Issuu on Google+

Ä°H


YÖNTEM ARAŞTIRMALAR! inceleme


YAZKO Nuruosmanlye caddesi A tasaray, 206. Cağaloğlu - İstanbul

1981 Ç EVİRİ İN C E L E M E B Ü Y Ü K Ö D Ü LÜ

Bu kitap Ağaoğlu Yayınevi Tesislerinde dizildi, basıldı, ciltlendi, 27 73 37 Kapak: Leyla Uçansu İstanbul, 1931


YÖNTEM ARAŞTIRMALARI « D İY A L E K T İK A K L IN ELEŞTİRİSİ» J. P. Sartre

Türkçesi : SERDAR RİFAT KİRKOĞLU

Y azarla r ve Ç evirm enler Y ayın Ü retim K oop eratifi


SUNUŞ

«Yöntem Araştırm aları» başlığını taşıyan eldeki yapıt, Jean-Paul S artre’ın 1960 yılında «Diyalektik Aklın Eleştirisi» adıyla yayınlanan yapıtının ilk bö­ lümünü oluşturm aktadır. Sartre, «Diyalektik Aklın E le ş tiris in in m antıksal öncelik açısından kitapta daha önce gelmesinden sözetmesine karşın - çün­ kü birincisinin tüm eleştirel tem ellerini hazırlayan İkin cisid ir- belirttiğ i çeşitli gerçeklerle «Yöntem Araştırmalarını» dizinsel sırada öne alm ıştır. Ya­ pıt, kendi başına bağımsız b ir bütün oluştursa da, Sartre, onun taşıdığı gerçek değerin ancak «Diya­ lektik Aklın Eleştirisi» adlı büyük oylum lu yapı­ tın sağladığı tem eller üzerinde anlaşılabilece­ ğine parmak basm aktadır. Bu durum , bizim için, yani düşüncelerini türkçenin sınırları içinde deyim leyenler için, daha başlangıçta bir engel o lu ştu r­ maktadır. Ancak kitabın bütününün, batı dilleri a ra ­ sında da henüz çevrilm em iş oluşu olgusu, yüreği­ mize biraz su serper niteliktedir. Bildiğim kadarıyla, kitabın bütünü, japonca dışında, hiç bir batı diline çevrilm iş değildir. «Yöntem Araştırm aları», «M arx’çılık ve va ro lu ş­ çuluk», «Dolayımlar Sorunu ve yardım cı disiplinler», «İleriyeyönelik-geriyeyönelik yöntem» ve «Sonuç» başlıklarını taşıyan d ört denemeden oluşm aktadır. Birinci deneme, bir bakıma, va roluşçuluk ile m arx’ ç i I i k arasındaki b ir hesaplaşma olarak görülebilir. Deneme, ana çizgileriyle varoluşçu m arx'çinm , hem bireyi hem de T arih'i kavrayabileceği bir araştırıyı konu edinm ektedir. Sartre, m arx’çılığı, b ir yandan 7


♦Çağımızın geçerli tek felsefesi» olarak nitelerken, bir yandan da onun güncel yönelim ini d eğiştirebile­ ceği yolları aram aktadır. Öna, göre, varoluşçuluk «içten çalışarak, m arx’ciligin gelecekteki gelişim ini etkileyecek bir ideolojiden başka bir şey değildir.» «M arx’çılığın içinde «kapalı bir alan» olarak düşü­ nülen kendi varoluşçuluğu, yine kendi deyimiyle «önceleri karşı çıktığı ancak bugün bütünleşmeye çalıştığı B ilg i’nin kıyısında yaşayan asalaksı bir diz­ gedir». «Dolayım lar Sorununda», bireyin gelişim inin açıklandığı sınıf, to p lu lu k ve aile çevresi gibi o r­ ta m la r irdelenm ektedir. Sartre, bu irdeleyişi, özel­ likle daha sonraları üç c ilt olarak yayınlayacağı «Gustave Flaubert» çalışmasıyla som utlaştıracaktır. «İleriyeyönelik - geriyeyönelik yöntem», doğrudan doğruya, Sartre'ın d iyalektik anlayışının b ir deyim lenme metni olm aktadır. Snıftan aileye, b ir ço cuk­ luk yaşantısında Tarih'e sürekli bir «git-gel» m eka­ nizması konu edilm ektedir. «Yöntem A ra ş tırm a la rın a Sartre düşünündeki zincirlenişin b ir halkası gözüyle bakabilm ek için, 1943’ te yayılanan ve Sartre düşününün çıkış noktası sayılan «Varlık ve Hiçlik» adlı \a p ıtta n 1960’da ya­ yınlanan <■D iyalektik Aklın Eleştirisi »ne uzanan çizçjıyo şöylo bir göz atm akta ya ra r var: «Varlık ve Hiçlik 'to, Scırtro, reflexiv co g ito ’dan yola çıkm ak­ ta, bilincin kendine göre «saydam» olduğunu, ken­ dinde kendi içeriği denilebilecek hiç b ir şeyi bu­ lunmadığını, seçtiği şeyden başka b ir şey olm adı­ ğını, bütün tutum larının ve davranışlarının zorunlu tek sorum lusu olduğunu ileri sürerken, her tü rlü be­ lirlenim cilikten uzak köktenci bir özgürlük anlayışını benimsemekteydi. Böylelikle, ona göre, özgürlük, çeşitli o la na klar arasında yer alan istence bağlı bir seçiş değildi, bir başka deyişle söylersek, özgür o l­ mamayı seçmek olanaklı değildi: «İnsan, özgürlüğü­ ne tutsaktı.» Bu oluş, doğrudan doğruya, cogito'nun öz varlığından kaynaklanm akta ve b ir eylem alanı biçim inde ortaya çıkm aktaydı. Varolm ak, varoluşu 8


olanaksız bir öze doğru açm ak demekti. «Fenomenolojik varlıkbilim denemesi» altbaşlığını taşıyan «Varlık ve Hiçlik» in büyük bir bölümü, kendini seç­ memek, kendini kendine maskelemek, kendine öz­ gü varoluşuyla bağdaşmayan variıkbilim sel bir yo! izleme gibi izleklere ayrılm ıştı. Sartre, bu yapıtta, insan denilen varlığın kendi davranışlarının ve ey­ lem lerinin tek yaratıcısı olm a ayrıcalığına ve özerk­ liğine iye olduğu olgusundan yola çıkm aktaydı. Kı­ sacası, «Varlık ve Hiçlik»te, Sartre, yabancılaşmış varoluşun biçim olasılığını tem ellendirm eye g iriş ­ mişti. «Varlık ve Hiçlik»te, özgürlüğün tarihsel ko ­ şu lla r içinde yabancılaşm ış olarak varoluşunu, ko­ şulların s a lt olum sallığına bağlayan Sartre, hem sağdan hem de soldan gelen eleştirilere uğramış, kalıtıma, çevresel koşullara çok az önem verm ek­ le suçlanm ıştır. Kendisini e le ş tte n le re göre, S artre’ ın felsefesi, hiç b ir toplum sal kurama yaşama o la ­ nağı verm em ektedir. 1960'da yayımlanan «Diyalek­ tik Aklın Eleştirisi», bir bakıma, bu eleştirilere bir tepke olarak gelişmiş, insan varlığının, fiziksel ev­ renle, bağlı bulunduğu toplulukla, sınıfla, T arih ’le kurduğu ilişkileri çözümlemeye girişm iştir. Bu g iri­ şim, kendi deyimiyle, felsefel b ir insanbilim in te ­ m ellerini atmaya yönelm ektir. «Diyalektik Aklın Eleş­ tir is in d e aydınlığa kavuşturulm ak istenen temel so­ runsal: bir «durum» içinde varolan ve öznelerarası özelliği taşıyan som ut b ir b ilinçle r çoğulluğunun Tarih denilen olguyu yapış tarzlarıdır. A rtık «Varlık ve Hiçliksin şeyler dünyası, nesnel bir gerçeklik o la ­ rak değil, işlenm iş bir madde olarak vardır. «Varlık ve Hiçlik»te bilinç, kendi ile varlık arasında b ir iliş ­ ki olarak kavranırken, bu ilişki şimdi, organizm a ile gereksinim arasında kurulan b ir bağ olarak düşü­ nülm ektedir. Sartre, «Diyalektik Aklın E le ş tiris in d e , tikelden tüm ele geçişi sağlayacak gerekli a ra çla r­ la yöntem lerin, bugünkü doğa bilim lerinde, gelenek­ sel toplum bilim de ve insan bilim lerinde yeterince bulunmadığını ileri sürm ekte, yeni b ir aklın gerek9


liliğinden sözetm ektedir: D iyalektik Akı!. Sartre'a göre, ancak bu akıl, Varlık ile Bilgi arasındaki iliş ­ kiyi anlam aya olanak verecektir. Çünkü Sartre'a gö­ re, tarihsel bütünleyiş ile bütünleşen doğruluk a ra ­ sındaki ilişki, hem V arlık’ı hem de B ilgi’yi kapsayan devingen bir ilişkidir. Sartre, «Diyalektik Aklın Eleş­ tirisi» nde, özgül praxislerin birbiriyle bütünleşmesi bağlamında, iki ayrı kavrama başvurm aktadır. Bu kavram lardan birincisi: d izi'dir. Dizi, birliğini dışsal­ dan alan bir insan bütünlüğü biçim idir. Sözgelimi, bir otobüs bekleme kuyruğundaki insanlar bir dizi oluşturm aktadırlar. Oysa öteki kavram, öbek, bir bütünlenişi imlemektedir. Dizi, dağınıklıkken, öbek, bütünlenm işlik olm aktadır. Sartre'a göre en arık öbek, füzyon halindeki öbektir. Buna örnek olarak Sartre, B a stiile ’in ele g eçirilişini verm ektedir. Dizi özelliğindeki Nisan ayaklanm alarını B astille’in ele geçirilişinden ayirdeîm ektedir. S artre’m kullandığı temel terim lerden birisi de «kıt!ık»tır. Kıtlık: doğay­ la insan arasındaki kökensel gerilim dir. «Diyalektik Aklın Eleştirisi» ile T arih ’le karşılaşan Sartre, bu karşılaşmanın giriş kapılarını «Yöntem A ra ş tırm a la rın d a göstermeye çalışm aktadır. «Yön­ tem Araştırmaları» küçük oylumu içindeki, Sartre Dü­ şününün hem ana kuram sal çizgilerini hem de bunlar-n işlenişindeki özgül o la ylar zenginliğini kendi­ sine bağımsız bir yapıt dedirtebilecek ölçüde ger­ çekleştirm ektedir.

10


ÖNSÖZ Yöntem araştırm alar! (Questions de Méthode) özel bir vesile ile yazıldı: onun azçok melez yapı­ sını gösteren de bu, ve yine aynı nedenle ortaya koymuş olduğu sorunlara her zaman dolaylı biçim ­ de yaklaşıldığı sözkonusu edilebilir. 1957 kışında, bir Polonya dergisi, Fransız kültürüne ayrılm ış bir sayı yayımlamaya karar verm işti. Okuyucularına, b i­ zim Fransa’da hâlâ «ruh ailelerimiz» diye a dlandır­ dığımız aydın topluluklarının genel b ir görünüm ünü vermeyi arzuluyordu. Çok sayıda yazar işbirliği yap­ maya çağırılm ış ve bu arada bana da «Varoluşçu­ luğun 1957’deki durumu» başlıklı konuyu incelemem önerilm işti. Varoluşçuluktan sözetmeyi sevmiyorum. Bir ara ş­ tırm anın özü, belirlenm em iş o'm aktır. Araştırm ayı adlandırm ak ve belirlem ek, onu sarıp sarm alayıp rafa koym aktan başka bir şey değildir. O zaman araştırm a, kültürün, modası geçmiş, bitip tükenm iş bir şeyi, sabun markası gibi bir şey yani bir fik ir olup çıkacaktır. Eğer öneride, m arx’çi kültüre iye bir ülkede, felsefedeki güncel çelişkileri dile g e tir­ me olanağını bulmamış olsaydım, polonyalı dostla­ rın ricasını geri çevirirdim . Bu görünge içinde, fe l­ sefeyi saran iç çelişkileri tek b ir temel karşıçıkış üzerinde odaklayarak öbekleyebileceğim e inandım, bu karşıtlık noktası: varoluş ile bilgi karşıtlığı idi. Ancak «Fransız kültürüne» ayrılm ış sayının düzen­ lenmesiyle ilgili planlar, özellikle varoluşsal ideoloji üzerinde konuşmamı gerekli kılmasaydı, belki de söyleyeceklerim i daha da dolaysız olarak dile g e tirir11


dlm, nitekim m arx'çi filo zo f Henri Lefebre'den de, aynı biçimde, m arx’çılığın son yıllarda Fransa'daki gelişim ini ve çelişkilerini «konumlandırması» isten­ mişti. Daha sonra, Les Temps m odem s dergisindeki ya­ zımı Fransız okurlarının isterlerine uyarlam ak için, önemli değ işiklikle r yaparak yeniden yayınladım. Burada yayımlanm ış olan bir yorumdur. Özgün adı Varoluşçuluk ve M a rx'çilik olan deneme Yöntem A raştırm aları adını almıştır. Ve, son olarak, ortaya koymak istediğim tek bir soru var: bugün, yapısal ve tarihsel bir insanbiiim kuracak a ra çla ra sahip m iyiz acaba? Bu soru ye­ rini m arx’çi felsefe içinde bulm aktadır, çünkü -daha sonra da göreceğim iz gib i- m arx’çılığı, zamanımızın aşılmaz tek felsefesi olarak görüyorum ben, çünkü ben varoluşçuluğu ve onun kavrayıcı yöntem ini, ka­ palı bir alan olarak, m arx’çılığı aynı anda hem oluşturan hem de yadsıyan bir alan olarak a lıyo ­ rum. Varoluş ideolojisi, kendisini yeniden canlandıran m arx’çiliktan, m arx’çılığın Hegel’den türetm iş old u ­ ğu iki isteri kalıt olarak alm ıştır: eğer insanbilim de, D oğruluk diye bir şeyin olması gerekiyorsa, bu o l­ muş olan bir doğruluk olmalı ve kendini bütünleyiş yapm alıdır. Söylemek bile fazla ki, bu çifte ister, Hegel’den beri d iyalektik diye bilinen varlık ve bilgi (ya da kavrayış) devinim idir. N itekim ben de Yön­ tem araştırm alarında, böyle bir bütünleyişin Tarih ve tarihsel D oğruluk olarak sürekli bir akış halinde bulunduğunu benimsedim. Bu temel uzlaşım n ok­ tasından yola çıkarak, felsefel insanbilim in iç çe­ lişkilerini gün ışığına çıkarm aya giriştim ve kimi durum larda da, seçmiş bulunduğum yöntem bilim sel düzlem üzerinde, bu güçlüklere getirilebilecek ge­ çici çözüm lerin bir taslağını yaptım. Ancak yine söy­ lemek bile fazla ki, eğer Tarih ile D oğruluk bütünle­ yici değilseler, eğer olgucuların ileri sürdükleri gibi, yalnızca T a rih ’Ier ve D oğru luk'lar varsa, o zaman 12


çelişkiler ve bileşimsel aşm alar bütün anlam larını yitirirler. Bu nedenle, eldeki yapıtı (Diyalektik A k­ lın Eleştirisi'nin bütünü denmek istenm ektedir Ç.N.) kaleme alırken şu temel sorunu ele alm ak bana ge­ rekli göründü: bir insan Doğruluğu var mı? Hiç kim se-giderek g örgülcüler bile-A klı hiç bir zaman, düşüncelerim izin yalınç bir düzenlenişi -ne tipte olursa olsun- olarak adlandırm adılar. Bir usçu için bu düzenlenişin varlık düzenini yeniden ü re t­ mesi ya da kurması gerekm ektedir. Böylelikle, Akıl, bilgiyle varlığın belli bir ilişkisi olm aktadır. Bu gö­ rüş açısından, tarihsel bütünleyişle bütünleyici Doğ­ ruluk ilişkisinin varolm ası gerekiyorsa ve bu ilişki bilgi ile varlıkta çifte b ir devinimse, bu devingen ilişkiye Akıl adını verm ek uygun düşecektir. Bu ne­ denle, araştırm anın amacı, doğal bilim lerin olgucu aklının insanbilim in gelişmesinde bulduğum uz a kıl­ la aynı olup olmadığını ya da bir başka deyişle in ­ sanın insanca bilinm esinin ve kavranılmasının yalnızca özgül yöntem leri değil yeni b ir Aklı da, ya­ ni, düşüncesiyle nesnesi arasında yeni b ir ilişkiyi de içerip içerm ediğini ortaya koym aktladır. Ya da şöyle söyleyecek olursak: bir d iyalektik Akıl va r mıdır acaba? Gerçekte, sözkonusu olan bir d iyalektik ortaya çıkarm ak değildir: diya lektik düşünce, bir yandan, son yüzyılın başlangıcından beri, tarihsel olarak, kendi bilincine varmış, öte yandan, tarihsel ya da budunbilim sel özellikteki yalınç deneyim ler insan e tkinliği içinde diya lektik kesim lerin bulunduğunu gün ışığına çıkarm ıştır. Ancak, yine bir yandan, de­ neyim -genel olarak-kendi başına yalnızca parçal ve olum sal doğrulukları tem ellendirebilirken, öte yandan diyalektik düşünce, M arx’tan beri, kendisin­ den çok nesnesiyle ilgilenm iştir. Çözümsel Aklın, XVIII. yüzyılın sonunda, yasaliığını kanıtlam ak ge­ rektiğinde, karşılaşmış olduğu güçlükle burada ye­ niden karşılaşmaktayız. Ancak, sorun daha güç, çünkü eleştirel idealizm in çözümü ardımızı b ırak­ 13


mıyor. Bilgi, bir varlık kipidir, ancak, maddeci bakış açısı içinde, varlığı bilinene indirgem ek sözkonusu edilemez. D iyalektik Aklın yasallığını kurmadığımız sürece, bir insanı, bir insanlar topluluğunu ya da bir insansa! nesneyi im lem lerinin birleşm esi bütün­ lüğü içinde inceleme hakkına sahip olmadığımız sü­ rece, insanların ya da onların ürünlerinin parçal ya da yalıtık her türlü bilgisinin bütünlüğe doğru ken­ dini aşmasını ya da bir tüm lenm em işlikle bir ya nıl­ gıya indirgenm elerini ortaya koymadığımız sürece, insanbilim in karışık bir görgül b ilg ile r ya da olgucu çıkarsam alar, bütünleyici yorum lar yığını olarak ka l­ masının hiç b ir önemi olam ayacaktır. Bu neden­ le girişim im iz, diyalektik aklın geçerliliğiyle sınırları­ nı belirlemeye çalışması bakımından eleştirel o la ­ caktır, bu aynı zamanda, d iyalektik Akıl ile çözüm ­ sel ve olgucu Akıl arasındaki karşıtlıkları ve bağları ortaya koymak anlam ına gelm ektedir. Ancak bu a k­ lın, bunların dışında, diyalektik olması gerekm ekte­ dir, çünkü d iyalektik sorunlar sözkonusu olduğunda bunları çözümlemeye yetkili olacak tek akıl yine d i­ ya lektik Akıl olacaktır. Bu noktada b ir tetolojinin sözkonusu olmadığını daha ilerde göstereceğim. Eldeki yapıtta (D iyalektik Aklın Eleştirisi. C.N) ken­ dimi, kılgısal bütünler kuramının taslağıyla yani bütünleyişin anları olarak diziler ve öbeklerle sınırlan­ dıracağım. Daha sonra yayınlanacak ikinci c iltte y ­ se, bütünleyişin kendisi sorununu, yani akış halinde T arih ’i ve oluş halinde D oğruluk’u ele alacağım.

14


MARX'ÇIUK VE VAROLUŞÇULUK

Felsefe, kimi kişilere eşyapıiı bir ortam olarak g ö ­ rünür. Düşünceler, bu ortam da doğarlar ve ölürler, dizgeler bu ortam da ku ru lu rla r ve zamanları gelince çökerler. Kimileri, felsefeyi, istemimize göre özgür­ ce benim seyebileceğim iz özgül bir tutum gibi aiır. Yine kim ileri, onu, kültürün belirlenm iş bir parçası olarak görür. Bize göreyse bir tek Felsefe yoktur. Felsefeyi hangi biçim de düşünürsek düşünelim, fe l­ sefe denilen bu şey, bilim in bu gölgesi, insanlığın bu gizlieli, tözleştirilm iş bir soyutlam adan başka bir şey değildir. Gerçekte, felsefeler vardır. Ya da daha doğrusu -aynı anda birden çok yaşayan felsefe o la ­ mayacağı için - toplum un genel devinim ine bir an­ latım verm ek amacıyla kimi belli koşullarda bir fe l­ sefe oluşturulur. B ir felsefe canlı olduğu sürece, çağdaşları için kültürel bir ortam olur. Bu birlikb o zucu nesne, aynı anda hem birbirinden tamı tamına ayrı görünüm ler ortaya koyar hem de bu görünüm le­ rin b irliğini sürekli olarak sağlam aya gider. Bir felsefe her şeyden önce, «yükselen sınıfın» kendi birm cine(’) vardığı belli bir yoldur. Bu bilinç, açık ya da bulanık, dolaylı ya da dolaysız olabilir. Noblesse de robe(2) ve m erkantilist serm ayecilik zamanında, hukukçular, tü cca rla r ve bankerler bur­ juvazisi, Descartes’çılık aracılığıyla, bir ölçüde ken­ di bilincine varmış, b ir buçuk yüzyıl kadar sonray­ sa, ilkel sanayi aşamasında, üretim ciler, m ühendis­ ler ve bilim adam ları burjuvazisi, Kant’çılığın sundu15


ğu ovrensel insan imgesi için de, kendini az çok o r­ taya çıkarm ıştır. Gelgelelim, felsefe denilen bu ayna, tam anlam ıy­ la felsefel olabilm ek için, ortaya çağdaş Bilgi'nin bir bütünlenişi olarak konulm ak zorundadır. Filozof, ki­ mi yönetici şemaları izleyerek, yükselen sınıfın tu ­ tum larını ve tekniklerini, bu sınıfların dönem leri ve dünyaları önünde dile getirir. Daha sonraları, bu Bilgi ayrıntılarına birer b irer meydan okunup da bi­ lim lerin ilerlem esiyle bu ayrın tıla r ortadan kaldırı­ lınca, b irlik kavramı ayrım laşm am ış bir içerik olaraK kalacaktır. Bilgi alanındaki sözkonusu başarılar, ilkelerle birbirlerine bağlandıktan sonra, sıraları ge­ lince, dağılmış ve hemen hemen çözümlenmez şey­ ler olarak, bu ilkeleri birbirine bağlayacaklardır. Fel­ sefe! konu, en yalınç anlam ına indirgendiğinde, «nesnel us» da sonsuz bir çabayı gösteren düzen­ leyici bir fik ir olarak kalacaktır. Böylelikle, Fransa’ da Kant'çı «fikirden» ya da A lm anya’da Fichte'nin «Weltanschauung»undan sözedilm iş olabilecektir. Bunun nedeni, felsefenin, gücünün doruğuna vardı­ ğında, kendini hiç bir zaman dural b ir şey olarak Bilg i’nin edilgin ve tüm lenm iş b ir birliği olarak ortaya koymayışıdır. Toplum sal devinimden doğmuş olan felsefenin kendisi de bir devinim dir ve bu devinim gelecek üzerinde etkir. Bu som ut bütünleyiş aynı zamanda, birleştirm e edimini son sınırlarına dek izleme yolunda edinilen soyut b ir tasarıdır. Bu a n ­ lamda felsefe, b ir araştırm a ve açıklam a yöntemi olarak ortaya çıkar. Kendine ve gelecekteki g e lişi­ mine duyduğu güven, kendisini taşıyan sınıfın ke­ sinliklerini yeniden üretm ekten başka bir şey yap­ maz. Her felsefe, hatta ilk bakışta en kuramsal (contem plative) görüneni bile, kılgısaldır, felsefe­ nin yöntemi, toplum sal ve siyasal bir silahtır. Bü­ yük D escartes'çıların çözüm leyici ve eleştirel us­ çulukları kendilerinden sonra da varolm uştur, sa­ vaşımdan doğmuş bu usçuluk yine bu savaşımı ay­ dınlatm ak için kendine dönm üştür. Burjuvazi, Eski 16


Rejim’in kurum lannı dağıtm aya giriştiğinde, çözüm ­ leyici usçuluk da bu kurum lan doğrulam aya çaba­ layan günügeçm iş anlam lara saldırıyordu^). Daha sonraları bu usçuluk, özgürlükçülüğü hazırladı ve proletaryayı atom laştırm aya çalışanlara bir öğreti oldu. Böylelikle felsefe, kendisini oluşturm uş olan, ken­ disini taşıyan ve kendisinin de aydınlatm akta olduğu praxis canlı kaldığı sürece, etkili kalm aktadır)4). Ancak felsefe, kitlelerin içine girdikçe, kitlelerde ve kitlelerle b irlikte ortak bir kurtuluş aracı durum una geldikçe, dönüşüme uğram akta, tike lliğ in i yitirm e k­ te, kökel ve güncel içeriğinden kopm aktadır. Descartes'çılığın, XVIII. yüzyılda, ayrılm az ve tüm leyici iki görünüm altında ortaya çıkması bu biçim de o l­ m uştur. Bir yandan, us İdesi olarak, çözümsel yön­ tem olarak, H olbach’ı, H elvetius'u, D iderot’yu, g i­ derek Rousseau’yu esinlem ekte, m ekanist madde­ ciliğin olduğu kadar dine karşı yergilerin de köke­ ninde bulduğum uz o olm akta, öte yandan, herkesin malı olm akta, Tiers Etats'nın (soylular ve papazlar dışında kalan sınıf) tutum larını koşullam aktadır. Evrensel ve çözümsel us, her durum da, ortadan kay­ bolm akta ve «kendiliğindenlik» biçim inde yeniden ortaya çıkm aktadır. Bu, baskı görenlerin baskıya vereceği dolaysız yanıtın e le ştire l b ir yanıt olacağı anlam ına gelir. Bu soyut başkaldırı, fransız devriminin ve silahlı ayaklanm anın birkaç yıl öncesine dayanm aktadır. Ancak, silahların yönelttiği şiddet, Us’ta daha önce çözünmüş bulunan ayrıcalıkları o r­ tadan kaldırm aya gidecektir. O laylar o denli ötelere gitm ektedirler ki felsefel us burjuvazinin sınırlarını aşm akta, h alk çevrelerine sızm aktadır. Bu an, tra n ­ sız kentsoylu sınıfının kendini evrensel bir sınıf o la ­ rak öne sürdüğü bir andır. Bu dönemdeki burjuva felsefesinin toplum a sızışı, burjuva sınıfına, Tierfe E tats’yı yıkmaya çalışan savaşımları gizlemek ve bütün devrim ci sınıflara karşı o rta k b ir dil ve o rta k Yöntem Araştırm aları — F. 2

17


bir davranış bütünü bulma olanağını sağlam akta­ dır. Eğer felsefenin aynı anda, bir bilgi bütünlenişi, bir yöntem, düzenleyici bir fikir, b ir saldırı silahı ve bir dil topluluğu olması gerekiyorsa, felsefe denilen bu «dünya görüşü» aynı zamanda çürüm üş toplum ları m ayalandıran b ir araçsa, bir insanın ya da b ir in­ san topluluğunun sözkonusu bu özgül kavrayışı, bütün bir sınıfın kültürü ve kimi zaman da doğası olabiliyorsa o zaman şu nokta besbelli ki felsefel yaratış dönem leri çok enderdir. Ben, XVII. ve XX. yüzyıllar arasında böyle üç dönem görüyorum . Bu dönem leri, o dönemlere egemen olm uş kişilerin ad­ larıyla anacağım, üç an olm uştur bu yüzyıllar a ra ­ sında: Descartes'ın ve Locke'un, Kant'ın ve Hegel’ in ve son olarak da M arx'in anı. Bu üç felsefenin her biri de, kendi zamanında, özgül düşüncelerin g eliştiği verim li b ir toprak, b ir kü ltü r ufku olm uştur. İnsanın, bu felsefelerin dile getirdiği tarihsel anı aşmadıkça, bu felsefelerin ötesine gitm esi sözko­ nusu değildir. Şunu sık s i k gözlem lem işim dir: «Marx’çılığa-karşıt» b ir tartışm a, m arx'çılık-ö ncesi b ir fikrin açık bir canlanışından başka bir şey değildir. M arx’çılığm sözde bir aşılısı, en kötüsün­ den, m arx'çihk öncesine bir dönüş, en iyisinden, aşıldığı sanılan b ir felsefeden daha önce bulunan b ir düşüncenin yalnızca yeniden ortaya çıkışıdır. «Revizyonizme» gelince, bu ya herkesin bildiği söy­ len ilmeye değmez b ir g erçektir ya da b ir saçmalık yığınıdır. Canlı bir felsefeyi, dünyanın akışına yeni­ den uyarlam anın hiç bir anlamı yoktur, bu felsefe, binlerce yeni çabayla, binlerce özgül araştırıyla akı­ şa kendinden uyarlanır, çünkü bu felsefe toplum un devinim iyle tek b ir bütün oluşturur. Ö ncüllerinin en sadık sözcüleri olduklarına inananlar, iyi niyetlerine karşın, yinelem ek istedikleri düşünceleri dönüştür­ mekten başka b ir şey yapm am aktadırlar, yöntem ­ ler değişikliğe uğratılm aktadır çünkü bu yöntem ler 18


yeni yeni konulara uygulanm aktadır. Eğer b ir felse­ fe devinim i artık varolm uyorsa iki şeyden biri doğ­ rudur: ya felsefe ö lm üştür ya da felsefe b ir «buna­ lım» geçirm ektedir. Birinci durum da, artık gözden geçirm e değil, çürüm üş olan b ir yapıyı yıkm ak sözkonusudur, ikinci durum daysa, «felsefel bunalım» toplum sal bir bunalımın özgü! bir anlatımıdır, bu bunalımın devinim sizliği toplum u bölen çelişkilerle koşullanm aktadır. «Uzmanlarca» gerçekleştirilm iş sözde kalan bu «düzeltim edimi» bu nedenle ger­ çek bir önem taşım ayacak, yalnızca idealist bir a l­ datm aca olacaktır. Tutsak düşünceyi özgürlüğüne kavuşturacak ve ona tüm gelişme olanağını sağ­ layacak olan, T arih ’in sözkonusu bu devinim i, in­ san etkinliğinin bütün alanlardaki ve bütün düzey­ lerdeki bu savaşımıdır. Büyük Aydınlam ştan sonra gelip dizgeleri düzene koymak ya da henüz tüm üyle ortaya çıkarılm amış topraklan fethetm ek için yeni yöntem ler kullanm a­ yı üstlenen aydınlara, kurama uygulamalı işleyişler verenlere ve kuram ları bir yıkma ve yapma aracı oiaraK kullananlara, filo zo f diyemeyiz. Bu kişiler, to p ­ rağı işlem ekte, ürünlerin sayım dökümünü yapm ak­ ta, bu to prakta kimi yapılar da kurm aktadırlar, gide­ rek d enilebilir ki bu toprakta bazı iç değişikliklere de neden olm aktadırlar, a m a yine de, bu kişile r be­ sinlerini ölm üş büyüklerin canlı düşüncelerinden sağlam aktadırlar. Bu kişiler, yürüyüş sürecinde olan kalabalıklarca taşınm aktadırlar, kültürel o rta m ­ ları ve gelecekleri bu kalabalıkça belirlenm ektedir, araştırm alarını hatta yaratılarını belirleyen de yine bu kalabalıktır. Bu görece kişilere, ben «ideolog» diyeceğim. V aroluşçuluktan sözetmem gerektiğine göre, şu noktayı da belirtm em gerekir: va ro lu şçu ­ luk da b ir ideolojidir. Varoluşçuluk, B ilgi'nin kıyı­ sında yaşayan asalaksı b ir dizgedir, bu B ilgi’ye baş­ langıçta karşı çıkm ıştır ama bugün karşı çıktığı bu bilgi ile bütünleşm ek istem ektedir. Onun bugünkü tutkularını ve işlevini daha iyi anlam ak için geri19


lere, Kierkegaard zamanına dönmeliyiz. En geniş felsefel bütünleyiş, Hegel’c iliktir. Bilgi, onda, en seçkin saygınlığına yükseltilm ektedir. Hegel’cilik, varlığı dıştan gözlem lem ekle sınırlanmaz, variığa ka tılır ve onda çözünür. Us, nesnelleşir, ya­ bancılaşır ve kendini durmadan yeniden bulur, ken­ di ta rih i aracılığıyla gerçekleşir. İnsan, dışsallaşır, kendini şeylerde y itirir, ancak her yabancılaşm a fi­ lozofun saltık bilgisiyle aşılır. Böylelikle, m utsuzlu­ ğumuza neden olan çatlaklar, çe lişkiler aşılsın diye ortaya konm uş anlardır. Biz yalnızca bilen kişiler değiliz, düşünsel bilincim izin utkusu içinde, bilinen olarak da ortaya çıkıyoruz. Bilgi her yönden içimize işlem ekte, bizi, çözündürmezden önce konum lam aktadır, böylelikle, yüce bütünleyiş içine canlı o la ­ rak bütünlenm ekteyiz. İmdi, acıklı b ir deneyimin, ölüme götüren bir acının a rık yaşanmışlığı, tek ger­ çek som ut olan S a ltık’a giden b ir geçit olarak, a ra ­ cılık etmesi gereken görece soyut b ir belirlenim olarak, dizge içinde soğurulup yitm ektedir)5). Hegel’le karşılaştırıldığında, Kierkegaard pek önemli gözükmemektedir. Kierkegaard'ın b ir filozof olmadığı kesinkes ortadadır, gerçekte kendisi de bu ünvanı yadsımıştır. Aslında Kierkegaard, b ir dizge içine sıkışıp kalm ak istemeyen, Hegel’in «anlıkçılı­ ğına?' karşı, durmadan, yaşanmış olanın indirgenm ezliğini ve özgüllüğünü ileri süren bir hristiyandır. Jean W ahl’m da belirttiğ i gibi, bir Hegel’cinin bu rom an­ tik ve direngen b ilinci «mutsuz bilinç» ile b ir tu ta ­ cağına hiç kuşku yok, oysa Hegel’ciliğe göre bu b i­ linç, daha önce aşılıp teme! özyapıları için de be­ lirlenm iş olan bir uğraktır. Gelgelelim, Kierkegaard' ın karşı çıktığı da tamı tamına bu nesnel bilgidir. Ona göre, mutsuz bilincin aşılması yalnızca sözde­ dir. Varolan insan bir düşünceler dizgesince özümlenemez. Acı üzerine ne söylenirse söylensin ne d ü ­ şünülürse düşünülsün, acı kendinde ve kendi için çekildiği ve bilgi onu dönüştürm ekte güçsüz kaldığı

20


sürece, bilgiye sığmaz. «Filozof, fikirlerden oluşmuş bir saray kurm aktan buna karşılık bir kulübede ya­ şamaktadır». Kuşkusuz Kierkegaard'ın savun­ mak istediği şey, dindir. Hegel, hristiyanlığın aşılmasını istem iyordu ama yine bu aynı ne­ denle, hristiyanlığı, insan varoluşunun en yü k­ sek anı yaptı. Kierkegaard ise tersine, tanrısa­ lın aşkınlığı üzerinde direnm ekte, insanla Tanrı a ra ­ sına sonsuz bir uzaklık koym aktadır. Saltıkgüçlü olanın varoluşu, nesnel b ir bilginin konusu olamaz, olsa olsa öznel b ir inancın amacı olur. Bu inançsa, sırası ve zamanı gelince, gücü ve kendiliğinden doğrulanışı içinde, b ir bilgiye göre a şılab ilir ve sınıflan­ d ırıla bilir bir ana hiç bir zaman indirgenm eyecektir. Böylelikle Kierkegaard, özün nesnel evrenselli­ ğine karşı yalınç ve özgül öznelliği, her tü rlü gerçek­ liğin dingin aracılığına karşı yaşamın dar ve tu tku lu uzlaşmazlığını, bilim sel açıklığa karşı günah işlem e­ ye bile göğüs geren iman davasını koymaktadır. Heryerde, korkunç nitelikle «dolayım»dan kaçmasına yardım edecek silahları aram akta, kendinde aşıla­ m ayacak karşıtlıklar, kesinsizlikler, belirsizlikle r o r­ taya çıkarm akta, tutarsızlıklar, ikircikli durum lar, süreksizlikler, ikilem ler bulm aktadır. Hegel, bütün bu içsel savaşım larda, kuşkusuz, yalnızca oluşum durum unda ya da gelişim sürecinde olan çe lişkiler görürdü. Ancak Kierkegaard’ın onda kınadığı, eleş­ tird iğ i şey de budur. Jena’lı filozo f ise, bütün bun­ ların ayrımına bile varm adan, sözkonusu düşünce­ leri, budanıp güdükleştirilm iş fik irle r olarak görm e­ ye giderdi. Gerçekte, öznel yaşam, yaşandığı süre­ ce b ir bilginin konusu yapılamaz. Bu öznel yaşam, ilke olarak, bilgiye sığmaz, inanan kişinin aşkınlıkla ilişkisi ancak bir öteye gitm e biçim inde tasarım la­ nabilir. Darlığı ve sonsuz derinliği içinde her çeşit felsefeye karşı kendini doğruladığını öne süren bu içsellik, dil ötesinde, her insanın başkaları ve Tan­ rı karşısında kişisel serüveni olarak ortaya çıkan bu öznellik: Kierkegaard'ın varoluş diye adlandır­ dığı şeydir. 21


Kierkegaard'ın Hegel’den ayrılm az olduğunu gö­ rüyoruz, bundan başka, her tü rlü dizgenin bu se rt­ çe yadsınışı ancak H egel'ciliğin tüm üyle egemen o l­ duğu kültürel bir alanda doğabilir. Sözkonusu danim arkalı düşünür, kavram ların, T arih'in kendini kapana kıstırdığını duyum sam akta ve varolm aya ça ­ balam aktadır, bu durum, imanın ussal bir biçimde insancıllaştırılm asına karşı hristiyan coşum culuğunun gösterdiği bir tepkidir. Kierkegaard’ın yapıtını yalın bir öznellik diye bir kenara atm ak işin kolayına kaçm ak olurdu. Dönemin çerçevesi içine yerleşerek, gerçekte belirtilm esi gereken şey şudur: Hegel ken­ di açısından ne denli haklıysa, Kierkegaard da ken­ di açısından o denli haklıdır. Hegel haklıdır, şöyle ki: danim arkalı ideolog gibi sonunda boş bir öz­ nelliğe varan donmuş ve kısır bir tutarsızlıkta d i­ retmek yerine, Jena’lı filozo f kavram larıyla gerçek som utu ereklem ektedir, Hegel için, dolayım her za­ man bir zenginleşme olarak ortaya çıkm aktadır. Ki­ erkegaard ise kendi açısından şöyle hakl��dır: acı, gereksinim , tutku, insanların düştükleri sıkıntılar, ne aşılabilen ne de bilgiyle değiştirilebilen katı ger­ çeklerdir. Elbette, Kierkegaard’ın dinsel özelliği, haklı olarak, idealizm in en uç noktası o larak düşü­ nülebilir, ancak Hegel’e oranla Kierkegaard, gerçek­ çiliğe doğru edinilm iş b ir ilerlem eyi imlemektedir, çünkü Kierkegaard, her şeyden daha çok, belli bir gerçeğin düşünceye indirgenem ezliği ve öncelliği üzerinde durm aktadır. Bugün kimi ruhbilim ci ve ruhsağaltıcılar, içsel yaşamımızın bir takım evrim le ri­ ni, yaşamın kendi üzerinde yarattığı etkilerin sonu­ cu olarak görm ektedirler. Kierkegaard’gil varoluş, bu anlam da, içsel yaşamımızın ortaya çıkışıdır: ye­ nilen ve sürekli olarak yeniden doğan direnişler, durm adan yenilenen çabalar, aşılan um utsuzluklar, geçici başarısızlıklar ve erken zaferler, içsel yaşa­ mın ürünü olan bütün bu olgular, düşünsel bilgiye doğrudan doğruya karşı çıkm aktadırlar. Kierkegaard belki de, hem Hegel’e karşı hem de Hegel sayesin­ 22


de, gerçeğin ve bilginin ölçüiem ezliğini vurgulayan ilk kişi olm uştur. Bu ölçüiem eziik görüşü, tutucu bir usdışıcılığın kökeni olabilir, giderek bu olgu, Kierkegaard’ın yapıtlarını anlayabilm em ize yarayacak bir işlev görebilir. Ancak, bu, saltık idealizm in ö lü ­ mü dem ektir: düşünceler insanları değiştirm em ek tedirier. Bir tutkunun nedenini bilm ek bu tutkuyu yenmek için yeterli değildir, insan bu tutkuyu yaşamaiı, ona karşı başka tu tku la rı dayatmalı, bu tu t­ kuyla dirençle savaşmalıdır, kısacası insan, kendi üzerinde e tkinlikte bulunm alıdır. Oldukça değişik bir görüş açısından olsa da, m arx'çılığın aynı eleştiriyi Hegel'e yöneltm iş olması, ilginç b ir durum dur. Gerçekte M arx’a göre Hegel, in ­ sanın evrendeki yalınç dışsallaşması olan nesnelleş­ meyi, bu dışsallaşm ayı insana karşı çıkaran yaban­ cılaşmayla karıştırm ıştır. Nesnelleşme kendi başına alındığında -M a rx bunu sürekli olarak vurgulam ak­ ta dır- dışarıya yönelm iş bir açınım olacak, yaşam ı­ nı durmaksızın yeniden üreten ve doğayı değiştire­ rek kendini dönüştüren insana «kendi yarattığı bir* dünyada kendini gözlemlemek» olanağını verecek­ tir. Hiç bir d iyalektik el çabukluğu yabancılaşm a de­ nilen bu şeyi insandan dıştalıyamaz. İşte bu neden­ le, sözkonusu olan yalnızca b ir kavram lar oyunu değil gerçek T arih’tir. İnsanlar, «varlıklarının to plu m ­ sa! üretimiyle» belirlenm iş, gerekli ve kendi istenç­ lerinden bağımsız bir ilişkile r bütününe g irm ektedir­ ler, sözkonusu üretim ilişkileri, maddesel üretim güçlerinin belirli bir aşamasına karşılık gelm ekte­ dir. Bu üretim ilişkilerinin bütünlüğü, üzerinde yasal ve siyasal bir üstyapının yükseldiği ve kendisine be­ lirlenm iş toplum sal bilinç tarzlarının karşılık g eldi­ ği sözkonusu gerçek temeli oluşturm aktadır. Oysa, tarihim izin bugünkü evresinde, üretim güçleriyle üretim ilişkileri savaşıma girişm işlerdir, yaratıcı iş yabancılaşm akta, insan kendi yapıtında kendini ta nıyamakta, yaptığı yorucu iş ona düşman bir güç olarak gözükm ektedir. Yabancılaşma, bu savaşımın 23


bir sonucu olarak belirdiğine göre, tarihsel bir gerçe« olup bir düşünceye hiç b ir biçimde indirgene­ mez. İnsanların kendilerini bu yabancılaşmadan kurtarabilm eleri ve yapıtlarının, kendilerinin salt nes­ nelleşmesi olabilm esi için «bilincin bütün bunları dü­ şünmüş olması» yeterli değildir, aynı zamanda. m addeseI yapıt ve devrim ci pra xis de varolm alıdır. M arx, «Nasıl biz, bireyi o bireyin kendi üzerine edin­ diği düşünceyle yargılam ıyorsak, devrim ci bir kar­ gaşa dönemini de o dönemin kendi bilincine varmış olm asıyla yargılayamayız» diye yazdığında, eylemin (yani yapıtın ve toplum sal praxisin) b ilg i'ye olan öncelliğini ve ayrıca bu ikisinin benzeşmezliğini v u r­ gulam aktadır. İnsan gerçeğinin bilgiye indirgenmez olduğunu, yaşanması ve üretilm esi gerektiğini M arx da doğrulam akta, ancak onu, küçük kentsoyluluğun katı ilkesi ve aldatm acalı boş öznelliğiyle karıştırm a yanılgısına düşmemektedir. M arx, bu gerçekliği, fe lsefel bütünleyişin dolaysız izleği yapm akta, a ra ştır­ masının özeğine som ut insanı yani belli b ir anda, gereksinim leriyle, varoluşunun maddese! ko şulla­ rıyla, yapıtının doğasıyla, kısacası, şeylere ve insan­ lara karşı savaşımıyla belirlenen insanı ye rle ş tir­ m ektedir. Böylelikle, Kierkegaard ya da Hegel’den çok, M arx haklıdır, çünkü o, Kierkegaard'la birlikte insan varoluşunun özgüllüğünü doğrulam akta, Hegel’le birlikteyse, insanı nesnel gerçekliği içinde kavra­ m aktadır. Bu koşullar altında, varoluşçuluğun, yani idealizme karşı olan bu idealist karşıçıkışın, tüm yararlılığını yitirm esi ve Hegel’ciliğin çöküşünden sonra varlığını sürdürem em iş olması doğal gözü­ kürdü. Gerçekten de va roluşçuluk bir tutulum olayına uğrayıp karanlıkta kalmıştır. Kentsoylu düşüncesi, m arx’çiliga karşı g iriştiği genel savaşımda, desteği­ ni, Kent’ın ardıllarından, Kant'ın kendisinden ve Descartes’tan alm aktadır: Kierkegaard’a başvurmayı ise hiç mi hiç düşünm em ektedir. Danim arkalI düşünür. 24


XX. yüzyılın başında, yani halkın m arx'çi d iya le kti­ ğe karşı savaşmayı, ondaki çoğulculukları, ikircikli durum ları, tutarsızlıkları öne sürerek aklından g eçir­ diği sırada, yeniden ortaya çıkacaktır, demek ki va r­ oluşçuluğun canlanm ası, kentsoylu düşüncesinin ilk kez savunma durum unda kaldığı ana dek uzan­ maktadır. Alm an varoluşçuluğunun iki dünya savaşı arasında ortaya çıkmış olması -en azından Jaspers' te - aşkın olanı b ir gizli gizli canlandırm a isteğini yansıtm aktadır!6). Kierkegaard’ın daha o zamandan -Jean Wahl bunu b e lirtm iştir- okuyucularını öznel­ liğinin derinliklerine, salt, Tanrı’sız insanın m utsuz­ luğunu bu insanlara gösterm ek am acıyla çekip çek­ mediği b ir m erak konusu olm uştu. Bu tuzak, daha çok, «büyük yalnız» kim liğinde belirecektir, bu kim lik içinde insanlar arasındaki iletişim yadsınacak, ben­ zerini etkilem ek için «dolaylı eylem» dışında hiç bir yol gözetilm eyecektir. Jaspers amacını açık açık ortaya koym aktadır: ustasını yorum lam ak dışında h içb ir şey yapm am ış­ tır, özgünlüğü, kimi konuları açığa çıkarm asında kim ileriniyse gizlemesinde yatm aktadır. Sözgelimi, a ş­ kın olan, düşüncesinde önceleri yoktur, gerçektey­ se, düşüncesi bu aşkın olan şeyden yakasını bir tü r­ lü kurtaram am aktadır. Bize, bu aşkın olanı, başarı­ sızlıklarım ız aracılığıyla sezinlememiz öğretilm ekte­ dir, aşkın, sözkonusu başarısızlıkların derin anlam ı­ dır. Bu düşünce, daha önce Kierkegaard'da da b u ­ lunm aktadır, ancak bu hristiyan kişi, açınlanm ış bir din çerçevesi içinde düşündüğünden ve yaşadığın­ dan, sözkonusu düşünce daha az belirgindir. Açınlanma konusunda dilsiz olan Jaspers, süreksizlik, çoğulculuk ve güçsüzlük aracılığıyla, bizi, ortaya çı­ karılan salt biçim sel öznelliğe götürm ektedir, bu öz­ nellik de yenilgileri aracılığıyla aşkınlığı ortaya çı­ karm aktadır. Gerçekte, nesnelleşm e olarak başarı, insanın şeylere girm esine olanak sağlayacak ve onu, kendini aşmaya zorunlu kılacaktır. Başarısızlık dü­ şüncesi, hristiyanlığını bir ölçüde yitirm iş, ancak us25


çu ve olgucu ideolojiye duyduğu güven sarsıldığın­ dan dolayı da imanına hayıflanan kentsoylu sınıfına tüm üyle uygun düşm ektedir. Kierkegaard, her zafe­ rin kuşkulu olduğunu daha o zamandan düşünmüş tür, çünkü her zafer, insanı kendinden uzaklaştır­ maktadır. Kafka'da, sözkonusu hristiyanlık konu­ sunu Günce’sinde ele alm ıştır. Bu başarısızlık dü­ şüncesinde bir gerçek payı bulunabilir, çünkü bir yabancılaşm a dünyasında olan birey, b ir fatih o la ­ rak birey kendi zaferini tanıyam am akta, bu zaferin kölesi olm aktadır. Ancak Jaspers’e göre önemli olan,- bütün bunlardan, öznel bir kötüm serlik çıkarsam aktır, bu kötüm serlik, adını bir tü rlü söyleme yü­ rekliliğini gösterem ediği tanrıbilim sel b ir iyim serliğe varacaktır sonunda. Gerçekteyse, aşkın olan ö rtü ­ lü kalm akta, yalnızca yokluğuyla doğrulanm aktadır. Bu durum da kötüm serlik aşılm ayacaktır, a lt edilmez bir çelişki ve tümel b ir kopuş düzlem inde kalınarak, bir uzlaşma sezgisi edinilecektir. D iyalektik’in söz­ konusu bu suçlanışı, artık Hegel’ae değil, M arx'ta am açlanm aktadır. A rtık B ilg i'nin yadsınması değil, prax/s'in yadsınması sczkonusudur. Kierkegaard, Hegel’gil dizgede, bir kavram olarak gözükmek is­ tem iyordu, Jaspers'se, m arxçiiann yaptıkları tarihe b ir birey olarak katılmayı yadsım aktadır. Kierke­ gaard, yaşanmış olanın gerçekliğin i doğrulayarak, Hegel karşısında bir ilerlem e kaydetm iştir. Jasper’ se, praxis'in gerçek devinim inden kaçıp tek amacı belli bir içsel nitelikÇ) elde etm ek olan soyut öz­ nelliğe sığınmaktadır. Bu geriçekiliş ideolojisi, söz­ gelim i daha dün, iki yenilgisi üzerinde direnip du­ ran bir Alm anya'nın tutum unu, ve yine, ayrıcalıkla-, rını b ir ruh soyluluğuyla doğrulam ak isteyen, nes­ nelliğinden kopup seçkin bir öznelliğe sığınmayı öz­ leyen ve geleceğini görmemek için, ortadan kaldı­ rılam az bugününe büyüyle bağlanan bir Avrupa kent­ soylu sınıfının tutum unu bütün açıklığıyla dile ge­ tirm ektedir. Bu gevşek ve alttan alta geliştirilen dü­ şünce, bir yaşamsavaşı verm ekten başka bîr şey 26


değildir ve büyük b ir önemi yoktur. Ancak, m arx'çilığın kıyısında gelişen ve ona karşı olmayan bir baş­ ka varoluşçuluk daha vardır. Bizim, yakınlık kurdu­ ğumuz kişi, M a rx’dir, ben de şimdi ondan sözetmek istiyorum. Gerçek varlığıyla b ir felsefe, Bilgi yapılarını dö­ nüştürür, düşünceler yaratır, hatta söm ürülm üş bir sınıfın uygulam adaki görünüm lerini dile g etirdiğ in ­ de bile, egemen sınıfların kültürünü kendine çekip bu kültürü değiştirir. M arx, egemen sınıfın fik irle ­ rinin egemen fik irle r olduğunu yazm aktadır. Kesin­ likle haklıdır bu görüşünde: 1925’de, yani yirm i ya­ şımdayken, üniversitede m arx'çi kürsü yoktu, kom ü­ nist öğrenciler, sınavlarda m arx’çilikla ilgili a çıkla ­ malarda bulunmaya, giderek m arxçılığın adını bile anmaya çekiniyorlardı, yoksa sınavlarda başarısızlı­ ğa uğrayabilirlerdi. D iyalektik’e karşı duyulan deh­ şet o kertedeydi ki Hegel’i hiç mi hiç bilm iyorduk. Elbette M arx'i okumamıza izin veriliyordu, giderek onu okumamız salık bile veriliyordu. İnsanın onu yadsıması için onu bilm esi gerekti. Ancak, Hegel’gil gelenek ve M arx’gii öğreti olmayınca, belli bir izlen­ ceden, düşünme araçlarından yoksun kalınınca, ku ­ şağımız, öncelleri ve ardılları gibi, tarihsel m addeci­ likten tüm üyle habersiz k a lm ış tıfl. Öte yandan b i­ ze, A ristoteles mantığını ve m atem atiksel mantığı bütün ayrıntılarıyla öğretiyorlardı. Sermaye’yi ve A l­ man İdeolojisi'ni bu döneme doğru okudum. Her şe­ yi büyük b ir açıklıkla anlıyordum ama gerçekte h iç ­ bir şeyi anlam adığım da kesinlikle ortadaydı. A n la ­ mak, insanın kendini değiştirm esi, kendini aşması dem ektir. Bu okum alar beni değiştirm em işti. Buna karşılık, beni değiştirm eye başlayan şey, m a rx'çiliğın gerçekliğiydi, çevrenim deki işçi kitlelerinin yeğin varlığıydı, m arx’çılığı yaşayan ve m arx’çılığı uygu­ layan iri ve yürekler acısı b ir işçi bedeniydi, küçük kentsoylu aydınları üzerinde bir ölçüde etkin olm uş bir çekimin varlığıydı. Bu felsefeyi kitaplarda okudu­ ğumuzda, bu felsefenin bize göre hiç de ayrıcalıklı b ir yeri yoktu. M arx üzerine geniş çaplı ve çok da 27


ilginç bir kitap yazmış olan b ir papaz, ilk sayfalarda dinginlik içinde şunları söylüyordu: «M arx’m düşün­ cesi, başka b ir filozofun ya da toplum bilim cinin d ü ­ şüncesi kadar güvenlik duyularak incelenebilir»(9). Düşündüğümüz de tamı tamına buydu. Bu düşünce bize, yazılı sözcükler aracılığıyla göründüğü sürece «nesnel» kalıyorduk. Kendi kendimize şöyle diyor­ duk: İşte, geçen yüzyılın ortalarında Londra'da ya ­ şamış olan b ir alman aydınının görüşleri. Ancak bu kavrayış, proleteryanın gerçek belirlenim i ve edim ­ lerinin derin anlamı olarak -kendinde ve kendisi iç in - ortaya çıkınca, m arx’çihk bizi, karşı konulm az b ir biçim de ve nedenini de bilm eksizin, kendine çe k­ ti, edindiğim iz bütün kültürün biçim ini bozdu. Şu noktayı yinelem ekte ya ra r var: Bizi a lt üst eden ne fikird i ne de soyut olarak bildiğim iz ama b ir tü rlü deneyimine varamadığımız işçinin bulunduğu ko­ şul, bizi gerçekte a lt üst eden, bunların birbirine bağlanm ış olan durumuydu. İdealizmden koparken bile idealist bir dille konuşacak olursak, bizi a ltüst eden şey, b ir fikrin vücut bulması vs aracısı olarak ortaya çıkan, proletaryaydı. Sanırım M arx’in b ild iri­ mini de tam bu noktada bütüniem ek gerekecek: egemen sınıf kendi bilincine vardığında, bu kendi bilincine varış olgusu, aydınları b ir ölçüde e tk ile ­ mekte ve kafalarındaki fikirle rin bütünlüğünü boz­ m aktadır. Biz resmi idealizmi, bu idealizm «yaşamın acıklı anp nı vurguluyor diye ya d s ıd ık f”). Uzakta olan, görülm ez olan, ulaşılmaz olan ama b ilinçli ve eylemde bulunan bu proletarya -çoğum uz için an­ laşılm az bir biçim de- bütün savaşım ların çözüm len­ memiş olduğunu kanıtladı. Biz, kentsoylu insancıllığı içinde yetişm iştik ve bu iyim ser insancıllık, yaşadı­ ğımız kentin çevresinde, aşağı-insan olduklarının bilincine varm ış büyük b ir insan kitlesinin va ro ld u ­ ğunu belli belirsiz sezdiğimizde dağılıp gidiyordu. Gelgelelim bu dağılışı da yine idealist ve bireyci bir biçim de kavrıyorduk. O zamanlar, sevdiğim iz yazarlar bize varoluşun b ir rezalet olduğunu açıklıyorlardı. Bizim ilgim izi çe28


ken şey, yine de, işleri ve sıkıntıları olan gerçek k i­ şilerdi. Her şeyin altından kalkabilecek bir felsefeyi bulm ak için çırpınıyorduk, oysa, bu felsefenin daha önce de varolduğunu algılayam am ıştık ve içim izde­ ki isteği uyandıran da kesinlikle bu felsefeydi. O ta ­ rihlerde b ir kitap gözümüze büyük bir başarıyla ulaştı: Jean W ahl'in «Somuta doğru» adlı kitabıydı bu. Ancak, bu «doğru» sözcüğü bizi düşkırıklığına uğratm ıştı. Tümel som uttan yola çıkıp saltık som u­ ta varm ak istiyorduk. Ancak bu yapıt, hoşumuza da gidiyordu, çünkü, evrende daha çözümlenememiş olan tutarsızlıkları, ikircikli durum ları, savaşımları ortaya çıkararak idealizm i kucaklıyord. Çoğulculuğu (sağ tutum un bu kavramını) öğretm enlerim izin iyim ­ ser ve birci idealizm lerine karşı daha kendini ta n ı­ yamamış solcu bir düşünce adına çıkardık. İnsan­ ların aralarına sınırlar çizip, onları öbeklere ayıran tüm öğretileri coşku içinde benim siyorduk. «Küçük kentsoylu» d em okratlar o larak ırkçılığı yadsıyorduk ama, o ilk e l düşünselliği usumuza getirm ekten de hoşlanıyorduk. Çocuğun ve delinin evreni bize tü ­ müyle uzak kalıyordu. Savaşın ve rus devrim inin e t­ kisi altında öğretm enlerim izin tatlı düşlerine (kuşku­ suz kuram sal olarak) şiddetle karşı koyduk. Bu, ya­ rarsız bir şiddetti (küçümseyişler, kavgalar, cana kıymalar, öldürüm ler, yıkımlar) bizi faşizme boyun eğme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı, ama bu şiddet gözümüzde yine de gerçeğin çelişkilerini o r­ taya koyma üstünlüğünü taşıyordu. Böylelikle m arx’ ç i I i k «dünyaya uyan bir felsefe olarak», bizi y a l­ nızca geçm işine dayanarak yaşayan kentsoylu sını­ fının ölü kültüründen çekip çıkarm ış oluyordu. «So­ mut» varoluşları içinde insanı ve şeyleri erekleyen çoğulcu bir gerçekçiliğin tehlikeli yollarına böyle gözü kapalı bir biçim de dalıyorduk ama, yine de, egemen fikirle rin baskısı altındaydık. İnsanı gerçek yaşamında tanım ak istememize karşın, onu, ilk ön­ ce yaşamının koşullarını üreten b ir işçi olarak d ü ­ şünme fikrin i taşım ıyorduk. Tümel ile b ireyse n uzun süre karıştırdık durduk. M. B runschw icg'in idealiz­ 29


mine karşı bize o denli yardımı dokunm uş olan ço­ ğulculuk, d iyalektik bütünleyişi anlamamızı engelli­ yordu. «Olup bitmiş» bir gerçeğin bileşimse! devini­ mini yeniden kurm aktan çok, izleri ve yapay b i­ çimde yalıtılm ış tipleri betim lem ek hoşumuza g id i­ yordu. Siyasal olaylar, bizi, sınıf savaşımı şemasını, gerçek bir olgu olarak kullanm ak yerine, elverişli b ir hesap aygıtı gibi kullanm aya götürdü; ancak b i­ ze, sınıf savaşımı gerçeğini kavratm ak ve bizi par­ çalanm ış olan bir toplum da konum landırm ak, bu ya­ rım yüzyılın bütün kanlı ta rih i boyunca sürdü. Dü­ şüncemizin aşınmış yapılarını dağıtan şeyler: Sa­ vaş, İşgal ve Direniş oldu. İşçi sınıfının yanında savaşm ak istiyorduk, som ut olanın, sonunda, tarih ve d iya lektik eylem olduğunu anlıyorduk. Çoğulcu gerçekçiliği, fa şistler arasında /eniden bulduğum uz­ dan yadsınm ıştık ve şimdi dünyayı keşfediyorduk. Öyleyse, varoluşçuluk niçin özerkliğini M a rx'çilik içinde niçin çözünmedi?

korudu?

Bu soruyu Lukacs, Varoluşçuluk ve M a rx’çı!ık adlı küçük bir kitapta yanıtlayacağım sandı. Ona göre, kentsoylu aydınları, idealizm in sonuçlarını ve tem el­ lerini korurken, idealizmin yöntem ini bırakm aya zor­ lanmışlardı, bundan da, sömürü dönemi boyunca, gerçeklikte ve kentsoylu bilincinde (m addecilik ile idealizm arasında) «üçüncü bir yolun» tarihsel ge­ rekliliği ortaya çıkıyordu. Sözkonusu bu a priori kavram laştırm a isteğinin m arx’çılığa verdiği dokunca­ ları daha ilerde göstereceğim. Burada yalnızca, Lukacs'ın, sözkonusu temel olgunun nedenini a çıkla ­ yamadığına dikkati çekelim. Hepimiz aynı anda, ta ­ rihsel m addeciliğin T arih ’in geçerli tek yorum u o l­ duğuna ve varoluşçuluğun da gerçeğe yönelen tek som ut yaklaşım olduğuna inanmıştık. Bu tu tu m d a ­ ki çelişkileri yadsıyacak değilim. Ben yalnızca, Lukacs'ın bu çelişkilerden kuşku bile duymadığını ileri sürüyorum . Oysa, birçok aydın birçok öğrenci bu çifte isterin gerilim i altında yaşadılar ve bugün de yaşıyorlar. Nerden gelm ektedir bu durum ? Bu, Lu30


ktıcs’ ın çok iyi bildiği ama o dönemde belirtm ediği b ir koşuldan kaynaklanm aktadır. M arx'çilik, ayın suları kendine çekişi gibi bizi kendine çektikten son­ ra, bütün fikirle rim izi dönüştürüp, kentsoylu düşün­ cemizin bütün kategorilerini dağıttıktan sonra, bizi birdenbire yüzüstü bırakm ıştır. Bulunduğum uz öz­ gül durum da anlam aya duyduğumuz gereksinim i a r­ tık doyum sam am aktadır m arx'çılık, bize öğretecek yeni bir şeyi yoktur, çünkü durm uştur. M arx’çılık durm uştur; bunun tek görünür nedeni, bu felsefenin dünyayı değiştirm ek isteyen bir felse­ fe olm ak isteğidir, bu felsefenin amacı «dünya-olan felsefe» olm aktır, çünkü m arx'çilik uygulayım saldır ve uygulayım sal olm ak dileğindedir. M a rx’çılığın içinde, kuramı b ir yana p ra xisi ise öte yana atan ger­ çek bir bölünm e olm uştur. İçine kapanmış, tek ba­ şına kalmış S.S.C.B.nin dev sanayileşme çabasına giriştiği andan başlayarak, m arx’çilik, bu yeni sava­ şımların yarattığı sarsıntıyı, uygulam anın getirdiği gereklikleri ve bu gerekliliklerden hiç bir zaman ay­ rılmaz olan yanılgıları göğüsleme gücünü kendinde bulam amıştır. S.S.C.B.'nin bu geriçekiliş, devrim ci proletaryanınsa bu gerileyiş döneminde, ideoloji, çifte b ir gerekçeyle, daha a lt b ir düzeye y e rle ştiril­ m iştir. Bu gerçeklerden birincisi; güvenlik (yani b ir­ lik) İkincisi ise, S.S.C.B.'de toplum culuğun kurulm ak­ ta oluşudur. Somut düşüncenin praxisten doğması ve bu praxisi aydınlatm ak için yine ona dönmesi gerekir, bu yöneliş, doğallıkla rasgele ya da kuralsız değil -bütün ve tekniklerde olduğu g ib i- ilkelerle uyum içinde olm alıdır. Oysa, öbeğin bütünleşm esi­ ni en uç noktasına dek götürm eye kararlı parti yö­ neticileri, sözkonusu özgür gerçeklik sürecinin, ge­ tird iğ i bütün ta rtışm a lar ve savaşım larla, çarpışm a­ nın birliğini bozmasından korku yorlar ve kendileri­ ne bir sınır çizme hakkıyla olayı yorum lam a hakkını peşin peşin tanıyorlardı. Bunların yanında, kazanılan deneyimin kendi açıklıklarını ortaya koyamayacağı, kılavuzluk eden kimi düşüncelerin yeniden tartışm a 31


konusu edilebileceği ve «iedolojik savaşımı za yıflat­ maya katkıda bulunabileceği» korkusu, öğretinin alınıp rafa konulm asına yetti. Kuram la uygulamanın ayrılması, uygulamayı ilkesiz b ir deneyciliğe, ku ra ­ mıysa yalınç ve donmuş b ir bilgiye dönüştürülm ek­ le sonuçlandı. Öte yandan, yanılgılarını benim sem e­ ye istekli olm ayan b ir kentsoylu sınıfının zorla yap­ tırdığı iktisadi planlama, aynı biçimde, gerçekliğe karşj gösterilen b ir şiddet oldu. Bir ulusun gelecek­ teki üretim i, dairelerde, bir başka deyişle, kendisi dışındaki b ir düzlemde belirlendiğinden, bu şiddet karşılığını saltık bir idealizm olarak aldı. İnsanlar ve şeyler, a priori olarak, fikirle re boyun eğm ekteydi­ ler. Deneyim, öngörüleri doğrulam ayınca yalnızca yanlış olabilirdi. Budapeşte metrosu, Rakosi’nin ka­ fasında bir gerçeklik taşıyordu. Eğer Budapeşte’nin yeraltı zemini, onun bu metroyu kurmasına olanak vermeseydi, bu, yeraltının karşı-devrim ci oluşundan ötürü olacaktı. M arx’çilik, insanın ve Tarih'in felsefel yorum lanışı olarak, planlı ekonom inin ö zellikle ri­ ni, zorunlu olarak yansıtmayı üstlenm işti: idealiz­ min ve şiddetin bu donmuş imgesi, o lg u la r üzerinde idealistçe b ir şiddet yarattı. M a rx ’çi aydın, yıllar yı­ lı, kazandığı deneyimi b ir yana bırakarak, ince ay­ rıntıları göz ardı ederek, verileri kabaca ya lınlaştıra ­ rak, ama her şeyden önce, ele aldığı olayı daha in ­ celemeden bu olayı kavram laştırm aya giderek, par­ tisine hizm et e ttiğin i sandı. Yalnızca kom ünistlerden değil, bütün öbürkülerden de sözediyorum -yani, ko­ münizm yandaşlarından, T rotsky'cilerden ve Trotsky yandaşlarından- çünkü bunlar, ya kom ünist partiye otan duygudaşlıklarıyla ya da ona karşı çıkışlarıyla yaratıldılar. 4 Kasım 1956'da, M acaristan'a ikinci sovyet m üdahalesi sırasında, her öbek, durum üze­ rinde daha herhangi bir bilgi edinmeden, kararını verm iş bulunuyordu; rus bürokrasisinin işçi kom i­ teleri dem okrasisine karşı b ir saldırısı, kitlelerin bü­ rokrat dizgeye karşı b ir başkaldırıları ya da b ir baş­ ka deyişle, sovyet ılımlılığının bastırmasını bildiği bir 32


karşı-devrim girişim i sözkonusuydu. Sonra haberler gelmeye başladı, çok haber vardı: ama ben te k bir m arx’çinin bile görüşünü değiştirdiğini duymadım, az önce yaptığım yoru m la r arasında, yöntemi bütün çıplaklığıyla ortaya koyan b ir yorum var, bu yorum, M acaristan’daki gerçekleri, «işçi kom itelerine karşı sovyetlerin yapm ış olduğu saldırıya» indirgeyen yorum dur("). İşçi kom itelerinin dem okratik bir kurum oldağunu söylemeye gerek yok, giderek onların ge­ leceğin sosyalist toplum unu yapılarında bulun du r­ dukları bile öne sürülebilir. Ancak bu durum, birinci sovyet m üdahalesi zamanında, bu kom itelerin M a­ caristan'da bulunm ayışları gerçeğini ortadan kaldı­ ram am aktadır, ayaklanm a sırasında ortaya çıkışları da örgütlü bir dem okrasiden sözetmeyi sağlayam a­ yacak denli kısa ve sıkıntılı olm uştur. Önemli değil bu: işçi kom iteleri vardı ve bir sovyet m üdahalesi o l­ du. Buradan yola çıkarak, m arx’çi idealizm in eş­ anlam lı iki işleme başvurduğunu söyleyebiliriz. Bu işlem ler: kavram laştırm a ve sınıra geçiştir. Deney­ den çıkarsanan kavram tip in yetkin durum una, to ­ hum, tüm el gelişim ine dek itilm ektedir. Bundan baş­ ka, iki anlam a gelebilen, kaypan deney verileri yad­ sınm aktadır, oysa bu tutum , yanlış yola yöneltici bir tutum dur. Bundan dolayı kendim izi, iki Platon'gil idecı arasındaki çelişkinin varlığı karşısında bulaca­ ğız: Bir yandan, S.S.C.B.’nin dalgalı politikası «sov­ yet bürokrasisi» denilen varlığın katı ve öngörülüneb ilir eylemine meydan verm iştir, öte yandan, işçi ko­ m iteleri, «dolaysız demokrasi» denilen varlığın önünde yitip gitm işlerdir. Ben bu iki şeyi «genel öz­ güllükler» diye adlandıracağım : bunlarda, soyut ve evrensel iliş k ile rin , biçim sel birliğinden başka bir şey görm ek zorunluluğu olmadığı durum da, bunlar özgül ve tarihsel gerçeklerin yerlerine geçerler. Bu varlıkları fetişleştirm e (tapınçlaştırm a) süreci, her biri gerçek güçlerle donatıldığı zaman tüm lenm iş olacaktır. İşçi kom iteleri dem okrasisi, içinde, b ürok­ rasinin saltık yadsınmasını taşım aktadır ve bu yadYöntem Araştırm aları ~

F:

3

33


sıma, rakibini ezerek karşıtepkide bulunm aktadır. Oysa şuna hiç kuşku yok ki, yaşayan m arx’çılığın verim liliği, b ir ölçüde, m arx'çılığın deneyime ya kla ­ şım biçim inden gelm ektedir. M arx, olguların hiç bir zaman yalıtılm ış görünüşler olmadığına, eğer bu o l­ gular bir arada oluşuyorlarsa, bunun her zaman bir bütünün daha üstün b irliğini sağlam ak için old u ­ ğuna, aralarında içsel bağlantılarla bağlı o ld ukla rı­ na, birinin varlığının ötekini temelden değiştirdiğine inanıyordu. Bu nedenle M arx, 1848 Şubat devrim ine ya da Louis-N apoléon Bonaparte'ın devlet darbesi olaylarına, bileşim ci b ir kavrayışla yaklaştı. Bu o lay­ larda, üretilm iş ama aynı zamanda içsel çelişkilerle parçalanm ış b ütünlükler gördü. Kuşkusuz, fizikçinin varsayımı da deneyle doğrulanm azdan önce, dene­ yin b ir yorum udur, varsayım dilsiz olduğundan ö tü ­ rü deneyciliği yadsır. Ancak, bu varsayımın kurucu şeması, bütünleyici değil evrenselleştiricidir, som ut bir bütünlüğü değil, bir ilişkiyi bir işlevi belirler. M arx’çi, tarihsel sürece evrenselleştirici ve bütünle­ yici şem alarla yaklaşm aktadır. Doğallıkla, b ütünle­ yiş rasgele yapılmaz. Kuram, görünge seçim ini ve koşullandırıcı etkenlerin düzenini belirlem iştir, her özgül süreci, evrim durum unda olan genel b ir d iz­ genin çerçevesi içinde incelem iştir. Bu görünge se­ çimi olgusu, M arx’in yapıtlarının hiç bir yerinde, süreci b iricik b ir bütünlük olarak değerlendirm eyi en­ gellem em ekte ya da yararsız k ılm a m a k ta d ır Ö rnek­ se M arx, 1848 Cum huriyetinin kısa ve acıklı tarihini incelediğinde, kendini, bugün yapılacağı gibi, cum ­ huriyetçi küçük kentsoylunun, bağlaşığına yani p ro ­ letaryaya ihanet ettiğin i söylemekle sınırlam am aktadır. Tersine, bu tragedyayı, ayrıntıları ve bütünlüğü içinde ele alm aktadır. Eğer M arx (bir devinim in ya da tutum un) küçük tarihsel olgularını, bütünlüğe göre a lt b ir düzeye yerleştiriyorsa, bu, sözkonusu tarihsel o lg ula r aracılığıyla bütünlüğü ortaya çıkar­ mak isteyişindendir. Başka b ir deyişle, M arx, her olaya, kendi özgül anlamı dışında, açılayıcı b ir rol ve r­ 34


m ektedir. Çünkü, araştırm anın temel ilkesi, bileşim sel birliği ortaya çıkarm aktır, her olgu, b ir kez o lu ­ şunca, bütünün bir parçası olarak sorgulanm akta ve yorum lanm aktadır. Bütünlük, bu olgu tem eli üze­ rinde, sözkonusu olgunun e ksikliklerinin ve «an­ lam fazlalıklarının» araştırılm asıyla, bir varsayım olarak, belirlenir, olgu bu bütünlüğü bağrında g e r­ çeğini yeniden ortaya çıkarır. Böylelikle, yaşayan m arx'çilik, bulgulayıcı (euristique) özelliğini kazan­ m aktadır. M arx’çılığın ilkeleri ve önsel bilgisi, so­ m ut araştırm ayla ilişkisi içinde düzenleyici olarak ortaya çıkm aktadır. M arx'in yapıtlarında, hiç b ir za­ man, va rlıkla r bulm am aktayız: bütünlükler ise (ör­ nekse, 18. Brum aire’deki küçük kentsoylu sınıfı) canlıdırlar, tanım ları araştırm a çerçevesi içinde ken­ dilerinden getirm ektedirler(12). Yoksa m arx'çilarin (bugün bile) durum un çözüm lenmesine verdikleri önem anlaşılam azdı. Bu çözüm lem enin yeterli ö lm e ­ diğini ve bileşim sel b ir yeniden kuruş çabasının ilk anı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ancak şu­ rası da açık ki, bu çözümleme, tüm yapıların da­ ha sonraki yeniden kuruluşları için gereklidir. Çözümlemeden sözetm eyi seven m arx’çi istenç­ çilik, bu işlemi, yalın bir törene indirgem iştir. B ilg i­ mizi zenginleştirm ek ve eylemi aydınlatm ak için, o l­ guları artık, m arx'çılığın genel görüngesi içinde in ­ celem ek sözkonusu değildir. Çözümleme yalnızca, ayrıntılardan kurtulm aktan, kimi olayların anlamını zorlam aktan, olguların yapısını bozmaktan, giderek bu o lg ula r için, daha sonra sözkonusu olguların, tö ­ zü, değişmez, ta pınçlaştınlm ış «bileşimsel kavramı» olarak alınabilecek yeni yapılar uydurm aktan o lu ş­ m aktadır. M arxçılığın, açık olan kavram ları ka ra nlı­ ğa göm ülm üşlerdir, bu kavram lar artık birer anah­ ta r, yorum a yararlı şem alar değillerdir, bu kavram ­ la r kendilerini ortaya daha önceden bütünleşm iş b i­ rer bilgi olarak koym aktadırlar. konuşacak olursak,

Kant'gil terim lerle

m arx’çilik, bu özgülleştirilm iş. 35


tapınçlaştırılm ış tiplerden, kurucu deneyim kavram ­ larını oluşturm aktadır. Bu tip ik kavram ların gerçek içeriği, her zaman için, aşılmış B ilg i'dir, ancak çağ­ daş m arx'çi onu, sonsuz b ir bilgi durum una so k­ m uştur. Çağdaş m arxçinin çözümleme anında duy­ duğu tek kaygı, bu «varlıkları» konum landırm aktır. Bu konum landırm aların, gerçeği a priori göste rd ik­ lerine ne denli inanırsa, kanıt üzerinde de o denli az kuşku duyacaktır. Kerstein yasa değişikliği, Öz­ gür Avrupa Radyosu'nun çağrıları, söylentiler, bü­ tün bunlar, fransız kom ünistlerinin M aca rista n ’daki olayların kökenine, «dünya söm ürgeciliği» denilen oluşu «yerleştirm eleri» için yeterli olm uştur. B ü tü n ­ selleştirici araştırm a yerini, bütünlüğün skolastik kavranışına bırakm ıştır. Bulgulayıcı ilke -yani «bü­ tünü parçaları içinde araştırm a»- şu te rö ris t uygu­ lam aya dönüşm üştür: «özgüllüğü dağıtm ak»!23) J a rihi çoğu kez yanlış yorum lanm ış olan Lukacs’ın, 1956'da, bu donmuş m arxçılığın en iyi tanımını bul­ muş olması b ir raslantı değildir. Yirm i yıllık dene­ yim, ona, bu düzmece felsefeyi iste n çi idealizm o la ­ rak adlandırabilm esi için gerekli tüm yetkiyi ver­ m ektedir. Bugün, toplum sal ve tarihsel deneyim, B ilgi’nin dışına düşm ektedir. Kentsoylu kavram ları kendile­ rini çok az yenilem ekte, hızla aşınm aktadırlar, ayak­ ta kalm ış olanlarıysa b ir temele iye değildir: am eri­ kan toplum bilim inin edindiği gerçek kazanımlar, ku­ ram sal belirsizliklerini gizliyem em ektedir. Ruhçözümse, görkem li bir başlangıçtan sonra, donup k a l­ mıştır. A yrın tıla r üzerinde çok şey bilinm ektedir'am a gerçek temel eksiktir. M arx'çihk, kuram sal tem elle­ re iyedir, tüm insan e tkinliğini kapsam aktadır, ama a rtık h içb ir şey bilemez olm uştur. Kavram ları birer buyruk olup çıkm ıştır, amacı a rtık bilgi edinmek de­ ğil, kendini a p rio ri saltık Bilgi olarak kurm aktır. Bu çifte bilisizlik karşısında, varoluşçuluk, yeniden do­ ğabilm iş, kendini koruyabilm iştir, çünkü varo lu şçu ­ 36


luk, Kierkegaard’ın Hegel’e karşı kendi gerçekliğini doğruladığı biçimde, insan gerçekliğini doğrulam ak­ tadır. Ancak, danim arkalı filozof, insanla gerçeğin Hegel’gil kavranışım yadsım aktaydı. Oysa, varoluşçu lu k ’la m arx'çilik, tersine, aynı nesneyi erek a l­ m aktadırlar, a nca k m arx’çilik, insanı, fikrin içine .hapsederken, varoluşçuluk, onu, her yerde aram a­ ya koyulm uştur: Bulunduğu yerde, işinde, evinde, sokakta. Elbette biz, bu insanın -K ierkegaard’ın öne sürdüğü g ib i- tanınam az olduğunu öne sürmüyoruz. Biz yalnızca, onun tanınm am ış olduğunu söylüyoruz. Eğer şim dilik, bu insan bilgim izin dışında kalıyorsa, bu, onu anlam ak için iye olduğum uz kavram ların, ya sağcı ya da solcu idealizmden ödünç alınmış o ld u ­ ğundandır. Şu iki idealizm i karıştırm am aya d ikka t e t­ meliyiz: sağcı idealizm, kavram larının içeriği, solcu idealizm se bu kavram ları kullanış b içim i gereği, ta ­ şıdıkları adları edinirler. Şu da bir gerçek ki, kitlelerin içindeki m arx'çi uygulam a, kuram daki ke­ mikleşmeyi ya hiç yansıtm am akta ya da çok az yan­ sıtm aktadır. Ancak, kom ünist kişinin-kentsoylu ü l­ kelerinde olduğu kadar toplum cu ülkelerde de -k e n ­ di bilincine tüm üyle varm asını engelleyen şey: ke­ sinkes. devrim ci eylemle bu eylemin sko la stik doğrulanışı arasındaki savaşımdır. Çağımızın en çarpıcı özelliklerinden birisi, T arih ’in kendini tanımadan yapılm akta oluşudur. Kuşkusuz, hep böyle ola ge l­ diği söylenecektir, bu görüş, son yüzyılın ikinci ya­ rısına dek, kısacası M arx'a dek doğrudur. Ancak, m arx'çılığın gücünü ve zenginliğini oluşturan şey, onun tarihsel süreci bütünlüğü içinde aydınlatm ada en köklü girişim olm uş olmasıdır. Yirmi yıldan heriy­ se, tam tersine, gölgesi Tarihi ka ra rtır olm uştur. Bu durum , m arx’çılığın Tarih’le b irlikte yaşamayı bırak­ masından b ürokratik b ir tu tu cu lu k yoluyla, d eğişik­ liği özdeşliğe indirgem eye girişm esindendir(14). Ancak şu noktada çok a çık olm ak zorundayız: m arx’çilikta ki sözkonusu bu kireçleşm e, norm al biı yaşlılığın getirdiği olağan b ir kireçleşm e değildir. 37


Özgül tip te ki koşulların, dünya çapında bir birleşi­ minin ürünüdür. M arxçilik, bitm iş, tükenm iş olm ak şöyle dursun, daha çok gençtir, hatta deyim ye rin ­ deyse çocukluğunu yaşam aktadır, gelişmeye yeni yeni başlam ıştır. İşte bu nedenlerle de, çağımızın felsefesi olarak kalm aktadır: bu felsefe gerekli bir felsefedir, çünkü onu doğuran koşullar daha aşılm amıştır. Düşüncelerimiz, ne olurlarsa olsunlar, ancak, m arx’çilik denilen bu verim li to prak üzerinde biçim ­ lenebilirler, düşüncelerim iz, bu felsefenin kendileri­ ne sağladığı çerçeve içinde kalm ak zorundadırlar yoksa, ya boşlukta ka lırlar ya da gerilerler. M a rx 'ç ilık gibi va roluşçuluk da, ortaya som ut bileşim ler koy­ mak için, deneye başvurm aktadır. V aroluşçuluk fe l­ sefesi, bu bileşim leri, ancak devingen ve d iyalektik b ir bütünleyiş içinde -ya da daha dar anlam da, be­ nim sediğim iz kültürel görüş açısından konuşacak olursak «dünya-olan-felsefe»den başka b ir şey o l­ mayan diya lektik bütünleyiş içinde tasarım layabilir. Bize göre gerçek, olm akta olan, olm uş olan ve o la ­ cak olan bir şeydir. Durmadan bütünlenen b ir bütünleyiştir. Özgül olgular, çeşitli parçalı bütünlüklerin aracılığıyla, süreç durum unda olan bütünlenişe bağ­ lanm adıkları sürece, ne doğru o lu rla r ne de yanlış, hiç b ir şeyi gösterm ezler. Daha ötelere gidelim. Garaudy, (17 Mayıs 1955 ta rih li H um anité'de) şunları yazıyordu: «M arx’çilik, bugün, gerçekte, b ir düşün­ ceyi hangi alanda olursa olsun -bu alan, siyasal ik ­ tisa tta n fiziğe, tarihten ahlaka değin herhangi bir alan o la b ilir- konum landırm aya ve belirlemeye o la ­ n a * veren b iricik ko ordin atla r dizgesini o lu ştu rm ak­ tadır. Bu noktada onunla tüm üyle uzlaşıyoruz. Eğer Garaudy, bu doğrulam ayı -an cak bu onun konusu d eğildi- bireylerin ve kitlelerin eylemlerine, ya pıtla ­ rına, yaşam ve çalışma biçim lerine, işlerine, duygu­ larına, b ir kurum ya da b ir karakterin özgül evrim i­ ne dek yayabilseydi, onunla daha tem elden uzla­ şırdık. Daha da öteye gidersek, Plekhanov’un Bernstein'a yaptığı ünlü saldırıyı bilmemize olanak ve38


ran, Engels’in yazdığı şu m ektubu okuduğum uzda, Engels'e de tüm üyle hak verirdik: «Demek, kolaylık gereği ara sıra sanıldığı gibi, iktisadi durum un o lu ş­ turduğu doğrudan b ir etki yoktur. Tersine, ta rih le ­ rini yapanlar, insanların kendileridir, ancak bu yap' ma süreci, onları koşullayan belli b ir ortam da, ger­ çek ve önsel koşulların tem eli üzerinde oluşur, bu koşullar arasında iktisadi ko şullar -öteki siyasal ve ideolojik koşullardan ne denli etkilenm iş olurlarsa o lsu nla r- son çözümlemede, bir baştan b ir başa kı­ lavuzluk görevi yüklenerek, bizi anlam a düzlemine ulaştıracak olan belirleyici koşullardır.» Bizim, ik ti­ sadi koşulları, değişmez b ir toplum un, yalınç ve d u ­ ral yapıları olarak düşünm ediğim iz ortada: «Tarih' in itici gücünü oluşturan şey, bu koşullar içindeki çelişkilerdir. Daha önce aktardığım yapıtta, Lukacs’ ın kendini bizden, şu m addecilik tanımını anım sata­ rak ayırdötm esi, gülünç kaçm aktadır: «Varoluşun b i­ linç üzerindeki üstünlüğü sözkonusuyken, va ro lu ş­ çuluk -adının da yeteri kadar gösterdiği g ib i- bu üs­ tünlüğü, temel doğrulanışının nesnesi yapm akta­ dır» H . Daha açık olm ak amacıyla, M arx’in, Sermaye’de «maddeciliğini» tanım lam aya g iriştiğ i şu form ülü çe­ kinmeden destekliyoruz: «Maddesel yaşamın üretim tarzı, toplum sal, siyasal ve düşünsel yaşamın g e li­ şimine, genellikle, egemendir.» Bu koşullanmayı, d i­ ya lektik b ir devinim dışında düşünemeyiz (çelişkiler, aşma, bütünleyiş) M. Rubel, 1946’da yazmış olduğum «M addecilik ve Devrim » adlı denemede, sözkonusu m arx’çi m addeciliğe değinm eyişim i kınıyor. Ancak bu savsamanın nedenini de yine kendisi ortaya ko­ yuyor: «Şurası bir gerçek ki, bu yazar M arx’tan çok Engels’i hedef alm aktadır.» Doğru bu. Eleştirilerim özellikle, çağdaş fransız m arx’çilarin a yöneliktir. An­ cak. toplum sal ilişkilerin dönüşümü ve tekniğin ile r­ lemesi, insanı kıtlığın boyunduruğundan kurtarm a­ dıkça, M arx’in bildirisi bana aşılmaz b ir apaçıklık olarak gelmeyi sürdürecektir. M arx’m, o uzak d ö ­ 39


neme değinen açıklam asını, hepimiz bilm ekteyiz: «Özgürlüğün egemenliği, gerçekte, ancak zo ru nlu lu ­ ğun ve dışsal e re kliliğin zorladığı çalışm a bitince, başlam ış olacaktır, bu nedenle sözkonusu egemen­ lik, maddesel üretim alanının ötesinde bulunm akta­ dır. Yaşamın yeniden üretim inin ötesinde, herkes için, gerçek b ir özgürlük parçası va ro lu r olmaz, m arx'çifik devrini kapayacak ve yerini b ir özgürlük felsefesine bırakacaktır. Ancak, bu özgürlüğü ve bu felsefeyi düşünmemize olanak sağlayacak, hiç bir araca, hiç bir düşünsel aygıta ve hiç bir som ut deneyime iye değiliz.» (Das Kapital, III. p. 873.)

40


DOLAYIMLAR SORUNU VE YARDIMCI DİSİPLİNLER Bizi o zaman yalnızca m arx’çi olm akla ye tind ir­ meyen şey ne? Çünkü biz, Engeis’le Garaudy'nın doğrulam alarını, som ut gerçekler olarak değil, kıla­ vuzluk edici ilkeler, yerine g e trile c e k görevler ola­ rak görüyoruz. Çünkü, onların bu yolda yapmış o l­ dukları kanıtlam alar, bize, yeteri kadar tanım lanm a­ mış, bu nedenden dolayı da, çok sayıda yoruma açık, kısacası; birer düzenleyici fik ir olarak gözüküyor. Çağdaş m arx'çiysa, tersine, bu fikirle ri, açık, kesin ve eşi olm ayan fik irle r o larak görüyor, bu fik irle r onun için, daha önceden b ir b ilg i oluşturm akta. Biz­ se, tersine, h içb ir şeyin yapılm am ış olduğunu g örü ­ yoruz, bundan böyle; yöntemi bulmalı ve bilim i ku r­ malıyız. M arx’çilik, kuşkusuz, bize, Robespierre’ce v e ril­ m iş bir söylevi, M ontagnars’ın sa n s-cu lo tte s’a ka r­ şı yü rü ttü kle ri siyasayı, C onvention’ca oylanıp be­ nimsenen «fiyat tavanlarıyla» ilgili iktisadi a yarla ­ maları, ya da yasaları olduğu kadar, Valéry’nin ş iirle ­ rin i de. La leğende des sie d e s 'i de konum landırm a olanağı verm ektedir. Ancak, doğrusu nedir acaba bu konum landırm a denilen şeyin? Çağdaş m arx'çilarm yapıtlarına dönecek olursak, ele aldıkları nesnenin, toplam süreç içindeki gerçek yerini, bu nesnenin varoluşunun maddesel koşullarını, bu nesneyi üre­ ten sınıfı, bu sınıfın (ya da bu sınıfın b ir parçasının) çıkarlarını, devinim ini, öteki sınıflara karşt verdiği savaşım biçim lerini, varolan güçlerin birbirleriyle ilişkilerini, başgösteren tehlikeleri vb. ortaya çıka r­ 41


mak dileğinde olduklarını görüyorum . Bu durumda, söylev, oy, siyasal eylem ya da kitap, nesnel ger­ çeklikleri içinde, bu savaşımın belli b ir anı olarak ortaya çıkacaklardır. Bunların her biri, bağlı o ld uk­ ları etkenlere dayanılarak belirlenecek ve gerçekleş­ tird ikle ri eylem lerle -b ir ortaya çıkış örneği o la ra kbirer üstyapı kurumu o larak düşünülen ideolojinin ya da siyasanın evrenselliğine sokulm uş o la c a k la r­ dır. Böylelikle, Girondins, m erkantilist söm ürgeciliği savaş çıkarm ak için kullanan, ama bu savaş dış ticarete zarar verince, bu savaşı anında durdurm ak isteyen bir tü cca rla r ve gemi sahipleri burjuvazisine göre konum landm lacaktır. M arx’çilar, öte yandan, devlet arazisi satın alarak ve savaş gereçleriyle d o ­ nanarak varsıllaşan ve dolayısıyla da tek çıkarı sa­ vaşı sürdürm ek olan M ontagnards'da, yeni bir kent­ soylu sınıfının çekirdeğini gömeceklerdir. Böylelikle m arx'çilar, Robespierre’in edim leriyle söylevlerini, te ­ mel bir iktisadi çelişkiden yola çıkarak yorum lam a­ ya gideceklerdir. Bu çelişki şud-ur: sözkonusu küçük kentsoylu sınıfı, savaşı sürdürebilm ek için halkın desteğini kazanmak zorundaydı, ancak assignat' nın(') düşüşü, yiyecek ediminde oluşturulan tekeller ve kıtlık, halkı, M ontagnards'ın çıkarlarına ve libe ­ ral ideolojilerine karşıt olan bir iktisadi denetim iste ­ meye götürdü. Bu savaşımın ardında, yetkeci parlem entoculukla dolaysız dem okrasi arasında oluşan derin bir çelişkiyi ortaya çıkarm aktayızf2). Çağdaş yazarlardan biri mi konum landırılm ak isteniyor? İde­ alizm, tüm kentsoylu yaratılarının, verim li to prağ ı­ dır, etkin b ir güçtür, çünkü idealizm, kendi b içim in­ de, toplum un derin çelişkilerini yansıtm aktadır, kav­ ram larının her biri, yükselen ideolojiye karşı b ir s i­ lahtır, bu silah koşullara göre, saldırıya ya da sa­ vunuya yönelik olm aktadır, ya da daha doğrusu, baş­ langıçta saldırıya yönelikken sonra sonra savun­ maya yönelik olm uştur. Bu durum Lukacs’ı, «fetişleştirilm iş içselliğin sürekli b ir bayramı» deyimiyle dile getirilen savaş öncesi dönemin düzmece ses­ 42


sizliği ile, büyük pişm anlıkla dile getirilen savaş son­ rası çöküş dönemi arasında, b ir başka deyişle, ya ­ zarların idealizm lerini gizlemek için aradıkları bu «üçüncü yol» arasında, bir ayrım yapmaya götüre­ cektir. Bu yöntem bizi doyum sam am aktadır: o p rio ri bir yöntem dir bu yöntem. Kavramlarını, deneyden, ya da en azından, yorum lam aya çalıştığı yeni deneylerden türetm em ektedir. Bu yöntem, kavram larını daha ön­ ceden kurm uş olup, onların doğruluklarından kuşku duym am aktadır, bu kavram lara kurucu şema rolü ­ nü verm ektedir: Tek amacı, olayları, kişileri, ya da düşünülen edimleri, önceden kurulu kalıplara girm e­ ye zorlam aktır. Sözgelimi Lukacs'ı düşünün bir kez, ona göre, Hiedegger'in varoluşçuluğu, N azilerin e t­ kisi altında eylem ciliğe dönüşm üştür, liberal ve fa ­ şizme karşı olan fransız varoluşçuluğuysa, tersine, işgal sırasında köleleştirilen küçük kentsoylu sını­ fının başkaldırısını dile getirm ektedir. Ne de güzel uydurma, Lukacs ne yazık ki şu iki olguyu gözden kaçırm aktadır: birincisi, A lm anya’da, H itler'cilikle her türlü bağlaşm aya karşı çıkan, bununla birlikte üçüncü Reich'a dek ayakta kalan, en azından bir varoluşçu akım süregelm iştir: Jaspers’in akım ıdır bu akım. Herhangi b ir sıkıdüzene iye olmayan bu akım, acaba kendisine zorla benim setilen şemaya niçin uymamıştır? Pavlov’un köpeği gibi bir «özgürlük tepkesi» mi vardı yoksa? İkinci olarak, felsefede, te ­ mel bir etkenin varlığı sözkonusudur: zaman. İnsan, kuramsal bir yapıt yazabilm ek için bir hayli zamana gereksinim duyar. Jaspers’in dolaysız olarak gön­ derme yapmış olduğu Varlık ve H içlik adlı yapıtım, 1930'da başlamış bir çalışmanın sonucuydu. Husse rl’i, Scheler'i, Heidegger’i ve Jaspers'i, ilk kez, 1933 yılında, Berlin'deki fransız enstitüsünde bulun­ duğum b ir yıllık süre içinde okum a olanağını b ul­ dum. İşte sözkonusu bu dönemde (Heideggerin ey­ lem ciliğinin doruğunda olması gereken dönem, bu dönem olm alı) onların etkisi altına girdim . Sonunda, 43


1939-1940 kışına dek, yöntem im i ve elde ettiğim so­ nuçları ortaya koydum. «Eylemcilik» denilen şey, b irbirleriyle yalnızca yüzeysel benzerlikleri bulunan belli sayıdaki ideolojik dizgenin tüm ünü, aynı anda dağıtm aya olanak sağlayan biçim sel ve boş b ir kav­ ram değif de nedir? Heidegger, h içb ir zaman, «ey­ lemci» olm am ıştır, en azından felsefel yapıtlarıyla ortaya çıkana dek olm am ıştır. Eylemci sözcüğü, ne denli bulanık olursa olsun, m arx'çm in başka düşün­ celeri anlam adaki yetersizliğine ta nıklık etm ektedir. Elbette, Lukacs’ın, Heidegger'i anlam asına olanak verecek araçlara iye olduğu söylenebilir, ancak Lukacs, Heidegger’i yine de anlayam ayacaktır, çünkü Lukacs’ın Heidegger’i, tüm celerinin anlam ını birer b irer kavram a yoiuna giderek okum ası gerekir. B il­ diğim kadarıylaysa, bunu yapabilecek, Heidegger'i kavrayabilecek güçte bir m arx'çi yok(3). Son olarak, Brentano'dan Husserl'e ve H usserl’den de Heidegger’e dek uzanan -ço k karm aşık- tüm b ir diyalektik y e n i. karşıçıkışlar, yanlış anlam alar, saptırm alar, varolagelm iştir: etkiler, karşıçıkışlar, uzlaşm alar yadsım alar, aşm alar v.b. hep bu aynı diyalektiğin birer yüzüdür. Bütün bunlar, bir özet yaptığımızda, bölgesel tarih diye adlandırılabilecek şeyi o lu ş tu r­ m aktadır. Buna bir yan olgu mu dememiz gerekir? Lukacs'a bakılırsa, öyle. Başka bir deyişle de, bir çeşit düşünceler devinim i sözkonusu olup, H usserl’in görüngübilim i (fenom enolojisi) korunm uş ve aşılmış b ir an olarak, Heidegger'in dizgesine mi girm ektedir? Bu durumda, marxçılığın ilkeleri, değişmeden k a l­ m akta, ancak durum daha da karm aşıklaşm aktadır. Aynı biçimde, siyasalın olanak verdiğince çabuk toplum sal olana indirgenm esini gerçekleştirm e iste ­ ği, G uérin'in çözüm lem elerini kimi kez, doğ ru ltusu n ­ dan saptırm ıştır. 1789'da başlayan devrim ci sava­ şın, İngilizlerle fran sızlar arasındaki tecim sel karşıt­ laşmada ortaya çıkan yeni bir olay olduğu düşün­ cesi, G uérin'e pek hak verdirecek n itelikte değildir. G irondins'in savaşçılığı, özü gereği siyasaldı ve Gi-

44


rondins; hiç kuşkusuz, siyasasını, kendilerini ortaya çıkaran sınıfla, kendilerini destekleyen çevrelerin si­ yasasında ortaya koymuştu. Küçümsemeyle dolu ü l­ külerinin, her gördükleri halk takımını, kentsoylu sı­ nıfındaki aydınlanmış seçkinlerin buyruğuna vermek arzularının, bir başka deyişle, kentsoylu sınıfına ay­ dınlanmış despot rolünü verm elerinin, sözde kalan kö ktenciliklerinin, kılgısal fırsatçılıklarının, duya rlı­ lıklarının ve aldırışsızlıklarının, bütün bunların her b i­ rinin büyük b ir önemi vardır. Ancak, bu biçim de dile getirilen şey, gemi sahipleriyle tecim enlerin kibirli ve şimdiden tarihe karışmış olan sakınganlıklarından çok, e rki ele geçirm e sürecinde olan aydın küçük kentsoylu sınıfının kapıldığı esriklik havasıdır. Brissot, Devrim ’i kurtarm ak ve yurda ihanet eden kralın m askesini düşürm ek için Fransa'yı savaşa soktuğunda, sözkonusu bu saf m akyavelcilik, sırası ve yeri gelince, G irondins’in tutum unu bütün çıp lak­ lığıyla gözler önüne serm ektedir!4). Ancak o döne­ me döner de bu olaylardan hemen önce olan o la y­ ları düşünürsek, şunları görürüz; K ral’ın kaçışı, Cum ­ huriyetçilerin C ham ps-de-M ars'da öldürülm esi, can çekişm ekte olan Kurucu M eclis’in sağa kayması, Anayasa'nın düzeltim i, m onarşiden nefret eden ve baskıdan korkan kitlelerin duyduğu güvensizlik, Pa­ ris kentsoylusunun oy verm ekten çekinm esi (Beledi­ ye seçim leri sözkonusu olduğunda, 80.000'e oranla 10.000 seçmen) sözün kısası, Devrim ’in çökm ekte o l­ duğu, ayrıca, G irondins’in tutkularını da göz önün­ de tu ta rsa k siyasal p ra xis ' i ertelem ede acele etm e­ ye gerçekten gerek kalır mı? B rissot’nun şu söz­ lerini anımsamalıyız: «Büyük ihanetlere gereksini­ mimiz var». İn gilte re ’yi savaşın dışında tutm ak için 1792 yıiı boyunca alınmış olan ve Guérin'e göre de kendisine karşı dönen bu önlem ler üzerinde durm a­ mız mı g e re ke ce ktirf). Bu girişim çağdaş söylevler ve yazılar aracılığıyla, anlamını ve ereğini kendi ken­ dine ortaya koyduğunda, iktisadi çıkarları örtü p giz­ lediğinden dolayı, gerçek olm ayan bir görünüş o la ­ 45


rak mı düşünülecektir? Herhangi bir ta rih çi -giderek bir m arx'çi bile- 1792 yılında yaşamış insanlar için, siyasal gerçekliğin, saltık ve indirgenem ez olduğunu bilm em ezlik edemez. Elbette, daha karmaşık, daha zor ayırdedilebilir, gücü sınırsız, başka güçlerin de eylemini bilmeme yanılgısına düşülm ektedir. Ancak, bu kişileri, 1792’lerin kentsoyluları olarak belirleyen şey de tamı tam ına budur. Tersine b ir yanılgıya dü­ şüp de, bu kişilerin eylem leriyle bu eylemleri tanım ­ layan siyasal nedenlerle ilgili bir indirgenm ezliğe karşı çıkm ak için b ir sebep bulun ab ilir mi acaba? Gerçekte burada, kesin indirgeyici n itelik taşıyan g i­ rişim lere karşı çıkarılan direnişlerin doğasıyla yapı­ sını, üstyapı olguları aracılığıyla, ilk ve son kez o la ­ rak belirlem ek de sözkonusu değildir. Bunu yapmak, bir idealizm in karşısına bir başka idealizm i çıkarm ak olurdu. Burada söz konusu olan şey: a p rio ri'c iliğ i benim sememektir. Tarihsel nesnenin önyargılara sap­ lanılm adan araştırılm ası, kendi başına, her durum ­ da, eylemin ya da işin, öbeklerin ya da bireylerin k i­ mi temel koşullar altında oluşmuş üst yapısı güdülenişlerini yansıtıp yansıtmadığını, ya da bu üstyapısal güdülenişlerin, yalnızca iktisadi çelişkilerle madde­ sel çıka ria r savaşımına başvurularak yansıtılıp yan­ sıtılmadığını ortaya koymuş olacaktır. Am erika’nın sivil savaşı. Kuzeylilerin püriten idealizm ine karşın, doğrudan doğruya iktisadi koşullara dayanılarak yorum lanm alıdır. O dönemin kişileri bunun bilincine varm ışlardı. Buna karşılık, fransız devrimi, 1793’ten başlayarak, kesin bir iktisadi anlam kazanmışsa da, m erkantilist kapitalizm in yüz yıllık savaşımına, 1792’ lerde, daha indirgenemez. Bu olayın ilkin, Devrim'i yaşamış «somut insanları» göz önünde bulundura­ cak b ir dolayım sürecinden geçirilm esi gerekm ekte­ dir. Devrimin, temel koşullanm a sonucunda edindiği özgül yapı, kullandığı ideolojik a ra çla r ve sözkonusu devrim in oluştuğu gerçek çevre gözönünde tu tu l­ malıdır. Her şeyden önce şu noktayı unutmamalıyız: kentsoylu sınıfın, tam anlam ıyla gelişim ini içten ö n ­ 46


leyen eskil feodalizm in bağlarına karşı girişm iş oN duğu bir savaşım varolduğu için, siyasal kuramın, kendi kendine edinm iş olduğu iktisadi ve to plu m ­ sal bir anlamı vardı. Yine aynı biçimde, bütün ide­ olo jik çe şitlilikle ri, sınıf çıkarlarına indirgem ede ace­ leye kaçm ak da, bir o denli saçma olur. Burdan şu vargıya ulaşm aktayız: böylelikle bugün, «makyavelciler» diye adlandırdığım ız m arx'çılık-ka rşıtla rı, so­ nunda, haklı çıkmış gibidirler. Yasama M eclisi, bir özgürlük savaşımına girm ek üzere karar aldığında, hiç kuşku yok ki, kendisini zorunlu olarak fetih sa­ vaşlarına sürükleyecek olan daha karm aşık b ir ta ­ rihsel sürece atılm ış oldu. Ancak, 1792'lerin ideolo­ jisini, kentsoylu söm ürgeciliği yararına çalışan ya­ lınç bir gizleme ideolojisine indirgem ek, zavallı bir m akyavelciliğe sapm ak olurdu. Bu ideolojinin nesnel gerçekliğini ve e tkililiğ in i anlayam azsak, «ekonomizm» denilen, M arx’m kendisinin de sık sık e le ştir­ diği o idealizm biçim ine düşmüş oluruz(6). Niçin düşkırıklığına uğramış Dulunuyoruz? G uérin’ in parlak ama aynı zamanda düzmece olan ka nıtla ­ m alarına niçin karşı çıkıyoruz? Çünkü gerçek m arx’ çılık, som ut insanları bir s ü lfirik a sit eriyiği içinde çözündüreceğine, bu insanları derinlem esine ince­ lemeye gitm elidir. Tecimsel kentsoylu sınıfının işle­ yişini gösteren savaşımın, çabuk ve şemasal biçim ­ de açıklanışı, oldukça iyi tanıdığımız bu kişilerin -B rissot'nun, Guade'nin Gensonné'nin, Vergniaud’ nuıı -ya ortada kaybolm asına naden olm akta, ya da bu kişileri son çözümlemede, bağlı bulundukları sı­ nıfın edilgin bir aracı olarak yeniden ortaya çıka r­ m aktadır. Ancak, 1791 ’in sonunda, yüksek kentsoylu sınıfı, Devrim'in denetim ini elden kaçırm a sürecine girm işti. (Bu denetim i ancak 1794’de yeniden ele geçirdi) Erki ele geçirm ekte olan yeni kişiler, hemen hemen sınıfsızlaşmış, yoksul, pek bağlantıları olm a­ yan, yazgılarını tu tku lu bir biçim de Devrim 'in yazgı­ sına bağlamış küçük kentsoylulardan oluşuyordu. Elbette bu kişiler, b ir takım e tkile r altına girm işlerdi, 47


«yüksek sosyetenin» (Paris’in en «seçkin kişileri», bunlar, Bordeaux Sosyetesinden oldukça ayrımlıydı) etkisi altındaydılar. Ancak bu sınıf hiç b ir zaman ve hiç bir biçim de bunlar, Bordeaux'lu gemi sahip­ leriyle tecim sel söm ürgeciliğin o rta k tepkisini, ken­ diliğinden ortaya koymadı. Bu kişiler, servetlerin artm asını özendirdi­ ler, ancok, büyük kentsoylu sınıfının kimi çevreleri­ ne çıkar sağlam ak amacıyla, b ir savaş olasılığı y a ­ ratarak Devrim'i tehlikeye atm ak, onlara, tüm üyle yabancıydı. Dahası, G uérin’in kuramı, bizi, şu şaşır­ tıcı sonuca götürm ektedir: kazancını dış ticaretten sağlayan kentsoylu sınıfı, İngiltere’nin gücünü kır­ m a* için, Fransa'yı, Avusturya İm paratoruna ka r­ şı bir savaşa itm ektedir. Bu kentsoylu sınıfının ik ti­ dardaki sözcüleri, aynı zamanda, İn gilte re ’yi savaşın dışında tu tm ak için, ellerinden geleni yapm aktadır­ lar. Bir yıl sonra, İngiltere’ye sonunda savaş açıldı­ ğında, aynı kentsoylu sınıfı, başarı anında yü re klili­ ğini yitirm iş b ir durumda, a rtık h iç bir savaşma a r­ zusu duym ayacaktır. Savaşı üstlenm ek zorunda ka­ lanlarsa (savaşı sürdürmede hiç bir çıkarları olm a­ yan) yeni toprak sahiplerinin oluşturduğu kentsoylu sınıfı olacaktır. Bütün bu uzun ta rtışm a lar niye? Bu uzun ta rtış ­ malar, en iyi m arx’çi yazarlardan birinin verm iş old u ­ ğu bir örnek aracılığıyla, bütünleyişlerde aceleci davranıldığı durumda, kanıt getirm eksizin imlem yönsemeye dönüştürüldüğünde ve bile bile, ereklenm iş bir sonuca varıldığında, gerçeğin yitirilm iş olacağını gösterm ek için. Bunun yanında, oldukça iyi b ir b i­ çimde tanım lanm ış to p lu lu kla r yerine (La Gironde) yeteri kadar tanım lanm am ış to plu lu kları (d ışsa tım a larla dışalım cılar burjuvazisi) koym aktan, ne paha­ sına olursa olsun, kaçınmamız gerekm ektedir. G iron­ dins’in yaşadıkları, belli am açlar güttükleri, T arih'i kesin b ir durum içinde, dış koşullar tem eli üzerinde yaptıkları, birer olgudur: Girondins, Devrim ’le ken­ di çıkarları için ilgilendiğine inanıyordu, oysa, ger­ çekte, bu Devrimi, daha köktenci ve daha dem okra­ 48


tik bir duruma soktu. İşte, Girondins, bu siyasal çe­ lişkiye dayanılarak kavranm alı ve açıklanm alıdır. Kuşkusuz, B rissot’nun yandaşlarınca ortaya konan amacın, yalnızca b ir maske olduğu, sözkonusu kent­ soylu devrim cilerin kendilerini ünlü Rom alı'ların yer­ lerine koydukları, gerçekteyse, onları tanım layan şe­ yin, ortaya koydukları nesnel sonuçtan başka b ir şey olmadığı, söylenecektir. Ancak şu noktada dikkatli olmalıyız: «Louis-Napoléon Bonaparte'ın 18. B rum aire'in de bulduğum uz biçim iyle M arx’in özgün dü­ şüncesi güç b ir yönsem e-sonuç ilişkisine girişm ek­ tedir, oysa çağdaş m arxçilar, bu düşünceyi yüzey­ sel ve saptırıcı b ir biçim de kullanm aktadırlar. M arx' çı eğretilem eyi sonuna dek götürürsek, görürüz ki, gerçekte yeni bir insan eylemi düşüncesine ulaş­ m aktayız: H am let'i oynam akta olan ve rolünün ha­ vasına girm iş b ir oyuncuyu düşünün, duvar halısının ardına gizlenm iş Poionius'u öldürm ek için annesi­ nin odasından geçiyor: gerçekteyse, yaptığı şey, bu değil. O, yaşamını kazanmak için, ün kazanmak için, izleyicinin önünde, «saray tarafından» «bahçe ta ra ­ fına» geçm ektedir, işte H am let’in, toplum içinde ko­ numunu belirleyen bu e tkin liktir. Ancak, Ham let'in düşsel ediminde, bu gerçek sonuçların şu ya da bu biçim de varolduğu yadsınamaz. Düşsel prensin, do­ laysız bir biçim de, oyuncunun gerçek devinim iyle o r­ taya konduğu da, oyuncunun kendini Ham let yerine koyduğu tarzın, kendini, bir oyuncu olarak düşün­ me yolu olduğu da yadsınamaz. 1789 Romalı’larına dönecek olursak, onların kendilerini Cato'nun ye ri­ ne koym aları, kentsoylu olm a tarzlarıdır, Tarrh’i o r­ taya çıkaran ve ortaya çıkardığı andan başlayarak da onu durdurm ak isteyen bir sınıfın üyesi olan, ev­ rensel olduğunu ileri süren, rekabete dayanan bir iktisadi düzen içinde üyelerinin gururlu bireyciliğini yaratan, kısacası, klasik kültürün kalıtçısı olan kent­ soylu kişiyi olm a biçim leridir. Her şey şu noktada odaklanm aktadır: Romalı’yım diye ortaya çıkm ak­ la, Devrimi durdurm ak istemek bir ve aynı şeydir. Ya da dağa doğrusu, ne kadar çok Cato ya da B ruYöntem Araştırm aları — F: 4

49


tus olarak ortaya atılınılabilirse, Devrim o denli iyi durdurulabilir. Kendine karşı bile karanlık olan bu düşüncesel am açlarının ortaya koyduğu bulanık b il­ giyi sarıp kuşatan gizemsel a ra çla r yaratm aktadır. Böylelikle aynı anda, hem öznel bir komedyadan -h iç b ir şey gizlemeyen, hiç b ir «bilinçdışı» öğe ba­ rındırmayan, yalınç bir görünüşler oyunundan- hem de gerçek am açlara ulaşm ak için herhangi bir b i­ linç ya da önistenç olmaksızın, nesnel ve yönsemeli gerçek bir araç örgütlenişinden sözedilebilir. Kolaycana anlaşılacağı gibi, düşsel p ra xis’in doğruluğu, gerçek praxis'dedir, gerçek praxis ise, kendini ancak düşsel (imgesel) olarak aldığı ölçüde, imgesel praxis'e göre yorumu açısından ö rtü k karşılıklar içerir. 1789’un kentsoylusu, T arih ’i yadsıyarak ve siyasanın yerine erdemi koyarak, Devrim ’i durdurm a yolunda olan bir Cato olduğunu ileri sürm em ektedir. Bu kent­ soylu kişi, yaptığı, ama yaptığı anda da kendinin o l­ m aktan çıkan bir eylemin gizemsel yanını, varlığına yakıştırm ak için B rutus’a benzediğini de ileri sürm e­ m ektedir: gerçekte, bu iki edimi aynı anda yapm ak­ tadır. Her eylemde, çifte bir imgesel eylemi ortaya çı­ karmamıza, aynı zamanda da, gerçek, nesnel eylemin m atriksini bulmamıza olanak sağlayan şey de kesinkez bu bileşim dir. Ama eğer söylenilm ek istenen şey buysa, o zaman B rissot yandaşları, b ilg isizlik­ lerinden dolayı, iktisadi savaşın yaratılm asından so­ rumlu olm alıdırlar. Bu dışsal ve aşam alandırıim ış so ­ rum luluk, siyasal komedyalarının belli b ir karanlık anlamı olarak, içselleştirilm iş olm alıdır. Kısacası, yar­ gılam ak istediklerim iz, fiziksel güçler değil, insan­ lardır. Bundan dolayı, öznelin nesnelleşm esiyle iliş ­ kisini düzenleyen, uzlaşmacı ama dar anlam da da haklı olan bir anlayış adına -ben, kendi payıma, bu anlayışla tüm üyle uyuşuyorum - G irondins’i bu su ç­ lama noktasında temize çıkarm alıyız: düştükleri ko­ m edyalar ve kafalarındaki düşler, gelecekte oluşa­ cak olan İngilizlerle fransızlar arasındaki savaşıma, yaptıkları edim lerin nesnel örgütlenişinden çok da­ ha fazla denk değildir. 50


Ancak bugün çoğu kez, bu zorlu düşünce, um ar­ sız bir beylik sözler yığınına (truisme) indirgenm ek­ tedir. Brissot'nun yaptığı şeyi bilm iyor oluşu, istekle benimsenmekte, ama A vrupa’nın toplum sal ve siya­ sal yapısının, eninde sonunda, savaşın genelleşm e­ sine yol açacağı üzerinde beslenen kesin fik irle r durm adan dile dökülm ektedir. Bu nedenle, Yasama M eclisi, prenslere ve im paratora savaş açarak, İn­ giltere kralına da savaş açmış olm uştur. İşte Yasa­ ma M eclisinin bilmeden yaptığı ş e /, budur. Bu du­ rumda, sözkonusu anlayışı, özü gereği, hiç b ir bi­ çimde m arx'çi değildir, çünkü herkesin bildiği şu şeyi yinelem ekten öteye gidem emektedir: edim leri­ mizin sonuçları, ne olurlarsa olsunlar, sonunda biz­ den uzaklaşm aktadırlar, çünkü tasarlanm ış her g i­ rişim gerçekleşir gerçekleşmez, bütün evrenle iliş ­ kiye girm ekte, ilişkilerin bu sonsuz çokluğu yönsem eierimizin ötesine taşm aktadır. Duruma bu açıdan bakoçak olursak, insan eylemi, fiziksel bir gücün eylemine indirgenecektir, bu gücün etkisi, kuşkusuz, gücün edim selleşm iş olduğu dizgeye bağlıdır. An­ cak yine bu aynı nedenle, artık yapma ediminden sözedilemez. Yapma edim inin öznesi, kar çığları de­ ğil, insandır. M arx'çilarin kötü niyetliliği, aynı anda iki kavramı da kullanm alarına dayanm aktadır, erekbilim sel yorum dan kazanç sağlarken, e re klilik açıkla ­ masını geniş ölçüde kullandıklarını gizleyip durm ak­ tadırlar. T arih'in m ekanist b ir yorumunun olduğunu, böylelikle de ereklerin ortadan kalkm ış olduğunu, herkese gösterm ek için ikinci kavrayışı kullanm aya gitm ektedirler. Ama aynı zamanda, sözkonusu eyle­ min gerektirdiği önceden görülemeyen, ama gerekli olan sonuçları, insan e tkinliğinin gerçek am açlarına dönüştürm ek için, gizli gizli birinci kavrayıştan ya­ rarlanm aktadırlar. İşte bundan dolayı, m arx’çi a çık ­ lam alardaki o sıkıcı yinelem eler, sürüp gitm ektedir. Tarihsel girişim , bir tümceden ötekine, ya ö rtük b i­ çimde ereklerle tanım lanm akta (ki bu erekler, ön­ ceden görülemeyen sonuçlardan başka bir şey de­ 51


ğildir) ya da dura! b ir ortam içindeki fizikse! b ir de­ vinim yayılmasına indirgenm ektedir. Bu b ir çelişki m idir acaba? Kesinlikle hayır: bu b ir kötü niyet be­ lirtisidir. D iyalektik denilen şey, fik ir kıvılcım larıyla karıştırılm am alıdır. M arx’çi biçim cilik, b ir süzüp eleme tasarısı o l­ maktadır. Yöntem i: ayrım lılaşm ayı, esnek olmayan bir biçim de yadsıması açısından, te rö rle özdeştir, ereği ise en aza inmiş bir çabayla tümel Kir özüm ­ leme elde etm ektir. Böyle olunca, ereklenen şey, ay­ rımlaşmış ve kendisine hâlâ görece b ir özerklik ta ­ nınan şeyi, bütüne katm ak değil, onu daha çok o r­ tadan kaldırm aktır: özdeşleştirm eye doğru yönelen sürekli devinim, böylelikle, bürokrat kişinin her şeyi bir kalıba sokma eğilim ini yansıtm aktadır. Özgül be­ lirlenim ler, insanların gerçek yaşamda uyandırdık­ ları kuşkuyu, kuramda uyandırm aktadırlar. M arx’ç iların çoğunluğu için, düşünmek: bütünlem eyi ileri sürm ek ve bu aynı kaçam aklı yolla da, tike l olanın yerine evrensel olanı koymak dem ektir, bizi somuta götürdüğünü ileri sürerken, temel ama soyut kalan belirlenim ler sunm ak dem ektir. Hegel, hiç olmazsa, özgülün, aşılmış bir özgüllük olarak sürm esine o la ­ nak tanım aktadır, oysa m arx'çilar, sözgelim i kent­ soylu düşüncesini anlam aya çalışmanın boş yere va kit geçirm ek olduğuna inanm aktadırlar. Onların gözünde önemli olan te k şey: bu düşüncemn, bir idealizm tarzı olduğunu gösterm ektir. Doğallıkla m arx’çi kişi, 1956’da yazılmış olan b ir kitabın, 1930' da yazılmış olan b ir kitaba benzemediğini doğ ru la ­ yacaktır, çünkü, dünya da, özgül b ir sınıfın görüş açısını yaratan şey olan ideoloji de değişm iştir. Kent­ soylu sınıfı b ir geriçekiliş dönemi içine girince, ide­ alizm. bu yeni konumu bu yeni ta k tiğ i deyimlemek için yeni b ir biçim alacaktır. Ancak aydın m ark'çı için bu diyalektik devinim, evrensellik düzleminden ay­ rılm am aktadır, sözkonusu sorun: bu devinim i, genel­ liği içinde belirlem ek ve bu devinim in aynı ta rih te or­ taya çıkan bütün devinim ler gibi, sözkonusu biçim ­ 52


de dile getirild iğini gösterm ektir. Bu nedenle m arx’ çı, davranışın ya da bir düşüncenin gerçek içeriğini, b ir görünüş olarak alm aya itilm ektedir. M arx’çi, t i­ kel olanı evrensel içinde çözündürdüğünde, g örü ­ nüşü gerçekliğe indirgediğine inanm anın erincini duym aktadır. Gerçekteyse, kendi öznel gerçeklik kavrayışını tanım layarak kendini tanım lam aktan ö te­ ye gitm em ektedir. Marx, bu düzmece evrensellikten o denli uzaktı ki, insan üzerine edinmeye çalıştığı bilgiyi, d iyalek­ tik biçimde, yani en geniş belirlenim lerden en kesin belirlenim lere doğru, ileriye-yöneiik b ir biçim de yü k­ selerek oluşturm aya girişiyordu. Lasalle'a yazdığı bir m ektupta da, yöntem ini, «soyuttan somuta» yükse­ len bir araştırm a olarak tanım lam aktadır. Ona göre somut, oelirlenim lerin ve aşam alandırılm ış gerçek­ liklerin, aşarrrasırasal bütünlenişleridir. Örneğin, «na­ sıl, nüfusu oluşturan sınıflar gözönünde tu tu lm ad ı­ ğında, ’'.;iu s soyutlam a oluyorsa, sözkonusu bu sı­ nıfların, üzerlerinde kurulu oldukları etkenler (ücretli iş, sermaye v.b.) gözönünde tutulm azsa, bu sınıflar incelendiklerinde, anlam dan yoksun b irer sözcük olurlar.» A ncak bu temel belirlenim ler, tersine, kendi­ lerini destekleyen, onların da d eğiştirdikleri gerçek­ liklerden yalıtılırlarsa, soyutlaşırlar. XIX. yüzyılın o r­ tasındaki İngiltere'nin nüfusu, yalınç b ir nicelik o la ­ rak düşünüldüğü sürece, soyut bir evrensel, «bütü­ nün ka totik bir tasarımı» olarak kalacaktır. Eğer bu iktisadi ulam ların, İngiltere’nin nüfusuna uygulandı­ ğı, yani sanayisi en çok ilerlem iş b ir ülkede yaşayan ve Tarih i yapan gerçek insanlara uygulandığı saptamlmazsa, bu ulam lar yeterince belirlenm em iş olur. M arx, işte sözkonusu bu bütünleyiş adına, üstyapı­ ların a lt yapıya ilişkin o lg ula r üzerindeki eylemini o r­ taya koymaya gidecektir. «Nüfus»un, en temel yapılarıyla belirlenm ediği sü­ rece, yani b ir kavram olarak m arx’çi yorum çerçeve­ sinde yerini almadığı sürece, soyut b ir kavram o ld u ­ ğu doğruysa, bu çerçeve varolduğunda, d iyalektik

53


yöntemde deneyim kazanmış aydın için, insanların, insanların nesnelleşm elerinin ve em eklerinin, iliş k ile ­ rinin sonunda, en som ut olan şey, olduğu da doğru­ dur, çünkü ilk elde yapılan bir öngörü, bütün bun­ ları gerçek düzlemine oturtm akta, genel belirlenim ­ leri güçlüğe uğram adan ortaya çıkarm aktadır. De­ vinim iyle özyapılarını, üretim güçleriyle üretim iliş k i­ lerinin gelişim ini bildiğim iz bir toplum da, her yeni olgu (insan, eylem ya da iş) genelliği içinde, daha önce konum lanm ış olarak ortaya çıkar, sözkonusu ilerlemeyse, tasarlanm ış olan olgunun özgünlüğünü, yeri geldiğinde, temel yapılarıyla belirleyebilm ek için, bu özgünlük aracılığıyla en derin yapılan a ydınlat­ maya dayanır. Ç ifte b ir devinim sözkonusu olm ak­ tadır. Oysa, bugünün m arx'çisi, sanki m arx'çihk hiç varolm am ış gibi, sanki yaptıkları her düşünsel edim ­ de, m arx’ç ılığı hiç değişmemiş olarak yeniden bulguluyorlarm ış.gibi davranm aktadırlar. Bu kişiler, san­ ki insan, to p lu lu k ya da kitap, kendilerine, «bütünün kaotik bir tasarımı» görünümü altında sunuluyormuşcasma davranm aktadırlar (böylesi b ir tutum , ge­ lişim in belli bir anındaki belli b ir kentsoylu to plu munda, özgül bir kitabın yine özgül bir yazarca ya­ zılabileceği, ve bütün bu özelliklerin başka m arx’ç iIarca daha önce de ortaya konm uş olduğu çok iyi bilinm esine karşın, gerçekleşm ektedir.) Sözkonusu kuram cılar için bütün bunlar, bu sözde soyutlamayı -yani, herhangi b ir bireyin, siyasal tutum unu yo da yazınsal yapıtını- «gerçekten» som ut olan bir doğru­ luğa (kap italist söm ürgeciliğe, idealizme: ki ger­ çekte bunlar da soyut belirlenim lerden başka bir şey değildir) indirgem ek gerekliym iş gibisinden, olup bitm ektedir. Bu durum da, felsefel b ir yapıtın som ut g erçekliği idealizm olacaktır, yapıt, bu gerçekliğin yalnızca geçici bir kipini sim gelem ektedir, yapıtı kendi içinde ayırtkan yapan şey, eksiklik ve h içliktir, yapıtın varlığını oluşturan şeyse: bir töze yani «ide­ alizme» sürekli biçim de indirgenebilirliğidir. Bütün bunlardan, ardı arkası kesilmeyen bir ta pınçlaştırma süreci çıkm aktadır!7). 54


Daha çok Lukacs’ı düşünün: onun «fetişleştirilrru içselliğin sürekli bayramı» deyimi, yalnızca, bilgiççe ve belirsiz bir biçim de söylenm iş bir söz olmayıp, ay­ nı zamanda kuşku da uyandırm aktadır. Renk, devi­ nim ve gürültü çağrıştıran, yeğin ve som ut b ir söz­ cük olan «bayram» sözcüğünün benim senm esinde­ ki tek belli amaç, kavramın yoksulluğunu ve ham ­ lığını gizlem ektir. Çünkü temelde, ya yönsemenin, dönemin yazınsal öznelliğini gösterm ek için ku llanıl­ dığı vurgulanm akta -bu herkesin bildiği b ir şeydir, çünkü öznellik açık açık ortaya dökülm üştür- ya da yazarın kendi öznelliğiyle kurduğu ilişkisinin, b ir fetişletirm e süreci olduğu ileri sürülm ektedir, buysa çok aceleye gelinerek söylenm iş bir söz görünüm ün­ dedir. Gerçekte, ne denli ad varsa, öznel olanla o denli ilişki vardır: işte, Wilde, Proust, Bergson, Gide, Joyce v.b. Düşünülenin tam tersine, ne Joyce’un ne Proust’un ne de Gide'in içselliği tapınçlaştırdıkları söylenemez. Sözgelimi Joyce: dünyanın bir aynası­ nı yaratm ak, olağan dile meydan okumak, yeni bir dil evrenselliğinin tem ellerini atm ak istem iştir. Pro­ ust: g erçek-dışsal nesneyi, saltık b iricikliğ i içinde yeniden doğurtabilm ek için, çözüm lem elerinde hep sa lt belliği kullanarak, kendisi -olanı çözündürmeye gitm iştir. Gide ise kendini, A risto tele s’gil b ir insan­ cılık geleneği içinde dile getirm iştir. Lukacs’ın o rta ­ ya attığı kavram, bir deneyimden türetilm em iştir, tek tek insanların davranışları araştırılarak o lu ştu ru l­ mamıştır, bu nedenle düzmece bireyselliği içinde, (mutsuz Bilinç ya da güzel Tin gibi) kendi için kendi aracını yaratan Hegel'gil bir fik ir olarak çıkm akta­ dır karşımıza. Bu tembel m arx’çilik, her şeyi her şeyin içine koy­ m akta, som ut kişileri birer m it simgesi biçim ine so k­ makta, böyle yapm akla da, insan varlığının karm a­ şıklığını gerçekten kavrayabilecek olan tek felsefeyi b ir paranoyak düşüne dönüştürm ektedir. G araudy’e göre «konumlandırmak», b ir yandan, b ir dönemin, bir koşulun, b ir sınıfın evrenselliğiyle öteki sınıflar 55


arasında b ir güç ilişkileri bağlantısı kurm aksa, öte yandan do, savunma ya da saldırı durum unda olan bir evrenselliği (toplum sal bir uygulama yada ideo­ lo jik bir kavrayış) sözkonusu bu evrenselükle-birbirine bağlam aktır. Ancak, bu soyut evrenseller arasm dak' etkileşim dizgesi, tasarım landığı öne sürülen topluluğu ya da kişiyi ortadan kaldırm ak için bile bile o luşturulm aktadır. Sözgelimi, eğer Valéy’i anlam ak istersem -geçen yüzyıl sonu Fransası'nın küçük kent­ soylu sınıfındaki, o tarihsel ve som ut topluluktan çıkmış bir küçük kentsoylu olan Valéry’i anlam ak istersem -yapacağım en iyi şey, m arx’çilara başvurm a­ mak olacaktır. M arx'çilar, sayısal olarak belirlenm iş sözkonusu topluluk yerine, maddesel koşullar fik ri­ ni, Valéry'nin içinde yaşadığı topluluğun öteki to p ­ luluklara göre konumu fikrin i («bir yandan ... öte yandan... olan küçük kentsoylu)"ve bu topluluğun iç çelişkileri fikrin i koyacaklardır. İktisadi ulama daha sonra döndüğümüzde göreceğiz ki, küçük kent­ soylu m ülkiyeti, aynı anda, hem ka pita list b irikim ­ ce hem de halkın isteklerince tehdit edilm ektedir, bu durum sa, doğal olarak, toplum sal tutum daki ç a l­ kantılara bir temel oluşturm aktadır. Bütün bunlar tüm üyle doğrudur: bu evrensellik iskeleti, soyut düz­ leminde, doğruluğun kendisidir. Daha da öteye g i­ delim: sorular, daha soruldukları anda, evrenselin alanında kalm aktadır. Bu şemasal öğeler, o lu ştu r­ dukları birleşim lerle, bizi, kimi zaman yanıtları b ul­ maya götürm ektedirler. Ancak sözkonusu olan Valéry’dir. Bizim soyut m arx'çim iz, sorun karşısında, kılını bile kıpırdatm amaktadır-. bu kişiler, m a rx'çilikta ki sürekli ilerlem eyi doğrulayacaklar, sonra, çözümsel, m atem atiksel ve biraz da kötüm serlikle karışık bir idealizmi betim le­ yecekler ve sonunda yükselen felsefenin maddeci usçuluğuna karşı şimdiden savunma durum unda ka­ larak bize suna suna sert ve yalın b ir yanıt sunacak­ lardır. Sözkonusu m addeciliğin büyün özellikleri, m addecilikle olan iliş k is i içinde, diya lektik olarak 56


belirlenecektir, bu m arxçilik, hiç bir zaman değişik­ liğe uğramayan, bağımsız değişken olarak sunu­ lan değişken olacaktır. Tarih'in öznesi «fikri», ta rih ­ sel praxis’e ilişkin bu anlatım , etkin bir tümevarım rolüne iyedir. Kentsoylu sınıfının yapıtlarında ve dü­ şüncelerinde, g ittikçe yeğinleşen saldırıları savuş­ turm ak, cepleri doldurm ak, ya rıklarla ça tla kla n tıka ­ mak, düşman güçlerinin sızmalarını önlemek için, kılgısal girişim lerden başka (bu g irişim ler de hep yararsız g irişim lerdir) h içb ir şey görülm ek istenm e­ m ektedir. Bu biçim de betim lenen ideolojinin ta şıd ı­ ğı hemen hemen tümel belirsizlik, çağdaş yapıtların bileşim ini düzenleyecek soyut bir ta slak yapmaya olanak verm ektedir. İşte bu noktada, artık çözüm ­ leme sona erm ekte m arx'çi kişi, yapıtını bitm iş o la ­ rak görm ektedir. Valéry’e gelince, o çoktan ortadan kaybolm uştur. Kendi açımızdan biz de, idealizm in, bir nesne, o l­ duğu görüşündeyiz: bunun kanıtı da, ona bir ad ver­ memiz, onu öğretm emiz, onu benimsememiz ya da ona karşı çarpışmamız, onun b ir tarihi olması ve durmadan da evrime uğraması. Bu idealizm, bir za­ m anlar canlı bir felsefeydi, bugünse artık ölü b ir fe l­ sefe, b ir zam anlar, insanlar arasındaki belli b ir iliş ­ kiye tanıklık etti, oysa bugün, insansal-olm ayan iliş ­ kileri (örnekse, kentsoylu aydınları arasındaki iliş k i­ leri) gösterm ekte. Ancak, tamı tamına bu nedenden dolayı da, onu us için, a p rio ri saydam b ir varlık o la ­ rak düşünmeyi yadsıyoruz, bu, sözkonusu felsefe­ nin gözümüzde b ir şey niteliğinde olduğu anlam ına gelmemekte. Bir şey değil idealizm. Biz onun ya l­ nızca, özel tip te bir gerçeklik olduğunu, b ir nesnefik ir olduğunu düşünüyoruz. Bu gerçeklik, sonraları inceleyeceğim iz «ortaknesne»ler (collectives) ula­ mına girm ektedir. Bize göre, idealizm in varlığı ger­ çe ktir ve biz bu gerçekliği, deney, gözlem, fenom enolojik betim, anlık ve özgün ya p ıtla r dışında h içb ir şey aracılığıyla anlayam ayız. Bu gerçek nesne bize, nesnel kültürün bir belirlenim i o larak görünm ekte­

57


dir. İdealizm, bir zam anlar, yükselen sınıfın., sert ve eleştirel düşüncesiyken, bugün orta sınıflar için bel­ li bir tutucu düşünce tarzı o lm uştur (bu düşünce ta r­ zının çeşitli tü rle ri, özellikle koşullara göre, ya ra rcı­ lığı ya da ırkçılığı yasallaştırm a özleminde olan b i­ lim ci m addecilik diye bir türü var). Bu «ortak aygıt», gözümüzde, sözgelim i g otik tarzdaki b ir kiliseden' tüm üyle ayrımlı b ir gerçeklik sunm aktadır, ancak en a2 bu kilise kadar da gerçek varlığa ve tarihsel derinliğe iyedir. Birçok m arx'çi bu aygıtta, dünyanın her b ir yanına yayılmış düşüncelerin yalnızca ortak anlamını bulduğunu ileri sürm ektedir. Biz onlardan daha gerçekçiyiz: terim leri tersine çevirm eye karşı çıkışımıza, bu aygıttan bir tapınç yapmayı yadsıyışımıza, idealist aydınların yapıtları yerine bu aydınla­ rın kendilerini almayı yadsıyışımıza bir başka neden daha. Valéry’ nin ideolojisini biz, b ir bölüm üyle, ide­ alizm le kurduğu iliş k ile ri aracılığıyla ayırtkanlaşan, ama her şeyden önce de, özgüllüğü içinde, çıkmış olduğu som ut topluluğa dayanılarak yorum lanm ası gereken b ir kişinin som ut ve b iricik ürünü olarak görüyoruz. Bu, hiç b ir biçimde, Valéry’nin ilişkilerinin, çevrenin ya da sınıfın ve ilişkilerini kapsamadığından değil, ama yalnızca, bizim bu ilişkileri, a posteriori, gözlemle kavradığımızdan dolayı ve bu sorun üze­ rinde edinilebilecek olası bilgi bütününü tümlemeye girişmemizden dolayıdır. Valéry, bir küçük kentsoylu aydınıdır, buna kuşku yok, ancak her küçük kent­ soylu aydını da Valéry değildir. Çağdaş m arx'çiligin bulgulayıcılıktaki eksikliği işte bu iki tüm cede y a t­ m aktadır. M arx'çilik, kişiyle bu kişinin belli b ir ta rih ­ sel anda, belli bir toplum içinde ve belli b ir sınıfta ortaya çıkma yapıtını oluşturan süreçleri kavram a­ sına olanak sağlayacak bir dolayım lar aşama sıra ­ sından yoksundur. M arx'çi kişi, Valéry’i bir küçük kentsoylu ve yapıtını da idealist olarak nitelendir­ mekle, her iki durum da da, yalnızca kendi koymuş olduğu şeyi bulacaktır. İşte bu eksiklikten dolayı, 58


sözkonusu olguyu, raslantının yalınç bir sonucu o la ­ rak görerek, yakasını özgül olandan kurtarm ış o la ­ caktır. Engels şunları yazm aktadır: «Böyle bir kişinin ve özellikle bu kişinin, belli bir dönemde ve belli bir ülkede ortaya çıkmış olması, doğallıkla, sa lt bir raslantı işidir. Bununla birlikte, Napoléon olmasaydı, onun yermi başka biri doldu­ rurdu... Aynı şey, raslantıya bağlı bütün o laylar için de, T arih'te raslantı o larak ortaya çıkan olaylar için de doğrudur. Ortaya çıkarılan olgu, iktisattan ne denli soyutlanırsa ve bu olgu ne denli ideolojik n ite­ liğe bürünürse, biz gelişmede o denli raslantı bulu­ ruz... Ancak, eğrinin ana ekseni çizilecek olursa, bu eksenin, iktisadi gelişme eksenine koşut bir yönde olduğu görülür». Bir başka deyişle, Engels'e göre, bu kişinin som ut karakteri, «soyut ideolojik bir ka­ rakterdir». Eğrinin ana ekseniyle (yani, bir yaşamın, b ir tarihin, bir parti ya da toplum sal öbeğin) bu ev­ rensellik anı, başka b ir evrenselliğe (tam deyimiyle iktisadi olana) karşılık geldiği sürece, gerçek ve an­ laşılır alan vardır. Varoluşçuluk, Engels'in b ild irim i­ ni, diya lektik anın isteğe bağlı bir sınırlandırmışı d ü ­ şüncenin durdurulm ası, anlam a ediminin yadsın­ ması olarak görm ektedir. Varoluşçuluk, belirsiz bir biçim de kendinde kendini yansıtm akla sınırlanm ış b ir evrenselliği görmek uğruna, gerçek yaşamı ta ­ sarlanm ayacak doğum raslantılarına bırakm aya kar­ şı çıkm aktadır(s). Varoluşçuluk, m arx’çi ilkelere bağ­ lı kalarak, som ut bireyin -özgül yaşamın, gerçek ve belirlenm iş savaşımın, kişinin- üretici güçlerle üretim ilişkilerinin genel çelişkilerinden yola çıkılarak be­ lirlenm esi için dolayım lar bulmaya yönelm ektedir. Örneğin, çağdaş m arx’çilik, Flaubert’in gerçekçiliği­ nin, İkinci İm paratorluk dönem indeki küçük kent­ soylu sınıfının toplum sal ve siyasal evrim iyle karşı­ lıklı b ir sim geleştirm e ilişkisi içinde olduğunu göster­ meye girişm ektedir. Ancak, bu görünge karşılıklığının doğuşunu gösterm eye de h iç b ir zaman yanaşm a59


m aktadır. Flaubert’in, yazmayı niçin başka bir şeye yeğlediğini, niçin b ir münzevi gibi yaşadığını, niçin D uranty ya da G oncourt kardeşlerin yazdığı kita plar yerine bu gib i kitapları yazdığını bilm iyoruz. M arx' çılık, b ir konum landırm aya gitm ekte, ancak bu ko­ num landırm a işini yapar yapm az da artık h iç b ir şeyi tartışm aya yanaşm am aktadır. M arx'çilik, belli bir ilkesi olmayan öteki disiplinlere, yaşamın ve kişinin bulunduğu gerçek koşullan kurma olanağını v e r­ mekte, ve bu yolla yapmış olduğu şemaları, sonunda, b ir kez daha doğrulam ış olduğunu gösterm eye g it­ mektedir. Bu, şu dem ektir: şeyler oldukları gibi o l­ duğundan dolayı, sınıf savaşımı şu ya da bu biçimi aldığından dolayı, kentsoylu sınıfından olan Flau­ bert, yaşadığı gibi yaşamak, yazdığı gibi yazmak zo­ runda kalmıştır. Ancak, gerçekte, sessizce geçiş­ tirile n şey, şu tüm cedeki «kentsoylu sınıfından olan...» sözcüklerinde yatm aktadır. Çünkü, Flaubert’i he>' şeyden önce b ir kentsoylu yapan şey, ne onun akar g e lirid ir ne de dar anlamda, yapıtının düşünsel doğasıdır. Flaubert, kentsoylu sınıfındanc///-, çünkü bu sınıfın içinde, doğm uştur, bir başka deyişle Flau­ bert, Rouen'da cerrahlık yapan b ir aile reisinin bağlı olduğu sınıfın yükselm esiyle yükselen ve daha önce de kentsoylu olanC) bir aile içinde ortaya çıkmıştır. Eğer Flaubert b ir kentsoylu gibi usavurm aıar yapı­ yo r ve duyumsuyorsa, bu, Flaubert’in, kendisine is ­ te nci dışı benim setilen davranışların ve rollerin an­ lamını kavrayamadığı bir dönemde yetişm iş olm asın­ dandır. Tüm aile le r gibi bu aile de özgül bir aileydi. Anne'nin soylu sınıfla yakınlığı vardı, babaysa bir kasaba baytarının oğluydu, görünüşte daha ye te ­ nekli olan Gustave'ın ağabeyi, çok geçmeden, Gustave’ın nefret e ttiği bir kişi oldu. İşte o zaman G us­ tave, sözkonusu yaşantının özgüllüğü içinde, bu a i­ leye özgü garip çe lişkiler aracılığıyla, sınıfına b il­ meyerek çıraklık etti. Raslantı dediğim iz şey, g e r­ çekte, yoktur, ya da en azından çoğu kez sanıldığı biçim iyle yoktur. Çocuk şu ya da bu olm a durum un.60


dadır, çünkü o, evrenseli özgül olarak yaşam aktadır. Bu çocuk, yani Flaubert, özgül olan içinde, b ir yenidendoğuş olduğu ileri sürülen m onarşik rejim in d in ­ sel törenleriyle Fransız devrim inin ürünü küçük bir kentsoylu aydını olan babasının dinsizliği arasındaki savaşımı yaşamıştır. Genel olarak düşünüldüğünde, bu savaşım, eski toprak sahiplerinin, devlet arazisi satın alanlara ve sanayi burjuvazisine karşı verdiği savaşımı dile getirm ektedir. Flaubert -bu çelişkiyi {Restauration rejim i altında geçici b ir dengeyle m as­ kelenm iş olan bu çelişkiyi) yalnızca kendisi için ve yalnızca kendisince yaşamıştır. Soylu­ luğa ve özellikle de inanca karşı duyduğu öz­ lem, babasının eleştirel tutum uyla, sürekli o la ­ rak bastırılm ıştır. Başlıca rakibi Tanrı'yı durm a­ dan ortadan kaldırm aya ve çocuğun ilgisini daha çok bedensel yönlere çekmeye çalışan buyurgan b ir baba imgesi yer etm iştir çocuğun içinde. Ancak küçük Flaubert bütün bunları, kara nlıkla r içinde, ya­ ni, olup bitenlerin gerçek bilincine varam adan, ko r­ ku, kaçış, şaşkınlık içinde, iyi beslenen, iyi bakılan ama umarsız olan, dünyadan kopm uş b ir kentsoylu çocuğunun iye olduğu maddesel koşulların sınırları içinde yaşam ıştır. Flaubert, gelecekteki yaşamını, kendisine sunulacak m eslekler aracılığıyla bir çocuk o la ra k yaşama durum unda kalm ıştır: Hekim lik Fa­ kültesinde okuyan ve parlak b ir öğrenci olan ağabe­ yine karşı duyduğu nefret, ona, bilim adamı olma yolunu tıkamış, böylelikle Gustave, «küçük kent­ soylu» seçkinler katm anının b ir parçası olmayı ne dilem iş ne de buna yü re klilik gösterm iştir. Geriye ka­ la kala Hukuk kalm aktadır: aşağı gördüğü bu mes­ lekler, onu sınıfından iğrendirm iş ve bu aynı iğrenime duygusu, hem bilinçlenm esinin hem de küçük kentsoylu sınıfına tüm den yabancılaşm asının ne dehi olm uştur. Flaubert, aynı zamanda, insanın doğu­ lu n d a başlayan ve yakasını da b ir tü rlü bırakm ayan, kentsoylu ölüm ünü de yaşamış, ancak bu duyguyu o i 13 durum u aracılığıyla tanım ıştır: kızkardeşinin 61


oyun oynadığı bahçe, babasının ölü vü cu tla r üze­ rinde açım lam alar yaptığı laboratuvara bitişikti, kızkardeşinin kısa bir süre sonra ölmesi, babasının b i­ lim uğraşısı ve dinsizliği, bütün bunlar, çok karm a­ şık ve özgül bir biçim de bir araya gelm iştir. Flaub ert’i oluşturm uş olan, Flaubert’in biçim sel sanata sevgisiyle yenmeye çalıştığı bu sa lt bilim cilikten ve Tanrısız dinden oluşan sözkonusu patlayıcı karışımı açıklığa kavuşturabilm em iz için, her şeyin ço cukluk­ ta, yani yetişkin olma durum undan kökten ayrımlı bir koşulda ortaya çıktığını anlam amız gerekm ektedir: aşılam ayan önyargıları biçim lendiren de, eğitm enin katılığı ve hayvanları evcilleştirm enin yarattığı çılgın­ lık hali içinde, çevremize özgül b ir olay olarak a it olduğum uzu gösteren de, yine bu çocukluktur. Bugün, yalnızca ruhçözümlemesi, karanlıkta el yo r­ dam ıyla yolunu arayan çocuğa, yetişkin kişilerin ona istencidışı benim settikleri toplum sal rolü, çocuğun bu rolün içinde boğulup boğalmadığını, bu rolden kaçm ak isteyip istem ediğini ya da bu rolü tümüyle benim seyip benim semediğini gösterecektir. Yalnız­ ca ruhçözümleme, yetişkinde, tüm insanı bulm am ı­ za, eşdeyişle, sözkonusu insanın yalnızca bugünkü belirlenim lerini değil ama aynı zamanda geçm işinin ağırlığını da ortaya çıkarm amıza olanak sağlam ak­ tadır. Bu disiplinin, d iyalektik m addeciliğe karşıt old u ­ ğunu varsaym ak, büyük bir haksızlık olurdu. Kuşku­ suz, Batı'daki am atör kişiler, gerçekte, sonunda ide­ alizm e varan «çözümsel» toplum ya da Tarih kuram ­ ları oluşturm uşlardır. Robespierre'in ruhçözümünü yapabilm e ustalığına, Robespierre'in davranışındaki çelişkilerin durum un nesnel çelişkilerinden kaynak­ landığı bile anlaşılm adan, kaç kez girişilm iştir. Bir ruh hekim inin kaleminden Napoléon’un «yitirm e is­ tenci» ile açıklanışım okum ak, dem okratik rejimce felce uğratılm ış Therm idor kentsoylu sınıfının, doğal b ir zorunluluk sonucu, kendini askeri b ir buyurgan­ lık istemeye hak sahibi buluşu açığa çıktığında, in­ sana çok sıkıcı b ir şey olarak gelm ektedir. Belçikalı 62


toplum cu De Man, sınıf savaşımını, «işçi sınıfının aşağılık karmaşasıyla» açıklam aya giriştiğinde ise da­ ha da öteye g itm iştir. Evrensel bilgi durum una gel­ miş olan m arx’çilik, ruhçözüm lem esini her şeyden önce ortadan kaldırarak onu kendine bütünlem ek istemiş, ve böyle yapm akla da, onu ölü b ir fik ir du­ rumuna sokm uştur, doğallıkla, bu durum da, ruhçözümleme yerini koruyup ölmüş olan bir dizgede bul­ muştur: kılık değiştirm iş bu idealizm, içsellik fe tişiz­ minin bir simgesi olm uştur. Ancak, her iki durum da da, yöntem dogm acılığa dönüşm üş bulunm aktadır: ruhçözüm cü düşünürler, kendilerini, m arx’çi «şema­ lar» aracılığıyla doğrulam a yoluna gitm ektedirler, bunun tersi de doğrudur. Gerçekte, diya lektik m ad­ decilik, genel ve soyut belirlenim lerden, tikel bireyin belli özelliklerine geçmeye olanak verecek ayrıcalıklı dolayımdan artık yoksun kalam ayacak bir durum da­ dır. Ruhçözümleme, hiç bir ilkeye iye değildir, ruh çözümlemenin hiç b ir kuram sal tem eli yoktur, bun­ ların yanında ruhçözümleme, eğer Jung'un ya p ıtla ­ rında ve Freud'un kimi yapıtlarında olduğu gibi, tü ­ müyle zararsız olan b ir söylencebilim e eşlik ediyor­ sa; ruhçözümlemenin bunu yapm aya hakkı vardır. Gerçekte bu yöntem, çocuğun, belli b ir toplum için ­ de yaşadığı aile ilişkilerinin biçim ini kurm akla uğra­ şan b ir yöntem dir. Bu durum, kurum ların önceliği konusunda yöntem in kuşku uyandırdığı anlamına gelmez. Tersine, yöntem in nesnesinin kendisi, özgül ailenin yapısına bağlıdır, bu yapı da, yalnızca şu şu koşullar altında, şöyle şöyle b ir sınıfa özgü bir aile yapısının beliriş tarzıdır. Böylelikle ruhçözüm m onog­ rafileri -eğer bu m onografilere iye olm ak her zaman olanaklı olabilseydi- sözgelimi, XVIII. yüzyılla XX. yüzyıl arasındaki Fransız ailesinin evrim ine ışık tu ­ tar, bu ailelerin, dönem lerindeki üretim ilişkilerinin genel evrim ini açıklığa kavuşturm asına ortam hazır­ lardı. Bugünün m arx'çisi, ye tişkin ler dışında hiç kimseyle ilgilenm em ektedir. İnsan onları okuyunca, ilk para­ 63


sını kazandığı va kit doğduğuna inanası geliyor. Bu günün m arx'çilari kendi çocukluklarını unutm uşlar. Onları okurken, sanki her şey, insanlar yabancı­ laşm alarının ve şeyleşmelerinin deneyimine, ilkin kendi işlerinde varıyorlarm ış gibi oluşuyor, oysa her insan, bu durumu, ilkin çocuk olarak, ana-babasının işinde yaşam akta. Özellikle cinselliğe önem ve­ ren yorum lara karşı direnen m arx’çilar, insandaki doğanın yerine yalnızca T arih ’i koyduğunu ileri sü­ ren b ir yorum yöntem ini eleştirm ek için, sözkonusu cinsellik yorum undan yararlanm aya gitm ektedirler. M arx’çilar, cinselliğin, belli bir düzeyde ve belli bir bireysel görünme içinde, bulunduğum uz durumun bütünlüğünü yaşam adaki yollardan yalnızca biri o l­ duğunu, daha anlayam am ışlardır. Varoluşçuluksa, tersine, insanla sınıfı arasındaki eklemleşme n o kta ­ sını -yani özgül a ile yi- evrensel sınıfla birey a ra ­ sında b ir dolayım olarak ortaya çıkan ruhçözüm le­ me aracılığıyla, kendi bütünlüğüne katabileceğine inanm aktadır. Gerçekte, aile, T arih ’in genel devini­ mi içinde ve bu devinim aracılığıyla oluşm aktadır, ancak aile denilen şey aynı zamanda da, ço cuklu ­ ğun derinliği ve donukluğu içinde bir saltık olarak yaşanm aktadır. Flaubert'in ailesi, ya rı-ye rli olan bir aileydi, sözkonusu bu aile, baba Flaubert'in, bakım ­ larıyla ilgilendiği ve ara sıra da konük olarak g it­ tiğ i sanayici ailelerin biraz altında bulunuyordu. «Patronu» Dupuytren'in hakkını yediğini düşünen baba Flaubert, yetenekleri, kötüye çıkmış adı, V o ltaire'gil alaycılığı, korkunç öfkeleri ve m elankoli nöbet­ leriyle, çevresindeki herkese dehşet saçm aktaydı. Bundan başka, küçük Gustave ile annesi arasındaki bağın h içb ir zaman belirleyici olmamış olması da ko­ laylıkla anlaşılacak b ir nokta oluşturm aktadır: anne­ si, baba Flaubert'in, bu korkunç hekimin b ir yansı­ sından başka bir şey değildi. Böylelikle önümüzde, Flaubert’i çağdaşlarından çoğu kez ayıracak olan o l­ dukça duyulur bir uzaklık var. Varlıklı kentsoylu sınıf içersinde evliliğe dayalı aile tip in in geçerli olduğu 64


b ir yüzyılda, Du Camp ile Le Poittevin'in, çocukları patrin potestas'tan kurtulm uş olarak tasarım ladık­ ları bir yüzyılda, Flaubert, babası üzerindeki «sap­ lantısı» ile belirginleşm ekte. Öte yandan aynı yıl doğmuş olan Baudelaire ise, tersine, bütün yaşamı boyunca, annesi üzerine kurguladığı b ir «takmak»ı yaşayacak. Bu ayrım, ye tiştikle ri çevrelerin ayrım ıy­ la açıklanm aktadır. Flaubert'in yaşadığı kentsoylu sı­ nıfı, kaba ve yeni bir sınıf o lm uştur (soylu sınıfla bel­ li belirsiz bir bağı olan Flaubert'in annesi, dağılma sürecinde olan to prak sahiplerini simgelemekte, ba­ basıysa, Rouen’da bile garip ç iftç i giysileriyle d o la ­ şan -örneğin kışın keçi derisinden b ir jjiy s i giyenbir kişi görünüm ündedir). Bu kentsoylu sınıfı ta ş ­ radan gelmekte, ancak varsıllaştığı ölçüde de to p ­ rak satın alm ak için de, taşraya, dönm ektedir. Kent­ soylu olan ve çok daha uzun b ir süredir kentte ya­ şayan Baudelaire'in ailesiyle, kendini, yeni-so ylulu ğun (noblesse de robe) b ir üyesi saym aktadır: bu aile hisse senetlerine ve tahvile iyedir. B ir süre, sö­ zü geçen iki kişi arasında kalmış olan anne, bağım ­ sızlığının verdiği kıvanç içinde tek başına boy gös­ term iş, ancak daha sonraları artık bay A upick için «aile reisi» rolü oynam ak tüm üyle anlam sızlaşm ıştır. Budala ve kendini beğenmiş, ancak yaşadığı dö­ neme göre çekici olan ve övgü gören b ir kadın olan madam Aupick, yaşamını hep kenefi yolunda sürdür­ m üştür. Ancak, şu noktada d ikka tli olm alıyız: her insan, ilk yıllarını, dalgınlık ya da şaşkınlık içinde, derin ve yalnız bir gerçeklik olarak yaşar: işte bu n o kta ­ da, dışsallığın içselleşm esi indirgenmez b ir gerçek olur. Küçük Baudelaire’in eksikliği, kuşkusuz, çok güzel olan bir annenin dul kalması ve yeniden ev­ lenmesidir, ancak bu gerçek, aynı zamanda da, ya­ şamının garip bir özelliği, bir dengesizliği, onu �� lü ­ müne dek izleyecek olan b ir m utsuzluktur. Flaubert’ in babasına karşı duyumsadığı «saplantı» b ir to p Yöntem Araştırm aları — F: 5

65


luluk yapısının anlatımıdır, kentsoyluya duyduğu nefretin, «histeri biçim indeki» bunalım larının, m ün­ zevi yaşantısının bir deyim lenişidir. D iyalektik bir bütünleyiş içinde ilerleyen ruhçözümleme, bir yan­ dan, nesnel yapılara, maddesel koşullara karşılık gelirken, öte yandan da, hiç b ir zaman aşam adığı­ mız çocukluğum uzun yetişkin yaşamımız üzerindeki etkisine karşılık gelm ektedir. Bu nedenle, M adam e Bovary'i, doğrudan doğruya, siyasal-toplum sal ya­ pıyla küçük kentsoylu sınıfının evrim ine bağlam ak olanaksızdır. Bu yapıtı, Flaubert’ce çocukluğu bo­ yunca yaşanmış olduğu biçim iyle güncel gerçekliğe geri götürm ek gerekir. Bundan, elbette, belli bir ko ­ pukluk durum u sonuçlanm aktadır: yapıtın ortaya çıktığı dönemle ilişkili olarak, sözkonusu yapıtça yol açılmış bir histeri sözkonusudur. Bu durum, yapıtın, çok sayıda çağdaş imlemle, toplum un yeni ama çok daha önceden aşılmış başka im lem lerini, kendinde b ir araya getirm esi gerekliliğinden kaynaklanm ak­ tadır. M arx'çilarin şimdiye dek hep savsayageldikleri bir şey olan bu histeri, yeri ve zamanı gelince, içinde, çağdaş olayların, yapıtların ve edim lerin zamansal d erinliklerinin, bütün olağanüstü ç e şitliliğ iy ­ le, kendini gösterdiği yer olan toplum sal hakikatin varlığını açıklayabilm ektedir. Öyle b ir an gelecektir ki, Flaubert, döneminin, ilersinde o la ca ktır (Madame Bovary) çünkü şu an için, o dönemin gerisinde bu­ lunm aktadır, çünkü yapıtı, kılık değiştirm iş b ir b i­ çimde, rom antizmden bıkıp usanmış bir kuşağa, 1830’lardaki bir lise öğrencisinin rom antizm -sonrası um utsuzluklarını anlatm aktadır. Kitabın nesnel an­ lam ı- m arx’çilarin, Taine'in birer iyi öğrencisi o la ­ rak, yalnızca yazarın gösterdiği anla koşullanm ış olduğunu düşündükleri bu nesnel anlam - yeni oku­ yucular kuşağının kendi ta rih le rin e dayanarak ileri sürdükleri şey ile yazarın kendi tarihinden sözko­ nusu kuşağa sunacağı şey arasındaki bir uzlaşm a­ nın sonucudur, b ir başka deyişle, bu aydın küçük kentsoylu sınıfının geçmiş iki anı, çe lişkili bir b irlik 66


olu ştu rm aktad ır (1830 ve 1845). Kitap, işte bunlara dayanılarak, yeni bir görünge içinde, bir sınıfa ya da bir rejime karşı ku lla n ıla b ilir.(10). Ancak m a rx'ç ilığın, bu yeni yöntem lerden korkması için hiç bir neden yok: bu yöntem ler yalnızca gerçeğin som ut bölgelerini yeniden kurm aktadırlar, kişinin çektiği sıkıntılarsa gerçek anlamını, bu sıkıntıların insandak': yabancılaşm ayı som ut olarak dile getirdiği anımsandığı kazanmaktadır. Ruhçözümlemenin yar­ dımından yararlanan varoluşçuluk, bugün, yalnızca, insanın, içinde çocukluktan beri yitik olduğu durum ­ ları araştırabilir, çünkü, sömürü üzerine kurulm uş bir toplum da başka hiç bir durum sözkonusu de­ ğ ild ir^ 1). Dolayım larla işim iz daha bitm iş değil-, özgül kişi, üretim ilişkileriyle siyasal-toplum sal yapılar düze­ yinde, insansal ilişkile rle koşullanm ış bulunm akta­ dır. Kuşkusuz, bu koşullanm a, ilk ve genel gerçek­ liği içinde, «üretim güçlerinin üretim ilişkileriyle sa­ vaşımına» karşılık gelm ektedir. Ancak bütün bunlar, bu denli yalınç biçim de yaşanm am aktadır. Sorun, daha çok, bir indirgem enin olanaklı olup olm adığı­ nı bilm ektir. Kişi, bağlı bulunduğu to plu lu k aracılı­ ğıyla, durum unu aşağı yukarı açık bir biçim de yaşa­ maktadır. Bu toplulukların çoğu, yerel, belirlenm iş ve dolaysız bir biçim de ortaya çıkmış özelliktedir. Gerçekte, fabrika işçisinin «üretim topluluğu»nun baskısı aitında bulunduğu açıktır, ancak Paris ö r­ neğinde görüleceği gibi, eğer bu işçi iş yerinden o l­ dukça uzakta yaşıyorsa, aynı biçimde, «yerleşim topluluğunun» baskısına da açık olacaktır. Bu açı­ dan, sözkonusu to plu lu klar, üyeleri üzerinde çeşitli e tkile r yapm aktadırlar, giderek kimi durum larda, oturulan «blok», «site» ya da «çevre», kişi üzerinde, fabrika ya da işliğin verm iş olduğu etkiyi frenleyebilm ektedir. Sorun: m arx’çiligin, yerleşim to p lu lu ğ u ­ nu öğelerine ayırıp ayırm ayacağını ya da ona göre­ ce bir özerklikle b ir dolayım gücü tanıyıp tanım aya­ cağını bilm ektir. Buna karar verm ek pek kolay de­ 67


ğil: gerçekten de bir yandan şunîar açıkça g ö rü l­ mekte: yerleşim topluluğuyla üretim topluluğu a ra ­ sında bir «kopukluk» sözkonusu, yerleşim to p lu lu ­ ğunun üretim topluluğuna göre b ir gecikmeyle o rta ­ ya çıkışı, m arx’çilarin temel çözüm lem elerini doğru­ lam aktan başka b ir şey yapmıyor, b ir anlam da, yeni bir şey yok. Nitekim , kom ünist partisinin kendisi de, kuruluşundan beri, bu çelişkinin bilincinde olduğunu gösterm iştir. Çünkü parti, olanakların elverdiği yer­ lerde, yerleşim merkezlerinden çok çalışma ye rleri­ ne dayanan hücreler ve örgütlem e yoluna gitm iştir. Ancak bir yandan da şu gerçek sözkonusudur: işve­ ren, yöntem lerini «çağdaşlaştırmaya» giriştiğinde, bir denetim mekanizması olarak, aşırı siyasal n ite ­ likteki toplulukların frenlenm esi oluşum unu özen­ dirm ektedir, bunun Fransa'da yaratacağı etki, genç­ leri sendikalardan ve siyasal e tkinlikten tüm üyle ko­ parm ak olacaktır. Örneğin, hızla sanayileşm ekte olan, gezginleri ve dinlenceye çıkmış olan kişileri, göl kıyılarındaki bölgelere çeken Annecy'de, a ra ş­ tırm acılar, bir küçük to p lu lu k yığışması olduğunu bildirm ektedirler (kültü r dernekleri, spor kulüpleri, a m atör radyo kulüpleri v.b.). Bu toplulukların özel­ likleri insan anlığında pek çok anlam uyandırm ak­ tadır. Kuşkusuz, bu to plu lu klar, kendi üyelerinin kültürel düzeylerini -bu düzey, her durum da, işçi sı­ nıfının kazandığı b ir edinim olarak ka la caktır- yü k­ seltm ektedirler, ancak şu nokta da açık ki, bu to p ­ luluklar, özgür yaşam için bir engel o lu ştu rm akta ­ dırlar. Dahası, bu to plu lu klarda işverenler, çoğu durum da, bağımsız kalmayı bilebilm işlerdir) k ü ltü ­ rün, zorunlu olarak, belli noktalara yönsem eler gös­ te rip gösterm ediğini (yani, kentsoylu ideolojisi yö­ nüne kayıp kaymadığını) düşünm ekte gerekli olm ak­ ta dır (istatistikler, işçilerce en çok aranan kitapların, kentsoylu ço k-sa ta r'la rı olduğunu gösterm ektedir). Bu gibi yordam lar, kendi kendine yaşanan ve özgül b ir etkinliğe iye olan gerçekleri, «toplulukla ilişki» olgusundan çıkarsam ayı erek alm aktadır. Örnekse, Ê8


bizi ilgilendiren durumda, bu gerçeğin, bireyle sınıfı­ nın genel çıkarları arasına b ir ekran gibi konmuş olduğuna hiç b ir kuşku yok. Sözkonusu bu to p lu ­ luk tutarlılığı (herhangi b ir toplum sal bilinçle ka­ rıştırılm am ası gereken tu ta rlılık) am erikalıların «micro-toplum bilim » diye adlandırdıkları şeyi kendiliğin­ den doğrulam aktadır. Dahası: Birleşik D evletler’ deki toplum bilim , işte bu aynı etkinlikten dolayı ge­ lişme yolundadır. Toplum bilim de, yalnızca idealist ve dural bir bilme tarzı, tek işlevi T arih'i gizlemek olan bir disiplin görmeye yönelim i olanlara ben şu olguyu anım satm akla yetineceğim : Birleşik D evlet­ lerde, toplum bilim d isiplinini özendiren kişi de, bel­ li durum larda insansal ilişkilerin bütünlenişi o larak ortaya çfkan sınırlı to plu lu kları inceleme işini göze­ ten de, işverendir. Bundan başka, Am erikan neopaternahzm 'i ile insan m ühendisliği de hemen he­ men yalnızca, to plum bilim cilerin çalışm alarına d a ­ yanm aktadır. Ancak söz konusu etkenleri, «toplum ­ bilim kapitalistlerin elinde b ir sınıf silahıdır» gerek­ çesiyle, karşıt tutum u benimsemede ve to p lu m b ili­ mi toptan yadsımada bir neden durum una getirm e­ mek de gerekm ektedir. Eğer toplum bilim etkin bir silahsa -böyle olduğu da kanıtlanm am ıştır- bu, ken­ dinde biraz da olsun bir doğruluk payı barındırdı­ ğından dolayıdır ve yine aynı toplum bilim «kapita­ listlerin ellerindeyse», bu durumda, sözkonusu s i­ lahı onların ellerinden alıp kendilerine çevirm ek için bir neden daha vardır demektir. Kuşku yok ki, toplum bilim sel araştırm anın ilkesi, çoğu kez, kılık değiştirm iş bir idealizm dir. Örnekse, Lewin'm yapıtlarında (bütün G estalt'çılarda olduğu gibi) b ir bütünleyiş fetişizm i vardır. Lewin, bütünle­ yiş içinde Tarih'in gerçek devinim ini görm ek yerine, bu bütünleyişi tözleştirm ekte ve onu daha önceden yapılmış b ütünlükler olarak gerçekleştirm ektedir. Şöyle yazm aktadır Lewin: durumu, bütün toplum sal ve kültürel içerikleriyle, devingen ve som ut b ir b ü ­ tün o la ra k düşünm ek gerekm ektedir. Ve şöyle sü r­ 69


dürm ektedir tüm cesini: «Devingen bir bütünün y a ­ pısal özellikleri, parçalarının yapısal özellikleriyle özdeş değildir». Bu durum da, bize, b ir yandan, bir dışsallık bileşim i sunulm akta, öte yandan, to plu m ­ bilim cinin kendisi, verilm iş bu bütünlüğe göre dış­ sal kalm aktadır. Lewin, bir yandan, görgülcülük tu ­ tum unu sürdürm ekte -yani, insan e tkinliğinin erek­ lerini ortadan kaldırm akta, ya da, bu etkinliğin kim ­ liğini d eğiştirm ektedir- ama aynı zamanda da erekbilim in kazanımlarından yararlanm aktadır. Toplum ­ bilim , bu noktada, kendi kendisi için ortaya kon­ m akta ve m arx’çılığa karşı çıkarılm aktadır, buysa, yöntem inin geçici özerkliğini doğrulayarak değil -bu doğrulam a, tersine, kendisini bütüne katacak a ra ç ­ ları sağlardı- nesnesinin köktenci özerkliğini doğ­ rulayarak gerçekleşm ektedir. Bu özerklik her şey­ den önce, varlıkbilim sel b ir ö zerkliktir: ne denli sakınımlı olunursa olunsun, hele bu sakınım özellikle bir görgülcülük isteğinden doğuyorsa, sözkonusu biçim de tasarım lanm ış bir topluluğun tözse! b ir b ir­ lik oluşu önlenemez, bu topluluğun varoluşu yalınç işleyişiyle tanım lanır. İkinci olarak: yöntem biiim sel b ir özerklik sözkonusudur: diya lektik bütünleyiş de­ vinim i yerine, ansal b ütünlükler konm aktadır. Bu durum sa, doğallıkla, diyalektik, daha önce yapılmış bir birliğin araştırılm ası olm ayıp da, hatta «işlevsel» ve «devingen» anlam da bile araştırılm ası olm ayıp da, yalnızca, yapılm akta olan bir birliğin gerçek de­ vinim i olduğu sürece, diyalektiğin ve T arih'in yadsın­ ması anlam ına gelm ektedir. Lewin'e göre, her yasa, yapısal bir yasadır, b ir işlevi ya da b ir bütünün par­ çaları arasındaki işlevsel ilişkiyi gösterir. Lewin, ta ­ mı tam ına bu nedenden dolayı, kendini, isteyerek, Lefevbre'in «yatay karmaşıklık» diye adlandırdığı şeyle sınırlam aktadır. Lewin, ne bireyin tarihini (ruhçözümlemesi) ne de topluluğun ta rih in i araştırm a­ ya gitm ektedir. O, daha önce anmış olduğum uz Lefebvr’in eleştirisine en çok açık olan kişidir: Lewin, yönteminde, Birleşik Devletlerdeki bir köy to plu lu ğu ­ 70


nun işlevsel özelliklerini ortaya koyabileceğini ileri sürm ektedir, ancak bu yöntem, sözkonusu ö zellik­ lerin tüm ünü, bütünlüğün değişik biçim leriyle ilişkili olarak yorum lam aya gitm ektedir. Bu yöntem, söz­ konusu nedenden dolayı, herhangi b ir tarihsel olayı açınlam ada eksik kalacaktır, çünkü, örneğin bir proteston ç iftç ile r topluluğunun dikkate değer din­ se! türdeşliğini açıklam aya hiç yanaşm am aktadır. Gerçekte Lewin’e göre, köy topluluklarının, Birleşik Devletlerde doğmuş olan kent m odellerine tümden geçebileceğini bilm ek ve bu gerçekten yola çıkarak 'd a , taşranın, ileri sanayi tekniklerine görece olarak önceden sahip olan kişilerce kentten yola çıkarak oluşturulduğunu bilmek, pek o denli önemli d eğ il­ dir. Lewin, bu yorum lam ayı -kendi terim bilim iyle konuşacak o lu rsa k- A risto tele s'g il bir nedensellik olarak yorum lam aya giderdi.. Ancak onun bu tu tu ­ mu, diyalektik özellikte olan b ir bütünü anlam adaki yetersizliğini ortaya koyacaktır: Ona göre, sözkonu­ su bu diyalektikin verilm iş olması gerekir. Son o la ­ rak da deneyci ile deney topluluğunun karşılıklı özerkliği sözkonusudur: toplum bilim ci, konum landı­ rılmış değildir, ya da konum landırılm ış olsa bile, yap­ tığı sakımmlı davranışlar onu bu konumlandırm adan uzaklaştırm aya yetecektir. Toplum bilim ci, kendini, topluluğa bütünlemeye çalışabilir, ancak bu çabala­ rı da geçici olacaktır, bütünden uzaklaşacağını ve gözlem lerini nesnelliğe bırakacağını bilm ektedir. Kı­ sacası, toplum bilim ci, bize film lerde çoğu kez gös­ terilen şu dedektiflere benzemektedir, çeteyi daha kolay ele geçirebilm ek için çetenin güvenini kazan­ ma, yolunu tutan, dedektiflere: toplum bilim ciyle de­ dektif, ortak b ir eyleme ka tılsala r bile, bu eylemin ayraca alındığı, yani onların, yalnızca daha «yüksek bir çıkar» adına davrandıkları, ortadadır. Aynı eleştirileri, Kardiner’in Am erikan n e o -kü ltü rcülüğü'ne sokmaya çalıştığı «temel kişilik» kavram ı­ na da yöneltebiliriz: eğer bu eleştirilerde yalnızca, kişinin, toplum u, kendi içinde ve kendi başına, bü71


tıinlayoceğl bir yol görülm ek isteniyorsa, bu durum da kavram, daha sonraları göreceğim iz gibi, ya ra r­ sız durum a düşer. Örnekse, eğer bir işçinin m adde­ sel ve tarihsel koşullarından yola çıkarak, bu işçi­ nin nesnelleşmesine götürecek yolu bilmemize o la ­ nak veren b ir yönteme iyeysek, bu durumda, Fran­ sız işçisinin «temel kişiliği» diye bir şeyden sözetmek saçma ve yersiz olur. Tersine, eğer bu kişiliğin, kendini topluluğun üyelerine zorla benimseten nes­ nel b ir gerçeklik olduğunu düşünürsek, bu kişiliği, «kişiliklerin temeli» olarak düşünürsek, o zaman bu kişilik, b ir tapınç durum una dönüşür. Biz, insanı in ­ sanın önüne koymakla, aradaki nedensellik bağını yeniden kurm aktayız. Kardiner, kendi temei k iş iliğ i­ ni, b irincil kurum larla (bu kurum lar, çevrenin birey üzerindeki etkisini gösterm ektedir) ikincil kurum lar (bunlarsa, bireyin çevreye gösterdiği tepkiyi b e lirt­ m ektedir) arasındaki yarıyola yerleştirm ektedir. Böyle olm akla, sözkonusu «döngüsellik», her şeye karşın, dural kalm aktadır, dahası, önerilen kavra­ mın yararsızlığını, bu «yarıyol» durum undan iyi de h içb ir şey gösterm em ektedir. Bireyin toplum sal çev­ reyle koşullandığı, yeri ve zamanı gelince dönüp kendisinin de bu çevreyi koşuiladığı, işte bu olgu - ve bundan başka da h içb ir şey- bireyin gerçekliğini oluşturm aktadır. Ancak, eğer durum böyleyse, ya­ ni, b irincil kurum lan b elirleyebiliyor ve bireyin söz­ konusu bu kurum lan aşarak kendini yapabildiği de­ vinim i izleyebiliyorsak, yolumuzda ilerlerken niçin tu tu p da bu hazır giysileri giyelim ? «Teme! kişilik» kavramı, a posteriori soyut evrensellikle yapılmış bütünlük o larak beliren som ut töz arasında gidip g el­ mektedir. Eğer doğacak kişi için, bu kişiliği, daha önceden varolan b ir bütün o larak ele alırsak, bu durum aa kişilik, ya T arih ’i durdurup onu bir yaşam tip le ri ve biçim leri süreksizliğine indirgeyecek, ya da, sürekli devinim iyle, kendisi, bu kişiliği p arçala­ yacak ve dağıtacak olan ta rih olacaktır. Toplum bilim sel tutum , zamanı ve yeri geldiğinde. 72


tarihsel olarak açıklanm aktadır. Hiper - görgülcülük (-ilke olarak, geçm işle kurulan bağlantıları gözö­ nünde bulundurm ayan bu akım -) ancak, ta rih i gö­ rece olarak kısa olan b ir ülkede doğabilirdi. T op­ lum bilim ciyi deney alanının dışında tutm a dileği, ay­ nı anda hem b ir kentsoylu «nesnelciliğini» hem de yaşanmış olan belli b ir dışaatılm ayı gösterm ektedir: Alm anya’dan sürülen ve Nazi’lerce kovuşturulan Lewin, H itler’ce yıkılmış olduğunu düşündüğü a l­ man topluluğunu yeniden kurm ak için, kılgısal a ra ç­ lar bulma yolunda, kendini bir toplum bilim ci olarak hazırlam aktadır. Ancak, sürgüne yollanm ış ve güç­ süz bırakılm ış Lewin'e göre, alm anlarm büyük bir bölüm üne karşı olacak olan bu yeniden kurm a ey­ lemi, ancak, dışsal yöntem lerle, B a ğla şıkların işb iriiğiyle yapılacak b ir eylem aracılığıyla gerçekleş­ tirile b ilir. Lewin'i sürgün ederek, ona bu devingen bütünlük izleğini verm iş olan şey, içine kapanmış, yalnızlaşm ış A lm anya’nın ta kendisidir. (Lewin, A l­ m anya’yı dem okratikleştirebilm ek için, başına baş­ ka önderler getirilm esi gerekliliğinden sözetm ektedir, ancak bu önderlere, eğer tüm to plu lu k onları benimseyecek biçim de dönüşüme uğratırsa, boyun eğilecektir). Bu kökünden sökülm üş kentsoylu sını­ fının, Nazizme yol açan gerçek çelişkileri hesaba katmadığı da, kendiliğinden durdurduğu b ir sınıf sa­ vaşımını gözönünde tutm adığı da, belirtilm eye de­ ğer gerçeklerdir. B ir toplum un ça tlakları, bir to p lu ­ mun içsel bölünm eleri: işte bunlar, b ir alm an işçi­ sinin Alm anya'da yaşayabildiği şeylerdir, bu alm an işçisine, Nazileştirm e devinim ine karşıçıkışın ger­ çek koşulları üzerinde, tüm üyle değişik b ir fik ir ve­ rebilm iş olan şeylerdir. Toplum bilim ci, gerçekte, T arih'in nesnesidir: «ilkel topluluklar» üzerine yapılan toplum bilim , daha derin b ir ilişkinin, örnekse söm ür­ geciliğin, üzerine kurulm aktadır. Araştırm a, insanlar arasındaki yaşayan bir ilişkid ir (Leiris'in «U A frioue fantômes adlı hayranlık uyandırıcı kitabında betim ­ lemeye girişm iş olduğu şey de, bütünlüğü içinde, 73


sözkonusu bu ilişkidir.) Gerçekte, toplum bilim ciyle «nesnesi» b ir ç ift oluşturm aktadır, bu çiftin her bir üyesi ötekince, aralarındaki ilişkinin kendisiyse, Tarih’in b ir anı olarak yorum lanm a durum undadır. Eğer böyle sakımmlı davranacak olursak, yani, toplum sal devinim i, tarihsel bütünleyiş içine yeniden sokarsak, toplum bilim için, her şeye karşın, yine de görece b ir bağımsızlık sözkonusu o lu r mu? Kendi payımıza, bundan hiç kuşkum uz yok. Kardiner'in kuram ları, eleştiriye açık kuram lar olsa lar bile, sö­ zü edilen araştırm alarının b ir bölümü, yadsınmaz özelliktedir, özellikle de M arkiz adaları üzerine yap­ mış olduğu çalışma bu niteliktedir. Kardiner, ada sakinlerinde, kökeni, kimi nesnel koşullarda y a t­ m akta olan gizli kalmış b ir tasayı ortaya çıkarm aktadır. Bu tasanın kökenleri: açlık tehdidi ve kadın azlığı’dır. (250 erkeğe karşın 100 kadın) Kardiner, açlıktan ötürü, birbirine karşı çıkm ak yoluyla b irb i­ rini koşullandırm akta olan çelişkin iki tepkiyi göz­ lem lem ekte bundan da mumyalama ve yamyamlık olgularını çıkarsam aktadır. Eşcinselliğin, kadm az­ lığının (ve çokkocalılığın) b ir sonucu olduğunu gös­ term ekte, a nca k daha da öteye giderek, araştırm a­ nın sonucu olarak, eşcinselliğin yalnızca, cinsel ge­ reksinim lerin bir doyumu olmadığını aynı zamanda, kadına karşı beslenen b ir öc duygusu da olduğunu ortaya koym aktadır. Ona göre bu durum, kadında, gerçek b ir kayıtsızlığa, babadaysa, çocuklarıyla k u r­ duğu ilişkilerde ince davranışlara yol açm aktadır (çocuk, babalarının arasında büyüm ektedir) bu du­ rumsa, çocukların, özgürce gs/işim ini ve vaktinden önce olgunlaşm asını sağlam aktadır. Vaktinden ön­ ce olgunlaşm a, sert olan ve sevecenlik göstermeyen kadına karşı b ir öc duygusu o larak çıkarılan eşcin­ sellik, çeşitli davranış biçim lerinde ortaya çıkan g iz­ li kalm ış b ir tasa: işte bunlar, indirgenm eyecek o lan kavram lardır, çünkü bizi yaşanmış olana gö­ türm ektedirler. Kardiner’in bu olguları çözüm lem e­ de ruhçözüm sel kavram lar kullanm ış olması pek 74


önemli değil, gerçekte toplum bilim , sözkonusu bu özellikleri, insa nla r arasındaki gerçek ilişkile r olarak kura bilir. Kardiner’in fikirle ri, diya lektik m addeciliğe karşı olmasına karşın, Kardiner'in araştırm ası, diya­ le ktik m addecilikle çelişm em ektedir. Çalışmasında, kadın azlığı maddesel olgusunun, nasıl olup da, karşıt cinslerle erkeklerin birbiri arasındaki iliş k i­ lerin belli b ir görünüşü o larak yaşandığı a nlaşıla­ bilir. Bu çalışma, çağdaş m arx’çılığın b ir dizge içine girerek savsadığı som utun belli b ir düzeyine ulaş­ mada kılavuzluk işlevi görm ektedir. Am erikalı to p ­ lum bilim ciler, bu gibi bildirim lerden «iktisadi olanın tüm üyle belirleyici olmadığı» sonucunu çıkarsam aktadırlar. Bu tümceye, ne yanlış ne de doğru diye­ biliriz, çünkü d iyalektik denilen şey, b ir belirlenim ­ c ilik değildir. Eskim oların «bireyci» oldukları, D akotalarınsa «işbirliğine» eğilim li oldukları doğruysa ve öte yandan da, «yaşamlarını üretme biçim leri» açısından birbirlerine benzedikleri de doğruysa, biz bundan, m arx’çi yöntemde belli b ir yetersizlik bu­ lunduğu sonucunu çıkarsam am alıyız, yalnızca, bu olguların, yöntemde, yeteri kadar geliştirilm em iş o l­ duğunu düşünmeliyiz. Bu, şu anlam a gelm ektedir: toplum bilim , belirlenm iş toplulukları araştırm asında, görgülcülüğünden dolayı, d iyalektik yöntemi geliş­ tirm eye yarayacak olan b ilgileri ele geçirecek ve bu elegeçirişi de, d iyalektik /ö ntem i, sözkonusu b ilgileri içerecek tarzda bütünleyişe iterek gerçek­ leştirecektir. Eskim oların «bireyciliği», eğer gerçek­ ten böyle b ir b ireycilik varsa, m arkiz adaları to p lu ­ luklarında ortaya çıkan etkenlerle aynı tip te olan etkenlerce koşullanm ış olm alıdır. Gerçekte, bu, öz­ nellikle hiç b ir «ilişkisi» olm ayan, to p lu lu k içindeki bireylerin davranışlarında, yaşam gerçekleri, hatta gündelik gerçeklerle (yerleşme, yeme-içm e, bayram^ la r v.b.) bağıntılı olarak ortaya çıkan b ir olgudur, (ya da Kardiner’in terim leriyle konuşacak olursak, b ir «yaşam biçim idir»). Ancak, toplum bilim kendi kendine, bu çeşit olgulara yönelen gelecekle ilg ili 75


b ir tutum olduğu ölçüde, bulgulayıcı bir yöntem olacak ve m arx'çiligi da bulgulayıcı olm aya zo rla ­ yacaktır. Gerçekten de, toplum bilim , yeni ilişkileri açınlam akta, bu yeni ilişkilerin yeni koşullara bağ­ lanmasını öngörm ektedir. Oysa örneğin, b ir «kadın azlığı» olgusu, gerçek b ir maddesel koşuldur ve ik­ tisa t, kıtlıkla tanım landığı sürece de en azından ik­ tisadidir, b ir gereksinim i sıkı sıkıya koşullandıran niceliksel b ir ilişkidir. Ancak bu noktaya şunu da eklemem iz gerekm ektedir, Kardiner, Lévi Strauss'un Les structures élém entaires de la parenté adlı k i­ tabında çok iyi b ir biçim de gösterm iş olduğu şeyi unutm aktadır. Bu: evliliğin, tüm el b ir bağlanm a b i­ çimi oluşu olgusudur. Kadın, yalnızca, bir ya tak ar­ kadaşı değil, b ir işçi, üretici b ir g ü çtü r de. «En ilkel yaşam düzeylerinde, yani, çetin coğrafyasal o rta m ­ la daha gelişmemiş bulunan tekniklerin, yiyecek toplam ayı olduğu denli avlanmayı ve bahçeciliği de tehlikeli yaptığı durum larda, yalnız başına bırakıl­ mış b ir birey için hayatta kalm ak hemen hemen o la ­ naksızdı... bu gibi toplum larda, evliliğin, bireyler için dirim sel bir öneme iye olduğunu söylemek, abartm a olm az... Birey (her şeyden önce) ., b ir eş bulma ama aynı zamanda da içinde yaşadığı ilkel toplum için şu iki felaketin oluşmasını önlem e am a­ cındadır: bekarlık vo öksüzlük». (Str. par., pp. 48-49). Bunlardan şu anlam çıkm akta: tüm üyle tekniklere dayanan yalm çlaştırm alara h içb ir zaman bel bağla­ m amak ve toplum sal koşulları, yalnızca, kendilerine özgü b ir bağlam içinde, tekniklerle gereçlerin ko­ şullandırdıklarını düşünm em ek gerek. Geleneklerle ta rih in (bunlar, Lefebvre’in dikey karm aşıklık dediği şeylerdir) iş ve gereksinim lerle aynı düzeyde devre­ ye girm esi gerçeğinden başka, te knikler ve yaşamın gerçek düzeyiyle döngüsel b ir koşullanm a ilişkisi içinde bulunan başka maddesel ko şullar da vardır (ka­ dın azlığı, bu koşullardan yalnızca birisidir). Böyle­ likle, cinsler arasındaki sayısal ilişki, açlık daha te h ­ d it edici, araçlarsa daha ilkel olduğu sürece, üretim 76


ve üstyapısai ilişkile r açısından, daha büyük bir önem kazanacaktır, Sözkonusu olan şey, yalnızca: h içb ir şeyi önsel o la ra k a lta yerleştirm em ektir. Ka­ dın azlığının, yalınç b ir doğal olgu olduğunu söyle­ mek (bu olguyu, tekniklerin kurum sal yapışma ka r­ şı çıkarm ak için) anlam taşım ayacaktır, çünkü söz­ konusu azlık, to plu lu k dışındaki hiç b ir ortam da ortaya çıkm am aktadır. Bu nedenle, hiç kimse, m arx'çi yorumu, yeterince «belirleyici» olm am akla eieştiremez: Gerçekte, ileriye-geriye yönelik yönte­ min, aynı anda, maddesel koşulların döngüselliğini de, bu temele dayalı insan ilişkilerinin karşılıklı koşullarrmını da gözönünde tutm ası yeterli o labilecek­ tir. (dolaysız biçim de kurulan gerçek bağlantı, ken­ di düzleminde, kadınların sertliğini, babaların göster­ diği hoşgörüyü, eşcinsel eğilim lerle sonuçlanan p iş­ manlığı ve çocukların vaktinden önce olgunlaşm a­ larını ortaya koyarak, kendisi de kıtlığa karşı b ir tep­ ki olan çokeşlilik üzerine kurulm aktadır. A ncak bu değişik özyapılar, çokeşlilikte, bir sepetteki yum ur­ taların durduğu gibi durm am aktadırlar, bu özyapı!ar, karşılıklı eylemle, çokeşliliği sürekli olarak aş­ m akta ve onu bir yaşama b içim i olarak benimseye­ rek zenginleştirm ektedirler.) Toplum bilim , bu gele­ ceğe dönük biçim içinde, tarihsel bütünleyişin ge­ çici b ir anı olarak, kuram sal b ir Jem el ve yardımcı bir yöntem yokluğu gerçeğiyle karşı karşıya du­ rumda, som ut insanlarla bu insanların yaşam ları­ nın maddesel koşulları arasında, insan ilişkileriyle üretim ilişkileri arasında, kişilerle sınıflar arasında (ya da tüm üyle değişik to p lu lu k tü rle ri arasında) yeni dolayım lar ortaya çıkarm aktadır. Biz, topluluğun, insanların ona yakıştırm aya ça­ lıştığı doğaüstü tip te ki varlığa hiç b ir zaman bü­ rünm ediğini ve hiç b ir zaman da bürünmeyeceğini, güçlük çekmeden benim siyoruz. M arx’çilarla b irlik ­ te şunları yineliyoruz: yalnızca insanlar ve insanlar arasındaki gerçek ilişkile r m evcuttur. Bu görüş açı­ sından topluluk, b ir anlamda, yalnızca, b ir ilişkiler 77


çokluğuyla bu ilişkile r arasındaki ilişkile r çokluğu olm aktadır. Bu kesinlik, bütünüyle, toplu m b ilim ciy­ le nesnesi arasındaki karşılıklı ilişki olarak düşün­ düğüm üz şeyden kaynaklanm aktadır, araştırm acı başka b ir topluluğun «içinde» o labildiği ölçüde, belli b ir topluluğun «dışında» olabilm ektedir, ancak, dıştalanan kişinin, gerçek dıştalam a ediminin ters ya­ nında olduğu kimi sınırlı d urum lar bunun ayrıcasıdır~. Bu çeşitli görüngeler, araştırm acıya şunu ta ­ nıtlam aktadırlar: sözkonusu biçim de nitelendirilen topluluk, kişiden, tüm üyle uzaklaşm aktadır. Ancak bu gerçek, araştırm acıyı, toplum sal a la n ı­ mızı dolduran ve dünyaiçi diye adlandırılm ası da uy­ gun düşen ortaknesnelere özgü gerçeklik ve e tk in ­ lik tip in i belirlem ekten alıkoym am alıdır. Sözgelimi, bir balık avcıları klübü, ne küçük b ir taş yığınıdır ne de bir üstbilinç durum udur, bu klüp üyeleri a ra ­ sındaki som ut ve özgül ilişkileri gösterm eye ya ra ­ yan yalınç, sözsel bir ünvan da değildir. Bu klübün, kendine özgü b ir tüzüğü, görevlileri, bütçesi, üye a l­ ma yöntem leri, belli b ir işlevi vardır, üyeleri, sözko­ nusu bu koşulları benimseyerek, aralarında, belli tipte b ir karşılıklılık ilişkisine girm işlerdir. Biz, y a l­ nızca insanlar ve insanlar arasındaki gerçek iliş k i­ ler vardır dediğimiz zaman (Merleau Ponty için, eş­ yaları ve hayvanları da eklemek gerekir) bireylerin som ut e tkinliğini, ortaknesnelerin desteği içinde buimamız gerektiğinden başka bir şey söylemiyoruz. Biz, bu nesnelerin gerçekliğini yadsıdığımızı, b e lirt­ mek istemiyoruz, bu nesnelerin yalnızca asalaksı olduğunu öne sürüyoruz. M arx’çihk, bizim anlayışı­ mıza, çok uzak düşm em ektedir. Ancak bugünkü d u ­ rumunda, sözkonusu görüş açısından, ona iki temel eleştiri yöneltebiliriz. Kuşkusuz, m arx'çilik, «sınıf ç ık a rla rın ın bireysel çıkarlara karşı nasıl zorla benim setildiğini, ilk bakışta, yalınç b ir insansal iliş k i­ ler bütünü olarak görünen pazarın, nasıl satıcı ve a lıcıla r arasında gerçeklik kazanmağa yöneldiğini gösterm ektedir, ancak m arx’çilik, bu «ortaknesne78


!er»in doğası ve kökeni konusunda b ir belirsizliğe bürünm ektedir. M arx'ca taslağı yapılmış olan tapınçcılık kuramı, h içb ir zaman g eliştirilm em iştir, gerçek­ te de, bu kuram, tüm toplum sal gerçekleri açınlamaya yetmezdi, böylelikle m arx’çilik, örgenselciliği yadsırken, ona karşı kullanacağı silahlardan kendini yoksun bırakm aktadır. M arxrçılık, paranın b ir nesne olduğunu düşünm ekte, onun değiştirilem eyen yasa­ larının insanlar arasındaki ilişkileri som utlaştırm aya katkıda bulunduğunu ileri sürm ektedir. Ancak, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süre içinde -H e nri Lefebvre’in terim leriyle konuşacak o lursak- bü­ yüleyici, d iyalektik b ir el çabukluğu, bu korkunç so­ yutlam ayı bize, (bu soyut, Lasalle’ın ücret yasasıy­ la yüz yüze gelen işçinin durum udur) gerçek b ir so­ m ut gibi gösterm ektedir (doğallıkla, bu som utla, ya­ bancılaşm ış bir toplum u anlatm ak istiyoruz). Birey­ ler, soyuta saptıklarında, Hegel’gil idealizme geri dönülm ektedir. Çünkü, emek gücünü satm aya ge­ len bir işçinin bağımlılığı, hangi durum da bulunulur­ sa bulunulsun, bu işçinin soyut b ir varlığa bürün­ müş olduğu anlam ına gelmez. Tam tersine, pazarın gerçekliği, yasaları ne denli değişmez olursa olsun, hatta en som ut görünüşleri içinde bile, yabancılaş­ mış bireylere ve bu bireylerin birbirlerinden ayrılm ış olduğu gerçeğine dayanm aktadır. O rtaknesneler çalışmasını yeni baştan ele alm ak, ve bu nesnele­ rin genel b ir onayın dolaysız b irliğiyle nitelenm iş o l­ dukları şöyle dursun, tam tersine, kaçış görüngeleri sunduklarını gösterm ek gerekm ektedir. Çünkü, veri koşullar temel alınırsa, kişile r arasındaki d olay­ sız iliş kile r öteki özgül ilişkilere bağlı olm akta, bu iliş k ile r de yine öteki ilişkilere bağlı olm aktadır, böylelikle, bir ardarda geliş düzeni içinde bulunan bir bağlılık oluşum u sözkonusudur, bunun nedeni, som ut iliş k ile r içinde nesnel b ir kısıtlam anın va ro l­ masında yatm aktadır. Bu kısıtlam ayı yaratan şey: başka ilişkilerin varlığı değil, yokluğudur, birliği de­ ğil, ayrılm ışlığıdır. Bize göre, ortaknesnenin gerçek­ 79


liği, yenidenoluş olgusuna dayanm aktadır. B „ olgu, bütünleyişin h içb ir zaman bütünlenip bitirilm ediğini ve bütünlüğün en iyisinden bütünlenm em iş b ir b ü ­ tü nlü k biçim inde varolduğunu gösterm ektedir!'2). Ortaknesneler, varoldukları biçim iyle, eylemde ve algıda, dolaysız olarak açınlanm aktadırlar. Biz. bu ortaknesnelerin her birinde, her zaman için, destek­ lenen ve ortaya çıkarılan bir kaçışın aşındırdığı so­ m ut bir m addesellik bulacağız (bu maddesellik, bir devinim, b ir yapı ya da b ir sözcük olabilir), Sözge­ limi, penceremi açıp dışarıya bakmam durum u kavrayabilm em için yeterli: örnekse, b ir kilise, b ir ban­ ka ya da bir café görüyorum , bunların üçü de o rtaknesnedir. Şu bin fran klık fatura bir ortaknesne, demin satın almış olduğum gazete de b ir başka ortaknesnedir. M arx’çılığa yöneltilebilecek ikinci eleştiri, onun, bu nesneleri, kendi başlarına, yani, toplum sal yaşamın tüm düzlem lerinde, incelemeye girişm em iş oluşudur. Oysa, insan, ortaknesnelerle ilişkisi içinde, en dolaysız görünüm ü içinde düşünü­ len toplum sal alan içinde, bulunduğu koşulları ta ­ nımayı öğrenm ektedir. Özgül bağlar burada da, ev­ renselliği, maddeselliği içinde bir gerçekleştirm e ve yaşama tarzıdır, söz konusu özgüllük burada da, kendisini, belirlenim ler içinde çözündürm em ize o la ­ nak tanım ayan kendine özgü b ir donukluğa iyedir. Bu gerçek, yaşam «çevremiz»in de, kurum lan, a n ıt­ ları, araçları, kültürel sonsuzları (doğa fikri gibi ger­ çek ya da Julien Sorel, Don Juan gibi imgesel) ta pınçları, toplum sal zam ansallığı ve «hodolojik uza­ nımı» ile t1) birlikte, çalışma konumuz içine girmesi gerektiği anlamına gelm ektedir. Varlıkları, doğru­ dan doğruya, insanlığın yokluğuna göre oluşan bu çe şitli gerçeklikler, insansal ilişkile r aracılığıyla ve bizim le birlikte, kendi başlarına araştırılabilecek olan ve araştırılm ası da gereken bir ilişkile r çokluğu ortaya koym aktadır. İnsan, emeğinin ve toplum sal üretim koşullarının biçim lendirdiği ürünün b ir ürünü olarak, aynı anda, hem yarattığı ürünlerin ofuştur80


duğu ortam da var olm akta, hem de kendisini b itirip tüketm ekte olan ortaknesnelerin tözünü ya ra tm ak­ tadır, yaşamın her düzeyinde kısa devreler o luş­ m aktadır, başlangıçtaki maddesel koşullar temeline dayanarak onu değiştirm eye katkıda bulunan çev­ rimsel b ir deneyim sözkonusudur. Çocuk, yalnızca ailesini değil -b ir ölçüde bu aile aracılığıyla b ir ö l­ çüde de tek başına- kendisini çevreleyen o rta k gö­ rünümü de yaşam aktadır. Bireysel deneyimi içinde kendisine cçınlanan, yine, sınıfının g en elliğ idir!13). Böylelikle amaç, sözkonusu nesnelerin kendi ya­ pılarıyla yasalarını özgürce gerçekleştirebilecekleri çevrim sel b ir bileşim oluşturm ak olm aktadır. Bu yatay bütünleyiş dikey bütünieyişe göre, aynı anda, hem bağımlılığım hem de görece özerkliğini doğru­ lam aktadır. Bu bütünleyiş, kendi kendine ne yeterlid ir ne de uzlaşmaz b ir yapıdadır. «Ortaknesneleri», sa lt görünüş yanına atmanın hiç bir anlamı yoktur. Elbette, ortaknesneleri, çağdaşların o nlar üzerine edindikleri bilinçle yargılam am ız gerekir, ancak on­ lara yalnızca sonul am açları açısından bakacak da olursak, bu nesnelerin taşıdığı özgünlüğü yitirm iş oluruz. Kimi fabrikalarda karşılaştığım ız kü ltü r to p ­ luluklarından herhangi birini araştırm aya girişen ki­ şi, şu eski savsöze başvurarak, onlardan kurtulm uş olm ayacaktır: işçile r okudukları şeylere inanıyorlar (ortaknesne, bu nedenle, kültürel olm aktadır). Ger­ çekteyse, böylelikle, işçiler, kendi bilinçlenm e sü­ reçlerini geciktirm ekte, işçi sınıfının özgürlüğe ulaş­ ma anını ertelem ektedirler. İşçisınıfım n, bilinçlenm e anını geciktirdiği ne denli doğruysa, aynı işçisım fınm, okuduğu ve sözkonusu okum a edim inin, ken­ disini özendiren ve kendisi aracılığıyla gelişen bir topluluğun bağrında olduğu da o den li doğrudur. Örnekse, tek b ir nesneyi ele alacak olursak, b ir kentin, gerçekliğini, yokluğunun her yerde bulun u ­ şundan kaynaklandıran maddesel ve toplum sal bir örgütlenm e olduğu üzerinde hemen herkes uzlaşaYöntem Araştırm aları — F: 3

81


çaktır. Kent, her zaman başka yerde olduğu sürece, sokaklarının tek tek her birinde bulunm akta olup gizleriyle iç içe olan anakent söylencesi, dolaysız insan ilişkilerindeki donukluğun, sözkonusu iliş k i­ lerin her zaman başka ilişkilerce koşullanm akta o l­ duğu gerçeğinden kaynaklandığını açıkça göster­ mektedir. Paris Gizleri, ana bölüm lenişlerinde b ir­ birlerine bağlanan spotların saltık bağımlılığından kaynaklanm aktadır sözgelim i. Bununla b irlikte, her kentsel ortaknesnenin kendine özgü fiziksel b ir gö­ rünümü vardır. Kimi m arx’çilar, bu noktada, övgüye değer sınıflam alar yapm ışlardır. İktisadi evrim g ö ­ rüşü açısından, tarım kentlerini, sanayi kentlerinden, sömürge kentlerinden, toplum cu kentlerden ayırdetm işlerdir, vb. M arx'çilar, her bir tip için, ayrı ayrı, üretim ilişkilerinin olduğu kadar iş tarzı ve iş bölü­ münün de, kentsel işlevlerin örgütlenişini ve bun­ ların özgül biçim de dağılımını nasıl oluşturm uş o l­ duğunu gösterm işlerdir. Ancak bütün bunlar, dene­ yim kazanmış olm aya yetm em ektedir: Paris ile Ro­ ma birbirinden tüm üyle ayrım lıdır, Paris XIX. yüz­ yılın özgül bir kentsoylu kentidir. Roma ise, bu ken­ tin aynı anda hem Mersinde hem de gerisinde olup, beysoylu bir yapıya iye merkezle (1830'dan önce kendi başkentim izde olduğu gibi, zenginlerle yok­ su lla r aynı yapılarda yaşam aktadırlar) am erikan kentçiliğinden esinlenm iş çağdaş yapıların çevrele­ diği b ir kesimle ayırtkanlaşm aktadır. Bu yapısal ay­ rımların, her iki ülkenin de iktisadi gelişim lerindeki temel ayrım lara karşılık geldiğini ve m arx’çılığın bu­ günkü donanmış biçim iyle, bu ayrım ların nedenleri­ nin açıklam ış olduğunu gösterm ek yeterli değildir. Aynı zamanda, bu kentlerin kurum lannın (con stitu ­ tions), kent sakinlerinin som ut ilişkilerini dolaysız olarak koşullandırdığını da görmek gerekir. Romalı­ lar, gönençle yoksulluğun bu içiçeliğinde, ulusal eko­ nom ilerinin evrim ini bir öz olarak koşullandırdığını da görmek gerekir. Romalılar, gönençle yoksulluğun bu içiçeliğinde, ulusal ekonom ilerinin evrim ini b ir öz 82


olarak yaşam aktadırlar, ancak bu içiçeliğin kendisi, kendiliğinden, toplum sal yaşamın dolaysız b ir ve ri­ sidir. Sözkonusu içiçelik, kendini, özgül tip teki in ­ san ilişkileri aracılığıyla gösterm ekte ve bu ilişkile ­ rin her birinin kentin geçm işinde saklı olduğunu va r­ saym aktadır. Çünkü, insanlarla tarihsel kalıntılar arasında som ut b ir bağ bulunm aktadır (bu bağ, iş ya da sınıf tipine sanıldığı kadar bağlı değildir, çün­ kü, sonunda, sözkonusu tarihsel kalıntılarda hemen herkes yaşam ıştır, giderek belki de halk, bu ta rih ­ sel kalıntıları kentsoylu sınıfından daha çok ku l­ lanmıştır.) bunun yanında, insanları, başka insan­ lara ve çalışma yerlerine ulaştıran yolların o lu ştu r­ duğu belli b ir örgütleniş uzamı sözkonusudur. «Top­ lum sal alansın yapısını ve etkisini araştırm adan, eğer elimizde gerekli a ra çla r olmazsa, yalnızca üre­ tim ilişkilerini belirlem ek yoluyla Romalıların özgül tutum larını gün ışığına çıkarm ak tüm üyle olanak­ sızlaşır. En yoksul sem tlerde bile birtakım pahalı restoranlar bulunm aktadır. Yaz ayları boyunca, ara sokaklardaki café’lerde, varlıklı kişile r akşam yeme­ ği yem ektedirler (bu durum, Paris'te, düşünülem eye­ cek bir şeydir). Bu olgu, yalnızca bireyleri ilg ile n d ir­ m em ektedir: bu olgu, sınıf ilişkilerinin yaşandığı tarz üzerinde kendiliğinden bir anlam taşım aktadır!3). Böylelikle, toplum bilim , ortaya ne denli h ip er-gö rg ülcülük olarak çıkarsa, toplum bilim in m arx’çilikla bütünleşmesi de o denli kolay olur. Yoksa to plu m ­ bilim, tek başına kalarak, b ir te m e lcilik anlayışı ve süreksizliği içinde donup kalır. Toplum bilim -yakınea gözlenm iş bir görgülcülüğün uğrağı biçim indetarihsel bütünleyiş devinim i içine yeniden girdiğinde, d erinliğini ve varlığını da yeniden bulmuş olacaktır. Ancak, toplum sal alanların görece indirgenm ezliğini, genel devinim in bağrında, direnişlere, denetimlere, iki anlam lılıklara ve belirsizliklere yol açarak sürdü­ recek olan da yine toplum bilim olacaktır. Gerçekte, m arx‘çılığa b ir yöntem katm a diye b ir şey sözkonu­ su değil. D iyalektik felsefenin sözkonusu bu aynı 83


gelişim i, toplum bilim i, bu aynı edim içinde, çevrim ­ sel bileşim le derinliğine bütünleyişi yaratm aya gö­ türecektir. M arx'çihk, bu edimi yerine getirm eyi yad­ sıdığı sürece, bu edimi yerine getirm eye onun yerine başkaları girişecektir. Bir başka deyişle biz, çağdaş m arx’çılığı, insan yaşamının bütün som ut belirlenim lerini raslantıya bıraktığı ve tarihsel bütünleyişten, soyut b ir evren­ se llik iskeleti dışında h içb ir şey alm am ış olduğu için eleştiriyoruz. Bunun sonucu şu olm uştur: m arx’çilik, bir insan olm anın taşıdığı anlam ı tüm üyle yitirm iştir, gedikleri doldurm ak içinse, Pavlov’un şu saçma ruhbilim ine sarılm aktadır. Felsefenin ü lkü selleştiril­ mesine, insanınsa insandışı duruma sokulmasına karşı biz, raslantım n payının en aza indirgenebile­ ceğim ve indirgenmesi gerektiğini benimsiyoruz. «Napoléon’un bir birey olarak yalnızca bir raslantı olduğu, gerekli olan şeyin, Devrim 'i dağıtan b ir re­ jim biçim i altındaki askeri buyurganlık olduğu» bize hiç söylenmesin, çünkü bu söylenilen bizi zerre ka­ dar ilgilendirm em ektedir. Çünkü bu, herkesin bildiği beylik bir şeydir. Gösterm ek istediğim iz şey: Napo­ léon denilen kişinin gerekli olduğu, D evrim 'deki ge­ lişim in hem buyurganlık zorunluluğunu hem de bu buyurganlığı yerine getirecek tüm kişiliği yaratm ış olduğu, tarihsel sürecin, başlangıç gücünü ve ta s ­ fiyeyi hızlandıracak olanakları bizzat General Bonaparte'a ve de yalnızca ona verm iş olduğudur. Kı­ sacası, biz, soyut b ir evrenselle, birkaç Napoléon' un olanaklı olabileceği gibi iyi tanım lanm am ış bir durum la uğraşmıyoruz. Biz, gerçek ve canlı insan­ lardan oluşmuş gerçek b ir kentsoylu sınıfının söz­ konusu Devrim ’i dağıtacağı, bu Devrim 'in Napoléon’ un kişiliğinde kendi tasfiyesini yaratm ış olduğu, ve bu yaratm a ediminin hem kentsoylu sınıfına göre hem de yaratıcısına göre oluştuğu som ut bir bütün­ le uğraşıyoruz. Yönsememiz, sık sık ileri sürüldü­ ğü gibi, «usdışı olana payını vermek» değil, tam te r­ sine, belirsizliği ve yo k-b ilg i'yi en aza indirm ek, 84


m arx’çiligi üçüncü b ir yol ya da idealist b ir insan­ cıllık adına yadsım ak değil, insanı, m a rx'çilik içinde yeniden ortaya çıkarm aktır. D iyalektik m addeciliğin, Batı disiplinlerini kendine bütünlem ediği sürece, kendi çatısına indirgenm iş kalacağını gösterm iş bulunuyoruz. Ancak bu, yal­ nızca olumsuz yönden yapılan b ir tanıtlam adır. Ver­ diğim iz örnekler, bu felsefenin bağrında som ut bir insanbilim in eksik olduğunu ortaya koym aktadır. Bu nedenle, devinimden ve som ut çabadan yoksun ka l­ mış bir bütünleyişte, toplum bilim le ruhbilim in ve ri­ leri yan yana uykuya dalmış olacaklar, «Bilgi’ye» bütünlenm em iş kalacaklardır. M arx’çılığın yanılgısı, bizi, bu bütünleyişi kendi kendimize, elim izdeki a ra ç­ larla gerçekleştirm eye götürm üş oluşudur. Bu bü­ tünleyiş, belirlenm iş işlem ler aracılığıyla, ide olojim i­ ze özgün yapısını kazandıran ilkelere göre gerçek­ leşecektir. Bu ilkeleri, şimdi, ortaya koymaya g irişe ­ ceğiz.

85


İLERİYE YÖNELİK - GERİYE YÖNELİK YÖNTEM Engels’in M arx'a yazmış olduğu m ektupta öne sürm üş olduğu savı, koşulsuz olarak benim sediği­ mizi söylemiştim . Bu sav şudur: «İnsanlar, ta rih le ri­ ni kendilerini koşullandıran bir ortam içinde yapar­ lar». Bununla birlikte, bu metin, açık seçik bir me­ tin olmayıp, çok çeşitli yorum lara gelebilecek bir m etindir. İnsanın T arih ’i yaptığını, eğer aynı zam an­ da Tarih te onu yapıyorsa, nasıl anlam ak gerekir acaba? İdealist m arx'çihk, en kolay yorumu seçmiş gibi görünüyor: insan, önsel şartlarla koşullanmış biçim iyle, yani, son çözümlemede, iktisadi şartlarla koşullanm ış biçim iyle, edilgin bir ürün, koşullanmış bir refleksler toplam ıdır. Ancak bu dural nesne, ka­ zanmış olduğu doğayla, benzer biçim de koşullan­ mış öteki durallıkların bulunduğu toplum sal dünya­ ya girerek, «dünyanın akışını* hızlandırm aya ya da frenlem eye katkıda bulunm aktadır: bir bomba bir yapıyı nasıl yıkarsa; bu nesne de süreduaım ilkesi­ ne uymayı sürdürerek, toplum u değiştirm ektedir. Bu durumda, insan etm eniyle m akina arasında hiç bir ayrım kalm ayacak dem ektir. Gerçekte, M arx da şunları yazmıştır: «Yeni bir askeri silahın, ateşli s i­ lahın bulgulanması, zorunlu olarak, ordunun tüm iç örgütlenişini, bireylerin orduyu biçim lendirirken te ­ mel a ldıkları kadronun içindeki ilişkileri ve sonuç olarak da çeşitli ord ula r arasındaki ilişkileri deği­ şikliğe uğratmıştır.» Kısacası, burada sağlanm ış y a ­ rar, silahtan ya da aletten yana gözükm ektedir: s i­ lahın salt ortaya çıkışı her şeyi a ltü st etm iştir. Bu


kavrayış, «C ourrier européenne (Petersburg'un) yer almış olan b ir bildirim de şöyle özetlenm ektedir: «Marx, toplum sal evrimin, istence, bilince ya da in ­ sanlardaki yönsemlere bağlı olmayıp, tam tersine, insanları belirleyen yasaların yönettiği doğal bir sü­ rece bağlı olduğunu düşünmektedir.» M arx bu alın­ tıyı, Serm aye'ye yazmış olduğu ikinci önsözden a k­ tarm aktadır. M arx, bu alıntıyı, gerçekten de benim ­ semiş olduğu tutum un doğru bir değerlendirilişi o la ­ rak mı görm ektedir? Bunu söylemesi zor. M arx, eleştiriyi yapan kişiyi, yöntem ini yetkin b ir biçim de betim lediği için övmekte ve bu eleştirmene, gerçek sorunun, d iyalektik yöntem, olduğunu belirtm ekte­ dir. Ancak m akale üzerinde ayrıntılı bir yorum a g it­ memekte, bugünün kentsoylusunun, ka pita list to p ­ lum daki çelişkilerin tüm üyle bilincinde olduğunu söy­ leyerek sözünü bitirm ektedir. Sözkonusu bu b ild i­ rim, 1860’lardaki şu bildirim inin karşıtı görünüm ün­ dedir: «(işçi devinimi) toplum u a lt üst eden tarihsel sürece bilinçli olarak katılmayı simgelemektedir.» Oysa, C ourrier européenne yer alan bildirim lerin, yalnızca H err l/o g t'd a n alıntılanan bölüm le değil, ama aynı zamanda, Feurbach’ın öne sürm üş o ld u ­ ğu ünlü üçüncü savla da çeliştiği gözlem lenecektir. Bu üçüncü sav şudur: «İnsanların, koşullarla e ğ iti­ m in... b ir ürünü olduklarını öne süren maddeci öğ­ reti, koşulların, tüm üyle insanlarca değişikliğe uğra­ tıldığını ve eğitim cinin kendisinin de eğitilm esi ge­ rektiğini göz önünde tutm am aktadır. Böylelikle, söz­ konusu sav, ya, basit b ir to tolojiden başka b ir şey olm am akta, ve bizim, eğitim cinin koşullarla eğitim in b ir ürünü olduklarını öne süren maddeci öğreti, ko­ şulların, tüm üyle insanlarca değişikliğe uğratıldığını ve eğitim cinin kendisinin de eğitilm esi gerektiğini göz önünde tutm am aktadır. Böylelikle, sözkonusu sav, ya, basit bir totolojiden başka b ir şey olm am ak­ ta, ve bizim, eğitim cinin koşullarla eğitim in b ir ürü­ nü olduğunu kolaylıkla anlamamızı gerektirm ekte­ d ir —bu, tüm ceyi yararsız ve anlam sız kılacaktır— 87


ya da bu sav, insan pra xis’inin indirgenm ezliğinin kesin b ir doğrulanışıdır. Eğitim ci, eğitilm e lid ir tü m ­ cesi, eğitim in bir girişim olduğu anlam ına gelm ek­ tedir. (!) Eğer m arx’çi düşünceye kendine özgü karm aşık­ lığı teslim edilmek isteniyorsa, insanın, sömürü dö­ neminde, hem ürününün b ir ürünü olduğunun, hem de hiç bir durum da bir ürün olarak alınam ayacak tarihsel b ir etmen olduğunun, söylenmesi gerekecek tir. Bu çelişkin durum, olm uş bitm iş bir durum değil­ dir, bu durumu aynı praxis devinim i içinde kavra­ mak gerekir, o zaman bu çelişkin durum Engels'in tüm cesini aydınlığa kavuşturacaktır: insanlar, ta rih ­ lerini, gerçek, önsel koşullan temel alarak yaparlar (bu ko şullar arasına, edinilm iş özellikleri, iş ve ya­ şam tarzının yo! açtığı bozuklukları, yabancılaşm ala­ rı vb. katacağız) Ancak, T a rih ’i yapan, bu önsel ko­ şu lla r değil, insanların kendileridir. Yoksa insanlar, toplum sal dünyayı yönetmede kullandıkları insandışı güçlerin yalınç bir aracı durum una düşerlerdi. Elbet­ te, bu koşullar vardırlar, hazırlanan değişikliklere maddesel gerçekliği sağlayan da yine bu koşullar, yalnızca bu koşullardır, ancak insan pra xis’inin de­ vinim i, sözkonusu bu koşulları korurken aynı za­ manda bu koşulların ötesine de gitm ektedir. Bununla birlikte, kuşkusuz, insanlar, yaptıkları şey­ lerin gerçek değerini ölçem em ektedirler, ya da en azından, T arih ’in öznesi olan işçi sınıfı, b irliğini tek bir devinim içinde gerçekleştirm ediği ve tarihsel ro­ lünün bilincine varamadığı sürece, insanların ya ptık­ ları şey kendilerinden uzaklaşm ak durum undadır. Ancak, Tarih benden uzaklaşıyorsa, bu, onu yap­ madığımdan ötürü değil, sözkonusu Tarihi başkası da yaptığı içindir. Bu noktada bizi, uzlaşmaya v a r­ mış bir sürü bildirim le karşı karşıya bırakmış olan Engels, Köylüler Savaşı’ nda, yine de, bu çelişkin durum a verm iş olduğu önemi b elirtm iştir. Engels, alman köylülerinin yiğitliğiyle tutkusunu, isteklerin­ deki adaleti, kim i önderlerinin (özellikle M ünzer’in) 88


dehasını, devrim ci seçkinler topluluğunun zekasıy­ la hünerini vurgulayarak şu sonuca varm ıştır: «Köy­ lüler Savaşında, yalnızca prenslerin kazanacak bir şeyleri vardı, bu nedenle, savaşın sonucu da bu yön­ de oldu. Prensler, savaşı yalnızca görece oiarak ka­ zanm adılar, çünkü rakipleri (din adamları, soylular ve halk) zayıf düşm üştü, ama aynı zamanda salt o la ­ rak da kazandılar, verilen buyruklrdan en iyi gani­ metleri sağladılar. O zaman, başkaldıranların pra xis' ini çalan şey neydi acaba? Bu, gerçekte, yalnızca, ayrılmış olm alarıydı, bu ayrılış, kökeninde, belli bir tarihsel koşulu içeriyordu: bu koşul, Alm anya'nın böiünrnesiydi. B irbirleriyle birleşm eyi hiç b ir zaman ba­ şaramamış çok sayıda taşra devinim inin varlığı, her birinin ötekinden ayrımlı olarak hareket etmesi, iş­ te bütün bunlar, girişim in gerçek anlamını yitirtm e k için yetmiş te a rtm ıştır bile. Bu, insanın Tarih üze­ rindeki gerçek eylem i o larak beliren girişim in va ro l­ madığı anlam ına gelmez, ancak ulaşılan sonuç — g i­ derek sonuç önerilen am açla bağdaşsa bile— bü­ tünleyici devinimin içine yerleştirildiğinde, yerel o la ­ rak ortaya çıktığı biçim den kökten ayrım lıdır. Son olarak, ülkenin bölünmesi, savaşın başarısızlığa uğ­ ramasına neden olmuş, savaş yalnızca bölünme o la ­ yını derinleştirm eye ve durum u sürdürmeye ya ra ­ mıştır. İnsan, Tarih'i bu biçim de yapm aktadır: bu yapma edimi, insanın, Tarih içinde nesnelleştiği ve yine onun içinde yabancılaştığı anlam ına gelm ekte­ dir, bu anlamda, bütün insanların tüm etkinliğinin özgün yapıtı olan Tarih, insanlar, yaptıkları girişim ­ lerin anlamını (bir ölçüde başarılı o lsa la r bile) nes­ nel sonucu içinde tüm üyle tanım adıkları sürece, in ­ sanlara yabancı bir güç olarak görünecektir. K öylü­ le r Savaşı'nda görüldüğü gibi, kimi taşra köylüleri, kendi çıkarlarını ilg ile n d ird iğ i için, kendi başlarına barış yapm a yolunu tu ta ra k kazanmışlardır, ancak sınıflarını zayıf düşürm üşler ve sınıflarının uğramış olduğu yenilgi, güçlerinden güvenli toprak sahipleri sözlerini tutm ayınca, kendilerine karşı dönmek du­ 89


rumuna gelm iştir. XIX. yüzyılda, m arx’çilik, yalnızca, T arih'i yapma amacını güden bir girişim değil, ama aynı zamanda, kuramda ve uygulamada, T a rih ’i ele geçirm ek yo­ lunda üstlenilm iş dev bir girişim dir, m arx'çilik, bu girişim i yerine getirirken, hem ka pita list süreci hem de işçilerin nesnel gerçekliğini ortaya çıkaran bir kavrayışla, işçi devinim ini birliğe, işçi sınıfının eylem iniyse aydınlığa kavuşturm aktadır. Bu çabanın sonunda, söm ürülenlerin birleştirilm esi ve savaşım veren sınıf sayısının sürekli olarak azaltılm asıyla, Tarih, insan için bir anlam kazanacaktır sonunda, îşçisımfı, kendi bilincine vararak, Tarih'in öznesi o l­ makta, yani kendini T a rih ’te tanım a zorunluluğunu duym aktadır. İşçi sınıfı, günlük savaşımda bile, ereklenen amaca uygun düşen sonuçlar elde etmeli ve bu sonuçlar en azından hiç b ir zaman kendisine karşı dönmemelidir. Daha bu noktaya varm ış değiliz: salt, değişik biçim de gelişm iş üretim to plu lu kları olduğundan dolayı, birden çok işçi sınıfı vardır. İşçi sınıflarının dayanışmasını benimsememek, bu sınıfların b irb i­ rinden ayrılm asını önemsememek denli saçma olur. Kesin parçalanm alar ve bunların kuramsal sonuç­ ları (kentsoylu ideolojisinin çöküşü, m arx’çılığın ge­ çici olarak durduruluşu) çağımızı, kendini tanım a­ dan kendini yapmaya zorlam aktadır, öte yandan, bugün, sözkonusu sınırlam alara eskisinden daha çok uğramamıza karşın, T arih’in bize tüm üyle y a ­ bancı b ir güç olarak göründüğü doğru değildir. T arih ’i, her gün, kendi ellerim izle, yaptığımıza inan­ dığımız şeyden başka bir şey yapıyoruz ve Tarih de bunun karşılığında b ir tepke olarak, bizi o ld u ­ ğumuza ya da olacağımıza inandığımız şeyden baş­ ka bir şey durum una getiriyor. Ancak Tarih bugün, eskisinden daha az donuk: işçisınıfı, «Tarih'in g izi­ ni» ortaya çıkarm ış ve açınlam ıştır, bu giz, ka pita ­ list devinim in, hem kapita listle rin kendilerini incele­ meleriyle, hem de işçi sınıfı kuram cılarının a ra ştır­ 90


malarında kendi bilinçlerine varm alarıyla gerçekleş­ miş oluşudur. Öbeklerin çokluğu, bunların çelişkile ­ ri, ayrılıkları, her bir durum için, daha derin b irleş­ tirm eler içinde konum lanm ış bulunm aktadır. Sivil savaş, sömürge savaşı, dış davaş, alışılagelm iş söylenceler örtüsü altında, herkese, tek bir sınıf sa­ vaşımının değişik ve tüm leyici biçim leri olarak gö­ rünm ektedir. Sosyalist ülkelerin çoğunluğunun, ken­ d ile rin i tanım adıkları doğrudur, ancak -Polonya ö r­ neğinin gösterdiği gib i- Stalin -karşıtlığı denilen şeyde bilinçlenm eye doğru atılmış bir adımdır. Böy­ lelikle, T arih'in taşıdığı anlam ların çokluğu, ancak, gelecekteki bütünleyiş temel alınarak, bu bütünleyişe göre konum lanarak ve bu bütünleyişle çelişile ­ rek ortaya çıkarılabilir. Bu bütünieyişi, her gün da­ ha da yakın kılm ak bize düşen kuramsal ve kılgısal bir görevdir. Her şey kara nlıkla r içinde ama yine her şey apaydınlıktır: kuram sal düzlemde, yöntem oluşturabilecek araçlara iyeyiz. Bu çokanlam lı dün­ yanın bağrındaki tarihsel görevimiz, Tarih'in yalnız­ ca tek bir anlam taşıyacağı anı yakınlaştırm ak, ve onu ortaklaşa olarak yapan som ut insanlar içinde çözüneceği zamanı hızlandırm aktır!3). TASARI Böylelikle, yabancılaşm a, b ir eylemin sonuçlarını değiştirebilm ekte ama bu eylemin derin gerçekliği dönüşüme uğram adan kalm aktadır. Biz, yabancılaş­ mış insanı b ir nesneyle, yabancılaşm ayı da dış ko­ şulları yöneten fiziksel koşullarla karıştırm aya ka r­ şı çıkıyoruz. Biz, toplum sal ortam ın belirlenim lerini korurken, sözkonusu bu ortam ı aşan, veri koşullar tem eline dayanarak bu toplum sal dünyayı dönüşü­ me uğratan b ir insan ediminin özgül varlığını doğru­ luyoruz. Bize göre, insan, her şeyden önce, belli bir durum un ötesine gidişiyle, kendisini nesnelleşmesi içinde hiç tanımasa bile, kendisini oluşturan şeyi yapm adaki başarısıyla seçkinleşir. Bu aşma olg u ­ sunu, insanın kökünde ve her şeyden önce de gerek­ 91


sinim 'de buluyoruz: bu gereksinim , örnekse, M arkiz adalarındaki kadın azlığı olgusunu, topluluğun ya­ pısal b ir gerçeği olarak, çok kocalılığıysa evlilikle ilgili bir kurum olarak birbirine bağlayan şeydir. Söz­ konusu bu azlık olgusu yalınç bir e ksiklik olm adı­ ğından dolayı: en çıplak biçim i altında, toplum iç in ­ deki belli bir durumu göste rir ve bu durum u aşmada harcanacak b ir çabayı içerir. En yalınç davranışın, hem kendisini koşullandıran gerçek ve güncel e t­ kenlere göre hem de varetm eye giriştiği gelecekteki belli bir nesneye göre belirlenm esi gerekirf3). Tasarı dediğim iz şey budur bizim. Tasarıyı sözkonusu ederek, eşzamanlı çifte bir ilişkiyi tanım lam ış oluyoruz. Praxis, verilm iş olana göre olum suzluktur: ancak, her zaman için, olum suzlamanın olumsuzlanması sözkonusudur. Praxis, ereklenen nesneye göre ise olum luluktur, ancak bu olum luluk, «varolmayana», «henüz olmamış o la ­ na» açılm aktadır. Tasarı, öteye doğru b ir kaçış ve sıçrayışla, eşzamanlı bir yadsıma ve gerçekle ştir­ me edimiyle, kendisini aşan devinim le yadsınmış olan aşılmış gerçekliği alıkoyup bu gerçekliğin üze­ rindeki örtüyü açm aktadır: böylelikle Bilgi, praxis'in bin anı, giderek en temel anı olm akta, ancak bu bilgi saltık b ir B ilgi’ye katılm am aktadır: o lu ştu ru la ­ cak gerçek adına yadsınmış olan gerçekliğin olum suzlanm asıyla belirlenm iş bu bilgi, aydınlattığı e y­ lemin tutsağı olm akta onunla b irlikte ortadan kay­ bolm aktadır. Bu nedenle, insanın, ürünün ürünü o l­ duğunu söylemek tüm üyle doğrudur. Kendini insa­ nın çalışmasıyla yaratan bir toplum un yapıları, her bir birey için, nesnel bir başlangıç noktası ortaya koym aktadır: böylelikle, insanın gerçekliği, emeği­ nin doğasında ve aldığı ücrettedir. Ancak bu ger­ çeklik, insanı, insan, kılgısal e tkinliği içinde, bu do­ ğayı sürekli olarak aştığı sürece bellem ektedir (ör­ nekse halkçı b ir dem okraside, bu, ç ift vardiya ça lı­ şarak, «eylemci» olunarak, ya da çalışma s a a tle ri­ nin artm asına gizlice direnerek, ka p ita list bir to p ­ 92


lumdaysa, bir sendikaya girerek ya da grev yönün­ de oy vererek v.b. gerçekleşm ektedir). Bu nedenle sözkonusu aşma olgusu, ancak, varlığın o lanakla­ rıyla kurduğu b ir ilişki olarak düşünülebilir. G erçek­ te, insanın ne olduğunu söylemek, aynı zamanda, onun ne olabileceğini de söylemek dem ektir ve bu tersinden de geçerlidir: insanın maddesel koşulları insanın o la na klar alanını sınırlarlar (işi çok zorlu olabilir, sendika ya da siyasal etkinlikle ilgilenem eyecek denli yorgun düşebilir). Böylelikle o lanaklar alanı, kişinin, kendisine doğru nesnel durum unu aş­ tığı erek olm aktadır. Ve bu alan, zamanı ve yeri geldiğinde, toplum sal ve tarihsel gerçekliğe sıkı sı­ kıya bağlı olm aktadır. Örnek verm ek gerekirse, her şeyin satın alındığı b ir toplum da, bütçelerinin ya ­ rısını ya da daha çoğunu yiyecek m addeleri almaya ayıran işçiler için, kü ltü r olanakları, hemen hemen ortadan kalkm ış dem ektir. Kentsoyluların özgürlü­ ğüyse, tersine, gelirinin her zaman için artan bir bölümünü, büyük harcam a değişkelerine ayırabilm e olanağında yatm aktadır. Ancak, o la na klar alanı, ne denli kısıtlanırsa kısıtlansın, her zaman için vardır ve bundan başka o la na klar alanı, bir belirsizlik bölgesi olarak düşünülm ek yerine, tüm Tarih'e d a ­ yanan ve onun tüm çelişkilerini kuşatan güçlü bi­ çimde yapılaşmış bir bölge olarak düşünülm elidir. Birey, kendini, verilm iş olanı o la na klar alanına doğ­ ru aşarak ve bütün öteki o la na klar arasında b ir o la ­ nağı gerçekleştirerek n esnelleştirir ve T arih ’i yap­ maya katkıda bulunur. Böylelikle tasarı, kişinin ken­ disinin belki de bilm ediği b ir gerçeklik kazanm ak­ tadır ve bu gerçeklik gösterdiği ve oluşturduğu çe­ lişkile r aracılığıyla olayların akışını etkilem ektedir. O zaman, olanağı, çifte biçim de belirlenm iş o la ­ rak düşünmek gerek. Bu olanak bir yandan, özgül eylemin sözkonusu bağrında, eksik olan geleceğin varlığı olarak yer alır ve bu aynı yoklukla gerçeği açınlar, öte yandan bu olanak, ortaknesnenin son­ suz olarak koruduğu ve dönüştürdüğü b ir gerçek, 93


sürekli b ir gelecek olur. O rtak gereksinim ler, yeni işyerlerinin açılmasına ortam hazırladığında (örne­ ğin, sanayileşen bir toplum da fizikçilerin çokluğu) henüz dolu olm ayan sözkonusu işyerleri kimi k işi­ ler için, gerçek, som ut ve olanaklı b ir gelecek ku­ rarlar. Sözgelimi bu kişiler hekim lik okuyabilirler, yaşam ları, önlerinde ölüm lerine dek açık olarak uzandığı sürece, bu meslek kendilerine kapalı d eğ il­ dir. Bir özdeşlik sözkonusu olduğundan dolayı, ordu hekim liği, taşra hekim liği ya da sömürge hekim ­ liği vb. karşılaşacakları kimi yararları ve kimi zo r­ lukları birliğinde getirir. Bu gelecek, elbette ki, parçal olarak doğrudur, belli bir status gı/o’yu ve to plumlarımızın Tarih'i sürekli olarak yapışlarıyla kar­ şıtlaşan b ir düzen m inim um unu (raslantıların dışta tutulm ası) gerektirir. Ancak bu gelecek, düzmece bir şey değildir, çünkü toplum un güncel çe lişkileri­ ni gösteren şey, bir başka deyişle, mesleğin, sınıfın vb, sürekli olarak artan işbölüm ünün gereklerini gösteren şey, yine bu sözkonusu gelecektir. Bu ne­ denle, gelecek, şem atik ve her zaman için açık bu­ lunan b ir olanak olarak, güncel üzerinde dolaysız eylem o larak ortaya çıkar. Buna karşılık, gelecek, bireyi güncel gerçekliği içinde tanım lar, hekim lik öğrencilerinin b ir kentsoy­ lu toplum unda yerine getirm eleri gereken koşullar, aynı zamanda, toplum u, mesleği ve bu koşulları ye­ rine getirecek kişinin toplum sal konumunu da açığa vurur. Ana-babaların varlıklı olması hâlâ gerekli olan b ir durum sa, burs verm e uygulaması yaygın değilse, o zaman gelecekte hekim olacak kişi ken­ dini orta sınıfların bir üyesi o larak görür-, buna kar­ şılık, sınıfının kendisi için olanaklı duruma getirdiği gelecek aracılığıyla, yani seçilm iş mesleğiyle, sını­ fının bilincine varır. Oysa gerekli koşullan yerine getirmeyen kişi için, hekim lik, bu kişinin eksikliği, insan d işiliği durum una dönüşür (dahası, başka bir ç o k meslek de bu kişiye «kapalı» olabilir). Bizim, görece yoksulluk sorununa, belki de, bu açıdan ya k­ 94


laşmamız gerekiyor: her insan, kendisi için o la na k­ sız olan o la na klar toplam ıyla yani aşağı yukarı tı­ kanıp kapanmış olan b ir gelecekte olumsuz olarak tanım lanır. Ayrıcalıklı olm ayan sınıflar için, to p lu ­ mun, kültürel, te knik ve maddesel her zenginleşişi, b ir azalışı bir yoksullaşm ayı imler, gelecek hemen hemen tüm üyle tıkanm ış olur. Böylelikle, toplum sal olanaklar, hem olum lu hem de olumsuz anlamda, bireysel geleceğin şem atik (çizemsel) belirlenim le­ ri olarak yaşanırlar. Giderek, en bireysel olanak bile, toplum sal bir olanağın içselleşm esinden ve zen ­ ginleşm esinden başka bir şey olmaz. Londra çevresindeki hava üslerinden birinde, ha­ va personelinden birisi bir uçağa atlam ış ve pilot olarak hiç b ir deneyimi olmaksızın M anş’ı geçm iş­ tir. Ancak bu kişi, karaderili olduğundan dolayı, uçuş personeli üyesi olması engellenm iştir. Sözge­ limi bu durum da, kısıtlama, karaderili kişi için, öznel bir yoksullaşm a olm akta, ancak o bu öznelliği anın­ da aşarak nesnele doğru yönelm ektedir. Sözkonusu bu yadsınmış gelecek, kara de rili kişiye, «ırkının» yazgısını ve aynı zamanda ingilizlerin ırkçılığını yan­ sıtm aktadır. Karaderili kişilerin söm ürgecilere karşı giriştikle ri genel başkaldırı, kara de rili kişide, bu kı­ sıtlamanın özgül yadsınması olarak ortaya çıkm ak­ tadır. O, beyazlar için olanaklı olan bir geleceğin herkes için olanaklı olmasını benim semektedir. Ka­ raderili kişi, kuşkusuz açıkça bilincine varamadığı bu siyasal konumu, kişisel b ir saplantı olarak yaşa­ m aktadır: havacılık gizli b ir gelecek olarak onun olanağı olm aktadır. Gerçekteyse, karaderili kişi, sö­ m ürgecilerce daha önceden tanınm ış bir olanağı seçm ektedir (bu durum, söm ürgecilerin, daha baş­ langıçta, sözkonusu hakkı ortadan kaldıram ayışlarından dolayıdır). Bu olanak: başkaldırm a, risk, skandal ve baskı olanağıdır. Bu seçim, aynı zam an­ da karaderili kişinin bireysel tasarısıyla sömürülen kişinin söm ürgecilere karşı sürdürdüğü savaşımın güncel anlamını ve durum unu anlamamıza olanak 95


sağlam aktadır. (Karaderili kişi, edilgin ve boyun eğ­ miş direniş anını aşm akta, ancak kişinin bir parçası olduğu topluluk bireysel başkaldırıyı ve yılgıyı aşa­ cak araçlara henüz iyelenememektedir.) Ülkedeki savaşım şim dilik bireysel edim ler istediği için bu genç asi, daha da birey daha da te kil olm aktadır. Böylelikle, karaderili kişinin biricik özgüllüğü, ç if­ te b ir geleceğin -beyazların geleceğiyle kardeşleri­ nin geleceğinin içselleşm esi olm akta, çelişki, kara­ derili kişiyi kısa süreli ve göz kamaştırıcı b ir gele­ ceğe fırlatan,, b ir tasarı içinde gizlenm ekte ve aşıl­ m aktadır, karaderilinin içine atıldığı bu gelecek, bir tutukevi ya da raslantısal b ir ölüm le parçalanıp gitm ek olacaktır. Am erikan kültürcülüğü ile Kardiner’in kuramını m ekanistik ve eskim iş kılan şey, bunların, kültüre! davranışı ve temel tutum ları (ya da rolleri) gerçek, canalıcı, geçici olan b ir görünge içinde düşünm e­ meleri, bunu yapm ak yerine, sözkonusu davranış­ ları ve tutum ları, bir neden sonuçlarına nasıl ege­ men olursa, insanlara egemen olan geçmiş b elir­ lenim ler olarak görm elidir. Eğer toplum un her bir kişiye, geleceğin b ir görüngesi olarak sunulduğu ve geleceğin de kişinin yüreğine, davranışının gerçek b ir güdülenişi olarak sızdığı düşünülürse, her şey değişir. M arx’çilarm , m ekanist m addeciliğin kendi­ lerini aldatm alarına olanak verm eleri bağışlanabi­ lir b ir şey değildir, çünkü m arx’çila r büyük-ölçekli toplum cu planlam aları tanım akta ve onaylam akta­ dırlar: b ir Qinli için, gelecek, bugünden daha gerçek­ tir. Belli bir toplum da, geleceğin yapıları a ra ştırıl­ madığı sürece, zorunlu olarak, toplum sal o'ana ilişkin herhangi bir şeyi anlam ama durum uyla kar­ şılaşılacaktır. Burada, öznelle nesnelin gerçek diyalektiğini be­ tim leyecek durum da değilim. Bunu yapabilm ek için, «dışsalın içselleşmesi» ile «içselin dışsallaşm csının» gerçekleştiği o rta k zorunluluğu gösterm ek ge­ rekirdi. Praxis, gerçekte, içselleşm e aracılığıyla bir 96


nesnelden başka b ir nesnele geçiştir. N esnelciliğin nesnelliğe doğru öznel aşılışı olarak tasarı, ortam ın nesnel koşulları ile o la na klar alanının nesnel yapı­ ları arasındaki biçim iyle, kendinde, öznelliğin ve nesnelliğin devingen birliğini, eylemin temel belirle ­ nim lerini simgeler. O zaman öznel, nesnel süreç içinde, gerekli b ir an olarak, ortaya çıkmış olur. İn­ san ilişkilerini yöneten maddesel koşulların, gerçek pra xis koşulları olm aları gerekmekteyse, bu koşul­ lar özgül durum ların özgüllüğü içinde yaşanm alı­ dır. Eğer işçiler, satınalm a gücünü, vücutlarında, bir gereksinim ya da acı deneyim leri olan b ir korku b i­ çim inde duyumsamasaydılar, satınalm a gücünün azalması, işçileri iktisadi istem lerde bulunm aya hiç b ir zaman itmezdi. Sendika eyleminin uygulanması, deneyimli parti m ilitanları arasında, nesnel im lem lerin önemini ve etkinliğini a rtıra b ilir: ücret hadleri ve fiya t endeksleri, sözkonusu eylemi kendi kendi­ ne aydınlatıp güdüleyebilir, ancak bütün bu nes­ nellik, sonuç olarak, yaşanmış b ir gerçekliğe karşı­ lık gelm ektedir: işçiler, duyum sadıkları ve ö te kile ­ rinin de duyum sayacakları şeyi bilm ektedirler. Oy­ sa, duyumsamak, şim diki zamandan öteye gitmek, nesnel bir dönüşüm olanağına doğru ilerlem ektir. Öznellik, yaşanan deneyim içinde, kendine dönm ek­ te ve nesnelleşm esi aracılığıyla da kendisini um ut­ suzluktan kurtarm aktadır. Böylelikle öznel, kendin­ de, yadsıdığı ve yeni bir nesnelliğe doğru aştığı nes­ neli içermekte, bu nesnellik de nesnelleşmenin bir gereği olan tasarının içselliğini, nesnelleşm iş öz­ nellik olarak dışlaştırm aktadır. Bu, hem, sözkonu­ su biçim de yaşanmış olanın sonuç içinde yerini b u l­ duğu, hem de, eylemin tasarlanan anlamının, doğ­ ruluğunu bütünleyiş süreci içinde ele geçirecek bi­ çimde, dünyanın gerçekliğinde ortaya çıktığı anla ­ mına gelm ektedir(4). Tarih'i, yani, insansal yaratıcılığı, ancak, iki nes­ nellik arasındaki b ir dolayım olarak tasarı açıklyabilir. B ir seçim yapmalıyız. Gerçekte, biz: ya her şeyi Yöntem A raştırm aları -— F: 7

97


kim liğe indirgem ekteyiz (ki bu diya lektik m addeci­ liğin yerine m ekanikçi m addeciliği koym ak demek­ tir) ya da d iya le ktik’ten kendini Evrene zorla benim ­ seten göksel bir yasa, kendi kendine tarihsel süreci oluşturan doğaüstü bir güç (buysa, Hegel'ci idealiz­ me düşm ektir) yapm akta ya da insana, işi ve eylemi aracılığıyla, durum unu aşması için gücünü yeniden verm ekteyiz. Yalnızca bu çözüm, bizi, bütünleyiş de­ vinim i, gerçek içinde, tem ellendirm eye yetkili kılm ak­ tadır. D iyalektik'i, insanların doğayla ilişkisinde, «baş­ langıç koşullarıyla» ilişkisinde ve insanların yine ö te­ ki insanlarla ilişkisinde aramalıyız. D iyalektik, ta sarı­ ların karşı karşıya gelerek, başlangıçlarına ulaştıkları yerde bulunur. Bu sonucun, yalnızca yalınç b ir ista ­ tis tik ç i ortalam a değil de, yeni bir gerçeklik olduğu­ nu ve kendine özgü bir anlam la donanmış bulundu­ ğunu, bize ancak insan tasarısının özyapıları kavratm aktadır(5). Sözkonusu bu düşünceleri burada geliştirm ek olanaklı değil. Bu düşünceler, C ritique de la Raison d ialectique' in II. bölüm ünün konusu olacak. Kendimi burada üç gözlemle sınırlam akla yetineceğim , bu gözlemler, en azından, verdiğimiz tanıtm a bilgilerini, varoluşçuluk sorunlarının kısa bir fo rm üllendirilişi olarak düşünmeye olanak sağlaya­ caktır.

Yaşayarak her an aşm akta olduğum uz veri, va rlı­ ğımızın yalnızca maddesel koşullarıyla sınırlanmış değildir, bu veri olan şeyin içine,

b elirttiğim gibi,

kendi çocukluğum uzu da katmalıyız. Ailem iz aracı­ lığıyla, sınıfımızın ve toplum sal koşullanmamızın hem belirsiz bir bilincine varış hem de bu durum un ö te­ sine kör bir gidiş, kendimizi sözkonusu bu verilm işlikten çekip çıkarm ak için harcadığımız yorucu bir 98


çaba olarak beliren şey, sonuç olarak, gelip ka ra k­ te r denilen şeye dayanır. Bu düzeyde, öğrenilen davranışlar ile (kentsoylu davranışları, toplum cu davranışları) bizi kendimize bütünleyen ve kendi­ mizden ayrı düşüren çelişkin davranışlar ortaya çık­ maktadır. (Örnekse, Flaubert'i ele alacak olursak, düşçül ve dindar b ir çocuğun davranışı, çileci bir cerrahın çocuğu oluşu). Bu düzeyde, ayrıca, ilk baş­ kaldırılarımızın izleri, boğucu gerçekliği aşmak için yaptığım ız um utsuz g irişim ler ve bunlardan sonuç­ lanan sapm alar ile bozukluklar da bulunm aktadır. Bütün bunları aynı zamanda korum aktır da. Biz, bu özgün sapm alarla birlikte, düşünmeye, öğrendiğim iz ve karşı çıkmayı benim sediğim iz bu davranışlarla b irlik te işe girişeceğiz. Varlığımızın çelişkilerinden kaçm ak için, kendim izi olanaklarım ıza doğru atarak, sözkonusu çelişkilerin örtüsünü kaldırm aktayız ve bu çelişkilerim iz yine aynı eylemim iz içinde, eylem i­ miz bu çelişkilerden zengin olsa da, bizi, içinde yeni çelişkilerin yeni davranış tarzları oluşturacağı to p ­ lumsal b ir dünyaya aktarm aktadır. Böylelikle diye­ biliriz ki hem sürekli olarak sınıfımızı aşmaktayız, hem de sınıfımızın gerçekliği sözkonusu aşma edi­ miyle b irlikte kendini ortaya çıkarm aktadır. O lanak­ lı olanın gerçekleşmesi, toplum sal dünyada, zorun­ lu olarak, bir nesne ya da bir olayın yaratılm asıyla sonuçlanm aktadır, işte bu gerçekleşme, kendi nes­ nelleşm em iş olm aktadır, bu nesnelleşmede yansı­ yan özgül çelişkilerse yabancılaşmamıza tanıklık etm ektedir. Şimdiye dek, kapitalizm in, kentsoylunun ağzından dile getirilm iş olduğu ve bu kentsoylunun, kapitalizm dışında hemen her şeyden sözetm iş olduğu apaçık ortadadır. Gerçekteyse, kentsoylu, her çeşit şeyden sözetm ektedir, kentsoylu, yiyecek konusundaki be­ ğenilerinden, sanatsal yeğlem elerinden, n efretle rin ­ den ve sevilerinden, kendi çelişkileriyl bağlantılı o la ­ rak gelişen her şeyden sözetm ektedir. Gelgelelim, bu özgül önerm enin taşıdığı soyut ve evrensel imlem, 99


gerçekte, sermayenin kendisinden başka bir şey değildir. Dinlenceye çıkmış olan bir sanayicinin, mesleki ve iktisadi e tkinlikle rin i unutm ak için, ken­ dini çılgınca avlanm aya, sualtı avcılığına verdiği bir gerçektir, balığı ya da oyun zamanını bekleyişinde­ ki tutkuyu, bize ancak ruhçözümlemenin açıklaya­ cağı da bir gerçektir. Ancak, edimin maddesel ko­ şullarının, edimi, «açınlayıcı sermaye» olarak nes­ nel tarzda yarattığı, edimi iktisadi uzantılarıyla b ir­ likte ka pita list süreç içine bütünlediği de bilinen olgulardandır. Böylelikle sözkonusu edim, Tarih'i, üretim ilişkileri düzeyinde istatistiksel olarak yap­ mış bulunm aktadır, çünkü, varolan toplum sal yapı­ ları sürdürmeye katkısı olm aktadır. Ancak bu sonuç­ lar, bizi edimi daha da som ut değişik düzeylerde ele alm aktan ve edimin bu düzeylerde taşıyabileceği so­ nuçları araştırm aktan alıkoym am alıdır. Bu açıdan bakıldığında, her edim her sözcük aşam alandırılm ış bir imlem çokluğuna sahiptir. Bu piram it için de, daha a ltta ve daha genel olan imlem, daha yu kar­ da ve daha som ut olan imlem için destekleyici bir çerçeve işlevi görm ektedir. Ancak, yukarda ve da­ ha som ut olan imlem, her ne kadar çerçevenin dı­ şına çıkarmıyorsa da, genel olandan somutu çıkarsamak ya da som utu genel içinde çözündürm ek, olanaksızdır. Örnekse, iktisadi M althus'çuluğun F ran­ sız işverenlerince uygulanması, kimi kentsoylu çev­ relerde, cim riliğe doğru belli bir eğilim e yol açmıştır. Eğer te k bir topluluğun ya da kişinin cim riliğinde yalnızca iktisadi M alth us’çuluğun yalınç etkisi gö­ rülseydi, som ut gerçeklik ortaya çıkarılamazdı. Çünkü, cim rilik, çocuğun, paranın ne olduğunu pek bilemediği ilk çocukluk yıllarından kaynaklanm akta­ dır. Bu nedenle cim rilik, aynı zamanda, kişinin, dün­ yada varolan vücuduna ve durum una meydan oku­ yan b ir tarzda yaşama biçim i de olm aktadır. T utula ­ cak doğru yöntem, sözkonusu som ut özellikleri, ik ­ tisa di devinim tem eline dayanarak araştırm ak, an­ cak bunu yaparken de özelliklerin özgül yapısını(6) 100


gözden kaçırm am aktır. İşte, biz kendimizi ancak bu yolla bütünleyişe doğru yöneltebiliriz. Bu, maddesel koşulun (burada( Fransız iktisadi M althus’çuluğunun, belirlenen yatırım tipinin, kre­ dilerin daraltılm asının vb.) düşünülen tutum açısın­ dan yeterince «belirleyici» olmadığı anlam ına gel­ mez. Ya da, şöyle söyleyecek olursak, maddesel koşulun insan tasarısı yoluyla oluşturduğu olguların karşılıklılık eyleminin tüm düzeylerde araştırılm ası koşuluyla, maddesel koşula başka herhangi bir e t­ ken eklemek gerekmez. M althus'çuluk, «küçük b ir İşadamının» oğlunca (M althus’cularımızın hâlâ des­ tek diye tutundukları şu eskil kategori) çocuğun a i­ lesinin yoksulluğu ve güvencesizliği aracılığıyla, sü­ rekli birpara sayış santim santim b ir para b iriktiriş biçim inde yaşanabilir. Hernekadar baba, çoğu kez, yalnız kendi işçisiyse de, çocuk, babada m ülkiyete bir bağlılık, bu m ülkiyet tehdit edildiği ölçüde daha da yeğinleşen bir bağlılık bulabilir. Çocuk, kimi ko­ şu lla r altındaysa, sahip olm aya karşı duyduğu n ef­ retin başka b ir görünüşü olarak, ölüme karşı verdi­ ği savaşımın deneyimine varabilir. Ancak, babanın, sözkonusu m ülkiyete iye olm ak yoluyla kaçtığı ölüm ­ le kurulan dolaysız ilişki, iye olunan m ülkiyet, dış­ salın içselleşm esi olarak yaşandığı sürece, doğru­ dan doğruya m ülkiyetin kendisinden gelmektedir. İnsanların birbirinden ayrılm ası ve m ülkiyet sahibi kişinin kendi ölümü karşısında duyduğu yalnızlık olarak beliren eşyanın özgül nitelikleri, m ülkiyet bağ­ larını güçlendirm e istencini, yani yaşamın kendini, kendini ortadan kaldıran nesnede bulmasını koşul­ landırm aktadır. Çocuk, m ahvolm ak üzere olan sa­ hip kişiyle ölm ek üzere olan kişinin tasasını, tek bir devinim le, ortaya çıkarabilm ekte, aşabilm ekte ve koruyabilm ektedir. Çocuk, bu kişile r arasında ye­ ni b ir dolayım gerçekle ştire cektir ve bu dolayım ta ­ mı tamına cim rilik olacaktır. Babanın ya da aile to p ­ luluğunun yaşam larındaki bu ayrımlı anlar, Fran­ sız ekonom isinin devinim i aracılığıyla öğrenilm iş üre­ 101


tim ilişkileri gibi o rta k b ir kaynaktan çıkm aktadır­ lar. Ancak bu anlar, değişik biçim lerde yaşam akta­ dırlar, çünkü aynı kişi (ve daha büyük bir olasılıkla aynı topluluk) bu tek ama aynı zamanda karmaşım olan kaynağa göre (işveren-üretici, çoğu kez ken­ disi çalışm aktadır) değişik düzeylerde konum lan­ maktadır. Çocukta, bu anlar, D'rbirleriyle bağlantı­ ya girm ekte, birbirlerini tek bir tasarının içinde deği­ şikliğe uğratm akta ve bu yolla da yeni bir gerçek­ lik oluşturm aktadırlar. Belirtm em iz gereken bir kaç nokta daha var. İlk ağızda, çocukluğum uzu geleceğim iz olarak yaşadı­ ğımızı anmalıyız. Çocukluğum uz, davranışlarımızı ve rollerim izi gelecekteki bir görünge içinde belirle ­ mektedir. Bu, b ir m ontaj ediminin m ekanik biçimde yeniden ortaya çıkışına benzer b ir şey değildir. Çün­ kü, davranışlarla roller, kendilerini dönüştüren ta ­ sandan ayrılam azlar, davranışlar ve roller, b irle ştir­ dikleri ve insansal girişim in her anında bulmamız ge­ reken koşullara bağlı olm ayan ilişkilerdir. Bunlar aşılıp da korununca, tasarının içsel renklenişi diye adlandırabileceğim şeyi o luştururlar, bunu söyle­ mekle, sözkonusu davranış ve rolleri, özelliklerinden olduğu kadar güdülenişlerinden de ayırdetmekteyim : girişim in güdülenm esi, girişim in kendisiyle bir ve aynı şeydir, tek bir şey oluştururlar, özellik ve ta ­ sarıysa, bir ve aynı gerçektirler, son olarak da ta sa ­ rının am açları, tasarıya aynı anda hem birleşik hem de aşkındır. Ancak, tasarının renkdurum u, yani öz­ nel olarak tadı nesnel olaraksa biçim i, kökensel sap­ malarımızın aşılm asından başka bir şey değildir. Bu aşma edimi, ansal b ir devin'ım değildir, uzun sü­ reli bir devinim dir, bu devinim in her anı, hem aşm a­ dır hem de bu aşma kendisi için ortaya konduğu sürece, sözkonusu sapm aların belli bir bütünleşme düzeyinde sa lt ve yalınç olarak sürdürülüşüdür. Bu nedenle, yaşam, sarm allar biçim inde bir gelişme çiz­ gisi izler, aynı noktalardan farklı bütünleşm e ve karm aşıklık düzeylerine te kra r te kra r geçer. 102


Flaubert, çocukken, ağabeyinden ötürü, baba se­ vecenliğinden yoksun olduğunu duyumsamaktadır. Achille, baba Flaubert’e benzediğinden, Flaubert babasının hoşuna gitm ek için A ch iile ’e öykünm ek durum unda kalm aktadır, oysa Gustave, som urtkan bir g üceniklik içinde bu öykünme zorunluluğuna karşı çıkm aktan başka b ir şey yapm am aktadır. Gus­ tave, koleje girdiğinde de, durumu değişm em iştir: parlak b ir öğrenci olan Achille, dokuz yıl önce, da­ ha o zaman herkesin saygınlığını kazanmış, baş he­ kim ünvamm ele geçirm iştir. Küçük kardeşin, baba­ sının kendisine de saygı besleyebileceğini um abil­ mesi için, ağabeyinin aldığı n otla r gibi n otla r a la ­ bilmeyi gerçekleştirm esi onun gibi beğenilmesi ge­ rekm ektedir, oysa Gustave, karşıçıkışının gerekçe­ sini bile söylemeden yüz çevirm ektedir. Bu, içinde bilinmeyen b ir direncin işe karışmış olduğunu gös­ teriyor. Bundan böyle, Flaubert, vasat b ir öğrenci olarak kalacak bu durum sa evde hiç hoş karşılan­ m ayacaktır. Bu hoş karşılanmayış, ortaya çıkan ye­ ni etkenle yeni kolejle daha da kısıtlanm ış olm akta ­ dır. Gustave’ın okul arkadaşlarıyla kurm uş olduğu ilişkiler, baskın özellikteki ilişkile r değildir, aile so­ runu o denli önem lidir ki başka ilişkilerle ilgilenemez olm uştur. Kimi okul arkadaşlarının başarıların­ dan ötürü küçük duruma düşüşü de, bu başarıla­ rın A chille'in ' üstünlüğünü (Achille, her sınıfta, en yüksek dereceyi alm ıştır) doğrulam aktadır. Flau­ bert, hukuk okum ağa razı olduğunda, b ir üçüncü evre belirm iştir, A ch ille ’den ayrım lı olduğundan emin olabilm ek için, ondan aşağı olmaya ka ra r ver­ m iştir. Aşağılık karmaşığının bir kanıtı olarak, gele­ cekteki uğraşısından nefret edecek, kendini idea­ lis t bir ödünleme mekanizmasına kaptıracak ve so­ nunda bir avukat olma gerçeğiyle yüz yüze kalınca da «histeri» nöbetlerine tu tu lu p kendini düştüğü durum dan kurtarm aya çabalayacaktır. Bu üçüncü evre, hem bir zenginleşme hem de ilk koşulların bir kısıtlanm aya uğrayışıdır. Yalıtılm ış bulunan her ev­

103


renin bir yineleme olduğu gözükm ektedir, buna kar­ şılık, çocukluğundan kaynaklanıp da sinir bunalım ­ larına dek varan devinimde bu verilerin sürekli o la ­ rak aşılması gözlem lenm ektedir. Bu süreç, gerçek­ ten de, Gustave Flaubert'in kendini yazına verişiyle sonuçlanm ıştır!7). Ancak bu veriler, aynı zamanda, aşılmış -geçm iş' tirle r, her işlemde, geçm işi- aşış yani gelecek o la ­ rak ortaya çıkm aktadırlar. R ollerim iz her zaman için geleceğe ilişkin dir: bu veriler, herkes için, ye­ rine getirilecek görevler, kaçınılacak pusular, uy­ gulanacak güçler vb. olarak belirm ektedir. «Baba­ lık» olgusu, kimi am erikalı toplum bilim cilerin ileri sürdüğü gibi, bir rol o labilir, ya da sözgelim i şu du­ rum olanaklı o labilir: evli genç b ir adam, babasıyla özdeşleşmey ya da kendini onun yerine koymak için ya da bambaşka b ir am açla, sözgelimi, tutum unu be­ nimsemek yoluyla ondan kurtulm ak için, baba olm a­ yı um abilir: durum ne olursa olsun, ailesiyle geç­ m işteki ilişkisi (ya da en azından, geçm işte derin­ den yaşanmış ilişki) ona kendini yalnızca, yeni bir girişim in kaçış yolu olarak görünm ektedir. Babalık, ona, ölene dek süren yeni b ir yaşamın yolunu a ç ­ m aktadır. Eğer bu b ir rolse, insanın bulguladığı bir rol, her zaman yeni koşullar altında durmadan öğrenegeldiği b ir rol ve ancak ölüm anında tanıdığı b ir roldür. Kompleksler, yaşam tarzı ve yaratılacak bir gelecek olarak geçm iş-aşışların açınlanması, bir ve aynı gerçektir: bu gerçeklik, yönlendirilm iş bir yaşam olarak, insanın eylem aracılığıyla doğrulan­ ması olarak, sözkonusu tasarıdır ve bu gerçeklik, aynı zamanda, b ir yere yerleştirilem eyen, çocukluk anılarım ızda gelecekten, olgun insanlar olarak se­ çişlerim izdeyse çocukluğum uzdan yansıyan şu usdışılık sisidir(!). ' İkinci olarak belirtm em iz gereken şey, bütünleyişin, T a rih în b ir devinim i olarak, bir olayı b ir to p lu ­ luğu ya da b ir kişiyi «konumlandırmadaki» kuram ­ sal ve kılgısal b ir girişim olarak, olduğu şeyle ilg i­ 104


lidir. Daha önce, tek b ir edimin, daha da karm aşık düzeylerde değerlendirilebileceğini ve bu nedenle de sözkonusu edimin b ir dizi farklı imlemle gösterilebi­ leceğini belirtm iştim . Ancak bundan, kimi filozofların yaptıkları gibi, sözkonusu im lem lerin birbirlerinden bağımsız olduklarını, deyim yerindeyse, b irb irle rin ­ den aşılamayan uzaklıklarla ayrı düştüklerini çıkarsamamak gerekir. Kuşkusuz, m arx’çimn bu kusur­ da, genellikle, hiç b ir suçu yoktur: m arx’çi, üst yapı Im lem lerinin altyapıdan yola çıkılarak nasıl o lu ştu ­ ğunu gösterm ektedir. M arx’çi daha da öteye gidip -özenklikleri de sözkonusu ederek- kimi uygulam a­ larla kimi üstyapısal inançların taşıdığı simgesel iş­ levi götürebilir. Ancak bu, bütünleyişin, diyalektik bir açılım süreci olarak ortaya çıkması için yeterli değildir. Birbirinin üstüne binen imlemler, ayrıştır­ mayla, yalıtılm akta ve sıralanıp dökülm ektedir. Oy­ sa, bu im lem leri yaşamda bir araya getiren devnim, bileşim seldir. Koşullanm a aynı kaldığından dolayı, bu etkenlerin ne önemleri ne de sıralanışları deği­ şikliğe uğram aktadır: anca k bu imlemler, bileşim sel çok boyutlu, çözünmez nesneler olarak, uzam -zaman içinde bireysel ye rler kaplayan nesneler o la ­ rak düşünülmezse, insan gerçeliği gözden kaçırıl­ mış olur. Burada düşülecek yanılgı, yaşanmış olan imlemi, dilin bu imleme verm iş olduğu yalınç ve doğ­ rusal bildirim e indirgem ek olacaktır. G ördük ki, «uçak hırsızının» bireysel başkaldırısı, söm ürgenin o rta k başkaldırısının tikelleşm iş b ir du­ rum udur ve bu başkaldırı, aynı zamanda, sözkonusu som utlaşm a yoluyla, ö zgürleştirici b ir edim olm ak­ tadır. Toplum sal başkaldırıyla bireysel takınak a ra ­ sında yer alan bu karm aşık ilişkinin, ne eğretilem esel b ir bağa indirgenebileceğini ne de genellik için ­ de çözünebileceğini anlam am ız gerekm ektedir. T a ­ kınak nesnesinin, uçağın, som ut varlığı, olayın kıl­ gısal yanları (uçağa nasıl ve ne zaman binileceği yb ) indirgenem eyecek şeylerdir: bu karaderili kişi, siyasal b ir gösteri yapm ak yönseminde değildi, o 105


yalnızca kendi bireysel yazgısıyla ilgileniyordu. An­ cak biz şu noktayı da biliyoruz: yapmış olduğu şey (toplum sal istek, özgürleştirici skandal) yaptığına inandığı şeyde (hatta dahası, yaptığı şeyle de, uça­ ğı çalıp kullanm asında da, Fransa’da öldürülm esin­ de de) örtük biçim de içerilm ek zorundaydı. O za ­ man, bu iki imlemi birbirinden ayırm ak ya da birini ötekine indirgem ek olanıksızlaşm aktadır, bu im lem ­ ler aynı tek b ir nesnenin ayrılm az yüzleridir. Bir üçüncü imlemde: ölüm le kurulan ilişki, yani yasak­ lanmış bir geleceğin hem yadsınması hem de benim ­ senmesidir. Bu ölüm, aynı zamanda, halkının o lanak­ sız başkaldırısını bu nedenle de söm ürgecilerle olan güncel, ilişkisini, nefretle yadsımanın köklü bütün­ lüğünü ve son olarak da bu kişinin içe yönelik ta ­ sarısını, kısa ve göz kamaştırıcı b ir özgürlük se çi­ şini, bir ölme özgürlüğü seçişisini deyimlemektedir. Ölümle kurulan ilişkinin bu farklı görünüşleri, yeri gelince, birleşm ekte yeri gelince de birbirlerine in ­ dirgenmez olm aktadırlar. Bu görünüşler, edime ye­ ni b oyutlar kazandırm aktadırlar. Bu görünüşler hem söm ürgecilerle kurulan ilişkiyle nesneyle kurulan ta kınaksal ilişkiyi -yani, daha önce ortaya çıkarılan boyutları? hem de sözkonusu b oyutlar içinden ken­ dilerini yansıtm akta, belirlenim ler, içlerinde, ölüm yoluyla başkaldırıyı ve ölme özgürlüğünü sürdürüp topla m a kta dırlar(’). D oğallıkla, kimi başka bilg ile r­ den de yoksunuz bu noktada, kişiyi hangi ç o cu klu ­ ğun, hangi deneyimin, hangi maddese! koşulların nitelediğini, tasarıyı neyin ıraladığını hiç bilm iyo­ ruz. Bununla birlikte, şuna hiç kuşku yok ki, bu be­ lirlenim lerin her biri, kendi zenginliğini ötekine ka­ ta cak ve öteki belirlenim leri kendinde içerecektir. (Çocukluk, hangi durum da olursa olsun bu umutsuz durum un, bu bir geleceği olmayan geleceğin çıraklı­ ğı değil m idir? Ç ocuklukla kurulan ölüm bağı, hepi­ mizde, o denli dar o denli sıkıdır ki, kendimizde, ilk yıllarım ızdan beri bir ö lm e k-için -ta n ıklık etme tasarısı bulunup bulunmadığını so rabiliriz vb.). Bu

106


belirlenim lerin her biri, ayrıca, özgül bir aydm latış edimiyle, bize öteki im lem lerdeki kendi varoluşunu, ezilmiş b ir varlık olarak, kimi im lerin usdışı bağı o la ­ rak gösterm e durum unda o la caktır vb. Ve biz aynı zamanda, yaşamın sözkonusu bu nesnelliğinin, te ­ mel bir koşul olarak, bu im lem lerin nesnel imlemi olarak varolduğuna da inanıyor değil miyiz? Roman­ cı bize, kahram anının «zihninde» değişm ekte olan düşünceler olarak, bu boyutların kimi zaman birini kimi zamansa ötekini gösterm e yolunu tutacaktır. Ancak böyle yapm akla yalan söylemiş olacaktır: sözkonusu olan (ya da zorunlu olm ayarak) düşün­ celer değildir, her şey b ir bütün olarak verilm ekte­ dir. İnsan, içten kilitlenm iş bir durum dadır, kendisini saran bu duvarlardan kurtulam am akta ya da bir başka deyişle duvarlarla kuşatılm ış olduğunu b il­ mektedir. Bütün bu duvarlar, tek b ir hapishane oluşturm aktadırlar, bu hapishane, tek b ir yaşam, tek b ir edim dir. Her imlem dönüşm esini sürdürm ekte ve bütün öteki dönüşüm ler üzerinde de yansım ak­ tadır. O zaman, bütünleyişin ortaya çıkarması gere­ ken şey, edimin çokboyutlu b irliğ i olm aktadır. Eski düşünce alışkanlıklarım ız, bu birliği, yani hem ka r­ şılıklı yorum a gelebilen hem de im lem lerin görece özenkliğini taşıyan sözkonusu bu koşulu, aşırı ker­ tede yalınçlaştırm a riskine girm ektedir, dilin bugün­ kü biçim i, onu özgün yerine getirm eye pek elverişli değildir. Ancak biz, sözkonusu yüzlerin karm aşık ve çok değerli birliğini, yine, bu yoksul araçlarla bu kötü alışkanlıklar aracılığıyla yüzlerin etkileşim le­ rinin (yani yüzlerden her birinin bir ötekisiyle ve bü­ tünle olan bağlantısının) d iyalektik yasası olarak gerçekleştirm eye çalışmalıyız. İnsanın diyalektik bilgisi, Hegel ve M arx'tan sonra, yeni b ir ussallık gerektirm ektedir. Bu ussallığı, deneyim içinde hiç kimse yanaşm am ıştır kurmaya, şu bir g erçektir ki Doğu'da olsun Batı'da olsun tek b ir kişi, kendimize ve çağdaşlarım ıza ilişkin ne tek b ir sözcük söyle­ miş ne de tek b ir tüm ce yazmıştır,, buysa küçük bir yanılgı d eğ ild ir(10)107


_

2

Tasarı, araçsal o la na klar alanını, zorunlu o la ­ rak, bir baştan bir başa geçm elidir!"). A raçların öz­ gül nitelikleri, tasarıyı, az çok derin biçimde dönüş­ türm ekte, nesnelleşm esini koşullandırm aktadırlar. Oysa, aracın kendisi -bu araç ne olursa olsun- te k ­ niklerin belli gelişim inin ürünüdür ve son çözüm le­ mede de üretici güçlerin b ir ürünü olarak belirir, izleğim iz felsefeyle ilgili olduğuna göre, ö rnekleri­ mi, kültürel çevreden alm ak yoluna gideceğim. İdeoloıik b ir tasarının sonul ereğinin, bu tasarı görü­ nüşte ne olursa olsun, çelişkilerinin bilincine vara­ rak temel durum u değiştirm ek olduğu düşünülm e­ lidir. Sınıfın ve koşulun evrenselliğini dile getiren öz­ gül b ir savaşımdan doğmuş olan tasarı, bu savaşımı açınlam ak için aşmayı, bu savaşımı herkesin gözü­ nün önüne sermek için açınlamayı ve bu savaşımı çözündürm ek için de gözler önüne sermeyi ereklemektedir. Ancak, yalınç açınlanm ayla herkese gös­ term e arasına, kültürel araçların ve dilin kısıtlanmış ve tanım lanm ış bölgesi girm ektedir. Ü retici güçlerin gelişim i, bilim sel bilgiyi koşullandırm akta ve b ilim ­ sel bilgi de yeri ve zamanı gelince üretici güçleri koşullandırm aya gitm ektedir. Üretim ilişkileri, bu bilgi aracılığıyla, belli b ir felsefenin ayırdedici özel­ liklerini ortaya koym akta, som ut ve yaşanmış ta rih ­ se, sözkonusu felsefenin çerçevesi içinde, belirlen­ miş toplum sal öbeklerin gerçek ve kılgısal tu tu m la ­ rını deyimleyen özgül fik irle r dizgesi o lu ştu rm aktadır(n). Sözkonusu bu sözcükler, yeni imlemlerle yüklenm iş olup, evrensel anlam ları kısıtlanm ış ve derinleşm iştir. XVIII. yüzyıldaki «Doğa» sözcüğü, bu sözcüğü kullananlar arasında, dolaysız bir sorum ­ luluk ortaklığı yaratm ıştır. Burada, kesin b ir imlem sözkonusu değildir ve gerçekten de D iderot zam a­ nında Doğa fikri tartışm aları sona erdirilem em iştir. Ancak, bu felsefel öge bu izlek herkesçe kavranan b ir şeydir. Böylelikle, genel kü ltü r ulamları, özgül dizgeler ve bu dizgeleri deyimleyen dil, daha o za­ 108


mandan bir sınıfın nesnelleşmesi, gizli kalmış ya da açığa vurulam am ış savaşım ların yansıması ve ya ­ bancılaşm anın özgül düzeyde gösterilm esi olm ak­ tadır. Bu durum da dünya dışarda kalm aktadır: b ire ­ yin içinde, sin ir dizgesince vurulm uş b ir damga gibi yer alan, dil ya da kü ltü r değildir, tersine, kü ltü r ile dil içinde bulunan, yani o la na klar alanının özel bir kesiminde bulunan, insandır. Bireyin, açınladığı şey­ leri gözler önüne sermesinde, bu nedenle, elinde hem çok zengin hem de çok az sayıda öge vardır. Az sayıda oian öğeler: sözcükler, usavurma tip le ri ve yö ntem leridir ve bunlar sınırlı niceliklerde bulu­ nurlar, aralarında boş uzamlar, b oşluklar yer alm ak­ tadır. Zengin öğelerse: her sözcük yedeğinde, bü­ tün bir çağın kendisine verm iş olduğu imlemi de getirm ektedir. İdeolog, konuşmaya başlar başla­ maz, söylemek istediğinden daha çoğunu ve daha ayrımlısını da söylem ektedir, içinde bulunulan çağ ideologun düşüncesini kendisinden çalm aktadır. İdeolog, sürekli olarak, başka yönlere çevrilm ekte ve sonuç olarak dile getirilen fikirlerde derin sap­ m alar olm aktadır, ideolog, sözkonusu bu anlarda, sözcüklerin gizemine yakalanıp kalm aktadır. M arquis de Sade, Simone de Beauvoir'ın göster­ diği gibi, ayrıcalıklarının tüm üne te ker teker karşı çıkılan feodal dizgenin çöküşünü yaşam ıştır. Onun ünlü «sadizm»i, haklarını, kişiliğinin öznel yanı üze­ rinde tem ellendirerek, şiddet içinde bir savaşçı o la ­ rak doğrulam ak isteyen kör b ir girişim dir. Oysa bu girişim , kentsoylu öznelciliğinin İçine çoktan sızmış­ tır, nesnel soyluluk ünvanları, yerlerini, Ego’nun de­ netlenmez üstünlüğüne bırakm ışlardır. M arqius de Sade’ın şiddete doğru itilişi, başlangıçtan beri, yo ­ lundan sapm ıştır. Ancak o, daha da öteye gitm ek istediğinden kendini temel fikirle, yani: Doğa fik ­ riyle karşı karşıya buluverm iştir. Sade, doğa yasa­ sının, en güçlünün yasası olduğunu, öldürüm lerin ve kıyımların doğal yokedilişlerden başka b ir şey olm adığını vb. gösterm ek iste m iştir!13). Ancak bu fikir, yoldan saptırıcı b ir anlam içerm ektedir: bey­ 109


soylu ya da kentsoylu, 1789'da yaşayan herkesin gözünde Doğa iyidir. Oysa birdenbire, tüm dizge yoldan sapacaktır: çünkü öldürüm le işkence Doğa' ya öykünmekten başka bir şey yapm am aktadırlar, çünkü en bağışlanmaz suçlar iyi, en iyi erdem ler kötü olm uştur. Beysoylu da işte tam bu noktada, devrim ci fikirle rle alaşağı edilm ektedir, o, bugün «beysoylu devrimi» diye adlandırdığımız çelişkinin, 1787’lerde başlayan ve tüm soyluların düştüğü çe­ lişkinin bilincine varm ıştır. M arquis de Sade, bu olup bitenin hem b ir kurbanı (lettres de cachets’ yüzün­ den başı beladan kurtulam am ış, yılla r yılı Bastille' de kalm ıştır) hem de bunlardan ya ra r sağlayan bir kişi olm uştur. Kim ilerini giyotine kim ilerini de göç etmeye zorlayan bu çelişkiyi, o, devrim ci bir ideo­ lojiye çevirm ektedir. O, özgürlükle (onun için bu ö l­ dürme özgürlüğüdür) insanlar arasında (bunu, ken­ di dar ve derin iletişim sizlik deneyiminden sıyrılıp insanlara yönelm ek için yapm aktadır) iletişim kur­ mak istem ektedir. Ç elişkileri, eski ayrıcalıkları ve düşüşü onu gerçekten de yalnızlığa tu tsa k etm ek­ tedir. Daha sonraları, S tirner’in B iricik diye adlan ­ dıracağı, Evrensel'in, usçuluğun ve e ş itlik ’ln çalıp saptıracağı deneyime varacaktır, kendini, çağının gereç-kavram larıyla, sıkıntılar içinde, düşünmeye çabalayacaktır. Bütün bunların sonucuysa şu çap­ kın ideoloji olacaktır: kişinin kişiyle kurabileceği tek ilişki, işkence edenle kurbanını bağlayan ilişkilerdir, bu kavrayış aynı zamanda da, savaşım lar ile saitık İletişim sizliğin sözkonusu bu saptırılm ış doğrulanışı aracılığıyla sürdürülen b ir iletişim arayışıdır. İşte M arquis de Sade, sözkonusu bu koşullar içinde, ça ­ bucak sınıflandırılm ası yanlışlara yol açacak dev bir ya pıt dikm ektedir. Bu yapıt, beysoylu düşünce­ nin en son biçim de dönüştürülm üş yalnız bir insa­ nın savı olarak ortaya çıkm aktadır. Bu örnek, çağ­ daş m arx’çılığın, kültürel bir dizgenin özgü! içeriğini savsam akla ve onu anında b ir sınıf ideolojisinin ev­ renselliğine indirgem ekle ne denli yanılm ış olduğu110


nu gösterm ektedir. Yabancılaşm asını aşmak İ8teyip de yabancılaşm ış sözcüklerin içine takılı kalmış k i­ şi b ir dizge olm aktadır, bu, kendi araçlarıyla sa ptı­ rılmış bulunan ve kültürün özgül b ir W eltanschauung'a dönüştürm ek istediği b ir bilinç kazanmıştır. Ve bu olgu aynı zamanda, sözkonusu araçları y ö ­ netmek, fazlalıklarından arıtm ak ve yalnızca kendi­ sini deyimlemesini sağlam ak için, toplum sal a ra ç­ lara karşı girişilm iş b ir düşünce savaşımıdır. Sözko­ nusu bu çelişkilerin sonucu, ideolojik b ir dizgenin in ­ dirgenm ez özellikte oluşudur: çünkü araçlar, ne olurlarsa olsunlar, bu araçları kullanan kişiyi ya ­ bancılaştırm akta, eyleminin anlamını değişikliğe uğ­ ratm aktadır. Fikir, som ut insanın hem nesnelleşm e­ si hem de yabancılaşm ası olm aktadır. Fikir, kendini dilin m addeselliğinde dışlaştıran kişinin kendisidir. Bu nedenle fikri, sözkonusu fikrin sapm alarını ve so­ nunda da nesnel gerçekleşim ini anlam ak üzere, tüm gelişim i içinde araştırm ak, öznel imlemiyle (ya­ ni onu dile getiren kişi için öznel imlemiyle) yönel•m işliğini ortaya çıkarm ak önem kazanm aktadır. O zaman, Lenin’in de söylemiş olduğu gibî, T arih ’in «hileli» olduğu ve bizim onun hilelerini yeterince değerlendirm ediğim iz ortaya çıkacaktır. Bunun ya ­ nında şu noktayı da gözlemleyeceğiz: anlık ya pıtla ­ rının çoğu, karm aşık ve sınıflandırılm ası zor nesne­ lerdir, bunların tek bir sınıfın ideolojisine göre «ko­ num landırılm aları» ender bir durum dur, bunlar da­ ha çok derin yapıları içinde, çağdaş ideolojilerin çe­ lişkilerini ve savaşımlarını yeniden üretme yoluna g i­ derler. Ayrımına vardığımız bir başka nokta da şu: :bugünün kentsoylu dizgesi içinde, devrim ci m adde­ ciliğin b asit bir yadsınışmı görmemek gerekir, te rs i­ ne, dizgenin bu felsefeye nasıl karşılık geldiğini, felsefenin bu dizge içinde nasıl içkin olduğunu, çe­ k ic ilik le rle iticilikle rin , etkilerin, yum uşak anıştırm a 'güçlerinin ya da yeğin savaşımların, her fik ir içinde 'b irb irle rin i nasıl izlediklerini, Batı’lı düşünürün ide­ alizm in in b ir düşünce durduruluşuyla nasıl belirlen­ 111


diğini, bir başka deyişle, daha önceden varolan kimi izlekleri geliştirm eyi yadsım asıyla, kısacası da bir «öznellik bayramı» olm aktan çok b ir çeşit tüm olm ayışla nasıl belirlendiğini de bilm ek gerekir. Sade'ın düşüncesi, ne bir beysoylunun düşüncesidir ne de bir kentsoylunun, bu düşünce, kendi sınıfınca yasak edilm iş, yükselen sınıfın egemen kavram ları dışında kendini deyimlemek için hiç b ir araç bulamamış ve bu kavram ları da saptırarak kullanm ış, bu arada sözkonusu kavram ları kullanırken kendi de bozul­ muş b ir soyunun yaşayan umududur. Özellikle, ken­ dini evrensel b ir sınıf olarak ortaya koyma çabasın­ da olan kentsoylu sınıfının girişim ini gösteren dev­ rim ci evrensellik, Sade’da, sert bir gülmecenin kay­ nağı olma noktasına dek vararak, doğruluğunu tü ­ müyle yitirm iştir. Sözkonusu düşünce, çılgınlığa v a r­ ma kertesinde, canlı b ir tartışm a gücünü içinde hâ­ lâ barındırm aktadır. Ayrıştırm acı us, kavram ları da bu biçim de kullanarak, doğal iyilik, ilerleme, eşitlik ve evrensel uyum gibi kentsoylu fikirle rin i de yık­ maya katkıda bulunm aktadır. Sade’ın kötüm serliği, kentsoylu sınıfının hiç bir şey verm ediği ve 1794’lerde «evrensel» sınıftan dıştalandığının bilincine va­ ran kol işçisinin kötüm serliğine katılm aktadır. Bu kötüm serlik, devrim ci iyim serlikten, aynı anda hem uzak hem de ona yakın durm aktadır. Kültür, verilebilecek örneklerden yalnızca b iris i­ dir: siyasal ve toplum sal eylemin ikircikliliğ i, çoğun­ lukla, gereksinim ler arasındaki, edimin itkileri a ra ­ sındaki, dolaysız tasarıyla öte yanda bulunan to p ­ lumsal alanın ortak aygıtı arasındaki, yani, praxis araçları arasındaki derin çelişkilerden kaynaklan­ m aktadır. Fransız devrim ini uzun bir zaman incele­ miş olan Marx, çalışmasından, bizim de benimsedi ğim iz kuram sal bir ilke çıkarm ıştır: «Gelişmelerimi belli b ir aşamasında, üretim ilişkileriyle üretim güç leri çatışm aya girerler, işte o zaman başlayan dö nem devrim ci dönemdir. «Gerçekte şuna hiç kuşk yok ki, 1789'daki tica re t ve sanayi, feodal dizgem 112


nitelendiren yönetm elikler ve özelliklerle boğulm uş­ tur. Bu nedenle, belli b ir sınıf savaşımı: kent soylu sınıfıyla beysoylu sınıfının savaşımı sözkonusu b i­ çimde açıklanm akta, Fransız Devriminin genel çer­ çeveleriyle temel devinim i yine bu biçim de belirlen­ mektedir. Ancak şu noktayı da belirtm em iz gerek­ m ektedir ki, kentsoylu sınıfı -h e r ne denli sunayileşme yeni yeni başlıyor olsa da gereksinim leriyle güçlerinin tüm üyle bilincine varm ış belli b ir o lg un ­ luğa erişm işti, bütün te knik adam lar, bütün te k n ik ­ ler ve bütün gereçler elindeydi. Sözkonusu tarih dö­ nemi içinde özgül b ir anı incelem ek istediğim izde ise, durum tüm üyle ayrımlı olm aktadır: örneğin, sansculottes'un Paris Komününe ve Convention'a karşı giriştiği eylem. Başlangıç noktası yalındır bu ey­ lemin: başlangıç noktası, halkın çektiği yiyecek sı­ kıntısıdır, halk a çtır ve yiyecek istem ektedir. Ortada gereksinim varken, b ir eylem nedeni varken, d uru ­ mu çabucak düzeltm ek için y e tkilile r üzerinde etkili olabilecek temel b ir tasarı da o la ca ktır -bu tasarı, genel ve belirsiz olm asına karşın dolaysızdır- Ey­ lem araçlarının bulunması ve bu araçların ku lla nıl­ masıyla o luşturulacak b ir politikanın ortaya konm a­ sı koşulu gerçekleşirse, temel konum devrim ci o la ­ caktır. S a ns-culottes topluluğu türdeş olm ayan üye­ lerden oluşm uş bulunduğundan, bu topluluğun iç i­ ne, küçük kentsoylular da, e sna flar da, işçiler de, kendi üretim araçlarına sahip olanların çoğu da g ir­ m ektedir. Beysoylular, rahipler ve halktan oluşmuş kitlenin bu yarı-işçi kesimi (tarihçilerim izden birisi, Georges Lefebre, bunu «Halk cephesi» diye a dlan ­ dırm aktadır») özel m ülkiyet dizgesine bağlı kalm ak­ tadır. Bu sınıf, özel m ülkiyet dizgesini bir çeşit to p ­ lum sal görev durum una sokmayı düşlem ektedir. Bu nedenle de, tekelleri özendirmeye eğilim gösteren b ir tecimse) özgürlüğü kısıtlam a yönseminde o la ­ caktır. İşte bütün bunlardan dolayı, kentsoylu m ül­ kiyetinin sözkonusu ahlaksal kavranışı, daha önce­ leri, açık biçim de ortada d eğildir ve bu kavrayış. Yöntem Araştırm aları — F: 8

113


sonraları, söm ürgeci kentsoylu sınıfının en gözde aldatm acalarından biri olacaktır. Ancak bu kavra­ yış 1793’de, ortaya, özellikle, feodal, ataerkil kavra­ yışın b ir kalıntısı olarak, varlığını, Ancién Réjime'e borçlu olan bir olgu olarak ço m a ktad ır. Feodaliz­ min içindeki üretim ilişkileri, simgesini, yasal saltık m onarşi varsayım ında bulm uştur: kra), ulu b ir kişi olarak, toprağa sahip olm akta ve m ülkiyetini halkm m ülkiyetiyle özdeşlem ektedir, kralın m ülkiyet sahi­ bi uyrukları ondan sürekli bir m ülkiyet güvencesi a l­ m aktadırlar. Sans-culottes, eskim iş olan özyapısım tanımaksızın, anımsadığı bu ikircikli düşünce adına, vergi istemeye gitm ektedir. Bu durumda, vergi iste ­ me, hem b ir anım sam a hem de bir öngörü aracı o l­ m aktadır. Vergi istemi bir öngörü aracıdır, çünkü, durum un en çok bilincinde olan to plu lu klar, dem ok­ ratik bir cum huriyetin kurulup savunulm ası için, devrim ci hüküm etten her şeyi esirgem elerini iste ­ m ektedirler. Savaş, zorunlu olarak, iktisa d i p la n la ­ maya götürm ektedir -buysa, bir anlam da, söylenil­ mek istenen şey olm aktadır-. Ancak bu yeni istem, yönünü, nefret edilen m onarşinin iktidara geçirilm e­ sine doğru çeviren eskil b ir imlem aracılığıyla o rta ­ ya konm aktadır: vergi alma, fiya t tavanları koyma, pazarların denetlenmesi, kamusal tahıl am barları: XVIII. yüzyılda açlığa karşı savaşm ak için sürekli olarak kullanılan yöntem ler işte bunlardı. Halkın önerdiği program da, M ontagnards da G irondins de, ortadan henüz kaldırmış oldukları eski rejimin bu­ yurgan geleneklerini dehşetle karşılam aktadırlar. Buysa, geriye doğru atılm ış b ir adımdır. İktisatçılar, ancak üretim ve tecim özgürlüğünün bolluğu geri getirebileceği görüşündedirler. Kentsoylu sınıfın sözcülerinin, kendi çıkarlarını savundukları söylen­ m iştir, böyle olduğu kesindir ama, temel nokta da bu değildir. Ö zgürlük en ateşli savunucularını, özel­ likle, gemi sahipleri, bankacılar ve uluslararası te c i­ mi tem sil e ttikleri söylenen G irondins arasında b ul­ m uştur. Yüksek kentsoylu sınıfının çıkarları, tahılın 114


vergilendirilm esiyle etklenemezdi. Yetkilerinin ku l­ lanılm asına izin veren M ontagnars’ın, özellikle ve r­ gile r yüzünden kârlarının kısıtlanması tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olan devlet emlaki sahiplerince desteklendiği, pek de haklı olarak, ileri sürülm ek­ tedir, İktisadi planlam anın bu uğurda ant içm iş d üş­ manı Roland'm hiç m ülkiyeti yoktu. Gerçekte, C on­ vention üyelerinin -aydınların, hukukçuların, küçük m em urların- ideolojik ve kılgısal bir iktisadi özgür­ lük tu tku la rı vardı. Bu iktisadi özgürlük içinde, ke nt­ soylu sınıfının genel çıkarı nesnelleşmiş oldu, kent­ soylu sınıfı, bugünü güvence altına alm aktan daha çok geleceğini güvence artına alm aya can atıyordu. Gözünde, özgür üretim, özgür mal dolaşımı ve özgür rekabet ilerlem enin ayrılm az üç koşuluydu. K ent­ soylu sınıfı, gerçekten de tu tku yla ileriye yönelerek T arih ’i ilerletm ek istedi ve ilerle tti de, ancak bunu gerçekte, m ülkiyet iyeliğini, iye olan kişiyle iye o lu ­ nan şeyin dolaysız ilişkisine indirgeyerek gerçek­ leştirdi. Buradan yola çıkınca, her şey karm aşıklaşm akta ve zorlaşm aktadır. Savaşımın anlamını nesnel b i­ çimde nasıl değerlendirm ek gerekir? Kentsoylu sı; nıfı. en ılımlı iktisadi denetim ciıiğe karşı çıktığında, j T a rih ’in doğrultusunda mı yürüyor olm aktadır? Bu­ ji yurgan bir savaş ekonom isi vaktinden önce mi or! taya çıkm ıştır? Bu savaş ekonom isi karşıkonulm az direnm elerle karşılaşır mıydı acaba(14) Kimi kentsoy­ luların, planlı ekonom inin bazı biçim lerini benim seyebilm eleri için, kapitalizm in kendi iç çelişkilerini geliştirm esi mi gerekirdi? Ya sans-culottes iç ne demeli? Onlar, gereksinim lerinin doyumsanmasmı isteyerek temel haklarını kullanm ış oluyorlardı. Gel­ işgelelim, önerdikleri yöntem kendilerini gerilere gö­ çtürm eyecek miydi? S ans-culottes, kimi m arx’çilarin söyleme yü re kliliğ in i gösterdiği gibi, Devrimin ard sınırlarını kollayan m uhafızlar mıydı acaba? Su­ brası bir gerçek ki, fiya t tavanları konması istemi, uyandırdığı anılarla, açlıktan kıvranan bir çok ki115


şinin zihninde geçm işi yeniden canlandırm ıştır. Bu kişiler, XVIII. yüzyıldaki açlıklarını bir an için unuta­ rak: «Krallar zamanında, yiyecek ekmeğim iz vardı» diye haykırıyorlardı. Kuşkusuz ötekiler, sözkonusu düzenlem eleri bambaşka bir açıdan ele alm ışlar, bu düzenlem eler aracılığıyla toplum culuğu öngörm üş­ lerdir. Ancak bu toplum culuk, b ir seraptan başka b ir şey değildi, çünkü bu toplum culuğu gerçekleş­ tirecek hiç b ir araç yoktu ortada. Dahası, bu to p ­ lum culuk belirsizdi de. M arx, Baboeuf’ün çok geç kalm ış olduğunu söylem ektedir. Çok geç ya da çok erken: Devrim’i yapmış o la nla r halkın kendisi değil m iydi? S ans-culottes'un oluşturduğu halk değil m iy­ di? Thermidor, sa ns-culo tte s ile Convention üyele­ rinin denetim i elde tutanları arasındaki anlaşm azlık yüzünden olanaksızlaşm adı mı? Robespierre'in, ne zenginin ne de yoksulun bulunduğu, herkesin m ülki­ yet sahibi olduğu b ir ulus düşü yaratm ası akıntıya kürek çekmesi değil miydi? B irincil yeri, içteki tep­ kiye karşı, düşman güçlerinin ordularına karşı, sa­ vaşım gereklerine verm ek, kentsoylu devrim ini tü ­ m üyle gerçekleştirm ek ve bu devrimi savunmak, kuşkusuz, ulusal C onvention’un görevi, te k göreviy­ di. Ancak, bu devrim halkça yapılm ış olduğuna göre, devrim in içine halkın isteklerini katm ak da gerekmez miydi? Devrimin oluşum una, başlangıçta, açlık y a r­ dım etm iştir. «Ekmek ucuz olsaydı» diye yazıyor Georges Lefebvre, «Ancién Rejime»in yıkılması için gerekli olan halkın sert müdahalesi belki de gerçek­ leşmez ve kentsoylu sınıfı zaferi kolaylıkla kazana­ mazdı. Ancak, kentsoylu sın��fının XVI. Louis'yi de­ vird iği andan başlayarak, te m silcilerinin bütün so ­ rum lulukları tüm olarak üstlendikleri andan başla­ yarak, halkın, artık, hüküm eti ve kurum lan destek­ lemesi bunları devirmemeye çalışması gerekirdi. A n ­ cak aç halk, bu amaca, karnı doymadan nasıl ula­ şabilecekti? Bulunulan durum, eskil im lem lerin varolm ası, sa­ nayi ile proletaryanın embriyon halinde gelişim i, so­

116


yut b ir evrensellik ideolojisi, bütün bunlar, hem kent­ soylu sınıfının eylemini hem de halkın eylemini sap­ tırm aya katkıda bulunm uşlardır. Halkın, Devrim’i desteklem iş olduğu doğrudur, ancak halkın çektiği acıların karşı-devrim ci b ir eğilim e iye olduğu da doğrudur. Halkın, ortadan kalkm ış rejime karşı duy­ duğu siyasal nefretin koşullara göre değiştiği, h al­ kın kimi zaman toplum sal istekleri gizlemeye yönel­ diği kimi zaman da bunları benimsediği bir gerçek­ tir. Açık olan b ir başka nokta da, o zaman hiç bir siyasal ve toplum sal bileşime girişilm eyeceğiydi, çünkü Devrim, gerçekte, kentsoylu söm ürgeciliğinin ortaya çıkışını hazırlam aktaydı. Yenmeye tutkuyla bağlamış olan kentsoylu sınıfının, gerçekte, devrim öncüsü olduğu doğrudur, ancak onun Devrim’i sona erdirm eğe çalıştığı da doğrudur. Kentsoylu sııfının, radikallerin (Enragés) baskısı altında, gerçek bir toplum sal değişikliğe girişerek, sivil savaşı yayabi­ leceği ve böylelikle de ülkeyi düşmanın eline teslim edeceği bir gerçekti. Ancak kentsoylu sınıfının, h al­ kın devrim ci coşkusunu uyandırarak, yenilgiyi ve eninde sonunda gerçekleşecek olan Bourbons’un dönüşünü hazırlamış olduğu ortadadır. Gelgelelim, kentsoylu sınıfı, sonunda boyun eğm iştir: oyunu ta ­ van fiyatı lehinde kullanm ış, M ontagnars ise bu oyu bir uzlaşma olarak görerek halkın önünde ba­ ğış dilem işlerdir: «Kuşatılmış b ir kale içindeyiz biz». Bildiğim kadarıyla, kuşatılm ış kale söylencesi ilk kez, zorunlulukların baskısı altında ilkelerini te h li­ keye atan devrim ci b ir hüküm eti doğrulam a işlevini yüklenm iştir. Ancak, iktisadi düzenlem eler umulan sonuçları verm iş gözükm em ektedirler, temelde, du­ rum değişm em iştir. Seans-culottes, 5 Eylül 1973’de Convention'a geri döndüğünde hâlâ açtı ve bu kez gerekli araçlardan yoksundu. Eşya fiyatlarının pa­ halılığının, assignat dizgesine bağlı genel nedenleri olabileceğini, bir başka deyişle, bu pahalılığının, kentsoylu sınıfının, savaşı, vergilerle akçalam aya karşı çıkışından ötürü olduğunu b ir tü rlü düşüne117


m em ektedirler. Onlar, yoksulluğa, hâlâ karşı-devrim cilerin yolaçtığım sanm aktadırlar. C onvention'un küçük kentsoylu üyelerinin, iktisadi liberalizm i suçlamaksızın, dizgeyi kendi açılarından yargılayam ayacakları ortadadır: onlar da düşm anlarını yardıma çağırm ak yolunu tutm uşlardır. Bu olayları, şu yalan dolan dolu garip gün izleyecektir: Halk komitesinin, sorum luların cezalandırılm asını isteyişinden ya ra r­ lanan Billaud-Varenne ile Robespierre, siyasal yılgı­ nın güçlenm esini desteklem ek için, gerçek am aç­ ları iktisadi olan halkın karanlık öfkesinden çıkar sağlam a yoluna gitm ektedirler: halk, kafaların ke­ sildiğini görecek ama yine de ekmeksiz kalacaktır. Egemen kentsoylu sınıfı, dizgeyi değiştirm eye ne gönüllü olduğundan ne de bunu yapabildiğinden, Therm idor'a dek karşılaşılan tepkiye, Bonaparte’a dek kendini yok edecektir. Bunun, karanlıklar içinde oluşan b ir savaşım o l­ duğu görülüyor. Sözkonusu toplulukların her b irin ­ de, kökensel devinim, yönseme ve eylem zorunlu­ luklarıyla, a ra çla r alanının nesnel olarak sınırlanı­ şıyla (kuram sal ve kılgısal) modası geçm iş im lem ­ lerin varlıklarını sürdürm esiyle ve yeni imlemlerin ik lrcikliliğ iyle (gerçekte, çoğu kez, yeni im lem ler es­ kileri aracılığıyla deyim lenm ektedir) doğrultusundan saptırılm aktadır. Buradan yola çıkarsak, sırtımıza b ir görev yüklenm ektedir. Bu görev, sözkonusu b i­ çimde oluşm uş toplum sal-siyasal toplulukların in ­ dirgenmez özgünlüğünü ortaya çıkarm ak ve bu to p ­ lulukları, tüm lenm em iş gelişim leriyle sapmış nesnel­ leşmelerine dayanarak, karm aşıklıkları içinde ta ­ nım lam aktır. İdealist tip teki imlemlerden sakınm ak gerekir: sa nc-culo tte s'u gerçek bir proletaryaya benzetmeye ve oluşm akta olan b ir proletaryanın varlığını yadsımaya kesinlikle karşı çıkacağız. Ger­ çek deneyimin bize varlığını duyurduğu durum lar dı­ şında, belli bir topluluğa T arih ’in öznesi olarak bak­ maya ya da Devrim'in sürdürücüsü olan 1793 yılı kentsoylu sınıfının «saltık hakkını» doğrulam ayı red­ 118


dedeceğiz. Kısacası, daha önce yaşanmış olan bir T arih'in a p riori şemacılığa direndiğini düşüneceğiz. Şu noktayı anlam aya yöneleceğiz: olay yapılmış ve tanınm ış bu Tarih bile, bizim için, tüm b ir deneyi­ min konusu olm alıdır. Çağdaş m arx'çiyi biz, T a rih ’i, değişmez bir B ilgi’nin ölü ve aşkın nesnesi olarak düşündüğü için eleştireceğiz. Olup bitm iş gerçek­ lerin ikircikliliğ i üzerinde bekineceğiz, ikirciklilik sözcüğüyle -K ierkegaard’ın demek isteyebileceği g ib i- bir çeşit karanlık usdışıcılığı anlatm ak istem i­ yorum, yalnızca, olgunluk noktasına ulaşmamış olan bir çelişkiyi anlatm ak istiyorum . Bugünü gelecekle, oluşma durum unda olan çelişkiyi b elirtik biçimde gelişm iş çelişkiyle aydınlatm aya gitm ek ve yaşan­ mış eşitsizlikten alıkonan belirsiz görünüşleri bugü­ ne bırakm ak tüm üyle uygun düşecektir. O zaman varoluşçuluk, tarihsel olayın özgüllüğü­ nü doğrulam aktan başka b ir şey yapamaz, olaya, işleviyle çoklu boyutlarını geri vermeye çalışır. Kuş­ kusuz, m arx’çilar, olayın ne olduğunu b ilm iyor de­ ğiller: onların gözünde olay, toplum un yapısını, sı­ nıf savaşımının aldığı biçim i, üretim ilişkilerini, yü k­ selen sınıfın yükselme devinim ini, her sınıfın bağ­ rında, çıkarları ayrımlı olan to plu lu kları birbirine ka r­ şı çıkaran çelişkileri gösterm ektedir. Gelgelelim, m arx'çilarin hemen hemen yüzyıldır söyleye d urduk­ ları ükteli bir söz, olaya, öyle pek büyük b ir önem verm ediklerini de gösterm ektedir: m arx'çilar, XVIII. yüzyılın temel olayının, Fransız Devrimi değil de, bu ­ har makinasının bulgulanm ası olduğunu söylem ek­ tedirler. Marx, hayranlık uyadırıcı, 18 B rum aire de Louis-N apoléon B onaparte'inin da gayet iyi g öste r­ diği gibi, bu doğrultuda fik ir yürütm em iştir. Ancak bugün, gerçek -tıpkı kişi gib i- daha da simgese! olma yolundadır. Olayın görevi, durum un a p rio ri ayrıştırılm asını doğrulam ak, ya da onu en azından yalanlam am ak olm aktadır. Fransız kom ünistleri de, aynı biçimde, olabilecek ya da olması gerekenlere dayanarak, olguları betimlemeye gitm ektedirler. İş119


te onlardan biri -ve hiç de önemsiz olm ayan b irisiM aca rista n ’a yapılan sovyet m üdahalesini şöyle açıklam aktadır: «Kimi işçile r a ldatılabilirler, karşı­ devrim in kendilerini sürükleyeceğine inanm adıkları b ir yola girebilirler, ancak sonunda, bu işçile r be­ nim sedikleri siyasanın sonuçları üzerinde düşün­ mekten kendilerini alam azlardı... durum u gördükle­ rinde rahatsızlıktan başka b ir şey duyam azlardı... durum u gördüklerinde rahatsızlıktan başka b ir şey duymazlardı., kral naibi H orty’nin dönüşüne (öfkeye kapılm adan) bakamazlardı.. böylesi koşullar altında varolan hüküm etin isteklere ve m acar işçi sınıfının beklentisine karşılık vermesi tüm üyle d oğaldır..» Amacı, kuramsal olm aktan çok siyasal olan bu a lıntı­ da, bize m acar işçilerinin ne yaptıkları söylenm iyor da ne yapmadan edem edikleri söyleniyor. Niçin yap­ madan edemiyorlardı acaba? Çünkü, kendi sonsuz toplum cu işçi özleriyle çelişkiye düşemezlerdi de on­ dan. Bu S talin ’cileştirilm iş m arx’çilik, g a rip -b ir b i­ çimde, bir devinim sizlik havasına bürünm ektedir, iş­ çi, dünyayla b irlikte değişen bir varlık değil de, Platon'gi! bir idea olm uştur. Gerçekten de, İdealar, son­ suz, evrensel ve doğrudurlar. Bu dural biçim lerin belirsiz yansıları olan devinim le olay, doğruluğun dışında bulunur. Platon bunlara söylenceler aracılı­ ğıyla yaklaşm aktadır. S talin ’ci dünyada, olay, a çık­ layıcı ve öğretici bir söylence özelliğindedir: sözko­ nusu düzm ece itira fla rın kuram sal tem eli denilebi­ lecek şeyi işte bu noktada bulm aktayız: «şu ya da şu suçu işledim, şu ihaneti yaptım» diyen kişi, hiç b ir doğruluk kaygısı duymadan, söylencesel, stereotip ik b ir anlatıya başvurm aktadır, çünkü ondan, bu sözde suçlarını, sonsuz b ir özün simgesel anlatımı olarak sunması istenm ektedir: örneğin, 1950'deki iğrenç edim lerin açığa vurulm ası, Yugoslav rejim i­ nin gerçek doğasını ortaya çıkarm a amacını ta şı­ yordu. Bizim için çarpıcı olan olgu, Rajk'ın itira f­ larında ye r alan çelişkilerin ve yanılgıların, kom ü­ nistlerde hemen hemen hiç b ir kuşku uyandırmamış olm asıdır. Bu idealist kişiler için olgunun m addesel-

120


liği h iç b ir öneme iye değildir, onlara göre, sözkonu­ su olgunun yalnızca simgesel içerikleri bir şeyler anlatm aktadır. Ya da şöyle söylersek, S talin'gil m arx’çilarin o la yla r karşısında gözleri bağlıdır. Bu kişiler, olayların anlam ını evrensel olana indirgedik­ lerinde, geride belli b ir artığın kalacağını benim se­ m ekte ama bu artığı raslantım n yalınç bir sonucu durum una sokm aktadırlar. Geçici koşullar, çözünememiş olan şeyin (etm enlerin tarihi, gelişim i, evre­ leri, kökeni, nitelikleri, ikirciklilik, bulanıklık vb.) raslantısal nedeni olm uştur. Böylelikle, bireylerle tikel girişim gibi yaşanmış olan da usdışı olan da, k u lla ­ nılamaz olanın yanına düşm ektedir. İşte bu neden­ le kuram cı, yaşanmış olanın im leyici-olm adığınt dü­ şünmektedir. Varoluşçuluk, tarihsel olayın özgüllüğünü doğrula­ yarak hareket etmekte, olum sal bir artık ile a priori b ir imlemin üst üste g etirilip çakıştırılm asındaki an­ lamsızlığa karşı çıkm aktadır. Sözkonusu olan şey, devinim leri g erçeklikleri içinde eşleştiren, tüm sava­ şımların çe lişkiler hatta ka rşıtlıkla r barındırdığını a p rio ri ileri sürmeyi yadsıyan esnek ve sabırlı b ir d i­ yalektiği ortaya çık a rm a k tır.H : bize göre, sahneye çıkan çıkarlar, kendilerini zorunlu olarak uzlaştıran bir dolayım bulam azlar, çoğu zaman karşılıklı olarak b irbirlerini dıştalarlar, ancak bu çıkarların aynı an­ da doyum sanam am aları olgusu, g erçekliklerinin zo­ runlu olarak sa lt bir fik irle r çelişkisine indirgenm iş olduğunu da kanıtlamaz. Çalınmış olan şey, çalanın karşıtı olmadığı gibi, söm ürülen de söm ürenin karşı­ tı (ya da çelişeni) değildir. Sömürenle sömürülen, başlıca özelliği kıtlık olan bir dizgede savaşım veren kişilerdir. Kuşkusuz, ka pita list, çalışm a araçlarına iyeyken işçi bunlara iye değildir: işte bu noktada salt b ir çelişkiyle karşı karşıyayız. Ancak, daha da açık konuşacak olursak, bu çelişki, herhangi bir olayın nedenini hiç b ir zaman açıklayam am aktadır: çelişki, olay için b ir çerçeve oluşturm akta, toplum sal o r­ tam da sürekli b ir gerilim le ka p ita list toplum için de

121


bir çatlak yaratm aktadır, gelgeleiim, çağdaş her o la ­ ya ilişkin olan bu temel yapı (günümüzün kentsoylu roplumunda) olayı som ut gerçekliği içinde hiç bir za­ man ortaya koyam am aktadır. 10 Ağustos günü, Therm idor’un 9. günü, 1848 Haziranındaki o gün, kavram lara indirgenem eyecek olan şeylerdir. Bu günlerdeki, öbekler arasındaki ilişki, silahlı çatışma ve elbetteki bir şiddet ilişkisidir. Ancak bu savaşım, kendinde, karşıt öbeklerin yapısını, gelişim lerindeki geçici yetersizliği açık açık ortaya koyamasa bile, larva durum unda bulunan ve içsel bir dengesizlikle sonuçlanan çatışm aları, varolan araçların eylem le­ re verdikleri sapmaları, gereksinim lerle isteklerin birbirlerine göre ortaya çıkış tarzlarını yansıtma yetisindedir. Letebvre, çürütülem eyecek bir biçimde, î739'dan itibaren duyulan korkunun, devrim ci halkın başat duygusu olduğunu (bu, tam tersine, kahramanîiğ' dıştalam am aktadır) ve halkın saldırıda old u ­ ğu bütün bu günlerin ( 14 Temmuz, 20 Haziran, 10 Ağustos, 3 Eylül vb.) gerçekte, savunma günleri o l­ duğunu ileri sürm ektedir: askeri birlikler, karşı-devrim ciler ordusunun bir gece çıkıp ta tüm Paris'i k a tl­ edeceklerinden korktuklarından saldırıya geçm işler ve Tuileries sarayını ele geçirm işlerdir. Bu yalın o l­ gu, bugün, m arx’çi ayrıştırm anın gözünden kaçmış gibidir: S talin'cile rin idealist istenççiliği yalnızca saldırgan bir eylemi tasarlayabilm ekte, gücü a zal­ m akta olan bir sınıfa ve yalnızca da bu sınıfa o lum ­ suz d uygular yakıştırm aktadır. Bunlardan başka, iye oldukları düşünce araçlarıyla aldatılm ış olan sans cu io tte s’un, maddesel gereksinim lerin dolaysız şid­ detini özellikle siyasal şiddete dönüştürmeye izin verdikleri anımsandığında, klasik Yılgı kavrayışın­ dan tüm üyle ayrımlı bir yılgı kavrayışına va rıla cak­ tır. Oysa olay, çekinceli, bozulmuş bir eylemle yine eş biçimde belirsiz olan bir tepkinin edilgin b ir so­ nucu değildir, karşılıklı bir anlayışsızlığın kaçıcı, kaygan bir bileşim i de değildir. Ancak her öbek, p ra xis'i yapan tüm eylem ve düşünce gereçleriyle, 122


Kendi davranışı aracılığıyla başka b ir öbeğin açılı­ mını gerçekleştirm ektedir. Bunların her biri, kendi eylemini ortaya koyduğu sürece, özne, başka bir öbeğin eylemine boyun eğdiği sürece de nesne o l­ m aktadır, her bir ta ktik, öteki ta ktiğ i öngörm ekte ona istediğini yaptırm akta ve sırası gelince de ö te ki­ nin istediğini yapm aktadır. Açınmış b ir öbeğin her etkinliği, karşıt öbeğin e tkinliğini aştığı sürece, ka r­ şıt öbek karşısında ta k tik açıdan değişikliğe uğra­ m akta, bu nedenden dolayı da öbeğin kendisinin yapılarını değiştirm ektedir, olay, tüm som ut gerçek­ liği içinde, karşılıklı olarak b irbirini aşan b ir karşıçıkışlar çokluğunun örgütlenm iş birliği olm aktadır. Tüm öbeklerin ve bunların herbirinin girişim leriyle sürekli olarak aşılan olay, doğrudan doğruya söz­ konusu bu aşm alardan birleştirilm iş çifte b ir ö rg ü t­ leniş olarak çıkm aktadır, olayın anlamıysa, koşulla­ rının her birini bir başka koşulca b irlik içinde o rta ­ dan kaldırmayı gerçekleştirm eK olm aktadır. Bu b i­ çimde kurulm uş olay, kendisini kuran insanlar üze­ rinde etkim ekte ve onları aygıtı içinde tu tsa k etm ek­ tedir: elbette, olayın, bağımsız bir gerçeklik kazan­ ması ve kişiler üzerinde etkimesi yalnızca dolaysız bir fetişleştirm e aracılığıyla gerçekleşm ektedir. Ö r­ nekse, «10 Ağustos gününe» katılan herkes, Tuile ries sarayının ele geçirilm esinin ve m onarşinin düş­ mesinin risk altında olduğunu bildiği gibi, ya ptıkla ­ rı şeyin nesnel anlamının üzerlerine, ötekinin diren­ ci kendi etkinlikle rin i kendilerinin sa lt ve yalınç bir nesnelleşmesi olarak kavramaya izin verm ediği ö l­ çüde, gerçek b ir varoluş olarak yükleneceğini de bilm ektedirler. Bu noktadan yola çıkarak ve özellik­ le fetişleştirm enin, fetişlerin gerçekleşm esi sonucu­ nu verdiğini de bilerek, olayı, devinim durum unda bulunan, insanları kendi hiçleşm elerine doğru sü­ rükleyen bir dizge olarak düşünmek gerekir, sonu­ cun, açık olduğu durum lar pek enderdir: 10 Ağustos akşamı, Kral ta httan indirilm em iş olduğu halde, a r­ tık Tuileries sarayında değildir, M eclis’in koruyucu­ 123


luğu altına alınm ıştır. Kişiliği, tüm üyle şaşkınlık uyandıracak b ir hal alm ıştır. 10 Ağustos gününün en gerçek sonuçları, ilkin çifte b ir gücün ortaya çık­ mış olması (bu, devrim lerin klasik b ir öğesi olm uş­ tur) ikinci olarak, olayın çözümlemeden bıraktığı so­ runu yeni baştan ele alan C onvention’un toplanm a­ sı, son olarak da, yaptığı darbenin başarılı olup o l­ madığını bilemeyen Paris halkının duyduğu hoşnut­ suzluğu ve gitgide artan kaygısıdır. Bu korku Ey­ lül katliam larına yol açacaktır. Bu nedenlerden d o ­ layı, olaya, tarihsel etkinliğini veren şey çoğu kez, sözkonusu bu ik irc ik li durum olm aktadır. Buysa, o la ­ yın özgüllüğünü doğrulam am ız için yeterli b ir ne­ dendir: çünkü biz bu olaya, m oleküllerin birbirlerine çarpıp birbirlerini itmesi olayının yarattığı yalınç ve gerçekdışı bir olgu olarak bakmadığımız gibi, bu o la ­ yı, daha derin anlam lı devinim lerin özgül b ir sonucu ya da çizomsel b ir simgesi olarak da görmüyoruz. Bl/ bu olayın, daha çok, antagonist öbeklerin devi­ nim durum unda olan geçici b ir birliği olduğunu dü­ şünüyoruz, bu karşıt öbekler, birliğ i d eğ iştirdikleri ölçüdo b irlik de bu öbekleri dönüşüme uğratm ak­ ladır.!') Böyle olm akla olayın kendi özgül nitelikleri vardır: tarihi, hızı, yapıları vb. Bu n iteliklerin ince­ lenmesi, aynı som ut düzeyde T arih ’i u ssallaştırm a­ ya olanak verecektir. Daha da öteye gitm eli ve her durum da, bireyin, tarihsel olaydaki rolünü düşünmeye koyulmalıyız. Çünkü bu rol, ilk ve son kez olarak belirlenm em iş­ tir: bu rolü her durum da belirleyen şey, sözkonusu toplulukların yapısıdır. Bu yolla biz, olum sallığı tü ­ müyle ortadan kaldırmaksızın, role, sınırlarını ve us­ sallığını yeniden verm iş olacağız. Topluluk, gücünü ve etkinliğini, yapmış olduğu ve zamanı gelince de kendini yapan, indirgenm ez özgüllüğü evrenseli bir yaşama biçim i olan bireylere verm ektedir. Topluluk, birey aracılığıyla, dönüp kendine bakm akta ve ken­ dini, verdiği savaşımın evrenselliği kadar yaşamın t i ­ kel donukluğunda da yeniden bulm aktadır. Ya da

124


daha doğrusu, bu evrensellik, başına geçirm iş o ld u ­ ğu önderlerin, yüzünü, vücudunu, sesini alm aktadır, böylelikle olayın kendisi, toplum sal b ir a ygıt o lm a­ sına karşın, hemen hemen bireysel im ler taşım akta­ dır. Savaşım koşullarıyla to p lu lu k yapıları, bireyle­ re kişileşm e olanağı sağladığı ölçüde, kişiler sözko­ nusu olayda yansıyabilm ektedirler. Olay üzerine söy­ lediğim iz şeyler, tüm toplum sallık tarihi için de geçerlidir. Bireyin, her durum da ve her düzeyde, to p ­ lumla, taşıdığı güçlerle ve iye olduğu e tkinlikle ku r­ duğu ilişkiyi belirleyen şey de budur. Plekhanov'un şunları söylemedeki haklılığını tüm kalbim izle benim ­ siyoruz: «Etkin kişilikle r... olayların tikel görünüm ­ leriyle bu olayların kimi parçal sonuçlarını değiştire­ b ilirle r ancak değişikliğe uğratam ayacakları şey olayların yönelimidir.» Gelgelelim, sorun bu değil, so­ run: gerçekliği tanım lam ak üzere, kendim izi hangi düzeye yerleştireceğim izi belirlem ek. «Sözgelimi, İk­ tid ara geçen başka b ir generalin N apoléon'dan daha barışçı olduğunu, bütün Avrupa’yı kendine karşı dön­ dürm em iş olduğunu ve Sainte-H élene’de değil de Tuileries sarayında ölm üş olduğunu benimseyelim. O zaman Bourbons da Fransa'ya dönmemiş o la ca k­ tı. Kuşkusuz, o nlar için bu sonuç, gerçekte olup b it­ miş olanın tam tersi olurdu. Ancak, bütün olarak dü­ şünülen Fransa’nın iç yaşantısına göre, gerçek so­ nuçtan çok az ayrımlı olurdu. Bu «iyi asker» düzeni yeniden kurduktan ve kentsoylu sınıfının egem enli­ ğini sağladıktan sonra, bu sınıfa karşı baskı kullan­ mayı geciktirem ezdi... işte o zaman liberal b ir de­ vinim başlam ış olurdu... Louis-Philippe belki tahta çıkar... 1820’de ya da 1825’de... Ancak durum ne olursa olsun, devrim ci devinim in sonul sonucu olup bitm iş olanın tersi olamazdı.» Beni çoğu kez güldü r­ müş olan bu alıntıyı, artık devrini tam am lam ış olan Plekhanov’dan aktarıyorum , çünkü m arx’çilarin bu sorun üzerinde ilerlem iş olduklarını sanmıyorum. Hiç kuşku yok ki sonul sonuç, olup bitm iş olandan a y ­ rımlı olamazdı. Ancak, ortadan kaldırılan değişken­ 125


lere hele şöyle bir bakalım: kanlı Napoléon savaş­ ları, devrim ci ideolojinin Avrupa üzerindeki etkisi, Fransa'nın Bağlaşık kuvvetlerce işgali, to prak sa­ hiplerinin yeniden ortaya çıkması ve ak Yılgı deni­ len gerçek. R estauration dönem inin, iktisadi açıdan, Fransa için bir gerileme dönemi olduğu doğrulan­ mış bir olgudur: to prak sahipleriyle İm paratorluk’tan doğmuş kentsoylu sınıfının savaşımı bilim lerle sana­ yiin gelişim ini kösteklemiş, iktisadi kalkınm a ancak, 1830’lardan sonra başlam ıştır. Daha barışçı b ir im ­ paratorun yönetim i altında, kentsoylu sınıfının geli­ şiminin durdurulm am ış olacağı ve Fransa'nın İngiliz gezginlerini derinden etkilem iş «Ancién Rejime» gö­ rünümüne bürünm em iş olacağı benim senebilir bir o l­ gudur. Liberal devinime gelince, eğer bu devinim o l­ muş olsaydı, 1830’ların devinim ine hiç b ir biçimde benzemezdi, çünkü iktisadi temel denilen şeyden yoksun olurdu. Bu, bir yana bırakılm ış olsa, evrim, erbette, aynı olurdu. Ancak, raslantı diye küçüm se­ nerek bir kenara atılan «bu şey», gerçekte, insanla­ rın tüm yaşamıdır. Plekhanov, Napoléon savaşla­ rında gerçekleşen kıyılara, hiç ürpermeden bak­ m aktadır, oysa Fransa kendini bundan kurtarm ak için uzun süre acı çekm iştir. Plekhanov, Bourbons’ un dönüşünü imleyen ve tüm halkın acısını çekmiş olduğu iktisadi ve toplum sal yaşamın yavaşlam ası­ na kayıtsız kalm akta, kentsoylu sınıfını 1815’lerden başlayarak dinci bağnazlıkla savaşıma sürükleyen geniş çaplı yoksulluğu göz ardı etm ektedir. Restau­ ration döneminde yaşamış, acı çekmiş, savaşım ver­ miş ve sonunda da tahtı devirm iş olan bu kişilerin her biri, eğer Napoléon darbesini yapmamış olsay­ dı, ne oldukları gibi o lu rla r ne de yaptıklarını ya pa r­ lardı: eğer babası İm paratorluğun b ir generali o l­ masaydı ne olurdu acaba Hugo? Ne olurdu Musset? Ne olurdu, kuşkuculuğun ve inancın savaşımını iç ­ selleştirm iş olduğunu gösterdiğim iz Flaubert? Bun­ ları belirttikten sonra biri çıkıp ta bize, sözkonusu değişikliklerin, son yüzyıl boyunca oluşan üretici

126


güçlerle üretim ilişkilerini değişikliğe uğralam ayaca­ ğını söylerse, bu, bir truizm den (beylik la fla r yığını) öteye gitmez. Ancak bu gelişim, insanlık tarihinin tek nesnesi durum una getirilm ek istenirse, hep kaç­ tığımız «ekonomizm» denilen şeye yeniden düşül­ müş olunur ve m arx” çılık b ir «insandışıcılık» b içim i­ ni alır. Kuşkusuz, insanlarla o la ylar ne olurlarsa olsunlar, kişiler, bu noktaya dek bir kıtlık çerçevesinde o rta ­ ya çıkm aktadırlar, bir başka deyişle, kişiler, kendile­ rini, gereksinim lerinden ve bu nedenle de doğadan bağımsız kılmaya yetili olam adıkları bir toplum da, teknikleriyle araçlarına göre tanım lanan bir to plu m ­ da, ortaya koym aktadırlar. G ereksinim lerle ezilmiş ve bir üretim tarzıyla baskı altına alınmış b ir to p ­ lum sallıktaki çatlaklar, bu toplum sallığı oluşturan bireyler arasında karşıtlıklara yol açarlar. Eşyaların, metaların ve paranın vb... arasındaki soyut ilişkiler, insanların birbirleriyle olan dolaysız ilişkilerini ö r­ te rle r ve koşullandırırlar, böylelikle de, m akinalar, mal dolaşımı vb. iktisadi ve toplum sal oluşu belir­ lemiş olur. Bu ilkeler olmaksızın, hiç b ir tarihsel us­ sallık yoktur. Ancak, yaşayan insan olmazsa da ta ­ rihten sözedilemez. Varoluşçuluğun nesnesi-m arx’ çılığın düştüğü yanılgıdan ö tü rü - toplum sal ala nd a ­ ki, sınıfındaki, toplum sal nesneler ortam ındaki ve öteki özgül insanlar arasındaki, özgül insandır, va r­ oluşçuluğun ele aldığı konu, işbölüm üyle sömürünün yo! açtığı, saptırılm ış a ra çla r aracılığıyla yabancı­ laşmaya karşı savaşım veren ama her şeye karşın direncini yitirm eksizin güç kazanan, yabancılaştırıl­ mış, şeyleşmiş, aldatılm ış bireydir. Oünkü diyalek­ tik bütünleyiş, iktisadi kategorileri olduğu kadar, edimleri, tutkuları, işi ve gereksinim leri de kuşat­ mak durum undadır. D iyalektik bütünleyiş, kişiyi ya da olayı, hem tarihsel konumu içine yerleştirip onu oluşum un yönüne göre tanım lam alı hem de sözko­ nusu biçim de gerçekleşen bugünün anlamını tüm olarak belirlem e yoluna gitm elidir. 127


M arx’çi yöntem, ileriye yöneliktir, çünkü, M arx’in yapıtında görülebileceği gibi, uzun çözüm lem elerin sonucudur. Ancak, bugünkü bileşim sel ilerleyiş te h ­ likeler sunm aktadır: sözkonusu yöntemden, tembel m arx'çilar, gerçeği a p rio ri kurm ak için, siyasa ku­ ram cılarıysa, olup bitm iş olanın aynen olduğu gibi olması zorunluluğunu kanıtlam ak için yararlanm ak­ tadırlar, m arx’çilar, bu sa lt sergilem e yöntem iyle hiç b ir şeyi ortaya çıkaram azlar. Bunun kanıtı da, b ul­ maları gereken şeyi önceden b iliyo r oluşlarıdır. B i­ zim yöntem im ize gelince, bu yöntem bulgulayıcı bir yöntem dir, hem ileriye yönelik hem de geriye yöne­ lik olduğundan bize yeni b ir şeyler öğretm ektedir. M arx’çilarin özen gösterdikleri gibi bizim de özen gösterdiğim iz ilk şey, insanı, kendine özgü çerçeve­ si içinde konum landırm aktır. Biz genel tarihten, çağ­ daş toplum un yapılarını, çatışm alarını, iç çelişkile ­ rini ve bunların belirlediği tüm el devinimi geri ve r­ mesini istiyoruz. Böylelikle başlangıçta, sözkonusu anın bütünleyici bir bilgisine iyeyiz, ancak bu bilgi, araştırm am ızın konusuna göre soyut kalm akta. Bu bilgi, dolaysız yaşam ın maddesel üretim iyle başlı­ yor, sivil toplum la, Devlet'le ve ideolojiyle sona e ri­ yor. Oysa, bu devinim içinde nesnemin, daha önce­ den yer alm akta, sözkonusu etkenleri koşulladığı ö l­ çüde de bu etkenlerce koşullanm aktadır. Böylelikle, ortaya koyduğu eylem düşünülen bütünlük içinde daha önceden içkin bulunm akta, ancak bize ö rtük ve soyut gözükm ektedir. Öte yandan biz, nesnemiz üzerine belli b ir parçal bilgiye de iyeyiz: örneğin, Robespierre’in yaşam öyküsünü, b ir zam ansallık be­ lirlenim i olarak, gerçekliği tüm üyle doğrulanm ış o l­ guların bir ardarda geliş düzeni olarak daha önce­ den bilm ekteyiz. Bu olgular, ayrıntılarıyla b ilind ikle ­ rinden dolayı som ut gözükm ektedirler, ancak temel de gerçeklikten yoksundurlar, çünkü bütünleyici de­ vinim e daha katılam am aktadırlar(16) İmlem taşım a­ yan bu nesnellik, kendinde, ortaya çıktığı tüm dö­ nemi -bu dönemi kavrayam adan- içerm ektedir, bu, 128


ta rih çin in kurduğu dönemin, nesnelliği içeriş ta rzı­ na benzem ektedir. Bununla b irlikte, sözkonusu bu soyut iki bilgim iz, birbirlerinin dışına düşm ektedir­ ler. Çağdaş m arx’çmin da burada kala kaldığını b i­ liyoruz: çağdaş m arx’çi, nesneyi tarihsel süreç için ­ de, tarihsel süreci de nesne içinde ortaya çıkardı­ ğını ileri sürm ektedir. Oysa gerçekte m arx'çi, bun­ ların her ikisinin de yerine, doğrudan doğruya ilke ­ lere karşılık gelen soyut bir düşünceler bütününü koym aktadır. Varoluşçu yöntemse, tersine, b ulgu layıcı kalmayı yeğlem ektedir. Bu bulgulayıcı yöntem in b ir «git-gel»den başka aracı olm ayacaktır: çağı de­ rinleştirerek sürekli olarak yaşam öyküsünü (söz gelimi) ve yaşam öyküsünü derinleştirerek de çağı belirlemeye gidecektir. Varoluşçu yöntem, bunları anında birbirine bütünlem ek yerine, bunları, karşı­ lıklı bütünleyiş kendinden gerçekleşene ve a ra ştır­ maya geçici bir son verene dek ayrı tutacaktır. Çağ içinde, o la na klar alanını, a ra çla r alanını vb. belirlemeye girişeceğiz. Eğer sözkonusu olan, söz­ gelimi Robespierre'in tarihsel eyleminin anlamını o r­ taya çıkarm aksa, (öteki şeyler arasında) düşünsel a ra ç la r alanını belirlem e yolunu tutacağız. Bu du­ rumda, boş biçim ler sözkonusudur, bu biçim ler çağ­ daşların som ut ilişkilerinde ortaya çıkan temel güç çizgileridir. Doğa fikrin in XVII. yüzyılda, kesin düşünleştirm e, yazma ve sözsel anlatım edim leri dı­ şında, hiç b ir maddesel varlığı (daha da az var o lu ­ şu) yoktur. Ancak bu fik ir yine de gerçektir, çünkü her birey bu fikri, düşünceye sahip binlerce başka kişinin düşüncesi olduğu sürece, okuyucu ya da düşünen b ir kişi olarak, kendi özgül ediminden ay­ rımlı b ir şey olarak alm aktadır. Böylelikle, aydın k i­ şi, düşüncesini, hem ke ndininki hem de başkasınınki olarak kavram aktadır. Düşüncesi içinde olm aktan çok fik ir içinde düşünm ektedir, buysa, onun, belir­ lenmiş bir to plu lu kla (çünkü bu topluluğun işlevleri, ideolojisi vb. bilinm ektedir) tanım lanm am ış bir to p ­ luluğa (çünkü birey, topluluğun ne tüm üyelerini ne Yöntem Araştırm aları — F: 9

129


de toplam üye sayısını hiç bir zaman bilem eyecek­ tir) o it olduğu anlamına gelm ektedir. Böylelikle, söz­ konusu «ortaknesne», hem gsrçek hem de gücül olan -gücül olarak gerçek olan- o rtak bir aracı sim ­ gelem ektedir, birey, bu ortaknesneyi, kendi nesnel­ leşmesine doğru atılarak özgülleştirm ekten kaçınamaz. Bu nedenle, yaşayan felsefeyi -aşılm az bir çev­ rim o la ra k- tanım lam ak ve sözkonusu ideolojik şe­ m alara onların anlamını verm ek zorunludur. Bundan başka, çağın düşünsel tutum larını (örneğin, rolleri, bunların çoğu aynı zamanda o rtak araçlardır) bu tutum ların hem dolaysız kuramsal anlam larını hem de uzaklara erişen e tk ililikle rin i (gerçek ve yararlı savaşım lar temeli üzerinde gelişen bir g irişim o la ­ rak ortaya çıkan her gücül fik ri her düşünsel tu tu ­ mu) araştırm ak da zorunludur. Ancak biz, Lukacs ve ö tekiler gibi, bu etkililiği önceden kestirmeye g it­ meyeceğiz. Biz, kavrayıcı bir şema ve rol a ra ştır­ masından, bu tutum ların çoğu kez çokkatlı, çelişik ve belirsiz olan gerçek işlevlerini ortaya dökm eleri­ ni isteyeceğiz, ancak bunu yaparken de, kavramın ya da tutum un tarihsel kökeninin, tutum a, yeni iş­ levlerinin içinde aşınmış bir imlem olarak yer alan başka bir görev verebileceğini de usumuzdan çı­ karmayacağız. Örnekse, kentsoylu yazarlar, «soylu vahşi mitini» kullanm ışlar, bu m iti, soyluluğa karşı b ir silah yapm ışlardır. Oysa bu mitin, karşı-reform ' ca bulgulandığı ve ilkin Protestanların «özgür iste­ mine» karşı kullanıldığı akıldan çıkarılacak olursa, sözkonusu bu silahın anlam ıyla yapısı aşın kertede yalınçlaştırılm ış olur. Bu bağlamda, m arx'çilarin, dizgesel olarak savsadıkları b ir olgu birincil önem taşım aktadır, bu olgu: kuşaklar arasındaki kopuk­ luktur. Gerçekten de, b ir tutum , bir şema, bir ku­ şaktan ötekine, içine kapanabilir, tarihsel nesne olabilir. Robespierre’in çağdaşlarının. Doğa Fikrini nasıl gördüklerini bilm ek gerekli olacaktır. (Onlar, bu fikrin oluşum una katkıda bulunm am ışlardı, bu fik ri örnekse, kısa bir süre sonra ölm üş olan Rous130


seau'dan alm ışlardı, fikrin, sözkonusu kopukluk o l­ gusundan kaynaklanan kutsal bir özyapısı vardı.) Durum ne olursa olsun, incelememiz gereken insanın eylemiyle yaşamı, bu soyut imlemlere, bu kişidışı tutum lara indirgenemez. Tersine, bu im lem lerle bu tutum lara, Doğa fik ri aracılığıyla yönelerek, yaşam ve güç kazandıracak olan odur. Bu nedenle konu­ muza dönmemiz ve toplum sal a ra çla r çerçevesi a ra ­ cılığıyla, sözkonusu kişisel bildirim leri (örneğin Robespierre’in söylevlerini) incelem em iz uygun o la ­ caktır. İncelememizin anlamı, M erleau-P onty’nin dediği gibi, «ayrımsal» (différentie bir anlam olacaktır. Bu, gerçekte, «Ortak inançlar» ile incelenen kişinin so ­ mut fikri ya da tutum u arasındaki ayrım dır, sözko­ nusu inançların zenginleştiği, som utlaştığı, sapm a­ lar gösterdiği tarz arasındaki ayrım dır, bunlar bizi konumuz üzerinden her şeyden daha fazla aydın­ latacaktır. Birey «ortaknesneleri» kullandığı ölçüde, bu ayrım özgüllüğünü kurm aktadır, birey -sınıfının ya da çevresinin bütün üyeleri g ib i- geriye yönelme edimini şimdiden maddesel koşullara dek götürm e­ ye olanak sağlayan çok genel bir yoruma bağlı o l­ maktadır. Ancak, bireyin davranışları ayrım sal bir yorum gerektirdiği ölçüde, evrensel im lem lerin soyut çerçevesi içinde özgül varsayım lar oluşturm am ız ge­ rekli olacaktır. Giderek, geleneksel yorum şemasını yadsımamız ve nesneyi şimdiye dek bilinm edik bir a lt-öbeğe yerleştirm eye yönelm emiz bile olanaklıdır: gördük ki bu, Sade’ın durum udur. Daha bu noktaya gelm iş değiliz: burada belirtm ek istediğim şey, ayrımsal incelemeyi bütünleyici b ir istekle ele almış o l­ mamızdır. Biz bu değişkeleri sa lt o lu m sa llıklar o la ­ rak, raslantılar olarak, imlem taşım ayan görünüşler olarak görmüyoruz: biz, tam tersine, davranışın ya da kavrayışın özgüllüğünün, her şeyden önce, ya ­ şanmış bütünleyiş oiarak som ut b ir gerçeklik oldu­ ğunu benim siyoruz. Bu* bireyin, herhangi bir özelliği değı', nesnelleşme sürecinde kavranm ış olan tümel 131


bireyri r 1790’ın tüm kentsoylu sınıfı, yeni b ir Dev­ le t kurm ayı ve bu devlete bir anayasa verm eyi ta sarlarKen ilkelere başvurm aktadır. Ancak o dönem ­ de, Robespierre’in bütün kişiliği, ilkelere başvuruşundaki özgül tarzda billurlaşm aktadır. «Robespier­ re’in düşüncesi» üzerine, ne yazık ki, bugüne dek iyi b ir çalışma yapılamadı: ondaki evrenselin som ut olduğu (öteki yasayapıcılarda bu evrensel soyuttur) ve onun bir b ütünlük fikriyle ortaya çıktığı görülecekt'r. Devrim, bütünleşm e sürecinde olan b ir ger­ çe kliktir. Durduğu andan başlayarak düzmece o la ­ cak olan bu devrim, eğer parçal ise, soylularerkinin kendisinden bile tehlikeli olacak ve ancak tüm el ge­ lişim ine ulaştığında doğru sayılabilecektir. Devrim, b ir gün kendini olm uş bütünlük olarak gerçekle ştir­ mesi gereken oluş halindeki b ir bütünlüktür. Bu ne­ denle, Robespierre’in ilkelere başvuruşu, d iyalektik bir Kuşuk taslağı olm aktadır. Eğer Robespierre’in so­ nuçları ilkelerden çıkarsam ış olduğuna inamlsaydı (kendisinin inandığı gibi), insan, onun aldanm ış o la ­ cağı gibi, a ra çla r ve sözcüklerle aldatılırdı. İlkeler, bütünleyişin b ir yönünü gösterm ektedirler. Düşünen Robespierre şudur: kendini, A ristoteles’gil m antık yerine koyan doğan bir diyalektik. Ancak biz, düşün­ cenin ayrıcalıklı bir belirlenim olduğuna inanmıyoruz, örnekse, b ir aydının ya da b ir siyasa söylevcisinin düşüncesine, biz, bu düşünce ilk elde çoğu kez da­ ha kolay olduğu için yaklaşırız; bu düşünce basılı sözcüklerde ortaya konm uştur. Ancak bütünleyiş gerekliliği, bireyin, tüm gösterim lerinde b ir bütün olarak ortaya konmasını içerir. Bu hiç b ir biçimde, gösterim ler arasında b ir aşamasırası olmadığı an­ lamına gelmez. Söylemek istediğim iz -bireyi hangi düzlem de hangi düzeyde düşünürsek düşünelim - b i­ reyin, her zaman için b ir bütün olduğudur: bireyin dirim sel davranışı, maddesel koşullanm ası, bunların her biri, hem özgül b ir donukluk, sonluluk olarak hem de en soyut düşüncede yer alan b ir maya o la ­ rak yeniden bulunm aktadır, buna koşut olarak, bire132


yln, dolaysız yaşamı düzeyinde, içine kapanmış, ö r­ tü k kalmış düşüncesi davranışlarının anlam ı olarak varolm aktadır. Robespierre’in gerçek yaşam tarzıyla (tutum luluk, iktisat, orta halli b ir konut) giyim ku­ şamına, senli benli konuşm aktan kendini uzak tu t­ masına, bütün bunların gerçek anlam ına, acak, ki­ mi kurnam sal görüşlerde esinlenecek belli b ir siya­ sa içinde va rılabilir. Böylelikle, bulgulayıcı yöntem, ayrımsalı (eğer b ir kişinin incelenmesi sözkonusuysa) yaşam öyküsü görüngesi içinde tasarım lam ak zorundadır.f17) Görüldüğü gibi, çözümsel, geriyeyönelik b ir an sözkonusudur. Öncelikle, nesnenin ta ­ rihsel özgüllüğü içinde olanak verdiğince ötelere g i­ dilm ediği sürece hiç bir şey ortaya çıkarılm am ış o la ­ caktır. Varsayalım ki -yazın tarihlerinde gerçekçiliğin babası diye gösterilen- Flaubert üzerine b ir incele­ me yapm ak istiyorum . Flaubert’in şu tüm ceyi söyle­ diğini öğreniyorum : «Madame Bovary, benim». Flau­ bert'in en ince duygulu çağdaşlarının, özellikle ka­ dınsı b ir ıraya sahip olan Baudelaire'in bu özdeşleş­ meyi çok daha önceden sezmiş olduklarını ortaya çı­ karıyorum . «G erçekçiliğin babası»nm Doğu’ya yap­ tığı b ir yolculuk sırasında, H ollanda’da yaşayan, düşleriyle kendini yiyip bitiren, kendi sanat anlayı­ şının b ir simgesi sayılabilecek gizemci erden b ir kı­ zın öyküsünü yazmayı düşlediğini öğreniyorum . Yaşamöyküsüne dek çıkınca da, F laubert’in bağım lı­ lığını, boyun eğen yanını, «görece varlığını», kısacası o dönemde çoğunlukla «kadınsı» diye adlandırılan tüm ö zelliklerini ortaya çıkarıyorum . Son olarak, Flaubert’i sağaltan hekim lerin, ona, huysuz yaşlı bir kadınmışçasına davrandıklarını ve bunun da Flau­ bert'in belli belirsiz çok hoşuna g ittiğ in i öğreniyo­ rum. Bununla b irlikte, hiç kuşku yok ki, Flaubert’de, hangi kertede olursa olsun, her hangi b ir cinsel sap­ kınlık yo ktu .(” ) Bu durum da sözkonusu olacak şey -yapıtın kendisini, yani yazınsal im lem leri gözardı etm eden- kendimize şu soruları sorm ak olacaktır:

133


yazar (yanı, Madame Bovary'i yaratan sa lt bileşim ­ sel e tkinlik) kendini niçin bir kadına dönüştürm üş­ tür, bu başkalaşım kendinde ne gibi bir imlem ta ­ şım aktadır (bu, kitaptaki Emma Bovary’nin fenom enolojik bir incelem esini yapmayı varsaydırtm aktadır) sözkonusu bu kadın hangi kadındır, (Baudelaire, bu kadının, hem çılgınlığa hem de bir erkek istencine iye olduğunu söylemektedir) XIX. yüzyılın ortasında, erkeğin kadına bu sanatsal dönüşümü ne anlam a gelm ektedir. (Bu bağlamda. M ile de M a u p in 'in var­ lığını incelem ek gerekli olm aktadır vb.) ve son o la ­ rak Gustave Flaubert’in sözkonusu o la na klar alanı içinde, kendini bir kadın olarak ortaya koyabilmesi için hangi kişi, kim olm uş olm ası gerekm ektedir. Ve rilecek yanıt, her tü rlü yaşam öyküsünden bağımsız­ dır, çünkü sorun Kant'gil terim lerle ortaya konabilm ektedir: «Deneyimin kadınsılaştırılm ası hangi ko­ şullarda olanaklıdır?» sorunudur bu. Bu soruna bir çözüm getirebilm ek için, yazarın iye olduğu biçemin, dünya görüşüyle, tüm ce ve paragraf yapısıyla, ad­ ların kullanılm ası ve yerleştirilm esiyle, yüklem lerle vb.lerle doğrudan doğruya bağlantı içinde olduğu­ nu hiç bir zaman usumuzdan çıkarmamalıyız. Pa­ ragrafların kuruluşuyla anlatı özellikleri -yalnızca bir kaç örnek verecek o lu rsa k- artık yaşam öyküsüne başvurmaksızın, ayrım sal olarak belirlenebilecek gizli önvarsayım ları deyim lem ektedir. Bununla b ir­ likte, biz, sorunlardan başka b ir şeye daha varam a­ yacağız. Flaubert'in çağdaşlarının ortaya koymuş oldukları bildirim lerin bize yardımcı olacağı doğru­ dur: Baudelaire, La Tentation de sa in t A nto in e 'daki derin anlamın, tüm üyle sanatsal özellikteki, h ak­ kında B o uillet’nin bir «inci ishali» deyimini ku lla n ­ mış olduğu, dönemin büyük fizikötesi izleklerini (in­ sanın yazgısı, yaşam, ölüm, Tanrı, din, h içlik vb.) ele alan bu yapıtın derin anlamının «Madame Bovary’deki nesnel ve kuru anlam la temelden özdeş olduğunu doğrulam ıştır. O zaman, Flaubert, ne çe­ şit bir insan olmuş o la bilm elidir ki, kendi gerçekli­ 134


ğini, çılgınlaşmış b ir idealizm, kayıtsız olm aktan çok kötüniyetli bir g erçekçilik biçim i altında deyimleyebilsin? Bu kişi kim olm uş olm alıdır ki, kendini, ya­ pıtında ilkin gizemci b ir keşiş olarak gösterdikten bir kaç yıl sonra, kararlı ve «biraz erkeksi» bir ka­ dın olarak nesnelleştirebilsin? İşte bu noktada, ya şamöyküsüne, yani Flaubert'in çağdaşlarınca der­ lenm iş ve ta rih çile rce doğrulanm ış olan gerçeklere başvurm ak gerekli olm aktadır. Yapıt, yaşama soru­ lar yöneltm ektedir. Ancak bunu şu anlam da a n la ­ mak gerek: kişinin nesnelleşmesi o larak yapıtın, ger­ çekte, hangi anlam da, yaşamdan daha bütün, daha eksiksiz olduğunu anlam ak gerekir. Elbette yapıt, yaşamdan köklenm ekte, yaşamı aydınlatm akta an­ cak tümel açıklanışını yalnızca kendinde bulm ak­ tadır. Ancak, bu açıklam anın bize görünebilm esi için henüz pek erken. Yapıt, yaşamı, tüm el belirle­ nimi kendi dışında bulunan b ir gerçeklik olarak, onu, hem üreten koşullar içinde hem de onu yerine ge­ tiren, onu deyim leyerek tümleyen sanatsal yaratım içinde, aydınlatm aktadır. Böylelikle yapıt, a ra ştırıl­ dığında - yaşam öyküsünü aydınlatacak bir varsa­ yım ile bir araştırm a yöntemi olm aktadır. Ancak bu yanıtlar bir bütün oluşturm am aktadırlar: bu ya nıt­ lar, sanattaki nesnelleşme günlük davranışlardaki nesnelleşmeye indirgenm ediği ölçüde, yetersiz ve sınırlı kalacaklardır, yapıtla yaşam arasında b ir ko­ pukluk vardır.. Bununla b irlikte insan, insansal iliş ­ kileriyle, bu biçim de aydınlatılm asıyla, yeri gelince, bize, bir sorular bütünü olarak gözükecektir.!” ) Ya­ pıt, Flaubert’in narsisizm ini, onanizm ini, ü lkü cülü ­ ğünü. yalnızlığını, bağımlılığını, kadınsılığını ve e dilginliğini açınlam ıştır. Ancak bu özellikler, yeri ve sı­ rası gelince, bizim için birer sorun olm aktadırlar: bizi, hem toplum sal yapıları bilinsem eye (Flaubert, m ülkiyet iyesi bir kişidir, kazanılmamış b ir gelirle geçinm ektedir vb.) hem de b iricik olan bir çocukluk dramını öngörülm eye götürm ektedir. Kısacası, bu geriyeyönelik sorular, bize, çocuk Flaubert'ce yaşan­ 135


mış ve yadsınmış olan aile topluluğunun sorgula­ yacak araçları verm ektedir, bu so ru la r iki çeşit b il­ giden kaynaklanm aktadırlar (aileye ilişkin nesnel ta ­ nıklıklar: sınıf özellikleri, aile tipi, bireysel görünüş ile Flaubert'in öfke içinde anababasına, erkek ve kız kardeşlerine yönelttiği öznel bildirim ler.) Bu düzey­ de, yapıta sürekli olarak başvurabilm eli ve yapıtın, yazışmanın içeremeyeceği (bu yazışma yazarca sap­ tırılm ıştır) yaşam öyküsel b ir gerçeklik içerip içer­ m ediğini bilm eliyiz. Ancak şu noktayı da unutm am a­ lıyız ki, yapıt yaşam öyküsünün gizlerini h iç b ir za­ man açınlam ayacaktır: yapıt, olsa olsa, yaşamın kendisindeki gizleri ortaya çıkarm aya olanak sağ­ layacak b ir şema ya da bir ipucu işlevi görecektir. İlk çocukluğu işte biz bu düzeyde, genel koşulları anlayam adan, bu koşullar üzerine düşünemeden ya­ şayarak, İm paratorluk rejim i altında oluşmuş aydın küçük kentsoylu sınıfıyla bu sınıfın fransız to plu munun evrim ini yaşama tarzını, yaşanmışın anlamı olarak ortaya çıkarıyoruz. Burada, nesnel a rık’a (pur), yani tarihsel bütünleyişe geçm ekteyiz, sorgu­ lam ak istediklerim iz: T arih ’in kendisi, aile ka pita liz­ minin baskı altına alınmış ilerlem işi, to prak sahip­ leri sınıfının yeniden ortaya çıkışı, rejim in çelişkile ­ ri, henüz yeterince gelişmemiş bir proletaryanın düş­ tüğü yoksulluktur. Ancak bu sorgulam alar, Kant’gil kavram ların «kurucu» denildikleri anlam da ku ru cu ­ durlar: çünkü bize, yalnızca soyut ve genel ko şulla ­ ra iye olduğum uz yerlerde, som ut bileşim leri ger­ çekleştirm e olanağını verm ektedirler: karanlık bi­ çimde yaşanmış olan b ir çocukluktan yola çıkarak, küçük kentsoylu ailelerin gerçek yapısını yeniden kurm aya gidebiliriz. Flaubert’in ailesini, Baudelaire' in ailesiyle (daha «yüksek» b ir toplum sal düzeyde­ ki) G oncourt kardeşlerin ailesiyle (XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, «soyluların» satın aldıkları to p ra k ­ tan satın alm ak yoluyla soyluluğa erişm iş b ir küçük kentsoylu ailesi) Louis B ouillet’nin ailesiyle karşı­ laştırabiliriz. Bu bağlamda, bilim adam larıyla uygu­

136


lamacı hekim lerin (baba Flaubert) ve sanayicilerin (arkadaşı Le P oittevin'in babası) aralarındaki ger­ çek ilişkileri inceleyebiliriz. Bu anlam da, özgüllük içinde yaşanmış evrensellik olarak, çocuk Flaubert' in incelenmesi, 1830’lardaki küçük kentsoylu sınıfı üzerine yapılmış genel bir incelemeyi varsıllaştıracaktır. Özgül aile topluluğunu yöneten yapılar a ra ­ cılığıyla, düşünülen sınıfın şimdiye dek hep çok ge­ nel olm uş özyapılarını zenginleştiriyor ve som utlaş­ tırıyoruz. Örneğin bilinmeyen «ortaknesne»ler kav­ rıyoruz, m em urlar ve aydınlardan oluşmuş b ir kü­ çük kentsoylu sınıfıyla sanayiciler ve to prak sahip­ leri « s e ç k in le rin in arasındaki karm aşık ilişkiyi ya da bu küçük kentsoylu sınıfının kökenlerini, onun köylü kökenini, düşmüş beysoylularla olan ilişkile ri­ ni ortaya çıkarıyoruz)20) Çocuk Flaubert’in kendi ta r­ zında yaşamış olduğu temel çelişkiyi sözkonusu bu düzeyde açınlayacağız. Bu çelişki: çözüm leyici kent­ soylu anlığıyla bileşimsel din söylenceleri arasında­ ki karşıtlıktır. Sözkonusu belirsiz çelişkileri aydınla­ tan özgül öyküler ile (çünkü öyküler, bu çelişkileri b ir bütün halinde bir araya getirm ekte ve onları göz­ ler önüne serm ektedir) sözkonusu öbeklerin mad­ desel varlığını bize ileriye yönelerek (çünkü bu m ad­ desel va rlıklar daha önce de araştırılm ışlardır) ye­ niden kurma olanağını veren yaşam koşullarının ge­ nel belirlenim i arasında burada da dizgesel bir gel git oluşacaktır. Bu yordam ların bütünü, geriye yö­ nelme ile git-gel, bize, yaşanmışın derenliği diye adlandırabileceğim şeyi açınlam ıştır. Varoluşçuluğu yalanladığını sanan b ir denemeci geçenlerde şöy­ le yazıyordu: «Derin olan şey insan değil, dünyadır» Bu kişi tüm üyle haklıydı ve biz de onunla aynı gö­ rüşü paylaşıyoruz. A ncak şunu da eklemem iz ge­ rekm ektedir buna: Dünya, insansaldır, insanın de­ rinliği dünyada belirir, yani derinlik dünyaya insan aracılığıyla gelir. Bu derinliğin ortaya çıkarılm ası (saltık som uttan -bu saltık somut, okuyucu kişi, is­ te r Baudelaire olsun, iste r İm parotoriçe olsun, iste r137


se savcı olsun, her durum da, Flaubert ile çağdaş bir okuyucunun elindeki Madame Bovary olm akta ­ dır-) en soyut koşullam şa dek (yani maddesel koşullanışa dek, sözkonusu ko şullar evrensellikleri içinde ortaya çıktıkları ve b e lirle n m iş i1) bir to p lu lu ­ ğun tüm üyelerince, yani, hemen hemen soyut öznelerce, yaşanmış o larak b elirdikleri ölçüde, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışm aya dek) uzanan b ir iniştir. M adam e B ovary aracılığıyla, to p ­ rak sahipleri devinim ini, yükselen sınıfların evrimi ni, proletaryanın yavaş olgunlaşm asını görebilm eli ve görm eliyiz: her şey bu noktadadır. Ancak en som ut imlemler, en soyut imlemlere kökünden ind ir­ genemezler. Her imlem katm anındaki «ayrımsal», sözkonusu ayrımsulı yoksullaştırarak ve daraltarak, daha yüksek bir katmanın ayrımsalını yansıtır, da­ ha a lt bir katmanın ayrım salını aydınlatır ve bizim en soyut bilgilerim izi birleştirebilm em iz için ayırıcı b ir işlev görür. Bu g it-g e l mekanizması, T arih’in tüm derinliğiyle nesneyi zenginleştirm eye katkıda bulu­ nur ve tarihsel bütünleyiş içinde, nesnenin hâlâ boş olan yerleşim yerini belirler. Araştırmamızın bu düzeyinde, ayrışık b ir im lem ler aşamasırasını açınlam aktan başka b ir şey başarmış değiliz. Bu im lem ler şunlardır: M adam e Bovary, Flau­ bert'in «kadınsılığı», bir hastane binasında geçen ço ­ cukluk, çağdaş küçük kentsoylu sınıfında varolan çelişkiler, ailenin, m ülkiyetin vb evrim i)22) her im ­ lem, öteki imlemi aydınlatm akta, ancak bu im lem le­ rin indirgenem ezliği aralarında gerçek b ir süreksiz­ liğe yolaçm aktadır. Her b ir imlem, daha önce gelen imlem için kuşatıcı bir çerçeve oluşturm akta, ancak kuşatan imlem kuşatılan imlemden daha zengin o l­ m aktadır. Kısacası biz, diyelektik devinim in kendi­ sine değil, onun yalnızca taslağına iyeyiz. İşte o zaman ve ancak o zaman ileriyeyönelik yön­ temi kullanm am ız gerekm ektedir. Sözkonusu olan şey: her anı önceki ana dayanarak yaratan bütün­ leyici zenginleşme devinim ini, sonul nesnelleşmeye

138


ulaşabilm ek için yaşanmış karanlıklardan yola çı­ kan atılımı, kısacası, Flaubert'in küçük kentsoylu sınıfından kaçabilm ek için, çeşitli o la na klar alanı boyunca, kendini yabancılaşm ış nesnelleşmesine doğru attığı, kaçınılmaz, çözünmez bir biçim de ken­ dini Madam e Bovary’nin yaratıcısı olarak, olmayı yadsıdığı o küçük kentsoylu olarak ortaya koyduğu tasarıyı yeniden bulm aktır. Bu tasarının b ir anlam ı vardır, bu tasarı, yalınç bir olum suzluk, b ir kaçış de­ ğildir: insan bu tasarı aracılığıyla, kendinin dünya içindeki üretim ini belli bir nesnel bütünlük olarak erekler. Flaubert’in özünü oluşturan, sa lt ve yalınç soyut bir yazma kararı değildir, kendini dünya için ­ de özgül bir yolda gösterebilm ek için tu ttu ğu belli bir tarzdaki yazma kararıdır, kısacası bu karar, çağ­ daş ideoloji çerçevesi içinde, kökensei koşulların yadsınması ve sözkonusu çelişkilere b ir çözüm b ul­ ma olarak yazına yakıştırdığı özgül imlemdir. Şu «...e doğru yerinden sökülüp çıkarılma» tüm cesinin anlamını yeniden bulmada, bize, Flaubert'in geçmiş olduğu imlem taşıyan tüm katm anların bilgisinin, b i­ zim ayakizleri diye yorumladığımız, Flaubert’i so­ nul nesnelleşmesine götüren şeylerin yardımı doku­ nacak. Şu dizi va r elimizde: maddesel ve toplum sal koşullanm ayla yapıt arasında gidip gelirken, b ir nes­ nellikten öteki nesnelliğe uzanan gerilim i bulmak, bir imlemi, bu imlemi izleyen imlem aracılığıyla aşan ve ikinci imlemi birinci içinde koruyan yayılım yasa­ sını ortaya çıkarm ak olm aktadır. Gerçekte, sorun, bir devinim i bulgulam ak, bu devinimi yeniden ya ra t­ m aktır: ancak varsayım , dolaysız o la ra k doğ ru la ­ nabilir: geçerli olabilecek tek varsayım, ayrışık ya­ pıların yatay birliğini yaratıcı b ir devinim içinde g e r­ çekleştirecek olan varsayımdır. Bununla birlikte tasarı, Sade'ın tasarısı gibi, to p ­ lumsal a raçlarla saptırılm a tehlikesiyle karşı karşı­ yadır, böylelikle sonul nesnelleşme, belki de k ö te n sel seçişe tüm üyle karşılık olam ayacaktır. Olanaklı sapm aları belirleyebilm ek için, geriye yönelik çözüm -

139


lemeyi sıkıca gözden geçirm emiz, araçsal alanı in ­ celememiz, seçişlerle eylem lerin evrim ini, bunların tuta rlılıkların ı ve tutarsızlıklarını araştırabilm ek için, çağdaş Bilgi teknikleri üzerine edindiğim iz genel b il­ gileri kullanmamız, yaşamın açınımım yeniden gör­ memiz uygun düşecektir. Saint-A ntoine, Flaubert'i, tüm arıklığı ve kökensel tasarısının tüm çelişkileri içinde dile getirm ektedir. Ancak, S aint-A ntoine, bir başarısızlık olm uştur. B ouillet ile M axim e Du Camp, bu yapıtı acı acı eleştirm ekte, onu b ir «öykü a n la t­ maya» zorlam aktadırlar. Sapma şu noktadadır: Flau­ bert, b ir öykü anlatm akta, ancak bu öyküye her şeyi destekletm ektedir, gökyüzünü, cehennemi, kendisi­ ni, S a in t-A n to in e 'ı vb. Bu öyküden çıkan, içinde ken­ disinin nesnelleşm iş ve yabancılaşm ış olduğu canavarsı, yetkin yapıt M adam e Bovary'dlr. B öylelik­ le, yaşam öyküsüne dönüş, bize, kopuklukları, ç a t­ lakları, raslantıları gösterm ekte ve aynı zamanda da yaşamın doğrultusunu ve sü rekliliğini açınlayarak, varsayımı (özgün tasarı varsayımını) doğrulam ış o l­ m aktadır. Varoluşçu yaklaşım yöntem ini, geriye yö­ nelik -ileriye yönelik ve ayrıştırım sal- bileşim sel bir yöntem olarak tanım layacağız. Bu yöntem, aynı za­ manda, nesne ile (aşamalandırılm ış im lem ler olarak tüm çağı içeren nesne) çağ arasında (nesneyi bütünleyişi içinde içeren çağ) yer alan zenginleştirici b ir gitgeldir. Gerçekte nesne, derinliği ve özgüllüğü içinde yeniden ortaya çıkarıldığında, bütünleyişe dış­ sal kalm ak yerine (m arx’c ila r onu T arih ’e bütünleme işini üstlene dek dışsal kalm ıştır) bütünleyişle doğru­ dan doğruya karşıtlaşm aya girm ektedir: kısacası, çağ ile nesnenin yalın b ir biçim de üst üste konup çakıştırılm ası, birdenbire, canlı b ir çatışm aya ortam ha­ zırlam aktadır. Eğer Flaubert, üzerine inceden inceye düşünülmeden bir gerçekçi diye tanım lanm ışsa eğer gerçekçiliğin İkinci İm paratorluk döneminde yaşayan halka uygun düştüğüne ka ra r verilm işse (bu gerçek bize, gerçekçiliğin 1857 ile 1957 arasındaki evrim i­

140


ne ilişkin parlak ama tüm üyle düzmece olan b ir ku­ ram geliştirm e olanağını verm ektedir) o zaman, ne M adam e Bovary adındaki o garip canavar anlaşıla­ b ilir ne yazarı ne de halk. Kısacası, b ir kez daha, g öl­ gelerle va kit yitirilm iş olunacaktır. Ancak -uzun ve zorlu bir çalışm ayla- sözkonusu yapıttaki öznelin nesnelleşm esiyle bu öznelin yabancılaşm asını o rta ­ ya koymak sıkıntısına girilirse, eğer bu öznel, ya­ zarından uzaklaştığı anda taşıdığı som ut anlam la kavra na bilir ve aynı zamanda özgürleşm esine o la ­ nak sağlayan bir nesne olarak dışarıdan ya kalana­ bilirse, o zaman yapıt, kamu oyu için, yargıçlar için, çağdaş yazarlar için taşıdığı nesnel gerçekliğe b ir­ denbire karşı duracaktır. Bu an, sözkonusu döneme dönüp te kendimize örnekse şu yalın soruyu sordu­ ğumuz andır: o zam anlar, C ourbet'nin resimde, Duranty'nin ise yazında sözcülüklerini yaptıkları ger­ çekçi bir okul vardı. Duranty, öğretisini yaymaya ça ­ lışm akta, m anifestolar kaleme alm aktaydı. Flaubert, gerçekçilikten nefret ediyor ve bu tutum unu tüm ya­ şamı boyunca da yineliyordu, sanatın yalnızca sa l­ tık arıklığını seviyordu. Halk, birdenbire, gerçekçi olanın Flaubert olduğuna niye ka ra r verdi acaba, ondaki sözkonusu bu gerçekç»iği niye sevdi, yani bu hayranlık uyandırıcı düzmece itira fta n bu kılık değiştirm iş coşum culuktan bu ö rtü k m etafizikten niye bu denli hoşlandı acaba, gerçekte kılık değiş­ tirm iş zavallı b ir adamdan başkası olm ayan bu hay­ ranlık uyandırıcı kadın karakterine (bir başka de­ yişle, bu acımasız kadın betimine) ne diye bu denli önem verdi acaba? O zaman kendimize, halkın ne çeşit b ir g erçekçilik istediğini, ya da şöyle söyle­ necek olursa, o ad altında ne çeşit b ir yazın iste di­ ğini ve bu yazını niçin istediğini sormalıyız. Bu son uğrak birincil bin öneme iyedir: yabancılaşm a uğra­ ğıdır bu. Flaubert, dönem inin kendisine kazandırdığı başarının, yapıtını kendinden uzaklaştırdığını gör­ mekte, a rtık yapıtını tanıyam am akta, bu yapıt ona tüm üyle yabancı kalm aktadır, kendine özgü nesnel 141


varoluşunu birdenbire yitirm ektedir. Ancak, yapıtı, aynı zamanda, dönemi üzerine yeni bir ışık düşür­ mekte, Tarihe yeni b ir soru yöneltmeye olanak sağ­ lam aktadır. Sözkonusu soru şudur: bu dönem nasıl bir dönem olm uştur ki, özellikle bu kitabı isteyebil­ miş, bu kitapta kendi imgesini yalana saparak bu­ labilm iştir. İşte bu noktada, tarihsel eylemin gerçek uğrağıyla, ya da adlandırm ak istediğim biçim iyle bir yanlış anlam ayla karşı karşıyayız. Bu yeni tutum u geliştirm enin yeri değil burası. T arih'in bu çelişkiyi aşısını gösterdiğim izde, insanın ve zamanının d iya­ lektik bütünleyiş içine tüm leneceğini söylemek so­ nuç olarak yeterli olacaktır. •— 3 — Bu nedenle, insan, tasarısıyla tanım lanır. Bu m ad­ desel varlık, kendisi için yapılan koşulu sürekli o la ­ rak aşm akta, kendini, yapıt, eylem ve davranış a ra ­ cılığıyla nesnelleştirebilm ek için, sözkonusu duru­ mu aşarak bu durum u açınlam akta ve belirlem ekte­ dir. Tasarı, soyut b ir varlık olan istençle karıştırıl­ mamalıdır, gerçi tasarı, kimi koşullarda istençsel bir kim liğe bürünebilir. Verilm iş ve kurulm uş öğelerin ötesinde, kendi ile olm aktan çok Başkası ile kuru­ lan bu dolaysız ilişki, insanın yapıt ve p raxis a ra cı­ lığıyla sürdürdüğü bu sürekli üretim, bizim kendim i­ ze özgü olan yapılarımızdır. Bu yapı, ne bir istenç ne bir gereksinim ve ne de bir tu tku du r, ancak tu t­ kularım ız ve düşüncelerim izin en soyutları gibi ge­ reksinim lerim iz de bu yapıya katılm aktadırlar. Ge­ reksinim lerim iz ...e doğru her zaman kendilerinin dışındadırlar. Varoluş dediğim iz şey budur bizim. Bu oluşlu biz, kendine dayanan karalı bir tözü a nla ­ m aktan çok, sürekli b ir dengesizliği, kendinden tüm gövdesiyle b irlikte b ir kopuşu anlıyoruz. Nesnelleş­ meye doğru yönelen bu atılım, bireylere göre çe şit­ li biçim ler aldığından, bizi, kimi olanakları dışta tu ­ ta ra k kim ilerini gerçekleştirdiğim iz b ir o la na klar a la 142


nmtı attığından, bu atılım a seçiş ya da özgürlük de­ mekteyiz. Ancak bu noktada, bizi, işe b ir usdışı sok­ makla, dünyayla bağlantısı olm ayan bir «ilk başlan­ gıç» bulgulam akla, insana bir tapınç-özgürlük ver­ mekle suçlam ak büyük bir yanılgı olurdu. Gerçekte böyle bir kınayış ancak m ekanikçi bir felsefeye yöneltilebilir: bu eleştiriyi bize yönelten kişiler, gerçek­ te, pra xis'i, yaratımı, bulguyu, yaşamımızın ögesel verilerinin yalınç b ir yeniden üretim ine indirgem ek istedikleri için bu yola başvurm aktadırlar, çünkü bu kişiler, yapıtı, edimi, ya da tutum u, bunları ko şullayan etkenlerle açıklam aya gitm ektedirler, bu kişi­ lerin duydukları açıklam a dileği, karm aşık olanı ya ­ lınç olana benzetme, yapıların özgüllüğünü yadsı­ ma, değişikliği özdeşliğe indirgem e biçim lerini a l­ maktadır. Bu tutum , bilim ci b elirlenim cilik düzeyine yeniden düşmek dem ektir. Oysa, d iyalektik yöntem, indirgem eyi yadsım akta, tersine bir yol izlem ektedir: bu yöntem, yapıları korurken aşm akta, ancak aşılan çelişkinin terim leri, ne aşmanın kendisini ne de so­ nul bileşim i açıklam aktadır, buna karşılık, aşılan çe­ lişkiyle aşmanın kendisini, aydınlatan sözkonusu bu sonu! bileşim olm akta, bu oluşu kavramamıza bu sonul bileşim olanak verm ektedir. Bize göre, temel çelişki, ola na klar alanının sınırını çizen ve bu alanı yapılaştıran etkenlerden yalnızca birisidir. Tersine, eğer bu o la na klar alanının ayrıntılarıyla açıklanm a­ sı, özgüllüğünün açınlaması (yani, bu durum da ge­ nelliğin ortaya koyduğu tikel görünüş) ve bu o la ­ nakların nasıl yaşanmış oldukları anlaşılm ak iste n i­ yorsa, sorgulanm ası gereken şey sözkonusu seçiş olacaktır. Bize, bireyin koşullanm asındaki gizi açınlayan şey, bireyin yapıtı ya da edimidir. Flaubert, yaz­ mayı seçişiyle, bize ölümden çocukça korkmasının anlamını verm ektedir, bunun tersin i değil. Çağdaş m arx’çilik, bu ilkeleri tanım adığından dolayı, kendi­ ne im lem leri ve değerleri anlam a yolunu kapatm ış­ tır. Çünkü, b ir nesnenin imlem ini, bu nesnenin arık dural m addeselliğine indirgem ek, olgudan yasa çı-

143


karsam ak denli anlamsızdır. Bir davranışın anlamı ve değeri, ancak verilm iş olanı ortaya çıkararak, olanakları gerçekleştiren bir devinim in görüngesi içinde kavranabilir. İnsan, kendisi ve başkaları için, im taşıyan bir va rlıktır, çünkü insanın en küçük davranışı bile, arık şim dikinin ötesine gidilm eksizin, geleceğiyle açıklanmaksızın kavranamaz. Bundan başka insan, k i­ mi nesneleri, varolm ayan ya da gelecekte va r o la ­ cak nesneleri tasarım lam ak için kullandığı ölçüde -yani kendisinin hep ötesinde olduğu ölçüde- bir imlem yaratıcısı olacaktır. Ancak her iki işlem de arık ve yalınç b ir aşma edimine indirgenm ektedir: şim diki koşullan bu koşulların sonraki değ işiklik­ lerine doğru aşmak ile varolan nesneyi b ir yo klu ­ ğa doğru aşmak aynı şeydir. İnsan im ler o lu ş tu r­ maktadır, çünkü kendi özgül gerçekliği içinde ken­ disi b ir imleyendir, o im leyendir, çünkü yalınç b i­ çimde bütün verilm iş olanın d iyalektik b ir aşılışıdır. Özgürlük dediğimiz şey, kültürel düzenin doğal d ü ­ zene indirgenem ezliğidir. Her hangi b ir insan davranışının anlam ını ka vra ­ yabilm ek için, alman ruh hekim leriyle ta rih çile rin in «kavrayış» diye adlandırdıkları şeye iye olmamız ge­ rekir. Ancak burada sözkonusu olan, ne özgül bir yetenek ne de özel bir sezgi yetisidir: buradaki b il­ gi edimi, yalnızca, başlangıç koşullarından yola çı­ karak, edimi sonul im lem iyle açıklayan d iyalektik devinim dir. Bu bilgi edimi, kökensel olarak, ileriyeyö neliktir. Sözgelimi, arkadaşım birdenbire pence­ reye doğru yönelmişse, onun bu devinisini, ikim izin de bulunduğu maddesel durum dan yola çıkarak kav­ rarım. Örnekse, oda çok sıcak olduğundan dolayı pencereye yönelm iştir. «Odayı biraz havalandıra­ cak» dem ektir. Bu eylem, ısıda içkin değildir, bu eylem, b ir uyarıcının zincirlem e tepkilere yol açışı gibi, ısıca «devinime geçirilm em iştir»; burada, ken­ dini birliğe kavuşturarak, içinde her ikim izin de bu­ lunduğu gözümüzün önündeki kılgısal alanı da b ir­ 144


liğe kavuşturan bileşim sel b ir davranış sözkonusudur. Bu devinim ler, yenidirler, durum a, tikel engel­ lere uyarlanm aktadırlar: bu, algılanan dekorun soyut ve güdülendirici b ir şema oluşundan, yeterince be­ lirlenm em iş oluşundan ötürüdür, dekor, girişim in b ir­ liği içinde belirlenm ektedir: sözgelimi, şu masayı ka l­ dırm ak gerekebilir, sonra, pencere pancurlu tip te o labilir, sürm eli ya da oynak b ir pencere o labilir, hatta -eğer yabancı bir yerdeysek- belki de hiç b il­ m ediğimiz bir tip te olabilir. Durum ne olursa olsun, devinilerin zincirlenişini aşabilm ek ve bunların o r­ taya çıkışlarındaki birliği algılayabilm ek için, a şm ­ ışınmış havayı, b ir serinleme gereksinim i olarak bir taze hava dileği olarak, benim kendimim duyum sa­ mam gerekir, b ir başka deyişle, maddesel durumun yaşanmış aşılışının benim kendim olmam gerekir. Oda içinde bulunan, kapılar, pencereler hiç b ir za­ man tüm üyle edilgin gerçeklikler değillerdir: başka kişilerin emekleri, onlara b ir anlam kazandırmış, on­ ları b ir başkası için (herhangi b ir kişi için) birer araç, olanak durum una g etirm iştir. Bu, onları daha şimdiden araçsal yapılar ve yönetilm iş b ir etkinliğin ürünleri olarak kavrıyorum dem ektir. Ancak a rka ­ daşımın devinisi, bu ürünlerdeki billurlaşm ış im lem leri ve tasarım ları açıklığa kavuşturm akta, davranışı, sözkonusu kılgısal alanı bana «hodolojik uzam» o la ­ rak açınlam aktadır, ya da tersinden giderek şöyle söyleyecek olursak, a ra çla r içinde içerilm iş b ulu ­ nan imlemler, bana, girişim i anlam a olanağını ve­ ren billurlaşm ış anlam ın kendisi olm aktadırlar. Dav­ ranışı, odayı birUğe kavuşturm akta, odaysa onun davranışını tanım lam aktadır. Burada, her ikim iz için de o denli belirgin b ir zen­ g in leştirici aşma edimi sözkonusudur ki, a rkadaşı­ mın davranışı ilkin maddesel durum la aydınlanm ak yerine bu durum u bana kendisi açıklayabilm ekte­ d ir: onunla o rta k b ir çalışmaya dalıp gitm işken, a r­ kadaşımın davranışında, ısıyı, bulanık adlandırılamayan b ir rahatsızlık o larak duyumsamıştım. Aynı Yöntem Araştırm aları — F: 10

145


anda onun hem kılgısal yönsemesini hem de rah at­ sızlığımın anlamını görüyorum bu durumda. Kavra­ yış devinim i, aynı anda, hem ileriye yönelik (nesnel sonuca doğru) hem de geriye yönelik (kökense! k o ­ şula dek uzanıyorum.) Gerçekte, ısıyı katlanılm az o la ­ rak tanım layacak şey edimin kendisidir; parmağımı­ zı bile oynatm ıyorsak, bu, ısının ka tla n ıla b ilir olm a­ sındandır. Böylelikle, girişim in zengin ve karmaşık birliği, en yoksul koşuldan doğm akta ve bu koşulu aydınlatm ak için ona geri dönm ektedir. Arkadaşım, gerçekte, aynı zamanda am a bir başka yönde, dav­ ranışıyla açınlanm aktadır: eğer, çalışmaya ya da tartışm aya başlam adan önce, kalkıp ta özellikle pen­ cereyi aralam ışsa, bu davranışı daha gene! am aç­ lara karşılık o la caktır (sözgelimi m etodik görünme isteği, düzenli bir kişi kim liğine bürünme ya da ger­ çek düzen sevgisi.) Ama eğer arkadaşım , birdenbi­ re ayağa kalkıp ta boğuluyorm uşcasına pencereyi ardına dek açarsa bu durum da çok ayrım lı görü­ necektir. Arkadaşımın bu durum da da davranışını anlayabilm em için, kendi davranışımın tasarım sal devinimi içinde bana içsel derinliklerim e ilişkin b il­ giler vermesi, yani, sözkonusu am açların seçilm e­ sine karşılık gelen daha geniş kapsamlı amaçlarım a ve koşullara ilişkin bilg ile r vermesi gerekm ektedir. Böylelikle, kavrayış, kendi gerçek yaşamımdan baş­ ka bir şey olm am aktadır, yani kavrayış, komşumu, kendim i ve b ir süreç halinde bulunan nesnelleşm e­ nin oluşturduğu bileşim sel b irlik içindeki ortamı bir araya getiren bütünleyici devinim dir. İnsan, tamı tamına b ir tasarı olduğundan dolayı, kavrayış tüm üyle geriye yönelik olabilir. İçimizden hiç biri ısının farkına varmamışsa, odaya girecek üçün­ cü b ir kişi kuşkusuz şunu söyleyecektir; «Tartışma­ ya öyle dalm ışlar ki nerdeyse boğulup ölecekler. «Bu kişi, odaya girdiği andan başlayarak, ısıyı, b ir ge­ reksinme, b ir havalandırm a b ir serinleme isteği o la ­ rak yaşam ıştır ve kapalı duran pencere onun için birdenbire b ir imlem taşım aya başlam ıştır: bu imlem 146


kazanış olgusu, pencerenin biraz sonra açılacağın­ dan ötürü değil, tersine, şimdiye dek açılm adığın­ dan ötürüdür. Kapalı ve aşırı ısıtılmış oda, içeri g i­ ren kişiye, yerine getirilm em iş olan (ve varolan araçlar içinde sürekli b ir olasılık olarak gösterilen) b ir edimi açınlam aktadır. Ancak bu yokluk, va ro l­ mayanın sözkonusu bu nesnelleşmesi, ancak olum ­ lu bir girişim i açınlam a işlevi görürse gerçek b ir tu ­ ta rlılık kazanmış olacaktır: bu tanık, yapılm am ış ama yapılacak edim aracılığıyla, tartışm a konusu ya ptı­ ğımız tutkuyu ortaya çıkaracaktır. Ve eğer bu kişi, bize, «kitaplık fareleri» deyip te gülmüşse, davra­ nışımızda daha genel im lem ler bulmuş olacak, va r­ lığımızı derinliklerine dek aydınlatacaktır. İnsan o l­ duğumuzdan ve b ir insanlar, işler, savaşım lar dün­ yasında yaşadığımızdan dolayı, bizi çevreleyen tüm nesneler b irer imdir. Bu nesneler, kendi kendilerine, kullanım tarzlarını göste rirler ve kendilerini bizim için bu n itelikte yapan ve bize o nlar aracılığıyla baş­ vuran kişilerin gerçek tasarısını güçlükle gizlerler. Ancak bu imlerin şu ya da şu koşul altında özgül bir biçim de düzenlenişi, bize, özgül b ir eylemi, b ir ta ­ sarıyı, bir olayı anlatır. Sinema sanatı, bu yöntemi o denli sık kullanm ıştır ki, herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı b ir yöntem o lm uştur bu: film yönet­ meni, bize, b ir akşam yemeğinin başlangıcını gös­ term ekte sonra kesip b ir kaç saat sonraki boş oda­ yı gözler önüne serm ektedir: devrilm iş bardaklar, boş şişeler, döşemeye saçılmış sigara izm aritleri, bize, konukların sarhoş olduklarını gösterm ektedir. Böylelikle imlemler, insandan ve onun tasarısından gelmekte, ancak eşyalarda ve eşya düzeni içindeki her şeyde yer alm aktadırlar. Her şey, her an, im leyici olm akta ve im lem ler bize, toplum um uzun yapıları aracılığıyla, insanları ve insanlar arasındaki iliş k i­ leri açm lam aktadırlar. Ancak bu im lem ler bize, biz kendim iz im leyici olduğum uz ölçüde gözükm ek­ tedirler. Bizim öteki kişiyi kavrayışımız, hiç bir zaman izlemsel (contem plative) değildir, bu kav­ rayış, p ra x is 'in yalnızca b ir anıdır, bizi, çatış­

147


ma ya da işbirliği durum unda, ötekine birleş­ tiren som ut ve insansal ilişkiyi b ir yaşama tarzıdır. Bu im lem ler arasında, bizi, yaşanmış b ir duruma, özgül bir davranışa, toplum sal b ir olaya götüren k i­ mi im lem ler vardır. Örneğin, ekranda gördüğümüz film de rastlanılan durum budur: bize b ir akşam ye­ meği şöleni olduğunu anlatan, sağa sola saçılmış bardakların taşıdığı im lem ler olm aktadır. Başka im lem lerse yalınç im lem ler özelliğindedirler: sözgelimi, b ir m etro geçeneği duvarındaki ok gibi. Bu im lem le­ rin kim ileriyse «ortaknesne»)ere karşılık gelm ekte­ dirler, yine kim ileri birer simge olarak belirm ektedir: imlenen gerçeklik, bunlarda, bayraktaki ulus gibi, sim gelenm ektedir. Bazıları, yararlılık bildirim leri b i­ çim inde ortaya çıkm aktadırlar, sözgelim i kim i nes­ neler b irer araç o larak b elirm ektedirler - b ir yaya geçidi, b ir sığınak vb- Gerçek insanların görülebilir ve güncel davranışları aracılığıyla kavranan -h e r zaman d eğ il- kimi im lem ler ise yalnızca birer erek o l­ m aktadırlar. Bugünün m arx'çisim doyumsayan ve onu bu son im lem lerin varlığını yadsımaya iten şu sözde «olgu­ culuğa» kararlı b ir biçim de karşı çıkmalıyız. O lgu­ culuğun en büyük aldatm acası, toplum sal deneyime a p rio ri'siz yaklaştığını öne sürmesi, oysa onun en tem el yapılarından b irisini yadsımaya ve bu yapıyı b ir başkasıyla değiştirm eye daha başlangıçta ka ra r verm iş olmasıdır. Doğal bilim lerin, cansız nesnelere insan ö zellikleri vermeye dayanan insanb içim cilikten kendilerini arındırm aları haklı bir davranıştı. A n ­ cak, insanbilim in sözkonusu olduğu yerde, örnekseme yoluyla, aynı küçüm seyici tutum u takınm ak tü ­ müyle saçma olur. İnsan araştırıldığında, ondaki in ­ sansal ö zellikle ri tanım aktan daha sağın ve daha kesin ne o la bilir? Toplum sal alanın yalın b ir a ra ş­ tırısı şunu ortaya çıkarm ış olm alıdır: ereklerle ku ru ­ lan ilişki, insan girişim inin sürekli b ir yapısıdır, ger­ çek kişiler, eylemleri, kurum lan ya da iktisadi ku­ ruluşları bu iliş k i tem eli üzerinde değerlendirirler. O zaman öteki kişiyi kavramanın, zorunlu olarak, erek148


1er « a c ılığ ıy la olanaklı olduğunu doğrulam ak gere­ kir. Çalışan b ir kişiye uzaktan bakan biri kendine şunları söyler: «Ne yaptığını anlamıyorum». Bu kişi, erek alınan sonucun öngörüsü sayesinde, etkinliğin ayrık anlarını birleştirebildiği an, durum u aydınlığa kavuşturm uş olacaktır. Daha iyi b ir örnek verecek olursak, kişi, daha iyi dövüşebilm ek, karşıtının silah ­ larını etkisiz durum a getirebilm ek için, aynı anda b ir kaç erek dizgesine iye olm alıdır. Sözgelimi boksta, insan benim sediği erekliliği, aynı anda hem ortaya çıkarıp hem de yadsıdığında (alın üzerine sol bir hook o turtm ak gibi) bir aldatm acaya gerçek e re kli­ liğini (örneğin, bu e reklilik, karşıtını gardım ka ld ır­ maya zorlam ak o labilir) verm iş olacaktır. B aşkala­ rının kullandığı ikili, üçlü erek dizgeleri, e tkin liğ im i­ zi, kendi erek dizgem iz denli koşullar. İşte bu neden­ lerle, erekbilim sel renkkörlüğünü gerçek yaşamda da sürdürm ek isteyen b ir olgucu uzun süre yaşaya­ mazdı. Tümüyle yabancılaşmış, «sermayenin g it gide to p ­ lum sal b ir güç serm ayedarınsa bunun memuru»(“ ) olarak belirdiği b ir toplum da, görünürdeki erekler, kurulm uş bir evrim in ya da mekanizmanın ardında­ ki derin zorunluluğu gizleyebilir. Ancak o zaman bi­ le, erek, bir insan ya da insanlar topluluğunun ya­ şanmış tasarısının imlemi olarak, Hegelin dile g e tir­ diği gibi, görünüşün görünüş olarak b ir gerçekliğe iye olması ölçüsünde, gerçek kalacaktır. Önceki d u ­ rum larda olduğu gibi bu durum da da, ereğin rolüy­ le kılgısal etkinliğinin belirlenm esi uygun düşecek­ tir. Critique de la Raison dialectique'te, rekabetçi bir pazardaki fiya t dengesinin, satıcıyla alıcı arasında­ ki ilişkiyi nasıl şeyleştirdiğini göstereceğim . İncelik jestleri, çekinceli davranışlar, pazarlıklar, zamanı geçm iş şeyler: za rlar çok önceden a tılm ıştır çünkü. Ancak bu davranışların her biri, yaratıcısınca b ir edim olarak yaşanm aktadır. Hiç kuşku yok ki, bu e t­ kinlik, s a lt tasarım alanında oluşan b ir e tkin lik de­ ğildir. Ancak, b ir ereğin b ir yanılsam aya dönüşebil-

149


meşinin içerdiği sürekli olasılık toplum sal alanla ya­ bancılaşm a kiplerini nitelem ektedir; bu olasılık, erekten, indirgenmez yapısını çekip alm am aktadır. Giderek d enilebilir ki, yabancılaştırm a ve a ld atm a­ ca kavram ları, bu kavram lar, ancak erekleri ça ld ık­ ları ve onları dıştaladıkları ölçüde b ir anlam kaza­ nacaklardır. Bu nedenle, karıştırm am am ız gereken iki kavram sözkonusudur: birçok am erikalı to plu m ­ bilim ciyle kimi fransız m arx’çılarının benimsediği bu kavrayışlardan birincisi deneyim verileri yerine, ap­ talca, soyut b ir nedenselliği, fizikötesi biçim leri ya da güdülenme, tutum , rol gibi ereksellikle bağlan­ tısı dışında hiç bir anlam taşım ayan kimi kavram ­ ları koym aktır. İkinci kavrayışa gelince, bu ka vra ­ yış, ereklerin varlığını, erekler nerede b ulun urlar­ sa b ulunsunlar benimsemekte ve kendini, bütünleyişin tarihsel süreci içinde, bu ereklerden k im ile ri­ nin yalıtılabileceğini söylemekle sınırlam aktadır(K) Bu kavrayış, gerçek m arx’çilik ile varoluşçuluğun benimsediği tutum dur. Nesnel koşullanm adan nesnelleşmeye giden d i­ yalektik devinim, insan e tkinliğinin ereklerinin gizem ­ sel va rlıkla r olmadığını ve edimin kendisine fa zla ­ dan eklenm ediğini anlamamıza olanak verm ektedir: bu erekler yalnızca, bugünden geleceğe doğru g i­ den b ir edimdeki verilm işin aşılmasını ve korunm a­ sını simgelem ektedir. Erek, insan davranışının d i­ yalektik yasası ile içsel çelişkilerinin b irliğini k u r­ duğu ölçüde, nesnelleşmenin kendisi olm aktadır. Güncelin bağrındaki geleceğin varlığı, ereğin, ey­ lemle aynı anda zenginleştiği ve sözkonusu eylemi bu eylemin birliğini sağladığı ölçüde aştığı düşünü­ lürse, hiç şaşırtıcı olm ayacaktır. Ancak, bu birliğin içeriği, sözkonusu anda birliğe kavuşmuş g irişim ­ den hiç bir zaman ne daha som ut ne de daha belir­ tiktir. M adam e Bovary, 1851 Aralığından 1856 N isa­ nına dek, Flaubert’in tüm eylem lerinin gerçek b irli­ ğini oluşturuyordu. Ancak bu, sözkonusu somut, ke­ sin yapıtın tüm bölüm leri ve tüm tüm celeriyle b irlik 150


te, 1851’de, yazarın yaşamının bağrında koskoca bir yokluk olarak varolduğu anlam ına gelmem ektedir. Erek, dönüşm ekte, soyuttan somuta, bütünselden ayrıntısala geçm ektedir. Erek, her an için, işlemin edimsel birliği, ya da şöyle söylenecek olursa, edim durum unda bulunan araçların birliği olm aktadır: şim diki anın her zaman öteki yanında olan erek, te ­ melde, öteki yandan görülen şim diki anın kendisidir. Bununla birlikte, bu erek, yapıları içinde, daha uzak b ir gelecekle ilişkile r içerm ektedir. Şu paragrafı b i­ tirecek olan Flaubert'in dolaysız amacı, tüm işlemi özetleyen ırak am açla kendiliğinden aydınlanm aktadır: à u kitabı oluşturm ak. Ancak, ereklenen sonuç ne denli bütünleyiş olursa o denli de soyut olacaktır. Flaubert, önceleri, arkadaşlarına şöyle yazm akta­ dır: «şöyle... şöyle olan b ir kitap yazmak isterdim». Flaubert’in o zam anlar kullanm ış olduğu bu ka ra n ­ lık tüm celer, yazarı için, bizim için olduğundan çok daha fazla anlam a iyedir, ancak bunlar bize yapıtın ne yapısını ne de gerçek içeriğini verm ektedirler. Bununla birlikte, sözkonusu tümceler, sonraki tüm araştırm alara, plana, kişilerin seçim ine b ir çerçeve oluşturm ayı hep sürdüreceklerdir: «şöyle... şöyle o l­ ması gereken kitap, aynı zamanda M adam e Bovary' dir. Nitekim , bir yazan ele alacak olursak, bu yaza­ rın bugünkü çalışmasının dolaysız ereği, ancak ge­ lecekteki bir im lem ler (yani erekler) aşamasırasına göre aydınlanm aktadır. Bu im lem lerin her biri, önce­ ki im lem ler için b ir çerçeve, sonraki im lem ler içinse bir içerik işlevini görm ektedir. Erek, girişim sırasınca, zenginleşm ekte, gelişm ekte ve çelişkilerini g iri­ şimin kendisiyle el ele aşmaktadır. Nesnelleşme so­ na erdiğinde, üretilen nesnenin som ut zenginliği, ere­ ğin düşünülm üş olduğu geçm işin her hangi b ir anın­ daki zenginliği (bu zenginlik b irleştirici b ir a nlam ­ lar aşamasırası olarak alınm ıştır) kat kat aşm ak­ tadır. Ancak bu durum, doğrudan doğruya, nesne­ nin artık bir erek olm am asından dolayıdır: nesne, ça151


Iışmanın «kişilik edinmiş» b ir ürünü o lm uştur ve bir yeni ilişkile r sonsuzluğu içeren dünyada va rolm ak­ ta dır (bu ilişkiler, yeni nesnellik ortam ı içinde öğe­ lerinin birbiriyle ilişkisi -kendisinin öteki kültürel nesnelerle ilişkisi- kültürel b ir ürün o larak kendisi­ nin insanlarla ilişkisi.) Bununla b irlikte nesne, nes­ nel ürün gerçekliği içindeki biçim iyle, zorunlu ola­ rak, ereği olduğu, tükenm iş ortadan kaybolm uş bir işleme göndermede bulunm aktadır. Nitekim biz k i­ tabı okum a sürecinde, Flaubert’in dileklerine, erek­ lerine -yani tüm el girişim ine sürekli o larak geri dönmezsek (ancak belirsiz ve soyut b ir biçimde) b ir mal parçasını, emeğiyle kendini nesnelleştirm iş bir insanın gerçekleşmesi olarak değil de kendi kenoin> dile getiren b ir ��ey o la ra * düşünmeye benzer biçimde, sözkonusu bu kitabı yalnızca b ir tapınc d u ­ rumuna getirm iş oluruz (ve gerçekte bu sık sık o l­ maktadır) Okuyucunun kavrayıcı b ir biçim de geriye dönüşü, hemen her durum da, tersinedir: bütünle­ yici somut, kitap, yaşam ve girişim olm aktadır. Bun­ lar clü b ir geçm iş olarak uzaklaşm akta, en zenginIsrird e n en yoksullarına, en som utlarından en so­ yutlarına, en özgüllerinden en genellerine giden bir im lem ler dizisi olarak sıralanm akta ve yerleri g e lin ­ ce bizi öznelden nesnele götürm ektedirler. Eğer özgün d iyalektik devinim i, bireyde, onun ken­ di yaşamını üretmesinde, kendini nesnelleştirm esin­ de görmeyi yadsıyacak olursak, o zaman d iya le ktik­ ten ya vazgeçmek ya da onu T arih'in içkin b ir yasa­ sı yapm ak gerekir. Bunların her ikisinin de uç tu ­ tu m la r olduğunu gördük: Engels’in yapıtlarında, k i­ mi zaman, d iyalektik patlam akta, insanlar fiziksel m oleküller gibi birbirlerine çarpm akta ve bütün bu karşıt devim lerin sonucu, ista tik s e l b ir ortalam a olup çıkm aktadır. Gelgelelim, sonuç olarak çıkarsanan b ir ortalam a kendi kendine b ir aygıt ya da süreç o la ­ maz. Sonuç olarak çıkarsanan bu ortalam a, edilgin kalm akta, kendini ortaya koym am aktadır. Oysa ser­ maye, «yabancılaşmış, özerk toplum sal b ir güç ofa152


raK, bir nesne ve sermaye sahibinin b ir gücü olarak» sözkonusu nesnenin araya girm esiyle toplum a k a r­ şı çıkm aktadır (Das Kapital, t. III, p. 293) Kom ünist olm ayan m arx'çilar, ortalam a olarak çıkarsanan bu sonuç ile S talin'gil ista tistiki taçınççılıktan kaçın­ mak için, som ut insanı bile şimsel nesneler içinde çözündürm ek, bu tarzda beliren ortaknesnelerin çe­ lişkilerini ve devinim lerini incelem e yolunu tu tm u ş­ lardır: ancak bunu yapm akla h içb ir şey kazanm a­ m ışlardır, sözkonusu ereklilik, ödünç aldıkları ya da uydurdukları kavram lara sığınm aktadır, bürokrasi, girişim leriyle, tasarılarıyla vb. b ir kişi olm aktadır, m acar dem okrasisine (başka kişi)... hoşgörem ediklerinden dolayı ve... yönsemesiyle saldm lm ıştır. Böylelikle, bilim ci belirlenim cilikten kaçılırken saltık idealizme düşülm ektedir. Gerçekte, M arx’in m etni, onun sorunu gayet iyi kavram ış olduğunu ortaya koym aktadır: M arx, ser­ maye, toplum a karşı çıkm aktadır dem ektedir. Ser­ maye, bununla birlikte, toplum sal b ir güçtür. Ç eliş­ ki, onun b ir nesne olması gerçeğiyle açıklan m a kta dır. Ancak, «toplum sal bir ortalam a» değil de tam tersine «toplum karşıtı b ir gerçeklik» olan bu nes­ ne, bu niteliğiyle ancak sermaye sahibinin (ki ser­ maye sahibinin kendisi de sırası geldiğinde, kendi gücünün yabancılaşm ış nesnelleşmesi karşısında tüm üyle büyülenip kalm aktadır, çünkü gücü, öteki serm aye sahiplerinin gerçekleştirdikleri aşma edim ­ lerinin nesnesi olm aktadır) gerçek ve etkin gücüy­ le desteklenip yönlendirildiği ölçüde varolabilm ektedir. Bu ilişkile r m oleküler ilişkilerdir, çünkü bu iliş ­ kiler arasında yalnızca bireyler ile özgül ilişkile r var­ d ır (karşıtlık, bağlılaşm a, bağım lılık vb.) ancak bu iliş k ile r birer m ekanik ilişki değildir, çünkü yalınç a tıllıkların birbiriyle çarpışması diye b ir durum da hiç b ir zaman sözkonusu değildir: her kişi, kendi g i­ rişim inin birliği içinde ötekini aşm akta ve onu bir araç o larak (ve tersine) kendine katm aktadır, her b irle ştirici ilişki çifti, sırası ve yeri geldiğinde, üçün­

153


cü b ir ilişki girişim iyle" aşılm aktadır. Böylelkle, her düzeyde, br kuşatan ve kuşatılan erekler aşam asırası kurulm aktadır, ku şata nla r kuşatılanların im lem ini çalm akta bu sonuncularsa b irincileri ortaya çı­ karmayı ereklem ektedirler. B ir insan ya da insanlar topluluğunun girişim i, bu girişim i kendi ereklerine doğru aşan başka insanlar için toplum un b ü tü n lü ­ ğü açısından her ne zaman b ir nesne olsa, bu g iri­ şim e re kliliğini gerçek birliği olarak korum akta ve onu yapanlar için, onlara egemen olm aya ve o n la r­ dan sonra da varolm aya yönelen dışsal bir nesne o lm aktadır (bu yabancılaşm anın kimi genel ko şul­ larını C ritique de la Raison dialectique'te göreceğiz.) Maddesel varoluş tem eline iye gerçek nesneler olan dizgeler, aygıtlar, a ra çla r işte bu biçim de ku ru l­ m akta ve bunlar aynı zamanda -toplum içinde ve çoğu kez ona karşıt o la ra k- artık hiç kimsenin o l­ mayan, ama buna karşılık, gerçekten izlenm iş erek­ lerin yabancılaştırıcı nesnelleşmesi olarak toplum sal nesnelerin nesnel ve bütünleyici b irliğini oluşturan b ir süreç izlem ektedir. Sermaye süreci, bu kesinliği ve zorunluluğu, kendisini bir toplum sal yapı ya da rejim değil de yalnızca maddesel bir aygıt yapan bir görünge içinde ortaya koym aktadır. Bu aygıtın acı­ masız devinim i b irleştirici bir aşışlar sonsuzluğunun tersidir. Bu nedenle, belli b ir toplum da, bir kişinin, b ir topluluğun ya da b ir sınıfın özgül çabasına k a r­ şılık gelen canlı erekler ile b irlikle rin i etkinliğim iz­ den türeten ve tüm girişim lerim ize çerçevelerini ve yasalarını benim seterek temel özellik kazanan yan ürünleri, kişidışı ere klilikleri de göz önünde tu tm a ­ mız uygun d üşecektir (26) Toplum sal alan, yaratıcısız edim lerle, kurucusuz kuruluşlarla doludur. Eğer in­ sandaki gerçek insanlığı, yani kendi ereklerini izle­ yerek T arih'i yapm a gücünü, yeniden ortaya çıka rır­ sak, o zaman, b ir yabancılaşm a döneminde, insansal -olm ayanın, insansal görünüm lerle ortaya çıktı­ ğını ve insanlar aracılığıyla kaçış nesneleri olan o rtaknesnelerin, kendilerinde, insansal ilişkileri nitele­

154


yen e rekliliği barındırdığını görürüz. Bu, elbette, her şeyin kişisel ere klilik ya da kişi­ sel olm ayan e re klilik olduğu anlam ına gelmez. M ad­ desel koşullar, kendi olgu zorunluluklarını kabul e t­ tirirle r: olgu, İtalya'da köm ür bulunm ayışıdır, bu ü l­ kenin ondokuzuncu ve yirm inci yüzyıllardaki tüm sa­ nayi evrimi bu indirgenm ez veriye dayanm aktadır. Ancak, M arx’in da sık sık üzerinde durduğu gibi, coğrafyasal ve riler (ya da başka tip te veriler) belli b ir toplum çerçevesi içinde, bu toplum un yapıları­ na, iktisadi rejim ine ve yarattığı kurum lara uygun olarak etkiyebilir. Buysa, olgu zorunluluğu, ancak insansal kurum lar aracılığıyla kavra na bilir dem ek­ ten başka nedir? Bu «aygıtların» çözünmez birliği -yaratıcısı olm ayan, insanın k e n d is in i. içlerinde yi­ tird iğ i, durm adan ondan kaçan bu canavarsı ku ru ­ luşla r- kesin işleyişleriyle, tersine dönmüş e re kli­ likleriyle (buna sanıyorum, ka rşıt-e re k lilik denilebi­ lir) arık ve doğal gereklilikleriyle, yabancılaşm ış in­ sanların öfkeli savaşım larıyla, toplum sal dünyayı araştırm ak isteyen her araştırıcının karşısına çık­ mış olm alıdırlar. Bu nesneler karşımızda, gözlerim i­ zin önündedirler. A ncak araştırım ız, bunların a ltya ­ pılarını gösterm eden önce, kendi yapılarının hiç bi­ rini gözden kaçırm aksızm , bu nesneleri oldukları gibi görm ek zorundadır, çünkü araştırm acım ız, her şeyi ortaya çıkarm ak, garip b ir biçim de birbirine ka­ rışmış bulunan gereklilik ile e rekliliği açıklam ak zo­ runda kalacaktır. Aynı zamanda hem bizi egemen­ liği altına alan ka rşıt-e re klilikle ri birbirinden ayır­ ması hem de bu erekliliklerden yararlanan ya da onları birbirine karşı çıkaran tasarlanm ış girişim le ­ ri gösterm esi gerekecektir. Veriyi, , görünür erekle­ riyle b irlikte, bu ereklerin gerçek b ir kişinin yönsem esini deyim leyip deyim lem ediğini bile bilmeden, ortaya çıktığı gibi alması gerekecektir. Araştırm a cimiz, b ir felsefeye, b ir görüş açısına, kuram sal bir yorum ve bütünleyiş tem eline ne denli kolay sahip olursa, bu ereklere saltık b ir g örgülcülük ruhu içinde

155


yaklaşm aya kendini o denli zorlayacak, yeniden b u l­ m ak değil de öğrenm ek yönsemesiyle, sözkonusu ereklerin gelişmesine, dolaysız anlam larını ortaya koym alarına olanak sağlayacaktır. Nesnenin, to p ­ lum sal bütüne göre olan konumunun koşulları ve birincil taslağı ile sözkonusu bu nesnenin tarihsel süreç içindeki bütünleniş devinim i işte bu özgün gelişim içinde bulunm aktadır.(27)

SONUÇ ' Kierkegaard’dan beri çok sayıda ideolog, varlığı bilgiden ayırdetmeye girişm iş ve varoluşların «varlıkbilim sel bölgesi» diye adlandırabileceğim iz şeyi betim lem ede başarıya ulaşm ışlardır. Hayvan ruh­ bilim iyle ruh dirim bilim inden edinilen veriler üzerin­ de herhangi b ir önyargıya kapılmaksızın, şu kendi­ liğinden açık noktayı b elirte b iliriz ki; sözkonusu ideologlarca betim lenen dünyada-bulunuş hayvan dünyasının belli bir kesim ini -ya da belki hatta bü­ tü nünü- nitelem ektedir. Ancak, bu canlı evren iç in ­ de, insanın, bize göre, ayrıcalıklı b ir yeri vardır. Bu, her şeyden önce, insanın, tarihsel olabilm esinden!1) yani kendi praxis'i ile, uğranılan ya da neden o lu nulan d eğ işiklikle r aracılığıyla, bunların içselleşm e­ si ve içselleşen bu ilişkilerin yine aynı devinim de aşılmasıyla kendini sürekli olarak belirleyebilm esin­ den dolayıdır. İkinci olarak, bu, insanın, biz olan varlık olarak tanım lanm asından dolayıdır. Bu d u ­ rumda. araştırıcı, kendini tüm üyle araştırılan olarak bulm aktadır, ya da şöyle denecek olursa, insan gerçekliği, varlığı, varlığı içinde soru konusu edilen varolandır. Bu so ru -o larak-varh k'm , paraxis’in bir belirlenim i olarak alınması gerektiğini söylemek b i­ le fazla, bu durum da kuram sal sorgulam a tüm el sü­ rece yalnızca soyut b ir an olarak karışmış olacaktır. Zaten, B ilgi’nin kendisi zorunlu olarak kılgısaldır: Bilgi, bilineni değiştirm ektedir. Ancak bu, klasik 156


usçuluk anlam ında b ir d eğişiklik değildir. Bu deği­ şiklik, m ikrofizikteki b ir deneyin nesnesini zorunlu o larak dönüştürm esi gibidir. Varoluşçuluk, insan danilen ayrıcalıklı varlığı (bi­ zim için ayrıcalıklı) varlıkbilim sel alanda araştırm a konusu olarak seçmekle, belli ki, insanbilim genel başlığı altında öbeklendirilebilecek sözkonusu d i­ siplinlerle olan temel ilişkilerini kendisine soru edin­ m ektedir. Varoluşçuluğun kendisinin uygulam a a la ­ nı, kuramsal olarak daha geniş olsa da, insanbilim kendisine bir temel aradığı ölçüde va roluşçuluk ta b ir insanbilim olacaktır. Sorunun gerçekten de Husserl'in genel olarak bilim lere ilişkin söyledikleri şey­ lerle aynı olduğunu belirtelim : sözgelim i, klasik me­ kanik, uzam ve zaman kavram larını bağdaşık ve sü­ rekli o rta m la r o larak ortaya koyup kullanm akta, an­ cak kendisini hiç bir zaman uzamın, zamanın ya da devinim in kendisi üzerinde sorgulam aya girişem em ektedir. Aynı biçim de, insan bilim leri de kendile­ rini insan üzerinde sorguya çekm em ektedirler, bu bilim ler, insansal olguların gelişim ini ve ilişkilerini incelem ektedirler, bu bilim ler, insansal olguların ge­ lişim ini ve ilişkilerini incelem ekte ve insan imleyen bir ortam olarak ortaya çıkm aktadır (im lem lerle be­ lirlenebilir.) Bu ortam da, tikel o lg ula r ku ru lm a kta ­ dır (bir toplum un, bir topluluğun yapıları, kuram ların evrim i vb.) Böylelikle biz, eğer deneyin bize herhan­ gi bir öbeğe ilişkin tüm el o lg u la r dem etini verece­ ğ in i ve insanbilim d isiplinlerinin bu olguları nesnel ve sıkı sıkıya belirlenm iş ilişkilerle bağlayacağını varsayarsak, insan gerçekliği bize, geom etrinin ya da m ekaniğin uzamından daha kolaylıkla erişilebi­ lir bir uzam olm ayacaktır, işte bu nedenle, a ra ştır­ mamız, yasaları açınlamayı değil kurmayı, işlevsel ilişkileri ya da süreçleri gün ışığına çıkarmayı erek alacaktır. Ancak insanbilim , gelişim inin belli bir anında, in ­ sanı yadsıdığını algıladığı ölçüde (insanbiçim ciliğin dizgeli olarak yadsınmasıyla) ya da onu yalnızca 157


önceden varsaydığını (budunbilim cinin her an yap­ tığı gibi) algıladığı ölçüde, ö rtü k olarak, insan ger­ çekliğinin varlığını bilm ek isteyecektir. B ir budunbilim ci ya da toplum bilim ciyle -b u n la r için, Tarih, çoğu kez, ana çizgileri bozan b ir d evinim dir- bir ta ­ rihçi arasındaki- ta rih çi için, yapıların sözkonusu kalıcılığı sürekli bir değişim dir- temel ayrım ve k a r­ şıtlık, yöntem lerinin çeşitliliğinden çok(2) insan ger­ çekliğinin anlam ına bağlı daha derin b ir çelişkiden kaynaklanm aktadır. İnsanbilim in örgütlenm iş bir bü­ tün olması gerekiyorsa, insanbilim sözkonusu çeliş­ kiyi aşmalı -bu çelişkinin kökeni B ilgi’de değil, ger­ çekliğin kendisinde ya tm a kta dır- ve kendini yapısal ve tarihsel b ir insanbilim olarak kurm alıdır. Eğer insansal öz diye bir şey gün ışığına çıka rıl­ mış olsaydı, b ir başka deyişle, incelenen nesnelere belirli b ir yerin verilebileceği sa bit b ir belirlenim ler bütünü bulunm uş olsaydı, bu bütünlem e görevi zor olmazdı. Ancak, araştırıcıların çoğu şu noktada uz­ laşm akta: öbeklerin çe şitliliği ile -birzam anlı görüş açısından tasarım lanm ış ç e ş itlilik - toplum ların ayrızamanlı evrim i, insanbilim in kavram sal b ir bilgi üze­ rine kurulm asını önlem ektedir. Sözgelimi, M uria ’la r ile çağdaş toplum larım ızın tarihsel insanında «or­ ta k bir doğa» bulm ak olanaksız gibidir. Ancak te rs i­ ne olarak, bu denli ayrık varlık arasında {örnekse, budunbilim ci ile kendi gothu/'larından sözeden genç M u ria 'la r arasında) gerçek b ir iletişim ve kimi du­ rum larda da karşılıklı b ir anlayış kurulm akta ya da kurulabilm ektedir. İnsanbilim devinim i, bu iki karşıt özelliği göz önünde tu ta bilm e k için (ortak bir doğa­ nın olmaması ile her zaman olanaklı olabilecek bir iletişim ) yeniden ve yeni bir biçim altında varoluş «ideolojisini» yaratm aktadır. Gerçekten de, varoluş ideolojisi, insan g erçekli­ ğinin, insan gerçekliği kendini yaptığı ölçüde, d olay­ sız bilgiden kaçtığını düşünm ektedir. Kişinin b elirle ­ nim leri yalnızca, üyelerinin her birine özgül bir iş veren, işin yarattığı ürünle bir bağlantı ve öteki üye­ 158


lerle üretim ilişkileri kuran, kendini sürekli olarak oluşturan belli bir toplum da ortaya çıkm akta ve bü­ tün bunlar bitip tükenm ek bilmeyen b ir bütünleyiş devinimi içinde oluşm aktadırlar. Ancak bu belirle ­ nim lerin kendileri, iki temel özelliği bulunan kişisel bir tasarıca korunm akta, içselleştiriim ekte ve yaşan­ m aktadır (benimseme ya da yadsıma içinde): ilk o la ­ rak, bu belirlenim ler, hiç bir durum da kavram larla tanım lanam azlar, ikin ci olarak da, bu belirlenim ler, insansal tasarı olarak her zaman için ka vra n a b ilir ö zelliktedirler (edimsel olarak olm asa bile kuram sal olarak.) Bu kavrayış olgusunu b e lirtik kılmak, bizi hiç bir biçimde soyut kavram lar bulgulam aya g ö tü rmemektedir, bu soyut kavram ların b ir araya gelm e­ si, sözkonusu kavrayışı yeniden kavram sal bilgi du­ rumuna getirebilirdi, oysa bu kavrayış, gerçekte, yalınç biçim de varolan verilerden yola çıkarak im leyici e tkinlik düzeyinfe yükselen d iya lektik devinim i kendiliğinden yeniden üretm ektedir. P raxis'ten ayrık olm ayan sözkonusu bu kavrayış, aynı anda hem do­ laysız va ro lu ştu r (çünkü, eylem devinim i olarak ya ­ ratılm aktadır) hem de dolaysız b ir varoluş bilgisinin tem elidir (çünkü, başkasının var-oluşunu kavram ak­ tadır.) Dolaylı bilgiyle, varoluş üzerine düşünm enin so­ nucunu anlatm ak istiyorum . Bu bilgi, bütün insan­ bilim kavram larında, bu kavram lar ne olurlarsa o l­ sunlar, kendini bu kavram ların nesnesi yapm aksı­ zın, insanbilim kavram larıyla önceden var sayıldığı anlam da dolaylı olm aktadır. Tasarlanan disiplin ne olursa olsun, sözkonusu disiplinin en temel kavram ­ ları, şu noktaların dolaysız kavranışı olmazsa, kav­ ran ab ilir olm aktan çıkar; sözkonusu kavram ların a l­ tında yatan tasarı, tasarının tem eli olarak olum suz­ luk, kendinden-başkası ve İnsandan-başkası ile iliş ­ kili kendinin-dışında varoluş o larak aşkınlık, karşı karşıya gelinilen veri ile bunun kılgısal imlemi a ra ­ sındaki dolayım o larak aşma ve son olarak da, k ıl­ gısal bir organizm a için dünya -için d e - kendinin -dı-

159


şında- varlık olarak gereksinim i3). Bu tasarı kavra­ yışını, m ekanikçi b ir o lguculuk ile nesneci b ir «Ges­ taltism e» aracılığıyla maskelemeye çalışm ak ya ra r­ sız b ir girişim olacaktır: sözkonusu bu kavrayış, sü rgitm ekte ve söylevi desteklem ektedir. D i/a le ktiğ in kendisi-kavram ların nesnesi yapılam ayan d iyalek­ tik, çünkü bu kavram ları kendisi oluşturm akta ve çözündürm ektedir- ancak varoluş temeli üzerinde, Tarih ve tarihsel Us olarak belirecektir. Çünkü d i­ yalektik, kendi kendine, p ra xis'in gelişim idir, praxis j,se, kendinde, gereksinim , aşkınlık ve tasarı kavram ­ ları olm aksızın anlaşılam az. Varoluşu, açılımının ya­ pıları içinde gösterm ek için başvurulan sözcüklerin kullanımı, bu kullanım ın, yananlam lar içerebileceğini gösterm ektedir. Ancak burada, imin imlenenle olan ilişkisi, görgül bir imlem biçim i altında tasarım lanamaz. İmleyen devinim in kendisi-dil, aynı anda hem her birim izin herkese göre dolaysız bir tutum u hem de insansal b ir ürün olduğu ölçüde- b ir tasarıdır. Buysa, varoluşsal tasarının, kendisini gösteren söz­ cükte, imlenen olarak değil -bu, ilke gereği dışsal olu rd u - tasarının kökense! tem eli ve sözkonusu y a ­ pısı olarak bulunduğu anlam ına gelm ektedir. Ve, kuşkusuz, dil sözcüğünün kavram sal bir anlamı v a r­ dır: dilin bir bölümü, bütünü, kavram sal olarak gös­ te rebilir. Ancak dil, her tü rlü adlandırm aya temel oluşturan b ir gerçeklik olarak sözcüğün kendisinde değildir, daha çok bunun tersi doğrudur yani her sözcük bütün dildir. «Tasarı» sözcüğü, kökensel o la ­ rak, belli b ir insansal tutum u gösterm ektedir (insan «tasarılar» yapar) işte bu tutum da tem eli olarak tasarıyı, varoluşsal bir yapıyı varsaym aktadır. Ve sözkonusu bu sözcük bir sözcük olarak ancak, bir tasarı olduğu ölçüde, insan g erçekliğinin özgül bir gerçekleşm esi olarak olanaklı olacaktır. Bu anlam ­ da sözcük, türem iş olduğu tasarıyı ancak, bir tecim malının kendisini üreten insansal emeği kendinde tu ttu ğu ve bizlere gönderdiği biçim de gösterm iş o la c a k tırf). 160


Bununla b irlikte, burada, tüm üyle ussal b ir süreç sözkonusudur: gerçekten de sözcük, geriyeyönelik o larak edimini gösterm esine karşın, her b ir kişide ve herkeste, insan gerçekliğinin temel kavranılışına gönderm ede bulunm aktadır. Hemen her zaman edimsel olan bu kavrayış, bileşim sel b ir biçim de o l­ masa da, her türlü p ra xis'te (bireysel ya da to plu m ­ sal) verilm ektedir. Böylelikle sözcükler -tem el d iya­ lektik edime geriyeyönelik o la ra k gönderm ede bu­ lunmaya girişm eyenleri bile- bu edimin kavranılışına gönderm ede bulunan geriyeyönelik b ir gösterge içerm ektedirler. Varoluşsal yapıları b e lirtik biçim de açınlam aya girişenleri ise, düşüncel (reflexive) edi­ mi, bu edim varoluşun b ir yapısı ve varoluşun kendi üzerinde gerçekleştirdiği kılgısal b ir işlem olduğu ölçüde, geriyeyönelik olarak gösterm ekle sınırlan­ m aktadırlar. Kierkegaard'gil girişim in kökensel usdışıcılığı, tümü tüm üne b ir anlıkçılık -karşıtlığına yer açm ak için ortadan kalkm aktadır. Gerçekte, kav­ ram, nesneyi ereklem ektedir (bu nesne, iste r insa­ nın dışında isterse içinde olsun) ve kesinkes bu ne­ denle de kavram, anlıksal B ilgi'dir.(5) B ir başka de­ yişle, dilde, insan, insanın konusu olduğu ölçüde gösterilm ektedir. Ancak dil, her tü rlü imin ve bu ne­ denle de her tü rlü nesnelliğin kaynağını yeniden b u l­ ma çabası içinde, sürekli edim halinde bulunan bir kavrayışın anlarını gösterm ek için, kendisine dön­ mektedir, çünkü dil, varoluşun kendisinden başka bir şey değildir. İnsan bu anlara ad vermekle, bu anları B ilg i'ye dönüştürm üş olm am aktadır, çünkü bu içselin, daha sonraları. C ritique de la Raison d ia le ctiq ue 'te «pratico-inerte» diye adlandıracağım ız a la ­ nın içine g irer.f5) Gerçekte bu yolu izlemekle, kav­ rayıcı edim selleştirm e, reflexive uygulam aya ve ka v­ rayıcı refle xio n ’un içeriğine eşzamanlı olarak gön­ dermede bulunan göstergelerle sınırlandırılm ış o l­ m aktadır. Gereksinim, olum suzluk, tasarı, aşma, bü­ tün bunlar, gerçekten de, tasarlanan anların her b i­ rinin bütün öbürküleri içerdiği bileşim sel b ir bütün-

Yöntem Araştırm aları — F: 11

161


lük oluşturm aktadırlar. Böylelikle reflexive işlem -özgül ve ta rih li edim o la ra k- sonsuz kez yinelene­ bilir. D iyalektik te aynı biçim de, bireysel ya da to p ­ lum sal her d iya lektik süreçte, durm adan ve b ir bü­ tün o larak gelişip büyüm ektedir. Ancak, bu reflexive işlem in içeriği kendi kendine varolabilse ve durum un sıkı sıkıya belirlediği somut, tarihsel eylemlerden ayrılabilseydi, sözkonusu re f­ lexive eylemin yinelenm esine ve biçim sel b ir b ilg i­ ye dönüştürülm esine hiç gerek kalmazdı. «Varoluş ideolojilerinin» gerçek rolü, şimdiye dek h iç b ir za­ man varolm am ış soyut b ir «insan g e rç e k liğ in i be­ tim lem ek değil, incelenen süreçlerin varoluşsal bo­ yutunu insanbilim e durm adan anım satm aktır. İn­ sanbilim , yalnızca nesneleri inceler. Oysa insan, nesne-oluş’un insan olm a anlam ına geldiği b ir v a r­ lıktır. İnsanbilim taşıdığı ada ancak, insansal nes­ nelerin incelenmesi yerine çeşitli nesne-oluş süreç­ leri incelem esini koyduğu an layık olacaktır. İnsan­ bilim in rolü, bilgisini ussal ve kavrayıcı yo k-b ilg i (non-savoir) üzerine kurm aktır, bir başka deyişle, tarihsel bütünleyiş ancak, insanbilim in kendinden b ilili olmaması yerine kendini kavraması durum un­ da olanaklı olacaktır. Kendini kavram ak, başkasını kavram ak varolm ak, edimde bulunm ak, b ir ve aynı devinim dir, bu devinim, dolaylı ve kavrayıcı bilgi üze­ rine dolaysız, kavram sal bilgiyi tem ellendirm ektedir, ancak bunu yaparken, som ut olanı, yani Tarih'i, daha da açık bir dille deyim lersek, b ild iğ i şeyi ka v­ rayanı hiç b ir zaman b ir kenara bırakm am aktadır. Düşünselliğin kavrayış içinde bu sürekli çözülüşü, buna karşılık, sözkonusu bilginin bağrında ussal yo k-b ilg i'n \n b ir boyutu olarak kavrayışı düşünselliğe sokan bu sürekli yeniden iniş: sorgulayanın, sorgulam anın ve sorgulananın b ir ve aynı şeyi o lu ş­ turduğu b ir disiplinin sözkonusu ikircikliliğ id ir. Bu düşünceler, m arx'çi felsefeyle niçin hem tam bir uyum içinde bulunduğum uzu hem de aynı za­ manda varoluşsal ideolojinin özerkliğini geçici o la ­

162


rak koruduğum uzu anlam aya olanak verm ektedir. G erçekte şuna hiç kuşku yok ki, m arx’ç ilik bugün, aynı anda hem tarihsel hem de yapısal olabilen o la ­ naklı te k insanbilim o la ra k ortaya çıkm aktadır. Bun­ dan başka, insanı bütünlüğü içinde kavrayan, yani insanı bulunduğu koşulların m addeselliğinden yola çıkarak ortaya koyan tek felsefe de yine m a rx 'ç ilik tır. M arx'çılığa hiç kimse başka bir kalkış noktası öneremez, çünkü bunu yapm ak, ona, araştırm ası­ nın nesnesi o larak başka b ir insanı önerm ek o lu r­ du. Bu türden b ir çatlağı, m arx’çi düşünce devini­ minin kendisi içinde bulm aktayız: m arx’ç ilik kendi­ ne karşın olsa da, sorgulayanı sorgulam asından dıştalam ak ve sorgulananı Saltık b ir Bilgi'nin nesnesi yapm ak eğilim i gösterm ektedir. M arx’çi araştırının, tarihsel toplum um uzu betim lem ek için kullandığı sözkonusu kavram lar-söm ürü, yabancılaşm a, ta pınçlaştırm a, şeyleşme vb.- doğrudan doğruya va r­ oluşsal yapılara karşılık gelen kavram lardır. B irb iri­ ne ayrılm azcasına bağlanm ış p ra xis ve d iyalektik kavram ları, anlıkçı b ir bilgi fikriyle çelişm ektedir. Ve : eğer en b irincil noktaya, insanın yaşamını yeniden i üretm esi oldn çalışm aya dönecek olursak, bu kav­ ramın temel yapısının tasarlam ak edim inde yattığı kavranılm azsa, çalışma denilen kavram tüm a n la ­ mını y itirir. Varoluşçuluk, bu yanılgıyı-öğretinin il­ kelerinde değil de tarihsel gelişim inde yatan yanılgıyı-göz önünde tutarak, m arx’çılığm bağrında yer aldığı biçim iyle ve onunla aynı verileri kullanarak, aynı B ilgi’yi ele alarak, bunları kalkış noktası o la ­ rak kullanarak, T a rih ’in diya lektik yorumuna, ken­ di sırası gelince -en azından b ir deneyim olarakgirişebilm elidir. Varoluşçuluk, adına kesinlikle m arx' çılık denilemeyecek, sözkonusu bu tüm el felsefeye tüm üyle dıştan sokulm uş m ekanikçi belirlenim cilik dışında hiç b ir şeyi tartışm a konusu etmemektedir. M a rx 'ç ilik gibi va ro lu şçu lu k ta, insanı, üretim ta r/ı ve ilişkilerinden yola çıkarak, kişiyi, başka sınıflara karşı çıkaran sınıfı ve savaşım ları içinde ele alarak 103


konum lam ak istem ektedir. Şu var ki, varoluşçuluk, sözkonusu bu «konum» sorununa, ancak varoluş' tan yani ka vrayış'tan yola çıkarak va ra bilir. V aroluş­ çuluk kendini, sorgulayıcı olarak, sorgulanan ve sor­ gulam a yapm akta, ancak, Kierkegaard'ın Hegel'e karşıçıkış örneğinde görüldüğü gibi, bireyin usdışı özgüllüğünü evrensel B ilg i’ye karşı çevirm em ektedir. Tersine, o, sözkonusu B ilgi’ye ve kavram lar ev­ renselliğine, insan serüveninin aşılm az özgüllüğünü yeniden sokmayı istem ektedir. Böylelikle, varoluşun kavranılm ası, m arx’çi insan­ bilim in insansal tem eli olarak ortaya çıkm aktadır. Ancak, bu nokta, te hlikeli sonuçlara götürebilecek b ir karışıklıktan sakınm am ız gerekm ektedir. Ger­ çekte, Bilgi düzeni içinde, bilim sel bir yapının ilke­ lerine ya da tem ellerine ilişkin olarak bildiğim iz şey­ ler, bu bilgi deneysel belirlenim lerden sonra gelse bile -k i çoğu kez durum budur- ilkin ortaya konur ve sonra, b ir yapının tem ellerinin atılm asından son­ ra kurulm ası gibi, kendisinden B ilgi’nin belirlenim ­ leri çıkarsanır. Bu, tem elin kendisinin de bilgi oluşundandır ve eğer bu tem elden daha önce deneyle güvencelenm iş kimi önerm eler çıkarsanabiliyorsa, bunun nedeni, tem elin en genel b ir varsayım olarak sözkonusu önerm elerden çıkarsanm ış oluşudur. Bu­ na karşılık, tarihsel ve yapısal bir insanbilim olarak m arx'çılığm temeli, insansal var oluş ile insanın kavranılm ası ayrılm adığı sürece, insanın kendisidir. Tarihsel olarak, m arx’çi bilgi tem elini gelişim inin belli b ir anında üretm ekte ve bu temel örtülü bir bi­ çim altında ortaya çıkrnaktadır: bu tem el, kuramın kılgısal tem elleri olarak değil de her türlü kuramsal bilgiyi ilke gereği iten bir temel olarak belirm ekte­ dir. Böylelikle, varoluşun özgüllüğü, Kierkegaar'da, ilke gereği, Hegel'gil dizgenin dışında tu tu la n (ya­ ni tüm el B ilgi'nin dışında), hiç b ir biçim de düşünülemeyen ama ancak inan edimi içinde yaşanabilen b ir varoluş özgüllüğü o la ra k ortaya çıkm aktadır. Bu durum da, hiç bir zaman bilinm em iş olan varoluş. 164


b ir temel olarak, Bilgi'nin bağrına yeniden b ütün­ lemede tu tu la ca k yordam a h iç bir zaman g irişile ­ meyecek dem ektir, çünkü varolan anlayışların hiç biri -id e a list Bilgi, tinselci va ro lu ş- som ut edim sel­ leşmeye hak iddia edem em iştir. Bunlar, soyut b ir b i­ çimde gelecekteki çelişm enin taslağını çizm işlerdir. Bundan dolayı da, insanbilim sel bilginin gelişim i, sözkonusu biçim sel tutum ların bileşim ine ulaşam a­ mıştır: fik irle r devinim i-tıpkı toplum devinim i gib iilkin, gerçekten som ut olan b ir Bilgi'nin olanaklı tek biçim i olarak m arx'çılığ! yaratm ak zorunda kalm ış­ tır. Ayrıca, başlangıçta da b elirttiğ im iz gibi, M arx'in kendi m arx’çılığı, Bilgi ile varlık arasındaki ka rşıtlı­ ğı gösterirken, örtük b ir biçimde, kuram için va r­ oluşsal b ir temel bulma istem ini içeriyordu. G erçek­ ten de, şeyleşme ve yabancılaşm a gibi kavram ların tümel anlam larına kavuşabilm eleri için, sorgulayan ile sorgulananın aynı tek bir şeyi yapm aları zorun­ luydu. İnsansal ilişkilerin, belirli kimi toplum larda, şeylerin birbirleriyle ilişkileri olarak ortaya çıka bil­ mesi için ne olması gerekir acaba? Eğer insansal ilişkile rin şeyleşmesi olanaklıysa, bu, sözkonusu iliş ­ kilerin şeyleştiklerinde bile, temel, nesnelerin ya ­ rattıkları ilişkilerden ayrım lı olm asından dolayıdır. Bu yaşamını çalışmasıyla yeniden üreten ne tü r bir kılgısal organizma o la bilm elidir ki, çalışması ve so­ n uç olarak da kendi gerçekliği yabancılaşabilsin ya­ ni ona, onu kendinden başkası olarak belirleyebil­ mek için dönebilsin? Ancak, toplum sal savaşımdan doğmuş olan m arx’çilik, kendi sorunlarını ele a lm a ­ dan önce, kılgısal felsefe görevini yeni toplum sal ve siya&al praxis'i aydınlatan kuram görevini üstlen­ meyi tüm üyle om uzlam ak zorunda kalm ıştır. Bun­ dan çıkan sonuç, çağdaş m arx'çılığın içinde derin bir e ksiklik'in varoluşudur, b ir başka deyişle, daha ,önce belirtilen kavram ların -ve daha da b irço kla rı­ nın kullanım ı, eksik kalan b ir insan gerçekliği kav­ rayışına karşılık olm aktadır. Ve bu e ksiklik- bugün kimi m arx'çilarin ileri sürdükleri gibi -yerel bir boş­

165


luk, B ilgi’nin kuruluş sürecinde oluşm uş bir delik değildir: bu eksiklik, yakalanam ayan ama her yerde varolan b ir e ksikliktir, genel b ir anemidir. Hiç kuşku yok ki bu kılgısal anemi, B ilgi'nin aşıl­ maz çerçevesi m arx’çihk olduğu sürece, bu m arx’çilık bireysel ve toplum sal prexis’imizi aydınlattığı y a ­ ni bizi varoluşum uz içinde belirlediği, m arx’çi kişinin, yani bizim, XX. yüzyıl insanının b ir anemisi olm ak­ tadır. 1949’lara doğru, Varşova kentinin duvarlarını çok sayıda a fiş kaplam ıştı: «Verem üretim i yavaş­ latıyor» yazılıydı bu afişlerde. Bu afişler, hüküm e­ tin aldığı b ir karardan kaynaklanıyordu ve sözkonu­ su bu ka ra r b ir iyi niyet belirtisiydi. Ancak öte yan­ dan bu a fişlerin içeriği, insanın, s a lt bilgi olm ak is­ teyen bir insanfcilimden ne ölçüde şekip çıkarılm ış olduğunu da başka her hangi b ir şeyden çok daha açıkça gösteriyordu. Verem, kılgısal bir B ilgî’nin ko­ nusudur: hekim, veremi, hastayı sağaltm ak için ta ­ nımaya çalışm aktadır, Polonya’da parti önemini is­ ta tis tik le rle belirlem ektedir. Bu ista tistikle ri, üretim ista tistikle rin e bağlayan m atem atiksel ista tistikle r (her sanayi birim indeki verem olayı sayısına göre üretim deki niceliksel değişkeler) veremin, bağımsız değişken rolünü oynadığı y = f(x ) tipinde b ir yasa e l­ de etmeye olanak sağlayacaktır. Ancak, propagan­ da afişleri üzerinde de okunabilecek bu yasa, ve­ remli kişiyi tüm üyle ortadan kaldırarak, giderek ona, hastalık ve üretilm iş ürün arasındaki temel aracı ro­ lünü tanımayı tüm üyle yadsıyarak yeni ve çifte bir yabancılaşm ayı ortaya koym aktadır: sosyalist bir toplum da, bu toplum un gelişim inin belli bir anında, işçi ürettiği şeye yabancılaşm akta, ku ram sal-kılgısal düzende, insanbilim in insansal tem eli Bilgi ta ­ rafından yutulm aktadır. İşte, B ilgi'nin tarihsel bütünlenişinin dışında, v a r­ oluşçu düşüncenin yenidendoğuşunu yaratan da ta ­ mı tam ına inşanın m arx’çi bilgiden bu,dıştalam şı o l­ m aktadır. İnsansal bilim , insandışı içinde donm ak­ ta, insan gerçekliği kendini bilim in dışında aram ak 166


yolunu tutm aktadır. Ancak, bu kez de karşıçıkış, doğrudan doğruya bileşim sel aşma edimine bağlan­ mış olanlardan gelm ektedir. M arx’çilik, insanı ken­ dine, kendi tem eli olarak bütünlem eyecek olursa, in sandışı bir insan bilim olm a yozlaşmasına uğraya­ caktır. Gelgelelim, varoluşun kendisinden başka bir şey olm ayan bu kavrayış, aynı anda, hem m arx’çilığın tarihsel devinim iyle m arx'çılığı dolaylı olarak aydınlatan kavram larla (yabancılaşm a vb.) hem de sosyalist toplum un çelişkilerinden doğan, ona bırakılmışlığını yani varoluşun ölçüye gelm ezliğini ve kılgısal B ilgi'yi açınlayan yeni yabancılaşm alarla kendini ortaya koym aktadır. Devinim, kendini yalnız­ ca m arx'çi terim lerle düşünebilir ve kendini yalnız­ ca yabancılaşm ış bir varoluş olarak, eşyaya dönüş­ türülm üş insan gerçekliği olarak kavrayabilir. Bu karşıtlığı aşacak olan uğrak, kavrayışı, Bilgi'ye kuram sal-olm ayan temeli olarak yeniden bütünlem elidir. Bir başka deyişle insanbilim in tem eli, insanın kendisidir. İnsan, kılgısal B ilgi'nin b ir nesnesi o la ­ rak değil, Bilgi'yi, praxis'inin belli b ir anı olarak üre­ ten kılgısal b ir organizm a tarzında gerçekleşir. Böy­ lelikle insanın, som ut b ir varoluş o larak insanbili­ min bağrına onun kalıcı desteği biçim inde yeniden bütünlenm esi, zorunlu olarak, felsefenin «dünya oluş» sürecinin aşaması tarzında ortaya çıkm akta­ dır. Bu anlam da, insanbilim in temeli, kendisinden önce gelemez (ne tarihsel ne de m antıksal olarak): eğer varoluş, kendini özgür kavrayışı için de, ya­ bancılaşm anın ya da söm ürünün bilgisinden önce gelseydi, kılgısal organizm anın özgür gelişim inin, tarihsel olarak, bugünkü güçsüzlüğünden ve tu tsa k­ lığından önce geldiğini varsaym ak gerekli olurdu (ve eğer bu gerçekleşm iş olsaydı, bizi, tarihsel önce ge­ liş olgusunun kavranılm asında çok az ilerletm iş olurdu, çünkü bugün, Tarih sahnesinden çekilm iş to plum ların incelenmesi, yeniden kurm a tekniklerinin sağladığı aydınlatm alardan ve zincirlenm iş b u lu n ­ duğum uz yabancılaşm adan geçilerek yapılm aktadır.) 167


Ya da m antıksal b ir önceliğe bağlanılm ış olunsaydı, tasarı özgürlüğünün, toplum um uzun yabancılaşm a­ ları içinde, tüm gerçekliği içinde yeniden b ulunabi­ leceğini ve insanın özgürlüğünü kavrayan som ut va r­ oluştan bu özgürlüğü varolan toplum larda çarpıtan d eğişikliklere d iyalektik b ir biçim de geçilebileceği­ ni varsaym ak gerekli olurdu. Bu varsayım saçma b ir varsayım dır: elbette insan ancak özgür ise köleleştirile b ilir. Kendini tanıyan ve kavrayan tarihsel in ­ san için bu kılgısal özgürlük, ancak köleliğin kalı­ cı ve som ut b ir koşulu olarak, yani sözkonusu öz­ gürlüğü tem eli olarak olanaklı kılan bu kölelik a ra ­ cılığıyla, kavranabilir. Böylelikle, m arx’çi bilgi, y a ­ bancılaşm ış insana yönelm ektedir. Ancak bu bilgi kavrayışı, bilgiyi tapınçlaştırm ak ve insanı da ya­ bancılaşm alarının bilgisi içinde çözündürm ek iste ­ miyorsa, yalnızca sermaye sürecini ya da söm ür­ geleşme dizgesini betim lem ekle yetinm em elidir. A y­ nı zamanda, sorgulayanın, sorgulananın yabancılaş­ masını -yani kendisini- nasıl va re ttiğin i, onu nasıl aştığını ve bu aşışta nasıl yabancılaştığını anlaması gerekir. Bu kavrayışı yine, etmen olarak insan ile nesne olarak insan kavrayışını birleştiren içsel çe­ lişkiyi her an aşması, varoluşsal kavrayıştan doğan ve diya lektik yöntem yoluyla içeriklerinin devinim i­ ni düzenleyen yeni kavram lar yeni bilgi b elirlenim ­ leri oluşturm ası gerekm ektedir. Kavrayış-kılgısal o r­ ganizm anın canlı b ir devinim i o la ra k- ancak som ut bir durum da, kuram sal Bilgi sözkonusu durum u ay­ dınlattığı ve çözdüğü sürece olanaklı olabilir. G örülüyor ki, varoluşsal araştırm aların özerkliği, zorunlu olarak m arx’çilarin olum suzluk özellikle rin ­ den (m arx’çılığın kendisinden değil) kaynaklanm ak­ tadır. Bu öğreti, çektiği anem iyi anlam adığı sürece, B ilgi’sini canlı insanın kavranılm asına dayam ak ye­ rine dogm atik b ir m atefizik üzerine (doğanın d iya ­ lektiği) tem ellendirdiği sürece, varlığı bilgiden ayır­ mak isteyen ideolojileri usdışılık gerekçesiyle yad­ sıdığı sürece -M a rx'in yaptığı g ib i- insanbilim düz­ 168


leminde, insansal bilgiyi insan varoluşu üzerine te m eilendirm eye karşı çıktığı sürece, va roluşçuluk kendi yolunda yürüyecektir. Bu, varoluşçuluğun, m arx'çi B ilgi’nin verilerini dolaylı b ilgilerle a ydın lat­ ması (yani, gördüğüm üz gibi, varoluşsal yapıları ge­ riye yönelik tarzda gösteren sözcüklerle a ydınlat­ ması) m arx’ç ilik çerçevesinde, insanı toplum sal dünyada yeniden bulacak ve onu p jra xis'i içinde ya da bir başka deyişle onu belirli b ir durum dan yola çıkarak toplum sal olanaklara doğru iten tasarı iç in ­ de izleyecek kavrayıcı gerçek b ir b ilg iy i olu ştu rm a ­ sı anlam ına gelm ektedir. Bu nedenle varoluşçuluk, B ilg i’nin dışına düşm üş olarak, dizgenin bir parçası olarak ortaya çıkacaktır. M arx’çi bilgi, insanbilim ­ sel bilginin tem eli olarak, insansal boyutu (yani va r­ oluşsal tasarıyı) kazanacağı gün, varoluşçuluğun a rtık hiç bir varolm a nedeni kalm ayacaktır: özüm ­ lenmiş, aşılmış ve felsefenin bütünleyici devinim iy­ le korunm uş olarak, özgül b ir araştırm a olm aktan çıkıp her tü rlü araştırm anın tem eli olacaktır. Bu de­ nemenin yazılış süreci içinde yapmış bulunduğu­ muz yorum lar -olanaklarınız ölçüsünde- sözkonusu bu çözülüş anını hızlandırm aya yönelm ektedir.

169


DİPNOTLARI — MARX'ÇILIK ve VAROLUŞÇULUK— 1) B urada, yap ıtınd a nesnelleşen ve dışlaşan kişiyi a n ­ m ıyorsam , bu, b ir dönem deki fe ls e fe n in , bu felse feye ilk b iç i­ m ini veren filo z o fu — bu filo z o f ne denli bü yük o lu rsa ols u n — ka t ka t aşmasındandır. A ncak g ö receğ im iz gibi, özgül b ir ö ğ ­ re ti -çalışm ası gerçek b ir fe ls e fe incelem esinden ayrılam az. B öylelikle, D esc a rte s 'ç ılık , dönem i a y d ın la tm a k ta ve D e sca rte s’ı çözüm leyici usun b ü tü n le yici g e lişim i içine oturtm aktadır, bu­ radan yola ç ık a ra k . D escartes b ir kişi ve b ir filo z o f o la ra k a lın ­ dığ ında , onsekizinci yüzyılın o rta la rın a dek uzanan yeni u ssa l­ lığ ın ta rih s e l (ve bu nedenle de öbel anlam ı a y d ın la tılm ış o l­ m a ktadır. (2) Noblesse de robe, Fransa’da, de vle te y a p tık la rı hiz­ m etlerden ya da üstün ba şa rıla rın d a n ö tü rü , b u rjuva s ın ıfın ­ dan o la n la ra verilen b ir so ylu lu payesiydi. Daha so n ra la rı he r yeni «soyluluğa» v e rilir oldu. (C.N.) (3) D e s c a rte s 'ç ılık ta , «felsefesnin eylem i olum suz k a l­ m a kta d ır: fe ls e fe , g ü ç lü k le ri yenm ekte, o rta d a n ka ld ırm a k ta ve insan lara , feo dal dizgenin sonsuz k a rm a ş ık lık la rı ve ö z g ü llü k­ le r ötesinde, bu rjuva m ü lk iy e tin in soyu t e v re nselliğin i k a v ra t­ m a ktadır. Ancak, değişik k o ş u lla r altın da, top lum sal savaşım başka biç im le r aldığı durum da,, kuram ın

k a tk ıla rı olum lu o la ­

bilir. (4)

Y unanca eylem anlam ına gelen «praxis» sözcüğü, S art-

re'da, am açlı insan e tk in liğ i bü tününü de yim lem e ktedir. (Ç,N.) (5) D o ğa llıkla, H egel'i, v a ro lu ş ç u lu k safına çekm ek tü m ü y­ le o la n a k lıd ır. N itekim H yppo lite «M arx ve Hegel üzerine ç a lış­ malar» adlı ya p ıtın d a bunu yapm aya ça lışm ış ve ba şarılı da olmuştur. «Böylece gö rünü şün b ir g ö rünü ş o la ra k g e rç e k liğ i o l­ duğunu» ilk gö stere n de Hegel değil m iydi? B undan başka, onun tü m m a n tık ç ılığ ı b ir pa n tra g icism ile yan yana g itm iy o r mu Hegel için şu n o k ta la rı ha klı o la ra k söyleyem ez miyiz: «va rlıklar, y a p tık ­ ları ta rih te b irb irle rin e z in c irle n irle r, som ut b ir evre n s e llik olarak, o n la r üzerinde y argıda bu lu nan ve o n la rı aşan da yine bu ta rih ­ tir.» ? B unlar ko la y lık la s ö yle n e b ilir, a n ca k sorun bu değil. Kie rke g a a rd 'ın

H egel'de karşı ç ık tığ ı

şey; Hegel için, özgül b ir

yaşam tra g e d ya sın ın her zam an iç in a şılm asıdır. Y aşanm ış, bll-

171


gide y itip g itm e k te d ir. Hegel bize, köleden ve onun ölüm k o r­ kusundan söze tm ekte dir. A n c a k k o rku , B ilg i’nin y a lın ç b ir nes­ nesi olm a kta , a şılm ış olan b ir dönüşüm anı du rum u na dü şm ek­ te d ir. K ie rk e g a a rd ’a göre, H egel'in «ölme özgürlüğünden» sözetm esi ya da im anın kim i gö rü n ü ş le rin i do ğru o la ra k b e tim le ­ miş olm ası, önem sizdir. K ie rke g a a rd ’ın H egel'de karşı ç ık tığ ı şey: H egel'in, yaşanm ış deneyim in aşılmaz donukluğunu gözden ka­ çırm ış o luşu dur. A nlaşm a zlık, yalnızca ve ön c e lik le k a v ra m la r düzeyinde de ğil, daha ço k b ilgi ele ş tiris in d e ve b ilgi a lan ının sın ırla n d ırılm a s ın d a d ır. Ö rneğin H egel'in, yaşam la b ilin c in b ir­ liği ile b u n la r a ra s ın d a k i k a rş ıtlığ ın derinde n b ilin c in d e o ld u ğ u ­ nu söylem esi tüm üyle do ğrud ur. A ncak, bütünlük görüşü açısın­ dan, bu nların daha önce benim senm iş tümlenmişlikler o ld u ğ u ­ nu söylem ek de do ğ ru d u r. Ya da şim d ilik , çağ daş ım bilim te ­ rim le riyle kon uşacak o lu rsa k, Hegel için İmleyen (T a rih 'in belli b ir anında) Usun d e v in im id ir (bu devinim , im leyen-im lenen ve im lenen-im leyen o la ra k o lu ş a c a k tır, yani b ir başka deyişle s a l­ tık özne o la ra k k u ru la c a k tır.) Bu s ü re ç için d e İmlenen ise, y a ­ şayan insan ve onun nesnelleşm esidir. K ierkeg aard için insan, im leyendir, insanın kendisi, im lem ler ü re tir ve ona dışa rda n hiç b ir im lem gelm ez (Hz. İbrahim , Hz. İbrahim oldu ğun u bilm e ­ m ektedir). İnsan h iç b ir zam an, imlenmiş olan de ğ ild ir. (H atta, Tanrı ta ra fın d a n bile.) (6) H eidd egg er'in durum u, bu rada ele alın a m a ya ca k denli ka rm a şıktır. (7) Ja s p e rs ’in varoluş diye ad la n d ırd ığ ı şey, aynı anda hem içkin (çünkü yaşanm ış bütün ö z n elliğim iz boyunca uza nm ak­ ta d ır) hem de aşkın olan (çünkü ulaşa m ad ığım ızdır) sözko nu­ su bu niteliktir. (8) Bu durum , benim le y a ş ıt olan a y d ın la rın (m arx’ç i o l­ sun olm asın) niçin b ire r kötü d iy a le k tik ç i o ld u k la rın ı ve m a rx' çılığı m e kanist a çıkla m a kta d ır. (9) (10)

m a ddeciliğe

bilm eden

nasıl

d ö n ü ş tü rd ü k le rin i

Calvez: La Pensée de K arl M a rx (Le Seuile) Bu deyim , İspanyol filo z o fu

M iguel de U nam una a ra ­

c ılığ ıyla ya y g ın lık kaza nm ıştır. K uşkusuz bu a c ık lı an la m ın o dönem in sava şım larıyla h iç b ir o rta k yanı y o k tu r. (11)

Eski T ro ts k y ’cile rc e d e steklenm iştir.

(12)

«Küçük kentsoylu» kavram ı, kuşkusuz, Louis-N ap oléon '

un de vle t da rbesi üzerine ya p ıla n çalışm adan ço k ön ce de, m a rx ’çi felse fede bulu nuyo rdu . Bu durum , küçü k ken tsoylu s ı­ n ıfın ın b ir s ın ıf o la ra k , uzun zam andan be ri va ro lm a sın d a n ö tü ­ rü d ü r. Önem li olan no kta, bu sın ıfın T a rih 'le b irlik te g e liş tiğ i ve kavram ın ke n diliğinde n çıkarsayam adığ ı özgül y a p ıla rı, 1848'de, o rta y a koym uş o luşu dur. M a rx 'ih , onu b ir s ın ıf o la ra k ta n ım ­ layan genel öze llik le rin e d e ğindiğ in i ve küçü k ken tsoylu s ın ıfı­ nı b e lirleyen özgül ö z e llik le ri, 1848’de, özgül b ir g e rç e k lik o la ­

172


ra k o rta y a koyd uğun u göreceğiz. B aşka b ir ö rn e k te de, M arx, 1853’de, {The B ritis h Rule in india ) ad lı b ir dizi m akalede, H in­ d is ta n ’ ın özgün çeh resini çizm eye ç a lış m a k ta d ır. M a xim ilie n Rubel y e tk in kita b ın d a , ço k ilg in ç (çağdaş m a rx 'ç ila r iç inse çok sarsıcı) olan şu a lın tıy ı a k ta rm a k ta d ır: «İtalya'yla İrla n d a ’nın, yani b ir zevk ü lkesiyle b ir sıkın tı ülkesin in bu g a rip b irle şim i, duyum sal coşku ve yab anıl ç ile c ilik ö ğ e lerin in egem en olduğu H in d is ta n ’ ın eski dinsel gele nekle rinde , daha önceden sezil­ m e ktedir. «Bu s ö zcü kle rin a rdınd a, kuşkusuz, ge rçek kavram ­ ları ve yön tem i yeniden bu lm aktayız, bu nlar: c o ğ ra fy a s a l g ö rü ­ nüm ve top lu m s a l yap ıdır: İta ly a ’yı ç a ğ rış tıra n da bu dur, İr­ la n d a ’yı, İng iliz sö m ü rg e c iliğ in i ç a ğ rış tıra n da b u dur vb. M arx, bu zevk, s ık ın tı, duyum sal co ş k u n lu k ve yabanıl ç ile c ilik söz­ cü kle rin e b ire r gerçeklik y a k ış tırm a k ta d ır. B undan başka, (ngilizlerd en önceki) dinsel ge le nekle rin ö n görd üğü H in d is ta n ’ ın g ü n ­ cel du rum u nu da g ö s te rm e k te d ir. H in d is ta n ’ ın ge rçekte , bu ya da başka b ir şey olm a s ın ın bizce pek b ir önem i y o k bizce önem liolan, çözüm lem e k on uların a yaşam veren bileşim sel ba­ kış açısı. (13) Bu düşünsel te rö r, b ir dönem de, özgül b ir k iş ile r to p ­ luluğunun, fiz ik s e l o la ra k bölünm esi an la m ına k a rş ılık g e liyo rdu . (14)

M a c a r tra ged yası

üzerine, görüşüm ü daha önce sö y­

ledim , ona burda b ir daha dönm eyeceğim . Bizi ilg ile n d ire n g ö ­ rüş açısı ba kım ınd an, kom ünist yo ru m c u la rın , sovye t m üdahelesini o n aylam a k g e re k liliğ in e inan m ala rı, a priori pek önem li de ğ ild ir. B una k a rş ılık , sarsıcı olan şey: y a p tık la rı çözüm lem e­ lerin , m a car g e rçeğin in sıdır. B ununla b irlik te aya kla nm a nın, savaştan dan az b ir süre son ra,

özgünlüğünü, o rta d a n k a ld ırm ış o lm a ­ h iç kuşku y o k ki, B uda peşte 'd eki b ir on ik i, S ta lin 'in ölüm ündense beş y ıl­ ço k özgül ö z e llik le r o rta y a koym ası ge­

re k ird i. Oysa bizim «şem acılarım ız» ne ya p ıy o rla r? P a rtin in y a ­ n ılg ıla rın ı o rta y a d ö k ü y o rla r am a, bu ya n ılg ıla rı be lirlem ekten ka çın ıy o rla r. Bu be lirlenm e m iş y a n ılg ıla r, soyu t ve sonsuz b ir özyapı kazanm akta, bu özyapı, sözkonusu y a n ılg ıla rd a n evren­ sel b ir v a rlık o lu ş tu rm a k iç in o n la rı ta rih s e l bağlam ın dan s o ­ yu tla m a k ta d ır. Bu, «insansal yan ılgı»d ır. T u tucu öğelerin v a r­ lığı gö s te rilm e k te , a n ca k bu ö ğ elerin M a c a ris ta n 'a özgü gerçekiikierine d e ğinilm em ekted ir: Bu tu tu c u öğeler, bird enb ire, so n ­ suz K arşıko yuş'un s a fla rın a geçm ekte, 1793 karş ı-d e v rim c ile riyle can c iğ e r d o st o lm a k ta d ırla r, be lirg in te k ö ze llik le ri, zarar verm e is te k le rid ir. Bu y o rum cula r, sonunda, dünya sö m ü rg e ci­ liğ in i, tükenm ez, b iç im i olm ayan, özü, uygulam a yeri neresi o lu r­ sa olsun değişm eyen, b ir güç o la ra k o rta y a k o y m a k ta d ırla r. Bu üç öğeyle, he r yerde ge çe rli o la n b ir yorum o lu ş tu ru lm a k ta d ır, 6u öğeler: ya n ılg ıla r, ha lkın ho şnutsu zlu ğun dan y a ra rla n a n ye ­ rel direnm e ve bu du rum un dünya s ö m ü rg e c iliğ in c e k u lla n ılm a ­ sıdır. Bu yorum , bütün a y a kla nm a lara iyi ya da kötü u y g ulana­

173


b ilir, sözgelim i, 1793’deki V endés ve Lyon a ya kla nm a ları ve baş ka a ya kla n m a la r için de, «söm ürgecilik» yerin e s o y lu s ın ııfı ko­ nu la b ilir. Kısacası, yeni h iç b ir şey o lm a m ıştır, bizim de g ö s te r­ mek isted iğ im iz buydu. (15) K esinliğin, ré fle x io n ile ba şladığını öne süren yöntembilimsel ilke, som ut insanı m a ddese lliğ iyle tan ım laya n insanbi­ limsel ilkeyle h iç b ir biçim de çelişm e m ekte dir. Bize göre dü şün­ me edim i (réflexion ), id e a lis t özn e lciliğ in y a lın ç iç k in liğ in e in ­ dirgenem ez. Bu edim , bizi, in s a n la r ye şeyler arasına , yani d ü n ­ yaya, anında so k tu ğ u sürece, b ir k a lk ış noktası o lu ş tu ru r. B u­ gün ge çerli o la b ile c e k te k b ilgi kuram ı, şu m ik ro fiz ik ge rçek üzerine da yalıdır: deneyci, deney dizgesinin b ir pa rçasın ı o lu ş ­ tu rm a k ta d ır. Bu kuram , insanı id e a lis t yan ılsam ad an k u rta ra ­ bilecek, gerçek dünyanın o rtasınd a ge rçek insanı gö sterible cek, te k kuram dır. A ncak bu g e rç e k ç ilik , zo ru n lu ola ra k , yansım alı b ir kalkış noktası içe rm e kte d ir, yani he r hangi b ir durum un açınianm ası, bu durum u d e ğiştiren p ra x is 'in içinde ve yin e bu praxis a ra c ılığ ıy la , g e rçekleşm ekted ir. Biz, durum üzerinde b i­ linçlenm eyi, eylem in kaynağı o la ra k gö rm üyoruz, bu du rum iç in ­ de eylem in ken disinin ge rekli b ir anını gö rüyoruz. Eylem, ger­ çekleşme süreci içinde, kendi ayd ınlam a sını s a ğ la m a k ta d ır. Bu o lu ş süreci, ayd ınlanm anın, kiş ile rin b ilinçlen m esi içinde ve bu b ilinçlen m e a ra c ılığ ıy la oluşm asını en gellem em ektedir. Bu zo ­ ru nlu .ola rak, b ir b ilgi kuram ı olu ş tu ru lm a s ın ı ge rekli kıla r. O y­ sa, b ilgi kuram ı, m a rx 'ç ılığ ın en z a y ıf no ktasını o lu ş tu rm a k ta ­ dır. M a rx şu s a tırla rı yazdığında: «Dünyanın m addeci kavranışı, h iç b ir yabancı eklem e olm aksızın, gibi kavranm ası anlam ına gelm ektedir.»

doğanın Kendini

olduğu nesne!

bir gözlemci yap m akta , dünyayı ke s in lik te olduğu g ib i gözlem ­ lediğ ini öne s ü rm ekte dir. M arx, tüm insan lığını b ir yana b ıra k ­ tığ ında n ve s a lt nesnel g e rçekle özdeşleşdiğinden, nesne-insanların yaşadığı b ir nesneler dünyasında do la şm akta dır. Lenin'se, tersine, b ilincim izd en söze ttiğinde n şöyle yazm aktad ır: «Bilinç, va rlığ ın yalnızca b ir ya n sısıdır, olsa olsa aşağı yuka rı kesin olan b ir yansı» ve bird en bire aynı Lenin, yazm ış oiduğu şeyi yazm o hakkını kendinden a lıv e rm e k te d ir. Her özn elliği b a s tırm a k sözkonusudur: M a rx 'la bu ne, Le nin'leyse be risine yerleşm ekteyiz. A ncak biriyle çelişm e ktedir. «Aşağı y u k a rı kesin olan

iki du rum d a da özn elliğin ö te s i­ bu iki tu tu m biryansı» nasıl o lu r

da m addeci usçuluğun kaynağı olur, iki düzlem de boy g ö s te ril­ m ektedir: m a rx 'ç ilik ta , dünyanın ussa llığ ını a p rio ri ile ri sürren (ve bu nedenle de idealizm e sapan) kurucu b ir b ilin ç vardır. Bu kurucu b ilinç, y a lın ç b ir yansı o la ra k , tik e l in s a n la rın ku­ rulm uş b ilin c in i b e lirle r (bu da sonunda kuşkucu idealizm e ve­ rir) Bu kav ra y ış la rın her ikis i de, insanın T a rih 'le kurduğu ge r­ çek iliş k iy i bozm ak an la m ına ge lm ekted ir, çünkü b irin cisin d e . B ilg i, s a lt kuram dır, be lirlenm e m iş gözlem dir, İkincisindeyse, y a lın ç e d ilg in lik tir. İkincisind e, a rtık deney yok, yalnızca kuş­ kulu b ir d e n e y c ilik v a rd ır, insan o rta d a n k a y b o lm u ş tu r ve Hu-

174


me un meydan okuyuşu ge çerli olam az. B irin c i kav ra y ış ta , de­ neyci, deney dizgesine aşkın dır. Bu ik i kavrayışı h iç kim se, «di­ ya le k tik yansım a kuram ı» ile b irb irin e ba ğlam aya çalışm asın, çün kü bu ik i k a vra yış ta , tem elde, diyalektik-karşıtı'd ırla r. B il­ gi zorunlu k ılınd ığın dan, bu b ilg in in alanı ve s ın ırla rı b e lirle n ­ m ediğinden, bu b ilgi her olası gözlem e k a rş ıt o la ra k K uruldu­ ğundan, bu b ilgi, dü nyadan so yu tla n m ış olup , biçim sel b ir dizge o la ra k k a lm a k ta d ır. B ilg i, s a lt p s ik o -fiz y o lo jik b ir b e lirlenim e in ­ dirg e n d iğ in d e ise, b irin c il özyapısını y itirir, oysa bu özyapı, s a lt b ir bilm e konusu olm a k için o rta y a çıkan nesneyle ku ru la n iliş ­ k id ir. M a rx 'ç ılığ ı, h iç b ir do la yım , ilk e le rin ve z orunlu g e rçe kle ­ rin b ir b ild irim i ola ra k , p s ik o -fiz y o lo jik (ya da «diyalektik») ya n ­ sıya bağlayam az. Bu iki bilgi k a v ra /ış ın ın (yani d o g m a cılıkla c ift-b ilg i kavrayışının) he r ik is i de m arx’çilik-ôncesi’d irle r. M a rx ’ ın, gerçeğin uygulayımsaI görünüşü ve kurum la praxis'in genel iliş k ile ri üzerine yap tığı b ild irim le rd e o ldu ğu g ib i, m a rx ’çi ç ö ­ züm lem eler de vin im inde ve öz e llik le bü tü n le yiş sürecinde, şim ­ diye dek g e rç e k le ş tirilm e m iş olan b ir b ilgi k uram ın ın ö ğ eleri ko ­ la ylıkla bu lu n a b ilir. Bu d a ğ ın ık gö zle m lerin o lu ş tu rd u ğ u tem ele d a yanarak, y a p abilece ğim iz ve yapm am ız gereken şey, s ö zko ­ nusu

bilg iy i

dünya içinde konumlandıran

(yansım a

kuram ının

b e ceriksizce yapm aya ç a lış tığ ı gibi) ve bu b ilg iy i olum suzluğu için d e be lirleyen b ir kuram o lu ş tu rm a k tır. (S ta lin 'g il dogm acılık, bu olum suzluğu sa ltığ a v a rd ırm a k ta ve b ir yadsım aya dö nüş­ tü rm e k te d ir) İşte a n ca k o zam an, B ilg i’nin, fikirlerin b ilgisi de­ ğ il, şeylerin uygulayımsaI bilg is i o ldu ğu a n la ş ıla c a k tır. B ö y le lik­ le de yansı kavram ı, ya ra rs ız ve usdışı b ir aracı olm ası nede­ niyle, a n lık la rd a n s ilin e c e k tir. Bu du rum da, eylem sıra sında y i­ ten ve y a b ancılaşa n düşüncenin nedenini a ç ık la yabilece ğiz, böylece düşünce, sözkonusu eylem içinde ve bu eylem a ra c ılığ ıy ­ la o rta y a ç ık a b ile c e k tir. A ncak bu kon u m la n d ırılm ış olum suz­ luğa, praxis anı ve şeylerin k e n d ile riy le k urulan s a lt iliş k i o la ­ rak, «bilinç»ten başka ne ad verebilece ğiz? idealizm e iki b içim ­ de dü şü le b ilir: b irin c is i, gerçeği özn e llik içinde çözündürm ek, İkincisiyse, he r ge rç e k özn elliği n e snellik y a ra rın a yad sım aktır. Şu b ir ge rçek ki, öz n e llik ne he r ş e y d ir ne de h iç b ir şey, ö z­ n e llik nesnel süreçte b ir anı sim g e le m e k te d ir (bu an, dışsa llığın içs e lle ş tirilm e s i a n ıd ır) bu an s ü re k li biçim de yeniden doğ­ m ak için d u rm ad an o rta d a n k a lk m a k ta d ır. İnsa nlık ta rih i bo­ yunca o rta y a çıkan ve ne ilk ne de son olan bu ge çici an la rın he r biri, ta rih öznesince b ir kalkış noktası o la ra k y aşa nm ak­ ta d ır. «Sınıf bilinci», sözkonusu s ın ıfı, nesnel o la ra k belirten yaşanm ış y a lın ç b ir çelişki de ğ ild ir. S ın ıf b ilin c i, p ra x is ’le daha önceden aşılm ış ve aynı biçim de tüm üyle koru n u p yadsınm ış, sözkonusu bu çe liş k in in ken disidir. Am a işte, varoluşçulu ğun «nesnenin bilinci» ve «thetique (konum sal) olm ayan bilinç» d i­ ye a d la n d ırd ığ ı şeyi, dolaysız b ir y a k ın lık içinde ve eşanlı o la ­ ra k kuran da tam ı tam ına, bu a ç ın la y ıc ı o lum suzluktu r.

175


— DOLAYIMLAR SORUNU VE YARDIMCI DİSİPLİNLER—

(1)

D evrim ci fra n s ız hü küm etin ce

1790'dan son ra basılan

ka ğ ıt para (Ç.N.) (2)

Bu yo ru m la rla bunu izleyecek olan y o ru m la n , bana, Da­

niel G u é rin ’in «La lu tte des classes sous la prem ieré R épubli­ que» adlı, ta rtış m a y a a çık, am a aynı zam anda g e tird iğ i yeni g ö ­ rü şle rle h a y ra n lık v e ric i olan y a p ıtı es in le m iş tir. B ütün y a n lış la ­ rın a karşın (Tarihi z o rla m a k isteyişind en gelen y a n lış la rın a ) y a ­ pıtı, çağdaş m a rx ’ç ila rin ta rih çalışm asına y a p tık la rı zen ginleş­ tiric i b irk a ç katkıdan biri o la ra k b e lirm e k te d ir. (3)

Bu

durum ,

m a rx ’ç ila rin

kendi

an la y ış la rın d a

d ire n ip

du rm a la rın d a n ile ri g e lm ekted ir. M a rx 'ç ila r, düşm an tü m ­ ceye a çılm a k is te d ik le ri anda (ko rku d a n , kinden ya da te m b e l­ likten) bu tüm ceyi b ird enb ire yad s ıy ıv e rm e k te d irle r. Bu çelişki on la rı çıkm aza so k m a k ta d ır. O kud ukları b ir tüm ceyi, tüm a n ­ lam ıyla k a v ra y a m a m a k ta d ırla r. Ben, b ir ç e ş it ken tsoylu nesnel­ c iliğ i adına değil de m a rx 'ç ılığ ın kendisi adına, o n la rı, bu kav­ ra yış e k s ik liğ i için kına m akta yım . Neye karşı ç ık tık la rın ı ve ne­ yi d o ğ ru la d ık la rın ı, daha tam o la ra k b ild ik le ri ölçüde, şeyleri daha kesin o la ra k yad s ıy a b ile c e k le r ve he r hangi b ir şeyi d a ­ ha ço k sa y g ın lık la kına yıp e le ş tire b ile c e k le rd ir. (4) B ununla b irlik te , b ir M o n ta g n a rd olan R obespierre'in, 1791 A ra lığ ın ın ilk g ü nlerin e dek, B ris s o t’nun ö n e rile rin i des­ te kle m iş olm a sı, un utu lm a m a lıd ır. D ahası, R obesperre'in çeşitli yönsem eleri oluşu , oya s un ulan kara rn a m e le rin ke sin liğ in i a r t­ tırm ış tır, bu kes in lik , do ğrudan do ğruya , önem li b ir no ktaya de­ ğinm esinden k a y n a k la n m a k ta d ır. R obespierre, K asım 'ın 28'inde, «küçük güçlerin» b ir yana b ıra k ıla ra k ve s o runun şu biçim d e taya konm asını ile ri sürerek, im p a ra to rla yüz yüze gelm ek tiyo rd u : «Sizi va ro la n o rd u la rı da ğıtm a ya ç a ğ ırıy o ru z , yoksa vaş a çm a k durum u nda kalacağız. «R obespierre’in, gö rüşün ü,

o r­ is ­ sa ­ kı­

sa b ir süre sonra, B illa rd V are nnes’in e tk is i altın d a (Varennes, J a co b in s ’e d u rm ad an, iç d ü şm anla rda n ve s ın ırla rd a k i savaşın kötü gidişin den, söza çıyord u) d e ğ iş tirm iş oluşu da, ön em lidir. B illa rd ’ın ile ri sürdüğü g ö rü ş le r ge rçek anlam ını, Robespierre, N arbonné k on tunu n savaş ba k a n lığ ın a ata ndığ ını duyduğunda, kazanm ış g ib id ir. Bu andan ba şla yara k, savaş, ona, a k ıllıc a h a ­ zırla n m ış b ir tu za k o la ra k , alevsa çan b ir m akina ola ra k , g ö rü ­ ne cektir, ö yle ki R obespierre, bird enb ire, iç düşm anla d ış d ü ş­ man a rasınd aki d iy a le k tik ba ğlantıyı kavra y ıv e re c e k tir. M a rx 'ç ila rın önem siz b ir a y rın tı o la ra k g ö rd ü k le ri bu n o ktayı, gözden uzak tu tm a m a k g e re k ir. Bu a y rın tıla r, s iy a s a c ıla rın dolaysız ey­ le m le rinin, savaş açm ak ya da en azından, bu savaşı göze a l­

176


m ak o ldu ğun u g ö s te rm e k te d ir. K a rş ıt b ir devinim , en d e rin le r­ de, biçim lenm eye başlam ıştı, a n ca k bu d e vin im in kökeni, barış isteminde değil de, gü vensizlikteyd i. (5)

15 Ekim

1972 ta rih li k a rarda n sonra bile, çe kin g e n lik

ve sa kın g a n lığ ın sürm üş oldu ğun u anım sayalım . B ris s o t ile G i­ rondine, H olla n d a 'n ın girişe ceği is tila y ı önlem ek için, ellerinden geleni y a p tıla r. B anke r C lavière (B risso t yan d a ş la rın ın b ir do s­ tu ) a s s ig n a tio n ele g e ç irilm iş ülkelere sokm a düşüncesine k a r­ şı ç ık tı. Debry, ulusun a rtık teh like de o lm a dığını b ild irm e yi ve kam u g ü ve n liğ in in g e re k tird iğ i bütün ön le m leri alm ayı önerdi. G iro ndins, savaşın, g itg id e daha d e m o k ra tik olan b ir po litik a y ı b e n im se ttiğ in in tüm üyle bîlin c in d e y d ile r ve k o rk tu k la rı do bu y­ du. A n ca k p a rti kendini köşeye k ıs tırılm ış buldu: kendilerine, he r gün, savaşı ba şla tm ış o lm a la rın ın soru m lu lu ğ u a n ım s a tılı­ yordu. 15 Ekim ta rih li kararın , ge rçekte , ik tis a d i b ir yönsem esi bu lunuyordu: bu yönsem e, savaş ha rca m a la rın ı, işgal e d ilm iş ülkele re ödetm eydi. B öylelikle, İn g ilte re 'y le tu tu ş u lm u ş savaşın ik tis a d i yönü (feci b ir görünüm sunuyordu) 1793'e yani tüm çö ­ küşe dek su yüzüne çıkm adı. (5)

D evlet a razisi sa tın a la n la rla ord u y la iş sözleşm esi ya ­

pan şu M o n ta g n a rd kentsoylu s ın ıfın a gelince, san ıyoru m ki bu, ta rtış m a ge reği y a ra tıld ı. T ıpkı C uvier g ib i (paleon tolog ) G uérin de, iskeleti te k b ir kem ikten yola ç ık a ra k k u rm a k ta d ır. Bu ke­ m ik, va rlık lı C am bon'u ve C o n ve rtio n 'u sim ge lem e ktedir. Cambon ge rçekte , savaşın yan ında olan , de vle t a razisi sata n alm ış b ir M o nta g n a rd 'd ı. R obe spierre’in a ç ık ç a on am ad ığı 15 A ra lık kararın ı çıkaran, ge rçekte , C am bon’du. A ncak, C am bon, Doum u riez’in e tk is i a ltın d a kaldı. Bu k a ra rın am acı — sözkonusu ge­ neral ve ord u y la sözleşm e y a p a n la rın da ilg is in in bulunduğu uzun b ir öykü nün son unda— k ilis e ’nin ve beysoylu s ın ıfın ın m ü lkiye tin e el konm ası ve bu n la rın satılm asıydı, böylece, fra n sız a s s ig n a t’sının B e lç ik a 'd a do laşım ına ola n a k s ağ la naca ktı. İn g ilte re ile savaşa girm e ris k in e karşın k a ra r ç ık tı, a n c a k bu karar, C am bon'a ve bu kararı de stekleyen lere göre, Fransa ile İn g ilte re a ra sın d a ki ik tis a d i k a rş ıtlık açısından h iç b ir olum lu iliş k i taşım ıyordu. D evlet arazisi satın alm ış o la n la r, te k e lc ile r­ den o luşm aktayd ı, b u n la r fiy a t ta v a n la rın a karşı ç ık ıy o rla rd ı. T e ke lcile rin savaşı sona erdirm e de h iç b ir kişisel ç ık a rla rı y o k ­ tu, bu nların , 1794'de, ik i ülke a rasınd a b ir uzlaşm a y a p ılm a s ın ­ dan m em nun k a la c a k la rı kesindi. V a rlık la rın d a n kuşku duyulan, sıkı gözetim a ltın d a bu lu n d u ru la n ve kim i zam an da tu tu k la ­ nan bu kiş ile r, top lu m sa l b ir gü ç o lu ş tu rm u y o rla rd ı. Şu no kta is te r istem ez benim senecektir: 1793 ile 1794 y ılla rı arasınd a Dev­ rim , küçük kentsoylu s ın ıfın eline geçm ek üzere, b ü yü k ken t­ soylu sın ıfın ın elind en ç ık m a k ta y d ı. K üçük ken tsoylu sın ıfı, sa ­ vaşı sü rdürd ü ve h a lk k itle le riy le b irlik te , de vrim ci devinim i b ü ­ yük ken tsoylu s ın ıfın a karşı y ö n e ltti, bu de vin im i daha son ra-

177


ları da h a lk k itle le rin e karşı y ö n e lte c e k ti, bu, ken disinin ve Dev­ rim in am acıydı. Eğer R obespierre ile M o ntag nard s, A ra lığ ın 15' inde, savaşın uzam asına daha kökte n b ir biçim d e karşı ç ık ­ m ışla rsa, bu öncelikle siyasal nedenlerden do la yıdır. (Terzi de, G iro n d in s ’in g e rekçele ri açısından d o ğ ru d u r). B arış, G iro ndins ce, b ir z a fe r o la ra k g ö rü le b ilird i, am a, a n c a k 15 A ra lık ta rih li ka ra rın yadsınm ası barışa giden yol o la c a k tı. R obespierre, o zam anlar, ba rışın yalnızca ge çici b ir anlaşm a olm a sında n, ik in ­ ci b ir koa lisyo nun o rta y a çıkm a sında n korkuyord u. (7) B ununla b irlik te , benim görüşüm e göre, to p lu m b ilim le ta rih i, m addeci d iy a le k tik an la yışın görüng esine sokm ada, y a ­ lın ve kusu rsuz b ir yöntem o rta y a koym uş olan kişi, b ir m a rx'çi: Henri Le fe b vre 'd ir. Lefebvre, ara ştırm a sın a , ilk in b ir köy to p lu ­ luğunun yata y bir karm aşıklık içinde o rta y a ç ık tığ ın ı be lirle ye ­ re k ba şla m akta dır. T e kniklerle bu te k n ik le re bağlı b e lli b ir tarım sal ü retken liğ e iye, üzerinde e tk ili o ldu ğu am a aynı zam anda da e tk ile n d iğ i b ir top lum sal yapı için d e bulunan, b ir insan to p ­ luluğ u sözkonusudur. Ö zellik le ri, bü yük ölçüde, ulusal ve dü nya­ sal y a p ıla ra bağlı olan (örnekse, ulusal ölç e k te k i uzm anlaşm a­ la rı k o şu lla ndıran y ap ılar) bu insan to p lu lu ğ u , betim lenm esi ve be lirlenm esi gereken b ir gö rü n ü m le r ço klu ğ u sun m akta dır, (nü­ fu s yapısı, a ile yapısı, yerleşim , din v.b.) A ncak, Lefebvre, he­ m encecik, bu yata y karm aşım lığın, «dikey» ya da «tarihsel» k a r­ m a ş ık lık denilen b ir karşılığı oldu ğun u da eklem ekted ir: dü nya­ nın köysel kesim lerinde, ge rçekte n de, çeş itli yaş la ra ve ta r ih ­ lere a it oluşumların birarada bulunduklarını gö zlem lem ekteyiz. Ö rneğin, Lefebvre, şu çarpıcı olgu ya, A m e rik a 'n ın köy ge rçe­ ğini yalnızca T a rih ’in (görgül ve is ta tis tik s e l olan to p lu m b ilim in değil) a ç ık la yabilece ğine, d ik k a ti çekmektedir. Bu olgu şudur: göçm enler, kim senin otu rm a d ığ ı to p ra k la ra ge lip , ke n tle rin çok daha önceleri ku ru lm u ş olduğu b ir zam anda, bu to p ra k la rı işgal e tm iş le rd ir (Oysa ki, A v ru p a ’da, kent, köysel yerleşim a la n la rı­ nın o rta s ın d a ge liş m iş tir) A m erika B irle ş ik D evletle rinde d a r a n ­ lam da, köy k ültü rünü n o lm a yışını, ya da en azından ya lın bir kent k ü ltü rü b içim in de oluşu nu, bu aynı nedene b a ğ la ya b iliriz. Lefebvre, böylesi b ir karm aşıklığ ı ve böylesi b ir iliş k ile r k a r­ ş ılık lılığ ın ı a ra ş tırm a yolunda, sözkonusu iliş k ile r iç in d e y itm eksizin, yardım cı te k n ik le r k u lla n a ra k ve b irk a ç evreyi çözüm ­ leyerek, ço k ya lın b ir yöntem ön erm e ktedir. a) B etim sel: deneyin ve genel kuram ın kılavu zlu ğu a ltın ­ da ya p ıla n d ik k a tli b ir gözlem. b)

C özüm sel-geriye yön elik: G erçekliğin çözüm lenm esi. Bu

g e rçeği kesin biçim de tarihiendirme g irişim i. c) T a rih s e l-k a lıtım s a l: Bugünü, ayd ınlatılm ış, a n la nm ış ve a çıkla n m ış biç im iy le yeniden o rta y a çıkarm a giriş im i. (Henri

Lefebvre:

«P erspectives

hiers de s o ciolo gi. 1953).

178

de

so cio lo g ie

rurale»

C a­


Tüm üyle a çık ve zengin olan bu alın tıya şu ge rçek dışında, e k ­ leyeb ileceğim iz b ir şey yok: biz bu yön tem in, ge rek fenom enolo jik betim lem e evresiyle, gerekse ilerle m enin izlediği ç ifte regresyon de vin im iyle — k on uların ın y a ra ta b ile c e ğ i bü tün d e ğ iş ik ­ likle re karşın— insanbilimin bütün alanlarında ge çe rli oldu ğun a inan ıyoru z. G erçekte, daha sonra da gö receğ im iz g ib i, im lerle, b ire yle rin ke n dilerine ve sözkonusu b ire y le r arasındaki som ut iliş k ile re uyg ulayacağım ız yöntem de bu yön tem d ir. Y alnızca bu yöntem , bu lg ulayıcı ö z e llik te d ir. Y alnızca bu yöntem bulgunun özgünlüğünü b e lirle yip , ola s ı k a rş ıla ş tırm a la r yap abilm e ye tisin dedir. Bizim ha yıfla n d ığ ım ız te k şey, Le febvre’in, öte m i m a rx 'ç ila r a rasınd a kendisiyle aynı g ö rüşte k iş ile r bu lm am ış o lm a sıdır. (8) Bu koşut ana eksenler, tem elde, te k b ir çizgiye in d ir­ ge nm ektedirle r: bu açıdan ba kıldığın da, üretim iliş k ile ri, to p lu m D evrim ’de ba şarısızlığ a uğrayan g iriş im le rin in yol a çtığ ı u ta n ­ cı gizlem ek için, kendi y aza rları on la ra, eylem in olan aksız o ld u ­ ğunu yazsın. O nlara göre g e rç e k ç ilik , ge rçeğin tu ts a k edilm esi özdeş olm a ya c a k tır. (9)

Kentsoylu s ın ıfın a katılm ak da o la s ıd ır.-A n c a k b ir sı­

n ır çizgisi çizere k be lirte lim ki, sonradan küçük kentsoylu o l­ m uş b iri, doğuştan küçü k ken tsoylu olan b iriy le hiç b ir zam an özdeş o lm a ya c a k tır (10) Şu genç o k u y u c u la r ç o k çab uk y ılıy o rla r: is tiy o rla r ki D evrim ’de ba şarısızlığ a

uğrayan

g iriş im le rin

yol açtığı

utancı

gizlem ek için, kendi y aza rları on la ra eylem in olanaksız o ld u ğ u ­ nu yazsın. O nla ra gö re g e rç e k ç ilik , gerçeğin tu ts a k edilm esi o lu y o r b ir başka deyişle, o n la ra göre yaşam , s a l­ tık b ir yıkım . F la u b e rt'in kötümserliği, olum lu karşılığını da iç e r­ m e kte d ir (e stetik g iz e m c ilik tir bu olum lu karş ılık ) bu olum lu k a r­ ş ılık M . Bovary'nın her yerin e s in m iş tir, bu k a rş ılık yüzlere d ik dik ba km akta , a n ca k oku yucu ken disini aram ad ığın dan dolayı, v a r­ lığın ı «algılayam am aktadır» Y alnızca B aud elaire o lm u ş tu r bunu a çık a çık görecek. «La Tentation ile M adam e Bovary» aynı ko­ nuya iy e d irle r diye y a z m ış tır B audelaire. A n c a k B audelaire, k i­ tab ın okum a ed im iyle b ir dönüşüm ü olan yeni ve ortaklaşa ola­ ya karşı ne y a p a b ilird i k i? M adam e B ov a ry 'n in sözkonusu bu anlam ı, günüm üze dek ö rtü k ka lm ıştır, çünkü bugün (1957) bu ya p ıtla tan ışan he r ge nç kişi, y a p ıtı, onu başka d o ğ ru ltu la ra sürüklem iş olan ölü kiş ile r a ra c ılığ ıy la o rta y a çık a rm a k ta d ır. (11) B ununla b irlik te , o rta y a yeni b ir sorun ç ık m a k ta d ır: m a rx 'ç ila r, bireyin top lu m s a l da vranışının, bağlı bulunduğu s ı­ nıfın genel ç ık a rla rıy la k oşu lla ndığ ını d ü ş ünm e kted irler. İlk ö n ­ celeri so yu t olan sözkonusu ç ık a rla r, d iy a le k tik devinim a ra c ı­ lığıyla , köste kleyici som ut gü çle re d ö n üşm e kted irler. Ç evrenim i­ zi d a ra lta n şeyler de, kendi ağzım ızla dile g e tird iğ im iz şeyler de, e d im lerim izi he r bakım dan a n la yıp k avram ak isted iğ im izde, ken­ dim izi bulu ndu ğum uz o rta m d a n çekip- ç ık a rm a k istediğim izde, bizi, b u nları yap m akta n alıko ya n şeyler de, işte sözkonusu bu

179


ç ık a rla rd ır. Şu a n ki da vranışım ızın , çocu klu ğum uzca ko şu lla n ­ dığı düşüncesiyle sözkonusu sav bağdaşm az mı acaba? B ağ­ daşm ayacağını sanm ıyorum , tersine, çözüm sel d o la yım ın , h iç b ir şeyi d e ğ iş tirm e d iğ in i gö rm ek g ü ç değil.: elbe tte, ö n y a rg ıla ­ rım ız, dü şüncelerim iz, inan çlarım ız, çoğum uz iç in aşılm az n ite ­ lik te d ir, çünkü bunların ilkin çocuklukta deneyimine varılmıştır. Usdışı te p k ile rim iz in , akla g ö s te rd iğ im iz d ire n c in — b ir ölçüde de olsa— nedenini a ç ık la y a n şey, çocu ksu körlü ğüm üz, hep sürüp g itm iş olan korkum uzdur. A n c a k aşılam ayan bu çocu klu k, çevrem izin genel çık a rla rın ı özgül b ir biçim de yaşa m ak değil de ne dir? Değişen h iç b ir şey y o k tu r: tersine, d ire şke n lik, ç ıl­ g ın lık ya da öldü rm e tu tk u s u , h a tta y iğ itlik , he r şey, kendi ger­ çek yoğunluğunu, k ö k le rin i, ge çm işini yen id en bulm aktadır-, d o ­ layım o la ra k ta s a rım la n a n ruhçözüm lem e, her hangi yeni b ir açıkla m a ilkesi g e tirm em ekted ir. R uhçözüm lem e, bire yin çevresi ya da s ın ıfıy la kurduğu d o la ysız ve güncel iliş k iy i yadsım am aya çaba ha rcam a kta, k işinin kendini, be lirle n m iş b ir top lum sal katm anın üyesi o la ra k g e rç e k le ş tird iğ i da vranış ta rz ı içine, ta rih s e lliğ i ve olum suzluğ u ka tm a k ta d ır. (12) Bu yo ru m la rı, çalışm am ın ik in c i bölüm ünde. Critique de la Raison dia lectique'te g e liş tird im . (13) C harlie C h ap lin'in tüm yaşam ı, bu tu ğ la ve de m ir p a r­ m a k lık la r... görünüm ünde s a k lıd ır, Lam beth Road, daha o za ­ m andan, C h arlie C ha p lin 'in s o k a k ta k i gaz lam basını aşağı d o ğ ­ ru çe kip te Koca B u lly'n in kafa sının üstüne tu ttu ğ u sahnenin yer ald ığ ı Easy s tre e t’d ir. C h arlie C h a p lin 'in h a lk ta n daha ç o k co ş­ ku d u y a ra k an ım sad ığı ço cu klu ğ u n u n tüm evleri, işte burada b u lu n m a k ta d ır (Paul G ilson) U m arsız çocu klu ğun un, o rta k çev­ resi, onda, y a ra tıc ılığ ın n ı b e lirtis i, söylencesi ve kaynağı o l­ m a ktadır. (1) S artre, « h odolo jik uzanım» de yim ini Le w in’den a lm ış­ tır. Bu deyim , kendi kişisel yönelim im ize d a yanarak g ö rd ü ğ ü ­ müz çevre anlam ına g e lm e k te d ir (C.N.) (2) Roma, y ön etim ba şkenti olm u ş b ir ta rım k e n tid ir. S a­ nayi, d a r anlam da ele alın a ca k olursa, Rom a’da ço k az g e liş­ m iştir. (3) Bu, s ın ıf savaşım ının daha az yeğin o ldu ğu anlam ına gelm ez. Tam tersine, yalnızca ayrım lı oldu ğun u gö sterir. İLERİYEYÖNELİK —

GERİYEYÖNELİK

YÖNTEM

(1) M arx, bu düşünceyi öz e llik le b e lirtm iş tir: e ğ itim ci üze­ rinde e tk iy e b ilm e k için, sözkonusu e ğ itim c iy i ko şu lla n d ıra n e t­ ken le r üzerinde e tk im e k g e rekir. B öylelikle, m a rx 'ç i düşüncede, insan p ra x is 'in i o lu ş tu ra n d ış b e lirle y ic ile rin n ite lik le riy le b ile ­ şim sel ve ile riye y ö n e lik b irliğ in n ite lik le r, ayrılm az biçim d e b ir­ birin e b a ğ la n m a k ta d ır. B elki şunu da ile ri sürm eliyiz: d ışsa llık ve iç s e llik , ç o k lu k ve b irlik , a y rış tırm a ve bileşim , doğa ve k a r­

180


şı-doğa k a rşıtla ş m a la rın ı aşm a dileği, ge rçekte , m a rx ’ç ila rm ge­ tirm iş o ldu ğu en de rin kuram sal k a tk ıd ır. A ncak b u n la r g e liş­ tirilm e s i gereken ö n e rile rd ir, b a ş a rıla c a k g ö revin kolay o ld u ­ ğunu düşünm ek yan ılgıya düşm ek olur. (2)

Her tü rlü g iriş im in

(hatta b ir to p lu lu k g iriş im in in bile)

b ü tü n le yici de vinim in b a ğrın da, ne kerteye dek, özgül b ir b e lir­ lenim o la ra k o rta y a konacağını ve bu y o ila da, aradığ ı so n u ç­ lara k a rş ıt elde edeceğini k e s tirm e k gö rece o la ra k zor d e ğildir: bu, b ir yöntem ya da b ir kuram vb. o la b ilir. A n c a k bu giriş im in pa rçal gö rünü şünü n, daha s o n ra la rı, m a rx 'ç i fe ls e fe içinde yeni b ir oluşum la nasıl pa rçalan acağ ı ve daha geniş b ir b ü tünlük içine nasıl b ü tünlen eceğ ini ön g ö rü lm e kte o la s ıd ır. G iderek şu biie s ö yle n e b ilir, g ü ç kazanm ış o luşu m lar, y a p tık la rı şeyi (en azından biçim sel • o la ra k ) tanıma ye tisin d e d irle r.

daha

ön ceki o luşu m lardan

daha

iyi

(3) M a rx ’ç ilik , g e rç e k s o rg u la m a la rla gelişem ediğinden dolayı, du rd u ru lm u ş b ir d iy a le k tik te n ya ra rla n m a ya gitm e k te d ir. G erçekte, insan, e tk in lik le rin in bü tü n le n işin i, D escartes’çı usçu­ luğun «zamanından» başka b ir şey olm ayan tü rd e ş vq sonsuz o la ra k b ö lü n e b ilir b ir son suzluk içinde g e rç e k le ş tirm e k te d ir. Bu zam ansallık orta m ı, sorun kap italizm sü re cin i a ra ş tırm a k o l­ duğunda. pek kısıtla yıcı sayılm az, çünkü k a p ita lis t ekonom inin ü re ttiğ i, üretim in, para do la şım ın ın, m ü lkiye t, kredi ve «bileşik faiz» da ğ ılım ın ın b ir im lem i ola ra k , yine sözkonusu bu zam ans a llık tır. B öylelikle, zam ansallık, dizgenin b ir ürünü o la rd k dü­ şün ü le b ilir. G elgelelim , evrensel kaplam ın, top lu m s a l gelişim in b ir evresi o la ra k betim lenm esi başka şeydir, gerçek zam ansallığ ın d iy a le k tik be lirle n im i (yani insan ların , g e çm işleriyle ve ge­ le cekle riyle olan gerçek iliş k ile ri) yine başka b ir şeydir. G erçek­ liğ in b ir de vin im i o la n d iy a le k tik , eğer zam an d iy a le k tik b ir y a ­ pıda değilse çöker, yani biz gelecekle ilg ili belli b ir eylem i söz­ konusu biçim d e benim sem eye karşı çıkarsak, ço k zam an a la ­ ca k b ir çab adır, ben burada yalnızca, g ü ç lü k le ri ve sorunun o rta ya konm asını g ö sterm ek istedim . Şu n o kta yı, gerçekte, a n ­ lam a k gerek: Ne in s a n la r ne de in s a n la rın y a p tık la rı e tk in lik le r zaman içindedirler. T a rih ’in som ut b ir n ite liğ i o la rç k zam an, in ­ san la rca, o n la rın özgün z am ansalla ştırm a tem eline d a yanılarak y a p ılır. M a rx 'ç ilik , ken tsoylu «ilerleme» kavram ım e le ş tirip bu kavram ı geçersiz k ıldığ ında do ğru b ir za m a n sa llık anlayışı y a ­ k a la r gibi o lm u ş tu r. Söz konusu ilerle m e kavram ı, zo ru n lu o la ­ rak, kalkış ve varış n o k ta la rın ı kon um landırm am ıza ola n a k s a ğ ­ layan tü rd e ş b ir o rta m ı ve k o o rd in a tla rı iç erm ekted ir. A ncak m a rx 'ç ilik , bu tu tu m u benim sem eksizin, a ra ş tırm a y a gitm ekten e lini ete ğini çekm ekte, ilerle m e kavram ını kendi yararı d o ğ ru l­ tusu nda yo ru m la m a k ta d ır. (4) Buna, şu gözlem leri e kliyorum a) N esnelleşm iş özne­ lin sözkonusu nesnel do ğrulu ğu, öznelin te k do ğrulu ğu o la ra k

181


d ü ş ü nülm elidir. Çünkü, özneldeki bu b iric ik d o ğ ru lu k, yalnızca nesnelleşm ek için v a rd ır, sözkonusu do ğ ru lu k , nesnelleşm e te ­ m eline yani ge rçekleşm e olg u s u n a da yanarak, kendi için d e ve dünya için d e y a rg ıla n m a lıd ır. H erhangi b ir eylem , bu eylem in a rd ın d a bulunan yönsem eyle yargılana m az b) Bu do ğrulu k, nesnelleşmiş tasarıyı, tüm ö z e llik le riy le de ğerlendirm em ize o la ­ nak s a ğ la y a c a k tır. Çağdaş ta rih le özgül b ir koş u lla r top lam ın ın ışığı altın da, he rhan gi b ir eylem in, bu eylem i destekleyen to p ­ lu lu k iç in (ya da b ir sın ıf, b ir s ın ıf parçası g ib i daha ge niş b ir oluşu m için) ba şla ngıçtan beri kötü b ir yargıya hüküm g iydiğ i g ö s te rile b ilir. S özkonusu eylem in b iric ik nesnel ö ze lliğ i, bu e y­ lem in aynı zam anda, iyi niyetli bir girişim o ldu ğun u da açığa v u ­ ra b ilir. B ir eylem in, top lu m c u lu ğ u n o lu ş tu ru lm a s ın a z a ra rlı o la ­ cağı düşünüldüğünde, bu z a ra r yalnızca sözkonusu özgül am aç a ç ıs ın d a n o la c a k tır. B ir eylem i z a ra rlı o la ra k nitelem ek, bu e y­ lem in, kendinde, ne oldu ğun a iliş k in önsel b ir y a rg ıd a b u lu n ­ ma ha kkını h iç b ir zam an vermez, b ir başka deyişle, eylem , d e ­ ğ iş ik b ir n e snellik düzlem inde d ü şünülü p özgül k o şu lla rla b i­ reysel o rta m ın ko şu lla n m a la rın a ba ğland ığın da, sözkonusu bu nitelem e tüm anlam ını y itirir. İnsa nlar, çoğu kez, ris k li b ir a y ­ rım a g itm e k te d irle r: herhan gi b ir edim , nesnei olarak km anabilirken (p arti ya da K o m in fo rm ’ca vb.) öznel o la ra k benimsenebilmektedir. B ir kişi, öznel o la ra k iyi n iyetli, nesnel o laraksa ha in o la b ilir/ Bu ayrım , S ta lin 'c i düşüncedeki, yani is te n çci idea­ lizm deki ile rle m iş b ir p a rçalan m aya ta n ık lık e tm e k te d ir. B u a y ­ rım ın şu küçü k ken tsoylu ayrım ın a vardığın ı g ö rm ek de güç de ğ ild ir: «Cehennemi döşeyen iyi n iy e tle r ve o n la rın gerçek so ­ nuçları». G erçekte, düşünülen eylem le bu eylem in bire ysel imlem inin genel an/am ı nesne! özelliklerdir (çünkü bunlar, b ir nes­ n e llik için d e yo ru m la n m a k ta d ırla r) Ve yine, hem bu eylem hem de eylem in bireysel anlam ı, is te r ken d ile rin i bütünleyiş a çısın ­ dan o rta y a çık a ra n tüm el b ir devinim için d e b u lu nsun lar, is te r­ se özg ül b ir bileşim içinde yer alsınlar, özn elliği iç e rirle r. A y rı­ ca, b ir edim in b ir ç o k d o ğ ru lu k düzeyi de o la b ilir ve bu düzey­ ler, du ral b ir aşa m asırasını de ğil, o rta y a k on ulup aşıla n k a r­ m aşık b ir ç e liş k ile r d e vin im ini sim ge lerler, örnekse, ed im i, ta ­ rih se l praxis’e ve k o ş u lla rın ö n görü süne gö re de ğerle ndire n bütü n le y iş in kendisi, bu bü tü n le yiş eylem e dönüp te onu te k b ir bireysel g iriş im o la ra k kendine bü tünlem ediğ i sürece, s o yu t ve e k s ik b ir bü tü n le yiş (kılg ısa l b ir bü tünleyiş) o la ra k b e lirir. Kronstandt’daki b a ş k a ld ıra n la rın suçlanm ası, belki kaçınılm az, b e l­ ki de T a rih 'in bu a çıklı g iriş im üzerinde ve rm iş o ldu ğu b ir y a r­ gıydı. A ncak bu kılgısa l yargı (gerçek te k y argı) ba ş ka ld ıra n la rın k e n dilerine ve anın ç e liş k ile rin e dayanıp, ba ş k a ld ırın ın öz­ g ü r b ir yorum un u o rta y a koym adığı sürece, k ö le le ş tirilm iş b ir ta rih in ya rg ıs ın o la ra k k a la c a k tır. Bu özgür yorum , d e n e b ilir ki, h iç b ir biçim d e kılgısa l o lm a y a c a k tır, çünkü, b a ş k a ld ıra n la r da

182


ya rg ıç la r da ölm ü ştür? G elgelelim , bu d o ğru d e ğ ild ir. T a rih ç i, o l­ gu la rı ge rçe kliğ in bütün düzeylerinde ara ştırm a yı benim seyerek, ge le cekteki ta rih i ö zg ü rle ş tirm e k te d ir. Bu özg ürlüğ e k a v u ş tu r­ ma ed im i, o rta y a an cak, de m o k ra tik le ş m e d e vin im in in baskısı a ltın d a , g ö rü lü r ve e tk in b ir eylem o la ra k ç ık a b ilir, buna k a rş ı­ lık devinim i hızla n d ırm a kta n başka da b ir şey yapam az, c) T a­ rihse l etm en (kişi) ken dini, yab ancılaşm a dünyasın daki edim i için d e h iç b ir zam an tüm üyle tanıyamaz. Bu, tarihçilerin söz­ konusu kişiyi, edim inde, y ab ancılaşm ış b ir insan olarak ta n ım a ­ m aları an la m ına ge lm em e ktedir, kişi ne du rum d a o lu rsa olsun, yabancılaşm a, hem tem elde hem de d o ru k ta d ır, kişi, ya b a n c ı­ laşm anın yadsınm ası olm a yan h iç b ir şeyi, y ab ancılaşm ış b ir dünyaya yeniden düşm eyen h iç b ir şeyi, üstlenm ez. A ncak, nes­ nelleşm iş sonucun yab ancılaşm ası, ba şla ngıç no kta sın d a ki y a ­ ba ncılaşm a de ğ ild ir. K işiyi tan ım layan, birin den öte kin e uzanan b ir g e çiştir. (5) E ngels’in dü şüncesi, tam ı tam ına, bu no ktada d u ra k ­ sam ış i g ib id ir. Sözkonusu is ta tis tik i ortalam a fik rin i, kim i za ­ m a nlar, ge re ktiğ i biçim d e k u llan m ad ığını b iliy o ru z . Engels'in açık am acı, d iy a le k tiğ i, k oşu lla nm a m ış g ü ç k ipind eki a priori yap ısında n çe kip ç ık a rm a k tır. G elgelelim , o zam an, d iy a le k tik de o rta d a n k a lk m ış o la c a k tır. A n ta g o n is t g ü ç le rin y a ra ttığ ı so ­ n u çla rın b ire r o rta la m a oldu ğun u düşünürsek, k a p italizm ve sö ­ m ü rg e cilik gibi dizgesel süre ç le rin v a rlık la rın ı ta s a rla m a k o la ­ naksız durum a g e lir. Şu no ktayı anlam am g e rekm e ktedir: in s a n ­ lar, m o le küllerin ç a rp ış tık la rı gibi çarpışm a zla r, he r b ir insan, veri koşulların ve birbirine k a rş ıt ç ık a rla rın tem eli üzerinde, ö te ki in sa n la rın ta s a rıs ın ı an la m akta ve bu ta s a rıy ı aş m a k ta ­ dır. T oplum sal nesne de, bu a ş m alarla ve aşm a e d im lerinin de a şılm asıyla k u rulur. Bu top lu m sa l nesne, b ir bütün o la ra k a lın ­ dığ ında , kiş in in ken dini tü m ü y le tan ıyam a dığı bir anlam la do­ nanmış b ir g e rç e k lik tir, kısacası: yaratıcısı olmayan bir insan yapıtıdır. Engels ile is ta tis tik ç ile rin orta la m a y ı düşünüş ta rz la rı, ge rçekte , ya ra tıc ıy ı baskı a ltın d a tu tm a k ta ve yine bu olgu ge­ re ya p ıtla «insanlık» ta baskı altın a a lın m a k ta d ır. Bu dü şün­ ceyi, Critique' nin ik in c i bölüm ünde ge liş tirm e olan ağı b u la ca ­ ğım . (6)

L’Esprit'de y e r alan hekim liğe a y rılm ış b ir denem ede,

Jean M arcenac, kim i ga zetecileri, k e n d ile rin i «kişisel» eğ ilim le ­ rine b ıra k tık la rı ve he kim le hastası a rasınd aki iliş k iy le uzun uzadıya ilg ile n d ik le ri iç in e le ş tirm e k te d ir. G erçeğin ise, ç o k da­ ha «yalınç» ve çok daha ik tis a d i oldu ğun u e k lem ekted ir (Lettres fra nçaises» . M a rs 7, 1957.) İşte, fra n s ız kom ünist p a rtis in d e k i m a rx 'ç ila rin

d a rg ö rü ş lü lü k le rin i gö stere n b ir örnek. Fransa’d a ­

ki h e kim lik uyg ulam ası, top lum um uzun k a p ita lis t yapısı a ra c ılı­ ğıyla, bizi M a lth u s ’culuğ a dek götürecek olan ta rih se l du ru m ­ la rla k o şu lla n m a k ta d ır, bunu h iç kim se yadsıyam az. A yrıca, şu

183


no kta da o rta d a k i, he kim lerin gö rece kıtlığı, h ü küm et y ö n e tim i­ nin b ir sonucu olup , zam an zam an he kim le ha stası a rasınd aki iliş k ile ri etk ile y e b ilm e k te d ir. B e lirtilm e s i vereken b ir başka no k­ ta ise, ha sta kişi, çoğ u du rum da, yalnızca b ir ha sta olup , ken­ d isini sa ğ a lta n h e k im le r arasınd a b ir re kabet sözkonusudur. «Ü retim iliş k ile ris n e dayalı o la n sözkonusu bu ik tis a d i ilişki, dolaysız iliş k in in yapısını de ğ iş tirm e k te , gide rek, b ir bakım a bu yapıyı s o m u tla ş tırm a eğ ilim i g ö s te rm e k te d ir. Bu durumda söz­ konusu şey ne o lm a k ta d ır? Bu e tk e n le r, çoğu zam an, insansal iliş k iy i, k oşu lla m akta , d ö n ü ş tü rm e k te ve değiştirmektedir. A n ­ ca k bu iliş k in in kılığını d e ğ iş tird iğ in d e onun özgül n ite liğ in i o r­ ta d a n kald ıra m a m a kta d ır. B iraz ön ce b e lirtm iş oldu ğum s ın ır­ la r iç in d e ve daha önce öne sürü lm ü ş etk e n le rin e tk is i a ltın d a şu o lg u y la karşı karşıyayız: biz, ne to p ta n c ı b ir s a tıc ın ın p e ra ­ kendeci tü c c a rla olan iliş k is iy le ne de b ir e rin üstü yle olan iliş ­ kisiyle uğraşıyoruz. Biz, belli bir siyasa) dizge içinde , iy ile ş tir­ me g iriş im in in maddesel yan ının be lirle d iğ i kişyle uğraşıyoruz. Bu g riş im ç ifte b ir görünüm sunmaktadır: H iç kuşku yo k ki — M a rx 'in te rim le riy le kon uşacak o lu rs a k — hekim i yaratan , h a sta kiş id ir. Ve ha sta lık, b ir bakım a, to p lu m s a l b ir o lg u d u r, bu, h a stalığın , m esleksel oluşundan ya da kendi kendine belli bir yaşam düzeyini g ö sterd iğ inde n de ğil, top lum un , h e k im lik te k ­ nikle rin i belli b ir aşam asında, k işinin hasta ya da ölü o ld u ğ u ­ na karar vermiş oldu ğun dan d o la y ıd ır. A ncak, bu olgu , başka b ir bakım dan, m addesel yaşam ın, g e re ksin im le rin ve ölüm ün kesin b ir gö sterg esi, ö z e llikle de ivedi b ir gö s te rg e s id ir. İşte bu nedenle, y a ra ttığ ı hekim e, iyi ta n ım la n m ış b ir durum da bulunan başka k iş ile rle o lu ş tu ra c a ğ ı özgül ve de rin b ir bağ verm ekte dir. Bu top lum sal ve m addesel iliş k i, uygulam ada, cinsel edim den daha da yakın b ir bağ o la ra k g ö rü lü r, an cak, bu y a k ın lık, y a l­ nızca, e tk in lik le r ve her iki kişiyi de ilg ile n d ire n kesin, özgün te k ­ n ik le rle g e rçekleşir. Bu y a k ın lığ ın , ko şu lla ra göre (to p lu m sa lla ş­ tırılm ış h e k im lik te ya da h e k im lik ü c re tin in ha staca öd endiği yerlerde) kökten ay rım lı oluşu, her iki du rum da da ge rçek ve özgün b ir insansal ilişki buluşum uz g e rçeğin i — h a tta ka p ita ­ lis t ülkele rde bile, en azından ç o k s ayıd aki du rum d a— h iç b ir biçim de değiştirm ez. H ekim le hasta, o rta k b ir giriş im le b irle ş­ tirilm iş b ir ç ift o lu ş tu ru rla r. B u nlardan b iri ted avi e d ilip iy ile ş ­ tirilm e li, ö te kiyse tedavi ed ip iy ile ş tirm e lid ir. Buysa, k a rşılıklı güven olm a dan yapılam az. M a rx, bu k a rş ılık lılığ ı, ik tis a d i olan içinde çözündürm eye karşı ç ık m ış tır. Bu k a rş ılık lılığ ın k o ş u lla ­ rın ı ve s ın ırla rın ı o rta y a koym ak, bunun ola n a klı s om utlaşm a sı­ nı gösterm ek, aydın işç ile rin (bunun sonucu o la ra k da hekim in) m addesel va rlığ ın ı k ol iş ç ile rin in y a ra ttığ ın ı gözlem lem ek, bütün b u nlar, bugünkü kentsoylu toplumlarında, sözkonusu çözünmez ç ifti, bu karm aşık, insansal, ge rç e k ve b ü tü n le yici iliş k iy i, a ca ­ ba kılgısa l açıd an ara ştırm a zoru n lu lu ğ u n u o rta d a n k a ld ırır mı?

184


Ç ağdaş m a rx 'ç ila rin u n u ttu ğ u şey, insan y ab ancılaşsa da, gizem oileşse de, nesneleşse de yine de b ir insan o la ra k k a ld ığ ı­ dır. M a rx, şeyleşm eden s öze ttiğinde , bizim eşya la ra dö n ü ş tü ğ ü ­ müzü de ğil, biz in s a n la rın , sözkonusu m addesel şeylerin y a ra t­ tığ ı ko şu lla rı insan ca yaşam aya ya rg ılı olduğum uzu a n la tm ak istem ekted ir. (7) F la u b e rt'in ge rçek so ru n la rın ın bundan ço k daha k a r­ m aşık o ldu ğu hemen k e s tirile c e k tir. Yönsemem yalnızca söz­ konusu sü re k li d e ğişim in a ltın d a yata n k a lıc ılığ ı gö sterm ek o l­ duğu için, o la y la rı bira z a tılg a n lık la b e lirttim . (8) Bize göre, u sd ışıcılık, elb e tte kendinde de ğ ild ir. (9) Bana burada h iç kim se k a lk ıp da simgeleştirmeden sözetm esin, çünkü o tüm üyle başka b ir şey: k a ra d e rili k işinin uçağı çalm a sı, ölüm , ölüm ü düşünm esi is e 1sözkonusu bu aynı uçak o lm a k ta d ır. (10) Ş im di b ir karşı ç ık ıp ta d iyece k ki: h iç kim se şim diye dek d o ğru b ir şey söylem edi mi yani? Tam te rs in i dü şünüyorum : düşünce kendi d e vin im ini izlediği sürece, he r şey d o ğ ru lu k tu r ya da do ğ ru lu ğ u n b ir an ıd ır. G iderek, y a n ılg ıla rın b ile ge rçek b ilg ile ri iç e rd ik le ri s ö ylen ebilir. C o n d illa c 'in fe lse fe si, çağında, ken tsoylu s ın ıfın ı de vrim e ve liberalizm e götüre n a kın tı içinde ta rih s e l e vrim in ge rç e k b ir etke ni o la ra k -J a s p e rs 'in fe lse fe sin in bugünkü durum u nda n ç o k daha do ğruyd u. Y anlış olan şey, ölüm o lm a kta d ır: bugünkü dü şüncele rim iz y a n lış d ırla r, çünkü bizden ön ce ö lm ü şle rd ir. H atta d e n ile b ilir ki k im i fik irle rim iz pis ç ü rü ­ me ko ku la rı yaym akta öte k ile rs e küçük genç is k e le tle r o la ra k be lirm e kte d ir: b u nların hepsi aynı kapıya ç ıka r. (11) G erçekte, «toplum sal alanlar» ço k s a y ıd a d ır ve söz­ konusu to p lu m a göre de de ğ iş irle r. B ura daki yönsem em , bu o la ­ n a kla rın b ir lis te s in i ç ık a rm a k değil, sözkonusu a la n la rd a n b i­ rin i, yalnızca, özgül du ru m la rd a k i aşm a ed im ini g ö s te rm e k iç in seçiyorum . (12) D esanti, m e rk a n tilis t k a p ita lizm ve kre d in in ge lişm e ­ siyle de steklenm iş olan onsekizinci yüzyıl m a tem a tiksel u s ç u lu ­ ğunun, uzay ve zam anı nasıl tü rd e ş o rta m la r o la ra k gö rm e y o ­ lunu tu ttu ğ u n u old u kça iyi b ir biçim de gö ste rm e kte d ir. B öyle­ likle , O rta ç a ğ dü nyasında dolaysız o la ra k va ro la n T a n rı, d ü n ­ yan ın dışına düşm ekte, gizli T a nrı o lm a k ta d ır. B ir başka m a rx' çının, G old m ann 'ın çalışm asında, kendi için d e b ir ta n rı y o k lu ­ ğu ve yaşam tra ged yası kuram ı olan J an senizm ’in, noblesse de robe' u a ltü s t eden ç e liş k ili tu tk u y u nasıl y a n s ıttığ ı, ye rin i, k ra ­ lın gözünde kentsoylu sınıfına ka p tırm ış olan, ne düşünü ka­ bu lle neb ile n, ne de va rlığ ın ı kendisinden a lm ış o la n m onarka karşı a ya kla nab ile n bu sın ıfı a ltü s t eden ç e liş k ili tu tk u y u , nasıl y a n sıttığ ı g ö s te rilm e k te d ir. İnsana, H ege l'in «p anlogicisrrm ile « p antragicism sini dü şündüren bu ik i yorum , b irb irin i tüm leyen yo ru m la rd ır.

D esanti,

kü ltü re l

alana

d ik k a ti

çekm ekte,

G old-

185


mann ise, bu alan ın b ir bölüm ünün, özgül b ir to p lu lu ğ u n kendi ta rih s e l çöküşüyle deneyim ine v ardığı insansal tu t ku ta ra fın ­ dan be lirle n iş in i g ö sterm ekted ir. (13) Bu olgu , daha ozam andan, b ir a y rıc a lık o lu ş tu rm a k ta ­ dır. Davranışlarının tem elini D oğa 'dan alm a k yerine, h a k la rın ­ dan em in olan soylu, kuşkusuz K ant'd an söz aç a c a k tır. (14) Sözkonusu savaş e k o nom isin in bir dire n çle ka rşılaşm ış oldu ğu söylenecek. A ncak bu ge rçek san ıldığı denli a ç ık d e ğ il­ d ir, g e rçekte böyle b ir d ire n ç h iç b ir zam an varolm am ıştır. (15) Eğer ik i önerm e b irb irle riy le çe liş iy o rla rs a , bu, biri yan lış olm a dan ö te k i do ğru olam az, ya da te rs i d e m e k tir (Ö r­ neğin, «A doğrudur» ve «A d o ğru değildir» Eğer bu önerme­ ler çe liş iy o rla rs a , he r ikis i de aynı anda d o ğru olam azlar, ancak, he r ik is in in de y a n lış olm ası o la n a k lıd ır. ((Ö rneğin «Bütün s 'le r p ’d ir h iç b ir s, p d e ğ ild ir). C-N. (16) S a in t-J u s t ile Lebas, S tra s b o u rg ’a v a rır varm az, ya p ­ tığı «aşırılıklardan» dolayı de vle t savcısı S c h n e id e ri tu tu k la tm ışla rdır. Bu ge rçek d o ğ ru la n m ış tır. O lgu kendi kendine h iç ­ b ir şey de yim lem em ektedir: bu o lgu da, de vrim ci s e rtliğ in (Rob e spierre’e göre, Y ılgı ile Erdem arasınd a y e r alan k a rş ılık lılık iliş k is i) b ir b e lirim in i mi görm ek g e re k ir acaba? Bu, O lliv ie r’ nin düşündüğü şey o lurdu. Y oksa biz bu olgu da, ik tid a rı ele g e çirm iş bulu nan küçük ken tsoylu s ın ıfın d a k i yetke ci m erkez­ ciliğ in sayısız örn e k le rin d e n yalnızca b iris i ile, halktan a k a n ve a ç ık a ç ık s a n s -c u lo tte s 'u n g ö rü ş le rin i d ile g e tiren, yerel y e t­ kileri pa yla ştırm ayı üstlenen Kamu G üvenliği K om itesinin bir çabasını mı görm e durum undayız. Bu yorum , D aniel G ué rin'in ön erdiği yorum du r. Olgu, seçilen s o n uçlara göre (yani, tüm Devrim üzerinde benim senen şu ya da bu gö rüş açısına göre) kökten dönüşüm e uğ ra m a kta d ır. S chneeider, du rum a göre, t i ­ ran ya da ş a h it olm a k ta , «a şırılıkları» suç ya da ö z ü r nedeni o la ra k gö rü le b ilm e k te d ir. B öylelikle, nesnenin yaşanan g e rçe k­ liği, yedeğinde tüm «derinliği»ni de b irlik te g e tirm e k te , yani, aynı anda, hem

in d irgen m ezliği

için d e

ko ru n m a kta

hem

de

kendisi a ra c ılığ ıy la kendini ve son uç o la ra k da bü tü n le yiş sü ­ reci ha lin deki D evrim 'in ken disini a ra ş tıra n b ir bakışın nüfuzuna u ğ ram a ktadır. (17) R obespierre'in 1793'ten 1794 T h e rm id o r’una dek süren ro lü de ğ e rle n d irilm e k isten iyo rsa, bu konuda b ir ön ça lışm a ­ nın yapılm ası g e rekir. Devrim d e vin im inin, R obespierre’i nasıl d e ste kle d iğ i ve onu ön plana nasıl çıkardığını g ö sterm ek ye­ te rli o lm a y a c a k tır. R obespierre’in aynı zam anda, bu D evrim içinde kendini nasıl so m u tla ş tırd ığ ın ı da bilm e k g e re k ir. Ya da şöyle söylersek, R obespierre’in sözkonusu hangi de vrim in b ir özeti, yaşayan b ir özü o ldu ğun u b ilm e k g e rekir. T h e rm id o r'u anlamamıza ola n a k sa ğ la ya ca k yalnızca bu d iy a le k tik tir. Ro­ be spierre'!, kim i o la y la rın b e lirle d iğ i belli b ir kişi o la ra k (b ir

186


doğa, kapalı bir öz o la ra k ) tasa rlam a m ız ge re k tiğ i a c ık tır, ya ­ pacağım ız şey daha çok, özgün etke nlerd en h iç b irin i unutm aksızın, tu tu m la rd a n ola yla ra ve vice versa b ir d iy a le k tiğ i kurm aktır. (18)

Louise C o le t’ye yazm ış o ldu ğu m e ktuplar, F la u b e rt’in,

n a rsist ve o n a n is t o ldu ğun u gö ste rm e kte d ir, a n cak Fla ubert aşk serüvenle rine a tılm a k la da övü nm ektedir. Bu serüvenle rin g e r­ çe k olm ası g e re k ir, çün kü F laubert, bu s e rüvenle rin hem ta ­ nığı hem de yargıcı o la c a k te k kişiye ba şvurm a ktadır. (19)

A nım sa dığım

k ad arıyla, F la u b e rt'in ya p ıtın d a , N orm an

devinin b ir kadın o la ra k be tim lenm esine şaşıran te k kişi ç ık ­ m a m ıştır. A y rıc a , F la u b e rt’in kad ın s ılığ ın ın da (onun kaba ve pis ağızlı oluşu ele ştirm e n le ri tü m ü y le y a n ıltm ış tır, an cak bu b ir gö zbağından başka b ir şey d e ğ ild ir. F la ubert bunu yüz kez y in e le m iş tir), in c ele nm iş o ldu ğun u an ım sam ıyorum . G elgelelim söylem ek istenen şey a p a ç ık o rta d a : sözkonusu bu mantıksal skandal, aynı anda hem erkeksi b ir kadını hem de kad ınsılaşm ış b ir erkeği deyim leyen, hem lirik hem de gerçekçi b ir ya p ıt olan M adam e B o v a ry ’dir. F la u b e rt'in yaşam ına ve onun yaşa n­ m ış kad ınsılığına d ik k a tim iz i çeken şey, sözkonusu özgül çe ­ liş k ile r ile bu s k a n d a ld ir. Biz, bu s k a n d a li her şeyden önce, Fla u b e rt'in d a v ra n ış la rın d a ve öz e llik le cinsel d a vranışla rınd a a ra yıp bulm aya ça lışm alıyız, oysa F la u b e rt’in Louise C olet'ye yazm ış o ldu ğu m e ktuplar, cinsel da v ra n ış ö ğ eleri ta ş ım a k ta ­ d ırla r, bu m e ktu p la rın he r biri, bu d ik k a fa lı, kadın ş a ir k a rş ı­ sında F la u b e rt'in g e ç ird iğ i diplo m ası a n la rın ı y a n s ıtm a k ta d ır. Bu yazışm ada biz M adam e Bovary'i oluşum halinde b u lm aya­ cağız, biz daha çok, M adam e B ovary a ra c ılığ ıy la (ve kuşkusuz öte ki y a p ıtla r a ra c ılığ ıy la ) sözkonusu bu yazışm ayı b ir bütün o la ra k ayd ınlatm aya gideceğiz. (20) İm p a ra to rlu k yön e tim i altın d a «seçkinlik» kazanm ış (kralcı) b ir kasaba b a y ta rın ın oğ lu olan F la u b e rt'in babası, ev­ lilik yo lu yla soylu lu k la b a ğlantı kurm uş b ir ailen in kızıyla ev­ lenm iş, va rsıl sa n a y ic ile rle o rta k lık kurm uş ve to p ra k s a tın a l­ m ıştır. (21) kım dan

G erçekte, 1830'ların kü çü k kentsoylu s ın ıfı, sayısa l ba­ be lirle n m iş b ir to p lu lu k tu r (gerçi bu küçü k kentsoylu

s ın ıfın ı, köylüle rle, ken ts o y lu la rla ve to p ra k s a h ip le riy le b irle ş­ tire n sınıflanm a sı o la n a ksız a ra c ı ka tm a n la r da v a rd ır). A ncak, bu som ut evrensel, yöntembilimsel ola ra k , s a y ıla m a la r yete rsiz o ldu ğun dan hep be lirlenm e m iş o la ra k k a la c a k tır. (22) F la u b e rt'in v a rlığ ı, ö z e llik le taşınm az-m allardan olu şu ­ yordu: bu babadan oğ u la geçen bu to p ra k sa h ip liğ i, sanayi ile yo k o lu p g id e c e k tir, yaşam ının s on la rına do ğru F laubert, dış te ­ cim le uğraşan ve İskan dinav san ayii ile ba ğlantısı olan da m a­ dını k u rta ra b ilm e k için elind eki to p ra k la n s a tıp sav a c a k tır. Bu arada biz, babası o la ki elde ki parayı sanayiye y a tırm ış olsaydı

187


bu paranın ge tire ce ğ i tu ta r ş im d ik i a k a rd a n daha ç o k o lu rd u diye ya kın ıp sızlanan b ir F la u b e rt göreceğiz. (23)

M a rx: Das K apita l, III, t. I,

P293.

(24) B ir ereğin g e rç e k liğ i ile bu ereğin nesnel varolm ayışı ara sın d a k i çelişki, hemen he r gün o rta y a çıkan b ir şeydir. Şu biline n boks m açı ö rneğin i verecek olu rs a k , a lda tm aca ya kanıp da ga rd ım k a ld ıra n bo ksör, gö zle rin i ko ru m a k isterken, ge r­ çekte, belli b ir erek be lle m ekte dir, buna ka rşılık, bu boksörün m idesine b ir y u m ru k darbesi in d irm e k isteyen ra k ib i iç in bu erek, kendinde ya da nesnel o la ra k , y u m ru k d a rbesin in v u ru ­ lacağı b ir araç o lm a k ta d ır. Usta olm a yan bo ksör, kendini b ir özne yap m akla, b ir nesne o la ra k g e rç e k le ş tirm iş tir. Ereği, ra ­ k ib in in iş ine ya ra y a n b ir öge durum u na ge lm iş tir. Aynı anda hem b ir e re k hem de b ir ara ç o lm u ş tu r. Critique de la Raison diaiectique'te, « kitlele rin ato m sallaşm asının » ve bunun y a ra t­ tığ ı ge ritepm enin, ere k le ri, bu ere k le ri belirleyen k işile re karşı döndürdüğ ünü göreceğiz. (26) K ara veba, İn g ilte re 'd e , ta rım kesim in deki ü c re tle rin artm a sın a yol açmıştır. Bu nedenle de ancak örgütlü bir köylü e ylem inin

elde

edebileceği

b ir

şeyi

yerin e

g e tirm iş tir

(o

dö­

nem de böyle b ir eylem tasa rım la n a m ıyo rd u ). B ir bulaşıcı has­ ta lık la o rta y a çıkan bu insansal e tk ililik nereden k a y n a k la n ı­ yordu acaba? Ç ünkü bu e tk ililiğ in yeri, uzanım ı ve kurbanla rı daha önceden re jim ce b e lirle n m iş tir: toprak s a h ip le ri ş a to la ­ rına sığ ın m ış la rd ır, köylüle rin o lu ş tu rd u ğ u k a la b a lık kitleyse ha sta lığ ın yayılm ası iç in en uygun o rta m d ır. Kara veba diye a d la n d ırıla n bu ha sta lık, sın ıf iliş k ile rin in (abartılm ış b iç im in ­ den başka b ir şey d e ğ ild ir, h a s ta lık seçip a y ırm a k ta d ır: y o k ­ su lla rı yere serm ekte v a rlık lıla ra ise ilişrne m ekte dir. A n c a k te r­ sine dönm üş bu e re kse lliğ in sonucu, a n a rş is tle rin ulaşm ak is ­ te d ik le ri son uçla aynı o lm a k ta d ır (ü c re t a rtış la rn a y ol açm ak iste d ikle rin d e M a lth u s ’culuğa bel b a ğ la m a la r gibi): el iş ç ile rin in a zlığ ı-bileşim sel ve top lu m sa l b ir s o n u ç tu r b u -b a ro n la r daha y ü kse k ü c re tle r ödem eye zo rla m a k ta d ır. H a lk kitle s i, bu h a s­ ta lığ a b ir k iş ilik y a k ış tırm a k ta ve onu «Kara veba» diye a d la n ­ d ırm a kta yerden göğe kad ar h a k lıd ır. A n c a k bu ha s ta lığ ın b ir­ liği, tersine, İng iliz top lum un un p a rçalan m ış b irliğ in i y a n s ıt­ m a ktadır. (27)

Bugün b e lli b ir felse fede , k u ru m la ra

(en ge n iş a n la ­

m ında alın dığın da) im leyen işlevini y a k ış tırm a k ve bire yi ya da so m u t to p lu lu ğ u (b ir ka ç ayrıca dışında) imlenen rolüne in d ir­ gem ek b ir moda olm u ştur. Bu, sözgelim i, kışlasına giden ünifo rm a lı b ir alba yın, giysisi ve ay ırıc ı n ite lik le ri a ra c ılığ ıy la , g ö ­ revinde ve rü tbesind e imlenmiş o ld u ğ u ölçüd e d o ğrud ur. Ger­ çekten de im i adam dan önce gö rm ekteyim , s o k a k ta karşıdan karşıya geçen b ir a lb a y gö rüyorum . Bu, yine, albayın rolüne g ird iğ i ve a stla rı önünde yetke yi im leyen da vranış ve m im ik-

188


le ri yerin e g e tird iğ i ölçü d e d o ğ ru d u r. D avra nışlar ve m im ikle r, ö ğ renile n ş eylerdir, b u n la r dlba yın kendi kendine y a ra ttığ ı şey­ le r değil k u lla n m a k ta k ıs ıtlı o ld u ğ u im le m le rd ir. Bu dü şüncele r, sivil g iysile re d a v ra n ış la ra dek y a y g ın la ş tırıla b ilir. G alerie Lafa y e tte 'te n s a tın a lın m ış ha zır b ir g iy s i, kendi kendine b ir im lem dir. Ve, e lb e tte im led iği şey: dönem , top lu m s a l koşu l, bu g iysiyi giyenin m illiy e ti ve yaşı o lm a k ta d ır. A ncak, bunun te r­ s in in de d o ğru o ldu ğun u top lu m s a lın d iy a le k tik biçim de ka v­ ranm ası s ık ın tıs ın d a n k a çın a ra k, u n utm a m ak g e rekm e ktedir: yalnız ba şla rına v a ro lu r gibi görünen ve özgül k iş ile r üzerinde taşınan bu nesnel im lem lerin çoğunluğ unu y a ra ta n la r yine in ­ s a n la rd ır. Bu im lem leri taşıyan ve o n la rı b a şkaların a sunan in ­ sa n la r kendilerini ancak imleyen yapmak yoluyla im len m iş o la ­ rak g ö rü le b ilirle r, b ir başka deyim le ken d ile rin i, a n c a k to p lu ­ mun o n la ra be n im se ttiğ i tu tu m la r ve ro lle r aracılığıyla nesnelleştirm eye ç a lış a ra k im lenm iş y ap arlar. İnsa nlar, burada da, T a rih i önsel ko ş u lla rın tem el üzerinde yapm aktadırlar. Birey, kendi tümel im lem ini şeylere kazım aya do ğru y ön elirken , bütün im le m le r bire yce yeniden o rta y a ç ık a rılm a k ta ve aşılm a kta d ır. A lbay, ya ln ızca ken dini im leye bilm ek iç in (yani daha k a rm a ­ şık oldu ğun u düşündüğü b ir b ü tü n lü k için) im lenm iş a lba y o l­ m a ktadır. H egel-K ierkegaard savaşım ı, çözüm ünü, insanın y a l­ nızca im lenen ya da im leyen değil am a her ikisi de (değişik b ir anlam da, H egel’in saltık-özne si gibi) o ldu ğu yani hem imleyen-im lenen hem de im lenen-im ieyen olduğu ge rçeğin de b u l­ m aktadır. v

SONUÇ (1) insanı, ta rih s e llik ile tan ım lam am ak g e re k ir — çünkü ta rih le ri olm a yan to p lu m la r da v a rd ır— . insan, yinele nm e top lum la rım kim i z a m anlar sarsan ko p u k lu k la rı tarihsel olarak sü re kli b ir ya şa yış olan ağı ile ta n ım la m a lıd ır. Bu tan ım , zo ru n ­ lu o la ra k a posterieri'd ir, yani bu tan ım , ta rih s e l b ir top lum un için d e doğm uş o lu p to p lu m s a l d ö n ü şüm lerin son ucudu r. A ncak bu tanım , T a rih ’in ken disinin ta rih i olm ayan to p lu m la rı dö nüş­ tü rm e k için biı to p lu m la ra dönüşü g ib i, ta rih i olm a yan toplu m la ra uygulanm aya dönm ektedir. Bu, ilk in , dışsal a ra c ılığ ıyla , la, sonraysa sözko nusu d ış s a llığ m içselleşm esi a ra c ılığ ıy la ve yine bu d ış s a llık için d e ge rçekleşm ekted ir. (2) Ussa! b ir in san bilim de , bu y ön tem ler b ir araya g e tiri­ le b ilir ve b iitü n le n e b ilirle rd i. (3)

B ura da, g e reksinim in

tem el ö n c e lliğ in i yad sım ak

diye

b ir şey sözkonusu de ğil, biz bu ön c e lliğ i, onun kendinde b ü ­ tü n varoluşsal y a p ıla rı ö z e tlediğin i kav ra d ığ ım ız iç in an m ak' tayız. G ereksinim , tüm el gelişim i içinde , a ş k ın lık ve olum suzluk o la ra k (yadsınm ak isteğ in de olan b ir e k s ik lik o la ra k o lu ş tu rd u ğ u

189


ölçüde, yad sınm a nın yadsınm ası . an lam ında, b ir doğrıı-aşma olarak) o rta y a ç ık m a k ta d ır. (4) Ve bunun ilk in , top lum um uzda , sözcük fetişizm i b iç i­ m inde olm ası ge rekir. (5) K avrayışın, burada , öznel'e gö tü rd ü ğ ü n e inan m ak bir yan ılgı o lurdu. Ç ünkü, öznel ve nesnel, bilgi nesnesi olarak, insanın k a rş ıt ve tü m le y ic i iki ö z e lliğ id ir. G erçekte, eylem ola­ rak eylem in kendisi sözkonusudur, yani yol a çtığ ı son uçlard an (nesnel ya da öznel) ilk e gereği, a y rık olan eylem sözko nusu­ dur. (6) S a rtre ’ın k e n disinin tü re tm iş o ldu ğu «pratice-inerte» terim i, hem m addesel çevreyi hem de insan ya p ıla rın ı (dil, ile ­ tişim a ra ç la rı vb.) iç e rm e k te o lu p dışsal dünyaya k a rş ılık g e l­ m ektedir. Daha d a r an lam ındaysa, kurum haline ge le rek in sa n ­ sal p ra x is ’e yabancılaşm ış, donm uş g e rç e k lik le r bütününü deyim le m e kte d ir (Ç.N.)


«Diyalektik Aklın Eleştirisi» ile Tarih’le karşılaşan Sartre, bu karşılaşmanın giriş kapılarını «Yöntem A raştırm alarında göstermeye çalışmaktadır. «Yöntem Arattırmaları» küçük oylumu içindeki, Sartre Düşününün hem ana kuramsal çizgilerini hem de bunların işlenişindeki özgül olaylar zenginliğini kendisine bağımsız bir yapıt dedirtebilecek ölçüde gerçekleştirebilmektedir.»

ÖNEM Lİ NOT Bu kitop basılı fiyatının üzerinde satılamaz.

110 L ira c e m o f s e t a .ş. © :2 0

66 71/72


Jean paul sartre yöntem araştırmaları diyalektik aklın eleştirisi