Page 1

ve

karl marx i drich engels � öncü

kitabevi


ÖNCÜ KİTABEVİ YAYINLARI:

25

Bilim Dizisi : 13

Birinci Baskı

: Nisan 1978

Dizgi ve Baskı: Özdem Kardeşler Matbaası

Sahibi ve Sorumlu yönetmeni : Zeki ÖZTÜRK


KARL MARX - FRİEDRİCH ENGELS

SiYASET VE

FELSEFE --'- Seçme yazılar: -

Türkçesi

Tektaş Ağaoğlu

ÖNCÜ KİTABEVİ Babali Caddesi No: B, Cağaloğlu - İSTANBUL


İÇ İN D EKİL E R '

HEGEL'İN KUKUK FELSEFESİNİ ELEŞTİRiYE KATKI'DAN PARÇA Karl Marx; . . . . . ,............... FEUERBACH ÜZERİNE TEZLER '-- Karl Marx ........... ALMAN İDEOLOJİSİ'NDEN PARÇALAR K. Marx ve Friedrich Engels MARX'TAN P. V. ANl\'ENKOV'A MEKTUP . . ............ "RHEINISCHER" BEOBACHTER GAZETESİNİN KO­ MÜNİZMİ BAŞLlKLI MAKALEDEN PARÇA- Karl Marx . . .. . , ........ ................... : . . . KOMÜNİST PARTİSİ MANiFESTOSU- Karl Marx ve Friedrich Engels, . . . . . . . . .. 1872 TARİHLİ ALMANCA B.t\.-SKIYA ÖNSÖZ 1882 TARtHLİ RUSÇA BASKIYA ÖNSÖZ . . ... l883 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ . . . 1888 TARİHLİ İNGİLİZCE BASKIYA ÖNSÖZ . . . 1890 TARİELİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ . 1892 TARİHLİ LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ . . . . . 1893 TARİHLİ İTALYANCA BASKIYA ÖNSÖZ . . KOMtı'"NİST PARTİSİ MANİFESTOSU . . I BURJUVALAR VE PROLETERLER .. .. �......... II PROLETERLER VE KOMÜNiSTLER . ......... . .......... III SOSYALİST VE KOMÜNİST LİTERATÜR . . . . . 1. Gerici Sosyalizm ....... . ................................... . a) Feodal Sosyalizm .............. . .......... . ............ b) Küçük Burjuva Sosyalizmi . . . .. :.... c) Alman Sosyalizmi ya da Gerçek Sosyalizm . 2. Tutucu Sosyalizm ya da Burjuva Sosyalizmi .. .. . -

... . ..

.

.

.

9 15

.

-

......... ...................... . . . .... . . . ........ . . ..

.....

...

. . ......

. . . . . . ...

...

.

...

19 58

..

73

. ..... . . .

.....

..

. . . . . . .....

.

.

....

......

76

....

76

· · · · · · · · · ' · · · · ·

.

..

..

. . .........

...... .

....

...

..

.

.

81 87

.

.

. ...

...

94

..

96

......

. .............

. . ......

...

.

..

....

.

,

.

.......

78

. 80

.... . . . .

.....

..........

..

.. . . . . . . . . .

...

...

...

·

....

.

.

.....

.

..

.

99 100 115 126 126 126 128 130 133


·

IV

.

3. Eleştirici - Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizm ......

ÇEŞİTLİ

MUHALEFET PARTİLERİ

135

KARŞİSINDA

....................... .......

138

BURJUVAZi VE KARŞI-DEVRİM'DEN PARÇA Karl Marx MERKEZ KOMİTESİNİN KOMÜNiSTLER BİRLİGİNE Hİ­ TABI'NDAN PARÇA- Karl Marx ve Friedrich Engels ALMANYA'DA KÖYLÜ SAVAŞI'NDAN SEÇMELER- Fried-

142

KOMÜNİSTLERİN

rich

Engels

DURUMU

................... .................. .. ..................

FRANSA'DA SINIF MÜCADELELERi, 1848-50'DEN PAR. ÇALAR- Karl Marx .................. . ..........................

146

157 187

1848 Haziran Yenilgisi ............................. ......................

188

13 Haziran 1849

221

13 Haziran

.........................................................

1849'un Sonuçları

... . ................................

250

ALMANYA'DA DEVRİM VE KARŞI -DEVRİM'DEN - Fried

1

rich Engels

.. . ..... ...... .. ......... ........... .....................

LQUIS BONAPARTE'IN ON SEKİZ BRUMAIRE'l

Marx........................................................................ Yazarın

İkinci Baskıya

Önsözü

...... ......... ........ ..........

Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i

265

Karl 292 292

.... .................

296

MARX'TAı."J .J; WEYDEMEYER'E MEKTUP .................. HALKIN GAZETESi'NİN YILDÖNÜMÜNDE KONUŞMA

372

........................ ........... ......... ..... .....

373

- Karl Marx

SİYASİ EKONOMİNİN ELEŞTİRİSİNE KATKI'YA ÖNSÖZ'DEN PARÇA Karl Marx ........................... ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLiGİNİ AÇIŞ KONUŞMA­ SI'NDAN - Karl Marx ....................... ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLİGİ TÜZÜGÜ GEREKÇESi -

.. . .. .. . .. . . .. .•

- l-{arl ·Marx

.. . ....... .... .. .... ....................... .............

376 382 388

GEÇİCİ GENEL KONSEY DELEGELERiNE TALİMAT'T&V - Karl

Marx

................................ . .....................

LA HAYE GENEL KONGRESİ KARARLARI'NDAN Marx ve Friedrich Engels

İSIM LİSTESİ

-

391

Karl

.. .....................................

398

... ... ..... .... ... .. ....... .......... . . ................ ..

400


BÜTÜN ÜLKELERiN İŞÇiLERİ BİRLEŞİN


"HEGEL'İN HUKUK FELSEFESİNİ ELEŞTİRiYE KATKf 'DAN

PARÇA

Karl Marx Bu makale 1844'de Deutsch-Französische Jahrbücher'de1 yayın­ lanmıştır.

Burda Marx, ilk kez, o günedek süregelen düzeni de­

ğiştirip bütün yabancılaşma b1çimlerine . son verecek sınıfın pro­ letarya olduğu görüşünü savunmuştu.

Almanya için

dinin eleştirilmesi esas olarak tamamlan­

mıştır; dinin eleştirilmesi ise bütün eleştirinin temel öncü­ lüdür. Hatanin dünyevi varlığı, hatanın ilahi gerekçesinin (oratio pro aris et focisJ 2 reddinden sonra geçerli olmak­ tan çıkmıştır. Cennetin hayal edilen gerçekliğinde bir in­ san-üstü kişi arayan ve orada kendi

yansİsından başka bir­

şey bulamayan insanoğlu, kendi doğru gerçekliğini aradığı ve araması gerektiği yerde sadece

suretini, insan-olmayan'ı

görmeye bundan böyle yanaşrnıyacaktır.

ll

Alman-Fransız Yıllığı. Marx'ın Arnold Ruge ile birlikte

Paris'te çıkardığı Almanca dergi. Çift sayı olarak sadece bir kere yayınlarrabilmiştir

(Şubat 18441. Marx'ın

"Yahudi

Sorunu" üze-·

rine iki yazısı ile Engels'in "Bir Siyasi Ekonomi Eleştirisinin Ana­ hatları" başlıklı makalesi de bu dergide yayınlanınıştır. 21

Latince anlamı,

"Mihraplar ve ocaklar için hitap"

"Keqdini savunma, haklı çıkarma'' anlamında kullanılır.

tır.


Dine-karşı eleştirinin ten;ı.eli şudur:

İnsan dini yaratır,

din. insanı yaratmaz. Bir başka deyişle, din, henüz kendini bulamamış ya da yeniden yitirmiş olan insanın kendi bilin­ cinde oluşu, kendini duyuşudur. Fakat insan dünyanın dı­ şında çömelmiş

oturan soyut bir varlık

değildir. İnsan

insanın dünyasıdır: devlet, toplum. Bu devlet, bu toplum, ters bir dünya bilinci olan dini yaratır, çünkü onlar ters bir dünyadır. Din o dünyanın genel teorisi, ansiklopedik icmali, halka yatkın mantığı; manevi namus meselesi, coş­ kunluğu, ahlaki onaylanışı,

resmiyete bürünüşü, evrensel

Din insanın ?zünün hayalde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü somut gerçekliğe ka­ avuntu ve haklılık temelidir.

vuşmuş değildir. Onun için dinle mücadele etmek, dalaylı yoldan o

ters dünyayla -ki din o dünyanın manevi rayi­

hasıdır- savaşmaktır.

Dini bunalım hem ·gerçek bunalımın dile gelişi hem de, aynı zamanda, gerçek bunalıma karşı çıkıştır. Din,_ bas­ ,

kı altında ezilen yaratığın iç çekişi,

kalpsiz bir dünyanın

kalbidir; tıpkı, ruhsuz bir durumun ruhu olduğu gibi. Din halkın

afyonudur.

Halkın

sözde mutluluğu olarak dinin ortadan kaldırıl­ gerçek mutluluğu için şarttır. Dinin durumuy­ la ilgili aldanmacalardan vazgeçme dileği, aldannıacalara ihtiyaç gösteren bir durumdan vazgeçme dileğidir. Bundan

ması, halkın

dolayı, dinin eleştirilmesi, çile aleminin eleştirisini içinde taşır. O alemin halesi de, dindir. Eleştiri, hayal çiçeklerini insanoğlu,

zincirden

koparıp atmıştır:

zincirlerini hayallerden ve avuntulardan arın­

mış olarak taşısın diye değil, zincirlerini silksin atsın, canlı çiçeği seçsin ayırsın · diye. Dinin eleştirilmesi insanoğlunu aldanmacalardan kurtarmaktadır: gözü ayri:lış, aklı başın­ da bir kişi olarak düşünüp davransın, gerçeğine biçim ver­ sin de kendi çevresinde, yani asıl güneşinin çevresinde dönlO


sün diye. Din bir aldatmaca güneştir sadece; insan kendi çevresinde dönmedikçe, din O halde

onun çevresinde döner.

tarihin görevi, gerçeğin ötesindeki dünya ka­ bu dünyanın gerçekliğini ortaya

yıplara kanştıktan sonra,

. koymaktır. Tarihin hizmetinde olan felsefenin ele alacağı ilk görev de, insanın kendine yabancılaşmasının kutsal bi­ çiminin maskesi düşürüldükten sonra, kendine yabancılaş­ manın kutsal olmayan biçimlerinin maskesini düşürmektir. Böylece cennetin eleştirilmesi dünyanın· eleştirilmesi, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesi, ve ilahiyatın eleştiril­ mesi siyasetin· eleştirilinesi olur. Fakat Almanya'da belirli hiç bir sınıf yoktur ki, onu toplumun olumsuz . temsilcisi sıfatıyla ortaya çıkaracak tu� tarlılığa, anlayış gücüne, cesarete ya da amansızlığa sahip Dlsun. Hiç bir zümre de, kendini bir an için bile olsa mille­ tin ruhuyla özdeş görebilen

yasi

şiddete

sevkeden

ruh

yüceliğine, maddi gücü .si­

içtenliğe, ya da düşmanın yüzüne

karşı "Hiç birşey değilsem de, herşey olmalıyım!': diyebilen devrimci yüreğe sahip değildir. Alman ahlakının v:e dürüst� lüğünün esası, sınıflar için olduğu kadar bireyler için de, daha çok, kendi sınırlığını öne sürüp .duran ve aynı sınırlı­ lığın kendisine karşı öne sürülmesine nza gösteren o atkar

kana­ bencilliktir. BU yüzden Alman toplumunun çeşitli ke­

simleri arasındaki ilişki dramatik

değil, epik bir ilişkidir,

Her biri, ezildiği anda değil, kendisinin ezme fırsatını ele geçirebildiği bir sosyal tabakayı o çağ ilişkilerinin doğur­ duğu koşullar onun dalıli olmadan

yarattığı. anda kendini

bulmaya, bütün iddialanyla öbür kesimlerin yanında yeri­ ni almaya başlar.

Alman orta sımfının ahlak duygusu da­

hi, sadece, bütun diğer sınıfıann donuk bayağılığının ortak temsilcisi olduğunu bilmesine dayanır. Bu nedenle Alman­ ya'da kırallar hiç münasebet( yokken tahta çıktıklan gibi; sivil toplumun her bir kesimi de· zaferini kutlamadan önce ll


bir yenilgiden geçer, önündeki sınırlan aşmadan önce ken­ di sınırlannı geliştirir, gönlüyüce özünü öne sürmeden ön­ ce tamalıkar özünü öne sürer. Böylece, büyük bir rol oyna­ ma fırsatı daha ele geçmeden kaçmıştır, ve her sınıf kendi­ sine

karşı olan sınıfla mücadeleye başladığı anda bir alt

sınıfla kavgaya tutuşmuştur. Bu yüzden, yüksek

soylular

kırallıkla, bürokratlar soylularla, burjuvazi hepsiyle birden savaşıyor; proletarya da, burjuvazi ile savaşmak�a olduğu­ nu

şimdiden

anlamaya

başlamıştır.

Orta ·sınıf

kurtu­

luş fikrini kendi görüş açısından kavramayı yeni yeni gö:'.e almaya başlamışken, sosyal

koşulların gelişmesi ve siyasi

teorinin ilerlemesi o açıyı .çoktan geride bırakmıştır, ya da

.

hiç değilse şüpheli kılmıştır, .. Nerdedir

öyliyse Almanya'nın

kurtuluşunun olumlu

çıkar yolu?

Cevap : Kökten zincire vurulmuş bir sınıfın, sivil top­ lumda olup da sivil toplumdan ehriayan bir sınıfın; bütün zümrelerin çözülüp dağılması

de�ek olan bir zümrenin;.

çektiği evrensel çileden ötürü evrensel bir

karakter kazct­

nan,

belirli bir haksızlığa değil, hepten haksızlığa uğradıgı için belirli bir hakkm davasını &"ütmeyen, yetkisini tarjhten

değil, sadece

insanlığından alan, Alman siyasi

düzeninin.

sonuçlanna tek-yanlı bir muhalefetle değil, bu düzenin te­ mel varsayımıarına toptan muhalefetle karşı çıkan bir kesi­ min; ve nihayet, toplumun bütün diğer kesimlerinden ken­ dini kurtarmadıkça, ve böylelikle

toplumun bütün

diğer

kesimlerini de kurtannadıkça kendini kurtannası mümkün olmayan, bir kelimeyle, insanın için kendini ancak

tastamam yitirilişi olduğu insanın tastamam yeniden-kazanilma­

sıyla bulabilecek bir kesimin ortaya çıkışında. Toplumun belirli bir zümre olarak bu _çözülüşü, proletaryadır: Almanya'da

proletarya

gelişen

sanayi hareketinin

bir sonucu olarak belinneye başlamıştır. Çünkü proJetar­ yayı meydana getiren 12

kendiliğinden oluşan yoksullar değil�


yapay olarak yoksullaştırılan insanlardır; toplun:ıun ağırlığı altında mekanik olarak ezilen insan yığınlan değil, toplu­ mun, en çok daha orta tabakanın, zorla çözülüşünün ortaya

saldığı yığınlardır. Fakat, kolayca anlaşılacağı _gibi, kendi­ liğinden oluşan yoksullarla Hıristiyan Germen serller de yavaş yavaş onun saflarına katılıyorlar. Proletarya, bugünedek varolagelen dünya düzeninin çözülüşünü haber vermekle, kendi varlığının sırrını ilan et­ mekten başka birşey yapmamaktadır, çünkü proletarya o dünya düzeninin çözülüşünün ta kendisidir. Proletarya, özel mülkiyetin inkarını talep etmekle, sadece, toplumun onun [proletaryanın]. ilkesi kıldığı birşeyi, kendisinin dalıli olmadan toplumun olumsuz sonucu olarak onun yapısına sokulmuş olan birşeyi, toplumun bir ilkesi kılmaktadır. O halde proletarya, kurulmakta olan dünya üzerinde kendi­ sinin hak sahibi olduğunu görmektedir: ata atım der gibi halka halkım diyen Alman kıralının bugüne kadar var olan dünya üzerinde hak sahibi olması gibi. Kıral,. halkı özel mülkü ilan etmekle, sadece, özel mülk sahibinin kıral olduğupu ilan eder. Nasıl felsefe maddi silahını

proJetaryada

buluyorsa,

proletarya da manevi silahını felsefede bulur. Düşüncenin şimşeği halkın bu soylu toprağına bir kere düştümüydü, Almanların kurtuluşa varıp insan olmalan gerçekleşecek­

tir. Sonucu özetliyelim: Almanya'nın pratikte mümkün tek kurtuluşu, insanı in-­ sanın en yüce özü ilan eden teorinin öngördüğü kurtuluş­ tur. Almanya'da Ortaçağdan kurtulmak, ancak, Ortaçağa karşı kazanılan parça bölük zaferlerden de kurtulmakla mümkündür. Almanya'da boyundurukların her türlüsü kı­ rılmadan hiÇ bir boyunduruk kırılamaz. Almanya'nın esası değişecekse, Almanya esastan değişmelidir. Alınan ın kur­ tuluşu insanın kurtuluşudur. Bu kurtuluşun kafası felsefe, '


yüreği

proletaryadır.

felsefe gerçekliğe vuşturulmadıkça,

Proletarya ortadan kaldırılmadıkça

kavuşturulamaz;

felsefe gerçekliğe

ka­

proletarya ortadan kaldırılamaz.

Gerekli bütün iç şartlar yerine geldiğinde, niden-diriliş günü Gal

1)

Gal

Alman ye­ Horozunun1 ötüşüyle ilan edilecek.

Horozu, Fransa'mn timsali olan horozdur. Marx bu­

rada, Fransız felsefesiyle siyasi düşüncesinin ve Fransa'daki sınıf hareketlerinin Almanya'mn yapıyor.

14

kurtuluşunda

oyuayacağı role atıf


FEUERBACH ÜZERİNE TEZLER Karl Marx

-

Marx'ın 1845 ilkbabannda Brüksel'de yazdığı bu notlar 184447 "Not Defteri"nde yer almaktadır, ve Engels tarafından 1888> '

de Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin So nu n a ek olarak yayınlanmıştır. Engels, Feuerbach'ın önsözünde, bu notla­ nu "yeni bir dünya görüşünün dahiyane tohumunu içinde taşı­ yan ilk belge" olduğunu söyler. Aşağıdaki çeviri, Tezlerin En­ gels tarafından elden geçirilmiş olan metnindemiir.

I Bugünedek gelmiş geçmiş bütün maddeciliğin -Feuer-­ bach'ınki dahil- başlıca kusuru, eşyanın, gerçekliğin, du­ yumsal dünyanın sadece nesne olarak, ya da soyut kavra� yışla kavranması, insanın duyumsal faaliyeti, pratiği olarak, öznel olarak kavranmamasıdır. Bu yüzden faal yan, mad­ deciliğe karşıt olarak, idealizm tarafından geliştirilmiştir;; ama sadece soyut düzeyde, çünkü idealizm, muhakkak ki, gerçek, duyumsal faaliyet diye birşey tanımaz. Feuerbach düşünce_ nesnelerinden gerçekten farklı duyumsal nesneler­ olsun istiyor, fakat insan faaliyetinin kendisini nesnel fa­ aliyet olarak görmüyor. Dolayısıyla, Hıristiyanlığın Özü'n­ de, teorik tavn insana yaraşır tek sahici tavır sayıyor; bu-ıs.


na karşılık pratik sadec� pis- Yahudice' görünümü ile kav­ ranılıp donduruluyor. Bundan dolayı Feuerbach "devrimci", "pratik - eleştirici" faaliyetin önemini anlıyaınıyor.

n doğru olarak kav­

İnsan düşüncesinin nesnel gerçeği

ı-ayıp kaVn.yamadığı bir teori sorunu değil, bir pratik soru­ nudur. İnsan, düşüncesinin doğruluğunu, yani gerçekliğini ve gucunu,

bu-dünya-üzre oluşunu

pratikte

ispatlama1i

:zorundadır. Pratikten soyutlanmış düşünmenin gerçek olup .olmadığı düpedüz skolastik bir tartışma konusudur.

III İnsanların koşulların ve yetişmenin ve onun için de, değişen

insanların

ürünü olduğunu,

başka koşulların ve

değişen yetişme tarzının ürünü olduğunu savunan madde­ ci öğreti, koşullan değiştirenierin insanlar olduğunu, eği­ ticiyi de eğitmenin şart olduğunu öğn�ti ister istemez

unutur. Dolayısıyla bu

(mesela Robert Owen'de olduğu gibiJ

toplumu biri topluma üstün olan iki kısma ayırmaya varır. birlikteliği

Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ancak devrimci

pratik

olarak kavramlabilir ve

akıl yo­

luyla anlaşılabilir. IV Feuerbach, 'dünyanın dini,

dini

yani

kendine - yabancılaşma

olgusundan,

hayali dünya ve gerçek dünya olarak'

ikileşmesi olgusundan hareket ediyor. Onun yaptığı, dün­ yayı dünyevi temeline indirgemektir. tan

sonra, asıl yapılması

1)

"Pis-Yahudice" sözü

burada

Jamnaya layık" anlamına gelmektedir. 18

Bu işi tamamladık­

gerekenin hala yapılmamış "değersiz"

ya

ol-

da "aşağı­


duğunu gözden kaçınyor. Çünkü dünyevi temelin kendin­ den kopup bulutlar arasında bağımsız bir alana yerleşmesi olgusu, aslında, bu dünyevi temel içindeki bölünme ve iç­ çelişkilerle açıklanabilir ancak. Bunun içindir ki bu dünye­ vi temelin kendisi önce kendi .çelişkisi

içinde anlaşılmalı,

sonra da, çelişkinin giderilmesiyle, pratikte

değiştirilmeli­

dir. Böylece, mesela kutsal ailenin sımnın dünyevi aile ol­ duğu bir kere anlaşıldıktan

sonra, dünyeVi aile teoride eleş­

tmlerek pratıkte değiştirilmelidir.

V Feuerbach,

soyut düşünme ile tatmin olmıyarak, du­ yumsal kavrayışa baş vuruyor; ama duyumsal dünya:y'l pratik faaliyet olarak, insanın duyumsal faaliyeti

olarak

görmüyor. VI

Feuerbach dini özü insanın özüne indirgiyor. Oysa in­ sanın özü her bireyde esastan var olan bir soyutlama de­ ğildir. İnsanın özü, gerçekte, sosyal ilişkilerin toplamıdır. Bu gerçek özü eleştirmeye girişmeyen

Feuerbach, bu

yüzden:

I. Kendi başına bir şeymiş gibi dini duyguyu tarihi sü­ reçten soyutlamak ve dondurmak, soyut

--:bir başına- bir

insan bireyinden yola çıkmak zorunda kalıyor.

II. Dolayısıyla insanın

özü

Feuerbach'a

göre ancak

''tür" olarak, birçok bireyi sadece doğal bir bağla birleş­ tiren, içsel, dilsiz bir genellik olarak kavranabiliyor.

VII Feuerbach, bu nedenle, "dini duygu"nun da bir sosyal ürün olduğunu, çözümiediği soyut bireyin gerçekte belli . bir toplum biçimine ait olduğunu görmüyor. 1


VIII

Sosyal hayat esasında

pratiktir. Teoriyi mistisizme sap�

tiran bütün muammalar akli çözümünü

insan pratiğinde

ve bu ·pratiğin anlaşılmasında bulur. IX

Soyut kavrayışa dayanan madeciliğin, yani duyumsal dünyayı pratik faaliyet olarak görmeyen maddeciliğin eri­ şebildiği en yüksek nokta, "sivil

toplum" içindeki tek tek

bireylerin soyut kavrayışıdır. X

Eski maddeciliğin görüş noktası "sivil" toplumdur;1 ye­ ni maddeciliğin görüş noktası

insan toplumu, ya da sosyal­

leşen insan1ıktır.

XI Feylosoflar dünyayı türlü biçimlerde

sadece

nıışlardır; oysa sorun, dünyayı değiştirmektir.

1)

18

"Sivil toplum" için bakımz:

s.

40-41.

yorumla­


"ALMAN İDEOLOJİSİ "NDEN PARÇALAR Karl Marx ve Friedrich Engels

Alman İdeolojisi 1845 Kasım ayı ile 1846 Ağustosu Brüksel'de yazıldı.

Marx'ın,

arasında

"eski felsefi vicdanımızla hesaplaşc

ma" karanyla kaleme alındığım söylediği bu gençlik eseri, Hegel­ sonrası

Alman

ideıDist

felsefesinin cerhi ve tarihi maddecilik

kavramının aynntılahyla açıklanması yolunda atılmış bir adım­ dı.

Eser basılnıak üzere yayınevine teslim edildiği halde yayın­

lanmamış, gün yüzüne çıkması ancak 1932'de mümkün olmuştur.

ÖNSÖZ İnsanlar kendileri hakkında, ne olduklan ve ne olma­ lan gerektiği hakkında bugüne kadar hep yalan yanlış gö­ rüşler uydurmuşlardır. Aralanndaki normal insana, vb. dair

ilişkilf1ri Tann ya da

düşüncelerine göre

düzenlemiş­

lerdir. Kendi beyinlerinin yarattığı hayaletıere hakim ola­ mamışlardır. Onlar ki yaratanlardır, yarattıklannın önün­ de secdeye gelmişlerdir. Boyunduruğu altında perişan ol­ duklan kabuslardan, fikirlerden, dogmalardan, hayali var­ lıklardan kurtaralım onlan,

düşüncelerin

hükümranlığı­

na başkaldıralım,' bu hayallerin yerine insanın özüne teka­ bül

eden düşünceleri koymayı öğretelim insanlara, diyor

birisi; bunlann karşısında eleştirici bir tavır takınınayı öğ­ retelim, diyor bir başkası; bunlan kafalanndan söküp at19


mayı öğreteliın, diyor bir üçüncüsü - o zaman, bugün varo­ lan gerçeklik yerle bir olacaktır. Bu masum ve çocukça hayaller çağdaş. Genç Hegel'ci felsefenin özüdür; o felsefe ki, Alman kamu oyunda dehşet ve huşu uyandırmakla kalmıyor, bizim

nmızca dünyanın

altını

üstüne

felsefi kahramanla­

getirmeye

teşne

yıkıcı

amansızlığının ve tehlikesinin tam bilinciyle ve büyük de bir ciddiyetle ortaya atılıyor. Elinizdeki eserin birinci cildi; kendilerini kurt sanan ve başkalannca da kurt sanılan bu kuzuların kisvelerini düşürmek,

bunların

ınelemelerinin

Alman orta sınıfının görüşlerinin felsefi bir biçimde takli­ dinden başka birşey olmadığını, bu felsefi övünmelerinin de sadece Almanya'daki perişanlığını yansıttığını amacı,

göstermek

yarumcuların

gerçek koşulların

için yazıldı. Kitabın

hayal düşkünü ve kafası bulanık Alman milletine

pek çekici görünen bu -gerçekliğin

gölgeleriyle- felsefi

mücadelenin ipliğini pazara çıkarmaktır. Vaktiyle aklıevvelin biri, insanların,

·�

ağırlık fikrinden

kurtulamadıkları için suda boğulduklarını keşfetmişti. Bu fikıi. mesela batıl bir düşünce, dini bir kavram

ileri sürerek

olduğunu

kafalarından söküp atsalar, insanlar sudan

gelebilecek her tehlikeye karşı harikulade bir bağışıklık ka­ zanacaklardı. Sözü geçen kişi, zararlı sonuçlarına dair ista­ tistikierin kendisine her gün yeni ve çeşitli delillerini sun­ duğu bu ağırlık kuruntusundan kurtulmak için hayatı bo­ yunca didindi durdu. İşte bu namuslu yurtdaş, Almanya'­ daki yeni devrimci feylesofların tipik örneği idi.

GENEL OLARAK İDEOLOJİ VE ÖZEL OLARAK ALMAN İDEOLOJİSİ ... Düşüncemize başlangıç noktası olarak aldığımız ön­ cüller keyfi temeller, dogmalar değildir; ancak muhayyele20


de soyutlamaya konu olabilec_ek gerçek temellerdir. Bun­

lar gerçek bireyler, onların faaliyetleri ve hem hazır bul­

dukları, hem

de kendi faaliyetleriyle

yarattıkları maddi

yaşama koşullarıdır, Dolayısıyla bu temeller salt

deneysel .

[ampirik] yoldan doğrulanabilirler.

Bütün insan tarihinin ilk· ön-şartı, muhakkak ki, yaşa­

yan insan bireylerinin varlığıdır. O halde saptanması gere­ ken ilk olgu,

bu

bireylerin fizik yapıları

arasında bu fizik yapıdan ileri .gelen

ve onlarla doğa

ilişkidir. Tabii burda

ne insanın fizik yapısını, ne de insanın kendini içinde bul-

. duğu yerel yapı, dağlar, sular ve iklim gibi doğa koşullarını

enine boyuna inceleyebiliriz. Tarih yazılırken, her zaman, bu

doğal temellerden ve bu temellerin insanın faaliyetiyle ta­

rih içinde değişikliğe uğratılmasından hareket etmek gere­

kir.

İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle, ya da istediğiniz

herhangi bir başka şeyle ayırdedilebilirler. İnsanlar kendi­ leri ise geçim araçlarını

üretmeye başlar başlamaz ·

-bu

onların fizik yapılannın kararlaştırdığı bir adımdır- ken­

dilerini hayvanlardan ayırdetmeye başlarlar. İnsanlar gee

çim araçlarını üretmekle, dalaylı olarak, maddi hayatlarını

da üretirler.

İnsanların . geçim araçlarını üretme tarzları, herşeyden

önce, hazır buldukları ve yeniden üretmek zorunda olduk­

ları geçim araçlarının niteliğine bağlıdır. Bu üretim tarzı

sadece, bireylerin fizik varlıklannın

yeniden

üretilmesi

olarak görülmemelidir. Bu, daha çok, bu bireylerin faaliyet­ lerinin belirli bir biçimi, hayatlarını dile getirişlerinin be­

lirli bir biçimi, yaşadıkları belirli bir

hayat tarzıdır. Birey­

lerin hayatlarını dile getirişleri neyse, kendileri de öyledir­ ler. Yani bireylerin şöyle ya da böyle olmaları üretimlerine,

hem

ne ürettiklerine, hem de nasıl ürettiklerine uyar. Dola­

yısıyla bireylerin şöyle ya da böyle oluşları, onların üretim­ lerini belirleyen maddi koşullara bağlıdır.

21


Bu üretim ancak nüfusun artmasıyla kendini gösterir. O da bireyler arasında ilişkilerin1 varlığını şart koşar. Bu

ilişkilerin biçimini belirliyen yine üretimdir. Çeşitli milletierin

birbirleriyle

ilişkileri, her birinin

üretici güçlerini, iş bölümünü ve iç ekonomik ilişkilerini ne

denli geliştirmiş olduğuna bağlıdır. Bu genellikle kabuı edi­

lir. Ama yalnız bir milletin diğer milletlerle ilişkisi değil, o milletin bütün iç yapısı da o milletin

ekonomik ilişkilerinin varmış

üretiminin, iç ve dış

olduğu gelişme

aşamasına

bağlıdır. Bir milletin üretim güçlerinin ne ölçüde gelişmiş

olduğu, en açık bir biçimde, işbölümünün ulaştığı gelişme

düzeyinden anlaşılır. Her yeni üretim gücü, o günedek bili-

. negelen üretim güçlerinin sadece nicelik bakiınından (me­ sela yeni toprakların ekime

açılması gibi) bir artışı söz

konusu olmamak şartıyla, işbölümü.nü biraz daha ilerletir.

Bir millet içinde işbölümü, ilkin, sanayide ve ticarette

kullanılan emeğin tarımda kullanılan emekten ayrılmasına, dolayısıyla

şehir ile kırın birbirinden ayniatak çıkarlannın

çelişınesine yol açar. İşbölümünün

daha da ilerlemesiyle

ticaret ile sanayi emeği birbirinden ayrılır. Aynı zamanda, bu çeşitli dallar içerisinde

işbölümünden

ötürü, belirli iş

alanlarında birlikte çalışan bireyler arasında çeşitli bölün­

meler ortaya çıkar. Bu ayrı ayrı guruplardan

her birinin

diğerleri karşısında durumunu tarımda, sanayide ve tica­

rette uygulanan yöntemler belirler

(ataerkil aile, kölelik,

1) Kitaptaki Alnıanca karşılığı, "Verkehr". Alman İdeoloji­ st'nde Verkehr Cİngilizcesi, intercourse) kelimesi ayn ayrı birey-; ler, sosyal gruplar, ülkeler arasında maddi ve manevi ilişkileri kapsayan çok geniş bir anlamda kullanılmıştır. Marx ve Engels bu eserde, maddi ilişkinin, özellikle de insanların üretim. süreci içerisinde birbirleriyle kurdukları ilişkinin, diğer bütün ilişki bi­ çimlerinin temeli olduğunu göstermektedirler. Bu nedenle Uişhi' (intercourse) kelimesi daha çok ekonomik ilişki olarak anlaşıl­ malıdır.

22


zümreler, sınıflar). Bu aynı koşullara (ekonomik daha gelişkin olduğu bir durumda)

iliŞkileriiı

çeşitli milletlerili bfr�

birleriyle ilişkilerinde de rastlanır. İşbölümü�de çeşitli gelişme aşamalannın her biri deği­ şik bir mülkiyet biçimi demektir. Yani, işbölümünde vanl­ mış olan belli bir aşama, emek malzemesi, aracı ve 'ürünü bakımından fertlerin karşılıklı ilişkilerini de belirler. Mülkiyetin ilk biçimi, kabile

[Stammeigentuın] 1 mülki­

yetidir. Kabile mülkiyeti gelişmemiş bir üretim aşamasına tekabül eder ki, bu aşamada olan bir halk avcılık ve balık­ çılıkla, hayvancılıkla ya da, en ileri bir

düzeyde, tanmla

geçinir. Tanm için, işlenınemiş geniş topraklar olması şart­ tır. İşbölümü bu aşamada henüz çok ilkeldir; aile içindeki doğal işbölümünün az daha ileri götürülmesinden ibarettir. Dolayısıyla sosyal yapı, aile çevresinin genişliğiyle sınırlı­ dır: ataerkil aile reisleri, onlann altında kabile üyeleri, ni­ hayet köleler. Aile içindeki gizli kölelik, nüfusun çoğalma­ sıyla, ihtiyaçlann artmasıyla, dış ilişkilerin hem savaş, hem rle takas biçiminde yaygınlık kazanmasıyla, yavaş yavaş gelişir. İkinci mülkiyet biçimi, kadim ortak

{komünal] mül­

kiyet ve Devlet mülkiyetidir. Bu biçim, daha çok, kabilenin anlaşma ya da fetih yoluyla bir

birkaç

şehirde birleşme­

lerinden doğar, ve köleliği sürdürmekte devam eder. Ortak mülkiyetin yanısıra, önce taşınabilir mallar üzerinde, daha sonra taşınmaz mallar üzerinde özel mülkiyete de şimdiden rastlanmaktadır; fakat bu, ortak mülkiyete bağlı anormal bir mülkiyet biçimidir. Çalışan ll

köleler üzerinde yurttaş-

Alinan İdeolojisi'nin yazildığı yıllarda "kabile" (StammJ

kelimesi bugün}!:ü

"klaİı"

ve

"kabile" kavramlarının kapsadığı

anlamı taşımaktaydı, ve hepsi bir atadan gelme insanlar toplulu­ ğunu

anlatmak

için kullanılırdı.

"Klan"

(gensJ

ve "kabile"

kavramlarını ilk defa ayırdedip açıklığa kavuşturan, 1870 yılla­ nnda L.H. Morgan olmuştur.


lar

ancak

ortaklaşa

iktidara

sahiptirlE)r,

sırf

bundan

öt-q.rü. ortak mülkiyet biçimine uymak zorundadırlar. Kö­ leler karşısında bu doğal birliği sürdürmek

zorunda olan

faal yurtdaşlann aralanndaki ortaklığa dayalı özel mülki­

yetleridir bu. Bu nedenle, özellikle

taşınmaz mallar üze­

rinde özel mülkiyet geliştiği ölçüde ortak mülkiyete

da­

yanan bütün toplum yapısı, ve o yapıyla birlikte halkın ik­

tidan çöker. işbölümü nicedir daha da gelişmiştir. Şehirle

kır arasındaki çelişki şimdiden mevcuttur; daha sonra, şe­

hir çıkarlannı temsil eden devletlerle kır çıkarlannı temsil eden devletler arasında, şehirlerde sanayi ile deniz ticareti

arasında çelişki de kendini gösterir.

Yurtdaşlarla köleler

arasında sınıf ilişkisi iyiden iyiye gelişmiştir.

Bütün bu tarih yorumu fetih olgusuyla çelişir görünü­

yor. Bugünedek zor,

savaş,

şeyler tarihin itici gücü

başlı noktalara değinmekle için sadece en göze

yağma,

cinayet,

sayılınışlardır. yetinmek

soygun gibi

Biz burada belli

zorundayız, onun

çarpan örneği ele alıyoruz: eski bir

nıedeniyetin barbar bir halk tarafından yıkılınası ve bunun sonucunda yepyeni bir toplum düzeninin ortaya çıkması. (Roma

ve

ve

barbarlar;

Türkler).

de hala,

Fethedici

feodalizm

ve

barbar halk

Galya'lılar;

için

yukarda belirtildiği gibi, nonnal

ilişki biçimidir; nüfusun artması ve

savaş

Bizans

kendisi

bir ekonomik

onunla birlikte gele­

neksel -ve bu halk için yegane mümkün- gelişmemiş üre­ tim tarzı yeni üretim araçlanna ihtiyaç doğurdukça bu iliş­ ki daha da büyük bir hırsla kullanılır. Öte yandan İtalya'­ da -sadece toprak satın alma ve borçlanma yoluyla değil,

sefahatin yaygın ve evlenmelerin az olmasından ötürü eski

aileler zamanla tükendiği, mülkleri ufak bir: azınlığın eline

geçtiği İçin miras yoluyla da- toprak mülkiyetinin yoğun­ laşması ve otlaklara çevrilmesi

de geçerli nonnal ekonomik

(bunun tek nedeni bugün

güçler değil, talan edilen ya.

da haraç alinan tahılın yurda ithali ve bunun sonucunda

24


İtalyan tahılına talebin azalmasıydı aynı zamanda) özgür ahalinin hemen hemen toptan ortadan olmuştu.

Köleler

durmadan

ölüp

. sına neden kalkma

gidiyor,

yerlerinin dal­

durulması gerekiyordu. Kölelik bütün üretim sisteminin te­ meli olmakta devam ediyordu. Yan

özgür kişi, yan köle

olan plebler bir proleter ayaktakımı olmaktan öteye hiç bir zaman varamadılar. Hatta Roma da, her zaman, sadece bir şehir olarak kaldı; eyaletlerle bağlantısı hemen hemen yal­ nız siyasi idi, ve o yüzden yine siyasi olaylarla kolayca ko­ pabilirdi. Özel mülkiyetin gelişmesiyle burda ilk �ez, ilerde çağ­ daş özel mülkiyet dolayısıyla yeniden, ama daha geniş çap­ ta karşımıza çıkacak olan yanda, Roma'da

koşullarla

(Licinius'un tanm

karşılaşıyoruz: bir

kanunundan da belli

olduğu gibi)! çok erken başlıyan ve iç savaşlar den sonra,

dönemin­

özellikle imparatorlar devrinde hızla ileriiyen

özel mülkiyet

yoğunlaşması; öbür yanda,

bununla aynı

zamanda, pl�b küçük köylülerin, mülk sahibi yurtdaşlarla köleler arasında ortada kaldığı için hiç bir zaman bağımsız bir gelişme gösteremeyen bir proletaryaya dönüşmesi. Üçüncü mülkiyet biçimi feodal

mülkiyet ya da zümre

mülkiyetidir. Kadim çağ den yola çıktıysa,

şehirden ve küçük şehir arazisin­ Ortaçağ da kırdan yola çıktı. Hareket

noktasının farklı oluşu, ötürüydü.

o

çağda nüfusun seyrek olmasından

Geniş bir alana yayılan nüfus

müstevli halk

ların sayılan ile de fazla artmıyordu. Eski Yunan'a ve Ro­ ma'ya kıyasla feodal gelişme bu nedenle çok daha geniş alana yayıldı, ve bu· alanı Roma'nın

fetihleri

başlangıçta bu fet�hlerle elele giden

yaygınlığı

bir

ile tanının hazırladı.

Başaşağı yuvarlanan Roma İmparatorluğunun son yüzyıl1) Pleble:r;in patrisy'enlere karşı mücadeleleri sonunda halk tribünleri Licinius ve Sekstİus tarafından M.Ö. 367 yılında çıkan� Ian tarım kanunu. Buna göre bir Roma yurtdaşı ortak toprakla­ nn belli bir mikdanndan fazlasını elde tutamazdı.

25


lan ve İmparatorluğun barbarlar tarafından istilası bazı 'üretim güçlerini yok etti. Tarım gerilemişti, sanayi pazar­ sızlıktan batmaktaydı, ticaret ölmüştü ya da zorla sekteye uğratılmıştı, köy ve şehir nüfusunda azalma vardı. Bu ko­ şullardan ve fetihlerin bu koşuHarca belirlenen örgütlenme tarzından, Germen askeri düzeninin

etkisi

altında feodal

mülkiyet gelişti. Feodal mülkiyet de kabile mülkiyeti ve or­ tak mülkiyet gibi, bir topluluğa dayanır, fakat burda doğ� rudan doğruya üretim yapan sınıf, kadim çağ topluluğun­ da olduğu gibi köleler değil, serfleştirilmiş küçük köylüler­ dir. Feodalizm iyice gelişir gelişmez şehirlerle çelişki de or­ taya çıktı. Toprak mülkiyetinin hiyerarşik yapısı ve silahlı bendeler soyluların serfler üzerinde hakimiyetini . sağlıyor­ du. Bu feodal örgütlenme de, tıpkı kadim ortak mülkiyet gibi, boyunduruk altında tutulan

bir üretici

sınıfa: karşı

kurulmuş bir birlikti; fakat üretim koşulları farklı olduğu için, birliğin biçimi ve doğrudan doğruya üretici olanlarla ilişkisi farklıydı. Bu feodal toprak mülkiyeti sisteminin

şehirlerdeki kar­

şılığı, mesleklerin feodal örgütlenmesi, lonca mülkiyetiydi. Burda mülkiyet, esas olarak, her bireyin

kendi emeği idi.

Örgütlenmiş soyguncu-soylulara karşı birleşme zorunluğu, sanayicinin aynı zamanda tüccar olduğu bir çağda ortak kapalı çarşılara duyulan ihtiyaç, gelişen şehirlere doluşan kaçak serllerin gitgide artan rekabeti, bütün ülkeye yay­ gın feodal yapı, bunların hepsi bir arada

loncalann meyda-

·na gelmesini sağladı. Tek tek zanaatkarların zaman�a bi­ riken sermayeleri,

artan nüfus karşısında sayılarının az

çok sabit k�lması kalfa ve çırak ilişkisini geliştirdi; bu da şehirlerde kırdakine benzer bir hiyerarşi yarattı. Böylece feodalizm çağının başta

gelen mülkiyet biçi­

mi, bir yanda serf emeğini kendine bendeden toprak mül­

kiyeti, öbür yanda kalfalann emeğine hakim küçük serma­ ye sahibi bireyin emeği idi. İkisinin de yapısını üretim ko26


şullannın sınırlı olması belirliyordu: toprakta küçük ve il­ kel tarım; sanayide el-sanatı tipi üretim. Feodalizmin altın çağında işbölümü çok azdı. Her ülke kendi içinde şehir-kır karşıtlığını sürdürüyordu. Zümreler arasında bölünme el­ bette çok belirgindi; fakat kırda

prensler,

soylular,

pa­

pazlar ve köylüler, şehirlerde de ustalar, kalfalar, çıraklar ve -az sonra- günü birliğine iş tutan ayaktakımı arasın­ daki farklılaşmadan gayri önemli bir bölünme yoktu. Ta­ rımda ufak tarlaları aralıklı şeritler halinde

sürme usulü,

bunun yanısıra köylülerin kendi ev sanayilerinin gelişmesi işbölümünü zora koşuyordu. Sanayide tek bir zanaat içinde işbölümü hiç yoktu; zanaatler arasında ise çok azdı. Sanayi ile ticaret arasında ayrılığa eski şehirlerde ötedenberi rast­ lanıyordu; yenilerinde bu ayrılık daha sonra, şehirler ara­ sında karşılıklı ilişkiler kurulduğu zaman gelişti. Büyükçe arazilerin feodal kırallıklar

halinde birleşti­

rilmesi toprale sahibi soylular için olduğu kadar şehirler için de bir ihtiyaçtı. Bu yüzden örgutlenmiş hakim sınıfın, soyluların başında her yerde bir kıral vardı. Demek ki belli bir biçimde üretim faaliyetinde bulunan belli kişiler belli sosyal ve siyasi ilişkiler içine girniekteler. Deneysel gözlem her seferinde, hiç bir masallamaya ve spe­ külasyona sapmaksızın, sosyal ve siyasi yapının üretimle bağlantısını deneysel olarak ortaya koymalıdır. Sosyal yapı ve Devlet, durmadan, belirli kişilerin yaşama sürecinden çıkıp gelişir; ama bu ·kişiler kendilerinin ya da başkaları­ nın hayallerinde belirdikleri gibi değil,

gerçekte olduklan

gibi, yani maddi alanda faaliyet gösteren; üretim yapan ve onun için de kendi iradeleri dışında belli maddi sınırlar, varsayımlar ve koşullar altında çalışan kimseler olarak ele alınmalıdırlar. Fikirlerin, kavramların ve bilincin üretimi başlangıçta insanların maddi faaliyetleri ve maddi ilişkileriyle, gerçek . hayatın diliyle doğrudan doğruya içiçedir. Kavrama, dü-

27


şünme, insanlar arasında zihni alış veriş, bu düzeyde, in­ sanların

maddi

davranışlannın açık dışa-vuruşu

olarak

görünür. Aynı şey bir halkın siyaset, hukuk, ahlak,

din,

metafizik, vb. dilinde ifadesini bulan zihin üretimi için de ' geçerlidir. Kavramlarını, fikirlerini, vb. insanlar üretirler:

yani sahip oldukları üretim güçlerinin ve bunlara tekabül

eden ilişkilerin fen ileri biçimlerine kadar) belli bir geliş­

mesiyle şartlanmış gerçek, faal insanlar. Bilinç, hiç bir za­ man, bilinçli varoluştan

başka birşey olamaz; insanıann

varoluşlan da onların gerçek yaşama sureçleridir. Eğer bü­

tün ideolojide insanlar ve koşullan camera obscura'da1 ol­

duğu gibi başaşağı görünüyorsa, bu, insanların tarihi yaşa­ ma süreçlerinin bir sonucudur; nasıl ki eşyanın retina üze­ rinde ters dönmesi de insaniann fiziki yaşama süreçlerinin bir sonucudur.

Gökten yeryüzüne inen Alman

felsefesine

doğruya karşıt olarak biz burada yeryüzünden

doğrudan

göğe yük­

seliyoruz. Yani bu demek ki, etten kemikten yapılma insan­

lara ulaşmak için biz ne insaniann sözünü ettikleri, haya­

lini kurdukları, kafalarında tasarladıklan şeylerden, ne de anlatılan, düşünülen, hayal edilen, tasarlanan insanlardan

yola çıkıyoruz. Biz gerçek faal insanlardan ve onların

gerçek

yaşama surecınm

yaşama

ideolojik

yola çıkıyoruz,

süreçlerini esas alarak,

bu

yansılarının ve yankılarının

gelişmesini ortaya koyuyoruz. İnsan

beyninde beliren ha­

yafetler de, ister istemez, insaniann deneysel olarak doğ­

rulanabilir, maddi temellere bağlı maddi yaşama süreçle­

rinden doğan soyutlamalardır. O halde ahlak, din, metafi­

zjk, ve ideolojinin bütün geri kalan kısmı ile bunlara teka­

bül eden bilinç biçimleri sözde bağımsız görünüşlerini artık

ll

Ortaçağda çok yaygın bir araç. Aynalar yardımıyla düz

bir yüzeye bir manzaranın göriintüsünü yansıtmaya yarardı. araçta göriintü başaşağı görünürdü.

Bu


koruyamazlar. Bunlann ne tarihleri vardır ne de gelişmele­ ri; insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini gelişti­ rirken gerçek varoluşlanyla birlikte düşüncelerini

ve dü­

şüncelerinin ürünlerini de değiştirirler. Hayat bilinçce be­ lirlenmez; bilinç hayatca belirlenir. Birinci yöntemde hare­ ket noktası, yaşayan birey olarak ele alınan bilinçtir; ger­ çek hayata uygun olan ikincisinde ise hareket noktası, yaşa­ yan gerçek bireylerin kendileridir, ve bilinç sadece onlann bilinci olarak ele alınır. Bu yöntem öncüllerden yoksun değildir. Gerçek öncül­ lerden hareket eder ve bir an bile aynlmaz onlardan. Onun hareket noktası insanlardır; ama hayali bir yalnızlık ve ka­ tılık içinde insanlar değil, belirli koşullarda gerçek, deney­ sel olarak gözlemlenebilir bir gelişme süreci içinde insan­ lardır. Bu faal yaşama süreci gözönüne serildiği anda tarih, ampiristlerde olduğu gibi soyut bir ölü olaylar dizisi, ya da idealistlerde olduğu gibi hayali öznelerin hayali bir faaliye­ ti olmaktan çıkar. Spekülasyonun bittiği yerde -gerçek hayatta- müspet bilim, yani insanıann pratik faaliyetlerinin, pratik gelişme süreçlerinin ortaya konulması başlar.

Bilinç üzerine lafa­

zanlık sona erer; gerçek bilgi onun yerini almak zorunda­ dır. Gerçeğin göz önüne serildiği yerde felsefe bağımsız bir bilgi dalı olarak varoluş ortamını yitirir. Onun yerini alsa alsa, en genel sonuçlann özetlenmesi, insaniann tarihi ge­ lişimlerinin gözlenmesinden çıkan soyutlamalar alır.

Ger­

çek tarihin dışında, kendi başlanna, bu soyutlamalann hiç bir değeri yoktur. Sadece tarihi malzemeyi bir düzene sok­ maya, tarihi malzemenin ayn ayn tabakalannın

izlediği

sırayı göstermeye yardımcı olurlar. Ama hiç bir surette, fel- · sefe gibi, tarih çağlannı dertop etmeye yarar bir reçete ya da şema sağlamazlar. Tersine, asıl güçlük işte o zaman, is­ ter geçmiş bir çağa, tarihi malzemeyi

ister günümüze ait olsun elimizdeki

inceleyip düzene

sokmaya -gerçekten 29


göz önüne sermeye- başladığımız zaman kendini gösterir.

Bu güçlüklerin giderilmesi,

burda belirtmemiz

imkansız,

fakat ancak her bir çağın kendi kişilerinin gerçek yaşama süreçleri ve faaliyetlerinin incelenmesiyle açığa çıkarılabi­ lecek öncüilere bağlıdır. Burda bu soyutlamalardan bazı­

larını seçip ideologların yaptıklarının tersine kullanacağız,

ve her birini tarihten örneklerle açıklıyacağız.

[1] Tarih Konumuz hiç birşeyi düşünceleline temel almayan Al­

manlar olduğuna göre, bütün beşeri varoluşun, dolayısıyla

bütün tarihin ilk öncülünü, yani insanların «tarih yapabil­

meleri» için yaşamaları gerektiğini ileri sürmekle işe başla­

malıyız. Fakat hayat, herşeyden önce, yemek içmek, barın­ mak, giyinmek ve daha birçok şey demektir. Şu halde ilk ta­

rihi fiil, bu ihtiyaçlan karşılayan araçların, maddi hayatın

kendisinin üretilmesidi.r. Ve salıiden de bu, binlerce yıl ön­ ce olduğu gibi bugün de, salt insan hayatını sürdürmek

için her günün her saati yerine getirilmesi gereken tarihi bir fiildir, bütün tarihin temel bir olgusudur.

Duyumsal

dünya bir asgariye, Aziz Bruno'da olduğu gibi bir değneğe

indirgenset dahi, bu bile değneğin yapılması fiilini şart ko­

şar. Bu nedenle, herhangi bir tarih yorumunda herşeyden

önce bu temel olguyu bütün anlamı ve bütün uzantılarıyla

gözönünde tutmamız, hakkını vermemiz gerekir. Çok iyi bi­ lindiği gibi Almanlar hiç bir zaman bunu yapamamışlar­ dır; o yüzden tarihi hiç bir zaman bir dünya temeline ptur­ tamamışlar, yine o yüzden

Almanlar'dan

mamıştır. Fransızlar: ve İngilizler, özellikle nin ağına takılıp kaldıklan

hiç tarihçi çık­ siyasi ideoloji­

sürece, bu olgu ile sözümona

tarih arasındaki ilişkiyi sadece tek-yanlı olarak görmüşler-. 1) Kitapta fikirleri eleştirilen Bruno Bauer'in bir teorisine atıf yapılıyor.


dir ama, sivil toplumun, ticaretin ve sanayının tarihlerini ilk yazanlar olmakla yine de tarih bilimine maddeci bir te­ mel sağlama yolunda ilk çabayı gösterenler onlar olmuş­ tur. İkinci nokta şudur: İlk ihtiyacın karşılanması (ihtiyacı karşılama fiili ve ihtiyacı karşılama aracının elde edilmesil yeni ihtiyaçlar doğurur; bu yeni-ihtiyaçlar üretimi ilk tari­ hi fiildir. Burda derhal, Almanların büyük · tarihi hikmet­ lerinin nerden geldiğini görüyoruz: Almanlar müspet mal­ zemeden yana dara düştükleri, ilahiyat, siyaset ya da ede­ biyat saçmalıklanndan dem vuramaz olduklan zaman, bu tarih filan değil, "tarih-öncesi dönem" dir derler. Fakat bu ne idüğü belirsiz "tarih-öncesi"nden gerçek anlamında ta­ rihe nasıl geçtiğimize dair bize hiç bir açıklık getirmezler. 'Hiç bir açıklık getirmedikleri gibi bir yandan da, tarih üze­ rine spekülasyonlannda, bu

"tarih-öncesi"ne dört elle sa­

rılırlar; çünkü hem orda "kaba olgular" dan konindukları­ nı sanırlar, hem de spekülasyon hevesine kendilerini sonu­ nadek kaptınp bini bir paraya varsayımlıq.r . kurar, varsa­ yımlar yıkarlar. Daha ilk baştan tarihi gelişme içinde yer alan üçüncü nokta şudur: hergün hayatlarını .. yenıden yapan insanlar­ başka insanlar yapmaya, hemcinslerini üretmeye başlarlar: erkek-kadın,

ana-baba-çocuklar ilişkisi, aile. ilkin yegane sosyal ilişki olan aile sonraları, artan ihtiyaçlar yeni sosyal ilişkiler, çoğalan nüfus da yeni ihtiyaçlar doğu.rdukça fAl­ ınanya'dan gayri yerlerdel ikincil bir ilişki olur. O zaman aile, Almanya'da usulden olduğu üzre "aile kavramı"na göre değil, eldeki deneysel verilere göre incelenmeli ve çö­ zümlenmelidir.1 Sosyal faaliyetin bu üç vechesi muhakkak 1) Evlerin yapımı. Göçebelerin ayn aile çadırlan olması. gi­ bi vahşilerde de her ailenin mutlaka kendi mağarası ya da ku·

.

31


ki üç ayrı aşama olarak değil, sadece, tarihin başlangıcın­ dan ve ilk insanlardanberi bir arada varolagelen; ve bu­ gün de tarihte kendilerini

belli eden üç veche, ya da Al­

manlara daha açık gelecek bir deyimle, üç "uğrak"

olarak

anlaşılmalıdır. Hayatın üretilmesi, gerek insanın çalışarak kendi ha­ yatını yaratması, gerekse çoğalarak yeni hayatlar yaratma­ sı, bu durumda çifte bir ilişki olarak görünüyor: bir yan­ dan doğal, bir yandan sosyal bir ilişki. Sosyalden anladığı� mız,

çok sayıda bireylerin, hangi koşullar altında olursa

olsun, ne tarzda ve ne amaçla olursa

olsun işbirliğidit.

Bundan şu sonuç çıkar: belli bir üretim tarzı ya da sanayi aşaması, her zaman, belli bir işbirliği tarzı ya da sosyal aşama ile birlikte gider; bu işbirliği tarzının kendisi de bir "üretim gücü"dür. Dahası, insanların kullanabildikleri üre-

lübesi vardır. Özel mülkiyetin gelişmesi bu ayrı ev ekonomisini büsbütün gerekli kılar. Tanmla geçinen halklarda ortak [komü­ nal] ev ekonomisi, toprağın ortaklaşa işlenmesi kadar imkansız­ dır. Şehirlerin kurulması ileriye doğru büyük bir adımdı. Fakat önceki dönemlerin hepsinde bireysel ekonominin ortadan kaldı':. rılması (ki bu özel mülkiyetİn ortadan kaldırılmasına bağlıdır) imkansızdı, çünkü bunun için gerekli maddi koşullar yoktu. Or­ tak ev ekonomisinin kurulabilmesi için daha önceden makinele­ riri gelişmiş, doğa güçlerinden ve daha birçok başka üretim güç­ lerinden -su ikmali, gazla aydınlatma, buharla ısınma vb.- ya­ rarlanma yollannın açılmış, şehirle kır arasındaki· çelişkinin gi­ derilmiş olması şarttır. Bu koşullar olmaksızın ortak ekonomi kendi başına yeni bir üretim gücü olamazdı; maddi temelçlen yoksun kaldığı ve sadece teorik bir temele dayandığı için olsa olsa bir ucübe ohrr, manastır ekonomisinden bir adım öteye gi­ demezdi. Belirli bazı amaçlara yarıyan komünal yapıların (hapishaneler, kışlalar, vbJ bir araya toplanması ve dikilmesiyle ortaya çıkan şehirler bu ahinda neyin mümkün olabildiğini gös­ terir. Bireysel ekonominin ortadan kaldırılmasının ailenin orta­ dan kaldırılmasına bağlı olduğu açıkça ortadadır. (Marx-Engels' in :i:ıotuJ 32


tim güçleri toplami toplumun karakterini belirler. O halde "insanlık tarihi", her zaman, sanayi ve mübadelenin tarihi ile bir arada incelenmeli ve açıklanmalıdır. Oysa Almanya'­ da tarihin bu türlüsünü yazmanın imkansız olduğu ortada­ dır; zira Almanlar bunun için gerekli

kavr�yış gücünden

ve malzemeden yoksun olduklan gibi, "duyulannın tanık­ lığı"ndan da nasipsizler. Ren'in öte

yakasında bu gibi ş ey­

lerle karşılaşmamza imkan yoktur, çünkü orada tarih dur.:.

muştur. Böylece insanların birbirleriyle maddi bir bağlantı

bu

içinde oldukları,

bağlantının insanların

ihtiyaçları' ve

üretim tarzlannca belidendiği ve insanlar kadar

eski oldu­

ğu daha baştan şüphe götürmeyen bir gerçektir. Bu bağ,­ lantı durmadan yeni biçimlere girmekte ve insanlan ,özel­ likle birbirlerine kenetlediği iddia edilen her türlü siyasi ve dini saçmalıklardan

bağımsız bir "tarih"

ortaya koy­

maktadır. İşte ancak şimdi, yani te mel tarihi ilişkilerin dört uğ­

rağını, dört veçhesini gözden geçirdikten sonra, insanın bir de "bilinci" olduğunu görüyoruz. den bir

bilinç,

saf"

"

Fakat,

bir bilinç değildir

yine bu.

de, kendin�

"Ruh'', daha

başlangıçtan, hareket halinde hava tabakaları, sesler, kısa.:.

gösteren maddeylEl "yüklü" olma mu­ sibetine uğramıştır. Dil, bilinç kadar es_kidir. Dil, başkalan için de var olan, ve ancak bundan ötürü benim için gerçek­ ten var olan pratik bilincin ta kendisidir; tıpkı bilinç gibi, yalmz başkalarıyla iliş ki kurma ihtiyacından, zorunlul'u­ ğundan doğar. Nerde bir ilişki varsa, benim için vardır o ca dil olarak kendini

ilişki; hayvanın herhangi birşeyle "ilişkisi'' yoktur; hiç iliş ­ ki kurmaz hayvan. Hayvanın .başkalarıyla ilişkisi onun için

bir .ilişki değildir. O halde bilinç, ilk baştanberi

bir so syal ·

ürün sadece _ en

üründür, insanlar varolduklan . sürece de bir sosyal

Mu1ı:akkak ki bilinç, önceleri, bilinci ve kendi bilincinde olma­ kişiyle omm dışındaki insanlar ve eşya arasın-

olarak kalacaktır.

yakın

duyumsal çevrenin

ya başlıyan

33


daki sınırlı bağlantının bilincidir. Doğa ilkin hepten yaban­ cı, herşeye kaadir, başedilmez bir güç olarak görünür insan­ lara; insanlar onunla sadece hayvansı bir ilişki kurarlar, tıpkı vahşi hayvanlar gibi karşısında

dehşete

kapılırlar.

Dolayısıyla sırf hayvansı bir doğa bilincidir bu (doğa dinD . Burda hemen şunu görüyoruz: bu doğa dini, ya da in­ sanların doğayla bu özel ilişkisi toplum biçimi tarafından, toplum biçimi de onun tarafından belirlenir. Her yerde ol­ duğu gibi burda da doğa ile insanın

özdeşliği bize şunu

gösteriyor; insanların doğa ile kısıtlı ilişkileri

insanların

birbirleriyle kısıtlı ilişkilerini, bir birleriyle kısıtlı ilişkileri de doğa il.e kısıtlı ilişkilerini belirler;

çünkü doğa henüz

tarih tarafından pek az değişikliğe uğra�ılmıştır.. Aynı za­ manda, insanın çevresindeki kişilerle ilişki kurmadan yaşı­ yamıyacağının bilincinde olması,

toplum içinde yaşadığı­

nın bilincine varmaya başlaması demektir. Bu bilinç, baş­ langıçta,

o

aşamadaki sosyal hayat kadar hayvansıdır. Salt

bir sürü bilincidir, ve bu noktada insanı koyundan ayırde­ den tek şey, onda içgüdünün yerini bilincin almış olması, ya da o insanın içgüdüsünün bilinçli bir içgüdü olmasıdır. Bu koyunca bilinç ya da kabile bilinci, verimin artması, ın.:. tiyaçların artması, ve bunların her ikisi için de şart olan nü­ fusun artması ile daha da gelişir, genişlik kazanır. Onunla birlikte işbölümü de ortaya çıkar. işbölümü ilkin cinsi mü­ nasebette işbölümünden başka birşey

değilken, sonraları

doğal melekeler (mesela pazu gücü) , ihtiyaçlar, rastlantılar, vb. yoluyla kendiliğinden ya da "doğal" olarak gelişen işbö­ lümüne dönüşür. işbölümü ancak beden ve

zihin

einegı

arasında bir ayrılma başgösterdikten sonra salıiden işbölü­ mü olur.. Doğrusu o andan itibaren bilinç, halihazır prati­ ğin bilincinden başka. birşey olmakla, gerçek birşeyi tem­

sil etmeksizin

gerçekten

birşeyi temsil etmekle. böbürlene­

bilir artık; kendini .dünyadan kurtaracak, "saf" teori, ilahi­ yat, felsefe ahlak, vb. yaratmaya başlıyacak duruma gel34


miştir. Ne ki bu teori, ilahiyat, felsefe, ahlak, vb., halihazır ilişkilerle çelişkiye düşse bile, böyle birşey ancak halihazır sosyal ilişkilerin halihazır üretim güçleriyle çelişkiye düş­ müş olmasından ötürüdür. Bu durum ayrıca, belli bir milli alan -ilişkiler alanı- içinde de, çelişmenin milli yörünge­ de değil, bu milli bilinç ile başka milletierin

pratiği, yani

(şimdilerde Almanya'da gördüğümüz gibD bir milletin mil­ li bilinci ile genel bilinci arasında belirmesiyle de ortaya çıkabilir. Zaten bilincin kendi başına ne yapmıya

kalktığının

hiç bir önemi yoktur. Bütün bu çirkeften sadece şu sonucu elde ederiz: bu üç uğrak, üretim güçleri, toplumun durumu ve bilinç, birbirleriyle çelişebilirler ve mutlaka çelişecek­ lerdir; çünkü

işbölümü zihni ve maddi faaliyetin -eğlence­

nin ve çalışmanın, üretim ve tüketimin- değişik kişilerin nasibine dü Şmesi imkanını, hatta olgusunu da birlikte ge­ tirir. Bu üç unsur arasında çelişki

çıkmamasının tek yolu,

giderek işbölümünün de inkandır. · Kaldı

ki, "hayaletler"

"bağlar", "üstün varlık", "kavram" ve "kurutu" nun da tek başına kalmış bireyin idealist,

zihinsel ifadesinden, görü­

nürdeki kavranılışından, hayatı üretme tarzını ve . onunla birlikte mübadele tarzını kuşatan

ziyadesiyle

teklerin ve sınırıann tasanmından başka

somut kös­

birşey olmadığı

apaçık ortadadır. Bütün bu çelişkileri içinde

taşıyan ve kendisi de aile

içindeki doğal işbölümüne ve toplumun birbirine karşıt tek tek ailelere bölünmesine dayanan işbölümü, aynı zaman­ da, emeğin ve emek ürünlerinin dağılımını, hem de Cnice­ likce ve nitelikeel

·

eşit olmayan dağılımını, dolayısıyla mül­

kiyeti içerir. Mülkiyetin çekirdeği, ilk biçimi, aile içinde­ dir: ailede kanyla çocuklar · kocanın köleleridir. Aile içinde­ ki bu gizli kölelik, henüz çok kaba olmakla birlikte, ilk mül­ kiyettir; fakat henüz bu ilk aşamada bile, mülkiyetin baş­ kalannın emek gücünü serbestce kullanma yetkisi olduğu-

35


nu söyleyen çağdaş iktisatçılann

tanırnma

tıpatıp uyar.

Kaldı ki işbölümü ve özel mülkiyet aynı anlamı taşır; ayıu şey birinde faaliyete, öbüründe faaliyetin ürününe atıf ya­ pılarak ifade edilmiştir. Bundan başka, işbölümü, tek bir' bireyin ya da tek bir ailenin çıkan ile, birbirleriyle reylerin ortak

ilişki içine giren bütün bi­

çıkan arasındaki çelişkiyi

de içerir.

Ger­

çekten de bu ortak çıkar, "genel çıkar" gibi öyle salt lıa­ yalde varolan birşey değildir; aralannda emeği bölüşen bi­ reylerin karşılıklı bağımlılığı olarak herşeyden önce ger­ çekte kendini gösterir. Ve nihayet işbölümü bize ilk kez şu­ nu gösterir: insan doğal1 toplum içinde kaldıkça, yani özel çıkarla ortak çıkar arasındaki aykınlık sürüp gittikçe, do­ layısıyla insan faaliyeti isteğe

bağlı olarak değil de doğal

olarak bölüşüldükçe, insanın kendi yarattıklan ona karşı çıkan yabancı bir güç olur, ve bu güç onun denetimi altına gireceği yerde onu kendine köle eder. Çünkü emeğin bölü­

şülmesi ortaya çıkar çıkmaz . herkesin kendisine ait ve yal­ nız ona ait bir faaliyet alanı olur; bu alan kişiye zorla kabu1 ettirilir, kimse kendi alanının dışına çıkamaz. Kişi ya bir avcı, ya bir balıkçı, ya bir çoban ya da bir eleştirici eleştir­ mendir2. Geçimini gözden çıkarmadığı sürece de öyle kal­ mak zorundadır. Oysa komünist toplumda kimsenin yalnız kendisine ait tek bir faaliyet alanı yoktur; herkes dilediği dalda kendini yetiştirebilir. Genel üretimi toplum düzenler,

o

sayede ben bugün birşey yapı�orsam yann başka birşey

ll

"Doğal" kelimesi burada, Marx'ın da belirttiği gibi,

kişi­

nin kendi belirli, özel çıkan ile toplumun ortak çıkan arasındaki aykırılığı . sürdüren, yani kişilerin henüz "yabancılaşma"dan kur­ tulamamış oldukları toplumu anlatır. Daha yukarda geçen "işbö­ lümü" teriminde ise "doğal" kelimesi, kapitalizm-öncesi ekonomi­ de görıilen işb Ölümünü sonraki işbölümünden ayırdetmek kullamlmıştır.

2}

36

Bauer' e bir atıf. .

için


yapabilirim; gönlümün dilediği gibi sabah ava gider, öğ­ leden sonra balık tutarım, akşam davara bakanın, akşam yemeğinden sonra da eleştiri yaparım, ama hiç bir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmam. Sosyal faaliye­ tin böyle donduroluşu kendi ürettiğimiz şeylerin bizim de­ netimimiz dışına çıkan, emenerimize set çeken, hesapları­ mızı bozan nesnel bir güç haline gelip tepemize çıkışı, gü­ nümüze kadarki tarihi gelişmenin başlıca özelliklerinden birisidir. Bireyin çıkarı ile topluluğun çıkarı arasındaki bu çeliş­ ki sonucunda topluluğun çıkarı bireyin ve �topluluğun ger­ çek çıkarlarından kopuk, bağımsız bir ·biçime bürünür: Devlet. Bu bağımsız biçim aynı zamanda sözde ortak bir hayatmış gibi görünür; ama her zaman, her bir ailede ve kabileler topluluğunda mevcut -kan, hısımlık, dil, daha geniş ölçüde işbölümü ve başka çıkarlar gibi- gerçek bağ­ lara ve özellikle de, ilerde daha geniş olarak açıklıyacağı­ mız gibi, sınıfıara dayanır. İşbölümü tarafından belirlen­ miş olan bu sınıflar bütün bu çeşit insan topluluklarında birbirlerinden ayrılırlar. İçlerinden biri diğerlerini hakimi­ yeti altına alır. O halde Devlet içinde süregiden bütün mü­ cadeleler, demokrasi, soylular, ve kırallık arasmda mücade­ le, oy hakkı için mücadele, vb., hep, değişik sınıfların bir­ birleriyle sürdürdükleri gerçek mücadelelerin aldatmaca biçimlerinden başka birşey değildir. (Alman teoricilerinin böyle birşeyden haberleri bile yoktur; oysa Deutsch-Fran­ zösiche Jahrbücher'de ve Die heilige Familie'de1 kendileri­ ne bu konuda yeterince ön-bilgi verilmişW . Yine o halde, hakimiyet için mücadele eden her sınıf, o sınıfın hakimiye­ ti -proletarya için olduğu gibi-'- eski toplum biçiminin tü­ münü, bu araüa hakimiyet denilen şeyin kendisini de orta-

H

1) Kutsal Aile. Marx'la .Engels'in 1B45'de egel-sonrası He­ gel' ci felsefeyi eleştirrnek için yayınlarlıklan kitap.

37


dan kaldırmayı şart koşsa dahi, kendi çıkarını genel çıkar olarak kabul ettirebilmek için (ki ilk anda buna caktır)

ce

zorlana­

sade­

önce siyasi iktidan ele geçirmelidir. Bireyler

özel çıkarlannın peşinden koştuklan, ve bu çıkar onla­

rın gözünde . ortak çıkarları ile uyuşmadığı

için (aslında

"genel çıkar" ortak hayatın aldatıcı bir biçimidir) , ortak çıkar onlara, kendilerine "yabancı",

"bağımsız" bir çıkar

olarak, ve belirli ve ayrı bir "genel çıkar" olarak zorla kı;ı.­ bul ettirilecektir; aksi halde bireyler, demokraside olduğu gibi, bu uyuşmazlık

içinde kalmaya

mahkümdurlar. Öte

yandan, gerçekten de bu ortak ve sözde sürekli

çelişki

halinde

olan

özel

ortak çıkarlarla

çıkarların

aralannda

sürdürdükleri pratik mücadele, Devlet biçimine sözde

"genel"

timi gerekli

çıkar

kılar.

eliyl e

Sosyal

pratik

güç, yani

müdahele çeşitli

bürünen ve

dene­

bireylerin iş­

bölümünce belirlenen işbirliğinden doğan kat kat çağalmış üretici güç, yaptıklan işbirliği kendi rızalan ile değil de do­ ğal olarak ortaya çıkmış işbirliği olduğu için, bu bireylerin gözüne kendilerinin birleşik gücü olarak görünmez; kendi­ lerinin dışında bir güç, kökenini ve hedefini bilemedikleri, o yüzden · üzerinde hakimiyet kuramadıkları,

tam tersine,

insanın iradesinden ve eyleminden bağımsız belli bir dizi evreden ve aşamadan geçen, hatta insanın iradesini ve eyle­ mini güden yabancı bir güç olarak görünür. Feylesoflann

anlıyabileceği

deyimle bu "yabancılaş­

ma:'nın ortadan kaldırılması ancak iki pratik temel şartın varlığı ile mümkündür. Yabancılaşmanın "çekilmez"

bir

güç, insanların devrimle karşısına çıktıkları bir güç olabil­ mesi için, insanlığın büyük çoğuuluğunu ."mülkiyetten yok­ sun" kılmış, ve aynı zamanda bu durumla çelişen bir zen­ ginlik ve kültür alemi yaratmış olması gerekir; bu iki temel şartın varlığı ise üretici gücün çok fazla artmış olmasına, ileri bir gelişme düzeyine varmış yandan üretim gü çlerinde bu _

olmasına

gelişme

bağlıdır. Öte

(ki bu, insanların


gerçek günlük hayatlannı mahalli çapta değil, hi çapında yaşadıklannı gösterir)

mutlaka zorunludur; çünkü o olmadan nelleştirilmiş olur, işin içine

dünya tari­

pratik bir temel olarak

darlık sadece ge­

yoksulluk girince zorunlu ih­

tiyaç maddelerini elde etme mücadelesi

ve bütün o ciğfe

ister istemez hep tekrarlanır durur; ve çünkü insanlar ara­ sında

evrensel bir ilişkinin kurulabilmesi ancak üretim güç­

lerinin bu evrensel bütün

gelişmesiyle mümkündür. Bu ilişkiler

milletlerde birden "mülkiyetten yoksun"

nın aynı anda ortaya çıkmasına neden olur

bir yığı­

(evrensel re­

kabet) , her milleti başka milletierin devrimlerine bağınılı kılar,

nihayet mahalli kişilerin yerine hayatlannı

dünya

tarihi çapında yaşıyan, evrensellikleri deneysel olarak göz­ lenebilir kişileri geçirir.

Böyle olmasaydı

1) komünizm

sadece mahalli bir olay olarak varolabilirdi; 2) ekonomik ilişki

güçleri evrensel, dolayısıyla çekilmez güçler olarak

gelişernemiş olurdu: batıl inançlarca kısıtlanmış

mahalli

koşullar olarak kalırlardı; 3) ekonomik ilişkilerde her iler­ leme mahalli komünizmi ortadan kaldınrdı. Deneysel ola­ rak komünizm, hakim halklann "hep birden" ve aynı an­ da gerçekleştirdikleri bir fiil olarak gerçekleşebilir ancak1: bu da üretim güçlerinin evrensel gelişmesini, ve kömüniz­ me sıkı sıkıya bağlı dünya çapında ilişkileri Başka türlü nasıl olur da mesela olurdu, mülkiyet farklı biçimlere

mülkiyetin girebilirdi,

şart. koşar. bir tarihi ve mesela

ll Proleter deVIiminin bütün ileri ülkelerde aym zamanda gerçekleşeceği, dolayısıyla tek bir ülkede devrimin zafere ula.ş­

masımn imkansız olduğu görüşü, Engels'in Komünizmin İlkeleri

( 1 847) makalesinde kesin ifadesini bulmuştur, ve tekelci kapitalizm:

öncesi dönem _için doğrudur. Sonradan, emperyalizm çağında ka­ pitalizmin eşit olmayan ekonomik ve siyasi gelişmesi kanunundan hareket eden Lenin, yeni tarihi koşullarda sosyalist deVı-imin ilkin birkaç ülkede, hatta tek bir ülkede zafere ulaşabileceği sonucuna varmıştır.

39


toprak mülkiyeti farklı öncüller nedeniyle Fransa'da

çok

ellerdeyken ufak bir azınlığın elinde toplanmaya, İngilte­ re'de ise, bugün olduğu gibi ufak bir azınlığın elinde top­ lanmışken parçalanmaya doğru · gidebilirdi? Ya da nasıl olur da, aslında çeşitli bireylerin ve ülkelerin ürünlerinin

mübadelesinden başka birşey olmayan ticaret, bir İngiliz iktisatçısının

dediği

gibi,

eskilerin

kısınet perisi misali

yeryüzünü tepeden dolaşıp sihirli eliyle kimine servet, ki� mine sefalet dağıtan, imparatorluklar . kurup imparator­ luklar batıran, milletleri yükseltip çökerten arz-talep iliş­ kisi sayesinde bütün dünyaya hakim olabilirdi? Ve buna karşılık nasıl olur da, özel mülkiyetin temelinin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünist ilkelere göre düzenlen­ mesiyle Cve bunun bir sonucu olarak insanlarla kendi ya­ rattıkları ürünler arasındaki düşmanca sıylal

ilişkinin kırılma­

arz-talep ilişkisinin gücü hiçe iner, insanlar müba­

deleyi, üretimi, karşılıklı ilişkilerinin biçimini yeniden de­ netim altına alabilirlerdi? . . . Önceki

tarihi

aşamaların hepsinde,

mevcut

üretim

güçleri tarafından belirlenen ve kendisi de bunları belir­ leyen ilişki biçimi sivil toplumdur1• rimizden de açıkça anlaşılacağı

Yukanda

söyledikle­

gibi, bu sivil toplumun

önculleri ve temeli basit aile ile bileşik

aile, yani kabile

denilen şeydir. Bu toplumun daha kesin özelliklerini yu. karıda

sıralamıştık Bu kadarı bile,

sivil toplumun nasıl

bütün tarihin gerçek kaynağı ve sahnesi olduğunu, ve ger­ çek ilişkilere gözünü kapatıp prenslerle devletlerin şata­ fatlı maceralanndan ötesini görmeyen bugünedek geçerli tarih anlayışının ne denli saçına birşey olduğunu göster­ meye yeter.

I)

Bireyler arası ilişkilerin ve sosyal

miş olduğU toplumu nılan terim.

40

örgütlenmenin geliş­

"doğal'' toplumdan ayırdetmek için kulla­


Sivil toplum, üretim güçlerinin gelişmesinin belli bir aşamasında kişiler arasındaki

maddi ilişkileriri

tümünü

kapsar. Belli bir aşamanın bütün ticaret ve sanayi haya­ tını kapsar, bu

bakımdan

çerçevesini

Devlet ve millet

aşar; ama bir yandan da, yabancılada ilişkilerinde milli­ yet

olarak ortaya çıkmak, .içeriye karşı ise Devlet olarak

örgütlenmek zorundadır. lische

"Sivil

toplum" deyimi

Geselschaftl ı On Sekizinci Yüzyılda,

{bürger­

mülkiyet iliş­

kilerinin İlk ve Ortaçağ komünal toplumundan kendileri­ ni sıyırıp kurtarmış olduğu bir zamanda ortaya çıktı. Bu anlamda, sivil toplum ancak burjuvazi ile birlikte gelişir; ama bütün çağlarda Devletin ve tüm idealist

üstyapının

temeli olan üretim ve ticaretten doğruca çıkıp gelişen sos­ yal örgütlenmeye ötedenberi bu isim verilmiştir.

[ 2 ] Bilincin Üretimine Dair . . . Bu tarih anlayışı, hayatm kendisinin maddi üretimin­ den

başlıyarak üretimin gerçek sürecini açıklıyabilmemi­

ze, bu üretim tarzıyla bağlantılı ve onun tarafından yara­ tılan ekonomik ilişkiler biçiminin

(yani çeşitli aşamala­

rında sivil toplumun) bütün tarihin temeli olduğunu anlı­ yabilmemize bağlıdır;

aynca,

sivil

toplumu eyleminde

Devlet olarak göstermemize, her türlü teorik ürünler

ve

bilinç biçimlerini, dini, felsefeyi, ahlakı, vb. bu temelden hareket ederek

açıklamamıza, .kaynaklannı ve gelişmele­

rini izlernemize bağlıdır. Bu sayede bunlann hepsinin bir bütün olarak ortaya konulabileceği muhakkaktır sıyla

bu çeşitli yönlerin . birbirleri üzerinde

(dolayı,..

karşılıklı et­

kileri de göz önüne serilebilir) . Bu tarih anlayışl!, idealist tarih anlayışı gibi öyle her dönemde ayn · bir kategori ara1} "Bürgerlische Geselschaft" hem de "sivil toplum" anlamına gelebilir.

"burjuva toplumu",

hem

41


mak zorunda değildir; tarihin gerçek zaman

zemininden hiç bir

aynlmaz; pratiği fikirle açıklamaz,

fikirlerin olu­

şumunu maddi pratikle açıklar; bundan, bütün bilinç bi­ çimlerinin ve ürünlerinin zihni eleştiriyle, "kendi bilincin­ de olma"ya indirgenmekle,

"lıayaletler"e,

"heyulalar"a,

"hayaller"e filan dönüştürülmekle çözülemiyeceği, ancak bu idealist palavraları doğuran fiili sosyal

bunun ilişkile­

rin pratikte yok edilmesiyle mümkün olabileceği, tarihin ve tarih kadar

da dinin,

türlerinin ardındaki duğu

sonucunu

felsefenin ve bütün diğer teori

itici gücün eleştiri değil, qevrim

çıkarır. Tarihin

"ruhun

ol­

ruhu" olarak

"kendi bilincinde olma"ya indirgenmekle sona erınediğini, tarih içinde her bir aşamada

maddi bir sonuç, yani bir

üretim güçleri toplamı, bireylerle doğa arasında ve birey­ lerle bireyler ara,sında tarihi olarak yaratılan bir ilişki ol­ duğunu, ve bunun her kuşağa bir önceki kuşaktan aktarıldı­ ğını; belli bir üretim güçleri, birikmiş sermaye ve koşullar yığınının

hem

bilfiil

yeni

kuşak

tarafından

değişikli­

ğe uğratıldığını, hem de yeni kuşağın yaşama koşullarını tayin ettiğini, ona belirli bir gelişim, özel bir karakter ka­ zandırdığım _gösterir. Bu tarih anlayışı, insanlar koşulları yarattığı kadar koşulların insanlan

yarattığını gösterir.

Her bireyin ve her kuşağın kendinden önce hazır bulduğu bu üretim güçleri, birikmiş sermaye ve sosyal ilişki biçim­ leri bütünü, feylesofların

'cevher'" ve "insanın özü" ola­

rak kavradı�lan, tanrılaştınp sonra da savaşa tutuştuklan şeyin gerçek temelidir: öyle bir gerçek temel ki, bu feyle­ soflar "kendi bilincinde olma" ve "eşsiz" diye başkaldıra­ dursunlar ona istedikleri kadar, o hiç tınmadan . insanıa­ nn gelişmesi üzerinde etkisini sürdürür. Belli

aralıklarla

başgösteren devrimci çalkantımn bütün kurulu düzeni te­ melinden yıkacak güçte olup olmadığını kararlaştıran da, yine, değişik . kuşaklann kendilerinden önce hazır bulduk­ lan bu yaşama koşullarıdır. Tam bir devrimin bu maddi 42


unsurlan (yani bir yanda halihazır üretim güçleri, öbür yanda toplumun o güne kadarki belirli koşuHanna değil sadece, o güne kadarki "hayatın üreti:rJ:li' 'nin ta kendisine, toplumun temelinde yatan "topyekun faaliyet"e de baş­ kaldıran bir devrimci yığın) hazır değilse eğer, bu devrim fikri yüz kere de dile getirilmiş olsa, pratik gelişme bakı­ mından birşey ifade etmez. bunu ispat etmektedir.

Nitekim

komünizmin tarihi

Bugünedek geçerli bütün tarih anlayışında tarihin bu gerçek temeli baştan sona kadar ya hiç dikkate alınma­ mış, ya da tarihin seyrini hiç mi hiç ilgilendinneyen sıra­ dan bir konu sayılmıştır. Bu yüzden tarih her zaman illa kendi dışında bir kıstasa göre yazılmıştır. Hayatın gerçek üretimi sanki tarihten de öneeye aittir; buna karşılık, sa­ hiden tarihi olan ne varsa gündelik hayattan ayn, dünya­ dışı ve dünya-üstü birşeymiş gibi görünür. Böylece insa­ nın doğayla ilişkisi tarihin dışında· bırakılır, giderek do­ ğayla tarih arasında karşıtlık yaratılır. Bu tarih anlayı­ şını benimseyenler, bundan ötürü, tarihte yalnız prensler­ le Devletlerin siyasi eylemlerini, dini ve daha başka tür­ den teorik kavgalan görebilmişlerdir; özellikle de, her · ta­ rih çağ·mda o çağın kendi aldanmacasına katılmadan ya­ ·

Mesela "din" ve "siyaset" herhangi bir ça­ ğın gerçek saiklerinin büründüğü biçimlerden ibaretken, o çağ kendini salt "siyasi" ve "dini" saiklerin etkisi al­ tında kalmış sanıyorsa, tarihçi bu görüşü olduğu gibi

pamamışlardır.

kabul eder. Söz konusu halkın gerçek pratiği hakkında o halkın kendi "fikri", kendi "anlayışı", onun pratiğini yö­ neten ve belirleyen yegane etkin güç bellenir. Eski Hintli­ ler ve Mısırlılarda görülen az gelişmiş işbölümü biçimi on� lann Devlet· ve tarihinde kast düzenini gerekli mi kılmış­ tır, tarihçi kast düzeninin. bu az gelişmiş sosyal biçimi ya­ ratan güç oldu.ğunu zanneder. Fransızlada İngilizler hiç olmazsa gerçeğe oldukça yakın siyasi aldanmacadan ken43


dilerini kurtaramazlarken, Almanlar "saf ruh" alanında dolanır dururlar, dini aldanmacayı tarihin itici gücü va­ parlar. Hegel'ci tarih - felsefesi bütün bu Alman tarih ya­

ince ifadesine" indirgenmiş son kertesi­ dir. Onun gözünde tarihin konusu sahici çıkarlar değil, hatta siyasi çıkarlar bile değil, saf düşüncelerdir. Dolayı­ zıcılığının

"en

sıyla Aziz Brurio'ya tarih, mutlaka, biri birini yutan ve so­ nunda hepsi birden "kendi bilincinde olma'.' tarafından yutuJ.an bir "düşünceler" dizisi olarak görünecektir. Ger­ çek tarih hakkında hiç birşey

bilmeyen

Mübarek

Max

Stirner. ise, ondan da daha tutarlı olarak, tarihin seyrinde

bir "şovaiye", haydut ve hortlak masalından başka birşey

görmez, ve karşılaştığı bu manzaradan kendini, tabii, an­ cak "kutsallığı tepmek"le kurtarabilir. Bu anlayış, doğru- , dan doğruya dini bir anlayıştır; dindar insanı ilkel insan,

tarihin hareket noktası olarak alır; hayalinde, dini fante­

zilerin üretimini geçim araçlannın ve hayatın kendisinin

üretiminin yeii.ne· koyar. Bütün bu tarih görüşü, temelle­ rinin yıkılışı ve bundan doğan vicdan sızılan ve kuruntu­

larla birlikte, Alnıaniann milli bir meselesinden ibarettir ve Almanlar için dahi sadece mahalli bir ilgi konusudur. Son

zamanlarda sık sık ortaya atılan

sela: "Tann mekanından insan rnekanına

önemli soru me­ geçiş" ne denli

gerçektir? Sanki bu "Tann mekanı" bugüne kadar hayal aleminden başka . bir yerde varolabilmiş, bu allarneler d e ötedenberi, haberleri bile olmaksızın, şimdi yolunu arayıp

durduklan "insan mekanı"ında yaşamıyorlarmış gibi ! Ve sanki bu teorik laf ebeliğinin esrannı çözmek için girişi­ len allamece oyun (başka hiç birş�y değil çünkü) aslında, . tam tersine, laf ebeliğinin halihazır dünya koşullanndan

çıktığını göstermiyormuş gibi ! Alman milletinin her za­ manki huyudur bu zaten: eski

yazariann saçmalıklann­

dan yepyeni bir UClibe çıkarmak, yani bütün bu saçmalık­ ta keşfedilebilir bir özel anlam olduğunu varsaymak


Oysa sorun, aslında, bu teorik laflan fiilen mevcut koşul­ lardan hareket ederek açıklamaktan ibarettir. Bu IMiann gerçekte ve pratikte ortadan kaldınlması, bu kavramıann insanların bilincinden kazınması; _ daha önce de s öylediği­ miz gibi, teorik çıkarsamalarla değil, değiştirilen koşullar­ ca sağlanacaktır. insaniann büyük

çoğunluğu için, yani

için, bu teorik kavramlar· mevcut değildir, do­ layısıyla ortadan kaldırılmalarına da gerek yoktUT. Bu ço­ proletarya

ğunluk bir zamanlar din, vb. gibi bir takım teorik fikirle.

.

ri benimsemiş dahi olsa, bunl!:ı.r koşullann

etkisiyle çok-

tan ortadan kalkmışlardır.

[ Feuerbach'ın Tutarsız Maddeciliğinin Eleştirisi] . . . gerçekte, ve pratik maddeci, yani

Komünist için sorun,

mevcut dünyayı devrimci bir değişikliğe · uğratmak, mev­ cut şeylere karşı pratikte saldırıya geçip onlan değiştir­ mektir. Feuerbach'da zaman zaman bu gibi görüşlere rast­ lasak bile bıinlar hiç bir zaman münferit seziler olmaktan öteye

varmazlar; onun genel anlayışı üzerinde etkileri o

kadar azdır ki, gelişmeleri mümkün

birtakım başlangıç­

lardan fazla birşey sayılamazlar. Feuerbach'ın

duyumsal

dünyayı "kavrayışı" bir yandan dünyaya soyut düşüiımey­ ıe· bakış, bir yandan salt duyguyla sınırlıdır. "Gerçek ta�

rihi insan" yerine_ "İnsan" der Feuerbach. "İnsan", gerçek­ dünyaya . soyut te, "Alman" dır. İlk durumda, duyumsal düşünme ile baktığında, ister istemez, bilinci ve duygu� suyla çelişen, önceden varsaydığı uyumu, duyumsal dün­ yanın bütün parçalan arasındaki, özellikle de insanla do­ ğa arasındaki uyumu bozan bazı şeylerle karşılaşır. Bun­ dan kurtulabilmek için çifte bir algılamaya sığınır: "apa­ çık ortada" olana yönelik alelade algılama; eşyanın "ger­ çek özü"ne yönelik daha üstün, felsefi algılama. Çevresin­ deki duyumsal dünyanın ezeldenberi

böyle gelmiş böyle

45


gider birşey olmadığını, sanayinin ve toplumun içinde bu­ lunduğu durumun ürünü olduğunu, ve giderek, tarihi bir ürün olması bakımından, her biri bir öncekinin omuzla­ nnda yükselen, sanayiini ve ekonomik ilişkilerini gelişti­ ren,

değişen ihtiyaçlara göre sosyal

düzenini değiştiren

bütün bir kuşaklar dizisinin faaliyetinin nu gönnez. Oysa en basit "duyumsal dahi

sosyal

.gelişmenin,

sanayinin

Feuerbach'a sağladığı şeylerdir. ağacı,

ve

ticari

ilişkilerin

Çok iyi biliriz ki kiraz

hemen hemen bütün meyva

birkaç yüz yıl önce

sonucu olduğu­

kat'iyet" nesneleri

ağaçlan gibi, henüz

ticaret eliyle bizim ikliminıize aktanl­

mıştır, ve bu nedenle ancak belli bir çağda, belli bir top­ lumun

bu faaliyeti sayesinde, Feuerbach için "duyumsal

kat'iyet" kazanmıştır . . . Feuerbach insanın da "duyumsal bir nesne" olduğu­ nu anladığı için, "saf" maddecilere kıyasla muhakkak ki büyük bir üstünlüğe sahiptir. Fakat insanı "duyumsal fa­ · aliyet" olarak değil de sadece bir "duyumsal nesne" ola­ rak görmesi

bir

yana, hala teori alanında

kaldığı ve in­

sanlan belirli sosyal bağlantılan çerçevesinde, onlan ney­ seler öyle yapan mevcut yaşama koşullan içinde ele alma.:. dığı için, hiç bir zaman gerçekten varolan faal insanlara ulaşnıaz; "insan" denilen soyutlamada kalır, "gerçek, reysel, · elle tutulur gözle görülür insan"ı sadece

�i­

duygu

düzeyinde tanır, bundan ileri gitmez; yani, "insanla insan arasında" sevgi ve dostluktan gayri hiç bir "beşeri ilişki" tanımaz, hatta onlan da idealleştirir. Mevcut yaşama ko­ şullannın eleştirisine girişnıez. Böylece, duyumsal dünya­ yı bir türlü onu meydana getiren bireylerin canlı, duyunı­

sal faaliyetlerinin tümü olarak kavnyanıaz; ve bu neden­ le, mesela sağlıklı insanlar yerine açlıktan ağzı kokan bir sürü sıracalı, yorgun ve verenıli insanla karşılaştığı

za­

man "üstün algılama"ya, "insan türü içinde ideal denge" ye

46

sığınnıak zorunda kalır; komünist

maddecinin gerek


sanayının, gerekse sosyal yapının dönüşme uğraması ge­ reğini ve aynı zamanda bunun koşullannı gördüğü nokta­ da ister istemez idealizme düşer. Feuerbach, bir maddeci olarak, tarihle uğraşmaz; ta­ rihi ele aldığı zaman da, maddeci

değildir.

Feuerbachda

maddecilik ve tarihin yollan apayndır. Zaten şimdiye ka­ dar söylenenler bunu açıkça ortaya koymuştur. Tarih, her biri kendinden önceki ona devrettiği .malzemeyi,

bütün kuşaklann

sermayeyi ve üretici güçleri

işleten, böylece hem geleneksel faaliyeti baştan aşağı de­ ğişik koşullarda

sürdüren, hem de eski koşullan

aşağı değişik bir faaliyetle

değişikliğe

uğratan

baştan ayri ku­

şaklann birbirini izlemesinden başka birşey değildir.

Bu

gerçek, soyut düşünce yoluyla öyle çarptınlabilir ki, son­ raki tarih önceki tarihin amacıymış gibi gösterilir: mesela Amerika'nın keşfine atfedilen

amaç

patlamasını kolaylaştınnaktır.

Bu sayede tarih

Fransız Devriminin kendine

özgü amaçlar kazanır, "öteki kişiler ayannda bir

Iqşi"

olur (mesela: Kendi bilincinde olmak, Eleştiri, Eşsiz, vbJ ; oysa geçmiş tarihin "belirlemesi",

"hedefi", "tohumu" ya

da "fikri" kelimeleriyle anlatılan şey, sonraki tarihten

Çı­

kanlan bir soyutlama, önceki tarihin sonraki tarih üzerin­ deki faal etkisinin soyutlanmasıdır sadece. Birbirini etkileyen ayn ayn alanlar bu gelişme seyri içinde ne kadar genişlerse, ayrı ayn milliyetleriri ilk baş­ taki yalnızlığı gelişen üretim ta�ı ve ekonomik ilişkilerle,. bunlann çeşitli · milletler arasında . kendiliğinden

ortaya.

çıkardığı işbölümüyle ne kadar giderilirse, tarih de o ka­ dar dünya tarihi olur. Böylece, mesela İngiltere'de bir ma­ kine icad edilir de bu makine Hindistan ve Çin'de sayısız. işçinin günlük maişetini elinden nu yaşama biçimini altüst ederse,

alıp bu imparatorlukla­ bu icad dünya

tarihi

çapında bir olgudur. Bir başka örnek olarak kahve ve şe­ keri ele al?-lım. Bunlar .da On Dokuzuncu Yüzyılda dünya. 47


tarihi çapında önemlerini ispı:ıt etmişlerdir: Napoleon'un Kıta Avrupası Sistemi' yüzünden bu malların bulunamaz olması Almanları Napoleon'a karşı l

ilde

ayaklandırmış, böyle­

1813'ün şanli Kurtuluş Savaşlarının gerç�k temeli ol­

muştu. O halde tarihin dünya tarihine

dönüşmesi hiç de

"kendi bilincinde olma'� nın, dünya ruhunun, ya da başka bir metafizik heyülanm soyut bir fiili değil, tam anlamın­ da maddi, deneysel olarak doğrulanabilir bir fiil, her bire­ yin gelip gittikçe, yiyip içtikçe ve giyindikçe ispat ettiği bir

fiildir.

[ Hakim Sınıf ve Ha�im Bilince Dair] Hakim sınıfın· fikirleıi, her çağda, hakim yani toplumun yönetici maddi manda toplumun yönetici araçlarını üzerinde nel

elinde de

olarak,

tutan

denetime zihin

gücü olan

fikirlerdir;

sınıf, aynı za­

fikri gücüdür. Maddi

sınıf,

zihin

sahiptir.

üretiminin

Öyle

üretim araçları

ki bu sayede, ge­

üretiminin · araçlanndan yoksun

olan­

ların fikirleri amın hükümranlığı altındadır. Hakim fikir­ ler hakim maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, fikirler ola­ rak kavranan hakim maddi ilişkilerden başka birşey de­ ğildir. . Dolayısıyle hakim fikirler bir sınıfı hakim sınıf ya­ pan ilişkilerin

ifadesi, o sınıfın hakimiyetini dile getiren

fikirlerdir. Hakim sınıfı meydana

getiren bireyler başka

şeyler arasında bilince de sahiptirler, ve bu nedenle,

dü­

şünürler. O halde bu bireyler bir sınıf olanik hükü�ran "Olduklarına ve belli bir çağda herşeyi onlar kararlaştırdıkla­ nna göre, bunu her alanda · yaptıkları,

böylece topluma

düşünürler olarak da, fikir üreticileri olarak da hükmet­ tikleri,

çağlatındaki fikirlerin üretimini ve üleşimini dü-

ı> Napoleon'un 1806'da · yürürlüğe koyduğu bu sistem kıta Avrupası ülkeleriyle İngiltere arasında ticareti 'yasaklamıştı. 48


z�nledikleri- besbelli ortadadır. İşte bundan dolayı, onlartn flkirleri çağın hakim fikirleridir. Mesela kırallık iktidarı­ nın, soylulann ve_ burjuvazinin hakimiyet için yanştıklan, bu nedenle hakimiyetin payıaşıldığı bir çağda ve bir ülke­ d.e kuvvetlerin ayrılığı öğretisi hakim fikir olarak

ortaya

çı�ar ve "değişmez bir kanun" olduğu ileri sürülür.

Günümüze kadar gelen tarihin belli başlı güçlerinden b�ri

olduğunu yukarda gördüğümüz işbölümü, fikri

ve

maddi işbölümü olarak hakim sınıf içinde de kendini gös­ terir. Bu sınıfın bir. kısım insanlan sınıfın düşünüderi ola­ rak görünürler (bunlar sınıfın

faal, fikri ideologlandıı:;

swıfın kendisi hakkındaki aldanmacasını kemale erdirme­

Y!

kendilerine . başlıca geçfm kaynağı yaparlar) ; diğerleri­

nin bu _fikirler ve hayaller karşısında tutumlan daha pa­ sır ve kabullenicidir; çünkü bunlar gerçekte bu sınıfın faal üyeleridirler, kendileri hakkında hayaller ve fikirler uy­ d;ı:ı:nnaya öbürleri kadar vakit bulamazlar. Bu sınıf içinde­ ki . !:m bölünme ·gelişerek iki kısım arasında belli bir muha­ le.fet ve düşmanlığa kadar dahi varabilir; ama sınıfın ken­ disini tehlikeye sokan pratik bir çatışma söz konusu oldu� ğunda bunun hiç bir. hükmü kalmaz; o zaman hakim fikir­ lerin hakim sınıfın, fikirle:r.:i olmadığı ve bu sınıfın iktida� nndan ayn bir güce.- sahip olduğu zehabı da birden kayıp� lara kanşır. Belli bir dönemde· devrimci· fikirlerin bHmesi için devrimci bir sınıfın

varolması

varola­

şar:ttır. Dev:..

rimci bir sınıf için gerekli öncüller üzerinde · yukarda yete� ri kadar durmuştukı

Şimdi eğer, tarihin. seyrini incelerken,

hakim sınıfın

fikirlerini hakim sınıfın kendisinden ayınp onlara bağım­

sız bir varlık yüklersek, eğer belli

bir zamanda şu ya da

bu fikirlerin · hakim olduklannı söylemekle yetinip üretim koşullannı ve bu : fikirleri üretenleri dikkate almazsak, ve böylece bu fikirlere kaynaklık eden bireyleri ve kp_şullanm., görmezlikten , gelirsek, mesela

dünya

söylular sınıfı�

49


nin hakim olduğu çağda ' şeref, sadakat: vb. kavramıann hakim · olduğu:riu,; huıiuvazinin hakimiyetinde de özgÜrlük, eşitlik; vb. kaviamlaril1 hakini olduğunu söyliyebiliriz. Hakim sınıf da genellikle bunun böyle olduğu karıisında­ dır. Tarihçilerin Ön Sekizinci Yüzyıldan sonra daha da çok paylaştıkları bu tarih anlayışı, gittikçe soyutlaşan fi� kirlerin, yani gittikçe evrensel biçime bürünen fikirlerin hükümran olması gibi bir olgıiyla ister istemez karşılaşa­ caktır. Zira' kendinden önce hilkim olan sınıfın yerini · alan her yeni sınıf, sırf kendi amacını gerçekleştirebilmek için, kendi çıhmnı toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gi­ bi göstermek; fikir planında ifade edecek olursak; fikirle­ rini evreiıselleştl:rrriek, onları yegane akla uygun, evren­ sel düzeyde geÇerli fikirlermiş gibi ileri sürmek zorunda­ dır. Devrim yapan bir sınıf daha ilk baştan, hiç değilse bir sınıfa karŞı olduğu için, bir sınıf . olarak değil, bütün toplumun temsilcisi olarak ortaya çikar, tek bir hakim sı­ nıfın karşısında tophiniun tümüymüş gibi görÜnür. Bunu yapabilir, çünkü başlangıçta onun çıkan hakim olmayan bütün diğer·· sıruflaim ortak çıkarina gerçekten daha çok bağlıdır; çüıiku o iül1e kadar süregelen koşullann baskı­ sı altında bu�"sniifın çıkan, henüz, belli bir sınıfın özel çı­ kan olarak �liŞe:rriemiştir. Bu nedenle onun zaferi, top­ luma lıüknieiin.e durunilinda olmayan diğer sınıfıann bir­ çok bireylennin de yarannadır; ama sadece, onlarin yük­ selip ·haki:n:i siiııfı:i:ı' safianna katılmalanna imkan sağladı­ ğı ölçüde. Fransız b.urjuvazisi soylular iktidannı alaşağı ettiği . zaman, proleterlerin birç;oğlina kendilerini proletar­ yanın üstünde biT . duzeye yükseltme imkanını saglarmştı. Aiıcak .· bu, orilariii-. hıindan böyle brujuva · olmalan şartına bağliydı. Bunun içind.fr · ki her yeni sınıf, · hakimiyetini, on­ dan önce hakfni olim sınİftan daha geniş bir taban üzerin­ de kurabilir ancak; buria karşılık, yeni hakim sınıfa karşı hakim olmaya.n sını::fın . sonraki muhalefeti ·, daha da keskin 50


ve köklü olur. Her iki durum da şu olguyu

belirler: yeni

hakim sınıfa karşı sürdürülecek mücade_le, bu defa, önce­ ki toplum koşullannın ondan önce hüküm sürmeye çalış­

mış bütün diğer sımflann

çok daha

yapabildiklerinden

kararlı ve kökten bir inkarını amaçlar. Belli bir sınıfın

hakimiyetinin

haki-­

belli fikirlerin

sürülen

miyetinden başka birşey olmadığı hakkında ileri

yanlış görüş, muhakkak ki, genel olarak sımf hakimiyeti _ toplumun örgütlenme biçimi olmaktan çıktığı:, yani özel _

bir çıkarı genel çıkar, ya da "genel çıkar"ı hükümran ola� rak göstermenin

zaman, kendili­

artık gereği kalmadığı

ğinden son bulacaktır. Hakim: fikirleri hakim bireylerden ve özellikle üretim tarzının belli bir aşamasının yarattığı ilişkilerden

bir

ke­

re ayırdık mı ve bu yoldan tarihin herdahn fikirlerin hü­ kümranlığı altında olduğu sonücuna vardik fuı, bu çeŞit­ li fikirlerden "asıl fikri", görii.şü; vb. tarihiri hakini gücü olarak soyutlayıp çıkarmak,

böylece bütün bu ayrı ayn

fikirleri ve kavramları: tarih . boytinca mın "kendi kendini belirleme

gelişen: asil kavra­

biçimleri"

·

·olarak ·göri:iıek

_

çok kolaydır. Bundan sonra artık, çok doğar Id, :msanlarıri bütün ilişkileri de insan kavrarrundari: tasarlanan insan­ dan, ·

insanın özünden,

İnsan'dan çıkarılabilir. Spekülatif

feylesoflar bunu yapmışlardır . . . Günlük hayatta hawti bakkala sorsamz bfr hısanı_r.._ kendisi hakkında ileri sürdüğü ' iddialarla gerçek lğşj;liği arasındaki farkı size

söyliyebilir.

rimiz henüz bu basit sezgiye dahi

Ania - hizim

·

tarihçil�-­

·varamain�şl�dır,

Her- · çağın sözüne kanarlar, kendi hakkında söylediği· hwşeyin; , ya da beslediği her kuruntunun doğru· bıduğiınu: saml'lar. Almanya'da geçerli olan bu tarih yöntemini; ve . özel� .

likle, bu yöntemin Almanya'da niçin

geçerli olduğunu ı anlamak için, . bunun- genel olarak ideologlarin.· aldaiımaca� sıyla, mesela hukukçuların, siyaset adarwannın- (ve- bun�-

5 1'


lar ara.sında bazı pratik_ devlet ap.amlarınm) aldanmaca� larıyla bağl antıs�nı.· tıu. �da lann dogmatik hayallerini ve gerçeği çarpıtmalannı göz önünde tutmamız, gerekir. On­ lann hayattaki pratik; dururrılanyla! işleriyle ve işbölü­ müyle çok_ kolay açıklanabilir bu, : .

r:Qretim Güçleriyle Ekonomik İlişkileı:­ Arasında Çelişme] halde tarihteki bütün çatışrpalarm kayı::ı.ağı, . bizim ' g<?r:üşümüzce, üretim güçleriyle ekonomik ilişkiler arasın� . daki çe�işkidir. Bu a;rada ş-q.nu da beltrtelim: Bir . ülkede çatışmalara yol açrrıapı için. bu çelişkirı-in o ülke, içinde mutlaka en uç . nqktaya varmış olması gerekmez. Sanayi­ leri ileri ülkelerle rekabet -ki bunu doğuran milletlerara­ sı ekonomik ilişkilerin genişlemesidir-. sanayileri geri. ül­ kelerde bunun gibi bir: ç�lişkiyi ı:ıek�la doğurabilir. (Me­ sela, İngiliz sanayiirı.i:q, rekabeÜ yüzünden Almanya'da ortaya çıkan proletarya, gibp Üretim güçleriyle ekonomik ilişki biçimi arasında ta­ ı;ihte çok defa görülen, f�at esas temel için bir tehlike yaratrpayaıı bu. çelişki, her seferinde mutlak;;ı. bir devrim­ ı�; ı:ıatıak verir, ve aynı zama�d� genel çatışmalar,. çeşitli sımflar arasında çatışmalar, bilinç çelişkisi, fikir s avaşı, vb., siyasi- çatışmalar, vb. gibi çeşitli ikincil biçimlere bü­ rtınür. Dar. bif açıdan bakınca, insan bu ikincil biçimler­ den bir . te_kini yalnız başına ele alıp bu devrimierin teme­ liyrpiş gibi görebilir; devrimleri başlatan kişiler kültür düzeyle!"İne ve tarihi gelişim aşamasına göre . kendi 'faali­ yetleri hakkında birtakım aldanmacalara . kapılqıklann­ dan, b-q._ daha da kolaydır. O.

[Birey, Toplum, Sınıf] Kişisı;ıl güçlerin. (ilişkilerin) işbölümü sayesinde mad52


d.i güÇlere -d.öni'tŞı:iı.esi, buna dair g(mel fikri insamn kafa::. sından söküp atmasıyla giderilemez; bu, ancak bireylerin bu maddi güçleri yeniden hakimiyetiefi altına alınalari ve işbölümünü ortadan kaldırmalanyla sona erdirilebilir. Bu da topluluk ofm-aksızın 'riıumkün deiflctir. Ancak toplu­ luk içindedir ki ·birey yeteneklerini her yönde geliştirme imkanını bulur; dolayısıyla yalnız topluluk içinde kişisel özgürlük mümkündür. Bundan önce topluluğun yerini ne tutmuşsa, Devlet, vb. gibi, orada kişisel özgürlük yalnız -��akim sınıfiiı iÜŞkileri çerçevesinde gelişen bireyl-er için, ve yalnız ö sınıfın bireyleri olduklan için varolmuştur. Bireylerin bugünedek içinde bir araya geldikleri sözde topluluk, her zariıan onların karşısında bağımsız bir var­ lİk kazanmış, bir yandan da, :bir sırnfıiı 'başka 'bır sınıfa karşı bir araya gelinesi olduğu {çill, 'sözd-e bir toplulU:k oi� makla lüılmariııŞ, :yeni bir ayakba� da olmuştur. Gerçek toplulukta bireyler özgürlüklerini 'b'fı1Üı: olmaJannda ve birlik olmalan sayesinde elde ederler . . . Bireyler her zaman hayatlarını kendileri Üzerine kur:. muşlardır; fakat, ideologların an'Iadıklan anlariıd-8. ''y'alı:iı;, birey üzerine değil tabii, tarihten :gel�n koşulla-r :ve :iiiŞ:ki:. Iei· çerÇevesinde. Ne ki tarihi evrimin sesri iÇinde v-Eı Öze1� likl'e, işböiı:ünü çerçevesinde sosyal ilişkılerin zorunlu 'ola� rak bağiriısiz bir varlık kazanmalarından ötürü, her bire­ 'yin hayatında [bireyin hayatının] hem ·kişisel <)lması, hem de herhangi -bir çalıŞma alaninca ve bu alana özgü koşullarca belirlerimesi bakımiridan, bir bölünme b�lirir. mununla, mesel� irat sahibi 'kapitalist filan, kişi olmak­ tan çıkarlar d.eriıek istemiyoruz; onların kişilikleri çok belirli sınıf iliŞkilannce be'ifrierimiş'tir, bu bölünme ancak bir başka sınıfa· karşıt olmalaririda, kendileri için de ancak iflas ettiklerinde ortaya çıkar demek istiyoruz.) Zümrede '(ve daha da büyük bir ölçüde, kabiledel bu henüz açığa -çıkmamış-tır: mesela bir sGylu kişi Ediger_ ilişkileri dışında) 53

·


her zaman bir soylu kişidir, avamdan birisi her zaman avamdan birisidir; bu, onun kişiliğinden aynlmaz bir nite­ liktir. Kişisel bireyle sınıfsal birey arasında bölünme, ya­ şama koşullannın birey için bir rastlantı eseri olliiası iliteliği, ancak sınıfla birlikte kendini gösterir, · sınıf · da · bur­ juvazinin bir ürünüdür. Rastlantı niteliği ancak bireylerin kendi aralanndaki rekabet ve mücadelelerinden doğar ve gelişir. Böylece� hayal gözüyle bakılıiıca, burjuvazinin ha­ kimiyeti altında · bireyler eskisinden daha özgür göiiinür­ ler, çünkü bireylerin yaşama koşullan bir rastlantı •· ese­ riymiş gibi görünür; gerçekte ise, hiç şüphe yok · ki, eski­ sinden daha az özgürdürler, çünkü düzenin zorba gücüy­ le daha çok karşı · karşıyadırlar. · zütnreyle aradaki fark burjuvaziyle proletarya arasındaki çeliŞkide özellikle açı­ ğa çıkar. Şehir ahalisi ve loncalar zümresi toprak sahibi

soyluların karşısına dikildiği zaman, bunların yaşama koşulları -feodal bağlardan kurtulmazdan önce de alttan alta mevcut olan taşınabilir mülkiyet ve zanaat emeği­ feodal toprak mülkiyetine karşı öne · sürülen olumlu bir­ şey olarak göründü, ve bu nedenle başlangıçta o da ken­ dine göre feodal bir biçim aldı. Muhakkak ki kaçak serl­ ler eski asaretlerini kiŞiliklerinderi ayrı bir rastlantı sayıyorlardı. Ama öyle yapmakla, kendini bir engelden kurta.

o < !'

ran her sınıfın yaptığından başka birşey yapmıyorlardı; ve kendilerini bir sinıf olarak ·değil, tek tek kişiler olarak kurtanyorlardi. Kaldı ki, zümreler düzenini aşıp . üstüne çıkmıyorlar, sadece yeni bir zümreyi . oluşturuyorlardı; es­ ki çalışma tarzlarını yent durumlarında dahi sürdü:ı;fıyor, ulaşılmış olan · gelişme duzeyine · artık tekabül e_tmeyen es­ ki engellerinden · onu kurtararak daha da geliştiriyorlar­ dı1. ll

Unutmamak

gerekir ki, serllerin hayatlarını sürdürmek

zorunda . olmaları, ,_ cve _ büy-ük . .çapta ekonominin imkansızlığı- yü-

54

,


Oysa prolet_er�er �çin onl�nn Y!=l-Şı:tp::ta koşulu, yani emek, ve onun yanında çı:ı,ğdaş toplumu yöneten bütün varoluş koşulları, rastlantıya bağlı birşey, ayn ayn birey­ ler olarak hakimiyetleri altına alamadıkl_arı, hakimiyetle­ ri altına alınalanna hiç bir sosyal örgütlenmenin onlara imkan sailamadığı birşey olup çıkmıştır. Her ayn proJete­ rin bireysel kişiliği ile emek, yani ona zorla kabul etÜril�n yaşama koşulu arasındaki çelişki onun da ayan beyan gördüğü birşeydir; zira gençliğinden beri hep �eda edilmiş­ tir, diğer sınıfa geçmesine elverecek koşul!arı kendi sınİfı · içinde bulmasına asla imkan yoktur. Böylece, kaçak serfler zaten mevcut varo!uş koşl!llı:tn­ geliştirip sürdürme özgürlüğünü .elde etıri,e]rten başka · ' birşey istemedikleri, �e bu yü.zden s�minda _sı:ı,d�ce 6��r emeğe kavuştuklan halde, proleterler, kendi}_erini birey olarak öne sürmek için ötedenberi sürüp gelen .kendi ya­ roluş koşul!arını Cki bu, üstelik, bugünedek büt�n ,toplwn­ ların varoluş koşulu olmuştur) , yani emeği [ücr�tli eii1eı­ ği] ortadan kaldırmak zorunda kalacaklı:ı,rdır. Böylece onlar, toplumu meydana getiren bireylerin ken9,ilerini bugünedek kolektif olarak dile getirdikleri !:>içimi, _yı:ı.ııi Devleti doğrudan doğruya karşıların.da görnıektedirler. Bunun içindir ki, kendilerini birey olarak ö:ne sür.epi�:ıge� leri için, Devleti alaşağı etıneleri gerekir . . . m

zünden (ki bu, ufak: tarlııJarın sarfler .arasında dağıtılınasını ge� rektiriy-ordu) serflsıı:in · f�odal olduklan hiz­ metler çok geçmeden ayni ödemelerle kanunuıi kciyduiu an­ garyad� ibaret kaldı. Bu, serfin tiışına'biıir m8J. .blr:iktirmesine imkan verdi, böylece efendisinin tasa:�u altınd� ık�asım kolaylaştırdı, şehirli yurttaş olarak yükselme . yolunu ona açtı; bundan biışka, arasın!:la . ka<femeler y�attı. .Öyle ki, :ka­ Z,�{tat .ehli serflerin -ç ak . sarfler şimdiden yan şe!:ıiiliy.dner. taşınabilir mal elde etmekte" diuıa "buyük bitŞ�i:ısa sahip olduk­ lan da şüphesizdir. (Marx-Engels'in notu.>

b,?ylerln�-- ]Jprçl�-·.

··

Ç

serfler

--

·

··

··

···

5_S


!Yabancılaşma ve Komünizme Dair] Nasıl oluyor da kişisel çıkarlar her zaman, bireylerin iFa­ delerine rağmen, sınıf çıkarlarına, bireyler karşısında ba­ ğı,msız bir varlık kazanan ve bu bağımsızlıkları içinde genel çıkarlar biçimini alan ortak '. çıkarlara dönüşüyor? Nasıl oluyor da kişisel çıkarlar böylece gerçek bireylede çelişiyor, bu çelişkiden dolayı genel çıkarlar olarak ta­ nımlanıp bilinç tarafından fikri, hatta dini, kutsal çıkar­ lar olarak kavranabiliyorlar? Nasıl oluyor da özel çıkarla­ rın _sınıf CAkariarı olarak bağımsız bir varlık kazanması " sürecinde bireyin kişisel davranışı onun dışında bir ger­ çeklik kazanmak, yabancılaşmak ;zorunda kalıyor; aynı zamanda bireyden bağımsız, apayrı bir güç, ekonomik ilişkilerce yaratılan bir güç halinde var oluyor, giderek sosyal ilişkilere, bireyi belirliyen ve bireyin üzerinde ha­ kimiyet kuran, .bu nedenle muhayyelede · "kutsal" güçler­ miş gibi görünen bir dizi güce dönüşüyor? · Eğer Sanço\ hiç de iradeye bağımlı olmayan belli üretim tarzlan çer­ çevesinde, yalnız ayrı ayrı bireylerin her· biririden değil, bireylerin · tümünden de bağımsız, yabancı pratik güÇlerin herdaim . insanların tepesine çıktığını anlıyabilseydi, bu olgunun dini bir biçimde mi ortaya konulduğu, yoksa herşeyin muhayyelede olup bittiğini sanan bencil kişi ta­ rafından hayallnde, kendi üstünde hiç birşey tanımatna­ casına çarpıtıidığı mı sorununu pek önemsemiyebilirdi. O zaman -işte, soyut düşünce alanından inip gerçek alanına, ne olduklarına dair insanların kendi kafalannda kı�rduk­ ları hayallerden gerçekte ne olduklarına, kendi hakların­ da besledikleri hayallerden belirli koşullarda nasıl dav­ randıklarına ve nasıl davranmak zorunda olduklarına va­ rırdı. Ona bir düşünce ürünüymüş gibi gelen şeyin bir hayat ürünü olduğunu anlardı. . . 1) 56 . .'

Max Stirner.


Bizim evliya\ Komünizmi bir ' türlü kavrıyainıyor. : çünkü köm.ünistler bencilliği fedakarlığa, ya da fedakar­ lığı bencilliğe karşı . çıkatmıyorlar; bu çelişkiyi, teorik ola­ . rak, ne gözü-yaşlı duygusal biçiminde, ne de tumturaklı ideolojik biçiminde dile getiriyorlar. Tersine, çelişkiyi do­ ğuran maddi temeli göz önüne seriyorlar. Bu tenielle bir' likte çelişki de kendiliğinden yok olup gidecektir. Komü­ nistler hiç de, Stirner'in her fırsatta yaptığı gibi, ahİ�k 'dersi verll1ezler. İnsanlara, birbirinizi sevin, bencil olnia­ yan filan gibi ahlaki çağnlar yöneltmezler; tam tersi, fe­ dakarlık gibi benciliğin de belirli durıim.larda bireylerin · kendilerini öne/ sürnielerfnin zorunlu bir biçimi olduğün'u çok iyi bilirler. Dolayısıyla komünistler hiç bir surette, Aziz Max'ın sandığı gibi.. . "genel" fedakar insan uğruna ''özel birey"i harcamak istiyor değiller. . . Zaten komünist teoriciler, yani tarihi incelemeye vakti olan yegane teori. ciler, tam da bu noktada başkalanndan aynlırlar: bütüh tarih boyıinca "genel çıkar"ın. "özel kişiler" olarak tanim­ lanan bireylerce yaratıldığını yalnız onlar keşfetmişlerdir. · Komünistler · bilirler ki, bu çelişki sadece görünüşten ibaret bir çelişkidir; çünkü çelişkinin bir yanı, sözde "genel; , d.enllen şey, her 'an çelişkinin Öbür yanı tarafından, özel çıkar tarafından yaratılır, ve hiç bir surette özel çıkann karşısına bağımsiz bir tarihi olan bağımsız bir güç olarak çıkmaz. Öyle ki bu çelişki pratikte dutmadan gfderl.lmek. te ve yeniden yaratılmaktadır. . . ·

·

iJ

Stirner.


MARX'TAN P.V. ANNENKOV'A MEKTUP (Brüksel, 28 Aralık 1846) -Azizim Mösyö Annenkov, Mösyö Proudhon'un Sefaletin Felsefesi kitabını kitap­ çım bana henüz daha geçen hafta göndermemiş olsaydı,

ı Kasım tarihli mektubunuza cevabıİn çoktan elinize geç­

miş olacaktı. Hakkında ne düşündüğümü size hemen bil­ direbilmek için kitabı iki günde . okudum. Çok acele oku­ duğumdan, aynntılara

giremiyeceğim;

sadece

üzerimd�

· bıraktığı genel izleriimi size söyıiyebilirim. isterseniz, bir ikinci mektupta aynntılara girebilirim. Kitabı genellikle kötü, hem de çok kötü

bulduğumu

açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Siz kendiniz de mektu­ . bunuzd.a, M: Proudhon'un ·

bu biçimsiz ve iddialı eserde

alayişle ortaya serdiği "Alman felsefesi yaması"na gü1ü­ yorsunuz, ama felsefe zehirinin

ekonomik

muhakemeye

·bulaşmadığını varsayıyorsunuz. BEm de, ekonomik muha­ kemedeki hatalann günahını M.

Proudhon'un felsefesine

yüklemekten çok uzağım. M. Proudhon saçına sapan

bir

felsefi teorinin . sahibi olduğu için sahte bir siyasi ekono­

mi eleştirisi sunmuyor bize; M. Proudhon'un birçok şeyler . yanında yine Fourier'den apardığı bir kelim�yi kullanır-

·


:sak, bugünkü sosyal düzenin engrenement'ını1 anlıyama­ :diğı "iÇin saÇma . sapan .bir Jels'e:h teori su�uy�r. ' c· · Mösyö Proudhon niçin Tanndan, eVr-ensei akıldan, hiç bir zariıaii yanlış bir adım atl:riayan: ' iıütün çaglar bo­ ytinCa hep olduğu gibi .. kalan, ve · ·sadece· ·dogru 'l:ıiıincine varıiıakla insamiı gerçeği gorebiıe�eği .· :kişiliksiz insan ak­ lıridan sôz ediyor? Niçin kerid!Sme yüiekll }::>ir · dÜşünür görünüşü veİ"rriek için sudan Hegel'cÜ!ğe ..başvuruyoi? Bilmecenin anahtarım bize kendisi sunmaktadır: M. Proudhoiı tarihte bir dizi sosyal gelişme oldugunu, tarihin ilerlediğini, ve nihayet insanların, bl.reylEir oiarak, ne yap­ iiklarını -bilmedikleriıii, kendi har�ketlen hakkında yanıl� gıya düştükJerini, yani insanıann sosyal geliş{nelerlııirı. ilk ' bakişta bireysel gelişmelerindEm farklı, ayn ve bağım­ sız göründuğüriu göruyor. Bu ·olgÜlan · · açıkiıyamıyôr, bu ' yüzden, kendi kendini açığa çıkarıiiı evrensel •. akıl varSa­ yimi pek işine geliyor. Mistik · İıe(İenh�r. yaiu sağduyli�an y6ksuİl laflar icad etmekten kolay birşey yoktlir: Ne var ki, insanlığın tanhi geliŞmesine dair hiç bir şeyi anlamadığım kabullenİnekle -Evrensel Akıl, Tann, vb. gibi büyii.k laflar ederek bunu kabcllenmektedir- M. Proudhon ekonomik geliŞmeyi anlama yeteneğiİıden yok­ sun olduğunu z1mrien ve ister istemez kabullenmiyor mu? Biçimi ne olursa olsun, toplum nedir? İnsanların kar­ · şılıklı faaliyetlerinin ürüriudür. irisanlar - şu ya da bu top­ lum biçimini seçmekte ·serbest midirler? Hi<; bir surette. insanın üretici melekelerinin belidi bir gelişme düzeyini varsayın, belirli bir ticaret ve tüketim biçimi . eIde edersi­ niz. Üretimde, ticarette ve - tüketirnde . belirli ��lişme aşa­ maları varsayıri, bunlara tekabül e�en bir sosyal yapı, ailede, zümrelerde ya da sınıflarda bunlara tekabül eden · •

·

·

·

·

1) Fransızca engrenement kelimesi, dişlilerin birbirine ça­ kışıp kenetlenmesi anlamına gelir. ·

59


bir örgütlerime biçimi, tek kelimeyle,

bunlara

tekabül

eden bir sivil toplum elde edersiniz. Belirli bir sivil top­ lum varsayın, sivil toplumun resmi ifadesinden başka bir­ şey olmıyan

belirli siyasi koşullar elde edersiniz. Mösyö

Proudhon bunu hiç bir zaman anlamıyacaktır; çünkü

o,

sorunu devletten ı=;ivil topluma, yani toplumun resmi öze­ tinden resmi topluma götürmekle büyük bir iş yaptığını s anmaktadır. Bütün tarihlerinin

üretim güçlerini seç­

temeli olan

fuekte insanıarın serbest olmadıklanili eklemek gereksiz; zira her üretim gücü edinilmiş

bir güçtür, daha önceki

faaliyetin ürünüdür. Bundan dolayı üretim güçleri, pra­ tik insan enerjisinili sonucudurlar. Ne ki bu enerjinin ken­ disi de, insanıann kendilerini içinde bulduklan koşullar­ ca, edinilmiş üretim güçlerince,

· onlardan

önce varolan,

onların yaratmadığı, bir önceki kuşağın ürünü sosyal bi� çimce belirlenmiştir. Bu basit olgudan, yani her yeni ge:. len kuşağın bir önceki ·kuşak tarafüıdan

edinilmiş olan

ve ona yerii üretim için hanimadde hizmeti gören üretim . güçlerini devralması . olgusundan ötürü, insanlık tarihiir­ de bir tutarlılık belirir, bir insanlık

tarihi ortaya çıkar;

bu tarih, ınsanın üretim güÇleri ve dolayısıyla sosyal iliş·­ kileri daha gelişri:ıiş olduğu için daha da çok insanlığın tatihidtr. Bundan 'zorunlu olarak çıkan sohüÇ, 'üısanlaniı sosyal tarihlerinin ·her zaman, 'kendlleri 'bi.üıun bilincinde olsalar da olmas'alar da, onlann bireysel tarihinden · başka birşey olmadığidır.

·

gelişmelerinin

İnsanların

maddi

ilişkileri tüm ilişkilerinin tei:rielidir. Bu maddi ilişkiler, sa­ dece, ariların ' maddi ve bireysel

faaliyetleriilin

gerçek­

leşmesi için zorunlu olan biçimlerdir.

M. Proucihon fikirlerle şeyleri

birbirine 'karıŞtıhyor.

İnsanlar kazançlanndan hiç bir zaman vazgeÇmezler; fa:. kat bu · demek değildir ki insanlar belli üretim

güçlerini

içinde elde ettilÜeri sosyal ' biçimden hiç bir zaman vazg-eÇ-

· '60


:q:ıezler. Tersine, varılan , sonucu eld_ı;ı:ı:ı kaçırnıan;ıak, . vet n;ıe2 deniyetin nimetlerinden yoksun kalmamak için, edinilmiş . üretim güçlerine artık tic�ret

tarzları tekabül etm.ez o!�

duğu andan itibaren, bütün , geleneksel sosyal biçimlerini . Burada

"ticaret" ke!imesini

Alınaneada Verkehr'i kulland�ğın;ıız

değiştirmek zorundadırlar.

gibi en- geniş anla;

ınında kullanıyorum. Meseh\: Ortaçağın: imtiyazları, lonc8: ve korporasyonlar kurumu, düzen1eyici

rejimi, edinilmiş

:qretim güç�eriyle önceden varolan ve bu kurumlan doğu� ran sosyal koşallara tekabul eden yegane . sosya� ilişkiler� di. Korporasyonlar . ve yönetmelikler . rejiminin

hin;ıayesi .

altında sermaye birikimi sağlandı, deniz ticareti geliştiril- . di, sömürgeler kuruldu. Ama eğer insanlar, bu meyvelerin

olgunlaştığı biçimleri

siperi altında

sürdürmeye kalk�

salardı o . meyveleri toplayamazlardı. Bunun- içindir ki iki kere gök gürledi: 1640 ve 1688

Devrimleri1•

Bütün eski

ekonomi biçimleri, onlara tekabül eden sosyal · ilişkiler, · es­ ki sivil toplumun resmi ifadesi siyasi koşullar İngiltere'de

tarümar oldu. Demek ki insanların üretim, tüketim .ve mü­ badele . biçimleri geçiçi · ve tarihi biçimlerdir. . Yeni melekelerinin elde edilmesiyle insanlar

üretim

üretim tarzları�

nı, ve .üretim tarzıyla birlikte, bu belirli üretim tarzının zo­

runlu kıldığı ilişkilerden başka birşey oln;uyan tüm ekono­ mik ilişkilerini değiştirirler. M. Proudhon'un anlamadığı ve hele hiç açıklamadığı

şey budur.

Tarihin gerçek sürecini izlemeyi becererneyen

M. Proudhon, haddini bilmeden diyalektik olduğunu iddia .

eden bir hayaletler .

alemi yaratıyor.

On Yedinci, On

Sekizinci ya da On Dokuzuncu Yüzyıldan söz etmeye ge-.

İngilteıre'de 1640'da Kral Birinci Charles'a karşı Cram­ devrimi ol�u, cumhuriyet ilan edildi. Orom:vell'in ölümün- . den sonra krallık geri geldi. 1688'de kral İkinci James tahttan . indirildi, Hollanda prensi Orange'lı William İngiltere kralı o�d.u. Bunların ,her ikiı;ıi de, bUfiuva devrimleriyc,iL 1)

veli

·

·

61


rek duymuyor, çünkü onun anladığı tarih muhayyelenin sisli diyannda yol almakta, mekamn ve zamanın çok üs­ tüne yükselmektedir. Kısacası, tarih değil, köhne Hegel'ci süprüntüdür; dünyevi tarih -insanın tarihi- değil,. kut- . sal tarihtir: bir fikirler tarihi. Ona göre insan, fikrin

ya

da ebedi aklın kendi kendini açığa çıkarmak için kullan­ dığı araçtır sadece. M. Proudhon'un sözünü ettiği evrlın­

ler, mutlak fikrin mistik rahminde

oluşan evrimler tar­

zmda kavranıyor. Bu mistik. dilin peçesini çekip alırsanız, M. Proudhon'un, ekonomik kategorilerin onun kafasında kendilerini sıraya soktuklan düzeni size sunmaldan başka birşey yapmadığını görürsünüz . . Bunun çok düzensiz bir kafanın düzeni olduğunu size ispat etmem için fazra gayret sarfetmeme gerek yoktur. Mösyö Proudhon kitabına; pek sevdiği bir konu

olan

değer üzerine bir denemeyle. başlıyor. Bu denemeyi ince­ lemeye bugün girişmiyeceğim. Ebedi

aklın ekonomik

evrimler dizisi, işbölümü ile

başlıyor. M. Proudhon için işbölümü son derece basit bir­ şey. Geigelelim, kast düzeni de belirli bir işbÔlümü değil miydi? Korporasyonlar düzeni bir başka

işbölümü değil

miydi? İngiltere'de On Yedinci Yüzyıl ortasında

başlayıp

On Sekizinci Yüzyıl kapanmadan sona eren imalat [ma­ nifaktür]

sistemindeki işbölümü de büyük-çapta

sanayideki işbölümünden

·

çağdaş

bambaşka bir işbölümü değil

midir? M. Pro.udhon gerçeğin . o kadar

uzağında ki, sırad�:ı.n

iktisatçılann bile üzerinde durduklan konul?.ra, . boş veri­ yor. işbölümünden söz ederken dünya pazanna değinme­ yi gereksiz buluyor. İyi. Ne ki henüz sömürgelerin olma­ dığı, Avrupa için Amerika'nın var olmadığı, Doğu Asya'­ nın da Avrupa için

�ad�ce İstanbul yoluyla varolduğu On Dördüncü ve On Beşinci Yüzyıllarda işbölümünün, sö-


mürgelerin çoktan gelişmiş oldu

On Yedinci Yüzyılda­

ki işbÖlümünden esasta farklı olması ' ge;reimlez mi?

�üehmeleri, - bü­

Dahası var. Milletierin

hiİtüiı ·. iç . ör

tün milletlerarası ilişkileri · belirli bir işbölümünün

ifa­

desinden başka · nedir ki? işbölümü de�iŞirice bunlaT1n da değişmesi gerekmez mi?

M. Proudhon işbölümü sorununu' o -�adar

ai

anlamış­

tır ki, mesela Almanya'da Dokuzuncu Yüzyıl ile On İkinci

Yüzyıl arasında yer alan şehirle kırın

hiç değinmiyor. Demek ki M. Proudhon ebedi bir kanundur, çünkü o bunun

ayrılması olayına için bu ayrılma:

ne başhı.ngıcındı:ın

haberdardır, ne de gelişmesinden. Bütün kitabı bo:Tunca, belirli bir üretim tarzının eseri olan bu ola� sanki ebedi­ yete kadar sürecekmiş gibi konuşuyor.

M. Proudhon'un

işbölümü üzerine bütün söyledikleri, · ondan Smith ve daha binlerce kişinin

önce Adam

söylediklerinin bir özeti,

üstelik pek sığ ve eksik bir özetidir.

İkinci evrim, makinelerdir. İşbölümünün makinelerle,

bağı baştan sona mistik bir bağdır

M: Proudhon için. İş­

bölümünün her bir çeşidinin kendine özgü üretim araçla­ rı vardir. Mesela On Yedinci Yüzyılın ortasıyla On Sek..i­ zinci Yüzyılın ortası

arasında

herşey elle

yapılmazdı.

Araçlar, hem de dokuma tezgahları, gemiler, manivelalar,. vb.

gibi pek çapraşık araçlar - vardı.

Bu bakımdan, makinelerin kökenini �enel olarak iş-­ bölümünde görmekten daha büyük _ bir saçmalık olamazL Geçerken belirteyim: M. Proudhon makinelerin tari.

.

. '•

.

-

.

hi kökenini çok az anlamıştır ama, gelişinelerini daha da. az . anlamışür. Diyebiliriz ki, 1 825 yılına kadar -birinci ge­

nel bulıran

�önemi-

tüketim talepleri genellikle üretim­

den daha hızlı arttı; makinelerin gelişmesi piyasa · ihtiyaç­

larının kaçınılmaz sonucuydu. ısi5;ten bu �ana ise maki-" .. nelerin icadı ve uygulanması, sadece, işçilerle işverenler

Ş

arasındaki sa:�a ın . son��u olnil.lştur. Fakat.

bu

yalm

İn-


�iltere_

için d_oğrudur. Avrupa milletle:rine. gelin,ce, op_lar.

hem kendi yurt pazar:larmda,

hem de _ dünya pazarında ..

İngiliz rekabeti yüzünden ınakine_ kullanmaya sürüklep_­ makine

q_Jler. Nihayet Kuzey Amerika'da qı:ı,şlanmı;ı.sının . nede:ı:ıi hem

kullanıln;ıaya

d_iğer ülkelerle reJrabet, hem

_

de . işgücü azlığı, yani Kuzey Amerika';nın nüfusu ile sana­

Yjinin

ihtiy?-çları arasındaki nisbetsizlikti. :ıv,ı:. Proudhon'­

un, rekabeti üçüncü evrim, n;ıakine!erin

antitezi olarak

bir heyüla gibi ortaya sürüvermekle ne büyük bir hikmet ,

k;ş.tına ulaştığını bu olgularda� ap1ıyal;ıilirsinizL Nihayet,

ve genel olarak, makineleri işbölümün, re-,

kabetin, kredinin, vb. yanısıra bir . ekonon;ıik.. kategori yap�

1J1ak saçn;ıalığın d,aniskasıd:ır.

Sabanı çeken öküz ne karlar bir - ekonomik. kategori ; ise, makineler de o kadar bir ekonorı:ük kategoridir. Günü­ lfJ.Üzde makinelerin uygulanması bugünkü elmnomi düze­ nimizin ilişkilerinden biridir ama,

n;ıakinelerin ne . yolda ,

k;ullanıldığı makinelerin kendilerinden çok ayrı birşeydir. B,arut, ister bir -insanı yaralamak için, ister .yaralarını iyi . -e_tmek için kullamlsın, yine baruttur.

M. Proudhon rekabetin, tekelin,. vergilerin ya : da poli�· _ sin, . ticaret dengesinin, kredi ve mülkiyetin kendi' kafasm-. _ da bu belirttiğim . sırada gelişmelerine. rıza göstermekle ölçüyü tam kaçırıyor. . H�men hemen bütün kredi kurum-, . lan On _SeJdzinci Yüzyıla kadar, . daha makineler icad edil­ meden İngiltere'de . geliştirilmişti.

Kamu kreciisi,

vergiyi

arttırmak ve burjuvazinin iktidara gelişinin yarattığı - ye­

ni talepleri karşılama_�- için yeni bir yöntemden başka .bir., şey değildi. Nihayet

M.- Proudhon'un

sisteminde

sqn kategori, · _

mülkiyettir. Oysa gerçek dünyada işbölümü ve M. Proud-­ hon'un di:ğer bütün k_atego:dleri tümüyle, bugün - mülkiyet ­ dediğimiz - şeyi meydana . getiren sosyal ilişkilerdir; bu iliş­ kiler - drşında, burjuva-. 64

rı;ı;�ilki,y_yt_i

metafizik . Yı:t dg._, hukuki ;


bir aldanmacadan başka birşey değildir. Başka bir çağın mülkiyeti, feodal mülkiyet, bambaşka bir

sosyal ilişkiler

dizisi içinde gelişir. M. Proudhon, mülkiyeti bağımsız bir ilişki yapmakla, sadece bir yöntem hatası

iŞiemekl� kal­

mıyor: burjuva üretim biçimlerinin tümünü bir arada tu­ tan bağı kavramadığını, belirli bir çı;ı.ğdaki üretim biçim­ lerinin tarihi ve geçici karakterini

anlamadığım

açıkça

ortaya koyuyor. Sosyal kurumlanınızı tarihi ürünler

ola­

rak görmeyen, ne başlangıçlannı ne de gelişm�lerini anla­ yabilen M. Proudhon'un bütün yapabiidiği, onları dogma­ tik bir tarzda eleştirmektir. Bundan ötürüdür ki M. Proudhon gelişme� açıklıya­ bilmek için bir masala sığınmak zorundadır. nün, kredinin;

İşbölümü­

makinelerin, vb., hep, onun sapl�ntısma,

eşitlik fikrine hizmet etsinler diye icad edildiklerini sanı­ yor. Açıklamaya

giriştiğinde bönluğün

şahikasrna varı­

yor. Bunlar hep eşitliğe yarasınlar diye icad edildiler, ama ne yazık ki eşitlik aleyhine döndüler. Bütün iddiası bu. Başka bir deyişle, keyfi bir varsayımla işe koyuluyor, sonra da, fiili gelişme onun masalıyla hef adrmda çeliştiği için, ortada bir çelişki olduğu sonucuna v�nror. Çelişkinin sa­ dece kendi saplantılarıyla gerçek süreç arasınc�.a old-q.ğu­ nu sizden saklıyor. Böylece M. Proudhon,

herşeyden önce �axihi bilmediği

için, insanların, üretici melekelerini geliştirdikçe, yani ya­ şadıkça birbirleriyle belli ilişkileri geliştirdiklerini, v� bu ilişkilerin niteliğinin üretici melekelerin değişmesi ve geliş­ mesiyle ister istemez değişrnek zorunda olduğunu kavra­ mamıştır. Ekonomik kategorilerin sadece, bu füli ilişkile­ rin

soyut ifadeleri olduğunu, ancak bu ili�?kiler varoldu­

ğu sürece doğru kaldıklarını "kavramamıştır. Bu yüzden, bu ekonomik kategorileri ancak belli

bir tarihi gelişim_

için, üretim güçlerinin belirli bir gelişme düzeyi için ka­ nun olai:ı tarihi kanunlar değil d� ebedi kanunlar sayan

65


burjuva iktisatçıların yanılgısına sıyla siyasi-ekonom1k

düşmektedir.

kategorileri gerçek,

Dolayı­

geçici,

tarihi

sosyal ilişkilerin soyut ifadeleri olarak göreceği yerde, M. Proudhon,

mistik bir ters dönüşle, gerçek ilişkilerde yal­

nız, bu soyutlamaların maddi ifadeTerini görmektedir. Bu soyutlamaların kendileri, Tanrı Babanın yüreğinde dünya kuruldu kurulalı uyuklamakta olan formüllerdir. Ama burada bizim tonton M. Proudhon'umuz şiddetli fikir ihtilaçlan içine düşüyor. Madem bu ekonomik kate­ goriler Tanrının yüreğinden sadır olan şeylerdir, insanın gizli ve ebedi hayatıdır, o halde nasıl oluyor da gelişme diye birşey vardır, ve niçin Mösyö Proudhon bir

tutucu

değildir? Bu e.şikar çelişkileri, o bütün bir çelişkiler siste­ mi ile açıklamaktadır. Bu çelişkiler sistemine

ışık tutmak

için gelin sizinle

şu örneği inceleyelim:

Tekel iyi birşeydir, çünkü bir ekonomik

kategoridir,

dolayısıyla Tanrıdan gelmedir. Rekabet iyi birşeydir, çün­ kü o da bir ekonomik kategoridir.

İyi olmayan,

tekelin

gerçekliği, rekabetin gerçekliğidir. Daha da kötüsü, reka­ betle tekelin birbirlerini yermeleridir. Ne yapacağız o hal­ de? Tanrının bu iki ebedi düşüncesi birbirleriyle çeliştiği­ ne göre, Tanrının bağrında bunların her ikisinin bir sen­ teziniri de varolduğu, ve bu sentezde tekelin kötülükleri­ nin rekabetle, rekabetin kötülüklerinin tekelle dengelen­

diği M. Proudhon'a pek açık görünüyor. İki düşünce ara­ sında mücadele sonucunda

ikisinin de yalnız iyi yanları­

ortaya çıkacaktır. İnsan bu sırrı

Tanndan

sonra uygulamalı; o zaman herşey kişiliksiz aklının karanlığında mül açığa çıkarılmalı. Mösyö

kapmah, ve

yoluna girer. İnsanın

saklı duran sentetik for­ Proudhon bunu

yapacak

adam olarak ortaya atılmakta hiç perva duymuyor. Fakat bir an için gerçek hayata

bakın. Günümüzün

ekonomik hayatında yalnız rekabet ve tekel değil, bunla-

66


rın sentezi de var; bu bir

formül değil, bir süreçtir. Tekel

rekabeti yaratır, rekabet de tekeli. Fakat bu denklem bur� juva iktisatçıların sandıklan gibi bugünkü durumun güç� lüklerini gidermek şöyle dursun,

daha da güç ve karışık

bir durumla sonuçlanıyor. Onun için eğer bugünkü ekono­ mik ilişkileıin altında yatan temeli değiştirirseniz, bugün- . kü üretim tarzını yok ederseniz, sadece rekabeti, tekeli ve aralanndaki çelişkiyi değil, aynı zamanda onların birliği­ ni, sentezini, rekabetle tekelin gerçek dengesi olan süreci de yok etmiş olursunuz. Şimdi size M. Proudhon'un diyalektiğinden bir örnek vereceğim.

Özgürlük ve kölelik bir çelişki teşkil ederler. Özgürlü­ ğün iyi ve kötü yanları, ya da kölelikten söz ettiğime göre, onun kötü yanlan üzerinde duriiiamın lanması gereken . şey sadece

köleliğin

gereği yok. Açık­ iyi yanıdır. Konu­

muz dalaylı kölelik, yani proletaryanın köleliği değil, do­ laysız

kölelik,

Surinam'da,

Brezilya'da, Kuzey

Amerika'­

nın güney eyaJetlerinde karaderililerin köleliğidir. Dolaysız kölelik bugün bizim sanayiciliğimizin, tıpkı ma­ kineler, kredi, vb. gibi, üzerinde döndüğü mildir. Kölelik ol­ masa pamuk olmaz; pamuk olmasa çağdaş Kölelik

sömürgeleri değerlendirmiştir;

sanayi olmaz.

sömürgeler dünya

ticaretini yaratmıştır; dünya ticareti büyük-çapta makineli sanayinin zorunlu şartıdır. Nitekim zenci ticareti başlama­ dan önce sömürgeler eski dünyaya pek az ürün sağlıyorlar­ dı, ve dünyanın

yüzünü gözle görülür bir değişikliğe uğ­

ratmıyorlardı. Kölelik bu yüzden son derece önemli bir eko­ nomik kategoridir. Kölelik olmasa, en ileri ülke Kuzey Ame­ rika ataerki� bir diyara · döner. Kuzey Amerika'yı milletler haritasından silin, anarşiyle, ticaretiri ve çağdaş medeniyetiri toptan çöküşüyle karşılaşırsınız.

Oysa köleli�n ortadan

kalkmasına göz yummak Kuzey Amerika'yı milletler hari­ tasından silip atmak demektir. Bundan . dolayı, bir ekono-


�mik. kateg.ari olmasi nedeniyle , dünyanın başlangıcından .bu -yana her niiHette köleliğe ras�lanz. Çağdaş milletler

:'İiğİ Yeni Dünyaya

açıkça s oka,rken

,

köle­

ülkel erindeki

kendi

köleliği gizli kılığa sokmayı becermişlerdir sadece. Kölelik s aygıdeğer Mösyö sonra ·uzerine bu söylediklerimizden Proudhon ne yapar dersiniz? Özgürlükle kölelik

ki

sentezi, kölelıkle

arasında­

özgürlüğün en ideal ortalamasını, ara­

latındaki dengeyi anyacaktıt. M. Proudhon in s aniann yünlü, keten, ipekli üretikle­

rini pekala kavramıştır. Hiç olmazsa bu kad�rma akıl er­ direbilmiş olması kendi hesabına akıl erdiremediği, bu insanlann ·

büyük

n:ı:eziyet! Onun

geldiği kadar, sosyal ilişkileri de yarat­ ellerinden

,

içinde yünlü ve keten ürettikleri

tıklandir. M. Proudhon, maddi üretim faaliyetlerine gun

uy­

olarak sosyal iliş kilerini yaratan insaniann fikirler,

kate goril er yani bu aynı sosyal

ilişkilerin soyut, fikti ifa�

,

delerini de yarattıklannı daha da az anlamıştır; Demek ki kategoriler, ifade . ettikleri ilişkilerden hiç de daha değildirler. Tarihi ve

ebedi

geçici ürünlerdir. M. Proudhon a gö­ '

:ı;:e ise, tam tersine, soyutlam alar

,

kategoriler

ilk neden­

dirler. Ona kalırsa tarihi insaı:üar değil, onlar yapar.

yutlama, kategori, böyle ele alındığında ve onlann maddi faaliyetleritıin

elbette ölümsüzdür;

,

So­

yatıi insaniann

dışında ele alındığında,

değiştirilmez, hareket etmez; saf ak­

im bir oluş biçimidir sadece. Bu da, soyutlama soyutlama olarak soyuttur demenin bir başka yoludur. Doğrusu tak­

boşuna tekrar!

dire değer bir

Görülüyor ki, kate goriler . olarak ele alındığında eko­

ıiömik ilişkiler

,

M. Proudhon için, başlangıcı

mesi oimayan ebedi formüllerdir. Bir başka biçimde koyalım sorunu:

ya da geliş­

M. Proudhon bur­

juva hayatını ebedi_ bir gerçek saydığım açıkça söylemi­ yor; burjuva ilişkiletini düşünce

biçiminde

dile

getiren

kategorileri ilahlaştırarak, dalaylı yoldan söylüyor. Burju68


va toplumunun ürünleri katogoriler olarak, düşünce biçi­

minde, onun kafasında arzı enda:rr{ eder etmez, kendilikle­

rinden ortaya çıkmış, kendi hayatlan olan ebedi varlıklar

M. Proudhon burjuva . olarak görüyor onları. Dolayısıyla ri Ufkunu aşmıyor. Ebedi dogruhiğu u önceden kabulle:ridiği

burjuva fikirleriyle işe koyulduguiıdan, sentezini,

çalı şıyor;

dengesini bulmaya

biı fikirlerin bir _ onları dengeye

ulaştıran bugünkü yöntemin mümkün olabilecek

yegane

yöntem oldugunu görmüyor. Aslına bakılırsa

yaptıgı,

bütün akıllı

yaptıgıdır. Hepsi size rekabetin,

burjuvaların

tekelin, vb. ilkede, yani

soyut fikirler olarak ele alındıklarında, hayatın tek teme­ li olduklarını, ama pratikte bir dolu eksikleri oldugunu söylerler. Hepsi, rekabet olsun ama rekabetin habis ürün­ leri · olmasın isterler. Htıpsi, imkansız olam isterler; yani, burjuva hayat koşulları olsun ama bunların zorunlu so­ nuçları olmasın isterler. Hiç biri, burjuva üretim biçimi­ nin, tıpkı feodal üretim biçimi gibi tarihi ve geçici oldugu­ nu anlamaİnıştır, Bu yanılgı şundan ileri geliyor: onların gözünde burjuva, her toplumun yegane mümkün temeli­ dir; insanların

burjuva olmaktan

akıllan almaz.

çıktıkları bir toplumu

Dolayısıyla M. Proudhon ister . istemez doktrinddir.. . Bugünkü dünyanın altını üstüne getiren süreç onun için, iki burjuva düşüncesinin dogru dengesini, sentezini bulma sorunundan

ibarettir. Akıllı

inceligi sayesinde,

Tanrının

beyimiz böylece,

zekasının

gizli

düşüncesirii, her biri kendi başına iki soyut düşüncenin birligini keşfediyor; oy­ ·

sa bunlar sırf Mösyö Proudhon

onlan pratik hayattiui, gerçekliklerin bileşimi olan bugÜnkü üre­ timden so)71İtladığı için kendi başlarına ve soyutturlar. İn­ sanlarca elde edile_!! üretim güçleriyle insanların artık- bu üretim güçlerine tekabül etmeyen sosyal iliŞkileri arasında­

ifade ettikleri

ki çelişkiden doğan büyük tarihi sürecin yerine; her ülke


içinde ayn sınıflar arasında, ve ayrı milletler

arasında

hazırlanmakta olan korkunç savaşların yerine; yığınların pratik ve zorlu eylemi yerine -ki bu çelişkilerin tek çö­ züm yolu budur-: bu muazzam, sürüncemeli ve çapraşık sürecin yerine M. Proudhon kendi kafasındaki

ne idüğü

belirsiz keyfi hareketi koyuyor. Demek ki tarihi yapanlar bilginler, Tanrının gizli düşüncelerini araklamasını bilen­ lerdir. Avama

düşen, onların

vahiylerini hayata geçir­

mektir.

M. Proudhon'un niçin her türlü siyasi

hareketin ye­

minli düşmanı olduğunu

artık anlamışsınızdır. Günümüz

ı>orunlarmın çözüm yolu

onun için siyasi eylemde değil,

kendi kafasının diyalektik devirlerindedir. Ona göre itici güç kategoriler olduğundan, kategorileri değiştirmek için pratik hayatı

değiştirmek gerekmez. Tam tersi. Kategori­

ler değiştirilmelidir; bunun getireceği sonuç, bugünkü top­ lumun değişmesi olacaktır. Çelişkileri bağdaştırmak isteyen M. Prouldhon o çeliş­ kilerin tam da temelini yıkmak gerekmez mi diye hiç sor­ muyor bile. Kıralı, temsilciler meclisini ve ayan meclisini sosyal hayatın

ayrılmaz parçalan olarak, ebedi kategori­

ler olarak tutmak isteyen siyasi doktrinciden hiçbir farkı yok. Bütün aradığı, bu güçler arasında bir denge kuracak · yeni bir formüldür; oysa onların dengesi doğrudan doğru­ ya, birinin birgün bir diğerinin efendisi, bir başka gün kölesi olduğu gerçek süreçtedir. Bunun gibi, On Sekizinci Yüzyılda bir

sürü orta-karar düşünür, sosyal zümreleri,

soyluları, kıralı, parlamentoyu', vb. dengeye getirmeye' uğ­ raşıyorlardı; bir sabah uyandıklarında bir de gördüler ki ne kıral kalmış, ne parlamento, ne de soyluları Bu çelişkide

1) Burada sözü edilen "parlamento", Fransa'da 1789 Devri­ minden önce devletin en _ yüksek mahkemesi olan, Ortaçağ kö­ kenli geleneksel kurı:ıluşt:ur.

70


doğru denge, bu feodal varlıklara ve bu feodal varlıklann

çelişkilerine temel olan bütün

sosyal

edilmesiydi.

ilişkilerin

alaşağı

M. Proudlıon ebedi fikirleri, saf aklın kategorilerini bir yana, insanlan ve onlann pratik lıayatlannı -ki onun gözünde insaniann pratik hayatı bu kategorilerin hayata geçirilmesidir- öbür yana koyduğu için, onda daha ilk baştan hayatla fikirler, ruhla beden arasında bir ikilik, türlü biçimlere girip çıkan bir ikilik görülür. Bu çelişki­ nin, M. Proudhon'un ilahlaştırdığı kategorilerin dünyevi

kökenini ve dünyevi tarihini kavnyabilme güçsüzlüğün­ den başka birşey olmadığını artık anlıyabilirsiniz: Mektubum, M. Proudhon'un

sürdüğü saçma sapan iddialar

komünizme

üzerinde

elvermiyecek . kadar uzadı. Şimdilik,

karşı ileri

söz söylememe

toplumun bugünkü

durumunu anlamamış olan bir insanın bu toplumu devir­ meye yönelen hareketi, ve bu devrimci

hareketin

edebi

ifadelerini pek tabii ki daha da az anlıyabileceği hususun­

da bana hak verirsiniz.

M. Proudlıon'la tam bir görüş birliğinde olduğum tek

nokta, yufka yürekli sosyalist hayallerden hazzetmemesi­

dir. Ben kendim, ondan önce, bu tür yufka yürekli, ütopya­ cı, koyun kafalı sosyalizmi alaya aldığım

için hayli düş­

manlık kazanmıştım. Bununla birlikte M. Proudhon kendi

küçük burjuva yufka yürekliliğini -ev, evlilik aşkı

ve

emsali bütün diğer bayağılıklar üzerine çektiği n:utuklar­

dan söz ediyorum- mesela Fourier'de bizim yaman Proud­

hon'un iddialı bedahatlerinden çok daha derine varan sos­ yalist yufka

yürekliliğe karşı

da kendini aldatniıyor mu?

çıkanrken garip bir tarz­

Delillerinin boşluğunun, bu

gibi konularda konuşmaya hiç mi hiç yeteneği olmadığının kendisi de o kadar farkında ki, öfkeden küpelere biniyor,

gazaba gelip bağıra çağıra lanetler savuruyor, önüne ge­

leni suçluyor, göğsünü dövüyor ve Tannyı ve insanı tanık 71


gösterip, sosyalizm ayıbıyla lekelenmediği için övünüyor!

Sosyalist duygusallıkları, ya da sosyalist duygusalık dedi­

ği şeyleri

ciddi olarak eleştirmiyor. Tıpkı bir ermiş gibi , ·

bir papa gibi, zavallı gümthkarlan

aforoz ediyor, küçük

burjuvazinin ve aile ocağının sefil ataerkil ya da aşıkane aldanmacalarına övgüler düzüyor. bu.

Rastgele birşey değil

Mösyö Proudhon tepeden tırnağa küçük burjuvazinin

feylesofu ve iktisatçısıdır. ileri bir . toplumda küçük burju­ va, naçar, durumu gereği, hem bir sosyalist; hem bir ikti­ satçıdır; yani, büyük burjuvazinin ihtişamı karşısında gö­ zü kamaşır, halkın çektiği acı yüreğini sızlatır. Aynı

za­

manda hem burjuva, hem halk adamıdır. Taraf tutmadığı için, vasattan farklı birşey olduğunu iddia eden en doğru dengeyi bulduğu için gizliden gizli ye · övünür. Küçük bur­ juvanın böylesi, çelişkiyi baştacı eder, çünkü çelişki onun hayatının temelidir. Kendisi de, eylem halinde sosyal çe­ lişkiden başka birşey değildir. Pratikte neyse, teoride onu haklı çıkarmalıdır. Ve Mösyö Proudhon'un meziyeti, Fran­ sız küçük burjuvazisinin bilimsel tercümanı olmasıdır: sa­ hici bir meziyet, çünkü küçük bu:ijuvazi önümüzdeki bü­ tün sosyal devrirolerin ayrılmaz bir unşuru olacak . . .

72


-"RHEINISCHER BEOBACHTER GAZETESİh'İN KOMÜNİZMİ" BAŞLIKLI MAKALEDEN PARÇA

Karl Marx Marx'ın "Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri"iıin iç yilzilliü ortaya seren bu makalesi 1847 Eylül ayında Deutsche-Brftsseler Zeitung gazetesinde yayınlanmıştır.

. . . Kilise konseyi üyesinin kendi anladığı komünizm! getirmek için gelir vergisi dışında bulduğu bir yol daha var: "Hıristiyan inancının başı ve sonu nedir? İlk-günah ve· kefaret dogması. İnsanlar arasmda dayanışma bağı işte burada en kamil noktasına varır: birimiz hepimiz, hepi­ miz birimiz için." Ne ala! Baş sorun ezel-ebed çözülmüştür. Pru.sya kar:­ talı ile Ruhul Kudüs'ün çifte kanadı altında proletarya iki sonsuz hayat kaynağına birden konacak: birincisi, devle­ tin olağan ve olağanüstü ihtiyaçları ötesinde gelir vergisi fazlalığı, ki sıfırdır; ikincisi, ilk-günah :ve kefaret emlak-i ilahisinden e�de edilecek gelirler, ki o da sıfırdır. Bu iki sıfır yan yana, milletin günlük nafakadan yoksun üçte bi­ rine mükemmel bir zemin, . ve zevale yüz tutmuş bir başka. üçte birine de şahane bir destek sağlıyacak. Her halü kar­ da, hayali fazlalıklada ilk-günah ve kefaret bir arada hal-


kın açlığını liberal milletvekillerinin uzun söylevlerine hiç de benzemeyen bir yoldan yatıştıracak. Daha sonra şunları okuyoruz: "Yaradana duaınızda hep şöyle deriz: "Bizi iğvaya sal­ ma, Tanrım!" Onun gibi biz de, bize nasıl davranılsın isti­ yorsak, başkalarına öyle davranmalıyız. Fakat sosyal şe­ rait insanı baştan

çıkarıyor, ve zaruret suça teşvik edi­

yor."

Ve biz,

Prusya

devletinin

saygıdeğer

bürokratları,

yargıçlan ve kilise konseyi üyeleri, insanlara işkence et­ mekle, kafalarını uçurmakla,

onları hapse tıkıp falakaya

yatırmakla bunu herdaim göz önünde tutar, ve bu yoldan proletaryayı ilerde bize işkence etme,

kafamızı uçurma,

bizi hapse tıkma, falakaya yatırma -öyle olacağı muhak­ kaktır- iğvasına salanz. "Hıristiyan bir devlet bu şeraite göz yumamaz," diyor .kilise konseyi üyesi. "Buna bir çare bulmak zorundadır. " Evet,

toplumun dayanışma görevleri üzerine saçma

sapan icrayı lübiyatla, hayali gelir fazlalıklarıyla, ve Tan­ rıbaba, Oğul ve Şürekası adına yazılı karşılıksız çeklerle ! "Artık can sıkmaya başlıyan şu komünizm edebiyatm­ dan da kurtulabiliriz böylece," diyor, gözünden hiç birşey kaçınıyan kilise konseyi üyesi. "Hıristiyanlığın sosyal ilke­ lerini geliştirmekle yükümlü olanlar görevlerini

yerine

getirseler, çok geçmez komünistler sus pus olurlardı." Hıristiyanlığın sosyal

ilkeleri on sekiz yüzyıldanberi

gelişmektedir; Prusyalı kilise konseyi üyelerince daha, fazla geliştirilmelerine gerek yoktur. Hıristiyanlığın

sosyal ilkeleri

kadim çağda köleliği

meşru kılmış, ortaçağda serfliği yüceltmiştir; şimdi de, ge­ rekirse, proletaryanın uğradığı zulmü nasıl savunacağını bilir. Yüzünü merhametle buruştursa da, bilir. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri bir hakim sınıfla bir ezi74


len sınıfın · gerekli olduğunu öğütler; ikinciler haynna tek dileği, birincilerin iyi yürekli olmasıdır. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri,

kilise konseyi üyeleri­

nin düzeltmeye yeltendiği bütün rezillikleri cennete hava­ le eder, ve böylelikle bu reziliikierin dünyada sürgit deva­ mını mazur gösterir. Hıristiyanlığın

sosyal ilkelerine

kalırsa,

zalimleriiı

mazlumlara reva gördüğü bütün alçaklıklar ya ilk-günah ve daha başka günahların hakedilmiş cezası, ya da Tan­ rının, sonsuz . hikmetiyle, sevdiği kullannı sınamasıdır. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri ödlekliği, kendinden nef­ reti, alçalmayı, boyun eğmeyi, alçak gönüllülüğü, tek ke­ limeyle esaiile [sefillerJ has tüm

nitelikleri salık verir;

oysa esaiille bir tutulmak istemeyen proletarya, cesareti­

ne, kendine-saygısına,

gururuna ve bağımsızlığına ekme­

ğinden çok muhtaçtır. Hıristiyanlığın

sosyal ilkeleri yaltakçıdır;- oysa prole­

tarya devrimcidir. Hıristiyanlığın sosyal ilkeleri neymiş gördük. ..

75


KOMÜNiST PARTİSİ MANiFESTOSU

Karl Marx ve Friedrich Engels Bilimsel Sosyalizmin ünlü belgesi Manifesto; Birliğinin1 yazıldı.

Komünistler

programı olarak 'Aralık 1847 ve Ocak 1848 arasında

Şubat 1848'de Londra'da

yayınlandı.

Aynı

yıl içinde

Fransızca, Lehce, İtalyanca, Danimarkaca, Flamanca ve İsveçce� ye çevrildi. İlk Türkçe çevirisi Dr. Şefik Hüsnü tarafından 1923" de yayıniandı2•

1872

TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ

Milletlerarası bir işçi kuruluşu olan ve o. günkü koşul­ larda doğal olarak ancak gizli faaliyet gösterebilen Ko­ münistler Birliği 1847'd� Londra'da toplanan Kongrede, aŞağıda imzası bulunanlan, Partinin teorik ve pratik bir programını yayına . hazırlamakla görevlendirdi. Elyazması Şubat Devriminden3 birkaç hafta önce basılmak üzere Londra'ya gönderilen aşağıdaki Manifestonun hazırlanınaı>

Proletaryanın ilk milletlerarası örgütü. Marx ve Engels'·

in baŞını çektikleri Birlik 1847 Haziran ayında Londra'da kurul­ muştu. Kasım 1852'de çalışmalanna son verdi.

2)

Manifestonun

ikinci

tam Türkçe çevirisi Kerim

nindir (1936 ) . 3)

76

Fransa'da 1848 Şubat Devrimi.

Sadi'­


.sına ilk böyle başlanmıştır. Manüestö ilk kez Almanca ya­ :yınlandıktan sonra, yine o dilde Almanya, İngiltere Amerika'da en az on ·

baskısı ısso'de Miss

iki

ayn baskısı yapıldı. İhgilizce

ve ilk

Helen Macfarlane'in çevirisiyle Lond­

ra'da Red Republican'da1 yayınlandı. 1871'de de Amerika'­ 'da en azdan üç ayn çevirisi çıktı. Fransızca bir baskısı Haziran ayaklanmasından2 az önce Paris'te, geçenler­ de de Nev. York'da Le Socialiste'de3 yayınlandı. Yeni bir çe­ .1848

virisi halen hazırlanmaktadır. İlk _ Almanca baskısından ' :az sonra Londra'da Lehçe Çevirisi yayınlandı. i860'larda ·

Cenevre'de bir Rusça · çeVirisi Çıktı. İlk yayınından kısa bir süre sonra Danimarka diline de çev-rildi. Son y rmi beş yıl içerisinde koşuHar ne denli değişmiş ·

i

olursa olsun, bu Mıüıifestoda

ortaya konulan ana ilkeler genel olarak bugün de doğrudur. Şurda burda bazi ayrıntı­

lar üzerinde belki daha çok durulabilir. İlkelerin pratikte uygulanışı, Manifestoda da belirtildiği gibi, her yerde ve her zaman, halihazır tarihi koşullara bağlı olacaktır. Bu nedenle, İkinci Bölümün sonunda önerilen devrin:ici ted­ birlere özel bir ağırlık verilmemiştir. Orada yazılanlar, · birÇok bakımlardan bugün olsa çök başka bir biçimde ka­ leme alınırlardı. ,Son yirmi beş yıldır çağdaş sanayinin dev adımlanyla ilerlediği, ve onunla birlikte işçi sınıfının parti örgütünün de gelişip yayıldığı gözönünde tutulacak olursa; ilkin Şubat Devriminde, sonra da proletaryanın ilk kez tastamam iki ay süreyle iktidan elinde tuttuğu Paris Ko,

1) Kızıı Cumhuriyetçi, Londra'da 1850 Haziranından Kası­ mına kadar yayınlanan haftalık Beratçı CChartist) dergi. 2) 1848 Şubat Devriminden so-nra Paris işçilerinin 23-26 Haziran 1848 ayaklanması. 3) Ekim 187l'den Mayıs 1873'e kadar New York'da yayın­ lanan haftalık Fransızca dergi. Enternasyonal'in Kuzey Ame­ rika Federasyonu Fransız kesimlerinin orgamydı. La Haye kong­ resinden sonra Enternasyonal'den a:ynlmıŞtır. .

77

·


mününde daha da büyük ölçüde kazanılan pratik tecrübe göz önünde tutulacak olursa, bu program bazı aynntılarda gününü geçirmiştir. Komün özellikle birşeyi "İşçi sınıfı devlet

çarkına

ispatlamıştır:

hazırdan el koyup onu kendi

Fransa'da İç S avaş; Enternasyonal · İşçi Birliği Genel Konseyi Bildirisi, Lond­ amaçlan için kullanamaz." (Bakınız

:

ra, Truelove, 1871, s. 15. Orda bu nokta daha

enine bo­

yuna işlenmiştir.) Bundan başka, sosyalist literatürün eleş­ tirisinin de günümüz için eksik olduğu açıkça ortadadır, çünkü 1847'den beriye varmamaktadır. Aynca, çeşitli mu­ halefet partileıi karşısında

Komünistlerin

kında söylenenler de (Dördüncü

tlurumu hak­

Bölüm) , ilke olarak hala

doğru olmakla birlikte, pratikte artık eskimiştir; çünkü si­ yasi durum baştan aşağı değişmiş, tarihi gelişme o bölüm­ . de adı geçen siyasi partilerin çoğunu yeryüzünden silmiş­ tir. Ne ki Maııifesto artık tarihi bir belgedir; onu değiştir­ meye hakkımız yok. ilerde, 1847 ile günümüz arasında ka­ lan boşluğu dolduracak bir girişle yeni bir baskısı çıkanla­ bilir belki. Elinizdeki yeniden-baskı

hiç beklenmedik bir

anda hazırlanmak gerekti, onun için buna vakit bulama­ dık. Karl Marx

Friedrich Engels

24 Haziran, 1872 Londra.

1882 TARİHLİ RUSÇA BASKIYA

ÖNSÖZ Komünist Partisi Manifestosu'nun, çevirisi Bakunin ta­ baskısı KolokoF basımevince

rafından yapılan ilk Rusça

1) Aleksandır Herzen'in Avrupa'da yayınladığı ünlü Rus­ ça devrimci dergi. "Kolokol", Çan demektir.

78


1860 yıllan başında1 yayınlandı. O zaman Batı için bu (Ma­ nifestonuıi Rusça baskısı) olsa olsa bir edebi garabetti. Bu­ gün artık öyle değildir. · Proletarya hareketinin o sıralarda (Aralık 1847) hitla m{ kadar sınırlı bir kapsamı olduğu, Manifestonun çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısında Komünist­ lerin durumunu gösteren son bölümünden açıkça bellidir. Orada, özellikle, Rusya ile Birleşik Devletlerin sözü edil­ mez. Rusya'nın bütün Avrupa gericiliğinin son büyük ye­ dek gücü olduğu, Birleşik Devletlerin de, göç yoluyla, Avru­ pa'nın fazlalık proletarya güçlerini yuttuğu dönerndi · o za­ manlar. Her iki ülke de Avrupa'ya hammadde sağlıyan, ay­ nı zamanda Avrupa'nın sanayi ürünlerinin pazarı olan ül­ kelerdi. Bu nedenle ikisi de o sırada, şu ya da bu biçimde. Avrupa'da yürürlükte olan düzeni ayakta tutuyorlar­ dı. Bugün durum ne kadar farklı! Kuzey Amerika'yı deva­ sa bir tarım üretimine elverişli bir ülke haline getiren, doğ­ rudan doğruya Avrupa göçleri olmuştur. Amerikan reka­ beti Avrupa'nın büYük ve küçük toprak mülkiyetilli temel­ lerinden sarsıyor. Yine bu göçler, Birleşik Devletlerin kor­ kunç sanayi kaynaklarını öyle bir enerjiyle ve öyle bir ölçüde işletmesini mümkün kılmıştır ki, Batı Avrupa'nın ve özellikle İngiltere'nin bugünedek süre gelen sanayi tekeli yakın bir gelecekte mutlaka kınlacaktır. Her iki du­ rum da Amerika'yı devrimci bir yolda etkilemektedir. Bü­ tün siyasi düzenin temeli olan, 1 küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti, dev çiftiikierin rekabeti karş!sında adım adım geriliyor; aynı zamanda sanayi bölgelerinde, ilk kez, proletarya yığınlan ve akıllara durgunluk veren bir serma­ ye yoğunlaşması beliriyor. Rusya'ya gelince ! 1848-49 Devrimmda yalnız Avrupa'1)

Doğru tarih .l869'dur. 7fJ

·


nın prensleri değil, Avrupa'nın

burjuvalan da, o yıllarda

daha yeni uyanınaya başlayan proletaryanın elinden yaka­ iarım ancak Rusya'nın işe karışması

sayesinde

kurtarac

bilmişlerdi. Çar, Avrupa irticaının başı ilan edilmişti. Bu­ gün Çar, Gaçina'da, devrimin savaş esiridir;1 ve Rusya, Av­ rupa'da devrimci eylemin öncüsü olmuştp.r. Komünist Manifestosu'nun amacı, çağdaş burjuva mül­ kiyetinin kaçınılmaz olan yakın yıkılışını ilan etmekti. Oy­ sa Rusya'da, hızla gelişen kapitalist vurguncuhiğun ve he­ nüz gelişmeye başlıyan burjuva toprak mülkiyetinin karşı­ sında toprakların yandan fazlasının köylülerin ortak mül­ kiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli çöküntüye uğramış olmakla birlikte yine de ilkel ortak top­ rak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus obshchina'sı2

daha

ileri komünist ortak mülkiyet biçimine doğrudan varabilir mi? Yoksa o da, önce, Batının

tarihi evrimi olan çözülme

sürecinden mi geçmelidir? Bugün için bu soruya verilebilecek tek cevap şudur : Eğer Rus devrimi Batıda bir proleter devrimine ışık yakar da bu iki devrim böylece birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hare­ ket noktası yerine geçebilir.

21 Ocak, 1882. Londra

Karl Marx

Fiedrich Engels

1883 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA ÖN SÖZ Eliııizdeki baskının önsözünü,

ne yazık ki; tek başıma

imzalarnam gerekiyor. Marx bütün Avrupa ve Amerika

1) Rus Çan İkinci Aleksandır ı Mart 1881'de gizli Narod­ naya Volya (Halkın İradesil derneği üyeleri tarafından öldürül­ müştü. Marx ve Engels, Rusya'da bu olaydan sonra ortaya çıkan duruma ve yeni Çar Üçüncü Aleksandır'ın o sıradaki korkak tu­ tumuna değiniyorlar. 2) Köy topluluğu. 80


işçi sımfının herkesteli çok şey borçlu olduğu insan, High­ gate mezarlığında yatıyor. Mezanmn üstünde ilk otlar ye­ şermeye başladı bile1• Onun ölümünden sonra Manlfestoyu yeniden gözden geçirmek ya da tamamlamak artık hiç söz konusu olamaz. Aşağıdaki hususlan burada bir kere daha kesinlikle belirtmeyi bu yüzden

daha da gerekli

görüyo­

rum: Manifestoya

baştan sona

hakim olan temel düşünce

-yani her tarih çağının ekonomik üretimi ile onun zorun­ lu olarak ortaya çıkardığı toplum yapısının, o çağın siyaset ve düşünce tarihinin temelini teşkil ettiği; dolayısıyla (ilkel ortak toprak mülkiyetinin sona ermesinden bu yana) bütün tarihin bir sınıf mücadeleleri tarihi, sosyal gelişmenin çe­ şitli aşamalannda sömürülen sımflarla sömüren sınıflar, ezilen sınıflarla hakim sınıflar · arasındaki mücadelelerin tarihi olduğu; ama bu mücadelenin bugün vardığı aşamada sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın) , artık, aynı za­ manda bütün toplumu sömürüden, baskıdan ve sınıf mü­ cadelesinden bütün gelecek için kurtarmaksızın, onu sö­ müren ve ez19n sınıfın (burjuvazinin) elinden kendini kur­ taramıyacağı düşüncesi- bu temel düşünce, tek başına ve yalnızca Marx'a aittir. Bunu çok kez belirtmişimdir; ama öze�likle şimdi, Ma­ nifestonun başında da yerini alması gerekiyor.

28 Haziran, 1883. Londra

F. Engels

1888 TARİHLİ İNGİLİZCE BASKIYA ÖNSÖZ "Manifesto", önceleri yalnız Alman işçilerine açıkken sonradan bütün milletierin işçilerini içine alan,. ve 1848-ön-

1)

Marx, 1883 yılının Mart ayında öldü. 81


cesi kıta Avrupasımn siyasi koşullannda ister istemez gizli bir dernek olan bir işçi kuruluşunun, "Komünistler Birliği" nin programı olarak yayınlandı. Birliğin 1847 Kasım ayında. Londra'da- yapılan bir kongresinde Marx ve Engels'e, yayın­ lanmak üzere, tam bir teorik ve pratik parti programı ha­ zırlama.· görevi

verildi. 1848

Almanca elyazması

Ocak ayı içinde hazırlanan

24 Şubat Fransız

devriminden birkaç

hafta önce Londra'da basımevine gönderildi. 1848 Haziran ayaklanmasından az önce Paris'te bir Fransızca çevirisi ya­ yınlandı. Bayan Helen çeviri

1850'de,

Macfarlane'in

Londra'da, George

yaptığı İngilizce ilk

Julian

Harney'in "Kızıl

Cumhuriyetçi" dergisinde yayınlandı. Bu arada

Danimar­

ka ve Leh dillerinde baskıları çıkmıştı. Haziran 1848 Paris

ayaklanmasının

-Proletarya ile

Burjuvazi arasındaki ilk büyük savaşın-

yenilgiye uğra­

ması, Avrupa işçi sımfımn sosyal ve siyasi emellerini yeni­ den bir süre için arka plana itti. Bundan böyle üstünlük mücadelesi, Şubat

devriminden

önce

olduğu gibi, sadece

mülk sahibi sımflann ayn ayrı kesimleri arasında olacak­ tı; işçi sınıfı, kendine siyaset alanında bir yer bulabilme savaşıyla, ve orta sınıf radikallerinin aşın kanadı olmakla yetinmek zorunda bırakılmıştı. Bağımsız proleter hareketle­ ri, canlılık göstenneye devam ettikleri her yerde amansız­ ca bastınlıyordu. Nitekim Prusya polisi o sıra Kolanya'd a üslenen Komünistler Birliği Merkez Kurulunu

ortaya çı­

kardı. · Üyeler tutuklandılar, on sekiz ay hapiste kaldıktan sonra 1852 Ekiminde yargılandılar. Bu ünlü "Kolonya Ko­ münist Mahkemesi" 4 Ekimden 12 Kasıma

kadar

sürdü.

Mahpuslardan yedisi üç ila altı yıl kalebentliğe hüküm giy­ di. Karann hemen ardından Birlik, geri kalan üyeleri tara­ fından resmen feshedildi. "Manifesto"ya gelince, o da artık unutulmaya

mahkum görünüyordu.

Avrupa işçi sınıfı hakim sınıfıara karşı yeniden. saldın­ ya geçmek için tekrar. yeterince güçlendiği

zaman Enter-


nasyonal

İşçi Birliği ortaya çıktı. Ne ki Avrupa ve Ame�

rika'nın tüm savaşçı proletaryasını tek bir kuruluş içinde kaynaştırnıak gibi kesin bir amaçla kurulan bu birlik, "Ma­ nifesto"da saptanan

ilkeleri o anda resmen

nıezdi. Enternasyonal, İngiliz sendikaları,

beninıseye­

Fransa, Belçika,

İtalya ve İspanya'daki Proudhon taraftarları ve Alnıanya'­ daki Lassalle'cilerin1 kabul edebilecekleri kadar geniş bir programa sahip olmalıydı. Marx'ın kaleme aldığı bu prog­ ranı bütün partileri memnun etti. Marx:ın işçi sınıfının zih­ ni gelişmesine tam güveni vardı: bu gelişme, birlikte eylem ve karşılıklı tartışmalar

sonucunda

mutlaka

gerçekle­

şecekti. Sermayeye karşı verilen mücadelede yer alan olay­ lar, karşılaşılan durumlar,

hatta kazanılan

zaferlerden

çok uğranılan yenilgiler, her derde deva gözde formüllerin yetersizliğini işçilere ister istemez gösterecek, işçi sınıfının kurtuluşunun

doğru

koşullannın daha iyi aniaşılmasına

yol açacaktı. Ve Marx haklı çıktı. dağıldığında işçiler 1864'deki

Enternasyonal

işçilerden

1874'de

çok farklıydılar.

Fransa'da Proudhon'culuk, Almanya'da Lassalle'cilik kayıp­ lara kanşmak üzereydi; hatta tutucu İngiliz sendikaları bi­ le, çoğu Enternasyonal'le

ilişkilerini ne zamandır kesmiş

olduğu halde, adını adım, başkanlarının sea'de

onlar

adına,

geçen yıl Swan­

"Kıta sosyalizmi artık ödümüzü pat­

latmıyor," · diyebileceği

noktaya

yaklaşıyorlardı.

Gerçek

şuydu: "Manifesto"nun ilkeleri bütün ülkelerin işçileri ara­ sında bir hayli yer etmişti. Böylece "Manifesto" yeniden ön plana

çıktı. Almanca

metin 1850'denberi İsviçre, İngiltere ve Amerika'da birkaç kez yeniden basılnııştı. 1872'de New York'ta İngilizceye çev1) Lassane kendisi bize, her zaman, Marx'ın bir tilmizi oldu­ ğunu söylemiş, ve bu anlamda "Manifesto"ya bağlı kalmıştır. Fa­ kat 1862-64 arası siyasi faaliyetinde, devlet kredisiyle destekle­ nen kooperatif atölyeleri kurulmasım isternekten ileri gitmemiş­ tir. CEngels'in notuJ

83

·


rildi; çeviri "Woodhall and Claffin's Weekly"

dergisinde

yayınlandı. Bu İngilizce çeviriden yapılan bir Fransızca çe­ viri New York'da "Le Socialiste" de çıktı. O zamandanberi, metinden bazı parçalar çıkarılarak iki İngilizce çeviri da­ ha yayınlandı Amerika'da. Bunlardan biri İngiltere'de ye­ niden basılmıştır. Bakunin'in ilk Rusça çevirisi Herzen'in Cenevre'deki "Kolokol" basımevinde, 18631 sıralarında ya­ yınlandı. Kahraman Vera Zasulic'in yaptığı ikinci bir çevi­ rP de, yine Cenevre'de, 1882'de yayınlandı. 1885'de Kopen­

bag'da "Social-demokratisk Bibliothek" yeni bir Danimar­ kaca baskısıni, 1885'te Paris'te "Le Socialiste',' yeni bir Fran­ sızca çevirisini çıkardı. Bundan bir ispanyolca çeviri hazır­ landı ve 1886'da Madrit'de basıldı. Almanca yeni baskıları ise sayısızdır; bugüne kadar en az on iki tane çıkmıştır. Bundan birkaç ay önce İstanbul'da yayınlanması beklenen Ermenice çevirisi, bana söylendiğine göre, yayıncı Marx'ın adını taşıyan bir kitap yayınlamaktan korktuğu, çevirmen de kitaba sahip çıkmaya yanaşmadığı için gün yüzüne çı­ kamamıştır. Daha başka dillere yapılan çeviriler de kulağı­ ma geldi ama onlan görmüş değilim. Böylece "Manifesto" nun tarihi, büyük ölçüde, çağdaş işçi sınıfı hareketinin ta. rihini yansıtır. Şu anda, hiç şüphe yok ki, bütün sosyalist literatürün en yaygın, en milletlerarası ürünüdür, ve Sibir­ ya'dan Kaliforniya'ya kadar her yerde milyonlarca işçinin benimsediği ortak programdır. Yine

de,

yazıldığı

sırada Sosyalist

yemezdik biz ona. 1847'de

Manitestosu

çeşitli ütopyacı sistemlerin taraftarları akla geliyordu: giltere'de · owen'ciler,

di­

sosyalistler denildimiydi, . ilkin

Fransa'da

Fourier'ciler.

In­

Bunların

her ikisi de, ne zamandır, sadece birer tarikat durumuna düşmüşlerdi, ve yavaş yavaş ortadan siliniyorlardı. Bir de

84 .

tarih 1869'dur.

1)

Doğru

2)

Çeviri aslında Zasuliç'in değil, Plekanof'undur.


sosyalist diye bilinen bir alay sosyal şarlatan vardı ki bun­ lar da, derme çatma onanınlar yoluyla, sermayeye ve kara hiç mi hiç zarar vermeksizin, her türlü sosyal derdi gider­ me iddiasıyla ortaya atılmıŞlardı. Her iki halde de işçi sım­ fı hareketinin dışmda adarolardı bunlar, ve daha çok, "oku­ muş" sınıflardan destek sağlamaya bakıyorlardı. İşçi sını­ fının:, salt siyasi devrirolerin yetersizliğine inanan ve top­ tan bir sosyal değişiklik gereğini resmen

benimseyen her

kesimi o sıralarda kendisine komünist diyordu. Kaba sa­ ba, yontulmamış, salt içgüdüsel bir komünizmdi bu; ama davanın özünü kavranııştı, ve Fransa'da Cabet'in, Alman­ ya'da Weitling'in başını çektiği Ütopyacı Komünizmi yara­ tacak kadar güçlüydü işçi sınıfı arasında. 1847'de sosyalizm bir orta sınıf hareketi, komünizm bir işçi sınıfı hareketiydi. Sosyalizm, hiç değilse kıta

Avrupasında,

yordu; komünizm bunun tam

"itibarlı" sayılı­

karşıtıydı.

Biz baştanberi

"işçi sınıfının kurtuluşu işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır" görüşünde olduğumuzdan, bu iki isimden hangisini benim­ sememiz gerektiği ortadaydı. O gündenberi de bu isme sırt çevirmekten her zaman uzak durınuşuzdur. "Manifesto" bizim ortak eserimizdir;

bundan ötürü,

onun çekirdeğini teşkil eden temel önermenin Marx'a ait olduğunu belirtmek zorudayım. Bu önerme şudur: her tari­ hi çağda, yürürlükteki ekonomik üretim ve mübadele tarzı ile onun zorunlu olarak ortaya çıkardığı sosyal örgütlen­ me, o çağın siyaset ve düşünce

tarihinin

temelini

teşkil

eder; o çağın siyaset ve düşünce tarihi ancak bu temelden hareket edilerek açıklanabilir; dolayısıyla, bütün insanlık tarihi (toprakta ortak mülkiyete sahip ilkel kabile toplu­ munun dağılışından bu yana) bir sınıf mücadeleleri tarihi, sömüren sıniflarla sömürülen sınıflar, hakim sınıflada ezi­ len sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihi olmuştur; bu sınıf mücadelelerinin tarihi bir evrimler dizisi teşkil eder, ki .bu dizide bugün vanlmış olan aşamada sömürülen

ve 85


eziif.en sınıf -proletarya- aynı zamanda bütün toplumu her türlü sömürüden, baskıdan, sınıf ayrılıklanndan ve sınıf mücadelelerinden bütün gelecek için kurtarmadan, sömü­ ren ve hakim sınıfın -burjuvazinin- hakimiyetinden ken­

disini kurtaramaz. Bana kalırsa Darvfin'in teorisinin biyoloji için gerçek­

leştirdiğini mutlaka tarih için gerçekleştirecek

olan

bu

önermeye, ikimiz de 1845'deıi birkaç yıl önce yavaş yavaş

yaklaşmaktaydık Benim bu yolda tek başıma nereye ka­ dar varmış olduğum en iyi "İngiltere'de İşçi Sınıfının Du­

rumu" adlı kitabımdan anlaşılabilir.1 Fakat 1845 balıann­ da Marx'la Brüksel'de tekrar buluştuğumda, o bunu

den hazırlayıp

kotarmıştı;

önce­

hemen hemen benim burda

ifade ettiğim açıklıkta getirdi önüme koydu2. Almanca 1872 baskısına birlikte

şu parçayı buraya alıyorum:

yazdığımız önsözden

"Son yirmi beş yıl içerisinde koşullar ne denli değişmiş

olursa olsun, bu Manifestoda

ortaya konulan ana ilkeler

genel olarak bugün de doğrudur. Şurda burda bazı ayrın­ tılar üzerinde belki daha çok durulabilir. İlkelerin pratikte

uygulanışı, Manifestoda da belirtildiği gibi, her yerde ve

her zaman, halihazır tarihi koşullara bağlı olacaktır. Bu nedenle, İkinci Bölümün sonunda önerilen devrimci tedbir­

lere özel bir ağırlık verilmemiştir. Orda yazılanlar, birçok

bakımlardan, bugün olsa çok başka bir biçimde kaleme alı­ nırlardı. Çağdaş sanayinin 1848'denberP dev adıınlanyla ilerlediği, ve onunla birlikte işçi sınıfının

örgütlenmesinin

1) "1844'de İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu." Friedrich Florence K. Wishnewetzky, New York. Lowell Engels. Çeviri, - London. W. Reeves, 1888. CEngels'in notu.l 2) Marx'la Engels'in Brüksel'de birlikte ele aldıklan çalış­ malann ürÜnü Alman İdeolojisi olmuştur. 3) 1872 tarihli Almanca baskımn önsözünde bu kısım biraz değişiktir. Bu kitapta 77. sayfaya bakınız. 86


de gelişip yayıldığı gözönünde tutulacak olursa; ilkin Şubat Devriminde, sonra da proletaryanın ilk kez tastamam

iki

ay süreyle iktidan elinde tuttuğu Paris Komününde daha da büyük ölçüde kazanılan pratik tecrübe gözönünde tutu­ lacak olursa, bu program bazı ayrıntılarda gününü geçir­ miştir.

Komün . özellikle birşeyi

ispatlamıştır: 'İşçi sınıfı

devlet çarkına hazırdan el koyup onu kendi amaçlan için

Fransa'da İç Savaş; Enternasyonal İş çi Birliği Genel Konseyi Bildirisi, Londra, Truelove, 1871, s. 15. Orda bu nokta daha enine boyuna işlenmiştir. ) Bun­ kullanamaz'. (Bakınız:

dan başka, sosyalist literatürün eleştirisinin de günümüz için eksik · olduğu açıkça ortadadır, çünkü 1847'den beriye varmamaktadır. Ayrıca, çeşitli muhalefet partileri karşısın­ da Komünistlerin durumu hakkında

söylenenler de (Dör­

düncü Bölüm) , ilke olarak hala doğru

olmakla

birlikte;

pratikte artık eskimiştir; çünkü siyasi durum baştan aşağı değişmiş, tarihi gelişme o bölümde adı geçen siyasi partile­

rin çoğunu yeryüzünden silip süpürmüştür. "Ne ki Manifesto artık tarihi bir belgedir; onu değiştir­ meye hakkımız yok. " Bu çeviri Marx'ın "Kapital"inin büyük kısmını çevir­ miş olan Bay Samuel Moore tarafından yapılmıştır. Metni kendisiyle birlikte elden geçirdik, tarihi atıflan açıklamak babında ben birkaç not ekledim. 30 Ocak, 1888. Londra

Friedrich Engels

1890 TARİHLİ ALMANCA BASKIYA

ÖNSÖZ Yukandaki metin1 yazıldığından

bu yana, Manifesto­

nun yeni bir Almanca baskısını çıkarmak yi:miden gerekli ll

Engels'in 1883 Almanca

baskısına y.azdığ:ı önsöz.


olmuştur. Bu

arada Manifestonun geçirdiği hayli zengin

tarihi gelişimi de burada belgelemek yerinde olur. İkinci bir Rusça

çeviri -Vera Zasuliç1

tarafından-

1882'de Cenevre'de yayınlandı. O baskının önsözünü Marx'­ la birlikte yazmıştık. Ne yazık ki ilk Almanca el yazması kayboldu; o yüzden, metne bir yararı dokunmayacağını bile bile, yenibaştan Rusçadan çevirmem gerekiyor2• Şöyl e de� niyordu o önsözde:

'�Komünist Pa rtisi

Manifestosu'nun, çevirisi

tarafından yapılan ilk Rusça

Bakunin

baskısı Kolokol basımevince

1860 yılları başında yayınlandı. O zaman Batı için bu CMa­ nifestonun

Rusça

baskısı) olsa olsa bir edebi gan1betti. Bu­

gün artık öyle değildir. "Proletarya hareketinin o sıralarda (Aralık 1847) hala ne kadar sınırlı bir kapsamı olduğu, Manifestonun, çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısında komünist­ lerin durumunu gösteren son bölümünden aÇıkça bellidir. Orada, özellikle, Rusya ile Birleşik

Devletlerin sözü edil­

mez. Rusya'nın bütün Avrupa gericiliğinin son büyük ye­ dek gücü olduğu, Birleşik Devletlerin de, göç yoluyla, Av­ rupa'nın fazlalık proletarya güçlerini

yuttuğu dönerndi o

zamanlar. Her iki ülke de Avrupa'ya hammadde sağlıyan, aynı

zamanda Avrupa'nın sanayi ürünlerine pazar

olan

ülkelerdi. Bu nedenle ikisi de o sırada, şu ya da bu biçimde, Avrupa'da yürürlükte olan düzeni ayakta tutuyorlardı. '.'Bugün durum ne kadar farklı ! Kuzey Amerika'yı de­ 1 vasa bir tarım üretimine elverişli bir ülke haline getiren, ' doğrudan doğruya Avrupa göçleri olmuştur. Amerikan re­ kabeti Avrupa'nın büyük ve küçük toprak mülkiyetini te-

Çeviri aslında Zasuliç'in değil, Plekanof'undur. Kayıp Almanca elyazması sonradan bulunmuştur. Rus­ ça baskıya Önsözün burada Türkçesi verilen İngilizce çevirisi Almanca orijinalindendir; 1)

2)

88


Birleşik

mellerinden sarsıyor. Yine bu göçler, korkunç sanayi kaynaklannı

Devletlerin

öyle bir enerjiyle ve öyle bir

ölçüde işletmesini mümkün kılmıştır ki, Batı Avrupa'nın ve

özellikle İngiltere'nin

bugünedek süregelen sanayi tekeli

yakında mutlaka kınlacaktır. Her iki durum da Amerika'yı devrimci bir yönde e�kilemektedir.

Bütün siyasi düzenin

temeli olan, küçük ve orta çiftçilerin toprak mülkiyeti, dev adım geriliyor; aynı

çiftiikierin rekabeti karşısında adım

· zamanda sanayi bölgelerinde, ilk kez, proletarya yığınlan ve akıllara

durgunluk

veren bir sermaye yoğunlaşması

beliriyor. "Rusya'ya gelinc e ! 1848-49 Devriminde yalnız Avrupa'·

mn

prensleri değil, Avrupa'nın

burjuvalan da, o yıllarda

henüz uyanmaya başlıyan proletaryanın elinden yakalan­ nı

ancak Rus

müdahalesi

sayesinde

kurtarabilmişlerdi.

Çar, Avrupa irticanın başı ilan edilmişti. Bu gün Çar, Gaçi­ na'da, devrimin savaş esiridir; ve Rusya, Avrupa'da dev­ rimci eylemin öncüsü olmuştur. "Komünist

Manifestosu'nun

amacı,

çağdaş

burjuva

mülkiyetinin kaçınılmaz olan yakın yıkılışını ilan etmekti. Oysa Rusya'da, hızla gelişen kapitalist vurgunculuğun ve henüz gelişmeye başlıyan burjuva toprak mülkiyetinin kar­ şısında, topraklarm yandan

fazlasının

köylülerin ortak

mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli yıpranmış olmakla birlikte yine de ilkel ortak toprak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus.

obslıchina'sı1,

ortak mül­

kiyetin daha ileri komünist biçimine doğruca varabilir mi? Yoksa o da, önce, Batının tarihi evrimi olan · çözülme . süre­ cinden mi geçmelidir?

"Bugün için bu soruya verilebilecek tek cevap şudur: Eğer Rus devrimi Batıda bir proleter devrimine İşık yakar da bu iki devrim böylece birbirini

1)

tamamlarsa, bugünkü

Köy topluluğu. 89


Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için ha­ reket noktası yerine geçebilir. 21 Ocak, 1882. Londra

Friedrich Engels"

Karl Marx

Aşağı yukan aynı tarihte

Cenevre'de

yeni bir Lehçe

çeviri yayınlandı:

Manifest Komünistyczny: Bundan başka, Social-demokratisk Bibliothek 1885'de,

Kopenhag'da, Danimarka

dilinde yeni bir çeviri çıkardı.

Yazık ki tam bir çeviri değil bu. Çevirmene güç geldiği an­ laşılan bazı önemli parçalar alınmamış. Aynca, yer yer ba­ zı dikkatsizEkler var. Bütün hı.�.nlar daha da çok göze ha­ tıyor, çünkü çeviriden anlaşıldığı kadanyla, çevirmen biraz daha çaba harcasaymış ortaya dört başı

marnur bir eser

çıkarabilirmiş. Fransızca yeni bir çeviri 1885'te Paris'te

Le Socialiste'te

yayınlanmıştır. Şimdilik yayınlananlann en iyisidir. Bu Fransızca metnin ispanyolca çevirisi yine o yıl ön­ ce Madrit'de

El Socialista'da ya-yınlanmış, sonra broşür ha­ Manifesto del Partido Com.unista

linde yeniden basılmıştır.

por Carlos Marx y F. Engels, Madrid, Administracion

de

El Socialista, Hernan Cortes 8. Bu arada garip bir olaya da değineyim: 1887'de Erme. nice bir Çevirinin elyazması İstanbul'da bir yaymcıya su. nuluyor. Adamcağız Marx'ın adını

taşıyari bir kitabı ya.

yınlamayı göze alamıyor, çevirmenden kitaba kendi adını koym�sını istiyor, ama o da buna yanaşmıyor.

L':ı.merikan ÇC\'iriler:Lrıden C:nce biri, İngiltere'de tekrar tekrar basılıp d ur­ duktan sonra, ni1}.ayet doğru bir metin 188S'de yayı.n­ landı. Çeviri, dostum Samuel Uooro tarafından yapılmıştı. Az çok yanlış

sonra bir b2.şka sı

Metin baskıya verilmeden önce birlilcte bir: kere daha göz. · 90


den geçirdik Şu başlığı taşımaktadır: Manifesto of the Ko­ munist Party, by Karl Marx and Frederick

Engels. Aut­

horised English Translation, edited and annotated by Fre­ derick Engels. 1888. London, E.C. O baskıdaki

William Reeves, 185 Fl e et st.,

notların bir kısmını

bu baskıya da al­

dım. Manifestonun kendisinin

başlı

başına bir tarihi ol­

du. İlk çıktığında bilimsel sosyalizmin o · zamanlar sayılan henüz pek fazla olmayan öncülerince - heyecanla karşılan­ mıştı Ulk önsözde sözü geçen çevirilerden de bellidir

bu) .

Çok geçmeden, 1848 Haziranında Paris iŞçilerinin yenilgiye uğramasıyla başgösteren irtica tarafından arka plana itil­ di, ve giderek, 1852 Kasımında Kolonya

Komünistlerinin

hüküm giymeleriyle "kanun uyarınca" aforoz edildi. Şubat devrimiyle başlıyan işçi hareketi

göz önünden

çekilince,

Manifesto da arka plana düştü. Avrupa İşçi sınıfı hakim sınıfların �ktidanna karşı ye­

ni bir saldınya geçmek için tekrar yeterince güçlendiği za­ man, Enternasyonal İşçi Birliği kuruldu.

Birliğin amacı,

Avrupa ve Amerika'nın tüm savaşçı proletaryasını

tek bir

muazzam ordu içinde kaynaştınnaktı. O yüzden, Manifesto­ da ortaya konulan ilkelerden

hareket edemezdi. Enternas­

yonal, İngiliz sendikalarına,

Fransız, Belçikalı, İtalyan ve

İspanyol Proudhon'cularına ve · Alman Lassale'cilerine1 ka­ pıyı kapatınıyacak bir programa sahip olmalıydı. Bu prog­ ram -Enternasyonal Tüzüğü Gerekçesi- Marx tarafından Bakunin ve Anarşistlerin dahi takdirlerini kazanan bir us-

1)

Lassalle kendisi bize, her zaman, Marx'ın bir "tilmizi"

olduğunu söylemiş, ve bu anlamda

muhakkak ki Manifestoya

bağlı kalmıştır. Onun devlet kredisiyle desteklenen üretim koo­ peratifleri kurulması isteğinden bir adım ileri gitmeyen, ve işçi sınıfının tümünü devlet yardımını destekleyenlerle kendi kendi­ ne yardımı destekleyenler diye ikiye bölen taraftarlarının duru­

mu is.e bundan çok farklıdır. (Engels'in notu.) . 91


talıkla kaleme alındı. Marx, Manifestoda ileri sürülen fi­ kirlerin nihai zafere ulaşmas� için, çi

sadece ve ancak, iş

sınıfının birlikte eylem ve tartışma sonunda

mutlaka

gerçekleşecek olan zihni gelişmesine güveniyordu. Serma­ yeye karşı mücadelede karşılaşılan

olaylar ve durumlar,

hatte" kazanılan zaferlerden çok uğranılan yenilgiler,

her

derde deva gördükleri evrensel fromüllerin o güne kadarki yetersizliğini savaşçılara

göstermekten

geri kalmıyacak,

işçi sınıfının kurtuluşunun doğru koşullannı adamakıllı anlamaya kafalarİ nı daha yatkın kılacaktı. Marx haklı çık­ tı. Enternasyonal dağıldığında, 1874'ün işçi sınıfı Enternas­ yonalin kuruluş yılı olan 1864'deki işçilerden çok farklıydı. Latin ülkelerinde Proudhon'culuk, Almanya'da kendine öz­ gü Lassalle'cilik kayıplara kanşmak üzereydi. Hatta o dö­ nemde tutucuların şahı İngiliz sendikalan bile, 1887 Swan­ sea Kongrelerinde başkanın onlar adına, "Kıta s osyalizmi artık ödümüzü

patlatmıyor,"

diyebileceği

noktaya adım

adım yaklaşıyorlardı. Ne var ki, 1887'ye kadar kıta sosyaliz­ mi hemen hemen sadece, Maniyestoda ilan edilen teoriden ibaretti. Bu bakımdan Manifestonun tarihi belli bir ölçüde, 1848'den bu yana çağdaş işçi sınıfı hareketinin tarihini yan­ sıtır. Şu anda hiç şüphe yok ki bütün sosyalist literatürün en yaygın, en milletlerarası ürünü, Sibirya'dan Kaliforni­ ya'ya kadar bütün ülkelerde milyonlar;ca işçinin ortak prog­ ramıdır. Yine de, yayınlandığı sırada biz ona bir sosyalist ma­ nifestosu diyemezdik 1847'de iki çeşit insana sosyalist gö­ züyle bakılıyordu: Bir yanda çeşitli taraftarlan,

özellikle

İngiltere'de

ütopyacı

sistemlerin

Owen'ciler, . Fransa'da

Fourier'ciler vardı. Her ikisi de ufala ufala çoktan birer ta­ rikat olmuş çıkmışlardı, ve yavaş yavaş ortadan siliniyor­ lardı. Öbür yanda, her . derde deva evrensel formülleriyle ve her türden derme çatma onarmalar yoluyla, sermayeye ve kara hiç mi hiç zarar vermeksizin, sosyal dertleri gidermek 92


isteyen bir alay sosyal şarlatan vardı. Her iki halde de işçi sınıfı hareketinin dışında kalmış adamıardı bunlar, ve da­

ha çok, "okumuş" sınıfıann desteğini sa lamaya bakıyor­ lardı. İşçi sınıfının, salt siyasi devrimierin yeterli olmadığı inancıyla toplum yapısının kökten değişmesini isteyen ke­ simi ise, o sıralarda kendisine komünist diyordu. Daha yontulmamış, salt içgüdüsel, çok kez de kaba saba bir ko­ münizmdi bu, ama iki Ütopyacr Komünizm sistemi yarata­ cak kadar güçlüydü: Fransa'da Cabet'in "İkarya" Komüniz­ mi ile, Almanya'da . Weitling'in komünizmi. 1847'de .sosya­ lizm bir orta sınıf hareketi, komünizm bir işçi sınıfı hare­ keti anlamına geliyordu. Sosyalizm, hiç değilse Kıta A vru­ pasında, az çok itibarlı sayılıyordu; ama komünizm bunun tam karşıtıydı. Biz daha o zamandan, büyük bir kesinlikle, "işçi sınıfının kurtuluşu işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır" görüşünü benimsediğimizden, bu iki isimden hangisini se­ çeceğimiz hususunda hiç bir tereddüdümüz

olamazdı.

O

gündenberi de bu isme sırt çevirmeyi düşüİımerriişizdir. "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" Bundan kırk iki yıl önce, proletaryanın kendi öz dileklerini öne sürerek ortaya atıldığı ilk Paris devriminin arifesinde biz bu sözleri dün­ yaya ilan ettiğimizde pek az yerden ses alabilmiştik. Oysa 28 Eylül 1864'de Batı Avrupa ülkelerinin çoğunun proleter­ leri, hatırası her zaman şerefle

anılacak olan Enternas­

yonal İşçi Birliğinde1 elele verdiler. Gerçi

Enternasyonal

topu topu dokuz yıl yaşadı. Ama bütün ülkelerin proleter­ leri arasında onun yarattığı ebedi birliğin hB,la canlı oldu­ ğuna, ve her zamankinden daha büyük bir güçle yaşadığı­ na bugünden daha iyi bir tanık olamaz. Çünkü bugün, ben

1)

Birinci Enternasyonal. 28 Eylül . 1864'de Londra'da kuru­

lan milletlerarası işçi örgütü. Enternasyonal'in açılış konuşması­ m

Marx hazrrlaınıştı. 1866'dan kapaınş tarihi olan Marx ve Engels tarafından yönetildL

ve Tüzüğünü

1876'ya kadar

9


bu. satırlan yazarken, Avrupa ve Amerika proJetaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bayrak altında, tek bir ilk­ amaç için -Enternasyonal'in 1866 Cenevre Kongresinde ve sonra tekrar 1889 Paris İşçi Kongresinde ilan edildiği üzere sekiz saatlik normal iş gününün kanunen tanınması için­ seferber olmuş savaş güçlerini teftiş ediyor. Bugünkü gör­ kemli manzara bütün ülkelerin kapitalistlerine

ve toprak

sahiplerine, bütün ülkelerin işçilerinin bugün salıiden bir­ leşmiş olduklannı gösterecektir1• Keşke Marx bunu kendi gözleriyle

görmek için şimdi

yanımda olsaydı! ı Mayıs,

1890. Londra

1892

F. Engels

TARİHLİ LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ

Komünist Manifestosunun Lehçe yeni bir baskısına ih� tiyaç duyulmuş olması birçok bakımlardan

düşündürücü­

dür. Herşeyden önce ,şu nokta dikkati çekiyor: son zamanlar­ da Manifesto, Avrupa kıtasında büyük sanayinin gelişmesi� nin bir çeşit kıstası olmuştur. Bir ülkede büyük sanayi ge�

liştiği ölçüde, o ülke işçilerinin mülk sahibi sınıflar karşı­ sında işçi sınıfı olarak durumlan hakkında bilgilenme is­ teği artmakta, sosyalist hareket işçiler �rasında yayılmak­ ta, Manifestoya duyulan ihtiyaç büyümektedir. Bu ba;kıni-

1)

Engels'in bu önsözü

yazdığı ı Mayıs

Enternasyonal'in Paris Kongresinde (Temmuz

1890 1889)

günü, İkinci alınan karar

uyarınca Avrupa'nın ve Amerika'mn bazı ülkelerinde işçi göste­ rileri, grevler ve mitingler yer almıştı. O günden sonra ı Ma­ yıs, bütün dünyada proletaryamn milletlerarası birlik ve dayamş­ masımn sembolü olarak kutlanagelmiştir.

94


dan,

sade işçi hareketinin durumu değil, büyük sanayi­

nin gelişme derecesi de, her bir ülkede elden ele gezen o ül­ ke dilinde Manifesto nüshalannın

sayısına

bakılarak az

çok kesinlikle ölçülebilir. Buna göre yeni Lehçe baskı, Polonya sanayiinde kesin bir ilerleme olduğuna işarettir. On yıl önce yayınlanan bun­ dan öncel<..i baskıdan bu yana Polanya'da gerçekten böyle bir ilerlemenin yer almış olduğu da şüphesizdir. Rus Polen­ yası, yani Viyana Kongresinin yarattığı Polonya,1 Rus paratorluğunun başlıca sanayi bölgesi haline, gelmiştir.

"im­ Rus:

büyük sanayiinin orda burda -bir kısmı Finlandiya Körfe.: zi çevresinde, bir başka kısmı merkezde (Moskova ve Vıla­

kiyı­ dağınık olma­

dimir'de) , bir üçüncü kısmı Karadeniz ve Azak Dımizi lannda, ve daha başkalan başka yerlerde-

sına karşılık, Polanya sanayii nisbeten ufak bir alana sıkış­ mıştır ve bu yoğunlaşmadan hem yararlanmakta, hem zarar görmektedir. Rakip Rus fabrikatörleri,

de

Polonyaiılan

Ruslaştırmayı o kadar istedikleri halde Polanya'ya karşı hi­ mayeci gümrükler konulmasını talep etmekle, bu durumun yararlarının farlq.nda · olduklarını

göstermişlerdir.

Zararı

ise -Polonya sanayicileriyle Rus Hükümeti içiri.- P-olonya işçileri . arasında sosyalist fikirlerlu hızla yayılmasında ve Manifestonun gitgide aranır olmasında

kendini belli edi­

yor. Oysa Polanya sanayiinin Rusya sanayiini geride bıra­ kan bu hızlı gelişmesi, bir yandan da, Polonya halkının bit­ mez tükenmez canlılığının

yeni bir delili, ve Polanya'nın

yakın milli kurtuluşunun yeni bir teminatıdır, Üstelik, ba­ ğımsız ve güçlü bir Polanya'nın yeniden kurulması yalnız Polenyalılan değil, hepimizi ilgilendiren bir konudur. Av­

rupa milletlerinin milletlerarası

yürekten

işbirliği ancak

ıJ Polonya'mn 1815'de Viyana Kongresinde Rusya'ya ilhak edilen parçası.


bu milletierin tümünün kendi topraklannda tam bağımsız ·olmalarıyla mümkündür. Aslma

bakılırsa

proletaryanın

sancağı altında burj uvazinin işini proleter savaşçılara gör­ dürrnekten başka birşey yapmayan

1848 Devrimi, vasiyet

infazeılan Louis Bonaparte ve Bismarck Almanya'nın ve Macaristan'ın

eliyle İtalya'nın,

bağımsızlığını

da sağladı;

ama 1792'denberi Devrime tek başına bu üçünden daha çok yaran dokunmuş olan Polanya, 1863'de kendinden

on

kat büyük Rus gücü karşısında yenik düştüğünde, kendi başının çaresine bakmaya terkedildL Soylular, Polanya'nın bağımsızlığını ne koruyabildiler, ne geri alabildiler; bugün burjuvazi için bu bağımsızlık, en azından, önemsizdir. Yine de, Avrupa milletleri arasında uyumlu işbirliği için Polan­ ya bağımsız olmalıdır. Polanya'nın bağımsızlığı ancak Po­ lonya'nın genç proletaryasınca sağlanabilir, ve ancak onun elinde güven altındadır. Çünkü bütün Avrupa'nın işçileri Polanya'nın bağımsızlığına Polonyalı işçiler kadar muhtaç­ tırlar.

10 Şubat, 1892. Londra

F. Engels

1893 TARİHLİ İTALYANCA BASKIYA

ÖNSÖZ

İtalyan Okuyucuya

Komünist Partisi Manüestosu nun yayınlanması 18 Mart 1848'le aynı günlere rastgeldi denilebilir. O gün Mila­ na'da ve Berlin'de devrim yapan, biri Avrupa kıtasının, '

öbürü Akdenizin ortasında iki millet, o günedek iç me ve çatışma yüzünden güçlerini yitirip yabancı altına düşmüş iki millet, elde silalı ayaklanmıştı.

bölün­ sultası İtalya,

Avusturya İmparatorluğunun hükmü altındaydı; Almanya,

96


Rus Çannın daha dalaylı olmakla hiç de daha az etkin ol­ mayan boyunduruğunu taşıyordu. 18 Mart

1848'in ilk s o ­

nuçları İtalya'yı da, Almanya'yı d a b u utanç verici durum­ dan kurtardı. 1848'le 1870 arasında bu iki büyük millet ye-. niden topadarup nasılsa

bellerini

doğrultmuşlarsa, bu,

Karl Marx'ın hep dediği gibi, 1848 Devrimini bastıran adam­ ların, kendi istekleri hilafına, Devrimin vasiyet infazeılan olmalarından ileri gelmiştir. O devrim her yerde işçi sınıfının eseriydi. Barikatlan kuran, devrimin balıasım kendi kanıyla ödeyen, işÇi sınıfıy� dı. Hükümeti devirerek burjuva

düzenini yıkmayı kesin

olarak amaçlıyanlar yalnız Paris işçileriydi. Gelgelelim, on­ lar kendi sınıflarıyla burjuvazi arasındaki ölümüne çeliş­ kinin bilincindeydiler

ama, henüz ne ülkenin

kalkınması, ne de Fransız işçilerinin

ekonomik

çoğunluğunun zihni

gelişmesi toplumun yeni baştan kurulmasını mümkün kı­ lacak düzeye erişmişti. Bu yüzden,

son tahlilde, devrimin

meyvalarını kapitalist sınıf topladı. Öbür ülkelerde, da, Almanya'da, Avusturya'da işçiler, daha

baştan,

İtalya'­ burju­

vaziyi iktidara getirmekten başka birşey yapmadılar. Oysa, hiç bir ülkede, milli bağımsızlık olmadan burjuvazinin ikti­ dan olamaz. Onun için 1848 Devrimi,

peşisıra, o günedek

birliğe ve bağımsızlığa kavuşmamış milletiere birlik ve ba­ ğımsızlık getirmek zorunda kalmıştır. Bunlar o zaman İtal­ ya, Almanya ve Macaristan'dı.

Şimdi sıra Polonya'dadır.

Böylece 1848 Devrimi, sosyalist bir devrim olmamakla birlikte,

sosyalist devrimin yolunu açmış, ona zemin ha­

zırlamıştır. Bütün ülkelerde büyük sanayinin gördüğ1i teş­ vik sayesinde burjuva düzeni son kırk beş yıl içinde her yerde kalabalık, yoğun, ve güçlü bir proletacya yaratmıştır. Yani burjuvazi, Manifestonun deyimiyle, kendi mezar ka­ zıcılannı yetiştirmiştir. Her Pir milletin bağımsızlığı ve bir­ liği yeniden sağla.•ım.adan, proletaryanın milletlerarası bir­ liğini, ya da bu milletierin ortak amaçlar uğrunda barışçı 97


ve akıilı işbirliğini gerçekleştirmek mümkün olmıyacaktır. 1848 öncesinin siyasi koşullannda İtalyan, Macar, Alman, Polanya ve Rus işçilerinin bir arada, milletlerarası eylemi düşünülebilir miydi? Demek ki 1848'de verilen s avaşlar

boşuna değildi. O

devrimci dönemden bizi ayıran kırk beş yıl da boşuna geç­ medi. Meyvalar oluyor. Benim tek dileğim, Manifestonun yayınlanması milletlerarası devrim için _nasıl hayırlı olduy­ sa, bu İtalyanca çevirinin yayınlanmasının da İtalyan pro­ letaryasının zaferi için öyle hayırlı olmasıdır. . Manifesto, kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci ro­ lün hakkını vermekte kusur etmemiştir. İlk kapitalist millet İtalya idi. Feodal ortaçağın kapanışı ile yeni kapitalist ça­ ğın açılışına dev gibi bir kişi damgasını vurdu: Ortaçağın son, çağımızın ilk şairi, bir İtalyan: Dante. Bugün, 1300'de olduğu gibi, yeni bir tarihi çağın eşiğindeyiz. Acaba İtalya bize bu yeni çağın, proletarya çağının doğuşuna · damgasını vuracak yeni bir Dante verecek mi? 1 Şubat, 1893 Londra

98

Friedrich Engels


. KO:MÜNİST PARTİSİ MANiFESTOSU

Avrupa'nın başına bir heyula musaHat olmuştur

:

Ko­

münizm heyülası. Kocamış Avrupa'nın bütün güçleri bu heyülayı defetmek için kutsal bir ittifak kurdular: Papa ve Çar, Metternich ve GU.izot, Fransız Radikalleri ve Alman polis ajanları. İktidardaki

hasımlannca

komünistlikle

suçlanma­

mış bir muhalefet partisi nerede var? Daha ileri muhalefet partilerine ve gerici hasımıarına

komünizm kara lekesini

geri fırlatmamış muhalefet nerede? Bu olgudan iki sonuç çıkıyor: ı.

Avrupa'nın bütün güçleri, komünizmin de başlıba­

şına bir güç olduğunu artık kabul etmektedirler. 2.

Komünistlerin açıkça, bütün dünya önünde, görüş­

lerini, amaçlarını, eğilimlerini açıklamalarının, ve bu Ko­ münizm Heyıliası masalına Partinin kendisine ait bir ma­ nifestoyla karşı çıkmalarının zamanı gelmiştir. Bu amaçla, çeşitli milletierin

komünistleri Londra'da

toplandılar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flaman ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere aşağıdaki Mani­ festoyu kaleme aldılar. 99


I BURJUVALAR VE PROLETERLEW

Günümüze kadar varolagelen bütün topluınıann tari­ hP sınıf mücadeleleri tarihidir. Özgür yurtdaş ve köle, p atrisyen ve pleb, derebeyi ve serf, lonca ustası3 ve kalfa, tek

kelimeyle ezen ve ezilen,

her an birbirlerine karşı olmuşlar, kimi zaman alttan alta, kimi zaman açıktan açığa aralıksız müşlerdir;

bu kavga, her

bir kavgayı sürdür­

seferinde, ya bütün toplumun

devrimci bir yeniden-kuruluşa varmasıyla, ya da çarpışan sınıfların birlikte mahvolmalanyla

sonuçlanmıştır.

ll Burjuvazi ile, sosyal üretim araçlannın sahibi olan ve ücretli emek çalıştıran çağdaş kapitalistler kastedilmektedir. Pro­ letarya, kendilerine ait üretim araçları olmadığından yaşamak için emek güçlerini satmak zorunda bırakılan çağdaş ücretli iş­ çiler sınıfıdır. (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.J 2l Yani bütün yazılı tarih. 1847'de toplumun tarih-öncesi, yazılı tarihten önceki sosyal örgütlenme, hemen hemen hiç bilin­ miyordu. O tarihten bu yana Haxtausen Rusya'da ortak toprak mülkiyetini keşfetti, Maurer, bütün Gerınen milletierin tarihte bu sosyal temel üzerinde boygösterdiklerini ispat etti , ve zamanla, köy topluluklarının Hindistan'dan İrlanda'ya kadar heryerde top­ lumun ilkel biçimi olduğu ya da olmuş olduğu anlaşıldı. Bu ilkel Komünist toplumun iç örgütlenişi, tipik biçimiyle, Morgan'ın gens'in gerçek niteliğini ve kabile ile ilişkisini nihayet keşfetme­ si sayesinde gözler önüne serildi. Bu ilkel toplulukların çözülüp dağılmasıyla toplum ayrı ayrı ve sonunda birbiriyle çelişen sınıf­ ıara bölünmeye başlar. Bu çözülme sürecini başlangıcından itlba­ ren ele alarak "Der Ursprung der Familie, des Privateigenthums und des Staats" da (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Köke­ nil gösterıneye çalıştım. (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.l 3) Lonca ustası, yani bir loncanın asil üyesi; lonca başı de­ ğil, lonca içinde bir usta. C1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.) 100


Tarihin önceki çağlannda, hemen her yerde, toplumun bölünerek düzen­

karmaşık bir biçimde çeşitli kadernelere

lendiğini, çeşitli sosyal mevki sıralanmalanna sahne oldu­ patrisyenler,

ğunu görüyoruz: Eski Roma'da plebler, köleler; Ortaçağda

şovalyeler,

feodal beyler, bendeler, lonca

ustaları, kalfalar, çıraklar, serfler; ve bu sırurlann hemen hepsinin içinde, yeniden, ikincil kademeler. Feodal toplumun yıkıntılarından fışkıran çağdaş . bur­ juva toplumu sınıf çelişkilerine

son vennemiştir. Sadece,

eskilerinin yerine yeni sınıflar, yeni

baskı koşulları, yeni

mücadele biçimleri getirmiştir. Oysa çağımız,

yani

burj uvazinin

çağı, şu ayırdedici

özelliği taşır: sınıf çelişkilerini basitleştirmiştir. Bütün top­ lum gitgide iki büyük düşman kampa, · birbirlerine

doğru­

dan doğruya karşıt iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burj u­ vazi ve Proletarya. Ortaçağın serfleri arasından

en eski kasabalann im­

tiyaz-beratlı şehir ahalisi çıktı. Bunların arasından da bur­ juvazinin ilk unsurlan gelişti. Amerika'nın keşfi, Cape Burnu'nun dolaşılınası p alaz­ lanan burjuvaziye yeni alanlar açtı. Hindistan ve Çin pa­ zarları, Amerika'nın

sömürgeleştirilmesi,

sömürgelerle ti­

caret, genel olarak mübadele araçlannın ve metalann artı­ şı ticarete, denizciliğe, sanayiye görülmemiş bir itilim, ve böylelikle, çökmekte olan feodal toplumun bağnndaki dev­ rimci unsura hızlı bir gelişim sağladı. Feodal sanayi

sisteminde

sanayi üretimi

lancalann tekelindeydi; bu sistem yeni

dışa�kapalı

pazarların gelişen

ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu. Onun yerini imalat [ mani­ faktür] sistemi aldı. Lonca ustalan imalatçi orta sınıf tara­ fından bir k�nara itildiler; ayrı ayrı

korporatif

loncalar

arasında işbölümü, her bir atölye içindeki işbölümü karşı ­ sında kayıplara karıştı. Bu arada pazarlar durmadan

büyüyor, talep durma-

101


dan artıyordu. imalat bile yeterli ohnaktan çıkmıştı. Bunun üzerine, buhar ve makineler sanayi üretimini kökten deği­ şikliğe uğrattı. imalatın yerini dev çağdaş sanayi, sanayici orta sınıfın yerini sanayici milyonerler, koca sanayi ordu­ larının kumandanlan, çağdaş burj uvalar aldı. Çağdaş sanayi dünya pazarını kurmuştur. Bunun yo­ lunu açan Amerika'nın keşfidir. Bu p azar ticarete, denizci­ liğe, kara ulaşırnma korkunç bir gelişme sağlamıştır.

Bu

gelişme de, sonradan, sanayinin yayılmasını etkilemiştir; ve sanayi, ticaret, denizcilik,

demiryolları

yayıldığı

ölçüde

burjuvazi gelişmiş, s ermayesini arttırmış , Ortaçağdan arta kalan bütün sınıfları geri plana itmiştir. Böylece,

çağdaş burjuvazinin kendisinin de uzun bir

gelişme seyrinin, üretim ve mübadele tarzlarında yer alan bir dizi devrimin ürünü olduğunu görüyoruz. Burjuvazinin gelişmesi yolunda atılan her adım, o sı­ nıfın siyasi gücünün artmasında yeni bir aşamayla birlikte gitmiştir. · Feodal soyluların sultası altında ezilen bir sınıf, Ortaçağ komününde1 kendi kendini yöneten silahlı bir top­ luluk, orda

(İtalya ve Almanya'da olduğu gibi)

bağımsız

şehir cumhuriyeti, burda (Fransa'da olduğu gibiJ kırallığın vergi ödeyen " avam tabakası" iken sonradan, asıl manifak­ tür döneminde, soylulara karşı bir ağırlık

unsuru olarak

kah yardeadal kırallığa, kah mutlak kırallığa hizmet eden ve gerçekte, genellikle, büyük kırallıkların kilit taşı olan ll

"Komün", yeni ortaya çıkan şehirlerin, feodal beyleri ve

efendilerinden mahalli özerklik ve siyasi haklarını "avaın taba­ kası" [tiers etatl olarak koparıp almazdan önce de Fransa'da kendilerine verdikleri isimdi. Burda, genel olarak, burjuvazinin ekonomik gelişmesine İngiltere, siyasi gelişmesine Fransa tipik örnek sayılmıştır. ( 1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu . l Bu, İtalya v e Fransa'nın şehir ahalisinin, ilk özerklik haklan­ m

feodal beylerinden satın aldıktan ya da koparttıktan sonra kendi şehir topluluklarına verdikleri isimdi. Cl890 tarihli Alman­ ca baskıya Engels'in notu.)

102


burjuvazi, nihayet, çağdaş sanayının ve dünya pazanmn kurulmasından bu yana, çağdaş temsili devlette siyasi ha­ kimiyeti bütünüyle kendi eline geçirmiştir. Çağdaş devletin hükümeti, tüm burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komi­ teden başka birşey değildir.

'

Burjuvazi, tarihi bı;ıJumından son derece devrimci bir rol oynamıştır. Nerede üste çıkmışsa orda bütün feodal, ataerkil, asu­ de ilişkilere son vermiştir. İnsanı "doğal üstleri"ne bağla­ yan karmakanşık feodal bağlan lıoyratça

kopanp atmış,

insanla insan arasında yalrn çıkar ve katı "nakit para" ba­ ğmdan başka hiçbir ilişki

bırakmamıştır.

coşkun şövalye ruhunun, gözü-yaşlı filistim

Dini iştiyakın, [ham ervah t

duyarlılığın en yüce heyecanlannı bencil hesabın buzlu su­ lannda boğmuştur.

Kişisel değeri mübadele değerine dö­ ' özgürlük­

nüştürmüş, iptali gayri mümkün sayısız beratıı

lerin yerine o yegane, vicdansız özgürlüğü getirmiştir: Ser­ best ticaret Tek kelimeyle, dini ve siyasi aldanmacalar ar­ dında gizlenen sömürünün yerine , yalın, utanmaz, dolaysız ve gaddar sömürüyü geçirmiştir. Burjuvazi o günedek el üstünde tutulan, baştacı edilip saygıduyulan

ne kadar meslek varsa hepsinin halesini yo­

lup atmıştır. Hekimi, hukukçuyu, papazı, şairi, bilim ada­ mını kendisinin ücretli işçilerine çevirmiştir. Burjuvazi, ailenin yüzünü örten yıvışık peçeyi yırtmış, aile ilişkisini salt bir para ilişkisi derekesine indirmiştir. Burjuvazi, gericilerin onca hayran

olduklan Ortaçağ

kaba-kuvvet gösterisinin nasıl olup da en miskin tembellik­ le bir arada gittiğini gözler önüne sermiştir. İnsan faaliye­ tinin nelere kadir olduğunu ilk ispat eden burjuvazidir. Mı­ sır piramitlerini, Roma su kemerlerini ve Gotik katedralleri

fersah fersah aşan harikalar yaratmıştır; daha önceki bütün

kavimler göçleri ve· haçlı seferlerini gölgede bırakan sefer­ ler yönetmiştir.

103


Burj uvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkile­ rini ve onlarla birlikt e bütün toplum ilişkilerini sürekli de­ ğişikliğe uğratmaksızın varolamaz. Oysa eski üretim tarz­ larının değişmeksizin korunması, tam tersine, ondan önceki bütün sanayici sınıfların başta gelen varoluş şartıydı. Üreti­ min sürekli değişikliğe uğratılması, sosyal koşulların aralık­ sız altüst edilmesi, sonu gelmez kararsızlık ve ç;alkantı, bur­ juvazi çagını önceki

bütün çağlardan ayıran özelliktir. Du­

ragan, kaskatı donmuş bütün ilişkiler, peşlerisıra çekip ge­ tirdikleri yıllanmış saygıdeğer önyargılar ve fikirlerle birlik­ te süpri'tlüp gitmekte, yenileri ise daha kemikleşmeye vakit bulamadan çağ-dışı kalmaktadır. Elle tutulur, gözle görü­ lür ne varsa yoğa karışmakta, kutsal olan herşey ayaklar altına alınmakta,

ve insanoğlu, gerçek hayat

koşullarını

ve hemcinsleriyle ilişkilerini nihayet ayık kafayla görmeye zorlanmaktadır. Ürünleri için durmadan büyüyen bir pazara duyduğu

ihtiyaç,

burjuvaziyi

yeryüzünün dört kapısına koştunnak­

tadır. Burjuvazi her yerde yuvalanmalı, her yerde yerleş­ meli, her yerde ilişkiler kurmalıdır. Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek, üretim ve tüke­ time her ülkede kozmopolit bir karakter

kazandırn-ııştır.

Gericilerin dalına basa basa,

kadar üzerinde

o zamana

durduğu milli zemini sanayinin ayağının altında çekip al­ mıştır. Eskiden kalma bütün milli sanayiler yıkılmıştır, ya da her gün yıkılıyor. Kurulması için bir hayat - memat meselesi yerli

hammaddeleri

bütün medeni milletler olan yeni sanayiler, artık

değil, en ücra

hammaddeleri işleyen,

çıkardıklan

bölgelerden ürünler

içinde değil, yer yüzünün her köşesinde ler,

getirilen

yalnız ülke

tüketilen sanayi ­

onlan yerlerinden ediyor. Ülkenin kendi ürünleriyle

karşılarran eski ihtiyaçlar yerine, ancak uzak diyarıarın ve iklimierin ürünleriyle karşılanabilen yeni ihtiyaçlar doğu­ yor.

104

Eski mahalli ve milli

içe-kapalılığın

ve kendine-ye-


terliğin yerini çok�yönlü ilişkiler, milletierin evrensel kar­ şılıklı bağımlılığı alıyor. Maddi üretimde ne oluyorsa, aynı­ sı zihni üretimde de oluyor. Tek tek milletierin fikir eserle­ ri artık herkesin ortak malıdır. Milli tek-yanlılık ve dar-ka­ falılık gittikçe imkansızlaşmakta,

çeşitli milli ve mahalli

edebiyatlardan ortaya

edebiyatı

bir dünya

çıkmaktadır.

Bütün üretim araçlarının gelişmesi ve ulaşırnın alabil­ diğine kolaylaşması sayesinde burjuvazi,

bütün milletleri,

hatta en barbar olanları dahi, medeniyet alanı içine çeker. Meta ürünlerinin ucuzluğuyla bütün Çin setlerini topa tu­ tup yerle

bir eder,

barbarların

dikbaşlı

yabancı düş­

manlığına yelkenleri suya indirtir. Bütün milletleri, yokol­ ma tehdidi altında, burjuva üretim tarzını

benimsemeye

zorlar; onları kendisinin medeniyet dediği şeyi kabule, yani burjuva olmaya zorlar. Tek kelimeyle, kendi sılretinde bir dünya yaratır. Burjuvazi kın şehirlere tabi kılmıştır. Muazzam şehir­ ler kurmuş, şehir nüfusunu kır nüfusuna kıyasla büyük ölçüd e çoğaltmış, böylece nüfusun oldukça büyük bir kıs­ mını kır hayatının meskenetinden kurtarmıştır. Kın şehir­ lere bağımlı kıldığı gibi, barbar ve yarı-barbar medenileşmiş ülkelere, köylü milletleri burjuva

ülkeleri milletlere,

Doğuyu Batıya bağımlı kılmıştır. Burjuvazi nüfusun,

üretim

araçlannın ve mülkiyetin

dağınıklığın_a gittikçe daha çok son

vermektedir.

Nüfusu

bir araya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş, mül­ kiyeti birkaç. elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonu­ cu,

siyasi merkezileşme olmuştur. Ayrı ayrı çıkarları, ka­

nunları, hükümetleri ve vergi sistemleriyle bağımsız, ya da gevşek bağlarla birbirine bağlı eyaletler hep bir araya geti­ rilip tek bir hükümete, tek bir hukuk

sistemine, tek bir

milli sınıf-çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarife­ sine sahip bir tek millet olmuşlardır. Henüz yüzyılı anca bulan hakimiyeti süresince burj u-

105


vazi, kendinden önceki kuşakların

hepsinin bir arada ya­

rattığından daha büyük, daha devasa üretim güçleri yarat­ mıştır. Doğa güçlerinin insana boyun

eğmesi, makineler,

kimya biliminin sanayi ve tarıma uygulanması, buharlı ge · miler; demiryolları, telgraf, koskoca kıtaların tarıma açıl­ ması, nehirlerin düzenlenmesi, yoktan var edilen muazzam nüfuslar -bundan önceki hangi yüzyıl, salt sezgiyle dahi olsa, sosyal emeğin bağrında bunca üretici gücün uyuk­ lamakta olduğundan haberdardı? Demek ki: Burjuvazinin kendisine dayanak kılıp üze­ rinde yükseldiği üretim ve mübadele araçları feodal top­ lumda oluştular. Bu üretim ve mübadele araçlarının ge­ lişmelerinin belli bir aşamasında feodal toplumun üretim ve mübadele koşulları, tarımın ve imalat sanayiinin feo­ dal örgütlenmesi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, o güne kadar gelişmiş Qlan üretim güçleriyle artık bağ­ daşmaz oldular; üretim güçlerine bir o kadar ayakbağı ol­ oldular. Koparılıp atılmaları

gerekiyordu; koparılıp atıldı

lar. Onların yerini serbest rekabet, ve ·onunla birlikte ona uygun düşen bir sosyal ve siyasi düzen ve burjuva sını­ fının ekonomik ve siyasi hakimiyeti aldı. Aynı buna benzer bir hareket bizim gözlerimizin önünde yer alıyor. Üretim, mübadele ve mülkiyet ilişkile­ riyle çağdaş burjuva toplumu,

bunca

devasa üretim ve

mübadele gücünü yoktan var eden bu toplum, efsunlarıy­ la

cehennemden çağırdığı

güçlerin ipini elden kaçıran

bir büyücü gibidir, Birkaç on yıldanberi sanayinin ve tica­ retin tarihi, çağdaş üretim güçlerinin çağdaş üretim ko­ şullarına, burjuvazinin varlık ve hakimiyet koşullan olan mülkiyet ilişkilerine başkaldıtışının tarihinden başka bir­ şey değildir. Devrevi tekrarlanmalarıyla

bütün burjuva

toplumunun varlığını her seferinde daha büyük bir tehli­ keyle yüzyüze getiren ticari bulıranlara değinmek yeter

106


burada. Bu bulıranların her birinde, eldeki ürünlerin de­ ğil sadece, vaktiyle yaratılmış üretim güçlerinin de büyük bir kısmı heba edilir. Bu buhranlarda, önceki bütün çağlar­ da ancak saçmalık sayılabilecek bir salgın başgösterir: Fazla üretim . salgını. Toplum birdenbire

geçici

bir barbarlığa

dönmüş bulur kendini. Sanki bir kıtlık, sanki bir evrensel yıkım savaşı bütün geçim araçlarının

kaynağını

kurut­

muştur; sanki sanayi ve ticaret yıkıntıya uğramıştır. Peki ama niçin? Ortalıkta haddinden fazla medeniyet, haddin­ den fazla geçim aracı, haddinden fazla sanayi, haddinden fazla ticaret olduğu için. Toplumun elindeki üretim güçleri, burjuva mülkiyetinin koşullarının daha da gelişmesine ar­ tık elvermez olmuşlardır; tersine, bu koşullara göre çok faz­ la güçlenmişler, bu koşuHarca engellenir olmuşlardır, ve bu engelleri aşar aşmaz bütüri burjuva toplumunu . altüst et­ mekte, burjuva mülkiyetinin varlığını tehlikeye s okmakta­ dırlar. Burjuva toplumunun koşulları üretim güçlerinin ya­ rattığı zenginliği kaldıramıyacak kadar kısıtlıdır. Peki bur­ j uvazi nasıl atlatır bu buhrahlan? Bir yandan yiğınla üre­ tim gücünü zorla yok ederek; öbür yandan ele geçirerek ve eskilerini daha da esaslı

yeni pazarlar

sömürerek. Yani

daha da yaygın, daha da yıkıcı bulıranlara yol açarak ve bulıranlan önleme çarelerini gitgide azaltarak. Burjuvazinin

feodalizmi

yıkmakta

kullandığı silah­

lar şimdi burjuvazinin kendisine çevrilmiştir. Oysa burjuvazi

kendisine

ölüm

getiren

silahları ya­

ratmakla kalmamıştır, bu silahlan kullanacak olan insan­ ları, çağdaş işçi sınıfını, proleterleri de yaratmıştır. Burjuvazi, yani sermaye geliştiği çağdaş işçi s!nıfı da gelişir.

Çağdaş

oranda proletarya, işçi sınıfı, ancak iş

bulduklan sürece yaşayabilen, ve ancak emekleri serma­ yeyi arttırdığı sürece iş bulabilen rini perakende

satmak

emekçilerdir. Kendile­

zorunda olan bu emekçiler her-


hangi bir ticaret eşyası gibi bir metadırlar, ve bu nedenle, rekabetin bütün

iniş-çıkışlanyla, piyasanın bütün dalga, ­

lanmalarıyla yüzyüzedirler. Makine kullanmanın yaygınlaşması ve işbölümü- yü­ zünden proleterlerin yaptıklan iş bütün bireysel karakte­ rini, ve bunun sonucu olarak, işçi için bütün çekiciliğini yitirmiştir. İşçi makinenin

bir parçası olur çıkar; ondan

istenen, sadece, en basit, en yavan, en kolay öğrenilir bir marifettir. Dolayısıyla bir işçinin üretim maliyeti, hemen hemen sadece, onun hayatta

kalması ve çoğalması için

zorunlu olan geçim araçlanndan ibarettir. Oysa bir meta­ nın, dolayısıyla emeğin de fiyatı!, onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle, işin iticiliği arttığı oranda ücret düşer. Dahası,

makine

kullanma

tarsa emeğin yükü,

ve

işbölümü

ne

kadar

ar­

ya çalışma saatlerinin uzatılmasıyla.

ya belli bir süre içinde yaptınlan işin arttınlmasıyla, ya da

makinelerin hızının artmasıyla vb., o .kadar ağırlaşır. Çağdaş sanayi,

ataerkil ustanın küçük işyerini sana­

yici kapitalistin muazzam

fabrikasına

dönüştürmüştür.

Fabrikaya doldurulan işçi yığınları tıpkı askerler gibi ör­ gütlenmişlerdir. bir

subaylar

Sanayi ordusunun neferleri olarak� tam

ve

b aşçavuşlar

hiyerarşisinin

kumandası

altındadırlar. İşçiler burjuva sınıfının ve burjuva devleti­ nin esirleri değillerdir sadece; hergün, her saat makineye, denetçiye, ve hepsinden çok, burjuva fabrikatörün kendi­ sine esir olurlar. Bu istibdat, kar ve kazancı kendine açık­ ça amaç ilan ettiği ölçüde aşağılık, menfur ve kahredici­ dir. El emeğinin içeriğindeki ustalık ve güç sarfı azaldıkça, bir başka

1)

deyişle çağdaş sanayi geliştikçe, erkek emeği-

Marx ve Engels daha sonraki eserlerinde, "emek değeri'"

ve "emek fiyatı" terimleri yerine "emek-gücü değeri" ve "emek gücü fiyatı" terimlerini kullanmışlardır.

108


niıi yerini kadın

emeği alır. Yaş ve cinsiyet :farkının işçi

sınıfı için ayırdedici bir sosyal geçerliği

kalmamıştır ar­

tık. Herkes, yaşına ve cinsiyetine göre, kullanılması az ya da çok pahalı bir iş aracıdır. İşçinin fabrikatör tarafından para olarak

sömürülınesi

ücretini

aldığı kadanyla sona erer ermez, burjuvazi­

nin öbür kesimleri, ev sahibi, bakkal, tefeci vb., onun üze­ rine çullanırlar. . Orta sınıfın alt tabakalan -küçük esnaf, dükkan s a · hipleri,

emekli ticaret erbabı genellikle, e l sanatçılan ve

köylüler- gerek küçük setinayeleri çağdaş sanayi ile çap­ ça boy ölçüşemediği ve

büyük

kapitalistlerle

taşın altına gittiği için, gerekse

rekabette

yeni üretim yöntemleri

yüzünden özel becerilerinin hiç bir değeri kalmadığı için, giderek proleterleşirler.

Böylelikle

proletarya,

nüfusun

bütün sınıflanndan gelme kimselerden oluşur. Proletarya

çeşitli gelişme

aşamalanndan

doğduğu andan itibaren burjuvaziyle

geçer. İlk

mücadelesi başlar.

Önceleri kavga tek tek işçiler tarafından, sonra hir fabri­ kanın işçileri tarafından, daha sonra tek bir yörede aynı iş­ kolunda çalışanlar tarafından doğrudan 'doğruya onlan sö­ müren burjuvaya karşı sürdürülür. Bunlar saldınlanm bur­ juva üretim koşuHanna

yöneltmezler,

üretim

araçlanna

saldınrlar; kendi emekleriyle rekabet eden ithal mallanm tahrip ederler, makineleri kırarlar, fabrikalan ateşe verir­ ler, ortaçağ işçisinin tarihe kanşmış statüsünü zorla dirilt­ meye çalışırlar. Bu aşamada işçiler henüz, ülkenin her bir yanına da­ ğılmış ,

karşılıklı rekabet yüzünden

birbirlerine düşmüş

tutarsız bir yığındırlar. Orda burda daha bir kenetlenmiş kuruluşlar halinde birleşseler de, bu henüz onlann ken­ di faal birleşmelerinin deflerine

sarıucu

ulaşabilmek için

değildir;

bütün

kendi siyasi he­

proletaryayı

geçirmeye zorlanan ve daha bir süre bunu

harekete

yapabilecek 109


güçt e ola,n burjuva.zinin birliğinin sonucudur. Bunda.n do­ la.yı bu a.şa.ma.da. proleteder kendi

düşma.nla.rıyla.

değil,

düşma.nla.nnın düşma.nla.nyla., mutla.k kıra.llığın ka.lıntıla.­ rı, topra.k sa.hipleri, sa.na.yici olma.ya.n burjuva.la.r ve küçük burjuva.ziyle

sa.va.şırla.r. Böylelikle . ta.rihi

ha.reketin tümü

burjuva.zinin elinde topla.nır; bu yolda.n ka.zanıla.n her za.­ fer, burjuvazi için bir za.ferdir. Oysa. sana.yinin gelişmesi

proleta.rya.nın

sadece şayı­

sını a.rttırmakla. ka.lma.z; proletarya. gün geçtikçe daha. bü­ yük yığınla.r halinde bir a.ra.ya. gelir, gücü a.rta.r ve gücü­ nün da.ha. çok fa.rkına. va.nr. a.yrılıkla.rını orta.da.n ka.ldırıp

Ma.kineler hemen

bütün ça.lışma.

her yerde

ücretleri

a.ynı düşük düzeye indirdiği ora.nda., proleta.rya.nın içinde ta.rklı çıka.rla.r ve ha.ya.t

koşulla.rı eşitlenmeye yüz tutar.

Burjuva.lar a.ra.sında. a.rtan reka.bet ve bunun tica.ri buhranla.r işçi

doğurduğu

ücretlerini büsbütün istikra.rsız kı­

la.r. Ma.kinelerin a.rdı arkası kesilmeyen gelişmesi, her ge­ çen gün daha da hızla.na.rak, işçileri geçim güvenliğinden her gün biraz da.ha yoksun kıla.r; tek tek iş'çilerle tek tek burjuvala.r a.rasında.

çatışmalar gitgide iki sınıf ara.sında

bir çatışma. niteliğine bürünür. Bunun üzerine işçiler bur­ j uva.la.ra karşı birlikler (işçi sendikala.rı) kurmaya. ba.şlar­ lar; ücretleri

yüksek

tutma.k için elele verirler; za.man

za.man ba.şgösteren bu başkaldırma.la.ra. hazırlıklı için

olma.k

a.rala.rında. sürekli örgütler kura.rlar. Kim yerde bu

çatışma aya.kla.nma.lara kada.r va.rır. Bazen zafer işçilerin olur, ama ancak bir süre için. İş­ çilerin müca.delelerinin gerçek semeresi, ilk a.nda elde edi­ len sonuçta. değil, işçilerin durmada.n gelişen birliğinde­ dir. Çağdaş sa.nayice ya.ra.tılan ve ayrı ayrı yörelerin işçi­ lerinin birbirleriyle ilişki kurma.la.nnı sa.ğla.ya.n yeni ula ­ şım araçları bu birliği kola.ylaştırır. Hepsi a.ynı ka.ra.kteri taşıyan birçok yöresel müca.deleyi milli çapta tek bir sı­ nıflarara.sı müca.delede merkezileştirmek için gerekli ola.n 110


da bu ilişkiden başka birşey değildi zaten. Oysa bütün sınıf mücadeleleri siyasi mücadelelerdir. Viran yollarıyla Orta., çağ şehirlilerinin birkaç yüzyılda

ancak başarabildikleri

birliği, çağdaş proleterler, demiryolları sayesinde, birkaç yıl içinde gerçekleştirebiliyorlar. dolayısıyla

Proleterlerin bir sınıf olarak,

bir siyasi

parti olarak örgütlenmeleri, kendi aralarındaki

rekabet

yüzünden hep sekteye uğrar. Fakat her seferinde

daha

da güçlü, kararlı ve zorlu olarak yeniden toparlanır. Bur­ juvazi içindeki bölünmelerden yararlanarak işçilerin be­ lirli

çıkarlarının

yasal

olarak

tanınmasını

sağlar.

İn­

giltere'de on saatlik iş-günü tasansı böyle kanunlaşmış­ tır. Eski toplumun sınıfları arasındaki bütün çatışmalar, türlü yollardan, proletaryanın

gelişme .sürecini ilerletir.

Burjuvazi, ardı kesilmeyen bir savaş içinde bulur kendini. Önce, soylularla; sonra, çıkarları sanayinin

ilerlemesine

aykırı düşen diğer burjuva kesimleriyle; ve her zaman, ya­ bancı ülkelerin burjuvalarıyla. Bütün bu savaşlarda bur­ juvazi

proJetaryaya başvurmadan,

meden, ve böylelikle onu siyaset

onun yardımını iste­ alanının

içine çekme­

den yapamaz. Bu nedenle, kendi siyasi ve genel eğitiminin unsurlarını proJetaryaya burjuvazi kendisi sağlar. Başka. bir deyişle, proletaryanın eline burjuvazi ile savaşta kul­ lanacağı silalıları o verir. Bundan başka, daha önce de gördüğümüz gibi, hakim sınıfların bazı kesimleri sanayinin

gelişmesi sonucunda

yığın halinde proletaryanın saflarına itilmekte, ya da en azından yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadırlar. Onlar da proJetaeyaya yeni aydınlanma ve ilerleme

unsurlan

sağlarlar. Nihayet, sınıf mücadelesinin kesin karar saatine yak­ laştığı dönemlerde, hakim sınıf içinde,

hatta eski toplu'-

pt


mun bütün kesimlerinde sürüp gitmekte olan dağılma sü­

_ reci öylesine şiddetli ve göze çarpar bir hal alır ki, h<ikim . sınıfın küçük bir

parçası kendini o sınıftan kopanr

devrimci sınıfla, geleceği elinde

ve

birlik olur.

tutan sınıfla

Dolayısıyla nasıl bundan önceki bir dönemde

soylulann

bir kesimi burj uvazinin safına geçmişse, şimdi de burju­ vazinin

bir bölümü, özellikle burjuva dÜşünürlerin

tari­

hin genel gidişini teorik olarak anlıyabilecek düzeye eriş­ miş olan bölümü, proletaryadan yana geçmektedir.

Bugün burjuvaziyle karşı karşıya olan bütün sınıflar içinde

yalnız proletarya ·gerçekten

devrimci bir sınıftır.

Öbür sınıflar çağdaş sanayi karşısında çürüye çürüye so­ nunda yok olur giderler; proletarya ise çağdaş sanayinin özel ve asli ürünüdür. Aşağı orta sınıf, küçük imalatçı,

dükkan

sahibi, za­

naatkar, köylü, bunlann hepsi, orta sınıfın ufarak kesim­ leri olarak ayakta kalabilmek için burjuvaziyle savaşırlar.

O yüzden de devrimci değil, tutucudurlar. Hatta gericidir1er, çünkü tarihin tekerini

tersine döndürmeye çalışırlar.

Kazara devrimci olacak olurlarsa, bu sadece, cekte proletaryanın safianna

yakın gele­

aktanlmak üzere oldukla­

rındandır; bu bakımdan halihazır çıkarianın değil, cekteki çıkarianın savunurlar,

kendi görüş

gele­

açılannı ter­

·keden�k proletaryanın görüş açısını benimserler. "Tehlikeli sınıf", toplumun süprüntüsü, eski toplumun ·en alt tabakalannın

saldığı

cifeleşmiş

aylaklar

yığmı,

-orda burda bir proleter devrimiyle hareketin içine sürük­ lenebilir belki; fakat yaşadığı hayat

koşullan onu gerici

<Eıntrikanın satılık uşağı olmaya çok daha yatkın kılar. . Proletaryanın nel

hayat ·

hayat

koşullan

koşullanndan

Proleterin mülkü yoktur;

hemen

eski

toplumun

tümüyle

kansı ve çocuklanyla

, nin butjuva aile ilişkileriyle

ortak hiç

ge­

annmıştır. ilişkisi­

bir yanı kalma­

·mıştır; çağdaş sanayinin İngiltere'de de, Fransa, Amerika


Almanya'da da hep aynı olan çalışma düzeni, yani senna­ ye elinde çağdaş kölelik, onda milli karakterden hiç bir iz bırakmamıştır. Onun için hukuk, ahlak ve din, her biri­ nin ardında bir o kadar burjuva çıkannın pusuya yattığı bir sürü burjuva önyargılandır. Bundan önce üste çıkan her sınıf, bütün toplumu ken­ di mülk edinme koşullarına

bendederek, o güne kadar el­

de_ ettiği durumu pekiştirmeye çalışmıştır.

Proleterler ise

kendilerinin eski mülkedinme biçimlerini

ve dolayısıyla

daha önceki bütün diğer mülkedinme biçirr_ılerini ortadan

kalaırmadan toplumun üretici · güçleri üzerinde hakimiyet kuramazlar. Onlann güven altına alınacak ve pekiştirile­ cek kendilerine ait hiç birşeyleri yoktur; onların tarihi gö­ revleri, bireysel . mülkiyetin bütün eski

güvencelerini ve

sigortalanm yok etmektir. Bundan önceki bütün tarihi hareketler azınlık hare­ ketleri,

ya da azınlıkların çıkanna

hareketler olmuştur.

Proletarya hareketi muazzam çoğunluğun, muazzam ço­ ğunluk çıkanna bilinçli, bağımsız hareketidir. Günümüz toplumunun en alt tabakası olan proletarya, resiiii toplu­ mun tekmil üst tabakalan berhava edilmeksizin yerinden kımıldayamaz, ayağa kalkamaz. Özde değil ama biçimde, proletaryanın burjuvazi ile mücadelesi başlangıçta milli bir mücadeledir. Her ülkenin proletaryası muhakkak ki önce kendi burjuvazisiyle he­ saplaşmak zorundadır. Proletaryanın önüne

sennekle,

gelişmesinin en genel bugünkü

evrelerini

göz

toplumda süregiden üstü az

çok örtülü iç savaşı, bu savaşın açık bir devrime dönüş­ tüğü ve burjuva�inin zor yoluyla alaşağı edilmesinin pro­ letaryanın hakimiyetinin temelL11i

attığı noktaya

kadar

izlemiş oluyoruz. 113


Daha önce de gördüğümüz gibi, şimdiye kadar bütün toplum biçimleri ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çelişki Üzerinde temellenmiştir. Ne var ki, bir sınıfı

ezebilmek

için o sınıfa hiç değilse köle hayatını sürdürmesini müm­ gerekir. Serflik dö­

kün kılacak belli koşulları sağlamak

neminde serf kendini komün üyeliğine çük burjuva, feodal istibdat altında

yükseltmişti; kü­

burjuvalaşmayı ba­

şarmıştı. Çağdaş işçi ise, tersine, 'sanayinin

ilerlemesiyle

durumunu düzelteceği yerde, kendi sınıfının hayat koşul­ lannın gitgide daha altına düşmektedir. Çağdaş işçi sada­ kaya muhtaç olacak ölçüde yoksullaşmaktadır; oysa böy­ lesi yoksulluk nüfustan da, servetten de çabuk gelişir. İş­ te burjuvazinin toplumda hakim sınıf olmaya, kendi va­ roluş koşullarını topluma zorla, mutlak bir kanun olarak benimsetmeye artık liyakati kalmadığı burda açıkça orta­ ya çıkıyor. Burjuvazi hüküm sürebilecek

halde değildir;

çünkü kölesine köleliği içinde dahi yaşama imkanı

sağ­

lıyamamaktadır; çünkü kölesi onu besleyeceği yerde o kö­ lesini beslemek zorunda kalacak kadar kölesinin sefalete düşmesinin önünü alaınamaktadır.

Toplum artık bu bur­

j uvazinin hakimiyeti altında yaşayamaz; bir başka ifadey­ le, burjuvazinin varlığı toplumla artık bağlaşmamaktadır. Burjuva sınıfının varlığı ve hakimiyeti için temel şart, sermayenin oluşması

ve büyümesidir;

sermaye için şart

olan, ücretli emektir. Ücretli emeğin tek dayanağı, işçiler arasında rekabettir.

Burjuvazinin ister istemez

olduğu sanayi ilerledikçe işçilerin nızlığının yerini, işçilerin

teşvikçisi

rekabetten doğan yal­

örgütlenmekten doğan devrim­

ci birliği alır. Dolayısıyla

çağdaş

üzerinde üretim

ürünlere el koyduğu

yaparak

sanayinin

gelişmesi, temelin

ta kendisini burjuvazinin ayağının altından kaydırmakta­ dır. Bunun içindir ki burjuvazinin ürettiği, herşeyden ön­ ce,

kendi mezar

kazıcılarıdır.

Burjuvazinip.

devrilmesi

de, proletaryanın zaferi de aynı ölçüde kaçınılmazdır. 114


II PROLETERLER VE KOMÜNiSTLER Komünistlerin genel olarak proleterler karşısında du­ rumları nedir? partilerine karşıt ayrı

Komünistler, diğer işçi sınıfı bir parti değifdirler. Proletaryanın tümünün

çıkarlanndan ayrı ve farklı

çıkarlan yoktur. Onun için komünistler hem, pratikte, her ülkenin

işçi

kendilerine özgü katı ilkeler ileri sürmezler. Komünistler noktada

diğer işçi sınıfı partilerinden

ayrılırlar:

ı. Değişik

ülkelerin

kendi milletleri içinde yürüttükleri

yalnız ş u

proleterler,inin

mücadelelerde bütün

proletaryanın her türlü ınilliyetten bağımsız, ortak çıkar­ larını gösterir,

oı'llan öne sürerler. 2. İşçi sınıfının burju­

vaziye karşı verdiği mücadelenin geçınek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalannda, her zaman ve her yerde, ha­ reketin bütün olarak çıkarlarını temsil ederler. Onun için komünistler hem, pratikte, her ülkenin işçi sınıfı partilerinin en ileri ve kararlı kesimi, bütün diğer­ lerinin başını çeken kesimidirler, hem de, teoride, prole­ taryanın büyük çoğunluğu karşısında, proletarya hareke. tinin izlediği çizgiyi, hareketin koşullarını ve en sonunda varacağı

genel sonuçları açıkça anlamalarından ileri ge­

len bir üstünlüğe sahiptirler. Komünistlerin acil hedefi, bütün diğer proletarya par­ tilerinin hedefidir -proletaryanın bir sınıf olarak ortaya çıkması, burjuva hakimiyetinin yıkılması, siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi. Komünistlerin varmış

oldukları

teorik sonuçlar hiç 115


bir surette, şu ya da bu sözde evrensel reformcunun icad ya da keşfettiği fikirlere ya da ilkelere dayanmaz. Bu sonuçlex sadece, varolan

bir sınıf mücadelesinin,

gözlerimizin önünde süregiden bir tarihi hareketin doğur­ duğu ilişkileri genel terimlerle ifade mülkiyet

ilişkilerine

son verilmesi

ederler.

Halihazır

hiç de komünizmin

ayırdedici bir özelliği değildir. Geçmişte bütün mülkiyet

geğişmesi

sonucunda tarih

ilişkileri, tarihi koşulların

içinde sürekli değişikliğe uğ­

ramışlardır. Mesela Fransız Devrimi, burjuva mülkiyeti yararına, feodal mülkiyeti ortadan kaldırmıştır. Komünizmin ayırdedici özelliği, genel olarak mülkiye­ tin ortadan kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin orta­ dan kaldırılmasıdır. Oysa çağdaş burjuva sınıf çelişkilerine, çoğunluğun azınlık

özel mülkiyeti,

tarafından sömü­

rülmesine dayanan üretim ve mülk edinme sisteminin en son ve en tam ifadesidir. Bu anlamda,

komünistlerin

teorisi şu tek cümleyle

özetlenebilir: özel mülkiyete son verilmesi. Biz komünistler, bir insanın kendi emeğinin semeresi olarak kişisel mülk edinme hakkını kaldırmak

istemekle

suçlanmışızdır. Bu mülkiyetin her türlü kişisel

özgürlük,

faaliyet ve bağımsızlığın temeli olduğu iddia ediliyor. Kişinin kendi alın teriyle çalışıp didinerek bizzat ka­ zandığı mülkiyet! Küçük el-sanatçısının ve küçük köylü­ nün mülkiyetini mi, yani burjuva biçiminden önceki mül­ kiyet biçimini mi kastediyorsunuz? Ona son vetmeniri hiç gereği yok; sanayinin gelişmesi onu büyük ölçüde zaten yok etmiştir, ve hala da her gün yok etmektedir. Yoksa çağdaş burjuva özel mülkiyetini mi kastediyor­ sunuz? İyi ama, ücretli emek işçi için bir mülkiyet yaratıyor mu? Ne gezer! Ücretli emek sermaye yaratır, yani ücretli 116


emegı sömüren cinsten bir mulkiyet yaratır; sermaye

de

bir şartla artar: yeniden sömürmek için yeni ücretli emek arzı yaratmak şartıyla. Bugünkü biçimiyle mülkiyet, ser­ maye ile

ücretli emek arasındaki çelişkiye dayanmakta-

dır. Bu çelişkinin her iki yanını birden inceleyelim: . Sermaye sahibi olmak demek,

üretimde salt kişisel

değil, sosyal bir mevkiye sahip olmak demektir. Sermaye kollektif bir üründür, ve ancak toplumun birçok üyesinin, hatta, son tahlilde, bütün ·

üyelerinin birlikte faaliyetiyle

harekete geçirilebilir. Bu nedenle,

sermaye kişisel c!eğil, sosyal bir güçtür.

Dolayısıyla sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin mülkiyetine çevrilmekle kişisel mülkiyet sosyal mülkiyete

dönüşmüş olmaz.

Değişen, mülkiyetin sosyal

karakteridir sadece. Mülkiyet sınıfsal karakterini yitirir. Şimdi de ücretli emeği ele alalım. Ücretli emeğin ortalama fiyatı asgari ücrettir, yani iş­ çinin işçi olarak hayatta kalabilmesi için zorunlu olan ge­ çim araçlan tutarıdır. Dolayısıyla ücretli

işçinin emeğiyle

elde ettiği anca onun kıtkanaat yaşayıp çoğalmasına yeter. Biz hiç bir surette, emek ürünlerinin bu kişisel sahipliğine, insan hayatını sürdürmeyi ve yeni insanlar

yaratmayı

gözeten ve başkalarının . emeğine tasarruf etmeyi mümkün kılacak hiç bir fazlalık bırakmayan

mülk edinmeye s�n

verme niyetinde değiliz. Bizim son vermek istediğimiz sa­ dece onun sefil

karakteridir.

İşçi onun hükmü altında,

yalnız sermayeyi arttırmak için yaşar, ve ancak hakim sı­ nıfın çıkarı gerektirdiği ölçüde yaşamasına cevaz vardır. Burjuva toplumunda canlı emek, birikmiş emeği arttır­ ma aracından, başka birşey değildir. ise birikmiş emek, işçinin

hayat

Komünist toplumda

ufkunu

açma,

hayatını

zenginleştinne ve ilerietme aracından başka birşey değil­ dir. 117

.


Bunun içindir ki, burjuva toplumunda geçmiş bugüne hakimdir; komünist toplumda ise bugün geçmişe Burjuva toplumunda sermaye bağımsızdır

hakimdir.

ve bireyselliğe

sahiptir, oysa yaşayan insan bağımlıdır ve hiÇ bir bireysel1iği yoktur. Bir de burjuvalar, bu duruma son vermenin bireyselli ­ ğe ve özgürlüğe son vermek olduğunu söylüyorlar! Haklan var. Burjuva

bireyselliğine,

burjuva

burjuva özgürlüğüne son verme

bağımsızlığına

ve

hedefi hiç şüphe yok ki

güdülüyor. Bugünkü burjuva üretim koşullannda özgürlük deyin­ ce serbest ticaret, serbest alım-satım anlaşılmaktadır. Ama alım-satım ortadan kalkarsa,

serbest alım-satım

da ortadan kalkar. Bu serbest alım-satım

teranesinin, ve

burjuva dostlanmızın genel olarak özgürlük üzerine sarfet ­ tikleri bütün o "parlak s özler"in, olsa olsa Ortaçağın kısıtlı alım-satımına, Ortaçağın eli kolu bağlı bezigı'mlanna karşı ileri sürüldüklerinde bir anlamı olabilir; alım-satımın, bur­ j uva üretim koşullarının, ve burjuvazinin kendisinin

ko­

münizmle ortadan kaldıri.lmasına karşı ileri sürüldüklerin­ d e hiç bir anlam taşımazlar. Biz özel mülkiyete son vermek istiyoruz

diye delışe­

te kapıliyorsunuz. Oysa sizin bugünkü mevcut toplumunuz­ da nüfusun onda dokuzu için özel mülkiyete zaten son ve­ rilmiştir; birkaç kişi için özel mülkiyetin varolması, sadece, o onda dokuzun elinde hiç varolmayışı sayesindedir. De­ mek ki siz bizi, ancak toplumun muazzam

çoğunluğunun

her türlü mülkiyetten yoksun olması şartıyla varolabilen bir mülkiyet biçimine son vermek istemekle suçluyorsunuz. Uzun lafın kısası, kendi mülkiyetinize son vermek is­ temekle suçluyorsunuz bizi. Çok doğru. Biz işte onu isti­ yoruz.

118


Emek sermayeye, paraya ya da ranta, tekel altına alı­ nabilecek bir sosyal güce çevrilemez olduğu andan itiba­ ren, yani bireysel mülkiyet burjuva mülkiyetine, sermaye­ ye dönüştürülemez olduğu andan itibaren, bireysellik orta­ dan kalkar diyorsunuz.

O halde "birey"den siz yalnız buıiuvayı, orta sınıftan mülk sahibini anlıyorsunuz, bunu itiraf etmelisiniz. Bu kişi, gerçekten ortadan kaldınlmalı ve kökü kazmmalıdır. Komünizm hiç kimseyi

toplumun

ürünlerini

mülk­

edinebilme gücünden yoksun kılmaz; onun bütün yaptığı, böyle bir mülk edinme sayesinde başkalarının emeğini bo­ yunduruk altına alma gücünden kişiyi yoksun kılmaktır. İtiraz olarak, özel mülkiyete son verilmesiyle bütün ça­ lışmanın duracağı, herkesin işi tembelliğe

vuracağı ileri

sürülmüştür. Buna göre, burjuva toplumu tembelliğin dikalası

yü­

zünden çoktan hapı yutmuş olmalıydı; çünkıl burjuva top­ lumunun çalışan üyelerinin

eline hiç birşey geçmezken,

eline birşey geçenler hiç çalışmamaktadırlar. Bu itiraz, tü­ müyle, sennaye ortadan kalktığı zaman ücretli emeğin de ortadan kalkacağı gerçeğinin

bir kez daha boşuna tekra­

rından başka birşey değildir. Maddi ürünlerin komünistce üretimi ve mülk edinilc mesine yöneltilen bütün itirazlar, aynı biçimde, zihin ürün­ lerinin komünistce üretimi ve mülk edinilmesine karşı da ileri sürülmüştür. Burjuva için nasıl sınıf mülkiyetinin or­ tadan kalkması üretimin kendisinin ortadan kalkması de­ mekse, sınıf kültürünün ortadan

kalkması da, onun için,

bütün kültürün ortadan kalkması anlamına gelir. Yitirilişine burjuvanın onca hayıflandığı o kültür, mu­ azzam çoğunluk için, tıpkı bir makine gi,bi iş gönneye eği­ tilmekten başka birşey değildir. Ama bizim burjuva mülkiyetine

son venne niyetimizi

siz kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk vb. 'kavramlan119


nızın miyanna vurduğunuz sürece bizimle boşuna uğraşır­ sınız. Sizin fikirleriniz

dahi burjuva

üretim ve burjuva

mülkiyet koşullannızın bir ürününden ibarettir; hukuk bi­ liminiz de, sizin sınıfınızın herkese

yasa kılınan iradesin­

den başka birşey değil- öyl e bir irade rini ve yönünü sınıfınızın ekonomik

ki, esas karakte­

varoluş koşullan be ·

lirlemektedir. Sizi bugünkü üretim tarzınızın ve mülkiyet biçiminizin -üretimin ilerleme süreci içinde belirip

kaybolan tarihi

ilişkilerin- doğurduğu sosyal biçimleri doğanın ve aklın ebedi kanuniarına dönüştürmeye sevkeden bencil yanılgı, sizden önceki bütün hakim sınıflada paylaştığınız bir ya­ mlgıdır. Kadim mülkiyette açık seçik gördüğünüzü, feodal mülkiyette kabul ettiğinizi, kendi burjuva mülkiyet biçi­ miniz söz konusu olunca kabullenmenize izin yoktur elbet­

te. Ailenin ortadan kaldırılması! En radikal unsurlar bile komünistlerin

bu utanç verici önerisi karşısında küplere

biniyorlar. Bugünkü aile, burjuva ailesi, hangi temele dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş haliyle bu aile sa­ dece burjuvalar arasında görülür. Oysa bu durumun ta­ mamlayanı, proleterler arasında ailenin fiilen varolmayı­ şı ve açık fuhuştur. Tamamlayanı kayıplara karıştığı zaman burjuva aile­ si de tabii kayıplara karışacak, sermayenin kayıplara ka­ rışmasıyla her ikisi birden kayıplara kanşacaktır. Çocukların , ana-babaları

tarafından

sömürülmesine

son vermek istemekle mi suçluyorsunuz bizi? Biz bu suçu kabulleniyoruz. Lakin evde eğitimin yerine

sosyal eğitimi koymakla

ilişkilerin en kutsalını yok ettiğimizi söyleyeceksiniz bize. Ya sizin eğitiminiz? O da sosyal eğitim değil mi? Sosyal koşullar belirlemiyor mu onu da, ve siz toplumun 120

doğru-


dan doğruya ya da dalaylı müdahelesiyle, okullar, vb. ara­ cılığıyla, o sosyal koşullar altında eğitmiyar musunuz? Top­ lumun eğitime müdahalesini onlar,

komünistler icad etmediler;

sadece, o müdahalenin

karakterini

değiştirmeye,.

eğitimi hakim sınıfın etkisinden kurtarmaya çalışıyorlar. Çağdaş sanayi proleterler arasında bütün aile bağları­

nı koparıp attıkça, ve proleterlerin çocukları basit birer ticaret eşyası ve çalışma aracı olup çıktıkça, ail_e ve eğiti­ me, ana-babayla çocuk arasındaki kutsal ilişkiye dair bur­ juva yaveleri daha da mide bulandırıcı oluyor. Ama siz komünistler. kadınlar üzerinde ortaklaşa hak sahibi olunmasını istiyorsunuz diye hep bir ağızdan haykı­ rıyor burjuvazi. Burjuvanın gözünde kansı, basit bir üretim . aracından ibarettir. Üretim araçlarının ortaklaşa işletileceğini duyan burjuva, tabii, herkese ait olma

kaderinin

kadınların_ da

payına düşeceğinden gayri bir sonuca varamamaktadır. Gözetilen asıl hedefin, kadınların basit üretim araçlan olmaları durumuna son vermek olduğu

aklının ucundan

bile geçmemektedir burjuvanın. Kaldı ki, komünistlerce açıkça ve resmen uygulanaca.:. ğını iddia ettikleri, kadınlar üzerind_e ortaklaşa hak sahibi olunmasına karşı burjuvalarımızın duydukları namuskara­ ne öfke kadar gülünç· birşey yoktur. Kadınlar üzerinde or­ taklaşa haklara sahip olunmasını komünistlerin önerme­ lerine hiç gerek yok; o zaten taa ne zamandanberi varola­ gelmiştir. Burjuvalarımız, genelev fahişelerinden geçtik, işçileri­ nin karılarını ve kızlarını diledikleri gibi kullandıklan yet­ miyormuş gibi, birbirlerinin karılarını da ayartınaya ba­ yılırlar. Burjuva evliliği, gerçekte, evli kadınlar üzerinde or­ taklaşa hak sahibi olma sistemidir; bu bakımdan komünist-

121


ler, olsa olsa, iki yüzlü bir tutumla gözden

saklanan ka­

dınlar üzerinde ortaklaşa hak sahibi olma

yerine, bunun

açıkça meşrülaştırılmış

istemekle suç­

olanını getirmeyi

lanabilirler. Kaldı ki, bugünkü üretim düzenine son veril­ mesiyle, bu düzenin getirdiği kadınlar üzerinde ortaklaşa . hak sahibi olmaya, yani açık ve gizli fuhşa da son verilece­

ği besbelli ortadadir. Komünistler bundan başka,

ülkeleri ve milliyeti orta­

dan kaldırmak istemekle suçlanıyorlar. İşçilerin ülkesi yoktur. Onların olmıyan birşeyi onlar­ dan alamayiz. Proletarya herşeyden önce siyasi üstünlüğü ele geçirmek, milletin başta gelen sınıfı olmak, kendini mil­ letin ta kendisi kılmak zorunda olduğu için, bu kadarıyla, kelimenin burjuva anlamında

olmamakla birlikte, zaten

millidir. Burjuvazinin gelişmesi, ticaret özgürlüğü, dünya paza­ rı, üretim tarzında ve ona tekabül eden yaşama koşulların­

da yeknesaklık, halklar arasında milli ayrılıklar ve çelişki­ leri her geçen gün biraz daha ortadan kaldırıyor. Proletaryanın

hakimiyeti bu ayrılıkların daha da ça­

buk ortadan kalkmalarını sağlıyacaktır. Hiç değilse başta gelen medeni ülkelerin birlikte eylemi, proletaryanın kur� tuluşunun ilk şartlarından biridir. Bir kişinin bir başkası tarafından sömürülmesine son verildiği oranda bir milletin bir başka

millet tarafından

sömürülmesine de son verilmiş olacaktır. Millet içindeki sı­ nıflar arasında çelişki ortadan kalktığı oranda bir milletin diğer bir millete duyduğu husumet de sona erecektir. Dini, felsefi ve genel olarak ideolojik bir açıdan komü­ nizme yöneltilen suçlamalar, ciddiyetle üzerinde durulma­ ya değer suçlamalar değildir. İnsanın fikirlerinin, görüşlerinin ve kavramlarının, tek kelimeyle, insanın bilincinin, onun maddi varoluş koşulla­ rında, sosyal ilişkilerinde ve sosyal hayatında yer alan her 122


değişmeyle birlikte değiştiğini anlamak için çok derin bir sezgiye gerek var mı? Düşünceler tarihi, maddi üretim değiştikçe zihni üre­ timin karakterinin değiştiğinden başka neyi ispatlamakta­ dır? Her çağda hakim düşünceler, o çağın hakim sınıfının düşünceleri olmuştur. İnsanlar toplumda devrimci değişiklikler yaratan dü­ şüncelerden söz ettikleri zaman şu olguyu dile getirmekten başka birşey yapmazlar: eski toplumun bağrında yeni bir toplumun unsurları yaratılmıştır; eski düşüncelerin dağıl­ ma süreci eski varoluş koşullannın dağılma süreciyle atba­ şı gider. Kadim dünya son demlerini yaşarken, kadim dinler Hı­ ristiyanlık tarafından altedildiler. Hıristiyan düşüncesi On Sekizinci Yüzyılda akılcı düşünce karşısında yenik düş­ tüğünde, feodal toplum o zaman devrimci olan burjuvazi karşısında ölüm-kalım savaşı veriyordu. Din ve vicdan öz,.

gürlüğü düşünceleri, serbest rekabetin bilgi alanında haki­ miyetinin ifadesinden başka birşey değildir. "Hiç şüphesiz," denilecek, "dini, ahlaki, felsefi ve hu­ kuki düşünceler tarihin gelişme seyri içinde değişikliğe uğ­ ramışlardır. Ama din, ahlak, felsefe, siyaset bilimi ve hu­ kuk buna rağmen her zaman ayakta kalmışlardır." "Kaldı ki, Özgürlük, Adalet vb. gibi bütün toplum du­ rumlarına ortak ebedi doğrular

vardır. Oysa komünizm

ebedi doğrulan ortadan kaldırıyor, dini ve ahlı:1kı yeni bir temel üzerine oturtacak yerde� bütün dine ve bütün ahlaka son veriyor; dolayısıyla, bütün geçmiş tarihi tecrübeye ters düşüyor." Bu suçlamanın özünde yatan nedir? Gelmiş geçmiş bü­ tün toplumların tarihi, farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünen sınıf çelişkilerinin gelişmesinin tarihidir. Fakat sınıf çelişkileri ne gibi biçimlere bürünmüş olur­ larsa olsunlar, geçmiş çağların hepsinde görülen ortak bir 123


olgu var: toplumun bir bölümünün diğer bölümü tarafm­ dan sömürülmesi. O halde geçmiş çağların sosyal bilinci­ nin, gösterdiği bütün çeşitliliğe ve farklılığa rağmen, ancak sıriıf çelişkilerinin hepten son bulmasıyla bütün bütün göz­ den kaybolabilecek belli birtakım ortak biçimler ya da ge­ nel düşünceler çerçevesinde hareket etmesine şaşmamak gerekir. Komünist devrim, gelen§ksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü kopuştur; onun gelişmesi, geleneksel düşüncelerden de en köklü kopuşu içeriyorsa, b;una hiç şaşmayalım. Fakat komünizme yöneltilen burjuva itirazlar üzerin­ de yeter bu kadar durduğumuz. Yukarda gÖ:rdük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım, proJetaryayı hakim sınıf durumuna getirmek, demok­ rasi savaşını kazanmaktır. Proletarya siyasi üstünlüğünü, bütün sermayeyi kerte kerte burjuvazinin elinden koparıp

almak, bütün üretim

araçlarını devletin elinde, yani hakim sınıf olarak örgütle­ nen proletaryanın elinde merkezileştirmek, ve üretici güç­ ler toplamını olabildiği kadar hızla arttırmak için kullana­ caktır. Tabii, başlangıçta, mülkiyet haklarında ve burjuva üre­ tim koşullannda zorla birtakım gedikler açılmadan; dola­ yısıyla, ekonomik bakımdan yetersiz ve geçersiz görünse­ ler de hareketin seyri içinde kendilerini aşan, eski toplum düzeninde yeni yeni gedikler açılmasını gerektiren, ve üre­ tim tarzını baştan aşağı devrimci bir değişikliğe uğratmak için kaçınılmaz olan bazı tedbirler alınmadan bu gerçekleş­ tirilemez. Bu tedbirler muhakkak ki _her ülkede başka başka ola­ caktır. Bununla birlikte, aşağıda sayılanlar, en ileri ülkelerde az çok genellikle uygulanabilecektir. 124


ı. Toprak mülkiyetine

son verilmesi ve bütün toprak

rantlannın kamu yaranna kullanılması. 2. Ağır bir müterakki ya da kademeli gelir vergisi.

3. Her türlü miras hakkının kaldınlması. 4. Bütün yurt dışına kaçaniann ve isyancıların mülkle·­

ıine el konulması. 5. Sennayesi devlete ait olan, mutlak tekel dunımunda

bir merkez bankası · aracılığıyla

kredilerin

devlet elinde

merkezileştirilmesi.

6. Haberleşme ve ulaşım araçlarının devlet elinde mer­ kezileştirilmesi. . 7 Devlete ait fabrika ve üretim araçlan sayısının art­

tınlması; çorak topraklann ekilebilir hale getirilmesi

ve

bütün topraklann ortak bir plan çerçevesinde !Slahı.

8. Herkesin eşit çalışma zorunlUluğu. Özellikle tanmda sanayi ordulannın kurulması.

9. Tanının imalat sanayileri ile birlikte_ nüfusun ülke içinde daha dengeli

yürütülmesi;

dağıİmasıyla şehir

ve

köy arasında ayınma giderek son verilmesi. 10. Bütün çocuklar için resmi okullarda parasız eğitim.

Çocuklann fabrikalarda bugünkü biçimiyle çalıştınlması­ nın önlenmesi. Eğitimin sanayi üretimiyle birlikte yürütül­ mesi, vb., vb. Gelişm� seyri içinde sınıf aynlıklan ve üretimin tümü bütün milletin

ortadan kalktığı

muazzam birliği elinde

toplandığı zaman, kamu iktidan siyasi karakterini yitire­ ·

cektir. Siyasi iktidar, asıl anlamıyla, bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmak için örgütlenmiş gücüdür. Eğer proletarya, burjuvaziyle mücadelesi

sırasında, koşullann .

baskısı altında kendini bir sınıf olarak örgütlerneye zorla­ nacaksa, eğer'bir devrimle kendisini hakim sınıf kılacak ve hakim sınıf olarak eski üretim koşullannı zorla silip ata­ caksa, demek ki, bu koşullarla birlikte sınıf çelişkilerinin ve genel olarak sınıfların varlığıİlın koşullanın da silip at125


mış ve böylelikle kendi sınıf hakimiyetine de son vermiş olacaktır: Sınıflan ve sınıf çelişkileriyle eski burjuva toplumunun yerini öyle bir birlik alacaktır ki orda her insanın özgür­ ce gelişmesi bütün herkesin özgürce gelişmesinin şartı ola­ caktır. III

SOSYALİST VE KOMÜNiST LiTERATÜR I.

Gerici Sosyalizm Al Feodal Sosyalizm

Tarihi konumlanndan

ötürü Fransız ve İngiliz soylu

sınıfları, çağdaş burjuva toplumuna saldıran risaleler yaz­ mayı kendilerine iş edindiler.

1830

Temmuz Devriminde

Fransa'da, ve refonn çalkantılan1 sırasında İngiltere'de bu soylu sınıflar nefret ettikleri türediler karşısında bir kez daha yenilgiye uğradılar. Ondan sonra artık ciddi bir siya­ si mücadele kesinlikle söz konusu olamazdı. Yalnız edebi bir savaş hala mümkündü. Ne ki edebiyat alanında dahi, Restorasyon2 döneminin eski yaveleri artık geçmez olmuş" tu. Kendilerine taraftar toplayabilmek için soylular sözde kendi çıkarlarını unutmuş görünmek, burjuvaziye yöneltıl

İngiltere'de 1832 Seçim Kanunu reformu. Halktan gelen

baskıyla çıkarılan bu kanun sayesinde toprak ve finans aristok­ rasİsinin siyasi tekeli kınlmış, parlamento yolu . sanayi burjuva­ zisine açılmıştı. Reform mücadelesinin ile

küçük

burjuvazi

ise

oyuna

başım çeken proletarya

getirilmişler,

seçme-seçilme

haklanm yine elde edememişlerdi.

2)

1660-1689 arası İngiliz Restorasyonu değil, 1814-1830 Fran­ (1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notu.l

sız Restorasyonu.

126


tikleri suçlamayı sömürülen işçi sınıfının çıkarından başka bir çıkar gözetmiyorlannışcasma dile getirmek zorunda kaldılar. Böylece yenilgilerinin

acısıİn,

yeni efendilerini

alaya alarak ve gelecek felakete dair kulağına uğursuz ke­ hanetler fısıldayarak çıkardılar. Feqdal sosyalizm böyle doğdu: yan ağıt, yarı taşlama, yarı geçmişin yankısı, yarı gelecekten

korkulu · haber; acı,

nükteli ve keskin eleştirisiyle kimi zaman burjuvaziyi can evinden vurarak, ama çağdaş tarihin gidişini hiç mi hiç anlıyamadığı için sonurrda hep gülünç düşerek. Soylu sınıfı, halkı kendi yanına çekebilmek için, önün­ de sancak yerine proleter

bağış-kesesini

taşıyordu. Ama

halk ne zaman soyluların peşine takılacak olsa, arka naki­ yelerinde

eski fe_odal annaları görüyor, saygısız kahkaha­

lar atarak onları yüzüstü bırakıyordu. Fransız Meşrüiyetçilerinin1 bir kesimi ve ''Genç İngil­ tere2" bu temaşayı sahneye koydular. Feodaller kendi sömürü tarzlannın

burjuvazininkin­

den farklı olduğunu ileri sürerken, kendilerinin bambaşka durumlarda ve koşullarda sömürdüklerini, o durum ve ko­ şulların bugün artık tarihe karıştığını unuturlar. Kendi ha­ kimiyetleri altında hiç bir zaman çağdaş proletaryanın var­ olmadığını ileri sürerken, çağdaş burjuvazinin kendi top­ lum biçimlerinin zorunlu bir ürünü olduğunu unuturlar. Bunun ötesinde, eleştirilerinin gerici niteliğini o kadar 1)

"Legitimist"ler. 1830 Devrimindd devrilen "meşru" Bour­

bon hanedam taraitarlan. Bu hanedan büy"Qk toprak sa-lUbi soy­ luların çıkarlannı temsil etmekteydi.

1814-30 arası Restorasyon

döneminde iktidardaydı. 2)

1840 yıllan başında Muhafazakar Parti politikacılan ve

yazarlanndan kurulu bir gurup. Burjuvazinin gelişen ekonomik ve siyasi gücünden toprak sahibi soylulann duyduğu hoşnutsuz­ luğu dile getirmekteydi.

127


az saklarlar ki, burjuvaziya yönelttikleri

başlıca suçlama

.aslında şuna varır: burjuva düzeninde, eski toplum düzeni­ nin kökünü kazmaya aday bir sınıf gelişmektedir. Bir proletarya yarattığı için değil,

daha çok, devrimci

bir proletarya yarattığı için kınarlar burjuvaziyi. Bu yüzden siyaset pratiğinde, işçi sınıfına karşı girişi­ len bütün baskı tedbirlerini desteklerler, günlük hayatta ise, bütün o tumturaklı sözlerine rağmen, sanayi ağ�cından düşen altın elmalan toplamaya, doğruyu, sevgiyi ve şerefi yün, pancar şekeri ve ispirto ticaretiyle değişmeye teşne­ dirler1. Nasıl köy papazı her zaman toprak salıibiyle elele git­ mişse, Papaz Sosyalizmi d e hep' Feodal

sosyalizmle elele

gitmiştir. Hıristiyan çilekeşliğine

sosyalist bir çeşni katmaktan

kolay birşey yoktur. Hıristiyanlık

özel mülkiyeti, evliliği,

devleti kmamamış mıdır? Bunların yerine hayırsevediği ve yoksulluğu, bekareti ve nefse ezayı, manastır hayatını

ve

Kiliseyi salık vermemiş midir? Hıristiyan sosyalizmi, soylu kişinin hasedini takdis etmek için papazın kullandığı kut­ sanmış sudan başka birşey değildir.

Bl

Küçük Bui:-juva Sosyalizmi

Feodal soylular burjuvazinin yıktığı tek sınıf, varoluş koşullan çağdaş burjuva toplumunun

havasında sararıp

solan tek sinif değildi. Ortaçağ şehir ahalisiyle küçük top-

' Bu, özellikle Almanya için doğrudur. Orda toprak sahibi soylular ve zadegan, malikanelerinin büyük kısmını kendi adia­ nna kahyalanna işletirler. Ayrıca, büyük pancar şekeri ve ispir­ to imalatçılandırlar. Daha zengin olan İngiliz soylulan şimdilik buna tenezzül etmiyorlar; ama onlar da toprak rantlannın düşü­ , şünden uğradıklan kaybı, dürüstlüğü hayli su götürür anonim şirket müteşebbislerine isimlerini ödünç vererek gidermesini bi­ liyorlar. ( 1888 tarihli İngiliz baskıya Engels'in notuJ 1)

128


rak sahibi köylüler çağdaş burjuvazinin öncüleriydiler. Sa­ nayi ve ticaretce az gelişmiş ülkelerde bu iki sınıf, palazla- . nan burjuvazinin yanısıra hala hayatta kalmaya çalışmak­ tadırlar. Çağdaş medeniyetin tam geliştiği ülkelerde, proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan ve burjuva toplumunun bir eklentisi olarak durmadan kendini yenileyen yeni bir küçük burjuvalar sınıfı türemiştir. Ne ki bu sınıfın tek tek üyeleri rekabet nedeniyle süreklf olarak proletaryanın saf­ larına itilmektedirler, ve hatta, çağdaş

sanayi geliştikçe

çağdaş toplumun bağımsız bir kesimi olarak büsbütün or­ tadan silinecekleri, imalatta, tarımda ve ticarette yerlerini denetçilere, kahyalara ve tezgahıara . bırakacakları

anın

yaklaştığını görmektedirler. Nüfusun yarısından çok daha fazlası köylü olan Fran­ sa gibi ülkelerde, burjuv:aziye karşı

proletaryadan yana

çıkan yazarların, burjuva düzenini eleştirirken ve küçük burjuvanın ölçülerini

köylünün

kullanmaları, işçi sınıfını

bu ara-sınıfların görüş açısından savunmaları çok doğaldı. Küçük burjuva sosyalizmi böyle . doğdu.

Yalnız Fransa'da

değil, İngiltere'de de bu okulun başı Sismondi'ydi. Bu sosyalizm okulu, çağdaş üretim

koşullarındaki çe­

li-şkileri büyük bir isabetle ortaya koymuştur. iktisatçıların riyakar savunularının ipliğini pazara çıkarmıştır. Makine­ lerin ve işbölümünün, sermaye ile toprağın az ellerde top­ lanmasının, fazla üretimin ve bulıranların felaketli sonuç­ larını kesinlikle ispat etmiştir. Küçük burjuvanın ve köylü­ nÜn kaçınılmaz sonunu, proletaryanın sefaletini, üretimde­ ki anarşiyi, servet dağılımındaki göze-batıcı milletler arasında birbirini yokedici

eşitsizlikleri,

sanayi savaşını, eski

ahlak bağlarının, eski aile ilişkilerinin, . eski milliyetlerin çözülüşünü gözler önüne sermiştir. Bununla birlikte sosyalizmin bu türü, olUmlu hedefle­ ri bakımından, ya eski üretim ve mübadele araçlarını, on-· 129


l�rla birlikte eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmeyi özleJ', �a da çağdaş üreti:rn ve rn,übadele araçları­ m, "Qu araçlar tar�fından parçalanmış ve parçalanması mu­ kadder olan eski mülkiyet ilişkileri çerçevesinde işleme:z; hılle getirmeyi arıı�çlar. Ber iki halde de hem gEırici, hem ütopyacıdıı;. Küçük burjuva sosyalizminin son sözü, imalata korpo­ ratif loncalar, tanmda ataerkil ilişkilerdir. En sonunda, katı tarihi olgular kendi - kendini aldat­ ınanın mestedici etkilerini dağıttıktan sonra, sosya1izmin bu türü berbat bir karamsarlık nöbetiyle son buldu. cl Alman Sosyalizmi ya da "Gerçek" Sosyalizm, İktidardaki bir burjuvazinin baskısı altında ortaya çı­ kan ve bu iktidara karşı mücadelenin dile gelişi olan Fransız sosyalist ve komünist edebiyatı, Almanya'ya, burjuvazi bu ülkede feodal mutlakiyetçilikle tam yeni savaşa tutuş­ muşken sokuldu. Alman feylesofları, sözde feylesoflan, ve beaux esprits (kalem ehlil pür heves sahip çıktılar bu edebiyata; ama, bu eserler Fransa'dan Almanya'ya göçerken Fransız sosyal koşullarının onlarla birlikte

göçmediğini

unuttular. Al­

manya'nın sosyal koşullanyla karşılaşınca bu Fransız lite­ ratürü bütün pratik anlamını yitirdi, salt edebi bir veçheye büründü. Mesela On Sekizinci Yüzyıl Alman feylesofla­ rının gözünde birinci Fransız

Devriminin talepleri genel

"Pratik Akıl"ın taleplerinden başka bir şey değildi, ve dev­ rimci Fransız burjuvazisinin iradesinin dile getirilişi, onlar için, saf iradenin, olması gereken iradenin, genel olarak gerçek insan İradesinin yasaları anlamını taşıyordu. Alınan literati'nin (ediplerinl bütün yaptıklan yeni Fransız fikirlerini eski felsefi vicdanıarına uyumlu kılmak­ tan, ya da, daha doğrusu, kendi felsefi görüşlerinden vaz­ geçmeksizfn, Fransız. fikirlerine sahip çıkmaktan ibarettL 1 30


Bıı işi, l:ıir yabanq dil,e nasıl sahip çıkılır:;a öyle, yani çeviri yohıyla yaptılar. Eski çok-taıınqlığın kl!lsık

eserleriniP.

yazılı olduğu

elyazmaları üzerine keşişler, herkesin bildiği gibi, Katolik Aziziere dair saçma sapan hayat hikayeleri yazarlardı. Al­ man literati, qünyevi Fransız literatürü !rarşısında bu yön­ temi tersine çevirciiler: kendi teorik saçmalıklarıılı Fransız­ ca asıl metnin altına yaz dılar. Mesela paranın ekonomik işlevlerinin Fransız eleştirisinin altına, "İnsanlığın Yaban­ cılaşması", burjuva devletinin Frı:ı.nsiz eleştirisinin altına, "Genel Kategorisinin Tahttan indirilmesi" gibi ş�yler yaz­ dılar. Fransız tarih eleştirilerinin arkasına yamanan bu fel­ sefi lafazanlıklara "Eylem FelsefesC "Gerçek Sosyalizm", "Alman Sosyalizm Bilimi", "Sosyalizmin Felsefi Temeli'' fi­ lan gibi isimler taktılar. Fransız sosyalist ve komünist edebiyatının böylece ca­ nına okundu. Öte yandan, Alman'ın elinde bu edebiyat bir­ sınıfın bir başka sınıfla mücadelesini dile getlı:ir olmaktan çıktığı için, Alman, "Fransız tek-yanlılığı"nı aşmış olduğu; gerçek ihtiyaçlan değil, Gerçeğin ihtiyaçlarını; proletarya­ nın çıkarlarını değil, İnsan doğası'nın, hiç bir sınıfa ait ol­ mayan, hiç bir gerçekliği olmayan, sadece . felsefi hayalin puslu diyarında varolan genel

olarak İnsanın Çıkarlann.ı­

temsil ettiği zehabma kapıldı. Okul çocuğu görevlerini bu denli ciddiye · alan, elindeki pespaye mallan bunca şarlatanlıkla övüp göklere çıkaran

bu Alman Sosyalizmi, bu arada o kakavanca saf-yüreklili­ ğini de giderek yitirdi. Alman ve özellikle de Prnsya

burjuvazisinin

feodal

soylulara ve· mutlak kırallığa karşı yürüttüğü savaş, yani liberal hareket, daha bir ciddiyet kazandı. _

Bu sayede, "Gerçek" Sosyalizme, siyasi hare!retin, karşı­

sına - sosyalist taleplerle çıkmak, liberalizmi, temsiti hükü131

·


ıneti, burjuva rekabetini, burjuva basın özgürlüğünü, bur­ juva kanunlannı, burjuva özgürlüğü ile eşitliğini gelenek­ sel lanetleınelerle yerin dibine batırınak, yığınlara bu bur­ juva hareketinden hiç bir kazançlan olmadığını, tersine, o yüzden her türlü zarara uğrayacaklarını söyleyip durmak için nicedir aranan fırsat sunulmuş oluyordu. Alınan Sos­ yalizmi, budalaca bir yankısından

başka birşey olmadığı

Fransız eleştirisinin geçerli olabilmesi için çağdaş burjuva toplumu ile ona tekabül eden ekonomik

varoluş koşullah

ve bunlara uyan bir siyasi yapıının varolması

gerektiğini

tam bu sırada unutuverdi. Oysa Almanya'da yaklaşmakta olan mücadelenin hedefi tam da bunların elde edilmesiydi. Alman Sosyalizmi, ceberrut hükümetlerle onların mai­ yetindeki papazlara profesörlere, taşra beyleri ve memur­ lara, onlan tehdit eden burjuvazi

karşısında makbul bir

bostan korkuluğu hizmeti gördü. Yine bu aynı hükümetlerin

tam o sırada Alınan işçi

sınıfı ayaklanmalanna sunduklan kırhaçlı - kurşunlu acı haplardan sonra Alman Sosyalizmi baya iyi gidiyordu. Bu "Gerçek" Sosyalizm- böylece

�arşı

Alman burjuvazisine

bir savaş silahı olarak hükümetlere hizmet ederken,

bir yandan da gerici bir çıkan, Alman F:Histen'lerinin çıka­ nnı doğrudan temsil ediyordu. Almanya'da On Altıncı Yüz­ yılın bir kalıntısı olan, ve o zamandanberi de türlü biçim­ lerde boy gösterip duran küçük burjuva sınıfı,

bugünkü

düzenin gerçek sosyal temelidir. Bu sınıfı ayakta tutmak,

Almanya'da

mevcut düzeni

ayakta tutmaktır. Sanayide ve siyasette burjuvazinin haki­ miyeti, bir yandan sanayide yoğunlaşma, öbür yandan dev­ rimci bir proletaryanın ortaya çıkması nedeniyle, bu sınıfı kesin yokol�� tehlikesiyle yüzyüye getirmiştir. "Gerçek" Sosyalizm, işte bu iki kuşu bir taşla vurmak gibi birşeydi. Salgın gibi yayıldı. Tumturaklı belagat çiçekleriyle işlenmiş, mariz duygu132


sallığın çiyine batmış spekülatif örümcek ağlarından örülü cübbe, Alman Sosyalistlerinin bir deri�bir-kemik kalmış bi­ . çare "ebedi doğrular"ına giydirdikleri bu doğa ötesi cübbe, böyle bir· ortamda mallannın sürümünü korkunç arttırma­ ya yaradı. Alman Sosyalizmi de, kendi

payına, küçük burjuva

Filisten'in dışı büyük - içi küçük temsilcisi her geçen gün biraz daha benimser oldu.

oı:ma görevini

Alınan milletini örnek millet, adi Alman Filisten'ini ti-­ pik insan ilan etti. Bu örnek insanın her bir alçaklığını giz� li, yüce ve sosyalistçe, yani gerçek karakterinin tam tersi bir anlama yordu. Komünizmin "vahşice yıhcı'' eğilimine doğrudan karşı çıkmaya, bütün sınıf mücadelelerine tepe­ den ve tarafsız bir horgörüyle . baktığını ilan etmeye kadar gitti. Almanya'da şu sıra (1847)

ellerde dolaşan bütün o

sözde sosyalist ve komünist yayınlar, pek azı dışında, bu murdar ve yozlaştıncı . edebiyatın örnekleridir1• II.

Tutucu Sosyalizm ya da Burjuva Sosyalizmi

Burjuvazinin bir bölümü, burjuva toplumunun varlığı­ nı sürekli kılmak için, sosyal dertleri gidermeden yanadır. İktisatçılar, hayırseverler, insaniyetçiler, durumunu düzelticiler, bağış katiıpanyacılan,

işçi sınıfının hayvanları

koruma dernekleri üyeleri, ıçki düşmanları, akla gelebile­ cek her türlü gizli reform heveslileri, hepsi bu kesime gi­ rerler. Sosyalizmin bu türlüsünden dört başı marnur sis­ temler dahi çıkarılmıştır. 1)

1848'in devrim fırtınası bütün bu pestenkerani

eğilimi

sildi süpürdü, ve hareketin başım çekenlerde sosyalizmle daha fazla uğraşma isteği bırakmadı. Bu eğilimin: baş temsilcisi ve klasik örneği, Bay Karl Grün'dür. (1890 tarihli Almanca baskıya Engels'in notu.)

133


Bu türün örneklerinden biri olarak Proudhon'un Sefa­ Jetiri Felsefesi'ni gösterebiliriz. Sosyalist geçinen burjuvalar, çağdaş sosyal

koşulların

doğurduğu kaçınılmaz mücadeleleri ve tehlikeleri göze al­ madan, bu koşulların bütün nimetlerinden

yararlanmak

isterler. Halihazır toplum düzeni olduğu gibi kalsın, ama devrimci ve çözücü unsurları olmasın isterler. Proletarya­ sız bir burjuvaziyi özlerler. Burjuvazi, tabii ki, kendisinin en üstte olduğu bir dünyayı dünyaların en iyisi beller; bur­ juva sosyalizmi de bu huzur verici görüşü geliştirip ondan az ya da çok · tamamlanmış çeşitli sistemler çıkarır. Prole­ taryanın böyle bir sistemi gerçekleştirimesini ve bu saye.rle kestirmeden sosyal Cennete ulaşmasını istemekle burjuva­ zi, gerçekte sadece, proletaryanın bugünkü toplumun sınır­ lan içinde kalmasını, fakat burjuvazi hakkındaki bütün menfur fikirlerinden annmasını istemektedir. Bu sistemli

sosyalizmin bir türü,

ikinci ve daha pratik, ama daha az salt siyasi bir reformun değil, ancak

:maddi varoluş koşullarında, ekonomik ilişkilerde bir deği­ şikliğin kendilerine bir yararı olabileceğini söyliyerek her türlü devrimci hareketi işçilerin gözünde kötülemeye çalı§­

mıştır. oysa bu tür sosyalizmin maddi varoluş · koşullann­

değişiklikten anladığı, hiç bir surette, burjuva üretim ilişkilerinin ortadan kaldınlması değildir -bu ancak bir

da

devrimle gerçekleştirilebilir-; bu ilişkilerin sürüp gitme­ sine dayanan yönetim reformları, yani sermaye-emek iliş­ kilerini hiç bir bakımdan etkilemeyen, olsa olsa burjuva hükümetinin masraflarını azaltıcı ve yönetimini basitleşti­ rici reformlardır. Burjuva · sosyahzmi, tam yeterli

ifadesini, sadece laf­

tan ibaret hale geldiği zaman, ve ancak o zaman bulur. Serbest ticaret: işçi sınıfının yararına. Himayeci güm­ rükler: işçi sınıfının . yararına. 134

Hapishanelerin islahı: işçi


sınıfmin yararına. Burjuva Sosyalizminin ciddiye ald�ğı yegane sözü, budur.

son sözü, ve

Şu cümleyle özetlenebilir: burjuva bit burjuvadir: işçi sınıfının yarartna.

III. Eleştirici - Ütopyacı Sosyalizm Ve Komünizm Burda sözünü ettiğimiz, bütün çağdaş büyük devrim­ lerde her zaman, mesela Babelli ve başkalannın yazılann­ da olduğu gibi, proletaryanın taleplerini dile getiren lite­ rı;ıtür değildir. Proletaryanın, feodal toplumun alaşağı edildiği genel . kargaşa döneminde kendi öz hedeflerine uiaşmak için gi­ riştiği ilk doğrudan teşebbüsler, gerek proletaryanın o sıra­ lardaki henüz gelişmemiş durumundan ötürü, gerekse kur­ tuluşu için gerekli ekonomik koşulların -henüz daha ya­ ratılması gereken ve ancak yaklaşan burjuva çağında ya­ ratılabilecek olan koşulların- yokluğundan ötürü, ister istemez başarısızlığa uğradı. Proletaryanın · bu ilk kıpırda­ nışıarına eşlik eden devrimci literatür de ister istemez ge­ rici bir karakter taşıyordu. Evrensel çilekeşlik ve en kaba biçimiyle sosyal eşitlik fikirleri aşılıyördu. Bihakkın sosyalist ve komünist diye isimlendirilen sis­ temler, St. Simon, Fourier, Owen ve başkalannın sistem­ leri, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin yuka­ rıda anlatılan gelişmemiş ilk döneminde ortaya çıkarlar. (Bakınız: Bölüm I. Burjuvazi ve Proletarya.) Bu sistemlerin kurucuları yürürlükteki toplum biçi­ minde sınıf çelişkilerini de, çürüyüp dağılmaya yol açan un­ surların faaliyetini de görmez değiller. Fakat, henüz çocuk� luk çağında olan proletarya, onların gözünde, hiç bir tari­ hi girişim gücü ve hiç bir bağımsız siyasi hareketi olmayan bir sınıf görünümündedir.

135


Sınıf çelişkilerinin gelişmesi

sanayinin gelişmesiyle birlikte gittiği için, kendilerini içinde buldukları ekonomik durum henüz on}ara proletaryanın kurtuluşunun maddi koşullarını sunmamaktadır. Bu yüzden onlar, bu koşullan yaratacak yeni bir toplum bilimi, yeni sosyal kanunlar ararlar. Tarihi eylemin yerini, onların kişisel tarihi süreç içinde yaratılan kurtuluş

yaratıcı eylemi;

koşullarının yerini,

hayali kurtuluş koşulları; proletaryanın gide gide ve kendi­ liğinden sınıfsal örgütlenmesinin yerini, bu mucitlerin özel likle icad ettikleri bir sosyal örgütlenme olacaktır. Onların gözünde geleceğin tarihi, kendi sosyal tasanlarının pro­ pogandası ve pratikte uygulanmasından başka birşey de­ ğlidir. Planlarını yaparken, en çok, acı çeken sınıf olarak en başta işçi sınıfının çıkarlarını gözettiklerinin farkındadır­ lar .Proletarya onlar . için, sadece, en çok acı çeken sınıf olduğu için mevcuttur. Sınıf mücadelesinin henüz gelişmemiş durumu kadar kendi ortamlan da, bu tür sosyalistlerin, kendilerini bü­ tün sınıf çelişkilerinin çok üstünde görmelerine neden olur. Toplumun bütün

üyelerinin, hatta en varlıklılarının dahi

durumunu iyileştirmek isterler. Bu yüzden hiç bir sınıf ayı­ rımı yapmadan bütün topluma, .hatta daha çok hakim sını­ fa. seslenmek adetleridir. Öyle ya, insanlar bir kere onların sistemlerini anlasalar,

ondan

sonra nasıl olur da onun

mümkün olan en mükemmel toplumun mümkün olan en mükemmel planı olduğunu görmezler? Dolayısıyla her türlü siyasi, özellikle de her türlü dev­ rimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçı yollardan var­ mak isterler, başarısızlığa malıkılın

küçük deneylede ve

örnek girişimlerle yeni sosyal İncil'in yolunu hazırlama­ ya uğraşırlar. 136


Proletaryanın henüz çok az gelişmiş

olduğu ve kendi

durumunU.:ancak hayalci bir gözle görebildiği bir zamanda. çizilen, geleceğin toplumuna dair bu

hayali tablo, toplu­

.mun genel bir yeniden-kuruluşu yönünde o sınıfın duydu­ ğu ilk iç-güdüsel özlemiere tekabül etmektedir. Fakat

bu sosyalist ve komünist yayınlarda eleştirici . toplumun her .bir ilkesine

bir unsur da vardır. Halihazır

saldırırlar. Bu bakımdan, işçi sınıfİnın

aydınlanması için

sori derece değerli malzeme ile doludurlar. önerilen pratik tedbirler -mesela

Bu yayınlarda

şehirle kır . arasındaki

ayrıliğa, aileye, sanayinin özel kişiler adına yürütülmesine, . ücret sistemine son

verilmesi, toplumda uyumun sağlan­

ması, devletin işlevlerinin salt üretim

üzerinde nezarete·

çevrilmesi- bütün bu öneriler, doğrudan doğruya, o sıra­

da henüz yeni boy göstermeye başlıyan ve bu yayınlarda. ancak belirsiz ve karışık ilk biçimleriyle

kendilerini belli

eden sınıf çelişkilerinin giderilmesini öngörürler. Bu ne­ denle bu öneriler salt ütopyacı bir karakter taşırlar. Eleştirici-Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizmin önemi ta­ rihi gelişmeyle ters orantılıdır. Çağdaş sınıf mücadelesi ge­ lişip belirginleştikçe, kavgaya bu sözde se}'irci kalış, kav­ gaya yöneltilen bu hayalci saldırılar pütün pratik değerini

ve büt�n teorik gerekçesini yitirir. Dolayısıyla, bu sistem­

leri yaratanlar birçok bakımlardan devrimci kişiler olduk­ ları halde, tilmizleri hep gerici

tarikatlar

Bunlar proletaryanın ileri yönde tarihi

kurmuşlardır.

gelişmesine karşı. çıkarak üstadlarının ilk görüşlerinden rnek parmak ayrıl'

mazlar. Bu yüzden, ve ısrarla, sınıf mücadelesini durdur­ maya, sınıf çelişkilerini uzlaştırmaya çalışırlar. Hala, sos­ yal Ütopyalarını deneyler yoluyla gerçekleştirmeyi, birbirinden kopuk "Falanster"ler, "Küçük İkarya"1 -YerYüzü

"Ev Kolo:riilerl" ya · da bir

Cennetinin cep kitabı boyu

1) Phalansteres, Charles Fourier'nin tasarısına göre kuru­ lacak sÔsyalist kolonileriydi. İcaria, Cabet'in ütopyasına ve son-

137


baskılan� kurı:ı:layı düşlerler; bütün bu ölrtıayacak .hayal­ leri gerçekleştirmek için de burjuvaların vicdatılartna ve keselerine el açmak zorunda kalırJ.ar. Gid.e gide, yukarda anlattığımız gerici muhafazakar

sGsyalistlerd.en

olur çı­

karlar; onlardan aynidıklan tek nokta, ukalalığı daha da sistemleştirmeleri, ve kendi sosyal bilimlerinin mucizevi so­ nuçlarına bağnaz ve batı! bir inanç bes:lemeleridir. Bu nedenle, işçi sınırının her türlü siyasi _eylemine şid­ detle karşı çıkarlar. Onlar için bu gibi eylemler ancak yeni İncil'e körü körüne inançsızlıktan doğabilir. İngiltere'de Owen'ciler Beratçılara, Fransa'da ciler Reforme'culara1 karşıdırlar.

Fouirer­

IV ÇEŞİTLİ MUHALEFET PARTİLERİ KARŞISINDA KÖMÜNİSTLERİN DURUMU Bölüm İki, İngiltere'de Beratçılar2 ve Amerika'da Tanm radan Amerika'da kurduğu komünist kolenisine verdiği isimdi. ( 1888 tarihli İngilizce baskıya Engels'in notLL l Owen'in,

steres,

"Ev Kolonileri",

ömek komünist derneklerine verdiği isimdi.

Fourier'nin tasarladığı halk saraylannın

adıydı.

Phalan­ lcaria,

komünist kurumlarını Cabet'in tasvir ettiği ütopyacı hayal alemi­ ne verilen isimdi. ( 1890 tarihli Almanca "baskıya Engels'in notu.l

ll 1843-50 arasında Paris'te yayınlanan demokrat gazetesinin taraftarıanna

bir küçük burjuva

atıf yapılıyor. Bu gazete,

Reforme, cumhuriyet rejimini savunuyor,

demokratik ve sosyal

reformlar istiyordu.

2) Chartism 1830 - 40 yıllan süresince İngiliz işçilerinin dev­ rimci

yığın hareketi idi.

Beratçılar; 1838'le 1848 arasında Par­

lamentoya sunduldan üç dilekçede CPeople's Charter - Halk Be-

138


Reformculan

gibi

günümüzde

mevcut işçi sınıfı partileri

karşısında kömün-istlerin durumuna açıklık getirmiştir. Komünistler işçi sınıfının acil

hedeflerinin gerçekleş­

tirilmesi, geçici çıkarlarının sağlanması için savaşırlar; fa­ kat bugünkü hareket içinde aynı zamanda hareketin gele­ ceğini temsil eder ve korurlar. Fransa'da tutucu ve radi­ kal burjuvaziye karşı Sosyal Denıokratlarla1 ittifak yapar­ lar; ama Büyük Devrimden geleneksel olarak ak:tanlagele:n

laf

kalabalığı ve aldanmacalar karşısında eleştirici bir ta­

vır takınma hakkından vazgeçmezler. İsviçre'de, çelişik unsurlardan, kısmen Fransa'daki an­ lamıyla

demokratik

sosyalistlerden,

kısmen, de radikal

burjuvalardan meydana gelen bir parti oldugunu gözden kaçırmaksızın, Radikalleri desteklerler. Polonya'da, milli kurtuluşun

ilk şartı olarak toprak

.devrimi için direten partiyi, yani 1846 Cracow ayaklanma­ sını2 hazırlayan partiyi desteklerler.

ratıl genel oy hakkı, gizli oy, parlamentoya seçilmek için mülk sahibi olma şartının kaldırılması, daha kısa çalışma günü, daha yük.sek ücret gibi istekler ileri sürmüşlerdir. Hareket 1848'den :sonra tavsayıp dağılmıştır. 1} O sırada parlamentoda·

·

Ledru-Rolih,

literatürde Louis

Blanc ve gündelik. basında Reforme gazetesi tarafından temsil 'edilen parti. Sosyal-Demokrasi adı, bu mucitlerinin gözünde, de­ mokratik ya da cumhuriyetçi partinin az çok sosyalizme bulaş­ mış bir kesimi anlamına geliyordu. ( 1888 tarihli İngilizce baskı­ ya Engels'in notu) . O sırada Fransa'da kendisine Sosyalist-Demokratik diyen parti, siyaset alanında Ledru-Rollin, literatürde Louis Blanc ta­ rafından temsil ediliyordu; bu bakımdan, bugünkü Alman Sos­ yal Demokrasisiyle arasinda dağlar kadar. fatk vardı. ( 1890 ta­ rihli Almanca -baskıya Engels'in notuJ 2l 1846 Şubatında bütün Polanya'da hazırlahan bir ayak1anma teşebbüsünde sadece Cracow isyancıları 22 Şubatta zafe­ re ulaştılar ve milli bir hükümet kurdular. Hükümet bir bildiri ile feodal beylerin imtiyazlarının kaldırıldığını iian · etti. Fakat


Almanya'da,

burjuvazinin her devrimci

hareketinde

mutlak krallığa, feodal beylere ve küçük burjuvaziye1 kar­ şı onun yanında savaşırlar. Fakat burjuvazinin kendi hakimiyetiyle birlikte zorun­ lu olarak yaratacağı sosyal ve siyasi koşulların her birini Alman işçilerinin zaman kaybetmeksizin burjuvaziye karşı bir silaha

çevirebilmeleri

için ve Almanya'da

gerici sı­

nıfların devrilmesinden sonra burjuvazinin kendisine kar­ şı savaşın derhal başlıyabilmesi için, burjuvaziyle proletar­ ya arasında;ki hasım çelişkiyi olanca açıklığıyla işçi sınıfı­ nın bilincine sokmaktan bir an olsun geri durmazlar. Komünistler

dikkatlerini en çok

Almanya'ya çevir­

rrı.işlerdir. Çünkü o ülke On Yedinci Yüzyılda İngiltere'de­ kinden, On Sekizinci Yüzyılda ise Fransa'dakinden daha. ileri Avrupa medeniyeti koşullarında, ve çok daha gelişmiş bir proletarya ile gerçekleştirilecek bir burjuva devriminin eşiğindedir, ve çünkü Almanya'da burjuva devrimi, heınen onun ardından gelecek bir proletarya devriminin başlangı­ cı olacaktır. . Kısacası, komünistler her yerde, kurulu sosyal ve siya­ si düzene karşı her türlü devrimci hareketi desteklerler. Bütün bu hareketlerde, o sıradaki gelişme düzeyi ne olursa olsun mülkiyet sorununu hareketin baş sorunu ola­ rak öne çıkanrlar. Nihayet, her yerde, bütün ülkelerin demokratik parti­ leri arasında birlik ve anlaşma carlar.

sağlanması için Çaba har­

isyan hareketi Mart ayı başında bastınld� 1815'den beri Avustur­ ya, Rusya ve Prusya'mn ortak denetimi altında bulunan Cracow 1846 Kasımında imzalanan bir andlaşma ile Avusturya'ya ilhak edildi. 1)

Marx ve Engels burada şehir küçük burjuvazisinin ge­

rici unsurlanm kastediyorlar. 140


Komünistler görüşlerini ve hedeflerini nezzül etmezler. Hedeflerine ancak

bütün

gizlerneye te­ mevcut sosyal

koşullann zorla devrilmesiyle ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Hakim sınıflar bir komunist devriminden korkup titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka

kaybedecek

hiç birşeyleri yok. Kazanacaklan bir dünya var.

BÜTÜN ÜLKELERiN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

141


"BURJUVAZi VE KARŞI-DEVRİM"DEN PARÇA Karl Marx � 1848 Aralığında N eue Rheinische Zeitu iıg1 gazetesinde yayın­ ladığı bu makalede Marx, 1848 Alman burjuva devriminde karşL devrimin baskın çıkmasımn nedenlerini tarihi maddeci görüş açı-­ sından tahlil etmiş, sımflann nesnel durumlanın ve sınıflar arası ilişkileri belirterek Alman devriminin karakterini, kendine özgü · yanlanm göstenniştir.

. . . Prusya Mart Devrimi.

1648

İngiliz2 ve ı 789

Fransız

devrimleriyle karıştırılmamalıdır. ı648'de burjuvazi kırallığa,

kilisiye

feodal soylulara ve resmr

karşı çağdaş soylulada ittifak kurmuŞtu. ı 789'da burjuvazi kırallığa, soylulara ve resmi kiliseye

karşı halkla ittifak hıUindeydi. 1789 Devriminin ilk-örneği Chiç değilse Avrupa' da) sa­ dece 1648 Devrimi, ı648

Devriminin ilk-örneği de, sadece,

Hollandalllann İspanya'ya karşı 1)

·

ayaklanmasıydı3. Yalnız

Yeni Ren Gazetesi. ı Haziran � 1848'den 19 Mayıs

1849'a

kadar Kofanya'da yayınlanan günlük devrimci gazete. Marx, ga­ zetenin yazı işleri müdürüydü. Engels de yazı kurulu üyesiydi . 2) 1648 Cromwell devrimi. 3) 1566-1609 arasında Hollandalllann İspanya'ya karşı yürüt·

142


�axm.an bakımı:rı.dan dt:ığil, • öz bakınundan da her iki devrim .

ilk-örneklerini bir yüzyıl boyu aşmış1ardı.

Her iki devrimde burjuvazi hareketin gerçekten öncü sınıfıydı. Proletarya ve burjuvaziye dahil olmayan şehirli tabakalar ya henüz; burj uvazinin çıkarlanndan ayn çıkar.:. lara sahip değillerdi, ya da henüz, bağımsız olarak gelişmiş sınıflan ya da sımf kesimlerini oluşturmuyorlardı. Bu ne­ denle, mesela Fransa'da ı 793-94 arasında olduğu gibi, bur­ juvaziye karşı çıktıklan her yerde, sadece, burjuva biçi­ minde olmasa bile yine de burjuva;zinin çıkarlan uğrunda savaştılar. Fransız tedhişçiliğİ, burjuvazinin düşnianlarıyla, mutlakiyetçilikle, feodalizmle, dar-kafalılıkla, pleb biçimi hesaplaşmadan başka birş ey değildi. ı648 ve ı 789 Devrimleri İngiliz ve Fransiz devrimleri -

değillerdi; Avrupa devriınleriydi onlar.

Toplumun belirli

bir sınıfının eski siyasi düzen karşısında zaferi değil, yeni Avrupa toplumunun siyasi dij.zeninin ilanı id,ile_r. Burjuvazi bu devrimlerde zafı;ır kazanili ama, o çağda burj_uvazinin zaferi . yeni bir toplum düzeninin zaferiydi; burjuva mülki­

yetinin feodal mülkiyet,

milliliğin

lonca, m.iras . bölüşümünün

bölgecilik,

rekabetin

en büyük evlad hakkı, toprak

sahibinin toprağa esaret, eğitimin batıl inanÇ, ailenin aile adı, sanayinin sultani tembellik, medeni hukukun Ortaçağ imtiyazı karşısında zaferiydi ı648 Devrimi On Yedinci Yüz,.. yılın On Altıncı Yüzyıla, ı 789 Devrimi On S ekizinci Yüzyı­ lın On Yedinci yüzyıla galebe çalmasıydı. Bu dewi:rnler. yer aldıkları dünya kesimlerinin yani İngiltere ve Fransa'nın ihtiyaçlarından da çok, dünyanın o �nkü ihtiyaçlarını dile getirmekteydiler. Prıısya'dıı. Mart Devrinıb:ule buna benzer hiç birş ey yoktu. tükleri bağımsızlık mücadelesi sonund;ı İspanya Hollanda'.da

juva cı::ımhuriyetinin

bağımsızlığını

k11bule

bur­

zorlanm.ıştı.

ı43


Şubat Devrimi meşruti kırallığa gerçekte, burjuvazinin hakimiyetine zihinlerde son vermişti. Prnsya'da Mart Dev. rimi meşruti kırallığı zihinlerde, burjuvazinin hakimiyetini gerçekte kuracaktı. Bir Avrupa devrimi olmak şöyle dur­ sun, bir Avrupa devriminin geri kalmış bir ülkedeki güdük ard-etkisinden başka birşey değildi. Çağının önünde gide­ cek yerde, çağının yarım yüzyıldan da çok gerisinden geli­ yordu. Daha baştan ikincildi; ne ki, ikincil hastalıkların da­ ha zor iyi edildiği ve vücudu asıl hastalıklardan daha çok yıprattığı bilinen birşeydir. Bu devrtınde söz konusu olan yeni bir toplumun kurulması toplumun Berlin'de yeniden

değil, Paris'te göçüp giden doğmasıydı.

Prnsya'da Mart

Devrimi hatta milli, Alman bile değildi; daha başlangıcın­ da, bölgeci-Prusyalı nitelikteydi. Viyana, Cassel, Münih ve çeşitli diğer taşra ayaklanmaları

onun

yanısıra patlak

verip onunla önderlik yarışına girdi.

ı648 ve ı 789'uri tüm yaradılışın doruğu olmaktan son­ suz gurur duymalarına karşılık, 1848 Berlin'inin ihtirası ta­ rihin ardından nal toplamaktı. ı648 ve ı 789 Devrimlerinin ışığı, kendileri sönüp gittikten

yüz bin . yıl sonra ışıkları

bize erişen yıldızların ışığına benziyordu. Prnsya'da Mart Devrimi -herşeyin minyatürü olduğu gibi- Avrupa için işte . böyle .bir yıldızın minyatürüydü. Işığı, çoktan çürüyüp gitmiş bir toplumun cesedinin saldığı ışıktı. Alman burjuvazisi öylesine ağır aksak, hantal ve ya­

vaş gelişmişti ki, feodalizmin ve mutlakiyetin karşısına bir tehlike olarak çıktığı anda, proletaryayı ve sıkariarı ile fi­ kirleri proletaryanın çıkarlan ve fikirlerine yakın olan şe­ hir ahalisinin tüm kesimlerini bir tehlike olarak kendi kar­ şısında buldu. Ve sadece gerisinde bir sınıfın değil, önünde bütün Avrupa'nın kendisine karşı düşmanca saf tuttuğunu gördü. Prusya burjuvazisi, ı 789 144

Fransız

burjuvazisi gibi,


eski toplumun temsilcilerine

karşı, kırallığa ve soylulara

karşı

bütün çağdaş toplumu temsil eden sınıf değildi.

çeşit

sosyal ·zümre derekesine düşmüştü: kırallığa karşı ol­

Bir

duğu kadar, halka da kesinlikle karşıydı; ikisine de karşı çıkmaya hevesli, ayrı ayn her birinin karşısında kararsızdı, çünkü her zaman ikisini de önünde ya da ardmda görüyor­ du; daha baştan, halka ihanet ederek

eski toplumun taçlı

temsilcisiyle uzlaşmaya hazırdı, çünkü kendisi de çoktan eski toplumun bir parçası olmuştu; eskisine karşı yeni bir toplumun çıkarlarını değil, çoktan tarihe karışmış bir top­ lum içerisinde yeniden beliren çıkarlan temsil ediyördu; halkı ardından sürüklediği içiİı değil, halk tarafından öne itelendiği için devrimin dümenini elinde · tutuyordu; yeni bir toplumun girişim gücünü değil, eski bir sosyal çağın kinini temsil ettiğinden ötürü öncüydü; eski devletin, ken� diliğinden ortaya çıkmamış, bir depremle yeni devletin yli­ zeyine fırlatılmış bir tabakasıydı; kendine güvenmez, halka inanmaz, yukardakilere homurdanır, aşağıdakilerden

ödü

kopardı; her iki tarafa karşı da bencil ve bencilliğinin bilin­ cindeydi; tutucular karşısında devrimci, devrimciler karşı­ sında tutucuydu; kendi sloganıarına dahi güveni yoktu, fi­ kir yerine laf kalabalığına

düşkündü;

dünya

fırtınası

karşısında ürkek, dünya fırtınasının sömürücüsüydü; hiç bir hususta enerji sahibi değildi, her hususta [başkalarından çalan] ;

özgünlükten

intihalciydi

yoksun olduğu için

adiydi, adiliğinde özgündü; kendi isteklerinde küçük hesap­ lı, girişim gücünden yoksun, kendine güvenden, halka gü­ venden yoksun, dünya taıilıi çapında bir görevden yoksun; dinç bir halkın ilk delikanlıca itilimlerini kendi bunak çı. karlan için yönetip yolundan saptırmaya kendini mahkum gören -gözsüz, kulaksız, dişsiz, ve hiç birşeysiz-,- nalet bir moruk: · Mart Devriminden .sonra kendini Prusya devletinin başında bulan

Prusya burjuvazisi buydu işte.

145


"MERKEZ KOMİTESİNİN KOMÜNiSTLER BİRLİGİNE HİTABI"NDAN PARÇA Karl Marx ve ·Friedrich Engels Marx ve Engels'in 1850 Martında

kaleme alıp Komünistler

Birliği örgütüne genelge olarak gönderdikleri bu yazıda, bağım­ sız

bir proletarya partisinin zorunluluğu ile proletaryamn dev­

rimci hareketinin küçük burjuva demokratik

hareketi karşısın­

da uygulayacağı taktikler konusu ele alınmaktadır. Bilimsel Sos­ yalizmin kuruculan yazıda ana fikir olarak Sürekli DeVrim kav. ramım işlemektedirler. Genelge metni

Engels tarafından 1885'te

yayınlanmıştır.

Almanya'da küçük burjuva demokrat partisi çok güç­ lüdür. Şehirlerde oturan burjuvalann büyük çoğunluğunu, küçük sanayi ve küçük ticaret erbabını ve lonca ustalannı kapsadığı gibi, köylüler, ve bağımsız ş ehir proletaryasm­ dan henüz bir destek bulamadığı

ölçüde kır proletaryası

da bu partinin taraftarlan arasındadır. Devrimci işçilerin partisinin küçük burjuva demokrat­ lan · karşısında tutumu şudur: devirmeyi amaçladığı kesi­ me karşı, onlarla birlikte yürür; durumlannı kendi çıkarla­ n yönünde pekiştirrnek için giriştikleri her işte, onlann

karşısındadır. Küçük burjuva demokratlar

bütün toplumu devrimci

proleterler yaranna değiştirmeyi isternekten

çok uzaktır­

lar; . onlar, halihazır toplumun kendileri için olabildiğince 146


dayamlır ve rahat kılınmasını sağlamak amacıyla sosyal koşullarda değişiklik isterler. Dolayısıyla, herşeyden önce, bürokrasiye ket �a ve başlıca vergileri büyük toprak

sahipleriyle büyük burjuvaların üzerin e yıkma yoluyla dev­

let masraflanmn azaltılınasım isterler. Bundan başka, ken­ dilerinin ve köylülerin kapitalistler yerine devletten elve­ rişli şartlarla kredi alınalarım mümkün kılacak kamu kre­ disi kurumlan ve tefeciliğe karşı kanunlar aracılığıyla bü­ yük sermayenin küçük sermaye üzerinde baskısının kaldı­ tastamam ortadan

rılmasım isterler. Ayrıca, feodalizmin

kaldırılmasıyla kırda burjuva mülkiyet ilişkilerinin yerleş­ mesini isterler. Bütün bunları başarabilmek için kendile­ riyle müttefiklerine,

yani köylülere çoğunluk sağlıyacak bir demokratik devlet yapısına;

meşruti ya da cumhuriyetçi

mahalli idarelerin malları üzerinde ve bugün büiokratlar­ ca görülınekte olan birtakım görevler

üzerinde doğrudan

denetim kurmalarını sağlıyacak demokratik bir idare yapısına

mahalli

muhtaçtırlar.

Sermayenin

hakimiyetine

ve hızla büyümesine karşı

başka bir tedbir olmak üzere miras hakkı kısıtlanacak, ve ayrıca mümkün olduğu kadar çok sayıda iŞ devlete aktan­ lacaktır. İşçilere gelince, besbelli

onlar yine ücretli işçiler

olarak kalacaklardır. Demokratik küçük burjuvalar işçile­ rin sadece daha iyi ücret almalarını, hayatlarının daha gü­ ven altmda olmasını isterler, bunu lere iş

sağlamasıyla ve sadaka

da devletin kismen işçi­

tedbirleriyle

başarınayı

umarlar; yani, kısacası, üstü az ya da çok örtülü sadaka' rüşveti ile işçileri kandırmayı, durumlarını o an için daya­ nılır kılarak devrimci potansiyellerini kırinayı tasarlarlar. Küçük burjuva demokrasisinin bu özetlenen istekleri onun bütün kesimlerince hepsi birden · aynı 'zamanda ileri sürül­ mez; küçük burjuva

demokratların

pek azı bu isteklerin

bir -bütün olarak belirli amaçlar teşkil ettiği görüşündendir, Aralannda tek tek bireyler ya da kesimler

ne kadar ileri


-

giderlerse bu isteklerin o kadar çoğunu benimserler, ve yukanda belirtilen noktalarda kendi programlarını gören bir­ kaç kişi bununla devrimden beklenebilecek olanın azami­ sini ileri sürmüş olduklannı sanırlar. Oysa bu istekler hiç bir surette proletarya partisi için yeterli değildir. Küçük burjuva demokratlar, devrimi mümkün olduğu kadar ça:­ buk, ve en fazla yukandaki isteklerin elde edilmesiyle söna . ,.

erdirmek isterler; buna

karşılık, az ya da çok mülk sahibi

sınıfların tümünün üstünlüğüne son verilinceye, proletar­ ya devlet iktidarını ele geçirinceye, sadece tek bir ülkede değil, dünyanın bütün hakim ülkelerinde proleterlerin bir­ liği bu ülkeler proleterleri arasında rekabetin sona erme­ sine ve hiç değilse en önemli üretim güçlerinin proJeter­ Ierin elinde yoğunlaşmasına elverecek ölçüde ilerleyinceye kadar devrimi sürekli kılmak bizim çıkanmızadır, görevi­ mizdir. Bizim için · dava özel mülkiyetin değişmesi

değil,

yok edilmesidir; sınıf çelişkilerinin yumuşatılması değil, sı­ nıfların ortadan kaldınlmasıdır; mevcut

toplumun düzel­

tilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır. Devrim iler­ ledikçe küçük burjuva demokrasisinin Almanya'da bir an için hakim bir etkenlik kazanacağı şüphesizdir. Dolayısıyla,

1) Küçük burjuva demokratların da ezilmekte oldukları bu­ günkü koşulların devamı süresince; 2) Onlara üstünlük ka­ zandıracak olan önümüzdeki devrimci mücadelede; 3)

Bu

mücadeleden sonra, devrilen sınıflar ve proletarya üzerin­ de ağırlıklannın etkin olduğu dönemde, proletaryanın .ve özellikle Birliğin küçük

burjuva

demokrasisi

karşısında

tutumunun ne olacağı sorusu karşımıza çıkmaktadır.

ı. Her yerde ezilmekte olduklan şu sırada, demokra­ tik küçük burjuvalar, genel olarak proletarya ile birlik ve - barışı salık veriyor, ona ellerini uzatıyor, demokratik parti içindeki her türlü fikri kapsayacak

büyük

bir muhalefet

partisinin kurulmasına çalışıyorlar; yani içinde genel sosyal demokratik lafazanlıklann ağır bastığı, ardında kendi özel

148


·

çıkarlarının gizlendiği, proletaryanın belirli isteklerinin ile­ ri sürülmesiıie sevgili barış uğruna imkan vermeyecek bir

partide işçileri tutsak etmeye çalışıyorlar. Böylesi bir birlik doğrudan doğruya onların yararına, proletaryanın ise hep­ ten zarannadır. Proletarya onca güçlükler balıasma eld e et­ tiği bağımsız durumunu yitirir ve yeniden, resmi burjuva demokrasisinin bir eklentisi

derekesine düşer. Onun için,

böyle bir birlik kesinkes reddedilmelidir. İşçiler, özellikle de Birlik, burjuva demokratlara yine rıza göstereceklerine, resmi işçilerin partisinin

bağımsız,

alkış tutan

koro olmaya

demokratların yanısıra

gizli ve genel bir örgütünü

kurmaya gayret etmeli, bu örgütün her bir kesimini prole­ taryanın tutum ve çıkarlarının burjuva etkilerinden bağım­ sız olarak tartışılacağı işçi birl�klerinin merkezi ve çekirde­ ği yapmalıdırlar. Burjuva demokratların, proleterlerin eşit güç ve eşit haklarla kendi yanlannda yer almalarını sağlı­ yacak bir ittifakı ciddiyetle düşünmekten ne aenli uzak ol­ dukları, mesela Breslau demokratlannın

basın

organlan

Neue Oder-Zeitung'da Sosyalistler diye adlandırdıldan, ba­ ğımsız olarak örgütlenmiş işçilere çılgınca

saldırınaların­

dan da bellidir. Ortak bir düşmana karşı mücadelede

özel

bir birliğe ihtiyaç yoktur. Böyle bir düşmanla doğruca sa­ vaşına zorunu belirdiği anda her iki partinin çıkarlan geçi­ ci olarak birleşir; ancak kısa bir süre devam edeceği düşü­ nülen bu birleşme, eskiden olduğu gibi, ilerde de, kendili­ ğinden ortaya çıkacaktır. Açıkça bellidir ki; bütün geçmiş çatışmalarda olduğu gibi, önümüzdeki kanlı çatışmalarda da cesaretleri, aziroleri ve fedakarlıklanyla zaferi kazanan­ lar yine en önde işçiler olacaktır. Geçmişte olduğu gibi, bu mücadelede de küçük burjuvazinin büyük çoğunluğu müm­ kün olduğu kadar uzun bi:ı:;. süre sallantılı, kararsız ve pa­

sif kalacak, sonra da, mesele bir çözüme bağlamr bağlan­

maz, zaferi kendisine maledecek, işçileri sükılneti koruma­ ya ve işlerinin başına dönmeye çağıracak, sözümona aşırı149


· lıklara karşı tedbir alacak, proletaryanın zaferin meyvalan­ nı tophtmasma engel olacaktır.. Küçük burjuva demokratla� n bundan alıkoymak işçilerin elinde değildir; fakat işçi� ler onların silahlanmış proletarya karşısında

galebe çal,

malannı güçleştirebilirler; onları öyle şartlan kabule zorlı yabilirler ki, burjuva demokratların hakimiyeti, daha baş­ tan, yıkılmalarının

tohumunu

içinde taşır, ve sonradan

proletaryanın hakimiyeti ele geçirmesiyle iktidardan sürü� lüp atılmaları büyük ölçüde kolaylaşır.

Özellikle, çatışma

sırasında ve mücadeleden hemen sonra fırtınayı yatıştırma yönünde burjuva teşebbüslerine

işçiler

ellerindeki bütün

.imkanlarla karşı durmalı, demokratları bugünkü dehşeten� giz laflarını fiiliyata dökmeye zorlamalıdırlar. Zaferin he­ men ardından devrimci heyecanın tekrar hastınlmasını ön­ leyici eylemiere girişmelidirler. Devrimci heyecanı olabil­ diğince uzuri bir süre ayakta tutmalıdırlar. Sözde aşırılıkla­ ra, hatırası :tıalkta sadece nefret duygusu uyandıran kişi­ lerle kamu · yapılarına karşı halkın giriştiği intikam hare­ ketlerine muhalefet etmek şöyle dursun, bu gibi hareket­ leri

yalnız

hoşgörüyle

karşılamakla

onlara önderlik edilmelidir. Mücadele

da

yetinilmemeli,

sırasında ve müca­

deleden sonra işçiler, her fırsatta, burjuva

demokratların

istekleri yanında. kendi isteklerini ileri sürmelidirler. mokratik burjuvalar idareyi

devralmaya

De­

koyulur koyul­

maz, işçiler için teminat talep etmelidirler. Gerekirse bu te­ minatlan zorla elde etmeli, genellikle yeni

yöneticilerden

her türlü taviz ve vaadi koparmaya bakmalıdırlar. Onları açmaza sokmanın en kesin yolu budur. Durumu sükunet ve soğukkanlılıkla değerlendirerek ve yeni hükümete güven� lerinin olmadığını gizlemeyerek, her başarılı sokak savaşın­ dan sonra görülen zafer sarhoşluğunu, yeni düzenden hoş� nutluk duygusunu mümkün olduğu kadar dar sınırlar için­ de tutmalıdırlar. Yeni. resmi hükümetlerin yanısıra, ve aynı zamanda, kendi devrimci işçi hükümetlerini 150

kurmalıqır-


lar. Bunlar belediye komiteleri ve belediye meclisleri, ya da. işçi birlikleri ya da iş� komiteleri olabilir. Böylece, burju­ va demokratik hükümetler ilk andan itibaren işçilerin des­ teğini yitirmekle kalmazlar, daha baştan, işçi yığınlannca desteklenen organıann nezaret ve tehdidi altında oldukla­ rını görürler. Tek kelimeyle, zaferin ilk anından itibaren, artık, altedilmiş olan gerici partiye değil, işçilerin eski müt� tefiklerine, ortak zaferi yalnız kendi yaranna

sömürmek

isteyen partiye güvensizlik gösterilmelidir. 2.

Fakat işçilere ihaneti zaferin daha ilk saatinde baş­

lıyacak olan bu partiye gayretli - ve tehlikeli

bir biçimde

karşı durabilmek için işçiler silahlanmış ve örgütlenmiş ol­ malıdırlar. Bütün proletaryanın tüfek, top ve cephane ile donatılması derhal sağlanmalı, işçilere karşı çıkanlan eski Yurtdaş Muhafızıann hortlatılmasına meydan verilmeme­ lidir. Bununla birlikte, bu ikinci yol eğer kapalı ise, işçiler başlannda kendi seçtikleri kumandanlan ve kurmay heyet­ leriyle proleter muhafızlar olarak örgütlenmeye, ve devlet otoritesinin değil, kabul ettirmeyi

başaracaklan devrimci

halk konseylerinin kumandası altına girmeye çalışmalıdır­ lar. İşçiler, devlete ait iş yerlerinde çalışıyorlarsa, seçtikleri kumandanlada ayn bir birlik

kendİ

içerisinde ya da

proleter muhafızıarın bir parçası olarak silahlanıp örgüt­ lenmelidirler. Silah ve cephane hiç bir vesile ile elden çıka­ nlmamalıdır; işçileri silahsızlandırma

yolunda her teşeb­

büs, gerektiğinde zora başvıırularak önlenmelidir. Burjuva demokratlann işçiler üzerindeki etkilerine · son verilmesi; işçilerin derhal, - bağımsız olarak, silahlı örgütlenmeleri; ve burjuva . demokrasisinin kaçınılmaz geçici hakimiyeti sıra­ sında mümkün olduğu kadar güç ve açmazlarla dolu şartla­ rın kabul · ettirilmesi: proletaryanın, ve dolayısıyla Birliğin

önümüzdeki ayaklanma sırasında ve ayaklanmadan sonra göz önünde bulunduracağı esas noktalar bunlardır. Yeni hükümetler durumlanın belli bir ölçüde sağlama 151


baglar bağlamaz işçilerle mücadeleleri

başlıyacaktır. Bu

mücadelede demokratik küçük burjuvalam karşı gayretli bir muhalefeti yürütebilmek için herşeyden önce işçilerin bağımsız olarak birliklerde

örgütlenip

merkezileşmeleri

gerekir. Mevcut hükümetlerin devrilmesinden sonra Mer­ kez Komitesi mümkün olan en kısa zamanda

Almanya'ya

gelecek, derhal bir kongre toplıyacak, işçi birliklerinin ha­ reketin merkezinde kurulan bir önderlik altında bir araya getirilmesi için gerekli önerileri kongreye sunacaktır. İşçi birliklerini hiç değilse vilayetler

düzeyinde

birbirlerine

bağlıyacak bir örgütlenmenin hızla gerçekleşmesi, partisinin güçlenmesi ve gelişmesi

işçilerin

bakımından en önemli

noktalardan biridir. Mevcut hükümetlerin devrilmesinin ilk sonucu bir milli temsilciler meclisinin seçilmesi olacaktır. Burada proletarya şunlan sağlamalıdır:

ı. Hiç bir işçi grubunun önüne mahalli makamlar

ya

da hükümet ye�kilileri tarafından en ufak bir bahane

ya

da hile ile engel çıkanlmaması. 2. 'Her yerde burjuva demokratik

ra işçi adaylann

gösterilmesi,

adaylann yanısı­

bunlann mümkün oldu­

ğu 'kadar Birlik üyelerinden olmalan,

eldeki her türlü im­

kanla seçilmelerine çalışılması. Hiç bir seçilme imkanı ol­ mayan yerlerde dahi

işçiler

bağımsızlıklannı

korumak,

güçlerinin sayısını öğrenmek, devrimci tutumlannı ve par­ ti görüşlerini kamuoyuna gösterebilmek için kendi adayla­ nnı çıkarmalıdırlar. Bu konuda demokratlann� mesela böy le yapmakla demokratik

partiyi böldükleri

ve gericileriri

kazanmasına imkan sağladıklan yollu iddialanna kanma­ malıdırlar. Bütün bu gibi IMiann nihai amacı, proJetaryayı aldatmaktır. Proleter partisinin böyle bir bağımsız eylemle mutlaka sağlıyacağı ilerleme, temsilci

kuruluş

içerisinde

birkaç gericinin varlığından doğabilecek zarardan ölçülemi­ yecek kadar daha önemlidir. Eğer 152

demokrasi işin başında


azınıle ve şiddetle İrticaya karşı çıkarsa, . irticarun seçimler� deki etkisi önceden hertaraf edilmiş olur. Burjuva demokratlann işçilerle çatıştıklan ilk nokta, feodalitenin ortadan kaldınlması olacaktır. Birinci Fransız Devriminde olduğu gibi, küçük burjuvalar feodal toprak� ları serbest mülk olarak köylülere vereceklerdir; yani, köy proletaryasının varlığına

dokunmayarak,

bugün Fransız

köylüsünün hala geçmekte olduğu yoksulaşma ve borçlan� mı:ı.

çemberinden geçecek bir. küçük burjuva köylü sınıfı ya­

ratmaya çalışacaklardır. İşçiler, kır proletaryasının

ve kendilerinin

gözeterek bu plana karşı çıkmalıdırlar. toprakların devlet mülkü olarak

çıkarlannı

El konulan feodal

kalmasını, ve birleşmiş

kır proletaryası tarafından büyük çapta tanının bütün ni­ metlerinden yararlanılarak işlenen işçi kolonHerine çevtil­ mesini istemelidirler. Bu sayede ortak mülkiyet ilkesi, çök­ mekte olan burjuva üretim ilişkilerinin tam ortasında, ilk elden kendine sağlam bir temel bulmuş· olur. Nasıl demok­ ratlar köylülerle birleşiyorsa, işçiler de kır proletaryası ile birleşirler1• Bundan başka, demokratlar ya doğrudan doğ­ ruya federatif bir cumhuriyet kurulması için çalışacaklar; 1)

Marx v e Engels, Hitap yazıldığı sırada kapitalizmin çök­

mekte ve sosyalizmin çok yakın olduğu görüşündeydiler. Toprak sorununa ilişkin fikirleri de buna dayanıyordu. Ekim Devriminin ve

Sonradan,

Rus

başka ülkelerin devrimci tecrübelerinden

yararlanan Lenin, toprak sorunu üzerine Marksist gürüşleri daha da geliştirmiştir. Lenin, ileri kapitalist ülkelerde proleter devri­ minin zafere ulaşmasından sonra büyük tarım işletmelerini da­ ğıtmadan bırakmanın yararına

işaret etmekle birlikte, aynca

şunları da yazmıştır. "Bununla birlikte bu kuralı abartıp, ya

da

ruhunu öldürerek, mülksüzleştirilen mülksüzleştiricilerin toprak­ lanndan

bir kısmını komşu küçük köylÜlere, bazen de orta köy­

lülere karşılıksız vermenin hiç bir zaman caiz olmadığım söyle­ mek çok büyük bir yanlış olurdu." (Lenin, Rusça - Toplu Eserler, Cilt. 31, s. 160) . 153


ya da, tek ve bölünmez bir cumhuriyeti herşeye rağmen kabullenmek zorunda kalırlarsa, mahalli idareleri ve vila­ yetleri mümkün olduğu kadar muhtar ve bağımsız kılarak en azından merkezi hükümeti sakatlamaya teşebbüs ede­ ceklerdir.

İşçiler bu plana karşı

çıkarak, tek ve bölün­

mez bir Alman cumhuriyeti kurulması yolunda çaba har­ camakla kalmamalı, aynı zamanda, bu cumhuriyet içinde iktidarın en kararlı bir biçimde

devlet otoritesi

elinde

merkezleştirilmesine çalışmalıdırlar. İşçiler, demokratların mahalli idareler için özgürlük, kendi kendini yönetim, vb. laflanna kanmamalıdırlar.

Ortadan kaldırılması zorunlu

Ortaçağ kalıntılarından hala geçilmeyen, hakkından gelin­ mesi gerekli sürüyle

yöre ve taşra

dolu

bir

bir

Almanya etkenlikle

gibi iş

ülkede

görmesi

vurdumduymazlığıyla

ancak

mümkün

merkezden

devrimci

tam

faaliyetin

önüne her köyün, her şehrin ve her vilayetin yeni bir en­ gel ·çıkarmasına hiç bir durumda izin verilmemelidir. Bu­ gün olanıann yeniden tekrarına, Almanların tek ve aynı amaçla her bir şehir ve vilayette ayrı göz yumulamaz. Hele bugün hala

ayn çarpışmalarına

çağdaş özel mülkiyete

ayak uyduramamış olan ve her yerde

kaçınılmaz olarak

çağdaş özel mülkiyete dönüşen bir mülkiyet biçimi, yani mahalli idarelerin elindeki mülkiyet ile, ondan dagan yok­ sul ve zengin şehirler ve köyler arasındaki hı:rlaşmaların, ve

devlet

getiren

medeni

hukukunun yanı

hükümleriyle

medeni hukukunun,

varlığını

sozumona

sıra işçileri

hala

şehir

serbest bir mahalli idare

anayasası sayesinde ilelebet yürürlükte göz yumulamaz. 1793'te Fransa'da Almanya'da en sıkı bir

oyuna

sürdüren tutulmasına

hiç

olduğu gibi, bugün de

merkezileşmeyi

gerçekleştirmek,

gerçekten devrimci partinin görevidir1•

1)

Bugün şunu hatırlamak gerekir ki, bu bölüm bir yanlıŞ

anlamaya dayanmaktadır.

:154

O

zamanlar -Bonaparte'cı

ve !ibe-


Gördük ki demokratlar önümüzdeki hareketle iktida­ ra gelecekler ve az çok sosyalist öneriler ileri sürmek zo­ runda kalacaklardır. Buna karşılık işçilerin ne gibi tedbir­ ler önermeleri gerektiği so�labilir. Muhakkak ki işçiler, hareketin başında henüz doğrudan doğruya komürüst ted­ birler öneremezler. Fakat şunları yapabilirler: ı.

Demokratları, mevcut sosyal düzenin mümkün ol­

duğu kadar çok alanına müdalıale

etmeye, onun düzenli

seyrini aksatmaya, kendilerini _ açmazıara sokmaya, ve bu arada mümkün olduğu kadar çok

üretim gücünü, ulaşım

aracını, demiryolunu, fabrikayı, vb. devletin elinde topla­ maya zorlıyabÜirler. 2.

Demokratlar devrimci değil,

sadece reformcu bir

tarz ?-a hareket edeceklerdir. Onların önerilerini aşırı

so­

- nuçlara götürmeli, giderek özel mülkiyete doğrudan saldırı-

ral tarih kalpazanları sayesinde- Fransız merkezi yönetim çar­ kının Büyük Devrim tarafından kurulduğu, ve özellikle, kıralcı ve federalist gericiliği ve dış düşmanı

altetmek için Konvansiyon

tarafından zorunlu ve kesin bir silah olarak kullanıldığı görüşü herkesee kabul edilmekteydi. Oysa şimdi çok iyi bilinen gerçek şudur;:

18

Brumaire'e - kadar

bütün

devrim

boyunca

vilayet,

kaza ve belediyelerin yönetimi, mahallinde seçiınle iş başına ge­ çen organların elindeydi; bu organlar devletin genel kanunları çerçevesinde tam bir özgürlükle

Amerika'dakine

çalışırlardı;

benzeyen bu mahalli kendi kendini yönetim giderek devrimin en güçlü aracı oldu; öyle ki, Napoleon_ ıs Brumaire hukümet dar· besindim eliyle

sonra

yönetimi

hiç

beklemeden

getirdi.

Bu

onu kaldırdı,

yön�tim

hala

yerine

valiler

sürüp gitmektedir,

dolayısıyla daha ilk baştan tam bir gericilik

aracı olmuştur.

Ne ki mı:ı.halli kendi kendini yönetim siyasi, milli merkeziyetçi­ likle pek az çel-iştiği gibi, İsviçre'de o kadar midemizi bulandıran ve Güney Alman federal cumhuriyetçilerinin 1849'da Almanya'­

da kural haline getirmek istedikleri o dar kafalı kanton ya da belediye çıkarcılığıyla da pek az ilişkisi vardır. CEngels'in 1885 tarihli baskıya yazdığı not.l

155


lara dönüştürmelidir. Mesela küçük burjuvalar demiryoları ve fabrikaların satın alınmasını mı istiyorlar, işçiler bu de­ miryolları ve fabrikalara devlet tarafından gericilerin mülk­ leri olarak karşılık ödenmeksizin �<l konulmasını istemeli­ dirler. Demokratlar nisbi vergi öneriyorlarsa, işçiler müte­ rakki vergi istemelidirler. Demokratlar ılımlı bir müterak­ ki vergi tasarısı getirmişlerse,

işçiler büyük esrmayenin

yıkımına yol açacak kadar yüksek matralılı bir müterakki vergi üzerinde direnmelidirler. Demokratlar devlet borçla­ rının

düzenlenmesini istiyorlarsa, işçiler devletin iflasını

talep etmelidirler. Böylece, işçilerin taleplerini, her alanda, demokratların tavizleri ve tedbirleri tayin etmelidir. Alman işçileri uzun bir devrimci gelişmeden tastamam geçmeden iktidan ele geçiremeyecek ve kendi sınıf çıkarla­ rını gerçekleştiremeyecek de olsalar, hiç değilse bu defa şu­ nu kesinlikle biliyorlar: yaklaşmakta olan devrim dramının ilk perdesi kendi sınıflarınin Fransa'da doğrudan doğruya zafere ulaşmasıyla aynı zamana rastlıyacak ve ondan

hız

alacaktır. Fakat, Alman işçileri, sınıf

çıkarlarının

ne olduğunu

kafalannda açık seçik saptayarak, en kısa zamanda bağım­ sız bir partide mevzilerini tutarak, ve demokratik küçük burjuvaların iki yüzlü sözlerine kamp proletaryanın partic sinin bağımsız örgütünü kurmaktan

çekinmek gibi

bir

davranışa bir an için olsun kapılmayarak, nihai zaferleri uğrunda ellerinden geleni kendileri naralan, Sürekli Devrim olmalıdır.

156

yapmalıdırlar. Savaş


"ALMANYA'DA KÖYLÜ SAVAŞI"NDAN SEÇMELER Friedrich Engels

Almanya'da Köylü Savaşı'nı meydana getiren makaleler 1850 yılında Londra'da yazılmış, aynı yıl Hamburg'da Neue Rhei­ nische Zeitung dergisinin1 5. ve 6. sayılarında yayinlanmıştı. En­ gels bu makaleleri 1870'de kitap haline getirdi. Almamya'da Köy­

lü Savaşı, sınıf mücadelesinin

geçmişte ne gibi koşullarda din

kavgası kisvesine büründüğünü göstermesi bakımından olduğu kadar, çeşitli sınıflann devrim karşısındaki tutumlanna açıklık getirmesi bakımından da önemli bir belgedir. Engels, kitabın ön, sözünde, bu makalelerin 1848 Devriminden az sonra "tam o sıra­ da tamamlanan karşı-devrimin henüz canlı izlerrimi altında" ya­ zıldığını belirtir.

II Ademi merkeziyetçilik, yöre v.e taşra bağımsızlığı, eya­ letlerin sanayi ve ticaret · alanında içlerine kapalı oluşu, ve ulaşırnın yetersizliği, o sıralarda sayılan çok, çeşitleri

de

çok olan zümrelerin daha büyük birimler halinde bir araya 1) Neue Rheinische Zeitung. Politisch-ökonomische Revue. (Yeni Ren Gazetesi. Siyasi-Ekonomi Dergisi.) Marx ve Engels'in Aralık 1849' dan 1850 Kasım ayına kadar yayınladıklan dergi. Ko.­ münistler Birliğinin teorik ve siyasi organı idi. Hamburg'da ba­ sılmaktaydı. Yalnız altı sayı çıkmiştll'.

157


gelmelerini fiilen imkansız

kılmıştı. Bu süreç ancak Re­

formasyon süresince devrimci siyasi-dini

fikirlerin genel

bir yaygınlığa ulaşması sayesinde gelişti. Bu fikirleri be­ nimseyen ya da onlara karşı çıkan çeşitli zümreler, milleti, güç bela ve ancak

yaklaşık

olarak, üç büyük cephede

topladı: gerici ya da Katalik cephe, Lüter'ci burjuva-reform­ cu cephe, devrimci cephe. Milletin bu büyük bölünmesinde pek bir mantık görülmese de, ve ilk iki cephe içinde aynı unsurlara bazen bir arada rastlansa

da, bunu, Ortaçağdan

arta kalan resmi zümrelerin çoğunun çözülüp dağılmış ve ademi merkeziyetçi düzenin bu zümrelere ayrı ayn yöreler­ de o an için birbirine karşıt J_Tönelimler vermiş olmasıyla açıklıyabiliriz. Son yıllarda Almanya'da buna benzer olgu­ lada öylesine çok karşılaştık ki, On Altıncı Yüzyılın

çok

daha girift koşullannda zümrelerin ve sınıfıann görünüş ­ teki bu karmakanşıklığı bizi pek şaşırtmıyacaktır. Geçirilen en son tecrübelere

rağmen Alman ideolojisi,

hala, Ortaçağı sona erdiren mücadelelerde kıyasıya bir ila­ hiyat didişmesinden başka birşey görmemektedir.

Bizim

yerli Alman tarihçilerimiz ve bilgelerimize kalırsa, o çağın insanlan ilahi konularda aralannda anlaşabilselerdi, dün­ yevi sorunlar üzerinde kavgaya tutuşınalarına gerek kalmı­ yacaktı: Bu ideologlar bir çağın -kendisi hakkındaki, ya da başka bir çağ ideologlannın o çağ hakkındaki bütün aldan­ macalanna gözü-kapalı inanacak kadar böndürler. Mesela bu gibileri ı789 Devriminde, meşruti kırallığın mutlak kı­

rallığa kıyasla yararlan üzerinde biraz fazlaca kızışkın bir tartışmadan; Temmuz Devriminde,1 "Tannnın lütfu" na da­ yanan adaletin imkansızlığı üzerinde pratik bir anlaşmaz­ lıktan; Şubat Devriminde de, mı?"

sorununu çözme yolunda

"Cumhuriyet

birşey görmezler. Bütün bu altüst 1)

158

Fransa'da

1830 Devrimi.

mi? Kırallık

bir çabadan, vb. başka oluşlarda sürdürülüp


sonuca vardınlan ve her seferinde bayrak üzerinde yazılı · şiarda sadece kuru ifadesini bulan

sınıf mücadelelerinden.

bu mücadeleierin yankısı yalnız dışandan değil, binlerce Alman proleterinin kükreyişinde ve hornurdanışında da pe­ kala işitHebilir olduğu halde, bugün bile nerdeyse haber­ sizdirler. On Altıncı Yüzyılın sözde

din savaşlan

dahi belirli

maddi sınıf çıkarlariyla ilgiliydi. Onlar da İngiltere ve Fran­ sa'da sonradan ortaya çıkan iç çatışmalar kadar sınıf sa­ vaşlarıydı. O zaman sınıf mücadelelerinin dini bir

kisveye

bürünmesi, çeşitli sınıfiann çıkarları, ihtiyaçları ve istekle-. rinin din perdesi ardında gizlenmesi, aslında hiç birşeyi de� ğiştirmiyordu. Zamanın koşullarına vurulunca, bunun ni:-.. çin böyle olduğunu anlamak kolaydır. Ortaçağ taptaze bir kökten sürgün vermişti. Eski me­ deniyeti, eski felsefeyi, siyaseti ve hukuku kaldırıp atmış, herşeyi silbaştan yeniden ele almıştı. Yerle bir olan eski dünyadan

elde kalan yalnız Hıristiyanlık ve birkaç yarı­

yıkık Şehirdi. Bu şehirler de bütün medeniyetlerini yitirmiş­ lerdi. Bu yüzden, bütün ilkel gelişme aşamalarında görül­ düğü gibi, papazlar zihin eğitimini tekelleri altına aldılar; eğitim de

esasta ilahiyatçı bir karakter kazandı.

Papaz,

lann elinde siyaset ve hukuk, hemen hemen bütün diğer bilimler gibi, ilahiyat biliminin birer dalından ibaret kaldı ve ilahiyatta geçerli ilkelere uyduruldu.

Kilise dogmaları

aynı zamanda siyasi aksiyomlardı; İncil'den aktarınalar bü­ tün mahkemelerde kanun yerine geçiyordu. Özel bir hukuk­ çular zümresi ortaya çıkmış olduğu halde, uzun bir zaman ilahiyatın kanadı

hukuk bilimi

altından çıkmadı. Tüm

zihin faaliyeti üzerinde ilahiyatın bu hakimiyeti, bir yan­ dan da, mevcut feodal hakimiyetin tam kapsamlı sentezi ve en genel teminatı · olarak Kilisenin tuttuğu yerin kaçınıl­ maz bir sonucuydu. Bu durumda, besbelli ortada ki, feodalizme karşı giri159


şilen her türlü genel saldırı ----,.Kiliseye saldırı ve bütün dev­ rimci sosyal ve siyasi öğretiler başta olmak üzere- çoğun­ lukla ve aynı zamanda dinden sapmalar olmak zorundaydı. Mevcut sosyal koşullara saldırıya

geçilebilmesi için önce

bunların kutsallık halelerinin yolunması gerekiyordu. Feodaliteye karşı devrime� muhalefet boyunca canlılığını korumuştu. Zamanın

bütün Ortaçağ koşullarına göre

ya mistisizm, ya açıkça dinden sapma, ya da silahlı ayak­ lanma biçimine bürünmüştü. On Altıncı Yüzyıl reformcu­ larının mistisizme ne kadar bel bağladıklan bilinir. Münzer dahi mistisizme çok şey borçluydu. Dinden sapmalar kimi yerde Alp Dağlannın ataerkil çobanlannın üzerlerine varan feodalizme tepkisini CValdo'cular1) , kimi yerde

feodalizmi

aşmış şehirlerin ona karşı muhalefetini CAlbi'liler2, Brescia' lı Arnold, vbJ , kimi yerde de düpedüz

larını (John Ball, Picardia'da Macar yordu. Valdo'culann ata'erkil

köylü ayaklanma­

vaiz, vb.) dile getiri­

sapmasını ve İsviçre ayak­

lanmasını burda ele almamızın gereği yok; özde ve biçim­ de, tarihin akışını durdurmaya yeltenen gerici ve salt yöre­ sel bir hareketti bu. Diğer iki Ortaçağ sapmasında ise şe1}

gelişen

On İkinci Yüzyılda Fransa'nın güney dağlık bölgelerinde

ve zamanla kuzey İtalya ile Bohemya'ya da yayılan bir mezhep. Kurucusu, Lyons'lu zengin bir tüccar olan Pierre Valdo'­

dur. İlk Hıristiyanlığın saf öğretisine _ ve yoksul hayat dönmeyi öğütlüyordu. 2}

tarzına

-

On İkinci Yüzyıl sonunda Fransa'nın güneyinde ve kuz�y

İtalya'da çok yaygın bir mezhep. Merkezi Albi şehriydi. İsa'nın Tanrı olduğunu ve Tanrımn İsa'mn kişiliğinde belirdiğini inkar .eden, - Kilisenin zengiıiliği ile yolsuzluğuna karşı halkın tepkisini dile getiren Albi'liler arasında kilise topraklanna göz diken soy­

lular da vardı. Albi'lilere karşı Papa Üçüncü InnOcent bir haçlı seferi ilan etti. Bu da kuzey Fransa ile güney arasında yirmi yıl süren bir iç savaşa ( 1209-1229) yol açtı. Albi'lilerin kökü kazındı.

1233'den sonra bu gibi sapmalara karşı eliyle yürütüldü.

160

mücadele

Engizisyon


hirli [burgherJ muhalefeti ile köylü-pleb

mu_'lıalefeti ara­

sındaki -Köylü Savaşının yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan- büyük karşıtlığın On İkinci Yüzyıl öncülerini görü­ yoruz. Bu karşıtlık bütün Ortaçağ boyunca açıkça kendini belli eder. Şehirli sapmalan -ki bunlar ortaçağın

mevcut resmi

sapmalanydı- herşeyden önce papazlan hedef alıyor, on­ ların zenginliğine ve siyasi iktidarına bugünün

burjuvazisi

saldırıyordu.

Nasıl

bir "gouvernement a bonm.arclıe"

(ucuz hükümet) istiyorsa, Ortaçağ şehir ahalisi de herşey­ den çok bir

"

eglise a bon marche" (ucuz Kilise) . peşindey­

di. Kilisenin ve dogmanın daha fazla gelişmesinde yozlaş­ madan başka birşey görnieyen bütün sapmalar gibi biçim­ de gerici olan şehirli sapması, Hıristiyan Kilise sinin ilk baş­ , lardaki sade yapısına dönülmesini, imtiyazlı ruhban sınıfı­ nın kaldırılmasını istiyordu. Bu ucuz düzen, keşişlerle Kilise kodamanlarına, Roma [Papalık] Sarayına, kısacası Kilise­ ye pahalıya .oturan ne varsa hepsine son

verecekti. Kıral

ların hiniayesi altında da olsa birer cumhuriyet olan şehir­ ler, Papalığa saldırmalda genel bir anlamda, ilk kez, burju.

.

va hakimiyetinin en normal biçiminin cumhuriyet

olduğu

görüşünü dile getiriyorlardı. Bazı dogmalara ve Kilise ka­ nunlarına duyduklan düşmanlığın nedeni bir parça yukar­ da gördüklerimiz, bir parça da içinde yaşadıkları koşul­ lardı. Mesela papazların· evlenmelerini

yasaklayan kurala

kıyasıya muhalefetin nedenini Boccaccio.'dan daha iyi açık­ lıyan biri çıkmamıştır.

İtalya ve Almanya'da

Brescia'lı

Arnold, güney Fransa'da Albi'liler, Ingilt�re'de John Wycl­

y

liffe, Bohein a'da Huss ve Kalikst"ım'ler1

bu akımın

başta

gelen temsilcileriydiler. Şehirler, çoktandır, dünyevi feoda­ liteye ve irntiyazlarına karşı mücadeleyi siİah

1)

Jan

gücüyle

ya

Huss hareketinin bir kolu.

161


da zümre meclislerinde yetkinlikle yürütebitir bir zümre olarak kabul ediliyorlardı. Feodalizme muhalefetin sade­ . ce dini feodalizme muhalefet · biçiminde ortaya çıkmasının

nedeni açıkça budur.

Bu arada hem güney Fransa'da, hem İngiltere ve Bo­ hemya'da küçük soylular

çoğunluğunun,

mücadelelerinde ve dini sapmalarında

papazlara karşı şehirlerin yanında

yer aldığım görüyoruz. Bunun da nedeni, küçük soyluların şehirlere bağımlı olmaları, prenslerle kilise kodomanlarına karşı şehirlerle ortak çıkarları paylaşmalarıydı. Ayın şeyi Köylü · Savaşında da göreceğiz. Doğrudan doğruya köylü ve pleb isteklerini dile getiren ve hemen her zaman bir ayaklannıayla birlikte giden sap­ ma ise bundan çok farklı bir nitelikteydi. Papazlar, papalık, ve· ilk Hıristiyan Kilisesinin yapısının yeniden canlandırıl­ ması konularında

şehirli

sapmasının bütün taleplerini

paylaşınakla birlikte, ondan çok daha ileri

gidiyordu. İlk

Hıristiyanlığın cemaat üyeleri arasındaki eşitliğin yeniden kurulmasını, ve bu eşitliğin şehirli toplumu için de bir yasa olarak tanınmasını istiyordu. "Tanrımn kulları arasında eşitliğe" dayanarak sivil eşitliği, hatta bir yere kadar mül­ kiyet eşitliğini gerçekleştirmeden köylü arasında

yanaydı. Soylu

eşitlik, kodamanla ve imtiyazlı

kişiyle

şehirli ile

pleb arasında eşitlik, angaryamn, toprak rantının, vergi­ lerin, imtlyazların,

hiç olmazsa en göze batan mülkiyet farklarının kaldırılması: ilk Hıristiyan öğretisinin doğal ge­

rekleri olarak az ya da çok bir kararlılıkla ileri sürülen is­ teklerdi bunlar. Feodalizmirı astığı astık, kestfği kestik ol­ duğu devirde, m'esela Albi'liler arasinda görülen bu köylÜ­ sapması ile şehirler ahalisinin muhalefeti arasında

pleb

bir seçme

yapmak

yersizdi; fakat On

Dördüncü ve On

Beşinci Yüzyıllarda bu sapma gelişerek derli toplu bir par­ ti programı oldu, ve çoğu zaman şehirli sapmasımn yanısıra bağımsız bir varlık kazandı. İngiltere'de 162

Vat Tyler isyanı-


nın1 vaizi John Ball'un Wycliffe hareketi yanında, Balıem­ ya'da Tabor'luların2 Kaliksten'ler yanınQ.a

durumu buydu

Tabor'lular hatta daha da ileri giderek teokratik bir

kisve

altında cumhuriyetçi bir eğilim gösteriyariardı ki bu görüş Almanya'da On Beşi:OCi Yüzyılda ve On Altıncı Yüzyıl ba­ şında pleb temsilcileri tarafından daha da geliştirilmiştir. Baskı devirlerinde devrimci geleneği sürdürülen mistik eğilimli mezheplerin, mesela Flagellant'ları ve Lollard'ların4 bağnaz görüşleri giderek dini sapmanın bu türü çevresin­ de kümelendi. O çağda plebler, mevcut resmi toplumun dışında ka­ lan yegane sınıftı. Hem feodal düzenin, hem de şehirli dü­ zeninin dışındaydılar. Ne imtiyazlan köylünün, ya da küçük şehirlinin

vardı, ne mülkleri; ağır vergilerle yüklü

mülkiyetine bile sahip değillerdi. 'Her bakımdan mülksüz, her türlü haktan yoksundular.

Bayat koşullları,

mevcut

kurumlarla dolaysız yoldan temasa gelmelerine dahi asla elvermiyordu; kurumlarca hepten yok sayılıyorlardı. Pleb­ ler feodal ve lanca-şehirli

toplumunun

çöküşünün canlı

belirtisi oldukları gibi, aynı zamanda, çağdaş burjuva top­ lumunun da ilk öncüleriydiler.

ı> ingiltere'nin güheyinde ağır vergilerle kötü çalışma ko­ şullanna karşı 138l'de . patlak veren köylü ayaklanması. isyancı

köylü ordusu bir ara Londra'ya hakim olduysa da hareket az son� ra hunharca bastınldı. Vat Tyler, isyanın önderiydi. 2)

Tabor,

Bohemya'da (bugünkü Çekoslavakya'mn bir par­

çası) bir şehrin adıdır. Jan Huss taraftarlarının

merkeziyedi.

Tabor garnizonu Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ordu­ larına karşı uzun yıllar direndi, sonunda 1434'de düştü. 3) Aşın . bağnaz, mistik bir mezhebin üyeleri. Tövbe babın­ da kendilerini kırbaçlarlardı. 4) On Dördüncü ve On Beşinci. Yüzyıllarda İngiltere'de John Wycliffe'in taraftarianna ·verilen isim. LaHard'lar yoksul a..lıali arasında yaygın sosyal eşitlik özlemini ve papaz düşmanlığını temsil etmekteydiler.


Bu durum; pleb muhalefetinin

daha o deVirde niçin

sadece feodaliteye ve imtiyazlı şehir sakinlerine karşı mü-­ cadele ile yetinmediğini; niçin, hiç olmazsa hayalde, o sıra henüz yeni doğmakta olan çağdaş

burjuva toplumunun

sırurlarını aştığını; niçin mutlak surette mülkten yoksun bir kesim olarak, sınıf çelişkilerine dayanan bütün top­ lurolara ortak kurumlan, görüşleri ve kavramlan eleştir­ diğini açıklar. Bu bakımdan ilk Hıristiyanlığın İsa'nın yer­ yüzüne dönüp bin yıl saltanat süreceğine dair hayalleri çok elverişli bir hareket noktası yerine geçiyordu. Öbür yandan, günün ve hatta geleceğin de ötesine doğru bu hu­ ruç hareketi herşeye rağmen sert ve ... hayalci olmak zo­ rundaydı___..:. ister istemez, çağdaş koşullann

yarattığı dar

sınırlar iÇine düştü yeniden. Özel mülkiyete saldınnın, or­ tak mülkiyet isteğinin, eninde

sonunda ilkel bir

sadaka

örgütlenmesine dönüşmesi kaçınılmazdı. Vuzuhsuz Hıris­ tiyan eşitliği olsa olsa :'kanun karşısında" sivil ''eşitliğe" dönüşebilirdi. Bütün yetki organlanmn kaldınlması, en so­ nunda, halk tarafından seçilen cumhuriyetçi hükümetle­ rin kurulmasına vanr. Rayalde beslenen komü�izm umu­ du, gerçekte, çağdaş burjuva koşuHanna duyulan özlernin vakitsiz dile gelişidir. Geleceğin tarihi gelişmelerine duyulan bu şiddetli öz­ lem, pleblerin hayat koşullanyla kolayca açıklanabilir; ve biz bunu Almanya'da ilk kez Thomas Münzer ve partisinde . görürüz. Tabor'lular mutlu geleceği andıran bir çeşit or­ tak mülkiyete sahiptirler. Ama o salt askeri bir tedbirdi. Yalnız Münzer'in öğretisinde bu komünist kavramlar toi,J­

lumun gerçek bir kesiminin emellerini dile getiriyordu. Bu . emelleri belli bir ölçüde kesinlikle topariayıp ortaya koyan o oldu, ve o günden sonra, giderek çağdaş proleter hareketiyle birleşmelerine kadar, bütün büyük halk hare­ ketlerinde görüldü bu emeller. Tıpkı bunun gibi, Ortaçağ­ da feodalizmin gitgide artan 164

hakimiyetine

karşı özgür


köylülerin mücadeleleri de, toprak köleleri ile toprağa bağ-­ lı, angarya altında köylülerin feodal düzeni toptan yıkmak için verdikleri mücadeleyle birleşmişti. birincisi, tutucu

Üç büyük cepheden

Katalik cephe,.

mevcut koşullan sürdünneye çabalayan bütün unsurları,. yani imparatorluk makamlan:riı, kilise prensleriyle bir kı­ sım lcUk prensleri, zengin soylulan, kilise kodamanıarını ve şehir kodamanıarını içirie alırken, şehirli ılımlılığı taşı­ yan Lüter'ci refonn cephesi muhalefetin bütün mülk sahi­ bi unsurlarını, küçük le-ii, hatta kilise

soyluların büyük

topraklanna er koyup

uman ve Imparatorluk karşısında

kısmını, şehirli­ zenginleşmeyi

daha bir bağımsızlığa

kavuşmak için fırsat kollıyan bir kısım laik prensleri ken­ dine çekmekteydi. Köylülerle pleblere gelince, onlar dev­ rimci bir partiydiler, ve bu partinin isteklerini ve öğretile­ rini en açık biçimiyle Münzer dile getiriyordu. Lüter ve Münzer,

karakterleri ve eylemleriyle olduğu

kadar- öğretileriyle de tam tarnma partilerini temsil

eden

kişilerdi. Lüter 1517 ile 1525 arasında, bugünkü Alman anaya­ saellarının 1846 ile 1849 arasında geçirdikleri değişimierin hemen hemen aynısını geçinniştir. Bunlar, bir süre ha:.. reketin başını

çektikten

pleb-proleter partileri

sonra · kendilerini

destekleyen

tarafından aşılan bütün

burjuva

partilerinin geçirdiği değişimlerdir. Lüter 1517'de Katalik

Kilisesinin

dogmalarına ve ya­

salarına ilk kez karşı çıktığı zaman muhalefetinin belirli bir karaktere. sahip olduğu söylenemezdi�

Bu karşı çıkış,

daha önceki burjuva sapmasının dileklerini savunmaktan öteye varmryordu; lakin onları aşari herhangi bir eğilime kapalı değildi. Olamazdı da. O ilk aşamada bütün muha­

lif unsurların birleşmesi şarttı. Sön d ere ce atak bir dev­

rimci enerji gözler önüne serilıneli, resmi Katolik öğretisi­ ne karşı olan bütün sapmalar bir tek sözcüyle temsil edil165


meliydi. Tıpkı bunun gibi, 1847'de bizim liberal burjuvazi­ miz de daha hala devrimciydi; kendine sosyalist ve komü­ nist diyor, işçi sınıfının kurtuluşu davasını güdüyordu. Lü­ ter'in dinç köylü mizacı, faaliyetinin olanca

gazabıyla

bu ilk döneminde

kendini gösterdi. «Bu · azgın . çılgınlık

[Roma Kilisesi papazlarının çılgınlığı]

sürüp

gidecekse

eğer, bana öyle geliyor ki buna karşı en iyi öğüt ve ted­ bir,. kırallarla prensierin zora başvurmaları, silahlanmala­ n, bütün dünyaya zehir saçan o melünlara

saldırmaları,

ve bu oyuna sözle değil, siHllıla artık bir son vermeleridir. Hırsızların cezasını iple, kaatillerin cezasını baltayla, din­ den sapanların cezasını ateşle veriyoruz; o halde niçin bü­ tün bu melün felaket

kılavuzlarının, o papaların, kardi­

nallerin, piskoposlann, bütün o lanetlik Roma gurühunun üzerine

silahla

çullanmıyalım,

ellerimizi kanianna bula­

mıyalım?" Gelgelelim bu devrimci ateş uzun

sürmedi.

Lüter'in

yıldırımları hedefini bulmuştu. Alman halkı yekvücut ha­ rekete geçti.

Bir yanda köylülerle plebler onun papazlar

aleyhindeki çağrılarında ve Hıristiyan özgürlüğü vaazle­ rinde ayaklanma işaretini gördüler, öbür yanda ılımli şe­ hirliler ve küçük soyluların büyük

bir kısmı ona katıldı;

prensler bile ·kasırgaya kapıldılar. Öncekiler,

kendilerini

ezenlerin tümünden intikam alma gününün nihayet gelip çattığına inanıyorlardı; öbürleri sadece, papazların iktida­ rına ve Roma'ya bağımlılığa son vermek, Katalik hiyerar­ şisini dağıtmak, Kilisenin malları üzerine oturup zengin�

leşrnek istiyorlardı. Partiler birbirlerinden uzak duruyor­ lardı. Her biri kendi sözcüsünü bulmuştu; Lüter birinden birini seçmek zorundaydı. Saksonya Elektörünün gözdesi, Wittenberg Üniversitesinin bir gecede nüfuza ve üne eren, el üstünde tutulan profesörü, çevresi aşağılık

yaratıklar

ve dalkavuklarla sarılı büyük adam, Lüter, bir an bile dü­ şünmedi. Hareketin bütün halktan unsurlarına sırt çevir166


di; şehirlilerden, soylulardan, prenslerden yana çıktı. Ro­ ma'nın kökünü kazımak için savaş çağnlan işitilmez ol­ du. Şimdi artık barış içinde ilerleme ve pasü direnme va­ azleri veriyordu.

(Mesela, Alman Milletinin

Soylularına,

1520, vb.) Hutten onu kendisiyle Sickingen'i görmek üzere papazlara ve prensiere karşı çıkan soylulann fesat mer­ kezi Ebern kalesine çağırdığı zaman şu cevabı . verdi: "İn­

cil'in zora başvurularak ve kan dökülerek savunulmasını istemem. Dünya Kelamla

fethedilmişti, Kilise

Kelamla

ayakta duruyor; yine Kelam, Kiliseyi kendi özüne kavuş­ turacaktır ve zora başvurmadan başanya ulaşan Deccal, zora başvurulmadan tepelenecektir." İşte bu eğilimden, ya da daha doğrusu, Lüter'in siya­ setinin bu daJ:ia kesin belirlenişinden, olduğu gibi koruna­ cak ya da ıslah edilecek kurumlar ve dogmalar üzerinde o pazarlık ve çekişme; Augsburg Bildirisini,! yani onca ni­ yaz sonucu elde edilen ıslah

edilmiş bir şehirli [burgherJ

kilisesinin akidlerini doğuran o iğrenç

kurnazlıklar, ara

bulmalar, entrikalar ve uzlaşmalar çıktı. Son zamanlarda siyasi biçimiyle Alman milli meclislerinde, ara bulma top­ l antılarında, tadil komisyonlannda, Erfurt parlamentolann­ da insana gına getitireesine ı:esaplı pazarlıkların tıpatıp formasyonun

tekrarlanıp

duran küçük

aynısıydı bu da. Resmi Re­

kaltaban bayağı

tıyneti bu görüşmelerde

bütün çıplaklığıyla kendini belli ediyordu. Bundan böyle, şehirli reformunun herkesee kabul edi­ len temsilcisi olup çıkan Lüter'in kanunun koyduğu sınır­ lar içinde

ilerleme vaazleri

vermesi için çok makul ne­

denler vardı. Şehirlerin çoğunluğu ılımlı reform davasım benimsemişlerdi; küçük soylular gitgide o davaya bel bag­ lıyorlardı; prensierin bir kesimi reformdan yana çıkmıştı, · 1)

Protestan Kilisesinin akldelerini bir araya getiren resmi

bildiri. 1530 · yılında ilan edildi.

167


bir kesimi yalpalamaktaydı. Hiç değilse Almanya'nın bü­

yük bir kısmında şimdiden başarı

kazanılmış

sayılırdı.

dirde ılımlı muhalefetin baskısına

uzun boylu

dayana­

Geri kalari bölgeler, barış içinde gelişme sürüp gittiği tak­

mazlardı. Oysa şiddetli bir sarsıntı ılımlılar partisi ile aşı­ n pleb-köylü partisi arasında mutlaka çelişki doğuracak,

prensleri, soylulan ve birtçı,kım şehirleri hareketten uzak� laştıracak, ortada iki şıktan biri kalacaktı: ya şehirli par­ tisi köylülerin ve plebİerin gerisine düşecek, ya da bütün hareket Katalikliğin belini doğrultmasıyla ezilip gidecekti;

Son zamanlarda yeteri kadar örnek, burjuva partilerinin en ufak bir başarıdan sonra kanun çerçevesi içinde hare­ ket ederek bir yanda devrim, öbür yanda restorasyon fela­ ketinin

pençesine

düşmemeye

nasıl

çabaladıklarını

bi­

ze göstermiştir.

O çağa hakim genel sosyal ve siyasi

koşullarda her

türlü değişikliğin sonucu ister istemez prensierin yararı­ na oluyor, mutlaka onların

iktidarını

güçlendiriyordu.

Bu yüzden şehirli reformu, pleb ve köylü unsurlardan ke­ sinlikle koptuğu ölçüde, reformu

benimseyen prensierin

denetimine girdi, Lüter kendisi giderek onların adamı ol­ du. Halk onu da diğerleri gibi prensierin uşağı

olmakla

sı.içlar ve Orlamünde'de taŞlarken ne yaptığını çok iyi bi­ liyordu. Köylü Savaşı patlak verdiğinde prensierin Çoğunlukla

Katolik

Lüter,

soylulann ve

olciuğu bölgelerde arabulu­

cu bir tavir almaya çalıştı. Hükümetlere

fütursuzca sal­

dırdı, sürdürdükleri baskıdan ötürü a,:yaklanmadan onla­ rın sorumlu oldukla:i:'ı_nı söyledi. Onlara baş aldıran köy­

lüler değil, Tanrı kendisiydi. Ania, beri yandan da, ayak­ lanmanın şeytari-işi ve İncİl'e aykırı

olduğunu söylllyor­

du. Sonunda her iki tarafı da direnmekten vazgeçmeye, barışçı bir anlaşmaya varmaya çağirdı.

Bu iyi niyetli ara bulma çabala:i:'ına rağmen ayaklan168


ma hızla yayıldı; Lüter'ci prenslerin, beylerin ve şehirle­ rin hakim olduklan Protestan bölgelerini dahi içine ala­ rak bir çırpıda "ağırbaşlı" şehirli reformunu aştı. isyancı­ Iann Münzer önderliğindeki en kararlı kesimi karargahı­ nı Lüter'in çok yakınında bir yerde, Thuringia'da kurmuş­ tu. Birkaç başan daha elde edilirse ateş bütün Almanya'yı saracak, Lüter kuşatılıp belki de bir hain olarak öldürü­

·

lecek, şehirli reformu bir pleb-köylü devriminin dalgası altında silinip gidecekti. Ağırbaşlı olmaya artık vakit kalmamıştı. Devrim karşısında bütün eski düşmanlıklar unutuldu. Köylü sürülerine kıyasla Roma Sodom'unun1 . uşaklan masum kuzular,

'!'annnın

lırdı. Şehirlisi prensi, soylusu

sevimli .yavruları sayı­

papazı, Lüter'i ve Papası,

hepsi, "kana susamış talancı köylü

sürüleri

karşısında"

elele verdiler. Lüter, "Gücü yeten herkes onları, gizlice ya da açıktan açığa, tıpkı bir kuduz köpeği gebertir gibi diye haykırı­ paralamalı, boğazlamalı, hançerlemelidir," yordu. "Onun için, aziz beylerim, burada yardıma, orada imdada koşun; her biriniz, gücü

yettiğince,

hançerleyin,

devirin, boğaziayın onları. Bu. arada hayatınızdan

olursa­

nız, ne mutlu size! Daha iyi bir ölüme asla kavuşamazsı­ nız ! " Yeter ki, köyluye sahte merhainet duyulmaya. Kim ki

Tanrının acımadığına,

ceza görmesini, yok edilmesini

istediğine kıya,maz, o da isyancılardandır. ilerde, bir ine-:_. ğin barış içinde hayrını görebilmek için diğerinden vaz­ geçmek zorunda kaldıkları zaman köylüler kendileri tan­ rıya hamdü sena etmesini öğrenecekler, prensler de dev­ rinı sayesinde, ancak zorla hükmedilrnek gereken . suru ruhunun ne olduğunu göreceklerdir. "Akıllı adamıiı dedi­ ği gibi

:

Cibus, onus et virga'ni asino CeşŞeğe yeriı, Yük ve

ıı Sodom, 'İ'evrat'da a:Ciı geÇen 'bir şehirdir. Ahalisinin gü­ nakarliği ve Tann-tıriııriıazlığı yüzühden Tarirımn gazabına. uğrayıp yerle bir olmuştu. 169


kırbaç gerek) . Köylülerin layığı salt kuru samandır. Ma­ d.em Kelama kulak asmıyorlar, sersemlik ediyorlar, o hal­ de silahla ve sopayla akıllan başıanna getirilmelidir. Bu­ na müstahaktırlar. Söz dinlemeleri için dua edelim. Din­ lemezlerse, gözlerinin yaşına bakmayalım. Çevirin sila!ı­ lan üzerlerine, yoksa onlar bin beterini yaparlar! " proletarya zaferin meyva­ Mart olaylanndan sonra larından kendi payına düşeni istediği zaman, bizim vak­ tiyle sosyalist ve · insancıl olan

burjuvazimiz de ayruyla

böyle diyordu. Lüter, İncil'i Almancaya çevinnekle pleb hareketinin -eline çok güçlü bir silah vennişti. İncil'e dayanarak, za­ manının feodalleşmiş Hıristiyanlığırun

karşısına . Birinci

Yüzyılın orta-karar Hıristiyanlığım, çökmekte olan feodal toplumun karşısına da, dört bir yana kol atan yapay feo­ dal hiyerarşiden habersiz bir toplum manzarası çıkarmış­ tı. Prensler, soylular ve papazlar karşısında

köylüler

bu

.araçtan çok yararlanmışlardı. Lüter şimdi bu silahı onla­ ra çevirdi. İncil'den Tannca atanmış makamlan yücelten öyle bir ilahi çıkardı ki, o günedek hiç bir mutlak kırallık şakşakçısı böylesini becerememişti.

Tanrının

inayetiyle

prenslik, boynu bükük itaat, hatta toprak köleliği, İncil'­ in yardımıyla haklı gösteriliyordu. Böylelikle yalmz köylü ayaklanması değil, Lüter'in

dini ve laik otoriteye

kendi

başkaldınsı da inkara uğruyor, yalmz halk hareketi değil, şehirli hareketi de prensiere peşkeş çekiliyordu. Son zamanlarda kendi geçmişlerini inkarın bu kabil ·örneklerini veren burjuvalan da bir bir saymamıza gerek var mı? Şimdi de burjuva refonncusu Lüter'le pleb devrimeisi Münzer'i karşılaştıralım.

Thomas Münzer 1498'de Harz bölgesinde Sto'Iberg'de

doğdu. Babasının :

Stolberg konutunun kara zulmünün kurbam olarak darağacında can verdiği söyleniyor. Mün-


:zer on beş yaşındayken Halle okulunda piskoposuna ve genel olarak Roma bir dernek kurar. Zamanının ilahiyat bilgi sayesinde genç yaşta doktor

Magdeburg baş­

Kilisesine karşı gizli biliminde edindiği

payesını

kazanır ve

Halle'de bir marrastıra papaz atanır. Burda kilise dogma­ larını ve ayinlerini hiç kaale almaz. Aşai Rabhani ayinin­ de, şarapla ekmeğin İsa'nın kanı ve gövdesine dönüştüğü­ .nü belirten sözleri söylemez,

ve Lüter'in

dediğine göre,

yüce tanrıları kutsamadan yer� Ortaçağ mistikleri, özellik­ le de Kalabriya'lı Joachim'in İsa'nın gelecek bin yıllık sal­ tanatma dair yazılan, incelediği başlıca

konulardır. Bu

mistik yazann sözünü ettiği bin yıllık İsa saltanatı ve yoz­ laşmış Kiliseyle soysuzlaşmış

dünyaya son verecek olan

Kıyamet günü, Reformasyon ortamında ve zamanın genel tedirginliği içinde Münzer'e çok yakın görünür. Bulundu­ ğu yörede çok başarılı vaazlar verir. 1520'de ilk İncil va­ izi olarak

Zwickau'ya

gider.

Oı�ada, çeşitli

yörelerde

sessiz sedasız varlıklarını sürdüren, her biri o anki alçak­ gönüllülüğü

ve

içe-dönuklülüğü ardında toplumun en alt

tabakalarının yürürlükteki koşullara karşı her gün biraz daha azan muhalefetini gizleyen, ve artan

huzursuzluk

nedeniyle her gün biraz daha cüret ve ısrarla gün yüzüne çıkmakta olan o bağnaz,

mutlu-gelecek

tarikatlarından

biriyle karşılaşır. Niklas Storch'un başını çektiği Anabap­ tist'ler1 tarikatıdır bu. Tankat üyeleri Kıyamet gününün -ve bin yıl sürecek ilahi saltanat çağının yaklaştığını muş1) 152l'de Almanya'da ortaya çıkan bir tarikat. Anabap­ tist'ler Hıristiyanların doğar doğmaz değil, yetiştikten ve Hıris­ tiyanlığa iman ettikten sonra vaftiz olmalan gerektiğine inamr­ lardı. Resmi Kiliseye, Hıristiyanların mülk sahibi olmalarına karşıydılar. O sırada köylüler arasında yaygın hoşnutsuzluğun sözcüleri olmuşlardı. Hem Katoliklerin, hem de Protestanlin'ın baskı ve zulmüne uğramışlardır. Niklas Storch Zwickau şehri Anabaptist'lerinin başıydı. 71


tularlar. "Hayal görür, vecde varır, gelecekten haber ve­ rirler. " Çok geçmez, Zwickau Kilise Konseyi ile çatışırlar. Münzer hiç bir zaman kayıtsız şartsız onlara katılmış de­ ğildir; daha çok, onları kendi etkisi altına almayı tasar­ lamaktadır. Yine de savunur onları . - Konsey Anabaptist'le­ re karşı sert tedbirler alır. Şehri bırakıp gitmek

zorunda

kalırlar. Münzer de onlarla birlikte gider. Yıl 1521 sonları­ dır. Münzer Prag'a gider. Huss hareketinin

kalıntılarına

katılarak orada tutunmaya çalışır. Fakat konuşmaları yü­ zünden Bohemya'dan da kaçmak zorunda kalır.

1522 de

Thuringia'da vaizliğe atanır. Orada ibadet sistemini ıslah­ la işe başlar. Lüter bile henüz o kadar ileri gitmeyi göze alamamışken, o Latinceyi toptan siler atar, yalnız Pazar günleri okunan İncil fasıllarıyla havari mektuplarının de­ ğil, İncil'in tamamının halka okunmasını

buyurur. Aynı

zamanda o yörede propaganda faaliyetine girişir. Dört bir yandan akın akın ahali gelir onu görmeye,

Allstedt kısa

zamanda bütün Thuringia'da papazlara-karşı halk hare­ ketinin merkezi olur. Münzer, henüz herşeyden önce bir ilahiyatçıydı. Sal­ dırılarını hala hemen hemen sadece papazlara yöneltiyor­ du. Ama o sıralarda Lüter'in yapmaya başladığı gibi, ağır­ başlı tartışma ve barış içinde ilerleme öğütleri vermiyor­ du; Lüter'in eski ateşli vaazlerini

sürdürüyor,

Saksonya

prensleriyle halkı Roma Kilisesinin papazlarına karşı si­ lahlı ayaklanmaya çağırıyordu. "İsa, 'Ben size barış getir­ meye değil, kılıç getirmeye geldim,' dememiş miydi? Siz [ Saksonya prensleri] ne yapmalısınız o kılıçla? Eğer Tan� rıya hizmet etmek istiyorsanız yapacağınız bir şey var; o da İncil'in yolunu kesen ibiisieri kavalayıp yok etmektir. B:azreti isa kesin olarak şunu buyuruyor rAziz iukas 19: 27] : 'Düşmanlarımı buraya getirin ve gözümün öldürün onları.' Sizin 172

önünde

silahlarınızın katkısı olmadan da


Tanrının gucunun bunu yapacağını

boşuna

söylemeyin

bize; çünkü o takdirde silah kınında paslanır. . .

Tanrının

. ayan kıldığına karşı çıkanlar, nasıl Ezekiyas, Keyhus, Ye­ .şu, Danyal ve İlyas Baal mabedi rahiplerini yok ettilerse öyle amansızca yok edilmel_idirler; yoksa Hıristiyan Kilise­ si eski kaynağına asla dönemez. Tanrı bağındaki aynk ot­ larını hasad - zamanı söküp atmalıyız... Tanrı,

Musa'nın

Beşinci Kitabı, Yedinci fasılda der ki: 'Puta tapanlara acı­ mıyacaksın; onların mihraplarını yıkacaksınız, tasvirleri­ ni kırıp ateşe atacaksınız ki gazahımdan kurtulasınız." Ne ki, prensiere yöneltilen bu çağnlardan birşey çık­ mazken halk arasında devrimci

duygular her gün biraz

daha güçleniyordu. Fikirleri gittikçe daha kesinlikle bil­ lurlaşan ve perva tanımaz olan Münzer nihayet şehirli re­ formundan kesinlikle koparak tam

bir _ siyasi

ajitatör

oldu. Münzer'in

siyaset�ilahiyat öğretisi yalp.ız Katalikliğin

değil, genel olarak Hıristiyanlığın bütün belli başlı nok­ talarına saldırıyordu. Hıristiyanlık bir biçimde çağdaş spekülatif

kisvesi altında garip

düşünceyi

andıran, hatta

zaman zaman allahsızliğa kadar dahi varan bir çeşit pan­ teizmi salık veriyordu Münzer. İncil'in

Tanrı tarafından

gönderilen yegane vahiy olduğunu inkar ettiği gibi, İncil' in yanılmazlığını da inkar ediyordu. Gerçek ve yaşıyan vahiy, ona göre, bütün insanlar arasında her zaman var olan, hala da var olmakta devam eden . bir vahiydir, akıl�

dır. Akıla karşı İncil'i tutmanın, İncil'in lafzıyla onun ru­

hunu öldürmek olduğunu, zira İncil'in sözünü ettiği Ru­

hul Kudüs'ün bizim dışımızda varolan birşey değil, bizim aklımız olduğunu ileri · sürüyordu. İman insanda can kaza­ nan akıldan_ başka birşey değildir; bu nedenle, puta ta­ panlar da iman sahibi olabilirler. Bu iman sayesinde, can­ lanan akıl sayesinde, insanoğlu Tanrının benzeri -olmuş ve kutsanmıştır. O halde Cennet başka bir alemde

değildir, 173


bU: hayatta aranmalıdır; ve bu Cenneti. Tann beldesini bu­ rada, dünyada . kurmak iman sahiplerine düşen görevdir. Öbür dünyada Cennet olmadığı gibi, Cehennem de yoktur, limetlenme de yoktur. Bunun gibi, şeytan,

insanoğlunun

kötü

başka

ihtiraslanndan ve aç gözlülüğünden

birşey

değildir. İsa da, tıpkı bizim gibi, basit bir insandı; bir pey­ gamber ve bir öğretmendi. İsa'nın son yemeği, ekmeğin ve· şarabın hiç bir mistik çerez katılmaksızın yenilip içildiği. basit bir anma toplantısıydı. Münzer bu öğretileri, çok kere, yeni felsefenin bir <>Ü­ re ardında gizlemek zorunda olduğu Hıristiyanlıktan ak­ tanıma bir dille yayıyordu. Yine de, dini sapmanın ta ken­ disi olan temel düşünceyi onun bütün yazılannda kolay­ lıkla gönnek mümkündür. Muhakkak ki Münzer bu İncil maskesini çağımızın çoğu Hegel çömezlerinden · çok daha az ciddiye

almıştır. Oysa çağımızın felsefesiyle arası�da.

üç yüz yıl gibi uzun bir zaman farkı vardı. Münzer'in siyasi öğretisi, o:g.un devrimci dini kavram­ larını çok yakından izliyordu. Nasıl ilahiyatta tuttuğu yol zamanının geçer akçe kavramlannı

aşıyorduysa,

siyasi

öğretisi de o çağın genel sosyal ve siyasi koşullannı aşıyor­ du. Nasıl dini felsefesi allahsızlığa yaklaşıyorduysa, siya­ si programı da komünizme yaklaşıyordu.

Öyle ki, Şubat

Devriminin arifesinde dahi günümüzün birçok komünist tarikatı · On Altıncı Yüzyılda "Münezer'in"ki

kadar geniş

kapsamlı bir teorik donatımdan

Bu program

yoksundu.

-o çağın pleb taleplerinin bir derlemesinden çok, plebler arasında daha yeni gelişmeye başlamış olan proleter un­ surun kurtuluşu için gerekli koşulların hayali özlemini di­ le getiren bu program- Kiliseyi ilk durumuna geri götü­ rerek, ve iddiaya · göre ilk Hıristiyanlığa ait, ama aslında yeninin de yenisi olan bu Kilise ile çelişen bütün kurum­ lan ortadan . kaldırarak, Tann beldesinin,

geleceği bildili­

len bin yıllık mutluluk çağının hemen derhal kurulmasını 174

·


· öneriyordu. Münzer'e göre Tanrı beldesi sınıf ayrılıkları­ na, özel mülkiyete, toplumun üyelerinden bağımsız ve on­ lara yabancı bir devlet gücüne yer vermeyen bir toplum­ du. inatla ayak direyip devrime katılmayan bütün mevcut: makamlar yıkılacak, bütün çalışma ve bütün mülkiyet or­ tak olacak, tam eşitlik kurulacaktı. Bütün bunları gerçek­ leştirmek için yalnız Almanya'da değil, bütün aleminde bir birlik meydana getirileeekti

Hıristiyan

Prensler

ve

beyler bu birliğe katılmaya çağınlacaklar, eğer buna razı olmaz�arsa birlik ilk fırsatta silaha sarılıp onları devire­ cek, ya da öld.ürecekti. . Münzer bu birliği

örgütlernek

için hemen işe koyul­

du. Vaazleri giderek daha sert ve devrimci oldu. Pap;:ı.zla­ ra yönelttiği saldırıların ateşine denk bir lıırsla prensle­ re, soylulara ve kodamanlara

veriştiriyordu.

O günkü

baskıyı kıpkızıl renklerle çizip gözler önüne seriyor, onun karşısına hayalinde

canlandırdığı

·

sosyal

cumhuriyetçi

eşitliğin mutlu geleceğini çıkarıyordu. Durmadan devrim­ ci risaleler yayınlıyor, Allstedt ve çevresinde birliği kendi­ si örgütlerken, dört bir yana elçiler yolluyordu. Bu propagandanın ilk semeresi, Allstedt

yakınında­

ki Mellerbach'da Meryem Ana kilisesinin İncil'in buyruğu uyannca

[Tevrat'ın beşinci kitabı,

7:6] tahrip edilmesi ol­

du: "Onların mihraplarını yıkacak, sütunlarını devirecek,. putlarını ateşte yakacaksınız." Saksonya prensleri huzur� suzluğu yatıştırmak için bir koşu Allstedt'e geldiler, Mün­ zer'i şatoya çağırttılar. Münzer onlara Lüter'den, Münzer'­ in deyimiyle "Wittenberg'li o rahatına düşkün et yığını"n­ dan benzerini hiç

işitmedikleri

bir nutuk

çekti.

İncil'i

dinden sapınayla bir tutan yöneticilerin, · . -özellikle papaz­ lada keşişlerin öldürülmelerinin dediğini doğrulamak için Ahdi

şart olduğunu Cedidi mehaz

söyledi, gösterdi.

Tanrıya karşı çıkanlar hayat haklarını

Tanrının

kullannın merhametine ·

Eğer prensler bu

borçluydular.

seçkin

175


gibilerin kökünü kazımaziarsa Tanrı kılıçlarını ellerinden alırdı onların; çünkü kılıcın gücü bütün cemaate aitti. Te­ feciliğin,

hırsızlığın ve soygUnculuğun

beylerdi; Bütün

başı prensler ve

yaratıklan -suda balığı, havada kuşu,

toprağın bitkilerini- kendilerine

mülk edindikleri hal­

de yoksul halkın karşısına "Başkasının malını çalınıyacak­ sını "buyruğuyla çıkıyorlardı; ama kendileri geçerse . gaspediyor, Buna karşılık

köylüyü

ellerine

ve zanaatkan

ne

eziyorlardı.

köylülerden ya da zanaatkarlardan

birisi

en ufak bir kabahat işieyecek olsa, layığı asılmaktı, ve Dr. Lügner1 bütün bunlara "Amin! " diyordu. "Fukaranın efen­ dilere düşman

y

olmasının

günalu · efendilerindir.

Onlar

a aklanmarün nedenlerini ortadan kaldırmazlarsa, olur da işler uzun vadede

nasıl

Ah, aziz bü­

yolunda gider?

yüklerim, göreceksiniz Tanrı bu köhne çanakları demir­ den bir çubukla nasıl paramparça edecek! Ama ·ben bunu söylediğim için bir isyancı sayılacaksam,

varsın öyle

sun ! " (Bakınız: Zimmerınann'ın Bauernkrieg, II, s: 75J Münzer bu vaazini

bastırıp

yayınlar.

matbaacısı, Saksonya dükü Johann cezalandırılır;

Münzer'in

·weimar'daki

dükalık

Allstedt'deki

tarafından sürgünle

yazılarının

hükümetince

·buyruk .çıkar. Ama o buna kulak

ol­

da

bundan

sansür

asmaz.

böyle

edilmesine

Hemen vakit

geçirmeden imparatorluk şehri Mühlhausen'de

hayli kış­

kırtıcı bir risale yayınlıyarak halkı «Rabbimiz İsa'yı

allı

pullu bir kukiaya çeviren küfür erbabı kodamanlarımızın içyüzünü dünya alem görüp bilsin

için gediği daha

açmaya" çağırır. Risale şu sözlerle sona eriyordu:

da

"Bütün ·

dünya yerinden oynayacak. Öyle şeyler olacak ki, şer güç­ leri oturduklan makamlardan

alaşağı edilecek, ayak al­

tında azilerıler doğrulacaklar."

Thomas .Münzer, "eli çe-

ı> Dr. Lüter demek istiyor. Burda bir Alınanca «Lügner,. yalancı demektir. 176

kelime oyunu ·var.


kiçli adam," risalenin ilk sayfasına şu ibareyi koyrouştu:

"Dinle ! Ağzından çıkanlar benim s �zıerimdir; silip atasın,

yıkıp dağıtasın ve deviresin diye, ve de kurup dikesin di­ ye seni ben halkın ve İmparatorluğun başına atadım. Kı­ rallar, prensler ve papazlarla halkın

arasına

demirden

bir perde çekildi. Savaşsınlar. Çünkü zafer mucizesi güç­ lü

ve allahsız müstebitlerin felaketi olacaktır." Lüter ve partisiyle Münzer'in arası bundan çok

önce açılmıştı. Lüter,

Münzer'in

kendisine

uyguladığı bazı kilise reformlannı kalmıştı. Münzer'in yaptıklarını, kendinden daha gayretli,

daha

danışmadan

kabullenmek zorunda ılımlı

gözü daha

bir reformcunun

ilerilerde bir parti

karşısında duyduğu kuşkuyla izliyordu. Daha 1524 balıa­ nnda Münzer, Melanchton'a, dar kafalı kakavanlık timsa­ li o uyuşuk telaşe müdürüne yazdığı bir mektupta, ve Lüter'in hareketi hiç mi hiç anlamadıklannı ikisi İncil'in

lafzıyla hareketi boğmaya

onun

söyler.. Bu

çalışmaktadırlar;

öğretilerinin içi geçmiştir. "Aziz kardeşlerim," der Mün­ zer, "işi uzatmayı,

tereddüdü bırakın

artık. Gün bugün.

Yumurta kapıya dayandı. Kelamın olanca gücüyle etkisi­ ni göstermesini engelleyen şer güçleriyle dostluğa son ve­ rin. Prensierinize dalkavukluk etmeyin, yoksa onlarla bir­ likte siz de mahvolacaksınız. Siz, ey yufka beyinli

kalem

efendileri, boşuna gazaba gelmeyin, zira bu gidişi değiş­ tirmek benim de elimde değil! " Lüter, Münzer'i birkaç kez açık

tartışmaya

çağır­

mıştı. Ne ki, Münzer, halk önünde savaşa tutuşmaya her zaman hazır olduğu halde,

Wittenberg

Üniversitesinin

partizan topluluğu önünde kitabi bir ilahiyat tartışması­ na sürüklenmeye hiç de istekli değildi. ·�Ruhun tanıklığını yalnız bilimin

yüce kürsüsü önüne sennek" istemiyordu.

Eğer Lüter gerçekten samimi ise, nüfuzunu kullanır, Mün­ zer'in matbaacısıyla uğraşanlara engel olur, sansürü kal­ dırtırdı; o zaman basında serbestçe tartışırlardı. 177


Ama şimdi, Münzer'in yukarda sözü edilen

Ruha Karşı Saksonya Prenslerine Şeytanın bir aracı olduğunu

devrimci

açıkça suçladı. isyancı

risalesi yayınlanınca, Lüter onu

Mektup ta '

,

Münzer'iiı

ilan etti, ve prensieri, duru­

ma el koyup ayaklanmanın başını çekenleri sürmeye çağırdı. Zira onlar şen'i

ülke dışına

öğretilerini

yaymakla

kalmıyorlar, halkı kıyama, resmi makamlara

karşı zor

kullanmaya kışkırtıyorlardı. ı Ağustosta

Münzer

Weimar şatosunda

isyana

teşvikten

prensierin önüne

Aleyhinde hayli kesin deliller

sanık olarak

çıkmaya zorlandı.

vardı: Gizli

birliğinin

ızı

bulunmuştu; maden işçilerinin ve köylülerin derneklerin­ de parmağı olduğu

anlaşılmıştı.

Sürgünle

tehdit ettiler

onu. Allstedt'e döner dönmez de, Saksonya dükü Georg'un kendisinin sınır dışı edilmesini

istediğini

yazdığı birlik mektuplan ele geçmişti;

bu

öğrendi. Kendi mektuplarda

Georg'un adamlarını İncil düşmanıarına karşı silahlı dire­ nişe çağırıyordu. Şehri bırakıp

gitmemiş olsaydı Konsey

onu sınır dışı edecekti. Bu arada, köylülerle pleber arasında gittikçe

artan

huzursuzluk Münzer'in propaganda çalışmalarını son de­ rece

kolaylaştınnıştı.

biçilmez

Anabaptist'lerde bu iş için baha

yardımcılar buldu. Bu tarikat

dogmalan yoktu; sadece hakim

üyelerinin

kesin

sınıfların tümüne karşı

ortak muhalefetleri nedeniyle ve ·ikinci kez vaftiz sembolü çevresinde bir araya toplanmışlardı; kıtkanaat yaşarlardı; propagandada yorulmak nedir bilmez, bağnaz suzdular.

ve korku­

Giderek Münzer'in çevresinde saflarını

sıklaş- .

tırdılar. Baskı altında yerlerinden yurtlarından olan üye­ ler Almanya'nın dört bucağı.nı dolaşıyor, her gittikleri ye­ re yeni öğretiden haber taşıyorlardı. Bu öğretiyle Münzer onların kendi istek ve emellerine açıklık getirmişti. Türlü işkenceler altında kemikleri kırılan, ateşte yakılan, ya d a daha başka yollardan idam edilen Anabaptist'lerin sayısı178


. nı bilen yoktu; ama hiç birşey bu elçilerin cesaretini, di­ renme gücünü kıramıyordu. Halkın hızla büyüyen huzur­ suzluğu içinde yürüttükleri

faaliyet korkunç bir başarı

kazanmıştı. Bu yüzden, Thuringia'dan kaçan Münzer

her

gittiği yerde ortamı hazır buldu. İlk uğrağı Nuremberg'di. Şehrin yakınlannda bir yer­ de bir ay öncesi bir köylü isyanı,

daha p atlak vermeden

bastırılmıştı. Münzer propagandasını el altından yürüttü. Çok geçmeden halk arasında, İncil'in

bağlayıcı olmayan

niteliğine ve Katalik ayinlerinin anlamsızlığına dair onun ileri sürdüğü en aşırı görüşleri savunan, İsa'nın basit bir aden;ı, laik makamların iktidarının Tannyı tanımayan bir iktidar

olduğunu

yaklaşan Şeytan,

söyleyenler

türedi.

Allstedt iblisi ! " diye

"İşte

sinsi

.sinsi

bağırıyordu Lüter.

Münzer ona cevabını Nuremberg'de bastırdı. Onu prens­ Iere yaltaklanmak, yavan ılımlılığıyla gerici partiye des­ tek olmakla sı.içladı. Ama, diyordu, halk herşeye

rağmen

kendini kurtaracaktır, ve . Dr. Lüter'in başına gelenler, ka­ pana kıstırılan tilkinin başına gelenlerden farksız olacak­ tır. KonsE)y risalenin toplatılmçı,sı için emir verdi; Mün.ier Nuremberg'den ayrılmak zorunda kaldı. Swabia üzerinden Alsace'a gitti, sonra İsviçre'ye geçti. Ordan tekrar, birkaç ay önce kendisine

bağlı A.11abaptist

elçilerin başını çektikleri vakitsiz bir ayaklanmaya sahne olan yukarı Karaorman'a döndü. Münzer'in bu propagan­ da gezisinin halkın partisinin kurulmasında,

isteklerinin

açık seçik dile getirilmesinde, ve 1526 Nisanında nihai ge­ nel ayaklanmanın patlak vermesinde şüphesiz hayli kat­ kısı olmuştu. Faaliyetinin iki yönlü . etkisi en .çok bu gezi., de · kendini .belli eder: bir yandan,

o ara anlıyabilecekleri

yegane dille, dini kehanet diliyle hitap ettiği halk üzerin­ de; öte yandan, nihai hedeflerini açıklıyabileceği, işin iç yü­ züne vakıf önderler üzerinde. Daha geziye çıkmadan ön­ ce, Thuringia'da halktan ve alt kademe papazları arasın-

179


dan bazı yürekli kişileri bir araya toplamış, gizli birliği­ nin başına geçirmişti. Şimdi artık, güney batı Almanya'da tüm devrimci hareketin önderiydi. yoluyla Saksonya ve Thuringia

Franconia ve Swabia

arasında taa Alsace'a ve

İsviçre sınınna kadar her yerle ilişki kurmuş, Waldshut'lu Hubmaier, Zürih'li Conrad Grebel,

Griessen:den

Rabmann, Me-mmingen'den Schappeler,

Franz

Leipheim'den Ja­

kob Wehe ve Stuttgard'da Dr. Mantel gibi çoğu devrimci papaz olan güney Almanya devrimcilerini, müridieri ve birliğin önderleri

arasına

katmıştı.

Kendisi

daha çok

Schaffhausen sınınnda Griessen'de kalıyor, arada Hegau, Kletgau, vb. üzerinden geziye çıkıyordu.

sırada Paçalan

tutuşan prenslerle beyl!3rin her yerde bu yeni pleb sapma­ sına karşı giriştikleri kanlı baskı hareketleri de isyan ru­ hunu körüklemekten, birliğin saflannı pekiştirmekten ge­ ri kalmıyordu. Münzer yukan Almanya'da ajitasyonu böylece beş ay kadar sürdürdü, sonra

Thuringia'ya

günü yaklaşmıştı; hareketi kendisi

döndü. yönetmek

Ayaklanma istiyordu.

İleride onu orada bulacağız. İki parti önderinin karakter ve davranışlannın

nasıl

her · bir partinin tutumunu hakkıyla yansıttığını; Lüter'in kararsızlığmın, ciddi boyutlara vardığı görülen hareket­ ten ürküp - prensiere ödlekçe boyun eğişinin nasıl şehiriiie­ rin çekingen ve kaypak siyasetiyle çakıştığını; ve Münzer'­ in devriinci şevk ve azmi:ı;ıin nasıl

pleblerle köylülerin erı

ileri kesiminde uç verdiğini ileride göreceğiz. Aradaki t.ek fark şuydu: Lüter kendi sınıfının çoğunluğunca paylaşılan kavramlan ;v.e,_ emelleri dile getirmekle yetiniyordu; bu sa­ yede, sınıfının gözünde son derece - uc� bir kahraman ol­ muş çıkmıştı. Oysa Münzer, bunun tam tersine, pleblerle köylülerin o anki fikirlerini ve isteklerini çok aşmıştı; bu­ nun içindir ki o zamanın devrimci urısurlan arasından ilk kez bir seçkinler partisi kurdu, ve bu parti, onun fikirleri180


ni ve heyecanını paylaştığı ölçüde, ayaklanan yığınların küçük bir azınlığı olmaktan öteye hiç bir zaman vannadı. III Alman köylüleri arasmda uç v�rmeye başiıyan devrim­ ci ruhun ilk belirtileri Huss hareketinin bastırılmasından aşağı yukarı elli yıl sonra kendini gösterdi. Köylüler arasında ilk isyan hazırlığı

1476'da Würz­

burg pis_koposluğu topraklarında, yani Huss taraftarlan­ na karşı verilen savaşlar, "kötü yönetim; ağır vergiler, ha­ raçlar, didişme, husumet, savaş, yangın, cinayet,

zindan

ve benzeri şeyler" yüzünden fakrü zarurete düşen, pisko­ poslar, papazlar,

soylular tarafından hayasızca

yağma

edilmekte olan bir bölgede başgösterdi. Davulcu ve Kaval­ cı Hans lakabıyla da anılan Niklashausen'li Hans Böheim adında, peygamberliğe

özenen genç bir çoban

ve çalgıcı

zuhur etti tam bu sırada, Tauber vadisinde. Dediğine göre Meryem Ananın hayalini

görmüştü

birgün, ve Meryem

ona davulunu yakmasım, oyunculuğa ve günahkar şehvet düşkünlüğüne hizmetten vazgeçmesini, halkı tövbekar ol­ maya çağırmasını buyunnuştu.

Herkes

günahlarından, dünyanın boş ihtiraslarından arınmalı, bütün süslere, ziy­ netlere sırt çevinneli, günahlarını bağışiatmak için Nik­ lashuasen Meryem Anasım ziyarete hacca gitmeliydi. Dini bir kılığa bürünen bütün Ortaçağ kıyamlanna:,

çağımızda da bütün proleter hareketlerinin başlangıç aşa­ rnalanna özgü çilekeş hayata, hareketin bu öncülerinde

daha o zamandan rastlamaktayız. Bu çilekeş ahlak. anla- ­ yışı, hayatın her türlü tadından, eğlencesinden uzak dur­

ma çağrısı, .bir yandan Isparta tarzı bir eşitlik ilkesiyle ha­ kim sınıfların karşısına dikilirken, bir yandan da zorunlu

bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamadan geçilmeksizin, toplu­ mun en alt tabakasının kendini harekete geçinnesi im181


kansızdır. Devrimci şevklerini geliştirmeleri, toplumun bü­ tün diğer unsurlan karşısında kendi düşmanca tutumları­

nın bilincine varmaları, bir sınıf olarak sımsıkı kenetlene­ bilmeleri için, toplumun en alt tabakalah önce onları mev-:. cut sosyal düzenle bağdaştırabilecek her birşeyden sıyrıl­ mak zorundadırlar; feci durumlarını o an için azıcık da

dahi ellerinden

olsa dayanılabilir kılan, en sert baskının

alamıyacağı son birkaç hazzı da tepmelidirler. Bu plep ve olsun, proleter kanaatkarlığı, taşkın bağnaz biçimiyle ·

özünde olsun, Lüter'ci

şehirli ahlakının ve CBağımsızlar1

ve daha radikal mezhepler dışında) İngiliz Püritenlerinin2 bütün sırrı burjuva eli-sıkılığından ibaret atkarlığından apayrı birşeydir.

burjuva kana­

Çağdaş üretim

gelişmesi refahı son derece arttırarak

güçlerinin

Isparta tarzı eşitli­

ğin gereğini ortadan kaldırdıkça, ve proletaryanın toplum ..

içindeki yeri, dolayısıyla proletarya kendisi gitgide devrimci

daha

oldukça, bu pleb-proleter kanaatkarlı ğının dev­

rimci niteliğini yitirmeye yüz tutması anlaşılır birşeydir. Çilekeş hayat

tarzı yığınlar arasında zamanla silinir gi­

der, onun üzerine kurulu tarikatlarda ise yozlaşır, burju­ va

eli-sıkılığına, ya da

ten

ya

da

pratikte

lonca-zanaatkar

yine dar

tıynetine

başka birşey olmayan cerbezeli bir erdem dönüşür. Kaldı ki, dünya hazlarını tepmeyi salık vermenin pek gereği yoktur,

kafalı

özgü

Filis­

pintilikten

düşkünlüğüne proletaryaya

çünkü . proletaryanın

tepeceği hemen hemen hiç birşeyi zaten kalmamıştır. Kavalcı Haı:is'ın tövbekarlık çağrısına koşanlar çok ol­ du. Bütün kıyam peygamberleri ilkin günaha-karşı çağrı-

ll

On Yedinci Yüzyılda İngiltere'de

Cromwell

isyamnda

kırala karşı Parlamento safında savaşan bir kısım Protestanlara

dini

inançlanndan ötürü verilen · isim.

«Bağımsızlar"

Kilisenin

mahalli cemaatlerce özerk olarak yönetUmesini istiyorlardı.

2)

İngiliz Protestaniarına

denilirdi.

182

o devirde

genellikle

"Püriten"


larla işe başlamışlardır. Gerçekten de, ancak

şiddeiıi bir

gayret, bütun o alışılagelen yaşama tarzına apansız bir sırt çeviriş,

körükörüne

itaat

ruhuyla

yetişmiş

bölük pör­

çük, dağınık köylü takımını hep bir arada harekete geçi­ rebilirdi. Niklashausen'e hac ziyaretleri başladı ve hızla gelişti. Hacı yığınlan büyüdükçe genç isyancı asıl niyetini açığa vurmaya başladı. Dediğine göre, Niklashausen Mer­ yemi ona bundan böyle hiç bir kıral, prens, papa ya da dini veya laik bir makam olmaması gerektiğini söylemiş� ti. Herkes kardeş olmalıydı, herkes ekmeğini kendi eme­ _ ğiyle kazanmalıydı, kimsenin komşusundan fazla malı · ol­ mamalıydı. Bütün haraçlar, toprak kiralan, ayni hizmet­ ler, gümrük

resimleri,

vergiler ve her türlü ödeme ve

harçlar bir daha geri gelmemecesine kaldırılm�lı, orman­ lar, sular, otlaklar her yerde herkese açık olmalıydı. Halk bu yeni muştuyu

büyük bir sevinçle

karşıladı.

Peygamberin ünü, "Meryem Anamızın ilettiği haber", dört _

bucağa yayıldı. Odenwald'den, Main'den, Kocher ve Jagst'­ den, hatta Baverya ve Swabia'dan, Ren havalisinden akın akın hacılar üşüştü kavalemın başına. Mucizelerinden söz ediliyor, ahaU önünde diz çöküp bir evliyaya gibi ona yakarıyordu; sonra da kutsal bir

dua eder

yadigar ya da

muskayı kapışırcasına, şapkasından bir tutarn tüy kopar­ mak için birbirini yiyordu. Papazlar onu suçladılar, gör­ düğü hayallerin şeytanın aldatmacalan, mucizelerinin ise iblisce sahtekarlıklar

olduğunu

söylediler ama

boşuna.

Müminlerin sayısı arttıkça arttı, bütün ölçüleri aştı. Gide­ rek devrimci bir tarikat belirmeye başladı. nın Pazar vaazleri Niklashausen'e

isyancı çoba­

sayısı kırk bini aşan

kalabalıklar çeker oldu. Kavalcı Han � halk yığınları önünde birkaç ay konuş­ tu. Ama yalnız vaazle yetinmek niyetinde değildi; Nikhis­ hausen papazı ve iki şovalye ile gizli ilişkiler

kurmuştu. 183


Yeni öğretiyi benimseyen bu şovalyeler, Kunz von Thun­ feld

ve oğlu, tasarlanan ayaklanmanın

askeri önderleri

olacaklardı. Nihayet, Aziz Kilian yortusundan önceki Pa­ zar günü, yeterince güçlenmiş görünen çoban, işareti ver­ · di._ "Şimdi evlerinize gidin, kutsalların kutsalı l.'v.Leryem Anamızın size bildirdikleri

üzerinde bir iyice düşünün,"

dedi, vaazinin · sonunda. "Sonra da önümüzdeki Cumartesi günü karılarınızı, çocuklanhızı ve ihtiyarlan

evlerinizde

bırakın, ve siz erkekler, önümüzdeki Cumartesiye rastlı­ yan Aziz Margaret

yortusunda yine

buraya, Niklashau­

sen'e gelin, kardeşlerinizi, dostlannızı da, kimi bulursanız birlikte getirin. Fakat hacı deynekleriyle değil, zırhlannız­ la ve silahlarınızla, bir elinizde mum, öbür elinizde kılıç, kargı ya da mızrakla gelin. Kutsal

Bakire ne yapmanızı

istediğini size o zaman söyliyecektir. " Oysa, köylü yığınları daha Niklashausen'e varmadan, o gece, piskoposun atlılan kıyamcı peygamberi yakalayıp Würzburg şatosuna getirdiler. Kararlaştırılan günde Nik­ lashausen'e otuz dört bin silahlı köylü duyunca şaşkına dönduler.

çıkageldi. Haberi

Çoğu evlerinin yolunu tuttu.

Hareketin önderleri on altı bin kadarını bir araya toplayıp Kunz von Thunfeld ve oğlu Michael'in kumandasında şa­ toya yürüdüler. Piskopos türlü vaadlerle onları geri dön­ meye razı etti; ama köylüler dağılmaya

başlar başlamaz

piskoposun atlılarının saldırısına uğradılar,

birçoğu tut­

sak düştiL İki kişinin kellesi uçuruldu, Kavalcı Hans'ı yak­ tılar. Kunz von Thunfeld kaçtı. Ancak bütün malikanele­ rini piskoposluğa bağışladıktan sonra sürgünden dönme­ sine izin verildi. Niklashausen'e

haç ziyaretleri bir süre

daha devam etti, sonunda o da yasaklarıdı. Bu ilk teşebbüsten sonra Almanya

yeniden bir süre

sonuna

doğru yeni köylü

sakin kaldı ve ancak Yüzyılın

kıyamlan ve gizli kıyam hazırlıklan patlak verdi . . .

184


VI

yük

Aşırı bir partinin önderinin başına gelebilecek en bü­ felaket, temsil ettiği sınıfın hakimiyeti, ve bu htı,kimi­

yetin gerektirdiği tedbirler için hareketin henüz yeterince. olgunlaşmamış olduğu bir dönemde iktidan zorlanmaktır.

devralmaya.

Önderin yapabileceği şeyler kendi iradesi�

ne değil, çeşitli sınıflar arasındaki çelişkinin ölçüsüne, ve. her zaman sınıf çelişkilerine zemin teşkil eden maddi ya­ şama araçlarının,

üretim ve ticaret koşullarının gelişme

düzeyine bağlıdır. Yapması gereken şeyler, partisinin on­ dan bekledikleri ise yine kendisine ya da sınıf mücadele­ sinin gelişme aşamasına ve koşullarına bağlı değildir. Ön­ der,

daha önce savunulan öğretiler ve isteklerle bağlıdır,.

ve bunlar da, yine, o andaki sınıf çelişkilerinin ya da üre­ tim ve ticaretin ulaşmış

olduğu az çok rastgele düzeyin

ürünü değil, kendi�inin sosyal ve siyasi hareketin genel sonucunu az ya da; çok bir vukufla kavrayışından çıkar­ dığı öğretiler ve isteklerdir. Böylece önder, zorunlu olarak, çözümü imkansız

karşılaşır:

bir ikilemle

Yapabileceği

şeyler, önceki bütün eylemleriyle, ilkeleriyle ve partisinin ilk andaki çıkadarıyla çelişir; yapması gerekeni ise yapa­ maz. Kısacası, kendi partisini ve kendi sınıfını değil, hare­ ketin o anda hakimiyetini sağlıyabileceği sınıfı temsil

et­

mek zorundadır. Hareketin çıkarı uğruna, yabancı bir sı­ nıfın çıkarı için çalışmak,

sınıfını boş sözler ve·

kendi

vaadlerle, o yabancı sınıfın çıkarlannın kendi sınıfının çı� karları olduğu

iddiasıyla oyalamak zorundadır. Kim bu

güç duruma düşmüşse, malıvolmuş

demektir. Bunun ör­

neklerini son zamanlarda çok gördük. Proletaryanın çok düşük bir g53lişme

aşamasını

temsil ettikleri halde onu

temsil etme durumunda olanların son Fransız Geçici Hü­ kümetindeki tutumlarını burada

hatırlamamız yeter. Bi­

zim kendi pek soylu Alman geçici hükümetlerimiz ve im185


paratarluk niUpliklerimizden geçtik, Şubat . deneylerinden sonra, resmen benimsenen

hükümetinin tutumlar

üze­

rinde ileri geri fikir yürütmeyi kim haJa göze alıyorsa, ya

ahmaklığın şahikasına ermiş bir kimsedir, ya da aşın dev­ rimci partiye sadece lafla bağlıdır. Münzer'in Muhlhausen "ebedi konsey"i başındaki du­ rumu, -çağımızın herhangi bir

devrimci

önderinin duru­

mundan şüphesiz çok daha tehlikeli ve nazikti. Sadece za­ manının hareketi değil, çağın kendisi de, onun dahi ancak belli belirsiz kavnyabildiği

fikirlere

ulaşmamıştı. Münzer'in temsil ettiği .

yatkın

olgunluğa

sınıf henüz doğum

sancılan içindeydi; tam tarnma gelişmiş olmaktan, toplu­ ma hükmedip onu değiştirme yeteneğine sahip Dlmaktan çok uzaktı. Münzer'in· hayalinde tasarladığı değişiklikler, o sırada · mevcut olan ekonomik koşullarla pek az ilintiydi; hatta bunlar, onun

özlediği sosyal

düzenin tam karşıtı

bir sosyal düzenin yolunu hazırlıyordu. Yine de Münzer, Hıristiyan eşitliği ve İncil'den esinlenen mülkiyet ortaklığı vaazlerine sadık kalmak

zorundaydı, ve en azından bu­

nu gerçekleştirmek için çaba harcamaya zorlandı. Mülki­ yet ortaklığı," herkes için eşit çalışma zorunluluğu, ve her türlü hükmetme yetkisinin gerçekte, Mühlhausen,

kaldınldığı ilan edildi.

az çok demokratikleştirilmiş

anayasası, genel oyla seçilen ve toplu halkça bir semi.tosu,

Ama bir

denetlenen

alelacele kotanlmış bir yoksullan

himaye

sistemiyle cumhuriyetçi bir imparatorluk şehrinden ibaret kaldı. Protestan şehirli çağdaşlarını

onca dehşete salan

sosyal kıyam, aslında hiç bir zaman, daha sonraki bir dö­ nemin burjuva toplumunu kurma yolunda vaktinden önce girişiimiş cılız ve bilinçsiz bir girişim olmaktan öteye gi­ ·demedi . . .

1.86


"FRANSA'DA SINIF MÜCADELELERi. 1848-50" DEN ·PARÇALAR Karl Marx Marx'ın 1848 Fransız Devrimi ve sonuçları üzerine 1850 Oca­ ğında kaleme aldığı bu makaleler yine aynı yıl N eue Rheinische

Zeitung dergisinde yayınlanmıştır. 1895'te Engels tarafından bir broşür halinde bastırıldı. olaylara

Marksist

diyalektiğin somut tarihi

uygulanmasının en parlak ürneklel·;nden biri olan bu

yazılannda Marx, Fransız işçi sınıfının devrimci

mücadele pra­

tiğinden çıkardığı derslere dayanarak, proletaryanın siyasi ikti­ dan ele geçinnesinin

sosyal devrim için şart olduğunu ortaya

koyuyor, iktidar mücadelesinin nesnel koşullannın tahlil ediyor, küçük burjuvazi ile köylü sınıfımn devrtınde niçin işçi sınıfının ,öncülüğünü kabul etmek zorunda kalacaklarını gösteriyordu.

Devrim tarihinin 1848'den fasıllan, birkaçı dışında,

1849'a kadar bütün önemli

hep . aynı başlığı taşır: Devrimin

yenilgisi! Bu yenilgilerde altolan Devrim değildi. Devrim öncesi geleneksel

eklentiler, henüz keskin sınıf çatışmalan nok­

tasına vannamış sosyal ilişkilerin sonuçlan -kişiler, hayal­ ler, kavramlar, tasanlar yenik düştü. Devrim partisi Şubat Devriminden önce bunlardan

kurtulamamıştı,

ve bunlar

dan Şubat zaferi ile değil, ancak bir dizi yenilgi ile kurtu1abilirdi. Tek kelimeyle: Devrim ilk baştaki yarı trajik, yan ko187


mik başarılarıyla değil, tersine, güçlü ve birleşik bir karşı­ devrim yaratarak, kendine bir hasım yaratarak ilerledi,

ileri atıldı; kıyam partisi ancak böyle bir hasımla giriştiği kavgada olgunlaşarak gerçekten dev-rimci bir parti ola­ bildi.

.

İlerki sayfaların işi bunu ispat etmektir.

I 1848 HAZİRAN YENİLGİSİ

Temmuz Devriminden1 sonra dostu Orleans Dükü'nü�­ zafer alayıyla Hôtel de Ville'e3 götüren liberal banker Laf­ fitte orda ağzından şu sözü kaçırdı: «Bundan böyle banka­ cılar hüküm sürecek! » Laffitte,

ti .

Louis Phillippe'in saltanatı

Devrimin sınmı ele vermiş­ sırasında

ülkeyi yöneten

Fransız burjuvazisi değil, burjuvazinin bir kesimiydi: ban­ kacılar, borsa kıralları, demiryolu kıralları, kömür ve de­ mir madenlerinin, ormanların sahipleri, ve onlarla işbirliği yapan bir kısım toprak sahibi-finans aristokrasisi dedik­ leri. Tahtta oturan, Meclislerde dilediği kanunu çıkartan, kabine ii.yeliklerinden tütün bayiliklerine kadar tüm kamu görevlerine atanmalan dağıtan, bu finans aristokrasisiydi. Gerçek anlamında sanayi burjuvazisi resmi muhalefe­ tin bir parçasıydı:

Meclislerde sadece .bir azınlık olarak

temsil ediliyordu. Finans aristokrasisinin istibdadı gitgide

ıl 2l

Fransa'da 1830 Devrimi. 180 Devriminden sonra Louis Philippe

3)

Paris Belediye Sarayı. Temmuz Devriminden sonra kuru-

lan Geçici Hükümetin merkeziydi.

188

adıyla kıral oldu.


yalınlaştıkça, ve kanla bastırılan 18321, 18342 ve 18393 ayak­

lanmalarmdan sonra işçi sımfı üzerinde kendi hakimiyeti­ nin sağlama bağlandığını hayal ettikçe sanayi burjuvazisi-· nin muhalefeti daha da kararlı oluyordu. Gerek Milli Ya­ sama Meclisinde, gerekse Kurucu Mecliste burjuva reaksi­ yonunun en bağnaz sözcüsü kesilen Grandin, Temsilciler Meclisinde

Rouen'lı

fabrikatör

Guizot'nun en gözü-kara

h asmıydı. Sonradan Fransız karşı-devriminin Guizot'su kı­ lığında üne tırmanmaya kalkıp yaya Leon Faucher, Louis Philippe'in

kalmasıyla tanman

son saltanat

günlerinde

vurgunculuğa ve onun etek-taşıyıcısı hükümete karşı sana-

. yi adına kalem savaşı veriyordu. Bastiat, Bordeaux ve tüm şarap üreticisi Fransa adına hakim sisteme veryansın edi­ yordu. Bütün kademeleriyle küçük burjuvazi gibi köylüler de · siyasi iktidarın dışında bırakılmışlardı. Nihayet, yukarda sözünü ettiğimiz sınıflarm ideolojik temsilcileri ve sözcüle­

ri, bilginleri hukukçuları, hekimleri, vb., kısacası,

kişileri, ya resmi muhalefetin

legal'in4 dışındaydılar.

yetenekli

içinde ya da hepten pays

1) 5 Haziran 1832'de Paris'te devrimci derneklerin başını çektiği ayaklanma. Önce bir gösteri ole.rak başlayan hareket, or­ tasında ·"Ya özgürlük ya ölüm" yazılı bir kırmızı bayrağın çekil­ mesi üzerine askerlerin ateş açmasıyla ayaklanmaya dönüştü. Harekete katılan işçilerin kurduklaru barikatler top ateşiyle da� ğıtıldı ve ayaklanma 6 Haziran akşamı bastmldı. 2} 9 Nisan 1834'de, ücretierin artması için bir mücadeleyi örgütleyen birkaç işçinin tutuklanmasina karşı gösteri yapan Lyons'lu işçilerin ayaklanması. Birkaç gün süren kanlı çarpışma­ lardan sonra !Jastırıldı. 3} Blanqui ve Barbes önderliğinde 12 Mayıs 1839 Paris işçi ayaklanması. Bu da hükümet kuvvetleri ve Milli Muhafızlar ta­ rafından kanla bastınldı. 4) Temmuz kırallığı -yani 1830-48- döneminde oy hakkına sahip olan azınlığa verilen isim.


Karşılaştığı mali · sıkıntı Temmuz

kırallığını daha ilk

günden büyük burjuvaziye

bağımlı kılmış, ve onun bü­ yük burjuvaziye bağımlılığı her gün artan mali sıkıntının bitmez· tükenın ez kaynağı olmuştu. Bütçeyi denkleştirme­ den, devletin harcamalanyla gelirleri

arasmda bir denge

kurmadan devlet yönetimini milli üretinün çıkarlarına bağ­ lı kılmak mümkün değildi. Ama devlet masraflarını kısma­ dan ,yani her biri hakim sistemin bir başka dayanağı olan çıkariara dokunmadan, ve vergi dağılımını yeniden düzen- · lemeden, yani vergi yükünün oldukça

büyük bir kısmını

büyük burjuvazinin omuzlarına kaydınnarlan nasıl kuru­ labilirdi bu denge? Oysa, tam tersine,

burjuvazinin

ülkeyi yöneten ve

Meclisler yoluyla kanunlar çıkartan kesimi devletin borç­

lanmasından doğrudan doğruya

kazançlıydı. Bütçe açığı

gerçekte onun başlıca vurgun alanı, başta gelen zenginleş- · me kaynağı idi. Her yılın sonunda,

yeni bir açık. Aradan

dört beş yıl geçtikten sonra, yeni bir borçl anma! Her yeni borçlanma, yapay olarak iflas eşiğinde tutulan devleti do­ landırmak için · finans aristokrasisine yeni fırsatlar sağlı­ yordu: devlet, bankacılarla en elverişsiz şartlarda pazarlı­ ğa oturmaya zorlanıyordu. Her yeni borçlanma,

parasım

devlet tahvillerine yatınnış olan halkı, borsa oyunlarının sırrına ermiş hükümet ve Meclislerdeki

çoğunluk eliyle

soymak için bir başka fırsattı. Genel olarak, devlet kredile­ rinin istikrarsızlığı ve devlet sırlanna vukuf, bankerlerle onların Meclislerdeki ve tahttaki ortaklarına, devlet tahvil­ lerinin cari fiyatlannda beklenmedik oll:ığanüstü dalgalan­ malar yaratma imkanını bahşediyordu: Bunun sonu

her

zaman,

mutlaka, bir yığın ufak · kapitalistiri yıkımı, bü­ yük spekülatörlerin akıllara durgunluk veren bir hızla zen­ ginleşmesiydi. Bütçe açığı burjuvazinin hakim

kesiminin

doğrudan çıkanna olduğundan, Louiş Philippe'in son sal­ tanat yıllannda olağanüstü devlet

190

harcamalarının Napo-


leon zamanındaki olağanüstü devlet harcamalannın

iki

katının çok üstünde olmasının, hatta Fransa'nın ortalama yıllık · ihracat toplamı pek ender olarak yedi yüz elli milyon frankı bulduğu halde bu harcamalann · yılda aşağı · yukarı dört yüz milyon franka ulaşmasının nedeni ortadadır. De.v. letin elinden bu yolla akıp giden büyük

paralar, bir yan­

dan da, hileli mübayaı:ı. anlaşmalarını, rüşveti, yolsuzıuğu, her türlü dalaverayı kolaylaştırıyordu. Borçlanmalada dev­ letin toptan dolandınlmasınm yanısıra, bayındırlık işlerin­ de perakende dolandmcılık almış yürümüştü. Meclisle hü­ kümet arasındaki ilişkilerde olup bitenler, resmi dairelerin her- biriyle tek tek müteahhitler arasında çoğala

çoğala

tekrarlanıyordu. Hakim sınıf demiryolu yapımını da, genel olarak dev­ let harcamalarını ve devlet borçlarını sömürdüğü gibi sö­ mürüyordu. Meclisler ana yükü

devletin sırtına yıkıyor,

altın meyvalan vurguncu finans

aristokrasisinin

aktarıyorlardı. Temsilciler

Meclisinde kopan

cebine

rezaletleri

hep hatırlanz: bakanlardan birkaçıyla birlikte Meclis / ço­ ğunluğunun tümünün bazı

demiryolu

yapımı işlerinde

hissedar oldukları, sonra da, kanun koyucu olarak, bu pro­ jelerin devlet hesabına gerçekleştirilmesini sağladıklan bir rastlantı sonucu ortaya çıkmıştı. Öte yandan en ufak bir maliye reformu bile bankacıla­ rın direnişiyle karşılaşıp engelleniyordu. Mesela posta re­

. formu. Rotschild karşı çıkıyordu. Durmadan artan borçla­ nnın faizlerini karşılayacak gelir · kaynaklarını kısıtlama­ -ya devletin ne hakkı vardı? Temmuz kırallığı Fransa'nın milli servetini sömürmek için kurulmuş bir anonim şirketten Bir şirket ki, kazançlan bakanlar,

başka birşey değildL Meclisler, iki yüz kırk

bin seçmen ve taraftarları arasında paylaşılıyordu. Louis Philippe bu şirketin müdürüydü: tahtta oturan bir . Robert Macaire'di.l Bu sistemde ticaret, sanayi, tarım, denizcilik,

191


yani sanayi burjuvazisinin

çıkarları, ister istemez sürekli

tehdit altındaydı ve zorluklarla günlerinde bayrağına

karşılaşıyordu.

Ucuz Hükümet,

Temmuz

Gouvernement a

bon marche şiarını yazmış sisterndi bu. Finans aristokrasisi kanunları yapıyor, devlet yöneti­ minin başında oturuyor, bütün örgütlü resmi makamlara dilediği gibi . tasarruf ediyor, fiilen ve basın yoluyla kamuo­ yunu denetliyordu.

Bunun için Saraydan Cafe Borgne2'a

kadar her yerde he_p aynı namussuzluk, aynı yüzsüz do­ landırıcılık, aynı zenginleşme -üretim yoluyla değil, baş­ kalannın hazır parasına konma yoluyla avantadan zengin olma- hırsı hüküm

sürüyordu. Özellikle burjuva toplu­

munun üst katlarında, burjuva kanunlanyla dahi her an çatışan alabildiğine marazi ve aşağılık iştahlardan, kumar­ da kazanılan paramn kendin e doğal tatmin yolu aradığı, zevkin kepazeleştiği, paranın, irin ve kanın birbirine ka­ rıştığı ihtiraslardan geçilmiyordu. Kazanç tarzı ile olduğu kadar zevkleriyle de finans aristokrasisi, lumpen proletar­

yanın burjuva toplumunun doruklarında yeniden doğma­ sından başlfa birşey değildir. Fransız burjuvazisinin iktidar dışı bırakılmış kesimleri haykırıyorlardı,

"Hırsızlık var!" diye. Ve

proletaryayı herdaim umumhanelere, .tımarhaneye, adalet önüne,

1847'de lumpen

yoksullar yurduna,

zindana ve darağacına götü­

ren sahneler burjuva toplumunun en güzide salonlannda gözler önünde oynayıp

dururken, halk, "A bas les grand

voleurs! A bas les assassins !"

[Kahrolsun koca

hırsızlar!

Kahrolsun kaatiller! J diye haykınyordu. Sanayi burjuvazi-

1) Fransız edebiyatımn ünlü haydut tipi. Ressam Daumier resimlerinde hilekar iş adamlanın Robert Macaire kılığında göstermiştir. 2) Fransa'da yan kahvehane, · yarı batakhane olan eğlence yerlerine verilen isim.

192


si çıkarlarını tehlikede görüyordu, küçük burjuvazinin ah­ lak daınan kabarmıştı, halkın kafası kızmıştı. Paris'de bir­ biri ardı sıra "La Dynastie Rotschild" [Rotschild Htmeda­ nı] , "Les Juifs, rois de l'epoque" [ Yahudiler,

Günümüzün ·

Kıralları] gibi finans aristokrasisinin hakimiyetini kimi in­ ce, kimi kaba nüktelerle yerin dibine batıran risaleler ya­ yınlanıyordu.

Rien pour la gloire! [Şan, şeref para etmez ! ] La paix partout et toujours! [Her yerde, her zaman barış ! ] Savaş yüzde üçleri, dörtleri düşürüyor! yazılıydı borsa simsarlan Fransa'sının bayrağında. Bu yüzden Fransa'nın dış siyase­ ti Fransız milli onurunda açılan bir dizi yarayla darmada­ ğın olmuştu. Milli duygular, Avusturya'nın Cracow'u ilha­

kıyla Polonya'nın ırzına geçÜ roesP tamamlanınca, ve Gu­ izot İsviçre Sonderbund2 savaşmda resm<jn Kutsal İttifak-. tan yana çıkınca, .daha da şiddetle tepki gösterdi. Bu yap­ macık savaşta İsviçre liberallerinin zafe.rı Fransa'da bur­ juva

muhalefetin kendine saygısını

artırdı; Palermo'da

halkın kanlı ayaklanması atıl yığınlan elektrikle çarpılmış-

1) 1846 Şubatında bütün Polanya'da hazırlanan bir ayak­ lanma teşebbüsünde sadece Cracow isyancılan, 22 Şubatta zafere ulaştılar ve milli bir hükümet kurdular. Hükümet bir bildiri ile feodal beylerin imtiyazlannın kaldırıldığını ilan etti. Fakat isyan hareketi Mart ayı başında bastınldı; 1815'den beri Avustur­ ya, Rusya ve Prusya'nın ortak denetimi altında bulunan Cracow, 1846 Kasımında imzalanan bir amUaşma ile Avusturya'ya ilhak edildi. 2l İsviçre'de geri ekonomili yedi koyu Katalik kanton, ilerici burjuva refonnlarına karşı durmak amacıyla 1843'de aralann­ da bir andlaşma imzalamışlardı. İsviçre Diyet Meclisinin bu audiaşmayı (Sonderbund Andlaşmasıl 1847'de feshetmesi üzeri­ ne bu kantonlar diğerlerine savaş açtılar, :ve sonunda yenildiler. Kutsal İttifakın eski üyeleri olan Avusturya ve Prusya bu savaş­ ta . Sonderbund kantonlanndan yana çıktılar, Guizot da onları destekledi.

193


-casına harekete geçirdi, büyük devrimci anılannı ve heye­ canlannı kamçıladı1• Nihayet

dünya çapında ikf ekonomik

olay genel hoş­

nutsuzluğun patlama noktasına varmasını çabuklaştırarak ayaklanmaya dönüşmesine neden oldu. 1845 ve 1846

patates kıranı ve kötü hasatlan halk ara­

sında genel huzursuzluğu arttırdı.

1847 kıtlığı Fransa'da

olduğu gibi Kıta Avrupasının başka yerlerinde de kanlı ça­ tışmalara yol açtı. Finans aristokrasisinin pespaye sefahat alemlerine karşılık halkın mücadelesi !

zorunlu ihtiya ç maddeleri. için

Buzancais'de, açlıktan baş kaldıranıann ida­

mı2; Paris'te, kıral ailesi tarafından mahkemelerden kurta­ nlan göbekleri yağ bağlamış

escrocs [ dolandıncılar] !

Devrimin patlak vermesini ekonomik olay, İngiltere'deki

hızlandıran ikinci büyük

genel ticaret ve sanayi bulı­

ram oldu. 1845 sonbahannda demiryolu hisse senedi spekü­ latörlerinin uğradıklan

toptan kayıplada

ucu görünen.

1846'da tahıldan alınan gümrük resimlerini

kaldırma ha­

zırlığı gibi bazı tedbirlerle geçiştirilen bulıran 1847 sonha­ hannda Londra kabzımallannın verdi. Bunu hemen emlak

iflasıyla nihayet patlak

bankalçmnın

iflası ve İngiliz

sanayi bölgelerinde fabrikalann kapanması izledi. Bu bulı­ ranın Kıta üzerinde yankılan

henüz dinmemişti ki Şubat

Devrimi patladı. ll Rusya ve Prusya'nın nzasıyla AvustUrya'nın Cracow'u il­ hakı. ll Kasım 1848. İsviçre Sonderbund savaşı: 4-28 Kasım 1847 Palenno'da ayaklanına: 12 Ocak 1848. Ocak sonunda şehrin Na-:. potililer tarafından dokuz gün topa tutulması. (1895 baskısına Engels'in notuJ 21 Fransa'nın Buzancais şehri çevresinde açlıktan kınlan. köylüler 1847 baharmda karaborsacılık yapan zengin toprak sa-. hiplerinin zahire ambarlannı yağma etmişler, ikisini öldünnüş­ le):', halkla askeri birlikler arasında kan:Iı çatışmalar çıkp:ııştı_ Hareket bastınldıktan sonra halktan dört kişi idam edilmişti. ..

194


Ekonomide

başgösteren

salgının ticaret ve sanayide

doğurduğu yıkım finans aristokrasisinin istibdadım büsbü�

tün dayanılmaz kılmıştı. Burjuva muhalefet kendisine Mec� lislerde çoğunluk sağlıyacak ve Borsa Hükümetini devire�

seçim reformu için Fransa'nın dört bir yanında şölenlerde1 faaliyete geçti. Bu arada Paris'de sanayi buh� cek bir

ram özel bir sonuç doğurdu: o günkü koşullarda dış pazar� larda iş yapamaz dun1ma düşen bir yığın imalatçı ve bü­

yük

tüccan

müesseseler mağazaları

yurt

pazanna

kurdular, ve

bu

bakkallan

üşüştürdü.

Bunlar

müesseselerin

rekabeti

küçük

mahva

sürük­

yığın

halinde

büyüli

ledi. Paris burjuvazisinin bu kesiminde görülen sayısız · if­ laslann, ve bu gibi kimselerin Şubattaki devrimci faaliyet­ lerinin nedeni budur. Reform önerilerine Guizot ve Meclis­ Ierin nasıl kesin bir meydan okumayla karşılık verdikleri­ ni, Louis Philippe'in nasıl iş işten geçtikten sonra Barrot ön­ derliğinde bir hükümetin kurulmasına razı olduğunu2, na­ sıl işin halkla ordu arasında boğaz boğaza savaşmaya ka­ dar vardığını, Milli Muhafızların3 pasif davranmalan sonu­ cunda ordunun silahsı,z kalmasıyla nasıl Temmuz kırallığı­ nın bir geçici hükümete yerini terketmeye zorlandığını h,ep biliyoruz. Şubat barikatlanndan

çıkan

Geçici Hükümet, zaferi

paylaşan çeşitli partileri ister istemez yapısında yansıtıyor-

1) O çağda "şölen" bir çeşit ajitasyon biçimiydi. Siyasi zi­ yafet niteliğinde toplantılar yapılır, nutuklar atılırdı.

2)

Halkın ayaklanması karşısında,

Louis

Philippe,

Guizot

kabinesine işten el çektirtti (23 Şubat) ve 24 Şubat sabahı Odilon Barrat'ya yeni bir kabine kurdurttu.

3) Burj ıivazinin, kumandanlan seçimle başa geçen gönüllü sivillerden kurulu silahlı milis örgütü. İlk kez 1789 Fransız Devri­ mi başında kurulınuş, 1871 Komün hareketinde devriınci bir rol oynadığı için Komün'ün bastınlınasından sonra zorla dağıtılmış­ tır.

195


du. Geçici Hükümet, Temmuz tahtını hep birlikte deviren, ama çıkarlan karşılıklı çelişen

farklı sınıflar arasında bir

uzlaşmadan başka birşey olamazdı. Üyelerinin büyük ço­ ğunluğu burjuvazinin temsilcileriydi. Cumhuriyetçi küçük burjuvazi Ledru�Rollin ve Flocan, cumhuriyetçi

burjuvazi

National'in1 adamları, hanadancı muhalefet Cremieux, Du­ pont de l'Eure, vb. tarafından temsil ediliyordu. İşçi sınıfı­ nın topu topu iki temsilcisi

vardı: Louis Blanc ve Albert.

Nihayet, Geçici Hükümette Lamartine- o, başlangıçta hiç bir gerçek çıkarın, hiç bir belirli sınıfın temsilcisi değildi; Şubat Devriminin kendisiydi:

aldanmacaları, şiiri, ileriye

dönük içeriği, teraneleriyle genel ayaklanmanın ta kendi­ si. Bunun ötesinde Şubat Devriminin sözcüsü, tutumu ve görüşleriyle,

burjuvazinin safındaydı.

Paris siy?.si merkezileşmenin bir sonucu olarak Fransa' ya hakimse, işçile!: devrimci deprem anlarında Paris'e ha­ kimdirler. Geçici Hükümetin ilk işi, zafer sarhoşluğuna ka­ pılmış Paris'ten aklı başında Fransa'ya bir çağrı ile bu da­ yanılmaz baskıdan kurtulmaya çalışmak oldu. Lamartine, barikat savaşçılarının cumhuriyet ilan etme hakkına, Fran­ sız halkının çoğunluğundan başka kimsenin bu hakka sa­ hip olmadığını . öne sürerek, karşı çıktı. Önce onların oyla­ rını beklemek gerekti; Paris proletaryası kendinin olmayan bir hakkı gaspederek zaferine leke sünnemeliydi. Burjuva­ zi proletaryanın bir tek gaspına göz yumar- savaşmasına.

25 Şubat günü öğleye kadar Cumhuriyet hala ilan edil­ memişti; oysa bütün bakanlıkl�r Geçici Hükümetin burju­ va unsurlan ve National'ci generaller, bankacılar, a·vukat-

1) 1830-1851 arasında Paris'te yayınlanan günlük gazete. Ilımlı burjuva cumhuriyetçilerin organı. National'in kurı.ıcusu, 1871'de Paris Komün'ünü hunharca bastıran Thiers'dir. 2) Temmuz 1830 Devrimi de bir halk hareketi sayesinde başanya ulaştığı halde halk yığınlan zaferden sonra oyuna ge­ tirilmiş, genel oy hakkı tanınmamıştı. 196


lar arasında çoktan bölüşülmüştü. Ne ki işçiler, bu kez, 1830 Temmuzunda olduğu gibi oyuna gelmemeye kararlıydılar2• Savaşı yeniden başİatıp cumhuriyeti siH1h. gücüyle kurma­

ya hazırdılar. Raspail bu mesajla Hôtel de Ville e gitti. Pa­ '

ris proletaryası adına, Geçici Hükümete cumhuriyeti ilan etmesini buyurdu; eğer halkın bu buyruğu iki saat içinde yerine getirilmezse, iki yüZ bin kişinin başında geri döne­ cekti. Ölenlerin cesetleri daha yeni soğumuştu, barikatlar henüz kaldırılmamış,

işçiler

silahlarını

bırakmamışiardı

ve onlara karşı çıkarılabilecek yegane güç Milli Muhafız­ lardı. Bu koşullarda, devlet siyaseti Geçici Hükümetin hukuki Vicdan

mülahazalarından ve

muhasebesinden doğari

kaygılar bir anda dağıldı. İki saat mühlet sona ermeden Paris'in duvarları adam boyu tarihi kelimelerle şenlendi:

Republique française! Liberte, Egalite, FraternitıW Genel oy esası üzerinde cumhuriyetin ilanı ile, Fransız burjuvazisini Şubat Devrimine iteri kısıtlı amaç ve saikle­ rin anısı dahi unutuldu gitti. Burjuvazinin sadece birkaç kesimi yerine Fransız toplumunun bütün sınıfları bir anda. siyasi iktidar yörüngesine fırlatıldılar, localardan, koltuk­ lardan ve balkondan dışarı uğrayıp devrim sahnesinde biz­ zat oynamaya _zorlandılar! Anayasal birlikte, burjuva toplumu

[meşruti] kırallıkla ·

:karşısında sözde bağımsız bir

devlet iktidarı görünümü ve onun yol açtığı · bütün bir dizi

ikincil mücadelede kayıplara karıştı.

Geçici Hükümete ve onun aracılığıyla bütün Fransa'ya cumhuriyeti zorla kabul ettiren proletarya, o andan itiba­ ren bağımsız bir parti olarak ön safa geçti, ama aynı za­ manda, kendisine savaş açması için bütün burjuva Fransa'­ ya meydan okudu. Proletaryanın kazancı, devrimci kurtu1)

Fransız Cumhuriyeti! :özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!

197


luşu için savaş vereceği alanı ele geçirmek olmuştu; asıl �

kurtuluşa daha çok vardı.

Şubat cumhuriyetinin ise, herşeyden önce, finans aris­ tokrasisi dışında kalan bütün mülk sahibi sınıfların siya3i iktidar yörüngesine oturmalarını sağliyarak burjuvazinin hakimiyetini tamamlaması gerekiyordu. · Büyük toprak sa­ hiplerinin çoğunluğu,

Meşruiyetçilerı,

Temmuz kırallığıc

nın kendilerini mahkum ettiği siyasi hiçlikten kurtarıldı­

lar. Gazette de France2 muhalefet gazeteleri safında boşu� na mücadele etmemişti; La Rochejaqueleine,

Temsilciler

Meclisinin 24 Şubat günkü oturumunda boşuna devrimden yana çıkmamıştı. Fransız halkının çoğuuluğunu oluşturan sözde mülk sahibi köylüler, genel oy sayesinde Fransa'nın kaderini ellerinde tutar duruma geldiler. . Nihayet, Şubat cumhuriyeti sermayenin arkasına gizlendiği tacı devirmek­ le burjuvazinin hakimiyetini gün yüzüne çıkardı. İşçiler nasıl Temmuz günlerinde burjuva kırallığı

için

vuruşup başarı kazandılarsa, Şubat günlerinde de burju­ va cumhuriyeti için vuruşup başarı

kazandılar. Temmuz

lurallığı nasıl kendini cumhuriyetçi kurumlarla çevrili bir

krallık ilan etmek zorunda kaldıysa, Şubat cumhuriyeti kendini sosyal kurumlarla çevrili bir cumhuriyet

de

ilan etmeye zorlahdı. Paris proletaryası bu tavizi de yine

bileğinin gücüyle elde etti. Marche adında bir işçinin zoruyla yayınlanan bir ka­ rarnamede, yeni kurulan Geçici Hükümet, işçilere iş sağlı­ yarak nafakalarını teminat altına almaya, bütün yurtdaş­ lara iş bulmaya, vb.

sqz verdi. Birkaç gün sonra verdiği

1) Meşri:ıiyetçiler, ı 789'a kadar ve 1815-30 restorasyonu sı­ rasında iktidarda olan "meşru" Bourbon hanedam taraftarlarıy­

·· dı.

2) Gazette de France 1631 yılında yayma başlıyan eski bir gazeteydi. 1914'de kapanmıştır. 1840 yıllarında Meşri:ıiyetçi ha­ nedan muhalefetinin yayın organı idi. 198


sözü unutup proletaryanın

varlığından habersizmiş gibi

Emek örgütlenmeiii Özel bir Çalışma Bakanlığı kurulsun!" haykınşlanyla Hôtel de Vii�

davranınca yirmi bin işçi,

«

le'e yürüdü. Geçici Hükümet . uzun tartışmalardan sonra, istemeye istemeye, çalışan sınıfıann

durumunu

düzeltme

çarelerini bulmakla görevli özel bir daimi komisyon atadı! Bu komisyonun üyeleri Paris zenaat seçilmiş delegelerdi, başkanlan

lancalan arasından

Louis Blanc ile Albert'di.

Toplantı yeri olarak Luxembourg Sarayı verildi komisyo­ na. Böylece işçi sınıfının temsilcileri Geçici Hükümetin mer­ kezinden sürüldüler. Hükümetin burjuva kesimi gerçek dev­ let iktidannı ve yönetim dizginlerini tek başına elinde top­ ladı; Maliye, Ticaret ve Bayındırlık bakanlıklannın yanısıra, . Bankanın ve Borsanın yanısıra, bir sosyalist havrası yük­ seldi. Havranın baş rahiplerine,

Louis Blanc ile Albert'e,

mev'ut toprağı keşfetmek, yeni İncil'i yaymak, Paris pro­ letaryasına iş bulmak düştü. Onlann herhangi bir dünyevi . devlet iktidan gibi ne bütçeleri vardı, ne de diledikleri gibi kullanacaklan yürütme yetkileri. Onlardan, burjuva toplu­ munu ayakta tutan sütünlan, kafalanni vura vura yıkmala­ n bekleniyordu. Luxembourg Sarayı hacer-i felsefiyi1 araya­ dursun, Belediye Sarayında geçer akçe basılıyordu. Ne var ki cumhuriyetinin

Paris

proletaryasının talepleri,

koyduğu sınırlan

burjuva

aştığı ölçüde, Luxem­

bourg Komisyonunun ne idüğü belirsiz varlığı ötesinde bir varlık kazanamazdı. Şubat Devrimini işçiler burjuvazi ile birlikte yapmış­ lardı; şimdi de, nasıl burjuva çoğunluğun yanısıra Geçici Hükümete bir işçi

soktularsa, onun gibi,

burjuvazinin

yanısıra kendi çıkarlannın kolianmasını sağlamaya çalışı­ yorlardı.

�rnek örgütlenmeli! Oysa emeğin halihazır bur]u-

1) Filozof Taşı. Simya{;ılann adi madenieri sözümona altına çevirmekte kullandıklan taş.

199


va örgütlenmesi ücretli emektir.

Onsuz ne sermaye,

ne

burjuvazi, ne de burjuva toplumu olabilir. Özel bir Çalış­ ma Bakanlığı! Oysa Maliye, Ticaret ve Bayındırlık bakan­ lılr.lan- bunlar da

burjuva Çalışma

Bakanlıklan değiller

mi? Bunlann yanısıra bir proleter Çalışma Bakanlığı, ol­ sa olsa, bir iktidarsızlık

bakanlığı, beyhude bir iyi niyet

bakanlığı, bir Luxembourg

burjuvaziyle . bir

arada

Komisyonu

kendilerini

olabilirdi. İşçiler

kurtarabileceklerini

zannettikleri gibi, öbür burjuva rhilletlerle bir arada Fran­ sa'mn milli sınırlan içerisinde bir proleter devrimini ger­ çekleştirebileceklerini

zannediyorlardı.

Oysa Fransa'nın

üretim ilişkileri Fransa'nın dış ticaretince, Fransa'nın dün­ ya pazanndaki durumu ve bu pazarda ca beıırıenir. Avrupa'da,

geçerli kanunlar

dönüp dolaşıp dünya pazannın

müstebidi İngiltere'nin de başında patlayacak devrimci bir savaş olmadan Fransa bunlan nasıl kıracaktı? Toplumun devrimci çıkarlannın bağnnda yoğunlaştığı bir sınıf ortaya çıkar çıkmaz, o sınıf, devrimci faaliyetinin içeriğini ve malzemesini doğrudan doğruya kendi duru­ munda b:ulur: altedilecek düşmanlar, girişilecek mücadele-· nin gerektirdiği tedbirler, kendi eylemlerinin sonuçlan o sınıfı ileri iter. Sınıf kendi görevinin ne olduğuna dair teo­ rik araştırmalar içine dalmaz. Fransız işçi sınıfı henüz bu düzeye varmamıştı; daha hala kendi devrimini başarabile­ cek güçte değildi. Sanayi proletaryasının gelişmesi, genel olarak, sanayi burjuvazisinin gelişmesine bağlıdır. Ancak onun hakimi­ yeti altında proletarya düzeyine

kendi devrimini milli bir devrim

çıkarabilecek millet-çapında

yaygınlığa ulaşır,

ve herbiri onun devrimci kurtuluşunun araçlarından biri olan çağdaş üretim araçlannı kendisi bizzat yaratır. An­ cak sanayi burjuvazisinin

hakimiyeti feodal

toplumun

maddi köklerini söküp atarak bir proleter devriminin üze-

200


rinde yeşerebileceği yegane zemini hazırlar. Kıta Avrupa­ sı'nın bütün diğer bölgelerine kıyasla Fransa'da sanayi da­ ha çok gelişmiştir ve burjuvazi

orada daha devrimcidir.

Fakat Şubat Devriminin hedefi doğrudan

doğruya finans

aristokrasisi değil miydi? Bu olgu, Fransa'yı sanayi burju­ vazisinin yönetmediğinin kanıtıydı. Sanayi burjuvazisi an­ cak çağdaş sanayinin bütün mülkiyet ilişkilerini kendisine yarar bir biçime soktuğu yerde hakim olabilir, ve sana­ yi bu güce ancak dünya pazarını ele geçirdiği zaman ka­ vuşabilir, çünkü milli sınırlar

onun gelişmesi için yeterli

değildir. Oysa Fransız sanayii,

büyük ölçüde, milli pazar

üzerindeki hakimiyetini bile az çok değişik bir gümrük sis­ teminin himayesi altında sürdürüyor.

Bundan ötürüdür

ki Fransız proletaryası, bir devrim sırasında, Paris'te onu imkanlannın da ötesinde hamlelere iten fiili güce ve etki­ ye sahip olduğu halde, Fransa'nın geri kalan kısmında bir­ birinden ayrı, dağınık sanayi

merkezlerine

sayıca ondan üstün köylülerle küçük

doluşmuştur,

burjuvazi arasında

adeta kaybolmuş gibidir. Gelişkin çağdaş biçimi, en hayati vechesiyle sermayeye karşı mücadele, ücretli sanayi işçi­ sinin sanayici burjuvaya karşı mücadelesi, Fransa'da kıs­ mi bir olaydır. Şubat günlerinden sonra, sermayenin ikin­

cil sömürü biçimlerine karşı verilen mücadele -yani köy­ lünün tefeci faizi ve ipoteklere, küçük burjuvanın toptan- · cı tüccara, bankacıya, fabrikatöre, kısaca iflasa karşı mü­ cadelesi- hala finans aristokrasisine karşı genel başkaldı.. rı içinde yer aldığı sürece sanayi işçisinin sanayici burju­ vaya karşı mücadelesi devrimin milli

içeriğini sağlamayı

başaramazdı. O halde Paris proletaryasının, kendi çıkarla­ rını bizatihi

toplumun

devrimci

çıkarlan

olarak zorla

dayatmak yerine, onlan burjuvazinin çıkarlanyla bir ara­ da gerçekleştirmeye

çalışmasından, kızıl bayrağın yerine

üç renkli bayrağın çekilmesine nza göstermesinden

daha

anlaşılır birşey olamaz1. Devrimin seyri, proletarya ile bu:r:201


juvazi arasında duran millet çoğunluğunu, yani köylülerle küçük burjuvaziyi burjuva düzenine karşı, yani sermaye­ nin hakimiyetine karşı ayağa

kaldınncaya

kadar, ve bu

millet çoğunluğunu proletaryanın ardına takılınaya zorla­ yıncaya kadar,

Fransız

işçileri tek bir adım ileri gide­

mezler, burjuva düzeninin kılma bile dokunamazlardı. İşçi­ ler bu zaferi ancak o muazzam Haziran yenilgisi balıasma elde edebilirlerdi. Paris işçilerinin yarattığı Luxembourg Komisyonu, Av­ rupa çapında bir kürsüden On Dokuzuncu Yüzyıl devrimi­ nin ·sırnnı - ifşa etmiş olma şerefine hak kazanmıştır:

prole­

-taryanın ktırtuluşu. O günedek Sosyalistlerin düzmece ya­ zılannda gömülü duran, burjuvalann g.rada bir yan

kulaklanna ancak

dehşetengiz, yan gülünç efsaneler olarak

uzaktan uzağa çalınan « deli saçmalan» nı resmen yaymaya zorlandıkça Moniteur2 hırsından mosmor kesiliyordu. Av­ nıpa burjuva sersemliğinden uyanmış, hayretler içerisinde · kalmıştı. Bunun içindir ki, finans aristokrasisini genel ola­ rak burjuvaziyle kanştıran proleterlerin kafasında; sınıfla­ nn varlığını dahi inkar eden, ya da onlan olsa olsa meş­ ruti kırallığın bir sonucu olarak kabullenen cumhuriyetçi zat-ı muhteremlerin

hayalhanesinde;

şimdiyedek iktidar

. dışı bırakılmış burjuva kesimlerin iki yüzlü teranelerlnde, cumhuriyetin kurulmasıyla

burjuvazinin lüi.kimiyetine son

verilmişti. O günlerde ne kadar kıralcı varsa hepsi cum­

huriyetçi kesilmiş, Paris'in bütün milyonerleri işçi olup çık­

mıştı. Sınıf ilişkilerinin sözde ortadan kaldınlışını dile ge-

1) Cumhuriyetin bayrağının ne olacağı konusunda sert tar­ tışmalar sürüp gidiyordu. İşçiler kızıl bayrağın Cumhuriyetin bayrağı ilan edilmesini isterken, burjuvazi üç renkli bayrağı (mavi-beyaz-kırmızı) savunuyordu. Sonunda, kırmızı rozetli üç -renkli bayrak kabul edildi. 2) 1789-1901 arasında Fransız hükümetinin resmi gazetesi .

.202


tiren kelime

fraternite kelimesiydi, e-vrensel

ve kardeşlikti. Sınıf çelişkilerinden bağdaşmaz sımf çıkarlanmn

kardeşleşm�

bu tatlı soyutlanma,

bu yufka yürekli telifi, sınıf

mücadelesinin bu hayalci inkan, bu

fraternite, Şubat dev­

riminin en birinci yavesiydi. Sınıflar, sadece bir

anlaşama­

mazlık yüzünden bölünmüşlerdi. Lamartine 24 Şubat günü ·Geçici · Bükümeti, ,<<Un gouvernement qui suspends ce ma­ lentendu terrible qui existe entre les differentes classes» [ çeşitli

sınıflar

arasındaki

feci

anlaşamamazlığı

dİye vaftiz

·dan kaldıran bir hükümet]

orta-

.

eyledi. Ve Paris

proletaryası bu gönlüyüce kardeşlik sarhoşluğuna kendini kaptırdı gitti. Kendi payına Geçici

Hükümet,

bir kere cumhuriyeti

ilana zorlandıktan sonra, onu burjuvazinin ve taşranın gö­ zünde kabul edilebilir kılmak için elinden geleni esirgeme­ di. Siyasi suçlar için ölüm cezasİnın kaldınlmasıyla birinci .Fransız cumhuriyetinin kanlı tec.J.hişi redde uğradı; basın her türlü fikre açık kılındı; ordu, mahkemeler, yönetim, birkaç istisna dışında hep eski ricalin elinde kaldı; Temmuz kıranığının kaşarlanmış suçlulannın sorulmadı.

National'in burjuva

hiç birinden: hesap

cumhuriyetçileri

kıralcı

isim ve kostümleri eski cumhuriyetçi isimler ve k�stümler­ le değiştirip gönül eğlendirdiler.

Onlar için cumhuriyet,

eski burjuva toplumunun üzerine geçirilecek yeni bir balo kıyafetinden başka birşey değildi. Genç cumhuriyetin ken­ dinde aradığı en büyük erdem, kimseyi ürkütmemek, fakat durmadan

kendisi

ürkmekti; uysal davranıp hiç birşeye

direnmemekle hayat hakkı kazanmak, kendi uysallığı dirençsizliği ile diranınelerin

önünü

·

ve

almaktı. Yurt içinde

imtiyazlı sınıflara, yurt dışında müstebit devletlere cumhu­ riyetin se

banşsever

kimseye

arada,

Şubat

olduğu yüksek sesle ilan _edildi.

kanşmasındı

hükümetin

açık

Kim­

düstılru.

Bu

Devriminden az sonra Almanlar, Polonyalı­

lar, Macarlar ve İtalyanlar -her millet o günkü durumu-

203


na göre- ayaklandılar. Rusya ve İngiltere -birisi sinmiş, öbürii kendisi

çalkantılar içindeydi- hazırlıksızdılar. Bu

yüzden cumhuriyetin karşısına hiç bir milli düşm�.n çık­ madı;

dolayısıyla

cumhuriyet,

gayretleri

körükleyecek,

devrim sürecin:i hızlandıracak, Geçici Hükümeti ileri ite­ cek ya da yıkıp devirecek büyük dış sorunlarla karşılaşma­ dı. Ona kendi eseri gözüyle bakan Paris proletaryası Geçi­ ci Hükümetin her işine hemen alkış tutuyor, bu da Geçici Hükümetin burjuva toplumu içinde sıkıca yer etmesini ko­ laylaştınyordu. Louis-Blane'ın işçilerle patranlar arasında çıkan ücret anlaşmazlıklannda hakemlik etmesini hoş- kar­ şılayan proletarya, Paris'te mülkiyeti korumak için C aussi­ diere tarafından polislik görevinde kullanılmaya da heves­ le razı oldu. Cumhuriyetin namusuna Avrupa'nın gözünde toz kondurmamayı kendisi için namus meselesi yapmıştı. Cumhuriyet içerde

de, dışarda da en ufak bir diren­

meyle karşılaşmadı. Ve bu, onun silahını elinden aldı. Gö­ revi artık dünyanın devrimci dönüşümünü

gerçekleştir­

mek değil, kendini burjuva toplumunun ilişkilerine uydur­ maktan ibaretti. Geçici Hükümetin bu görevi yüklenmekte­ gösterdiği kararlılığın en açık kanıtı, yürürlüğe koyduğu mali tedbirlerdir, Kamu

kredisi

ve

özel

kredi

Kamu kredisi, finans kurtlan devletin ses çıkarmayacağı

tabii

tarafından

ki

sarsılmıştı..

sömürülmey&

inancına dayanır. Oysa eski

devlet tarihe kanşmış, devrim herşeyden önce finans aris-­ tokrasisini devirmek için yapılmıştı. En son Avrupa ticaret bulıranının titreşimleri

henüz dinmemişti.

Hala iflaslar·

birbirini kovalıyordu. .Bu nedenle, Şubat Devrimi patlamadan önce özel kredi. felce uğramış, tedavül daralmış, ür�tim durmuştu. Devrim buhranı ekonomik buhranı şiddetlendirdi. Özel kredi, iliş­ kilerinin bütün kapsamıyla burjuva üretimine ket vurul204

_


mayacağı, burjuva düzeninin zedelenmeyeceği inancına da­ yanır. O halde burjuva üretiminin temelini, proletaryanın ekonomik köleliğini tartışına konusu yapan, Borsanın karşı­ sına Luxeınbourg sfenksini diken bir devrimin etkisi ne ol­ mazdı ki! Proletaryanın ayaklanması burjuva kredisinin or­ tadan kalkınası demektir; çünkü proletaryanın ayaklanması burjuva üretiminin ve burjuva düzeninin ortadan kaldırıl­ masıdır. Kamu kredisi ile özel kredi bir devrimin şiddetini ölçmeye yarar ekonomik

termoınetredir. Onlar ne kadar

düşerse devrimin şevki ve yaratıcı gücü o kadar artar.

Geçici Hükümet, Cumhuriyeti burjuvaziye-karşı görü­ nümünden kurtarmak istiyordu. Onun için, herşeyden ön­ ce, bu yenj. devlet

biçiminin mübadele değerine,

Borsa

rayicine istikrar getirmeye çalışmalıydı. Cumhuriyetin cari Borsa fiyatıyla birlikte özel kredi de zorunlu olarak yeni­ den yükseldi. Kırallığın yüklenmiş olduğu

taahhütleri yerine getir­

meyeceği ya da getireıneyeceğine dair şüpheleri bile zihin­ lerden silmek, cumhuriyetin burjuva namusuna ve ödeme gücüne güveni arttırmak için Geçici Hükümet haysiyetsiz olduğu kadar çocukça bir gösterişe

başvurdu. Devletten

alacaklı olanların ellerindeki yüzde 5, yüzde 4,5 ve yüzde 4'lük tahviiierin faizlerini kanuni vadeleri

gelmeden önce

ödedi. Kapitalistlerin burjuva cerbezesi ve kendilerine gü­ veni, o güveni satınalmakta gösterilen bu telaş karşısında derhal geri geldi. Geçici Hükümetin mali sıkmtı�ı,

onu elinin altındaki

hazır paradan eden bu yapmacık hareketle elbette azalma­ dı. Parasızlık açmazı artık gizlenemez haJe gelmişti. Devlet­ ten alacaklılara sunulan beklenmedik armağanın karşılığı­ nı

ödemek

küçük burjuvalara, hizmetkarlara ve işçilere

düştü.

Tasarruf bankası cüzdanıarından yüz frangın üstünde para çekilemiyeceği açıklandı. Tasarruf bankalarına yatırı205


lan paralara el konuldU ve hepsi, kararname ile, ödeninez devlet borcuna çevrildi. Zaten darlık içinde olan küçük bur­ juva bunun üzerine cumhuriyetten sogudu. Elindeki banka cüzdanını verip yerine hazine bonosu almıştı; şimdi buiıla­ n satmak için Borsaya gidip kendini

doğrudan doğruya

Borsa simsarlarının eline teslim etmeye zorlanıyordu.

Oy�

sa Şubat Devrimini o onlara karşı yapmıştı. Temmuz kırallığ! zamanında hüküm süren finans aris­ tokrasİsinin

ulu

tapmaği

Banka idi.

kredisine hakimse, Banka da

Borsa nasıl

devlet

ticari krediye hakimdir.

Şubat Devrimi ile yalnız hakimiyeti

değil, doğrudan

doğruya varlığı da tehlikeye giren Banka daha ilk günler­ den kredi yetersizliğini genelleştirerek cumhuriyetin kredi­ sini düşürmeye çalıştı. Ansızın bankacılann, fabrilmtörle­ rin, tüccarların kredilerini kesti. Bu manevra, hemen o an:.. da bir karşı-devrimi harekete geçirmediği için, ister iste­ mez geri tepti. Kapitalistler, Bankanın mahzenlerine yatır­ dıkları paralan çektiler. Ellerinde banka senedi [banknot ] bulunduranlar, bunları altın ve gümüşle değiştirmek için vezneye koştular. Geçici Hükümet zora başvurmadan, Bankayı

kanun

yoluyla

iflasa sürükleyebilirdi; bütün yapacağı, kollarını

kavuşturup beklemek, Bankayı kaderiyle baş başa maktı. Bankanın

bırak­

iflası finans aristokrasisini, yani cumhu- ·

riyetin en güçlü ve en tehlikeli düşmanını, Temmuz kırallı­ ğının altın tabanını Fransa topraklarından anında söküp atan tufan olacaktı. Ve Banka bir kere topu attımıydı, bur juvazi kendisi bile, hükümetin bir milli banka kurarak mil­ li krediyi milletin denetimi altına sakmasını son kurtuluş çaresi saymak zorunda kalacaktı. Geçici Hükümet, tam tersine, Bankanın çıkardığı senet­ ler için

sabit bir fiyat tespit etti. Hatta daha ileri gitti. Bü­ Banque de France'ın şubelerine çe­

tün taşra bankalarını

virdi, Bankanın bütün

206

ülkeye ağını atıp yaymasına göz


yumdu. Daha sonra, Bankadan

aldığı bir borca karşıJık

teminat olarak devlet ormanlannı rehin gösterdi. Böylece Şubat Devrimi, bankokrasiyi yıkacak yerde büsbütün güç­ lendirdi, geliştirdi. Geçici Hükümet bu arada; arttıkça artan bir bütçe açı­ ğının kabusu altında kıvranıyordu. fedakarlıklardan medet umdu.

Boşuna,

yurtseverce

Yalnız işçiler onun önüne

bir tedbire başvurmak, yeni bir vergi koymak gerekiyordu. Fakat kimden alınacaktı vergi? Borsa kurtlanndan mı, banka kırallanndan mr, sadaka attılar. Kahramanca

devlet alacaklılanndan mı, rentier'lerden [irat sahiplerin­ den] mi, sanayicilerden mi? Cumhuriyet için burjuvazinin gözüne girmenin yolu bu olamazdı. Bir elle onca fedakarlık

ve haysiyetsizlik balıasma satın alınmaya · çalışılan devlet kredisi ve ticari krediyi öbür elle tehlikeye atmak demekti bu. Ama birisinin ne yapıp edip parayı

·

bayılınası gereki­

yordu. Kim feda edildi burjuva kredisine? Jacques le bon­

homme1, köylü. Geçici Hükümet dört vasıtasız vergi üzerine frank ba­ şına 45 santim munzam vergi koydu. Hükümet yanlısı ba­ sın bu verginin en çok, büyük toprak sahiplerinden, Resto­ rasyon'ca2 bağışlanan milyar frangı3

cebe indirenlerden

alınacağını Paris proletaryasına yutturmaya çalıştı.

Oysa

vergi asıl köylü sınıfının, yani F:ı;ansız halkının büyük ço­ ğunluğunun sırtına bindi. Şubat devrimini,n masraflan on­ lara ödetildi; ve karşı-devrim başlıca desteğini . onlarda buldu. 45 santim vergi Fransız

köylüsü için hayat memat

meselesiydi. O da onu cumhuriyetin hayat memat meselesi

1) Fransız t_oprak sahiplerinin köylülere taktığı küçültücü lakap. 2) Napoleon'un devrilmesinden sonra Bourbon hanedanınıri tekrar başa geçtiği 1815-30 arası dönem. 3) Büyük Fransız Devriminde mülkleri ellerinden alınan soylulara tazminat olarak 1825'te Fransa kıralı tarafından dağı­ 'tılan para.

207


yaptı. O andan itibaren cumhuriyet

Fransız köylüsü için

.45 santim vergi demekti, ve köylü artık, Paris proletarya- .

,sını, kendi sırtından gününü gün eden mirasyedi

olarak

_görüyordu. 1789 Devrimi köylÜlerin sırtından feodal yükleri kal­

dırınakla işe başlamışken, 1848 Devrimi,

daha ilk günden,

sermayeyi tehlikeye sokmama ve devlet çarkının işleyişini aksatmama uğruna köylü nüfusun karşısına yeni bir ver­ giyle çıkıyordu. Bütün bu güçlükleri bertantf etmek ve devleti

çakılıp

kaldığı eski yoldan sürüp çıkarmak için Geçici . Hükümetin -,başvurabileceği

tek çare -devletin iflasını ilan etmekti.

Şimdi Fransız Maliye Bakanı olan Borsa kurdu Fould'un _bu küstahça önerisini nasıl nefretle reddettiğini sonradan Milli Mecliste anlatan Ledru-Rollin'in sözleri herkesin ha­ tınndadır. Oysa Fould ona bilgi ağacından

bir elma uzat­

�mıştı. Eski burjuva toplumunun devletten aldığı senetleri ta­ nımakla Geçici Hükümet burjuva toplumu karşısında tuşa' _geldi. Yıllardır birikmiş devrimci borçları tahsile çıkan in­ ,safsız bir alacaklı gibi burjuva toplumunun karşısına di­ kileceği yerde, onun boynu bükük

borçlusu oldu. Ancak

burjuva ilişkileri içerisinde yerine · getirilebilecek taahhüt­ Jeri yerine getirebilmek için, sarsılan

burjuva ilişkilerini

pekiştirrnek zorunda kaldı. Bundan sonra artık kredi onun için bir hayat şartı, proletaryaya tanınan tavizler ve veri­ ·len sözlerse kırılıp atılması şart olan ayak bağlarıydı. İşçi­ ·lerin kurtuluşu -sözle dahi olsa- yeni cumhuriyet · için .dayanılmaz bir tehlike olmuştu, çünkü

kredinin yeniden

itibar kazanmasına karşı sürekli bir itirazdı; kredinin ye­ niden itibar kazanması ise mevcut ekonomik sınıf ilişkileri­ nin hiç değişmeden kayıtsız şartsız kabulünü şart koşuyor­ .,du. O halde işçilerin hakkından gelinmeliydi. Şubat Devrimi orduyu Paris'in dışına sürmüştü. Yega208


ne güç, Milli Muhafız

örgütü, yani çeşitli kademeleriyle

burjuvaziydi. Ne ki Milli Muhafız örgütü tek başına ken­ dini proletaryanın dengi göremiyordu. Üstelik, çok - çetin bir direnmeden sonra ve türlü engellemeye rağmen de olsa safiannı yavaş yavaş ve peyderpey ya zorlanmıştı.

Bu durumda

silahlı işçilere açma�

geriye tek çare kalıyordu:

Proletarya}-ı içinden bölüp birbirine düşürmek. Bu amaçla Geçici Hükümet on beş ila yinni yaŞ arasm­ da delikanlılardan, her biri bin kişilik yinni dört Seyyar Muhafız taburu kurdu. Bu gençlerin büyük kısmı lumpen proletaryadandı. Bütün büyük şehirlerde sanayi proletar­ yasından kesin çizgilerle aynlan bir yığındır lumpen pro­ letarya. Her milletin ulaştığı medeniyet düzeyine göre fark­ lılık gösteren, fakat hiç Dir zaman lazzaranil niteliğini yi:. tinneksizin geçimini toplumun artıklanndan sağlayan her türlü hırsızın, uğursuzun, işi gücü belli olmayan serserinin, berdüşün fgens sans aveu et sans feuP, Geçici

Hükümet

tarafından silah altına alındıklan yaşlarda istf)nilen biçi­ me sokulabilir, en büyük kahramanlıklar ve en yüce feda­ karlıkiann yanısıra en süfli eşkiyalıkla en iğrenç yolsuz­ luklara tevessül edebilir kişilerin yuvalandığı bir ortamdır. Geçici Hükümet bu gençlere günde ı frank, 50 santim ödü­ yordu, yani onlan satın alıyordu.

Onlara ayrı üııifonna

veriyor, yani dış görünüşlerinde onlan işçi gömlekli prole­ terlerden ayınyordu. Kimi zaman başianna hükümet mu­ vazzaf ordudan subaylar artıyor, kimi zaman onlar, va­ tan için can verrtıeye ve cumhuriyete baglılığa dair ateşli nutuklanna hayran kaldıklan burjuva çocuklannı kendi­ leri seçiyorlardı. Böylece Paris proletaryasının karşısına kendi içinden l l Sınıflan dışına düşmüş lumpen unsurlara İtalya'da veri­ len isim. 2) Evi yurdu, imam olmayan kişiler.

209


devşirilmiş güçlü kuvvetli, ateş gibi yirmi dört bin gençten kurulu bir ordu çıkarıldı. Proletarya Paris caddelerinde yürüyüş yapan Seyyar Muhafızları alkışiara boğdu. Onları kendisinin öncü barikat savaşçıları

belledi. Burjuva Milli

Muhafızıann karşıtı proleter muhafızlar gözüyle baktı on­ lara. Hatası bağışlanabilirdi. Seyyar Muhafızıardan başka hükümet, bir de, kendin­ den yana bir sanayi işçileri ordusu kurmaya karar verdi. Bulıranın ve devrimin

sokağa attığı yüz bin işçi, bakan

Marie tarafından sözde milli atelier'lere

[ atölyelere ) yaz­

dınldı. Bu şaşaalı isim altında gizlenen,

aslında, işçilerin 23

sous1 ücret karşılığında cansıkıcı, biteviye ve beyhude top­ rak tesviyesi işinde çalıştınlmalarından başka birşey değil­ di. İngiliz açık-hava yoksul yurtlan2 -milli atölyelerin olup olacağı buydu. Geçici

Hükümet

bunlarla, işçilere karşı

ikinci bir proleter ordusu kurduğunu sanıyordu. Nasıl iş., çiler Seyyar Muhafızlar

konusunda yanıldılarsa, bu defa

da burjuvazi milli atölyeler konusunda yanıldı. Bir kıyam

ordusu yaratmıştı. Ama bir amaç gerçekleşmişti. Milli atölyeler Louis Blanc'ın Luxembourg Sarayında önerdiği halk iş-yerlerinin adıydı. Doğrudan doğruya Lu­ xembourg'a karşı tasarlanan Marie'nin atölyeleri, bu ortak isim sayesinde, İspanyol uşaklar komedisine

yaraşır

bir

yanlışlıklar dizisine yol açtı. Geçici Hükümet kendisi, el al­ tından, bu milli atölyelerin Louis Blanc'ın icadı olduğu söyFransız frangının yirınide biri. İngiltere'de 1834'de kabul edil•m Yoksullar Kanunu gere­ ğince, kendi geçimini sağlıyamıyan yoksul kişiler zorla bir çeşit atölyelere C WorkhousesJ yerleştirildi. Bunlar aslında hapishane­ ıl

2)

den farksız ıslah evleriydi. İşçileri orada can sıkıcı, verimsiz ve­ son derece yorucu işlere sürerlerdi. O kadar ki bunlann adı halk ' arasında «Fukara Bastille'leri»ne çıkmıştı.

210


lentisini yaydı. Milli atölyelerin Geçici Hükümette üye

peygamberi Louis Blanc

olduğundan bu söylenti

büsbütün

inandıncıydı. Böylece, Paris burjuvazisinin yarı bilerek, ya­ rı bilmeyerek içine düştüğü kafa kanşıklığında, Fransa'nın

ve

Avrupa'nın

kasten

yanıltılmış

kamuoyunda,

bu iş�

yerleri sosyalizmin ilk uygulamalan olarak görüldü. Onlar'­ la birlikte sosyalizmin de rezili çıkarıldı. Özüyle değil ama adıyla milli atölyeler

proletaryanın

burjuva sanayiine, burjuva kredisine ve burjuva cumhuri­ yetine karşı çıkışının müesses ifadesiydi. Bu yüzden burju­ vazinin olanca kini onlara yöneldi. Burjuvazi aynı zaman­ da onlarda, Şubat aldanmacalarına açıkça sırt çevirebilecek kadar güçlendiği an saldırıya geçebileceği boy hedefini bul­ muştu. Küçük burjuvaların bütün aksiliği de bu ortak hedefe, milli

hoşnutsuzluğu, bütün atölyelere

çevrilmişti.

Kendi durumlan günden güne bozulurken proleter aylak­ ların yuttuğu paralan hesaplayıp .Uyduruk bir iş için devletten

küpelere

biniyorlardı.

maaş, işte sosyalizm! diye

homurdanıyorlardı. Kendi sefaletierinin nedenini milli atöl­ yelerde,

Luxembourg;un

bildirilerinde,

Paris

işçilerinin

gösteri yürüyüşlerinde arıyorlardı. Ve komünistlerin sözde tertipleri konusunda kimse, iflasın eşiğinde çaresiziİk için­ de çırpınan. küçük burjuva kadar bağnaz olamazdı. Böylece, Şubat Devriminin dalgalan bütün Kıta Avru� pası'nı sararken, her yeni posta bir gün İtalya'dan, ertesı gün Almanya'dan, daha ertesi gün güney-doğu Avrupa'nın en ücra köşelerinden yeni bir devrim haberi getirir, halkın genel coşkunluğunu ayakta tutar, daha dünden

yitirdiği

bir zaferin sürekli delillerini ona sunarken, burjuvazi ile proletarya a:r:asındaki yakın meHie'de [kapışmada]

bütün

kozlar, bütün kilit noktaları, toplumun bütün orta tabaka­ ları, burjuvazinin eline geçmişti. 17

Mart ve 16 Nisan burjuva cumhuriyetin ,

kanatları

altında gizlediği büyük sınıf savaşının ilk çatışmalan oldu.


17 Mart, proletaryanın, kesin harekete geçmesine im­

kim vermeyen kararsız durumunu açığa vurdu. Proletar­ yanın gösterisi, başlangıçta, Geçici

mü,mktinse

Hükümeti

devrim yoluna geri itmek, hükümetin burjuva kabine dışı bıraktırmak, Milli Meclisle

üyelerini

Milli Muhafızıann

seçim günlerini erteletmek amacım güdü.yordu. Fakat Martta Milli Muhafız örgütünde

16

temsil edilen burjuvazi

Geçici Hükümete karşı düşmanca bir gösteri düzenledi. «A bas Ledru Rollin!»

[Kahrolsun Ledru-Rollin ! ] . diye haykı­

rarak Hôtel de Ville'e yürüdü.

Bunun

üzerine halk, 17;

_ Martta, «Yaşasın Ledru-Rollin! Yaşasın Geçici Hükümet!" diye haykırmak zorunda kaldı. Burjuvaziye karşı, tehlike­ de gördüğü burjuva cumhuriyetine arka çıkmaya zorlandı. Geçici hükümeti kendine ramedeceği

yerde, onu güçlen- .

dirdi. 17 Mart bir melodram havası içinde sona erdi. Paris proJetaryası o gün bir kere daha dev gövdesini göstermişti; ama burjuvazi, Geçici Hükümetin içinde olduğu kadar dı­ -şında da, ptoletaryayı ezmeye artık kesin kararlıydı. 16 Nisan, Geçici Hükümetin burjuvazi ile birlikte ter­

'

tipiediği bir yanlış anlama idi. Milli Muhafızıann kurmay heyeti seçi�ine hazırlanmak üzere o gün Champs-de-:Mars' da ve Hipodrome'da büyük bir işçi ka�abalığı toplanmıştı. Ansızın Paris'in bir ucundan öbürüne şimşek lıızıyla bir . söylenti yayıldı: silahlı işçiler Hôtel de Vill e e yürüyüp Ge'

. çici Hükümeti devirmek, bir komünist hükümet kurmak için Louis Blanc, Blanqui, Cabet ve Raspail

önderliğind e

Champs-de-Mars'da toplanmışlar. Genel alarm verilir -son­ radan Ledru-Rollin,

Marrast ve Lamartine

alarmı verme şerefi konusunda

arasında ilk

anlaşmazlık çıkacaktır­

ve bir saat içinde yüz · bin kişi silahlandınlır; Hötel de Ville Milli Muhafızlarca

işgal

edilir;

«Kahrolsun

komünistler!

Kahrolsun Louis Blanc, Blanqui, Raspail, Cabetı, çığlıklan Paris'i birbirine katar. Sayısız

heyetler gelir, Geçici Hü�

kümete biad ederler; hepsi de vatanı ve toplumu kurtarma-

212


ya hazırdır. Nihayet işçiler Champs-de-Mars'da yurt için topladıkları para yardımını Geçici Hükümete vermek üze­ re Hôtel de Ville in · önüne geldiklerinde, burjuva '

Paris'in

büyük bir dikkatle hazırlanmış bir düzmece savaş sonun­ da kendi gölgelerini yenilgiye uğratmış olduğunu öğrene­ rek hayretler içinde kalırlar. 16 Nisandaki

feci teşebbüs,

ordunun Paris'e geri çağrılmasına, -tam bir

sakarlıkla.

sahneye konulan komedinin gerçek amacı buydu- ve taş_ rada gerici federalist gösterilere vesile oldu. 4

Mayısta, tek dereceli genel seçimle gelen Milli Meclis

toplandı. Genel oy, yaşlı cunıhuriyetçilerin onda gördükle­ ri sihirli güce malik değildi. Onlar bütün

Fransa'ya, hiç

değilse Fransız halkının çoğunluğuna, hep aynı çıkarları, aynı anlayışı, vb. paylaşan citoyens [yurtdaşlar]

gözüyle

bakıyorlardı. Onların halka tapma hiçimi buydu. Seçimler onların hayallerinde yaşattıkları halk yerine gerçek halkı,

yani halkın bölündüğü çeşitli sınıfların temsilcilerini gün yüzüne çıkardı. Köylülerle küçük burjuvazinin ·· niçin, sa­ vaşı başlatmak için sabırsızıanan burjuvaziyle kırallığı ge­ ri getirmeye can atan büyük toprak sahiplerinin rehber­ liğinde oy kullanmaya zorlandığını gördük. Ne ki genel oy cumhuriyetçi üstadların sandıkları gibi sihirli bir değnek değildi ama, sınıf kavgasını zincirlerinden boşaltmak, bur­

juva toplumunun -çeşitli orta tabakalannın hayallerinden ve hayal kınklıklanndan hızla kurtulmalarına fırsat ver­ mek, sömürücü sınıfın bütün kesimlerini hep bir anda dev­ letin en tepe noktasına fırlatarak

maskelerini _düşürmek

gibi çok daha büyük bir meziyeti vardı. Oysa kırallık, mülk sahipliği esasına dayanan seçim sistemiyle,

burjuvazinin

sadece bazı kesimlerinin ipliğini pazara çıkarıyor, öbürle­ rini perde arkasında tutarak ortak bir muhalefet halesiyle kuşatıyordu.

4 Mayıs günü toplanan Kuriıcu ' Milli Mediste burjuva Cumhuriyetçiler, National'ci cumhuriyetçiler hakim du-

213


rumdaydılar. MeŞrıliyetçiler ve Orleans'cılar1 bile ilk baş­ ta ancak burjuva cumhuriyetçiliği maskesi altında kendi­ lerini göstermeye cesaret edebiliyorlardı. Proletaryaya kar­ şı savaşa ancak cumhuriyet adına g�rişilebilirdi.

Cumhuriyetin kuruluş tarihi 25 Şubat değil, 4 Mayıstır: Fransız halkının tanıdığı cumhuriyetin yani -Paris prole­ taryasının Geçici Hükümete zorla kabul kurumlarla çevrili cumhuriyetin,

ettirdiği, sosyal

barikat

savaşçılarının

kafalarında yaşattıkları hayalin değil. Milli Meclis tarafın­ dan ilan edilen cumhuriyet, yegane meşru cumhuriyet, bur­ juva düzenine çevrilmiş devrimci bir silah değil, daha çok · o düzenin siyasi düzeyde yeniden kunıluşu, burjuva top­ lumunun siyasi düzeyde yeniden pekiştirilmesidir; tek ke­ limeyle, bir burjuva cumlıuriyetidir. Bu iddia Milli Meclis kürsüsünden haykırıldı ve bütün cumhuriyetçi ve cumhu­ riyet aleyhdarı burjuva basında yankı buldu. Şubat cumhuriyetinin gerçekte bir burjuva cumhuri­ yetinden başka birşey olmadığını ve olamıyacağını;

buna

rağmen Geçici Hükümetin, proletaryanın ilk andaki baskı­ sıyla onu sosyal kurumlarla çevrili bir' cumhuriyet olarak ilan etmek zorunda kaldığım; Paris proletaryasının burju­ va cumhuriyetini

henüz ancak hayalinde

aşmaya gucu

yettiğini, iş gerçek eyleme vardığında her yerde burjuva­ ziye hizmet ettiğini;

proletaryaya

verilen sözlerin yeni

cumhuriyet için dayanılmaz bir tehlike olup çıktığını; Geçi­ ci Hükümetin bütün hayat sürecinin

proletaryanın

hak

iddialarına karşı sürekli bir savaştan ibaret kaldığını daha önce gördük. Milli Mecliste bütün Fransa, Paris proletaryası hakkın­ da hüküm vermek üzere bir araya toplanmıştı. MecliS hiç

ıl Bourbon hanedanının küçük kolu olan Orleans ailesinin taraftarlan. Orleans hanedam 1830 Temmuz Devriminde başa geçti, 1848 Şubat Devriminde devrildi.

214


vakit geçirmeden Şubat Devriminin sosyal aldanmacalan­ na son verdi; burjuva cumhuriyetini, ve sadece

burjuva'

cumhuriyetini açıkça ilandan çekinmedi. Derhal, proletar­ yanın temsilcilerini, Louis Blanc ve Albert'i, atadığı Yürüt­ me Kurulunun1 dışında bıraktı; özel bir Çalışma B akanlığı kurulmasına ilişkin öneriyi reddetti

ve Bakan Trelat'nın

«Şimdi bütün sorun eski çalışma koşullarına geri dönmek­ tir» sözünü alkışlarla karşıladı. Ne ki bütün bunlarla da iş bitmiyordu. Şubat cumhu­ riyeti burjuvazinin pasif desteğiyle işçiler tarafından kur­ durulmuştu. İşçiler haklı olarak kendilerini Şubatın galip­ leri sayıyorlar, galiplere özgü dikbaşlı hak iddialan güdü­ yorlardı. Sokakta yere serilmeliydiler; burjuvazinin yanı­

sıra değil de burjuvaziyle savaşmaya kalktıklan an yenik düşecekleri onlara gösterilmeliydi. Nasıl sosyal tavizleriyle Şubat cumhuriyeti için proletaryanın kırallığa karşı burju­ vaziyle aynı safta savaşması gerekmişse, şimdi de cumhu­ riyeti sosyalist tavizlerinden kurtarmak için, burjuya cum­

huriyetinin hakimiyetini resmen geçerli kılmak_ için, ikinci bir savaşa gerek vardı. Burjuvazi, proletaryanın iddialan­ m silah zoruyla

cerhetmeliydi.

Burjuva

cumhuriyetinin

gerçek doğum yeri Şubat zaferi değildir; Haziran yenilgi­

sidir. Proletarya, 15 Mayısta zorla Milli Meclise girip eski · devrimci etkinliğini yeniden kazanmaya boşuna çalışmak­ la, ve sonuç olarak s_adece en gayretli önderlerini burjuva­ zinin zindancılarına

kaptırmakla2, kararı

çabuklaştırdı.

II faut en finir! Bu duruma son vermek gerekir! Milli Mec-. 1) 4 Mayısta ilk toplantısını yapan Milli Meclis, Şubat Dev­ riminin işbıı.şına geçirdiği Geçici Hükümeti kaldırmayarak bir Yürütme Kuruluna çevirmişti. Yürütme Kurulunun aldığı karar­ lar onun dışındaki bakanlar tarafından uygularuyordu. 2) 15 Mayıs günü Paris işçileri ve el sanatçılan zorla Kuru­ cu Meclis salonuna girdiler, Meclisin feshedildiğini bildirerek dev-

215


lis proletaryayı kesin mücadeleye zo:ı:-lama kararım bu hay­ kınşla dile getirdi: Yürütme Kurulu, sokak

gösterilerini

yasaklama gibi tedbirleri öngören bir dizi kışkırtıcİ karar­ narile çıkardı. İşçiler Kurucu Milli Meclis kürsüsünden açıkça tahrik edildiler, hakarete uğradılar, alaya alındılar. Fakat saldınnın asıl hedefi, gördüğümüz gibi, milli atölye­

lerdi. Kunıcu Meclis, mütehakkim

bir edayla, Yürütme n Kurulunu- o ların üzerine saldı. O da zaten harekete geç­ mek için kendi planının Milli Meclis buyruğu ilan edilme� sini bekliyordu. Yürütme Kurulu milli atölyelere

yazılmayı

zorlaştır­

.makla, gündelik ücreti parça başı ücrete çevirmekle, Paris doğumlu işçileri sözde istihkam

yapımında

çalıştınlmak

üzere Sologne'a sürmekle işe başladı. Gittikleri yerden ha­ yal kınklığı içinde dönen işçilerin yoldaşlarına bildirdikle­

ri gibi, bu istihkam yapımı işi, işçilerin sürgüne gönderil­ diklerini gözden mülden başka

saklamaya yanyan

tumturaklı bir for­

birşey değildi. Nihayet 21 Haziran günü

Moniteur'de, bütün bekar işçilerin milli

atölyelerden atıl­ malarını ya da askere alinınalarmı emreden bir kararnaC: me yayınlandı. İşçiler çaresiz bırakılmışlardı; ya açlıkta ölecekler, ya da saldırıya geçeceklerdi. Onlar buna, 22 Haziranda, çağ­ daş 'toplumu ikiye bölen iki sınıf arasındaki ilk büyük sa­ vaşa sahne olan muazzam ayaklanı:i:ıa ile karşılık verdiler.

Burjuva düzeninin ölüm ka1ırri savaŞıydı bu. Cumhuriyetin yüzünü örten peçe yırtilmiştı. Önderleri, ortak bir planları, ikına1 malz emeleri olma­ yan, çoğu silahsız işçilerin orduyu, S eyyar Muhafızları, Pa-

çok geçmedem

rimci bir hükümet kurdular. Fakat hareket Milli Muhafızlai ve askeri birlikler tarafuidaiı bastırıldı. Blaiı.qui bu nedenle uzun süre hapiste yatti ve Haziran olaylanna katılama­ dı. 216


Milli Mulıafızlannı ve taşradan akın akın gelen Milli Mulıafızları. nasıl eşsiz bir cesaret ve beceriklilikle tam beş

ris

gün yerlerinde mılılattığını biliyoruz. Burjuvazinin, ödünü patıatan korkunun intikamını, eşi göriilmemiş bir vahşet­ le üç binden fazla malıpusu boğazlıyarak

nasıl aldığı da

biliniyor: Fransız demokrasisinin resmi temsilcileri cumhuriyetçi ideolojiye

öylesine batmış çıkınışiardı ki, Haziran savaşı­

nın an1amını ancak aradan birkaç hafta geçtikten sonra sezinler gibi oldular. Fantastik

cumhuriyetierinin içinde

dağılıp eridiği barut dumanından hepsi serseme dönmüş­ tü. Okuyucu izin verirse, Haziran yenilgisi haberinin ilk

anda üzerim�zde bıraktığı izlenimi Neue Rheinische

Zei­

tung'da yayınlanan şu satırlada dile getirelim: «Şubat Devriminin son resmi kalıntısı, Yürütme Kuru­ lu, olayıann ciddiyeti karşısında bir hayalet gibi eridi gitti. Lamartine'in ateşli söylevleri Cavaignac'ın savaş füzeleri­ ne döndü. Fraternite, biri diğerini sömüren iki hasım sını­ fın kardeşliği, Şubatta ilan edilen, Paris'in alnında, her bir

zindanında ve her bir kışiasında büyük harflerle yazılı . bu

fraternite -bunun gerçek, katışıksız, amiyane ifadesi iç sa­ vaştır, en korkunç biçimiyle iç savaş; ernekle sermayenin savaşı. Proletaryanın Paris'i tutuşmuş kan ağlarken burju� va Paris'in ışıklar içinde şenlendiği 25 Haziran akşamı, bu kardeşlik Paris'in bütün pencereleri önünde alev alev yanı­ yordu. Kardeşlik, sadece, burjuvazinin

çıkan proletarya­

nın çıkarlanyla kardeş olduğu sürece geçerliydi. "ı '793'ün eski devrimci

geleneklerine

halk adına burjuvazinin kapılannda ancak proletarya arslanını

bağlı ukalalar;

dilenciliğe çıkari ve

uyutmak şart olduğu sürece

uzun vaazlar okuyup başlannı derde sokmalanna izin ve­ rilen sosyalist kuramcılar;

taçlı

baştan gayri tümüyle eski

burjuva düzenine hasret çeken cumlıuriyetçiler; bir hükü217


met değişikliği beklerken kazara hanedanın devrilmesine katlanmak zorunda kalan hanedancı muhalefet mensupla·· n; uşak üniformasım çıkanp modelini

değiştirmek

isteyen

atmak yerine üniformanın Meşrüiyetçiler: halkın, Şu

bat Devrimini birlikte gerçekleştirdiği müttefikleri bunlar­ dı . . .

Şubat Devrimi güzelim devrimdi, herkes ondan ya­

naydı; çünkü kırallığa karşı bağnnda birden alevlenen çe­ lişkiler henüz gelişmemiş bir halde kucak kucağa uyuklu­ yordu, çünkü ardındaki sosyal mücadele ancak havada bir varlık, laftan ve kelimelerden ibaret bir varlık kazanmış­ tı. Haziran devrimi ise çirkin devrimdir, iğrenç devrimdi.r, çünkü lafın yerini eylem almıştır, çünkü cumhuriyet, canavann başını koruyan ve gizleyen tacı devirmekle ba­ şı gözler önüne sermiştir . . . Guizot'nun savaş narası Dü­ '

zen!' di. 'Düzen!' diye çığlıklar atıyordu Sebastiani, Guizct' nun adamı, Varşova

Ruslann eline

geçtiğinde.1 'Düzen!'

diye haykınyar Cavaignac da, Fransız Milli Meclisinin cumhuriyetçi

buriuv:azinin

�mbürdüyordu

gadar yankısı.

proletaryanın

ve

'Düzen! ' diye

gövdesini parçalayan Ca­

vaignac'ın mermileri. Fransız burjuvazisinin 1789'dan son­ ra giriştiği bir sürü devrimden hiç biri düzene bir saldın değildir; çünkü hepsi sınıf hakimiyetine, işçilerin esaretine,

burjuva düzeninin devamına nza göstermiştir; bu hakimi­ yetin ve bu esaretin siyasi biçimi sık sık değiştiği halde, bu değişmemiştir.

Haziran bu düzene saldırdı. Veyl o Hazi­

rana!•• lNeue Reinisclıe Zeitung, 29 Haziran, 1848.J «Veyl o Hazirana!» diye yankı veriyor Avrupa. Paris proletaryası Haziran ayaklanmasına

burjuvazi

1) Mareşal Sebastiani li330-32 arasında Fninsa'nın Dışişleri Bakanıydı. 1831'de ayaklanan Polenyalılar Rusya tarafından ezildiğinde Rusya'dan yana bir siyaset izlemiş, ve parlamento­ <laki tartışmalar sırasında «Varşova'da düzen hakimdir!» demiş­ ti.


tarafından

zorla itildi. Felaketi de bu oldu. O anki acil ve

açık ihtiyaçlan onu, burjuvaziyi zorla devinneyi hedef alan bir savaşa götürmüyordu, ne de bu işin üstesinden gelme­ ye gücü yeterdi. Cumhuriyetin onun hayalleri önünde eği­ lip bükülmeden yapamadığı günlerin artık geçtiğini

Moni­

teur'ün ona resmen bildirmesi gerekti; ve . proletarya, du­ rumunu bir adım bile ileri g.ötürmenin

yetinde bir ütopya, gerçek olmayı

burjuva cumhuri­

dilediği an suç olacak

bir ütopya olarak kalacağını ancak bu yenilgi sonunda an­

ladı. Şubat cumhuriyetinden taviz niyetine koparmak iste­ diği, biçim olarak abartılı, ama içeriği küçük ve hatta hala burjuvaca isteklerin yerine, devrimci mücadelenin yürekli şian ortaya atıldı:

Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfının

diktatörlüğü! Kendi

mezarını

burjuva cumhuriyetinin

beşiği yap,

makla proletarya, burjuva cumhuriyetini en saf biçimiyle ortaya çıkmaya zorladı: hedefi, açıkça, sermayenin hakimi­ yetini ve emeğin esaretini sürdürmek olan devlet. Yaralan­ mış, uzlaşmaz, altedilemez

-altedilemez,

çünkü kendi

varlığı onun varlığıyla kaimdir- düşmanını her an gözu­ rrün önün:de gören burjuva iktidarı, butün engellerden kur­

tulduğu an ister

istemez

burjuva tedhişine dönüşecekti.

Proletarya şimdilik sahneden uzaklaştırılıp burj uva dikta­ törlüğü resmen tanınınca, burjuva toplumunun orta taba­ kaları -küçük burjuvazi ve köylü sınıfı-, durumları da­ yanılır olmaktan çıktığı ve burjuvaziyle çelişkileri keskin­ leştiği ölçüde

proletaryaya

daha çok yaklaşmak

zorun­

d.aydılar. Nasıl daha önce kendi sıkıntılannın nedenini pro­ letaryanın ileri atılımmda gördülerse, şimdi onun yenilgisi­ ni kendi sıkıntılarının nedeni olarak göreceklerdi. Haziran ayaklanması bütün Kıta üzerinde burjuvazi­ nin kendine güvenini arttırdı, onu halka karşı açıkça rallıkla birleşmeye götürdü ama, bu ittifakın

kı­

ilk kurbanı


kim oldu? Kıta burjuvazisi. Haziran yenilgisi, burjuvaziyf

· ·

hakimiyetini

pekiştirmekten

ve yarı hoşnut, yarı huysıJz ..

halkı burjuva devriminin en alt basamağında

tutmaktari

alıkoydu. Haziran yenilgisi Avrupa'nın müstebit devletlerine bir· de şu sırrı ifşa etti: Fransa, içerde iç savaşa girişebilmek için her ne balıasma olursa olsun

dışarda barışı sürdür­

melidir. Nitekim milli kurtuluşları

uğrunda savaşı göze

alan halklar Rusya, Avusturya ve Prnsya'nın üstün gücüne· teslim edildiler; ama, aynı zamanda, kaderi de proletarya devriminin

bu milli devrimierin

kaderine bağlandı, milli

devrimler görünüşteki özerkliklerini, büyük sosyal devTim karşısında bağımsızlıklarını

yitirdiler.

İşçi köle kaldıkça .

ne Macar, ne Polonyalı, ne de İtalyan özgür olabilir ! Nihayet, Kutsal İttifakın zaferleri

Avrupa'yı bugün

öyle bir duruma getirmiştir ki, Fransa'da her yeni proleter kıyamı doğrudan doğruya bir terkedip Avrupa

dünya savaşı ile elele gide­ kendi milli toprağını derhal

cektir. Yeni Fransız devrimi

alanını fethetmek zorunda kalacaktır. On

Dokuzuncu Yüzyıl sosyal devriminin üzerinde gerçekleşe­ bileceği tek alan odur. Böylece, Fransa'nın Avrupa devrimini tını ele geçirmesi için gereken yenilgisi yaratmıştır. Ancak

Haziran kıyamcılarının kani­

na hatıp çıktıktan sonradır ki üç renkli devriminin O

başlatma fırsa­

bütün koşullan Haziran. bayrak Avrupa .

kızıl bayrağı olabilmiştir.

halde

biz

de

şöyle

haykırıyoruz:

Devrim

öldü!:

Yaşasın devrim! II 13 BAZİRAN 1849

25 Şubat 1848, Fransa'ya cumhuriyeti ihsan etmişti; 25 Haziran, Fransa'nın üzerine 220

devrimi yıktı. Ve DevTim, Ha-


:zirandan sonra artık, burjuva toplumunun alaşağı edilme­

' si demek oldu; oysa Şubattan önce hükümet biçiminin ala;şağı edilmesi demekti. Haziran savaşına burjuvazinin cumhuriyetçi kesimi ·önderlik etmişti; zaferle birlikte siyasi iktidar da zorunlu -olarak onun payına düştü. Sıkıyönetim, Paris'i ağzı kilitli ve direnmesiz onun ayaklan ·altına serdi; taşrada ise ına­ :nevi bir sıkı yönetim,

burjuvazinin

zaferinin saldırgan,

:hunhar küstahlığı ile köylülerin azgın mülkiyet bağnazlığı hüküm sürüyordu.

Dolayısıyla, aşağıdan bir tehlike yok­

tu! İşçilerin devrimci gücünün yok edilmesi, aynı zaman­ da, demokratik cumhuriyetçilerin, yani yürütme kurulun­ da Ledru-Rollin,

Kurucu Milli Mecliste Montagne partisi,

ve basında Reforme1 gazetesi

.küçük burjuva anlamında

tarafından

temsil

edilen

cumhuriyetçilerin de siyasi et­

kinliğinin yok olmasıydı. Bunlar 16 Nisanda burjuva cum­ huriyetçilerle birlik olup proletarya aleyhinde fesat çevir­ mişler, Haziran günlerinde proJetaryaya karşı onlarla aynı safta savaşmışlardı. Böylece, partilerini bir güç olarak or­ taya çıkaran ard zemini kendileri berhava etmişlerdi. Çün­ kü küçük burjuvazi ancak arkasında sürece

burjuvazi karşısında devrimci

proletarya olduğu bir tutumu ısrarla

sürdürebilir. Onlara da yol göründü. Geçici Hükümet

ve

Yürütme Kurulu döneminde onlarla birtakım ardniyetler­

le kurulan zoraki ve sahte ittifak burjuva cumhuriyetçiler tarafından pervasızca bozuldu. Müttefikler

olarak aşağı­

lanıp bir kenara atıldılar, ij.ç renkli bayrağı yükseltenierin .ikinci sınıf yardakçılan derekesine düştüler. Onlardan hiç bir taviz koparamadıklan gibi, üstelik onların hakimiyeti

1) Montagne 1848 Devrimi sırasında ve sonrasında kü­ çük burjuva demokratlarm Meclislerdeki temsilcilerine verilen isim. Reforme, · Montagne partisinin basın organıydı.

221

·


ve o hakimiyetle birlikte cumhuriyet ne zaman cumhuriye­ te düşrrian burjuva kesimlerden gelen bir tehlikeyle karşı� laşacak olsa, o hakimiyete arka çıkmak zorunda kaldılar. Nihayet, bu kesimler, Orleans'cılar ve Meşruiyetçiler, Ku­ rucu Milli Mecliste

baştanberi

azınlıktaydılar.

Baziran

günlerinden önc e ancak burjuva cumhuriyetçiliği maskesi altında harekete geçmeyi göze alabiliyorlardı. Haziran za­ feri bir an için bütün

burjuva

Fransa'nın

Cavaignac'ın:

şahsında kurtarıcısını selamlamasını mümkün kıldı; . ve · Ha.

,

ziran günlerinden az bir süre sonra cumhuriyet-düşmanı parti bağımsızlığına yeniden kavuştuğu zaman, askeri dik­ tatörlük ve Paris'te sıkıyönetim onun ancak büyük bir ür­ keklik ve çekingenlikle çevreyi kolaçan etmesine izin verdi. 1830'danberi burjuva cumhuriyetçi kesim, yazarlan ve hatipleriyle, · yetenekli ve ihtiraslı kişileriyle, milletvekil­ leri, generalleri, bankerleri, avukatlarıyla,

Paris'te çıka�

bir gazetenin, National'in çevresinde toplanmıştı. Bu gaze­ tenin taşrada yayınlanan baskılan da vardı. National kli­ ği, üç renk1 cumhuriyeti

hanedam idi. Derlıı:tl, boşalmış olan bütün devlet makamlannı, bakanlıklan, polis ve pos­ ta müdürlüklerini, valilikleri, yüksek ordu kumandanlıkla­ rını ele geçirdi. Kliğin generali Cavaignac, yürütme gücü­ nün başındaydı; başyazan Marrast, Kurucu Milli Meclisin daimi başkanı oldu. Aynı zamanda, teşrifatçıbaşı sıfatıyla� itibarlı cumhuriyet adına

salonlarında

konuk ağırlıyor­

du. Devrimci Fransız yazarlan dahi, cumhuriyetçi gelenek . karşısında duyduklan huşüdan ötürü olsa gerek, Kurucu Milli Mecliste kıralcıların

hakim

olduğuna

dair yanlış

inancı p ekiştirmişlerdir. Oysa . tam tersine, Kurucu Meclis ll Mavi-beyaz-kırmızı renkli bayrak burjuva cumhuriyetçi­ lerin bayrağı idi. «Üç renk cumhuriyeti»nden kasıt burjuva cum­ huriyetçilerin iktidarıdır.

222


Haziran günlerinden sonra da burjuva cumhuriyetçiliğinin

yegane temsilcisi olarak kalmıştır, ve üç renk cumhuriyet� çileri Meclis dışında etkinliklerini yitirdikçe o bu veçhesini daha da kesinlikle ortaya koymuştur. Burjuva cumhuriye­ tinin biçimini korumak söz konusu olduğunda demokratik cumhuriyetçilerin oyları Meclisin emrindeydi; içeriğini ko­ rumak söz konusu olduğunda ise, Meclisin konuşma tarz:r dahi artık onu kıralcı burjuva kesimlerden ayırdetmez ol­ muştu. Çünkü burjuva cumhuriyetinin içeriği burjuvazi­ nin çıkarları, onun sınıf hakimiyetinin ve sınıf sömürüsü­ nün maddi koşullarıdır. Dolayısıyla, sonunda ne ölen ne de öldürülen, fakat çü­ rüyüp giden bu Kurucu Meclisin

hayatında ve eyleminde

gerçekleşen şey kıralcılık değil, burjuva cumhuriyetçiliği idi. Bütün iktidar dönemi boyunca Meclis sahne önünde devlet adına ihtişamla iş görürken, arka planda aralıksız. bir kurban ayini sahneye konulmaktaydı: ele geçen Hazi­ ran kıyamcıları harp . divanlarında peşpeşe hüküm giyiyor,. ya da hiç yargılanmadan sürgüne yollanıyorlardı. Kuru­ cu Meclis, Haziran kıyamcılarının şahsında suçluları yar­ gılamadığını, düşmanların kökünü kazıdığını itiraf edecek kadar anlayış sahibiydi. Kurucu Milli Meclisin ilk işi, Haziran ve 15 Mayıs olay-;. larıyla sosyaJist ve demokrat partilerin önderlerinin o olay­ larda aynadıklan rolü incelemek üzere bir soruşturma ko­

misyonu kurmak oldu. Hedef doğrudan doğruya Louis Blanc, Ledru-Rollin ve Caussidiere idi. Burjuva cumhuri­ yetçiler bu rakiplerden biran önce kurtulmak için sabırsız­ lanıyorlardı. intikamlarını alma işini emanet ettikleri kişi, hanedancı muhalefetin eski başı, liberalizmin canlı timsa­ li, kendini bir değil üç şey sanan hiçlik manzumesi ve ka­ kavanlık şahikası M. Odilon Barrot, bu iş için biçilmiş kaf­

tandı. Barrot yalnız bir hanedanın intikamını alma peşin223


de değildi; başbakanlığı ona elden kaçırttıklan için de dev­ rimcilerle görülecek hesabı vardı. Aman-vermezliğinin sağlam garantisi! Bunun için işte bu Barrat

en

soruşturma

komisyonu başkanlığına atandı ve Şubat Devrimi aleyhin­ de kusursuz bir iddianame hazirladı. Bu iddianame şöyle özetlenebilir: 17 Mart, gösteri

16 Nisan komplo; 15 Mayıs teşebbüs; 23 Haziran, iç savaş! Barrot, bilimsel kriminoloji araştırmasını niçin acaba 24 Şubata kadar uzatmamıştı? Journal des Debats1 buna şu cevabı veriyordu: 24 Şubat Roma'nın kuruluşudur. Devletlerin kökenieri efsaneye gö­ ,

mülüdür; efsaneye inanılır ya da inanılmaz, ama üzerinde tartışılamaz. Louis Blanc ve Caussidiere mahkemeye teslim edildiler. Milli ·Meclis

15 Mayıs günü başladığı kendi içinde

tasfiyeyi tamamladı. Geçici Hükümetin -bir ipotek vergisi biçiminde:_ ta­ sarladığı ve Goudchaux'nun yenibaştan ele aldığı sermaye­

yi vergilendirme planı Kurucu Meclisce reddedildi; çalışma gününü on saatle sınırlıyan kanun yürürlükten kaldırıldı; borçlanmalar için hapis cezası tekrar

yürürlüğe konuldu;

Fransız halkının okuma yazma bilmeyen büyük çoğunlu­ ğunun j üri hizmeti görme hakkı ellerinden alındı. Oy hak­ lan da niçin ellerinden alınmasındı? Gazeteler yine tedbir akçesi yatıracaklardı. Dernek kurma hakkı kısıtlandı. Ne ki eski burjuva ilişkilerine eski teminatlarını yeni­ den saglama ve devrim dalgalannın geride bıraktığı izierin hepsini ortadan kaldırma telaşına kapılan burjuva cumhu­ riyetçiler, onları beklenmedik bir tehlikeyle yüz yüze geti­ ren 'bir direnişle karşılaştılar. Haziran günlerinde mülkiyetin kurtarılması ve kredi­ nin yeniden tesisi uğrunda kimse Paris küçük burjuvalan,

1)

1789'da yayına başlayan ılımlı liberal gazete. O dö­

nemde Düzen partisinin sözcüsü. Yayın haye.tı 1944'e kadar sür­ müştür. 224


yani kahvehane ve lokanta

sahipleri, marchands de vins

[şarap tacirleri] , küçük tüccarlar, dükkı:m sahipleri, el sa­ natçıları, vb. kadar bağnazlıkla dğğüşmemişti. Dükkan sa­ hibi aklım başına toplamış da, sokaktan dükkana akan tra­

fiği tekrar yoluna koymak için barikatiann üzerine yürü� müştü. Ama barikatın arkasında . müşteriler ve borçlular vardı, önünde ise alacaklılar. Barikatlar devrildikten, işçi., ler ayak altında çiğnedikten sonra zafer sarhoşluğu içinde işlerinin başına dönen dükk€m

sahipleri orda yolun bir

mülkiyet kurtarıcısı, resmi bir kredi memuru tarafından kesildiğini gördüler. Ellerine korkunç Ihbarnameler tutuş­ turuldu: Vadesi geçmiş senet! Gecikmiş ev kirası! Ödenme­ miş bono! İflahı kesilen dükkanı İflahı kesilen dükkan sa­ hibi! Mülkiyetin kurtanimasıl Oysa içinde

yaşadıklan

ev

kendilerinin değildi; işlettikleri dükkan kendilerinin değil­ di; alıp sattıklan mallar kendilerinin değildi. İşleri, yemek yedikleri tabaklar, içinde uyurluklan yataklar, hiç biri artık onların değildi. Yani

şimdi

bu mülkiyeti, evi kiralayari

mal sahibi, senedi kıran bankacı, nakit parayla avans ve­ ren kapitalist, bu parakendecilere açık hesapla mal bıra­ kan fabrikatör, bu el sanatçılarına

krediyle

sağlıyan toptancı adına asıl onlardan yordu

hammadde

kurtannak gereki­

.

Kredinin yeniden tesisi! Oysa kredi, yeniden güçlenin­ ce, hırçın ve kıskanç bir tanrı olduğunu borcunu ödeyemeyen borçluyu çoluğu

gösterdi. Çünkü

çocuğuyla birlikte

fırlatıp sokağa atıyor, sahte mÜlkiyetini sennayenin eline teslim ediyor, kendisini de, tehditkar

başını Haziran kı­

yamcılannın cesetleri üzerinde yeniden yükselten borçlu­ lar hapishanesine gönderiyordu. Küçük burjuvalar, işçileri alacaklılannın

eline

cascavlak

yere sennekle kendilerini teslim etmiş olduklarını

dehşetle gördüler. Şubattanberi müzmin bir biçimde sürüp 225


gelen ve sözde bağışlanmış görünen iflaslan Hazirandan . sonra apaçık ilim edildi. Onları mülkiyet adına savaş alanına

sürmekten bir

yarar umulduğu sürece sözde mülkiyetlerine dokunulma­ mıştı. Ama şimdi, proletarya ile büyük hesap görüldükterr sonra, epicier'nin [bakkalın]

küçük hesabı

görülebilirdL

Paris'te vadesi geçmiş senetierin tutan 21 milyon frangı aşıyordu; taşrada ll milyonun

üstündeydi.

Yedi binden

fazla Paris iş yeri Şubattanberi kira ödememişti. Milli Meclis, Şubatın sonuna kadar geri giden bir siya­ si suç enquete'i [soruşturması ] açmıştı. Küçük burjuvalar

da, daha önceden 24 Şubata kadar akdedilmiş sivil borçlar için bir enquete açılmasını önerdiler. Büyük bir kalabalik halinde Borsa salonunda toplandılar, bağırıp çağırarak, iflas durumlannın sadece devrimin neden olduğu durgunluktan ileri

geldiğini ve 24 Şubat günü işlerinin iyi gittiğini ispat

edebilen bütün iş adamlan adına, ödeme vad_elerinin ticaret mahkemesi kararıyla temdidini, alacaklı taleplerinin düşük­ çe bir faiz karşılığında tasfiyesini istediler. Bir kanun önerisi olarak bu sorun Milli Mecliste concordats a l'amiable [hatır konkordatoları]

biçiminde ele alındı.

Meclis, bir karara

vannakta güçlük çekerken, ansızın, binlerce isyancı eşi ve çocuğunun o sırada St. Denis

Kapısında toplanıp bir af ·

dilekçesi hazırlamış olduklannı öğrendi. Haziranın dirilen heyülası karşısında küçük burjuva-·. zinin ödü patladı, Milli Meclis de amansız tavrını

yen�den

takındı. Concordats a l'amiable, borçluyla alacaklı arasın­ ·

da dostça uzlaşma, en önemli hususlarda reddedildi. Böylece, küçük

burjuvaların demokratik temsilcileri­

nin Milli Mecliste burjuvazinin

cumhuriyetçi temsilcileri

tarafından bozguna uğratılmalanndan mentodaki bu bölünmenin 226

çok sonra, parla­

burjuva, yani gerçek ekono-

·


mik anlamı ortaya çıktı: borçlu küçük

burjuvaların ala­

caklı burjuvaların eline teslimi. Borçlu küçük burjuvala­ rın büyük kısmı iflas topunu atı, geriye kalanların da on­ lan bundan böyle ancak pan

koşullarda

Ağustos 1848'de

işlerini Milli

sermayenin mutlak kölesi ya­ yürütmelerine

Meclis

concordat

izin

verildi.

22

l'am.iable'ları

a

reddetti; 19 Eylül günü, sıkıyönetim yürürlükteyken, Prens Louis Bonaparte ve Vincennes malıpusu komünist Raspail Paris temsilcileri seçildiler. Buna karşılık burjuvazi, tefeci sarraf ve Orleans'cı Fould'u seçti.

Kurucu Milli Meclise

karşı, burjuva cumhuriyetçiliğine karşı, Cavaignac'a kar­ şı her yandan açık sava ş ilanı ! Haziran ayaklanması,nın masrafları bütçe açığını da­ ha da kabartmışken, üretimin durması, tüketimin kısılma­ sı, ithalatın azalması yüzünden devlet gelirleri durmadan düşerken, Paris küçük burjuvalannın sürüklenmelerinin nasıl, kaçınılmaz

yığın halinde iflasa olarak, bundan doğ­

ruca zarar görenlerin çok ötesinde geniş bir çevreyi �tki­ lediğini ve burjuva ticaretini yeniden altüst ettiğini gö"s­ termek için uzun boylu açıklamalara gerek vaignac ve Milli Meclisin, onları finans daha da çok

boyunduruğu

yoktur.

Ca­

aristokrasisinin

altına sokan yeni bir borca

başvurmaktan başka çareleri kalmamıştı. Küçük burjuvalar Haziran zaferinin ürünü olarak if­ las, ve icra yoluyla tasfiye

devşirmişlerdi. Cavaignac'ın ·

yeniçerileri, Seyyar Muhafızlar, mükafatlanm kibar fahi­ şelerin yumuşak kollannda buldular, «toplumun . delikanlı kurtancılan» olarak itibarlı cumhuriyetin hem Ainphitrion'ul, hem Marrast'ın, o

turbaduru2

aym zamanda

görevini

üstlenen

üç renk gentilhomme'unun3 s�lonlannda el

1) Yunan efsanesinden bir ke"rakter. Ev sahibi, ziyafet ve­ ren kimse anlamında kullanılır. 2) Troubadour, Ortaçağda Fransız saz şairlerine verilen isimdi. 3) Şovalye, bey, soylu kişi demektir. ·

227


üstünde taşındılar. Öte yandan bu sosyal iltimas ve Seyyar Muhafızıara ödenen ölçüsüz dirirken, zamanında

burjuva

yüksek maaş orduyu gücen­

cumhuriyetçiliğinin

ordunun bir

Louis

kısmını ve köylü

tional aracılığıyla kendine

bağlamasını

Philippe

sınıfını Na­

sağlıyan bütün

o milli hayallerde suya düştü, Cavaignac ve Milli Meclis'in Kuzey İtalya'da orayı Avusturya'ya İngiltere ile ortaklaşa

peşkeş çekmek için, aynadıklan arabulucu rolü, bu bir tek günlük iktidar uygulaması, National'in on sekiz yıllık mu­ halefetini hiçe indirdi. Hiç bir hükümet National hüküme­ tinden daha az milli olmamıştı, hiç biri onun kadar İngil­ tere'ye bağımlı değildi; oysa

Cato'nun Carthaginem esse

delendam1 sözü Louis Philippe

zamanında National'in di­

linden düşürmediği günlük şianydı ! Hiç bir hükümet Kut­ sal İttifak Ününde

onun kadar kölece

·

eğilmemiştir; oysa

National bir Guizot'dan Viyana Andlaşmalannın yırtılma­ sını istemişti! Tarihin acı tecellisi, National'in eski dış siya­ set yazan Bastide'i eski makalelerinde tükürdüklerinL res­ mi tezkerelerinin her birinde bir bir yalasın diye Fransa'­

nın Dışişleri Bakanı yaptı. Ordu ve köylü sınıfı, bir an için, askeri diktatörlükle birlikte dış savaşın ve gloire'ın [şan ve şerefini Fransa'da gündeme girdiğini sanmışlardı.

Oysa Cavaignac, burjuva

toplumu üzerinde kılıcın diktatörlüğü değildi, burjuvazi­ nin kılıca dayanan diktatörlüğü idi. Ve şimdi askerin yal­ nız candamıasma burjuvazinin ihtiyacı vardı. Kadim-cum­ huriyetçi tevekkülün sert yüz çizgileri altında Cavaignac, işgal ettiği burjuva makamın onur kıncı şartıanna adice bir boyun eğişi gizliyordu. «Largent n'a pas de maitre!,. Pa-

1) Latince Carthaainem esse de!.endam. «Kartaca yerle bir edilmelidir» demektir. Eski Roma ile Kartaca arasındaki lnyası� ya ticari rekabet yıllannda Romalı devlet adamı Cat Ô, Roma Se­ natosunda her yaptığı konuşmayı bu sözle bitirirdi. 228


ranm efendisi yoktur! O da, genel olarak Kurucu Meclis gibi, tiers etat1'nın bu eski seçim sloganını siyasi kelama çevirerek idealleştirdi: burjuvazinin kıralı yoktur; onun gerçek hükümet biçimi cumhuriyettir. Kurucu Milli Meclisin «büyük yapıert görevi» işte

bu

biçimi işleyip ortaya çıkarinak, cumhuriyetçi bir anayasa

yapmaktı. Hıristiyan takviminin adını cumhuriyetçi takvi­ me, Aziz Bartholome'yi Aziz Hobespierre'e garda ve havada ne gibi bir değişmeye

çevirmek rüz­ yol açmışsa, bu

anayasa da burjuva toplumunu işte o kadar değiştirdi, ya da değiştirecek sayıldı. Nerde bir . kostüm değişikliğini aş­ tıysa, mevcut olguları zapta geçirdi. Cumhuriyet olgusu­ nu, genel oy olgusunu, yetkileri

sınırlı iki ayrı anayasal

meclis yerine tek bir egemen Milli Meclis olgusunu resmen tescil etti. Sabit, sorumsuz, babadan evlada geçer kırallığın yerine seyyar, sorumlu,

seçimle iş başına gelir kırallığı,

dört yıl süreli cumhurbaşkanlığını koyarak, Cavaignac'ın diktatörlüğü olgusunu tescil etti, esasa bağladı. Milli Mec­ lisin 15 Mayıs ve 25 Haziran fecaatlerinden davranıp kendi güvenliği için başkanına olağanüstü yetkiler olgusunu yükseltti. Bundan gerisi

sonra tedbirli tanımış olduğu

bir anayasa kuralı katına

sadece bir teriın yakıştırmaca­

sıydı. Eski kırallık mekanizmasının kıralcı etiketleri kopa­ rılıp atıldı, onların yerine cumhuriyetçi etiketler yapıştırıl­ dı. Eskiden National, şimdi anayasa başyazan

Marrast,

bu akademik görevi oldukça ehil bir tarzda yerine getir­ di. Kurucu Meclis, tam da yer altından gelen gümbürtüle­ ıin haber verdiği yanardağ patlaması ayağının bastığı top­ rağı havaya uçurmak üzereyken toprak mülkiyeti ilişkile-

1) - Tiers etat, feodal topl)llilda ruhban sınıfı ve soylular dışında kalan «avam• tabakasına verilen addı. ·:ı··.

229


rini kadastro yoluyla daha sıkı bir düzene sokmak isteyen o Şili'li memuru andırıyordu. Teoride, burj uvazinin haki­

miyetinin ifadesi olan cumhuriyetçi biçimleri titizlikle sı­ nırlayıp belirlerken, rak, sans phrase

gerçekte bütün fonm:.i.lleri hiçe saya­

[ salt] güce dayanarak, sıkıyönetim saye­

sinde yerinde duruyordu. Anayasa üzerinde çalışmaya baş­ lamadan iki gün önce sıkıyönetL-min bir süre daha uzatıldı­ ğını

ilan etti. Vaktiyle anayasalar sosyal devrim süreci durulma noktasına varır · varmaz, yeni oluş ai?- sınıf ilişkile­

ri sağlama bağ1andıktan, hakim sınıfın birbiriyle boy öl­ çüşen kesimleri hem mücadeleyi ke:qdi aralarında sürdür­ melerine, hem de bitik düşen halk yığınlarını mücadelenin dışında tutmalanna elveren bir uzlaşmaya vardıktan son­ ra hazırlanıp kabul edilmişlerdi. Bu anayasa ise, tam tersi­ ne ,hiç bir sosyal devrimin teyidi

değildi; eski toplumun

devrim karşısında kazandığı geçici zaferin teyidi idi. Haziran günlerinden önce hazırlanan ilk anayasa tasla­ ğında, hala, droit au travail, çalışma hakkı, yani proletar­ yanın devrimci taleplerini özetleyen

ilk kaba formül de

yer almıştı. Çalışma hakkı droit a ras sistance a, devletten '

yardım hakkına çevrildi. Çağımızda hangi devlet, yoksul­ larını şu ya da bu tarzda besiemiyor ki? Burjuva anlamıy­ la çalışma

hakkı bir

temennidir. Oysa

saçmalıktır,

-çalışma

beyhude ve

hakkının

sefil bir

ardında, sermay0

üzerinde iktidar söz konusudur; s ermaye üzerinde iktida­ Tın

ardında, üretim araçlan mülkiyetinin ele geçirilmesi,

üretim araçları üzerinde örgütlü işçi sınıfının hakimiyeti ­ nin sağlanması, ve b u nedenle ücretli emeğe ve sermayeye ve bu ikisi arasında karşılıklı konusudur.

ilişkilere son verilmesi söz

«Çalışma hakkı» nın ardında Haziran ayaklan­

ması vardı. Dev!'imci proletaryayı fiilen horsla loi [ kanun dışıJ

ilan eden Kurucu

Meclis, proletaryanın formülünü

ilke olarak da anayasanın, kanunların kanununun atmak, « Çalışma

230

dışına

hakkı»nı lanetlernek zorundaydı. Ne

ki


Kunıcu Meclis bununla yetinmed.i. Şairleri cumhuriyetin­ den kovan Eflatun gibi, o da kendi cumhuriyetinden

müte­

terakki vergiyi ebedi sürgüne yolladı. Oysa m.üterakki ver­

gi mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde az çok uygulana­ bilir bir burj uva tedbiri değildir sadece. Burjuva toplumu­ nun orta tabakalannı

,,itibarlı, cumhuriyete bağlamanın,

devlet borçlannı azaltmanın,

burjuvazinin

cumhuriyete

düşman çoğuuluğunu hizada tutmanın ondan başka çare­

si yoktu,

Concordats a l'amiable sorununda üç renk cunıhuri�

yetçileri küçük burjuvaziyi fiilen büyük burjuvaziya

etmişlerdi. Müterakki vergiyi kanunla

feda

yasaklamakla bu

münferit olguyu bir ilke katına çıkardılar. Burjuva refor­

munu proletarya devrimiyle bir tuttular. O halde cumhuri­ yetierinin dayanağı olarak şimdi hangi sınıf kalmıştı? Bü­

yük burjuvazi. Onun da büyük düşmandı.

Bu

çoğunluğu

cumhl.lriyete

cumhuriyet-düşmanı büyük burjuvazi

ço­

ğunluğu, ekonomik hayatın eski ilişkilerini yeniden pekiş­

tirrnek için National cumhuriyetçilerinden yararlanırken,

bir yandan da, yeniden sağlama bağlanmış sosyal ilişkile­

re tekabül eden siyasi biçimleri geri getirmek için - o sos­

yal ilişkilerden yararlanmayı düşünüyordu. Daha Ekim ba­ şında Cavaignac, kendi partisinin beyinsiz softalannm ho­ murdaninalanna ve

yaygaralanna

kulaklannı

tıkayıp,

Louis Philippe'in eski bakanlan Dufaure ile Vivien'i cum­

huriy:ete bakan yapmak zorunda kalmıştı. Küçük burjuvazi ile

hiç bir uzlaşmaya

yanaşmayan

ve yeni hiç bir sosyal unsura yeni hükümet biçimini be­ nimsetmeyi başaramayan üç renkçi anayasa, beri yandan, eski devletin en kaşarlanmış

ve bağnaz

savunucusu bir

kurula geleneksel dokunulınazlığını geri vermekte acele et-:

ti. Geçici Hükümetin karşı çıktığı

yargıç teminatını bir

anayasa kuralı yaptı. Devirdiği bir kıralın yerini, bu te_

231


şahsında bir yirmisi

melli meşruiyet engizisyonculannın daha aldı böylece.

Fransız basını, M. Mar:r:ast'ın anayasasındaki çelişkile­ ri çeşitli yönlerden tahlil etmiştir:

mesel<?.

iki egemen gü­

cün, Milli Meclisle Cumhurbaşkanının bir arada oluşu, vb. gibi. Oysa. bu anayasanın esas çelişkisi şurdadır:

Anayasa,

sosyal asaretlerini sürekli kılınayı amaçladığı sınıflara, pro­ letarya, köylüler ve küçük burjuvaziye, genel oyla siyasi iktidar vermektedir Buna karşılık

eski sosyal iktidarıni

teyid ettiği sınıftan, burjuvaziden, bu iktidann siyasi temi­ natlannı geri almaktadır. Burjuvazinin siyasi hakimiyeti� ni, hasım. sınıflarm zafere ulaşmalanna sürekli yardımcı olan ve burjuva toplumunun temelini tehlikeye sokan de­ mokratik şartlara bağlamaktadır.

Öncekilerden

istediği,

siyasi kurtuluştan sosyal kurtuluşa doğru ilerlememeleri­ dir; öbürlerinden istediği, sosyal restorasyondan siyasi res­ torasyona geri dönmemeleri. Bu çelişkiler burjuva cumhuriyetçileri etmedi. Vazgeçilemez olmaktan

fazla tedirgin

çıktıklan ölçüde -sade­

ce, devrimci proletaryaya karşı eski toplumun baş temsil­ cileri olarak vazgeçilemezdiler-,

kazandıklan

zaferden

birkaç hafta sonra bir parti olmaktan çıkıp bir klik mev­ kiine düştüler. Ve anayasayı

koskoca bır entrika olara::ı:

gördüler. Anayasada esasa bağlanıp yasalaştınlacak olan, herşeyden önce bu kliğin hakimiyeti

idi Cumhurbaşkanı

uzatmalı bir Cavaignaç, Yasama Meclisi uzatmalı bir Ku­ rucu Meclis olacaktı. Halk yığınlannın siyasi iktidanİlı laf­ tan ibaret bir iktidara çevireceklerini, ve Haziran günleri­ nin ikilemini - ya National'in hakimiyeti, ya anarşi- bur­ juvazinin çoğunluğu tepesinde temelli asılı tutmak için sahte iktidann

kendisiyle

yeterince

bu

oynayabileceklerini

uınuyorlardı. Anayasa üzerinde 4 Eylülde 232

başlıyan

çalışmalar

23


Ekimde sona erdi. 2 Eylülde Kurucu Meclis, anayasayı ta,.. mamlıyan temel kanunlar çıkmadan

dağılmamaya karar

vermişti. Buna rağmen, şimdi de kendi öz · yaratığı Cum­

hurbaşkanına 10 Aralıkta, yani kendi faaliyet dönemi ka­ panmadan çok önce hayat vermeyi kararlaştırdı . Anayasa­

nın homongolos1'unda anasının oğlunu alkışlayacağından o kadar emindi l İhtiyati bir tedbir olarak, adaylardan hiç biri iki milyon oy alamazsa seçimi

millet yerine Kurucu

Meclisin yapması öngörülınüştü. Beyhude tedbirler!

Anayasanın ilk gerçekleştiği gün,

Kurucu Meclisin hakimiyetinin son günü oldu. Oy sandığı­ nın dibinde, onun idam karan yatıyordu. «Anasının oğlu» nu ararken «amcasının yeğeni»ni bulınuştu. Saul Cavaig­ nac'ın

bir milyon oy kesmesine karşılık, Davut Napoleon

altı milyon oyu kırdı geçirdi2• Saul Cavaignac altı kez ye­ nilgiye ı,Jğramıştı3• 10 Aralık 1848,

köylülerin ayaklandığı gündü.. Fransız

köylÜsünün Şubatı o günle başlar.

Devrim

hareketine ka­

tılışlannın kaba olduğunca kurnaz, cingözlüğünce hem ahmak hem hakim sembolü-

enayi,

hesabi hurafe, buruk

komedi, zeka parıltısı taşıyan budalaca çağ-dışılık, dünya­ tarihi çapında maskaralık, medeni alemin ne yapsa için­ den çıkamayacağı karmakanşık

hiyeroglif- bu sembol.

medeniyetin göbeğinde barbarlığı temsil eden sınıfın bariz yüz çizgilerini taşıyordu. Cumhuriyet bu sınıfın

karşısına.

tahsildarla çıkmıştı; o da imparatorla cumhuriyetin karşııı

Eski simyacılann yarattıklarını iddia ettikleri gövdesiz,

cinsiyetsiz, doğa-üstü güçlere sahip bir cin. 2) Saul, ihranilerin ilk kıralıydı. Filistinlllere · karşı İbrani­ leri birleştirmiş, sonradan yine onların elinde yenilgiye uğra­ yınca intihar etmiş, yerine Davut geçıniştir. 3l ıo Aralık 1848 seçimlerinde, Napoleon Bonaparte'ın ye­ ğeni Louis Napoleon, General Cavaignac karşısında büy�k oy çoğunluğuyla Cumhurbaşkanı seçildi.

233


sına dikildi. Napoleon ı 789 yılında sınıfının

çıkarianın

yeni yaratılan köylü

ve muhayyelesini

sonuna

kadar

temsil etmiş tek adamdı. Onun adını cumhuriyetin dibace­ sine yazmakla köylü sınıfı dışta savaş, içte kendi çıkarla­ nnı zorla

gerçekleştirme davasına dört elle sanldı. Köy­

lülerin gözünde Napoleon bir insan değil,

bir programdı.

Ellerinde bayraklar, davul borazan sesleri arasında

«Plus

d'impôts, a bas les riches, a bas la republique , vive l'Em­ pereur!,

[ Yeter bu kadar vergi, kahrolsun zenginler, kah­

rolsun cumhuriyet, yaşasın

İmparator ! ]

diye haykırarak

oy sandıklannın başına koştular. İmparatorun

arkasında,

köylü savaşı pusudaydı. Oylanyla devirdikleri cumhuriyet, ·

zenginlerin cumhuriyeti idi. ıo Aralık, mevcut hükümeti alaşağı eden köylü darbe­

siydi. Fransa'dan bir hükümet alıp ona bir hükümet ver­ dikleri o günden sonra köylüler gözlerini Paris 'ten ayınnaz oldular. Bir an için devrim dramının

faal kahramanlan

olmuşlardı; bir daha o pısınk ve sünepe koro rolünü kim­ se onlara kabul ettiremeyecekti. Öbür sınıflar köylülerin seçim zaferinin tamamlanma­ sına yardımcı oldular. Proletarya için Napoleon'un seçil­ mesi demek, Cavaignac'ın

düşürülmesi,

Kurucu Meclisin

alaşağı edilmesi, burjuva cumhuriyetçiliğine çalınması, Haziran zaferinin iptali demekti.

sepet havası

Küçük burju­

vazi için Napoleon, borçlunun alacaklı üzerinde· hakimiyeti demekti. Büyük burjuvazinin çoğunluğu için Napoleon'un seçilmesi, devrime karşı geçici bir süre kullanmak zorunda kaldığı, fakat o geçici durumu bir anayasal duruma çevi­ rip

sağlamlaştınnaya

kalktığı an kendisi

için çekilmez

olan bir kesimle aÇıktan açı �a bozuşmak demekti. Cavaig­ nac'ın yerinde Napoleon,

bu çoğunluğun gözünde,

cum­

huriyı:ıtin . yerinde kırallık, kıralcı restorasyonun başlangı­ cı, Orleans harredanına bir göz kırpış, menekşenin altında saklı zambaktı1. Nihayet ordu, Sey)rar

234

Muhafızıara karşı


Napoleon'la, barış idiline karşı savaşa oy verdi. Ve işte böylece,

Neue Rheinische Ze.itung un da belirtti­ '

ği gibi, Fransa'nın en basit kafalı adamı her yöne çekilebi­ Ür bir anlam kazandı. Kendisi bir hiç olduğu için, kendin­ den başka

herşeyi temsil

edebilirdi. Bu arada Napoleon

ismi farklı sınıfların ağzında farklı anlamlar da taşısa, her biri bu isimle oy pusulasına şunları

yazmıştı: Kahrolsun

National partisi, Kahrolsun Cavaignac, Kahrolstı.ı.ı. Kurucu Meclis, Kahrolsun burjuva

cumhuriyeti!

Bakan Dufaure,

Kurucu Mecliste alenen ilim etti: ıo Aralık, ikinci bir

24

Şubattır. Küçük burjuvazi ve proletarya, Cavaignac'a2 kullanmış olmak, ve

oybirliği yapıp son

Meclise bırakmamak için mişlerdi.

karşı oy

kararı Kurucu

(m bloc [ toptan] Napoleon'u seç­

Fakat iki sınıfın da daha ileri

kesimleri kendi

adaylarını öne sürdüler. Napoleon, burj uva cumhuriyetine karşı birleşen bütün partilerin

cins ismi idi; Ledru-Rollin

ve Raspail özel isimlerdi: biri demokratik

küçük burjuva­

zinin, öbürü devrimci proletaryanın. Raspail'a verilen oy­ lar -proleterler ve onların sosyalist

sözcüleri bunu açık

açık söylüyorlardı- sadece bir _ gösteri, her türlü · cumhur­ başkanlığını, yani anayasanın kendisini bir o kadar protes­ to, Ledru-Rollin'e karşı bir o kadar oy, yani bağımsız bir

:siyasi parti olarak proletaryanın demokratik partiden ay­ nlığın ilk kez ilan edişi olacaktı. Öte- yandan

demokratik

parti -'----demokratik küçük burjuvazi ve onun parlı;ı.mento­ daki temsilcisi

Montagn�-

Ledru-Rollin'in

adaylığına,

kendi kendini resmen aldatmada her zaman gösterdiği ka­ sıntılı ciddiyetle yaklaşmaktaydı. Aslına bakılırsa bu onun

ı> Zambak, Bourbon hanedanının arınasında yer alan bir .çiçektir. Menekşe, Bonaparte'lann sembolüydü. 2) Cavaigiıac, burJuva cumhuriyetçilerin Cumhurbaşkanı adayı idi. .

235


proletarya karşısında bağımsız bir parti olma yolunda son çabasıydı. 10 Aralıkta yalnız cumhuriyetçi

burjuva parti

değil, demokratik küçük burjuvazi ve onun Montagne'ı da hezimete uğradı. Artık Fransa'nın hem bir Montagne'ı, hem bir Napo­ leon'u vardı- ikisinin de, isimlerini taşıdıklan büyük ger­ çekiikierin cansız karikatürlerinden başka birşey olmadık­ lannın ispatı! Louis Napoleon, imparator şapkası ve kartai­ la Napoleon !'olüne çıkmış zavallı bir maskaraydı; zavallı­ lıkta ondan aşağı kalınıyan Montagne da, ı 793'ten ödünç sloganlan ve

demagejik

çalımlarıyla, eski Montagne'ı1

taklide yelteniyordu. Böylece geleneksel _1793 hurafesi ile geleneksel Napoleon hurafesinin maskeleri aynı zamanda düştü. Devrim ancak kendi öz, asıl adını kazandıktan son­ ra kendini bulmuştu. Ve devrim sınıf, sanayi proletaryası hakim

ancak

Çağdaş

devrimci

gücüyle devrimin ön sa­

fında yerini aldıktan sonra bunu yapabilirdi. Diyebiliriz ki 10 Aralık, Montagne'ı şaşkına çevirdi ve kafasını karıştır­

dı. Bunun hiç değilse bir nedeni, eski devrimle klasik ben­ zerliğin o gün saygısız bir köylü j estiyle yanda kesilivermesiydi.

Cavaignac 20 Aralıkta

görevinden

münasebetsizce ayrıldı, Kurucu

Meclis Louis Napoleon'u Cumhurbaşkanı ilan etti. 19 Ara­ lıkta, yani tek başına hakimiyetinin son gününde de Hazi­ ran isyancılarırün affı için getirilen öneriyi reddetmişti. 27 Haziran kararnamesiyle 15 bi.n isyancıyı mahkemesiz sür­ güne yollamışken

şimdi o kararnarneyi

hükümsüz

kıl­

ması Haziran savaşının kendisini hüküms:üz kılmak demek olmıyacak mıydı? 1) Büyük Fransız Devriminin ünlü Konvansiyon Meclisinin radikal üyelerine, salonun gerisinde daha yüksek sıralarda otur­ malanndan ötürü Montagne (Dağ) ya da Montagnards (Dağlı­ lar) denilirdi. Burdaki ''eski Montagne» dan kasıt onlardır.


Louis Philippe'in son Başbakanı

Odilon

Napoleon'un ilk başbakanı oldu. Böylece ıo Aralık tarihinden değil de

Barrot, Louis

hükümranlığ·mı

1804 Senato kararnamesinden

itibaren geçerli sayan Louis Napoleon, kendine, hükümeti­ ni

20 Aralık günü değil, 24 Şubat

manıyla

tarihli bir kırallık fer­

klli"Ulmuş sayan bir başbakan buldu1 Louis Phi­

lippe'in meşru mirasçısı olarak, eski hükümeti yerinde tut­ ınakla hükümet değişikliğini yumuşattı. Kaldı ki, bu hükü­ metin henüz yıpranmaya vakti olmamıştı, çünkü daha ha­ yata atılmaya vakit bulamamıştı. Kıralcı burj uva kesimlerin önderleri Louiş

Napoleon'a

bu yolu öğütlediler. National cumhuriyetçilerine atlama taşı işlevini bilinçsizce

geçişte

yerine getiren eski hane­

dancı muhalefetin başı, burjuva cumhuriyetinden kırallığa geçişi tam bir bilinçle gerçekleştirmeye daha da yatkındı. Odilon Barrot, bakanlık koltuklan uğruna mücadelede hep yaya kaldığından henüz sıfın tüketmemiş tek eski mu­ halefet partisinin önderiydi. Devrim, eski sloganlanm yal­ nız eylemleriyle

değil,

sözleriyle de inkar ve reddetmek

zorunda kalsınlar ve sonunda hepsi birden iğrenç bir bula­ maç halinde halk tarafından tarihin çöplüğüne atılsınlar diye, bütün eski muhalefet partilerini birbiri ardısıra hızla devletin başına geçiriyordu. Zihninin rezil kofluğunu göv­ desinin ciddi çalımı

ardında tam on sekiz yıl gizlerneyi

beceren, burjuva liberalizminin canlı

timsali

Odilon Barrot

da mürtedliğin her türlüsünü irtikaptan geri kalmadı. Bu­ günün devedikenieriyle dünün defne yapraklan arasıncıa­ ki aşikar çelişki zaman zaman kendisini dahi irkil:tse bile, aynaya her göz atışında bakanlık vakannı ve insanlık ki-

1) 1804'te Napoleon Bonaparte'ı Fransa imparatoru ilan eden Senato kararnamesi. Odilon Barrat Şubat Devrimi patladığı gün Louis Philippe tarafından son anda Başbakanlığa atanmış­ tı.

237


birini yeniden kuşanıyordu.

Aynadan

oldum olası gıpta ettiği, oldum

ona sırıtan çehre,

olası ondan baskın çıkan

Guizot idi. Guizot'nun ta kendisi, ama Odilon'un Olimpas tanrılarına yaraşır açık alnını taşıyan bir Guizot! Görmez­ likten geldiği, Midas'ın kulaklarıydı1.

24 Şubat'ın Barrot'su, ilk kez, 20 Aralığın Barrot'sunda ayan oldu. Orleans'cı ve Voltaire'ci

Barrat'nun yanında

Meşrüiyetçi ve Cezvit Falloux Diyanet İşleri Bakanıydı. Birkaç gün sonra İçişleri Bakanlığı Faucher'e

verildi. Hukuk, din

ve siyasi

hükümeti bütün bunları ve bir

Malthus'cu Lean ekonomi! Barrat

de, ayrıca, bir araya gel­

miş Meşrüiyetçilerle Orleans'cılan kapsıyordu. Tek

eksik,.

bir Bonaparte'cıydı. Bonaparte, Napoleon yer:ine geçme öz­

lemini henüz açığa vurmamıştı; Toussaint-Louverture rolünü

çünkü Soulouque, henüz

oynamıyordu2•

National partisi daha önce ele geçirip yerleştiği bütün

yüksek makamlardan anında uzaklaştınldı. Polis Müdür..: lüğü, Posta Müdürlüğü,

Başsavcılık,

Paris Belediye Baş­

kanlığı hep kırallığın eski adamlarıyla dolduruldu. Meşrü­ iyetçi Changarnier, Seine Vilayeti Milli Muhafız Gücü, Sey­ yar Muhafızlar ve birinci

tümen

muvazzaf birliklerinin

birleşik yüksek kumandanlığına getirildP; Orleans'cı geaud, Alpler Ordusu başkumandanlığına

Bu­

atandı. Barrot

hükümeti zamanında bu yeniden atama işlemleri aralıksız sürdü. Hükümetin ilk işi, kıralcı eski yönetim kadrosunu

Yani eşek kulaklan. 2) Toussaint-Louverture (1743-1803) , Haiti'yi İspanyol ve İn­ giliz sömürge hakimiyetinden kurtaran zenci ayaklanmasının önderiydi. Faustin Soulouque (1782-1867) , Louis Bonaparte'dan önce, 26 Ağustos 1849'da kendini imparator ilan eden, cehaleti , zatimliği ve gösteriş merakıyla ünlü Haiti CumhllYbaşkamydı. 3) Bu general, Haziran ayaklanmasını bastırmakta göster­ diği gayretin mükafatı, olarak bu göreve atandı. I)

238


yeniden iş başına getirmek oldu. Resmi sahne bir anda de­ ğişti: setler, kostümler, konuşmalar, aktörler, ekstralar, fi­ güranlar, suflörler, partilerin durumu, dramın konusu, çe­ lişkinin

içeriği, bütün durum. Yalnız dünyanın yaradılışı

öncesinden kalma Kurucu

Meclis hiUa

yerindeydi. Ama

Milli Meclisin Bonaparte'ı, Bonaparte'ın Barrot'yu, Barrat'­ nun Changarnier'yi göreve atadıklan andan itibaren Fran­ sa, cumhuriyetin kuruluş döneminden çıkıp kurulu cum­ huriyete adımını attı. Kurulu bir cumhuriyette bir Kurucu Meclisin ne yeri vardı ki? Dünya yaratıldıktan son::a onu yaratanın basıp cennete gitmekten başka yapacak işi kal­ mamıştı. Kurucu Meclis onun gibi davranmamaya karar­ lıydı; Milli Meclis burjuva cumhuriyetçiler

partisinin son

sığınağı idi. Yürütme gücünün bütün yetkileri zorla elin­ den alınmış olsa bile, kurucu mutlak

iktidar ona kalma­

mış mıydı? Milli Meclisin ilk düşüncesi, işgal ettiği hakimi� yet mevkiini her ne olursa alanı

o

olsun elde tutmak ve yitirilen

sayede tekrar ele geçirmekti. Barrot hükümetinin

yerini bir kere bir National hükümeti aldıktan sonra kıral­ cı ekip hükümet binalarını derhal boşaltmak zorunda ka­ lacak, üç reıikci ekip zafer alayıyla eski yerlerine geri dö­ necekti. Milli Meclis hükümeti düşürmeye karar verdi, ve onun icad edebileceğinden çok daha uygun bir saldırı fır­ satını hükümet ona kendi eliyle hazırladı. Hatırlanacağı gibi köylülerin gözünde Louis Benapar­

te

demek,

«Yeter bu kadar vergi ! »

Cumhurbaşkanı yedinci günü,

demekti. Bonaparte

koltuğunda altı isün oturduktan - sonra,

27 Aralıkta, hükümet tuz vergisinin

yürür­

lükte kalmasını önerdi. Geçici Hükümet bu verginin kaldı­ rıldığını ilan etmişti oysa. Tuz vergisi, özellikle kır halkı­ mn gözünde; eski Fransız maliye sisteminin günah tekesi olma imtiyazını şarap vergisiyle

birlikte paylaşır. Barrot

hükümeti, köylülerin seçtiği adamın ağzından kendi seç­ menleri hakkında bundan

daha acı bir taşlama dile ge-

239


tiremezdi:

Tuz vergısının

yeniden yürürlüğe

konması!

Tuz vergisinden sonra artık Bonaparte'ın hiç bir devrim­ ci tadı kalmadı: köylü ayaklanmasımn Napoleon'u bir ha­ yalet gibi silindi gitti,_ geride yalnız kıralcı burjuva entri­ kasının büyük bilinmezi kaldı. Ve Barrot hükümeti, bütün hayalleri yıkan bu p atavatsızca kaba girişimi pekala bile bile Cumhurbaşkanının ilk hükümet icraatı yaptı. Beri

yandan Kurucu

Meclis bu çifte fırsatın -hem

hükümeti düşürme, hem de köylülerin seçtiği adama karşı kendisi köylü çıkarlarının temsilcisi olarak öne çıkma fır­ satının- hemen üzerine atıldı. Maliye Bakanının önerisini reddetti, tuz vergisini eski tutannın üçte birine indirdi, böy­ lelikle devlet bütçesindeki beş yüz altmış milyonluk açığı .altmış milyon daha

arttırdı, ve bu güvensizlik oyundan

sonra, sükünetle, hükümetin istifasını beklerneye koyuldu. Çevresini saran yeni dünyadan ve kendi değişen durumun­ dan o kadar bihaberdi! Hükümetin ardında Cumhurbaşka­ nı, Cumhurbaşkanının ardında ise seçim sandığına Kurucu Meclis için bir o kadar güvensizlik oyu atmış altı milyon insan vardı. Şimdi Kurucu Meclis tutmuş milletin güven:... sizlik oyunu millete geri veriyordu.

Saçma

değiş tokuş !

Meclis, aylannın artık geçer akçe olmadığını unutuyordu. Tuz vergisinin reddedilriıesi, Bonaparte'ın ve hükümetinin .Kurucu Meclise «son venne,. kararlannı

pekiştirmekten

başka bir işe yaramadı. Ve Kurucu Meclisin ömrünün ikin­ d yansı boyunca sürüp giden uzun düello başladı böylece. 29 Ocak, 21 Mart ve 8 Mayıs bu krizin journee'leri [ önem­

li günleri ] , her biri 13 Haziranın bir habercisidir. Fransızlar, mesela Louis Blanc, 29 Ocağı bir anayasal -çelişkinin ortaya çıkış tarihi olarak yorumlamışlardır; ge­ nel oyla seçilen, feshi imkansız, egemen bir Milli Meclisle Cumhurbaşkanı arasındaki çelişki. Cumhurbaşkanı m etne göre bu Meclise karşı sorumluydu, ama gerçekte hem o da genel oyla seçiliyor, üstelik Milli Meclisin tek tek üyeleri

240


arasında yüz kere bölünüp dağılan. ayların hepsini kendi şahsında birleştiriyor, hem de yürütme gücünün tümünü elinde tutuyordu; oysa Milli Meclis bu yürütme gücü üze­ rinde sadece m;:ınevi bir etkiye sahipti. 29 Ocağın bu yoru� mu, kürsüde, basında ve demeklerde sürdürülen mücade­ lenin lafzını

gerçek içeriğiyle

kanştırmaktadır. Kurucu

Milli Meclise karşı Louis Bonaparte-

tek yanlı bir ana­

yasal yetki karşısında bir başkası değildi bu; yasama gücü karşısında yürütme gücü değildi; kendi kuruluşunun araç­ lan karşısında, cumhuriyeti kurduktan sonra şimdi kendi kurulu cumhuriyetinin geri gelmiş bir kırallığa benzediği� ni görüp hayretler içinde kalan ve kurucu dönemi bütün koşulları, hayalleri, dili ve kişileriyle zorla uzatmak, olgun burj uva cumhuriyetinin tam ve kendine

özgü biçimiyl�

ortaya çıkmasını engellemek isteyen devrimci burjuva ke­ siminin iddialı entrikaları ve ideolojik talepleri karşısında kurulu burjuva cumhuriyetinin

kendisiydi. Kurucu Milli

Meclisin gerisin geıi onun kucağına

düşen

Cavaignac':ı

. temsil etmesi gibi, Bonaparte de, henüz ondan boşanma­ mış olan . Milli Yasama Meclisini, yani kurulu bprjuva cum­ huriyetinin Milli Meclisini temsil ediyordu. Bonaparte'ın seçilmesi olayının

gerçek anlamı ancak

bu seçim, tek ismin yerine onun çeşitli anlamlan konula. rak, yeni Milli Meclis seçiminde bir kere daha tekrarlan­ dığı zaman açığa çıkabilirdi. Eski 10

Aralıkta

iptal edilmişti.

cumhuriyetin

Meclisin temsil yetkisi

Bu bakımdan 29 Ocakta aynı

Cumhurbaşkanı

ile Milli Meclisi

değildi

karşı karşıya gelenler; vücut bulmakta olan cumhuriyetin Milli Meclisi ile, fiilen vücut bulmuş

olan cumhuriyetin

Cumhurbaşkanı, yani cumhuriyetin hayat sürecinde bam­ başka dönemleri temsil eden iki güç kar.şı karşıyaydı: biri, cumhuriyeti ilim etmeye, onu devrimci proletaryanın elin­ den sokak savaşı ve terörle koparıp almaya ve kendi ideal temel tercihlerini anayasaya geçirmeye yeganeı muktedir 24 1


güç olan, burjuvazinin cumhuriyetçi küçük kesimi; öbürü, bu kurulu burjuva cumhuriyetinde hüküm sürmeye, ana­ yasanın ideolojik püsküilerlni budamaya, ve proletaryanın boyunduruk altına alınmasının kaÇınılmaz koşullarını ka­ nunları ve yönetimiyle gerçekleştirmeye yegane muktedir güç olan, burjuvazinin büyük kiralcı çoğunluğu . . . Mart ayı ile birlikte Milli Yasama

Meclisi seçimi için

kampanya dönemi başladı. Başlıca iki gurup çatışıyordu: Düzen partisi ve Demokratik Sosyalist ya da Kızıl parti. Bu,

ikisinin arasında Anayasa Dostlan yer almıştı; National'in üÇ renk cumhuriyetçileri bu isim altında bir parti tezgah­

lamaya çalışıyorlardı. Düzen partisi

Haziran

hemen ardından kurulmuştu; ama ancak National kliğinden, burjuva

kurtulmasına imkan Or!Eians'cılarla

günlerinin

10 Aralık onun

cumhuriyetçiler

verdikten

Meşruiyetçiİerin _

yonu, açığa çıktı. Burjuva sınıfı

sonra

kliğinden

·var:,lığının sırrı,

B İR parti içinde koalis­

iki büyük kesime bölün­

müştü, ve bu kesimler, önce restorasyon kırallığı dönemin­ de büyük toprak sahipleri, sonra Temmuz kırallığı döne­

minde finans aristokrasisi ve sanayi burjuv�zisi, iktidar tekeline sahip

çıkmışlardı. Bourbon, kesimlerden

birinin

çıkar hakimiyetine verilen

hanedan ismi, Orleans, öbür kesimin çıkar hakimiyetine verilen hanedan ismiydi. İsim­ siz cumhuriyet iktidan her iki kesimin de karşılıklı reka­

betlerinden vazgeçmeksizin ortak sınıf çıkarını eşit güçle: sürdürebilecekleri yegftne iktidardı. B rj uva uni:hu ti,

·

riVe

bütün burjuva sınıfının kemale

ermiş ve apaçık ortaya çıkmış iktidanndan başka birşey olamıyacağına göre, Or- ­ leans'cılann

Meşr{\iyetçilerce

tamamlanan

iktidan

ile

Meşrüiyetçilerin Orleans'cılarla tamamlanan iktidanndan,. restorasyonla Temmuz kırallığının sentezinden

başka ne

olabilirdi? National'in burjuva cumhuriyetçileri, sınıflan­ nın ekonomik teme'ıe dayiman herhangi bir büyük kesimi242


nin temsilcisi değillerdi. Bütün önemleri ve tarihi iddiaları, yalnız kendi özel hakiıniyetlerip.i tanıyan iki burjuva kesi­ me karşı kırallık zamanmda burjuva sınıfının -gözlerinde yüceltip köhne arabesklerle

süsledikleri, fakat herşeyden

önce kendi kliklerinin hakimiyetine yordukları- genel ha­ kimiyetini, cumhuriyetin isimsiz

iktidarını s avunmuş ol­

malarından ileri geliyordu. National partisi kıralcılar koa.., lisyonunu kendi kurduğu cumhuriyetin başına

çöreklen­

miş gördüğü zaman şaşkına döndü ama, bu kıralcılaı: d a birleşik iktidarları konusunda k�ndilerini daha çı, z aldatmı­ yorlardı. Şunu kavrıyamıyorlardı: her bir kesim tek başına ve ayrı olarak ele alındığıncia kıralcı olsa da bunların kim­ yasal bileşimi cumhuriyetçi olmak zorundaydı;

beyaz ve

mavi kırailıklar üç renk cumhuriyetinde mutlaka birbirle­ rini götüreceklerdi. Devrimci

proletarya ve gitgide onun

çevresinde toplanmakta olan geçiş sınıflahyla aralarındaki çelişkiden ötürü güçlerini birleştirmeye ve bu birleşik gü­ cün örgütlü varlığını korumaya itilen Düzen partisinin her bir kesimi, diğerinin restorasyon emelleri ve aşırı lıak id­ diaları karşısında her ikisinin

ortak

iktidarindan, yani

burjuva hakimiyetinin cumhuriyetçi biçiminden

yana ol­

mak zorundaydı. Nitekim bu kıralcıların ilkin, hemen ger­ çekleşecek bir restorasyonu

beklediklerini;

daha

sonra,

ağızları köpüre köpüre sövüp saydıkları cumhuriyetçi biçi­ mi yerinde tuttuklarını; ve nihayet, birbirlerine ancak cum­ huriyet içinde katlanabileceklerini itiraf ederek restoras­ yonu belirsiz

bir tarihe ertelediklerini görüyoruz. Zaten

birleşik iktidarın nimetleri bu kesimlerin

h� birim

güç-

- ıendiriyor, birini diğerinin buyruğu altına girmekten, yani kırallığı geri getirmekten alıkoyuyordu. Düzen partisi seçim beyannamesinde burjuva sııııfımn hakimiyetini, yani onun

hakimiyetinin

hayat koŞulları ­

olan mülkiyetin, ailenin, dinin, düzenin korunması gereği­ ni açıkça ilan etti. Pek tabii, kendi sınıf hakimiyetini

ve 243


kendi sınıf hakimiyetinin koşullarını medeniyetin hakimi­ yeti ve maddi üretimle maddi üretimden doğan sosyal iliş­ kilerin zorunlu koşullan olarak gösteriyordu. Düzen parti­ sinin elinde muazzam

gelir kaynaklan

vardı; örgütünü

Fransa'nın her yanına yaymıştı; eski toplumun bütün ideo­ loglarını maaşa bağlamıştı;

mevcut

hükümet iktidannın

tüm imkanlan elinin altındaydı; henüz devrim hareketinin dışında olan, mülkiyetin ulu temsilcilerinin şahsında ken­ di

küçük

mülkiyetlerinin

nın doğal temsilcilerini

ve

onun

gören küçük

saçma

önyargıları­

burjuvaziyle köylü

yığınlan onun ücretsiz bendeleriydi. Bütün ülkede sayısız kıralcıklar tarafından temsil edilen bu parti, onların aday­ larının seçilmemasini isyanla

bir tutup

başkaldıran işçileri, dikbaşlılık

cezalandırabilir,

eden tarım işçilerini, hiz­

ınetçileri, tezgahtarlan, demiryolu görevlilerini,

katipleri,

kendine bağlı bütün sivil memurlan işten atabilirdi. Niha­ yet, orda burda, 10 Aralık Bonaparte'ının mucizeler yarat­ masına cumhuriyetçi Kurucu Meclisin engel olduğu mava­ lım okuyabilirdi. Düzen partisi meyamnda Bonaparte'çılar­ dan söz etmedik. Onlar burjuva sınıfının belli bir kesimi değil, batıl inançlı bunak yataiaklada imansız genç sergü­ zeştçilerden kurulu bir gürühtu. Düzen partisi seçimi ka­ zandı; Yasama Meclisine

büyük bir çoğunluk gönderdP.

Elele veren karşı-devriınci burjuva sınıfının karşısında küçük burjuvazinin ve köylü sınıfının devriine Jmzamlmış kesimleri pek tabii ki devrimci çıkarların yüce temsilcisi ile,

devrimci proletarya ile ittifak yapmak zorundaydılar.

Küçük burjuvazinin parlamentodaki

demokrat

sözcüleri­

nin, yani Montagne'ın, parlamenter yenilgilerinden nasıl proletaryanın · sosyalist

1)

Milli 244

sözcülerinin,

Seçim 1849 Mayıs · ayında yapıldı. Yasama Meclisine bıraktı.

ötürü

parlamento dı-

Kurulu

Meclis, yerini


şmdaki asıl küçük burjuvazinin de concordats a l'amiable zoruyla, burjuva çıkarlannın amansız baskısı ve iflas zo­ ruyla, nasıl asıl proleterlerin yanına itHdiğini gördük. 27 Ocakta Montagne ve sosyalistler barıştıklarını ilan ve tes'­ id etmişlerdi\ Şubat 1849'daki

büyük şölende tekrar bir

araya geldiler. Sosyal ve demokratik partiler; işçilerin par­ tisi ile küçük burjuva partisi birleşip

Sosyal-Demokratik

partiyi, ya:ii.i Kızıl partiyi meydana getirdiler. Haziran günlerini izleyen kabusun pençesinde kısa bir süre felce uğrayan Fransız cumhuriyeti, sıkıyönetimin kal­ dırılmasından, yani 19 Ekimdenberi ardı kesilmeyen hum� malı bir heyecan içinde yaşamıştı: Önce Cumhurbaşkanlığı için mücadele, sonra

Cumhurbaşkanı ile Kurucu

Meclis

arasında mücadele; dernekler için mücadele; Cumhurbaş­ kanının, birleşik kıralcılann,

itibarlı

cumhuriyetçilerin,

demokratik Montagne'ın ve proletaryanın sosyalist kuram­ cılannın sapı silik kişilikleri karşısında proletaryanın ger­

çek devrimcilerini ancak bir tufanın toplum yüzeyinde ar­ dında bıraktığı, ya da ancak bir sosyal tufandan önce gö­ r.llebilen kadim dev yaratıklar gibi gösteren Bourges mah­ kemesi2; seçim çalkantısı; Brea'yı öldürenlerin idamı3; ba� sm üzerinde sürekli baskı; hükümetin şöleniere polis ara­ cılığıyla sert ve kaba

müdaheleleri;

kıralcıların

şımank

1) Cumhuriyetçi demokratlarla sosyalist cumhuriyetçilerin Ocak 1S49 taribii ortak bildirisi. 2) 15 Mayıs 1848 hareketine katılanları yargılayan mahke­ me. Samklar arasında işçi sımfı temsilcileri ile �azı küçük bur­ juvalar da vardı. Blanqui on yıl hücre hapsine, diğerleri ve bu arada Raspail çeşitli hapis cezalarına, Barbes ve Albert hayat boyu sürgüne mahkum edildiler. Louis Blanc ve Caussidiere hakkında aynı hüküm gıyaplarında verildi. 3 Paris'te Haziran ayaklanmasını bastıran kumandanlardan General Brea 25 Haziran günü isyancılar tarafından öldürülmüş­ tü. Bu olayla ilgili olarak, ayaklanmaya katılan iki kişi idam edildi.

27

.

245


provokasyonlarl.; Louis Blanc ve Caussidiere'in

portreleri­

nin teşhir direğine asılması\ kurulu cumhuriyetle Kurucu Meclis arasında devrimi her an başlangıç

noktasına geri

iten, her an galipleri mağlup, mağlupları galip yapan ve partilerin ve sınıfıann - durumlarını, araianndaki aynlıkla­ n, ilişkileri bir anda tersine çeviren bitmez tükenmez çe- kişme; Avrupa karşı-devriminin hızla ilerlemesi; şanlı Ma­ caristan savaşı; Almanya'da silahlı başkaldırmalar; seferi;

Fransız ordusunun Roma önünde

Roma

uğradığı yüzkı­

zartıcı yenilgF -bu olaylar girdabında, bu tarihi kargaşa cehenneminde, devrimci ihtirasların, umutlann, hayal kı­ nklıklarının bu dağdağalı gel-gitinde Fransız toplumunun çeşitli sınıflan eskiden yanın yüzyılada hesapladıklan ge­ lişme dönemlerini bu defa haftalada hesaplamak zorunda kaldılar. Köylülerin ve taşra vilayetlerinin oldukça büyük bir kısmı devrime kazanıldı. Bunlann

Napoleon'dan uro­

duklarını bulamamış olmaları bir yana, Kızıl parti onlara _ ismin yerine içeriği, vergiden

kurtulma hayalinin yerine

Meşrıliyetçilere ödenen. milyar

frangın geri ödetilmesini,

ipoteklerin tasfiyesini ve tefeciliğin ortadan kaldırılmasını vaadediyordu. Ordunun kendisi de devrim hummasına yakalanmıştı. Ordu Bonaparte'a oy vermekle zafere oy vermişti; o, ordu­ ya yenilgi getirdi.

Ordu onun şahsında,

ardında büyük

ll Louis Blanc ve Caussidiere _ Haziran ayaklanmasından sonra Fransa dışına kaçmışlardı.Onun için onlar yerine portrele­ ri "cezalandıtıldı"! 2l Kossuth önderliğinde Macar burjuva demokratik devri­ mi 1849 yazında Rus birliklerinin müdahalesiyle bastınldı. Al­ manya'da imparatorluk anayasası ıçın yayi?;ın ayaklarunalar Mayıs 1849'dan Temmuz ortalarına · kadar sürdü. Roma'da 27 Kasım 1848'de halkın ayaklanması sonucunda Papa kaçtı:, Maz­ zini başkanliğında bir geçici hükümet kuruldu. 5 Şubat 1849'da Kurucu Meclis toplandı, 9 Şubatta Roma'da- cumhuriyet ilan

246


�- ' · .

"'" � ' '

devrimci generalin gizlendiği Küç:ük Onbaşıya1 oy vermişti; o, kurşun asker onbaşının arkalanna sığındığı büyük generalleri orduya geri getirdi. Kızıl partinin, yani birleş­ miş demokratik partinin, zaferi kazaninasa bile büyük ba­ şarılar eide edeceğine, :Paris'tn, ordunun ve taşranın 'büyük bir kısmının ona oy verecegine �üphe . yoktu. Montagne'ın önderi Ledru-Rollin beş vilayette birden seçildi; DÜzen par­ tisi:tlin hiç bir önderine, gerçek prolete� bartisinin hiÇ bir adayına · böyle bir başarı nasip olıiıad.i. Bu seÇim bize De­ mokratik-Sosyalist partinin sımnı açİklar. Bir yandan Moİıtagne, demokratik küçük burjuvazini� paria�eıitoda­ ki temsilcisi, proletaryanın sosyaÜst kuramciianyla bi:i:-leŞ� rnekten başka çare bulamazkan .:._:_Hazirarii� kci�ktiriç ııiad­ di yenilgisinden sonra salt enteıiektiiel başai:ıi�rl� tekrar belini doğrultınaya zorlanan ve henÜz diğe� sı:İııflam;i ge­ lişmeleri sayesinde devrimci diktatörliiğu . eie . geçi.İ"ebiiecek duruma gelmemiş olan proletarya, kendini kuittilU.Şunün kuramcılarının2, sosyalist tarikat kuruculannin kollanria . atmak zorunda kalmıştı- beri yancİa devrimci kôyluler, ordu ve taşra Vilayetleri Montagne'ıiı ardında saf tuttular; Montagne böylece devrim ordusu cephesini�- mutlak hilki­ mi oldu ve sosyalistlerle varılan aniaşma sayesinde dev­ rimci parti İçindeki bütün çeıİşkilen beri�raf etti. Kufucu Meclisin Ömrünün ikinci yarısında yine aYn.ı ünsur!arm . edildi. Nisari ayı iÇinde harekete geçen Fransız ordu�u Mayısta Roma Cumhuriyetine s aldırdı ve Roma süTlan öriuncl.e Garii:Jıildi kumandasındaki milliyetçi güçler- karşısında yenildL _ (Daha son­ ra 4 Haziran 2 Temmuz arasinda kuŞatılıp top a: tutulan Roma 4 Temmuzda düŞi;ınce gerici :Papa hükümet! tek:rar li"aŞa geÇti.l il

«Küçük OnbaŞı» birinci Naı:ioleon Bonaparte'ın ordu lakabıydı. 2) · «Proletaryanın kurtuluşunun kuramcıları, ya da «sosya­ list tarikat kurucuları»ndan kastedile:n, Fourier'ciler, Proudhon­ cular, vb. gibi işçi sınıfının siy�si . ikti_d�r mücadelesi vermesin­ den yana olmayan ütopik sosyalistlerdir. . içindeki

247


cumhuriyetçi şevkini dile getirerek, Geçici Hükümet zama­ nında, Yürütme Kurulunda ve Haziran günlerinde işlediği

günahlan unutturdu. National partisi, gereği,

kıralcı hükümetin baskısı

kaypak

karakteri

altında ezilmeye rıza:

gösterdikçe, National'in mutlak iktidarı zamanında bir ke­ nara atılmış olan Dağ1 partisi

güçlendi, devrimin parla­

mentodaki temsilcisi lıüviyetiyle ortaya çıktı. Aslına bakı­ lırsa

partisinin

National

diğer,

kıralcı

kesimlerin

kar­

şısına ilıtiraslı kişiler ve idealist y8"velerden başka çıkara­ bileceği birşey yoktu. Oysa Dağ partisi, burjuvazi ile pro­ letarya arasında s allantıda duran bir yığını, · maddi çıkarla­ n demokratik kurumlara ihtiyaç gösteren bir yığını temsil

ediyordu. Bu nedenle,

Cavaignac'lara ve Marrast'lara kı­

yasla Ledru-Rollin ve Montagne gerçek devrimin sözcüsüy­ düler; ve bu önemli durumun bilincinde olmaktan, devrim­ ci enerjinin tezahürü parlamento

saldırıları, Yüc e Divan

önergeleri, tehditler ve bağırıp çağırmalarla, ateşli söylev­ lerle ve hiç bir zaman laftan öteye varmayan aşırılıklada sınırlandığı ölçüde cesaret alıyorlardı. Köylüler aşağı yu­ karı küçük burjuvaziyle aynı durumdaydılar; ileri sürdük­ leri sosyal istekler hemen hemen aynıydı. Onun için top­ lumun bütün orta tabakaları,

devrimci

hareketin içine

itildikleri oranda, ister istemez Ledru-Rollin'i kendi kahra- ­ manları belliyeceklerdi.

Ledru-Rollin

demokratik küçük

burjuvazinin ünlü kişisiydi. Düzen partisine karşı önce bu düzenin yan

tutucu, yarı

devrimci ve tepeden tırnağa.

ütopyacı reformcularının öne sürülmesi gerekiyordu. National partisi,

«Vefakar Anayasa Dostları » , republi­

cains purs et simples

[katıksız cumhuriyetçiler]

seçimde

mutlak bir yenilgiye uğradılar. Onlardan ufacık bir azınlık girebiidi Yasama Meclisine. En başta gelen

ıı

248

Montagne,

Fransızca Dağ demektir.

önderleri, iti-


barlı cumhuriyetin başyazarı ve Orfeus'ü1 hep silhıdi gitti.

Marrast bile,.

28 Mayısta Yasama Meclisi toplandı; ll Haziranda 8:

Mayıs çatışması yeniden

tekrarlandı ve Montagne adına

Ledru-Rollin, Roma'nın bombardıman edilmesinden ötürü

Anayasayı ihlaJden, Cumhurbaşkanı ve hükümet aleyhin­ de Meclise bir Yüce Divan önergesi

sundU:. 12 Haziranda

Yasama Meclisi, tıpkı ll Mayısta Kurucu Meclis gibi, Yüce

Divan önergesini reddetti; fakat bu defa proletarya Mon­ tagne'ı sokağa sürdü2• Ama bu bir sokak savaşı değİldi; basit bir sokak gösterisiydi. Hareketin yenilgiye uğradığı­

nı, 1849 Haziranının 1848 Haziranının gülünç ve bir o ka­ dar da aşağılık karikatürü

olduğunu

bilmemiz için, ha­

reketin başını Montagne'm çektiğini soylemek yeter. 13 Ha­

ziran yüce ricatini ancak Changarnier'nin, Düzen partı­ sinin bir çırpıda yarattığı o büyük adamın

savaş rapon1:

golgede bıraktı. Helvetiu�'un dediği gibi, her dönemin ken­

di büyük adamlarına ihtiyacı vardır; onları hazır bulamaz-­ sa, icad ediverir.

20 Aralıkta, kurulu burjuva cumhuriyetinin sadece bir

yarısı, Cumhurbaşkanı mevcuttu; 28 Mayısta bu cumhuri­ yet öbür yarısıyla, Yasama Meclisi ile tamamlandı.

Haziranında kurucu burjuva

1848

cumhuriyeti ağıza alınmaz.

bir savaşla, ve 1849 Haziranında kurulu burjuva cumhuri­

yeti küçük burjuvaziyle oynanan

tarifsiz

bir komediyle'

isimlerini tarihin nüfus siciline yazmışlardı. Haziran 1849,

Baziran 1848'in kefaretiydi. 1849 Haziranında, i.şçiler yenik

düşmedi; onlarla devrim arasında duran küçük burjuvalar

kırıldılar o gün. 1849 Haziranı ücretli ernekle sermaye ara-­

sında kanlı bir trajedi değil, borçlulada alacakhJar arasın-

1) Y-unan efsanesinin, çalgısıyla hayvanları, hatta kayalan harekete geçiren şiir ve musiki tanrısı. 2> 13 Haziran 1849'da. 249'

·


da hapishaD:eleri doldurma üzre

oynanan içler acısı bir

oyundu. Düzen partisi galip gelmişti, bütun güç ondaydı; Şimdi ne olduğurili gösferecekti.

III i3 HAZİRAN 1849'UN SONUÇLARI . . . Buraya kadarki bütun açıklarriaJaninız cumhuriyetin nasıl, varlığının ilk gününden itibaren, finans aristokrasİ­ sini devireceği yerde güçleridirdiğini

göstermiştir. Ne ki

finans aristokrasisine tanınan tavizler, başa gelmesi isten­ meden boyun eğilen bir kaderdi.

Fmild ile birlikte, hükü­

mette ağırlık yeniden finans aristokrasisirie geçti. Birleşen burjuvazinin nasil olup

da,

Louis Philipp e dev­

rinde diğer burjuva kesimlerinin iktidar dışı bırakılınaları­ na ya da yedeğe alİnmalarına dayanan finans hakimiyeti­ n� katlanabildiği sorulacaktır. Bunun cevabı basittir. Herşeyden önce, finans aristokrasisi kendisi de kıralcı koalisyonun hatırı sayılır, sözü geçer bir parçasıdır; ve bu kıralcı koalisyonun ortak hükümet iktidarının adı cumhu­ riyetdir. Orleans'cıların sözcüleri, başta gelen kişileri finan'> aristok:rasisinin eski: sırdaşlan

ve suç ortaklan değiller;

mi? Finans aristokrasisi, kendisi, Orleans'cılığın altın ku­ Meşrıliyetçilere gelince, şanmış vurucu gücü değiİ mi? pratikte onlar da daha Louis Philippe zamanında bütün B orsa alemlerine, niad€m ve demiryolu

vurgunlarına ka­

tılmışlardı. Genel olarak büyük toprak mülkiyetiyle büyÜk m ali sermaye bileşimi normal bir olgudur. ispatı: ingiltere� ispatı: hatta Avusturya. Fransa gibi, milli üretim hacmi milli borçlar tutarın­ dan çok aşağı, hükümet tah.viÜ�ii en önemİi vurgun a1anı, Borsa da üretim yapmaksızın avantaya

-

� ..

.

'

konmak isteyen


;serinayenin en birinci yatırım pazarı olan bir ülkede, bü­ tün burjuva ya

da yarı-burj uva sınıflara niensup sayısız

insanın devlet borcundan, Borsa kumarlarından, finas iş� lemlerinden çıkarı olması gerekir. astlar, o çi.karı en geniş · çizgileriyle

Bütün bu çıkar sahibi temsil eden, o çıkarı

bütünüyle temsil eden kesimde kendi doğal dayanaklarını ve üstlerini bulmuyorlar mı? 1 D evlet mülkünün

büyük mali sermaye

eline aktarıl­

masının şartı nedir? Devletin durmaksızın artan bir borç

:yükünün altına girmesi. Ya devletin borçlanmasının şartı? Devlet giderlerinin her an devlet gelirlerinden fazla olma­ sı: öyle bir nisbetsizlik ki, . devlet borçlan sisteminin aynı

zamanda hem nedeni, hem sonucu. .

Bu borçluluktan kurtulmak için d evlet, giderlerini kıs­

mak, yani hükümet yapısını basitleŞtirmek ve kısıtlamak

� mümkün olduğu kadar az hükümet etmek, mümkün oldu­

ğu kadar az insan çalıştırmak, burjuva toplumuyla müm., . klin olduğu kadar az ilişki kurmak zorundadır. Düzen par­ tisi için bu yol kapalıydı. Onun

hakimiyetini ve sınıfının

zorunlu varlık koşullarını tehdit eden çevrelerin sayısı ço­ ğaldıkça, Düzen partisinin baskı araçları, devlet adına res­ ı:ni müdahaleleri,

devlet makamlan aracılığıyla her yerde

hazır ve nazır olma zorunluluğu da ister istemez bir o ka­ dar artacaktı. Cana ve mala saldırılar artmaktayken can­ clarına kısıtlanamaz. Ya da devlet borca girmekten sakınmaya, en zengin sı­ nıfların sırtına olağanüstü vergiler yıkarak bütçesini o an için, fakat geçici olarak iki Düzen

denkleştirmeye çalışacaktır. Ne

partisi milli servetin Borsa tarafından s ömürül­

mesini önlerp.ek için kendi servetini anavatan uğruna feda ceder miydi? Pas si bete! [0 kadar ahmak değildi ! ] Şu halde Fransız devletinde tam bir devrim olmadan Fransız devlet bütçesinde devrim olamaz.

Devlet bütçesi­

nin devletin borçlanmasına yol açması kaçınılmazdır; dev-

5


letin

borçlanması da,

ister istemez,

devlet borçlarını ti­

caret konusu yapanların, devletten alacaklı olanların, ban­ kerlerin, sarrafların ve Borsa kurtlannın hakimiyetine yol açacaktır. Düzen

partisinin

yalnız tek bir kesimi finans

a�istokrasisinin yıkılmasına doğrudan doğruya katkıda bulundu: fabrikatörler. Sanayi ile uğraşan orta ve daha

ufak kesimlerden söz etmiyoruz; sanayi çıkarlarının, Louis, Philippe zamanında haneciancı muhalefetin geniş tabanını, oluşturan hakim mihraklanndan

söz ediyoruz. Bunların

çıkan hiç şüphe yok ki üretim maliyetlerinin düşmesinde, dolayısıyla üretim maliyetine giren vergilerin azalmasın· da, dolayısıyla faizi vergiye katılan devlet borçlarının azaı.,, masında,

dolayısıyla finans

aristokrasisinin alaşağı edil­

mesindedir. İngiltere'de -ki en büyük Fransız fabrikatörleri İngi­ liz rakiplerine kıyasla küçük burjuvadırlar- fabrikatörle­ ri, mesela bir Cobden'i, bir Bright'ı, gerçekten, Bankaya ve Borsa aristokrasisine karşı cihadın başında görürüz. Niçin Fransa'da görmüyoruz? İngiltere'de sanayi serbest ticareti gerektirir; Fransa'da, himayeci gümrükleri ve diğer tekel­ lerin yanısıra milli tekeli. Fransız sanayii Fransız üretimi­ ne hakim değildir; dolayı§ıyla Fransız sanayicileri FransıZ' burjuvazisine hakim değildirler. Burjuvazinin diğer kesim­ lerine karşı kendi çıkarlarının kolianmasını sağlamak için. İngilizler gibi hareketin başına geçip aynı zamanda kendi sınıf

çıkarlarını öne süremezler; devrimin peşine takılıp

kendi sınıflarının genel çıkarlarına karşıt çıkarıara hizmet etmek zorundadırlar. Şubatta,

durumlarını

lendirmişlerdi; Şubat akıllarını başlarına

yanlış değer­

getirdi. Üstelik.

kim işverenden, sanayi kapitalistinden daha çok işçilerin tehdidi altındadır? Bunun içindir ki Fransa'da fabrikatör Di,lzen partisinin en bağnaz üyesi olmak zorunda kalmıştır: Proletarya tarafından kara son verilmesi yanında, karının finans tarafından kısıtlanması nedir ki? 252

onun


Fransa'da küçük burjuva, normal olarak sanayi burju­ vasının yapması gerekeni yapar; işçi, normal olarak kü­ çük burjuvaya düşeni yerine getirir; işçiye düşeni ise kim yerine getirir? Kimse! Fransa'da bu yerine getirilmez; Fran­ sa'da bu ilan edilir. Milli sınırlar içinde hiç . bir yerde bu yerine getirilmez; Fransız toplumu içinde sınıf savaşı, mil­ letleri karşı karşıya getiren bir dünya savaşına döner. Bu iş ancak, dünya savaşı yoluyla proletarya dünya pazarına hakim olan halkın ön safına, İngiltere'nin ön safına geçti·

ği zaman başarılmaya başlanacaktır. Burada sonunu de­ ğil, örgütlenme sürecinin başlangıcını bulan devrim, öyle kısa sürecek bir devrim değildir. Bugünkü kuşak, Musa'­ nın peşine takıp çölden geçirdiği

Yahudilere

Önünde fethedeceği yeni bir dünya dünya ile başedebilecek insanlara

benziyor.

yok yalnız; yeni bir

yer açmak için kendisi

okkanın altına gitmek zorunda. Şimdi biz Fould'a dönelim. 14 Kasım 1849'da Fould Milli Meclis kürsüsüne çıkarak uygulayacağı mali sistemi açıkladı:

eski vergi sisteminin

savunulması! Şarap vergisinin yürürlükte kalması! Passy' nin gelir vergisinden vazgeçilmesi! Passy de devrimci değildi; Louis Philippe'in bir baka­ nıydı. Dufaure tipi püritenlerden biri, Temmuz kırallığının günah tekesi Teste1'nin en yakın sırdaşlarındandı. O

da

eski vergi sistemilli övmüş, şarap vergisinin kaldırılmaına­ sını salık vermişti; ama,

aynı zamanda,

bütçe açığının

yüzünü örten peçeyi de kaldırm:ıştı: devletin iflası önlene-

1) 8 Temmuz 1849'da Paris'te Ayan Mahkemesi önünde Par­ mentier ile General Cubieres'in, tuz yatağı imtiyazı almak için memurlara rüŞvet vermekten, ve o zamanki Bayındırlık Bakarn Teste'nin bu rüşveti kabul etmekten yargılanmalan başlamıştı. Teste, mahkeme sürerken intihara teşebbüs etti. Bütün samklar ağır para cezalanna; Teste ek olarak üç yıl hapse mahkum oldu. (1895 b�kısına Engels'in ri.otuJ 253


cekse yeni bir verginin, gelir vergisinin kaçınılmaz olduğu­ nu bildirmişti. Vaktiyle Ledru-Rollin'e devletin iflasını öne­ ren Fould, Yasama Meclisine bütçe açığını önerdi. Bu ara­ da, foyası sonradan ortaya çıkan . birtakım tasarruflara­ girişileceğini vaadetti: mesela harcamalar altmış milyon azalırken dalgalı borç iki yüz milyon arttı -rakkamların düzenlenmesinde, hesapların çıkarılmasında, sonunda hep­ si yeni borçlara dönüşen hakkabaz numaralanı Diğer kıskanç burjuva kesimlerin yanısıra finans aris­ tokrasisi muhakkak ki, Fould zamanında, Louis Philippe zamanında olduğu kadar hayasızca yolsuz değildi. Ne Ki sistem hep aynı sistemdi: borçlarda sürekli artış, açığın gizlenmesi. Zamanla Borsa dolandıncılığı daha ayan be­ yan ortaya çıktı. İspatı: Avignon demiryolu kanunu, hü­ kümet tahvillerinde bir ara bütün Paris'in diline düşer�-' esrarengiz dalgalanmalar; nihayet, 10 Mart seçimleri üze­ rinde Fould'la Bonaparte'ın bahtsız spekülasyonlan. Finans aristokrasisinin resmen geri gelmesiyle Fransız halkı çok geçmeden yine bir 24 Şubatla karşılaşacaktı ister istemez. Kendisinden sonraki mirasçısına garezi tutan Kurucu Meclis, Miladi 1 850 yılı için şarap vergisini kaldırmıştı. Es­ ki vergileri kaldırınakla yeni borçlar ödenemezdi. Düzen partisinin büyük ahmaklanndan biri, Creton, daha Yasa­ ma Meclisi tatile girmeden, şarap vergisinin yürürlükte kalmasını isteyen · bir önerge vermişti. Fould, Bonaparte· hükümeti adına bu önergeye arka çıktı ve 20 Aralık 1!349' da, Bcinaparte'ın Cumhurbaşkanı ilan edildiği günün yıl­ dönümünde, Milli Meclis şarap vergisinin yeniden yürür-'­ lüge konulmasını ki:ı.rarlaştırdı. Bu önerge lehinde ilk konuşan, bir mali yatırımcı de­ ğil, Cezvitlerin başı Montalembert oldu. Montalembert'in muhakemesi çok basitti: Vergi, hükümetin süt emdiği ana 254


memesidir. Hükümet demek, l:ıaskı araçla,n demektir; oto­ rite makamları demektir; ordu demektir; polis demektir; resmi görevliler, yargıçlar, bakanlar demektir; papazlar demektir. Vergiye saidırı, burjuva torııu�unun maddi ve manevi üretimini proleter yabanllerin baskınıarına kar�ı koruyan düzen bekçilerine anarşistlerin saldırısıdır. Mülki­ yet, aile, düzen ve dinin yı:ı,nısıra, beışinci tanndır vergi. Ve şarap vergisi, hiç tartışma götürmez bir biçimde, verginin, hem ·de alelade verginin değil, geleneksel, kırallığa yatkın,. itibarlı verginin ta kendisidir. Vive l'impôt cıes boissons! [ Yaşasın içkl. vergisi! ] Three cheers and one cheer more � [Üç alkış, v e üste bir alkış daha! J Fransız köylüsü ne zaman şeytanın sözünü edecek olsa onu tahsildar kılığında gözünde canlandırır. Montal_fmbert vergiyi bir tanrı katma çıkardığı anc:Ian itibaren köylü tan­ n tanımaz ve allahsız oldu, kendini şeytanın, yani sosya-lizmin kucağına attı. Düzen dini için o artık bir kayıptı;: Cezvitler için bir kayıptı; Bonaparte için bir kayıptı. 20 Aralık 1849, 20 Aralık 1848'in alnına silinmez bir leke sür­ müştü. «Amcasının yeğeni» şarap vergisinin, Montalem­ bert'in deyimiyle devrim fırtınasım haper vereın bu vergı­ nin, ailede yere serdiği ilk insan değildi. Sahici ve büyük Napoleon, St. Helena'da? şarap vergisini geri getirmenin, kendisinin düşmesine herşeyden çok katkısı olduğunu, çünkü Güney Fransa köylüleriyl� arasını açtığını söyle­ miştir. XIV. Lquis zamanında_nberi ha,lkın nefret ettiği ko­ nuların başında gelen şarap vergısı CBoisguilleberts ve Vauban'ın yaz�larına bakınız) birln�i devı:fu;_de k��dırıl­ mış, 1808'de Napoleon tarafından d��işik bir "!?içimde yeni­ den · konulmuştu. Restorasyon Fransa'ya girerken önünd& yalnız Kazak · birlikleri1 değil, şarap- vergisinin kaldınJ.aca­ ğı vaadleri de tırısa kalkmış koşturuyordu. Tabii - ki Gentil­ hommerie [ soylular] , gens taila�l e a merci et misericor< de'a [keyfe ve insafa göre vergilendirilebilir ahaliye] ver·'

.. ,

,.

.

..

.

·

_

255.


dikleri sözü tutmasalar da olurdu.

1830, şarap vergısının

.kaldırılacağını vaadetti. Söylediğini yapmak, ya da yaptık­ larını söylemek onun adeti değildi. 1848, herşeyi vaadettiği .

'

gibi şarap vergisini de kaldırmayı vaadetti. Nihayet, birşey vaadetmeyen

hiç

Kurucu Meclis, yukarda da değindi­

ğimiz gibi, şarap vergisinin 1 Ocak' 1850'de kayıplara kanş-

masını vasiyet etti. Ve ı Ocak 1850'den

tam on gün önce

Yasama Meclisi şarap vergisini bir kere daha uygulamaya koydu. Böylece Fransız halkı ne yaptıysa bu vergiden :Kur­ tulamadı: kendisi onu kapıdan attıkça o bacadan içeri giri­ yordu. Şarap

vergisinin halkta

uyandırdığı nefret, Fransız

vergi sisteminin bütün iğrençliğini kendinde toplamasıyla açıklanabilir. Bu verginin tahsil tarzı iğrenç, vergi yükü­ nün dağıimi tarzı aristokratçadır, çünkü en adi şaraplarla en pahalı şaraplardan alınan vergi oranı aynıdır; dolayı­ sıyla

tüketiciletin varlıklan

azaldığı

metrik diziyle artar: tersine bir

ölçüde vergi geo­

müterakki vergi. Bu ba­

kımdan, kanşık ve sahte şaraplan

teşvik ederek, çalışan

sınıfiann zehirlenmesine doğrudan önayak olur. Tüketimi azaltır, çünkü nüfusu dört bini aşan bütün şehirlerin ka­ pılanna octroi

[mahalli vergi ]

memurlan dikerek bu şe­

hirlerin her birini Fransız şarabına

karşı himayeci güm­

rüklerle korunan bir yabancı ülkeye çevirir. Geçimieri doğ­ rudan doğruya şarap tüketimine bağlı büyük şarap tacir­ leri, ama daha çok küçük tacirler, marchands de vins, şa­ raphane sahipleri, şarap vergisinin yeminli düşmanlandır. Ve nihayet şarap vergisi, tüketimi kıstığı için, üreticilerin işine ket vurur. Bir yandan şehirlerde yaşıyan işçileri şara-

1)

1814-15'te Napoleon Bonaparte'ı yenilgiye u;_ atan Avru­

pa Koalisyonu ordulanyla birlikte Rus ordusu da Fransa'ya ka­

dar gelip Paris'e ginnişti. Kazak atlılan Rus ordulannın vurucu gücüydü.

öncü

.


ba para ödeyemez hale getirirken, öbür yandan üzüm ye­

tiştirenleri mallarını satamaz hale getirir. Oysa Fransa'da aşağı yukarı on iki milyon insan hayatını bağcılıkla kazan­ maktadır. Dolayısıyla, genel olarak halkın nefreti, özellik­ le de köylünün şarap vergisine azılı düşmanlığı anlaşılır birşeydir. Bundan başka, köylüler için şarap vergisinin ge­ ri getirilinesi tek başına, az çok rastlantı eseri bir olay değildi. Köylünün bir çeşit kendine özgü, babadan oğula ge­ çer tarihi geleneği vardır ve bu tarih okulunda yüzyıllar­ dır hep şu mırıldanılır: ne zaman bir

hükümet köylüleri

kandırmak istiyorsa, şarap vergisinin kaldırılacağını vaa­ deder; köylüleri kandınr kandırmaz da ya onu yürürlükte tutar, ya da geri getirir. Köylü hükümetin tadına, eğilimi� ne şarap vergisiyle bakar. Şarap vergisinin 20 Aralıkta ge­ ri

gelmesi şu anlamı taşıyordu: Louis Bonaparte'ın da öbür­

lerinden bir farkı yokmuş! Ne ki o öbürleri gibi değildi: o bir köylü keşfi idi. Köylüler, şarap vergisine karşı milyonlarca

imzalı dilekçelerde, «amcasının yeğeni»ne bir yıl önce ver­ miş olduklan oyları geri aldılar. Kır halkı -bütün Fransız fazlası- çoğunlukla

nüfusunun üçte ikisinden

sözde özgür toprak sahipleridir. ı 789

Devrimi tarafından feodal yüklerinden · karşılıksız kurtan­ lan birinci kuşak, toprağa hiç para ödememişti. Fakat on­ dan sonra gelen kuşaklar, yarı serf corvee

atalarının kira, aşar,

[ angarya] vb., biçiminde ödediklerini toprak fiyatı

olarak ödediler. Bir yandan nüfus çoğaldıkça ve öte yan­ dan toprakların parçalanması arttıkça, tarlaların fiyatı da yükseliyordu, çünkü tarlalar ne kadar küçülürse onlara ta­ lep o kadar çok oluyordu. Ne ki, ister doğrudan doğruya başkasından . satın almış olsun, ister miras ortaklannca ser­ maye olarak hesabına geçirtsin, köylünün toprağına öde­ diği fiyat yükseldiği. oranda köylünün borcu da, yani ipo­ tek de zorunlu olarak

yükseliyordu. Toprak üzerinde bir

alacak hakkına ipotek denir; ipotek, toprağa karşılık veri7


len rehin makbuzudur. Nasıl Ortaçağ malikanesinin üze­ rine imtiyazlar yığılıyorduysa, çağdaş küçük tarlanın üze­ rinde

de ipotekler

s�steminde toprak,

birikir.

Öte

yandan :

küçük parsel

sahibi için sadece bir üretim aracıdır.

Oysa toprak ne kadar bölünürse verimi o kadar düşer. Top­ rakta makinelerin kullanılması, işbölümü, akıtma ve sula­ ma kanalları gibi başlıca toprak ıslahı

tedbirleri gitgide

imkansızlaşır; buna karşılık, toprağı işlemenin üretken ol­ mayan masrafları, üretim aracı kendisi

düğü oranda artış gösterir. Kuçük sermaye olsa da olmasa da bütün

parçalara bölün­

tarla sahibinin elinde bunlar

kaçınılmazdır.

Fakat bölünme ne kadar artarsa küçük toprak sahibi köy­ lünün elindeki tüm sermaye, o kadar, kırık dökük demir� başıyla, o toprak parçasından ibaret kalır; toprağa serma­ ye yatırımı o kadar azalır; rençber topraktan, paradan, ta­ rım bilimindeki ilerlemeye ayak uydurmak için gerekli eği­ timden o kadar yoksun kalır, ve o toprak parçası üzerinde tarım o kadar geriler. En sonunda,

bürüt tüketim arttığı

. oranda net gelir azalır, çünkü köylünün bütün ailesi elde toprak · var diye başka iş tutmaktan alıkonulur, ama o top­ raktan da geçimini sağlıyamaz. Dolayısıyla, nüfus ve onunla birlikte toprakta bölünme arttıkça üretim aracı, yani toprak bahalanır, toprağın veri­ mi azalır,

tarım geriler ve köylü boğazına kadar borca ha­

tar. Böylece daha önce sonuç olan, bu defa neden olur. Her

kuşak, ardında kendinden daha beter ·borç içinde bir-kuşak bırakır; her yeni kuşak bir öncekinden daha elverişsiz ve daha kötüye giden koşullarda işe koyulur; ipotek ipoteği doğurur, ve köylünün küçük toprağını yeni borçlara kar- . şılık göstermesi, yani toprağa yeni ipotekler yüklernesi im­ kansız hale gelince köylü doğrudan doğruya tefecinin kur­ banı olur, tefeci faiz oranlan da bir o kadar ifrata varır. · İşte bu yoldan Fransız köylüsü, toprak üzerindeki ipo­ teklerin faizi biçim�nde ve tefeciden aldığı ipoteksiz kredi-

258


İıin

faizi biçiminde, sadece toprak rantını, sadece sanayıcı

karını değil, tek kelimeyle sadece tüm net karı değil, hatta ücretierin bir kısmını da kapitaliste kaptira kaptıra sonun­

da Iriandalı yarıcı çiftçi kadar zavallı bir duruma düşmüş­ tür- hep, sözde bir özel mülk sahibi olma adına ! Bu süreç Fransa'da

durmadan

yüzünden

mahkeme masrafları

artan vergi yükü ve

hızlanmıştır.

masraflarını doğuran da hem doğrudan kanunlarının

toprak

sahipliğine

Mahkeme

doğruya

yüklediği

Fransız

fonnaliteler,

hem her yerde tarlaların birbirine bitişip karışması yüzün­ den çıkan sayısız anlaşmazlıklar, hem de mülkiyetten na­ sipleri hayalierindeki haklarını bağnazca

mülkierin tapusunu, savunmaktan

yani

mülkiyet

.ibaret olan . köylülerin

ikide bir mahkemelik olma sevdasıdır. 1840 yılına ait bir istatistiğe göre Fransız tarımının bü­ rüt üretimi 5.237.178.000 frank

değerindeydi.

Bunun

3

milyar 552 milyon frangı, çalışanların tükettikleri de için­ de olmak üzere, üretim masrafıanna gidiyordu. Geriye ka­ lan 1.685.178.000 frank tutarında net hasılattan 550

milyon

frank ipotek faizleri için, 100 milyon frank adalet memur­ ları için, 350 milyon frank vergiler için ve 107 milyon frank da kayıt parası, pul harcı, ipotek ödeneği, vb. için çıkarır­ malıdır. Arta kalan, net hasılatın üçte biri. ya da 538 :qıil� yon franktır1• Nüfusa

dağıldığı

zaman, net hasılattan

adam· başına 25 frank bile düşmez. Tabii bu hesaba ne ipo­ tek dışında tefeci faizi, ne avukat ücretleri, ne daha başka giderler . dahildir. Sırtındaki eski yüklere Cumhuriyet yenilerini de kat­ tıktan sonr� Fransız

köylüsünün ne durumu duştüğünü

1) Marx'ın rakkamlarında bir yerde tutarsızlık var. 538 mli­ yon gerçekte 578,17B,OOO'dir. Ne ki, belki de bir dizgi yaniışından ileri gelen bu durum genel sonucu değiştirmemektedir. 259


anlamak kolaydır. Köylünün uğradığı. sömürünün sanayi proletaryasının uğradığı sömürüden sadece biçimde

ayrıl­

dığı görülüyor. Sömürücü aynıdır: sermaye. Tek tek kapi­ t�listler tek tek köylüleri ipotekler

ve tefeci faizi yoluyla

sömürmektedirler; kapitalist sınıf köylü sınıfını devlet ver­ gileri aracılığıyla sömürmektedir. Köylünün mülkiyet hak­

kı, sermayenin bugünedek onu büyüsü altında tutmak için kullandığı tılsım, onu sanayi proletaryasının karşısına dik'-' rnek için öne sürdüğü bahanedir. Ancak sermayenin yıkıl­ ması köylüyü kalkındırabili!"; ancak sermayeye-karşı bir hükümet, bir proleter hükümet onun ekonomik sefaletine, sosyal zilletine son verebilir. Anayasal

cumhuriyet onun

birleşik sömürücülerinin diktatörlüğüdür; Sosyal-Demokra­ tik, Kızıl cumhuriyet onun müttefiklerinin

diktatörlüğü­

dür. Ve terazinin gözü köylünün seçim sandığına attığı oya göre yükselecek ya da alçalacaktır. Köylü kaderini kendi­ si kararlaştırinak zorundadır.

Sosyalistler,

yayınladıkları

türlü risale, yıllık, takvim ve daha bir · sürü başka yazıla­ rında böyle diyorlardı. Köylü, Düzen partisinin karşı-yazı­ ları sayesinde bu dili daha iyi anlar oldu. Çünkü Düzen partisi de beri yandan köylüye sesleniyor, abartmalarıyla, sosyalistlerin niyetlerini ve fikirlerini kaba bir tarzda kav­ rayıp sergilernesiyle köylünün

can damarına

dokunuyor,

onun yasak meyvayı ele geçirme 4ırsını büsbütün kamçı­ lıyordu; Fakat en anlaşılır

olanı, köylü sınıfının genel oy

hakkını kullanınakla kazandığı

fiili tecrübenin

diliydi:

devrimci bir hızla, darbe üstüne darbeyle gelip onu yere seren hayal kırıklıkları. Devrimler tarihin lokomotifleri­ dir . . .

Köylülerin, küçük burjuvaların, genel olarak orta sınıf­ ların yavaş yavaş proletaryanın safına geçtiklerini, · resmi cumlıuriyetle açık çelişkiye düştüklerini, onun tarafından da düşman yerine konulduklarını gördük. Burjuva dikta-

260


törlüğüne başkaldırma, bir toplum

değişikliğine duyulan

ihtiyaç, hareketlerinin araçları olarak demokratik-cumhu­ riyetçi

kurumlara

bağlılık,

temel devrimci güç olarak

proletaryanın çevresinde toplanma: bunlar, Sosyal-Demok­ rasi partisi, Kızıl

cumhuriyet partisi

denilen hareketin

paylaştığı ortak ıiiteliklerdir. Hasımlannın Anarşi partisi diye isimlendirdikleri bu parti de, farklı çıkarların bir koa­ lisyonu olmakta Düzen partisinden aşağı kalmıyordu. Eski sosyal düzensizlikte gerçekleştirilecek en ufak reformdan eski sosyal düzenin yıkılmasına, burjuva liberalizminden devrimci tedhişe kadar -«Anarşi» partisinin başlangıç ve bitiş noktaları olan aşırı uçlar arasında bu kadar büyük bir mesafe vardı. Himayeci gümrüklerin kaldırılması -Sosyalizmdir! Çünkü Düzen · partisinin sanayi kesiminin tekeline indiri­ len bir darbedir. Devlet bütçesinin düzene sokulması­ Sosyalizmdir! Çünkü Düzen partisinin finans kesiminin te­ keline indirilen bir darbedir. Yabancı ülkelerden serbest et ve tahıl ithali -Sosyalizmdir! Çünkü bu da Düzen partisi­ nin üçüncü kesiminin, büyük toprak mülkiyetinin tekeline indirilen bir darbedir. Serbest-ticaret partisinin yani en ile­ ri İngiliz burjuva partisinin taleplerinden her birisi Fran­ sa'da bir sosyalist talep gibi görünür. Voltaire'cilik-:-- S.os­ yalizmdir! Çünkü Düzen partisinin dördüncü kesimine, Katolik kesimine indirilen bir darbedir. Basın özgürlüğü, dernek kunna özgürlüğü, genel halk eğitimi- hepsi de Sosyalizmdir! Duzen partisinin genel tekeline indirilen dar­ belerdir bunlar da. Devrimin seyri, koşullan öyle bir: hızla olgunluğa var­ dırınıştı ki, her renkten reform taraflıları, orta sınıfların en ılımlı hak iddiaları, en aşırı devrim partisinin sancağı çevresinde, kızıl bayrak çevresinde toplanmak zorunda kalıyorlardı. Yine de, Anarşi partisinin her bir ayrı büyük kesimi261


hin sosyalizmi, ekonomik koşullara ve sınıfların ya da sınıf kesimlerinin bu . ekonomik koşullardan doğan toplam dev­ rimci ihtiyaçlarına göre ne gibi

farklılaşmalar

gösterirse

.göstersin, bir noktada uyum içindedir: kendini proletarya­

yı kurtarma aracı, proletaryanın kurtuluşun� da kendi hedefi ilan etmesinde. · Kendilerinin ihtiyaçlan doğrultusun­ da değişen dünyanın herkes için en iyi dünya, bütün dev­ rimci taleplerin gerçekleşmesi ve bütün devrimCi çatışma­ ların giderilmesi olduğunu ilan eden kimilerinin bile bile başkalarını, kimilerinin de kendilerini aldatmalan ı

«Anarşi partisi» nin hepsi az çok

birbirine

benzeyen

genel sosyalist şiarlannın ardında National'in, Presse'in, ve S iecle in sosyalizmi yatar ki, bu sosyalizmin az ya da .

'

çok tutarlı amacı finans aristokrasisini

devirmek, sanayi

ile ticareti halihazır ayak bağlanndan . kurtannaktır. Sos­ yalizmin bu türü, Düzen partisindeki kodamanlannın ken­ di özel tekelleriyle artık bağdaşmaz olduğu ölçüde çıkarla­ rını

yadsıdıklan ·sanayi,

sosyalizmidir. Asıl sosyalizm

par

ticaret

ve

tarım

kesimlerinin

sosyalizm,

excellence,

küçük burjuva sosyalizmi, bu burjuva sosyalizminden

-ki işçilerin ve küçük burjuvaların bir kesimi, her türden s osyafizmin çevresinde toplandıkları gibi bu burjuva sos­ yalizminin de çevresinde toplanırlar- farklıdır. Sermaye, daha çok alacakhsı sıfatıyla küçük burjuvazinin başına be­ ladır, onun için küçük burjuvazi kredi kurumlan ister; ser­ maye onu rekabet yoluyla ezer, onun için o devletten des­ tek gören birlikler ister; sermaye yoğunlaşma

sayesinde

onun iflahını keser, onun için o da müterakki vergiler, vB­ rasetin smırlandırılması, büyük yatırım proj elerinin dev­ letçe ele alınması, vb. gibi sermayenin büyümesini zorla kısıtlayıcı tedbirler ister. Kendi sosyalizminin banşcıl yol­ dan -haydi haydi bir iki gün

sürecek bir ikinci Şubat

Devrimi ile- gerçekleşeceğini hayal ettiğinden, önümüzde­ ki tarihi süreç ona, doğal olarak, toplum 262

düşünürlerinin


ister hep bir arada, ister tek başlanna icad edip katardık­ lan ya da kotarmış olduklan birtakım sistemlerin uygulan­ ması olarak görünür. Böylece onlar, mevcut sosyalist sis temlerin, proletaryanın ancak henüz daha da gelişip ken­ di özgür tarihi hareketini oluşturmadığı sürece teorik ifa­ desi olan kurarncı sosyalizmin eklektikleri ya da üstatlan kesilirler. ­

Hareketin tümünü hareketin uğraklanndan bir tekine ­ bağlı kılan, ortak, sosyal üretimin yerine tek tek · allamele­ rin zihin faaliyetini ikame eden, özellikle de sınıfıann dev­ rimci mücadelesini ve bu mücadelenin gereklerini küçük el çabukluklan ya da büyük bir duygusallıkla hayal ale., minde ortadan kaldıran bu ütopya, kurarncı sosyalizm, as­ lında bu�ünkü toplumu gözünde yüceltmekten başka bir­ şey yapmayan bu kurarncı sosyalizm toplumun resmini çi­ zip gölgelerini kaale almazken, ülküsünü günümüz toplu­ munun gerçeklerine aykın bir yol tutturarak gerçekleştir­ mek isterken; proletarya bu sosyalizmi küçük burjuvaziye terkederken; çeşitli sosyalist önderlerin aralanndaki mü­ cadelede bu sözde sistemlerin her biri, diğerlerine karşı, sosyal · devrimin geçiş noktalanndan biri üzerinde burnu kaf dağında bir ısrarla çakılıp kalırken, proletarya gitgide devrimci sosyalizmin, bizzat burjuvazinin Blanqui adını · . yakıştırdığı komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, bütün sınıf aynlıklannın ortadan kaldınlmasına, sı­ nıfların dayandığı bütün üretim ilişkilerinin, bu üretim ilişkilerine tekabül eden bütün sosyal ilişkilerin ortadan kaldınlmasına, bu sosyaf ilişkilerin ürünü olan bütün fikir­ lerin devrimci bir değişikliğe uğratılmasma zorunlu geçiş noktası olarak devrimin sürekliliğinin, proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ilanıdır . . .

. . . Burjuva toplumunun üretim güçleriniii burjuva ilişki­ leri elverdiği ölçüde alabildiğine gelişmekte olduğu bu ge263


nel refah döneminde gerçek bir devrimden

söz edilemez.

Böyle bir devrim ancak bu her iki etkenin, çağdaş üretim

güçleri ile burjuva üretim biçimlerinin birbirleriyle çatış­ tıkları dönemlerde mümkündür. Kıta Avrupa'sı Düzen par­ tisi içinde .her bir · ayrı kesimin temsilcilerinin halen birbir­ lerini karşılıklı yıpratarak aralannda sürdürdükleri kavga� lar yeni devrirolere fırsat sağlamak şöyle dursun, tam tersi­ ne, ancak ilişkilerin temeli şimdilik bu denli sağlam ve bu denli burjuva nitelikte olduğu için (gerici güçler bunun far­ kında değiller) mümkün olabilmektedir. Reaksiyonun bur­

juva

gelişmesini durdurma yolunda bütün çabaları, tıpkı

demokratların öfkelenmeleri ve heyecanlı

bildirileri gibi,

· bu olgu karşısında mutlaka geri tepecektir. Yeni bir dev-

rim ancak yeni bir bulıranın ardından gelebilir. Ne ki yine bu bulıran kadar kaçınılmazdır . . .

264

o

da


"ALMANYA'DA DEVRİM .VE KARŞI-DEVRİM" DEN Friedrich Engels 1851-52'de New York Daily Tribune gazetesinde Karl Marx imzasıyla yayınlanan bu makalelerde Engels, 1848-49 Alman dev­ rimlerini tarihi maddeci görüş açısından değerlendirmiş, o za­ manki Alman toplumunun sınıf yapısını ve çeşitli sınıfıann dev­ rim karşısındaki tiıtumlannı incelemiş, küçük burjuva sınıfının karakterini çizerek küçük burjuva devrimciliğinin sımrlannı göstermiştir.

DEVRİM

PATLAK VERDİGİ SIRADA ALMANYA

. . . Devrim patlak verdiği sırada Almanya ne durum­ daydı? Her siyasi örgütün tabanını oluşturan çeşitli sınıfların kuruluşu, Almanya'da, diğer bütün ülkelerde olduğundan daha karışıktı. İngiltere'de ve Fransa'da feodalite bütü­ nüyle yıkılmış ya da hiç değilse, bu ülkelerden birincisinde olduğu gibi, . büyük şehirlerde, özellikle başkentte yoğunla­ şan güçlü ve zengin bir orta sınıf tarafından bir kenara itilmişti. Buna karşılık Almanya'da feodal soylular eski im­ tiyazlannın büyük bir kısmını korumuşlardı. Feodal top265


rak düzeni hemen her yerde yürürlükteydi. Toprak beyle­ ri, kiracıları üzerinde yargı hakkını dahi elden çıkarma­ mışlardı. Siyasi imtiyazlarından, prensleri denetleme hak­ kından yoksun bırakılmış oldukları halde, malikanelerin­ de yaşıyan köylüler üzerinde ortaçağ hakimiyetlerinin he­ men hemen tümünü, bu

arada vergiden

muafiyetlerini

sürdürüyorlardı. Feodal . düzen bazı yerlerde diğerlerinden daha gelişkindi, ama Ren'in batı yakası dışında başka hiç bir yerde bütün bütün ortadan kalkmamıştı. O sırada son derece kalabalık, kısmen de çok zengin olan bu feodal soy­ lular sınıfı, resmen, ülkenin baş

"Zümre"si

sayılıyordu.

Hükümete büyük memurları o veriyor, ordunun subay kad­ rosunu nerdiyse tek başına o sağlıyordu. Almanya'nın burjuvazisi Fransa'nın ya da

İngiltere'­

nin burjuvazisi kadar zengin ve yoğun olmaktan çok uzak­ tı. Eski Alman imalat sanayii,

buharın sanayiye girmesi

ve İngiliz sanayi!nin hızla yay�.l an üstünlüğü yüzünden yı­

kılmıştı; Napoleon'un Kıta Avrupası Sistemi altında ülkenin başka yerlerinde kurulan yeni sanayiler ne eskilerinin ye­ rini doldurabiliyor, ne de, soyluluk-dışı servet ve iktidarın her artışını kıskançlıkla karşılıyan hükümetlere kendi ih­ tiyaçlarını gözettirecek güçte bir sanayi çıkarı yaratmaya yetiyordu. Fransa, devrimler ve savaşlarla geçen· elli yıl bo­ yunca ipekli sanayiini başarıyla yürüttüğü halde Almanya, aynı süre içinde, eski keten ticaretini nerdiyse yitirdi. Üstelik sanayi bölgeleri birbirinden uzak ve azdı; adama­ kıllı kara içinde olduklarından, ithalat ve ihracatta çoğun­ lukla yabancı limanlan, Hollanda ya da Belçika limanla­ rını kullandıklarından,

Kuzey

Denizi ve Baltıktaki

bü­

yük liman şehirleriyle ortak çıkarlan ya hiç yoktu , · ya da çok azdı; hele Paris ve Lyons, Londra ve Manchester gibi büyük sanayi ve ticaret merkezleri yaratmaya hiç güçleri yetmiyordu. Alman

sanayiinin bu geri

denleri çeşitli olmakla birlikte,

266

kalmışlığının ne­

yalnız ikisi bunun niçin


böyle olduğunu açıklamaya yetecektir: coğrafya bakimın� dan ülkenin, dünya ticaretinin büyük ana-yolu durumuna

g-elmiş olan Atlantik

Okyanusundan

uzak, elverişsiz bi:r:

yerde bulunması; On Altıncı ' Yüzyıldan bugüne Almanya'­ mn içine sürüklendiği ya da Alriıan topraklannın sahne olduğu sürekli savaşlar. Alman orta sınıfını, İngiliz burju­ vasının 1688'denberi sürdürdüğü, Fransızın da ı 789'da

ele

geçirdiği Siyasi üstünlüğe ulaşmaktan alıkoyan sayı yeter­ sizliğiydi, özellikle sayıca yoğunlaşmamış olmasıydi. Yine de 1815'ten sonra Almanya'da orta sınıfın serveti de, serve­ tiyle birlikte siyasi ağırlığı da sürekli artıyordu. Hükümet­ ler, istemeye istemeye de olsa, bu sınıfın hiç değilse en acil maddi çıkarlarına boyun eğmeye · doğru olarak

zorlanıyorlardı.

denilebilir ki, 1815'ten

1840' a kadar, küçük boy devletlerin

Hatta

1830'a, ve 1832'den anayasalarinda orta

.sınıfa tanınmışken bu iki siyasi irtica

döneminde tekrar

geri alınan her bir zerre siyasi etkinliğe karşılık bu sınıfa biraz daha . Çok pratik yarar

sağlandı.

Orta sınıfın uğra­

dığı her siyasi yenilgi, ticaret kanunlannda bir zaferi ar­ dından getirdi. Ve muhakkak ki 1818 Prusya Himaye Güm­ rüklerP ve Zollverein'in2 kuruluşu, Almanya'nın tüccarla­ rıyla sanayiciler için, minik bir dükalığın meclislerinde öy­ larına nasıl olsa metelik vermeyen bakanlara güvensizlik dile getirrrie hakkından çok daha değerliydi. Böylece, zen­ ginliğin artması ve ticaretin büyümesi sonunda burjuvazi çok geçmeden öyle bir yere vardı ki, orda en önemli çıkar­ larının eğilimler

gelişmesine

ülkenin

siyasi

yapısıyla-

karşıt

ve . türlü kaprisler taşıyan rastgele otuz altı

p rensliğe bölünmüş olmasıyla; tarım ve ona bağlı ticaret üzerindeki feodal ayak bağlarıyla; cahil ve küstah bir .bü· .

Prusya topraklarında iç gümrüklerin kaldınlması. Birliği. 1834'de Prusya'nın önderliğinde kurul­ muştur. Bütün Alman devletlerini içine alıyordu. ll

2) Gümrük

267


rokrasinin onun bütün işlerine burnunu vurolduğunu gördü. Aynı

sokmasıyla ket

zamanda, Zollverein'in yayılıp

yerine oturması, buharla ulaşırnın genelleşmesi, iç pazarda, artan rekabet ayn ayrı devletlerin ve eyaletlerin ticari sı­ nıflarını birbirine yaklaştırdı, çıkarlarını eşit kıldı, güçleri­ ni merkezileştirdi. Bunun doğal sonucu, hepsinin yığın ha­ linde Liberal Muhalefet safına geçmeleri, Alman orta sını­ fının siyasi iktidar için giriştiği ilk ciddi mücadelenin ba­ şarı kazanması oldu. Bu değişiklik 1840'da, Alman orta sı­ nıf hareketinin öndediğini Prusya burjuvazisinin ele alma­ sıyla başlamıştır denilebilir. 1840-47'nin bu Liberal Muha­ lefet hareketine ileride tekrar döneceğiz. Milletin soylular ve burjuvazi

dışında kalan büyük

çoğunluğu, şehirlerde küçük esnaf ve dükkan sahipleri sı­ nıfıyla işçiler, kırlarda köylülerdi. Almanya'da büyük kapitalistler ve sanayicilerin

bir

sınıf olarak gelişmeleri kısıtlanmış olduğundan, bu ülke­ de küçük esnaf ve dükkan sahipleri sınıfı son derece kala­ balıktır. Büyük şehirlerde şehir sakinlerinin hemen hemen çoğunluğu bu sınıftandır; küçük şehirlerde ise, siyaset ya­ rışında daha zengin rakipleri olmadığı için bütün hakimi­ yet ondadır. Çağdaş devletlerin

tümünde ve her çağdaş

devrimde önemi çok büyük olan bu sınıf Almanya'da daha da büyük bir önem taşır, ve oradaki son mücadelelerde ge­ nellikle sonucu tayin edici bir rol oynamıştır. Büyük kapi­ talistler, tüccar ve sanayiciler, yani esas burjuvazi ile prole­ ter ya da sanayide çalışan sınıf arasında orta yeri tutması onun karakterini belirler.- Bu sınıfın bireyleri hep birincile­ rin katına çıkmayı özlerler, nüşüyle ikincilerin

safına

fakat talihin en ufak bir dö­ savrulurlar�

Kırallıklarda ve

feodal ülkelerde bu sınıfın varlığı sarayın ve soyluların tü­ ketimine bağlıdır; bu pazarın elden

çıkması onun büyük

bir bölümünü iflasa sürükleyebilir. Küçük şehirlerde bir askeri garnizon, bir mahalli idare, çevresinde çalışanlarla,

268


birlikte bir mahkeme çok kere onun refahının dayanağıdır; bunlar olmadı mıydı bakkalı, terzisi, kunduracısı, maran­ gozu tepetaklak yuvarlanır giderler. Bu yüzden daha zen­ gin sınıfın saflarına katılma umudu ile, .proleterlerin, hatta çaresiz kalmış yoksunann durumuna düşme korkusu arasında;

kamu işlerinin

yönetiminde söz sahibi olarak

kendi sınıf çıkarını kollama umudu ile, onu en iyi müşteri­ lerinden yoksun

bırakabiieceği

için · hayat hakkını dahi

elinde tutan bir hükümetin zamansız bir muhalefet yüzün­ den gazabını üzerine çekme korkusu arasında yalpalayıp· duran, istikrarsızlığı imkanlara

boyutlarıyla ters orantılı kıt maddi

sahip bu sınıf

son derece

kararsızdır.

Güç­

lü bir feodal hükümet ya da kırallık hükümeti altında çizmeden yukarı çıkmadan boynu eğik durur, orta sınıfın yıldızı parladığında üste çıkar

liberalizmden

çıkmaz bu defa azılı

kendi altındaki

sınıf yani

yana olur, orta sınıf

demokrat

proleterler

kesilir;

ama

bağımsız bir ha­

rekete giriştikleıi anda gerisin geri korkunun sefil umut­ suzluğu içine yuvarlanır.

İlerde bu sınıfın

Almanya'da

sırayla bütün bu aşamalardan geçtiğini göreceğiz. Alman burjuvazisi İngiliz ve Fransız den ne kadar geriyse, Almanya'da

siyasi gelişmesinde o ülkelerin işçilerinden dir. Ustaya göre çırak. Kalabalık,

burjuvazilerin­

işçi sınıfı da sosyal veo o kadar geri­

güçlü, yoğun ve akıllı

bir proleter sınıfı için varoluş koşullarının evrimi, kalaba­ lık, zengin, yoğun ve güçlü bir orta sınıf için varoluş ko­ şullarının gelişmesiyle elele gider. İşçi sınıfı hareketinin }{endisi, orta sınıfın bütün değişik kesimleri, özellikle bu sınıfın en ilerici kesimi olan büyük sanayiciler siyasi ikti­ darı ele geçirip devleti kendi ihtiyaçları doğrultusunda ye­ ni bir biçime sokmadıkça asla bağımsız değildir, asla salt proleter bir karakter göstermez. İşverenle

işçi arasındaki

kaçınılmaz çatışma ancak o zaman . gündem konusu olur, artık geri bırakılamaz hale gelir; ancak o zaman işçi sınıfı 9


. boşuna umutlar ve hiç gerçekleştirmeyecek vaadlerle oya­ lanamaz olur, ve On Dokuzuncu Yüzyılın büyük sorunu; proletaryanın ortadan kaldırılJ?-ası sorunu, nihayet doğru­ dürüst ortaya çıkar. Oysa Almanya'da işçi sınıfının büyük

çoğunluğu, İngiltere'nin onca nefis

örneklerini sunduğu

o çağdaş sanayi lordları tarafından değil, bütün imalat sis­ temleri bir Ortaçağ kalıntısından ibaret olan küçük esnaf tarafından çalıştırılıyordu. Büyük pamuk lordu ile ufarak kundura tamircisi ya da terzi ustası arasında ne denli bü� yük bir fark varsa, . çağdaş sanayi Babillerinin uyanık fab­ rika işçisi ile, bundan beş yüz yıl önceki küçük bir. taşra. kasabasında aynı işi gören adamların

hayat

koşulların­

dan ve çalışma tarzlarından çok az değişik koşullarda ya­ şayıp çok az değişik bir tarzda çalışan mahç'up terzi kalfa­ sı ya da marangoz arasmda aynı uzaklık

vardır. Çağdaş

hayat koşullarının, çağdaş sanayi üretimi tarzlarının ge­ nellikle mevcut olmayışı, tabii, yine aşağı yukarı aynı ge­ nellikte olmak üzere, çağdaş fikirlerin yokluğu ile

birlikle

gidiyordu. Bu bakımdan, devrimin başlangıcında işçi sını� fının büyük bir kısmının derhal loncalarla Ortaçağın imti" yazlı ticaret korporasyonlarının yeniden kurulmasını iste­ miş olmasına şaşmamak gerekir. Yine de, çağdaş üretim sisteminin ağır bastığı sanayi bölgelerinde, ve işçilerin bü­ yük bir kısmımn gezici bir hayat sürrrielerinin

sağladığı

haberleşme imkanları ve zihni gelişme sonucunda, sınıfla­ rının kurtuluşuna dair düşünceleri

çok daha açık seçik,

mevcut olgular ve tarihi zorunluluklarla

daha bağdaşık

güçlü bir çekirdek kendini -oluşturdu. Ama bunlar sadece bir azınlıktı. Orta sınıfların faal hareketi mışsa, işçi sınıfı hareketi ileri atılımını

1840'da başla­

1844'de Silezya ve

Bohemya fabrika işçilerinin ayaklanmalarıyla1 başlatır . . . Nihayet, yan kolu olan tarım işçileriyle birlikte bütün

1) Silezya dokuma 270

işçilerinin

4-6 Haziran 1844 ayaklanma-


milletin hatırı sayılır çoğunluğunu oluşturan küçük çiftçi­ ler sınıfı, köylüler vardı. Ancak bu sınıf kendi içinde çeşitli Gross ve Mittel (büyük ve orta köylüler) denilen daha varlıklı çiftçiler, her biri birçok tarım işçisi çalıştıran büyükce çift­

kesimlere bölünmüştü. İlkin, Almanya'da Bauern

lik sahipleri vardı. Vergi · ödemeyen

büyük feodal toprak

sahipleriyle daha küçük köylüler ve tarım işçileri arasında yer alan bu sımf, · apaçık nedenlerle, · kendisi için en · doğal ' s iyasi çizgiyi şehirlerin feodallere karşı çıkan orta sınıfı ile ittifakta buluyordu. Bundan sonra gelen sınıf, küçük ser­ best çiftçilerdi: .Büyük Fransız Devriminin yaman darbele,. ri altında feodal düzenin- yere serilmiş olduğu Ren bölge­

sinde çoğunluktaydılar. Bunların benzeri bağımsız küçük serbest çiftçilere, topraklan üzerindeki eski feodal yüküm.., lülüklerden para

karşılığında

kurtulmayı

başardıkları

diğer eyaletlerde de.. yer yer rastlamyordu. Ancak bu sınıf sadece lafta bir serbest çiftçiler sınıfıydı; genellikle mülkle­ ri öyle yaygın · bir ölçüde ve öyle ağır şartlar altında ipo­

tek edilmişti ki, toprağın gerçek sahibi köylü değil, krediyi veren tefeci idi. Üçüncü olarak, topraklanndan kolay ko­ lay atılamıyan, fakat her zaman

kira ödemek ya da her

zaman, belli sürelerle, malikane beyine çalışmak zorunda olan feodal kiracılar vardı. Ve nihayet, tarım işçileri vardı. Bunların durumu, birçok büyük tarım işletmelerinde, İn­ giltere'dekilerin tıpkısıydı; hepsi yoksul, aç ve çaresiz, ça­ lıştıkları kapımn kölesi gibi yaşar, yine öyle ölürlerdi. Ta­ rım nüfusunun bu son üç sınıfı, küçük

serbest çiftçiler,

feodal kiracılar ve tarım işçileri, devrimden önce kafalan­ m hiç siyasete yormazlardı,

ama

muhakkak ki bu olay

sı. Almanya' da proletarya ile burjuvazi arasındaki ilk büyük savaştı. Bohemya'da da 1844 Haziranının ikinci yansında Çek iŞ­ çileri ayaklandılar. Her iki ayaklanma hükümetin askeri birlik- lerince bastırıldı. 271


parlak umutlarla dolu yepyeni bir ufuk açtı onların önün­ de. Devrim bu sınıfların her birine çıkar vaadediyordu; ha­ reket bir kere tutunduktan sonra heı; biri niçin sırası gel­ dikçe devrimden yana çıkmasındı? Oysa yine ortadadır ki, ve bütün çağdaş ülkelerin tarihi göstermektedir ki, tarım­ da çalışan nüfus, büyük bir alana yayılmış olduğu için, ve herhangi bir büyükçe bölümü içinde anlaşma sağlama çok güç olduğu için, başarıyla sonuçlanacak bağımsız bir ha­ rekete hiç bir zaman girişmez; şehirlerin daha yoğun, da­ ha bilgili, daha kolay harekete geçirilebilir halkının başı çekmesine muhtaçtır . . .

Viyaı:ıa Ayaklanması 24 Şubat 1848'de Louis Philippe

Paris'ten kovalandı,

Fransız Cumhuriyeti ilan edildi. Onu izleyen 13 Mart gü­ nü Viyana halkı Prens Metternich'in

iktidarını

devirip

onu arkasına bakmadan ülke dışına kaçmaya zorladı.

18

Martta Berlin halkı elde silah ayaklandı, on sekiz saat sü­ ren inatçı bir mücadeleden sonra kıralın kendisine teslim olduğunu görme mutluluğuna erdi. Almanya'nın daha kü­ çük devletlerinin başkentlerinde de aynı günlere rastlıyan kimi çok, kimi az şiddetli, ama hepsi aynı ölçüde başarılı ayaklanmalar yer aldı. Alman halkı, ilk devrimini gerçek­ leştirmemiş olsa dahi hiç değilse devrim

yolima adımını

atmışti. Bu çeşitli ayaklanmalarda olup bitenlerin ayrıntıları­ . na burada giremeyiz; açıklamamız gereken

şey, olayların

karakteri ve halkın farklı sınıflannın bu olaylar karşısın­ daki tutumlandır. Viyana devrimi hemen hemen halkın tümü tarafından yapılmıştır denilebilir. Bankerler ve borsa telialları dışında burjuvazi, küçük esnaf sınıfı, işçiler hep bir olup, herkesin 272


nefret ettiği bir hükümete karşı bir anda ayaklandılar; hü­ kümet öylesine yaygın bir nefret kazanmıştı ki, onu des­ teklemiş olan soylular ve parababalan

azınlığı daha ilk

saldın anında sırra kadem bastı. Orta sınıflar

Metternich

tarafından öylesine koyu bir siyasi cehalet içerisinde bıra­ kımlışlardı ki, Anarşi, Sosyalizm, Tedhiş

saltanatma dair,

kapitalistler sımfıyla işçiler sımfı arasında yakın mücade­ lelere dair Paris haberleri onlara hiç birşey demiyordu. Si­ yasi masumiyetleri içinde ya bu haberlere hiç bir anlam veremiyorlar, ya da bunlann, kendilerini

ürkütüp itaate

zorlamak için Metternich'in uydurduğu iblisce masallar ol­ duğunu sanıyorlardı. Zaten işçilerin bir sınıf olarak eyle­ me geçtiklerini, ya da kendi ayrı sın.ıf

çıkarlannı savun­

maya kalktıklannı hiç görmemişlerdi. Geçmiş deneylerüı­ den, herkesin düşmanlığını kazanmış bir hükümeti devir­ mekte böylesine coşkunlukla elbirliği yapan sınıflar ara­ sında ayrılık çıkabileceğine ihtimal veremiyorlardı. İşçile­ rin bütün konularda kendileriyle

anlaştıklannı görüyor­

lardı: bir anayasa, jürili yargılama, basın özgürlüğü,

vb.

Böylece orta sınıflar, 1848 Martında hiç değilse, tam bir içtenlikle hareketin yaronda yer aldılar, ve hareket onlan derhal (hiç değilse teoridel

devletin en önde gelen . sımfı

yaptı. Ne ki bütün devrirolerin kaderinde şu. vardır: bir ölçü­ d e her devrimin gerekli şartı olan., . çeşitli sınıflar arasında bu birlik uzun süremez. Ortak düşmana

karşı zafer elde

edilir edilmez galipler ayn cephelere bölünürler, silahlan­ nı birbirlerine çevirirler. Eski ve kanşık sosyal yapılarda devrimi böylesine güçlü bir sosyal v:e siyasi ilerleme aracı kılan da budur: sınıf çeliş!Psinin bu hızlı ve canlı gelişme­ sidir. Yeni yeni partilerin böyle hızla

yukan itilip birbiri

ardısıra iktidarı ele geçirmeleri, bu şiddetli kargaşa

dö­

nemlerinde, bir millete normal koşullarda yüzyılda alaca­

ğı yolu beş yılda aldırtır. 273


Teorik olarak devrim, Viyana'da, orta' sınıfı hakim sı. mf yaptı; yani hÜkümetten kopanlan tavizler öyle tavizler­ di ki, bir k�re pratikte uygulandıktan ve bir zaman sürdü.:. rüldükten sonra ister

istemez orta sınıfın

üstünlüğünü

sağlıyacaklardı. Fakat pratikte, bu sınıfın üstünlüğü lanmış olmaktan çok uzaktı. Gerçi

sağ­

burjuvaziyi ve küçük

esnafı silahiandıran bir Milli Muhafız örgütünün kurulma­ kazandı; gerçi

bir

"Güvenlik Komitesi"nin, burjuvazinin hakimiyetinde

bir

sıyla bu sınıf hem güç hem de önem çeşit devrimci sorumsuz hükümetin

yönetime geçmesiyl�

iktidarın başında yer aldı. Ama ne var ki işçi sınıfı da kıs­ men silahlıydı; döğüş olduğu kadarıyla döğüşün esas yükü­ nü işçiler ve öğrenciler çekmişlerdi; ve sayılan dört

·

bini

bulan, iyi silahlanmış, Milli Muhafızıardan çok daha disip­ linli öğrenciler, devrimci safların çekirdeği, gerçek gücüy­ düler; Güvenlik Komitesinin elinde basit bir alet olarak iş görmeye hiç niyetleri yoktu. Güvenlik Komitesini tanımala­ nna, hatta onun en gönülden

destekçisi olmalarına rağ­

men, bir bakıma bağımsız ve oldukça taşkın bir heyettiler. "Aula"da1 toplantılar yapıyor, burjuvazi ile işçi sınıfı ara­ sında ortada duruyor, sürekli ajitasyonla

durumun eski

her günkü sükünuna dönmesini önlüyor, çok kere de ken­ di kararlarını Güvenlik Komitesine zorla kabul

ettiriyor­

lardı. Öte yandan, hemen hepsi işsiz kalmış olan işçilerin devlet hesabına bayındırlık işlerinde çalıştırılınaları gere­ kiyordu; bunun için gereken para, tabii, vergi mükellefle­ rinin kesesinden ya da Viyana şehrinin hazinesinden çıka­ caktı. Bütün bunların, Viyana'nın esnaf takımının hoşuna gidecek şeyler olmadığı muhakkaktı.

Büyük

bir ülkenin

zengin ve soylu konaklarının tüketimi hesaplanarak kuru­ lan şehir sanayii devrimle, soyluların ve Sarayın kaçıp git­ mesiyle heptim durmuştu; ticaret yerinde sayıyordu;

ıl 274

Aula, salon, avlu demektir.

öğ-


rencilerle işçilerin sürdürc:Iüğü aralıksız ajitasyon ve heye­ can da, şüphesiz, o zamanki deyimle "güveni geri getirme" nin yolu değildi. Böylelikle çok kısa bir z aman sonra bir yanda orta sınıflar, öbür yanda taşkın öğrenciler ve işçiler arasına belli bi:r: soğukluk girdi; eğer bu s oğukluk uzun bir süre açıktan açığa düşmanlığa dönmediyse, bu, eski düzeni geri getirmek için sabırsızıanan hükümetin, özellikle de Sa­ rayın, partiler içinde daha devrimci olanların şüphelerini ve aşırı eylemlerini her gün haklı çıkarmasından, eski Metternich istibdadının heyülasını orta sınıfların gözün­ de dahi her gün yeniden canlandırmasındandı. Nitekim 15 Mayısta ve onun

ardından 26 Mayısta,

hükümetin yeni

kazanılmış özgürlüklerden bir kısmını geri almaya ya da baltalamaya kalkması üzerine, Viy�na'da bütün sınıfların katıldığı yeni ayaklanmalar oldu; ve her iki ayaklanmada da Milli Muhafızlar ya da silahlı orta sınıf, öğrenciler ve işçiler arasında ittifak yine bir süre için sağlama bağlan­ dı. Halkın diğer

sınıflarına gelince: soylular ve paraba­

baları ortadan kaybolmuşlardı, köylüler her yerde feoda­ lizmin kökünü kazımakla meşguldüler. İtalya'daki savaş\ ve Sarayın Viyana ve Macaristan'la2 başının dertte olması yüzünden diledikleri gibi hareket etmekte serbesttiler. Bu sayede Almanya topraklarında her yerden çok Avusturya' da kurtuluşlarını sağlamayı başardılar.

Bundan çok az

sonra Avusturya Diet'inin, köylülerin pratikte atmış olduk­ ları adımları onaylamaktan başka yapacağı birşey kalma1)

İtalyan halkının Kuzey İtalya'yı elinde tutan Avusturya'

ya karşı 1848-49'da giriştiği bağımsızlık saV8.9l. Yenilgiyle sonuç­ landı.

2)

1848 Paris Şubat Devriminin

ardından

Avrupa'nın bir­

çok ülkelerinde olduğu gibi Macaristan'da da bir burjuva devri­ mi patlak verdi. Avusturya ordusuyla Macarlar arasında savaş ç:ıktı.

275


dı. Öyle ki, Prens Schwarzenberg Hükümeti başka neyi geri getirmeyi başarırsa başarsın, köylünün feodal esareti­ ni geri getinneye hiç bir zaman gücü yetmiyecektir. Ve eğer Avusturya şu sırada yeniden nisbi bir süküna, hatta güce kavuşmuşsa bunun birinci nedeni, halkın büyük ço­ ğunluğunun, yani köylülerin devriminin gerÇek kazançlıla­ n olmaları, ve geri gelen hükümet başka neye saldırırsa saldırsın, köylülerin elde ettikleri bu gerçek, esaslı kazanç­ Iara henüz dokunulmamış olmasıdır.

Berlin Ayaklanması İkinci devrimci eylem merkezi Berlin'di. Bundan önce­ ki nüshalarda yazılanlardan da anlaşılacağı üzere orada bu eylem, Viyana'da olduğu gibi hemen hemen bütün sı­ nıfların birlikte desteğini kazanmış olmaktan çok uzaktı. Prusya'da burjuvazi çoktandır hükümetle fiili mücadele içerisindeydi; "Birleşik Diet"in1 sonu bir yol aynınma · var­ mıştı; bir burjuva devriminin eli kulağındaydı ve araya Paris Şubat Devrimi girmemiş olsaydı, belki de o devrim ilk patlak verdiği anda Viyana devrimi kadar bütün sınıf­ ların üzerinde birleştiği bir devrim olacaktı. Bu olay her­ şeyi hızlandırdı ve aynı zamanda Prusya burjuvazisinin kendi hükümetine açmaya hazırlandığı isyan bayrağından · bambaşka bir bayrak altında gerçekleştirildi. Şubat Devri­ mi, Fransa'da, Prusya burjuvazisinin kendi ülkesinde kur­ mak üzere olduğu hükümetin aynısı bir hükümeti devirdi. Kendini, · orta sınıfıara karşı işçi sınıflarının devrimi olarak 1)

1847 Nisanında eyaJet m eclisleri

temsilcilerini Berlin'de

bir araya getiren Diet. Bir dış borcun garanti edilmesi için top­ landı, kıralla burjuva çoğunluk anlaşmayınca ayın yılın Haziran ayından kıral tarafından dağıtıldı.

276


tanıttı; orta sınıf hükümetinin yıkılışını ve işçinin kurtulu­ şunu ilan etti. Prusya burjuvaları ise son zamanlarda ken­ , di ülkelerinde az işçi sınıfı ajitasyonuna tanık olmamıılar­

dı. Silezya ayaklanmalarının ilk dehşeti geçtikten

sonra

bu ajitasyona kendi yarariarına bir yön vermeyi dahi de­ nemişlerdi; ama devrimci

sosyallzm ve komünizme karşı

salim bir korku duymaktan hiç bir zama-r. geri kalmamış­ lardı; bu nedenle, Paris'te hükümetin başında mülkiyetin; düzenin, dinin, ailenin ve çağdaş . burjuvanın bütün diğer aile mabutlarının en tehlikeli düşmanları saydıkları ,:ı,dam­ ları görünce, kendi devrimci şevkierinin ·oir anda bir hay­ li

kırıldığını duydular.

Fırsatı kaçırmamaları gerektiğinı.

işçi yığınlarından yardım görmezlerse

yenilgiye uğr...:ıya .

caklarını biliyorlardı; yine de, cesaretle:i yetmedi. B u y üz­ den, eyaletlerde ilk kısmi hareketler başgösterdiği zaman hükümetten yana çıktılar, Berlin'de beş gün Kıral önünde kalabalık toplantılar

Sarayı

yapıp haberleri tartışan ve

hükümette değişiklik isteyen halkı yatıştrrmaya çalıştılar. Ve sonunda, Metternich'in düştüğü haberinden sonra kıral ' bazı ufak tefek tavizlere razı

olunca, burjuvazi devrimi _ tamamlanmış saydı, halkının bütün isteklerini yerine ge­

tirdiği için kıral hazretlerine minnet arzına gitti.

Fakat ,

bunu askerlerin halka saldırması, barikatlar, mücadele, ve kırallığın yenilmesi izledi. O zaman herşey değişti. Burju­ vazinin tam da geri planda tutmayı yeğ

gördüğü işçi sı­

nıfları öne itilmişler, savaşmışlar, üstün gelmişlerdi. birdenbire güçlerinin biİincine

Ve

varnıışlardı. Oy hakkının

,

basın özgürlüğünün, j üride görev alma hakkının, toplantı yapma hakkının kısıtlanması -burjuvazinin pek işine ge­ lecek olan, çünkü sadece onun altındaki sınıfları etkileye­ cek olan kısıtlamalar- artık mümkün değildi. Paris'teki "anarşi" sahnelerinin yeniden tekrarlanması tehlikesi gel­ miş kapıya dayanmıştı. Bu tehlike karşısında bütün eski ayrılıklar yok oldu. Galip gelen işçiye karşı, o henüz salt


kendisi için hiç bir talep ile!"i sürmemiş olduğu halde, yıl­ ların dostu düşmam birleşti, burjuvazi ile devrik düzenin destekleyicileri arasında ittifak tam da Berlin'in barikatla­ n üzerinde karara bağlandı. . .

İşçi sınıfımn bağımsız hareketi devrimle bir süre içhı kırılmıştı.

Hareketin acil ihtiyaçlan ve koşulları prolete_r

partisinin kendi öz isteklerinden hiç birisinin öne çıkanl­ masına elvermiyordu. Gerçekten de, işçilerin bağımsız eyle­ mine zemin hazırlanmadıkça,

tek dereceli genel oy hakkı

tamnmadıkça, büyüklü küçüklü 36 devlet Almanya'yı ..:.ayı­ sız ufak parçalara bölmekte . devam ettikçe proleter partisi onun için çok önemli olan Paris hareketini gözlemekten, ve ilerde kendi adına savaşa girmesine imkan verecek hak­ lar uğrunda küçük dükkan sahipleriyle birlikte mücadele etmekten başka ne yapabilirdi? Bu durumda proleter partisi siyasi eyleminde kendini küçük esnaf sınıfından, ya da doğru adıyla

demokratik

partiden, esasta yalruz üç noktada: birincisi, Fransız hare­ ketini farklı

değerlendirmede

-bu konuda demokratlar

Paris'teki aşırı partiye saldınyor, proleter devrimcileri ise onu savunuyorlardı;

ikincisi, tek ve bölünmez bir Alman

cumhuriyeti kurma

gereğini ileri sürmede-oysa demok­

ratların en aşırı bağnaz unsurları bile ancak bir Federatif Cumhuriyeti özlemeye cesaret

edebiliyorlardı;

başında daha çok küçük esnafın

üçüncüsü,

bulunduğu, üyelerinin

çoğunluğu küçük esnaf olan bir partinin her zaman yok­ sun olacağı devrimci yürekliliği ve eylem canlısı tutumu

her durum ve fırsatta gösterınede ayınyordu. Proleter, ya da gerçekten devrimci parti, işçilerin çoc ğunluğunu, devrimin ilk başında kuyruğu mokratların etkisinden ancak zamanla

olduklan de­

kurtarabildL De­

mokrat önder�erin kararsızlığı, güçsüzlüğü ve ödlekliği de bunu giderek tamamladı. Şimdi artık denilebilir ki, geçen yılki çalkantılann belli başlı sonuçlarından biri şu olmuş278


tur: nerde işçi sınıfı oldukça buyük sa,:yılarda

yoğunlaşmış­

sa. ,orda, 1848 ve 1849'da onu sonU: gelmez l::iir dizi hata ve felakete sürükleyen demokratik etkiden bütününe sıynl­ mıştır. Lakin acele etmeyelim. Bu

iki yılın olaylan demok­

rat beyleri eylemde görmemiz.e bol bol fırsai: verecektir. Pmsya'da köylüler, Avusturya'da olduğu gibi, fakat fed­ dalizm burda onlan genellikle

pek o kadar e:Zmediği

daha az bir şevkle, her türlü feodal

köstekten

yolunda devrimden yararlanmışlardı.

için

kurtnlma

Ama burada, daha

önce belirtilen nedenlerden ötürü, orta sınıflar hemen onla� ra, yani en eski, en vazgeçilmez müttefiklerine cephe aldı­ lar; özel mülkiyete saldınlar denilen olaylardan burjuvalar kadar ödü kopan demokratlar da köylüleri desteklemek­ ten kaçındılar. Böylece, üç aylık kurtuluştan sonra, özellikle /

Siiezya'da kanlı mücadeleler ve askeri

idam! ardan sonra,

feodal - düzen daha düne kadar feodal düzenin düşmanı olan burjuvazinin ellyle geri getirildi. Burjuvaziye karş1 ileri sürülecek bundan daha ağır bir suçlama

olamaz. En iyi

müttefiklerine, hatta kendisine karşı böyle bir ihaneti tarih­ te başka hiç bir parti işlememiştir. Bu orta sınıf partisini bekleyen yıkım ve ceza ne ise, o bunun her zerresini hak­ ketmiştir . . . Pmsya Kumcu Meclisi Milli Meclis1

ı Kasımda Viyana düştü2; aynı ayın do _uzunda Berlin-

279


de Kurucu Meclisin1 dağıtılması, bu olayın bütün Almanya' da karşı-devrimci partinin maneviyatını _ve gücünü bir anda ne çok arttırmış olduğunu gösterdi. . . . . . Viyana'nın düşmesiyle işaret verilince kıral bakan­ Ianna işten el çektirip yerlerine bugünkü başbakan M. Manteuffel önderliğindeki "eylem adamları "nı getirdi. O zaman Meclis düşten uyanarak tehlikeyi gördü, kabineye güvens_izlik kararı aldı. · Buna derhal, Meclisi bir çatışma çıktığında yığınların desteğine güvenebileceği Berlin'den, herşeyiyle hükümete bağlı sıradan bir taşra şehri olan Brandenburg'a aktaran bir . kararname ile cevap verildi. Fakat Meclis kendi rızası oimadan oturumuna son verile­ miyeceğini, yerinden oynatılamıyacağını ve dağıtılamıyaca­ ğını öne sürdü. Bu arada General Wrangel kırk bin kadar askerin başında Berlin'e girdi. Belediye yöneticileriyle Milli Muhafız örgütü subaylarının bir toplantısında buna 1> arşı konulmaması kararlaştırıldı. Bunun ardından, Meclis ve onu teşkil eden liberal burjuvalar birle�ik gerici partinin bütün önemli mevkileri ele geçirmesine, savunma imk<inla­ nnın hemen hepsini ellerinden almasına göz yumduktan sonra, Hampden'in2 davranışıyla Amerikalıların Bağımsız­ lık Savaşı yolunda ilk gayretlerinin3 şanlı bir taklidi olması­ _na niyet edilen o yaman "pasif ve meşru. direnme" komedi­ si oynanmaya başlandı. Berlin'de sıkı yönetim ilan edildi, ve Berlin'de hiç birşey olmadı; Milli Muhafızlar hükümet tarasadık kalan karşı-devrimci ordu tarafından kuşatılmıştı. Ordu 30

Ekimde sa1dınya geçti ve Viyana kahramanca fakat beceriksiz bir mücadele sonunda 1 Kasım

düştü. -

1)

günü

karşı-devrimcilerin eline

Viyana ve Berlin devrimlerinaen sonra Frankfurt Milli

Meclisinin yanısıra bütün küçük devletler

-kendilerine yasama

meclisleri seçtiler, bu arada Prusya- ve Avusturya'da da K urucu Meclisler toplandı.

280


fından dağıt:cldı, ve silahlar anında hükümete teslim edildi; __

- Meclis on beş gün boyunca bir toplantı yarinden bir b3.şka­ sına kovalandı, her gittiği yerde askerler tarafından dağı­ tıldı ve Meclis üyele� yurtdaşlan sakin olmaya çağırdılar. Nihayet hükümet Meclisin feshedildiğini ilan: edince, Mec­ lis toplanan vergilerin kanunsuz. olduğuna dair bir karar taslağını onayladı. Üyeler vergilerin ödenmemesini örgütle­ rnek üzere ülkenin dört bucağına yayıldılar. Fakat bu yolu seçmekle feci pir hata işlemiş olduklanm gördüler. B�rkaç dağdağalı haftadan ve hükümetin

muhalefete karşı aldiğı

sert tedbirlerden sonra herkes, kendini savunmaya dahi ce­ sareti olmayan ölü bir Meclisin hatın için vergi ödememe fikrindi:m vazgeçti. 1848 Kasım ayı başında silahlı direnişe kalkışmak için

vakit çok geç miydi, yoksa

ordunun bir böll\mü ortada.

ciddi bir muhalefet görürse Meclisten yana çıkar ve böylece davayı onun

lehine mi sonuçlandınrdı

sorusuna

hiç bir zaman cevap bulunamıyacaktır. Ne ki savaşta

belki oldu­

ğu gibi devrimde de her zaman, cesareti elden bırakma­ mak gerekir, ve ilk saldıran kazançlı durumdadır. Savaş­ ta olduğu gibi devrimde de kesin hareket anı gelip çattığın­ da, kazanma şansı ne olursa olsun, mutlaka herşeyi göze al­ mak gerekir. Tarihte tek bir başanlı devrim yoktur ki bu açık gerçekleri doğrulamasın. Nitekim Prusya devrimi için kesin hareket am 1848 Kasımında gelmiş çatmıştı. Meclis,

resmen, tüm devrimci çıkann

başındaydı; buna rağmen

gözü korktu, çünkü düşmanın

attığı her adım karşısında

2l

On Yedinci Yüzyıl İngiliz burjuva devriminin önderlerin­

den zengin iş adamı John Hampden, 1636'da, Kıralın toplamaya. kalkıp da Avam Kamarasının onaylamadığı "gemi parası" vergic sini ödemeyi reddetınişti. 3)

Amerikalılar

1766'da

İngiliz

hükümetinin koyduğu bir·

gümrük resmini ödememekte direttiler; 1770 yıllan başında da, ülkeye sokulan İngiliz mallannı boykota başladılar.

281


geri çekildi; saldırıya ise hiç geçmedi, çünkü kendin: sa­ vunmaktan bile iıntina eJti; ve kesin hareket anı geldi�nd�, kırk bin , kişinin başında Berlin kapılarına dayanan Wran­ _ gel korktuğu gibi her sokağı. ,barikatlarla donanmış; her pencereyi bir mazgal deliğine çevrilmiş buJacağı yerde bü­ tün kapıları açık, sokaklan ise sadece, şaşkına dönen as­ kerlere elleri ayakları bağlı teslim

olmakla ona oynadık­

ları oyunun tadını çıkaran barışçıl Berlin

hemşerilerince

kesilmiş buldu. Medis ve halk direnselerdi belki yenilecek� lerdi, bu doğrudur; Berlin topa tutulabili!', yüzlerce insan ölebilir, yine de kıral partisinin nihai zaferi önleneıniyebilir­ di. Fakat bu hiç de hemen silahlarını bırakınalarını gerek­

tirıniyordu. Çetiı1. bir savaş sonunda

uğranılan bir yenilgi,

kolay kazanılmış bir zafer kadar devrim için önemlidir. Paris'te Haziran 1848 ve Viyana'da Ekim yenilgileri muhak­ kak ki bu iki şehrin halklarını devrime kazanmakta Şubat ve -Mart zaferlerinden çok daha etkili ·

olmuştur. Berlin

Meclisi ile halln da, bir ihtimal, bu iki şehrin kaderini pay­ J aşacaklardı; lakin şan ve şerefle yenileceklerdi, rında, hayatta kalanların yüreğinde, devr\m

ve ardla­

zamanlannda

halkı gayretli ve heyecanlı eyleme itınekte son derece etkin bir intikam özlemi bırakmış

olacaklardı.

Her kavgada,

kavgayı kabul eden kişi muhakkak ki yenilme tehlikesiyle karşı karşıyadır; ama bu, hiç silaha davranmadan yenilgi­ yi kabullenip teslim olması için bir neden midir? Kim bir devrimde hayati bir mevkiyi elde tutar da, düş­ manı saldırıya geçmeye zorlıyacak yerde elindeki ni.evkiyi teslim ederse, bir hain yerine konulmayı hakketmiş demek­ tir . . . Ayaklanma

Frankfurt Milli Meclisi ile Almanya'nın Devletler Hü­ kümeti arasında kaçınılmaz çatışma 282

_

nihayet Hi49 Mayıs


aym'lh ilk günlerinde açıktan açı:ğa patlak verdi. Hükümet­ lBn tarafından geıi çağırılan Avusturya milletvekilleri , sol ya da demokratik partinin birkaç üyesi dışında, çoktan .l.Vfieclisi bır-akıp ülkelerine dönmüşlerdi. Durumun nereye varacağını kestiren tutucu üyelerin büyük kısmı hükümet­ lerinin çağrısını dahi beklemeden Meclisten çekildiler. Böy-­ lece,

önceki

nüshalarda

solun

ağırlığını

arttırdığını

söylediğimizo; nedenlerden de ayrı olarak, sırf sağcı üyelerin yerlerini bırakıp gitmeleri eski azınlığı Meclisin çoğunluğu yapmaya yetti. Talihin böyle yüzüne

güleceğini aklından

dahi geçirmemiş olan yeni çoğunluk, muhalefette

olmayı

fırsat bilerek eski çoğunluğun ve onun imparatorluk Naip­ liğinin güçsüzlüğü, kararsızlığı ve ataleti aleyhinde neme­ diğini bırakmamıştı. Şimdi ansızın onl ar o eskı çoğunluğun ,

yerine geçmeye çağırılıyorlardı. Şimdi ne yapabileceklerini göstermek onlara düşüyordu. Tabii onlarınki gayret dolu, kararlılık ve faaliyet dolu bir iktidar olacaktı. Onlar. Al­ manya'nın kaymak tabakası, en kısa zamanda İmparatorlu­ ğun bunak Naibini ve onun kararsız bakanlarını işe süre­ ceklerdi; eğer bu imk<'msızsa, halkm egemen hakkına daya­ narak o iktidarsız hükümeti devirecekler -bundan k,mse­ nin şüphesi olamazdı_:_ ve onun yerine, Almanya'nın kurtu­ luşunu sağlama bağlıyacak gayretli, yorulmak bilmez

bir

� yö­

hükümeti başa geçireceklerdi. Zavallı adamlarlOnlan

netimi -kimseye söz geçiremediğine göre, yönetim denile­ bilirse eğer ona- kendilerinden öncekilerin yönetiminden de daha gülünç bir olay oldu. Yeni çoğunluk, imparatorluk Anayasasının bütü:ı en­ gellemelere rağmen uygulanması, ve derhal uygulanması ge­

rektiğini; ge�ecek 15 Temmuz günü halkın yeni Temsilciler Meclisi üyelerini

seçeceğini; bu Meclisin,

ondan sonraki

22 Ağustos günü Frankfurt'da toplanacağını bildirdi. Şimdi bu, imparatorluk Anayasasını tanımamış olan hükümetlere açık savaş ilanıydı; o hükümetlerin başında ise, Almanya'-

283


nın nüfusunun dörtte üçünden fazlasını temsil eden PrLısya, . Avusturya ve Bohemya geliyordu. Bunlar savaşı derhal ka_­ bul ettiler. Prusya ile Bavyera da Frankfurt'a gönderdikleri milletvekilierini geri çektiler, Milli Meclise karşı asker�

ha­

zırlıklarını hızlandırdılar. Buna karşılık demokratik parti­ nin (Parlamento dışında) imparatorluk Anayasası ve Milli Meclisten yana gösterileri daha taşkın ve şiddetli bir biçi­ me büründü. Büyük işçi çoğunluğu, en aşın partiden kişi­ lerin önderliğinde, kendi davalan olmasa bile hiç değilse Almanya'yı eski kırallık kösteklerinden kurtararak amaçla­ rına bir ölçude yaklaşmalanna fırsat verecek bir dav..;. uğ­ runda silaha sanlmaya hazırdı. B öylece her yerde hükümet­ lerle halk bu konuda birbirlerine

cephe almışlardı; isyan

kaçınılmazdı; mayın doldurulmuştu, patlama i çin bir kıvıl­ cım bekliyordu. Saksonya'da Meclisierin dağıtılması, Prus­ ya'da Landwehr'in (ihtiyat ordusu) seferber edilmesi, hükü­ metin imparatorluk Anayasasını tanımamakta açıkça ayak diremesi işte böyle kıvılcımlardı. Kıvılcımlar düştü, ve ülke bir anda alevler içinde kaldı. Dresden'de 4 Mayısta halk şeh­ re hakim olarak kıralı kapı dışan etti; bu ·arada bütün civar bölgelerden isyancilara takviye kuvvetleri

yetiştirildi Ren

Pnısyasında ve Vestefalya'da Landwehr halkın üzerir e yü­ rümeyi reddetti, silah depolannı ele geçir:.p

imparatorluk

Anayasasını savunmak için silahlandı. PalEctinat'da halk Ba­ verya hükümetinin memurlarını tutukladı, kamu par�.ıan­ na el koydu, bir Savunma

Komitesi

kurdu, o da e ''aleti

Milli Meclisin, himayesi altına soktu. Wı.i.rttemberg halkı, Kıralı imparatorluk Anayasasını tanımaya zorladı; Büden' de halkla birlik olan ordu Grandükü kovalıyarak bir Geçici Hükümet kurdu. Alınanya'nın başka yerlerinde, silar.a sa­ rılıp ayaklanmak ve emri altına

girmek için ahali Milli

Meclisten kesin bir işaret bekliyordu. Milli Meclisin durumu, şerefsiz tarihi ardından umula­ bileceğinden çok daha .iyiydi. Almanya'nın batı yansı onun 2


�fe �a.;s�.miştı; ordu her yerde kararsızdı, küçük dev­ :'ı�tJ:�ri:f��i�e;,blÇ -Şüphesiz hareketten yana_vdı; Avustu.rya, >:f.iıfi���latin -J:ıaş�:bli iİerleyişi karşısında bitik düşmüştü, ve ••

Rusia;/Alliı:an

. hükümetlerinin her zam<:tnki yedek gücü,

:tfuiı: iilıkanı:arını

Macar

ordu1anna

karşı

Avusturya'ya

destek- olabilmek için seferber etmişti. Baş eğdlrilecek olan yalniz Prusya idi; -orda da devrimden yana eğilimler üldu­

ğuna göre, bunu başanna şansı muhakkak ki mevcuttu. O halde herşey Meclisin tutumuna · kalmıştı. · Ayaklanma da, savaş ya da başka herhangi birşey gibi bir sanattır; ve belli davranış kurallanna tabidir; bu küral­

lann ilimali, onlan ihmal eden partiyi yıkıma götürür. Bu kurallar -partilerin niteliğinden ve böyle bir durumda kar­ şılaşılan koşullardan çıkanlan mantıki sonaçlar- öylesine açık ve basittir ki, 1S48'in kısa tocrübesi Almanlan onlara . bir hayli aşina kılmıştı. Birincisi, oynadığın oyunun sonuç­ lanna tamtarnma katlanmaya hazır değilsen, asla ayah.lan� mayla oynamıyacaksın. Ayaklanma, değerleri her gün deği­ şebilen çok belirsiz büyüklüklerle yapılan bir çeşit hesaptır; karşındaki güçler örgüt, disiplin ve otorite

alışkanlığm�

dan yana senden üstün durumdadırlar; onlann karşısına güçlü kozlar çıkaramazsan yenilir ve mahvolursun. İkincisi, ayaklanma yoluna bir kez girdin mi, en büyük bir azimle hareket edeceksin, ve hep saldıracaksın.

Savunma

duru­

munda olmak, her silahlı ayaklanma için ölümdür; düşman­ lanyla boy ölçüşmeğe vakit bulamadan yenik düşer. Düş­ manıanna güçleri dağınıkken baskın vereceksin, ve

n�

ka­

dar önemsiz olduğuna bakmadan · her gün yer! i bir b�şan hazırlayacaksın; ilk başanli ayaklanmanın manevi üstünlüğü elden

sana sağh· dığı

bırakmıyacaksın; böyl<?likh;_ her

zaman en güçlü itilime uyan ve her zaman datı.a emin yan­ dan olmaya bakan kararsız unsurlan kendi yanına çekecek­ sin; düşmanlarını, onlar güçlerini sana karçı toparlamı:.dan geri çekilmeye zorlıyacaksın. Danton'un, tari.hin o en büyük 285


devrimci taktik ustasının kelimeleriyle: de i'audace, de l'au­

dace, encore de l'audace! (Cüret, cüret ve yine cüretD Yüzyüze geldiği kesin felaketten kurtulmak için Frank­ furt Milli Meclisi ne yapmalıydı? Herşeyden önce d-ı.:rumu doğru dürüst değerlendirmeli, ya hükümetlere kayıtsız şart­ sız teslim olmak, ya da herşeyi göze alıp silahlı ayaklan­ ma davasına sarılmaktan başka yol

kalmamış olduğuna

kendini inandırmalıydı. İkincisi, başlamış olan bütün ayak­ lanmaları resmen tanımalı, halkı her yerde milli seçimler için silaha sarılmaya çağırmalı, vekilieri tarafından temsil edilen egemen halka karşı gelmeye

cesaret eden bütün

prensleri, bakanları ve başkalarını kanun dışı ilan etme­ liydi. Üçüncüsü, Alman imparatorluk Naibini derhal yerin­ den atarak güçlü, faal, fazla ince eleyip sık dokumayan bir hükümet furt'a

kurmalıydı;

isyancı

kendi acil

birlikler

getirmeli,

savunması böylece

da, ayaklanmanın yayılmasına kanuni

için Frank­ aynı zaman,_

btr dayanak se.ğla­

malıydı; elindeki güçlerin tümünü sımsıkı kenetli bir l< uru­ luşta örgütlemeliydi. Kısacası, kendi durumunu sağlamlı:ı,ş­ tırmak, düşmanlarınınkilli

zedelemek

için eldeki

bütün

imkanlardan hızla ve hiç duraksamadan yararlanmalıydı. Frankfurt Meclisindeki

erdemli

demokratlar bütün

bunların tam tersini yaptılar . . . Küçük Esnaf Sınıfı Son yazımızda şunu göstermiştik: bir yanda Alma �ı. hü­ kümetleri, öbür yanda Frankfurt

Parlamentosu arasında

mücadele giderek öylesine kızınıştı ki, Mayısın ilk gün!erin­ . de Almanya'nın büyük bir kısmı, önce

Dresden'de sonra

Baverya Palatinat :ında, Ren Prusyasının bazı yerlerinde, ve nihayet Baden'de kıyam bayrağını açtı.

Bütün ayaklanmalarda isyancıların gerçek savaşçı kesi­ mi. silaha ilk sarılıp askeri birliklerle savaşa tutuşan kesim, 286


ş�J:Prleriıı işçi sınıflarıydı. Yoksul kır halkımn bir bölümü, t�pP:ı işgileri ve küçü):t çiftçiler genellikle çatışma fiilen pat� l_� şerdikten

sonra onlara katıldı. Burjuva sınıfının altın-

ğilşe- bir süre, büyiik ölçüde

isyancı orduların saflannda görül düler; fakat

, d� bütün sınıfıara mensup gençlerin çoğunluğu, hiç de­ ne idüğü belirsiz bu gençler

yığınının sayısı

dur.um biraz ciddileşmeye yüz tutar tutmaz

hızla azaldı.

f

Öz�llikle öğrenciler, kendilerine taktıklan .adla o "k� a tem­

silcileri", subaylığa terfi ettirilenler dışında -ki araların­ da bunun için gerekli niteliğe sahip olanlar pek azdı- pa­ bucu · bırakıp kaçanların en başında geliyorlardı. İşçi sınıfı bu ayaklanmaya, siyasi hakimiyet ve sosyal .devrim yolunda ilerlemesini önleyen bazı engelleri kaldır­ maya, ya da toplumun daha etkili

ama daha yüreksiz sınıf­

larını hiç değilse o günedek izlediklerinden daha kararlı ve devrimci bir yola bağlamaya teşne her ayaklanmanın içinde yer almayı görev bildiği için

katıldı. İşçi sınıfı bunun, o

anki durumd� , kendi kavgası olmadığının tam bilinciyle si­ laha sarıldı; ama ona düşen tek doğru siyaseti izledi­ (1848'de burjuvazinin yaptığı gibi) onun

omuzlarına basıp

yükselen hiç bir sınıfın, en azından işçi sınıfına kendi çıkar,. ları uğruna mücadele

i çin elverişli hir a:an

açmaksızın

kendi sınıf hükümetini güçlendirmesine meydan vermemek; ve her halükarda, ya milleti doğrudürüst ve önü alınmaz bir biçimde devrim yoluna sokacak, ya da devrimden önce­ ki statükonun mümkün

olduğu kadar geri gelmesine yol

açarak yeni bir devrimi kaçınılmaz kılacak bir bulıran ya­ ratmak. Her iki halde de işçi sınıfı, medeni Avrupa'nır. eski toplumlarının her birinin kendi kaynaklarını - daha bir hu-, zur v-e düzen içinde geliştirmeye yeniden koyulabilmesi için tarihi bir zorunluluk haline gelmiş olan devr.imci yönelişi olabildiğince hızlandırmakla, milletin tümünün gerçek

salim çıkarını temsil ed!yorciu.

Ayaklanmaya katılan kır halkına gelince:

ve

onları dev-


rim partisinin kucağına iten başlıca

neden, kısmen vergi

yükünün muazzam ağırlığı, kısmen de bellerin� büken feo­ deJ yüklerdi. Köylüler, kendileri hiç başı çekmeden bL· yan­

da işçiler, öbür yanda küçük esna� sınıfı arasır:da gid!p ge­ lerek, ayaklanmada yer alan diğer sınıfhnn kuyruğu ol­ dular. Ne yana döneceklerini

hemen her seferinde kendi

özel sosyal durumları kararlaştırdı. Tarım işçisi gen �llikle şehir zanaatkarını destekliyordu; küçük çlftçi küçük dük­ kan sahibiyle birlikte hareket etmeye yatkındı. Büyük önem ve etkisine bundan önce de birçok kereler dikkati çektiğimiz bu küçük esnaf sınıfı 1849 Mayıs ayak­ lanmasının öncü sınıfı sayılabilir. Bu sefer hareketin mer­ kezinde Almanya'nın büyük şehirlerinden hiç birisi bulun­ madığı için, orta ve küçük şehirlerde her "laman ağır basan küçük esnaf sınıfı hareketin yönetimini üzerine alma im­ kanını elde etti. Zaten imparatorluk Parlamentosunun hakları uğrunda

Anayasası ve Aıman mücadelede bu ıınıfın

çıkarlarının söz konusu olduğunu görmüş�ük:. Ayaklanma bölgelerinin hepsinde başa geçen Geçici Hukümetlı:rin her birinde üye çoğunluğu, halkın bu kesimini temsil ediyor­ du; dolayısıyla bu hükümetlerin yapabildiklerinin azamisi, Alman küçük burjuvazisinin neye . muktedir olduğunun

az

çok doğru bir kıstası sayılabilir: göreceğimiz gibı, kaderini onun eline teslim eden her hareketi

yıkıma götürmekten

başka hiç birşeye muktedir değildir. Kendini

övmekte eşi bulunmayan

küçük

burjuvazi

eylemde çok iktidarsız, en ufak birşeyi göze almakta son derece çekingendir. Ticari alış verişlerinin ve kredi işlemle­ rinin bayağı niteliği ona atıl bir karakter \ ermeye pe:X yat­ kındır, ve siyasi siciline damgasını vurur. Bunun ; çindir ki, küçük burjuvazi büyük laflarla ve neler neler yapacağına dair böbürlenmeleriyle

ayaklanmayı körükledi; ayaklan­

ma -büyük ölçüde onun isteğine rağmen-

288

patlak verir


vermez iktidan ele geçirmeye büyük istek gösterdi; dan,

bu ikti­

ayaklanmanın sonuçlarını yoketmekten başka bir iş

için kullanmadı. Nerde silahlı bir çatışma ciddi bir buhrana yol açtıysa orda dükkan sahipleri, içine düştükleri tehlikeli durumdan dehşete kapıldılar;

gerine gerine

çıkardiklan

silah-başı çağrısını ciddiye alan halktan dehşete kapıldılar; böylece üzerlerinde kalan iktidardan dehşete kapıldılar; her- şeyden çok, yoluna baş koymaya

zorlandıkları siyasetin

kendileri için, sosyal mevkileri için, s ervetleri için doğur­ duğu sonuçlardan dehşete kapıldılar: Ayaklanma uğruna, kendilerinin_ deyimiyle, "can ve mal" larını

feda etm eleri

beklenmiyor muydu onlardan? Ayaklanmada r.esmi mavki­ lere geçmeye, ve bu yüzden, eğer yenilirler;e, sermayeıerini yitirmeyi göze almaya zorlanmıyorlar mıydi? Ve de, yendik­ leri takdirde, savaşçı ordunun

esas gövdesini teşkL eden

muzaffer proleterler tarafından derhal yerlerinden atıla­ cakları, bütün siyasetlerinin yerle bir edildiğini görec.:ıkleri muhakkak değil miydi? Her bir yandan onu saran karşıt tehlikeler karşısında böylece ortada kalan küçük burj uvazi; iktidarını, herşeyi olunma bırakmaktan -ve bu yüzden . ta­ bii, küçük bir başarı şansı

var idiyse o da yitirildi- ve

böylece ayaklanmayı toptan çökertmekten gayri ne yönde kullanacağını bilemedi. Küçük burj uvazinin siyaseti, ya da daha doğrusu, siyasetsizliği, lier yerd_e aynıydı. Bu nedenle

1849 Mayıs ayaklanmaları Almanya'nın her yerinde hc;p ay­ nı modele uyar. Dresden'de şehrin sokaklannda mücadele.

dört gün sürdürüldü

Dresden dükkan sahipleri, "belediye muhafızla­

rı" yalnız savaşınamakla kalmadılar, çoğu zaman askerle­

rin isyancıla:ra karşı harekatından yana oldular. Burda da isyancıların hemen hepsi çevrenin gelme işçilerdi.

kumandan Bakunin

sanayi

bölgelerinden

yetenekli ve soğukkanlı bir Rusya'dan · kaçan Michael Bakunin.

Başlannda

vardı :

sonradan tutsak düştü; şu and.:�.

Macaristı:..ri'da


Mu:akacs zindanlannda yatıyor. Çok sayıda Pr.ısya- askeri­ nin müdahalesiyle bu ayaklanma bastırıldc. Ren Prnsya'sında önemli bir savaş ölma.dı. Orda bütün şehirler tepeleri hisarlı müstahkem mevkiler olduğundan, isyancıla-'I'ın ufak mev'zii çarpışmalara girişrnekten başka yapacaklan bİrşey yoktu. Yeter sayıda asker toplanır top­ lanmaz silahlı muhalefet sona erdi. Palatinat ve Baden'de ise, tam tersine! zengin, vE rimli bir eyalet ve bütün bir devlet isyancıların eline geçti . Kul­ lanılacak para, silah, asker, savaş depolan, herşey vardı�

Mu':azzaf ordunun askerleri

dahi isyancılara,

katıldılar;

hatta Baden'de başı çekenl er arasındaydılar. Saksonya ve ­ Ren Prusyasındaki ayaklanmi:ı.lar bi.ı güney Alman hareke­

tine örgütleornek için zaman kazandırma uğruna kenClileri­ ni feda

ettiler. Taşrada .

kısmi bir ayaklanmaya

bundan

daha elverişli bir durum hiç bir zaman ortaya çıkmanıı�i;ı; .

. Paris'te bir devrim bekleniyordu; Macarlar Viyana liapla­ rına dayanmışlardı; bütün orta Almanya devletlerinde yal.:.

ruz halk değil, askerler de iyiden iyiye

ayaklanmadan ya­

naydılar, ve açıkça onun safında yer almak için fıi'sat kol­ luyorlardı. Ne ki hareket bir kere küçük burjuvaı:inin eline

Küçük burjuva Brentano olmak üze­

düştükten sonra, daha başından iflas etti.

yöneticiler, özellikle -başlarında M. re- Baden'dekiler, "meşru"

hükümdarın, Graı:ıdükün ye­

rini ve yetkilerini gaspetmekle

vatana · ihanet su çu işie­

rnekte olduklannı bir an bile unutmadılar. Bakanlık koltuklarınd� otururken yüreklerini suçluluk duygusu kemi­ riyordu. Böyle tabansızıardan başka ne bekleni r? Devrimi

kendi dağımk ve bu yüzden çaresiz

kendili:ğüıdet· liğine

terketmeleri yetmemiş gibi, bir de üstelik, hareketi körelt­ mek, iğdiş etmek; yıkmak için

ellerinden geleni yı>.ptılar.

"Memleketi kurtanyoruz" zannederlerken aslında Erenta­ no · gibi birkaç açıkgöz tarafından

290

burunlanndan çekilip

"


götürülmeye razı olan o derin politikacılar takımın·"n, kü­ çük burjuvazinin "demokratik" kahramanlannm harniyet­ li desteği sayesinde başanya da ulaştılar . . .

291


"LOUIS BONAPARTE'IN ON SEKİZ BRUMAIRE'İ''NDEN SEÇMELER I Karl Marx Marksist

diyalektiğin somut tarihi

olaylara ve durumlara

uygulanm asının yine klasik bir örneği olan bu eserde Marx, sı­

nil mücadelesi, proleter devrimi, işçi sınıfı öncülüğü kavramla­ nnı tarihi maddeci görüş açısından daha da · geliştirmiş, küçük burjuvazi ve köylü tahlillerine

açıklık

getirmiştir.

Üzerinde

özellikle durulan bir konu da hakim sınıf-devlet-bürokrasi-siyasi ·

iktidar ilişkisidir.

Yazann İkinci Baskıya Önsözü Çok zamansız ölen dostum Joseph vVeydemeyerl, New York'da ı Ocak 1852'de _yayma başlayacak haftalık bir si­ yasi dergi çıkannayı düşünüyordu. Benden bu dergiye hü­ kümet darbesinin taribini yazmaını istedi. Bunun üzerine, Şubat ortalanna kadar ona Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i başlığı altında haftalık makaleler yazdım. , · Bu arada WeyClemeyer'in ilk planı gerçekleşmedi. Onun yeri­ ne, 1852 bahannda ıl

Die Revolution

adında

bi:ı:ı

Amerikan iç savaşı sırasında St. Louis bölgesi askeri ku­

mandanı. (J\1arx'ın notu.l

292

[ Devrim]


aylık dergi çıkarmaya başladı. Derginin ilk sayısında yal­ nız benim On Sekiz Brumaire'im yer almıştı. Bu sayının birkaç yüz nüshası o -ara bir yolunu bulup Almanya'ya girdi ama kitapçılann eline .geçmedi. Son derece aşırı ra­ dikal iddialar taşıyan bir Alman yayıncı, kitabıını satma­ sını kendisine önerdiğimde, bu denli "günün koşullarına ' aykırı" bir 'densizlik" karşısında pek erdemli bir dehşete .

kapıldı. Yukarıdaki olgulardan anlaşılacağı gibi bu eser olay­ ların acil baskısı aıtırida ortaya çıkmıştır ve içerdiği tarihi malzeme Şubat ayından (1852) öteye gitmez. Bugün yeni­ den yayınlanması kısmen kitapçılardan gelen talebin, kıs­ men de Almanya'daki dostlanının ısrarı sonucudur. Aynı konuyu aşağı yukarı benimkiyle aynı zamanda ele alan yazılardan yalnız ikisi üzerinde durmaya değer: Victor Hugo'nuri kitabı Napoleon le pet:i.t1 ile Proudhon'un

Le Coup d'Etat'sı2• Victor Hugo, hükümet darbesinin

sorumlu müellifi­ ne3 acı ve nükteli küfürler yağdırmakla yetiniyoı�. Olayın kendisi, onun eserinde, sanki hiç yoktan, durup dururken oluvermiştir. B:ugo bu olayda tek bir kişinin şiddet - hare­ ketinden başka birşey görmüyor.

O bir tek kişiye dünya

tarihinde bir eşi daha bulunainayacak bir kişisel gücü yakıştırmakla onu küçültmek

yerine

girişim

yücelttiğinin

farkmda değil. Proudhon'a gelince, o, hükümet darbesini önceki bir tarihi gelişimin sonucu olarak göstermeye çalı­ şıyor. Fakat onun hükümet darbesine getirdiği tarihi yo­ rum, kendisi farkına varmadan, hükümet darbesinin . kah1) leon)

Victor Hugo'nun kitabı Napoleon ıe petit (Bücür Napo­ 1852'de Londra'da yayınlandı. -

2 ) Pierre Joseph Proudhon, La Revolution social demont­ ree par le coup d' etat de 2 Decembre C Sosyal ' Devrimin 2 Aralık Hükümet Darbesiyle Açıklanması) , Brüksel, 1852. 3l

Louis Bonaparte kastediliyor.

293


ramanının tarihi bir savunusu olup çıkıyor. Böylece o da pi�im

sözde nesnel tarihçilerimizin

l3ense, tersine,

yanılgısına düşüyor.

Fransa'da sınıf mücadelesinin, soytan kı,

lüdı sıradı:ı;n bir ı;ıdama kahraman rolü oynama

fırsatını

Neren koşullan ve ilişkileri nasıl yarattığını gösteriyorum. Bu eseri tekrar elden geçirmek, kendine özgü rengini soldurmak olacaktı. Bu ne.denle sadece dizgi yanlışlannı düzeltmek ve artık anlaşılmaz olan atıflan çıkarınakla ye, tindim. Kitabıının son sözleri - "Ne ki imparatorluk şalı

so­

nunda Louis Bon.aparte'ın omuzlanna düştüğü zaman Na­ poleon'un tunçtan heykeli Vendôme Sutılnunundan tepesi aşağı yuvarlanacaktır"- şimdiden doğru çıkmıştır1. Albay Charras, 1815 harekatı ile ilgili

eserinde2,

Na­

poleon tapıncına saldınyı başlattı. Ondan sonra, özellikle son birkaç yıldır, Fransız edebiyatı tarihi araştırma, eleş, tiri, taşlama ve

mizalı

silahlarıyla Napoleon efsanesinin

işini bitirdi. Halk arasında yaygın geleneksel inançtan bu şiddetli kopuş, bu yaman akıl devrimi, Fransa dışında çok az dikkı;ı,ti çekmiş , daha da az anlaşılmıştır. Nihayet, son zamanlarda özellikle Almanya'da pek re­ vaçta olan skolastik bir deyimin,

Caesarism

[ Sezarcılık]

<denilen şeyin kökünü kazımakta kitabıının katkısı olaca­ ğını umuyorum. Bu sığ tarihi benzetmede esas nokta unu­ tuluyor -eski Roma'da sınıf mücadelesi bir azınlık içinde,

yalnız imtiyazlı

özgür zenginlerle özgür yoksullar ara­ ·

sındaydı; buna karşılık nüfusun büyük, üretici çoğunluğu, köleler, bu savaşanlar için sadece pasif bir taban ıl

Marx bunu, Napoleon efsanesine

1860'larda

oluştu,

başlayan

genel saldırıyı kastederek mecazi anlamda söylüyor. Fakat ke­ gerçekleşti. hi1neti bu önsözü yazdıktan iki yıl sonra salıiden Bakınız: ilerde s. 266, _dipnot 6.

2) Jean Baptiste Charras, Histoire de campagne de 1815, Waterloo (1815 Harekatının Tarihi, WaterlDol , Brüksel.

294


n:ı.yordu. Birçoklan Sismondi'nin şu anlamlı sözünü unu­ turlar: Roma proletaryası toplumun

sırtından

oysa çağdaş toplum proletaryanın sırtından

geçinirdi,

geçinmekte­

dir. Kadiin ve çağdaş sriııf mücadelelerinin maddi, ekono­ mik koşullan arasında böylesine tam

bir aynlık varken,

bu koşullarm ürünü siyasi kişilikler arasında da, Canter­ bury Başpiskoposu ile Baş Rahip Samuel arasında ne ka­ dar varsa ancak o kadar benzerlik olabilir1. Londra, 23 Haztıcan 1869

ıl

Canterbury

Başpiskoposu,

ruhimi başıdır. . Samuel, Tevratta

Karl Marx

:İngiliz Anglikan kilise sinin

geçen

bir

İbraııi

peygamberi

ve hakimi idi.

295


LOUIS BO NAPARTE'IN ON SEKİZ BRUMAIRE'İ I

Hegel, bir yerde, dünya tarihinde bütün büyük olay­ ların ve kişilerin sanki iki kez tekrarlandığından söz eder. Şunu eklerneyi unutmuştur:

ilkinde trajedi,

güldürü olarak. Danton yerine Caussidiere,

ikincisinde Robespierre

yerine Louis Blanc, 1793-95 Montagne'ı yerine 1848-51 Mon­ tagne'ı, Amca'nın yerine Yegen1• Aynı karikatür, On Sekiz Brumaire'in ikinci baskısma2 rastlıyan koşullarda da ken­ dini gösteriyor. İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar; ama kendi seç­ tikleri koşullarda,

canları -istediği gibi değil,

doğrudan

doğruya . karşılaştıkları, geçmişten aktanimiş belli koşullar­ da.

_ Bütün ölü kuş!lklann geleneği,

yaşayanların zihinleri

üzerinde bir kabus gibi ağırlığını duyurur. Ve insanlar tam kendilerini ve eşyayı kökten değiştirmekle, henüz h-iç var1}

«Amca»,

birinci Napoleon

Bonaparte'tır.

Louis Bona­

parte onun yeğeni idi. 2)

On

�ekiz

Brumaire'in ikinci baskısından kasıt, Louis Bo­

naparte'ın 2 Aralık 1851 hükümet darbesidir. '"Birinci baskı', Na- . 1799'da Fransa'da poleon Bonaparte'ın 18 Bnimaire (9 Kasım) Direktuvar . rejimini devirip Konsüllük rejimini getiren ünlü hü­ kümet daroosidir.

296


:Şi;t�b}iŞŞ��i. :y�mtmakıa . ·..

..

.

.

.

U:ğraşır göründülderi bir

za-

deVrimci bulıran dönemlerinde, telaşa

Jrapilıp.· geÇmişnr ruhlarini kendilerine hizmete çağınrlı:ı.r. Onlardan isiİnler, şiarlar� ve kostümler ödünç alarak dünya

ta.rihini:ıi yeni ' perdesini yıllaTin itibar: kazandirdığı bu . sahte kılıkta ve bu ödünç dille sahneye koyarlar. Böylece

·

Lüter yüzüne. havar.i, Pavlus'un maskesini takmış, 1789-1814 Devr:iılri,

önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorlu­

ğu · kisvesfue bürünmüş, 1848 Devrimi de kah 1789'u, kah 1793-95 devrimci geleneğini .taklide yeltenip kendini gülünç düşünnektefr: başka birşey yapa:ı;namıştır.

Bunun gibi, ya­

bancı bir dili yeni öğrenen bir kimse de hep kendi ana di- liıie çevirir onu; ancak eskisini hatırıamadan yenisinin üs­ tesiiı.dem gelebildiği, onu _kullanırken ana dilini unuttuğu ..

zaman yeni, dilin ruhunu özümsemiş demektir, ancak o za­ man meramını o dilde serbestÇe a'nlatabilir. • Dünya

tarihinin ölülerinin böyle geri çağınlışını ince­

lediğimizde, hemen göze çarpan bir ayrımla karşılaşıyoruz� Camille Desmoulins, Danton, Robespierre, St. Just, Napole­ on, eski Fransız Devriminin partileri ve kitleleri gibi kahra­ manlan da, Romalı kılığında ve Romalı ağzıyla kendi çağ­ lannın görevini, yani çağdaş burjuva toplumunu zincirle­ rinden kurtarıp inşa etme görevini yerine getirdiler. Önce­ kiler, feodal temeli yerle bir ettiler, onun üzerinde yetiş­ miş kafaları biçtiler. Öbürü [Napoleon]

Fransa'nın içinde

serbest rekabetin geliştirilmesine, küçük toprak mülkiyeti­

nin işletilınesine, milletin zincirlerinden boşanan sınai üre. tim gücünün kullanılmasına elveren yegane koşullan yarat­ tı; ve Fransa'nın sınırları ötesinde her yerde, Fransa'daki burjuva toplumuna Avrupa Kıtasında ihtiyaç duyduğu çağ­ daş ortamı: sağlamak içjn gerektiği kadarıyla feodal kurum­

lan sildi süpürdü. Yeni sosyal yapı bir kere yerine oturduk­ tan sonra tufan -öncesi Devler kayıplara karıştı- ve on­ larla birlikte, mezarından kaldınlıp getirilen bütün Böma

297


alemi: Brütüs'ler, Craccus'lar, Public_ola'l�r. tribünlE:)-r, . sena,

u

törler, Sezar kendisi. Ayık gerçekliği içinde b

j u;va to.plu­

r

mu, Say'lardı;ı,, Cousin'lerde, Royer-Collard'larda, ]3enjarp.in Const.ant'larda ve Gu�zot'larda kendi asli yorumculannı ve sözcülerini yaratmıştı; sahici askeri önderleri resmi daİFe­ lerde masa başında oturuyorlardı, ve yağ tulumu

XVIII.

üretmekten ve

Louis bu toplumun siyasi başıydı. Servet

barışc;:ıl rekabet savaşınq.an başka birşey düşünmeyen bur­ juva toplumu, vaktiyle beşiğinin başında

Roma/lı hoFtlak­

lann beklediğini idrak et_mez olmuştu. Ne ki bul'juva toplu­ mu kahramanlıktı;ı;n ne denli uzak olursa

olsun. yine de

onu yaratmak için kahramanlık, fedakarlık, tedhiş, iç

sa­

vaş ve halklar arasıncıa savaşlar -· gerekti. Ve - onun gladi­

yatörleri, Roma Cumhuriyetinin klasik sert gelenekl.erinde, mücadelelerinin sınırlı l;ml'j uya

içeriğini

göz

şevklerini tarihi traj edinin yüksek düzeyinde

ardı etmek, tutmak için

muhtaç oldukları idealleri ve sanat biçimlerini, aldanmaca­ lan buldular. Bunun gibi, yüz yıl önce aşamasınÇ.a, Cromwell ve İngiliz

bir başka gelişme burjuva

halkı da kendi

-devrimleri için gereken dili, heyecanları ve hayalleri Tev­ rattan ödünç

almışlardı. Asıl hedefe

toplumunun bul'juva dönüşümü

ulaşıldıktan, İngiliz

gerçekleştirildikten sonra,

Habakkuk'un1 yerini Locke aldı. Dolayısıyla o devrimlerde ölülerin diriltilmesi eski mü, :eadelelerin gülünç taklidine değil, yeni mücadelelerin yü­ celtilmesine; eldeki görevi yerine getirınekten gerçek;te yan çizmeye değil, o görevi hayı;ılde abartmaya; devrimin hort­ lağını tekrar ortaya salmayı;ı, değil,

ruhunu yeniden ·bulma,

ya· yaradı. 1848-51 arasJnda, es_kinin Bailly'si kılığında tebdil gezen ll Habakkuk, İbranilerin 12 küçük peygamberinden biriydi. Zulme ve "tahakküme. karşr çıkarak İsrail halkının Kaldelilerin .eline esir düşeceğini y.e so.nrad,an kurtulacağını haber vermişti .

298


-.· iğrenç yüz çizgilerini Na­

wiOOıi'ri im:;Q�;!m�en' .ölıti:..ııır asrkesi

altında gizleyen sergüzeşt-

9-ii� kl:uiar,/p�a yalıiız- eslti, devrimin hortlağı dolaşıyor­ dU: B-k :d.e�. sayeslıide kendine . hızlandırılınış bir hareket

gücü sağladığını . sanan bütün bir halk ansızın kendini ölü bir . çağa gen itilmiş bulıiy-or; ve bu geriye gidişe dair hiç bir ş:üpheye yer kalınasm diye de, nicedir antika ulema­ :Sillıii eline . düşmüş · eski tarihler, eski takvim, eski isimler, eski fermanlar. ve çoktan çürüyüp toprağa kanşmış görü­ ,nen

eski zaptiyeler, yeniden ortaya çıkıyor. Millet, Bedlam'

daki3 kaÇ..k ingilize dönmüştür: adam eski Firavunlar dev­ rinde yaşadığım sanmaktadır, ve her Allahın günü, Habe­ şistan� altın madenleri:r:ıde ağır işe koşulmaktan yakınmak­

tı:ı,çly-;

b�şında kör kandil, ardında eli kamçılı forsa nöbetçi­

si, bu yeraltı zindanına diri diri gömülmüştür, çıkış kapıla­ Tim hiç bir ortak dil konuşmadıklan için ne madenlerdeki kö�e işçileri, ne de barbar

birbirlerini anlayan karmakarışık bir

paralı-asker

gürühu

tutmuştur.

"Bütün bunlar

benden; benim gibi bir özgür Britanyalı'dan bekleniyor," di­

:ye

içini çeker, kaçık İngiliz, "eski

Firavunlara altın çıkar­

mak için ! " "Bonaparte ailesinin borçlarını

ödemek için ! "

-diye içini çekiyor Fransız milleti d e . İngiliz, aklı başında ·olduğu sürece, para kazanma tutkusundan

du.

kurtulamıyor­

Fransızlar, devrimle uğraştıklan sürece, 10 Aralık se­

çiminin4 gösterdiği gibi, Napoleon'un

ll

anısından bir türlü

B ailly, birinci büyük Devrimde Kurucu Meclis başkanıy­

dı, sonra Paris belediye başkanı oldu. Marrast .da Şubat Devri­ minden sonra önce Paris belediye başkanı, ardından Kurucu Mec­ lis başkaru,.oldu.

2l

Louis Bonaparte kastediliyor.

3l

Londra'da bir zamaniann ünlü tımarhı;mesi.

4l

ıo Aralık 1848'de Louis Bonaparte genel oyla Cumhur­

başkanı seçildi.

299


kurtulamadılar. Devrimin tehlikelerinden bıraktıkları et-kazanlarının1 başına

kaçıp, Mısır'da

dönmeye can attılar.

2 Aralık 1851 'de nihayet aradıklarını buldular. Şimdi ellerin­ de eski Napoleon'un sadece karikatürü değil, On Dokuzun'

cu Yüzyılın ortasında nasıl görünebilirse öyle karikatürleştirilmiş eski Napoleon'un kendisi var. On Dokuzuncu Yüzyılın sosyal devrimi ilhamını geç­ mişten değil, ancak gelecekten alabilir. Geçmişe dair tüm hurafelerden arınroadıkça kendinden yola çıkamaz. Daha önceki devrimler kendi içeriklerini göz ardı edebilmek için geçmiş dünya

tarihinin anılarına

muhtaçtılar. .On Doku­

zuncu Yüzyıl devrimi kendi içeriğine

kavuşabilmek için

ölülerle uğraşmaktan vazgeçmek zorundadır. O zaman söz özü aşmıştı; şimdi öz sözü aşıyor.

'·r · -=

Şubat Devrimi apansız gelen bir baskın, eski toplumun

gafil avlanmasıydı. Halk bu beklenmedik darbeyi yeni bir çağı muştulayan dünya çapında bir olay ilfm etti. 2 Aralık­ ta, Şubat Devrimi bir üç-kağıtçı numarasıyla el çabukluğu­ na getirilip yok edilmiştir; ve yıkılmış görünen artik kıral­ lık değil, yüzyıllar süren mücadeleler sonunda ondan kopa­ rılan liberal kazanacağına,

Toplum kendine yeni bir içerik devlet sadece en eski biçimine, kılıçla ku­

tavizlerdir.

kuletanın2 yüzsüzcesine basit sultasına geri dönmüşe benzi­

coup de maine'ine [ baskınına] Aralık 1851 coup de tetei'nin [ tepmesinin] cevabıdır bu. Haydan gelen

yor. Şubat 1848

huya gider. Yine de, aradaki zaman boşa harcanmamıştır.. 1848 ve 185 1 yılları arasında Fransız toplumu, devıimci ol-

ll Tevratta anlatıldığına göre, İ'lrail kaviminin Mısır'dan göçü sırasında içlerinde bazı yüreksizler, çöllerde bunca sı­ kıntıya katlamaktansa Mısırdaki et-kazanlannın başinda (yani karınlan tokl ölmeyi tercih ettiklerini söyleyerek hallerinden yakınmışlardı. 21 Kukuleta'dan kasit, papaz kukeletasıdır. Yani Kilise.

300


��.@n

:�;1

• kest1İine . bir yontemle üstelik, Şubat Devriminin

saJ.t slıyuri yılzünde pir kınşmadan öte birşey olabilmesi İi;in kurala, deyim yerindeyse ders kitabına uygun bir geliş­ me seyrine göre Şubattan önce edinUmiş olması gereken

bilgi ve tecrı1beden yana eksiklerini . giderniiştir. Şim di top­

lum hareket nokt,asının gerisine düşmüş gibi . Aslında önce

kendine, çağdaş deıvrimin ciddiyet kazanması için. şart olan deVrimci hareket noktasını, · durumu, ilişkileri ve koşullan yaratmak .zorunda.

· · On SekizinCi Yüzyıldaki gibi burjuva devrimleri büyük

bir hızla başandan başanya koşarlar;

dramatik sonuçlan

birbiriyle yanşır; .kişiler ve eşya elmas

panltılan içinde

görünür; çoşkunluk hergünkü ruh halidir; ama kısa sürer­

ler; çok · geçmeden doruğa varmışlardır, ve bulıran dönemi­ nin sonuçlarını ayık kafayla sindinneyi

öğrenene kadar

uzun süre kendine gelemez toplum. Oysa On Dokuzuncu

Yüzyıldaki gibi proleter devrimleri kendilerini sürekli eleş­ tirirler, her an seyirlerini yarıda keser, görünüşte başarıl­ mış olana silbaştan geri dönerler; ilk çabalarıinn yetersiz,

cılız ve zavallı yanlanyla amansizca alay ederler; düşman­

larını sanki sadece, topraktan yeni bir güÇ devşirsin de da­ ha devasa boyutlarda yine karşılarına

dikilsin diye yere

sererler; kendi amaçlarının belirsiz azameti karşısında dur­ madan irkilip geri çekilirler, ve kansız kılan bir · durum

her türlü geri dönüşü im­

yaratılıp da koşullar

kendileri

Hic Rhodus, hic saltaP İşte gül, burda oyna! diye haykırana kadar sürer bu. 1) Latince, "İşte Rodos, burda sıçra!'' Halep ardaysa arş"ın burda anlamına gelir. Hegel, Hukuk Felsefesini!n İlkeleri kitabı· nın önsözünde bu deyimi Almanca "İşte gül, burda. oyna!'' biçi· illinde kullanmıştır� Rodos, Yunanca aynı zamanda "gül" demek­ tir.

301


Zaten, az çok işinin ehli her gözlemci,

Fransa'daki ge­

lişmeyi adım adım izlememiş dahi olsa, devrimi mislisiz bir fiyaskonun beklemekte

olduğunu

sezebilirdi.

Demokrat.

Baylann, 1852 Mayısının ikinci Pazar gününden1 beklenen lütufkık sonuçlardan ötürü birbirlerini kutlarken attıklan. kibirli zafer çığlıklarını işitmek

yeterdi

bunun için. Chi­

lisam2 mezhebi takipçilerinin kafasında İsa'nın yeryüzüne dönüp bin yıllık saltanatım başlataeağı gün neyse, bu bay­ ların kafasında Mayıs 1852'nin ik:lnci Pazar günü aynı. öyle bir saplantı, bir doğma olup çıkmıştı. Her zaman

olduğu

gibi zaaf yine mücizelere inancın kanadı altına sığınmıştı� düşmanı sırf aklından

kovduğu

için yendiğini sanıyor,.

kendisini bekleyen geleceği ve düşünüp de henüz daha ger­ çekleştirmek istemediği işleri durduğu yerde yücelterek, ya­ şanan günün anlamını bir türlü kavnyamıyordu. Açığa çık­ mış yetersizliklerini kafa kafaya verip kalkan o kahramanlar bohçalannı

dertleşerek inkara

toplamışlar, zafer çe­

lenklerini hesaba yazdırıp şimdiden tahsil etmişler, kalen­ der mizaçlannın olanca sükünetiyle çoktan hükümet tica­ lini atmak hasiretini gösterdikleri in partibus3 .cumhuriyet­ leri tam o sırada borsada kırdırmaya koyulmuşlardı. 2 Ara­ lık, bulutsuz gökten inen bir yıldırım gibi ansızın tepele­ rinde patladı. Öyle ki, tabansız yılgınlık dönemlerinde yü­ reklerindeki

korkulann

en şirret şamatacılarca hastınlma­

sına gönülden razı olan halklar, kaz

yaygaralarının Ka-

1) 1848 Fransız Anayasası Cumhurbaşkam seçiminin her dört yılda bir Mayıs ayımn ikinci Pazar günü yapılmasını öngö­ rüyordu. Bir Cumhurbaşkanının ikinci defa aday olması mümkün değildi. 1852 Mayısında Louis Bonaparte'ın görev süresi sona ere­ cekti. 2l Chilias, Yunanca bin demektir. Chiliasm, mistik bir Hıris­ tiyan öğretisiydi. Buna göre Hazreti İsa ikinci kez dünyaya ge­ lerek yeryüzünde bin yıl sürecek bir evrensel adalet, eşitlik ve refah· düzeni kuracaktı. 3) "Sürgı1nde" anlamına gelen bi.r "Latince" deyim.

302


�'"->":..:;;--- . ·

�it{;)'tuı> �bhldrği

g'UHI� artik

geride kaldığına ka­

naat geıri'm.iş 0'İsaii:t-t gerelftfr. .Miayast:ii, Milli Mee'lis';lifinecl.a-ncı partii€r2, maVi ve kır­

m.ıii

eil'mnÜJiy:eıÇnerı; .MtTha. ka!ıf&ma:ril:an4, kıitsüdeıi Yük­

selen, gô�ü§i:l, ğühde!Jik .

basında

çakan Şiirişek, tüm

edebiyat; t&mnfuı-ş SiYasiler ve entellektüel şöhretler, mede­ ni

:h'u:ıitik

ve

.ceza

.

ktmı.üıu,

İiberle, egalite, frater'nite [ öz� Mayısimn ikinci Pazar

:.gı}iTük, eŞitlik, kardeŞİikj ve i-852

giliiü ·· -'-h€psi, · düŞihanlıü':ıiriİi bile sihirbaz yerine koyma · dıkları bir ri

adamın

efsıirilari önünde hayali fenerS süretle­

gibi sili:tıip gittiler. Geriei . oy sadece bir

an

için, bütün

dünyanın gözü önünde vasiyetini kendi eliyle yazıp, olan

Iierşeyi..rr zeval bulmaya

müstahak

var

olduğunu halk

ad:ıiı� ilan etsin diye yürürlükte kalmış görünÜyof6. Fra:Iısizla:hri yaptığı gibi, milletlerinin gafil avlandığını sÖylemek yetmez. Bir millet ve bir kadın, öiılerine ... ilk . kopuğun 1)'

ırzlanna

Roma'da

çıkan

fitsat veren zaaf amn-

geçmesine

bir tepe. Eski bir efsaneye göre,

Roma

şehri

İ.Ö.

.

390 yılında Galyalılarrn is tilasından, bu te:ı;ıe "�±zerindeki tapımik­ lardan birinde beslenen kazların uyanması sayesinde kurtulmuştu.

2)

bağırmalanyla

Bourbon Hanedam taraftan

han:edam taraftan

3l' Mavi

olan

Meşruiyetçiler ile , Orleans

Orleans'cılar kastediliyor.

Kırımzı cumlıuriyetçiler, Ledru-Rolliri

4)

183()..4 0 yıllarında Cezayir

Bedeau.

5)

Ya da sihitbaz fenerf.

kullanılan izdüşüm feneri.

6)

önderliğindeki küçük

sömürge

şan kaüman cUmhUriyetçi generaller:

Fiilkte

J

cumhuriyetçileroL

cuıiı.huriyetçiler, ılrmli burjuva

. juva cumhuriyetçilerdi.

muhafızlann.

savaşlannda ün ve,

Cavrugnac,

bazı: ôptik

Fransa'da genel oy 1848 Devriminde

bur­

Lariioriciere,.

a'eneyler

yürürlUğe

sonra 1850' de Milli Yasama Meclisi tarafından

iÇin

girdikten

kaldınldı. Louis.

Boriaparle 2 Aralık hükümet. darbesinden sonra genel oyu tekrar geri getirdi ve 20 Aralık 1851 plebisitiyle darbeyi ve kendi dikta­ törlüğünü halka onaylattı.

303


dan ötürü bağışlanamazlar.

Bilmece böyle

tekerlemelerle

çözülemez; olsa olsa bir başka biçimde yeniden ortaya atı-� lır. Otuz altı milyon nüfuslu bir milletin nasıl olup da

üç

madrabaz- tarafından apansız kıstırılıp hiç direnme göster­ meden esarete sürüklenebildiği açıklığa kavuşturulmalıdır. Fransız Devriminin 24 Şubat 1848'den Aralık 1851'e ka­ dar geçirdiği evreleri genel çizgileriyle bir daha görelim. . Üç ana dönem apaçık ortadadır:

Şubat dönemi; 4 Ma- _ yıs 1848'den 28 Mayıs 1849'a kadar Cumhuriyetin kuruluş dönemi, ya da kurucu Milli Meclis dönemi; 28 Mayıs 1849' dan 2 Aralık 1851'e kadar anayasal cumhuriyet ya da Milli Yasama Meclisi dönemi. 24 Şubattan, Louis Philippe'in devrilmesinden 4 Mayıs 1848'e, Kurucu Meclisin toplanmasına

kadar süren birinci dönem, asıl Şubat dönemi, devrime giriş olarak tanımlana­ bilir. Bu dönemin karakteri şu olguda resmi ifadesini bul­ muştur: · devrimin alelacele- ortaya çıkardığı hükümet ken­ disi

geçici olduğunu ilan etmiş, ve bu dönemde

tartışılaİı,

gerçekleştirilm eye çalışılan ·ya da öne . sürülen herşey, tıpkı hükümet gibi, kendini sadece

geçici ilan etmiştir. Hiç bir

şey ve hiç bir kimse var olma ve gerçekten hakkını

kendinde

birşey yapma

görmeye cesaret edememiştir. D evrimi

hazırlayan ya da belirleyen bütün unsurlar, hanedancı mu­

halefet\ cumhuriyetçi burjuvazi, demokratik cumhuriyetçi . küçük burjuvazi ve sosyal demokrat Şubat

işçiler, geçici olarak

hükümetinde yerlerini bulmuşlardır.

Zaten bundan başkası olamazdı. Şubat günlerinin baş­ langıçtaki amacı, mülk sahibi sınıfın kendi içindeki siya-· si imtiyazlılar çevresini genişletecek ve finans aristokrasisi­ nin dışa kapalı hakimiyetine

son verecek bir seçim refor­

muydu. Fakat iş fiili çatışmaya vannca, halk barikatlann: üzerine çıkınca, -Milli Muhafızlar harekete geçmeyince, or-

1) 304

Qrleans hanedanına yakın, kıralcı liberal

muhalefet.


. du

ciddi bir direnme gösterıneyince ve kırallık kaçıp gidin­

ce; · cumhuriyet

çok doğal göründü.

Partilerin herbiri onu

. kendine göre yonımladı. Proletarya onu silalı zoruyla elde ettiği için ona kendi damgasım vurdu, onu bir sosyal cum­ huriyet ilan etti. B öylece çağdaş devrimin genel içeriği or­ taya konulmuş oluyordu: eldeki malzeme, yığınların eğitim · düzeyi, halihazır koşullar ve ilişkiler bakımından o an için pratikte gerçekleştirilebilir herşeyle

taban tabana çelişen

bir · içerik. · Öte .yandan, Şubat Devrimine katılan bütün di� ğer unsurlann hak iddialan hükümette ele geçirdikleri as­ lan payıyla tanüıdı. Bu nedenledir ki, başka hiç bir dönem­ de bu dönemdekinden daha girift bir tumturaklı sözler

ve

fiili kararsızlık ve s akarlık, yeniliğe duyulan daha büyük . bir iştiyak ve eski gören�ğe tamnan daha köklü bir hakimi­ yet, toplumun bütününde görünüşte daha büyük bir uyum ve unsurlan arasmda daha derin bir husumet karışımı gö.. remeyiz. Paris proletaryası, önünde s�yre dalıp

sosyal sorunlar

oyalanınayı sürdürürken,

açılan engin ufuklan

üzerinde

ciddi tartışmalarla

eski toplum güçleri

toparlanıp

elele vermişler ve Temmuz kıFallJğımn engelleri yıkıldıktan sonra bir anda siye.set sahnesine doluşan millet çoğunluğu­ nun, köylülerin ve küçük burjuvaların beklenmedik deste­ ğine konmuşlardı. İkinci dönem, 4 Mayıs 1848'den 1849 Mayısı sonuna ka­ dar, burjuva cumhuriyetin kuruluş dönemidir. Şubat gün­ lerinden hemen sonra yalnız lıanedancı . muhalefet cumlıu­ riyetçilerin, ve cumhuriyetçiler sosyalistlerin baskınına uğ­ ramamışlardı, bütün Fransa Paris'in baskınına uğramıştı. 4 · Mayıs 1848'de ilk toplantısını yapan Milli Meclis milletin oylanyla seçilmişti ve milleti temsil ediyordu. Milli Meclis Şübat günlerinin iddialarına karşı canlı bir itirazdı ve dev­ rimin sonuçlarını burjuva boyutlarına indirecekti. Bu Milli Meclisin niteliğini Meclis

anında

kavrayan

toplandıktan birkaç gün sonra,

Paris 15

proletaryası,

Mayısta, onun ·

305


varlığını zorla inkara, onu dağıtmaya, milletin proletaryabüründüğü organik yı tehdit edetı reaksiyoner ruhunun .biçimi parçalayıp asli unsurlarına ayırmaya boşuna ça­ lıştı. Bilindiği gibi 15 Mayıs, Blanqui ve yoldaşlarını, · yani proleter partisinin gerçek önderlerini, incelediğimiz döne­ min bütün süresi boyunca siyaset sahnesinden uzaklaştır­ maktan başka bir sonuç vermedi. Louis Philippe'in burjuva kırallığını ancak bir burjuva cumhuriyeti izleyebilir. Bu demektir ki, eskiden kıral adına . burjuvazinin dar bir kesimi hüküm sürerken, şimdi halk adına burjuvazinin tümü hüküm sürecektir. Paris prole­ taryasının talepleri ütopyacı saçmalıklardır, bunlara artık son verilmelidir. Kurucu Milli Meclisin bunu ilan etmesine Paris proletaryası Haziran ayaklanması ile, Avıupa iç sa­ vaşlar tarihinin en muazzam olayı ile karşılık verdi. Burju­ va cumhuriyeti galebe çaldı. Finans

aristokrasisi, sanayi

burjuvazisi, orta sınıf, küçük burjuvazi, ordu, Seyyar Mu­ hafızlar adı altında örgütlenen lumpen

proletarya, entel­

lektüel şöhretler, papazlar ve köylüler hep ondan yanaydı­ lar. Paris proletaryasından

yana kendinden

gayri kimse

yoktu. Zaferden sonra üç binden fazla isyancı boğazlandı, on

beş

bin kişi

hiç

yargılanmadan

rüldü. Bu · yenilgiyle proletarya devrim

sömürgelere

sü­

sahnesinin ardına

geçer. .Her fırsatta, hareket yeniden canlanmaya yüz tutar tutmaz, yine öne çıkmaya savaşır- ama her defasında da­ ha da azalan bir güçle ve daha cılız

sonuçlarla. Onun üs�

. yer alan sosyal tabakalardan biri devrimci bir · gale-. tı1..'l.de yana kapılır kapılmaz proletarya onunla derhal ittifak: . ku­ rar, bu yüzden çeşitli partilerin birbiri ardı sıra uğradıkla­ rı bütün yenilgileri o da paylaşır. Ne ki ardarda gelen bu

darbeler yayıldıklan toplum yüzeyi

genişledikçe

giderek

güçsüzleşirler. Proletaryanın Meclisteki ve basındaki belli başlı önderleri birer birer malıkernelerin eline düşerler, proletaryal?-ın başına hep bir öncekinden daha güvenilmez 306

'


önderler geçer. Proletarya, kısmen de, mübadele bankalan ve işçi birlikleri gibi kurarncı deneyiere atılarak eski dün­ yayı onun kendi büyük, devrimci değişikliğe

birleşik

kaynakları aracılığıyla

uğramaktan vazgeçer;

kurtuluşunu,

tam- tersine, topluma birşey sezdirmeden, el altından, ken� di sınırlı hayat koşulları içinde sağlamaya çalışır ve bu yüz­ den ister istemez gemisini karaya oturtur. Haziranda çar­

pıştığı bütün sınıflar da onun yanısıra yere serilmedikçe ne kendinde eski devrimci yüceliği bulabilmesi, ne de yeni ku­ rulan ilişkilerden yeni enerji devşirebilme_si mümkün gibi­ dir. Ama hiç değilse verdiği büyük, dünya-tarihi çapmda mücadelenin şerefiyle yenilir� Yalnız Fransa değil, bütün Avr..ıpa Haziran depremi karşısında titrer. Oysa üst sınıfla­ rın sonraki yenilgileri öylesine ucuza

malolur ki, sırf bir

olay sa:y-ılabilmeleı:i için dahi zaferi kazanan parti tarafın­ dan hayasızca abartılm aları gerekir, ve yenilgiye uğrayan parti proletaryadan ne kadar uzaksa, yenilgisi o kadar yüz kızartıçıdır. Haziran kıyamcılannın burjuva cumhuriyetinin

uğradıkları yenilgi,

şüphesiz,

üzerinde kurulup yükselebileceği

zemini haz;ırlamış, düzlemişti; ama, ayıu zamanda, Avrupa;­

da "Cumhuriyet mi, kırallık mı?" sorunundan çok farklı sortmlann gündemde olduğunu göstermişti. Burda burjuva cu:mhuriyetiniiı bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde sınırsız .

istibdadı anlamına geldiğini ortaya koymuştu. Ve ispat et­ mişti ki, eski bir medeniyete, gelişmiş bir sınıfsal yapıya, çağdaş üretim koşullanna, ve yüzyıllar

süren çalışmalar

sayesinde bütün geleneksel fikirlerin içinde çözülüp eridi­ ği bir entellektüel bilince sahip nellikle, b uıiuva

ülkelerde cumhuriyet, ge­

toplumunun siyasi de;rrim

biçimidir sa­

dece- mesela Kuzey Amerika Birleşik Devletlerinde oldu­

ğu

gibi onun tutucu hayat biçimi değil. Orda, Amerika'da

sınıflar

şimdiden varolmakla

birlikte henüz istikrar ka­

zanmamışlardır, unsurlarını :Sürekli bir akış içinde · durma-

307


dan yeniler ve karşılıklı değiştirirler; çağdaş üretim araç­ ları,

atıl

bir

nüfus

fazlalığına

kafa ve kol emeğinin görece

uygun

düşecek

yerde,

eksikliğini telafi ederler, ve

nihayet, yeni bir dünyayı ele geçirmek zorunda olan hum­ malı ve dinç maddi üretim hareketi, eski ruh alemini or­ tadan kaldırmaya ne zaman, ne de fırsat bırakmıştır. Haziran günlerinde bütün sınıflar ve partiler proletar­ ya

sınıfına, Anarşi partisine, sosyalizm, komünizm parii­

sine karşı Düzen partisinde birleşmişlerdi. Toplumu "top­ lum

düşmanları"ndan

"kurtarınışlardı'.

"mülkiyet, aile, din, düzen" sloganlarını

- Eski toplumun

ordularına parola

yapmışlar, karşı-devrimci haçlılara, "Bu işaretin altmda za­ fer senin olacak l "1 demişlerdi. O gündenberi

Haziran is­

yancılarına karşı bu işar�tin altında toplanan

birçok parti­

den hangisi kendi sınıf çıkarını devrimci

savaş alanında sa­

ımnmaya kalkışacak olsa hemen "Mülkiyet, aile, din, dü­ zen ! " feryadı önünde dize geliyor. Topluma çevresinin her daralışında, daha

hükmedenler

dışa kapalı bir çıkarın

daha geniş bir çıkara karşı her korunuşunda, toplum

_

bir

kere daha kurtarılıyor. En basitinden bir burjuva maliye reformu, en sıradan bir liberalizm, en biçimsel bir cumhu­ riyetçilik, en sığ bir demokrasi adına ileri sürülen her ta­ lep aynı zamanda hem "topluma kastetmek" diye cazalan­ dırılıyor, hem de "sosyalizm" damgasını

yiyor.

Sonunda

"din ve düzen" in ulu rahipleri kendileri tapınak mihrap­ larından

sille tokat alaşağı ediliyorlar, gece karanlığında

yataklanndan kaldırılıp koctes arabalarına

tıkılarak zin­

danlara atılıyor ya da sürgüne gönderiliyorlar; tapınaklan yerle bir ediliyor, ağızlarına kilit vuruluyor, kalemleri kırı­ lıyor, kanunları din, mülkiyet, aile ve

düzen .adına yırtı-

Bir Hıristiyan efsanesine göre Roma imparatoru birinci Konstantin ts. 312 yılında rakibi Maxentius'u yendiği savaştan hemen önce · gökte üzerinde bu sözler yazılı bir haç görmüştü. ll

308


lıp atılıyor. Düzen aşığı burjuvalar sarhoş asker sürüleri tarafından halkonlarında kurşunlanıyorlar, aile nın kutsiyeti

ocaldarı­

çiğneniyor, evleri eğlence kabilinden

tutuluyor - hepsi

mülkiyet,

topa

aile, din, düzen adına ! En

sonunda burjuva toplumunun döküntüsü kutsal düzen ala­ kahra:rı:ian

yını oluşturuyor ve

CrapulinskP "toplumun

kurtarıcısı" sıfatıyla Tuileries Sarayma2 yerleşiyor. n

Olayların akışını izlemeye devam edelim.

Kurucu Milli Meclisin Haziran günlerinden

sonraki

tarihi, burjuvazinin cumhuriyetçi kesiminin, üç renk cum­ huriyetçileri, has cumhuriyetçiler, siyasi

cumhuriyetçiler,

· biçimsel cuınhuriyetçiler, vb. adlarla anılan kesimin haki­

miyetinin ve çöküşünün tarihidir. Louis Philippe'in

burjuva kırallığı devrinde bu kesim

resmi cumhuriyetçi muhalefeti, dolayısıyla zamanın siya­ set aleminin varlığı kabul edilen asli bir unsurunu oluştur­ maktaydı. Meclislerde temsilcileri, basında bir etlü alanı vardı.

oldukça geniş

Paris sözcüsü, National, kendine göre

Journal des Debats kadar itibar sahibiydi. Bu kesimin ka­ rakteri de meşruti kırallık dönemindeki durumuna

uygun

düşüyordu. Burjuvazinin büyük ortak çıkarlar çevresinde kenetlenmiş, özgül üretim koşullanyla diğerlerinden ayrı� lan bir kesimi değildi. Cumhuriyetçi görüşe yatkın burju­ valar, yazarlar, hukukçular, subay ve memurlardan oluşan bir klikti. Etkinliğini halkın Louis Philippe'e duyduğu antill

AliJ:?.ah şairi Reine'nin bir şiirindeki sefalete düşmüş Po­

2)

Paris'te, XIV.

lonyalı karakterin adı. Fransızca "crapule", · sefih, rezil demektir.. duklan saray. kezi,

1789

Louis'ye kadar Fransız kırallarının otur­

Devriminden sonra

yürütme

gücünün mer­

imparatorluktan (1804) sonra da hükümdarların ikametga­

hı oldu.

309


patiye, eski cumhuriyetin anılarına, birkaç fanatiğin cum­ huriyetçi imanına, ama hepsinin üstünde, Viyana andıaşma­ lan ve İngiltere ile ittifaktan

nefretini durmadan kör.lkledi­

milliyetçiliğine borçluydu1•

ği Fransız

Natio nal'in Louis Phi­

lippe zamanında ardına taktığı desteğin büyük kısmı gizli emperyalizmden

[imparatorlukçuluktan]

bu

ka-y-naklanı­

yordu; ki yine bu emperyalizm daha sonra, cumhuriyette, Louis Bonaparte'm şahsında tehlikeli bir rakip olarak onun karşısına

dikilecekti.

National, bütün burjuva muhalefet

gibi, finans aristokrasisiyle savaşıyordu. Fransa'da finans aristokrasisi ile savaşta büyük yeri ola:ri bütçe aleyhinde polemikler, ona istismarı

ihmal edilerniyecek kadar ucuz

bir rağbet s ağladığı gibi, sofuca kaleme alınmış b aşmaka­ leleri için de bir o kadar bol malzeme kaynağı idi. Sanayi burjuvazisi,

Fransız himayeci gümrük sistemini gözü ka­

palı savunduğu için N atio:ı:ıal'e ' minnettardı, ama National bu sistemi milli ekonomik olmaktan çok, benimsiyordu; yalizmi nun

bütünüyle

gözü-kara

ötesinde

burjuvazi,

suçladığı

National

için

partisi

komünizmi

ona

ve

sos­

minnettardı.

Bu­

has_, cumhuriyetçiydi.

Ya­

ni burjuva hakimiyetinin kıralcı yetçi biçimini, . ve asıl, bu

milli nedenlerle

biçimi yerine cumhuri­

hakimiyetten kendisine aslan pa­

yını istiyordu. Bu dönüşümün koşulları konusunda kendi kafası hiç de aydınlık değildi. Buna karşılık ona gün gibi aşikar görünen ve Louis Philippe'in saltanatının son gün­ lerinde reform şölenlerinde açıkça itiraf edilen şey, demok­ ratik küçük burjuvalar ve özellikle devrimci proletarya ,ta­ rafından hiç mi hiç tutulmadığı idi. Bu has cumhuriyetçi­ ler, has cumhuriyetçiler için hep olağan

olduğu gibi, ilk

ll 1815 Viyana Kongresi Fransa'yı 1790'daki sınırları içine itmiş ve genişleme emellerine ket vurnıuştu. İngiltere, Napoleon Fransa'sının yenilgisini sağlayan Avrupa karşı-devrimci ittifakı­ nın başıydı.


<

,başta Orleans Düşes'1nin naipliğiyle yetinmek üzereydiler ki Şubat Dev.cimi patladı ve en ti:mınmış temsilcilerine Ge­

:Çici Hükümette yer -verdi. 'Has cumhuriyetçiler daha baş­ tan doğal olarak burjuvazinin güvenine sahiptiler. Kurucu Milli Mecliste de çoğunluk onlardaydı. Geçici

Hükümetin

sosyalist ıinsurlan, Milli Meclisin ilk toplantısında atadığı Yürütme Kurulunun derhal dışında bırakıldılar, ve Natio ­ nal partisi, Yürütme Kuruluna da yol · vererek bu sayede en·

yakın · rakiplerinden,

küçük burjuva ya da demokratik

cUınhuriyetçilerden (Ledru-Rollin, vbJ kurtulmak için Ha­

cumhuriyetçi fırsat • bildi. Burjuva partinin Haziran kıyımını yöneten generali Cavaignac bir

ziran ayaklaninasını

çeşit diktatörce yetkilerle Yürütme Kurulunun yerini aldı. National'in eski yazı işleri müdürü Marrast, Kurucu Mec­ lisin daimi :başkanı oldu, bakanlıklar ve bütün diğer önem­ li makamlar has cumhuriyetçilerin payına düştü. Uzu.'1 zamandanberi kendine Temmuz kırallığmın meş­ ru mirasçısı gözüyle bakan cumhuriyetçi

böylece en büyük umutlanmn

burjuva kesim

umduğundan

da öte ger­

çekleştiğini gördü; ama iktidan, Louis Philippe zamanında hayal ettiği gibi burjuvazinin tahta karşı liberal bir baş­ kaldırısı sayesinde değil, proletaryanın -sennayeye karşı ayaklanması, salkım ateşiyle bastırılan bir ayaklanma sa­ yesinde ele geçirdi. canlandırdığı şey,

Hayalinde en devrimci olay gerçekte

olarak

en karşı-devrimci oiay

oldu.

Meyva kucağına düşmüştü- ama hayat ağacından değil, bilgi ağacmdan2.

ll

Kıral Louis Philippe'in 1842'de ölen büyük oğlunun kan­

sıydı. Louis Philippe torunu adına 24 Şubat 1848'de tahttan fera­ gat ettiği için naip olacakken Cumhuriyetin ilanı durumu de­ ğiştirdi. 2l Hayat Ağacı; ceı:ınette yetişen ve meyvası yiyenlere ölümsüzlük balışeden ağaç. Bilgi Ağacı : Adem ile Havva'nın ya­

. sak meyvasını yiyerek günaha girdikleri ağaç.

1


Burjuva cumhuriyetçilerin tek

başlarına

sadece 24 Haziran 1848'den 10 Aralık

hakimiyeti

1848'e kadar sürdü.

Bu dönem, cumhuriyetçi bir anayasanın hazırlanması Paris sıkıyönetimi ile özetlenir.

ve

Yeni anayasa aslında 1830 Anayasa Beratının1 cumhu­ riyetçi kılığa sokulmuş bir baskısından başka birşey değildi. Temmuz kırallığının burjuvazinin

bile büyük bir kısmını

siyasi iktidar dışında bırakan -dar kapsamlı seçim sistemF burjuva cumhuriyetinin varlığıyla bağdaşamazdı. Bunun ye­ rine Şubat Devrimi derhal tek dereceli genel oyu getirmişti. Burjuva cumhuriyetçiler bundan geri dönemezlerdi. Bir se­ çim bölgesinde en az altı ay oturmuş olmak şartını ekle­ mekle yetinmek zorunda kaldılar. Eski yönetim, belediye, adalet, ordu, vb. düzeni hiç değişmeden yürürlükte kaldı; ya

da

anayasa nerde bir değişiklik yaptıysa, o değişiklik

içerikte değil, içindekiler listesinde, esasta değil, isimde ol­ du. 1848 özgürlüklerinin

kaçınılmaz kurmay heyeti, kişi

özgürlüğü, basın özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, örgütlen­ me özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, eğitim ve din vb. özgür­ lükleri, onları dokunulmaz kılan

anayasal bir üniforma

kuşandılar. Bu özgürlüklerin her biri Fransız citoyen'inin [yurtdaşının] mutlak hakkı ilan edildi, ama hep şu der­ kenarla: bu hak, "başkalarının eşit hakları ve kamu gü­

venliği" ile, ya da bireysel özgürlüklerin kenP.i aralannda ve onlarla kamu güvenliği arasında tam bu uyumunu sağ­ lıyacak

'kanunlar"la sınırlanmadıkça

sınırsızdır. Mesela:

"Yurtdaşlar örgütlenme, şiddete başvurmadan ve

silahsız

ll

Temmuz Kırallığının esas teşkilat kanunu: Kırala büyük

2l

Bu

yetkiler tanıyan bir meşrılti anayasa idi. sisteme

göre yılda en

az 200 frank

dolaysız

vergi

ödeyenler sadece oy kullanabiliyorlardı. Bu yüzden Şubat Dev­

rimi öncesinde Fransa'da oy kullanma hakkına sayısı bütün nüfusun yüzde 2,8'inden ibaretti.

sahip 'olanlarm


toplantı yapma, dilekçe - verme, düşüncelerini basında ya da herhangi bir başka

yoldan ifade etme hakkına

sahip­

tirler. Bu hakların - kullanılması

üzerinde başkalannın eşit haklari ve kamu güvenliğinden gayri hiç bir smıı:' yoktur." (Fransız Anayasasının İkinci Bölümü Madde "Eğitim

8J

tespit

edilen

denetimi

serbesttir.

Şartlara

altında

uyularak

kullanılır."

yı,ırtdaşın evi, kanu:p_un

Eğitim

özgürlüğü ve

devletin

(Aymsı. · Madde 9)

saydığı

kanunce" -yüksek · ·-

"Ber

haller dışmda dokunul­

mazlığa sahiptir." (İkinci Bölüm. Madde 3.J Vb., vb.- Do­ layısıyla anayasa, · durmadan, ilerde

[ anayasayı

uygula­

mak için] çıkarılacak organik kanunlara atıf yapmaktadır: bu . kanunlar o derkenarlan .

öyle bir tarzda uygulayacak,

v:e bu sınırsız özgürlüklerin kullanılmasını öyle düzenleye­ cekler ki, özgürlükler birbirleriyle - de, kamu güvenliği ile de çatışmayacaklar. Sonradan düzen

dostları tarafından

bu kanunlar öyle bir tarzda çıkanldı ve özgürlükler öyle · düzenlendi ki, burjuvazi onları kullanırken başka sınıfla­ rın eşit haklanndan doğan hiç bir engelle

karşılaşmadı.

Bu organik kanunların bu özgürlükleı;i "başkaları"na bü­ tün bütün yasakladığı, ya da kullanılmalarını her bin ayrı bir polis tuzağı olan şartlara bağladığı hallerde bu her zaman, anayasanın öngördüğü gibi, salt "kamu güvenliği" adına, yani burjuvazinin güvenliği adına oluyordu. Bu­ nun içindir ki daha sonra her iki taraf da -bütün bu öz­ giirlükleri kaldıran düzen dostlan gibi, bu özgürlüklerin hepsini isteyen demokratlar da-

anayasayı

kE;mdilerine

mehaz göstermekte baştan sona kadar

haklıydılar. Zira anayasanın h�r maddesi kendi anti-tezini, kendi Üst Mec­

lisini ve Alt Meclisini, yani genel beyanda özgürlüğü, der­ _ kenarda özgürlüğün kaldırılmasını içerniektedir. Böylece, özgürlüğün adına saygı gösterHip sadece fiilen gerçek­ leşmesi -tabii, yasal yoldan- önlendiği sürece, özgürlü­ ğun gerçek hayatta varlığına indirilen darbeler ne denli 313


öldü.rücü olursa olsun, özgürlüğün anayasal varlığına ha­ Jel · gelmemiş oluyordu. " Böylesine ustalıkla

dokunulmaz · kılınan bu anayasa tehlikeye açıktı�

· yine de, Akliilleus1 gibi, tek bir noktada

topuğunda değil, başında. Daha doğrusu, sonunda giderek . dÜğünilendiği iki başında -bir yanda Yasama Meclisi, öbür yanda Cumhurb�şkam. Anayasaya atın,

göreceksiniz, sadece

baştan

sona bir göz

Cumhurbaşkanının

Yasama

mutlak, kesin,

Meclisi ile ilişkisini açıklayan roadelerdir

çelişkisiz ve çarpıtılınası imkansız olanlar. Çünkü burda, burjuva cumhuriyetçilerin kendi durumlannı · sağlama bağ­ lamalart söz konusuydu.

Anayasanın

45'ten

70'e kadar

maddeleri öyle kaleme alıminştır ki, buna göre Milli Meclis Cumhurbaşkanına anayasaya uygun olarak işten el Çekti­ rebilir, ama Cuinhurbaşkanı Milli Meclisi ancak anayasa­ ya aykın olarak, ancak anayasayı iptal ederek başından atabilir: Dolayısıyla anayasa burda kendisinili zorla çiğ­ nenmesine çanak tutmaktadır. Anayasa,

1830 Beratı gibi

kuvvetlerin aynlığını kutsamakla kalmıyor, bu aynlığı da- yanılmaz bir çelişki haline gelinceye kadar büyüttükçe bü­ yütüyor. Yasama gücüyle yürütme gücünün. parlamento­ dı;tki çekişmelerine Guizot'nun taktığı adla anayasal güçler arasında oyun, 1848 Anaya,şasıİıda her an va-baiıque [ban kol

oynanı"llaktadır. Bir Yf!.İıda . halkın

genel oyla seçilen

ve tekrar seçilebilir yedi yüz elli temsilcisi var: bunlar her türlü

denetimin

üstünde, feshi imkansız,

bölünmez bii'

Milli Meclis, mutlak yasama yetkisini haiz ;, savaş

ve ba-.

rış konusunda ve ticari andiaşmalarda riihai karar sahibi, · genel af ilan etmeye tek yetkili, ye sürekli olduğu için her

an sahnenin önünü tutan bir Milli Meclis oluşturuyorlar.

·

Ü Eski Yunan efsanesinde deniz tanrıçası Thetis'in oğlu savaşçı Akhilleus'un topuğundan gayri hiç bir yerine silıih işle­

mezdi.

314


Öbür yanda . kırallık iktidannın bütün sifatl_ariru ]J.a:iz:-cum" : hurbaşkanı · var: · Milli Meclisten bağımsız olarak ba:kanta� rim atama ya ·da görevden atma yetkisi omınduı:\ gücünün bütün İmkııiilan onun emrindedir, herhangibir

yüiü:t�e

resmi makamı dilediğine bahşeden ve bu sayede Fransa'da

en azından: .bir . buçuk milyon insanın geçimini elinde tu� .

tan da

ur , çünkü o kaçlar ins an her kademeden yanın ·

od

: milyon m emur ve- sub ayın eline bakmaktadır. Bütün silah­ lı kuV:vetlere

o

kumanda eder:. Tek tek suçluları bağışlaya�

bilir, yurtdaŞlann . se çtikleri

ton ve belediye meclislerini

vilıiyE)t genel meclislerini, kan­ Devlet Şurasının oıiayı�la da�

ğıtabilir. . Yabancı ülkelerle her türlü andlaşma rn:iizakere­ lerini başlatma ve yürütme hakkı yalnız ona aittir. Meclis her ari göz önünde ve kamunun eleştirisine açık iş .· görür­ ken, o Elis eum Bahçelerinde1 -gizli bir hayat surer; hem üsc telik; anayas anın 45 .. Maddesi göi:ü.ıiün ününde ve yüreğin­ d e her gün. ona, "Frere, il faut mourir!''2 -diye haykırıp dut- · duğu halde. Seçiminden s onraki dördÜ:iıcu ·.yılın güZelim · Mayıs ayının ikinci Pazar günü iktidarın sona eriyor! O gün deb d ebe n bitecek. Bu oiunun tekran yok. Eğer borçla� rın varsa, ve eğer niyetin, ola ki, güzelim Mayıs aYınm ikinci Pazartesi günü Clichy'ye3 taşınmak değilse, Anaya� sanın s ana . bahşettiği. altı yüz>bin frankla onhin vaktind� <;idemeye bak!- B öyl ece anayasa fiili iktidah Cu:irı:b:urbaş ka nma ve rirken , Milli . Meclise manevi iktidar sağlamaya çalışmaktadİr. .Kanun maddeleriyle manevi bir iktidar ya­ ratmanın imkansızlığı bir yana, anayas � _Cumhurl::ı aşkaiıı-

1) Paris' deki ünlü Champs-Elysees . caddesi yakinındaki Elysee Sarayı 1848-52 arasında • Cumhurbaşkanüııri: � ikametgal1ı icll. Eliseum Baliçeleri-:rriitolojide kahrama:nlann ve faziletli kişilerin rıihlanmn yaşadığı yerdi. . �'Ölmem1z mukadder, kardeş!" . 2) 3) Oiı Dokuzuncu Yüzyılda Paris'in ünlü 1;ıorç1ular ha.Pi�� lıanesi: _


nı tek dereceli seçimle bütün Fransızlara seçtirmekle bir

kere daha kendi kendini yürürlükten kaldırmaktadır: Fran­ sa'nın oyları Milli Meclisin yedi yüz elli üyesi arasında . dağılırken, burda, tersine, tek bir kişi üzerinde birleşiyor. Halkın her bir ayrı temsilcisi sadece şu ya da bu. partiyi, şu ya da bu şehri, şu ya da bu köprü başını, ya da hatta sadece, ne dava ne de kişi ince elenip sık dokunulme.ksı­ zın, yedi yüz elli kişiden: herhangi birini seçme zorunlulu­ ğunu temsil ederken, 6 bir tek kişi milletin seçtiğidir ve o:iıu seçme fiili egemen halkın her dört yılda bir oynadığı. kozdur. Seçimle gelen: Milli Meclis milletle metafizik, seçim le gelen Cumhurbaşkanı ise kişisel bir ilişki içindedir. Gerçi Milli Meclis tek tek

milletvekillerinde

milli ruhun çeşitli

veçhelerini yansıtır ama, Cumhurbaşkanında bu milli ruh ete

kemiğe bürünür. Cumhurbaşkanı Milli Meclisin kar­

şısında bir çeşit ilahi hak sahibidir; halkm lütfu sayesin­ de Cumhurbaşkanıdır. . · Deniz . · tanrıçası Thetis, hayatının baharında öleceğini Akhilleus'a önceden haber vermişti. Akhilleus gibi bir za­ yıf noktası olan anayasa da, Akhilleus gibi ,erken . öleceği önsezisini taşıyordu. Büyük yasama lanmaya

yaklaştıkça

kıralcıların,

mokratların ve komünistlerin

şaheserleri tamam­

Bonaparte'çıların,

cüretleri

de­

artarken kendi

itibarlarımn nasıl günden güne düşmekte olduğunu ana­ yasacyapıcı has cumhuriyetçilerin anlamaları için, Thetis'in denizden çıkıp bu sırrı onlara ideal cumhuriyetierinin

ulvi

vermesine

gerek yoktu:

cennetinden

adi dünyaya

şöyle bir göz atmaları yeterdi. Anayasada bir hile Maddenin

yardımıyla,

kaderi

atlatmaya

ik

llL

çalıştılar. .Bu

maddeye göre Anayasa değişikliği için verilen her öner­ genin, her biri arasında bir tam ay geçecek ardarda

üç

ayrı görüşmeden sonra oyların en az dörtte üçünü topla­ ması ve ayrıca, ek bir şaİt olarak, Milli Meclisin en az beş yüz üyesinin oylamaya katılması gerekmektedir. Has 316


halen parlamentoda

-cunılıuriyetçiler bununla, ve hükümet

tüm imkanianna '

otoritesinin

ellerinden her gün biraz daha kayıp

aciz

iktidan,

parlamentoda

çoğunluğa

hakimierken gitmekte olan

sadece bir azınlık olarak -pey­

gamberce bir önseziyle kendilerini şimdiden o hale

düş­

müş görüyorlardı- yine de sürdürmek için nafile bir te­ şebbüse girişrnekten başka birşey yapmıyorlardı. Nihayet

anayasa,

bir

melodramatik

paragrafında,

kendini "bütün Fransız halkının ve her Fransızın uyanık dikkatL7le ve vatanseverliğine"

emanet etmektedir--

daha önce, bir başka paragrafta,

ama

"uyanık" ve "vatanse­

ver" Fransızlan kendisi tarafından tam da bu amaçia icad

edilen Yüksek .

Adalet

Mahkemesinin,

"haute cour" un .

[ yüksek mahkemenin] müşfik ve titiz ellerine emanet et­ tikten sonra. 2 Aralık 1851'de bir kafa vuruşuyla devriliDeyip sade­ ce bir

şapkanın

dokunuşuyla· düşen - 1848 Anayasası !şte

böyle bir anayasaydı. Elbette ki bu şapka üç köşeli

bit

Napoleon şapkasıydı. Burjuva cumhuriyetçiler Mecliste bu anayasayı hazır­ Iaya, tartışa, oylaya dursunlar, Cavignac

Meclis dışında

Paris sıkıyönetimini sürdürüyordu. Paris sıkıyönetimi; cum­

huriyet yaratmanın · doğum sancısını çeken Kurucu Mec­ lisin ebesiydi. Her ne · kadar anayasanın hayatına sonra­ dan süngüleri e son - verilmişse. de, unutulmamalı ki onu yine süngülerle, hem de halka çevTilen süngülerle anası­ nın karnında korumak ve süngülerle dünyaya gerekmişti. . "İtibarlı

getimıek

cumhuriyetçiler"in

ataJan, sembolle­

Avrupa'nın

dört bir yanında

ri olan üç renkli bayrağı

geziye göndermişlerdi.l Kendileri

de,

bütün Kıtayı kendi-

ve ll Marx bununla, Fransız ordularının büyük Devrim Napoleon zamanında Avrupa'da kazandıklan zaferleri kastedi­ yor.


liğinden dolaşıp büsbütün alevlenen

bir aşkla Fransa_'ya.

dönen, ve bugün artık taşra vilayetlerinin yansında Fran­ sız uyruğuna girmiş _

olan bir icad ortaya attılar: sıkıyö:_

m:itim. Fransız Devriminin seyri boyunca birb:irini izleyen. her bulıranda dönem dönem

kullamlan

harikulade

bir­

icad. Ne.�ki dön-em dönem Fransız toplumunun başına bey­ nini sıkmaçlayıp onu sükünete kavuşturmak için geçiri� len kışla ve ordugah; dönem dörı_e:m

yargıç ve yönetic(

vasi ve sansürcü olarak faaliyet göstermelerine, poliseilik oynayıp gece bekçiliği ·yapmalanna göz ;,--umulan kılıç ve

tüfek; dönem dönem toplumun en yüce hikmeti ve rehbe­ ri ilan edilen bıyık ve üniforma- kışla ve_ordugah, kılıç ve

tüfek, bıyık ve üniforma; sonunda ister istemez kendi re� jimlerini en üstün rejim ilan ederek toplumu bir defada-­ hepten kurtarmayı, ve sivil toplumu kendi kendini yönet­ me zahmetinden azade kılınayı düşünmeyecekler miydi? Kışla ve ordugah, kılıç ve tüfek, bıyık ve üniformamu ak­ lına bu düşüncenin gelmesi şu bakımdan daha da kaçı-­ nılmazdı: o zaman, gördükleri daha büyük hizmet karşılı­

ğında kendilerimi daha iyi ödeme yapılmasını. bekleyebi­ lirlerdi. Oysa sadece

dönem dönem uygulanan sıkıyöne­

timden, şu ya da bu burjuva kesimin çağnsı üzerine top­ lumun geçici olarak kurtanlmasından, birkaç ölü ve ralı ile birkaç burjuva

dost gülücüğünden

ya­

başka birşey

geçmiyordu ellerine. Niçin askeriye de g:ünün birinde ken­ di çıkan adına - ve . kendi yaranna sıkıyönetimeilik oyna­ yıp ayın zamanda burjuvalann keselerini sıkıya almasın� dı? Kaldı ki; geçerken belirtelim,

Cavaignac

zamanında

on beş bin isyancıyı hiç yargılanmadan sürgüne yollayan askeri komisyon başkanı Albay Bemard'ın şu anda Paris� te icrayi faaliyette bulunan askeri koınisyonlann yine ba­ şında olduğu unutulmamalıdır.

Her ne kadar 318

Paris'te

sıkıyönetimle

muteber,

has


cumhuriyetçiler 2 Aralık 1851 praetor muhazılarının1 fi­ deliğini tavlayıp hazır atmişlerse de, Louis Philippe dev­ rinde yaptıkları · gibi

milli duygulan abartacakları yerde kul kö­

şimdi milli iktidar ellerindeyken yabancı ülkelere le

oldukları, ve İtaiya'yı

y�Tde Avusturyalılada

özgürlüğüne

Napolililer

kavuşturacaklan

tarafından

yeniden

ezilmesine ses çıkarmadıkları - için övgüyü haketnıişlerdir.2 Louis

Bonaparte'ın 10 Aralık 1848'de Cumhurbaşkanı. se­

çilmesi,

Cavaignac'ın diktatörlüğünün veı Kurucu

Mecli­

sin sonu oldu. Anayasanın 44. Maddesi şöyle . der: "Fransız Cumhur­ başkanı, . Fransız yurtdaşı sıfa.tını hiç bir zaman yitirme. miş olmalıdır." Fransız Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşka,.. nı, L.N. Bonaparte, yalnız Fransız yurtdaşı sıfatını yitir,.. mekle, yalnız İngiltere'de yardım�ı polis kadrosunda _ Ça..,.

İsviçre _1.).yrukluyduil� 10 Aralık seçiminin ne anlama geldiğini "başka yerde4

lışmal<".la kalmamıştı, bir de üstelik

gösterdim. Burda a konuya tekrar dönmiyeceğim. � Şu ka­

darına değinmek yeter: · bu seıçim · milletin · diğer sınıfıarına

karşı, 1)

Şubat Devriminin

balıasım ö demek zorurida . bıra-

. Praetor muhafızları, Roma imparatorlarının bir döne:ın­

deki başıbozuk

muh�ız

alayı idL Burda Louis

Bonaparte'ın

lumpei:ı.ler . arasıı:i.dan devşirdiği, . bit çeşit faşist komando işlevi gören 10 Aralık Derneği mensuplan kastediliyor. 2)

1848

Temmuzu sonunqa

Avusturya ordusu

Piedmont'u

yenerek Milane'yu işgal etti. 25 Ağustosta Cavaignac Avustur-. ya'ya karşı bir müdahale fikrini reddetti, onun yerine Fransa'­

nın arabuluculuk yapmasını önerdi. Napoli ordusu da 1848 Ey­ lülünde Sicilya' run yansını tekrar �le geçirdi. Bütün bunlar d Nationt takımının Avrupa karşı-devrimci güçleriyle ittifakının . sonuçlarıydi.:

.

3)

·

Louis Napoleon · Boriaparte 1832 yılında İsviçre yurtdaşı

olmuş, 1848'de İngiltere'de iken . Londra'da Chartist'lere

gütlenen özel yardımcı polis birliğinde çalışmıştı. 4)

karşı ör­

Fransa'da Sınıf Mücadeleleri 1848-50'de:g. Parçalar bölü­

müne bakımz. ·

319


kılan köylülerhı bir tepkisi idi, kırın şehre tepkisi idi. Na-.

tional cumhuriyetçilerinin ne şan ve şeref, ne de fazladan ücret sağlıyabildikleri ordu tarafından, Bonaparte'ı kıral­ lığa geçişte bir köprü olarak selamıayan büyük burjuvazi tarafından, ve onu Cavaignac'ı çarpacak musibet selamıayan prolet�rler ve küçük

burjuvalar

olarak

tarafından

büyük ölçüde onaylandı. Köylülerin Fransız Devrimiyle iliş­ kisini ilerde daha yakından inceleme fırsatıni bulacağım. 20 Aralık

1848'den1 . Kurucu Meclisin 1849 Mayısında

dağılmasına kadar geçen dönem, burjuva cumhuriyetçile­ rm yıkılışlannın tarihini kapsar. Burjuvazi için bir cum­ . huriyet kurduktan,

devrimci proletaryayı saf dışı kıldık­

tan ve demokratik küçük burjuvaziyi şimdililr susturduk­

tan sonra, onlar da, haklı olarak kendi malı saydığı cur.a, huriyete el koyan burjuvazi çoğunluğu tarafından bir ke­ nara itildiler. Gelgelelim bu burjuva çoğunluk, kıralcıy­

,rlı. Bir kesimi, büyük toprak sahipleri, Restorasyon sıra­ sında hüküm sürınüştü, dolayısiyla Meşruiyetçi idi. Öbürü,

finans soyiulan ve büyük sanayiciler, Temmuz hüküm sürınüştü, dolayısıyla Orle-

kırallığı döneminde

. ans'cı idi. Ordu, üniversite,

kilise

nın yüksek kodamanıanna

baro, akademi ve bası­

değişik

oranlarda olmakla

Bourbon ya da Orleans adını değil, Sermaye adını taşıyan burjuva cum­ buriyetinde, birlikte hüküm sürebilecekleri devlet biçimi­ birlikte, her iki yanda da rastlanıyorqu.

ni bulmuşlardı. Haziran ayaklanması zaten onları "Düzen

partisi"nde birleştirmişti.

Şimdi

yapılacak ilk iş, Milli

Meclisin sıralarını hala işgal eden burjuva cumhuriyetçi­ ler kliğini ıskartaya

çıkarmaktı. Bu has cumhuriyetçiler

halka ·karşı şiddet kullanırken şimdi geri 1)

çekilirlerken, kendi

cumhuriyetçiliklerini ve

10 Aralık 1848'de Cumhurbaşkanı

p arta'ın resmen göreve başladığı

.320

ne kadar zalim idiyseler,

tarih.

seçilen

Louis Bana­


yasama haklannı yürütme gücüne ve kırakılara karşı sa­ vunmalan söz konusuyken, o kadar korkak, yaltakçı, yılgın ve savaşmaktan Aci.idiler. Yıkılışlannın şerefsiz tari­ hini burada anıatmama gerek yok. Yenik düşmediler; kayıp­ lara ka.nştılar. Tarihleri ebediyen kapanmıştır. Mecliste ol­ sun, Meclis dışında olsun, bu:çı.dan sonraki dönemde yalnız; anılar olarak göze çarparlar -ne zaman salt Cumhuriyet · adı yeniden d�va konusu olsa, ve ne za:ı;nan devrimci mü­ cadele en düşük düzeye inmeye yüz tutsa tekrar- canlanır gibi olan anılar. Geçerken işaret edeyim: bu partiye adını veren gazete, National, bundan sonraki dönemden meslek değiştirip sosyalist oldu. Bu dönemi kapatmadan önce, 20 Aralık 1848' den Ku­ rucu Meclisin sahneden çekilmesine kadar evlilik ilişkisi içinde yaşamışken, biri diğerini 2 . Aralık 185l'de yok eden iki güce gerisin geri bir göz atmamız gerekiyor. BJ.r yan­ da Louis Bonaparte, öbür yanda aralannda koalisyon ya1 pan kıralcıla:hn partisi neden -Düzen partisi; büyük burjuvazinin partisi- söz ediyoruz. Bonaparte Cuinhurbaşkanı olur olınaz derh,al Düzen partisinden bir hükümet kurdu ve başına parlamenter burjuvazinin en liberal kesiminin · eski önderi, nota bene\ Odilon Barrat'yu getirdi. M. ;Bar­ rat 1830'danberi hayali gözünde tüteri bakanlık koltuğu­ nu, hem de üstelik başbakanlığı nihayet ele geçirmişti; fakat Louis Philippe zamanında hulyasını kurduğu gibi parlamenter muhalefetin en ileri önderi olarak değil, . bir . parlamentoYU katıetme görevi ile, ve en �zılı düşmanlan­ nııi, Cezvitlerle2 Meşrüiyetçilerin suç ortağı . olarak. Gelini sonunda eve getirmişti ama Ji?.z sokağa düştükten sonra. Bonaparte kendisi hiç · ortada görünmüyordu. Onun . adına bu parti iş· görüyordu. ·

·

1)

"Buraya dikkat! " demektir.

2)

Aşın karşı-devrimci militan Hıristiyan tarikatı>


Bakanlar kurulunun daha ilk toplantısında Roma: se­

!erine

girişilmesi karatlaştınlarak, bunun; Milli Meclis'in

birşeyden haberi

olmaksızın

ğin . Meclisten yalan

yapılması ve gerekli _ödene­

dolanla kopanlması üzerinde anlaş­

maya vanldı. Böylece hükümetin ilk işi Milli Meclisi do­ landınnak, devrimci Roma

Cumhuriyetine karşı yabancı

müstebit devletlerle gizli komplo kunnak oldu. Aynı tarz� da ve aynı manevralarla Bonaparte

kıralcı

lCasama Mec�

lisi ve onun anayasal cumhuriyetine karşı 2 Aralık dar­ besini hazırladı. Unutmayalım ki 20 Aralık 1848'de Bona­ parte.'ın hükümetini oluşturan parti, 2 Aralık 1851'de Milli Yasama Meclisinde çoğunlukta olan partiydi. Kurucu Me�lis, Ağustosta, anayasayı

tamamlayacak

bütün bir dizi organik kanunu hazırlayıp çıkarmadan da­ ğılmamaya karar vennişti. 6 Ocak 1849'da Düzen

Partisi

Rateaıi adında bir milletvekiline, Meclisin organik kanun­ lan bir yana birakıp kendi feshini karariaştırmasını iste­ yen bir önerge verdirtti. Başta

Odilon Barrot olmak üzere

yalmz bakanlar değil, Milli Meclisin bütün kıralcı üyeleri kredinin yeniden tesisi, düzenin takviyesi, belirsiz geçici du­ ruma son verilip kesin bir düzenlemeye gidilmesi için feshi� . nin gerekli olduğunu; yeni hükümetin verimli çalışmasını engellediğini ve sırf garezden

ötürü hayatını

uzatmaya

çalıştığını; ülkenin ondan artık bıktığım Meclise mütehak­ kim bir edayla bildirdiler. Bonaparte yasama gücüne sav­ rulan bütün bu küfürleri bir kenara

yazdı, ezberiedi ve

2 Aralık 1851'de, bunlardan ders aldığını parlamentomin kırakılanna ispat etti. Onlanri sloganlannı onlara karşı . kullandı. Barrat hükümeti ve Düzen partisi daha da ileri gitti­ ler.

Fransa'nın

dört bucağından Milli Meclis_e dilekçeler

cgöriderttiler. . Bu dilekçelerde, nazik bir dille, ME)clisin or-· tadan toz olması isteniyordu. Böylece hükümet ve Düzen partisi örgütlenmemiş halk yığınlannı Milli Meclise, hal-

322


kın anayasaya . göre örgütlenmiş

savaşa ı

ifadesine karşı

sürdüler . Eonaparte'a, parlamenter meclisiere karşr halka !

başvurmayı öğrettiler. Nihayet 29 Ocak 1849'da, . Kurucu 1 M eclisin kendi feshi konusunda karar vereceği · gün geldi ç attı .

Milli Me clis, toplantİlannın yapıldığı binayı asker .

işgali altında · buldu; hem Milli Muhafızların , hem de- mu�

vazzaf ·birliklerin - başkumandanlığını elinde tutan - partisi generali Changarnier sanki hemen

_Düzen •

bir savaş · çık­

mak üzereymiŞ gibi Paris'te büyük bir askeri geçit resmi düzenledi, kıralcı koaljsyonun sözcüleri

Kurucu Meclise,

isteksiz davrandığı takdirde zor kullanılacağına dair teh�

savurdular. Meclis istekliydi, ve ancak çok kısa bir hayat süresi için daha . pazarlıkta uyuştu.1 29 Ocak,- 2 Ara­ lık 1851 hükümet darbesl.nden, lakin bu defa Bonaparte'la birlikte kıralcıların cumhuriyetçi Milli Meclise karşı ger- _ çekleştirdikleri bir 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden ditler

_

başka neydi ki?_ Beyler, Bomi.p arte'ın askerlerin bir kısmına Tuileries

29 Qcak 1849'dan,

önünde

kendi karşısında

geçit resmi yaptırmak i çin yararlandığını, .

ve aske:ri gü-.

cün parlamento gücüne karşı bu ilk aleni kazan kaldıiışı-

na Caligula2 rolüne çıkmaya; hazırlık babinda hevesle a� nldlğını · hiç farketmediler, ya da farketmek istemediler. Onlar yalnız kendi Changarnier'ıerinin farkındaydılar. Düzen p�rtisini Kurucu Meclisin hayatını zorla

kısa

kesineye iten özel bir saik, eğitim kanunu, dirii ibadet ka­ nunu · gibi

anayasayı

tamamlayıcı

organik kanunlardı.

Bu kanunların, yüreklerine kuşku düş en - cumhuriyetçiler ta:ı;afından çıkarılmasına meydan

tarafından çıkarılmas

:

. verilmeden

_

kendil eri

kıralcıla:r koalisyonu için . son dere-

D Kurucu Meclis bu 29 Ocak 1849 taıihli toplantısında, Rateau'nun 6 Ocak taıihli önergesinin kayıtsız şartsız reddirıi .isteyen · bir başka önergeyi reddetti. 2) Azgın müstebitliğiyle ünlü ordudan gelme Rqma iriip a� ratoru.

323


ce önemliydi. Ne ki bu organik kanunlar arasında Cum� hurbaşkanının

sorumluluğuna

dair bir kanun da vardı.

l85l'de Yasama Meclisi tam böyle bir kanun taslağı üze­ rinde çalışırken Bonaparte Aralık darbesiyle

karşıladı.

atak davranıp bu derbeyi 2 Kıralcılar, 1851 parlamenter

kış harekatlan1 sırasında bu Sorumluluk telik kuşkulu, düşman, cumhuriyetçi

Kanununu, üs­

bir Meclis tarafın­

dan düzenlenmiş olarak hazır bulmak için neler vermez­ lerili ki! Kurucu Meclis son silahını da 29 Ocak 1849'da kendi eliyle

dağıttıktan sonra

Barrat

hükümeti ve düzen dost­

ları derhal onun üzerine çullandılar, onu aşağılamak için ne yapılabilirse yaptılar, iktidarsız yılgın MeClisten hal­ kın gözünde en son saygı kınntılarinı da yitirmesine yol .açan kanunlar ' koparttılar. Bonaparte, kafasındaki NapO­ lean tutkusuyla, parlamento iktidannın bu hallere düşü­ şünü kamu önünde yüzsüzce istismar etmekten çekinme ­ di. 8 Mayıs 1849'da Milli Meclis Civitavecchia'nın Oudinot tarafından işgali dolayısıyla hükümeti' kınayan bir öner­ geyi oylayıp Roma

seferinin

görünürdeki

amacına - dön�

dürülmesini emredince2, Bonaparte .aynı akşam de,

Moniteur'

Oudinot'ya yazdığı bir mektubu yayınlattı. Bu mek­

tupta onu kahramanca eylemlerinden ötürü kutluyar ve kalemefendisi parlamenterlerin nun

cömert

tersine,

şimdiden, ordu­

hamisi pazunu . takınıyordu, Kıralcılar buna

güldüler. Onlar Bonaparte'ı kendi basit oyuncaklan sanı­ yorlardı. Nihayet, Kurucu Meclisin

başkanı Marrast · bir

an için Milli Meclisin güvenliğini tehlikede görüp de ana­ yasa uyannca bir albayla alayım göreve çağınnca, albay gerekçe ıl

olarak disiplini

öne sürerek ·emre

uyınadı ve

2 Aralık 1851 darbesinden S0;1ra Düzen partisinin bazı

unsurlarının Bonaparte'a karşı direnişe geçme teşebhüsü. 2l

y

Roma

seferinin · gorünürdeki

ya' a müdahalesini önlemekti.

324

amacı Avusturya'nın İtal­


III 28 Mayıs 1849'da Milli Yasama

Meclisi

Aralık 185l'de Meclis dağıtıldı. Bu dönem

toplandı. 2

anayasal, ya da

parlamenter cumhuriyetin hayat süresini . kapsar. Birinci Fransız

Devriminde

Anayasacıların1 iktidan­

iktidannı iktidan, ve Girondin'lerin Girondin'lerin2 Jacobin'lerin3 iktidan izler� Bu partilerin her biri daha nı

·

1)

Questor, Yasama Meclisinin

idare amirlerine verilen isimdi.

2)

üyeleri arasından seçilen

Söz konusu · tas an ı7. Kasımda uzun tartışmalardan son­

ra reddedildi. Montag ne da aHiyhde oy kullan ı.

325


ilerici partinin desteğine dayanır. Devrimi, ardından ar­ tık daha ileriye gidemeyeceği, hele ilerisine hiç geçemiye­ ceği bir noktaya vardırdığı anda, gerisindeki

·

üttefiki

m

daha atak

tarafından bir kenara itilir ve giyotine yollanır.

Devrim, böylece, hep yükselen bir çizgi boyunca ilerler. 1848 D�vriminde durum bunun tersidir. Proleter par­

tisi küçük burjuva demokrat p artinin bir eklentisi olarak 1

göze çarpmaktadır. 16 Nisanda, günlerinde

15 Mayısta ve Haziran

bu- ikincisinin ihanetine uğrar ve yan y old a .

bırakılı:r-4. Demokrat parti ise burj u va cumhuryyetçi p arti ­ nin onıuzlanna yaslanmaktadır. Burjuva kendi durumlannın sağlama

·

umhuriyetçiler

c

bağlandığından emin olur

olmaz, baş belası yoldaşı silkeleyip atarlar ve Düzen par� tisinin omuzlanna abanırlar.

Düzen partisi

·

omuzlarını

eğer, burjuva cumhuriyetçileri tepetaklak düşürür, kendi­

ni silah gücünün

omuzlann-a

oturduğunu hayal

ederken,

atar.

Hala o omuzlarda

bir sabah

vakti,

omuzların

süngülere dönüşmüş .olduğunun farkına vanr. Her

onu arkadan sıkıştıran

p artiye tekmeyi

geriye itiş yapan partiye yaslamr. dengesini

yitinnesine ve kaçınılmaz

rından sonra acayip . taklalar atarak

parti

indirir, önündeki

Bu gülünç vaziyette yüz buruştunnala­

yeri boylamasma ni- _

çin şaşmalı? Devrim, böylece, hep alçalan bir çizgi bo­ yunca .ilerler. Daha sori Şubat barikatı kaldınlmadan, ilk

Il

178_9 DeVIiminde Kurucu Meclisin

(17 Haziran 1789-30 ve sonradan Yasama Meclisinin cı Ekim 1791-19 Ey­ · lül 1792) meşrüti kırallık taraftan üyeleri .

Eylül 1791)

2l Konvansiyon Meclisinde (21 Eylül 1792-26 Ekim 1795) --__ büyük ve orta burjuvaziı;Un temsilcisi ılımlı cumhuriyetçiler. · 3)

Konvansiyon

Meclisinde küçük

burjuvazinin temsilcisi -

radikal cumhuriyetçiler: Robespierre'in partisi. 4)

Fransa'da . Sınıf Mücadel�leri 1848-50'den Parçalar bölü­

mü:çı.e baJumz.

326


devrimci otorite kuruimadan bu geriye doğru hareketin

··. içinde bulmuştur kendini . .

·

. Önümüzdeki dönem, hep�f de göze batan karmakan­

.

şık bir çelişkiler . yumağıdır: Anayasa aleyhinde apaçık fe­ sat çeviren anayasacılar; kendilerini anayasacı ilan eden

· devrimciler; herşeye kadir olmak isteyip · her zaman par� lamento sınırlan içinde kalan bir. Milli Meclis; sabn ken­ dine meslek edinen ve şimdiki

yenilgilerini hep gelecek

zaferiere dair. kehanetl�rle göğüsleyen bir Montagn,e; cum�

huriyetin patres conscripti'sini1 oluşturan ve bağlı olduk­ lan hasım hanedanlan ülke dışında, diş biledikleri . cum­ huriyeti Fransa'da tutmaya durtım gereği zorlanaıı kıral� cılar; gücünü doğrudan doğ:r:uya güçsüzlüğünden, itiban. .

.

.

nı uyandırdığı horgörüden alan bir yürütme gücü; iki kırallığın� Restoras !on ve Temmuz l5:ır�llıklar'ının birleşik kepazeliğinden baŞka birşey olmayan, · imparatorli:ık - eti� -

· -

.

.

·-

ketli bir cumhuriyet -birinci şartı ayrılına olan itifaklar; ilk kuralı kararsızlık olan mücadeleler; huzur adına gemi azıya alınış beyhude bir ajitasyon, devrim adına eri cidd� sükünet öğütleri; yalandan heyecanlar, heyecansız doğru­ lar; hiç bir kahramanlığı görülmeyen kahramanlar, olaysız tarih; görünuşe göre yegane itici .

.

. gücü takvim olan ve lrep

aynı gerginlikleri ve yumuşanialan tekrarlıya tekrarlıya gıc

na

getiren gelişme; dönem dönem bir . doruğa ulaşır görü­

nÜp sonra

yok

keskinliklerini

yiti��n,

hiç bir çözüme varmadan

olan çelişkiler; fiyakalı gayretkeşlikler ve . dünyanın

sonu geliyor

diye içine düşülen hödüklere seza dehşet, bir

yandan: da laisser aller'leriyle malanyla] 1)

2)

[herşeyi

. oluruna bırak­

Kıyamet · gününden çok Fronde2 çağını hatır-

· Eski Roma'da Senato üyeleri. Düzenin gerçek sahipleri.

On Yedinci

soylulann

Yüzyıl Fransa'sında burjuvaZi ile :t:eodal mutlak - kırallığı;ı başkaldırı hareketi.

bir kısmının

Yer yer köylü · desteğine daya;nD:ıaktaydı.

·

327


latan dünya kurtancılannın çevirdikleri _en bayağı cinsin­

den entrikalar, aynadıklan saray komedileri- Fransa'nın ' resmi kölektif . dehasının, tek bir adamın hilekar ahmak­ lığı tarafından hiçe indirilişi; milletin kolektif . iradesinin, genel oy aracılığıyla her ses verişinde

kendinden

yana

tecellisini yığırilann iflah . olmaz düşmanlannın şahsında arayışı, ve sonunda bir şakinin inatçı iradesinde buluşu. Eğer tarihin gri üstüne gri resmedilmiş

herhangi bir ke­

siti varsa işte budur. İnsanlar ve olaylar ters yüz edilmiş Schlemihl'lerel, gövdelerini yitırmiş gölgelere benziyorlar. Devrim kendi temsilcilerini kendisi felce uğratıyor, nız

yal­

düşmanıanna muhteris bir güç bahşediyor. Karşı-dev­

rimciler tarafından

durmadan

kışlarian "kızıl heyula"

gelberi edilip

nihayet

sonra kış­

belirdiğinde,

anarşinin Frikya takkesiyle2 değil, düzenin

başında

üniformasım

kuşanmış olarak, kırınızı pantolonla çıka geliyor.

Gördük ki Bonaparte'ın 20 Aralık 1848'de, yani Yüce­

lere erdiği gün atadığı hükümet, Düzen partisinin, Meş­ riiiyetçi ve Orleans'cı koalisyonun

. bir hükümetiydi. Bu

Barrot-Faiıoux hükümeti hayat süresini az çok zorla

ya­

nda kestiği cumhuriyetçi Kurucu Meclisten sonra da ya­ şamaya devam ederek iş başında kalınıştı. Müttefik kiral­

cılann generali Changarnier· hem Birinci Ordu Tümeni­ nin, hem P'aris

Mİlli

Muhafızlannıiı

şahsında birleştirmeye devam

genel

ediyordu.

kumandasını Nihayet; genel

seçimler Düzen partisine Milli Mecliste büyük bir çoğun­ luk sağlamıştı. Burda Louis Philippe'in mebuslan ve aya­ nı

kutlu bir . Meşrüiyetçiler alayı ile karşılaştılar. Milletin

1)

Alman şairi

Chamisso'nun

bir

şiirindeki kahramanın

adı. Büyülü bir · kese karşılığında gölgesini satar ve tekrar bu­ labilmek için bütün dünyayı dolaşır. 2)

Eski Frikayalıların giydikleri tepesi

öııe düşen külah.

On Dokuzuncu Yüzyılda özgüi-lük sembolüydü.

1789 Devrimin­

de Jacobin'ler başlannda bu külahla dolaşırlardı.

328


oylanndan birçoğ:iı bu Meşrüiyetçiler . için siyaset sahne� sine giriş kartına dönüşmüştü. Bonaparte'çı milletvekille­ rinin sayısı, bağımsız bir parlamento partisi oluşturmala­

rnauvaise

azdı.

kadar

nn.a elvermeyecek

Onlar Düzen

[tufeyli takımı]

queue' sü

gibi

partisinin

görünüyorların

sadece� Böylece Düzen partisi hükÜmet iktidarinı, . orduyu ve yasama organını, kısacası devlet elinde

tutmaktaydı.

İktidannı

iktidarının tümünü iradesiymiş

halkın

gibi

gösteren genel seçim sonuçlan, ve karşı-devrimin Avrupa Kıtası üzerinde her . yerde ·aynı zamanda kazandığı zafer de . onu manen güçlendirmişti. Hiç bir parti bundan daha büyük

desteklerle, ya · da

. daha çok başan vaadeden koşullarda mücadeleye atılma­ mıştır . . Kazazede

has cumhuriyetçiler Milli · Yasama Meclisin­

de; Afrika gep.eralleri Cavaignac, Lamariciere ve Bedeau'­

nun başını çektikleri aşağı yukan elli kişilik bir klikten

Buna karşılık büyük · inuha­ Sosyal demok­ rat parti parlamentoda kendine bu adı takmıştı. Montag­ ne Milli Meclisin yedi yüz elli oyunun iki yüzünden faz­ ibaret kaldıklanm gördüler�

lefet partisini

Montagne

oluşturuyordu.

lasına hakimdi, dolayısıyla en' azından Düzen

partisi�in

üç ayn kesiminden her biri kadar güçlüydü. Kıralci koa­ lisyonun tümüne

kıyasla azınlıkta kalışını karşılar görü­

nen üzel koşullar vardı. Vilayetlerdeki seçim sonuçlan

kır

halkı arasında hatm sayılır bir destek kazandığını gös­ terdiği gibi, üstelik Paris temsilcilerinin hemen hepsi onun saflanndaydı; ordu, .

üç assubayı seçerek demokratik ter-. Montagne'ın önderi Ledru­

cihfui ortaya koymuştu; ve

Rollin, Düzen partisinden hiç bir nıiİletvekilinin yapama-,

dığım yapmış, oylanın onuıi üzerinde birleştiren beş Vila-' yette birden

parlamentoya seçilme şerefine nail olmuş..: . tu. Böylece, kırakılann . kendi aralannda ve Düzen parti.:.

sinin bütünüyle Bonaparte arasında çatışmalarm kaçınıl-

32!} .


mazlığı

göz

önünde

tutulduğunda,

Montagne 28 Mayıs

1849'da başarı için gereken herşeye sahip

görünüyordu.

İki hafta sonra, şeref dahil, herşeyi yitirmişti.

Parlamento tarihini izlemeyi sürdürmeden önce, önü­

müzdeki dönemin genel niteliği

hakkında

yaygın bazı

kaçınmak için birkaç söz söylememiz

yanlış görüşlerden

gerekiyor. Demokratların gözüyle bakılınca, Milli Yasama Meclisi döneminde olan şey, Kurucu

Meclis

·

olanın aynısıydı: Ia.ralcılar

döneminde

arasında · basit bir mücadele . . Oysa hareketin kendisini demokratlar bir tek şu yaveyle özetlerler: "reaksiyon" -bütün kedileri gri gösteren ve gece bekçilerine layık basmakalıp düşüncelerini peşpeşe sırala­ ma imkanını kendilerine balışeden gece. Ve gerçekten de Düzen partisi ilk bakışta,

ayrı ayrı kıralcı

kesimlerden

oluşan bir labirenti andırmaktadır. Bu kesimler -her biri

kendi saltanat iddiacısını tahta çıkarıp karşı kesiminkini ayazda bırakmaya .çalışarak- birbirleri aleyhinde fesat çe­ virmekle kalmazlar, hepsi "cumhuriyet"e karşı ortak nef­ ret duygusunda ve ona karşı ortak saldırılarda birleşider de; Bu kıralcı komplonun karşısında

Montagne "cumhu­

riyet"in temsilcisi

Düzen partisi Prns­

görünümündedir.

ya'da olduğundan ne daha az ne daha

çok, basını, der­

nekleri, vb. hedef alan ve aynı Prnsya'da olduğu gibi bü­ rokrasi, çandarma ve mahkemeler eliyle zorba polis mü­ dahalesi

biçiminde

içinde görünür.

uygulanan

sürekli bir "reaksiyon"

Montagne ise, bir buçuk yüz yıldanberi

bütün sözde halk partilerinin az çok yapmış olduklan gi­ bi, yine aynı sürekiilikle

kendini bu saldırıları

püskürt­

roeye ve böylece "ezeli insan hakları" nı savunmaya ada­ mıştır. Oysa duruma ve partilere daha yakından bakıldı­ ğında,

sınıf mücadelesini ve bu .

dönemin

kendine · özgü

çizgilerini gözden s aklayan bu sığ görünüm ortadan kal­

kar.

Meşruiyetçiler ve Orleans'cılar, dediğimiz gibi, Düzen 330


partisinin iki büyük kesimiydi. Zambaktan ve üç renkten, �

Bourbon hanedam ve Orleans hanedanmdan,

kıralcıliğin

değişik nüanslarından başka bu kesimleri kendi saltanat iddiacılanna

sımsıkı bağlı ve birbirlerinden

hiç birşey yok muydu? bunun

nedeni?

uşaklanyla ans'cılar

büyük

Kıralcı

Bourbonlar

toprak

zamanında ise,

ayn tutan

inançları mıydı

zamanında,

mülkiyeti

salıiden

. papazları

ve

hükümrandı; Orle-

maiyetindeki

avukatları, profe­

sörleri ve ağzı laf yapan hatipleriyle yüksek finans, bü­ yük sanayi, büyük ticaret, yani

sermaye.

Meşrıl · kırallık,

toprak beylerinin babadan evlada geçer hakimiyetinin si. yasi ifadesinden başka birşey değildi; Temmuz kırallığı da burjuva parvenu'lerin

[yeni

zenginlerin}

gaspettikleri

hakimiyetin siyasi ifadesinden başka birşey değildi. Dola­ yısıyla bu iki kesimi birbirinden ayn tutan, sözde birta­ kım ilkeler değil, onların maddi varlık koşulları, iki ayrı türden mülkiyetti,

şehirle kır arasındaki eski

karşıtlık,

sermaye ile toprak mülkiyeti arasında rekabetti. Aynı za­ manda eski anıların, ve

umutların,

kişisel

önyargıların

düşmanlıklann,

korkuların

ve aldanmacalann, yakınlık­

larm ve sevişmezliklerin, inançların, dini akidelerin, ilke­ lerin de onları hanedanlardan biri ya da diğerine bağla­ dığını kim

inkar edebilir? Farklı mülkiyet biÇirnleri . üze­

rinde, sosyal varlık koşullan üzerinde apayrı ve özgül

du­

yarlıklan, aldanmacaları, düşünce tarzlarını ve hayat gö­ rüşlerini içeren bütün bir üstyapı · bunları kendi maddi '

yükselir.

temellerinden

B:.ütün sınıf

ve onlara

tekabül .

eden sosyal ilişkilerden yaratıp biçimlendirir. Gelenek ve · yetişme yoluyla bunları devralan

birey, faaliyetinin ger-

çek saiklerinin ve hareket noktasının sanabilir.

Orleans'cı ve Meşrıliyetçi

onları yekdiğerinder;.

ayıran şeyin

bunlar

olduğunu

kesimlerin her biri kendi hanedanlarına

bağlılıkları olduğuna kendini ve öbürünü ne kadar inan�

· dırmaya çalışırsa çalışsın, olgular sonradan, iki haneda,. .

_


nın birleşmesini önleyen şeyin daha çok onlann çıkarlan İnsan nasıl,

etmiştir.

olduğunu ispat

arasındaki ayrılık

özel hayatta, bir kimsenin kendisi hakkında düşündükleri

ve söyledikleriyle gerçekten ne olduğu ve ne eylediği ara­ sında bir aynm yapıyorsa, tarihi mücadelelerde de parti­

lerin beyanlan ve hayalleri gerçek yapılanndan ve çıkar­ hakkında görüşleri

lanndan, kendileri

üstelik daha da çok

ayırdedilmelidir.

gerçekliklerinden

Orleans'cılar

ve

Meşniiyetçiler cumhuriyette eşit iddialarla yan yana düş­ müşlerdi. Bunlardan birinin diğerine karşı içinde bölündüğü

kendi haneda­

burjuvazinin kendi.

nını tekrar başa geçirmeyi istemesi,

mülkiyeti

iki büyük çıkardan -toprak

ve sermayeden- her birinin kendi üstünlüğünü ve diğeri­

ni� ona bağımlılığını geri getirmeye çalışmasından başka söz ediyoruz, birşey değildi. Burjuvazinin iki çıkanndan çünkü büyük toprak mülkiyeti, feodal cilvelerine ve soyluluk gururuna rağmen, tepeden

tırnağa

çağdaş

gelişmesiyle

toplumun

burj uvalaşmıştır.

Mesela

İngiltere'de

Tory'ler1 uzun süre kırallığa, kiliseye ve ata yadigan İn­ giliz anayasasının güzelliklerine pek düşkün sanmışlardı; nezaman ki tehlike ile butun

olduklarını

buruna geldi­

ler, sadece toprak rantma düşkün olduklannı itiraf etmek zorunda kaldılar. Kıralcı koalisyonun her iki kanadı, parlamento dışın­ da birbirleri

aleyhinde entrikalannı

basında, Ems'de ve·

Claremont'da sürdürüyorlardı2• Perde arkasında

IJ

Bugünkü İngiliz Muhafazakar Parti'sinin eski adı. · Tu­

tucu soylularla toprak

2J

sahiplerinin temsilcis1ydi.

Bourbon hanedam adına Fransa tahtı üzerinde hak id­

dia eden Chambord Kontu ya'da

eski Or-

Ems

şehrinde

("V.

oturuyordu.

Henri" ) Orleans

o sırada Batı Alınan­ himedamndan

eski

kıral Louis Philippe Şubat Devriminden sonra kaçtığı İngiltere'­ de Londra yakınlannda Claremont'a yerleşmişti. Bu şehirler kı­ ralcılann entrika merkezleriydi.

332


leans'cı ve Meşrüiyetçi

libaslarım

tekrar

kuşanınışlar,

yine eski tur:ı:ıuvalarına dalımşlardı. Ama kamu salınesin� · de, resmi devlet icraatlarında; büyük bir parlamento par� tisi olarak, her biri kendi hanedanını basit saygı gösteri­ leriyle

atıatıp kırallığın geri

[sonsuzadek]

getirilmesini ad infinitum

erteliyordu. Asıl işlerini Düzen partisi ola­

arak, yani siyasi değil, sosyal bir etiket altinda; maceracı prensesierin bendesi şovalyeler olarak değil, burjuva dün­ ya düzeninin temsilcileri olarak; cumhuriyetçilere

karşı

kıralcılar olarak değil, diğer sımflara karşı burjuva sını­ fı olarak yürütüyorlardı. Ve Düzen partisi olarak, toplu­ mun diğer sınıfları . üzerinde daha önce Restorasyon döne­ minde ya da Temmuz kırallığında olduğundan çok daha kayıtsız ve sert bir hakimiyet sürdürüyorlardı. miyet,

genellikle,

yalmz parlamenter

Bu haki­

cumhuriyet biçimi

altında mümkündür; çünkü yalnız bu biçim altında Fran­ sız burjuvazisinin iki büyük kanadı birleşebilir, ve böyle­ �e kendi sınıflarının hakimiyetini bu sınıfın imtiyazlı bir kesiminin rejimi yerine . ikame edebilirdi.

Buna rağmen

Düzen partisi olarak cumhuriyete hakaretler de

yağdırı

yor, ondan duydukları tiksintiyi açığa vuruyorlardıysa, bu yalmz kıralcı ·

anılardan ileri

gelmiyordu. İçgüdü onlara

şunu öğretmişti: cumhuriyet gerçi onların siyasi hakimi­ yetlerini tam kılmaktadır

ama, aynı zamanda o hakimi­

yetin sosyal temelini de aşındırmaktadır: çünkü şimdi ar­ tık, boyunduruk altında tutulan sınıflarla doğrudan doğ­ ruya, arada taht perdesi olmaksızın, milletin dikkatini ge­ rek kendi aralarında,

gerekse

kırallıkla

sürdürdükleri

ikincil mücadelelerle saptırı:ı:ıaya imkan bulamadaiı, karşı karşıya gelip

çarpışmak

duygusu onlatı kendi ları

zorundadırlar.

Bu güçsüzlük

sınıf hakimiyetlerinin yalın koşul­

karşısında irkiltiyor ve onlara bu hakimiyetin daha

az tamamlanmış , daha az gelişmiş ve tam da bundan ötü� rü daha az tehlikeli eski biçimlerini özletiyordu. Öte yan-


dan, kıralcılar _ :koalisyonu ne zaman saltanat iddiacısı ile, Bonaparte'la

karşılarma dikilen

çatışacak

olsalar, ne

zaman parlamentodaki mutlak iktidarlarını yürütme gücü7 nün tehdidi altında görseler, dolayısıyla ne zaman haki­ miyetlerinin siyasi gerekçesini ortaya

koymak

zorunda

kalsalar, kıralcılar olarak değil, cumhuriyetçiler

olarak

öne çıkmaktadırlar. Onları en az cumhuriyetin böldüğünü Milli Meclise hatırlatan Orleans'cı

Thiers'den, 2 Aralık

1851 günü onuncu arrondissemeiıt1 belediye binası önün­ de toplanan kalabalığa, beline sardığı üç renkli kuşakla halk

tribünü2

kılığında

cumhuriyet adına

nutuk

atan

Meşrüiyetçi Berryer'e kadar, hepsinin yaptığı budur. Ta­ bii bu arada alaycı bir yankı Berryer'e karşılık vermektey­ di, "V. Henri! Y Henri ! " diye Burjuvazinin koalisyonuna karşı, küçük burjuvalada işçiler arasında

sosyal demokrat parti diye adlandırılan

bir koalisyon kurulmuştu.

Küçük burjuvalar, 1848 Hazi­

ran günlerinden sonra haklarının yendiğini, maddi çıkar­ larının tehlikeye girdiğini, bu

çıkarların

kolianmasını

sağlıyacak demokratik güveneelerin karşı-devrim tarafın­ dan tartışma konusu yapıldığını gördüler. O yüzden işçi­ lere daha çok yaklaştılar. Öte yandan parlamentodaki temsilcileri,- Montagne,

burjuva

tatörlüğü sırasında bir kenara _.

cumhuriyetçilerin itilmişken, Kurucu

dik­ Mec­

lisin _ hayatının ikinci yarısında Bonaparte ve kıralcı ba­ kanlara karşı giriştiği mücadele sayesinde, yitirdiği itiba­ rını tekrar kazanmıştı. Sosyalist önderlerle

ittifak yap­

mıştı. Şubat 1849'da bu barışma şölenlerle kutlandı. Or­ tak bir program taslağı hazırlandı, ortak seçim komitele­ ri kuruldu, ortak ·adaylar gösterildi. Proletaryanın sosyal

1)

Fransa'da bizdeki ilçeye tekabül edı:ın bir idare birimi.

Buradaki, Paris'in ilçelerinden biridir.

2)

Sözde halkın temsilcisi anlamına kullamlıyor.


taleplerinin devrimci ucu kınlarak bu taleplere demokra- . tik biçim verildi; küçük burjuvazinin demokratik taleple­ rinin_ salt siyasi biçimi soyulup atıldı, sosyalist ucu öne çıkarıldı. Sosyal demokrasi böyle doğdu. Bu birleşmenin ürünü

yeni Montagne, işçi

sınıfından birkaç

figuranla

birkaç tarikat sosyalistinden gayri, eski Montagne'la ay­ m

nitelikte unsurlan içeriyordu; fakat sayıca daha güç-

. lüydü.

Yine de, gelişme seyri içinde, temsil ettiği sınıfla

birlikte o cia değişmişti. Sosyal demokrasinin kendine öz­

-gü

karakteri,

özet

olarak,

demokratik-cumhuriyetçi ku­

rumların, iki aşırı ucu, sermaye ile ücretli emeği ortadan kaldırmak için değil,

aralarındaki

çelişkiyi yumuşatmak

ve uyu..ma dönüştürmek için istenmesidir. Bu amaca ulaş­ mak için önerilen araçlar ne denli değişik bu amaç az çok devrimci se bezeiısin,

olursa olsun,

kavramlarla ne denli

içerik hep aynıdır.

Bu içerik,

bezenir­

toplumun de­

mokratik yoldan, ama küçük burjuvazinin sınırlarını aş­ madan dönüşüme uğratılmasıdır. Bununla birlikte, küçük burjuvazi ilke olarak

bencil bir sınıf çıkarını dayatmak

istermiş gibi dar bir görüşe kapılmamak gerekir. Küçük burjuvazi, daha

çok, kendi kurtuluşunun özel koşulları­

nın, çağdaş toplumu esenliğe çıkarabilmek ve sınıf müca­ delesini önleyebilmek için

gerekli yegane

genel koşullar

olduğuna inanır. Demokratik temsilcilerin hepsinin shop­

keepers [ bakkallar] ya da onların gönüllü dukları

samlmamalıdır. Eğitim

fedaileri ol­

düzeyleri ve kişisel du­

rumları bakımından aralarında dağlar kadar fark olabi­ lir. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi yapan, bakkalla� rm hayatta aşamadıkları

sınırları

aşamamaları;· dolayısıyla maddi

onların

kafalarında

çıkarın ve sosyal duru­

mun bakkallan pratikte sürüklediği sorunlara ve çözüm­ lere onların teoride

sürüklenmeleridir.

ve edebi temsilcileriyle, temsil ilişki genellikle budur.

ettikleri

Bir sınıfın siyasi sımf

arasındaki


Bu tahlilden sonra besbelli

ortada ki, nasıl silahlan

,elinden alınmak istenen ve buna

karşı koyan bir ordu

sırf silahlarını elden çıkarmamak için savaşa tutuşmuş değilse, aynı onun gibi, cumhuriyet ve sözde insan hakla­ n

için Düzen partisiyle sürekli

mücadele etmesine rağ­

men ne cumhuriyet, ne de insan haklan Montagne'ın nihai hedefleridir. Milli Meclis

toplanır toplanmaz Düzen partisi Mon­

tagne'ı kışkırttı. Burjuvazi, bir yıl önce devrimci proletar­ yanın hesabını görmek gerektiğini idrak ettiği gibi, şim­ di de demokratik küçük burjuvaların işini bitirmeye ge­ rek duyuyordu. Yalnız, düşmanın durumu farklıydı. Pro­ leter partisinin gücü sokakta, küçük burjuvalannki Milli Meclisin kendi içindeydi. Meclisten sokağa

Dolayısıyla onları hileyle Milli

çekmek ve parlamentodaki

güçlerini,

pekişınesine zaman ve fırsat bırakmadan, kendilerine par­ -çalatmak gerekiyordu. Montagne balıklama daldı tuzağın içine. Önüne atılan yem, Fransız ordu_sunun Roma'yı -tutmasıydı1.

Bu yapılan, Fransız

topa

Cumhuriyetinin askeri

_güçlerini bir başka halkın özgürlüğüne karşı kullanma'3ı­ nı yasaklayan anayasanın V. Maddesine aykırıydı. Ayrı­ ca 54. Madde Milli Meclisin onayı olmadan yürütme gü.

.cünün savaş ilan etmesine engeldi, ve Milli Meclis 8 Ma­ ·yıs kararıyla Roma seferini kınamıştı. Ledru-Rollin bun­ ları öne sürerek ll Haziran 1849'da Bonaparte ve bakan­ lannın Yüce Divana sevkini isteyen bir önerge verdi. · Hatta Thiers'in kasıtlı ignelemelerine dayanamayıp, Ana­ yasayı her çareye baş vurarak, gerekirse

silah zoruyla

�savunacağına dair tehditler savurmaktan kendini alama1)

3

Haziran 1849'da Fransız ordusunca

:bir ay süreyle topa tutuldu.

:33 6

kuşatılan Roma


,,

&:.

:riyı

Montagne hep birlikte ayağa fırlayıp bu

tekrarladı . 12 Haziranda

önerge sini reddedince Montagne

��3

Ra-ziran

olaylarını

hep

silahiata

çağ­

Yüce Di"vah

Milli Meclis

parlamentoYu

terketti.

biliyoruz : Montagıle'ın bir bakanlarını

kesimi tarafından yayınlanan, B anap art eTa

_ "anayasa _dışı" ilan _eden bildiri; demokratik Milli Muha­ fızıarın sokak gösterisi ve zaten silahsız oiduklarıncian Changarnier'riin askerleriyle

karşılaşınca dağılıvermeleri,

vb., vb. Montagne'ın bir kısmı yurt dışına kaçtı, bir kısi:nı B ourge s 'da Yüksek M�hk eme önune çıkanictı, Meclis tü_:.zü:ğünde bir madde d eğişikliği geride kal anlan Milli Mec­ ·

lis başkanının hotzot çu gözetimi altına soktu. Paris'te yi­ ne sıkıyönetim ilan · edildi, · Paris Milli mokratik kanadı

mentoda etkisi ve

dağıtıldı .

·

Muhafızlarının de�

Böylece Montagne'ın p arla­

Paris'te küçük b_u.Iiuvalann gÜcü kı�

rıldı.

13 Haziran'ı:ii kanlı bir işÇi ayaklanmasına yol . açtığı ­

Lyons'da ve çevresindeki beş Vilay;ette de sıkıyorretim ilan edildi . Bugün hala yürürlüktedir. Montagne'ın büyük

rak öncüsünü yüzüstü

çoğunluğu, bildirisine katılmaya­ bırakmıştı.

Basın yelkenl eri

ya indirnıiş, yalnız iki gazete� pronunciamento'yu

su­

[bildi­

-riyi] yayınlamayı göze alabilmişti. Küçük burjuvalar tem­ silcilerine ihanet ettiler: Milli Muhafızlar ya hiç ortalıkta

görünmediler, ya d a .her göründükleri yerde barikatların

_

kurulmasını engellediler. Temsilciler küçük aldatmışlardi: ordud aki sözde müttefikleri kayiplara ka­

· burjuvaları

rışmıştı.

Nihayet ,

demokratik . parti

proletaryadan ken­

dine ek güç sağhyacağı yerde ona kendi

aşılamıştı. Böylece

demokratların

büy"l!-k

. guçsüzlüğünü _

e._yler:ılerin_d e

"lıalk"lannı

ihanetle,

halk da önderlerini şarlatanlıkla suçlayabilıne

İnutlulu­

hep adet olduğu üzre,

ğuna erdiler1 • 1}

önderler

Marx'ın 13 Haziran olayı hakkıtıda daha aynntılı yoru-

331 '. .


Çok az eylem vardır ki, Montagne'ın yakında başlıya­ cak harekatından daha büyük bir tantana ile ilan edil� miş olsun; çok az olay vardır ki, demokratların mUhak­ kak zaferinden daha büyük bir güvenle, ya da daha uzun bir süre önceden gelişi boru sesleriyle haber verilmiş ol­ sun. Demokratların, Eriha'nın surlarını yerle bir eden bo� razanlı:ı.ra2 inandıklarına şüphe yok. Ne zaman istibdadın siperleriyle

karşılaşsalar bu

lar. Eski Montagne yorduysa,

mücizey"i taklide yelteniyor­

parlamentoda zafer

kazanmak isti­

silaha çağrı yapmamalıydı. Parlamentoda sila­

ha · çağrı yaptıktan

sonra, sokakta sanki parlamentoday­

mış gibi hareket etmemeliydi. Eğer maksat salıiden barışçı bir gösteri idiyse, bunun savaşçıl bir kabul göreceğini ön­ ceden kestirmernek

aptallıktı. Eğer gerçek bir mücadele

verilecek idiyse, bu mücadele için gerekli silahları bırak­ _ mak doğrusu acayipti. Ne ki küçük burjuvaların ve onla­ rın demokratik

temsilcilerinin devrimci tehditleri düşma­

na gözdağı verme çabasından başka birşey değildir. Bir çıkınaza girdikten, tehditlerini uygulamaktan artık narnıyacak kadar başlarını belaya

kaçı­

soktuktan sonra da,

bunu amaca götürücü araçlardan sakınınayı en önde gö­ zeten ve yenilgiye mazeret bulmaya çalışan ikircikli bir tarzda yaparlar. Çarpışmayı ilan eden

tantanalı peşrev

kavga anı çat�r çatmaz pısırık bir hornurdanmaya dönü­ şür,

aux serieux

aktörler . kendilerini

r ciddiye ı

almaz

olurlar, hareket iğne batırılmış balon gibi bir anda söner dağılır. Hiç bir parti, imkanlarını abartmaz; hiç bir . parti,

demokratik

dunımu

parti

kadar

hakkında onun kadar

mu için bakınız: Fransçı'da Sınıf Mücadeleleri 1848-50, Çev. Tek­ taş Ağaoğlu. MAY Yayınları, İstanbul, s. 110-116.

2)

Tevratta anlatıldığına

· ları boru sesleriyle yıkılmıştı.

338

göre kadim Eriha şehrinin

sur­

·


gamsızca kendini

aldatmaz. Ordunun bir kesimi ona oy

verdi diye Montagne şimdi ordunun onun için ayaklana­ cağı kanısındaydı. Hangi vesileyle? Ordu açısından; dev-� karşı Roma

rimcilerin Fransız askerlerine tarafını tutmalarından

başka bir

askerlerinin

anlam ifade

etmeyen

bir vesileyle. Öte yandan 1848 Haziranının anılan, henüz proletaryanın Milli Muhafızıara derin bir nefret, gizli der� Iieklerin önderlerinin de demokrat önderiete tam bir güc vensizlik duymalarından başka birşeye elvermeyecek ka­ dar tazeydi. Bu a:ynlıklann giderilebilmesi için büyük or­ tak çıkarlar dava konusu olmalıydı. bir maddesinin

Anayasanın

çiğnenmesi buna yetmiyordt.ı.

soyut

Demokrat-

. larm kendilerinin de ısrarla ileri sürdükleri gibi, Anaya­ sa durmadan çiğnenmemiş miydi? En çok okunan gazete­ ler,

anayasaya, karşı-devrimci yamalı bolıca

sıfatını ya�

· kıştırmamışlar mıydı? Ne ki küçük burjuvaziyi, yani bağ�

rında iki sınıfın çıkarlarının aynı anda karşılıklı köreltil­ diği bir geçiş sınıfını te:rn,sil ettiği için demokrat genel ola� rak sınıf çelişkisinin üstünde görür kendini. Demokratlar imtiyazlı bir sınıfla karşı karşıya olduklannı kabul eder­

·

ler; ama onlar ve milletin bütün geri kalan kısmı hep bire likte hı:ı,lktırlar. Onların temsil ettiği, halkın h aklarıdır;

. onları ilgilendiren, halkın çıkarlarıdır. O halde yakın bir mücadelenin arifesinde çeşitli sınıfların çıkarlarını ve du­ rumlarını incelemeseler de olur. Kendi . eleştirici bir gözle tartmasalar işareti versinler

-

imkanlarını fazla

da olur. Yeter ki onlar

halk, sonsuz

imkanlarıyla, zalimlerin

üzerine çullanacaktır. Eğer pratikte kendi ilgileriyle kim­ senin ilgilenmediği ve iktidarlannın iktidarsızlık

oldUğu

ortaya çıkarsa·, o zaman ya kabahat bölünmez halkı düş� man cephelere bölen

mel'un

demagoglardadır,

ya ordu

demokrasinin halis amaçlarının kendisi için en iyi şey ol­

duğunu kavrayamıyacak kadar serseme çevrilmiş . ve göc..·

zü bağlamİııştır, ya bÜtün herşey uygulamada bir aynnti:


yüzünden sekteye uğramıştır, ya da beklerimedik bir kaza bu seferlik oyunu bozmuştur. Her halükarda, dernokrat, en aşağılık bir yenilgiden bile, içine daldığında nasıl masum� sa öyle pitüpak, ve eninde sonunda mutlaka galebe çala­ cağma, · kendisinin ve partisinin eski geçmelerinin zorunlu olduğuna

tutumlanndan vaz­

değil, tersine,

koşulların

kendisine Uygun düşecek kadar olgunlaşması gerektiğine büsbütün inanmış olarak çıkar . . . IV

1849 Ekim ayı ortasında Milli Meclis yeniden toplan­

dı. ı Kasımda ;Bonaparte, Barrot-Falloux hükümetinin gö­ revden alınıp

yeni

bir hükümetin kurulduğunu bildiren

bir mesajla Meclisi şaşkına çevirdi. Kimse uşaklarını, Bo­ naparte'ın bakanlarını kovduğu gibi teklifsizce kovmamış­ tır. Milli Meclis için hazırlanan tekıneleri şimdilik Bar.cot ve şürekası yemişti. Barrot hükümeti, daha · önce

gördüğümüz gibi, M eş�

rüiyetçilerle Orleans'cılardan kuruluydu, bir Düzen parti­ si

hükümetiydi.

dağıtmak, Roma

Bonaparte cumhuriyetçi Kurucu Meclisi seferini

partinin hakkından

gerçekleştirmek,

demokratik

gelmek için ona muhtaçtı. Bu hükü­

metin ardında kendisi sözde ortadan silinmiş, hükümet ik­ tidarını Düzen partisinin eline teslim etmiş, suratina gös­ terişsiz bir maske, Louis Philippe

zamanında

gazete so­

rumlu müdürlerinin taşıdığı homme de paille1 maskesini takmıştı. Bu maske, ardında

yüzünü saklıyabildiği hafif

peçe değildi artık, kendine ait bir yüzle ortaya çıkmasını · engelleyen demirden maskeydi-şimdi onu çıkarıp atıyor­

du.

Barret hükümetini,

cumhuriyetçi Milli Meclisi Düzen

partisi adına herhava etmek için iş başına getirmişti; ken-

ll İçi saman. dolu insan figürü. başkasının suçunu üzerine alan adam.

340

Kukla. Mecazi

anıaı.Tida,


di adını Düzen partisinin Milli :tvfeclisinden bağımsız ila'q · etmek için ona yol verdi. Bunun için akla yakın bahaneler de yok değildi. Bar­

rot hükÜmeti,

Cumhurbaşkanının _ Milli Meclisle yan� yana

iktidar sahibi görünmesini sağlayacak muaşeret kuralia-,

tatildeyken Bona­

rım bile ih�al ediyordu. Milli Meclis

yayınladı. Bu

bir mektubu

parte, Edger Ney'e yazdığı

mektupta, Papanın liberal olmayan tutumunu onaylamaz görü.nüyordu.

mektupta,

ötürü

Oudinot'yu

yınladığı sından

önce

Daha

bir

Kurucu

de;

Rorria

Meclise

cumhuriyetine

saldırı­

Milli Meclis şimdi

kutlamıştı.

Roma seferinin bütçesini oylarken

karşı ya­

Victor Hugo, sözde li­

beral nedenlerle, bu mektubu tartışılmak üzere gündeme getirdi. Düzen partisi,

Bonaparte'in fikirlerinin herhangi

bir siyasi ağırlığı olabileceği mazlık

çığlıklanyla

bakaretamiz inan­

fikrini

Bakanlardan biri

gürültüye boğdu.

bile onu savu�ayı üzerine almadı. Bir başka sefer Bar­ rot, malum · kof belagatiyle, iddiasına göre Cumhurbaşka­ nının yakın çevresinde dönen kürsüden

öfkeli

laflar etti.

"iğrenç

Nihayet,

entrikalar"a dair

hükümet . Milli Mec­

listen Orleans Düşesi'ne dul maaşı bağlanması için karar çıkarttığı halde,

Cumhurbaşkanlığı

ödeneğini

önerilerinin hepsini geri çeviriyordu. Oysa

arttırm�

Bonaparte'da

imparatorluk üzerinde hak iddia eden kişiyle ıİıüflis · ser­ güzeştc;;i öylesine birbirine karışınıştı ki,

adamın tek

bii­

yük düşüncesi -imparatorluğu geri getirmenin kendi alın yazısı olduğu düşüncesi- herdaim bir başkasıyla -Frı;ı,n� sız halkımn alınyazısının onun borçlarını ödemek olq_uğu

d'Q.şüncesiyle- tamamlanıyordu. Barrot-Falloux hükümı:ıti, Bonaparte'ın ilk ve son p�r..,

lamento �ükümetiydi.

i

Onun içindir ki, bu hükümetin gö­ Bu�u:pJ�

revcteU: a!ınması kes n bir dönüm noktasıdır.

J?d:c

zen partisi, parlan:ı,enter rejimin dıqvamı için vazg���e · bir mevziy�, �rütme gücü manival�sını, bir c1�h� g�.ğ.


alamamacasına elden kaçırdı. Yürütme gücünün, sayısı yB) rım milyonu aşan bir memurlar ordusuna dilediği gibi ta­ sarruf ettiği, dolayısıyla muazzam bir çıkar ve geçim illa­ mm en mutlak biçimde her an kendisine

bağlı tuttuğU;

devletin, sivil toplumu en geniş-kapsamlı hayat tezahürle­ rinden en alt düzeyde kıpırdanışlarına, en genel biçimlerinden

varoluş

bireylerin özel hayatıarına kadar ağına al­

dığı, denetlediği, düzenlediği, gözetiediği ve vesayeti altın­ da güttüğü; bu

asalak gövdenin olağanüstü bir merkezi­

leŞme sayesinde, her yerde hazır ve nazır, her şeyden ha­ berdar 1Jir yapı, hızlı bir hareket yeteneği ve esneklik ka­ zandığı, ve asıl sosyal gövdenin çaresiz bağımlılığının ve geşvek biçimsizliğinin bütün bunların tek karşılığı olduğu Fransa gibi bir ülkede- böyle bir ülkede Milli Meclisin, ba­ kanlıkları elinden kaçırdığı

zaman,

eğer aynı _

zamanda

devletin yönetimini basitleştirmiyorsa, memurlar ordusu­ nun

sayısını olabildiğince azaltmıyorsa,

ve

nihayet, sivil

toplumun ve kamuoyunun hükümet iktidarından bağımsız kendi organlarını yaratmalarına imkan tanımıyorsa, türlü

her

gerçek etkinliği yitlreceği ilk bakışta ortadadır. Oy­

sa · Fransız burjuvazisinin maddi çıkarları, tam

da,

dört

bir yana kol atan bu yaygın devlet çarkının ayakta tutul­ masına sıkı sıkıya bağlıdır. Burjuvazi burda lık nüfus�na . memurluklar bulur, kar�

kendi fazla­

faiz, rant ve ser­

best meslek kazancı biçiminde cebe indiremediğine letten maaş

biçiminde

el koyar.

Öte yandan

dev­

siy asi çı­

karları onu, baskı tedbirlerini, dolayısıyla devlet iktidarı­ nın imkanlarını ve müstahdemini hergün arttırmaya iter­ ken, burjuvazi aynı zamanda kamuoyuna karşı aralıksız bir savaş

vermeye, toplumun bağımsız hareket organları­

nı toptan kesip atamadığı hallerde güvensizlikle kırıp sa­ katlamaya

zorlanıyordu.

Böylece Fransız burjuvazisi,

nıfsal konumundatı ötürü,

bir yandan

sı­

her türlü parla­

mento iktidarının, dolayısıyla kendi iktidarının da elzem

342


yok etmek,

öte yandan bu

iktidara düşman

olan yürütme gücünü karşı konulamaz hale getirmek zo­ runda kaldı. Yeni hükümete d'B:autpoul hükümeti denildi. General Hautpoul

başbakanlığa terli ettiğinden değiF. Bonaparte,

Barrat'ya yol

v�rirken, Cumhurbaşka:ıını gerçekten de . meşrüti bir kıralın, ama ne tahtı ve tacı, ne asası ve kılıcı, ne sorumsuzluğu, ne en yüce devlet makamını süresiz uh­ desinde tutma hakkı, pe de, en fenası, hükümdar ödeneği olan bir meşrüti kıralın yasal hiçliğine malıkılın eden bu makamı

lağvetmişti. d'Hautpoul hükümetinde,

parlamen­

tona az çok isim yapmış bir tek adam vardı: yüksek

fi­

nans çevresinin en .bednam kişilerinden biri, tefeci Fould. Onun payına Maliye Bakanlığı

düştü. Paris bourse'unda

[borsasında] rayiçleri bir inceleyin, ı Kasım Ül49'dan iti­ baren Fransız fond'larının {hükümet tahvillerinin] Bona­ parte'in itibarındaki yükseliş ve alçalışlan . izlediğini gö­ receksiniz. Böylece Bonaparte borsada müttefikini bulur­ ken, Carlier'yi Paris polis müdürü yaparak polisi de ele geçirdi. Ne ki hükümet değişikliğiilin sonuçları ancak gelişme seyri içinde ortaya çıkabilirdi. Bir

kere, Bonaparte ileri

-bir adım atmış olmasına rağmen, hemen da göze batareasma geri çekilmek mesajını, Milli Meclise

ardından daha

zorunda kaldı .. Ters

en kölece boyun eğişi dile getiren

bir beyan izledi. Ne zaman bakanlar onun saçma sapan lüşisel heveslerini kanun tasarıları. halinde

Meclise sun­

ma yolunda çekingen bir çaba göstermeye kalksalar, ken­ diler:i dahi, beyhudeliğini önceden bildikleri gülünç görev� leri istemeye istenieye, durumlannın zoruyla yerine geti­ . rir görünüyorlardı. Ne zaman Bonaparte, bakanlanndan habersiz,

ll

kendi niyetlerini ağzından kaçıracak olsa,

Hautpoul,

hükümette Savaş Bakanı idi.

ne


zaman "idee napoleonienne" lerinden1 dem vursa, :bakanları onu Milli Meclis kürsüsünden yorlardı. Gasp özlemlerinin şüyu

kendi

yalancı çıkan­

bulması da sanki sl.rf,

düşmanlannın bet kahkahaları kısılmasın diyeydi. Herke- · sjn budala yerine

koyduğu

anlaşılmamış . bir

dahi gibi .

.

davranıyordu. Hiç bir zaman bütün ·sınıfların olanca horgörüsünü bu dönemde oiduğu

kadar üzerine

çekmedi.

Burjuvazinin hakimiyeti hiç bir zaman bu kadar mutl?-k olmadı ve burjuvazi

hiç bir zaman iktidar

alametlerini .

böylesine alayişle gözler önüne sermedi. Burda burjuvazinin yasama faaliyetinin tarihini yaz­ mama gerek yok. Bu dönem için bu . faaliyet özetlenebilir:

şarap vergisini2 yeniden

iki kanunla

yürürlüğe

koyan

kanun, ve dinsizliği yürürlükten kaldınin eğitim kanunu.3 Fransızlar -iÇin şarap içmek daha

zorlaşmıştı, ama onun

yerine şimdi onlara daha bol tarafından ebedi hayat iksi­ ri sunuluyordu. Şarap vergisi kanunuyla burjuvazi mille­ tin nefret ettiği eski Fransız mazlığını ilan etmişti,

vergi sısteminin

ama vergi sistemine katıanan dü­

şünce tarzını yığınlar arasında dürmeye

çalışıyordu.

eğitim

kanunuyla

Fransız

manlan Cezvitlerin

sür­

Orleans'cılann, liberal burjuvaların

yani, Voltaire'ciliğin ve eklektik felsefenin bu havarilerinin,

dokunul­

kafasının

yıllanmış

güdümünü· ezeli düş­

eline nasır emanet ettiklerine

şaşı­

yor insan. Ne ki taht üzerinde hak iddia edenler konusun-

ıl Louis Bonaparte 1839 yılında Paris'te yayınladığı Des İdees Napoleorniennes CNapolyon'cu DüŞüncelerı adlı kitapta kendi h\ikümet '.'teori"sini dile getirmişti. 2) Fransa'da Sınıf Mü,cadeleleri 1848-50'den . Pa,ı-çaJar bölü. mürie bakınız. '3ı Eğitim kanunu 15 Mı:ırt 1850'de kabul �dildi. Bütün devlet akılnan · pap azlarİn ve · belediye· ·başkanlanriın ortak: gö­ zetim ve denetimi altına sokuldu, eğitimd� Kili��Ilj.n �tJdsini arttırmak için ayrıca b.aşk;:ı tedbirler de getirikli. 344

·


Me_şrıliyetçilerin

dçı. Orlea,nscılçı.rla

aynl_sa

yolları.

pil,e,

• .

birleşik iktidarlarını teminat altına almak için iki · çağln şart olduğunu, Temmuz - bask.ı araçlarını birleştirmenin araçlannın

Jurallığının boyun eğdinne

Res.torasyonun

boyun eğdinne araçlarıyla bütünleştirilmesi ve güçlendi­

rilmesi gerektiğini çok iyi anlıyorlardı.

Bütün umutlan boşa çıkan, bir yandan tahıl fiyatlan­

nın düşüklüğü, öbür yanda,n vergilerin ve ipotek borçlan­ çok ezilen köylü­ nın artan yükü altında her zamandan ler Vilayetlerde

kıpır:danmı:ı,ya

başladılar.

olaraJr öğretrn.enlere karşı harekete geçildi,

Buna cevap

öğretmenler

pa,pazla,nn sultası altına sokuldu; maire'lere Ibelediye baş­ kanla,nna] karşı harekete _geçildi, belediye başkanlan va­ şebekesi

lilerin svltçı.sı altına sokuldu; ve b�r

ispiyonluk

kuruldu, omıı:ı sultası altına herkes

sokuldu. Paris'te ve

büyük şehirlerde

reaksiyon,

ça?;ının çehresini taşır:

vu-

. rup kınnakta,n çok, meydan okur. Kırlarda ise kalın ka­

falı, kabçı., . bayağı, insanı canından bezdirici ve . müziçtir: Papaz

tek kelimeyle, gender_me Jeandannal ! kutsa,dığı ü,ç yıllık

rejiminiıı

_

candanna rejiminin bilinçsiz yığınları

nasıl zorla yozlaşJırdığını anlamak hiç de zor değil.

Milli M�clis kürsüsünden azınlığa karşı sanettiği hır­

sın ve belagatin toplamı ne olursa olsun, Düzen partisi�_ nin dili, "He, lı,e! Yo, yo l" demekten başka birşey bilme­ yen Hıristiyanlannki gibi tek heçeliydi. Kürsüde de, . ba­ sında e>lclqğu

kadar tek

nen bilınece gibi de yavı:ı,n.

lıeceliydi. Ce.v�bı önceden bili­ Dilekçe

sun,ma

hakkı,

şarap

verg�si ya dı;ı. basın özgürlüğünden serbest ticarete, der­

neklerden belediye beratına, kişi özgiirlüğünün korunma­

sından .devlet bütçesinin düzenlenmesine kadar her konu- · d

� .hi3P

aynı · şlog�n tekrarl nıyordu,

te

r�ne :hep a�ydı;

hükü;ın her an ha,zırdı ve hiç şaş:mıyo;rdu:

.

"Sosy;:ıllzmJ'' ;

B. wi uvçı. li:Oıarı;ı.Iizmi bile, .burjuvı;ı. kültürü ve burj_u;v:a nıa� liye :n:ıfo,rı:rıv a l)ir-li�te ·�s-o.cşy�is_t'; ila

yi

� !3.dll].yoı::du. Kartal2'-

�: ·�:._:,�


olan yerde demiryolu yapmak, kılıçla saldırıya karşı ken� dini bastonla savunmak sosyalistlikti.

Sı<.lt bir mecaz, bir moda, ya da parti tak:tlği değildi / feodaliteye karşı çıkardığı bütün silalıların

bu. Burjuvazi,

bütün eğitim araçları"

kendisine çevrildiğini, geliştirdiği nın kendi

medeniyetine başkaldırdığını,

bütün

yarattığı

tanrıların kendisinden yüz çevirmiş olduğunu çok iyi kav­ 1 ramıştı. Bütün o sözde burjuva özgürlüklerinin ve ilerle­ me kurumlarının onun

sınıf hakimiyetine hem sosyal te­

melinde, hem de siyasi doruğunda saldırıp onu tehdit et­ tiğinin,

dolayısıyla artık

"sosyalist" olduklarının

daydı. Haklı olarak, bu tehditte ve bu saldırıda

·

farkın­ sosyaliz­

min sırrını görüyordu, çünkü onun anlamını ve eğilimini sözde sosyalizmin kendisinden

daha isabetli değerlendiri­

yordu. Zaten bunun içindir ki bu sözde sosyalizm, kendisi ister insanlığın çektiği acılara yufka yüreciğiyle

ağlayip

dursun, ister Hıristiyanca bir anlayışla bin yıllık İsa sal­ tanatım ve evrensel kardeşlik sevgisini muştulasın ya da hümanistçe bir tavırla akıl,

eğitim ve özgürlükten dem

vursun, ister kurarncı bir yaklaşımla bütün sınıfların ba­ rışması ve refahı için kafadan bir sistem uydursun, bur­ j uvazinin niçin yine de kendisine yüz vermemekte diretti­ ğini bir türlü

kavrıyamaz.

Bununla birlikte

burjuvazi­

nin kavrıyamadığı, şu mantıki sonuçtu: onun

lamenter rejimi, genel olarak siyasi artık

sosyalist damgasını yiyerek

kurtulamıyacaktı. Burjuva örgütlenınediği

kendi par­ hakimiyeti de, şimdi

mahkum

edilmekten

sınıfının hakimiyeti t�stamam

sürece, saf, yalın siyasi ifadesine

madığı sürece, diğer sınıfların

kavuş­

çelişkisi de saf, yalın biçi­

miyle ortaya çıkamazdı, ve çıktığı yerde, devlet iktidarına karşı girişilen her mücadeleyi sermayeye karşı mücadele­ ye dönüştüren tehlikeli biçime

bürünemezdi.

Burjuvazi

toplumdaki her hayat kımıltısında "huzur"u tehdit bir tehlike görürse, nasıl olur da bir 346

eden

huzursuzluk rejimi-


ni, yani kendi rejimini, parlamenter rejimi, kendi sözcüle­ rinden biriniri deyişiyle mücadele

içinde ve mücadeleyle

yaşayan bu rejimi toplumun tepesinde tutmak isteyebilir­ di? Parlamenter rejim tartışmayla yaşar; burjuvazi tartış­ mayı nasıl yasaklasın? Her çıkar, her sosyal kurum burda genel düşüncelere dönüştürülür, düşünceler olarak tartı­ şılır; herhangi bir çıkar, herhangi bir kurum nasıl düŞün­ cenin üstüne yükselip kendini bir inanç olarak dayatabi­ lir?

Hatiplerin kürsüde

mücadelesi

b asında yazariann

mücadelesine yol açar; parlamentodaki tartışma

kulübü

· ister istemez s alonlardaki ve meyhanelerindeki

tartışma

kulüpleriyle bütünlenir; durmadan kamuoyuna

seslenen

milletvekilleri, kamuoyuna, gerçek fikrini dilekçelerde di� le

getirme

hakkınİ

verir. Parlamenter rejim herşeyi ço­

ğunluklann kararına bırakmaktadır; niçin parlamento dı­ şındaki büyük çoğunluklar

karar . vermek

istemesinler?

Devletin tepesinde kemençe çalınırsa, alt kattaKilerin dans­ etmelerinden başka ne beklenebilir? Böylelikle, daha önce "liberal"

diye göklere çıkardığı­

nı şimdi "sosyalist" diye yerin dibine batırınakla burjuva­ zi, kendi çıkarlarının, kendi iktidannın şerrinden kendi­ sinin korunmasını sağlanması

emrettiğini;

ülkede huzurun yeniden

için ilk önce kendi parlamentosunun

çanına

ot tıkanınası gerektiğini; sosyal iktidarının sakatlanmadan sürebilmesi için siyasi

iktidannın

burjuva sınıfı da diğer sınıfların mahküm edilmedikçe

burjuva

kırılması gerektiğini; yanısıra siyasi hiçlige

bireylerin

diğer sınıflan

s ömürüp mülkiyetten, ailederi, dinden ve düzenden rahat­ ca nasiplerini almaya devam edemiyeceklerini; kesesini kur­ tı:ıxması için .taç_t an vazgeçmesi gerektiğini, ve onu koruya­ cak kılıcın aynı zamanda Damoklesirr kılıcı gibi tepesinde asılı durmasından başka çare olmadığını itiraf etmektedir... V

·


kaldırıl­

Devrim buhranı atıatılıp genel oy kaldırılır

ma?: Milli Mşclisle Bonaparte arasinda mücadele yeniden. ·

patlak verdi. Anayasa, Bonaparte'ın olarak tespit

altı yü:z; bin frank

maaşını

etmişti. Makamına - oturmasının

üzerinden

henüz altı ay geç�işti ki Bonaparte bunu iki katına çıkar­ mayı başardı: Qdilon Bar;rot; Kurucu Milli Meclisten söz­ de temsil masrafları için fazladan bir altı yü:z; bin frank­ lık ödenek daha koparttı. 13 Hazirandan sonra Bonaparte yine ayni riı.ealde istekler dile Barrat'ya dert anlatamamıştı.

getirtmiş, fakat bu defa Şimdi 31 Mayıstan

sonra

hemen fırsattan istifade, bakanları aracılığıyla Milli Mec­ listen üç milyonluk bir Cumhurbaşkanlığı ödeneği istedi. Yıllar süren macera dolu serseri lıayatı, burjuvalarından para sızdırabilecşği zaaf anını yakalanıaya yarıyan

son

derece gelişkin duyargalarla donatmıştı onu. Yaptığı dü-ı pedüz chantage'dı

[şantaj dı] .

Milli Meclis onun yardımı

ve göz y�mmasıyla halkın egemenliğini

ayaklar

altına

almıştı. Şimdi o, Milli Meclisi, kesenin ağzını açıp ona yıl­ da üç milyon sus payı vermezse suçunu halkın adaletine ihbar etmekle tehdit ediyordu. Meclis üç milyon

Fransr­

zın oyunu çalmıştı. Bonaparte te.da vülden çıkartılan bir Fransız için tedavülde bir

her

franlr, yani tam tarnma üç

milyon . : frank istiyordu. Milli Meclis komisyon1.1 baş be­ lası herife yüz vermedi. Bonaparte' çı

basın tehditler sa­

·

vurdu. Milli Mecliş

büyük

mill�tin

çoğunluğuyla ilke

olarak kesinlikle bozuştuğu bir şıra,da Cunıhurbaşkanıy-

- la arayı boz�bilir miydi? · Gerçi ' yıllık ödeııeğini reddetti ama, yalnız

bu

Cumhurbaşkanlığı

defaya mahsus

üzen;ı fazl?-dan iki milyon y:üz altmış

olmak

bin frank ödemeye

razı old'l).. Böylece hem parayı vermelr, hem de aynı za­ . . manda öfkeye J:rapılıp istımıiye ısterni e ve:r:diğ�ni göster­ . mek gibi katmerli bir_ �aaf belirtisiyle, k ndinl suçlu du­

y

ruma düşürdü. Bonaparte'ın 348

bu paraya ne için ihtiyaç

·


duyduğunu ilerde göreceğiz. Genel oyun . hemen, ardından gelen, ve Bonaparte'ın buhranı sırasındaki boynu bükük

kaldırılmasının Mart ve Nisan

-tavrını gaasıp

parla­

mentoyu tahrik ed1ci küstah bir tavırla · değiştirmesine fır-

_;.

-

-

sat veren bu cansıkıcı

"

-

.,

.

epilögdanc so:hra Milli Meclis ll � Ağustostan ll Kasıma kadar üç ay tatile girdi. Yerine, yir­

mi sekiz kişiden kurulu bir Daimi Komisyon bıraktı. Bu yirmi sekiz---kişi arasında hiç Bomiparte'çı yoktu, ama bir­ Kaç ılımlı cumhuriyetçi vardı. 1848 Daimi Komisyonunda � yalnız Düzen partililerle Boiıaparte'çılar yer almıştı. Ama

o· zamari Düzen · partisi kendini

devrirrie

devamlı karşı

il�n etmekteydi. Bu defa i?e parianienter cumhuriyet ken� dini Cumhurbaşkanına

devamlı karşı ilan ediyordu . 31

Mayıs kanunundan sonra hala Düzen partisinin karşısın­ da kalan tek rakip oydu. Milli Meclis 1850 Kasımuida tekrar toplandığı zaman, o güne kadarki hafif çarpışmalar yerimı

Cumhurbaşka­

nıyla büyük ve amari.sız bir savaŞ, iki gÜç arasında

ölüni-kalım savaşı artik kaçınılmaz görünüyordu ·

bir

.

1849'da olduğu gibi bu JTııırı: parlamento tatilinde de

Düzen partisi ayrı ayrı kesimlerine bolünmüş,-her bir ke­

shri Louis Philippe'in ölümüyle1

yeniden

Restorasyon eritrikalarına dalmıştL

kızışan kendi

Meşrıliyetçi kıral, V.

Henri, resmen bir hükümet bile atamıştı. Bu hükumetin .merkezi Paris'teydi, bakanları arasmda Diümi Komisyon üyeleri vardı. Dolayısıyla Bonaparte da, ki:md.i payına, taş­

ra vilayetlerinde gezilere çıkmaya, huzuruyla ş ereflendir

­

diği her bir ş ehrin havasına göre kah üstü kapalı bir tarz- . da, kah dobra dobra kendi Restorasyon erneilerini açıkla­ fuaya, kendine

taraftar . toplamaya ·· hak kazanniıştı, Bü­

yük, resmi ·Moniteur'le Bonaparte'ın küçük, özel Morii­ teur'leriniri1 zafer . alayları olarak kutlamayı ihmal etme·

ıl

Louis Philippe 26 Ağustos l850'de öldü. 349


ona her zaman 10 Aralık Derneğin­ den2 kişiler eşlik ediyordu. Bu dernek 1849'da ortaya çık­

dikleri bu gezilerde mıştı.

Bir

lumpen şubenin

hayır

derneği

proletaryası başında

gizli

kurma

balıanesiyle

şubelerde

Bonaparte'ın

Paris'in

örgütlenmişti;

adamları,

hepsinin

her ba­

şında Bonaparte'çı bir general vardı. Geçimieri ve köken­ leri belirsiz

cılkı çıkmış

roue'lerin

yanısıra, burjuvazinin züğürtlemiş

[kibar bıçkınlann]

sergüzeştçi takımının

yanısıra, serseriler, ordudan atılma askerler, hapisten koy­ verilmiş sabıkalılar, kaçak kürek mahkümlan, cılar; şarlatanlar,

dolandın­

lazzaroni,3 yankesiciler, üç -kağıtçılar,

kumarbazlar, maquereaus4, genelev patronları, lıammallar,

literati6, laternacılar, eskiciler, bileyiciler, seyyar

tamirci­

ler, dilenciler - kısacası, Fransızların la boberne dedikleri bütün o ne idüğü belirsiz,

ardan oraya savrulup duran

avare yığın. Kendine yakın bu' unsurlardan Bonaparte

10

Aralık Derneğinin çekirdeğini oluşturdu. Tam bir "hayır derneği"; şu anlamda ki, bütün üyeleri tıpkı Bonaparte gi­ bi emekçi halkın sırtından lıayra kanma ihtiyacı içindey­ �liler. Kendini lumpenlerin reisi yapan, kişi olarak

peŞin­

den koştuğu çıkarlan ancak burda yığın halinde

tekrar

keşfeden, bütün sınıfların bu cürufu,

cifesi, çöp artığında

kayıtsız şartsız sırtıni dayayabileceği yegfme sınıfı bulan bu Bonaparte, gerçek Bonaparte'tır: Bonaparte sans phrase ­ [ su katılmadık Benapartel . Eski Kurnaz roue'lerden oldu­

ğu için, milletierin tarihi hayatlarını ve devlet işlerini en Bonaparte'ı tutan çurçur gazeteler kastediliyor. 2) ıo Aralık Derneği, Banaparte'ın ıo Aralık 1848'de Cum­ hurbaşkam seçilmesine izafeten bu isimle Paris polis riıüdürü Carlier tarafından kurulmuştu. 3) İtalya'da sınıfları dışına düşmüş lumpen unsurlara ve­ rilen isim, 4) Mu..lıabbet . tellallan. 5) Yazarlar. ll

350


bayağı anlamında bir komedi, şatafatlı giysilerin, sözlerin . ve pazların sadece en adi hergeleliği gizlerneye yaradığı bir maskeli bala olarak görür. Böylece Strasbourg seferin­ de evcil bir İsviçre akbabası Napoleon kartalı yerine geçer. Boulougne'na baskın verdiğinde,

birkaç Londralı

sırtına Fransız üniforması geçirtip

uşağı.n

onlara orduyu temsil

ettirir1• 10 Aralık Derneğinde on bin rezili bir araya top­ lar; bunlar, Nick Battom'un arslan ·rolüne çıkması2 gibi, sözümona halkı temsil edeceklerdir. Burjuvazi kendisi tam bir komedi oynadığı, . ama en ciddi bir tarzda, Fransız dramının katı muaşeret kurallanndan hiç birini çiğnemeqen oynadığı, kendi devlet icraatının ciddiyetine yarı aldanıp, yarı inandığı bir zamanda, komediyi düpedüz komedi olac rak gören sergüzeştçinin davayı kazanması

kaçınılınazdı.

O ancak şimdi, ciddi hasmını yok ettikten sonra, üstlendi­

ği İmparator rolünü kendisi ciddiye aldığı, Napoleon mas­ kesi altında kendi

kendini sahici

dünya

görüşünün

tarihini bir

komedi

rihi

ciddi

sanan

Napoleon

kurbanı

değil, kendi

soytanı

sandığı

oluyor:

artık

komedisini

zaman, dünya

dünya ta­

Sosyalist işçiler için milli ate­

liers ve burjuva cumhuriyetçiler için Gardes mobiles [Sey-­ yar Muhafızları ne idiyse, 10 Aralık . Derneği, tam kendine göre parti savaş gücü, Bonaparte için aynı şeydi. Gazilerin­ de tirenieri dolguran dernek müfrezeleri ona iğreti kalaba­ lıklar yaratıp sevgi gösterileri

tertiplemek, vive l'Empe­

reur! [ Yaşasın İmparator! I diye haykırmak, cumhuriyetçi­ lere -tabii, polisin himayesi altında- hakaretler yağdırıp dayak atmakla görevliydiler. Paris'e dönüş yolculuklıi'rında öncü muhafızlar olmak, karşı-gösterileri önlemek ya da da­ ğıtmak onlara düşüyordu. 10 Aral!k Derneği _ onundu; onun 1} Louis Bonaparte'ın 1836 ve 1840'da giriştiği iki darbe te­ _ şebbüsüne atıf yapılıyor. 2) Şekspir'in Bir Yaz Gecı3si Rüyası oyunundan.

351


eseri, doğrudan doğruya kendi fikıiydi. Başka neyi elde etse, koşullann zoruyla; kendiliğinden geçiyor eline; başka

ne yapsa, koşuliı:r yapıyor O:nun !çin, ya da o başkalannın herkesin önünde, yaptıklarını taklitle y�tiniyor. Oysa yurdaşlann karşısında ağzından düşürmediği düzene, di­ yavelerle, ve· arkasında ne, . aileye, mülkiyete' dair resmi ·

Schufterie;ler ve Spiegelbtirg'rerin1 gizli derneği, . keşmekeş,

fuhuŞ ve soy,gun derneği il� Bonaparte -işte o, Bonapa�­ te'ın ta kendisi, eserin gerçek sahibidir ve 10 Aralık Der­ neğinin tarihi onun: kendİ tarihidir . . .

vrı· cumhurİyet bir te"

Şubat Devrimiilin eşiğinde sosyal rane, bir kehanet gibi belfrir.

1848

Haziran

günlerinde

Paris proletaryasının kanında boğulur, fakat- dramın son­ raki sa:hnelerinde yine hortlak misali

ortalıkta

durmaktadır. Demokratik cumhuriyet,

dolanıp

geldiğini

haber

verir. 13 Haziran· 1849'da, tabanlan yağlayan küçük burju­ valanyla birllkte darnıaduman olur, ama kaçarken kendi

borusunu çifte · çalımla öttÜrür. Parlamenter cumhuriyet, burjuvalanyla birlikte bütün sahneye yerleşir. Artık key­ fine payarı yoktur. koalisyonunun

Gelgeleilm 2 Aralık

acınaklı

1851,

kıralcılar

"Yaşasın cumhuriyet ! " feryatlan

arasında onu mezara gömer. Fransız burjuvazisi · çalışan

proletaryanın

iktidarını

önlemek için şahlandı, lumpen proietaryayı ve onun ba­ şında 10 Aralık Derneği başkanını iktidara getirdi. Buıju­ vazi gelecekteki kizıl anarşi felaketi korkusuyla Fransa'­ nın yüreğini

Bonaparte 4 Aralıkta . Boulevard Montrnarte ve Boulevard des İtaliens'nin mümtaz burjull

hoplattı,

Schiller'in Haydutlar dramımn her

sundan yoksun iki hergele tipi.

352

türlü ahlak duygu­


valarını sarhoş düzen ordusuna · pencerelerinde vurdurta­ rak bu geleceğin bonosunu önceden kırdı. Burjuvazi kılı­ cı kendine baştacı etti, kılıç ona

hükmediyor.

Devrimci

basını ortadan kaldırdı, kendi • basını . ortadan . kaldırılmış­ tır. Halk toplantılarını polis gözetimi altına soktu, kendi salonlan polisin gözetimi altında. Demokratik Milli

Mu­

bafızlan dağıttı, kendi Milli Muhafızları dağıtılmıştır. Sı­ kıyönetim

uyguladı, kendisine sıkıyönetim

uygulanıyor�

Jürileri kaldırıp · yerlerine askeri komisyonlar kurdu, ken� di jürilerinin yerini askeri komisyonlar aldı. Halkın eğiti­

mini papazların eline teslim etti, kendi eğitimi papazların eline teslim edildi. Halkı hiç yargılamadan

sürgün etti,

kendisi yargılanmadan sürgün ediliyor. Toplumda her kı­ pırdanışı devlet gücüyle ezdi, kendi toplumunun her kı­ pırdanışı devlet gücüyle eziliyor. Kesesi uğruna kendi po­ litikacılarına ve yazarıanna karşı çıldı, politikacılan

ve

yazarlan bir kenara atıldılar, ama şimdi, ağzına kilit vu­ rulduktan, kalemi kınldıktan sonra, kesesi talan ediliyor. Aziz Arsenius'un Hıristiyanlara haykırdığı sözleri - Füge "

tace, quiesce!

Kaçın, susun,

,

kımıldamayın!"- burjuvazi

devrime haykırmaktan usanmadı, Bonaparte burjuvaziye, "

Füge, tace, quiesce! Kaçın, susun,

kımıldamayın! "

diye

haykırıyor:o Fransız burjuvazisi Napoleon'un ikilemine -"Dans cin­

quante ans l'Europe sera republicain ou cosaque"-1 çoktan çözüm bulmuştu. Burjuvazi bu çözümü "republique cosa­

que" da bulmuştu.

Bir K.irke2

çıkıp da büyü

yaparak o

sanat eserini, burjuva cumhuriyetini, ucubeye çevirmiş de­ değildir. Bu cumhuriyet, muteber görünüşünden gayri hiç 1) "Elli yıla kalmadan Avrupa ya cumhuriyetçi ya da Ka­ zak olacak." 2) Yunan efsanesinde insanlan efsunlanyla hayvana çevi­ ren büyücü kadın.

353


bir şeyini yitirmemiştir. Bugünkü Fransa parlamenter cum­ huriyetin içinde tastamam hazırdı.

Çıbanın patlaması ve

canavarın gözlerimizin önüne fırlaması için bir süngü dar­ besi yetti. Paris proletaryası 2 Aralıktan sonra niçin ayaklanmadı? Burjuvazinin alaşağı edildigi henüz sadece kararname ile ilan edilınişti; kararname uygulanmamıştı. Proletaryanın ciddi bir ayaklanması burjuvaziye derhal taze can katacak, onu orduyla barıştıracak, işçilerin mutlaka ikinci bir Ha­ ziran yenilgisine uğrarnalanna neden olacaktı. Proletarya 4 Aralıkta burjuva ve epicier [ bakkalJ tara­ fından savaşa kışkırtıldı. Milli Muhafızıann bazı lejyonlan o günün akşamı silahlan ve üniformalanyla savaş alamn­ da yer alacaklarına söz verdiler. Zira burjuva ve epicier, 2 Aralık kararnamelerinden birinde Bonaparte'ın gizli oyu kaldırdığını, onlara · resmi kütüklerde isimlerinin karşısına "evet'' ya da "hayır"

yazmalarını

buyurduğıinu öğren�

mişlerdi. 4 Aralık direnişi Bonaparte'ı ürküttü. Geceleyin, Paris'in bütün köşebaşlanna, gizli oyun yeniden yürürlüğe konulduğunu bildiren ilahlar

astırdı.

Burjuva ve epicier

amaçlarına ulaştıklarını sandılar. Ertesi sabah

ortalıkta

görünmeyenler burjuva ve epicier idi. 1-2 Aralık gecesi bir coup de maine'le [ baskınla J Bo­ naparte Paris proletaryasının elinden önderlerini, barikat kumandanlarını koparıp almıştı. Subaylarından yoksun kalmış bir orduya dönen ve Haziran 1848, 1849 . ve Mayıs 1850'nin anıları yüzünden Montagnard'ların sanca­ ğı. altında döğüşmeye yanaşmayan proletarya,

Paris'in is­

yancı namusunu koruma görevini öncüsüne, gizli dernek­ lere bıraktı. Burjuvazi bu namusu öylesine tabansızca or­ duya teslim etmişti ki, Bonaparte sonradan Milli Muhafız­ ları silahsızlandınrken, adeta alay edercesine, silahlannın

354


anarşistlerce kendilerine karşı kullanılmasından korktuğu- · nu bahane olarak öne sürebilmiştir. "C'est le triomplıe

complet et definitif

du socialism!"

[Bu sosyalizmin tam ve kesin zaferidiri l 2 Aralık olayını Guizot böyle niteledi. Oysa parlamenter cumhuriyetin yı­ kılması her ne kadar pr.oletarya devriminin zafer tohumu­ . nu içinde taşırsa da, elle tutulur ilk sonucu Bonaparte'm

parlamEmtoya, yürütme gücünün yasama gücüne, lafa bak­

mayan zorun lafın zoruna galebe çalması idi. Millet par� lamentoda genel iradesini kanun yapıyordu; yani hakim sınıfın kanununu kendi genel iradesi yapıyordu. Yürütme gücü karşısında ise kendi tüm iradesinden feragat ederek yabancı bir iradenin üstün buyruğuna, otoriteye boyun eğ­ mektedir. Yürütme gücü, yasama gücünün tersine, mil­ letin kendinden ba�ka bir güce bağımlılığını, yani bağım­ sızlığını tam tersini ifade eder. Dolayısıyla Fransa bir sını� fın istibdadından kaçarken bir kişinin istibdadına, üstelik otoriteden yoksun bir kişinin istibdadına yakalanmış görü­ nüyor. Mücadele, bütün sınıfiann aynı acz ve aynı suskun­ luk içinde dipçiğin önünde dize gelmeleriyle çözüme bağ­ lanmış gibi. Fakat devrim yan yolda durmaz. Daha ·henüz arafat­ tan geçmekte. İşini yöntemle yürütmekte. 2 Aralık 1851'e kadar, hazırlığının sadece yansını tamamlamıştı; şimdi öbür yansını tamamlıyor. İlkin parlamentonun iktidarını kemale erdirdi ki onu yıkabilsin. Bir kere bunu başardıktan sonra şimdi yürütmenin iktidannı kemale erdinnekte, onu en sa:f ifadesine indirgemekte, tecrit etmekte, kendi karşı­ sına yegane hedef olarak dikmekte ki bütün yıkıcı guçle­ rini ona karşı bir araya yığabilsin. Devrim, hazırlığının bu ikinci yan�ını tamamladığı zaman Avrupa yerinden sıçra­ yıp sevinç çığlıklan atacak: "İyi oydun koca köstebek!"1 ıJ Ş ekspirin Hamlet oyununda geçen bir sözün Marx tara- • fından biraz dı;ığiştirilıniş biçimi.


Muazzam bürokratik ve askeri örgütü, dört bir yana kol atan marifetli devlet çarkıyla, yarım milyonu bulan :bir memurlar sürüsü ve yfne yarım milyon mevcutlu bir vrduyla bu yürütme gücü, Fransız toplumunun gövdesini ag gibi sarıp bütün gözeneklerini tıkayan bu netarneli asa­ lak gövde, mutlak kırallık zamanında, feodal sistemin çök­ mesiyle ortaya çıktı, bir yandan da bu çöküşün hızlanma­ sına yardımcı oldu. Toprak sahipleriyle şehi:derin feodal imtiyazlannın her biri giderek devlet iktidarının ayrı birGr yetkisine, feodal rical maaşlı memurlara, birbiriyle çeli­ şen bin bir çeşit Ortaçağ egemen hakkının alaca örgüsü, bir fabrikada olduğu gibi işbölümü ve merkezi yönetirole işleyen bir devlet iktidannın düzenli planına dönüştü. Mil­ letin sivil birliğini yaratmak için birbirinden ayrı bütün yöre, bölge, şehir ve taşra iktidarlarını parçalama görevini üstlenen birinci Fransız Devrimi, mutlak kırallığın başlat­ tığı işi, merkezileşmeyi, geliştirmeden yapamazdı; ama, ay­ nı zamanda, hükümet iktidannın kapsamını, yetkilerini ve araçlarinı da geliştirmek zorunda kaldı. Napoleon bu dev­ let çarkını mükemmelleştirdi. Burjuva toplumu içinde işbö­ lümü yeni çıkar guruplan, dolayısıyla devlet yönetimi için yeni alanlar yarattığı oranda gelişen daha büyük bir işbölü­ mü ötesinde MeşrCıiyetçi kırallık ve Temmuz kırallığı buna birşey ekıemedi. Bir köprüden, bir okuldan, bir köy idare­ sinin ortak mülkünden demiryollarına, milli servete, Fran­ sa'nın milli üniversitesine kadar her alanda her ortak çı­ kar derhal toplumdan koparılıyor, daha üstün, genel bir çıkar olarak toplumun karşısına dikiliyor, toplum üyeleri­ nin kendi faaliyetlerinin dışına çekilip hükümetin faaliyet konusu yapılıyordu. . Nihayet, devrime karşı mücadelesinde parlamenter cumhuriyet, baskı tedbirlerinin yanısıra hükü­ met iktidannın araçlarını ve merkeziliğini de güçlendir­ mek zorunluluğunu duydu. Bütün devrimler bu çarkı par­ çalayacakları yerde mükemmelleştirdiler. Sırayla haki356


miyet için çekişen partiler bu muazzam devlet yapısını ele

geçirmeyi, galebe çalanın başta gelen ganimet payı bildi­ ler. Ne ki mutlak kırallıkta, birinci Devrimde ve Napoleon zamanmda bürokrasi, sadece, burjuvaziniri sınıf hakinliye'­

tini hazırlama -aracıydı. Restorasyonda, Louis Philippe za­ manında ve parlamenter cumhuriyette,

- adına iktidar oıu"ıaya

ne kadar kendi

uğraşsın, hakim

uğraşırsa

sınıfın ·

aracıydı. Devlet ancak ikinci Bonaparte zamanında kendini tam bağımsız kılmış görünüyor.

Devlet çarkı sivil

karşısında durumunu öylesine

toplumun

sağlamlaştırmıştır ki, bir

10 Aralık Derneği başkanı, içkiyle, sosisle satın aldığı

ve

her gün yeniden önüne sosis atmaya zorlandığı sarhoş bir ordu tarafından omuzlar üstünde yükseltilen dışardan gel­ me bir sergüzeştçi,

onun başı olmaya yetmektedir. Fran­

sa'nın göğsünü sıkıştırıp soluğunu kesen yeis, o korkunç utanç ve aşağılanma duygusu hundandır. Fransa, namusu­ nun kirlendiğini hissediyor. Yine de, devlet iktidarının ayaklan havada değil. Bo­ naparte bir sınıfı, hem de Fransız toplumunun en kalaba­ lık bir sınıfını, küçük toprak sahibi köylüleri temsil ediyor. Nasıl Bourbon'lar

büyük toprak mülY..iyeti hanedanı,

. nasıl Orlean'lar para hanedam idiyseler, Bonaparte'lar da köylül�rin, yani Fransız halkının büyük çoğunluğunun ha.­ nedanıdırlar.

Burjuva

parlamentosuna boyun eğen Bona­

parte değil, burjUva parlamentosunu

y

dağıtan

kö lünün seçtiği adamdır. Üç yıldır şehirler,

Bonaparte

10 Aralık se­

çiminin anlamını bozmayı, imparatorluğun geri getirilme­ sini isteyen köylüleri atıatmayı

1848

seçimi" ancak

başarmışlardı. 10 Aralık

2 Aralık 1851 hükümet

mamlanmıştır. Küçük toprak sahibi köylüler,

bireyleri

darbesiyle · ta­

birbirleriyle �:

çok-yanlı ilişkiler kurmadan hep benzer koşullarda

yaşa..: }

;[�


yan muazzam bir yığını oluştururlar. Üretim tarzlan on­ lan karşılıklı ilişkiler içine sokacağma, birbirlerinden tec­ rit eder. Fransa'nın ulaşım araçlannın geriliği ve köylüle­ rin yoksulluğu bu tecrit olma durumunu daha da ileri gö­ türür. Üretim yaptıklan alan, küçük toprak parçası, işlen­ mesinde işbölümüne ve bilimsel yöntemlerin kullanılması­ na, dolayısıyla gelişme farklılığına, yetenek

çeşitliliğine,

sosyal ilişki zenginliğine imkan tanımaz. Her köylü ailesi kendinden başka hemen kimseye muhtaç değildir; tüketti­ ğinin büyük kısmını doğrudan

doğruya kendi üretir, ve

böylece geçimini toplumla ilişki kurmaktan çok, doğa ile mübadele yoluyla sağlar. Bir küçük tarla, bir köylü ve aile­ si; onların yanıbaşında bir başka küçük tarla, bir başka köylü ve bir başka aile. Bunların kırk eliisi bir arada bir köy, kırk

elli köy bir departement1 olur. Böylece

Fransız

milletinin büyük çoğunluğu, tıpkı bir çuval dolusu patate­ sin bir patates çuvalı meydana getirmesi gibi, hep birbirine benzer biçimde büyüklüklerin basit toplamından meydana gelir; Milyonlarca aile yaşama tarzlannı,

çıkarlarını

ve

kültürlerini diğer sınıfların yaşama tarzlan, çıkarlan ve kültürlerinden ayıran, · onları diğer sınıflara düşmanca kar­ şı çıkaran ekonomik hayat koşulları içinde yaşadıkları için bir sınıf oluştururlar. Bu küçük toprak sahibi köylüler ara­ sında sadece mahalli bir ilişki olduğu, çıkarlarının özdeşii­ ği aralarında bir birlik, bir milli bağ ve .bir siyasi örgütlen­ me yaratmadığı için de, bir sınıf

oluşturmazlar.

Bu ne­

denle, sınıf çıkarlarını ister bir parlamento, ister bir kon� vansiyon

aracılığıyla olsun kendi adianna dayatamazlar.

Kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gere­ kir. Onları temsil eden, aynı zamanda onların efendisi, te­

p elerinde

bir otorite, onları diğer sınıfıara karşı koruyan,

onlara gökten yağmur ve güneş yağdıran sınırsız bir hü-

ıl

358

Fransa'da bizde ile tekabül eden idare birimi.


kümet iktidarı olarak görünmelidir. Bu yüzden küçük köy­ lülerin siyasi etkinlilrJ.eri nihai ifadesini, yürütme gücünün toplumu kendine tabi kılmasında bulur. Tarihi gelenek Fransa köylüsünü, Napöleon adında bir adamın bütün eski şan ve şerefi ona geri getireceği muci­ zesine inandırmıştı. Derken

Napoleon

adamın biri ortaya

çıkıyor,

adın) taşıdığı için, "la recherche de la paternite

est interdite" [babalık araştırması yasaktır] diyen Napo� leon Kanunnamesine

dayanarak o adam

olduğunu iddia

ediyor. Yirmi yıl süren bir avarelikten ve bir. dizi gülünç maceradan sonra efsane gerçekleşiyor,

adam Fransızların

imparatoru oluyor. Yeğenin sapıantısı

gerçekleşti, çünkü

Fransız halkının en kalabalık sınıfının sapıantısıyla çakış­ tı. Öyle ama, denilecektir, Fransa'mn yarısında patlak ve­ ren köylü ayaklanmalarmdan, ordunun köylüler üzerine baskınlar vermesinden, köylülerin yığın halinde hapisiere tıkılıp sürgünlere gönderilmesinden ne haber? XIV. Louis'den bu yana Fransa'da köylülerin "demago­

jik hareketlerden · ötürü" böylesine baskıya uğradıkları gö­ rülmemiştir. Fakat bir yanlış anlama olmasın. Bonaparte hanedam . devrimci köylüyü değil, tutucu köylüyü temsil etmektedir. Sosyal varoluş koşulunun, küçük tarlasının sınırlarını aş­ mayı aklına koyan köylüyü değil, asıl bu tarlayı sağlama bağlamak isteyen köylüyü; şehirlerle · sıkı bağ kurup eski düzeni kendi gayretleriyle yıkmak isteyen kır halkını değil, tersine, bu eski düzen içinde miskince tıkılı kalıp kendile­ rinin ve küçÜk tarlalannın imparatorluk hortlağı

eliyle

kurtarılıp kayınldığını görmek isteyenleri temsil etmekte­ dir. Bonaparte hanedam köylünün aydınlanmasının değil; . batıl inançlanmn; köylünün salim yargısının değil, önyar-

359


Cevennes'­

gısının; geleceğinin değil, geçmışının; çağdaş ·�

inin1 değil, çağdaş Vendee'sinin2 temsilcisidir� Üç yı.llık sıkı parlamenter cumhuriyet iktidarı Fransız

' köylü sınıfının bir bölümünü Napoleon aldanmacasından kurtarmış, yüzeyde dahi olsa devrimci yapmıştı. Fakat her harekete geçişlerinde burjuvazi. onları hunharca ezdi. Par­ lamenter cumhuriyet devrinde Fransız köylüsünün çağdaş bilinci geleneksel bilinciyle çelişki

halindeydi. Bu süreç,

öğretmenlerle papazlar arasında sürekli mücadele biçimin­ de kendini gösteriyordu. Burjuvazi öğretmenl�ri kıydı. Köy­ lüler hükümet icraatı karşısında ilk kez bağımsız hareket etmeye çalışıyorlardı. Bu da maire'ler

[belediye başkanla

n] ile valiler arasındaki sürekli çatışmada ortaya çıkıyor­ du: Burjuvazi maire'leri yerlerinden

attl. Nihayet, parla­

menter cumhuriyet döneminde, çeşitli y:örelerin

köylüleri

kendi zürriyetlerine, orduya karşı ayaklandılar. Burjuvazi onları sıkıyönetimlerle ve üzerlerine asker

salarak ceza­

landırdı; Şimdi aynı burjuvazi, Bonaparte'den

yana çıkıp

- kendisine ihanet eden yığınların, vile multitude'ın takımının]

[ ayak

ahmaklığından avaz avaz yakınıyor. Oysa köy­

lü sınıfının imparatorluk aşkını zorla kabartan, bu köylü dinini doğuran koşullan yürürlükte tutan kendisidir. Bur­ juvazi, elbette, yığınlar tutucu kaldıklan

sürece onların

ahmaklığmdan, devrimci olduklan zaman da zekalarından korkacaktır. Hükümet

darbesinden sonraki ayaklanmalarda

sız köylülerinin bir kısniı

10 Aralık

Fran­

1848'de kendi verdikleri

oylara elde silah karşı çıktılar. 1848'denberi görüp geçirdik­ leri gözlerini açmıştı. Ne ki tarihin batakhanesiyle arala-

. Güney Frans a'da On Sekizinci Yüzyıl başında patlak ve­ ren büyük köylü isyammn yer aldığı bölge. 2) 1789 Devriminde kırallıktan yana gerici aya.ldanmaların J:ıarekat üssü olan bölgenin adı. Fransa'mn kuzey batısında Brö­ tanye,'mn bir parÇasıdır. 1)

360


nnda akit vardı; tarih onları sözlerinde durmaya zorladı, ve çoğunluk hala önyargıların öylesine esiriydi ki, tam da en kızıl vilayetlerde köylü nüfus

açıkça

Bonaparte'a oy

verdi. Köylünün gözünde · Milli Meclis Bonaparte'ın yolunu kesmişti. Bonaparte'ın şimdi yaptığı,

kınn iradesi önüne

şehirlE)rin diktiği engelleri yıkmaktan ibaretti. Khni yer� de köylüler Napoleon'la yan yana bir konvansiyon garabe­ tini dahi düşünmüyor değillerdi. Birinci Devrim, köylüleri

yan serf olmaktan çıkarıp

özgür toprak sahiplerine çevirdikten sonra, Napoleon, he­ nüz nasiplerine düşen Frans a toprağını rahatça işlemele­ rine ve gencecik mülkiyet hırsıarını doyurmalanna elverir koşullan pekiştirip düzenledi. Oysa bugün Fransız köylüsü­ nü yıkıma götüren doğrudan doğruya onun küçük toprağı­ dır; toprağın parçalanması, yani

Napoleon'un · Fransa'da

sağlaina bağladığı mülkiyet biçimidir. Feodal köylüyü bir küçük toprak sahibi, Napoleon'u da bir imparator yapan, doğrudan doğruya maddi koşullardır. Kaçınılmaz sonucun. ortaya çıkması için iki kuşak, yetmiştir! Tarımın her gün biraz daha kötüye gitmesi, tarımemin hergün biraz daha borca batması. On Dokuzuncu Yüzyılın

başinda Fransız

kır halkının özgürlüğe ka\ruşup zenginleşmesinin şartı olan "Napoleon'cu" mülkiyet biçimi, bu yüzyıl içeıisinde gelişe gelişe köylünün esaret altına sokulup yoksullaştınlmasmın kanunu olmuştur. Ve bu kanun, ikinci Bonaparte'ın savun­ ma zorunluluğunu duyduğu "idee napoleonienne lerin bi­ "

rincisi, en başta

gelenidir. Eğer · Bonaparte hala, köylü­

lerin yıkım . nedenini bu küçük toprak mülkiyetinin ken­ disinde değil de, onun dışında, ikincil koşullanil etkisinde· aramak gerek�iği kurııiıtusunu köylülerle paylaşıyorsa, gi:­ riştiği deneyler üretim ilişkileriyle temasa gelir gelmez sa-< bun köpüğü gibi dağılıp gidecektir. Küçük toprak mülkiyetinin ekonomik gelişmesi toplu::.�

·

mun diğer sınıflarıyla köylülerin ilişkisini kökten degl:Ştir'": : .


miştir. Napoleon zamanında kırda toprağın küçük birim­ lere bölünmesi serbest rekabete ve şehirlerde yeni gelişme­ ye başlayan büyük sanayie yaradı. Köylü sınıfı, alaşağı edi­ len toprak sahibi soylulara karşı her yerde boygösteren iti­ razdı. Küçük toprak mülkiyetinin Fransa toprağına saldığ� yoksun bıraktı.

kökler feodal düzeni her türlü besinden

Küçük toprak mülkiyetinin sınır taşlan, eski efendilerin­ den gelecek ani bir baskina karşı burjuvazinin doğal istih­ · kamlan oldu. Fakat On Dokuzuncu Yüzyıl ilerledikçe feo­ dal beylerin yerini şehirli tefeciler aldı; toprağa bağlı feo­ -dal yükümlülüklerin yerini ipotek aldı; soylu toprak mül� kiyetinin yerini burjuva sennayesi aldı. Köylünün küçük toprağı, bugün, kapitalistin topraktan kar, faiz ve rant sağ1ayıp .çiftçiyi sinden

geçim derdiyle

başka.

birşey

başbaşa

değildir.

bırakma balıane­

Fransa'nın

toprağı

üze­

rindeki ipotek borcu Fransız köylüsünün sırtına, İngiltere'­ nin tüm milli borcunun yıllık faiz tutanna eşit bir faiz

yü­

kü yıkmaktadır. Küçük toprı:ı,k mülkiyeti, gelişmesinin ka­ çınılmaz olarak dayattığı bu sennayeye

esaretten dolayı,

Fransız milletinin büyük çoğuuluğunu yan-maymun ma­ ğara adamıanna çevinniştir. Onaltı milyon köylü (kadın­ lar ve çocuklarla birlikte) denne çatma izbelerde otunır­ _ lar. Bunlann çoğunun bir tek, bazılannın iki, en iyi durum­ da olanların üç hava deliği vardır. Oysa bir başta beş du­ yunun yeri neyse bir evde pencerelerin yeri odur. Yüzyılın başlangıcında, yeni ortaya çıkan küçük toprak mülkiyeti­ nin

başına

mülkiyetini

devleti çelenklerle

bekçi

diken

gübreleyen

ve

küçük

burjuva

toprak

düzeni, onun

kanım ve beynini emip sennayenin simyevi kazanına boca '8den kan içici yarasa olmuştur

1)

bugün. Code Napoleon1

Code Napoleon: ünlü Napolyon Kanunnamesi. Code, ka­

nunlar mecmuası, düstur demektir. Codex, formüller listesi anla­ mına gelir.

362


:şimdi artık bir haciz ve icra yoluyla satış codex'inden baş­ ka birşey değildir. Fransa'da varlığı resmen kabul edilen >dört milyon (çocuklar dahiD , fukara, serseri, cani ve fahi, .şeye binbir yokluk içinde ya kırda avare sürünen, ya da çoluk çocuk ikide bir köyden şehre, şehirden köye serse­ fil taşınıp duran beş milyon insanı daha katmak gere­ kir. Onun için, köylülerin çıkarlan artık Napoleon zama­ nında olduğu gibi burjuvazinin çıkarlanyla, sermaye ile uyuşmamakta, ona ters düşmektedir. Dolayısıyla köylüler doğal müttefiklerini ve önderlerini, görevi burjuva düze­ nini yıkmak olan şehir proletaryasında bulmaktadır. Oysa güçlü ve sınırsız hükümet -ki bu da ikinci Napoleon'un gerçekleştirmek zorunda olduğu ikinci "idee napoleonien­ n e dir işte bu "maddi" düzeni zorla korumaya çağınlı­ yor. Ve bu "ordre materiel" [maddi düzen] , Bonaparte'ın isyancı köylülere karşı yayınlandığı bildirilerin hepsinde :ayrıca parola olarak tekrarlanıyor. Üzerine sermayenin yıktığı ipotekten gayri, küçük top­ rak mülkiyetinin sırtında bir de vergi yükü vardır. Vergi­ ler bürokrasinin, ordunun, papazların ve sarayın, kısaca­ sı tüm yürütme gücü aygıtının geçim kaynağıdır. Güçlü hükümet ve vergi aynı şeydir. Küçük - toprak mülkiyeti, doğası gereği, herşeye kaadir ve son derece kalabalık bir bürokrasi için elverişli bir temel oluşturur. Bütün ülke yü­ 'Zeyinde tek-ayar bir ilişkiler ve kişiler düzeyi yaratır. Do­ Iayısıyla, aynı zamanda, en üst bir merkezden bu tek-ayar yığının her bir noktası üzerinde aynı eylemi mümkün kı­ lar. Halk çoğunluğu ile. devlet iktidan arasında yer alan 'soylu ara tabakaları yok eder. Bu nedenle, her yönden, bu devlet iktidannı:q doğrudan işe kanşmasına ve doğrudan yetkili organlannın araya girmesine yol açar. Nihayet,- ne ioprakta ne de . şehirde kendine bir yer bulabilen, bu yüz­ den bir çeşit itibarh sadaka kabilinden devlet memurluk­ larina el atan ve bunların yaratılmasına ön ayak olan iş'

-

363


siz güçsüz bir nüfus fazlalığı doğurur. Zorla toplanan ver­ gileri Napoleon süngü zoruyla yeni pazarlar açarak ve kı­ ta Avrupasını ta.lan ederek üzerlerine faizlerini de koyup, geri ödedi. Bu vergiler köylüyü çalışmaya teşvik ediyordu; oysa şimdi, onun son çalışma imkanlarını da elinden alı­ yor, yoksulluğa karşı direnme aczini tamamlıyor. Kaldı ki, bol sırmalı, göbekli, azınan bir bürokrasi, ikinci Bonaparte' ın gönlüne en uygun "idee napoleonienne"dir. Toplumun diğer sınıflarının yanısıra yapay bir kast yaratmaya zor­ landığına göre, öyle olmaması

mümkün mü?

Bonaparte

rejiminin ayakta kalması bu kast için bir geçim davasıdır. Dolayısıyla Bonaparte'ın ilk mali

işlemlerinden

biri, me­

mur maaşlarını eski düzeyine çıkarmak ve yeni arpalıklar yaratmak oldu. Bir başka "idee napoleonienne", bir hükümet aracı ola­ rak papazların sultasıdır. toprak mülkiyeti toplumla

Oysa yeni ortaya çıkan küçük uyu.şmasıyla, doğa güçlerine

bağımlı olmasıyla, onu tepeden

inme koruyan otoriteye

boyun eğmesiyle elbette dindardı ama, borç yüzünden if­ las topunu atan, toplumla ve iktidarla uyuşmazlığa dü­ · şen, kendi sınırlı imkanlarının ötesine itilen küçük top­ rak mülkiyeti elbette dinsiz olur. Cennet-i ala, hele havayı da o ayarladığına göre, yeni ele geçirilen hoş

bir eklentiydi. Ama küçük

birşey olarak öne

sürüldüğü an

tarla dilimine

tarlanın yerini tutacak küfüre dönüşür. O za�

man papaz, dünyevi polisin -bir başka "idee napoleonien­ ne"- kutsanmış zağanndan ibaret görünür. Bundan sonra­ ki Roma sefeıi Fransa'nın kendi içinde olacak; ama M. de Montalembert'in anladığının tersi anlamda1. Son olarak, "idee napoleonienne" lerin doruğa vardığı ll Montalembert, Fransa'da o devirdeki Katolik gerici akı­ mın başı ve Roma Cumhuriyetine karşı Papa adına girişilen sefe­ rin en ateşli taraftanydı.

364


nokta, ordunun hegemonyasıdn". Ordu, küçük toprak sa­ hibi köylünün point d'honneur'ü [namus meselesi] idi. Ye­ ni mülkiyetini dış dünyaya .karşı savunan, yeni kazamlmış nıilliyetini yücelere çıkaran, dünyayı talan eden ve dev- . rimci değişikliğe uğratan

kahraman

hüviyetiİıde bizzat

kendisiydi. Üriiforma onun kendi resmi kıyafetiydi; savaş onun destanıydı; hayalde uzatılıp genişletilerek tevhit edi­ len küçük toprak parçası

anavatandı, ye vatanseverlik

mülkiyet duygusunun ideal biçimiydi. Oysa Fransız köylü­ sünün bugün mülkünü

ti"

tasallutundan

korumak zorunda

old ğu düşmanlar, Kazaklar değil; huissiers [icra memur­ ları] ve vergi tahsildarlarıdır. Küçü.k tarla, sözde vatan top­ rağından ipotek kayıt defterine

aktanlmıştır. Ordu dahi

köy gençliğinin kaymağı olmaktan çıkmıştı artık: .köy lum­ pen proletaryasının posasıdır. Nasıl ikinci Bonaparte ken­ disi Napoleon'un reinplacant'ından, kaim-i

makamından

başka birşey değilse, ordu . da büyük ölçüde remplacant' 1?-rdan, bedellerden ibarettir.

Şimdilerde

yiğitliğini, dağ

.keçileri gibi kovaladığı köylülerin peşinde sürek avına çık­ makla, candarmalik yapmakla ispat ediyor. Sisteminin iç çelişkileri 10 Aralık Derneği başkanını Fransa sının dışına kavalayacak olursa, ordusu, bir iki eşkiyalıktan sonra, za­ fer çelenkleri derecek yerde bir güzel sopa yiyecek. Görülüyor ki bütün "idee napoleonienne" ler gelişme­ miş küçük toprak mülkiyetinin henüz körpe çağının filı::ir­ leridir; gününü doldurmuş küçük toprak mülkiyeti açısın­ dan hiç bir anlam ifade etmezler. Sadece onun can çekiş­ mesinin kabuslan, hezeyana dönüşen keliıneler, hortlakla­ ra dönüşen ruhlardır.

Ne var ki imparatorluğun

taklidi, Fransız milletinin büyük

gülünç

çoğunluğutın geleneğLlf

ağır baskısından kurtarmak, devlet iktidan ile toplum ara­ sındaki karşıtlığı en saf biçimiyle ortaya çıkarmak için ge­ rekliydi de. Küçük toprak mülkiyetinin giderek zeval bul­ masıyla, onun üzerinde yükselen devlet yapısı çöker. Çağ'--.

365


daş toplumun muhtaç olduğu merkeziyetçi devlet, feodali­ teye karşı yaratılan askeri-bürokratik hükümet çarkının yıkıntıları üzerinde yükselebilir ancak1. Fransız köylüsünün durumu, Bonaparte'lann ikincisi­ . ni kanunlan almak için değil, vermek için Sina Dağma2 çı­ karan 20 ve 21 Aralık genel seçimleri3 muammasını çözme­ ınize yarıyor. Açıkçası, burjuvazinin Bonaparte'ı seçmekten başka çaresi kalmamıştı. Constance Konseyinde4 zahidler papala­ rın sefih hayatlarmdan yakınıp ille de ahlak reformu diye tutturdukları zaman, Kardinal Pierre d'Ailly onlara karşı şöyle kükremişti: "Bundan sonra Katalik Kilisesini kurtar­ sa kurtarsa şeytan kurtarabilir, oysa siz kendinize melaike arıyorsunuz! " Bunun gibi, hükümet darbesinden sonra da Fransız burjuvazisi şöyle haykırıyordu: Bundan sonra bur­ juva toplumunu kurtarsa kurtarsa 10 Aralık Derneği başll "Kitabın 1852 baskısında bu paragraf, Marx'ın 1869 bas­ kısına almadığı şu satırlarla sona eriyordu: "Devlet çarkımn yı­ kılması merkezileşmeye hıilel getirmeyecektir. Bürokrasi, karşıtı olan feodalizm illetinden henüz kurtulamamış bir merkeziyetçi­ liğin adi ve ceberrut biçimidir sadece. Napoleon'cu Restorasyon­ dan umduğunu bulamayınca Fransız köylüsünün küçük tarlası­ na inancı kalmıyacak, bu küçük tarla üzerine kurulu bütün dev­ let yapısı yerle bir olacaktır, ve proleter devrimine öyle bir koro eşlik edecektir ki, o olmadan proleter devriminin solo şarkısı, bü­ tün köylü ülkelerde kuğunun ölmeden önce söylediği son şeir­ kıdır." 2l Sina yanmadasındaki Sina dağı. Tevrata · göre Hazreti Musa Tanndan 10 Emri bu dağın tepesinde almıştı. 3) Louis Bonaparte'ın 2 Aralık 1851 hükümet darbesini Fransız halkına onayıattığı plebisit. 4) 1414-18 arasında toplanan Katalik kilise meclisi. Papalı­ ğın sarsılan durumunu sağlamlaştırdı ve kilisede reform akınu­ nın sözcüleri wycliff ile Jan Rus'un görüşlerini küfür, sapıklık ilan etti.

366


rl:anı kurtarabilir! Mülkiyeti hırsızlık, dini yalan yemin; aileyi piçlik, düzeni keşmekeş kurtarabilir! Kendini bağımsız bir güç kılan yürütme otoritesi ola­ rak Bohaparte, "burjuva düzeni"ni korumayı kendi misyo­ nu olarak görmektedir. Oysa bu burjuva · düzeninin gücü orta sınıfın elindedir. Onun için Bonaparte kendini orta sı­ nıfın temsilcisi sayıyor, bu yönde kararnameler çıkanyor. Yine de, kendisi birşeyse bu sadece orta sınıfın siyasi ikti.., dannı kırmış olduğu ve her gün yeniden kırdığı içindir. Dolayısıyla Bonaparte kendini orta sınıfın siyasi ve edebi gücünün hasını saYıyor. Fakat bu sınıfın maddi gücünü ko­ rumakla, onun siyasi gücünü yenilemektedir. O halde ne­ den ayakta tutulmalı, ama sonuç her görüldüğü yerde yok edilmelidir. Fakat nedenle sonuç bir parça birbirine kanşmaqan olamaz bu; çünkü ikisi de birbirleri üzerinde karşılıklı etkilerinde ayırdedici özelliklerini yitirirler. Ara­ daki sının kaldıran yeni kararnameler. Bonaparte ken- · dini, aynı zamanda, burjuvazinin karşısında köylüyü ve genel olarak halkı temsil eden, halkın alt tabakalannı burjuva toplumu çerçevesinde mutlu kılmak isteyen biri sayıyor. "Gerçek Sosyalistler"in1 devlet siyasetine taş çı­ kartan yeni kararnameler. Fakat Bonaparte kendini her­ şeyden önce 10 Aralık Derneğinin başkanı, lumpen prole­ taryanın temsilcisi olarak görnıektedir. Kendisi, yaram, hükümeti ve ordusu lumpen proletaryanın bir parçasıdır ve lumpen proletaryamn baş düşüncesi küpünü doldurmak, devlet hazinesinden Kaliforniya piyangosu mükafatlan araklamaktır. Bonaparte, kararnamelerle olsun, kararna..: 1)

Almanya'da 1840'larda yaygın küçük burjuva gerici en­

tellektüel akım. Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi'nde. ve

Komünist Partisi Manifestosu'nda ipliği pazara çıkanlmıştL

2)

Marx burda, Louis Bonaparte ve çevresinin halkı ve ha­

zineyi soymak için çevirdikleri dalaveralara atıf yapıyor . .

367 .


kararnarnelere rağmen olsun, lO Aralık Der­

.roesiz olsun,

neği başkanı sıfatına sımsıkı sarılır. Adamın · bu çelişkili görevi

hükümetinin çelişkilerini,

önce bir sınıfı, sonra bir başkasını kah kazanıp kah aşağı lamaya çalışan ve hepsini

birden

aynı safta karşısına

alan avare yalpalamaları açıklıyor.

Ve pratikteki bu ka­

rarsızlık hükümet kararnamelerinin aynıyla Amcadan kop­ ya edilen mütehakkim, dediğim dedik uslübuyla hayli ko­ mik kaçan bir çelişki teşkil ediyor.

Sanayi ve ticaret, dolayısıyla

orta sınıfın işleıi, güçlü

hükümet sayesinde sera çiçeği misali gelişip serpilmelidir. Bol keseden ihsan edilen sayısız demiryolu imtiyazı. Ama Bonaparte'çı lumpen proletarya zenginleşmek ister. Kula­ ğı delikler bourse'da demiryolu imtiyazları üzerinde türlü

tripotage [ dalavera] çevrirler. Ama demiryollarına yatırı­ lacak sermaye yoktur. Bankanın, demiryolu hisseleri karşı­ lığında kredi verıne yükümlülüğü. manda kişisel

Ama Banka aynı za­

çıkarlar uğruna da sömürülecektir,

için gönlü hoş edilmelidir. Bankanın yınlama yükümlülüğünün

onun

haftalık bilanço ya­

kaldırılması, Bankanın hükü�

metle arslan payı anlaşması. Halka iş bulmak gerek. Bayın­ dırlık işlerine girişilir. Ama bayındırlık yükünü arttırıyor. Rentiers

işleri halkın vergi

[irad sahipleri]

nılarak yüzde beşlik tahvillerin yüzde

üzerine çulla­

dört buçukluk tah­

viHere çevrilmesiyle sağlanan vergi indirimi. Ama orta sı­ nıfın ağzına yine bir parmak bal çalmadan olmayacak. O halde şarabı en detail

[perakende ]

içen halktan

alman

şarap vergisine bir misli zam, en gros [ toptan] içen orta sınıfın şarap vergisinde yarı yarıya indirim. Mevcut işçi örgütlerinin

kapatılması,

gelecekte nic e örgütl€mme hari­

kalan olacağına dair vaadler. Köylülere yardım

edilmeli.

Köylülerin borca batmalarını çabuklaştırıp mülkiyetin yo­ gunlaşma:smı hızlandıran emlak bankaları. Ama bu ban-

368


kalar Orleans himedanımn el konulan

emlakini

paraya

çevirmek · için kullamlacak. Hiç bir kapitalist, kararname­

de yer almayan bu şartı kabule yanaşmaz, ve emlak ban­ kası kağıt üzerinde kalır, vb., vb. B onaparte, bütün sınıfların pederşahi ·

velinimetiymiş

.gibi görünmeyi çok isterdi. Lakin bir sımftan almadan bir başkasına

hiç birşey · veremez.

Fronde zamanında Guise

Dükü için, bütün mülklerini taraftarlarmı:ı:;ı. kendisine karşi mükellefiyetierine [obligationsJ

çevirdiğinden ötürü Fran­

s a'nın en obligeant

adamı olduğu

[rnük:ellef]

söylenirdi.

'Tıpkı onun gibi Bonaparte da Fransa'mn en obligeant ,

ada­

mı olup Fransanın bütün mülkiyetini, bütün emeğini ken­ disine �arşı kişisel bir mükellefiyete

çevinneye heveslidir.

Fransa'yı yine Fransa'ya hediye eO.ebilmek, ya da, daha iyi�

10. Aralık Derneğinin başkanı olarak kend�sine ait olma­ sı gerekeni satın almadan yapamıyacağından Fransa'yı

si,

Fransız parasıyla yeniden satın alabilmek için Fransa'mn

Sena­ Kurulu\ Lligion d'honeu:t', asker

tümünü çalınayı çok isterdi. Bütün devlet kurumlan, to, Devlet Şürası, Yasama

madalyalan, çamaşırhaneler, bayındırlık işleri, demiryollan, Milli Muhafızı ann erlerden

[genel he_psi hül:rümet

gayri etat-major'ü

kurmayı] ve Orleans Hanedanının el konulan e:rnla,ki, satın alınabilir ş eyler

meyanındadır. Orduda

ve

·çarkında her makam bir s atın alma aracıçlır. .Fakat b.u

sü­

recin, Fransa'n�n alınıp tekrar Fransa'ya iadesi .sürecinin en

Araiık Derneği başka­ ile üyelerinin ceplerine giren yüzdelerdir. M. de Morny'­

önemli yam, devri teslim sırasında 10 nı

nin metresi . Kontes L'nin Orleans mülklerine .el kouulnıası-

1)

Yasama Kurulu

(ÇDrps

.Legislatif) İki.nci imw�atorluk­

-ta, yani Louis .Bonaparte ;z.amanında, gen�l oyla ,sel;;il;iyprÇ!Jil, :f�.­ .kat yetkileri so.n dere,ce kısıtlıydı. 2')

Sivil ya :da ;asker

kişilere olağanüstü :hizmetlerinden ;ötü369 ..


na dair nüktesi,

"C'est le premier voP de l'aigle"4, daha çok

saksağanı andıran bu kartalın her uçuşu için

geçerlidir.

Kendisi ve yaranı her gün birbirlerine, geliriyle daha yıllar­ ca yaşayabileceği malianın gösterişle sayan cimriye o İtal­ yan keşİşinin söylediği sözlerle sesleniyorlar:

spora i beni, bisogna

"Tu fai conto

prima far il conto sepra gli anni"1•

Yıllan saymakta belki bir yanlışlık yaparlar diye� dakika­ lan sayıyorlar. Içlerinde en kalbur üstü olanının dahi ner­ den geldiğini kimsenin bilmediği

birtakım herifler, tıpkı

Souloque'un yüksek devlet ricali gibi soytanca bir vekarla sırmalı esvaplar kuşanmış, şamatacı; rezil, aç gözlü bir ser­ seri gürCı.hu, birbirlerini ite kaka saraya, bakanlıklara, yö­ netimin ve ordunun başına

doluşuyor.

Ahlak . hocasının

Veron-Crevel,2, düşünürünün de Granier de Cassagnac ol- . duğu hatırlanırsa;

10 Aralık Derneğinin bu üst tabakasının

ne menem birşey olduğu kolayca göz önüne Guizot, hükümeti

vqı.rakparede onunla

zamarnnda bu Granier'yi

hanedancı

muhalefete

"C'est le roi des drôles!"

karşı

getirilebilir. ·

meşhul bir

kullanırk en

,.

[ Soytanlann kıralıdır! J

diye övünürdü. Louis Bonaparte'ın sarayı ve yaranı konu­ sunda Naiplik dönemini ya da XV. Louis'yi hatırlamak doğ­ ru olmaz3. Çünkü "Fransa şimdiye kadar bir hayli metres: hükümeti görmüştür ama bir

hommes entretenus hükü­

metiyle henüz hiç karşılaşmamıştı"4• rü verilen ünlü Fransız nişanı. 1802 tarihinde

Napoleon Bona­ parte tarafından ihdas edilmiştir. 3) Vol, hE;ım uçmak hem de hırsızlık anlamına gelir. (Marx'­ ın notu) 4 ) "Kartalın b u ilk uçuşudur." 1) "Mallarını sayacağına yıllannı saysan daha iyi edersin." CMarx'ın notu.) 2) Cousine Bette adlı eserinde Balzac, Paris'li sefih ve hö­ dük Crevel'in portresini çizer. Bu karakterin modeli Constitutio­ nel'in sahibi Dr. Veron'dur CMarx'ın notu.) Constitutionel, Pa­ ris'te ısıs'ten 1870'e kadar yayınlanan bir gazeteyçli. 1840'larda o


Durumunun

birbiriyle

çelişen zorlamalanmn bask:sı

altında kalan, ve aynı zamanda bir hok.liabaz gibi habire sürprizler yaratıp Napoleon'un

bedeli sıfatıyla kamuoYu-­

nun dikkatini sürekli üzerine

çekmek, yani hergün yen�

bir

coup

d'etat

en miniature

yapmak zorunda

[minyatür hükümet darbesi]

olan Bonaparte,

baştan aşağı altüst etmekte,

burjuva

ekonomisini

1848 devriminin dokunulmaz

bildiği ne varsa hepsini ayaklar altına almakta, kimilerini devrimi lıoşgörür, kimilerini devrimi özler hale getinnek­ te ve düzen adına bilfiil anarşi

yaratmaktadır. Bu arada

tüm devlet çarkının başından halesini çekip alarak kutsi­ yetini çiğnemekte , onu aynı zamanda hem iğrenç, hem gü­ lünç kılmaktadır. Kutsal Treves Hırkasına1 tapınınayı Pa­ ris'te Napoleon'un imparator şalına tekrarlıyor.

tapınmada

aynıyla

Ne ki imparatorluk şah s on1.mda Louis Bona­

parte'ın orulizianna düştüğü zaman

Napoleon'un tunçtan

heykeli Vendôme Sütünundan tepesi aşağı

yuvarlanacak­

tır. ılımlı Orleans'cılann orgamyken 1848 Devriminde Thiers'in başı­ nı çektiği karşı-devrimci

çevresının sözcusu, 1851 darbesinden

sonra da Bonaparte'çı oldu. Veron için aynca isim listesine ba­ kımz. 3)

Fransa kıralı XV. Louis'nin çocukluğu sırasında Philippe

d'Orleans'ın naiplik dönemi (1715-23) ve sonradan XV. Louis dö­ nemi.

saray ve çevresinin vurdum

duymaz sefahat düşkünlü­

ğüyle ün kazanmıştır. 4}

Bu iktihasdaki sözler Madame Girardin'e aittir.

(Marx'­

ın notu.) 1)

Almanya'da Treves katedralinde saklarup hacılara gös­

terilen "kutsal" emanet.

1840'larda Katolik dininin tekrar revaç

bulmasına alet edilmiştir. 2)

Gerçekten

Napoleon)

de

Vednôme

Sütunu Louis

sonra 16 Mayıs 187l'de Paris Komünü'nün Üçüncü

Bonaparte

UII.

1870 yılı sonunda Almanlara esir düşüp devrilclikten .

Cumhuriyet

emriyle

yıktırıldı.

zamanında gericiler tarafından tekrar di­

kildi.

371

·.


MARX'TAN J. WEYDEMEYER'E MEKTUP (5

Mart

1852,

Londra)

, . . Bana gelince, çağdaş toplumda sınıfiann varlığirn ya da sımflar arasında mücadeleyi keşfetme şerefi b�ma ait değildir. Benden çok önce burjuva tarihçiler sınıf mücade­ lesinin tarihi gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik iç-yapısını ortaya koymuşlardı. Benim yeni ola­ rak yaptığım şey şunları ispat etmek oldu: ı .ı Smıflari;q varlığı ancak üretiminin gelişmesindeki belirli tarihi ev­ relere bağlıdır; 2) sınıf mücadelesi zorunlu olarak prole­ tarya diktatörlüğüne .götürür; 3) ancak bu dikt&.törlüktür ki bütü.ll sınıfıann topluma geçişi

372

ortadan

sağlar.

kaldıınlmasmı ve smıfsız

bfr


HALKIN . GAZETESİ'NİN YILDÖNÜMÜNDE KONUŞMA Karl Marx Marx bu konuşmayı, Londra'da yayınlanan Halkm Gazetesi'­ nin1 dördüncü

kuruluş

yıldönümünde, 14

Nisan 1856'da. yap­

mıştır.

1848 Devrimleri denilen devrimler entipüften ola,ylardı; Avrupa toplumunun kurumuş

kabuğunda

beliren !\üçük

çatlaklar ve yanklardı. Bununla birlikte, , dipte yatı-. n de­ rin uçurumu haber verdiler

bize. Görünüşteki r. atı yüze­

yin altında, sert kayalardan oluşan

kıtalan

p namparça

etmek için sadece genleşmeyi bekleyen sıvı madde okya­ nuslannın varolduğunu gösterdiler. Şaınatayla, ne yaptık­ larını da pek

bilmeden,

Dokuzuncu Yüzyılın ve ettiler. nilik

O

Proleterin kurtuluşunu, yE,ni . On o Yüzyıl

devriminin : :rını ifşa

sosyal devrim elbette 1848'de icad edf t. n blr ye­

değildi.

Bu.h.ar,

elektirik,

otomatik · iplLt m2 kinesi

.muhakkak ki Barbes, Raspail ve Blanqui

yurtdaşlardan

daha tehlikeli devrimcilerdi. Fakat içinde yaşad.ığınt'Z . at­ mosfer her. birimizin üzerine on bin kilo kadar 1 :.r 2ğırlık� la hastırdığı halde, hanginiz du�uyorsunuz bu ağ;ı lığı? Av1)

1852-58

arasında

yayınlanan Berat'çı

haft::ılık gazete;

l 356'ya kadar Marx ve Engels orada yazı yazmışia -ıJı.

373


rupa toplumu da, 1848'den önce, onu dört bir ya undan sa­ np sıkıştıran devrimci atmosferin farkında değ;ldi. Bizim bu On Dokuzuncu Yüzyılımıza özgü büyük bir: olgu vari hiç bir parti hunı:ı inkara cesaret edemiyor. Bir yauıia, in­ sanlık tarihinin bundan önceki hiç bir çağında vFrlığından şüphe dahi edilmemiş olan sanayi ve bilim güçl "'ri e rtaya çıkmıştır. Öbür

yanda, Roma imparatorluğunUL-ı son za-'

manlanndaki facialan gölgede bırakan çöküntü �1razlan var. Günümüzde herşey, karşıtma gebe görünüyor. Maki­ neler insan emeğini, kısaltıcı ve verimlendinci harili ı:ılade bir güçte oldukları halde, bakıyoruz, insan em<:ı�bıi aç bı-­ rakıyor ve öldüresiye

çalıştırıyorlar.

Yepyeni zenginlik

kaynakları, tekinsiz garip bir büyü altında, giderek yoksul­ luk kaynaklanna dönüşüyor.

Fennin zaferi. b \r o� .kıma,

karakter kaybı bahasmadır. İnsanlık tabiata hahm clduk­ ça, aynı hızla insan başka insanlara, ya da kendi m;-;laneti­ ne esir olur gibidir. Bilimin duru ışığı dahi san!:d. ce-::;aletin

karanlık perdesi olmaksızın ışıyamıyor. Bütün ,,ulu,ı yete­ neğimiz ve ilerlememiz, maddi güçlere fikri hayg.t \..ahşet­ mekle, ve insan hayatını maddi güce çevirip ak<.ldan ırak kılmakla sonuçlanır gibidir. Bir yanda

çağdaş �anayi ve

bilim, öbür yanda çağdaş sefalet ve çöküntü aras ndaki bu .

çelişki, çağımızın üretici güçleriyle sosyal ilişki· �"ri daki bu çelişki, elle tutulur gözle görülür bir

t ı

u' gı.:

asın­ karşı

konulması ve cerhi imkansız bir olgudur. Kimi ı:·�,r tiıer ağ� layıp

sızıayabilirler

bu

olgu

karşısında;

kimleri

çağ­

daş çelişkilerden kurtulmak için çağdaş fenden kurtulma­ yı isteyebilirler, Ya da sanayide bu denli dikkati çeltici bir ilerlemenin, siyasette yine o denli dikkati çekici bir geriye dönüşle tamamlanmaya muhtaç olduğunu hayai . edebilir­ ler. Bize gelince, biz bütün bu çelü;?kilere

damgasmı vur­

makta devam eden dirayetli ruhun niteliği ha(; kında ya­ nılmıyoruz. Biliyoruz ki, toplumun yeni güçleriyle raşede­ bilmek için bu çelişkilerin yeni insanlarca hakiı:r. iyet altı374


na alınması gerekir: bu yeni insanlar, işçilerdir. Onlar da, makineler kadar, çağımızın icadıdır. Orta sımf:, s0yJulan ve o zavallı geriye-dönüş

feylesoflannı

şaşkına çeviren

alarnetlerde biz, toprağın altım onca hızla oyup geçFn ko­ ca köstebeği, dostumuz Robin Goodfellow'u,1 o yaman akln­ eıyı

görüyoruz: Devrim. İngiliz işçileri çağdaş &aneyinin

ilk gözağrısıdırlar. O halde, o sanayinin ürünü olan sosyal devrime, kendi sınıflanmn bütün ifade eden ve sermaye

dünyada kurtuluşunu

hakimiyeti ile ücret köleliği kadar

evrensel olan bir devrime yardımcı olmakta en .,;mıa kalmı­ yacakları muhakkaktır. İngiliz işçi sımfının geçen Yü.zyılın ortasından bugünedek

sürdürdüğü kahramanc'1 .mücade­

leleri ,karanlığa gömülü oldukları ve orta smu tarihçisi tarafından örtbas edildikleri için şam gölgede ka•an bütürr o mücadeleleri biliyorum. Ortaçağ

AlmanyasıDda hakim

sınıfın zulmünden intikam almak için gizli biı: :nahkeme vardı, adına "Vehrnge:richt"

derlerdi.

Bir evw üzerinde

kırmızı bir haç işareti görenler o evin sahibinin "Vehm" ta­ rafından mahkum edilmiş olduğunu anlarlardı. Şu sırada Avrupa'nın bütün evleri o esrarengiz

kızıl

ha(/& ışaretli.

Tarih, yargıçtır; cellactı da, proleter.

1)

İngiliz halk efsanesinele cin fikirli yaramaz ':ı l � pcri.

375


"SİYASİ EKONOMİNİN ELEŞTİRİSİNE KATKI"YA ÖNSÖZDEN PARÇA Karl Marx Marx'in siyasi ekonomi alamndaki uzun araştırma ·v-e ince­ lemelerinin

ürünü olan

Siyasi Ekonominin Eleşt!risilı"' Katkı Daha sonra Kapital'dcı er.ıne bo­

1859 Haziramnda yayınlandı.

yuna işlenen fikirlerio bir özeti niteliğindedir. ÖnsözJ.den alınan bu parçada Marx, tarihi maddeci görüşe nasıl

vard·. .gım anlatır

ve tatihi maddeciliğin klasik tanımım verir.

. . . Kendi

siyasi ekonomi çalışmalarımın seyri hakkın­

da burada birkaç · söz söylemenin yeridir sanıy oı uın. Hukuk

öğreniyordum.

Fakat hukuku felsefe v::ı tarih

çalışınalaninın yanısıra sadece

yardımcı bir kc..nu c.,Jarak

ele almıştım. 1842-43 yıllarında Rheinische Zeıtung u n 1 yazı işleri müdürü olarak, ilk kez, maddi çıkarlar denil en şeyler üzerinde tartışmalara katılmak zorunda kalmamn .- ,kıntı­ sını yaşadım. Ren Eyalet Meclisinin orman suçl"'r ı ve top­ rak mülkiyetinde bölünme ile ilgili işlemleri, o sıralar Ren eyaleti başkanı olan Herr von Schaper'in Mosel kö\:iüleri­ nin durumu hakkında Rheinische Zeitung'la gir�'Jtiğ: resmi polemik, ve nihayet serbest ticaret ve himayeci �üırrükler 1)

Marx'ın 1842 Nisanında

yazı

kadrosuna

l�atıd:cğı ve

Ekimde yazı işleri müdürü olduğu liberal gazete. Kolonv a'da 1 Ocak 1842'de yayma başlamıştı. Marx yazı işleri m::;..:."üı ü olduk­ tan beş ay

376

sonra,

1843 Martında hükümet tarafından karatıldı.


konusundaki tartışmalar, ekonomi sorunlarına P-ğilmemin ilk ned enleri

oldular. Beri

.

yandan, "ilerleme" iyi niyetinin

konuyu bilmekten çok daha ağır bas tığı o günL--de! Fran­

sız sosyalizmi ile komünizminin Bu amatörce tutuma

uzakta.n ve sö·_;ie lelsefi

Z eit ung da kendini duyu �·ma\ taydı karşı olduğumu açıkladım·, ıak. n, ay­ '

bir yankısı Rheinisclıe

.

nı zamanda, Allgemeine Augsburger Zeitung'la1 atir:Jürdü­

ğümüz bir tartışmada, o günedek öğrendiklerimin Fransa'­ daki akımların niteliği üzerinde herhangi bir ya� g'ı:ta. var­ roama imkan vermediğini açıkça itiraf ettim. V0 he Zeitung'un sahipleri gazete

hükmünü daha ılımlı bir

hakkında

tutumla

Jii-;.einisc­

veri' niş

ıaam

bağışlatabilecekltı.ri zan­

nma kapıldıkları zaman bunu fırsa t bildim, göz ör;.ünden çekilip çalışma odama kapandım. Kafaını kurcalıyan sorunları çözme yolunda giriştiğim

.

ilk çalışma, Hegerhı. Hukuk Felsefesi kitabını e l '>şti.r�ci bir gözle yenidel-ı incelemek oldu.

O incelemenin

·

:ısC.,;:ü Pa­

ris'te çıkan Deutsch-Franz öische . Jahrbücher'd:;:; ycıyınlan­ dı; Araştırmalarimm

sonunda şu sonuca vardım:

ilişkiler olsun, . devlet biçimleri olsun, ne ke nd ·

hukuki

oaşlarına,

.

ne de insan aklının sözde genel ev-rimi ile açıki.:::ı;na i : ilirler; ikisinin de kökleri Hegel'in, On Sekizinci Yüzyıı i ng. i izleri . ve Fransızlarının yolundan giderek ' 'sivil toplm.c' wrimiy­ . le özetıediği,. hayatm maddi . koşullarındadır; o "sivil top­ lum" un iç-yapısı ise siyasi ekonomide aranmah-: h .

ekonomi üzerinde araştırmalarıma

Paris'te

Siyasi

bcışlamıştım.

Sonradan Bay Guizot'nun hakkımda çıkardığı bir sürgün karari yüzünden gitmek zorunda kaldığım Brüksel'de ça- · lışmalarıma devam ettim. kere

elde edildikten sonra·

Vardığım genel sonu ç (ki bir çalışmalanmda hana. i:,;.ep yol

gösterici olmuştur) kısaca ş öyle ifade

1)

edilebilir; Yaşamak

Alı:ıianya'da Augsburg şehrinde yayınlanan gerici

bir

gazete.

377


ıçın sürdürdukleri sosyal üretimde insanlar kend.i h adele­ ri dışında, zorunlu ve belirli bir takım ilişkiler ku... arı a.r. Bu üretim ilişkileri

onlann maddi

bir gelişme aşamasına

üretim güçlerh:ün belirli

tekabül eder.

iL�k

Üretim

erinin

bütünü, toplumun ekonomik yapısını, gerçek te'!n eiı teşkil eder. Bu temel üzerinde bir hukuki ve siyasi üst-y apı yiıkse­ sosyal bilinç biçimiert

lir; bu üstyapıya da belirli

eder. Maddi hayatın üretim · tarzı genellikle

tı:-kabül

so;r, .::ı.i, siyasi

ve fikri hayat süreçlerini belirler. insaniann va::olusJarını belirleyen bilinçleri değildir; tersine, insaniann so;:;l al va­ roluşlan bilinçlerini belirler. zeyinde toplumun maddi

Gelişmelerinin beli�

tır dü­

üretim güçleri mevcut

üretim

ilişkileriyle, ya da o güne kadar içinde faaliyet gösterdik� leri -aynı şeyiri hukuki

ifadesinden

yan- mülkiyet ilişkileriyle

başka biı ş.ey olma­

çatışırlar.

Üretim güçlerinin

gelişme biçimleri olmaktan çıkar, onlara ayakbai?;J olurlar. İşte o zaman sosyal devrim çağı çatar. Ekonomik temelin değişmesiyle bütün o muazzam üstyapı az ya

da çok

bir

hızla dönüşüme uğrar. Bu gibi dönüşümleri incel.:ırken, do­ ğa bilimlerinin kesinliğiyle belirlenebilen, üretimin ekono­

mik koşullannın

maddi dönüşümü ile; hukuki, siyasi. dini,

estetik ya da felsefi -kısacası ideolojik- biçimlel' arasın­ da her zaman bir aynm yapılmalıdır. İnsanlar bu iôeolojik biçimlerde .bu çatışmanın bilincine vanr gasını sürdürürler. Nasıl bir kimse

ve

sonunadek kav­

hakkındaki

rl:ü şünce­

miz onun kendisi hakkında ne düşündüğüne dayanm azsa, böyle bir dönüşüm dönemi hakkında da o döne_rJn

kendi

bilincinden hareket · ederek bir yargıya varamayız; t.ersine, bu bilinç maddi hayatın çelişkilerinden, toplunıı.uı ü.retici güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki

çatışmadsı;:ı

edilerek açıklanmalıdır. Hiç bir sosyal

düzen,

hareket

o düzenin

içinde yer alabilir bütün üretim güçleri gelişmed�n yok ol­ maz; yeni ve üstün üretim ilişkileri de,

hiç

bir zaman, var

olmalarının maddi koşullan eski toplumun

378

ba.ğnnda ol-


gunlaşmadan ortaya çıkmaz. Onun için insanoğlu altından kalkabileceği

berdaim,

sorunlara el atar; çünk .i, konuya

biraz daha yakından bakarsak görürüz ki, böyl.;, bir soru­ nun kendisi de ancak çözümü için gereken matidi koşul­ lar önceden varolduğu, ya da en azından varolma süreci­ ne girdiği zaman ortaya çıkar. Genel hatlarıyla Asyai, ka­ dim, feodal ve çağdaşcburjuva

üretim

tarzlan:mn, toplu­

mun ekonomik yapısının iledeyişinde birbirini izleyen aşa­ malar oldukları söylenebilir. Burjuva üretim ilişkiıeri sos­ yal üretim sürecinin son çelişkili biçimidir: bireysel çelişki anlamında değil, bireylerin sosyal yaşama

koşu�lanndan

doğan çelişki anlamında. Aynı zamanda. burj u va

toplu­

munun bağrında gelişmekte olan üretici güçler cu celişk i­ yi ortadan kaldıracak maddi koşullan yaratır. Vf:. : şte bu nedenle, bu toplum biçimi insan

toplumunun t<�tih-önce­

si çağının son dönemidir. Ekonomik kategoriler üzerine parlak eleştiri denemesi

Deutsclıe-Französiche Jahrbüclıer'de yayınlandı"ktan

son­

ra kendisiyle mektupla fikir alış-verişini aralıksız :.ürdür­ düğüm Friedrich Engels de, değişik bir yoldan, benim var­ d�ğım sonuca varmıştı.

Üngiltere'de İşçi

isimli kitaba

1845

Brüksel'e

bakınız.J

yerleşince, kendi

Smıfımn

baharında

Durumu

Engels de gelip

görüşümüzle Alman felsefesi­

nin idealizmi arasındaki karşıtlığı . beraberce maya, yani eski felsefi vicdanımızla

o�·ta]a koy­

hesaplaşmaya karar

verdik. Bu kararımız, Heg,el-sonrası felsefenin bir eleştirisi biçiminde gerçekleşti. İki kalın cilt tutan elyazması Vesta­ falya'da yayıncının eline çoktan geçmişken, deği�e-n durum nedeniyle eserin yayınlanmasının artık imkansız Qlduğunu öğrendik. Başlıca amacımıza ulaşmış olduğumuzdan, ya�i

I)

Derginin yayınlanan tek sayısında Engels'in cie iki ma­

kalesi yer almıştı. Marx'ın sözünü

ettiği, ''Bir Siyı;ı..si EkonDmi

Eleştirisi�in Anahatlan" başlığını taşıyan yazıdır.

379


sorunu kendi gözümüzde açıklığa muzdan, elyazmasını farelerin

kavuşturmuş

olduğu­

kemirici eleştirisine daha

bir gönül rahatlığıyla terkettik.1 O zamanlar görüşlerimizi kıUı bir yönden, kah bir başka yönden kamu oyuna sundu­

ğumuz dağınık yazılardan burda yalnız

Engels'-le birlikte

yazdığımız Komünist Partisi Manifestosu ile benim yayın­ ladığıri::ı. Serbest Mübadele Üzerine Konuşma'ya değinmek isterim. Tearimizin ana noktalan bilimsel bir biçimde, ama sadece pelemik diliyle, ilk, 1847'de yayınlanan ve Pı oudho­ n'a karşı çık�n Felsefenin Sefaleti adlı eserimde cı taya ko­ nulmuştur. Ü�retli E mek2 üzerine yazdığım Alm an c a bir deneme, Brüksel'deki Alman İşçileri Derneğinde bu. konu­ da verdiğim konferanslan bir araya getirir. Şub=1t Devrı­ ıni, ve benim o münasebetle Belçika'dan atılınam nedeniy­ le bu kitabın baskısı yanda kal:inıştır. 1848 ve 4f)'da Neue Rheini.sche Zeitung'u

yayınlama

işi ve daha sonra yer alan olaylar, ekonomi araş �ır:iialan­ ına sekte vurdu. Ancak 1850'de, Londra' da, bu alanda yeni­ den çalışmaya koyulabildim. British

Museum'da birikmiş

muazzam siyasi ekonomi tarihi malzemesi, burjuva toplu­ munu Londra'dan gözlemanin kEıxı, ve nihayet bur) uva top­ lumunun Kçı.liforniya ve AVusturalya'da

altın madenieri

bulunmasıyla girmiş göründüğü yeni gelişme döne·mi, ça­ lışmalanma bir daha en baştan · başlamama, yeni mal zeıne­ yi eleştirici bir gözle incelemeye karar vermeme neden ol­ du. Bu incelemelerim,

kimi

zaman

kendiliğinden, görü­

nüşte oldukça uzak konulara götürdü beni; onlar üc:erind� de bazen uzun, bazen kısa sürelerle duiınak zorunda kal-. dım. Ama. zamanımı en çok kısıtlıyan, hayatımı kazanma zorunluluğu oldu. Başta gelen ll 2)

gazetesi

Sözü geçen eser Almaıi İdeolojisi'dir. Ücretli Emel:ı ve Sermaye. 1891'de Engels tarafından bir

broşür halinde yayınlandı.

380

Angio-Amerikan


New York Tribune'a1 sekiz yıldır yazı gönde�...m.

Bu iş,

gerçek anlamında gazetecilikle ancak istisnai durumlarda uğraştığım için,

çalışmalarımı çok

dağıtmıştir.

Bununla

birlikte, İngiltere'de ve kıta Avrupasında yer aları, önemli ekonomik olaylar üzerine yazdıklarım gazetedeki iŞimin o ı�adar büyük bir kısmını teşkil ediyordu ki, bu aradrt siya­

si ekonomi biliminin a�anı içine girmeyen birçok pratik ay­

rıntıları da eni konu öğrenmek zorunda kaldım. Siyasi ekonomi

çalışmalarımın

açıklamayla sadece birşeyi belirtmek

seyrine dair bu kısa istedim: benim gö­

rüşlerim, haklarında kim ne düşünürse düşünsün, ve ha.­ kim sınıfların çıkarcı

önyargılarıyla ne denli

uyuşmaz

olurlarsa olsunlar, yıllar süren dürüst araştırmaların ürü­ nüdürler. Ne var ki, cehennemin kapısında olduğu gibi bi­ limin kapısında da, geçenlerden şu şart koşulmalıdır.

Qui si convien lasciare ogni sospetto

Ogni vilta convien che qui sia morta2 Londra, Ocak 1859

1}

Marx, 185l'de; New York'da yayınlarian Tribune gazete­

sinin Avrupa

muhabiri olmu ş on ,

bir yıl süreyle orada Avrupa

olaylan üzerine makaleler yayınlamıştır.

2J

Burda her şüphe arkada bırakılmalı Ve bütün korkulardan arınılmalı. Dante'nin ilahi Komedya'sı Kanto III. Bu sözleri, cehennemin

kapısından geçerlerken Virgilius D ante'ye söyler.

381


"ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLİGİNİ AÇIŞ KONUŞMASI"NDAN Karl Marx Marx'ın, birinci Enternasyonal'in kurulmasından hemen ra,

son­

1864 Ekim ayında kaleme aldığı bu metinde, işçi sınıfının: si­

yasi iktidarı ele geçirmesi, bağımsız bir proleter partisi kurması, ve çeşitli ülkelerin işçileri arasında kardeşçe bir i ttifak

V'o'

birlik

bağı yaratılması gereği üzerinde durulınaktadır.

. . . 1848 Devrimlerinin başarısızlığa uğramasından sonra

işçi sınıflarının bütün parti örgütleri

ve pa.rti gazeteleri

kıta Avrupasında zorbalığın demir eli tarafı� dan ezildi, en bilinçli emek evlatlan ötesi

Cumhuriyete

umutsuzluğa

kapılar .ı.k Okyarrus­

kaçtılar, kısa süren kmiah.1 ş düşleri

hummalı bir sanayi kalkınması, ahlak çöküntüsü ve siyasi irtica dönemi

karşısında

söndü gitti. Kıta

Avrupası işçi

sınıflannın yenilgisi bir parça da, bu gün oldp ğu gibi o za­ man da Petersburg kabinesiyle kardeşçe dayanışma içinde hareket eden İngiliz hükümetinin izlediği diş siyasetin so­ micuydu. Yenilginin bulaşıcı etkileri

çok geçmer.:ıen Manş

Denizinin bu kıyısına yayıldı. Kıtadaki kardeşıerinin uğra­ dıklan bozgun İngiliz işçi sınıflannın gözünü korkutur ve· kendi dava1anna inançlarını kırarken, toprak beyinin ve para beyinin kendilerine güvenlerini, belli bir ölçuCI.e sar­ sılmışken yeniden pekiştirdi. İlan edilmiş olan tavizleri de· 382


küstahça geri aldılar. Zengin kaynaklara sahip yeni ülke­ lerin bulunması muazzam bir göç hareketin e yiJl açtı, ve bu, ingiliz proletaryasının saflannda yeri dc'durulamıya� cak bir boşluk yarattı.

Proletaryanın

faal unsurlanndan

bir kısmı, geçici bir süre için daha çok iş ve c aha çok üc­ ret iğvasına kapıldılar, "siyasi · grev-kıncılan" olup çıktılar. B eratçı

[Chartist] Hareketini sürdürme

ya da yeniden bir

biçime sokma yolunda bütün gayretler tam bir başansızlık-'­ la sonuçlandı; işçi sınıfının basın organlan yığınlann atıUeti yüzünden birer birer öldü.

Gerçekten,

İngiliz işçi sınıfı

böylesi bir siyasi hiçliğin içine daha önce hiç yuvarlanma..: mış gibiydi. Demek ki İngiliz ve Avrupa }şçi sınıflan ara..: sında eylemde dayanışma olmamış olmasına karşılık, - hiç değilse yenilgide dayanışma vardı. Yine de, 1848 Devrimlerinden sonraki dönemin hiç de olumlu bir yanı yok değildir. Burada yalnız :.ki büyük ol­ guya değineceğiz. Yaman bir direniş gücüyle sürdürülen o·� L·.z yühk mü­ cadeleden sonra İngiliz işçi sınıflan, toprak boyleri ile pa­ ra beyleri arasındaki geçici bir yol ayrımın ian yararlana­ rak ıo Saat Tasansını kanunıaŞ tırmayı başardılar1. Fabri­ ka işçilerinin bundan elde ettikleri -fabrika den etçilerinin altı aylık raporlarında kayda geçen- sonsuz l: sdenı. ahla­ ki ve fikri yararlar . bugün herkesee

kabul edilmektedir..

Kıta Avrupası hükumetlerinin · çoğu İngiliz

F :ıbıika

Kanu­

nunu az çok değişikliklerle benimsernek zorunda kalmış­ lardır; İngiliz Parlamentosu da, kanunun

uy�cılanma ala­

nını her yıl biraz daha genişletmeye zorlanmantadır. Fakat:. pratik öneminin yanısıra,

bu işçi kanununu11 harikulade

başansını yücelten başka birşey daha vardı. Orta sınıf, Dr.

l) İngiltere'de çocuk ve kadın işçiler için on �u,atlik iş günü· kanunu 8 Haziran 1847'de kabul edildi. Fakat işverenlerin çoğu kanunu uygulamadılar.


Ure, Profesör Senior ve ay-nı tezgahın malı l.ıaşka bilgel er

gibi

en belalı bilim merciieri aracılığıyla çalışma saatlerin­

de kanun yoluyla yapılacak herhangi bir kısıtlam�nın İn­

giliz

sanayiinin ölüm çanını çalmak

demek olacağını ileri kendi kendine ispat da etmişti Buna göre İngiliz sanayii, kan-içici yarasa ınisali, ancak kan emerek, s ürmüş , 'bunu

.hem de çocuk kanı emerek yaşayabilirdi. Eski zamanlarda ,çocuk katli Moloh1 dininin

esrarlı ayinlerindendi; lakin an­ .cak pek resmi günlerde , belki yılda bir kere yer ahrdı, hem .de Moloh yalnız yoksul çocuklanna müptela değildi. Çalış­ ma saatlerinin kanun yoluyla kısıtlanması konusunda ve­ :rilen mücad eleler, yanısıra,

orta

gözünü

sınıfın

korku bürüyen kazanç hırsının

siyasi

ekonomisi

talep kanunlannın kör hakimiyeti .ek0nomisi olan sosyal .sosyal üretim

içi:q.

olan

arz

ile işçi sımfımn

ileri görüşlülüğün d enetimi

arasındaki

ve

siyasi

a ltında

büYük ·kavgayı .::ı. çığa vurduğu

daha da sert oldu. Bu bakımdan On Saatlik İş

Günü ilkenin

değildi .sadece; bir idi; ortı;ı. sınıfın siyasi ekonomisinin ilk defa, herke­ gözü önünde, işçi sınıfının siyasi ekonomisi önünde di­

.Kanunu büyük bir pratik başan zaferi

.sin

ze gelmesiydi. Oysa

emegin

siyasi

ı:ı.konomisinin

mülkiyetin

siyasi

büyük bir zaf �r kazanacağı .günler yakındı. Koop eratü hareketinden, özellikle .de, bir­ kaç gözüpek "iş çi" nin kendi başlanna giriştikl eri çabalar­ la kurulan kooperatif fabrikalanndan söz ediyo:r;uz. Bu büyük sosyal deneyierin değeri sonsuzdur. Söz yerine işle göstermişlerdir ki, büyük _ çapta ve çağdaş bilimin gerek­ lerine uyularak yapılan üre.tim, bir işçiler sınıfını kullanan bir efendiler sınıfı olmaksızın pekala yürütülebilir; verim­ li olabilmeleri için çalışma araçlannın çalışarı insan üze­ rinde hakimiyet ve gasp araçlan olarak tekel altına alınekonomisi karşısında dıilia da

1) :384

Eski Kartacanın

güneş

tanrısı.


malanna gerek yoktur; kiralık emek de, köle emeği gibi, serf emeği gibi, salt geçici ve geri bir biçimdir: hevesli bir el, uyanık bir kafa ve neşeli bir yürekle işine sarılan bir­ leşik emek karşısında yokolmaya mahkumdur

İngiltere'de

kooperatif sisteminin · tohumlan Robert Owerı

t�rafmdan

ekilmişti; kıta Avrupasında girişilen işçi deneyleri, gerçek­ te, 1848'de icad edilen değil, yüksek sesle ilan edilen teori­ lerin pratik sonuçlarıydı. Aynı zamanda 1848'den 1864'e kadar edinilen tecrübe hiç bir şüplıeye yer bırakınamacasına ispat etmiştir ki, ko­ operatif emeği ilkede ne kadar mükemmel

ülursa olsun,

pratikte ne kadar yararlı olursa olsun, işçilerin kendi baş­ larına ve rastgele çabalarının dar sınırları içinde tcJtuldu­ ğu sürece, tekelin geometrik diziyle

büyümesini durdur­

mayı, yığınlan özgürlüğe kavuşturmayı, hatta sefaletleri­ nin yükünü göze çarpar bir biçimde lıafifletmeyi hiç

bir

zaman başaramıyacaktır. Övgüye layık soyluların, hayırsever orta sınıf laf ebe­ lerinin, ve hatta uyanık siyasi ekonomi uzmanlarının, vak­ tiyle hayalperestin Ütopyası sosyalistin küfrü

diye

küçümsiyerBk, ya da

diye lanetlayerek doğmadan öldürmeye

çalıştıklan kooperatif emek sistemini böyle birdenbire mi­ de bulandı:rırcasına övmeye başlamalarının nedeni belki de budur.

Çalışan yığınlan kurtarması için kooperatif emeği

milli boyutlara varıncayadek

geliştirilmeli,

milli kaynaklada beslenmelidir.

dola.vısıyla

Oysa toprak bey!c_rj

ve

sermaye beyleri siyasi imtiyazlarını her zaman k en ii eko­ nomik tekellerini savunmak ve sürekli kılmak için kulla­ nacaklardır. Emeğin onun

önüne

kurtuluşunu

teşvik

mümkün olan her engeli

edececeklerdir. . Parlamentonun

şöyle dursun,

çıkarmaya devam

geçen oturumunda Lord

Palmerston'un Irianda Toprak İcarcılarımn Hakları Tasarı sını

s avunanları

nasıl

terslediğini . hatırlayın.

A,vam

Ka­

marası bir toprak sahipleri meclisidir! diye haykırmıştı.


Bu nedenle; siyasi iktidan . ele geçirmek bugü -ı artık işçi sınıflanmn büyük görevi olmuştur. Onlar bunu anla­ ımş görünüyorlar; zira hareket İngiltere, Almany �, İtalya ve Fransa'da aynı zamanda yeniden canlanmıştır, ve işçi­ lerin partisini siyasi alanda yeniden

örgütleme yolunda

her yerde aynı zamanda çaba harcanmaktadır. Başarının bir unsuruna sahipler: sayı üstünlüğü. Ne ki sayı üstünlüğü ancak birlik halinde, ve bilg! tarafından yönetildiği zaman ağır basar. Çeşitli ülkelerin işçileri ara� sında varolması · gereken, kurtuluş yolunda bütün müca­ delelerinde onları birbirlerine destek olmaya teşvik ede­ cek o kardeşlik bağına önem vermemenin, işçilerin dağınık gayretlerinin hep birden boşa çıkmasıyla cezalanacağını geçmiş tecrübe göstermiştir. Bu düşünce, 28 Eylüi 1864 gü­ nü St. Martin's Hall'da açık bir toplantıda bir araya gelen çeşitli ülkeler işçilerini Enternasyonal Birliği kurmaya sevk­ etti.

O toplantıya bir başka düşünce daha hakimdi. İşçi sınıflannın kurtuluşu onların kardeşçe bir ara­ ya gelip kenetlenmelerini gerektiriyorsa, suçlu emeller pe­ şinde koşan, milli önyargıları körükleyen, halkın kamnı ve hazinesini korsanca savaşlarda har vurup harınan savuran bir dış siyasetle bu yüce görevi nasıl yerine getirebilirler? Atlantiğin öte �ıyısında köleliği sürekli F.ılmak ve yaymak uğruna Batı Avrupa'yı haince bir haçlı seferine balıklama dalmaktan kurtaran, hakim sınıfların . hikmeti değil, onların canice çılgınlığı. karşısında İngiltere'nin işçi sınıflarının gösterdiği yiğit direniştir. Kafkasya kalesinin Rusya'nın pençesine düşmesine, kahm­ man Polanya'nın yine Rusya tarafından katledilmesine1 1)

2 8 Eylül 1864 St. Martin's Hall toplantısı, ilk başta, Rus­

ya'nın boyunduruğu altına giren Polanya lehinde bir gösteri ola­ rak düzenlenınişti.

386


Avrupa'nın üst sınıflannın yüzsüzce

onaylamalar. s ahte

acınmalar, ya da ahmakça umursamazlıklada s eyirci kal­ maları, başı Petersburg'da, elleri Avrupa'nın bütün k abi­ nelerinde olan o barbar devletin konuımıyan tasallutlan,

alabildiğine ve hiç karşı

milletlerarası

öğrenme, kendi hükümetlerinin

siyaset i n sı rlarını

diplomatik ·· faaliy<=-tler.ıni

yakından izleme, gerektiğinde her çareye başvuraral< etki­ siz bırakma, önüne geçemerlikleri zaman kınan:ı:nalar mda birleşme, ve özel kişiler arasındaki

ilişkilerde gözetilmesi

şart olan basit ahlak ve adalet kurallarını milhıtlerin ara­ larındaki ilişkilerin baş kuralları olarak

savunup ayakta

tutma görevini işçi sınıfıarına öğretmiştir. Böylesi bir dış

siyaset için mücadele, işçi sınıflannın

kurtuluşu uğrunda genel mücadelenin bir parçasıdır. Bütün ülkelerin işçileri, Birleşin !


"ENTERNASYONAL İŞÇİ BİRLİGİ

TÜZÜGÜ" GEREKÇESi

-

Karl Marx Enternasyonal İşçi Birliğinin Geçici

Tüzüğü, Mnrx'ın eliyle

1864 Ekim ayında kaleme alınmış, Enternasyonal · Geçici Komi­ tesi tarafından onaylanmıştı.

1811 Eylülünde

Enternasyonal'in

Londra Konferansında kabul ecljlen kesin Tüzük, 1864 Geçici Tü­ züğü

' dir1.

esas

Burda verilen, 1 871 metni­

alınarak hazırlanmıştır.

İşçi sınıflannın kurtuluşunun işçi sınıflannın kendile­ ri tarafından sağlanması gerekti$i; işçi sınıflarının kurtu­ luşu uğrunda mücadelenin sınıf imtiyazlan ve tekelitı r için değil, eşit haklar · ve görevler, ve her türlü sınıf 'ial::im.iye­ tine son vermek için mücadele demek olduğu; Emeğiyle yaşıyan insanın, çalışma araçlanm, yani ha­ yat kaynaklarını

tekellerinde

tutanların

ekonomik

bo­

yunduruğu altında olmasının, bütün biçimleriyle köl aliğin, her türlü sosyal sefaletin,. manevi sukutuiı ve siyasi bağım­ lılığın kökünde yattığı; 1}

Enternasyonal'in

1871

CEylüll

Londra Konferansında iş­

çi sınıfımn siyasi eylemi üzerine şu karar alınmıştır: «Tüzük gerekçesinin bir yerinde, 'İşçi sınıflannın ekonomik kurtuluşu her siyasi hareketin bir araç olarak bağlı olma'lı gere­ ken büyük hedeftir' denildiğinden; "Enternasyonal

İşçi Birliğini

Açış

Konuşmasında

(1864 ) ,

'Toprak beyleri ve sermaye beyleri siyasi imtiyazlarını her za-

388


Bu nedenle, işçi sınıflannın ekonomik

kurtuluşunun,

her si3rasi hareketin bir araç olarak bağlı olması gereken büyük hedef olduğu; O büyük hedefe ulaşmak için girişilen bütün gayretie­ rin her bir ülke içinde emeğin çeşitli bölümleri arasında dayanışma eksikliğinden, ve çeşitli

ülkelerin işçi s. .1.ıflan .

arasında kardeşçe birlik bağının yokluğundan bugfwedek başarısızlıkla so'nuçlandığı; man kendi ekonomik tekellerini savunmak ve sürekli kılmak için kullanacaklardır. Emeğin kurtuluşunu teşvik şöyle dursun onun önüne mümkün olan her engeli çıkarmaya devam edeceklErdir . . . Bu nedenle, siyasi iktidan ele geçirmek bugün artık işçi sınıfla­ nmn büyük görevi olmuştur.' denildiğinden; "Lozan Kongresinde

(1867)

'İşçilerin sosyal

siyasi kurtuluşlarından aynlamıyacağı'

kurtuluşlannın

karara bağlanmış

oldu­

ğundan; "Plebisit (1870)

arifesinde Fransız Enternasyonalcilerinin ha­

zırladıkları iddia edilen sözde komplo hakkmda.ia. Genel Konsey bildirisinde, 'Muhaf-Jmk ki, Tüzük kurallanmız gereğince İngil­ tere, kıta Avrupası ve Amerika'daki bütün kollanmızın özel gö­ revi sadece işçi sınıfının örgütlenmesini:r;ı.

merkezleri olarak iş

görmek değil, aynı zamanda kendi ülkelerinde nihai hedefimizin, işçi

sınıfının

ekonomik

kurtuluşunun

gerçekleşmesi'

her siyasi hareketi desteklemektir,' de:rıildiğinden;

yönünde .

"Tüzük kurallannın yanlış çevirileri Enternasyonal İşçi Bir­ liğinin gelişmesine ve faaliyetine

zararlı birtakım

yorumlara

yol açmış olduğundan; "İşçilerin kurtuluşlan uğrunda giriştikleri her çabayı zorba­ lıkla ezen, sımf ayrılıklarını ve mülk sa...lıibi sınıfların sınıf ayrı­ lıkianna dayanan siyasi hakimiyetini katı zora baŞvurarak sür­ dürmeye çalışan azgın bir irtica karşısında; "Mülk sahibi sımflann bu ortak iktidarına karşı işçi sımfı­ nın, bir · sınıf olarak,

ancak kendini mülk sahibf sınıfİarın kur­

dukları bütün eski partilerden ayrı, onlara karşı bir parti h8Jine getirerek hareket

I

edebileceğini;

" şçi sınıfının bir siyasi parti haline gelmesinin So'sya1 Dev­ rimin zaferi için, ve onun nihai hedefi olan, sınıfların ortadan kaldırılması için mutlaka gerekli olduğunu;

389


Emeğin kurtuluşunun mahall! ve milli bir sorun oıma­ yıp, çağdaş toplumun varolduğu bütün ülkeleri kapsayan, ve çözülmesi için en ileri ülkelerin pratikte ve teoride bir­ likte hareket etmelerini gerektiren sosyal bir sorun oldu­

ğu; Avrupa'nın en sanayileşmiş işçi sınıflarının şu sırada­ ki canlanışlannın, bir yandan

yeni bir umut doğurı....rken,

tekrar eski hatalara ·düşülmemesi gereğine önemle dil•kati çektiği, ve hala birbirinden kopuk hareketlerin derhal bir­ leştirilmesini g�rektirdiği göz önünde tutularak, Enternasyonal İşçi Birliği kurulmuştur. Birlik, ona katılan bütün derneklerin ve kişilerin doğ­ ruyu, adaleti ve ahlakı birbirlerine

karşı, ve renk, inanç,

milliyet gözetmeksizin bütün insanlara

karşı davranışla- .

nnda esas alacaklarını;

Görevsiz hiç bir hak, haksız hiç bir görev tanımadığım ilan eder. Aşağıdaki Tüzük maddeleri bu anlayışla hazırlanmış­ tır . . .

"İşçi sınıfının ekonomik

mücadelesiyle

şimdiden gerçekle!t­

tirdiği güç birliğinin,

toprak

sahiplerinin ve kapitalistlerin si­

yasi iktidarına karşı

mücadelesinde de araç olması gerektiğini

göz önunde tutan "Konferans, Enternasyonal üyelerine, "İşçi sınıfıriın militan döneminde

onun ekonomik hareketi

ile siyasi eyleminin ayrılmaz bir biçimde birbirlerine bağlı oldu' ğunu hatırlatır."

390


GEÇİCİ GENEL KONSEY DELEGELERiNE TALiMAT'TAN

Karl Marx Bu talimat, 1866 Eylül ayında Cenevre'de toplanan Enternas­ yonal Birinci Kongresine yollanan Geçici Genel Konsey delagele­

ri için, kongrede görüşülecek sorunlara açıklık getirmek i:zere hazırlanmıştı.

Ernekle Sermaye Arasındaki Mücadelede Girişilen Gayretierin Bi:dik Aracılığıyla Milletlerarası Dü­ zeyde Ele Alınmasının Sağlanması

a) Genel açıdan bu sorun, çeşitli ülkelerdeki işçi sı­ nıflarının kurtuluş yolunda bugünedek ayrı ayrı sürdür­ dükleri gayretleri birleştirmeyi ve genelleştirmeyi hedef alan Enternasyonal Birliğin bütün faaliyetini kapsar. b) Grev ve lokavt hallerinde yabancı işçiyi yerli iş­ çiye karşı çıkarmaya her zaman hazır olan kapitalis;'Jerin entrikalannı bozmak Derneğimizin bugünedek başaııyla yerine getirdiği özel görevleri arasındadır. Birliğin büyük amaçlanndan biri, çeşitli ülkeler işçilerinin kurtuluş crdu­ sunda yalnız birbirlerini kardeş ve yoldaş bilmelerini de­ ğil, kardeşçe ve yoldaşça hareket etmelerini de sağlamaktır. c) Önerdiğimiz bir büyük "milletlerarası ortak çaba", ı


bütün ülkelerin işçi smıflarımn durtimu hakkında işçi s:ı.­

mflanum kendileri tarafından

yürütülecek bir istatistik

araştırmasıdır. Eylemde .başarılı olmak için, üzerinde eyle­ me geçilecek malzemeyi bilmek gerekir.

B öylesine büyük

bir işe girişmekle işçiler kendi kaderlerini kendi ellerine al· maya yetenekli olduklanm ispat edeceklerdir.

Dolayısıyla

biz şunları öneriyoruz: Birliğimizin koliannın buiunduğu her yerde derhal ça­ lışmaya başlanması, ilişikteki soruşturma planmda belirti­ len konular hakkında bilgi toplan_ınası. Kongre, Avrupa'nın ve Amerika Birle5ik Devletlerinin bütün işçilerini işçi sınıfı

istatistiklerinin

toplanmasında

işbirliğine çağınnalıdır. Raporlar ve bilgiler Genel Kor�.seye iletilecektir; Genel Konsey bunlardan bir genel rapor ha­ zırlıyacak, elde edilen bilgileri raporun sonuna ekliyecektir. Bu rapor, sonundaki eklerle birlikte önümüzdeki yıl­ kongrece

lik kongreye sunulacak,

onaylandıktan sonra

Birlik hesabına bastırılacaktır.

Her Yöreye Göre Değiştirilebilir Genel Soruşturma P ı a n ı ı.

2.

Sanayi kolunun adı Çalışanların yaşları ve cinsiyetleri.

3.

Çalışanların sayısı.

4.

Maaşlar ve ücretler: a) çıraklar; b) gündelik ya da parça başı ücretler; aracıların ödediği ücret. Hafta� lık, yıllık ortalama.

5.

fa) Fabrikalarda çalışma saatleri.

(b) . İşin başka

tarzda yürütüldüğü hallerde, küçük işverenler ya­ nında ve evde çalışma saatleri. gündüz çalışması. 6.

392

Yemek saatleri ve tedavi.

(cJ

Gece çalışması,


7.

İşyerinin ve ışın durumu: yer darlığı,

havasızlık,

gü.neşsizlik, gazla aydınlanma. Temizlik, vb.

8.

İşin niteliği.

9.

İşin beden sağlığı üzerinde etkisi.

ıo.

11.

Ahlak durumu. Eğitim. İşin özelliği: mevsimlik mi, yoksa az çok aynı dü­ zeyde bütün yıla mı yaygın?

Büyük iniş çıkışlar

gösterip göstermediği; yabancı rekabete açık olu!J olmadığı; esas olarak yurt içi rekabet için mi. yok­ sa yabancı rekabet için mi? vb.

Kooperatif Emeği Enternasyonal İşçi Birliğinin görevi işçi sınıflarının ken­

diliğinden hareketlerini birleştirmek ve genelleştirmektir; herhangi bir doktrinci sistemi zorla kabul

ettirmek değil­

dir. Dolayısıyla Kongre özel bir kooperatif sistemi ilan et­ memeli, birkaç genel ilkeyi belirtmekle yetinmelidir. (a)

Kooperat�f

hareketinin,

sınıf çelişkileri üzerine

kurulu bugünkü toplu.."'TI.un devıimci güçlerinden biri ol­ duğunu kabul ediyoruz. Bu hareketin_ büyük meziyeti, öz­ gür ve

eşit üreticilerin birliğine çlayanan cumhuriyetçi ve

sistemin, emeği sermayeye bendeden bugünkü yoksullaştırıcı ve ceberrut sistemin yerini alabileceğini pra­

hayırhalı

tikte göstermesidir. (bl

Bununla birlikte, tek tek ücretli

kölelerin kendi

özel çabalarıyla geliştirebildikleri güdük biçimlerle kaldıkça kooperatif sistemi kapitalist uğratamaz. Sosyal üretimi

sınırlı

toplumu dönüşüme

tek bir büyük ve uyumlu ser­

best kooperatif emek sistemine çevirmek için genel sosyal

değişikliklere,

genel toplum

koşullarmda

değişikliklere

ihtiyaç vardır; bunlar, toplumun örgütlü güçleri, yani dev­ let iktidarı kapitalistlerden ve toprak sahiplerinden üreti-


cilerin kendi ellerine geçmedikçe hiç bir zaman gerçekleş­ tirilemiyecek değişikliklerdir. (c)

işçilere

kooperatif m ağazalanndan çok, kooperatif

üretimine el atmalannı salık veririz. Kooperatü mağazalan bugünkü

ekonomik

sistemin yalnız

yüzeyine dokunur;

öbürü, sistemin temeline. saldınr. Cd)

Bütün

kooperatü derneklerine, ortak gelirlerinin

bir kısmını, sade sözle değil işle de, yani eğitim ve propa­ ganda ile olduğu kadar yeni kooperatü müesseseleri kurul­ masına önayak olarak da ilkelerini yaymaya ayınnala nm salık veririz. (e)

Kooperatif derneklerinin yozlaşarak alelade

or-'

ta sınıf anonim şirketlerine (sociE3tes par actions) dönme­ lerini önlemek için, çalışan bütün işçiler, hissedar olsunlar ya da olmasınlar, aynı payı almalıdırlar.

Sırf geçici bir

kolaylık olmak üzere, hissedarlam düşük bir faiz ödımme­ sini kabul ederiz.

İşçi Sendikalan, Geçmişleri, Bugünkü Durumlan ve Gelecekleri Ca) Geçmişleri. Sermaye, yağmilaşmış sosyal güçtür; buna karşılı}: işçi sadece çalışma gücünü satmak sennaye

ile emek

arasındaki

zorundadır. Bu nedenle

mukavele hiç bir zaman,

maddi yaşama ve çalışma araçlannın mülkiyetini bir ya­ na, önemli üretici. enerjileri ise onun karşısına koyan bir toplum anlamında

dahi

hakkaniyete uygun olamaz. İşçile­

rin yegane sosyal gücü, sayılandır. Oysa sayı gücü aynlık

nedEmiyle kınlır. İşçiler arasında aynlığı doğuran ve sürek­ li kılan, . onların

kendi aralanndaki kaçınılmaz rekabE"ttir.

İşçi sendikalan ilk başta, kendilerini hiç değilse düpe­ düz köle olmaktan çıkaracak anlaşma şartlan elde e tmek amacıyla bu rekabeti ortadan kaldırmak, ya da en azmdan 394


onun önünü almak için işçilerin giriştikleri gayretlerden doğdu. Bu . nedenle, işçi

kendiliğinden

sendikalannır

ilk

amaçları günlük ihtiyaçlarla, sermayenin ardı kesilmeyen . tasallutlarım önleme çareleriyle, yani kısacası, ücretler ve çalışma saatleri sorunlanyla sınırlıydı. Sendikalann

_btı

fa­

aliyeti yalnız meşrıl değil, gereklidir de. Bugünkü üretim düzeni ayakta durdukça bundan

vazgeçilemez. Te:sine,

bütün ülkelerde işçi sendikalannın kurulması ve birleşme­ siyle genelleştirilmelidir. Öte yandan işçi sendikaları, 1-mn­ dileri de farkında olmadan, Ortaçağ belediyelerinin ve ko­ münlerinin orta sınıf için gördükleri işi görüyorlar, işçi sı­ nıfının

örgütlenme merkezlerini oluşturuyorlardı. İşç.i. sen­

dikaları sermaye ile emek arasındaki gerilla savaşında ge­ gibi, ücretli emek ve sermaye hakimiyeti düzenini de değiştirip yerine yeni bir düzen koymak için

rekli oldukları

örgÜtlü araçlar olarak daha da önemlidirler. Cb)

Bugünkü durumlan.

İşçi sendikaları, sermaye karşısında mahalli ve günlük mücadeleye çok fazla dalmış olduklarından, üc.ret köleliği sisteminin kendisine karşı

eylem güçlerini

mam anlamış değiller. Bu yüzden ·

henüz tasta­

genel sosyal ve siyasi

hareketlerden çok uzak durmuşlardır. Bununla birlikte son zamanlarda, mesela İngiltere'de son siyasi harekete katıl­ malanndan, Amerika'da üzerlerine düşen görevi daha ge­ niş bir açıdan değerlendirmelerinden, ve sendika delege· lerinin Shefield'deki son büyük

konferansında

aşağıdaki

karann alınmasından da belli olduğu gibi, büyük tarihi gö. revlerinin bilincine az çok varınakta olduklan anlaşılmak­ tadır: "Bu Konferans, bütün ülkelerin işçilerini tek bir ortak kardeşlik bağı çevresinde birleştirme yolunda Enternasyo­ nal Birliğin giriştiği gayretleri tam bir takdirle karşıl ya­ rak, burda temsil edilen çeşitli derneklere o kuruluşa bağ­ lanmanın yararını, tüm işçi topluluğunun kalkınması v12. re-


fahı için zorunlu olduğu inancıyla, en büyük ciddiyetle sa­ lık verir. " · Cc)

Gelecekleri.

Sendikalar, ilk baştaki sınıfının

işçi

amaçlarının

yamsıra, şimdi,

tam kurtuluşunun geniş çıkan uğruna işçi

sınıfının örgütlenme merkezleri olarak faaliyet gösterıneyi öğrenmelidirler. O yöndeki bütün sosyal ve siyasi hareket­ lere yardımcı olmalıdırlar. Kendilerini işçi sınıfının tümü­ nün savunucusu ve temsilcisi

saydıkları ve öyle danan­

dıkları takdirde, s endika dışı kalmış işçileri saflarına kaza­ nacakları muhakkaktır. Tarım işçileri gibi, olağanüstü du­

rumlardan ötÜrü çaresizlik içinde kıvranan en düşük üc­ retli iş kollannın çıkarlarını dikkatle kollamalıdırlar. Ça­ balarının dar sınırlı ve bencil çabalar

olmaktan çok öte,

ayaklar ı;ııtında ezilen milyonların kurtuluşunu amaçladı­ ğına bütün dünyayı in�ndırınalıdırlar.

Polonya Sorunu Ca)

Avrupa işçileri bu s oruna niçin el atıyorlar? Çün­

kü her şeyden önce, orta sınıf yazarları

ve polemikçileri

Kıta üzerinde, hatta Irianda'da her türlü milli hareketi teş­ vik ettikleri halde Polonya sorununu hasıraltı etmek için . kumpas kuruyorlar. Bu· sus-pusluk neden? Çünkü s oylular da, burjuvalar da, arka plandaki karanlık Asyai gücü' işçi sınıfı üstünlüğünün kabaran dalgası karşısında başvur:ula­ cak son çare sayıyorlar. O güç ancak, Polanya'nın demok­ ratik bir temel üzerinde yeniden eski haline getirilmesiyle · doğrudürüst tepelenebilir. Cb)

Orta Avrupa'nın ve özellikle Almanya'nın bugün­

kü değişik ortamında demokratik bir Polonya her zarrıan­ dan daha gereklidir. Almanya onsuz, Kutsal İttifakın ileri

1)

396

Çarlık Rusya'sı kastediliyor. ·


savunma kolu; onunla, cumhuriyetçi

Fransa'nın yandaşı

olacaktır. Bu büyük Avrupa sorunu çözüme bağlanmadık­ ça işçi sınıfı hareketi sürekli olarak

sekteye uğratılacak,

durdurulacak ve geciktirilecektir. Cc)

Bu konuda başı çekmek özellikle Alman işçi sını­

fına düşer, Çünkü Almanya Polanya'yı paylaşan ülkelerden birisidir. Ordular (a)

Büyük daimi orduların

üretim üzerindeki

,:n

uzır

etkileri her türden orta sınıf kongrelerinde, barış kongrele­ rinde, iktisat kongrelerinde, istatistik yırseverlik kongrelerinde,

kongrelerinde, ha­

sosyoloji kongrelerind e yeterin­

ce ortaya dökülmüştür. Onun için bu konuda uzun boylu söz etmeyi gereksiz buluyoruz. Cb)

Halkın genel sihihlanmasını, ve

herkesin

silah

eğitimi görmesini öneriyoruz. (c)

Milis subayiarına okul yerine geçecek küçük dai­

mi orduların geçici bir zorunluluk olduğunu kabul ı:' iiyo­ ruz. Her erkek yurtdaş bu ordularda çok sınırlı bir süre hizmet görecektir . . .

397


LA HAYE GENEL KONGRESİ KARAB.LARINDAN Karl Marx Friedrich Engels

2-7 Eylül 1872 tarihleri Kongresi,

arasında

toplanan La Haye Genel

Marx ve Engels'in milletlerarası işçi sınıfı hareketini

her türlü küçük burjuva anarşist eğilimden anndırmak v� uzak tutmak için Entemasyonal içinde sürdürdükleri çetin mücadele­ nin nihai başarısına sahne oldu. Bakunin ve taraftarlan bu kong­ rede Entemasyonal'den atıldılar. Kongre işçi sınıfımn ekonomik mücadelesiyle siyasi mücadelesinin birbirinden ayrılmazlığım, ve siyasi iktidan ele geçirmenin mutlaka gerekli olduğunu belirten

1871 Londra Konferansı kararını özetleyen bir maddenin Tüzüğe eldenınesini kararlaştırdı.

Tüzük Hakkında Karar Londra Konferansının (Eylül, 1871) IX. Karannı1 özet­ leyen aşağıdaki maddenin Tüzükte 7. Maddeden

sonraya

eklenmesine. Madde 7 a. Mülk sahibi sınıfların ortak iktidarına kar­ şı mücadelesinde proletarya, ancak kendisini

mülk sahibi

sınıfların kurdukları bütün eski partilere karşı, ayrı bir si­ yasi parti haline getirerek bir sımf olarak hareket edebi­ lir. Proletaryanın devrimin

bir siyasi parti haline

dan kaldırılması için mutlaka gereklidir.

398

gelmesi, sosyal

zaferi, ve onun nihai hedefi olan, sımfların orta­

·


İşçi sınıfının ekonomik mücadeleyle bugünden gerçek­ leşmiş olan güç birliği, bu sınıfın elinde, onu sömürenlerin siyasi iktidanna karşı mücadelesinde

de bir araç olmalı­

dır. Toprak beyleri ve sermaye beyleri siyasi imtiyazlarını her zaman kendi ekonomik tekellerini savunmak ve sürek­ li kılmak için kullandıklanndan, siyasi iktidarı ele g eçir_, rnek proletaryanın büy(i.k görevidir. Aleyhte 5 ve çekimser 8 oya karşı 29 oyla kabul edil­ miştir . . .

399


İ S İ M

L İ S T E S İ

Albert. Asıl adı. Alexandre-Martin (1815-- 1895 ) . 1848 Geçici Hükümetinin tek işçi üyesi ve Louis Blanc başkanlığındaki Lu­ xembourg Komisyonunun ikinci başkamydı. 15 Mayıs olayıarına katıldığı için on yıl hapse mahküm oldu. Aleksandır ll, Rus Çan Ü818�1881) . 1855'te Çar oldu. 1861'de Rusya'da toprak köleUğini kaldıran ünlü kararnarneyi çıkardı. Buna rağmen başlıca desteği büyük toprak sahipleriydi. 1863'te Polonya halkının bağımsızlık uğrunda ayaklanmasım ezereh bas­ tırdı. 1881'de Narodnaya Volya gizli derneği üyeleri Cnihilistler) tarafından öldürüldü. Aleksandır III, Rus Çan (1845-1894) . İkinci Aleksandır'ın oğ­ lu. 188l'de Çar oldu. Annenkov, Pavel Vasilyeviç (1812-1887) . Rus liberal toprak sahibi ve yazar. Marx'ın yakın dostu. Arnold, .Brescia'lı. On İkinci YüzyılC:a yaşamış İtalyan din ve siyaset reformcusu. Kilisenin yolsuzluğuna ve Papanın dünyevi iktidanna karşı çıkmış, Roma halkım ayaklanmaya teşvik P-tmiş, sonunda yakalanıp yakılarak öldürülmüştür. Arsen,ius (Aziz} (354-450) . Roma soylulanndandı. MPvkiini ve servetini bırakıp Mısır çöllerinde tariki dünya hayatı yaşama­ ya gitmiştir. Veeizeleri özellikle Doğulu keşişler arasında çok re­ vaçtaydı. Babeuf, Gracchus. Asıl adı, Francois Noel (1760-1797). Ünlü Fransız devnmcisi ve ütopik komünizmin öncülerinden. ttrı,lyan devrimeisi Buonarrotti ile birlikte komünizme yakın eşitlikci bir toplum düzeninin kurulması için çaliştı, 1796'dan sonra Direktu­ var hükümetini devirn'ıeyi amaçlıyan "Eşitler» komplosunu hazır­ ladı, ı 797' de ihanete uğrayıp yakalandı, idam edildi. Bailly, Jean Sylvain (1736-1793l . Birinci Büyük Fransız Devriminde Kurucu Meclis, az sonra da Paris Belediye Meclisi Başkam. Liberal meşrutiyetçi burjuvazinin önderlerinden. ı793'te idam edildi. Bakunin, Mikael Aleksandıroviç (1814-1876) Rus devrimcisi, yazar; anarşizmin babalanndan. Almanya'da 1848-49 devrimine katıldı, tutuklandı, çeşitli· yerlerde ve sonunda Rusya'da sekiz yıl hapis yattı. Sibirya'da l;ıirkaç yıl süren bir sürgün dönenıin­ .den sonra yine Avrupa'ya kaçtı� 1868'de Birincı Enternasyonal'e üye oldu. Anarşist fikir ve tutunılan Enternasyonal içinde ha-

400


kim kılmak için Marx'a gizli savaş açtı, sonunda bölücü faaliyet­ leri ortaya çıkanlarak 1872 La Haye Kongresinde Enternusyo­ nal'den atıldı. Ball, John. On Dördüncü Yüzyıl İngiliz sosyal refor-:ncusu, aforoz edilmiş papaz. John Wycliffe'in tilmizi ve 1381 büyük köy­ lü ayaklanmasının CVat Tyler ayaklanması) önderlerinden. Top­ rak köleliğine ve Kilisenin tahakkümüne karşı eşitlikçi ilitel bir komünizmin savunucusuydu. Balzac, Honore de (1799-1850) . Ünlü Fransız romancBı. Ro­ manlannda çağının Fransız toplumunu gerçekçi bir gözle derin­ lemesine tahlil ve teşrih etmiştir. Barbes, Armand ( 1809-1870L Fransız küçük burjuva devrim­ cisi. Blanqui ile birlikte 12 Mayıs 1839 işçi ayaklanmasını yörıetii, ölüm cezasına çarptırılıp sonradan affedildi. 1848'de Kurucu Mec­ liste halk temsilcisiydi. 15 Mayıs 1848 olaylanna katıldığı için yeniden hapse girdi. Louis-Napoleon Bonaparte tarafından 1854' de aifedildikten sonra ölümüne kadar dışarda yaşadı. Barrot, Camille Hyacinthe Odion Cl791-1873L Fransız siyaset adamı, Orleans'cı; Temmuz kırallığı devrinde burjuva hanedancı muhalefetin başı. Şubat Devriminden bir gün önce Louis-Philip­ pe tarafından yeni hükümeti kurmalda görevlendirildi. Devrim­ den sonra Kurucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi, Louis Na­ p oleon'un Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Aralık 1848 Kasım 1849 arasında Başbakan oldu. iktidarda tam gerici bir si­ yaset izledi. 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden sonra Louis Na-. poleon'la arası açılarak İmparatorluğun çöküşüne kadar siyaset­ le uğraşmadı. 1871'de Thiers t�rafından Devlet Şürası başkanlı­ ğına atandı. Bartolome, Aziz. İsa'nın on iki havarisinden biri; Bastiat, Frederic (1801-1850). Fransız burjuva iktisatçısı, ve siyaset adamı. Temmuz kırallığında_ Louis Philippe hükümetinin ekonomi siyasetini şiddetle eleştirerek liberal ekonomi ve serbest mübadele sistemini savundu. 1848'de Kurucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi, hem de sosyalist fikfrlerin azılı düşmanıydı. Bastide, Jules ( 1800-1879) . Fransız burjuva siyaset adamı. Temmuz' kırallığı· devrinde 1836-46 arasında National gazetesinin yazı işleri müdürüydü. 1848'de Lamartine'den sonra Dışişleri Ba­ kam oldu. Bauer, Bruno ( 1809-1882) . Genç Hegel'cilerden idealist Alman

401


feylesofu. Radikal burjuva. 1866'da Avusturya'ya karşı Prusya'­ nın kazandığı zaferden sonra milliyetçi liberal. Bedeau, Marie Alphonse ( 1804-1863) . Burjuva cumhuriyetçi · general ve siyaset adamı. Cezayir Genel Valisi. Kurucu Meclis ve Milli Yasama Meclisinin ikinci başkanı. Louis Bonaparte'ın hü­ kümet darbesinden sonra tutuklanıp yurt dışına sürüldü. Bernard, Albay. 1848 Paris Haziran ayaklanmasına katılan­ . lan kılıçtan geçirme kampanyasını yürüten Fransız albayı. 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden sonra da cumhuriyettea yana Bonaparte düşmanlannın yargılanmasını örgütleyenlerdendi. Berryer, Pierre Antoine ( 1790-1868) . Fransız avukat ve siya­ set adamı. Temmuz kırallığı döneminde Me.şrüiyetçilerin söz­ cüsüydü. 1848'de Kurucu Meclise girdi ve orada genel oya karşı kırallann ilahi hükı:iınranlık hakkını savundu. Bismarck, Otto ( 1815-1898) . Alman yunker ve devlet adamı. 1862-71 arasında Prusya, 1871-90 arasında Almanya başbakanı. Alman birliğinin kurucusu. Yunker (büyük toprak sahipleri} çıkarlannın savunucusu. Almanya'da demokratik ve sosyalist ha­ reketin amansız takipçisi. Blanc, Jewn Joseph Charles Louis (1811-1882) . Fransız küçük burjuva sosyalisti. Tarihçi ve siyaset adamİ. 1840'da yayınladığı Emeğin Ö rgütlenmesi adlı risalesi işçiler arasında geniş yankı uyandırdı. Sınıf mücadelesini reddederek, devletin deştekliyece­ ği milli atölyeler sayesinde kapitalist toplumun sosyalist toplu� ma dönüşeceğini savundu. 1848'de Geçici Hükümetin iki sosyalist üyesinden biri ve Luxembourg Komisyonu başkanı idi. 15 Mayıs gösterişi ve Haziran 1848 günlerinden sonra Ağustosta İngiltere'­ ye kaçtı. İkinci imparatorluk süresince orada kaldı, 1870'ten son­ ra Versailles Meclisine seçildi ve Komün'e karşı çıktı. Ölünceye kadar da sosyalist hareketin dışında kaldı. Blanqui, Louis August ( 1805-1881) . Fransız devrimcisi, ütopik Komünist. Temmuz kırallığının, ikinci Cumhuriyetin ve İmpara­ torluğun en yılmaz muhaliflerinden.· Barbes'le birlikte yönetti­ ği 1839 Paris ayaklanmasından sonra ölüme mahkü.m edildi , ce­ zası müebbet hapse çevriidi, 1840-48 arasını hep hapiste geçirdi. Şubat Devrimi onu serbest bırakınca derhal devrimci· harekete katıldı ve işçileri örgütlerneye koyuldu. 15 Mayıs olaylannda oynadığı rolden ötürü on yıl hapis cezasına çarptınldı, bu yüz­ den Haziran ayaklanmasına katılmadı. 14 Ağustos 1870'de Louis Napoleon hükümetini, daha sonra 30 Ekim'de yeni kurulan Milli ·

402


Savunma hükümetini devirmeye çalıştı, bu sonuncu teşebbüsün­ den dolayı müebbet hapse hüküm giydi, Komün hareketine de katılamadı. 1879'a kadar hapiste kaldı. Blimqui, devrimin kendi içinde kenetli bilinçli . bir azınlık kadro eliyle ve gizli komplo yoluyla gerçekleşeceği inancındaydı.

Boccacio, Giovanni (1313-1375 1 . Ünlü İtalyan yazarı. Dekame­ ran adındaki hikaye kitabında zamanın zenginlerinin ve bu ara­ da papazlann sefih hı:iyatlannı kıyasıya eleştirmiş., alaya alınıştır. Boisguillebert (1646-17141 . Fransız iktisatçısı. Serbest ticaret taraflısı idi. On Sekizinci Yüzyıl iktisatçılannı hayli etkilemiş­ tir. Bonaparte, Charles Louis Napoleon III (1808-18731 . Napoleon Bonaparte'ın kardeşi Louis Bonaparte'ın serseri oğlu. 1848'den ön­ ce Strasbourg, Boulogne ve Paris'te Temmuz kırallığını devirmek için başarısız denemelere girişti. Eylül 1848'de Kurucu Meclis üyesi oldu , 10. Aralık 1848'de ikinci Cuınhuriyete Cumhurbaşkanı seçildi. 2 Aralık 1851 hükümet darbesinden sonra 2 Aralık 1852' de kendini Üçüncü Napoleon adıyla Fransız imparatoru ilan etti. 2 Eylül 1870'de Sedan'da Prusya ordusuna teslim oldu, savaştan sonra İngiltere'ye çekilerek orada öldü. Brea, Jean Baptiste (1790-18481 . 1848 Haziran ayaklanmasının bastınlıllası sırasında vurulup öldürülen gerici Fransız generali. Brentano, Lorenz (1813-18911 . Bade:q.'li küçük burjuva demok­ rat siyaset adamı. 1848'de Frankfurt Milli Meclisi sol kanat üyesi. 1849'da Baden Geçici Hükümet Başkanı.. Ayaklanmadan sonra Almanya'dan aynldı. Bright, John Cl811-1889l . ,Fabrikatör ve siyaset adamı. İngil tere'ye dışardan tahıl ithalini yasaklıyan Tahıl Kanunlannın kal­ dınlmasına çalışanlardan. İngiliz sanayi burjuvazisinin temsilci­ si. 1860 yıllarından sonra Liberal Parti önderlerinden, ve çeşitli Liberal hükümetlerde bakan. B rutus, Marcus Junius Cİ.Ö. 85-42 sıralarıJ. Eski Roma Cum� huriyetinin önde gelen siyaset adamlarından. Cumhuriyet ülkü­ sü uğruna Sezar'a karşı .hazırlanan komploya katıldı ve onu öldürenlerden biri oldu. Bugeaud, Thomas (1784-18491 . Fransız mareşalı. Napoleon Bo­ naparte'ın silah arkadaşı iken 1814'de Bourbonlardan yana geçti, sonra 1815 de tekrar Napoleon'a katıldı. 1834 Lyons ayaklanma­ sını gaddarca bastırdı. 1840-47 arasriıda Fransa'nın Cezayir'i isti·

403


lasını yönetti, 1847'de Cezayir Genel

Valiliğinden istifa ederek

köşesine çekildi.

Cabet, Etienne ( 1788-1856) Ütopik .Komünizmin ünlü tem­ İkarya'da Geziler kitabının yazan. Louis-Philippe

silcilerinden.

rejimine sert eleştiriler yöneltti, 1830 ve 40 yıllarının proletarya hareketini destekledi. 1848 olaylannda pek büyük bir rolü elma­

dı. Ütopik teorilerini uygulamak için örnek kolonHer kurma yo­ lunda Amerika:da başarısız denemelere girişti.

Caligula ( 12-41) . Azgınlığıyla ünlü Roma imparatoru. Başı­ bozuk orduya dayanarak imparator olmuş, sonra yine ordu ta­ rafından devrilip öldürülmüştür.

Carlier, Pierre (1799-1858) .

Louis

Bonaparte'ın

gözü-kara

hempalarından. Onun Cumhurbaşkanlığı süresince, 1848-1851 ara­ sında,_Paris polis müdürü idi.

Cassagnac, Bernard Adolphe Granier de ( 1806-1880) . Tem­ muz kırallığımn ve Guizot'nun destekçisi ·

aşırı gencı yazar ve

tarihçi. Şubat Devriminden sonra İkinci Cumhuriyete cephe aldı, Louis

Bonaparte'ı

destekledi.

Hükümet darbesinden sonra Ya­

sama Heyeti üy'e si oldu Cl852-1870l . Her türlü liberal düşü acenin iflah olmaz düşmaı:iıydı. 4 Eylül 1870'de Üçüncü Napoleon devri­ lince Fransa'dan kaçtı Yazılannın edepsiz tı.

üslübuyla tanınmış­

Cato, Marcus Po rcius (Yaşlı CatoJ Cİ.Ö. 234-149) . Romalı yazar

ve devlet adamı.

Caussidiere, Marc ( 1808-1861) . Fransız küçük burjuva devrim­

cisi. 1834 Lyons ayaklarunasına katıldığı için yirmi yıl ağır hapse mahkCını. oldu,

1837'de affa uğradı. inançlı bir cumhuriyetçiydi.

.Şubat 1848'de barikatlarda savaşa savaşa polis müdürlüğünü ele

geçirdi, Şubat-Haziran arasında Paris Polis Müdürlüğü yaptı. Ku­

rucu Meclisi üyesiyken 15 Mayıs olayları· ve Haziran ayaklanma­

sından sonra İngiltere'ye kaçtı.

Cavaignac, Louis Eugene C l802-1857L Fransız general ve si­ yaset adamı. Kurucu

Meclis ve Yasama Meclisi üyesi, burjuva

-cumhuriyetçilerin önderlerinden. Mayıs 1848'de Geçici Hükümet­

te Savaş Bakanı oldu, Haziran ayaklanması sırasında kendisine tanınan diktatörlük yetkilerini kullanarak işçileri gaddarca ezdi.

Haziran-Aralık döneminde Yürütme Kurulu başkanıydı. Burjuva

·cumhuriyetçilerin, yani National takımının Cumhurbaşkanı ada­ yı olarak 10 Aralık Cumhurbaşkanlığı

seçımıerine

'Louis Bonaparte karşısında hezimete uğradı. 2 Aralık

404

katıldı ve 1851

hü-


kümet darbesinde tutuklanıp birkaç gün sonra serbest bı_rakıldı. İki kere Paris'ten milletvekili seçildi ve her ikisinde de yeni re­ jime bağlılık yemini etmeyi reddetti.

Chambord Kontu, Henri

Charles d'Artois ( 1820-1883) . Bour­

bon hanedarunın son temsilcisi. Onuncu rak Beşinci Henri adıyla Fransız

Charles'ın tonmu ola­

tahtı üzerinde hak iddia edi­

yordu. 1830 Temmuz günlerinde Onı:ı.ncu Charles tahttan feragat edip

yeriıli

ona bırakmış,

fakat onun yerine Orleans

Dükü,

Louis-Philippe adıyla kıral olmuştu.

Chamisso, Adelbert von ( 1781-1838) . Fransız asıllı Alman şairi.

Changamier; Nicolas Anne Theodule ( 1793-1877) . Fransız ge­ nerali. Burjuva siyaset adamı, kıralcı. Şubat Devriminden sonra Kurucu Meclis üyesi, Haziran ayaklanmasından sonia Paris gar­ nizonu ve Paris Milli Muhafızları ayaklanma

kumandanı. 13 Haziran 1849

teşebbüsünü askerleriyle

bastırmaya yardım etti.

Louis Bonaparte'la arası açık olduğundan 2 Aralık 1851'de tutuk­ lanarak Fransa dışına sürüldü. Charles I (1600..1649) . İngiltere kıralı. Mutlak kırallık yetki­ lerinin Parlamento tarafından kısıtlanmasına karşı durdu. Crom­ well devriminde burjuvazinin başını çektiği Parlamento ordularİ karşısında yenik düştı'l:, boynu vurularak idam edildi.

Charles X ( 1757-1836). 1824-30 arasında

Fransa kıralı. Bour­

bon hanedanından. On Altıncı ve On Sekizinci Louis'nin :ı>:ardeşi.

Charras, Jean-Baptiste Adolphe ( 1810-1865) . Fransız albayı. Vaterlo Savaşı adlı kitabın yazan. Şubat Devriminden sonra Ku­ rucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi, ılımlı cumhuriyetçi. Hazi- · ran ayaklanmasının bastınlınasında görev aldı. Louis

Bonapar­

te'a karşı çıktığı için 2 Aralık hükümet darbesinde tutukl anarak Fransa dışına sürüldü.

Cobden, Richard ( 1804-1865) . adamı. 1846'da İngiltere'de Tahıl

Fabrikatör ve burjuva siyaset Kanunlannın

kaldınlmasını,

serbest mübadele sistemine geçilmesini sağlıyanlardan.

Constant, B enjamin ( 1767-1830 ) . Liberal burjuva yazar ve si­ yaset adamı.

.

Cousin, Victor ( 1792-1867) . Fransız idealist feylesofu ve siyaset adamı.

·

Cremieux, Isaac Moise Adolphe ( 1796-1880) . Avukat ve bur­

j �va siyaset adamı. Temmuz kırallığı döneminde muhalif millet­ devrilmesinde katkısı oldu. 1 848'de vekillerindendi. Guizot'nun

405


Geçici Hükümette Adalet Bakaıu olarak Cavaignac'ın diktatör­ lüğünü, sonra da Louis Bonaparte'ın Cumhurbaşkam adaylığım destekledi. Yasama Meclisinde cumhuriyetçi muhalefetten yana geçti, 2 Aralık 1851 hükümet darbesinde tutuklandı. 1869'da milletvekili seçildi. 4 Eylül 1870'den sonra Milli Savunma Hükü­ metinde yine Adalet Bakarn olarak görev aldı. Creton, Nicolas Joseph ( 1798-18641 . Avukat ve siyaset ada­ mı. Orleans'cı. Temmuz kırallığında hanedancı muhalefetden. 1848 devriminden sonra Kurucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi. Cromwell, Oliver (1599�16581 ; On Yedinci Yüzyıl İngiliz bur­ j uva devriminde kırala karşı savaşan burjuvaziyle onlara ka­ tılan ileri görüşlü soylulann önderi. Kıralı yenen Parlamento or­ dulanmn başkumandam. Sonradan Parlamentoyu dağıtarak ( 1 6531 diktatör oldu. Cubieres, Amedee Louis ( 1786-18531 . Orleans'cı general ve siyaset adamı. 1847'de yolsuzluk ve rüşvet almakla suçlandınl­ dı. D'Ailly, Pierre ( 1350-1425) . Fransız kardinalL Paris Üniversi­ tesinin başı ve Constance Kilise Konseyinin önde gelen kişilerin­ dendi. Danton, George Jacques ( 1759-1794) . Birinci Fransız Devrimi­ nin ünlü hatibi. 1792'de Adalet Bakam, sonra Konvansiyon Mec­ lisi üyesi. Jacobin'lerin (radikal cu..lllhuriyetçilerinl sağ kanadı­ nın önderi. Robespierre'ci sol Jacobin'lerle çatıştı ve ı 794 Nisa­ nında idam edildi. Desmouliıns, Camille ( 1760-1794 1 . 1789 Devriminin ünlü gaze­ tecilerinden. 14 Temmuz 1789 günü Paris halkım silah başına ça­ ğıranlar arasındaydı. Sonradan Danton'u destekledi ve Grondin'­ lere Cılımlı . burjuva cumhuriyetçilerel ağır suçlamalar yöneltti. Danton gibi o da Konvansiyon Meclisinde Paris temsilcisiydi. Terör'e karşı durmaya çalıştı, 1794 Nisanında Danton'la birlikte idam edildi. Dufaure; Armand Jules Stanislas ( 1 798-1881) . Avukat, burfu­ va siyaset adamı. Orleans'cı. Temmuz kırallığı devrinde milletve­ killiği ve bakanlık yaptı. Şubat Devriminden sonra Kurucu Mec­ lis üyesi ve İkinci Cumhuriyet hükümetlerinde iki kere İç İşleri Bakanı oldu. Louis N apoleon'un imparatorluğu döneminde siya­ setten uzak durdu. 1871'de Adalet Bakarılığına getirildi. Komüri'ün bastınlmasında Thiers'ı destekledi. 1875'de tekrar bakan, 1876 ve 1877'de B aşbakan oldu.

406


Dupont de l'Eure, Jacques Charles (1767-1855) .

Fransız libe­

ral siyaset adamı. Direktuvar döneminde Beş Yüzler Meclisi üye­ siyken Napoleon'u destekledi.

1830 Devrimine

katıldı, Adalet

Bakanı olduktan sonra siyasi hayattan çekildi. Şubat Devximin­ de Geçici Hükümet başkanı oldu.

Falloux, Frederic Alfred Pierre (1811-1886) . Kilise taraflısı si­ yaset adamı. Cezvit. 1848 Devriminden Yasama

Meclisinde

Meşrüiyetçi

.sonra Kurucu Meclis ve

milletvekili. Milli atölyelerin

kaldırılmasını önermekle işçileri Haziran ayaklanmasına kışkırt­ tı. Louis Bonaparte Cumhurbaşkaİlı seçildikten sonra kurulan Odilon Barrot kabinesinde Eğitim Bakanı oldu ve eğitim özgür­ lüğü bahanesiyle papaz takımının

eğitim üzerinde

kurmasını sağladı. 2 Aralık 1851'den

sonra

hakimiyet

siyasetten

çekildi.

187l'de tekrar milletvekili seçildi ve kırallığın geri gelmesine ça­

lıştı. Faucher, Leon ( 1803-1854 ) . Orleans'cı siyaset adamı. iktisatçı. Kurucu Meclis üyesi. Aralık 1848 - Mayıs 1849 arası İç İ şleri Ba­ kanı, 1851'de tekrar İç İşleri Bakanı ve Louis Bonaparte'ın des­ tekleyicilerinden. Hükümet darbesinden sonra siyasetten çekilip kendini ekonomi politik çalışmalarına verdi.

Feuerbach, Ludwig ( 1804-1872) Marksizm-öncesi dönemin bü­ feylesofu. Hıristiyanlığın Özü adlı eseriyle

yük Alman maddeci

dini yabancılaşmanın dünyevi temelini açığa çıkarmış, Marx ve Engels'in Hegel felsefesini maddecilik yönünde aşınalarına

yar­

dımcı olmuştur. Marx ve Engels, Hegel gibi onu da her zaman büyük saygıyla anmışlardır.

Flocon, Perdinand ( 1800-1866) . Fransız

küçük burjuva

de­

mokratı. Küçük burjuva demokrat hareketinin organı Reforme gazetesini çıkaranlardan. Şubat Devriminden sonra kurulan Ge­ çici Hükümette üyeydi. Louis Napoleon'a yürüttü,

karşı sert muhalefet ; hükümet darbesinden sonra Fransa dan ayrılmak zo­

runda kaldı.

Fould, Achille ( 1800-1867) Bankacı, finans kurdu. Önce Or­ leans'cı, daha sonra Bonaparte'cı.

1848'de Kurucu Meclis üyesi.

1849-67 arasında birçok kere Maliye Ba..l{am. Ünlü İtalyan . yurtseveri. Garibaldi, . Giuseppe (1807-1882) . İtalya'nın birliği için Avusturya'ya, Pa pa' ya ve İki Sicilya Kıral­ lığı'na karşı savaştı.

Gimrdin, Madame Delphine de ( 1804-1855) . Press gazetesinin yazı işleri müdürü Emile de Girardin'in karısı ve yazar. Emile de 40 7


Girarelin ( 1806-1881) 1848'den önce Guizot hükümetine muhalifti. Devrtınde burjuva cumhuriyetçileri destekledi, daha sonra Bona­ parte'cı oldu.

Goudchaux, Michel (1797-1862) . Banker ve siyaset adamı. Ge­ çici hükümette Maliye Bakarn olarak demokratik tedbirlere karşı çıktı. General Cavaignac'ın burjuva

cumhuriyetçi hükümetinde

yeniden Maliye Bakarn oldu (Haziran - Ekim 1848) .

Gracchi <kardeşle�) , Gaius Sempronius Cİ.Ö. 153-121) ve Tibe­ rius Sempronius <İ.Ö. 163-133) Gracchus. Eski Roma'da köylü­ ler çıkanna tanm kanunlannın uygulanmasına çalışan halk tri­

bünleri.

Düşmandan

ele geçirilen toprakları kapatan soylulara

karşı çıktılar ve bu yolda hayatlarını kaybettiler.

·

Grandın, Victor (1797-1849) .

·

Aşırı tutucu fikirleri savunan

Fransız sanayicisi. 1839-48 arasında Temsilciler Meclisi üyesiydi. İkinci Cumhuriyette Kurucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi ol­ du.

1

Grün, Karl (1817-1887) . Alman küçük burjuva yazan ve 1840 yıllarında

«Gerçek Sosyalizm»

adlı gerici akımın başta gelen

temsilcilerinden.

Guise Dükü (1614-1664) . Fransa'da . On Yedinci Yüzyılda bü­ yük toprak sahibi prensierin merkezi kırallık yönetimine karşı çıkardıkları Frorı..d e ayalflanma.Sıİun önderlerinden.

ve

Guizot, François Pierre Guillaume ( 1787-1874) . Burjuva tarihçi

siyaset

adamı,

sında Fransa'm� iç patlak verınesine ,

finans

oligarşisinin

temsilcisi.

ve dış işlerini yürüttü. onun liberal

talepleri

1840-48

ara­

Şubat devriminin kaale

almaması yol

açtı. 1848' den sonra siyasetten çekildi.

Hampden, John ( 1594-1643) . On Yedinci Yüzyıl İngiliz bur­ j uva devriminin önderlerinden

zengin iş

adamı. Burjuvazinin

ve burjuvazi ile işbirliği yapan soylulann temsilcisiydi.

Hamey, George Julian

(1817-1897). İngiliz

tipin sol kanat önderlerinden.

Kızıl

Chartist hareke­

Cumhuriyetçi

dergisiİıin

sahibi.

Hautpoul, A lphonse Henri Beaufort ( 1789-1865) . General ve siyaset adamı. 1849'da MiÜi Yasama Meclisine seçildi, Louis Bo­ naparte'ın Cumhurbaşkanlığı sırasında Savaş Bakanı oldu. Hü­ kümet

darbesinden sonra İkinci İmparatorluğun

kodamanlan

arasına katıldı.

Haxthausen, August

408

f1792-1866L

Prusyalı yazar.

Rusya'da


ortak toprak mülkiyeti düzeninin kalıntıları üzerine amştı.niıa­

lan vardır. Hegel, Georg Wilhelm Friedrich ( 1770-1831) . Büyük Alman

idealist feylesofu. Çağdaş diyalektik düşüncenin babası.

'

Heine, Heinrich (1797-1856) . Büyük Alman

Paris'te

sürgündeyken

Marx'la işbirliği

devrimci şairi.·

yapmış,

Deutsch-Fran­ zösiche Jahrbücher'de yı:ı.zı yazmıştı. Herzen, A leksandır İvanoviç ( 1812-1870) . . Rus devrimci ya­

zar ve düşünürü. Avrupa'da sürgünde ünlü Kolokol (Çanl

·

der­

gisini çıkarmıştır. Batı düşüncesinin Rusya'da yayılmasında bü­ yük katkısı vardır.

Hugo,

mancısı. üyesi, lık

Victor Marie

1848' den

Louis

1851

(1802-1885) .

sonra

Kurucu

Bonaparte'ın

hükümet

Ünlü Fransız şair ve ro­

Meclis

uzlaşmaz

darbesinde

ve

Yasama

Meclisi

düşmanlanndandı. 2 Ara­

barikatlarda

savaştı,

sonra

Fransa'dan ayiıldı. 1870'de geri. döndü. Komün'ü ve onun yenil­ gisinden

sonra takibata uğrayan Komün'cüleri savundu.

liuss, Jan ( 1369-1415L John Wycliffe'in tilmizi

( Çekl

din ve toplum reformcusu. Kilisenin

Papalığa

başkaldlrdı. 1412'de

;uoroz

Bohemyalı

yolsuzluklanna ve

edildi ve 1415'te Constan­

ce Kilise Konseyi tarafından yakılarak öldürüldü.

Hutten, Ulrich von ( 1488-1523) . Alman

şovalyesi, hü'manist.

Reformasyon hareketinin başlangıcinda prensiere

ve

piskopos­

lara yönelttiği sert saldırılada tanınmıştı.

James II ( 1633-1701L İngiltere · kıralı. Cromvell

devriminde

idam edilen Imal Birinci Charles'ın oğlu. 1685'te kardeşi İkinci Charles'ın ölümü üzerine kıral oldu. 1688'de ikinci İngiliz bur­ j uva devriminde tahtını · bırakıp Fransa'ya kaçtı. İngiliz

Parla­

mentosu onun yerine Orange'lı William'ı Hollanda'dan İngiltere'­ ye çağırarak kırak ilan etti.

Joachim, Kalabriyalı (1130-1202

sıraları) .

Kilisenin yolsuz­

luklanna başkaldıran bir İtalyan mistiği.

Kossuth,

Lajos

( 1802-1894 ) . Macar ınilli

kurtuluş hareketi­

nin önderi. 1848-49 Devriminde burjuva de�okratik güçlerin ba­ şında ·devrimci hükümeti yönetti. Devrimin

yenilgiye

uğrama­

sından sonra yurt dışına çıktı.

Laffitte, Jacques ( 1767-1844) . Banker ve siyaset

adamı. Or­

leans'cı. 1830 Devriminde Orleans DUkünün tahta çıkmasında bü­ yük katkısı oldu.

1831'de Başbakanlığa

getirildi, çok geçmeden

Louis Philippe'le arası açıldığından istifa ederek ölünceye kadar 409


burjuva muhalefet saflannda kaldı.

Lamartine, Alphonse muz

kırallığı

( 1790-1869) . Ünlü Fransız

şairi. Tem­

döneminde Temsilciler Meclisi üyesiydi. Şubat 1848

de bir Geçici Hükü.:hıet kurulması fikrini ilk kurulan hükümette Dışişleri B akarn oldu.

ortaya attı ve

o

Ayın zamanda hükü­

. m et sözcüsü ve hükümetin en etkili üyesiydi. İşçi düşmanlığı yü­ zünden kısa zamanda sevilmez bir kişi oldu. 2

Aralık hükümet

darbesinden sonra siyaseti bıraktı.

Lamoriciere, Christophe Leon ( 1806-1865) . Cezayir ve Fas sö­ mürge savaşlannda temayüz eden generallerden, Dımlı

burjuva

cumhuriyetçi. Kurucu Meclis ve · Milli Yasama Meclisi üyesi. Ha­ ziran ayaklanmasım bastırmakta · görev aldı. Cavaignac hüküme­ tinde S avaş Bakani idi. Louis Bonaparte'a

karşı

çıktığı için 2

Aralık 1851'de tutuklanarak sürgüne gönderildi.

La Rochejaquelein, Henri August Georges C l805-1867l . Meşrıi­

iyetçi siyaset adamı. 1842'de Temsilciler Devıiminden sonra

cumhuriyetten

Meclisine seçildi. Şubat

yana oldu ve hem Kurucu

Mecliste, hem Yasama Meclisinde yer aldı. 2 Aralık 1851 hükümet darbesini, protesto ettiyse de sonradan İkinci

İmparatorluğu

des­

tekleyerek sanatör oldu.

Lassalle, Perdinand ( 1825-1864) . Ünlü Alman küçük burjuva devrimci yazan,

avukat.

1848-49 Alman devriminde demokratik

harekete katıldı. 1860 yıllannda

Alman işçi

sımfı hareketinde

faal bir rol oynadı. Bir yandan Marksist olduğunu ilan ederken, öte yandan Bismarck'la flört ederek işçi sımfı hareketine opor­ tunist bir yön vermeye savaşmıştır.

Ledtu-Rollin, _ Alexandre August

(1807-1874) .

burjuva demokrat hareketinin önderlerinden, list

eğilimli Reforme gazetesinin kurucu ve

Fransız küçük

gazeteci.

Sosya­

yöneticilerindendi.

Şubat Devriminin başarısında büyük katkısı oldu. Geçici Hükü­ mette İç İşleri Bakanıydı. Kurucu Meclise seçildikten sonra Yü­ rü.tme Kurulu üyesi olarak L.amartine'le birlikte 15 Mayıs hare­ ketinin bastırılmasında birinci derecede rol oynadı. Haziran gün­ lerinde muhalefete geçti. Yasama Meclisinde küçük burjuva de­ mokratların

partisi Montagne'ın başıydı. 13 . Haziran

·

1849'daki

başarısız ayaklanma teşebbüsünden sonra yurt dışına çıkıp 1870'e kadar İngiltere'de yaşadı.

Le Flô, Adolphe Charles ( 1804-1888) . General, diplomat, Ku­ rucu Meclis ve Milli Yasama Meclisi üyesi. Milli Yasama Meclisi idare amirlerinden ve Louis Bonaparte'ın şaşmaz

410

muhaliflerin-


dendi. 2 Aralık darbesi sırasında tutuklanarak sınır dışı edildi. Locke, John (1632-1704) . İngiliz feylesof ve siyaset yazan. Burjuva dünya gi:)rüşünün has temsilcilerinden. Louis XVIII f1755-18241 . Büyük Fransız Devriminde idam -edilen Fransız kıralı On Altıncı Louis'nin kardeşi. 1814-.15 ve 181524 arasında Fransa kıralı. Louis XV U710-1774J. 1715-74 arasında Fransa kıralı. Çocuk­ ken tahta çıktığından · Fransa . 1715-1723 arasında N aiplikle yöne­ tilmiştir. Louis-Philippe (1 773-1850) . Orleans Dükü. Büyük Devrimele babasıyla birlikte Devrimden yana olmuş, Milli Muhafız örgü­ tünde hizmet görmüş, hatta Jacobin kulübüne yazılmıştı. Son­ radan Fransa dışında yaşamak zorunda kaldı. 1830 Devriminde kıral Onuucu Charles'ın tahttan feragat etmesi üzerine finans oligarşisi tarafından Fransa kıralı ilan edildi. Kırallığı süresince finans oligarşisinin tahttaki temsilcisi ve soygun ortağı idi. 1848 'Şubat Devriminde Fransa'dan kaçıp İngiltere'de Claremont şato­ sunda yaşadı, 1850. yılında orada öldü. Macfarlane, Helen. İngiliz yazan, gazeteci. Chartist gazete­ lerinde ınıillabirlik yapardı. Mani festo nun ilk İngilizce çevirisi ·onundur. Malthus, Thomas Robert ( 1766-1834) . Ünlü İngiliz iktisatçısı, papaz. Üretim güçlerinin gelişmesinin nüfus artışına yetişemiye­ ceğini ileri süren gerici burjuva teorisinin savunucusu. Manteuffel, Otto Theodore (1805-1882) . Prusya devlet adamı. 1848-SO'de, İç İşleri Bakanı. 1850-58 arası, Başbakan. '

Marie, A lexandre Pierre (1795-1870) . Ilımlı burjuva cumhuri­ yetçi siyaset adamı. Geçici. HükÜmette Bayındırlık Bakanı olarak milli atölyeleri örgütledi. Haziran olaylanndan sorumlu olanlar arasındaydı. Hazirandan sonra Cavaignac hükümetinde Adalet Bakanı oldu. Louis Bonaparte'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi üzeri­ ne muhalefete geçti. 1863-69 arasında Mecliste muhalefet Dillet­ -vekillerindendi. Marrast, Armand (1801-1852) . Temmuz kırallığı döneminde ılımlı burjuva muhalefetin önde gelen kişilerinden. 1838'd<ın son­ ra Le National ·gazetesinin yöneticisi. Şubat 1848'de Geçici Hü­ kümette üye, daha sonra Paris Belediye Başkam. Kurucu Mec­ lis üyesi. Yasama Meclisi seçimlerini kaybedince siyasetten ay­ rıldı. Maurer, George Ludwig (1790-1872). Tamnmış Alman burju-

411


va tarihçisi. Almanya'nın Kadim ve Ortaçağ sosyal düzeni üze­ rinde araştırmalan vardır. Mazzini, Guiseppe (1805-1872) . İtalyan milli kurtuluş hareke­ ti önderlerinden, burjuva demokrat devrimci. 1849'da Roma Geçi­ ci Hükümetinin başıydı. Birincisi Enternasyonal'de etkin olmaya çalıştı ve İtalyan işçi sınıfı hareketinin bağımsız gelişmesini en­ gelledi. Melanchton, Philippe (1497-1560) . Lüter'in dostu ünlü Alman Protestan ilahiyatçısı. Metternich, Klemens, Prens (1773-1859) . Avusturyalı, geneı­ lerin şahı devlet adamı. Mukaddes İttifakın kurucusu. Avustur­ ya Dışişleri Bakanı ve Başbakanı. 1848 Alman Devriminde dev­ . rildi. Avrupa'nın bütün gerici hükümetlerinin birleşerek her tür­ lü ilerici hareketi ezmelerini şiar edinmişti. Montalembert, Charles, Kont (1810-1870) . Koyu katolik siya­ set adamı ve yazar. Orleans'cı. Kurucu Meclis ve Yasama Meclisi üyesi, Katolik partisinin başı. En gerici görüşlerin, Papanın dünyevi iktidarının, eğitimin papazların hakimiyeti altına sokul­ masının savunucusu. Louis Napoleon Bonaparte'ı destekleyerek 2 Aralık hÜ.kümet darbesinden yana çıktı. Morgan, Lewis Henry (1818-18811 . Ünlü Amerikan sosyoloji bilgini. .İlkel toplumların . tarihi üzerine özgün araştırınaları Marx ve Engels'e ışık tutmuştur. ·

Morny, Charles-August Louis Joseph. Kont, sonra Dük (18111865 ) . Finans kurdu ve siyaset adcı.:mı, sergüzeştçi. Louis Banapar­ te'ın annesinin gayri meşrü evladı. İlkin Cezayir'de asker olarak kendini gösterdi, sonra sanayiye ve borsa spekülasyonuna el attı. Temmuz · kırallığında Temsilciler Meclisi üyesi ve Guizot'nun des­ tekleyicilerindendi. İkinci Cumhuriyette Yasama Meclisi üyesi . olarak Louis Napoleon'un işlerini yönetti. Hükümet darbesinin başta gelen hazırlayıcılarındandı. İç İşleri Bakanı olarak cum­ İmparatorluğun . her huriyetçilere çektirmediği kalmadı. İkinci alanda kokuşmuşluğunun timsaliydi. N apoleon Bonaparte C 1769-1821 ) . Korsika asıllı Fransız gene­ rali. ı 793' den sonra devrimci Fransa ile karşı-devrimci Avrupa güçleri arasındaki savaşlarda temayüz etti. 1799'da, 9 Kasım (18 Brumairel darbesini yaptı. Önce Birinci Konsül sıfatıyla Fransa'­ nın fiili diktatörüyken 1802'de tek başına hayat boyu Konsül ol­ du. 18 Mayıs 1804'de kendini Senato'ya I. Napoleon adıyla Fran­ sa imparatoru ilim ettirdi. Avrupa'da çeşitli savaşlarda kazandı-

412


ğı parlak zaferlerden sonra 1812'de Rusya karşısında bozguna uğradı. Bunun ardından, başta İngiltere olmak üzere Fransa'ya karşı cephe kuran Avrupa devletlerine yenik düşerek 6 Nisan 1814'de imparatorluktan feragate zorlandı ve Elbe adasına sürül­ dü. 1815 Şubatında Elbe'den kaçtı. Fransa'ya geri dönerek tekrar başa geçti. Fakat aynı yıl 18 Haziranda Waterloo'da müttefik ordulan karşısında nihai yenilgiye uğrayarak bu defa St. Helena adasına sürüldü, orada öldü. Ney, Edgar ( 1812-1882) . Bonaparte'çı Fransız subayı. Cum­ hurbaşkanı Louis Bonaparte'ın yaveri. Birinci Napoleon Bona­ parte'ın fuılü mareşallerinden Ney'in oğlu idi. Oudinot, Nicolas Charles Victor (1791-1863) . General, siyaset adamı ve yazar. Orleans'cı. Milli Yasama Meclisi üyesi. Roma seferi ordulannın kumandanı idi. Roma'yı işgal ederek Papa'nın geri dönmesini sağladı. 2 Aralıktan sonra darbeye direnişi örgüt­ lerneye çalışırken tutuklanıp çok geçmeden serbest bırakıldı. Oweıı, Robert ( 1771-1858J . Ünlü ütopyacı sosyalist. Başanlı bir fabrikatörken işçilerin sosyal sorunlarıyla ilgilenmiş, İskoçya'­ da örnek bir fabrika · kurmuş, kooperatifçilik yolunda ilk adım­ ların atılmasma ve işçi sorunlannın Parlamentoda ele alınması­ na önayak olmuştur. 1813'te yayınladığı «Yeni Toplum Görüşü" adlı kitabında, karakterin sosyal çevre tarafından belirlendiğini göstermişti. Palmerston, Henry John , Temple, Lord (1784-1865) . İngiliz si­ yaset adamı, diplomat. 1830�41 ve 1846-51. arasında Dışişleri Baka­ nı, 1855-8 ve 1859-65 arasında Başbakan. Pavlus, Aziz. İsa'dan Sonra Birinci Yüzyılda yaşıyan ünlü ki­ lise babası. Kimileri tarafından Hıristiyanlığın asıl kurucusu sayılır. Plekanof, Georgi Valentinoviç ( 1856-1918J Ünlü RU:s Marksis­ t:i. Marksizmin Rusya'da ilk yayıcısı ve Rusya'daki ilk Marksist örgüt olan ''Emeğin Kurtuluşu" gurubunun kurucusu. 1903'ten sonra oportunist olmuştur. Proudhon, Pierre Joseph (1809-1865) . Fransız yazan; iktisatçı. Küçük burjuvazinin ideologu ve anarşi�min babalanndan. Öğre­ tisinin esası, burjuvazi ile proletaryayı, sennaye ile ücretli emeği bağdaştınna çabasına dayanıyordu. 1848'de Kurucu Meclis üye­ siydi. Pu.blicola, Publius Valerius (ölümü, İ.Ö. 503) . Geleneğe göre, Roma Cumhuriyetini kuranlardan biriydi. Raspail, François (1794-1878 ) . Ünlü Fransız doğa bilgini. De­ mokratik hareketin en sol kanadından, proletaryaya en yakın

413


olanlardandı. 1830 ve 1848

devrimlerine

katıldı, Kuruc;ı Meclis

üyesi oldu. 15 Mayıs hareketine katıldığı için altı yıl hapis ce­ zasına çarptırıldı,

sonra Fransa dışına sürüldü. 1874 de Komü­

n'ü savunduğu için yeniden bir yı! hapse mahküm oldu.

Rateau, Je.an Pierre ( 1800-1887) . Bonaparte

yanlısı

avukat.

Kurucu Meclis ve Milli Yasama Meclisi üyesi. Hükümet darbesin­ den sonra siyasi hayattan çekildi.

Robespierre, Maximilien ( 1758-1794) . 1789

Devriminde radi­

kal cumhuriyetçilerin önderi. 1793-94'de devrimci hükümetin baş­ kanı. Devrimin demokratik yönde gelişmesini önlemek

isteyen

sağ burjuva devrimcilerin hazırladıkları komplo sonucunda dik­ tatörlükle suçlanıp idam edildi.

Rothschild, James ( 1792-1855) . Paris'teki Rothschild bankası­ nın başı. Rothschild'ler bütün Avrupa'da çeşitli bankalan ve bü­ yük yatırımları olan bir · aile idi. Bugün de icrayı faaliyettedirler.

Royer-Collard, Pierre Paul ( 1763-1845) . Fransız feylesof ve si­ yaset adamı. Kıralcı.

Ruge, Arnold ( 1802-1880) . Genç Hegelcilerden

burjuva radi­

kal Alman yazarı. 1866'dan sonra liberal milliyetçi oldu. Marx'la birlikte

Paris'te 1844'de Deutsch - Fmnzösische Jahrbücher der­

gisinin tek bir sayısını çıkardılar, sonra anlaşamayıp ayrıldılar.

Saint - Arnaud, Jacques Leroy de ( 1796-1854 ) . mürge savaşlarında hizmet gören generallerden. Bakanlığına getirildi ve hükümet

darbesinin

Cezayir sö­ 1851'de Savaş

hazırlaiLnasında

büyük rol oynadı. 1854'e kadar Savaş Bakanı olarak kaldı. Son­ radan mareşal oldu, Kırım Savaşında öldü.

Saint�Just, Louis Antoine (1767-1794) . Büyük Fransız Devri­ minde radikal cumhuriyetçilerin başını çeken bespierre'in baş destekçisi.

Sonunda

önderlerden. Ro­

onunla aynı zamanda idam

edildi.

Saint-Simon, Henri ( 1760-1825) . Büyük ütopyacı sosyalist. Say, Jean-Baptiste (1767-1832 ) . Fransız burjuva iktisatçısı. Schaper, von. Prusya gerici bürokrasisinin temsilcılerinden. 1842-45 arasında Ren eyaletL valisi idi.

Schiller, Friedrich von ( 1759-1805) . Ünlü Alman şair

ve

dram

yazarı.

Schwarzenberg,

Felix, Prens

C 1800-1852L Avusturyalı gerici

devlet adamı ve diplomat. 1848 Ekiminde

Viyana ayaklanması

bastırıldıktan sonra Başbakan ve Dışişleri Bakanı oldu.

414


Sebastiani, Horace, Kont (1772-1851) . Fransız mareşali. Tem­ muz kırallığı döneminde Dışişleri Bakanı idi (1830-32) . Sickingen. Franz von (1481-1523). Şovalye. · Protestanların as­ keri önderlerinden. Sismondi, Jean Charles Leonard Simand de (1773-1842) . İs­ viçreli iktisatçı. Kapitalizmin küçük burjuva eleştirlcisi. Stirner, Max. Asıl adı, Kaspar Schmidt (1806-1856) . Genç He­ gel'ci Alman feylesofu. Burjuva bireyciliği ve anarşizmin ideolog­ lanndan. Teste, Jean Baptiste (1780-1852) . Fransız siyaset adamı. Orle­ ans'cı. Temmuz kırallığı döneminde çeşitli bakanlıklar yaptı, yol­ suzluk ve rüşvet yeme suçundan yargılandı. Thiers, Louis Adophe (1797-1877L Avukat, gazeteci, tarihçi ve siyaset adamı. Orleans'cı. Paris Komünü'nün celladı. Resto­ rasyon döneminde - bir burjuva tarihçi olarak göze çarptı. 1830 devrimini hazırlıyanlar arasındaydı. Sonradan halkı aldatarak Orleans Dükünün tahta- çıkmasına yardım etti, Temmuz kırallı­ . ğının başta gelen siyaset adamlarından biri oldu. İç İşleri Baka-. nı, sonra Dışişleri Bakanı, 1836'da ve 1840'da Başbakan olarak Louis Philippe'e hizmet etti. 1840-48 arasında merkez sol muhale­ feti yönetti, 1848 devriminden sonra Kurucu Mecliste üye ve. Dü­ zen partisinin önderlerinden biri oldu. Sırf işçi sınıfına besle­ diği düşmanlıkta ötürü Loui_s Bonaparte'ın cumhurbaşkanı aday­ lığını destekledi, sonra ona karşı çıktı. Hükümet darbesı sıra­ sında tutuklanıp Fransa dışına sürüldü, 1852'de geri döndü, 1863' de Yasama Heyetine seçildi ve Üçüncü Napoleon'a muhalif, söz­ de liberal bir yol tuttu. 1871'de Temsilciler Meclisinde üye iken yürütme gücünün başına getirildi. Versailles'da toplanan Meclis adına, müstevli Prusya ordularının yardımıyla, Paris'i topa tut­ mayı dahi göze alarak Komün'e saldırdı. K-omün'ü;n bastırılma­ sında gösterdiği zulüm ve şiddet tarihe geçmiştir. 1871-73 ara­ sında Cumhurbaşkanlığı yaptı. Tyler, Wat. İngiltere'de 1381'de patlak veren büyük köylü ayaklanmasının önderi. Köylü ordusunun başında bir ara Lond­ ra'ya girip şelıre hakim oldu. Kıralın huzurunda bir toplantıda öldürülünce isyan dağıldı. Trelat, Ulysse (1795-18791 . Burjuva cumhuriyetçilerden. Res­ torasyon ve Temmuz kırallığı dönemlerinde liberal hareketin faal unsurlanndandı. Şubat devriminden sonra Mayıs - Haziran arasında Bayındırlık Bakanlığı yaptı. Valdo, Pierre (1140-1217 sıralanL Valdo'culuk mezhebinin


kurucusu

Lyons'lu zengin

tüccar,

servetinden

Bütün

kendim bu mezlıebin .yoluna' adamıştı.

.

vazgeçip

Fr ansiz mareşali; istil:ıkam ve iktisatçı. Feodal jmtiyazlar düzeninde halkın yoksul­

Vauban, Sebastien C1633-1707l.

uzriıam

luğuna çare bulmak için reforriı yapılmasını,

� _ön:eren bir kitabı

kesin: eşit vergi. ö demesi

·

uğramış, yazdığı kitap topliittılınıştı.

Veron, Louis Desire

özellikle de her­

yij.zünden

takibata

( 179&:18671. Fransız Bonaparte'çı

ci ve siyaset ·ıictamı. Önce

Tiiiers'in,

gazete­

daha sonra Cumhurbaşkan­

lığına . seçilen Louis Bonaparte'ın şakşakçısı olan . Le . Constiti.tton' nel gazetesinin kurucusuve s ahlbi.

Vivien, Alexandre François C1799-1854l . Avukat, siyaset. ada­ zamamuda Paiis polis müdürlüğü ve Adalet Bakanlığı yapmİştı. Cavaignac da onu Bayındırlık Bakam ya:ptı. • mı. Orleans'cı. Louis-Philippe · .

.

·

.

Voltaire, François Marie ( 1694'-1778). Büyük feylesof, tarihçi ve heccav; ,

WeitUng, Wilhelm Uaos�1871J . Alman: işçi sınıfı hareketinin

başlangıç: döneminde önde gelen

tftopyacı

kişilerden.

eşitlikçi

komünizriıin teorlcisi. . ·

nıfı

Weydemeyer, Ioseph (1818�1866) . Alman ve Amerikan işçi sı­ hareketlerinin önde gelen kişileririderi.

Komünistler Birliği

üyesi. Alman 1848-49 devriminde ve Amerikan İç Savaşında sa­

vaştı.

Marksizmi Amertka�ya

ilk o yaymıştır. Marx ve

. çok yakın dostuydu. William;

Orange'lı

(1650-1702) .

William. . Hollanda'lı Orange Dükü.

İngiltere

kıralı

gels in

En

Üçüncü

r Wrangel, Friedrich Heinrich Emst ( 1784-18'77) . Prusya

rali.

'

gene­

Wycliffe, John H320-138iJ . Ünlü İngiliz ilahiyatçısı. Kilisenin,

yolsuzluklarına,

Hıristiyanların

çıktı.

mülk sahibi olmalanna

karşı

Rus devrimci yazar ve militam. " Emeğin Kurtuluşu" gurubu'­ Demokrat • İş çi Partisinin 1903 İkinci

Zasuliç, Vera ( 1849-1919 ) .

Önceleri popiılist, sonra Marksist; . nu klıranlardan.

Rus

Kongresinden sonra

Sosyal

Me:rişeVik

oldu.

Zimmermcinn, Wilhelm .� (1807�1878) . Alman küÇük burjuva demokrat siyaset adamı, tarihçi: 1848-49 deVrimine katıldı,

Frankfurt Milli Meclisinde üye oldu. Orada sol kanada mensup­ tu. 1841-43'te yayınladığı Almanya'da Köylü Savaşının Tarihi, Engels'in Almanya'da Köylü Savaşı makalelerini yazarken ya.

rarlandığı kaynak . olmuştur.


. SiYASi i! TiDARI E: ::: GEÇiRi .1 - � BU GÜN A:1TIK işçi !JINIFLAR ININ BÜYÜK GÖREVi OLMUŞTUR . »

«

. .

KARL MARX

Fiah : 50 Lira

Marks engels siyaset ve felsefe öncü yayınları  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you