetin ve Devle­ tin Kilhen i, s. 577-8.


araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının denetimine de sahiptir, öyle ki üretim araçlarından yoksun olanların fikirleri bile buna tabidir. 23

Devletler ekonomik temelin şekline göre biçimlendirilir. Örneğin, Modern Avrupa'nın erken dönem mutlak monar­ şileri, keskinleşen askeri ve iktisadi rekabete karşılık vermek için devletin feodal aristokrasİ ve yükselen burjuvazi arasın­ da denge kurduğu feodalizmden kapitalizme geçiş safhasına denk gelmiştir.24 Marx ve Engels toplum ve düşünce arasındaki ilişkiyi de altyapı ve üstyapı metaforoyla açıklar. Dinler tarihi Marx'ın maddi temel ve düşünce arasındaki ilişkiyi nasıl kavradığı­ nı da gösteriyor.25 tık etapta din, tanrının varlığını aksettir­ mekten başka insanın bilmezliğini ve doğa, ölüm ve ahlaki değerleri açıklamadaki acizliğini düşündürtüyor. Bilinmeye­ nin bu mistik açıklamasına göre, ekinin olgunlaşması Tan­ rının takdiridir ve merhum atalarımız da spritüel bi r diyara geçmişlerdir. Marx, dini öğretilerin değişen maddi ve sosyal koşullara kendini uydurduğunu, aksi takdirde şaşırtıcı tu­ tarsızlıklar ve dini düşüncedeki değişikliklerin açıklanamaz hale geleceğini göstermiştir.

On the History of Early Clıristianity ( 1 894)

adlı kitabında

Engels Hıristiyanlığın değişen karakterinin ve tarihsel bağ­ lamının taslağını çıkarmıştır. Bu yeni din ilk yıllarında, Sto­ acılık Musevilik ve pagan inancı gibi farklı birçok geleneği bir araya getirerek kaynaştırmıştır. Başlangıçta, Roma dene­ tim indeki Filistin topraklarında bulunan isyancı Yahudile­ rin, sonradan da şehirli pasif Roma kölelerinin dini olmuş­ tur. Hıristiyanlığın egemenlerle barış içinde yaşadığı dö23 Marx v e Engels. Alırum Ideolojisi, s. 24

64.

Engels, Ailenin, Ozd Müllıiyttiıı ve Dcvfcıirı Ktikrrıi, s. 578.

25 Genel bir Marksisı din tarihi için bkz. P. Siegcl. The Meelı and the Militanı: Power and Rdigiorı across llr( World ( 1 985). 78


nemler oldugu gibi egemenlerden zulüm gördüğü dönem­ ler de vardır, ta ki hakim Romalı sınıfın resmi dini olarak kabul edilene kadar. Toplumsal bağlarnındaki her değiş­ meyle birlikte, H ıristiyan dini de kendini dönüştürdü. Geç­ mişte bir zamanlar Roma devletinin mahşerı yıkımına iliş­ kin kehanette bulunabildi başka bir zamanda da toplumsal uyumdan dem vurup, "Sezar'ın hakkı Sezar'a" buyurabildL Ortaçağda Kilise, feodal toplumun başlıca ideoloj ik deste­ ği, Avrupa'daki en büyük toprak sahibi ve hiyerarşinin bir parçası olarak yerini iyice sağlamlaştırıp bir kez daha ken­ dini dönüştürdü. Kasabaların büyümesi ve bunun feoda­ lizm için teşkil ettiği zorluk, zincirleme dinden sapmalann ortaya çıkışıyla Hıristiyanlığın parçalara bölünmesine ne­ den oldu. Bireyciliğe, çok çalışmaya ve mevcut din otorite­ sinin reddine dayanan Protestanlık, Engels'e göre, burjuva­ ların menfaatine "dinin kılık değiştirmiş" hale gelınesiydi. Kalvenizm Hollanda'da burj uva devrimine esin verdi, Ingi­ liz Iç Savaşı ise Püritenliğin 'ideoloj i k kostüın'üne bürün­ dü.26 Dinin sancağı , binlere burjuva devrimlerindeki savaş­ ların yolunu açtı ki bu savaşlar olmadan kapitalizme geçiş gerçekleşemezdi. Hıristiyanlık örneği de gösteriyor ki, Marksizm iktisadi al tyapıyı, üstyapıdaki değişikliklerden etkilenmeyen tarih­ teki yegane fail olarak görmeınektedir. Burjuva devrimle­ ri örneğinde, fikirler (Protestanlık, liberalizm ve milliyetçi­ lik) pratik eylem aracılığıyla toplumun üretici gücünü yeni­ den şekillendirdi. Hegel'in solcu yandaşlannın eylemsizliği­ ni eleştirirken Marx, fikirler ve gerçekler arasındaki ilişkiyi şöyle ortaya koyuyordu: "Eleştiri silahı, hiç kuşkusuz, silah­ Iann eleştirisinin yerine geçemez, maddi güç yine bir mad­ di güç tarafından alaşağı edilmelidir. Ancak teori de kitlele26 Marx ve Engels, Sclected Worhs'dc

Felsefesinin Sonu, s. 614.

F. Engels. Ludwig Feuerbach ve Klasilı Almaıı


ri kavradığında maddi bir güç olacaktır.''27 Altyapı ve üstya­ pı ilişkisi tek yönlü bir yol değildir ve olsa olsa en genel dü­ zeyde ve son kertede temel belirleyici olabilir. Marx'ı eleştirenter Marx'ı indirgemecilikle suçladılar (maddenin kendisinin, maddeyi oluşturan parçalardan yal­ nızca biri tarafından belirlenmesi fikri; bu durumda iktisa­ di bileşenden bahsediliyor) . Klasik Marksizm için, indirge­ mecilik özellikle de bu yaklaşıma yabancıdır, çünkü diya­ lektik zıtlann birliği (iktisadi ve iktisadi olmayan arasında­ ki dinamik e tkileşim) ve bütünün (toplum) her zaman par­ çalann (bunlardan biri ekonomik bileşen) toplamından da­ ha büyük olduğu kavramına dayanır. Marx ve Engels'e atfe­ dilen durağan ve doğrusal yönde gelişen materyalizm tam da bu iki genç devrimcinin 17. yüzyıl ingiliz (Hobbes, Bacon ve Newton) , 1 8. yüzyıl Fransız -Diderot ( 1 7 1 7-84) , Helve­ tius ( 1 7 1 5-7 1 ) ve d'Holbach ( 1 723-89)- ve 1 9 . yüzyıl Alman (Feuerbach) materyalizminin eserlerinde reddettiği, yerine başkasım koyduğu şeydi .

Tarihte bireyin rolü Erken modem dönem Avrupası'nda, etkili sosyal, kültürel ve tarihsel güçler giderek bireyin tarihteki rolünün son dere­ ce önemli olduğunu gösteriyordu. Fransız ve Amerikan dev­ rimleri, daha önce Protestanlığın her bireyin Tannyla kişi­ sel ilişkisini yeniden yorumladığı gibi bireyin vazgeçilemez ve devredilemez haklannı ilan etti. 18.-19. yüzyıl lskoç ve lngiliz ekonomi politikçiteri bu bireyciliği ekonomik hayata dair görüşlerinde yansıttılar. Kişisel gelişim ve bireyler arası ilişkilere odaklanan modem roman 18. yüzyılın son dönem­ lerinden itibaren en yaygın edebi tür haline geldi. Biyogra27 D. Mclellan (editör), Karl Marx: Early Tt:.ıcts'de (Oxford, 197 1 ) K. Marx, Hegd'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, s. 1 22-3. 80


fi ve önemli olayların tarihi anlatılarının burjuva tarihinin ana unsuru olmasıyla birlikte, tarih yazıcılığı kraliyetİn pro­ paganda ve efsanelerinden ibaret olmaktan çıkarak önemli insanların tarihine dönüştü. Tarihçiler, müstesna isirolerin eserlerini, büyük buluşları ve bilimsel keşiflerini, çalışma­ lanndaki başarıları, önemli savaşları ve seferberlikleri, siya­ setçiterin ve iktidar sahiplerinin devlet adamlığını anlatma­ da ustalaştı. Viktoryen orta sınıf dünyasının ruhunu temsil eden Samuel Smiles kendini geliştirmek üzerine kurulu ah­ lak felsefesini bu kişisel başarı örneklerine dayandırdı. Marx'ın görüşleri bunun tam da zıddıydı: "gerçek ilişkileri görmezden gelen, kendini prensierin ve devletlerin cafcaflı dramına hapseden bugüne kadar gelebilmiş tarih anlayışı ne kadar da saçma."28 Tarihteki 'büyük adamlar' görüşü yayılan bireyciliğin bir rolüydü. Marx, "çağın bu büyük yanılsama­ sının 16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan burjuva lop­ lumunun -ki bu serbest rekabet toplumunda yer alan birey doğal bağlarından kopmuş görünüyordu- beklentisinden" kaynaklandığını gözlemledi .29 Hayatın tüm veçheleri meta­ laştıkça, insanlar geçimlerini doğayla, mutat ve çoğu zaman kişisel yükümlülük ve tükelim biçimleriyle olan gelenek­ sel münasebetleriyle değil, insani nitelikten yoksun piyasa üzerinden bireyler olarak sağladılar. Marx, onunla aynı ku­ Şağa mensup, kendi kendini yetiştirdiğine, kendine yettiği­ ne inanan ve kendini bağımsız 'Robinson Crusoelar' (Daniel Defoe'nun

Robinson Crusoe adlı 1 7 19

tarihli romanına ken­

di ismini veren kahramanının nitelediği şekliyle Aydınlan­ ınana birey kültünün eleştirisi) olarak görenleri gülünç bul­ du. Feuerbadı Üzerine Tezler'de ( 1 845) Marx insan doğası­ nın her bir bireyde doğuştan var olmadığını ancak sosyal ol--- - · - --

28 Marx ve Engels, Alman Ideolojisi, s. 59. 29 Marx ve Engels, Alman Ideolojisi'nde K. Marx, Ekonomi Politigin Eleştirisine Gi­ riş, s. 124.

1


duğunu ve bu nedenle bireysel bilincin 'sosyal ilişkileri oluş­ turanların bir bütünü' olduğunu öne sürer.30 Marx, tarihin tekil bireylerden oluşan bir soyutlamaya dayanması dunı­ munda aniaşılamaz olacağını varsayar. Önemli ya da önem­ siz her insan, tarihi şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda tarih tarafından şekillendirilir de; Marx'ın

Alman

ldeojisi'nde

ortaya koyduğu gibi, "Koşullar insanı yarattığı gibi, insan da koşullan yaratır."31 Bu, Marx ve Engels'in bireylerin eylemlerini önemsiz say­ dıklan anlamına gelmez. Işçi sınıfının kurtuluşu için yaptık­ ları çağrılarda ya da aşağıdakine benzer muhtelif ifadelerin­ de tarihte insanların eyleminin rolünü vurguladılar: Tarih hiçbir şey yapmaz, 'sınırsız zenginliklere sahip değil­

dir', 'savaş vermez'. Tüm bunları yapan, sahip olan ve sa­ vaşan, yaşayan gerçek insan lardır; tarih sanki bir insan­ mış gibi

kendi amaçlarına ulaşmak için insanları vasııa ola­

rak kullanan ayrı bir mevcudiyet değildir; tari h am açlarını n peşindeki insanların ctkinliginden

baska bir şey dcğildir.32

Marx bireylerin eylemlerinin toplamının, tarihi ol uştur­ duğuna itibar etmiştir ancak bireylerin her şeye kadir birer tarihsel kuvvet olduğuna inanmamıştır. Tari hsel koşullar Napolyon ( 1 769- 1 82 1 ) veya Bismarck ( 1 8 1 5-98) gibilerini belirli bir mertebeye u laştırmış fakat aynı zamanda da kibir­ lerini kırmış ve küçük düşürmüştür. Napolyon kendinden önceki Avrupa'nın tamamını silip süpürmüştü ancak haya­ tı, bozguna uğramış ve çökmüş halde Saint Helen adasında son bulmuştur. Önemli insanların alt üst olmuş talihlerine hükmeden olaylar bile diğer insanların bi r dizi eylemlerin30 Marx ve Engels. Seleel ed Wıırlıs'dc K. Marx. fr.urrbadı üzerine Tez/n, s. 29. 31

Marx ve Engels. A lm an Ideolojisi, s. 59.

32 K. Marx ve F. Engels, Cııllnı�d Wıırks'de cilı 4: 1 844-45 ( 1 975), K. Marx ve I' . Engels, Kutsal Aile vı.-ya Elcşıircl Elcşıimıin Elcsıirisı. s. 93. 82


den kaynaklanır. Bireyleri yönlendiren dürtliler ve niyetle­ ri üzerinde durmak, tarihe dair sadece sınırlı bir anlayış el­ dt> etmemizi saglar, çünkü diğer bireylerin eylemleri bir ara­ ya gelince murat edilmemiş sonuçlar ve birtakım tesadüfler ortaya ç ıkar .33 lşte bu da bazı tarihçilerin -örneğin A.j . P. Thompson

( 1 906-90) gibi- tesadüf ve beklenmedik ihtimaliere tarih­ sel öncelik isnat ettikleri rastlantının açık önemini gösteri­ yor. Oysa Marx tarihsel olaylarda kaos değil bir düzen gör­ dü, çünkü rastlantı ve bireylerin etkileşimi kısıtlanmış ve belirlenmişti. Her ne kadar bazen bir kapris sonucu yönlen­ dirilseler de, insanlar normalde idealleri, belirli gaye ve ar­ zuları doğrultusunda hareket ederler. Marx kitlelerin ve li­ derlerinin amaçlarını şekillendiren tarihi gücü keşfetmek­ le ilgiliydi. Bireylerin sosyal pozisyonları onlara hareket et­ meleri için belli fırsatlar ve kabiliyetler sağlıyordu. Farkın­ da olsalar da olmasalar da, maddi çıkarlan düşüncelerini şe­ killendiriyordu. Farklı sınıfiara ait maddi çıkarlar, sınıf ça­ Uşmasını doğuruyordu ancak bu öyle ille de besbelli ve ken­ diliğinden bir süreç değildi çünkü bir dizi müdahil aşama­ dan geçiyorlardı: çıkarların günlin düşlineesine aktanlması gerekiyordu, düşünceler ise bireyleri gerçek dünyada hare­ kete geçmeye sevk eden saikler ve bilinçli amaçlardan dev­ şiriliyordu. Özet olarak, bireyler kendi sınıflarının çı karlan­ na tercüman olan düşüncelerin peşinden gidiyor ve sınıfla­ nndaki diğer insanlara benzer şekilde hareket ediyorlardı.

Sınıf ve tarih Sınıf mücadelesi Marksist tarih görüşlinde merkezi önem taşır. Tarihte en beğendiği figür sorulduğunda, Marx, Eski Roma'da en büyük köle isyanının lideri Spartaküs'lin adını 33 Engels. Ludwig Fı:uabııclı, s. 6 1 2. 83


vermişti. Modem dünyada yaşayan herhangi biri için eşitsiz­ lik -enginlik ve yoksulluğun varlığı- herkesin malumu ol­ sa da, sınıf ilk başta göründüğü kadar anlaşılması kolay de­ ğilmişti. Marksist sosyolog Huw Beynon, sınıfın "tarihçiler için en kullanışlı ama aynı zamanda en sorunlu kavram" ol­ duğunu öne sürmüştür.34 Marx'a göre, bireyin sınıfsal duru­ mu sözümona gelişigüzel olan düşünce ve davranışlarını şe­ killendirir çünkü sınıflar sürekli olarak diğer sınıflarla ihti­ lafa düşerler ve kendi içlerinde çekişmeye girişirler. Marx için sınıf, üretimin ve sömürünün yarattığı sosyal ilişkilerin bir yüzüydü . Çünkü sömürü en temel haliyle her­ hangi bir toplumda sömüren ve sömürülen arasında iki yön­ lü bir ilişkidir. Marx belirli maddi çıkariara sahip farklı sınıf­ Iann varlığına inanıyordu ve bunun sınıf çatışmasına yol aç­ tığını söylüyordu. 18. yüzyılda bir Polonyalının mülkünde­ ki köylüyü düşünün: sömürü efendinin toprağında zorun­ lu ve ücretsiz emek halini almışu. Köylüler muhtemelen haf­ tada üç gün kendi arazilerinde değil efendilerinin topragında çalışmaya mecbur bırakılıyordu. Robot gibi efendilerine hiz­ met ederken, toprağa bağlı köleler kendi topraklanna ayırdık­ lan zamandakinden daha yavaş çalışıyorlardı; "ayaklarını sü­ rüyecek" ve belki de hasta ya da sakat nurnarası yapacaklar­ dı. Efendilerinin de kölelerini daha sıkı çalışurmaktan besbel­

li bir çıkan vardı ve bunu başarmak için kahyalar, tehditler, mükafatlar ile gelenek ve dini de kullanıyorlardı.35 Sömürü biçimleri her ne kadar birbirinden ayrılsa dal, tüm sınıflı top­ lumların kumaşı bu tür acımasız ve dile getirilmeyen çatışma­ larla örülüdür. Tam da bu sömürü süreci -hakim sınıf tarafın34 M. Bush (editör), Social Orders aııd Social Classes in Europe sincı: 1 500: Studies in Social Sıratifıcation da (1 992) H. Bcynon, "Class and hisıorical eıcplanation". s. 232. '

35 j. Kochanowicz, "Beıween submission and violencc: peasanı resisıance in the Polish manorial economy of the Eighıeenth Century", F. Colbum (editör), Everyday Fonns of Peasanı Rcsisıancc ( 1 989), s. 34-63. 84


dan çalışan çogunluktan vergilendirme, zorla çalıştırma, kar elde etme, kira, haraç veya herhangi bir ödemeye zorlama yo­ luyla emek fazlasının çekip çıkanlması- dogasmda var olan çıkar çatışmasını sergiler. Marx'a göre sınıf başlangıçta sub­ jektif degildir ancak sömürünün maddi sürecinde yerleşiktir. Tüm bunlar hakikaten de belirli bir sınıfın emarelerinden sa­ yılsa bile, sınıf sadece belli birtakım hayat tarzı, algılama biçi­ mi, tüketim alışkanlıklan ya da takımlan tavırlara dair bir şey degildir. Bu, ana akım sosyolojinin topluıniann en güçlüden en güçsüze birçok katmandan oluştuguna işaret eden sosyal katmanlaşma görüşüne dair tercihiyle çelişir. Marx'ın kültür ve statüye dayanan sınıf görüşünü reddi sosyal tarihçiler ara­ sında sonradan birçok tartışmaya yol açmıştır. İster gündelik hayatın bir parçası olsun ister büyük dev­ rimlerde patlak versin, sömürüye direniş farklı biçimler al­ mıştır. 36 Tarihte kaydedilen ilk grev 3000 yıl önce 3. Ram­ ses için piramit inşa eden kalifiye işçiler arasında olmuştur. Modern sanayide ücret grevleri ve işçi hareketleri sömürü­ nün düzeyine dair çekişmelere örnektir, ancak, 18. yüzyılda Batı Avrupa'daki ekmek isyanında isyancılann ekmeklere el koyup adil olarak gördükleri bir fiyattan satmalan da esasın­ da aynı sürecin bir parçasıdır. Her ne kadar tarihçiler önce­ ki vakalann kapsamını sorgulayıp, sınıf hareketi olarak ka­ bul etmekte tereddüt etseler de tarihi, vergi ayaklanmalan, başkaldınlar, köle isyanlan ve devrimlerle dolduran bu olay­ lar esasen sınıf hareketiydi. Çok açık ki, bu hadiselerin bazı­ lannda sınıf mücadelesi yalnız sömürünün derecesi üzerin­ de pazarlık yapılmasından öteye daha büyük siyasi ve ideo­ lojik meseldere taşınmıştır. Örnegin, Ingiliz emperyalizmi hakimiyetinde Hindistan'daki yiyecek ayaklanmalan ulusal bilinç ve köylü ile şehirli yoksullar arasındaki çekişmelerle kannaşık ve iki yönlü ilişkidedir. ---- - -- ----------

36 G. Brown, Saboıage: A Study in Indu.�ırial Conjlict (Nouingham, 1972). 85


Aslında sınıf olgusu bu bakımdan obj ektifken, bir sınıfın kendi çıkarlarının farkına varma ve bilinçli olarak çıkarla­ rı uğruna mücadele etmesinin derecesi açıkça subj ektiftir. Marx bunu aklında tutarak nesnel anlamda sınıf olan ken­ dinde-sınıf ile kendi maddi çıkarlarına dair bir takdir edine­ bilmiş kendisi-için-sınıf arasında bir ayrım yapmıştır. Ha­ kim sınıf ideolojisinin ve devletinin üstyapısının varlığı, sö­ mürü sürecinin kamu yararı kılıfı altında yürütülmesine ola­ nak sağlar. Sınıf çatışması ve sömürünün tecrübelenmesi ha­ kim sınıf düşüncesinin yaygınlığını ve devletin meşruiyeti­ ni zayıflatır. Devrimler esnasında, bu farkındalık irtifa kazandı, dev­ riınci sınıf kendi potansiyelinin giderek bilincine vardı ve kendi çıkarlannı toplumun bütününün çıkarları olarak sun­ du. Devrimci krizler sınıf çatışmasını herkesin fark edebi­ leceği bir zemine sürükledi ve devrimci sınıfı n zaferi ya da başarısızlığı toplumu ya i leri götürdü ya da Marx'ı n öngör­ düğü üzere toplumun tarihsel durgunluk ve gerileme bata­ ğına sapianmasına neden oldu. Bunun için Marx 1 7 . yüzyıl Ingiliz Devrimini Ingiltere'de ticari, zirai ve nihayetinde en­ düstriyel kapitalizmin dizginsiz gelişimine izin veren başa­ rılı bir burjuva devrimi olarak gördü. Marx'ın analizine gö­ re devrim, Stuart hanedanının ticari faaliyetlerin tepesinde bağmak için bekleyen varlığı, ilkel yabancı politikaları, ka­ pitalist toprak mülkiyetine yavaş geçiş ve aristokrasiyi kayı­ ran vergi yapılan ile ayncalıklar gibi, üretici güçleri baltala­ yan sosyal ilişkileri silip süpürecek kabiliyetteydi. Sosyalizm hakkında felsefe yapmalannın yanı sıra Marx ve Engels işçilerin sosyalist devrim amacıyla örgütlenme ça­ balarıyla da (öncelikli olarak Komünistler Ligi ve Uluslara­ rası Emekçiler Derneği) aktif olarak meşguldü. Bu dalga, ka­ pitalist sistem kocadıkça ve üretici güçlerin günbegün ilerle­ yen gelişiminin önünü tıkadıkça daha da kabaracaktı. Onla-


nn sosyalizm vizyonu eski ütopik sosyalistlerinkinden fark­ lı olarak insanlar için kusursuz arı kovanı misali bir tasarı­ ma dayanmamakta ancak Marx'ın 1871 Paris Komünü'nde bir anl ığına tanık olduğu gibi işçi sınıfının devrimci gücü­ nü ifa etmesiyle (proletarya diktatörlüğü diye adlandırdık­ ları süreç) gerçekleşecektir. Tüm bu yaşadıklarından sonra Marx ve Engels sosyalizmin demokrarik olabileceğini, "bü­

yük çoğunluğun

hareketi" olabileceğini ve kapitalizmin re­

kabetçi keşmekeşinin yerine kardan ziyade insani ihtiyaçlar için planlı akılcı üretimi ikame edebileceğini belirriyorlardı. Eninde sonunda, "herkesten yeteneğine göre, herkese ihti­ yacı kadar" prensibinin işleyeceği sınıfsız toplum yani ko­ münizme giden yol açıtaeaktı ve insanlar mecbur bırakıldık­ ları diyardan çıkıp özgürlük ülkesine geçecelderdi.

Sonuç Marx ve Engels'in tarih görüşünün önemi ve hakkındaki uyuşmazlıkların nedeni, Marksizmin tüm insanlık tarihinin dinamiklerini bilimsel olarak açıklayabileceği ve bu anlayı­ şın insanlığın kurtuluşunu mümkün kılacağı iddiasında yat­ maktadır. Marx'ın kendine biçtiği görevin cesur ve ihtiras dolu oldu­ ğunu söylemek yetersiz kalır. Bu entelektüel cüret diğer dü­ şünürlerin teşebbüs etmediği şekilde Marx'ın ufkuna açılını kazandırıyor ve bunun sonucu olarak da en sert muhalifle­ ri tarafından bile entelektüel anlamda yok sayılmasını im­ kansız kılıyor. Weber ya da Braudel gibi en ranınan karşıı­ ları bile Marx'ın düşüncesine çok şey borçludur ve birçok­ lan onun kategorilerini ve kavrayışını ödünç almıştır. Aynı zamanda Marx'ın çalışmasının devriınci sonuçlarına takılıp kalmış diğerleri de onun düşüncesini aklından çıkannamış ya da karikatürize etmiştir. 87


Diyalektik materyalizm aşağıdaki gibi özetlenebilir: l . Emek insanın ayırt edici özelliğinin sırrıdır ve üretim beraberinde belli bir derecede üretici güçleri ve kimi sosyal ilişkileri getirir.

2. Bu üretim ilişkileri ve güçleri, insanlık tarihinde fark­ lı dönemleri ayırt etmemizi ve bu dönemlerin gitgide arta­ rak göz önüne serildiğini anlamamızı mümkün kılar. Üre­ tim ilişkileri ve güçleri arasındaki çatışma devrimci krizle­ ri kışkırtır.

3. Toplumun maddi temeli, altyapısı genelde daha büyük önem taşır ve her ikisi arasmda bir etkileşim olmasma rağ­ men, hukukun, siyasetin, fi krin ve devletin üstyapısını be­ lirler.

4. Sömürücü sosyal üretim ilişkilerinin bir neticesi olan sınıf çatışması insanlık tarihine özgüdür ve bilhassa dev­ rim kabilinden tarihsel olayların ortaya çıkmasında belirle­ yici rol oynar. Işte bu kavram Marksizmin iki kurucusunun tarih yazı­ rnma

ilişkin bilgiyi sağlar ve bu, karşılığında bizim Marx ve

Engels'in entelektüel çerçevelerinin tarihin yazımma pratikte ne şekilde uygulandığına dair anlayışımızı keskinleştirmemi­ ze izin verir. Bu ikilinin tarih felsefelerini asıl tarihe nasıl ter­ cüme ettikleri, Marksizmin ne determinist ne de indirgeme­ ci olan tek ve tutarlı bir tarih görüşü sunduğu önermesini sı­ nar. Hem de diğer Marksist tarihçilerin değerlendirilebilece­ ği standarLiarı oluşturur ve Marksist ile Marksist olmayan ta­ rih arasındaki karşılaşnrmayı mümkün kılar.

88


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

M arx ve Engels'in Ta rih Yazıları

"Köleli�i inceledi, Ortaça�ı inceledi, ticari kapitalizmi inceledi ve ni­ hayet zamanının kapitalizmini inceledi. Tüm bunları geçmişinde saklı tutarak gelecek kuşakta ne olacak, ona bakabildi. Şimdiye ka· dar gördü�üm en mükemmel tahrir Kapital' in 1 . cildinde sondan bir önceki -Kapitalist Birikimin Ta rihsel E�ilimi- bölümdür. Gelecek için çıkarımları özetierne ve dikkati çekme konusunda bir başyapıt­ tır. Işte ben de aynısını yapmaya çalıştım." C . L . R . JAMES, bir röportajdan

1

lkisi de klasik anlamda tarihçi olmadığı halde, Marx ve Engels'in tarih yazılan oldukça önemli yapıtlardır.2 Üstelik bir bütün olarak çalışmalan tarihsel analizlerle doludur. Ör­ neğin, feodalizmden kapitalizme geçişe dair tartışmalar po­ püler yapıtlannda (Alman Ideolojisi, Komünist Manifesto, Üto­

pik ve Bilimsel Sosyalizm) tekrar tekrar belirir. Onlara göre, bu geçiş hem dönemlerinin tarihsel gelişiminin bir göstergesi hem de gelecekte dünyayı bekleyen değişikliklerin bir işaret­ �di. Çoğu za�n ağır ekonomi politik bir kitap olarak al­ ı H. Abelove ve digerlerl, Visions of History (Manchester, 1983), s. 27 1 . 2

Engels. Almanya'da Köylü Savaşı; Ailenin, Ozd Müllıiyt:tin vı: Devletin Kilheni.

89


gılanan Kapital bile, kapitalizm analizini gerçekleştirmek için zaman zaman tarihsel koşullan anlamaya yönelir. Marx bitip tükenmez bir tarih merakıyla yanıp tutuşmuş­ tu. Bazı tarihçileri begenip övüyor diğerlerine karşı da iğne­ leyici bir tutum sergiliyordu . Toplu eserleri çağdaş ve kla­ sik tarihçilere göndermelerle doluydu . Marx'ın tarihçiler­ le diyalogu büyüleyiciydi. Gibbon, Livy, Ranke, Guizot ve Thiers üzerinde fikir yürütüyordu. Fransız Devrimi'ni sınıf mücadelesi olarak tanımlayan restorasyon dönemi Fransız tarihçilerine hayranlık duyuyordu. Buna karşın, profesyo­ nel burjuva tarihinin babası ampirist Leopold von Ranke'yi

( 1 795- 1 886) tarihteki büyük olayları "çok küçük ve baya­ ğı nedenlere" baglayan "sadece kökleri eşeleyen bir tarihçi" olarak küçümsüyordu. Bunlar çoğunlukla dagınık gözlem­ ler olsa da, tarihin ne olduguna ve nasıl yazılması gerektigi­ ne dair Marx'ın tutumunu ortaya koyan bir resim meydana çıkıyor. Kurarnsal çalışmasının işaret ettigi yalın ana hatla­ rı gözümüzün önüne getirebilmek için, Marx'ın tarih görü­ şünü irdeleyerek sosyal teorisine daha fazla ışık tutabiliriz. Bu yazılardan elde ettigirniz bir dizi sonuç çok açıktır. Tari h , Marx'ın düşüncesinin olgunlaşmasında merkezi önemdedir. Bu (örneğin Hegel'de olduğu gibi) şekli ve soyu t bir teslim etme değildir fakat ciddi bilimsel araştırınayla tarihin haki­ ki eserlerini ortaya koymak için gösterilen baglılıktır. Marx ve Engels'e göre, felsefe ya da ekonomi tek başına insanlık durumunun daha derinden anlaşılınasını sağlayamaz : ikisi de tarihsel bağlama muhtaçtır. Bu bölümde Marksist gele­ neğin kurucularının tarih yazılarından dördünü inceleyece­

Louis Borıaparte'm Otı Sekiz Bıımıcıire'i, Almanya'da Köy­ lü Savaşı, Kapital ve Engels'in tarihsel materyalizmi esas alan

giz:

son mektupları.

90


Marx ve Louis Bonaparte 'm On Sekiz Brumaire'i Marx'ın eserlerinden

Louis Bonaparte'm On Sekiz Bnmıaire'i

klas ik tarih yazımına en yakın olandır. 1 848 Şubat devri­ mi ile 2 Aralık 1 85 1 'de Louis Bonaparte'm hükümet dar­ besi

(coup d'etaL) arasındaki (Bonaparte'm meşhur amcası­

nın 1 799'da iktidarı ele geçirmesine atıfla Marx'ın Fransız devrim takviminde 18 Bruınaire* olarak adlandırdıgı olay) Fransız tarihinin oldukça kısa bir dönemine deginir. Kı­ sa süren bir olayı konu edinmesine karşın

O n Sekiz Brımıa­

ire. olayları Fransız tarihinin uzun vadeli baglamı içinde iş­ ler. Bu olaylar burjuva devriminin gelişiminde 1 789'da Bas­ tille Hapishanesi baskınıyla başlayan farklı bir evreye işaret eder. Tarihin Marx'ın tarihi materyalizmini göstermek için kullanıldığı çoğu çalışmasının aksine, burada tam tersi ge­ çerlidir: tarihsel materyalizm bir dizi özgül olayı açıklamaya hizmet eder. Bu haliyle, onları. izleyen Marksist tarihçi ku­ şagına örnek olması bakımından Engels'in Almanya'da Köy­ Iii Savaşı

ve

Troçki'nin

Rus Devrimi'nin

Talihi adlı eserleriy­

le yan yana konulabilir. Orı

Sdliz B n ı mai re 3 ana bölümden oluşur: giriş bölümü

konuyu özetler ve Marx'ın genel yaklaşımını tesis eder, 5 parçadan oluşan takip eden bölümde anlaşılır bir sınıf anali­ ziyle mahir bir biçimde birbirine bağlanmış olayların anlatısı yer alır; son bölümde ise Bonapartist rejimin sosyal karakte­ ri tartışılır. Sıklıkla determinizmle suçlanan ve genellikle ta­ ri hsel genellemelerle ilgilenen biri için, bireylere ve olaylara

dair bu inceleme Marx'ın kendi tarih görüşüne ilişkin çeLre­ fiili bir sınav olmuştur. Giriş bölümü, bireyin tarihteki rolü,

sembolizm ve dil meselesine dair arkasında durmakta güç­ lük çekmeyeceğimiz şekilde ve benzersiz bir kavrayışa sa(•) Fransız Devrim takviminde Ekim-Kasım ayianna denk gelir. Kökeni fr. brumı: olup sis, pus anlamı taşır - c;.n.


hiptir. Bu meseleler, günümüz tarihçiliginin tam kalbindeki taruşmalara o kadar yakındır ki tarihçilerin bu pasajları gör­ mezden gelmesi imkansızdır. Marx'ın açılış sözleri, 1 848-5 1 ve 1 789-99 olaylarının kahramanları arasındaki paralelliklere dair okuyucunun derhal dikkatini çeker. Devrimci liderler, arkadan vuran ve işleri kolaylaştıran mihraklar ve henüz yetişmekle olan dik­ tatör temaları tekrarlanmaktadır. Önemli bir noktaya mim koymak için nükteyi işe koşarak söylersek, birincisinde tra­ jedi olan oyuncuların kostümü ikinci seferde farsa kaçmış­ tır. Marx, bu rollerin tam da tekrar tekrar yinelenmesinin ta­ rihte özgür iradenin olup olmadıgına dair bir soru işareti­ ne neden oldugunu gözlemlemiştir. Ama bu rolleri dagıtan kader degildir. Bireyler tercihlerini yerine getirir ancak ay­ nı zamanda tarihsel koşullarla sınırlanmışlardır. Bu formül­ leştirme Marksizmin detenninistik olmayan dogasının bel­ li başlı ifadesi olmuştur: "Insanlar kendi tarihlerini kendile­ ri yaparlar, ancak kendi isteklerine göre ya da kendi seçtik­ leri koşullar altında yapmazlar; dogrudan karşı karşıya ka­ lınmış, tayin edilmiş ve geçmişten aktarılmış koşullar altın­ da yaparlar. "3 Bir Marksist olmayan H . C.G. Matthew'un Gladstone bi­ yografisinde Marx'ın yukarıdaki sözünü alıntılaması olduk­ ça ögretici çünkü Matthew, bireyler ve içinde bulundukları tarihsel baglam arasındaki biyografiye has gerilimi tam ola­ rak dile getirmiştir. Matthew şöyle devam eder: Marx'ın beylik sözlerinden pek azı William Ewart G lad­ sıone'unkilerden daha klişe, basmakalıp olabilir. Kamu­ daki destansı kariyerinde -1 834'de iktidardayken başla­ yan, 1 894'te sonlanan- ilk sınai toplum olan Britanya'nın

3 92

K. Marx ve F. Engels, Sduttd Worhs'de ( 1991) K. Marx, Louis Bonapartı:'ın On Schi:z Brumairt:'i, s. 93.


altın çagtyla yüz yüze geldi. Serbest ticaret ve emperyaliz­ min gündemi bu sıfatla hareket eden bireylerin denetimi­ nin çok ötesindeki güçler tarafından dikte ediliyordu. Yine de bu gündemin yommlanması ve yerine getirilmesi birey­ lerin kararlan ve eylemleriyle gerçekleştiriliyor; konuşma ve yazılannda açıklanıyordu. Tüm bu yommlama, uygula­ ma ve açıklamalarda Gladstone'un kariyeri merkezi bir yer tutar. Ingiliz yönetici sınıfının ticari ve sınai alanda yeni ka­ deriyle uzlaşması sürecinde Gladstone hayati bir aktördü.4

Bireyin tarihteki rolüyle yüzleştikten sonra Marx, 1 848 devrimcilerinin geçmişin sembolizmi ve dilinde kapana kı­ sılmış göründükleri paradoksunu tartışmaya açtı: Tüm geçmiş kuşakların gelenegi bir kabus gibi yaşayanla­ rın zihnine çöker. Ve tam da kendilerini ve şeyleri dönüş­ tünnekle, daha önce var olmamış bir şeyler yaratmakla ug­ raşır göründüklerinde, özelikle de devrim buhranlarında kaygıyla geçmişin mhlarını vazifeye çagınr, geçmiş mhla­ nn isimlerini, savaş naralannı, kılıkiarını ödünç alır ve ta­ rihin yeni sahnesini sunmak üzere eskiden kalma bu egre­ ti kılık içinde kendilerine mal ettikleri bu dille ortaya çıkar­ lar. lşte Luther, Havari Paul'ün maskesini böyle takındı... ve 1848 devrimi, kimi zaman ı 789'un kimi zaman da ı 7931 795 arasındaki devrimci gelenegin parodisi olmaktan öte­ ye geçmeyi bilemedi. Keza yeni bir dil ögrenen de önce ye­ ni dili kendi anadiline çevirir ve ancak eski olanı amınsarna­ dan ve yeniyi kullanmak için kendi anadilini unutarak, ye�� ni dilin özünü sindirebilir ve kendini rahatça ifade edebilir.5

Bu nokta yine burada günümüz tarih tartışmalannın tam hassas yerine değiniyor. William Sewell ve Gareth Stedman 4

5

H.C.G. Matthew, Gladstorıc 1809-1874 (Oxford, 1 986), s. l.

Marx, On Sekiz Bnımaire, s. 93.

93


jones gibi tari hçiler, dilin sıra..<;ıyla Fransa ve Britanya'daki 1 840'ların devrimcilerine sekte vurduğunu iddia ediyor­ lardı. Dil, semboller, ikonlar ve ritüeller üzerine taze bir il­ gi uyandıran çalışmaları, Marksist etkili sosyal tarihten uza­ ğa düşen linguistik (dilbilimsel) sapmanın köşe taşıdır. Marx'ın 1 848 devrimini tetkik ederken bu ilgi odağını 1 50 yıl önceden sezinlemesi oldukça ironik. Geçmişin sembol­ lerini benimseyen sadece 1848'in devrimcileri değildi, "Ro­ malı kılığında Roma'ya özgü deyimleri ağızlarından düşür­ meden çağının ödevini yerine getiren, modem bur:iuva top­ lumunu zincirlerinden kurtarıp kurma görevini ifa eden" 1 789'un devrimcileri de aynısını yaptı.6 Klasik antikileye ya­ pılan bu paradoksal anışurma kaynağını, burjuva toplumu­ na ulaşmak için gereken kahramanca gayret ve doğuştan kahraman olmayan bu toplum arasındaki çelişkide bulur. "Kendi yalın gerçeğinde burjuva toplumu, Saylar, Counsin­ ler, Royer-Collardlar, Benjamin Constantlar ve Guizotlann kişiliğinde kendi tercümanını ve sözcülerini yaratmıştı; . . . Tamamen servet üretmeye v e barışçıl rekabet mücadelesi­ ne dalınış burjuva toplumu Roma'dan kalan hayaletlerin be­ şiğinin başında bekleyip ona göz kulak olduğuna daha faz­ la akıl erdiremedi. "7 Emekçilerin devrimini ümit eden Marx, bunun geçmi­ şin imgelerinin dayattığı sınırlarm ötesine geçmesi gerekti­ ğini öne sürüyordu. 1 848'de burjuva devrimcilerinin sözle­ ri eylemlerinden daha çok ses getirdi çünkü hareketlerinin esas anlamını gizlemek için geçmiş zamanların retoriğine ih­ tiyaçları vardı. Buna karşın, işçiler kazanmak için pratik ey­ lemlerle devrimlerinin asıl anlamının açıklamasını bir ara­ ya getirmeliydi. Marx'ın 6 7

94

On Sekiz BmmaiJ·e'inin başlangıç satırlan geçmi-

Marx. Oıı Srlıiz Brumairc. s. 93.

Marx, Oıı Sekiz Brumairı:. s. 94.


şin dilinin ve sembolizminin 1848 devrimcilerinin yerine mevzilenmesinin getireceği sıkıntıların ahım çizmekteydi : 1 9 . yüzyılın toplumsal devrimi şiirini geçmişten degil an­

cak gelecekten devşirebilir. Geçmişin hurafelerinden sıyrıl­ madan öylece kendi kendine başlayamaz. Daha önceki dev­ rimierin kendilerini devrimlerinin içeriğine karşı körleştiT­ mek için geçmişin anılanna ihtiyacı vardı. 19. yüzyılın dev­ rimi ise kendi anlamını bulmak için ölülerini görnıneye izin vermeli, geçmişe sünger çekmelidir. O zamanlar söz içeriği aşıyordu; şimdi içerik sözü aşıyor.8

Marx ulaşmak istediği iki hedef için ayrıca çabalıyordu: olayların analizini yapmak ve Louis Banapart'ın tkinci tın­ paratorluk döneminin toplumsal karakteri üzerine derinle­ mesine düşünmek. 'Halk cumhuriyeti' vaat eden Şubat 1848 devrimi emekçiler için yeni bir dünya sunuyor gibi görünü­ yordu. Ama 1 848 Haziranı'nda Paris işçi sınıfı çalışma hak­

kını savunmak için ayaklandığında bu ifade, "Paris proletar­ yasının kanında boğuldu". Ancak bu vefasızlık "dramın iler­ leyen bölümlerinde de tıpkı bir hayalet gibi musaHat oldu", bunu peş peşe gelen ihanetler ve rejimin dayanağının tek­ rarlanan sımrtanması izledi.9 Marx burjuva felaket tellallığı­ nın anarşi korkusunu körüklediğini, tam da bu gerici pratik ve sözlerin Bonaparte tarafından aleyhe döndürüldüğünü, bu ironik geri tepmeyi tespit etti. Burjuvazi, jüri ve toplantı­ lan yasakladığı, muhalifieri sürgün ettiği, Ulusal Muhafızia­ lağveuiği, basını kontrol alunda tuttuğunda, Bonaparte da aynı yöntemleri onlara karşı kullandı. Solu yerinden etmek n

içi n 'mülkiyet, aile, din, düzen' çağrısı yapuklarında Bona­ parte da onlara aynısını yaptı: B

9

Marx, On Sekiz Bıumairı-, s. 95. Marx.

On Srhit Brumcıirr, s.

1 60.


O

(burjuvazi) , toplumdaki en ufak kıpırtıyı devlet eliyle

bastınnışu, onun (burjuvazi) toplumundaki en ufak kıpırtı da (Bonapırte'ın devleti) devlet zoruyla basurıldı. Cüzdanı için kaygılmdığından, kendi siyasetçilerine ve edebiyatçıla­ rına başka'dınnışu; siyasetçilcri ve edebiyatçıları bir kena­ ra atılmakla kalmadı, cüzdanı yağmalandı ve şimdi ağzı tı­ kalı, kalem kırık kaldı.10 Burj uvazi işd k orkusu yüzünden, farkında olmadan Bonaparte'ın lunıpen proleter hareketinin iktidan ele geçir­ mesine izin verciL Marx o vakit Avrupa solunun dilinin ucu­ na kadar gelen bir soru sordu: Nasıl oldu da Paris işçi sını­ fı darbenin başmya ulaşmasına razı oldu? Kısmen, orta sı­ nıf müttefiklerinin, esnafın ve burjuvazinin ihanetine uğ­ ramışlardı; kısmen de baskı çok can yakmış ve sonunda iş­ çi sınıfının ilen gelen kadroları, siperdeki kumandanları Bonaparte'm te,kifleriyle kırıp geçirilmiş ve önceki yenilgi­ lerinden dolayı moralleri bozulmuştu. Bonaparte'm ! Aralık l 85 l'deki darbesini Lartıştıktan son­ ra Marx, Bonaparte rejiminin benzersiz ve yeni yönleri­ ni analiz etmeyı denedi. Bonapartizinin bu detaylı ele alını­ şı istisnai devlet ya:pılarıyla boğuşan Marksistler için özel­ likle de faşist njimleri yorumlamada adamakıllı düşünme­ ye sevk edicidiı. 1 1 Rejimin göze çarpan ilk özelliği sınıf ta­ banından uzak &örünmesidir. Burjuvazi ve proletarya askeri baskıya dayananayıp boyun eğmiş, tükenmiş ve devlet erki­ ni kullanınada ıciz görünmüşlerdir. "Çatışma yatışmış gö­ rünüyordu öylt ki tüm sınıflar aynı şekilde aciz ve sessiz, dipçik önünde iiz çökmüşlerdi . " 12 Devletin yasama organı , Bonaparte'm ta <endisinde cisimleşen mutlak güce sahip yö10 Marx, On Sekiz lhımairc, s. 160.

l l D. Rcnıon. Fasdm: Theory and Practice ( 1 999); D. Beetham, Marxisıs in ıhc Face of Fascism: Vriıings )rom the lnıcr- War Period (Manchester, 1983). 12 Marx, Orı Sdıiz B1ımaire, s. 162.

96


neticinin karşısında yitip gitti. ldari otoritesi, askerler, dev­ letin bürokratik çarkı ve rahipler tarafından desteklendi. Darbenin "elle tutulur ilk sonucu Bonaparte'ın parlamento­ ya karşı, yürütme gücünün yasama gücüne karşı ve salt şid­ detin sözün şiddetine karşı zaferiydi."13 Devlet bağımsız ve toplumsal bir temelden yoksun görünüyordu. Gerçekte ise, Bonaparte lumpen proleter odaklı kendi hareketinden ve küçük toprak sahibi muhafazakar köylüden devlet için bir toplumsal temel devşirebilirdi. Bu toplumsal güçleri ken­ di gerici amaçları dogrultusunda saptırdı. Bazı çevreler ta­ rafından kibirli Marx'ın yoksullara sempatiyle bakmadıgı yollu hatalı eleştirilere yol açan lumpen proletaryaya kar­ şı Marx'ın kızgmlıgı vardı. 1 4 Küçük toprak sahibi köylüle­

ri tanırolarken Marx en meşhur sosyolojik tanımlamalann­ dan birini yapıyordu. Birbirine baglı bir sınıf gibi davranmı­ yor, bir çuvaldan saçılan patatesiere daha çok benziyorlardı: Milyonlarca aile hayat tarzını, çıkarlarını ve kültürünü di­ ğer sınıflarınkinden ayıran ve onları diğer sınıfiarla karşı karşıya getiren ekonomik koşullarda yaşadıkları ölçüde, bir sınıf meydana getirirler. Bu köylüler arasında yalnız yerel bir bağ olduğu takdirde çıkarlarının özdeşliği bir topluluk meydana getirmediği, ulusal bir bağ ve siyasal bir örgüt­ lenme oluşturmadığı ölçüde de bir sınıf teşkil etmezler."15

13 Marx. On Sekiz Brumaire, s. 161.

14 D. LaCapra. Reılıinking lnıellectual History: To.ts, Contexıs, Language (lthaca, NY, 1983). s. 268-90; H. White, Mctahisıory: Tlıe Historical lmagiııatlon iıı Ni­ neteeırth-ceırtury Europc ( Baltimorc . MD, 1 973), s. 320-7; Tropics of Discoursc: Essays in Cultural Criticism (Balıimore, MD, 1985), s. 15 ve 67-8; The Conıcrrt of the Form: Narrative Dlscourse and Histoncal Represerııation ( Bal timore, MD, 1990) s. 46·7 ve 101. Marx'ın suçlaması nı n 1848-51 olaylannda lumpen pro­ letaryanın gerici rolünden kaynaklandıgı gerı;egini gözden kaçırmak hatadır. Marx'ın alternatifi işçi sınıfı mücadelesi için partizanlı�nı koruyarak yoksulu kuçümseyen şekilde romantiklcştirmek olurdu. 15 Marx , On Selıit Brunıaiu , s. lM.

97


Marx'a göre, hem küçük toprak sahibi hem de Sonapar­ te birbirlerinin psikolojik gereksinimlerini karşıladılar: bi­ rincisi ulusal kurtarıcısına diğeri de muhteşem amcasına öy­ künme fırsatına kavuştu. Bonaparte onların sınıf bilincine -evrimci yanlarına- hitap etmiyor, onları sersemleten top­ lumdan yahtan, kapalı, korunmuş hayatiarına sesleniyor­ du. Tabiatlarının en temel yanından, hurafelerinden, önyar­ gılarından ve sürekli geçmişi hatıriayıp dillendirmelerinden faydalanıyordu. tık devrimden sonra yeni olanaklann önü­ nü açan ve köylüleri zenginleştiren küçük toprak mülkiyeti şimdi toprağın yeniden taksimi ve ağır ipotek borçlarıyla so­ nuçlandı. Köylüler kendilerini temsil edemediklerinden bir temsileiye ihtiyaçları vardı ve bu temsilci de Bonaparıe'ın suretinde göründü. Bu edilgen, tarihsel olarak lanetlenmiş toplumsal yapı tkinci lmparatorluğa bağımsızlık yanılsama­ sm ı getirdi . Bonaparte'ın kendine biçligi bu tutarsız görev, hükümeti­ n i n çelişkilerini, kafası kanşık bir halde kimi zaman şu ya da bu sınıfı kazanmak, kimi zaman da aşagılamak için bir o yana bir bu yana koştunnasını ve hepsini önünde tek tip sı­ raya dizmesini açıklıyor. Pratikteki bu kararsızlıgı, emirk­ rinin buyurgan, kati üslubuyla, sadakalle amcasından kop­ ya ettiği üslubuyla son derece komik bir karşıtlık meyda­ na getiriyor. 16

Burjuvazi siyasi iktidarı bir macerapereste terk ederken. bunu ekonomideki saltanatını korumak için yaptı: "Hükü­ met darbesinden sonra Fransız burjuvazisi haykırdı: Yalnız

I O Aralık derneği başkanı

burjuvaziyi kurtarabilir! Yalnız

hırsızlık, mülkiyeti kurtarabilir; yalnız yalan yere yemin di­ 7 ni; yalnız piçlik aileyi; yalnız kargaşa düzeni kurtarabilir! " 1 16 17 98

Marx. Oıı Sekiz 8rıınıcıire, s.

169.

Marx. On Sekiz Bnınıairc, s. 168.


Böylece Marx'ın tarih anlatısı etkileyici bir üslupla, siluet bi­ yografi, uzun vadeli ulusal kalkınma, dil ve sembolizm tar­ tışması, olay örgüsü ve tkinci imparatorluk döneminin kar­ maşık sınıf analizi gibi devrim sürecinin alışılmışın dışında unsurlarını bir araya getirmişrir.

Engels ve Almanya 'da Köylü Savaş1

1848-9 Alman Devrimi'nin başarısızhgı Engels'i Almanya'da Köylü Savaşı adlı incelemesini Neue Rlıeiııische Zeiturıg için kaleme almaya sevk etti. l848'in ilk zamanlarında devrim­ ci bir dalga Rusya ve I ber yanmadası hariç tüm kıtayı ka­ sıp kavuruyordu. Ne var ki altı ay içinde gerileme başla­ dı ve birbiri ardına devrimci kurumlar (Frankfurt Mecli­ si gibi) başarısızlığa ugradı. l 525'teki Büyük Köylü Sava­ şı, Avrupa'nın bozguna ugramış devrimcilerinin karşılaştı­

gı durumun kavranması için uygun i puçları sunmaktaydı. Yazar, Almanya'nın birleşmesi sırasında Almanya'daki uzun vadeli kapitalist gelişimin anlaşılmasında bu olayların öne­ , minin altını çizmek için bir de önsöz ekledi. Keza, 1 5 25'in göz alan ve esin dolu kıvılcımı, l850'de devrimciler arasın­ daki moral bozukluguyla tezat oluşturuyordu: "lki yıllık bir mücadeleden sonra nerdeyse her yerde baş gösteren mevcut gevşeme haline karşı Alman halkına silkinmelen için Köy­ lü Savaşının hantal ama kuvvetli ve inatçı figürlerini bir kez daha takdim etmenin zamanı geldi."18 Derken 19. yüzyıl ortalannda Alman burjuvazisi devri­ mi telikleyecek olayların gerektirdiği kararlılıkla hareket et­ meyi başaramadı. Sözüm ona bu kadar zayıf devrimci tarihi olan bir ülkede, şehirli yoksulların ve köylülerin 1 525'teki 1 8 F. Engels, Almanya'da Kllylü SavaŞı (Moskova, 1977), s. 27. lik olarak 1 850'dc Ncuc Rheinische Zeiıuııg'da dizi olarak yayınlandı ve yeni hir önsözle 1870 ve 1875'de }'eniden basıldı. lngilizcede ilk olarak l926'da yayınlandı. 99


radikal fikirleriyle eylemleri zengin bir devrimci mazi oluş­ tumyordu. Diğerlerinin vardığı kötümser sonuçlarla kuşa­ tılmış bir halde, E ngels, l849'daki başansızlığm Alman bur­ juvazisinin ödün veren karakterinde yattığını ve Alman işçi sınıfına özgü bir zayıflıktan kaynaklanmadığını açıklıyordu. Engels ayrıca Alman köylüsünün Alınan işçi sınıfının ken­ dini verebileceği tarihi birtakım dertleri olduğunu üstü ka­ palı söylüyordu, böylece güçlü bir müttefiki kendi tarafına çekmiş olacaktı. Marksisı olmayan tarihçiler bile Engels'in çalışmasından "devrim üzerine modem tartışmanın başlangıç noktası" ola­ rak bahsederler.19 Köylü Savaşı'nı araştıran bir diğer tarih­ çi janos Bak ise Engels'in çalışmasını "sosyal bilim pren­ siplerinin belirli bir olaya uygulanmasının klasik bir örneği ve hatta bizatihi diyalektik ve tarihsel materyalizmin gelişi­ ıninin önemli bir kanıtı" olarak betiınler.20 Engels, Marx'ın ve kendisinin nadiren salt tarihi yapıtlar yazdığının farkın­ daydı.

Louis Bo1ıaparte'ııı On Sehiz Bnımaire'i ve Fransa'da Sınıf Savaşları yapıtlarında, bir tarih okuması elde etmek için tarihsel materyalizm uygıılahdığına işaret etmiştir.21

Alnıanya'da Köylü Savaşı yapıtı Engels'in, genel kanıya gö­ re birbiriyle bağdaşmaz bir terkip olan bilim ve tarafgirli­ ğin tarihsel materyalizm tarafından aynı potada eritildiği gö­ rüşünü yansıtır. Engels'in, Köylü Savaşı'nın solcu tarihçisi Zimmerman'a olan tutumu tarih yazımına ilişkin Marksist yaklaşımın bu özelliğini gösterir niteliktedir. Marx'ın yol19 P. Blicke, Tht Rtvolution of 1 525: Thı: Gmııan Peasarıı" Warfrom a Ntw Perspcc­

tivt (Ba!Limorc. MD.

1981), s. xii çevirenin öns6zunde

(T. Brady ve H. Midd­

fort).

The German Ptasarıı War oj 1525 (1976), s. 89 . Bujournal of Pea­ sanı Sıudics'in Engels'in yapılının 1 25. \'C savaşın 450. yıldönümünü anmak ıçin

20 j. Bak (editör),

çıkardı�ı özel bir sayıdır. Birtakım ıaru.şmacılarla Engels'in eserinin ıanı.şması bu eserin önemli bir bölümünü oluşmrur. Ayrıca bkz. E. Wolf. "Peasant War in Germany: Engels as social historian", Scicııce and Socicıy, s ı (1) ( 1987).

21 Engels, The Peasanı 1 00

War, s. 8.


daşı. Zimmennan'ı ampirik katiligi ve konusuna gösterdigi devrimci ilgisi nedeniyle övmüştür: Zimmerman'ın takdimi her ne kadar bazı baglamılardan yoksunsa da, politik-dini çekişmeleri zamanın sınıf çaliş­ masının bir ıezahürü olarak göstermeyi beceremiyorsa da, bu sınıf çatışmalannda sadece zalim ile mazlumu, kötüyle iyiyi ve kötü nün nihai zaferini görüyorsa da, bu çatışmanın ortaya çıkmasını ve sonuçlarını belirleyen sosyal koşulları açıklaması fazlasıyla noksan olsa da, bu, kitabın meydana geldigi dönemin kabahatidir. Tam tersine kendi zamanına göre, bir hayli gerçekçi yazılmış ve tarihe dair Alman idea­ lisı yapıtlar arasında takdire layık bir istisnadır.22

Engels'in kendisinin de kabul euigi üzere

Köylü Savaşı

adlı yapıtının Zimmennan'ınkinden farkı, yeni bir ampirik araştırma içermesi degil, kuramsal çerçevesi ve metodoloji­ sidir. Engels, millenarian* (binyılcı) düşüncelerle sınıf çatış­ ması arasındaki 'içsel baglantıları' göstermeye ve 1 6. yüzyı­ lın ük dönemine dair sosyal koşulları tam olarak tarif etme­

ye çabaladı. Köylü Savaşı henüz kuruluş safhasında olan iş­ çi hareketi için bir ders oldu. Engels'e göre, egitimlerine ta­ rihsel materyalizm şekil vermeliydi, bu nedenle ne bir ha­ ınaset güneesi ne de bir kıssadan hisse yazdı. Salt maddi ha­ yatı n incelenmesi bile bilimsel tarihi bir kavrayış kazandıra­ bilirdi. Engels bundan dolayı uzun erimli sosyo-ekonomik kalkınma ile farklı sınıflar, bunların durumları ve çatışma­ Iarıyla ilgi lendi. Troçki'nin Rus

Devrimi'nin Tarih i yapıtında Rusya'nın

"eşitsiz ve bileşik" gelişimine ilişkin bölümdekine benzer şekilde Engels de kitabının ilk bölümünde Almanya'nın kal-

Engels. Köylü Savaşı, s. 7-8. (�) Binyılcı: Bin yıllık banş ve refah döneminin hüküm sürecegine inanan kimse

22

ve bunu savunan fikirler için kullanılır - ç.n.


kınmada kat ettiği uzun yolu ustalıkla özetlemiştir. 1 4 ve 1 5 . yüzyıllarda sanayi, yıldızı yeni parlayan ve geniş bir pa­ zar sunan şehir lancaları sayesinde gelişti. Augsburg ve Nu­ remburg, iyi kalite kumaş ve kuyumculukla lüks üretimin merkezi haline geldi. Ticaret de eşzamanlı olarak Hansa Bir­ liği (Hamburg, Lübeck ve Bremen'in başını çektiği kuzey ti­ caret kentlerinin federasyonu) suretinde gelişti. Bu kentler, Hollanda ve İngiliz rekabeti yüzünden Ballik ve Kuzey De­ nizi pazarlarını kaybetmelerine kadar olan dönemde iyice büyüyüp gelişti. Buna karşın , Almanya'nın güneydeki tica­ ri merkezleri çoğunlukla İtalya ve Doğu Akdeniz ülkeleriy­ le ticaret yaptı. Bu sınai ve ticari ilerleme, şehirlerin çevre­ sinde tarım ve hammadde (madencilik ve kök boya) üreti­ mine teşvik etti. Ancak büyüyen bu ticari ve sanayi merkez­ lerinin doğusunda ve batısında kalan küçük şehirler baypas edildi ve taşra miskinliğine gömüldü. Ticaret, i ngiltere ve Fransa'da siyasi ve iktisadi merkezileşmeyi beraberinde ge­ tirse de, gelişmenin yöresel doğası Almanya içindeki mer­ kezkaç kuvvetlerini artırdı. Hollanda, Fransa ve Ingil tere ile karşılaştırıldığında taşrablık ve ekonomik durgunluk Alman tarihinde ve burjuvazisinin gelişiminde iz bıraku. Burjuva devrimi

Almanya'cia Köylü Savaşı'nda başlıca

ku­

ramsal konudur. Engels'e göre, Köylü Savaşı Almanya'nın birleşmesine i lişkin büyük paradaksun altını çizmiştir. Fransa'da -monarşinin yıkıldığı ve eski hakim sınıfın po­ litik gücünden yoksun bırakıldığı- büyük toplumsal dev­ rim devleti birleştirip modernleştirirken, Almanya'da şaşır­ tıcı şekilde Prusya m onarşisinin gerici güçleri ve j unker­ . ler* tarafından bu görev icra edilmiştir. l 525 in Köylü Sava­ şı, Sismark'ın Almanya'yı birleştirmesi sırasında ( 1 866-7 1 ) J un kerler v e büyük burj uvazi arası ndaki tarihi pazarlığa­ ki bu pazarlıkta burjuvazi ürkekçe Gayzer'e ve aristokra t (•) Prusyalı toprak sahibi aristokrat sınıfın liyeleri için kullanılır - ç.n.


!ara boyun eğmişti- ışık tutmuştur. Alınan burj uvazisi, Al­ man tarihinin önemli dönüm noktalarında kendinden aşa­ gıda yer alan toplumsal güçlere düşmanca bir tavır takınır­ ken . kendinden yukarıdakilere bel bağlamışur. Bu Ortaça­ ğın sonlarına değin geri götürülebilecek, bir sınıf olarak olu­ şu mıınun bodur bırakılmış, taşrab doğasından kaynaklan­ maktadır. Avrupa'daki burjuva devrimlerinin tamamı feodalizmin uzun dönemdeki genel krizinden kaynaklandı ve benzer toplumsal güçleri (her ne kadar farklı olgunluk devrelerinde ve biçimlerde olsa da) içerdi. Eski rejimdeki karşı-devrimci kötuleme ve toparlanmalara karşın, kapitalist üretimin top­ luca güçlerinin eylemleri, bu başkaldırıların etkilerinin gide­ rek arttığı ve birbirine bağlı olduğu anlamına geliyordu. Her nevi uluslararası veya iç savaş, muhalif dini hareket ve baş­ kaldırı, burjuvaların Avrupa'yı dönO.ştürmesinde rol oyna­ dı ve bunların hepsi de burjuva devriminin bir parçası ola­ rak sayılmalıdır:

1 6. yüzyılın sözde din savaşları bile olumlu anlamda mad­

di sınıf kaygısı içeriyordu; bu savaşlar aynı zamanda sınıf savaşlanydı da, tıpkı daha sonra Ingiltere ve Fransa'daki iç ca ı ışmalarda oldugu gibi. Her ne kadar o zamanın sınıf mü­ cadelesinin üstü, dini parolalarla örtülmüşse de, muhtelif sınınann kaygıları, ihtiyaçlan ve talepleri dini bir perde ar­ dına saklanıyorsa da bu hiçbir şeyi değiştinnez ve zamanın koşullannca ac;ıklanabilir.23 Bu olayların çapraşık sonuçları burjuva devriminin kar­ ınaşıklığına b iraz daha katkıda bulundu. Alman Köylü Savaşı'nın sonucu ise bunun tam aksiydi. Manastıdar ya­

ıup kül oldu, toprakları alındı ve rahiplerin burnu sürtül­ dü; köylüler kesin biçimde, birçoğu perişanlık içinde yenilB Engels, Koy lu Sımışı, s. 4 1 .


di ve doğuda kimileri köleliğe sevk edildi; şehirlerin diren­ ci kırıldı ve bağımsızlığı alındı. Taşradaki kraliyet merke­ zileşmesi neticesinde Alman prensleri tek bariz galipti. 30 Yıl Savaşlan'nın da ( 16 18-48) paradoksal sonuçları olmuş­ tur. Ekonomik açıdan ilerlemiş Hollanda Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını pekiştirirken, orta Avrupa'nın bazı bölümle­ rinde gelişme)'i engelledi buna ek olarak Elbe'nin doğusun­ da köleliğin geri getirilmesini hızlandırdı. Sırası gelmişken, Engels'i Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin Doğu Alman tarihçilerinin şematik anlatılarıyla karşılaştırdığımızda -ki onlara göre Köylü Savaşı 'sosyalist cennet'le son bulacak çe­ lin bir süreci başlatmıştı- Engels'in ince zekası tespit edil­ meye değer nileliktedir.24 Engels, Köylü Savaşı zamanında sosyal yapının karmaşık­ lığını da tarif etti. Sosyal düzeni (soyluluk, rahip sınıfı, şe­ hir halkı, köylü sınıfı) inceledi. Bunların toplumsal konum­ larını, içindeki bölünmeleri de açığa çıkaracak şekilde sıra­ sıyla irdeledi. Soylular içinde prensler savaş, vergiler ve ha­ raç yoluyla giderek artan şekilde nüfuzlu hale gelmişlerdi. Orta düzey soyluları, zorla askere alarak kuvvetten düşür­ düler. Bunun karşılığında şövalye ve baronlar da köylü sı­ nıfının sırtına daha fazla yüklenerek yaşam biçimlerini sür­ dürmeyi denediler. Soyluların bazı kesimlerinin prenslerle mücadeleye giriştiği von Hutten ve von Sickingen'in Schwa­ ben Birliği ayaklanması ( 1524) soyluların azalan varlıkları­ na askeri bir anlam kazandırdı. Benzer şekilde ruhhan sınıfı da lüks içinde yaşayan aristokrat piskoposlar, başpiskopos­ lar, başrahipler ve Kilise'nin zenginliğinin dışında kalan pleb (avam) köylü ve kentli vaizler arasında toplumsal olarak bö­ lünmüştü. Avam papazlar arasında Köylü Savaşı en radikal liderini, Thomas Münzer'i buldu. Şehirlerde en zengin taba24 A. Dorpalcn, German Hisıory in Marxisı Pcrspccıive: The Eası German Approadı ( 1985).


ka. soylu statüye sahip kentli eliti meydana getirdiginde, da­ ha az zenginlerden orta sınıf kasaba sakinlerine kadar olan tabaka daha ılımlı bir karşıtlık sergilerken , en yoksullar da­ ha radikal bir karşıtlık sergiledi. Köylü Savaşından etkile­ nen yerlerde, bu çatlaklar toplumsal düzendeki sözde uyu­ mu bozdu. Engels, l9. yüzyıl Almanyası'nın toplumsal sınıf­ larının daha karmaşık ve daha az kaynaşmış olduğunu tespit etse de, yine de Köylü Savaşı'nı sınıf mücadelesi olarak gör­ dü. Zimmerman'ın aksine, Engels köylülügü romantikleştir­ meden, durumlarının bilimsel bir analizini yapmaya çalıştı: Korkunç yükün ağırlığı altında dişlerini gıcırdatsalar da köylüler için başkaldınya geçmek zordu. Çok geniş bir ala­ na dağılmışlardı ve bu onların ittifakını son derece güçleşti­ riyordu . Eski alışkanlıklan olan boyun eğme kuşaktan ku� şağa aktanlmıştı. Pek çok bölgede silah kullanmadaki tec­ rübesizlikleri ve efendilerinin şahsına bağlı olarak de�şen raddelerde sömürülmeleri, bunların tamamı köylünün us� 25 lu dumıası için birlik oldu.

Köylü Savaşı tarihsel olayların en karmaşıgı olan devrim dinamiklerini hikayeleyen bir tarih aniatısını meydana ge� tirdi. Engels toplumsal güçlerin karşılıklı ilişki parçalarını bir araya getirdi, dinsel sapmalann toplumsal içeriginin izi� ni sürdü; ideoloji ve savaş arasındaki evrim geçiren ilişki� nin ana hatlarını çizdi, isyancıların ve askeri başanlarının toplumsal temellerini betimledi. Reforrnasyonla birlikte, Al� ınan toplumu kendi içine döndü ve köylü isyanı sırasında üç kamp belirdi: Kilisenin zengin tabakasının başını çektigi Ka­ tolik gerici kamp, kendi kendine yeten orta sınıfların ılımlı rcformist Luteryen kampı ve kentli yoksullar ile köylülerin alt sınıf devrimci kampı. Engels sadece dini bir ihtilaf gören tarihçileri şiddet le eleştirrnişti: 2 5 Engels. Koyltı Sa\•aşı,

s.

'39-40. 105


En son yaşananlara rağmen Alman ideolojisi hala Ortaçağı sonlandıran çaLışmalarda şiddetli ıeolojik ağız dalaşından başka bir şey görmüyor. O devrin insanları, diyelim buralı tarihçiler ve bilgeler sadece ilahi meselelerle ilgili fikir birli­ gine varmış olsalardı, dünyevi meseleler hakkında allşmak için hiçbir neden kalmayacaktı. Bu ideologlar, bir dönemin kendisine dair ya da bizzat o devrin ideologlarının o döne­ me dair yarattığı tüm yanılsamaları sorgulamadan kabulle­ 26 necek kadar safdillerdi.

Ortaçağa özgü dinsel sapmalann tarihini resmeden Engels onların toplumsal içeriğini de gösterdi. Entelektüel egemen­ liğin Kilisede olduğu bir dünyada köylülerin ve alt sınıfla­ rın taleplerinin dini deyimlerle ifade edilmesi şaşırtıcı değil­ di. Münzer vakasında bu , İncil'in otoritesini reddeden ve bu­ nun yerine asıl aklın gerçek vahiy olduğunu ileri süren bin­ yılcı komünizm şeklindeydi . Din yoluyla isyanın radikal li­ derleri mücadelelerine sağlam bir ideoloji ve liderlik sunu­ yorlardı. Ancak bu köylülerin karşıtlanyla yürüttükleri alda­ tıcı pazarlıklar sırasında tekrar tekrar kandınlıp ihanete uğ­ radıklarında çoğu kez yokluğunu çektikleri bir şeydi. Hayranhk uyandıran anlatım becerisiyle Engels savaşın ve devrimci sürecin farklı unsurlarını, askeri kuvvetin denge­ siyle ordunun sahip olduğu kaynakların etkileşimini, gittikçe keskinleşen ideolojileri, radikalleşen zaferden çaresiz yenilgi­ ye giden döngüyü bir ağ gibi ördü. Değişen bu koşullar mev­ cut dini düzenin eleştirmeninden azılı karşı-devrimeiye dönü­ şen Luther'deki bu metamorfozu açıklamaktaydı. Toplumsal güçlerin değişken dengesine karşın Engels, köylülerin dava­ sının yön değiştiren yazgısını, birbirini hızla izleyen zaferierin durdurulmasından ve soylularla prensler arasında yenilenen ittifak tarafından eninde sonunda hastı nlmasından anlamıştı. 26 Engels, Koylıi Sa\'aşı. s. 4 1 . 1 06


Engels son bölümlerde tekrar bu çatışmanın uzun dönem­ li etkilerine döndü. Savaşın bitişi köylülüğün acımasızca ezi­ lişinin işaretini veriyordu. Pek çok köylü perişan oldu ve da­ ha da sefil bir konuma mecbur edildi. Din adamları da Kilise topraklarına el konması ve manastırların yakılmasıyla müş­ kül durumda kaldı. Yıkıntılar içinde ayakta kalan şatoların­ dan soyluların acizliği görülüyordu, son olarak da orı.a sınıfın direnci kınldı. Geçmişin izlerini taşıyan savaş alanını teftişe çıktığımızda, gücü kendi kalelerine toplayan ve Avnıpa'nın başka yerlerinde olduğu gibi kraliyel merkezileşmesinin mo­ dernleştirici etkisinin aksine Alman topraklarının ayrılığını destekleyen prensierin esas galipler olduğu anlaşılır.

Kapital,

1 . cilt

Karl Marx henüz olgunlaşmamış kapitalist sistemin muaz­ zam bir analizi olan

Kapital: Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri­

si adlı yapıtıyla ünlenmiştir. lik cilt, en sonunda 1 867 yılın­ da neredeyse bu projeye giriştiğinden 20 küsur yıl sonra ya­ yımlandı. Anlaşılmaz, soyut ve sıkıcı olduğuna dair hiç de hak etmediği bir şöhreti vardır. Üç dönem Başbakanlık yap­ mış lşçi Partili Harold Wilson kitabın ilk birkaç sayfasından öteye geçemediğiyle böbürlenınişti . Ancak daha yakından bakınca eserin epey önemli bir bölümünün esasen kapitaliz­ min doğuşuna dair tarihsel anlatılardan ibaret olduğu keş­ fedilecektir. Bu yapıta harcadığı emeğin Marx'ın hayatının merkezinde olması ve konunun önemi göz önüne alındığın­ da

Kapital'e önem

vermemek hata olacaktır. Bir tarih yapıtı

olarak değilse bile, kuşkusuz epeyce tarihi içeriğe sahip bir yapıt olarak görülmelidir. Bu Marksist tarihçilerio gözünden kaçmamı�tır. Kimileri Britanya'daki kapitalist gelişme süre­ cini anlayabilmek için

Kapital'in

birinci cildine geri döndü.

Maurice Dobb'un çığır açan Studies in the Development of Ca107


pitalism ( 1 946) adlı yapıtı, vulgar* Marksizmin savundu­ ğu kapitalizmin kökenine yaptığı itirazcia Kapita1'e çok şey borçludur. John Saville ve E . P . Thompson yapıtın yabana atılan tarihsel zenginliğini yücelttiler. David McLellan birin­ ci cildin tarihi kısımlarını "kapitalizmin doğuşunu, Mark­ sist yaklaşım ve yöntemdeki herhangi bir yapıttan çok da­ ha iyi tanımlayan mükemmel bir tarihsel anlatı" olarak nite­ lendiriyorduY Tasanıncı ve Ingiliz devrimci sosyalist Willi­ am Morris de aslında ( 1 834-96) Marx'ın hakkından geldiği­ ni söylese de "Kapital'in tarihsel bölümlerinin tadını adama­ kıllı çıkardığım halde itiraf etmeliyim ki bu muazzam eserin katıksız iktisadi bölümlerini okumaktan bulanan beynimin ıstırabını çektim" demiştir. 28

Kapital'in ilk cildinde Marx, bazı ayrıntılarıyla Ingiltere'de kapitalist tanının kendini tesis ettiği süreci anlattı. Burada kölelik 1 4 . yüzyılın son döneminde ortadan kalkmıştı. Za­ manla, küçük toprak sahibi bazı köylüler işleyecekleri top­ raklan sahibinden kiralayan çiftçilere dönüŞerek daha zen­ gin hale geldiler, diğerleri de özel bir sınıfı, ilkin kalabalık olmayan gündelikçi tarım işçileri sınıfını oluşturdular. 7. ve 8. Henry'in hükümdarlığında büyük toprak sahibi ingilizler hizmetiilerini işten çıkardı ve kiracıları da çiftlik sakinlerini bu topraklardan sürdü. Hamilik, serflik ve hizmet etmenin eski biçimleri yitip gittiğinden, çok sayıda yoksul topraksız , mülksüz kaldı ve ellerinden sadece dilencilik, serserilik ya da karın tokluğuna ağır işçilik yapmak geliyordu. 28. Bölüm 'Mülksüzlcştirilenlere Karşı Kanlı Yasalar'da Marx, Ingiliz devletinin toprak sahibi olmayanları ücretli işe mecbur etme yöntemlerini ayrıntılada anlattı. 8. Henry'den (*) Kaba. 27 D. Mclellan. Karl Marx: His Lifr and Thouglıt, (Sı. Albans, 1976), s. 347.

28 G.D. H. Cole (editör), William Monis: Sclı:cırd Writiııgs'de ( 1 946), W. Morris, "How 1 becanıc a socialisı" s. 565. 10


An ne'e kadar yasa otoriteye hapse atma, kırbaçlama, dağla­ ma, esir etme ve hatta "bunlara dayanan serserileri" infaz et­ me yetkisi tanıyordu.29 Alışageldikleri yaşam tarzından birdenbire kopanılan bu insanlar, yeni durumlarının gerektirdiği disipline aynı hız­ la kendilerini uyduramazlardı. Bunlar, bazen eğilimlerine uyarak, ama çoğu zaman da koşulların baskısıyla, lOptan dilenci, hırsız, serseri haline geldiler. Bundan dolayı, 15. yüzyılın sonuyla 16. yüzyıl boyunca Balı Avrupa'nın h e r yanında serseriliğe karşı kanlı yasalar çıkartıldı. Bugünün işçi sınıfının ataları, zorla serseri ve yoksul hale getirildik­ leri için cezalandırılmış oluyorlardı. Yasa onları, 'gönüllü' suçlular olarak ele almış ve anık mevcut olmayan eski ko­ şullar ahındaymış gibi çalışmaya devam etmelerini, onların 30 iyi niyetine bağlı bir şey olarak kabul etmişti.

Reformasyon bu kırsal dönüşümü manastır toprakları­ na el koyulması ve kırsal gelenekçiliğin kale duvarının yı­ kılması sürecinde manastırların tasfiyesiyle hızlandırmı��tı. lngiltere'nin Avrupa ekonomisine dahil olması da bunda rol oynadı . Flaman tekstil sanayi için büyük miklarda saf yün üretiliyordu ve bu da giderek çoğalan koyun sürülerine sa­ hip toprak sahiplerine köylüleri tahliye etme ve umumi ara­ zileri kapatmak için bir saik oldu. Bu sürüler kırsaldaki sos­ yal ilişkileri bozdu ve değiştirdi. Ingiliz ekonomisinin geli­ şimine kanıt olarak, İngilizler, 16. yüzyılda salt hammad­ de üreticiliğinden ziyade yünlü dokuma üreticisi haline gel­ di. Marx, Ingiliz lç Savaşı döneminde kırsal nüfusun çoğun­ luğunun varlıklarını hala sürdüren yeomenler* (bağımsız 29 K Marx, Kapital, 3 cilt: l ( 1954), s. 686-93 (aksi belirtilmedi&i takdirde bu ba­ sım kullanılınışıır).

30 Marx, Kaplıal, s. 686. (*) Yeomen: Küçük çiftçi - ç.n. 1 09


köylüler) olduklarını gözlemledi. Yüzyıl sonra küçük çiftçi­ ler, aynen köylülerin umumi arazilerinin akıbeti gibi, nere­ deyse ortadan kayboldular. Aradan geçen yıllarda bu arazi ve mülkierin kapatılıp insanların uzaklaştırılması hızla yay­ gınlaştı. Çiftlik sakinlerinin topraklardan sürüldüğü bu tah­ liyelerin en çarpıcı ve sistematik olanı 2. james taraftarları­ nın 1 745' teki yenilgisinden sonra Highland lskoç klanları­ na karşı gerçekleştirildi. Marx kapitalizmin Britanya kırsalı­ nı ele geçirdiği tüm bu süreci şöyle özetledi: Kilise mallarının yağmalanması, devlet mülkünün hiley­ le devredilmesi, kamu arazilerinin peşkeşi, feodal ve klan mülkünün gasp edilmesi ve pervasız tedhiş koşullan al­ tında modern anlamda özel mülkiyete dönüştürülmesi, il­ kel birikimin pek çok yönteminden sadece birkaçıdır. Ka­ pitalist tarım için tarlalan ele geçirdiler, toprağı sermaye­ nin ayrılmaz bir parçası haline getirdiler ve böylece sana­ yi için gereken şeyi yani 'özgür' ve kanunsuz* pro letarya ­ yı yarattılar. 31

Marx'ın

Kapital'i, Marksist

tarihi Marx'ın yaklaşımını, yön­

temini ve ilmini gerçekleştirmesiyle zenginleştirdi. Yönte­ minin can alıcı noktası soyutla (teori) somutu (ampirik ka­ nıt ve araşurma) birleştiriyordu. Ampiristlerin yaptığı gi­ bi sadece teoriye uysun diye kanıt seçilmiyordu. Bunun yeri­ ne teori ve karinenin kesintisiz diyalogu gitgide daha ustalık­ lı ve rafine bir kapitalizm analizini beraberinde getirdi. British Museum'da doymak bilmeden okuyarak geçirdiği yılların so­ nucu olan bu yapiLm içerdiği ampirik dayanakların yani doğ­ rudan kanıtların kapsamı , büsbütün sarsıcıydı . Kabinenin res­ mi raporları, eski ve modem tarih eserleri, önemli ya da pek (*) Outlawed: (Yasadışı. kanunsuz): Ingiltere'de bir zamanlar belirli suçlan işleme· leri nedeniyle kanunun korumasından çıkarıılan kimseler için kullanılır - ç.n.

31 Marx, Kapital, s. 685. 110


canınmayan ekonomi politikçiler bu analize şekil verdi. Aynn­ uya. ciddi ampirik araştırmaya, teori ve kanıtın müşterek ba­ gımlılığı inancına gösterdiği özen, Marx'ın bilginin nasıl üre­

Kapital'in ya­ Kapital'de Marx,

tildiğine ilişkin anlayışını göstermektedir yani zılışı Marx'ın epistemolojisini açığa çıkarır.

teorinin bilgiyi doğurduğu spekülatif yaklaşımdan da, bilgi­ nin karinenin nesnel birikiminden doğduğu arnpirisı yakla­ şımdan da kaçınmak için çok uğraşu. Marx teori ve kavram­ lannı karineyle sürdürdüğü kuşkucu bir diyalogla test etti ve anlaştırdı. Bu bakımdan, kuşkuculuk ile aklın ve bilimin, bil­ gi ve hakikare giden evrensel yolu sunduğunu savunan Ay­ dınlanma görüşünü takip etti. Şimdinin postmodernisıleri ve bazı feministler, beyaz, erkek Batı kapitalizminin hükmettiği dünyada bu bilimseVgerçekçi epistemolojinin evrenselliğini kodamanın partizan silahı olmakla itharn ederek reddettiler. Marx'ın

Kapila / inin '

bunun tam aksini gösterdiği akla yakın

bir şekilde tartışılabilir. Aklın Aydınlanmacı epistemolojisi ta­ hakküm ün kurbanianna karşı da onlar için de eşit biçimde kullanılabilir. Doğrusu Marx da kendi devrinde benzer episte­ molojik eleştiriler yöneitenleri Aydınlanma öncesi mistisizmi­ ne, idealizmine geri dönenler olarak görmüştü. Marx'ın bilimsel ilkelere olan bağlılığına dikkat çekmek başka, nesnellik narnma bilimsel tarafsızlık pozunu takındı­ ğını söylemek çok başka bir şeydir. Yönteminin ayrılmaz bir parçası araştırma ve ateşli bir partizanlığı birleştirmesiydi. Hakim sınıf mensuplarının zalimliği, yakıcı bir şekilde açı­ ğa vuruluyordu. Glasgow'da işe koşulacak emekçiler bulu­ nabilsin ve zenginlerin geyik avlayıp, koyun yetiştirebilece­

ği emre arnade bir kırsal

olabilsin diye

3.000 Highland aile­

sinin silah tehdidiyle topraklardan sürülmesi, köylerinin ya­ kılıp talan edilmesi de dahil Sutherland Düşesinin işlediği tüm suçlar ayrıntılarıyla sayılıp dökülüyordu. Düşesc duy­ duğu sır olmayan nefretle, "Fazlasıyla deha bahşedilmele111


ri yüzünden ayıplanamayacak olan" ingiliz hakim sınıfının kaymak tabakası Eritanyalı milletvekillerini küçük görmesi birbirini tutuyordu.32 Onun ilmi ne sanatın reddini ne de tamamıyla tarihin an­ latı niteliğinin değerlendirmesini içeriyordu. Bu metinden yola çıkarak bir yargıya vardığımızda Marx'ın tarih yazı­ rnma hem bir bilim hem de bir edebi sanat olarak yaklaştı­ ğı açıktır. Marx'ın metaforik hayal gücü gotik kurgu ve kla­ sik mitolojiden figürlerle dolu şenlikli bir dünyaydı. lşgü­ nünün uzatılmasıyla birlikte kapitalizm "kör, dizginlene­ mez hırsı ve anı-emeğe kurt gibi aç olmasının" esiri olmuş­ tu.33 Başka bir yerde kapitalizmi , emekçiyi kanının son dam­ lası için ağına düşürmek isteyen açgözlü bir Drakula figürü olarak betimlemişti: "Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek sömürürse, o kadar çok yaşar." Ve daha doğarken "serma­ ye tepeden umağa her gözeneğinden kan ve pislik damlaya­ rak gelir. "34 Başka bir yerde sermaye, tekerleklerinin altına alıp kurbanlarını ezen, yuvartanan mistik yapı juggemaut* idi. Yukarda söz edilen metaforlara ve iğneleyici nüktelere ek olarak Marx bilinçli bir şekilde önemli noktaları vurgula­ mak için çeşitli edebi teknikler -eğretileme, oksimoron, le­ itmotif, epigram, aliterasyon- kullanmıştır. Servetlerini köle ticaretine borçlu Liverpool'un zenginleri "saygıdeğer ikiyüz­ lülüğü" sergilediler. A.şağıdaki alımıda Marx dünyaya mede­ niyet getirdiği söylenen sisteme hücum ederken bu teknik­ lerden birkaçını kullanmıştır: 32 K. Marx, Kapital, 1 (Harmondswonh. 1976),

33 Marx, Kapital. s. 252.

s.

606-7.

34 Marx, Kapital, s. 7 1 2. (*) Sözcük Sanskritçc jagannatha'dan (anlamı : kılinatın efendisi) ıüremiştir. Ja­ gannatha Hındu Tanrısı Krishna'nın pek çok isminden biridir. jagannatha ta­ pınagında duzenlenen festivalde devasa ıapınak arabalarının kontrolden çıkı p festivale gelen inananlan ezmesinden dolayı Briıanyalılann ezici, kontrol edi· lemez gı)çlere gönderme yapmak için uydurdugu bir sözcük - ç.n. 112


Amerika'da altın ve gümüşün keşfi, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madeniere gömülmesi, Do­ ğu Hint Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya baş­ lanması, Afrika'nın kara-deri ticaretinin av sahası haline ge­ tirilmesi, kapitalist üretim çağının al şafağını bildiriyordu. Bu gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı. Bu­ nu, dünya sahnesinde, Avrupalı ulusların ticaret savaşı iz­ ledi. Bu savaş, Hollanda'nın Ispanya'ya karşı başkaldırına­ sıyla başlar, lngiltere'de jakobenlere karşı savaşta muazzam boyutlara ulaşır ve Çin'e karşı afyon savaşları ile hala sü­ 35 rer gider, vs.

Engels ve Tarihsel Materya/izm Üzerine Mektuplar

Yaşamının sonuna doğru Avrupa'da sosyalist hareketin ge­ liştigi sırada Engels, Marx'ın (ve kendisinin) tarih görüşü­ nü yeniden ortaya koyup açıklık getirmek ihtiyacı hissetti. Sosyal ist meslektaşlarına neden sonuç ilişkisi, bireyin ro­ lü, tarihte ekonominin rolü gibi konular hakkında Marksist tarih kuramının ana hatlarını çıkaran bir dizi mektup yaz­ dı. Bu mektuplar bir araya getirildiğinde Marksizmin tarih­

sel metoduna dair en zengin kavrama imkanlarından bazı­ larını sunmuştur. Engels, tıpkı ondan önce Marx'ın yaptıgı gibi, yanlış arkadaşlık tehlikesine dikkat çekmişti. Sözümo­ na tarihsel materyalizmi rehberleri kılarak kimileri birkaç Marksist cümleyi zihinlerinde tartıp, mantıga vurup "ta­ rih üzerine çalışmamak için bahane" çıkarsadılar. Bu En­ gels için müsaade edilemez bir şeydi çünkü teori gerçek ta­ rihsel kanıtlar karşısında test edilmeliydi. Marksistlerin her şeyi soyut ilkelerden çıkarsayamayacagında ısrar ediyor­ du. Bu tutumuyla, Engels Marksist tarihte teori ve prati­ gin birligini tekrar beyan ediyord u. Agustos 1 890'da Con-·--

35 Marx,

- -----

Kapiıal, s. 703.


rad Schınidt'tyazdığı mektubunda şöyle diyordu: "Bizim tarih anlayışııız her şeyden ö nce araştırma i çin bir kıla­ vuz. . . Bütün trih yeni baştan araştırılmalı , toplumun fark­ lı oluşuınianın varoluş koşulları siyasi, medeni hukuk, es­ tetik, felsefi, tni vesaireye karşı lık gelen görüşlerde mutla­ ka incelenınedir. "36 Engels

o

yüden sadece ekonomik boyuıla değil tüm veç­

heleriyle topimiarın bütünlüğüyle ilgileniyordu. Yeni ku­ şak Marksistlrin ekonomik detenninizmi besbelli Engels'i ilgilendinniştr. Bu ne de olsa, Almanya'da Kautsky olsun. Ingiltere'de Hndman, Fransa'da Guesde olsun, 2. Enternas­ yonal sosyalis parti liderlerinin Marksizmin bir nevi vülga­ rize edilmesi,{abalaştırılması demek olan detenninist taıih gön:.-tşüne arkçıktıkları bir çağdı . joseph Bloch'a yazdığı bir mektubunda,Engels dildeki hafif bi r değişiklikten ortaçağ Al manyası'ndki küçük devle tlerin oluşumuna kadar her şey için ekonmik bir neden bulma çabasıyla eğlenmiştir . Keza, ConracSchmidt'le bir yazışmasında eski zamandan kalma çok özl dini inançlar için ekonomik nedenler arayıp bulmanın kılımk yarmak olacağını belirtmiştir. Bu, her şey için her durmda. ekonomik neden-sonuç ilişkisi geliştirme fikri saçmalıkı. Marx'ın ve kendisinin teori düzeyinde ide­ alistlerle gird.tleri polemikte galip gelmek için tarihin eko­ nomik unsurirma aşırı vurgu yapmak zorunda kaldıklarını iddia etmişti. \ncak iş asıl tarih yazmaya gelince, yani teor i pratiğe dökülnce bu bambaşka bir şeydi ve böylesi bir aşırı vurgu müsaae edilemez bir hataydı. Bu iki mektıp aynı zamanda çok daha hassas bir sebep so­ nuç ilişkisi ınfhumunu gözler önüne seriyordu. Tarih akı­ şı çok yönlü �edenlerle, bireylerin türlü türlü eylemleri nin değişik tarihsl olaylarla sonuçlandığı karmaşık bir süreçti. 36 K. Marx ve F. hgels, Sclecıcd Lerıers (Pekın. l97i), F. Engels'den C. Schmidı'e. 5 Agusıos 189! s. 72-3. 114


"Tarihimizi kendimiz yapanz ancak öncelikle çok belirli ko­ şullar ve kabuller altında" diyerek insan ve bireyin aktörtü­ günü tekrar belirtip, Marx'ın

On Selliz Brumaire'deki

sözü­

nü başka sözcüklerle yeniden biçimlendirdi.37 (nsan özneli­ ginin altı çizilmiştir. Ancak eylemlerimiz çok özgül bir ta­ rihsel baglarnda meydana gelir. Eline çabuk ve becerikli bir terzi gibi tarih, öznelik ve yapıyı defosuz şekilde birlikte do­ kur. Bir anlamda tarih birçok insanın eylemlerini bir araya getirir: . . . tarih öyle bir şekilde gelişir ki nihai sonuç birçok bire­ yin iradesinin çatışmasından ortaya çıkar, bunların her bi­ ri de sırayla çok çeşitli yaşam koşulları tarafından hazırlan­

mıştır. Nitekim pek çok kesişen güç ve sonsuz bir paralel­ kenar dizisi oluşturan güçlerin sonucunda ortaya çıkan ta­ 8 rihsel olay mevcuttur. 3

Birey ler eylemlerde bulunurlar ama başkalanyla birlikte sonuç da çoğu zaman hedeflenınemiş neticelerden her­

ve

hangi biri olur. Sistemin bir noktasına uygulanan basınç bu

paralelkenann uzak bir kısmında gerilmeye neden olur. Bu basitçe birbiriyle ilgisiz parçalann rastgele karmaşası olarak düşünülmemeli, ancak şifresi çözülemeyen belli prensipler doğrultusunda gelişen rastgele izlenimi veren tekil parça­ ların dinamik bir bütünü oluşturması olarak görülmelidir: Bu da tabii yine bir bütün olarak bilinçsizce istem dışı iş­ leyen bir gücün ürünü olarak addedilebilir. Ne olursa ol­ sun her bir bireyin iradesi digerleri tarafından engellen­ miş ve ortaya çıkan sonuç da kimsenin niyet etmediği bir şey olmuştur. Oylelikle tarih de şimdiye kadar dogal bir sü37 F. Engels, Tmihsı:l Maıeryalivn Oterinı: Mcktııplar 1 890-4 (Moskova, 1980), F. Engels'den j . Blocha. !1 -22 Eylül ı890, s. 10.

38 Engels, Tarihsel Maıcryalizın Ozcrinc Mchıuplıır 1 890-4, Engels'den Bloch'a, s. l l .


reç şeklinde gelişmiştir ve esas itibariyle aynı hareket yasa ­ 39 lanna tabidir.

Bu "hareket yasaları" vardır çünkü bireyler, sadece baş ­ kalannın eylemleri tarafından belirlenmeyen aynı zaman­ da kendi fiziksel ihtiyaçları ve maddi koşullan tarafından da belirlenen sınırlamalar içinde hareket ederler: Bireylerin iradelerinin -fiziksel yapılan ve dış (son kerte­ de ekonomik) koşullar onlan neyi arzulamaya sevk edi­ yorsa onu arzularlar- istediklerini elde etmelerine yetme­ yişi ve genel ortalamanın içinde yitip gitmeleri gerçeğinden yola çıkarak onlann sıfıra eşit olduğu sonucuna varamayız. Tersine, her biri sonuca katkıda bulunur ve bu ölçüde o so­ 40 na dahil olurlar.

Engels bireylerin acele, kısa vadeli ve küçük çaplı eylemle­ ri ve son kertede işleyen materyalist hareket yasalannın kar­ maşıklıgı arasında aynm yapmıştır. "Gerçek hayatın üreti­ mi ve yeniden üretimi" (geleneksel ekonomik nosyonlardan daha geniş anlamda) "tarihte

nihai

belirleyici faktördür'' :

"Ne Marx ne de ben bundan daha fazlasını ileri sürmedik. Bu sebepten eger birisi bunun anlamını degiştiTip ekonomik faktörün

belirleyici faktör oldugunu söylerse, bu öner­ ıneyi anlamsız, soyut ve absürd bir ifadeye dönüştürür."41 Ü retim insanlık tarihinin gelişimini nihai olarak açıkla r

tell

ya da Engels'in 1 894'te Borgius'a yazdıgı mektupta ifade et­ tigi gibi söylersek, "ne kadar uzun bir dönem göz önünde bulundurulur ve ne kadar geniş bir alan ele alınırsa ekono· mik gelişimle bir o kadar paralellik" kurulur. Anlık olanl a 39 Engels, Tarihsı:l Mauryaliznı üzerine Mtktuplar 1890-4. Engels'den Bloch'a,

s. l l .

4 0 Engels. Tarilısel Maıı:ryalizm (]zerine Mektuplar 1 890-4. Engels'den Blo c lı s. l l . 41

.ı.

Engels, Tarihsel Matcryaliznı üz.erlııc Mektuplar 1 890-4. Engels'den Bloch':ı, s. 10.


nihai olan arasındaki bu ayrım Marksist tari h metodunun savunusu için çok önemlidir. Engels altyapı ya da "ekono­ mik durum"un ve üstyapının değerini yeniden ortaya koy­ du. Bu üstyapı sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve bun­ ların sonuçlarını -ki bunların arasında kazanılan bir savaş sonrası muzaffer sınıfın oluşturduğu anayasalar ve hukuki formlar ve saire vardır- ve hatta fiili mücadelenin katılımcı­ ların zihinlerindeki yansımasıyla politik, hukuki, felsefi ku­ ramlan, dini görüşleri ve bunların dogma sistemine dönüş­ ınelerini de içerir. Böyle yaparak aralarındaki i lişkiye açıklık getirmeye ça­ lıştı. Aralarındaki ilişki basitçe altyapının neden, üstyapı­ nın da sonuç olmasıyla açıklanamazdı, ancak "bitmez tü­ kenmez bir tesadüfler dizisinde" yer alan tüm bu unsur­ ların karşılıklı etkileşimiyle açıklanabi l irdi . E d i lgen bi­ çimde altyapıyı yansıtan bir üstyapı olmanın çok ötesin­ de, üstyapı tarihi mücadelelerin biçimini etkiliyor ve çoğu

kez belirliyordu. Uzun vadeli olması ve tarihin içeriği bakı­ mından "ekonomik hareket nihayet kendini hissettirmeye ·yükümlüydü. "42 Bu mektuplar Marksist tarihi hedef alan bazı e l eştirile­ re de değinerek Marksist tarih yaklaşımının çok değerli bir özetini sunuyordu. Engels'in kaleme aldığı şekliyle "tarihi en baştan yeni bir biçimde incelemek", Popper ve Ellon gi­ bi ampiristlerin Marksizmin kanıtların uyması için sonradan bulunduğu önceden tasarlanmış bitmiş bir şema olduğu yo­ lundaki eleştirilerinden çok başka bir şeydi. Engels'in bura­ da 20 . yüzyılın en dikkate değer tarih akımlarını önceden se­ zinlediğine dikkat çekmeye direnmek zordur. Yaşamın mad­ di temeli ve uzun vadeli perspektif Marksist olmayan Anna­ les Okulu'nun ve özellikle de Femand Braudel'in en önem42 Engels. Tarihsel Maıcryali<:m O:ı:erinc Melııuplcır 1890-4, F. Eııgels'uen W. Borgius·a. 25 Ocak 1894, s. 26.


li ilgi alanlarındandı. Ancak Braudel'in olayların ve bire­ yin rolünü "dalganın yüzeyindeki köpük" misali küçülllü­ ğü yerde, Engels uzun dönenıli maddi gelişime dair bu öğe­ leri doğrudanlık ve insanın özne olmasının önemini kavra­ mayla eşleştirdi. Üstelik tarihin materyalist kavramşma iliş­ kin savunusu hiç de şans, tesadüf ve bireysel seçime mahal bırakmayan katı bir mekanizma değildi. "Paralelkenar oluş­ turan güçlere" benzeyen çoklu aktörlerin etkileşimi kavra­ mının karmaşık sistemlerde neden-sonuç ilişkisini çözmeye çalışan kaos ve karmaşa teorileriyle yakınlığı vardı. Engels'in ileri sürdüğü teori ve pratiğin tarihteki birliği "teorisyenler" ve "eylemciler" arasında postmodernizm üzerine bugün ya­ pılan düşmanca tartışmalarda noksandır. Hem Marx hem de Engels tarafından sık sık tekrarlanan şekilde tarihi yaparız ama belirli koşullarda sözü aldatıcı şekilde basittir. Sadece yönelimeilik (erekselcilik) ve yapısalcılık arasında bir ilişki -yani birey ve bireyin karşılaştığı yapısal sınırlamalar arasın­ da (2 1 . yüzyıl tarihyazımının başına bela kesilen meseleler)­ önermekle kalmaz aynı zamanda bireyler ve dönemleri ara­ sında da bir ilişki olduğunu öne sürer. Marx ve Engels işin özünde insanların tarih yaptığı için bir ölçüde kendi koşul­ larını aşabildiklerini söylerler. Marksizm, tarihin bu neden­ le süreklilik ve değişim, diyakroni ve senkroni, geçmiş, şim­ diki zaman ve gelecek arasındaki bağlantılada ilgili olduğu­ nu öne sürer. Bu meseleler linguistik biliminin, tari hsekili­ ğin ve antropolojinin şimdiki zamanın geçmişten, diyakro­ ninin senkroniden ayrılmasının önemini iddia ettiği bir ta­ rihçilik bağlamında konuyla oldukça ilintilidir.

Sonuç Marx ve Engels'in bu tarihsel yazılarının büsbütün atianma­ sı Marksizm tartışmalarını fakirleşlirmiştir. Tıpkı siyasi faa118


li yell erinin politikalarına zorunlu bir kavrayış kazandırma­

sı gibi bu yazılar da bizim Marx ve Engels'in teoril erini pra­ tiğe nasıl dökebildiklerini gözlernemize izin verir. Bu yazıla­ rın sonradan gelen kaba Marksizmle ya da Marx ve Engels'in

eserlerinin yaygın karikatürlertyle paylaştığı çok az şey var­ dır. Engels'in 2. E nt ernasyonal'de Marksizmi vülgarize edenlere karşı korumak için çok uğraşlığına ve Marx'ın da bu sahte Marksistlere duyduğu kızgınlığı dile getirmesine şaşmamak gerek.

O yuvada olm aması gereken bazı yumurtalar oraya na­ sıl olup da girebilmişı i ? Yani daha şimdiden problemler be­ lirmişti. Bunun farkında olarak E . P . Thompson 1 9 70'ler­ de Marksizmin "iki kala Ayrılması"nı yanlış tespit etmiş­ ti çünkü Marx ve Engels buna kendi gözleriyle tanık ol­ muşlar ve çalışmalarını bu )'aba n cı e tkiden ayrı tutmak için çok çaba sarf etmişlerdi. Ancak bu çarpıtmalar hem

2. Enternasyonal'de Bernstein ve Kautsky'nin revizyoniz­ ıni hem de Stalinisı sapıırma şeklinde ortaya çıkan gara­ betle karşılaştırı lınca çok ufak kalıyordu. George Orwell'in

Atıimal Farm'ında Koca Reis'in ölümünden sonra öğretile­ rinin domuzlar tarafından alLüst edilmesi gibi, Stalinizm de Marx'ın ilkelerinin her bir öğesinin alLını üstüne getirmiş­ tir. Marksizmin öncülerinin tarihsel yazılarında insanın öz­ ne olmasından, zenginlere, kapitalist gelişimin farklı seyrin­ den, uzun ve kısa vadeli dönemlerin karşılıklı bağlantıianna kadar uzanan geniş bir yelpazede dile getirdiklerinde çarpı­ cı bir tutarlılık vardı. Bu tutarlıhk, bu aralar pek revaçta olan onada tek bir Karl Marx yoktu ya da Marx'la Engels arasında bağdaştırılamaz farklılıklar vardı gibi görüşlerin reddi için inandırıcı örnekler sunuyor. Marx ve Engels arasındaki bu fikir birliği, takip eden Marksist yazıları değerlendirmemiz için bize temel prensipleri sağlamaktadır.

119


DÖR D Ü N C Ü BÖLÜM

Ikinci Kuşak, Tarih Felsefesi ve Tarih Yaz1m1

HGelene{Ji, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gere­ ken bir çabadır. Mesih sadece kurtarıcı olarak deQil, aynı zaman­ da Deccal'a boyun e!)dirmek üzere gelir. Düşman kazanacak olur­ sa, ölüler bile payını alacak bundan. Ancak bu endişeyi içinde du­ yan tarihçi, geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sa­ hiptir. Ve düşman kazanmaya devam ediyor hala ." WAtTER BENJAMIN,

Tarih Kavramt üzerine ( 1 940)

HSevgili Delio, Kendimi epeyce yorgun hissediyorum ve uzun bir mektup yazama­ yaca!)ım. Okulda ilgilendiQin şeyler hakkında bana yazmaya devam et. Tıpkı senin yaşındayken benim gibi senin de tarihi sevdiQini dü· şünüyorum, çünkü tarih yaşayanlar hakkında ve onlarla ilgili her şeyden -olabildi!)ince bir toplumda birleşip, çalışıp ve kendilerini geliştirmek için çabalayan mümkün oldugu kadar çok insan, dün· yadaki herkesten- daha çok muhakkak seni de ilgilendirmeli. An· cak senin için de durum böyle mi? Seni kucaklıyorum.H ANTONıo GRAMScı'nin o!)luna ölüm döşeQinde yazdıgı mektup

1

Marx ve Engels'in hazırladıgı zemin üzerine, sonradan ge­ len Marksistler etkileyici bir tarihsel çalışmalar bütünü ya­ rattılar. Bu bölümde ikinci kuşak Marksistlerden Marksist tarihçilige en özgün katkıda bulunan Gramsci (1891-1937), ---� - ----

l

A. Grıımsci, l.cllt:J"S from Prison (New York, 1973), s. 273. 121


Troçki ( 1879- 1940) ve Lukacs ( 1 885- 1 97 1 ) ele alınacak­ tır. Bu Marksister tarihsel araştırmanın yeni alanlarıyla ilgi­ lendiler ve dün.ra savaşı ile devrim tecrübelerinden yola çı­ karak Marx'ın (rijinal tarih görüşünün kilit unsurlarını arı­ laştırdılar. Gransci sı nıf bilinci, hegemonya ve kültür üze­ rine önemli kımmsal katkılarda bulundu. Gramsci'nin 20. yüzyıl sorunlama ilişkin Marksizme akıllıca başvurması o zamandan beri birçok Marksist tarihçi tarafından kullanı­ lagelmiştir. Lul:acs'ın

Tari/ı ve Sınıf Bilinci ( 1 923)

ve

Lenin

( 1 925) adlı escıleri Marksist tarih görüşüne başlıca katkıla­ ndır ve kolektil olarak düşünce tarihinin sistematik ve fel­ sefi biçimde ele almışıdır. Troçki'nin

Rus Devrimi'nin Tarihi

( 1 930) ise Marl:sist gelenek içinde o noktaya kadar v e bel­ ki de şimdiye kıdar yazılmış en önemli tarihsel pratik örne­ ğini sunmaktadr. Marksizm içhde klasik diyalektik yaklaşımla kaba meka­ nik görüşler ansında uzun sürecek bir gerilim ortaya çık­ mıştı. Bu kaçınlmaz olarak Marx'ın mirasçısı olduğunu id­ dia eden tarafla· arasındaki siyasi farklılıkların ve büyük ta­ rihi olayları na�ıl karşıladıklarının bir yansımasıydı. Bu bö­ lümün odaklanlığı figürler, geç 2. Enternasyonal ve Stalin­ leştirilmiş Kornintern'in hayat ortodoksisine karşı koyan Marksist entelektüellerdir. Bu figürlerin, takip eden Mark­ sist tarihçilere dıha faydalı olduğunun ve daha tutarlı bir şe­ kilde Marx ve Engels'in metodunu devam eHirdiklerinin an­ laşılması bir teS:ldüf değildir.

Troçki

ve

Rus Devrimi'nin Tarihi

Lev Davidoviç 1\ronstein Ukrayna Yahudisi bir köylü aileni n evinde doğup büyüdü. Ailesinin nispeten zengin olması ne­ deniyle iyi bir eğitim aldı. Daha ergenlik çağını sürerken bir devrimci oldu Ye 19 yaşında tutuklanarak Sibirya'da hapse 1 22


mahkum edildi. Orada bir gardiyan tarafından yakıştınlan Troçki adı onun bilinen ismi haline geldi.

18

ay süren tut­

saklıktan sonra aralarında Lenin, Martov ve Plekhanov'un da bulunduğu Rus göçmen çevresine gireceği Londra'ya kaçınayı başardı. Rusya'da 1905 devrim i patlak verdiği sıra­

da Troçki olaylarda öncü rol üstlenmek için St. Petersburg Sovyeti'nin başkanı sıfatıyla Rusya'ya geri dönd ü . Lenin'le daha öneeye dayanan tanışıklığına rağmen 1 9 1 7 dev rimi baş

gösterineeye kadar Bolşeviklere katılmadı. Devrim esnasın­ da edindiği tecrübelerden sonra

Revolution ( Ru s nı

The History of the

Russian

Devrimi'nin Tarihi) ad l ı tar ihsel başya pıtı

­

kaleme aldı. Marksist tarihçi ve Troçki biy ogra fi si ni n yazarı lsaac

Deu tscher Rus

Devrimi 'nin

Ta r i h i ni "dünya literatüründe '

benzersiz" bir yere sahip addediyordu. " 1 9 1 7 olaylarını on­ dan başka hiçbir Bolşevik böyle fevkalade ve ustaca bir şekil­

de d ile getirmedi; Bolşevik karşı u birçok yazar da ona karşı­ lık bir çalışma ortaya koyamadı . 2 İngiliz tarihçi A.L. Row­ "

se Troçki'nin tasvir yeteneği ve olaylan canlılıkla aktarma. sındaki üstünlüğün Cariyle ve Churchill'e eş değe rde oldu­ ğunu ancak tarihsel süreci teorik olarak kavrayışında onla­ rı

geç tiğin i söylemiştir.3 Elbette Pelrograd So vyet i nin ve as­ '

k eri devrim komitesinin başkanı

ve

1 9 1 7 yazından i liha­

ren de Bolşevik merkez komitesinin bir üy esi olarak olay­ ların tetkikinde eşsiz bir konuma sahip ti . Rus

Tarihi'nin

Devrim i 'nin

muazzam ebadı da detaylı ampi rik araştırınayla

Ma rksist analizi bir araya getirmesine izin vermiştir. Bir ta

­

rihçi olarak Troçki erken dönem Marksist hareketin liderleri arasında müstesna bir yere sahiptir. Lenin, Luxemburg, Ka­ uts ky ve onlardan evvel Marx ve Engels böylesi bir tarih yaz2

3

ı. DeuLçcher. Tlıı: Proplıtt Ouıcası: Troıslıy, 1 929-40, ( 1 963) s. 218.

Deuıschcr. The Proplıt'l Ouıcası s. 220'de alınulanan A.L. Rowse.

Enıl of ıııı Epo­

clı. s. 282-3.

123


ma ustalığım gösterememişti. Bununla birlikte

Almanya'da Bonaparte'm On Sekiz Brumaire'i ve Rus

Köylıl Savaşı ya da Devlinıi'nin Taıihi arasında önemli bir devamlılık söz konu ­ sudur. Rus Devıimi'nin Taıihi Troçki'nin onları gördüğü şek­ liyle günün politik gereklerine uygundu. Bu politik gerek­

ler devrimin itibarını zedelemeye çalışan burjuvalara kar­ şı devrimi savunmak ve Troçki'nin kendi rolünü çarpıtmak da dahil olmak üzere yapılan Stalinist tahrifatı düzeltmekti. Türkiye'de sürgündeyken, sadece bir yıl içinde yarım mil­ yon kelimelik bu başarması zor olan işin üstesinden geldi. Troçki selefieri gibi devrimci olayları Rus tarihinin hu­ susiyetleri içinde tespit etmiştir. Oluşumun bu seyri, Rus Devrimi'nin muammasını gözler önüne serdi. Nasıl olup da Avrupa'nın en az gelişmiş ülkesi en gelişmiş ve bilinçli işçi sı­ nıfını barındırıyordu? Troçki ilk bölümde Rusya'nın "eşitsiz ve bileşik gelişiminin" bilmece gibi paradokslannı, kırsaldaki en geri koşulları ve yüksek yoğunluklu endüstrisiyle aynı de­ recede gelişmiş adalan yan yana sıralayarak aynntıyla ele alı­ yordu. Bu çelişki savaşın Rus toplumunu daha gelişmiş Av­ rupalı rakipleriyle karşılaştırmasıyla açıklığa kavuştu. Mark­ sist geleneğin kuruculan gibi Troçki de tüm ülkelere uyacak bir genel modemizasyon modeli yerine, Rusya'daki sürecin seyrinin somut açıklamasına öncelik verdi. Bu hareket noktası Troçki'ye olguların dürüstçe incelen­ mesinde bilimsel vicdan sağladı. Troçki devrimi "bir mace­ ra dizisi" olarak ya da "okuyucuya mesaj kabilinden sanki bir ipe diziimiş olay silsilesini" anlatır gibi yazmayı reddet­ ti.4 Yine Marx ve Engels gibi o da bilimin ve partizanhğın ta­ mamlayıcı niteliğinde direndi , "ihanete her an meyilli taraf­ sızlığı" ve tehdit altındaki şehrin surlannda kuşatmacılarla mahsur kalanlar arasında aracılık etmeye çalışan tarihçinin 4 1 24

L. Troçki, Rus Devrimi'nin T(lrihi, 3 cilt (New York, 1980; ilk s.xvii.

basım

1932); 1,


yapay nesnelliğini hor gördü. Rus Devrimi hakkında böyle­ si bir tarafsızlık "gerici nefret zehrinin dibe çöktüğü bir avuç uzlaşıya" dönerdi.5 Olgu ve metin seçimleri nedeniyle tarihçinin bilimsel ola­

mayacağı yönündeki eleştiriye cevaben Troçki "öznelliğin katsayısının" tarihçinin politik görüşü veya mizacı tarafın­ dan belirlenmediğini sadece metodu tarafından belirlendi­ ğini ileri sürmüştür. Tarihi "farklı bireylerin ve grupların hür eylemlerinin örgüsü" olarak gören yönelimeilik (erek­ selcilik) ya da Troçki'nin ortaya koyduğu şekliyle psikolojik yaklaşım "kaprise, anlık olarak gelip geçen hevesiere geniş bir alan bırakır."6 Materyalizm bu bozulmayı en aza indir­ ger çünkü öznelle değil nesnelle, bireyle değil toplumla, an­ zi olanla değil asli olanla başlamıştır ve böylece yazann kişi­ sel hayallerini de kesin olarak sınırlar. Troçki'ye göre Rusya'daki gelişimin en temel veçhesi ge­ ri kalmışlığıydı: "gelişiminin yavaş temposu, ekonomik ge­ ri kalmışlıkla birlikte ilkel toplumsal biçimler ve bundan kaynaklanan düşük kültür düzeyi" barizdir. iklim, coğraf. ya, üretim biçimi, toplumsal sistem ve dış ilişkiler bu geç modernizasyonu tanımladı. Rus düzlüğü soğuk kış ve ku­ ru yaz boyunca rüzgarların merhametine kaldı. Rus kalkın­ masının uzun dönemde belkemiği olan tarım, kapsamlı me­ lotlardan geçerek ilkel bir şekilde gelişti. Kuzeyde ormanlar ortadan kaldırıldı ve güneyde steplerde ise toprak işlenıneye başlandı. Rus tarımının genişleyen sınırları üretim güçleri­ ni çarçur etti. Kasabalar azgelişmiş kaldı, tarım modası geç­ miş hale geldi, loncaların zanaau bile gelişemedi ve toplum­ sal ayrım -işbölümü- hemen hemen hiç yoktu. Avrupa ve Asya'nın arasında bulunan Rusya her ikisinden de unsurlar içeriyordu. Sadece 16. yüzyılda ortaya çıkan feodalizmin güS

6

Troçki, Rus Devrimi'nin Tuıilıi. 1, s.xxi.

Truçki. RU5 Devrimi'nin Tarilıi. ll. S.\'İ.

125


düklüğü ve kültürel yoksulluk Rusya'nın toplumsal sistemi­ ni karakterize etti. Serflik, soyluların köle köylüler üzerinde feodal haklar karşı lığı iktidarı krala devrettiği mutlakiyeıçi devlet beraberinde ve geç geldi. Rus Ortodoks Kilisesi Papa­ lığın toprak payesine ve hükümranlığına hiçbir zaman ku­ manda edemedi. Ortaçağ Avrupası ölçeğinde şe hirler ortaya çıkmadı, !onca tabanlı kentli bir endüstri doğmadı; az sayı­ da şehir yalnızca idari ve ticari n i teliğe sahipti ancak onlar­ da da ticaret dışarıdan yönetiliyordu. Bunun toplumsal so­ nucu olarak da kayda değer kentli bir sınıf dağınadı bundan dolayı da Reformasyon gerçekleşmedi, "üçüncü sınıf' diye bir şey yoktu ve burjuva devrimi de olmadı. Dinsel ayrılık­ lar Eski Müminler* gibi bütünüyle köylü mezhepler olarak şekillendi. Pugaçev köylü ayaklanması ( 1 772-5) kasabalar­ da yankı bulmadı ve isyancıların yenilgisi mutlakiyetçilik ve köleliği kuvvetlendirdi. Çarlığa tehdit oluşturan diğer un­ surlar da esaslı bir değişim getiremediler. Dekabrist (Aralık­ çı) komplosu ( 1825) çarçabuk başansızlığa uğradı. Soylula­ rın modernleşen kesiminin öncülük ettiği ayaklanma köylü­ ler arasında yandaş bulamadı. Rusya Avrupa'yla askeri rekabete takılıp kalmıştı ve bu da Doğu ile Batı arasındaki uçurumu kapatmak için gösterilen çabaları hızlandırdı . I. Petro'nun ( 1 682- 1 725) Rusya'yı mo­ dernleştirme amaçlı askeri ve sanayi politikalan gelişmiş ül­ kelerin niteliklerini özümseme konusunda devleti teşvik et­ t i . Ancak bu taklit, Rusya'nın öncü devletler tarafından be­ lirlenmiş modelin peşinden gittiği anlamına gelıniyordu. Troçki kapitalist gelişim tarihine diyalektiği uygulayarak bi­ limsel yasalar tasavvur etti: Tarih yasalarının kılı kırk yaran bir şenıatizm i le herhan­ gi bir ortak noktası yoktur. Eşitsizlik, tarihsel sürecin bu (*) Rus H msiiyaniarı arasında özel bir ıaıikaı adıdır.(ç.n.) 1 26


en genel yasası, en şiddetli ve karmaşık haliyle geri kalmış ülkelerin yazgısında açıga çıkar. Dış zorunlulugun kamçı­ sı altında geri kalmış kültürler sıçrama yapmaya zorlanır. Böylece evrensel eşitsizlik yasasından bir başka yasa daha türer. Daha iyi bir ad bulamadıgımız için buna bileşih geli­

şim yasası diyebiliriz. Bu terim, yolculugun çeşitli aşamala­ rının bir araya getirilmesini, ayrı ayrı adımların birleştiril­ mesini, eski ve çagdaş biçimlerin karışımını gösterecektir. Bu yasa olmadan, tabii ki tüm maddi içeriğini anlayarak, Rus tarihi ve ikinci. üçüncü ya da onuncu kültür sınıfında­ ki herhangi bir ülkenin tarihi anlaşılamaz.7 Bu bileşik gelişim, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen önce­ sinde Rus sanayinin hayli gelişkin doğasına ve hızlı gelişi­ mine yansımıştır. Aynı zamanda modern sanayi Çarlığın es­ ki moda yapısını ve Rus kırsalını en azından geçici olarak ta­ mam lamış ve güçlendirmiştir. Toplumsal yapı bu paradoksu yansıtır. Burjuvazi küçük, izole, yabancı sermayeye son de­ rece bağlı ve koyu militan birinci kuşak proletarya ile kar­ şı karşıyaydı . ı 640'da ingiltere'de ya da ı 789'da Fransa'daki gibi burjuva devriminin kazanımlan elde edi lmemiş olsa da Rusya'nın büyük şehirleri zanaatkarlar ve küçük işletmeci­ lerden meydana gehniyordu. Bunun yerine, ı 905 devrimi sı­ rasında devrimci işçi sınıfı, ordu ve köylünün devrimci kesi­ mi nden destek alırken, bu burjuvayı çok korkutuyordu. Bu devrimci dalgacia Rus işçi sınıfı Avrupa'nın en gelişmiş poli­ tik örgütlenme biçimi olan Sovyet'i ve devrimci paniyi kur­ du. Rusya'nın endüstriyel dünyadaki yerine benzer şekilde proJetaryası da uluslararası işçi hareketinde paradoksal bir pozisyona oturdu. Olanca gençliklerine ve sayıca güçsüz ol­ malarına rağmen Avrupa'daki yoldaşlarından daha fazla sı­ nıf bilincine sahiptiler. 7

Troçki,

Rus Devrimi'nin

Tarihi, I,

s.

5-6.

1 27


Troçki katılımcı killenin degişen bilinciyle devrim arasın­ daki ilişkiyi açığa çıkannaya çabalıyordu. DeVTim her şey­ den önce kitlelerin tarih sahnesine çıkmalan demekti. Onla­ n

oraya taşıyan fikirlerinin yavaş yavaş gelişmesi degil, an­

cak bazı olagandışı koşullardır. Devrimin bu maddi koşul­ lan ilk başta sadece r�jimin bu haliyle daha fazla sürdürüle­ meyeceği kanaatini taşıyan katılımcıların iradelerinden ba­ ğımsızdı. Gelişmenin modeli ile ekonomik ve toplumsal ol­ gular bu krizi körükledi. Nesnel durumda meydana gelecek başka degişiklikler bu çıkınazı ortadan kaldıramazdı. Bu­ nun yerine bu dönemeç "devrimden önce kendilerini çoktan oluşturmuş sınıfların psikolojisindeki çabuk, şiddetli ve tut­ kulu değişimler" sayesinde aşılmıştır.8 Sovyet akademisyen­ leri Troçki'nin anlausına gelgeç ruhsal sürece bir başka de­ )'işle bilinç meselesine fazlaca deger biçtigi yollu eleştiriler yönelttiler. Olaylan salt ekonomik krizle açıklamayı tercih ettiler. Troçki ikinci cilde yazdıgı önsözde "Marksizm adına çoğu kez n�redilen larihin kaba ekonomik yorumuna" kar­ şı çıkar: "lkinci devrimin, birinciden 8 ay sonra tayının bir buçuktan üççeyrege düşürülmesi nedeniyle gerçekleştirildi­ gini farz etmek çok basit bir hata olacaktır.''9 Troçki'den önce Marx On

Sel�iz Brumaire'de devrimci

dü­

şüncelerin muhafazakar ve geriye dönük tabiatını ve bilin­ cin devrimci olayların nasıl gerisinde kaldığını kaydetmiştir. Troçki'nin çalışınasının Marksist gelenekte ondan önce ya­ zılmış olanların bir adım önüne geçmesinin nedeni aşağıdan tarih yazıınmın yöntemsel güçlüklerini kesin ve açık bir bi­ çimde ifade etmesidir. Fabrikada. k ışlada, köyde ve sokak­ ta değişen bilincin yansıtılması hiç de kolay değildir. ınsan­ ların deneyimlerini yazacak ya çok az vakitleri ya da çok az hevesleri vardı. Bu yüzden anlatıyı destekleyecek kanıtla r 8

9 1 28

Tmı;ki. Rıı� Dt-vrinıi"ııiıı Tmilıi. ll.

s.

xviii.

Troçki, Rıı� Dt"l'riıııi'ııiıı Tarilıi, ll. s.vii.


bölük pörçük, tesadüfi ve eksikti. 1 9 1 7 yılının sıkıntılan ve olayların ilerleme hızı sakin bir değerlendirmeyi engellemiş­ tir. Bu nedenle tarihçinin bazı bakımlardan devrimci parti­ ninkine benzer gerçekleştirmesi zor bir görevi vardır. Bolşe­ viklerin de önceden taktik geliştirmek için kitlelerin hissiya­ u

hakkında tam da bu kestirimierde bulunmalan gerekiyor­

du. Aynı zamanda bir devrim tarihini yazmanın püf noktası olan bu değerlendirme işi imkansız bir şey değildi. Unutul­ mamalıdır ki Ekim Devrimi'nin de gösterdiği gibi: "Bu, mü­ cadelenin girdalıında bir devrimin lideri tarafından yapıla­ biliyorsa sonradan tarihçi tarafından neden yapılamasın?" Marx ve Engels kitle bilinci, politik l i derlik ve olaylar arasındaki ilişkiyi teorik olarak açıklarken, Troçki devrimi gözler önüne seren anlatısında bu öğeleri gayretle birbiri­ ne bağlamıştır. Stalinist tarihçi-eleştirmenlerden farklı ola­ rak Troçki'nin tarihin bilimsel yasalarım işleyişinde, birey olayların dışında bırakılmaz. Rus Devrimi'nin Tarihi'nin can­ lı, akılda kalan renginin bir bölümü Troçki'nin okuyucu­ ya nüfuz eden özlü karakter, kişilik betimlemelerinden ile­ ri gelir. Amerikan Başkanı Woodrow Wilson'ı "dolandırı­ cılık ve demokratik sofuluğun karışımı" olarak özetlemiş­ tir. Kamenev'e dair gözlemleri de bir o kadar iğneleyicidir: "beraberinde devrimci bir irade olmadan devrimci bir an­ layış, zembereği boşalmış saat gibidir. " Stalin'se, "güçlü ve fakat teorik ve politik olarak ilkel, toprağa bağlı bir örgüt­ çü . . . ısrarcılıkla hoyratlığı birleştiren her neyse hiç yumuşat­ madan benimsediği pratik çıkarımlan savunmaya meyilli." Troçki'nin devrimci kitle içinde kişisel inisiyatifin rolünü göstermek gibi bir kaygısı da vardı. Şubat Devrimi'nin baş­ langıcında bir avuç işçi kışlaya giderek Pavlovsky alayının dördüncü bölüğünde görevli tek bir astsubayı davalanna ik­ na edebilmişlerdi ve o da askerlerin isyanına öncülük etmiş­ ti. Bu çok önemli bir olaydı. Bu astsubay kimdi? Bunu kim1 29


se bilmiyor; kimliği "eşit derecede kahraman yüzlerce bin­ lerce ismin arasında sonsuza dek" yitip gitmiştir. 10 Bir başka örnekte ise bir Bolşevik ve iki sempatizan Romanya cephe­ sinde çarpışan 2.Kolorduyu Ekim Devrimi'nin saflarına çek­ meyi başarmıştı. 1 1 Troçki tarihçinin görevinin devrimi ya­ pan insanların eylemlerini canlandırmak olduğunu göster­ miştir. "Unu tmayalım ki, devrimleri gerçekleştirenler, isim­ leri meçhul kalmış insanlardır. Materyalizm hisseden , düşü­ nen ve eyleyen insanı yok saymaz, onu açıklar. " 1 2

ı 9 ı Tni n

baş aktörleri olay anlatısının ve açıklamaları­

nın esas veçhesini oluşturuyordu. Eylemleri salt kişilikleriy­ le anlaşılamazdı. Fransız Devrimi'ni bir benzetmede kullanan Troçki ancak değişen şartlarm insanlan kahraman ya da alay konusu yapabileceğine değinmiştir. Bir zamanlar muteber olan Jimndenler Jakobenlerle karşı karşıya kaldıklannda gü­ lünç ve acınacak hale gelmişlerdi. 1 792 yılında Lyon'un say­ gıdeğer bir fabrika denetçisi olan jean-Marie Rolland yaşayan bir karikatür halini aldı. Başka bir deyişle, jakobenler devri­ min en radikal safhasına uygun niteliklere sahipken, karşıtlan değildi. Değişen şartlar bir zamanlar devrime önderlik eden­ lerin gücünü baltalarken, onları trajik şekilde iktidarsız kıl­ mıştır. Bu insanlar Troçki'nin gözüyle "araç ve amaç arasın­ daki ölümcül uyuşmazlığın" kurbanı olmuşlardır. 1 3 Lenin de Rusya'ya döndüğünde benzer şekilde "Tüm iktidar Sovyetle­ re" sloganı nedeniyle yalnız bırakılmış ve alaya alınmıştır. Bi­ rey ve koşullar arasındaki salt bu bağıntı Geçici Hükümetin iktidan elinde tutmasındaki başarısızlığını açıklamaya yeter: Başkaldından önce Kerensky'nin pasif politikalarını yalnız­ ca onun kişisel özellikleriyle açıklamak meseleyi sadece ge10 Troçki, Rus Devriıni'nin Taıihi. 1, s. 1 18.

l l Troçki, Rus Devrimi'nin Tarihi, lll, s. 198. 1 2 Troçki, Rus Devrimi'nin Taıihi. ll. s.vii. 13 Troçki. Rus Deviimi'nin Taıihi, II, s. vi.


çiştinnekten ibarettir . . . Tümü [ Geçici Hükümetin üyeleri] birlikte ya da tek başlarına da olsa her halükarda felce uğ­ ram� ve Kerensky gibi ağır bir uykuya daimışiardı - bu uy­ ku ki yaklaşan tehlikeye rağmen kendini korumak için ko­ 14 lunu kıpırdatamayacak kadar aciz düştüğü bir uykuydu.

Eger kişilik devrim sarkacının salmışını açıklayamıyorsa o halde o da muhakkak bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıydı.

191 7'de Lenin'in rolü bunu göstemıiştir ve Troçki'nin de be­ lirttiği gibi, "Kişiliğin rolü cidden büyük ölçüde huzurumuz­ da baş gösteriyordu. Bu rolü sadece doğru anlamak, kişiliği tarihsel zincirde bir halka olarak görmek gerekliydi. " 1 5 le­ nin, karşıLiarının ve Stalin dalkavuklarının sunduğu şekliy­ le ne "devrim sürecinin mimarı" ne de devrimci süreçte ba­ gımsız bir faktördü. Bunun yerine partisi gibi o da geçmiş mücadelelerin sembollerini bünyesinde topluyordu. Gelge­ lelim lenin olmadan -Geçici Hükümeti destekleme ve Ekim ayaklanması üzerine olan- Bolşevik Partinin iki büyük krizi de uzun süreli ve aşılması güç olurdu. Troçki, Parti'nin Le­ nin olmadan krizierin üstesinden gelip gelemeyeceğine iliş­ . kin bir kanıya varmaktan sakmmıştır. Başka bir yerde, Ekim Devrimi'nin lenin olmasaydı yapılamayacağını belirtmiştir.1 6 Troçki'ye göre bireyler, gerek en tanınmış liderler gerek­ se de adsız sansız kalabalıklardan olsun, ait oldukları sını­

fın bir dışavurumuydu. Devrimin kendisi işçi sınıfının ikti­ darı ele geçirmek için fırsatı değerlendirdiği bir süreçti . Ha­ yata geçirilmesi oldukça karmaşık bir süreç. Sınıf bilinci ho­ mojen değildi ve durmadan değişiyordu. Diyalektiğin baba­ sı HerakUt'in de gözlemlediği gibi, "Değişmeyen hiçbir şey yoktu." Troçki sınıf bilincini baş döndürücü şekilde sürek­ li değişen bir karmaşaya sahip kitle psikolojisinin moleküler 1 4 Troçki. Rııs Dt-vrimi'nin Tarihi, lll, s. 29 1 .

1 5 Troçki, Rııs Devrimi'nin Tarihi, I, s . 330. 16 L. Troçki, The Lessons of Octobcr ( 1987; ilk basım 1924). 1 31


bir süreci olarak tanımladı. lşçi sınıfının kem ve taşra, sov­ yet ve fabrika komiteleri, komiteler ve yönetilenler, askerler ve işçiler arasındaki eşitsizlikleri ve çelişkileri, sınıf bilinci­ nin niteliklerini belirlemişti. "Böylesi, eskaza sıralanmış bin­ lerce çelişki yaratan ve tıpkı bir oyundaki gibi bu çelişkileıi çözen ve derhal yenilerini oluşturan devrimci bir sürecin ka­ çınılmaz bir dinamiğidir. " 1 7 Stali nistler, Parti v e sınıf arasındaki asıl ilişkinin ba­ sit bir karikatü.rü.nü ortaya koydular. Troçki, Partinin ço­ ğu zaman nasıl olup da işçilerin gerisinde kaldığını vurgu­ ladı. Eğer Parti genel olarak hükümete karşı halkı galeya­ na getiriyorduysa, Kerensky'yle prematüre ve felaketle so­ nuçlanacak bir anlaşmadan alıkoymak için ara sıra da işçi­ leri sakinleştirmesi gerekiyordu . Troçki'ye göre Bolşevik­ leri diğer sosyalistlerden ayıran şey kitlelerin an layabile­ ceği şekilde konuşmaları değildi ancak onlardan bir şey­ ler öğrenmeye hevesli olmalan ve aynı zamanda onlara sa­ bırla devrim fırsatlarını açıklayabilmeleriydi: "Doğal tarih­ sel sürecin baskısıyla Bolşevik etkisinin artması yakından bir incelemeyle kendi çelişkisinj, zikzaklarını, gelgitleri­ ni ele vcrir." 1 8 Ekim Devrimi işçi sınıfının kendini gerçek­ leştirmede yaşadığı psikoloj ik sürecin doruk noktasını gös­ termiştir. Şubat'la birlikte başlayan nesnel durumun onlara sunduğu fırsatı kaçırmamak için hazırlardı. Bolşevik Parti, işçi, asker ve köylülerin kinetik enerjisinin hareket ettirdi­ ği pistondu ve onların aracıydı. Devrimin başarısı Troçki'ye göre tarihin en önemli ve en çarpıcı olayıydı. Sekiz ay için­ de yüz elli milyonluk ülkede Çarist saltanaLın yerine doğ­ rudan demokrasiye dayalı sosyalist hükümet Sovyetler gel­ mişti. Kuşatma altındaki devrim çok kısa bile sürmüş olsay­ dı, tarihteki izi yine de muazzam olurdu. ı 7 Troçki, Rus Dc\'Timi'niıı Tarihi, ı, s. 435.

18 Troçki, Rus Dcvrinıi'ııiıı Tarihi, ı. s. 435-6.

1 32


Rus

Devrimi'nin Taıihi, Marksist tarih yazımının şimdiye

kadar aşılmışsa da çok nadiren aşılmış, hatın sayılır bir ör­ neğini teşkil eder. Aynı derecede dikkate değer olan diğer bir şeyse, bu başyapıtın Troçki'nin ı 920'lerin ortalarından beri politik İzolasyonunun göstergesi olarak görece yok sa­ yılmasıdır. Deutscher'in de gözlemlediği gibi Troçki, "Mark­ sist düşünce okulunun şimdiye kadar yetiştirdiği ve red­ dettiği tek tarih dehasıdır." 1 9 Birçok yönden bu üç cilt lik eser ampirik araştırma ve bulgulan bakımından, sınır bilin­ ci, eşitsiz ve bileşik gelişme meselesine kuramsal katkısı ba­ kımından, aşağıdan tarih anlatımı yönüyle ve Marx'ın me­ todunun başat bir tarihsel konuya uygulanması bakımın­ dan çığır açmıştır. Belki de bugün bizim için en önemli olan şey , Troçki'nin kitabının Marx'ın tarih metodunun Stalinisı tahrifatma meydan okumasıdır. ı 989'daki olaylar eski Batılı Marksistlerin savunmaya geçme ve geri çekilmelerinin sin­ yalini vermiştir. Troçki'nin Rus Dev1im i 'ııitı Taıihi siyasi pra­ tik bakımından, fikirler ve tari hsel metot bakımından ilk beş yıllık kalkınma planının tamamlanmasından önce bile Stali­ nizmle Marksizmin eş tutulmasına karşı çıkmıştır.

Gramsci'nin katkısı: Hegemoni, folklor ve antropoloji En yaygın Marksist tarih eleştirilerinden biri, Marksist tari­ hin fikir alanına dair sofistike olmayan bir açıklama getirdi­ ği, bilhassa dil, inanç ve zihniyete yaklaşımının indirgeme­ ci olduğudur. Eleştireniere göre, Marksizm maddi, ekono­ mik altyapı ve fikri üst yapı arasındaki kaba benzerliğe da­ y anmaktadır. Antonio Gramsci'nin düşüncesi Marksizmin toplumsal bilince yaklaşımının inceliklerini sergilemekle kalmaz aynı zamanda günümüz tarihçilerinin başlıca meı9 Deutscher, The Proplıet Outce&L, s. 2 2 1 .


raklanna -dil, antropoloji, toplumsal inanç ve folklor- hi­ tap eder. Antonio Gramsci az gelişmiş Sardunya'da fakirleşmiş kü­ çük burjuva bir aileye doğar. Er geç ı 9 l l'de Torino Üniver­ sitesi'nden burs kazanır. Edebiyat ve dilbilim okurken Be­ nedetto Croce ( 1 866- ı 952), liberal idealist ltalyan felsefeci Antonio Labriola ( ı 843- ı 904) ve Marx'ın fikirleriyle tanışır. Az tanınan bir gazeteci olan Gramsci Rus Devrimine hayran kalır ve ltalyan Komünist Partisi'nin kurucu üyesi olur. İtal­ ya,

bienno rosso, "iki kızıl yıl" diye bilinen, kırsal ve endus­

triyel çalkantıyla birlikte derin bir sosyal krizin pençesin­ deydi. Bu süreç tüm ı talya'da hükümeti dize getiren fabri­ ka işgalleriyle tırmandı. Gramsci fabrika işgallerini organi­ ze eden fabrika konseyleri hareketinde aktif bir rol aldı. Bu hareketin kesin hüsranı ve kralın Mussolini'yi iktidara ça­ ğırmasıyla beraber, ltalyan Komünist Partisi Gramsci de da­ hil bazı liderlerinin mahvı ve tutuklanmasıyla sonuçlanan bir dizi terslik yaşadı. ı 926 yılından yaşamının sonuna de­ ğin Gramsci ya faşist cezaevinde tutsak ya da hastanede gö­ zetim altındaydı. Gramsci de Lukacs gibi ı 920 Kominterni'nde yü.kselişe ge­ çen Stalin usulü Marksizmle bağdaştırılan kimi entelektü­ el açılımlarla tartışmaya girmişti. Bilhassa kapitalizmin kaçı­ nılmaz ve nihai olarak çökeceğine dair felaket tellallığı fikri­ ne itiraz ediyordu. Ancak entelektüel bakımdan sığ addedi­ len Rus diktatörünün Marksizmi'yle Lukacs gibi barışmaz­ dı. Gramsci'nin hapsedilmesi yazmasına aksi yönde tesir et­ li. Pek çok bakımdan

Hapisitane Defterleri en önemli yapı tı­

dır. Ancak sansüreünün gazabından sakınmak için muğlak bir dille yazmak zorundaydı. Örneğin, "işçi sınıfı" ve "prole­ tarya" gibi ifadeleri kullanarnıyar ve bunların yerine "alt sı­ nıf' ibaresini kullanıyordu. Bunun sonucu olarak, dili çoğll Marksistten daha anlaşılmaz ve zordu ve bu nedenle ona aka1 34


demik çevrelerde belirli bir saygınlık kazandırmı.ştı. Yetkili­ leri kandırmak zorunda olmasının yanında, kullandığı dil de süslü sayılmazdı. Çalışması, Marksist gelenek içinde o nok­ taya kadar tam olarak ele alınmamış toplumsal bilincin iyi bir açıklamasını içeriyordu. Hapiste geçirdigi sürenin onu Stali­ nizmin Komünist Enternasyonal üzerindeki tahrif edici etki­ sinden korumak gibi talihli bir sonucu da olmuştu. Troçki Stalin'le yollarını bilinçli bir tercih sonucu aymrken, Grams­ ci de bu Mussolini'nin Stalin'i uzak tutmasıyla mümkün ol­ du. Sonuçta, Komintem entelektüellerinin Genel Sekreterin aşagılık korosuna dönüştügü bir zamanda Gramsci'nin yazı­ ları hayatiyelini ve bagımsız ruhunu korudu. Gramsci'nin sınıf bilinci kavramı. Marksist düşüncenin ka­ rikatürize edilmiş halinden yani yanlış bilinçten dogru bilin­ ce evrilen mekanik lineer gelişimden çok uzak düşer. Mark­ sist tarihçilerin sonradan benimsedigi ve çalışmalannın ana­ litik kesinligine eklerlikleri birçok faydalı kavram kullan­ mış, önerilerde bulunmuştur. Örnegin, E.P. Thompson'un 18. yüzyıl üzerine yazdıkları Gramsci'nin folklor analizin­ den fena halde etkilenmiştir. Gramsci, Marx'ın yazılarını ill­ eelemesinin merkezine alıp, sınıf bilinci üzerine inşa etmiş ve bu hususi meseleye daha bir kavramsal açıklık getirmiş­ tir. Gramsci'nin sundugu yeni kategoriler -hegemonya, sag­ duyu, organik entelektüel- popüler kavramların daha ince­ likli bir analizini yapmayı mümkün kılar.

Hegemonya ve toplumsal bilinç üzerine Gramsci Gramsci, Marx'ın ideoloji kavramı üzerine çalıştı ve onu modemize etti. Rus Devrimi'nin ardından Marksistlerin kar­ şılaştığı güncel problemlerden biri de Batı'daki devrimierin başarısızlığını açıklama geregiydi. Gramsci yanıtın bir bölü-


münün devletin ve hakim smıf gücünün farklılık gösteren karakterinde yaıtığını ileri sürer. Gramsci bununla ilgili ya­ rı insan yarı hayvan mitolojik bir yaratık olan santorlan ör­ nek gösterir. Gıamsci'ye göre hakim sınıflar da pozisyonla­ rını hem devlet zoruyla hem de sivil toplumun onayıyla ko­ rurlar. Rusya'da, ülkenin geri kalınışlığı nedeniyle devletin baskı aygıtı, hakim sınıf egemenliğinin en belli başlı meka­ nizmasıydı çünkü sivil toplum henüz embriyonik formdaydı "ilksel ve jelatinimsi" bir haldeydi. Bu nedenle devrimci par­ tinin rolü, devlet erkini, süratli ve akıcı bir manevra savaşı olarak nitelediğ; sınıf mücadelesine dönüştürmek olmalıdır. Batıda ise bunun tersine sivil toplum daha çok gelişmiştir ve bu yüzden hlkim sınıf sivil toplumun onayına daha faz­ la bel bağlamak durumundadır, bu da sınıf mücadelesinin karakter olarak daha zor, yavaş ve farklı olmasına yol açar. Gramsci'nin adlandırdığı üzere bu mevzi savaşı , sivil top­ lum içinde çetin bir mücadeleyle çekişmek zorundaydı çün­ kü "Batı'da Dev;et ve sivil toplum arasında düzgün bir ilişki vardı ve Devlet şöyle bir titreyecek olsa, sivil toplumun sağ­ lam yapısı birden açığa çıkıverirdi. Devlet sadece, arkasında

zorlu bir hisar ve siperler sistemi olan en dıştaki hendekti. "20

Devlet ve hakim sınıflar sivil toplumun çoktan beri yerleş­ miş olan ahlaki ve entelektüel önderliği ya da hegemonya­ sıyla emniyete alınmıştı. Bu nedenle devrimci partinin göre­ vi işçi sınıfı ve toplumun diğer bastırılmış sınıfları ve kesim­ leri üzerindeki bu ahlaki ve entelektüel önderliğe karşı koy­ maktı. Baskı-onay diyalektiği ve hegemonya mefhumu sınıf mücadelesinin analizi için tarihçilere tüm zaman ve mekan aralıklarında hassas bir ölçü olmuştur. 2 1 20 A. Gramsci. Hcıpiılıaııı: Dı:fıerleri ( 1 97 1 ) , s. 238. 21

1 36

V. V.

ve H. Kayc (ediıurler) , lmpı:nalisnı anti iıs Conıradicıioııs'da ( 1995) "Anıonio Gramsci and the other contincnts": H. Kaye, History. Classes and Naıi�-Sıaıcs'de V. Kieman. "Anıonio Gramsci and Marxisın". Kieman

Kicman,


Gramsci'nin toplumsal bilinç üzerine tartışmasının baş­ la ngıç noktası toplumsal bilincin felsefi karakteriydi. G rams­ ci, burjuva felsefecilerin aksine, felsefe kendini ona adayan­ ların sonsuz arayışı olarak addedilmelidir diyen önem1eye karşı çıkıyordu. Bunun yerine, felsefe tarihsel ve toplum­ sal bir bakış açısından eleştirel bir biçimde değerlendirilme­ li ve toplum düşüncelerinin bir bileşeni olarak görülmelidir. Felsefe bütün tasavvurlar gibi, güncel sorunlara yanıt arar ve mevcut düşünme biçimlerinden doğar. Felsefecileri sıra­ dan insanlardan ayıran, düşü ncelerinin kati, tutarlı ve bü­ yük ölçüde sistemli olmasında yatar. Felsefe bambaşka bir alemde var olmaz fakat toplumun geneline parçalı biçim­ de ve kır ı lmalarla yansıtılır. Bu nedenle felsefe her bir kuşa­ ğın tarihsel bilincinin bir veçhesiydi. Şu halde Gramsci için, dil, sağduyu, din ve folklorun tamamı dünyayı farklı algıla­ yış biçimleri gerektirdiğinden herkes bir felsefeciydi. Hapis­ hane Defterleıi'nde yazdığı üzere, "Birinin dünyayı algılayış

biçimi gerçekliğin yarattığı bazı belirli sorunlara karşı verdi­ ği yanıttır ve bu sorunlar doğrudan doğruya ilişkili olmaları ·bakım ından oldukça özellikli ve 'özgündür'." 22 Kitleler için bu felsefe yerel diyalektle, kısıtlı ifade kabi­ liyetiyle, folklorun ve sağduyunun çoğunlukla eleştiriime­ den kabulüyle ve böylece bu unsurları tutarlı ve birleştiri­ ci bir dünya algılayışına dönüştürememenin yetersizliğiy­ le sınırlanmıştı. Buna bağlı olarak toplumsal bilinç arka­ ik olanların yanı sıra sınıf bilinci parçalanndan mü teşekkil "garip bir bileşim"di. "Taş devri unsurlarını ve çok daha ge­ lişkin olan bilimin prensiplerini, yerel düzeyde tarihin tüm geçmiş evrelerinin önyargıları ile insanlığın adamakıllı dün­ yayı birleştireceği gelecekteki bir bilimin sezgilerini içinde barındırır. " 23 22 Gramsci. Hapishane Dcfıcrlcıi, s. 324. 23 Gramsci , Hapishane Dı:fırrlcri, s. 324. 1 37


Bazı açılardan, bir işçi "yürüyen bir anakronizm, bir fo ­ sil" olabilir, başka yönlerdense en modem ve ilerici fikirle­ ri öne sürebilir, işçi sınıfını "tam bir tarihsel otonomi" ile ha­ reket etmekten aciz kılan tam da bu mesafedir.24 O dönemle­ rin Komintemi'nde gündemde olan sınıf çanşmasının spekü­ latif ve mekanik biçimlerinden ziyade, Gramsci'nin yommu ­ na Tarinolu fabrika işçilerinin sınıf çatışmaianna yoğunlaştığı deneyimleri hakimdi. Toplumsal bilincin gelişimindeki esas, kendi bilincimizin, kimligimizin "bir envanter bırakmadan, sonsuz izler bırakan" tarihsel sürecin bir ürünü oldugunun farkında olmamızdır. Gramsci'ye göre felsefe bireylerin parlak kavrayışlanyla değil ancak politik eylemin temeli haline ge­ lebilecek eleştirel duyarlılığın adamakıllı yayılmasıyla ilerler: Bir halk kitlesi için tutarlı düşünmeye sevk edilmek ve aynı tutarlılıkla var olan reel dünya hakkında düşünmek. felsefi bir "dehanın" küçük bir entelektüel grubunun mülkiyetin­ de kalacak bir hakikati keşfinden çok daha önemli ve oriji­ 25 nal bir felsefi vakıadır.

Bir işçinin ne dediği ve ne yaptığı, düşüncesi ve eylemi arasındaki çelişki toplumsal bilincin diğer bir çelişkili unsu­ mdur. Bu, bireyin değil ancak sosyal gmplarm ve sınıfların bir vasfı olmasından dolayı, kendini kandırma ya da basitçe yanlış bilince atfedilemez. Toplumsal düzenin derinden ge­ len tarihsel çelişkilerini yansıtır. Hakim sınıfların ideolojik egemenliği ya da hegemonyası sebebiyle işçi ya da "yığınla­ no içindeki aktif özne"nin ne kendi pratik eylemliliğine ne

de eylemlerinin siyasi sonuçlanna dair net bir anlayışı var­ dır. Buna rağmen, bu eylemler dünyayı değiştirir. Bu anlam­ da, tekil bir işçinin dünyaya dair teorileri aynk, karma ya da çelişik bir bilinçten kaynaklanan eylemlerinin karşısındadır: 24 Gramsci, Hapishane Dc(ıcrlcri, s. 323.

ıs Gramsci, Hapishane Dcftcrlcıi. s . 325.

1 38


Kişi nerdeyse iki teorik bilinci (ya da bir çelişik bilinci) ol­ dugunu söyleyebilir: biri eyleminde saklı olan ve aslında re­ el dünyanın pratik olarak dönüştürülmesinde mesai arka­ daşlanyla onu birleştiren; diğeri ise yüzeysel olarak aşikar ya da sözlü, geçmişten miras aldıgı ve eleştinneden özüm­ sediğidir.26

lşçinin eleştirmeden devraldığı dünyanın bu sözel algı­ lanma biçimi, eyleme engel teşkil eder hatta ahlaki ve siyasi zayıflığa neden olur. Bu edilgenliğin üstesinden gelme ka­ biliyeti, işçinin harici deneyimleriyle tartıp biçtiği çelişik fi­ kirlerin içsel münakaşası yoluyla edinilen eleştirel bir özfar­ kındalığın gelişmesine bağlıdır. Bu gelişimin birinci aşama­ sını sınıf bilinci oluşturur yani hegemonik güçten yaban­ cılaşma duyma ve kendini öteki olarak addetme. Dünyayı eleşlirel biçimde değerlendirme kapasitesi -sağduyu- sınıf bilincinin oluşmasına müsaade eder. Sınıf farkının bölük pörçük hissedilmesiyle başlayan bu süreç nihayetinde ge­ nel kanıyı alt eden dünyanın tutarlı tek bir kavranışı ile do­ mğa ulaşır. Gramsci'ye göre bu süreç bütünüyle entelektü­ el bir izlek değildir; pratik deneyime bağlıdır. Pratik faaliyet ve dünya tecrübesi çelişkili bilincin iki tarafının sürtüşme­ siyle bilinç gelişimini şekillendirir. Ancak bu evrim, atılım­ lan sağlamlaştırmak için kumrolann oluşumunu ve bu atı­ lımları somutlaştıracak entelektüel azınlığı gerektirdiğin­ den otomatik değildir. Gramsci burada işçi sınıfı örgütleri­ ni ve esasen de devrimci partiyi kastetmektedir. Bu kurum­ lar üzerinden entelektüeller ve kitleler arasında, entelektü­ elleri pratik mücadeleye çeken, kitlelerin de temel sınıf far­ kındalıgını artıran bir diyalog kumlabilir. Bu grupların kar­ şılıklı olarak gelişmeleri organik olarak killelerle sarmalan­ mış ve onlarla birlikte çoğalan alanında uzman felsefeciler 26 Gramsci, Hapishcınc Defırrl�ri. s. 333.

1 39


olmayan "organik entelektüeller" tabakasını oluşturur. Bu tabaka ortak ve bağımsız dünya algısına doğru tırınanışın­ da işçi sınıfının dışavurumudur. Bu gittikçe artan halk kat­ manlarının entelektüel düzeyinin yükselmesi başka bir de­ yişle amorf kitle unsu runa bir şahsiyet verilmesi anlamı­ na da geliyordu. Bu, doğrudan kitleler içinden doğan fakat korseyi çevreleyen balina kemiği misali onlarla bağiantıyı koparınayan yeni tip bir entelektüel elitin yaratılması için çalışmak demekti. 27 Bunu söyledikten sonra Gramsci tekrar teori ve pratik di­ yalektiğini ya da praksisi öne sürer. Teori ve pratik arasında hiçbir ayrım gözetmez. Organik entelektüeller ağının dü­ şünceleri rastgele değildir ancak çağın pratik gereklilikle­ rine karşın teste tabi tmulurlar. Bu düşünceler günün pra­ tik gereklerine uygun bir akı lcılık içerınek durumundadır aksi halde düşüncelerin karmaşık tarihsel rekabetinde kay­ bolup giderler. Bu durum Ortaçağ döneminde Kataliklik için olduğu gibi 20. yüzyılda da Marksizm için geçerli ol­ muştur. Gramsci'nin yazdığı üzere, "Tarihin karınaşı k or­ ganik dönemlerinin taleplerine cevap veren yapılar, her ne kadar kendilerini, ancak az çok tuhaf ve heterojen karışım­ larda olumlamayı başardıkları birtakım ara evrelerden geç­ sel e r de her zaman kendilerini dayatır ve sonunda üstün gelirler."28 Sınıf mücadelesi ve popüler kültür arasındaki ilişkiye da­ ir bu görüşler falklor ve antrepolajik araşurına tartışması­ na taşındı. Gramsci, folkloru bir dizi pitoresk ayrıksılık ola­ rak tarif eden çağdaş antikacı yaklaşıma karşı çıktı. Bunun yerine "dünyanın ve hayatın kavranması" anlamında falk­ lor üzerine çalışmayı yeğledi. Dünyanın bu folklorik algıla­ nış biçimleri belirli bir zaman, mekan ve toplumsal tabaka27 Gramsci. Hapishane Defteriai. s. 3-!0.

ıs Gramsci, Hapislıaııe Defı,rlai, s. 34 1 .


ya özgüydü ve dünyanın resmi: algılanış biçimlerine karşı tayin ediliyordu. Sağduyu folklorun felsefesi olarak gelişti, köylünün doğa kanunu mefhumu folklorun hukuk ve ada­ let anlayışına evrildi. Gramsci'nin metaforunu kullanacak olursak, aynı zanaatkarların zanaatlarına bağlı olduğu gi­ bi falklor da bir anlamda hakim sınıfın üstün entelektüel ve maddi kaynakları nedeniyle bu sınıfın kültürüne bağlıydı. Dünyanın folklorik kavranışı bu yüzden sistematik ya da et­ raflıca ele alınmış değildi -sıradan insan bunu gerçekleştir­ mek için elzem olan merkezileşmiş siyasi örgütleri gelişti­ remezdi- bunun yerine çok taraflı, gelişigüzel birikmiş, ta­ baka tabaka, çelişkili, "tarihte birbiri ardından gelmiş dün­ yanın ve hayatın tüm algılanış biçimlerinin fragınanlarının bulanık bir yığınıydı."29 Durağan olmayan değişken anlam­ ları ve kültürel içeriği nedeniyle folklorun tam da bu hete­ rojenliği ciddi metodolajik sorunlar yaratmıştır. Bu neden­ le kesin sonuçlar olası değildir ancak muhtemel varsayım­ lar mümkündür. Gramsci falklor tartışmasını kilise otoritesinin dininden farklı olan popüler dine de taşımıştır. Insanların dini, po­ püler bir ahlak anlayışını, kabul görmüş görgü kuralları­ nı ve insanların üstünde resmi din, hukuk ve ahlaktan da­ ha fazla etki bı rakan gelenek ve davranışları çevreliyordu. Geçmiş hayatın durağan, korunaklı kalıntılarıyla yan ya­ na, hakim sınıfın ahiakından büsbütün farklı hatta kimi za­ man ona muhalif günlük koşulların belirlediği falklor yeni­ likçi ve ilericiydi. İtalyan eğitim sisteminin folklorun kökü­ mi

kazımak için yaptığı denemeler de nitekim İtalyan dev­

letiyle uyumsuz bir dünya algısını alt etmek içindi. Falklor ve popüler dine ilişkin bu yazılar bölük pörçük ve kimi za­ man da kullamlan dil tarafından anlaşılmaz kılınsa da son29 A. Gramsci, Sdections from Culıural Wıiıiııgs: Language. Ungııistics and Folhlo· re ( 1 985), s. 320. 141


radan gelen Marksistleri son derece etkilemiş ve onlara fi­ kir verici olmuştur.30

lukacs'ın Tarih ve Sınıf Bilinci Kalburüstü bir bankacının oglu olan Georg Lukacs 1885 yı­ lında Budapeşte'de dogdu. Viyana ve Heidelberg'de ögrenim gören Lukacs, Rickert ve Wendelband gibi yeni Kantçı idea­ list felsefecilerle sosyolog Max Weber'in de etkisiyle romantik bir kapitalizm karşıtlıgı geliştirdi. Lukacs, Birinci Dünya Sava­ şı ve Rus Devrimi tarafından radikalleştirilene kadar Marksiz�� mi beniınsememişti. Georg Lukacs'ın yazılan tarih felsefesin­ den siyasete, estetiğe ve edebiyata dek uzanır. Ancak yazıları da upkı hayatında olduğu gibi hem evrimsel hem de ani deği­ şimlerelen geçmiştir. Lukacs Rus Devrimi sonrası Marksist ol­ madan önce felsefi ve edebi incelemelerine başladığından ki­ mi çalışmalan Marksist değildir. Ilkin olgunlaşmamış ve aşı­ n sol Marksizmden yola çıkan 1920'lerin ortalanndaki çalış­ malan -History and Class Consciousness (Taıilı ve Sınıf Bilinci) ( 1923), Lenin ( 1925) ve yakınlarda keşfedilen Tailism and the

Dialectic ( 1 925/6)- Rusya'da ve Komünist Enternasyonal'de Stalinist bürokrasinin yükselişiyle bağlantılı entelektüel geliş­ meleri acımasızca eleştiren sofistike bir Marksizmi de içerir.31 1930'da Stalin'le entelektüel anlamda barışır. Diğer pek çok­ ları gibi o da tari hin gaddar muhakemesi gibi görünmüş olan şeyden bunalmış ve allak bullak olmuştur. 30 H. Kaye, "Poliıical ıheory and history: Anıonio Gramsci and ıhc British Marxisı hisıorians", ltal iaıı Quartt:rly, 25 (97-8)(1984). Bu makale Thompson, Hill , Hilton. Hobsbawm, Rude ve Gramsci'nin kabullerini dcıaylandırdı. Ma­ kale aynı zamanda Gramsel'nin sınıf nosyonunun degerine Lukacsçı ve Leni­ nisı göıiişlere kıyasla daha fazla ilgi gösterir. Dolayısıyla bunlan birbirinden ayıran şeylere ve aldanndaki ortak zemine de vurgu yapar. 31

Tailism and ıhe Dıalecıic, 1925 veya 1926'da Lukacs'ın History and Class Cons­ ciousness kitabının ardından gelen polemiklerin bir parçası olarak yazıldı. Moskova arşivlerinde yeniden keşfedildi ve 1 996'da ilk kez basıldı. G. Lukacs. A Defence of Hisıary and Class Consciousncss: Tailism and the Dialcctk (2000) kitabının Ingilizce çevirisinde yayınlandı.

142


Buna karşın Lukacs 1 920'lerde her ne kadar azırnsansa da Marksist tarihçiler için çok önem taşıyan çalışmalar or­ taya koymuştur.32 Lukacs'ın Macar Komünist Partisi'ne ka­

tılmasıyla birlikte bir yıl içinde hem o hem de parti devrim­ ci bir vaziyetin içine sokuldular. Lukacs, birkaç ay sonrasın­ da karşı devrimci Amiral Horthy'nin kuvvetleri tarafından yok edilecek olan talihsiz Sovyet Macaristanı'nda Halkın Eğitim ve Kültür Komiseri olmuştu. Viyana'da sürgündey­ ken Lukacs'ın bu yenilgi ve Avrupa'da daha geniş çapra dev­ rimci imkaniann tükenişiyle yüzleş me çabasından

Sı mf Bi l inci

Tarih ve

doğdu. Bu aynı zamanda Lukacs Marksizmi'nin

rüştünü ispat ettiğini muştuluyordu. Vardığı başlıca siya­ si sonuç

Lenin ve

Tailism'de de tekrarladığı, komünist par­

ti lerin toylukları ve başarısızlıkları nedeniyle devrimie­ rin kaybedilmiş olduğudur ve bir bakıma Troçki'nin

sons of Oclober'ında

Les­

( 1 924) bundan daha önce bahsedilmiş­

tir. Lukacs'ın enternasyonal komünizme dair değerlendir­ meleri hiç de şaşılmayacak şekilde Lenin'in halefini belirle­ mek için girilen hizipler arası girdaba sürüklenmiştir.

ve Smıf Bilinci

Tari h

Zinovyev'in Stalin'le yaptığı gizli ittifak dev­

rinde ve Troçki'ye karşı saldırıların arttığı dönemde orta­ ya çıkmıştır.

Tari lı ve Smıf Bilinci, Pravda

sayfalarında, Ma­

caristan Komünist Partisi içinden ve hatta Z inovyev Komü­ nist Enternasyonal'in 5. Kongresine sesienirken acımasız­ ca eleştirilmiştir. Eleştirilerin özü işçi sınıfı çıkarları ve bi­ linciyle, Marksizmin bir bilim olarak doğası arasındaki iliş­ ki üzerine yoğunlaşmıştır (doğanın diyalektiği tartışması) . Lukacs'ın muhalifleri, pozitivist bilim görüşüyle mekanik bir işçi sınıfı bilinci görüşünü entelektüalizm karşıtı bir art niyetle birleştirdiler. Bu belirleyici özellikler sonradan yan­ lış bir şekilde Stalin Kominterni'yle özdeşleştirilecekti. Buna 32 G.S. Jones, "The Marxism of early Lukacs",

New Ldı Review ( 1 977).

Wcsıcm Marxism: A Critica! Reader


karşın, Lukacs enternasyonal komünizmin tarihsel materya­ lizrn ve Marx'ın tarih felsefesi bakırnından gerçekten açmaz olarak gördüğü sorunlarıyla yüzleşmiştir. Çok mühirn olay­ ların ağırlığıyla cebelleşrnek için harcanan dürüst bir gayret­ le şekillenen Tari h ve Sınıf Bilinci Marksist geleneğe devamlı geçerliliği olan bir metin, tarih yazıroma da keskin bir kav­ rayış sunmuştur.

Tarih

ve

Sınıf Bilinci

Georg Lukacs'ın 1 9 1 9 ve 1922 ara­

sında yazılmış denernelerini bir araya getirir. Marksist tarihe dıştan gelen tehditlere karşı sağlam bir cevap verir ve ulus­ lararası anlarnda sosyalist hareket içinde anlaşmazlık oldu­ gu dönemde Marx'ın mirasının belli başlı unsurlarına açık­ lık getirmiştir. Marx ve Engels hayatlarının büyük bölü­ münde burjuva akademisyenleri tarafından görmezden ge­ l inmiş ancak 20. yüzyılın ilk yirmi yıllık süresinde Max We­ ber ( 1 864- 1 920) , Heinrich Rickert ( 1 863- 1 936), Wilhelm Dilthey ( 1833- 19 1 1 ) ve Georg Simrnel'in ( 1858- 1 9 1 8) ça­ lışmalarıyla önemli sayıda Marksizm eleştirisi olgunlaşmış­ tır. Lukacs özellikle, profesyonel tarihçi ve sosyologların ye­ ni su yüzüne çıkan okulları tarafından ileri sürülen mesele­ lere değinmiştir. Webercilik, arnpirizrn akademik çevrenin kendisiyle burj uva düşüncesinin etraflı gelişimini incele­ ıniştir. Marx'ı savunusunda bilimsel metodun, bilimsel ger­ çeğin, bütünsellik ve diyalektik kavramlarının önemini ye­ niden vurgulamış; ancak aynı zamanda bilimsel yönteminin tutarlı kullanımı hatınna Marx'ın ortaya koyduklarının eleş­ tiritmeden kabulüne karşı çıkmıştır. Bu tkinci Enternasyo­ nal ve Stalin'in dizginleri iyice sıkmasından sonraki Üçüncü Enternasyonal Marksizmi'ne zıttı. Lukacs diyalektik metodu tekrar ileri sürn1ek için Marx ve Hegel'in yazılarına döndü. Buna bağlı olarak Kornintern'in birkaç Rus lideri Lukacs'ın perspektifini kınadılar.

1 44


Şeyleşme ve burjuva tarihi

Tarih

ve

Sımf Bilinci'ndeki denemelerin en esasiısı "Şeyle.ışme

ve proletarya bilinci", kapitalizmde meta üretimi analiziyle başlar. Modem kapitalizmin yayılmasıyla tarihte ilk defa meta üretimi toplumun tüm veçhelerine hakim olmuştur. Bu nok­ tada Lukacs, Marx'ın kapitalizmin metadan sahte bir tanrı ya­ rauıgı fikrine meta fetişizmi adım vermiştir. Önceden toplum insanlar arası ya da dogayla ilişkiler üzerinden tayin edilirken. bu toplumsal ve dogal ilişkiler şimdi metaya dönüşmüştür; ar­ tık her şeyin bir fiyatı vardır. Hatta insan ilişkileri bile, tanm­ sal emek gücü ya da şehirli ücretli işçi diger herhangi bir meta gibi piyasada alınıp satıldığından metalaşmıştır. Lukacs bu sü­ rece genel anlamıyla bir şeye dönüşme demek olan, toplum­ sal süreçlerin parçalanması ve gerçek olmayan suni şeyler yı­ gınına dönüşmesi anlamına gelen şeyleşme adım koyar. Birey­ ler piyasada bir sürü şeyleşmiş metayla karşılaştıgından üreti­ min gerçek toplumsal doğası gizli kalır. Şeyleşme fenomenin doğasını dönüştürür. Toprak arazi kirasına, makine sermaye haline geliverir. lşçi, sermaye ve ücret sisteminin kölesi olur, emeği yabancılaşır. Aynı zamanda, işçi emeği karşılığında üc­ ret veren işverenle görünüşte özgür ve eşit bir anlaşmaya var­ dığından bu şeyleşme sömürünün doğasını anlaşılmaz kılar. Toplumsal ve doğal dünyanın bu şeyleşmesi ve yabancı­ laşması oldukça önemlidir çünkü burjuva düşüncesinin ta­ biatım açıklamaya yardım eder. Şeyleşme analiziyle Lukacs bu düşüncenin çelişkilerini açığa çıkarmaya çabalamıştır. Lukacs ilk olarak felsefenin evrensel ve tarih dışı sorularla Uğraşıığına dair burjuva düşüncesini eleştirmiştir. Örneğin 18. yüzyıl Alman filozofu lmmanuel Kant"la Plato arasında kurulan baglar, fikirlerinin günün değişen ihtiyaçlarına gö­ re şekillendiğini göz ardı eder. Bu tarih dışı metot kapitalist

ve kapitalizm öncesi düşünce arasında ortaya çıkan gerçek


bagların anlaşılınasını bu toplurolann kısmi şeyleşmesinden ötürü güçleştirir. Modem felsefenin önemli bir kavram hatası da şudur ki, kapitalizmin maddi katkısmı görmezden gelerek modem dünyayı kendisi yaratmıştır. Lukacs, buıjuva düşün­ cesinin uzun bir fikir savaşımı sonrası ortaçag düşüncesinin yerine geçtigini kabul eder. Bu atışmanın baskın temaları: tüm fenomenlerin sürekliligi ve aynlığı, (mistik ya da aşkın ya da degil) nedensellik sorunu ve tüm fenomenlere rasyo­ nel matematik kriterlerinin uygulanmasıdır. Modem rasyo­ nalizm tüm fenomenleri birbirine baglayan prensipleri anla­ dıgını ve üretimde çarpıcı etkileri olan teknolojik ilerlemele­ re sebebiyet verdigini iddia eder. Modem burjuva düşüncesi , diyalektikle felsefi sorunların tarihsel çözümlenmesini bir­ leştiren (Marx'ın borçlu olduğu iki unsur) Hegel'in çalışma­ sında zirveye yükselmiştir. Marx'ın Hegel'den aynidığı nok­ ta tarihin öznesi ve itici gücü üzerineydi. Marx için bu, üre­ tim güçlerinin gelişimi ve sınıf mücadelesi suretinde insania­ nn etkinligiydi. Hegel içinse dünyanın ruhu, insanlığın artan özbilinciydi. Bu idealizm nedeniyle Hegel (ve onunla birlikte modem felsefe) "kavramsal mitolojinin sonsuz labirentinde kayboldu" . Bu yüzden Hegel el yordamıyla felsefe ve tarihin birleşimini aradı ancak sonuçta başaramadı. Hegel'e göre ta­ rih, dünya ruhunun gelişiminin zirvesi olan Prnsya devletiy­

le sona ermişti. Lukacs'a göre bu Hegelci zirveye erişildiğin­ de modem burjuva felsefesi paramparça oldu. Tarihe tek tutarlı bilimsel yaklaşımı Marksizm sunmuş­ tur çünkü burj uva düşüncesi tam da kendi doğası yüzün­ den bunu yapamayacak durumdadır. Yeni bilgilerin bilimsel atılımlan tetiklediği doga bilimlerinden farkl ı olarak, burju­ vazinin toplum ve tarih araştırması, "doganın ve aklın ebe­ di yasalarıyla kapitalizmin sonsuz bekasını" göstennek için doğrultulmuş "burjuvazinin ideolojik silahını" üretmiştir.33 33 G. Lukacs, Tarih \'t Sınıf Bilinci (1971), s. 10-l l . 1 46


Klasik iktisat, toplumsal ve siyasi düşüncenin burjuva haki­ miyetini haklı çıkannası yönünde ideolojik bakınıdan çarpı­ ulmasına iyi bir örnek sunar. Kategorileri gerçekte sonsuz­ dur ve piyasanın işleyişi de Tann'nın "görünmez el"inin hı­ zır gibi yetişen el çabuklugu gibi görünmektedir. Bu tarihin diyalektik ve Marksizm olmadan yazılamayacagı anlamına gelmez. Lukacs burjuva tarih anlatısının olgusal dogrulugu­ nu ve bilgiye katkısını teslim eder. Eksikligi tarihi anlaşılır bir bütün, topyekün bir tarih olarak yazmaktaki yetersizli­ ğidir çünkü tam da tarihin bütün bir süreç halinde anlaşıl­ masını saglayan yöntem olan diyalektikten yoksundur. Bu, Marksist ve Marksist olmayan tarih arasındaki ilişkiyi kav­ ramak için belirleyici bir unsur olarak görülebilir. Lukacs ampirik bir ortak zemin ve bazı teorik temas noktalan oldu­ ğunu öne sürmüştür ancak Marksist tarihin Marksist olma­ yandan farkı tarihe

bir bütün olarak bakan belirli yaklaşımı­

dır. Comte ve Spencer'ın topyekün bir tarih sunmadaki ha­ şansızlığı (buna Arnold Toynbee, Fernand Braudel ve Fran­ cis Fukuyama da eklenebilir) Lukacs'a bunu göstermiştir. ·Bundan dolayı burjuva tarihi iki ayn yaklaşımla simgelenir: tam tasvir edilmiş belirli tarih anlatılan ve tüm bir insanlık tarihinin genel anlatısında başarısız olmuş girişimler. Burju­ va tarihçilerinin tarihsekilik ve ampirizmle bu kusuru genel bir tarihsel yaklaşım haline getirdikleri söylenebilir: Maksat!ı ve anlamlı olan her şey tarihten uzaklaştırıldı. Çe­ şitli dönemlerin ve bunların toplumsal ve insani temsille­ rinin sadece 'kendine özgülügü'nden öteye geçilmesi im­ kansız hale geliyor. Madem öyle Ranke'yle birlikte tarih de -çok başka sebeplerle- her çağın "Tannya eşit yakınlıkta" olduğunda yani aynı tekamül derecesine eriştiklerinde ısrar etmelidir tarihsel gelişme diye bir şey yoktur.34 3'1 LukAcs, Tarilı ve Sınıf Bilinci. s. 48. 147


Bu sebeple burjuvazi şeyleşmenin üstesinden gelemedi­ ği için tarihi bilimsel olarak anlamaktan acizdir. Lukacs bu­ nu göstermek için Heinrich Rickert'in tarih görüşünü ör­ nek verir. Yeni-Kantçı Alman filozof Rickert tarih gibi kül­ türel disiplinlerin fizik ve kimyanın olduğu anlamda bilim­ sel olamayacağını öne sürmüştür çünkü tarih ancak sınırlı, olgusal ve aniatı biçiminde yazılan monografilerde tarihçi­ nin değerlerinden bağımsız olabilir. Öte yandan tarih felse­ fesi tarihçinin kültürel değerlerinin etkisine tabidir ve bun­ dan dolayı topyekün tarih imkansızdır. Lukacs'a göre bu görüş bağlanular kurma, tarihsel açıklama getirme ya da ta­ rihsel anlayışı en basit noktalardan öteye taşımada yetersiz.­ liğe yol açar. Tam bir rölativizmden kaçınmak için paylaşı­ lan normatif kültürel değerler uyarınca monografik olma­ yan bir tarih yazılabilir. Ancak Rickert mutabakata dayalı bu değerlerin nasıl biçimlendiği meselesine aldırmaz. Böy­ le bir görüşün problemli tarafı, monografi ve topyekün ta­ rih arasındaki farkın kapsam ya da metottan biri olduğu­ nu görmezden gelmesidir. Tüm bir tarih, tarih felsefesi içe­ rir ve tarihteki herhangi bir anlamlılık olguların ötesine git­ meyi gerektirir. Rickert'in sorunu . topyekün tarihi yanlış anlamış olması­ dır. Lukacs topyekün tarihin münferit tarihsel olayların me­ kanik birikimi ya da sadece tarih felsefesine dayanan ve ta­ rihteki olaylardan ayrı aşkın bir açıklama düsturu olmadığı ­ nı belirtmiştir. Topyekün tarih tarihsel gerçeklikten ayrıla­ maz. Tarihçi ya da tarihe katkıda bulunan kimse doğrudan doğruya tecrübeyle tarihsel sürecin hakiki idrakine vara­ maz. Bunun için, tarihçi şeyleşen tecrübenin (ya da gerçel.:­ liğin) dolaysızlığını kırmak zorundadır. Nitekim burjuva ta­ rihi "dolaysızlık halinin sürdürülmesi ni" , olguların statik ve atomlarına ayrılmış tarihini meydana getirmiştir. Lukacs'a göre, ''Bu yolla en fazla elde edilecek şey tarihin tezahürleri148


nin ve tarihsel olguları illüstrasyonlar olarak kullanan top­ lumun biçimsel bir tipolojisini kurmaktır. "35 Burjuva felsefesi ve tarih yazımı kendi doğrudanlığının tu­ zağı na düşmüşken, Lukacs'ın savunduğu Marksizmin dola­ yırolama süreciyle tarihçinin dolaysızlığın ötesine geçmesi­

ne izin verdiğidir. Burjuva tarihi bu nedenle ya ampirizmin ya da Lukacs'ın önerdiği süreç yerine atomize olmuş farklı olguların biçimsel, rasyonel, soyut incelenmesiyle değişimi

anlama girişimlerinin kapanına kısılır. Lukacs bunun burju­ va tarih metodunu nasıl etkilediğini anlatır: Bu, hcdefin açıklanamazlığının sonuçların gülünçlüğüne yansıdığı 'yasa' arayışındaki 'naif sosyoloji (Comte/Spencer türünde) biçimini alabilir ya da daha en baştan metodola­ jik dik başlılık (Max Weber'de olduğu gibi) ele�rirel farkın­ dalık meselesi olabilir ve bunun yerine tali bir tarih bilimi meydana getirilir. Ama her iki durumda da sonuç aynı ola­ caktır. Bir kez daha olgusal gerçek lik sorunu tarihte geriye atılır ve tümüyle tarihsel bakış açısı bunun arzu edilip edil­ mediğine bakılmaksızın doğrudanlığını aşamadan kalır. 36

Burj uva tarih felsefesi, tarihin kendisinden koptuğu için soyut, şeklı ve döngüsel bir tasavvur haline gelmiştir. Böyle olunca da burjuva tarihi şimdiyi bir tarihl sorun olarak kav­ ramaktan acizdir çünkü doğrudan olana bağlıdır. Lukacs'a göre şu an geçmiş ve gelecek arasında tavassut eder, yani ta­ rih pratik bir meseledir. Bu görüş Lukacs'ın yaşadığı döne­

min insanlık tarihinin en mühim dönemlerinden biri oldu­

ğu akılda kalacak olursa bizi şaşırtmamalıdır. Burj uva dü­ şüncesinin doğrudanl ığı ve şeyleşmesinden ötürü, burju­ va tarihçileri Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi'ne tarih­ sel gelişimin bütünü bağlamında bakamamışlar ve asri olay35 Lukacs, Tarih ve Sırııf BIIiııci, s. 1 54.

36 l.ukıics, Tarih ve Sınıf Bilinci, s. 1 54-5. 149


lar üzerine yazılannda "en kötüsünden taşra gazeteciliğinin acıklı ya da alçak bir zihinsel düzeyini" tutturmuşlardır. Bu sadece, burjuva tarihinde öznellik ve nesnellik arasındaki aleni uçurumu veya bu soruna önerdiği kısır "ya/ya da" çö­ zümünü (düalizmi) göstermiştir. Lukacs burjuva düşüncesinin önemli bir diğer sureti olan Max Weber etkisini de ele aldı. 1 920'ler itibariyle Weber en önemli burj uva toplumbilimcilerden biri olarak tarih yazı­ mında adından söz ettirmeye başlamıştı. Tarihi kavramsal­ laştırması tahakküm biçimlerinde yoğunlaşmıştı ve tarihçi­ lere Marksist toplum kuramma karşı bir a lternatif öneriyor­ du. Weber'in suretinde tüm bir alt disiplin, tarih sosyoloji­ si doğuyordu . Weber'in kapitalizm görüşünü analiz etme­ si Lukacs'ın değerlendirdiği burjuva düşüncesinin genel çe­ lişkilerinin çerçevesi içindeydi. Lukacs'ın şeyleşme tartışma­ sı dikkatini, Weber'in kapitalist sistemini tanımlayan özellik­ ler olan rasyonalizasyon ve bürokrasiye vermişti. Weber'in aksine Lukacs bu akılcılığın temeli olarak meta kapitalizmi­ ni vurgulamıştı. Metalaştırma her şeyi bir niceliğe, bir parasal değere tahvil ediyor ve bu yolla akılcı bir hesaplamaya tabi kılıyordu. Bu, fabrikada giderek artan işbölümü ve Taylorisı sistemle birlikte adamakıllı gelişen işçi atamizasyonu yoluyla gerçekleşiyordu. Modern bürokrasiler de bu sürecin aynısını geçirdiler. Bu mantığa göre, adalet sistemi ve kamu hizmeti­ nin resmi standardizasyonuyla devlet de şekilleniyordu. "Bü­ rokrasi insanın yaşam biçimi, çalışma tarzı ve bunun sonucu o larak da bilincinin kapitalist ekonominin genel sosyo-eko­ nomik öncüllerine uyum sağlaması demektir."37 Bürokrasinin daha alt kademeleri, tüm onur ve sorumlu ­ luk düsturu bakımından işbölümü ve işin kuvvetlendirilme­ siyle fabrikaya benzemektedir. Lukacs bunu "insanlığın ih­ lali" olarak tarif etmiştir. Yaşamın tüm veçheleri bu şeyleş37 Lukacs. Tarih ve Sınıf Bilinci, s. 98. 1 50


me sürecine boyun egmiştir. Ancak üretim birimlerinin ya da bürokrasinin biçimsel akılcılıgı, bütün piyasa ekonomisi­ nin akıl dışılıgına eşlik etmiştir. Kapitalizm, hakikaten akılcı bir tertip yerine karşılıklı olarak etkileşen rastlantılann kanununa göre çalışır. Üstelik böyle bir kanun bireylerin isteklerine karşın yalnızca kendini dayatmamalı­ dır, tam ve layıkıyla bilinebilir bile olmayabilir. Bütünün ek­ siksiz bilgisi bilene bir tekel bahşedeceginden bu kapitalist ekonominin hemen hemen çöküşü anlamına gelir.38

Böylelikle Lukacs, "değer-akılcılığı" ve bürokrasinin mo­ dern dünyanın asli özü olduğuna ilişkin Weberci önern1e­ ye karşı sağlam bir argüman ortaya koymuş ve bunların da­ ha derin bir şeyleşme sürecinin belirtileri olduğunu öne sür­ müştür. Lukacs'a göre, Weber'in başarısızlığı burjuva dü­ şüncesinin hukuk, hukuk felsefesi ve felsefenin maddi ve ekonomik temelini anlamadaki genel yetersizliğiyle uyum­ ludur. Genel olarak burjuva toplumbilimleri şeyleşme süre­ ciyle ilgili olarak artan bir bölünme ve biçirncilige bel bağ­ lamaktan muzdariptir. Sonuç olarak, burjuva düşüncesinin bizalihi kendisi tarihsel gelişimin bütünlüğünün aniaşılma­ sına karşı bir engel haline gelmiştir.

Marksist tarih olanakları Lukacs daha sonra "Şeyleşme ve proletarya bilinci"nin son bölümünde emekçinin entelektüel yönünü ve sınıf bilin­ cini ele aldı. Buna burjuva tarihçiliği tartışmasıyla başladı. Lukacs'a göre, işçi sınıfı, tarihsel süreci bilimsel kavrayışı yoluyla toplumu dönüştürebilen tarihin hem öznesi hem de nesnesiydi. Bunu yapabilmesi için hem bilinçli hem de pra­ tik olarak burjuva toplumunun şeyleşme ve yabancılaşması­ nı alt edebilmeliydi. 38 Lukacs.

Tarih ve Sınıf Bilinci, s.

102. 1 51


Lukacs'ın perspektifinden tarih burjuva toplumuna ve iş ­ çi sınıfına çok başka amaçlarla hizmet etmiştir. Burjuva dü ­ şüncesinin tersine, işçi sınıfı kapitalizm altındaki şeyleşmi ş varoluşunun doğrudanhğıyla başa çıkabilir ve hatta kurtu­ luşu için buna mecburdur da. Böylelikle işçi sınıfı bilinci­ nin gelişimi, burj uva tarihinin yapısal zayıflıklarının hak­ kından gelecek tarihsel gerçeklerin arayışına bağlıdır. Bur­ juvazi için, tarih insan doğasının ebedi kanuniarına göre var olan kapitalizmin zaferiyle sona ermiştir. Burj uvazi her ne kadar şimdiyi tarihin bir parçası olarak görmese de işçi sını­ fı için tarihsel bilgi şimdinin, kendinin ve kendi toplumsal konumunun bilgisi ile başlar. Bu açıdan. tarihsel kategoriler bilimsel olmalıdır, yani tarihsel gelişimi salt tanımlamaktan ziyade bilfiil onu meydana getiren gerçek kategoriler olma­ lıdır. Tarihsel sürecin sürekliliği, tutarlılığı ve içsel bağlantı­ lan da "şimdinin yapısal bileşkeleri"dir. Ampirisizmi reddetmiş olan Marksist felsefe topyekün ta­ rihin evrensel soyut fikirlerini formül haline getirmek için kullanılmamalıdır. Bunun yerine i çkin toplumsal gerçeklik ancak toplumsal gerçekliğin bütünün değişim sürecini ya­ kalayan parçası olarak görülmesiyle taşınabilir. Lukacs'a gö­ re, bu dolayımiama dışarıdan tarihe zorla kabul ettirilen öz­ nel bir faktör olmayıp sahih nesnel yapısın ın bir tecellisi­ dir. Dolayısıyla işçi sınıfı burjuvaziden daha yüksek bir bi­ limsel nesnellik seviyesine muktedirdir ancak bu garanti al­ tında değildir. lşçi sınıfının düşünceleri yoktan var olma­ mış burj uva düşüncesinden doğmuştur ve onlar da şeyle­ şen toplumsal gerçekliğe tabidir. Burjuvazinin aksine işçi sı­ nıfı burjuva perspektifinden çözümsüz görünen teorik güç­ lükleri aşınasına izin verecek şekilde dolaysızın i llüzyonla­ nndan kaçabilirdi. Öncelikle, işçi kendini meta olarak teşhis edip, işte nicel­ leştirıneye ve insanlıktan çıkaran akılcılığa tabi bir araca na1 52


sıl indirgendiğini kavrayabilir. Aynı şekilde, genel anlamda topl umsal yaşamın da kapitalist meta üretimi tarafından gü­ dük bırakılmış ve yabancılaştınlmış olduğunun farkına va­ rabilir. lşçi sınıfı bu anlayışa ne kendiliğinden ne bireyler olarak ne de soyut düşünceyle erişemez. Tüm bunların yeri­ ne parçalanmış gerçekliği anlamlı bir resme dönüşmesi için birleştirerek, meta üretimi sürecinin ve ondan doğan şeyleş­ menin işçiyi nasıl sömürdüğünün ve genelde işçilerin sömü­ rünün kurbanı olduğunun kolektif idrakiyle başlayabilir. Sı­ nıf bilinci gelişiminin kendisi bu nedenle kolektif pratik bir mücadeledir. Bu bilinç işçinin bireysel ya da kısa süreli men­ faatierinden kaynaklanmaz. Menfaaller ve meslek gururu gi­ bi düşüncelerle kösteklenebilir. Bilakis, sınıf bilinci bir bü­ tün olarak işçi sınıfının tarihi menfaatlerini temsil eder. Lukacs'a göre, proleter sınıf bilinci teori ve pratiği diyalek­ tik bir süreç olan praksiste harmanlamıştır. Bu sınıf bilinci, nesnelerin şeyleşen dünyasının ötesini görme ve şeyleri di­ rimsel süreçlerin farklı veçheleri olarak aydınlatma yetisine sahiptir. Heraklit'ten Hegel'e değin, diyalektikçiler gerçekli­ ği akan, değişken bir şey olarak gördüler. Lukacs bu neden­ le modern burjuva felsefesinin muvakkat, değişim gösteren 'oluş' yerine, 'varlığın' durağan doğasını incelemekle hata et­ tiğini iddia etti. Tarih esasen diyalektikti ve bu nedenle "ta­ rihin gelişmekte olan gerçeklikleri ampirik gerçeklerden da­ ha üstün bir gerçeklik oluşturuyordu ."39 Gerçeklerin önce­ liği , üstünlüğü neticesinde insan kendini tarihin "muhtelif evrelerinde donakalmış halde kısnrılmış" bulabilir. Diyalektiğin kendisi değişmez bir metot değildir. En es­ ki diyalektikçiler her şeyi tez, anti-tez ve sentez üçgenine yerleştirmeye çabalamışlardır. Lukacs bu titiz şematizmle Marx'ın tarihsel olarak somut diyalektik yöntemini ayırmış­ tır. Marx'ın başlangıç noktası soyut şemalar yerine hakiki 39 Lukacs, Tcırilı vt Sınıf Bilinci, s. 18 ı . 1 53


tarihi süreçlerdi. Lukacs aynca Marksizmin burjuva dejene­ rasyonunun, Bemstein'la olduğu gibi (Stalinizmle de oldu­

ğu üzere) diyalektiğin terkini gerektirdiğini gözlemlemiştir. Olgusal gerçeklerin birbirine üstünlüğü, "her hareket ken­ dinden öncekileri etkiler görünürken, onlan değiştirmeye yönelik her temayül sadece öznel bir prensip (bir dilek, de­ ğer yargısı, yükümlülük) gibi gelir" .40 Marx'ın metodundan ileriye götürmek için atılan her adım " fazla basitleştirme, önemsizlik ve eklektizmle" sonuçlanmıştır.41 Önceden Marx ve Hegel tarafından işlenen bütünlüğün diyalektik nosyonunu savunmak için Lukacs bunun indir­ gemecilik demek olmadığını -indirgemecilik Popper ve da­ ha birçok Marksizm eleştirmeni tarafından benimsenen bir pozisyondur- tekrarlamıştır. Yine bu 'bütün ve parçalan so­ runu' Marksizmin bilimsel bir metot olduğunu savunmanın mühim bir yönü olmuştur. Indirgemecilik bütünü belirleye­ nin bir ya da daha fazla parçası olduğunu gözünde canlan­ dırmaktan kaynaklanır; Lukacs'a göre ise bütün parçalannın toplamından daha büyüktür: Tekrar ediyoruz, bütünlük kategorisi muhtelif unsurlarını farklılaşmamış bir birlige. bir kimlige indirgemez. Kapita­ list üretim sisteminde sahip olduklan zımni bağımsızlık ve otonomi ancak birbirleriyle dinamik ve diyalektik bir iliş­ kiyle bağlı olduklan ve aynı derecede dinamik ve diyalektik bütünün dinamik, diyalektik veçheleri olarak acidedildikle­ 4 ri oranda salt bir yanılsamadan ibarettir. 2 Ancak meydana geliş, oluşun doğruluğu daha henüz dogmamış ve yaratılacak bir gelecekse ve (bilinçli katkılan­ mızla) gerçekleştirilecek arzularda yatan yeni, taze bir şey­ se, o halde düşüncenin (gerçekliğin) bir yansıması olup ol---

40 Lukacs, Tarih

fl Lukacs, Taıih

ve ve

Sınıf Bilinci, s. 184. Sınıf Bilinci, s. ı .

4 2 Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, s. U-13. 1 54


madıgı meselesi oldukça anlamsız görünüyor. Hakikatin düşüncenin doğruluğu için bir kıstas oldugu dogru ancak hakikat oluşan şey degildir - ve oluşması için düşüncenin 43 kaulımı gerekir.

Kautsky ve Stalin gibi sosyalizmin kaçınılmazhgını savu­ nanların tersine, proletaryanın bilinci meselesi tarihin en az kendiliğinden gelişen yönüydü. Nesnel ekonomik süreç­ ler işçi sınıfını yaratmaktan öte bir şey yapmadı; sınıf bilin­ cini oluşturmadı. Lulcics'a göre sınıf bilinci edinme ve kapi­ talizme son verilmesi bizatihi işçi sınıfının eylemleri yoluy­ la meydana gelebilirdi. Hem ampirisizm hem de postmodernizm bütünlügü, top­ yekün tarihi (ya da postmodernİst jargonda söylersek 'bü­ yük anlatı'yı) açıkça reddederler ve Lukacs da bundan dola­ yı Marksist geleneğe bu pozisyonlann en sıkı eleştirisini sun­

muştur. Her ikisi de, sömürünün doğasını ve tüm sosyo-eko­ nomik o luşumların tarihsel geçiciliğini mistifiye ettiği için tüm resmi görmekten aciz burjuva düşüncesinin yapısal ku­ surunu yansıtır. Bu yüzden tarih hem postmodernizm hem de ampirisizm için bir sürü benzersiz olay ve kişilikten mü­ rekkep merkezsiz ve bölük pörçüktür. Lukacs'a göre, Mark­ sizmin vazifesi ve gerçeği söylemek gerekirse burjuva düşün­ cesine karşı tek entelektüel avantajı, "altında yatan toplumsal sistemin" birligini görmek için "bölücü emarelerin ötesine bakabilme yetisi"dir.44 Burjuvazinin toplumun dogası üstü­ ne çektiği yanlış bilinç perdesine karşı işçi sınıfının pratik bi­ lincinin özü bunda yatar. Lukacs, "toplumsal değişim emare­ leri ni 'bilimsel' ele almaya indirgeyen ve pratiğe gelince, ha­ kim olmayı umduklan sürecin muhtelif unsurlan tarafından amaçsızca ve önlenemez şekilde hırpalanma noktasına geti43 Lukacs, Tarih vt Sınıf Bilinci, s. 204. 44 Lukıl.cs, Tarih ve Sınıf Bilinci, s. 74.

1 55


rilmiş" sol teorisyenlerin pratikteki zayıflıklarını eleştirdi.45 Bilimsel bir doğrunun ya da yanlışın pratik sonuçlan olduğu gibi, doğru ya da yanlış siyasi veya tarihsel teorilerin de deği­ şim için mücadelelerinde ezilenlerin eylemlerine ya geçit ve­ ren ya da onları engelleyen sonuçları olacaktır.

Sonuç Marx ve Engels'i takip eden kuşakta, tkinci Enternasyonal'in ve Stalin'in Marksizmi ters yüz etmesine rağmen hem tarih felsefesi hem de tarih yazımı alanında eşsiz önemde çalışma­ lar vardır. Her bir örnekte yazarlar Stalinizmin zayıflatan et­ kisinin ötesine geçen eserler üretmişlerdir. Eserleri Marx ve Engels'in temel ilkelerine hem sadık kalmak hem de onla­ n tazelemek suretiyle bir tarihsel geleneğin sürekliligini sağ­ lamıştır. Marx ve Engels'in yaşadığı dünyadan daha modern olan bir dünyanın meseleleriyle yüzleştiklerinden sonradan gelen Marksist tarihçiler hem kendi eserlerini ortaya koyar­ ken hem de Marksist olmayan tarihçileri eleştirmekte onla­ n

zaruri birer kaynak olarak gördüler. lkinci Dünya Savaşı

sonrası Marksist tarihçi kuşağı Grarnscfye borçlu olduklan­ nı kabul ettiler. Genovese'nin ve Thompson'ın kültür üzeri­ ne incelemeleri, Gramsci'nin burjuva antropoloj isine eleştiri­ si ve Gramsci'nin patemalizme yaklaşımından çok yararlan­ mıştır. Lukacs ve Troçki ise Marksist tarihçilerin yaklaşımia­ nna bu denli kolaylıkla nüfuz edememiştir. Her ikisinin de Marx ve Engels'in sınıf bilinci kavramı üzerine kurdukları ve Gramsci'ninkini de tamamlayan kavrayışları vardır. Ne yazık ki birçok Marksist tarihçi Lukacs'ın bilim hakkındaki ve bur­ juva tarihinin sabit fay hatlarına dair postmodernizm karşı­ sındaki son derece faydalı görüşlerini yok saymıştır.

45

1 56

Lukacs, Taıilı

ve

Sııııf Bilinci, s. 69.


B E Ş I NCI BÖLÜM

"Zava llı Çorapçıyı Ku rta rma k": Aşağıdan Tarih

"Ayaklanma, tarihteki tek başarılı köle ayaklanmasıdır ve üstesin­ den gelmesi gereken zorluklar ilgisi olan çıkar gruplarının büyüklü­ ğünün kanıtıdır. Kölelerin tek bir beyaz adam önünde yüzlerce tit­ reşen siyahtan, kendilerini örgütleyebilen ve zamanın en güçlü Av­ rupa devletlerinden birini yenebilen insanlara dönüşmeleri devrimci mücadele ve kazanırnın en büyük destanlarından biridir." C . L . R JAMES, The Black Jacobins,

1 9381

"Belediye Meclisi Ü yeleri gösterinin bir kısmında Londra tarihinin bir hadisesine, Wat Tyler'in öldürülmesine dikkati çekmeyi hayırlı buldularsa, okuyucularımıza düğüm noktasını bu cinayetin oluştur­ duğu hikayeyi anımsatmakta pratik ahlak açısından yarar vardır. Bu hikaye her şeyden daha çok, bilge ve görkemli gençlik figürlerinin, sebatkar ve sadık yurttaşın ve kabadayı kışkırtıcının, sersem, cahil ve silahlı köylülerin oluşturduğu karanlık fona karşı kendilerinden ne istendi\)ini bilmeden direnir hale getirildiği bir çeşit masaldır." WILLIAM MORRIS, "The Lord Mayor's Show",

Justice, Kasım

1 8842

Önceden Marksist tarihçiler akademisyen ya da profesyo­ nel tarihçiler değildi; tarihi de içine alan birçok meraka sa­

hip devrimcilerdi. tkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu değişC.l.R. jamcs, Tlıe Blaclı jacobiııs (1980; ilk basım 1 938) s.ix.

2.

W. Morris. "The Lord Mayor's Show", ilk kez jusıice, l 'de (44) yayınlandı ( 1 5 Kasım 1884); William Morris, Poli!ical Wrttirıgs: Corııributiorıs t o justıcı: anti Commonwearda yeniden yayımiandı (Bristol, 1994), s. 66. 1 57


ti. Bu dönemde Marksist akademisyenler kuşağı belirdi ve olgunlaştı. Sonuç itibariyle incelemeleri sistematik olarak ve sadece tarihsel meselelere yönelmişti. 1956 Macar Dev­ rimi, Stalin'in çoğunlukla boğucu etkisine rağmen kuvvet­ lenen birtakım tarihçilerin Komünist Parti'den ayniması­ na neden olmuştu. Bunun sonucu olarak Korninform orto­ doksisinin mekanik materyalizminden kurtulmaya çabala­ dılar. Marx'a ve tarihe yeni bir gözle bakular. Sonuçta aşağı­ dan tarih haydutların, köylülerin, zanaatkarların, sanayi iş­ çilerinin, yasak bölgede avlananlann, dinde binyıllık refahın geleceğine inananların ve sınır dışı edilenlerin direnişini ve uyumsuzluğunu yüceltti. E.P. Thompson'ın

Ingiliz Işçi Sını­

fının Oluşumu ( 1 963) bu perspektif için bir manifesto vazife­ si gördü. Ancak, Büyük Britanya Komünist Partisi'nin Tarih­ çiler Grubu'nda bu işin zemini iyi hazırlanmıştı.

Komünist Parti Tarihçiler Grubu {1 946-56) Komünist Parti Tarihçiler Grubu (KPTG) 1946 yılında ku­ ruldu. Her biri farklı biçimde , A.L. Morton'ın A People's Histoıy of England ( 1 938) adlı çalışması, Christopher Hill'in English Revolııtion, 1 640 ( 1 940) ve Maurice Dobb'un Studi­ es in tlıe Development of Capital is m ( 1 946) adlı yapıtları gru­ bun yaklaşımını belirledi. Christopher Hill, Eric Hobsba­ wrn, john Savi lle, Victor Kiernan, Rodney Hilton ve George Rude gibi tanınmış isimler gruba üyeydi. Bu sınıf yoklama­ sı gnıbun tamamen yıldızlardan oluşmayan karakterini an­ laşılmaz kılabilir. Üyelerinin önemli bir kısmı, kitle partisi değilken ciddi sayıda entelektüeli ve işçiyi Gramsci'nin or­ ganik entelektüel kavramına yaklaşan biçimde bir araya ge­ tiren Komünist Parti'de de varlık gösteriyordu. Komünist Parti Tarihçiler Gnıbu kurulmadan önce 1930'la­ rın sonlarından itibaren zaten Parti'nin tarih çalışmaların1 58


da bir artış olmuştu. Sol Kitap Kulübü tarafından yayınla­ nan A.L. Morton'ın A People's History ofEngland adlı kitabının popülerliğinin yam sıra, Parti Cambridge başta olmak üzere birtakım yetenekli tarih öğrencilerini üye yapmıştı. 1 940'ta Christopher Hill, Ingiliz Iç Savaşı üzerine genişletilmiş bir ki­ tapçık da içeren önemli bir yayın -English Revolution, 1 640üretenlerin ilki olmuştur. Daha sonra 1 960'larda olduğu gi­ bi depresyon yılları çok sayıda genç entelektüeli radikalleş­ tirdi. Eric Hobsbawm entelektüel oluşurulanna egemen olan

büyük olayiann etkilerini şöyle nakleder: "Gençliğimizde bi­ zi kuşatan savaş, devrim ve depresyon, faşizm ve anti-faşizm

tecnıbeleriyle biz entelektüeller olarak nerede duracaktık ve bizden ne olacaktı?"3 Grup, Morton'ın A

People's Histoıy of England ı nı n ikinci '

baskısını tartışmak için yapılan bir konferansta kuruldu. Ör­ gütsel anlamda bir başkan, bir sekreter ve kendi kaynakla­ nyla nispeten usule uygun bir yapısı vardı. Parti'nin Ulusal Kültür Komitesi'nin bir parçası olan grubun, üniversite ve yetişkin eğitim okutmanlan, öğretmenler ve tarihe merak. lı Parti üyelerini içeren nispeten muhalif bir kompozisyonu mevcuttu. Diğer komünist partilerin aksine tarihçiler Ingiliz partisindeki en ateşli entelektüel unsurdu. Grup, feodalizm­ den kapitalizme geçiş ve burjuva devrimine ilişkin maruf tartışmalar gibi başlıca tarihi mevzular üzerine konferans­ lar düzenledi. Aynı zamanda 1 948-49'da işçi hareketi için­ de eğitim amaçlı dört ciltlik dokümanın derlendiği bir dizi hazırladılar. Tüm bu unsurların birleşiminin yarattığı belirli bir kimya oluştu. Bir katılımemın aktardığı üzere: Fiziksel yalınlık, entelektüel heyecan, siyasi tutku ve dost­ luk -bir de akranlık duygusu- şu an hala hayatta olanların

3

M. Cornforth (editör), Rcbds and Their Cuııses: Essays ln Honour of A. L. Morıorı 0 978) s. 26. E. Hobsbawm. ''Communist Party H�ıorians' Group 1946-56". 1 59


muhtemelen en iyi hatırladıklan şeylerdir. Bazılanmız be­ lirli konu ya da dönemler hakkında digerlerinden daha çok şey bilirdi ama herkes büyük ölçüde meçhul bir alanın or­ tak kaşifieriydi. Içimizden pek azı tartışmada söz almaktan, daha da azı eleştinnekten çekinirdi ama eleştiriyi kabul et­ 4 mekten kimse çekinmezdi.

Grubun en önemli getirilerinden biri Marksist tarihçile­ re bir çeşit perspektif sağlamış olmasıdır. Ingiliz tarih yazı­ mının ana eğilimlerini değerlendirebilmiş ve toplu olarak ele almayı denemiştir. Soğuk Savaş döneminin Marksizme kar­ şı genel husumeti ve zamanın Ingiliz tarihçilerinin muhafa­ zakar bakış açısı dikkate alındığında, bu özellikle yararlı ol­ muştur. Marksistler, stratejik önemdeki meseleleri ele alabil­ mek için historiyografik bakış açısını etüt etmişlerdir. Gru­ bun ömrü Ingiliz tarihinin eski Liberal Parti yorumunun bi­ tişiyle aynı zamana rast gelmiştir ki bu Magna Cana'ya ka­ dar uzanan tiranlığa karşı özgürlük ve demokrasi savaşından sürekli feyzalan bir yolda ilerlemiş olan Ingiliz tarihi görü­ şüdür. Ilk olarak Sir Herben Bulterfield ve Sir Lewis Nami­ er ( 1 888- 1 960) tarafından ortaya konulan muhafazakar bir eleştiri nedeniyle bu görüş gözden düşmüştür.5 Namier'in III.

George dönemi siyasetini ince lemesi siyasi retorik ve

pratik arasındaki ayrılığı ana hatlarıyla belirledi. Eylemle­ rin ve benimsenen fikirlerio ayrıntılı bir tetkiki ikiyüzlülü­ ğün norm olduğunu ve parlamento konuşmalannda savunu­ lan şekli siyasi pozisyonların politikacıların eylemlerine ar­ tık kılavuzluk etmediğini açığa çıkardı. Siyasetin özü yük­ sek idealler değil müktesep çıkarlar, hizipleşme ve pazarlık­ tl. Namier'in yaklaşımını takip edenler için patronaj ve hiz­ bin çiğ hesapları tarihte ilke ve tutkuya yer bırakmıyordu . 4 '5

Hobsbawnı, ''Communisı Party Histoıians· G roup 1946-56" s. 25-6.

H. Buııerfield, The Whig lnterprcttıllon oJ Hisıory (193 1); l. Namler, The Sırıce'·

ture of Politics at the Accession of George lll ( 1929).

1 60


Böylesi bir yaklaşım eski Liberal aşamalı lngiliz kalkınma­ sı görüşüyle çelişiyordu; süreklilik tarihte kalkınma, gelişme fikrinin yerini alıyordu. Komünist Parti tarihçilerinin bakış açısından Liberal görüşe yöneltilen eleştiriler geçerli olmak­ la birlikte, yerine önerilen şey geçerli değildi. Namierizme yönelttikleri eleştiriler tarihte siyasi fikirlerio oynadığı rolü yadsımak gibi kaba materyalist bir hatayı işlediklerine dik­

kati çekiyordu. Bu da insanın gelişim potansiyeline inançsız ve derinden muhafazakar bir görüşle sonuçlanıyordu. Grup ingiliz tarih felsefesinin ikinci bir ana akımını da saptadı: Sanayi Devrimi'nin Clapham okulu tarafından ye­ niden yorumu.6 Evvela Claphamcılar Sanayi Devrimi gibi bir olay olduğunu inkar ettiler; onlara göre bu "hızlandırıl­ mış evrim"di. Her türden devrimin tarihi dönüştürdüğü fik­ rinin ta kendisi bu tarihçilere ters geliyordu. tkinci olarak endüstriyel kapitalizm gelişiminin yaşam standartları üze­ rinde çoğunlukla iyi bir etkisi olduğunu düşünüyorlardı. Bu pozisyonlar tarihsel bir savunma ya da (KPTG'nin adlan­ dırdığı üzere) kapitalizmin mazereti, özrünü oluşturuyor­ du. Bu okulun en cesur ve siyasi beyanı T.S. Aslıton ve F.A. von Hayek'in

Capitalisnı and tlıe Historians ( 1 954)

adlı ese­

rinde vücut buldu. Tarihçiler grubu, ardından gelen yaşam standardı tartışmasında önemli bir rol oynadılar. Hobsbawm belli bir hoşnutlukla şöyle kaydetmiştir: " 19. yüzyılın ilk ya­ rısında ingiliz işçilerinin yaşam standartlarının iyileştiğini ortaya koyan azıcık bir araştırma harcaması egemen akade­ mik ortodoksiyi yerinden etmeyi başardı. "7 Tarihsel düşüncenin üçüncü bir önemli unsuru da Mark­ sist tarih görüşüne karşı Soğuk Savaş zamanı ampirist atağı6

Ingiliz ikıisaı ıarihçisi Sir .J . H. Clapham'ın ( 1873-1946) adıyla anılan iktisat ta­

A Concise Econ om ic History of Britain from ıhc Earliesı Times ıo 1 760 (Cambridge. 1949) ; ] . Clapham, An Econorııic History ofModmı Bıiıairı (Cambridge, 1930).

rihi oku lu. J. Clapham.

7

E. Hobsbawm, "Progress in History", Marxisrıı Taday, Şubat 1962, s. 46. 161


dır. Ampiristlere göre (Karl Popper, Michael Oakeshott ve Sir lsaiab Berlin) tarihin anlamına ilişkin açıklamalar kaçı­ nılmazlığı gerektirir ve tarihte özgür iradeyi reddederken, tarih kurarnları kendiliğinden Lotaliter ve kapalıdır. Tarih­ çinin görevi açıklamak, tahmin etmek ya da şimdiden ders­ ler çıkarmak değildir, sadece geçmişin ne olduğunu göster­ mektir. j .P. Hartley'nin

The Go-Between adlı romanının ilk

satırları bu görüşü net bir şekilde ifade eder: "Geçmiş ya­ bancı bir ülkedir: orada her şey başka türlü yapılır." Tarih parçalı ve anlamsız olduğundan, tarihsel gelişim ve ilerle­ menin herhangi bir genel modeli, biçimi yoktur. Tarihçiler grubu bu yaklaşımın al tındaki muhafazakar siyasi desteği belirlemiştir ve teoriyi reddetmek de kendisine rağmen tari­ hin doğası hakkında kuramsal bir bildirimdir. Yeniden diri­ len Ingiliz ampirizminin en ustaca çürütülüşü

What is His­

tmy ? ile ( 1 96 1 ) E.H. Carr'dan gelmiştir. SSCB tarihçisi olan Carr Marksist değildi ancak Marx'tan açıkça etkilenmiş bi­ riydi. Tarihçiler grubu dolayısıyla çağdaş tarihsel tartışmala­ rın da dahil edilmesiyle Marksist tarih yazımı oluşturulması . müttefiklerin belirlenmesi ve 1950'lerin tipik örneği muha­ fazakar düşünce eğilimleriyle kalem kavgasına girilmesi gibi işlerle kendi gündemini yaratabiliyordu. 20 yıl sonra A .j . Morton anısına hazırlanan bir ki tap­ ta Eric Hobsbawm grubun ilk on yılının bilançosunu çıka­ rır. Bilanço haklı olarak olumludur. En önemli başarısı aşa­ ğıdan tarihle ve Hobsbawm'ın deyişiyle Christopher Hill'le çok özdeşleşen "fikirlerin sosyal tarihiyle" toplumsal tarihin yükselişine yaptığı katkıdır. Grup aynı zamanda emek tari­ hinin modernizasyonu ve ingiliz Devrimi'nin yorumlanna da katkıda bulunur. Bu anlayış eğitim, ders kitaplan ve Pasl and Present: A ]oımıal of Scientific History dergisiyle yayılır.8 8 1 62

Birçok tarihçinin Stalinizmdcn uzak düşmesiyle tarihin bilimsel dogasını yitirdi· ginc işaret edecek şekilde Pası and Preseııı dergısinin alt başlıgı 1958'dc degişti.


Hobsbawm'm anılan grubun iki büyük paradoksunu da or­ taya ç ıkarır: Avrupa Komünist Partileri'nin Stalinizmi'ne rağmen dogmadan nasıl bu kadar bağımsız kalabilmişlerdir ve gücünün zirvesindeyken 1956 yılında neden çözülmek zorunda kalmıştır? Daha önce de belirtildigi gibi Stalinizm ve Marksizm ara­ smdaki farkları belirlemek klasik Marksizm için çok bü­ yük önem taşır. Aktivist tarihçitere gelince ikisi arasında­ ki ilişki daha da karmaşıktı. lşte ingiliz Komünist Parti Ta­ rihçileri Grubu için görünen o ki (hatta Fransız Komünist Partisi'nin Fransız Devrim tarihçileri için de) ikisi bağdaş­ maz degildi. Faşizme karşı samirniyetle savaşan, işsizliğe karşı yürüyen, sendikalaşan parti üyeleriyle 30'lann Komü­ nist Enternasyonali'nin gaddar, sinik Rus liderleri arasında bir ayrım yapılması gerekLigini çok azı reddedecektir. Ben­ zer bir ayrım Sovyetler Birligi'nin resmi tarihi ve komünist hareketin kıyısındaki komünist tarihçilerio eserleri arasın­ da da yapılabilir. Hobsbawm tarihçilere Stalin'in altın ça­ gında bile kayda deger bir serbestlik tanıyan özel koşulla­ ra dikkati çeker. Bunun ilk nedeni Marx, Engels ve Lenin (Stalin'in yanı sıra) çalışmanın teşvik edi lrnesiyd i. Ikincisi, asıl tarihi çalışmaların ancak mevcut Stalinist ortodoksiye karşı çıkıldıgında ya da Rus Devrimi ve Hitler-Stalin Pak­ tı gibi siyasi duyarlılık dönernlerinde mümkün olmasıdır. Tarihçiler grubunun çalışması Parti'ye fi ki r savaşında ya­ rarlı olmuştur. Sanki kendi tarihçileri işçilerin tarihini ya­ zıyormuş gibi grubun entelektüel etkisi emek hareketi için­ de yayılmıştır. Üçüncü olarak, dikkate değer şekilde tartış­ ma özgürlügüne izin veren resmi bir Britanya komünist ta­ rihi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Stalin ya da yardımcı­ larının otoritesiyle çatışan bir tarih yazma tehlikesi yoktu. Dördüncü olarak, Soguk Savaş dönemi komünizm karşıtı sahnede, Tarihçiler Grubu l930'ların sonundaki Halk Cep163


hesi geleneğinde ilgi alanlarını paylaşmış olduklan yoldaş­ Iara sonuna kadar açıktı. Bunun en büyük ifadesi, üyeleri arasında özellikle Parti üyeleriyle Marksist olmayanlan bir araya getiren Past and Present dergisinin editoryal kurulu­ dur. Hobsbawm akademik havanın bunu nasıl teşvik ettiği­ ni şöyle anlatıyor: Hem biz hem de Parti kendimizi bir tarikatın etraftaki ka­ ranlıga ışık tutan sadık müritleri olarak deği l , 1 930'lar­ da tecrübe ettiğimiz gibi esaslı bir ilerici hareketin lider­ leri olarak görmeyi yeğliyorduk. Küçük Marksist akade­ misyen grubunun soyutlandıgını biliyorduk. Bu tecridin tam da kendisi bizi belli bir hizbe bağlı olmamaya zorla­ dı. Eğer tarihçi olarak meslektaşlarımızın kabul ettiği şe­ kilde ve anladıkları dilde yeterligimizi kanıtlamamış olsay­ dık, pek çok meslekıaşımız çalışmalarımızı dogmatik basit­ leştirme ve propaganda jargonu olarak görüp reddetmektc gecikmeyecek tL 9

Beşincisi, Hobsbawm Ingiliz Komünist Partisi'nin lider kadrosunda tarihe değin bir derece koruma ve manevra öz­ gtırlüğüne izin veren bir sempati olduğuna işaret eder. Bu sempati olmadığı takdirde bu koruma ve manevra özgür­ lüğü de olmayabilecektiL Son olarak, "eski moda realizm", dogmatizmi uzakta tutmuştur. Örneğin, ingiliz Marksist ta­ rihçilerin 1 950'de işçilerin 1 850'dekinden daha yoksul oldu­ ğunu öne süren Gürgen Kuczynski ve Fransız komünistler tarafından benimsenen) mutlak yoksullaşunna teorisi için vakitleri yoktu. Unutmamak gerekir ki bu özgürlüğe ilişkin ciddi istisna­ lar ve Stalinizmin kimi unsurlarının habersiz asimilasyon­ lan da vardı. Metot bakımından, mudakiyetçilik ve burj u­ va devrimi gibi meseleler hakkında geçerli akla uyan argü 9 1 64

Hobsbawm, "Communist Pany Historians' Group 1946-56", s.

32.


ınanlar geliştirme çabasında belirli bir Stalinizm etkisi görü­ lebilir. Kritik biçimde tarihçiler grubu Sovyetler Birliği tari­ hini ciddi olarak tanışmamıştır ve üçüncü dönem ya da Hit­ ler-Stalin Paktı gibi parti tarihinin belli dönemleri yasak böl­ gedir. Büyük Britanya Komünist Partisi'nin tarihini yazmaya gelince Parti lider kadrosu ve Tarihçiler Grubu anlaşmazlığa düştü çünkü lider kadro "bilhassa zor zamanlarda geçmiş­ teki fedakarlıkların anısıyla, hamaset ve iftiharla militan ru­ hunu koruyacak" bir tarih istiyordu.10 Sonuç olarak Ingiliz Marksist tarihçiler arasında 20. yüzyıl genelde cılız bir alan­ dır ve doğrusu geçmiş, şimdi ve geleceğin birliğini bozmuş­ tur. Bu kusurlar, Kruşçev'in gizli konuşması, Leh başkaldı­ niarı ve Macar Devrimi gibi 1 95 6 yılı olaylarında açığa çı­ kar. 1956 yılı Komünist Parti Tarihçiler Grubu'nun miadını doldurdugunu bildirir. O tarihten sonra devam etse de ha­ kiki entelektüel çekirdek parçalanmıştır. Marksist tarih ya­ zımında sıklıkla olduğu gibi, güncel olaylarla geçmişe dair çalışmalar arasındaki yakınlık kendini ele verir. Şubat'ta Ni­ kita Kruşçev Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yirminci · kongresinde uluslararası komünist hareketi krize sokan giz­

li bir konuşma yapmıştır. Kruşçev, komünist hareket için­

de bir ikon ve yanılmaz bir entelektüel otorite kaynağı ola­ rak saygı duyulan, Sovyetler Birliği'nin hakimi Stalin'in suç­ larını ihbar ve ifşa eder. Leh ve Macar işçiler l iderlerine kar­

şı ayaklandığından bu çalkantılar ancak daha büyük bir şo­ kun öncüsü olabilirdi. Ancak Rus tanklannın acımasız zap­ tıyla devrimin önü kesilebilmişti ve Budapeşte'de o laylar Doğu Avrupa diktatörlüklerinin sosyalist maskesi altındaki gerçek yüzünü göstermişti. Bu, Komünist Parti'den de olsa, da sadece sempati de duysa solda pek çok kişi için barizdi. Sonradan Britanya ve ingiliz Imparatorluğu'nda siyahların tarihini yazmaya girişen o zamanın

Tlıe Daily Worker gaze-

lO Hohsbawm, "Communist Parıy Historians' Group 1946-56", s. 30.


tesinin Budapeşte muhabiri Peter Fryer bile bunu gerçek bir aşağıdan devrim olarak tarif eder. 1 1 Bu, onun için bir dönüm noktasıydı ve bu noktada yalnız değildi. Bu olaylar Britan­ ya Komünist Partisi'nde kriz yarattı. Tarihi sıradan insanla­ rın yaptığı görüşü ve resmi Sovyet tarihsel metotlarının sı­ nırlamalannı reddetmeleriyle, bu kriz Komünist Parti Tarih­ çileri Gmbu'nda şiddetle hissedildi. john Saville ve Edward Thompson Budapeşte'nin dumanları arasından -ki en so­ nunda bu ayrılmalarına neden olmuştur- The Reasoner'ı Par­ ti içinde bir tartışma forumu olarak başlattılar. Çok geçme­ den Saville, Thompson ve Tarihçiler Grubu'ndan pek çokla­ n

kendini Parti dışında buldu (Hobsbawm, Parti'de kaldı);

Yeni Solun doğumuna etkin biçimde damgasını vuran bu hareketten New Left Review ve The Socialisı Register doğdu. Bu Marksist tarihte verimli bir döneme işaret eder. Ko­ münist Parti üyeliğinin kısHiamalanndan kurtulan ve bir­ denbire Marksizmi Stalinizmin tahrifatından korumak ge­ rektiğinin bilincine varan tarihçiterin çalışmaları birkaç doğru ltuda gelişti. Şu an toplumsal tarihin en önde gelen dergilerinden biri olan Past and Presen t , ve grup üyeleri ta­ rafından kuruldu 1 952 yılında yayma başladı ancak kendi­ ni sadece Marksistlerden aldığı katkıyla sınırlamadı. Bu, İn­ giliz Marksisdere Marksist olmayan toplumsal tarihçil er­ le (Hugh Trevor-Roper, G . R. Elton ve Lawrence Stone ilk belirgin katkıda bulunanlardır) ve Ingiliz alınayan Mark­ sist tarihçilerle (Aibert Soboul ve Pierre Vilar gibi Fransız Marksist tarihçilerle ve Porschnev, Polisensky ve Klima gi­ bi Doğu Bloku tarihçileri) sıkı bağlar kurma olanağı tanı­ dı. Thompson, King Sokağı (Komünist Parti genel merkezi) tarafından köreitilen sosyalizmin ahlaki unsumnu yeniden l l P. Frycr. Hungaıicııı Trcıgcdy. ( 1 956); P. Frycr. 5ıayiııg Power: B/adı Peopk 111 Bıiıain since 1 504 (New jersey, 1984); 1'. Frycr. Hlııclı People and che Briıislı Em· pire ( 1988). 1 66


keşfetmeye çabaladığı William Morris biyografisini l 95 5'te yayımladı. Hobsbawm da haydutlar, işçi cemaatleri , binyıl­ cılar, ritüel ve emek hareketi gibi Marksist toplumsal tarihe yeni temalar getiren öncü bir çalışma olan Primitive Rehels'ı ( 1959) yazdı.

Christopher H ill Christopher Hill ( 1 9 1 2- ) Marksist tarihin en tanıdık sem­ bollerinden biridir. Çalışmaları Ingiliz burjuva devrimi as­ rı olan 17. yüzyıl Ingiliz tarihi üzerine yoğunlaşmıştır. Ente­ lektüel etkilenimleri Sovyet tarihçi E.A. Kosminsky'den Hı­ ristiyan sosyalist tarihçi R.H.Tawney'e ve tabii ki ona "gör­ düğü en büyük teşviki" sağlayan Komünist Parti Tarihçiler Grubu'na kadar uzanır. 70 yıl ı kapsayan çalışmaları aşağı­ dan tarihin ya da kendi ifade ettiği üzere "aşağıdan bakan" veya "tersten" tarihin gelişmesiyle i lişkilendirilir. Çalışması­ nın çoğu daha önce yok sayılan ya da başka biçimlerde oku­ nan köktenci, radikal el yazmaları, kitapçıklar ve daha baş­ ka edebi kaynaklardan faydalanmaya dayanır. En önemli eseri

The World Ttımed Upside Dowrı ( 1972) daha önce ben­

zeri görülmemiş 20 yıllık basın özgürlüğü döneminde filiz­ lenen bu kitapçıkları esas alır. M onarşinin restorasyonuyla beraber 1 660'da sansür geri döndüğünde radikal fikirler yi­ ne yeraltına itildi. Devrimin Marksist yorumunun sert eleş­ tirmeni john Morrill, "dinsel, yapısal , toplumsal ve bilim­ sel düşüncelerin nüfuz etmesi; dini radikalizmin toplum­ sal bağlamı; tarihi belgeler olarak edebi kaynakların önemi­ ni; ingiltere'de devrim yıllarının canlılığını" yansıtması ba­ kımından Christopher Hill'in katkısının özgünlüğünü seve seve kabul etmiştir. 12 1 2 j . Morill, Tlıc Nııtıırc of tlıı: Eııglislı Rcvo/uıioıı ( 1 993). s. 273. 1 67


I ngiltere'nin burjuva devrim i Hill için ingiliz burj uva devrimi N ewton'a uyan kesinlik­ te bir güzergah izlememiştir. Muhafazakar Parti'nin, Liberal Parti'nin tatmin etmeyen açıklamalarını ya da diger dinsel izahatları reddeder. Değişimin, biri burjuva devrimi bir di­ geri de demokratik halk devrimi olmak üzere iki ayrı devrim olarak düşünülebileceğini ileri sürer. llki, (nihayet 1 688'de) kapitalist gelişmeye uygun , burj uva mülkiyet haklarının kutsandığı, parlamentonun kati surette monarşi ve Kiliseyi ehlileştirdiği, Protestan ahlakının galip geldiği ve alabildiği­ ne genişleyen ticari bir imparatorluğun gelişmesine izin ve­ ren bir devlet tesis etti. Burjuva devrimi Marksist olmayanlar tarafından yanlış an­ laşıldığı ve reddedildiği için Christopher Hill bunu izah etme­ de dikkatliydi. ingiliz lç Savaşı'nın tabii ki bir burj uva devrimi olduğunu ancak sorunun burj uvazinin her iki cephede de yer almasından kaynaklandığını söyleyen R.H.Tawney'den alın­ u yapmayı seviyordu. Devrim kendini eski düzen ya da kapi­ talizm yanlısı olarak ilan eden ve savaşan iki ayrı sınıf (bur­ juvazi ve aristokrasi) gerektirrniyordu; hiçbir devrim böyle gerçekleşmemişti. Devrimde bir sınıf dinamiği vardı ama bu çok daha karmaşıku. Önceki yanlış anlama kısmen, 16. yüz­ yıldan bu yana kapitalizmin toprak meselesinden ortaya çık­ mış olması ve bu nedenle burjuva devriminin esasen kent­ sel bir fenomen olduguna dair bir işaret vennemiş olmasın­ dan kaynaklanmaktadır. " Korkarım apaçık bir noktayı ya­ ni İngiltere'de erken kapitalizmin en güçlü şekilde kırsalda olduğunu vurgulamak gerekir çünkü Marksizmin pek çok meşum inkan bu şaşırrna nedeniyle hükümsüz kalmışur. " 1 3 Marx'ın Kapital'ine aşina olan herkes bunu bilir. Burjuva dev1 3 C. Hill, Tlıe Collectcıl Essays of Chrisıopher Hill. Volumc 3: People and Idcas iıı I 7ıh-Century England (Brighton, 1986) s. 97. 1 68


rimi "kapitalizmin gelişimi üzerindeki geleneksel kısıtlamaia­ nn ortadan kaldınlması" demektir. Bu girişim Hollanda hari­ cinde Avrupa'dan başka yerde üstesinden gelinemeyecek mu­ azzam külfetler gerektiriyordu. lç Savaş, Stuart monarşisi­ nin krizinden kaynaklanmıştı. Devrimci bunalım geciktirile­ bilirdi ancak kapitalist gelişmenin önündeki engeller reform­ la halledilemeyecek kadar azametliydi. Stuartlar ve kapitalist gelişimin süratle genişleyen çıkar çevreleri, vergilendinne, dış politika, din ve mutlakiyet üzerine meseleleri farklı yönlere çekiştiriyorlardı. Meclisteki liderler için bilinçli bir şekilde ile­

riyi görmek ve devrim planlamak lüzumlu değildi. Ne de dev­ nınde pay sahibi olan yığınlar, özellikle devrimin radikal ve demokratik güçleri bunun fiili sonuçlanın hedeflemişti. Burjuva devriminin tamamlanması gereken bu ödevleri kendi kapsamlannda uluslararasıdır: Irianda ve lskoçya'nın fethi; Kabotaj kanunları ve Anglo-Felemenk savaşları yoluy­ la Felemenklerin başat ticari güç olarak ikamesini amaçla­ yan bir ticari politika; emperyal yayılmanın temel taşı olarak güçlü bir donanma. Bunlar aynı zamanda toplumsaldırlar: toprak üzerinde burjuva mülkiyet haklan feodal ayrıcalıkla­ rın kaldırılmasıyla belirlenmiş, tırnar kayıtlarıyla efendinin arazisini elinde tutan kiracının zayıflaması çulsuzun toprak­ lardan sürülmesine ve topraklann özelleştirilmesine yol aç­ mıştır. Soyluların iflas noktasına gelinceye kadar vergilendi­ rilmesi, kalelerinin yıkılması, Kilisenin, Tacın ve kralcı top­ rak sahiplerinin müsaderesi eski rejimin gücü ve zenginli­ ğini küçük düşürmüştür. Bu politikalar Ingiliz Devrimi'nin burjuva karakterini ortaya koyar. Bunlar ancak tüm mali­ yeti ve zapt olunmazhğı ömrünün daimi olmadığı anlamı­ na gelen bir orduya dayanan bir rejim sonucu başarılabilir­ di. Devrimin demokratik halk veçhesini bastırmasıyla be­ raber muhtemel al ternatif dayanağını kaybetti. Geri dönü­ lemez bir şekilde kapitalist gelişim için yolu temizledikten 1 69


sonra en sonunda ordu 1 660'da monarşinin restorasyonu kılığında eski rej imden geriye ne kaldıysa onunla uzlaşmaya zorlandı. Christopher Hill, İngiliz emperyalizminin altın ça­ ğının, İngiliz demokrasisinin kurumlarının ve ingiliz sana­ yi kahramanlığının 1 7 . yüzfll devrimini kavramadan aniaşı­ lamayacağını söyler. Marksizm karşıtları tarafından bu ko­ nuda ortodoksiden yoksun olmakla eleştirilmesine rağmen Marx ve Hill'in burjuva devrimini kavraYlş biçimleri arasın­ daki benzerlikler çarpıcıdır. Marksizmin çö küşünün i lanı­ nın harekete geçirmesiyle 1 99l'de yazdıklarında, Hill fikir­ lerinin evrimi üzerine yorum yapar: Kullandığım sözcükleri degişlirdim ancak 1 7 . yüzyıl Ingil­ teresi hakkında temel Marksist noktamdan uzaga düştüğü­ mü sanmıyorum. Hala ı 640 ve ı 660 yıllan arasındaki olay­ ların devrim olarak nitelenmesinin yerinde oldugu kanaa­ tindeyim çünkü bu olaylar Ingiltere ve dünya tarihinde çok büyük degişikliklerc neden olmuştur. 1 7 . yüzyıl başlarında Ingiltere üçüncü sınıf bir güçtü. Eski rejim hükümetleri, In­ giliz ticaretinin Uzakdogu'ya, Akdeniz'e ya da Ameri ka'ya açılımını desteklemede hem ma ii olarak yetersiz hem de si­ yaseten isteksizdi. Bazı tarihçiterin yapugı gibi bu dönüşü­ mün devrim olmadan da mümkün olabileceğini söylemek gülünç olur. Yeni politika ağır vergilendirmeyi gerektiriyor­ du; 1 640'dan önce taht ve parlamento dış politika konusun­ da anlaşamadıkları için maliyenin yeniden yapılanınası ko­ nusunda da anlaşma saglayamadılar. Parlamento kendi sa­ vaşı için paradan yana oy kullandıysa da kral o parayı kendi savaşı için harcamıştı. l 660'tan sonra parlamento donanma için sınırsız bütçe oyladı fakat mutlakiyelin restorasyonunu tehdit edebilecek daimi bir ordu için tek kuruş oylamadı. 14 14 C. Hill. England's Tuming Poinı: Essays on Scvcnıcerııh-Ccnıury English Histor}' ( 1 998). s. 294-5.


"Devrim içinde başkaldırı" Yoksullar için pek çok demokratik komünal mülkiyet hak­ kıyla burjuva düzeninin sınırlarını aşmaya çabalayan demok­ ratik halk devrimi, yüzyıl ortasının dipteki radikal akıntısıydı.

Hill'in incelemesi bu unsur üzerinde yoğunlaşır: Yeni Model Ordudaki* eşitlikçi (Leveller) radikaller, Digger, Ranter ve Quaker** dini mezhepleri . Sürekli değişen geleneksel otorite ile devrim-�ıradan insaniann belagatli ve çarpıcı biçimde ken­ di seslerini bulduklan bereketli bir özgürlüğe imkan verdi: Kısa bir süre için, sıradan insanlar kilisenin ve üst tabakanın otoritesinden daha önce hiç olmadıkları ve uzun bir süre de hiç olamayacakları kadar bagımsızdı. Buyük bir talih eseri, neler tartıştıklan na dair elimizde pek çok kayıt var. Dünya­ mn sonu ve gelecek yeni binyıl hakkında. insan toplulugu­ nu Adem'in işlediği gunahtan dolayı sonsuz azaba mahkum eden Tanrının adaleti hakkında spekülasyonlarda bulun­ muşlar ve kimileri cehennemin varlıgına dair kuşku duyar hale gelmiştir. Tanrının herkesi kurtarınayı amaçladığı ve her birimizin içinde Tanrıdan bir parça olabilecegi hakkın­ da kafa yormuşlardır. Bu yeni fikirleri ifade etmek için yeni mezhepler kurmuşlardır. Bazıları Yaratıcı bir Tanrı olmaya­ bilecegi ve yalnız tabiat olabileceği ihtimaline ilibar etmiştir. Bilginin ilahiyat . hukuk, tıp gibi seçkin mesleklerin tekelin­ de toplanmasına karşı çıkmışlardır. Var olan eğitsel yapıyı özellikle üniversiteleri eleştirmiş ve eğitim fırsaunın geniş dağılımını önermişlerdir. Cinsiyetler arası ilişkileri tartış­ mış ve Protestan ahlakının bazı yanlarını sorgulamışlardır. 1 5 (*)

New Model Army: 1645 yılında Oliver Cromwell tarafından Ingiliz I ç Savaşı için kurulmuş dı:ızenli stıvari birlikleri - ç.n.

(U) Ingiltere'de Iç Savaş zamanı Protestanlık mezhepleri - ç.n. 15

C. Hill, rlıt· World Tıımcd Upside Down· Radical ldcas dııring the Englislı Rt'l'O·

lurian ( 1 972). s. 292-3.


Hill için devrimin burjuva ve demokratik halk veçheleri sonucun başka türlü olabilecegine işaret eder. Burjuva dev­ riınini açıklayışı determinist olmaktan çok uzaktır. Fark­ lı sınıf unsurları degişen terkiplerde birbiriyle kaynaşmıştır . 1 640'ta halk galeyanı savaşı hızlandırnuş, kralın öldürülme­

si radikal safhayı zirveye taşımış, restorasyon degişmiş olan şeylerin çogunu emniyete almış ve l688'in Şanlı Devrimi so­ nunda devleti stabilize etmiştir. Devrimler kitle psikolojisi­ nin aynak gelgitlerine, umut ve umutsuzluk döngülerine, enerj il erinin seferber edilmesiyle tükenmesine tanıklık eder. Hill'in muazzam becerisi tüm bu fikir dünyasının curcunası­ na kulak verip aynı zamanda toplumsal bilincin hassas aya­ nın rı,

ölçebilmesidir. Büyük ve önemsiz şairler, bilim insanla­

tarihçiler, yazarlar, politik hiciv yazarlan ve dini liderler

zamanın duygusal hengamesine kapılmışlardı. Kelimelerini ustaca kullanması, eserinin devrimin sesi olarak yankılan­ masını sagladı. " Eski dünya . . . ateşteki parşömen gibi bi rden hız kazanmıştı" diyen Gerrard Winstanley'den başka kim bunun anlamını daha iyi ifade edebilirdi ki? 1 6 tual Origins

The Intellec­ of the English Revolution ( 1 965) adlı çalışmasm­

da Christopher Hill, bir siyasi kurarncı ve tarihçi olarak Sir Walter Ralei.gh'in ve bir arnpirisı ve bilim insanı olarak Sir Francis Bacon'ın ve Sir Edward Coke'un birlikte Stuart ha­ nedanı süresince nasıl eleştirel ve sorgulayan bir ton tuttur­ duklarını gösterdi. 17 Devrim yıllarına ilişkin çalışmalarında bir dizi dinsel ce­ maat olan püriten tarikat ve mezheplerden, Beşinci monar­ şistler, Diggerlar, Ranterlar, Muggletonyanlar ve Quakerlar­ dan faydalandı . Birçok fırsatta bu gruplara geri döndü. Ön1 6 Hill.

The World Turned Upsidc Down, s. 1 2. Tlıc Inırllcctııal Origins of tlıe Revolution (Oxford, 1 965). Bu yapıt Puri­

1 7 C. Hill,

ıenızm ve bilim ilişkisi uzerıne bir ıarıışmayı tetikleycn tartışmalı bir yapıt ol­ du. Bkz. C. Websıcr (editör), The /ntellccıual Revolution of ıhe Sevı:nteenıh Cen·

tury ( 1 974). 7


ceden görmezden gelinen ve halen muhafazakar tarihçiler tarafından "kaçık, sersem fanatikler, çatlak ve tuhaflar" ola­ rak bir kenara itilenler onun için bir radikal grup değil, za­ manın dini tutumuyla dünya ile baş etmeye çalışan kadın

ve erkeklerdi. 1 8 Hill aynı zamanda kırsal komünizmle özgür aşkı benimseyen Digger topluluğundan Gerrard Winstanley ve yaklaşan milenyuma inanan ve lsa'ya öykünüp Bristol'a l656'da bir eşek sırtında giden james Nayler gibi liderlerin kişisel rotalarını da çıkartıyordu.

The Experience of Defeat'de

tüm umutların tükendiği, ufkun daraldığı ya da geçici mü­ dahalelerin roadden imkansız kılındığı (Digger toplumunda oiduğu gibi) ya da manevi spiritüalizme ve pasifizme dönüş­ lüğü ( Quakerlarda olduğu gibi) yenilginin katı mantığından kimsenin kaçamayacağını gösterdi. Bu melankoliyi, Hill'in uzun uzadıya

The Experience of Defeat ( 1 984) ve Milton and the English Revolution ( 1 977) adlı yapıtlannda ele aldığı şa­ ir john Milton'dan başka kimse daha dokunaklı biçimde te­ laffuz edemedi.

The Intellectual Consequences of the English Revolution'da ( 1 980) Hill, Stuart monarşisinin restorasyonunu, entelek­ tüel reaksiyonun bilimsel araştırmanın kendisini bile tehdit eden ve coşkuyla fanatizıni aynı kefeye koyan belli bir anı olarak irdeledi. Piskoposlar, meslekler ve Oxford'la Cam­ bridge 1 660'ın entelektüel yapılanmasında restore edildi. Bi­ lime Sir Isaac Newton'un başını çektiği Kraliyet Derneği ta­ rafından sağ salim yön verildi. Her ne kadar gizli gizli lsa'nın yeniden dirileceği günü hesaplamaya çalıştığı milenaryan projeye devam etse de, büyük fizikçinin "soyut, boş, hasma­ ne matematik evreni" benliğin yilirildiği piyasa tabantı ticari anlayışı yansıtır. Benzer biçimde john Locke'un hükümet ve mülkiyet hakkının kutsallığına dair sözleşme görüşü de res18 M. Kishlansky. "Desen isiand radicals", Times Yühsch Ogrtıim Elıi, 7 Eylul 1984. 1 73


torasyon ruhuna ve burjuvazi düzenine tercüman olur. Loc­ ke ve Newton'un entelektüel sentezi "siyasi düşünüşte geç­ mişten geleceğe, nispeten durağan tarım toplumunda ege­ men olan kalıtsal ilkeden, devingen ve genişleyen bir eko­ nomiye daha uygun olan atomik bireyselliğe ve sözleşmeci­ liğe geçişe katkıda bulunur.''19 Radikallerin kati yenilgisine rağmen, İngiltere'nin dev­ rimci geçmişi Christopher Hill'e göre esasen ingiliz radika­ lizm geleneğinin sürekliliği nedeniyle yararhydı. Reformas­ yon sırasında tekrar dirilen Lollardy'nin düşünceleri ve Köy­ lü Ayaklanması, iç Savaşta ve kralsız dönemde bir kez da­ ha belirdi ve ı 790'dan sonraki dönemin radikalizminde ye­ niden gün yüzüne çıktı. World Tu rned Upside Down bu belli belirsiz ama hakiki devamlılık zincirini örnekler. Kitabın is­ mi, ıs. yüzyılda pleb kültüründe görünüşe bakılırsa popü­ ler olan ve ı 78 1 'de Yorktown'da Cornwallis'in İngiliz kuv­ vetlerinin Amerikan devrimcilerine teslim olması sırasında çalınıp söylenen iç Savaş şarkısının adıydı. Kökeni Lancas­ bire yoksuluna dayanan radikal bir mezhep olan Shakerlar mesajlarını Amerika'ya yaymaya çalıştıklarından bu deyişi benimsediler. ingiliz jakoben Tom Spence 180S'te aynı adla bir kitapçık yazdı. Bu başlığın daha da öte bir anlamı vardı. Baş aşağı unutulmamalıdır ki göreli bir kavram. Bunun ayakların baş olduğu anlamına geldiği varsayımının kendi­ si zaten ancak yukardan bakmanın ifadesidir.

17. yüzyılda

başka tür imkanların olabileceğini görenlere karşı adil ol­ mak için dünyanın son üç yüzyıldır ayakları üstünde dur­ duğuna dair çok fazla koşullanmış olabiliriz. Ancak yine de denemeliyiz.20

19 C. Hill, Thı· lııtd/ı:crual Cmıscq uenccs of tht English Revolution (Wisconsin, 1980), s. 60. 20 Hill, The World Tumeel Upside Dowıı , 1 74

s.

312.


Kaybedenleri yok sayma ve 1 7. yüzyıl çalkantılarının mu­ zafferlerinin tarihi önemi, dünyanın olması gerektiği gibi baş üstünde durduğu fikrini içimize işlemiştir. Hil l , bu ra­ dikallerin fikirlerindeki şaşırtıcı biçimde modern unsurlann altını çizmiş ve sınıf sisteminin, özel mülkiyetİn kutsandığı Protestan ahlakının bağnaz dünyasın ı n ters yüz edilmiş akıl­ dışı dünya olup olmadığını sormuştur. Hill'e göre, 1 7 . yüz­ yılın bize öğreteceği çok şey vardır. 1 649 Putney tartışmala­ rında "yaşayan en yoksul kesimin en zengin ve güçlü gibi oy verıne hakkı olduğuna" inanan leveller ordusundan temsil­ cilerin demokratik vizyonunu gerçekleştirmek birkaç yüz­ yıi aldı. Tam da Avrupa'nın tkinci Dünya Savaşı'nın vahşe­ ti içine gömüldüğü sırada yazan bu ingiliz Marksislin öğ­ retisinin gavur icadı olduğu şüphesiz söylenegeldi . Burada Gerrard Winstanley'nin sözleri şaşırtıcı biçimde yerindedir: "Mülkiyet bütünü parçalara böler, tüm savaşiann nedenidir, kan dökme ve kavga her yerdedir. Dünya ne zaman aslında olması gerektiği gibi yeniden bir ortak hazineye dönüşür, . . . işte bu nefret d e o zaman biter. "21 Yıllar sonra geçmişe bakınca Christopher Hill'in yapıtının başka bir Marksist tarihçide bulunması zor türden farklı bi­ çimler ve analizler içerdiği görülür. Cromwell, Bunyan ve Milton'un alışılmışın dışında biyografileri, kronolojik stan­ dart ders kitaplan,

volution ( 1 993)

ve

The Bible and the Seventeetlı Century Re­ Anli-Ch1ist in Seventeeth Century England

( 1 97 1 ) gibi merak uyandıran temalik incelemeleri hesabına yazdığımızda, Hill'i tarihte belirli bir kategoriye sokmak yan­ lı.ş olacaktır. Bunca katkısına karşın aşağıdan tarih kategorisi de buna dahildir. Bilhassa, 17. yüzyıl edebiyatı ve edebi eleşti­ risiyle diyalogu, postmodernist edebiyat uzmanlannın abart­ masıyla bozulmadığında disiplinlerarası kök salan verimli bir ilişkiye model oluşturur. Hill'in burjuva devrimini açıklamall

C. Hill, The English Revolulion 1640 ( 1 979; ilk basım 1940), s. 62. 1 75


sı, olaylar, hareketler ve fikirlerdeki sınıf karakterini kolay­ ca ortaya koymasına karşın bireylerin ve fikirlerinin, niyet­ lerinin ve umutlarının ciddiye alınması gereğini yok sayma­ mıştır. Gerçekte devrimin toplumsal güçlerinin farkında ol­ duğundan daha inandıncı karakterler sunabilir. Bireyler dev­ rimiere karşı tek tip biçimde tepki vermez ancak devrimler yaşamiarına kaçınılmaz olarak etki eder. 1 960'larda ve erken 70'lerde nüfuzunun zirvesindeyken (biraz da abartıyla) 1 7 . yüzyıl onun yüzyılı olarak tarif ediliyordu. Ancak 1970'lerin sonlanndan itibaren Hill ve Marksist yorumlar artan bir sor­ gulanmaya tutuldu. Bu revizyonizm Hill'in de daha sonraki makale ve kitaplannda payladığı pek çok biçim aldı. Hill'in bazen maruz kaldığı saldınların gaddarlığı üstü hafif kapa­ lı anti-Marksizmi yansıtır.22 ingiliz Devrimi'nin önemi, bur­ j uva devrimi bir yana, bu deyişin kendisi bile sorgulanmış­ tır. En ateşli revizyonistler için ingiliz lç Savaşı'nın kökenieri yanlış anlaşılınadan ve tesadüften kaynaklanmış ve sonuçla­ n

da minimal olmuştur. Diğerleri iki Christopher Hill'i ayır­

mayı tercih eder, erken dönem Marksist polemikçi ve son­ radan Balliol Koleji müdürü akademisyen Christopher Hill. Oysa özünde Christopher Hill kendi Marksizmine oldukça tutarlı ve sadık kaldı. tık zamanlarda R.H.Tawney hakkında ara sıra onun kalın kafalı Marksist jargona savrulduğunu dü­ şünüp endişelerıiyordu. 1 9 5 1 'de tüm iyi niyetiyle Lysenko'yu -Stalin'in favori bilim tahrifatçısı- göklere çıkarabilecekken , 1 957'de Komünist Parti'den ayrıldı. E.P. Thompson gibi o da altyapı ve üstyapı kavramını şematik olarak reddedebilirdi ancak yine de "Çevrenin Cikirierin evriminde kahtımdan da­ ha önemli" olduğunu gösterirdi.23 1940'ta 1972 ve 199l'den 22 j. H. Heıncr, On Histnrians ( 1 979),

s.

227-54.

23 C. Hill, The Collectcd Essays of Clıristoplıı:r Hill. Volunıı: 2: Rdigion and PolitiCS in Seventeentlı-ü�ııury England (Amhersı, MA. 1986), s. 5 1 ; England's Tumıng Point, s. 294. 1 76


farksız olarak, l 7. yüzyıl devriminden ögrenecek çok şeyimiz olduğunu söyleyebilirdi. E. P.

Thompson

E.P. Thompson ( 1924-93) İngiliz Marksist tarihçiterin en tanınmışıdır. En meşhur yapıtı Ingiliz Işçi Sınıfın m Oluşumu ( 1963) işçi sınıfının oluşumu hakkında cesur ve yeni bir tez ileri sürmüştür. 1 780 ve 1832 arasında İngiliz emekçi yok­ sullar müşterek çıkarlara, ortak bir kimliğe sahip oldukla­ nnı, bu müşterek çıkariann hakim sınıfın karşısında oldu­ ğunu ve genelde alttan gelen tehdide karşılık daha birleşti­ rici bir niteliğe kavuştuğunu düşünüyorlardı. Bu dönem iş­ çi sınıfının bilinçli olarak bir sınıf haline gelmesine tanık­ lık etmiştir ve bu dönemin bitişi itibariyle işçi sınıfı İngi­ liz siyasetinin en belirgin cephesi olmuştur. Ingiliz Işçi Sını­ fının Oluşumu ise tarihin resmi komünist yorumlarının me­ kanik gelenegiyle tartışmaya giren ve sıradan insanlara katı­ lımcılar ve tarihi yapanlar olarak bakan Marksist tarih dev­ ş.irme okulunun en güçlü ifadesi oldu. Ingiliz Işçi Sııııfmın Oluşu mu nun önsözündeki şu ünlü pasaj yeni bir Marksist tarihin silahaltına alınması için yapılan bir çağrı gibi okun­ muştu. '

Zavallı çorapçıyı, Luddcu kumaşçıyı, modası geçmiş el tez­ g<'l.hı dokumacısı nı, "ütopyacı" zanaatkarı ve hatta joanna Southcott'un (kendini mesih ilan eden bir kadın) müridini. gelecek nesillerin muazzam lütfuna eriştirmeye çabalıyo­ rum. Onların zanaatlan ve gelenekleri ölüyar olabilir. Yeni sanayicilige olan düşmanlıkları geri bir şey gibi görünebi­ lir. Toplumcu idealleri fantazya sayılabilir. Kıyıcı eylemle­ rine çılgınlık denilebilir. Ancak onlar, o zamanların keskin toplumsal sıkıntılarını yaşadılar ve biz yaşamadık. Onların


idealleri kendi deneyimleri çerçevesinde geçerliydi ve eğer tarihin kaybedenleri oldularsa, kendi yaşamlan çerçevesin­ de kaybedenler olarak suçlanabilirler. 24

"Aşağıdan tarih" ya da "aşağıdan yukarıya tarih " lkin­ ci Dünya Savaşı'ndan beri tarihin gelişim ine yap ılan en önemli katkılardan biriyd i. Harvey Kaye,

nın

Ingiliz

lşçi

Sın�fı­

O l uşumu nu " toplumsal tarihin şimdiye kadar yazılmış '

en etkili yapıtı " olarak nitelemiştir.25 Thompson kaynaklan­ nı ve aniatısını birlikte örmüş ve her bir sayfanın çevrilme­ siyle yeni yeni tanıklar ifade vermiştir: orta sınıf gözlemciler. romantik şairler, ahlaktan dem vuran kilise liderleri ve biz­ zat işçi sınıfı radikallerinin kendileri. Kitap dönem için haki­ ki bir his uyandırmış ve sömürülenterin sesini yansıtmıştı r. Thompson Marksist tarih için yeni deneysel standartlar ge­ tirmiş ama akademik ampirizmin laneti olarak addeı tiği şey­ den de başarıyla kaçınmıştır. Pasajlannın birçoğu, Marx gibi şiir sevgisine sahip olduğunu ele veren akıcı bir edebi biçe­ min yanı sıra derin siyasi tutkularını ve ezilenlere olan sem­ patisini de yansıtmıştır. Thompson'ın kitabı farklı ve tartışmalı bir sınıf vizyonunu zorunlu kılar. Lukacs gibi önsözde sınıfın durağan bir şey, nominal bir kategori veyahut nesnel bir yapı olmadığı, in­ san ilişkilerinin sahih tarihi bir süreci olduğu görüşü özetle ­ nir. "Sahici ilişki, sahici insanlarda ve sahici bir bağlamda ci­ simleşir . . . Aşığımız olmadan aşkımızın olmayacağı gibi top ­ rak ağası ve emekçi olmadan itaat de olmaz".26 Burjuva sos­ yologların ve Sovyet tarihçilerinin egemen olan sınıf görüş­ leriyle tartışmaya girer. O zamanlar yapısal-işlevselcilik han24

E.P. Thompson.

lngili:z: Işçi Sınıfının 0/uşıınııı

(Hannondsworth, 1 968; ilk ha­

sım 1963) s. 1 3. 25

li. Kaye , Why Dıı

Rııling C/a.çsı�s Fear Hisıory? And Other Qııestirms

1997; ilk basım 1995), s. 205. 26 Thompson,

1 78

Ingiliz Işçi Sınıfıımı Oluşumu, s. 9.

(Londra.


gi sınıfın bireyin toplumsal işlevinden türediğine göre Batılı akademik sosyolojiye ve onun sınıf görüşüne hakimdi. Batı­ lı iktisat tarihçilerinin zihni. sınıfın dar ekonomik tanımla­ rı ve istatistik niceliği ile meşguldü. Stalinisı sınıf görüşü de sınıf oluşumunun bir veçhesi olarak sınıf bilinci meselesini göz

ardı ediyordu. Sovyet tarihçileri sınıf bilincini tartıştık­

ları zaman bu, salt nesnel ve ekonomik manada oluyordu ve işçiler otomatik olarak bu bilinci geliştiriyorlardı. Keskin bir ayrımla, Marx, Engels, Troçki, Lukacs ve Gramsci'nin hep­ si de, önceden gördüğümüz üzere, üretim ve sömürü süre­ cinde ortak bir nesnel pozisyonla, ortak çıkarların psikolo­ jik ya da subj ektif özfarkındalığını kaynaştırıp sınıfın diya­ lektik doğasını ifade etmenin yollarını bulmuşlardı. Thomp­ son da bu klasik Marksist birleşimi ifade etmenin kendince yolunu bulmuştu: Sınıf deneyimi, genellikle insanların içine dogdugu ya da gönüllü olarak girdi k leri üretim ilişkileri tarafından belir­ lenir. Sınıf bilinci de geleneklerin. değer sistemlerinin,

fi­

kirlerin ve kurumsal yapıların somutlaştırdığı bu dene­ yimlerin kültürel anlamda ele alınış biçimidir. Eğer dene­ yim belirlenmiş olarak görünüyorsa da sınıf bilinci böyle 7 görünmez. 2

Yoğunlaşmış ve daha saydam bir sömürü sınıf oluşumu­ na zemin hazırlar. Kırsalda özel mülkiyet haline getirmek için ortak alanların çitle çevrilmesi ve ortak hakların kaybıy­ la birlikte, toprakları kiralayan çiftçi, Kilise ve toprak sahibi kırsal emekçiyi sömürmüş ve yoksullaştırmıştır. Yerli sana­ yide tüccarlar daha da zenginleşir ve faaliyetlerinin çapı ge­ nişlerken, parça başı çalışan emekçiler ücret bağımlılığına mecbur edilmiştir. Yeni fabrikalar ve madenierde işveren­ lerin zenginliği, (çok sayıda çocuğu içeren) işgüçleri sanayi 27 Thompson. Ingiliz Işçi Sınıfının Oluşumu, s. 10. 1 79


üretiminin kötü koşullarına maruz kaldığı oranda gözle gö­ rülür bir şekilde artmıştır. "Hepsi de sömürü sürecinin şef­ faflaşmasına ve sömürülenterin toplumsal ve kültürel kay­ naşmasına katkıda bulundu".28 Thompson'a göre kültür bu sebepten işçi sınıfının asli ku­ rucu unsuruydu ve bu da j ohn Wesley ve Robert Owen, Westminster ve Luddizm etkisindeki Thompson'un baş döndüren hacimdeki çalışmasında yansıtılmaktadır. Sınıf bilinci, nesnel durum ve sınıf çıkarlannın gerisinde kalan kültürel bir üstyapıyı gerektirmekteydi. Bu anlamda, bilinç çok çeşitli biçimlerde ve olgunlukta ortaya çıkabiliyordu. Ingiliz Işçi Sınıfının Oluşumu elbette eleştiri topladı. Ba· zıları Metodist dirilişe karşı yaklaşımını sorun etti ki o bu­ nu gücünü devrimci ve devrim karşıtı ener:jilerin çagından alan "umutsuzluğun binyılı" olarak nitelendirmişti. Diğer­ leri Luddizmi yorumlayışına ya da yaşam standardı tanış­ masında aldıgı tutuma i tiraz ettiler; yani o sanayi devrimi­ nin çalışan nüfus üzerinde iyi huylu ya da yıkıcı etkisiydi. Thompson işçi sınıfının doguşunu diğerleri gibi l832'de ve hatta belki daha da sonraları fabrika işçileri arasında değil de onun parça başı iş yapan emekçileri ya da zanaatkarlan arasında oldugunu söyleyerek de eleştiri aldı. Zaman geçtik­ çe ve toplumsal tarihin biçimi degiştikçe Thompson'un sınıf oluşumunda kadının rolüne az deger biçmesine de karşı çı­ kıldı, bu onun sonradan kabul ettiği bir hataydı.29 Belki de en önemlisi bu kitabın Yeni Sol arasında Mark­ sizmin kendisine yönelik bir tartışmayı başlatmasıydı. Per28 Thompson. lngi lit Işçi Sınifının Oluşumu, s. 2 1 7. 29 Thompson,J.W. Scott'ın söylediklerinin postyapısalcı iÇeligine çokça ilir.ı:: edecegi makale için bkz. j. W. Scott (editör) Gaıdcr aııd the Politics ofl-lisıory'dc (New York, 1988), ].W.Scott, "Women and ıhe Making of the English Wor­ king Class"; Scott'ın görüşlerinin bir eleşiirisi için bkz. B. D. Palmer. Desccııı in­

to Discoursc: The Rcificaıion of Llınguage and the Writing ofSocial Histol)· (Phi­

ladtlphia. PA. ı990), s. 78-86 ve 1 72-86.

180


ry Anderson ve Tom Naim işçi sınıfının rolünün ve kültü­ rünün abartılmasını eleşurdiler. Ingiliz işçi sınıfının Ingi­

liz burjuva devri miyle ara�ındaki mesafe nedeniyle devrimci

mücadele için kötü hazırlmmış pasif bir güç olduguna ina­

nıyorlardı. Bunun tersine E.P. Thompson ise l ngiliz işçi sını­ fını n sahih devrimci geçmişinin altını çiziyordu. Altıncı Bö­ lüm bu anlaşmazlıklara dtrinlemesine deginmektedir.

1 8. yüzyıl ingiliz kültürü

Ingiliz lşçi Sınıfının Oluşunu'nu yazdıktan sonra, E.P. Thomp­ son·ın ilgisi 18. yüzyıla yogunlaştı. Bu araştırmanın sonuç­ ları Wh igs

and Hunters ( 1975) ve birtakım makalelerin bir araya toplandıgı Customs in Common'da !Avam ve Görenek] (1991) ortaya çıktı. Whigı and Hun ters , "siyahlar"ın ve yüz­ leri siyaha boyanmış kaçak avcıların işledigi suçlara idam cezası getiren 1 723'ün ba.<kıcı Siyah Kanunu'nu inceliyordu. Thompson, Windsor ve Hampshire ormanlanndaki hayata yani siyahların gece faaliyetlerine, onların hasımianna karşı · isimsiz tehditlerine. mera ve ormaniara ilişkin hak davaları­

na ve karşı davalara, yasak avcılar ve av alanı bekçileri ara­ smdaki dalaşa ışık tuttu. Kanunun bu eylemiere müdahale­ sini ve nihai yaptınmını :ıynntılandırdı: düpedüz terörizm, ipe gönderen yargıcın teatralligi, cellat ve daragacı. Whigs

and Hunters, 1 8. yüzyıla dair, Hannover Hanedam yanlısı li­ berallerin yoksullan korı..utmak ve muazzam sermaye akışı­ nı ingiliz toplumunun tepesindeki zengin oligarklann elin­

de tutmak için hukuku :ıasıl kullandıklarını gösteren yeni perspektifler açtı. Thompson 18. yüzyılın itaat, uzlaşma ve hukukun tarafsız icra edilmesi zamanı oldugu kendini be­ genmiş liberal görüşe meydan okudu. Aynı zamanda Mark­ sistleri de bu gibi dönemleri önemsizleştirdikleri ve huku­ kun üstünlügünü de sanki sadece ideolojik bir numarayınış, 181


hakim sınıfın çıkarları için bir araçmış gibi görüp reddettik­ leri için eleştirdi. Bu hem öyle hem de daha fazlasıydı aslın­ da. Hukuk 1 8. yüzyılda, tam da yönetenler kadar yönetilen­ lere de açık olması nedeniyle hatta mahkemeler yöneten le­ rin lehine bile olsa, dini ve kraliyet otoritesini yerinden ede­ rek hegemonyanın en önemli veçhesi haline geldi. Ama yi­ ne de keyfi iktidar yerine hukukun üstünlüğünün varlıgı ha­ kim sınıfın eylemlerine ve gücüne belirli sınırlamalar getir­ di ve bu sınıfa mülkiyeti olanın egemenligine istikrar getiren bir meşnıiyet ölçüsü sağladı: Buraya kadar hegemonya . . . dile getirildi hepsinden öneın­ Iisi de bu hegemonya askeri güçte, ruhhanlığın ya da bası­ nın esrarlı bir hava yaratmasında değil, üstelik ekonomik baskı da hiç değiL adiiye memurlannın çalışına ritüellerin­ de, ağır ceza mahkemelerinin azametinde ve Tybum ıiyaı­ 30 rostında görülebilir.

Thompson altyapı ve üstyapıyı hukukun prizmasından gördü . Hukuk üstyapının bir parçası idiyse. alışıldık Mark­ sist yorumlarda olduğu gibi, o zaman hem üretimden hem de üretim ilişkilerinden ayn olmalıydı. Tarihsel kanıtlar bu­ nun tam tersi olduğunu söylüyor. Ne resmi kurallar ve hu­ kuk ilminin prosedürleri ne de bir ideoloj i olarak huku­ kun kendisi gündelik emekten ya da sorunlu metafor uya­ rınca "al tyapıdan" uzaktı. Mülkiyelin ve kullanım hakları­ nın yasal bakımdan kodlanması üretim ilişkilerini tanımla­ dı ve toplumun her katmanında bu şekilde filtreden geçirdi: "Üretim ilişkilerinin kendisi bir dereceye kadar yalnız yasal tanımları bakımından anlamhdır: serf, bagımsız emekçi; be­ lirli haklara sahip çiftlik sakini ya da bu haklardan mahnırn 30 E.P. Thompson, Whigs and Hunurs: Tiıt· Origiıı ııf the Blaclı Acı ( 1990; ilk h�· sım 1 975), s. 262. Thompson (ve Lim�baughl 'tanatokrasi' terimi üzerinden idam cezasının öneminin üstünde durdular. Tanatokrasi. iktidarını büyük öl· ı;üde ölüm ceza�ının kullanımına dayandıran devleı biçimi anlamına gelir.

1 82


ahali; özgür olmayan proleter, haklannın grev gözcüsü gibi bili ncinde olanlar; saldın nedeniyle işverenine dava açabilen wpraksız emekçi. "3 1 Customs in

Comman da Thompson'un 18. yüzyıl hakkın­ '

daki tezi, kendini sağlam avam kültürünün savunmacı göre­ nekieri yoluyla gösteren yoksul ile yönetenler, avam ve soy­ lular (plebler ve patrisyenler) arasında gittikçe artan bir kül­ türel yabancılaşma olduğunu ileri sürüyordu. Bu makaleler canl ı hadiseler, görenekler ve deneyimler ifşa ediyordu: ör­ neğin tahılın zorla alındığı ve ahlak ekonomisi çerçevesin­ de adil bir fiyata satıldığı ekmek isyanları , kamu önünde kü­ çük düşünne ritüeli ya da kabul edilmiş davranış normları­ nı zorla yaptırmak için kullanılan hayrat müzik* ve boşan­ manın avam/pleb biçimi olarak eş satışı gibi. "Kalabalığın ahlak ekonomisi" ve "Zaman, iş disiplini ve endüstriyel ka­ pitalizm" l 960'larda yazılmış, ekonomik tarihin kısıtlılığına ve emek tarihinin kurumsal fetişlerine karşı çıkınada etkiliy­ di. Cusıoms in Comman bunu yapabilmekteydi çünkü falklor ve antropoloji ile sürdürülebilir bir diyalog içinde olmuştur. · Kaynaklarından bazıları yerel pratikleri yeniden ayağa kal­ dıran 19. yüzyıl antikacıları ve folklorcuları tararından ko­ runınuştur. Ancak bu folklorcu yaklaşım keşiflerinin esas­ lı çıkarırnlarını tanımakta başarısız oldu. Thompson'a gö­ re görenek genel bir zihniyet ve havaydı ve 18. yüzyıl top­ lumsal tarihi için kilit bir önemi vardı. Pek çok göreneğin akılcı toplumsal işlevleri vardı. Bazen toplumsal baskı nede­ niyle muhafaza ediliyor başka zamanlarda da bunlar sadece protesto yöntemleri olarak kullanılıyordu. Göreneğin avam kültürü değişken, çelişkili ve karşılıklı mutabakata dayan­ mayan nitelikteydi ; piyasa kültürü ve zihniyetinin yenilikle­ riyle çatışıyordu. Gelenek ve görenekiere dayalı haklar, aza­ lan ataerkil korumacılık ve tehditkar ekonomik değişimler 31

Thompson. Wlıigs mıd Hurııers, s. 267. 1 83


(çitleme, iş disiplini ya da serbest piyasa gıda fiyatları) karşı ­ sında çoğu kez yeniden yaratılır veya ileri sürülür. Bu nokta­ da Thompson kendine özgü kültürel tarih ile sınıf mücade­ lesi analizinin sentezini geliştirmiştir ki bu yapıtla 18. yüzyı ­ lı toplumsal denge ve düzen çağı olarak addeden kabul gö­ ren görüşü yeniden ele alabilmiştir. Thompson, yapıtında görünür antropoloj i ve zihniyet kavramının etkisiyle birlikte Annales Okulu'nun kültürel tarihe o lan dilini ve yaklaşımını benimsemiştir. Tarihsel bi­ reylerin ve toplulukların kendi dil ve kültürel geleneklerinin mahkümu olduğunu dile getiren kültürel yaklaşıma açık bir şekilde karşı çıkmıştır. Bu bakımdan toplumsal tarihte post­ ınodemizme doğru evrilen trende açıkça karşı durdu: Bu çalışmalarda umarım pleb kültürü daha somut ve daha elverişli bir kavram haline gelir, "anlamlar, tutumlar ve de­ gerler" içinde sırra kadem basmaz, sosyal ilişkiler, sömü­ rünün çalışma

ortamı ve sömürüye direniş, patemalizm

ve

itaat ritüellerinin maskeledigi güç ilişkilerinin dengesi için­ de yerini bulur. Bu yolla (umarım) popüler kültür de kendı 3 münasip konumunu alır. 2

Thompson'un derin etkisi Thompson'un en doğrudan etkisi öğrencileri üzerinde gö­ rülebilir, bilhassa da Warwick Üniversitesi Toplumsal Ta­ rih Inceleme Merkezi'ndeyken ( 1 965-70) cezbettiği öğ­ renciler üzerinde. Bu çabalar Thompson'la, Douglas Hay, Cal Winslow, john Rule ve Peter Linebaugh'ın katkılarıyla

Albion's Fatal Tree: Crime and Society in Eighteenth Century England'la ( 1975) birlikte meyvesini verdi. Thompson'ın öl­ düğü yıl, P. Searby, J . M . Neeson, Alec Morley, Victor Bailey, Sheila Rowbotham, Leon Fink, Barbara Winslow ve Robert 32 184

E. P. Thompson, Cusıoms in

Common (1993; ilk basım 199 1 ) , s. 7.


Makolmson ile Albion's Fatal Tree yazarlanndan makalele­ rin bulundugu derleme bir koleksiyon anısına ithaf edildi. Bu isiınierin tümü (Sheila Rowbotharn hariç) onun öğren­ cisi olmuştu. Öğrencilerinden birkaçı Thompson'un hima­ yesinde başladıkları konular hakkında yazmaya devam etti­ ler. john Rule'un Labou ring Classes ( 1 986) ve Albion 's Peop­ le ( 1 996) ve Peter Linebaugh'ın The London Hanged (1985) gibi yapıtları toplumsal tarih içinde azami saygıya haiz ol­ du. The London Hanged sınıf ilişkilerinin bir veçhesi olarak 18. yüzyıl suç incelemelerine devarn etti. Londra idamları­ nın şehrin batısındaki unutulmuş adli kayıtlar konusunda­ ki rnaharetiyle Linebaugh Tybum Darağacı olayını "sınıflar arasındaki kentsel çekişmenin merkezi bir olgusu olduğu ve gerçekte öyle olmasına da çalışıldığı" şeklinde açıklar.33 Ge­ lişen kapitalist ilişkiler ve suç, Avrupa'nın en ileri ticaret ve finansal kapitalizm merkezinde karşılıklı olarak birbirini bi­ çirnlendirdi. "Önce kapitalist ilişkilere özgü sömürü biçim­ leri suç faaliyetlerinin biçimlerini doğurdu veya değiştirdi sonra bunun tam zıddı geçerli oldu yani suç biçimleri kapi­ . talizrnde esaslı değişikliklere yol açtı."34 Thornpson'ın kişisel etkisi Warwick'ten mezun ettiği öğ­ rencilerinden de öteye gitti. ABD'de birkaç önemli tarihçi Thompson'ın açtığı yoldan devam etti. Herbert Gutrnan'ın The Black Family in Slavery and Freedam 1 750-1 925 ( 1976) adlı yapıtı Thompson'ın sınıf yaklaşımın ı, deneyirne atfettiği önemi ve kültüre yönelttiği dikkati paylaştı. Gutman'ın ön­ sözü Thompson'ın ünlü çorapçı paragrafıyla paralellik arz ediyor. Bu kitap temel özgürlükler öncesi

ve

aynı zamanda son­

rasında sıradan siyah kadın , erkek ve çocuklar hakkında33 P. Lincbaugh, The London Hanged: Crimc and Civll Society In the Eighcı:cnch Ccnıury (1985). s.xvii.

34

Linebaugh,

The London Hanged, s.xxi.


dır. Köleleştirilmiş Afro-Amerikalılara, onların çocukları­ na ve tonıniarına ilişkin bir çalışmadır. Hane içi farklı dü­ zenlemeler getirerek, yeni bir Afro-Amerika kültürü besle­ yen farklı akrabalık aglan geliştirerek köleliğe nasıl uyum sağladıklarını ve bunun karşılığında bunların gelişen Af­ ro-Amerikan topluluklarının, köleleri yasal anlamda öz­ gürlük elde etmeye hazırlayan toplumsal temeli nasıl oluş­ turduğunu anlatır. Bu kitap aynı zamanda yoksul Ameri­ kalılar hakkındadır. Amerikan yaşamlarının önemli bölü­ münü köle olarak harcayan siyahlar hakkında. Bu nedenle Amerikan emek tarihinin özel bir veçhesi ile ilgilidir: evvel­ den kölelikle çalışurılan sonra çoğunlukla yarı özgür köy emekçileri olan bu kadınlar ve erkekler. .. Bireysel tarihleri­ nin ancak ufak tefek parçaları, bu insanların kimler oldugu ve neye inandıkları hakkında ise ancak kesik parçalı ipuç­ ları ayakta kalmışur. Bizim merakımız inançlarını ve davra­ nışlarını neyin cesaret verip beslediği üzerinedir, daha faz­ 35 lası değildir.

Eugene Genovese ise Thompson'ınkiyle aynı bir dizi po­ zisyon aldı. Thoınpson'ın Gramsci'den alıp geliştirdiği hege­ monya ve patemalizm kavramlarından yararlanması gibi sı­ nıfa olan yaklaşımı da çok benzerdi: "Hegemonya" fikri Gramsci Bau Marksizmi'nde belli baş­ lı bir yer edindiginden beri sınıf antagoniznıasını da hera­ bcrinde getiriyor; fakat aynı zamanda belirli bir tarihsel dö­ nem için belirli bir sınıfın -meşrulugu tehlikeli derecede sorgulanmayan bir zeminde- bu antagonizmaları bünye­ 36 sinde bulundurma kabiliyetini de beraberinde getiriyor. 35 H. Gutman, The Black Fam ily iıı Slavery and Fruılom 1 750- 1 925 (Oxford. 1976) s. 3-4. 36 E . Genovc.se, Roll, jordmı, Roll: Tht' World the Slm·cs lllcıılr (New York. 1975). s. 25-6. 1 86


Genovese, alLyapı ve üstyapının modasının geçtiği hak­ kında da Thompson'la aynı fikirdedir: Bu suretle, hukukun modaya uygun şekilde üstyapının hi­ zasına düşürülmesi, türetilmiş fenomenin kendisi için ya­ rattığı otonomi derecesini anlaşılmaz kılar. Modern top­ lumlarda en azından yasal düzenin teorik ve ahlaki temel­ leri ile fikir ve kurumlarının hakiki kendine has tarihi adım adım daha geniş bir sosyal düzen ve sınıf hakimiyeti siste­ mini getirir. Modern Batı dünyasında hiçbir sınıf yöneti­ lenlerin çıkarları veya duyarlılıklarının koruyucusu olarak kendini sunma kabiliyetine sahip değilse uzun süre hük­ 37 nıedemez.

Thompson ve Gramsci'nin bu ortaklığı, Gramsci'nin ezi­ lenlerin bölünmüş bilinci nosyonunu kullanan Genovese'in çalışmasında devam etti. Genovese'in durumunda bu, tabi olma, boyun eğme koşulunun kabul edilmesi olmakla bera­ ber siyah köle Amerika'da olduğu gibi hasmane bir direniş anlamına da geliyordu: "Yumuşak başl ı" kölelerin birden başkaldırdığı ve "nazik" efendilerin birden vahşi yaratıklar gibi davranmaya başladı­ ğı her gün yaşanan örneklerin kökeni bu diyalektikte yat­ maktadır. Efendi ve köle, biri kendini abartma nedeniyle diğeri ise alternatif ol madığı için ilişkilerinin paternalist te­ meli üzerinde anlaşmışlardır. Ancak görünüşteki ortak rı­ 38 zalarından çok farklı şeyler anlamaktadırlar.

1970'leri n sonunda birkaç Hintli tari hçi Thompson'ın toplumsal tarihe yaklaşımını hevesle benimsediler. Bunda, Ingiliz Işçi 5ınıfumı 0/uşımııı'nun ünü kadar Thompson'ın 1 8 . yüzyıl ingiltere yorumunun Hindistan karşılaştırma37 Gcnovcse. Ro/1, joı·dan, Roll. s. 2tı.

38 Genovese, Roll,jıırdan. Roll, s. 148. 187


sı için ilham verici olmasının da rolü vardır. tık olarak, ge­ niş göreneksel ahlak çerçevesinde ayaklanmaların nasıl ger­ çekleştiğini açığa çıkaran yığınların ahlaki ekonomisi, ba­ ğımsızlıktan önceki kopuk, coğrafi olarak dağılmış ve gö­ rünüşte akıldışı köylü ve emekçi eylemleri için genel ente­ lektüel bir çerçeve vaat ediyordu. İkinci olarak, "sınıfsız sı­ nıf savaşımı" işçi sınıfının olgunlaşmadığı ve din, kast ve ak­ rabalık bağlannın yaygınlığını konıdugu bir toplumda çatış­ mayı anlama olanağını sağlamışur. Thompson'ın varsayım­ larını benimseyen akademisyenler l98l'de Subaltem Studi­ es (Maduniyet Çalışmaları) adlı bir dergi (madun sınıflar ­ madun ah kademe/mevki anlamında- Prison Notebooks'da Gramsci'nin ezilen, bastırılan sosyal gruplar için kullandı­ ğı bir terimdir) yayınlamaya başladılar. Anti-emperyal di­ renişi açıklama çabaları nedeniyle Maduniyet akademis­ yenleri latin Amerika ve Afrikalı akademisyenler arasında yankı buldu ve post-kolonyal çalışmalara bir esas oluştur­ du. Hindistan'daki Maduniyet araştırmacıları, Thompson'ın yaklaşımındaki belli başlı önemli nitelikleri bir kenara bıra­ karak kendi gereksinimlerine uyan bir Thompson ithal etti­ ler. Thompson gibi kültürel boyuta vurgu yaptılar ancak on­ dan farklı olarak bunu devlet ve ekonomi pahasına yaptılar. Dipesh Chakrabarty'nin Rethinking Working Class Histoıy: Bengal 1 890-1 940 ( 1 989) kitabındaki olgunlaşmamış Hint­ li işçi sınıfını açıklamasının merkezinde, şehirli işçi sınıfı üzerinde köylü kültürünün ısrarcı izini sürmesi yatar: "top­ luluk, dil, din, kast ve akrabalığın ilkel sadakati ile damga­ lanmış prekapitalist, eşitlikçi olmayan bir kültür."39 Chak­ rabarty kapitalizmi üretim ilişkileriyle değil de 18. yüzyıl lngilteresi'nin kültürel tezahürleriyle özdeşleştirmiştir. So­ nuç olarak Hintli işçi sınıfı, Locke ve Smith'in kanun önün39 D. Chakrabarly, Rtıhinlıhıg Worlıing Class Hisıory: Bengal 1 890- 1 940 (Prince­ ıon, NJ, 1989) s. 69. 1 88


de eşitlik, dogal haklar ve bireycilik gibi fikirleriyle birlikte kapitalist kültürüyle de temas kurmadığından prekapitalist kültürün izlerini taşır. Buna ek olarak, Maduniyet tarihçileri köylü kültürünün mirasını oryamalizm bakımından ele aldılar. Bu nosyon, Batı'nın Doğu betimlemelerinin, yani kolonyal söyleminin Ortadcigu ve Asya'yı kendini yeniden üreten bir kurban ol­ ma ve geri kalmışlık dili içine kısurdığını öne süren Edward Said'in Orientalism ( 1985) adlı yapıtından ahnmıştır.40 Sa­ id üzerinden popüler kültürle meşgul olma, dil, söylem ve metin üzerinde bir vurguya dönüşmüştür. Thompsoncı çı­ kış noktasından başlayan Subaltern Studies kolonyal söyle­ me dair artan ilgisiyle postmodemizme doğru yönelmiştir.41 Bu, Hintli köylü ve işçilerin parçalı, son derece farklılaş­ mış ve kültürel olarak istisnai olduklan yorumunu daha da çok pekiştirdi. Bu perspektiften temel mesele kimlikteki in­ ce fark ile kimliğin çoğul karakteri ve kolonyal söylemin ye­ rel manada tahrip edilmesi haline geliyor. Başlangıç nokta­ sına karşın, Subaltenı

S tudies'in metne öncelik vermesi araş-

. urmanın çekim merkezini egitimli Hintli elite dogru kaydır­ dı yani Maduniyet yaklaşımından önceki milliyetçi toplum­ sal tarih uğraşılanna bir dönüş oldu. Bir eleştirmen tarih ya­ zımındaki dönüp dolaşıp eski konumuna gelen bu daireyi şöyle dile getirir: Maduniyet araştırmacılan bir aynm talep edip iddia euikçe, Him toplumunun kültürel olarak spesifik, emsalsiz ve istis­ nai karakteri hakkındaki varsayımlan tekrar teyi t etmeye

meyleuiler. Sonuçta ömegin işçi sınıfının şiddete olan egi40 E. Said, Oıiı:ntalism ( 1 985); S. Sarkar, "Orientalism re\isited: Saidian fra· meworks and the writing of modern lndian History". Oxjord Literary Review,

16 (l-2) ( 1994) .

41 Digerleri posımoderniz.me karşı Thompsonc ı rota)'l izlese de yine de bkz. M. Steinberg, "Culturally spcaking: finding a commons beıween posısıructura­ lism and the Thonıpsonian perspectivc" . Social History, 21 (2) 0996). 1 89


limi, dedikoduya olan duyarlılığı, yabancı ülkede yaşayan kapitalistlerin paternalizmi ve çalışanlarına karşı evlat itaa­ ti ya da siyasi bilinçlerinde dinin merkezi konumu gibi ba­ zen kolonyal ideologların en aşırı sloganlarından bazıları nı 4 yeniden canlandırmak durumunda kaldılar. 2

Sonuç Aşagıdan tarih, tari hin kapsamını yenikierin ve ezilmişlerin gizli alanına açtı. lngiliz Marksist tarihçiler toplu olarak Ba­ tı Marksizmine ve genelde toplumsal tarih yazımına etkile­ yici bir katkı yapular. Ampiristler, muhafazakar iktisat ta­ rihçileri, Annales Okulu ve sonra postmodernizm gibi diger önemli tarih okullarıyla yakın ilişkiler kurdular. Akademi­ de Thompson üzerindeki ezici yogunlaşma çogu zaman bu başarının boyutunu gölgeliyor. Bunu belinmekle hirlikte, Thompson pek çok nedenle bu tarihçilerin en etkilisi olarak göze çarpmaktadır. Kavramsal yenilikleri -kalabalığın ahla­ ki ekonomisi, emek tarihi üzerine deneyimin yeni aydınh­ gı, sınıfsız sınıf savaşı mı, görenegin önemi- diğer akademis­ yenler için oldukça fikir vericiydi. Thompson'un sınıf ve ta­ rihsel materyalizmi yeniden formüle etmesindeki cesaret. bir sonraki bölümde ele alınacak yapısalcı Marksistler tara­ fından bilhassa eleştiri konusu haline getirilmişti. Aşagıdan tarih her ne kadar tarihsel araştırma için yeni kulvarlar aç­ sa da geçmişte bir noktada bazı takipçiterinin sergiledigi gi­ bi vizyonunun anca toplumun alt kısmına kilitlenmesi ve bu nedenle Marx'ın tarihe olan bütüncül ve dinamik yakla­ şımından ayrı düşme tehlikesi vardır. Bu kısmen bazı Mark­ sist tarihçiler arasında son yirmi otuz yıldaki devinim kaybı ve açmaza düşme hissini açıklamaktadır. 42 R. Chandavarkar, "'Making of the Working Class': E.P. Thompson and Indian history". History Worlıshııp.Toumcıl. 43 ( 1 997). s. 1 9 1 . 1 90


ALTINCI BÖLÜM

Ma rksizm, Ya pısalcılık ve Hümanizm

"Kuramsal ve siyasi pratik ola rak Marksizm tarih yazımı ve tarihsel araştırmayla ilgisi nedeniyle hiçbir şey kazanmamaktadır. Tarih in· celemesi sadece bilimsel olarak değil, siyasi olarak da değersizdir. Tarihin konusu olarak geçmiş nasıl algılanırsa algılansın şimdiki ko­ şulları etkileyemez. Tarihsel olaylar yoktur ve şimdiki zaman üzerin­ de maddi geçerlilikleri de yoktur. Mevcut sosyal ilişkilerin var olma koşulları zoru nlu olarak şimdiki zamanda vardır ve sürekli olarak şimdiki zamanda yeniden üretilir." B H ı NOESS . P H ıRST, Pre-Capitalist Modes of Production

( 1 975)1

"l ktisatçılar üretimin yukarda sözü edilen ilişkiler içinde nasıl yapıldı­ ğını açıklarlar, ama bizzat bu ilişkilerin nasıl üretildiklerini, yani on­ ları doğuran tarihsel hareketi açıklamazlar. Bu ilişkileri, ilkeler, kate· goriler, soyut düşünceler olarak kabullenen M. Proudhon'un yapa­ cağı tek şey, ekonomi politik üzerine yazılmış her malzemenin so­ nunda alfabetik sıraya göre verilmiş bu düşünceleri bir düzene sok­ maktan ibarettir. Iktisatçının malzemesi, insanoğlunun etkin, ener­ jik yaşamıdır; M . Proudhon'un malzemesi ise, iktisatçıların dogma­ larıdır. Ama üretim ilişkilerinin tarihsel hareketinin ki kategoriler buB. Hi ndess ve P. Hirst, Pre·Capitalist Modrs of Prodııction ( 1975), s. 312. 191


nun teorik ifadesinden ibarettirler, peşini bıraktıQımız an, bu kate­ gorilerin içinde fikirlerden, gerçek ilişkilerden bağımsız kendiliğ in ­ den düşüncelerden başka bir şey görmek istemediğimiz an, bu dü­ şüncelerin kaynağını saf akıl hareketine ba{ılamak zorunda kalırız." K. MARX, Felsefenin Sefaleti

( 1 847)

Marksist tarih için ı 950'ler ve l960'lar cesur bir keşifler ça­ ğı olarak değerlendirilebilirse eğer, ı 970'ler de projeye da­ ha fazla belirsizlik ve daha az bütünlük getirmiştir. Bu bir ölçüde, Marksist tarihin kendi başansının kurbanı olmasın­ da yatar. Çok sayıda akademisyen Marksizmin etkisi altın­ da kalmış, sıkı yoldaşlık duygusu ve KPTG'deki ortak geç­ mişleri artık daha önceden sağladığı gibi bir bütünlük sağ­ layamamıştır. ı 960'lann sonundaki olaylar, aşağıdan tarih­ le ilgilenen ama aynı zamanda onun ötesine de geçmeyi ba­ şaran bir kuşak öğrenciyi radikalleşlirdi. Tabiatıyla araştır­ ma alanları genişledi ve aşağıdan tarih , kadın tarihi, eşcin­ sel tarihi, cinselliğin tarihi, kültürel tarih ve tarihsel sosyo­ loj i gibi yeni tarih çeşitlerinin oluşmasına yardım etti. Shei­ la Rowbotham'ın Hidden From History ( 1973), Tim Mason'ın Nazi Almanyası'nda kadınlar üzerine çalışması ve Marian Ramelson'un

Petticoat Rebellion undaki ( 1 967) gibi Mark­ '

sistler ön plandaydı. Diğerlerinde ise bu gelişmeler örne­ ğin, Michel Foucault'nun

History of Sexuality ( 1 976) adlı ki­

tabındaki gibi Marksizmden keskin bir kırılınayla ortaya çı­ kıyordu. Bu alanların bazıları potansiyel olarak Marksizmi sağlamlaştırdı ancak bazıları da bilgi, toplumsal bütünlük ve iktidara karşı alternatif tutumlar arayarak onu ıskanaya çıkardı. Yeni Solun doğası gibi gitgide güçlenen bu parçalı kuvvetlerin -ı 960'ların sonunda bazı özel toplumsal hare­ ketler tarafından oluşturuldu (kadın özgürleşmesi hareketi. eşcinsel özgürleşmesi hareketi, siyahların özgürleşmesi ha­ reketi ve öğrenci hareketi)- emelektüel sonuçları oldu. Yeni 1 92


Sağın iman tazelemesiyle birlikte 1970'lerin ortalanndan so­ nuna kadar ideolojik ikiimin değişmesinden önce bile Mark­ sist tarih ciddi bir dış tehditle karşı karşıyaydı.

Yapısalcılık ve Marksist tarih Bu koşullarda Ingiliz Marksizmi içinde kökleşmiş anlaş­ mazlıklar daha açık ve tatsız bir hal aldı. l956'dan sonra Ye­

ni solun ortaya çıkışıyla esaslı iç çekişmelerin varlığı belir­ gin hale geldi. Bu gerilim, E.P.Thompson'm 1962'de ayrıl­ dığı New Left Review'un yayın kurulunda açığa çıktı Anlaş­ mazlık tarihe yaklaşımlannda bir farklılık olduğuna işaret etti. Kabaca, zamanla birbirinden ayrılan iki pozisyon -aşa­ ğıdan tarih ve yapısalcı Marksizm- vardı. Bu sürtüşme iki şekil aldı. Önce teori vardı. Bu noktada Althusserciler, Alt­ husserciliğin insan faktörünü göz ardı etmesinin ve tarihi .

hafife almasının Stalinizmin rasyonelleştirmesi olduğu yö­ nündeki karşı saldırı}'l kışkırtan aşağıdan tarihin hümaniz­ minin eleştirisini geliştirdiler. Althusser'in kendisi mükem­ mel şekilde tarihi öznesi olmayan bir süreç olarak tarif et­ miştir ve insaniann yapıların "taşıyıcılan" yani iradelerinin ötesindeki güçlerin bilinçsiz özneleri olduğunu söylemiştir. Tarihe Althusserci yaklaşım Hindess ve Hirst'in Pre-Capita­ list Modes of Production (1975) yapıuyla doruğa ulaşmıştır. Ikinci olarak, anlaşmazlıklar Ingiliz tarihi alanında gerçek­ leşiyordu. Bu alanda Thompson, Perry Anderson ve Tom Nairn'in yapısal yorumuyla polemiğe giriyordu. Anderson ve Nairn, Ingiliz kapitalizminin krizi ve Ingiliz işçi sınıfı­ nın siyasi güçsüzlüğünün nedenini burjuva devriminin ta­ mamlanmamış olmasına bağlıyorlardı. Yeni Solun tarihçile­ ri arasındaki b u fay hattı, 1978'de The Poverty

of Th eory'nin

( 1978) ya}'lmlanmasıyla nihayet patlak verene kadar yirmi yıl boyunca devam etti. 193


l 9SO'lerden beri çeşitli yapısaıcılık biçimleri sosyal bi­ limlerin her yanına yayılmıştı. Ferdinand de Saussure' ün dilbilimdeki, Levi-Strauss'un antropoloj ideki ve Taıc o u Parsons'ın ( 1 902-79) sosyolojideki etkisi, belirli güçlerin in­ san toplumunu ve davranışını şekillendirip düzenlediğine dair artan inancı yansıttı. Marx, yapı ve özneyi (ya da onun açıklamaya eğilimli olduğu üzere özgürlük ve zorunluluğu) birleştirdikçe, yapıyı öznenin üstünde vurgulayan tek taraflı bir yorumda bulunma olasılığı vardır. Althusser'in yöntemi Marx'taki yapısaıcı biçimde okunabilecek unsurları özen­ le seçmek ve insanın özneliğini öven önemli bölümleri bir kenara atıp "onun sessiz kaldığı yerlerden" sonuçlar çıkar­ maktır. Bu minvalde Althusser Marx'ın epistemolojik bir kı­ rılma yaşadığını söyler, bu bir nevi genç hümanist Marx'tan olgun yapısaıcı olana uzanan bir tür ergenlik ayinidir. An­ cak oldukça seçici bir Marx okuması ve Engels yadsıması bu ayrıma izin verebilir. Althusser'in Marksizm yorumunda in­ sanlar tarih yapmaz, onlar kendi özgürleşmelerinin yazar­ lan değildir, tarihin aktif özneleri değildir: daha ziyade on­ lar sadece birer figürandırlar, "öznesiz bir süreçte" bilinçsiz "yapı taşıyıcılarıdırlar". Althusser, politika, ekonomi, ideo­ loji ve buna benzer farklı ve kısmen otonom düzey ve aşa­ malardan oluşan bir üretim biçimi modeli önererek ekono­ mik determinizme (ve bu nedenle altyapı ve üstyapıya da) karşı çıkmıştır. Engels'den uyarlarsak bu düzeyierin özerkli­ ği "son kertede" salt ekonomik olarak (eğer mümkünse, be­ lirttiği üzere gerçekte bu an hiç vasıl olmadı) belirleniyordu. Althusser'in ideoloji nosyonu nerdeyse sadece yanlış bilinç ve devletin ideolojik tahakkümüne dayanıyordu. l ma etti­ ği devletin işçi sınıfını ve diğer bastırılmış sınıfları yanlış bi­ linçle uyuttuğu tarih dışı bir durumdu. Bu düşünce alanının durağan yukarıdan aşağı görüşü, bilincin işbirliği ve direniş süreçlerinde değiştiği karınaşık durumları açıklamakla ilgi-


·

}enen tarihçiler için çok az yararlıydı. Sonuç olarak Gramsci ve Lukacs daha genel olarak, bastınlmışın bilinci ve fikirleri­ ni anlamada çok daha verimli bir zemin sunmuştu. 1 970'lerin başlannda Althusser aynı rnesleği yapan çok sa­ yıda takipçisiyle birlikte uluslararası forsunun zirvesindey­ di. Yunan Althusserci Nicos Poulantzas, Political Power and

Social Classes yapıtında ( 1973) böyle bir yaklaşımı uygula­ dı. Kuramiaştırmalan onu mutlakiyetçiliğin feodal ekono­ mik düzeyle, kapitalist siyasi devlet düzeyini birleştiren çok

tartışmalı bir sonuca itmiştir. Hindness ve Hirst'in Pre-Capi­ talist Modes of Production'ı Ingiliz Althusserciliği'nin en tut­ kulu ve en radikal ifadesidir. Konusu Marx'ın çeşitli yazı­ lannda özetiediği tarihsel üretim biçimleridir: ilkel komü­ nizm, antik üretim tarzı, Asya tipi üretim tarzı ve feodalizm. Althusser'in felsefi yaklaşımıyla aynı doğrultuda olan bu ya­ zarlar Marx'ın teorisindeki çeşitli kavramlan tartışarak bun­ lara açıklık getirmek amacıyla üretim biçimlerini bütünüy­ le soyut ve kurarnsal bir perspektiften ele almışlardır. Arnaç­ ları Marx'ın kategorilerindeki iç tutarlılığı kanıtlamak ya da Asya tipi üretim tarzında olduğu gibi iç tutarsızlıklarıo bunu kusurlu bir kavram haline getirdiğini kanıtlamaktır. Althus­ sercilere göre bu idealist yöntem bilgi üretmeye dair bir bi­ lim ve bilimsel araçlar tesis ediyordu. Açık bir şekilde tarih­ sel kanıtı yani bu üretim biçimlerini tarihsel deneyim ya da tarihi olgular karşısında test etmeyi reddediyorlardı. Bu, id­ dia ettikleri üzere Marksist teoriyi ampirist tarihsel metoda indirgiyordu. Daha da ileri giderek tarihçilerin çoğunlukla uyguladıkları prosedürlerin -bunlara Marksistler de dahil­ faydasız ve yanlış anlaşılmış olduğunu öne sürüyorlardı . Tarihçiler belirli o lgulara dayand ıkiarından zorunlu olarak ampiristlerdi ve çalışma konularını kurtarabilecekleri iliüz­ yanun altında çalışıyorlardı. Bunun yerine olgular verili de­ ğil ancak üretilmişti: onlar geçmişin temsilleriydi: "Hal böy1 95


leyken, tanım gereği geçmişte olan hiçbir şey var olmuyor­ du. Tam söylemek gerekirse tarihin konusu şimdiye dek var olmuş gösterilen herhangi bir şeydir. Bu temsili n özü saklan­ mış kayıtlar ve belgelerdir.. . Hakiki konu temsilleri

vasıta­

sıyla ulaşılabilirdir. "2 Tarih boşunadır. Geriye kalan tek şey, Althusser'in üretim biçimlerinin ayrıntılarına inme ve meşru kılma hususunda öncülük ettiği çapraşık kuramsal prosedürlerdir.

talist Modes of Production'ın

Pre-Capi­

bunu başardığı düşünüise bile,

Althusserci yeni tarih bilimi yine de açınazda görünüyor. Bu pozisyonlar Thompson'ın hışmına uğramış ve Marksist ta­ rihin geleceğine dair tartışma bu meseleler etrafında kutup­ laşmıştır. Burada postyapısalcıların yapısaıcı atalanndan mi­ ras aldıklanndan daha da fazlası vardır. Örneğin, Hindess ve Hirst şöyle der: Geçmiş üzerine çalışmak bir yana, tarihin görünürdeki ko­ nusu tarihsel bilgi bir metinler bütünü üzerinde çalışır. Bu metinler tarihsel bilginin ürünüdür. Tarih yazımı bu me­ tinleri yorumla yan metinlerin üretimidir. Tarih i n sınır­ lamalan özellikle şüpheci tarihçiler tarafından geniş çap­ ta kabul görmüştür. Tarih, sürekli olarak aynı yoldan ken­ dine geri dönen, sürekli olarak yeniden yazılan potansiyel olarak sonsuz bir metindir. 3

Soyut ve tarih dışı Althusserci teorisyenlerin aksine, di­ ğerleri yapısaıcı bir perspektiften tarih yapmaya çabaladı­ lar. Onları, aşağıdan tarih perspektifini benimsemiş olanlar­ dan ayıran şey, tarihsel değişimin yapısaıcı boyutlarına da­ ha fazla önem atfetmeleriydi. Christopher Hill'in milenyuma inananların gayretlerine vurgu yaptığı yerde, Perry Ander­ son evrilen devlet yapılarına yoğunlaşmıştı. Bu çalışmalarda 2

3 1 96

Hindcss ve Hirst, Hindcss ve Hirst,

Prc-Capitalist Modcs of Production. s. 309. Prt�·Capitalist Modt:s of Producıion, s. 311.


üretim biçimi, mutlakiyetçilik ve sömürü gibi Marksist kav­ rarnlara yöneltilmiş daha belirgin bir dikkat vardır. Dogru­ su bu ikinci grup yapısalcilara gelince aşagıdan tarihle aşırı bağdaşmazlıkları o kadar da kesin değildir. tkinci grubu ta­ nımlamak bile zordur. Yapısalcılığın geniş tanımı yapıldığında G. De Ste Croix, Guy Bois, Geoff Eley ve David Blackboum, Arno ]. Mayer, Perry Anderson, Peter Kreidte, Hans Medick, Chris Wick­ ham ve Eric Hobsbawm ile Rodney Hilton'ın bazı yazıla­ rı bile aslında bu ikinci kategori içinde sayılabilir. Tüm bu yazarlar uzun vadeli yapısal gelişime daha büyük bir önem atfetmişler ve sınıf, bilim ya da altyapı ve üstyapıya ilişkin Thompsoncı yaklaşımın kimi bölümlerini reddetmişlerdir. Bu tarihçilerlu asıl merak konusu tikel toplumların uzun vadede gelişınesi meselesi ya da üretim biçimlerini ele al­ maktı . Geoffrey De Ste Croix, köleliğe dayalı eski Yunan ve Roma toplumlarının dinamiklerini -eski üretim biçimi­ kavramsallaştırıp açıklamaya çalıştı. Bu yapısal kısıtlamalar içinde sınıf mücadelesi farklı biçimler alıyor ve bu toplum­ lar kendi gelişim ve çöküş biçimlerini yaşıyorlardı. Guy Bois ve Rodney Hilton benzer şekilde Avrupa feodalizmini ya da Marx'ın adlandıracağı üzere "hareket yasalarını" incelediler. Her ikisi de feodalizmin uzun dönemli modeli olan kökeni, gelişimi ve kriziyle ilgiliydi. Ancak bu ilgi alanları Hilton'ın köylü ayaklanmaları hakkındaki parlak yapıtının gösterdi­ ği üzere ille de ezilenlerin mücadelelerini incelemekle bağ­ daşmıyor değildi. Geoff Eley ve David Blackbourn modern Almanya'nın yapısal gelişiminin karmaşıklığını The Peculia­ rities of Gennan History'de ( 1 984) incelediler.4 1 7 . yüzyıldan bu yana Britanya ve Avrupa'da aristokra4

G. Eley ve D. Blackboum. The Pteıcliarities ofGmnan History (Oxford, 1984). Bu kitap Alman ömeginden faydalanarak Tom Nairn ve Pcrry Anderson'ın kullandıRı şekliyle burjuva devriminin Fransız modeline kısmen bir eleştiri olarak yazılmışur.


siyle burjuvazi arasındaki ilişki, tekrarlayan bir ihtilaf ve uzun erimli ve yapısalcı mezhepteki tarihçiler için bir me­ rak olageldi. 1964'te

New Left Review için yazılan Perry

Anderson'ın "Origins of the Present Crisis" makalesi İngi­ liz lç Savaşı döneminde lngiliz kapitalizminin tam olgun ­ laşmamış gelişimi nedeniyle, burjuva devriminin tamam­ lanmadığı yönündeki cesur tezini oluşturmuştur. Bu maka­ le hem Perry Anderson'ın hem de Tom Nairn'in bir dizi ma­ kale daha yazmasını teşvik etmiş ve böylece Nairn-Anderson tezi doğmuştur. " Miskin" burjuvazi aristokrasiye boyun eğ­ miş ve kolayca "tabi kılınan" işçi sınıfmda burjuva devrimi deneyimine dair bir bellek kalmamıştır. Bunun belirli yan­ sımaları, ampirizm ve gelenekçiliğiyle Ingiliz ideolojisinin entelektüel sefaleti, Ingiliz işçi sınıfının devrimci olmayan doğası, imalat endüstıisinde Londra şehrinin hakimiyeti ve anayasanın köhne karakteri olmuştur. Kısacası , İngiliz geli­ şiminin kusurlu biçimi 20. yüzyıldaki çöküşünü de açıklar. Bu yapısalcı yorum yeni ortaya çıkan Yeni Solda yaygınlık kazandı ve Barrington Moore Jr. ve Arno ] . Mayer gibi isim­ ler tarafından Avrupa'ya yayıldı.

Thompson'ın yapısalcılık eleştirisi Edward Thompson'ın Naim-Anderson tezine karşı palemi­ ği "Peculiarities of the English" Socialisı Register dergisin­ de 1 965'te yayınlandı . I ngiliz lç Savaşı'nın eksik bir bur­ j uva devrimi olduğuna ilişkin şematik görüşü el eştirdi . Thompson'm görüşüne göre, Anderson 1 5 . yüzyıldan iti­ baren kapitalist gelişmedeki kritik tarımsal yönü takdir et­ mede başarısız olmuştur. Burjuvazi feodal aristokrasiye bo­ yun eğmemişti, ülkenin pek çok bölümünde büyük toprak sahipleri büyük kapitalistlere dönüşmüştü. 1 8 . yüzyılda ve 1 9 . yüzyılın başlarında imalatçı ve aristokratlar arasıng


daki gerilim aristokrasİ ve burjuvazi arasındaki anıageniz­ ma degil , ancak büyük ve küçük sermaye arasında bilhas­ sa kraliyet ve parlamento patronajına en fazla ulaşma im­ kanı olanlara karşı: o zamanın tabiriyle "eski yozlaşmaya/ irtikaba" karşıydı. Anderson'ın hatalan Fransız Devrimi'ni diğer bütün devrimierin uyması gereken prototip burju­ va devrimi olarak kullanmasından kaynaklandı. Bu neden­ le Thompson'a göre, Anderson ve Naim fazlaca şematik bir Ingiliz kalkınmasını benimsediler, tarihsel araştırmaya cü­ zi dikkat ederek gerçek tarihsel sürece ilişkin bilgisizlik ser­ gilediler. Anderson ve Nairn aynı zamanda, örneğin Adam Smith suretinde burjuva entelektüel gelişimine rakipsiz bir katkıda bulunan Ingiltere ve lskoçya'da burjuva düşüncesi­ nin canlılığını ve özgüverrini küçümsediler ve ihmal ettiler. Thompson Walter Bagehot'un B ritish Consti tut i on ında ki ( 1 867) dekoratif (elitin, monarşinin, yargı erkinin, Lordlar Kamarası'mn vs. aristokratik tarzı) ve Anderson ve Naim'in dikkate almadıgı bir nitelik olan Ingiliz devletinin etki ­ l i yönleri arasındaki ayrımı kullandı. "Peculiarities of the English" yapısalcılık modasına karşı bir itirazdı. Ancak ay­ nı zamanda, altyapı ve üstyapının yetersizligi, belalı sınıf '

sorunu, teori ve ispat arasındaki ilişki gibi Marksist teori­ nin karşılaştıgı yinelerren ternalara vurgu yaparak Marksiz­ mi yenilenmeye çağırıyordu. Yapısakılığa karşı bir sonra­ ki veryansınında bu meselelere değinmek için daha çok ça­ ba sarf ediyordu. Teorinin Sefaleti'nde ( 1 978) Thompson ilk yapısalcı fel­ sefeci olan Louis Althusser'in yakasına yapışır. Thompson'a göre Fransız komünistin yaklaşımı tarihin inkanyla eşit­ tir ve böylelikle Marx'ın yönteminden asli bir kopuş ger­

çekleştirmiştiL Marx'ın tarihsel materyalizmi yerine Alt­ husser şekli ve soyut bir tasavvuru gerektiren "kuramsal pratik" peşinde koşmaktadır. Birçok Marksist bu yaklaşı1 99


mı evvelki örneklerinde eleştirmiştir. Başlık bilinçli olara k Marx'ın Proudhon'un idealizmini yıkışını hatırlatmaktadır. E.P. Thompson, "disiplin altına alınmış kendini tanımadan bir kaçış ve kendi kuramsal prosedürleri doğrultusunda bil­ ginin öz dejenerasyonuna doğru bir sekme yani bilginin dı­ şına doğru teolojiye doğru bir kayma" olan Althusser'in fel­ sefi soyutlamalarındaki döngüsel karaktere karşı inciten bir tezyife yönelmiştir. 5 Teoritıill Sefaleti Thompson'ın ken­ di kuramsal pozisyonunu ve tarihsel metoda dair görüşü­ nü de bir düzene koydu. Bu bir tenkit şeklini alırken, Batı Marksizmi'nin kofluklanndan tarihsel bilginin doğasına ka­ dar geniş çapta bir menzil buldu. ingiliz Marksistlerinin tam olarak teorik düzeyde ele alınışıydı ve tamamı için bir şeyler söylemese de tarihsel teori içinde bir referans noktası sağla­ dı. Bir ölçüde, ilk olarak Ingiliz Işçi Sınıfınm Olttşumu'nda ele alınan ternalara -sınıfın doğası, insanın özne olması, altyapı ve üstyapnun reddi- geri döndü. Thompson, Althusser'in onu entelektüel olarak besleyen iki kaynağı yani hem tarihi hem de Marksizmi zehirlediği­ ne inanıyordu. Bu onun gizlemediği lurçınlığını açıklamakta kullanıldı. Thompson için Althusser'in sosyalist hümanizme saidmsı 1 956 ve l968'deki Sovyet istilası ve baskısının ente­ lektüel eşiydi. "Entelektüel polislik faaliyetinden" başka bir şey değildi. Teorinin Sefaleti Thompson'ın Marksizm anla­ yışında önemli bir devreye işaret eder. Önceden Marksizmi tek bir gelenek olarak tasavvur ederken şimdi farklı Mark­ sizmler farklı gelenekler vardı. Bir aynlış sürecinden geçer­ ken, Thompson·ın adlandırdığı üzere çatallanma yaşanır­ ken, bir tarafta Stalinizm ve Althusser, diğer tarafta ise sos­ yalist hümanizm duruyordu. Gelgelelim, Thompson'a göre bir bakıma Marx ekonomi politiğe olan takımısı nedeniyle Althusser'in okumasına be5 200

E.P. Thompson,

T(orinin Sefaleti V( Diger Makaldr.r ( 1 978), s. 225.


rat vermiştir. Marx yıllar yılı didinip durdu.

(Kapital'e

Kapita l deki '

Kapital

üzerinde sabit fikirle

ve özellikle de Gmndrisse'deki

taslak olarak yazdığı ölümünden sonra yayınla­

nan defterler) metodu burjuva ekonomi politiğinden başlar ve onları kendi mantıkları yoluyla bitirmeye çabalar. Ancak bu mantık kendi kalıplaşmış prosedürleri içinde Marx'ı tu­ zağa düşürdü. Thompson bunu tarihsel materyalizmden zi­ yade değişmez idealist bir eleştiri, Marx'ın "Grundrisse yü­ zü" olarak tanımlamıştır. Işte Marx'ın bu yönünü Althusser büyük bir teoriye dönüştürmeye çalışmıştır. Thompson aynı zamanda Marx'ın asıl günahının izini de Althusser'in altyapı ve üstyapı tartışmasında sürmüştür. Alt­ yapı ve üstyapı metaforu, ideolojik, politik ve devlet biçim­ lerinin (üstyapı) ekonomik altyapıdanl dayanaklardan türe­ diğini varsayar. Altyapı ve üstyapı sabit, değişmez, insani­ yeLSiz bir tarihsel yapıyı da beraberinde getirir. Thompson bu türden cansız metaforların kullanılmasının kötü tarafla­ rını açığa vurmuştur çünkü bunlar tarihin bir süreç değil bir yapı olduğunu öne sürerek insanın özneligini inkar etmiştir. Diğer bir deyişle, diyalektik metodun reddini gerektirmek­ tedir. Bu kesinlikle Althusser'in altyapı ve üstyapı modeli­ ni ele alışındaki -ki eninde sonunda reddini gerektirmiştir­ durumdur. Thompson bir yapısalcı şemasının saçmalığını göstermek için "hatalar sistemi modeli" adını verdiği ger­ çekte bir manivelayla çalıştırılan mekanik bir kainat modeli olan bir dizi diyagramla Althusser'in mekanik inşasıyla acı­ masızca dalga geçer. "Tarih hakkında bilinmesi gereken her şeyi n kavramsal bir model makine parçalan setinden çıkarı­ labileceğini zanneden şu eylemcileri hayal kırıklığına uğrat­ tığım için üzgün üm. "6 Thompson Althusser'i (açıklamaya yardımcı) metaforu bir kategori (tarihsel sürecin gerçek bir unsuru) ile karıştırdı6

Thompson. Teorinin S..:faltıi, s. 359.


ğı için eleştirmiştir. Ama Thompson altyapı-üstyapıyı red­ dederken kendi de bu hataya düşer. Birçok durumda En­ gels metaforun sınırlarına dikkati çekmiştir: üstyapı bir de­ receye kadar bağımsızdır, altyapı sadece nihai olarak kendi­ ni dayatabilir ya da son kertede, en geniş karşılaştınnayla ve en uzun vadede tarihin ekonomik desteği açık seçik görüle­ bilir. Tarihsel açıklama olmakla birlikte nesir tarzmda meta­ forlar etkilerini sonuna kadar gösterirken asıl amaçlarını aşı­ yorlar. Thompson altyapı-üstyapı metafonınun can alıcı an­ cak ister istemez de sınırlı değerini yadsıdı ve bu yadsıma da Robert Brenner gibi Marksist tarihçiler arasında yaygın hale geldi. Bu Thompson'ı altyapı ve üstyapının feodalizmden ka­ pitalizme geçişi açıklamada yetersiz olduğunu iddia etmeye götürdü ki aslında bu tam da bu metaforun uygulanabilece­ ği türden bir konuydu. Geçişe dair tartışmadaki karışıklıklar dikkate alındığında bu gelişigüzel parantez bu meseleye alt­ yapı ve üstyapı metaforunun uygulanmasının hakkım ver­ miyor. Althusser'in aksine Thompson tarihsel bilgi teorisi­ ne (epistemoloji) açıklık getirdi. Ardından gelen postmoder­ nİStler gibi Althusser de gerçek tarihsel bilgi ihtimalini red­ dediyordu. Tarihi yeniden inşa etmek için delil toplayan ta­ rihçinin ampirik çabaları Althusser'in dediğine göre arnpiriz­ min kendisiydi . Araştırınanın ampirik şekliyle ampirizmi ka­ rıştırmak gibi basit bir hatadan dolayı Althusser tarih disip­ lininin prosedürlerini bırakmıştır: "Vorumları tarihsel pro­ sedürlerle baştan aşağı ne bir aşinalık gösterir ne de bir hal­ den anlama: yani tarihi, alternatif ideolojik iddiaların boş la­ fı değil de bir disiplin yapan prosedürler.''7 Ampirik kanıtla bu bağlanuya girmeden bilgi üretiminin kendisi imkansız­ dır. Bunun yerine Althusser kamtla sınanmayan bir teorinin teorisini önermiştir ve böylelikle Thompson bunu bir teoloji, idealizm ve tarih dışı bir kuramsalcıhk olarak tayin etmiştir. 7

Thompson.

Teorinin Sefaleti. s. 205-6.


Thompson ayrıca Al thusser ve Marksizmin Soğuk Savaş dönemi karşıtı ampirist Karl Popper arasındaki ortak zemi­ ni de göstermiştir. Althusser için tarih teori nedeniyle terk edilebilirken, Popper için ancak farklı olguların keşfi müm­ kündür ve bu olgulan bir nedensellik kalıbına dökmek için girişilen her teşebbüs tamamen ideoloj iktir. Hem Popper hem Althusser için tarihin kaynağı ideolojiktir, keyfl mani­ pülasyona açıktır ve zaten mevcut bir teoriyle örtüşmekte­ dir. Bu tam da tarihin "epistemolojik referansına" ya da baş­ ka bir deyişle tarihin bir disiplin olarak üzerinde temeliendi­ ği bilgi teorisine meydan okudu. Eğer olgular ve onların ha­ sıl olduğu kaynaklar ideolojikse, o zaman herhangi bir tarih­ sel önermeyi doğrulayacak ya da yanlışlayacak bir yöntem, bir araç bulunmamaktadır. O zaman tarihsel disiplin içinde temyiz makamı , kanıtlama söylemi olmazdı. Bu tarihsel İn­ celemenin ve tarihsel kaynaklann doğasına dair bilgisizlik­ ten başka bir şey değildir. llk aşamada tarihçilerio kullandı ­ ğı pek çok kaynak gelecek kuşaklar düşünülmeden ortaya çıkarılmış tasarlanmanuş ham tarihsel malzemedir. Gelecek nesiller için yazılan kaynaklarda bile bu niyetleri eleştirel bir şekilde analiz etmek tarihçilerio hünerinin en başta gelen özelliğidir. Popper'ın münferit olguları ve olayları daha ge­ niş bir tarihsel açıklamanın içine çekmek için yapılan dene­ meleri ampirist bakımdan ayıplamasına karşı çıkan Thomp­ son, Popper'ın teorik bağlamdan bağımsız münferit olgular görüşünün anlaşılmaz ve manasız olduğuna dikkati çekmiş­ tir. Zeamet kağıt üstünde Latince bir kayıttan daha fazlası­ dır: anlamı toplum bağlaını içinde anlaşılmalıdır. Marksist tarihçi aynı zamanda Popper'ın cinse özgü (jenerik) terim­ lerin (feodalizm gibi) tarihçilerio kurmacası olduğu (nomi­ nalizm) görüşüne de askeri anlamak için orduya dair bir fi­ kir ve kavrayışımızın bulunması gerektiği örneğini kullana­ rak karşı koyar. Popper'ın bu derece itiraz ettiği bu tarihsel 203


kavramlar tarihi anlaşılabilir kılmak için gereklidir ve bu ne­ denle de salt hayali icatlar degildir. Tarihsel inceleme ve tar­ tışma sırasında test edilip geliştirilen bu kategoriler ve kav­ ramlar tarihsel bilgi için verilen çetin mücadelenin tamamla­ yıcı bir unsurudur. Teoriler, kavramlar ve hipotezler tarihsel bilgiyi ilerietmek için kanıtın nesnel olarak belirleyici (fakat tekil olmayan) nitelikleriyle diyalektik olarak etkileşime gi­ rer. Bu suretle Thompson için bilgi sosyal varlık ve bilinç ile teorik olarak düzenlenmiş kanıt ve nesnesinin kesin karak­ teri arasındaki iki diyalogun etkileşiminden türemektedir. Bununla beraber Thompson tarih ya da tarihsel materya­ lizmin bilim oldugu iddiasını reddeder. Thompson burada yeniden Althusser ve Stalin'in sözde bilimsel kibrinden geri çekilmektedir. Althusser'in felsefesi, düşünce içinde düşün­ ce sistemi sözümona bilimseldir çünkü ampirik denetim ol­ madan yapılmasına karşın kendi gerçeklik prosedürleri üze­ rinde durur, yani maddi dünyaya referans verilmeksizin. Stalin'in dünya görüşünün de bilimsel oldugu iddia edilmiş­ tir çünkü tarihsel mekanizmadaki kaçınılmaz süreçleri açı­ ga çıkarmıştır. Thompson ise tarihin ne (fizik gibi) yasalar üreten deneysel bir bilim olduğu ne de (felsefe gibi) salt bir mantık sistemi olduğu sonucuna varmıştır. Tarihin mantı­ ğı kendine özgüdür çünkü mutlaka sürekli yeni baglamlar ve yeni kanıtlarla baglamılı a kışkan bir süreci kapsar. Bu ne­ denle felsefenin temellendiği açık, degişmez kategoriler ta­ rihsel imkansızlıktır. Bilime sorarsanız, tarih laboratuara başvuramaz ne de pozitif ve evrensel bir kamu olabilir yal­ nızca olumsal bir teyit, degişiklik ya da tarihsel açıdan sınır­ lı parametreler dahilinde belirli bir hipotezin yanlışlanması olabilir. Thompson için tarihi bilim olarak tanımlayan her bir girişim hiç yararlı olmazdı. Karşıtlannın gösterişli bilim­ sel iddiaları göz önüne alındıgında bu noktada Thonıpson anlaşılır biçimde klasik Marksist gelenekten ayrılır. Marx'ın 204


gü nün biliminden ödünç aldığı bilimsel retoriğe alternatif önerir. Hareket yasaları "sürecin mantığı" olarak anlaşılınalı ve

mekanik determinizm analojisi limitleri belirlemiş ve da­

yanmak için baskıları mecbur tutmuş daha açık bir determi­ nizm elde etmek için rötuşlanmalıdır. Thompson'a göre bu iyileştirmeler Marx'ın bilimsel gerçeklik iddiasına sırt çevir­ meyi gerektirir. Ancak onun bu muhakemesi kusurlu bir ze­ minde tesis edilmiştir. Yegane pozitif ispat olarak laboratu­ ar koşullarının yeniden yaraulamamasını göstermiş, böylece bilimi deneysel bilimle eş tutmuştur. Bu varsayım fiziğin ba­ zı dalları dahil çeşitli doğal bilimler için bilimsel olmama it­ hamını getirebilir. Thompson'ın Althusserciliğe eleştirisi onun akademicili­ ğine de uzanır. Thompson'a göre yapısalcılık burjuva aka­ demik çevresinin birtakım özelliklerini afişe etmiştir. Genç akademisyenler meslekten olmayanlara anlaşılmaz gelen son moda teorileri benimseyerek isim yapmaya çalıştılar. Bu akademisyenler için esrarlı dilin kendisi bizatihi bir erdem­ di çünkü akademik olarak itibarlıydı ve kendi teorik maha. retlerinin altını çiziyordu. Bu elitizm aşağıdan tarihin ruhu­ na aykırıydı. T hompson Althusser'i prestijli Ecole Normale Superi­ eure'de sadece yapay soyut spekülasyonlar yapabilir ve aka­ demik prosedürlerin dışında formüle edilen bilgiyi küçük görür bir durumda hürmetkar araştırma görevlileri ve öğ­ rencilerin eşlik ettiği çalışmasına gömülmüş olarak tasvir et­ mişti. Yazışmalarındaki rnasonik sözcük dağarcığı, eklem­ lenme, bükülme, üstbelirlenim, yer değiştirme, göreli özerk­ lik, ayrık kerteler gibi terimleri şikayet ettiği ekonomiz­ me daha sofistike bir alternatif sunar. Bu kaçamak esneklik özünde, deneyim, tarih, kültür, süreç ve öznelik gibi vazge­ çilmez kategorileri ve kavramları ele almada kabiliyetsiz bir yapısalcılık olarak kalmıştır. Althusser'in dili Ortaçağda te-


oloji bölümlerindeki bilginiere benzeyen -"elitist entelek­ tüel bir tabaka", "Oxbridge lümpen entelijansiyası"- ken­ di kendine yeten bir akademisyenler topluluğu yaratmıştır . Thompson "Bize bitmek bilmez formülasyonlarının askısın­ da eziyet ediyorlar" diye şikayet etmiştir: . . . ta ki tahammül sınırlarımıza gelip dayanıncaya kadar. Başka bir dilde cevap veremeyiz, sadece bu dil titiz ve say­ gmdır. Başlanmızın üzerinde, yüksek akademilerde engi­ zisyoncular çekişiyor; şiddetle anlaşmazlıga düşüyorlar an­ 8 cak her biri de birbirinin çetrefilligini ve şanını tanıyor.

Yaklaşımlarının dar görüştülüğü kendi çekişme devini­ mini, aykırıhklarını, yeni-Althusserciliği, post-Althusserci­ liği, linguistik ve semiyotik yapısalcı biçimlerini yarattı. Bu, özentilere gem vuran ampirik denetimin olmaması nedeniy­ le hız kazanan yenilik ve kıh kırk yarma akademik fetişizme kuyruk salladı. Elitizmleri bu "kuramsal uygulayıcıları" politik angaj­ man dünyasından, sınıf mücadelesinden ayırdı. Bu daha ön­ ceki Marksist kuşaklarta temel bir tezatlık oluşturdu . Başta Althusser'in entelektüel olarak bunca şey paylaştığı burju­ va akademik çevrede (yapısalcılık, epistemoloji, vs) kendini bulan "istekli akademisyene" "zararsız devrimci bir psiko­ dramada" eğlenme ve kariyer çizgisinde yükselme imkanı verdi. Akademi tarihsel sürecin kendisine etkin angajmanla kazanılan iç görüyü reddetti. Thompson tüm yapısalcı analizlerine rağmen Althusser­ cilerin çok mutlu bir şekilde akademinin kurumsal ve sos­ yal dinamiklerinden habersiz göründüklerine işaret eder. Thompson'un Marksist tari hçiler kuşağı üniversitelerde yer bulan ilk kuşaktır. Marksist tarihçilerio hem düşman­ ca hem de diyaloga açık polemiklerle karşılaştıkları fakühe8 206

Thompson, Tht> Povaıy

of Theory, s.

300.


ler içindeki burjuva fikirlerinin etkisini teşhis eder. Her iki şek ilde de akademi klasik Marksizme karşı yerçekimi etki­ si uygular. Bu sonradan dergilerin ve derslerin Marksizmden uzağa düşmesiyle kendini gösterdi. Past and Present eskiden oldu­ ğu gibi Marksist tarihçileri bağrına basınayı uzun zamandır bırakınıştı ve History Workshop ]oıınıal ise son zamanlarda kısmen, bir sonraki bölümde daha fazla değinilecek postmo­ dernİst hatta kaymıştı.

Teorinin Sefaleti'nin yayımianmasını hararetli bir tar­ tışma izledi . Başlığın, Marx'ın fikirlerini gözden düşür­ mek ve Avrupa'daki ilkel işçi hareketi üzerindeki anar­ şist etkiyi soniandırmak amacıyla anarşist Pierre-joseph Proudhon'u ( 1809-65) hırpaladığı Felsefenin Sefaleti'ni ha­ urlatması zaten niyet edilen bir anlatımdı. Yapısalcılığı sa­ vunmak için Birmingham Ü niversitesi Çağdaş Kül tü rel Çalışmalar Merkezi'nden Richard Johnson Teorinin Sefa­

l et i nin gelişini bir iki hafta öncesinden öngörerek History of Workshop jountal'ın makale teatisinde açılış vuruşunu yap­ '

tı. johnson'ın makalesi Thompson ve Eugene Genovese'in (yaklaşımı Thompson'ınkine çok yakın o lan Amerikalı Marksist siyah kölelik tarihçisi) tari hsel çalışmalarının eleştirel bir tartışmasından oluşuyordu. johnson yapısalcı Marksizmle Thompson ve Genovese'in kültürelciliği arasın­ daki ayrımı tanımladı. Bu düşünce dizisinin potansiyel ola­ rak birbirini tamamlayıcı olduğu iddiasıyla başlamasına kar­ şın, "Thompson-Genovese pozisyonunun en güçlü eleştiri­ leri yapısalcı Marksizmden çıktığı" için, desteği yapısalcılık­ tan yanadır. johnson'a göre kültürelcilik üç hata barındır­ maktadır: kültür ve deneyime bir vurgu, (kültürel bakımdan tanımlanan) sınıfın Marksist hakim kategori oluşuyla üre­ tim biçiminin yer değiştirmesi ve ampirist bir yaklaşım yara­ rına derhal teorinin reddi: "O halde kültürelcilikte ister iste207


mez teori karşıtı bir eğilim olduğunu söyleyebiliriz, deneyi­ mi teoriye yeğleyen bir eğilim. "9 johnson, Thompson ve Genovese'in çalışmalanndaki teo­ ri karşın kültürelciliği i fşa eden üç unsuru teşhis etti: soyut­ lama eksikliği, ekonomik olanı kültürele indirgemecilikle­

ri ve yetersiz belirlenim nosyonlan. johnson, Thompson'ın kanıtın tarihçinin görüşünü şekillendirdiğine, tarihçinin kanıtı dinlemesi gerektiğine ve tarihin kanıt üzerinden bir ispat yolu suııduğuna olan inancını kabul etmez. Bu johnson'a göre, teoriye aldırmamasıyla geleneksel ampirist ve tarihseki tarihe çok yakındır. Thompson ve Genovese'in teoriyle müphem ilişkileri, Marx, Dobb ve Gramsci'nin bü­ yük ölçüde kabul edilmemiş kabahatleri halini alır. Onlar da Amerikan kölelik sistemini ve 18. yüzyıl pleb kültürünü hegemonya ve paternalizm bakımından kavramsaliaştırma­

yı denemişlerdir. Düzgün bir soyutlama savunusunda joh­ nson, Peterloo katliamı anlatımı ve üretim biçimlerinin ku­ ramsal tartışmasının gerçekliğin eşdeğer temsilleri olduğu bir bilgi kuramı (Marx'ın metodunun hayati önemdeki "so­ " yut ve "somut" unsurları ayrımını tamamen bulandırarak) öne sürer. Louis Althusser ve Etienne Salibar'ın Reading Ca­

pital (1 970) adlı yapıtlannın fazlasıyla etkisinde kalarak bir Kapital taruşması başlatır. johnson Kapital'in Marx'ın ara­ lıksız soyutlamayı kullanışını gösterdiğini ileri sürer:

Kapital'in Althusserci okumasına göre Kapital teorik bir ça­ lışmadır. Özel toplumsal bir oluşumun tarihi, ingiliz hal­ kından örneklerle destekiense bile ingiliz sermayesinin bir tarihi de de�ildir. Daha ziyade, böylesi bir somut anatizde kullanılabilecek kategorileri geliştirmeyi dert edinir. Esa­ sen bu dogrudur. Kapital'in b ir tarih kitabı olmadıgı dogru-

9

208

R. Johnson, "Edward Thompson, Eugene Geno,•esc, and Sociıılisı-Humanisl Histoıy". History Workshop ]ounıal, 6 (1978), s. 85.


dur. Ancak yine de Kapital'de temelde soyutluh derecelerine göre aynlan mevcut farklı söylemler olduğunu söylemek da­

ha kesin olacaktır. 10

Soyut kategorileri ele alınayla yakından ilgilenen Kapi tal in sadece teorik bir yapıt olduğunu ve tarihi bir yapıt olmadı­ ğın ı söylemek o zamarılar moda bir yorum olsa bile olduk­ ça tanışmalıdır. Kapital Marx'ın entelektüel emeginin en önemli ögesidir ve (esas olarak l ngiltere'deki) kapitalizmin '

tarihsel gelişiminin analiziyle çagdaş ekonomi politigin eleş­ tirisi ve kapitalist sistemin dinamiklerinin çözümünü bir­ leştirir. Kap ital, hem soyut hem somut olanı, hem tarihsel hem de iktisadi teoriyi birleştirdigi için tarih dışı bir soyut­ lama olmaktan uzaktır. Bu anlamda -kapitalist sistemi mer­ keze alan- hem teorik bir çalışma hem de tarihsel bir çalış­ madır: yani geçmişin özenli anlatımı, şimdiki zamanın anali­ zi ve gelecegi tahmin etmek için kuramsal içgörü kullanma, bu en geniş anlamıyla tarihtir. johnson aynı zamanda Thompson ve Genovese'in ekono­ mik olanı kültürele indirgedigini ileri sürmüştü. Kritik bi­ çimde bu iki sosyalist hümanistin ekonomizmden kaçın­ ma isteklerinde bilhassa sınıf mücadelesinin içinde yer al­ dıgı üretim biçimine dair, ekonomik baglama i lişkin bir kavramları olmadığını iddia eder. Sınıf, sınıf ilişkilerinde sömürünün ekonomik boyutunun yok sayıldıgı politik ve kültürel düzeye indirgenmiş yaşanan bir ilişkiydi. Bu ne­ denle E . P . Thompson Ingiliz lşçi Sın�fınııı Oluşumu'nun sö­ mürüye ilişkin bölümünde sını fa dair diger yaklaşımla­ n reddetmekle ve Sanayi Devrimi kurbanlarının kaynaklar aracılıgıyla konuşmasına izin vererek şiddetli sömürü dene­ yimlerinin kanıtını sunmakla ugraşmıştır. Thompson teori­ yi yadsıması nedeniyle, salt betimlemeden, tasvirden öteye lO john.•;ıın , "Edward Thompson, Eugene Genovcse, and Socialisı-Humanisı History", s. 87-8. 209


geçip açıklamaya gidemiyordu. Aslında johnson'ın önerd i­ gi, toplumsal degişiıni genel olarak açı klayan bir model or­ taya çıkarmak için üretim biçimlerinin birtakım farklı un­ surlarını birleştirerek soyutlamayı kullanmaktır. Bu neden­ le johnson'a göre Thompson'ın yeterli bir nedensellik nos­ yonu yoktur ve çalışması okuyucuya açıklayıcı bir çerçeve sunmada başarısızdır.

History Workshop'ta birkaç yanıt için mizansen tamamdı. Dergi aynı zamanda johnson ve Thompson arasında l Ara­ lık 1979'da Aziz Paul Kilisesi'nde kamuya açık bir münaza­ ra da tertipledi. johnson tartışmayı Thompson'ın Teo ri n i n Sefaletfnde hınzırca kullandığı tahrik edici üsluba itiraz ede­ rek başlattı. Kültürelcilik ve yapısalcılığın yükselişinin kro­ nolojisini çizerek, kültürelcilik ve yapısalcılıgın en iyi unsur­ ları arasında bir bütünleyicilik gören bir orta yol beniınseyi­ şini yine muhafaza eLti. Ancak yine deneyim üzerine kültü­ relci bir vurgunun teorinin reddine yol açugını savundu. E.P. Thompson ise, onu keskin anlaşmazlıklan oldugu Raymond Williams gibi kimselerle bir grupta toplayan yapma kategori olarak adlandırdıgı kültürelci yaftasını reddederek başladı. Thompson Williams'ın kültürel tarih nosyonunu sı­ nıf mücadelesi tarihi karşı önerisiyle reddetti. Thompson Alt­ hussercilerin iddia ettiği tüm eleştiriler konusunda kendini savundu. Thompson hem üretim biçimi hem de kültürel un­ surların önemini onaylamışur, "Üretim biçimi kavramı olma­ dan bir kutbu kavrayamayacagımızı ne de ideoloji kavramı ol­ madan diger kutbu anlayabilecegimizi açıkça öne sürdüm." 1 1 Thompson aynı zamanda johnson'ın kronoloj isinin de hatalı oldugunu çünkü Stalinizm meselesinden yan çizdiği· ni söyledi. Thompson'ın polemigi yılların ampirizm, tarih­ selcilik, ahlakçılık ve teorik boşluk suçlamalarından kayıı

E.P. Thompson, ""The politics of ıhcory", R. Samuel (t:d.). Pı:oplc's History aııcl Socialisı Tlıeory

210

(1981), s. 398.


naklanıyordu. Bunun yerine kültüre ilişkin hem tarihinde hem de teorisinde soyut, tarih dışı, aşkından ziyade mater­ yalist ve baglamsal bir pozisyon benimsedi.

Değerlendirmeler 1: Altyapı ve üstyapı Toplumsal tarihin yüzünü degiştirdikleri için ingiliz Mark­ sist tarihçilerin katkısı su götürmezdir. Ü ç sorunlu alanda daha derinlemesine bir degerlendirme yoluyla ezici bir şe­ kilde olumlu takdir daha ölçülü hale getirilmelidir. Bu üç sorunlu alan, altyapı-üstyapı meselesi, tarih ya da bir bi­ lim olarak Marksizm ve sınıf sorunudur. Harvey Kaye, ba­ şını Therupson ve Hill'in çektigi, aşağıdan tarihe dayalı, alt­ yapı ve üstyapıyı reddeden, onun yerine sınıf ilişkilerine ve tarihsel degişimde sınıf mücadelesine ayrıcalık tanıyan yeni model bir Marksizmin ortaya çıkngını söyler. Bu yeni model Marksist tarih, Stephen Rigby'e göre Marx ve Engels'in temel hatası olan "üretici güç determinizmini" reddeder. Amerika­ lı Marksist Robert Brenner sınıf mücadelesi merkezli feoda­ lizmden kapitalizme geçiş açıklamasıyla böylesi bir yaklaşı­ ma örnek teşkil eder. Brenner'e göre kapitalizme giden fark­ lı ulusal rotalar esasen Ortaçağ sonları ve erken dönem mo­ dern çağda köylü ve efendi arasındaki büyük mücadelelerin farklı sonuçlanmasından kaynaklanmaktadır. Al tyapı ve üstyapı Marx tarafından birkaç kere toplu­ mun ekonomik ve üretici altyapısıyla ideolojik ve kuruın­ sal üstyapısı arasındaki ayrımı göstermek için kullanılmış bir benzetmedir. En bilindik şekliyle Ekonomi Politiğiıı Eleş­ thisine Onsöz'de ele alınmıştır. Marx'ta kullanımındaki sey­ reklik, Ikinci Enternasyonal ve Stalinist düşünürlerce ev­ rensel bir formüle dönüştürülmesiyle şiddetle çelişir. A l­ man Ideolojisi ndeki tarihsel sürecin "dört uğrağı" ve Gnmd­ risse'deki "genel aydınlanma" gibi Marx'ın diğer metaforla'


nnın önüne geçirilmiştir. Marx başka bir yerde sosyal var­ lık, toplumsal bilinç ve birçok durumda altyapı ve üstyapıy­ la değiştirilebilir ideal ve materyal gibi ınceazi olmayan baş­ ka aynınlar da kullanmışur. Buna rağmen, altyapı ve üstyapı Marx'ın Verdun Savaşı haline gelmiştir: muazzam bir daya­ nıklılık çekişmesi, stratejik ve sembolik önemin yıpranması. 1950'lerden beri Hill ve Thompson Marx'ın altyapı ve üst­ yapı formülünü reddediyorlardı.12 Thompson metaforun cansız ve değişmez doğasına karşı çıkıyordu. Anlaşılır biçim­ de kendilerini Stalinist geçmişlerinin kalın kafalı dilinden ve sığ determinizminden uzakta tutmaya gayret ediyorlardı. Yi­ ne de bu Marksizmin biçimsel bir reddini gerektirmez: zaten bunu yapmak şöyle dursun onlar Marksizmi yeniden canlan­ dırmaya çalıştılar. Altyapı-üstyapıdan vazgeçen Thompson Grundrisse'den "genel aydınlanma" benzetmesini tercih etti: Tüm toplum biçimlerinde digerlerine üstün gelen, bu ne­ denle ilişkileri diğerlerinin hizasını belirleyen ve etkileyen belirli türde bir üretim tarzı vardır. Tüm diğer renkleri dal­ dınp spesifik tonlannı degiştiren bu genel aydınlanmadır. Içinde oldugu her şeyin özgül ağırlıgını tanımlayan bir çe­ şit eterdir. 13

Diğer bir Marksist tarihçi R.S. Neale Alman Ideolojisi'ndeki "dört uğrak" metaforunu vurgulamıştır.14 Thompson orga12 C.Hill, Englaııd's Tımr i ng Poinı: Essays oıı Scvı:nıcenıh-Century English History (1998) , s. 294.

13 K. Marx, Grundrissı: (Harmondsworth, 1973), s. 106-Tden aktaran E . P . Thompson, Cusıoms i n Common ( 1 993), s . 73. 14 R.S. Neale, Writing Maıxist HistOT)': British Sociı:ty, Economy and Culıurı: sincı· 1 700 ( 1985); K. Marx ve F. Engels, Almarı ldeolojisi (ogrenci basımı. 199 1 ) , s . 48-50. Kabaca söylemek gerekirse dört ugrak şunlardır: ( l ) yaşamak için O.rc­ nm ihtiyaa; (2) üretim güçlerinin birbirini izleyen gelişimi; (3) bunun bera­ berinde getirdlgi sosyal ilişkiler; (4) bu ilişkilerin geçirdigi tarihsel gelişim. Bu duraklar ınsanlık tarihi ve bilincin önculleridir. G. Hcning, "R.S.Neale 1 9 2 7 85", Aııstralian Economic History Rn-kw, 26 (2) ( 1 986). -

212


nik bir metaforun daha iyi olacağını önermiş ve hatta bu­ nun bile bilincin indirgenemez insan doğasını ifade etme­ yeceğini söylemiştir. Thompson altyapı ve üstyapı arasın­ daki keyfi ara hatta itiraz etmiştir. 18. yüzyıl lngilteresi'nde kanun kendini kibarca üstyapıyla sınırlamamıştır , "her türlü kahrolası kademeye" sinsice sızmaya çalışmıştır.15 üre tim biçiminin ahlak düzeni aynı zamanda onun ekono­ mik düzeni gibi eş ölçüde ana karakterine özgüdür. Yine de Marx için altyapı ve üstyapı, takipçiterinin talihsiz yan anlamlar keşfedebileceği salt bir metafor değildir. Ancak materyalizmin kendisi için esas teşkil eden gerekli bir ay­ rımı yakalayan bir soyutlamadır. Thompson Marx'ın ten­ kiıçilerinin ve onu basitleştirenlerin hatalarını Marx'a at­ fetme tuzağına düşmüştür. Marx'ın yöntemi tarihseldi; sü­ reçle, gerçekte şeylerin nasıl değiştiğiyle ilgiliydi. Soyutla­ ma bu süreçten çıkarılmış ve sonra yeniden uygulanmıştır. Marx'ın niyeti Weberci sosyal bilim gibi evrensel bir mo­ del oluşturmak ya da ideal bir tip yaratmak değildi. Marx tarihin gerçek akışında altyapı ve üstyapı unsurlannın ora­ ya ya da buraya kolaylıkla dizilebileceğini söylemiyordu . Üstyapıda ya da altyapıda ne olduğuyla ilgili özenli bir ka­ tegorilendirme için vakit harcamıyordu. Bunun yerine di­ yalektik metot "karşıtların birliği ve birbirine nüfuz etme­ sini" öneriyordu. Altyapı-üstyapı kavramı belirli koşullar­ da işe yarayan mecazi bir ayrımdı. Marx'ın ayrımı kullan­ dığı mevcut paragraflar tekrar okunduğunda tüm kötü kul­ lanımına karşın bunun inceleme için oldukça fikir verici v e dimağ açan bir araç olduğunu söyleyebilmek için güç­ lü kanıtlar vardır. Ayrıca Prinz, Marx'ta sınıf mücadelesi­ ni altyapı-üstyapının karşısına yerleştirme yanılgısının kıs­ men Ekonomi Politiğin Eleştirisine Kathı'nın ( 1 859) Prusya­ lı sansürcüler nedeniyle referanstan kaçınan önsözünde sı15 Thompson. Teorinin Sefaleti, s. 288. 213


mf mücadelesi bahsinin yokluğundan kaynaklandığını ile­ ri sürer.16 Kaba Marksistlerin altyapı-üstyapıyı değişmez, evrensel ve cansız bir şekilde kullanmalan bu aynının kendisini boşa çıkarmaz. Thompson'ın tepki gösterdiği bu yanlış kullanım­ dır. Ancak Thompson'ın Grwıdrisse ve Alman Ideolojisi'nden beğendigi paragraflar analoj ik önermelerin aslında ne oldu­ ğunu ifade eder. Thompson'm bu noktaya itirazlanna karşın altyapı-üstyapı gibi inşa eden bir metafor cansız ve değişmez değildir. Pek çok defa yenilenen, yeniden inşa edilen bilinç­ li insan emeği tarafından genişletilen eski bir Sakson yerleşi­ mi üzerine kurulmuş ikide birde savaş, yangın ya da sel teh­ likesi atlatan Norman kilisesi ni düşünün ya da viran halde ıssız Easter Adası'nda yatan kocaman taş figürleri gibi şimdi­ nin kayıp uygarlıklannın anıtlannı düşünün. Bunlar belirli üretim biçimleri, gelişimleri ve krizleri hakkında daha etki­ li metaforlar sağlayabilir. Eric Hobsbawm altyapı ve üstyapı­ nın bizim insanlık tarihinde kalkınma, cihet bulma ve doğa üzerindeki artan bilinçli kontrolümüzü değerlendirmemize izin verdiğine işaret eder: Üretimin toplumsal ilişkilerinin birincil olduğu, sistemler içinde iç çelişkilerin var oldu�u. sınıf çatışmasının oldu­

ğu düzeyler modeli yalnızca özel bir durumdur. Düzeyie­ rin hiyerarşisi tarihin neden bir yönü oldugunu açıklamak için gereklidir. Bu insanın doğadan giderek özgürleşmesi ve giderek onu kontrol altına alması ve tarihi bir bütün ola­ rak yapmasıdır. .. Üretimin toplumsal ilişkilerinin temelin­ den yükselmeyen düzeyler hiyerarşisi bu karakteristige sa­ hip olmazdı.17

I 6 A. Prinz, "Background and ulterior molive o f Marx's 'Prcface' o f 1 859" ,]oumal

of History of le/cas. 30 (3) (1969).

I 7 E. Hobsbawm. On Hisıory (1997), s. 201 . 214


Altyapı ve üstyapı her ne kadar baş ağrıtsa da Victor Ki­ erna n Marksizmi yoktan revize etmeye karşı uyarıda bulun­ muştu ve makul bir şekilde şunu önerdi. " En uygun teminat belki de her insan etkinliğinin toplumsal üretim toprağında bazı kökleri olduğuna ancak doğmdan ya da dolaylı bunun etkilerini yaşadığına, bir ya da birden fazlasının dışarı çıktı­ ğında bunlardan her birinin ona özgü bir hususiyet kattığı­ na hükmetmek olacaktır." 1 8 19. yüzyıl Almanyası'nın Marksist tarihçisi David Black­ boum, kendi alanındaki kaba altyapı-üstyapı duruşuna aşırı tepki gösterilmesine karşı uyarıda bulunur. Aslına bakarsanız sadece kaba Marksistler ve kaba Mark­ sizm karşıtlan "üstyapının" "altyapının" mükemmel bir yansıması oldugu görüşüne yapışıp kalmıştır. Gelgelelim şu anda sorun bu Lürden argümanlann alışılagelmiş tekrar­ dan donakalma ve kaulaşma tehlikesini göze almalarıdır. Ekonomik, sosyal

ve

politik alanlar arasındaki ilişkiler alt­

yapı-üstyapı modelinde sıkı sıkıya bağdaşunldıkça şiddet­ le çözülme tehdidi baş gösLennektedir. Sonuçta, 19. yüzyıl Almanyası'nda gereksiz yere zayıflatılmış bir burjuva top­ lumu resmi açığa çıkanlarak dinamik iktisadi değişimin bir yandan si vi l toplum üzerindeki diğer yandan kamusal ve si­ yasi hayattaki etkisi azımsannuştır. 19

Daha sofistike savunucuları, altyapı-üstyapı olmadan Marksizmin daha geniş bir tarihsel kapsarnın meselelerini yani uygarlıkların yükselişi ve çöküşü, farklı sosyo-ekono­ mik sistemler arası geçişler ve insanlık tarihinin paradoksal ancak hakiki gelişimi gibi meseleleri açıklama kabiliyetİn­ den yoksun bırakılması anlamına geldiğini ileri sürüyorlar18 V. Kiernan. "Problems ofMarxL�ı History". New Lejt Rel'icw, 161 ( 1 987), s. 107. 19 D. Blııckhourn, Populls!s anel Patricians: Essııys on Modern Genıran Hisıory

( 1 997). s. 72.

215


dı. Engels'in belirttiği gibi ekonomik olan kati olarak uzu n vadede ve daha geniş karşılaştırmalı çerçevede kendini da ­

yatıyordu. Aşağıdan tarihin belirli mücadelelere odaklanma­ sı altyapı ve üstyapıya olan bariz ihtiyacı gereksiz kıldı. Te­

mel eseri asır asır Avrupa kapitalizminin yükselişinin tarih i olan Hobsbawm al Lyapı-üstyapı metaforunun gereğine kar­ şı daha duyarlıydı. Hümanist Marksistler için altyapı ve üstyapının bir prog­ ram niteliğinde reddi materyalizmin pratik reddi demek de­ ğildi. Hakikaten de hem Hill hem de Thompson düşüncele­ rin, bireylerin ve olayların ekonomik bağlarnma karşı duyar­ hydı. Hill'in burjuva devrimi yüzyılı açıkça kapitalizmin yük­ selişine bağlıydı. Thompson için 18. yüzyılın pleb dünyası ka­ pitalist piyasa ilişkilerinin istilasıyla tehdit ediliyordu. En te­ mel düzeyde Engels'in tarihsel materyalizm üzerine son mek­ tuplarında sabırla ele aldığı gibi indirgemeci olmayan anlam­ da altyapı-üstyapıya benzer bir şeyi içten içe koruyorlardı. Altyapı-üstyapının bu teorik reddi ve bu pratikte bağlılık ara­ sındaki çelişki çalışmalarının en iyisinden Marksist tarih ge­ leneği içinde sürmesine izin verdi. Lakin Marksizmin bir ta­ rihsel teori ve pratik olarak daha geniş ve daha genç bir kit­ leye aktanlmasında kayda değer sorunlara yol açtı. Bu Stali­ nizm deneyimine dair netliğin olmayışında da geçerlidir ve bu onlann Marksizmine teorik belirsizlikler ve tereddütler aşıla­ mıştır. Hill'in büyük ölçüde kuramsal beyanlardan kendili­ ğinden sakındığı yerde, Thompson kültürelci tarihçilerle di­ yaloga girmiştir. Her ikisi de daha uzun vadede belirli bir şey üzerinde yoğunlaşmış yapısalcı tarihi reddetme eğiliminde­ dir. Thompson yanlışlıkla kültür ve antropoloj iyle ilgilenen solcu Annales ile uzun vadeyle haşır neşir sağcı Annales'i ayır­ mıştır. Robert Damton Marksizme Fernand Braudel'den da­ ha yakın değildir. Marksist tarihçilerin her ikisiyle de veriın­ li diyalogu olmuştur. Böylece Thompson'ın Althusser'in yapı-


salcılıgına, Anderson-Naim tezine ve Hindess ile Hirst'in Pre­ Capitalist Modes of Production'ına etkili çıkışması hedefe isa­ bet etti. Ancak Marksist yapısalcı tarihin tamamım reddetme­ si Perry Anderson'ın

The Lineages of the Absolutist State, Chris Wickham'ın çalışması ve Geoffrey de S te Croix'nın Class Stm­ ggles irı the Ancient Greek World gibi bazı birinci sınıf eserleri de yok saymak anlamına geliyor.

Değerlendirmeler l l : Bilim Bilim hakkında Thompson, William M orris ve William Blake'den ilham alarak daha şiirsel ahlaki Marksizm uğruna bilim olarak tarihi kesinkes reddetti. Thompson bilim insanı gibi görünen dolandırıcılar galerisinin üyelerini listelemiş­ tir. Lysenko, Toynbee, Malthus, Bentham, Comte, Spencer, Webbler ve Althusser hepsi de görüşlerinin bilimsel dayana­ gı oldugunu iddia etmiştir ancak her bir örnekte "hapishane kapılarının bilgiye kilitlendiği" kapalı entelektüel sistemler vardı. Bu reddediş aynı zamanda sosyal bilim olarak tarihin can çekişen diline ve 1 960'lardan beri nice! tarih için yapılan düzme iddialara duyulan husumetten doğdu. Thompson, nicelleştirmeye karşın çalışmasında fazlasıyla telafi etmesine yola açtığı belli bir kin duydu. Zaman zaman "cidden aksiy­ miş gibi yapsa da becerikli bir niceleyiciydi". Diğer zaman­ larda istatistiki değerlendirmelerden kaçınmak için mantığa kafa tutuyordu.

Ingi liz Işçi Sınıfmı n Oluşumu'nun bir okuyu­

cusunun gözlemlediği gibi: 900 sayfanın sonunda sınıfın oluştuğu herhangi bir tarihte

ingiliz işçi sınıfımn yaklaşık sayısı, büyüklügü ya da nüfu­ sun tamamına oranı gibi temel bir olgunun katiyen ögreni­ lemeyecegini fark etmek biraz sarsıcı geliyor.20 20 P. Anderson, Argumenıs

wiıhin English Man1sm (1980), s. 33. 17


Adil olmak gerekirse Thompson Stalinizm ve burjuva sos­ yal biliminin yapsalcıhğına karşıydı. Aklın modasının geç­ tiği ve sorgulanır hale geldiği bugünün entelektüel ikli ­ mi (postmoderniz.min egemenliğiyle) çok farklıdır. Bu gi­ bi durumlarda l'v:arksizm ve tarihin bilimle paylaştığı gö­ rünüşte basit nitelikleri açıklığa kavuşturmaya değer. Bi­ limdeki cesaret taybı Thompson'a hasredi lemez. Frank­ furt Okulu teorisyenleri Adorno ve Horkheimer Dialectic

of Enlightenmentda ( 1944) bilim ve gelişmenin savaşmak ve ölüm kamplannı tertipiemek için işe koşulduğunu ka­ ramsarhkla dile getirirler. Onlara göre bilimsel değerlere ve gelişime duyulan böylesi bir inanç 20. yüzyılın barbarlığı­ na yakından bağidır ve reddedilmelidir. Frankfurt Okulu, sosyalist devrime ve insanlığı kapitalizmin boyundumğun­ dan kurtaracak isçi sınıfı potansiyeline olan tüm umudun­ dan vazgeçmiştir Bu karamsarlık şu olaylardan yansıması­ nı alıyordu: Stalin'in Rusyası'nda devrim ideallerine açık­ ça ihanet edilme�i, Hitler'in 1 933'teki zaferi (ve bu nedenle Frankfurt Okulunun Al manya'dan sürülmesi), tkinci Dün­ ya Savaşı'nın ddşeti ve Holokost. Sözgelimi, Adorno ve Horkheimer şöylı yazabiliyordu: t lerlemeci düşüncenin en genel anlamıyla Aydınlanma, her zaman insanları korkularından kurtarınayı ve hüküm ­ ranlıklarını kurmayı hedefledi. Tamamen aydınlanmış yeryüzü ımzaffer felaket saçıyordu . Aydınlanma progra­ mı dünyanın büyüsiinün bozulmasıydı; fantezi için mil­ lerin tasfiytsi ve bilginin yerini almasıydı. . . ! nsanların do­ gadan öğre1diği şey diğer insanlara ve doğaya tamamen Mkim olm�k için onu nasıl kullanması gerektiğiydi. Tek amaç buydt.21 21 T. Adomo ve M. H>rkheimcr, The Dialccıic of ılır Erıliglııennıenı ( 1 979; ilk ba­ sım 1944), s. 3-4. 218


Thompson otonom, kendi kendi ni doğrulayan prose­ dürler olarak Ahhusserci bilim nosyonunun tarihsel bil­ gi oluşturmaya yabancı olduğunu düşünmekte haklıydı . Thompson'ın yaptığı gibi ahlaki dayanıklılık ve Blake ya da Morris'in anti-kapitalist romantizmine yaktaşmadaki tehli­ ke , roınantizmde kendi bütünlükleri içinde ilerleme nosyo­ nunu ve bilimi reddeden geriye dönük bir unsur olmasıy­ dı. Öte yandan (Christopher Hill'in l 948'de bir makalede dile getirdiği) tarihçinin bilimsel duruş takınması çoğu za­ man ''okunmamak için yazıldığı çok açık olan yapıtlara" yol açıyordu. 22 Hill bunun kesinlikle Marx'ın bilimden çıkardığı şey olmadığını belirtiyordu. Bunun yerine Marx Dante, Sha­ kespeare ve Goethe'nin sözcüklerini birleştirmiş, gençliğin­ de amatôrce uğraştığı romantik şiir akımının ardından mc­ tafor kullanmış ve yazılannda nükteler, şakalar ve hayal gü­ cüyle araya girmiştir. Bunun için Kapi tal, Mavi Kitaplar'ın [hükümet yıllıklan] ve hükümet raporlarının titiz, belgelere dayanan araştırınasıyla ôzenli ekonomi politiği ve kurbanla­ nnın kanım emen bir vampinniş gibi kapitalist sömürünün gotik i maj ını birleştirmiştir. Marx'ın liderligini takip eden Hill, Marksist tarih için bilimsel yaklaşımla insanlık duru­ muna şiirsel kavrayışı ve hikayeleme sanatını birleştirmesi çağrısında bulundu. En iyi Marksist tarihçilerin yapıtlannda (örneğin Hill'in kendisi ve kesinlikle Thompson) bilginin ve manzumun pratik sentezi çok belirgindir. Bilim ve sanat bir­ birini dışlayan şeyler değil tarihsel yazıında birleşen şeyler­ dir. C.L. R. james The Blaci? jacobi ns in ( 1938) girişinde aynı noktaya değinmiştir: '

Tarihte analiz bilim, gösteri de sanattır. Ç ag ı m ız ı n zor­

lu çekişmeleri, önceki devrimleri öncekinden daha kolay­ ca iliklerine kadar görmemize fırsat vemüştir. Işte lam da ---- - - ---

22 C. Hill . "Marxisın and History". Moclenı

Quanaly, 3 (2) ( 1948), s. 57. 219


bu yuzden, ünlü Ingiliz yazann ancak şiirin kendisiyle bag­ daştırdıgı ı.arihi duygulan bu sakinlikte hatırlamak imkan­ sızdır.23

Daha yakın geçmişte Hobsbawm Marksist tarihi bir bi­ lim olarak savunmuştur. Tarih gibi doğal bilimlerin ilmi si­ yasi ya da ahlaki partizanlıkla ve angaj manla birleştirdiği­ ni ve bunun her zaman bilginin aşamalı gelişiminin önem­ li bir öğesi olduğunu öne sürdü. Böylesi bir taahhüt (örne­ ğin feci bir hastalık için tedavi arayan bilim insanı için) ye­ ni araştırmalara olumlu bir destek olmuştu. Tarihte benzer şekilde Marksist bağlılık yeni tarihsel çalışma alanları aç­ mış ya da eski araştırma alanlarında farklı sorular yönelt­ miştir. Thompson'ın yapıtı üzerine Arguments within English

Marxism'de ( 1 980) düşüncelerini derlediği Perry Anderson daha ileri gitmiş ve Ingiliz tarihçinin genelde bilimin nite­ likleriyle fizik, kimya prosedürlerinin kendi acemi değerlen­ dirmesiyle karıştırdığını ve güncel bil im felsefesiyle tanış­ mamış olduğunu iddia eder. Thompson Popper'ın bıraktı­ ğı tarihseki sisin ardından yanlışlama fikrinin önemini gör­ mekte zorlandı ki doğrulamadan ziyade bu yanlışlama bi­ limsel ilerlemenin anahtarıydı. Bunu takdir etmekte başarı­ sız olan Thompson tarihin yanlışlamaya olan güveninin onu bilime aykın hale getirdiğine inanıyordu. Anlaşılan Thomp­ son lmre Lakatos'un gözden geçirdiği, bilimsel teorilerin be­ lirli yanlışlamalan bile atiattıkları halde neden olduklan ge­ niş kapsamlı araştırma programlannın üzerinde ayakta kala­ bildikleri ya da yıkılabildiklerini söyleyen yanlışlama nosyo­ nundan da haberdar değildi: Thompson'ın tarihin istisnai durumu olarak adlandırdıgı şey gerçekte tüm bilimin normal sı.atüsüydü. Geçicilik, se23 C.LR. james, Black]acobins: Toussaint L'Ouvı:rture and che Saıı Domingo Rcvo­ lıırion (1980; ilk basım 1938), s.ıd. 220


çicilik ve yanlışlanabilirlik bunun gibi bilimsel aulımın do­ gasının kurucu unsuruydu. Deneysel kontrolün olmayışı tarih yazımıyla sınırlı degildir: astronomi de zaten labora­ tuar testlerine izin vermemektedir.24

Değerlendirmeler lll: Sınıf Thompson'ın görüşündeki diğer bir tartışmalı unsur sınıfa karşı tutumuydu. lik olarak birçok kere kendi sınıf oluşu­ munda işçi sınıfının aktörlüğünü vurgulamıştır. tkinci ola­ rak sınıf deneyiminin kültürel olarak nasıl ele ahndığına ön­ celik tanımıştır. Üçüncü olarak, Thompson sınıfı sabit ta­ nımların yeterli olmadığı bağıntısal bir süreç olarak gördü. Sınıf, belirli olay örüntüleri vasıtasıyla sınıf mücadelesinde biçim alırdı. Sınıf oluşumlan kararlılık ve kendi kendine hareket etme­ nin kavşağında ortaya çıkar: işçi sınıfı "meydana getirildi­ ği kadar kendini de meydana getirir". lki farklı şeymiş gi­ bi "sınıfı" buraya, "sınıf bilincini" de şuraya koyamayız, bi­ ri diğerinin ardından gelir, ikisi de birlikte ele alınmalıdır - kararlılık deneyimi ve bunun bilinçli bir şekilde ele alın­ ması. Ne sınıftan değişmez bir bölüm (çünkü o zamanla te­ barüz etmektedir) çıkarabiliriz ne de bir üretim biçiminin işlevi gibi görebiliriz çünkü sınıf oluşumlan ve sınıf bilinci (sınırlı baskıya tabiyken) zamanla açık uçlu ilişkiler süre­ ciyle-diger sınıflarla mücadeleyle nihai halini alır.25

Klasik Marksist bakış açısından Thompson gerektiği gi­ bi burjuva ekonomik ve sosyoloj ik sınıf nosyonlannı eleş­ tirmiştir. Marx'a yaptığı yetersiz referanslar bir yana böy­ lesi bir yaklaşımın içinde durduğu kuramsal geleneğin 24 Anderson, Argumcnts wiılıin English 25 Thompson,

Teorinin Scfakti. s. 298.

Mar>.ism. s.

12.

221


üzerinde durmamıştır. Bu bazılarının Ingiliz Işçi Sını.fınm O lu ş um u nun kuramsal özgünlügünü gözünde büyütmesi­ ne yol açmıştır. Thompson statik buldugu altyapı-üstyap ı yaklaşımının ötesine geçmek için çaba sarf etti. Bu yaklaşı ­ mın yerine Ingiliz Işçi Suııfuı uı Oluşumu'nda "kültürel üst­ yapının" öneminden bahsetti. Bunun ne idealist ne de ira­ deci olduğunu savundu. Thompson sınıf oluşumunun öz­ nel yanının üstünü çokça çizerken (Marx'ın terminolojisin­ de kendisi için sınıO, sınıf oluşumunda nesnel ve maddi un­ suru (kendinde sınıf) terk etmedi. Bu aşın vurgu bir evvel­ kini görmezden gelen çevreye bir yanıtlı. Thompson'ı takip edenlerin çoğu sınıfın nesnel yanını yok sayınayla ilgili uya­ rılarını görmezden gelip karşı çıkarken, Marx da materya­ list anlamda idealizmi reddederken benzer bir aşırı vurgu­ yu kullandı. Thompson'ın lngiliz toplumu hakkındaki tüm yazıla­ nnda bir dönemselleştirme örtük olarak vardır: işçi sınıfı­ '

nın oluştugu dönem ( 1 790- 1832), onun öncesi ve sonrası. 1 8. yüzyılda sınıf düşüncesini bu görüş şekillendirdi. Peter Linebaugh'ın belirttiği gibi çekişen görenekierin pleb dün­ yasıyla ilgili önermesi kırsal Ingiltere'nin köylerini merkez alan bir dünyaydı. Londra'yı dışanda tutuyor, deniz yoluyla taşınan ya da askerlik yapan proleteri içine alınıyordu. Emek sürecine ve sömürüye dair çatışmalara aldırmıyordu. Burada Thompson'ın ifade ettiginden daha fazla süreklilik olsa bile 1 8. yüzyıl ücretli emekçi ve 19. yüzyıl işçi sınıfının sürekli­ ligi kültürel kopuşa geçmiştir.26 Sonuç olarak Thompson'ın bazı takipçileri onun izahatı­ nın unsurlarına (kültür, kimlik ve deneyim) odaklanmış ve bu unsurları Marksist teorideki ve üretim ile sömürünün maddi süreçlerindeki zemininden sökmüştür. Gareth Sted26 P. Linebaugh, "Commonists of the world uniıe!". Radical Hiswry Review, 56 ( 1 993).

222


man jones, Thompson'ın kültürel kaygısını linguistik döne­ mece giden bir duraklama, mola yeri olarak görmüş ve jo­ nes kendi yaklaşımını Thompson'ı ma teryalizmden kurtar­ mak olarak tanımlamıştır. Thompson'ın sınıfa kültürel ba­ kış açısına alternatif olarak, kendisi de sınıfın modem dili­ nin varlığından önce sınıf mücadelesiyle karşılaşmak zorun­ da kalmış eski Yunan'ın Marksist tarihçisi Geoffrey De Ste Croix daha klasik bir Marksist sınıf tanımını tercih etmiştir: Sınıf (aslen bir ilişki olarak) , sömürü olgusunun ve sömürü­ nün toplumsal bir yapıda nasıl cisimleştiğinin koleklif sos­ yal bir ifadesidir. Sömürüden kastım diğerlerinin emeğinin ü rününün bir bölümünü kendine ayırmadır. Bir sınıf (belir­ li bir sınıf) bir toplulukta tüm toplumsal üretim sistemi için­ deki pozisyonlanyla özdeşleştirilen, her şeyden önce üretim koşullanyla (yani üretim araçları ve emeği) ve diğer sınıflar­

la ilişkilerine (öncelikle sahiplik ya da denetim derecesi ba­ kımından) göre tanımlanan bir grup insandır

.

27

Sonuç Stalinizmin M arksizm üzerindeki kötücül etkisi ve altyapı­ üstyapı klasik Marksist önermelerinin savunması göz önüne alındığında bilim ve sınıf doktrinin ötesine geçmelidir. Eğer yaşayacaksa klasik Marksizm Stalinizmle farklılıklarını, ta­ rih ve tarihsel tartışmanın gelişen doğasıyla olan bağıntısını belirlemelidir. Altyapı-üstyapı, bilim ve sınıf önermelerinin değerinin altını çizen zamanın sınaması olacaktır. Bu tam da postmodernistlerin toplumsal tarihin doğnıhığunu sorgula­ dıklan savaş alanıdır. Thompson'ın ve Hill'in program nite­ liğindeki bazı ifadeleri ve ille de öyle olmasa da bazı tarih­ sel pratikleri ne yazık ki ve onların haberi olmaksızın zemi­ ni daha az emin kıldı. Toplumsal tarihin postmodemizmle 27 G. De Slc CroiK,

Tlı( Class Sımggk irı the Aııckrıl Grcch World (1981). s. 43. 223


başını derde sokmasıyla birlikte bu önermelerden faydalan­ mak daha da anlaşılır hale geldi. Hill ve Thompson'ın Stalinizme tepkileri saglıklı ve anla­ şılırdı. Bilim, altyapı-üstyapı kelimelerinde Stalinizmin acı tonusunu tattıkça onları tamamen tükürüyorlardı. Bir kez daha insanlar tarih yapıyordu . Hümanizm ve insanın öz­ ne olmasına yaptıkları vurgu Stalinizmin determinizmini ıs­ lah eden en önemli şeydi. Ancak bazılan Thompson'm bunu fazlasıyla abaruıgını ve materyalizmin reddine kapı açtıgını düşünür. Thompson'm niyeti kesinlikle bu degildi; bir sürü yerde bunun böyle olmadıgını açıkça dile getirmiştir. Bryan

D . Palmer ve Raphael Samuel dahil bazıları Thompson'ın hayatının sonuna dogru Marksizmi büsbütün bıraktıgını söyler.28 Kültür üzerine son yazılannda klasik Marksizmin reddine degil, Gramsci'ye epey bir meylettigi vurgulanma­ lıdır. Bu nedenle Thompson kültürelci haleti ruhiyede bile popüler kültürün "materyal bir meskende" yaşamasını ifade ederken dikkatliydi. 29 Kültürün maddesellik nosyonu potansiyel olarak ideal ve maddesel arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyordu. Örnegin, hem Marx hem de Gramsci maddenin ve idealin diyalektik birliğini kabul ettikçe böylesi fonnülasyonlar benimsiyorlar­ dı. Gramsci için ideoloji, sınıf ve diger toplumsal katmanlar­ daki çatlaklar arasmda toplumsal bir çimento oluşturarak sı­ nıf toplumunu stabilize etmiştir. Marx içinse fikirler kitlele­ ri sıkıca kavradıkları zaman maddi bir güç oluşturmuşlardır. Bunlardan birinin seçici bir okuması yapılırsa, bu aynı za­ manda kültürün maddeselliginden genel olarak dil ve fikirte­ rin maddeselligine küçük bir adım olacaktı. Bu Gareth Sted­ man jones ve diger postmodemistlerin izledigi rotadır.

28 B. Palmer, E.P. Tlıompson:

0/Jjı:ctions and Oppositions (1994), s. 85 ve 107.

29 Thumpson. Custonıs in Common. s. 7. 224


Y E D I NCI B Ö L Ü M

Ma rksizm v e Tarihte Postmodernizm

"Bir zamanlar, yürekli adamın biri, insanların, salt yerçekimi fikrine saplandıkları için suda borJulduklarını sanıyordu. Ona göre, insan­ lar, örne!';ıin, bunun dinsel hurafelere dayanan bir düşünce oldu­ ı;ıunu söyleyerek bu fikri kafalarından çıkarıp atsalardı, ondan son­ ra artık her türlü boğulma tehlikesinden korunmuş olurlardı. Ö m­ rü boyunca, bütün istatistikleri n, sayısız ve boyuna yinelenen kanıt­ larla zararlı sonuçlarını kendisine gösterdikleri bu yerçekimi yanılsa­ masına karşı savaştı durdu. Bu yürekli adam yeni devrimci Alman fj. lozofları tipinin aynısıydı." K . MARX · F . ENGELS, Alman Ideolojisi {1 846)1

Postmodernizm l990'larda özellikle emek tarihi ve toplum­ sal tarihte kriz tartışmalannı ateşledi. Önemli pek çok tarih dergisi postmodernizmin faziletleri hakkındaki tanışmala­ ra ev sahipligi yaptı.2 Örnegin l993'te International Review of Social History dergisinin özel bir eki emek tarihinin can 2

K. Marx ve F. Engels, Alman ldeo/ojisi (ögrenci basımı, 1991), s.46. Pası and Presı:nt dahil, Social History, lntmıational Review of Social Hisıory

( 1993 "The end of labour history?" hakkında Ozel bir ek için), journal of Mo· dern History, Central European History (Ozel sayı: 22. cilt, 1989), American His­ toncal Review, Laboıır History Review. 225


çekişip çekişmedigini sordu ve Arthur Marwick ile Hayde n White journal of Contempormy History dergisinde tanışmaya girdiler.3 Britanya'nın en ünlü postmodernisı tarihçisi Paı­ rickjoyce Social Histoıy dergisinde toplumsal tarihin bittiği­ ni bile duyurmuştur. 4 1970'lerde diger disiplinlerde yaygın­ laşmaya başlayan postmodernizm tarihe geç sirayet etmiş­ tir. Bu meydan okuyuş çeşitli kaynaklardan ortaya çıkmıştır. Başta Hayden White ve Richard Rorty olmak üzere tarih fel­ sefecileri tarihçileri edebi eleştiri yöntemleriyle karşı karşıya getirmişlerdir. Roland Barthes ( 1 9 15-80) ve jacques Derri­ da ( 19 30-2004) gibi post yapısalcı edebiyat akademisyenle­ ri tarihçiterin kendinden memnun görünen ve naif realizın­ lerine itiraz etmiştir. Toplumsal biçimde inşa edilen söyleın­ ler olarak deliligin, cinselligin ve cezalandırmanın tarihini yazan Michel Foucault ( 1 9 26-84) postmodernİst tarihçiler üzerinde hayli etkili olmuştur. Bu farklı kökenlerden, söy­ lem, sembol, dil , kimlik ve tarihsel yazıının edebi ve öyküle­ yen dogasıyla ilgilenen yeni bir tarihçi nesli doğmuştur. Sı­ nıf, siyasi olayların toplumsal açıklamaları, akılcı ve bilimsel analiz gözden düşmüştür. Anlamlı bir biçimde bu postmo3

A. Marwick. "Two approaches to Histoncal study: the metaphysical (including posımodemism) and the historical", journal

of Conwııporary History, 30 O ) of Coııtcmpıırary

( 1 99'5) ve H . White. • A response to Arthur Maıwick" ,journal

History, 30 (2) 4

( 1995).

P. joyce, "The end of social history?", Social History, 20 (1995), s.73; dergi edi·

törlerinin iddiayı çürütmek için yazdıklanna bakmak için: G. Eley ve K. N i· eld, "Starting over: the Presem, postmodem and the mornem of social history",

Soda! Hisıory,

D. D. Mayfi ·

20 (1995), s.355. Bu uzun süren bir tartışmanın parçasıdır:

Mayfield, "language and social history".

Social History,

1 6 (1991);

�Id ve S. Thorne. "Social history and iıs discomenıs: Gareth Stedman Jones and the politics of language" ,

Social History,

17 ( 1992); Lawrence ve M. Tay·

lor, "The poverty of protest: Gareth Stt�dman jones and the politics of langu;ı· ge: a reply".

Social History,

18 ( 1 993); D. Mayfield ve S. Thorne. 'Reply to "The

poverty of protest" and "imaginary discontenıs"', Social History, 18 ( 1 993); N .

Kirk, "History, language, ideas and postmodemism: a materialist view",

History,

social history and iL� discomenıs', Social History, 19 ( 1994).

226

Soci(ll

1 9 ( ) 994);]. Vemon, 'Who's afraid of the "linguistic tum"? Politics of


dernist revizyonistler Marksizmin toplumsal tarih üzerinde­ ki etkisini eleştirrnek için hususi olarak seçip ayırmışlardır.

Postmodernizm nedir? Postmodernizm çeşitli entelektüel eğilimleri bünyesinde top­ lamıştır ve ne anlama geldiği konusunda kesin bir fikir bir­ liği yoktur. Postmodernizm tarifi zor bir kavramdır ve post­ modernistler tüm bilginin göreceliliğine duydukları karakte­ ristik hayTanl ıkla bu "merkezsizleşme, merkezden uzaklaş­ ma halini" büyük bir erdem olarak görürler. Postmodernizm şimdiki dönemi sanat ve mimari, tarih ve politikanın belirli ironik ve nosraljik stilleri olarak tarif edebilir; aslında beşeri bilimler ve kültürün nerdeyse her veçhesini bu şekilde tarif edebilir. Modernizm ve modernilenin halefi postmodernizm çığır açan değişimi simgeler. El yordamıyla bir tanım arayan önemli bir postmodemist ]ean-François Lyotard postmoder­ nizmi "üst aniatılara karşı kuşkuculuk" olarak tarif etmiştir; yani bu bilime inanma ya da Marksizm ya da modemİSt sa.

natta dünyayı yorumlama ve şekillendirmek için ilişkilendir­ me denemelerinin reddidir.5 Postmodernizm sanat ve kül­ türde modemisı dönemin bitişine ve yeni bir dönemin baş­ langıcına yani postmodernireye işaret eder. Perry Anderson, terimin orijinal kullanılışının izini 1 930'ların ortalarına, La­ tin Amerikalı şair Frederico de Onis'e dek sürer.6 Tanım yap­ mak güç bir iş olsa da postmodernizmin ana temalarını tes­ pit etmek daha kolay olacaktır. Postmodernizmin başat ilgi­ si ironi, görecelilik ve şüphecilik üzerinedir. Postmodernizm şümullü bir terim olduğundan tarihte mevcut tartışmalarla bağlantılı diğer terimleri de (postyapısalcıhk, linguistik dö­ nemeç ve postmarksizm) içine alır. S

J.-F. Lyotard, The Postmodem

6

P. Anderson.

Condition (Minnesoıa. 1984), s.xxiv.

The Origins of Postmodı:mity ( 1998) .

227


tık önce postyapısalcılık terimi benimsenmiştir. Postyapı­ salcılık çoğunlukla tercih edilen bir terim olmuştur çünkü en

azından Femand Saussure'ün ( 1 857- 1 9 1 3) linguistiginden

Michel Foucault ve jacques Dernda'nın postyapısalcı linguis­ tigine degin izleği aydınlatır. Alternatif olarak bazı tarihçiler Richard Rorty'nin "linguistik dönemeç" terimini kullandılar çünkü bu terim dili öncelikli ilgi odağı olarak belirtmektedir. İngiliz postmodemİst tarihçi James Vernon epey ihtiyatlı bir şekilde linguistik dönemeci şöyle tanımlar: Çok farklı etkiler dizisiyle eleştirel bir angajman olan- Bart­ hes'tan Baudrillard'a kadar olan yapıtlar, Derridacı yapısö­ kümden, Foucaultcu analiz, lacancı psikanaliz ve Krisle­ va, Cixous ve lrigaray'nın Fransız feminizmleri (sonradan postmodernizm ve postyapısalcılık gibi genellikle yardım­ cı olmayan kategoriler altında bir araya getirilen) - "lingu­ istik dönemeç" her şekilde ve ebatta yeni kültürel tarihler yaratmıştır?

Bu tartışmada benimsenen üçüncü bir isim de postmark­ sizmdir. Stuart Sim, postmarksizmi -" Postyapısalcılpostmo­ dernistlfeminist cenahtan bir zamanlar yaşamlarında ken­ dilerini Marksist olarak niteleyen ya da düşünce süreçleri önemli ölçüde klasik Marksist gelenek tarafından şekillen­ dirilmiş figürler tarafından klasik Marksizme saldırgan ve/ veya ıslahatçı karşılıklar" olarak tanımlamıştır.8 Bazı post­ marksistler Jacques Derrida'mn Specters of Marx'ında ( 1994) olduğu gibi, postyapısalcılıgı, postkolonyalizmi ve feminiz­ mi birleştiren çoğul bir Marksizmin savunuculugunu yap­ mışlardır.9 7

Vemon, 'Who's afraid of the "linguistic tum"?', s.96-7.

8

S. Sim (ed.), Postmanism; A Reader (Edinburgh, 1998), s.2.

9

]. Derrida. Specters of Marx: The Sıatt of tht Debt, the Work of Mounıing, and thf Neıv International (New York, 1994); A. Wilson (ed.), Reıhinlıing Social His­ tory: English Society 1 5 70-1 920 and its interpretation (Manchester, 1993) ki-

228


Önde gelen pek çok postmodemistin eski Marksist olma­ sı tesadüf değildir. jean-François Lyotard Socialisme ou Bar­ barie (Sosyalizm ya da Barbarlık) grubundadır, julia Kris­

teva Maocudur, j ean Baudrillard Althusser'in yol arkadaş­ larındandır ve Michel Foucault ile Jacques Derrida Fransız Komünist Partisi'ne üyedirler. Marksist entelektüellerin geç­ miş birkaç kuşağı dramatik olaylar ve ideolojik modanın de­

ğişen mevsimine kapılmış, baştaki koşullar hız kestiginde en sonunda Marksizmden vazgeçmişlerdir. Soğuk Savaşın baş­ langıcıyla birlikte The God that Failed'ın ( 1 950) ünlü yazar­ larının 1 920'ler ve 30'larda benimsedikleri Marksizmi bütü­ nüyle bıraktıkları kaydedilebilir. 1 0 l930'lar kuşağının başına 1 950'lerde gelen şey 1960 kuşağının ya da en azından önem­ li bir bölümünün başına Thatcher ve Reagan'ın l 980'lerinde gelmiştir. Ayrıca yenilik ve emelektüel modaya dair vurgu­ larıyla akademi çevresi istikrarlı entelektüel gelenekiere kar­ şı nispeten misafirperver değildir ki Marksizm gibi devrimci olanlara bu iki misli yansımaktadır. Çin ve Doğu Avrupa'da "reel sosyalizmin" yarattığı hayal kırıklığı da postmodem iz. min oluşmasında kilit bir bileşen olmuştur. l989'da Stalinisı diktatörlüklerin çöküşü de Yeni Solun hemen hemen ek­ siksiz bir Stalinizm eleştirisi üzerine tesis edildigi gerçeğine rağmen bu eğilimi doğrulamıştır. Social History dergisinin editörleri Geoff Eley ve Keith Nield buna şöyle itiraz ettiler: Marksizmin akla yatkınlıgı ya da faydasının yitirilmesi ya da hüsrana uğraması- belli ki joyce ve diğerlerinin zih­ ninde Sovyetler Birli�i'nin içe patlamasıyla ve 1 9 1 7'de baştabında P. Curry, "Towards a postmarxisı social history: Thompson, Clark and beyond": P. joyce, "The retum of history: postmodemism and the politi­ cs of academic history in Bıitain". Pası and Prcseııı. 158 ( 1 998); E. Laclau ve C. Mouffe, Hegenıony and Socialisı Straıegy: Towards a Radical Denıocralic Polilics ( 1 985).

lO A. Koestler, I. Silone. R. Wıight. A. Gide, L. Fischer ve S. Spender, The God

Tlıat Failcd: Six Studies in Communisnı (1950).


!anan deneyierin geri döndürülemeyen başansızlıklanyla baglantılıdır. Ancak Yeni Sol ve 1 956'dan sonraki anti-Sta ­ linisı radikalizmler içinde egilim alan bizler için Marksiz­ min bu indirgemeci okuması kesinlikle bir anlam ifade et­ miyor. 1 1

Daha ikircikli tutuma sahip Marksist tarihçiler en sonun­ da bugünlerini açıklama gereğinden kaçamamışlardır. Post­ modemistler bu "postmodern zamanlarda" toplumsal tari­ hin neden artık uygun olmadığmı göstermek için l 989'da­ ki olaylara başvurmuşlardır_ Postmodemisı eleştiriler birçok kere Marksizmi hem toplumsal bir sistem olarak hem de ar­ tık geçersiz, mekanik, ekonomik determinist bir tarih görü­ şü olarak basitçe Stalinizme indirgemiştir. Bir sonraki adım olan toplumsal tarihi Marksizme indirge­ mek bu yanlışı daha da artırır. Postmodemistlerin toplumsal tarih ve Marksizmi eşanlamlı sözcükler olarak kullandığı za­ manlar da olmuştur. Hatta Rus Devrimi tarihçisi Orlando Fi­ ges bu sözcükleri telaffuz ederken "Marksizm/toplumsal ta­ rih" olarak birleşik kullanmıştır. Böylesi bir yaklaşımm teh­ likeli tarafı . Marksist geçmişleriyle aralanna mesafe koymak isteyen (ya da Marksizme karşı husumetlerini sergilemek is­ teyen) bu tarihçilerin toplumsal tarihi reddetmek için Mark­ sizmle toplumsal tarih arasmda suç ortaklığı varsayarak ace­ le etmeleridir. Bu indirgemeci yanhşm çürütülmesi basit bir gözlernde yatar. Toplumsal tarihe öncülük eden Marx değil ancak Fransız restorasyon tarihçileri - ya da tartışmalı bir şekilde lbn Haldun ( 1 332- 1406) ve Giambattista Vico'dur ( 1 668- 1 774) . 12 Ayrıca toplumsal tarihin Marksist olmayan yandaşları her zaman çoğunlukta olmuştur. Ö rneğin topll

Eley ve Nicld, -starting over", s.357.

1 2 C. lssawi (ed.), An Arcıb Philosophy of Hisıory: Se!ea ions of ılıe Prolegonııma of flm l<haldurı of Tunis ( 1 332- 1 4{)6) ( 1 950); G. Vico, The Nrw Scicııu of Giamlıcıt­ ıisıa Vico: Unııbıidgcd Translaıion of tlıc Third Ediıion ( 1 984; ilk basım 1744 ). 230


tumsal tarihte geçmişin ve bugünün büyük isimlerini dü­ şünün: Marc Bloch, R.H. Tawney, Hammondlar, Hugh Tre­ vor-Roper, Keith Thomas. Hiçbiri Marksist değildir. Öyleyse toplumsal tarih postmodemistlerin arzu ettiği gibi Marksiz­ min suç ortağı olarak sanık sandalyesine oturtulamaz.

Postmodernist meydan okuyuş Postmodernizmin tarihe itirazları dört alanda gruplandırıla­ bilir: kavramsal gündemi, bilgi teorisi ve bilime olan tutumu (epistemolojisi), yöntemleri ve tarih yazımı. Temsiller, sem­ boller, hatıralar, metinler, dil, kimlik ve söylemin kavramsal gündemi daha önce belirtilmiştir. Linguistik dönemecin asıl etkisini tartmak güçtür. Pek çokları bunun büsbütün ne kadar tesirli olduğu hususun­ da basitçe yan çizerler. Patrick joyce postmodemizme kar­ şı yaygın direnişi (özellikle Ingilizler arasında) defalarca kı­ narken, Geoffrey Elton bunu disiplin genelinde pusuya yat­ mış bir şey olarak görmüştür. Fransız Devrimi'nden 19. yüz. yıl Sri tanyası'na kadar bazı alanlarda dil, mit, sembol, kimlik ve tarihin edebi değeri meseleleri 1 990'larda gündemi oluş­ turmaktadır. 13 Pası and Present ve Russian Review gibi belir­ li dergiler kendilerini giderek bu ilgi alanianna vakfeder göl3

Ömegin,

Fransız devrimiyle birlikte revizyonist tarihçiler fesLivalleri, Marianne'i (miıik devrimci kadın kahraman). bedenin kamusal temsillerini, insan haklan bildirisini. Frig şapkasının kullanımını (ilk olarak eski Roma'da özgürleşen kölelere verilmiştir) ve bilyük olayları yorumlamak için özgür· lük agacını incelemişlcrdir. Bkz. M. Agulhon, Marıtımıe inııı Baııle: Republi· caıı lmages and Synıbolism in Fmııct, 1 789-1880 (Cambridge, 1981 ) ; ]. Harden , "Liberty caps and liberıy trees" , Pası aııd Prfscııı, 146 ( 1995); L. Hum. Politi­ cs Culııırı: and Class in ılıı· Frendı Revcıluıion ( ı 984 ); E. Gombrich, ''The drc­ am of rea.�on: symbolism of ıhc Freneh revoluıion". The Briıishjoumcıl of Eiglı­ tecııtlı Cı:ıırury Studies, 2 ( 1 979) ; M. Ozouf, Festtm/s and rhc French Rf'ı·olutiou ( 1 988); D. Outram, Thc Bocly and ıhı· Fmıch Revolutiım: Sex, Class and Po! Iliral Culıurc (New Havcn, CT, 1989); C. Blum, Roussecıu aııd ılıe Rcpublic of' Virluc: The Language of Politics in ılıc Frerıch Revolution (New York, ı 986). 231


rünmektedirler. Rethinking History ve History and Memory gibi yeni dergilerse artan postmodernisı üretime evsahip­ liği yapmak için kurulmuşlardır. Postmodernizmin etkisi­ ni değerlendirmedeki güçlük bu hususların salt postmoder­ nistlere has özel alanlar olmamasından kaynaklanır; Anna­ les Okulu'nun zihniyetler tarihiyle antropolojik yaklaşımlar (özellikle de Clifford Geertz'den etkilenenler) arasında kay­ da değer örtüşmeler vardır. Aynı zamanda dili asıl ve belir­ leyen unsur olarak tasavvur edenlerle daha bir incelikli dil ve kültür anlayışı olanlar arasında yapılacak önemli aynınlar vardır. Demek ki postmodernizmin gündemi ve öğeleri faz­ lasıyla yaygınken, tarihçiler daha henüz White ve Rorty gi­ bi postmodernistlerin en radikal felsefi pozisyonlannca ikna edilmemiştir. 20. yüzyılın sonu itibariyle bu gibi pozisyon­ lan savunan tarihçiler az ama gürültülü bir ses çıkarmakta­ dırlar. Iktisat tarihi gibi alanlarda diğerlerine oranla çok da­ ha az bir ilerleme kaydedilmiştir. Katiyetic söylenebilecek şey, postmodernizmin genel etkisinin tarihin bir konu ola­ rak parçalanmasını hem yansıttığı hem de hızlandırdığıdır. Kabaca söylersek, linguistik dönemeçle birlikte dil ve seın­ bolizm tarihçiterin ilgi odağı olan toplumsal ve ekonomik güçlerin ve aşağıdan tarihin yerini almıştır. Buna eşlik eden şekilde holistik ya da topyekün tarih cenahından da bir ka­ çış vardır. Tarih değişimden ziyade sürekiilikle daha çok il­ gilenıneye başlamıştır. Şu an çalışılan tarihte, topyekün tari­ hin ve tarihin bilimsel olabileceği fikrinin üzerine gölge dü­ şüren belirsizlik genel iklim halini almıştır.

Postmodern yöntem l960'ların sonunda Fransız edebiyat eleştirmeni ve felsefe­ ci jacques Derrida o zaman geçerli olan yapısalcılıklann öte­ sinde bir ilke imza atmıştır. 1 967'de Dernda'nın üç metni (OJ 232


Grammatology, Speech and Phenomena, ve Writing and Diffe­ rence) yapısalcı kahbı paramparça etmiştir. Saussure'ün bazı varsayımlarını kabul eden Derrida İsviçreli dilbilimcinin im­ leyen ve imlenen arasındaki değişmez bağının ötesine geç­ miş ve imiernenin -anlam yaratma eylemi- sonsuz olasılı­ ğa açık olduğunu varsaymıştır; böylece postyapısalcılık orta­ ya çıkmıştır. Söylemin belirlenmesi şöyle dursun, bu 'oyuna' ve anlaşmazlığa açıktır. Anlamın esnekliği nedeniyle dış dün­ ya ve dil aynşmakta ve dil daha bir üstünlük kazanmaktadır. Derrida dilin aşkın niteliğini pervasız bir çıkışla bilindiği gi­ bi şöyle ifade etmiştir: "Metnin dışında hiçbir şey yoktur" ve "Her şey söylemdir". Bu görüş yapısöküm adında söylem analizinin belirli bir dalı olan yeni bir yöntembilim de gerek­ tirmektedir. Yazann maksadı ya da tarihsel bağlam gibi gele­ neksel kaygılan askıya alan yapıbozumcu, metinleri dilbilim­ sel yönden çoklu anlamlarını açığa çıkaracak şekilde çözer. Yapısökümcüler iç tutarsızlık ve anlama giden ipuçları ara­ cılığıyla metnin derinine inmeye gayret ederler. Bu yapıbo­ zumcu metodun bir parçası olarak Derrida genel kanıya dair ikili karşıtlıklan (aydınlık ve karanlık, doğa ve çevre, kadın ve erkek gibi) reddetmiştir ve bunların yerine daha merkez­ den uzak ve daha az kesin bir anlaşmazlık dünyası önemtiş­ tir.

Derrida tüm yapıbozumcu metodunu niyetierin ve an­

lamların gerçek değil ancak kelime gibi olduğuna dair varsa­ yım üzerine kurmuştur. Sonuç olarak Derrida metinselciliği -yani başlıca araştırma prosedürü olarak metin çalışmasına öncelik verme ve tüm tarihsel fenomenleri bir metinmiş gibi ele alma (metin analojisi)- geliştirerek postmodemiznıe kat­ kıda bulunmuştur. Metne yapılan vurgu konuşmadan ziyade yazıya yapılan vurguyu da beraberinde getirir. Yapısalcıltğın içinden çıkan bu yeni şeyle, M ichel Fouca­ ult da 1 960 ve 1970'li yıllardaki yazılannda söylem analizi­ nin kullanımını keşfe çıkmıştır. Kristeva, lrigaray ve Lacan 233


gibi diğerleri ise söylem analizini psikoloji ve feminizmle et­ kili şekil lerde birleştirmişlerdir. Bu yeni yaklaşımları özetleyen yeni bir deyim bulmak için Raphael Samuel , postmodernizm , linguistik dönemeç ve postyapısalcılığın hir parçası olduğu 1970'lerde ortaya çıkan geniş cepheyi "işaretleri okumakta" özdeşleştirmiştir. Bu ye­ ni araştırmanın büyük bölümü geçmişe dair taze perspek­ tWer getirse de, Samuel tarihin genel doğrultusuna dair çı­ kanmlar hakkında uyarmıştır . 14 Samuel , semiyotik, kültü­ rel antropoloji ve hermenötik gibi yömembilimlerin, "işa­ retlerin" öznel alanının senkronik bir çalışmasını tarihin ye­ rine geçirdiğini belirtir. Samuel'in makalesinin kökeni, ara­ larında postmodemisı Cambridge tarihçisi Gareth Stedman jones'un da olduğu

History Workslıop ]ou nıa l ın yayın kuru­ '

lunda çıkan anlaşmazlı klara dayanır. Postmodem metotları tarihsel araştırmaya dönüştürmek problemsiz değildi ancak bu metotları tatbik eden Patrick joyce, Gareth Stedman jones ve james Vernon gibi tarihçiler tarihe en şiddetli tehdidi oluşturmaktaydı. Tarih üzerinde en açık etkisi olan ve l 990'larda yaşanan tartışmaları körük­ leyen, disiplinin kalbine bir adım daha yakın duran bu gnıp olmuştur. "Rethinking Chartism" adlı ü nlü denemesinde Gareth Stedman Jones 1 830'lar ve 1 840'lar Britanyası'nın Chanist hareke tine söylem anal izi uygulamıştır. j o nes, Chartist hareketin retoriğinin işçi sınıfı ve sosyalizm üzeri­ ne değil de daha müphem bir nosyon olan "halk" üzerinde yoğuntaştığını gözlemlemiştir. Bu nedenle işçi sınıfının ta­ leplerini dile getirmek için popülizmden öteye geçememiş­ tir. Chartizmin emek hareketinin selefi olmadığını savunan jones, bu başarısızlığın sebebinin popülist söyleminin sınır­ ld ığı old uğu sonucuna varmıştır. Jones, açıklayıcı bir şekil­ de, politik iklimin, toplumsal tarihin Marksizmden bunca H R. Samuel. "Reading ıhe signs 1". Hisrory Wor/ıslıop ]ounıal, 234

32 (1991 ).


ödünç aldığı kurulu prosedürlerini terk etmesine dair ken­ di arzusu üzerinde ve tesadüfen de sosyal ist dönüşümün ak­ törü olarak işçi sınıfının merkeziyeti üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu belirtmiştir.

lşçi sınıfı siyasetine dair beylik düşüncelerin tümünün şüp­ heli hale geldigi -hem ulusal hem de uluslararası anlamda­ içinde bulundugumuz yeni tarihsel çagda, bu düşüncelerin dayandığı entelektüel öncüllerin bazıları hakkında hassas bir tenkit sadece bir kazanç olabilir . . . Böyle bir işçi sınıfının anlam atfedilen belirli tarihsel dil dışmda ne gibi bir maddi gerçekliğe sahip olabileceğini sormak bir tarihçi için müm­ kün olmayabilir. 1 5

jones, Yeni Solun bir parçası ve yapısalcı Marksisttir. An­ cak entelektüel iklim Marksizmin şimdi daha az lehinedir. jones, sınıf, deneyim ve bilinç gibi sadece Marksizm için de­ ğil bir bütün olarak toplumsal tarih için de aksiyom olarak kabul edilen bazı kilit kategorilere karşı çıkmıştır. jones'a göre tarihçiler genellikle sınıf kategorisini verili olarak ka­ bul ederler. Bu bir hatadır çünkü sınıf Britanya'da 1 830'lar­ dan beri önemli bir politik söylem olsa bile, yurttaşlık söyle­ minin geçerli oldugu Fransa ve Amerika'da ya da toplumsal düzenin ortaçaga özgü ideolojisinin kalıntılarının anakaldı­ ğı Almanya'da böyle değildir. Şunun şurasında 19. yüzyılın ortalarından sonuna kadar olan dönemde sosyalist ve sendi­ kal hareketler sınıf terminolojisini genelleştirmiştir. ]ones'a göre sınıf sonuç o larak bir söylemdir: "languages of Class" başlığı bu noktaya vurgu yapar. lik olarak, sınıf terimi dilde saklı. yerleşik bir kelimedir ve dil­ bilimsel baglamı içinde analiz edilmelidir. lkind olarak sı­ nıfın farklı dilleri olduğundan, resmi toplumsal sınıfın ele15 G.S. Jones, Uınguages of C las s: Studies in English Working Class Hl�tory (Camb­ ridge. 1983), s. ı . 235


menter zıddı olarak sınıf, dağıum veya üretim ilişkilerinin kuramsal söyleminin bir sonucu olarak sınıf, kültürü göste­ ren bir grup pratiğin özeti olarak sınıf ya da politik veya ide­ olojik bir kendini tanımlama türü olarak sınıf gibi varsayıın­ lar üzerinden ilerlenmemelidir. Bunlann hepsi eski bir top­ lumsal gerçeklikte tek bir referans noktasını paylaşırlar.

16

Sınıf terimi dilbilimsel baglarm içine yerleştirilmelidir, bu bağlarnma bir sözcük yerleştirmek gibidir (yani onu tarih­ ten bağlamsızlaşurmakur) . Eski çalışmalarının aksine jones sınıfı "ontoloj ik bir gerçeklikten ziyade söylemsel olarak, sı­ nıf doğasından politikanın tabiatını değil de politikanın ta­ biatından sınıf dilini açıklama çabası olarak" ele almıştır. 1 7 Yapıbozuro v e metinsekiliğin yanı sıra sınıfın söylemsel doğası (ya da sınıfın dili) yaklaşımı postmodernİst tarihin önemli bir metodolajik teması olmuştur. Bu son mesele top­ lumsal tarihe en çok yinelenen soruyu yöneltıniştir. Patrick Joyce'un Visions of the People ( 199 ı) çalışması, ı 9. yüzyıl sa­ nayi işçilerinin kültürel kimliğinin "sınıftan öteye bakma­ yı" gerektirdiğini öngörerek popüler sanat ve tiyatro, yerel diyalekt, taşlama içeren halk şarkılan ve popüler politik di­ li incelemiştir. 18 jories gibi joyce da daha yaygın bir popülist dil ya da "halkın görüşünü" keşfetmiştir. Bunu takiben ja­ mes Vernon bu metotlardan yola çıkarak 1 9 . yüzyılın "yeni siyasal tarihini" yazmaya koyulmuştur. Politics and the Peop­ le ( 1 993) çalışması itiraz edilen "anayasanın anlamını" yüz­

yılın en can alıcı zıttaşması olarak idrak etmiş ve yüzyılı ye­ niden yorumlamıştır.19 - -- -

-

----

ı6 jones, L.anguagcs of Class. s.7-8. 1 7 Jones, L.anguagts of Class, s.8. 18 P joyce, Visions of ıhc People: lndıısırial England and ıhe Queslion of Class (Cambridge. l99 ! ) , s.23. 19

j. Vernon, Politics and the Peoplt: a Study in English Political Culıııre c.l815-67 (Cambridge. 1993) , s.333.

236


Bu temalarla aynı dogrultuda çok başka bir baglarnda Or­ lando Figes ve Boris Kolonitskii Interpreting the Russian Re­ volution: The Language and Symbolism of 1 9 1 7 ( 1 999) adlı yapıtlannda "sınıfın diline" bir bölüm ayırmışlardır. lşçi ka­ rarları gibi metinlerio dilini inceleyen yazarlar Şubat Dev­ rimi sonrası yurttaşlık ve insan haklan dilinin sık kullanıl­ dıgını tespit etmişlerdir. 1 9 1 7 ilerledikçe daha dar kapsam­ h daha özel bir sınıf dili giderek yurttaş nosyonunun yerini almıştır. Yaz, sonbahar itibariyle işçi önergeleri gittikçe de­ mokrasi ve halkı anti-demokratik burjuva düşman karşısın­ da eşit tutmuştur. Politik ayrılık farklı sınıf deneyimlerine değil. demokrasi kelimesinin ince farkianna dayanmaktadır. Figes ve Kolonitskii, ''Sıradan insanlar ve imtiyazlı sınıf ara­ sındaki kritik siyasi ayrılık işte buradadır: her biri farklı bir demokrasi dili konuşur" demiştir?�0 Ekim 1 9 1 Tye dogru Ba­ tılı liberal demokrasi nosyonu gölgede kalmıştır. Daralan sı­ nıf kavramı nedeniyle bıkıp usanmadan sınıf retorigini oluş­ turan Bolşevikterin popülaritesi artmıştır. Bolşevik sınıf dili özel olarak işçilere daha kapsayıcı olarak da köylü ve asker­ lere seslenmiştir. Sınıf dilinin bu esnekligi yazariara göre ba­ şarılarının sımdır. Benzer şekilde sınıf dili Nazi Almanyası çalışmalannda da kullanılmıştır. Thomas Childers'ın seçim propagandası incelemesi siyasetin toplumsal dilini kurmaya gayret etmiş ve Nazi başarısını toplumun sentetik retorigine bağlamış­ tır.21 Söylemsel ve revizyonist biçimde Alf Lüdtke de Alman Emek Cephesinin Alman işçi sımfı arasında popüler olduğu­ nu zannetmiştir çünkü "Marksist sınıf dili başarılı olmazken N azi emek dili sıradan işçiler tarafından işe yüklenen anlam20 O. Figes ve B. Kolonitskii, lnıapn:ılng ıhc Russian Revolution: The Language cmd Synıbolism of 1 9 1 7 ( 1999) , s. l 25. 21 T. Childers, "The social language of politics in Gennany•. American Histoncal Review, 95 ( 1990).

237


ları yakalamı.ştır." Üçüncü Reich tarihi üzerine postmoder­ nizmin etkisi hakkında yorum yapan Peter Baldwin ise bir­ takım tarihçiler için, "ritüel, drama, retorik ve sembolizmin kendisi nedensel güçler haline gelmişti," demektedir.22 Sınıf dili kayda deger bir araştırma bütünü meydana ge­ tirmiştir ve postmodern tarih yapıtlarının büyükçe bir bö­ lümünü oluşturmaktadır. Ancak ne jones ne de Sewell sınıf dilini araştırınayı başlatmıştır; bunu yapan 19. yüzyılda sını­ fın ortaya çıkışını inceleyen toplumsal tarihçi Asa Briggs'dir. Sınıf dili postmodernizmin bir icadı olmadıgı gibi, kaçınıl­ maz olarak postmodern sonuçlara da götürmez. Sınıf kelimesi sosyalist lügatin sonraki gelişiminde o kadar dikkati çeken biçimde rol oynadı ki Britanya'da kelimenin kökenine ya da erken dönem kullanımına dair bir çalışma semantikte basit bir akademik egzersiz değildir. Sanayi ön­ cesi toplumda toplumsal çatışmalar yok değildi, ancak o za­ manlar bunlar doğrudan sınıfsal anlamda düşünülmüyor­ du. 18. yüz)'1lın sonlan ile 19. yüzyıl başlannda nomenkla­ turadaki değişiklik salt insanın topluma bakışındaki temel değişimi yansıımaz toplumdaki· temel değişimi de yansıtır. Bu denemenin konusu -Ingilizce bağlamında- kelimeler ve hareketler arasındaki ilişkidir. 23

Postmodern bilgi Postmodernizmin tarihçiler için en tartışmalı ve sıkıntılı ta­ rafı bilgi felsefesidir (epistemoloji), bilhassa da geçmişin bil­ gisi . White'ın anlatıya olan artan ilgiye öncülük etmesi gibi, 2.2 A. Lüdtke, "The honour of Labour. lndustrial workers and the power of sym­ bols under National Socialism" ; D. Crew (ed.), Na:ı:ism and Gennan Soci· ety ( \99+), s. 6; P. Baldwin, Social interpretations of Nazism: reviewing a tradilion,]oumal �{ Contcnıporary History, 25 (1990), s.6. 2.3 ]. Saville ve A. Briggs (ed.ler}, Essays in l.abour History (1960), s. 44'tc A. Briggs, "The language of Class in early nineıeenth century England" .

238


Foucault da tarihte söylemin profilini yükseltmiştir. Iktidar ve bilgi ilişkilerinin Alman filozofundan -Friedrich N ietzsc­ he- epeyce şey ödünç alan Foucault toplumsal degişime iliş­ kin liberal veya Marksist görüşleri reddeder ve bunun yeri­ ne tahakküm ve güç istenci biçimleri tarafından karakterize edilen daha gelişigüzel ve farklılaşmış bir gelişim biçiminde karar kılar. Sanayi kapitalizminin, sosyalizm ve demokrasi­ nin gelişiminden dehşete kapılan bir tanık olarak Nietzsc­ he bilime, akıl ve ilerlemeye olan 1 9. yüzyıl inancını ve akla dayalı geçerli bilgi nosyonlarını reddeder. Nietzsche'nin ir­ rasyonalizmini takip eden Foucault toplumsal tarihten in­ san özneligini çıkarmış ve aslen güç ve bilgi egzersizleri olan sosyal olarak inşa edilmiş pratiklerio altını çizmiştir. Kullan­ dığı sözlük, eylemler ve edimlerden ziyade davranış biçim­ leri ve pratiklerden dem vurdukça öznenin bu reddini açıga vurur. Bu pratikler belirli bir söylernde bireyleri ve eylemle­ rini biçimlendirir. The

History of Sexuality'de ( 19 76) amaç­

larını anlatırken söylemin ve bu suretle bilgi-iktidarın rolü­ nü özetler: Amaç . . . dünyanın bizdeki kısmında insan cinselligi hak­ kındaki söylemi ayakta tutan güç-bilgi-zevk rejimini ta­ nımlamaktır . . . Esas ilgi konum iktidar biçimlerini, geçtiği mecralan, en önemsiz ve bireysel davranış biçimlerine ulaş­ mak için nüfuz ettiği söylemleri, ender ve pek az hissedi­ lebilir arzu biçimlerine geçit veren yolları, gündelik zevke 4 nasıl nüfuz ettiğini ve denetlediğini tayin etmektir. 2

Reddedilen özneyle, birey artık iktidarın neticesinden baş­ ka bir şey değildir. Foucault'nun kendisi de bu mantıktan

kaçamamış ve bilinen anlamda maksatlı yazı kaynağı olarak yazarın öldüğünü ilan etmiştir (yazarın ölümü) . Bu önem24 M. Foucault,

19i6), s. l l .

The History of Sexııality, 1

(Harmondsworı h , 1978; ilk

basım 239


li ve ürkütücü bir çıkarımı da içermektedir: "Kurmaca dı­ şında başka bir şey yazmadığıının da pekala farkındayım" .25 Söylem bir taraftan bilgi ve dili, diğer taraftan iktidar ve sos­ yal disiplini aynı kefeye koymaktadır. Böyle olunca kadın ve erkekler tarihi yapmazlar; bunun yerine iktidar ve bilginin bir aygıtı onlara hayat verir, söylemsel ve söylemsel olma­ yan (Foucault'nun Dernda'nın aksine söylemsel olmayanı kabul ettiğini not edin) sosyal pratikler onları şekillendirir. Foucault'nun bilgi-iktidar nosyonu postmodernizmin bir dizi ortak ve tanımlayıcı niteliğini göstermiştir. iktidar tern­ rininin üniter açıklamalarını reddeder ancak bilginin parça­ lı bir çokluk, yerel olarak pratik edilen, belirsiz ve iktidarla

olan ilişkisinin bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Bu minvalde Foucault postyapısalcı epistemolojinin öncüllerini yani kuş­ kuculuğu, bilginin merkezden kaymış, yerel ya da kesintili karakterini, göreceliliği ve irrasyonalizmi vazeder. Foucault tarihsel analizin niyetleri keşfetmeye kalkışma­ ması veya belirli tahakküm biçimlerinin şifrelerinden başka bir şey olmayan ilerleme, özgürleşme ya da akıl gibi nosyon­ larla bir alışverişinin olmaması gerektiği (bunun tarih açı­ sından dramatik anlamları vardır) sonucuna varır. Böylece

Discipline and Punish: The Birth of the Prison ( 1 975) yapıtın­ da -bilgi ve iktidarın bir aygıtı olarak- hapishaneler, okul­ lar, fabrikalar, akıl hastaneleri ve huzurevlerinin insanla­ n

gözetip disiplin altına alışında 19. yüzyılın "büyük kapa­

tılmasını" tasvir eder. Foucault bunu şiddet ve kamu önün­ de infaz ritüeline dayanan gözden düşen tahakküm biçimle­ riyle karşılaştırır. Berızer şekilde cinsellik de Freud'un öne sürdüğü gibi temel bir insan ihtiyacı değil, sosyal olarak in­ şa edilmiş söyleme, kendiliğin teknolojisine uymuştur. Fou­ cault özneyi reddetmesine karşın, bilgi ve iktidar söyleminin aynı zamanda cinsel davranış nornılanna karşı-direniş gibi 25 A. Catlinicos, Social Tlı�ory (Cambridge, 1 999), s.280. 240


bir direniş de yarattığını söyler. Bir tahakküm biçimi olarak moderniteyi eleştirisi, birbiri ardından gelen tahakküm bi­ çimleri olarak Nietzscheci tarih vizyonunu yeniden yansıtır. Foucault e ntelektüel etki yaratarak kadın tarihi , top­ lums al cinsiye t, beden ve cinsellik tarihini başlatmıştır. Foucaul t'nun etkisi bir dizi çalışmada görülebilir: örne­ gin. devrim döneminin ana özelliği olarak bedenin değişen temsilleri ve söylemlerine göz atan Dorinda Outram'ın The Body and the Freneh Revolution ( 1 989) adlı yapıtı ve joan W. Scott'ın E.P. Thompson eleştirisi gibi.26 Postyapısalcı etki o denli büyük olmuştur ki bazı kadın tarihçiler erkek egemen­ liginin bir sonucu olarak nesnelci epistemolojileri redde­ den feminist epistemolojiler geliştirmişlerclir.27 Postyapısal­ cı epistemoloji, daha önce ele alınan Maduniyet Çalışmala­ rı gnıbu da dahil, postkolonyal akademisyenler arasında da fazlasıyla etkili olmuştur. Foucault eğer haklı olsaydı, bu haklılığının sonuçlan top­ lumsal tarihi bil hassa epistemoloj ik temellerinden sarsar­ dı. Eğer bilgi sadece iktidar ilişkilerinin bir ürunü olsaydı, . maddi dünyanın gerçekliğine dair varsayımlar hatalı olurdu. Bundan hareketle Patrick joyce postmodernizmin ternelcilik

(fowıdationalism) karşıtlığına işaret eder: Halbuki epistemolojinin ardındaki tarih en az onun kadar önemlidir, gücün {arihi ve bilgi rejimleri dünyayı bilmenin yollarını meydana getirmiştir . . . Dil uzanlan, saldırılan te­ meller pek çoktur . . . Toplumsal tarihin kritik temellerinden i kisi "maddesel" olanla "toplumsal'' olandır ve onlarla bir­ 28 likte aynı kökten gelen sınıf fikridir. 26

Scott, "Women in the Making of ıhe English Working Class",J.W. Scott, Gen­

dcr aııd ılıc Pvliıics oj Hisıory ( 1988) içinde.

27 Scott, Gendı-r tınd ıhı: Poliıics of Hisıory; C. Steedman, "Bimbos from Hel!", So­ cial Hisıory, 19 ( 1 ) (1994 ). 28 joyce, "The end of social history?", s. H.

241


Tony Bennett, Frank Ankersmit ve Hayden White gibi isimler bu düşünceyi daha da geliştirmişler ve tarihle (tarihçi­ terin faaliyeti) geçmiş arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlaınış­ lardır. Bu teorisyenler, geçmişin gerçek olabileceğini ancak ta­ rihin bu gerçekliği kapsayamayacağını söyleyerek radikal bi­ çimde geçmişle gerçeği ayırırlar. Muhtelif süreçler (bulgula­ rın toplanması ve biriktirilmesi, akademik ve kamusal tarih kurumları, araşurma ve yazma) geçmiş ve tarihi ayınr. Belge­ ler geçmişin izlerini taşısa da bu izler hiçbir zaman bir bağlam ve yoruma dayalı (başka bir deyişle bütünselliğe dayalı) bir ta­ rihsel aniatı yazmak için yeterli değildir. Bu yorumlayıcı bağ­ lam bir sosyal söylemden, bilgi-iktidarın çerçevesinden baş­ ka bir şey olamaz. White'a göre tarih keşfedildiği oranda icat

da edilmiştir. Bağlaının redeli gerçek yerine temsili olan ya da içerik yerine biçim üzerinde yoğunlaşmaya yol açar. White'ın sözünü kullanırsak, "biçimin içeriği" tarihin biçimsel karak­ teriyle ve esas olarak aniatısal kalitesiyle ilgilenir. Postmodernisı tarihçiler (ya da tam anlamıyla tarih teo­ risyenleri) tarihin doğasını sorguladılar. Kendi pratiklerine "nesneki" , " kesinci" ya da "naif realist" tarihçi bakışına iti­ raz ettiler. M era� konuları, E. H. Carr'ın 1 96l'de Wlıat is His­ tory? ile başlattığı disiplinin doğasına ilişkin tartışınadan ra­ dikal bir ayrılık gösterir. Reth in kirıg History'de ( 1 99 1 ) Keith jenkins açık açık bu yeni duruşu özetler: Tarih bir söylem , bir dil oyunudur; içindeki hakikat ve ben· zeri anlatımlar yorumları başlatmak, ayarlanıak ve bitir­ mek için bi re r araçurlar. Hakikat bir denetçi gibi hareket eder. Ç izgiyi çeker. . . Hakikat düzensizlige meydan vennc z ve işte bu düzensizlik korkusu ya da daha kesinkes söyler­ sck bu özgürlük korkusu onu işlevsel olarak maddi çıkar­ Iara baglar. 29 29 K. ]enkins, Rcthiııkiııg liisıory ( 1991 ), s.32.


O rı

What is History ( 1 995) yapıtında jenkins, Carr'ın rno­

dernist epistemolojisinin yerine Hayden White ve Richard Rorty'nin postmodernİst epistemolojilerinin konulması ge­ rektiğini söyleyerek, Carr'ın miadını doldurmuş çalışınasını (ve hatta Geoffrey Elton'rnkini de) geçersiz kılına iddiasında bulunmuştur. Benzer biçimde Alun Munslow'un Deconstnı­ cting History ( 1997) adlı yapıtı, ampirist tarihçinin tarihi ha­

yata döndürmek için yeniden yapılandırma çabası ya da An­ nales, Marksist ya da tarihsel sosyolojik tonun toplumsal te­ ori yönelinıli tarihinin inşacı hedefi yerine yapısökümcü bir tarihi müdafaa eder. Beverley Souıhgate de tarihin doğası üstüne tarih anlayışında postmodern gelişmeleri kapsamaya gayret eden bir kitap ortaya çıkarmıştır.30

Postmodern tarih yazmak Tam olarak tarihten bir parça uzaklaşmasına karşın Ameri­ kalı tarihçi Hayden White postmodernistlerin en radikalle­ rinden biri olmuştur ve tarih yazmayı özel ilgi alanı haline getirmiştir. Metahistory'sinde ( 1 973) birtakım tarihçileri ve tarih felsefecilerini edebi eleştirinin biçimci prosedürleri­ ne tabi tutmuştur. Bu yüzden Ranke , Marx, Nietzsche, Mi­ chelet, Burchardt ve Croce'ye bir edebiyat erbabının Tho­ mas Hardy veya j ane Austen'i incelemesi gibi yaklaşmıştır. White'a göre bu, " tarihsel çalışma . . . açıkça aniatısal düzya­ zı söylemi biçiminde sözel bir yapı" olduğu için böyledir.31 Bu nedenle geçmişteki gerçekliği bilimsel bir tavırla yeni­ den inşa etme girişimlerini bir yana bırakan kendinin daha farkında bir anlatısalcılık önererek tarihin aniatı kalitesinin 30 B. Southgate. History: Whaı anel Why? Ancienı, Moclem anel Posımoclcnı Pcrspc­ cıives ( 1996); B. Southgate, Wlıy Boıh'r wiılı Hisımy? (2000). 31

H. White, Meıcıhisıory: Hisıoliccıl lmagiııcıtion in Nineıeentlı Ceıııury Eıırope ( Baltimore. MD, 1973), s.ix.


altını çizer. Tarihin bir kurgu ya da şiirden daha fazlası ola­ mayacagına ilişkin vardıgı sonuç epey radikaldir ve çogu tarihçi için bunu kabul etmek açıkçası zordur. White'a gö­ re tarihçiler -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- bu bir romans olsun, bir satir, komedi ya da traj edi olsun edebi bir tür­ de (ya da onun adlandırdıgı üzere

nıode of emplotmerıt) yaz­

mayı seçerdi. Bu gibi hususlar rağbet gördükçe, geçmiş ha­ kikatler hakkındaki artan belirsizlik ve anlatısalhk üzerine yapılan vurgu daha da yaygın hale gelmiştir. Alex Callini­ cos, White'ın "anlatı olarak tarih tartışmasında hiç şüphesiz tek belirleyici etki" olduğunu i fade etmiştir.32 lngiliz top­ lumsal tarihçi Lawrence Stone'un belirttiği gibi, tarihe iliş­ kin sosyal bilimler yaklaşımının zayıflamasıyla aniatı tarihe geri gelmiştir. Tarihsel imgelem ve kurmaca arasındaki ay­ rımı bilinçli olarak bulandıran Natalie Zernon Davis'in ün­ lü

Return of Martin Guerre ( 1 983) adlı çalışması bir dolan­

dıncıyı çok önce kaybettiği kocası olarak kabul eden bir ka­ dın hakkında tarihin kıyısındaki bir hikayeyi anlatır. Bu ki­ mi zaman, kuru ve sözde bilimsel tarz yerine yazının edebi ve aniatısal erdemini yeniden ileri stirme marifetiyle daha geniş ticari kitlelere ulaşma gayretleriyle aynı zamana rast geliyordu. Simon Schama, Fransız Devrimi'nin aniatısal­ cı şekilde işlendiği

C i ti zens a ( 1 989) yazdığı önsözde Hay­ '

den White'a olan borcunu öder. Hikaye akışı, ayak oyunla­ n

ve edebi süsleme (örneğin düğün çiçeklerinin altındaki

kemikler gibi söz oyunları) kaygısı belirgin biçimde BBC'ye hazırladığı belgesel dizisi "Britanya Tarih i"nde ( 2000) de kendini gösterir. Rus Devrim tarihçisi Orlando Figes de an­ latısalcılığın belli bazı unsurlarını benimsemiştir. Tam da

People's Tragedy ( 1 996) adını taşıyan çalışma ırajik edebi türünün bilinçli olarak seçimini akla getirir ve birtakım se32 A. C:ıllinicos, Thı:orics and Narrativrs: Rejlı:ctioııs oıı the Philosophy of History (Cambıidgc. 1995), s.5l. 244


çilıniş katılımcılan olayları anlatması için kullanması (po­ lifoni adlı anlatısaıcı teknik) çalışmasında linguistik döne­ mecin etkisine işaret eder.33

Marksizm ve postmodernizm Postmodernizmin ona karşı husumeti göz önüne alındığın­ da ters bir ironiyle klasik Marksist gelenek, postmodemiz­ min tarihe yönelttiği felsefi i tirazı geri püskürtrnek için ideal şekilde konumlanmıştır. Varoluşundan bu yana Marksizm etkili bir tarih savunusuna girişrnek için gereken çeşitli un­ surları bir araya getirmiştir. Idealizmin Marksist eleştirisi

Postmodernizmin idealizmin belirli bir biçimi olduğu ve Marx'ın emelektüel kökeninin Hegel'in idealist felsefesinin eleştirisine dayandığı düşünüldüğünde herhalde Marx'ın kendisi postmodernizme karşı mezarından bir saldırıya hamle ederdi. Marx'ın Alman Ideolojisi'ndeki genç Hegelciler ya da Felsefenin Sefa let i ndeki Proudhon tartışmalarını örnek '

olarak alın. Birincisinde, düşüncelerin yaşayan insanlardan bağımsız bir mevcudiyetleri olmadığını göstererek idealist pozisyona hücum eder: Bu bakımdan ahlak, din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık o özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur, ge­ lişimi yoktur; tersine, maddi üretimlerini ve karşılıklı mad­ di ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşünceleri33 S. Schama, Citizens: A Chroniclc of the Frcnch Revolution (Harmondswonh, 1 989); O. Figcs, Peoplc's Tragcdy: nıc Russian Revolution 1 891-1 921 (1996); L. Stone, "The revival of the narrative". Pası and Prfscnt, 85 ( 1 989). 245


nin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.34

Fransız anarşisti eleştirisinde Marx, Proudhon'u gerçek dünyayı dil ve mantıksal soyutlamaya bağınakla suçlar: Sıradan konuşma ve düşünce biçimi olan sıradan kişi yeri­ ne, şimdi karşımızda kişiden yoksun bu sıradan biçimden başka bir şey yok. Böylece, bu soyutlamalan yapmakla çözümleme yaptık­ larını sanan ve kendilerini şeylerden ne denli kopartularsa, o denli şeylerin özüne girme noktasına yaklaştıkları kurun­ tusuna kapılan metafizikçiler, burada, el altındaki şeylerin asıl örgüsünün mantıksal kategorilerin oluşturdugu işleme süsler oldugunu söylemekte haklı olurlar . . . Bütün var olan­ lar, kara ve denizde yaşayanların tümü, soyutlama yoluyla bir mantıksal kategoriye indirgenebiliyorsa -eger tüm ger­ çek dünya böylece bir soyutlamalar dünyası içinde bogula­ biliyorsa- kimsenin buna şaşmasına gerek kalır mı? 35

Idealizmin Marksist eleştirisi teori ve pratiğin birbirin­ den ayrılmasına da karşı çıkar. Şimdilerde pek çok akarle­ misyen teori ya da tarih alanı nda uzmanlaşsa da Marx ta­ rihi anlamada bulgu ve teori arasındaki çok yakın ilişkinin şiddetle farkındaydı. Richard Evans'm

ltı

Defence of History

( 1 997) yapıtı hakkındaki münakaşa ziyadesiyle açığa çıkın­ ca, postmodern teorisyenler ve tarihçiler arasında karşılıklı olarak anlaşılmaz bir diyalog yürütülmüştü. Postmodernist tarihçilerin felsefi desteğiyle angajmanı açık bir şekilde red­ deden Evans pratiğin perspektifini benimsedi. Dirençli bir tarih savunusu olarak peşinden koşulan şey uzlaşı için ye­ terince kuramlaştırılamamış bir çağrı olup çıkar. Bu, post34 Marx ve Engels, Alman Ideolojisi, s. 47.

35 K. Mıırx, Felsefenin Sefa/rtl ( 1 847), hnp://csf.colorado.edulmirronJmarxisıs. orglarchivclmarx/worksll840/pov-phiVch02.hım'de 2. bölüm. 246


modernizm ve onun kusurlu öncüllerindeki entelektüel de­ vamlıhğı deşifre etme fırsatından vazgeçtiği için büyük bir hatadır. Nietzsche'nin irrasyonalizmi, Saussure'ün dilbilimi, Foucault'nun söylem analizi ve Derrida'nın metinselciliği saldırıya açık temellerdir yine de postmodernİst bunları kut­ sar, deneyimsiz tarihçiler de bunları ürpererek ele alır. Pat­ rick joyce'un postmodern tarihin temelcilik fowıdationalism karşıtı olduğuna ilişkin savı, toplumsal tarih ya da Marksiz­ min temellerini reddetmesi bakımından doğntdur ancak bu sav postmodernizmin değişmeyen bir öncülü ya da temeli olmadığı anlamına geliyorsa doğnt değildir.

Marksizm ve dil

Birçok geleneksel tarihçinin dili ihmal ettiği bazı sebepler­ le iddia edilebilirken, bu Marksizm için geçerli değildir. Ide­ oloji, hegemonya, üstyapı ve bilinç gibi Marksist kategori­ lerin hepsi dil ve tarih arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Aynı za­ manda Marx ve Engels de

The Transition of Apc to Man ve A l ­ man Ideoloj isi ne dille ilgili fikir verici birtakım pasaj lar yaz­ '

mıştır. Daha önceden de işaret ettiğimiz üzere Marx, Sewell, jones ya da Hunt'tan çok önce On SelliZ B ru mai re de devrim­ '

ci sembolizm ve dil meselesini öngörmüştür. Daha da önem­ lisi birtakım Marksistler (Volosinov, Vygotsky, Gramsci ve Bakhtin) postmodernizmde bu denli etkili olan hakim Sa­ ussurcü yaklaşıma karşılık Marksist dilbilim geleneği oluş­ turabilmek için bu münferit yontmların ötesine geçmişler­ dir.36 Belki de en iyi örnek olan Volosinov'un

Marxism and tlıe Plı ilosoplıy of Language ( 1 929) adlı yapıtı Saussurcü lin­

guistik determinizmi biraz ineelikle reddeder. Volosinov'un kitabı aslında 1 9 29 yılında yayımianmış ancak İngilizceye 1973 yılında çevrilmiştir. Ne yazık ki ı 929'dan ı 950'ye ka36 M. Holobnrow.

1'hı: Politics ojE11glish: A Marxisı Vicw of Limguııgc ( 1 999).


dar Nikolay Marr'ın dilbilimi Stalin'in hükümranlığında rağ­ bet görmüştür. Stalin Volosinov'un yapıtım yasaklamış ve yazann kendi de 1 934'te tasfiyeler sırasında ortadan kaybol­ muştur. Diktatör kendisini dilbilim alanında bir otorite ilan etmiş ancak Stalin'in Marxism and Linguistics ( I 950) adlı ki­ tabı da sözcükler ve nesneler arasında kaba, otomatik ve so­ runsuz bir benzeşme kuran naif realizmden başka bir şey ifade etmemiştir. Çağdaş postmodernistlerin tam zıddında Volosinov dili esasen bir sosyal etkileşim biçimi olarak ve bireylerin konuşup yazdığı zaman-uzay bağiarnı ve sosyo­ ekonomik bağlamdan ayrılamayacak diyaloglar olarak gör­ müştür. Bu, dili bir sosyal etkileşim süreci olarak değil esa­ sen kendi kendine referans veren bağımsız bir işaretler siste­ mi olarak gören Ferdinand de Saussure'ün tam zıddıdır. Ye­ ni ortaya çıkan dilbilimsel tartışmaların farkında olan Volo­ sinov şöyle gözlemlemiştir: Sözcük ve onun sistemdeki yeri üzerine hararetli bir müca­ dele sürüp gitmektedir. Bir mücadele ki ancak realizm. no­ minalizm ve kavrarnsakılığa ilişkin ortaçağ tartışmalannda bir benzeri bulunabilecek türden. Doğrusu istenirse, Orta­ çağın bu felsefi akımlannın gelenekleri bir dereceye kadar fenomenologlann realizmlerinde ve yeni-Kamçıların kav­ ramsalcılıklannda hayata dönmeye başladı . 37

Yani Volosinov için Saussure özne ve nesne arasındaki ilişkiyi (kendinde-şey) kavrayamayan bir yeni-Kantçıdır. Doğrudan Saussure'ün yapısal dilbilimiyle (Volosinov'un adlandırdığı şekliyle soyut nesnelcilik) uğraşmaya devam et­ miştir. Böyle yaparak postyapısalcı dilbilimin ana karakteri haline gelen şeye de saldırmıştır:

37 V.N. Volosinov, Marxism and ıhe Philosophy of Language (Cambridge, MA. 1996; ilk basım 1973), s.xv. 248


Dilin keyfiyeti ve gelenekiere bağlılığı fikri bir bütün ola­ rak rasyonalizm için tipiktir ve bundan daha az tipik ol­ mayan şey de dilin matematiksel işaretler sistemiyle kar­ şılaştınlmasıdır. Matematiksel zihinli rasyonalistlerin

me­

rakını uyandıran işaretin, yansıttığı mevcut gerçeklikle ya da onun fikir babası olan bireyle ilişkisi değil, halihazırda kabul edilmiş ve yetkili bir kapalı sistemde işaretin işaret­ le olan ilişkisidir. Başka bir deyişle, işaretiere içeriğini ve­ ren anlamdan tamamen bağımsız olan cebirde olduğu gibi işaretler sisteminin salt iç mantığından başka bir şeyle ilgi­ 38 lenmezler.

Saussure ve postyapısalcı pozisyon arasındaki fark, Saus­ sure'ün mantık gördüğü yerde postyapısalcıların görmeme­ sidir. Saussure gibi Yolasinav da dilin, sözcüklerle gerçek­ lik arasında birebir ve naif bir eşleşmenin yerini tutmayaca­ ğı ciddi analiz gerektiren sosyal hayatın tamamlayıcısı oldu­ ğuna inanmaktaydı. Volosinov için dil insanların sosyal et­ kileşiminin gerçekleştiği bir ortam, bir vasat olduğu için bu böyledir. Saussurcü yapısalcılığın aksine dil kendi kendi­ ne yeten müstakil bir şey değil ancak her zaman bir izleyi­ ci (dinleyici ya da okur) için meydana gelen bir şeydir. İçsel konuşmanın kendisi bile zihinde başkalarıyla olan bir diya­ log gibidir. Volosinov aynı zamanda dil doğasında sosyal ol­ duğu için kullanıcılarından ve bağlarnından koparılamaya­ cağını, dilin anlam için bağlama bağlı olduğunu vurgulamış­ tır.

Sözgelimi, Yolasinav anlamın vurgu farkı nedeniyle de­

ğişebileceğine dikkati çekmiştir. Bu onun adlandırdığı üze­ re çoklu vurgudur. Dolayısıyla Volosinov için dil kendi için­ de bir sistem değildir çünkü paylaşılan bir yer ve zamanda, daha geniş bir toplam oluşturan koşullar, sosyal ilişkiler ve bu yüzden sınıf bağlamında cereyan etmektedir. Volosinov 38 V.N. Volosinov.

Mımcism and ıh� Philosophy of l.aııguagc. s.2. 249


dilde ideolojinin önemini ve dilin nasıl "sınıf mücadelesi­ nin bir arenası" olduğunu göstermekteydi. Dilin sınıf müca­ delesi boyutu sözcük seçiminde, sözcüklerin farklı şekiller­ de vurgulanmasında ve sözcüklerin bağlam<;al yorumlannda kendini belli etmekteydi. Saussure'e tam

zıt

biçimde Volosi­

nov için dil "kırıp yansıttığı" toplumsal gerçekliğe (sınıf mü­ cadelesi dahil) inanılmaz duyarlıdır. Volosinov için tüm dilbilimin baglı oldugu dikkat çeken mesele "dilbilimsel fenomenin fiili var olma biçimi" yani di­ lin toplumsal baglamıydı. Volosinov, C.L. R james'in oyun zevkinin ırkçılık ve emperyalizm baglamıyla iç içe geçligi­ ni tespil elligi Batı Hint Adalan'ndaki kriket analizine alkış tutardı. Derrida'nın baglaım yadsımasının tersine james et­ kili bir şekilde "sadece kriketi bilenler kriketi nasıl bilebilir­ ler ki?" diye sormuştur. 39 Volosinov, anlam, anlama, dilin meydana gelişi ve sözlü etkileşimin tümünün dilin bu va­ roluş biçimine yani sosyal dünya içindeki yerine dayandıgı­ nı öne sürmekteydi. Ve Volosinov'a göre çalışmasının temel fikri sözün (utterance) üretici rolü ve sosyal dogasıdır.40 Bu nedenle Volosinov sözün ("parole") dil sistemi ("langue") içindeki yarauci gücü nedeniyle dili bir süreç ve bir sistem olarak (ya da Saussure'ün diyakroni ve senkronisi olarak) ilintilendirmi.ştir. Dave McNally Volosinov'un postyapısalcı dilbilimcilere üstünlügünü şöyle belirtmiştir: Volosinov'un dil teorisi her şeyden önce tarihseldir, bu itibarla yeni ide­ alizm içinde geçerli statik ve tarih dışı nosyonları kuvvetle düzeltici niteliktedir. Dilin idealist işlenişi söylemin tarih­ sekiligini vurgular göründügünde bile -Foucault bunu yap­ makla ünlüdür- tamamen tarih dışıdır. Tarih onlar için so­ mut sosyal ilişkilerde insanlar arasındaki etkileşim ve çatış39 C.LR. james, Bcyoııd a Boıındmy (1 963). james bu sözünde Rudyard Kipling'i ıekrar etmiştir.

40 Volosinov, Marxisnı and the Philosophy of Ltınguage, s.xv.


ma lar tarafından meydana getirilen dinamik bi r süreç olarak değil de bir dizi söylemsel farklılık. dilbilimsel paradigmala­ 41 nn bağlantısız ardıllığı olarak görünür.

Marksizm ve bilgi

Marx bilgiye belirli bir yaklaşım öneriyordu. Marksist­ ler göreceliliği kesinkes reddetmiştir. Yorum farkının öne­ mine işaret ederken bilimsel nesnel gerçekliğin dayanakla­ rını ve sınırlarını formüle etmişlerdir. Marx öznel düşünce ve eylemle entelektüel ve pratik araştırmanın nesnel sonuç­ ları arasındaki diyalektik bağı Feuerbach Üzerine Tezler'de

( 1 845) şöyle belirtmiştir: Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeye­ ceği sorunu bir teori sorunu değil, pratik bir sonındur.

In­

san, hakikati, yani düşüncesinin gerçekligini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanı t lamalıdır. Pratikten yalıtıl­ mış düşüncenin gerçekliği ya da gerçek olmayışı konusun­ 42 daki tartışma, tamamıyla skohistik bir sorundur.

Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı'da

( 1 843) tarihsel bilginin temeli olarak teori ve pratiğin birli­ ğinin altını zaten çizmiştir: "spekülatif felsefenin eleştirisi. . . kendi başına bir sonuca varamaz, b u konuda bir çözüm var­ dır o da praksistir. "43 Ayrıca bilgi felsefesi tarihsel bilginin savlarının temelini çürütmemelidir daha ziyade insan toplu­ munun tarihsel gerçekliği gizleme ve altüst etme biçimleri­ ni incelemelidir: 41

E.M . Wood ve j .B. Foster (ed. ler.), /rı Dcfnıse of History: Marxism and ıhr: Post­

modern Agenda (New York, 1997), s. 32'dc D. McNally, "language, history and

Class struggle". 42 K. Marx, "Feur:rlıtıch Üzeline Tezler", K. Marx ve F. Engels, Selccır:d Worhs in One Volumc (199 1 ) , s. 28"de. 43 D. Mc:Lcllan, Karl Marx: Early Texts (Oxford, 1 97 1 ) , s.l22. 251


Artık hakikat ahreııe olmadıgına göre şimdi ve buradanın hakikatini ıesis eımek tarihin görevidir. İnsanın kendin e yabancılaşmasının kuısal biçimi bir kere keşfedildi mi, fel­ sefenin tarihin hizmetindeki birinci görevi kendine yaban­ cılaşmanın kuısal olmayan biçimlerini keşfeımektir. Böyle­ ce cennetin eleştirisi yeryüzünOn eleştirisine, dinin eleştiri­ si hukukun eleştirisine ve teolojinin eleştirisi siyasetin eleş­ tirisine dön0şur.44

Bunun aksine birçok tarihçinin epistemolojisi her ne ka­ dar örtük de olsa sadece kanıtın ve yorumun statüsü ile il­ gilenir. Marx ve Engels bu epistemolojiden A l m an Ide­ olojisi'nde "ampiristlerinki gibi bir cansız olgular derleme­ si. . . ya da idealistlerinki gibi hayali öznelerin hayali eyle­ mi" olarak bahsetmiştir.45 Marx'ın materyalizmi ve ampi­ rik araştırma biçimi (ampirizmle karıştınlmamahdır) hem felsefeci hem de tarihçiye Larihi savunmayı tavsiye eder. Evans ve digerleri tarihin bilimsel olabileceği sonucundan ve bunun neticesinde postmodernizme karşı argümanları zayıflatmaktan çekinmişlerdir. Bir bilim olarak tarih hak­ kında duyulan tereddüt, N ietzsche, Frankfurt Okulu'nun Aydınlanma, akılcılık ve bilimle Holokost ve tkinci Dünya Savaşı'nın dehşetini eşilleyen hatalı denklemi, arnpirisı ve­ ya pozitivist tarih yaklaşımlanndan duyulan memnuniyet­ sizlik, doğa bilimleri ve beşeri bilimler arasındaki kurum­ sal ayrım, diger dillerdeki gibi bilim ve bilginin eşanlam­ lı olmadıgı lngiliz dilinin acayipligi gibi birtakım nedenler­ den kaynaklanır. Hangi nedenle olursa olsun, tarihin bilim olmadıgı fikri fazlasıyla yaygındır. Tarihin bilim olarak addedilip addedi­ lemeyecegine karar verilecekse o zaman ilk olarak bilimin 44 McLellan, Early Texıs, s. l l 6. 45 Marx ve Engels, Alman Ideolojisi, s.48. 252


ne oldugu sorulmalıdır. Genellikle dogal bilimlerin kısmi yönleri yanılgıyla bilimin genel özellikleri gibi sayılır. Bu nedenle örnegin deneye dayanmayan birtakım bilim dalla­ n olsa da, bilim deneysel metodolojiyle aynı kefeye konur. Tarihin fizik ya da kimyayla kıyaslanınası paleontoloji, as­

tronomi, klimatoloji, ekoloji ve evrimsel biyoloji gibi za­ man boyutuyla ilgilenen bilimiere benzetilmesinden daha az anlamlıdır. Bilimden anladıgım��z mutabık kahnmış pro­ sedürler vasıtasıyla her geçen gün gerçege daha da yaklaş­ mamızı saglayan bilgi arayışı olmasıysa o zaman tarih elbet­ te bir bilim olarak nitelendirilebilir. Tarihsel gerçekler her ne kadar geçici olsa da daha çok araştırınaya girişildikçe on­ lar da o kadar artacaktır ve aklın diyarında ihtilaflı olanla ihtilaflı olmayan arasındaki çizgi uzun vadede degişecektir. Tarih de herhangi başka bir bilim gibi keşifler yapar ve yo­ rumdan kaynaklanan anlaşmazlıkları vardır, ancak aynı za­ manda hakiki bir gelişim de kaydeder. 20. yüzyıl biliminin görecelilik ve öznelcilik üzerine benzer çekişmelere sah­ ne olduğu zaman postmodernistlerin bilimi nesnelci olarak reddetmeleri ironiktir.46 Aynı zamanda postmodernizmin çekirdek kavramı olan şüphecilik bilimsel araştınna biçiminin bir diger şeklidir. Bu noktada ısrarlı olan Marx'ın gözde şian "Her şeyden şüphe et"tir.47 Bilim ve Marksizm taş çatiasa bile naif realizm gö­ rüşlerini önerrnez ancak öncüllerini ve bulduklarını şüphe­ ci bir tahkike tabi tutarlar. Bu şüphecilik bilginin ilerleyen sınırlarına gerekli bir refakatçidir. Bunun tersine postmo­ dernisıler tarihsel bilginin olasılıgından kuşku duymak için 46 A. Woods ve T. Grant, Rcason in Rnolı ( 1995). Ornegin atom-alu düzeyinde notraniann kütle ve hızının gözlcmciye haglı oldugu Heisenbcrg'in belirsizlik ilkesini d ilşun ün . Einsıein'ın görecelilik kur-.ınıı da görecelillk hakkın da uzun

silren tartışmalan harekete geçinnişlir.

-+7 De onınibus dubiıandunı . D Mclellan. Karl Marx: His (Frogmore, 1976), s-457.

Liji: and His flıouglır 253


şüpheciliği bağdaştıncı işlevinden öteye yüceltirler. Şüphe­ cilik böylece akıldan irrasyonalizme giden yolculukta bilgi­ nin artmasına yardımcı olmaktan çıkıp bilginin temellerini zayıftatan bir şey haline döner. Bazılarının iddia ettigi gibi tarihte partizanhk bilimsel sta­ tü iddiasını boşa çıkarmaz. Bilim insanlan entelektüel, siya­ si veya ahlaki davalara kendilerini her zaman kişisel olarak adamışlar ve bu konularda motive olmuşlardır. Bu partizan­ lık ve kişisel inanç yeniliklere muazzam destek olmuştur. Stephen Jay Gould, Leonarda da Vinci'nin gezegen ve bede­ nin aynı şekilde çalıştığını öne süren hatalı teorisini dağnı­ lamaya çalışması sonucu şaşırtıcı paleomoloj ik başarılarının ortaya çıktığını kaydetmiştir. 48 Eric Hobsbawın, politik ve dini spektrumun karşıt uçlarında olan Mendels ( Katolik bir papaz) , Galton (bir elitist) , Haldane'in (bir komünist) mo­ dern geneliğin gelişmesinde parmağı olduğunu söylemiş­ tir.49 Öznellik ve partizanlık tarihte olduğu kadar bilirnde de vardır. Göreceliliğe düşüşü önleyen, mutabık kahnmış pro­ sedürler yoluyla araştırma bulgularını geçici olarak kanıtla­ ma yetisidir. Partizanların tarihte gerçekleştirdiği halis atı­ lımları anlamak için birinin yapması gereken tek şey Mark­ sistlerin ortaya çıkardığı işçiler, köleler ve asiler hakkındaki evvelden gizli olan oldukça geniş bir tarihi göz önünde bu­ lundurmaktır. Bilimsel model aynı zamanda diğer tarih epis­ temolojilerinde olmayan yanlışlama, kanıtlan gizleme ve ta­ rihte mistifikasyon için testler sunar. Bu testler meşru parti­ zanhğa sınırlar çizer. Bu sınırlar tarihte Stalin, biyolojide Ly­ senko tarafından geçilmiştir. Sonuç olarak daha evvelki hususlar nedeniyle Marksizm postmodernizmin tarihe dil uzatmasına karşı en tutarlı ve en etkili çürütmelerden bazılarını sağlamışur. N eville Kirk, 48 S. Gould, Lccmıırdo's Moıınıain

of Clams aııd ılıc Dicı of \Vorms tl 998).

49 E. Hobsbawm, On History (1998). 254


Bryan Palmer, Alex Callinicos,john Saville, Eric Hobsbawm ve Perry Anderson (digerleri arasında) postmodernizm tara­ fından geliştirilen Marksizm karşıtı tarih eleştirisine saldır­ mışlardır. Genç Raphael Samuel bir Marksisttir. Her ne ka­ dar bir sonraki tartışma tarihçilerio çalışmalarına yoğunlaş­ sa da tarihçi olmayan bazı Marksistler de postmodernizmi eleştirmişlerdir.

Postmodernizmin Marksist eleştirisi

Thompson'un Warwick'te öğrencisi olan İngiliz Mark­ sist ve emek tarihçisi Neville Kirk, Gareth Stedman jones ve Patrick J oyce'un 1 9 . yüzyıl lngiliz emek tarihine yaptı­ ğı postmodemisı hücuma karşı bir eleştiri başlatmıştır.50 Ba­ zı yönlerden ayrılsalar da Jones ve J oyce'un esasen sınıf di­ liyle meşgul olmaları ve postyapısalcılıgın savunuculuğunu yapmaları bakımından benzeşen tarafları vardır. Kirk'ün de­ ği.ndiği ilk husus, postmodernizm teriminin entelektüel ta­ rihin modernisı ve postmodern dönemlere nominal ve tar­ tışmalı bir şekilde bölünmesine dayanmasıdır. Tüm anla­ şılmazlıgma ragmen, postmodern tarih analizinde tekrarla­ nan üç tema vardır: söylem , merkezsizleşme ve yapısökünı. Bu kavramlar tarihte anlamlı bir şekilde toplumsal tarihin ve Marksizmin sosyal determi nizminden daha fazla göre­ celilik, karmaşa ve açıklığa imkan verir. Kirk, toplumsal ta­ rihin Marksist savunusunu açıkça formülleştirmiştir. Baş­ ta joyce'un Marksist tarihçilere " dinozor" demesine ve Ray­ ınand Williams, E.P. Thompson ve benzerlerinin izinden gi­ den pek çok Marksist tarihçinin indirgeme karşıtı yaklaşım­ larını kabul etmedeki başarısızlığına itiraz etmiştir. Titiz bir şekilde adil olan Kirk, insanları sadece dilin taşıyıcıları ola­ rak değil aynı zamanda dilin aktörleri olarak da gördükle50 Kirk. "History. language, idea.� and posırnodemism". 255


rinden Patrick joyce ve Gareth Stedman Jones'un daha aşı­ n postmodernİst pozisyonlara kaymadıklarını belirtmiştir. Ancak bu aktörlerin sınıf dillerini değiştirebilme biçimleri­ ni açıklamadaki başansızlığı ve toplumsal ve ekonomik dö­ nüşümle dil değişimi arasındaki ilişkiyi görnıezden gelmele­ ri nedeniyle bu iki postmodernisti paylamıştır. Bundan son­ ra Kirk kimliğin merkezsizleşmesine ilişkin -toplumsal cin­ siyet, ırk ve etnisite başta olmak üzere- postmodern kaygı­

yı, birleştirici Marksist sınıf nasyonuna karşı gündeme getir­ miştir. Baskı çeşitliliği ve bunun sömürüyle ilişkisini incele­ yen Marksist çalışmalann başlangıç niteliğinde bir listesini kaleme almış olan Kirk, Joyce ve jones'un çalışmasında top­ lumsal tarihi ileri götürebilecek olumlu ve ufuk açıcı unsur­ lar olduğunu kabul etmiştir. joyce ve Jones, dilin bütünüy­ le verili sosyal gerçekliğin pasif yansıması olduğuna dair ya­ nılsamaya karşı çıkmış ve işçilerin dilini inceleyerek işçileri sadece hakim sınıf fikirlerinin edilgen alıcılan olarak gören (Althusserci) ideoloji ve yanlış bilinç nosyonlanna al terna­ tif önennişlerdir. Bunun üzerine Kirk, Joyce ve jones'a yer­ dikleri sosyal detenninizmin yerine linguistik detenninizmi ikame edip etmediklerini sormuştur. Kirk kuramsal öner­ meler ve bu tarihçiterin tarihsel pratiği arasındaki muğlaklık ve uyuşmazlığı açığa çıkannıştır. james Cranin de zaman za­ man dilin gönderiınsel olmadığını öne süren fakat sonra po­ litik olana atıfta bulunan Jones'un Chartizm hakkındaki ça­ lışmasında ki mevcut tutarsızlığı belirtmiştir.51 Her ikisi de çeşitli zamanlarda "sosyal olanın" reddine karşı çıkmış ger­ çi diğer zamanlarda da sınıf gibi sosyal fenomenleıin tama­ men söylemsel doğası hakkında önennelerde bulunmuşlar­ dır. "Ekonomizm karşıtlığında ve dili gönderimsiz (rıorı-re­

fere:ıı t ial) kullanımında Stedman jones etkili bir şekilde 'sosSI J. Crcıııin, "languagt', poliıic.� and the Criıiquc of social history", jounıaf of So­ cial Hisıory, 20 (1) ( 1 986). 256


yal olanı' görmezden gelmiş (ya da yadsımış?) ve Chartizm içindeki politik dil ve fikirlerio sahip olduğu otonomiyi şi­ şimliştir. Chartist hakikat gerçekte söylemsel bir gerçeklik halini almıştır."52 Bu gözlemin ardından Kirk , j ones ve joyce'u linguistik şe­ kilcilikleri ve bunun sonucu olarak popülist retorikte sınıf yorumları ve nüanslan olabileceği ihtimalini keşfetmedeki başarısızlıklarından dolayı eleştirmiştir. Kirk aynı zamanda linguistik dönemecin sonucunun neredeyse sadece yüksek siyaset perspektifinden Ingiliz tarihi yazmaya dönüşün ha­ bercisi olduğu konusunda uyarmıştır: Özetle, 1 950'ler sonrası toplumsal tarihin radikal aşaması esnasında kayda geçen önemli kazanımlar 'geleneksel de­ gerlerin' restorasyonu veya bugünkü linguistik dönemeç içinde kaybolma tehlikesindedir.53

Neville Kirk 1 9. yüzyıl Ingiliz tarihi alanında linguistik dönemed benimseyenler üzerine yoğunlaşırken, Bryan Pal­ mer eleştiri alanını bir hayli genişletmiştir. joyce ve Ric­ hard Evans tarafından sertçe reddeditmesine karşın, Bryan Palmer'ın Descent hıto Discourse: The Reification of Langua­ ge and the Writing of Social History ( 1 990) adlı yapıtı belki de tarih disiplininde postmodemizm/postyapısalcılık etkisi­ nin en derinlemesine Marksist yorumlamasını yapmıştır.54 Aslında Palmer tarihsel analizde söylem ve dil kullanımına karşı çıkmamış ancak geçmişte bir noktada toplumsal tarih projesine gölge düşürdüğünde ısrar etmiştir. Palmer belki de kimi diğer Marksistlerden daha cömert tabiatı nedeniy­ le şöyle demiştir: "Eleştirel teori, dilin şeyleşmesi noktasına ulaşmadan önce belge ve metinlerio titiz okunınası gereğille 52 Kirk, "History, language, ideas and posımodemism", s.235. 53 Kirk, "History, language, ideas and postmodemism", s.237. 54 Joyce, "The end or social history?", s.80; Evans, In Defenu of Hisıoıy, s.293.


itibar eden materyalizme gönül vermiş tarihçitere yeni kapı­ lar açabilen bir kavrayış ve rehberlik içerir."55 Ne yazık ki Palmer bu sınır ihlalinin beklenenden da­ ha sık yaşandığını ve çoğu kez postyapısalcı çoğunluğun arasına karışan solcu tarihçiler karşısında toplu msal tari­ hin savunmada kaldığını söylemiştir. Palmer Marksist ge­ lenek içinde dil ve söylem sorunlarına duyarlı hem tarihçi­ ler (özellikle Thompson, Hill ve C.L.R. james) hem de teo­ risyenler (Marx, Troçki ve Bakhtin çevresi) olduğunu usta­ lıkla göstermiştir. Ekonomizm karşıtlığından materyalizmin reddine giden kaygan zemine de dikkat çekmiştir. Randere ve jones gibi kimi postyapısalcıların materyalizmi reddeder­ ken E.P. Thompson'ın altyapı-üstyapı ve ekonomizm eleşti­ risini kullanmaları buna çarpıcı bir örnektir. Palmer'ın göz­ lemine göre materyalizmin bu postyapısalcı reddi, toplum­ sal tarihçilerin sınıf mücadelesi, birikim, emek, sermaye, sö­ mürü, sınıf oluşumu ve devrim gibi hala verimli ve Mark­ sizm esinli bir dizi kavramı terk etmesini gerektirir. Palmer'a göre, bu kavramsal gündemin azalan itibarı bir bütün ola­ rak toplumsal tarihi şiddetle fakirle$tirmiştir. Postyapısalcı­ lık için ödenen bir diğer bedelse dönüm noktası teşkil eden belirli metinleri yeniden okuyup ön planda tutmak için ti­ tiz arşiv araştırmasından uzaklaşmaktır. Palmer'm çalışma­ sı siyasi yorumun toplumsal yorumun yerini alması (Fran­ sız Devrimi ve Amerikan işçi sınıfı cumhuriyetçiliği) , sını­ fın materyalist kavramlarının çürütülmesi Qacques Rancie­ re, Gareth Stedman jones ve William Reddy) , feminist söy­ lem analizi Q ulia Kristeva, Luce lrigaray ve joan Wallach Scott) gibi dikkate değer bir çeşitlilikte postyapısalcıl ığın gelişimini göstermiştir. Palmer'ın vardığı asıl sonuç lingu­ istik dönemecin söyleme düşmek, inmek anlamına gelme­ sidir çünkü maddi gerçeklikle bağlar kopmuştur, "dil şey55 Palmer, Deseaıt into Discoursc, s.ı89.


leşmiş, metinler baglamından ayrılmış, siyaset ve anlayış metinsel leştirilmiştir. "56 Marksist siyaset felsefecisi Alex Callinkos postmoderniz­ me karşı postmodernİSt felsefeciler, edebiyat eleştirmenleri ve tarihçileri sert eleştirilerle meşgul eden bir dizi cephe aç­ mıştır. Againsl Postmodemism (1989) adlı yapıtında postmo­ dernizini genel bir felsefi ve kültürel egilim olarak ele alan Callinkos 1980 ve 1990'ların belirli özelliklerinde postmo­ dernizmin etkisini tespit etmiştir. Sosyal ve kültürel anlam­ da postmodernizmin eski radikal kuşagın imgelemi üzerin­ deki yaygın hakimiyeti kısmen yeni orta sınıfın refah düzeyi ve tüketiciligi ile ilgilidir. Büyüyen bu sosyal grup kamu ku­ rumlarının ve özel şirketlerin büyüyen bürokrasilerinde yö­ neticilik ve orta düzey yöneticilik gibi profesyonel mevkiler­ de bulunmuştur. Kazaneını biriktiren eski orta sınıfın aksi­ ne yeni orta sınıf artan servetiyle tüketime yönelıniştir. Bu sosyo-ekonomik pozisyonla birleşen postmodernizm yeni orta sınıfın siyasi kötümserliğini, umutsuzlugunu, 68 kuşa­ ğının yenilgisini, devrim düşlerinin bozulmasını ve toplum­ sal dönüşüm projelerine dudak bükmeye geri dönüşü yan­ sıtmıştır: Benim görüşüme göre, 68 kuşagının siyasi serüveni 1 980'lerde postmodern dönem düşüncesinin genel kabu­

lünde çok önemlidir. Bu yıllar 1 960'lar ve 70'lerin ilk za­ manlarında radikalleşenlerin orta yaşa girdigi yıllardır ve onlar orta yaşa girerken sosyalist devrime dair tüm umut­ ları genelde tükenmişti. Bu konjonktür -yani Batı yeni or­ ta sınıfının refahının, pek çok üyesinin politik hayal kınklı­ ğıyla birleşmesi- hızla yayılan postmodernizm lakırdısı için ortam sağladı. 57 56 Palmer, Descent inıo Discoursc, s.2 1 5. 57 A. Callinicos. Agahısı Posınıodernlsın: A Marxisı Criıique (Cambridge. 1 989), s.l68.


Bu her ne kadar postmodernizmin tarihte aldığı belirli bi­ çimi ya da l 960'lann sonundaki kökenierini açıklamasa da akademi ve medyada yaygınlık kazanması için gerekli koşul­ lan açıklamaktadır. Aynı zamanda Nietzsche'nin ve 1 9 . yüz­ yıl Alman felsefecisiyle olan ortaklıklannı ilan eden geç za­ man postmodemistlerinin gerici, anti-demokratik, Aydın­ lanma karşıu kaygılan ve kültürel ümitsizlik arasındaki sü­ reklilikleri de açıklamaktadır. 58 Herhangi bir ilerleme dü­ şüncesine, Aydınlanma ve bilime karşı bu tepki postmoder­ nisı davanın ana eksikliğidir. Marksistlerin uzun süredir ta­ raftar olduğu bilginin toplumsal olarak kurgulandığını öne süren tartışma götürmez önermeden yola çıkarak bu bölü­ mün açılışında alınulanan Marx'ın yürekli dostunun aksine tabiatın işleyişinin bir sosyal yapı olduğunu iddia eden dü­ şünceye ulaşmışlardır. Böyle olunca, bilim kapitalizmin sap­ tırması olmaksızın kendi başına bir baskı biçimidir ve post­ modemistler var olan epistemoloj ileri ve bilimi emperyalist, cinsiyet ayrımcısı ve ırkçı olarak görüp reddetmektedir. El­ len Meiksins Wood'un gözlemlediği üzere: Postmodernistlerin -ya bile bile ya da kafa kanşıklıgı ve en­ telektüel şapŞallıktan- bilgi biçimlerini bilginin nesneleriy­ le birleştirme alışkanlıkları vardır. Sözgelimi, fizik bilimi­ nin farklı sosyal baglamlarda ve zamanla degişen bir tarih­ sel bir yapı oldugunu söylemekle kalmaz doga kanunları­ nın kendilerinin de sosyal olarak kurgulandıgını ve tarihsel olarak degişkenlik gösterebilecegini söylerler. 59

58 Ayrıca bkz. A. Callinicos, "Posunodernism, poststructuralism, postmarxism?". Theoıy, Culıure cmd Socit:ıy, 2 (3 ) (1985). Callinkos sosyal teorinin modemile düşünceleri ve bu nedenle tarih görüşleri hakkında bilgi veren başlıca llç kolu­ nun Nietzsche. Saint-Simon ve Marx'tan tllredigini iddia ediyordu. Callinicos. Volosinov ve Bakhıin üzerinden Marksizmin postyapısalcılıga safıstike bir al­ ternatif sundugunu düşünüyordu.

59 Wood ve Foster, ln Dı:.frnsc of History, s.5. 260


Callinicos'un Against Postmodenıism adlı kitabı postmo­ dernizmin felsefe ve sosyal, kültürel teoride yükselişiyle il­ giliyken, Theories and Narratives adlı yapıtı tarih felsefesin­ deki postmodemizmle yüzleşir. Metnin büyük bir bölümü, muhafazakar Amerikalı Dışişleri Bakanlığı görevlisi Fran­ cis Fukuyama'nın neo-liberal kapitalizmin zafer kazandığını ve tarihin sonunun geldiğini söyleyen önermesini ele almış­ ur. Bu önerme Marksizmin artık geçerli olmadığını ve eski çelişkiler ile kesinlikterin bundan böyle etkili olmadığı ye­ ni bir döneme ulaşıldığını söyleyen postmodemİst iddiayla birleşmiştir. Callinkos Amerikan hegemonyası ve neo-libe­ ral gündeminde temel insani çatışmaların üstesinden gele­ bilecek iyicil bir güç görernemiş aksine ortaya çıkacak çatış­ malann nedenlerini görmüştür. Callinkos sonra Hayden White'ın anlatısalcılığıyla tartış­ maya girişmiştir. Hayden White, anlatısalcılığı vasıtasıyla ta­ rihsel yazıının yitik bir tarihsel gerçekliğin yeniden inşasın­ dan ziyade bir dizi aniatısal seçimden başka bir şey olmadı­ ğını varsaymıştır. White'a göre tarihçiler geçmişe yeniden kavuşamaz ancak bilinemez ve anlamsız bir geçmişten an­ lamlı bir masal uydunnaya yarayan geçmişin temsillerine metinlere- kavuşabilirler. Callinkos bu düşüncedeki sorunu şöyle göstermiştir: Tarihçinin kamu bir duvarsa, o vakit duvarın arkasındaki­ ler mesele olmaktan çıkıyor. Bu kanıtı geçmişi yeniden inşa etmek için kullandı�nda, söyleminin hangi göndermeleri içerdiğini sormak önemsiz hale geliyor. Bir kez tarihsel ya­ zı mm gönderimieri kapauldıgında, tarihsel yazımı kurgu­ 60 dan ayıran çizgi kaçınılmaz olarak bulanıklaşır.

White tarihçiterin anlatırnda romans, trajedi, komedi ve salirden birini seçtiğini düşündüğü için tarihsel yazımı bi60 Callinicos, Tlıcories and Narrativcs, s.66. 261


çimsel özelliklerine indirgemiş ve içeriğin doğruluğunu ya da yanlışlığını göz ardı etmiştir. White için Holokost tari­ hi bir dizi linguistik temsilden ibarettir. Bu farklı temsilie­ rin epistemolojik göreceliliği anlamına gelmektedir. White'a göre kimse geçmişteki gerçekliğin tam temsili olduğu iddi­ asını ortaya atamaz ve bu nedenle kimse geçmiş hakikatin gerçekliğini temsil ettiği iddiasında bulunamaz. White Ho­ lokost temsillerini tartıştığı bir konferansta şöyle demiştir: "Tarihsel fenomenlerin her temsilinde kaçınılmaz bir göre­ celilik vardır. Teınsilin göreceliliği tanımlamada kullanılan dilin işlevidir ve dolayısıyla geçmiş olayları olası açıklama ve anlama nesnesi olarak tayin eder" .61 Callinicos, White'ın Holokost tartışmasını bu yaklaşımın başarısızlığını göster­ mek için kullanmıştır. O zamanlar Holokost, inkar tartışma­ ları ( Holokost revizyonizmi), temsil (estetize etme ve önem­ sizleştirme tehlikesi) ve açıklamayla (Almanya'da Tarihçiler tartışmasını

[ Histori kerstreit] kızışurarak göreceli hale ge­

tirme tehlikesi) çevrelenmiştir.62 Bu bağlam içinde Hayden White'ın bilinebilir bir geçmişi inkar etmesi, Holokosfu ha­ len inkar eden N azi savunucularım yalanlamanın bir yolunu bulamayacağı umutsuz bir duruma düşürmektedir. White'ın şüpheciliği ve göreceliliği tarihi disipline etmenin karşısın­ da durmuş ve tarihte yüceliği, mistik ve sezgisel olanı öv­ mesine neden olmuştur. Nietzsche, Schiller, Heidegger, Hit­ ler. Mussolini, Siyonizm ve çeşitli ulusal mitleri örnek ola­ rak anmıştır. White'ın faşist olmadığını söyleyen Callinicos anlatısalcılığın White'ı nitelik olarak daha hikaye gibi tarih61

S. Friedlandcr (ed.), Probiııg ılıe Limiıs of Rqnescrııaıioıı: Na;:ism ıo ıhe Fiııal Soluıiorı (Cambridge, MA. 1 992) s.37'de H. White, "Hisıorical emploımcnı

and the problem of ınııh".

62 C.S. Maier, The Uıınıasıerııble Past: History. Holocausı, aııd Gemıarı National lderııily (Cambridge. MA. 1988). Histoıilıcrsırciı ya da "tarihçiler tartışması" 1 980'lcrde birtakım milliyetçi Alman tarihçilerin Holokost'un emsalsizligini inkar etmeye çalışmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu da dergiler. kitaplar v e basında birtakım keskin dcgişikliklere yol açmıştır. 262


sel görüşlere çektiğini belirtir. White değerlendirmede kul­ lanacağı realist bir gerçek-kurgu ölçütünden yoksun olduğu için bu akıldışı tarih görüşlerinin saçma, düzmece ve efsane­ leştiren yönlerini reddedememektedir. Bu pozisyonun deh­ şete düşüren sonuçlan dikkate alındığında Hayden White'ın kendini Nazi savunucularından uzakta tutmak için hayli do­ lambaçlı bir yol izlediği söylenmelidir. Callinicos'un göster­ diği üzere bu ni telikler White'ın nihai pozisyonuyla bağdaş­ maz. Böylelikle hatalı anlatısalcı epistemoloj i ve postmoder­ nizmin eğri büğrü mantığı, Avn\pa'da faşist sağın alarm ve­ ren şekilde yükselişiyle çakışan faşizme dair mevcut kafa ka­ rışıklığına katkıda bulunmuştur. j acques Derrida benzer bir çapraşık tutumla, herhan­ gi bir olası okumaYl metnin kıyılarında arayan "derin yan­ lış okuma" tekniğini, faşist ve işbirlikçi düşünce ve pratikle­ rini perdelerneye yol açacak şekilde Paul de Man ve Martin Heidegger'e uygulamıştır. 63 Direniş ve işbirliğinin ikili kar­ şıtlığını reddeden Derrida gerçekte onun Paul de Man'ın sa­ vaş

zamanı anti-semitizmini kim olup da yargıladığını so­

. ran göreeeliliğin ahlaki ve siyasi savunucularına doğru çeki lmiştir. Benzer şekilde, önemli Fransız postmodernisıler­ den j ean-François Lyotard da kanı ta ya da geçmiş hakika­ te başvumıanın Robert Faurrison'ın Holokost revizyonizmi­ nin yanlışlığını kanı tlayamayacağını belirtmiştir. 64 Böyle bir bağlamda Callinkos sonucun sadece epistemolojik bir çık­ maz değil aynı zamanda etik ve siyasi bir çıkmaz da olaca­ ğını ileri sürmüştür. Üçüncü Reich tarihçisi I ngiliz Marksist Tim Mason şu sözüyle çok daha memnun edici bir etik yak63 ]. Dcrrida. "Like the sound of the sca deep within a shell: Paul de Man's war" , Critical lnquiry. Bahar 1988. Dominick LaCapra da Represnıring ılıc Holocaııst: Histoıy, Theory. Traıımıı ( l thaca, NY. 1994) kitahında Historilıastreit, Hcideg­ gcr ve Paul de Man'a postyapısalcı bir perspektiften (Freud ve lacan'ın psika­ n.<ılitik ..... ) dej!,inmiştir. 64 J.-F. Lyoıard. Tlıe Dlffaerul: Plıasl!s in Dispuıc ( M inneapolis,

1988), s.56-7. 263


laşım sergilemektedir: "Eger tarihçilerio kamusal sorumlu­ luklan varsa ve eger nefret etmek yöntemlerinin bir parçası ve uyarmak da görevlerinin bir parçasıysa o zaman tam ola­ rak nefret etmeleri gereklidir. 65

Sonuçlar: Bütünlük, karşıtlar ve praksis Teorinin bu gelişimi karşısında tarihin savunusu yeni ve Marksistlerin tümüyle sempati duydukları bir şey degildir. Teori olguları zorlayan ön varsayımlar yarattıgından gele­ neksel arnpirisı tarihçiler çoktandır teorinin tarihsel araş­ tırınayı tahrif ettigini ileri sürmektedirler. Geoffrey Elton'm

Practice of History ( 1 96 7) adl ı yapıtı Marksistlerin, sosyolog­ ların ve antropologların saldmianna karşı kapıyı sımsıkı ka­ palı tutmayı deneyen muhafazakar yaklaşımın tipik bir ör­ neğidir. l99l'de Geoffrey Elton'ın

Return to Essentia!s'daki

hasımlan ise solcu müttefiklerdir yani postmodernİStler ve Marksistlerdir. 66 Callinicos postmodemistlerin şiddetle karşı çıkugı klasik Marksist geleneğin dayanak noktasını savunmuştur. Calli­ nicos, bütünselliğin sadece bir kavram olmadığına aynı za­ manda sosyal bir gerçeklik olduguna ve kapitalizmin "ger­ çekte sistemi idare eden rekabetçi birikimin manııgma tabi olan, tüm zenginlikleri ve çeşitlilikleriyle gezegendeki bü­ tün insan aktivitelerinin birleştiği" küresel bir sistem oldu­ guna dikkati çekmiştir. 67 Postmodernistlerin tersine Marksistler için bütünsellik, (diyalektik) metotlannın ö nemli bir parçasıdır. White tarih65 I. Mason, Nazjsm.

Fascisnı and tlıe Working Class (Cambridge, 1995), s.230.

66 G. Elıon. Tlıe Praaice ofHisıoıy ( 1967); G. Elton, Reııım ıo Essencials (Cambri­ dge, 1991 ); muhafazakar bir Amerikalı tarihçinin benzer gönlşleri için bkz. G . Himmclfarb. "Postmodemist history and ı h e flighı from the facts", Times Liıc­ rary Sııpplemenı, 16 Ekim 1992. 67 Callinicos, Thcorics and Narratives, s.209. 264


sel bütünlükte ya da büyük resimde geçmişin bir fragınanı­ nı bir baglama yerleştirmeyi icat süreci olarak adlandırmak­ taydı. joyce ise bütünselligin reddinin altını şöyle çizmiştir: "Orada tüm vurgu toplumu bir bütünlük sistemi olarak gö­ ren anlayışa karşı özbenligi oluşturma, rastlantısallık ve dü­ şünümsellik üzerindedir. "68 Postmodernistler basit bir şekilde bütünselligi veya top­ yekün tarihi totaliteryanizmle aynı kefeye koymaktadırlar. Bu tehlikeli birleştirme sadece Marksistleri degil aynı za­ manda Annates okulunun takipçilerini ve tarihsel sosyolog­ ları da mahkum etmektedir. Bu da, rastlantısallıgın, eksik bilginin ve belirsizligin genelleştirilmesi durumunun bizzat kendisinin totalize eden bir iddia oldugu noktasından ka­ çınmak demektir. Raphael Samuel'in Foucault'yla ilgili ola­ rak dedigi gibi: "Foucault Marksist ideoloji nosyonunu red­ deder ve kendini genel teori fikrinden uzakta tutar. Ancak düşünce tarzı totalize eden bir düşünce tarzıdır ve görünüş­ te bambaşka olan söylemlerdeki ortak egitimleri bulmadaki dehası da yine öyledir. "69 Fransız Annales tarihçisi Fernand Braudel'in tarihçiler "topyekün tarih" yazmalı kanaatinden "gerçeğin bir bütün olduğuna" inanan 19. yüzyıl Alman fi­ lozofu Hegel'e kadar pek çok gelenek, bütünselliğin önemi­ ne vurgu yapmıştır. Hegel'i izleyen Marx'ın diyalektik meto­ dunda bütünlük kategorisi "oluş, olagelişle" (beconıing) (ya­ ni tarihin bir bütün sistem olmadığı aynı zamanda bir süreç de olduğu fikri ile) bağlantılıdır. Postmodernistler tanınma­ mış statik (veya senkronik) bir bütünlüğe sahipken, Mark­ sizm sistem ve sürecin (ya da diyakronik olanla senkronik olanın) birlikteliğini belirginleştirmektedir. Katışıksız eylemcinin perspektifi postmodernisı mesele68 joyce. "The end of social history?", s.90.

69 R. Samuel. "Reading the sıgns 1". hop}ounıal. 33 ( 1992).

s.

107;

ikinci bölüm için bkz. Histoıy Works­

265


nin aynadaki aksini yansı tmaktadır. Belirli bir miktar (haklı görülebilir) şematizmle eylemcinin ve postmodernistin tarih yaklaşımları diyagramda görüldügü üzere listelenebilir. Bu diyagramın gösterdigi gibi postmodernizm ampirizmin ters­ ten görünüşüdür. Diyagram. karmaşık, dinamik ve çelişki­ li dünyaları ele alışlarındaki aynı kuramsal yetersizligi ifade eder. Slcphenjay Gould da "ya da bizim kam1aşık ve sürekli gerçekliği ikiye bölme arzumuz (akıllı ve aptal, siyah ve be­ yaz)" diyerek bilimdeki benzer yanlış dikatomileri eleştir­ miştir. 70 Derrida gibi kimileri bu ikilemlerin çalışmalannda bulunduğunu inkar etmiştir, ancak bu sadece sorunu gör­ mezden gelmekten başka bir şey degildir. Empirizmfeylemci

Postmodernizmfteorisyen

Tümdengelim de!)il türnevarım

Türnevarım del)il tümdengelim

Teori de!)il pratik

Pratik de!jil teori

Öznel del)il nesnel

Nesnel de!)il öznel

Şimdi de!jil geçmiş

Geçmiş de!jil şimdi

Kurgu ya da sanat olarak de�il bilim olarak tarih

--- - - - - - ----Bilim olarak degil kurgu ya da

sanat olarak tarih

Gerçe!jin tarafsız araştırılması

Bilgi-iktidar için araştırma

Geçmiş gerçekligin yeniden inşası

M etinierin yapısökümü

��-----�-----------�---

.

-

· --

- -

.

Yeni kanıda birlikte çözülebilen

Çözülemeyen yorum anlaşmazlıkları ve

yorum anlaşmazlıkları

dolayısıyla ahlaki, estetik ve siyasi tercihler

Lukacs aynı zamanda burj uva düşüncesinin özünde var olan Descanes ve Kant'ın düalizmlerini tekrarlama egilimi­ ne işaret etmiştir. Lukacs'a göre bu zaafın nedeni Kant'ın 'kendinde-şeyin' bilgisini kabul etmemesi, yani öznel algı­ yı nesnel dış dünyaya (postyapısalcılar öncelikle 'kendinde­ şeyin' bilgisini reddetmişlerdir) bağlama metodunu bulma­ yı reddetmesidir. Tüm bunlar bizi birinci bölümde anlatı­ lan diyalektik metoda geri götürmektedir. Bütün bu örnek70 S. Gould. Th<" Misnıeasurt of Man ( 1 996), s.27. 266


lerde gördügüınüz şey teorisyen-eyleınci ayrıınının her iki tarafı nın da dunnadan değişen bir süreçte karşıtların birliği ve birbirine tam olarak nüfuz edişini anlamadaki yetersizli­ gidir. Bu sebepten Marksizm tarihsel süreci geçmiş ve şim­ di arasında bir diyalog olarak teori ve pratiğin birleşimiyle anlamaya çalışır. Postyapısalcılar bu dikotoınilerin yanlışlı­ ğını fark edince değişken ve farklı, sonuçta tahkik edilemez anlamlar dünyası öneren 'ikili karşıtlıklara· sırt çevirmişler­ dir. Determinizm ve nedenselliğin postyapısalcı redeli pra­ tikte tarihçinin geçmişi açıklama sorumlulugundan vazgeç­ mesi gibidir. Bu baştan aşagı Nietzsche'nin irrasyonalist mi­ rasıyla bağdaşmaktadır. Marksist tarihin güçlü ve postmodernizmin açıkça zayıf olduğu yönlerden biri teori ve pratiğin birliği anlamına ge­ len praksistir. Marksist tarihçilere göre bunun ikili bir anla­ mı vardır. llk anlamı, çoğu kez bireysel en azından kolektif olarak eylemci tarihçi ve teorisyen arasındaki ayrımın üste­ sinden gelmeyi deneme ve ikinci anlamı da tarihsel yazı ile politik dünyaya pratik müdahaleleri birleştinnektir. 1 980 ve 1 990'ların ruhunu yansıtan postmodernizm 90'ların so­ nunun değişen entelektüel iklimiyle birlikte geri çekilmeye başlamıştır. Bekleneceği üzere postmodernistlerin küresel kapitalizmin ve uluslararası kurumlarının (çok uluslu şir­ ketler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ti­ caret Örgütü) artan entelektüel ve siyasi eleştirisine katkıda bulunmak için söyleyecek çok az şeyleri vardır. Bu bütün­ selliğin çok fazla gözünü çıkanınaktadır. Postmodemistle­ rin güncel entelektüel konj onktürü tek başlarına yansıttık­ larına dair ısrarlan düşünüldüğünde birkaç yorumcu rahat­ sızlık verici bir gerçeği bildirmişlerdir; bu gerçek de bu söz­ de postmodem zamanlarda güç ve zenginliğe dair sınıf eşit­ sizliklerinin arttığı ve hakikaten küresel bir sistem olarak kapitalizmin menziHnin dünyanın geri kalanına, insan haya267


tının tüm veçhelerine ve doğal hayatın alanına epeyce yayıl­ dığıdır. Bu sonuç postmodemistlerin önerdiği tam da sosyal bütünlük fikrinin reddindense Marx'ın Komünist Manifesto ya da Kapital'deki kapitalizm analizine daha yakın durmak­ tadır. Eley ve Nield, "Kapi talizmin insanları daha da yok­ sullaştırmaya devam ettiği"71 tartışmasız gerçeğini açık açık gözlemlemiştir. Kimi Marksist postmodernizm eleştirmen­ leri postmodernizmin hem özgürlük siyasetinin yenilgisini hem de tüketici kapitalizmin uyuıniaştırma ve zaferini nasıl mümkün kıldığını tespit etmiştir. Söylem tartışmaları ve metinlere odaklanma elbette be­ lirli kavrayışlar kazandırabilir ancak bağlam ve yazar ön­ ceden reddedilmezse bu kavrayışlar daha da önemli olur. Bir fikir kavgası olarak Marksist nosyonlardan ideoloji ve sınıf mücadelesi, anlama dikkat eden ve metinterin sade­ ce göründüğü gibi okunmasını reddeden alternatif bir mo­ del sunar. Tarihi, metinlerin ve söylemin oynak akışına bı­ rakan postyapısalcılık insanın özne olmasının özellikle de devrimin öznesi olmasının yadsınmasına neden olmuştur. Bu da Saussure'den miras kalan yaniişiarı devam ettirmiş­ tir. Saussure'ün kalı, şekli ve sisteme bağlanmış bir idea­ lizm önerdiği yerde postyapısalcılar belirsizlik ve olumsal­ lığın idealizmini önermektedir. Ancak bunların hiçbiri de gerçekten bir amaca yönelik insan eylemliliğine mahal ver­ mez. Tersine, aşağıdan tarihin önemli kazanımlan kısmen kendileri de bizzat sınıf mücadelesine karışmış Komünist Parti tarihçilerinin deneyimlerinden kaynaklanmaktadır. 'Emek tarihinin sonu' hakkında tartışan john Saville, Mark­ sist tarihin çoğu kez politik örgüt ve kampanyalara kendini kaptırmış, içinde boğuştuklan tarihsel sürecin kendilerine içgörü kazandırdığı kişilerce yazıldığını söylemiştir. lşçi sı­ nıfı eylemcilerine odaklanan emek tarihi yaklaşımını redde71 Eley ve Nield, •·sıarting over" . s.359. 268


den Stephen Fielding'e cevabında Saville dokunaklı biçim­ de şunu gözlemlemektedir: Fielding'in kendisinin de hiçbir zaman anlamadıgı bu söz­ lerden çıkanlması gereken yaygın tabirle emek hareketi olarak adlandınlan çeşitli örgüt ve kururolann aslında nasıl yarauldıgıdır... Elbeue daha da ileri gidip Fielding'in geniş anlamda politikamn nasıl yürütüldügünü bilmedigi ve oto­ riteye karşı herhangi bir mücadelede bulunmak için kendi kabugundan hiç çıkmamış oldugu varsayılmalıdır. Çünkü böyle bir mücadelenin içinde olmak hangi düzeyde olur­ sa olsun değişimin nasıl meydana geldiği ya da gelmedi­ giyle ilgili her zaman oldu&u gibi ona birtakım temel şey­ ler öğretirdi.72

72 J. Saville. �The erisis of labour history: a further comment" , labour History Re­ view, 61 (3) {1996), s.323.

269


Sonuç

"Tarihin mele�i de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördü�ümüz noktada, o tek bir felaket gö­ rür, yıkıntıları birbiri üstüne yı�ıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatiarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlü· dür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş oldu� u gelece�e do�ru sürükler; önündeki yıkıntı yı­ �ını ise gö�e do�ru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdı· �ımız, işte bu fırtınadır." WALTER BENJAMıN, Tarih

Felsefesi Üzerine Tezler

"Son sözler hayatları boyunca yeteri kadar konuşmamış insanlar içindir." K. M AR x ' ı n ölmeden önceki sözleri, 14 Mart

1 883

Gareth Stedman jones, "l970'lerin sonlanndan itibaren Bri­ tanya'da ve daha başka yerlerde 20 yıldır gelişen Marksist yaklaşımın ani ve ölümcül bir çöküşe geçtigini" belirtmiş­ tir.1 Gareth Stedman jones'un değerlendirmesinde önemG.S.jones, "The determinist fix: some obsıacles ıo ıhe further Development of the linguisıic approach to Hisıoıy in the 1990s", History Workshop journal, 42

( 1996). s. ıs.

271


li ölçüde bir abartı ve hüsnükuruotu şüphesi vardır. Yine de bunda bir doğruluk payı bulunmaktadır. Marksist tarih 1 970'lerin sonlarında gerçekten bir çıkınaza girmiştir. jones bunu feminizm ve çevrecilik gibi alternatif politik ve tarihsel projelerin ortaya çıkışı ve Marksizmin Althusser üzerinden epistemolojisini kuramsal olarak yenileyememesine bağlar. Yapısalcı-hümanist aynlığının zayıflatan etkisini de göster­ mek mümkündür. Bu tartışma hiçbir zaman tam olarak son bulmayacak ancak tarihçiler tarih yazımında gelişme kay­ clettikçe yavaş yavaş sessizliğe gömülecektir. Aşağıdan tarih yeni olanakları tüketmiş görünmektedir. Yapısalcılık post­ yapısalcılığı doğunnuştur. Bunlar Marksist tarihin açma­ zının belirtilerinden daha fazlası anlamına gelse de sadece bu faktörlerle açmazı açıklayamayız. 1930'lar ve l960'lann Marksist tarih izleyicisinin gelişiminde çok önemli bir rol oynadığı açıktır. Viyana, Barselona ve Cable Sokağı'nda kal­ dırım taşlarını sökmek ve barikat kurmak 30'ların kuşağına nasıl etki ettiyse Watts, Prag, Grosvenor Meydanı ve Sorbon 60'ların kuşağına da öyle etki etmiştir. ı 950'ler gibi, ı 9 70'le­ rin sonu ve o zamandan beri devam eden dönem entelektü­ el ikiimin Marksizme kapalı göründüğü bir dönemdir. lkin­ ci dönem işçi sınıfı endüstriyel direncinin bozguna uğradı­ ğı Reagan ve Thatcher muhafazakarlığının hüküm sürdüğü yıllardır. Buna ayrıca Stalinisı monolitin 1 989-91 'de çökü­ şünün pek çok Marksistte yarattığı çözülme ve yönelim bo­ zukluğun u ekiernekte de fayda vardır. Geçen yüzyılı ve Marksist tarihin yarısını anınısadığımız­ da çarpıcı bazı süreklilikler görürüz. Marksizm tarihin ku­ rumlaşmış görüşlerine musallat olan tehlikeli bir hayalet olarak kalır. Marksizm her bir kuşakta düşmanca tepkile­ re ve şiddetli saldırılara yol açmıştır. Dil her ne kadar değiş­ miş olsa da Marx'ın l840'larda değindiği tarih felsefesi me­ seleleri bugün de hala geçerliliğini korumaktadır. Tarihin 272


idealist biçimleri değişik biçimde yaşamaya devam etmek­ tedir. Genç Hegelciler james Vernon ya da Hayden White'la karşılaştırmalarda göklere çıkanlınıyor ancak bazı çekirdek önermeleri açıkça benzerlik taşımaktadır. Marx bir zaman­ ların işbirlikçileri ve sempatizanlarını saldırgan eleştirmen­ lere dönüştüren entelektüel modanın girdisi çıktısına karşı duyarlıydı. François Furet, Gareth Stedman jones ve Michel Foucault gibi Marksist tarihin en etkili karşıtlannın bir za­ manlar onun saflarında olduğunu görmek bir tesadüf olma­ sa gerek. Eğer postmarksizm bir şey ifade ediyorsa bu birta­ kım akademisyenlerin entelektüel serüvenini anlatmaya ya­ rar. Postmarksizm determinist, kaba ve indirgemeci olarak gördükleri Marksizmle bağlarını koparına arzularını ifade ediyordu ama aynı zamanda bu kendi geçmişleriyle de ilişki­ lerinin kopması demekti. Üstelik postmodemizme dair tar­ tışmalarda kimi Marksistlerin entelektüel netliğinin göster­ diği üzere Marksist tarihçiler aslında bu tartışmayı kaybet­ mediler ve bu yeni yaklaşımlar "Kral çıplak!" demekten da­ ha fazla bir şey yapmadı. Bununla birlikte bazı kopulduklar da vardır. Marksist ta­ rih artık kapitalist toplumun bizatihi bir unsuru olan akade­ mik kurumlarda var olmaktadır. Protest öğrenci hareketi ve l960'lann yeni solu üniversitelere dair de bir eleştiri getir­ miştir. Müfredat içeriği ya da yoksul ve yoksuniara ulaşma konusundaki protestolar, açık oturumlar ve kampüs akti­ vizmi üniversitelere temelden meydan okudu . Üniversitele­ rin devlet ve şirket kapitalizmiyle bağlan ve esas fonksiyonu olan akademik ve entelektüel özgürlük arasında mevcut bir çelişki barındırdığılll gözler önüne serdi . Akademik Mark­ sizmin bilançosu karışıktır. Akademik Marksizm üniversite­ lerin kurumsal karakterini dönüştürmek için çok az şey yap­ mıştır. Marksist tarihçilerio akademik tartışmayı yeniden şe­ killendirdiği söylenebileceği gibi akademyanın da Marksist 273


tarihi yeniden biçimlendirdiği söylenebilir. Howard Zinn akademya kurallan üzerine bir makalesinde akademik kon­ vansiyonların günün hayati önem taşıyan meselelerine de­ ğinmede birçok bakımdan köklü bir tarih gelişimine karşı olduğunu belirtmiştir. Aşağıdan tarihin, Marksist tarihçileri giderek küçülen toplumsal tarih ve emek tarihi çevrelerine kapatıp gettolaştırıcı bir etkisi olan akademik fragmantasyo­ na katıldığı gibi karamsar bir sonuç çıkarılabilir. Marksist tarihçiterin toplumsal tarihi, postyapısalcılığın belirli veçhe­ lerine karşı savunduğu tümüyle doğrudur ancak yine de da­ ha geniş bir vizyona apaçık ihtiyaç vardır. Örneğin bugünün Marksist iktisat tarihçileri ya da bilim tarihçileri nerdedir? Marksist tarihçiler ayrıca pek çokları tarafından adlan­ dırıla geldiği şekliyle "reel sosyalizmle" hesaplaşmak du­ rumundadır. Bu tutarlı bir Marksist geleneğin gelişmesin­ de muhakkak en büyük engeldir ve Marksist tarihçiler adı­ na en büyük felç sebebidir. Pek çok Marksist tarihçi Mark­ sist analizi bu devletlerin doğasına uygulamaktan bayağı çe­ kinmiştir. Komünist Parti Tarihçileri Grubu'nun eski alış­ kanlıkları da kolay bırakılmamıştır. 1 9 1 7 ve diğer her şey 1940'ta Hill'de olduğu gibi Lenin' e övgü olarak kaydedil­ meseydi bir tabu olurdu. Tarih intikamını almış, buna bağ­ lı olarak ki mi Marksist tarihçiler hesabına derin bir siyasi kötümserlik düşmüştür. Bazı Marksist tarihçiler işçi sınıfı­ nın kurtuluş olasılığının var olduğu inancını terk etmişler­ dir. Eric Hobsbawm'm "The forward march of labour hal­ ted?" ( 1 978) adlı siyasi makalesi sınıfa dayalı sosyal de­ mokrasi umuduna dair böylesi bir kötümserliği dile getirir. Pek çok bakımdan fevkalade bir cilt olan Age of Extremes'in ( 1 994) hayli açıklayıcı bir yönü tarihsel değişimin aktörü olarak işçi sınıfının fiili yokluğudur. Görünüşe bakılırsa aşa­ ğıdan tarih geçmişte kaldığı sürece gayet güzel ve iyidir. Bu bir ölçüde en önemli işçi sınıfı ayaklanmalanndan bazılan274


nın l956'da M acaristan'da ve 1980- l'de Polanya'da olduğu gibi Stalinist iktidariara karşı yapılmış olmasından kaynak­ lanır. Bu devletlerin doğasına dair Hobsbawm fazla ipucu vermez. Totaliter değillerdir. Onları "sosyalist" olarak anar. Materyalist açıklamanın gerektirdiği temel sorulan gerçekte sormaz. Bir Doğu Avrupa fıkrasındaki gibi " Kapitalizm in­ sanın insan tarafından sömürülmesidir halbuki komünizm­ de bu tam tersidir." Ingiliz Marksistlerin bu sorunun üste­ sinden gelmeterindeki başarısızlık Genrude Himmelfarb gi­ bi bütün bir projeyi toptan kötüleyen Marksizm düşmania­ rına geçit verir: Grubun pek çok üyesinin partiden ayrılmasının üzerinden

30 yıl geçiyor. Yine de kişisel ve aktif olarak bu ideolojilere bağlanmış olan tarihçiler tarafından yapılan ilmi bir Mark­ sizm veya Komünizm incelemesi yoktur. Ne de bu doktrin­ lerin -ya da gerçekte praksis ve teori, siyaset ve tarih arasın­ da nihai bir ilişki varsayan tarih felsefesinin- ilham verdi­ gi tarihin ciddi biçimde yeniden degeriendirmesi vardır. Bu eksiklik güzide tarihçilerio hem Komünist Parti'deki dene­ yimlere hem de Marksist tarih için yapılan çıkanınlara cid­ den ve açık yürekle karşı koydugu Fransa'daki gelişmeler ışığında çok daha fazla bellidir.2

Bu devletleri analiz etmek için Marksist gelenek içinde Troçki'yle başlayan hakiki girişim ler de vardır ve bunların detaylandırılması her ne biçimde olursa olsun M arksizmin geleceği açısından kaçınılmaz görünmektedir. Devlet kapi­ talizminin, yozlaşmış işçi devletinin ya da Stalinizmin bü2

G. Himrnelfarb, The New History and the Old (Cambridge. MA, 1987}. s.93. Di­ �erlcri arasında a ı ı fta bu lundugu eski Marksistler revizyonist Fransız Devrimi Larihçisi ve komünizm karşııı birkaç kitabın yazan François Furct"dir. Bkz. F. Furet. The Passing of a n Illusiım: ıhı: Idea of Communisın in ıhc Twcntieth Cı:ıı­ ıury ( C hicago . IL. 1 999). Diger bir deyişle. Furcı bir A m eri ka n muhafazakan­ nın hayranlık duyabilecegi türdc bir eski Marksisttir. 275


rokratik kolektivist yorumlamalarının erdemlerini tartış­ mak için burası uygun bir yer degildir. Ancak tarihçiler pek çok ironiden daha evvel, tarihin karmaşıklığı ve aldatıcı yü­ zünün farkında ve bu toplumların sırf resmi ideolojileri öy­ le diyor diye sosyalist olduklarını kabul etmeye daha az is­ tekli olmalıdırlar. Tüm bunlar bir yana, Marx'ı n tarih anlayışının temel önermelen ve tarih yazıları tarihçiler için hala bir içgörü saglamaktadır. Tarihsel gelişimin sistematik ve yapısal bir açıklaması ya da topyekün bir tarih yaklaşımı arayışında olan tarihçiler için Marx kendilerini ölçecekleri bir mihenk taşı olarak kalacaktır. Aynı zamanda Marksist tarih postmo­ demizm, yeni-Webereilik ve ampirizm gibi bugünün tarih­ çileri üzerindeki başlıca kuramsal etkilere karşı eleştirel bir duruş sergileyebilir. Yeni bir Marksist tarihçiler kuşagının yetişip yetişmeyecegi ayrı bir konudur. Bu biraz da Mark­ sistlerin geçen on yılın olayianna nasıl karşılık verece� ve Marksist tarih yazımında mevcut açmazın hazırladığı zor­ luklan nasıl karşılayacagıyla ilgilidir.

E.P. Thompson ve Marksist tarihin eşanlamlı kullanımı hem iyi hem de kötüdür. Thompson'ı hem övmek hem de unutmak gerekir. Sadece üçüncü kuşak tarihçiler de�l -ay­ nı zamanda Marksist tarih yazımı ve kuramının öncüleri de her zamankinden daha fazla- geride kalanların hemen hep­ si gibi göz ardı edilmiştir. Thompson'a kendinden öncekile­

ri gölgede bırakan bir itibar yakıştırılnuştır. Harvey Kaye gi­ bi kimileri Thompson'ın yaklaşımını otoriter yeni Marksist veya "Thompsoncı" tarih metodu olarak sistemaüze etmiş­ lerdir. Thompson'ın dehasına ragmen onunla zihnen meş­ gul olma onun orij inalliğini abartır, hatalanndan ve kusur­ larından erdem devşirme tehlikesi yaratır ve Engels, Grams­ ci, Lukacs ve Troçki gibi erken dönem Marksist tarihçiler ile Marksist geleneğin yenilenmesi ve savunması için vazgeçil-


mez olan düşünürlerin çalışmalarını gölgeler. Ölümü bir öv­ gü tufanına ve on yıl devam eden bir dizi akademik tartışma­ ya neden olmuştur. Birçoklan bunu pek ayartıcı bulmuş ve Marksizme ölüm ilanlan yazmışur. Marksist tarih içindeki apaçık rahatsızlık nedeniyle birta­ kım Marksist tarihçilerin devam eden canlılığını göz ardı et­ me tehlikesi de vardır. Yeri gelmişken aktarılabilecek diğer birçok örnek arasında Robin Blackbum'un son zamanlarda çıkan iki ciltlik Avrupa köleliği tarihi ve Chris Harman'ın

People's History of the World ( 1999)

anınaya değerdir. Pe­

ter Linebaugh ve Markus Rediker'in

The Many Headed Hyd­

ra

(2000) adlı kitabı 17. ve 18. yüzyıllarda transatiantik dev­

rimci geleneğine yenilikçi ve ilginç bir şekilde değinmiştir. Belki de daha ilginç bir şekilde halihazırda küreselleştirici eğilimler gösteren ve içsel muhalefeti provoke eden bir sis­ tem tarif etmek yeni kuşak anti-kapitalist radikallere hitap eden bir şeydir. Unebaugh ve Rediker'in yazdığı gibi: "Kü­ reselleştiren güçlerin uzun bir menzili ve sonsuz bir sab­ rı vardır. Gezegenimizin gezginleri yine de unutmasınlar ve Afrika'dan Karayipler'e, oradan Seattle'a köleliğe karşı diren­ ıneye ve ortak varlıkları korumaya hazır olsunlar. " 3 Birçoklan postmodemizme Marksizmi yerinden etmiş gö­ züyle baksa da postmodernizmin de geçici bir moda oldu­ ğuna dair işaretler belirmiştir. Bu kısmen tükenmişlik yü­ zünden ve Paul de Man'ın savaş zamanı faaliyetlerinin ifşası ya da

Social Text dergisine postyapısalcı jargonla

dalga geç­

mek için yazılmış makalenin hasılınası gibi olumsuz tefri­ kalar yüzünden postmodernizmin kendinden kaynaklanı­ yor.4 Kısmen de edebi çalışmalardaki yeni tarihsekilik ya 3

P. Uncbaugh ve M. Rediker, The Many-Headed Hydra: The Hidden History ofıhe Revoluıionary Aılanıic (2000) , s.353.

4

A. Sokal, "Tmnsgressing ıhe boundaries: ıoward a ımnsfomıaıive hermeneuti­ cs of quanıum graviıy", Social Text. 14 ( l ve 2) (bahar-yaz 1996). 277


da Marksist tarihçiler ve sosyal teorisyenler gibi çeşitli çev­ relerden gelen entelektüel itirazlar gibi dışandan kaynakla­ nıyor. Çünkü kısmen postmodernizm de komşu sosyal fe­ nomen yuppi gibi kendi zamanının bir ürünüdür. Berlin Duvarı'nın yıkılışı bir anlık kapitalist zafer coşkusu yarat­ mış, Francis Fukuyama'mn tarihin sonunun geldiğine da­ ir iddialan postmodernisıler tarafından cam gönülden des­ teklenmiştir. l 945'ten beri banş içinde olan Avrupa'nın bazı bölümlerinde, Balkanlar'da ve eski Sovyetler Birliği'nin bazı bölümlerinde savaşma eğilimi bu güveni ciddi biçimde sars­ mıştır. Piyasacıların hızlı ve acısız ekonomik geçiş vaatleri de uçup gitmiştir. Marksist tarihin geleceğine gelince, spekülasyon yapmak tehlikeli olacaktır. Marksizm hiçbir zaman sadece kendi va­ ziyetinin inandıncılığı sayesinde bir yerlere gelmemiş, an­ cak her zaman tarihsel olayların akışıyla gelişmiştir. Ooro­ thy Thompson'ın gözlemlediği gibi : "Gerçekten büyük bir gösteride bulunmuş çocuklara Chartizmi anlatmak epey farklıdır - bu çocuklar birden bir şeyin kalabalığı nasıl etki­ lediğini kavrar. Eğer bu olmazsa, bunu gerçekten kavraya­ mazsınız. Bu tıpkı bebeği olmadan önce anne baba olmanın nasıl bir şey olduğunun anlaşılamaması gibidir.''5 Şu sıra­ da artan genel bir küresel kapitalizm eleştirisi var gibi görü­ nüyorsa da bu kendini muhakkak otomatik olarak Marksiz­ min yükselişinde göstermez. Hakikaten de bu haletiruhiye­ nin sözcüleri -Noam Chomsky, Susan George, Naomi Kle­ in, Walter Mosley, Pierre Bourdieu, Zapatistalar- Marksist değillerdir. Ancak Balkanlar'da ve Ortadoğu'daki askeri mü­ dahalelere, Seatıle'da Dünya Ticaret Örgütü'ne . Viyana'da Haider'e karşı yapılan eylemler değişen entelektüel iklim­ le birlikte en azından Marksist tarihin yeniden diriliş ve taS 278

P.J. Walker tarafından yapılan Rn•iew, Bahar 2000, 5. 1 7-8.

Doroıhy Thompson rôportajı, Radical Hisıory


rih öğrencileri ile öğretmenlerini n saflarını oluşturduğu ye­ ni bir kuşak arasında popüler olma olasılığının önünü aç­ maktadır. Zamanın bu değişen ruhu postmodernizme ağır darbe vurmaktadır. Şimdi birçok ses postmodernizme alternatif oluşturan sosyal teorisyenler -Anthony Giddens, Michel de Certeau, jürgen Habermas ve Pierre Bourdieu- üzerinden kuramsal bir yenileurneye çağırmaktadır.6 Bu düşünürle­ rin faziletleri sosyal dünyanın zayıflatan merkezsizleştirme­ sinin üstesinden gelmelerinde ve sistem ile süreç arasında­ ki bağiantıyı çözmelerinde yatar. Anlamlı bir biçimde btm­ lar Marx'la paylaştıkları özelliklerdir. Küresel kapitalizmin yeni eleştirisinin ortaya çıkışıyla birlikte en esaslı eleştirmen olan Karl Marx'ın bu sürece katkısının olmaması ise nerdey­ se akıl almaz bir şeydir. Radikal bir tarih alanı için Walter Benjamin'in "görev, ta­ rihin havını tersine taramaktır" sözü belki de günbegün da­ ha da önemli hale gelerek geçerliliğini korumaya devam et­ mektedir.

6

A. jones, ·words and deeds: why a posı-posı sınıcıuralism is needed and how iı mighı look", Hisıoıical)oumal, 43 (2) (2000) ; Alex Callinicos da Social The­ ory: A Hisıoıical Introduction (Cambridge, 1999) kitabının son bölümünde bu konuya dc{!;inmişıir. 279


EK OKUMALAR (Aksi belirtilmedikçe basım yeri Londra'dır)

Ikinci ve Üçüncü Bölümler Marx tarih hakkındaki genel görüşlerini degişen erişilebilirlik derece­

leriyle Komü11 i st Manifesto ( 1 . Bölüm) ve Alman Ideoloj isi nde (l. Bö­ '

lüm) açıkladı. A Contribııtion to the Critique of Political Economy nin '

önsözünde tarihin en geniş etki alanı üzerine yoğunlaştı ve üretim biçimi, üretim güçleri ve ilişkileri ile altyapı-üstyapı hakkındaki gö­ rüşlerini ana hatlarıyla çizdi. Buna karşın Eighteenth Brumaire of Lou­

is Bonaparte adlı yapnında genel teorisini belirli bir olay incelemesine uygulamakla ilgilendi ve sonuç olarak bu yapıt bireyin rolü ile zama­ nın Fransız siyasi ve toplumsal yapısının hususiyederi hakkında da­ ha fazla ipucu verdi. Engels'in Avrupa işçi hareketi için yazılmış Sod­

alism: Utopian and Scientific (1880) adlı yapı u Marksist düşüneeye gi­ rişi temin eder. Engels aynı zamanda Letters on Histoncal Materialism

( 1 890-4) ve Lu dwig Feuerbach and the End of Classical German Philo­

sophy (1886: 4. Bölüm) adı altmda toplanmış bir dizi mektupta tarihin doğasını da tartışır. Marx ve Engels'in yapıtlarının tamamına inter­ net üzerinde hup:l/csf.colorado.edulpsrılmarx adresinden ulaşılabilir. Marx'ın fikirleri hakkında yazılmış çok şey vardır. Marx'ın fikirleriyle tanışma açısından en iyi örneklerden biri için mesela A . Callinicos'un

The Revolııtionary Ideas of Karl Marx ( 1 983) ve Marx'ın tarih felsefesi­ nin daha detaylı bir açıklaması için yine aynı yazann Making History

(1987) adlı yapıtianna bakılabilir. S. Rigby'nin Marxism and History: A Critica! Introduction (1987) adlı eseri de değerlidir ancak Marx'ın çalışmasındaki tutarsızlıklann üzerinde durması bakımından daha az hoşgörülüdür. Marx'ın hayatını incelemek için biyografik çerçeveye 281


gereksinenler de Da\'id Mclellan'ın Karl Marx: His Life and Tlıouglıı ( 1976) adlı yapııma bakmalılar. ]. Mahon'un History of European Ide­ as, 12 (6) ( 1 990) deıgisinde yayımlanan "Marx as a social hisıorian" adlı makalesi Marx'ın intihar, suç, kadınlar, para ve saglık hakkında­ ki görüşlerini irdeler. Dördüncü Bölüm

Hem Tony Cliff hem de lsaac Deuıscher Troçki'nin çok cildi biyog­ rafilerini yazmışur. Rus Devrimi'nin Ta rihi nden başka Troçki üretken bir şekilde Nazizm, l;panyol Iç Savaşı, 1 930'lann Fransası gibi bir ıa­ rihçiye yaraşır pek ç:ık konuda yazdı. Pathfinder Press yayınevi bu konular hakkındaki yazılannın derlemesini yayınladı. lhanete Uğ ra­ yan Devrim 0 93 7) o dönemlerde Stalin Rusyası'nın çıgır açan anali­ ziydi. Kültürel ıarihçıler Troçki'nin yazılarını ihmal etmişlerdir ancak yazılarının iki derlernesi The Problems of Everyday Life: and other Wri­ !ings on Culture and Scieııce ( 1 973) ile Literature and Revolution ( 199 1 ) iyi başlangıç noktalandır. Anıonio Gramsci'nin hayatı ve duşüneesine kısa ve iyi bir giriş için '

J. joll'un Gramsci ( 1977) adlı yapıtını ya da C. Boggs'un Gramsci's Manism ( 19 76 ) adlı çalışmasını okuyun. Biyografisi için G. Fiori'nin Antonio Gramsci: Lifı of a Revoluıionary ( 1975) adlı çalışmasını göz­ den geçirin. Gramsci'nin bir güncel tarih biçimi olarak faşizm hak­ kındaki gazete yazıinma dair bir deneme için W. Fillanpoa'nın Ira­ Iian Quarterly 24 (93') ( 1 983) dergisinde çıkmış "Gramsci on fas­ cism: joumalism as lıistory" makalesini okuyun. Gramsci'nin yazıla­ rının lngilizcede de birkaç derlernesi vardır. Bunlar, Prison Noteboolıs ( 1 996); Qucnıin Hoore (ed.) Selections from Political Writiııgs 1 9 I 0-20 ( 1977); Quenıin Hoare (ed.) Selections from Political Wıitings 1 92 1 1 926 ( 1978); David Forgacs (ed.) A Gramsci Reader: Selected Wri­ lings 1 9 1 6- 1 935 ( 1 988); David Forgacs (ed.) Selections from Cu/tu­ ral Writings ( 1 985), Lerıers from Prison ( 1 973) adlı kitaplardır. Ingi­ liz Marksistler ve Gıamsci arasındaki ilişkiyi görmek için H. Kaye'in Iralian Quarterly, 25 (97-8) ( 1984) dergisinde yayınlanan "Political ıheory and history: Anıonio Gramsci and the British Marxisı histo­ rians" makalesine bakılmalı. Gramsci ve postmodernizm ve Maduni­ yeı çalışmaları arasındaki bag için R. Holub'un Anıonio Gramsci: Be­ yonc! Marxisnı and Pcıstmodenıism ( 1992); A. Paınaik'in Gramsci's Con­ cepı of Comnıonsensc: Towcmls a Tlıcory of Sııbaltem Consciousness in 282


Hegemony Processes ( Kalküta, 1987); ve C. Mouffe (ed.) Gramsci and Marxisı Tlıeory ( 1979) kitaplarına bakılmalı. Lukacs'ın Marksist tarih için en önemli yazılan ise: G. Lukacs, His­ tory and Class Consciousııess ( 1 971 ) . Lenin: A Study in the Uııity of lı is Tlıoııglıı ( 1997); G. Lukacs, A Defence of History and Class Conscioııs­ ness: Tailism and ılıe Dialectic (2000) çalışmalandır. Lukacs'ın fayda­ lı biyografik anlaulan için G. Lichtheim'ın Lııkdcs ( 1970) ya da M. Löwy'nin Georg Lıılutcs: From Romanticism to Bolslıevism ( 1 979) yapıt­ lanna bakılmalıdır. Lukacs'm tarih görüşü hakkmda da G.S. jones'un New Left Review ve Westenı Marxisnı: A Critica/ Reader da yayınlanan "The Marxism of early Lukacs" makalesi etkili fakat kusurlu bir ma­ kale olarak gözden geçirilmelidir. '

Beşinci Bölüm

Bu bölümde konu edilen yazarların çalışmalarını okumanın yerine geçecek başka bir şey yoktur. Christophcr Hill uzun emelektüel ya­ şamında oldukça degerli eserler üretmiştir. Makaleleri peşine düşme­ ye değer muhtelif derlemelerde yeniden yaytmlanmışur. Christop­ hcr Hill'in belki de en ünlü kitabı devrimci dönemde dini köktenci­ liğin haritasını çıkardığı The World Turned Upside Dowıı ( 1 972) ad­ lı yapıtı olmuştur. Intcllecıııal Origins of tlıe English Revolııtiorı ( 1 965) ve Some In telleetual Consequences of ılıe English Revolution ( 1 980) ad­ lı çalışmalarında devrimi, sekülcr düşüncenin daha uzun erimli ev­ rimiyle ilişkilendirmiştir. Antidırisı iıı Seventeentlı-Ceııtwy England ( 1 97 1 ) ve The English Bible and the Severıteenılı-Centıtry Revolution ( 1993) kitaplarında devrim sürecinde dinsel düşüncenin önemini in­ celemişlir. Devam eden entelektüel canlılıgını dognılayan şekilde Li­ berıy againsı tlıe Law ( 1996) adlı çalışması popüler haklar ve huku­ ktın egemenliğinin artması arasındaki ilişkiyi inceler ve Norman bo­ yundurugu (Tiranlıgın Normanların istilasıyla beraber yabancı kö­ kenli oldugıı düşüncesi) üzerine yeni ufuklar açan bir makale içerir. E.P. Thompson'ın ilk önemli çalışması Marksizmin ahlaki vizyonu da dahil birkaç farklı düzeyde kendini bir tuuuğu I ngiliz devrimci sos­ yalist William Monis ( 1955) biyografisiydi. The Making of the English Worlling Class ( 1963) çalışması toplumsal ve Marksist tarih ile özel­ likle aşağıdan tarihin gelişiminin anlaşılınası açısından yapılması ge­ reken zonmlu bir okumadır. 1 8. yüzyıl üzerine yazılarının derlernesi için Cııstoms in Conımorı (Harmondsworth, 1993) ve Wlıigs and Hım-


ters: The Origin of the Black Act ( 1975) adlı kitaplara bakılmalıdır. Thompson'ın Blake'in romantik anti-kapitalizmiyle akrabalığını an­ lamak için Witness against tlıe Beası: William B lake and the Moral Law

( 1 993) okunmalıdır. Dikkate değer diğer Ingiliz Marksist tarihçilerin çalışmalan arasında Rodney Hilton'ın Bond Men Made Free ( 1973), E. Hobsbawm'ın Age of Revolution ( 1962), Age of Capital ( 1975), Age of Empire ( 1 987) ve Age of Extremes ( 1 994) ile V. Kieman'ın Tlıe Lords of Humankind ( 1 969) adlı yapıtı sayılabilir. Bunlara ek olarak yararlı olabilecek birkaç metin daha vardır. In­ giliz Marksist tarihçilerin selefieri hakkında okumak için R. Sa­ muel'in "British Marxist historians 1880-1980 part 1 " , New Left Re­ view, 1 20 ( 1 980) makalesine bakılmalıdır. Komünist Parti Tarihçi­ leri Grubu'nun ilk elden tanıklığı için M. Cornforth'ın editörlüğünü yaptığı Rebels and Causes: Essays in Honoıır of A.L. Moıtoıı'da ( 1978) yer alan Hobsbawm'ın makalesine göz atılmalıdır. Ayııca D. Parker'ın " Communist Party Historians' Group", Socialisı Hisrory, 1 2 ( 1 997) makalesi ile J. Saville'in Socialisı Register'da yer alan hem kendisi­ nin hem de Thompson'ın 1956'da partiden kopuşunu anlatan maka­ lesi gözden kaçınlmamalıdır. Grubun tanınması ve üyelerinin sonra­ ki kariyerlerinin öğrenilmesi için H. Kaye'in British Marxist Histori­ ans ( 1 984) kitabına bakılmalıdır. H. Abclove ve diğerleri, Visions of History'de (1 978) birtakım Marksist tarihçilerle yapılan söyleşileri bir araya getirmişlerdir. B. Palnıer, Thompson hakkında iki önemli ince­ leme yazmıştır. Bunlar, The Making ofE.P. Tlıompson: Marxism, Hııma­ nism and History ( 1 981) ve E.P. Thompson: Objections and Oppositioııs

(1 994) adlı çalışmalardır. H. Kaye ve K. McClelland ise E.P. Thomp­ son: Critica! Perspectives ( 1990) kitabını yayına hazırladılar. A ltıncı Bölüm Hümanizm ve yapısalcılık üzerine yapılan tarıışmalann dönüm nok­ talan History Workslıop journal dergisinin sayfalannda ve R. Samu­ el (ed.), Peoplc's History and Socialisı Tlıeory ( 1981 ) kitabında yer al­

maktadır. R. johnson'ın History Worhslıop journal no . 6 da (Aralık '

1 978) yer alan "Edward Thompson, Eugene Genovese and Socialist­ Humanist History" makalesi bu çekişmeyi başlaunış ve tartışma takip eden iki sayıda devam etmiştir. B. Hindess ve P. Hirst'ün Pre-Capita­ list Modes of Production ( 1975) adlı kitabı teorinin farklı tarihsel dö­ nemlere uygulanması bakımından yapısalcı metodun başlıca örneği284


dir. Yapısalcı Marksizmin bir kolu için M. Aglietta'nın A Thcory of Ca­

pitalist Regulation: The US Experience ( 1979) adlı çalışmasındaki eko­ nomi paliliğin 'regülasyon okulu' incelenmeli; aynca R. Boycr, Accu­

mulatiorı, Inflation, Crises (Paris, 1983); A. Lipietz, Mirages and Mirac­ les: The Crisis of Global Fordism ( 1987) çalışmalanna da bakılmalıdır. Regülasyon okulunun Marksist hümanist bir eleştirisi için R. Bren­ ner ve M. G lick'in "The regulalion approach: theory and history" ad­ lı New Left Review dergisinin 188. sayısında ( 1991) yayınlanan maka­ lesi ile yine R. Brenner'in New Left Review dergisinin 229. sayısında

( 1998) yayınlanan "Uneven Development and the long down-tum: the advanced capitalisı economies from boom to stagnation 1950-

1998" adlı makalesi gözden geçirilmelidir. Prota-sanayileşme tartış­

masına yapısakı Marksist bir katkı için P. Kriedte, H. Medi ek ve ] .

Schlumbohm'un Indııstrialisation before Indııstıialisation: Rural indııs­

try in the Genesis of Capitalism ( 1 98 1 ) adlı yapıtına bakılmalıdır.

Yedinci Bölüm Tarihe ilişkin postmodem itirazlar hakkında Marksist denemelerin bir derlernesi için E. M. Wood ve J . B. Foster'ın editörlüğündeki l ıı

Defe1ıse of History ( 1 997) gözden kaçırılmamalıdır. Postyapısalcılı­ ğın tek bir veçhesini oluşturduğu toplumsal tarihin daha geniş ha­ reketleriyle dört dörtlük bir tanışma için R. Samuel'in "Reading the signs I", History Workshop ]oımıal, 32 ( 1 99 1 ) makalesine bakılmalı­ dır. Postmodernizm ve tarih üzerine okumaya değer Marksist yorum­ lar da şunlardır: A. Callinicos, Against Postmodernism: A Marxisi Cri­ tiqııe ( 1 989); N. Kirk, "History, language, ideas and postmodernism: a materialist view", Social History, 19 (2) ( 1994); A. Callinicos, Thco­

ıies and Nan-atives: Reflecıions on ılıe Philosophy of History ( 1995); B. D. Palmer, Desce1ıt irıto Discoıırse: Tlıe Reifıcatiarı

of Langııage arıd tlıe

Writing of Social History ( 1.990); G. Eley ve K. Nield, "Starting over: the Present. the postmodem and the moment of social history". So�i­

al History, 20 (3) (1995). Postmodernizmin iyi karşıianmış ve Mark­ sist olmayan bir eleştirisi için R. ] . Evans, In Defense of History ( 1 997) kitabına bakılmalıdır. Tarihte postmodernizm meselesine giriş niteli­ ğinde bir seçkiye K. Jenkins'in Postmodern Histoıy Reader ( 1 996) ad­ lı çalışması örnek olarak verilebilir. Postyapısalcılık ve feminist tarih ilişkisine giriş olarak joan Wallach Scott'ın Gender aııd the Politics of

History ( 1988) adlı kitabı incelenmelidir. 285


SöZLÜK

1 968 coşkusu: Dünyadaki insan hakları ve savaş karşıtı hareketle­ rin ve ögrenci ve işçi ayaklanmalanyla baglantılı olarak bir kuşa­ gm radikalleşmesi. 30 Yıl Savaşları: (16 18-48) Orta Avrupa'nın çogunu kapsayan birkaç Avrupalı gücün dahil oldugu, nüfus üzerinde ·pkıcı etkileri olan ve vahşeti ile akıllarda kalmış savaş. Diplomatik, hanedan içi ve dini rekabet birbirine karışmıştır. Savaş, Habsburgların Orta Av­ rupa'nın Protestan bölümü özellikle Felemenk Cumhuriyeti'nde kontrolü güvenceye alma denemesinin boşa çıkışına işaret eden Westfalya anlaşmasıyla sonlanmışur. Ahlaki ekonomi: E.P. Thompson'ın 18. yüzyıl lngilteresi'nde halkın adil fiyatlar ve ekonomik pratikler nosyonu oldugunu anlatmak için geliştirdigi kavram; bu aynı zamanda ahlakı da tanzim eder ve adalet duygusu da (ekmek savaşlan gibi) kolektif tutumları ve ey­ lemleri şekillendirir. Althussercilik: Louis Allhusser (1918-90) ve takipçilerinin yapısal­ cı Marksizmi. Altyapı ve üstyapı: Üretim (altyapı) ve siyaset, fikirler ve devlet (üst­ yapı) arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanılan metafor. Toplu­ mun üretici altyapısı asli olarak görülür ve üstyapıyı şekillendirir ya da bir dereceye kadar üstyapıyı belirler. 287


Ampirizm: Deneyimin tek bilgi kaynagı oldugunu öne süren görüş. Olgular kendileri adına konuşurlar. Bilgi gözlem ve deney yoluyla edinilen olguların birikimidir. Anlatısalcılık: Yazının aniatısal ya da hikayeleyici yönünü yüceilen yazı ve analiz metodu. Annales: Annales dergisi etrafında toplannıış Lucien Febvre, Marc Bloch ve Fernand Braudel gibi tarihçileri n de dahil oldugu Fransız toplumsal tarihçiler okulu. Artı deger: Toplumun temel ihtiyaçlarından fazlası üretildiğinde oluşur. Asyatik Üretim Tarzı: Merkezi bir bürokrasi tarafından vergilendiri­ len köylünün sömürülmesine dayanan Marx ve Engels'in yazıla­ nnda geçen üretim biçimi. Asya medeniyetleri arasında yaygın ol­ dugu düşünülür ve özel mülkiye lin, sınıf mücadelesinin ve sosyal durgunlugun olmaması karakteristik özelliğidir. Aşagıdan tarih: Bu düşünce tarihin "büyük insanların� özel alanı ol­ dugu görüşünü reddeder. Aşağıdan tarih sıradan insanların tarih­ sel süreçteki önemini belirtir. Aydınlanma: Dünyamızın artan bilgisiyle bilimin insarı gelişimini bera­ berinde getireceginc inanan 1 7. ve 18. yüzyıl enıelektüel hareketi. Brenner tartışması: Avrupa'da feodalizmden kapitalizme geçiş üze­ rine l970'lerde başlayan tartışmaya Amerikalı Marksist Roben Brenner'in çalışma�ı neden olmuştur. Brenner, geçişin nedeninin efendi ve köylüler arasındaki sınıf mücadelesinin belirli sonuçla­ nndan kaynaklandığını söylemektedir. Brenner'in açıklaması sınıf mücadelesini üretim güçlerinin ve ticaretin gelişimi gibi diger fak­ törlerin üstünde tuımakla suçlanmışıır. Burjuva devrimi: Feodalizmden kapitalizme geçişi belirten bir dizi devrim. Bu devrimler kapitalizmin gelişimi için gerekli siyasi de­ &işiklikleri beraberinde getirmiştir. Burjuva de,Timinin kaba açık­ lamalanna göre, burjuva devrimi burjuvazi ve aristokrasİ arasında sınıf mücadelesini gerektirir. İngiliz Iç Savaşı ( 1640-9) ve Fransız Devrimi ( 1 789- 1 8 1 5) burjuva devrimlerinin önemli iki örneğidir. Bütünlük: Bütün. Hegel ve Marx tarafından kullanılan, süreçlerin be­ lirli parçalannın aniaşılmasıyla kavranamayacağı ancak bu süreç­ lerin bütünlüğünün aniaşılmasıyla kavranabileceği düşüncesini ifade eden terim (yani bütün parçalarının toplamından daha faz288


lasıdır) . Bu görüş Marx ve Hegel'in insanlık tarihini bir bütün ola­ rak görmesine neden olmuşLUr. Annales okulu gibi digerleri de bütünlüklü bir tarih meydana getirmeye çalışmışlardır. Kimi eleş­ tirmenler böylesi evrensel görüşlerin kendiliginden totaliter oldu­ gunu öne sürmüştür. Çelişik bilinç (ya da aynk bilinç): (l) hakim sınıf ideolojisi ve (2) sı­ nıflı toplum deneyiminin çelişkili etkilerinin işçilerin inandıgı çeliş­ kili görüşler yaratmasını ifade eden Gramsci'nin kullandıgı terim. Degillemenin degillenmesi: Diyalektige göre bir şey (örnegin pala­ mut) bir başka şey (örnegin meşe agacı) haline gelir. Meşe agacı palamudu değiller. Meşenin kendisi de yine başka bir şey haline gelir (çürüyen bir madde, mobilya vs.) ve böylece kendini degil­ ler. Dolayısıyla degilleme degillenmiştir ya da elimizde degilleme­ nin degillenmcsi vardır. Değillemenin degillenmesi kesintisiz de­ gişim sürecinin bir tanımıdır. Determinizm: ( l ) Fenomenleri n belirli nedenlere baglanabileceği­ ne ilişkin görüş. (2) Tüm fenomenler yeterli nedenlerin kaçınıl­ maz sonucudur. Devrim: Tarihsel degişimin normal hızından ayn ani ve etki alanı ge­ niş tarihsel süreç. Toplumsal devrim kitleleri eski düzene karşı ayaklandırabilir ve bir üretim biçiminden bir digerine geçişe yol açabilir. Dilbilimsel (linguistik) dönemeç: Dil ve söyleme daha çok vurgu ya­ pan Richard Rorty'nin postmodernizm ve postyapısalcılıkla öz­ deşleştirilen terimi. Diyakroni: Tarihte degişime vurgu. Diyalektik: Marx ve Hegel'in karakteristik metodu. Diyalektigin eski Yunana uzanan uzun bir entelektüel tarihi vardır. Bu metot karşıl­ lann birliği, bütünsellik, degilin değillenmesini kapsar. Diyalektik materyalizm: Marksizmin diyalektik ve felsefi dogasını vurgulayan terim. Bkz. diyalektik. Doganın diyalektiği: Engels'le bagdaştınlan sadece insanlık tarihinin degil doganın da diyalektik oldugunu öne süren görüş. Bu Mark­ sizm içinde tartışma konusudur ve bilim meselesiyle ilişkilidir. Dolayımlama: N icelikteki diyalektik değişimler nitelikte de degişi­ mi beraberinde getirir bu nedenle tekil bir süreç ni tel olarak farklı


aşamalara dönüşür. Bunun için bir süreçteki farklı evreler bir di­ zi müdahil evre tarafından dolayımlanır. Dolayımiama bu sebeple aradaki evreterin özelligidir. Düalizm ya da dikotomizasyon ya da ikili karşıtlıklar: Zihin ve be­ den, siyah ve beyaz, zengin ve fakir gibi karşıtiara ayırma. Sonra­ sında bunlar ayrı düşünülür. Diyalektik bu karşıtiann ayrı degil aynı bütünde birleşik oldugunu söyler. Ekonomik indirgemecilik Farklı sosyal fenomenleri ekonomik ne­ denlere indirgeyen yaklaşım. Çogunlukla Marksizme yöneltilen bir suçlama. Epistemoloji: Bilgi teorisi ya da felsefesi. Formalizm: Harici, basmakalıp ya da biçimsel özelliklerle ilgilenen analiz. Frankfurt Okulu: tık başla 1 9 20'lerde Frankfurt Sosyal Araştırma Enstitüsünde yerleşik bir grup Marksist entelektücl, Adomo, Rc­ ich. Benjamin, Horkheimer ve Marcuse gibi, düşünüderi kapsar. Nazizm ve savaşın başlamasıyla birçogu Amerika'ya uçmuştur. Bi­ limin onaylaması ve işçi sınıfının merkeziyeti gibi Marksizmin ana unsurlannı giderek revize etmişlerdir. Estetik ve kültürel çalışma­ larda çok etkili olmuşlardır. Geçiş: Çoğu kez bir üretim biçiminin bir diğerinin yerine koyulması­ nı tanımlayan terim. Görecelilik (rölativizm): Bilgi ya da ahiakın mutlak ya da kesin ya da evrensel oldugunun reddi aksine göreceli, rölatif olduğunun ka­ bulü. Bir görüşün diğerine üstünlüğüne hükmedecek (nesnel) kri­ terlerin olmadığı anlamına da gelebilir. Güç istenci: Nietzsche'nin insaniann doğal olarak güç elde etme ve di­ ğerlerine hükmetme dürtüsü tarafından hareket etmesi nosyonu. Hegemonya: Bir sınıf ya da bir sınıfın bir bölümünün diğerleri üzerin­ deki entelektüel veya ahlaki sultası. Bilhassa Antonio Gramsci ile özdeşleştirilen bir tcrim. Hermenetik (Yorumbilim): Metin yorumlama kuramı ya da sanau. Hümanizm: Tarihi insaniann yaptığını ve insan eylemliliğinin tarihin merkezinde olması gerektiğini ileri süren görüş. Ingiliz Marksist tarihçilerin aşağıdan tarihi kimi zaman sosyalist hümanizm olarak tanımlanmıştır. Yapısalcılıgın karşısındadır. 290


Idealizm: Tarihsel degişimin birincil veya yegane itici gücünün fikir­ ler veya bilinçlilik oldugunu ileri süren görüş. Ideoloji: ( l ) Herhangi bir toplumda hakim sınıfın fikirleri, düşünceleri. (2) Belirli bir (çogunlukla politik) fikir sistemi. (3) Fikri alan Ifade (utterance): Konuşma eylemini ifade eden linguislik terim. Ikili karşıtlıklar: Bkz. düalizm, ikicilik. Indirgemecilik Bu bir süreci onu oluşturan unsurlardan birine gö­ re açıklamaktır. Marksizm çogu kez ekonomik indirgemecilik­ le suçlanmıştır çünkü kimilerine göre her şeyi ekonomik bakım­ dan açıklamaktadır. lmleyen -imlenen-: im Dilin ses ya da yazılı semboller (imleyen) ile kavramlar (imlenen) ve bilgi taşıyan elemanlardan (im- sembol­ ler, ikonlar da olabilen) oluşmasını ifade eder. Kaba Marksizm: Ekonomik indirgemeci açıklamalar gibi kaba Marx yorumlan. Kapitalizm: Rekabetçi sermayenin birikimi ve ücretli emeğin sömü­ rüsüyle karakterize edilen ekonomik gelişim evresi (ya da üretim biçimi). Karşıtların birliği: Diyalektiğe göre karşıtlar tüm bir değişim sü­ recinde karşılıklı olarak birbirini tanımlar ve birbirine bağlı­ dır. Işık karanlık olmadan aniaşılamaz ve bu ikisi arasındaki iliş­ ki sürekli bir gelgit durumundadır. Karşıtların birliği için veri­ lebilecek önemli örnekler şunları içerir: sömüren ile sömürülen sınıflar, madde ile ruh, yapı ile özne, altyapı ile üstyapı ve teo­ ri ile pratik. Kavramsalcılık (sosyal ve tarihsel): Kategorilerin (örneğin sınıf gibi) gerçek değil zihinde sınıllandıran kavramlar olduğunu öne süren görüş. Bkz. nominalizm ve özcülük. Kendinde-şey: Nesnelerin gerçekliğini bilme sanınurrtı ifade etmek için kullanılan felsefi terim. Kant dünyaya dair bilgimiz zihnimi­ zin içinde yaratılan kavramlar tarafından düzenlendiğinden ken­ dinde-şeyi bilemeyeceğimize inanmaktaydı. Kimlik: Birey ya da grupların tanınmasına imkan veren veya birinin diğerlerini belirli bir biçimde algılamasını sağlayan karakteristik­ ler. Kimlikler çoğunlukla ailevi, milli, sınıfsal, toplumsal cinsiyet ve etnik algıyı birleştirir. 291


Klasik Marksizm: Kuşaklar boyu ilke ve fikirterin tutarlılığını koru­ mak için tanımlanmış Marksist geleneği ifade etmek için kullam­ lan terim. Klasik Marksizm, Stalinizm, kaba Marksizm ve post­ marksizm gibi eğilimleri ve düşünüderi reddeder. Komünizmin çöküşü ( 1 989-9 1): Doğu Avrupa'daki komünLst rejimie­ rin Soğuk Savaşı bitiren çöküşü. Bu piyasa ekonomisine geçişe ve li­ beral demokratik siyasi yapılara yol açmıştır. Kimileri bunu Marksiz­ min ölümü olarak yorumlamış diğerleri bu rejimierin Marx'ın sos­ yalizm vizyonuyla çok

az

ortak noktası olduğunu ileri sürmüştür.

Lumpen proletarya: Marx'ın deyişiyle ugerici ayak oyunlannın satın alınmış maşasın olmaya meyilli, proletaryanın bir parçası olma­ yan ayaktakımı. Manevra savaşı: Hızlı ilerleme ve geri çekilmelerle nitelenen savaş ev­ resi. Gramsci'ye göre bu devrim ve karşı-devrim evresini ifade eder. Materyalizm: Tüm gerçeklik esasen maddidir. Düşünce ve fikirlerin bağımsız varlığının reddi. Meta fetişizmi: Kapitalizm ve piyasanın hayatın tüm veçhelerini bir meta haline getirmesi ve sonrasında bu metaları insan emeğinin hedefieri veya fetişlerine dönüştürmesi. Metinsekilik Analizde metni bağlamdan veya yazann maksadından üstün tutan ve tüm fenomenleri sanki bir metinmiş gibi gören me­ tot. Bu metot metinterin çoklu anlamlarına vurgu yapan Fransız postyapısalcı jacques Derrida ile özdeşleştirilmiştir. Mevzi savaşı: Savaşın yıpratıcı evresi. Gramsci tarafından sınıf müca­ delesinin ağır ilerleyen ve bu nedenle uzun dönemli strateji gerek­ tiren evresi için kullanılır. Modernizm: 19 ve 20. yüzyılın dinamik ve yeni edebi, sanatsal, müzi­ kal ve mimari fonnlarını ifade eden kültürel bir terim. N ietzsche, Friedrich (1844- 1900): Aydınlanma (ve dolayısıyla bilim, ilerleme, akıl, modemizmi) ve Hıristiyan ahlakını (öyle ki Tann­ nın öldüğünü ilan etmiştir) tepkiyle karşılayan Alman filozof. In­ san ilişkilerinin güç istemine dayandığını ve ahiakın konvansiyo­ nel nosyonlannın

(iyi ve kötü gibi) doğamızın sahte tahribatı ol­

duğunu öne sürer. Modem toplum artan bir vasatlık içinde doğal elilin yeteneklerini boğmuş ve yeni bir üstün insan eliti bu duru­ mu aşmaya çalışmalıdır. Nietzsche'nin postmodernizm ve post­ yapısalcılığın gelişmesinde çok etkili olmuştur. Örneğin Michel 292


Foucault kendini bir keresinde N ietzscheci bir Marksist olarak ta­ nımlamıştır. Nominalizm: Kategorilerin sadece ismen var olduğu, keyfi ve zihinde olduğunu ileri süren görüş. Organik entelektüeller: Bir sınıfın yanı başında veya içinde yetişen emelektüel ve ahlaki bir önderlik edip üstünlük kurabilecek bir entelektüel azınlığın gelişimi. Ortaçağ Köleliği: Ortaçağ Avrupası'nda serfin köle statüsü. Ortak duyu: Düzensiz, büyük ölçüde geçmişten miras kalmış, yerel ağız ve deyişlerde bulunan ve bir dereceye kadar popüler din ta­ rafından oluşturulan yaygın inancı ifade eden Gramsci'nin kullan­ dığı terim. Dinamik, akılcı ve eleştirel ya da içgüdüsel olarak sınıf bilinci olan popüler bilincin bir unsuru olan sağduyudan farklıdır. Özcülük: (Sosyal ve tarihsel) kategorilerin asli, gerçek veya ana özel­ liklere tekabül ettiğini öne süren görüş. Özne: Tarihsel sürecin öznesi. Insanın özne olması durumu insania­ nn tarihi kendilerinin gerçekleştirmesini ifade eder. Patrisyen: Aslında eski Romalı soylu kişi. Çoğu kez pleblerle birlikte anılır. Yoksullarla ilişkide hayırsever ve paternalist yönü ima eder. Pleb: Köken olarak Eski Roma'da sıradan insanlar ancak daha sık kul­ lanımı Endüstriyel devrimden önce mülkü olmayan kentli ya da kırsal yoksul içindir. Polifoni: Belirli bir tarihsel olayı pek çok c;.ağdaş ses kullanarak anla­ tan ve böylece tarihçiyi sözümona anlatıcı olmaktan çıkaran post­ modernisı teknik. Postkolonyal çalışmalar: Karakter olarak interdisipliner, çoğu kez postyapısalcı metotlan bünyesinde banndıran, bağımsızlık öncesi ve sonrası eski Avrupa kolonileri üzerine eğilen sosyal çalışmala­ nn yakın zamanlı branşı. Postmarksizm: Marksizmle bağını kesen veya içinde postyapısalcı öğeler banndıran ve Marksizmden bazı parçalan çogulcu ve ek­ lektik bir düşünce bütünü olarak muhafaza etmeye gayret eden ta­ rihçi ve düşünurleri belirtir. Postmodernizm: Asıl itibariyle modernizmden sonra gelen tarihsel, sanatsal vb. dönem. Modernizmin cesur yenilikçi doğasının yerine postmodernizm ironik, kuşkucu. bağlantısız ve çogu zaman nos-


taljiklir. Postmodernizm toplum incelemesinde evrensel kurarnla­ ra ve "büyük anlaıılara" karşı kuşkucudur. Postyapısalcılık: Katı determinizmi reddeden ve yapısalcılıgın öte­ sine geçen düşünce bütünü. Bilgi daha az kesindir. Postyapısal­ cılık özellikle dilin pek çok anlama açık oluşuyla ilgilenir. Yapı­ söküm, metinsekilik ve söylem analizi postyapısalcılıgın veçhe­ leridir. Postyapısalcılık postmodernizmin bir parçası olarak gö­ rülebilir. Pozitivizm: Auguste Comte'un ( 1 798-1 857) öncülügünü yapugı top­ lum bilimi nosyonu. Buna göre, olgusal inceleme ve bilimsel top­ lum yasalarının tespiti insan davranışının tahmin edilebilmesi­ ne ve toplum mühendisligi yoluyla toplumsal kalkınmaya ola­ nak tanır. Praksis: Teori ve pratigin birligi ya da sentezi. Bu iki karşıt kavramın diyalektik birliginin önemini ifade etmek için hem Gramsci hem de Lukacs tarafından kullanılan terim. Saussurcü: Saussure'ün dilbilimini izleyen. Semiyotik: Işaret kuramı. Antropoloji ile ilişkilendirilmiş ve yeni ta­ rihte kullanılmıştır. Senkroni: Tarihte süreklilik ve duraganlıga yapılan vurgu. Sınıf: Sınıflar sömürü ve üretimin toplumsal ilişkilerinden dogar. Kendinde-sınıf üretim sürecinde nesnel ve genel bir pozisyondur. Kendi-için-sınıf ise tam anlamıyla kendinin ve ideallerinin bilin­ cinde olan sınıf demektir. Sınıf bilinci: Sınıfın varlıgının ve birinin kendi sınıfının çıkarlannın farkmdalıgının gelişmesi. Sosyal üretim ilişkileri: Toplum içinde veya insanlarla doga arasın­ da üretim sonucu oluşan spesifik insan ilişkileri. Sosyologlar ka­ baca eşdeger olan sosyal yapı ve sınıf yapısı terimlerini kullanına­ ya daha yatkındır. Sosyalist hümanizm: bkz. Hümanizm. Sömürü: Ü retici olmayan çoğunlukla hakim sınıf tarafından üreüm­ den dogan artı degere el konulması. Tüm sınıflı topluıniann iç­ kin bir özelligi. Söylem analizi: Dil kalıplannın Michel Foucault ve postyapısalcılık­ la ilişkilendirilen analizi. 294


Söylem kipi (Mode of enıplotment): Hayden White'ın trajedi, romans, komedi ve ironi gibi aniatısal kurgunun biçimleri için kullandı­ gı terim. Stalinizm: ( 1 ) Stalin'in kişisel hakimiyeti; (2) Stalin'le özdeşleştiri­ len doktrin; (3) Stalin'in yönetimi döneminde kurulan ve Dogu Avrupa'nın geri kalanıyla Çin'c yayılmış, "gerçekte var olan sosya­ lizmden� , totalitaryanizm, bürokratik kolektivizm, yozlaşmış iş­ çi devleti ya da devlet kapitalizmine kadar çeşitli yorumtarla nite­ lendirilen belirli bir sosyo-ekonomik sistemi de ifade eden terim. Sürekli devrim: Troçki'nin endüstriyel kapitalist gelişme olmadığı halde Rusya'da sosyalizmin mümkün oldugunu öne süren teorisi. Bu Rusya'daki hayli gelişmiş kapitalist endüstrinin küçük ncferle­ ri, küçük fakat militan bir işçi sınıfının varlığı ve devrimin ulusla­ rarası karakteri sayesinde mümkün oldu. Şeyleşmc: Şeye dönüşme. Metalaşma yoluyla sosyal üretim ilişkileri­ nin alınıp satılan şeylere dönüşmesini ifade etmek için Lukacs ta­ rafından kullanılan terim. Şüphecilik (septisizm, kuşkuculuk): Tarih ve toplumun gerçekliğin­ den şüphe du yına, bazen tüm bilginin olasılığından şüphe duyma­ ya varan aşın tutum. Tarihsekilik (Tarihsicilik): Bu terim çelişkili biçimlerde kullanıl­ dı. Bu metinde ise geçmiş ile şimdinin arasındaki radikal ayrımı ve her bir tarihsel birey, olay ve fenomenin biricik olduğu ve bu yüzden tarihe özgü kapsamlı bir biçim veya örüntü olamayacağı görüşünü ifade etmektedir. Bu görüş "Geçmiş yabancı bir ülke­ dir" sözüyle ya da Ranke'nin ortaya koydugu şekliyle "Tüm çağ­ lar Tannya eşit yakınlıktadır" denilerek özetlenebilir. Ancak Karl Popper ve diğerleri tarihselciliği tam ters yönde anlamışiardır ya­ ni tarihin kanuna benzer bir mantıkla işledigi görüşüne inanmış­ lardır. Tarihsel materyalizm: Marksist tarih görüşü. "Toplumdaki ekono­ mik gelişmeleri, üretim biçimindeki değişiklikleri ve sınıfiann bir­ birleriyle çatışmasını tüm önemli tarihsel olayiann nihai nedeni" olarak görür. (Engels, Socialism: Scient((ic and Utopian) Tarihsel sosyoloji: 1 960'larda kimi akademisyenler tarih ve sosyoloji­ yi birleştirmeye çalıştılar. En önemlileri Max Weber, Norbert Eli­ as ve Emile Durkheim olmak üzere başlıca sosyologlar daha çok 295


sosyolojik farkındalık içeren yeni bir tür tarih yazmak için hare­ kete geçtiler. Tümdengelim: Genel öncüllerden yola çıkıp tekiilere giden akıl yürüt­ mc. Karakter olarak çoğu kez spekülatiftir. Ortaçag Avrupası'nın Aristocu düşünmesi buna bir örnek olabilir. Tümevarım: Tikelden başlayıp genele giden akıl yürütme, örneğin 17. yüzyıl ampirisılerinin deneysel bilimi. Üretim biçimi: En yaygın üretim şekliyle karakterize edilen belirli bir tarih aşaması, örneğin ilkel komünizm, Asyalik üretim tarzı, antik üretim biçimi, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm. Mark­ sist tarihçiler çoğu kez genel bir kavram olarak üretim biçimiyle, farklı üretim biçimlerini bir arada kullanan spesifik toplumlarla il­ gili toplumsal fomıasyonu elverişli bir şekilde birbirinden ayınr. Ü retim güçleri (ya da üretici güçler): Bu kavram üretim araçları ve emek gücünü birle�tirir. Üretim güçlerinin gelişimi alet ve maki­ nelerin gelişimini, emek sürecindeki degişiklikleri (yeni beceri­ ler, teknikler). yeni ham maddelerin keşfini, eneıji kaynaklan ve topraklann kullanıma açılmasını, eğitimi, nüfus artışını da içerir. Webercilik: Alman sosyolog Max Weber'in ( 1864- 1 920) yazıların­ dan ortaya çıkarılan sosyolojik düşünce okulu. Weber'in çalışma­ sı tarihsel ve sosyolojik karakterinden dolayı çoğu zaman Marx ile karşılaştınlmıştır. Açıklamaları birey, statü, karizma, modern bürokratik rasyonalizm ve otorite gibi kavrarn lara daha fazla yö­ nelmiştir. En ünlü yapıu, Protestelli Ahlakı ve Kapitalizmin Ru­ hu Protestanlığın kapitalizmin yükselişindeki öneminin alum çi­ zer. Kimi zaman tarihsel sosyologlar yeni-Weberciler olarak ad­ landınlır. Yabancılaşma: losanların kendi üretici dogalanna yabancılaşması ve bunun sonucu olarak hayatımızı belirleyen fakat elimizde olma­ yan şeyler gibi sosyal üretim ilişkileri ve eıneğimizin ürünlerinin bize yabancı görünmesi. Yanlışlama: ( l ) Bilim ve bilginin hatalı görüşlerin yanlışlanması yo­ luyla ilerlemesi nosyonu (başta Karl Popper tarafından geliştiril­ miştir) ; (2) tarihin bilinçli tahrifatı (örneğin Stalin tarafından tat­ bik edildigi şekliyle). Yapıbozuın (yapısöküm): Metinlerio içsel özelliklerinin, tutarsızlık­ larının ve bileşenlerinin çoklu ve değişen anlamlannın incelenme296


si yoluyla okunınası metodu. jacques Derrida'nın öncülük ettiği yapıbozuro postyapısalcılığm başlıca unsurlarından biri olmuştur. Yapısalcılık: Toplumun davranış, tutum ve kural örüntüsüne göre yeniden oluştuğunu öne süren görüş. Toplum yapısına odaklan­ mak insanın özne olması durumunu gölgeleycbilir ve hatta inkar edebilir. Yaşam standardı tartışması: Sanayi devriminin Ingiliz işçi nüfusu­ nun refahı ve yaşam standardı üzerindeki etkisi hakkındaki tarih­ sel münakaşa. Yazarın ölümü: Söylemlerin ve metinlerin anlaşılmasının yazann ni­ yeti ve düşünceleriyle bir ilgisi olmadığını söyleyen postyapısal­ cı nosyon. Yeni tarih: Bilhassa 1 960 ve 70'lerde tarihte göze çarpan yönelimle­ ri adlandırmak için kullanılan terim. Bu yönelimler zihniyet tarih­ çiliği. aşağıdan tarih, kültürel tarih, sözlü tarih, kadın tarihi, siya­ hi tarihi, cinselliğin tarihi ve dilbilimsel dönemed kapsar. Bu ad­ landınna siyasi, diplomatik, biyografik ve büyük olay ve insania­ nn önde olduğu eski ya da geleneksel tarihi yeni tarihten ayırmak için elverişli bir yoldur. Yönelirncilik (erekselcilik): Tarih ve toplumun kendi yönelimlerini izleyen bireylerin eylemlerinin analiziyle anlaşılabileceğine ina­ nan görüş. Yapısalcı yaklaşımlarla karşıtlıkları vardır. Zihniyet tarihçiliği: Belirli bir yer ve zamana özgü bakış açısı ya da inanç sistemi nosyonu. Zihniyet tarihçiliği kolektif inanç sistemle­ ri veya zihinsel yapıların kısmen çevre ve gündelik yaşam tarafın­ dan biçimlendirildiğini varsayar. Fransız Annales Okulu ve tarih­ te antropolojik yaklaşımlar ile özdeşleştirilmiştir.

297


KAYNAKÇA

Adorno, Thcodor ve Max Horkheimer, Aydınlaıımanın Diyalektigl, çev. Nihat ül­ ner-Eiif O.Karadogan. Kabalcı, 2010. Althusser, Louis ve Elienne Balibar, Kapitali Okumak, çev. Işık Ergüdcn, lıhaki, 2007.

Anderson, Benedicı. Hayali Ccmaatler, çev. lskender Savaşır, Metis, 1993. Anderson, Perry, Batı Maı·ksizmi Ozeriııı: Diışünceler, çev. Bülent Aksoy, Birikim Yay., 2004.

-, Posımodemiırnin KDkenleri, çev. Elçin Gen, lletişim Yayınlan, 2002. Benjamin, Walter, "Tarih Felsefesi Üzerine Tezler", Son Bakışta Aşk, haz. Nurdan Gürbilek. Metis Yay., 1993. Callinicos, Alex, Postmodfmizmı: Hayır - Marksisı Bir Eleştiri, çev. Şebnem Pa la, Ayraç Yayınevi 200 1 .

-, Tarih Yapmak: Toplum Kumınında Etkinlik, Yapı ve Deglşiııı, çev.Nermin Saatçi­ oglu, Doruk Yayınlan, 2009.

-, Toplum Kuramı, çev.Yasemin Tezgiden, lletişim Yayınlan. 2004. Carr, Edward Halleıt. Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürturk, lletişim Yayınla­ rı,

2009.

Childc. Gordon, Taıihıe Neler Oldu?, çev. Alaeddin Şenel ve Mete Tunçay, Odak Yayınları, 1974. Cliff, Tony, Rtısya'da Devlet Kapiıalizmi, çev. Ali Saffeı, Tank Kaya, Metis Yayın­ lan, 1990. Cohen, Allan Gerald, Karl Marx'ın Tarih Teorisi-Bir Savunma, çev. Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm Yayınlan, 1998. 299


Derrida. jean jacques, Marx'ın Hayaletleri:Borç Dunımu. Yas Çalışması vt l''mi En· ıemasyonel. çev. Alp Tümertekin, Ayrıntı, 2000. Deutscher, lsaac, Stalin: Bir Dt.-vıimcinin Hayatı, çev. Selahattin I·Iilav, Sosyal Ya· yınları, 1990.

-, Troçki, çev. Rasih Güran. Agaoglu Yayınevi, 1969. Dobb. Maurice, Kapitalizmin Gelişmesi üzerine Incelemeler, çev. F. Akar-Işaya Üşur, Belge Yay., 1992. Engels, Fricdrich. Ailenin, Ozel Mülkiyelin ve Devielin Kllkeni, çev. Kenan Somcı-, Sol Yayınları, 1967.

-, Ingiltere'de Emekçi Sııııfın Durumu, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları. 1997. -, Köylüler Savaşı, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1999. -, Ludwig Feııerbach

vı: Klasilı Alrııaıı

Felsefesinin Sonu, çev. Cenap Karakaya, Sos·

yal Yayınları. 2009.

-, Otopik

ve

Bilimsel

Sosyalizm. çev. Sol Yayınları Yayın Kurulu, Sol Yayınları.

1998. Fiori, Guiseppc, Gramsci: Bir Dcvrimciniıı Yaşamı, çev. Kudret Emiroglu, Iletişim Yayınları, 2009. Foucault, Michelle. Cinselli�in Tarihi, çev. Hulya U. Tanrıôvcr, Ayrıntı Yayınla­ rı, 2003. Iggers, George G., Yirminci Yüzyılda Taıihya:zımı: Bilimsel Nesnelliktcıı Postmoder· ni:zme, çev. Gül Çagalı Güven, Tarih Vakh Yurt Yayınlan, 2000. jenkins, Keiıh, Tarihi Yeniden Düşuıımek. çev.Bahadır Sina .Şener, Dost Kitabe· vi, 1997. Gibbon, Edward, Rımıa lmııaratorlugıı'nurı Gerileylş vi: Çöküş Tarihi, çev. Asım Bal· tacıgil, Arkeoloji 11e Sanat Yayınları, 199+. Gramsci, Anıonio, Hapishane Defterleri, çev. Adnan Cemgil, Belge Yayınları, 2003. Hobsbawm, Eric )., Devnm Çagı 1 789-1848, çev. Sahadır Sina .Şener, Dost Kitabe­ vi Yayınları, 1998.

-, lmparatorlııh Çagı 1875-1 914, çev. Vedat Aslan, Dost Kitabevi Yayınları, 1999. -, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1 991 Aşınlıklar Çagı, çev. Yavuz Alogan, Sarmal Yayınevi, 2002.

-, Sermaye Çugı 1848-1875, çev. Sahadır Sina .Şener, Dost Kiıalıevi Yayınları, 1998. -. Tarih Üzerine, çev. Osman Akınhay, Agora Kiıaplıgı. 2009. Hobsbawm. Eric ve Terence Ranger, Gclmegin Icadı, çe-•. Mehmet .Şahin, Agora Ki· taplıgı, 2006. Hill. Chric;topher, 1640 Ingiliz Devrimi, çev. Neyyir Kalaycıoglu, Kaynak Yayınla­ rı, l997.

-, Dt.nya Tı:rsinı: Dôndü: Ingiliz Devrimi'rıdı: Radikal Fikirler, çev. Uygur Kocaba­ şoglu, Iletişim Yayınları, 20 1 1. Hilton, Rodney, Feodalizmden Kapitalizme Ge· çiş Sürı:ci çev. Müge Gürer-Semih Sökmen, Metis, 198+. 300


Kaye, Ha rvey lngiliz Marksisı Tarihçi ler, çev. Arife Köse, Iletişim Yayınları, 2009. ,

Laclau. Emesto, Chamal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalisı Strateji 1 Radihal Demokraıih Bir Politihaya Dogru, çev. Ahmet Kardam, Iletişim Yayınları, 2008. lenin. V1adimir l lyiç, Ne Yapmalı?, çev. Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplıgı, 20 1 0. Lewin, Moshe, Lı:rıirı1n Son Mucadelesi, çev. A. Muhittin, Yücel Yay., 1976. Lukacs. Györg, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner, Belge Yayınlan. 2006.

-. Lenin'in Dılşunccsi Devrimin Gunrı:lligi, çev. Ragıp Zarakolu, Belge Yayınları, I. Basım: 1979, 11. Basım: 1998. Lyotard, Francois, Postmodem Durum: Bilgi Uzerine Bir Rapor çev.Ahmet Çigdem. Vadi Yayınları, 2000. Marx. Karl, Ehonomi Politigin Eleştirisine Kathı, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 1993.

-, Felsefenin Sefaleti, çev. Ahmet Kardam, Sol Yayınları, 1999. -. Grundrissc, çev. Scvan Nişanyan, Birikim Yayınları, 2008. -, Kapital, çev. Alaaltin Bilgi, Sol Yayınları, 1997. -, Louis Bonaparıe'ın On Sı:hiz Bnmıairc'i, çev. Tanıl Bora, Iletişim Yayınları, 2010. Marx, Karl ve Friedrich Engels, Alman ldeololjisi (Feuerbach), Sevim Belli, Sol Ya­ yınları, 2004.

-, Komimisı Manifesto, çev. Nail Satlıgan, Tektaş Agaoglu. Şükrü Alpagut. Yor­ dam, 2008.

-, Kutsal Aile: Ya Da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi, çev.Kenan Somer, Sol Yayınla­ rı. 1969. Munslow, Alan, Tarihin Yapısohümıi, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları. Istanbul 2000. Orwell, George. Hayvan Çiftligi ,çev Celal Üster, Can Yay., 2009. .

Said, Edward, Oryantalizm, çev. Nezih Uzel, lrfan Yayınevi, 1998. Smith, Adam. Ulusların Zenginliği, çev. M. Tanju Akad, Alan Yayıncılık, 2002. Thompson, Edward Palmcr, Ingiliz Işçi Sııııfnın Oluşumu, çev. Uygur Kocabaşoglu. Birikim Yayınları, 2004.

-, Amm �·e Göreneh, çev. Uygur Kocabaşoglu, Birikim Yayınları, 2006. -, Teoıinin Sefalı:ti, çe1• Ahmet Fethi Yıldırım, Alan Yayıncılık, 1994. Troçki, Lev Davidoviç, Edebiyat ve Devrim. çev. Hüscn Portakal. Kabalcı Yayıne­ vi, 1989.

-, Ehim Dersleri, çev. Erdal Tan, Yazın Yayıncılık. 197 1 . -, Ihanete Ugrayan Devrim, çev. Çiçek Öztek, Dayro Navora, Gülnur Acar Savran, Sungur Savran. Nail Satlıgan, Nesrin Tura, Şadi Ozansü, Taylan Acar, Alef Ya­ yınevi, Ekim 2006.

-. Rus Devrimi'nin Tarihi, çev. Bülent Tanaıar, Yazın Yayıncılık, Cilı 1: 1998. Cilt 2: 1998, Ci lt 3: 1999. 301


Voloshinov, Valentin Nikolaevich, Marksizm ve Dil Felsefesi, çev.Mehmet Küçük, Aynnu. 2001 . Zinn, Howard, Amerika Birleşik Devletleri Halklannın Tarihi: H92'dt:n Gı'lnümü:ı:t. çev. Sevinç Sayan Ozer, Imge Kitabevi, 2005.

302


M

att P rry

Marksizm

ve

Tarilı'te

,

tarihsel ma erya lıst

yontem n ne oldugunu, hangi kavram ve a raçların kullan ıldığı n ı ve bunların hangi sorunların a h i ı l i v Frıedrıch

anal izinde nasıl ışe yarayaca� ı n ı a n la ıyor. Karl Marx v

Engel s'ın, onların ardından gelen ilk dönem Marksıs lerı n, 2.0. yuzyılda çeşitli eserler s u na n Marksıst yazarların ve ta rıhsel materya list yonteml kullanan tarihçiler n es rlerinı ncellyor. Kavram ve a nafiz set lerinin i za h ı n ı n yanı sıra Marksıstler arasında yaşanan tar h yazımı ve yönteme dair tartışmaları da

ı

alan

yazar, genel olarak sosyal bilimler Ozeri nde, ama öze l l l kle tarıh a l anı nda Karl Marx'ın araştırma ve ı ncel ·me yontem ınin brraktı�ı izleri.! odaklan ıyor.

Markslım

ve

Tarih,

hem bır araştırma

yöntemin n hem de ikı yüzyıla u zanan tartı�maların etraflıca bır değerlendi rm s ı n i sun uyor.


Matt perry marksizm ve tarih iletişim yayınları