Issuu on Google+

ve

karl marx i drich engels � öncü

kitabevi


ÖNCÜ KİTABEVİ YAYINLARI:

25

Bilim Dizisi : 13

Birinci Baskı

: Nisan 1978

Dizgi ve Baskı: Özdem Kardeşler Matbaası

Sahibi ve Sorumlu yönetmeni : Zeki ÖZTÜRK


KARL MARX - FRİEDRİCH ENGELS

SiYASET VE

FELSEFE --'- Seçme yazılar: -

Türkçesi

Tektaş Ağaoğlu

ÖNCÜ KİTABEVİ Babali Caddesi No: B, Cağaloğlu - İSTANBUL


İÇ İN D EKİL E R '

HEGEL'İN KUKUK FELSEFESİNİ ELEŞTİRiYE KATKI'DAN PARÇA Karl Marx; . . . . . ,............... FEUERBACH ÜZERİNE TEZLER '-- Karl Marx ........... ALMAN İDEOLOJİSİ'NDEN PARÇALAR K. Marx ve Friedrich Engels MARX'TAN P. V. ANl\'ENKOV'A MEKTUP . . ............ "RHEINISCHER" BEOBACHTER GAZETESİNİN KO­ MÜNİZMİ BAŞLlKLI MAKALEDEN PARÇA- Karl Marx . . .. . , ........ ................... : . . . KOMÜNİST PARTİSİ MANiFESTOSU- Karl Marx ve Friedrich Engels, . . . . . . . . .. 1872 TARİHLİ ALMANCA B.t\.-SKIYA ÖNSÖZ 1882 TARtHLİ RUSÇA BASKIYA ÖNSÖZ . . ... l883 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ . . . 1888 TARİHLİ İNGİLİZCE BASKIYA ÖNSÖZ . . . 1890 TARİELİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ . 1892 TARİHLİ LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ . . . . . 1893 TARİHLİ İTALYANCA BASKIYA ÖNSÖZ . . KOMtı'"NİST PARTİSİ MANİFESTOSU . . I BURJUVALAR VE PROLETERLER .. .. �......... II PROLETERLER VE KOMÜNiSTLER . ......... . .......... III SOSYALİST VE KOMÜNİST LİTERATÜR . . . . . 1. Gerici Sosyalizm ....... . ................................... . a) Feodal Sosyalizm .............. . .......... . ............ b) Küçük Burjuva Sosyalizmi . . . .. :.... c) Alman Sosyalizmi ya da Gerçek Sosyalizm . 2. Tutucu Sosyalizm ya da Burjuva Sosyalizmi .. .. . -

... . ..

.

.

.

9 15

.

-

......... ...................... . . . .... . . . ........ . . ..

.....

...

. . ......

. . . . . . ...

...

.

...

19 58

..

73

. ..... . . .

.....

..

. . . . . . .....

.

.

....

......

76

....

76

· · · · · · · · · ' · · · · ·

.

..

..

. . .........

...... .

....

...

..

.

.

81 87

.

.

. ...

...

94

..

96

......

. .............

. . ......

...

.

..

....

.

,

.

.......

78

. 80

.... . . . .

.....

..........

..

.. . . . . . . . . .

...

...

...

·

....

.

.

.....

.

..

.

99 100 115 126 126 126 128 130 133


·

IV

.

3. Eleştirici - Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizm ......

ÇEŞİTLİ

MUHALEFET PARTİLERİ

135

KARŞİSINDA

....................... .......

138

BURJUVAZi VE KARŞI-DEVRİM'DEN PARÇA Karl Marx MERKEZ KOMİTESİNİN KOMÜNiSTLER BİRLİGİNE Hİ­ TABI'NDAN PARÇA- Karl Marx ve Friedrich Engels ALMANYA'DA KÖYLÜ SAVAŞI'NDAN SEÇMELER- Fried-

142

KOMÜNİSTLERİN

rich

Engels

DURUMU

................... .................. .. ..................

FRANSA'DA SINIF MÜCADELELERi, 1848-50'DEN PAR. ÇALAR- Karl Marx .................. . ..........................

146

157 187

1848 Haziran Yenilgisi ............................. ......................

188

13 Haziran 1849

221

13 Haziran

.........................................................

1849'un Sonuçları

... . ................................

250

ALMANYA'DA DEVRİM VE KARŞI -DEVRİM'DEN - Fried

1

rich Engels

.. . ..... ...... .. ......... ........... .....................

LQUIS BONAPARTE'IN ON SEKİZ BRUMAIRE'l

Marx........................................................................ Yazarın

İkinci Baskıya

Önsözü

...... ......... ........ ..........

Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i

265

Karl 292 292

.... .................

296

MARX'TAı."J .J; WEYDEMEYER'E MEKTUP .................. HALKIN GAZETESi'NİN YILDÖNÜMÜNDE KONUŞMA

372

........................ ........... ......... ..... .....

373

- Karl Marx

SİYASİ EKONOMİNİN ELEŞTİRİSİNE KATKI'YA ÖNSÖZ'DEN PARÇA Karl Marx ........................... ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLiGİNİ AÇIŞ KONUŞMA­ SI'NDAN - Karl Marx ....................... ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLİGİ TÜZÜGÜ GEREKÇESi -

.. . .. .. . .. . . .. .•

- l-{arl ·Marx

.. . ....... .... .. .... ....................... .............

376 382 388

GEÇİCİ GENEL KONSEY DELEGELERiNE TALİMAT'T&V - Karl

Marx

................................ . .....................

LA HAYE GENEL KONGRESİ KARARLARI'NDAN Marx ve Friedrich Engels

İSIM LİSTESİ

-

391

Karl

.. .....................................

398

... ... ..... .... ... .. ....... .......... . . ................ ..

400


BÜTÜN ÜLKELERiN İŞÇiLERİ BİRLEŞİN


"HEGEL'İN HUKUK FELSEFESİNİ ELEŞTİRiYE KATKf 'DAN

PARÇA

Karl Marx Bu makale 1844'de Deutsch-Französische Jahrbücher'de1 yayın­ lanmıştır.

Burda Marx, ilk kez, o günedek süregelen düzeni de­

ğiştirip bütün yabancılaşma b1çimlerine . son verecek sınıfın pro­ letarya olduğu görüşünü savunmuştu.

Almanya için

dinin eleştirilmesi esas olarak tamamlan­

mıştır; dinin eleştirilmesi ise bütün eleştirinin temel öncü­ lüdür. Hatanin dünyevi varlığı, hatanın ilahi gerekçesinin (oratio pro aris et focisJ 2 reddinden sonra geçerli olmak­ tan çıkmıştır. Cennetin hayal edilen gerçekliğinde bir in­ san-üstü kişi arayan ve orada kendi

yansİsından başka bir­

şey bulamayan insanoğlu, kendi doğru gerçekliğini aradığı ve araması gerektiği yerde sadece

suretini, insan-olmayan'ı

görmeye bundan böyle yanaşrnıyacaktır.

ll

Alman-Fransız Yıllığı. Marx'ın Arnold Ruge ile birlikte

Paris'te çıkardığı Almanca dergi. Çift sayı olarak sadece bir kere yayınlarrabilmiştir

(Şubat 18441. Marx'ın

"Yahudi

Sorunu" üze-·

rine iki yazısı ile Engels'in "Bir Siyasi Ekonomi Eleştirisinin Ana­ hatları" başlıklı makalesi de bu dergide yayınlanınıştır. 21

Latince anlamı,

"Mihraplar ve ocaklar için hitap"

"Keqdini savunma, haklı çıkarma'' anlamında kullanılır.

tır.


Dine-karşı eleştirinin ten;ı.eli şudur:

İnsan dini yaratır,

din. insanı yaratmaz. Bir başka deyişle, din, henüz kendini bulamamış ya da yeniden yitirmiş olan insanın kendi bilin­ cinde oluşu, kendini duyuşudur. Fakat insan dünyanın dı­ şında çömelmiş

oturan soyut bir varlık

değildir. İnsan

insanın dünyasıdır: devlet, toplum. Bu devlet, bu toplum, ters bir dünya bilinci olan dini yaratır, çünkü onlar ters bir dünyadır. Din o dünyanın genel teorisi, ansiklopedik icmali, halka yatkın mantığı; manevi namus meselesi, coş­ kunluğu, ahlaki onaylanışı,

resmiyete bürünüşü, evrensel

Din insanın ?zünün hayalde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü somut gerçekliğe ka­ avuntu ve haklılık temelidir.

vuşmuş değildir. Onun için dinle mücadele etmek, dalaylı yoldan o

ters dünyayla -ki din o dünyanın manevi rayi­

hasıdır- savaşmaktır.

Dini bunalım hem ·gerçek bunalımın dile gelişi hem de, aynı zamanda, gerçek bunalıma karşı çıkıştır. Din,_ bas­ ,

kı altında ezilen yaratığın iç çekişi,

kalpsiz bir dünyanın

kalbidir; tıpkı, ruhsuz bir durumun ruhu olduğu gibi. Din halkın

afyonudur.

Halkın

sözde mutluluğu olarak dinin ortadan kaldırıl­ gerçek mutluluğu için şarttır. Dinin durumuy­ la ilgili aldanmacalardan vazgeçme dileği, aldannıacalara ihtiyaç gösteren bir durumdan vazgeçme dileğidir. Bundan

ması, halkın

dolayı, dinin eleştirilmesi, çile aleminin eleştirisini içinde taşır. O alemin halesi de, dindir. Eleştiri, hayal çiçeklerini insanoğlu,

zincirden

koparıp atmıştır:

zincirlerini hayallerden ve avuntulardan arın­

mış olarak taşısın diye değil, zincirlerini silksin atsın, canlı çiçeği seçsin ayırsın · diye. Dinin eleştirilmesi insanoğlunu aldanmacalardan kurtarmaktadır: gözü ayri:lış, aklı başın­ da bir kişi olarak düşünüp davransın, gerçeğine biçim ver­ sin de kendi çevresinde, yani asıl güneşinin çevresinde dönlO


sün diye. Din bir aldatmaca güneştir sadece; insan kendi çevresinde dönmedikçe, din O halde

onun çevresinde döner.

tarihin görevi, gerçeğin ötesindeki dünya ka­ bu dünyanın gerçekliğini ortaya

yıplara kanştıktan sonra,

. koymaktır. Tarihin hizmetinde olan felsefenin ele alacağı ilk görev de, insanın kendine yabancılaşmasının kutsal bi­ çiminin maskesi düşürüldükten sonra, kendine yabancılaş­ manın kutsal olmayan biçimlerinin maskesini düşürmektir. Böylece cennetin eleştirilmesi dünyanın· eleştirilmesi, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesi, ve ilahiyatın eleştiril­ mesi siyasetin· eleştirilinesi olur. Fakat Almanya'da belirli hiç bir sınıf yoktur ki, onu toplumun olumsuz . temsilcisi sıfatıyla ortaya çıkaracak tu� tarlılığa, anlayış gücüne, cesarete ya da amansızlığa sahip Dlsun. Hiç bir zümre de, kendini bir an için bile olsa mille­ tin ruhuyla özdeş görebilen

yasi

şiddete

sevkeden

ruh

yüceliğine, maddi gücü .si­

içtenliğe, ya da düşmanın yüzüne

karşı "Hiç birşey değilsem de, herşey olmalıyım!': diyebilen devrimci yüreğe sahip değildir. Alman ahlakının v:e dürüst� lüğünün esası, sınıflar için olduğu kadar bireyler için de, daha çok, kendi sınırlığını öne sürüp .duran ve aynı sınırlı­ lığın kendisine karşı öne sürülmesine nza gösteren o atkar

kana­ bencilliktir. BU yüzden Alman toplumunun çeşitli ke­

simleri arasındaki ilişki dramatik

değil, epik bir ilişkidir,

Her biri, ezildiği anda değil, kendisinin ezme fırsatını ele geçirebildiği bir sosyal tabakayı o çağ ilişkilerinin doğur­ duğu koşullar onun dalıli olmadan

yarattığı. anda kendini

bulmaya, bütün iddialanyla öbür kesimlerin yanında yeri­ ni almaya başlar.

Alman orta sımfının ahlak duygusu da­

hi, sadece, bütun diğer sınıfıann donuk bayağılığının ortak temsilcisi olduğunu bilmesine dayanır. Bu nedenle Alman­ ya'da kırallar hiç münasebet( yokken tahta çıktıklan gibi; sivil toplumun her bir kesimi de· zaferini kutlamadan önce ll


bir yenilgiden geçer, önündeki sınırlan aşmadan önce ken­ di sınırlannı geliştirir, gönlüyüce özünü öne sürmeden ön­ ce tamalıkar özünü öne sürer. Böylece, büyük bir rol oyna­ ma fırsatı daha ele geçmeden kaçmıştır, ve her sınıf kendi­ sine

karşı olan sınıfla mücadeleye başladığı anda bir alt

sınıfla kavgaya tutuşmuştur. Bu yüzden, yüksek

soylular

kırallıkla, bürokratlar soylularla, burjuvazi hepsiyle birden savaşıyor; proletarya da, burjuvazi ile savaşmak�a olduğu­ nu

şimdiden

anlamaya

başlamıştır.

Orta ·sınıf

kurtu­

luş fikrini kendi görüş açısından kavramayı yeni yeni gö:'.e almaya başlamışken, sosyal

koşulların gelişmesi ve siyasi

teorinin ilerlemesi o açıyı .çoktan geride bırakmıştır, ya da

.

hiç değilse şüpheli kılmıştır, .. Nerdedir

öyliyse Almanya'nın

kurtuluşunun olumlu

çıkar yolu?

Cevap : Kökten zincire vurulmuş bir sınıfın, sivil top­ lumda olup da sivil toplumdan ehriayan bir sınıfın; bütün zümrelerin çözülüp dağılması

de�ek olan bir zümrenin;.

çektiği evrensel çileden ötürü evrensel bir

karakter kazct­

nan,

belirli bir haksızlığa değil, hepten haksızlığa uğradıgı için belirli bir hakkm davasını &"ütmeyen, yetkisini tarjhten

değil, sadece

insanlığından alan, Alman siyasi

düzeninin.

sonuçlanna tek-yanlı bir muhalefetle değil, bu düzenin te­ mel varsayımıarına toptan muhalefetle karşı çıkan bir kesi­ min; ve nihayet, toplumun bütün diğer kesimlerinden ken­ dini kurtarmadıkça, ve böylelikle

toplumun bütün

diğer

kesimlerini de kurtannadıkça kendini kurtannası mümkün olmayan, bir kelimeyle, insanın için kendini ancak

tastamam yitirilişi olduğu insanın tastamam yeniden-kazanilma­

sıyla bulabilecek bir kesimin ortaya çıkışında. Toplumun belirli bir zümre olarak bu _çözülüşü, proletaryadır: Almanya'da

proletarya

gelişen

sanayi hareketinin

bir sonucu olarak belinneye başlamıştır. Çünkü proJetar­ yayı meydana getiren 12

kendiliğinden oluşan yoksullar değil�


yapay olarak yoksullaştırılan insanlardır; toplun:ıun ağırlığı altında mekanik olarak ezilen insan yığınlan değil, toplu­ mun, en çok daha orta tabakanın, zorla çözülüşünün ortaya

saldığı yığınlardır. Fakat, kolayca anlaşılacağı _gibi, kendi­ liğinden oluşan yoksullarla Hıristiyan Germen serller de yavaş yavaş onun saflarına katılıyorlar. Proletarya, bugünedek varolagelen dünya düzeninin çözülüşünü haber vermekle, kendi varlığının sırrını ilan et­ mekten başka birşey yapmamaktadır, çünkü proletarya o dünya düzeninin çözülüşünün ta kendisidir. Proletarya, özel mülkiyetin inkarını talep etmekle, sadece, toplumun onun [proletaryanın]. ilkesi kıldığı birşeyi, kendisinin dalıli olmadan toplumun olumsuz sonucu olarak onun yapısına sokulmuş olan birşeyi, toplumun bir ilkesi kılmaktadır. O halde proletarya, kurulmakta olan dünya üzerinde kendi­ sinin hak sahibi olduğunu görmektedir: ata atım der gibi halka halkım diyen Alman kıralının bugüne kadar var olan dünya üzerinde hak sahibi olması gibi. Kıral,. halkı özel mülkü ilan etmekle, sadece, özel mülk sahibinin kıral olduğupu ilan eder. Nasıl felsefe maddi silahını

proJetaryada

buluyorsa,

proletarya da manevi silahını felsefede bulur. Düşüncenin şimşeği halkın bu soylu toprağına bir kere düştümüydü, Almanların kurtuluşa varıp insan olmalan gerçekleşecek­

tir. Sonucu özetliyelim: Almanya'nın pratikte mümkün tek kurtuluşu, insanı in-­ sanın en yüce özü ilan eden teorinin öngördüğü kurtuluş­ tur. Almanya'da Ortaçağdan kurtulmak, ancak, Ortaçağa karşı kazanılan parça bölük zaferlerden de kurtulmakla mümkündür. Almanya'da boyundurukların her türlüsü kı­ rılmadan hiÇ bir boyunduruk kırılamaz. Almanya'nın esası değişecekse, Almanya esastan değişmelidir. Alınan ın kur­ tuluşu insanın kurtuluşudur. Bu kurtuluşun kafası felsefe, '


yüreği

proletaryadır.

felsefe gerçekliğe vuşturulmadıkça,

Proletarya ortadan kaldırılmadıkça

kavuşturulamaz;

felsefe gerçekliğe

ka­

proletarya ortadan kaldırılamaz.

Gerekli bütün iç şartlar yerine geldiğinde, niden-diriliş günü Gal

1)

Gal

Alman ye­ Horozunun1 ötüşüyle ilan edilecek.

Horozu, Fransa'mn timsali olan horozdur. Marx bu­

rada, Fransız felsefesiyle siyasi düşüncesinin ve Fransa'daki sınıf hareketlerinin Almanya'mn yapıyor.

14

kurtuluşunda

oyuayacağı role atıf


FEUERBACH ÜZERİNE TEZLER Karl Marx

-

Marx'ın 1845 ilkbabannda Brüksel'de yazdığı bu notlar 184447 "Not Defteri"nde yer almaktadır, ve Engels tarafından 1888> '

de Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin So nu n a ek olarak yayınlanmıştır. Engels, Feuerbach'ın önsözünde, bu notla­ nu "yeni bir dünya görüşünün dahiyane tohumunu içinde taşı­ yan ilk belge" olduğunu söyler. Aşağıdaki çeviri, Tezlerin En­ gels tarafından elden geçirilmiş olan metnindemiir.

I Bugünedek gelmiş geçmiş bütün maddeciliğin -Feuer-­ bach'ınki dahil- başlıca kusuru, eşyanın, gerçekliğin, du­ yumsal dünyanın sadece nesne olarak, ya da soyut kavra� yışla kavranması, insanın duyumsal faaliyeti, pratiği olarak, öznel olarak kavranmamasıdır. Bu yüzden faal yan, mad­ deciliğe karşıt olarak, idealizm tarafından geliştirilmiştir;; ama sadece soyut düzeyde, çünkü idealizm, muhakkak ki, gerçek, duyumsal faaliyet diye birşey tanımaz. Feuerbach düşünce_ nesnelerinden gerçekten farklı duyumsal nesneler­ olsun istiyor, fakat insan faaliyetinin kendisini nesnel fa­ aliyet olarak görmüyor. Dolayısıyla, Hıristiyanlığın Özü'n­ de, teorik tavn insana yaraşır tek sahici tavır sayıyor; bu-ıs.


na karşılık pratik sadec� pis- Yahudice' görünümü ile kav­ ranılıp donduruluyor. Bundan dolayı Feuerbach "devrimci", "pratik - eleştirici" faaliyetin önemini anlıyaınıyor.

n doğru olarak kav­

İnsan düşüncesinin nesnel gerçeği

ı-ayıp kaVn.yamadığı bir teori sorunu değil, bir pratik soru­ nudur. İnsan, düşüncesinin doğruluğunu, yani gerçekliğini ve gucunu,

bu-dünya-üzre oluşunu

pratikte

ispatlama1i

:zorundadır. Pratikten soyutlanmış düşünmenin gerçek olup .olmadığı düpedüz skolastik bir tartışma konusudur.

III İnsanların koşulların ve yetişmenin ve onun için de, değişen

insanların

ürünü olduğunu,

başka koşulların ve

değişen yetişme tarzının ürünü olduğunu savunan madde­ ci öğreti, koşullan değiştirenierin insanlar olduğunu, eği­ ticiyi de eğitmenin şart olduğunu öğn�ti ister istemez

unutur. Dolayısıyla bu

(mesela Robert Owen'de olduğu gibiJ

toplumu biri topluma üstün olan iki kısma ayırmaya varır. birlikteliği

Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ancak devrimci

pratik

olarak kavramlabilir ve

akıl yo­

luyla anlaşılabilir. IV Feuerbach, 'dünyanın dini,

dini

yani

kendine - yabancılaşma

olgusundan,

hayali dünya ve gerçek dünya olarak'

ikileşmesi olgusundan hareket ediyor. Onun yaptığı, dün­ yayı dünyevi temeline indirgemektir. tan

sonra, asıl yapılması

1)

"Pis-Yahudice" sözü

burada

Jamnaya layık" anlamına gelmektedir. 18

Bu işi tamamladık­

gerekenin hala yapılmamış "değersiz"

ya

ol-

da "aşağı­


duğunu gözden kaçınyor. Çünkü dünyevi temelin kendin­ den kopup bulutlar arasında bağımsız bir alana yerleşmesi olgusu, aslında, bu dünyevi temel içindeki bölünme ve iç­ çelişkilerle açıklanabilir ancak. Bunun içindir ki bu dünye­ vi temelin kendisi önce kendi .çelişkisi

içinde anlaşılmalı,

sonra da, çelişkinin giderilmesiyle, pratikte

değiştirilmeli­

dir. Böylece, mesela kutsal ailenin sımnın dünyevi aile ol­ duğu bir kere anlaşıldıktan

sonra, dünyeVi aile teoride eleş­

tmlerek pratıkte değiştirilmelidir.

V Feuerbach,

soyut düşünme ile tatmin olmıyarak, du­ yumsal kavrayışa baş vuruyor; ama duyumsal dünya:y'l pratik faaliyet olarak, insanın duyumsal faaliyeti

olarak

görmüyor. VI

Feuerbach dini özü insanın özüne indirgiyor. Oysa in­ sanın özü her bireyde esastan var olan bir soyutlama de­ ğildir. İnsanın özü, gerçekte, sosyal ilişkilerin toplamıdır. Bu gerçek özü eleştirmeye girişmeyen

Feuerbach, bu

yüzden:

I. Kendi başına bir şeymiş gibi dini duyguyu tarihi sü­ reçten soyutlamak ve dondurmak, soyut

--:bir başına- bir

insan bireyinden yola çıkmak zorunda kalıyor.

II. Dolayısıyla insanın

özü

Feuerbach'a

göre ancak

''tür" olarak, birçok bireyi sadece doğal bir bağla birleş­ tiren, içsel, dilsiz bir genellik olarak kavranabiliyor.

VII Feuerbach, bu nedenle, "dini duygu"nun da bir sosyal ürün olduğunu, çözümiediği soyut bireyin gerçekte belli . bir toplum biçimine ait olduğunu görmüyor. 1


VIII

Sosyal hayat esasında

pratiktir. Teoriyi mistisizme sap�

tiran bütün muammalar akli çözümünü

insan pratiğinde

ve bu ·pratiğin anlaşılmasında bulur. IX

Soyut kavrayışa dayanan madeciliğin, yani duyumsal dünyayı pratik faaliyet olarak görmeyen maddeciliğin eri­ şebildiği en yüksek nokta, "sivil

toplum" içindeki tek tek

bireylerin soyut kavrayışıdır. X

Eski maddeciliğin görüş noktası "sivil" toplumdur;1 ye­ ni maddeciliğin görüş noktası

insan toplumu, ya da sosyal­

leşen insan1ıktır.

XI Feylosoflar dünyayı türlü biçimlerde

sadece

nıışlardır; oysa sorun, dünyayı değiştirmektir.

1)

18

"Sivil toplum" için bakımz:

s.

40-41.

yorumla­


"ALMAN İDEOLOJİSİ "NDEN PARÇALAR Karl Marx ve Friedrich Engels

Alman İdeolojisi 1845 Kasım ayı ile 1846 Ağustosu Brüksel'de yazıldı.

Marx'ın,

arasında

"eski felsefi vicdanımızla hesaplaşc

ma" karanyla kaleme alındığım söylediği bu gençlik eseri, Hegel­ sonrası

Alman

ideıDist

felsefesinin cerhi ve tarihi maddecilik

kavramının aynntılahyla açıklanması yolunda atılmış bir adım­ dı.

Eser basılnıak üzere yayınevine teslim edildiği halde yayın­

lanmamış, gün yüzüne çıkması ancak 1932'de mümkün olmuştur.

ÖNSÖZ İnsanlar kendileri hakkında, ne olduklan ve ne olma­ lan gerektiği hakkında bugüne kadar hep yalan yanlış gö­ rüşler uydurmuşlardır. Aralanndaki normal insana, vb. dair

ilişkilf1ri Tann ya da

düşüncelerine göre

düzenlemiş­

lerdir. Kendi beyinlerinin yarattığı hayaletıere hakim ola­ mamışlardır. Onlar ki yaratanlardır, yarattıklannın önün­ de secdeye gelmişlerdir. Boyunduruğu altında perişan ol­ duklan kabuslardan, fikirlerden, dogmalardan, hayali var­ lıklardan kurtaralım onlan,

düşüncelerin

hükümranlığı­

na başkaldıralım,' bu hayallerin yerine insanın özüne teka­ bül

eden düşünceleri koymayı öğretelim insanlara, diyor

birisi; bunlann karşısında eleştirici bir tavır takınınayı öğ­ retelim, diyor bir başkası; bunlan kafalanndan söküp at19


mayı öğreteliın, diyor bir üçüncüsü - o zaman, bugün varo­ lan gerçeklik yerle bir olacaktır. Bu masum ve çocukça hayaller çağdaş. Genç Hegel'ci felsefenin özüdür; o felsefe ki, Alman kamu oyunda dehşet ve huşu uyandırmakla kalmıyor, bizim

nmızca dünyanın

altını

üstüne

felsefi kahramanla­

getirmeye

teşne

yıkıcı

amansızlığının ve tehlikesinin tam bilinciyle ve büyük de bir ciddiyetle ortaya atılıyor. Elinizdeki eserin birinci cildi; kendilerini kurt sanan ve başkalannca da kurt sanılan bu kuzuların kisvelerini düşürmek,

bunların

ınelemelerinin

Alman orta sınıfının görüşlerinin felsefi bir biçimde takli­ dinden başka birşey olmadığını, bu felsefi övünmelerinin de sadece Almanya'daki perişanlığını yansıttığını amacı,

göstermek

yarumcuların

gerçek koşulların

için yazıldı. Kitabın

hayal düşkünü ve kafası bulanık Alman milletine

pek çekici görünen bu -gerçekliğin

gölgeleriyle- felsefi

mücadelenin ipliğini pazara çıkarmaktır. Vaktiyle aklıevvelin biri, insanların,

·�

ağırlık fikrinden

kurtulamadıkları için suda boğulduklarını keşfetmişti. Bu fikıi. mesela batıl bir düşünce, dini bir kavram

ileri sürerek

olduğunu

kafalarından söküp atsalar, insanlar sudan

gelebilecek her tehlikeye karşı harikulade bir bağışıklık ka­ zanacaklardı. Sözü geçen kişi, zararlı sonuçlarına dair ista­ tistikierin kendisine her gün yeni ve çeşitli delillerini sun­ duğu bu ağırlık kuruntusundan kurtulmak için hayatı bo­ yunca didindi durdu. İşte bu namuslu yurtdaş, Almanya'­ daki yeni devrimci feylesofların tipik örneği idi.

GENEL OLARAK İDEOLOJİ VE ÖZEL OLARAK ALMAN İDEOLOJİSİ ... Düşüncemize başlangıç noktası olarak aldığımız ön­ cüller keyfi temeller, dogmalar değildir; ancak muhayyele20


de soyutlamaya konu olabilec_ek gerçek temellerdir. Bun­

lar gerçek bireyler, onların faaliyetleri ve hem hazır bul­

dukları, hem

de kendi faaliyetleriyle

yarattıkları maddi

yaşama koşullarıdır, Dolayısıyla bu temeller salt

deneysel .

[ampirik] yoldan doğrulanabilirler.

Bütün insan tarihinin ilk· ön-şartı, muhakkak ki, yaşa­

yan insan bireylerinin varlığıdır. O halde saptanması gere­ ken ilk olgu,

bu

bireylerin fizik yapıları

arasında bu fizik yapıdan ileri .gelen

ve onlarla doğa

ilişkidir. Tabii burda

ne insanın fizik yapısını, ne de insanın kendini içinde bul-

. duğu yerel yapı, dağlar, sular ve iklim gibi doğa koşullarını

enine boyuna inceleyebiliriz. Tarih yazılırken, her zaman, bu

doğal temellerden ve bu temellerin insanın faaliyetiyle ta­

rih içinde değişikliğe uğratılmasından hareket etmek gere­

kir.

İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle, ya da istediğiniz

herhangi bir başka şeyle ayırdedilebilirler. İnsanlar kendi­ leri ise geçim araçlarını

üretmeye başlar başlamaz ·

-bu

onların fizik yapılannın kararlaştırdığı bir adımdır- ken­

dilerini hayvanlardan ayırdetmeye başlarlar. İnsanlar gee

çim araçlarını üretmekle, dalaylı olarak, maddi hayatlarını

da üretirler.

İnsanların . geçim araçlarını üretme tarzları, herşeyden

önce, hazır buldukları ve yeniden üretmek zorunda olduk­

ları geçim araçlarının niteliğine bağlıdır. Bu üretim tarzı

sadece, bireylerin fizik varlıklannın

yeniden

üretilmesi

olarak görülmemelidir. Bu, daha çok, bu bireylerin faaliyet­ lerinin belirli bir biçimi, hayatlarını dile getirişlerinin be­

lirli bir biçimi, yaşadıkları belirli bir

hayat tarzıdır. Birey­

lerin hayatlarını dile getirişleri neyse, kendileri de öyledir­ ler. Yani bireylerin şöyle ya da böyle olmaları üretimlerine,

hem

ne ürettiklerine, hem de nasıl ürettiklerine uyar. Dola­

yısıyla bireylerin şöyle ya da böyle oluşları, onların üretim­ lerini belirleyen maddi koşullara bağlıdır.

21


Bu üretim ancak nüfusun artmasıyla kendini gösterir. O da bireyler arasında ilişkilerin1 varlığını şart koşar. Bu

ilişkilerin biçimini belirliyen yine üretimdir. Çeşitli milletierin

birbirleriyle

ilişkileri, her birinin

üretici güçlerini, iş bölümünü ve iç ekonomik ilişkilerini ne

denli geliştirmiş olduğuna bağlıdır. Bu genellikle kabuı edi­

lir. Ama yalnız bir milletin diğer milletlerle ilişkisi değil, o milletin bütün iç yapısı da o milletin

ekonomik ilişkilerinin varmış

üretiminin, iç ve dış

olduğu gelişme

aşamasına

bağlıdır. Bir milletin üretim güçlerinin ne ölçüde gelişmiş

olduğu, en açık bir biçimde, işbölümünün ulaştığı gelişme

düzeyinden anlaşılır. Her yeni üretim gücü, o günedek bili-

. negelen üretim güçlerinin sadece nicelik bakiınından (me­ sela yeni toprakların ekime

açılması gibi) bir artışı söz

konusu olmamak şartıyla, işbölümü.nü biraz daha ilerletir.

Bir millet içinde işbölümü, ilkin, sanayide ve ticarette

kullanılan emeğin tarımda kullanılan emekten ayrılmasına, dolayısıyla

şehir ile kırın birbirinden ayniatak çıkarlannın

çelişınesine yol açar. İşbölümünün

daha da ilerlemesiyle

ticaret ile sanayi emeği birbirinden ayrılır. Aynı zamanda, bu çeşitli dallar içerisinde

işbölümünden

ötürü, belirli iş

alanlarında birlikte çalışan bireyler arasında çeşitli bölün­

meler ortaya çıkar. Bu ayrı ayrı guruplardan

her birinin

diğerleri karşısında durumunu tarımda, sanayide ve tica­

rette uygulanan yöntemler belirler

(ataerkil aile, kölelik,

1) Kitaptaki Alnıanca karşılığı, "Verkehr". Alman İdeoloji­ st'nde Verkehr Cİngilizcesi, intercourse) kelimesi ayn ayrı birey-; ler, sosyal gruplar, ülkeler arasında maddi ve manevi ilişkileri kapsayan çok geniş bir anlamda kullanılmıştır. Marx ve Engels bu eserde, maddi ilişkinin, özellikle de insanların üretim. süreci içerisinde birbirleriyle kurdukları ilişkinin, diğer bütün ilişki bi­ çimlerinin temeli olduğunu göstermektedirler. Bu nedenle Uişhi' (intercourse) kelimesi daha çok ekonomik ilişki olarak anlaşıl­ malıdır.

22


zümreler, sınıflar). Bu aynı koşullara (ekonomik daha gelişkin olduğu bir durumda)

iliŞkileriiı

çeşitli milletlerili bfr�

birleriyle ilişkilerinde de rastlanır. İşbölümü�de çeşitli gelişme aşamalannın her biri deği­ şik bir mülkiyet biçimi demektir. Yani, işbölümünde vanl­ mış olan belli bir aşama, emek malzemesi, aracı ve 'ürünü bakımından fertlerin karşılıklı ilişkilerini de belirler. Mülkiyetin ilk biçimi, kabile

[Stammeigentuın] 1 mülki­

yetidir. Kabile mülkiyeti gelişmemiş bir üretim aşamasına tekabül eder ki, bu aşamada olan bir halk avcılık ve balık­ çılıkla, hayvancılıkla ya da, en ileri bir

düzeyde, tanmla

geçinir. Tanm için, işlenınemiş geniş topraklar olması şart­ tır. İşbölümü bu aşamada henüz çok ilkeldir; aile içindeki doğal işbölümünün az daha ileri götürülmesinden ibarettir. Dolayısıyla sosyal yapı, aile çevresinin genişliğiyle sınırlı­ dır: ataerkil aile reisleri, onlann altında kabile üyeleri, ni­ hayet köleler. Aile içindeki gizli kölelik, nüfusun çoğalma­ sıyla, ihtiyaçlann artmasıyla, dış ilişkilerin hem savaş, hem rle takas biçiminde yaygınlık kazanmasıyla, yavaş yavaş gelişir. İkinci mülkiyet biçimi, kadim ortak

{komünal] mül­

kiyet ve Devlet mülkiyetidir. Bu biçim, daha çok, kabilenin anlaşma ya da fetih yoluyla bir

birkaç

şehirde birleşme­

lerinden doğar, ve köleliği sürdürmekte devam eder. Ortak mülkiyetin yanısıra, önce taşınabilir mallar üzerinde, daha sonra taşınmaz mallar üzerinde özel mülkiyete de şimdiden rastlanmaktadır; fakat bu, ortak mülkiyete bağlı anormal bir mülkiyet biçimidir. Çalışan ll

köleler üzerinde yurttaş-

Alinan İdeolojisi'nin yazildığı yıllarda "kabile" (StammJ

kelimesi bugün}!:ü

"klaİı"

ve

"kabile" kavramlarının kapsadığı

anlamı taşımaktaydı, ve hepsi bir atadan gelme insanlar toplulu­ ğunu

anlatmak

için kullanılırdı.

"Klan"

(gensJ

ve "kabile"

kavramlarını ilk defa ayırdedip açıklığa kavuşturan, 1870 yılla­ nnda L.H. Morgan olmuştur.


lar

ancak

ortaklaşa

iktidara

sahiptirlE)r,

sırf

bundan

öt-q.rü. ortak mülkiyet biçimine uymak zorundadırlar. Kö­ leler karşısında bu doğal birliği sürdürmek

zorunda olan

faal yurtdaşlann aralanndaki ortaklığa dayalı özel mülki­

yetleridir bu. Bu nedenle, özellikle

taşınmaz mallar üze­

rinde özel mülkiyet geliştiği ölçüde ortak mülkiyete

da­

yanan bütün toplum yapısı, ve o yapıyla birlikte halkın ik­

tidan çöker. işbölümü nicedir daha da gelişmiştir. Şehirle

kır arasındaki çelişki şimdiden mevcuttur; daha sonra, şe­

hir çıkarlannı temsil eden devletlerle kır çıkarlannı temsil eden devletler arasında, şehirlerde sanayi ile deniz ticareti

arasında çelişki de kendini gösterir.

Yurtdaşlarla köleler

arasında sınıf ilişkisi iyiden iyiye gelişmiştir.

Bütün bu tarih yorumu fetih olgusuyla çelişir görünü­

yor. Bugünedek zor,

savaş,

şeyler tarihin itici gücü

başlı noktalara değinmekle için sadece en göze

yağma,

cinayet,

sayılınışlardır. yetinmek

soygun gibi

Biz burada belli

zorundayız, onun

çarpan örneği ele alıyoruz: eski bir

nıedeniyetin barbar bir halk tarafından yıkılınası ve bunun sonucunda yepyeni bir toplum düzeninin ortaya çıkması. (Roma

ve

ve

barbarlar;

Türkler).

de hala,

Fethedici

feodalizm

ve

barbar halk

Galya'lılar;

için

yukarda belirtildiği gibi, nonnal

ilişki biçimidir; nüfusun artması ve

savaş

Bizans

kendisi

bir ekonomik

onunla birlikte gele­

neksel -ve bu halk için yegane mümkün- gelişmemiş üre­ tim tarzı yeni üretim araçlanna ihtiyaç doğurdukça bu iliş­ ki daha da büyük bir hırsla kullanılır. Öte yandan İtalya'­ da -sadece toprak satın alma ve borçlanma yoluyla değil,

sefahatin yaygın ve evlenmelerin az olmasından ötürü eski

aileler zamanla tükendiği, mülkleri ufak bir: azınlığın eline

geçtiği İçin miras yoluyla da- toprak mülkiyetinin yoğun­ laşması ve otlaklara çevrilmesi

de geçerli nonnal ekonomik

(bunun tek nedeni bugün

güçler değil, talan edilen ya.

da haraç alinan tahılın yurda ithali ve bunun sonucunda

24


İtalyan tahılına talebin azalmasıydı aynı zamanda) özgür ahalinin hemen hemen toptan ortadan olmuştu.

Köleler

durmadan

ölüp

. sına neden kalkma

gidiyor,

yerlerinin dal­

durulması gerekiyordu. Kölelik bütün üretim sisteminin te­ meli olmakta devam ediyordu. Yan

özgür kişi, yan köle

olan plebler bir proleter ayaktakımı olmaktan öteye hiç bir zaman varamadılar. Hatta Roma da, her zaman, sadece bir şehir olarak kaldı; eyaletlerle bağlantısı hemen hemen yal­ nız siyasi idi, ve o yüzden yine siyasi olaylarla kolayca ko­ pabilirdi. Özel mülkiyetin gelişmesiyle burda ilk �ez, ilerde çağ­ daş özel mülkiyet dolayısıyla yeniden, ama daha geniş çap­ ta karşımıza çıkacak olan yanda, Roma'da

koşullarla

(Licinius'un tanm

karşılaşıyoruz: bir

kanunundan da belli

olduğu gibi)! çok erken başlıyan ve iç savaşlar den sonra,

dönemin­

özellikle imparatorlar devrinde hızla ileriiyen

özel mülkiyet

yoğunlaşması; öbür yanda,

bununla aynı

zamanda, pl�b küçük köylülerin, mülk sahibi yurtdaşlarla köleler arasında ortada kaldığı için hiç bir zaman bağımsız bir gelişme gösteremeyen bir proletaryaya dönüşmesi. Üçüncü mülkiyet biçimi feodal

mülkiyet ya da zümre

mülkiyetidir. Kadim çağ den yola çıktıysa,

şehirden ve küçük şehir arazisin­ Ortaçağ da kırdan yola çıktı. Hareket

noktasının farklı oluşu, ötürüydü.

o

çağda nüfusun seyrek olmasından

Geniş bir alana yayılan nüfus

müstevli halk

ların sayılan ile de fazla artmıyordu. Eski Yunan'a ve Ro­ ma'ya kıyasla feodal gelişme bu nedenle çok daha geniş alana yayıldı, ve bu· alanı Roma'nın

fetihleri

başlangıçta bu fet�hlerle elele giden

yaygınlığı

bir

ile tanının hazırladı.

Başaşağı yuvarlanan Roma İmparatorluğunun son yüzyıl1) Pleble:r;in patrisy'enlere karşı mücadeleleri sonunda halk tribünleri Licinius ve Sekstİus tarafından M.Ö. 367 yılında çıkan� Ian tarım kanunu. Buna göre bir Roma yurtdaşı ortak toprakla­ nn belli bir mikdanndan fazlasını elde tutamazdı.

25


lan ve İmparatorluğun barbarlar tarafından istilası bazı 'üretim güçlerini yok etti. Tarım gerilemişti, sanayi pazar­ sızlıktan batmaktaydı, ticaret ölmüştü ya da zorla sekteye uğratılmıştı, köy ve şehir nüfusunda azalma vardı. Bu ko­ şullardan ve fetihlerin bu koşuHarca belirlenen örgütlenme tarzından, Germen askeri düzeninin

etkisi

altında feodal

mülkiyet gelişti. Feodal mülkiyet de kabile mülkiyeti ve or­ tak mülkiyet gibi, bir topluluğa dayanır, fakat burda doğ� rudan doğruya üretim yapan sınıf, kadim çağ topluluğun­ da olduğu gibi köleler değil, serfleştirilmiş küçük köylüler­ dir. Feodalizm iyice gelişir gelişmez şehirlerle çelişki de or­ taya çıktı. Toprak mülkiyetinin hiyerarşik yapısı ve silahlı bendeler soyluların serfler üzerinde hakimiyetini . sağlıyor­ du. Bu feodal örgütlenme de, tıpkı kadim ortak mülkiyet gibi, boyunduruk altında tutulan

bir üretici

sınıfa: karşı

kurulmuş bir birlikti; fakat üretim koşulları farklı olduğu için, birliğin biçimi ve doğrudan doğruya üretici olanlarla ilişkisi farklıydı. Bu feodal toprak mülkiyeti sisteminin

şehirlerdeki kar­

şılığı, mesleklerin feodal örgütlenmesi, lonca mülkiyetiydi. Burda mülkiyet, esas olarak, her bireyin

kendi emeği idi.

Örgütlenmiş soyguncu-soylulara karşı birleşme zorunluğu, sanayicinin aynı zamanda tüccar olduğu bir çağda ortak kapalı çarşılara duyulan ihtiyaç, gelişen şehirlere doluşan kaçak serllerin gitgide artan rekabeti, bütün ülkeye yay­ gın feodal yapı, bunların hepsi bir arada

loncalann meyda-

·na gelmesini sağladı. Tek tek zanaatkarların zaman�a bi­ riken sermayeleri,

artan nüfus karşısında sayılarının az

çok sabit k�lması kalfa ve çırak ilişkisini geliştirdi; bu da şehirlerde kırdakine benzer bir hiyerarşi yarattı. Böylece feodalizm çağının başta

gelen mülkiyet biçi­

mi, bir yanda serf emeğini kendine bendeden toprak mül­

kiyeti, öbür yanda kalfalann emeğine hakim küçük serma­ ye sahibi bireyin emeği idi. İkisinin de yapısını üretim ko26


şullannın sınırlı olması belirliyordu: toprakta küçük ve il­ kel tarım; sanayide el-sanatı tipi üretim. Feodalizmin altın çağında işbölümü çok azdı. Her ülke kendi içinde şehir-kır karşıtlığını sürdürüyordu. Zümreler arasında bölünme el­ bette çok belirgindi; fakat kırda

prensler,

soylular,

pa­

pazlar ve köylüler, şehirlerde de ustalar, kalfalar, çıraklar ve -az sonra- günü birliğine iş tutan ayaktakımı arasın­ daki farklılaşmadan gayri önemli bir bölünme yoktu. Ta­ rımda ufak tarlaları aralıklı şeritler halinde

sürme usulü,

bunun yanısıra köylülerin kendi ev sanayilerinin gelişmesi işbölümünü zora koşuyordu. Sanayide tek bir zanaat içinde işbölümü hiç yoktu; zanaatler arasında ise çok azdı. Sanayi ile ticaret arasında ayrılığa eski şehirlerde ötedenberi rast­ lanıyordu; yenilerinde bu ayrılık daha sonra, şehirler ara­ sında karşılıklı ilişkiler kurulduğu zaman gelişti. Büyükçe arazilerin feodal kırallıklar

halinde birleşti­

rilmesi toprale sahibi soylular için olduğu kadar şehirler için de bir ihtiyaçtı. Bu yüzden örgutlenmiş hakim sınıfın, soyluların başında her yerde bir kıral vardı. Demek ki belli bir biçimde üretim faaliyetinde bulunan belli kişiler belli sosyal ve siyasi ilişkiler içine girniekteler. Deneysel gözlem her seferinde, hiç bir masallamaya ve spe­ külasyona sapmaksızın, sosyal ve siyasi yapının üretimle bağlantısını deneysel olarak ortaya koymalıdır. Sosyal yapı ve Devlet, durmadan, belirli kişilerin yaşama sürecinden çıkıp gelişir; ama bu ·kişiler kendilerinin ya da başkaları­ nın hayallerinde belirdikleri gibi değil,

gerçekte olduklan

gibi, yani maddi alanda faaliyet gösteren; üretim yapan ve onun için de kendi iradeleri dışında belli maddi sınırlar, varsayımlar ve koşullar altında çalışan kimseler olarak ele alınmalıdırlar. Fikirlerin, kavramların ve bilincin üretimi başlangıçta insanların maddi faaliyetleri ve maddi ilişkileriyle, gerçek . hayatın diliyle doğrudan doğruya içiçedir. Kavrama, dü-

27


şünme, insanlar arasında zihni alış veriş, bu düzeyde, in­ sanların

maddi

davranışlannın açık dışa-vuruşu

olarak

görünür. Aynı şey bir halkın siyaset, hukuk, ahlak,

din,

metafizik, vb. dilinde ifadesini bulan zihin üretimi için de ' geçerlidir. Kavramlarını, fikirlerini, vb. insanlar üretirler:

yani sahip oldukları üretim güçlerinin ve bunlara tekabül

eden ilişkilerin fen ileri biçimlerine kadar) belli bir geliş­

mesiyle şartlanmış gerçek, faal insanlar. Bilinç, hiç bir za­ man, bilinçli varoluştan

başka birşey olamaz; insanıann

varoluşlan da onların gerçek yaşama sureçleridir. Eğer bü­

tün ideolojide insanlar ve koşullan camera obscura'da1 ol­

duğu gibi başaşağı görünüyorsa, bu, insanların tarihi yaşa­ ma süreçlerinin bir sonucudur; nasıl ki eşyanın retina üze­ rinde ters dönmesi de insaniann fiziki yaşama süreçlerinin bir sonucudur.

Gökten yeryüzüne inen Alman

felsefesine

doğruya karşıt olarak biz burada yeryüzünden

doğrudan

göğe yük­

seliyoruz. Yani bu demek ki, etten kemikten yapılma insan­

lara ulaşmak için biz ne insaniann sözünü ettikleri, haya­

lini kurdukları, kafalarında tasarladıklan şeylerden, ne de anlatılan, düşünülen, hayal edilen, tasarlanan insanlardan

yola çıkıyoruz. Biz gerçek faal insanlardan ve onların

gerçek

yaşama surecınm

yaşama

ideolojik

yola çıkıyoruz,

süreçlerini esas alarak,

bu

yansılarının ve yankılarının

gelişmesini ortaya koyuyoruz. İnsan

beyninde beliren ha­

yafetler de, ister istemez, insaniann deneysel olarak doğ­

rulanabilir, maddi temellere bağlı maddi yaşama süreçle­

rinden doğan soyutlamalardır. O halde ahlak, din, metafi­

zjk, ve ideolojinin bütün geri kalan kısmı ile bunlara teka­

bül eden bilinç biçimleri sözde bağımsız görünüşlerini artık

ll

Ortaçağda çok yaygın bir araç. Aynalar yardımıyla düz

bir yüzeye bir manzaranın göriintüsünü yansıtmaya yarardı. araçta göriintü başaşağı görünürdü.

Bu


koruyamazlar. Bunlann ne tarihleri vardır ne de gelişmele­ ri; insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini gelişti­ rirken gerçek varoluşlanyla birlikte düşüncelerini

ve dü­

şüncelerinin ürünlerini de değiştirirler. Hayat bilinçce be­ lirlenmez; bilinç hayatca belirlenir. Birinci yöntemde hare­ ket noktası, yaşayan birey olarak ele alınan bilinçtir; ger­ çek hayata uygun olan ikincisinde ise hareket noktası, yaşa­ yan gerçek bireylerin kendileridir, ve bilinç sadece onlann bilinci olarak ele alınır. Bu yöntem öncüllerden yoksun değildir. Gerçek öncül­ lerden hareket eder ve bir an bile aynlmaz onlardan. Onun hareket noktası insanlardır; ama hayali bir yalnızlık ve ka­ tılık içinde insanlar değil, belirli koşullarda gerçek, deney­ sel olarak gözlemlenebilir bir gelişme süreci içinde insan­ lardır. Bu faal yaşama süreci gözönüne serildiği anda tarih, ampiristlerde olduğu gibi soyut bir ölü olaylar dizisi, ya da idealistlerde olduğu gibi hayali öznelerin hayali bir faaliye­ ti olmaktan çıkar. Spekülasyonun bittiği yerde -gerçek hayatta- müspet bilim, yani insanıann pratik faaliyetlerinin, pratik gelişme süreçlerinin ortaya konulması başlar.

Bilinç üzerine lafa­

zanlık sona erer; gerçek bilgi onun yerini almak zorunda­ dır. Gerçeğin göz önüne serildiği yerde felsefe bağımsız bir bilgi dalı olarak varoluş ortamını yitirir. Onun yerini alsa alsa, en genel sonuçlann özetlenmesi, insaniann tarihi ge­ lişimlerinin gözlenmesinden çıkan soyutlamalar alır.

Ger­

çek tarihin dışında, kendi başlanna, bu soyutlamalann hiç bir değeri yoktur. Sadece tarihi malzemeyi bir düzene sok­ maya, tarihi malzemenin ayn ayn tabakalannın

izlediği

sırayı göstermeye yardımcı olurlar. Ama hiç bir surette, fel- · sefe gibi, tarih çağlannı dertop etmeye yarar bir reçete ya da şema sağlamazlar. Tersine, asıl güçlük işte o zaman, is­ ter geçmiş bir çağa, tarihi malzemeyi

ister günümüze ait olsun elimizdeki

inceleyip düzene

sokmaya -gerçekten 29


göz önüne sermeye- başladığımız zaman kendini gösterir.

Bu güçlüklerin giderilmesi,

burda belirtmemiz

imkansız,

fakat ancak her bir çağın kendi kişilerinin gerçek yaşama süreçleri ve faaliyetlerinin incelenmesiyle açığa çıkarılabi­ lecek öncüilere bağlıdır. Burda bu soyutlamalardan bazı­

larını seçip ideologların yaptıklarının tersine kullanacağız,

ve her birini tarihten örneklerle açıklıyacağız.

[1] Tarih Konumuz hiç birşeyi düşünceleline temel almayan Al­

manlar olduğuna göre, bütün beşeri varoluşun, dolayısıyla

bütün tarihin ilk öncülünü, yani insanların «tarih yapabil­

meleri» için yaşamaları gerektiğini ileri sürmekle işe başla­

malıyız. Fakat hayat, herşeyden önce, yemek içmek, barın­ mak, giyinmek ve daha birçok şey demektir. Şu halde ilk ta­

rihi fiil, bu ihtiyaçlan karşılayan araçların, maddi hayatın

kendisinin üretilmesidi.r. Ve salıiden de bu, binlerce yıl ön­ ce olduğu gibi bugün de, salt insan hayatını sürdürmek

için her günün her saati yerine getirilmesi gereken tarihi bir fiildir, bütün tarihin temel bir olgusudur.

Duyumsal

dünya bir asgariye, Aziz Bruno'da olduğu gibi bir değneğe

indirgenset dahi, bu bile değneğin yapılması fiilini şart ko­

şar. Bu nedenle, herhangi bir tarih yorumunda herşeyden

önce bu temel olguyu bütün anlamı ve bütün uzantılarıyla

gözönünde tutmamız, hakkını vermemiz gerekir. Çok iyi bi­ lindiği gibi Almanlar hiç bir zaman bunu yapamamışlar­ dır; o yüzden tarihi hiç bir zaman bir dünya temeline ptur­ tamamışlar, yine o yüzden

Almanlar'dan

mamıştır. Fransızlar: ve İngilizler, özellikle nin ağına takılıp kaldıklan

hiç tarihçi çık­ siyasi ideoloji­

sürece, bu olgu ile sözümona

tarih arasındaki ilişkiyi sadece tek-yanlı olarak görmüşler-. 1) Kitapta fikirleri eleştirilen Bruno Bauer'in bir teorisine atıf yapılıyor.


dir ama, sivil toplumun, ticaretin ve sanayının tarihlerini ilk yazanlar olmakla yine de tarih bilimine maddeci bir te­ mel sağlama yolunda ilk çabayı gösterenler onlar olmuş­ tur. İkinci nokta şudur: İlk ihtiyacın karşılanması (ihtiyacı karşılama fiili ve ihtiyacı karşılama aracının elde edilmesil yeni ihtiyaçlar doğurur; bu yeni-ihtiyaçlar üretimi ilk tari­ hi fiildir. Burda derhal, Almanların büyük · tarihi hikmet­ lerinin nerden geldiğini görüyoruz: Almanlar müspet mal­ zemeden yana dara düştükleri, ilahiyat, siyaset ya da ede­ biyat saçmalıklanndan dem vuramaz olduklan zaman, bu tarih filan değil, "tarih-öncesi dönem" dir derler. Fakat bu ne idüğü belirsiz "tarih-öncesi"nden gerçek anlamında ta­ rihe nasıl geçtiğimize dair bize hiç bir açıklık getirmezler. 'Hiç bir açıklık getirmedikleri gibi bir yandan da, tarih üze­ rine spekülasyonlannda, bu

"tarih-öncesi"ne dört elle sa­

rılırlar; çünkü hem orda "kaba olgular" dan konindukları­ nı sanırlar, hem de spekülasyon hevesine kendilerini sonu­ nadek kaptınp bini bir paraya varsayımlıq.r . kurar, varsa­ yımlar yıkarlar. Daha ilk baştan tarihi gelişme içinde yer alan üçüncü nokta şudur: hergün hayatlarını .. yenıden yapan insanlar­ başka insanlar yapmaya, hemcinslerini üretmeye başlarlar: erkek-kadın,

ana-baba-çocuklar ilişkisi, aile. ilkin yegane sosyal ilişki olan aile sonraları, artan ihtiyaçlar yeni sosyal ilişkiler, çoğalan nüfus da yeni ihtiyaçlar doğu.rdukça fAl­ ınanya'dan gayri yerlerdel ikincil bir ilişki olur. O zaman aile, Almanya'da usulden olduğu üzre "aile kavramı"na göre değil, eldeki deneysel verilere göre incelenmeli ve çö­ zümlenmelidir.1 Sosyal faaliyetin bu üç vechesi muhakkak 1) Evlerin yapımı. Göçebelerin ayn aile çadırlan olması. gi­ bi vahşilerde de her ailenin mutlaka kendi mağarası ya da ku·

.

31


ki üç ayrı aşama olarak değil, sadece, tarihin başlangıcın­ dan ve ilk insanlardanberi bir arada varolagelen; ve bu­ gün de tarihte kendilerini

belli eden üç veche, ya da Al­

manlara daha açık gelecek bir deyimle, üç "uğrak"

olarak

anlaşılmalıdır. Hayatın üretilmesi, gerek insanın çalışarak kendi ha­ yatını yaratması, gerekse çoğalarak yeni hayatlar yaratma­ sı, bu durumda çifte bir ilişki olarak görünüyor: bir yan­ dan doğal, bir yandan sosyal bir ilişki. Sosyalden anladığı� mız,

çok sayıda bireylerin, hangi koşullar altında olursa

olsun, ne tarzda ve ne amaçla olursa

olsun işbirliğidit.

Bundan şu sonuç çıkar: belli bir üretim tarzı ya da sanayi aşaması, her zaman, belli bir işbirliği tarzı ya da sosyal aşama ile birlikte gider; bu işbirliği tarzının kendisi de bir "üretim gücü"dür. Dahası, insanların kullanabildikleri üre-

lübesi vardır. Özel mülkiyetin gelişmesi bu ayrı ev ekonomisini büsbütün gerekli kılar. Tanmla geçinen halklarda ortak [komü­ nal] ev ekonomisi, toprağın ortaklaşa işlenmesi kadar imkansız­ dır. Şehirlerin kurulması ileriye doğru büyük bir adımdı. Fakat önceki dönemlerin hepsinde bireysel ekonominin ortadan kaldı':. rılması (ki bu özel mülkiyetİn ortadan kaldırılmasına bağlıdır) imkansızdı, çünkü bunun için gerekli maddi koşullar yoktu. Or­ tak ev ekonomisinin kurulabilmesi için daha önceden makinele­ riri gelişmiş, doğa güçlerinden ve daha birçok başka üretim güç­ lerinden -su ikmali, gazla aydınlatma, buharla ısınma vb.- ya­ rarlanma yollannın açılmış, şehirle kır arasındaki· çelişkinin gi­ derilmiş olması şarttır. Bu koşullar olmaksızın ortak ekonomi kendi başına yeni bir üretim gücü olamazdı; maddi temelçlen yoksun kaldığı ve sadece teorik bir temele dayandığı için olsa olsa bir ucübe ohrr, manastır ekonomisinden bir adım öteye gi­ demezdi. Belirli bazı amaçlara yarıyan komünal yapıların (hapishaneler, kışlalar, vbJ bir araya toplanması ve dikilmesiyle ortaya çıkan şehirler bu ahinda neyin mümkün olabildiğini gös­ terir. Bireysel ekonominin ortadan kaldırılmasının ailenin orta­ dan kaldırılmasına bağlı olduğu açıkça ortadadır. (Marx-Engels' in :i:ıotuJ 32


tim güçleri toplami toplumun karakterini belirler. O halde "insanlık tarihi", her zaman, sanayi ve mübadelenin tarihi ile bir arada incelenmeli ve açıklanmalıdır. Oysa Almanya'­ da tarihin bu türlüsünü yazmanın imkansız olduğu ortada­ dır; zira Almanlar bunun için gerekli

kavr�yış gücünden

ve malzemeden yoksun olduklan gibi, "duyulannın tanık­ lığı"ndan da nasipsizler. Ren'in öte

yakasında bu gibi ş ey­

lerle karşılaşmamza imkan yoktur, çünkü orada tarih dur.:.

muştur. Böylece insanların birbirleriyle maddi bir bağlantı

bu

içinde oldukları,

bağlantının insanların

ihtiyaçları' ve

üretim tarzlannca belidendiği ve insanlar kadar

eski oldu­

ğu daha baştan şüphe götürmeyen bir gerçektir. Bu bağ,­ lantı durmadan yeni biçimlere girmekte ve insanlan ,özel­ likle birbirlerine kenetlediği iddia edilen her türlü siyasi ve dini saçmalıklardan

bağımsız bir "tarih"

ortaya koy­

maktadır. İşte ancak şimdi, yani te mel tarihi ilişkilerin dört uğ­

rağını, dört veçhesini gözden geçirdikten sonra, insanın bir de "bilinci" olduğunu görüyoruz. den bir

bilinç,

saf"

"

Fakat,

bir bilinç değildir

yine bu.

de, kendin�

"Ruh'', daha

başlangıçtan, hareket halinde hava tabakaları, sesler, kısa.:.

gösteren maddeylEl "yüklü" olma mu­ sibetine uğramıştır. Dil, bilinç kadar es_kidir. Dil, başkalan için de var olan, ve ancak bundan ötürü benim için gerçek­ ten var olan pratik bilincin ta kendisidir; tıpkı bilinç gibi, yalmz başkalarıyla iliş ki kurma ihtiyacından, zorunlul'u­ ğundan doğar. Nerde bir ilişki varsa, benim için vardır o ca dil olarak kendini

ilişki; hayvanın herhangi birşeyle "ilişkisi'' yoktur; hiç iliş ­ ki kurmaz hayvan. Hayvanın .başkalarıyla ilişkisi onun için

bir .ilişki değildir. O halde bilinç, ilk baştanberi

bir so syal ·

ürün sadece _ en

üründür, insanlar varolduklan . sürece de bir sosyal

Mu1ı:akkak ki bilinç, önceleri, bilinci ve kendi bilincinde olma­ kişiyle omm dışındaki insanlar ve eşya arasın-

olarak kalacaktır.

yakın

duyumsal çevrenin

ya başlıyan

33


daki sınırlı bağlantının bilincidir. Doğa ilkin hepten yaban­ cı, herşeye kaadir, başedilmez bir güç olarak görünür insan­ lara; insanlar onunla sadece hayvansı bir ilişki kurarlar, tıpkı vahşi hayvanlar gibi karşısında

dehşete

kapılırlar.

Dolayısıyla sırf hayvansı bir doğa bilincidir bu (doğa dinD . Burda hemen şunu görüyoruz: bu doğa dini, ya da in­ sanların doğayla bu özel ilişkisi toplum biçimi tarafından, toplum biçimi de onun tarafından belirlenir. Her yerde ol­ duğu gibi burda da doğa ile insanın

özdeşliği bize şunu

gösteriyor; insanların doğa ile kısıtlı ilişkileri

insanların

birbirleriyle kısıtlı ilişkilerini, bir birleriyle kısıtlı ilişkileri de doğa il.e kısıtlı ilişkilerini belirler;

çünkü doğa henüz

tarih tarafından pek az değişikliğe uğra�ılmıştır.. Aynı za­ manda, insanın çevresindeki kişilerle ilişki kurmadan yaşı­ yamıyacağının bilincinde olması,

toplum içinde yaşadığı­

nın bilincine varmaya başlaması demektir. Bu bilinç, baş­ langıçta,

o

aşamadaki sosyal hayat kadar hayvansıdır. Salt

bir sürü bilincidir, ve bu noktada insanı koyundan ayırde­ den tek şey, onda içgüdünün yerini bilincin almış olması, ya da o insanın içgüdüsünün bilinçli bir içgüdü olmasıdır. Bu koyunca bilinç ya da kabile bilinci, verimin artması, ın.:. tiyaçların artması, ve bunların her ikisi için de şart olan nü­ fusun artması ile daha da gelişir, genişlik kazanır. Onunla birlikte işbölümü de ortaya çıkar. işbölümü ilkin cinsi mü­ nasebette işbölümünden başka birşey

değilken, sonraları

doğal melekeler (mesela pazu gücü) , ihtiyaçlar, rastlantılar, vb. yoluyla kendiliğinden ya da "doğal" olarak gelişen işbö­ lümüne dönüşür. işbölümü ancak beden ve

zihin

einegı

arasında bir ayrılma başgösterdikten sonra salıiden işbölü­ mü olur.. Doğrusu o andan itibaren bilinç, halihazır prati­ ğin bilincinden başka. birşey olmakla, gerçek birşeyi tem­

sil etmeksizin

gerçekten

birşeyi temsil etmekle. böbürlene­

bilir artık; kendini .dünyadan kurtaracak, "saf" teori, ilahi­ yat, felsefe ahlak, vb. yaratmaya başlıyacak duruma gel34


miştir. Ne ki bu teori, ilahiyat, felsefe, ahlak, vb., halihazır ilişkilerle çelişkiye düşse bile, böyle birşey ancak halihazır sosyal ilişkilerin halihazır üretim güçleriyle çelişkiye düş­ müş olmasından ötürüdür. Bu durum ayrıca, belli bir milli alan -ilişkiler alanı- içinde de, çelişmenin milli yörünge­ de değil, bu milli bilinç ile başka milletierin

pratiği, yani

(şimdilerde Almanya'da gördüğümüz gibD bir milletin mil­ li bilinci ile genel bilinci arasında belirmesiyle de ortaya çıkabilir. Zaten bilincin kendi başına ne yapmıya

kalktığının

hiç bir önemi yoktur. Bütün bu çirkeften sadece şu sonucu elde ederiz: bu üç uğrak, üretim güçleri, toplumun durumu ve bilinç, birbirleriyle çelişebilirler ve mutlaka çelişecek­ lerdir; çünkü

işbölümü zihni ve maddi faaliyetin -eğlence­

nin ve çalışmanın, üretim ve tüketimin- değişik kişilerin nasibine dü Şmesi imkanını, hatta olgusunu da birlikte ge­ tirir. Bu üç unsur arasında çelişki

çıkmamasının tek yolu,

giderek işbölümünün de inkandır. · Kaldı

ki, "hayaletler"

"bağlar", "üstün varlık", "kavram" ve "kurutu" nun da tek başına kalmış bireyin idealist,

zihinsel ifadesinden, görü­

nürdeki kavranılışından, hayatı üretme tarzını ve . onunla birlikte mübadele tarzını kuşatan

ziyadesiyle

teklerin ve sınırıann tasanmından başka

somut kös­

birşey olmadığı

apaçık ortadadır. Bütün bu çelişkileri içinde

taşıyan ve kendisi de aile

içindeki doğal işbölümüne ve toplumun birbirine karşıt tek tek ailelere bölünmesine dayanan işbölümü, aynı zaman­ da, emeğin ve emek ürünlerinin dağılımını, hem de Cnice­ likce ve nitelikeel

·

eşit olmayan dağılımını, dolayısıyla mül­

kiyeti içerir. Mülkiyetin çekirdeği, ilk biçimi, aile içinde­ dir: ailede kanyla çocuklar · kocanın köleleridir. Aile içinde­ ki bu gizli kölelik, henüz çok kaba olmakla birlikte, ilk mül­ kiyettir; fakat henüz bu ilk aşamada bile, mülkiyetin baş­ kalannın emek gücünü serbestce kullanma yetkisi olduğu-

35


nu söyleyen çağdaş iktisatçılann

tanırnma

tıpatıp uyar.

Kaldı ki işbölümü ve özel mülkiyet aynı anlamı taşır; ayıu şey birinde faaliyete, öbüründe faaliyetin ürününe atıf ya­ pılarak ifade edilmiştir. Bundan başka, işbölümü, tek bir' bireyin ya da tek bir ailenin çıkan ile, birbirleriyle reylerin ortak

ilişki içine giren bütün bi­

çıkan arasındaki çelişkiyi

de içerir.

Ger­

çekten de bu ortak çıkar, "genel çıkar" gibi öyle salt lıa­ yalde varolan birşey değildir; aralannda emeği bölüşen bi­ reylerin karşılıklı bağımlılığı olarak herşeyden önce ger­ çekte kendini gösterir. Ve nihayet işbölümü bize ilk kez şu­ nu gösterir: insan doğal1 toplum içinde kaldıkça, yani özel çıkarla ortak çıkar arasındaki aykınlık sürüp gittikçe, do­ layısıyla insan faaliyeti isteğe

bağlı olarak değil de doğal

olarak bölüşüldükçe, insanın kendi yarattıklan ona karşı çıkan yabancı bir güç olur, ve bu güç onun denetimi altına gireceği yerde onu kendine köle eder. Çünkü emeğin bölü­

şülmesi ortaya çıkar çıkmaz . herkesin kendisine ait ve yal­ nız ona ait bir faaliyet alanı olur; bu alan kişiye zorla kabu1 ettirilir, kimse kendi alanının dışına çıkamaz. Kişi ya bir avcı, ya bir balıkçı, ya bir çoban ya da bir eleştirici eleştir­ mendir2. Geçimini gözden çıkarmadığı sürece de öyle kal­ mak zorundadır. Oysa komünist toplumda kimsenin yalnız kendisine ait tek bir faaliyet alanı yoktur; herkes dilediği dalda kendini yetiştirebilir. Genel üretimi toplum düzenler,

o

sayede ben bugün birşey yapı�orsam yann başka birşey

ll

"Doğal" kelimesi burada, Marx'ın da belirttiği gibi,

kişi­

nin kendi belirli, özel çıkan ile toplumun ortak çıkan arasındaki aykırılığı . sürdüren, yani kişilerin henüz "yabancılaşma"dan kur­ tulamamış oldukları toplumu anlatır. Daha yukarda geçen "işbö­ lümü" teriminde ise "doğal" kelimesi, kapitalizm-öncesi ekonomi­ de görıilen işb Ölümünü sonraki işbölümünden ayırdetmek kullamlmıştır.

2}

36

Bauer' e bir atıf. .

için


yapabilirim; gönlümün dilediği gibi sabah ava gider, öğ­ leden sonra balık tutarım, akşam davara bakanın, akşam yemeğinden sonra da eleştiri yaparım, ama hiç bir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmam. Sosyal faaliye­ tin böyle donduroluşu kendi ürettiğimiz şeylerin bizim de­ netimimiz dışına çıkan, emenerimize set çeken, hesapları­ mızı bozan nesnel bir güç haline gelip tepemize çıkışı, gü­ nümüze kadarki tarihi gelişmenin başlıca özelliklerinden birisidir. Bireyin çıkarı ile topluluğun çıkarı arasındaki bu çeliş­ ki sonucunda topluluğun çıkarı bireyin ve �topluluğun ger­ çek çıkarlarından kopuk, bağımsız bir ·biçime bürünür: Devlet. Bu bağımsız biçim aynı zamanda sözde ortak bir hayatmış gibi görünür; ama her zaman, her bir ailede ve kabileler topluluğunda mevcut -kan, hısımlık, dil, daha geniş ölçüde işbölümü ve başka çıkarlar gibi- gerçek bağ­ lara ve özellikle de, ilerde daha geniş olarak açıklıyacağı­ mız gibi, sınıfıara dayanır. İşbölümü tarafından belirlen­ miş olan bu sınıflar bütün bu çeşit insan topluluklarında birbirlerinden ayrılırlar. İçlerinden biri diğerlerini hakimi­ yeti altına alır. O halde Devlet içinde süregiden bütün mü­ cadeleler, demokrasi, soylular, ve kırallık arasmda mücade­ le, oy hakkı için mücadele, vb., hep, değişik sınıfların bir­ birleriyle sürdürdükleri gerçek mücadelelerin aldatmaca biçimlerinden başka birşey değildir. (Alman teoricilerinin böyle birşeyden haberleri bile yoktur; oysa Deutsch-Fran­ zösiche Jahrbücher'de ve Die heilige Familie'de1 kendileri­ ne bu konuda yeterince ön-bilgi verilmişW . Yine o halde, hakimiyet için mücadele eden her sınıf, o sınıfın hakimiye­ ti -proletarya için olduğu gibi-'- eski toplum biçiminin tü­ münü, bu araüa hakimiyet denilen şeyin kendisini de orta-

H

1) Kutsal Aile. Marx'la .Engels'in 1B45'de egel-sonrası He­ gel' ci felsefeyi eleştirrnek için yayınlarlıklan kitap.

37


dan kaldırmayı şart koşsa dahi, kendi çıkarını genel çıkar olarak kabul ettirebilmek için (ki ilk anda buna caktır)

ce

zorlana­

sade­

önce siyasi iktidan ele geçirmelidir. Bireyler

özel çıkarlannın peşinden koştuklan, ve bu çıkar onla­

rın gözünde . ortak çıkarları ile uyuşmadığı

için (aslında

"genel çıkar" ortak hayatın aldatıcı bir biçimidir) , ortak çıkar onlara, kendilerine "yabancı",

"bağımsız" bir çıkar

olarak, ve belirli ve ayrı bir "genel çıkar" olarak zorla kı;ı.­ bul ettirilecektir; aksi halde bireyler, demokraside olduğu gibi, bu uyuşmazlık

içinde kalmaya

mahkümdurlar. Öte

yandan, gerçekten de bu ortak ve sözde sürekli

çelişki

halinde

olan

özel

ortak çıkarlarla

çıkarların

aralannda

sürdürdükleri pratik mücadele, Devlet biçimine sözde

"genel"

timi gerekli

çıkar

kılar.

eliyl e

Sosyal

pratik

güç, yani

müdahele çeşitli

bürünen ve

dene­

bireylerin iş­

bölümünce belirlenen işbirliğinden doğan kat kat çağalmış üretici güç, yaptıklan işbirliği kendi rızalan ile değil de do­ ğal olarak ortaya çıkmış işbirliği olduğu için, bu bireylerin gözüne kendilerinin birleşik gücü olarak görünmez; kendi­ lerinin dışında bir güç, kökenini ve hedefini bilemedikleri, o yüzden · üzerinde hakimiyet kuramadıkları,

tam tersine,

insanın iradesinden ve eyleminden bağımsız belli bir dizi evreden ve aşamadan geçen, hatta insanın iradesini ve eyle­ mini güden yabancı bir güç olarak görünür. Feylesoflann

anlıyabileceği

deyimle bu "yabancılaş­

ma:'nın ortadan kaldırılması ancak iki pratik temel şartın varlığı ile mümkündür. Yabancılaşmanın "çekilmez"

bir

güç, insanların devrimle karşısına çıktıkları bir güç olabil­ mesi için, insanlığın büyük çoğuuluğunu ."mülkiyetten yok­ sun" kılmış, ve aynı zamanda bu durumla çelişen bir zen­ ginlik ve kültür alemi yaratmış olması gerekir; bu iki temel şartın varlığı ise üretici gücün çok fazla artmış olmasına, ileri bir gelişme düzeyine varmış yandan üretim gü çlerinde bu _

olmasına

gelişme

bağlıdır. Öte

(ki bu, insanların


gerçek günlük hayatlannı mahalli çapta değil, hi çapında yaşadıklannı gösterir)

mutlaka zorunludur; çünkü o olmadan nelleştirilmiş olur, işin içine

dünya tari­

pratik bir temel olarak

darlık sadece ge­

yoksulluk girince zorunlu ih­

tiyaç maddelerini elde etme mücadelesi

ve bütün o ciğfe

ister istemez hep tekrarlanır durur; ve çünkü insanlar ara­ sında

evrensel bir ilişkinin kurulabilmesi ancak üretim güç­

lerinin bu evrensel bütün

gelişmesiyle mümkündür. Bu ilişkiler

milletlerde birden "mülkiyetten yoksun"

nın aynı anda ortaya çıkmasına neden olur

bir yığı­

(evrensel re­

kabet) , her milleti başka milletierin devrimlerine bağınılı kılar,

nihayet mahalli kişilerin yerine hayatlannı

dünya

tarihi çapında yaşıyan, evrensellikleri deneysel olarak göz­ lenebilir kişileri geçirir.

Böyle olmasaydı

1) komünizm

sadece mahalli bir olay olarak varolabilirdi; 2) ekonomik ilişki

güçleri evrensel, dolayısıyla çekilmez güçler olarak

gelişernemiş olurdu: batıl inançlarca kısıtlanmış

mahalli

koşullar olarak kalırlardı; 3) ekonomik ilişkilerde her iler­ leme mahalli komünizmi ortadan kaldınrdı. Deneysel ola­ rak komünizm, hakim halklann "hep birden" ve aynı an­ da gerçekleştirdikleri bir fiil olarak gerçekleşebilir ancak1: bu da üretim güçlerinin evrensel gelişmesini, ve kömüniz­ me sıkı sıkıya bağlı dünya çapında ilişkileri Başka türlü nasıl olur da mesela olurdu, mülkiyet farklı biçimlere

mülkiyetin girebilirdi,

şart. koşar. bir tarihi ve mesela

ll Proleter deVIiminin bütün ileri ülkelerde aym zamanda gerçekleşeceği, dolayısıyla tek bir ülkede devrimin zafere ula.ş­

masımn imkansız olduğu görüşü, Engels'in Komünizmin İlkeleri

( 1 847) makalesinde kesin ifadesini bulmuştur, ve tekelci kapitalizm:

öncesi dönem _için doğrudur. Sonradan, emperyalizm çağında ka­ pitalizmin eşit olmayan ekonomik ve siyasi gelişmesi kanunundan hareket eden Lenin, yeni tarihi koşullarda sosyalist deVı-imin ilkin birkaç ülkede, hatta tek bir ülkede zafere ulaşabileceği sonucuna varmıştır.

39


toprak mülkiyeti farklı öncüller nedeniyle Fransa'da

çok

ellerdeyken ufak bir azınlığın elinde toplanmaya, İngilte­ re'de ise, bugün olduğu gibi ufak bir azınlığın elinde top­ lanmışken parçalanmaya doğru · gidebilirdi? Ya da nasıl olur da, aslında çeşitli bireylerin ve ülkelerin ürünlerinin

mübadelesinden başka birşey olmayan ticaret, bir İngiliz iktisatçısının

dediği

gibi,

eskilerin

kısınet perisi misali

yeryüzünü tepeden dolaşıp sihirli eliyle kimine servet, ki� mine sefalet dağıtan, imparatorluklar . kurup imparator­ luklar batıran, milletleri yükseltip çökerten arz-talep iliş­ kisi sayesinde bütün dünyaya hakim olabilirdi? Ve buna karşılık nasıl olur da, özel mülkiyetin temelinin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünist ilkelere göre düzenlen­ mesiyle Cve bunun bir sonucu olarak insanlarla kendi ya­ rattıkları ürünler arasındaki düşmanca sıylal

ilişkinin kırılma­

arz-talep ilişkisinin gücü hiçe iner, insanlar müba­

deleyi, üretimi, karşılıklı ilişkilerinin biçimini yeniden de­ netim altına alabilirlerdi? . . . Önceki

tarihi

aşamaların hepsinde,

mevcut

üretim

güçleri tarafından belirlenen ve kendisi de bunları belir­ leyen ilişki biçimi sivil toplumdur1• rimizden de açıkça anlaşılacağı

Yukanda

söyledikle­

gibi, bu sivil toplumun

önculleri ve temeli basit aile ile bileşik

aile, yani kabile

denilen şeydir. Bu toplumun daha kesin özelliklerini yu. karıda

sıralamıştık Bu kadarı bile,

sivil toplumun nasıl

bütün tarihin gerçek kaynağı ve sahnesi olduğunu, ve ger­ çek ilişkilere gözünü kapatıp prenslerle devletlerin şata­ fatlı maceralanndan ötesini görmeyen bugünedek geçerli tarih anlayışının ne denli saçına birşey olduğunu göster­ meye yeter.

I)

Bireyler arası ilişkilerin ve sosyal

miş olduğU toplumu nılan terim.

40

örgütlenmenin geliş­

"doğal'' toplumdan ayırdetmek için kulla­


Sivil toplum, üretim güçlerinin gelişmesinin belli bir aşamasında kişiler arasındaki

maddi ilişkileriri

tümünü

kapsar. Belli bir aşamanın bütün ticaret ve sanayi haya­ tını kapsar, bu

bakımdan

çerçevesini

Devlet ve millet

aşar; ama bir yandan da, yabancılada ilişkilerinde milli­ yet

olarak ortaya çıkmak, .içeriye karşı ise Devlet olarak

örgütlenmek zorundadır. lische

"Sivil

toplum" deyimi

Geselschaftl ı On Sekizinci Yüzyılda,

{bürger­

mülkiyet iliş­

kilerinin İlk ve Ortaçağ komünal toplumundan kendileri­ ni sıyırıp kurtarmış olduğu bir zamanda ortaya çıktı. Bu anlamda, sivil toplum ancak burjuvazi ile birlikte gelişir; ama bütün çağlarda Devletin ve tüm idealist

üstyapının

temeli olan üretim ve ticaretten doğruca çıkıp gelişen sos­ yal örgütlenmeye ötedenberi bu isim verilmiştir.

[ 2 ] Bilincin Üretimine Dair . . . Bu tarih anlayışı, hayatm kendisinin maddi üretimin­ den

başlıyarak üretimin gerçek sürecini açıklıyabilmemi­

ze, bu üretim tarzıyla bağlantılı ve onun tarafından yara­ tılan ekonomik ilişkiler biçiminin

(yani çeşitli aşamala­

rında sivil toplumun) bütün tarihin temeli olduğunu anlı­ yabilmemize bağlıdır;

aynca,

sivil

toplumu eyleminde

Devlet olarak göstermemize, her türlü teorik ürünler

ve

bilinç biçimlerini, dini, felsefeyi, ahlakı, vb. bu temelden hareket ederek

açıklamamıza, .kaynaklannı ve gelişmele­

rini izlernemize bağlıdır. Bu sayede bunlann hepsinin bir bütün olarak ortaya konulabileceği muhakkaktır sıyla

bu çeşitli yönlerin . birbirleri üzerinde

(dolayı,..

karşılıklı et­

kileri de göz önüne serilebilir) . Bu tarih anlayışl!, idealist tarih anlayışı gibi öyle her dönemde ayn · bir kategori ara1} "Bürgerlische Geselschaft" hem de "sivil toplum" anlamına gelebilir.

"burjuva toplumu",

hem

41


mak zorunda değildir; tarihin gerçek zaman

zemininden hiç bir

aynlmaz; pratiği fikirle açıklamaz,

fikirlerin olu­

şumunu maddi pratikle açıklar; bundan, bütün bilinç bi­ çimlerinin ve ürünlerinin zihni eleştiriyle, "kendi bilincin­ de olma"ya indirgenmekle,

"lıayaletler"e,

"heyulalar"a,

"hayaller"e filan dönüştürülmekle çözülemiyeceği, ancak bu idealist palavraları doğuran fiili sosyal

bunun ilişkile­

rin pratikte yok edilmesiyle mümkün olabileceği, tarihin ve tarih kadar

da dinin,

türlerinin ardındaki duğu

sonucunu

felsefenin ve bütün diğer teori

itici gücün eleştiri değil, qevrim

çıkarır. Tarihin

"ruhun

ol­

ruhu" olarak

"kendi bilincinde olma"ya indirgenmekle sona erınediğini, tarih içinde her bir aşamada

maddi bir sonuç, yani bir

üretim güçleri toplamı, bireylerle doğa arasında ve birey­ lerle bireyler ara,sında tarihi olarak yaratılan bir ilişki ol­ duğunu, ve bunun her kuşağa bir önceki kuşaktan aktarıldı­ ğını; belli bir üretim güçleri, birikmiş sermaye ve koşullar yığınının

hem

bilfiil

yeni

kuşak

tarafından

değişikli­

ğe uğratıldığını, hem de yeni kuşağın yaşama koşullarını tayin ettiğini, ona belirli bir gelişim, özel bir karakter ka­ zandırdığım _gösterir. Bu tarih anlayışı, insanlar koşulları yarattığı kadar koşulların insanlan

yarattığını gösterir.

Her bireyin ve her kuşağın kendinden önce hazır bulduğu bu üretim güçleri, birikmiş sermaye ve sosyal ilişki biçim­ leri bütünü, feylesofların

'cevher'" ve "insanın özü" ola­

rak kavradı�lan, tanrılaştınp sonra da savaşa tutuştuklan şeyin gerçek temelidir: öyle bir gerçek temel ki, bu feyle­ soflar "kendi bilincinde olma" ve "eşsiz" diye başkaldıra­ dursunlar ona istedikleri kadar, o hiç tınmadan . insanıa­ nn gelişmesi üzerinde etkisini sürdürür. Belli

aralıklarla

başgösteren devrimci çalkantımn bütün kurulu düzeni te­ melinden yıkacak güçte olup olmadığını kararlaştıran da, yine, değişik . kuşaklann kendilerinden önce hazır bulduk­ lan bu yaşama koşullarıdır. Tam bir devrimin bu maddi 42


unsurlan (yani bir yanda halihazır üretim güçleri, öbür yanda toplumun o güne kadarki belirli koşuHanna değil sadece, o güne kadarki "hayatın üreti:rJ:li' 'nin ta kendisine, toplumun temelinde yatan "topyekun faaliyet"e de baş­ kaldıran bir devrimci yığın) hazır değilse eğer, bu devrim fikri yüz kere de dile getirilmiş olsa, pratik gelişme bakı­ mından birşey ifade etmez. bunu ispat etmektedir.

Nitekim

komünizmin tarihi

Bugünedek geçerli bütün tarih anlayışında tarihin bu gerçek temeli baştan sona kadar ya hiç dikkate alınma­ mış, ya da tarihin seyrini hiç mi hiç ilgilendinneyen sıra­ dan bir konu sayılmıştır. Bu yüzden tarih her zaman illa kendi dışında bir kıstasa göre yazılmıştır. Hayatın gerçek üretimi sanki tarihten de öneeye aittir; buna karşılık, sa­ hiden tarihi olan ne varsa gündelik hayattan ayn, dünya­ dışı ve dünya-üstü birşeymiş gibi görünür. Böylece insa­ nın doğayla ilişkisi tarihin dışında· bırakılır, giderek do­ ğayla tarih arasında karşıtlık yaratılır. Bu tarih anlayı­ şını benimseyenler, bundan ötürü, tarihte yalnız prensler­ le Devletlerin siyasi eylemlerini, dini ve daha başka tür­ den teorik kavgalan görebilmişlerdir; özellikle de, her · ta­ rih çağ·mda o çağın kendi aldanmacasına katılmadan ya­ ·

Mesela "din" ve "siyaset" herhangi bir ça­ ğın gerçek saiklerinin büründüğü biçimlerden ibaretken, o çağ kendini salt "siyasi" ve "dini" saiklerin etkisi al­ tında kalmış sanıyorsa, tarihçi bu görüşü olduğu gibi

pamamışlardır.

kabul eder. Söz konusu halkın gerçek pratiği hakkında o halkın kendi "fikri", kendi "anlayışı", onun pratiğini yö­ neten ve belirleyen yegane etkin güç bellenir. Eski Hintli­ ler ve Mısırlılarda görülen az gelişmiş işbölümü biçimi on� lann Devlet· ve tarihinde kast düzenini gerekli mi kılmış­ tır, tarihçi kast düzeninin. bu az gelişmiş sosyal biçimi ya­ ratan güç oldu.ğunu zanneder. Fransızlada İngilizler hiç olmazsa gerçeğe oldukça yakın siyasi aldanmacadan ken43


dilerini kurtaramazlarken, Almanlar "saf ruh" alanında dolanır dururlar, dini aldanmacayı tarihin itici gücü va­ parlar. Hegel'ci tarih - felsefesi bütün bu Alman tarih ya­

ince ifadesine" indirgenmiş son kertesi­ dir. Onun gözünde tarihin konusu sahici çıkarlar değil, hatta siyasi çıkarlar bile değil, saf düşüncelerdir. Dolayı­ zıcılığının

"en

sıyla Aziz Brurio'ya tarih, mutlaka, biri birini yutan ve so­ nunda hepsi birden "kendi bilincinde olma'.' tarafından yutuJ.an bir "düşünceler" dizisi olarak görünecektir. Ger­ çek tarih hakkında hiç birşey

bilmeyen

Mübarek

Max

Stirner. ise, ondan da daha tutarlı olarak, tarihin seyrinde

bir "şovaiye", haydut ve hortlak masalından başka birşey

görmez, ve karşılaştığı bu manzaradan kendini, tabii, an­ cak "kutsallığı tepmek"le kurtarabilir. Bu anlayış, doğru- , dan doğruya dini bir anlayıştır; dindar insanı ilkel insan,

tarihin hareket noktası olarak alır; hayalinde, dini fante­

zilerin üretimini geçim araçlannın ve hayatın kendisinin

üretiminin yeii.ne· koyar. Bütün bu tarih görüşü, temelle­ rinin yıkılışı ve bundan doğan vicdan sızılan ve kuruntu­

larla birlikte, Alnıaniann milli bir meselesinden ibarettir ve Almanlar için dahi sadece mahalli bir ilgi konusudur. Son

zamanlarda sık sık ortaya atılan

sela: "Tann mekanından insan rnekanına

önemli soru me­ geçiş" ne denli

gerçektir? Sanki bu "Tann mekanı" bugüne kadar hayal aleminden başka . bir yerde varolabilmiş, bu allarneler d e ötedenberi, haberleri bile olmaksızın, şimdi yolunu arayıp

durduklan "insan mekanı"ında yaşamıyorlarmış gibi ! Ve sanki bu teorik laf ebeliğinin esrannı çözmek için girişi­ len allamece oyun (başka hiç birş�y değil çünkü) aslında, . tam tersine, laf ebeliğinin halihazır dünya koşullanndan

çıktığını göstermiyormuş gibi ! Alman milletinin her za­ manki huyudur bu zaten: eski

yazariann saçmalıklann­

dan yepyeni bir UClibe çıkarmak, yani bütün bu saçmalık­ ta keşfedilebilir bir özel anlam olduğunu varsaymak


Oysa sorun, aslında, bu teorik laflan fiilen mevcut koşul­ lardan hareket ederek açıklamaktan ibarettir. Bu IMiann gerçekte ve pratikte ortadan kaldınlması, bu kavramıann insanların bilincinden kazınması; _ daha önce de s öylediği­ miz gibi, teorik çıkarsamalarla değil, değiştirilen koşullar­ ca sağlanacaktır. insaniann büyük

çoğunluğu için, yani

için, bu teorik kavramlar· mevcut değildir, do­ layısıyla ortadan kaldırılmalarına da gerek yoktUT. Bu ço­ proletarya

ğunluk bir zamanlar din, vb. gibi bir takım teorik fikirle.

.

ri benimsemiş dahi olsa, bunl!:ı.r koşullann

etkisiyle çok-

tan ortadan kalkmışlardır.

[ Feuerbach'ın Tutarsız Maddeciliğinin Eleştirisi] . . . gerçekte, ve pratik maddeci, yani

Komünist için sorun,

mevcut dünyayı devrimci bir değişikliğe · uğratmak, mev­ cut şeylere karşı pratikte saldırıya geçip onlan değiştir­ mektir. Feuerbach'da zaman zaman bu gibi görüşlere rast­ lasak bile bıinlar hiç bir zaman münferit seziler olmaktan öteye

varmazlar; onun genel anlayışı üzerinde etkileri o

kadar azdır ki, gelişmeleri mümkün

birtakım başlangıç­

lardan fazla birşey sayılamazlar. Feuerbach'ın

duyumsal

dünyayı "kavrayışı" bir yandan dünyaya soyut düşüiımey­ ıe· bakış, bir yandan salt duyguyla sınırlıdır. "Gerçek ta�

rihi insan" yerine_ "İnsan" der Feuerbach. "İnsan", gerçek­ dünyaya . soyut te, "Alman" dır. İlk durumda, duyumsal düşünme ile baktığında, ister istemez, bilinci ve duygu� suyla çelişen, önceden varsaydığı uyumu, duyumsal dün­ yanın bütün parçalan arasındaki, özellikle de insanla do­ ğa arasındaki uyumu bozan bazı şeylerle karşılaşır. Bun­ dan kurtulabilmek için çifte bir algılamaya sığınır: "apa­ çık ortada" olana yönelik alelade algılama; eşyanın "ger­ çek özü"ne yönelik daha üstün, felsefi algılama. Çevresin­ deki duyumsal dünyanın ezeldenberi

böyle gelmiş böyle

45


gider birşey olmadığını, sanayinin ve toplumun içinde bu­ lunduğu durumun ürünü olduğunu, ve giderek, tarihi bir ürün olması bakımından, her biri bir öncekinin omuzla­ nnda yükselen, sanayiini ve ekonomik ilişkilerini gelişti­ ren,

değişen ihtiyaçlara göre sosyal

düzenini değiştiren

bütün bir kuşaklar dizisinin faaliyetinin nu gönnez. Oysa en basit "duyumsal dahi

sosyal

.gelişmenin,

sanayinin

Feuerbach'a sağladığı şeylerdir. ağacı,

ve

ticari

ilişkilerin

Çok iyi biliriz ki kiraz

hemen hemen bütün meyva

birkaç yüz yıl önce

sonucu olduğu­

kat'iyet" nesneleri

ağaçlan gibi, henüz

ticaret eliyle bizim ikliminıize aktanl­

mıştır, ve bu nedenle ancak belli bir çağda, belli bir top­ lumun

bu faaliyeti sayesinde, Feuerbach için "duyumsal

kat'iyet" kazanmıştır . . . Feuerbach insanın da "duyumsal bir nesne" olduğu­ nu anladığı için, "saf" maddecilere kıyasla muhakkak ki büyük bir üstünlüğe sahiptir. Fakat insanı "duyumsal fa­ · aliyet" olarak değil de sadece bir "duyumsal nesne" ola­ rak görmesi

bir

yana, hala teori alanında

kaldığı ve in­

sanlan belirli sosyal bağlantılan çerçevesinde, onlan ney­ seler öyle yapan mevcut yaşama koşullan içinde ele alma.:. dığı için, hiç bir zaman gerçekten varolan faal insanlara ulaşnıaz; "insan" denilen soyutlamada kalır, "gerçek, reysel, · elle tutulur gözle görülür insan"ı sadece

�i­

duygu

düzeyinde tanır, bundan ileri gitmez; yani, "insanla insan arasında" sevgi ve dostluktan gayri hiç bir "beşeri ilişki" tanımaz, hatta onlan da idealleştirir. Mevcut yaşama ko­ şullannın eleştirisine girişnıez. Böylece, duyumsal dünya­ yı bir türlü onu meydana getiren bireylerin canlı, duyunı­

sal faaliyetlerinin tümü olarak kavnyanıaz; ve bu neden­ le, mesela sağlıklı insanlar yerine açlıktan ağzı kokan bir sürü sıracalı, yorgun ve verenıli insanla karşılaştığı

za­

man "üstün algılama"ya, "insan türü içinde ideal denge" ye

46

sığınnıak zorunda kalır; komünist

maddecinin gerek


sanayının, gerekse sosyal yapının dönüşme uğraması ge­ reğini ve aynı zamanda bunun koşullannı gördüğü nokta­ da ister istemez idealizme düşer. Feuerbach, bir maddeci olarak, tarihle uğraşmaz; ta­ rihi ele aldığı zaman da, maddeci

değildir.

Feuerbachda

maddecilik ve tarihin yollan apayndır. Zaten şimdiye ka­ dar söylenenler bunu açıkça ortaya koymuştur. Tarih, her biri kendinden önceki ona devrettiği .malzemeyi,

bütün kuşaklann

sermayeyi ve üretici güçleri

işleten, böylece hem geleneksel faaliyeti baştan aşağı de­ ğişik koşullarda

sürdüren, hem de eski koşullan

aşağı değişik bir faaliyetle

değişikliğe

uğratan

baştan ayri ku­

şaklann birbirini izlemesinden başka birşey değildir.

Bu

gerçek, soyut düşünce yoluyla öyle çarptınlabilir ki, son­ raki tarih önceki tarihin amacıymış gibi gösterilir: mesela Amerika'nın keşfine atfedilen

amaç

patlamasını kolaylaştınnaktır.

Bu sayede tarih

Fransız Devriminin kendine

özgü amaçlar kazanır, "öteki kişiler ayannda bir

Iqşi"

olur (mesela: Kendi bilincinde olmak, Eleştiri, Eşsiz, vbJ ; oysa geçmiş tarihin "belirlemesi",

"hedefi", "tohumu" ya

da "fikri" kelimeleriyle anlatılan şey, sonraki tarihten

Çı­

kanlan bir soyutlama, önceki tarihin sonraki tarih üzerin­ deki faal etkisinin soyutlanmasıdır sadece. Birbirini etkileyen ayn ayn alanlar bu gelişme seyri içinde ne kadar genişlerse, ayrı ayn milliyetleriri ilk baş­ taki yalnızlığı gelişen üretim ta�ı ve ekonomik ilişkilerle,. bunlann çeşitli · milletler arasında . kendiliğinden

ortaya.

çıkardığı işbölümüyle ne kadar giderilirse, tarih de o ka­ dar dünya tarihi olur. Böylece, mesela İngiltere'de bir ma­ kine icad edilir de bu makine Hindistan ve Çin'de sayısız. işçinin günlük maişetini elinden nu yaşama biçimini altüst ederse,

alıp bu imparatorlukla­ bu icad dünya

tarihi

çapında bir olgudur. Bir başka örnek olarak kahve ve şe­ keri ele al?-lım. Bunlar .da On Dokuzuncu Yüzyılda dünya. 47


tarihi çapında önemlerini ispı:ıt etmişlerdir: Napoleon'un Kıta Avrupası Sistemi' yüzünden bu malların bulunamaz olması Almanları Napoleon'a karşı l

ilde

ayaklandırmış, böyle­

1813'ün şanli Kurtuluş Savaşlarının gerç�k temeli ol­

muştu. O halde tarihin dünya tarihine

dönüşmesi hiç de

"kendi bilincinde olma'� nın, dünya ruhunun, ya da başka bir metafizik heyülanm soyut bir fiili değil, tam anlamın­ da maddi, deneysel olarak doğrulanabilir bir fiil, her bire­ yin gelip gittikçe, yiyip içtikçe ve giyindikçe ispat ettiği bir

fiildir.

[ Hakim Sınıf ve Ha�im Bilince Dair] Hakim sınıfın· fikirleıi, her çağda, hakim yani toplumun yönetici maddi manda toplumun yönetici araçlarını üzerinde nel

elinde de

olarak,

tutan

denetime zihin

gücü olan

fikirlerdir;

sınıf, aynı za­

fikri gücüdür. Maddi

sınıf,

zihin

sahiptir.

üretiminin

Öyle

üretim araçları

ki bu sayede, ge­

üretiminin · araçlanndan yoksun

olan­

ların fikirleri amın hükümranlığı altındadır. Hakim fikir­ ler hakim maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, fikirler ola­ rak kavranan hakim maddi ilişkilerden başka birşey de­ ğildir. . Dolayısıyle hakim fikirler bir sınıfı hakim sınıf ya­ pan ilişkilerin

ifadesi, o sınıfın hakimiyetini dile getiren

fikirlerdir. Hakim sınıfı meydana

getiren bireyler başka

şeyler arasında bilince de sahiptirler, ve bu nedenle,

dü­

şünürler. O halde bu bireyler bir sınıf olanik hükü�ran "Olduklarına ve belli bir çağda herşeyi onlar kararlaştırdıkla­ nna göre, bunu her alanda · yaptıkları,

böylece topluma

düşünürler olarak da, fikir üreticileri olarak da hükmet­ tikleri,

çağlatındaki fikirlerin üretimini ve üleşimini dü-

ı> Napoleon'un 1806'da · yürürlüğe koyduğu bu sistem kıta Avrupası ülkeleriyle İngiltere arasında ticareti 'yasaklamıştı. 48


z�nledikleri- besbelli ortadadır. İşte bundan dolayı, onlartn flkirleri çağın hakim fikirleridir. Mesela kırallık iktidarı­ nın, soylulann ve_ burjuvazinin hakimiyet için yanştıklan, bu nedenle hakimiyetin payıaşıldığı bir çağda ve bir ülke­ d.e kuvvetlerin ayrılığı öğretisi hakim fikir olarak

ortaya

çı�ar ve "değişmez bir kanun" olduğu ileri sürülür.

Günümüze kadar gelen tarihin belli başlı güçlerinden b�ri

olduğunu yukarda gördüğümüz işbölümü, fikri

ve

maddi işbölümü olarak hakim sınıf içinde de kendini gös­ terir. Bu sınıfın bir. kısım insanlan sınıfın düşünüderi ola­ rak görünürler (bunlar sınıfın

faal, fikri ideologlandıı:;

swıfın kendisi hakkındaki aldanmacasını kemale erdirme­

Y!

kendilerine . başlıca geçfm kaynağı yaparlar) ; diğerleri­

nin bu _fikirler ve hayaller karşısında tutumlan daha pa­ sır ve kabullenicidir; çünkü bunlar gerçekte bu sınıfın faal üyeleridirler, kendileri hakkında hayaller ve fikirler uy­ d;ı:ı:nnaya öbürleri kadar vakit bulamazlar. Bu sınıf içinde­ ki . !:m bölünme ·gelişerek iki kısım arasında belli bir muha­ le.fet ve düşmanlığa kadar dahi varabilir; ama sınıfın ken­ disini tehlikeye sokan pratik bir çatışma söz konusu oldu� ğunda bunun hiç bir. hükmü kalmaz; o zaman hakim fikir­ lerin hakim sınıfın, fikirle:r.:i olmadığı ve bu sınıfın iktida� nndan ayn bir güce.- sahip olduğu zehabı da birden kayıp� lara kanşır. Belli bir dönemde· devrimci· fikirlerin bHmesi için devrimci bir sınıfın

varolması

varola­

şar:ttır. Dev:..

rimci bir sınıf için gerekli öncüller üzerinde · yukarda yete� ri kadar durmuştukı

Şimdi eğer, tarihin. seyrini incelerken,

hakim sınıfın

fikirlerini hakim sınıfın kendisinden ayınp onlara bağım­

sız bir varlık yüklersek, eğer belli

bir zamanda şu ya da

bu fikirlerin · hakim olduklannı söylemekle yetinip üretim koşullannı ve bu : fikirleri üretenleri dikkate almazsak, ve böylece bu fikirlere kaynaklık eden bireyleri ve kp_şullanm., görmezlikten , gelirsek, mesela

dünya

söylular sınıfı�

49


nin hakim olduğu çağda ' şeref, sadakat: vb. kavramıann hakim · olduğu:riu,; huıiuvazinin hakimiyetinde de özgÜrlük, eşitlik; vb. kaviamlaril1 hakini olduğunu söyliyebiliriz. Hakim sınıf da genellikle bunun böyle olduğu karıisında­ dır. Tarihçilerin Ön Sekizinci Yüzyıldan sonra daha da çok paylaştıkları bu tarih anlayışı, gittikçe soyutlaşan fi� kirlerin, yani gittikçe evrensel biçime bürünen fikirlerin hükümran olması gibi bir olgıiyla ister istemez karşılaşa­ caktır. Zira' kendinden önce hilkim olan sınıfın yerini · alan her yeni sınıf, sırf kendi amacını gerçekleştirebilmek için, kendi çıhmnı toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gi­ bi göstermek; fikir planında ifade edecek olursak; fikirle­ rini evreiıselleştl:rrriek, onları yegane akla uygun, evren­ sel düzeyde geÇerli fikirlermiş gibi ileri sürmek zorunda­ dır. Devrim yapan bir sınıf daha ilk baştan, hiç değilse bir sınıfa karŞı olduğu için, bir sınıf . olarak değil, bütün toplumun temsilcisi olarak ortaya çikar, tek bir hakim sı­ nıfın karşısında tophiniun tümüymüş gibi görÜnür. Bunu yapabilir, çünkü başlangıçta onun çıkan hakim olmayan bütün diğer·· sıruflaim ortak çıkarina gerçekten daha çok bağlıdır; çüıiku o iül1e kadar süregelen koşullann baskı­ sı altında bu�"sniifın çıkan, henüz, belli bir sınıfın özel çı­ kan olarak �liŞe:rriemiştir. Bu nedenle onun zaferi, top­ luma lıüknieiin.e durunilinda olmayan diğer sınıfıann bir­ çok bireylennin de yarannadır; ama sadece, onlarin yük­ selip ·haki:n:i siiııfı:i:ı' safianna katılmalanna imkan sağladı­ ğı ölçüde. Fransız b.urjuvazisi soylular iktidannı alaşağı ettiği . zaman, proleterlerin birç;oğlina kendilerini proletar­ yanın üstünde biT . duzeye yükseltme imkanını saglarmştı. Aiıcak .· bu, orilariii-. hıindan böyle brujuva · olmalan şartına bağliydı. Bunun içind.fr · ki her yeni sınıf, · hakimiyetini, on­ dan önce hakfni olim sınİftan daha geniş bir taban üzerin­ de kurabilir ancak; buria karşılık, yeni hakim sınıfa karşı hakim olmaya.n sını::fın . sonraki muhalefeti ·, daha da keskin 50


ve köklü olur. Her iki durum da şu olguyu

belirler: yeni

hakim sınıfa karşı sürdürülecek mücade_le, bu defa, önce­ ki toplum koşullannın ondan önce hüküm sürmeye çalış­

mış bütün diğer sımflann

çok daha

yapabildiklerinden

kararlı ve kökten bir inkarını amaçlar. Belli bir sınıfın

hakimiyetinin

haki-­

belli fikirlerin

sürülen

miyetinden başka birşey olmadığı hakkında ileri

yanlış görüş, muhakkak ki, genel olarak sımf hakimiyeti _ toplumun örgütlenme biçimi olmaktan çıktığı:, yani özel _

bir çıkarı genel çıkar, ya da "genel çıkar"ı hükümran ola� rak göstermenin

zaman, kendili­

artık gereği kalmadığı

ğinden son bulacaktır. Hakim: fikirleri hakim bireylerden ve özellikle üretim tarzının belli bir aşamasının yarattığı ilişkilerden

bir

ke­

re ayırdık mı ve bu yoldan tarihin herdahn fikirlerin hü­ kümranlığı altında olduğu sonücuna vardik fuı, bu çeŞit­ li fikirlerden "asıl fikri", görii.şü; vb. tarihiri hakini gücü olarak soyutlayıp çıkarmak,

böylece bütün bu ayrı ayn

fikirleri ve kavramları: tarih . boytinca mın "kendi kendini belirleme

gelişen: asil kavra­

biçimleri"

·

·olarak ·göri:iıek

_

çok kolaydır. Bundan sonra artık, çok doğar Id, :msanlarıri bütün ilişkileri de insan kavrarrundari: tasarlanan insan­ dan, ·

insanın özünden,

İnsan'dan çıkarılabilir. Spekülatif

feylesoflar bunu yapmışlardır . . . Günlük hayatta hawti bakkala sorsamz bfr hısanı_r.._ kendisi hakkında ileri sürdüğü ' iddialarla gerçek lğşj;liği arasındaki farkı size

söyliyebilir.

rimiz henüz bu basit sezgiye dahi

Ania - hizim

·

tarihçil�-­

·varamain�şl�dır,

Her- · çağın sözüne kanarlar, kendi hakkında söylediği· hwşeyin; , ya da beslediği her kuruntunun doğru· bıduğiınu: saml'lar. Almanya'da geçerli olan bu tarih yöntemini; ve . özel� .

likle, bu yöntemin Almanya'da niçin

geçerli olduğunu ı anlamak için, . bunun- genel olarak ideologlarin.· aldaiımaca� sıyla, mesela hukukçuların, siyaset adarwannın- (ve- bun�-

5 1'


lar ara.sında bazı pratik_ devlet ap.amlarınm) aldanmaca� larıyla bağl antıs�nı.· tıu. �da lann dogmatik hayallerini ve gerçeği çarpıtmalannı göz önünde tutmamız, gerekir. On­ lann hayattaki pratik; dururrılanyla! işleriyle ve işbölü­ müyle çok_ kolay açıklanabilir bu, : .

r:Qretim Güçleriyle Ekonomik İlişkileı:­ Arasında Çelişme] halde tarihteki bütün çatışrpalarm kayı::ı.ağı, . bizim ' g<?r:üşümüzce, üretim güçleriyle ekonomik ilişkiler arasın� . daki çe�işkidir. Bu a;rada ş-q.nu da beltrtelim: Bir . ülkede çatışmalara yol açrrıapı için. bu çelişkirı-in o ülke, içinde mutlaka en uç . nqktaya varmış olması gerekmez. Sanayi­ leri ileri ülkelerle rekabet -ki bunu doğuran milletlerara­ sı ekonomik ilişkilerin genişlemesidir-. sanayileri geri. ül­ kelerde bunun gibi bir: ç�lişkiyi ı:ıek�la doğurabilir. (Me­ sela, İngiliz sanayiirı.i:q, rekabeÜ yüzünden Almanya'da ortaya çıkan proletarya, gibp Üretim güçleriyle ekonomik ilişki biçimi arasında ta­ ı;ihte çok defa görülen, f�at esas temel için bir tehlike yaratrpayaıı bu. çelişki, her seferinde mutlak;;ı. bir devrim­ ı�; ı:ıatıak verir, ve aynı zama�d� genel çatışmalar,. çeşitli sımflar arasında çatışmalar, bilinç çelişkisi, fikir s avaşı, vb., siyasi- çatışmalar, vb. gibi çeşitli ikincil biçimlere bü­ rtınür. Dar. bif açıdan bakınca, insan bu ikincil biçimler­ den bir . te_kini yalnız başına ele alıp bu devrimierin teme­ liyrpiş gibi görebilir; devrimleri başlatan kişiler kültür düzeyle!"İne ve tarihi gelişim aşamasına göre . kendi 'faali­ yetleri hakkında birtakım aldanmacalara . kapılqıklann­ dan, b-q._ daha da kolaydır. O.

[Birey, Toplum, Sınıf] Kişisı;ıl güçlerin. (ilişkilerin) işbölümü sayesinde mad52


d.i güÇlere -d.öni'tŞı:iı.esi, buna dair g(mel fikri insamn kafa::. sından söküp atmasıyla giderilemez; bu, ancak bireylerin bu maddi güçleri yeniden hakimiyetiefi altına alınalari ve işbölümünü ortadan kaldırmalanyla sona erdirilebilir. Bu da topluluk ofm-aksızın 'riıumkün deiflctir. Ancak toplu­ luk içindedir ki ·birey yeteneklerini her yönde geliştirme imkanını bulur; dolayısıyla yalnız topluluk içinde kişisel özgürlük mümkündür. Bundan önce topluluğun yerini ne tutmuşsa, Devlet, vb. gibi, orada kişisel özgürlük yalnız -��akim sınıfiiı iÜŞkileri çerçevesinde gelişen bireyl-er için, ve yalnız ö sınıfın bireyleri olduklan için varolmuştur. Bireylerin bugünedek içinde bir araya geldikleri sözde topluluk, her zariıan onların karşısında bağımsız bir var­ lİk kazanmış, bir yandan da, :bir sırnfıiı 'başka 'bır sınıfa karşı bir araya gelinesi olduğu {çill, 'sözd-e bir toplulU:k oi� makla lüılmariııŞ, :yeni bir ayakba� da olmuştur. Gerçek toplulukta bireyler özgürlüklerini 'b'fı1Üı: olmaJannda ve birlik olmalan sayesinde elde ederler . . . Bireyler her zaman hayatlarını kendileri Üzerine kur:. muşlardır; fakat, ideologların an'Iadıklan anlariıd-8. ''y'alı:iı;, birey üzerine değil tabii, tarihten :gel�n koşulla-r :ve :iiiŞ:ki:. Iei· çerÇevesinde. Ne ki tarihi evrimin sesri iÇinde v-Eı Öze1� likl'e, işböiı:ünü çerçevesinde sosyal ilişkılerin zorunlu 'ola� rak bağiriısiz bir varlık kazanmalarından ötürü, her bire­ 'yin hayatında [bireyin hayatının] hem ·kişisel <)lması, hem de herhangi -bir çalıŞma alaninca ve bu alana özgü koşullarca belirlerimesi bakımiridan, bir bölünme b�lirir. mununla, mesel� irat sahibi 'kapitalist filan, kişi olmak­ tan çıkarlar d.eriıek istemiyoruz; onların kişilikleri çok belirli sınıf iliŞkilannce be'ifrierimiş'tir, bu bölünme ancak bir başka sınıfa· karşıt olmalaririda, kendileri için de ancak iflas ettiklerinde ortaya çıkar demek istiyoruz.) Zümrede '(ve daha da büyük bir ölçüde, kabiledel bu henüz açığa -çıkmamış-tır: mesela bir sGylu kişi Ediger_ ilişkileri dışında) 53

·


her zaman bir soylu kişidir, avamdan birisi her zaman avamdan birisidir; bu, onun kişiliğinden aynlmaz bir nite­ liktir. Kişisel bireyle sınıfsal birey arasında bölünme, ya­ şama koşullannın birey için bir rastlantı eseri olliiası iliteliği, ancak sınıfla birlikte kendini gösterir, · sınıf · da · bur­ juvazinin bir ürünüdür. Rastlantı niteliği ancak bireylerin kendi aralanndaki rekabet ve mücadelelerinden doğar ve gelişir. Böylece� hayal gözüyle bakılıiıca, burjuvazinin ha­ kimiyeti altında · bireyler eskisinden daha özgür göiiinür­ ler, çünkü bireylerin yaşama koşullan bir rastlantı •· ese­ riymiş gibi görünür; gerçekte ise, hiç şüphe yok · ki, eski­ sinden daha az özgürdürler, çünkü düzenin zorba gücüy­ le daha çok karşı · karşıyadırlar. · zütnreyle aradaki fark burjuvaziyle proletarya arasındaki çeliŞkide özellikle açı­ ğa çıkar. Şehir ahalisi ve loncalar zümresi toprak sahibi

soyluların karşısına dikildiği zaman, bunların yaşama koşulları -feodal bağlardan kurtulmazdan önce de alttan alta mevcut olan taşınabilir mülkiyet ve zanaat emeği­ feodal toprak mülkiyetine karşı öne · sürülen olumlu bir­ şey olarak göründü, ve bu nedenle başlangıçta o da ken­ dine göre feodal bir biçim aldı. Muhakkak ki kaçak serl­ ler eski asaretlerini kiŞiliklerinderi ayrı bir rastlantı sayıyorlardı. Ama öyle yapmakla, kendini bir engelden kurta.

o < !'

ran her sınıfın yaptığından başka birşey yapmıyorlardı; ve kendilerini bir sinıf olarak ·değil, tek tek kişiler olarak kurtanyorlardi. Kaldı ki, zümreler düzenini aşıp . üstüne çıkmıyorlar, sadece yeni bir zümreyi . oluşturuyorlardı; es­ ki çalışma tarzlarını yent durumlarında dahi sürdü:ı;fıyor, ulaşılmış olan · gelişme duzeyine · artık tekabül e_tmeyen es­ ki engellerinden · onu kurtararak daha da geliştiriyorlar­ dı1. ll

Unutmamak

gerekir ki, serllerin hayatlarını sürdürmek

zorunda . olmaları, ,_ cve _ büy-ük . .çapta ekonominin imkansızlığı- yü-

54

,


Oysa prolet_er�er �çin onl�nn Y!=l-Şı:tp::ta koşulu, yani emek, ve onun yanında çı:ı,ğdaş toplumu yöneten bütün varoluş koşulları, rastlantıya bağlı birşey, ayn ayn birey­ ler olarak hakimiyetleri altına alamadıkl_arı, hakimiyetle­ ri altına alınalanna hiç bir sosyal örgütlenmenin onlara imkan sailamadığı birşey olup çıkmıştır. Her ayn proJete­ rin bireysel kişiliği ile emek, yani ona zorla kabul etÜril�n yaşama koşulu arasındaki çelişki onun da ayan beyan gördüğü birşeydir; zira gençliğinden beri hep �eda edilmiş­ tir, diğer sınıfa geçmesine elverecek koşul!arı kendi sınİfı · içinde bulmasına asla imkan yoktur. Böylece, kaçak serfler zaten mevcut varo!uş koşl!llı:tn­ geliştirip sürdürme özgürlüğünü .elde etıri,e]rten başka · ' birşey istemedikleri, �e bu yü.zden s�minda _sı:ı,d�ce 6��r emeğe kavuştuklan halde, proleterler, kendi}_erini birey olarak öne sürmek için ötedenberi sürüp gelen .kendi ya­ roluş koşul!arını Cki bu, üstelik, bugünedek büt�n ,toplwn­ ların varoluş koşulu olmuştur) , yani emeği [ücr�tli eii1eı­ ği] ortadan kaldırmak zorunda kalacaklı:ı,rdır. Böylece onlar, toplumu meydana getiren bireylerin ken9,ilerini bugünedek kolektif olarak dile getirdikleri !:>içimi, _yı:ı.ııi Devleti doğrudan doğruya karşıların.da görnıektedirler. Bunun içindir ki, kendilerini birey olarak ö:ne sür.epi�:ıge� leri için, Devleti alaşağı etıneleri gerekir . . . m

zünden (ki bu, ufak: tarlııJarın sarfler .arasında dağıtılınasını ge� rektiriy-ordu) serflsıı:in · f�odal olduklan hiz­ metler çok geçmeden ayni ödemelerle kanunuıi kciyduiu an­ garyad� ibaret kaldı. Bu, serfin tiışına'biıir m8J. .blr:iktirmesine imkan verdi, böylece efendisinin tasa:�u altınd� ık�asım kolaylaştırdı, şehirli yurttaş olarak yükselme . yolunu ona açtı; bundan biışka, arasın!:la . ka<femeler y�attı. .Öyle ki, :ka­ Z,�{tat .ehli serflerin -ç ak . sarfler şimdiden yan şe!:ıiiliy.dner. taşınabilir mal elde etmekte" diuıa "buyük bitŞ�i:ısa sahip olduk­ lan da şüphesizdir. (Marx-Engels'in notu.>

b,?ylerln�-- ]Jprçl�-·.

··

Ç

serfler

--

·

··

··

···

5_S


!Yabancılaşma ve Komünizme Dair] Nasıl oluyor da kişisel çıkarlar her zaman, bireylerin iFa­ delerine rağmen, sınıf çıkarlarına, bireyler karşısında ba­ ğı,msız bir varlık kazanan ve bu bağımsızlıkları içinde genel çıkarlar biçimini alan ortak '. çıkarlara dönüşüyor? Nasıl oluyor da kişisel çıkarlar böylece gerçek bireylede çelişiyor, bu çelişkiden dolayı genel çıkarlar olarak ta­ nımlanıp bilinç tarafından fikri, hatta dini, kutsal çıkar­ lar olarak kavranabiliyorlar? Nasıl oluyor da özel çıkarla­ rın _sınıf CAkariarı olarak bağımsız bir varlık kazanması " sürecinde bireyin kişisel davranışı onun dışında bir ger­ çeklik kazanmak, yabancılaşmak ;zorunda kalıyor; aynı zamanda bireyden bağımsız, apayrı bir güç, ekonomik ilişkilerce yaratılan bir güç halinde var oluyor, giderek sosyal ilişkilere, bireyi belirliyen ve bireyin üzerinde ha­ kimiyet kuran, .bu nedenle muhayyelede · "kutsal" güçler­ miş gibi görünen bir dizi güce dönüşüyor? · Eğer Sanço\ hiç de iradeye bağımlı olmayan belli üretim tarzlan çer­ çevesinde, yalnız ayrı ayrı bireylerin her· biririden değil, bireylerin · tümünden de bağımsız, yabancı pratik güÇlerin herdaim . insanların tepesine çıktığını anlıyabilseydi, bu olgunun dini bir biçimde mi ortaya konulduğu, yoksa herşeyin muhayyelede olup bittiğini sanan bencil kişi ta­ rafından hayallnde, kendi üstünde hiç birşey tanımatna­ casına çarpıtıidığı mı sorununu pek önemsemiyebilirdi. O zaman -işte, soyut düşünce alanından inip gerçek alanına, ne olduklarına dair insanların kendi kafalannda kı�rduk­ ları hayallerden gerçekte ne olduklarına, kendi hakların­ da besledikleri hayallerden belirli koşullarda nasıl dav­ randıklarına ve nasıl davranmak zorunda olduklarına va­ rırdı. Ona bir düşünce ürünüymüş gibi gelen şeyin bir hayat ürünü olduğunu anlardı. . . 1) 56 . .'

Max Stirner.


Bizim evliya\ Komünizmi bir ' türlü kavrıyainıyor. : çünkü köm.ünistler bencilliği fedakarlığa, ya da fedakar­ lığı bencilliğe karşı . çıkatmıyorlar; bu çelişkiyi, teorik ola­ . rak, ne gözü-yaşlı duygusal biçiminde, ne de tumturaklı ideolojik biçiminde dile getiriyorlar. Tersine, çelişkiyi do­ ğuran maddi temeli göz önüne seriyorlar. Bu tenielle bir' likte çelişki de kendiliğinden yok olup gidecektir. Komü­ nistler hiç de, Stirner'in her fırsatta yaptığı gibi, ahİ�k 'dersi verll1ezler. İnsanlara, birbirinizi sevin, bencil olnia­ yan filan gibi ahlaki çağnlar yöneltmezler; tam tersi, fe­ dakarlık gibi benciliğin de belirli durıim.larda bireylerin · kendilerini öne/ sürnielerfnin zorunlu bir biçimi olduğün'u çok iyi bilirler. Dolayısıyla komünistler hiç bir surette, Aziz Max'ın sandığı gibi.. . "genel" fedakar insan uğruna ''özel birey"i harcamak istiyor değiller. . . Zaten komünist teoriciler, yani tarihi incelemeye vakti olan yegane teori. ciler, tam da bu noktada başkalanndan aynlırlar: bütüh tarih boyıinca "genel çıkar"ın. "özel kişiler" olarak tanim­ lanan bireylerce yaratıldığını yalnız onlar keşfetmişlerdir. · Komünistler · bilirler ki, bu çelişki sadece görünüşten ibaret bir çelişkidir; çünkü çelişkinin bir yanı, sözde "genel; , d.enllen şey, her 'an çelişkinin Öbür yanı tarafından, özel çıkar tarafından yaratılır, ve hiç bir surette özel çıkann karşısına bağımsiz bir tarihi olan bağımsız bir güç olarak çıkmaz. Öyle ki bu çelişki pratikte dutmadan gfderl.lmek. te ve yeniden yaratılmaktadır. . . ·

·

iJ

Stirner.


MARX'TAN P.V. ANNENKOV'A MEKTUP (Brüksel, 28 Aralık 1846) -Azizim Mösyö Annenkov, Mösyö Proudhon'un Sefaletin Felsefesi kitabını kitap­ çım bana henüz daha geçen hafta göndermemiş olsaydı,

ı Kasım tarihli mektubunuza cevabıİn çoktan elinize geç­

miş olacaktı. Hakkında ne düşündüğümü size hemen bil­ direbilmek için kitabı iki günde . okudum. Çok acele oku­ duğumdan, aynntılara

giremiyeceğim;

sadece

üzerimd�

· bıraktığı genel izleriimi size söyıiyebilirim. isterseniz, bir ikinci mektupta aynntılara girebilirim. Kitabı genellikle kötü, hem de çok kötü

bulduğumu

açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Siz kendiniz de mektu­ . bunuzd.a, M: Proudhon'un ·

bu biçimsiz ve iddialı eserde

alayişle ortaya serdiği "Alman felsefesi yaması"na gü1ü­ yorsunuz, ama felsefe zehirinin

ekonomik

muhakemeye

·bulaşmadığını varsayıyorsunuz. BEm de, ekonomik muha­ kemedeki hatalann günahını M.

Proudhon'un felsefesine

yüklemekten çok uzağım. M. Proudhon saçına sapan

bir

felsefi teorinin . sahibi olduğu için sahte bir siyasi ekono­

mi eleştirisi sunmuyor bize; M. Proudhon'un birçok şeyler . yanında yine Fourier'den apardığı bir kelim�yi kullanır-

·


:sak, bugünkü sosyal düzenin engrenement'ını1 anlıyama­ :diğı "iÇin saÇma . sapan .bir Jels'e:h teori su�uy�r. ' c· · Mösyö Proudhon niçin Tanndan, eVr-ensei akıldan, hiç bir zariıaii yanlış bir adım atl:riayan: ' iıütün çaglar bo­ ytinCa hep olduğu gibi .. kalan, ve · ·sadece· ·dogru 'l:ıiıincine varıiıakla insamiı gerçeği gorebiıe�eği .· :kişiliksiz insan ak­ lıridan sôz ediyor? Niçin kerid!Sme yüiekll }::>ir · dÜşünür görünüşü veİ"rriek için sudan Hegel'cÜ!ğe ..başvuruyoi? Bilmecenin anahtarım bize kendisi sunmaktadır: M. Proudhoiı tarihte bir dizi sosyal gelişme oldugunu, tarihin ilerlediğini, ve nihayet insanların, bl.reylEir oiarak, ne yap­ iiklarını -bilmedikleriıii, kendi har�ketlen hakkında yanıl� gıya düştükJerini, yani insanıann sosyal geliş{nelerlııirı. ilk ' bakişta bireysel gelişmelerindEm farklı, ayn ve bağım­ sız göründuğüriu göruyor. Bu ·olgÜlan · · açıkiıyamıyôr, bu ' yüzden, kendi kendini açığa çıkarıiiı evrensel •. akıl varSa­ yimi pek işine geliyor. Mistik · İıe(İenh�r. yaiu sağduyli�an y6ksuİl laflar icad etmekten kolay birşey yoktlir: Ne var ki, insanlığın tanhi geliŞmesine dair hiç bir şeyi anlamadığım kabullenİnekle -Evrensel Akıl, Tann, vb. gibi büyii.k laflar ederek bunu kabcllenmektedir- M. Proudhon ekonomik geliŞmeyi anlama yeteneğiİıden yok­ sun olduğunu z1mrien ve ister istemez kabullenmiyor mu? Biçimi ne olursa olsun, toplum nedir? İnsanların kar­ · şılıklı faaliyetlerinin ürüriudür. irisanlar - şu ya da bu top­ lum biçimini seçmekte ·serbest midirler? Hi<; bir surette. insanın üretici melekelerinin belidi bir gelişme düzeyini varsayın, belirli bir ticaret ve tüketim biçimi . eIde edersi­ niz. Üretimde, ticarette ve - tüketirnde . belirli ��lişme aşa­ maları varsayıri, bunlara tekabül e�en bir sosyal yapı, ailede, zümrelerde ya da sınıflarda bunlara tekabül eden · •

·

·

·

·

1) Fransızca engrenement kelimesi, dişlilerin birbirine ça­ kışıp kenetlenmesi anlamına gelir. ·

59


bir örgütlerime biçimi, tek kelimeyle,

bunlara

tekabül

eden bir sivil toplum elde edersiniz. Belirli bir sivil top­ lum varsayın, sivil toplumun resmi ifadesinden başka bir­ şey olmıyan

belirli siyasi koşullar elde edersiniz. Mösyö

Proudhon bunu hiç bir zaman anlamıyacaktır; çünkü

o,

sorunu devletten ı=;ivil topluma, yani toplumun resmi öze­ tinden resmi topluma götürmekle büyük bir iş yaptığını s anmaktadır. Bütün tarihlerinin

üretim güçlerini seç­

temeli olan

fuekte insanıarın serbest olmadıklanili eklemek gereksiz; zira her üretim gücü edinilmiş

bir güçtür, daha önceki

faaliyetin ürünüdür. Bundan dolayı üretim güçleri, pra­ tik insan enerjisinili sonucudurlar. Ne ki bu enerjinin ken­ disi de, insanıann kendilerini içinde bulduklan koşullar­ ca, edinilmiş üretim güçlerince,

· onlardan

önce varolan,

onların yaratmadığı, bir önceki kuşağın ürünü sosyal bi� çimce belirlenmiştir. Bu basit olgudan, yani her yeni ge:. len kuşağın bir önceki ·kuşak tarafüıdan

edinilmiş olan

ve ona yerii üretim için hanimadde hizmeti gören üretim . güçlerini devralması . olgusundan ötürü, insanlık tarihiir­ de bir tutarlılık belirir, bir insanlık

tarihi ortaya çıkar;

bu tarih, ınsanın üretim güÇleri ve dolayısıyla sosyal iliş·­ kileri daha gelişri:ıiş olduğu için daha da çok insanlığın tatihidtr. Bundan 'zorunlu olarak çıkan sohüÇ, 'üısanlaniı sosyal tarihlerinin ·her zaman, 'kendlleri 'bi.üıun bilincinde olsalar da olmas'alar da, onlann bireysel tarihinden · başka birşey olmadığidır.

·

gelişmelerinin

İnsanların

maddi

ilişkileri tüm ilişkilerinin tei:rielidir. Bu maddi ilişkiler, sa­ dece, ariların ' maddi ve bireysel

faaliyetleriilin

gerçek­

leşmesi için zorunlu olan biçimlerdir.

M. Proucihon fikirlerle şeyleri

birbirine 'karıŞtıhyor.

İnsanlar kazançlanndan hiç bir zaman vazgeÇmezler; fa:. kat bu · demek değildir ki insanlar belli üretim

güçlerini

içinde elde ettilÜeri sosyal ' biçimden hiç bir zaman vazg-eÇ-

· '60


:q:ıezler. Tersine, varılan , sonucu eld_ı;ı:ı:ı kaçırnıan;ıak, . vet n;ıe2 deniyetin nimetlerinden yoksun kalmamak için, edinilmiş . üretim güçlerine artık tic�ret

tarzları tekabül etm.ez o!�

duğu andan itibaren, bütün , geleneksel sosyal biçimlerini . Burada

"ticaret" ke!imesini

Alınaneada Verkehr'i kulland�ğın;ıız

değiştirmek zorundadırlar.

gibi en- geniş anla;

ınında kullanıyorum. Meseh\: Ortaçağın: imtiyazları, lonc8: ve korporasyonlar kurumu, düzen1eyici

rejimi, edinilmiş

:qretim güç�eriyle önceden varolan ve bu kurumlan doğu� ran sosyal koşallara tekabul eden yegane . sosya� ilişkiler� di. Korporasyonlar . ve yönetmelikler . rejiminin

hin;ıayesi .

altında sermaye birikimi sağlandı, deniz ticareti geliştiril- . di, sömürgeler kuruldu. Ama eğer insanlar, bu meyvelerin

olgunlaştığı biçimleri

siperi altında

sürdürmeye kalk�

salardı o . meyveleri toplayamazlardı. Bunun- içindir ki iki kere gök gürledi: 1640 ve 1688

Devrimleri1•

Bütün eski

ekonomi biçimleri, onlara tekabül eden sosyal · ilişkiler, · es­ ki sivil toplumun resmi ifadesi siyasi koşullar İngiltere'de

tarümar oldu. Demek ki insanların üretim, tüketim .ve mü­ badele . biçimleri geçiçi · ve tarihi biçimlerdir. . Yeni melekelerinin elde edilmesiyle insanlar

üretim

üretim tarzları�

nı, ve .üretim tarzıyla birlikte, bu belirli üretim tarzının zo­

runlu kıldığı ilişkilerden başka birşey oln;uyan tüm ekono­ mik ilişkilerini değiştirirler. M. Proudhon'un anlamadığı ve hele hiç açıklamadığı

şey budur.

Tarihin gerçek sürecini izlemeyi becererneyen

M. Proudhon, haddini bilmeden diyalektik olduğunu iddia .

eden bir hayaletler .

alemi yaratıyor.

On Yedinci, On

Sekizinci ya da On Dokuzuncu Yüzyıldan söz etmeye ge-.

İngilteıre'de 1640'da Kral Birinci Charles'a karşı Cram­ devrimi ol�u, cumhuriyet ilan edildi. Orom:vell'in ölümün- . den sonra krallık geri geldi. 1688'de kral İkinci James tahttan . indirildi, Hollanda prensi Orange'lı William İngiltere kralı o�d.u. Bunların ,her ikiı;ıi de, bUfiuva devrimleriyc,iL 1)

veli

·

·

61


rek duymuyor, çünkü onun anladığı tarih muhayyelenin sisli diyannda yol almakta, mekamn ve zamanın çok üs­ tüne yükselmektedir. Kısacası, tarih değil, köhne Hegel'ci süprüntüdür; dünyevi tarih -insanın tarihi- değil,. kut- . sal tarihtir: bir fikirler tarihi. Ona göre insan, fikrin

ya

da ebedi aklın kendi kendini açığa çıkarmak için kullan­ dığı araçtır sadece. M. Proudhon'un sözünü ettiği evrlın­

ler, mutlak fikrin mistik rahminde

oluşan evrimler tar­

zmda kavranıyor. Bu mistik. dilin peçesini çekip alırsanız, M. Proudhon'un, ekonomik kategorilerin onun kafasında kendilerini sıraya soktuklan düzeni size sunmaldan başka birşey yapmadığını görürsünüz . . Bunun çok düzensiz bir kafanın düzeni olduğunu size ispat etmem için fazra gayret sarfetmeme gerek yoktur. Mösyö Proudhon kitabına; pek sevdiği bir konu

olan

değer üzerine bir denemeyle. başlıyor. Bu denemeyi ince­ lemeye bugün girişmiyeceğim. Ebedi

aklın ekonomik

evrimler dizisi, işbölümü ile

başlıyor. M. Proudhon için işbölümü son derece basit bir­ şey. Geigelelim, kast düzeni de belirli bir işbÔlümü değil miydi? Korporasyonlar düzeni bir başka

işbölümü değil

miydi? İngiltere'de On Yedinci Yüzyıl ortasında

başlayıp

On Sekizinci Yüzyıl kapanmadan sona eren imalat [ma­ nifaktür]

sistemindeki işbölümü de büyük-çapta

sanayideki işbölümünden

·

çağdaş

bambaşka bir işbölümü değil

midir? M. Pro.udhon gerçeğin . o kadar

uzağında ki, sırad�:ı.n

iktisatçılann bile üzerinde durduklan konul?.ra, . boş veri­ yor. işbölümünden söz ederken dünya pazanna değinme­ yi gereksiz buluyor. İyi. Ne ki henüz sömürgelerin olma­ dığı, Avrupa için Amerika'nın var olmadığı, Doğu Asya'­ nın da Avrupa için

�ad�ce İstanbul yoluyla varolduğu On Dördüncü ve On Beşinci Yüzyıllarda işbölümünün, sö-


mürgelerin çoktan gelişmiş oldu

On Yedinci Yüzyılda­

ki işbÖlümünden esasta farklı olması ' ge;reimlez mi?

�üehmeleri, - bü­

Dahası var. Milletierin

hiİtüiı ·. iç . ör

tün milletlerarası ilişkileri · belirli bir işbölümünün

ifa­

desinden başka · nedir ki? işbölümü de�iŞirice bunlaT1n da değişmesi gerekmez mi?

M. Proudhon işbölümü sorununu' o -�adar

ai

anlamış­

tır ki, mesela Almanya'da Dokuzuncu Yüzyıl ile On İkinci

Yüzyıl arasında yer alan şehirle kırın

hiç değinmiyor. Demek ki M. Proudhon ebedi bir kanundur, çünkü o bunun

ayrılması olayına için bu ayrılma:

ne başhı.ngıcındı:ın

haberdardır, ne de gelişmesinden. Bütün kitabı bo:Tunca, belirli bir üretim tarzının eseri olan bu ola� sanki ebedi­ yete kadar sürecekmiş gibi konuşuyor.

M. Proudhon'un

işbölümü üzerine bütün söyledikleri, · ondan Smith ve daha binlerce kişinin

önce Adam

söylediklerinin bir özeti,

üstelik pek sığ ve eksik bir özetidir.

İkinci evrim, makinelerdir. İşbölümünün makinelerle,

bağı baştan sona mistik bir bağdır

M: Proudhon için. İş­

bölümünün her bir çeşidinin kendine özgü üretim araçla­ rı vardir. Mesela On Yedinci Yüzyılın ortasıyla On Sek..i­ zinci Yüzyılın ortası

arasında

herşey elle

yapılmazdı.

Araçlar, hem de dokuma tezgahları, gemiler, manivelalar,. vb.

gibi pek çapraşık araçlar - vardı.

Bu bakımdan, makinelerin kökenini �enel olarak iş-­ bölümünde görmekten daha büyük _ bir saçmalık olamazL Geçerken belirteyim: M. Proudhon makinelerin tari.

.

. '•

.

-

.

hi kökenini çok az anlamıştır ama, gelişinelerini daha da. az . anlamışür. Diyebiliriz ki, 1 825 yılına kadar -birinci ge­

nel bulıran

�önemi-

tüketim talepleri genellikle üretim­

den daha hızlı arttı; makinelerin gelişmesi piyasa · ihtiyaç­

larının kaçınılmaz sonucuydu. ısi5;ten bu �ana ise maki-" .. nelerin icadı ve uygulanması, sadece, işçilerle işverenler

Ş

arasındaki sa:�a ın . son��u olnil.lştur. Fakat.

bu

yalm

İn-


�iltere_

için d_oğrudur. Avrupa milletle:rine. gelin,ce, op_lar.

hem kendi yurt pazar:larmda,

hem de _ dünya pazarında ..

İngiliz rekabeti yüzünden ınakine_ kullanmaya sürüklep_­ makine

q_Jler. Nihayet Kuzey Amerika'da qı:ı,şlanmı;ı.sının . nede:ı:ıi hem

kullanıln;ıaya

d_iğer ülkelerle reJrabet, hem

_

de . işgücü azlığı, yani Kuzey Amerika';nın nüfusu ile sana­

Yjinin

ihtiy?-çları arasındaki nisbetsizlikti. :ıv,ı:. Proudhon'­

un, rekabeti üçüncü evrim, n;ıakine!erin

antitezi olarak

bir heyüla gibi ortaya sürüvermekle ne büyük bir hikmet ,

k;ş.tına ulaştığını bu olgularda� ap1ıyal;ıilirsinizL Nihayet,

ve genel olarak, makineleri işbölümün, re-,

kabetin, kredinin, vb. yanısıra bir . ekonon;ıik.. kategori yap�

1J1ak saçn;ıalığın d,aniskasıd:ır.

Sabanı çeken öküz ne karlar bir - ekonomik. kategori ; ise, makineler de o kadar bir ekonorı:ük kategoridir. Günü­ lfJ.Üzde makinelerin uygulanması bugünkü elmnomi düze­ nimizin ilişkilerinden biridir ama,

n;ıakinelerin ne . yolda ,

k;ullanıldığı makinelerin kendilerinden çok ayrı birşeydir. B,arut, ister bir -insanı yaralamak için, ister .yaralarını iyi . -e_tmek için kullamlsın, yine baruttur.

M. Proudhon rekabetin, tekelin,. vergilerin ya : da poli�· _ sin, . ticaret dengesinin, kredi ve mülkiyetin kendi' kafasm-. _ da bu belirttiğim . sırada gelişmelerine. rıza göstermekle ölçüyü tam kaçırıyor. . H�men hemen bütün kredi kurum-, . lan On _SeJdzinci Yüzyıla kadar, . daha makineler icad edil­ meden İngiltere'de . geliştirilmişti.

Kamu kreciisi,

vergiyi

arttırmak ve burjuvazinin iktidara gelişinin yarattığı - ye­

ni talepleri karşılama_�- için yeni bir yöntemden başka .bir., şey değildi. Nihayet

M.- Proudhon'un

sisteminde

sqn kategori, · _

mülkiyettir. Oysa gerçek dünyada işbölümü ve M. Proud-­ hon'un di:ğer bütün k_atego:dleri tümüyle, bugün - mülkiyet ­ dediğimiz - şeyi meydana . getiren sosyal ilişkilerdir; bu iliş­ kiler - drşında, burjuva-. 64

rı;ı;�ilki,y_yt_i

metafizik . Yı:t dg._, hukuki ;


bir aldanmacadan başka birşey değildir. Başka bir çağın mülkiyeti, feodal mülkiyet, bambaşka bir

sosyal ilişkiler

dizisi içinde gelişir. M. Proudhon, mülkiyeti bağımsız bir ilişki yapmakla, sadece bir yöntem hatası

iŞiemekl� kal­

mıyor: burjuva üretim biçimlerinin tümünü bir arada tu­ tan bağı kavramadığını, belirli bir çı;ı.ğdaki üretim biçim­ lerinin tarihi ve geçici karakterini

anlamadığım

açıkça

ortaya koyuyor. Sosyal kurumlanınızı tarihi ürünler

ola­

rak görmeyen, ne başlangıçlannı ne de gelişm�lerini anla­ yabilen M. Proudhon'un bütün yapabiidiği, onları dogma­ tik bir tarzda eleştirmektir. Bundan ötürüdür ki M. Proudhon gelişme� açıklıya­ bilmek için bir masala sığınmak zorundadır. nün, kredinin;

İşbölümü­

makinelerin, vb., hep, onun sapl�ntısma,

eşitlik fikrine hizmet etsinler diye icad edildiklerini sanı­ yor. Açıklamaya

giriştiğinde bönluğün

şahikasrna varı­

yor. Bunlar hep eşitliğe yarasınlar diye icad edildiler, ama ne yazık ki eşitlik aleyhine döndüler. Bütün iddiası bu. Başka bir deyişle, keyfi bir varsayımla işe koyuluyor, sonra da, fiili gelişme onun masalıyla hef adrmda çeliştiği için, ortada bir çelişki olduğu sonucuna v�nror. Çelişkinin sa­ dece kendi saplantılarıyla gerçek süreç arasınc�.a old-q.ğu­ nu sizden saklıyor. Böylece M. Proudhon,

herşeyden önce �axihi bilmediği

için, insanların, üretici melekelerini geliştirdikçe, yani ya­ şadıkça birbirleriyle belli ilişkileri geliştirdiklerini, v� bu ilişkilerin niteliğinin üretici melekelerin değişmesi ve geliş­ mesiyle ister istemez değişrnek zorunda olduğunu kavra­ mamıştır. Ekonomik kategorilerin sadece, bu füli ilişkile­ rin

soyut ifadeleri olduğunu, ancak bu ili�?kiler varoldu­

ğu sürece doğru kaldıklarını "kavramamıştır. Bu yüzden, bu ekonomik kategorileri ancak belli

bir tarihi gelişim_

için, üretim güçlerinin belirli bir gelişme düzeyi için ka­ nun olai:ı tarihi kanunlar değil d� ebedi kanunlar sayan

65


burjuva iktisatçıların yanılgısına sıyla siyasi-ekonom1k

düşmektedir.

kategorileri gerçek,

Dolayı­

geçici,

tarihi

sosyal ilişkilerin soyut ifadeleri olarak göreceği yerde, M. Proudhon,

mistik bir ters dönüşle, gerçek ilişkilerde yal­

nız, bu soyutlamaların maddi ifadeTerini görmektedir. Bu soyutlamaların kendileri, Tanrı Babanın yüreğinde dünya kuruldu kurulalı uyuklamakta olan formüllerdir. Ama burada bizim tonton M. Proudhon'umuz şiddetli fikir ihtilaçlan içine düşüyor. Madem bu ekonomik kate­ goriler Tanrının yüreğinden sadır olan şeylerdir, insanın gizli ve ebedi hayatıdır, o halde nasıl oluyor da gelişme diye birşey vardır, ve niçin Mösyö Proudhon bir

tutucu

değildir? Bu e.şikar çelişkileri, o bütün bir çelişkiler siste­ mi ile açıklamaktadır. Bu çelişkiler sistemine

ışık tutmak

için gelin sizinle

şu örneği inceleyelim:

Tekel iyi birşeydir, çünkü bir ekonomik

kategoridir,

dolayısıyla Tanrıdan gelmedir. Rekabet iyi birşeydir, çün­ kü o da bir ekonomik kategoridir.

İyi olmayan,

tekelin

gerçekliği, rekabetin gerçekliğidir. Daha da kötüsü, reka­ betle tekelin birbirlerini yermeleridir. Ne yapacağız o hal­ de? Tanrının bu iki ebedi düşüncesi birbirleriyle çeliştiği­ ne göre, Tanrının bağrında bunların her ikisinin bir sen­ teziniri de varolduğu, ve bu sentezde tekelin kötülükleri­ nin rekabetle, rekabetin kötülüklerinin tekelle dengelen­

diği M. Proudhon'a pek açık görünüyor. İki düşünce ara­ sında mücadele sonucunda

ikisinin de yalnız iyi yanları­

ortaya çıkacaktır. İnsan bu sırrı

Tanndan

sonra uygulamalı; o zaman herşey kişiliksiz aklının karanlığında mül açığa çıkarılmalı. Mösyö

kapmah, ve

yoluna girer. İnsanın

saklı duran sentetik for­ Proudhon bunu

yapacak

adam olarak ortaya atılmakta hiç perva duymuyor. Fakat bir an için gerçek hayata

bakın. Günümüzün

ekonomik hayatında yalnız rekabet ve tekel değil, bunla-

66


rın sentezi de var; bu bir

formül değil, bir süreçtir. Tekel

rekabeti yaratır, rekabet de tekeli. Fakat bu denklem bur� juva iktisatçıların sandıklan gibi bugünkü durumun güç� lüklerini gidermek şöyle dursun,

daha da güç ve karışık

bir durumla sonuçlanıyor. Onun için eğer bugünkü ekono­ mik ilişkileıin altında yatan temeli değiştirirseniz, bugün- . kü üretim tarzını yok ederseniz, sadece rekabeti, tekeli ve aralanndaki çelişkiyi değil, aynı zamanda onların birliği­ ni, sentezini, rekabetle tekelin gerçek dengesi olan süreci de yok etmiş olursunuz. Şimdi size M. Proudhon'un diyalektiğinden bir örnek vereceğim.

Özgürlük ve kölelik bir çelişki teşkil ederler. Özgürlü­ ğün iyi ve kötü yanları, ya da kölelikten söz ettiğime göre, onun kötü yanlan üzerinde duriiiamın lanması gereken . şey sadece

köleliğin

gereği yok. Açık­ iyi yanıdır. Konu­

muz dalaylı kölelik, yani proletaryanın köleliği değil, do­ laysız

kölelik,

Surinam'da,

Brezilya'da, Kuzey

Amerika'­

nın güney eyaJetlerinde karaderililerin köleliğidir. Dolaysız kölelik bugün bizim sanayiciliğimizin, tıpkı ma­ kineler, kredi, vb. gibi, üzerinde döndüğü mildir. Kölelik ol­ masa pamuk olmaz; pamuk olmasa çağdaş Kölelik

sömürgeleri değerlendirmiştir;

sanayi olmaz.

sömürgeler dünya

ticaretini yaratmıştır; dünya ticareti büyük-çapta makineli sanayinin zorunlu şartıdır. Nitekim zenci ticareti başlama­ dan önce sömürgeler eski dünyaya pek az ürün sağlıyorlar­ dı, ve dünyanın

yüzünü gözle görülür bir değişikliğe uğ­

ratmıyorlardı. Kölelik bu yüzden son derece önemli bir eko­ nomik kategoridir. Kölelik olmasa, en ileri ülke Kuzey Ame­ rika ataerki� bir diyara · döner. Kuzey Amerika'yı milletler haritasından silin, anarşiyle, ticaretiri ve çağdaş medeniyetiri toptan çöküşüyle karşılaşırsınız.

Oysa köleli�n ortadan

kalkmasına göz yummak Kuzey Amerika'yı milletler hari­ tasından silip atmak demektir. Bundan . dolayı, bir ekono-


�mik. kateg.ari olmasi nedeniyle , dünyanın başlangıcından .bu -yana her niiHette köleliğe ras�lanz. Çağdaş milletler

:'İiğİ Yeni Dünyaya

açıkça s oka,rken

,

köle­

ülkel erindeki

kendi

köleliği gizli kılığa sokmayı becermişlerdir sadece. Kölelik s aygıdeğer Mösyö sonra ·uzerine bu söylediklerimizden Proudhon ne yapar dersiniz? Özgürlükle kölelik

ki

sentezi, kölelıkle

arasında­

özgürlüğün en ideal ortalamasını, ara­

latındaki dengeyi anyacaktıt. M. Proudhon in s aniann yünlü, keten, ipekli üretikle­

rini pekala kavramıştır. Hiç olmazsa bu kad�rma akıl er­ direbilmiş olması kendi hesabına akıl erdiremediği, bu insanlann ·

büyük

n:ı:eziyet! Onun

geldiği kadar, sosyal ilişkileri de yarat­ ellerinden

,

içinde yünlü ve keten ürettikleri

tıklandir. M. Proudhon, maddi üretim faaliyetlerine gun

uy­

olarak sosyal iliş kilerini yaratan insaniann fikirler,

kate goril er yani bu aynı sosyal

ilişkilerin soyut, fikti ifa�

,

delerini de yarattıklannı daha da az anlamıştır; Demek ki kategoriler, ifade . ettikleri ilişkilerden hiç de daha değildirler. Tarihi ve

ebedi

geçici ürünlerdir. M. Proudhon a gö­ '

:ı;:e ise, tam tersine, soyutlam alar

,

kategoriler

ilk neden­

dirler. Ona kalırsa tarihi insaı:üar değil, onlar yapar.

yutlama, kategori, böyle ele alındığında ve onlann maddi faaliyetleritıin

elbette ölümsüzdür;

,

So­

yatıi insaniann

dışında ele alındığında,

değiştirilmez, hareket etmez; saf ak­

im bir oluş biçimidir sadece. Bu da, soyutlama soyutlama olarak soyuttur demenin bir başka yoludur. Doğrusu tak­

boşuna tekrar!

dire değer bir

Görülüyor ki, kate goriler . olarak ele alındığında eko­

ıiömik ilişkiler

,

M. Proudhon için, başlangıcı

mesi oimayan ebedi formüllerdir. Bir başka biçimde koyalım sorunu:

ya da geliş­

M. Proudhon bur­

juva hayatını ebedi_ bir gerçek saydığım açıkça söylemi­ yor; burjuva ilişkiletini düşünce

biçiminde

dile

getiren

kategorileri ilahlaştırarak, dalaylı yoldan söylüyor. Burju68


va toplumunun ürünleri katogoriler olarak, düşünce biçi­

minde, onun kafasında arzı enda:rr{ eder etmez, kendilikle­

rinden ortaya çıkmış, kendi hayatlan olan ebedi varlıklar

M. Proudhon burjuva . olarak görüyor onları. Dolayısıyla ri Ufkunu aşmıyor. Ebedi dogruhiğu u önceden kabulle:ridiği

burjuva fikirleriyle işe koyulduguiıdan, sentezini,

çalı şıyor;

dengesini bulmaya

biı fikirlerin bir _ onları dengeye

ulaştıran bugünkü yöntemin mümkün olabilecek

yegane

yöntem oldugunu görmüyor. Aslına bakılırsa

yaptıgı,

bütün akıllı

yaptıgıdır. Hepsi size rekabetin,

burjuvaların

tekelin, vb. ilkede, yani

soyut fikirler olarak ele alındıklarında, hayatın tek teme­ li olduklarını, ama pratikte bir dolu eksikleri oldugunu söylerler. Hepsi, rekabet olsun ama rekabetin habis ürün­ leri · olmasın isterler. Htıpsi, imkansız olam isterler; yani, burjuva hayat koşulları olsun ama bunların zorunlu so­ nuçları olmasın isterler. Hiç biri, burjuva üretim biçimi­ nin, tıpkı feodal üretim biçimi gibi tarihi ve geçici oldugu­ nu anlamaİnıştır, Bu yanılgı şundan ileri geliyor: onların gözünde burjuva, her toplumun yegane mümkün temeli­ dir; insanların

burjuva olmaktan

akıllan almaz.

çıktıkları bir toplumu

Dolayısıyla M. Proudhon ister . istemez doktrinddir.. . Bugünkü dünyanın altını üstüne getiren süreç onun için, iki burjuva düşüncesinin dogru dengesini, sentezini bulma sorunundan

ibarettir. Akıllı

inceligi sayesinde,

Tanrının

beyimiz böylece,

zekasının

gizli

düşüncesirii, her biri kendi başına iki soyut düşüncenin birligini keşfediyor; oy­ ·

sa bunlar sırf Mösyö Proudhon

onlan pratik hayattiui, gerçekliklerin bileşimi olan bugÜnkü üre­ timden so)71İtladığı için kendi başlarına ve soyutturlar. İn­ sanlarca elde edile_!! üretim güçleriyle insanların artık- bu üretim güçlerine tekabül etmeyen sosyal iliŞkileri arasında­

ifade ettikleri

ki çelişkiden doğan büyük tarihi sürecin yerine; her ülke


içinde ayn sınıflar arasında, ve ayrı milletler

arasında

hazırlanmakta olan korkunç savaşların yerine; yığınların pratik ve zorlu eylemi yerine -ki bu çelişkilerin tek çö­ züm yolu budur-: bu muazzam, sürüncemeli ve çapraşık sürecin yerine M. Proudhon kendi kafasındaki

ne idüğü

belirsiz keyfi hareketi koyuyor. Demek ki tarihi yapanlar bilginler, Tanrının gizli düşüncelerini araklamasını bilen­ lerdir. Avama

düşen, onların

vahiylerini hayata geçir­

mektir.

M. Proudhon'un niçin her türlü siyasi

hareketin ye­

minli düşmanı olduğunu

artık anlamışsınızdır. Günümüz

ı>orunlarmın çözüm yolu

onun için siyasi eylemde değil,

kendi kafasının diyalektik devirlerindedir. Ona göre itici güç kategoriler olduğundan, kategorileri değiştirmek için pratik hayatı

değiştirmek gerekmez. Tam tersi. Kategori­

ler değiştirilmelidir; bunun getireceği sonuç, bugünkü top­ lumun değişmesi olacaktır. Çelişkileri bağdaştırmak isteyen M. Prouldhon o çeliş­ kilerin tam da temelini yıkmak gerekmez mi diye hiç sor­ muyor bile. Kıralı, temsilciler meclisini ve ayan meclisini sosyal hayatın

ayrılmaz parçalan olarak, ebedi kategori­

ler olarak tutmak isteyen siyasi doktrinciden hiçbir farkı yok. Bütün aradığı, bu güçler arasında bir denge kuracak · yeni bir formüldür; oysa onların dengesi doğrudan doğru­ ya, birinin birgün bir diğerinin efendisi, bir başka gün kölesi olduğu gerçek süreçtedir. Bunun gibi, On Sekizinci Yüzyılda bir

sürü orta-karar düşünür, sosyal zümreleri,

soyluları, kıralı, parlamentoyu', vb. dengeye getirmeye' uğ­ raşıyorlardı; bir sabah uyandıklarında bir de gördüler ki ne kıral kalmış, ne parlamento, ne de soyluları Bu çelişkide

1) Burada sözü edilen "parlamento", Fransa'da 1789 Devri­ minden önce devletin en _ yüksek mahkemesi olan, Ortaçağ kö­ kenli geleneksel kurı:ıluşt:ur.

70


doğru denge, bu feodal varlıklara ve bu feodal varlıklann

çelişkilerine temel olan bütün

sosyal

edilmesiydi.

ilişkilerin

alaşağı

M. Proudlıon ebedi fikirleri, saf aklın kategorilerini bir yana, insanlan ve onlann pratik lıayatlannı -ki onun gözünde insaniann pratik hayatı bu kategorilerin hayata geçirilmesidir- öbür yana koyduğu için, onda daha ilk baştan hayatla fikirler, ruhla beden arasında bir ikilik, türlü biçimlere girip çıkan bir ikilik görülür. Bu çelişki­ nin, M. Proudhon'un ilahlaştırdığı kategorilerin dünyevi

kökenini ve dünyevi tarihini kavnyabilme güçsüzlüğün­ den başka birşey olmadığını artık anlıyabilirsiniz: Mektubum, M. Proudhon'un

sürdüğü saçma sapan iddialar

komünizme

üzerinde

elvermiyecek . kadar uzadı. Şimdilik,

karşı ileri

söz söylememe

toplumun bugünkü

durumunu anlamamış olan bir insanın bu toplumu devir­ meye yönelen hareketi, ve bu devrimci

hareketin

edebi

ifadelerini pek tabii ki daha da az anlıyabileceği hususun­

da bana hak verirsiniz.

M. Proudlıon'la tam bir görüş birliğinde olduğum tek

nokta, yufka yürekli sosyalist hayallerden hazzetmemesi­

dir. Ben kendim, ondan önce, bu tür yufka yürekli, ütopya­ cı, koyun kafalı sosyalizmi alaya aldığım

için hayli düş­

manlık kazanmıştım. Bununla birlikte M. Proudhon kendi

küçük burjuva yufka yürekliliğini -ev, evlilik aşkı

ve

emsali bütün diğer bayağılıklar üzerine çektiği n:utuklar­

dan söz ediyorum- mesela Fourier'de bizim yaman Proud­

hon'un iddialı bedahatlerinden çok daha derine varan sos­ yalist yufka

yürekliliğe karşı

da kendini aldatniıyor mu?

çıkanrken garip bir tarz­

Delillerinin boşluğunun, bu

gibi konularda konuşmaya hiç mi hiç yeteneği olmadığının kendisi de o kadar farkında ki, öfkeden küpelere biniyor,

gazaba gelip bağıra çağıra lanetler savuruyor, önüne ge­

leni suçluyor, göğsünü dövüyor ve Tannyı ve insanı tanık 71


gösterip, sosyalizm ayıbıyla lekelenmediği için övünüyor!

Sosyalist duygusallıkları, ya da sosyalist duygusalık dedi­

ği şeyleri

ciddi olarak eleştirmiyor. Tıpkı bir ermiş gibi , ·

bir papa gibi, zavallı gümthkarlan

aforoz ediyor, küçük

burjuvazinin ve aile ocağının sefil ataerkil ya da aşıkane aldanmacalarına övgüler düzüyor. bu.

Rastgele birşey değil

Mösyö Proudhon tepeden tırnağa küçük burjuvazinin

feylesofu ve iktisatçısıdır. ileri bir . toplumda küçük burju­ va, naçar, durumu gereği, hem bir sosyalist; hem bir ikti­ satçıdır; yani, büyük burjuvazinin ihtişamı karşısında gö­ zü kamaşır, halkın çektiği acı yüreğini sızlatır. Aynı

za­

manda hem burjuva, hem halk adamıdır. Taraf tutmadığı için, vasattan farklı birşey olduğunu iddia eden en doğru dengeyi bulduğu için gizliden gizli ye · övünür. Küçük bur­ juvanın böylesi, çelişkiyi baştacı eder, çünkü çelişki onun hayatının temelidir. Kendisi de, eylem halinde sosyal çe­ lişkiden başka birşey değildir. Pratikte neyse, teoride onu haklı çıkarmalıdır. Ve Mösyö Proudhon'un meziyeti, Fran­ sız küçük burjuvazisinin bilimsel tercümanı olmasıdır: sa­ hici bir meziyet, çünkü küçük bu:ijuvazi önümüzdeki bü­ tün sosyal devrirolerin ayrılmaz bir unşuru olacak . . .

72


-"RHEINISCHER BEOBACHTER GAZETESİh'İN KOMÜNİZMİ" BAŞLIKLI MAKALEDEN PARÇA

Karl Marx Marx'ın "Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri"iıin iç yilzilliü ortaya seren bu makalesi 1847 Eylül ayında Deutsche-Brftsseler Zeitung gazetesinde yayınlanmıştır.

. . . Kilise konseyi üyesinin kendi anladığı komünizm! getirmek için gelir vergisi dışında bulduğu bir yol daha var: "Hıristiyan inancının başı ve sonu nedir? İlk-günah ve· kefaret dogması. İnsanlar arasmda dayanışma bağı işte burada en kamil noktasına varır: birimiz hepimiz, hepi­ miz birimiz için." Ne ala! Baş sorun ezel-ebed çözülmüştür. Pru.sya kar:­ talı ile Ruhul Kudüs'ün çifte kanadı altında proletarya iki sonsuz hayat kaynağına birden konacak: birincisi, devle­ tin olağan ve olağanüstü ihtiyaçları ötesinde gelir vergisi fazlalığı, ki sıfırdır; ikincisi, ilk-günah :ve kefaret emlak-i ilahisinden e�de edilecek gelirler, ki o da sıfırdır. Bu iki sıfır yan yana, milletin günlük nafakadan yoksun üçte bi­ rine mükemmel bir zemin, . ve zevale yüz tutmuş bir başka. üçte birine de şahane bir destek sağlıyacak. Her halü kar­ da, hayali fazlalıklada ilk-günah ve kefaret bir arada hal-


kın açlığını liberal milletvekillerinin uzun söylevlerine hiç de benzemeyen bir yoldan yatıştıracak. Daha sonra şunları okuyoruz: "Yaradana duaınızda hep şöyle deriz: "Bizi iğvaya sal­ ma, Tanrım!" Onun gibi biz de, bize nasıl davranılsın isti­ yorsak, başkalarına öyle davranmalıyız. Fakat sosyal şe­ rait insanı baştan

çıkarıyor, ve zaruret suça teşvik edi­

yor."

Ve biz,

Prusya

devletinin

saygıdeğer

bürokratları,

yargıçlan ve kilise konseyi üyeleri, insanlara işkence et­ mekle, kafalarını uçurmakla,

onları hapse tıkıp falakaya

yatırmakla bunu herdaim göz önünde tutar, ve bu yoldan proletaryayı ilerde bize işkence etme,

kafamızı uçurma,

bizi hapse tıkma, falakaya yatırma -öyle olacağı muhak­ kaktır- iğvasına salanz. "Hıristiyan bir devlet bu şeraite göz yumamaz," diyor .kilise konseyi üyesi. "Buna bir çare bulmak zorundadır. " Evet,

toplumun dayanışma görevleri üzerine saçma

sapan icrayı lübiyatla, hayali gelir fazlalıklarıyla, ve Tan­ rıbaba, Oğul ve Şürekası adına yazılı karşılıksız çeklerle ! "Artık can sıkmaya başlıyan şu komünizm edebiyatm­ dan da kurtulabiliriz böylece," diyor, gözünden hiç birşey kaçınıyan kilise konseyi üyesi. "Hıristiyanlığın sosyal ilke­ lerini geliştirmekle yükümlü olanlar görevlerini

yerine

getirseler, çok geçmez komünistler sus pus olurlardı." Hıristiyanlığın sosyal

ilkeleri on sekiz yüzyıldanberi

gelişmektedir; Prusyalı kilise konseyi üyelerince daha, fazla geliştirilmelerine gerek yoktur. Hıristiyanlığın

sosyal ilkeleri

kadim çağda köleliği

meşru kılmış, ortaçağda serfliği yüceltmiştir; şimdi de, ge­ rekirse, proletaryanın uğradığı zulmü nasıl savunacağını bilir. Yüzünü merhametle buruştursa da, bilir. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri bir hakim sınıfla bir ezi74


len sınıfın · gerekli olduğunu öğütler; ikinciler haynna tek dileği, birincilerin iyi yürekli olmasıdır. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri,

kilise konseyi üyeleri­

nin düzeltmeye yeltendiği bütün rezillikleri cennete hava­ le eder, ve böylelikle bu reziliikierin dünyada sürgit deva­ mını mazur gösterir. Hıristiyanlığın

sosyal ilkelerine

kalırsa,

zalimleriiı

mazlumlara reva gördüğü bütün alçaklıklar ya ilk-günah ve daha başka günahların hakedilmiş cezası, ya da Tan­ rının, sonsuz . hikmetiyle, sevdiği kullannı sınamasıdır. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri ödlekliği, kendinden nef­ reti, alçalmayı, boyun eğmeyi, alçak gönüllülüğü, tek ke­ limeyle esaiile [sefillerJ has tüm

nitelikleri salık verir;

oysa esaiille bir tutulmak istemeyen proletarya, cesareti­

ne, kendine-saygısına,

gururuna ve bağımsızlığına ekme­

ğinden çok muhtaçtır. Hıristiyanlığın

sosyal ilkeleri yaltakçıdır;- oysa prole­

tarya devrimcidir. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri neymiş gördük. ..

75


KOMÜNiST PARTİSİ MANiFESTOSU

Karl Marx ve Friedrich Engels Bilimsel Sosyalizmin ünlü belgesi Manifesto; Birliğinin1 yazıldı.

Komünistler

programı olarak 'Aralık 1847 ve Ocak 1848 arasında

Şubat 1848'de Londra'da

yayınlandı.

Aynı

yıl içinde

Fransızca, Lehce, İtalyanca, Danimarkaca, Flamanca ve İsveçce� ye çevrildi. İlk Türkçe çevirisi Dr. Şefik Hüsnü tarafından 1923" de yayıniandı2•

1872

TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ

Milletlerarası bir işçi kuruluşu olan ve o. günkü koşul­ larda doğal olarak ancak gizli faaliyet gösterebilen Ko­ münistler Birliği 1847'd� Londra'da toplanan Kongrede, aŞağıda imzası bulunanlan, Partinin teorik ve pratik bir programını yayına . hazırlamakla görevlendirdi. Elyazması Şubat Devriminden3 birkaç hafta önce basılmak üzere Londra'ya gönderilen aşağıdaki Manifestonun hazırlanınaı>

Proletaryanın ilk milletlerarası örgütü. Marx ve Engels'·

in baŞını çektikleri Birlik 1847 Haziran ayında Londra'da kurul­ muştu. Kasım 1852'de çalışmalanna son verdi.

2)

Manifestonun

ikinci

tam Türkçe çevirisi Kerim

nindir (1936 ) . 3)

76

Fransa'da 1848 Şubat Devrimi.

Sadi'­


.sına ilk böyle başlanmıştır. Manüestö ilk kez Almanca ya­ :yınlandıktan sonra, yine o dilde Almanya, İngiltere Amerika'da en az on ·

baskısı ısso'de Miss

iki

ayn baskısı yapıldı. İhgilizce

ve ilk

Helen Macfarlane'in çevirisiyle Lond­

ra'da Red Republican'da1 yayınlandı. 1871'de de Amerika'­ 'da en azdan üç ayn çevirisi çıktı. Fransızca bir baskısı Haziran ayaklanmasından2 az önce Paris'te, geçenler­ de de Nev. York'da Le Socialiste'de3 yayınlandı. Yeni bir çe­ .1848

virisi halen hazırlanmaktadır. İlk _ Almanca baskısından ' :az sonra Londra'da Lehçe Çevirisi yayınlandı. i860'larda ·

Cenevre'de bir Rusça · çeVirisi Çıktı. İlk yayınından kısa bir süre sonra Danimarka diline de çev-rildi. Son y rmi beş yıl içerisinde koşuHar ne denli değişmiş ·

i

olursa olsun, bu Mıüıifestoda

ortaya konulan ana ilkeler genel olarak bugün de doğrudur. Şurda burda bazi ayrıntı­

lar üzerinde belki daha çok durulabilir. İlkelerin pratikte uygulanışı, Manifestoda da belirtildiği gibi, her yerde ve her zaman, halihazır tarihi koşullara bağlı olacaktır. Bu nedenle, İkinci Bölümün sonunda önerilen devrin:ici ted­ birlere özel bir ağırlık verilmemiştir. Orada yazılanlar, · birÇok bakımlardan bugün olsa çök başka bir biçimde ka­ leme alınırlardı. ,Son yirmi beş yıldır çağdaş sanayinin dev adımlanyla ilerlediği, ve onunla birlikte işçi sınıfının parti örgütünün de gelişip yayıldığı gözönünde tutulacak olursa; ilkin Şubat Devriminde, sonra da proletaryanın ilk kez tastamam iki ay süreyle iktidan elinde tuttuğu Paris Ko,

1) Kızıı Cumhuriyetçi, Londra'da 1850 Haziranından Kası­ mına kadar yayınlanan haftalık Beratçı CChartist) dergi. 2) 1848 Şubat Devriminden so-nra Paris işçilerinin 23-26 Haziran 1848 ayaklanması. 3) Ekim 187l'den Mayıs 1873'e kadar New York'da yayın­ lanan haftalık Fransızca dergi. Enternasyonal'in Kuzey Ame­ rika Federasyonu Fransız kesimlerinin orgamydı. La Haye kong­ resinden sonra Enternasyonal'den a:ynlmıŞtır. .

77

·


mününde daha da büyük ölçüde kazanılan pratik tecrübe göz önünde tutulacak olursa, bu program bazı aynntılarda gününü geçirmiştir. Komün özellikle birşeyi "İşçi sınıfı devlet

çarkına

ispatlamıştır:

hazırdan el koyup onu kendi

Fransa'da İç S avaş; Enternasyonal · İşçi Birliği Genel Konseyi Bildirisi, Lond­ amaçlan için kullanamaz." (Bakınız

:

ra, Truelove, 1871, s. 15. Orda bu nokta daha

enine bo­

yuna işlenmiştir.) Bundan başka, sosyalist literatürün eleş­ tirisinin de günümüz için eksik olduğu açıkça ortadadır, çünkü 1847'den beriye varmamaktadır. Aynca, çeşitli mu­ halefet partileıi karşısında

Komünistlerin

kında söylenenler de (Dördüncü

tlurumu hak­

Bölüm) , ilke olarak hala

doğru olmakla birlikte, pratikte artık eskimiştir; çünkü si­ yasi durum baştan aşağı değişmiş, tarihi gelişme o bölüm­ . de adı geçen siyasi partilerin çoğunu yeryüzünden silmiş­ tir. Ne ki Maııifesto artık tarihi bir belgedir; onu değiştir­ meye hakkımız yok. ilerde, 1847 ile günümüz arasında ka­ lan boşluğu dolduracak bir girişle yeni bir baskısı çıkanla­ bilir belki. Elinizdeki yeniden-baskı

hiç beklenmedik bir

anda hazırlanmak gerekti, onun için buna vakit bulama­ dık. Karl Marx

Friedrich Engels

24 Haziran, 1872 Londra.

1882 TARİHLİ RUSÇA BASKIYA

ÖNSÖZ Komünist Partisi Manifestosu'nun, çevirisi Bakunin ta­ baskısı KolokoF basımevince

rafından yapılan ilk Rusça

1) Aleksandır Herzen'in Avrupa'da yayınladığı ünlü Rus­ ça devrimci dergi. "Kolokol", Çan demektir.

78


1860 yıllan başında1 yayınlandı. O zaman Batı için bu (Ma­ nifestonuıi Rusça baskısı) olsa olsa bir edebi garabetti. Bu­ gün artık öyle değildir. · Proletarya hareketinin o sıralarda (Aralık 1847) hitla m{ kadar sınırlı bir kapsamı olduğu, Manifestonun çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısında Komünist­ lerin durumunu gösteren son bölümünden açıkça bellidir. Orada, özellikle, Rusya ile Birleşik Devletlerin sözü edil­ mez. Rusya'nın bütün Avrupa gericiliğinin son büyük ye­ dek gücü olduğu, Birleşik Devletlerin de, göç yoluyla, Avru­ pa'nın fazlalık proletarya güçlerini yuttuğu dönerndi · o za­ manlar. Her iki ülke de Avrupa'ya hammadde sağlıyan, ay­ nı zamanda Avrupa'nın sanayi ürünlerinin pazarı olan ül­ kelerdi. Bu nedenle ikisi de o sırada, şu ya da bu biçimde. Avrupa'da yürürlükte olan düzeni ayakta tutuyorlar­ dı. Bugün durum ne kadar farklı! Kuzey Amerika'yı deva­ sa bir tarım üretimine elverişli bir ülke haline getiren, doğ­ rudan doğruya Avrupa göçleri olmuştur. Amerikan reka­ beti Avrupa'nın büYük ve küçük toprak mülkiyetilli temel­ lerinden sarsıyor. Yine bu göçler, Birleşik Devletlerin kor­ kunç sanayi kaynaklarını öyle bir enerjiyle ve öyle bir ölçüde işletmesini mümkün kılmıştır ki, Batı Avrupa'nın ve özellikle İngiltere'nin bugünedek süre gelen sanayi tekeli yakın bir gelecekte mutlaka kınlacaktır. Her iki du­ rum da Amerika'yı devrimci bir yolda etkilemektedir. Bü­ tün siyasi düzenin temeli olan, 1 küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti, dev çiftiikierin rekabeti karş!sında adım adım geriliyor; aynı zamanda sanayi bölgelerinde, ilk kez, proletarya yığınlan ve akıllara durgunluk veren bir serma­ ye yoğunlaşması beliriyor. Rusya'ya gelince ! 1848-49 Devrimmda yalnız Avrupa'1)

Doğru tarih .l869'dur. 7fJ

·


nın prensleri değil, Avrupa'nın

burjuvalan da, o yıllarda

daha yeni uyanınaya başlayan proletaryanın elinden yaka­ iarım ancak Rusya'nın işe karışması

sayesinde

kurtarac

bilmişlerdi. Çar, Avrupa irticaının başı ilan edilmişti. Bu­ gün Çar, Gaçina'da, devrimin savaş esiridir;1 ve Rusya, Av­ rupa'da devrimci eylemin öncüsü olmuştp.r. Komünist Manifestosu'nun amacı, çağdaş burjuva mül­ kiyetinin kaçınılmaz olan yakın yıkılışını ilan etmekti. Oy­ sa Rusya'da, hızla gelişen kapitalist vurguncuhiğun ve he­ nüz gelişmeye başlıyan burjuva toprak mülkiyetinin karşı­ sında toprakların yandan fazlasının köylülerin ortak mül­ kiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli çöküntüye uğramış olmakla birlikte yine de ilkel ortak top­ rak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus obshchina'sı2

daha

ileri komünist ortak mülkiyet biçimine doğrudan varabilir mi? Yoksa o da, önce, Batının

tarihi evrimi olan çözülme

sürecinden mi geçmelidir? Bugün için bu soruya verilebilecek tek cevap şudur : Eğer Rus devrimi Batıda bir proleter devrimine ışık yakar da bu iki devrim böylece birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hare­ ket noktası yerine geçebilir.

21 Ocak, 1882. Londra

Karl Marx

Fiedrich Engels

1883 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖN SÖZ Eliııizdeki baskının önsözünü,

ne yazık ki; tek başıma

imzalarnam gerekiyor. Marx bütün Avrupa ve Amerika

1) Rus Çan İkinci Aleksandır ı Mart 1881'de gizli Narod­ naya Volya (Halkın İradesil derneği üyeleri tarafından öldürül­ müştü. Marx ve Engels, Rusya'da bu olaydan sonra ortaya çıkan duruma ve yeni Çar Üçüncü Aleksandır'ın o sıradaki korkak tu­ tumuna değiniyorlar. 2) Köy topluluğu. 80


işçi sımfının herkesteli çok şey borçlu olduğu insan, High­ gate mezarlığında yatıyor. Mezanmn üstünde ilk otlar ye­ şermeye başladı bile1• Onun ölümünden sonra Manlfestoyu yeniden gözden geçirmek ya da tamamlamak artık hiç söz konusu olamaz. Aşağıdaki hususlan burada bir kere daha kesinlikle belirtmeyi bu yüzden

daha da gerekli

görüyo­

rum: Manifestoya

baştan sona

hakim olan temel düşünce

-yani her tarih çağının ekonomik üretimi ile onun zorun­ lu olarak ortaya çıkardığı toplum yapısının, o çağın siyaset ve düşünce tarihinin temelini teşkil ettiği; dolayısıyla (ilkel ortak toprak mülkiyetinin sona ermesinden bu yana) bütün tarihin bir sınıf mücadeleleri tarihi, sosyal gelişmenin çe­ şitli aşamalannda sömürülen sımflarla sömüren sınıflar, ezilen sınıflarla hakim sınıflar · arasındaki mücadelelerin tarihi olduğu; ama bu mücadelenin bugün vardığı aşamada sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın) , artık, aynı za­ manda bütün toplumu sömürüden, baskıdan ve sınıf mü­ cadelesinden bütün gelecek için kurtarmaksızın, onu sö­ müren ve ez19n sınıfın (burjuvazinin) elinden kendini kur­ taramıyacağı düşüncesi- bu temel düşünce, tek başına ve yalnızca Marx'a aittir. Bunu çok kez belirtmişimdir; ama öze�likle şimdi, Ma­ nifestonun başında da yerini alması gerekiyor.

28 Haziran, 1883. Londra

F. Engels

1888 TARİHLİ İNGİLİZCE BASKIYA ÖNSÖZ "Manifesto", önceleri yalnız Alman işçilerine açıkken sonradan bütün milletierin işçilerini içine alan,. ve 1848-ön-

1)

Marx, 1883 yılının Mart ayında öldü. 81


cesi kıta Avrupasımn siyasi koşullannda ister istemez gizli bir dernek olan bir işçi kuruluşunun, "Komünistler Birliği" nin programı olarak yayınlandı. Birliğin 1847 Kasım ayında. Londra'da- yapılan bir kongresinde Marx ve Engels'e, yayın­ lanmak üzere, tam bir teorik ve pratik parti programı ha­ zırlama.· görevi

verildi. 1848

Almanca elyazması

Ocak ayı içinde hazırlanan

24 Şubat Fransız

devriminden birkaç

hafta önce Londra'da basımevine gönderildi. 1848 Haziran ayaklanmasından az önce Paris'te bir Fransızca çevirisi ya­ yınlandı. Bayan Helen çeviri

1850'de,

Macfarlane'in

Londra'da, George

yaptığı İngilizce ilk

Julian

Harney'in "Kızıl

Cumhuriyetçi" dergisinde yayınlandı. Bu arada

Danimar­

ka ve Leh dillerinde baskıları çıkmıştı. Haziran 1848 Paris

ayaklanmasının

-Proletarya ile

Burjuvazi arasındaki ilk büyük savaşın-

yenilgiye uğra­

ması, Avrupa işçi sımfımn sosyal ve siyasi emellerini yeni­ den bir süre için arka plana itti. Bundan böyle üstünlük mücadelesi, Şubat

devriminden

önce

olduğu gibi, sadece

mülk sahibi sımflann ayn ayrı kesimleri arasında olacak­ tı; işçi sınıfı, kendine siyaset alanında bir yer bulabilme savaşıyla, ve orta sınıf radikallerinin aşın kanadı olmakla yetinmek zorunda bırakılmıştı. Bağımsız proleter hareketle­ ri, canlılık göstenneye devam ettikleri her yerde amansız­ ca bastınlıyordu. Nitekim Prusya polisi o sıra Kolanya'd a üslenen Komünistler Birliği Merkez Kurulunu

ortaya çı­

kardı. · Üyeler tutuklandılar, on sekiz ay hapiste kaldıktan sonra 1852 Ekiminde yargılandılar. Bu ünlü "Kolonya Ko­ münist Mahkemesi" 4 Ekimden 12 Kasıma

kadar

sürdü.

Mahpuslardan yedisi üç ila altı yıl kalebentliğe hüküm giy­ di. Karann hemen ardından Birlik, geri kalan üyeleri tara­ fından resmen feshedildi. "Manifesto"ya gelince, o da artık unutulmaya

mahkum görünüyordu.

Avrupa işçi sınıfı hakim sınıfıara karşı yeniden. saldın­ ya geçmek için tekrar. yeterince güçlendiği

zaman Enter-


nasyonal

İşçi Birliği ortaya çıktı. Ne ki Avrupa ve Ame�

rika'nın tüm savaşçı proletaryasını tek bir kuruluş içinde kaynaştırnıak gibi kesin bir amaçla kurulan bu birlik, "Ma­ nifesto"da saptanan

ilkeleri o anda resmen

nıezdi. Enternasyonal, İngiliz sendikaları,

beninıseye­

Fransa, Belçika,

İtalya ve İspanya'daki Proudhon taraftarları ve Alnıanya'­ daki Lassalle'cilerin1 kabul edebilecekleri kadar geniş bir programa sahip olmalıydı. Marx'ın kaleme aldığı bu prog­ ranı bütün partileri memnun etti. Marx:ın işçi sınıfının zih­ ni gelişmesine tam güveni vardı: bu gelişme, birlikte eylem ve karşılıklı tartışmalar

sonucunda

mutlaka

gerçekle­

şecekti. Sermayeye karşı verilen mücadelede yer alan olay­ lar, karşılaşılan durumlar,

hatta kazanılan

zaferlerden

çok uğranılan yenilgiler, her derde deva gözde formüllerin yetersizliğini işçilere ister istemez gösterecek, işçi sınıfının kurtuluşunun

doğru

koşullannın daha iyi aniaşılmasına

yol açacaktı. Ve Marx haklı çıktı. dağıldığında işçiler 1864'deki

Enternasyonal

işçilerden

1874'de

çok farklıydılar.

Fransa'da Proudhon'culuk, Almanya'da Lassalle'cilik kayıp­ lara kanşmak üzereydi; hatta tutucu İngiliz sendikaları bi­ le, çoğu Enternasyonal'le

ilişkilerini ne zamandır kesmiş

olduğu halde, adını adım, başkanlarının sea'de

onlar

adına,

geçen yıl Swan­

"Kıta sosyalizmi artık ödümüzü pat­

latmıyor," · diyebileceği

noktaya

yaklaşıyorlardı.

Gerçek

şuydu: "Manifesto"nun ilkeleri bütün ülkelerin işçileri ara­ sında bir hayli yer etmişti. Böylece "Manifesto" yeniden ön plana

çıktı. Almanca

metin 1850'denberi İsviçre, İngiltere ve Amerika'da birkaç kez yeniden basılnııştı. 1872'de New York'ta İngilizceye çev1) Lassane kendisi bize, her zaman, Marx'ın bir tilmizi oldu­ ğunu söylemiş, ve bu anlamda "Manifesto"ya bağlı kalmıştır. Fa­ kat 1862-64 arası siyasi faaliyetinde, devlet kredisiyle destekle­ nen kooperatif atölyeleri kurulmasım isternekten ileri gitmemiş­ tir. CEngels'in notuJ

83

·


rildi; çeviri "Woodhall and Claffin's Weekly"

dergisinde

yayınlandı. Bu İngilizce çeviriden yapılan bir Fransızca çe­ viri New York'da "Le Socialiste" de çıktı. O zamandanberi, metinden bazı parçalar çıkarılarak iki İngilizce çeviri da­ ha yayınlandı Amerika'da. Bunlardan biri İngiltere'de ye­ niden basılmıştır. Bakunin'in ilk Rusça çevirisi Herzen'in Cenevre'deki "Kolokol" basımevinde, 18631 sıralarında ya­ yınlandı. Kahraman Vera Zasulic'in yaptığı ikinci bir çevi­ rP de, yine Cenevre'de, 1882'de yayınlandı. 1885'de Kopen­

bag'da "Social-demokratisk Bibliothek" yeni bir Danimar­ kaca baskısıni, 1885'te Paris'te "Le Socialiste',' yeni bir Fran­ sızca çevirisini çıkardı. Bundan bir ispanyolca çeviri hazır­ landı ve 1886'da Madrit'de basıldı. Almanca yeni baskıları ise sayısızdır; bugüne kadar en az on iki tane çıkmıştır. Bundan birkaç ay önce İstanbul'da yayınlanması beklenen Ermenice çevirisi, bana söylendiğine göre, yayıncı Marx'ın adını taşıyan bir kitap yayınlamaktan korktuğu, çevirmen de kitaba sahip çıkmaya yanaşmadığı için gün yüzüne çı­ kamamıştır. Daha başka dillere yapılan çeviriler de kulağı­ ma geldi ama onlan görmüş değilim. Böylece "Manifesto" nun tarihi, büyük ölçüde, çağdaş işçi sınıfı hareketinin ta. rihini yansıtır. Şu anda, hiç şüphe yok ki, bütün sosyalist literatürün en yaygın, en milletlerarası ürünüdür, ve Sibir­ ya'dan Kaliforniya'ya kadar her yerde milyonlarca işçinin benimsediği ortak programdır. Yine

de,

yazıldığı

sırada Sosyalist

yemezdik biz ona. 1847'de

Manitestosu

çeşitli ütopyacı sistemlerin taraftarları akla geliyordu: giltere'de · owen'ciler,

di­

sosyalistler denildimiydi, . ilkin

Fransa'da

Fourier'ciler.

In­

Bunların

her ikisi de, ne zamandır, sadece birer tarikat durumuna düşmüşlerdi, ve yavaş yavaş ortadan siliniyorlardı. Bir de

84 .

tarih 1869'dur.

1)

Doğru

2)

Çeviri aslında Zasuliç'in değil, Plekanof'undur.


sosyalist diye bilinen bir alay sosyal şarlatan vardı ki bun­ lar da, derme çatma onanınlar yoluyla, sermayeye ve kara hiç mi hiç zarar vermeksizin, her türlü sosyal derdi gider­ me iddiasıyla ortaya atılmıŞlardı. Her iki halde de işçi sım­ fı hareketinin dışmda adarolardı bunlar, ve daha çok, "oku­ muş" sınıflardan destek sağlamaya bakıyorlardı. İşçi sını­ fının:, salt siyasi devrirolerin yetersizliğine inanan ve top­ tan bir sosyal değişiklik gereğini resmen

benimseyen her

kesimi o sıralarda kendisine komünist diyordu. Kaba sa­ ba, yontulmamış, salt içgüdüsel bir komünizmdi bu; ama davanın özünü kavranııştı, ve Fransa'da Cabet'in, Alman­ ya'da Weitling'in başını çektiği Ütopyacı Komünizmi yara­ tacak kadar güçlüydü işçi sınıfı arasında. 1847'de sosyalizm bir orta sınıf hareketi, komünizm bir işçi sınıfı hareketiydi. Sosyalizm, hiç değilse kıta

Avrupasında,

yordu; komünizm bunun tam

"itibarlı" sayılı­

karşıtıydı.

Biz baştanberi

"işçi sınıfının kurtuluşu işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır" görüşünde olduğumuzdan, bu iki isimden hangisini benim­ sememiz gerektiği ortadaydı. O gündenberi de bu isme sırt çevirmekten her zaman uzak durınuşuzdur. "Manifesto" bizim ortak eserimizdir;

bundan ötürü,

onun çekirdeğini teşkil eden temel önermenin Marx'a ait olduğunu belirtmek zorudayım. Bu önerme şudur: her tari­ hi çağda, yürürlükteki ekonomik üretim ve mübadele tarzı ile onun zorunlu olarak ortaya çıkardığı sosyal örgütlen­ me, o çağın siyaset ve düşünce

tarihinin

temelini

teşkil

eder; o çağın siyaset ve düşünce tarihi ancak bu temelden hareket edilerek açıklanabilir; dolayısıyla, bütün insanlık tarihi (toprakta ortak mülkiyete sahip ilkel kabile toplu­ munun dağılışından bu yana) bir sınıf mücadeleleri tarihi, sömüren sıniflarla sömürülen sınıflar, hakim sınıflada ezi­ len sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihi olmuştur; bu sınıf mücadelelerinin tarihi bir evrimler dizisi teşkil eder, ki .bu dizide bugün vanlmış olan aşamada sömürülen

ve 85


eziif.en sınıf -proletarya- aynı zamanda bütün toplumu her türlü sömürüden, baskıdan, sınıf ayrılıklanndan ve sınıf mücadelelerinden bütün gelecek için kurtarmadan, sömü­ ren ve hakim sınıfın -burjuvazinin- hakimiyetinden ken­

disini kurtaramaz. Bana kalırsa Darvfin'in teorisinin biyoloji için gerçek­

leştirdiğini mutlaka tarih için gerçekleştirecek

olan

bu

önermeye, ikimiz de 1845'deıi birkaç yıl önce yavaş yavaş

yaklaşmaktaydık Benim bu yolda tek başıma nereye ka­ dar varmış olduğum en iyi "İngiltere'de İşçi Sınıfının Du­

rumu" adlı kitabımdan anlaşılabilir.1 Fakat 1845 balıann­ da Marx'la Brüksel'de tekrar buluştuğumda, o bunu

den hazırlayıp

kotarmıştı;

önce­

hemen hemen benim burda

ifade ettiğim açıklıkta getirdi önüme koydu2. Almanca 1872 baskısına birlikte

şu parçayı buraya alıyorum:

yazdığımız önsözden

"Son yirmi beş yıl içerisinde koşullar ne denli değişmiş

olursa olsun, bu Manifestoda

ortaya konulan ana ilkeler

genel olarak bugün de doğrudur. Şurda burda bazı ayrın­ tılar üzerinde belki daha çok durulabilir. İlkelerin pratikte

uygulanışı, Manifestoda da belirtildiği gibi, her yerde ve

her zaman, halihazır tarihi koşullara bağlı olacaktır. Bu nedenle, İkinci Bölümün sonunda önerilen devrimci tedbir­

lere özel bir ağırlık verilmemiştir. Orda yazılanlar, birçok

bakımlardan, bugün olsa çok başka bir biçimde kaleme alı­ nırlardı. Çağdaş sanayinin 1848'denberP dev adıınlanyla ilerlediği, ve onunla birlikte işçi sınıfının

örgütlenmesinin

1) "1844'de İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu." Friedrich Florence K. Wishnewetzky, New York. Lowell Engels. Çeviri, - London. W. Reeves, 1888. CEngels'in notu.l 2) Marx'la Engels'in Brüksel'de birlikte ele aldıklan çalış­ malann ürÜnü Alman İdeolojisi olmuştur. 3) 1872 tarihli Almanca baskımn önsözünde bu kısım biraz değişiktir. Bu kitapta 77. sayfaya bakınız. 86


de gelişip yayıldığı gözönünde tutulacak olursa; ilkin Şubat Devriminde, sonra da proletaryanın ilk kez tastamam

iki

ay süreyle iktidan elinde tuttuğu Paris Komününde daha da büyük ölçüde kazanılan pratik tecrübe gözönünde tutu­ lacak olursa, bu program bazı ayrıntılarda gününü geçir­ miştir.

Komün . özellikle birşeyi

ispatlamıştır: 'İşçi sınıfı

devlet çarkına hazırdan el koyup onu kendi amaçlan için

Fransa'da İç Savaş; Enternasyonal İş çi Birliği Genel Konseyi Bildirisi, Londra, Truelove, 1871, s. 15. Orda bu nokta daha enine boyuna işlenmiştir. ) Bun­ kullanamaz'. (Bakınız:

dan başka, sosyalist literatürün eleştirisinin de günümüz için eksik · olduğu açıkça ortadadır, çünkü 1847'den beriye varmamaktadır. Ayrıca, çeşitli muhalefet partileri karşısın­ da Komünistlerin durumu hakkında

söylenenler de (Dör­

düncü Bölüm) , ilke olarak hala doğru

olmakla

birlikte;

pratikte artık eskimiştir; çünkü siyasi durum baştan aşağı değişmiş, tarihi gelişme o bölümde adı geçen siyasi partile­

rin çoğunu yeryüzünden silip süpürmüştür. "Ne ki Manifesto artık tarihi bir belgedir; onu değiştir­ meye hakkımız yok. " Bu çeviri Marx'ın "Kapital"inin büyük kısmını çevir­ miş olan Bay Samuel Moore tarafından yapılmıştır. Metni kendisiyle birlikte elden geçirdik, tarihi atıflan açıklamak babında ben birkaç not ekledim. 30 Ocak, 1888. Londra

Friedrich Engels

1890 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA

ÖNSÖZ Yukandaki metin1 yazıldığından

bu yana, Manifesto­

nun yeni bir Almanca baskısını çıkarmak yi:miden gerekli ll

Engels'in 1883 Almanca

baskısına y.azdığ:ı önsöz.


olmuştur. Bu

arada Manifestonun geçirdiği hayli zengin

tarihi gelişimi de burada belgelemek yerinde olur. İkinci bir Rusça

çeviri -Vera Zasuliç1

tarafından-

1882'de Cenevre'de yayınlandı. O baskının önsözünü Marx'­ la birlikte yazmıştık. Ne yazık ki ilk Almanca el yazması kayboldu; o yüzden, metne bir yararı dokunmayacağını bile bile, yenibaştan Rusçadan çevirmem gerekiyor2• Şöyl e de� niyordu o önsözde:

'�Komünist Pa rtisi

Manifestosu'nun, çevirisi

tarafından yapılan ilk Rusça

Bakunin

baskısı Kolokol basımevince

1860 yılları başında yayınlandı. O zaman Batı için bu CMa­ nifestonun

Rusça

baskısı) olsa olsa bir edebi gan1betti. Bu­

gün artık öyle değildir. "Proletarya hareketinin o sıralarda (Aralık 1847) hala ne kadar sınırlı bir kapsamı olduğu, Manifestonun, çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısında komünist­ lerin durumunu gösteren son bölümünden aÇıkça bellidir. Orada, özellikle, Rusya ile Birleşik

Devletlerin sözü edil­

mez. Rusya'nın bütün Avrupa gericiliğinin son büyük ye­ dek gücü olduğu, Birleşik Devletlerin de, göç yoluyla, Av­ rupa'nın fazlalık proletarya güçlerini

yuttuğu dönerndi o

zamanlar. Her iki ülke de Avrupa'ya hammadde sağlıyan, aynı

zamanda Avrupa'nın sanayi ürünlerine pazar

olan

ülkelerdi. Bu nedenle ikisi de o sırada, şu ya da bu biçimde, Avrupa'da yürürlükte olan düzeni ayakta tutuyorlardı. '.'Bugün durum ne kadar farklı ! Kuzey Amerika'yı de­ 1 vasa bir tarım üretimine elverişli bir ülke haline getiren, ' doğrudan doğruya Avrupa göçleri olmuştur. Amerikan re­ kabeti Avrupa'nın büyük ve küçük toprak mülkiyetini te-

Çeviri aslında Zasuliç'in değil, Plekanof'undur. Kayıp Almanca elyazması sonradan bulunmuştur. Rus­ ça baskıya Önsözün burada Türkçesi verilen İngilizce çevirisi Almanca orijinalindendir; 1)

2)

88


Birleşik

mellerinden sarsıyor. Yine bu göçler, korkunç sanayi kaynaklannı

Devletlerin

öyle bir enerjiyle ve öyle bir

ölçüde işletmesini mümkün kılmıştır ki, Batı Avrupa'nın ve

özellikle İngiltere'nin

bugünedek süregelen sanayi tekeli

yakında mutlaka kınlacaktır. Her iki durum da Amerika'yı devrimci bir yönde e�kilemektedir.

Bütün siyasi düzenin

temeli olan, küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti, dev adım geriliyor; aynı

çiftiikierin rekabeti karşısında adım

· zamanda sanayi bölgelerinde, ilk kez, proletarya yığınlan ve akıllara

durgunluk

veren bir sermaye yoğunlaşması

beliriyor. "Rusya'ya gelinc e ! 1848-49 Devriminde yalnız Avrupa'·

mn

prensleri değil, Avrupa'nın

burjuvalan da, o yıllarda

henüz uyanmaya başlıyan proletaryanın elinden yakalan­ nı

ancak Rus

müdahalesi

sayesinde

kurtarabilmişlerdi.

Çar, Avrupa irticanın başı ilan edilmişti. Bu gün Çar, Gaçi­ na'da, devrimin savaş esiridir; ve Rusya, Avrupa'da dev­ rimci eylemin öncüsü olmuştur. "Komünist

Manifestosu'nun

amacı,

çağdaş

burjuva

mülkiyetinin kaçınılmaz olan yakın yıkılışını ilan etmekti. Oysa Rusya'da, hızla gelişen kapitalist vurgunculuğun ve henüz gelişmeye başlıyan burjuva toprak mülkiyetinin kar­ şısında, topraklarm yandan

fazlasının

köylülerin ortak

mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli yıpranmış olmakla birlikte yine de ilkel ortak toprak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus.

obslıchina'sı1,

ortak mül­

kiyetin daha ileri komünist biçimine doğruca varabilir mi? Yoksa o da, önce, Batının tarihi evrimi olan · çözülme . süre­ cinden mi geçmelidir?

"Bugün için bu soruya verilebilecek tek cevap şudur: Eğer Rus devrimi Batıda bir proleter devrimine İşık yakar da bu iki devrim böylece birbirini

1)

tamamlarsa, bugünkü

Köy topluluğu. 89


Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için ha­ reket noktası yerine geçebilir. 21 Ocak, 1882. Londra

Friedrich Engels"

Karl Marx

Aşağı yukan aynı tarihte

Cenevre'de

yeni bir Lehçe

çeviri yayınlandı:

Manifest Komünistyczny: Bundan başka, Social-demokratisk Bibliothek 1885'de,

Kopenhag'da, Danimarka

dilinde yeni bir çeviri çıkardı.

Yazık ki tam bir çeviri değil bu. Çevirmene güç geldiği an­ laşılan bazı önemli parçalar alınmamış. Aynca, yer yer ba­ zı dikkatsizEkler var. Bütün hı.�.nlar daha da çok göze ha­ tıyor, çünkü çeviriden anlaşıldığı kadanyla, çevirmen biraz daha çaba harcasaymış ortaya dört başı

marnur bir eser

çıkarabilirmiş. Fransızca yeni bir çeviri 1885'te Paris'te

Le Socialiste'te

yayınlanmıştır. Şimdilik yayınlananlann en iyisidir. Bu Fransızca metnin ispanyolca çevirisi yine o yıl ön­ ce Madrit'de

El Socialista'da ya-yınlanmış, sonra broşür ha­ Manifesto del Partido Com.unista

linde yeniden basılmıştır.

por Carlos Marx y F. Engels, Madrid, Administracion

de

El Socialista, Hernan Cortes 8. Bu arada garip bir olaya da değineyim: 1887'de Erme. nice bir Çevirinin elyazması İstanbul'da bir yaymcıya su. nuluyor. Adamcağız Marx'ın adını

taşıyari bir kitabı ya.

yınlamayı göze alamıyor, çevirmenden kitaba kendi adını koym�sını istiyor, ama o da buna yanaşmıyor.

L':ı.merikan ÇC\'iriler:Lrıden C:nce biri, İngiltere'de tekrar tekrar basılıp d ur­ duktan sonra, ni1}.ayet doğru bir metin 188S'de yayı.n­ landı. Çeviri, dostum Samuel Uooro tarafından yapılmıştı. Az çok yanlış

sonra bir b2.şka sı

Metin baskıya verilmeden önce birlilcte bir: kere daha göz. · 90


den geçirdik Şu başlığı taşımaktadır: Manifesto of the Ko­ munist Party, by Karl Marx and Frederick

Engels. Aut­

horised English Translation, edited and annotated by Fre­ derick Engels. 1888. London, E.C. O baskıdaki

William Reeves, 185 Fl e et st.,

notların bir kısmını

bu baskıya da al­

dım. Manifestonun kendisinin

başlı

başına bir tarihi ol­

du. İlk çıktığında bilimsel sosyalizmin o · zamanlar sayılan henüz pek fazla olmayan öncülerince - heyecanla karşılan­ mıştı Ulk önsözde sözü geçen çevirilerden de bellidir

bu) .

Çok geçmeden, 1848 Haziranında Paris iŞçilerinin yenilgiye uğramasıyla başgösteren irtica tarafından arka plana itil­ di, ve giderek, 1852 Kasımında Kolonya

Komünistlerinin

hüküm giymeleriyle "kanun uyarınca" aforoz edildi. Şubat devrimiyle başlıyan işçi hareketi

göz önünden

çekilince,

Manifesto da arka plana düştü. Avrupa İşçi sınıfı hakim sınıfların �ktidanna karşı ye­

ni bir saldınya geçmek için tekrar yeterince güçlendiği za­ man, Enternasyonal İşçi Birliği kuruldu.

Birliğin amacı,

Avrupa ve Amerika'nın tüm savaşçı proletaryasını

tek bir

muazzam ordu içinde kaynaştınnaktı. O yüzden, Manifesto­ da ortaya konulan ilkelerden

hareket edemezdi. Enternas­

yonal, İngiliz sendikalarına,

Fransız, Belçikalı, İtalyan ve

İspanyol Proudhon'cularına ve · Alman Lassale'cilerine1 ka­ pıyı kapatınıyacak bir programa sahip olmalıydı. Bu prog­ ram -Enternasyonal Tüzüğü Gerekçesi- Marx tarafından Bakunin ve Anarşistlerin dahi takdirlerini kazanan bir us-

1)

Lassalle kendisi bize, her zaman, Marx'ın bir "tilmizi"

olduğunu söylemiş, ve bu anlamda

muhakkak ki Manifestoya

bağlı kalmıştır. Onun devlet kredisiyle desteklenen üretim koo­ peratifleri kurulması isteğinden bir adım ileri gitmeyen, ve işçi sınıfının tümünü devlet yardımını destekleyenlerle kendi kendi­ ne yardımı destekleyenler diye ikiye bölen taraftarlarının duru­

mu is.e bundan çok farklıdır. (Engels'in notu.) . 91


talıkla kaleme alındı. Marx, Manifestoda ileri sürülen fi­ kirlerin nihai zafere ulaşmas� için, çi

sadece ve ancak, iş

sınıfının birlikte eylem ve tartışma sonunda

mutlaka

gerçekleşecek olan zihni gelişmesine güveniyordu. Serma­ yeye karşı mücadelede karşılaşılan

olaylar ve durumlar,

hatte" kazanılan zaferlerden çok uğranılan yenilgiler,

her

derde deva gördükleri evrensel fromüllerin o güne kadarki yetersizliğini savaşçılara

göstermekten

geri kalmıyacak,

işçi sınıfının kurtuluşunun doğru koşullannı adamakıllı anlamaya kafalarİ nı daha yatkın kılacaktı. Marx haklı çık­ tı. Enternasyonal dağıldığında, 1874'ün işçi sınıfı Enternas­ yonalin kuruluş yılı olan 1864'deki işçilerden çok farklıydı. Latin ülkelerinde Proudhon'culuk, Almanya'da kendine öz­ gü Lassalle'cilik kayıplara kanşmak üzereydi. Hatta o dö­ nemde tutucuların şahı İngiliz sendikalan bile, 1887 Swan­ sea Kongrelerinde başkanın onlar adına, "Kıta s osyalizmi artık ödümüzü

patlatmıyor,"

diyebileceği

noktaya adım

adım yaklaşıyorlardı. Ne var ki, 1887'ye kadar kıta sosyaliz­ mi hemen hemen sadece, Maniyestoda ilan edilen teoriden ibaretti. Bu bakımdan Manifestonun tarihi belli bir ölçüde, 1848'den bu yana çağdaş işçi sınıfı hareketinin tarihini yan­ sıtır. Şu anda hiç şüphe yok ki bütün sosyalist literatürün en yaygın, en milletlerarası ürünü, Sibirya'dan Kaliforni­ ya'ya kadar bütün ülkelerde milyonlar;ca işçinin ortak prog­ ramıdır. Yine de, yayınlandığı sırada biz ona bir sosyalist ma­ nifestosu diyemezdik 1847'de iki çeşit insana sosyalist gö­ züyle bakılıyordu: Bir yanda çeşitli taraftarlan,

özellikle

İngiltere'de

ütopyacı

sistemlerin

Owen'ciler, . Fransa'da

Fourier'ciler vardı. Her ikisi de ufala ufala çoktan birer ta­ rikat olmuş çıkmışlardı, ve yavaş yavaş ortadan siliniyor­ lardı. Öbür yanda, her . derde deva evrensel formülleriyle ve her türden derme çatma onarmalar yoluyla, sermayeye ve kara hiç mi hiç zarar vermeksizin, sosyal dertleri gidermek 92


isteyen bir alay sosyal şarlatan vardı. Her iki halde de işçi sınıfı hareketinin dışında kalmış adamıardı bunlar, ve da­

ha çok, "okumuş" sınıfıann desteğini sa lamaya bakıyor­ lardı. İşçi sınıfının, salt siyasi devrimierin yeterli olmadığı inancıyla toplum yapısının kökten değişmesini isteyen ke­ simi ise, o sıralarda kendisine komünist diyordu. Daha yontulmamış, salt içgüdüsel, çok kez de kaba saba bir ko­ münizmdi bu, ama iki Ütopyacr Komünizm sistemi yarata­ cak kadar güçlüydü: Fransa'da Cabet'in "İkarya" Komüniz­ mi ile, Almanya'da . Weitling'in komünizmi. 1847'de .sosya­ lizm bir orta sınıf hareketi, komünizm bir işçi sınıfı hare­ keti anlamına geliyordu. Sosyalizm, hiç değilse Kıta A vru­ pasında, az çok itibarlı sayılıyordu; ama komünizm bunun tam karşıtıydı. Biz daha o zamandan, büyük bir kesinlikle, "işçi sınıfının kurtuluşu işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır" görüşünü benimsediğimizden, bu iki isimden hangisini se­ çeceğimiz hususunda hiç bir tereddüdümüz

olamazdı.

O

gündenberi de bu isme sırt çevirmeyi düşüİımerriişizdir. "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" Bundan kırk iki yıl önce, proletaryanın kendi öz dileklerini öne sürerek ortaya atıldığı ilk Paris devriminin arifesinde biz bu sözleri dün­ yaya ilan ettiğimizde pek az yerden ses alabilmiştik. Oysa 28 Eylül 1864'de Batı Avrupa ülkelerinin çoğunun proleter­ leri, hatırası her zaman şerefle

anılacak olan Enternas­

yonal İşçi Birliğinde1 elele verdiler. Gerçi

Enternasyonal

topu topu dokuz yıl yaşadı. Ama bütün ülkelerin proleter­ leri arasında onun yarattığı ebedi birliğin hB,la canlı oldu­ ğuna, ve her zamankinden daha büyük bir güçle yaşadığı­ na bugünden daha iyi bir tanık olamaz. Çünkü bugün, ben

1)

Birinci Enternasyonal. 28 Eylül . 1864'de Londra'da kuru­

lan milletlerarası işçi örgütü. Enternasyonal'in açılış konuşması­ m

Marx hazrrlaınıştı. 1866'dan kapaınş tarihi olan Marx ve Engels tarafından yönetildL

ve Tüzüğünü

1876'ya kadar

9


bu. satırlan yazarken, Avrupa ve Amerika proJetaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bayrak altında, tek bir ilk­ amaç için -Enternasyonal'in 1866 Cenevre Kongresinde ve sonra tekrar 1889 Paris İşçi Kongresinde ilan edildiği üzere sekiz saatlik normal iş gününün kanunen tanınması için­ seferber olmuş savaş güçlerini teftiş ediyor. Bugünkü gör­ kemli manzara bütün ülkelerin kapitalistlerine

ve toprak

sahiplerine, bütün ülkelerin işçilerinin bugün salıiden bir­ leşmiş olduklannı gösterecektir1• Keşke Marx bunu kendi gözleriyle

görmek için şimdi

yanımda olsaydı! ı Mayıs,

1890. Londra

1892

F. Engels

TARİHLİ LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ

Komünist Manifestosunun Lehçe yeni bir baskısına ih� tiyaç duyulmuş olması birçok bakımlardan

düşündürücü­

dür. Herşeyden önce ,şu nokta dikkati çekiyor: son zamanlar­ da Manifesto, Avrupa kıtasında büyük sanayinin gelişmesi� nin bir çeşit kıstası olmuştur. Bir ülkede büyük sanayi ge�

liştiği ölçüde, o ülke işçilerinin mülk sahibi sınıflar karşı­ sında işçi sınıfı olarak durumlan hakkında bilgilenme is­ teği artmakta, sosyalist hareket işçiler �rasında yayılmak­ ta, Manifestoya duyulan ihtiyaç büyümektedir. Bu ba;kıni-

1)

Engels'in bu önsözü

yazdığı ı Mayıs

Enternasyonal'in Paris Kongresinde (Temmuz

1890 1889)

günü, İkinci alınan karar

uyarınca Avrupa'nın ve Amerika'mn bazı ülkelerinde işçi göste­ rileri, grevler ve mitingler yer almıştı. O günden sonra ı Ma­ yıs, bütün dünyada proletaryamn milletlerarası birlik ve dayamş­ masımn sembolü olarak kutlanagelmiştir.

94


dan,

sade işçi hareketinin durumu değil, büyük sanayi­

nin gelişme derecesi de, her bir ülkede elden ele gezen o ül­ ke dilinde Manifesto nüshalannın

sayısına

bakılarak az

çok kesinlikle ölçülebilir. Buna göre yeni Lehçe baskı, Polonya sanayiinde kesin bir ilerleme olduğuna işarettir. On yıl önce yayınlanan bun­ dan öncel<..i baskıdan bu yana Polanya'da gerçekten böyle bir ilerlemenin yer almış olduğu da şüphesizdir. Rus Polen­ yası, yani Viyana Kongresinin yarattığı Polonya,1 Rus paratorluğunun başlıca sanayi bölgesi haline, gelmiştir.

"im­ Rus:

büyük sanayiinin orda burda -bir kısmı Finlandiya Körfe.: zi çevresinde, bir başka kısmı merkezde (Moskova ve Vıla­

kiyı­ dağınık olma­

dimir'de) , bir üçüncü kısmı Karadeniz ve Azak Dımizi lannda, ve daha başkalan başka yerlerde-

sına karşılık, Polanya sanayii nisbeten ufak bir alana sıkış­ mıştır ve bu yoğunlaşmadan hem yararlanmakta, hem zarar görmektedir. Rakip Rus fabrikatörleri,

de

Polonyaiılan

Ruslaştırmayı o kadar istedikleri halde Polanya'ya karşı hi­ mayeci gümrükler konulmasını talep etmekle, bu durumun yararlarının farlq.nda · olduklarını

göstermişlerdir.

Zararı

ise -Polonya sanayicileriyle Rus Hükümeti içiri.- P-olonya işçileri . arasında sosyalist fikirlerlu hızla yayılmasında ve Manifestonun gitgide aranır olmasında

kendini belli edi­

yor. Oysa Polanya sanayiinin Rusya sanayiini geride bıra­ kan bu hızlı gelişmesi, bir yandan da, Polonya halkının bit­ mez tükenmez canlılığının

yeni bir delili, ve Polanya'nın

yakın milli kurtuluşunun yeni bir teminatıdır, Üstelik, ba­ ğımsız ve güçlü bir Polanya'nın yeniden kurulması yalnız Polenyalılan değil, hepimizi ilgilendiren bir konudur. Av­

rupa milletlerinin milletlerarası

yürekten

işbirliği ancak

ıJ Polonya'mn 1815'de Viyana Kongresinde Rusya'ya ilhak edilen parçası.


bu milletierin tümünün kendi topraklannda tam bağımsız ·olmalarıyla mümkündür. Aslma

bakılırsa

proletaryanın

sancağı altında burj uvazinin işini proleter savaşçılara gör­ dürrnekten başka birşey yapmayan

1848 Devrimi, vasiyet

infazeılan Louis Bonaparte ve Bismarck Almanya'nın ve Macaristan'ın

eliyle İtalya'nın,

bağımsızlığını

da sağladı;

ama 1792'denberi Devrime tek başına bu üçünden daha çok yaran dokunmuş olan Polanya, 1863'de kendinden

on

kat büyük Rus gücü karşısında yenik düştüğünde, kendi başının çaresine bakmaya terkedildL Soylular, Polanya'nın bağımsızlığını ne koruyabildiler, ne geri alabildiler; bugün burjuvazi için bu bağımsızlık, en azından, önemsizdir. Yine de, Avrupa milletleri arasında uyumlu işbirliği için Polan­ ya bağımsız olmalıdır. Polanya'nın bağımsızlığı ancak Po­ lonya'nın genç proletaryasınca sağlanabilir, ve ancak onun elinde güven altındadır. Çünkü bütün Avrupa'nın işçileri Polanya'nın bağımsızlığına Polonyalı işçiler kadar muhtaç­ tırlar.

10 Şubat, 1892. Londra

F. Engels

1893 TARİHLİ İTALYANCA BASKIYA

ÖNSÖZ

İtalyan Okuyucuya

Komünist Partisi Manüestosu nun yayınlanması 18 Mart 1848'le aynı günlere rastgeldi denilebilir. O gün Mila­ na'da ve Berlin'de devrim yapan, biri Avrupa kıtasının, '

öbürü Akdenizin ortasında iki millet, o günedek iç me ve çatışma yüzünden güçlerini yitirip yabancı altına düşmüş iki millet, elde silalı ayaklanmıştı.

bölün­ sultası İtalya,

Avusturya İmparatorluğunun hükmü altındaydı; Almanya,

96


Rus Çannın daha dalaylı olmakla hiç de daha az etkin ol­ mayan boyunduruğunu taşıyordu. 18 Mart

1848'in ilk s o ­

nuçları İtalya'yı da, Almanya'yı d a b u utanç verici durum­ dan kurtardı. 1848'le 1870 arasında bu iki büyük millet ye-. niden topadarup nasılsa

bellerini

doğrultmuşlarsa, bu,

Karl Marx'ın hep dediği gibi, 1848 Devrimini bastıran adam­ ların, kendi istekleri hilafına, Devrimin vasiyet infazeılan olmalarından ileri gelmiştir. O devrim her yerde işçi sınıfının eseriydi. Barikatlan kuran, devrimin balıasım kendi kanıyla ödeyen, işÇi sınıfıy� dı. Hükümeti devirerek burjuva

düzenini yıkmayı kesin

olarak amaçlıyanlar yalnız Paris işçileriydi. Gelgelelim, on­ lar kendi sınıflarıyla burjuvazi arasındaki ölümüne çeliş­ kinin bilincindeydiler

ama, henüz ne ülkenin

kalkınması, ne de Fransız işçilerinin

ekonomik

çoğunluğunun zihni

gelişmesi toplumun yeni baştan kurulmasını mümkün kı­ lacak düzeye erişmişti. Bu yüzden,

son tahlilde, devrimin

meyvalarını kapitalist sınıf topladı. Öbür ülkelerde, da, Almanya'da, Avusturya'da işçiler, daha

baştan,

İtalya'­ burju­

vaziyi iktidara getirmekten başka birşey yapmadılar. Oysa, hiç bir ülkede, milli bağımsızlık olmadan burjuvazinin ikti­ dan olamaz. Onun için 1848 Devrimi,

peşisıra, o günedek

birliğe ve bağımsızlığa kavuşmamış milletiere birlik ve ba­ ğımsızlık getirmek zorunda kalmıştır. Bunlar o zaman İtal­ ya, Almanya ve Macaristan'dı.

Şimdi sıra Polonya'dadır.

Böylece 1848 Devrimi, sosyalist bir devrim olmamakla birlikte,

sosyalist devrimin yolunu açmış, ona zemin ha­

zırlamıştır. Bütün ülkelerde büyük sanayinin gördüğ1i teş­ vik sayesinde burjuva düzeni son kırk beş yıl içinde her yerde kalabalık, yoğun, ve güçlü bir proletacya yaratmıştır. Yani burjuvazi, Manifestonun deyimiyle, kendi mezar ka­ zıcılannı yetiştirmiştir. Her Pir milletin bağımsızlığı ve bir­ liği yeniden sağla.•ım.adan, proletaryanın milletlerarası bir­ liğini, ya da bu milletierin ortak amaçlar uğrunda barışçı 97


ve akıilı işbirliğini gerçekleştirmek mümkün olmıyacaktır. 1848 öncesinin siyasi koşullannda İtalyan, Macar, Alman, Polanya ve Rus işçilerinin bir arada, milletlerarası eylemi düşünülebilir miydi? Demek ki 1848'de verilen s avaşlar

boşuna değildi. O

devrimci dönemden bizi ayıran kırk beş yıl da boşuna geç­ medi. Meyvalar oluyor. Benim tek dileğim, Manifestonun yayınlanması milletlerarası devrim için _nasıl hayırlı olduy­ sa, bu İtalyanca çevirinin yayınlanmasının da İtalyan pro­ letaryasının zaferi için öyle hayırlı olmasıdır. . Manifesto, kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci ro­ lün hakkını vermekte kusur etmemiştir. İlk kapitalist millet İtalya idi. Feodal ortaçağın kapanışı ile yeni kapitalist ça­ ğın açılışına dev gibi bir kişi damgasını vurdu: Ortaçağın son, çağımızın ilk şairi, bir İtalyan: Dante. Bugün, 1300'de olduğu gibi, yeni bir tarihi çağın eşiğindeyiz. Acaba İtalya bize bu yeni çağın, proletarya çağının doğuşuna · damgasını vuracak yeni bir Dante verecek mi? 1 Şubat, 1893 Londra

98

Friedrich Engels


. KO:MÜNİST PARTİSİ MANiFESTOSU

Avrupa'nın başına bir heyula musaHat olmuştur

:

Ko­

münizm heyülası. Kocamış Avrupa'nın bütün güçleri bu heyülayı defetmek için kutsal bir ittifak kurdular: Papa ve Çar, Metternich ve GU.izot, Fransız Radikalleri ve Alman polis ajanları. İktidardaki

hasımlannca

komünistlikle

suçlanma­

mış bir muhalefet partisi nerede var? Daha ileri muhalefet partilerine ve gerici hasımıarına

komünizm kara lekesini

geri fırlatmamış muhalefet nerede? Bu olgudan iki sonuç çıkıyor: ı.

Avrupa'nın bütün güçleri, komünizmin de başlıba­

şına bir güç olduğunu artık kabul etmektedirler. 2.

Komünistlerin açıkça, bütün dünya önünde, görüş­

lerini, amaçlarını, eğilimlerini açıklamalarının, ve bu Ko­ münizm Heyıliası masalına Partinin kendisine ait bir ma­ nifestoyla karşı çıkmalarının zamanı gelmiştir. Bu amaçla, çeşitli milletierin

komünistleri Londra'da

toplandılar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flaman ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere aşağıdaki Mani­ festoyu kaleme aldılar. 99


I BURJUVALAR VE PROLETERLEW

Günümüze kadar varolagelen bütün topluınıann tari­ hP sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür yurtdaş ve köle, p atrisyen ve pleb, derebeyi ve serf, lonca ustası3 ve kalfa, tek

kelimeyle ezen ve ezilen,

her an birbirlerine karşı olmuşlar, kimi zaman alttan alta, kimi zaman açıktan açığa aralıksız müşlerdir;

bu kavga, her

bir kavgayı sürdür­

seferinde, ya bütün toplumun

devrimci bir yeniden-kuruluşa varmasıyla, ya da çarpışan sınıfların birlikte mahvolmalanyla

sonuçlanmıştır.

ll Burjuvazi ile, sosyal üretim araçlannın sahibi olan ve ücretli emek çalıştıran çağdaş kapitalistler kastedilmektedir. Pro­ letarya, kendilerine ait üretim araçları olmadığından yaşamak için emek güçlerini satmak zorunda bırakılan çağdaş ücretli iş­ çiler sınıfıdır. (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.J 2l Yani bütün yazılı tarih. 1847'de toplumun tarih-öncesi, yazılı tarihten önceki sosyal örgütlenme, hemen hemen hiç bilin­ miyordu. O tarihten bu yana Haxtausen Rusya'da ortak toprak mülkiyetini keşfetti, Maurer, bütün Gerınen milletierin tarihte bu sosyal temel üzerinde boygösterdiklerini ispat etti , ve zamanla, köy topluluklarının Hindistan'dan İrlanda'ya kadar heryerde top­ lumun ilkel biçimi olduğu ya da olmuş olduğu anlaşıldı. Bu ilkel Komünist toplumun iç örgütlenişi, tipik biçimiyle, Morgan'ın gens'in gerçek niteliğini ve kabile ile ilişkisini nihayet keşfetme­ si sayesinde gözler önüne serildi. Bu ilkel toplulukların çözülüp dağılmasıyla toplum ayrı ayrı ve sonunda birbiriyle çelişen sınıf­ ıara bölünmeye başlar. Bu çözülme sürecini başlangıcından itlba­ ren ele alarak "Der Ursprung der Familie, des Privateigenthums und des Staats" da (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Köke­ nil gösterıneye çalıştım. (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.l 3) Lonca ustası, yani bir loncanın asil üyesi; lonca başı de­ ğil, lonca içinde bir usta. C1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.) 100


Tarihin önceki çağlannda, hemen her yerde, toplumun bölünerek düzen­

karmaşık bir biçimde çeşitli kadernelere

lendiğini, çeşitli sosyal mevki sıralanmalanna sahne oldu­ patrisyenler,

ğunu görüyoruz: Eski Roma'da plebler, köleler; Ortaçağda

şovalyeler,

feodal beyler, bendeler, lonca

ustaları, kalfalar, çıraklar, serfler; ve bu sırurlann hemen hepsinin içinde, yeniden, ikincil kademeler. Feodal toplumun yıkıntılarından fışkıran çağdaş . bur­ juva toplumu sınıf çelişkilerine

son vennemiştir. Sadece,

eskilerinin yerine yeni sınıflar, yeni

baskı koşulları, yeni

mücadele biçimleri getirmiştir. Oysa çağımız,

yani

burj uvazinin

çağı, şu ayırdedici

özelliği taşır: sınıf çelişkilerini basitleştirmiştir. Bütün top­ lum gitgide iki büyük düşman kampa, · birbirlerine

doğru­

dan doğruya karşıt iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burj u­ vazi ve Proletarya. Ortaçağın serfleri arasından

en eski kasabalann im­

tiyaz-beratlı şehir ahalisi çıktı. Bunların arasından da bur­ juvazinin ilk unsurlan gelişti. Amerika'nın keşfi, Cape Burnu'nun dolaşılınası p alaz­ lanan burjuvaziye yeni alanlar açtı. Hindistan ve Çin pa­ zarları, Amerika'nın

sömürgeleştirilmesi,

sömürgelerle ti­

caret, genel olarak mübadele araçlannın ve metalann artı­ şı ticarete, denizciliğe, sanayiye görülmemiş bir itilim, ve böylelikle, çökmekte olan feodal toplumun bağnndaki dev­ rimci unsura hızlı bir gelişim sağladı. Feodal sanayi

sisteminde

sanayi üretimi

lancalann tekelindeydi; bu sistem yeni

dışa�kapalı

pazarların gelişen

ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu. Onun yerini imalat [ mani­ faktür] sistemi aldı. Lonca ustalan imalatçi orta sınıf tara­ fından bir k�nara itildiler; ayrı ayrı

korporatif

loncalar

arasında işbölümü, her bir atölye içindeki işbölümü karşı ­ sında kayıplara karıştı. Bu arada pazarlar durmadan

büyüyor, talep durma-

101


dan artıyordu. imalat bile yeterli ohnaktan çıkmıştı. Bunun üzerine, buhar ve makineler sanayi üretimini kökten deği­ şikliğe uğrattı. imalatın yerini dev çağdaş sanayi, sanayici orta sınıfın yerini sanayici milyonerler, koca sanayi ordu­ larının kumandanlan, çağdaş burj uvalar aldı. Çağdaş sanayi dünya pazarını kurmuştur. Bunun yo­ lunu açan Amerika'nın keşfidir. Bu p azar ticarete, denizci­ liğe, kara ulaşırnma korkunç bir gelişme sağlamıştır.

Bu

gelişme de, sonradan, sanayinin yayılmasını etkilemiştir; ve sanayi, ticaret, denizcilik,

demiryolları

yayıldığı

ölçüde

burjuvazi gelişmiş, s ermayesini arttırmış , Ortaçağdan arta kalan bütün sınıfları geri plana itmiştir. Böylece,

çağdaş burjuvazinin kendisinin de uzun bir

gelişme seyrinin, üretim ve mübadele tarzlarında yer alan bir dizi devrimin ürünü olduğunu görüyoruz. Burjuvazinin gelişmesi yolunda atılan her adım, o sı­ nıfın siyasi gücünün artmasında yeni bir aşamayla birlikte gitmiştir. · Feodal soyluların sultası altında ezilen bir sınıf, Ortaçağ komününde1 kendi kendini yöneten silahlı bir top­ luluk, orda

(İtalya ve Almanya'da olduğu gibi)

bağımsız

şehir cumhuriyeti, burda (Fransa'da olduğu gibiJ kırallığın vergi ödeyen " avam tabakası" iken sonradan, asıl manifak­ tür döneminde, soylulara karşı bir ağırlık

unsuru olarak

kah yardeadal kırallığa, kah mutlak kırallığa hizmet eden ve gerçekte, genellikle, büyük kırallıkların kilit taşı olan ll

"Komün", yeni ortaya çıkan şehirlerin, feodal beyleri ve

efendilerinden mahalli özerklik ve siyasi haklarını "avaın taba­ kası" [tiers etatl olarak koparıp almazdan önce de Fransa'da kendilerine verdikleri isimdi. Burda, genel olarak, burjuvazinin ekonomik gelişmesine İngiltere, siyasi gelişmesine Fransa tipik örnek sayılmıştır. ( 1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu . l Bu, İtalya v e Fransa'nın şehir ahalisinin, ilk özerklik haklan­ m

feodal beylerinden satın aldıktan ya da koparttıktan sonra kendi şehir topluluklarına verdikleri isimdi. Cl890 tarihli Alman­ ca baskıya Engels'in notu.)

102


burjuvazi, nihayet, çağdaş sanayının ve dünya pazanmn kurulmasından bu yana, çağdaş temsili devlette siyasi ha­ kimiyeti bütünüyle kendi eline geçirmiştir. Çağdaş devletin hükümeti, tüm burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komi­ teden başka birşey değildir.

'

Burjuvazi, tarihi bı;ıJumından son derece devrimci bir rol oynamıştır. Nerede üste çıkmışsa orda bütün feodal, ataerkil, asu­ de ilişkilere son vermiştir. İnsanı "doğal üstleri"ne bağla­ yan karmakanşık feodal bağlan lıoyratça

kopanp atmış,

insanla insan arasında yalrn çıkar ve katı "nakit para" ba­ ğmdan başka hiçbir ilişki

bırakmamıştır.

coşkun şövalye ruhunun, gözü-yaşlı filistim

Dini iştiyakın, [ham ervah t

duyarlılığın en yüce heyecanlannı bencil hesabın buzlu su­ lannda boğmuştur.

Kişisel değeri mübadele değerine dö­ ' özgürlük­

nüştürmüş, iptali gayri mümkün sayısız beratıı

lerin yerine o yegane, vicdansız özgürlüğü getirmiştir: Ser­ best ticaret Tek kelimeyle, dini ve siyasi aldanmacalar ar­ dında gizlenen sömürünün yerine , yalın, utanmaz, dolaysız ve gaddar sömürüyü geçirmiştir. Burjuvazi o günedek el üstünde tutulan, baştacı edilip saygıduyulan

ne kadar meslek varsa hepsinin halesini yo­

lup atmıştır. Hekimi, hukukçuyu, papazı, şairi, bilim ada­ mını kendisinin ücretli işçilerine çevirmiştir. Burjuvazi, ailenin yüzünü örten yıvışık peçeyi yırtmış, aile ilişkisini salt bir para ilişkisi derekesine indirmiştir. Burjuvazi, gericilerin onca hayran

olduklan Ortaçağ

kaba-kuvvet gösterisinin nasıl olup da en miskin tembellik­ le bir arada gittiğini gözler önüne sermiştir. İnsan faaliye­ tinin nelere kadir olduğunu ilk ispat eden burjuvazidir. Mı­ sır piramitlerini, Roma su kemerlerini ve Gotik katedralleri

fersah fersah aşan harikalar yaratmıştır; daha önceki bütün

kavimler göçleri ve· haçlı seferlerini gölgede bırakan sefer­ ler yönetmiştir.

103


Burj uvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkile­ rini ve onlarla birlikt e bütün toplum ilişkilerini sürekli de­ ğişikliğe uğratmaksızın varolamaz. Oysa eski üretim tarz­ larının değişmeksizin korunması, tam tersine, ondan önceki bütün sanayici sınıfların başta gelen varoluş şartıydı. Üreti­ min sürekli değişikliğe uğratılması, sosyal koşulların aralık­ sız altüst edilmesi, sonu gelmez kararsızlık ve ç;alkantı, bur­ juvazi çagını önceki

bütün çağlardan ayıran özelliktir. Du­

ragan, kaskatı donmuş bütün ilişkiler, peşlerisıra çekip ge­ tirdikleri yıllanmış saygıdeğer önyargılar ve fikirlerle birlik­ te süpri'tlüp gitmekte, yenileri ise daha kemikleşmeye vakit bulamadan çağ-dışı kalmaktadır. Elle tutulur, gözle görü­ lür ne varsa yoğa karışmakta, kutsal olan herşey ayaklar altına alınmakta,

ve insanoğlu, gerçek hayat

koşullarını

ve hemcinsleriyle ilişkilerini nihayet ayık kafayla görmeye zorlanmaktadır. Ürünleri için durmadan büyüyen bir pazara duyduğu

ihtiyaç,

burjuvaziyi

yeryüzünün dört kapısına koştunnak­

tadır. Burjuvazi her yerde yuvalanmalı, her yerde yerleş­ meli, her yerde ilişkiler kurmalıdır. Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek, üretim ve tüke­ time her ülkede kozmopolit bir karakter

kazandırn-ııştır.

Gericilerin dalına basa basa,

kadar üzerinde

o zamana

durduğu milli zemini sanayinin ayağının altında çekip al­ mıştır. Eskiden kalma bütün milli sanayiler yıkılmıştır, ya da her gün yıkılıyor. Kurulması için bir hayat - memat meselesi yerli

hammaddeleri

bütün medeni milletler olan yeni sanayiler, artık

değil, en ücra

hammaddeleri işleyen,

çıkardıklan

bölgelerden ürünler

içinde değil, yer yüzünün her köşesinde ler,

getirilen

yalnız ülke

tüketilen sanayi ­

onlan yerlerinden ediyor. Ülkenin kendi ürünleriyle

karşılarran eski ihtiyaçlar yerine, ancak uzak diyarıarın ve iklimierin ürünleriyle karşılanabilen yeni ihtiyaçlar doğu­ yor.

104

Eski mahalli ve milli

içe-kapalılığın

ve kendine-ye-


terliğin yerini çok�yönlü ilişkiler, milletierin evrensel kar­ şılıklı bağımlılığı alıyor. Maddi üretimde ne oluyorsa, aynı­ sı zihni üretimde de oluyor. Tek tek milletierin fikir eserle­ ri artık herkesin ortak malıdır. Milli tek-yanlılık ve dar-ka­ falılık gittikçe imkansızlaşmakta,

çeşitli milli ve mahalli

edebiyatlardan ortaya

edebiyatı

bir dünya

çıkmaktadır.

Bütün üretim araçlarının gelişmesi ve ulaşırnın alabil­ diğine kolaylaşması sayesinde burjuvazi,

bütün milletleri,

hatta en barbar olanları dahi, medeniyet alanı içine çeker. Meta ürünlerinin ucuzluğuyla bütün Çin setlerini topa tu­ tup yerle

bir eder,

barbarların

dikbaşlı

yabancı düş­

manlığına yelkenleri suya indirtir. Bütün milletleri, yokol­ ma tehdidi altında, burjuva üretim tarzını

benimsemeye

zorlar; onları kendisinin medeniyet dediği şeyi kabule, yani burjuva olmaya zorlar. Tek kelimeyle, kendi sılretinde bir dünya yaratır. Burjuvazi kın şehirlere tabi kılmıştır. Muazzam şehir­ ler kurmuş, şehir nüfusunu kır nüfusuna kıyasla büyük ölçüd e çoğaltmış, böylece nüfusun oldukça büyük bir kıs­ mını kır hayatının meskenetinden kurtarmıştır. Kın şehir­ lere bağımlı kıldığı gibi, barbar ve yarı-barbar medenileşmiş ülkelere, köylü milletleri burjuva

ülkeleri milletlere,

Doğuyu Batıya bağımlı kılmıştır. Burjuvazi nüfusun,

üretim

araçlannın ve mülkiyetin

dağınıklığın_a gittikçe daha çok son

vermektedir.

Nüfusu

bir araya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş, mül­ kiyeti birkaç. elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonu­ cu,

siyasi merkezileşme olmuştur. Ayrı ayrı çıkarları, ka­

nunları, hükümetleri ve vergi sistemleriyle bağımsız, ya da gevşek bağlarla birbirine bağlı eyaletler hep bir araya geti­ rilip tek bir hükümete, tek bir hukuk

sistemine, tek bir

milli sınıf-çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarife­ sine sahip bir tek millet olmuşlardır. Henüz yüzyılı anca bulan hakimiyeti süresince burj u-

105


vazi, kendinden önceki kuşakların

hepsinin bir arada ya­

rattığından daha büyük, daha devasa üretim güçleri yarat­ mıştır. Doğa güçlerinin insana boyun

eğmesi, makineler,

kimya biliminin sanayi ve tarıma uygulanması, buharlı ge · miler; demiryolları, telgraf, koskoca kıtaların tarıma açıl­ ması, nehirlerin düzenlenmesi, yoktan var edilen muazzam nüfuslar -bundan önceki hangi yüzyıl, salt sezgiyle dahi olsa, sosyal emeğin bağrında bunca üretici gücün uyuk­ lamakta olduğundan haberdardı? Demek ki: Burjuvazinin kendisine dayanak kılıp üze­ rinde yükseldiği üretim ve mübadele araçları feodal top­ lumda oluştular. Bu üretim ve mübadele araçlarının ge­ lişmelerinin belli bir aşamasında feodal toplumun üretim ve mübadele koşulları, tarımın ve imalat sanayiinin feo­ dal örgütlenmesi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, o güne kadar gelişmiş Qlan üretim güçleriyle artık bağ­ daşmaz oldular; üretim güçlerine bir o kadar ayakbağı ol­ oldular. Koparılıp atılmaları

gerekiyordu; koparılıp atıldı

lar. Onların yerini serbest rekabet, ve ·onunla birlikte ona uygun düşen bir sosyal ve siyasi düzen ve burjuva sını­ fının ekonomik ve siyasi hakimiyeti aldı. Aynı buna benzer bir hareket bizim gözlerimizin önünde yer alıyor. Üretim, mübadele ve mülkiyet ilişkile­ riyle çağdaş burjuva toplumu,

bunca

devasa üretim ve

mübadele gücünü yoktan var eden bu toplum, efsunlarıy­ la

cehennemden çağırdığı

güçlerin ipini elden kaçıran

bir büyücü gibidir, Birkaç on yıldanberi sanayinin ve tica­ retin tarihi, çağdaş üretim güçlerinin çağdaş üretim ko­ şullarına, burjuvazinin varlık ve hakimiyet koşullan olan mülkiyet ilişkilerine başkaldıtışının tarihinden başka bir­ şey değildir. Devrevi tekrarlanmalarıyla

bütün burjuva

toplumunun varlığını her seferinde daha büyük bir tehli­ keyle yüzyüze getiren ticari bulıranlara değinmek yeter

106


burada. Bu bulıranların her birinde, eldeki ürünlerin de­ ğil sadece, vaktiyle yaratılmış üretim güçlerinin de büyük bir kısmı heba edilir. Bu buhranlarda, önceki bütün çağlar­ da ancak saçmalık sayılabilecek bir salgın başgösterir: Fazla üretim . salgını. Toplum birdenbire

geçici

bir barbarlığa

dönmüş bulur kendini. Sanki bir kıtlık, sanki bir evrensel yıkım savaşı bütün geçim araçlarının

kaynağını

kurut­

muştur; sanki sanayi ve ticaret yıkıntıya uğramıştır. Peki ama niçin? Ortalıkta haddinden fazla medeniyet, haddin­ den fazla geçim aracı, haddinden fazla sanayi, haddinden fazla ticaret olduğu için. Toplumun elindeki üretim güçleri, burjuva mülkiyetinin koşullarının daha da gelişmesine ar­ tık elvermez olmuşlardır; tersine, bu koşullara göre çok faz­ la güçlenmişler, bu koşuHarca engellenir olmuşlardır, ve bu engelleri aşar aşmaz bütüri burjuva toplumunu . altüst et­ mekte, burjuva mülkiyetinin varlığını tehlikeye s okmakta­ dırlar. Burjuva toplumunun koşulları üretim güçlerinin ya­ rattığı zenginliği kaldıramıyacak kadar kısıtlıdır. Peki bur­ j uvazi nasıl atlatır bu buhrahlan? Bir yandan yiğınla üre­ tim gücünü zorla yok ederek; öbür yandan ele geçirerek ve eskilerini daha da esaslı

yeni pazarlar

sömürerek. Yani

daha da yaygın, daha da yıkıcı bulıranlara yol açarak ve bulıranlan önleme çarelerini gitgide azaltarak. Burjuvazinin

feodalizmi

yıkmakta

kullandığı silah­

lar şimdi burjuvazinin kendisine çevrilmiştir. Oysa burjuvazi

kendisine

ölüm

getiren

silahları ya­

ratmakla kalmamıştır, bu silahlan kullanacak olan insan­ ları, çağdaş işçi sınıfını, proleterleri de yaratmıştır. Burjuvazi, yani sermaye geliştiği çağdaş işçi s!nıfı da gelişir.

Çağdaş

oranda proletarya, işçi sınıfı, ancak iş

bulduklan sürece yaşayabilen, ve ancak emekleri serma­ yeyi arttırdığı sürece iş bulabilen rini perakende

satmak

emekçilerdir. Kendile­

zorunda olan bu emekçiler her-


hangi bir ticaret eşyası gibi bir metadırlar, ve bu nedenle, rekabetin bütün

iniş-çıkışlanyla, piyasanın bütün dalga, ­

lanmalarıyla yüzyüzedirler. Makine kullanmanın yaygınlaşması ve işbölümü- yü­ zünden proleterlerin yaptıklan iş bütün bireysel karakte­ rini, ve bunun sonucu olarak, işçi için bütün çekiciliğini yitirmiştir. İşçi makinenin

bir parçası olur çıkar; ondan

istenen, sadece, en basit, en yavan, en kolay öğrenilir bir marifettir. Dolayısıyla bir işçinin üretim maliyeti, hemen hemen sadece, onun hayatta

kalması ve çoğalması için

zorunlu olan geçim araçlanndan ibarettir. Oysa bir meta­ nın, dolayısıyla emeğin de fiyatı!, onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle, işin iticiliği arttığı oranda ücret düşer. Dahası,

makine

kullanma

tarsa emeğin yükü,

ve

işbölümü

ne

kadar

ar­

ya çalışma saatlerinin uzatılmasıyla.

ya belli bir süre içinde yaptınlan işin arttınlmasıyla, ya da

makinelerin hızının artmasıyla vb., o .kadar ağırlaşır. Çağdaş sanayi,

ataerkil ustanın küçük işyerini sana­

yici kapitalistin muazzam

fabrikasına

dönüştürmüştür.

Fabrikaya doldurulan işçi yığınları tıpkı askerler gibi ör­ gütlenmişlerdir. bir

subaylar

Sanayi ordusunun neferleri olarak� tam

ve

b aşçavuşlar

hiyerarşisinin

kumandası

altındadırlar. İşçiler burjuva sınıfının ve burjuva devleti­ nin esirleri değillerdir sadece; hergün, her saat makineye, denetçiye, ve hepsinden çok, burjuva fabrikatörün kendi­ sine esir olurlar. Bu istibdat, kar ve kazancı kendine açık­ ça amaç ilan ettiği ölçüde aşağılık, menfur ve kahredici­ dir. El emeğinin içeriğindeki ustalık ve güç sarfı azaldıkça, bir başka

1)

deyişle çağdaş sanayi geliştikçe, erkek emeği-

Marx ve Engels daha sonraki eserlerinde, "emek değeri'"

ve "emek fiyatı" terimleri yerine "emek-gücü değeri" ve "emek gücü fiyatı" terimlerini kullanmışlardır.

108


niıi yerini kadın

emeği alır. Yaş ve cinsiyet :farkının işçi

sınıfı için ayırdedici bir sosyal geçerliği

kalmamıştır ar­

tık. Herkes, yaşına ve cinsiyetine göre, kullanılması az ya da çok pahalı bir iş aracıdır. İşçinin fabrikatör tarafından para olarak

sömürülınesi

ücretini

aldığı kadanyla sona erer ermez, burjuvazi­

nin öbür kesimleri, ev sahibi, bakkal, tefeci vb., onun üze­ rine çullanırlar. . Orta sınıfın alt tabakalan -küçük esnaf, dükkan s a · hipleri,

emekli ticaret erbabı genellikle, e l sanatçılan ve

köylüler- gerek küçük setinayeleri çağdaş sanayi ile çap­ ça boy ölçüşemediği ve

büyük

kapitalistlerle

taşın altına gittiği için, gerekse

rekabette

yeni üretim yöntemleri

yüzünden özel becerilerinin hiç bir değeri kalmadığı için, giderek proleterleşirler.

Böylelikle

proletarya,

nüfusun

bütün sınıflanndan gelme kimselerden oluşur. Proletarya

çeşitli gelişme

aşamalanndan

doğduğu andan itibaren burjuvaziyle

geçer. İlk

mücadelesi başlar.

Önceleri kavga tek tek işçiler tarafından, sonra hir fabri­ kanın işçileri tarafından, daha sonra tek bir yörede aynı iş­ kolunda çalışanlar tarafından doğrudan 'doğruya onlan sö­ müren burjuvaya karşı sürdürülür. Bunlar saldınlanm bur­ juva üretim koşuHanna

yöneltmezler,

üretim

araçlanna

saldınrlar; kendi emekleriyle rekabet eden ithal mallanm tahrip ederler, makineleri kırarlar, fabrikalan ateşe verir­ ler, ortaçağ işçisinin tarihe kanşmış statüsünü zorla dirilt­ meye çalışırlar. Bu aşamada işçiler henüz, ülkenin her bir yanına da­ ğılmış ,

karşılıklı rekabet yüzünden

birbirlerine düşmüş

tutarsız bir yığındırlar. Orda burda daha bir kenetlenmiş kuruluşlar halinde birleşseler de, bu henüz onlann ken­ di faal birleşmelerinin deflerine

sarıucu

ulaşabilmek için

değildir;

bütün

kendi siyasi he­

proletaryayı

geçirmeye zorlanan ve daha bir süre bunu

harekete

yapabilecek 109


güçt e ola,n burjuva.zinin birliğinin sonucudur. Bunda.n do­ la.yı bu a.şa.ma.da. proleteder kendi

düşma.nla.rıyla.

değil,

düşma.nla.nnın düşma.nla.nyla., mutla.k kıra.llığın ka.lıntıla.­ rı, topra.k sa.hipleri, sa.na.yici olma.ya.n burjuva.la.r ve küçük burjuva.ziyle

sa.va.şırla.r. Böylelikle . ta.rihi

ha.reketin tümü

burjuva.zinin elinde topla.nır; bu yolda.n ka.zanıla.n her za.­ fer, burjuvazi için bir za.ferdir. Oysa. sana.yinin gelişmesi

proleta.rya.nın

sadece şayı­

sını a.rttırmakla. ka.lma.z; proletarya. gün geçtikçe daha. bü­ yük yığınla.r halinde bir a.ra.ya. gelir, gücü a.rta.r ve gücü­ nün da.ha. çok fa.rkına. va.nr. a.yrılıkla.rını orta.da.n ka.ldırıp

Ma.kineler hemen

bütün ça.lışma.

her yerde

ücretleri

a.ynı düşük düzeye indirdiği ora.nda., proleta.rya.nın içinde ta.rklı çıka.rla.r ve ha.ya.t

koşulla.rı eşitlenmeye yüz tutar.

Burjuva.lar a.ra.sında. a.rtan reka.bet ve bunun tica.ri buhranla.r işçi

doğurduğu

ücretlerini büsbütün istikra.rsız kı­

la.r. Ma.kinelerin a.rdı arkası kesilmeyen gelişmesi, her ge­ çen gün daha da hızla.na.rak, işçileri geçim güvenliğinden her gün biraz da.ha yoksun kıla.r; tek tek iş'çilerle tek tek burjuvala.r a.rasında.

çatışmalar gitgide iki sınıf ara.sında

bir çatışma. niteliğine bürünür. Bunun üzerine işçiler bur­ j uva.la.ra karşı birlikler (işçi sendikala.rı) kurmaya. ba.şlar­ lar; ücretleri

yüksek

tutma.k için elele verirler; za.man

za.man ba.şgösteren bu başkaldırma.la.ra. hazırlıklı için

olma.k

a.rala.rında. sürekli örgütler kura.rlar. Kim yerde bu

çatışma aya.kla.nma.lara kada.r va.rır. Bazen zafer işçilerin olur, ama ancak bir süre için. İş­ çilerin müca.delelerinin gerçek semeresi, ilk a.nda elde edi­ len sonuçta. değil, işçilerin durmada.n gelişen birliğinde­ dir. Çağdaş sa.nayice ya.ra.tılan ve ayrı ayrı yörelerin işçi­ lerinin birbirleriyle ilişki kurma.la.nnı sa.ğla.ya.n yeni ula ­ şım araçları bu birliği kola.ylaştırır. Hepsi a.ynı ka.ra.kteri taşıyan birçok yöresel müca.deleyi milli çapta tek bir sı­ nıflarara.sı müca.delede merkezileştirmek için gerekli ola.n 110


da bu ilişkiden başka birşey değildi zaten. Oysa bütün sınıf mücadeleleri siyasi mücadelelerdir. Viran yollarıyla Orta., çağ şehirlilerinin birkaç yüzyılda

ancak başarabildikleri

birliği, çağdaş proleterler, demiryolları sayesinde, birkaç yıl içinde gerçekleştirebiliyorlar. dolayısıyla

Proleterlerin bir sınıf olarak,

bir siyasi

parti olarak örgütlenmeleri, kendi aralarındaki

rekabet

yüzünden hep sekteye uğrar. Fakat her seferinde

daha

da güçlü, kararlı ve zorlu olarak yeniden toparlanır. Bur­ juvazi içindeki bölünmelerden yararlanarak işçilerin be­ lirli

çıkarlarının

yasal

olarak

tanınmasını

sağlar.

İn­

giltere'de on saatlik iş-günü tasansı böyle kanunlaşmış­ tır. Eski toplumun sınıfları arasındaki bütün çatışmalar, türlü yollardan, proletaryanın

gelişme .sürecini ilerletir.

Burjuvazi, ardı kesilmeyen bir savaş içinde bulur kendini. Önce, soylularla; sonra, çıkarları sanayinin

ilerlemesine

aykırı düşen diğer burjuva kesimleriyle; ve her zaman, ya­ bancı ülkelerin burjuvalarıyla. Bütün bu savaşlarda bur­ juvazi

proJetaryaya başvurmadan,

meden, ve böylelikle onu siyaset

onun yardımını iste­ alanının

içine çekme­

den yapamaz. Bu nedenle, kendi siyasi ve genel eğitiminin unsurlarını proJetaryaya burjuvazi kendisi sağlar. Başka. bir deyişle, proletaryanın eline burjuvazi ile savaşta kul­ lanacağı silalıları o verir. Bundan başka, daha önce de gördüğümüz gibi, hakim sınıfların bazı kesimleri sanayinin

gelişmesi sonucunda

yığın halinde proletaryanın saflarına itilmekte, ya da en azından yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadırlar. Onlar da proJetaeyaya yeni aydınlanma ve ilerleme

unsurlan

sağlarlar. Nihayet, sınıf mücadelesinin kesin karar saatine yak­ laştığı dönemlerde, hakim sınıf içinde,

hatta eski toplu'-

pt


mun bütün kesimlerinde sürüp gitmekte olan dağılma sü­

_ reci öylesine şiddetli ve göze çarpar bir hal alır ki, h<ikim . sınıfın küçük bir

parçası kendini o sınıftan kopanr

devrimci sınıfla, geleceği elinde

ve

birlik olur.

tutan sınıfla

Dolayısıyla nasıl bundan önceki bir dönemde

soylulann

bir kesimi burj uvazinin safına geçmişse, şimdi de burju­ vazinin

bir bölümü, özellikle burjuva dÜşünürlerin

tari­

hin genel gidişini teorik olarak anlıyabilecek düzeye eriş­ miş olan bölümü, proletaryadan yana geçmektedir.

Bugün burjuvaziyle karşı karşıya olan bütün sınıflar içinde

yalnız proletarya ·gerçekten

devrimci bir sınıftır.

Öbür sınıflar çağdaş sanayi karşısında çürüye çürüye so­ nunda yok olur giderler; proletarya ise çağdaş sanayinin özel ve asli ürünüdür. Aşağı orta sınıf, küçük imalatçı,

dükkan

sahibi, za­

naatkar, köylü, bunlann hepsi, orta sınıfın ufarak kesim­ leri olarak ayakta kalabilmek için burjuvaziyle savaşırlar.

O yüzden de devrimci değil, tutucudurlar. Hatta gericidir1er, çünkü tarihin tekerini

tersine döndürmeye çalışırlar.

Kazara devrimci olacak olurlarsa, bu sadece, cekte proletaryanın safianna

yakın gele­

aktanlmak üzere oldukla­

rındandır; bu bakımdan halihazır çıkarianın değil, cekteki çıkarianın savunurlar,

kendi görüş

gele­

açılannı ter­

·keden�k proletaryanın görüş açısını benimserler. "Tehlikeli sınıf", toplumun süprüntüsü, eski toplumun ·en alt tabakalannın

saldığı

cifeleşmiş

aylaklar

yığmı,

-orda burda bir proleter devrimiyle hareketin içine sürük­ lenebilir belki; fakat yaşadığı hayat

koşullan onu gerici

<Eıntrikanın satılık uşağı olmaya çok daha yatkın kılar. . Proletaryanın nel

hayat ·

hayat

koşullan

koşullanndan

Proleterin mülkü yoktur;

hemen

eski

toplumun

tümüyle

kansı ve çocuklanyla

, nin butjuva aile ilişkileriyle

ortak hiç

ge­

annmıştır. ilişkisi­

bir yanı kalma­

·mıştır; çağdaş sanayinin İngiltere'de de, Fransa, Amerika


Almanya'da da hep aynı olan çalışma düzeni, yani senna­ ye elinde çağdaş kölelik, onda milli karakterden hiç bir iz bırakmamıştır. Onun için hukuk, ahlak ve din, her biri­ nin ardında bir o kadar burjuva çıkannın pusuya yattığı bir sürü burjuva önyargılandır. Bundan önce üste çıkan her sınıf, bütün toplumu ken­ di mülk edinme koşullarına

bendederek, o güne kadar el­

de_ ettiği durumu pekiştirmeye çalışmıştır.

Proleterler ise

kendilerinin eski mülkedinme biçimlerini

ve dolayısıyla

daha önceki bütün diğer mülkedinme biçirr_ılerini ortadan

kalaırmadan toplumun üretici · güçleri üzerinde hakimiyet kuramazlar. Onlann güven altına alınacak ve pekiştirile­ cek kendilerine ait hiç birşeyleri yoktur; onların tarihi gö­ revleri, bireysel . mülkiyetin bütün eski

güvencelerini ve

sigortalanm yok etmektir. Bundan önceki bütün tarihi hareketler azınlık hare­ ketleri,

ya da azınlıkların çıkanna

hareketler olmuştur.

Proletarya hareketi muazzam çoğunluğun, muazzam ço­ ğunluk çıkanna bilinçli, bağımsız hareketidir. Günümüz toplumunun en alt tabakası olan proletarya, resiiii toplu­ mun tekmil üst tabakalan berhava edilmeksizin yerinden kımıldayamaz, ayağa kalkamaz. Özde değil ama biçimde, proletaryanın burjuvazi ile mücadelesi başlangıçta milli bir mücadeledir. Her ülkenin proletaryası muhakkak ki önce kendi burjuvazisiyle he­ saplaşmak zorundadır. Proletaryanın önüne

sennekle,

gelişmesinin en genel bugünkü

evrelerini

göz

toplumda süregiden üstü az

çok örtülü iç savaşı, bu savaşın açık bir devrime dönüş­ tüğü ve burjuva�inin zor yoluyla alaşağı edilmesinin pro­ letaryanın hakimiyetinin temelL11i

attığı noktaya

kadar

izlemiş oluyoruz. 113


Daha önce de gördüğümüz gibi, şimdiye kadar bütün toplum biçimleri ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çelişki Üzerinde temellenmiştir. Ne var ki, bir sınıfı

ezebilmek

için o sınıfa hiç değilse köle hayatını sürdürmesini müm­ gerekir. Serflik dö­

kün kılacak belli koşulları sağlamak

neminde serf kendini komün üyeliğine çük burjuva, feodal istibdat altında

yükseltmişti; kü­

burjuvalaşmayı ba­

şarmıştı. Çağdaş işçi ise, tersine, 'sanayinin

ilerlemesiyle

durumunu düzelteceği yerde, kendi sınıfının hayat koşul­ lannın gitgide daha altına düşmektedir. Çağdaş işçi sada­ kaya muhtaç olacak ölçüde yoksullaşmaktadır; oysa böy­ lesi yoksulluk nüfustan da, servetten de çabuk gelişir. İş­ te burjuvazinin toplumda hakim sınıf olmaya, kendi va­ roluş koşullarını topluma zorla, mutlak bir kanun olarak benimsetmeye artık liyakati kalmadığı burda açıkça orta­ ya çıkıyor. Burjuvazi hüküm sürebilecek

halde değildir;

çünkü kölesine köleliği içinde dahi yaşama imkanı

sağ­

lıyamamaktadır; çünkü kölesi onu besleyeceği yerde o kö­ lesini beslemek zorunda kalacak kadar kölesinin sefalete düşmesinin önünü alaınamaktadır.

Toplum artık bu bur­

j uvazinin hakimiyeti altında yaşayamaz; bir başka ifadey­ le, burjuvazinin varlığı toplumla artık bağlaşmamaktadır. Burjuva sınıfının varlığı ve hakimiyeti için temel şart, sermayenin oluşması

ve büyümesidir;

sermaye için şart

olan, ücretli emektir. Ücretli emeğin tek dayanağı, işçiler arasında rekabettir.

Burjuvazinin ister istemez

olduğu sanayi ilerledikçe işçilerin nızlığının yerini, işçilerin

teşvikçisi

rekabetten doğan yal­

örgütlenmekten doğan devrim­

ci birliği alır. Dolayısıyla

çağdaş

üzerinde üretim

ürünlere el koyduğu

yaparak

sanayinin

gelişmesi, temelin

ta kendisini burjuvazinin ayağının altından kaydırmakta­ dır. Bunun içindir ki burjuvazinin ürettiği, herşeyden ön­ ce,

kendi mezar

kazıcılarıdır.

Burjuvazinip.

devrilmesi

de, proletaryanın zaferi de aynı ölçüde kaçınılmazdır. 114


II PROLETERLER VE KOMÜNiSTLER Komünistlerin genel olarak proleterler karşısında du­ rumları nedir? partilerine karşıt ayrı

Komünistler, diğer işçi sınıfı bir parti değifdirler. Proletaryanın tümünün

çıkarlanndan ayrı ve farklı

çıkarlan yoktur. Onun için komünistler hem, pratikte, her ülkenin

işçi

kendilerine özgü katı ilkeler ileri sürmezler. Komünistler noktada

diğer işçi sınıfı partilerinden

ayrılırlar:

ı. Değişik

ülkelerin

kendi milletleri içinde yürüttükleri

yalnız ş u

proleterler,inin

mücadelelerde bütün

proletaryanın her türlü ınilliyetten bağımsız, ortak çıkar­ larını gösterir,

oı'llan öne sürerler. 2. İşçi sınıfının burju­

vaziye karşı verdiği mücadelenin geçınek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalannda, her zaman ve her yerde, ha­ reketin bütün olarak çıkarlarını temsil ederler. Onun için komünistler hem, pratikte, her ülkenin işçi sınıfı partilerinin en ileri ve kararlı kesimi, bütün diğer­ lerinin başını çeken kesimidirler, hem de, teoride, prole­ taryanın büyük çoğunluğu karşısında, proletarya hareke. tinin izlediği çizgiyi, hareketin koşullarını ve en sonunda varacağı

genel sonuçları açıkça anlamalarından ileri ge­

len bir üstünlüğe sahiptirler. Komünistlerin acil hedefi, bütün diğer proletarya par­ tilerinin hedefidir -proletaryanın bir sınıf olarak ortaya çıkması, burjuva hakimiyetinin yıkılması, siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi. Komünistlerin varmış

oldukları

teorik sonuçlar hiç 115


bir surette, şu ya da bu sözde evrensel reformcunun icad ya da keşfettiği fikirlere ya da ilkelere dayanmaz. Bu sonuçlex sadece, varolan

bir sınıf mücadelesinin,

gözlerimizin önünde süregiden bir tarihi hareketin doğur­ duğu ilişkileri genel terimlerle ifade mülkiyet

ilişkilerine

son verilmesi

ederler.

Halihazır

hiç de komünizmin

ayırdedici bir özelliği değildir. Geçmişte bütün mülkiyet

geğişmesi

sonucunda tarih

ilişkileri, tarihi koşulların

içinde sürekli değişikliğe uğ­

ramışlardır. Mesela Fransız Devrimi, burjuva mülkiyeti yararına, feodal mülkiyeti ortadan kaldırmıştır. Komünizmin ayırdedici özelliği, genel olarak mülkiye­ tin ortadan kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin orta­ dan kaldırılmasıdır. Oysa çağdaş burjuva sınıf çelişkilerine, çoğunluğun azınlık

özel mülkiyeti,

tarafından sömü­

rülmesine dayanan üretim ve mülk edinme sisteminin en son ve en tam ifadesidir. Bu anlamda,

komünistlerin

teorisi şu tek cümleyle

özetlenebilir: özel mülkiyete son verilmesi. Biz komünistler, bir insanın kendi emeğinin semeresi olarak kişisel mülk edinme hakkını kaldırmak

istemekle

suçlanmışızdır. Bu mülkiyetin her türlü kişisel

özgürlük,

faaliyet ve bağımsızlığın temeli olduğu iddia ediliyor. Kişinin kendi alın teriyle çalışıp didinerek bizzat ka­ zandığı mülkiyet! Küçük el-sanatçısının ve küçük köylü­ nün mülkiyetini mi, yani burjuva biçiminden önceki mül­ kiyet biçimini mi kastediyorsunuz? Ona son vetmeniri hiç gereği yok; sanayinin gelişmesi onu büyük ölçüde zaten yok etmiştir, ve hala da her gün yok etmektedir. Yoksa çağdaş burjuva özel mülkiyetini mi kastediyor­ sunuz? İyi ama, ücretli emek işçi için bir mülkiyet yaratıyor mu? Ne gezer! Ücretli emek sermaye yaratır, yani ücretli 116


emegı sömüren cinsten bir mulkiyet yaratır; sermaye

de

bir şartla artar: yeniden sömürmek için yeni ücretli emek arzı yaratmak şartıyla. Bugünkü biçimiyle mülkiyet, ser­ maye ile

ücretli emek arasındaki çelişkiye dayanmakta-

dır. Bu çelişkinin her iki yanını birden inceleyelim: . Sermaye sahibi olmak demek,

üretimde salt kişisel

değil, sosyal bir mevkiye sahip olmak demektir. Sermaye kollektif bir üründür, ve ancak toplumun birçok üyesinin, hatta, son tahlilde, bütün ·

üyelerinin birlikte faaliyetiyle

harekete geçirilebilir. Bu nedenle,

sermaye kişisel c!eğil, sosyal bir güçtür.

Dolayısıyla sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin mülkiyetine çevrilmekle kişisel mülkiyet sosyal mülkiyete

dönüşmüş olmaz.

Değişen, mülkiyetin sosyal

karakteridir sadece. Mülkiyet sınıfsal karakterini yitirir. Şimdi de ücretli emeği ele alalım. Ücretli emeğin ortalama fiyatı asgari ücrettir, yani iş­ çinin işçi olarak hayatta kalabilmesi için zorunlu olan ge­ çim araçlan tutarıdır. Dolayısıyla ücretli

işçinin emeğiyle

elde ettiği anca onun kıtkanaat yaşayıp çoğalmasına yeter. Biz hiç bir surette, emek ürünlerinin bu kişisel sahipliğine, insan hayatını sürdürmeyi ve yeni insanlar

yaratmayı

gözeten ve başkalarının . emeğine tasarruf etmeyi mümkün kılacak hiç bir fazlalık bırakmayan

mülk edinmeye s�n

verme niyetinde değiliz. Bizim son vermek istediğimiz sa­ dece onun sefil

karakteridir.

İşçi onun hükmü altında,

yalnız sermayeyi arttırmak için yaşar, ve ancak hakim sı­ nıfın çıkarı gerektirdiği ölçüde yaşamasına cevaz vardır. Burjuva toplumunda canlı emek, birikmiş emeği arttır­ ma aracından, başka birşey değildir. ise birikmiş emek, işçinin

hayat

Komünist toplumda

ufkunu

açma,

hayatını

zenginleştinne ve ilerietme aracından başka birşey değil­ dir. 117

.


Bunun içindir ki, burjuva toplumunda geçmiş bugüne hakimdir; komünist toplumda ise bugün geçmişe Burjuva toplumunda sermaye bağımsızdır

hakimdir.

ve bireyselliğe

sahiptir, oysa yaşayan insan bağımlıdır ve hiÇ bir bireysel1iği yoktur. Bir de burjuvalar, bu duruma son vermenin bireyselli ­ ğe ve özgürlüğe son vermek olduğunu söylüyorlar! Haklan var. Burjuva

bireyselliğine,

burjuva

burjuva özgürlüğüne son verme

bağımsızlığına

ve

hedefi hiç şüphe yok ki

güdülüyor. Bugünkü burjuva üretim koşullannda özgürlük deyin­ ce serbest ticaret, serbest alım-satım anlaşılmaktadır. Ama alım-satım ortadan kalkarsa,

serbest alım-satım

da ortadan kalkar. Bu serbest alım-satım

teranesinin, ve

burjuva dostlanmızın genel olarak özgürlük üzerine sarfet ­ tikleri bütün o "parlak s özler"in, olsa olsa Ortaçağın kısıtlı alım-satımına, Ortaçağın eli kolu bağlı bezigı'mlanna karşı ileri sürüldüklerinde bir anlamı olabilir; alım-satımın, bur­ j uva üretim koşullarının, ve burjuvazinin kendisinin

ko­

münizmle ortadan kaldıri.lmasına karşı ileri sürüldüklerin­ d e hiç bir anlam taşımazlar. Biz özel mülkiyete son vermek istiyoruz

diye delışe­

te kapıliyorsunuz. Oysa sizin bugünkü mevcut toplumunuz­ da nüfusun onda dokuzu için özel mülkiyete zaten son ve­ rilmiştir; birkaç kişi için özel mülkiyetin varolması, sadece, o onda dokuzun elinde hiç varolmayışı sayesindedir. De­ mek ki siz bizi, ancak toplumun muazzam

çoğunluğunun

her türlü mülkiyetten yoksun olması şartıyla varolabilen bir mülkiyet biçimine son vermek istemekle suçluyorsunuz. Uzun lafın kısası, kendi mülkiyetinize son vermek is­ temekle suçluyorsunuz bizi. Çok doğru. Biz işte onu isti­ yoruz.

118


Emek sermayeye, paraya ya da ranta, tekel altına alı­ nabilecek bir sosyal güce çevrilemez olduğu andan itiba­ ren, yani bireysel mülkiyet burjuva mülkiyetine, sermaye­ ye dönüştürülemez olduğu andan itibaren, bireysellik orta­ dan kalkar diyorsunuz.

O halde "birey"den siz yalnız buıiuvayı, orta sınıftan mülk sahibini anlıyorsunuz, bunu itiraf etmelisiniz. Bu kişi, gerçekten ortadan kaldınlmalı ve kökü kazmmalıdır. Komünizm hiç kimseyi

toplumun

ürünlerini

mülk­

edinebilme gücünden yoksun kılmaz; onun bütün yaptığı, böyle bir mülk edinme sayesinde başkalarının emeğini bo­ yunduruk altına alma gücünden kişiyi yoksun kılmaktır. İtiraz olarak, özel mülkiyete son verilmesiyle bütün ça­ lışmanın duracağı, herkesin işi tembelliğe

vuracağı ileri

sürülmüştür. Buna göre, burjuva toplumu tembelliğin dikalası

yü­

zünden çoktan hapı yutmuş olmalıydı; çünkıl burjuva top­ lumunun çalışan üyelerinin

eline hiç birşey geçmezken,

eline birşey geçenler hiç çalışmamaktadırlar. Bu itiraz, tü­ müyle, sennaye ortadan kalktığı zaman ücretli emeğin de ortadan kalkacağı gerçeğinin

bir kez daha boşuna tekra­

rından başka birşey değildir. Maddi ürünlerin komünistce üretimi ve mülk edinilc mesine yöneltilen bütün itirazlar, aynı biçimde, zihin ürün­ lerinin komünistce üretimi ve mülk edinilmesine karşı da ileri sürülmüştür. Burjuva için nasıl sınıf mülkiyetinin or­ tadan kalkması üretimin kendisinin ortadan kalkması de­ mekse, sınıf kültürünün ortadan

kalkması da, onun için,

bütün kültürün ortadan kalkması anlamına gelir. Yitirilişine burjuvanın onca hayıflandığı o kültür, mu­ azzam çoğunluk için, tıpkı bir makine gi,bi iş gönneye eği­ tilmekten başka birşey değildir. Ama bizim burjuva mülkiyetine

son venne niyetimizi

siz kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk vb. 'kavramlan119


nızın miyanna vurduğunuz sürece bizimle boşuna uğraşır­ sınız. Sizin fikirleriniz

dahi burjuva

üretim ve burjuva

mülkiyet koşullannızın bir ürününden ibarettir; hukuk bi­ liminiz de, sizin sınıfınızın herkese

yasa kılınan iradesin­

den başka birşey değil- öyl e bir irade rini ve yönünü sınıfınızın ekonomik

ki, esas karakte­

varoluş koşullan be ·

lirlemektedir. Sizi bugünkü üretim tarzınızın ve mülkiyet biçiminizin -üretimin ilerleme süreci içinde belirip

kaybolan tarihi

ilişkilerin- doğurduğu sosyal biçimleri doğanın ve aklın ebedi kanuniarına dönüştürmeye sevkeden bencil yanılgı, sizden önceki bütün hakim sınıflada paylaştığınız bir ya­ mlgıdır. Kadim mülkiyette açık seçik gördüğünüzü, feodal mülkiyette kabul ettiğinizi, kendi burjuva mülkiyet biçi­ miniz söz konusu olunca kabullenmenize izin yoktur elbet­

te. Ailenin ortadan kaldırılması! En radikal unsurlar bile komünistlerin

bu utanç verici önerisi karşısında küplere

biniyorlar. Bugünkü aile, burjuva ailesi, hangi temele dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş haliyle bu aile sa­ dece burjuvalar arasında görülür. Oysa bu durumun ta­ mamlayanı, proleterler arasında ailenin fiilen varolmayı­ şı ve açık fuhuştur. Tamamlayanı kayıplara karıştığı zaman burjuva aile­ si de tabii kayıplara karışacak, sermayenin kayıplara ka­ rışmasıyla her ikisi birden kayıplara kanşacaktır. Çocukların , ana-babaları

tarafından

sömürülmesine

son vermek istemekle mi suçluyorsunuz bizi? Biz bu suçu kabulleniyoruz. Lakin evde eğitimin yerine

sosyal eğitimi koymakla

ilişkilerin en kutsalını yok ettiğimizi söyleyeceksiniz bize. Ya sizin eğitiminiz? O da sosyal eğitim değil mi? Sosyal koşullar belirlemiyor mu onu da, ve siz toplumun 120

doğru-


dan doğruya ya da dalaylı müdahelesiyle, okullar, vb. ara­ cılığıyla, o sosyal koşullar altında eğitmiyar musunuz? Top­ lumun eğitime müdahalesini onlar,

komünistler icad etmediler;

sadece, o müdahalenin

karakterini

değiştirmeye,.

eğitimi hakim sınıfın etkisinden kurtarmaya çalışıyorlar. Çağdaş sanayi proleterler arasında bütün aile bağları­

nı koparıp attıkça, ve proleterlerin çocukları basit birer ticaret eşyası ve çalışma aracı olup çıktıkça, ail_e ve eğiti­ me, ana-babayla çocuk arasındaki kutsal ilişkiye dair bur­ juva yaveleri daha da mide bulandırıcı oluyor. Ama siz komünistler. kadınlar üzerinde ortaklaşa hak sahibi olunmasını istiyorsunuz diye hep bir ağızdan haykı­ rıyor burjuvazi. Burjuvanın gözünde kansı, basit bir üretim . aracından ibarettir. Üretim araçlarının ortaklaşa işletileceğini duyan burjuva, tabii, herkese ait olma

kaderinin

kadınların_ da

payına düşeceğinden gayri bir sonuca varamamaktadır. Gözetilen asıl hedefin, kadınların basit üretim araçlan olmaları durumuna son vermek olduğu

aklının ucundan

bile geçmemektedir burjuvanın. Kaldı ki, komünistlerce açıkça ve resmen uygulanaca.:. ğını iddia ettikleri, kadınlar üzerind_e ortaklaşa hak sahibi olunmasına karşı burjuvalarımızın duydukları namuskara­ ne öfke kadar gülünç· birşey yoktur. Kadınlar üzerinde or­ taklaşa haklara sahip olunmasını komünistlerin önerme­ lerine hiç gerek yok; o zaten taa ne zamandanberi varola­ gelmiştir. Burjuvalarımız, genelev fahişelerinden geçtik, işçileri­ nin karılarını ve kızlarını diledikleri gibi kullandıklan yet­ miyormuş gibi, birbirlerinin karılarını da ayartınaya ba­ yılırlar. Burjuva evliliği, gerçekte, evli kadınlar üzerinde or­ taklaşa hak sahibi olma sistemidir; bu bakımdan komünist-

121


ler, olsa olsa, iki yüzlü bir tutumla gözden

saklanan ka­

dınlar üzerinde ortaklaşa hak sahibi olma

yerine, bunun

açıkça meşrülaştırılmış

istemekle suç­

olanını getirmeyi

lanabilirler. Kaldı ki, bugünkü üretim düzenine son veril­ mesiyle, bu düzenin getirdiği kadınlar üzerinde ortaklaşa . hak sahibi olmaya, yani açık ve gizli fuhşa da son verilece­

ği besbelli ortadadir. Komünistler bundan başka,

ülkeleri ve milliyeti orta­

dan kaldırmak istemekle suçlanıyorlar. İşçilerin ülkesi yoktur. Onların olmıyan birşeyi onlar­ dan alamayiz. Proletarya herşeyden önce siyasi üstünlüğü ele geçirmek, milletin başta gelen sınıfı olmak, kendini mil­ letin ta kendisi kılmak zorunda olduğu için, bu kadarıyla, kelimenin burjuva anlamında

olmamakla birlikte, zaten

millidir. Burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya paza­ rı, üretim tarzında ve ona tekabül eden yaşama koşulların­

da yeknesaklık, halklar arasında milli ayrılıklar ve çelişki­ leri her geçen gün biraz daha ortadan kaldırıyor. Proletaryanın

hakimiyeti bu ayrılıkların daha da ça­

buk ortadan kalkmalarını sağlıyacaktır. Hiç değilse başta gelen medeni ülkelerin birlikte eylemi, proletaryanın kur� tuluşunun ilk şartlarından biridir. Bir kişinin bir başkası tarafından sömürülmesine son verildiği oranda bir milletin bir başka

millet tarafından

sömürülmesine de son verilmiş olacaktır. Millet içindeki sı­ nıflar arasında çelişki ortadan kalktığı oranda bir milletin diğer bir millete duyduğu husumet de sona erecektir. Dini, felsefi ve genel olarak ideolojik bir açıdan komü­ nizme yöneltilen suçlamalar, ciddiyetle üzerinde durulma­ ya değer suçlamalar değildir. İnsanın fikirlerinin, görüşlerinin ve kavramlarının, tek kelimeyle, insanın bilincinin, onun maddi varoluş koşulla­ rında, sosyal ilişkilerinde ve sosyal hayatında yer alan her 122


değişmeyle birlikte değiştiğini anlamak için çok derin bir sezgiye gerek var mı? Düşünceler tarihi, maddi üretim değiştikçe zihni üre­ timin karakterinin değiştiğinden başka neyi ispatlamakta­ dır? Her çağda hakim düşünceler, o çağın hakim sınıfının düşünceleri olmuştur. İnsanlar toplumda devrimci değişiklikler yaratan dü­ şüncelerden söz ettikleri zaman şu olguyu dile getirmekten başka birşey yapmazlar: eski toplumun bağrında yeni bir toplumun unsurları yaratılmıştır; eski düşüncelerin dağıl­ ma süreci eski varoluş koşullannın dağılma süreciyle atba­ şı gider. Kadim dünya son demlerini yaşarken, kadim dinler Hı­ ristiyanlık tarafından altedildiler. Hıristiyan düşüncesi On Sekizinci Yüzyılda akılcı düşünce karşısında yenik düş­ tüğünde, feodal toplum o zaman devrimci olan burjuvazi karşısında ölüm-kalım savaşı veriyordu. Din ve vicdan öz,.

gürlüğü düşünceleri, serbest rekabetin bilgi alanında haki­ miyetinin ifadesinden başka birşey değildir. "Hiç şüphesiz," denilecek, "dini, ahlaki, felsefi ve hu­ kuki düşünceler tarihin gelişme seyri içinde değişikliğe uğ­ ramışlardır. Ama din, ahlak, felsefe, siyaset bilimi ve hu­ kuk buna rağmen her zaman ayakta kalmışlardır." "Kaldı ki, Özgürlük, Adalet vb. gibi bütün toplum du­ rumlarına ortak ebedi doğrular

vardır. Oysa komünizm

ebedi doğrulan ortadan kaldırıyor, dini ve ahlı:1kı yeni bir temel üzerine oturtacak yerde� bütün dine ve bütün ahlaka son veriyor; dolayısıyla, bütün geçmiş tarihi tecrübeye ters düşüyor." Bu suçlamanın özünde yatan nedir? Gelmiş geçmiş bü­ tün toplumların tarihi, farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünen sınıf çelişkilerinin gelişmesinin tarihidir. Fakat sınıf çelişkileri ne gibi biçimlere bürünmüş olur­ larsa olsunlar, geçmiş çağların hepsinde görülen ortak bir 123


olgu var: toplumun bir bölümünün diğer bölümü tarafm­ dan sömürülmesi. O halde geçmiş çağların sosyal bilinci­ nin, gösterdiği bütün çeşitliliğe ve farklılığa rağmen, ancak sıriıf çelişkilerinin hepten son bulmasıyla bütün bütün göz­ den kaybolabilecek belli birtakım ortak biçimler ya da ge­ nel düşünceler çerçevesinde hareket etmesine şaşmamak gerekir. Komünist devrim, gelen§ksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü kopuştur; onun gelişmesi, geleneksel düşüncelerden de en köklü kopuşu içeriyorsa, b;una hiç şaşmayalım. Fakat komünizme yöneltilen burjuva itirazlar üzerin­ de yeter bu kadar durduğumuz. Yukarda gÖ:rdük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım, proJetaryayı hakim sınıf durumuna getirmek, demok­ rasi savaşını kazanmaktır. Proletarya siyasi üstünlüğünü, bütün sermayeyi kerte kerte burjuvazinin elinden koparıp

almak, bütün üretim

araçlarını devletin elinde, yani hakim sınıf olarak örgütle­ nen proletaryanın elinde merkezileştirmek, ve üretici güç­ ler toplamını olabildiği kadar hızla arttırmak için kullana­ caktır. Tabii, başlangıçta, mülkiyet haklarında ve burjuva üre­ tim koşullannda zorla birtakım gedikler açılmadan; dola­ yısıyla, ekonomik bakımdan yetersiz ve geçersiz görünse­ ler de hareketin seyri içinde kendilerini aşan, eski toplum düzeninde yeni yeni gedikler açılmasını gerektiren, ve üre­ tim tarzını baştan aşağı devrimci bir değişikliğe uğratmak için kaçınılmaz olan bazı tedbirler alınmadan bu gerçekleş­ tirilemez. Bu tedbirler muhakkak ki _her ülkede başka başka ola­ caktır. Bununla birlikte, aşağıda sayılanlar, en ileri ülkelerde az çok genellikle uygulanabilecektir. 124


ı. Toprak mülkiyetine

son verilmesi ve bütün toprak

rantlannın kamu yaranna kullanılması. 2. Ağır bir müterakki ya da kademeli gelir vergisi.

3. Her türlü miras hakkının kaldınlması. 4. Bütün yurt dışına kaçaniann ve isyancıların mülkle·­

ıine el konulması. 5. Sennayesi devlete ait olan, mutlak tekel dunımunda

bir merkez bankası · aracılığıyla

kredilerin

devlet elinde

merkezileştirilmesi.

6. Haberleşme ve ulaşım araçlarının devlet elinde mer­ kezileştirilmesi. . 7 Devlete ait fabrika ve üretim araçlan sayısının art­

tınlması; çorak topraklann ekilebilir hale getirilmesi

ve

bütün topraklann ortak bir plan çerçevesinde !Slahı.

8. Herkesin eşit çalışma zorunlUluğu. Özellikle tanmda sanayi ordulannın kurulması.

9. Tanının imalat sanayileri ile birlikte_ nüfusun ülke içinde daha dengeli

yürütülmesi;

dağıİmasıyla şehir

ve

köy arasında ayınma giderek son verilmesi. 10. Bütün çocuklar için resmi okullarda parasız eğitim.

Çocuklann fabrikalarda bugünkü biçimiyle çalıştınlması­ nın önlenmesi. Eğitimin sanayi üretimiyle birlikte yürütül­ mesi, vb., vb. Gelişm� seyri içinde sınıf aynlıklan ve üretimin tümü bütün milletin

ortadan kalktığı

muazzam birliği elinde

toplandığı zaman, kamu iktidan siyasi karakterini yitire­ ·

cektir. Siyasi iktidar, asıl anlamıyla, bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmak için örgütlenmiş gücüdür. Eğer proletarya, burjuvaziyle mücadelesi

sırasında, koşullann .

baskısı altında kendini bir sınıf olarak örgütlerneye zorla­ nacaksa, eğer'bir devrimle kendisini hakim sınıf kılacak ve hakim sınıf olarak eski üretim koşullannı zorla silip ata­ caksa, demek ki, bu koşullarla birlikte sınıf çelişkilerinin ve genel olarak sınıfların varlığıİlın koşullanın da silip at125


mış ve böylelikle kendi sınıf hakimiyetine de son vermiş olacaktır: Sınıflan ve sınıf çelişkileriyle eski burjuva toplumunun yerini öyle bir birlik alacaktır ki orda her insanın özgür­ ce gelişmesi bütün herkesin özgürce gelişmesinin şartı ola­ caktır. III

SOSYALİST VE KOMÜNiST LiTERATÜR I.

Gerici Sosyalizm Al Feodal Sosyalizm

Tarihi konumlanndan

ötürü Fransız ve İngiliz soylu

sınıfları, çağdaş burjuva toplumuna saldıran risaleler yaz­ mayı kendilerine iş edindiler.

1830

Temmuz Devriminde

Fransa'da, ve refonn çalkantılan1 sırasında İngiltere'de bu soylu sınıflar nefret ettikleri türediler karşısında bir kez daha yenilgiye uğradılar. Ondan sonra artık ciddi bir siya­ si mücadele kesinlikle söz konusu olamazdı. Yalnız edebi bir savaş hala mümkündü. Ne ki edebiyat alanında dahi, Restorasyon2 döneminin eski yaveleri artık geçmez olmuş" tu. Kendilerine taraftar toplayabilmek için soylular sözde kendi çıkarlarını unutmuş görünmek, burjuvaziye yöneltıl

İngiltere'de 1832 Seçim Kanunu reformu. Halktan gelen

baskıyla çıkarılan bu kanun sayesinde toprak ve finans aristok­ rasİsinin siyasi tekeli kınlmış, parlamento yolu . sanayi burjuva­ zisine açılmıştı. Reform mücadelesinin ile

küçük

burjuvazi

ise

oyuna

başım çeken proletarya

getirilmişler,

seçme-seçilme

haklanm yine elde edememişlerdi.

2)

1660-1689 arası İngiliz Restorasyonu değil, 1814-1830 Fran­ (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.l

sız Restorasyonu.

126


tikleri suçlamayı sömürülen işçi sınıfının çıkarından başka bir çıkar gözetmiyorlannışcasma dile getirmek zorunda kaldılar. Böylece yenilgilerinin

acısıİn,

yeni efendilerini

alaya alarak ve gelecek felakete dair kulağına uğursuz ke­ hanetler fısıldayarak çıkardılar. Feqdal sosyalizm böyle doğdu: yan ağıt, yarı taşlama, yarı geçmişin yankısı, yarı gelecekten

korkulu · haber; acı,

nükteli ve keskin eleştirisiyle kimi zaman burjuvaziyi can evinden vurarak, ama çağdaş tarihin gidişini hiç mi hiç anlıyamadığı için sonurrda hep gülünç düşerek. Soylu sınıfı, halkı kendi yanına çekebilmek için, önün­ de sancak yerine proleter

bağış-kesesini

taşıyordu. Ama

halk ne zaman soyluların peşine takılacak olsa, arka naki­ yelerinde

eski fe_odal annaları görüyor, saygısız kahkaha­

lar atarak onları yüzüstü bırakıyordu. Fransız Meşrüiyetçilerinin1 bir kesimi ve ''Genç İngil­ tere2" bu temaşayı sahneye koydular. Feodaller kendi sömürü tarzlannın

burjuvazininkin­

den farklı olduğunu ileri sürerken, kendilerinin bambaşka durumlarda ve koşullarda sömürdüklerini, o durum ve ko­ şulların bugün artık tarihe karıştığını unuturlar. Kendi ha­ kimiyetleri altında hiç bir zaman çağdaş proletaryanın var­ olmadığını ileri sürerken, çağdaş burjuvazinin kendi top­ lum biçimlerinin zorunlu bir ürünü olduğunu unuturlar. Bunun ötesinde, eleştirilerinin gerici niteliğini o kadar 1)

"Legitimist"ler. 1830 Devrimindd devrilen "meşru" Bour­

bon hanedam taraitarlan. Bu hanedan büy"Qk toprak sa-lUbi soy­ luların çıkarlannı temsil etmekteydi.

1814-30 arası Restorasyon

döneminde iktidardaydı. 2)

1840 yıllan başında Muhafazakar Parti politikacılan ve

yazarlanndan kurulu bir gurup. Burjuvazinin gelişen ekonomik ve siyasi gücünden toprak sahibi soylulann duyduğu hoşnutsuz­ luğu dile getirmekteydi.

127


az saklarlar ki, burjuvaziya yönelttikleri

başlıca suçlama

.aslında şuna varır: burjuva düzeninde, eski toplum düzeni­ nin kökünü kazmaya aday bir sınıf gelişmektedir. Bir proletarya yarattığı için değil,

daha çok, devrimci

bir proletarya yarattığı için kınarlar burjuvaziyi. Bu yüzden siyaset pratiğinde, işçi sınıfına karşı girişi­ len bütün baskı tedbirlerini desteklerler, günlük hayatta ise, bütün o tumturaklı sözlerine rağmen, sanayi ağ�cından düşen altın elmalan toplamaya, doğruyu, sevgiyi ve şerefi yün, pancar şekeri ve ispirto ticaretiyle değişmeye teşne­ dirler1. Nasıl köy papazı her zaman toprak salıibiyle elele git­ mişse, Papaz Sosyalizmi d e hep' Feodal

sosyalizmle elele

gitmiştir. Hıristiyan çilekeşliğine

sosyalist bir çeşni katmaktan

kolay birşey yoktur. Hıristiyanlık

özel mülkiyeti, evliliği,

devleti kmamamış mıdır? Bunların yerine hayırsevediği ve yoksulluğu, bekareti ve nefse ezayı, manastır hayatını

ve

Kiliseyi salık vermemiş midir? Hıristiyan sosyalizmi, soylu kişinin hasedini takdis etmek için papazın kullandığı kut­ sanmış sudan başka birşey değildir.

Bl

Küçük Bui:-juva Sosyalizmi

Feodal soylular burjuvazinin yıktığı tek sınıf, varoluş koşullan çağdaş burjuva toplumunun

havasında sararıp

solan tek sinif değildi. Ortaçağ şehir ahalisiyle küçük top-

' Bu, özellikle Almanya için doğrudur. Orda toprak sahibi soylular ve zadegan, malikanelerinin büyük kısmını kendi adia­ nna kahyalanna işletirler. Ayrıca, büyük pancar şekeri ve ispir­ to imalatçılandırlar. Daha zengin olan İngiliz soylulan şimdilik buna tenezzül etmiyorlar; ama onlar da toprak rantlannın düşü­ , şünden uğradıklan kaybı, dürüstlüğü hayli su götürür anonim şirket müteşebbislerine isimlerini ödünç vererek gidermesini bi­ liyorlar. ( 1888 tarihli İngiliz baskıya Engels'in notuJ 1)

128


rak sahibi köylüler çağdaş burjuvazinin öncüleriydiler. Sa­ nayi ve ticaretce az gelişmiş ülkelerde bu iki sınıf, palazla- . nan burjuvazinin yanısıra hala hayatta kalmaya çalışmak­ tadırlar. Çağdaş medeniyetin tam geliştiği ülkelerde, proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan ve burjuva toplumunun bir eklentisi olarak durmadan kendini yenileyen yeni bir küçük burjuvalar sınıfı türemiştir. Ne ki bu sınıfın tek tek üyeleri rekabet nedeniyle süreklf olarak proletaryanın saf­ larına itilmektedirler, ve hatta, çağdaş

sanayi geliştikçe

çağdaş toplumun bağımsız bir kesimi olarak büsbütün or­ tadan silinecekleri, imalatta, tarımda ve ticarette yerlerini denetçilere, kahyalara ve tezgahıara . bırakacakları

anın

yaklaştığını görmektedirler. Nüfusun yarısından çok daha fazlası köylü olan Fran­ sa gibi ülkelerde, burjuv:aziye karşı

proletaryadan yana

çıkan yazarların, burjuva düzenini eleştirirken ve küçük burjuvanın ölçülerini

köylünün

kullanmaları, işçi sınıfını

bu ara-sınıfların görüş açısından savunmaları çok doğaldı. Küçük burjuva sosyalizmi böyle . doğdu.

Yalnız Fransa'da

değil, İngiltere'de de bu okulun başı Sismondi'ydi. Bu sosyalizm okulu, çağdaş üretim

koşullarındaki çe­

li-şkileri büyük bir isabetle ortaya koymuştur. iktisatçıların riyakar savunularının ipliğini pazara çıkarmıştır. Makine­ lerin ve işbölümünün, sermaye ile toprağın az ellerde top­ lanmasının, fazla üretimin ve bulıranların felaketli sonuç­ larını kesinlikle ispat etmiştir. Küçük burjuvanın ve köylü­ nÜn kaçınılmaz sonunu, proletaryanın sefaletini, üretimde­ ki anarşiyi, servet dağılımındaki göze-batıcı milletler arasında birbirini yokedici

eşitsizlikleri,

sanayi savaşını, eski

ahlak bağlarının, eski aile ilişkilerinin, . eski milliyetlerin çözülüşünü gözler önüne sermiştir. Bununla birlikte sosyalizmin bu türü, olUmlu hedefle­ ri bakımından, ya eski üretim ve mübadele araçlarını, on-· 129


l�rla birlikte eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmeyi özleJ', �a da çağdaş üreti:rn ve rn,übadele araçları­ m, "Qu araçlar tar�fından parçalanmış ve parçalanması mu­ kadder olan eski mülkiyet ilişkileri çerçevesinde işleme:z; hılle getirmeyi arıı�çlar. Ber iki halde de hem gEırici, hem ütopyacıdıı;. Küçük burjuva sosyalizminin son sözü, imalata korpo­ ratif loncalar, tanmda ataerkil ilişkilerdir. En sonunda, katı tarihi olgular kendi - kendini aldat­ ınanın mestedici etkilerini dağıttıktan sonra, sosya1izmin bu türü berbat bir karamsarlık nöbetiyle son buldu. cl Alman Sosyalizmi ya da "Gerçek" Sosyalizm, İktidardaki bir burjuvazinin baskısı altında ortaya çı­ kan ve bu iktidara karşı mücadelenin dile gelişi olan Fransız sosyalist ve komünist edebiyatı, Almanya'ya, burjuvazi bu ülkede feodal mutlakiyetçilikle tam yeni savaşa tutuş­ muşken sokuldu. Alman feylesofları, sözde feylesoflan, ve beaux esprits (kalem ehlil pür heves sahip çıktılar bu edebiyata; ama, bu eserler Fransa'dan Almanya'ya göçerken Fransız sosyal koşullarının onlarla birlikte

göçmediğini

unuttular. Al­

manya'nın sosyal koşullanyla karşılaşınca bu Fransız lite­ ratürü bütün pratik anlamını yitirdi, salt edebi bir veçheye büründü. Mesela On Sekizinci Yüzyıl Alman feylesofla­ rının gözünde birinci Fransız

Devriminin talepleri genel

"Pratik Akıl"ın taleplerinden başka bir şey değildi, ve dev­ rimci Fransız burjuvazisinin iradesinin dile getirilişi, onlar için, saf iradenin, olması gereken iradenin, genel olarak gerçek insan İradesinin yasaları anlamını taşıyordu. Alınan literati'nin (ediplerinl bütün yaptıklan yeni Fransız fikirlerini eski felsefi vicdanıarına uyumlu kılmak­ tan, ya da, daha doğrusu, kendi felsefi görüşlerinden vaz­ geçmeksizfn, Fransız. fikirlerine sahip çıkmaktan ibarettL 1 30


Bıı işi, l:ıir yabanq dil,e nasıl sahip çıkılır:;a öyle, yani çeviri yohıyla yaptılar. Eski çok-taıınqlığın kl!lsık

eserleriniP.

yazılı olduğu

elyazmaları üzerine keşişler, herkesin bildiği gibi, Katolik Aziziere dair saçma sapan hayat hikayeleri yazarlardı. Al­ man literati, qünyevi Fransız literatürü !rarşısında bu yön­ temi tersine çevirciiler: kendi teorik saçmalıklarıılı Fransız­ ca asıl metnin altına yaz dılar. Mesela paranın ekonomik işlevlerinin Fransız eleştirisinin altına, "İnsanlığın Yaban­ cılaşması", burjuva devletinin Frı:ı.nsiz eleştirisinin altına, "Genel Kategorisinin Tahttan indirilmesi" gibi ş�yler yaz­ dılar. Fransız tarih eleştirilerinin arkasına yamanan bu fel­ sefi lafazanlıklara "Eylem FelsefesC "Gerçek Sosyalizm", "Alman Sosyalizm Bilimi", "Sosyalizmin Felsefi Temeli'' fi­ lan gibi isimler taktılar. Fransız sosyalist ve komünist edebiyatının böylece ca­ nına okundu. Öte yandan, Alman'ın elinde bu edebiyat bir­ sınıfın bir başka sınıfla mücadelesini dile getlı:ir olmaktan çıktığı için, Alman, "Fransız tek-yanlılığı"nı aşmış olduğu; gerçek ihtiyaçlan değil, Gerçeğin ihtiyaçlarını; proletarya­ nın çıkarlarını değil, İnsan doğası'nın, hiç bir sınıfa ait ol­ mayan, hiç bir gerçekliği olmayan, sadece . felsefi hayalin puslu diyarında varolan genel

olarak İnsanın Çıkarlann.ı­

temsil ettiği zehabma kapıldı. Okul çocuğu görevlerini bu denli ciddiye · alan, elindeki pespaye mallan bunca şarlatanlıkla övüp göklere çıkaran

bu Alman Sosyalizmi, bu arada o kakavanca saf-yüreklili­ ğini de giderek yitirdi. Alman ve özellikle de Prnsya

burjuvazisinin

feodal

soylulara ve· mutlak kırallığa karşı yürüttüğü savaş, yani liberal hareket, daha bir ciddiyet kazandı. _

Bu sayede, "Gerçek" Sosyalizme, siyasi hare!retin, karşı­

sına - sosyalist taleplerle çıkmak, liberalizmi, temsiti hükü131

·


ıneti, burjuva rekabetini, burjuva basın özgürlüğünü, bur­ juva kanunlannı, burjuva özgürlüğü ile eşitliğini gelenek­ sel lanetleınelerle yerin dibine batırınak, yığınlara bu bur­ juva hareketinden hiç bir kazançlan olmadığını, tersine, o yüzden her türlü zarara uğrayacaklarını söyleyip durmak için nicedir aranan fırsat sunulmuş oluyordu. Alınan Sos­ yalizmi, budalaca bir yankısından

başka birşey olmadığı

Fransız eleştirisinin geçerli olabilmesi için çağdaş burjuva toplumu ile ona tekabül eden ekonomik

varoluş koşullah

ve bunlara uyan bir siyasi yapıının varolması

gerektiğini

tam bu sırada unutuverdi. Oysa Almanya'da yaklaşmakta olan mücadelenin hedefi tam da bunların elde edilmesiydi. Alman Sosyalizmi, ceberrut hükümetlerle onların mai­ yetindeki papazlara profesörlere, taşra beyleri ve memur­ lara, onlan tehdit eden burjuvazi

karşısında makbul bir

bostan korkuluğu hizmeti gördü. Yine bu aynı hükümetlerin

tam o sırada Alınan işçi

sınıfı ayaklanmalanna sunduklan kırhaçlı - kurşunlu acı haplardan sonra Alman Sosyalizmi baya iyi gidiyordu. Bu "Gerçek" Sosyalizm- böylece

�arşı

Alman burjuvazisine

bir savaş silahı olarak hükümetlere hizmet ederken,

bir yandan da gerici bir çıkan, Alman F:Histen'lerinin çıka­ nnı doğrudan temsil ediyordu. Almanya'da On Altıncı Yüz­ yılın bir kalıntısı olan, ve o zamandanberi de türlü biçim­ lerde boy gösterip duran küçük burjuva sınıfı,

bugünkü

düzenin gerçek sosyal temelidir. Bu sınıfı ayakta tutmak,

Almanya'da

mevcut düzeni

ayakta tutmaktır. Sanayide ve siyasette burjuvazinin haki­ miyeti, bir yandan sanayide yoğunlaşma, öbür yandan dev­ rimci bir proletaryanın ortaya çıkması nedeniyle, bu sınıfı kesin yokol�� tehlikesiyle yüzyüye getirmiştir. "Gerçek" Sosyalizm, işte bu iki kuşu bir taşla vurmak gibi birşeydi. Salgın gibi yayıldı. Tumturaklı belagat çiçekleriyle işlenmiş, mariz duygu132


sallığın çiyine batmış spekülatif örümcek ağlarından örülü cübbe, Alman Sosyalistlerinin bir deri�bir-kemik kalmış bi­ . çare "ebedi doğrular"ına giydirdikleri bu doğa ötesi cübbe, böyle bir· ortamda mallannın sürümünü korkunç arttırma­ ya yaradı. Alman Sosyalizmi de, kendi

payına, küçük burjuva

Filisten'in dışı büyük - içi küçük temsilcisi her geçen gün biraz daha benimser oldu.

oı:ma görevini

Alınan milletini örnek millet, adi Alman Filisten'ini ti-­ pik insan ilan etti. Bu örnek insanın her bir alçaklığını giz� li, yüce ve sosyalistçe, yani gerçek karakterinin tam tersi bir anlama yordu. Komünizmin "vahşice yıhcı'' eğilimine doğrudan karşı çıkmaya, bütün sınıf mücadelelerine tepe­ den ve tarafsız bir horgörüyle . baktığını ilan etmeye kadar gitti. Almanya'da şu sıra (1847)

ellerde dolaşan bütün o

sözde sosyalist ve komünist yayınlar, pek azı dışında, bu murdar ve yozlaştıncı . edebiyatın örnekleridir1• II.

Tutucu Sosyalizm ya da Burjuva Sosyalizmi

Burjuvazinin bir bölümü, burjuva toplumunun varlığı­ nı sürekli kılmak için, sosyal dertleri gidermeden yanadır. İktisatçılar, hayırseverler, insaniyetçiler, durumunu düzelticiler, bağış katiıpanyacılan,

işçi sınıfının hayvanları

koruma dernekleri üyeleri, ıçki düşmanları, akla gelebile­ cek her türlü gizli reform heveslileri, hepsi bu kesime gi­ rerler. Sosyalizmin bu türlüsünden dört başı marnur sis­ temler dahi çıkarılmıştır. 1)

1848'in devrim fırtınası bütün bu pestenkerani

eğilimi

sildi süpürdü, ve hareketin başım çekenlerde sosyalizmle daha fazla uğraşma isteği bırakmadı. Bu eğilimin: baş temsilcisi ve klasik örneği, Bay Karl Grün'dür. (1890 tarihli Almanca baskıya Engels'in notu.)

133


Bu türün örneklerinden biri olarak Proudhon'un Sefa­ Jetiri Felsefesi'ni gösterebiliriz. Sosyalist geçinen burjuvalar, çağdaş sosyal

koşulların

doğurduğu kaçınılmaz mücadeleleri ve tehlikeleri göze al­ madan, bu koşulların bütün nimetlerinden

yararlanmak

isterler. Halihazır toplum düzeni olduğu gibi kalsın, ama devrimci ve çözücü unsurları olmasın isterler. Proletarya­ sız bir burjuvaziyi özlerler. Burjuvazi, tabii ki, kendisinin en üstte olduğu bir dünyayı dünyaların en iyisi beller; bur­ juva sosyalizmi de bu huzur verici görüşü geliştirip ondan az ya da çok · tamamlanmış çeşitli sistemler çıkarır. Prole­ taryanın böyle bir sistemi gerçekleştirimesini ve bu saye.rle kestirmeden sosyal Cennete ulaşmasını istemekle burjuva­ zi, gerçekte sadece, proletaryanın bugünkü toplumun sınır­ lan içinde kalmasını, fakat burjuvazi hakkındaki bütün menfur fikirlerinden annmasını istemektedir. Bu sistemli

sosyalizmin bir türü,

ikinci ve daha pratik, ama daha az salt siyasi bir reformun değil, ancak

:maddi varoluş koşullarında, ekonomik ilişkilerde bir deği­ şikliğin kendilerine bir yararı olabileceğini söyliyerek her türlü devrimci hareketi işçilerin gözünde kötülemeye çalı§­

mıştır. oysa bu tür sosyalizmin maddi varoluş · koşullann­

değişiklikten anladığı, hiç bir surette, burjuva üretim ilişkilerinin ortadan kaldınlması değildir -bu ancak bir

da

devrimle gerçekleştirilebilir-; bu ilişkilerin sürüp gitme­ sine dayanan yönetim reformları, yani sermaye-emek iliş­ kilerini hiç bir bakımdan etkilemeyen, olsa olsa burjuva hükümetinin masraflarını azaltıcı ve yönetimini basitleşti­ rici reformlardır. Burjuva · sosyahzmi, tam yeterli

ifadesini, sadece laf­

tan ibaret hale geldiği zaman, ve ancak o zaman bulur. Serbest ticaret: işçi sınıfının yararına. Himayeci güm­ rükler: işçi sınıfının . yararına. 134

Hapishanelerin islahı: işçi


sınıfmin yararına. Burjuva Sosyalizminin ciddiye ald�ğı yegane sözü, budur.

son sözü, ve

Şu cümleyle özetlenebilir: burjuva bit burjuvadir: işçi sınıfının yarartna.

III. Eleştirici - Ütopyacı Sosyalizm Ve Komünizm Burda sözünü ettiğimiz, bütün çağdaş büyük devrim­ lerde her zaman, mesela Babelli ve başkalannın yazılann­ da olduğu gibi, proletaryanın taleplerini dile getiren lite­ rı;ıtür değildir. Proletaryanın, feodal toplumun alaşağı edildiği genel . kargaşa döneminde kendi öz hedeflerine uiaşmak için gi­ riştiği ilk doğrudan teşebbüsler, gerek proletaryanın o sıra­ lardaki henüz gelişmemiş durumundan ötürü, gerekse kur­ tuluşu için gerekli ekonomik koşulların -henüz daha ya­ ratılması gereken ve ancak yaklaşan burjuva çağında ya­ ratılabilecek olan koşulların- yokluğundan ötürü, ister istemez başarısızlığa uğradı. Proletaryanın · bu ilk kıpırda­ nışıarına eşlik eden devrimci literatür de ister istemez ge­ rici bir karakter taşıyordu. Evrensel çilekeşlik ve en kaba biçimiyle sosyal eşitlik fikirleri aşılıyördu. Bihakkın sosyalist ve komünist diye isimlendirilen sis­ temler, St. Simon, Fourier, Owen ve başkalannın sistem­ leri, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin yuka­ rıda anlatılan gelişmemiş ilk döneminde ortaya çıkarlar. (Bakınız: Bölüm I. Burjuvazi ve Proletarya.) Bu sistemlerin kurucuları yürürlükteki toplum biçi­ minde sınıf çelişkilerini de, çürüyüp dağılmaya yol açan un­ surların faaliyetini de görmez değiller. Fakat, henüz çocuk� luk çağında olan proletarya, onların gözünde, hiç bir tari­ hi girişim gücü ve hiç bir bağımsız siyasi hareketi olmayan bir sınıf görünümündedir.

135


Sınıf çelişkilerinin gelişmesi

sanayinin gelişmesiyle birlikte gittiği için, kendilerini içinde buldukları ekonomik durum henüz on}ara proletaryanın kurtuluşunun maddi koşullarını sunmamaktadır. Bu yüzden onlar, bu koşullan yaratacak yeni bir toplum bilimi, yeni sosyal kanunlar ararlar. Tarihi eylemin yerini, onların kişisel tarihi süreç içinde yaratılan kurtuluş

yaratıcı eylemi;

koşullarının yerini,

hayali kurtuluş koşulları; proletaryanın gide gide ve kendi­ liğinden sınıfsal örgütlenmesinin yerini, bu mucitlerin özel likle icad ettikleri bir sosyal örgütlenme olacaktır. Onların gözünde geleceğin tarihi, kendi sosyal tasanlarının pro­ pogandası ve pratikte uygulanmasından başka birşey de­ ğlidir. Planlarını yaparken, en çok, acı çeken sınıf olarak en başta işçi sınıfının çıkarlarını gözettiklerinin farkındadır­ lar .Proletarya onlar . için, sadece, en çok acı çeken sınıf olduğu için mevcuttur. Sınıf mücadelesinin henüz gelişmemiş durumu kadar kendi ortamlan da, bu tür sosyalistlerin, kendilerini bü­ tün sınıf çelişkilerinin çok üstünde görmelerine neden olur. Toplumun bütün

üyelerinin, hatta en varlıklılarının dahi

durumunu iyileştirmek isterler. Bu yüzden hiç bir sınıf ayı­ rımı yapmadan bütün topluma, .hatta daha çok hakim sını­ fa. seslenmek adetleridir. Öyle ya, insanlar bir kere onların sistemlerini anlasalar,

ondan

sonra nasıl olur da onun

mümkün olan en mükemmel toplumun mümkün olan en mükemmel planı olduğunu görmezler? Dolayısıyla her türlü siyasi, özellikle de her türlü dev­ rimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçı yollardan var­ mak isterler, başarısızlığa malıkılın

küçük deneylede ve

örnek girişimlerle yeni sosyal İncil'in yolunu hazırlama­ ya uğraşırlar. 136


Proletaryanın henüz çok az gelişmiş

olduğu ve kendi

durumunU.:ancak hayalci bir gözle görebildiği bir zamanda. çizilen, geleceğin toplumuna dair bu

hayali tablo, toplu­

.mun genel bir yeniden-kuruluşu yönünde o sınıfın duydu­ ğu ilk iç-güdüsel özlemiere tekabül etmektedir. Fakat

bu sosyalist ve komünist yayınlarda eleştirici . toplumun her .bir ilkesine

bir unsur da vardır. Halihazır

saldırırlar. Bu bakımdan, işçi sınıfİnın

aydınlanması için

sori derece değerli malzeme ile doludurlar. önerilen pratik tedbirler -mesela

Bu yayınlarda

şehirle kır . arasındaki

ayrıliğa, aileye, sanayinin özel kişiler adına yürütülmesine, . ücret sistemine son

verilmesi, toplumda uyumun sağlan­

ması, devletin işlevlerinin salt üretim

üzerinde nezarete·

çevrilmesi- bütün bu öneriler, doğrudan doğruya, o sıra­

da henüz yeni boy göstermeye başlıyan ve bu yayınlarda. ancak belirsiz ve karışık ilk biçimleriyle

kendilerini belli

eden sınıf çelişkilerinin giderilmesini öngörürler. Bu ne­ denle bu öneriler salt ütopyacı bir karakter taşırlar. Eleştirici-Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizmin önemi ta­ rihi gelişmeyle ters orantılıdır. Çağdaş sınıf mücadelesi ge­ lişip belirginleştikçe, kavgaya bu sözde se}'irci kalış, kav­ gaya yöneltilen bu hayalci saldırılar pütün pratik değerini

ve büt�n teorik gerekçesini yitirir. Dolayısıyla, bu sistem­

leri yaratanlar birçok bakımlardan devrimci kişiler olduk­ ları halde, tilmizleri hep gerici

tarikatlar

Bunlar proletaryanın ileri yönde tarihi

kurmuşlardır.

gelişmesine karşı. çıkarak üstadlarının ilk görüşlerinden rnek parmak ayrıl'

mazlar. Bu yüzden, ve ısrarla, sınıf mücadelesini durdur­ maya, sınıf çelişkilerini uzlaştırmaya çalışırlar. Hala, sos­ yal Ütopyalarını deneyler yoluyla gerçekleştirmeyi, birbirinden kopuk "Falanster"ler, "Küçük İkarya"1 -YerYüzü

"Ev Kolo:riilerl" ya · da bir

Cennetinin cep kitabı boyu

1) Phalansteres, Charles Fourier'nin tasarısına göre kuru­ lacak sÔsyalist kolonileriydi. İcaria, Cabet'in ütopyasına ve son-

137


baskılan� kurı:ı:layı düşlerler; bütün bu ölrtıayacak .hayal­ leri gerçekleştirmek için de burjuvaların vicdatılartna ve keselerine el açmak zorunda kalırJ.ar. Gid.e gide, yukarda anlattığımız gerici muhafazakar

sGsyalistlerd.en

olur çı­

karlar; onlardan aynidıklan tek nokta, ukalalığı daha da sistemleştirmeleri, ve kendi sosyal bilimlerinin mucizevi so­ nuçlarına bağnaz ve batı! bir inanç bes:lemeleridir. Bu nedenle, işçi sınırının her türlü siyasi _eylemine şid­ detle karşı çıkarlar. Onlar için bu gibi eylemler ancak yeni İncil'e körü körüne inançsızlıktan doğabilir. İngiltere'de Owen'ciler Beratçılara, Fransa'da ciler Reforme'culara1 karşıdırlar.

Fouirer­

IV ÇEŞİTLİ MUHALEFET PARTİLERİ KARŞISINDA KÖMÜNİSTLERİN DURUMU Bölüm İki, İngiltere'de Beratçılar2 ve Amerika'da Tanm radan Amerika'da kurduğu komünist kolenisine verdiği isimdi. ( 1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notLL l Owen'in,

steres,

"Ev Kolonileri",

ömek komünist derneklerine verdiği isimdi.

Fourier'nin tasarladığı halk saraylannın

adıydı.

Phalan­ lcaria,

komünist kurumlarını Cabet'in tasvir ettiği ütopyacı hayal alemi­ ne verilen isimdi. ( 1890 tarihli Almanca "baskıya Engels'in notu.l

ll 1843-50 arasında Paris'te yayınlanan demokrat gazetesinin taraftarıanna

bir küçük burjuva

atıf yapılıyor. Bu gazete,

Reforme, cumhuriyet rejimini savunuyor,

demokratik ve sosyal

reformlar istiyordu.

2) Chartism 1830 - 40 yıllan süresince İngiliz işçilerinin dev­ rimci

yığın hareketi idi.

Beratçılar; 1838'le 1848 arasında Par­

lamentoya sunduldan üç dilekçede CPeople's Charter - Halk Be-

138


Reformculan

gibi

günümüzde

mevcut işçi sınıfı partileri

karşısında kömün-istlerin durumuna açıklık getirmiştir. Komünistler işçi sınıfının acil

hedeflerinin gerçekleş­

tirilmesi, geçici çıkarlarının sağlanması için savaşırlar; fa­ kat bugünkü hareket içinde aynı zamanda hareketin gele­ ceğini temsil eder ve korurlar. Fransa'da tutucu ve radi­ kal burjuvaziye karşı Sosyal Denıokratlarla1 ittifak yapar­ lar; ama Büyük Devrimden geleneksel olarak ak:tanlagele:n

laf

kalabalığı ve aldanmacalar karşısında eleştirici bir ta­

vır takınma hakkından vazgeçmezler. İsviçre'de, çelişik unsurlardan, kısmen Fransa'daki an­ lamıyla

demokratik

sosyalistlerden,

kısmen, de radikal

burjuvalardan meydana gelen bir parti oldugunu gözden kaçırmaksızın, Radikalleri desteklerler. Polonya'da, milli kurtuluşun

ilk şartı olarak toprak

.devrimi için direten partiyi, yani 1846 Cracow ayaklanma­ sını2 hazırlayan partiyi desteklerler.

ratıl genel oy hakkı, gizli oy, parlamentoya seçilmek için mülk sahibi olma şartının kaldırılması, daha kısa çalışma günü, daha yük.sek ücret gibi istekler ileri sürmüşlerdir. Hareket 1848'den :sonra tavsayıp dağılmıştır. 1} O sırada parlamentoda·

·

Ledru-Rolih,

literatürde Louis

Blanc ve gündelik. basında Reforme gazetesi tarafından temsil 'edilen parti. Sosyal-Demokrasi adı, bu mucitlerinin gözünde, de­ mokratik ya da cumhuriyetçi partinin az çok sosyalizme bulaş­ mış bir kesimi anlamına geliyordu. ( 1888 tarihli İngilizce baskı­ ya Engels'in notu) . O sırada Fransa'da kendisine Sosyalist-Demokratik diyen parti, siyaset alanında Ledru-Rollin, literatürde Louis Blanc ta­ rafından temsil ediliyordu; bu bakımdan, bugünkü Alman Sos­ yal Demokrasisiyle arasinda dağlar kadar. fatk vardı. ( 1890 ta­ rihli Almanca -baskıya Engels'in notuJ 2l 1846 Şubatında bütün Polanya'da hazırlahan bir ayak1anma teşebbüsünde sadece Cracow isyancıları 22 Şubatta zafe­ re ulaştılar ve milli bir hükümet kurdular. Hükümet bir bildiri ile feodal beylerin imtiyazlarının kaldırıldığını iian · etti. Fakat


Almanya'da,

burjuvazinin her devrimci

hareketinde

mutlak krallığa, feodal beylere ve küçük burjuvaziye1 kar­ şı onun yanında savaşırlar. Fakat burjuvazinin kendi hakimiyetiyle birlikte zorun­ lu olarak yaratacağı sosyal ve siyasi koşulların her birini Alman işçilerinin zaman kaybetmeksizin burjuvaziye karşı bir silaha

çevirebilmeleri

için ve Almanya'da

gerici sı­

nıfların devrilmesinden sonra burjuvazinin kendisine kar­ şı savaşın derhal başlıyabilmesi için, burjuvaziyle proletar­ ya arasında;ki hasım çelişkiyi olanca açıklığıyla işçi sınıfı­ nın bilincine sokmaktan bir an olsun geri durmazlar. Komünistler

dikkatlerini en çok

Almanya'ya çevir­

rrı.işlerdir. Çünkü o ülke On Yedinci Yüzyılda İngiltere'de­ kinden, On Sekizinci Yüzyılda ise Fransa'dakinden daha. ileri Avrupa medeniyeti koşullarında, ve çok daha gelişmiş bir proletarya ile gerçekleştirilecek bir burjuva devriminin eşiğindedir, ve çünkü Almanya'da burjuva devrimi, heınen onun ardından gelecek bir proletarya devriminin başlangı­ cı olacaktır. . Kısacası, komünistler her yerde, kurulu sosyal ve siya­ si düzene karşı her türlü devrimci hareketi desteklerler. Bütün bu hareketlerde, o sıradaki gelişme düzeyi ne olursa olsun mülkiyet sorununu hareketin baş sorunu ola­ rak öne çıkanrlar. Nihayet, her yerde, bütün ülkelerin demokratik parti­ leri arasında birlik ve anlaşma carlar.

sağlanması için Çaba har­

isyan hareketi Mart ayı başında bastınld� 1815'den beri Avustur­ ya, Rusya ve Prusya'mn ortak denetimi altında bulunan Cracow 1846 Kasımında imzalanan bir andlaşma ile Avusturya'ya ilhak edildi. 1)

Marx ve Engels burada şehir küçük burjuvazisinin ge­

rici unsurlanm kastediyorlar. 140


Komünistler görüşlerini ve hedeflerini nezzül etmezler. Hedeflerine ancak

bütün

gizlerneye te­ mevcut sosyal

koşullann zorla devrilmesiyle ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Hakim sınıflar bir komunist devriminden korkup titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka

kaybedecek

hiç birşeyleri yok. Kazanacaklan bir dünya var.

BÜTÜN ÜLKELERiN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

141


"BURJUVAZi VE KARŞI-DEVRİM"DEN PARÇA Karl Marx � 1848 Aralığında N eue Rheinische Zeitu iıg1 gazetesinde yayın­ ladığı bu makalede Marx, 1848 Alman burjuva devriminde karşL devrimin baskın çıkmasımn nedenlerini tarihi maddeci görüş açı-­ sından tahlil etmiş, sımflann nesnel durumlanın ve sınıflar arası ilişkileri belirterek Alman devriminin karakterini, kendine özgü · yanlanm göstenniştir.

. . . Prusya Mart Devrimi.

1648

İngiliz2 ve ı 789

Fransız

devrimleriyle karıştırılmamalıdır. ı648'de burjuvazi kırallığa,

kilisiye

feodal soylulara ve resmr

karşı çağdaş soylulada ittifak kurmuŞtu. ı 789'da burjuvazi kırallığa, soylulara ve resmi kiliseye

karşı halkla ittifak hıUindeydi. 1789 Devriminin ilk-örneği Chiç değilse Avrupa' da) sa­ dece 1648 Devrimi, ı648

Devriminin ilk-örneği de, sadece,

Hollandalllann İspanya'ya karşı 1)

·

ayaklanmasıydı3. Yalnız

Yeni Ren Gazetesi. ı Haziran � 1848'den 19 Mayıs

1849'a

kadar Kofanya'da yayınlanan günlük devrimci gazete. Marx, ga­ zetenin yazı işleri müdürüydü. Engels de yazı kurulu üyesiydi . 2) 1648 Cromwell devrimi. 3) 1566-1609 arasında Hollandalllann İspanya'ya karşı yürüt·

142


�axm.an bakımı:rı.dan dt:ığil, • öz bakınundan da her iki devrim .

ilk-örneklerini bir yüzyıl boyu aşmış1ardı.

Her iki devrimde burjuvazi hareketin gerçekten öncü sınıfıydı. Proletarya ve burjuvaziye dahil olmayan şehirli tabakalar ya henüz; burj uvazinin çıkarlanndan ayn çıkar.:. lara sahip değillerdi, ya da henüz, bağımsız olarak gelişmiş sınıflan ya da sımf kesimlerini oluşturmuyorlardı. Bu ne­ denle, mesela Fransa'da ı 793-94 arasında olduğu gibi, bur­ juvaziye karşı çıktıklan her yerde, sadece, burjuva biçi­ minde olmasa bile yine de burjuva;zinin çıkarlan uğrunda savaştılar. Fransız tedhişçiliğİ, burjuvazinin düşnianlarıyla, mutlakiyetçilikle, feodalizmle, dar-kafalılıkla, pleb biçimi hesaplaşmadan başka birş ey değildi. ı648 ve ı 789 Devrimleri İngiliz ve Fransiz devrimleri -

değillerdi; Avrupa devriınleriydi onlar.

Toplumun belirli

bir sınıfının eski siyasi düzen karşısında zaferi değil, yeni Avrupa toplumunun siyasi dij.zeninin ilanı id,ile_r. Burjuvazi bu devrimlerde zafı;ır kazanili ama, o çağda burj_uvazinin zaferi . yeni bir toplum düzeninin zaferiydi; burjuva mülki­

yetinin feodal mülkiyet,

milliliğin

lonca, m.iras . bölüşümünün

bölgecilik,

rekabetin

en büyük evlad hakkı, toprak

sahibinin toprağa esaret, eğitimin batıl inanÇ, ailenin aile adı, sanayinin sultani tembellik, medeni hukukun Ortaçağ imtiyazı karşısında zaferiydi ı648 Devrimi On Yedinci Yüz,.. yılın On Altıncı Yüzyıla, ı 789 Devrimi On S ekizinci Yüzyı­ lın On Yedinci yüzyıla galebe çalmasıydı. Bu dewi:rnler. yer aldıkları dünya kesimlerinin yani İngiltere ve Fransa'nın ihtiyaçlarından da çok, dünyanın o �nkü ihtiyaçlarını dile getirmekteydiler. Prıısya'dıı. Mart Devrinıb:ule buna benzer hiç birş ey yoktu. tükleri bağımsızlık mücadelesi sonund;ı İspanya Hollanda'.da

juva cı::ımhuriyetinin

bağımsızlığını

k11bule

bur­

zorlanm.ıştı.

ı43


Şubat Devrimi meşruti kırallığa gerçekte, burjuvazinin hakimiyetine zihinlerde son vermişti. Prnsya'da Mart Dev. rimi meşruti kırallığı zihinlerde, burjuvazinin hakimiyetini gerçekte kuracaktı. Bir Avrupa devrimi olmak şöyle dur­ sun, bir Avrupa devriminin geri kalmış bir ülkedeki güdük ard-etkisinden başka birşey değildi. Çağının önünde gide­ cek yerde, çağının yarım yüzyıldan da çok gerisinden geli­ yordu. Daha baştan ikincildi; ne ki, ikincil hastalıkların da­ ha zor iyi edildiği ve vücudu asıl hastalıklardan daha çok yıprattığı bilinen birşeydir. Bu devrtınde söz konusu olan yeni bir toplumun kurulması toplumun Berlin'de yeniden

değil, Paris'te göçüp giden doğmasıydı.

Prnsya'da Mart

Devrimi hatta milli, Alman bile değildi; daha başlangıcın­ da, bölgeci-Prusyalı nitelikteydi. Viyana, Cassel, Münih ve çeşitli diğer taşra ayaklanmaları

onun

yanısıra patlak

verip onunla önderlik yarışına girdi.

ı648 ve ı 789'uri tüm yaradılışın doruğu olmaktan son­ suz gurur duymalarına karşılık, 1848 Berlin'inin ihtirası ta­ rihin ardından nal toplamaktı. ı648 ve ı 789 Devrimlerinin ışığı, kendileri sönüp gittikten

yüz bin . yıl sonra ışıkları

bize erişen yıldızların ışığına benziyordu. Prnsya'da Mart Devrimi -herşeyin minyatürü olduğu gibi- Avrupa için işte . böyle .bir yıldızın minyatürüydü. Işığı, çoktan çürüyüp gitmiş bir toplumun cesedinin saldığı ışıktı. Alman burjuvazisi öylesine ağır aksak, hantal ve ya­

vaş gelişmişti ki, feodalizmin ve mutlakiyetin karşısına bir tehlike olarak çıktığı anda, proletaryayı ve sıkariarı ile fi­ kirleri proletaryanın çıkarlan ve fikirlerine yakın olan şe­ hir ahalisinin tüm kesimlerini bir tehlike olarak kendi kar­ şısında buldu. Ve sadece gerisinde bir sınıfın değil, önünde bütün Avrupa'nın kendisine karşı düşmanca saf tuttuğunu gördü. Prusya burjuvazisi, ı 789 144

Fransız

burjuvazisi gibi,


eski toplumun temsilcilerine

karşı, kırallığa ve soylulara

karşı

bütün çağdaş toplumu temsil eden sınıf değildi.

çeşit

sosyal ·zümre derekesine düşmüştü: kırallığa karşı ol­

Bir

duğu kadar, halka da kesinlikle karşıydı; ikisine de karşı çıkmaya hevesli, ayrı ayn her birinin karşısında kararsızdı, çünkü her zaman ikisini de önünde ya da ardmda görüyor­ du; daha baştan, halka ihanet ederek

eski toplumun taçlı

temsilcisiyle uzlaşmaya hazırdı, çünkü kendisi de çoktan eski toplumun bir parçası olmuştu; eskisine karşı yeni bir toplumun çıkarlarını değil, çoktan tarihe karışmış bir top­ lum içerisinde yeniden beliren çıkarlan temsil ediyördu; halkı ardından sürüklediği içiİı değil, halk tarafından öne itelendiği için devrimin dümenini elinde · tutuyordu; yeni bir toplumun girişim gücünü değil, eski bir sosyal çağın kinini temsil ettiğinden ötürü öncüydü; eski devletin, ken� diliğinden ortaya çıkmamış, bir depremle yeni devletin yli­ zeyine fırlatılmış bir tabakasıydı; kendine güvenmez, halka inanmaz, yukardakilere homurdanır, aşağıdakilerden

ödü

kopardı; her iki tarafa karşı da bencil ve bencilliğinin bilin­ cindeydi; tutucular karşısında devrimci, devrimciler karşı­ sında tutucuydu; kendi sloganıarına dahi güveni yoktu, fi­ kir yerine laf kalabalığına

düşkündü;

dünya

fırtınası

karşısında ürkek, dünya fırtınasının sömürücüsüydü; hiç bir hususta enerji sahibi değildi, her hususta [başkalarından çalan] ;

özgünlükten

intihalciydi

yoksun olduğu için

adiydi, adiliğinde özgündü; kendi isteklerinde küçük hesap­ lı, girişim gücünden yoksun, kendine güvenden, halka gü­ venden yoksun, dünya taıilıi çapında bir görevden yoksun; dinç bir halkın ilk delikanlıca itilimlerini kendi bunak çı. karlan için yönetip yolundan saptırmaya kendini mahkum gören -gözsüz, kulaksız, dişsiz, ve hiç birşeysiz-,- nalet bir moruk: · Mart Devriminden .sonra kendini Prusya devletinin başında bulan

Prusya burjuvazisi buydu işte.

145


"MERKEZ KOMİTESİNİN KOMÜNiSTLER BİRLİGİNE HİTABI"NDAN PARÇA Karl Marx ve ·Friedrich Engels Marx ve Engels'in 1850 Martında

kaleme alıp Komünistler

Birliği örgütüne genelge olarak gönderdikleri bu yazıda, bağım­ sız

bir proletarya partisinin zorunluluğu ile proletaryamn dev­

rimci hareketinin küçük burjuva demokratik

hareketi karşısın­

da uygulayacağı taktikler konusu ele alınmaktadır. Bilimsel Sos­ yalizmin kuruculan yazıda ana fikir olarak Sürekli DeVrim kav. ramım işlemektedirler. Genelge metni

Engels tarafından 1885'te

yayınlanmıştır.

Almanya'da küçük burjuva demokrat partisi çok güç­ lüdür. Şehirlerde oturan burjuvalann büyük çoğunluğunu, küçük sanayi ve küçük ticaret erbabını ve lonca ustalannı kapsadığı gibi, köylüler, ve bağımsız ş ehir proletaryasm­ dan henüz bir destek bulamadığı

ölçüde kır proletaryası

da bu partinin taraftarlan arasındadır. Devrimci işçilerin partisinin küçük burjuva demokrat­ lan · karşısında tutumu şudur: devirmeyi amaçladığı kesi­ me karşı, onlarla birlikte yürür; durumlannı kendi çıkarla­ n yönünde pekiştirrnek için giriştikleri her işte, onlann

karşısındadır. Küçük burjuva demokratlar

bütün toplumu devrimci

proleterler yaranna değiştirmeyi isternekten

çok uzaktır­

lar; . onlar, halihazır toplumun kendileri için olabildiğince 146


dayamlır ve rahat kılınmasını sağlamak amacıyla sosyal koşullarda değişiklik isterler. Dolayısıyla, herşeyden önce, bürokrasiye ket �a ve başlıca vergileri büyük toprak

sahipleriyle büyük burjuvaların üzerin e yıkma yoluyla dev­

let masraflanmn azaltılınasım isterler. Bundan başka, ken­ dilerinin ve köylülerin kapitalistler yerine devletten elve­ rişli şartlarla kredi alınalarım mümkün kılacak kamu kre­ disi kurumlan ve tefeciliğe karşı kanunlar aracılığıyla bü­ yük sermayenin küçük sermaye üzerinde baskısının kaldı­ tastamam ortadan

rılmasım isterler. Ayrıca, feodalizmin

kaldırılmasıyla kırda burjuva mülkiyet ilişkilerinin yerleş­ mesini isterler. Bütün bunları başarabilmek için kendile­ riyle müttefiklerine,

yani köylülere çoğunluk sağlıyacak bir demokratik devlet yapısına;

meşruti ya da cumhuriyetçi

mahalli idarelerin malları üzerinde ve bugün büiokratlar­ ca görülınekte olan birtakım görevler

üzerinde doğrudan

denetim kurmalarını sağlıyacak demokratik bir idare yapısına

mahalli

muhtaçtırlar.

Sermayenin

hakimiyetine

ve hızla büyümesine karşı

başka bir tedbir olmak üzere miras hakkı kısıtlanacak, ve ayrıca mümkün olduğu kadar çok sayıda iŞ devlete aktan­ lacaktır. İşçilere gelince, besbelli

onlar yine ücretli işçiler

olarak kalacaklardır. Demokratik küçük burjuvalar işçile­ rin sadece daha iyi ücret almalarını, hayatlarının daha gü­ ven altmda olmasını isterler, bunu lere iş

sağlamasıyla ve sadaka

da devletin kismen işçi­

tedbirleriyle

başarınayı

umarlar; yani, kısacası, üstü az ya da çok örtülü sadaka' rüşveti ile işçileri kandırmayı, durumlarını o an için daya­ nılır kılarak devrimci potansiyellerini kırinayı tasarlarlar. Küçük burjuva demokrasisinin bu özetlenen istekleri onun bütün kesimlerince hepsi birden · aynı 'zamanda ileri sürül­ mez; küçük burjuva

demokratların

pek azı bu isteklerin

bir -bütün olarak belirli amaçlar teşkil ettiği görüşündendir, Aralannda tek tek bireyler ya da kesimler

ne kadar ileri


-

giderlerse bu isteklerin o kadar çoğunu benimserler, ve yukanda belirtilen noktalarda kendi programlarını gören bir­ kaç kişi bununla devrimden beklenebilecek olanın azami­ sini ileri sürmüş olduklannı sanırlar. Oysa bu istekler hiç bir surette proletarya partisi için yeterli değildir. Küçük burjuva demokratlar, devrimi mümkün olduğu kadar ça:­ buk, ve en fazla yukandaki isteklerin elde edilmesiyle söna . ,.

erdirmek isterler; buna

karşılık, az ya da çok mülk sahibi

sınıfların tümünün üstünlüğüne son verilinceye, proletar­ ya devlet iktidarını ele geçirinceye, sadece tek bir ülkede değil, dünyanın bütün hakim ülkelerinde proleterlerin bir­ liği bu ülkeler proleterleri arasında rekabetin sona erme­ sine ve hiç değilse en önemli üretim güçlerinin proJeter­ Ierin elinde yoğunlaşmasına elverecek ölçüde ilerleyinceye kadar devrimi sürekli kılmak bizim çıkanmızadır, görevi­ mizdir. Bizim için · dava özel mülkiyetin değişmesi

değil,

yok edilmesidir; sınıf çelişkilerinin yumuşatılması değil, sı­ nıfların ortadan kaldınlmasıdır; mevcut

toplumun düzel­

tilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır. Devrim iler­ ledikçe küçük burjuva demokrasisinin Almanya'da bir an için hakim bir etkenlik kazanacağı şüphesizdir. Dolayısıyla,

1) Küçük burjuva demokratların da ezilmekte oldukları bu­ günkü koşulların devamı süresince; 2) Onlara üstünlük ka­ zandıracak olan önümüzdeki devrimci mücadelede; 3)

Bu

mücadeleden sonra, devrilen sınıflar ve proletarya üzerin­ de ağırlıklannın etkin olduğu dönemde, proletaryanın .ve özellikle Birliğin küçük

burjuva

demokrasisi

karşısında

tutumunun ne olacağı sorusu karşımıza çıkmaktadır.

ı. Her yerde ezilmekte olduklan şu sırada, demokra­ tik küçük burjuvalar, genel olarak proletarya ile birlik ve - barışı salık veriyor, ona ellerini uzatıyor, demokratik parti içindeki her türlü fikri kapsayacak

büyük

bir muhalefet

partisinin kurulmasına çalışıyorlar; yani içinde genel sosyal demokratik lafazanlıklann ağır bastığı, ardında kendi özel

148


·

çıkarlarının gizlendiği, proletaryanın belirli isteklerinin ile­ ri sürülmesiıie sevgili barış uğruna imkan vermeyecek bir

partide işçileri tutsak etmeye çalışıyorlar. Böylesi bir birlik doğrudan doğruya onların yararına, proletaryanın ise hep­ ten zarannadır. Proletarya onca güçlükler balıasma eld e et­ tiği bağımsız durumunu yitirir ve yeniden, resmi burjuva demokrasisinin bir eklentisi

derekesine düşer. Onun için,

böyle bir birlik kesinkes reddedilmelidir. İşçiler, özellikle de Birlik, burjuva demokratlara yine rıza göstereceklerine, resmi işçilerin partisinin

bağımsız,

alkış tutan

koro olmaya

demokratların yanısıra

gizli ve genel bir örgütünü

kurmaya gayret etmeli, bu örgütün her bir kesimini prole­ taryanın tutum ve çıkarlarının burjuva etkilerinden bağım­ sız olarak tartışılacağı işçi birl�klerinin merkezi ve çekirde­ ği yapmalıdırlar. Burjuva demokratların, proleterlerin eşit güç ve eşit haklarla kendi yanlannda yer almalarını sağlı­ yacak bir ittifakı ciddiyetle düşünmekten ne aenli uzak ol­ dukları, mesela Breslau demokratlannın

basın

organlan

Neue Oder-Zeitung'da Sosyalistler diye adlandırdıldan, ba­ ğımsız olarak örgütlenmiş işçilere çılgınca

saldırınaların­

dan da bellidir. Ortak bir düşmana karşı mücadelede

özel

bir birliğe ihtiyaç yoktur. Böyle bir düşmanla doğruca sa­ vaşına zorunu belirdiği anda her iki partinin çıkarlan geçi­ ci olarak birleşir; ancak kısa bir süre devam edeceği düşü­ nülen bu birleşme, eskiden olduğu gibi, ilerde de, kendili­ ğinden ortaya çıkacaktır. Açıkça bellidir ki; bütün geçmiş çatışmalarda olduğu gibi, önümüzdeki kanlı çatışmalarda da cesaretleri, aziroleri ve fedakarlıklanyla zaferi kazanan­ lar yine en önde işçiler olacaktır. Geçmişte olduğu gibi, bu mücadelede de küçük burjuvazinin büyük çoğunluğu müm­ kün olduğu kadar uzun bi:ı:;. süre sallantılı, kararsız ve pa­

sif kalacak, sonra da, mesele bir çözüme bağlamr bağlan­

maz, zaferi kendisine maledecek, işçileri sükılneti koruma­ ya ve işlerinin başına dönmeye çağıracak, sözümona aşırı149


· lıklara karşı tedbir alacak, proletaryanın zaferin meyvalan­ nı tophtmasma engel olacaktır.. Küçük burjuva demokratla� n bundan alıkoymak işçilerin elinde değildir; fakat işçi� ler onların silahlanmış proletarya karşısında

galebe çal,

malannı güçleştirebilirler; onları öyle şartlan kabule zorlı yabilirler ki, burjuva demokratların hakimiyeti, daha baş­ tan, yıkılmalarının

tohumunu

içinde taşır, ve sonradan

proletaryanın hakimiyeti ele geçirmesiyle iktidardan sürü� lüp atılmaları büyük ölçüde kolaylaşır.

Özellikle, çatışma

sırasında ve mücadeleden hemen sonra fırtınayı yatıştırma yönünde burjuva teşebbüslerine

işçiler

ellerindeki bütün

.imkanlarla karşı durmalı, demokratları bugünkü dehşeten� giz laflarını fiiliyata dökmeye zorlamalıdırlar. Zaferin he­ men ardından devrimci heyecanın tekrar hastınlmasını ön­ leyici eylemiere girişmelidirler. Devrimci heyecanı olabil­ diğince uzuri bir süre ayakta tutmalıdırlar. Sözde aşırılıkla­ ra, hatırası :tıalkta sadece nefret duygusu uyandıran kişi­ lerle kamu · yapılarına karşı halkın giriştiği intikam hare­ ketlerine muhalefet etmek şöyle dursun, bu gibi hareket­ leri

yalnız

hoşgörüyle

karşılamakla

onlara önderlik edilmelidir. Mücadele

da

yetinilmemeli,

sırasında ve müca­

deleden sonra işçiler, her fırsatta, burjuva

demokratların

istekleri yanında. kendi isteklerini ileri sürmelidirler. mokratik burjuvalar idareyi

devralmaya

De­

koyulur koyul­

maz, işçiler için teminat talep etmelidirler. Gerekirse bu te­ minatlan zorla elde etmeli, genellikle yeni

yöneticilerden

her türlü taviz ve vaadi koparmaya bakmalıdırlar. Onları açmaza sokmanın en kesin yolu budur. Durumu sükunet ve soğukkanlılıkla değerlendirerek ve yeni hükümete güven� lerinin olmadığını gizlemeyerek, her başarılı sokak savaşın­ dan sonra görülen zafer sarhoşluğunu, yeni düzenden hoş� nutluk duygusunu mümkün olduğu kadar dar sınırlar için­ de tutmalıdırlar. Yeni. resmi hükümetlerin yanısıra, ve aynı zamanda, kendi devrimci işçi hükümetlerini 150

kurmalıqır-


lar. Bunlar belediye komiteleri ve belediye meclisleri, ya da. işçi birlikleri ya da iş� komiteleri olabilir. Böylece, burju­ va demokratik hükümetler ilk andan itibaren işçilerin des­ teğini yitirmekle kalmazlar, daha baştan, işçi yığınlannca desteklenen organıann nezaret ve tehdidi altında oldukla­ rını görürler. Tek kelimeyle, zaferin ilk anından itibaren, artık, altedilmiş olan gerici partiye değil, işçilerin eski müt� tefiklerine, ortak zaferi yalnız kendi yaranna

sömürmek

isteyen partiye güvensizlik gösterilmelidir. 2.

Fakat işçilere ihaneti zaferin daha ilk saatinde baş­

lıyacak olan bu partiye gayretli - ve tehlikeli

bir biçimde

karşı durabilmek için işçiler silahlanmış ve örgütlenmiş ol­ malıdırlar. Bütün proletaryanın tüfek, top ve cephane ile donatılması derhal sağlanmalı, işçilere karşı çıkanlan eski Yurtdaş Muhafızıann hortlatılmasına meydan verilmeme­ lidir. Bununla birlikte, bu ikinci yol eğer kapalı ise, işçiler başlannda kendi seçtikleri kumandanlan ve kurmay heyet­ leriyle proleter muhafızlar olarak örgütlenmeye, ve devlet otoritesinin değil, kabul ettirmeyi

başaracaklan devrimci

halk konseylerinin kumandası altına girmeye çalışmalıdır­ lar. İşçiler, devlete ait iş yerlerinde çalışıyorlarsa, seçtikleri kumandanlada ayn bir birlik

kendİ

içerisinde ya da

proleter muhafızıarın bir parçası olarak silahlanıp örgüt­ lenmelidirler. Silah ve cephane hiç bir vesile ile elden çıka­ nlmamalıdır; işçileri silahsızlandırma

yolunda her teşeb­

büs, gerektiğinde zora başvıırularak önlenmelidir. Burjuva demokratlann işçiler üzerindeki etkilerine · son verilmesi; işçilerin derhal, - bağımsız olarak, silahlı örgütlenmeleri; ve burjuva . demokrasisinin kaçınılmaz geçici hakimiyeti sıra­ sında mümkün olduğu kadar güç ve açmazlarla dolu şartla­ rın kabul · ettirilmesi: proletaryanın, ve dolayısıyla Birliğin

önümüzdeki ayaklanma sırasında ve ayaklanmadan sonra göz önünde bulunduracağı esas noktalar bunlardır. Yeni hükümetler durumlanın belli bir ölçüde sağlama 151


baglar bağlamaz işçilerle mücadeleleri

başlıyacaktır. Bu

mücadelede demokratik küçük burjuvalam karşı gayretli bir muhalefeti yürütebilmek için herşeyden önce işçilerin bağımsız olarak birliklerde

örgütlenip

merkezileşmeleri

gerekir. Mevcut hükümetlerin devrilmesinden sonra Mer­ kez Komitesi mümkün olan en kısa zamanda

Almanya'ya

gelecek, derhal bir kongre toplıyacak, işçi birliklerinin ha­ reketin merkezinde kurulan bir önderlik altında bir araya getirilmesi için gerekli önerileri kongreye sunacaktır. İşçi birliklerini hiç değilse vilayetler

düzeyinde

birbirlerine

bağlıyacak bir örgütlenmenin hızla gerçekleşmesi, partisinin güçlenmesi ve gelişmesi

işçilerin

bakımından en önemli

noktalardan biridir. Mevcut hükümetlerin devrilmesinin ilk sonucu bir milli temsilciler meclisinin seçilmesi olacaktır. Burada proletarya şunlan sağlamalıdır:

ı. Hiç bir işçi grubunun önüne mahalli makamlar

ya

da hükümet ye�kilileri tarafından en ufak bir bahane

ya

da hile ile engel çıkanlmaması. 2. 'Her yerde burjuva demokratik

ra işçi adaylann

gösterilmesi,

adaylann yanısı­

bunlann mümkün oldu­

ğu 'kadar Birlik üyelerinden olmalan,

eldeki her türlü im­

kanla seçilmelerine çalışılması. Hiç bir seçilme imkanı ol­ mayan yerlerde dahi

işçiler

bağımsızlıklannı

korumak,

güçlerinin sayısını öğrenmek, devrimci tutumlannı ve par­ ti görüşlerini kamuoyuna gösterebilmek için kendi adayla­ nnı çıkarmalıdırlar. Bu konuda demokratlann� mesela böy le yapmakla demokratik

partiyi böldükleri

ve gericileriri

kazanmasına imkan sağladıklan yollu iddialanna kanma­ malıdırlar. Bütün bu gibi IMiann nihai amacı, proJetaryayı aldatmaktır. Proleter partisinin böyle bir bağımsız eylemle mutlaka sağlıyacağı ilerleme, temsilci

kuruluş

içerisinde

birkaç gericinin varlığından doğabilecek zarardan ölçülemi­ yecek kadar daha önemlidir. Eğer 152

demokrasi işin başında


azınıle ve şiddetle İrticaya karşı çıkarsa, . irticarun seçimler� deki etkisi önceden hertaraf edilmiş olur. Burjuva demokratlann işçilerle çatıştıklan ilk nokta, feodalitenin ortadan kaldınlması olacaktır. Birinci Fransız Devriminde olduğu gibi, küçük burjuvalar feodal toprak� ları serbest mülk olarak köylülere vereceklerdir; yani, köy proletaryasının varlığına

dokunmayarak,

bugün Fransız

köylüsünün hala geçmekte olduğu yoksulaşma ve borçlan� mı:ı.

çemberinden geçecek bir. küçük burjuva köylü sınıfı ya­

ratmaya çalışacaklardır. İşçiler, kır proletaryasının

ve kendilerinin

gözeterek bu plana karşı çıkmalıdırlar. toprakların devlet mülkü olarak

çıkarlannı

El konulan feodal

kalmasını, ve birleşmiş

kır proletaryası tarafından büyük çapta tanının bütün ni­ metlerinden yararlanılarak işlenen işçi kolonHerine çevtil­ mesini istemelidirler. Bu sayede ortak mülkiyet ilkesi, çök­ mekte olan burjuva üretim ilişkilerinin tam ortasında, ilk elden kendine sağlam bir temel bulmuş· olur. Nasıl demok­ ratlar köylülerle birleşiyorsa, işçiler de kır proletaryası ile birleşirler1• Bundan başka, demokratlar ya doğrudan doğ­ ruya federatif bir cumhuriyet kurulması için çalışacaklar; 1)

Marx v e Engels, Hitap yazıldığı sırada kapitalizmin çök­

mekte ve sosyalizmin çok yakın olduğu görüşündeydiler. Toprak sorununa ilişkin fikirleri de buna dayanıyordu. Ekim Devriminin ve

Sonradan,

Rus

başka ülkelerin devrimci tecrübelerinden

yararlanan Lenin, toprak sorunu üzerine Marksist gürüşleri daha da geliştirmiştir. Lenin, ileri kapitalist ülkelerde proleter devri­ minin zafere ulaşmasından sonra büyük tarım işletmelerini da­ ğıtmadan bırakmanın yararına

işaret etmekle birlikte, aynca

şunları da yazmıştır. "Bununla birlikte bu kuralı abartıp, ya

da

ruhunu öldürerek, mülksüzleştirilen mülksüzleştiricilerin toprak­ lanndan

bir kısmını komşu küçük köylÜlere, bazen de orta köy­

lülere karşılıksız vermenin hiç bir zaman caiz olmadığım söyle­ mek çok büyük bir yanlış olurdu." (Lenin, Rusça - Toplu Eserler, Cilt. 31, s. 160) . 153


ya da, tek ve bölünmez bir cumhuriyeti herşeye rağmen kabullenmek zorunda kalırlarsa, mahalli idareleri ve vila­ yetleri mümkün olduğu kadar muhtar ve bağımsız kılarak en azından merkezi hükümeti sakatlamaya teşebbüs ede­ ceklerdir.

İşçiler bu plana karşı

çıkarak, tek ve bölün­

mez bir Alman cumhuriyeti kurulması yolunda çaba har­ camakla kalmamalı, aynı zamanda, bu cumhuriyet içinde iktidarın en kararlı bir biçimde

devlet otoritesi

elinde

merkezleştirilmesine çalışmalıdırlar. İşçiler, demokratların mahalli idareler için özgürlük, kendi kendini yönetim, vb. laflanna kanmamalıdırlar.

Ortadan kaldırılması zorunlu

Ortaçağ kalıntılarından hala geçilmeyen, hakkından gelin­ mesi gerekli sürüyle

yöre ve taşra

dolu

bir

bir

Almanya etkenlikle

gibi iş

ülkede

görmesi

vurdumduymazlığıyla

ancak

mümkün

merkezden

devrimci

tam

faaliyetin

önüne her köyün, her şehrin ve her vilayetin yeni bir en­ gel ·çıkarmasına hiç bir durumda izin verilmemelidir. Bu­ gün olanıann yeniden tekrarına, Almanların tek ve aynı amaçla her bir şehir ve vilayette ayrı göz yumulamaz. Hele bugün hala

ayn çarpışmalarına

çağdaş özel mülkiyete

ayak uyduramamış olan ve her yerde

kaçınılmaz olarak

çağdaş özel mülkiyete dönüşen bir mülkiyet biçimi, yani mahalli idarelerin elindeki mülkiyet ile, ondan dagan yok­ sul ve zengin şehirler ve köyler arasındaki hı:rlaşmaların, ve

devlet

getiren

medeni

hukukunun yanı

hükümleriyle

medeni hukukunun,

varlığını

sozumona

sıra işçileri

hala

şehir

serbest bir mahalli idare

anayasası sayesinde ilelebet yürürlükte göz yumulamaz. 1793'te Fransa'da Almanya'da en sıkı bir

oyuna

sürdüren tutulmasına

hiç

olduğu gibi, bugün de

merkezileşmeyi

gerçekleştirmek,

gerçekten devrimci partinin görevidir1•

1)

Bugün şunu hatırlamak gerekir ki, bu bölüm bir yanlıŞ

anlamaya dayanmaktadır.

:154

O

zamanlar -Bonaparte'cı

ve !ibe-


Gördük ki demokratlar önümüzdeki hareketle iktida­ ra gelecekler ve az çok sosyalist öneriler ileri sürmek zo­ runda kalacaklardır. Buna karşılık işçilerin ne gibi tedbir­ ler önermeleri gerektiği so�labilir. Muhakkak ki işçiler, hareketin başında henüz doğrudan doğruya komürüst ted­ birler öneremezler. Fakat şunları yapabilirler: ı.

Demokratları, mevcut sosyal düzenin mümkün ol­

duğu kadar çok alanına müdalıale

etmeye, onun düzenli

seyrini aksatmaya, kendilerini _ açmazıara sokmaya, ve bu arada mümkün olduğu kadar çok

üretim gücünü, ulaşım

aracını, demiryolunu, fabrikayı, vb. devletin elinde topla­ maya zorlıyabÜirler. 2.

Demokratlar devrimci değil,

sadece reformcu bir

tarz ?-a hareket edeceklerdir. Onların önerilerini aşırı

so­

- nuçlara götürmeli, giderek özel mülkiyete doğrudan saldırı-

ral tarih kalpazanları sayesinde- Fransız merkezi yönetim çar­ kının Büyük Devrim tarafından kurulduğu, ve özellikle, kıralcı ve federalist gericiliği ve dış düşmanı

altetmek için Konvansiyon

tarafından zorunlu ve kesin bir silah olarak kullanıldığı görüşü herkesee kabul edilmekteydi. Oysa şimdi çok iyi bilinen gerçek şudur;:

18

Brumaire'e - kadar

bütün

devrim

boyunca

vilayet,

kaza ve belediyelerin yönetimi, mahallinde seçiınle iş başına ge­ çen organların elindeydi; bu organlar devletin genel kanunları çerçevesinde tam bir özgürlükle

Amerika'dakine

çalışırlardı;

benzeyen bu mahalli kendi kendini yönetim giderek devrimin en güçlü aracı oldu; öyle ki, Napoleon_ ıs Brumaire hukümet dar· besindim eliyle

sonra

yönetimi

hiç

beklemeden

getirdi.

Bu

onu kaldırdı,

yön�tim

hala

yerine

valiler

sürüp gitmektedir,

dolayısıyla daha ilk baştan tam bir gericilik

aracı olmuştur.

Ne ki mı:ı.halli kendi kendini yönetim siyasi, milli merkeziyetçi­ likle pek az çel-iştiği gibi, İsviçre'de o kadar midemizi bulandıran ve Güney Alman federal cumhuriyetçilerinin 1849'da Almanya'­

da kural haline getirmek istedikleri o dar kafalı kanton ya da belediye çıkarcılığıyla da pek az ilişkisi vardır. CEngels'in 1885 tarihli baskıya yazdığı not.l

155


lara dönüştürmelidir. Mesela küçük burjuvalar demiryoları ve fabrikaların satın alınmasını mı istiyorlar, işçiler bu de­ miryolları ve fabrikalara devlet tarafından gericilerin mülk­ leri olarak karşılık ödenmeksizin �<l konulmasını istemeli­ dirler. Demokratlar nisbi vergi öneriyorlarsa, işçiler müte­ rakki vergi istemelidirler. Demokratlar ılımlı bir müterak­ ki vergi tasarısı getirmişlerse,

işçiler büyük esrmayenin

yıkımına yol açacak kadar yüksek matralılı bir müterakki vergi üzerinde direnmelidirler. Demokratlar devlet borçla­ rının

düzenlenmesini istiyorlarsa, işçiler devletin iflasını

talep etmelidirler. Böylece, işçilerin taleplerini, her alanda, demokratların tavizleri ve tedbirleri tayin etmelidir. Alman işçileri uzun bir devrimci gelişmeden tastamam geçmeden iktidan ele geçiremeyecek ve kendi sınıf çıkarla­ rını gerçekleştiremeyecek de olsalar, hiç değilse bu defa şu­ nu kesinlikle biliyorlar: yaklaşmakta olan devrim dramının ilk perdesi kendi sınıflarınin Fransa'da doğrudan doğruya zafere ulaşmasıyla aynı zamana rastlıyacak ve ondan

hız

alacaktır. Fakat, Alman işçileri, sınıf

çıkarlarının

ne olduğunu

kafalannda açık seçik saptayarak, en kısa zamanda bağım­ sız bir partide mevzilerini tutarak, ve demokratik küçük burjuvaların iki yüzlü sözlerine kamp proletaryanın partic sinin bağımsız örgütünü kurmaktan

çekinmek gibi

bir

davranışa bir an için olsun kapılmayarak, nihai zaferleri uğrunda ellerinden geleni kendileri naralan, Sürekli Devrim olmalıdır.

156

yapmalıdırlar. Savaş


"ALMANYA'DA KÖYLÜ SAVAŞI"NDAN SEÇMELER Friedrich Engels

Almanya'da Köylü Savaşı'nı meydana getiren makaleler 1850 yılında Londra'da yazılmış, aynı yıl Hamburg'da Neue Rhei­ nische Zeitung dergisinin1 5. ve 6. sayılarında yayinlanmıştı. En­ gels bu makaleleri 1870'de kitap haline getirdi. Almamya'da Köy­

lü Savaşı, sınıf mücadelesinin

geçmişte ne gibi koşullarda din

kavgası kisvesine büründüğünü göstermesi bakımından olduğu kadar, çeşitli sınıflann devrim karşısındaki tutumlanna açıklık getirmesi bakımından da önemli bir belgedir. Engels, kitabın ön, sözünde, bu makalelerin 1848 Devriminden az sonra "tam o sıra­ da tamamlanan karşı-devrimin henüz canlı izlerrimi altında" ya­ zıldığını belirtir.

II Ademi merkeziyetçilik, yöre v.e taşra bağımsızlığı, eya­ letlerin sanayi ve ticaret · alanında içlerine kapalı oluşu, ve ulaşırnın yetersizliği, o sıralarda sayılan çok, çeşitleri

de

çok olan zümrelerin daha büyük birimler halinde bir araya 1) Neue Rheinische Zeitung. Politisch-ökonomische Revue. (Yeni Ren Gazetesi. Siyasi-Ekonomi Dergisi.) Marx ve Engels'in Aralık 1849' dan 1850 Kasım ayına kadar yayınladıklan dergi. Ko.­ münistler Birliğinin teorik ve siyasi organı idi. Hamburg'da ba­ sılmaktaydı. Yalnız altı sayı çıkmiştll'.

157


gelmelerini fiilen imkansız

kılmıştı. Bu süreç ancak Re­

formasyon süresince devrimci siyasi-dini

fikirlerin genel

bir yaygınlığa ulaşması sayesinde gelişti. Bu fikirleri be­ nimseyen ya da onlara karşı çıkan çeşitli zümreler, milleti, güç bela ve ancak

yaklaşık

olarak, üç büyük cephede

topladı: gerici ya da Katalik cephe, Lüter'ci burjuva-reform­ cu cephe, devrimci cephe. Milletin bu büyük bölünmesinde pek bir mantık görülmese de, ve ilk iki cephe içinde aynı unsurlara bazen bir arada rastlansa

da, bunu, Ortaçağdan

arta kalan resmi zümrelerin çoğunun çözülüp dağılmış ve ademi merkeziyetçi düzenin bu zümrelere ayrı ayn yöreler­ de o an için birbirine karşıt J_Tönelimler vermiş olmasıyla açıklıyabiliriz. Son yıllarda Almanya'da buna benzer olgu­ lada öylesine çok karşılaştık ki, On Altıncı Yüzyılın

çok

daha girift koşullannda zümrelerin ve sınıfıann görünüş ­ teki bu karmakanşıklığı bizi pek şaşırtmıyacaktır. Geçirilen en son tecrübelere

rağmen Alman ideolojisi,

hala, Ortaçağı sona erdiren mücadelelerde kıyasıya bir ila­ hiyat didişmesinden başka birşey görmemektedir.

Bizim

yerli Alman tarihçilerimiz ve bilgelerimize kalırsa, o çağın insanlan ilahi konularda aralannda anlaşabilselerdi, dün­ yevi sorunlar üzerinde kavgaya tutuşınalarına gerek kalmı­ yacaktı: Bu ideologlar bir çağın -kendisi hakkındaki, ya da başka bir çağ ideologlannın o çağ hakkındaki bütün aldan­ macalanna gözü-kapalı inanacak kadar böndürler. Mesela bu gibileri ı789 Devriminde, meşruti kırallığın mutlak kı­

rallığa kıyasla yararlan üzerinde biraz fazlaca kızışkın bir tartışmadan; Temmuz Devriminde,1 "Tannnın lütfu" na da­ yanan adaletin imkansızlığı üzerinde pratik bir anlaşmaz­ lıktan; Şubat Devriminde de, mı?"

sorununu çözme yolunda

"Cumhuriyet

birşey görmezler. Bütün bu altüst 1)

158

Fransa'da

1830 Devrimi.

mi? Kırallık

bir çabadan, vb. başka oluşlarda sürdürülüp


sonuca vardınlan ve her seferinde bayrak üzerinde yazılı · şiarda sadece kuru ifadesini bulan

sınıf mücadelelerinden.

bu mücadeleierin yankısı yalnız dışandan değil, binlerce Alman proleterinin kükreyişinde ve hornurdanışında da pe­ kala işitHebilir olduğu halde, bugün bile nerdeyse haber­ sizdirler. On Altıncı Yüzyılın sözde

din savaşlan

dahi belirli

maddi sınıf çıkarlariyla ilgiliydi. Onlar da İngiltere ve Fran­ sa'da sonradan ortaya çıkan iç çatışmalar kadar sınıf sa­ vaşlarıydı. O zaman sınıf mücadelelerinin dini bir

kisveye

bürünmesi, çeşitli sınıfiann çıkarları, ihtiyaçları ve istekle-. rinin din perdesi ardında gizlenmesi, aslında hiç birşeyi de� ğiştirmiyordu. Zamanın koşullarına vurulunca, bunun ni:-.. çin böyle olduğunu anlamak kolaydır. Ortaçağ taptaze bir kökten sürgün vermişti. Eski me­ deniyeti, eski felsefeyi, siyaseti ve hukuku kaldırıp atmış, herşeyi silbaştan yeniden ele almıştı. Yerle bir olan eski dünyadan

elde kalan yalnız Hıristiyanlık ve birkaç yarı­

yıkık Şehirdi. Bu şehirler de bütün medeniyetlerini yitirmiş­ lerdi. Bu yüzden, bütün ilkel gelişme aşamalarında görül­ düğü gibi, papazlar zihin eğitimini tekelleri altına aldılar; eğitim de

esasta ilahiyatçı bir karakter kazandı.

Papaz,

lann elinde siyaset ve hukuk, hemen hemen bütün diğer bilimler gibi, ilahiyat biliminin birer dalından ibaret kaldı ve ilahiyatta geçerli ilkelere uyduruldu.

Kilise dogmaları

aynı zamanda siyasi aksiyomlardı; İncil'den aktarınalar bü­ tün mahkemelerde kanun yerine geçiyordu. Özel bir hukuk­ çular zümresi ortaya çıkmış olduğu halde, uzun bir zaman ilahiyatın kanadı

hukuk bilimi

altından çıkmadı. Tüm

zihin faaliyeti üzerinde ilahiyatın bu hakimiyeti, bir yan­ dan da, mevcut feodal hakimiyetin tam kapsamlı sentezi ve en genel teminatı · olarak Kilisenin tuttuğu yerin kaçınıl­ maz bir sonucuydu. Bu durumda, besbelli ortada ki, feodalizme karşı giri159


şilen her türlü genel saldırı ----,.Kiliseye saldırı ve bütün dev­ rimci sosyal ve siyasi öğretiler başta olmak üzere- çoğun­ lukla ve aynı zamanda dinden sapmalar olmak zorundaydı. Mevcut sosyal koşullara saldırıya

geçilebilmesi için önce

bunların kutsallık halelerinin yolunması gerekiyordu. Feodaliteye karşı devrime� muhalefet boyunca canlılığını korumuştu. Zamanın

bütün Ortaçağ koşullarına göre

ya mistisizm, ya açıkça dinden sapma, ya da silahlı ayak­ lanma biçimine bürünmüştü. On Altıncı Yüzyıl reformcu­ larının mistisizme ne kadar bel bağladıklan bilinir. Münzer dahi mistisizme çok şey borçluydu. Dinden sapmalar kimi yerde Alp Dağlannın ataerkil çobanlannın üzerlerine varan feodalizme tepkisini CValdo'cular1) , kimi yerde

feodalizmi

aşmış şehirlerin ona karşı muhalefetini CAlbi'liler2, Brescia' lı Arnold, vbJ , kimi yerde de düpedüz

larını (John Ball, Picardia'da Macar yordu. Valdo'culann ata'erkil

köylü ayaklanma­

vaiz, vb.) dile getiri­

sapmasını ve İsviçre ayak­

lanmasını burda ele almamızın gereği yok; özde ve biçim­ de, tarihin akışını durdurmaya yeltenen gerici ve salt yöre­ sel bir hareketti bu. Diğer iki Ortaçağ sapmasında ise şe1}

gelişen

On İkinci Yüzyılda Fransa'nın güney dağlık bölgelerinde

ve zamanla kuzey İtalya ile Bohemya'ya da yayılan bir mezhep. Kurucusu, Lyons'lu zengin bir tüccar olan Pierre Valdo'­

dur. İlk Hıristiyanlığın saf öğretisine _ ve yoksul hayat dönmeyi öğütlüyordu. 2}

tarzına

-

On İkinci Yüzyıl sonunda Fransa'nın güneyinde ve kuz�y

İtalya'da çok yaygın bir mezhep. Merkezi Albi şehriydi. İsa'nın Tanrı olduğunu ve Tanrımn İsa'mn kişiliğinde belirdiğini inkar .eden, - Kilisenin zengiıiliği ile yolsuzluğuna karşı halkın tepkisini dile getiren Albi'liler arasında kilise topraklanna göz diken soy­

lular da vardı. Albi'lilere karşı Papa Üçüncü InnOcent bir haçlı seferi ilan etti. Bu da kuzey Fransa ile güney arasında yirmi yıl süren bir iç savaşa ( 1209-1229) yol açtı. Albi'lilerin kökü kazındı.

1233'den sonra bu gibi sapmalara karşı eliyle yürütüldü.

160

mücadele

Engizisyon


hirli [burgherJ muhalefeti ile köylü-pleb

mu_'lıalefeti ara­

sındaki -Köylü Savaşının yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan- büyük karşıtlığın On İkinci Yüzyıl öncülerini görü­ yoruz. Bu karşıtlık bütün Ortaçağ boyunca açıkça kendini belli eder. Şehirli sapmalan -ki bunlar ortaçağın

mevcut resmi

sapmalanydı- herşeyden önce papazlan hedef alıyor, on­ ların zenginliğine ve siyasi iktidarına bugünün

burjuvazisi

saldırıyordu.

Nasıl

bir "gouvernement a bonm.arclıe"

(ucuz hükümet) istiyorsa, Ortaçağ şehir ahalisi de herşey­ den çok bir

"

eglise a bon marche" (ucuz Kilise) . peşindey­

di. Kilisenin ve dogmanın daha fazla gelişmesinde yozlaş­ madan başka birşey görnieyen bütün sapmalar gibi biçim­ de gerici olan şehirli sapması, Hıristiyan Kilise sinin ilk baş­ , lardaki sade yapısına dönülmesini, imtiyazlı ruhban sınıfı­ nın kaldırılmasını istiyordu. Bu ucuz düzen, keşişlerle Kilise kodamanlarına, Roma [Papalık] Sarayına, kısacası Kilise­ ye pahalıya .oturan ne varsa hepsine son

verecekti. Kıral

ların hiniayesi altında da olsa birer cumhuriyet olan şehir­ ler, Papalığa saldırmalda genel bir anlamda, ilk kez, burju.

.

va hakimiyetinin en normal biçiminin cumhuriyet

olduğu

görüşünü dile getiriyorlardı. Bazı dogmalara ve Kilise ka­ nunlarına duyduklan düşmanlığın nedeni bir parça yukar­ da gördüklerimiz, bir parça da içinde yaşadıkları koşul­ lardı. Mesela papazların· evlenmelerini

yasaklayan kurala

kıyasıya muhalefetin nedenini Boccaccio.'dan daha iyi açık­ lıyan biri çıkmamıştır.

İtalya ve Almanya'da

Brescia'lı

Arnold, güney Fransa'da Albi'liler, Ingilt�re'de John Wycl­

y

liffe, Bohein a'da Huss ve Kalikst"ım'ler1

bu akımın

başta

gelen temsilcileriydiler. Şehirler, çoktandır, dünyevi feoda­ liteye ve irntiyazlarına karşı mücadeleyi siİah

1)

Jan

gücüyle

ya

Huss hareketinin bir kolu.

161


da zümre meclislerinde yetkinlikle yürütebitir bir zümre olarak kabul ediliyorlardı. Feodalizme muhalefetin sade­ . ce dini feodalizme muhalefet · biçiminde ortaya çıkmasının

nedeni açıkça budur.

Bu arada hem güney Fransa'da, hem İngiltere ve Bo­ hemya'da küçük soylular

çoğunluğunun,

mücadelelerinde ve dini sapmalarında

papazlara karşı şehirlerin yanında

yer aldığım görüyoruz. Bunun da nedeni, küçük soyluların şehirlere bağımlı olmaları, prenslerle kilise kodomanlarına karşı şehirlerle ortak çıkarları paylaşmalarıydı. Ayın şeyi Köylü · Savaşında da göreceğiz. Doğrudan doğruya köylü ve pleb isteklerini dile getiren ve hemen her zaman bir ayaklannıayla birlikte giden sap­ ma ise bundan çok farklı bir nitelikteydi. Papazlar, papalık, ve· ilk Hıristiyan Kilisesinin yapısının yeniden canlandırıl­ ması konularında

şehirli

sapmasının bütün taleplerini

paylaşınakla birlikte, ondan çok daha ileri

gidiyordu. İlk

Hıristiyanlığın cemaat üyeleri arasındaki eşitliğin yeniden kurulmasını, ve bu eşitliğin şehirli toplumu için de bir yasa olarak tanınmasını istiyordu. "Tanrımn kulları arasında eşitliğe" dayanarak sivil eşitliği, hatta bir yere kadar mül­ kiyet eşitliğini gerçekleştirmeden köylü arasında

yanaydı. Soylu

eşitlik, kodamanla ve imtiyazlı

kişiyle

şehirli ile

pleb arasında eşitlik, angaryamn, toprak rantının, vergi­ lerin, imtlyazların,

hiç olmazsa en göze batan mülkiyet farklarının kaldırılması: ilk Hıristiyan öğretisinin doğal ge­

rekleri olarak az ya da çok bir kararlılıkla ileri sürülen is­ teklerdi bunlar. Feodalizmirı astığı astık, kestfği kestik ol­ duğu devirde, m'esela Albi'liler arasinda görülen bu köylÜ­ sapması ile şehirler ahalisinin muhalefeti arasında

pleb

bir seçme

yapmak

yersizdi; fakat On

Dördüncü ve On

Beşinci Yüzyıllarda bu sapma gelişerek derli toplu bir par­ ti programı oldu, ve çoğu zaman şehirli sapmasımn yanısıra bağımsız bir varlık kazandı. İngiltere'de 162

Vat Tyler isyanı-


nın1 vaizi John Ball'un Wycliffe hareketi yanında, Balıem­ ya'da Tabor'luların2 Kaliksten'ler yanınQ.a

durumu buydu

Tabor'lular hatta daha da ileri giderek teokratik bir

kisve

altında cumhuriyetçi bir eğilim gösteriyariardı ki bu görüş Almanya'da On Beşi:OCi Yüzyılda ve On Altıncı Yüzyıl ba­ şında pleb temsilcileri tarafından daha da geliştirilmiştir. Baskı devirlerinde devrimci geleneği sürdürülen mistik eğilimli mezheplerin, mesela Flagellant'ları ve Lollard'ların4 bağnaz görüşleri giderek dini sapmanın bu türü çevresin­ de kümelendi. O çağda plebler, mevcut resmi toplumun dışında ka­ lan yegane sınıftı. Hem feodal düzenin, hem de şehirli dü­ zeninin dışındaydılar. Ne imtiyazlan köylünün, ya da küçük şehirlinin

vardı, ne mülkleri; ağır vergilerle yüklü

mülkiyetine bile sahip değillerdi. 'Her bakımdan mülksüz, her türlü haktan yoksundular.

Bayat koşullları,

mevcut

kurumlarla dolaysız yoldan temasa gelmelerine dahi asla elvermiyordu; kurumlarca hepten yok sayılıyorlardı. Pleb­ ler feodal ve lanca-şehirli

toplumunun

çöküşünün canlı

belirtisi oldukları gibi, aynı zamanda, çağdaş burjuva top­ lumunun da ilk öncüleriydiler.

ı> ingiltere'nin güheyinde ağır vergilerle kötü çalışma ko­ şullanna karşı 138l'de . patlak veren köylü ayaklanması. isyancı

köylü ordusu bir ara Londra'ya hakim olduysa da hareket az son� ra hunharca bastınldı. Vat Tyler, isyanın önderiydi. 2)

Tabor,

Bohemya'da (bugünkü Çekoslavakya'mn bir par­

çası) bir şehrin adıdır. Jan Huss taraftarlarının

merkeziyedi.

Tabor garnizonu Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ordu­ larına karşı uzun yıllar direndi, sonunda 1434'de düştü. 3) Aşın . bağnaz, mistik bir mezhebin üyeleri. Tövbe babın­ da kendilerini kırbaçlarlardı. 4) On Dördüncü ve On Beşinci. Yüzyıllarda İngiltere'de John Wycliffe'in taraftarianna ·verilen isim. LaHard'lar yoksul a..lıali arasında yaygın sosyal eşitlik özlemini ve papaz düşmanlığını temsil etmekteydiler.


Bu durum; pleb muhalefetinin

daha o deVirde niçin

sadece feodaliteye ve imtiyazlı şehir sakinlerine karşı mü-­ cadele ile yetinmediğini; niçin, hiç olmazsa hayalde, o sıra henüz yeni doğmakta olan çağdaş

burjuva toplumunun

sırurlarını aştığını; niçin mutlak surette mülkten yoksun bir kesim olarak, sınıf çelişkilerine dayanan bütün top­ lurolara ortak kurumlan, görüşleri ve kavramlan eleştir­ diğini açıklar. Bu bakımdan ilk Hıristiyanlığın İsa'nın yer­ yüzüne dönüp bin yıl saltanat süreceğine dair hayalleri çok elverişli bir hareket noktası yerine geçiyordu. Öbür yandan, günün ve hatta geleceğin de ötesine doğru bu hu­ ruç hareketi herşeye rağmen sert ve ... hayalci olmak zo­ rundaydı___..:. ister istemez, çağdaş koşullann

yarattığı dar

sınırlar iÇine düştü yeniden. Özel mülkiyete saldınnın, or­ tak mülkiyet isteğinin, eninde

sonunda ilkel bir

sadaka

örgütlenmesine dönüşmesi kaçınılmazdı. Vuzuhsuz Hıris­ tiyan eşitliği olsa olsa :'kanun karşısında" sivil ''eşitliğe" dönüşebilirdi. Bütün yetki organlanmn kaldınlması, en so­ nunda, halk tarafından seçilen cumhuriyetçi hükümetle­ rin kurulmasına vanr. Rayalde beslenen komü�izm umu­ du, gerçekte, çağdaş burjuva koşuHanna duyulan özlernin vakitsiz dile gelişidir. Geleceğin tarihi gelişmelerine duyulan bu şiddetli öz­ lem, pleblerin hayat koşullanyla kolayca açıklanabilir; ve biz bunu Almanya'da ilk kez Thomas Münzer ve partisinde . görürüz. Tabor'lular mutlu geleceği andıran bir çeşit or­ tak mülkiyete sahiptirler. Ama o salt askeri bir tedbirdi. Yalnız Münzer'in öğretisinde bu komünist kavramlar toi,J­

lumun gerçek bir kesiminin emellerini dile getiriyordu. Bu . emelleri belli bir ölçüde kesinlikle topariayıp ortaya koyan o oldu, ve o günden sonra, giderek çağdaş proleter hareketiyle birleşmelerine kadar, bütün büyük halk hare­ ketlerinde görüldü bu emeller. Tıpkı bunun gibi, Ortaçağ­ da feodalizmin gitgide artan 164

hakimiyetine

karşı özgür


köylülerin mücadeleleri de, toprak köleleri ile toprağa bağ-­ lı, angarya altında köylülerin feodal düzeni toptan yıkmak için verdikleri mücadeleyle birleşmişti. birincisi, tutucu

Üç büyük cepheden

Katalik cephe,.

mevcut koşullan sürdünneye çabalayan bütün unsurları,. yani imparatorluk makamlan:riı, kilise prensleriyle bir kı­ sım lcUk prensleri, zengin soylulan, kilise kodamanıarını ve şehir kodamanıarını içirie alırken, şehirli ılımlılığı taşı­ yan Lüter'ci refonn cephesi muhalefetin bütün mülk sahi­ bi unsurlarını, küçük le-ii, hatta kilise

soyluların büyük

topraklanna er koyup

uman ve Imparatorluk karşısında

kısmını, şehirli­ zenginleşmeyi

daha bir bağımsızlığa

kavuşmak için fırsat kollıyan bir kısım laik prensleri ken­ dine çekmekteydi. Köylülerle pleblere gelince, onlar dev­ rimci bir partiydiler, ve bu partinin isteklerini ve öğretile­ rini en açık biçimiyle Münzer dile getiriyordu. Lüter ve Münzer,

karakterleri ve eylemleriyle olduğu

kadar- öğretileriyle de tam tarnma partilerini temsil

eden

kişilerdi. Lüter 1517 ile 1525 arasında, bugünkü Alman anaya­ saellarının 1846 ile 1849 arasında geçirdikleri değişimierin hemen hemen aynısını geçinniştir. Bunlar, bir süre ha:.. reketin başını

çektikten

pleb-proleter partileri

sonra · kendilerini

destekleyen

tarafından aşılan bütün

burjuva

partilerinin geçirdiği değişimlerdir. Lüter 1517'de Katalik

Kilisesinin

dogmalarına ve ya­

salarına ilk kez karşı çıktığı zaman muhalefetinin belirli bir karaktere. sahip olduğu söylenemezdi�

Bu karşı çıkış,

daha önceki burjuva sapmasının dileklerini savunmaktan öteye varmryordu; lakin onları aşari herhangi bir eğilime kapalı değildi. Olamazdı da. O ilk aşamada bütün muha­

lif unsurların birleşmesi şarttı. Sön d ere ce atak bir dev­

rimci enerji gözler önüne serilıneli, resmi Katolik öğretisi­ ne karşı olan bütün sapmalar bir tek sözcüyle temsil edil165


meliydi. Tıpkı bunun gibi, 1847'de bizim liberal burjuvazi­ miz de daha hala devrimciydi; kendine sosyalist ve komü­ nist diyor, işçi sınıfının kurtuluşu davasını güdüyordu. Lü­ ter'in dinç köylü mizacı, faaliyetinin olanca

gazabıyla

bu ilk döneminde

kendini gösterdi. «Bu · azgın . çılgınlık

[Roma Kilisesi papazlarının çılgınlığı]

sürüp

gidecekse

eğer, bana öyle geliyor ki buna karşı en iyi öğüt ve ted­ bir,. kırallarla prensierin zora başvurmaları, silahlanmala­ n, bütün dünyaya zehir saçan o melünlara

saldırmaları,

ve bu oyuna sözle değil, siHllıla artık bir son vermeleridir. Hırsızların cezasını iple, kaatillerin cezasını baltayla, din­ den sapanların cezasını ateşle veriyoruz; o halde niçin bü­ tün bu melün felaket

kılavuzlarının, o papaların, kardi­

nallerin, piskoposlann, bütün o lanetlik Roma gurühunun üzerine

silahla

çullanmıyalım,

ellerimizi kanianna bula­

mıyalım?" Gelgelelim bu devrimci ateş uzun

sürmedi.

Lüter'in

yıldırımları hedefini bulmuştu. Alman halkı yekvücut ha­ rekete geçti.

Bir yanda köylülerle plebler onun papazlar

aleyhindeki çağrılarında ve Hıristiyan özgürlüğü vaazle­ rinde ayaklanma işaretini gördüler, öbür yanda ılımli şe­ hirliler ve küçük soyluların büyük

bir kısmı ona katıldı;

prensler bile ·kasırgaya kapıldılar. Öncekiler,

kendilerini

ezenlerin tümünden intikam alma gününün nihayet gelip çattığına inanıyorlardı; öbürleri sadece, papazların iktida­ rına ve Roma'ya bağımlılığa son vermek, Katalik hiyerar­ şisini dağıtmak, Kilisenin malları üzerine oturup zengin�

leşrnek istiyorlardı. Partiler birbirlerinden uzak duruyor­ lardı. Her biri kendi sözcüsünü bulmuştu; Lüter birinden birini seçmek zorundaydı. Saksonya Elektörünün gözdesi, Wittenberg Üniversitesinin bir gecede nüfuza ve üne eren, el üstünde tutulan profesörü, çevresi aşağılık

yaratıklar

ve dalkavuklarla sarılı büyük adam, Lüter, bir an bile dü­ şünmedi. Hareketin bütün halktan unsurlarına sırt çevir166


di; şehirlilerden, soylulardan, prenslerden yana çıktı. Ro­ ma'nın kökünü kazımak için savaş çağnlan işitilmez ol­ du. Şimdi artık barış içinde ilerleme ve pasü direnme va­ azleri veriyordu.

(Mesela, Alman Milletinin

Soylularına,

1520, vb.) Hutten onu kendisiyle Sickingen'i görmek üzere papazlara ve prensiere karşı çıkan soylulann fesat mer­ kezi Ebern kalesine çağırdığı zaman şu cevabı . verdi: "İn­

cil'in zora başvurularak ve kan dökülerek savunulmasını istemem. Dünya Kelamla

fethedilmişti, Kilise

Kelamla

ayakta duruyor; yine Kelam, Kiliseyi kendi özüne kavuş­ turacaktır ve zora başvurmadan başanya ulaşan Deccal, zora başvurulmadan tepelenecektir." İşte bu eğilimden, ya da daha doğrusu, Lüter'in siya­ setinin bu daJ:ia kesin belirlenişinden, olduğu gibi koruna­ cak ya da ıslah edilecek kurumlar ve dogmalar üzerinde o pazarlık ve çekişme; Augsburg Bildirisini,! yani onca ni­ yaz sonucu elde edilen ıslah

edilmiş bir şehirli [burgherJ

kilisesinin akidlerini doğuran o iğrenç

kurnazlıklar, ara

bulmalar, entrikalar ve uzlaşmalar çıktı. Son zamanlarda siyasi biçimiyle Alman milli meclislerinde, ara bulma top­ l antılarında, tadil komisyonlannda, Erfurt parlamentolann­ da insana gına getitireesine ı:esaplı pazarlıkların tıpatıp formasyonun

tekrarlanıp

duran küçük

aynısıydı bu da. Resmi Re­

kaltaban bayağı

tıyneti bu görüşmelerde

bütün çıplaklığıyla kendini belli ediyordu. Bundan böyle, şehirli reformunun herkesee kabul edi­ len temsilcisi olup çıkan Lüter'in kanunun koyduğu sınır­ lar içinde

ilerleme vaazleri

vermesi için çok makul ne­

denler vardı. Şehirlerin çoğunluğu ılımlı reform davasım benimsemişlerdi; küçük soylular gitgide o davaya bel bag­ lıyorlardı; prensierin bir kesimi reformdan yana çıkmıştı, · 1)

Protestan Kilisesinin akldelerini bir araya getiren resmi

bildiri. 1530 · yılında ilan edildi.

167


bir kesimi yalpalamaktaydı. Hiç değilse Almanya'nın bü­

yük bir kısmında şimdiden başarı

kazanılmış

sayılırdı.

dirde ılımlı muhalefetin baskısına

uzun boylu

dayana­

Geri kalari bölgeler, barış içinde gelişme sürüp gittiği tak­

mazlardı. Oysa şiddetli bir sarsıntı ılımlılar partisi ile aşı­ n pleb-köylü partisi arasında mutlaka çelişki doğuracak,

prensleri, soylulan ve birtçı,kım şehirleri hareketten uzak� laştıracak, ortada iki şıktan biri kalacaktı: ya şehirli par­ tisi köylülerin ve plebİerin gerisine düşecek, ya da bütün hareket Katalikliğin belini doğrultmasıyla ezilip gidecekti;

Son zamanlarda yeteri kadar örnek, burjuva partilerinin en ufak bir başarıdan sonra kanun çerçevesi içinde hare­ ket ederek bir yanda devrim, öbür yanda restorasyon fela­ ketinin

pençesine

düşmemeye

nasıl

çabaladıklarını

bi­

ze göstermiştir.

O çağa hakim genel sosyal ve siyasi

koşullarda her

türlü değişikliğin sonucu ister istemez prensierin yararı­ na oluyor, mutlaka onların

iktidarını

güçlendiriyordu.

Bu yüzden şehirli reformu, pleb ve köylü unsurlardan ke­ sinlikle koptuğu ölçüde, reformu

benimseyen prensierin

denetimine girdi, Lüter kendisi giderek onların adamı ol­ du. Halk onu da diğerleri gibi prensierin uşağı

olmakla

sı.içlar ve Orlamünde'de taŞlarken ne yaptığını çok iyi bi­ liyordu. Köylü Savaşı patlak verdiğinde prensierin Çoğunlukla

Katolik

Lüter,

soylulann ve

olciuğu bölgelerde arabulu­

cu bir tavir almaya çalıştı. Hükümetlere

fütursuzca sal­

dırdı, sürdürdükleri baskıdan ötürü a,:yaklanmadan onla­ rın sorumlu oldukla:i:'ı_nı söyledi. Onlara baş aldıran köy­

lüler değil, Tanrı kendisiydi. Ania, beri yandan da, ayak­ lanmanın şeytari-işi ve İncİl'e aykırı

olduğunu söylllyor­

du. Sonunda her iki tarafı da direnmekten vazgeçmeye, barışçı bir anlaşmaya varmaya çağirdı.

Bu iyi niyetli ara bulma çabala:i:'ına rağmen ayaklan168


ma hızla yayıldı; Lüter'ci prenslerin, beylerin ve şehirle­ rin hakim olduklan Protestan bölgelerini dahi içine ala­ rak bir çırpıda "ağırbaşlı" şehirli reformunu aştı. isyancı­ Iann Münzer önderliğindeki en kararlı kesimi karargahı­ nı Lüter'in çok yakınında bir yerde, Thuringia'da kurmuş­ tu. Birkaç başan daha elde edilirse ateş bütün Almanya'yı saracak, Lüter kuşatılıp belki de bir hain olarak öldürü­

·

lecek, şehirli reformu bir pleb-köylü devriminin dalgası altında silinip gidecekti. Ağırbaşlı olmaya artık vakit kalmamıştı. Devrim karşısında bütün eski düşmanlıklar unutuldu. Köylü sürülerine kıyasla Roma Sodom'unun1 . uşaklan masum kuzular,

'!'annnın

lırdı. Şehirlisi prensi, soylusu

sevimli .yavruları sayı­

papazı, Lüter'i ve Papası,

hepsi, "kana susamış talancı köylü

sürüleri

karşısında"

elele verdiler. Lüter, "Gücü yeten herkes onları, gizlice ya da açıktan açığa, tıpkı bir kuduz köpeği gebertir gibi diye haykırı­ paralamalı, boğazlamalı, hançerlemelidir," yordu. "Onun için, aziz beylerim, burada yardıma, orada imdada koşun; her biriniz, gücü

yettiğince,

hançerleyin,

devirin, boğaziayın onları. Bu. arada hayatınızdan

olursa­

nız, ne mutlu size! Daha iyi bir ölüme asla kavuşamazsı­ nız ! " Yeter ki, köyluye sahte merhainet duyulmaya. Kim ki

Tanrının acımadığına,

ceza görmesini, yok edilmesini

istediğine kıya,maz, o da isyancılardandır. ilerde, bir ine-:_. ğin barış içinde hayrını görebilmek için diğerinden vaz­ geçmek zorunda kaldıkları zaman köylüler kendileri tan­ rıya hamdü sena etmesini öğrenecekler, prensler de dev­ rinı sayesinde, ancak zorla hükmedilrnek gereken . suru ruhunun ne olduğunu göreceklerdir. "Akıllı adamıiı dedi­ ği gibi

:

Cibus, onus et virga'ni asino CeşŞeğe yeriı, Yük ve

ıı Sodom, 'İ'evrat'da a:Ciı geÇen 'bir şehirdir. Ahalisinin gü­ nakarliği ve Tann-tıriııriıazlığı yüzühden Tarirımn gazabına. uğrayıp yerle bir olmuştu. 169


kırbaç gerek) . Köylülerin layığı salt kuru samandır. Ma­ d.em Kelama kulak asmıyorlar, sersemlik ediyorlar, o hal­ de silahla ve sopayla akıllan başıanna getirilmelidir. Bu­ na müstahaktırlar. Söz dinlemeleri için dua edelim. Din­ lemezlerse, gözlerinin yaşına bakmayalım. Çevirin sila!ı­ lan üzerlerine, yoksa onlar bin beterini yaparlar! " proletarya zaferin meyva­ Mart olaylanndan sonra larından kendi payına düşeni istediği zaman, bizim vak­ tiyle sosyalist ve · insancıl olan

burjuvazimiz de ayruyla

böyle diyordu. Lüter, İncil'i Almancaya çevinnekle pleb hareketinin -eline çok güçlü bir silah vennişti. İncil'e dayanarak, za­ manının feodalleşmiş Hıristiyanlığırun

karşısına . Birinci

Yüzyılın orta-karar Hıristiyanlığım, çökmekte olan feodal toplumun karşısına da, dört bir yana kol atan yapay feo­ dal hiyerarşiden habersiz bir toplum manzarası çıkarmış­ tı. Prensler, soylular ve papazlar karşısında

köylüler

bu

.araçtan çok yararlanmışlardı. Lüter şimdi bu silahı onla­ ra çevirdi. İncil'den Tannca atanmış makamlan yücelten öyle bir ilahi çıkardı ki, o günedek hiç bir mutlak kırallık şakşakçısı böylesini becerememişti.

Tanrının

inayetiyle

prenslik, boynu bükük itaat, hatta toprak köleliği, İncil'­ in yardımıyla haklı gösteriliyordu. Böylelikle yalmz köylü ayaklanması değil, Lüter'in

dini ve laik otoriteye

kendi

başkaldınsı da inkara uğruyor, yalmz halk hareketi değil, şehirli hareketi de prensiere peşkeş çekiliyordu. Son zamanlarda kendi geçmişlerini inkarın bu kabil ·örneklerini veren burjuvalan da bir bir saymamıza gerek var mı? Şimdi de burjuva refonncusu Lüter'le pleb devrimeisi Münzer'i karşılaştıralım.

Thomas Münzer 1498'de Harz bölgesinde Sto'Iberg'de

doğdu. Babasının :

Stolberg konutunun kara zulmünün kurbam olarak darağacında can verdiği söyleniyor. Mün-


:zer on beş yaşındayken Halle okulunda piskoposuna ve genel olarak Roma bir dernek kurar. Zamanının ilahiyat bilgi sayesinde genç yaşta doktor

Magdeburg baş­

Kilisesine karşı gizli biliminde edindiği

payesını

kazanır ve

Halle'de bir marrastıra papaz atanır. Burda kilise dogma­ larını ve ayinlerini hiç kaale almaz. Aşai Rabhani ayinin­ de, şarapla ekmeğin İsa'nın kanı ve gövdesine dönüştüğü­ .nü belirten sözleri söylemez,

ve Lüter'in

dediğine göre,

yüce tanrıları kutsamadan yer� Ortaçağ mistikleri, özellik­ le de Kalabriya'lı Joachim'in İsa'nın gelecek bin yıllık sal­ tanatma dair yazılan, incelediği başlıca

konulardır. Bu

mistik yazann sözünü ettiği bin yıllık İsa saltanatı ve yoz­ laşmış Kiliseyle soysuzlaşmış

dünyaya son verecek olan

Kıyamet günü, Reformasyon ortamında ve zamanın genel tedirginliği içinde Münzer'e çok yakın görünür. Bulundu­ ğu yörede çok başarılı vaazlar verir. 1520'de ilk İncil va­ izi olarak

Zwickau'ya

gider.

Oı�ada, çeşitli

yörelerde

sessiz sedasız varlıklarını sürdüren, her biri o anki alçak­ gönüllülüğü

ve

içe-dönuklülüğü ardında toplumun en alt

tabakalarının yürürlükteki koşullara karşı her gün biraz daha azan muhalefetini gizleyen, ve artan

huzursuzluk

nedeniyle her gün biraz daha cüret ve ısrarla gün yüzüne çıkmakta olan o bağnaz,

mutlu-gelecek

tarikatlarından

biriyle karşılaşır. Niklas Storch'un başını çektiği Anabap­ tist'ler1 tarikatıdır bu. Tankat üyeleri Kıyamet gününün -ve bin yıl sürecek ilahi saltanat çağının yaklaştığını muş1) 152l'de Almanya'da ortaya çıkan bir tarikat. Anabap­ tist'ler Hıristiyanların doğar doğmaz değil, yetiştikten ve Hıris­ tiyanlığa iman ettikten sonra vaftiz olmalan gerektiğine inamr­ lardı. Resmi Kiliseye, Hıristiyanların mülk sahibi olmalarına karşıydılar. O sırada köylüler arasında yaygın hoşnutsuzluğun sözcüleri olmuşlardı. Hem Katoliklerin, hem de Protestanlin'ın baskı ve zulmüne uğramışlardır. Niklas Storch Zwickau şehri Anabaptist'lerinin başıydı. 71


tularlar. "Hayal görür, vecde varır, gelecekten haber ve­ rirler. " Çok geçmez, Zwickau Kilise Konseyi ile çatışırlar. Münzer hiç bir zaman kayıtsız şartsız onlara katılmış de­ ğildir; daha çok, onları kendi etkisi altına almayı tasar­ lamaktadır. Yine de savunur onları . - Konsey Anabaptist'le­ re karşı sert tedbirler alır. Şehri bırakıp gitmek

zorunda

kalırlar. Münzer de onlarla birlikte gider. Yıl 1521 sonları­ dır. Münzer Prag'a gider. Huss hareketinin

kalıntılarına

katılarak orada tutunmaya çalışır. Fakat konuşmaları yü­ zünden Bohemya'dan da kaçmak zorunda kalır.

1522 de

Thuringia'da vaizliğe atanır. Orada ibadet sistemini ıslah­ la işe başlar. Lüter bile henüz o kadar ileri gitmeyi göze alamamışken, o Latinceyi toptan siler atar, yalnız Pazar günleri okunan İncil fasıllarıyla havari mektuplarının de­ ğil, İncil'in tamamının halka okunmasını

buyurur. Aynı

zamanda o yörede propaganda faaliyetine girişir. Dört bir yandan akın akın ahali gelir onu görmeye,

Allstedt kısa

zamanda bütün Thuringia'da papazlara-karşı halk hare­ ketinin merkezi olur. Münzer, henüz herşeyden önce bir ilahiyatçıydı. Sal­ dırılarını hala hemen hemen sadece papazlara yöneltiyor­ du. Ama o sıralarda Lüter'in yapmaya başladığı gibi, ağır­ başlı tartışma ve barış içinde ilerleme öğütleri vermiyor­ du; Lüter'in eski ateşli vaazlerini

sürdürüyor,

Saksonya

prensleriyle halkı Roma Kilisesinin papazlarına karşı si­ lahlı ayaklanmaya çağırıyordu. "İsa, 'Ben size barış getir­ meye değil, kılıç getirmeye geldim,' dememiş miydi? Siz [ Saksonya prensleri] ne yapmalısınız o kılıçla? Eğer Tan� rıya hizmet etmek istiyorsanız yapacağınız bir şey var; o da İncil'in yolunu kesen ibiisieri kavalayıp yok etmektir. B:azreti isa kesin olarak şunu buyuruyor rAziz iukas 19: 27] : 'Düşmanlarımı buraya getirin ve gözümün öldürün onları.' Sizin 172

önünde

silahlarınızın katkısı olmadan da


Tanrının gucunun bunu yapacağını

boşuna

söylemeyin

bize; çünkü o takdirde silah kınında paslanır. . .

Tanrının

. ayan kıldığına karşı çıkanlar, nasıl Ezekiyas, Keyhus, Ye­ .şu, Danyal ve İlyas Baal mabedi rahiplerini yok ettilerse öyle amansızca yok edilmel_idirler; yoksa Hıristiyan Kilise­ si eski kaynağına asla dönemez. Tanrı bağındaki aynk ot­ larını hasad - zamanı söküp atmalıyız... Tanrı,

Musa'nın

Beşinci Kitabı, Yedinci fasılda der ki: 'Puta tapanlara acı­ mıyacaksın; onların mihraplarını yıkacaksınız, tasvirleri­ ni kırıp ateşe atacaksınız ki gazahımdan kurtulasınız." Ne ki, prensiere yöneltilen bu çağnlardan birşey çık­ mazken halk arasında devrimci

duygular her gün biraz

daha güçleniyordu. Fikirleri gittikçe daha kesinlikle bil­ lurlaşan ve perva tanımaz olan Münzer nihayet şehirli re­ formundan kesinlikle koparak tam

bir _ siyasi

ajitatör

oldu. Münzer'in

siyaset�ilahiyat öğretisi yalp.ız Katalikliğin

değil, genel olarak Hıristiyanlığın bütün belli başlı nok­ talarına saldırıyordu. Hıristiyanlık bir biçimde çağdaş spekülatif

kisvesi altında garip

düşünceyi

andıran, hatta

zaman zaman allahsızliğa kadar dahi varan bir çeşit pan­ teizmi salık veriyordu Münzer. İncil'in

Tanrı tarafından

gönderilen yegane vahiy olduğunu inkar ettiği gibi, İncil' in yanılmazlığını da inkar ediyordu. Gerçek ve yaşıyan vahiy, ona göre, bütün insanlar arasında her zaman var olan, hala da var olmakta devam eden . bir vahiydir, akıl�

dır. Akıla karşı İncil'i tutmanın, İncil'in lafzıyla onun ru­

hunu öldürmek olduğunu, zira İncil'in sözünü ettiği Ru­

hul Kudüs'ün bizim dışımızda varolan birşey değil, bizim aklımız olduğunu ileri · sürüyordu. İman insanda can kaza­ nan akıldan_ başka birşey değildir; bu nedenle, puta ta­ panlar da iman sahibi olabilirler. Bu iman sayesinde, can­ lanan akıl sayesinde, insanoğlu Tanrının benzeri -olmuş ve kutsanmıştır. O halde Cennet başka bir alemde

değildir, 173


bU: hayatta aranmalıdır; ve bu Cenneti. Tann beldesini bu­ rada, dünyada . kurmak iman sahiplerine düşen görevdir. Öbür dünyada Cennet olmadığı gibi, Cehennem de yoktur, limetlenme de yoktur. Bunun gibi, şeytan,

insanoğlunun

kötü

başka

ihtiraslanndan ve aç gözlülüğünden

birşey

değildir. İsa da, tıpkı bizim gibi, basit bir insandı; bir pey­ gamber ve bir öğretmendi. İsa'nın son yemeği, ekmeğin ve· şarabın hiç bir mistik çerez katılmaksızın yenilip içildiği. basit bir anma toplantısıydı. Münzer bu öğretileri, çok kere, yeni felsefenin bir <>Ü­ re ardında gizlemek zorunda olduğu Hıristiyanlıktan ak­ tanıma bir dille yayıyordu. Yine de, dini sapmanın ta ken­ disi olan temel düşünceyi onun bütün yazılannda kolay­ lıkla gönnek mümkündür. Muhakkak ki Münzer bu İncil maskesini çağımızın çoğu Hegel çömezlerinden · çok daha az ciddiye

almıştır. Oysa çağımızın felsefesiyle arası�da.

üç yüz yıl gibi uzun bir zaman farkı vardı. Münzer'in siyasi öğretisi, o:g.un devrimci dini kavram­ larını çok yakından izliyordu. Nasıl ilahiyatta tuttuğu yol zamanının geçer akçe kavramlannı

aşıyorduysa,

siyasi

öğretisi de o çağın genel sosyal ve siyasi koşullannı aşıyor­ du. Nasıl dini felsefesi allahsızlığa yaklaşıyorduysa, siya­ si programı da komünizme yaklaşıyordu.

Öyle ki, Şubat

Devriminin arifesinde dahi günümüzün birçok komünist tarikatı · On Altıncı Yüzyılda "Münezer'in"ki

kadar geniş

kapsamlı bir teorik donatımdan

Bu program

yoksundu.

-o çağın pleb taleplerinin bir derlemesinden çok, plebler arasında daha yeni gelişmeye başlamış olan proleter un­ surun kurtuluşu için gerekli koşulların hayali özlemini di­ le getiren bu program- Kiliseyi ilk durumuna geri götü­ rerek, ve iddiaya · göre ilk Hıristiyanlığa ait, ama aslında yeninin de yenisi olan bu Kilise ile çelişen bütün kurum­ lan ortadan . kaldırarak, Tann beldesinin,

geleceği bildili­

len bin yıllık mutluluk çağının hemen derhal kurulmasını 174

·


· öneriyordu. Münzer'e göre Tanrı beldesi sınıf ayrılıkları­ na, özel mülkiyete, toplumun üyelerinden bağımsız ve on­ lara yabancı bir devlet gücüne yer vermeyen bir toplum­ du. inatla ayak direyip devrime katılmayan bütün mevcut: makamlar yıkılacak, bütün çalışma ve bütün mülkiyet or­ tak olacak, tam eşitlik kurulacaktı. Bütün bunları gerçek­ leştirmek için yalnız Almanya'da değil, bütün aleminde bir birlik meydana getirileeekti

Hıristiyan

Prensler

ve

beyler bu birliğe katılmaya çağınlacaklar, eğer buna razı olmaz�arsa birlik ilk fırsatta silaha sarılıp onları devire­ cek, ya da öld.ürecekti. . Münzer bu birliği

örgütlernek

için hemen işe koyul­

du. Vaazleri giderek daha sert ve devrimci oldu. Pap;:ı.zla­ ra yönelttiği saldırıların ateşine denk bir lıırsla prensle­ re, soylulara ve kodamanlara

veriştiriyordu.

O günkü

baskıyı kıpkızıl renklerle çizip gözler önüne seriyor, onun karşısına hayalinde

canlandırdığı

·

sosyal

cumhuriyetçi

eşitliğin mutlu geleceğini çıkarıyordu. Durmadan devrim­ ci risaleler yayınlıyor, Allstedt ve çevresinde birliği kendi­ si örgütlerken, dört bir yana elçiler yolluyordu. Bu propagandanın ilk semeresi, Allstedt

yakınında­

ki Mellerbach'da Meryem Ana kilisesinin İncil'in buyruğu uyannca

[Tevrat'ın beşinci kitabı,

7:6] tahrip edilmesi ol­

du: "Onların mihraplarını yıkacak, sütunlarını devirecek,. putlarını ateşte yakacaksınız." Saksonya prensleri huzur� suzluğu yatıştırmak için bir koşu Allstedt'e geldiler, Mün­ zer'i şatoya çağırttılar. Münzer onlara Lüter'den, Münzer'­ in deyimiyle "Wittenberg'li o rahatına düşkün et yığını"n­ dan benzerini hiç

işitmedikleri

bir nutuk

çekti.

İncil'i

dinden sapınayla bir tutan yöneticilerin, · . -özellikle papaz­ lada keşişlerin öldürülmelerinin dediğini doğrulamak için Ahdi

şart olduğunu Cedidi mehaz

söyledi, gösterdi.

Tanrıya karşı çıkanlar hayat haklarını

Tanrının

kullannın merhametine ·

Eğer prensler bu

borçluydular.

seçkin

175


gibilerin kökünü kazımaziarsa Tanrı kılıçlarını ellerinden alırdı onların; çünkü kılıcın gücü bütün cemaate aitti. Te­ feciliğin,

hırsızlığın ve soygUnculuğun

beylerdi; Bütün

başı prensler ve

yaratıklan -suda balığı, havada kuşu,

toprağın bitkilerini- kendilerine

mülk edindikleri hal­

de yoksul halkın karşısına "Başkasının malını çalınıyacak­ sını "buyruğuyla çıkıyorlardı; ama kendileri geçerse . gaspediyor, Buna karşılık

köylüyü

ellerine

ve zanaatkan

ne

eziyorlardı.

köylülerden ya da zanaatkarlardan

birisi

en ufak bir kabahat işieyecek olsa, layığı asılmaktı, ve Dr. Lügner1 bütün bunlara "Amin! " diyordu. "Fukaranın efen­ dilere düşman

y

olmasının

günalu · efendilerindir.

Onlar

a aklanmarün nedenlerini ortadan kaldırmazlarsa, olur da işler uzun vadede

nasıl

Ah, aziz bü­

yolunda gider?

yüklerim, göreceksiniz Tanrı bu köhne çanakları demir­ den bir çubukla nasıl paramparça edecek! Ama ·ben bunu söylediğim için bir isyancı sayılacaksam,

varsın öyle

sun ! " (Bakınız: Zimmerınann'ın Bauernkrieg, II, s: 75J Münzer bu vaazini

bastırıp

yayınlar.

matbaacısı, Saksonya dükü Johann cezalandırılır;

Münzer'in

·weimar'daki

dükalık

Allstedt'deki

tarafından sürgünle

yazılarının

hükümetince

·buyruk .çıkar. Ama o buna kulak

ol­

da

bundan

sansür

asmaz.

böyle

edilmesine

Hemen vakit

geçirmeden imparatorluk şehri Mühlhausen'de

hayli kış­

kırtıcı bir risale yayınlıyarak halkı «Rabbimiz İsa'yı

allı

pullu bir kukiaya çeviren küfür erbabı kodamanlarımızın içyüzünü dünya alem görüp bilsin

için gediği daha

açmaya" çağırır. Risale şu sözlerle sona eriyordu:

da

"Bütün ·

dünya yerinden oynayacak. Öyle şeyler olacak ki, şer güç­ leri oturduklan makamlardan

alaşağı edilecek, ayak al­

tında azilerıler doğrulacaklar."

Thomas .Münzer, "eli çe-

ı> Dr. Lüter demek istiyor. Burda bir Alınanca «Lügner,. yalancı demektir. 176

kelime oyunu ·var.


kiçli adam," risalenin ilk sayfasına şu ibareyi koyrouştu:

"Dinle ! Ağzından çıkanlar benim s �zıerimdir; silip atasın,

yıkıp dağıtasın ve deviresin diye, ve de kurup dikesin di­ ye seni ben halkın ve İmparatorluğun başına atadım. Kı­ rallar, prensler ve papazlarla halkın

arasına

demirden

bir perde çekildi. Savaşsınlar. Çünkü zafer mucizesi güç­ lü

ve allahsız müstebitlerin felaketi olacaktır." Lüter ve partisiyle Münzer'in arası bundan çok

önce açılmıştı. Lüter,

Münzer'in

kendisine

uyguladığı bazı kilise reformlannı kalmıştı. Münzer'in yaptıklarını, kendinden daha gayretli,

daha

danışmadan

kabullenmek zorunda ılımlı

gözü daha

bir reformcunun

ilerilerde bir parti

karşısında duyduğu kuşkuyla izliyordu. Daha 1524 balıa­ nnda Münzer, Melanchton'a, dar kafalı kakavanlık timsa­ li o uyuşuk telaşe müdürüne yazdığı bir mektupta, ve Lüter'in hareketi hiç mi hiç anlamadıklannı ikisi İncil'in

lafzıyla hareketi boğmaya

onun

söyler.. Bu

çalışmaktadırlar;

öğretilerinin içi geçmiştir. "Aziz kardeşlerim," der Mün­ zer, "işi uzatmayı,

tereddüdü bırakın

artık. Gün bugün.

Yumurta kapıya dayandı. Kelamın olanca gücüyle etkisi­ ni göstermesini engelleyen şer güçleriyle dostluğa son ve­ rin. Prensierinize dalkavukluk etmeyin, yoksa onlarla bir­ likte siz de mahvolacaksınız. Siz, ey yufka beyinli

kalem

efendileri, boşuna gazaba gelmeyin, zira bu gidişi değiş­ tirmek benim de elimde değil! " Lüter, Münzer'i birkaç kez açık

tartışmaya

çağır­

mıştı. Ne ki, Münzer, halk önünde savaşa tutuşmaya her zaman hazır olduğu halde,

Wittenberg

Üniversitesinin

partizan topluluğu önünde kitabi bir ilahiyat tartışması­ na sürüklenmeye hiç de istekli değildi. ·�Ruhun tanıklığını yalnız bilimin

yüce kürsüsü önüne sennek" istemiyordu.

Eğer Lüter gerçekten samimi ise, nüfuzunu kullanır, Mün­ zer'in matbaacısıyla uğraşanlara engel olur, sansürü kal­ dırtırdı; o zaman basında serbestçe tartışırlardı. 177


Ama şimdi, Münzer'in yukarda sözü edilen

Ruha Karşı Saksonya Prenslerine Şeytanın bir aracı olduğunu

devrimci

açıkça suçladı. isyancı

risalesi yayınlanınca, Lüter onu

Mektup ta '

,

Münzer'iiı

ilan etti, ve prensieri, duru­

ma el koyup ayaklanmanın başını çekenleri sürmeye çağırdı. Zira onlar şen'i

ülke dışına

öğretilerini

yaymakla

kalmıyorlar, halkı kıyama, resmi makamlara

karşı zor

kullanmaya kışkırtıyorlardı. ı Ağustosta

Münzer

Weimar şatosunda

isyana

teşvikten

prensierin önüne

Aleyhinde hayli kesin deliller

sanık olarak

çıkmaya zorlandı.

vardı: Gizli

birliğinin

ızı

bulunmuştu; maden işçilerinin ve köylülerin derneklerin­ de parmağı olduğu

anlaşılmıştı.

Sürgünle

tehdit ettiler

onu. Allstedt'e döner dönmez de, Saksonya dükü Georg'un kendisinin sınır dışı edilmesini

istediğini

yazdığı birlik mektuplan ele geçmişti;

bu

öğrendi. Kendi mektuplarda

Georg'un adamlarını İncil düşmanıarına karşı silahlı dire­ nişe çağırıyordu. Şehri bırakıp

gitmemiş olsaydı Konsey

onu sınır dışı edecekti. Bu arada, köylülerle pleber arasında gittikçe

artan

huzursuzluk Münzer'in propaganda çalışmalarını son de­ rece

kolaylaştınnıştı.

biçilmez

Anabaptist'lerde bu iş için baha

yardımcılar buldu. Bu tarikat

dogmalan yoktu; sadece hakim

üyelerinin

kesin

sınıfların tümüne karşı

ortak muhalefetleri nedeniyle ve ·ikinci kez vaftiz sembolü çevresinde bir araya toplanmışlardı; kıtkanaat yaşarlardı; propagandada yorulmak nedir bilmez, bağnaz suzdular.

ve korku­

Giderek Münzer'in çevresinde saflarını

sıklaş- .

tırdılar. Baskı altında yerlerinden yurtlarından olan üye­ ler Almanya'nın dört bucağı.nı dolaşıyor, her gittikleri ye­ re yeni öğretiden haber taşıyorlardı. Bu öğretiyle Münzer onların kendi istek ve emellerine açıklık getirmişti. Türlü işkenceler altında kemikleri kırılan, ateşte yakılan, ya d a daha başka yollardan idam edilen Anabaptist'lerin sayısı178


. nı bilen yoktu; ama hiç birşey bu elçilerin cesaretini, di­ renme gücünü kıramıyordu. Halkın hızla büyüyen huzur­ suzluğu içinde yürüttükleri

faaliyet korkunç bir başarı

kazanmıştı. Bu yüzden, Thuringia'dan kaçan Münzer

her

gittiği yerde ortamı hazır buldu. İlk uğrağı Nuremberg'di. Şehrin yakınlannda bir yer­ de bir ay öncesi bir köylü isyanı,

daha p atlak vermeden

bastırılmıştı. Münzer propagandasını el altından yürüttü. Çok geçmeden halk arasında, İncil'in

bağlayıcı olmayan

niteliğine ve Katalik ayinlerinin anlamsızlığına dair onun ileri sürdüğü en aşırı görüşleri savunan, İsa'nın basit bir aden;ı, laik makamların iktidarının Tannyı tanımayan bir iktidar

olduğunu

yaklaşan Şeytan,

söyleyenler

türedi.

Allstedt iblisi ! " diye

"İşte

sinsi

.sinsi

bağırıyordu Lüter.

Münzer ona cevabını Nuremberg'de bastırdı. Onu prens­ Iere yaltaklanmak, yavan ılımlılığıyla gerici partiye des­ tek olmakla sı.içladı. Ama, diyordu, halk herşeye

rağmen

kendini kurtaracaktır, ve . Dr. Lüter'in başına gelenler, ka­ pana kıstırılan tilkinin başına gelenlerden farksız olacak­ tır. KonsE)y risalenin toplatılmçı,sı için emir verdi; Mün.ier Nuremberg'den ayrılmak zorunda kaldı. Swabia üzerinden Alsace'a gitti, sonra İsviçre'ye geçti. Ordan tekrar, birkaç ay önce kendisine

bağlı A.11abaptist

elçilerin başını çektikleri vakitsiz bir ayaklanmaya sahne olan yukarı Karaorman'a döndü. Münzer'in bu propagan­ da gezisinin halkın partisinin kurulmasında,

isteklerinin

açık seçik dile getirilmesinde, ve 1526 Nisanında nihai ge­ nel ayaklanmanın patlak vermesinde şüphesiz hayli kat­ kısı olmuştu. Faaliyetinin iki yönlü . etkisi en .çok bu gezi., de · kendini .belli eder: bir yandan,

o ara anlıyabilecekleri

yegane dille, dini kehanet diliyle hitap ettiği halk üzerin­ de; öte yandan, nihai hedeflerini açıklıyabileceği, işin iç yü­ züne vakıf önderler üzerinde. Daha geziye çıkmadan ön­ ce, Thuringia'da halktan ve alt kademe papazları arasın-

179


dan bazı yürekli kişileri bir araya toplamış, gizli birliği­ nin başına geçirmişti. Şimdi artık, güney batı Almanya'da tüm devrimci hareketin önderiydi. yoluyla Saksonya ve Thuringia

Franconia ve Swabia

arasında taa Alsace'a ve

İsviçre sınınna kadar her yerle ilişki kurmuş, Waldshut'lu Hubmaier, Zürih'li Conrad Grebel,

Griessen:den

Rabmann, Me-mmingen'den Schappeler,

Franz

Leipheim'den Ja­

kob Wehe ve Stuttgard'da Dr. Mantel gibi çoğu devrimci papaz olan güney Almanya devrimcilerini, müridieri ve birliğin önderleri

arasına

katmıştı.

Kendisi

daha çok

Schaffhausen sınınnda Griessen'de kalıyor, arada Hegau, Kletgau, vb. üzerinden geziye çıkıyordu.

sırada Paçalan

tutuşan prenslerle beyl!3rin her yerde bu yeni pleb sapma­ sına karşı giriştikleri kanlı baskı hareketleri de isyan ru­ hunu körüklemekten, birliğin saflannı pekiştirmekten ge­ ri kalmıyordu. Münzer yukan Almanya'da ajitasyonu böylece beş ay kadar sürdürdü, sonra

Thuringia'ya

günü yaklaşmıştı; hareketi kendisi

döndü. yönetmek

Ayaklanma istiyordu.

İleride onu orada bulacağız. İki parti önderinin karakter ve davranışlannın

nasıl

her · bir partinin tutumunu hakkıyla yansıttığını; Lüter'in kararsızlığmın, ciddi boyutlara vardığı görülen hareket­ ten ürküp - prensiere ödlekçe boyun eğişinin nasıl şehiriiie­ rin çekingen ve kaypak siyasetiyle çakıştığını; ve Münzer'­ in devriinci şevk ve azmi:ı;ıin nasıl

pleblerle köylülerin erı

ileri kesiminde uç verdiğini ileride göreceğiz. Aradaki t.ek fark şuydu: Lüter kendi sınıfının çoğunluğunca paylaşılan kavramlan ;v.e,_ emelleri dile getirmekle yetiniyordu; bu sa­ yede, sınıfının gözünde son derece - uc� bir kahraman ol­ muş çıkmıştı. Oysa Münzer, bunun tam tersine, pleblerle köylülerin o anki fikirlerini ve isteklerini çok aşmıştı; bu­ nun içindir ki o zamanın devrimci urısurlan arasından ilk kez bir seçkinler partisi kurdu, ve bu parti, onun fikirleri180


ni ve heyecanını paylaştığı ölçüde, ayaklanan yığınların küçük bir azınlığı olmaktan öteye hiç bir zaman vannadı. III Alman köylüleri arasmda uç v�rmeye başiıyan devrim­ ci ruhun ilk belirtileri Huss hareketinin bastırılmasından aşağı yukarı elli yıl sonra kendini gösterdi. Köylüler arasında ilk isyan hazırlığı

1476'da Würz­

burg pis_koposluğu topraklarında, yani Huss taraftarlan­ na karşı verilen savaşlar, "kötü yönetim; ağır vergiler, ha­ raçlar, didişme, husumet, savaş, yangın, cinayet,

zindan

ve benzeri şeyler" yüzünden fakrü zarurete düşen, pisko­ poslar, papazlar,

soylular tarafından hayasızca

yağma

edilmekte olan bir bölgede başgösterdi. Davulcu ve Kaval­ cı Hans lakabıyla da anılan Niklashausen'li Hans Böheim adında, peygamberliğe

özenen genç bir çoban

ve çalgıcı

zuhur etti tam bu sırada, Tauber vadisinde. Dediğine göre Meryem Ananın hayalini

görmüştü

birgün, ve Meryem

ona davulunu yakmasım, oyunculuğa ve günahkar şehvet düşkünlüğüne hizmetten vazgeçmesini, halkı tövbekar ol­ maya çağırmasını buyunnuştu.

Herkes

günahlarından, dünyanın boş ihtiraslarından arınmalı, bütün süslere, ziy­ netlere sırt çevinneli, günahlarını bağışiatmak için Nik­ lashuasen Meryem Anasım ziyarete hacca gitmeliydi. Dini bir kılığa bürünen bütün Ortaçağ kıyamlanna:,

çağımızda da bütün proleter hareketlerinin başlangıç aşa­ rnalanna özgü çilekeş hayata, hareketin bu öncülerinde

daha o zamandan rastlamaktayız. Bu çilekeş ahlak. anla- ­ yışı, hayatın her türlü tadından, eğlencesinden uzak dur­

ma çağrısı, .bir yandan Isparta tarzı bir eşitlik ilkesiyle ha­ kim sınıfların karşısına dikilirken, bir yandan da zorunlu

bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamadan geçilmeksizin, toplu­ mun en alt tabakasının kendini harekete geçinnesi im181


kansızdır. Devrimci şevklerini geliştirmeleri, toplumun bü­ tün diğer unsurlan karşısında kendi düşmanca tutumları­

nın bilincine varmaları, bir sınıf olarak sımsıkı kenetlene­ bilmeleri için, toplumun en alt tabakalah önce onları mev-:. cut sosyal düzenle bağdaştırabilecek her birşeyden sıyrıl­ mak zorundadırlar; feci durumlarını o an için azıcık da

dahi ellerinden

olsa dayanılabilir kılan, en sert baskının

alamıyacağı son birkaç hazzı da tepmelidirler. Bu plep ve olsun, proleter kanaatkarlığı, taşkın bağnaz biçimiyle ·

özünde olsun, Lüter'ci

şehirli ahlakının ve CBağımsızlar1

ve daha radikal mezhepler dışında) İngiliz Püritenlerinin2 bütün sırrı burjuva eli-sıkılığından ibaret atkarlığından apayrı birşeydir.

burjuva kana­

Çağdaş üretim

gelişmesi refahı son derece arttırarak

güçlerinin

Isparta tarzı eşitli­

ğin gereğini ortadan kaldırdıkça, ve proletaryanın toplum ..

içindeki yeri, dolayısıyla proletarya kendisi gitgide devrimci

daha

oldukça, bu pleb-proleter kanaatkarlı ğının dev­

rimci niteliğini yitirmeye yüz tutması anlaşılır birşeydir. Çilekeş hayat

tarzı yığınlar arasında zamanla silinir gi­

der, onun üzerine kurulu tarikatlarda ise yozlaşır, burju­ va

eli-sıkılığına, ya da

ten

ya

da

pratikte

lonca-zanaatkar

yine dar

tıynetine

başka birşey olmayan cerbezeli bir erdem dönüşür. Kaldı ki, dünya hazlarını tepmeyi salık vermenin pek gereği yoktur,

kafalı

özgü

Filis­

pintilikten

düşkünlüğüne proletaryaya

çünkü . proletaryanın

tepeceği hemen hemen hiç birşeyi zaten kalmamıştır. Kavalcı Haı:is'ın tövbekarlık çağrısına koşanlar çok ol­ du. Bütün kıyam peygamberleri ilkin günaha-karşı çağrı-

ll

On Yedinci Yüzyılda İngiltere'de

Cromwell

isyamnda

kırala karşı Parlamento safında savaşan bir kısım Protestanlara

dini

inançlanndan ötürü verilen · isim.

«Bağımsızlar"

Kilisenin

mahalli cemaatlerce özerk olarak yönetUmesini istiyorlardı.

2)

İngiliz Protestaniarına

denilirdi.

182

o devirde

genellikle

"Püriten"


larla işe başlamışlardır. Gerçekten de, ancak

şiddeiıi bir

gayret, bütun o alışılagelen yaşama tarzına apansız bir sırt çeviriş,

körükörüne

itaat

ruhuyla

yetişmiş

bölük pör­

çük, dağınık köylü takımını hep bir arada harekete geçi­ rebilirdi. Niklashausen'e hac ziyaretleri başladı ve hızla gelişti. Hacı yığınlan büyüdükçe genç isyancı asıl niyetini açığa vurmaya başladı. Dediğine göre, Niklashausen Mer­ yemi ona bundan böyle hiç bir kıral, prens, papa ya da dini veya laik bir makam olmaması gerektiğini söylemiş� ti. Herkes kardeş olmalıydı, herkes ekmeğini kendi eme­ _ ğiyle kazanmalıydı, kimsenin komşusundan fazla malı · ol­ mamalıydı. Bütün haraçlar, toprak kiralan, ayni hizmet­ ler, gümrük

resimleri,

vergiler ve her türlü ödeme ve

harçlar bir daha geri gelmemecesine kaldırılm�lı, orman­ lar, sular, otlaklar her yerde herkese açık olmalıydı. Halk bu yeni muştuyu

büyük bir sevinçle

karşıladı.

Peygamberin ünü, "Meryem Anamızın ilettiği haber", dört _

bucağa yayıldı. Odenwald'den, Main'den, Kocher ve Jagst'­ den, hatta Baverya ve Swabia'dan, Ren havalisinden akın akın hacılar üşüştü kavalemın başına. Mucizelerinden söz ediliyor, ahaU önünde diz çöküp bir evliyaya gibi ona yakarıyordu; sonra da kutsal bir

dua eder

yadigar ya da

muskayı kapışırcasına, şapkasından bir tutarn tüy kopar­ mak için birbirini yiyordu. Papazlar onu suçladılar, gör­ düğü hayallerin şeytanın aldatmacalan, mucizelerinin ise iblisce sahtekarlıklar

olduğunu

söylediler ama

boşuna.

Müminlerin sayısı arttıkça arttı, bütün ölçüleri aştı. Gide­ rek devrimci bir tarikat belirmeye başladı. nın Pazar vaazleri Niklashausen'e

isyancı çoba­

sayısı kırk bini aşan

kalabalıklar çeker oldu. Kavalcı Han � halk yığınları önünde birkaç ay konuş­ tu. Ama yalnız vaazle yetinmek niyetinde değildi; Nikhis­ hausen papazı ve iki şovalye ile gizli ilişkiler

kurmuştu. 183


Yeni öğretiyi benimseyen bu şovalyeler, Kunz von Thun­ feld

ve oğlu, tasarlanan ayaklanmanın

askeri önderleri

olacaklardı. Nihayet, Aziz Kilian yortusundan önceki Pa­ zar günü, yeterince güçlenmiş görünen çoban, işareti ver­ · di._ "Şimdi evlerinize gidin, kutsalların kutsalı l.'v.Leryem Anamızın size bildirdikleri

üzerinde bir iyice düşünün,"

dedi, vaazinin · sonunda. "Sonra da önümüzdeki Cumartesi günü karılarınızı, çocuklanhızı ve ihtiyarlan

evlerinizde

bırakın, ve siz erkekler, önümüzdeki Cumartesiye rastlı­ yan Aziz Margaret

yortusunda yine

buraya, Niklashau­

sen'e gelin, kardeşlerinizi, dostlannızı da, kimi bulursanız birlikte getirin. Fakat hacı deynekleriyle değil, zırhlannız­ la ve silahlarınızla, bir elinizde mum, öbür elinizde kılıç, kargı ya da mızrakla gelin. Kutsal

Bakire ne yapmanızı

istediğini size o zaman söyliyecektir. " Oysa, köylü yığınları daha Niklashausen'e varmadan, o gece, piskoposun atlılan kıyamcı peygamberi yakalayıp Würzburg şatosuna getirdiler. Kararlaştırılan günde Nik­ lashausen'e otuz dört bin silahlı köylü duyunca şaşkına dönduler.

çıkageldi. Haberi

Çoğu evlerinin yolunu tuttu.

Hareketin önderleri on altı bin kadarını bir araya toplayıp Kunz von Thunfeld ve oğlu Michael'in kumandasında şa­ toya yürüdüler. Piskopos türlü vaadlerle onları geri dön­ meye razı etti; ama köylüler dağılmaya

başlar başlamaz

piskoposun atlılarının saldırısına uğradılar,

birçoğu tut­

sak düştiL İki kişinin kellesi uçuruldu, Kavalcı Hans'ı yak­ tılar. Kunz von Thunfeld kaçtı. Ancak bütün malikanele­ rini piskoposluğa bağışladıktan sonra sürgünden dönme­ sine izin verildi. Niklashausen'e

haç ziyaretleri bir süre

daha devam etti, sonunda o da yasaklarıdı. Bu ilk teşebbüsten sonra Almanya

yeniden bir süre

sonuna

doğru yeni köylü

sakin kaldı ve ancak Yüzyılın

kıyamlan ve gizli kıyam hazırlıklan patlak verdi . . .

184


VI

yük

Aşırı bir partinin önderinin başına gelebilecek en bü­ felaket, temsil ettiği sınıfın hakimiyeti, ve bu htı,kimi­

yetin gerektirdiği tedbirler için hareketin henüz yeterince. olgunlaşmamış olduğu bir dönemde iktidan zorlanmaktır.

devralmaya.

Önderin yapabileceği şeyler kendi iradesi�

ne değil, çeşitli sınıflar arasındaki çelişkinin ölçüsüne, ve. her zaman sınıf çelişkilerine zemin teşkil eden maddi ya­ şama araçlarının,

üretim ve ticaret koşullarının gelişme

düzeyine bağlıdır. Yapması gereken şeyler, partisinin on­ dan bekledikleri ise yine kendisine ya da sınıf mücadele­ sinin gelişme aşamasına ve koşullarına bağlı değildir. Ön­ der,

daha önce savunulan öğretiler ve isteklerle bağlıdır,.

ve bunlar da, yine, o andaki sınıf çelişkilerinin ya da üre­ tim ve ticaretin ulaşmış

olduğu az çok rastgele düzeyin

ürünü değil, kendi�inin sosyal ve siyasi hareketin genel sonucunu az ya da; çok bir vukufla kavrayışından çıkar­ dığı öğretiler ve isteklerdir. Böylece önder, zorunlu olarak, çözümü imkansız

karşılaşır:

bir ikilemle

Yapabileceği

şeyler, önceki bütün eylemleriyle, ilkeleriyle ve partisinin ilk andaki çıkadarıyla çelişir; yapması gerekeni ise yapa­ maz. Kısacası, kendi partisini ve kendi sınıfını değil, hare­ ketin o anda hakimiyetini sağlıyabileceği sınıfı temsil

et­

mek zorundadır. Hareketin çıkarı uğruna, yabancı bir sı­ nıfın çıkarı için çalışmak,

sınıfını boş sözler ve·

kendi

vaadlerle, o yabancı sınıfın çıkarlannın kendi sınıfının çı� karları olduğu

iddiasıyla oyalamak zorundadır. Kim bu

güç duruma düşmüşse, malıvolmuş

demektir. Bunun ör­

neklerini son zamanlarda çok gördük. Proletaryanın çok düşük bir g53lişme

aşamasını

temsil ettikleri halde onu

temsil etme durumunda olanların son Fransız Geçici Hü­ kümetindeki tutumlarını burada

hatırlamamız yeter. Bi­

zim kendi pek soylu Alman geçici hükümetlerimiz ve im185


paratarluk niUpliklerimizden geçtik, Şubat . deneylerinden sonra, resmen benimsenen

hükümetinin tutumlar

üze­

rinde ileri geri fikir yürütmeyi kim haJa göze alıyorsa, ya

ahmaklığın şahikasına ermiş bir kimsedir, ya da aşın dev­ rimci partiye sadece lafla bağlıdır. Münzer'in Muhlhausen "ebedi konsey"i başındaki du­ rumu, -çağımızın herhangi bir

devrimci

önderinin duru­

mundan şüphesiz çok daha tehlikeli ve nazikti. Sadece za­ manının hareketi değil, çağın kendisi de, onun dahi ancak belli belirsiz kavnyabildiği

fikirlere

ulaşmamıştı. Münzer'in temsil ettiği .

yatkın

olgunluğa

sınıf henüz doğum

sancılan içindeydi; tam tarnma gelişmiş olmaktan, toplu­ ma hükmedip onu değiştirme yeteneğine sahip Dlmaktan çok uzaktı. Münzer'in· hayalinde tasarladığı değişiklikler, o sırada · mevcut olan ekonomik koşullarla pek az ilintiydi; hatta bunlar, onun

özlediği sosyal

düzenin tam karşıtı

bir sosyal düzenin yolunu hazırlıyordu. Yine de Münzer, Hıristiyan eşitliği ve İncil'den esinlenen mülkiyet ortaklığı vaazlerine sadık kalmak

zorundaydı, ve en azından bu­

nu gerçekleştirmek için çaba harcamaya zorlandı. Mülki­ yet ortaklığı," herkes için eşit çalışma zorunluluğu, ve her türlü hükmetme yetkisinin gerçekte, Mühlhausen,

kaldınldığı ilan edildi.

az çok demokratikleştirilmiş

anayasası, genel oyla seçilen ve toplu halkça bir semi.tosu,

Ama bir

denetlenen

alelacele kotanlmış bir yoksullan

himaye

sistemiyle cumhuriyetçi bir imparatorluk şehrinden ibaret kaldı. Protestan şehirli çağdaşlarını

onca dehşete salan

sosyal kıyam, aslında hiç bir zaman, daha sonraki bir dö­ nemin burjuva toplumunu kurma yolunda vaktinden önce girişiimiş cılız ve bilinçsiz bir girişim olmaktan öteye gi­ ·demedi . . .

1.86


"FRANSA'DA SINIF MÜCADELELERi. 1848-50" DEN ·PARÇALAR Karl Marx Marx'ın 1848 Fransız Devrimi ve sonuçları üzerine 1850 Oca­ ğında kaleme aldığı bu makaleler yine aynı yıl N eue Rheinische

Zeitung dergisinde yayınlanmıştır. 1895'te Engels tarafından bir broşür halinde bastırıldı. olaylara

Marksist

diyalektiğin somut tarihi

uygulanmasının en parlak ürneklel·;nden biri olan bu

yazılannda Marx, Fransız işçi sınıfının devrimci

mücadele pra­

tiğinden çıkardığı derslere dayanarak, proletaryanın siyasi ikti­ dan ele geçinnesinin

sosyal devrim için şart olduğunu ortaya

koyuyor, iktidar mücadelesinin nesnel koşullannın tahlil ediyor, küçük burjuvazi ile köylü sınıfımn devrtınde niçin işçi sınıfının ,öncülüğünü kabul etmek zorunda kalacaklarını gösteriyordu.

Devrim tarihinin 1848'den fasıllan, birkaçı dışında,

1849'a kadar bütün önemli

hep . aynı başlığı taşır: Devrimin

yenilgisi! Bu yenilgilerde altolan Devrim değildi. Devrim öncesi geleneksel

eklentiler, henüz keskin sınıf çatışmalan nok­

tasına vannamış sosyal ilişkilerin sonuçlan -kişiler, hayal­ ler, kavramlar, tasanlar yenik düştü. Devrim partisi Şubat Devriminden önce bunlardan

kurtulamamıştı,

ve bunlar

dan Şubat zaferi ile değil, ancak bir dizi yenilgi ile kurtu1abilirdi. Tek kelimeyle: Devrim ilk baştaki yarı trajik, yan ko187


mik başarılarıyla değil, tersine, güçlü ve birleşik bir karşı­ devrim yaratarak, kendine bir hasım yaratarak ilerledi,

ileri atıldı; kıyam partisi ancak böyle bir hasımla giriştiği kavgada olgunlaşarak gerçekten dev-rimci bir parti ola­ bildi.

.

İlerki sayfaların işi bunu ispat etmektir.

I 1848 HAZİRAN YENİLGİSİ

Temmuz Devriminden1 sonra dostu Orleans Dükü'nü�­ zafer alayıyla Hôtel de Ville'e3 götüren liberal banker Laf­ fitte orda ağzından şu sözü kaçırdı: «Bundan böyle banka­ cılar hüküm sürecek! » Laffitte,

ti .

Louis Phillippe'in saltanatı

Devrimin sınmı ele vermiş­ sırasında

ülkeyi yöneten

Fransız burjuvazisi değil, burjuvazinin bir kesimiydi: ban­ kacılar, borsa kıralları, demiryolu kıralları, kömür ve de­ mir madenlerinin, ormanların sahipleri, ve onlarla işbirliği yapan bir kısım toprak sahibi-finans aristokrasisi dedik­ leri. Tahtta oturan, Meclislerde dilediği kanunu çıkartan, kabine ii.yeliklerinden tütün bayiliklerine kadar tüm kamu görevlerine atanmalan dağıtan, bu finans aristokrasisiydi. Gerçek anlamında sanayi burjuvazisi resmi muhalefe­ tin bir parçasıydı:

Meclislerde sadece .bir azınlık olarak

temsil ediliyordu. Finans aristokrasisinin istibdadı gitgide

ıl 2l

Fransa'da 1830 Devrimi. 180 Devriminden sonra Louis Philippe

3)

Paris Belediye Sarayı. Temmuz Devriminden sonra kuru-

lan Geçici Hükümetin merkeziydi.

188

adıyla kıral oldu.


yalınlaştıkça, ve kanla bastırılan 18321, 18342 ve 18393 ayak­

lanmalarmdan sonra işçi sımfı üzerinde kendi hakimiyeti­ nin sağlama bağlandığını hayal ettikçe sanayi burjuvazisi-· nin muhalefeti daha da kararlı oluyordu. Gerek Milli Ya­ sama Meclisinde, gerekse Kurucu Mecliste burjuva reaksi­ yonunun en bağnaz sözcüsü kesilen Grandin, Temsilciler Meclisinde

Rouen'lı

fabrikatör

Guizot'nun en gözü-kara

h asmıydı. Sonradan Fransız karşı-devriminin Guizot'su kı­ lığında üne tırmanmaya kalkıp yaya Leon Faucher, Louis Philippe'in

kalmasıyla tanman

son saltanat

günlerinde

vurgunculuğa ve onun etek-taşıyıcısı hükümete karşı sana-

. yi adına kalem savaşı veriyordu. Bastiat, Bordeaux ve tüm şarap üreticisi Fransa adına hakim sisteme veryansın edi­ yordu. Bütün kademeleriyle küçük burjuvazi gibi köylüler de · siyasi iktidarın dışında bırakılmışlardı. Nihayet, yukarda sözünü ettiğimiz sınıflarm ideolojik temsilcileri ve sözcüle­

ri, bilginleri hukukçuları, hekimleri, vb., k��sacası,

kişileri, ya resmi muhalefetin

legal'in4 dışındaydılar.

yetenekli

içinde ya da hepten pays

1) 5 Haziran 1832'de Paris'te devrimci derneklerin başını çektiği ayaklanma. Önce bir gösteri ole.rak başlayan hareket, or­ tasında ·"Ya özgürlük ya ölüm" yazılı bir kırmızı bayrağın çekil­ mesi üzerine askerlerin ateş açmasıyla ayaklanmaya dönüştü. Harekete katılan işçilerin kurduklaru barikatler top ateşiyle da� ğıtıldı ve ayaklanma 6 Haziran akşamı bastmldı. 2} 9 Nisan 1834'de, ücretierin artması için bir mücadeleyi örgütleyen birkaç işçinin tutuklanmasina karşı gösteri yapan Lyons'lu işçilerin ayaklanması. Birkaç gün süren kanlı çarpışma­ lardan sonra !Jastırıldı. 3} Blanqui ve Barbes önderliğinde 12 Mayıs 1839 Paris işçi ayaklanması. Bu da hükümet kuvvetleri ve Milli Muhafızlar ta­ rafından kanla bastınldı. 4) Temmuz kırallığı -yani 1830-48- döneminde oy hakkına sahip olan azınlığa verilen isim.


Karşılaştığı mali · sıkıntı Temmuz

kırallığını daha ilk

günden büyük burjuvaziye

bağımlı kılmış, ve onun bü­ yük burjuvaziye bağımlılığı her gün artan mali sıkıntının bitmez· tükenın ez kaynağı olmuştu. Bütçeyi denkleştirme­ den, devletin harcamalanyla gelirleri

arasmda bir denge

kurmadan devlet yönetimini milli üretinün çıkarlarına bağ­ lı kılmak mümkün değildi. Ama devlet masraflarını kısma­ dan ,yani her biri hakim sistemin bir başka dayanağı olan çıkariara dokunmadan, ve vergi dağılımını yeniden düzen- · lemeden, yani vergi yükünün oldukça

büyük bir kısmını

büyük burjuvazinin omuzlarına kaydınnarlan nasıl kuru­ labilirdi bu denge? Oysa, tam tersine,

burjuvazinin

ülkeyi yöneten ve

Meclisler yoluyla kanunlar çıkartan kesimi devletin borç­

lanmasından doğrudan doğruya

kazançlıydı. Bütçe açığı

gerçekte onun başlıca vurgun alanı, başta gelen zenginleş- · me kaynağı idi. Her yılın sonunda,

yeni bir açık. Aradan

dört beş yıl geçtikten sonra, yeni bir borçl anma! Her yeni borçlanma, yapay olarak iflas eşiğinde tutulan devleti do­ landırmak için · finans aristokrasisine yeni fırsatlar sağlı­ yordu: devlet, bankacılarla en elverişsiz şartlarda pazarlı­ ğa oturmaya zorlanıyordu. Her yeni borçlanma,

parasım

devlet tahvillerine yatınnış olan halkı, borsa oyunlarının sırrına ermiş hükümet ve Meclislerdeki

çoğunluk eliyle

soymak için bir başka fırsattı. Genel olarak, devlet kredile­ rinin istikrarsızlığı ve devlet sırlanna vukuf, bankerlerle onların Meclislerdeki ve tahttaki ortaklarına, devlet tahvil­ lerinin cari fiyatlannda beklenmedik oll:ığanüstü dalgalan­ malar yaratma imkanını bahşediyordu: Bunun sonu

her

zaman,

mutlaka, bir yığın ufak · kapitalistiri yıkımı, bü­ yük spekülatörlerin akıllara durgunluk veren bir hızla zen­ ginleşmesiydi. Bütçe açığı burjuvazinin hakim

kesiminin

doğrudan çıkanna olduğundan, Louiş Philippe'in son sal­ tanat yıllannda olağanüstü devlet

190

harcamalarının Napo-


leon zamanındaki olağanüstü devlet harcamalannın

iki

katının çok üstünde olmasının, hatta Fransa'nın ortalama yıllık · ihracat toplamı pek ender olarak yedi yüz elli milyon frankı bulduğu halde bu harcamalann · yılda aşağı · yukarı dört yüz milyon franka ulaşmasının nedeni ortadadır. De.v. letin elinden bu yolla akıp giden büyük

paralar, bir yan­

dan da, hileli mübayaı:ı. anlaşmalarını, rüşveti, yolsuzıuğu, her türlü dalaverayı kolaylaştırıyordu. Borçlanmalada dev­ letin toptan dolandınlmasınm yanısıra, bayındırlık işlerin­ de perakende dolandmcılık almış yürümüştü. Meclisle hü­ kümet arasındaki ilişkilerde olup bitenler, resmi dairelerin her- biriyle tek tek müteahhitler arasında çoğala

çoğala

tekrarlanıyordu. Hakim sınıf demiryolu yapımını da, genel olarak dev­ let harcamalarını ve devlet borçlarını sömürdüğü gibi sö­ mürüyordu. Meclisler ana yükü

devletin sırtına yıkıyor,

altın meyvalan vurguncu finans

aristokrasisinin

aktarıyorlardı. Temsilciler

Meclisinde kopan

cebine

rezaletleri

hep hatırlanz: bakanlardan birkaçıyla birlikte Meclis / ço­ ğunluğunun tümünün bazı

demiryolu

yapımı işlerinde

hissedar oldukları, sonra da, kanun koyucu olarak, bu pro­ jelerin devlet hesabına gerçekleştirilmesini sağladıklan bir rastlantı sonucu ortaya çıkmıştı. Öte yandan en ufak bir maliye reformu bile bankacıla­ rın direnişiyle karşılaşıp engelleniyordu. Mesela posta re­

. formu. Rotschild karşı çıkıyordu. Durmadan artan borçla­ nnın faizlerini karşılayacak gelir · kaynaklarını kısıtlama­ -ya devletin ne hakkı vardı? Temmuz kırallığı Fransa'nın milli servetini sömürmek için kurulmuş bir anonim şirketten Bir şirket ki, kazançlan bakanlar,

başka birşey değildL Meclisler, iki yüz kırk

bin seçmen ve taraftarları arasında paylaşılıyordu. Louis Philippe bu şirketin müdürüydü: tahtta oturan bir . Robert Macaire'di.l Bu sistemde ticaret, sanayi, tarım, denizcilik,

191


yani sanayi burjuvazisinin

çıkarları, ister istemez sürekli

tehdit altındaydı ve zorluklarla günlerinde bayrağına

karşılaşıyordu.

Ucuz Hükümet,

Temmuz

Gouvernement a

bon marche şiarını yazmış sisterndi bu. Finans aristokrasisi kanunları yapıyor, devlet yöneti­ minin başında oturuyor, bütün örgütlü resmi makamlara dilediği gibi . tasarruf ediyor, fiilen ve basın yoluyla kamuo­ yunu denetliyordu.

Bunun için Saraydan Cafe Borgne2'a

kadar her yerde he_p aynı namussuzluk, aynı yüzsüz do­ landırıcılık, aynı zenginleşme -üretim yoluyla değil, baş­ kalannın hazır parasına konma yoluyla avantadan zengin olma- hırsı hüküm

sürüyordu. Özellikle burjuva toplu­

munun üst katlarında, burjuva kanunlanyla dahi her an çatışan alabildiğine marazi ve aşağılık iştahlardan, kumar­ da kazanılan paramn kendin e doğal tatmin yolu aradığı, zevkin kepazeleştiği, paranın, irin ve kanın birbirine ka­ rıştığı ihtiraslardan geçilmiyordu. Kazanç tarzı ile olduğu kadar zevkleriyle de finans aristokrasisi, lumpen proletar­

yanın burjuva toplumunun doruklarında yeniden doğma­ sından başlfa birşey değildir. Fransız burjuvazisinin iktidar dışı bırakılmış kesimleri haykırıyorlardı,

"Hırsızlık var!" diye. Ve

proletaryayı herdaim umumhanelere, .tımarhaneye, adalet önüne,

1847'de lumpen

yoksullar yurduna,

zindana ve darağacına götü­

ren sahneler burjuva toplumunun en güzide salonlannda gözler önünde oynayıp

dururken, halk, "A bas les grand

voleurs! A bas les assassins !"

[Kahrolsun koca

hırsızlar!

Kahrolsun kaatiller! J diye haykınyordu. Sanayi burjuvazi-

1) Fransız edebiyatımn ünlü haydut tipi. Ressam Daumier resimlerinde hilekar iş adamlanın Robert Macaire kılığında göstermiştir. 2) Fransa'da yan kahvehane, · yarı batakhane olan eğlence yerlerine verilen isim.

192


si çıkarlarını tehlikede görüyordu, küçük burjuvazinin ah­ lak daınan kabarmıştı, halkın kafası kızmıştı. Paris'de bir­ biri ardı sıra "La Dynastie Rotschild" [Rotschild Htmeda­ nı] , "Les Juifs, rois de l'epoque" [ Yahudiler,

Günümüzün ·

Kıralları] gibi finans aristokrasisinin hakimiyetini kimi in­ ce, kimi kaba nüktelerle yerin dibine batıran risaleler ya­ yınlanıyordu.

Rien pour la gloire! [Şan, şeref para etmez ! ] La paix partout et toujours! [Her yerde, her zaman barış ! ] Savaş yüzde üçleri, dörtleri düşürüyor! yazılıydı borsa simsarlan Fransa'sının bayrağında. Bu yüzden Fransa'nın dış siyase­ ti Fransız milli onurunda açılan bir dizi yarayla darmada­ ğın olmuştu. Milli duygular, Avusturya'nın Cracow'u ilha­

kıyla Polonya'nın ırzına geçÜ roesP tamamlanınca, ve Gu­ izot İsviçre Sonderbund2 savaşmda resm<jn Kutsal İttifak-. tan yana çıkınca, .daha da şiddetle tepki gösterdi. Bu yap­ macık savaşta İsviçre liberallerinin zafe.rı Fransa'da bur­ juva

muhalefetin kendine saygısını

artırdı; Palermo'da

halkın kanlı ayaklanması atıl yığınlan elektrikle çarpılmış-

1) 1846 Şubatında bütün Polanya'da hazırlanan bir ayak­ lanma teşebbüsünde sadece Cracow isyancılan, 22 Şubatta zafere ulaştılar ve milli bir hükümet kurdular. Hükümet bir bildiri ile feodal beylerin imtiyazlannın kaldırıldığını ilan etti. Fakat isyan hareketi Mart ayı başında bastınldı; 1815'den beri Avustur­ ya, Rusya ve Prusya'nın ortak denetimi altında bulunan Cracow, 1846 Kasımında imzalanan bir amUaşma ile Avusturya'ya ilhak edildi. 2l İsviçre'de geri ekonomili yedi koyu Katalik kanton, ilerici burjuva refonnlarına karşı durmak amacıyla 1843'de aralann­ da bir andlaşma imzalamışlardı. İsviçre Diyet Meclisinin bu audiaşmayı (Sonderbund Andlaşmasıl 1847'de feshetmesi üzeri­ ne bu kantonlar diğerlerine savaş açtılar, :ve sonunda yenildiler. Kutsal İttifakın eski üyeleri olan Avusturya ve Prusya bu savaş­ ta . Sonderbund kantonlanndan yana çıktılar, Guizot da onları destekledi.

193


-casına harekete geçirdi, büyük devrimci anılannı ve heye­ canlannı kamçıladı1• Nihayet

dünya çapında ikf ekonomik

olay genel hoş­

nutsuzluğun patlama noktasına varmasını çabuklaştırarak ayaklanmaya dönüşmesine neden oldu. 1845 ve 1846

patates kıranı ve kötü hasatlan halk ara­

sında genel huzursuzluğu arttırdı.

1847 kıtlığı Fransa'da

olduğu gibi Kıta Avrupasının başka yerlerinde de kanlı ça­ tışmalara yol açtı. Finans aristokrasisinin pespaye sefahat alemlerine karşılık halkın mücadelesi !

zorunlu ihtiya ç maddeleri. için

Buzancais'de, açlıktan baş kaldıranıann ida­

mı2; Paris'te, kıral ailesi tarafından mahkemelerden kurta­ nlan göbekleri yağ bağlamış

escrocs [ dolandıncılar] !

Devrimin patlak vermesini ekonomik olay, İngiltere'deki

hızlandıran ikinci büyük

genel ticaret ve sanayi bulı­

ram oldu. 1845 sonbahannda demiryolu hisse senedi spekü­ latörlerinin uğradıklan

toptan kayıplada

ucu görünen.

1846'da tahıldan alınan gümrük resimlerini

kaldırma ha­

zırlığı gibi bazı tedbirlerle geçiştirilen bulıran 1847 sonha­ hannda Londra kabzımallannın verdi. Bunu hemen emlak

iflasıyla nihayet patlak

bankalçmnın

iflası ve İngiliz

sanayi bölgelerinde fabrikalann kapanması izledi. Bu bulı­ ranın Kıta üzerinde yankılan

henüz dinmemişti ki Şubat

Devrimi patladı. ll Rusya ve Prusya'nın nzasıyla AvustUrya'nın Cracow'u il­ hakı. ll Kasım 1848. İsviçre Sonderbund savaşı: 4-28 Kasım 1847 Palenno'da ayaklanına: 12 Ocak 1848. Ocak sonunda şehrin Na-:. potililer tarafından dokuz gün topa tutulması. (1895 baskısına Engels'in notuJ 21 Fransa'nın Buzancais şehri çevresinde açlıktan kınlan. köylüler 1847 baharmda karaborsacılık yapan zengin toprak sa-. hiplerinin zahire ambarlannı yağma etmişler, ikisini öldünnüş­ le):', halkla askeri birlikler arasında kan:Iı çatışmalar çıkp:ııştı_ Hareket bastınldıktan sonra halktan dört kişi idam edilmişti. ..

194


Ekonomide

başgösteren

salgının ticaret ve sanayide

doğurduğu yıkım finans aristokrasisinin istibdadım büsbü�

tün dayanılmaz kılmıştı. Burjuva muhalefet kendisine Mec� lislerde çoğunluk sağlıyacak ve Borsa Hükümetini devire�

seçim reformu için Fransa'nın dört bir yanında şölenlerde1 faaliyete geçti. Bu arada Paris'de sanayi buh� cek bir

ram özel bir sonuç doğurdu: o günkü koşullarda dış pazar� larda iş yapamaz dun1ma düşen bir yığın imalatçı ve bü­

yük

tüccan

müesseseler mağazaları

yurt

pazanna

kurdular, ve

bu

bakkallan

üşüştürdü.

Bunlar

müesseselerin

rekabeti

küçük

mahva

sürük­

yığın

halinde

büyüli

ledi. Paris burjuvazisinin bu kesiminde görülen sayısız · if­ laslann, ve bu gibi kimselerin Şubattaki devrimci faaliyet­ lerinin nedeni budur. Reform önerilerine Guizot ve Meclis­ Ierin nasıl kesin bir meydan okumayla karşılık verdikleri­ ni, Louis Philippe'in nasıl iş işten geçtikten sonra Barrot ön­ derliğinde bir hükümetin kurulmasına razı olduğunu2, na­ sıl işin halkla ordu arasında boğaz boğaza savaşmaya ka­ dar vardığını, Milli Muhafızların3 pasif davranmalan sonu­ cunda ordunun silahsı,z kalmasıyla nasıl Temmuz kırallığı­ nın bir geçici hükümete yerini terketmeye zorlandığını h,ep biliyoruz. Şubat barikatlanndan

çıkan

Geçici Hükümet, zaferi

paylaşan çeşitli partileri ister istemez yapısında yansıtıyor-

1) O çağda "şölen" bir çeşit ajitasyon biçimiydi. Siyasi zi­ yafet niteliğinde toplantılar yapılır, nutuklar atılırdı.

2)

Halkın ayaklanması karşısında,

Louis

Philippe,

Guizot

kabinesine işten el çektirtti (23 Şubat) ve 24 Şubat sabahı Odilon Barrat'ya yeni bir kabine kurdurttu.

3) Burj ıivazinin, kumandanlan seçimle başa geçen gönüllü sivillerden kurulu silahlı milis örgütü. İlk kez 1789 Fransız Devri­ mi başında kurulınuş, 1871 Komün hareketinde devriınci bir rol oynadığı için Komün'ün bastınlınasından sonra zorla dağıtılmış­ tır.

195


du. Geçici Hükümet, Temmuz tahtını hep birlikte deviren, ama çıkarlan karşılıklı çelişen

farklı sınıflar arasında bir

uzlaşmadan başka birşey olamazdı. Üyelerinin büyük ço­ ğunluğu burjuvazinin temsilcileriydi. Cumhuriyetçi küçük burjuvazi Ledru�Rollin ve Flocan, cumhuriyetçi

burjuvazi

National'in1 adamları, hanadancı muhalefet Cremieux, Du­ pont de l'Eure, vb. tarafından temsil ediliyordu. İşçi sınıfı­ nın topu topu iki temsilcisi

vardı: Louis Blanc ve Albert.

Nihayet, Geçici Hükümette Lamartine- o, başlangıçta hiç bir gerçek çıkarın, hiç bir belirli sınıfın temsilcisi değildi; Şubat Devriminin kendisiydi:

aldanmacaları, şiiri, ileriye

dönük içeriği, teraneleriyle genel ayaklanmanın ta kendi­ si. Bunun ötesinde Şubat Devriminin sözcüsü, tutumu ve görüşleriyle,

burjuvazinin safındaydı.

Paris siy?.si merkezileşmenin bir sonucu olarak Fransa' ya hakimse, işçile!: devrimci deprem anlarında Paris'e ha­ kimdirler. Geçici Hükümetin ilk işi, zafer sarhoşluğuna ka­ pılmış Paris'ten aklı başında Fransa'ya bir çağrı ile bu da­ yanılmaz baskıdan kurtulmaya çalışmak oldu. Lamartine, barikat savaşçılarının cumhuriyet ilan etme hakkına, Fran­ sız halkının çoğunluğundan başka kimsenin bu hakka sa­ hip olmadığını . öne sürerek, karşı çıktı. Önce onların oyla­ rını beklemek gerekti; Paris proletaryası kendinin olmayan bir hakkı gaspederek zaferine leke sünnemeliydi. Burjuva­ zi proletaryanın bir tek gaspına göz yumar- savaşmasına.

25 Şubat günü öğleye kadar Cumhuriyet hala ilan edil­ memişti; oysa bütün bakanlıkl�r Geçici Hükümetin burju­ va unsurlan ve National'ci generaller, bankacılar, a·vukat-

1) 1830-1851 arasında Paris'te yayınlanan günlük gazete. Ilımlı burjuva cumhuriyetçilerin organı. National'in kurı.ıcusu, 1871'de Paris Komün'ünü hunharca bastıran Thiers'dir. 2) Temmuz 1830 Devrimi de bir halk hareketi sayesinde başanya ulaştığı halde halk yığınlan zaferden sonra oyuna ge­ tirilmiş, genel oy hakkı tanınmamıştı. 196


lar arasında çoktan bölüşülmüştü. Ne ki işçiler, bu kez, 1830 Temmuzunda olduğu gibi oyuna gelmemeye kararlıydılar2• Savaşı yeniden başİatıp cumhuriyeti siH1h. gücüyle kurma­

ya hazırdılar. Raspail bu mesajla Hôtel de Ville e gitti. Pa­ '

ris proletaryası adına, Geçici Hükümete cumhuriyeti ilan etmesini buyurdu; eğer halkın bu buyruğu iki saat içinde yerine getirilmezse, iki yüZ bin kişinin başında geri döne­ cekti. Ölenlerin cesetleri daha yeni soğumuştu, barikatlar henüz kaldırılmamış,

işçiler

silahlarını

bırakmamışiardı

ve onlara karşı çıkarılabilecek yegane güç Milli Muhafız­ lardı. Bu koşullarda, devlet siyaseti Geçici Hükümetin hukuki Vicdan

mülahazalarından ve

muhasebesinden doğari

kaygılar bir anda dağıldı. İki saat mühlet sona ermeden Paris'in duvarları adam boyu tarihi kelimelerle şenlendi:

Republique française! Liberte, Egalite, FraternitıW Genel oy esası üzerinde cumhuriyetin ilanı ile, Fransız burjuvazisini Şubat Devrimine iteri kısıtlı amaç ve saikle­ rin anısı dahi unutuldu gitti. Burjuvazinin sadece birkaç kesimi yerine Fransız toplumunun bütün sınıfları bir anda. siyasi iktidar yörüngesine fırlatıldılar, localardan, koltuk­ lardan ve balkondan dışarı uğrayıp devrim sahnesinde biz­ zat oynamaya _zorlandılar! Anayasal birlikte, burjuva toplumu

[meşruti] kırallıkla ·

:karşısında sözde bağımsız bir

devlet iktidarı görünümü ve onun yol açtığı · bütün bir dizi

ikincil mücadelede kayıplara karıştı.

Geçici Hükümete ve onun aracılığıyla bütün Fransa'ya cumhuriyeti zorla kabul ettiren proletarya, o andan itiba­ ren bağımsız bir parti olarak ön safa geçti, ama aynı za­ manda, kendisine savaş açması için bütün burjuva Fransa'­ ya meydan okudu. Proletaryanın kazancı, devrimci kurtu1)

Fransız Cumhuriyeti! :özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!

197


luşu için savaş vereceği alanı ele geçirmek olmuştu; asıl �

kurtuluşa daha çok vardı.

Şubat cumhuriyetinin ise, herşeyden önce, finans aris­ tokrasisi dışında kalan bütün mülk sahibi sınıfların siya3i iktidar yörüngesine oturmalarını sağliyarak burjuvazinin hakimiyetini tamamlaması gerekiyordu. · Büyük toprak sa­ hiplerinin çoğunluğu,

Meşruiyetçilerı,

Temmuz kırallığıc

nın kendilerini mahkum ettiği siyasi hiçlikten kurtarıldı­

lar. Gazette de France2 muhalefet gazeteleri safında boşu� na mücadele etmemişti; La Rochejaqueleine,

Temsilciler

Meclisinin 24 Şubat günkü oturumunda boşuna devrimden yana çıkmamıştı. Fransız halkının çoğuuluğunu oluşturan sözde mülk sahibi köylüler, genel oy sayesinde Fransa'nın kaderini ellerinde tutar duruma geldiler. . Nihayet, Şubat cumhuriyeti sermayenin arkasına gizlendiği tacı devirmek­ le burjuvazinin hakimiyetini gün yüzüne çıkardı. İşçiler nasıl Temmuz günlerinde burjuva kırallığı

için

vuruşup başarı kazandılarsa, Şubat günlerinde de burju­ va cumhuriyeti için vuruşup başarı

kazandılar. Temmuz

lurallığı nasıl kendini cumhuriyetçi kurumlarla çevrili bir

krallık ilan etmek zorunda kaldıysa, Şubat cumhuriyeti kendini sosyal kurumlarla çevrili bir cumhuriyet

de

ilan etmeye zorlahdı. Paris proletaryası bu tavizi de yine

bileğinin gücüyle elde etti. Marche adında bir işçinin zoruyla yayınlanan bir ka­ rarnamede, yeni kurulan Geçici Hükümet, işçilere iş sağlı­ yarak nafakalarını teminat altına almaya, bütün yurtdaş­ lara iş bulmaya, vb.

sqz verdi. Birkaç gün sonra verdiği

1) Meşri:ıiyetçiler, ı 789'a kadar ve 1815-30 restorasyonu sı­ rasında iktidarda olan "meşru" Bourbon hanedam taraftarlarıy­

·· dı.

2) Gazette de France 1631 yılında yayma başlıyan eski bir gazeteydi. 1914'de kapanmıştır. 1840 yıllarında Meşri:ıiyetçi ha­ nedan muhalefetinin yayın organı idi. 198


sözü unutup proletaryanın

varlığından habersizmiş gibi

Emek örgütlenmeiii Özel bir Çalışma Bakanlığı kurulsun!" haykınşlanyla Hôtel de Vii�

davranınca yirmi bin işçi,

«

le'e yürüdü. Geçici Hükümet . uzun tartışmalardan sonra, istemeye istemeye, çalışan sınıfıann

durumunu

düzeltme

çarelerini bulmakla görevli özel bir daimi komisyon atadı! Bu komisyonun üyeleri Paris zenaat seçilmiş delegelerdi, başkanlan

lancalan arasından

Louis Blanc ile Albert'di.

Toplantı yeri olarak Luxembourg Sarayı verildi komisyo­ na. Böylece işçi sınıfının temsilcileri Geçici Hükümetin mer­ kezinden sürüldüler. Hükümetin burjuva kesimi gerçek dev­ let iktidannı ve yönetim dizginlerini tek başına elinde top­ ladı; Maliye, Ticaret ve Bayındırlık bakanlıklannın yanısıra, . Bankanın ve Borsanın yanısıra, bir sosyalist havrası yük­ seldi. Havranın baş rahiplerine,

Louis Blanc ile Albert'e,

mev'ut toprağı keşfetmek, yeni İncil'i yaymak, Paris pro­ letaryasına iş bulmak düştü. Onlann herhangi bir dünyevi . devlet iktidan gibi ne bütçeleri vardı, ne de diledikleri gibi kullanacaklan yürütme yetkileri. Onlardan, burjuva toplu­ munu ayakta tutan sütünlan, kafalanni vura vura yıkmala­ n bekleniyordu. Luxembourg Sarayı hacer-i felsefiyi1 araya­ dursun, Belediye Sarayında geçer akçe basılıyordu. Ne var ki cumhuriyetinin

Paris

proletaryasının talepleri,

koyduğu sınırlan

burjuva

aştığı ölçüde, Luxem­

bourg Komisyonunun ne idüğü belirsiz varlığı ötesinde bir varlık kazanamazdı. Şubat Devrimini işçiler burjuvazi ile birlikte yapmış­ lardı; şimdi de, nasıl burjuva çoğunluğun yanısıra Geçici Hükümete bir işçi

soktularsa, onun gibi,

burjuvazinin

yanısıra kendi çıkarlannın kolianmasını sağlamaya çalışı­ yorlardı.

�rnek örgütlenmeli! Oysa emeğin halihazır bur]u-

1) Filozof Taşı. Simya{;ılann adi madenieri sözümona altına çevirmekte kullandıklan taş.

199


va örgütlenmesi ücretli emektir.

Onsuz ne sermaye,

ne

burjuvazi, ne de burjuva toplumu olabilir. Özel bir Çalış­ ma Bakanlığı! Oysa Maliye, Ticaret ve Bayındırlık bakan­ lılr.lan- bunlar da

burjuva Çalışma

Bakanlıklan değiller

mi? Bunlann yanısıra bir proleter Çalışma Bakanlığı, ol­ sa olsa, bir iktidarsızlık

bakanlığı, beyhude bir iyi niyet

bakanlığı, bir Luxembourg

burjuvaziyle . bir

arada

Komisyonu

kendilerini

olabilirdi. İşçiler

kurtarabileceklerini

zannettikleri gibi, öbür burjuva rhilletlerle bir arada Fran­ sa'mn milli sınırlan içerisinde bir proleter devrimini ger­ çekleştirebileceklerini

zannediyorlardı.

Oysa Fransa'nın

üretim ilişkileri Fransa'nın dış ticaretince, Fransa'nın dün­ ya pazanndaki durumu ve bu pazarda ca beıırıenir. Avrupa'da,

geçerli kanunlar

dönüp dolaşıp dünya pazannın

müstebidi İngiltere'nin de başında patlayacak devrimci bir savaş olmadan Fransa bunlan nasıl kıracaktı? Toplumun devrimci çıkarlannın bağnnda yoğunlaştığı bir sınıf ortaya çıkar çıkmaz, o sınıf, devrimci faaliyetinin içeriğini ve malzemesini doğrudan doğruya kendi duru­ munda b:ulur: altedilecek düşmanlar, girişilecek mücadele-· nin gerektirdiği tedbirler, kendi eylemlerinin sonuçlan o sınıfı ileri iter. Sınıf kendi görevinin ne olduğuna dair teo­ rik araştırmalar içine dalmaz. Fransız işçi sınıfı henüz bu düzeye varmamıştı; daha hala kendi devrimini başarabile­ cek güçte değildi. Sanayi proletaryasının gelişmesi, genel olarak, sanayi burjuvazisinin gelişmesine bağlıdır. Ancak onun hakimi­ yeti altında proletarya düzeyine

kendi devrimini milli bir devrim

çıkarabilecek millet-çapında

yaygınlığa ulaşır,

ve herbiri onun devrimci kurtuluşunun araçlarından biri olan çağdaş üretim araçlannı kendisi bizzat yaratır. An­ cak sanayi burjuvazisinin

hakimiyeti feodal

toplumun

maddi köklerini söküp atarak bir proleter devriminin üze-

200


rinde yeşerebileceği yegane zemini hazırlar. Kıta Avrupa­ sı'nın bütün diğer bölgelerine kıyasla Fransa'da sanayi da­ ha çok gelişmiştir ve burjuvazi

orada daha devrimcidir.

Fakat Şubat Devriminin hedefi doğrudan

doğruya finans

aristokrasisi değil miydi? Bu olgu, Fransa'yı sanayi burju­ vazisinin yönetmediğinin kanıtıydı. Sanayi burjuvazisi an­ cak çağdaş sanayinin bütün mülkiyet ilişkilerini kendisine yarar bir biçime soktuğu yerde hakim olabilir, ve sana­ yi bu güce ancak dünya pazarını ele geçirdiği zaman ka­ vuşabilir, çünkü milli sınırlar

onun gelişmesi için yeterli

değildir. Oysa Fransız sanayii,

büyük ölçüde, milli pazar

üzerindeki hakimiyetini bile az çok değişik bir gümrük sis­ teminin himayesi altında sürdürüyor.

Bundan ötürüdür

ki Fransız proletaryası, bir devrim sırasında, Paris'te onu imkanlannın da ötesinde hamlelere iten fiili güce ve etki­ ye sahip olduğu halde, Fransa'nın geri kalan kısmında bir­ birinden ayrı, dağınık sanayi

merkezlerine

sayıca ondan üstün köylülerle küçük

doluşmuştur,

burjuvazi arasında

adeta kaybolmuş gibidir. Gelişkin çağdaş biçimi, en hayati vechesiyle sermayeye karşı mücadele, ücretli sanayi işçi­ sinin sanayici burjuvaya karşı mücadelesi, Fransa'da kıs­ mi bir olaydır. Şubat günlerinden sonra, sermayenin ikin­

cil sömürü biçimlerine karşı verilen mücadele -yani köy­ lünün tefeci faizi ve ipoteklere, küçük burjuvanın toptan- · cı tüccara, bankacıya, fabrikatöre, kısaca iflasa karşı mü­ cadelesi- hala finans aristokrasisine karşı genel başkaldı.. rı içinde yer aldığı sürece sanayi işçisinin sanayici burju­ vaya karşı mücadelesi devrimin milli

içeriğini sağlamayı

başaramazdı. O halde Paris proletaryasının, kendi çıkarla­ rını bizatihi

toplumun

devrimci

çıkarlan

olarak zorla

dayatmak yerine, onlan burjuvazinin çıkarlanyla bir ara­ da gerçekleştirmeye

çalışmasından, kızıl bayrağın yerine

üç renkli bayrağın çekilmesine nza göstermesinden

daha

anlaşılır birşey olamaz1. Devrimin seyri, proletarya ile bu:r:201


juvazi arasında duran millet çoğunluğunu, yani köylülerle küçük burjuvaziyi burjuva düzenine karşı, yani sermaye­ nin hakimiyetine karşı ayağa

kaldınncaya

kadar, ve bu

millet çoğunluğunu proletaryanın ardına takılınaya zorla­ yıncaya kadar,

Fransız

işçileri tek bir adım ileri gide­

mezler, burjuva düzeninin kılma bile dokunamazlardı. İşçi­ ler bu zaferi ancak o muazzam Haziran yenilgisi balıasma elde edebilirlerdi. Paris işçilerinin yarattığı Luxembourg Komisyonu, Av­ rupa çapında bir kürsüden On Dokuzuncu Yüzyıl devrimi­ nin ·sırnnı - ifşa etmiş olma şerefine hak kazanmıştır:

prole­

-taryanın ktırtuluşu. O günedek Sosyalistlerin düzmece ya­ zılannda gömülü duran, burjuvalann g.rada bir yan

kulaklanna ancak

dehşetengiz, yan gülünç efsaneler olarak

uzaktan uzağa çalınan « deli saçmalan» nı resmen yaymaya zorlandıkça Moniteur2 hırsından mosmor kesiliyordu. Av­ nıpa burjuva sersemliğinden uyanmış, hayretler içerisinde · kalmıştı. Bunun içindir ki, finans aristokrasisini genel ola­ rak burjuvaziyle kanştıran proleterlerin kafasında; sınıfla­ nn varlığını dahi inkar eden, ya da onlan olsa olsa meş­ ruti kırallığın bir sonucu olarak kabullenen cumhuriyetçi zat-ı muhteremlerin

hayalhanesinde;

şimdiyedek iktidar

. dışı bırakılmış burjuva kesimlerin iki yüzlü teranelerlnde, cumhuriyetin kurulmasıyla

burjuvazinin lüi.kimiyetine son

verilmişti. O günlerde ne kadar kıralcı varsa hepsi cum­

huriyetçi kesilmiş, Paris'in bütün milyonerleri işçi olup çık­

mıştı. Sınıf ilişkilerinin sözde ortadan kaldınlışını dile ge-

1) Cumhuriyetin bayrağının ne olacağı konusunda sert tar­ tışmalar sürüp gidiyordu. İşçiler kızıl bayrağın Cumhuriyetin bayrağı ilan edilmesini isterken, burjuvazi üç renkli bayrağı (mavi-beyaz-kırmızı) savunuyordu. Sonunda, kırmızı rozetli üç -renkli bayrak kabul edildi. 2) 1789-1901 arasında Fransız hükümetinin resmi gazetesi .

.202


tiren kelime

fraternite kelimesiydi, e-vrensel

ve kardeşlikti. Sınıf çelişkilerinden bağdaşmaz sımf çıkarlanmn

kardeşleşm�

bu tatlı soyutlanma,

bu yufka yürekli telifi, sınıf

mücadelesinin bu hayalci inkan, bu

fraternite, Şubat dev­

riminin en birinci yavesiydi. Sınıflar, sadece bir

anlaşama­

mazlık yüzünden bölünmüşlerdi. Lamartine 24 Şubat günü ·Geçici · Bükümeti, ,<<Un gouvernement qui suspends ce ma­ lentendu terrible qui existe entre les differentes classes» [ çeşitli

sınıflar

arasındaki

feci

anlaşamamazlığı

dİye vaftiz

·dan kaldıran bir hükümet]

orta-

.

eyledi. Ve Paris

proletaryası bu gönlüyüce kardeşlik sarhoşluğuna kendini kaptırdı gitti. Kendi payına Geçici

Hükümet,

bir kere cumhuriyeti

ilana zorlandıktan sonra, onu burjuvazinin ve taşranın gö­ zünde kabul edilebilir kılmak için elinden geleni esirgeme­ di. Siyasi suçlar için ölüm cezasİnın kaldınlmasıyla birinci .Fransız cumhuriyetinin kanlı tec.J.hişi redde uğradı; basın her türlü fikre açık kılındı; ordu, mahkemeler, yönetim, birkaç istisna dışında hep eski ricalin elinde kaldı; Temmuz kıranığının kaşarlanmış suçlulannın sorulmadı.

National'in burjuva

hiç birinden: hesap

cumhuriyetçileri

kıralcı

isim ve kostümleri eski cumhuriyetçi isimler ve k�stümler­ le değiştirip gönül eğlendirdiler.

Onlar için cumhuriyet,

eski burjuva toplumunun üzerine geçirilecek yeni bir balo kıyafetinden başka birşey değildi. Genç cumhuriyetin ken­ dinde aradığı en büyük erdem, kimseyi ürkütmemek, fakat durmadan

kendisi

ürkmekti; uysal davranıp hiç birşeye

direnmemekle hayat hakkı kazanmak, kendi uysallığı dirençsizliği ile diranınelerin

önünü

·

ve

almaktı. Yurt içinde

imtiyazlı sınıflara, yurt dışında müstebit devletlere cumhu­ riyetin se

banşsever

kimseye

arada,

Şubat

olduğu yüksek sesle ilan _edildi.

kanşmasındı

hükümetin

açık

Kim­

düstılru.

Bu

Devriminden az sonra Almanlar, Polonyalı­

lar, Macarlar ve İtalyanlar -her millet o günkü durumu-

203


na göre- ayaklandılar. Rusya ve İngiltere -birisi sinmiş, öbürii kendisi

çalkantılar içindeydi- hazırlıksızdılar. Bu

yüzden cumhuriyetin karşısına hiç bir milli düşm�.n çık­ madı;

dolayısıyla

cumhuriyet,

gayretleri

körükleyecek,

devrim sürecin:i hızlandıracak, Geçici Hükümeti ileri ite­ cek ya da yıkıp devirecek büyük dış sorunlarla karşılaşma­ dı. Ona kendi eseri gözüyle bakan Paris proletaryası Geçi­ ci Hükümetin her işine hemen alkış tutuyor, bu da Geçici Hükümetin burjuva toplumu içinde sıkıca yer etmesini ko­ laylaştınyordu. Louis-Blane'ın işçilerle patranlar arasında çıkan ücret anlaşmazlıklannda hakemlik etmesini hoş- kar­ şılayan proletarya, Paris'te mülkiyeti korumak için C aussi­ diere tarafından polislik görevinde kullanılmaya da heves­ le razı oldu. Cumhuriyetin namusuna Avrupa'nın gözünde toz kondurmamayı kendisi için namus meselesi yapmıştı. Cumhuriyet içerde

de, dışarda da en ufak bir diren­

meyle karşılaşmadı. Ve bu, onun silahını elinden aldı. Gö­ revi artık dünyanın devrimci dönüşümünü

gerçekleştir­

mek değil, kendini burjuva toplumunun ilişkilerine uydur­ maktan ibaretti. Geçici Hükümetin bu görevi yüklenmekte­ gösterdiği kararlılığın en açık kanıtı, yürürlüğe koyduğu mali tedbirlerdir, Kamu

kredisi

ve

özel

kredi

Kamu kredisi, finans kurtlan devletin ses çıkarmayacağı

tabii

tarafından

ki

sarsılmıştı..

sömürülmey&

inancına dayanır. Oysa eski

devlet tarihe kanşmış, devrim herşeyden önce finans aris-­ tokrasisini devirmek için yapılmıştı. En son Avrupa ticaret bulıranının titreşimleri

henüz dinmemişti.

Hala iflaslar·

birbirini kovalıyordu. .Bu nedenle, Şubat Devrimi patlamadan önce özel kredi. felce uğramış, tedavül daralmış, ür�tim durmuştu. Devrim buhranı ekonomik buhranı şiddetlendirdi. Özel kredi, iliş­ kilerinin bütün kapsamıyla burjuva üretimine ket vurul204

_


mayacağı, burjuva düzeninin zedelenmeyeceği inancına da­ yanır. O halde burjuva üretiminin temelini, proletaryanın ekonomik köleliğini tartışına konusu yapan, Borsanın karşı­ sına Luxeınbourg sfenksini diken bir devrimin etkisi ne ol­ mazdı ki! Proletaryanın ayaklanması burjuva kredisinin or­ tadan kalkınası demektir; çünkü proletaryanın ayaklanması burjuva üretiminin ve burjuva düzeninin ortadan kaldırıl­ masıdır. Kamu kredisi ile özel kredi bir devrimin şiddetini ölçmeye yarar ekonomik

termoınetredir. Onlar ne kadar

düşerse devrimin şevki ve yaratıcı gücü o kadar artar.

Geçici Hükümet, Cumhuriyeti burjuvaziye-karşı görü­ nümünden kurtarmak istiyordu. Onun için, herşeyden ön­ ce, bu yenj. devlet

biçiminin mübadele değerine,

Borsa

rayicine istikrar getirmeye çalışmalıydı. Cumhuriyetin cari Borsa fiyatıyla birlikte özel kredi de zorunlu olarak yeni­ den yükseldi. Kırallığın yüklenmiş olduğu

taahhütleri yerine getir­

meyeceği ya da getireıneyeceğine dair şüpheleri bile zihin­ lerden silmek, cumhuriyetin burjuva namusuna ve ödeme gücüne güveni arttırmak için Geçici Hükümet haysiyetsiz olduğu kadar çocukça bir gösterişe

başvurdu. Devletten

alacaklı olanların ellerindeki yüzde 5, yüzde 4,5 ve yüzde 4'lük tahviiierin faizlerini kanuni vadeleri

gelmeden önce

ödedi. Kapitalistlerin burjuva cerbezesi ve kendilerine gü­ veni, o güveni satınalmakta gösterilen bu telaş karşısında derhal geri geldi. Geçici Hükümetin mali sıkmtı�ı,

onu elinin altındaki

hazır paradan eden bu yapmacık hareketle elbette azalma­ dı. Parasızlık açmazı artık gizlenemez haJe gelmişti. Devlet­ ten alacaklılara sunulan beklenmedik armağanın karşılığı­ nı

ödemek

küçük burjuvalara, hizmetkarlara ve işçilere

düştü.

Tasarruf bankası cüzdanıarından yüz frangın üstünde para çekilemiyeceği açıklandı. Tasarruf bankalarına yatırı205


lan paralara el konuldU ve hepsi, kararname ile, ödeninez devlet borcuna çevrildi. Zaten darlık içinde olan küçük bur­ juva bunun üzerine cumhuriyetten sogudu. Elindeki banka cüzdanını verip yerine hazine bonosu almıştı; şimdi buiıla­ n satmak için Borsaya gidip kendini

doğrudan doğruya

Borsa simsarlarının eline teslim etmeye zorlanıyordu.

Oy�

sa Şubat Devrimini o onlara karşı yapmıştı. Temmuz kırallığ! zamanında hüküm süren finans aris­ tokrasİsinin

ulu

tapmaği

Banka idi.

kredisine hakimse, Banka da

Borsa nasıl

devlet

ticari krediye hakimdir.

Şubat Devrimi ile yalnız hakimiyeti

değil, doğrudan

doğruya varlığı da tehlikeye giren Banka daha ilk günler­ den kredi yetersizliğini genelleştirerek cumhuriyetin kredi­ sini düşürmeye çalıştı. Ansızın bankacılann, fabrilmtörle­ rin, tüccarların kredilerini kesti. Bu manevra, hemen o an:.. da bir karşı-devrimi harekete geçirmediği için, ister iste­ mez geri tepti. Kapitalistler, Bankanın mahzenlerine yatır­ dıkları paralan çektiler. Ellerinde banka senedi [banknot ] bulunduranlar, bunları altın ve gümüşle değiştirmek için vezneye koştular. Geçici Hükümet zora başvurmadan, Bankayı

kanun

yoluyla

iflasa sürükleyebilirdi; bütün yapacağı, kollarını

kavuşturup beklemek, Bankayı kaderiyle baş başa maktı. Bankanın

bırak­

iflası finans aristokrasisini, yani cumhu- ·

riyetin en güçlü ve en tehlikeli düşmanını, Temmuz kırallı­ ğının altın tabanını Fransa topraklarından anında söküp atan tufan olacaktı. Ve Banka bir kere topu attımıydı, bur juvazi kendisi bile, hükümetin bir milli banka kurarak mil­ li krediyi milletin denetimi altına sakmasını son kurtuluş çaresi saymak zorunda kalacaktı. Geçici Hükümet, tam tersine, Bankanın çıkardığı senet­ ler için

sabit bir fiyat tespit etti. Hatta daha ileri gitti. Bü­ Banque de France'ın şubelerine çe­

tün taşra bankalarını

virdi, Bankanın bütün

206

ülkeye ağını atıp yaymasına göz


yumdu. Daha sonra, Bankadan

aldığı bir borca karşıJık

teminat olarak devlet ormanlannı rehin gösterdi. Böylece Şubat Devrimi, bankokrasiyi yıkacak yerde büsbütün güç­ lendirdi, geliştirdi. Geçici Hükümet bu arada; arttıkça artan bir bütçe açı­ ğının kabusu altında kıvranıyordu. fedakarlıklardan medet umdu.

Boşuna,

yurtseverce

Yalnız işçiler onun önüne

bir tedbire başvurmak, yeni bir vergi koymak gerekiyordu. Fakat kimden alınacaktı vergi? Borsa kurtlanndan mı, banka kırallanndan mr, sadaka attılar. Kahramanca

devlet alacaklılanndan mı, rentier'lerden [irat sahiplerin­ den] mi, sanayicilerden mi? Cumhuriyet için burjuvazinin gözüne girmenin yolu bu olamazdı. Bir elle onca fedakarlık

ve haysiyetsizlik balıasma satın alınmaya · çalışılan devlet kredisi ve ticari krediyi öbür elle tehlikeye atmak demekti bu. Ama birisinin ne yapıp edip parayı

·

bayılınası gereki­

yordu. Kim feda edildi burjuva kredisine? Jacques le bon­

homme1, köylü. Geçici Hükümet dört vasıtasız vergi üzerine frank ba­ şına 45 santim munzam vergi koydu. Hükümet yanlısı ba­ sın bu verginin en çok, büyük toprak sahiplerinden, Resto­ rasyon'ca2 bağışlanan milyar frangı3

cebe indirenlerden

alınacağını Paris proletaryasına yutturmaya çalıştı.

Oysa

vergi asıl köylü sınıfının, yani F:ı;ansız halkının büyük ço­ ğunluğunun sırtına bindi. Şubat devrimini,n masraflan on­ lara ödetildi; ve karşı-devrim başlıca desteğini . onlarda buldu. 45 santim vergi Fransız

köylüsü için hayat memat

meselesiydi. O da onu cumhuriyetin hayat memat meselesi

1) Fransız t_oprak sahiplerinin köylülere taktığı küçültücü lakap. 2) Napoleon'un devrilmesinden sonra Bourbon hanedanınıri tekrar başa geçtiği 1815-30 arası dönem. 3) Büyük Fransız Devriminde mülkleri ellerinden alınan soylulara tazminat olarak 1825'te Fransa kıralı tarafından dağı­ 'tılan para.

207


yaptı. O andan itibaren cumhuriyet

Fransız köylüsü için

.45 santim vergi demekti, ve köylü artık, Paris proletarya- .

,sını, kendi sırtından gününü gün eden mirasyedi

olarak

_görüyordu. 1789 Devrimi köylÜlerin sırtından feodal yükleri kal­

dırınakla işe başlamışken, 1848 Devrimi,

daha ilk günden,

sermayeyi tehlikeye sokmama ve devlet çarkının işleyişini aksatmama uğruna köylü nüfusun karşısına yeni bir ver­ giyle çıkıyordu. Bütün bu güçlükleri bertantf etmek ve devleti

çakılıp

kaldığı eski yoldan sürüp çıkarmak için Geçici . Hükümetin -,başvurabileceği

tek çare -devletin iflasını ilan etmekti.

Şimdi Fransız Maliye Bakanı olan Borsa kurdu Fould'un _bu küstahça önerisini nasıl nefretle reddettiğini sonradan Milli Mecliste anlatan Ledru-Rollin'in sözleri herkesin ha­ tınndadır. Oysa Fould ona bilgi ağacından

bir elma uzat­

�mıştı. Eski burjuva toplumunun devletten aldığı senetleri ta­ nımakla Geçici Hükümet burjuva toplumu karşısında tuşa' _geldi. Yıllardır birikmiş devrimci borçları tahsile çıkan in­ ,safsız bir alacaklı gibi burjuva toplumunun karşısına di­ kileceği yerde, onun boynu bükük

borçlusu oldu. Ancak

burjuva ilişkileri içerisinde yerine · getirilebilecek taahhüt­ Jeri yerine getirebilmek için, sarsılan

burjuva ilişkilerini

pekiştirrnek zorunda kaldı. Bundan sonra artık kredi onun için bir hayat şartı, proletaryaya tanınan tavizler ve veri­ ·len sözlerse kırılıp atılması şart olan ayak bağlarıydı. İşçi­ ·lerin kurtuluşu -sözle dahi olsa- yeni cumhuriyet · için .dayanılmaz bir tehlike olmuştu, çünkü

kredinin yeniden

itibar kazanmasına karşı sürekli bir itirazdı; kredinin ye­ niden itibar kazanması ise mevcut ekonomik sınıf ilişkileri­ nin hiç değişmeden kayıtsız şartsız kabulünü şart koşuyor­ .,du. O halde işçilerin hakkından gelinmeliydi. Şubat Devrimi orduyu Paris'in dışına sürmüştü. Yega208


ne güç, Milli Muhafız

örgütü, yani çeşitli kademeleriyle

burjuvaziydi. Ne ki Milli Muhafız örgütü tek başına ken­ dini proletaryanın dengi göremiyordu. Üstelik, çok - çetin bir direnmeden sonra ve türlü engellemeye rağmen de olsa safiannı yavaş yavaş ve peyderpey ya zorlanmıştı.

Bu durumda

silahlı işçilere açma�

geriye tek çare kalıyordu:

Proletarya}-ı içinden bölüp birbirine düşürmek. Bu amaçla Geçici Hükümet on beş ila yinni yaŞ arasm­ da delikanlılardan, her biri bin kişilik yinni dört Seyyar Muhafız taburu kurdu. Bu gençlerin büyük kısmı lumpen proletaryadandı. Bütün büyük şehirlerde sanayi proletar­ yasından kesin çizgilerle aynlan bir yığındır lumpen pro­ letarya. Her milletin ulaştığı medeniyet düzeyine göre fark­ lılık gösteren, fakat hiç Dir zaman lazzaranil niteliğini yi:. tinneksizin geçimini toplumun artıklanndan sağlayan her türlü hırsızın, uğursuzun, işi gücü belli olmayan serserinin, berdüşün fgens sans aveu et sans feuP, Geçici

Hükümet

tarafından silah altına alındıklan yaşlarda istf)nilen biçi­ me sokulabilir, en büyük kahramanlıklar ve en yüce feda­ karlıkiann yanısıra en süfli eşkiyalıkla en iğrenç yolsuz­ luklara tevessül edebilir kişilerin yuvalandığı bir ortamdır. Geçici Hükümet bu gençlere günde ı frank, 50 santim ödü­ yordu, yani onlan satın alıyordu.

Onlara ayrı üııifonna

veriyor, yani dış görünüşlerinde onlan işçi gömlekli prole­ terlerden ayınyordu. Kimi zaman başianna hükümet mu­ vazzaf ordudan subaylar artıyor, kimi zaman onlar, va­ tan için can verrtıeye ve cumhuriyete baglılığa dair ateşli nutuklanna hayran kaldıklan burjuva çocuklannı kendi­ leri seçiyorlardı. Böylece Paris proletaryasının karşısına kendi içinden l l Sınıflan dışına düşmüş lumpen unsurlara İtalya'da veri­ len isim. 2) Evi yurdu, imam olmayan kişiler.

209


devşirilmiş güçlü kuvvetli, ateş gibi yirmi dört bin gençten kurulu bir ordu çıkarıldı. Proletarya Paris caddelerinde yürüyüş yapan Seyyar Muhafızları alkışiara boğdu. Onları kendisinin öncü barikat savaşçıları

belledi. Burjuva Milli

Muhafızıann karşıtı proleter muhafızlar gözüyle baktı on­ lara. Hatası bağışlanabilirdi. Seyyar Muhafızıardan başka hükümet, bir de, kendin­ den yana bir sanayi işçileri ordusu kurmaya karar verdi. Bulıranın ve devrimin

sokağa attığı yüz bin işçi, bakan

Marie tarafından sözde milli atelier'lere

[ atölyelere ) yaz­

dınldı. Bu şaşaalı isim altında gizlenen,

aslında, işçilerin 23

sous1 ücret karşılığında cansıkıcı, biteviye ve beyhude top­ rak tesviyesi işinde çalıştınlmalarından başka birşey değil­ di. İngiliz açık-hava yoksul yurtlan2 -milli atölyelerin olup olacağı buydu. Geçici

Hükümet

bunlarla, işçilere karşı

ikinci bir proleter ordusu kurduğunu sanıyordu. Nasıl iş., çiler Seyyar Muhafızlar

konusunda yanıldılarsa, bu defa

da burjuvazi milli atölyeler konusunda yanıldı. Bir kıyam

ordusu yaratmıştı. Ama bir amaç gerçekleşmişti. Milli atölyeler Louis Blanc'ın Luxembourg Sarayında önerdiği halk iş-yerlerinin adıydı. Doğrudan doğruya Lu­ xembourg'a karşı tasarlanan Marie'nin atölyeleri, bu ortak isim sayesinde, İspanyol uşaklar komedisine

yaraşır

bir

yanlışlıklar dizisine yol açtı. Geçici Hükümet kendisi, el al­ tından, bu milli atölyelerin Louis Blanc'ın icadı olduğu söyFransız frangının yirınide biri. İngiltere'de 1834'de kabul edil•m Yoksullar Kanunu gere­ ğince, kendi geçimini sağlıyamıyan yoksul kişiler zorla bir çeşit atölyelere C WorkhousesJ yerleştirildi. Bunlar aslında hapishane­ ıl

2)

den farksız ıslah evleriydi. İşçileri orada can sıkıcı, verimsiz ve­ son derece yorucu işlere sürerlerdi. O kadar ki bunlann adı halk ' arasında «Fukara Bastille'leri»ne çıkmıştı.

210


lentisini yaydı. Milli atölyelerin Geçici Hükümette üye

peygamberi Louis Blanc

olduğundan bu söylenti

büsbütün

inandıncıydı. Böylece, Paris burjuvazisinin yarı bilerek, ya­ rı bilmeyerek içine düştüğü kafa kanşıklığında, Fransa'nın

ve

Avrupa'nın

kasten

yanıltılmış

kamuoyunda,

bu iş�

yerleri sosyalizmin ilk uygulamalan olarak görüldü. Onlar'­ la birlikte sosyalizmin de rezili çıkarıldı. Özüyle değil ama adıyla milli atölyeler

proletaryanın

burjuva sanayiine, burjuva kredisine ve burjuva cumhuri­ yetine karşı çıkışının müesses ifadesiydi. Bu yüzden burju­ vazinin olanca kini onlara yöneldi. Burjuvazi aynı zaman­ da onlarda, Şubat aldanmacalarına açıkça sırt çevirebilecek kadar güçlendiği an saldırıya geçebileceği boy hedefini bul­ muştu. Küçük burjuvaların bütün aksiliği de bu ortak hedefe, milli

hoşnutsuzluğu, bütün atölyelere

çevrilmişti.

Kendi durumlan günden güne bozulurken proleter aylak­ ların yuttuğu paralan hesaplayıp .Uyduruk bir iş için devletten

küpelere

biniyorlardı.

maaş, işte sosyalizm! diye

homurdanıyorlardı. Kendi sefaletierinin nedenini milli atöl­ yelerde,

Luxembourg;un

bildirilerinde,

Paris

işçilerinin

gösteri yürüyüşlerinde arıyorlardı. Ve komünistlerin sözde tertipleri konusunda kimse, iflasın eşiğinde çaresiziİk için­ de çırpınan. küçük burjuva kadar bağnaz olamazdı. Böylece, Şubat Devriminin dalgalan bütün Kıta Avru� pası'nı sararken, her yeni posta bir gün İtalya'dan, ertesı gün Almanya'dan, daha ertesi gün güney-doğu Avrupa'nın en ücra köşelerinden yeni bir devrim haberi getirir, halkın genel coşkunluğunu ayakta tutar, daha dünden

yitirdiği

bir zaferin sürekli delillerini ona sunarken, burjuvazi ile proletarya a:r:asındaki yakın meHie'de [kapışmada]

bütün

kozlar, bütün kilit noktaları, toplumun bütün orta tabaka­ ları, burjuvazinin eline geçmişti. 17

Mart ve 16 Nisan burjuva cumhuriyetin ,

kanatları

altında gizlediği büyük sınıf savaşının ilk çatışmalan oldu.


17 Mart, proletaryanın, kesin harekete geçmesine im­

kim vermeyen kararsız durumunu açığa vurdu. Proletar­ yanın gösterisi, başlangıçta, Geçici

mü,mktinse

Hükümeti

devrim yoluna geri itmek, hükümetin burjuva kabine dışı bıraktırmak, Milli Meclisle

üyelerini

Milli Muhafızıann

seçim günlerini erteletmek amacım güdü.yordu. Fakat Martta Milli Muhafız örgütünde

16

temsil edilen burjuvazi

Geçici Hükümete karşı düşmanca bir gösteri düzenledi. «A bas Ledru Rollin!»

[Kahrolsun Ledru-Rollin ! ] . diye haykı­

rarak Hôtel de Ville'e yürüdü.

Bunun

üzerine halk, 17;

_ Martta, «Yaşasın Ledru-Rollin! Yaşasın Geçici Hükümet!" diye haykırmak zorunda kaldı. Burjuvaziye karşı, tehlike­ de gördüğü burjuva cumhuriyetine arka çıkmaya zorlandı. Geçici hükümeti kendine ramedeceği

yerde, onu güçlen- .

dirdi. 17 Mart bir melodram havası içinde sona erdi. Paris proJetaryası o gün bir kere daha dev gövdesini göstermişti; ama burjuvazi, Geçici Hükümetin içinde olduğu kadar dı­ -şında da, ptoletaryayı ezmeye artık kesin kararlıydı. 16 Nisan, Geçici Hükümetin burjuvazi ile birlikte ter­

'

tipiediği bir yanlış anlama idi. Milli Muhafızıann kurmay heyeti seçi�ine hazırlanmak üzere o gün Champs-de-:Mars' da ve Hipodrome'da büyük bir işçi ka�abalığı toplanmıştı. Ansızın Paris'in bir ucundan öbürüne şimşek lıızıyla bir . söylenti yayıldı: silahlı işçiler Hôtel de Vill e e yürüyüp Ge'

. çici Hükümeti devirmek, bir komünist hükümet kurmak için Louis Blanc, Blanqui, Cabet ve Raspail

önderliğind e

Champs-de-Mars'da toplanmışlar. Genel alarm verilir -son­ radan Ledru-Rollin,

Marrast ve Lamartine

alarmı verme şerefi konusunda

arasında ilk

anlaşmazlık çıkacaktır­

ve bir saat içinde yüz · bin kişi silahlandınlır; Hötel de Ville Milli Muhafızlarca

işgal

edilir;

«Kahrolsun

komünistler!

Kahrolsun Louis Blanc, Blanqui, Raspail, Cabetı, çığlıklan Paris'i birbirine katar. Sayısız

heyetler gelir, Geçici Hü�

kümete biad ederler; hepsi de vatanı ve toplumu kurtarma-

212


ya hazırdır. Nihayet işçiler Champs-de-Mars'da yurt için topladıkları para yardımını Geçici Hükümete vermek üze­ re Hôtel de Ville in · önüne geldiklerinde, burjuva '

Paris'in

büyük bir dikkatle hazırlanmış bir düzmece savaş sonun­ da kendi gölgelerini yenilgiye uğratmış olduğunu öğrene­ rek hayretler içinde kalırlar. 16 Nisandaki

feci teşebbüs,

ordunun Paris'e geri çağrılmasına, -tam bir

sakarlıkla.

sahneye konulan komedinin gerçek amacı buydu- ve taş_ rada gerici federalist gösterilere vesile oldu. 4

Mayısta, tek dereceli genel seçimle gelen Milli Meclis

toplandı. Genel oy, yaşlı cunıhuriyetçilerin onda gördükle­ ri sihirli güce malik değildi. Onlar bütün

Fransa'ya, hiç

değilse Fransız halkının çoğunluğuna, hep aynı çıkarları, aynı anlayışı, vb. paylaşan citoyens [yurtdaşlar]

gözüyle

bakıyorlardı. Onların halka tapma hiçimi buydu. Seçimler onların hayallerinde yaşattıkları halk yerine gerçek halkı,

yani halkın bölündüğü çeşitli sınıfların temsilcilerini gün yüzüne çıkardı. Köylülerle küçük burjuvazinin ·· niçin, sa­ vaşı başlatmak için sabırsızıanan burjuvaziyle kırallığı ge­ ri getirmeye can atan büyük toprak sahiplerinin rehber­ liğinde oy kullanmaya zorlandığını gördük. Ne ki genel oy cumhuriyetçi üstadların sandıkları gibi sihirli bir değnek değildi ama, sınıf kavgasını zincirlerinden boşaltmak, bur­

juva toplumunun -çeşitli orta tabakalannın hayallerinden ve hayal kınklıklanndan hızla kurtulmalarına fırsat ver­ mek, sömürücü sınıfın bütün kesimlerini hep bir anda dev­ letin en tepe noktasına fırlatarak

maskelerini _düşürmek

gibi çok daha büyük bir meziyeti vardı. Oysa kırallık, mülk sahipliği esasına dayanan seçim sistemiyle,

burjuvazinin

sadece bazı kesimlerinin ipliğini pazara çıkarıyor, öbürle­ rini perde arkasında tutarak ortak bir muhalefet halesiyle kuşatıyordu.

4 Mayıs günü toplanan Kuriıcu ' Milli Mediste burjuva Cumhuriyetçiler, National'ci cumhuriyetçiler hakim du-

213


rumdaydılar. MeŞrıliyetçiler ve Orleans'cılar1 bile ilk baş­ ta ancak burjuva cumhuriyetçiliği maskesi altında kendi­ lerini göstermeye cesaret edebiliyorlardı. Proletaryaya kar­ şı savaşa ancak cumhuriyet adına g�rişilebilirdi.

Cumhuriyetin kuruluş tarihi 25 Şubat değil, 4 Mayıstır: Fransız halkının tanıdığı cumhuriyetin yani -Paris prole­ taryasının Geçici Hükümete zorla kabul kurumlarla çevrili cumhuriyetin,

ettirdiği, sosyal

barikat

savaşçılarının

kafalarında yaşattıkları hayalin değil. Milli Meclis tarafın­ dan ilan edilen cumhuriyet, yegane meşru cumhuriyet, bur­ juva düzenine çevrilmiş devrimci bir silah değil, daha çok · o düzenin siyasi düzeyde yeniden kunıluşu, burjuva top­ lumunun siyasi düzeyde yeniden pekiştirilmesidir; tek ke­ limeyle, bir burjuva cumlıuriyetidir. Bu iddia Milli Meclis kürsüsünden haykırıldı ve bütün cumhuriyetçi ve cumhu­ riyet aleyhdarı burjuva basında yankı buldu. Şubat cumhuriyetinin gerçekte bir burjuva cumhuri­ yetinden başka birşey olmadığını ve olamıyacağını;

buna

rağmen Geçici Hükümetin, proletaryanın ilk andaki baskı­ sıyla onu sosyal kurumlarla çevrili bir' cumhuriyet olarak ilan etmek zorunda kaldığım; Paris proletaryasının burju­ va cumhuriyetini

henüz ancak hayalinde

aşmaya gucu

yettiğini, iş gerçek eyleme vardığında her yerde burjuva­ ziye hizmet ettiğini;

proletaryaya

verilen sözlerin yeni

cumhuriyet için dayanılmaz bir tehlike olup çıktığını; Geçi­ ci Hükümetin bütün hayat sürecinin

proletaryanın

hak

iddialarına karşı sürekli bir savaştan ibaret kaldığını daha önce gördük. Milli Mecliste bütün Fransa, Paris proletaryası hakkın­ da hüküm vermek üzere bir araya toplanmıştı. MecliS hiç

ıl Bourbon hanedanının küçük kolu olan Orleans ailesinin taraftarlan. Orleans hanedam 1830 Temmuz Devriminde başa geçti, 1848 Şubat Devriminde devrildi.

214


vakit geçirmeden Şubat Devriminin sosyal aldanmacalan­ na son verdi; burjuva cumhuriyetini, ve sadece

burjuva'

cumhuriyetini açıkça ilandan çekinmedi. Derhal, proletar­ yanın temsilcilerini, Louis Blanc ve Albert'i, atadığı Yürüt­ me Kurulunun1 dışında bıraktı; özel bir Çalışma B akanlığı kurulmasına ilişkin öneriyi reddetti

ve Bakan Trelat'nın

«Şimdi bütün sorun eski çalışma koşullarına geri dönmek­ tir» sözünü alkışlarla karşıladı. Ne ki bütün bunlarla da iş bitmiyordu. Şubat cumhu­ riyeti burjuvazinin pasif desteğiyle işçiler tarafından kur­ durulmuştu. İşçiler haklı olarak kendilerini Şubatın galip­ leri sayıyorlar, galiplere özgü dikbaşlı hak iddialan güdü­ yorlardı. Sokakta yere serilmeliydiler; burjuvazinin yanı­

sıra değil de burjuvaziyle savaşmaya kalktıklan an yenik düşecekleri onlara gösterilmeliydi. Nasıl sosyal tavizleriyle Şubat cumhuriyeti için proletaryanın kırallığa karşı burju­ vaziyle aynı safta savaşması gerekmişse, şimdi de cumhu­ riyeti sosyalist tavizlerinden kurtarmak için, burjuya cum­

huriyetinin hakimiyetini resmen geçerli kılmak_ için, ikinci bir savaşa gerek vardı. Burjuvazi, proletaryanın iddialan­ m silah zoruyla

cerhetmeliydi.

Burjuva

cumhuriyetinin

gerçek doğum yeri Şubat zaferi değildir; Haziran yenilgi­

sidir. Proletarya, 15 Mayısta zorla Milli Meclise girip eski · devrimci etkinliğini yeniden kazanmaya boşuna çalışmak­ la, ve sonuç olarak s_adece en gayretli önderlerini burjuva­ zinin zindancılarına

kaptırmakla2, kararı

çabuklaştırdı.

II faut en finir! Bu duruma son vermek gerekir! Milli Mec-. 1) 4 Mayısta ilk toplantısını yapan Milli Meclis, Şubat Dev­ riminin işbıı.şına geçirdiği Geçici Hükümeti kaldırmayarak bir Yürütme Kuruluna çevirmişti. Yürütme Kurulunun aldığı karar­ lar onun dışındaki bakanlar tarafından uygularuyordu. 2) 15 Mayıs günü Paris işçileri ve el sanatçılan zorla Kuru­ cu Meclis salonuna girdiler, Meclisin feshedildiğini bildirerek dev-

215


lis proletaryayı kesin mücadeleye zo:ı:-lama kararım bu hay­ kınşla dile getirdi: Yürütme Kurulu, sokak

gösterilerini

yasaklama gibi tedbirleri öngören bir dizi kışkırtıcİ karar­ narile çıkardı. İşçiler Kurucu Milli Meclis kürsüsünden açıkça tahrik edildiler, hakarete uğradılar, alaya alındılar. Fakat saldınnın asıl hedefi, gördüğümüz gibi, milli atölye­

lerdi. Kunıcu Meclis, mütehakkim

bir edayla, Yürütme n Kurulunu- o ların üzerine saldı. O da zaten harekete geç­ mek için kendi planının Milli Meclis buyruğu ilan edilme� sini bekliyordu. Yürütme Kurulu milli atölyelere

yazılmayı

zorlaştır­

.makla, gündelik ücreti parça başı ücrete çevirmekle, Paris doğumlu işçileri sözde istihkam

yapımında

çalıştınlmak

üzere Sologne'a sürmekle işe başladı. Gittikleri yerden ha­ yal kınklığı içinde dönen işçilerin yoldaşlarına bildirdikle­

ri gibi, bu istihkam yapımı işi, işçilerin sürgüne gönderil­ diklerini gözden mülden başka

saklamaya yanyan

tumturaklı bir for­

birşey değildi. Nihayet 21 Haziran günü

Moniteur'de, bütün bekar işçilerin milli

atölyelerden atıl­ malarını ya da askere alinınalarmı emreden bir kararnaC: me yayınlandı. İşçiler çaresiz bırakılmışlardı; ya açlıkta ölecekler, ya da saldırıya geçeceklerdi. Onlar buna, 22 Haziranda, çağ­ daş 'toplumu ikiye bölen iki sınıf arasındaki ilk büyük sa­ vaşa sahne olan muazzam ayaklanı:i:ıa ile karşılık verdiler.

Burjuva düzeninin ölüm ka1ırri savaŞıydı bu. Cumhuriyetin yüzünü örten peçe yırtilmiştı. Önderleri, ortak bir planları, ikına1 malz emeleri olma­ yan, çoğu silahsız işçilerin orduyu, S eyyar Muhafızları, Pa-

çok geçmedem

rimci bir hükümet kurdular. Fakat hareket Milli Muhafızlai ve askeri birlikler tarafuidaiı bastırıldı. Blaiı.qui bu nedenle uzun süre hapiste yatti ve Haziran olaylanna katılama­ dı. 216


Milli Mulıafızlannı ve taşradan akın akın gelen Milli Mulıafızları. nasıl eşsiz bir cesaret ve beceriklilikle tam beş

ris

gün yerlerinde mılılattığını biliyoruz. Burjuvazinin, ödünü patıatan korkunun intikamını, eşi göriilmemiş bir vahşet­ le üç binden fazla malıpusu boğazlıyarak

nasıl aldığı da

biliniyor: Fransız demokrasisinin resmi temsilcileri cumhuriyetçi ideolojiye

öylesine batmış çıkınışiardı ki, Haziran savaşı­

nın an1amını ancak aradan birkaç hafta geçtikten sonra sezinler gibi oldular. Fantastik

cumhuriyetierinin içinde

dağılıp eridiği barut dumanından hepsi serseme dönmüş­ tü. Okuyucu izin verirse, Haziran yenilgisi haberinin ilk

anda üzerim�zde bıraktığı izlenimi Neue Rheinische

Zei­

tung'da yayınlanan şu satırlada dile getirelim: «Şubat Devriminin son resmi kalıntısı, Yürütme Kuru­ lu, olayıann ciddiyeti karşısında bir hayalet gibi eridi gitti. Lamartine'in ateşli söylevleri Cavaignac'ın savaş füzeleri­ ne döndü. Fraternite, biri diğerini sömüren iki hasım sını­ fın kardeşliği, Şubatta ilan edilen, Paris'in alnında, her bir

zindanında ve her bir kışiasında büyük harflerle yazılı . bu

fraternite -bunun gerçek, katışıksız, amiyane ifadesi iç sa­ vaştır, en korkunç biçimiyle iç savaş; ernekle sermayenin savaşı. Proletaryanın Paris'i tutuşmuş kan ağlarken burju� va Paris'in ışıklar içinde şenlendiği 25 Haziran akşamı, bu kardeşlik Paris'in bütün pencereleri önünde alev alev yanı­ yordu. Kardeşlik, sadece, burjuvazinin

çıkan proletarya­

nın çıkarlanyla kardeş olduğu sürece geçerliydi. "ı '793'ün eski devrimci

geleneklerine

halk adına burjuvazinin kapılannda ancak proletarya arslanını

bağlı ukalalar;

dilenciliğe çıkari ve

uyutmak şart olduğu sürece

uzun vaazlar okuyup başlannı derde sokmalanna izin ve­ rilen sosyalist kuramcılar;

taçlı

baştan gayri tümüyle eski

burjuva düzenine hasret çeken cumlıuriyetçiler; bir hükü217


met değişikliği beklerken kazara hanedanın devrilmesine katlanmak zorunda kalan hanedancı muhalefet mensupla·· n; uşak üniformasım çıkanp modelini

değiştirmek

isteyen

atmak yerine üniformanın Meşrüiyetçiler: halkın, Şu

bat Devrimini birlikte gerçekleştirdiği müttefikleri bunlar­ dı . . .

Şubat Devrimi güzelim devrimdi, herkes ondan ya­

naydı; çünkü kırallığa karşı bağnnda birden alevlenen çe­ lişkiler henüz gelişmemiş bir halde kucak kucağa uyuklu­ yordu, çünkü ardındaki sosyal mücadele ancak havada bir varlık, laftan ve kelimelerden ibaret bir varlık kazanmış­ tı. Haziran devrimi ise çirkin devrimdir, iğrenç devrimdi.r, çünkü lafın yerini eylem almıştır, çünkü cumhuriyet, canavann başını koruyan ve gizleyen tacı devirmekle ba­ şı gözler önüne sermiştir . . . Guizot'nun savaş narası Dü­ '

zen!' di. 'Düzen!' diye çığlıklar atıyordu Sebastiani, Guizct' nun adamı, Varşova

Ruslann eline

geçtiğinde.1 'Düzen!'

diye haykınyar Cavaignac da, Fransız Milli Meclisinin cumhuriyetçi

buriuv:azinin

�mbürdüyordu

gadar yankısı.

proletaryanın

ve

'Düzen! ' diye

gövdesini parçalayan Ca­

vaignac'ın mermileri. Fransız burjuvazisinin 1789'dan son­ ra giriştiği bir sürü devrimden hiç biri düzene bir saldın değildir; çünkü hepsi sınıf hakimiyetine, işçilerin esaretine,

burjuva düzeninin devamına nza göstermiştir; bu hakimi­ yetin ve bu esaretin siyasi biçimi sık sık değiştiği halde, bu değişmemiştir.

Haziran bu düzene saldırdı. Veyl o Hazi­

rana!•• lNeue Reinisclıe Zeitung, 29 Haziran, 1848.J «Veyl o Hazirana!» diye yankı veriyor Avrupa. Paris proletaryası Haziran ayaklanmasına

burjuvazi

1) Mareşal Sebastiani li330-32 arasında Fninsa'nın Dışişleri Bakanıydı. 1831'de ayaklanan Polenyalılar Rusya tarafından ezildiğinde Rusya'dan yana bir siyaset izlemiş, ve parlamento­ <laki tartışmalar sırasında «Varşova'da düzen hakimdir!» demiş­ ti.


tarafından

zorla itildi. Felaketi de bu oldu. O anki acil ve

açık ihtiyaçlan onu, burjuvaziyi zorla devinneyi hedef alan bir savaşa götürmüyordu, ne de bu işin üstesinden gelme­ ye gücü yeterdi. Cumhuriyetin onun hayalleri önünde eği­ lip bükülmeden yapamadığı günlerin artık geçtiğini

Moni­

teur'ün ona resmen bildirmesi gerekti; ve . proletarya, du­ rumunu bir adım bile ileri g.ötürmenin

yetinde bir ütopya, gerçek olmayı

burjuva cumhuri­

dilediği an suç olacak

bir ütopya olarak kalacağını ancak bu yenilgi sonunda an­

ladı. Şubat cumhuriyetinden taviz niyetine koparmak iste­ diği, biçim olarak abartılı, ama içeriği küçük ve hatta hala burjuvaca isteklerin yerine, devrimci mücadelenin yürekli şian ortaya atıldı:

Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfının

diktatörlüğü! Kendi

mezarını

burjuva cumhuriyetinin

beşiği yap,

makla proletarya, burjuva cumhuriyetini en saf biçimiyle ortaya çıkmaya zorladı: hedefi, açıkça, sermayenin hakimi­ yetini ve emeğin esaretini sürdürmek olan devlet. Yaralan­ mış, uzlaşmaz, altedilemez

-altedilemez,

çünkü kendi

varlığı onun varlığıyla kaimdir- düşmanını her an gözu­ rrün önün:de gören burjuva iktidarı, butün engellerden kur­

tulduğu an ister

istemez

burjuva tedhişine dönüşecekti.

Proletarya şimdilik sahneden uzaklaştırılıp burj uva dikta­ törlüğü resmen tanınınca, burjuva toplumunun orta taba­ kaları -küçük burjuvazi ve köylü sınıfı-, durumları da­ yanılır olmaktan çıktığı ve burjuvaziyle çelişkileri keskin­ leştiği ölçüde

proletaryaya

daha çok yaklaşmak

zorun­

d.aydılar. Nasıl daha önce kendi sıkıntılannın nedenini pro­ letaryanın ileri atılımmda gördülerse, şimdi onun yenilgisi­ ni kendi sıkıntılarının nedeni olarak göreceklerdi. Haziran ayaklanması bütün Kıta üzerinde burjuvazi­ nin kendine güvenini arttırdı, onu halka karşı açıkça rallıkla birleşmeye götürdü ama, bu ittifakın

kı­

ilk kurbanı


kim oldu? Kıta burjuvazisi. Haziran yenilgisi, burjuvaziyf

· ·

hakimiyetini

pekiştirmekten

ve yarı hoşnut, yarı huysıJz ..

halkı burjuva devriminin en alt basamağında

tutmaktari

alıkoydu. Haziran yenilgisi Avrupa'nın müstebit devletlerine bir· de şu sırrı ifşa etti: Fransa, içerde iç savaşa girişebilmek için her ne balıasma olursa olsun

dışarda barışı sürdür­

melidir. Nitekim milli kurtuluşları

uğrunda savaşı göze

alan halklar Rusya, Avusturya ve Prnsya'nın üstün gücüne· teslim edildiler; ama, aynı zamanda, kaderi de proletarya devriminin

bu milli devrimierin

kaderine bağlandı, milli

devrimler görünüşteki özerkliklerini, büyük sosyal devTim karşısında bağımsızlıklarını

yitirdiler.

İşçi köle kaldıkça .

ne Macar, ne Polonyalı, ne de İtalyan özgür olabilir ! Nihayet, Kutsal İttifakın zaferleri

Avrupa'yı bugün

öyle bir duruma getirmiştir ki, Fransa'da her yeni proleter kıyamı doğrudan doğruya bir terkedip Avrupa

dünya savaşı ile elele gide­ kendi milli toprağını derhal

cektir. Yeni Fransız devrimi

alanını fethetmek zorunda kalacaktır. On

Dokuzuncu Yüzyıl sosyal devriminin üzerinde gerçekleşe­ bileceği tek alan odur. Böylece, Fransa'nın Avrupa devrimini tını ele geçirmesi için gereken yenilgisi yaratmıştır. Ancak

Haziran kıyamcılarının kani­

na hatıp çıktıktan sonradır ki üç renkli devriminin O

başlatma fırsa­

bütün koşullan Haziran. bayrak Avrupa .

kızıl bayrağı olabilmiştir.

halde

biz

de

şöyle

haykırıyoruz:

Devrim

öldü!:

Yaşasın devrim! II 13 BAZİRAN 1849

25 Şubat 1848, Fransa'ya cumhuriyeti ihsan etmişti; 25 Haziran, Fransa'nın üzerine 220

devrimi yıktı. Ve DevTim, Ha-


:zirandan sonra artık, burjuva toplumunun alaşağı edilme­

' si demek oldu; oysa Şubattan önce hükümet biçiminin ala;şağı edilmesi demekti. Haziran savaşına burjuvazinin cumhuriyetçi kesimi ·önderlik etmişti; zaferle birlikte siyasi iktidar da zorunlu -olarak onun payına düştü. Sıkıyönetim, Paris'i ağzı kilitli ve direnmesiz onun ayaklan ·altına serdi; taşrada ise ına­ :nevi bir sıkı yönetim,

burjuvazinin

zaferinin saldırgan,

:hunhar küstahlığı ile köylülerin azgın mülkiyet bağnazlığı hüküm sürüyordu.

Dolayısıyla, aşağıdan bir tehlike yok­

tu! İşçilerin devrimci gücünün yok edilmesi, aynı zaman­ da, demokratik cumhuriyetçilerin, yani yürütme kurulun­ da Ledru-Rollin,

Kurucu Milli Mecliste Montagne partisi,

ve basında Reforme1 gazetesi

.küçük burjuva anlamında

tarafından

temsil

edilen

cumhuriyetçilerin de siyasi et­

kinliğinin yok olmasıydı. Bunlar 16 Nisanda burjuva cum­ huriyetçilerle birlik olup proletarya aleyhinde fesat çevir­ mişler, Haziran günlerinde proJetaryaya karşı onlarla aynı safta savaşmışlardı. Böylece, partilerini bir güç olarak or­ taya çıkaran ard zemini kendileri berhava etmişlerdi. Çün­ kü küçük burjuvazi ancak arkasında sürece

burjuvazi karşısında devrimci

proletarya olduğu bir tutumu ısrarla

sürdürebilir. Onlara da yol göründü. Geçici Hükümet

ve

Yürütme Kurulu döneminde onlarla birtakım ardniyetler­

le kurulan zoraki ve sahte ittifak burjuva cumhuriyetçiler tarafından pervasızca bozuldu. Müttefikler

olarak aşağı­

lanıp bir kenara atıldılar, ij.ç renkli bayrağı yükseltenierin .ikinci sınıf yardakçılan derekesine düştüler. Onlardan hiç bir taviz koparamadıklan gibi, üstelik onların hakimiyeti

1) Montagne 1848 Devrimi sırasında ve sonrasında kü­ çük burjuva demokratlarm Meclislerdeki temsilcilerine verilen isim. Reforme, · Montagne partisinin basın organıydı.

221

·


ve o hakimiyetle birlikte cumhuriyet ne zaman cumhuriye­ te düşrrian burjuva kesimlerden gelen bir tehlikeyle karşı� laşacak olsa, o hakimiyete arka çıkmak zorunda kaldılar. Nihayet, bu kesimler, Orleans'cılar ve Meşruiyetçiler, Ku­ rucu Milli Mecliste

baştanberi

azınlıktaydılar.

Baziran

günlerinden önc e ancak burjuva cumhuriyetçiliği maskesi altında harekete geçmeyi göze alabiliyorlardı. Haziran za­ feri bir an için bütün

burjuva

Fransa'nın

Cavaignac'ın:

şahsında kurtarıcısını selamlamasını mümkün kıldı; . ve · Ha.

,

ziran günlerinden az bir süre sonra cumhuriyet-düşmanı parti bağımsızlığına yeniden kavuştuğu zaman, askeri dik­ tatörlük ve Paris'te sıkıyönetim onun ancak büyük bir ür­ keklik ve çekingenlikle çevreyi kolaçan etmesine izin verdi. 1830'danberi burjuva cumhuriyetçi kesim, yazarlan ve hatipleriyle, · yetenekli ve ihtiraslı kişileriyle, milletvekil­ leri, generalleri, bankerleri, avukatlarıyla,

Paris'te çıka�

bir gazetenin, National'in çevresinde toplanmıştı. Bu gaze­ tenin taşrada yayınlanan baskılan da vardı. National kli­ ği, üç renk1 cumhuriyeti

hanedam idi. Derlıı:tl, boşalmış olan bütün devlet makamlannı, bakanlıklan, polis ve pos­ ta müdürlüklerini, valilikleri, yüksek ordu kumandanlıkla­ rını ele geçirdi. Kliğin generali Cavaignac, yürütme gücü­ nün başındaydı; başyazan Marrast, Kurucu Milli Meclisin daimi başkanı oldu. Aynı zamanda, teşrifatçıbaşı sıfatıyla� itibarlı cumhuriyet adına

salonlarında

konuk ağırlıyor­

du. Devrimci Fransız yazarlan dahi, cumhuriyetçi gelenek . karşısında duyduklan huşüdan ötürü olsa gerek, Kurucu Milli Mecliste kıralcıların

hakim

olduğuna

dair yanlış

inancı p ekiştirmişlerdir. Oysa . tam tersine, Kurucu Meclis ll Mavi-beyaz-kırmızı renkli bayrak burjuva cumhuriyetçi­ lerin bayrağı idi. «Üç renk cumhuriyeti»nden kasıt burjuva cum­ huriyetçilerin iktidarıdır.

222


Haziran günlerinden sonra da burjuva cumhuriyetçiliğinin

yegane temsilcisi olarak kalmıştır, ve üç renk cumhuriyet� çileri Meclis dışında etkinliklerini yitirdikçe o bu veçhesini daha da kesinlikle ortaya koymuştur. Burjuva cumhuriye­ tinin biçimini korumak söz konusu olduğunda demokratik cumhuriyetçilerin oyları Meclisin emrindeydi; içeriğini ko­ rumak söz konusu olduğunda ise, Meclisin konuşma tarz:r dahi artık onu kıralcı burjuva kesimlerden ayırdetmez ol­ muştu. Çünkü burjuva cumhuriyetinin içeriği burjuvazi­ nin çıkarları, onun sınıf hakimiyetinin ve sınıf sömürüsü­ nün maddi koşullarıdır. Dolayısıyla, sonunda ne ölen ne de öldürülen, fakat çü­ rüyüp giden bu Kurucu Meclisin

hayatında ve eyleminde

gerçekleşen şey kıralcılık değil, burjuva cumhuriyetçiliği idi. Bütün iktidar dönemi boyunca Meclis sahne önünde devlet adına ihtişamla iş görürken, arka planda aralıksız. bir kurban ayini sahneye konulmaktaydı: ele geçen Hazi­ ran kıyamcıları harp . divanlarında peşpeşe hüküm giyiyor,. ya da hiç yargılanmadan sürgüne yollanıyorlardı. Kuru­ cu Meclis, Haziran kıyamcılarının şahsında suçluları yar­ gılamadığını, düşmanların kökünü kazıdığını itiraf edecek kadar anlayış sahibiydi. Kurucu Milli Meclisin ilk işi, Haziran ve 15 Mayıs olay-;. larıyla sosyaJist ve demokrat partilerin önderlerinin o olay­ larda aynadıklan rolü incelemek üzere bir soruşturma ko­

misyonu kurmak oldu. Hedef doğrudan doğruya Louis Blanc, Ledru-Rollin ve Caussidiere idi. Burjuva cumhuri­ yetçiler bu rakiplerden biran önce kurtulmak için sabırsız­ lanıyorlardı. intikamlarını alma işini emanet ettikleri kişi, hanedancı muhalefetin eski başı, liberalizmin canlı timsa­ li, kendini bir değil üç şey sanan hiçlik manzumesi ve ka­ kavanlık şahikası M. Odilon Barrot, bu iş için biçilmiş kaf­

tandı. Barrot yalnız bir hanedanın intikamını alma peşin223


de değildi; başbakanlığı ona elden kaçırttıklan için de dev­ rimcilerle görülecek hesabı vardı. Aman-vermezliğinin sağlam garantisi! Bunun için işte bu Barrat

en

soruşturma

komisyonu başkanlığına atandı ve Şubat Devrimi aleyhin­ de kusursuz bir iddianame hazirladı. Bu iddianame şöyle özetlenebilir: 17 Mart, gösteri

16 Nisan komplo; 15 Mayıs teşebbüs; 23 Haziran, iç savaş! Barrot, bilimsel kriminoloji araştırmasını niçin acaba 24 Şubata kadar uzatmamıştı? Journal des Debats1 buna şu cevabı veriyordu: 24 Şubat Roma'nın kuruluşudur. Devletlerin kökenieri efsaneye gö­ ,

mülüdür; efsaneye inanılır ya da inanılmaz, ama üzerinde tartışılamaz. Louis Blanc ve Caussidiere mahkemeye teslim edildiler. Milli ·Meclis

15 Mayıs günü başladığı kendi içinde

tasfiyeyi tamamladı. Geçici Hükümetin -bir ipotek vergisi biçiminde:_ ta­ sarladığı ve Goudchaux'nun yenibaştan ele aldığı sermaye­

yi vergilendirme planı Kurucu Meclisce reddedildi; çalışma gününü on saatle sınırlıyan kanun yürürlükten kaldırıldı; borçlanmalar için hapis cezası tekrar

yürürlüğe konuldu;

Fransız halkının okuma yazma bilmeyen büyük çoğunlu­ ğunun j üri hizmeti görme hakkı ellerinden alındı. Oy hak­ lan da niçin ellerinden alınmasındı? Gazeteler yine tedbir akçesi yatıracaklardı. Dernek kurma hakkı kısıtlandı. Ne ki eski burjuva ilişkilerine eski teminatlarını yeni­ den saglama ve devrim dalgalannın geride bıraktığı izierin hepsini ortadan kaldırma telaşına kapılan burjuva cumhu­ riyetçiler, onları beklenmedik bir tehlikeyle yüz yüze geti­ ren 'bir direnişle karşılaştılar. Haziran günlerinde mülkiyetin kurtarılması ve kredi­ nin yeniden tesisi uğrunda kimse Paris küçük burjuvalan,

1)

1789'da yayına başlayan ılımlı liberal gazete. O dö­

nemde Düzen partisinin sözcüsü. Yayın haye.tı 1944'e kadar sür­ müştür. 224


yani kahvehane ve lokanta

sahipleri, marchands de vins

[şarap tacirleri] , küçük tüccarlar, dükkı:m sahipleri, el sa­ natçıları, vb. kadar bağnazlıkla dğğüşmemişti. Dükkan sa­ hibi aklım başına toplamış da, sokaktan dükkana akan tra­

fiği tekrar yoluna koymak için barikatiann üzerine yürü� müştü. Ama barikatın arkasında . müşteriler ve borçlular vardı, önünde ise alacaklılar. Barikatlar devrildikten, işçi., ler ayak altında çiğnedikten sonra zafer sarhoşluğu içinde işlerinin başına dönen dükk€m

sahipleri orda yolun bir

mülkiyet kurtarıcısı, resmi bir kredi memuru tarafından kesildiğini gördüler. Ellerine korkunç Ihbarnameler tutuş­ turuldu: Vadesi geçmiş senet! Gecikmiş ev kirası! Ödenme­ miş bono! İflahı kesilen dükkanı İflahı kesilen dükkan sa­ hibi! Mülkiyetin kurtanimasıl Oysa içinde

yaşadıklan

ev

kendilerinin değildi; işlettikleri dükkan kendilerinin değil­ di; alıp sattıklan mallar kendilerinin değildi. İşleri, yemek yedikleri tabaklar, içinde uyurluklan yataklar, hiç biri artık onların değildi. Yani

şimdi

bu mülkiyeti, evi kiralayari

mal sahibi, senedi kıran bankacı, nakit parayla avans ve­ ren kapitalist, bu parakendecilere açık hesapla mal bıra­ kan fabrikatör, bu el sanatçılarına

krediyle

sağlıyan toptancı adına asıl onlardan yordu

hammadde

kurtannak gereki­

.

Kredinin yeniden tesisi! Oysa kredi, yeniden güçlenin­ ce, hırçın ve kıskanç bir tanrı olduğunu borcunu ödeyemeyen borçluyu çoluğu

gösterdi. Çünkü

çocuğuyla birlikte

fırlatıp sokağa atıyor, sahte mÜlkiyetini sennayenin eline teslim ediyor, kendisini de, tehditkar

başını Haziran kı­

yamcılannın cesetleri üzerinde yeniden yükselten borçlu­ lar hapishanesine gönderiyordu. Küçük burjuvalar, işçileri alacaklılannın

eline

cascavlak

yere sennekle kendilerini teslim etmiş olduklarını

dehşetle gördüler. Şubattanberi müzmin bir biçimde sürüp 225


gelen ve sözde bağışlanmış görünen iflaslan Hazirandan . sonra apaçık ilim edildi. Onları mülkiyet adına savaş alanına

sürmekten bir

yarar umulduğu sürece sözde mülkiyetlerine dokunulma­ mıştı. Ama şimdi, proletarya ile büyük hesap görüldükterr sonra, epicier'nin [bakkalın]

küçük hesabı

görülebilirdL

Paris'te vadesi geçmiş senetierin tutan 21 milyon frangı aşıyordu; taşrada ll milyonun

üstündeydi.

Yedi binden

fazla Paris iş yeri Şubattanberi kira ödememişti. Milli Meclis, Şubatın sonuna kadar geri giden bir siya­ si suç enquete'i [soruşturması ] açmıştı. Küçük burjuvalar

da, daha önceden 24 Şubata kadar akdedilmiş sivil borçlar için bir enquete açılmasını önerdiler. Büyük bir kalabalik halinde Borsa salonunda toplandılar, bağırıp çağırarak, iflas durumlannın sadece devrimin neden olduğu durgunluktan ileri

geldiğini ve 24 Şubat günü işlerinin iyi gittiğini ispat

edebilen bütün iş adamlan adına, ödeme vad_elerinin ticaret mahkemesi kararıyla temdidini, alacaklı taleplerinin düşük­ çe bir faiz karşılığında tasfiyesini istediler. Bir kanun önerisi olarak bu sorun Milli Mecliste concordats a l'amiable [hatır konkordatoları]

biçiminde ele alındı.

Meclis, bir karara

vannakta güçlük çekerken, ansızın, binlerce isyancı eşi ve çocuğunun o sırada St. Denis

Kapısında toplanıp bir af ·

dilekçesi hazırlamış olduklannı öğrendi. Haziranın dirilen heyülası karşısında küçük burjuva-·. zinin ödü patladı, Milli Meclis de amansız tavrını

yen�den

takındı. Concordats a l'amiable, borçluyla alacaklı arasın­ ·

da dostça uzlaşma, en önemli hususlarda reddedildi. Böylece, küçük

burjuvaların demokratik temsilcileri­

nin Milli Mecliste burjuvazinin

cumhuriyetçi temsilcileri

tarafından bozguna uğratılmalanndan mentodaki bu bölünmenin 226

çok sonra, parla­

burjuva, yani gerçek ekono-

·


mik anlamı ortaya çıktı: borçlu küçük

burjuvaların ala­

caklı burjuvaların eline teslimi. Borçlu küçük burjuvala­ rın büyük kısmı iflas topunu atı, geriye kalanların da on­ lan bundan böyle ancak pan

koşullarda

Ağustos 1848'de

işlerini Milli

sermayenin mutlak kölesi ya­ yürütmelerine

Meclis

concordat

izin

verildi.

22

l'am.iable'ları

a

reddetti; 19 Eylül günü, sıkıyönetim yürürlükteyken, Prens Louis Bonaparte ve Vincennes malıpusu komünist Raspail Paris temsilcileri seçildiler. Buna karşılık burjuvazi, tefeci sarraf ve Orleans'cı Fould'u seçti.

Kurucu Milli Meclise

karşı, burjuva cumhuriyetçiliğine karşı, Cavaignac'a kar­ şı her yandan açık sava ş ilanı ! Haziran ayaklanması,nın masrafları bütçe açığını da­ ha da kabartmışken, üretimin durması, tüketimin kısılma­ sı, ithalatın azalması yüzünden devlet gelirleri durmadan düşerken, Paris küçük burjuvalannın sürüklenmelerinin nasıl, kaçınılmaz

yığın halinde iflasa olarak, bundan doğ­

ruca zarar görenlerin çok ötesinde geniş bir çevreyi �tki­ lediğini ve burjuva ticaretini yeniden altüst ettiğini gö"s­ termek için uzun boylu açıklamalara gerek vaignac ve Milli Meclisin, onları finans daha da çok

boyunduruğu

yoktur.

Ca­

aristokrasisinin

altına sokan yeni bir borca

başvurmaktan başka çareleri kalmamıştı. Küçük burjuvalar Haziran zaferinin ürünü olarak if­ las, ve icra yoluyla tasfiye

devşirmişlerdi. Cavaignac'ın ·

yeniçerileri, Seyyar Muhafızlar, mükafatlanm kibar fahi­ şelerin yumuşak kollannda buldular, «toplumun . delikanlı kurtancılan» olarak itibarlı cumhuriyetin hem Ainphitrion'ul, hem Marrast'ın, o

turbaduru2

aym zamanda

görevini

üstlenen

üç renk gentilhomme'unun3 s�lonlannda el

1) Yunan efsanesinden bir ke"rakter. Ev sahibi, ziyafet ve­ ren kimse anlamında kullanılır. 2) Troubadour, Ortaçağda Fransız saz şairlerine verilen isimdi. 3) Şovalye, bey, soylu kişi demektir. ·

227


üstünde taşındılar. Öte yandan bu sosyal iltimas ve Seyyar Muhafızıara ödenen ölçüsüz dirirken, zamanında

burjuva

yüksek maaş orduyu gücen­

cumhuriyetçiliğinin

ordunun bir

Louis

kısmını ve köylü

tional aracılığıyla kendine

bağlamasını

Philippe

sınıfını Na­

sağlıyan bütün

o milli hayallerde suya düştü, Cavaignac ve Milli Meclis'in Kuzey İtalya'da orayı Avusturya'ya İngiltere ile ortaklaşa

peşkeş çekmek için, aynadıklan arabulucu rolü, bu bir tek günlük iktidar uygulaması, National'in on sekiz yıllık mu­ halefetini hiçe indirdi. Hiç bir hükümet National hüküme­ tinden daha az milli olmamıştı, hiç biri onun kadar İngil­ tere'ye bağımlı değildi; oysa

Cato'nun Carthaginem esse

delendam1 sözü Louis Philippe

zamanında National'in di­

linden düşürmediği günlük şianydı ! Hiç bir hükümet Kut­ sal İttifak Ününde

onun kadar kölece

·

eğilmemiştir; oysa

National bir Guizot'dan Viyana Andlaşmalannın yırtılma­ sını istemişti! Tarihin acı tecellisi, National'in eski dış siya­ set yazan Bastide'i eski makalelerinde tükürdüklerinL res­ mi tezkerelerinin her birinde bir bir yalasın diye Fransa'­

nın Dışişleri Bakanı yaptı. Ordu ve köylü sınıfı, bir an için, askeri diktatörlükle birlikte dış savaşın ve gloire'ın [şan ve şerefini Fransa'da gündeme girdiğini sanmışlardı.

Oysa Cavaignac, burjuva

toplumu üzerinde kılıcın diktatörlüğü değildi, burjuvazi­ nin kılıca dayanan diktatörlüğü idi. Ve şimdi askerin yal­ nız candamıasma burjuvazinin ihtiyacı vardı. Kadim-cum­ huriyetçi tevekkülün sert yüz çizgileri altında Cavaignac, işgal ettiği burjuva makamın onur kıncı şartıanna adice bir boyun eğişi gizliyordu. «Largent n'a pas de maitre!,. Pa-

1) Latince Carthaainem esse de!.endam. «Kartaca yerle bir edilmelidir» demektir. Eski Roma ile Kartaca arasındaki lnyası� ya ticari rekabet yıllannda Romalı devlet adamı Cat Ô, Roma Se­ natosunda her yaptığı konuşmayı bu sözle bitirirdi. 228


ranm efendisi yoktur! O da, genel olarak Kurucu Meclis gibi, tiers etat1'nın bu eski seçim sloganını siyasi kelama çevirerek idealleştirdi: burjuvazinin kıralı yoktur; onun gerçek hükümet biçimi cumhuriyettir. Kurucu Milli Meclisin «büyük yapıert görevi» işte

bu

biçimi işleyip ortaya çıkarinak, cumhuriyetçi bir anayasa

yapmaktı. Hıristiyan takviminin adını cumhuriyetçi takvi­ me, Aziz Bartholome'yi Aziz Hobespierre'e garda ve havada ne gibi bir değişmeye

çevirmek rüz­ yol açmışsa, bu

anayasa da burjuva toplumunu işte o kadar değiştirdi, ya da değiştirecek sayıldı. Nerde bir . kostüm değişikliğini aş­ tıysa, mevcut olguları zapta geçirdi. Cumhuriyet olgusu­ nu, genel oy olgusunu, yetkileri

sınırlı iki ayrı anayasal

meclis yerine tek bir egemen Milli Meclis olgusunu resmen tescil etti. Sabit, sorumsuz, babadan evlada geçer kırallığın yerine seyyar, sorumlu,

seçimle iş başına gelir kırallığı,

dört yıl süreli cumhurbaşkanlığını koyarak, Cavaignac'ın diktatörlüğü olgusunu tescil etti, esasa bağladı. Milli Mec­ lisin 15 Mayıs ve 25 Haziran fecaatlerinden davranıp kendi güvenliği için başkanına olağanüstü yetkiler olgusunu yükseltti. Bundan gerisi

sonra tedbirli tanımış olduğu

bir anayasa kuralı katına

sadece bir teriın yakıştırmaca­

sıydı. Eski kırallık mekanizmasının kıralcı etiketleri kopa­ rılıp atıldı, onların yerine cumhuriyetçi etiketler yapıştırıl­ dı. Eskiden National, şimdi anayasa başyazan

Marrast,

bu akademik görevi oldukça ehil bir tarzda yerine getir­ di. Kurucu Meclis, tam da yer altından gelen gümbürtüle­ ıin haber verdiği yanardağ patlaması ayağının bastığı top­ rağı havaya uçurmak üzereyken toprak mülkiyeti ilişkile-

1) - Tiers etat, feodal topl)llilda ruhban sınıfı ve soylular dışında kalan «avam• tabakasına verilen addı. ·:ı··.

229


rini kadastro yoluyla daha sıkı bir düzene sokmak isteyen o Şili'li memuru andırıyordu. Teoride, burj uvazinin haki­

miyetinin ifadesi olan cumhuriyetçi biçimleri titizlikle sı­ nırlayıp belirlerken, rak, sans phrase

gerçekte bütün fonm:.i.lleri hiçe saya­

[ salt] güce dayanarak, sıkıyönetim saye­

sinde yerinde duruyordu. Anayasa üzerinde çalışmaya baş­ lamadan iki gün önce sıkıyönetL-min bir süre daha uzatıldı­ ğını

ilan etti. Vaktiyle anayasalar sosyal devrim süreci durulma noktasına varır · varmaz, yeni oluş ai?- sınıf ilişkile­

ri sağlama bağ1andıktan, hakim sınıfın birbiriyle boy öl­ çüşen kesimleri hem mücadeleyi ke:qdi aralarında sürdür­ melerine, hem de bitik düşen halk yığınlarını mücadelenin dışında tutmalanna elveren bir uzlaşmaya vardıktan son­ ra hazırlanıp kabul edilmişlerdi. Bu anayasa ise, tam tersi­ ne ,hiç bir sosyal devrimin teyidi

değildi; eski toplumun

devrim karşısında kazandığı geçici zaferin teyidi idi. Haziran günlerinden önce hazırlanan ilk anayasa tasla­ ğında, hala, droit au travail, çalışma hakkı, yani proletar­ yanın devrimci taleplerini özetleyen

ilk kaba formül de

yer almıştı. Çalışma hakkı droit a ras sistance a, devletten '

yardım hakkına çevrildi. Çağımızda hangi devlet, yoksul­ larını şu ya da bu tarzda besiemiyor ki? Burjuva anlamıy­ la çalışma

hakkı bir

temennidir. Oysa

saçmalıktır,

-çalışma

beyhude ve

hakkının

sefil bir

ardında, sermay0

üzerinde iktidar söz konusudur; s ermaye üzerinde iktida­ Tın

ardında, üretim araçlan mülkiyetinin ele geçirilmesi,

üretim araçları üzerinde örgütlü işçi sınıfının hakimiyeti ­ nin sağlanması, ve b u nedenle ücretli emeğe ve sermayeye ve bu ikisi arasında karşılıklı konusudur.

ilişkilere son verilmesi söz

«Çalışma hakkı» nın ardında Haziran ayaklan­

ması vardı. Dev!'imci proletaryayı fiilen horsla loi [ kanun dışıJ

ilan eden Kurucu

Meclis, proletaryanın formülünü

ilke olarak da anayasanın, kanunların kanununun atmak, « Çalışma

230

dışına

hakkı»nı lanetlernek zorundaydı. Ne

ki


Kunıcu Meclis bununla yetinmed.i. Şairleri cumhuriyetin­ den kovan Eflatun gibi, o da kendi cumhuriyetinden

müte­

terakki vergiyi ebedi sürgüne yolladı. Oysa m.üterakki ver­

gi mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde az çok uygulana­ bilir bir burj uva tedbiri değildir sadece. Burjuva toplumu­ nun orta tabakalannı

,,itibarlı, cumhuriyete bağlamanın,

devlet borçlannı azaltmanın,

burjuvazinin

cumhuriyete

düşman çoğuuluğunu hizada tutmanın ondan başka çare­

si yoktu,

Concordats a l'amiable sorununda üç renk cunıhuri�

yetçileri küçük burjuvaziyi fiilen büyük burjuvaziya

etmişlerdi. Müterakki vergiyi kanunla

feda

yasaklamakla bu

münferit olguyu bir ilke katına çıkardılar. Burjuva refor­

munu proletarya devrimiyle bir tuttular. O halde cumhuri­ yetierinin dayanağı olarak şimdi hangi sınıf kalmıştı? Bü­

yük burjuvazi. Onun da büyük düşmandı.

Bu

çoğunluğu

cumhl.lriyete

cumhuriyet-düşmanı büyük burjuvazi

ço­

ğunluğu, ekonomik hayatın eski ilişkilerini yeniden pekiş­

tirrnek için National cumhuriyetçilerinden yararlanırken,

bir yandan da, yeniden sağlama bağlanmış sosyal ilişkile­

re tekabül eden siyasi biçimleri geri getirmek için - o sos­

yal ilişkilerden yararlanmayı düşünüyordu. Daha Ekim ba­ şında Cavaignac, kendi partisinin beyinsiz softalannm ho­ murdaninalanna ve

yaygaralanna

kulaklannı

tıkayıp,

Louis Philippe'in eski bakanlan Dufaure ile Vivien'i cum­

huriy:ete bakan yapmak zorunda kalmıştı. Küçük burjuvazi ile

hiç bir uzlaşmaya

yanaşmayan

ve yeni hiç bir sosyal unsura yeni hükümet biçimini be­ nimsetmeyi başaramayan üç renkçi anayasa, beri yandan, eski devletin en kaşarlanmış

ve bağnaz

savunucusu bir

kurula geleneksel dokunulınazlığını geri vermekte acele et-:

ti. Geçici Hükümetin karşı çıktığı

yargıç teminatını bir

anayasa kuralı yaptı. Devirdiği bir kıralın yerini, bu te_

231


şahsında bir yirmisi

melli meşruiyet engizisyonculannın daha aldı böylece.

Fransız basını, M. Mar:r:ast'ın anayasasındaki çelişkile­ ri çeşitli yönlerden tahlil etmiştir:

mesel<?.

iki egemen gü­

cün, Milli Meclisle Cumhurbaşkanının bir arada oluşu, vb. gibi. Oysa. bu anayasanın esas çelişkisi şurdadır:

Anayasa,

sosyal asaretlerini sürekli kılınayı amaçladığı sınıflara, pro­ letarya, köylüler ve küçük burjuvaziye, genel oyla siyasi iktidar vermektedir Buna karşılık

eski sosyal iktidarıni

teyid ettiği sınıftan, burjuvaziden, bu iktidann siyasi temi­ natlannı geri almaktadır. Burjuvazinin siyasi hakimiyeti� ni, hasım. sınıflarm zafere ulaşmalanna sürekli yardımcı olan ve burjuva toplumunun temelini tehlikeye sokan de­ mokratik şartlara bağlamaktadır.

Öncekilerden

istediği,

siyasi kurtuluştan sosyal kurtuluşa doğru ilerlememeleri­ dir; öbürlerinden istediği, sosyal restorasyondan siyasi res­ torasyona geri dönmemeleri. Bu çelişkiler burjuva cumhuriyetçileri etmedi. Vazgeçilemez olmaktan

fazla tedirgin

çıktıklan ölçüde -sade­

ce, devrimci proletaryaya karşı eski toplumun baş temsil­ cileri olarak vazgeçilemezdiler-,

kazandıklan

zaferden

birkaç hafta sonra bir parti olmaktan çıkıp bir klik mev­ kiine düştüler. Ve anayasayı

koskoca bır entrika olara::ı:

gördüler. Anayasada esasa bağlanıp yasalaştınlacak olan, herşeyden önce bu kliğin hakimiyeti

idi Cumhurbaşkanı

uzatmalı bir Cavaignaç, Yasama Meclisi uzatmalı bir Ku­ rucu Meclis olacaktı. Halk yığınlannın siyasi iktidanİlı laf­ tan ibaret bir iktidara çevireceklerini, ve Haziran günleri­ nin ikilemini - ya National'in hakimiyeti, ya anarşi- bur­ juvazinin çoğunluğu tepesinde temelli asılı tutmak için sahte iktidann

kendisiyle

yeterince

bu

oynayabileceklerini

uınuyorlardı. Anayasa üzerinde 4 Eylülde 232

başlıyan

çalışmalar

23


Ekimde sona erdi. 2 Eylülde Kurucu Meclis, anayasayı ta,.. mamlıyan temel kanunlar çıkmadan

dağılmamaya karar

vermişti. Buna rağmen, şimdi de kendi öz · yaratığı Cum­

hurbaşkanına 10 Aralıkta, yani kendi faaliyet dönemi ka­ panmadan çok önce hayat vermeyi kararlaştırdı . Anayasa­

nın homongolos1'unda anasının oğlunu alkışlayacağından o kadar emindi l İhtiyati bir tedbir olarak, adaylardan hiç biri iki milyon oy alamazsa seçimi

millet yerine Kurucu

Meclisin yapması öngörülınüştü. Beyhude tedbirler!

Anayasanın ilk gerçekleştiği gün,

Kurucu Meclisin hakimiyetinin son günü oldu. Oy sandığı­ nın dibinde, onun idam karan yatıyordu. «Anasının oğlu» nu ararken «amcasının yeğeni»ni bulınuştu. Saul Cavaig­ nac'ın

bir milyon oy kesmesine karşılık, Davut Napoleon

altı milyon oyu kırdı geçirdi2• Saul Cavaignac altı kez ye­ nilgiye ı,Jğramıştı3• 10 Aralık 1848,

köylülerin ayaklandığı gündü.. Fransız

köylÜsünün Şubatı o günle başlar.

Devrim

hareketine ka­

tılışlannın kaba olduğunca kurnaz, cingözlüğünce hem ahmak hem hakim sembolü-

enayi,

hesabi hurafe, buruk

komedi, zeka parıltısı taşıyan budalaca çağ-dışılık, dünya­ tarihi çapında maskaralık, medeni alemin ne yapsa için­ den çıkamayacağı karmakanşık

hiyeroglif- bu sembol.

medeniyetin göbeğinde barbarlığı temsil eden sınıfın bariz yüz çizgilerini taşıyordu. Cumhuriyet bu sınıfın

karşısına.

tahsildarla çıkmıştı; o da imparatorla cumhuriyetin karşııı

Eski simyacılann yarattıklarını iddia ettikleri gövdesiz,

cinsiyetsiz, doğa-üstü güçlere sahip bir cin. 2) Saul, ihranilerin ilk kıralıydı. Filistinlllere · karşı İbrani­ leri birleştirmiş, sonradan yine onların elinde yenilgiye uğra­ yınca intihar etmiş, yerine Davut geçıniştir. 3l ıo Aralık 1848 seçimlerinde, Napoleon Bonaparte'ın ye­ ğeni Louis Napoleon, General Cavaignac karşısında büy�k oy çoğunluğuyla Cumhurbaşkanı seçildi.

233


sına dikildi. Napoleon ı 789 yılında sınıfının

çıkarianın

yeni yaratılan köylü

ve muhayyelesini

sonuna

kadar

temsil etmiş tek adamdı. Onun adını cumhuriyetin dibace­ sine yazmakla köylü sınıfı dışta savaş, içte kendi çıkarla­ nnı zorla

gerçekleştirme davasına dört elle sanldı. Köy­

lülerin gözünde Napoleon bir insan değil,

bir programdı.

Ellerinde bayraklar, davul borazan sesleri arasında

«Plus

d'impôts, a bas les riches, a bas la republique , vive l'Em­ pereur!,

[ Yeter bu kadar vergi, kahrolsun zenginler, kah­

rolsun cumhuriyet, yaşasın

İmparator ! ]

diye haykırarak

oy sandıklannın başına koştular. İmparatorun

arkasında,

köylü savaşı pusudaydı. Oylanyla devirdikleri cumhuriyet, ·

zenginlerin cumhuriyeti idi. ıo Aralık, mevcut hükümeti alaşağı eden köylü darbe­

siydi. Fransa'dan bir hükümet alıp ona bir hükümet ver­ dikleri o günden sonra köylüler gözlerini Paris 'ten ayınnaz oldular. Bir an için devrim dramının

faal kahramanlan

olmuşlardı; bir daha o pısınk ve sünepe koro rolünü kim­ se onlara kabul ettiremeyecekti. Öbür sınıflar köylülerin seçim zaferinin tamamlanma­ sına yardımcı oldular. Proletarya için Napoleon'un seçil­ mesi demek, Cavaignac'ın

düşürülmesi,

Kurucu Meclisin

alaşağı edilmesi, burjuva cumhuriyetçiliğine çalınması, Haziran zaferinin iptali demekti.

sepet havası

Küçük burju­

vazi için Napoleon, borçlunun alacaklı üzerinde· hakimiyeti demekti. Büyük burjuvazinin çoğunluğu için Napoleon'un seçilmesi, devrime karşı geçici bir süre kullanmak zorunda kaldığı, fakat o geçici durumu bir anayasal duruma çevi­ rip

sağlamlaştınnaya

kalktığı an kendisi

için çekilmez

olan bir kesimle aÇıktan açı �a bozuşmak demekti. Cavaig­ nac'ın yerinde Napoleon,

bu çoğunluğun gözünde,

cum­

huriyı:ıtin . yerinde kırallık, kıralcı restorasyonun başlangı­ cı, Orleans harredanına bir göz kırpış, menekşenin altında saklı zambaktı1. Nihayet ordu, Sey)rar

234

Muhafızıara karşı


Napoleon'la, barış idiline karşı savaşa oy verdi. Ve işte böylece,

Neue Rheinische Ze.itung un da belirtti­ '

ği gibi, Fransa'nın en basit kafalı adamı her yöne çekilebi­ Ür bir anlam kazandı. Kendisi bir hiç olduğu için, kendin­ den başka

herşeyi temsil

edebilirdi. Bu arada Napoleon

ismi farklı sınıfların ağzında farklı anlamlar da taşısa, her biri bu isimle oy pusulasına şunları

yazmıştı: Kahrolsun

National partisi, Kahrolsun Cavaignac, Kahrolstı.ı.ı. Kurucu Meclis, Kahrolsun burjuva

cumhuriyeti!

Bakan Dufaure,

Kurucu Mecliste alenen ilim etti: ıo Aralık, ikinci bir

24

Şubattır. Küçük burjuvazi ve proletarya, Cavaignac'a2 kullanmış olmak, ve

oybirliği yapıp son

Meclise bırakmamak için mişlerdi.

karşı oy

kararı Kurucu

(m bloc [ toptan] Napoleon'u seç­

Fakat iki sınıfın da daha ileri

kesimleri kendi

adaylarını öne sürdüler. Napoleon, burj uva cumhuriyetine karşı birleşen bütün partilerin

cins ismi idi; Ledru-Rollin

ve Raspail özel isimlerdi: biri demokratik

küçük burjuva­

zinin, öbürü devrimci proletaryanın. Raspail'a verilen oy­ lar -proleterler ve onların sosyalist

sözcüleri bunu açık

açık söylüyorlardı- sadece bir _ gösteri, her türlü · cumhur­ başkanlığını, yani anayasanın kendisini bir o kadar protes­ to, Ledru-Rollin'e karşı bir o kadar oy, yani bağımsız bir

:siyasi parti olarak proletaryanın demokratik partiden ay­ nlığın ilk kez ilan edişi olacaktı. Öte- yandan

demokratik

parti -'----demokratik küçük burjuvazi ve onun parlı;ı.mento­ daki temsilcisi

Montagn�-

Ledru-Rollin'in

adaylığına,

kendi kendini resmen aldatmada her zaman gösterdiği ka­ sıntılı ciddiyetle yaklaşmaktaydı. Aslına bakılırsa bu onun

ı> Zambak, Bourbon hanedanının arınasında yer alan bir .çiçektir. Menekşe, Bonaparte'lann sembolüydü. 2) Cavaigiıac, burJuva cumhuriyetçilerin Cumhurbaşkanı adayı idi. .

235


proletarya karşısında bağımsız bir parti olma yolunda son çabasıydı. 10 Aralıkta yalnız cumhuriyetçi

burjuva parti

değil, demokratik küçük burjuvazi ve onun Montagne'ı da hezimete uğradı. Artık Fransa'nın hem bir Montagne'ı, hem bir Napo­ leon'u vardı- ikisinin de, isimlerini taşıdıklan büyük ger­ çekiikierin cansız karikatürlerinden başka birşey olmadık­ lannın ispatı! Louis Napoleon, imparator şapkası ve kartai­ la Napoleon !'olüne çıkmış zavallı bir maskaraydı; zavallı­ lıkta ondan aşağı kalınıyan Montagne da, ı 793'ten ödünç sloganlan ve

demagejik

çalımlarıyla, eski Montagne'ı1

taklide yelteniyordu. Böylece geleneksel _1793 hurafesi ile geleneksel Napoleon hurafesinin maskeleri aynı zamanda düştü. Devrim ancak kendi öz, asıl adını kazandıktan son­ ra kendini bulmuştu. Ve devrim sınıf, sanayi proletaryası hakim

ancak

Çağdaş

devrimci

gücüyle devrimin ön sa­

fında yerini aldıktan sonra bunu yapabilirdi. Diyebiliriz ki 10 Aralık, Montagne'ı şaşkına çevirdi ve kafasını karıştır­

dı. Bunun hiç değilse bir nedeni, eski devrimle klasik ben­ zerliğin o gün saygısız bir köylü j estiyle yanda kesilivermesiydi.

Cavaignac 20 Aralıkta

görevinden

münasebetsizce ayrıldı, Kurucu

Meclis Louis Napoleon'u Cumhurbaşkanı ilan etti. 19 Ara­ lıkta, yani tek başına hakimiyetinin son gününde de Hazi­ ran isyancılarırün affı için getirilen öneriyi reddetmişti. 27 Haziran kararnamesiyle 15 bi.n isyancıyı mahkemesiz sür­ güne yollamışken

şimdi o kararnarneyi

hükümsüz

kıl­

ması Haziran savaşının kendisini hüküms:üz kılmak demek olmıyacak mıydı? 1) Büyük Fransız Devriminin ünlü Konvansiyon Meclisinin radikal üyelerine, salonun gerisinde daha yüksek sıralarda otur­ malanndan ötürü Montagne (Dağ) ya da Montagnards (Dağlı­ lar) denilirdi. Burdaki ''eski Montagne» dan kasıt onlardır.


Louis Philippe'in son Başbakanı

Odilon

Napoleon'un ilk başbakanı oldu. Böylece ıo Aralık tarihinden değil de

Barrot, Louis

hükümranlığ·mı

1804 Senato kararnamesinden

itibaren geçerli sayan Louis Napoleon, kendine, hükümeti­ ni

20 Aralık günü değil, 24 Şubat

manıyla

tarihli bir kırallık fer­

klli"Ulmuş sayan bir başbakan buldu1 Louis Phi­

lippe'in meşru mirasçısı olarak, eski hükümeti yerinde tut­ ınakla hükümet değişikliğini yumuşattı. Kaldı ki, bu hükü­ metin henüz yıpranmaya vakti olmamıştı, çünkü daha ha­ yata atılmaya vakit bulamamıştı. Kıralcı burj uva kesimlerin önderleri Louiş

Napoleon'a

bu yolu öğütlediler. National cumhuriyetçilerine atlama taşı işlevini bilinçsizce

geçişte

yerine getiren eski hane­

dancı muhalefetin başı, burjuva cumhuriyetinden kırallığa geçişi tam bir bilinçle gerçekleştirmeye daha da yatkındı. Odilon Barrot, bakanlık koltuklan uğruna mücadelede hep yaya kaldığından henüz sıfın tüketmemiş tek eski mu­ halefet partisinin önderiydi. Devrim, eski sloganlanm yal­ nız eylemleriyle

değil,

sözleriyle de inkar ve reddetmek

zorunda kalsınlar ve sonunda hepsi birden iğrenç bir bula­ maç halinde halk tarafından tarihin çöplüğüne atılsınlar diye, bütün eski muhalefet partilerini birbiri ardısıra hızla devletin başına geçiriyordu. Zihninin rezil kofluğunu göv­ desinin ciddi çalımı

ardında tam on sekiz yıl gizlerneyi

beceren, burjuva liberalizminin canlı

timsali

Odilon Barrot

da mürtedliğin her türlüsünü irtikaptan geri kalmadı. Bu­ günün devedikenieriyle dünün defne yapraklan arasıncıa­ ki aşikar çelişki zaman zaman kendisini dahi irkil:tse bile, aynaya her göz atışında bakanlık vakannı ve insanlık ki-

1) 1804'te Napoleon Bonaparte'ı Fransa imparatoru ilan eden Senato kararnamesi. Odilon Barrat Şubat Devrimi patladığı gün Louis Philippe tarafından son anda Başbakanlığa atanmış­ tı.

237


birini yeniden kuşanıyordu.

Aynadan

oldum olası gıpta ettiği, oldum

ona sırıtan çehre,

olası ondan baskın çıkan

Guizot idi. Guizot'nun ta kendisi, ama Odilon'un Olimpas tanrılarına yaraşır açık alnını taşıyan bir Guizot! Görmez­ likten geldiği, Midas'ın kulaklarıydı1.

24 Şubat'ın Barrot'su, ilk kez, 20 Aralığın Barrot'sunda ayan oldu. Orleans'cı ve Voltaire'ci

Barrat'nun yanında

Meşrüiyetçi ve Cezvit Falloux Diyanet İşleri Bakanıydı. Birkaç gün sonra İçişleri Bakanlığı Faucher'e

verildi. Hukuk, din

ve siyasi

hükümeti bütün bunları ve bir

Malthus'cu Lean ekonomi! Barrat

de, ayrıca, bir araya gel­

miş Meşrüiyetçilerle Orleans'cılan kapsıyordu. Tek

eksik,.

bir Bonaparte'cıydı. Bonaparte, Napoleon yer:ine geçme öz­

lemini henüz açığa vurmamıştı; Toussaint-Louverture rolünü

çünkü Soulouque, henüz

oynamıyordu2•

National partisi daha önce ele geçirip yerleştiği bütün

yüksek makamlardan anında uzaklaştınldı. Polis Müdür..: lüğü, Posta Müdürlüğü,

Başsavcılık,

Paris Belediye Baş­

kanlığı hep kırallığın eski adamlarıyla dolduruldu. Meşrü­ iyetçi Changarnier, Seine Vilayeti Milli Muhafız Gücü, Sey­ yar Muhafızlar ve birinci

tümen

muvazzaf birliklerinin

birleşik yüksek kumandanlığına getirildP; Orleans'cı geaud, Alpler Ordusu başkumandanlığına

Bu­

atandı. Barrot

hükümeti zamanında bu yeniden atama işlemleri aralıksız sürdü. Hükümetin ilk işi, kıralcı eski yönetim kadrosunu

Yani eşek kulaklan. 2) Toussaint-Louverture (1743-1803) , Haiti'yi İspanyol ve İn­ giliz sömürge hakimiyetinden kurtaran zenci ayaklanmasının önderiydi. Faustin Soulouque (1782-1867) , Louis Bonaparte'dan önce, 26 Ağustos 1849'da kendini imparator ilan eden, cehaleti , zatimliği ve gösteriş merakıyla ünlü Haiti CumhllYbaşkamydı. 3) Bu general, Haziran ayaklanmasını bastırmakta göster­ diği gayretin mükafatı, olarak bu göreve atandı. I)

238


yeniden iş başına getirmek oldu. Resmi sahne bir anda de­ ğişti: setler, kostümler, konuşmalar, aktörler, ekstralar, fi­ güranlar, suflörler, partilerin durumu, dramın konusu, çe­ lişkinin

içeriği, bütün durum. Yalnız dünyanın yaradılışı

öncesinden kalma Kurucu

Meclis hiUa

yerindeydi. Ama

Milli Meclisin Bonaparte'ı, Bonaparte'ın Barrot'yu, Barrat'­ nun Changarnier'yi göreve atadıklan andan itibaren Fran­ sa, cumhuriyetin kuruluş döneminden çıkıp kurulu cum­ huriyete adımını attı. Kurulu bir cumhuriyette bir Kurucu Meclisin ne yeri vardı ki? Dünya yaratıldıktan son::a onu yaratanın basıp cennete gitmekten başka yapacak işi kal­ mamıştı. Kurucu Meclis onun gibi davranmamaya karar­ lıydı; Milli Meclis burjuva cumhuriyetçiler

partisinin son

sığınağı idi. Yürütme gücünün bütün yetkileri zorla elin­ den alınmış olsa bile, kurucu mutlak

iktidar ona kalma­

mış mıydı? Milli Meclisin ilk düşüncesi, işgal ettiği hakimi� yet mevkiini her ne olursa alanı

o

olsun elde tutmak ve yitirilen

sayede tekrar ele geçirmekti. Barrot hükümetinin

yerini bir kere bir National hükümeti aldıktan sonra kıral­ cı ekip hükümet binalarını derhal boşaltmak zorunda ka­ lacak, üç reıikci ekip zafer alayıyla eski yerlerine geri dö­ necekti. Milli Meclis hükümeti düşürmeye karar verdi, ve onun icad edebileceğinden çok daha uygun bir saldırı fır­ satını hükümet ona kendi eliyle hazırladı. Hatırlanacağı gibi köylülerin gözünde Louis Benapar­

te

demek,

«Yeter bu kadar vergi ! »

Cumhurbaşkanı yedinci günü,

demekti. Bonaparte

koltuğunda altı isün oturduktan - sonra,

27 Aralıkta, hükümet tuz vergisinin

yürür­

lükte kalmasını önerdi. Geçici Hükümet bu verginin kaldı­ rıldığını ilan etmişti oysa. Tuz vergisi, özellikle kır halkı­ mn gözünde; eski Fransız maliye sisteminin günah tekesi olma imtiyazını şarap vergisiyle

birlikte paylaşır. Barrot

hükümeti, köylülerin seçtiği adamın ağzından kendi seç­ menleri hakkında bundan

daha acı bir taşlama dile ge-

239


tiremezdi:

Tuz vergısının

yeniden yürürlüğe

konması!

Tuz vergisinden sonra artık Bonaparte'ın hiç bir devrim­ ci tadı kalmadı: köylü ayaklanmasımn Napoleon'u bir ha­ yalet gibi silindi gitti,_ geride yalnız kıralcı burjuva entri­ kasının büyük bilinmezi kaldı. Ve Barrot hükümeti, bütün hayalleri yıkan bu p atavatsızca kaba girişimi pekala bile bile Cumhurbaşkanının ilk hükümet icraatı yaptı. Beri

yandan Kurucu

Meclis bu çifte fırsatın -hem

hükümeti düşürme, hem de köylülerin seçtiği adama karşı kendisi köylü çıkarlarının temsilcisi olarak öne çıkma fır­ satının- hemen üzerine atıldı. Maliye Bakanının önerisini reddetti, tuz vergisini eski tutannın üçte birine indirdi, böy­ lelikle devlet bütçesindeki beş yüz altmış milyonluk açığı .altmış milyon daha

arttırdı, ve bu güvensizlik oyundan

sonra, sükünetle, hükümetin istifasını beklerneye koyuldu. Çevresini saran yeni dünyadan ve kendi değişen durumun­ dan o kadar bihaberdi! Hükümetin ardında Cumhurbaşka­ nı, Cumhurbaşkanının ardında ise seçim sandığına Kurucu Meclis için bir o kadar güvensizlik oyu atmış altı milyon insan vardı. Şimdi Kurucu Meclis tutmuş milletin güven:... sizlik oyunu millete geri veriyordu.

Saçma

değiş tokuş !

Meclis, aylannın artık geçer akçe olmadığını unutuyordu. Tuz vergisinin reddedilriıesi, Bonaparte'ın ve hükümetinin .Kurucu Meclise «son venne,. kararlannı

pekiştirmekten

başka bir işe yaramadı. Ve Kurucu Meclisin ömrünün ikin­ d yansı boyunca sürüp giden uzun düello başladı böylece. 29 Ocak, 21 Mart ve 8 Mayıs bu krizin journee'leri [ önem­

li günleri ] , her biri 13 Haziranın bir habercisidir. Fransızlar, mesela Louis Blanc, 29 Ocağı bir anayasal -çelişkinin ortaya çıkış tarihi olarak yorumlamışlardır; ge­ nel oyla seçilen, feshi imkansız, egemen bir Milli Meclisle Cumhurbaşkanı arasındaki çelişki. Cumhurbaşkanı m etne göre bu Meclise karşı sorumluydu, ama gerçekte hem o da genel oyla seçiliyor, üstelik Milli Meclisin tek tek üyeleri

240


arasında yüz kere bölünüp dağılan. ayların hepsini kendi şahsında birleştiriyor, hem de yürütme gücünün tümünü elinde tutuyordu; oysa Milli Meclis bu yürütme gücü üze­ rinde sadece m;:ınevi bir etkiye sahipti. 29 Ocağın bu yoru� mu, kürsüde, basında ve demeklerde sürdürülen mücade­ lenin lafzını

gerçek içeriğiyle

kanştırmaktadır. Kurucu

Milli Meclise karşı Louis Bonaparte-

tek yanlı bir ana­

yasal yetki karşısında bir başkası değildi bu; yasama gücü karşısında yürütme gücü değildi; kendi kuruluşunun araç­ lan karşısında, cumhuriyeti kurduktan sonra şimdi kendi kurulu cumhuriyetinin geri gelmiş bir kırallığa benzediği� ni görüp hayretler içinde kalan ve kurucu dönemi bütün koşulları, hayalleri, dili ve kişileriyle zorla uzatmak, olgun burj uva cumhuriyetinin tam ve kendine

özgü biçimiyl�

ortaya çıkmasını engellemek isteyen devrimci burjuva ke­ siminin iddialı entrikaları ve ideolojik talepleri karşısında kurulu burjuva cumhuriyetinin

kendisiydi. Kurucu Milli

Meclisin gerisin geıi onun kucağına

düşen

Cavaignac':ı

. temsil etmesi gibi, Bonaparte de, henüz ondan boşanma­ mış olan . Milli Yasama Meclisini, yani kurulu bprjuva cum­ huriyetinin Milli Meclisini temsil ediyordu. Bonaparte'ın seçilmesi olayının

gerçek anlamı ancak

bu seçim, tek ismin yerine onun çeşitli anlamlan konula. rak, yeni Milli Meclis seçiminde bir kere daha tekrarlan­ dığı zaman açığa çıkabilirdi. Eski 10

Aralıkta

iptal edilmişti.

cumhuriyetin

Meclisin temsil yetkisi

Bu bakımdan 29 Ocakta aynı

Cumhurbaşkanı

ile Milli Meclisi

değildi

karşı karşıya gelenler; vücut bulmakta olan cumhuriyetin Milli Meclisi ile, fiilen vücut bulmuş

olan cumhuriyetin

Cumhurbaşkanı, yani cumhuriyetin hayat sürecinde bam­ başka dönemleri temsil eden iki güç kar.şı karşıyaydı: biri, cumhuriyeti ilim etmeye, onu devrimci proletaryanın elin­ den sokak savaşı ve terörle koparıp almaya ve kendi ideal temel tercihlerini anayasaya geçirmeye yeganeı muktedir 24 1


güç olan, burjuvazinin cumhuriyetçi küçük kesimi; öbürü, bu kurulu burjuva cumhuriyetinde hüküm sürmeye, ana­ yasanın ideolojik püsküilerlni budamaya, ve proletaryanın boyunduruk altına alınmasının kaÇınılmaz koşullarını ka­ nunları ve yönetimiyle gerçekleştirmeye yegane muktedir güç olan, burjuvazinin büyük kiralcı çoğunluğu . . . Mart ayı ile birlikte Milli Yasama

Meclisi seçimi için

kampanya dönemi başladı. Başlıca iki gurup çatışıyordu: Düzen partisi ve Demokratik Sosyalist ya da Kızıl parti. Bu,

ikisinin arasında Anayasa Dostlan yer almıştı; National'in üÇ renk cumhuriyetçileri bu isim altında bir parti tezgah­

lamaya çalışıyorlardı. Düzen partisi

Haziran

hemen ardından kurulmuştu; ama ancak National kliğinden, burjuva

kurtulmasına imkan Or!Eians'cılarla

günlerinin

10 Aralık onun

cumhuriyetçiler

verdikten

Meşruiyetçiİerin _

yonu, açığa çıktı. Burjuva sınıfı

sonra

kliğinden

·var:,lığının sırrı,

B İR parti içinde koalis­

iki büyük kesime bölün­

müştü, ve bu kesimler, önce restorasyon kırallığı dönemin­ de büyük toprak sahipleri, sonra Temmuz kırallığı döne­

minde finans aristokrasisi ve sanayi burjuv�zisi, iktidar tekeline sahip

çıkmışlardı. Bourbon, kesimlerden

birinin

çıkar hakimiyetine verilen

hanedan ismi, Orleans, öbür kesimin çıkar hakimiyetine verilen hanedan ismiydi. İsim­ siz cumhuriyet iktidan her iki kesimin de karşılıklı reka­

betlerinden vazgeçmeksizin ortak sınıf çıkarını eşit güçle: sürdürebilecekleri yegftne iktidardı. B rj uva uni:hu ti,

·

riVe

bütün burjuva sınıfının kemale

ermiş ve apaçık ortaya çıkmış iktidanndan başka birşey olamıyacağına göre, Or- ­ leans'cılann

Meşr{\iyetçilerce

tamamlanan

iktidan

ile

Meşrüiyetçilerin Orleans'cılarla tamamlanan iktidanndan,. restorasyonla Temmuz kırallığının sentezinden

başka ne

olabilirdi? National'in burjuva cumhuriyetçileri, sınıflan­ nın ekonomik teme'ıe dayiman herhangi bir büyük kesimi242


nin temsilcisi değillerdi. Bütün önemleri ve tarihi iddiaları, yalnız kendi özel hakiıniyetlerip.i tanıyan iki burjuva kesi­ me karşı kırallık zamanmda burjuva sınıfının -gözlerinde yüceltip köhne arabesklerle

süsledikleri, fakat herşeyden

önce kendi kliklerinin hakimiyetine yordukları- genel ha­ kimiyetini, cumhuriyetin isimsiz

iktidarını s avunmuş ol­

malarından ileri geliyordu. National partisi kıralcılar koa.., lisyonunu kendi kurduğu cumhuriyetin başına

çöreklen­

miş gördüğü zaman şaşkına döndü ama, bu kıralcılaı: d a birleşik iktidarları konusunda k�ndilerini daha çı, z aldatmı­ yorlardı. Şunu kavrıyamıyorlardı: her bir kesim tek başına ve ayrı olarak ele alındığıncia kıralcı olsa da bunların kim­ yasal bileşimi cumhuriyetçi olmak zorundaydı;

beyaz ve

mavi kırailıklar üç renk cumhuriyetinde mutlaka birbirle­ rini götüreceklerdi. Devrimci

proletarya ve gitgide onun

çevresinde toplanmakta olan geçiş sınıflahyla aralarındaki çelişkiden ötürü güçlerini birleştirmeye ve bu birleşik gü­ cün örgütlü varlığını korumaya itilen Düzen partisinin her bir kesimi, diğerinin restorasyon emelleri ve aşırı lıak id­ diaları karşısında her ikisinin

ortak

iktidarindan, yani

burjuva hakimiyetinin cumhuriyetçi biçiminden

yana ol­

mak zorundaydı. Nitekim bu kıralcıların ilkin, hemen ger­ çekleşecek bir restorasyonu

beklediklerini;

daha

sonra,

ağızları köpüre köpüre sövüp saydıkları cumhuriyetçi biçi­ mi yerinde tuttuklarını; ve nihayet, birbirlerine ancak cum­ huriyet içinde katlanabileceklerini itiraf ederek restoras­ yonu belirsiz

bir tarihe ertelediklerini görüyoruz. Zaten

birleşik iktidarın nimetleri bu kesimlerin

h� birim

güç-

- ıendiriyor, birini diğerinin buyruğu altına girmekten, yani kırallığı geri getirmekten alıkoyuyordu. Düzen partisi seçim beyannamesinde burjuva sııııfımn hakimiyetini, yani onun

hakimiyetinin

hayat koŞulları ­

olan mülkiyetin, ailenin, dinin, düzenin korunması gereği­ ni açıkça ilan etti. Pek tabii, kendi sınıf hakimiyetini

ve 243


kendi sınıf hakimiyetinin koşullarını medeniyetin hakimi­ yeti ve maddi üretimle maddi üretimden doğan sosyal iliş­ kilerin zorunlu koşullan olarak gösteriyordu. Düzen parti­ sinin elinde muazzam

gelir kaynaklan

vardı; örgütünü

Fransa'nın her yanına yaymıştı; eski toplumun bütün ideo­ loglarını maaşa bağlamıştı;

mevcut

hükümet iktidannın

tüm imkanlan elinin altındaydı; henüz devrim hareketinin dışında olan, mülkiyetin ulu temsilcilerinin şahsında ken­ di

küçük

mülkiyetlerinin

nın doğal temsilcilerini

ve

onun

gören küçük

saçma

önyargıları­

burjuvaziyle köylü

yığınlan onun ücretsiz bendeleriydi. Bütün ülkede sayısız kıralcıklar tarafından temsil edilen bu parti, onların aday­ larının seçilmemasini isyanla

bir tutup

başkaldıran işçileri, dikbaşlılık

cezalandırabilir,

eden tarım işçilerini, hiz­

ınetçileri, tezgahtarlan, demiryolu görevlilerini,

katipleri,

kendine bağlı bütün sivil memurlan işten atabilirdi. Niha­ yet, orda burda, 10 Aralık Bonaparte'ının mucizeler yarat­ masına cumhuriyetçi Kurucu Meclisin engel olduğu mava­ lım okuyabilirdi. Düzen partisi meyamnda Bonaparte'çılar­ dan söz etmedik. Onlar burjuva sınıfının belli bir kesimi değil, batıl inançlı bunak yataiaklada imansız genç sergü­ zeştçilerden kurulu bir gürühtu. Düzen partisi seçimi ka­ zandı; Yasama Meclisine

büyük bir çoğunluk gönderdP.

Elele veren karşı-devriınci burjuva sınıfının karşısında küçük burjuvazinin ve köylü sınıfının devriine Jmzamlmış kesimleri pek tabii ki devrimci çıkarların yüce temsilcisi ile,

devrimci proletarya ile ittifak yapmak zorundaydılar.

Küçük burjuvazinin parlamentodaki

demokrat

sözcüleri­

nin, yani Montagne'ın, parlamenter yenilgilerinden nasıl proletaryanın · sosyalist

1)

Milli 244

sözcülerinin,

Seçim 1849 Mayıs · ayında yapıldı. Yasama Meclisine bıraktı.

<