Page 1

marx;eııgels

Devlet ve Hukuk • •

Uzerine


MARX/ENGELS DEVLET

ve

HUKUK

ÜZERİNE


DEVLET ve HUKVK ÜZERİNE 1 Marx-Engels 1 Çeviren: Rona Serozan 1 K,apak Basımı: Tekin Ofset Matbaasında dizilip, basılmıştır.

·

Bilim 1 Belge /

İnceleme

68

l. Basım

-

Ocak 1977

MAY YAYINLARI Babıali Caddesi No: 19

Cağaloğlu 1 Telf.:

İSTANBUL

27 71 61

Derleyen ve 1 Ternurcuk


Th-'!ARX/ENGELS

DEVLET

ve

HUKUK ÜZERiNE

Derleyen ve Çeviren: Rona Seırozan

MAY YAYINLARI


İÇİNDEKİLER Sayfa •

İdeoloji: Yanılsama ve Yaba..l'J.cılaşma

TarihS€1 Maddeci Dünya Görüşü

25 35

Toplumsal ve Siyasal Yaşamın Diyalektiği

43

D evl etin ve Hukukun Tarihselliği ve

Sınıfsallığı 61 Mülkiyet İlişkileri 83 • 91 Özel Hukuk ve Roma Hukuku. • Sözleşme İlişkileri 95 • 99 Ebedi Adalet Ülküsü • 101 Özgürlük ve Eşitlik Efsanesi • 109 İş Sözleşmesi: Artı Değer Sömürüsü • 123 Sınıf Mücadeleleri ve Devrimler • 127 Burjuva ve Demokratik Devrimi • 135 Siyasal Yabancılaşma • Huk111lca Bağlılık: Burjuvazinin İkiyüzlülüğü 143 149 •·· Suç ve Ceza • Hukukçu Sosyalizminin (Jüridizmin) Eleştirisi 155 181 c Kapitalizmin Son Saati • 185 ...... Ve Kurtuluş •

·


IHSALTl\'IALAR

1\IIEAS: Karl lifarx/Friedrich Engels,

Ausgewahlte

Schriften, 22'nci baskÄą, Berlin, 1974 1\'!:EGA : Karl Marx/Friedrich

Engels,

Historisch -

kritische Gesamtausgabe, Frankfurt- Berlin- Moskova, 1927 1\:IEW: Karl Marx/Friedrich Engels Werke, Berlin,

1950


ÇEViRENiN ÖNSÖZO

insanların

maddi

yaşamlarını,

toplumsal ilişkilerini

belirleyen, onların bilinçleri olmayıp, tam tersine, insan­ lnr.n bilinçlerini ş a rtland ı rıp belirleyen, onların maddi ya­ şamiand:r, top l u m s al ilişkiferidir. insanlar, içinde yaşadık­ lan maddi çevreye, toplumsal üretim modeline, «ekono­ mik aıt

yapıya»

denk düşen bir biçimde düşünürler.

öte yandan, tarihsel tm

araçları üzerinde

süreçte,

özel

işbölümünün ve üre­

mülkiyetin

belirişinden bu ya­

na sınıfiara ayrışmış olan toplumun üretim araçlarına ve maddr, ekonomik

yaşamına

egemen oldukça, o toplumun_

manevi yaşamını sınıfsal iradesi doğrultusunda denetle­ yip şartlandırmanın bütün maddi ve manevi olanaklarına, bütün ideolojik araçlarına da egemen olan bir toplumsal sınıfın görüşleri, o toplumun tümünün egemen görüşleri­ ni oluşturur. Sermayenin egemen sınıf katına çıktığı günümüzün kapitalist burjuva toplumunda geçerli egemen görüşler, bir yandan kapitalist yaşam ve üretim koşullarına bağlı ola­ rak, «gözü kapalı», «bilinçsizce», öte yandan, sermaye­ nin sınıfsal çıkar ve egemenliğine bağlı olarak, «göz gö­ re göre», «bilinçlice», bu olgu da dahil olmak üzere, yaşa­ nılan bütün toplumsal gerçeklikleri tersine çevirir. Günümüz kapitalist toplumunun ideolojisine damga­ sını

basan burjuva ideolojisindeki

tersliğin, çarpıklığın


gözü kapalı, bilinçsiz yanı, kapitalist üretime göre biçim­ lenmiş burjuva toplumun ta iliklerine işlemiş olan «meta - fetişizmi»nden ve- «yabancılaşma»dan kaynaklanır. _

Top!ur:ıun bC:tGn yaşamını sarıp sarmalayan ı,apltalist

rneca

üı-stimi ve mal değiş-tokuşı:ı ekonomisinde�

deği:-?­

tokuş edilen değerlerle ve özel olarak işgücüyle birlikte, bütü;ı top!unısal insan ilişkilerin:n de «soyut mala» ve bu arada paraya indirgenmesi, «fetişleşmesi•• (şeyleşip put­

!a-;;ması)

sonucunda, insanlar arası bütün toplumsal iiiş­

l<118r, tarihse: sürecin, toplumsal üretimin tüm dışında, salt mallar arası «tabii ve hayali» ilişkilere· dönüşür. Toplumun nesne! yasaları ile toplumsal egemenlik ve sömürü

iliş­

klieri, nesrıe!er arası ilişkilerin ve bü arada işgücü ile ser� maye arasındaki değiş-tokuş .ilişkisinin aldatıcı görünümü altında yitip gider. Değiş-tokuş ilişkisi, toplumsal yaşamı düzen!eyip biçimleyen genelgeçer, doğal bir yasa olur çı­ kar. BGnrıç:erini yitiren ve kendilerine bir eşya gözüyle ba­ lc;an irısa.:ıiar, maymundan türemiş olduklarını

unuttu!dar:

gibi, aralanndaki ilişki le rin tarihselliğini, toplumsalığını da gözden l<açırırlar. Kendilerini «ezell, ebedi, tabii» yasalara bağ;mlı görürler. insan üstü, akıl e•mez, esrarlı güçlerin

tutsağı

olurlar. Bu arada, bireyin maddi ve manevi (dü·

şünsel) üretim faaliyeti ile yaratılmış ür ün !e r le birlikte, bCı· tün toplumsal olgular, k u ru m la r ve iilşk!ler, bütün huku:<:i.

poi!t!k ve ideoloj ik yapılar, büsbütün yabancı güçler halin� de bireyin tepesine çıkıp,

karşısına

dikiliverir.

Sonuçta,

kişile�. insanüstü soyut nesnelere· dönüşü rken, nesne!e� de

insanüstü

soyut kişilere dönüşmüş

olurlar.

öyle Ki

insanın maddi üretim faaliyeti yerine, onun manevi, 'dü­ şünsel üretim faaliyeti, toplumun asıl yaratıcı temeli, ba­

ğımsız gücü

olarak .karşı lanmaya başlanır. Sözgelimi, hu­

kuki ilişkiler, salt insan iradesince belirlenmiş ;,asli•• i­ lişkiler görünümüne bürünürlerken, ekonomik iHşki!er de, tersine, i nsan iradesi dışında, kendiliğinden oluşup geli· 10


şen

rastlantısal ve

yazgısal <<tan,

ilişkiler

gorunumüne

bürünürler. özel müikiyetin egemenliğine bağiı olarak ge, lişen ekonomik yabancılaşmadan, geniş halk kitleleri ilo devlet, devlet Be u!us, birey He yurttaş, özel ç:kar ile gene!

yarar v.b. çelişkilerde uç veren siyasal yabancılaşma or, taya çıkar. Kapitalizmde işbö!ümünün çıigınca geliştirilmesi, bü­ tCın

bu

aldatıcı fetişizmi ve yabancıiaşmayı

yoğunlaştınr,

keskirıJeştirir.

özeiikle kol

alabildiğine

emeği

ile kafa

e;neği arasındaki işbclümü ve bu arada manevi, düşün· ssi Q;etim faaHyetinin ,egemen sınıfın denetiminde devlet­ çe kurumlaştınlm;ş

ayncai1kl1

bir faaliyet

halini alırken,

r.nckH-p:-atik üretim faaliyetinin egemenliğe

bağlı sömü·

rülen smıflara te�kediimesi, geniş kitlelerin manevi yaşa­ mini

(bilincini) maddi yaşamından (pratik eyleminden) büs­

büiün kop-arıp ayırır. Bütün toplumsal etkinliklerin ve i­ lişkilerin özeri< ve soyut düşünce kategorilerine indirgen mesi ve insanın iradi eylemiyle değiştirilemez yazgılara ya da rastlantılara dönüşmesi süreci olağanüstü bir ivme kazanır.

üstelik,

uzmanlık

kal!pları

arasına sıkıştınlıp

hapsedilen düşünsel etkinlik, bir diyalektik tümlük oluş­ turan bilgiler dizisini bölük pörçük eder; toplumsal olu­ şumları ve gelişimle�i, birbirleriyle zincirleme bağlantıları, diyalektik ilişkileri, karşıiıklı etkileşimleri içerisinde hiç mi hiç kavrayamaz, algıiayamaz duruma düşer, büsbütün ah . makiığa itilir. l{apitalist toplumda

geçerli burjuva

ideolojisindeki

tersliğin, çarpıklığın gözü açık, <<bilinçli», cephesi ise, bur­ juvazinin sömürü ve baskı ilişkilerini pe.çeleme ve perçin­ Ierne yolundaki dolaysız çıkannda yatar. Gerçekten, bur­ juvazi, kit!e!eri yerleşik düzenle bütün!eştirmek, bu düze­ ne bağlı ve bağımlı kılabiirnek için, somut maddi gerçek­ likleri sislendirip çarpıtma zorunluluğunu duyar. Bu yüz11


den de sapıtmış mal üretimine somut gerçeklikten sap­ tınlmış ideoloji üretimini katar. Kitlelerin kurulu egemen­ lik ilişkilerini değiştirebilecekleri ve tarihlerini bizzat ya­ pabilecekleri bilincine erişmelerini, bütün ideolojik çarpıt­ ma ve karartma araçlarını seferber ederek önlemeye ça:­ lışır.

Şu «devlet» kavramını ele alalım: Günümüzde, bir tu­ ta m Kant, bir tutarn Hege!, bir tutarn da Kelsen mayası ile yoğrulup piyasaya sürülen devlet teorilerine let, muayyen bir ülke üzerinde, hükümetle

göre,

«dev­

temsil. olunan

üstün ve merkezi bir otoritenin hükmü ve gözcülüğü altın­ da, muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak ya­ şayan insanıardan mürekkep bii" siyasi cemiyettir, bir hük­ mi şahıstır . .. Devlet, amme nizamının, amme menfaatinin

ve milli

.güvenllğin bekçisidir... Birbirlerinin kurdu (homo

homini lupus) olan insanlar arasında tabii bir zaruretle çi­ kan ihti!aflan halieden, bütün miletin hizmeti-nde, müsta­ kH, bitaraf hakem-kişidir. .. Devlet, tıpkı minyatür kopyesi ve en küçük hücresi aile gibi, insan tabiatının, insan ru­ hunun, ahlak fikrinin, üniversel aklın ve uygarlığın en yük­ sek eseridir ... Ezelidir ve ebedldir ... Alemde en muteber nesnedir!» Bu bilim dışı ideolojik çarpıtma, bireysel hak ve öz­ gürlüklerin, devlete, toplumun bireyleri arasında «Zımmen" kurulmuş bir «sosy�l mukavele» eliyle devredilmiş oldu- . ğu görüşünde metafiziğin doru!< noktasına çıkar. Dev!eti toplumdaki çeşitli baskı ve çıkar gruplarının, değişik toplumsal

güçlerin birbirlerini karşılıklı

olarak

frerıleyip dengelediği ve iktidarı paylaştığı «pluralist» (ço­ ğulcu)

demokrasinin oyun

kurallarını

gözeten tarafsız

kolektif hakem-kişi diye takdim eden o göz kamaştırıcı, 12


cafeatlı «pluralizm, ya da «popülizm» öğretileri de «sos­ yal mukavele» kuramından aşağı kalmaz. Bir başka çağdaş akımı maskesi takınan

«elitizm,.

oluşturan ve gerçekçili�

(seçkincil ik) öğretisi de, top­

lu mda sını.fları» yoksayar ve siyasal otoriteyi «tabii», «fik­ r1», «ahlaki» üstün nitelikler taşıyan seçkinlerin

kitleıer

üzerin,deki kaçınılmaz hiyerarşik otoritesi ile açıklarken, sosyal demagojide pluralizm ya da popülizm öğretileri ile yarışır. Aynı yargı, devleti, tekniğin, bilimin,

yönetimin

ve

ekonominin sivrilmiş önder kişlerden, uzma nlarda n, me­ nacerlerden. oluşan

bir

entellektüel

kastın rasyonel

yö­

netimi ile gerekçelendirip meşru kılmaya çalışan «tekno­

krasi» öğretisi için de ·geçerlidir. Bütün bu metafizik, idealist devlet teorileri, devletin

dört başı mamur, oylumlu sosyolojik araştırmalarla gün ı­ şığına çıkar.ılan somut maddi tarihseiliğini, üst yapı ve sı­ nıf ı�ara!üerini hasır altı etmektedirler. Öyle ki , devletin üre­ tici güçlerin gelişme aşaması ile üretim ilişkileri tarafından belirlenen, topluma egemen olan üretim araçları sahibi sı­ r-ııfın ortak çıkarlarını ve iradesini temsil eden� ve sınıfsal egemenlik ilişkilerini koruyup pekiştiren bir politik sınıf örgütlenmesi olduğu

gerçekliği bir «ideolojik

indirgenmiş olmaktadır. Bu konomik

üretim surecini

bağlam egemen

içinde,

jargon»a

devletin, e­

sınıf yararına nasıl

d:Jzer.leyip g eliştirdiği, devletin toplumdaki egemenlik iliş­ kilerini «düzenle bütünleştirme» ve «Zorla bastırma» tek­ nikleriyle nasıl koruyup sürdürdüğü (devletin regülatif, en­ tegratif ve repres1f işlevleri) metafiziğin ve idealizmin kap­ kara örtüsü altında saklanmıştır. Devleti toplumsal sınıflar üstüne,

bir rüya

aleminin

pembe bulutianna çıkaran bütün yabanoılaşmış burjuva öğretilerinin

maddi-ekonomik

burjuvazinin

«bırakınız

bestçe

yarışa!ım»

kökeninde, liberal, bireyci

yapalım, bırakınız geçeli m , ser­ .. siyasal-kamusal iktidarı

istemleriyle,

13


özel-sivil

ekonomik yaşamdan, serbest yarışma pazarın­ kovup tecridederek, kişiler üstü ve özerk bir «gece bekçisi devleti», Locke'un deyimiyle bir «menfi devlet» oluşturması zorunluluğu yatar. Gerçekten de, feodal üre­ tim koşullanndaki kişi se l bağımlılığın kırı lıp parçal anarak, bu üretım biçiminin siyasal üst yapısındaki mutlakiyetçi­ liğirı yeri ne «kişiler üstü, genel ve soyut» yasaların ege­ men kılınması, doğrudan doğruya, devlet müd aha!eci l i ği ile asla bağdaşamaz li b era li zm, serbest yarışmacılık, bireyci girlşimciiik yasalannın (burjuva ekonomi politiğinin) dayat­ t ı ğ ı bir yapısal zorunluluk olarak belirir. Bu arada, dolay­ sız zorlama ve kişisel bağımlılık (ekonomi dışı zor) ile işleyen köleci ve feodal sömürünün tersine, kapitalist sö­ mürünün, işgücünün serbestçe alımını sağlayan «özgür sözl eşme» aracılığı ile işlediği de unuiulmamalıdır. . Bu sözleşmeyse, bireylerin özgürlük ve eşitliğine ilişkin bir varsayımın kabulünü kaçınılmaz kılar. imdi, maların, özel o­ larak, feodal sertii k bağlarını koparmış i şgücü nün ser­ bestçe salilmasını sa ğl ayıcı özgürlük ve eşitlik efsane le­ ri, kapitalist toplumda siyasal ve hukuksal ufku baştan dan

başa kaplar. Feodalitedeki ekonomik ve politik egemen­

lik ö;;::deşliği,

bu varsayımlar yüzünden

ortadan kalkınca ve tarafsıziiğı ile ilgili ya­ allanıp puilanmış olur.

da, devleti n sınıflar üstülüğü nılsama iyice öte

yandan sermayenin kendi içinde çeşitli hizip­ fraksiyonlara bölünmüşJJğü, bu sınıfın, salt kendi dü­ zeninin ekonomik yasaları uğruna değil, fakat aynı zaman� da g e niş kitlelere karşı yekpare egemenliğini sür­ dürebilmes i için de devleti soyut bir düzeyde kurumlaştı­ np özerkleştirmesini ge rektir ir. Kapitalist devlet, tek teK sermayecilerin günübirlik, perakende, öznel, özel çıkarları­ nı gözetmeyip, öğeieri birbirine kenetl emiş kapalı bir bü­ tün, yekpare bir b!ok olarak sermayenin uzun vadeli , gö­ türü, toptan, nesnel, genelgeçer s ı n ı fsal çıkarlarını korulere,


y;_ı::ı geliştirmekle görevii olmalıdır. Sözün özü devlet ser­ r.ıayo sın:fının toplu, gene! ç1kar!armı ayrı ayrı sermayecile­ rin birbirleriyle yarış�p çatışan bireysel çıkarlarına üstün

tutmalıdır ki bir «smıh olarak sermayenin hegemonyası toplumun bütün sınıfianna karşı ayakta tutulabilsin. imdi, devlet, be!irli kişilerin, belirli bir zümrenin değil de bütün bir smıfın sömürgenliğini işler kılmakla görev!endirilecek,

so�maym1ln

çe!işen öğe!eri

np çelişkileri

arasındaki çatlaklan

törpüleyecek ve böylece,

yapıştı­

tek tek serma­

yeelieri o!masa bile, bir bütün olarak kapitalist sistemi ve son toplamda, bu sistemden nasiplenenleri koruyup geliş­

tirecektir. işte bu «kişiler üstülük» de, devleti sınıflar üs­ tünde yer aian bir tarafsız hakem görünümüne bürümüş­

tür. Devletin öncesizliğine ve sonrasızlığına ilişkin ya nı l­ samanın özel bir kaynağı da, devletin «tipleri» ve «biçim­ leri»

ne den l i

değişirse değişsin, oldum olası, sınıfsal bas­

kı ve sömürünün bir aracı olma niteliğini korumasıdır. Bü­ tün çağların ve yerlerin devlet tiplerine ve biçimlerine or­

tak olan bu olgu da, devlete, ölümsüz, büyülü bir güç gö­ rünümü kazandım. Devlete sınıflar üstü bir kurum gözüyle baktıran bir başka olgu da, sivil toplumdan tüm kopukluğuna, tüm sı­ nıfsa!ığına karşın,

devletin, sağlık ve eğitim

gibi, toplu- -

mun bütün sınıflarını kucaklayan, toplumun, ezen ve ezi­ len, sömüren ve sömürülen bütün sınıfları ile ayakta

kal­

masına hizmet eden, yani toplumun genel varlık koşulla­ rını

çimentoiaştıran,

toplumun

bütün kesimlerine

yararlı

brr takım «ortak işleri» de görmesidir. Bu arada, egemen sınıfın «hukuki ve siyasi talepler» çerçevesinde yürütülen sınıf mücadelesinin dinamiği kar­ şısında, zaman zaman ezilen ve sömürülen sınıfa vermek

zorunda kaldığı

(toplu

iş sözleşmesi, sendika ve grev hak-

15


ları soyundan) kimi ödünler de devlete sınıflar üstü bir ta­ rafsızlık görüntüsü sağlamaktadır. öte yandan, toplumsal sınıfların birbirlerini dengede tuttuğu belirli dönemlerde, devlet gücünün, görünüşte bir aracı olarak, toplumsal sınıfların tümüne karşı nisbi ba­ ğımsızlığını geliştirmesi de (Bonapartizm olgusu), bu gö­ rüntüyü kalınlaştırmaya k<:ıtkıda bulunur. Gelişmemiş ül­ kelerde, .

«devlet kapitalizmi••

yapısı içinde, bürokrasinin

görece önemli ağırlığı ve etkinliği de, bu «sınıflar üstü devlet» imgesini keskinleştirir. Bütün bu olgulara ek olarak, asıl önemlisi, burjuva­ zi, sınıfsal egemenliğini koruyup sürdürebilmek için, ege:. menliğinin bu özel aracını, aynı zamanda meşru ve kaçı­ nılmaz diye sunmak zorunluluğunu duyar. Gerçekten, bu sınıf,

kendisine bağımlı

bütün

öteki toplumsal sınıfları

egemenliği altında tutabitmek için, salt devletin maddi-ceb­ ri baskı aygıtiarına ve eğitim kurumlarıyla, kitle iletişim araçlarıyla, çeşitli örgütleriyle, manevi-ideolojik bütünleş­ tirme aygıtiarına gereksinme duymakla kalmaz. aynı zamanda, bütün bu çeşitli aygıtları içeren

Bu sınıf, devleti,

önünde kayıtsız koşulsuz boyun eğilmesi, kendisine mut­ lak sadakat gösterilmesi gerekli bir «semavi güç», bir «Sh nıflar üstü kurum» olarak sunup göstermeye, devlete kar­

şı

batı! bir korku dayatmaya da muhtaçtır. Öyle ki devle­

tın-tarafsızlık maskesini düşürüp, onun içyüzünü,

gerçek

sınıfsal içeriğini ve işlevini gün ışığına çıkarabilecek olu­ şumlar ve gelişimler gözden ve bilinçten uzak tutulabil­ sin.

Ya şu «hukuk» kavramına ve kuramma ne demeli: Hu­ kuku insanoğlunun doğuştan beraberinde getirdiği «tabii, ezeli ve ebedi» ilkelerin yasalaşmasından ibaret gören «ta-

16


bil hukuk okulu» olsun... Hukuku «halkın ruhu yani ulusun hukuki vicdanı» tarafından yaratılmış mutlak hukuk dü� şüncesinin bilinç altında sessizce, gizlice gelişmesinden meydana gelmiş sayan «tarihçi hukuk okulu» olsun ... Hu. kuku devletçe yürürlüğe sokulup yaptırıma bağlanmış po­ zitif hukuk kuralarında billurlaşmış gören «pozitivist hukuk okulu» olsun ... Ve nihayet, tekelci devlet kapitalizminde, tepeden inme kararcılığın (desisyonizmin) rultusi.ında, «yürütme» ile «yargı»

isterleri doğ�

erkine daha geniş vıa

rahat bir manevra alanı sağlamak için devreye sokulan sa·· yısız «neopozitivist hukukçuluk akımı» olsun ... Bütün bu ideolojik okulların, aralarındaki ufak tefek ayırtılar d ı şı n­ da, yapısaf orada huku�

harçları özdeştir: Nerede toplum

da olmuştur!

(Ubi

societas

ibi

ius)

olmuşsa, Hukuk

ol

­

sun da varsın dünya batsın! (Fiat iustitia et pereat mun­ dus). Hukuk, kendi kendine yeten,

özerk bir kurallar

düze­

nidir. Toplum tarihinden bağımsız bir düşünce sistemidir.

Yoksa bir sosyo-ekonomik ilişkiler sistemi değ ildi r

.

önce­

si, sonrası, başı, sonu olmayıp, bütün zamanlar için ve bütün evrende geçerli mutlak, kesin davranış buyrul{!arın­

dan oluşur. Hukukun sosyo-ekonomik kökeni, bağlayıcılık nedeni, nereden gelip nereye gittiği, bilim ve hukuk dışı felsefi spekülasyon konusudur. Toplum ile hukuk arasın­ daki ilişki, gözlem ve deney yoluyla kanıtlanamaz. Hukuk­ çuyu hukukun nedeni değil de neyin hukuk olduğu ilgilen­ dirir. Her hukuk kuralının varlık ve yürürlük nedeni, yasa içi ve yasa ötesi bir başka hukuk kuralının, hukuk ilkesi� nin yürürlüğüdür. Hukukun bütün sorunları hukukun için­ de aranmalı ve hukukun içinde çözümlenmelidir. Sözge· limi, bir sanığın mahkQmiyeti

yargıç hükmüne, yargıcın

hükmü yasa kuralına, yasa kuralı da normlar hiyararşisi­ ne (Anayasaya ve Anayasa üstü yüce hukuki değerlere) uygun düştükçe sorun yoktur! Yürürlükteki (pozitif) hukuk, neyin niçin adaletli olduğunu doğrudan doğruya kendisi

17/2


saptar. Şekli anlamda

hukuka uygun oiarak kurallaşmış

bulunmak kaydıyla,, her hüküm bağlayıcıdır. Yürürlükteki hukuk, tereddütsüz, eleştirisiz, olduğu gibi kabu!!enilmeli ve uygulanmalıdır. Yasal kuralların eleştirisi, olsa olsa <<de !ege ferenda» (olması gereken hukuk, yapılması gereken yasa açısından) değer taşıyabilecek salt «teorik», <<politik» değer

yargılarıdırlar;

geleceğe

iJişkin özlemlerdir,

öne­

rilerdir. D:kkat edilirse, burjuva ideolojisindeki bütün yabancı· !e.şmaiann ve karartmaların tümü, en çarpıcı

görünümle­

riyle karşımizdadır bu çarp ı k tabloda. Bu sözüm ona hu­ kukçulukta, bütün toplumsal gerçeklikler, bütün toplum­ sal üretim ilişkileri başka bir gezegene taşınm;şlardır sar.·· ki. içinde yaşanılan dünya ,bir hukuki kurallar, kurumlar ve kavramlar alemi olmuş çıkmıştır. Öyle ki hani neredeyse, bu

dünyanın insanları,

salt hukuk sayesinde bir arada

yaşayabilmekte, üretim faaliyetinde bulunup,

ürettiklerini

kend i aralarında adale!li bir biçimde üleştirmektedirler! , Bu

hukuk anlayışı

baştan aşağı

dogmatiktir ve ro�

mantiktir. Çünkl.i «ezeli» ve <<ebedi» saydığı, sözde mut� !ak, sözde doğal, sözde evrensel değerlere

(eşitlik, öz­

gürlük, ada!et, hukuki işlem, mülkiyet v.b. ilke ve ülküle­ re)

duraksamasız ve eleştirisiz körü körüne bağlanmak­

ta, bu sap!antılarının karanlığında somut yaşam gerçeğini görmemektedir. Bu hukuk anlayışı tepeden tırnağa metafiziktir. Çün­ k:i koskoca bir tarihsel süreci dondurmakta, toplumsal de­

ğişim

ve dönüşümleri yadsımakta ve toplumdaki sınıflar

arası çelişkiterin dinamiğini tim

ilişkilerine

denk

yoksaymakta,

geçerli üre­

düşen hukuki kategorileri,

sanki

bunlar tılsımlı d eğerlermiş, tarih üstü yasalarmış gibi put­ laştırmakta, ekonomik alt yapıdan, maddi temelden tümüy­ le soyutlamaktad;r.


Bu hukul{ anlayışı siime idealisttir. Çünkü hukuk bili­ minin nesnel, toplumsal yasalarını, hukuki olgular ve ku­

rumlN ile maddi-ekonomik yaşam arasındaki

bağiantıyı

diyalektil<

yoksayarak bütün hukuku insan bilincine indir·

gemektedir. Sözün özü, bu hukuk anlayışı bilim dışıdır. Çünkü so­ mut sosyo-ekonomik

gerçeklikleri

ve sınıfsal

çıkarları,

göz!em ve deney dışıdır diye, elle tutulamaz, gözle görüle­

mev.: diye «bilinemez, saymakta, buzul parçasını, salt su üstünde görünen bölümü ile ele alıp, buzul parçasının su­ yun altında kalan içyüzünü, özgül ağırlığını görmezlikten tanımazlıktan gelmektedir. Sözde nesneldir. Ama aslında nesnelliqi düzmece

bi;

nesnelliktir. Sözde

pozitivisttir.

Ama aslında «pozitif» hiçbir yanı yoktur. Tersliği, çarpık­

!ığı «pozitif>>

bir şeymiş gibi gösterir, işte o kadar. .. Asıl

ö;;emiisi ve tehlikelisi: Bu hukuk anlayışı, toplumda ge­ çerli sınıfsal ilişkileri doğal ve sonsuz bir düzenmiş gibi göstermek suretiyle, kurulu, yerleşik düzenin bir «meşru­ luk teorisi» olmakta ,düpedüz karşı devrimci ideolojinin sözcülüğünü

yapmaktadır.

Bu dogmatik, metafizik, idealist ve ideolojik <<meşru­ luk teorisi>> çerçevesinde, hukukun toplumsal gelişmenin belirli ve geçici bir aşamasında, toplumun ilkel komünal üretim biçiminden, ortaklaşa mülkiyet düzeninden çıkarak özel mülkiyet düzenine geçtiği ve bu yüzden de sınıfiara bÖiündüğü bir evrede ortaya çıktığı, genel-yapısal düzlem­ de meta üretimini, mal değiş tokuşunu, tarihse! düzlemde, belirli ve geçici bir toplumsal üretim ,mülk edinme ve sö­

y

mürü ilişkisini yansıtan <<so u t bir biçim>> olduğu, toplum­ sal

egemenlik

ilişkilerini

koruyup

geliştirdiği

ve

ni­

hayet ideolojik düzlemde, toplumsal bilincin üst yapıdaki bir görünümü olarak bas edilmiş,

kitlelerin

belirdiği gerçekliklerinin tümü ört­ bilincinden

kaçırılmıştır.

Hukuk,

öznel-sınıfsal irade, nesnel gereksinmeler, nesnel çıkarlar

19


ve top!umsal üretim iiişk:teri arasındaki zincirleme bağlan­ tı, anti diyalektik, idealist burjuva ideolojisinin prizmasın­ da kmlm1ş gitmiştir. Hukuku toplum ötesi,

sınıflar üstü,

tarafsız,

sonsuz,

evrensel bir yüce değer olarak kutsallaştınp aşkınlaştıran yanılsamanın kökeninde de. h;ç kw;:kusuz, kapitalist bur­

juva topl;.ımunun maddi yaşam koşuları (burjuva ekono­ mi po!itiğ1) yatar. B!lindiği

ğe

ve

gibi,

kapitalizm,

yatırırncilığa

dım!arının,

bireyci

dayanır.

atılımlannın

t.'imek, kestirebilmek,

özel

Sermaye,

girişimcili­

ekono-mik

sonuçlarını önceden hesaplaya­

«ge!eceğinden emin» olmak ister._

Bu nedenle, kapitalist özel mülkiyet, bugün olduğu gibi yann da korunmalı, sözleşmelere sonuna dek bağlı kalın­ malı, beklenmedik,

umulmadık· vergilendirilme ve kamu­

taştınlma rizikoları baştan giderilmelidir. Sermayenin bu. yoldaki çıkarlarını yansıtacak, bu yoldaki gereksinmeleri­

ne yan;t

verecek bir düzen ise, hukuki biçimlerin

mezliğini,

hukukun üstünlüğünü,

eşdeyişle,

değiş­

keyfilik ve

mutlakiyetçiliğin kökünü!) kuruluimasını kaçınılmaz kılar. Sermayenin guven!iği, ancak dokunulmaz tabulara, ilişil­ mez putlara dönüştürülmüş yasaların egemenliğine dayalı bir «hukuk devleti»nde, başka bir deyişle, toplumsal ve si­ yasal yaşamın tümüyle «hukuka» bağımlı

kılındığı,

«hu­

kukl!eştirildiği» bir düzende -sağlanabilir. öte yandan, kapitalizmin «bırakınız yapalım, serbest­ çe yarı şalım» sloganında billurlaşan temel oyun kuralı da, belirsiz sayıda «serbest rakibe» «eşit şans» tanıyan kişi­ ler üstü, özerk, soyut, tarafsız bir hukukun işlerliğini ge­ rektirir; siyasal güç ile tek tek sermayeciler arasında do­ laysız bir organik bağın kurulmasını olanaksızlaştı.rır. im­ di, «liberalizm eşit jüridizm» formülünde veciz bir biçim­ de özetlenebileceği gibi, kapitalist maddi zorlamanı n, ?

toplumda,

kişisel zorbalığın,

dolaysız

ayrıcalığın, kişiye


bağımlılığın yerini

«hukuka bağımlılık»

alır.

«Güçlünün

·edimsel, somut hukuku» yerine «hukukuı:ı gizil, soyut gü­ cü» egemen oluverir! Bu noktada bir parantez açarak, kapitalizmin tekelci aşamasında yani emperyalizmde «mutlak yasa egemenliği» kılıfının gitgide yırtıldığını vurgulamak gerekir.

Tekelci

sermayenın Parlamento kanalıyla geç ve güç gerçekleşti­ rilebilecel< istekleri, Parlamento içi ve dışı

muhalefetle

karşılaşrııaksızın, çoğu zaman yargı organı da devre dışı bırakılarak; çabuk, sessiz, kolayca, kapalı kabine toplan­ tılarında oldu bittiye getirilir.(Bu gelişme, tekelci kapita­ lizmin bunalımıarına bağlı olup, desisyonizm, delegalizas­ yon, totalitarizm,

yürütmenin güçlendirilmesi kavramlarıy­

la tanımlanan bir süreçtir.) Toplumsal üretimle hukuk arasındaki bağiantıyı giz­ !eyen bir başka olgu da şudur: ister köleci, ister feodal, ister kapitalist, ister sosyalist içerik taşısın, bütün üretim biçimlerine ortak, genelgeçer «meta üretimi ve mal değiş tokuşu,nu düzenleyen «sözleşme» benzeri hukuki biçim­ lerin, hukuki kategorilerin değişmezliğl ve genel!iği, hu­ kuka bütün zamanlar için geçerlf evrensel bir değer, hat. ta toplumsal ilişkilerin yaraticısı görüntüsünü verir. üste­ lik, toplumda sık sık değişebilen sınıfsal güç dengesi ile sınıf mücadelesinin dinamiği ve başkaca üst yapı kurum­ larının hukuki biçime ve ideolojiye etkisi de, toplumun· maddi varlık koşullarının (ekonomik alt yapısının) hukuk­ sal üst yapıya sismografik bir hassasiyetle yansımasını enge!fer. Bu arada, hukukun,

çe!işki!erin yumağına do­

lanmama, kendi içinde tutarlı, uyumlu, akılcı bir «Sistem" oluşturma zorunluluğu da, hukuk kurallarının ve kuram­ larının ekonomik ilişkileri as!:na tam uygun bir biçimde yansıtmasını önler ve hukuki üst yapının ekonomik alt yapıdan nisbi bağımsızlığına yol açar.

21


Sonra, sağlık ve eğitim işleri gibi toplumun ortak işle­ riyle, ortak yararlanyla ilgili kuraliarın varlığı, bu kuraliarın

yanısıra, bir de, ezilen, sömürülen sınıfların, <<hukuki talep­ ler» çerçevesinde yürüttükleri sınıfsal mücadelenin çeşit­ li aşamalarında egemen sınıftan

kopardıkları

ödünlerin

varlığı, çarpık burjuva hukuk anlayışına, hukukun sınıflar üstülüğü ve tarafsız!ığı saplantısına bir dayanak oluşturur. Nihayet, burjuvazinin sömürüian ve ezilen

kitleler�

kmş ;, hukukun aslında kendi sınıfsal gereksinmelerini, çı­

karianm ve iradesini bi!lurlaştırdığı, sınıfsal baskı ve

sö­

mürü ilişkilerini koruyup geliştirdiği olgularını ört-bas et­ me isteği iie geniş halk kitlelerini kendi gereksinmelerine, kendi çıkarianna gönüllüce, uysalca boyun eğdirme iste­ ği de, burjuva hukuk anlayışının anti materyalist, anti di­ yalektik tavnn! körJkler durur.

Görüldüğü

ided ojisi, bu

gıoı,

günümüzün

geçer

ideolojinin dar, sığ ve tek

akça

hukuk

boyutlu dev­

let ve hukuk öğretisi, dipten doruğa çağdışıdır ve bilim dışıdır. Çağını kapamış, çürüyüp kokuşmuş karşı devrim­ ci bir sınıfın gereksinmelerine ve çıkarlarına hizmetkarlık etmektedir. Bu tek yanlı ve iki yüzlü öğreti, o denli çağ­ dışıdır ki artık .kaynaklandığı

toplumsal iiişki!eri metafi­

zik ve mistik örtüsünün altında doğru dürüst giz!eyebil­ mekteıı bile acizdir. Şu var ki, bu bilim dışı ideoloji, yal­ nızca sermayenin toplumsal

oluşum ve gelişimleri kav­

rama konusundaki aczini ve bunları kitlelere kavratmama

konusundaki çıkarını

yansı tmakla

kalmamakta, aynı za­

manda sermayenin emek üzerin'deki baskı ve sömürüsü­ nü sürdürme yolunda önemli toplumsal işlevler de üstlen­ mektedir. Kapitalist üretim modeline, yerleşik üretim sis­ tem:ne uygun düşeni, sermayenin işine geleni meşru kı--

22


la.rkenj bunun tersln1n

soruşturulma.sina,

irdelenmesine

asla izin vermemektedir. Tıpkı burjuva ekonomi polltiğinin «değer ve artı değer» kavramıarını peçelernesi gibi, dev· !etin ve hukukun maddi kökenini, sınıfsal içeriğini maske. lemektadir. Bu uğurda, tarihsel ve diyalektik materyalizmi yadsımakta, yadsımak olanaksızlaşınca, çarpıtmakta, ka­ rartmakta ve hatta karalamaktadır. Bu tutucu sınıfsa! öğ . ­ reti, geniş k itle le rin bir avuç sermayecinin çıkarına ve ira­ desine bağımlı kılınmasını mahkum etmeyip; tam tersine; tıpkı din öğretis i gibi onaylayarak meşrulaştırdığı içindir ki kendisini yaratan ve hizmetine sokan sermaye sınıfı gi·· bi, ergeç ya;gı!anıp mahkum edilmeyi hak etmiştir.

R.S.

23


. 1DEOEOJ!�" YA'N!LSAMA ·-·VE YABANCILAŞMA

Elin, dilin ve beynin tek tek bireylere özgü kal­ mayıp, toplumun tümünü kucaklayan o toplu etkin­ liği sayesinde, insanlar, gitgide daha karmaşık işler başardılar, gitgide kendilerine daha yüksek amaçlar seçtiler. Önünde sonunda bu amaçlarına ulaştılar da. Bu arada emeğin ;kendisi de, kuşaktan kuşağa, daha değişik, daha olgun, daha ı boyutlu bir -hal� geldi Av­ cılığa ve hayvancılığa çiftçilik, çiftçiliğe de iplikçi­ lik, dokumacılık, madencilik, çömlekçilik ve gemici­ lik eklendi. Giderek ticarete ve zanaatıa sanat ve bi� lim katıldı. Küçük boylardan koca uluslar- ve devlet­ ler oluştu. Hukuk ile politika ve bunlarla birlikte, in­ san kafasında, insanoğlu ile ilgili şeylerin o masalım­ sı. hayali «din» g·elişti. Başlangıçta insan kafasının birer ürünü olarak kavrarran ve insan toplulukları­ nı yönettikleri sanılan bütün bu eserler karşısında, plana itildi. - el emeğinin daha sade ürünleri arka Toplumun henüz çok erken bir aşamasından (basit aileden) başlıyarak, emeği planlıyan kafanın, -plan- lanmış emeği kendisininkinden başka ellere gördü­ rebildiği ölçüde, bu sırt ardı edişin de boyutları art­ tı. Beyine, onun işlemesine ve gelişmesine, hızla �v­ rilen uygarlığın yaratıcısı gözüyle bakıldı. İnsanlar, eylemlerini (kafalarında yansılanıp bilinçlerine ula25


şan ) gereks in meleriyle açı klayaca k yerde, düşünce ­ leri yle açı klamaya a lıştılar. Ve böylece, il k çağ dün ­ yasının ç 0küşünde n_ bu yana ka falara yerleşen o ide­ a lis t dün ya görü �ü de oluş uverd i. Bu dünya görüşü gü nümüz de de öy les in e e tkilidir ki , Dar win okulu ­ nun matery alist araştırıcıla rı bile, bu ideolo jik kıs­ ka cın tu tsaklığ mda, emeğin in sanın önemli rolü nü kav raya madık : la n

oluşm asındak i

iç in, insanın oluş­

ması ha kkınd a _da b ir türlü açık ve kesin bi r düşün­ ce sahibi olama maktadırlar. ENGELS: Maymunun

İnsan OlUıŞfll!Ilda Emeğin Kıatkısı (MEAS II, 74/75)

D İdeolo ji, düşü ne n _birey tarafın dan,

bili nç li de

olsa, <<ya nlış >> bir b ilinçle o luştu rulu p ge liş t ir ilen b ir süreçtir. Bu süreçte kendisini harekete getiren as ıl

itici g üçler, bi re yce tanınmaz, algılanmaz. Eğer sözü « id eol oj i k » sü ­

edilen gü çler ta mnabilse yd i , z aten bi r

r eç söz ko :ıusu olmazdı . Birey, yanlış ve ya s ahte gü­ Cl_üle rln var lığ ın ı hayal eder dur ur.

Bu bir düşünme

süreci ol duğu için , ö zü ve biçimi de, salt ak ıl da n, bi­ reyin ya kend i dü şüncelerinden ya da kendisinden önce kilerin düşü ncele rinden d e vşiri lir Birey sa lt a k­ .

lm_ ge reçl er ryle çal ışır. Bu gere çleri de akıl tar afın­ dan ya ra tılmış bilir ; onları akılda .-vı. bağıms ız da ha uzak kay nakla rda a ramaz. Bu, asl ın da onun için s ori kertecle doğa1 bi r şeydi r. Deği l mi k i b ütün eyl emler i a kıl k;:ma lı yla g erçek leş tir ilm ek te dir, o hal de , bu ey­ leml er elbette so n to plamda a kıldan

kaynak lan mış

görünecekt ir . İşte, de vlet yapılarının , hu kuk s istemle ­ rinin ve her bir öze l alana ilişkin ideolo jik tasavvur 26


ların tarihinin bağımsızlığına ilişkin bu hayaldir ki çoğu kişilerin gözlerini kamaştırır.

ENGELS: Mehring'e 14/7/1893 taırihli mektup (MEW XXXIX, 97)

D Egemen sınıfın düşü nceleri, her çağda,

t oplu­

mun egemen düşüncelerini oluşturur. Çünkü toplu­ mun yönetici maddi gücünü oluşturan sınıf, aynı za­ manda o toplumun yönetici manevi, fik ri gücünü de oluşturur. Maddi üretimin araçlarını elinde tutan sı­ mf, düşünce üretiminin araçlarını d a denetler. Böy­ lece, düşünce

üretiminin

araçlarından yoksun bu­

ll.ına_Dların görüşleri, bu araçlara sahip bulunan sı­ nıfın egemenliği altına girer.

Eg e men düşüncıeler,

düşünceler olarak kavraııan eg·emen maddi ilişkiler­ den, eşdeyişle, egemen maddi ilişkilerin

düşünsel

yansısından başkaca bir şey değildi rler.

Bu nedenle,

sınıf durumuna getiren ilişkilerin de

bir anlatımı,

egemen düşünceler, aynı zamanda, bir sınıfı egemen yani o sınıfın egemenliğini dile getiren düşünceler de olurlar. Egemen sınıfı oluşturan bireyler; başka şeylerin yanısıra de

bir

bilince

düşünürler.

larak

egemen

de

sahiptirler.

İmdi, bu ·bireyler,

bulundukça

ve

bir

Bu

nedenle

bir sınıf çağın

her şe­

yini belirledikçe, bunu. her alanda yaparlar. Böyle­ likle topluma birer düşünür, birer düşünce üreticisi olarak da hükmederler. Çağlarında geçerli düşünce­ lerin üretimini ve üleşimini düzenlerl. e r. Bu apaçık


gerçekli.l;: ışığında, egemen sınıfın düşünceleri elbet­ te çağın egemen düşünceleri olacaktır. Sözgelimi, kı­ rallığın, soyluluğun ve burjuvazinin egemenlik için yau�ıp kapıştıkları, bu yüzden de egemenlğ i in bö­ lüşüldüğü �ir çağda ve ülkede <<kuvvetler aynlığı öğ­ retisi» de egemen düşÜnce olarak ortaya çıkacak ve «ebedi yasa» diye ilan edilecektir. Eğer tarihin akışını göz önüne aldığımızda, ege­ men sınıfın düşüncelerini egemen sınıfın-yarlığından ayırır ve bu düşüncelere bağımsız bir varlık yükler­ sek, belirli bir çagda şu veya

bu

düşüncelerin ege­

men olduklarını, nedenini bilmeksizin söylemekle ye­ tiniri· z. Eğer bu düşüncelerin üreticilerini ve üretil­ dikleri çevreyi görmezlikten gelirsek, o zaman, feodal soyluluğun egemen bulunduğu bir çağda, şan ve sa­ dakat gibi kavramların niçin egemen olduğunu, bu­ na karşıhk burjuvazinin egemen bulunduğu bir çağ­

da ise, özgürlük

ve eşitlik gibi kavramların

niçin ege-

. men ·kavramlar durumuna geldiğini açıklayamayız.

Egemen sınıfın kendisi de genellikle bu konuda yan­ lı:ş samiara kapılır.

İdeolojisi (MEW

III, 47/48)

tasarimlannın, görüşlerinin

v:e kav-

MARX: Alman

o İnsanların

. ·raırilarının; sözlin

özü, .onların

,bilinçlerinin;

kendi

toplumsal yaşam ilişkileriyle, toplumsal varliklanyla birlikte değiştiğini kavramak için çok derin bir sez­ giye gerek var mıdır? Düşünceler ta;rihi, düşünsel üretimin maddi üre­ tim değişükçe başkalaştığı olgusu dışında neyi ka-

28


nrtlar? Her çağın egemen düşüncesi, o

çağın

egemen

sınıfının düşüncesi değil de nedir? İnsanlar, toplumda devrimci atılırnlara yol açan düşüncelerden söz ettiklerinde salt şu gerçekliği dile getirirler: Eski toplumun bağnnda yeni toplumun to­ murcukları oluşturulmuş, eski toplumsal yaşam iliş­ kilerinin çözülüp dağılması ile birlikte, eski düşün­ celer de etkinliklerini yitirmişlerdir. Eski dünya son demlerini yaşarken, eski dinler de Hıristiyanlık tarafından altediliyordu. Onsekizinci yüzyılda, bu kez de Hıristiyanlık

düşünceleri akılcı

·düŞünceler tarafından altedildiğinde, feodal toplum, o dönemde devrimci nitelik taşıyan burjuvazi karşı­ sında bir ölüm kalım savaşı vennekteydi. Vicdan ve din özgürlüğiiııe ilişkin düşünceler de; aslında salt serbest rekabetin düşünce alanındaki görüntülerin­ den ibarettir. MARX/ENGELS: Komünist Partisi M<arufestosu (MEAS I, 43/44)

D Toplumdaki işbölümü çerçevesinde,

toplumsal

üretim ilişkileri bireylere kaqı özerk bir güç kaza­ nırlar. Bu arada, söz

konusu

ilişkilerin bireylerce bü­

yülü güçler olarak· gör:ülmesi" ..bu.

giiçl€rirr yansıttık,..

ları gerçek ve somut iHşkilerih bağımsızlaştınlması­ nın kaçınılmaz bir ·sonucu olarak ortaya çikar. Bunun yanısıra, söz konusu

soyut güçler,

olağan bilinç­

te özel bir yürürlük de kazanırlar. Bu işi kotaran da

politikacılar ve hukukçular olur Onlar, işbölümü do­ .

layısıyla bu kavramların bilinmezliğine,

gizemine

29

:

.


muhtaçtırlar. Ve onlar, bütün mülkiyet ilişkilerinin gerçek temelini hep bu kavramlarda görür1er. Yok­ sa üretim ilişkilerinde değil. · MARX: Alınan İdeolojisi (MEW III, 347)

D Ekonomik ilişkilerin hukuk

ilkeleri

biçiminde

yansıtılışının kaçınılmaz s onucu, sorunlan başaşağı

çevirmektir. Bu tersyüz ediş, bilincin ötesinde oJuşur. Hukukçu, önceden saptanmış önermelerle iş gördü­ ğünü sanır. Oysa bunlar ekonomik yansılardan ibaret­ tirler. A1gılanmadıkça, ideolojik bakış açısı diye nite­ lediğimiz bu tersyüz e dişin de ekonomik temele etki­ de bulunduğu ve belirli ölçüler içind€ bu temeli de­ ğiştirebileceği olgusu, bana

kendiliğinden

anlaşıla­

bilir apaçık bir ger ç e klik olarak gözükür. Ailelerin aynı gelişim aşamasına ulaştİklarını varsayarsak, mi­ ras hukukumin temeli, ekonomik bir temeldir. Bu­ nunla beraber, örneğin İngiltere'de ölüme bağlı ta­ s arruf· serbestiiğinin mutlaklığına karşılık,_ Fransa'da bu serbestliğin geniş ölçüde sınırlandırılmış olması-· nın salt · ekonomik nedenlere bağlı olduğunu . göster;. rnek güç olacaktır. Şu var ki, servetin bölüşümünü

etkilemek suretiyle, her ikisi de ekonomiye önemli öl­ çüde bir karşı etkide bulunurlar.

tarihli 462/63)

ENGELS: Conrad Schmidt'e 27/ 1 0/ 189ü

mektup (MEAS o

Il,


Tarihin ödevi, gerçek dışı dünya yok

o�up

git­

tiktım sonra, bu dünya..'1.ın gerçeğini ortaya koymak­ tır. Tarihe yardımcı olan felsefimin iv edilikle başar­ ması ger.eken

ödev,

insan yabancılaşmasının kutsal

gorünüş maskesi ile birlikte, bu yabancılaşmanın kut

-

' sal olmayan görünüşünün maskesini de indirmektir. İşte o zaman, cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştiri­ sine, dinin eleştirıisi hukukun . eleştirisine ve din bil­ gisinin eleştirisi de politikanın eleştirisine d önüşür. MARX: Hegel'in Hukuk FelsefeSıinin Ele§.tiırisiiıe G iriş (MEW I, 379)

D Burjuva ideolojisi

indinde, bir öğretinin doğru

mu, yoksa y anlı ş mı olduğu hiç bir önem taşımaz. Ö­

nemli olan, bir öğretinin sermayeye yararlı mı, yoksa z ararlı mı; sermaye için huzur verici mi, yoksa keyif

kaçıncı mı; sermaye indinde hukuka uygun mu, yok­ sa hukuıka aykırı mı olduğudur. Özgecil (diğerkam) bilimsel a raştı rmanın yerine ısınarlama safsaıta, d ört başı marnur b ilimsel incelemenin yerine bO-� ve çürük inanç ile geçe rsiz ve haksız ola.11.ı meşru kılma kötü niyeti geçer. MARX: Kapital (MEW XXIII, 21)

D Düşünceleriniz, görüşleriniz, burjuva üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ürünleridir. Tıpkı hukukunu­

zun kendi smıfınızm yasa katma çıkarılmış bir ira­ desi oluşu gibi. Bu öyle bir iradedir ki içeriğ,i de yi-

3!


ne kendi sınıfınızın maddi, ekonomik ya§am koşul­ larınca saptanır. MARX/ENGELS: Komünist Partisa Manifestosıu

(MEAS I, 41)

o · Önsel (apriori) kalıplara bağlı yöntem, bir nes­ nenin özelliklerini nesnenin kendisinden çıkartarak kavrayacak yerde, o nesnenin kavramından tümden­ gelim yoluyla çıkartmaya çalışır. İlkin nesneden kal., kılarak, nesnenin kavramı üretilir, sonra da tümlük tersine çevrilip, nesne kendi kopyesine ya.n.i kavramı­ na dönüştürülür. . Nesneye uyması gereken şey kav­ ram olacak yerde, tam tersine, kavrama uyması ge­ reken şey nesne olur çıkar. Böyle bir yöntemle çalışan ideolog, ahlak ve hu­ kuku, hısanların, fendilerini çevreleyen toplumsal ilişkilerinden türetecek yerde, kavramlardan ya da: teplumun en _basit diye niteJenen öğelerinden yola çıkarak türettiğinde; elinde bu marifeti gerçekleş­ tirrnek için iki türlü gereç bulundurur: Önce mantık­ sal dayanak diye ele alınan soyutlamalarda hala· rast­ lanabilecek değersiz bir içerik kırıntısı. Sonra da öz bilincinden çıkartıp kavrama sokuşturduğu bir içe­ rik. ideologurouzun öz bilincinde ise, içinde yaşadığı toplumsal ve siyasal koşulların onaylama ya da yad­ sıma değeri taşıyan olumlu ya da olumsuz birer yan­ sısından ibaret ahlaki ya da huk�i sezgiler, belki bir de kişisel fantezHer bulunur. İdeologumuz istediği kadar dönüp dursun, kapı dışarı ettiği tarihsel gerçek, bacadan tekrar içeri gi­ recektir. O, bütün dünyalar ve bütün zamanlar için

32


geçerli bir ahlak ve hukuk öğretisi önerdiğine ina­

nıı·ken, aslında, kendi çağının tutucu veya devrimci akımlarının,

gerçek temelinden koparılmış

olduğu

için çarpıtılmış, tıpkı lunaparakların güldürücü ay­ nalarındaki gibi başaşağı çevrilmiş bir yansısını ya­

,_·atır. ENGELS: Anti Dühring (MEW XX, 89)

33/3


TARİHSEL MADDECİ DÜNYA

GÖRÜŞU

m ateryalist yaklaşımla eğilen goruş, bü­ düzenlerinin temelinin «Ümtjm» ve üre­ timin yanısıra, üre tilen ürünlerin değiş t:}kuşu oldu­ _ ğunu, tarih boyunca ortaya çıkan her toplumda, üıi.inlcrin üleşiminin ve buiJ.unla bağlant ilı olarak sınıfıara ya da -katmanlara bölünmenin de üre timin ve ürünlerin üle şiminin biçimine g ö re belirlendiğini Tarihe

tün toplum

odak noktası olarak kabul eder.

İmdi, bütün

toplumsal değişiirrlerin ve

s iya s al

dönü şümle rin son nedenleri, insanların kafalarında,

onların s on suz gerçekliği ve adaleti gi dere k daha iyi kavramalarında

değil, fakat üretim ve değiş tokuş bi­

çimle rinde k i değişimlerde,

de ekonomide aranmalıdır.

kısacası, felsefede

, değil · ·

Yerleşik toplumsal kurumların akıl dış1 _ye ada­ letsiz oldukları, akla uygun diye sunula..-·1ın anl;:ı.msı­ za, iyi diye s unulanın kötüye dönüştüğü yolundc::t�i uyandırıcı- kavrayış d a üretim yöntemlerinde ve d�ğiş tokuş biçimlerinde eski ekonomik koşullara uygun toplumsal düzene artık denk düşmeyen sessiz deği­ şimierin gerçekleştiğinin bir belirtisidir. D emek ki1 k e şfed ile n aksaklıkların gide rilmes i için gereikli araç­

lar da, az ya da çok geli�ılıiş olarak, yine değişen üre­ tim ilişkilerinin bünyesi:1de bulunmalıdır. Bu araç35


lar insan aklı ile icadedllemez . Ancak insan aklı ara­ cılığı ile üretimin maddi olgularmda · keşfedilebilir. EHGELS: Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Dönüşmesi (MEAS II, 122)

D Çağdaş toplumun, feodal soyluluk, burjuvazi ve proletaryadan oluşan üç sınıfından herbirinin ken­ dine özgü bir ahlak anlayışına sahip bulunduğu ol­ gusu..YJ.dan şu sonuç çıkar: İnsanlar, bilinçli ya da bi­ linçsiz yoldan, ahlak anlayışlannı, son toplanı.da, sı­ nıfsal konumlarının kaynaklandığ1 pratik ilişkiler­ den, eşdeyişle, üzerinde üreıttm ve değiş tokuşta bu­ lundukları ekonomik ilişkilerden türetirler. Taşınır mallar üzerinde özel mülkiyetİn g€lişme­ sinden b aşlayarak, bu mülkiyetin hüküm sürdüğü toplumların tümünde «hırsızlık etmeyeceksin!» yo­ lıında bir ortak ahlak buyruğunun yürürlüğü gereki­ yç;rdu, Ama bu olgu, asla , sözü geçen buyruğun ölüm­ süz bir ahlak buyruğu oluşturduğu anlamına gelmez. Nitekim, hırsızlığa itici güdülerin ortadan kaldırıldı­ ğı, bu nedenle de hırsızlık suçlarının ancak ruh has­ taları tarafından işlendiği bir toplumda, «hırsı?:lık et­ tneyeceksiın» yollu bir ölümsüz buyruğu pür ciddiyet ilan etmek is teyen bir �hlak vaizine kimbilir ne ka­ d� ,gülünürdü? - ENGELS: Anti Dühring (MEW XX, 80)

D

36


Mülk edinilen malların (hukuken ) güvenlik altı­ na alınmas ı! Eğe r bu yavan sözle ri ge rçek anlamla­ rına indi rgeyecek olu rsak, onla rın taşıdığı anlamı:ı, bu konuda v aaz ve renlerin sandıkla rından çok daha d e rinde yattığını sapta rız. Bu derin anlam , he r ü re­

t!.m

biçiminin kendine özgü hukuki ilişkile ri ve ken­

dine özgü hükümet biçimle rini v,b. ya rattığıdı r. Top­ lumdaki o rganik tümlüğü oluşturan öğeler a rasında

salt :rastlantısal

mak,

refleks b ağlantıları kurmaya kalkış­

kaba cehaletin ta kendisidi r. Bu rjuva iktisatçı­

la rm a bakılı rsa, modern polis gücü eliyl€, zo rbalık hukuku aracılığı ile gerçekleştirilen üretimden çok daha oturaklı bi r üretim ge rçekleşti rilebili r.

Oysa

bc.ı k �ş�le rin unuttukları bi r şey varıdi r: Geçmişin zor­ b:ılık hukuh1 da bi r çeşit !ı.uküktu. Ve zmba.cıın hu­ kuktJ., kendi <<hukuk devletle ri >mde de

değişik

bi r

kılıkta bile olsa, pekala va rlığını sündü rmektedi r. M ARX:

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Giriş D

Tarihte toplumun ve devletin bütün

iliş kileri,

bütün dini ve hukuki sist€mle r, o rtaya atılan bütün teorik görii.şle r, ancak bütün bunla ra denk düşen çağ­ la rın maddi yaşam koşulla rı beli rlendiğinde ve mad­ di yaşam koşulla rından tümdengelim yoluyla tü retil­ diğinde kavranabil ir.

ENGELS: Karl Marx'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Önsöz D

37


Biçimi ne olursa olsun, toplum, insanların karşı­ lıklı eyle: mle rinin ürünüdür. İnsanlar k>endileri için şu ya da bu bi ç imd e bir toplum seçmekte asla özgür değildirler. Üretici güçlerin belirli bir gelişme aşama­ sım alırsanız, ticaretin ve tüketimin b elirli bir biçi­ mini b ulursunıız . Üretimin, ticaretin ve tüketimin belirli bir gelişme aşamasım alır.sanız, buna denk dü­ şen bir toplumsal düzen, buna uygun bir aile, bir zümre v:eya eımf örgütlenmesi, tek sözcükle, buna denk düşen bir <<sivil toplum» (socil�te civile) bulur­ sunuz. Böyle bir toplumu alırsanız, buna denk düşen ,,-e a slında toplumun resmi görüntüsünden başkaca b ir şey olmayan «politik devlet»i (etat politiqm�) bu­ lursunuz. MARX: P. V. Anenıkov'a 28/12! 1 846 tarihli rnekrup (MEW XXVII, 452)

D · Karşılığı ödenmemiş artı emeği dolaysız üreti­ cileden ( emek çllerd en ) sızdırmanın özgül ekonomik biçimi, doğrudan doğruya üretim sürecinden kaynak­ lanan ve bu arada üretim süreci üzerinde hir karşı etkide de bulunan egemenlik ve bağımlılık ilişkileri­ ni belirler, Bu ekonomik temel üzerL.'1de

doğrudan

doğnıya üretim ilişkilerinden doğup gelişmiş olan · €koJ:lomik topluluğun b ütün yapısı ve onunla b irl ik­

te bu toplulu ğun özgül siyasal yapışı da

yer alır.

Üre­

tim. araçları s ahiple riyl e dolaysız üreticiler (e mekçi­

ler) arasındaki dÖğrudan ilişki, bütün toplums al ya­ pım::ı ve dolayı:nyla egem�nlik ve b ağımlılı!k ilişki­ l e rinin politik yapısının en derin sırrını, en gizli te­ melini, s özün özü devletin özgül biçimini açığa vurur. Ne var ki bu gerçeklik, ana koşulları yönünden özde ş


sayılabilecek olan ekonomik temelin sayısız değişik f1)i koşullar, doğa koşulları, ırk ilişkileri, yabancı t'arihsel etkiler v.b. koşullar altında, görünüşte son­ suz değişiklikler göstermesini de önlemez. MARX: Kapital Cilt III ,

s.

799/ 800

D Hukuki ilişkiler olsun, devlet biçimleri olsun, ne kendi başlarına ne de insan aklının sözde genel e vrimi ile açıklaı."lamazlar. İkisinin de kökleri, Hegel' in 18'iı."lci yüzyıl İngilizlerinin ve Fransızlarının ardın­ dan <'sivil toplum» deyimiyle özetiediği maddi ya­ şam koşullarında yatar. Söz konusu sivil toplum'un iÇ yapısı ıise ekonomi pol�tikte aranmalıdır. . . . Yaşamak içiı. '1 sürdürdükleri toplumsal üretim­ de, insanlar birbirleriyle iradelerinden bağımsız, zorunlu ve belirli birtakım Ülşkiler kurarlar . Bu üre- · tim ilişkiileri, onların maddi üretim güçlerinin belir­ li bir gelişme aşamasına denk düşer. Üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun . ekonomik yapısını, somut, gerçek tenü�lini oluşturur. Bu temel üzerinde bir hukuki ve siyasi üstyapı yükselir. Üst­ yapıya da belirl� toplumsal bilinç biçiinleri denk dü­ şer. Maddi yaşamın üretim biçimi, genellikle toplum­ sal, siyasal ve düşünsel hayat süreçlerini belirler. İnsanların varlıklarını belirleyen, onların bilinçleri olmayıp, tam tersine, insanlarİn bilinçlerini belirle­ yen onların varlıklandır. Gelişmeleriniri belli bir evresinde toplumun mad­ di üretim güçleri o güne dek çerçevesi içinde işledik­ leri üretim ilişkileriyle ya da üretim ilişkilerinin hu­ kn.k'i görünümiL.'lden başkaca bir şey olmayan mülki­ yet ilşikileriyle çatışırlar. Bu ilişkiler üretim güçle·

_

39


rinin gelişme biçimi olmaktan çık ar, onlara ayakbağı olurlar. İşte o zaman toplumsal devrim çağı gelip ça­

tar. Ei::onomik temeLin değişmesiyle, koskoca üstyapı,

ağır

veya hızlı, dönüşüme uğrar. Bu gibi dönüşümleri

incelerken, doğa bilimlerindeki kesinlikle belirlene­ bilen üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşü­ mü ile, hukuki, siyasi, dini, e1stetik ya d a felsefi -kı­ sacası ideolojik- biçimler arasında her zaman bir ayı­ tim yapılmahdıi. İnsanlar

çatışmanın

bu ideoloji·k biç imlerde bilincine vatiı' ve sonuıla dek onun kav­

gasırii sürdürürler . . . MARX: Ekortornl

Poliıtiii,in

Eleştirisinıe Önsöz

(ME_I\.S I, 335/3 36) D T oplum tarihinin belirleyici temeli olarak gördü­ ğümüz ekonomik ilişkilerden, belirii bir

toplumun

insanlarının yaŞamlarını ve geçimlerini üretme ve (işbölümünün varlığı ölçüsünde ) ürünlerini kendi aralarında değiş tokuş etme biçimlerini anlıyoruz. İm di, üretmenin ve ulaştırmanın bütün tekniği bu kavramın içinde yer alır. Bu teknik, bizim anlayışı­ nııza göre, değiş tokuşun, ürünlerin üleşiminin ve gens toplumunun çözülmesinden sonra da, sınıfıara b ölünmenin, giderek egemenlik ve bağımlılık ilişki­ l e rinin, en sonda da devletin, politikanİn, hukukun v.b. biç 1mini belirler . . . . Politika, hukuk, felsefe, din, edebiyat,

-

sanat

v.b. ala.._'ıJardaki gelişmeler, hep ekonomik gelişmeye dayanır; Ama bunlar aynı zamanda hem birbirlerini h em de ekonomik temeli etkilerler. Ekonomik duru­

mun «biricik neden» ve <<tek başına etkin öğe» olup, bunun dışında kalan herşeyin salt edllgen bir rol oy4J


nadığı söylenemez. Aslında son toplamda ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerinde bir kar­ şılıklı e tkileşim söz konusu olur. Örneğin devlet, ko­ ruyucu gümrükler, serbest_ ticaret, iyi · ya da kötü ma­ liye p olitikası eliyle ekonomiyi etkiler. Almaı.'lya'nın 1648-30 arasındaki acıklı günlerinde, Alman burpuva­ Çekmesi, smm, öncel2ri dünya işlerinden el etek sonraları da duygusallığa kapılması ve prenslerle soylulara dalkavukça boyun eğmesi bile ekonomik et­ kiler doğurmaktan uzak kalmamıştır. . . . Demek ki arada sırada tembelce tasarianmak ist�ndiğ·i gibi, ekonomi.� durumun otomatik bir etki­ si söz konusu olmayıp, insanlar tarihlerini bizzat yap- . maktadırlar. Şu var ki insanlar bunu, kendilerini şartıandıran hazır bir çevrede ve başka politik ve ideolojik ilişkilerce ne denli etikilenirlerse etkilensin­ ler, son toplamda, · ekonomik ilişkilerin aralarındaki asıl belirleyici ög:eyi, a,sıl kalın ve sürekli çizgiyi oluş­ turduğu flili ilişkilerin>> temeli üzerinde ger� çekleştiıirler.

<<hazır

ENGELS: WaJ.ter Borgius'a mektup (MEAS II, 472/473)

D Materyalist tarih anlayışına göre, tarihin son toplamda belirleyici öğesi, gerçek maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bundan fazlasını ne Marx ne de ben asla ileri sürmedik. İmdiı eğer biri kalkar da ,sözü geçen cümleyi, ekonomik öğenin biri-: - cik belirleyici öğe olduğu yolunda çarpıtacak olur­ sa, bu c ümleyi hiçbir anlam taşımayan soyut bir saf­ sataya indirgemiş olur. Gerçi ekonomik durum temel­ dir, Ama üst yapının çeşitli öğ.eleri -sınıf mücadele-

41


lerinin siyasal biçimle ri ve sonuçları,

kazanılmış sa­

vaşlardan s onr a zafer kazanmış smıfça saptanmış AnayaJsalar v.b.-, hukuki biçimler ve hatta bütün bu gerçek mü�adelelerin mü cad el ey e katıl an ların be yin ­ lerindeki y an sıl ar ı, siyasi, hukuki felsefi teoriler, dini görüşler ve . bunların birer dogma s iıstem ine dö­ nüştürülmel e ri de tarihsel mücadelelerL'1. akışını e t­ kilerler; ç oğu zanıan da bu mücadelelerin biçimini b irinci derecede belirlerler. Bütün bu ö ğel erin kar­ şıhklı etkileşimi içerisinde, sayısız raıslantılann (ya­ ni aralarmdaki iç b ağl aı."ltının UZiaklığıridaı.'l. ya da ka­ nıtlanmazlığından ötürü, söz konusu bağlantıyı yok sayabi.leceğim.iz ve göz ardına iieb ilece ğimiz şe yle rin ve olayl arın ) arasında ekonomik hareket, zorunlu bir öğe olarak kendisini d ayatır. Eğer tersi ben imsen­ seydi, o zam an , teorinin rastge le bir tariıhse l döneme uygulanışı, ·en basit birinci derecede bir denklemin çS� iimiinden de kolay olurdu . ENGELS: Joseph Bloch'a mektup (MEAS II, 45 6/457)

D Yakın veya uzak bir gelecekte, insanların düşün­ tasarımlannın onların yaşam koşullarını yarat­ tıkları yolundaki hayal pekala .gerçekleşebilir de. Şöyle ki, insanlar, deği şen ekonomik ilişkiLerin gün ­ deme g e t ird iği to plum sal yap ıdaki · değişikliği, önce­ den , henüz bu de ği ş iklik kendisini oniara bilinçle­ ri ve iradeleri dışında dayatmadan evvel de tanıyıp i::;terler. Bu olgu, hukuki tasavvurlar yani politika alanı içi� de · geçerlidir. ce ve

ENGELS: MEW XX, 582

42


TOPLUMSAL VE SİYASAL YAŞAMIN DİYALEKTİGİ

.

İnsan t oplumunun barbarlık aşamasından son­

raki. gelişimi, ailenin, kendi geçimi için ger ekli olan­ dan daha fazla üretmeye başladığı ve emeğin bir k€­ simin in artık yaşam araçlan üretmek için de ğil de üretim araçları üretmek için kull anılabildiği günd en başlamıştır. Uretim fazlası ve bu fazladan ayrılan .toplumsal üre tim fonu ile yed e k stok fonu birikimi, her toplumsal, siyasal ve düşünse l gelişmenin daya­ nağı ol age lmiştir Bütün tarih b oyun ca söz konusu fon, şu ya da bu ayrıcalıklı sınıfın elinin altında bu­ l unmuş ve · o ayrıcalıklı sınıf, bu fonla hem siyasal egemenliği hem de düşünsel yönetimini sürdürmüş­ .

,

tür. ENGELS: Anti-Dühring (MEW XX, 89)

D Belirli bir tarihsel

dönem ve belirli bir ülke in­

sanlarının içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, üretimin iki ö ğesin i oluşturan emeğin ve ailenin ge­ lişme aşamasına göre helirlenir. Eme ğin gelişimi ile t.oplam emek ürünü ne kadar düşük ve buna bağlı 43


olarak da toplumun sahip bulunduğu servet ne kadar

;:ı,z iıs e, toplum düzeni de, o ölçüde soy ilişkilerinin egemenliği altında görünür. Ne var ki soy ilişkilerine dayanan bu toplumsal yapı çerçevesinde, emegın üretkenliği gitgide artar ve onunla birlikte özel mül­ kiyet ve mal değiş tokuşu, servetler arasındaki eşit­ sizlik, b aşkasının işgücünü değerlendirme olanağı ve dolayısı ile sınıflar arasındaki karşıtlığın temeli de gelişir. Sonunda, kuşaklar boyu eski toplumsal y�­ pıyı yeni koşullara uydurabilmek için uğraşan bütün b u yeni toplunı:sal öğeler arasındaki çelişki, eksiksiz bir değişim ve dönüşüme yol açar. Soy ilişkileri üze­ rine kurulmuş olan eski toplum, yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucunda çatlar. 0:-ılD yerine, artık dayanaklarım soy ilişkileri üzeri­ _ ı e kL<rulmuş toplulukların değil de yöresel t o plulu k­ j:,·m oluşturduğu devlet içinde toplanan, aile düze­ n :; :iıı � ümüyle mülkiyet düzeni tarafından belirlen­ d i ğ·; ve günümüze dek uzanan yazılı tarihin bütün

içeriğini· o]uşturan sınıf karş�tlıklarının ve sınıf mü­ cadelelerinin bağrında se rb es tç e geliştiği yeni bir top­ lum geçer. ENGELS: Ailenin

Özel Mü1kiyetiın ve Devletin Kökeni (MEAS Iı, " 1 5 6)

D

·

İnsanlar, hayvanlar aleminden nasıl çıkmışlar­ sa, tarihe de öylesine girmişlerdir. Yan hayvan, do­ ğ·a güçleri karşısında güçsüz, özgüçleri üstüne bilgisiz, sözün özu, hayvanlar kadar yo�sul ve ancak onlar kadar üretken. . . Başlangıçta yaşam koşull--arında be­ lirli bir eşitlik hüküm sürmekteydi. Hatta aile baş44


için büe toplumsal konumda bir ç eş it eşitlik­ t s::-ı s ::iz edilebilirdi.

kanlıari

Toplulukların h€r birinde, baştan beri, toplulu­ ğun denetimi alt ınd a da olsa, korunması

bi:reyl€re dü­ şen bazı ortak çıkarl ar vardir: Ahla�mazlıklan:h yargı yoluyla çözüi:nlenh1esi, yetki taşkinlıklatımn önlen­ mesi, öz e ll ikl e sıcak ikiin:Üi ülkelerde suların gözeti� n:; ,-s nihayet koşuilarin ilkelliğine ve vaıhşiliğine bağlı dinsel görevler. En eski Ce:tmen Markında ve bugün: Hindistan'da olduğu gibi, bu türd€rt görevlere, ilkel topluluklarda her zaman rastlanır. Söz konusu g örevlere atanmı ş bireyl€tin ; belirli bit ötörite il e do­ natıli:niş bulundukları ve gelecek devlet iktidarının öncülerini temsil ettikleri açıktır . Zamanla, üretici güçler gelişir. Nüfusun artıp yoğunlaşması, yeni bir işbölümüne, ortak çıkarları karşıt çıkariara karşı korumak üzere birtakım özel organlar kurulmaısim=i. yol açar . Daha cı zamandan baş­ layarak, bütün grubun ortak çıkarlarının · temsilcisi olarak, · her bir topluluk karşısında, kimi zaman bu ortak çıkarlarla çelişen özel bir konuma sahip bu or� ganl ar, kısa zamanda özerkliklerini geliştirirler. Bu özerkieşme sürecinde, toplumsal görevin nası(gitgide toplum iizerinde egemenliğe dönüştüğü, ilk el hizmet­ karın nasıl azar azar efendi katıİla çıktığı, bu efen­ dinin, değişik !koşullara göre nasıl olup da Doğuda blr de sp ot, Yunanlılarda bit' hane d an , Keltlerde bit klan başkanı v.b. görünümüne büründüğü, bu. dönü­ şüm sırasınd a kaba kuvvete ne ölÇüde başvuiulduğu, sonunda da egemen bireyler1n egemen bir sınıf oluş-' turmak üzere nasil ketı,etleiıdikleti, hep bilinen ol­ gulardır. Burada vurgulanmas ı ğerekli önemli. nok­ ta, yalnızca, siyasal · egemenliğin temelinde toplum-' s a l bit göre v bulunduğu ve siyasal egemenliğin de 45


ancak kendisine verilen bu toplumsal görevi yerLrıe getirdiği sürece varlığını sürdüreceği noktasıdır. Bütün bu sınıflaşma ,sürecinin yanısıra, bir baş­ kıa sınıf oluşması daha meydana gelir. Tarımsal aile içindeki doğal işbölümü, belirli bir refah düzeyinde , aileye bir ya da birden fazla yabancı işgücü sokul­ masına olanak verir. Artık, üretim, insanın işgücü­ nün, kendi geçimi için ger�kli olandan fazlasını üre­ tebileceği ölçüde gelişmiştir. Ortada daha çok işgü­ cünü geçindirmenin aracı, eşdeyişle, daha çok işgü­ ciinü kullanmanın aracı vardır. İşgücü artık düpedüz bir değer kazanmıştır. Gelgelelim, içinde yaşanılan topluluk, kullanılmaya hazır bu fazla İşgücünü sağ­ layamamaktadır. Bu fazla işgüçlerini sağlayacak bi­ ricik yol olarak geriye kala kala s avaş kalmaktadır. İmdi, hızla değer kazanan savş tuatsaklarının ha­ yatları bağışlanmakta, onların emeklerinden yarar­ lamlmaktadır. Bundan böyle kölelik yolu açılmıştır. Kölelik olmasaydı, Yunan devleti, Yunan sanat ve bilimi olmazdı. Kölelik olmasaydı Roma İmpara­ torluğu olmazdı. Helenizm ve Roma İmparatorluğu temeli olmaksızın da modern Avrupa olmazdı. Bizim bütün ekonomik, politik ve entellektüel evriinimizin zorunlu kölelik aşamasından geçtiğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu anlamda pekala şöyle de diyebili­ riz: Çağdışı kölelik olmasaydı, ç ağdaş sosyalizm de olamazdı. Kölelik ve benzeri tarihsel kurumlara karşı soyut formüllerle saldırıya kalkışmak ve bu kurumlara al­ çk damgasını basıp üzerlerine pür ahlaki bir öfke ile yüklenmek boşunadır. Böyle bir tutumla, aıslın­ da, herkesin bildiği bir gerçekten, bu eski kurumla­ rın artık günümüz koşullarına ve bu koşulların be46


lirlediği

duygulara denk d üşmed iği gerçeğinden baş­

kaca bir şey anlatılmış olunmaz. Buysa, biz·e bu ku­ rumların doğuş biçimi, varlık ne de nl eri, tarihte ayna­ dıkları Yol üzerinde hiç

:bir şey öğre tm ez .

E ğe r bu so­

run ü zerin e · eğil irsek , o zaman, ne denli tutarsız

- zükiirse g özüıksün, geçmiş zamanın koşulları

gö-

içinde

köleliğin ortaya çıkışının büyük bir ilerleme oluştur­

duğmıu itiraf etmek zorunda kalmz. İn s anlı ğın hay­

vanlıkta.YJ. başladığı ve vahşilikten kurtulmak için de hay:-,-an�al araçlara gereksinme duyduğu kesin ola rak

saptanmış bir

gerçekti:r. Eski topluluklar, var­

lıkların;ı sürdürdüıkieri

her yerde,

Hindistan'dan

Rusya'ya varıncaya de k , binlerce yıldan b eri , en ka­

ba devlet b iç iminin, Doğu despotluğunun temelleri­ ni oluşturmuşl ardır. Ancak bu toplulukların dağıldığı yerlerdedir ki halklar k end ilerin i

rmeği

aşmışlar ve köle

aracılığı ile üretimi artırıp ekonom ik evrimle­

rini gerçekleştirmişlerdir. Sorun apaçık

ortadadır:

İnsan emeği, zorunlu yaşam ve geçim araçları dışın. da aııcak p ek az bir fazlalık elde edebilecek

kadar

üretken kaldığı sürece, üretici güçlerin evrimi, aliş verişin yaygınlaşması , devlet ile hukukun g elişimi

ve s anat ile

bilimin

harcayan yığınlar

oluşması, ancak, basit el emeği

ile, kendisini ç alı şmanın, ticare­

tin ve d e vl e t işlerinin yönetimine, daha sonra da sa­

·nat ve b ilim işlerine adamış �ayıca az ayrıcalıklı

şiler arasmd a geliştirilmiş yeni bir işbölümü

ki­

saye­

sinde o lan aklı kılınmıştır. İşte ·bu işbölümünün en yalın ve d oğıal biçimi de köl eli ğin

ta kendisidir.

Bugüne dek, sömüren ve sömürülen, egemen ve ezilen sınıflar

arasındaki tüm tarihsel çelişkiler, an­ bu gör-ece az gelişmiş üretkenliği

cak insan e meğin in

ile açıklanabilirler. Fiilen çalışan nüfus, ge rekli eme­

ği harcayarak, kendisine, · artı k toplumun ortak işle-

47


riyle, emeğln yönetilme<;i, devlet işleri, hukuki sorun­ lar, sanat, bilim v.b. ile iglilenmek için zaman kalma�

yacak denli çok uğraşp:ıak zorunda kaldığı sürece, bu

işlere bakabilecek, fiiU çalışma zorunluluğundan ya­ kasını sıyırmış özel sınıfa gereksinme duyuldu Ama .

bu

durum, o s ınıfı, JrenÇ!i yarıı.rına, emekçi yığınlara

gitgide daha ağır bir çalışma yükü yüklemekten de alakoymadı. Yalnızca, üretici güçlerin büyük sanayi tarafından hızla geliştirilmesini, işin toplumun hiç istisnasız bütün üyelerine dağıtılınasım v-e böylece herkesin çalışma süresinin herkese topllimun genel işlerine katılabilmek için yeterince zaman kalacak

biçimde sımrlanÇlırılmasını s ağl ad ı

.

Demek ki her

egemen ve s ömürgen sınıf, ,ancak şimdi gereksizleş­ miş, hatta toplumsal gelişme yolunda apaçık bir en­ gel dun:ı.muna gelmiştir. Bu sınıf dolaysız zor kul­

lanmakta ne denli usta dan k alÇ!ırı lac aktı r da. Her

mik bir

siyasal güç,

olursa olsun, acımasızca orta­

ilkin toplumsal

niteliikte ekono ­

göreve dayanır. Bu güç, ilkel topluluklarm

çözülüp dağılm asın ın to pluluğun üyelerini özel üre­ ticilere dönüştürdüğü yani onları ortak to plumsal gö­ revlerin yöneticilerine daha da

yabancı1aştırdığı

öl ­

çüde artar. ··

Toplumdan

b ağım;nz :k�lı).')Jdıktan, hizmetkar du­

rumundan efendi Q.ururnurı.ı;ı. gelcPkten sonra, siyasal

güç, iki

yönde etkili ()labilir: Ycı. ekpnomik

gelişme

doğrultusunda e tkili olur; o z aman ekonomik geliş­ me hızlanır. Ya Ç!ıı. f!kOnQmik gelişmeye karşı çıkar;

bu olasılıkta, (:�irkaç i stisn a dı�ında, ekonomik geliş­

meye hep yenik düşer. Söz konusu birkaç istisnaya, en b arbar fati:hlerin bir ülke halkının k ökün ü kazı­

dıkla,rı

ya da

bu ha1kı yerinden yurdundan kovup, n e


yapacaklarını bilemediıkieri üretici güçleri darmada­ ğm ettikleri ya da batırdıkları ender fetih olayların­

da rastlanır. ENGELS: Anti-Dühıing (MEW XX, 1 66 i.s.)

D Uygarlığı başlatan meta

üretimi aşaması, eko­

nonıik açıdan, 1) madeni paranın ve onunla birlikte parasal sermayenin, faizin ve tefeciliğin,

2)

ler arasında aracı bir sınıf olarak tüccarın, toprak mülkiyeti ile ipoteğin ve

üretici­

3) özel

4) üretimin egemen

hiçimi olarak köle emeğinin ortaya çıkmasıyla belir­

lenir. Uygarlığa denk düşen ve uygarlığın başlama­ sıyla birlikte mutlak egemenliği kazanan aile biçimi monogamidir, erkeğin kadın üzerindeki e gemenliği

ve toplumun eikonomik birimi olarak tek eşli aile­ dir. Uygariaşmış toplumun özeti de, her çağda hiç - istisnasız egemen sınıfın devleti olan ve her durum­ da ana çizgileriyle ezilip s ömürülen sınıfı baskı altın­

da tutmayı amaçl.ayan bir aygıt olarak kal an <«ievlet» tir. Uygarlığı belirleyen b aşka bir öğe de, bir yandan bütün toplumsal işbölümünün temeli olarak kent-köy karşıtlığının kökleşmesi, öte yandan, m alike

ölümü

ertesinde de mülkiyeti üzerinde tasarruf olanağı sağ­ layan vasiyetnamenin tanınmasıdır. Eski gens tipi yapıya taban ta:bana ters düşen vasiyetname kurumu, So1on dışta tutulursa, Atina'ya tamamen yabancıydı .

'

Roma'da �se, pek erken benimsendi. Yalnız ne zaman

kabul

·edildiğini kesin olarak bilmiyoruz . Almanlara ı

faziletli Almanın kendi terekesini kiliseye rahatça vasiyet edehilmeısi için vasiyetname kurumunu. kabul ettirenler ise rahipler olmuştur.

49/4


La,ssalle'in «Müktesep Haklar Sıstem!>> ,

bölümde, ana çizgileriyle, Roma

ikinci

vasiyetnamesinin,

Roma kadar eski olduğu görüşü çevresinde

dönüp

dolaşır. Bu yazara bakılırsa, Roma tarihinde vasiyet­

namesiz bir çağ olmamış, vasiyetname kurumu, Roma öncesi çağda, ölülere tapma kültüründen kaynaklan­ mıştır. Tarikat olarak eski bir Hegelci olan Lassalle, Roma hukuku kurallarını Romalıların toplumsal iliş­ kilerinden türetecek yerde, spekülatif irade kavra­

mından

türetımekte ve bu yüzden de böylesine tarih

ötesi bir iddiaya sürüklenmektedir. Aynı spekülatif

kavrama dayanarak, Roma miras hukukunda

mal

varlığının devrinin salt ikinci derecede bir sorun ola­ rak kaldığı sonucuria ulaşan bir kitapta, buna pek ş aşmamak gerek. Lassalle, yalnızca, Romalı hukukçu­ ların, özellikle eski ç ağların Romalı hukukçularının hayallerine kapılmakla kalmamakta, hayalcilikte on­ ları düpedüz geride bırakmaktadın ENGELS: Ailenin, Özel Mülkiyecin ve Devletin

Kökeni {MEAS II, 298/299) D Gitgide artan servetler, bir yandan, aile içinde

erkeğ·e

kadından daha önemli bir yer kazandırıyor,

bir yandan da, bu ayrıcalıklı durumdan, gelen.eksel mirasçılık düzenini çocuklar yararına değiştirme yo­ lunda yararlanıma e ğilimini o:rrt aya çıkarıyordu.

Gel­

gelelim, soy zinciri analık hukuku ışığında belirlen- .

diği

söz

işin

sürece

olanak

dışı

konusu

analık

hukuku

gerçekleştirilmesi,

ceği kadar güç

50

olmadı.

bir

hiç

şeydi

bru.

Öyleyse

d eğiştirilmeliydi. de

Çünkü

bugün

Bu

samiabiie­

insanoğlunun ge-


çirmiş olduğu devrimierin en köklülerinden biri olan bu devrim, gens üyelerinden bir tekinin bile kılına dokunm_aksızın

gerçekleştirilebilecekti.

Gensin bü­

tün üyeleri önceki · durumlarını koruyabileceklerdi. Ya1'1ızca, gelecekte erıkek üyelerin çocuklannın gens içinde kalacaklannı, kadın üyelerin çocuklannın ise kendi genslerinden

çıkarılıp babalarının genslerine

geçeceklerini kararlaştırmak, bu iş için

yeterliydi.

Böylece, kadına göre belirlenen soy zinciri ile analiğı dayanak diye alan miras hukuku ortadan kaldırılmış ·

ve erkeğe göre belirlenen 1soy zinciri ile babalığı da:.. yanak diye alan miras hukuku !kurulmuştur . . . . . . Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin ev­ rensel, tarihsel yenilgisi oldu. Erkek evde bile yöne­ timi eline aldı. Kadın aşağılandı, köleleştirildi ve salt erkeğin bir zevk ve çocuik doğunna aleti 1dereke­

sine düşürüldü . . . · Kadının tek erkeğe sadakatL'li ve bu yoldan

çocuğun

babasının

!kimliğinin güvenilir biçimde

tanmasını sağlayabilmek

için, kadın, erkeğin

menliği altına alındı. O kadar ki,

e rkek

da

sap­ ege­

kadını öldü­

recek olsa bile hakkını kullanmış olmaktan başka bir­ şey yapmış olmayaca'ktı . . . . Karı-koca ailesi (monogamik aile ) ,

babahrı

kesinlikle bilinebilir çocuklar üretmek amacıyla, er­ kek egemenliği üzerine kurulmuş bir ğm

kesinlikle

rın mirasçı sıfatıyla, gün.ün

vetine

ailedir.

B abalı­

bilinebilmesi gereksinmesi de çocukla­

sahip olmaları

birinde babalarının ser­ ,

gereğinden ileri

geliyordu.

Tek eşli aile, iki . başlı evlilikten, artık taraflardan

her ikisinin

d:iledikh�rinde çözemeyecekleri

s ağlam bir evlilik bağı kurması olgusuyla

daha ayrılır.

Kural olarak, şimdi artık yalnız erkek, evlilik bağı­ nı çözüp karısını boşayabilir. SadaL'katsizlik etme hak-

51


da

hiç değilse

gelenek

ve görenekçe kendisine

tanınmıştır. (Hatta Fransız Medeni Kanunu, kocaya bu ayrıcalığı, düşüp kalktığı kadını karısının evine' getirmemesi koşuluyla açıkça sunmuştur.) Toplumsal gelişme hızlandıkça, erkek bu ayrıcalığını gitgide da- ha sık kullanır. Eski cinsel pratiğini hatırlayıp da onu yeni baştan yaşamak isteyen kadının vay haline! O her zamankinden daha ağır cezalandırılacaktır . . . Monogami

(kar!-koca

evliliği) , doğal koşullar

üzerine değil, ekonomik koşullar, yani, özel mülki­

yetin ilkel ve doğal orta,k mülkiyet karşısındaki zafe­ ri üzerine kurulmuş ilk aile biçimi oldu. -Bu tip e vli­ liğ.in asıl amaçları şunlardı: Kocanın aile

içindeki

egemenliğini ve salt kocanın dölünden dünyaya gele� bilecek, kişisel serveti de sonradan kendilerine ka­

lacak çocukların varlığını sağlamak. «İlk işbölümü erkekle kadın arasında çocuk üret­ me bakımından yapılanıdır.» Bug ün bu cümleye şunu

da ekleyebiliriz : Tarihte en eski sınıf karşıtlığı, tek eşli evlilİ!kte erkek ile kadın arasındaki

karşıtlığın

gelişimi ile ve i1k sınıfsal baskı da kadın

cinsının

erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasıyla baş­ lar. Gerçi tek eşli evlilik muazzam bir tarihsel iler­

lernedir. Aina bu soy evlil�k. salt köleliğin ve özel mülkiyetin çığrını açmalda kalmaz, aynı

zamanda

her ilerlemenin bir nisbi gerileme oluşturduğu, kimi kişilerin refaha kavuşup yükselmesinin ancak başka [jşilerin ezÜip alÇaltılması pahasına sağlandığı koca bir tarihsel süreci de başlatır. Karı-koca evliliğinden (monogamiden) ve koca­ mn evlilik dışı ilişkilerinden başka, zina da önü alın­

maz bir toplumsal kurum olup çıktı. Gerçi zina ln­ nanıyordu ve şiddetle cezalandırılıyordu. Ama önle­ Hemiyordu. Çocukların b abalığının kesinliği, geçmiş-

52


te olduğu gibi, şimdi de , olsa olsa vicdana dayanmak­ ta idi. Ve çözüml€memez çelişkiyi çözümleyebilmek için, Fransız Medeni Kanunu madde 312 kuralı şöyle buyurdu: «Evlilill: sırasında ana rahmine düşen ço­ cuğun babası kocadır.>> Üçbin yıllık karı-koca evlili­ ğinin ulaştığı son aşamaydı bu . . . . Katolik kilisesi, ölüme çare bulunamadığı gibi, karının kocasına ihanetine , zinaya da çare bulunma­ dığma inanmış olacak ki, boşanmayı yasaklamıştır . . . Hukukçuları:ıi1ıza bakılırsa, mevzuattaki ilerleme, ka­ dınların ya:kınma nedenlerini zamanla ortadan kaldır­ mıştır. Değil mi ki, uygariaşmış bütün çağdaş hukuk sistemleri, bir yandan evliliğin geçerli sayılabilmes; için her iki tarafın özgür iradesiyle kurulan bir ı;öz­ leşmenin varlığım şart koşadarken bir yandan da evlilik sırasında her iki taBfın eşit haklara sahip VI:) eşit yükümler altmda bulunmalarmı şart koşmakta­ dıı·lar, o halde, bu iki şaria bağlı kalınciıkça kadın­ lar cia bütün istemlerine kavuşmuşlar demektir. B;ı salt hukuki kamtlama, cumhuriyetçi burjuvanın pro­ leterin taleplerini geri çevirip onu susturmak için kullandığl kanıtlamanın bir .:: şidir . . . . Evlenmede taraflar nikah tutanağını biçimsel a­ çıdan serbestçe imzalayınca, yasa hatta en fazla geliş miş yasa bile, tatmin edilmiş olur. Hukuk kulislerinin ardındaki gerçek yaşamda olup bitenler ve söz konu­ su irade özgürlüğünün nasıl oluştuğunu, ne yasa ne de huku..�çu kurcalayamaz. Oysa, en yüzeysel bir hu­ kuk karşılaştırılması bile, söz konusu irade özgürlü­ ğünlin nemenem birşey olduğunu hukukçuya göste­ rebilir. Ana baba servetinden belirli bir payın doku­ nulm2,Z, saklı pay olara_!{ yasaca çocuklam tahsis edil­ diği, yani onların mirasçılık sıfatından yoksun bıra­ kılamadıklı.rı ülkelerde (Almanya'da, Fransız huku-


kunu b2nimsemi� ülkelerde v.b .) , ç ocuklar, evlene­ bilmek için ana babalarının rızalarına muhtaçtırlar. Buna karşılık, ana babanın rızasının evlenmenin ya­ sal bir gereği sayılmadığı İngiliz hukukunu benimse­ miş ülkelerde, ana baba mutlak bir ölüme bağlı tasar­ ruf serbestliğine sahiptirler, dilediklerinde çocuklan­ nı mirasçılık sıfatından yoksun bırakabilirler. Ama buna rağmen, daha doğrusu buna b<!ğlı olarak, mi­ rasçılık yoluyla intikale elverişli şeylerin mevcut bulunduğu sınıflar için, evlenme özgürlüğünün ingil; tere ve Amerika' da, Fransa ve Almanya'dakinden biı- kıl payı fazla olmayacağı da beısrbellidir. Erkek ile kadının evlilik içindeki hukuki eşitliği açısından da durum bundan �yi sayılamaz . Eski toplumsıal iliş­ kilerd-en bize miras kalmış kadın-erkek eşitsizliği, kadının ekonomik yönden baskı altına alınmışlığının nedeni değil, sonucudur . . . . . . Modern karı-koca ailesi, kadının üstü açık ya da kapalı ev köleliği üzerine kurulur. İşte modern . toplum, adeta kendi moleküllerini oluşturan bu tip ailelerin bir araya geldiği bir ilütledir. Günümüzde erkek, çoğunlukla, - hiç değilse varlıklı sınıflarda, aile geçindirip besleyen kişi olmak zorundadır. Buy­ sa, ona, hiçbir hukuki ayrıcalıkla destekienmeyi ge­ rektirmeyen bir egemenlii� konumu kazandırır. Aile içinde, erkek . burjuva, kadınsa proleter rolündedir . .

.

. . . Kadın açısından bir cürüm sayılan, en ağır yasal ve toplumsal sonuçlara yol açan bir eylem, erkek açısından yüz ağartıcı ya da olsa olsa zevkle taşınan hafif bir ahlaki leke say�lır. . . . . . Kapitalist üretim, herşeyi meta'ya dönüştür­ mekle, geçmişin bütün geleneksel ilişküerini darma­ dağın etti, soydan soya geçen törelerin, tarihsel 54


hukukun yerine, alım satımı,

<<serbest» sözleşmeyi

koydu . . . . Aslında, birbirleri ile sözleşebilmeleri için, ki­

§T�deri,

eylemleri ve mülkleri üzerinde özgürce ta­

sarruf edeb ilen ve eşit haklara sahip olarak karşı kar­ şıya gelen kişilere gereksinme vardı. İşte bu «Üzgün ve <:t:>şit» kişileri yaratmak, kapitalist üretimin bel­ li başlı işlerinden oldu. Bu iş, başlangıçta salt yarı bilinçli, üstelik dinsel kılıflar içerisinde yürütüldüy­

se de,

Luther ve Calvin reforml arından sonra, insan­

oğlunun ancak tam bir özgürlük iç ind e giriştigi ey­ lemlerden sorumlu tutulabileceği ve ahlak dışı ey­ lemlere karşı direnmenin de ahl aki bir yüküm olduğu

ilkesi iyiden iyiye yer etti. Pe'kiyi ama bu ilke ev­ l enme alanında

sürdürülegelen uygulama

ile nasıl

bağdaştırılabilecekti? Burjuva anlayışına göre, evlen­ me bir sözleşmeydi, bir hukuki işlerndi ve hatta iki

insanın bedeni ve ruhu üzerinde ömür bo yunca ta­ sarrufa ilişkin bir sözleşme olduğuna göre , bütün hu­

kı.üd

işlemlerin en ön e mlisiydi. Gerçi evlilik de o za­

manlar şeklen özgürce kurulurdu; taraflar <<evet» de­ medikçe oluşmazdı. Ama <<evehin nasıl ortaya çıktığı · ve evliliğin gerçek kurucularının kimler olduğu da çok iyi biliniyordu. İrrndi, eğer bütün öteki sözleşmeler 1çin gerçek bir irade özgürlüğü isteniyor idiys e , aynı

özgürlük bu s özl e şm e için niye istenmesindi? Birbi­ riyle evlendirilecek _olan iki genç insanın kendi ben­

likleTi,

bed enl eri ve organları üzerinde özgürce ta-

. sarruf hakları yok muydu? Cinsel aşk, şövalyelik ta­ rafından moda haline ge,tirilmemiş miydi ve sadakat­

siz şövalye aşkı karşısında, karı koca aşkı, cinsel aş­ km gerçek burjuva biçirrni değil miydi? Eğer karı ko­

canın birbirlerini sevrneleri

onların yükümü idiy­

se, birbirlerini s evenlerin birbirleri ile (ama yalnızca

55


birbirleriyle, yoksa b aşkalan ile değil) evlenmeleri de bir yüküm değil miydi? Birbirlerini sevenlerin bu hakları, ana babanın, hısımların ya da başkaca evlen­

me teliallarının haklarmdan daha yüc e değil miydi? . . . . . Nitekim, yükselmekte olan burjuvazi, özellik­ kurulu düzenin en fazla s arsılmış bulunduğu pro­ testan ülkelerin yükselmekte olan burjuvazisi, evlen­ me ala..'lmda da zamanla sözleşme özgürlüğünü tanıdı le

ve uygulamaya döktü. Gerçi evlenme yine bir !Sınıf evlenmesi olarak kaldı. Ama taraflara kendi sınıfları içinde belirli bir seçme özgürlüğü de tanındı. Karşılık­ lı cinsel aşka ve çiftierin gerçekten özgürce anlaşma­

larına d ayanmay a.11. he! evliliğin ahEık'sızca bir şey olduğu, tıpkı kağıt üzerinde ve şiirlerde olduğu gibi, ahlak teorisinde de en sarsılmaz

kural haline geldi.

Sözün özü, aşk evliliği bir «droit ile l'homme» (insan hakkı) . olarak mm edildi. Üstelik s alt

bir «droit de l'

homme» (erkek hakkı) olarak değil, ayrıca kural dışı yoldan, bir «droit de la femme>> (kadın da.

haikkı) olarak

Ama bu insan hakkı, bir noktada, bütün öteki ayrılınaktaydı, İnsan hakla­

sözde insan h aklarından

rı, prati.�te egemen sınıfa, burjuvaziy;e özgü haklar olarak bırakılıp, ezilen sınıft an proletaryadan dolay­ ,

sız

ya qa dolaylı yollardan esirgerriyor iken, tarihin

cilvesi burada bir kez daha boy gösteriyordu�

Şöyle

ki, egemen sınıf, bilinen ekonomik etkilerin egemen­ liği altmda kaldığmdan, durumlarda

bu sınıf içinde, pek ender

gerçekten özıgürce kurulmuş evliliklere

içinde, böylesine evlilikler oluşturmaktaydı.

ra3tlanırken, ezilen sınıf ana kuralı

Demekki genel ve eksiksiz bir ev'lenme özgürlü­ ğü, ancaL.� kapitalist üretimin ve onun yarattığı mül-

56


kiyet ilişkilerinin tasfiyesinin bugün bile eşierin se­ çimi üzerinde o kadar büyük bir e1:Jk isi bulunan bütün ekon omik kaygıları ortadan kaldırdığı anda gerçek­

leştirilebilir. İşte anca!k e zaman ortada karşılıklı aşktan başka evlilige itici hiç bir güdi.i kalmaz. ENGELS:

Ailenin,

Özıel Mülkiyetin

ve Devletin

Kökeni (MEAS II, 197

i.s.)

D

Kadın ile erkek arasında gerçek bir hak e şitliği, kanımca, ancak serınayenin hem kadınlar hem de . erkekler üzerindeki s ömürüsü yok edildiği ve şimdi özel bir zanaat olan ev i�letmeciliği de toplumsal ü­ retimin bir dalı durumuna getirildiği zaman gerçek­ leşebilir. ENGELS: Wilhelm Sohook'a

5/7/1 885 tarihli mektup

D

Kahramanlık döneminin Yuna11 siyasal yapısın­ da, eski gens örgütlenmesini hala dipdiri ama aynı zamanda gömülüşünün öngünlerinde görüyoruz: Mal­ varlığının çocuklara geçebilirliği ile birarada, baba­ lık hukuku, aile içinde servet birikimini kolaylaştı­ rıyar ve aile de gens karşısında bir güç kazanıyor. Bu arada servet farkları, irsi soyluluğun ve krallı­ ğın temel taşlarını döşeyerek siyasal yapıyı etkili­ yor. İlkin savaş tutsaklarıyla sınırlanmış olan kö­ lelik, daha o zamandan başlayarak tribü üyelerinin ve gens üyelerinin gitgide köleleştirilmesi yolunu a­ çıyor. Tribüler arasında sürdürülen o eski savaş, bu 57


çağdan başlayarak, hayvan, köle ve hazine e dinebil­ mek için, karada ve denizde, sistemli bir yağmacı­ lığa, açıkçası, bir gelir kaynağına dönüşerek, yozla­ şıyor. Sözüiı özü, zenginlik, en yü:..lzsek erdem diye

bellenip göklere çıkarılıyor ve zenginiikierin z orba­ lığa dayanılarak gasbedilmesiıii haklı göstermek için

de eski· gens kuralları ayaklar altına almıyor. Artık yalnızca bir tek şey eksiktir: Öyle bir kurum ki salt bireylerin

yeni kazanılmış z enginliklerini gens

dü­

zeninin komünist geleneklerine karşı güvence altı­ na almakla, salt o mülkiyeti

güne dek

hor görülmüş

özel

kutsallaştırmakla ve bu kutsallaştırmayı

da bütün insaü. topluluklarının en yüce amacı olarak ilan etmekle kalmasın, fakat aynı zamanda, mülki­ yet kazanmanın ardarda gelişen yeni yeni biç imle­ rine, yani; zenginiikierin gitgide

hızlanan

artışına Ö toplumsal meşruiyet mühürünü de bassın . yle bir kurum ki salt toplumda uç veren sınıfsal bölünmeyi somutlaştırmakla

kalmasın,

fakat, aynı

zamanda,

mülk sahibi sınıfın mülksüz sınıfı sömürme hakkı­ nı

ve onun üzerindeki

tırsın. Ve işte böyle ·

bir

egemenliğh�i de kurum çıkageldi;

sonsuzlaş­ «Devlet»

icadolun du. ENGELS: Ailenin, Özel Miilkiyetin ve Devletin Kökeni {MEAS II, 24 1 )

D Solon, siya·::;al devrimler dizisini, ilkin mülkiyete

el -uzatarak başlattı. Şimd i ye dek bütün devrimler m lilkiyetin belirli bir türünü mülkiyetİn b aşka bir türüne

karşı

koruma amacıyla gerçekleştirilmişler­

dir. Birine ilişıneden

58

ötekini korumak

olanaksızdır


zaten. Büyük Fransız Devriminde, burjuva mülkiyeti uğnma feodal mülkiyet gözden çıkarılmıştı. Solon devriminde de borçluların mülkiyeti uğruna alacak­ lıların mülkiyeti gözden çıkarıldı. Borçlar düpedüz geçersiz sayıldı. Ayrıntıları kesin olarak bilmiyoruz. Ama Solo:ı, şiirlerinde, borçlulara ait topraklardaki ipotek taşlarını kaldırtrrnş olmakla ve borçları yü­ zünden yabancı ülkelere s atılmış ve kaçmış borç­ luları vatana geri döndürmüş olmakla övünür. Böy­ le bir iş, ancak mülkiyetin. açıkça çiğnerrmesi sure­ tiyle olanaklı kılınabilirdi. Gerçekten de, birincisin­ den sonuncusuna varıncaya dek, siyasal devrim di­ ye nitelenegelmiş devrimierin tümü, hep mülkiye­ tin, h:ıkçası, onun belirli bir türünün, başka türden bir mülkiyetin müsaderesi, eşdeyişle ga:şbedilmesi su­ Tetiyie korunması uğruna gerçekleştirilmiştir. Özel mülkiyetin ancak mülkiyetin çiğnerrmesi sayesinde varlı ğ·ını koruyabilişi, ikibinbeşyüz yıldır sürgit ka� nıtlanagelen apaçık bir gerçekliktir. ENGELS: Ailenin,

Özel Mülkiyetİn

ve Devletin

Kökeni (MEAS II, 246/ 47)

o

Antik dünyada, sınıf mücadelesi, ana çizgileriyle, alacaklılar ile borçlular arasında cen�yan eder ve Ro­ ma'da, plebli borçlunun b atışı ile - sona erer; onun yerini köle alır. ENGELS: MEW XXIII, 1 49

o


Doğu'da

suyun tutumlu

biçimde ve

ortaklaşa

kullanılması zorunluluğu, merkezi bir devlet gücü-:­ nün etki:ı varlığını kaçınılmaz kılmıştı. Böylece, bü­ tün Asya yönetimleri, kamusal işlerle ilgilenme yo­

lunda ekoııomi:k

bir işlev yüklenmiş oluyorlardı. �,1ARX:

ME\V IX, 129

D Dieşimdeki ayrıcalıklar yüzünden sınıf ayrımlan

ortaya

çıktı.

Toplum sınıflara bölündü. Ve başlan­

gıçta, aym kökten gelme doğal toplulukların, salt kendi ortak çıkarlarını kollama ve yabancılara kar­ şı korunma amacıyla geliştirdikleri devlet, bundan böyle, egemen sınıfİn bağımlı sınıflar üzerindeki ya­ ş�m ve egemenlik koşullarını sürdürme amacı ile yep­

yeni bir b o yu t kazandı.

ENGELS: Anti Dühring (MEW XX, 1 3 7)

D


DEVLETiN VE HUKUKUN TA.RİHSELLİGİ VE SINI;FSALLIGI

Sömli.rü devletinin iki faaliyet alanı vardır : Bir

yandan, bütün toplumların doğasından kaynaklanan ortak işleri yerine · getirir; öte yandan, yönetirole halk kitleleri

arasındaki karşıtlıktan kaynaklanan

özgül

işlevleri üstlenir. MARX: NEW XXV, 397

Toplum, kendisinden vazgeçemeyeceği bazı or­ tak görevler yaratır. Bu

görevlere

atanan kişiler,

toplumun bünyesinde, işbölümünün yeni bir d;:ılını meydana getirirl�r- Böylece, şöz konus11 kişiler, ken­ dilerlpe velı:illik verenlerin karşısında da bir takım özel çıkarl;:ır elde ecl,erler ve onların karşısında ba­ ğımsızlaşırlşr.

Ve

işte bi:;iylece devlet doğar. Şimdi

artık :rp.al ticaretine

ve daha sonralan .gelişen para

ticaretine benzer bir oluşum gözlenir. Yeni bağımsız güç, ge n ellikle üretimin akışına U.YJilak zorundadır;

g

gel el elim, bli.nyesinde b ulup an, yimi ona bir kez devr e dilmiş ve giderek geliştirilmiş olap 11isbi bağımsızl!ğı sayesi:::ı de, aynı zamanda üretimin koşullarına ve a­ kışına bir karşı-etki gösterir: Bir yanda ekonomik

61


hareket, öte yanda, alabildiğine geniş bir bağımsız­ lık için çabalayan ve bir kez yola çıkarıldıktan son­ ra da kendi özgücüne kavuşan yeni siyasal güç ol­ mak üzere, ·eşit olmayan iki güç arasında karşılıklı bir etkileşim kendisini dayatır. Genellikle, ekonomik hareket, kendi yolunu a­ çar, · kendini kabul · ettirir. ·· Ama o da, en sonunda, kendi eliyle yaratmış olduğu ve nisbi bir bağımsız­ lığa sahip kılmış bulunduğu siyasaL hareketin, yani bir yandan devlet iktidarının, öte yandan onunla birlikte oluşan muhalefetin tepkilerine katlanmak zorunda kalır. Nasıl para piyasasına sanayi piyasasının devini­ mi ana çizgileriyle, yukanda değinilmiş çekincelerle ve hiç kuşkusuz tersinden yansıyorsa, hükümet ile muhalefet arasındaki çatışmaya da, aslında, öteden beri birbirleriyle mücadele eden sınıfların savaşı yansır. Ama burada da tersine ve dalaylı bir yan­ sıına söz konusudur. Öyle ki, sınıf mücadelesi, bir siyasal ilkeler mücadelesine dönüşmüş olur. Bu, öy­ lesine bir dönüşümdür ki işin aslını kavrayabilme­ İniz; binyıllarca zaman almıştır. Devlet iktidarının ekonomik gelişme üzerindeki karşı etkisi üç yönde belirebilir. Ya aynı yönde e.t­ kide bulunur. O zamari işler daha çabuk yürür. Ya da ekonomik gelişimin tersi yönde etkide bulunur. O zaman, günümüzde bütün büyu'k toplumlarda ol­ duğu. gibi, belli bir süre sonra iflas eder. N1hay.et, ekonomik gelişmenin kimi yollarını tıkayıp kimi yol­ larını açabilir. Böyle bir durum, sonuçta, yukarıda anılan iki olasılıktan birine bağlanır. Şu kesindir ki ikinci ve üçüncü durumlarda, siyasaf iktidar, ekono­ m1k gelişmeye ağır zararlar verir ve yığınla enerji ve malzemenin çarçur edilmesine yol açar. 62


Buna bir de ekonomik yardım kaynaklarının ele geçirilmesi ve acımasızca yok edilmesini ekleyebili­ riz. Bu da, eskiden, pekala bütün bir yöresel ve ulu­ sal ekonomik gelişmenin hatırılmasına yol açabilirdi. Bugünse, bu olasılık, çoğunlukla tam tersine bir etki yaratır. Hiç değilse büyük toplumlarda bu böyledir. Yenik düşürülen yan, uzun vadede, ekonomik, politik ve moral açıdan, yenik düşüren yandan daha karlı çıkar. Hukuk için de durum aynıdır. Yeni işbölümü ka­ çınılmaz hale gelip de profesyonel hukukçuları yara­ tır yaratmaz, genel olarak üretime ve ticarete bağlı olmakla beraber, yine de bu alanlara karşı özel bir tepki yeteneğine sahip bulunan · yepyeni bağımsız bir ahin açılmış olur. Modern bir devlette hukukun salt genel ekonomik duruma uygun düşmesi ve onu yan­ sıtması yetmez. Hukukun, bir de, iç çelişkilerinin yumağına dalanmamak için, kendi içerisinde tutarlı bir bütün oluşturması gerekir. Gelgelelim, bunu sağ­ layabilme uğruna, hukuk, ekonomik ilişkileri yansıt­ macia'ki sadakatini de giiıgide kırar. Bu durum, yasa­ ların, bir sınıf egemenliğinin aslına tam ruygun yan­ sısı olmalarının gitgide daha az rastlanır bir olguya dönüşmesiyle daha da belirginleşir. Zaten böy1e olmasaydı, bu durum hukuk kavra­ ile ç atışmaz mıydı? Bildiğimiz gibi, 1792-96 yıl· larının devnmci burjuvazisinin kendi bağlaını için· de tutarlı, saf hukuk kayrarıu, daha�Fran·sız. Me:; deni Kanunu (Cole 'Napoleon} eliyl� birçok yönden çarpıtılmıştır. Ve bu yasa da, temsil edildiği ölçüde, proletaryanın giderek artan gücü yüzünden günbe­ gün çeşitli ödünlere katlanmak zorundadır. Ama bu durum, Fransız Medeni Kanununun � Code Napoleon' un) dünyanın her yerinde, yeni kanuniaştırma haremı

6.3


ketlerine dayanak o l uşturma s ına engel olmaz. İmdi, hukukun gelişim çizgisi, geniş ölçüde, ekonomik i­ lişkilerin doğrudan doğr}lya hukuk ilkeleriyle yansı­ tılmasına bağlı çelişmelerin yok edilmesi çabaları ile kendi içinde uyumlu bir hukuk sistemi kurulması ça­ balarından ve bunu izleyen yeni ekonomik gelişme­ nb etki .ve baskısının bu s�stero.i ikide birde ç atıatıp yeni yeni ç·elişki yumaklarına sokmasından oluşur. (Burada yalnızca özel hukuktan söz ediyorum.)

ENGELS: Comad Schmidt'e 27. 10. 1 890

tarihli

mektup (MEAS II, 461/62)

D · Kural ve düzen, toplumun, salt keyfilikten ve rastlantıdan kurtulup, kendisini kalıcı kılmasının bir biçimidir. Toplum, bu biçime, üretim sürecinin ve bu sürece denk düşen toplumsal ilişkilerin duragan anlarında, kendini sül'git yeniden üretmek sruretiyle erişir. Bu oluşum, belirli bir zaman kesiti boyunca süregelmişse, gelenek V·e görenek olarak çelikleşir ve sonunda da açık bir ya·sa olarak kutsallaştırılır. Bu kural ve düzen, toplumsal dayanıklılığa kavuşacak, rastlantıdan, k e yfilikten bağımsızlık kazanacak her üretim biçiminin kendisinden vazgeçilmez öğesidir. MARx: MEW XXV, 8Öl

D Topimmal gelişmenin belirli, çok ilkel bir aşa­ masında, günbegün yenilenen toplumsal üretimi, ü­ Tetilen ürünlerin üleşimini ve değiş tokuşunu ortak 64


bir düzene bağlama gereksinmesi doğar; bireyin ken­ disini üretimin ve değiş tokuşun ortak kurallarına bağımlı kılması

zorunluluğu

belirir,

Önceleri

bir

«gelenek» durumunda kalan kurallar dizisi, kısa bir süre s onra <<yasa» haline .gelir. Yasanın yanısıra, onu ayakta tutmağa yarayacak orıganlar, kamu otoritesi, yani «devlet» de z orunlu olarak ortaya çıkar. Toplum daha fazla geliştiğinde, yasa da · dar veya geriiş kap­ samlı bir hukuk sistemine dönüşür. Bu hukuk sis­ temi daha da karmaşıklaştığı zaman,

sistemir� ter­

minoloj isi de toplumsal yaşamın sıradan ekonomik koşullarını dile getiren terminolojiden uzaklaşır. Bu hukuki sistem, varoluşunun ve sonraki gelişiminin nedenlerini süregelen ekonomik koşullarda değil de kendi iç mantığında ya da isterseniz «irade kavramı» nda bulan bağımsız bir öğe olarak gözükür. İnsanlar, tıpkı hayvanlar'dan türemiş olduklarını unuttukları­

gibi, hukuklarının da kendi ekonomik yaşam koşul­ larından kaynaklandığını unuturlar. Hukuk sistemi­ nin karmaşık ve geniş kapsamlı bir bütün haline gel­ mesiyle, yeni bir topilimsal işbölümü

zorunluluğu

doğar; bir profesyonel hukukçular .vümresi oluşur ve

onlarla

birlikte hukuk bilimi ortaya çıkar. Bu bilim,

sonraki gelişmesinde, değişik

toplulukların ve çağ­

ların hu..�uk sistemlerini, belirli ekonomik ilişkilerin bir anlatımı olarak değil de, varoluş nedenlerini ken­ di bünyelerinde taşıyan sistemler olarak karşılaştırır. Bu karşılaştırma, bütün hukuk sistemlerinde az çok orta.� yanlar bulunduğunu vamayar. Hukukçular da, bütün bu hukuk sistemlerinde ortak olan öğeyi

«tabii

hukuk» adı altında toplarlar. Bununla birlikte, neyin

<<tabii

hukuk» olup neyin «tabii hukuk» olmadığının

ölçütü, hukukun en soyut anlatımı olan adalet değe­

Iinde aranır. Bu nedenle, artık hukukçulara ve onlara 65 5


gözü kapalı inananlara göre, hukukun gelişimi, hu­ kuki deyimleri kullanacak olursak, insanlığa özgü ko­ şulları adal·et ülküsü ve ehed! adalet ile daha iyi bağ­ daştırırnak için yürütülen bir savaşa indirgenmiş olur. Oysa burada · söz konusu olan adalet, varlığını sür.:. düren ekonomik ilişkilerin, kimi zaman tutucu, kimi zaman devrimci yönden ideoloji katına çıkarılıp yü­ celtilmiş bir yansısından başkaca bir şey değildir. Yunan lıların ve Romalıların adalet anlayışı, kö­ leliği adaletli buluyordu. 1789'un burjuva adalet an­ layışı ise feodalizmi adaletli bulmuyor ve ortadan kaldırılmasını istiyordu. Prusyalı Junker'in (toprak sahibinin) gözünde o miskin Kreisordnung (toprak reformu) bile ebed! adalete aykırı bir şeydi. İmdi, «ebedi adalet» kavramı yalnızca zamana ve yere göre değil, fakat aynı zamanda insanlara göre de deği­ §·=n ve herkesin başka türlü anladığı kavramlardan biridir. Gündelik yaşamda karşılaşılan ilişkileriri yalın­ lığı içerisinde, .«haklı»,

«haksız»,

«adaletli», <<ada­

letsiz»

deyimler

toplumsal olgu­

gibi ya L'gılayıcı

lar bağlamı çeı çevesinde, yanlış anlaşılmaksızın kul­ lanılsalar bile, acıklı bir kavram kargaşasına yol a­ çarlar. Bu kargaşa, Proudhon'un yaptığı gibi, adalete

tam bir inanç beslendiğinde, daha da artar. ENGELS: Ko!llltll Sorunu (MEAS l, 587 i.s.) D Hegel'in de bağlandığı eski geleneksel anlayış, devleti belirleyici öğe, <<sivil toplumu» ise bu asli · öğe tarafından belirlenmiş ikinci . derecede bir öğ·e olarak görmekteydi. Gelgelelim, bu görüş, salt görü-

66


nüşte tutarhdır. Nasıl bireyde eylemlerinin bütün

iticl güçleri, onu harekete geçirebilmek için, beynin�

den süzülüp iradesinin güdülerine dönüşrnek zorunda ise, işte tıpkı bunun gibi, iktidarda hangi sınıf bu� hmursa bulunsun, <<sivil toplumun» tüm gereksin-. meleri de yasalar kılığınd a evrensel egemenliklerini kurabilmek için devlet iradesinden süzülmek zorun­ d�dırlar. İşin kendiliğinden anlaşılan biçimsel yanı böyledir. Ancak asıl sorun, devletinki olsun, bireyinki olsun, bu salt biçimsel iradenin içeriğinin ne olduğu ve nereden geldiği, niye bir şeyin istenip bir başka şeyirı istenınediği sorunudur. Bunun nedenini araş­ tırdığımız zaman, yakın çağ tarihinde, devlet irade­ sinin, tümüyle, sivil toplumun değişen gereksinmele­ rin c e , şu ya d a bu sınıfın üstünlüğünce ve son olarak da üretici güçler ile değiş tokuş ilişkilerinin gelişi­ mince belirlendiğini görüyoruz. Eğer yakın çağımızda devletin o dev üretim ve ulaşım araçları ile özerk gelişimli bağımsız bir alan oluşturmadığı, tersine, d evletin varlığının ve g'elişi­ minin son toplamda toplumun maddi, ekonomik ko­ şullarına dayandığı kabul ediliyorsa, bu görüş, in­ sanların maddi yaşamlarının üretiminde bu zengin olanaklara henüz sahip bulunmadığı ve dolayısıyla üretim zorunluluğunun insanlar üzerinde daha da · yoğun bir baskıda bulunduğu önceki d önemler için bir kat daha doğru olsa gerektir. Eğer günümüzde, ya.'li büyük sanayi ve demiryolları döneminde, devlet, aslında üretime egemen sınıfın ekonomik çıkarlarının yoğunlaştırılmış bir yansısından ibaretse, insanoğlu­ nun, yaşamının çok daha büyük bir bölümünü mad­ di gereksinmelerinin dayurulmasına ayırdığı ve bu nedenle de üretim zorunluluğuna bizden çok daha fazla bağımlı olduğu bir dönemde, herhalde devletin 67


bu niteliği · daha da belirgindi. Nitekim, işin bu yö­ nüyle ciddi olarak ilgilenilince, geçmiş devletlerin tarihinin bu olguyu apaçık doğruladığı gorülür.

Eğer devlet ve kamu hukuku, ekonomik koşul­ latea belirleniyörsa, bu olgu, eibette, yerleşik koşullar alhnda, bireyler arasındaki sıradan ekonomik ilişki­ leri kuralla§tırriıakla yetinen özel-medeni hukuk için de ge'Çerlidir. Şu var ki bu olgunurt büründüğü bi­ çiciler, çok deği§ik görünümlere girebilirler. İngilte­ 're'de, ulusal gelişmeye paralel oiarak gerçekleşmiş bulunduğU gibi; eski feodal hukukun biçimleri ge­ niş ölçüde alakomibilir ve onlara bir burjuva içerik aşılanabilir. Aina Kara Avrupasında olduğu gibi, mal üreten bir toplumun ilk evrensel hukukunu oluşturan ve basit mal · sahipleri arasındaki başlıca hukuki iliş­ . kileri alım�satıin, alacak-borç; senet v.b.) eşsiz bir açıklıkla düzenlemiş buiu:riari Roma Hukuku da pekala temel olarak alınabilir. O zaman, bu hukuk da, henüz küçük burjuva ve yarı feodal nitelik taşıyan bir toplum, ya doğrudan doğruya mahkenıe içtihatları yoluyla (pandekt hukuku!) ya da sözde aydınlanmış, ahlakileşmiş hl].kukçularca oluşturulan cazip bir Mede­ ni Kanun eliyle uydurulabilir. Ne var ki, boyle bir yasa, bu koşullar altında, hukuken kötü bir yasa sayılmaya mahkurndur. (Prusya Eyalet Hukuku! ) Bununla birlikte, başka bir yol daha vardır. Şöyle ki, büyük -bir burjuva devriminden sonra, aynı Ro;. ma Hukuku temeli · üzerinde, Fransız Medeni Ka­ nunu (Code Civil) gibi, . burjuva topluilmnun klasik bir yasası da hazırlanabilir. Demek ki, burjuva hu­ kukunun buyrukları, hukuki birer biçim olarak, top. Ilirnun ekonomik . yaşam koşullarının yansılarından i­ baret olsalar bile, yine de değişen koşullar karşısın­ da pekalaiyi ya da kötü sayılabilirler. . . 68


İnsana egemen olan ilk ideolojik güç olarak kar­ şımıza çıkan devlet; toplumun, kendi ortak çıkarlannı iç ve dış saldirılara karşı şavUı."lmak üzere yarattığı bir örgüttür. Bu iktidar örgütü, doğar doğmaz top­ lumdan bağımsızlaşır V€ bu bağımsızlık; belli bir sı­ nıfın örgütü olduğu, bu sınıfın egemE!nliğini ezilen sınıfa doğrudan doğruya dayattığı- ölçüde daha da artai·, Ezilen smifm · egeineiı sınıfa karşı mücadelesi, zorunlu olarak, siyasal bir mücadele, her şeyden önce, bu sınıfın siyasal egemenliğine karşı yürütülen 1-,i.r mücadele haline gelir. Bu siyasal - mücadelenin ken­ di ekonomik temeliyle ilişkisinin bilinci yavaş yavaş kaybolur ve hatta tamamen silinebilir. Bu olgu, rrı� ­ cadeleye kahlanlar için tümüyle geçerli olmasa bile, tarihçiler için hemen hemen her zaman geçerlidir. Roma Cumhuriyetinde sürdürülen müçadelelere ilii;i­ kin tüm kaynaklar arasında, işin aslını, yani toprak mülkiyetinin ana sorun olduğunu bize açıkça ve ke­ sinlikle söyleyen tek kişi Appien'dir. N e var ki devlet, toplum karşısında bağımsız bir güç katına çıkınca, bu kez kendisi yeni bir ideoloji. yaratır. Gerçekten de meslekten politikacılar, kamu hukuku teorisyenleri ve özel hukuk alanındaki ya­ zarlar, ekonomik olguları ve e konomik ilişkileri el çabukluğu: ile hasıraltı ederler. Her özel durumda, ya�alar eliyle kura1laştınlmak üzere, ekonomik ol­ gular, hukuld güdüler kıliğma girmek zorunda olduk­ larından v.e evvelce yütüriükte btilunaiı bütün hu­ kuk sistemini de hiç kuşkusuz hesaba katmak w�­ rektiğinden, hukuki biçim her şey sayılır da, ekono­ mik öz bir hiç. sayılır. Kamu hukuku ve özel hukuk, bağımsız bir tarihsel evrim geçirmiş, kendi başlarına sistemli olarak açıklanmaya elverişli ve but'.in i ç ç2li şkilerinden tutarlı bir biçimde arıtılmış olduk-

69


ları için de, böylesine siştemli bir açıklamadan vaz­ geçilcm.eyecek bağımsız alanlar olarak incelenir�er. Daha yüksek, yani maddi; ekonomik temelden da­ ha da uzak ideolojiler ise, felsefe v·e din biçimine bü­ rünürler .

ENGELS: Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Fel9efesinin Sonu (MEAS II, 362 i.s.)

D Bireylerin, asla kendi iradelerine bağlı olmayan m.addi yaşamları, b irbirlerini karşılıklı olarak etkile­ yen üretim biçimleri ve alış-veriş biçimleri, devletin gerçek temelidir ve bireylerin iradesinden tüm ba­ ğımsız olarak, işbölümü ile özel mülkiyet

gereklili­

ğini sürdürdükçe, her basamakta d a böyle kalır. Bu

fiili

ilişkiler asla devlet iktidarınca yaratılmış değil­

dir. Tersine, devlet iktidarını yaratan, bu ilişkilerdir. Ve işte bu ilişkiler çerçevesinde topluma egemen o­ lan bireyler, iktidarlarını devlet kılığında billurlaş­ tırmak zorundadılar. Fakat onlar, ayrıca, bu belirı · ilişkilerce şartlandırı1ıp

belirlenmiş

iradelerini de,

devlet iradesi diye, yasa olarak, genel bir biçimde · açığa vurmalıdırlar. Bu öyle bir açığa vurmcı.dır ki içeriği özel hukukun ve ceza hukukunun da apaçık .

kanıtladığı gibi, her zaman, söz konusu egemen sı­ nıfın kendi ilişkilerince belirlen�r. Nasıl vücutlarının a ğırlığı insanların iradelerine ve

keyiflerine

bağlı

d eğilse, kendi iradelerini yasalar biçiminde ve kişisel k eyiflerinden bağımsız olarak

yürürlüğe sokmaları

d.:ı insanların kendi iradelerine bağlı değildir. MARX: Alman İdeolojisi (MEW lll, 3 1 1)

70

D


Felsefi anlayışa göre, devlet, «bir düşüncenin gerçekleşmesi» veya Tanrının felsefeye aktarılmış yeryüzündeki gölgesidir, ebedi doğruluğun ve adale­ tin gerçekleştiği ya da gerçekleşmesinin gerektiği bir alandır. Ve bu anlayıştan kalkılarak, devlet ve _dı:ıvletle ilgili herşeye bir «hurafeci saygınlık» ka­ zandırılır. Bütün topluma ortak işlerin ve çıkarların şimdiye dek olduğu gibi, ancak devlet ve onun ma­ kamları tarafından kotarılabileceğine i..rıanmaya da­ ha küçük yaştan alışıldığı ölçüde, bu anlayış daha da kolay kökleşir. Bu arada irsi monarşiye sırt çevirip, demokratik cumhuriyet üzerine yemin etmekle, pek cüretli -bir adımın atıldığı :Saıı.ılır. Oysa, aslında, tıpkı monarşide olduğu gibi, demokratik cumhuriyette de, devlet, bir sınıfın bir başka sınıf t;:ıı-afındaı-.ı baskı altına alınması iÇin öngörülmüş bir aygıttan başkaca bir şey değildir. Sınıf egemenliği uğruna mücadele­ siıı.de galip gelen proletarya tarafından da devralı­ nan bu belanın en kötü yanları, Koroünde de görül­ düğil gibi, gözü kapalı kesilip atılamaz, olsa olsa tör­ pülenebilir. Bu süreç, yeni ve özgür toplumsal koşul­ larda serpilen bir kuşak, bütün devlet çöplüğünü ü­ zerinden silkip atabilene dek sürüp gider. . . MARX: Fransa'da İç Savaş (MEAS I, 452/453)

D

Zorbalığı, hukukun temeli sayan düşünürler, i­ rade) ; hukukun temeli sayan düşünürlerle açık bir uyu :İnazlığa düşmüşlerdir Robbes'un yaptığı gibi, zoıbalık, hukukun temeli olarak alınd ığında, hukuki yargılar ve yasal düzenlem�ler, · yalnızca, üzerinde devlet güciL-ıün yükseldiği öteki koşulların bir be­ Er!:i3l, bir yan.sısı olurlar. Hiç kuşkumuz olmasın ki 71


bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini etkileyen ve ::ıalt kendi iradelerine bağlı olmayan maddi yaşam­ ları ve üretim biçimleri, devletin geı:çek temelidir. İşbölümünün ve özel mülkiyetin zorunlu olduğu her aşamada, bu maddi yaşam, bireylerin iradesinden tüm bağımsızdır. Bu somut koşullar, devlet gücü tarafından yaratılmış olmayıp, tersine, devlet gücü­ nü yaratan, doğrudan doğruya bu somut koşullardır. Işte bu koşullar altmda e gemenlL.�lerini sürdüren bi­ reyler, güçlerinin devlet görünümünde ortaya kon­ ması olgusundan apayrı yolda, bu pelirli koşuHarca saptanmış iradelerine devlet iradesi, yani, hukuk o­ larak genel bir anlatım kazandırmak zorundadırlar. Bu anlatırnın içeriği de en açık biçimiyle medeni hu­ kuk ve ceza hukukunda görüldüğü gibi, her zaman bu sınıfın maddi konumu tarafından belirlenir. Na­ sıl bireylerin kiloca ağırlığı onların isteklerine bağlı değilse, bireylerin iradelerini hukukta kişileştirip ki­ şileştirmemeleri ve baskı altında tuttukları insanlara bağımsızlık verip vermemeleri de kendi isteklerine bağ·lı değildir. Onların bireysel egemenliği aynı za­ manda genel bir . egemenlik oluşturmalıdır. Bireysel güçleri, kendi varlık koşullarına dayanmaktadır ve onlar, toplumsal koşullar olarak gelişen bu varlık koşullarının sürekliliğinin kendi üstünlüklerini zo­ runlu kıldığını ama yine de herkes için geçerli ol­ duğunu göstermek zorundadırlar. Hukuk, onların ortak çıkarlarıyla şartlanmış olan bu iradenin bir yan­ sısıdır. Hukuk, hukuk düzeni aracılığı ile özbenlik­ ten feragati, daha d oğrusu, özel durumlarda özben­ likten feragat edip genel olarak öz çıkarları kollama­ yı gerektiren ve bu temel üzerinde zorunlu olarak birbirlerine karşı bencil davranmak durumunda bu­ lunan tek tek bireylerin ve onların intdelerinin mü-


cadelesinden ibarettir. Aynı olgu, bağımlı

sınıflar

için de geçerlidir. Sözgelimi, üretici güçler, rekabeti gereksiz kılacak denli gelişmedikçe ve dolayısıyla re­ k:ıhet de süregeldikçe; bağım!ı sınıflar da rekabeti ve onunla birlikte devleti ve hukuku ortadan kaldır­

ma isteğini açığa

vurma.lda, gerçekleşmesi olanaksız

bir şey istemiş olurlar. � Devlet, egemen iradeye dayanmaz. Tersine, bi-

reylerin maddi yaşam biçiminden kaynaklanan dev­

let, aynı zamanda egemen bir iradenin kılığını da ta­ şır. Eğer sözü geçen irade, egemenliğini yitirecek olur­ sa, bu, yalnızca iradenin degiştiği anlamına gelmekle

kalmaz. Fakat aynı zamanda, bireylerin maddi varlık­ larının ve yaşamlarının da kendi istekleri dışında değiştiği anlamına gelir.

-

. . . Devlet, topluma dıştan '<layatılmış bir güç de­

ğildir. Hegel'in ileri sürdüğü gibi, <(bir ahlaki fikir va­ kıası» ya da <<aklın bir eseri ve ha:kikati>> de değildir

.

. Devlet; düpedüz, topluntun, kendi gelişmesinin belir­ li bir aşamasındaki ürünüdür. Devlet, toplumun, ar­ tık önüne geç i). emez uzlaşmaz karşıtlıklara

bölün­

düğünün, kendi kendisiyle çözümlenemez bir çeliş­ kiye dolandığının açık itirafıdır. Arrıa bu karşıtlık­ ların ve çelişik ekonomik çıkariara sahip sınıflarl.n,

kendilerini ve toplumu, verimsiz bir mücadele için­

de tüketip hitiTmemeleri için, görünuşte toplumun üstünde yer alıp, çatışmayı halliletmesi ve «düzen» sınırları içerisinde tuto:nası zorunlu bir güç gereksin­ mesi kendisini dayatır. İşte, toplumdan dogan ama toplumun üstünde yer alan ve gitgide topluma ya­ bancılaşan bu güç, devlettir.

Devlet, sınıf karşıtlıklarını düzen çitleri içinde tutma gereksinmesinden

doğduğuna ama aynı za­

manda bu sınıfların çatışması ortamında_ doğduğuna

73

·


göre, kural olarak, en güçlü sınıfın, ekonomik bakım­ dan egemen olan ve bu egemenliği sayesinde siyasal bakımdaıı . da egemen sınıf durumuna gelen ve böyle­ ce ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sö­ nıürmek için yeni yeni araçlar kazanan sınıfın devle­ tidir. İşte bu yüzdendir ki antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmayı amaçlayan köle sahiplerinin devleti olmuştur. Tıp!n feodal dev­ letin, serfleri ve angarya köylülerini boyunduruk al­ tında tutmak için soyluların organı oluşu gibi. Ve tıpkı, modern temsili · devletin, ücretli emeğin ser­ maye tarafından sömürülmesinin aleti oluşu gibi. . . Bununla birlikte, kural dışı durumlarda, mücadele halindeki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü, görünüşte bir aracı olarak, geçici bir süre için, bu sınıflara kar­ şı belirli ölçüde bir bağımsızlık kazanır. Örneğin, 1 7'nci ve 18'inci yüzyılın mutlak hükümdarlığı, soy­ lularla burjuvazi arasında teraziyi dengede tutmuş, birinci ve özellikle ikinci Fransız İmparatorluğunun Bonapartizmi de, burjuvaziye karşı proletaryayı ve proletaryaya karşı burjuvaziyi kışkırtarak, bu sınıf­ lar karşısındaki nisbi bağımsızlığını korumuştur. Egemen olanlarla egemenlik altında tutulanların ay­ nı derecede komik bir tablo oluşturdular, yeni bir ör­ neği de, Bismarck ulusunun yeni Alman İmparator­ luğu verir. Burada terazinin bir kefesine kapitalist­ ler, bir kefesine de emekçiler konmuş ve ikisinin sırtından da ahlaksız Prusyalı toprak ağalarına men­ faat sağlanmıştır. ENGELS: Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

o 74

(MEAS il, 293 i.s.)


. . . Devlet sonsuz bir geçmişe sahip değildir. !ş­ lerini devletsiz yürüten, devlett�m ve devlet gücün­ den habersiz toplumlar var olmuştur. Ekonon:ı,ik ge­ lişmenin belirli bir aşamasında, toplumun sınıfıara bölünmesi üzerine, devlet, varlığı kaçınılmaz bir şey durumuna geldi. Şimdi, hızlı adımlarla, üretimin öy­ le bir gellşme aşamasına yaklaşmaktayız ki, bu aşa­ mada, söz konusu sınıfların varlığı salt bir zorunlu­ luk olmaktan çıkmaikla kalmamakta, fakat düpedüz, _üretim için bir engel oluşturmaktadır. Onlar, evvelce nasıl zorunlu olarak ortaya çıkmışlarsa, öylesine zo­ runlu olarak ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte devlet de kaçınılmaz bir biçimde yok olacaktır. Üre­ timi i.ireticilerin özgürce ve eşitçe ortaklığı temeli üzerinde yenideri örgütleyen bir toplum, bütün dev­ let aygıtını layık olduğu yere, antikalar müzesine, iplik ç1krığının ve bronz lJaltanın yanıbaşına posta1ayaca1ktır. ENGELS: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin

Kökeni (M EAS

II, 296)

D Bütün tarih boyunca, günümüze dek, şu ya da bu ölçüde yürürlükte kalmış olan yasalar, yalnızca sınıf egemenliğine ve sınıf sömürüsüne dayalı top­ lumsal ilişkileri korumuşlardır. ENGELS:

F. A.

Lange'ye 29/ 3 / 1 865 tarili mektup

D

75


. . . Toplum yasaya dayanmaz. Tersi bir görüş, hu­ kuki bir kururitu, . bir safsata olur. Gerçek olan şu­ dur ki, tam tersine, yasa topluma dayanmalı, toplu­ mun, içinde yaşanılan dönemin maddi üretim biçi­ minderı lnı.ynaklanan ortak ç ı karlannın ve gereksin­ melerinin, münfe ri t bireysel çıkariara karş ı bir ko­ rı-ınağı ol:trı�lıdır. Bııre.ga, elimde tutmakta ol duğum �Cod� I>;japoleon»: (Fransız Mederı.i Kanunu) modern · burjuya topl umun u yaratmış d eğil dir . Tersine, 18'inci yüzyılda oluşan ve 19?uncu yüz. y ılda gelişen burjuva . . · topli.ı111 � ' b u Kpdda, saJ� y � sal anlatımını bulmakta. . . " Çhr. Tophynsal ilişkilere ayak uyduramadığı anda, salt bir kağıt parç ası olarak değer t aşıyacaktır. Eski yasalar, eski toplumsal durumlan yaratmamışlardır. Si;t; de e ski yasa.ları yeni toplumsal gelişmelerin kay­ rıağı haline getiremezsiniz. Onlar, eski durumlardan kayn akl anmışlardı r ve eski durumlarla birlikte bat­ maları da kaçınılmazdır. Değişen yaş am il iş kile riyle birlil;:te, yasalar da ister istemez d eğişir . Eski yasala­ rm toplumsal gelişmenin ortaya çık ardı ğı yeni yeni gereıksinmelerin ve i stemi erin karşısına çıkarılması, asl ınd a ç ağdışı özeJ çıkarl arın çağdaş ortak çıkarla­ rın karşısina çıkarılm asından ayrım sızdır ve bir ha­ yaldir. Hukuki düz enin s ürekliliğini ileri sürenler, artik geçerliliğini yitirmiş özel çıkarları geçerli kıl­ mak, bu toplumun ya�am ilişkilerince, mülk ediwue biç imL."lce , alışverişince ve - maddi üretimince mah­ kum e dilmiş olan yasaları topluma dayatmak, salt özel ç ık arl an ardında koşan yasa koyucularını görev başında tutmaık ve azınlığın çıkarlarını çoğunluğun çıkarlarına üstün kılahilrnek iç in devlet gücünü kö­ tüye kullanmak isterler. B u yüzderi de mevcut gerek­ sinmele:ı:le her an çelişkiye düşerler, alışve riş i , en-

76


düstriyi kösteklerler ve politik devrimiere yol açan toplumsal bunalımları hazırlarlar. MARX: . Ren Bölgesi Demokratlar Komitesi

Davasındaki

Kon:u�ma (MEW VI, 244/45)

D Bay Eden, burjuva kurumlarının kimler tarafın­ dan yaratıldıklarını sormalıydı. O, hukuki hayalleri içerisinde, yasayı maddi üretim ilişkilerinin ürii.'lÜ ol ar ak görecek yerde, üretim ilişkilerini yasanı:çı

olı:ırak görür. ıinguet, Montesqueu'nfuı

ürü­

«Esprit

des Lois (Yasaların Ruhu) hayalini bir tek sözcükle

çöpe atar:

«Ue sprit des lois c�est la propriete (yasaların ru­ hu

mülkiyett:r) . MARX: Kapital cilt I,

s. 643 /644'de

dipnotu 73

D Aslında, işbölümü ve bay Proudhon'un bütün öte­ ki kategorileri, hep bir arada, bugün «mülkiyet» diye nitelenen

sosyal ilişkilerdir. Bu

ilişkilerin dışında,

burjuva mülkiyeti, metafizik veya hukuki bir ku­ runtudaı"l başkaca bİr' şey değildir. Bir başka döneme

ait olan feodal mülkiyet bambaşka toplumsal ilişkiler çerçevesinde geliŞiniştir. Bay Proudhon, mülkiyetl. . bağırrısız bir ilişki olarak sunarken, yalnızca bir yön­

tem yaniışına düşmekle ka:lmaz. Bu durum, onun ay­ nı zamanda, burjuva üretiminin bütün biçimlerini

birbirine düğümleyen bağı ve belirli bir dönemde ge­ çerli · üretim biçiminin tarihsel ve geçici niteliğini

·77


kavramadığıru da kanıtlar. Toplumsal kurumlarımı­ tarihin birer ürünti oluşunu saptayamadığı gibi, bunların kökenini ve gelişimini de anlayamayan bay Proudhon, söz konusu kurumların olsa olsa dogma­ tik bir eleştirisini yapaibilir. zm

İındi, bay. Proudhon, gelişimi açıklaya:bilmek için ister i:stemez bir varsayıma sarılmak zorunda kalır. İşbölümünün, kredinin, makinelerin ve benzerleri­ nin, hep kendi saplantısına; eşitlik düzenine hizmet edebilmeleri için icadedildiklerini hayaı eder. Açık­ lamaları eşsiz bir ısaflık içindedir. Sözde, bu şeyler hep eşitlik uğruna icad edilmiş, ama ne yazık ki, bun­ lar sonradan uygulamada eşitliğe yüz ç evirmişlerdir. Bütün mantığı işte budur. Böylesine tepeden inme bir varsayımdan hareket eden Proudhorı, gerçE�k ge­ lişme ile kendi varsayımı her adım başında çelişince, burada bir ç elişkinin varlığını sezer. Bu arada, aslın­ da sözkonusu çelişkinin yalnızca kendi sapıantıları ile somut gerçeklik arasında kaldığını da hwsıraltı eder. · İmdi, Bay Proudhon, en başta tarih bi1gisinin kıtlığından ötürü, insanların, üretici güçlerini- geliş­ tirmek suretiyle, yani yaşamak suretiyle, kendi ara­ larında b elirli ilişkiler geliştirdiklerini ve bu ilişki­ lerin özelliklerinin de ü retici güçlerin değişimi ve ge- . lişimi ile birlikte zorunlu olarak değiştiğini farketme­ mişt ir .

MARX: P. V. Annenkow'a mektup (MEAS II, 416/417)

D

Proudhon, hukuki bakış açısından, bütün ekono­ mik o1gular gibi, faiz haddini de toplumstü üretimin 78


ko5ı :.üları ile açıklayacak

yerde, bu koşulları genel

düzlemde yansıtan devlet

ycı.saları ile açıklar. Dev­

let yasalarının üretim koşulları ile bağlantısını büs­ bütün gözden kaçıran bu bakış açısından, söz konusu yasalar, ister istemez, her an tersine buyruklarla yer değiştirebilecek keyfi buyruklar olarak gözükürler. İmdi, Proudhon için faiz haddini yüzde bire indire­ cek bir kararnarneyi çıkarmaktan daha kolay bir çö­ züm yoktur. Yeter ki böyle bir kararnameyi çıkara­ cak bir güç mevcut olsun. Oysa, bütün öteki toplum­ sal koşullar eskisi gibi kaldıkça, Proudhon'un bu ka­ rarnamesi, varlığını yalnızca kağıt üzerinde sürdü­ recektir. Faiz haddi bütün kararnarnelere karşın, es­ kiden olduğu gibi, şimdi de, bağlı bulunduğu ekono­ mik yasalara göre saptanacaktır. Kredisi sağlam ki­

şiler, eskiden olduğu gibi, şimdi de, yüzde iki, üç, dört ve daha yüksek oranlarda kredi alacaklar ve biı·icik fark, irat sahipleri.ı.ıin, kendilerini dava açma zorunda bırakmayacak kişileri titizlikle

seçip

onlara ödünç para vermelerinden ibaret H2m.en belirtmek

gerekir ki sermayenin

yalnız

olaca...�tır. elinden

ü:retkenliğini alma yolundaki bu büyük plEm, tefeci­ liği yasaklayan yasalar kadar eskidir. O <<tefecilik» yasaları ki faiz haddini sınırlamaktan

başkaca bir

amaç gütmemişler, şimdi her yerdee ortadan kaldırıl­ mışlardır.

Çünkü

bu yasalar, uygulamada hep çiğ­

nenmiş ya da çevresinden dolanılmış yasalar olagel­ miş ve devlet, toplumsal üretimin yasaları kar�ısın­ daki güçsüzlüğünü kabullenmek, sineye çekmek zo. runda

kalmıştır.

ENGELS: Kornut Sorunu . (MEAS I, 541)

[] 79


Hukuk düşüncesilie, mutlak h ukuka inanan Las­ salle nasıl da teme1siz bir saplantıya bel bağlamıştır. Onun; Hegel'in hukuk felsefesine karşı çıkışlan ge­ niş bölümüyle ç01k yerinde. Ama <<ruhun yen i felsefe­ si» ile; kendisi de doğru b ir yola girmiş de ğil Oysa kendisi; fels efi görüş açısıyla,. sürecin bir anlık ge� çici sonucunu d eğil de sürecin özünü mutlak değer olarak kawayabilecek aşamaya ul aşmış olmalıydı. O zaman, tarihsel süreç dişında başkaca bir hukuk dü­ .

şiinc:esi de ortaya çıkmazdı

.

ENGELS: Lassallib'in MükıteSep Haklar Sistemi Üzeri:ne Maıri'a: Mekitiıp (MEW XXX, 203) o Hukuklin toplum tarihinden b ağımsız bir tarihi '

yoktur.

MARX: Die F:rühsdlıriften,

s.

412

o Tarihçi hukuk okulu, bugünün alçaklığını dünün alçaklıği ile meşru ikılm aya çalışan serllerin kirbaca ,

karşı feryadını, bu k1rbaç yıllanmış, �ökle şmiş bir

kırbaç oldukça isyankar bir davranış diye d amgalayıp aşağılayatı bir okıi1dut.

- 80

MARX: :MEW I, 380


Lassaile'in «Müktesep Haklar Sistemi»

kitabı,

hem hukukçu hayalinin hem de eski Hegelci hayalin

tüm hastalıklarını bünyesinde toplamaktadır. Las­ saile, 7'nci sayfada, ek9nomik alanda da

müktesep

hak kavramının bütün gelişmenin itici gücü olduğu­

nu açıkça ileri sürmekte ve hukuku, ekonomik ko­

şullarla değil de özgücüyle gelişen akılcı bir orga­

nizma olarak sunmaya çalışmaktadır. ·es. 9) Onun gö­

zünde, hukuku ekonomik ilişkilerden değil de irade

kavramından türetmek gerekir. Hukuk felsefesi de

işte bu irade kavramının ortaya konup geliştirilme­ sinden ibarettir. (s. 12) Proudhon ile Lassaile ara­

sındaki biricik ayrım, Lassalle'in gerçek bir hukuk­

Çu

ve Hegelci olmasma karşılık, Proudhon'un bütün

ötek!i alanlarda olduğu gibi, hukukta ve felsefede d e acemi b i r amatör olmasınd a y�tar.

ENGELS: :koouıt SOrunu (MEAS I, 587)

D Yasalar, herhangi

bir üretim aracını,

örneğin top­

rağı, sürekli olarak belirli birkaç ailenin mülkiyetin­

de tutabilirle:t. Bu yasalar, söz,gelimi İngiltere'de ol­

duğu gibi, oüyük toprak mülkiyetinin . sosyal üreti­ :::tıe ctenk düştüğü

dönemde ekonomik önem taşırlar.

Ama Fransa'da hukuken büyük toprak mülkiyeti ge­

çerliyken, uygulamada küçük tanıncılık

egemendi.

İşte bu yüzden de devrim büyük toprak mülkiyetini

dağıttı. Diyelim ki yasalar toprak mülkiyetinin bölü­

nüp parçalanmasını soiısuzlaştırmış olsunlar. Bu ya­

saların varlığına karşın, mülkiyet yine de yoğunla­

şacaktır. Yasaların üretim il!işkilerinin 'korunmasında

81/6


ve üretim üzerinde

ne gib i etkilerde konudur.

bulundüğu, ay­

rı::�:a incelenmeye değer bir

MARX: Ekonomi Politiğin Eleş[irisine

Katkı

D

Hukuk kendi başına özerik bir gelişim çizgi­ si çizebilir. Ama böyle bir olasılıkta, Roma ve İngiliz hukuk tarihlerinin ç ok çarpıcı örneklerinin de ka­ nıWı.d ığı gibi, hukuk 'Salt b i9im se l bir önem taşır ve artı k egemen olmaktan d a çıkar. . . . Hukuk pekala gerçek temelinden kopup ayrı­ labilir ve böylece, farklı dönemlerde farklı bir ira de ye sahib olan ve ürünlerinde , yani yasalarda ken­ dine özgü tarihi olan egemen bir iradeye ulaşılabilir. Bu yold an , siyasal ve toplumsal tarih, ideolojik plan­ da, ke n di başına gelişen yasaların egemenli ği tari­ hine dönüştürülebilir: ­

MARX: Alman İdeolojisi (MEW III, 3 1 2)

D

Açıklanması gerekli karmaşık nokta, nasıl olup . üretim ilişkilerinin hukuki ilişkiler kılığında düz olmayan bir çizgide, eşit olmayan bir gelişim süreci­ ne girebiimiş olduklarıdır. Yani örneğin Roma Özel Hukukunun modern üretimle olan ilişkisi. (Roma Kamu Hukuku aç1sından sorun daha basi ttir . ) da

MARX: Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Ana Çizgileri, Berlin, 1 953, 29 i.s.

o 82


MÜLKİYET İLİŞKİLERİ

Tek başına ele alındığında, her de giş tokuş işle­ minde, değiş tokuşun ek o n omik yasalarına uyulduğu sürece, mülk e dinm�nin b�çimi meta üretimine özgü mülki yet hakkına ilişilmeksizin, baştan aşağı değiş­ tirilebilir. Nitekim, mülkiyet hakkı, tıpkı başlangıçta ürünlerin üreticilere a:it bulunduğu ve üreticinin eş­ değe ri eşdeğerle değiş ti rerek, salt kendi emeği sa­ ye sind e zenginieşebildiği dönemdeki gibi, toplumsal s erve tin gitgide artan bir ölçüde başkalarının karşılı­ ğı ödenmemiş e me ğini sahiplenebilecek o lanların mülkiyetine girdiği kap italist dönemde de yürürlüğü­ nü sürdürür. ,

MARX: Kapital (MEW XXIII, 6 1 3)

D Mülkiyetin ilk biçimi boy (tribü) ıp.ülkiyetidir. Bu mülkiye t biçimi, halkın avcılıktan, hayvancılıktan veya olsa olsa ç iftçilikten geç ind iği , g el işmemiş bir üre tim aşamasına denk düşer. ENGELS: MEW III,

22

D 3


Toplumun üyelerinr:in _onda dokuzu için özel mill� kiyet fiilen yoktur. Dahası var: Bir toplumda özel mülkiyet, bu onda dokuz için yok olduğundan dolayı

vardır. MARX: MEW IV, 477

Çağdaş burjuva özel mülkiyeti, ,sınıf karşitlıkla'­

rına ve çoğunluğun azınlık tarafından sqmürülme si ne dayanan firetim ve mülk edinme sisteminin en

­

son

ve en olgun anlatımıdır. MARX/ENQELS: Komünist Partisi Manifesto�u (MEAS I, 3 8)

D Taşınmaz mülkiye:ti, 15'inci yüzyılın sonunda ve

.

16'ncı yüzyılda, bireysel kaba güçle ele geçiriliyor­

du.

18'inci yüzyılda ise, artık bizzat yasa, ülke toprak­

larının yağmasına aracılık etmeğe başladı. 18'inci yüz­ yılın ·evrimi budur işte! MARX: MEW XXIII, 752

D

Bölük pörçük bireysel üretim araçlarının toplum­ sal yoğunluğa kav11şmuş koca üretim araçlarına dö­ nüşmesi . . Buna bağlı olarak, çoğunluğun cüce mül­ .

kiyetinin azınlığın dev mülkiyetin e dönüşmesi. . . Yi­

ne

buna bağlı olarak da geniş halk kitlelerinin elin-


den, toprağını yaşam araçlarının ve iş aletlerinin alın­ ması. . . İ�te � geniş halk kitlelerinin mülksüzleştirili­ şinin bu korkunç süreci, aynı zamanda sermayenin oluşturuluşunun t arihidir de. Dolaysız üreticilerin mülksüzleştirilmesi, en ar­

sız vahşetle, en lıayasız, en pespaye ve en iğrenç tut­ kuların dörtüsüyle gerçekleştirilir. Bireyin öz emeği ile edinilmiş olup, bağımsız emekçi bireyb

kendi

emek koşullan ile bütünleşmesine dayanan özel mül­ kiyet, salt biçims el yönden özgür sayılan yabancı emegın sahiplenilmesine dayanan kapitalist özel mülkiyet tarafından tasfiye edilir. İmdi, kapitalist üretim biçiminden türerne kapitalist özel mülkiyet, bireyin öz emeğinden kaynaklanan bireysel özel mül­ kiyetin ilk yadsınışı

olur.

MARX: Kapital I, 789/90

D Kapitalist

üretim biçiminden türerne

kapitalist

mülk edinm� biçimi, eşdeyişle, kapitalist özel mülki­ yet, bireyin öz emeğinden kaynaklanan- bireysel özel mülkiyetİn ilk yadsınışıdır. Ne var ki kapitalist üretim, aynen bir doğa sürecinin gerekirciliği (determiniz­

mi)

ile, kendi yadsınışını da beraberinde getirir. Ve işte bu da, yadsınışın yadsınışı olur. Ö zel mülkiyet

kurulmaz da, kapitalist d önemin kotardıklarının, yer­ _ yüzünün kooperatif ortak mülkiyetinin ve bireysel emekçe üretilmiş üretim araçlarının temeli üzerinde

bireysel mülkiyet yeniden kurulur. Bireylerin kendi kişisel emeklerine dayanan bö­

lük pörçük özel mülkiyetin kapitalist mülkiyete dö-


nüşmesi, fiilen daha şimdiden toplumsal üretim i§­ letmesine . dayanmakta olim kapitalist mülkiyetin top­ lumsal mülkiyete dönüşmesinden, hiç kuşkusuz çok daha uzun, çetin ve ağır bir süreçtir. Çünkü, ilkinde, halk kitlelerinin bir avuç sömürücü tarafından mülk­ süzleştirilmesi söz konusu iken, ikincisinde bir avuç sömürücünün halk kitleleri tarafından mülksüzleşti­ rilmesi söz konusu olmaktadır. MARX:

Kapita][st Birikimin Taırihsel Eğilimi (MEAS I, 430/ 43 1)

D

Proudhon için asıl önemlisi, yerleşik modern bur­ juva mülkiyeti idi . Bunun ne biçinı. bir şey olduğu sorusu, ancak, bu mülkiyet ilişkilerini irade ilişkileri olarak, genel hukuki anlatımı ile değil de, gerçek kimliği ile, yEmi üretim ilişkileri olarak kavrayan eA:onomi politiğin ışığındaki bir eleştirel çözümleme ile yanıtlanabilirdi. Gelgelelim, Proudhqn, bu eko­ nomik ilişkilerin tümünü <<mülkiyet» hukuki tasarımı ile karıştı:rıdığı için, Brissot'nun benzer bir yazıda, daha 1789 öncesinde. vermiş bulunduğu şu yanıtın bo­ yutlarını aşamamıştır: · <<La propriete c'est le vol» (Mülkiyet hırsızlıktır) . MARX: J. B.

von

Schweitzer'e mektup (MEAS I, 3 6 3 / 3 64)

D

Her tarihsel dönemde, mülkiyet, değişik biçim­ lerde ve birbirlerinden tümüyle ayrımlı toplumsal ilişkiler çerçevesinde gelişmiştir. İmdi, burjuva mül86


kiyetini tanımlamak demek, burj uva üretiminin bü­ tlin toplumsal ilişkilerinin açıklanması deme ktir. Mülkiyeti, sanki bağımsız bir ilişki, ayrı bir ka­ tegori, soyut ve ölümsüz bir düşünce imiş gibi tanım­ lamak, metafiziğin ya da hukulmn kuru.."ltusundan başkaca bir şey sayılamaz .

MARX: · Felsefenin Sefaleti

D

Hegel, hukuk felsefesini bireyin en yalı�1 huku­ ilişkisini oluşturan tasarrufla başlatırken yerden göğe kadar hakl ı ydı. Şu var ki, aile olmaksİzın ve çok daha somut bir ilişki olan köle ile efendi aras ın d aki ilişki olmaksızın tasarruf da olamazdı. Öte yan­ dan , henüz tasarruf aşamasında bulunup da mülkiyet aşamasına erişmemiş ol an ailelerin ve kabile· toplu­ lu:klarının varlığından söz etmek de olanaklıdır. De­ mek ki, mülkiyet konusunda en yalın kategori, basit aileler ya da kabile toplulukları ilişkis iolarak gözük­ mektedir. Daha ileri bir aşamaya ulaşmış bir toplum­ da, mülkiyet, d aha gelişmiş bir örgütlenmenin daha yalın bir ilişkisi olarak görün ür Gelgelelim bi:r ta­ sarruf ilişkisi olarak yansıyan somut bir temel her zaman var sayılmalıdır. Bir an için, tasarrufta bulu­ nan tecrit edilmiş bir vahşi insan akla getirilebilir. Ama, tas arrufun , aile biçimine vanlın caya dek ta­ rihsel bir evrim geçirdiği görüşü doğru değildir Tam tersine, ta;arruf, bu daha somut hukuki kateıgorinin varlığına mUhtaçtır. ki

­

,

.

,

.

MARX: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı

D 87


Toprak mülkiyeti tanınır tanınmaz, ipotek de icadedildi. Zinanın ve fahişeliğin monogamiye yapış­ ması g1bi, ipotek de toprak mülkiyetine yapı§fı. Ti­ caretin genişlemesi, para ve tefecilik, toprak mülki­ yeti ve ipotek sayesinde, servet, sayıca küçük bir sı­ nıf elinde yoğunlaşıp merkezileşti; buna koşut olarak kitleler giderek yoksullaştı ve yoksullar yığını da hızla büyüdü. ENGELS: Ailenin,

Özel

MüLlciyeıtin ve Devletin

Kökeni (MEAS II, 290/29 1 )

D

Toprak mülkiyetinin yoklıuğu Doğu'yu anlama..'1.ın ana.."ıtarıdır. Bütün politikanın ve dinin tarih­ s"! dayanağı-işte bu olguda yatar.

g2rçek

ENGELS:

Kautsıky'ye 6.6. 1 893 tarihli mektup

o-

Hege1in toprağın özel mülkiyetine ilişkin çö­ zümleinelerinden daha gülünç bir şey olamaz. Ona göte; birey sıfatıyla insan; kendi iradesine dış doğanın ruhu olarak gerçeklik kazandırmalı v·e dolayısıyla doğaya kendi özel mülkiyeti diye sahip çıkmalıdır. Eğer birey olarak insa.ı.ıın kaderi bu olsaydı; o zaman her insanın kendisini birey olarak gerçekleş�irebil­ mesi için toprak sa..lı.ibi olmasi gerekirdi. .Pek yeni bir ürün olan toprak üzerindeki serbest özel mülki­ yet, Hegel'e · göre, belirli bir toplumsal ilişki olma­ yıp, ·birey sıfatıyla insanın doğa ile kurduğu bir iliş­ kidir ve <<insanın her şey üz0rinde sahip bulunduğu 88


mutlak mülk edinme hakkı»dır. (Hegel, Hukuk Fel­ s e fesi, Berlin 1849, s. 79) O ysa, bireyin kendisine ay­ nı toprak parçası üzerinde gerçeklik kazandırmak is­ teyen bir başka bireyin iradesine karşı salt kendi iradesiyle kendisini toprak sahibi kılamayacağı apa­ çık ortadadır. Bu iş, iyi niyetten çok daha başka şey­ leri de gerektirir. Üstelik, bireyin, kendi iradesine gerçeklik kazandırmak için, toprağın neres;ne bir sı­ mr çekeceğini, onun iradesinin kendi kendisini ülke­ nin tümünde mi, yoksa daha da ileri giderek, ü1ke1er topluluğunda mı gerçekleştireceğini anlamak büsbü­ tün olanaksızdır. Hegel, adamakıllı sapıttığı pasajın­ da şöyle yazıyor: «Mülk e dinme çok özel bir şeydir. Vücudumla dokunduğum kadarından fazlasına sahip olamam. Şu var ki dışımdaki nesnelerin b eiıiim kav­ :rayabileceğimden çok daha geniş bir yayılma alanı vard1r. Ben bir şeye sahib olurken, aynı şekilde bir başka nesne de onunla temas eder. Ben mülk edinme işini ellerirole yaparım, ama bu mülk edinmenin ala­ m pekala genişletilebilir.» (s. 90/91) G elg elelim söz konusu <<başka nesne» de yine bir başka nesneyle temas halindedir. Ve bu yüzden de, sözüm ona, ira­ denin ruh olarak toprağa aktarabileceği sınırlar göz.,. den kaybolmaktadır. «Eğer ben bir şeye sahipsem, mantığım yalnızca bu mülkün değil, fakat onun te­ mas ettiği nesnelerin de bana ait olabileceği düşün­ cesine kayar. İşte burada, poz1itif hukuk işe karışma­ lı, kuralları saptamalıdır. Çünkü, kavramdan daha fazla bir şey çıkarılamaz.» (s. 91) Bu anlatım, «kavra­ mın» somut içyüzünün olağanüstü saflıkta bir itira­ .fıd;r. D aha işin başında burjuva toplumuna ait be­ lirli bir toprak mülkiyeti hukuki anlayışını mutlak s::ıyma yanılgısına düşen bir a.TJ.layışın, müLkiyetİn somut tezahür biçimle:rıinden hiçbir şey anlamadığım ,


.

.

Bu, aynı zamanda, pozitif hukukun, kendi kurallarını, toplumsal, yani, ekonomik gelişme­ nin gereksinmelerine göre değiştirebileceğinin ve de­ ğiştirmesi gerektiğinin de bir itirafı olmaktadır. kanıtlamaktadır.

. MARX: Kapital cilt

III, 622, not 26

c J\Iodern özel mülkiyete, modern devlet denk dü­ şer. lVIodern devletse, buTjuvazinin hem dışa hem de içe karşı, mülkiyetinin ve çıkarlarının karşılıklı gü� venc2si uğruna büründüğü bir örıgütlenme biçimin­ dea başkcıca bir şey değ·ildir. MARX: Alman

İdeolojisi (MEW III, 62)

D

Burjuvazi, mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizli­ gı, politika alanında, kendi devlet gücü eli ile ayak­ ta tutarken, bu adaletsizliği yaratmaz. Gerç,ekten de, çağdaş işbölümü, değiş tokuşun çağdaş biçimi, rekabet v.b. ile şartlandırılıp belirlenmiş olan mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizlik, burjuva sınıfının politik egemenliğinden ileri gelmeyip, tam tersine, burjuva sınıfının po1itik egemenliği, burjuva iktisatçıları ta­ rafından zorULTJ.Iu ve ebedi yasalar olarak ilfm ledil­ n:ıüş olan bu çağdaş üretim ilişkilerinden kaynaklanır. MARX: Kutsal Aile (lvlEGA I, 3, 296) D 90


ÖZEL HUKUK VE ROMA HUKUKU

Özel hukuk, özel mülkiyetle birlikte, doğal, ilkel topluluğun çözülüp dağılması üzerine oluşmuş ve ge­ lişmiştir. Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hu­ kukun gelişimi, sanayi ve ticaret alanında herhangi­ bir sonuç vermemiş, üretim biçimleri herhangibir değişi!me uğramaksızın, olduğu gibi kalmıştır. Feodal topluluğun sanayi ve ticaret eliyle çözülüp dağıtıl­ dığı modern toplumlarda ise, özel müLkiyetİn ve özel hukukun beNrmesi üzerine daha ileri geJışq:neler gös­ terebilecek yepyeni bir dönem açılmıştır. Ortaçağda geniş ticarette bulunan ilk kent olarak Amalfi, aynı z amanda deniz hukukunu geliştirmiştir. Sanayi ve ti­ caret, özel mülkiyeti ilkin İtalya'da, daha sonra da öteki ülkelerde gelişiıirdikçe, olgunlaştırılıp yetkin­ leştirilmiş Roma Özel Hukuku da yeniden benimse­ nip yürürlüğe sok,J.lnıuştur. Daha sonraları, burjuva çıkarları, prensler tarafından henimsenip, yine bu prensler tarafından feodal soyluluğu devirmek için bir araç olarak kullanılacak oranda güç kazanınca, bütün ülkelerde (Fransa'd a onaltıncı yüzyılda) huku­ kun gerçek anlamda serpilip gelişmesi de başlamış­ tır. Özel hukuk, İngiltere dışında bütün ülkelerde, Roma Hukuku temeline d ayanarak büyük hızla iler­ Iemiştir. Bu arada İngiltere'de biİe özel hu..�ukun da91


ha d a geliştirilmesi için, (özellikle · taşınır mülkiyeti konusunda) Roma Hukıi.�u ilkelerinin benimsenme­ si kaçınılmaz hale gelmiştir. Hukukun da tıpkı dinin­ ki gi:bi b ağımsız bir tarihinin olmadığı asla unutul­ mamalıdır. �vfAILX: Alman İdeolojisi (MEW III, 63)

D

Roma Hukuku, az veya çok değiştirilerek, burju­ va . toplumu tarafından benimsenmiştir. Çünkü ser­ best rekabetiri öznesinin; kendisi hakkındaki hukuki tasavvuru Romali kişiye (persona'ya) uymaktadır. Roma Hukukunun aktanınının daha başlangıcında (ve hukukçuların bilimsel görüşleri söz konusu ol­ dukça bu gün de) bir yanılgıya dayandığını ileri sü­ rüyorsunuz! Bir an için böyle olduğunu kabul etsek bile, bu olgu, söz konusu yasaların modern biçimle­ riyle (günümüzün hukukçula�ı Roma Hukukunun ters yorumlaima göre onları yeniden kurmak için habire çaba gösterseler de) yanlış anlaşılmış Roma Hukuku olduğu sonucunu yaratmaz. Eğer böyle ol­ saydı; önceki dönellı,in sonraki dönem tarafından be­ ninisenmiş her başarisinın yanlış anlaşılmış eski bi­ çim olduğU söyl€nebilitdi. . . . . .Bütün modern a..Tıayasiilar geriellikle İngiliz si­ yasal yasasinın ya..iiİiŞ anlaşılfuasına dayanırlar. tn., giliz siyasal yapisının hugü:ri iÇi geçmiş ve kötü kul­ laiııldıgı için, salt biçimsel yöiıdeh var cilari bir özel­ liğini (örnegiiı Parlamentoya karşı sözde sorumlu bir hukümeti) kendisinden vazgeçilmez bir şey sa­ yadar. Oysa yanlış anlaşılmış biçim, geriel biçimin ta kendisidir; üstelik, toplumsal gelişmenin belirli 92


bir aşamasında genellikle kullanılabilecek tek biçim­ dir de.

MARX: Perdinand L:iss alle'a mektıup (MEW XxX, 614)

D

Roma Hukuku, özel miilkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkileri­ nin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımı­ dır ki o zamandan bu yana yürürlüge konan yasala­ rın hiçbirisi bu hukukta herhangibir değişiklik yapa­ mamışlardır. ENGELS: Foodilitenin Çöküşü

ve

Devleıtlcrin

Ulusal

Doğf..ışu

o

Roma hukuku, kapitalizm öncesi basit meta üre­ tıminin olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş hukukudur. Ne var ki aynı Roma hukuku, genellikle, kapitalist dönemin hukuki ilişkilerini, yani burjuvazinin serpil­ diği sırada gereksi-ndiği, gelgelelim, yöresel örf ve adet hukukunda arayıp da bulamadığı ilişkilerin ta kendisi.c·ü de düzenler. ENGELS: Kaıutsky'ye mektup . (MEW XXX\ll, 1 67)

o

Bütün öteki burjuva yasaları gibi, miras yasa­ la.rı da, top1Uili1un, üretim araçları, yani toprak, ham­ madde, makineler v.b. üzerindeki kapitalist özel mül-

93


kiyete

dayalı yerleşik ekonorrilk örgütlenmesinin ya­

ratıcı nedeni değil, doğal sonucudur. Bunun gibi, kö­ leler üzerindeki miras hakkı da köleliğin nedeni ol­ ;nayıp, tersine, kölelik, köleler üzerindeki miras hak­ kının nedeni olmuştur. Burada olup biten, nedenle

ilgilidir, yoksa sonuçla değil; ekonomik temelle ilgi­ l idir, _ yoksa hukuki üst·yapı ile değil.

MARX: Ana Komitenin Miras Hukuku Üzerine Raporu (MEW XVI, 367)


SÖZLEŞME İLİŞKİLERİ

Bireylerin kendi aralarında birtakım ıilişkiler, ör­ neğin sözleşme ilişkileri kurmalarının, hukukçunun ve her yasanın gözünde basit bir rastlantı sayılması, düpedüz hukukçu hayalinin bir ürünüdür. Tıpkı bu­ nun g�bi, söz konusu ilişkilerin, yasaya göre; bireyin paşa gönlü istediğinde kurulan ve içerikleri salt bi­ reyin iradesine, keyfine dayanan ilişkiler olarak ge­ çerli k�lınmaları da, olsa olsa aynı saf hukukçu hayali ile açıklanabilü·. MARX: AL·nan İdeolojisi (MEW III, 64) D

Mallar kendi başlarına pazara gidip, kendi ken­ dilerine değiş tokuşta bulunamazlar. Bu nedenle, ba­ kışlarımızı malların koruyucularına, onların zilyet­ lerine çevirmemiz gerekir. Mallar bir:er «şey:»der.ı iba- ,. rettirler ve bu yüzden dii: insana karşı direnerrne zler. Gerektiğinde, insan, kuvvet kullanabilir, başka bir söyleyişle, onları zorla alabilir. Bu şeyleri mal o larak birbirleriyle ilişkili kılahilrnek için, · mal koruyucula­ rının, birbirlerini, iradeleri bu malların içerisinde ya­ tan kiş il e r olarak tanımaları gerekir. Ö yle ki herbiri, 95


ancak ötekisinin de oluruyla, yani ortak bir iradeyle, kendisine ait olmayan malı, kendisine ait olanı dev­ retmek suretiyle ıiıüL� edinebilsin. Bu yüzden de ki­ .şiler, birb1rlerini karşılıklı olarak <<malik» diye ta­ nımak zorundadırlar. Biçimi «sözleşme» olan· bu hu­ kuki ilişki, ister yasal olsun ister yasa dışı olsun, eko­ nomik ilişkinin yansıdığı bir irade ilişkisidir. Bu hu­ kuki veya iradi ilişkinin · içeriği de, doğrudan doğru­ ya ekonomik ilişki tarafından belirlenir. . . MARX: Kapital Cili I D

Değiş tokuş aracılığı ile ve değiş tokuş çerçeve­ sinde ortaya çı'kan fiili ilişki, sonradan, sözleşme ve benzeri hukuki yapılarda hukuki biçimini kazanır. Ne var ki bu hükuki biçim, ne kendi özünü, yani de­ ğiş tokuşu, ne de bu değiş tokuşun içinde s aklı kişi­ ler arası ilişkiyi yarartmaz. Tam tersine, değiş tokuş ve bu değiş tokuşun içinde saklı kişiler atası ilişki, yani ekonomik öz, huku...�i biçimi yaratır. MARX: Adblf Wagp.er'in «Ekonoı:rıi Poliıtik De:rs Kitabı» Üzerine Düşünceler. (MEW XIX, 377)

D

Kapitalist burjuva toplumunda, ayrıcalığın (imti­ yazın) yerini hukuk alır. (Mülkiyet üzerindeki hak ) , her yurttaşa, mal varlığından, gelirinden, emeğinin ve çalışkanhğmın ürünlerinden dilediği gibi yarar­ lanma ve bunlar üzerinde serbestçe tasa:r:ruf etme hakkı (olarak) , ayrıcalıklı toprak sahipliğinin yerini


alınca da, serbest p ars eli erne taya çıkar.

e s erb e st s özl eşm e o�­

v

MARX/ENGELS: Kutsal Aile v�ya Ele§İirel Eleştirinin · Eie§tiri�i D

Alım satımda, karşılıklı edirolerin değiş tokuşu­

nun d eği şik anlarda gerçekleştiri1mesinin, basit mal

dolaşımından kendi kendine kaynaklandığı açıktır. (Gerçekten de, mal dolaşımının gelişmesi, mal sahip­ lerinin birbirlerinin karşısına satıcı ve alıcı sıfatıyla ç ıkmalarının sürgit yinelenmesine yol açmıştır. Bu ge­ lişme salt bir raslantı değildir.) Malın gelecekteki bir tarihte yollanmak ve ödenmek üzere ısmarlandığı böy­ le bir olasılıkta, alım satım, salt düşünce düzeyinde­ dir; yani salt hukuken y erin e getirilmiş, mal ve pa­ ra, gözle görülebilir, elle tutulabilir biçimde henüz el d eğiştirm e mişt ir. Böylece, mal saihipleri arasında alacaklı-borçlu ilişkisi 'belirir. Bu ilişki kredi sistemi­ nin doğal kaynağını oluşturmalda birlikte, kredi sis­ temi henüz orta:ya çıkmadan önce de pekala olgunla­ şabilir. Satıcı malı fiilen devreder ama satış akçasını salt düşünce düz eyinde varsayımsal yoldan elde eder. O� ,

malı bedeline satmıştır ama parasını daha sonra eline geçlrecektir. (Alıcı, malı g ele c ekteki paranın temsil cisi olarak satın alırken, satıcı, malını gel ecekteki malın sahibi olarak satmaktadır.) Satıcı açısından, mal, kullanım d e ğeri olarak fiilen devredilmektedir ama parası henüz fiilen ele geçmemektedir. Alıcı açısından; para, malın kullanım değeri olarak fiilen devredilmekte, ama malın değiş-tokuş değeri olarak ­

97 7

·


fiilen verilmemektedir.

Eski _

değer

işareti Wert­

zeichen) yerine, şimdi bizzat alıcı parayı simgeleştir­ mektedir. Ama nasıl eskiden değer işaretinin genel simgesi, d evletin garantisini ve cebri rayicini oluş:. turmuş, idiyse, şimdi de alıcının kişisel simgesi, mal

ainpleri

s

arasında yasal yoldan cebren icra ettirile­

bilir özel sözleşmeleri oluşturmaktadır. MARX: Ekonomi Politiğin Ele§tiıris.ine Katkı (MEW XIII, 116 i.s.

D

98

ve

119)


EBEDİ ADALET ÜLKÜSÜ

Üreticiler arasındaki değiş tokuşun adaleti, söz konusu alış verişin, üretim ilişkileririden, bu ilişkile­ rin doğal bir belirtisi olarak kaynaklanmasına da­ yanır. Ekonomik alış verişin, tarafların iradi eylem­ leri, onlann ortak iradelerinin açığa vuruluşu ve ta­ raflardan biririe karşı devlet eliyle cebren icra etti­ rilebilir sözleşme olarak beliren hukuki biçimi, as­ lında «biçim» olacak, elbette içeriği beİirleyemez, ol­ sa olsa içeriği yansıtabilir. Söz konusu içerik de üre­ tim biçimine uyduğu sürece adaletlidir; üretim biçi­ mine aykın düştüğü anda adaletsiz oluverir. Nite­ kim kölelik, ka:pitalist üretim biçimi temeli üz,.rinde artık adaletsiz sayılır . Tıpkı satılan malın kalitesirie ·

ilişkin hilenin de adaletsiz sayılışı gibi. MA. �: Kapital nr,

s.

.

372

o

l

Proudhon, I kin, kafasındaki ebed� adalet (justice eternelle) ulküsüriü meta üretimine uygun düşen hu­ kuki ilişkilerden türetir. Böyle yapmakla da, meta .

·

·

üretimi biçiminin adalet kadar ebedi olduğunu, dar kafalılarm gönlüne su serperek kanıtlamış olur. Son­ ra da gerisin geriye dönerek, gerç'ek meta üretimini

99


ve bu üretime uyan gerçek hukuku, bu adalet ül­ küsüne göre yeniden biçimlendirmeye kalkışır. Aca­ ba organizmadaki kimyasal değişim ve dönüşümlerin _ gerçek yasalarını inceleyip, belirli sorunları bu yasa­ ların temeli üzerinde çözümleyecek yerde, organizI madaki kimyasal değişim ve dönüşümleri ebedi düşünceler, doğallık (naturalite) ve yakınlık (affinite) yoluyla yeniden biçimleridinneyi tasarlayan bir kiro­ yacı hakkında neler düşünürdük? Acaba, tefecilik ve ga:bin ebedi adalete (justice eternelle) ' ebedi _hakka­ niyete (equite eternelle) , karşılıklı dayanışmaya (mu­ tu ilit� eternelle) ve başkacıa ebedi· gerçekliklere (ve­ rites. eternelles) aykırıdır dediğimiz zaman, tefeciliğin ve gabinin ebedi atıfetle (grace eternelle) , ebedi inanç­ la (foi eternelle) ve Tanrının ebedi iradesiyle (volon­ te e;ternelle . · de dieu) bağdaşamayacağını söylemiş olan kilise babalarınO-an daha fazla bir şey söylemiş olur muyuz? MARX: Kapital I

D Ahlak ha tta hukuk açısından adaletli olan bir şey, sosyal açıdan tümÜ.yle adaletsiz olabilir. Sosyal ada­ leti ya da _ sosyal adaletsizliği salt tek bir bilim, üre­ timin ve· değiş t(jkuşun maddi yasalarıyla uğraşan bilim yani ekonomi politik bilimi belirler.

Ütopyadan Bilime DönüŞiliesi (MEAS Il, 80 i.s.)

ENGELS: Sosyalizmin

D

100


ÖZGÜRLÜK VE E ŞİTLİK EFSANESi

Burjuva toplumunun yüzeyi�ıdeki basit dolaşım g;)z önünde tixtulduğunda, değiş tokuş edilen nesneler arasında salt biçimsel ve aslında önemsiz ayrılıklar­ dan b aşkaca bir şey göze çarpmaz. Özgürluk, eşitlik ve « iş>> üzerine kurulmuş bir mülkiyet imparatorlu­ ğudur bu . . . MARX:

Engels'e 2.4. 1 858 tarihli mektup

D

Bir insan hakkı olarak özgürlük, insanlar arası birlik ve beraberliğe, dayanışmaya değil de insanın

i:ı.sandan koparılıp yalıtılmasına dayanır; bir tecrit hakkı olarak, herkesten ayrılıp kendi içine kapanan kayıtlı bireyin hakkıdır. MARX:

Fruhe Sclıriften, 1. 473

.. [] .

Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına göz yummayınız! Kimin özgürlüğünden söz ediliyor? Bu, bir kişinin bir başkası karşısındaki özgürlüğü değil, fakat düpedüz sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür. 101


Serbest ticaret üzerine kurulmuş bir düzenin ürünü­ dür bu özgürlük düşüncesi . . . MARX: Serbest Ticaret Sorunu Üstüne 9. 1 . 1 84-S'de BrükSel Demokratik Birli@nde Yapılan Konuşma

Bugünkü burjuva üretim ilişkileri çerçevesinde, · özgürlük deme}':. serbest ticaret ve serbest alım sa.: tım demektir. :MAR.X/ENGELS: Komünist

Partisi Manifesıtosu (MEAS I, 40) D

Ul.usal düz e yde ücretli işçilik, b_una bağlı olarak d:-t k::ıp ita.list üretim biçimi, ancak işçinin şahsan öz­ gür sayıldığı yerde olanaklıdır. Kapitalist üretim, iş­ çinin kişisel özgürlüğüne dayanır. 424

MARX:"MEW XXVI,

D

. Dolaysız üretici, yani emekçi, ancak toprağa bağ­ lı olmaktan ve bir başkasının kölesi, serfi ya da kulu olmaktan çıktıktan . sonradır ki kendi şahsı üzerinde tasarrufta bulunabilirdL Kendi beraberinde . malını pazara götüren. özgür . bir işgücü s atıGısı . haline gele­ bilmesi, onun, ayrıca, lancaların egemeniiğinden, bu lancaların çırak ve gündelikçilere ilişkin kuralların­ dan ve iş yönetmeliklerinin kayıtlamalarından yakayı . sıynmış oh.ınasma da bağlıydı. İmdi, üreticileri üc·

102


retli işçilere çeviren tarihsel dönüşüm, bir bakıma, onların serflikten ve loncaların eg€11Ilenliğinden kur­ tuluşu olarak gözükür. Zaten bizim burjuva tarihçile­ rinin gözünde de işin salt bu yönü vurgulanmaya de­ ğerdir. Oysa; aslında bu yeni azatlı köleler, üretim araçlanndan ve feodal düzenlemenin kendilerine sağ­ ladığı yaşam güvencelerinden büsbütün yoksun kı­

lındıktan sonradır ki kendilerini

satapilir duruma

gelmişlerdir. Onların mülksüzleştirilmelerinin tarihi, insanlık tarihine kan ve ateşten harflerle işlenmiştir. MARX: Kapital, Cil! I

D Para sahibi, parasını sermayeye dönüştürebilmek

için meta pzarmda özgür bir emekçi bulabilmeli­

dir. Bn emek;i iki anlamda özgür olmiıJıd1r: Bir kere, özgür bir insan sıfatıyla, işgücü üzerinde kendi malı olarak tasarruf edebilımelidir. Sonra da, satacak

başkaca hiçbir malı olmamalı, işgücün_ün üretilmesi için varlığı gerekli bütün nesnelerden özgür

yani

yoksun bulunmalıdır.

MARX: Kapital.

Cilt 1

o

- -Birey, -"ane�x"·�ıop-1-ttluK' 'içiride,

başkalarıyla

bir

2.raya gelmek suretiyle, yeteneklerini her yönde ge­ l iştirme ola.-rıağını bulur. Yalnız topluluk içinde birey­

luğun yerini ne

sel özgürlük olanaklıdır. Evvelce toplu

tutmuşsa (devlet v.b. ) , orada bireysel özgürlük, salt egemen sınıfın kucağında yetişen bireyler için, on-

103

-


lar salt egemen sınıfın bireyleri olduklarından ötürü var olmuştur. Bu güne dek, bireylerin oluşturduk­ ları hayali topluluk, hep bireylerden bağimsız bir varlL"k görünümüne bürünmüş ve bu topluluk, as­ l:nda, bir sınıfın bir b aşka· suiıfa kar:�ı birliği olduğu için de, ezilen sınıf için salt hayali bir topluluğu de­ ğ·il, fakat aynı zamanda bir prangayı da temsil etmiş­ tir. Gerçek bir toplulukta, bireyler, özgürlüklerini birleşmede bulurlar, birleşme yoluyla elde ederler. MARX: Alman İdeolojisi (MEGA I, 5, 63/64)

[J

Özgürlük, doğa yasaları karşısında varlığı hayal e dilmiş bir bağımsızlıkta yatmaz. Özgürlük, doğa ya­ salarının kavranışında ve bu kavrayış sayesinde de sözü geçen yasaların belirli amaçlar uğrUna yöntemli bir biçimde kullanılması olanağında yatar. Bu ger­ çeklik, doğanın yasaları için olduğu kadar, insanın maddi ve manevi varlığını yöneten yasal·ar için de böyledir. Öyleyse, irade özgürlüğü; kişinin i1e yaptı.:. ğını bile bile karar verme yetisinden b aşkaca bir an­ lam taşıriı:az . İiı:idi, kişinin belirli bir sorunla ilgili ka­ rarı ne ölçüde özgürse, bu kararı belirleyen zorunlu� luk da o ölçüde büyüktür. � Çok sayıda çelişik karar arasında görünüşte keyfince seçirrnd e bulunan bilgisiz ve .kanirsız kişi, aslında salt özgürlüğün ün yokluğunu ve sözde egemenliği altımi ·ala�a:ğı nesnenin e gemen­ liği altında. bulunduğunu göstermiş olur. . Demek ki özgürlük, kendi varlığımız ve doğa üzerinde, doğal zorunlulukların ,bilincine dayalı bir egemenliğin ürü­ ·nüdür; Hayvanlar aleminden ayrılan ilk insanlar, her esaslı noktada hayvanlar kadar ö�gürlükten yoksun104


dular. Ama uygarlığın gelişim çizgisindeki her aşa­ ma, aynı zamanda özgürlük yolunda atılmış bir ilerl. adımı oluşturmuştur. ENGELS: Anti Dühring (MEW XX, 106)

D İnsanlarm tümünün insan sıfatıyla ortak bir de­

ğere sahip bulundukları ve ibu ortak değer ölçüsünde

eşit olduklan düşüncesi, hiç kuşkusuz, çok eski bir d üşüncedir. Gelgelelim, modern eşitlik talebi, bu dü­ şünceden apayrıdır. Bu talep, insanoğlunun ortak ni­ teiiğinden, insanların insan sıfatıyla eşitliğinden, bü­ tün insanların ya da hiç değilse belirli bir devletin bütün yurttaşlarının, eşit bir siyasal ve toplumsal de­ ğere sahibolma haklarının türetilmesine dayanır. İlk bağıntılı eşitlik düşüncesinden devlet ve toplum için­ de bir hak eşitliği sonucunun çıkartılabilmesi ve bu sonucun doğal ve apaçık bir olgu olarak görülebil­ mesi içinse, binlerce yılın geçmesi gerekmiştir. ' En eski topluluklarda, ilkel ortaklıklarda, hak eşitliği, olsa olsa ortaklık üyeleri arasında söz konu­ su olabiliyordu. Kadınlar, köleler, yabancılar ise do,.. ğal olarak bu eşitlik çizgisinin dışında kalıyorlardı. Yunanlılarda ve Romalı'larda, insanlar arasmdaki­ eşitsizlik şu ya da bu eşitlikten çok · daha önemliydi. Yunanlılar ile Barbarların, efendiler ile kölelerin, yurttaşlar ile yabancıların eşit politik haklara sahib oldukları . söylenecek olduğunda herhalde eskiler ş aş­ kınliktan parmaklarını yutarlardı. Roma İmparator­ luğunun Prin�ipatus ve Domin<üus döneml�rinde, bu ayrımlarm tümü azar azar silindi. Salt efendi ile köle arasındaki ayrım kaldı. Böylece, hiç değilse efendi105


ler yönünden, aynı zamanda Roma hukukuna kay:.. nak1ık etmiş olan o «Özel kişiler arası eşitlik» varsayı­ ını da ortaya çıktı.

Ne var ki efendiler ile köleler ara�

sındaki karşıtlık süregeldikçe, genel insan eşitliğinden hukuki sonuçlar çıkartmak :yine de s öz konusu ola­ mazdı. Ticaret hayatı, işleyişinde herhangibir

engelle

karşı:k3.şmayan, bu yüzden de eşit haklara sahibolan, eşit bir hukuk temeli üzerinde değiş tokuşta bulu­ nan özgür

ınal

sahiplerinin

varlığını

Zanaatçılıkta..'1 manüfaktüre geçiş,

gerektirir.

işgücünün kira­

lanması için imalatçı ile sözleşme kurabilen ve buna dayanarak, onun karşısına sözleşme kuran kişi sıfa­ tıyla eşit haklarla çıkan b elirli sayıda ö:ıgür emekçi­ nin varlığını kaçınılmaz kılar. Öylesine emekçiler ki, bunlar hem loncaların kayıtlamalarından

hem de

kendi işgüçlerini kendi başlarına değerlendirme araç­ larmdan özgür olsunlar. Genel olarak insan emeği oldukları için ve insan emeği olarak, bütün emeklerb �şitliği, bilinçsiz ama en kesin anlatımını modern burjuva

ekonomisinin

bir malın değerini o malın içerdiği toplumsal açıdan zormılu emek aracılığı ile ölçtüren değer yasasında

bulur. Gelgelelim, ekonomik ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliğini şart koştuğu yerde, siyasal rejim bu koşul­ ların karşısına adım başında loncasal engeller

ve

ayrıcalıklar dikmekteydi. Yerel ayrıcalıklar, ayrı ayrı gümrükler, çeşitli istisna yasaları, ticaret hayatında, yalnızca yabancılar ve sömürge halkları için değil, fa­

kat aynı zamanda yurttaşlar için de zararlı oluyor­ du. Loncalasal ayrıcalıklar, manüfaktürün yolu.ı.-ıu keserek her yerde varlığını

gelişim

sürdürüyordu.

Burjuva serbest yarışmacıları için hiçbir yerde açık

106


yol ve eşit şans yoktu. Oysa taleplerin en başta ge­ leni ve kendi...'l.i gitgide daha fazla duyuranı da eşit� Ek taleb iydi . Feodal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla feo­ dal engellerden kurtulma ve hak eşitliğinin kurul.: ması talebi, toplumun ekonomik gelişimi tarafından bir yol gü.r�deme sokulduıktan sonra, art-lk kısa süre.­ de genişleyen b oyutlar kazanmaktan geri kalamazdı. Gerçi bu talep sanayi ve ticaret hayatı uğruna ileri s irülü:yordu. Ama aynı hak eşitliğinin komple toprak köleliğinden başlayarak köleliğin bütün aşamaların­ da, iş zamanlarmın en büyük bölümünü karşılıksız olarak lütufkar feodal beylerine ayırmak . ve ayrıca bu beyİer1e .onların devletine keyfi vergiler ödem�k zorunda bulunan geniş köylü yığınları için de isten­ mesi gerekiyordu. Bu arada, feodal ayncalıkların, soyluların vergi bağışıklıklarının ve çeşitli zümrele. rin siyasal ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasını is­ temekten _ de geri kalmamazdı.

Sınıf ayrıcalıklarının ortadan kaldırılması yolun­ daki burjuva talepleri ileri sürülür sürülmez, prole­ tarya da, sınıfların kendisinin ort3;dan kaldırılmasını talebetmeye başlar. Bu talep, önce ilkel hıristiyanlığa dayanılarak dinsel bir kılık içinde ileri sürülür, daha sonra da burjuva eşitlik teorilerine dayandırılır. Proleterler, burjuvazinin sözlerine mim koyarlar: Eşitlik, salt görünüşte, salt devlet -alanında değil, fa­ kat ekonomik ve toplumsal alanda da kurulmalıdır. Özellikle Fransız burjuvazisinin, Büyük Devrimden başlayarak, yurttaş eşitliğini ön plana geçirmesinden sonra, Fransız proletaryası, ekonomik ve toplumsal eşitlik talebiyle, burjuvazinin karşı:sına çıkıverdi. Eşitlik, Fransız proletaryasının özel savaş sloganına dönüştü. 107


Proleter eş itlik talebinin gerçek özü, sınıfların kaldırılması talebidir. Bunun dışında kalan her eşit­ lik talebi, ister istemez bir safsata olarak kalır.

Böylece, eşitlik düşüncesi, burjuva biçimi altında olduğu kadar proleter biçimi altında da, tarihin -oluş­ ması ister istemez belirli tarihsel ilişkilerin varlığı­ nı kaçınılmaz kılan- bir ürünüdür. ENGELS: Anti Dührliıg (MEW XX, 96 i.s.)

D

108


İŞ SÖZLEŞMESi: ARTI DEGER SÖMÜRÜSÜ

. . .İşgücünün d eğer in in ve ıbedelinin işin ücretine ya da işin değerine ve bed elin e dönüştürülmesi! .. İŞ:. te, emekçinin ve de kapitalistin bütün hukuki tasav­ vürları, kapitalist üretim biçiminin bütün mistifikas• yonları, bütün ö z gürl ük hayalleri, gerçek iliş kiyi ört­ bas eden ve ters yüzünden gösteren bu olguya daya­ nırlar. Dünya tarihi, emeğin ücretinin sırrına erebil­ mek için çok zamana gereksinme duyabilir. Oysa bu olgunun varlık nedeni çok kolay anlaşılabilir. Serma­ ye ile emek arasındaiki değiş tokuş, başlangıçta ay­ nen bütün öteki malların alım satımı gtbi gözükür. Alıcı belirli bir para öder, satıcı da paradan başka bir şey verir. Hukuk bilinci, burada, olsa olsa bir ku­ maş farkı sezer. Bunu da kalkar lıukuken şöyle for­ müle eder: Do ut des, do ut facias, faeio ut des, faciq ut f3.cias. (Veriyorum veresin diye, veriyorum yapa­ sm diye, yapıyorum veresin diye, yapıyorum yap asın diye) MARX:

Kapital

Cilt

l, s.. 562

D

sözleşenler arasmda özgürce •kti­ sayilır. Oysa, bü özgürlük, aslında; taraflar

İş sözleşmesi,

:rl11muŞ

109


arasındaki eşitliğin yasaca salt kagıt üzerinde kurul­ masına daya.rıır . Sınıfsal konumları arasındaki ayrı­ min sözleşenlerden birine verdiği güç, bu güçlü tara-

.

.fın ötekisi üzerindeki baskısı, iki tarafın gerçek eko­ nomik durumu, bütün bunlar, yasayı hiç mi hi ç ilgi­ lendirmez, Ve iş s özleşmesi süresi boyunca, biri ya da öteki açıkça vazgeçmedikçe, her iki taraf da aynı haklardan yararlanıyor sayılır. Va.rsın ekonomik ko­ şullar, işçiyi, sözüm on?- hak eşitliğinin hatta en son kırıntılarından da vazgeçmeye zorlamış bulunsun.

. Yasanın umurunda değildir bu.

ENGELS: ,Ailenin, Özel Mülkiyetin: ve Devletin Kökeni (MEAS II, 2 1 1 /212)

D Çerçevesi içinde, işgücünün alım: satımının ger­ çekleştiği dolaşım veya mal alış veri§i evreni, doğuş­

tan gelme insan haklarının gerçek cennetidir. Burada hüküm süren şey, özgürlük, eşitlik, mülkiyet, Bent­ ham'dır. Özgürlük! Çünkü bir malın, sö�gelimi işgü­

cünün alıcısı ve satıcısı, salt serbest iradeleriyle ha-­ re ket ederler. Onlar, özgür ve hukuken eşit haklara

sahip kişiler olarak sözleşme kurarlar. Sözleşme, on­ Iarıı::i., içerisinde iradelerine ortak bir hukuki görünüm verdi:kleri bir sonuçtur. Eşitlik! Çünkü onlar birbir­ leriyle yalnızca mal sooipleri olarak ilişki kurmakta

ve eşdeğeri eşdeğerle değiş toku.ş etmektedirler. Mül­ kiyet! Çünkü onlann herbiri yalnızca kendisine ait

olan şey üzerinde

tasarruf etmektedir.

Bentham!

Çünkü onlann herbiri yalnızca kendi çıkarını gözetir. Onları bir araya getirip hir ilişkiye sokan

güç, öz çıkarlandır

.

ııo

biricik

Ve işte böylece herkes, salt ken:-


disi için hareket ettiğinden, hepsi de, önce den :kurul­ muş bir uyum sonucunda veya tilkice bir öngörünün güdümünde, salt karşılıklı yararlarının çıkarlarının ürününü oluştururl ar

,

ortak, toplu

.

MARX: Kapital

Cilt

I,

s.

1 89/190

D İşgücünün sürekli alım satımı ve işçinin bizzat

ürettiği değerin kendi işgücünün alıcısı olarak sabit

sermaye kiml iği ile kendi karşısına çıkması olgusu.

işçinin sermayenin boyunduruğu

altına

alınışı ve

c anlı emeğin kendisinden bağımsız kılınmış somut

emeği koruyup

liğini

artırma aracı

saklayan bir «biçim»

oluşturuşu

gerçek­ emek

olur. Sermayenin

alıcısı ve işçinin de e mek s atıcısı olaraik kurduklan

ilişkiyi sonsuzlaştıran bu «biçim» , kapitalist üretim mddeline özgüdür. Şu var ki, bu «biçim» yalnızca «şek­ li» yönden, daha dolaysız

öteki sömürü ilişkilerin-

- den ayrılır. Salt parasal bir ilişki olarak, gerçek değiş tokuşu ve sürgit yenilenen temelli bağımlılığı, bu alım satım bağı eliyle gizler. Söz konusu alım satım ilişkisinin durnıadan ye· nilenmesi, özgül b ağımlı lık ilişkisinin

sürekliliğini

örter ve bu ba ğımlılık ilişkisine, eşit haklara sahip

özgür mal sahipleri arasında oluşan bir sözleşmenin yanıliıcı görünümünü verir.

-

MARX: Kapimi Cilt I .

D

lll


J\1:al ya da emek, salt değiş tokuş değeri olarak ve birbirlerinden ayrımh nitelikteki malların birbirie­ riyle ilişkileri de bunların eşdeğerde değiş tokuş edil'­ meleri olarak ongöriildükçe, bu sürecin karşılıklı ya...l1ları da salt mal değiş tokuşunda bulunan kişiler ola­ r<l;ık öngöriilürler. Değiş _tokuşun özneleri sıfatıyla, aralarındaki ilişki bir eşitlik ilişkisi olur. Aralarında herhangi bir karşıtlık ya da ayrım sezmek olanaksız­ laşır. fjirey A, birey B'nin malını gereksindiği halde, bu. malı zorla almaz. Aynı şey, birey B için de söz konusudur. Her ikisi de karşılıklı olarak birbirlerini �ali� diye kabullenirler; iradeleri mallarının içinden sü,zülüp. geçen kişiler olarak tanırlar. Buna göre, il­ kin <<kişi>> (persona) hukuki öğesi ve bu öğenin bün­ yesi�de zaten var oldukça, «Özgürlük» hukuki öğesi k;:ırşımıza çıkar, Hiçbirisi ötekisinin malını zorla mülk edinmeye . kalkışmaz. Herbiri malını gönül �ıza­

sı ile devreder. Ama hepsi bundan ibaret değildir. Birey A, birey B' nin gereksinmesini a. malı aracılığı ile karşılarken, bunu, salt, birey B de kendi gereksin­ mesini b malı aracılığı ile karşılasın . diye ve karşıla­ dığı ölçüde yapar. Karşılıklı yanların herbiri, kar­ şısındakine, salt kendisine hizmet edebilmek için hiz­ met eder. Karşılıklı yanlardan �erbiri, karşısındakini kendi 'amacina ulaş:ı;nanın bir aracı olarak kullanır. İmdi, bu değiş tokuş işlemi, her bireyi, kendi başına bıiyrıik hareket eden bir hukuk öznesine çevirir. Böy� lece, bireyin eksiksiz özgürlüğü de ortaya çıkmış olur. Serbest değiş tokuşun varlığı, zorun yokluğu, kişinin kendini bir amaç, bir · egemen kişi olarak benimsete­ bilmek için kendisini bir araç, bir hizmet eden kişi olarak ortaya koyması. . . Ve en sonda da kendi üz:e­ rinde hiçbir çıkar tanımayan tekbenci yarar. . . Öteki

112 '

.


birey de kendi tekbenci yararını gerçekleştiren kişi olarak tanınır ve bilinir. Ö yle ki her ikisi de ortak ya­ rarlarının ·yalnızca karşılıklılıkta, çok yanlılıkta ve ayrı yönlerde b ağımsızlaşmada, tekbenci yararların değiş toku:şunda yattığır;ıı bilirler. İmdi, genel kamu yararı, genelleştirilmiş, kamulaştırılmış özel yarar­ dır. Eğer ekonomik biçim, yani değiş tokuş, öznele­ rin eşitliğini h\:r bakımdan ortaya koyuyorsa, değiş tokuşa yônelten bireysel ve maddi içerik de özgür­ lüğü ortaya ,koyar. Demek ki eşitlik ve özgürlüğün değ'iş tokuş değerine dayalı bir alıvşverişte saygı 1 gördüğünü söylemek yetmez. Çünkü değiş tokuş de­ ğerlerinin alışverişi bütün eşitliklerin ve özgürlükle­ rin üretici gerçek kökeni olmaktadır. Eşitlik ve öz­ gürlük, salt bir düşünce kategorisi olarak, yalnızca de­ ğiş tokuş değerleri alışverişinin idealist arı:latımıdır­ lar. Bu anlatımların hukuki, sosyal ilişkiler çerçeve­ sinde geliştirilmiş hiçimleri de, değişik bir yoğunlukta bile olsa, yine aynı kökene dayanırlar. MARX: Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Ana Hatları (Taslak), s. 152 i.s. o

Para-mal değiş tokuşunda, para sahibi ile işgucu sahibi, salt alıcı ve satıcı kimliği ile, yani salt bir pa­ ra ilişkisi çerçevesinde karşı karşıya gelirler. Ne var ki bu alışverişte alıcı, işin ta başında, aynı zamanda üretim araçları sahibi kimliği ile ortaya çıkmakta, bu arada onun sahibi bulunduğu üretim araçları, kendi­ sine işgücünü üretken bir biçimde değerlendirmenin maddi koşullanİn sağlamaktadır. Değişik bir anla­ tımla, bu üretim araçları, işgücü sahibinin karşısına 1 13/8


sa!lki bunlar bir yabancının mü1kü imişçesine çık­ maktadır. Öte yandan, emeğin satıcısı, alıcısı:rnn kar­ şısına bir yabancının işgücü olarak çıkmakta ve onun emeği, ister istemez alıcısının boyunduruğu altına alınmakta, sermaye tarafından yutulmaktadır. Öyle ki işgücü alıcısı gerçekten üretken bir sermaye ola­ rak faaliyette bulunabilsin. İmdi, sermayeci ile ücret­ li işçi arasındaki sınıfsal ilişki, daha her ikisi para­ mal ilişkisinde karşı ·karşıya geldikleri anda belirmiş o1maktadır. Burada söz konusu alım-satım ilişkisi öyle bir para ilişkisidir ki alıcının 'kapitalist, satıcı­ nınsa ücretli işçi kimliği şart koşulmaktadır. İşte bu il.işki, işgücünün yeniden Ün:!tilmesi için gerekli ya­ şam ve üretim araçlarının, işgücü sahibinden sanki bu araçlar bir yabancının mülkü imişçesine kopanlıp ayniması ile oluşmaktadır. MARX; Kaıpiıtal Cilt II (MEW XXIV, 3 6/37)

D

Emeğin ücretli biçimi, işgücünün zorunlu emek ve fazladan emek, karşılığı ödenmiş emek ve öden­ memiş emek diye parçalanışının bütün izlerini silip ortadan kEildırır. Her çeşit emek, karşılığı ödenmiş bir emek gibi görünür. Oysa, feodalitede, emekçinin kendisi için gördüğü iş ile toprak sahibi için · zorla yaptığı iş birbirinden yer ve zaman yönünden hani neredeyse gözle görülebilecek, elle tutulabilecek kadar açık olarak aynlırdı. Hatta, kölelikte, kölenin kendi ihtiyaç maddelerinin değerini karşıladığı, yani, doğ­ rudan doğruya kendisi için çalıştığı işgünü kesimi bi­ le, efendisi için harcanmış emek olarak belirirdi. Sö­ zün özü, harcanmış e meğin tümü, karşılığı ödenme­ miş bir emek gibi gözükürdü. Ücretli ernekte ise, IH


tam tersine, fazladan harcanmış emek veya başka bir deyişle, karşılığı ödenmemiş emek bile sanki karşılı­ ğı ödenmiş emek .gibi gözükür. Kölelikte, kölenin ken­ disi için çalışmasını mülkiyet ilişkisi hasıraltı - eder­ ken, ücretli işçilikte ücretli emekçinin

karşılıksm,

b edava çalışmasını para ilişkisi örtbas eder. İş ücretinin, ilk bakışta sanıldığı gibi,

görülen

işin değeri ya da fiyatı olmayıp salt işgücünün değe­

rinin ya da fiy tınm peçelenmiş bir biçimi

olduğu

yolundaki bilimsel görüş kök salalı b eri, iş ücretine ilişkin burjuva anlayışıyla birlikte, . bu ·anlayışa yö­ neltilen eleştiriler de temelli çöplü.ğe fırlatılıp atıl­ dı. Artık iyice · anlaşıldı ki ücretli işçi salt için çalışmaya, açıkçası, kapitalist için

yaşamak

( dolayısıyla

da artı değerden nasiplenen ortakları için de) ibelirli bir süre bedava çalıştığı takdirde yaşamaya izinli­ dir. Ve kapitalist üretim

sisteminin bütün çarkları,

bu karşılıksız çalışmayı, işgününü yaymak ya

da

emeğin üretkenliğini geliştirmek, işgüc:ünü daha bir yoğunlaştırmak v.b . yollardan uzatmak için döner du­ rur. Sözün özü, artık anlaşılmıştır ki ücretli işçilik sistemi düpedüz bir kölelik sistemidir ve bu kölelik, işçi ister daha iyi ister daha kötü ücret alsın, eme­ ğin toplumsal üretici gücünün gelişmesi

oranında

ağırlaşır.

MARX: Gotha Programının Eleştirisıi (MEAS ll, 21) D Sermaye (sermayeci, aslında kişileşmiş sermaye olup,

üretim sürecinde sermayenin aracısı

olarak

işlev görür) kendisine denk düşen toplumsal üretim süreci içinde, dolaysız üreticielen yani işçiden belirli tutarda bir artı emek sızdırır. Bu artı emeğin kar-

·


§�lığında

işçinin eline hiç bir şey geçmez. Ne denli

özgürce kurulmuş bir sözleşme olarak gözükürse gö­

züksün,

söz konusu artı emek, özünde her

zaman

cebri bir çalıştırınanın ürünü olarak kalır. MARX:

Kapital Cilt III

D

nün

Sermaye fazlası l'i oluşturan artı değer, işgücü­ ilk sermayenin bir b ölümü tarafından satın alın­

masindan oluşur. Bu alış veriŞ, mal değiş tokuşunun yasalarına uyar ve hukuken, emekçinin kendi yete­ nekleri, para ve mal sahibinin de kendisine ait değer.:. ler üzerindr;ıki serbest tasarruf hakkından başkaca bir şeyin varlığını gerektirmez. Sermaye fazlası 2 ve on­ dan sonraki sermaye fazlaları, sermaye fazlası l'in ya­ ni ilk ilişkinin sonucu oldukça ve her alış veriş sürek­

li olarak ma1 değiş tokuşu yasasına uydukça, serma­ yeci, sürgit işgücünü satın aldrkça, işçi de bunu sat­ tıkça (diyelim ki bu alışveriş, işgücünün gerçek de­ ğeri üzerinden gerçekleşsin) mal üretimi ve mal değiş tokuşu üzerine kurulmuş s ahiplenme ya da özel mül­ kiyet yasası, kendi kaçınılmaz iç diyalektiği . ile, tam tersine dönüşür. İlk alışverişte söz konusu eşdeğerler değiş tokuşu, öylesine değişmiştir ki, şimdi artık salt görünürde bir değiş tokuş gerçekleşmektedir.

ki,

Şöyle

başlangıçta, işgücü ile değiştirilen sermaye bölü­

münün kendisi, karşılığı ödenmeksizin

gasbedilmiş

yabancı emek ürünü olmuş, sonra, bu sermaye

böHi­

mü, üreticisi olan emekçi tarafından yalnızca karşı­ larınıakla kalmayıp, üstelik yeni bir fazla ile ikame edilmiştir. İmdi, sermayeci ile emekçi arasındaki de­ ğiş tokuş ilişkisi, salt d olaşım süreCine bir biçimdir ve kendi içeriğine

116

özgij bir hayal,

ya:b ancılaşmış, onu


efsaneleştirmiştir. İşgücünün sürekli alım satımı bi­ çimdir. İçerik ise, sermayecinin evvelce maddeleşmiş olan ve karşılıksız yoldan sürgit gasbettiği yabancı

e:meği

habire daha geniş nicelikte canlı yabancı e­

nıeğe dönüştürmesidir . Başlangıçta, mülkiyet hakkı, kişinin öz emeğine dayanmış görünüyordu. Hiç değilse, böyle varsayıl­

malıydı. Çünkü ancak eşit haklara sahip mal sahip­ leri karşı karşıya geliyorlardı ve yabancı ürünün mülk edinilebilmesi, ancak, kişinin kendi malını dev­ retmesiyle, kişinin kendi malına sahib olması da, an­ cak, ernekle olanaklı gözüküyordu. Şimdiyse, mülki­

yet,

sermayeci açısından, karşılığı ödenmemiş yaban­

cı emeği

n:a.ğı

ya da bu emeğiı;ı ürününü sahiplenme ola­

sağlayan bir

har.�

olarak belirirken, emekçi açı­

sından, öz emeğinin ürününe sahip çıkma olanaksız­

lığı

olarak belirmektedir. Mülkiyet ile emeğin p arça­

lanıp ayrışması, görünürde bu ikisinin özdeşliğinden kalkan bir yasanın kaçınılmaz sonucu olmuştur. MARX: Kapital Ciit I,

s.

609/610

D

Mülkiyet, yani geçmişte sermayeye dönüştürül­ müş olan ölü yabancı emek, şimdi, canlı emeğin ye,. niden sahiplerrilmesinin tek koşulu olarak ortaya çık­ maktadır. Sermayede billurlaşmış ölü ernekle _şimdi­

ki canlı emek deposu arasındaki yalınkat değiş tokuş ile (ki bu alış veriş, değerleri, içlerinde billurlaşmış emek veya iş süresi toplamıyla

belirlenen eşdeğerli

malların değiş tokuşu yasasına tıpatıp uygun düşen bir değiş tokuştur) bir sermaye fazlası I yaratıldığı için ve

bu

değiş tokuş, hukuki anlatımıyla, herbir

117


sözleşenin kendi ürünleri üzerindeki mülkiyet hakkı ile serbest tasarruf yetkisinden başkaca bir koşulu da gereksinmediği için, (bu nedenle de sermaye faz­ lası II'nin sermaye fazlası I ile olan ilişkisi de bu bi­ rinci ilişıkinin ürünü olduğu için) sermayenin mül­ kiyet hakkının, diyalektik bir dönüşümle, yabancı emek üzerindeki mülkiyet hakkına ya da yabancı ürü­ nün karşılıksız yoldan sahiplenilmesi hakkına dönüş­ tüğünü, emek deposunun da yine diyalektik bir dönü­ şümle, kendi enieğine veya kendi ürününe , bunlar sanki Laşkasının mülkü imişlercesine tavır alma yü­ kümün ii üstlendiğini gözlüyoruz. Mülkiyet hakkı karşılıklı yanlardan biri (kapitaHst) için, başkasının emeğini sahiplenme olanağı s ağlayan bir hakka dönü� şürken, öteki yan (işçi) için, emeğin urününe ve eme­ ğin kendisine; bunlar sanki .baş�alçı.r.ının �alıymış. .gi­ bi bir tavır alma yüküroüne yol açmaktadır. Mülkiyet hakkını hukuken betimleyen ilk eylem olarak ortaya çıkan eşdeğerıerin değiş tokuşu, öyle­ sine değişip · dönüşmüştür ki, taraflar artık salt gö­ rünürde bir değiş tokuş gerçekleştirmektedirler. Gerçekten <'!e, canlı emek hazinesi karşılığında değiştirilen sermaye payının kendisi, aslında başka­ sının karşılıksız yoldan gasbedilmiş emeğidir. Üste-· lik, bu sermaye payı yeniden bir emek hazinesi fazla­ sı ile ikame edilecektir. imdi, sonuçta hiçbir şey veril­ memekte, yalnızca bir biçimden bir başka biçime dö­ nüştürülmektedir. Değiş tokuş ilişkisi büsbütün orta­ dan kalkmış · veya salt görünüı-de kalmıştır. MARX: Ekonomi Politiğin Eleştlııisinin Ana Haıtlaırı

D 1 18

(Taslak)


. . . Makine, insanın sö mürülmesinden

malze mesiyle , serm ayenin

devş irile ıı

özbeöz sömürü

alanıyla

,

aynı zamanda sömürünün dozunu da artırır. Bunun gibi, sermaye ilişkisinin eınekçi

ue

b içimsel ara

kategorisini,

kapitalist arasındaki sözleşm eyi de kökün­

den değiştirir. Mal değiş tokuşunun temel ko şulu, ka­ pitahstın ve emeıkçinin, biri para ve üretim araçları saılübi sıfatıyla, öteki de emek gücü sahibi sıfatıyla özgur kışiler, bağımsız mal sahipleri olarak karşı

,

karşıya gelıneleriydi. Şimdiyse, sermaye henüz

er­

ginle şm emiş olan kişileri ya da yan ergin kişileri sa­ tm anyor. Emekçi, eskiden şeklen özgür kişi olar ak t a s arruf ettiği kendi emek gücünü satarıken, şiİndi

karısını ve çocuğunu satıyor.

MARX: Kapttal (MEW XXIII, 4 17 i.s.)

D

Ücretli işçilik sistemi sürüp gittikçe, eşit ya da adaletli iş ücreti istemek, kölelik sistemi temeli üze­ rinde özgürlük isternekten ayrımsızdır. MARX: Ücret, Fiya,t

ve

Kar (MEAS I, 370 i.s.)

D

Gerek çağdaş yönetici sınıfın ayrıcalıkları ge­ rebe işçi sınıfının köleliği, kurulu iş örgütlenmes ine dayanmaktadır. Yönetici sınıf, hiç k�şkusuz, elindeki bütün araçl arla ve bu arada çağdaş devlet aygıtı eliy­ le bu örgütlenmeyi kollayıp koruyacaktır .

MARX:

o

İşçi Paırlamentosıunun

AÇ1lması


Normal iş gununun s aptanması, kapitalist ile iş­ çi arasında nice yüzyıllar sürmüş bir savaşımın ürü­ nfı. dür. MARX: Kapital Cilt 1, s. 286

D Ser·mayeci, iş gününü alabildiğ·ine uzatmaya, l�a­ ni elden gelse tek bir işgününü iki işgünü_ne çıkar­ may;;t uğraşırken, haiklarını bir alıcı olarak arar. Öte yandan, satılan malın kendine özgü niteliği

bu

malın

alıcı tarafından tüketilişine daraltımlar getirir. İşçi de, iŞgününü b elirli, normal bir süreyle bı.yıtlamak isterken haklarını bir satıcı olarak arar. imdi, bura­ da bir karşıtlık ortaya çıkar. Bir hak, bir baŞka hak­ la çatışır. Her iki hak da inal değiş tokuşu yasası· nın damgasını taşır. Eşit haklar arasmda kaba kuv­ vet hakemlik e d er. Ve böylece, kapitalist

üretimin

tarihinde, işgü.nünün kurallaştırı1ması, işgününün sı­ nırlarının belirlenmesi mücadelesine , dönüşür.

Bu

mücadelenin bir yanı toplu kapitalist yani kapitalist­ lerin sınıfı ise , karşı yanı da toplu işçidir veya işçi sınıfı dır. MARX: Kapital Cilt I,

s.

249

D İngiliz iş yasaları, s2rmayenin işgücünü

yutma

tutkusunu ve gözü dönmüşlüğünü devlet gücü e�iyle ve işgününÜ sı:::ıırlandırmak suretiyle dizginlemiştir.

Kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin

1.20

egemenlikleri


altındaki bir devlet böyle bir şeyi nasıl yapar diye hayret etmemelidir. Giderek gelişen ve sermayeye gözdağı vermeye başlayan işçi sınıfı hareketini uyuş­ turma gereksinmesini bir yana bırakalım, işgünürıün kısaltılması, işgücünün kökünü kurutabilecek kısa vadeli, duşüncesiz soygun hırsına kapitalist sınıfın u­ zun vadeli çıkarlar{ uğruna gem vurina zorunluluğu­ nun bir ürünüdür. Tıpkı toprağın verim gücünü yok eden toprak sahiplerinin azgınlığina karşi, İngiliz tar­ lalarını dinlendirip gübrelendirme zorunluluğu gibi. MARx: Ka:pi.tal

Cilt I

D Yasa, iş süresini uzatma olanağını tümüyle orta­ dan kaldırdıktan sonra, sermaye, emeğin yoğunlaşma ' derecesini sistemli olarak artırmak ve makinelerde gerçekleştirilen h er ilerlemeyi, işgücünü daha fazla s ömürmenin aracı haline getirmek suretiyle zengin­ leşmeye çalışacaktır. Sermayenin bu eğ·ilimi, hiç kuş­ k usuz, çok geçmeden, bu sorunu bir dönüm noktası }).aline getirece� ve. işte ·o zaman, iş saatlerinin yeni­ den azaltılması kaçınılmaz duruma gelecektir. MARX: Kapital Cilt I

rı L.J

l\Iakineleş:ı;nenin, işgücü alıcısı ile satıcısı arasm­ daki hukuki ilişkide ge rç ekl e ştirdiği devrim, a­ lış verişi özgür insanlar arasında oluşan bir sözleş­ me ilişkisinin görüntüsü bile olmaktan çıkarınca, İn-

121


giliz Parlamentosu, -, ::ırikaya devletin için hukuki bir bahane bulmuş oldu. MARX: Kapital Cilt I

müdahalesi

(MEW XXIII, 41 9)

D

Bugünkü fabrika yasalarını meydana getiren ha­ raretli parlamento tartışmalarını sorumluluk duygu­ suyla inceledim. Fabrika enspeıktörleri izin versinler de kendi görüşlerinden ayrılayım ve fabrika yasala­ rının, dolandırıcılığın akla gelebilecek bütün fırsatla­ rını s:ınmak amacıyla hazırlandığı yolundaki görü­ şümde ısrar �deyim. Bu yasalan oluşturan toprak sa­ hipleri ile fabrika sahipleri arasındaki keskin çelişki, bu iki egemen sınıfın «aşağılık halk» diye niteledik­ leri kitleye ıkarşı duyduklan ortak kinle törpülendi. Bu fırsatta, azametli sınıf çıkarları açısından, ezilen kitleleri himayede gösterdikleri ahlaki cesaretten, bi­ tip tükenmez enerjiden ve fikri üstünlükten ötürü fabrika enspektörlerine cyüksek saygılarımı dile ge­ tirmek isterim. Paraya tapılan bir dönemde bunun benzerine pek rastlanmaz doğrusu. MARX:

o

122

MEW XIII, 202

i.s.


SINIF MÜCADELELERİ \'""E DEVRİMLER

Her yerde, işçilerin münferit ekonomik hareket­ lerinden (sözgelişi, iş gününün kısaltılması mücadele­ sinden) bir «politik» hareket, yani sınıfsal çıkarla­ rını toplumsal z orlayıcı güçle donatılmış olan «genel biçim>>de (hukuki yasa düzeyinde) kabul ettirmeye yönelik bir <<sınıf» hareketi fışkırır . MARX: Bolte'ye 23/ 1 1/ 1 87 1 tarihli mektup (MEAS ll, 437)

D !şgününün kısaltılmasını, öngürleşme yolundaki tüm ç ab aların başanya ulaşmasının ön koşulu olarak görmelidir. Buysa, ancak toplumsal bilincin toplum­ sal güce dönüştürülmesiyle sağlanabilir. Bu da, var olan koşullar altında, ancak devlet gücü eliyle pekiŞ­ tirilmiş genel yasalar aracılığı ile gerçekleştirilebilir. Bu tip yasaların yürürlüğe sokulma:sını sağlamakla, işçi sınıfı, hükümeti güçlendirmiş olmaz. Tersine, şimdi kendisine_ karşı kullanılmakta olan bir gücü kendi hizmetkarına dönüştürmüş, sayısiz münferit çabalarla boşuna erişmeye çalıştıği bir amaca, bir çır­ pıda, tek bir genel yasama işlemi ile kavuşmuş olur. MARX: UlusLaraııas ı İşçi 'Birliğinin 1866 Ağusto&unda !'inci Cenevre Kongresi İçin Haızırlanan Rapor (MEW XVI, 1 92 ve 194)

D

123


Bütün toplum tarihi sınıf mücadelelerinin tari­ hidir. Efendi ile köle, patrisyen ile pleb, derebeyi ile &erf, lonca ustası ile kalfa, sözün özü, ezen ile ezilen, sürgit birbirlerine hasım olmuşlar, kimi zaman alt­ tan alta, kimi zaman açıktan açığa aralıksız bir mü­ cadele sürdürmüşlerdir. Bu nıücadele, her seferinde, ya bütün toplumun devrimci dönüşümüyle ya da mü­ cadele �den s {nı:fiarın hep b irlikie yok olmasıyla . so­ nuçlanmıştır. MARX/ ENGELS: Komünist Partisi Manifestosu (MEAS I, 26)

D

Devlet içindeki mücadelelerin tümü, sözgelişi, demokrasi, aristokrasİ ve monarşi arasındaki mücade­ leler, seçim hakkı uğruna yürütülmüş mücadeleler ve benzerleri, aslında hep çeşitli sınıflar arasında yü­ rütülen mücadelelerin dış belirtilerinden başkaca bir şey değildirler. MARX: Alman İdeolojisi

D Her devrim eski toplumu dağıtır. Bu ne denle top:. ltimsaldır. Her devrim eski · iktidarı deviriv Bu -he• denle de siyasaldır. ·

.

.

MARX: MEW I, 409

D 124

,


Eskiden devrim hakkının varlığı pekhla tanını­ yordu. Çünkü eğer o zaman böyle bir hak yok sayıl­ saydı, şimdi o devrim hakkına dayanarak egemenlik sürdürenierin egemenlikleri meşru sayılmazdı. Şim­ diyse, bcı.kıyoruz, burjuvazi, devrim hakkı diye bir haktan söz edenler karşısında al görmüş bağaya dönü­ yor ENGELS: MEW XXXVI, 238

D

Devrim hakkı gerçek anlamıyla biricik <<tarihsel hak»tır. Hiç istisnasız bütün modern devletlerin var­ lığı bu hakka dayanır. MARX: Fransa'da Sınıf Müc;ı,deleleri (MEAS I, 123)

D

125


BURJUVA DEMOKRATiK DEVRİMİ

1648'in ve 1789'un d e-v-rimleri «İngiliz» ve <<Fran­ sız>> devrimleri olmayıp, <<Avrupa» üslubunda dev­ r�mlerdi. Bu d evrimler, toplumun belirli bir sınıfı­ nın eski politik düzen üzerindeki zaferini değil de, yeni Avrupa toplumunun politik düzeninin bildirisi­ ni oluştunnaıktaydı. Gerçi bu devrimlerde zaferi bur­ juvazi kazanmıştı. Ama_ burjuvazinin zaferi, o tarihte yeni bir toplum düzeninin zaferiydi; burjuva mülki­ yetintn feodal mülkiyet üzerindeki zaferiydi; milli­ yetçiliğin bölgeeilik üzerindeki zaferiydi; terekenin mirasçılar arasmda eşitçe bölünmesinin terekenin hiç bölU.nmeksizin olduğu gibi ayrıcalıklı bir mirasçıya intikali üzerindeki · zaferiydi; toprak malikinin top­ rağa egemenliğinin top:rağm toprak malikine - ege­ menliği üzerindeki zaferiydi; akılcılığın boş inançlar . üzerindeki zaferiydi; modern ailenin aristoıkratik aile lizerindeki zaferiydi; san ayinin muhteşem tembellik üzerindeki zaferiydi; burjuva hukukunun ortaçağ ay­ ncalıklan üzerindeki zaferiydi. . . M...\RX:

Burjuva.ıi

ve

� . _De\:Tim

<MEA§ t --59!60)o

Burjuvazinin, kucağında serpilip geliştiği üretim ve değiş tokuş araçlarının tohumları daha feodal top127


lunıda atılmıştır. Bu üretim ve değiş tokuş araçları­

nın gelişmelerinin belirli bir aşamasında, feodal top­ lumun üretim ve değiş tokuş koşulları, çiftçiliğin ve

elişi imalatçılığının feodal örgütlenişi, kısacası, feodal .

mülkiyet ilişkileri, artık gelişmiş olan üretici güçlerle

bağdaşmaz duruma gelmişti. Billılar, üretimi ileri gö­ türecek yerde üretimi köste1kleyen birer ayakbağına

dönüşmüşlerdi, Bu bağlarm koparılıp atılması .gereki­

yordu. Nitekim koparılıp atıldılar da . O�ıların yerini,

serbest rekabet ve buna denk düşen bir toplumsal ve

ekonomik düzen aldı. Burj uva sınıfı ekonomik ve po­

litik egemenliğini kurdu.

MARX/ ENGELS: Komünist Partisi

Manifestosıu (MEAS I, 3 1) D

En eski ve en yabani dönemlerde, bireysel, ey­ lemsel kaba kuvvet ilişkileri, en çarpıcı görünümle­

Tiyle hukuku oluşturmaktaydı. Burjuva toplumunun

gelişimi ile, y an i bireysel çıkarların sınıfsal çıkariara ' dönü�mesi il-e birlikte, hukuild ilişkiler de kılık değiş­

tirip medeni bir gö:i:-ünüme hüründüler. Hukuki iliş� kiler, bundan böyle bireyseLilişkiler. olarak değil de genel ilişkiler olarak kavr anmaya b aşlandı . Öte yan­ .clan; işbölümü de;. münferit,. bireylerin çatışan çıkar­

.

larının korııı:ıması işini belirli bir azınlığın işi haline

getirdi. Böylece hukukun -kaba ku�vetle gerçekleşti­ TÜmesi dönemi

de kapanmış oldu

.

. MARX/E�GELS: MEW D 128

III,

325


- Büyuk Fransız Devrimi, burjuvazinin uçuncü Lt}:�a]_ctr:şıydı. Ama aslında dinsel kisvenin bir yana fırlatılıp atılmış olduğu ve salt siyasal alanda yürütül­ müş olan birinci başkaldırıştı. Üstelik, taraflardan birinin (aristokrasinin) yok edilip, ötekinin (burju­ vazinin) kesin zafere erişmesine dek kıyasıya sürdü:. rülmüş ilk gerçek savaştı da. İngiltere'de devrim ön­ cesi kurumlar ile devrim s onrası kurumlar ve büyük toprak sahipleri ile kapitalistler arasındaki uzlaşma, geçmiş zamanın yargısal içtihatlarmı emsal olarak .alma sisteminin yanısıra, feodal yasa ibiçimlerinin de saygı ile alakonması biçiminde ortaya çıktı. Fran­ :-:::ı! da :i;;s e , devrim, geçmişin gelenekleriyle bütün bağ­ ları kopardı; feojalitenin en so�ı kalmtılarmı da si­ lip süpürdü ve Code Civil'in (Fransız Medeni Kanu­ nunun) bünyesinde, eski Roma hukukunun -Marx tarafından «meta üretimi» diye nitelenen o hemen hemen tastamam anlatımının- modern kapitalist iliş­ kilere ustaca uyarlanışını gerçekleştirdi. Sözü geçen yasa, J'viarx'ın ticari üreti mdediği ekonomik gelişim evresine denk düşen hukuki ilişikilerin en komple anlatımıdır. Devrimci Fransa'nın bu yasası öylesine dahiyanedir ki bugün hala, İngiltere dahil, bütün ül­ kelerde mülkiyet hakikinın yeniden düzenienişine mı:ı­ dellik etmektedir. Yalnız şunu da unutmamak gere­ kir: Bir Fransızın söylediği gibi, Londra diye yazılıp da İstanbul diye okunan İngilizcenin imlası onun te­ laffuzuna ne derec-ede uyuyorsa, anlatmak istediği şeye de işte o derecede uyan feodalitenin barbar di­ liyle kaleme alınmış olan İngiliz yasaları, kapitalist toplumun ekonomik ilişkilerini dile getirmeyi sür­ dürmekle yetinmişlerdir. E.v et, unutulmasın ki bu ya­ salar, aynı zamanda, kişisel özgürlüklerin, yöresel öz­ yönetimin ve mahkemeler dışında herhangi bir ya129/9


bancı gücün müdahalesine karşı bağımsızlığın, kısa­ cası kıta Avrupasındaki mutlak monarşiler dönemin­ de yitip · giden ve hiç bir yerde tümüyle yeniden el­ de edilemeyen eski Cermen özgürlüklerini!} en güzel yanlarını olduğu gibi alakoyan ve Arnerikayla sömür­ gelere devreden biricik yasalardır da. ENGELS: TaJrihsel Mrad.�ecilik (MEAS ll, 94/95)

D Burjuvazinin gelişmesi sırasında atılan her ileri adım, bu sınıfın ci adıma denk düşen siyasal gelişme­ si ile atbaşı yürümüştür. Feodal soylularm egemen­ altında ezilen bu sınıf, ortaçağ kentinde kendi kendini yöneten silahlı bir birlik, şurada (İtalya ve Almanyadaıki gibi) bağımsız bir şehir cumhuriyeti, orada (Fransa'daki gibi) monarşin.in vergiye tabi üçüncü «avam tabakası» olmuş, daha sonralari ima­ latçılık (manüfatür) döneminde soylulara karşı den­ geleyici bir ağırlık öğesi olarak, kah yarı feodal kral­ lığa kah mutlak krallığa yaranmış ama genellikl-= büyük monarşilerin kilit taşı olarak kalmıştır. Ni­ hayet, modern sanayinin ve dünya pazarının kurulu­ şundan bu yanadır ki burjuvazi, temsili devlette, si­ yasal egemenliği salt kendisi için ele geçirebilmiştir. Bugün için, modern devlet gücü, bütün burjuva sı­ nıfının ortak işlerini yürüten bir komiteden başka­ ca bir şey değildir.

liği

MARX/ENGELS: Komünist Partisi

Manifestosu (MEAS I, 28) o 130


Burjuvazi, nüfusun, ü retim araçlarının ve mülki­ Nüfusu bir k araya toplamış, üretim araçların ı m er ezileştirmiş, mülkiyeti sayıca az ellerde yoğunlaştırmıştır. Bunun kaç ınılmaz sonucu ise siyasal merkez ileşme olmuştur. Ayrı ayrı çıkarları, yasaları, hükümetleri ve güm­ rükleri ile birbirinden bağımsız ya da birbirille gev­ şek bağlarla bağlı eyaletlerin tümü bir araya topla­ hıp, hepsi de teik bir hükümete, tek bir hukuk siste­ mine, tek bir ulusa] sınıf çıkarına tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarifesine sahip tek bir ulus olmuş çıkmışlardır.

yetin dağımkhğına gidere k son vermiştir.

MARX/ENGELS:

KoınÜ!llİst Partisi

Manifestosu

(MEAS I, 30)

D

Merkezile şmiş devlet gücü, sistematik ve hiye rar­ ·şik bir işb ölümü planına göre yaratılmış olan bütün organla:rıyla, ordusu, polisi, bürokrasisi, rahipleri ve yargıçları ile, oluşmakta olan burjuva toplumu tara­ fından feodaliteye karşı güçlü bir silah olarak kulla­ nıld ı ğı mutlak monarşi döneminden kalmadır. Şu var ki, bu devletin gelişimi, ortaçağın bir sürü molo­ ·zu yüzünden, özellikle toprak sahiplerinin ve soylu­ ların ayrıcalıkhirı yöresel ayrıcalıklar, kent ve lonca tekelleri ve değişik yörelerin değişik siyasal yap1 'arı yüzünden kösteklenmiştir Ancak 18'inci yüzyıl Fran­ sız Devriminin dev süpürgesi, eski çağların bütün bu molozlarını süpürüp, toplumsal ortamı, modern dev­ let üst yapısının oluşmasını engelleyen artıklardan temizleyebilmiştir. Bu mo d ern devlet yapısı, yine e ski yarı feodal Avrupanın modern Fransa'ya kiırşı _yürüttüğü Kutsal İttifak Savaşları tarafından yara,

.

ıaı


tılmış olan Birinci Krallık sı:rasında s erpilmiştir. Da­

ha sonraki egemenlik biçimlerinde, hükümet, parla­ mentonun, açıkçası mülk sahibi sınıflann yö:qetimi­ ne sokuldu. Bu andan başlayarak da, hem muazzam devlet borçlanmalarının ve halkın belini bükücü ver­ gilerin üretildiği bir çi:ftliğe hem de kamusal gücü­

nün, gelirlerinin ve kadrolannın karşı konulmaz çe­

kiciliği

yüzünden birbirleriyle reka:bet e d en kliklerin

ve egemen sınıf sergüzestçilerinin bir çekişme alanı­ na dönüştü. değişimiyle

Öte yandan, toplumun ekonomik

birlikte siyasal karakteri de değişti. Modern sanayi­ nin gelişimi, sennaye ile emek arasındaki sınıf kar­ şıtlığını geliştirdiğ·i, geil1işlettiği ve oranda, baskı

devlet altına

gücü

alıcı

de

bir

derinleştirdiği

giderıe\k

kamusal

işçi

güç,

sınıfını

bir

sınıf

egemenliği ay1gıt.ı karakteri kazandı. Sınıf mücadele­ sinin yeni bir aşamasını dile getiren her devrimden sonra, devlet gücünün salt b askı altına alıcı karakte� ri daha da belirgin bir biçimde su üstüne çıktı. MARX: Fıransa'& İç Savaş (MEAS I, 484/485)

D Palazlanan burjuvazi,

devlet gucunu,

emegın

ücretine bir çeki düzen . verebilmek yani artı değer sömürüsünü koruyacak sınırlara sıkıştırabilmek, özel olarak emek süresini uzatahilrnek ve

emekçiyi ba­

ğımlılık durumunda tutahilrnek için gereksinir

ve

kullanır. Bu eylem, ilk sennaye birikiminin asli öğe' sidir.

MARX: Kapital Cilt I, 765/766

D 132


Emlak sahibi sınıflar, toprak aristokrasisi ve bur­ j uvazi, yalnız zenginliklerinin gücü ile değil, fakat aynı zamanda devletin gücü, ordunun, bürokrasinin

· ve mah:Kemelerin yardımı ile de emekçi halkı tutsak­ lık altında tutarlar. ENGELS:

İspanya İşçiileri

Fedeml

Konseyi'ne

Mesaj

D . . . Burjuvazi, egemen olduğu her yerde, bütün feodaL patriyarkal, dingin ilişkilere son vermiştir. İn­ sanı <<doğal üstleri»ne bağlayan karmaşık feodal zin­ ciı·leri hoyratça parçalamış, insanla insan arasında, salt kişisel çıkardan, duyarsız <<parasal ödeme»den başka hiçbir ba,ğ bırakmamış ve dinsel coşkunluğun, şôvalye duygusallığının, gözü yaşlı «küçük adam» duyarlığının yüce heyecanlarını , bencil hesaplarm buz gibi soğuk suyunda boğmuştur. Bireyin onurunu değiş tokuş değerine çevirmiş ve yok edilemeyecek sayısız fermanlı, müktesep özgürlüğün yerine vic­ cla.nsız ticaret özgürlüğünü koymuştur. Sözün özü, burjuvazi, dinsel ve siyasal hayallerle örtülü sömÜrü­ n ün yerine, açık, dolaysız, kaba ve hayasız sömürüyü geçirmiştir. Burjuvazi, o güne değin el . üstünde tutulup baş­ tacı edilmiş ne kadar meslek varsa, hepsinin kutsal halesini yolup atmış, hekimi, hukukçuyu, rahibi, şai­ ri, bilim adamını kendisinin ücretli işçisi yapmıştır. MARX/ENGELS: Komünist Partisi Manifestosu (MEAS I, 28729)

D Fransa'da ,gelecek devrimin kafalarını aydınla�

. tacak büyük adarnlar sıkı devrimci kesilmişlerdi. H::ı.:ıgi çeşitten olursa olsun, hiçbir dış otoriteyi tanı133


mıyorlard.ı. Din, doğa anlayışı, toplum, devlet düze­

.

ni, bütün bunlar ,en acımasız eleştiriye tabi tutulu­ yordu. Her şey, ya varoluşunu aklın yargısıyla haklı kılacak ya da varolmaktan Ç!kacaktı . Düşünen akıl, h er� r71n denek taşı olmuştu. Hegel'in deyişiyle, ev­ rs�1ia başı üstüne dikildiği bir dönerndi bu. İki anlam­ da başı üstüne dikiliydi evren. Bir kere, insan kafası v= o:;.un d ü ş ün c e s i tarafından bulunmuş olan kural­ br, sözde bütün insan faaliyetinin ve toplumsal ya­ samm temelini oluşturmaktaydı. İkinci ve daha. ge­ n�ş adamıyla da, bu kurallara aykırı gerçeklik tepeden tırnağa başaşağı ç evrilmekteydi. O zamana dek hüküm sürmüş bütün toplum ve devlet biçimleri ile geçmişten günümüze devredilmiş bütün görüşler akıl dışı diye rafa kaldırıldı. Sanki dü nya o güne dek ön­ yargılarla yönetilmişti ve geçmişe ait olan her şey, o1sa olsa 2cc:ma ve a�ağılama duygularına layık görü­ lebilirdi. Şimdiy:;e, gün ışımış, aGnl evreni açılmış­ tı. Aı'tık boş inanç, ha,ksızlık, ayrıcalık ve baskı, bü­ tün bu akıl dışı olgular, ebedi gerçeik, ebedi adalet, doğal eşitlik ve devredileınez insan hakları eliyle or­ tdan kaldınlmalıydı. Şimdi artık çok iyi biliyoruz ki, o akıl evreni, burjuvazinin ülküselleştirilmiş evreninden başkaca bir şey olmamış, o ebedi adalet, burj uva hukukçulu­ ğtL."lda billurlaşmış, o görkemli eşitlik, yasa karşısın­ da burjuva eşitliğine dönüşmüş, o burjuva mülkiyeti, en köklü insan haklarından biri diye ilan edilmiş ve o akıl devleti, o Rousseau'cu <<sosyal mukavele» de burjuva demokratik cumhuriyeti olarak yaşamımıza girmiştir. ENGELS: Sosyalizmin Ütopyadan Riiime Dö�i,şmesi : MEAS IL 1 03 / 1 04)

D 134


SİYASAL YABANCILAŞMA

Demokratik temsili devlet ile sivil burjuva top­ lumu arasındaki karşıtlık, toplumsal kamu

yaşamı

ile köleHk arasında>ki klasik karşıtlığın olgunlaştırıl­ mış biçimidir. Modern dünyada her birey, aynı anda, hem köleliğe katlanır, hem de toplumsal yaşama ka­ tılır . . . Şu var ki, sivil burjuva toplumunun yarattığı kölelik, görünürde en geniş özgürlüktür. Çünkü, bi­

re-y, kendisine yabancılaşmış olan yaşam öğelerinden, örneğin müikiyetten, sanayiden ve dinden (sözde

ta­

manilanmış) bağımsızlığını kendi özgürlüğü diye gö­

rür.

Oysa bu öğeler, aslında kendisinin tamamlanmış

köleliği ve insanlık dışılığıdır. Burada ayrıcalık, ye­ rini hukuka bırakmıştır .

MARX: Kutsal Ai!e (MEGA I, 3, 29 1 / 2 921

D Kralın gücünü kıran, devlet işlerini h alkın iş­ leri yapan ve siyasal devleti genel ilgi konusu hali­ ne getirip gerçek bir devlet oluşturan burjuva siyasal devrimi, halkın topluluk yaşamından

uzak kalışına

yol açan her şeyi, bu arada, loncaları ve ayrıcalık­ ları darmadağın etmiştir. İmdi, siya:Sal devrim, sivil toplumun siyasal karaı..�terini de ort adan kaldırmış­ tır. Bu devrim, sivil toplumu temel öğelerine ayrış-

135


tırmış, bir yanda bireylere, öte yanda da bu birey­ lerin yaşam geleneklerine ve toplumsal konumlarını _ oluşturan maddi ve kültürel öğelere bölmüştür. Dev­ rim, çözülüp parçalanmış ve feodal toplumun çeşitli çıkmaz sokaklarmda yıitip gitmiş siyasal ruhu azad­ etmiş, sonra da

bu dağınık

parçaları

bir

araya getir­

miş, siyasal ruhu sivil yaşamla kendi arasındaki b ağ­ rik yönden bağ1msızlaşmış haLkın genel topluluk ala­

dan kurtarmış ve sivil yaşamın özel öğelerinden teo­ rik yönden bağımsızlaşmış halkın genel topluluk ala.:. mm yaratmıştır. Yaşam

boyu

yürütülen özgül faali­

yetin� içinde bulunan statünün artık bireysel olmak­

tan

öte hiçbir (:in.emi kalmamış, bunlar, birey ile bir

tümlük olarak devlet arasındaki genel ilişkiyi oluş­ turm:a.ıktan çıkmışlardır. Kamu işleri, bu sıfatlarıyla, her bireyin

genel işi haline

gelmiş ve

siyasal, ka­

musal işlevler, genel işlevlere dönüşmüştür. Sivil toplumun üyesi ohrıakla, insan, artık siya­ sal devletin teeml öğesidir. Devlet, onu insan -hakla­ rı katologunda salt bu

sıfatıyla

tanımıştır.

Fakat

b encil insanın özgürlüğünün tanınması, daha çok, bu

tanımanın içeriğinde yer alan kültürel v e maddi ö­ ge terın gözü ·k apalı hareketinin tanmışıdır. Böylece, insan, dinden kurtarılıp özgür kılınama­ mış, salt din özgürlüğüne kavuşturulmuştur. Mülki­ yetten kurtarılıp özgür kılınam2.mış, salt mülkiyet özgürlüğüne

kavuşturulmuştur.

Ticaretin

bencilli­

ğinden kurtarılıp özgür ıkılınamamış, salt ticaret öz­ g Lirhiğüne kav� şturulmuştur. Politik d evletin kuruluşu ve sivil burjuva toplu­

mrınun, ilişkileri yasayla düzenlenmiş bağ·ımsız bi­ -reylere ayrışması, tek bir aşamada gerçekleşmiştir. Feodal çağda, insanlar - arasındaki ilişki, lonca ayrı­

cahkları idiyse, şimdi artık bağımsız bireyler ara-


sındaki ilişki «hukuk» olmuştur. Sivil toplumun ü­

yesi olarak insan, eşdeyişle, siyasal olmayan insan,

zorunlu olarak doğal insan diye görünür. İnsan hak­ ları

(droits de l'homme) , doğal haklar (droits na­

turels) olarak karşılanır.

Çünkü bilinçli eylem, si­

yasal eylemde yoğunlaşmıştır. Bencil insan, toplu­

mun çözülüşünün e dilgen ve önceden belirlenmiş so­

nucu, dolaysız .kavrayışm nesnesi ve bu yüzden de

dogal bır nesnedir. Sıyasal devrim, burjuva yaşamı­

nı, eşdeyişle, sivil topluriıu kendi öğelerine ayrıştırır.

Ama ou ageleri degıştırmez, eleştirmez. Sözü edilen devrim, sivil burjuva toplumunu yani emeg-in gerek­

sinmeleri, özel mülkiyet, özel çıkar ve özel hukuk ev­

renini, varlık nedeni

sorulup

soruşturulamayacak

bır zorunlUluk ve böylelıkle de kendi özünün doğal

kökeni haline getirir. Nihayet, kişi de, sivil topl umun uyesı sıratını taşıyan bir ınsan olarak, yurttaştan (ci­

toyen'den)

ayrılan insanla

(homme'la) özdeş tutu­

lur. Çünkü o, duyumsal, bireysel, dolaysız varolu­ şunda ınsandır. Oysa sıyasal insan salt soyut ve ya­

pay bır insandır, allegorık, manevi bir varlık ola­

raK iınsandır. Böylece, aslında olduğu grbi, insan, yal­

nızca bencil insan biçiminde görünürken, gerçek do-

gası içındeki insan da yalnızca soyut yurttaş bjçi­

minde görünür.

Bireylerin kendi ortak çıkadarıyla çatışmadığını

sandıkları ·kendi özel çıkarlarını gözetmeleri yüzün­ den, «ortak çıkan, özel bir <<genel çıkar» imişçesine,

bireylere «yabancı» ve <�bağımsız» ·bir çıkar diye ka­

bul ettirilir. Oysa, aslında, bireyler, demokraside dü­ pedüz bir uyuşmazlık içinde karşı karşıya gelirler.

Ote yandan, toph.ilukla ve bu toplumun hayali çı­

kadarıyla gerçekte sürgit çatışan özel çıkarların pra­

tikteki mücadelesi, devlet biçimine bürünmüş olan

137

·


hayali g_enel çıkar aracılığıyla pratik yaşama müda­

hale edilmesini ve pratik yaşamın denetlenmesini ka­

çınılmaz kılar.

MARX: Alman İdeolojisi (MEGA I, 5, 23)

Kendisinden önce topluma e gemen bulunan sı­

nıfın yerine geçen her yeni sınıf, amaçlarına ulaşa­

bilmek için, kendi çıkarlarını toplumıin bütü nüyele ­ rinin ortak yararı

rnek zorunda kalır.

(kamu yararı)

diye takdim et­

MA..._l{.X : Alman İdeolojisi (MEW III, 4 7 7)

D Devlet, egemen sınıfın te k tek b ireylerinin ken­ di ortak çıkarlarına yürürlük kazandırdıkları ve be­

bir dönemin burjuva toplumunun tümünü özet­ leyen bir biçim olduğu için, bütün ortak kurumlar devlet an1cılığı ile bir politik biçime bürünür. İşte, ya:;anm gerçek temelinden koparılmış olan serbest bir ir ad eye dayandığı yolundaki hayalin kökeni de budur. Tıpkı buriun gib i hukuk da tekrar yıa saya in­ dirgenir

lirli

,

.

MARX: Alman İdeolojisi (MEW III, 62)

D Bir b ireyin gereksinmesi, bu gereksinmeyi gide­ recek , araçları elinde b ulund unin bir başka bencil

138


birey tarafından bilinmediği için, her birey, başkala­ gereksinmeleri ile bu gereksinmeleri karşılaya­ cak nesneler arasında kendisini adeta bir iletken ıkıl­ mak suretiyle, bir ilişki kurma zorunluluğu duyar. İmdi, gerçek özü, siyasal-kamusal yaşamdan değil de özel-sivil yaşamdan oluşan sivil toplumun birey­ lerini bir arada tutan öğe de, biçimi ne denli yaban­ cılaşmış bulunursa bulunsun, doğal zorunluluktur; insanın temel niteliği ve çıkandır. Günümüzde ancak politik bir boş inanç, sivil -burjuva yaşamının dev­ let tarafından ayakta tutulması gerektiğini düşüne­ bilir. Aslında, tam tersine, devlet sivil burjuva ya­ şamı tarafından ayakta tutulur.

. rının

Mf,R, 'C: Kutsal Aile (MEGA I, 3,296)

D (Burj uva devleti) , kamusal-siy,asal yaşam ile ö­ zel-sivil yaşam arasındaki çelişkiye, genel çıkarlar ile özel çıkarlar arasındaki çatışkıya dayanır. Bu ne­ denle, yönetimin faaliyeti salt biçimsel (şekli) ve olumsuz (menfi) bfr düzeyde kalmak zorundadır. Burj uva yaşamının ve işinin ba�ladığı yerde, devlet yönetiminin gücü de sona erer. MARX: Marx/Engels'in Yazın Terekesi, Lassaile Oh II, S.tıuıttga;rrt:, 1 902, s. 5 1

D

Olgunlaşmış politik devlet, özü açısından, insa­ nın maddi yaşamından değil de, tersine, insanın fa­ sile (familya) yaşamından oluşur. Bencil maddi ya139


şan:ı:n bütün zorunlulukları, burjuva toplumunun ö­ zellikleri olara,.l:: , devlet alanın ın dışında, sivil bur­

juva toplumunda kalır. Politik deviet, kıvamına er­ di.ğ ind.e, insan, yalnızca düşüncede, yalnızca bilinçte değil, fakat gerçek yaşamında da, birisi «uhrevi», ö­

ikili bir

tekisi «dünyevi» olmak üzere

İnsan, s ini

yaşam süre r .

politik ikamu kummu:ndaki yaşamında kendi­

bir ıkamu birimi olarak

görürken, burjuva top­

lumunda.l:i: yaşamında özel-sivil-bireysel insan olarak faaliyette l.ı;:endisiiıi

bulunur;

bir araca

başkalarını araç

olarak

görür,

indiı ger ve yabancı güçlerin oyun­

cağı haline gelir. MARX: Yahudi Sorunu Üstüne (MEW I, 354)

o Devlet, giderek geniş kitleleri..ıı. çıkarlarına daha

yabancılaşır

_

tefecilerin, borsa simsarlarmın ve büyük sanayicilerin kitlelerin sö mürülme s i ama­ cıyla kurulmuş ortaklığına dönüşür . fazla

ve

ENGELS: Boı1dıeim'ın broşürüne

önsöz (MEW XXI, 3 50/5 1 )

o Modern nınması, ilk

devlet tarafından

çağ

insan haklannın

ta­

devleti tarafından köleliğin tanın­

ması ile eş anlam taşır.

İlık

ç ağda, devlet1iı temeli

kolelikti. Modern devletin temeliyse, sivil toplum ve onun bireyidir. .

Bu birey de, öteki bireylerle biricik

bağı <<ÖzelçL4.:ar» ve «bilinçsiz, doğal ibaret olan, ücretli emeğin ve kendisi 140

zorunluluk>>tan ile b a şk alarının


bencil gereksinmelerinin kölesi olarak kalan bağım­ sız bireydir. Modern devlet, işte bu toplumu ve o­ nun bireyini yani kendi d oğal temelini evrensel in­ san haklarında tanıyıp bulmuştur. Kendi gelişiminin dayatmasıyla eski siyasal köstekleri aşan sivil top­ lumun bir ürünü olarak, modern devlet, insan hak­ larını ilan etmekle, salt kendi kökenini ve temelini tanımış olmaktadır. MARX: Kutsal Aile (MEGA I, 3, 288)

o

Ne zaman ki gerçek bireysel insanoğlu, soyut yurttaşı fethedip, geri kazanıp özümler ve bireysel insanoğlu sıfatıyla, günlük yaşamında, bireysel işinde ve · bireysel ilişkilerinde bir fasile (familya) , bir cins öğesi · haline gelir; ne zaman ki insanoğlu kendi özgüçlerini (forces propres) toplumsal güçler olarak algılayıp örgütler ve buna bağlı olarak top­ lumsal gücünü p olitik güç olarak ikendisinden ayır­ maz, işte ancak o zaman insanoğlu hacir altından çıkmış olur. MARX: Yahudi sorunu (MEW I, 1, 596

i.s.)

D

141


HUKUKA .

BAGLILIK: BURJUVAZiNİN İKİYÜZLÜLÜGÜ

Burjuvazi,

feodaliteye karşı yürüttüğü savaştan ve kapitalist üretimin olgunlaştırılmasından sonra, bütün kast ayrıcalıklarını yani kişisel ayrıcalıkları ortadan kaldıl'IIlak zorunda kalmış ve ilkin özel hu­ kuk alanında, daha sonra da yavaş yavaş kamu hu­ kuku alanında, kişinin hukuken eşitliğini kabul et­ mek gerekliliğini duymuştur. Gelgelelim, hak eşitli­ gın ı oldum olası salt lafta ve kağıt üstünde tanı­ mıştır. Mutluluk eğilimi, küçük ölçüde manevi hak­ Iarla ama asıl büyük ölçüde maddi araçlarla körük­ lenir. Oysa kapitalist üretim, hak eşitliğine sahip kimselerin büyük çoğunluğuna, yaşa...TJJ.ak için gerekli olandan fazlası düşmesin diye dikkat kesilmiştir. Bu nedenle, mutluluk eğiliminde, çoğunluğun eşit hak­ kına gösterdiği saygı da (eğer onu göstereceği farz­ edilebilirse) aslında evvelce . köleci veya feodal top­ lumun göstermiş olduğu s aygıdan fazlası değildir; ENGELS: Lud'wlig Feuerbaoh ve Klasik Alman

Felsefesinin Sqnu (MEAS II, 351!352)

D

Burjuva düzeninin köleleri ef�ndilerine karşı ha� kaldırd tkları zaman, bu düzenin uygarlık ve a,

143


daleti, tüyler ürpertici içyüzü ile gözler önüne seri­

Er. Bu gibi durumlarda, sözü geçen uygarlık ve ada­ let de, bütün peçelerini yüzünden atmış bir vahşet

ve yasa tanımaz intikam görünümüyle su üstüne çı­

kar. Zenginliğe el koyanlada üreticiler arasındaki sı­ nıf mücadelesinde patlak veren her yeni . bunalımda bu olgu gitgide

dalı� aÇık

seçik biçimde belirir.

MARX: Fransa'da

İç

Savaş (MEAS I, 442 i.s.)

D Bu;rjuvazi, şimdiye dek içyüzünü peçeleyip, mut­

. lak kudretini beslediği genel seçim hakkını yadsı­

makla açık bir itirafta bulunur: <<Diktatörlüğümüz, şimdiye dek halk iradesi aracılığı ile ayakta durmuş­ tur. Şimdiyse halk iradesine karşı pekiştirilmelidir.»

MARX: Fı:ıansa'da Sınıf Mücadeleleri (MEAS I, 207/208)

D

Parlamenter rejim her şeyi çoğunluğun kararı­ na bırakır. Öyleyse parlamento dışı büyük çoğunluk neden karar verme hakkı istemesin? Sizler devletin

doruğunda saz çalarken aşağıdakilerin raksetmesine neden şaşarsınız?

MARX: Louis BoD!apartel'in 1 8'inoi

Brumaire'i (MEAS I, 222, i.s.)

D

. 144


Bugün:ki.i hükümetler, işçilere göz kırpmalarına, onlara gülüçükler dağıtmalarına karşın çok iyi bili­ yorlar ki biricik dayanakları burjuvazidir. İşte bu nedenledir ki işçilere karşı dost görünücü sözleriyle burjuvaziyi ürkütseler bile, burjuvaziye karşı elle tutulur hiçbir somut eylemde bulunmazlar. MARX:

Errgels'c

1 9.2. 1 8 8 1 tanilli mektup

D Parlamentonun varlık nedeni, başkalarını aldat­ mak ve böylece aynı zamanda kendi kendisini al­ datma,ktan ibarettir. MARX: N. P. Danielson'a 1 9.2. 1 8 8 1 tari.'ıJi mektup

D

Ne d emektir «özgür devlet>> ? . . . Özgürlük demek, devleti toplumun kendisine uyruk tutulduğu bir organ olmaktan çıkarıp, onu topluma tümüyle uyruk bir organa dönüştürmek de­ mektir. Ve günümüzde de devlet biçimleri, «devletin özgürlüğünü» kısıtladıkları ölçüde özgür sayılırlar. MARX: Gothıa Progııamın ın Eleştirisi (MEAS Il, 23)

D . . . Kişisel özgürlüğün, basın özgürlüğünün, dü­ şünce açıklama özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğü­ nün, toplanma özgürlüğünün� öğretim ve din özgür­ lüklerinin v.b .. üzerine bir anayasa giysisi geçirildi. Böylece özgürlükler her çeşit tehlikeden de korun145/10


muş oldular. Bu özgürlüklerin herbiri Fransız yurt­ taşının mutlak hakkı HEm ediliyordu. Ama hep şu çekince ile: Bu hak, kural olarak, kısıtlanamam.akla birlikte, «başkalarının eşit haklan ve kamu güven­ liği>> ile ya da öteki bireysel özgürlükler ile uyumu sağlayacak yasalar eliyle sınırlanabilir. Örneğin, <<yurttaşlar, örgütlenme, şiddete başvurmaksızın si­ lilli sız toplanma, dilekçe verme ve düşüncelerini ba­ sın · yoluyla veya başkaca yollarla açıklama hakkına sahip sayılırlar. Bu hakların kullanılması, başkala­ rının eşit hakları ve :kamu güvenliği ile sınırlıdır.» ; «Öğretim serbesttir. Öğretim özgürlüğü, yasaca sap­ tanan koşullara uyularak ve devletin yüksek dene­ timi altında kullanılır» ; «Her yurttaşın oturduğu ko­ nut yasaca belirtilmiş durumlar dışında dokunulmaz­ lığa sahiptir>> v.b. Demek ki Anayasa, işi, hep ileri­ de Anayasayı uygulamak için çıkarılacak organik ya­ salara bi.rakmaktadır. Bu yasalar (söz konusu ç�kin­ celeri somutlaştırıp, bu sınırsız özgürlüklerden ya­ rarlanmayı, adı geçen özgürlüklerin birbirleriyle ve kamu güvenliği ile çatışmamasını sağlayacak biçimde düzenleyeceklerdir. Ve sonradan bu yasalar düzense­ verlerce öyle bir düzenlemiştir ki bugün burjuvazi onlardan yararlanırken öteki sınıfların eşit hakları­ nı hiç mi hiç umursamamaktadır. Düzenseverler bu özgürlüklerin başkaları tarafından kullanılmasını büsbütün yasakladıkları veya herbiri bir polis tuzağı oluşturan koşullara bağladıkları durumlarda d a bu iş, her z am an Anayasa uyarınca <<kamu güvenliği» uğ­ nma, yani düpedüz burjuvazinin güvenliği uğruna gerçekleştirilir. Sonunda, bütün özgürlükleri ortadan kaldiran düzenseverler gibi, bütün bu özgürlükleri korumak isteyen . demakratlar da Anayasayı kendi eylem ve özlemlerine gerekçe diye piyasaya sürerler. ,

14S


Bunda da dipten doruğa haklıdırlar. Çünkü Anaya­ sanın her maddesi, kendi antitezini, Yukarı Mecli­ sini ve Aşağı Meclisini, yani genel kural olarak öz­ gürlüğü, bu kuralın istisnası olarak da özgürlüğiin or­ tadan kaldırılmasını kapsamaktadır. Böylece, özgür- . lük adına saygı gösterilip onun somutlaştırılması hiç kuşkusUz hep yasal yoldan- önlendiği sürece, özgürlü­ ğün pratik yaşamda yediği darbeler ne denli öldürü­ cü olurlarsa olsunlar, özgürlüğün anayasal varlığı da hiç . yara bere almadan oldug·u gibi korunmuş gö­ züküyordu. MARX: Loui<> Bona.part>:fın

18'inci

Brumail'e'i (MEAS I, 237) D

Devlet, mülk sahibi sınıfların, toprak sahipleri­ nin ve kapitalistlerin, sömürülmüş sınıflara, köylü­ lere ve işçilere karşı örgütlenmiş toplu gücünden başkaca bir şey değildir. Tek tek kapitalistlerin (ki bu sorunda yalnızca onlar söz konusudur, çünkü top­ rak sahibi de önce kapitalist sıfatı ile ortaya çıkar) istemediklerini, onların devleti de istemez. Demek ki tek tek kapitalistler konut sorunundan dem vurduk­ ları halde, bu sorunun en korkunç sonuçlarını, hiç değilse yüzeysel biçimde hasıraltı etme yolunda ha­ rekete geçirilemiyorlarsa, bir toplu ,kapitalist olan devlet de bundan fazlasını yapmayacaktır. Olsa olsa alışılagelmiş yüzeysel örtbasçılığın her yerde eşit bir ölçüde gerçekleştirilmesine özen gösterecektir. ENGELS: Konut Sorunu (MEAS I, 570)

D

147


Kapitalist egemenliği, işçi sınıfı içine bulaşıcı ln3talıkların mikrobunu saçma lüksünü göze ala­ ın cız. Böyle bir davranışın sonuçları kapitalistlere çok pahalıya patlar. Çünkü, Azrail, işçiler arasında kol gezdiği gi:bi kapitalistler arasında da kol gezer. ENGELS: MEW XVIII, 233

o

Şu kapitalist hukukçuluğa şaşmamak elden gel­ miyor! Bir taşınmaz maliki, bir ev sahibi ya da bir iş adamı, demiryollan ya da yeni caddeler - açılması gibi yenileştirmeler y uzünden malından, mülkünden edUdiğinde, yalnızca tam tazminat elde etmekle kal­ mıyor. Fakat o, fedakarlığından ötürü, Tanrı ve hu­ kuk adına bir de yeterli kaz ançla avutuluyor. Emek­ çi ise, karısı, çoluğu çocuğu ve varı yoğu ilB sokağa atılıyor ve yığınlar halinde şehir erkanının ahlak ve kw arıığa önem verdiği şehir bölgelerine gelip dayan­ dığmda, sağlık me vzuatı çerçevesinde polisçe koğuş­ turuluyor. MARX: Kapital Cilt I,

D

s.

690


SUÇ VE CEZA

Nasıl hu.."kukun kendisi salt iradenin ürünü değil­ se, suç da, yani egemen :koşullara karşı münferit bire­ yhl verdiği mücadele de salt iradenin ürünü değil­ dir. Suç da hukukun şartlandığı biçimde şartlanmış­ tır. Hukukta bağımsız ve genel iradenin buyruğunu keşfeden hayalperestler ise, suçta da hukukun ba­ sit sıradan bir ihlalini görmekle yetinirler. ENGELS: Ailenin, Özel Mülkiyetin

Kökeni

v-e

Devletin

(ME.t\S Il, 295)

o

Temmuz devriminin hemen ardindan, muzaffer burjuvazinin çıkardığı Eylül Yasaları'nda, muhteme­ len yine «insanlık» hatırı için, bir sınıfın başka bir sınıfa karşı kışkırtılmasının bir cürüm sayıldığı ve bunun hapis ve para cezalarıyla cezalandırıldığı iyi bilinir. İngiliz burjuva :gazetelerinin, Chartist lider­ lerle Chartist yazarları suçlamak için, onlara, sınıf­ ları birbirlerine karşı kışkırtan kişiler olarak yak.:. laşmaktan daha iyi bir yol bulamadıkları da pek iyi bilinir. Sınıfları birbirlerine karşı kışkırttıkları id149


diasıyla Alman yazarlarının zindanlara kapatıldıklan bile olmuştur.

MARX:

«Ahlaki Ele§tiri ve Eleştirel Aı.'J.lak,

Alman Kültür Tarihine Katkı. Cari Heinzen'e Kar�ı»

Deutsclıe�Brüsseler Zeitung

28. 10. 1 847 - 25. 1 1 .1 847

D Bir filozof düşünceler, bir oz an dizeler, bir rahip

vaazlar, bir profesör ders kitapları v.s. üretir. Bir suç­

l uysa suç üre tir . Suç üre timi

ile toplumun

bütün ü­

retici fa aliy e ti b ir a z yakın dan incelenirse, kişi, bir

sürü önyargısmı terketmek zorunda kalır. Suçlu yal­ nızca suç üretmekle _ kalmaz.

O,

hukukunu, ceza hukuku d e rsle ri

hatta bu profesörün

k endi

c eza veren profe s ör ve

aynı zamanda

derslerini piyasaya satılık

m al olarak sürdüğü ders kitabını

da üretir . Yaz arın k endi d ers kitab ınd an ald i ğı z e vkin dışında, ayrıca maddi varlıkta b ir artış da m e yd an a g e l ir . Suçlu, bütün b unlar d an

başka,

polis

ve adiiye

örgütünü, detektifleri, yargıçları, cellatları ve j üri ­

leri de üre tir. Toplumsal işbölüniünün bütün bu ka­ teg oril e rin i ol uş turan farklı meslekler de ins an ruhu­

nun değişik yeten e kle rini

geliştirirler, yeni yeni ge­ reksinmeler ve bunları giderecek yeni yeni yollar a­ çarlar. Bu arada işk e n_c e de, işke nce aletlerinin üre­ timinde nice dürüst işçi çalıştırmak suretiyle en süz­

me nıekanik icatlann gerçekleştirilmesine yol açar.

Sııçlu

kimi z am an ahlaki, kimi zaman da acıklı

bir izienim yaratar ak , halkın · ahlaki

ve estetik

duy­

gularını harekete geçirmek s ur e tiyl e _de bir işlev gö­ rür. O, ceza 1 50

hukuku üzerine ders kitaplarını ve doğ-


rudı:m doğruya ceza hukukunun kendisini, buna bağ­ lı olarak da yasa koyucularını üretmekle kalmayıp, · aynı zamanda sanatı, edebiyatı ve Oedipus ile Ü­ çüncü Richard'ın, Mullner'in Schuld'u ile Schiller'in Haydutlarının da kanitladığı gibi, trajik oyunları da üretir. Suçlu, burjuva yaşamının tekdüzeliğini ve gü­ venliğini bozar. Böylece onu durgunluktan uzaklaştı­ rır; eksikliğinde rekabet hırsının uyuşacağı o durul­ nı.az gerilimi, ruh devingenliğini yaratır. Bu sayede, üretici güçlere taptaze bir hız da .katar. Suça karşı açılan savaş, fazla nüfusun bir bö­ lümünü emerken, suç da emek pazarından bu nüfu­ sun bir başka bölümünü çekip alır. Böylece, işçiler arasındaki rekabet azalır ve ücretler bir dereceye ka­ dar asgari seviyenin altına düşmekten kurtulur. Bu nedenle de, suçlu, toplumda dengeyi sağlayan ve bü­ tün yararlı mesleklerin yolunu açan dengeleyici güç­ lerden biri olarak görülür. Suçlunun üretici güçlerin gelişimine katkısı ay­ olarak gösterilebilir. Hırsızlar olmasaydı çilin­ gircilik zanaati günümüzdeki yetkinliğe ulaşabilir miydi? Kalpazanlar olmasaydı, banknot yapımcı;;ı günümüzdeki üstünlüğüne erişebilir miydi? İmza taklitçileri olmasa, · mikroskop günlük ticaret yaşa­ mına girer miydi? Uygulamalı kimyanın gelişimi; dürüst üretici çabanın ürünü olduğu ölçüde, pirbi­ rine karıştırılarak satılan mallardaki hileyi sapta­ mak üzere girişilen çabaların da bir ürünü değil midir? Suç, mülkiyete karşı yeni yeni saldırı araç­ larını geliştirmekle yeni yeni savunma önlemlerinin doğmasma yol açmakta ve suçun üretici etkileri, grevlerle makinaların icadını sağlayıcı etkiler ka­ rıntılı

dar büyük olmaktadır.


Kişisel suçları bırakalım. Ya ulusal suçlar ol­ . masa bir dünya pazarı kurulabilir, uluslar var ola­

bilir miydi? Adernden beri, günah ağacı aynı zaman­ - da bir bilgi ağ·acı da, değil midir? Mandeville, Arılar Masalı

(1708)

adlı kitabın­

da, bütün ingiliz me sleklerinin üretkenliğini göster­ miş ve bizim görüşümüzü evvelce ileri sürmüş bulu­ nuyor: «Bu dünyada ahlaki olduğU ölçüde doğal kö­

tülük diye nitelediğimiz şey, bütün zanaatli:ı.rın te­ melidir. Bütün sanat ve bilimlerin

asıl

kaynağ:ını

orada aramamız gerekir. Kötülüğün ortadan kalktığı

anda� toplum topyekun çözülmese bile en azından ,

bozulur.» l'v1andeville, burjuva toplumunun dar görüşlü sa­ vunucularından çok daha cüretli ve çok daha dürüst olma üstünlüğüne sahipti.

MARX: Artı Değer Üzerine Teo·riler, Cilt I, s. 3 85-3 87

D Uygarlığı ile övünen bir toplumda ölüm cezası­ nın haklılığına ve yerindeliğine

(amacına uygunlu­

. ğuna) dayanak oluşturabilecek bir ilke bulmak büs­ bütün olanaksız sayılınasa bile epey

güç olacaktır.

Ceza, genellikle yola getirme ya da yıldırma aracı ola­ rak haklı gösterilmiştir. İyi güzel ama başkalarını yo­ la getirmek ya da yıldırmak için beni ne hakla ce­

zalandmrsınız? Kaldı ki, gözümüzün önünde, Kabil' elen beri d ünyanın cezayla hiç de yola gelmediğini

ve

yılmadığmı en açık kanıtlarla gösteren bir tarih, is­ tatistik de vardır. Dünyanın cezayla yola gelmediği ve yılınadığı apaçık ortadadır. Soyut hak açısından, insan onurunu teorik düzeyde tanıyan tek bir ceza

152


hukuku öğretisi vardır ki o da Kant'ın Hegel tara­ fından daha da katı bir formülde özetlenmiş teori� sidir. Hegel şöyle yazar: <<Ceza suçlunun hakkıdır. Onun kendi irad�sinin bir eylemidir. Hakkın ihEJi suçlu tarafından kendi hakkı olarak ilan edilmiştir. Onun işlediği suç bir hakkın inkarıdır. Ceza, işte bu inkarın inkarı ve dolayısıyla bizzat suçlunun ha­ rekete geçirdiği ve kendi kendisine zorla yüıklediği bir hak onayıdır.» Suçluya, adaletin salt nesnesi, kölesi olarak baka­ cağı yerde, Hegel'in suçluyu kendi. kaderini kendisi b elirleyen özgür bir varlık katına yüceltmesi açısın­ dan, bu formülde aldatıcı bir şeyin bulunduğundan kuşku edilemez. Konuya daha yakından eğilecek o­ lursak, başkaca durumlarda olduğu gibi, burada da, Alman idealizminin kurulu toplum düzeninin ku­ rallarını üstü kapalı bi·çimde orıaylayıp meşru kıl­ dığını gôrürüz. Gerçek güdüleri ve üzerine baskıda bulunan binbir toplumsal koşuluyla, somut, gerçek bireyin yerine «Özgür irade» soyutlamasını, yani in:­ saı-:ıın bir sürü nitelikleri arasından yalnızca bir teki­ ni insan yerine koymak, aldanma ya da aldatma de­ ğil de nedir? Cezayı suçlunun kendi iradesinin ü­ rünü sayan bu oğreti, düpedüz eski kısas (göze göz, dişe diş) hakkının metafizik bir anlatımıdır. Bütün laf şaklabanlıkları bir yana itilip de açık açık ko­ nuşulacak olursa, ceza, toplumun, nitelikleri ne o­ lursa ohun, hayati önem taşıyan yaşam koşulları­ nın ayaklar altına alınmasına karşı kendisini koru­ masını sağlayan bir araçtır. Pekiyi ama kendini sa­ vunmak için cellattan daha iyi bir araç tanımayan ve kendi vahşetini «dünyanın en önde gelen gazetesi» aracılığı ile ebedi bir yasa olarak ilaneden bu top-, lum ne biçim bir toplumdur?


Bay A. Quetelet, <<İnsan ve Yetkileri» adlı şa­ heser ve bilgece eserinde şunları yazıyor: «Ko:r:kunç bir düzeniilikle ödedigirniz bir fatura vardır: Hapis­ haneler, zindanlar ve darağaçları faturası! Hatta yıl­ lık doğum ve ölümleri önceden söyleyebileceğimiz gibi, kaç kişinin ellerini hemcinslerinin kanıyla boya­ yacağını, kaçının kalpazari olacağım, kaçının uyuştu­ rucu madde ticareti yapacağını bile hemen hemen aynı şekilde önceden kestirebiliriz.» Gerçekten de bay Quetelet, 182�'da yayımlanan bir suç ihtimalleri he:.;abında, 1830 yılında Fransa'da işlenen suçların yalİlız tutarını değil, fakat bütün değişik türlerini de şaşırtıcı bir kesinlikle önceden kestirmiştir. Top­ lumun belirli bir ulusal kesiminde ortalama suç tu­ tarını yaratan olgunun bir ülkenin özgül siyasal ku ­ ı·umlarından ziyade modern burjuva toplumunun te­ rnel ilişkilerinde yattığı, Quetelet'nin 1822-24 yılları için saptadığı tablodan çıkarılabilir . . . . Eğer geniş

ölçüde

karşılaşılan suçlar,

ve sınıflandırılmaları yönünd€n,

tutnı-lan olg1.1larda

o zaman ye­ için :yer açn:ıal� üzere bir sürü sı�çluyu asan celladı göklere çıkaracak yerde, bu suç­ ları üreteE sistemin değiştirilmesi üzerine derin de­ rin düşünnıek g e rekm e z mi? rastlanan

bir

fiziksel

düzenlilik gösteriyorlarsa,

nileTinin gelebilmesi

�·fARX:

Ölüm Cc:.zc@Sı,

Ne\V York

Daily Tribüne, 1 8.2. 1 853

D

154


HUKUKÇU SOSYALiZMİNİN (Jüridizmin) ELEŞTİRİSİ

Lassalle'ci Alman Sosyal Demokrasisi'ne göre, «emeğin kurtuluşu, iş aletlerinin toplumun ortak malı katına çıkarılmasına ve emek hasılasının ada­ letli üleşimini sağ-layacak bir komünal düzenleme­ n in oluşturulmasİna bağlıdır.>> <<İş aletlerinin toplu­ mun ortak malı katına çıkarılması>> ! Herhalde «ortak ınala dönüştürülmesi» denmek isteniyor. Her neyse, bırakalım bunu. Nedir «emek hasılası» ? Emeğin ürünü mü yoksa '

değeri mi? Eğer e meğin değeri ise, ürünün toplam değeri mi, yoksa yalnızc a emeğin tüketilen üretim araçlarının değerine yeniden kattığı değer bölümü mü?

«Emek hasılası», Lasselle'in dört dörtlük eko­ nomik- kavramların yerine koyduğu bir safsatadır. Nedir «adaletli» üleşim? Burjuvalar da günü­ müzeleki üleşimin <<aclaletli» olduğunu ileri sürmü­ yorlar mı? Gerçekten de bugünkü üreüro biçimi çer­ çevesinde biricik «adaletli» üleşim günümüzde geçer­ li üleşim değil midir? Ekonomik ilişkiler mi hukuki kavramlar eliyle düzenlenir, yoksa tam tersine, hukuki ilişkiler mi e ­ konomik ilişkilerden kaynaklanır? Bağnaz sosyalist:-


lerin de «adaletli» üleşim konusunda çok değişik gö­ rüşleri yok mudur? «Adaletli üleşim» deyiminden neyin anlaşılabile­ ceğini saptayabilmek için, ilk paragrafı bu parag­ rafla birlikte ele almamız gerekiyor. Bu son parag­ raf, iş aletlerinin ortak mal sayıldığı ve bütün e ­ meğin komünist bir düze::ılemeye bağlandığı bir top­ lumu varsayıyor. İlk paragraftan anlıyoruz ki <<emeğin hasılası, hiç kesintisiz, eşitçe toplumun bütün üyelerine ait ola­ caktır.» <<Toplumun bütiin üyelerine» mi? Ya çalış­ mayanlara? Onlara · da mı? O zaman nerede kalır o <<hiç kesintisiz emek hasılası»? Yoksa yalnızca toplu­ mun çalışan üyelerine mi? O zaman da nerede kalır bütün toplumun üyelerinin o «eşit hakkı»? Anlaşı­ lan, «toplumun bütün üyeleri» ve <<eşit haklar» , salt gelişigüzel kullanılmış deyimler. İşin özü şurada ki, bu komünist toplumda her işçi, mutlaka Lassalevari ''kesintisiz emek hasılası»na kavuşturulmalıdır. İlkin şu <<emek hasıla�n» deyimini emek ürünü an­ ele alalım. O zaman, ortaklaşa emeğin hası­ lası da toplam sosyal üründen oluşur .. Buridan şu kalemleri indireceğiz: Birincisi: Tüketilmiş üretim araçlarını yenilernek içi:n bir bedel. İkincisi: Üretimin genişletHip yaydınlması için ek bir bölüm. Üçüncüsü: .Beklenmedik olaylara, kazalara karşı bir yedek fon veya sigorta fonu. <<Kesintisiz emek ıhasılası»ndan bu kalemlerin indirilmesi, ekonomik bir zorunluluktur. Sözü ge­ çen kalemieT in tutarlan da mevcut araç ve ger:eçle­ re, kısmen de ihtimal hesaplarına göre saptanır. Ama asla adalete dayanıl�rak saptanmaz.

lamında

156


Geriye, toplam lirünün, tüketim aracı olarak kul­ lanılmak üzere ayrılmış bölümü kalıyor. Bireyler a­ rasında bir lileşime ge·ç meden önce, bu bölümden de şu kalemler çıkarılacak: Birincisi: Doğrudan doğruya üretimle ilgili ·bu­ lunmayan yönetim giderleri. Bu böllim, glinlimliz toplumundaki giderltr ile karşılaştırıldığında, önemli ölçüde kliçüllir ve yeni toplum geliştikçe daha da dlişer. İkincisi: Eğitim ve sağlık gibi gereksinmelerin ortaklaşa karşılanması için ayrılan böllim. Bu böllim ise, şimdiki toplumurt ayırdığı ile karşılaştırıldığın-" da, önemli ölçüde büyür ve yeni toplum geliştikçe daha da artar. Üçüncüsli: Çalışmaktan aciz kişiler için fonlar. _ Yani buglin yoksullara yardım işleri diye nitelenen işler için ayrılan böli.im. İşte ancak şimdi, programın Lassalle e tkisi al­ tında kalarak, yüzeysel bir biçim-de, tek başına ele aldığı <<lileşime>> , yani toplumun tek tek üreticileri arasında dağıtılacak olan tüketim araçları bölümü­ ne geliyoruz.

Görüldüği.i gibi, «kesintisiz emek hasılası», dü­ pedüz <<kesintili emek hasılası»na dönüşmüştür. Hat­ ta, üreticinin birey sıfatıyla elinden çı:kan şey, doğ­ rudan doğruya veya dalaylı yoldan toplumun üyesi sıfatıyla kendisine geri d öndliğii durumda bile gerçek böyledir. Böylece «kesintisiz emek hasılası» deyimi orta­ dan kalkınakla kalmamış, üstelik <<emek hasılası» deyimi de yitip gitmiştir. Üretim araçları üzerinde ortak mülkiyete daya­ nan komünist bir toplum içinde, üreticiler ürünleri­ ni değiş-tokuş etmezler. Ürlinlere harcanan emek de

157


bc.1 ürünlerin değeri olarak ürünlere özgü bir maddi özelhk diye görü�ı.mez. Çünkü artık kapitalist top­ lumda olduğunun tersine, münferit emek, dalaylı yol­ dan değil de doğrudan doğruya toplam e!lleğin öğe­ leri olarak mevcut bulunmaktadır. Her yana çekil­ nieye elverişii anlamı yüzünden, bugün eleştirilmeye mahkum «emek hasılası» deyimi, böylece anlamını büsbütün yitirmiş olur. Burada ele aldığımız toplum, kendi temelleri üzerinde gelişmiş bir komünist toplum olmayıp, ter­ sine, kapitalist toplumun bağrından henüz çıkma bir komünist toplumdur. Yani her açıdan, ekonomik, ah­ laki, entellektüel bakımlardan, kucağında doğduğu ·eski toplumun kalıntılarını taşıyan bir komünist top­ lumdur. İmdi, her bir üretici, kesintiler çıktıktan sonra, topluma ne verdiyse onu geri alacaktır. Topluma verdiği şey ise, onun somut emeğinin tutarıdır. Toplumsal işgünü, bireysel iş saatlerinin topla­ mından oluşur. Her bir üreticinin bireysel işinin süre­ si, toplumsal işgününün onun tarafından gerçekleş­ tiı-ilmiş ohip, ona düşen bölümüdür. O, toplumdan, ortak fonlar için emeğinden ge­ rekli kesintiler yapıldıktan sonra, şu kadar saat ça­ lıştığına dair bir belge alır. Ve_ bu belge ile d:e top­ lumun tüketim araçları stokundan, emeğinin tutarı ile eşdeğerde mal çeker. Böylece, topluma belirli bir . biçimde verdiği emeğin tutarını başka bir biçimde geri almış olur.

Burada, eşdeğerierin değiş-tokuşu söz konusu olduğ·u ölçüde, mal değiş-tokuşunu düzenleyen ilke de yürürlükıte kalır. Yalnızca öz ve biçim değişmiştir. Çünkü değişen koşullar altında, hiç kimse, emeğin­ den başka bir şey veremez. Öte yandan, bireysel

158


tüketin'l araçlarından başka hiç bir şey de bireyin mülkiyetine geçemez. Yalnızca, bireysel tüketim a­ raçlarının münferit üreticiler arasındaki üleşimidir ki, eşdeğerli malların değiş-tokuşuna egemen ilkeye bağlı kalır; belirli tutarda ve belirli biçimde bir e­ mek, aynı tutarda ama farklı biçimde bir ernekle trampa edilir. Eşit hukuk, işte bu yüzden, hhla, ilke olarak, burjuva hukukudur. Şu var ki, mal alış-vc­ rişlerinde, eşdeğerierin değiş-tokuşu, pratikte her bir olay için değil de yalnızca bir ortalama olarak iş­ ledi ği halde, şimdi artık ilke ile pratik arasındaki uyumsuzluk ortadan kalkmıştır. Bu gelişmeye kar­ şın, söz konusu eşit hukuk da hhla burjuva sınırları ile kayıtlıdır. Üreticilerin hakları, harcadıkları e­ mekle düz orantılı kalır. Eşitlik, eşit bir ölçeğin, «e­ meğin>> esas alınmasından doğar. Oysa, emekçilerden biri, ötekinden maddeten veya manen üstün olabilir; aynı süre içinde daha fazla emek harcayabiEr veya daha uzun bir süre emek harcayabilir. İşte bu ne­ denle de emek, bir ölçek olabilmek için, söz konusu yo�·unluğa veya genişlemeye göre belirlenecektir. Ak­ si lnlde, emek, ölçek olmaktan çıkar. Demek ki, bu­ rada söz konusu eşit hukuk da, aslında e�it olmayan eme�<: için eşit olmayan bir hukuktur. Herkes salt 2mekçi olduğu için, gerçi sınıf ayrımı tanınmamakta­ dır ama üstü kapalı biçimde de olsa, emekçiler ara­ smdaki bireysel beceri ve yetenek ayrımlarİ doğal ayrıcalıklar olarak pekala tammnaktadır. İmdi, bü­ tün hukuklar gibi, bu hukuk da, özünde bir eşitsiz­ likler hukukudur. . Hukuk, niteliği gereği, ancak -eşit ölçekierin uy­ grJanmasından oluşa,b ilir. Ne var ki aslında eşit ol­ mayan bireyler (eğer bireyler eşit olsalardı zaten her biri ayn ayrı nitelikler taşıyan münferit bireyler ol159


mazlardı) , ancak ortak bir tabana oturtuldukların­ da ve salt belirli bir yanları ile ele alındıklarında, ör­ neğin salt emekçi olarak kavrandıklarında, eşit bir ölçe ğe -vurulabilirler. Emekçinin biri evli olabilir, ötekisi bekar. Biri­ nin ötekinden fazla sayıda çocuğu olabilir v.b. İm­ di, eşit emek harcandığında ve buna bağlı olarak top­ lumsal tüketim fonundan eşit pay alındığında bile, emekçinin biri pratikte ötekinden fazla alır; biri ö­ tekinden daha zengin olur v .b . Bütün bu çarpıklık­ ları önleyebilmek için, hukuk, eşitliğe uygun ola­ cak yerde, aslında eşitliğe aykırı olmak gerekirdi. Gelgelelim, söz konusu_ çarpıklıklar, kapitalist top­ lumdan uzun doğum sancıları ile fışkıran komünist toplumun ilk evresinde önü alınamaz çarpıklıklardır. Unutulmasın ki hukuk, hiçbir zaman, toplumun eko­ nomik yapısından ve bu yapı tarafından belirlenmiş olan kültürel geliŞimden daha yüksek bir y·erde ola­ maz. Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasın­ da, bireyler işbölümünün kıskacından kurtuldukla­ rında ve buna bağlı olarak, beden işçiliği-fikir işçi­ liği karşıtlığı da ortadan kalktığında, emek, salt ya­ şamanın aracı olmaktan çıkıp da yaşamın temel ama­ cı durumuna geldiğinde, bireylerin çok yönlü evri­ miyle bir arada, üretici güçler de gelişip büyüdü- ğünde ve toplumsal zenginliğin bütün kaynakları da­ ha. bir gür aktığında, işte ancak o zaman, o daracık burjuva hukuk ufku büsbütün aşılabilir ve toplum, gönderine şu bayrağı çekebilir: Herkesten yetenek­ lerine göre; herkese gereksinmelerine göre . . . ·

MARX: Gotha Programının Eleştirisi (MEAS ll, 14 i.s.)

160


Lassalle'cilerle uzlaşma, öteki tatlı su aydınl arı i�::: uzla�maya da yol açtı. Bu arada, Berlin'de, DiLlı­ ring'le ve hayranlarıyla, ayrıca sosyalizme daha yüce, daha ideal bir yön vermek isteyen yan aydınlada ve b:lgiç akademisyenlerle d e . . . Bu sonunculara, mater­ yalist temelin yerine (belirteyim ki bu temel üze­ rinde çalışabiirnek için cidJi ve objektif bir inceleme ka,çmılmazdır) adaletin, özgürlüğün, eşitliğin ve kar­ deşliğin tanrılarmı, modern mitolojiyi koymak iste­ diJ eı·. MARX: Sorge'ye 19.10.1 877 ta>.ıhli mektup (MEW XXXIV, 303) D

Eğer günümüzde, emek ürünlerinin sefaJet ile r2fah, açlık ile sefahat arasındaki tüm çarpıcı çeliş­ kileri bünyesinde taşıyan üleşim biçiminin artık gündeme girmiş değişimini gerçekleştirebilmek için, bu üleşim biçiminin adaletsizliğine ve önünde sonun­ da hukukun üstün geleceğine inanmaktan daha sağ­ lam bir silahımız olmasaydı, doğrusu halimiz nice &ardu; daha çok beklerdik! ENGELS: Anti Dühring (MEW XX, 146)

D Eşitlik ve adalet ilkesini en yüce ilke ve en son gerçek diye ortaya. koymak saçmalıktır. Eşitlik, salt eşitsizliğin, adalet de salt adaletsizliğin antitezi ola­ rak vardır. Demek ki gürı��müze dek uzanan geçmiş tarihe ters düşmeleriyle, ya�ü e3ki toplumla kayıtlı-

161/11


dırlar. Bu nedenle, <<ebedi adalet ve haki.� abi oluş­ turmaları da olanaksızdır. Komünist rejimin ve ar­ tan yardımcı kavnaklarm cerçevesinde, toplumsal gelişmenin bir iki kuşağı, insanları, eşitliğe ve hukuka bağlılığıri günümüzde soyluluğun doğuştan gelme ay.rıcahklarına bağlılığı sürdürme denli gü.lünç. ol­ duğu bilincine, eski eşitsizliğe v� eski pozitif hu­ kuka ve hatta yeni geçiş hukukuna karşıtlığın pratik yaşamdan silinip kaybolduğu bilincine ve ürünlerden eşit ve adaletli bir payın dağıtımını ısrarla isteme­ nin bu isteinin bir mislinin dağıtımı olgusu karşısın­ da gülünçleştirilmiş olacağı bilincine kavuşturmalı­ dır. ""

.;:,

J

......,

E:-.JGZLS: Anti Dühring İçin Malzemder (ME�V XX, 580 i.s.) D

Ortaçağın dünya göruşu, ana çizgileriyle, teolo­ jikti. İçte, Avrup::ı'mn fiilen kurulamamış olan bir­ liği, dışta, genel düşman ilan edilen islama karşı, Hı­ ristiyanlık eliyle sağlanmıştı. Sürekli bir karşılıklı etkileşim içinde evrilen topluluklardan oluşan Batı Avrupa'nın birliği, katalik dünya görüşünde odak­ laşmıştı. Bu teolojik odaklaşma, salt ülküsel değil­ di, düpedüz maddi idi. Gerçekten de, söz konusu bir­ lik, yalnızca kendi monarşik merkezi olan Papa'nın kişiliğinde değil, fakat özellikle, her ülkede toprağın yaklaşık üÇte birinin sahibi olarak, feodal örgütlen­ me-d� olağanüstü bir güce kavuşmuş olan ve feodal hiy·erarşik biçimdf:: örgütlenmiş bulunan kilisede so­ inuÜaşinışti� Kihse, feodal toprak mü.lkiyeti sayesin­ de; · çeşitli :}ilkeler atasında gerçek bir iletken rı ite162


liği taşıyor, kilisenin feodal örgütlenmesi de: dün y::: v!-feodal devlet düzenini kutsallaştırmaya yarıyor­ du. Ruhbanlık (r ahipler ) , eğitilmiş olan tek sınıftı. Bütün bu koşullar altında, kilise dogmasının da, bü­ tü::-ı düşüncenin çıkış noMası ve temeli olm?.sı, en doğal şeydi. Hukukçuluk, doğa bilimi, felsefe ve akla gdebi.lecek her bilgi , konularının kilise öğretisine uyup uym adı ğına bakılarak değerlendirilirdi. Gelgelelim, feodalitenia kucağında, burjuvazinin gücü giderek gelişti. Büyük toprak sahiplerine karşı ys:1.i bi.r sınıf ortaya çıktı. Feodal üretim biçimi, ana çizgileriyle, kayıtlı bir çevrede üretilen ürüıı.lerin, l:1.sın 2n l� re tic� 1 arafıadan_. ı..�::sn-ıen de· feodal senyör tarafından kişısel ol arak tüke tilmesine dayanırken , kentlerde toplanmış burjuvalar, salt mal üreticisi ve taeideri idiler. Feodalizıne yaraşır katolik dünya gö­ Tüşü, sözü geçen yeni sınıfa ve onun üretim ve de­ ğiş-tokuş koşullarına uyamaz d ı artık. Ama o da, da­ lıa uzun süre, her şeye gücü yeten teolojinin kıska­ enda sımsıkı kuşatı lmış olarak kaldı. 13'üncü yüz­ yıldan 17'nci yüzyıla dek süren sayısız reform hare­ ketieri ve bu hareketlere bağlı olarak dinsel kılıkta yürütülen mücadeleler, teorik açıdan, burjuvazinin, kent pleblerinin ve her ikisine de katılan isyankar köylülerin, eski teol ojik dünya görüşünü değişen e­ konomik koşullara ve yeni sınıfın maddi yaşamına uydurma y olund aki çabalanndan başkaca bir şey de­ ğille rdi. Ne .· var ki bütün bu çabalar boşunaydı. Din bayrağı, son olarak 17'nci yüzyılda İngiltere'de dalga­ la1n dı. Elli yıl geçmeden de, burjuvazinin kl asik dün­ ya g örüşünü, onun «hukuki dünya görüşünü)> oluş­ turacak yepyen i bir dünya görüşü , boyasız yazmasız sahneye. çıkth 163


«Hukuki dünya goruşw> , teolojik dünya görüşü­ nün dünyevi (dünyalık) hale getirilmesi idi. Dogma­ nın, tanrısal hukukun yerini insansal hukuk, kili­ senin yerini de devlet aldı. Eskiden, kilise tarafından bir yaptırıma bağlandığı için kilise ve dogma tara­ fından yaratılmış sanılan ekonomik ve sosyal iliş­ kiler, şimdi de hukuka dayanan ve devlet tarafın­ dan yaratılan ilişkiler olarak düşünülüyordu . Hukuk kurallarının, maddi, ekonomik gerçeklik­ lerden değil de, devletin biçimsel yasalarından çıktığı yolundaki kör saplantı, aslında şu oLgudan kaynakla­ nır: Toplumun tümünü kucaklayan mal değiş tokuşu, özellikle avans ve kredi tahsisi ile tam kıvamına u­ laştığında, karmaşık karşılıklı sözleşme ilişkileri ya­ _ratır ve bu yüzden de, ancak topluluk tarafından ko­ nabilec8k «genelgeçer )_{urallara» (devletçe saptanmış hukuk kurallarına) gereksinme duyar. Bu arada, öz­

gür mal üreticilerinin temel alış-veriş biçimi olan serbest rekabet, en köklü eşit kılıcı güç olduğu için de, «yasa önünde eşitlik» , burjuvazinin başlıca sa­ vaş sloganı olur. Öte yandan, yeni yeni seı pilen bu sınıfın feodal mutlak

senyörlere ve onların

monarşiye

·

karşı

koruyucuları

açtığı savaşın,

her

sınıf

kavgp.sı gibi, d evleti ele geçirme yolunda politik bir savı:tş olarak, «hukuki talepler» çerçevesinde yürü­ tülmesi zorunluluğu da, bu soyut hukuki dünya gö­ rüş�inü pekiştirmeye katkıda bulunur. Gelgelelim, burjuvazi, olumsuz anlamda bir ben­ zerini, proletaryayı ve proletarya ile birlikte yeni bir sınıf. kavgasının da tohumlarını serpti. Bu sınıf kaıJgası, burjuvazi daha siyasal iktidarı tümüyle e­ line geçirmeden önce patlak verdi. Na:sıl zamanında, burjuvazi, soyluluğa karşı yürüttüğü savaşta teolojik dünya görüşünü belirli bir süre benimserneyi sür-

164


dürdüyse, şimdi de proletarya, hasınından onun Im­ kuki anlayış tarzını devraldı ve bu hukuki anlayış­ ta da burjuvaziye karşı silahlar aradı. İlk proleter partiler ve onların teorik temsilcileri ilmkuki tabana saplanıp kaldılar. Şu var ki, onlar, burjuvazininkin­ den apayrı bir hukuki ta:b an oluşturdular. Bir yandan, eşitlik talebine, hukuki ·eşitliğin sosyal eşitlikle ta­ mamlanması zorunluluğunu vurgulayarak yeni bo­ yutlar kazandırırlarken, öte yandan, Adam Smith'in, bütün zenginiikierin tek kaynağının emek olduğu, a­ ma emeğin ürününün emekçiler tarafından toprak sa­ hipleri ve kapitahstler arasında bölüşülmesi gerekti­ ği yolundaki görüşlerinden kalkarak, bu bölüşümün adaletsiz olduğu ve ortadan kaldırılması, hiç değilse emekçiler yararına . değiştirilmesi gerektiği sonucu.ıı a vardılar. Ne var ki, sorunun salt hukuki düzeyde bı­ rakılmasınn burjuva-kapitalist üretim biçimi ve ö­

zel olarak modern büyük sanayi çerçevesindeki üre­ tim biçimi eEyle yaratılan felaketierin giderilmesini olanaklı

kılamayacağı

sezgisi,

(Saint-Simon'un, Fourier'nin ve

ilk

sosyalistlerin

Cwen'in)

hukuki­

siyasi alanı büsbütün terketmelerine ve her çeşit po­

Iitil<.:

mücadeleyi verimsiz saymalarına yol açtı.

Her iki anlayış da, işçi sınıfının ekonomik konu­ mu tarafından yaratılan erginleşme ve eğilimlerini yarısıtıp

özgürleşme

taparlamaktan uzaktı.

Eşitlik

talebi olsun,. tam emek hasılası talebi olsun, hukuki formüllere bağlandıklarından,

ç özülmez çelişkilere ·

yol açmakta ve sorunun asıl özünü, üretim biçiminin değiştirilmesi eylemini gü.."ldem dışı bırakmaktaydı­ la:r. Politik mücadelenin büyük ütopistler tarafından ya :ismma::;ı, aynı zamanda sınıf mücadelesinin yani adE-ıa v e hesabına harekete geç tikleri sınıfın biricik <ı � 2m biçiminb yadsınmB:sı oluyordu. Her iki görüş

165


de, varlıklarını borçlu bulundukları tarihsel dayanak­

ikisi de duygulaı·a hi­ Birisi hukuk duygusuna, ötekisi de in­ san.:iık duygusuna. H e r ikisi de taleplerini öylesine saf di:e klerin kılığına sakuyarlardı ki, insanın, ister iste­ In ez, bunl arın niçin 1000 yıl önce ya da 1000 yıl sonr a de ğil de ille şu anda gerçekleştirilmelerinin gerekti­ ğini s or a s ı g el i yordu . larmdan soyutlanmışlardı" Her tabediyorlardı.

Şu kesi:::ıd ir.ki fe-odal üretim biçiminin kapitalist üretim biçim in e dön üşme s i üzerine üretim araçları üstündeki mülkiyetini yitirmiş ol an ve kapitalist üre­ tim biçınıinin çarkları yüzünden bu k alı tımsal mülk­ süzlüğti sürgit yenilenen işçi sınıfı, burjuvazinin hu­ kuki hayalleri :-ıracılığı ile, gerçek yaşam durumunu, eksiksiz bir b i çimd e dile getiremez. Bu yaşam duru­ munu, ancak olgul ar ı hukukça karartılmış gözlüıkler kul! anmaksızın iç y üzleri ile gözlediği zaı:İıa..'1 tümüy­ le kavrayabilir. Bunu Marx, insanların b ütü n hukuki, siyasi, felsefi, dini v.b . tasavvurlarının, son topl amda, onların ekon omik yaşam koşullarından, üretim ve ü­ rüıılerin değiş-tokuşu biçimlerinden türetildiğini ka­ nıttamakla, sözün özü, materyalist tarih görüşüyle doğrulamıştır. Bu görüş, proletaryanın ölüm kalım du­ rumuna uyan dünya görüşünü somutlaştırmıştır. E­ mekçilerin mülklerinden koparılmışlıklarına ancak beyinlerinin hayallerden arınmışlığı denk düşebiUr. Ve işte şimdi, bu proleter dünya görüşü dünya yol­ culuğuna çıkmış bulunmaktadır. Hiç kti§kusuz, her iki dünya görüşünün mücadele­ lesi süregelmektedir. Yalnız proletarya ile burjuva­ zi arasmda değil, fakat aynı zamanda açık fikiı·li e­ mekçilerle eski gelenekiere bağlı emekçiler arasm­ da da. Genellikle , es ki görüş, sıradan politikacıla::· tara:fından, bilinen gerekÇelerle savunulur. Ama bun-'

156

·


larm yanısıra bir de hukukçuluğu meslek

sözde

edinm ; <;?

<<bilimsel» hukul�çular vardır.

Bugüne dek, bu hazretler, işçi hareketinin teorik y:Eıı ile ilgilenmeye tenezzül etmemişlerdi. Doğrusu,

gerçek bir hukuk profesörünün, Bay Dr. Anton Men­ ger'in, önünde sonunda sosyalizmin tarihini <<huku..l( felsefesi» açısından <<daha etkin bir dogmatik proj ek­

töı·ün altına sokmaya» tenezzül etmesine minnettar ol2nalıyız! Sosyalistler şimdiye kadar hep yanlış yol­ daymışlar ; asıl c an alıcı n oktayı hep göz ardına it ­ mi.şler! «Ne zaman ki sosyalist fikirler o uçsuz bu­ caksız ekonomik ve filantropik (insansever)

açıkla­

malardan yalıtılıp kurtarılır ve yalın . hukuki kav­ rarnlara indirgenir, ne zaman ki bütün o ekonomik al­ layıp pullamalar çöplüğe fırlatılıp atılır; işte o za­ man sosyalizmin hukU:ken ele alınıp işlenmesi de gü­ nümüz hukuk

felsefesinin

en,

önemli

ödevi

olarak

gündeme almabilir.» Heyhat!

<<Sosyalis·t fikirler», doğrudan doğruya

ekonomik ilişkilerle, en başta ücretli emek ile serma­ İmdi, ekonomik ilgilidir.

ye arasındaki ilişkilerle

açıklamalar, yalnızça çöplüğe fırlatılıp atılacak alla­ yıp pullamalar olmaktan daha fazla bir şeyler

anla­

tıyor olsalar gerektir. Kaldı ki ekonomi de bir bilim­ dir; üstelik hukuk felsefesinden daha da yoğun bir bi­ limdir. Çünkü ekonomi, olgularla (vakıalarla) uğra­ şır. Yoksa hukuk felsefesi gibi salt tasavvurlarla de­ ğil. Gelgelelim, profesyonel hukukçumuzun urourun­ da değildir bu. Onun gözünde, · ek mı:om ik araştırmalar filantropik s öylevlerden farksızdır, Fiat justitia, pe­ reat mundus!

b atsın! )

,

(Yeter ki hukuk olsun; varsın dünya

Üstüne üstlük, Marx'ın yapıtlarında,

o <<·ekono­

mik allayıp pullamalar» -ki bunlar bizim hukuk-

167


çumuzun başını en fazla ağrıtandır- hiç de salt e­ konomik araştırmalar değildirler;

özlerinde tarih­

seldirler. Ortaçağın feodal üretim biçiminden ta gü­ nümüzün gelişmiş kapitalist üretim biçimine dek u ­ za.:.'lan toplumsal gelişmenin izlediği yolu çizerler. Es­

ki cmıfların ve sınıf karşıtlıklarının batışı ile aynı z amanda yeni huklL�i taleplerde de yansıyan yeni çı­ k:ır karşıtlıkları çerçevesinde

yeni sınıfların oluşu­

munu gün ışığına çıkarırlar. Nitekim, sevgili hukuk­ çumuz da, «bugünün hukuk felsefesi, özünde, tarihin s ürüklediği bir hukuki durumun yansısından başka ca bir şey değildir; buna pekala burjuva hukuk fel­ sefesi d enebilir, bu felsefenin karşıısına sosyalizmde

mülksüz halk sınıflarının

hukuk febefesi

diye bir keşifte bulunurken,

çırkar»

kafasında yine de bu

konuda bazı yakamozlar parıldamaktadır. Ama eğeT gerçeklik b öyleyse, acaba bunun ger·· çek nedeni neTede yatar? Herbiri kendine özgü, sı­ nıfsal konumlarına uygun .biT hukuk felsefesine �ahip sayılan bu <<burjuvalar» ve bu <<mülksüz halk sınıf­ ları>> nereden gelirler? Hukuktan mı yoksa ekono­ mik gelişmeden mi? Marx, bize, toplumun herbir bü­

yü...�

sınıfının hukuki görüşlerinin onların herbirinin

kendi sınıfsal konumuna göre yön aldığını

söylemiş

O halde .nasıl olur d a bay

Menge:r

değil

midir?

Marxistlerin ar�ına girer?

Heyhat! Menger'in yukarıda k aydettiğimiz eko­ n�mik tarihin belirleyiciliğine ilişkin

g

sez ileri as­

lın da bir rastlantı sonucudur. Hukukçumuz,

kendi ·

hukuki tabanı üzerinde durduğu sürece, tam tersine,

ekonomik tarihe sırt çevirir. Çöken Roma İmparator­

luğu onun p ek sevgili örneğidir. Bay Menger'e göre, «Üretim araçları, hiçbir za­ man Afrika'nın yansının topu topu altı kişi e lin de


toplandığı çağdaki kadar merkezileşmemişti. Ça­ lışan sınıfların ıstırabı da, hiçbir zaman, hemen he­ men her üretici emekçinin bir köle olduğu dönem­ deki kadar acı olmamıştı. O zamanlar -başta kilise babalan tarafından olmak üzere- toplum düzeninin günümüzün en iyi sosyalist yazıları ile boy ölçüşecek şiddetli ele9tlrileri de eksik olmamıştı. Gelgelelim, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışı üzerine sosya­ lizm yerine ortaçağın hukuk düzeni kuruldu.» Pekiyi ama niçin böyle oldu? Çünkü «ulus, gelecek hak.l{ında duygusallıktan uzak, açık bir görüşe sahip değildi.» Bay Menger'e bakılırsa, Roma İmparatoduğu­ batışı sırasında modern sosyalizmin ekonomik ön koşulları mevcuttu. Yalnız bu koşulların hukuken formülleştirilmesi olgusu eksikti. İşte bu yüzden de sosyalizm yerine feodalizm geldi. Vah materyalist tarih görüşünün başına gelenler var! n u:ı

Aslında batan Roma İmparatorluğu hukukçula­ rının _güzelce sistemleş-:.iTdikleri şey, feodal hukuk ol­ mayıp Roma hukukuydu; meta üreticileri toplumu­ nun hukukuydu. Bay Menger'e göre, hukuki tasavvur­ lar tarihin itici gücü olduğu için, o, Romalı hukukçu­ lardan, yerleşik Roma toplumunun hukuk sistemi yeri ne, şahane bir toplumun «duygusallıktan uzak, açık» sistemini oluşturmaları gibi müthiş bir istekte bu­ lunur. Budur işte Menger'in Roma hukukuna uygu­ lanİnış hukuk felsefesi! Menger'in sosyalizmin ekono­ mik koşulların hiçbir zaman Roma İmparatorluğu dönemindeki kadar elverişli olmamış olduğu iddiası tüyler ürperticidir. Menger'in yalancı çıkarmak iste­ diği sosyalistler, sosyalizmin başarısını üretimin ge­ Jişmesinde görürler. Bir y a..'lda sanayi ve tarımda ma­ kineli büyük işletmelerin gelişmesiyle- üretim giderek daha sosyal bir nitelik kazanır ve emeğin üret169

_


kenliği müthiş bir artış gösterir, bu da sınıf farkları­ nın ortadan kaldırılması ve özel işletmelerdeki meta üretiminin doğrudan d oğruya toplum için ve toplum tarafından gerçekleştirilmesi yolunda bir b askı ya­ ratır. Öte yanda, modern üretim biçimi, söz konusu gelişmeyi gerçekleştirme yolunda giderek güç ve çı­ kar kaza.n aı'.1 bir sınıfı, serbestçe çalışan proletarya­ yı meydana getirir. Menger, tarihsel olgulara karşı gösterdiği bu saygısızlıkla, i!mtiyazlı sınıfların, kazançlarını toplu­ ma hiçbir kişisel karşı edirnde bulunmaksızın elde et­ tiklerini söylüyor. Yani, egemen sınıfların, gelişme­ leri sırasında belirli bir t a.1nm sosyal fonksiyonları yerine getirme zorunda bulunduklarını ve salt b:ı . yüzden de egemen duruma geldiklerini hiç bilmi­ yor. Sosyalistler, bu sınıfların geçici varlıklarının ta­ rihsel haklıhğını kabullenirken, Meng-er, onların artı­ ürünü s ahiplenmelerini bir hırsızlık olarak il&m ediyor. Bay Menger, söz konusu sınıfların kazançları üzerin­ de'ki haklarını korumadaki güçlerini günbegün kay­ bettiklerine kimbilir nasıl da hayret e diyordur. Ge:r­ çskten de söz konusu gücün toplumsal -işlevlerin yürütülmesinden meydana gelişi v-e bu işievlerin ortadan kalkmasıyla birlikte kayboluşu, bu büyük düşünür için gerçek bir .. bilmecedir. Yeter artık! Bay Profesör, şimdi de sosyalizmi hukuk felsefesi açısından ele aıın:aya koyuluyor. Ya­ ni s osyalizmi bir iki kısa hukuki formüle, insan hak­ larının 19'uncu yüzyıl için yeni hasısından ibaret so-:;­ yalist «'temel haklar»a indirgerneye çalışıyor. Sözü, gerçi bu tip temel hakların «pek p:rati!c et!kinliği yok­ tur>> ama «bilimsel alanda birer kavram olarak pek_ yararsız da değildirler! » derneğe getiriyor.


Eh, ne de olsa, iş im iz in gücümüzün salt kavram­ lar olduğunu itiraf edecek kadar ayağımız yere bas· ü. Önce, salt <<hukuk felsefesi»ne yer ayırabilme .� için o koca toplumsal hareketin t arihsel bağlantısı ve özü bir yana i tiliyor, sonra da, bu hukuk felsef-esi, beş para e tm e diği itiraf edilen kavrarnlara ibdirgeni­ yor! Eh, bu önemli buluş, harcanan çabaya değer doğ­ rusu! Bay Profesör, bütün sosyalizmin hukuken üç a­ det böyle kavrama, böyle temel hakka indirgenebile

­

ceğini keşfediyor: _1 2

3

-

-

-

'Emeğin hasılasının tümü üzerindeki hak, Var olma hakkı,

Çalışma hakkı.

Çalı§ma hakkına ilişkin talep sadece geçıcı tm taleptir. Marx'ın belirttiği gibi «proletaryanın dev­ rimci taleplerinin özetlendiği ilk ka:ba formüldün . Bu yüzden de buraya yakışmaz. Buna karşılık, Babe­ urten Cabet'ye ve Froudhon'a kadar bütün Fransız devrimci sosyalizmine egemen olmuş «eşitlik>> tale­ bi unutulmuştur. Zaten Bay Menger'in, aslında anılan bütün formüller arasmda en hukukisi olduğu halde veya belki de en hukukisi olduğu için, -e şitliği hu­ kuken formüle etmesi çok güçtür. Geriye kala kala l'inci ve 2'nci talepler kalıyor. Bunla:rsa aslında bir­ birleriyle çelişiyorlar. Bunu Menger de önünde so­ nunda farketmiş. Mamafi her s o sy alist sist€1ll bu iki odağın ekseninde hareket etmek zorundadır. A­ ma açıktır ki, .en farklı ülkelerin ve gelişme aşamala­ rının sosyalist öğre til erini bu iki kavram içine tık­ mak, bütün. aç ıklamaları kaçınılmaz bir biçimde çar­ pıtacaktır. Burada, her bir öğretinin tarihsel anlamı. nı b elirleyen özellikler ikinci derecede ayrn-tı di­ ye bir yana atılmakla bırakılma.:makta, fakat üste-


i.ik kavramdan saptığı ve onunla çeliştiği için yanlı� diye inkar da edilmektedir. Bu yazıda yalnızca 1 numaralı «emeğin hasıla­ sıı:ıın tümü üzerindeki hak>> ele alınacaktır. Emekçinin emeğinin hasılasının tümü üzerinde­ ki hakkı, eşdeyişle, herbir emekçinin kendi özel e­ mek hasılası üzerindeki hakkı, bu kesinliği ile yal­

nızca Proudhon'cu bir öğretidir. Üretim araçlarını11. ve ürünleriniı;ı çalışan topluma ait olması yoiundaki talep ise bundan bambaşka bir taleptir. Bı.i talep top­ lurucu bir taieptir ve Menger'in de keşfettiği gibi, 1 numaralı talebin boyutlarını aşar. Buysa Bay Men­ ger'i zor dı,ıruıp.da bırakır. Bu yüzden de kah toplum­ cuları 2 numaranın altına alır, kah ı numaralı temel ha.."lz.ln, toplumcuları kucaklayabilmesi için hababam evirir çevirir. Burada, meta üreiiminin tasfiye edil­ mesinden sonra bile ı numaralı temel hakkın yine de varlığını sürdüreceği varsayılır. Bay Menger'in gözünde, sosyalist bir toplumda bile, değiş-tokuş de­ ğerlerinin, eşdeyişle, malın satılmak üzere üretileceği ve emeğin fiyatlannın varlığını sürdüreceği, yani emek gücünü..rı eskiiSi gibi meta olarak satılacağı pek doğal bir olgudur. Onu ilgilendiren biricik soru, geçmi şin emek fiyatlarının sosyalist toplumda zamlı ola­ rak devam mı edeceği yoksa «emek fiyatlarının yep­ yeni tarzda saptanması>>nın mı söz konusu olacağ1 sorusudur. Onun görüşüne göre, bu sonuncu olasılık, toplumu, sosyalist toplum düzeninin tümüyle yürür­ lüğe sokulmasından daha fazla sarsar! . Bu kavram kargaşası anlaşılabilir, çünkü niuhterem bilginimıc:: sosyalist değer teorisinden söz etmekte, yani bilinen örneklere dayanarak, Marksçı değer teorisinin gele­ cek toplumun üleşim ölçüsünü belirlemesi gerektiği­ ne inanmaktadır. 172


Aniatılana göre, emek hasılasının tümü, kesinlik­ bir d-eğer değildir. Çünkü en az üç değişik ölçeğe göre he saplanabilir. Nihayet öğreniyo· ruz ki şu «tabii üleşim ilkesi» ancak ortak mülkiyete ,

le -saptanabilecek

ama özel yararlanmalı ortak mülkiyete bağlı bir top­ lumda olanaklıyınışı Bu öyle bir toplumdur ki, gü­ nümüzde tek bir sosyalist tarafından bile son amaÇ olarak ortaya atılamaz . Ne de şaheser bir temel hak! S el am sana emekçi sınıfın ın Şaheser hukuk filorofu ! Me.nger, sosyalizmin tarihini eleştirel bir yakla­ şımla ortaya koyarken işin kolayına kaçmış: «Size öylesine ağırlığı olan üç sözcük vereceğim. ki, ağız­ dan ağ1za dolaşmasalar bile, sosyalistler üstüne bir olgunluk sınavını başarmaya yeter de artar bile. Gel­ sin Saint-Simon, gelsin Proudhon gelsin Marx ve ,

daha bilmem kim. Hangisi üzerine yemin edersiniz:

1 nurriara, 2 numara, yoksa 3 numara üzerine

mi? Ge­

Prokrüst yatağınal Bu yatağın dışına taşanı, eko nomik ve- filantropik allayıp pullamalar d iye kesip

lim

­

atarım. . !» Yeter artık! Buraya kadar ele aldıklanmız,

Bay ikinci dere cede ayrın tı la rdır 1 numaralı hakkın tarihini yazsay­ dı ya! Böyle bir yazı hiç iz bırakmadan unutulup g i Menger ve onun dinleyicileri için zaten

­

.

­

d erdi. Aslında bu tarih yazısı bir. bahanedir. Yazının amacı düpedüz Marx'ı yere çalmaktır Ve yalnızca Marx'tan söz ettiği içindir ki okunmakt adır Marx'ın sistemi daha geniş çevrelerce kavra<'1.dığı ve yazar da artık seslendiği kitlenin bilgisizliğ in i istismar edemediği için, uzun bir zamandan beri, artık Marx'ı ele ştirrne k kolay bir iş olmaktan çıkmıştır. Ama b ir tek olanak vardır daha : Marx'ı yer-e çalabiirnek için, onun tüm eserleri, kimsenin ilgiienmediği, sail:ıneden kaybolmuş, politik ve bilimsel önemi h�ç kalmamış .

.

173


sosyalistlerin akt ifine kaydedilmektedir. Bu yold an , proleter dünya · görüşünün ve onun kurucusunun üstesinden gelineıbileceği umut edilmektedir. Bay Menger de işte böyle bir girişime kalkışmıştır. Eh rie de olsa insan boşuna Profe sör olmaz. Bir şeyler yap­ mak cia ister insan.

Her şey,

-

'

1

a

slında . son derece basittir. •

G ünümüzün toplum dü.z eni , taşmmaz (gayri men­ kul) malikine ve kapitaliste, emekçi !arafın d an ü­ retilmiş ürünün belirli -en büyük- bölümü Ü<;erin­ de bir «hak» s ağl ar. 1 numaralı temel hak, bu hak­ kın bir haksızhk okluğunu ve bütün emek hasıla sı­ nın emekçiye ait olması gel'ektiğini söyler. Böylece 2 numaralı temel hak işe karışmadıkça s o sy alizm bü­ t ün özüyle tam amlanmıştır . Kim ki toprağın ve baş­ kaca üretim ar açl arının s ahiplerin in emek hasılası­ nın bir bölünıü üzerinde bugünkü h akkının bir hak­ sızlık olduğunu haykırmıştır, işte o . kims e büyük a­ damd ır, «bilimsel» sosyalizmiri kurucusudurl Ve bu kişiler Godwin, Hall ve Thomson'dur. Bir sürü. son­ suz ekonomik allayıp pullamayı bir kenara ittikten sonra, Menger, Marx'ta eski' İngilizlerden özellikle Thomson'darr intihaler keşfeder. Suçlamanın kanıt­ ları hazırlanmıştır! Dik başlı hukukçumuza, Marx'ın, «emek hasılasinın tümü üzerindeki hak»kı hiçbir yer­ de talep r.::tmediğini, Marx'ın teorik yazılarında şu ve­ ya bu biçimde herhangi bir hukuki talebi ortaya koy­ madığını anlatmak için çaba harcamaktan vazgeçiyo­ ruz:Mamafi bizim pek s ayın huikukÇumuz, Marx'ı hiç bir yerde «emek hasılasının tümü üzerindeki hakkın esasli bir açıklamasını» yapınamakla suçlarken , bu gerçekliği bilinçsizce de olsa itiraf ediyor. Marx'ın teorik araştırmalarında, her zaman yal­ nızca belirli bir toplumun ekonomik koşullarını yanl

174


sıtma...1d a kalan hukuk, salt ikinci derecede, arka plan­ da gözönüne alınır. Buna karşılık, ön planda, belirli dönemler için, belirli durumlara, belirli mülk edin­ me biçiiX_!].erine ve belirli sosyal sınıflara özgü bulu­ nan ve ara ştırılıp incelenmeleri, tarihsel gelişim çiz­ gisinde 18'nci yüzyılda yapıldığı gibi, salt bir ahmak­ lık ve gaddarlık karmaşası görmeyip, arasıra kopuk da olsa, b ağlantılı bir gelişim çiz,gisi saptayan kişiyi yakından ilgilendiren «tarihsel haklılıklar» , «tarihsel nıoşruluklar» göz önünde tutulur. ]\/[arx, tarihsel zorunluluğu, yani antik köle sa­ hiplerinin, ortaçağ feodal beylerinin v.b. meşruluk­ larım, kayıtlı bir tarihsel kesit için, insan gelişme­ sinin manivelası olarak kavrar. Böyle yapmakla, ay­ nı zamanda, emek ürünlerinin başkaları tarafından sahiplerrilmesinin ve emeğin sömürülmesinin geçici biı' sare için tarihsel meşruluğunu da kabul etmiş olur. Ne var ki Marx, aynı zamanda, bu t arihsel hak­ lılığın günümüzde ortadan kalktığını kanıtlamakla kalmayıp, sömürünün şu veya bu biçimde süregel­ mesini:ı artık toplumsal gelişmeyi destekleyecek yer­ de bu gelişmeyi günbegün daha fazla kösteklediğini ve gitgide daha şiddetli çatışmalara sürüklediğini de kanıtlar. }'vienger'in, çığır açan bütih"l bu tarihsel araştı:rrnala­ rı, daracik huk uki Prokrüst yatağına sikıştırmaya uğraşması, olsa olsa, onun da:ra:cık hukuki ufkundan taşan oluşumları kavramadaki yeteheksizliğini ka­ nıtlamakla kalır. Onun 1 numaralı temel hakkı, bu biçimi ile, Marx'ın gözıünde asla mevcut değildir. Menger'e göre, bilimsel sosyalizm, salt ekonomik olguları keşfetmekten ibaret değiL'niş. Bu işi, Men­ ger'e b akıl ırs a billmsel sosyalizm ortaya atılmadan çok önce .iktisatçılar kotarmışlar. Menger'e göre , ger,

.

ı .,, ;:ı ­


çek bilimsel

sosyalizm,

ekonomik olguların

haksızlı­

ğını ilim etmek demekmiş. Eğer sosyalistler gerçekten işin bu kadar kola­ yına kaçmış olsalardı, çoktari bavullarını toplayabi­ lirlerdi. Bay Menger de buhiı.kuk

felsefesi

ayıbı­

nı işlernekten kurtulurdu. Ne yapalım ki, dünya tari. hinin hareketini bir ceketin iç cebinde taşınabilecek hukuki sloganıara iiıdirgeyince, insanın

başina işte

b öyle ayıplar geliverir. Çağımızın öteki sosyal reformcuları için geçerli olan bütün sözler, bay Menger için de geçerlidir: İri kıyım laflar ve -eğer ortada varsa- kof bir eylem Önce Marx'ın bir fikir hırsızı olduğunun kanıtlanaca­ ğı taahhüt ediliyor ve «artı değer» sözcüğünün deği­ şik bir anlamda bile olsa, sözde Marx'tan

önce de

kullanılmış oıduğu kanıtlanıyor. Aynı olgu Bay Menger'in hukukçu sosyalizmin­ de de gözlenebilir . Önsözünde, Bay Menger, sosyaliz­ min hukuken ele alınıp işlenınesini günümüz huik:uk felsefesinin en önemli ödevi olarak görüyor. «Tutarlı çözüm, hukuk düzenimizin barışçı reform yolundaki zorunlu evriminin gerçekleştirilmesine köklü bir kat­ kıda bulunacaktır. Ne zaman ki sosyalist fikirler a­ çık hukuki kavrarnlara dönüştürülür, işte

ancak o

zaman devlet adamları, yürürlükteki hukuk düzeni­ nin ıstırap çeken halk kitlelerinin yararına ne öl­ çüde uydurulabileceğini farkedebilirler.>> Menger, bu dönüşüme sosyalizmi bir hukuk sis­ temi . olarak açıklamak suretiyle y�laşmak ister.. Pekiyi ama sösyalizmin böyle,sine

hukuken ele

alınıp işlenmesi nereye varır? Son sözünde şöyle de­ nir: «Hiç şüphe yoktur ki bu temel hukuk fikirlerince

(1 ve 2 numaralı temel haklarca) tümüyle kucakla- 176


nan bir hukuk sisteminin oluşturulması uzak bir ge­ leceğe kalmıştır.» Demek ki, önsözde «çağımızın>> en önemli ödevi olarak görünen şey, sonsözde <<uzak bir geleceğe» e r­ t elenmiş oluyor!

Yürürlükteki hukuk düzeninin <<zorunlu evrim­ t arihsel gelişim yolundan geçilerek gerçekleştirilecektir. Tıpkı bizim bugünkü toplum düzenimizin feodal sistemi, yüzyıllar :boyunca, önünde sonunda tiiriıüyle ortadan kaldırılaıbilme­ si için salt bir fi!skeye gereksinme bırakaca:k denli dağıtıp parçalayışı gibi.

leri» uzun bir

!yi güzel ama toplumun «tarihsel gelişimi» z<:>­ runlu evrimleri gerçekleştirecekse, hukuk felsefesi­ nin rolü nerede kalır? Önsözde, toplumsal gelişime yön verenler hukukçulardı. Şimdiyse, tam hukukçu­ lara kulak kahartılacağı sırada, bütün yüreklilik gö­ şüpeklik toz oluveriyor ve herşeyi kendiliğinden yapan tarihsel gelişim gevelen iyor. <<Acaba s osyal ge­ lişmemiz emek hasılasının tümü üzerindeki hakkın gerç ekl eşmesine mi, yoksa emek hakkına mı yönelik­ tir?» Bay Menger bunu bilmediğini söylüyor. Kendi sosyalist temel haklarını, onları hiçe sayarak gözden çıkarıyor. Ama değil mi ki bu temel haklar sosyal ge­ lişmeyi belirlemiyor ve gerçekleştirmiyor, tersine, sosyal g�liışme tarafından belirl en iyor · ve gerçekleş­ tiriliyor, o halde koca s osyalizmi temel haklara in­ dirgemek için bütün bu çaba niye? Madem ki ekono­ mik ve tarihsel «allayıp pullamalar» sosyalizmin gert;ek özünü oluşturuyor, o halde sosyaliZmi bu <<al­ la yıp pullamalar>>dan sıyırıp kurtarma yolundaki bü-. tün bu çaba niye? Niçin sosyalist hareketin amacı. nın sosyalist fikirleri açık seçik hukuki kavrarolara d önüş türmek suretiyle de ğil de ancak sosyal geliş,

2


menin ve on un itici nedenlerinin kavranması ile t::ı.­ nınabileı..:e ği, yazının ancak ta en s on unda itiraf e d i­ l i yor? B ay Menger'in bilgeliği, önünde sonunda, onun so::>yal gelişmenin ne reye yöneleceğinin s öyleneme­ yeceğlni ama « bugünkü sosyal düzenimizin s akatlık­ larını suni yold an artırmamak gerektiğinin>> ke s inlik­ le söylenebileceğini dile getirme s iyl e noktalahıyor. Bu <<sakatlıklarm>> korunabilmesi için de serbest ti­ cerati ve devlet ile mahalli id arelerili başkaca boçlanmalara kalkışmamalarını salık veriyor. Bu öğütl e r , Menger'in tantanalı ve şatafatlı hu­

kuk felsefesinin elle tutulabilir bütün semeresidir! Yazık ki Bay Profesör, bize modern devletlerin veya komünlerin « devle t ve komün borçlanmaları»na kal­ kışmaksızın sorunlarm üstesinden nasıl gelebilecek­ lerin in sırrını ifşa etmiyor. Eğer bu sırra vakıfsa, kendisine derhal ifşaatta bulunmasını öğütleriz. Böy­ le bir ifşaat, on a üst kad ernel erin ve bakaTılık koltu­ ğunun yolunu, kendi «hukuk felsefesi>> çalışmaların­ dan çok daha çabuk açac aktır . Hiç kuşkusu olmasın! Menger'in araştırmaları nerelerde değerlendiri ­ lirse değerlendirilsin, şunu ke1sinlikle söyleyebiliriz ki, çağımızın ve geleceğin sosyalis tleri , Bay Menger'e sevgili temel haklarının tümünü armağan e de cekl er ve o sevgili « emek hasılasının tümü>>nÜ elinden alma­ ya çalışmayacaklardır. Bu sözlerin:ıle, sosyalis tle rin belirli hıikuki taleplerde bulunmaktan feragat e de · ceklerini ileri sürmek istemiyorum . Aktif bir sosya­ list parti, bütün siyasal partiler gibi, bu soy hukuki talepler var olmaksızın düşünüleme z . Bir sınıfın ortak yararl arından çıkan talepler, ancak bu · sınıfın siya­ s al iktidarı fethetmesi ve taleplerine yasalar kılığın­ da genel bir yürürl ük s ağl aması s aye sinde ge rç e k178


leştirilebilirler. imd i, mücadele eden her sınıf, prog­ ramında taleplerini hukuki talepler kılığınd-a formü­ le etmek zorundadır. Şu var ki her sınıfın talepleri toplumsal ve siyasal değişimierin süreci içinde deği­ şirler. Ülkeden ülkeye, o ülkenin özelliklerine ve sos­ yal gelişmesinin aşamasına göre ayrımlar gösterir­ ler. Bu yüzden de her bir partinin hukuki talepleri; amaçları aynı olsa bile, her dönemde ve her toplum­ da birbirine tıpatıp uymaz. Söz konusu talepler, ç eşit li ülkelerin sosyalist p arti lerinde de gözlenebile ceği gibi değişken olup, zaman zaman yenilenirl er . Bu gi­ bi y enil emelerde fiili ilişkiler teme l diye alınır. Yok­ sa hiçbir sosyalist partinin aklına, programıyl a yep­ yeni bir hukuk fel�efesi yaratmak gelmez. Ve gele­ cekte de gelmeyecektir. Bay Menger'in bu alanda be­ cerdikleri hiç değilse ürkütücü bir etki yaratabilir. Bu da, zaten onun o incir çekirde ğini doldurmaz ya­ zısındaki tek y ararlı noktadır. ­

,

,

..

ENGELS (KAUTSKY

ile birl.ik1:e): Hukukçu

Sosyalizmi (MEW XX, 491 i.s.)

D

179


KAPİTALİZMİN SON SAATİ

Tröstlerde serbest rekabet tekelciliğe

dönüşür. Kapitalist toplumun plans1z üretimi, gündeme giren sosyalist toplumun planlı üretimine götürecek yol­ ları açar. Gerçi planlı ekonominin çarkları hala kapi­ talistlerin çıkanna çevrilir. Ama sömürü öylesine el­ le tutulur bir görünüme bürünür ki artık bu sömü­ rünün kolunun kırılması kaçınılmaz hale gelir. Hiç bir halk, tröstlerce . yönetilen bir üretime, herkesin küçük bir hisse senedi sahibi çetesi tarafından böy­ lesine sömürülmesine katlanmaz. Şöyle ya da böyle, tröstlü ya da tröstsüz, önünde sonund-a, kapitalist toplUmun resmi temsilcisi olan devlet, üretimin yönetimini ele cı.lmak zor.unda kalır. Devlet mülkiyetine d önüşme zorunluluğu, ilkin bü­ yük ulaştırma kuruluşlarında, postada, telgrafta, de­ miryolları işletmelerine belirir.

Nasıi krizler burjuvazinin mode� üretici güçle­ ri yönetmedeki aczini ortaya çıkarmışsa, ibüyıük ü­ retim ve ulaşım kuruluşlarının anonim ortaklıklara, tröstlere ve devlet mülkiyetine dönüşmeleri de, bur­ juvazinin söz konusu a.ınaç için gereksizliğini ortaya koyar. Kapitalistlerin bütün sosyal işlevleri ücretli müstahdemler eliyle gerçekleştirilir. Kapitalistin te­ mettü tahsil etmekten, senet kuponlarını kesrnekten 181


çeşitli kapitalistlerin kendi aralarında sermaye devrettikleri borsada alışverişte bulunmaktan b aşka­ ca herhangi bir sosyal faaliyeti kalmaz. ve

Kapitalist üretim :biçimi, nasıl evvelce işçileri tasfiye etmişse, şimdi de kapitalistleri tasfiye etmek­ te ve onları, şimdilik yedek sanayi ordusuna olmas.ı bile, tıpkı işçiler gibi, halkın işsiz güçsüz kesiniine postalamaktadır. Gelgeleliin, ne anonim ortaklıklara ve tröstlere, ne de devlet mülkiyetine dönüşüm, üre­ tici güçlerin ;;ermaye oluşturma niteliğini ortadan kaldırmaz. · Anonim orta,klıklarda ve tröstlerde bu gerçeklik zaten apaçık ortadadır. Modern devlete gelince: O da, burjuva toplumuna özgü kapitalist üre­ tim biçiminin genel dış koşullarını işçilerin ve aynı zaırıa..rıda tek tek kapitalistlerin oyun:bozanlıklarına karşı koruyup ayakta tutabiirnek amacıyla, kendisi­ ne uygun gördüğ·ü bir örgütlenme biçiminden başkaca bir şey değildir. Modern devlet, biçimi ne olursa ol­ sun, özünde kapitalist bir makinedir; kapitalistlerin . devletidir; biçilmiş kaftan toplu kapitalisttir. Ne ka­ dar fazla üretici gücü eline geçirirse, o kadar da ger­ çek toplu kapitalist olur; o kadar fazla yurttaşı sö­ mürür. İşçiler ücretli işçi olarak, proleter olp.rak ka­ lırlar. Sermaye ilişkisi kaldırılmaz, tam tersine, do­ ruğuna çıkarılır. Ne var ki bu dorukta işler tersine döner. Üretici güçler üzer.lndeki devlet mülkiyeti, çe­ lişkinin çözümü olmasa bile, çözümün anahtarını bünyesinde taşır. ·

Ütopyadan Bilime Dönüşmesi (MEAS II, 132!1 3 3 }

ENGELS: Sosyalizmin

D


Kapitalist tekel, zamanla, bu tekelin ve onun ça­

tısı altında gelişmesinin doruğuna ulaşan üretim bi­ çiminin bir ayakbağı haline gelir. Üretim araçlannın yoğunlaşmasında ve emeğin toplumsallaşmasında öy­ le bir aşamaya gelinir ki kapitalist kabuk çatlar. Ka­ pitalist özel mülkiyetin d e son saati çalar. l\JARX: Kapital Cilt I,

D


. . . VE

KURTULUŞ

Günümüze dek sınıf karşıtlıkları içeri s inde de ­ vine;:ı toplum, her çağda, s ömürgen sınıfların kendi üretim koşullarını ayakta tutabilecek ve özel ola­ Ek sömürülen sınıfları yerleşik üretim biçimin i n nesnel baskı koşulları (k ölelik, serflik veya ücreei işçilik) altınd a

tutabilecek bir örgütlenmeye,

sö­

zün özü, devlete muhtaçtı. Devlet, toplumun tümu­ rrün resmi temsilcisi, bu toplumun g özle görünür bir kurumda bir araya getirilişi idi. Ne var ki devlet, bu sıfatını, ancak, kendi çağında, toplumun tümü­ nü temsil eden sınıfın devleti olduğu sürece taş ı ya­ bilirdi. Y �i, eseki çağda köle sahiplerinin devleti, ortaçağda feod al soyluluğun devleti ve günümüzde de burjuvazinin devleti olduğu sürece. Önünde so­ nunda t oplumun tümünün temsilcisi olmakla, dev­ let, kendi varlığını gerek s i z hale _getirir. Ortada bas­ kı altına alınacak toplumsal sınıf kalmadığı anda, sı­ nıf ege menli ğinden ve o güne dek süregelmiş üretim

anarşisinden kaynaklanan yaşam kavgası ile birlik­ te, bu kavgadan çıkan çatışm alar ve taşkınlıklar da gid�rildiği anda, artık özel bir baskı gücünün, dev­ le tin varlığını · zorunlu kılan baskı altına alınacak, e zile c ek hiç bir ş e y de kalmaz . Devletin bütün toplumun gerçek temsilcisi sıfa­ t ı yla s ahneye çıkarak gerçekleştirdiği ilk e ylem -ki


devle tin üretim

e}-lt:ıı:ıidir-

ba2;Tmsız

so:1

devlet g:dE.

araçlaTma

toplum adına el koyuşu

aynı .z&manda onun devlet sıfatıyla

en

eylemidir. Bundan böyle, herhangi bir

gücünün topl ;11nsal ilişkilere müdahalesi git­ ve etkisizleşir. Kişiler üzerindeki

gen�ksizleşir

yönetimin yerini nesnelerin ve üretim süreçlerinin yönetimi sJır. De vlet tasfiye edilmez de düpedüz son­ suz ölüm uykusuna dalar. . . . Toph.unsal . üretimin anarşisi ortadan kaybol­ du.�u ölçüde devletin politik otoritesi de yitip gide:.. ününde sonunda kendi toplumsal yaşamlarırün

fenlisi durumuna gelebilmiş olan insanlar da, böyle­ Elde, aynı zamanda doğanın ve kendilerinin efendisi durumuna girmiş olurlar, özgürlüklerine

kavuşurlar.

ENGELS: Sosyalizmin Ütopyadan Bilime DönüSi;nesi (I,,!EAS II, 1 3 5 ve 1 3 9/ 1 40)

D Devlet, rimcileri lanılacak

mücadelede

�.indirmek bir kmum

ve

amacıyla

devrimde geçıcı

olduğuna göre,

karşı-dev­ olarak

ondan

kul­ <<hal­

kın özgür devleti» olarak söz etmek saçmalıktır. Pro­ letarya, devleti kullandığı sürece, onu özgürlük

uğ 1

runa kullanmaz; düpedüz düşmanlarını alte dip bas­

kı altında tutmak için kullanır.

Özgürlükten söz

etrne , oJanakları doğduğunda, devlet de zaten orta­

Üa:1 kalkmış olur. ENGELS: B�bel'e Mektup (1 8/28 Şub�ct 1 875)

o

185


i\.h şu otorite düşmanları! Niçin politik otorite­ yi,

devleti lanetlemekle yetinmezler de

çizmeden

yukarıya çıkarlar. Bütün sosyalistler, politik devle­

ün

ve

onunla

biriilde politik

otoritenin, yaklaşan top­

lumsal dev:tlm sonucunda yok olacağı görüşünde bir­ leşmektedirler. Bunun anlamıysa, kamusal işlevierin

politik niteliklerini yitirip gerçek toplumsal çıkarla­ n

koruyan sıradan idari işlevlere dönüşmeleridir. Gel­

gelelim, otoriteye karşı olanlar, otoriter politik dev­

letin, onu yaratan toplumsal koşullar ortadan kaldı­ Tllmadan yok e dilmesini ve toplumsal devrimin ilk ;�yleminin otoritenin tasfiye edilmesinden oluşmasıra

lster-lı::r. Acaba bu beyler ömürlerinde

hiç devrim

g0rmemişler midir? Bir devrim hiç kuşkusuz, dünya ­

Bu öyle bir eylemdir ki hal­ km bir b ölümü, öteki bölümüne, iradesini tüfekle, s l'tngüyle ve topla, yani akla gelebilecek en otoriter ançlarla dayatır. Ve zafer kazanan taraf, eğer boşu­

mn 2n otoriter şeyidir.

na sa·v-aşmış olmak istemiyorsa, bu egemenliğine, si­

lahların karşı d evrimcilere

aşıladığı korku aracılı­

ğı.yla -süreklili:k kazandırmak zo:mn-dadır. ENGELS:

Otorite Üzerine (MEAS I, 602)

o Kapitalist toplum ile komünist toplum arasinda, ilkinin sonrakine

devrimci yoldan

dönüştürülmesi

dönemi yatar. Bu döneme de, devletin proletaryanı>ı d evrimci diktasından başka bir şey olamayacağı po­ litik bir geçiş dönemi denk düşer. MARX: Gotha P•rogramının

Eleştirisi (ME.A.S II, 24)

o 187


lşçi sınıfı, kendi gelişimi çizg.:s�nae,

eski sivil

toplumun yerine, ortaya, sınıfları ve bu sınıfların uz­

laşmaz karşıtlıklarını dışta bırakacak bir birlik ko­

yac�k

ve

ortada siyasal iktidar diye bir şey de bırak­

mayacaktır. Çünkü siyasal iktidar, sivil toplumdaki uzlaşmaz karşıtlığın resmi ifadesinden

başkaca bir

şey değildir. MARX: Felsefenin Sefaleti

o Tarihsel gelişimin akışı içinde, sınıf karşıtlıklan ortadan kalktığı ve bütün üretim hep bir araya gelen bireylerin elinde toplandığı zaman, kamu iktidarı da siyasal niteliğ·ini yitirecektir. Siyasal iktidar, aslındı.

bir sınıfın başka bir -sınıfı baskı altında tutmak içiı:ı örgütlenmiş gücüdür. Eğer burjuvazi ile mücadelesi sırasında, proletarya, koşulların baskısıyla, kendisini

bir sınıf olarak örgütlernek zorunda kalırsa, eğer bir devrim ile kendisini egemen sınıf kılar ve bu sıfath da eski üretim ilişkilerini zorla ortadan kaldırırsa, iş­ te o zaman, bu üretim ilişkileri ile birlikte, sınıf çe­ lişkilerinin ve genel olarak sınıfların varlık nedenle­ rini de ortadan kaldırmış ve b öylece kendi sınıf ege­ menliğini de gidermiş olacaktır.

O zaman sınıfları ve sınıf çelişkileri ile eski bur­ alacaktır ki, bu birlikte, he:r bir insanın özgürce gelişmesi, bütün

juva toplumunun yerini öyle bir birlik

insanlarm özgürce gelişmesinin koşulu ol�caktır. :MARX/ENGELS: Komüni&t Partisi

Manifestosu (MEAS I, 45) o SON 188


jdeoloji:

Y a n ı ls a m a ve Yabancıl�ma

Tarih

M &rldı.-.i . D ünya G üı ü,

t:

oplumsa v,.

iyasal "\

iyalektiği Devletin ve H u k y k u n Tarihse l l iği ve S ı n ı fsall ığı M ü l ki}'

l:işk ı kri

Özel H u kak. v

Roma H u kuku

Sözleşme İlişkileri Ebedl Adalet Ü lküsü Özgürlü k ve Eşi t l i k E fsanesi İş Sözleşmesi: Artı Değer Sömürüsü Sı n ı f M ücadeleleri ve Dev rimler

Burjuva

ve Demokratik Devrimi

Siyasal Yabancılaşma Huk u k a Bağl ı l ı k : Burjuvazinin İkiyüzlülüğü Suç ve Ceıza Hu kukçu Sosyal izminin (J üridizmin) Eleştirisi Kapitalizmin Son Saati . . . . . . Ye Kurtuluş

'

MAY YAY1 N LAR1

"�========:=/ =

Marks engels devlet ve hukuk üzerine may yayınları (1)  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you