Page 1

GYORGY LUKACS birey ve

toplunı

GUNEMKAN YAYlNLARI


Gyö�Lukacs

BiREY VE TOPLUM

Türkçesi.

Veysel Atayman

GÜNEBAKAN Y.A;YINLARI


Kapak

Sait Maden

Garanti Matbaacılık ve Nevrfya.t Tel: 26 TO 20- 22 85 15 ...... tatatıbul - 1978


1Ç1NDEK1LE:R

Suna.rken/7 .Marx'a Yolum/19 «Gerçekçilik Sorunu» Ü.zerine/27 Gerçekçilik Sorunu/31 Özgür Ya Da Güdümlü Sanat/88 «Ma.rx'a Yolum»a Ek (1957)/130 Birey Ve Topluın/148 Kişiler Sözlüğü/211


SUNARKEN

Yinninci yüzyıluı batı kültüründe çok say­

gın .bir yeri olan ünlü markaçı edebiyat eleştir­ meni, estetikçi ve kültür düşünürü György Lu­ kacs, bi.ııde genellikle Brecht ile yaptığı «ger­

çekçilik» tartışmasından yenik ayrılmış bir dü­ şünür olarak bilinmektedir. Bu kitaba aldığı­ mız ya.zılıarm seçimini yaparken, Lukacs'a çeşit­ li dönemlerde yakıı�bnlmış kimi nitelikleri ne önlemek, ne de pekiştirıİıek kaygısı taşıdık. Amacımız, bir yandan yukarda sözü geçen tar­ tışmaya yeni kuramsal boyutlar getirebilmek� bir yandan da Lukacs'ı, bu dar çalışmanın sı­ nırlarına sığabildiği ölçüde, nesnel olarak ta­ nıtmaktı. Çıkış noktası aldığımız Marksçilık Ve Sta!incilik (Rowohlts Deutsche Enzyklopaedie­ Ausgewaehlte Schriften IV, Hamburg 1970) ge­ nellikle politik nitelikte yazılardan oluşuyordu; yazılarm kuramsal düzeyi iBe, derinleştirici ol­ maktan çok sergileyici bir işlev ta.şıyordu. Bu nedenle yazı seçimini Markaçılık Ve 8ta1inciıik derlemesinin dışına da taşırınayı yeğledik. 7


Sözü geçen kitaptan seçtiğimiz «Ö7«iir Ya

Da Güdümlıü Sanat:. başlıklı yazı,

�· yılları. say'llan

da sta1inci terörün başlangıç 1948'lerde Lukacs'ın ya.yımladığı (Demokrasi Ve Edebiyatı. kitabından alınmıştır. Sözkonusu kitap, Lukacs çevresinde kopanlan crevieyon.ist:. suçlama.-fırtınasına. dayanak olmuştu; Parti ile Lukacs arasmdaki bu tartışma, Lukacs'ın sus­ ına.yı, yeğlemesiyle Y.atışm.ı.ştı. Lukacs. susması­ na gerekçe olarak Rajk olayını gösterir. Bilindi­ ği, gibi Laszlo Rajk, kısa bir $üre sonra, 1949 yı­ lında. «vatana .Jlwıeb auçlama.sıyla idam edil­ mişti; 1963 yılma değin s talinci terör Ma�&zie­ tan'a egemen olmuştu. Lukacs 1957'de cDenu>k· rasi Ve Edebiyat:. adlı kitabındaki tiimyazıları<ıı kimi aksak.lıklıanna ve eksikliklerine karşın, gene de genel çizgide doğru bir yöne oturtutmuş olduğunu ileri sürecekt�r. Aynı kitaptan a.ldığ:ınuz cMarx'a Yolnm1933:. ve cMarx'a Yolum'a. Ek-1957:. başlıklı iki yaıııda, Lukacs bir ba.kuıia. hem kendisiyle, hem de Stalin'le hesa.pla.ş.maktııdır. Lukacs, Stalin'iill gwek ideolojik, gerek toplwnsal-kültürel; gerek­ se politik alanda kemikleşm� bağnaz yargıJ4n geçerli kılarak, her üç alanda da. gelişmeyi -de· ği,şik derecelerde olmak üz� giderek engelle­ diği sonucuna varır. Kendisinin oluP biWın!ere ses ıı;ıkamuı.k şöyle dursun. Stalin'i deıttekleyici Ul.vır 8.lmış olmasım da, tarihsel nesnel 4<ışulla­ ra. �ğlaya.nı.k, cBu konuda. Yıtpıla.cfı.k. her eleşti­ ri. karşı yanda şava.şı gündeme almış faşizmin ekmeğine yağ sürebilecekti,,. sözleriyle açıklar. 8


ı.Ukacs'a göre Stiıliıi1in yanılgısı, dahası tn\jedi� �i. tıpkı yirmilerde Troçki'niri «�ek ülkede dev­ rim» poli�ası� �runluğun� kıLvr�y�ş olma.sı gibi, yeni dünya poUtik�ını, d��ekte oDan d\4ıya.;yı anıaxama.m$&ın<lan ve Çin devri­ miyle birlikte (1948) dünyada halk demokrasi­ lerinin yaygınla.şma .sürecinin yeni ��tlannı kavtayama.yarak, hala etek ülkede devrim:. dö­ neminin yöntem ve poJitikasıru geçerli kı..l.nuı.ya çalışınasından ileri gelmektedir. cGerçekc;ilik Sorunu:» başlıldı yll.Zl, 1937/38 yıllarında Moskova'da yayımlanan cSöz:. dergi� sindeki ta.rt.rflruıla.nn belki de en önemli yazısı� dır. Bu yazıyla ilgili «girlf» bölümünde, yazıyı aldığımız kitabın önsözündeki bUgilere dayaıia· rak geniş bir aç)klama. yapmayı uygun bulduk. Sözkonusu yazı, sosyalist gerçekçilik tartış.ma­ lanna özellikle kuramsal yön den derin boyutlar getirecek ni teliktedir ; bu yönü yle de, Güneba­ kan Yayınlan)hm daha önceleri çıkarmış oldu­ ğu, Bertolt Brechften c8<6y&liıııt Gerçekçilik Ve Toplum:. derl�n bir t..ammılayıcısıdır. Kitabın son bölümünde ise. Luk acs ' ın çağ­ ıh.Ş sorunlar karşısındaki felsefe anlayışını. bu S()tıınları kapsayıcı markaçı görüş açısım orta­ ya koyan eBiı-ey Ve Toplum, yer alıyor. Bu ya.Zl, L\ık.acs'ia Alman toplumbilimeisi Kofler arasın­ da geçen, 1967 yılında Budapeşte'de gerçekleşti­ rimiş .bir söyl�; özellikle .kuranl.sal yönü ağır basan bu söy leşi, Lukao3;ın düşüncesinin uza.n­ dığı derin boyutJan da sergilemek bakımından, 9


onu daha ya.kından taıu.mamıza olanak verecek­ tir.

Ancak ideoloji ve politika üzerine sayısız ya.pıtlarıyla [«Tarih Ve Sınıf Bilinci» (1923Berlin), cLeninıı (1924-Viyana), «Moses Hess Ve İdealist Diyalektiğin Sorunları:. (1926-Leib­ zig), «Nietzsche Ve Faşizm� (1946-Budapeşte), «Edebiyat Ve Demokrasi» (1947-Budapeşte), «Burjuva Felsefesinin Bunalunı» (1947-Buda­ peşte), «Genç Hegel. Diyalektik Ve Ekonomi nişkileri Üzerine» (1948-Zürih), «Kaderin Dö­ nüm Noktası»· (1948-Berlin), « Va.roluşçuluk Ya Da Marksçılıkıı (1948-Paris), «Yeni Demokrasi­ de Marksçı Felsefenin Görevleri» (1948-Buda­ peşte), «Mantığın Yıkılmasııı (1954-Berlin), «Estetik Tarihine Katkılar» (1954·Berlin), «Genç Marx» (1965-Pfullingen), «Eski Alman­ ya'nın Mezara Konuşu:., «Faust Ve Faustus:., «Rus Edebiyatı-Rus Devrimi», «Konuşmalar» (1968), «İdeoloji Ve Politika Yazılan» (1967) v.b.] bir bütün ol'll§turan bu dü.şünürü, böylesi bir kitabın bo'yutlan içinde tanıtabiirnek savı­ nın sınırlılığı ortadadır. Kimilerine göre chegelleştirilmiş:. bir marksçılığı Lukacs'ın yazılannın t ümünde bul· mak olanaklıdır (Georg Lichtenheim, cGeorg Lukacs» Dtv. 1971). Kimi z aman lenincilerin öfkesini üstünde toplamış («Tarih Ve Sınıf Bi­ linci» yapıtı nedeniyle), Macaristan'daki politik gelişmeye kılavuzluk etmek amacıyla hazırladı­ ğı izlence (program) nedeniyle (Blum-tezleri)


politik çalışmalardan alıkonduğu olmuştur. Ne var ki, sağlıklı bir toplumcu düşünce, kimin ne olup ne o1madığım akta.rma. «dedikodularla» de­ ğil, nesnel dayanaklı ça.lışm.a.larla saptamak du­ rumundadır; yoksa itici «nitelikler» arkasında zengin düşün hazinelerinin de kapağı açılmadan tarihe gömülmesi olasılığı vardır. 1885 yılında Tuna Monarşisi'nin ikinci baş­ kenti Budapeşte'de doğan Lukacs, 1906'da fel­ sefe doktorasını vemı.iş, 1919ıda beş ay süren ·�omünist Hükümeti sırasında eğitim komiser­ liği görevi yüklenmiş, daha sonraları 1944'e dek geri dörunemek üzere yu�unu terk etmek zo­ runda kalmış, yinni yılı aşkın bu süre içindeki çalışmalarının çoğunu SSCB'de gerçekleştir­ miştir. 1915 yılına değin uzanan gençlik dönemi­ ni, Lukacs, burjuva. felsefesinin etkisi altındaki dönem, diye tanımlar. Bu dönemin ürünü 1915' de ya.yımladığı «Roman Kuramı»dır. Sözünü ettiği, burjuva düşün dünyasındaki 1914-18 savaşıyla noktalanan bunalım ve parça­ la.nnıışlığın Lukacs'a da yansıdiğı bir dönemdir. Bu dönem, yeni-kantç.ılık'ta.n Dilthey'in manevi bilimler ve tarih felsefesine, oradan da. Hegel'e doğru gelişen bir felsefe çi�iyle belirlenmiş­ tir. Herman Cohen ve Paul Nathor'un kurdulda­ n yenirkantçı okul, Marburg okulu diye de anı­ lır. Marburg okulu da tüm yeni-ka·ntçı okullar gibi hem hegelci, hem de olg.ucu (p ozitivist) ma­ teryalist anlayışa karşıdır. Kant'ın eleştirizinini .mantıkle. birleştiren Marburg okulu, Kant'ın et­ hik'ini de 19, yüzyılın son yıltan burjuva toplu11


muna uy�yı denemiştir. Marburg okulu varolanın ÖZünün bilinemeyeceğini ileri sürer­ ken, Dilthey'.in felsefesi toplumsal gerçekleri konu edinen manevi bilimlerin konulannın (ger­ çeklerirun), duygu-özdeşleşmesi (Einfühhıng) yoluyla bilinebileceğini sa.vla.r. Tarihi ya.ra� ruhun (aldın) düşünme faaUyeti içinde dışla.şan kanıtıatı 11�, tarih içinde gerçekleşen ruh (akıl) özdeştirler. Bu da sonradan yaşo;nt.ıa.ştı'f'tl,arak tarihin anlaşılm8$ınl sağlar. Sana.tta, kültürde vıb. dışlaşan ruh (akıl) ile, tarih içinde gerçek­ leşen n1h (akıl) arasında bağ kurulabilir. Kant' ın parça.ladığı .gerçeği bir bakuna birleştinne fel­ sefesidir Dilthey'i n felsefesi. Ne var ki, Dilthey' in felsefesinde ruhun tarihi ancak izianebilen bir tarlht.ir1 bu tarihi d�tinn.ek olanaksızdır, çün· kü tarihi yapan ruhun kendisi değişmez. Lukacs, yeni-kantçı felsefelerle pa.zitivist (olgucu) :felse· felerin yüzeyselUğ.i yanı.nda, Dil they felsefesinin tarihsel bir haklılık taş.ıdığını ve bu felsefelere yeğ tutuılduğu.nu söy�erken, manevi bilimler y()n­ teıninin aslında olguculuğun sorunlanm ne den­ li az aştığın� göremiyorduk, der. 1900'lerin ilk çeyreğinde tüm Alman düşü.. nürlierini etkileyen diğer bir düşünür de Hus­ serl'dir. Salt b�timleyici fenomenolojisi;Yle, salt aşkm bilinç alanını salt sezginin içinde arayan Husserl, «Eidetik indirgeme yön�b·Yle (1) bi'

'

o:ÖZe yöneUk iıidtrgeme )"lSnttmıb (A� Içine alma [J!Jilk1aınmerung') ylSntemt): Nesnelerin 6zün« kavrayabibnek tom; bUtflıl raalaııtılanyla birlikte ger. �ek dünyayı, uzay ve zam8Jl).a Ilgili bellrlen!nılet bakı. 1}

12


linci a:pıpirik, ve öznel kat,ıklarından anndırıp, salt bilince varmak iste.-. Gene savaş arifeslnde Nietısche.'nin akıldışıcı gö�'eri de felsefe ala­ nını doldurı:tıuşıt.Ui'. Burjuva felsefesinin bu bu­ nalım belirtileri iginde öznel idealizmden nesnel idealizıne doğru yol alan Lukacs, bu kargaşa.da sula.ndınlttııf mark sçılığı bulup tanunak için 1917 Devrinıi'ni bekleyecektir. �rçi LUkıu:a'ın ifadesiyle 1923'de bile h8la hegelci götdüklerle goo-ülen bir Marx't-rr bu (Tarih Ve Sınıf Bilinci, 1923). Dönemin tüm felsefe tartışmalarını enine boyuna. sergilemek ne a.nıacımız içinde, ne de ki­ tabın çapı ·bwıa ·elveritli.• Biz bu kısa açıklama­ ları. 1900'ler ile 1920'l�r arasında Kıta. Avrop.a.­ sı'nın bu kesi min de (Ma.cf:u'.i.&tan'da) ge � olaylarlll kı.s.a bir yoru.munu yaparak tamamla­ mak istiyoruz: �· bir düşünüri.in gelişimi­ nin, iginde yetiştiği toplumıın Q&.lkantılarından önemli ölçüd e etkilendiği bir gerçek olduğuna göre, .a:n.a.yurdundaki toplumsal ola.ylann, başka değille Sıl}ıf 88.vaışıznla.Mııın }fa,ba gizgil eriyle de olM bilinm esi, Lukac-s'ın düeünseıl oluşumunda etkisi ol&Q nesnel koşullar hakkında önemli 'ip­

uçlan

sağlayaca.ktır.

1902'lerde Erno Szabo (1877-191.8) Ma.rx'ı. Proudhon'u, Bakunin ve Sorel'i birleştiren seçm,ından nesnede bulunan her �yi, özellikle bireysel va. rolugu,

gelip .geçici edlmlerlyle yaratıcı ben'Jtı kendi·

sini bUe ayraç içine alına. (d:•'elsete Terimleri Sözlülü» Bedta Akarııu, TDK ya.yıl'llal'\.)

13


meci (eklektik) bir «anarşist-sendikacılık» dü­

·

şüncesini savunmaktadır. Sosyal demokratlar ve onlara bağlı sendikalar bu görüşlere karşıdırlar. Öğrenciler ve aydınlar arasında yandaş bulan Szabo, 1902'de «Sosyalist Öğrenciler Kulübü»nü kurar. Sendikaların genel grevleriyle proleter devrimin başıatılabileceği ileri sürülmektedir. Genç Lukacs da «Budapeşte Devrimci Sosyalist Öğreneilerb diye bilinen bu kulübün kuruculan arasındadır. Demokratik içerikten yoksun, köh­ nemiş, bü� toprak cağalarının» güdümünde olan Macaristan parlamentarizminin değiştiril­ mesi her sol liberalin özlemini çektiği bir deği­ şimdir; bu amaçla, Eduard Bernstein ve Max Adler'in de katıldıkları seminerler düzenlenir. Aynı yıllarda, Kautsky'nin determinist marksçı anlayışına bel bağlamış, işçileri örgütlernek için çaba gösteren sosyal demokratlardan biri olan Oszkar Jaszi'nin çıkardığı «Yinninci Yüzyıl» dergisi, büyük toprak sahiplerini Macaristan'ın baş sorunu saymaktadır. Dergi çevresinin ıÇO­ ğunluğunu hali vakti yerinde burjuvalar oluştu­ rur. İlke olarak demokratik bir hareketin bile çok g:üç görünmesi, burjuva aydınların hareketi giderek terk etmelerine yol açınca, dergi de sola. sanayi işçilerine yaklaşmak zorunda kalır. Markaçı tenni:nolojiyle bir burjuva devrimidir istenen. SanaYi proletaryasının aydın öncülü­ ğünde kitle bilinci getirilerek yapılacaktır bu devrim. Bu sırada, savaşın neden olduğu m.ayalanma süreci içinde yepyeni bir seçkinler ideolojisi


oluşmaktadır. Sanayi kesimindeki mühendisler, bilim adamları, teknokratl&r, kısacası tüm üre­ tim-aydınlan birle§erek .bir sendika kurarlar. Amaçlan meslek çıkarlarını korumanın yanın­ da, savaşa karşı çıkanları da desteklemektir. Bu harekete sonraları cmühendiBler sosyalizmi:. denmiştir. Baş kuramcılarından Gyula Hevesi, hiç istemediği halde Saint-Simon ideolojisinj yeniden d.iriltir. Tarihçi Jazef Lengyel bu hare­ ket için, «teknokratların ve mühendislerin sabo­ tajlarına dayanan .bir devrim planı,� der. Heve� si, asıl artık-değer i işçilerin değil de, teknokvat ve mühendislerin sağladığı görüşündedir. İşte böylesine yoğn u kavram kargaşası içinde bo­ ca.tayan Macaristan'da, 1918 yılında Komünist Parti kurulur. Lukacs da Komünist Parti'ye gi­ rer. Parti başkanı Bela-Kun ·ve bolşevik yan­ daşları çok geçmeden, 1919 Şubatında tutukla­ nırlar. Ancak Cumhurbaşkanı Karolyi burjuva­ ların desteğini yitirince çekilmek zorunda kalır. Bunun üzerine 'yinni dört saat önce hapiste bu­ lunan Kun, Sosyal Dernokratlarla .bir koalisyon kurarak iktidara gelir (22 Mart 1919). Bu dö­ nemde Lukacs, önce chalk eğitim komiseri yar­ dıtnıcısı:., daha sonra da chalk eğitim komiserb görevlerini alır. Ancak çoğunluğu tarım kesimi nüfusundan oluşan Macaristan'da, sosyalist ve_ kdmünist koalisyonu çoğunluk desteğinden yok· sundur. Genel olarak burjuva demokratik devri­ minin kısa dönemli bir proletarya diktatörlüğü­ nü de birlikte getireceği kSibul edilmekte dir. Be­ la-Kun hükümetinin e n önemli sorunu, Habs15


bıu-g .Monarşiai'ttiln yıkılnıası ilierine YJLCaris­ t&n'uı Sıtp, Romen ve Çekistüası tehdidi alun­ da bulunm.asıdır. Bu olgu; Bela-Kun'u S()Syaliz­

mi ulusalcı eğilimlerle bir�tiııneye zorlar. Spv7 yet kwl ordusunwı yardıma gelınemesi yüzün dım Romeniere yenilgi kaçınılmaz o�unca, Kun Viy&n.t'ye. sığınm&k .t.orunda kalır. Be' ay süren kom:Uni�-sosyaliat ko.-Iisyonunun ardından, ..

Miklo& a&ttlıy'ılirt beyaz ordusu BudapeŞte'y� giter, bet bin· k� öldürülür, yetmişbeş bin kişi

tuttiklanır. Bunların arasında, Viyana'da

başİ&.

..

tllan k�pa..nya üz.erJne birkaç ay sonra setbeat bırakılacak olan Lukacs da vardır. Luk� Viyar n&' daki

tılır.

ya.sa dışı Macar Komünist Partisi'ne ka.. Büyük �ara neden olan «Tarih Ve

Sınıf Bili·n.cb bu tarihlerde y&�8.nl1'; Blum­ tezleri bu tarihlerde geliştirilir. Lukacs bu teı ..

lerinde, Hort.b'y rejiminin anca.k deıookratik bir cumllur.iyetle &fllabileceğini, arkadan 8osyaliz:­ min geleeeğini ileri sürer. Bu tezleri nedeniyle Macaristan Kom\inist Partisi ile ça�ır ve tUhı poljtlk i'levler:inden allıkonur; bundan sonra sırt felsefe ve edebiyat eleştirisine yönelir. �ayca. gö�lebileceği gibi, oldukç.a. çalkan­ tılı, sıruf sav&ı)lltlla.nnın çok belirgin olduğu bi'r toplumda yetişrqiştir Lukacs. «Marx'a Y()lUM»

başlıklı yazısında da a.çık biçimde belirttigi gibi, döneminin topl�l .olayları, moda ideolojileri, her aydın gibi onu d& kimi zaman olumlu,� 2lll'llan da olumsuz yönden etkilemiş, düşünce ge� u,imini biçimlendirmiştir. Gençlik dönenıinin ki­ mi id�olojik yanılgılan, onun, cMarx'a varışınıı.


bir anlamda �eeiktirmişt�r �ptald yazıları oldukça geniş bir zaman aralığu:ı�n &eçtik (1933�1967). Çevirileri ger ­ çekleştirirken, öı;gün metnin daha kolay anlaşıl,. masına ya.rdırp.cı olmak amacıyla kimi küçük açıklayıcı eklemeler yapmayı, özgün metinde bu­ l urunayan bu açıklayıcı eklemelerimizi köşeli ay­ raçlarla. belir lemeyi uygun bulduk. Kitabın sonu­ na bir de kişiler sözlüğü ekledik. Sözlüğe metin­ lerde geçen bütün adlan değil de, �izim için gö­ rece yabancı sayılabilecek kişileri almayı yeğle­ dik. Veysel A tmy-rnmı

F: 2

17


MARX'A YOLUM

Dünya görüşünün aydınlığa kavuşmasını, toplumsal gelişimi, hele hele günümüzdeki duru­ mu ve bu durum içinde kendi konumunu, günü­ müzdeki durum karşısında tavır alışını önem­ seyen her kişi için Marx'la kurduğu ilişki, bir öl­ çut niteliğindedir. Bu s oruyu ne denli derinden ve köklü kavradığına bakıp, dönemimizin dünya� tarihsel sa vaşımlan karşısında açık seçik bir tavırdan -,bilerek ya da bilmeyerek- kaçınmak mı, yoksa kaçınmamak mı istediğini saptayabi­ liriz herkesin. Marx'la olan ilişkinin, markaçılık­ la düşünce düzeyinde kapışmanın biyografik bir taslağı, biyografinin kendisi -benim örneğim­ de olduğu gibi- hiçbir şekilde kamu oyunun il­ gisini toplama savı taşllll8Ba da, emperyalist dö­ nem aydınlarının sosyal tarihine bir· katkı ola­ rak, genel anlamda belli başlı bir ilgiyi uyandın­ cı görünüştedir. Marx'la ilk tanışmam (Komünist Fanifes­ tosu'yla.) lise dönemlerime raslar. İlk etki olağa­ nüstü büyük olmuş, henüz öğrenciyken Marx ve 19


Engels'in birçok yazı larını (d� Bruııı.a.İn}», cAi+ lenin Kökeni:. gibi) ve «Kapita;bin biriMi cil­ dini okumuştum. Bu inceleme markaçılığın �ı çekirdek noktalannın d oğruluğuna aklunın yat­ masını sağlaınıştı hemen. İlk ağızdaartık-değer kuramının, tarihin sınıf savaşımlarının tarihi olarak kavranmasının ve toplumun sıru,flara bö­ liinıJıüşlüğünün etkisi altında kalmıştım. Bu arada, hani bir burjuva ayd)nmdan en beklenen şeyi yaparak, bu etkiyi ekonomi ve toplumbilim­ le sınırlamıştıın. O ıünlerde, diyalektik maddeci felsefe ile arasında higbir ayrım gözetmediğim maddeci felsefeyi bilgi teorisi yönündeili tü.Qı.üy­ le �ılmış sayıyordum. Yeni-kantçı felsefenin

«bilincin içkinliği:t öğretisi, o zamanki sınıf ko­ numuma ve dünya gör4şfune bir �1 uyuyordu,. Ben de hiA;.bir eleşt,irel sınamadan geçirnıeden, hef bilgi -teorik sorunsalın çıkış noktası olarak kayıt!lız şartsız kabul ediyordum onu. Gerçi qı­ rı öznel idealizmin .sorunları bo)'Wla kafaını kur­ cala.yıp duruyordu. (Örneğin yeni-kan��� Marburg okulu olsun, Maclı'çılık (1) olsun,; ger­ çeği bilince i�in bir kategori [ ulam] sayıp, doğ­ rudan biliçte� türetmelerine bir türlü aklıın er­ ı:niyctdu.) Gelgelelim bu tutaraızlıklar maddeci

1) :FiıZilc.ç:l, filozof Enıııt Mach'ın (1838-19'-6) öt­ reU$1 Için Lenin'In ve lenincilerin olumsuz anlamda kullandıkları bir tanım. Yeni olJUculutıı etld yapan Mach için bUlm «dü,ünme ekonomlabydi, ':bqtmin gö­ revi, deneyimden elde edllen olguları dtız�leıbektl. Oy.

sa olgular da Mach lçfn yalnızca. du�alardı

gı�alar<Jı]. 20

[al.


görüşlere ya.kla� yol açmadı, �rsine, bu sorunu

d�,

yer

··yer meye'

yer

yer

Çalışan

a.kıl�dışıeı..gö ececi

t

yollar:

de mistisizme kayarak göı­ okullara, (Windelband/Rickert,

S�mnıel, .Dilthey )

ya.klaştun.

ğ\im Simmel'in etkisi,

Öğrencisi

oldu�

bu dönemde Marx'dan

edindiğim tüm bilgileri böyle bir dünya görüşü

içine cyerleştinnenıe» yol açtı.

SiromePin «Para Felsefesi» ve Max Weber'

in protestaıicılık yazıları, içinde Marx'dan bazı rengi uçmuş ögelerin zorunlu olarak

inQeltilmiş,

bulunduğu, ama nerdeyse tanınmaz olduğu «ede­ biyat soşyoloji»m için örnek aldığım

Simmel'i örnek alarak, bir

'yandan

kişilerdi.

«toplumbili�

mh. o çok soyut kavra,nmış ekonomik temelden

koparıyordüm, bir yandan da ctoplumbilimseh çözllinlemernde estetiğin asıl bilimsel incelenme­ sinin («Modern Dramın Gelişim· öyküsü», «ıEde­ biyat Tarihi Yönteınbilimi-1910:., her ikisi de

macarea. ya.ıılmı.ş.tır) yalnı.zca. bir ön çahşması­

nı buluyordum. 1907 ile 1911 arasında çıkan de­

nemelerim bu yöntem ile mistik bir öznelciliğin araııımda kayıp duruyorlardı.

Böyle bir dünya görüşü gelişmesi göz önün­ de tutulacak olursa, Marx'a ilişkin gençlik izle­ nimleıimlh de giderek solup belirginliğini yitir­

diği ve }>ilimsel etkinliğim içinde daha az yer tutmaya başladığı anl�ılır. MaX?ô hep en ın­ mart iktisatçı ve

dopluınbilimch

sayıyordum

hala; ancak ekonomi ile to�hım.bilim o zamanki etkinliklertın arasında g�ici

olarak

az

yer tu­

tuyohlu. Bu öznel idealizmin ·beni felsefi bir bu-


nalıma ittiği o gelişim aşamasının tek tek so­ nınlan ve ara basamaklan okuyucu için ilginç değildir. Oysa bu bunalım, emperyalist karşıtlık­ ların giderek daha yoğun ortaya çıkmasıyla nes­ nel yönden belirlenmiş bir bunalımdı ve

dünya

savaşının patlak vermesiyle daha da arttı. Gel� gelelim bunalımım ilk önce öznel idealizmden nesnel idealizme geçiş ,biçiminde gösterdi kendi­ ni («Roman Kuramı:.,

1914-1915). Doğal olarak

da Hegel -ve özellikle «Geist'ın Fenomenoloji' si» benim için artan bir önem taşımaya başladı. Savaşın emperyalist karakterinin

giderek

daha netleşmesi, daha anlaşılır olması ve He� gel

çalışmalannun

derinleşmesiyle

birlikte,

Feuerbach'ı 'da -o' zaman için yalnızca insa.n­

bilim (ant hropologism) yanıyla- işin içine kat­ mak zorunda kalmamla, Marx'la ikinci

yoğun

uğraşma dönemim başlar. Bu kez «Politik :mk�

naminin Eleştirisi»ne (o büyük) girişi didik di­ dik incelemiş olmama karşın, Marx'ın gençlik döneminin felsefi yazılan ilgimi çekiyordu. Bu kez Simmel'ci değilse de Hegel'ci gözlüklerle ha­ kılan bir Marx'dı karşnndaki, yoksa «olağanüs�

tü bir bilimci»,

iktisatçı, toplumbilimci

olan

Marx değil. Her şeyi kapsayan düşünür, büyük diyalektikçi, içimdeki

«alacakaranlık»tan

gün

ışığına çıkmaya başlamıştı artık. Gelgelelim hA-­ lA. o günlerde bile, maddeciliğin, somutlaştırma ve birlikleştinne (bağdaşıklaştımıa), diya.lekti­ ğin sorunlarını tutarlılaştınna bakımından ta� şıdığı önemi farkedemiyordum. Ancak hegelci anlamda içeriğin biçim karşısında birincil, ön-

22


celikli olduğu görüşüne vannıştım ve büyük öl­ çüde hegelci temele dayanarak, Marx ve Hegel'i bir tarih felsefesi içinde birleştinneye çalışıyor­ dum. Anayurdum olan Macaristan'da, en etkili «SOl-sosyalist» ideolojinin Ervin Szabo'nun .sen­ dikalizıni olması nedeniyle, bu denemem özel bir anlam taşıyordu. Ervin Szabo'nun sendikacılık­ la ilgili yazılan ctarih felsefesi çalışmalanma» olumlu bazı katkılarda bulunurken (örneğin, «Goatha İzlencesi'nin Eleştirisi»ni onun sayesin­ de tanımıştun), yoğun soyut-öznelci, bu neden ­ le ahlaksal yönü ağır ba.sıcı özellikler de kazan­ dırdı. Akademik bir aydın olarak ya.sa dışı işçi hareketlerinin dışında kaldığım için, savaş sıra­ sında ne Spartakus yazılarını, ne de Lenin'in sa­ vaş üzerine yazılarını gönnem mümkün oldu. Yoğun ve kalıcı bir etkilenmeyle Rosa Luxem­ burg'un savaş öncesi yazılannı okuyordum; Le­ nin'in cDevlet Ve Devrim»ini ancak 1918-1919 devrimi sırasında tanıyabildim. lşte böyle ideolojik bir mayalaruna içindeyken, 1917 ve 1918 devrimleri beni kıskıvrak ya­ kaladı. Kısa bir kararsızlıktan sonra, 1918'de Macaristan Komünist Partisi'ne katıldım ve o günden sonra devrimci işçi hareketinin safların­ da yer almaya başladım. Pratik çalı.şmalarım, çok geçmeden Marx'ın ekonomik yazılanyla da­ ha yoğun bir biçimde uğraşmamı gerektirdiği gibi tarihi, ekonomi tarihini, �i hareketleri ta­ rihini vb. de daha iyi öğrenmemi, felsefi temel­ lerimi yeniden gözden geçinnemi zorunlu kılı­ yordu. Marksçı diyalektiği gerçekten tümüyle

·

23


kavraya,biltnem için giriştiğlın bu, boğuŞIIla çok uzun sürdü. Maear de-vriminin deneyimleri, her tilrlü sendikacı kuramın ne denli tutarsız olabi­ leceğini çok kesin gösterdi (Parti'nin deVrimdeki rolü); gelgelelim a.şın,sol öznelcilik içimde daha uzun süre yaŞadl. (1920'deki pa.rlamentari.J!ın tarQŞ.m�ındıi. aldığım tavır, Mart eylemine kar­ ş:ı tutu.rlum, bunun sonucudur.) Bütün bunlar, özellikle diyalektiğin maddeci yanını gerçek an­ lamıyla ve doğru kavramarnı engelledi. «Tarih Ve Sınıf Bilinci» kitabım (1923) bu geçişi çok net ge>$terit. Hegel'i Marx'la «a!JIDa·k» için gi,riş­ tiğlıh bilinçli denemeye kaişln, diyalektiğin ayırtgan sonılannı h8li idealistçe çözüyordum. (Doğa diyalektiği, imge kuramı vb.� Sımsıkı sanldığınt LtıXeınburg'un birikim kuraınJ, aŞıın­ sol-öznelci bir eylemeilikle organik oıniayan bir biçimde birleşiyordu hala. Ancak devrimci iJçi hareketiyle uzun yılla­ rın pratiğinden gelen kayria.şroam, Lenin'in ya­ pıtıa.nııı inceleyip öğrenmem ve onlan _,;,yavaş yavaış-- en temel aııla.m ve önemleriyle kavra­ mam, Ma.rx'la uğra.şmaının üçüncü aşamaaın ı başlatb. Gelgelelim ilk kez şimdi, hemen hemen on yıl süren pratik bir çalışmadan sonra, Marx' la en azından on yılı aşan kurarnsal bir boğuş.­ madan sonra, maddeci diyalektiğin kapsayıcı ve birlikli lbağda.şık] karakteri gözümün öhün­ de somut olDrak açık seçikleşti. Ama özellikle bu açık seçikleşme, Marx.'ı hakiki anlanuyla. öğ­ rerunemin aısU şimdi başladıflm ve bundan böy­ le de durına.k biU:neyeceğini g&teri� bana.


Çünkü Lenin'in çok yerinde ısaptadığı gibi, efe­ nomen yasadan daha zengindir bu nedenle ya­ . ..

sa, her yasa dar, eksik, yaklş.şık'tır. » Yani ; pi· yalektik maddeciliğin gerektirdiği gibi, dop' nm ve toplumun fenomenlerinin eni·ne-boyuna.;. derinliğine bilgisine dayanarak, bu fenomenleri nihat biçimde ka vradığını sanan her kimse, ka­ çınılmaz biçimde, canlı diyalektikten mekanik donukluğa düşmekten. kapsamlı maddecilikten idealist tekyanlılığa gerilem.ekten kurtulam&Z. Diy.alektik maddecill}l, Marx'ın öğretisi, her gün, her �aat, pratiğe dayanarak işleruneli, yeniden mal edilmelidir. öte yandan Ma�'m öğretisi, özellikle yıkılmaz birliği ve bütünl�yle, prati­ ğin s.ürdürUlı:'ne$i, fenomenlerin ve yasalann de­ Mtlenmesi, öğrenilmesi için biricik silahı oluştu­ rur. �r bütünlüğün için.den bir öge kopa.nla cak olursa (ya da en azı.nd&Jl ihmal ediliTse), ge­ ne donuk.luk ve tekyanldık doğar; uğrakların birbirlerine olan oranlarını bilemezsek, gene ayağunızın altındaki maddeci diyalekt�k zemini yitirebiliriz. «Çünkü her hakikat,» der Lenin. «abartılmca, geçerliğinin sınırları aşılınca an­ lamsızlığ'a. dönüşür. dahası böyle durumlarda ka­ çınılmaz olarak anlamsızlığa dönüşınelidir. • Komünist Manifestosu'nu çocukken ilk keııı okuduğumdan bu yana otuz yılı qkın bir zaman geçti. Marx'ın yazılan içine -4ü.z bir ç�de de­ ğil, çelişkilerle d olu da olsa- giderek artan öl­ çüde girmem, toplum aÇısından bir anlam taşi­ dığı ölç�de, benim de entellektüel gelişmemin ve bundıuı öteye tüm yaşantınun öyküsüdür (tari..


hidir]. Bana öyle geliyor ki, Marx'ın ortaya çıkı­ şını izleyen çağda, kendini önemseyen her düşü­ nür için Marx'la hesaplaşma, düşünürün baş so­ rununu oluşturmalıdır; Marx'ın yönteminin ve ortaya koyduğu sonuçlann düşünürce benimsen­ me tarzı ve derecesi, düşünürün insanlık gelişi­ mi içindeki yerini, konumunu ·belirler. Bu geliş­ me sınıfsallıkla belirlenmiştir. Ama sözkonusu olan donmuş, kemikleşmiş değil, diyalektik bir belirlenmişliktir: Smıflann savaşıromdaki ko­ numumuz marksçılığı kendimize mal edişimizin [benimseyişimizin] tarz ve derecesini büyük öl­ çüde belirler; öte yandan bu benimseyişimizin f.öğrenmemizinJ her aşaması, yaşamla ve prole­ taryanın pratiği ile kaynaşmaımza yol �n bir etk i yaptığından, böylelikle yeniden geriye dö­ nerek, Marx'ın öğretisiyle kurduğumuz ilişkileri bir kez daha derinleştirnıemizi zorunlu kılar. 193S

26


GERÇEKÇILIK BORUNU ÜZER.lNE YaklWJık otuz yıl kadar önce, edebiyat mi­ rasına �ru sahip çıkma �i; değişik

düşünceler bir tartı§111D!!a yol �tt.. Miras so­ f'unu ünce mark8çt.lar taroft.ndnln ortaya atıımış­ tı. DışCIIVUm.mculuk i(ya da gerçekçilik) tarhş­ �sı denilen bu tarft§mil, 1937-38 yillann® sürgünde sürdürülen bir tart1Ş'mQJ/dı. Aslında fcı.şiztnMa. A171"'Upa'daki varlığı bu ,tartışmayı be­ lirleyen bir oıguydu1' atneak savaşın bitişinden scmra Adcna.uer ortamıanın buyurucu ve cantiko. münist:.. niteliği, sözk on:u.m tartışmatnın verimJi uzantılarını (Federal A lmanya �) ke8ip , tartışmaY1 dotndurmuştur. Ilk kez altmışlann sonlarına. doğru, Almanya'da bağnaz olf7UJIYCJn bir markaçı estetiği1 proleter-d.eı!riıtn&i edebiyatı, proletarya, yüceltimini kendilerine uğraş edinen­ ler, '1MMeci bir edebiyat bilimi aTVJaZığt.yla cüstyapt» tartıpnalarını baŞiatmayı başar.mı:ş­ kır, gerçeloçilik düşüncesine, markaçı edebiyat kuramınaı ve estetiğe yeniden artan bir ilgi du­ � ooğlamış1ard:ır. Qtysa o günlere da-


ğin gerçe�ik tarti§maaı, Almı:mya.'da olsa oiBa burj'ıwaziyi ilgilendiren bir sorun sayılmaktan, bu.rjuvaanin bir iç sorunu gibi g&riln.nıekten öte· ye bir anıa.m taşımamı§hr, &wa.şın bitişinden soınra? sürgünde'Jci sol gö7'ܧlü aydınların çoğu Batı yerine İJoğu. Almoo­ yp!ifa dönmeyi yeğ�işler? ya da �vrupa'nm öteki ülkelerinde kobrı4şlard4r. Sürgündmı dö­ nenlerin deneyiml�n çtkanlması gerekli so­ nuçlar, Batı Almanya'daki politik ortamıın buna elverişli olmaması yüzünden, özellikle böyle bir edebiyat ta.rhşması g.erçekJf!§emedi� �: w­

rimii olama�hr. 1931'dtl oo.,ıayan ��tık tarttŞmG�

S&, 808yali8t edebiyan�t gı!il� b<�lct'mındtm ol­ dukça a:!J'rtgatn bir Yflr •tv.ta.r. Aynı yıllaf'da IJ{jt.. ler Münrüı'te açfirdığı sergiıle tüm 11'U>Clern M· na.tı ve d�rumcul:uğu cyozıapmş sana.t» dolmgastyla tarihe gömme ça.bamndamr. Sovyet re� politikası11da da �t gerçekçil�

adına d.ışaWtu�k «1/(X: sıaıtmh,

«ÇÖiciLnW

sana·tı» diye ta.m�ma.kt�r. Dı§aVU� sOSyalist gerQekçllik adı­ na bir cçöküıttil $anatı» d.iye tanım1mı.mostnıın il2gill ı8ımfB<ıl konuma dek u.wnan nedenleri var­ dı;· bu tanımlama, edebiyat mi� f� ktırşı sav� ne denli kullanıl.abileceğitt� ya

da kvllanıla�ğına. ilişkin 1n(Jrk$Çı bir ıae­ ğerlemdtrtnenın �üydü. llitlet politikası yö· nütid6rı d�rumcul�ğun «YOflS sanat . olarak y0rtinn1an.11t.a.M ise, aslında Alman klastğini ku­ zey Alman özü ile özde§Zeştirm� 'loa�rıriıa


çabolMı� 1cayna1c:Wiwmaktcı, tut'IUJU�hUiksal l«ıfadan doğan bir öfkeyle biitiWmım,e.lcteydi. M081roıla'� yayınllJJnan .:Söz-.. derg� 19S"'-88 yılklrı arasınd<ı sii:rdüriiloo bu tartışma.. salt d1Ş(tt>utt.mıoulu1c tartışmast mteltğinde kk­ ğildf.r,; bir bakıma marksçı bir getç�kçütk' 'a:nJnr. Yı§P'ıtn diişünoeyle yoğrulma.s1dır da. ·Daha son­ vıtıltNt, Lukacs ile Anna Beght!!fs artmtııd'.aki ya­ zsş'TIUlltırda, Brecht-Lv.kacs polemiğinde uzar gi� der tart�r. Once Alman yazmrı (,ai-ri) Gottfried Ben.n'

in. Ntttt Devletint!.m

y<ma çık?M8ıyla .�yam,

t�, Klaus Mann'nı

ve

Alfred Kurella.'nm,

�ışiWU1"Umculuğu doğuram tlüşilMce. ve. ruhun f�JŞ'irmıı6 de yol açt-tğı»m öne S'U.rm.eleriyle bir an­ M alevlemr. OtelUkle Kurella'nın �kırtwı aal­ dtrılB!rı, tcırtışnıaya bir anda

on

beş ytUa.rın.

ve

6debiya.t el6şti� ka.tılma8ıın a neden olur.

Bu yazarlar arasında He:nıxı.rd Walden, Rıulolf .ı��' Brnat Blooh gibi eski dı§avunmı.cıv � .d4 vardır.

Tartışmanın doruJc noktaları bir yanda W·

kacs ile Blooh, öte ya/ndlı. yine Lukacs ile Brecht ıı7'asında.ki gÖ'r'ܧ aynlıklarındtJ ortaya çıkar. Bu d� adı geçen Alman yazarları �nda en

yaz1.8'ı yazmış olan Lukac8'dc.r. e d eb iya t �Rusya yro'l6te:r yazarlar toplu.Juğt.ı» nda &nemli bir yeri var(dt.r Lıtkacs't.tn; ta�tı§maya gerçe'loçi­ liği en gem.iş boyutuyla getiren,. «Gerçekçilik Bo­ runu• yazısf!J'kı. yine o olmuştur. 198J,'d.e M08ko­ tıa'da yayı-nlaftmıı «Uluslararası Edebiyat-.. (J,ergi3inde dı:şawrumcwluk«i kescuplaşm;uj (.Dı,avu-

çtJk

29


T'lllmCiu il ğwı Büyüklüğü Ve Çök�») ve Brecht' le Blooh'un da belirttikleri gibi, di:Jğru birçok gö­ rüş ortaya 1roymAJ,ştur. OrMğin, dış<Wu.ru.mculu.­ ğun burjuvoziye, lYurjuvalığa karşı çok aayu.t bir «'111/U"'ıaJefet» oluşturduğunu, öznel dwygu:wım abartı.ldığını, gerçek önümkle dü§ilnoeye sığınıı14rak gerçek'ten kaçıldığa.m, bWtün burıikırdwn da gwrçe'Mtun -ua:akla§h'�"�Cı bir ideoloji doğdu.ğu:mı., doğru olarak oo.ptayabilmiştir. Ancak Bloch, dı­ şavu.rumeuluğunı. &nelciliğini, bireycüiğini, içe­ rikten. yok3'Uhl. oluşunu fa.rizme teslim oluşunun nedeni olarak göaterenı Lukacs'm, tüm bu sorun­ 'ları sanat biçimlerinden tamamen kbpa.rarak ele aldığını söyler. Dışavu.ru.mcıı.lu.k ta.rt�na sırf . Lu.koos açt8ın,c.kın yaklaşmak, doğru bir değerlendirme­ yi engalleyebiıir. Bu değerlendtirmeyi yctparken., otuzlarda Sovyetler Birliği'ne egemen olan ger­ çekçilik � bu sorun üzerindeki tartış­ malan, eıJ,ebiyat mti�n, «halk cephesi:. ha­ reketinin birleştirici politikası ışığmda marksÇ1 açıdo.n yeniden işlenilp değerlendirilmesi çaba­ larını da göz önünde b'Uluttdu:rmalıy.z.


GERÇEKÇ!LlK SORUNU Devrimci burjuvazi kendi döneminde

sınıfı­

mn davası için aman.sız bir savaşım sürdür­ mtlftür; bu savaşımında tüm araçian kul· J.amnıştır, güzel yazın 1 araçlarım da, Şöval· Yellfln son kalıntıların ı genel alay (konu. su) yapan neydi? Cervımtes'in cDon Qui­ jote>u burjuvazinin,

feodaltzme, aristok­

ra.slye karşı ve rdiJi. sa.vaşımda, elindeki en güçlü silAhdı. Devrimci proletarya da, ona tıpkı böyle bir silıüı. verebUecek, Cerva.ntes'i

en

azından

küçük bir

gerekslnmektedlr.

(Alkışlar,

co,kunluk ... ) Georgf Dtmlt.Toff (Moskova Ya:z.ıır lar Blnası'nda.

k1 Antifaşizm Gecesi konuşma­ sı ndan .)

cSöz:\) (das Wort) dergisinin dışavurumculuk (ekspresyonitm) tartışması, tartışmaya sonra­ dan katılanlar için belirli bir gıüçlük getiri­ yor; birçok �işi dışavurumculuğu büyük bir tut­ kuyla savundu. Ancak, kim'in örnek bir dışavu­ rumcu yazar olduğunun, daha doğrusu kimin dı· 31


şavurumcu diye nitelenmeyi hak ettiğinin so­ mut olarak söylemnesi istendiğinde, görüşler birbirinden öylesine kesin aynlıyor k� ta.rtış.. masız kalbul edilen tek bir ad'a raslamak olası değil. Hatta en ateşli savunma konuşmalannı bile okurken, araıııra : Acaba ger�kten dışavu­ nımcuhı.r var mı, diye düşünüp, kuş.kıuya kapll­ maktan kendini alamıyor insan. Burada tek tek yazarların değerlendirmesini yapmayıp, edebiyatın gelişmesindeki ilkeler üze.. rinde duraca.ğımı.zdan, bu sorunun açıklığa ka­ �uşnıası <h ·bizim açımızdan öyle pek büyük bir önem taşımıyor , Edebiy.at tarihi açısından, ya­ zanyla olsun. ele.şt.irioisiyle olsun, dışavurumcu bir yönelim var k�ku&�& Aşağıdaki düşüncelerimde ilkesel sorunlarla sınıriayacağını kendimi. ı.

önce

bir

önsonı: :aazı

yazada.rın benim

eleştiri faali�timi saldınlanns. hedef yaparken özellikle vurguladiklan gib� burada. [bu tartış. madş.) sözk�usu edilen, modern edebiyat ile klasik edebiyat a.nuwırlaki kfll'Şltlık ınıdır? So­ ru'nun böyle konmuı temelden ya.nlıştır sa.nı­ yorum. Bu tutumun arkasında, çözülmeye yüz tutmuş doğalcılıkta.n (n.a.�ralizın) ve izlenimci­ likten (empresyonizm) ba.şlayıp, du}avunuucu­ luk (ekspnısyoni:ımı) üzerinden g�erek gerçek­ üatücülüğe (sünıealizm) varan ·bir gelişim çizgi­ sinin, yani günümüz sanatı ile, bu edebiyat akım­ larının birbiriyle özdeşleştirilmesi gizlidir. Bloch 32


ve Hawıs Eisler'in .: Yeni

Dünya .8ahne-9i»ndeki

yazılarında bu kuram en kesin ve tartışınasız bi­ çimiyle belirlenir. Bu yazarlar, modern sanattan söz ederlerken, modern sanatın sözcüleri olarak yalnızca yukarıda sözü edilen gelişim çizgisinin temsileilerinin kastedildiği görülü r. Şimdilik önyal1glda bulunmak istemiyoruı. Yalruzca soruyorua: : Zamanıınızın edebiyat tari­ hine bjr dayanak olabilir mi bu kurarn ? Ne olursa olsun, bu8:iin bu konuda başka bir görüş de var . Ed�biyatm gelişmesi, -özellikle kapitalizmde (özellikle kapita�Wnin bunalım dö­ nemind e) - alp,bildjğine karmaşık bir görünüm­ ded ir. Ancak kabaca söyleyecek olursak, tek tek yazarların gelişimlı�rind e elbette sık sık kesişen

üç büyük döngüyü (daireyi) , günümüz edebiya­ tı içinde birbiri.r:ıde n a.yırdedebiliriz.

.Biri.nci8i : Mevcut sistemin [ dizgenin] &a­ vunuculuğunu ve sözcülüğünü yapan, çoğunluk­ la yer yer g�rçekçilik-ka:rşıtı, yer yer de uydu­ ruk gerçekçi olan �iebiyat. Buna burada değin­ meyeceğiz. Ikincisi : Öncü ['yenilikçi] denen, doğalcı­ l1kbn gerçekü,stüCülüğe değin uzanan edebiyat (asıl öncü edebiyat üzerinde daha sonra duraca­ ğız./ Bu edebiyP-tın temel eğilimi nedir? Burada konuyu biraz öne alarak y�nızca şu kadarını söyleyebilirim : Ana eğilim, gt'JI'Çekçiıikteıı gide­ rek ugaklaşma, gerçe� gittikçe artaR öl­ çüde tas_fiyeafd.ir. Oçü:nci18il : Bu dönemin önemli gerçekçile­ rinin edebiyatı. Bu yaza.rlu çoğu durwnda F: 3

ede33


biyat yönünden kendi kendilerine dayanma.kta­ dırlar ; edebiyatt:ıki gelişimin akıntısına karşı, edebiyatın yukarda sözü geçen

heT iki

küme'si­

nin oluşturduğu akıntıya karşı kürek çekmekte­ dirler. Bu çağdaş gerçekçiliğin üstünkörü

ta­

Gorki, Thomas ve

Heinrich

Mann, Romain Rolland vb. adlarını

saymam

nmılanması için şimdilik yeter.

Sözde klasikçilerin

kendini beğenmişlikleri

ve bilgiçlikleri karşısında modern sanatın hak­ larını canla paşla savunanların tartışma

yazı­

larında, günümüz edebiyatının bu doruk kişile­ rinin likçi]

adı bile

gw;mu. cöncülükten yana» [yeni­

tarih-yazımında ve bugünkü edebiyatın

irdelerunesinde

bunlar

yok

sayılırlar.

Ernst

Bloch'un ilginç, düşünce ve gereci [ malzemesi] bol

eBu Dönemin M·ira81»

kitabında, eğer belie­

ğim beni yanıltmıyorsa, Thomas Mann adı yal­ nızca bir kez geÇer. Yazar onun (Mann'ın) -ve Wassemuinn'ın-

«

bakımlı

söz eder. Böylece Bloch

burjuvalığından»

için bu olay kaparuruştır.

Böyle görüşlerle tüm tartı;m1a başı üzerine dikilmektedir ; onu yeniden ayakları üzerine yer­ leştirmek ve bugünkü edebiyatın en iyi yanını, anlayışsız küçüınseyiciler karşısında savunmak zamanı gelmiştir.

Demek ki, kavga

moderne

karşı klasik kavgası olmayıp, şu soruyla belirle­

nir: Günümüz edebiyatında hangi yazarlar, han­ gi edebiyat akımları ilerlemeyi temsil ederler ? Konumuz gerçekçilik sorwnu'dur. 2.

Özellikle Ernst Bloch, dışavurumculuk üze34


rine yazdığım o eski yuımda (UZ�lararası Edebiyat Dergisi, Sayı ı� Moskova-1934) bu akı­ mın kuramcılarıyla, gereğinden fazla 'uğraşmakla suçluyor beni. Bu yaniışı hani burada da yine­ ler, modern edebiyat üzerine eleştirici görüşle­ rini burada da irdeleme k<musu yaparsam , beni bağışlasın. Çünkü -kuramsal yanlışlıklar ta­ şısa d� sanatsal eğilimlerin kuramsal yönden dile getirilmesinin önemsiz olduğuna inanmıyo­ rum. Özellikle bu durumlarda, bu yanlı§lıklar akımın aslında özenle gizlenmiş csırlannı» [giz­ l€rini] dışa vunırlar. Ve Bloch, döneminin Pi­ card, Pinthus vb. gibi kuramcılarından çok fark­ h niteliklere sahip bir kurarncı olduğundan, onun kurarnlarını bh-a.z daha aynntılı ele al­ mlm olağaııdır. Bloch saldınsmı benim «bütünsellik» anla­ yışıma yöneltiyor. (Anlayıgımı ne kerte doğru yorumladığı sorusunu bir yana bırakıyorum ; önemli olan benin. haklı olup olmadığım ya da Bloch'un beni doğru yorumlayıp yorumlamadığı değil, P.sıl konunun kendisidir. ) Bloch, klasiğin sahip olduğu parça./4.11:mmrı.t§ nesnel gerçekçilik ilkesine karşıdır. Blocb 'a göre ben, « her yer­ • . •

de ka;palı (bütü-nsel) bir bağlmnlık gösteren bir gerçeğin . . . • varlığını şart koşuyorum. Devam ediyor: «Bunun gerçeğin loendisi olup ol�ı tartışUabilir; ancak eğer bu gMçek8e, gerek dı­ şavurumcu parçalama ve ekleme gi�imleri, ge­ rekse en yeni ara verme -ve kurgu giri§imleri bo­ şuna eğlenmekten başka bir şey değildir.» Bloch bu

«bağlamlık, birlik

durumundaki


gerçek� görüşünü, klasik idealist sistemlerin [ diz;gelerin] düşüncemdeki kalıntısından � bir şey saymıyor ve kendi görüşlerini şöyle dile getiriyor :

«B(jki hakiki bir gerçek ayrı4 zamanda ke· .'lintilidir de. Lukacs ne:meıcı.. kapalı bir gerçek kavramına. sahip olduğundan, dışaw1'WmCUJttlc sorununu ele alırken, bir dün.ya tablosunu. (bu diihıyo tablo&u katpitaJist dünya tablosu da olsa) �an her türlü samatsaı girişim.e kar§' Çi• kıyor. Bu � �ey-bağlamltkla.rmın p4r• çalanma.mı-ı df?ğerlendlren ve OO,luklıo:rda. yeni

şeyler ke�feden. bir sanatUt da yal-n1l«Xı

özMlci

parçalama bultıyar. ()yle oiunca da po,rvaJama girişimlerini çtlküntü dummıı.yla bir kefeye. ko­ yuyor. »

Butada modern sanatın gelişmesini kurarn ­ sal yönden temellendiren, kapalı [ içinde tutar­ lı] , -ve bir dünya görüşüne değin gerilere uzatl!! n bir anlayıJla karşılaşıyoruz. Bloch'un yerden göğe kadar hakkı var ; bu sorulan temellendi­ ren kurams!l.l bir aç!ldamada şöyle diyor :

cDiyaJektik rrı.o.ddeci imge kuramının tüm. sorunlarınt-n dile getirUmesi gerekir.-.

Böyle bir tartışmaya girmekten kiş.isel ola­ rak çok memnun olurdum, ancak burası yeri de­ ğil ; şimdi ele alnıması gereken sorun çok daha basit bir soruyla ilgili, o da şu : Ekonomik ve ideolojik birliğiyle bir süreç oluşturan kapita­ list sistemin ve burjuva toplumunun ckapalı bağlamlığı.&, «hütüD.selliği,:. bilinçten be.#ımsız n esnel bir bütün oltıştunır mu gerçekte!


Maraçılar arasında -ve Bloch son kitabın­

da tüm giliruyle marksçılığa bağlandığını açık­ lıYor� bu konuda herhıuıgi bir ikilik olmamalı­ dır. Marx der ki :

«Htr toplumun üretim tl�kileri bir

bütün

ol�tu.rurlıı:r�:.

Burada her sözcüğünün altını çizmeliyiz ; çünkü Bloch günümüz kapitalizminin özellikle bu «bütülıselliğini» kabul etmiyor Kısacası ara­ mııdaki karşıtlık ck>ğrudan, biçimsel, felsefi ol­ mayan, kapitalizmin kendisini ekonomik-top­ lumsal yönden ele alışuruzda ortaya çıkan bir karşıtlık ; gelgelelim felsefe, gerçeğin düşünee­ de yansıması [ yansıtılması] Olduğundan, bura­ da öneml� felsefi ayrılıklar ortaya ·çıkıyor. Elbette Marx'ın alıntısını t�rihsel olarak anlluna.Iıyız, yaiıiı Ekonominin bütünselliğinin kendisi de tarihsel olarak dönüşen bir şeydir. Ancak bu dön�ler aslında her.bir ekonomik fenomen arasındaki nesnel bağle.rr-Jığın yaygın­ l<ıştınlmasından ve sağla.nılaftırılmasından, ya­ ni cbütünselliğin» giderek ağır basmasından '\Te daha zengin içerikli olmasından ibarettir. Marx'a göre kapitalizmin tayi�ci ilerici rolü, özellikle dünya. pazarını oluşturmaktır ; böylece dünya ekonomisinin tümü · nesnel ba.ğlamlt bir bütün olur. tıkel ekonomHer de çok kapalı görü­ nen bir yüzey oluştururlardı ; gerçi ilksel ten eski 1 bir komünist köyü, ya da Ortaçağ başın­ daki, bir kıyı kentini düşU.nelim. Ancak böyle .

bir «ka!)alılıb, zaten böyle bir ekonomi alanı­ nın, çevresiıie, insan toplumunun tümilnün geli37


şimine çok az bağlarla bağlı olmasından ileri gelmektedir. Buna karşın kapitalizmde ekono­ minin parçaları, uğraklar, o zamana değin gö­ rülmemiş bir tarzda kendi başına buyruldaşır­ lar. (Kapitalizmde ticaretin ve paramn bağım­ sıztaşmasım düşünelim ; bu ikincisi, para. dönü­ şümünden kaynaklanan para bunalımı olasılık­ Ianna değin uzanm.ıştır.) Kapitalizmin yüzeyi [ dışı] ekonomik sistemin nesnel yapısı sonucu cparçalanm.ış:. görünür, bu [ yüzey] nesnel açı­ dan zorunlu olarak kendilerini bağımsızlaştıran uğraklardan oluşmuştur. Bu dı:ı. elbette kapita­ list toplumda y�ayan insanların, girlerek 'yazar ve düşünürlerin bilincinde de yansıyacaktır. Parçasal uğraklann kendi başianna buy­ ruklaşmaya yönelmeleri, kapitalist ekonominin öteden beri nesnel bir olgusudur. Ne ki bu, tüm sürecin yalnızca bir par9"-Sı, bir uğrak olarak kalır. Nesnel olarak varolan kaçınılmaz bağım­ sızlaşmaya karşın, birlik, bütünsellik, tüm par­ çalann nesnel bağlamlığı, en yoğun ifadesini özellikle bunalımlarda bulur. Marx uğrakların bu zorunlu bağunsızlaşnwundaki diyalektik bağlamlığı �r:

cAslında birbirlerinin parQCUH olduklantı· dan; btr arada bulunmalan gereken uğrokların kendi başlarına �rı, ancak zorkı­ narak ortaya Çt1«ıbüir; bu, yıkıcı 8ii.reç olarak belirir. O [bu BÜrEıÇ], onların [uğrakların.] bir­ liğinin, farkl�rın birliğinin faaliyete geç­ � ileri gelen bunalımdır işte. Birbirine ait oltın ve birbirini ta� uğrakların Tca:r38


şılıklı olarak elde ettikleri başına. bu:yrukl:uk, zorlanarak yok edilir. Demek ki bunalım, bir­ birine karşı bfl.Ş1na '17wyrıik'Z4şm4ş uğrakların bir­ liğini kanıtlar.-. Bunlar kapitalizmdeki toplumsal bağlamlı­ ğıri. cbUtünselliğinin» temel nesnel uğrak.larıdır­ lar. Ve her marksçı, kapiWizmin temel ekono­ mik

kategorilerinin

kafasında

nı]

(ulamlarının]

insanların

daima ters �ığını [ya.n.sıtıldığı­

bilir. Konumuz

bakımından bu7

doğrudan

doğruya kapit alist yaşamın içinde yer alan in­ sanın, kapitalizmin emorrnal iş lem e» denen

dö­

nemlerinde l bağımsıztaşmış uğr:ıklar NJ"masın­

da.]

bir birlik

algıl adığı ve !varolduğunu) dü­ devrel erinde ise [ bağımsızlq­

;;ündüğü, bunalım

mış uğrakların birliğinin ku rulması dönemlerin­

de ise] par�alanrnışlığı bir yaşantı olarak

algı­

ladığı anlamına gelir. Kapitalist sistemin genel bunalımı sonucunda, bu sonuncu yaşantı [olay] , kapitalizmin fenom enlerini

doğrudan

doğruya

kendi yaşantılannın içindE' bulaniann geniş çev­ relerinde uzun süre )'er!eşi u k alır.

3. Bütün bunlann edebiyatla ilgisi ne? Edebiyatı n

nesnel gerçeklik

ile ilişkisini

yadsıyan dışavurumcu ya da gerçeküstücü

bir

kurama göre hiçbir ilgisi yok ; markaçı bir ed� biyat kuramı için ise, bütün bunların edebiyatla ilgisi pek çok. Eğer edebiyaf gerçekten de nes­ nel gerçeğin özel bir yanaıma biçimiyse, bu ger­

çeği

aslında nasılsa. öyle kavramalı ve neyin, na-

39


sıl doğrudan görii:ndfi,ğünil vermekle yetinme­ meli. Yazar ger�ğin böyle, «aslında nasılsa öy1� kavranmasına ve gösterilmesine çallşıı-sa., yani hakikaten bir ger�ekçiyse, gerçek yazarca düş"(lııcede nasıl formüle edilirse edilsin, ge*­ ğin nesnel bütünselliği sorunu büyük bir önem taşır. Lenin bütünsellik kategorisinin pratikte ta­ şıdığı önemi her zaman vurgula.ın.<lktan geri ·k al­ mamıştır :

«Bir ewayı [şeyi] gerçekten tanımak içi�, onun ker yanıwı, her baglamlığmı ve 'bağıtı.n.ttla­ rınt' kavramak� araştirmak gt:rekir. Bunw hliçbir zaman tamamen yerinl;ı getiremeyooeğ�. cmca.k her yanlılığı isteme bizi yantlma.la.rdan ve katı· laşmcıJQ.rd'Mı korıtYacakt'ltT.» (Tarafımdan o.ltl çizildi G. L.} Her hakiki gerçek�inin edebiyat pratiği, nesnel toplumsal toplam�bağlamlığın ve onaege­ men olmak için gerekli olan «her yanlılığı : b!� temeımin önemini göstermektedir. Gerçekçi bir yazann canlandınnasının derinliği, etkinliğinin genişliği ve süresi, büyük ölçUde, -[gerÇeği} canlandırırken- onun tarafından tasarlanmış bir fenomenin gerçekte neyi gi56terdiğini açık seçik bilinesine bağlıdır. önemli yazarın gerçek ile ilişkisini böyle ele alm.ak, -Bloch'un düşün­ düğü gibi- toplumsal gerçeğin �ylnin cpar­

çalanmalar» gösterdiğini ve dolayısıyla [�p­ lumsal gerçeğin yüzeyinin] insanın bilincine bu­ na [bu parçalarunalara.] uygun biçimde yansıdı­ ğını hiç.bir za.rnan dı.şlamaz. Ge�ğin ele alını� 40


şmdaki bu uğrağı ne denli göz önünde bulundur­

duğwnu, dışavurtımculuk üzerine yazdığun es ki yazının dayanağını oiu.ı,.turan alıntı göstermek tedir. Lenin'den dayanak olarak s�tiğim alıntı şOyJe başl&r: « A8Jl.Olmayan, g&riinürd�J yib&yde bıdutıan sık sık ka.ybolur, 'öz' gibi 'sa!)krtm', 'sı.m.� 8�1q' durmaz . » Anc�k önemli olan, yalnızca toplam-bağlam­ bğın bu uğrağının varlığını kabul etmek değil; -hele g'Uni.bnÔiQe-.;,..... bu uğrağı, toplam bağlarn­ hğın uğ1'ağı olarak tanı:rna.k, onu d:üşüncemizde, duyguları�a kapılarak biricik gerçek sa.yma­ m.aktır ; yani öz ile fenömenin diyalektik bir­ liğini <loğru kavııımak tır ; başka deyişle: Önem­ Ii olan, «�yin» dıştan katıştınlmış ·bir aÇık­ lamasına ba.şvurulmadan, öz ile fenomen ara­ sındaki bağlamı, anlatılan Y8.Ş2m kesiti içinde �anatkirca canlandıran, yeniden yaşattıran, canlı bir tasarımdır. Öz ile fenomen arasındaki bağiamın canlan­ dırılmış karak terinin altını c;:iziyoruz ; çünkü po­ litik tavırlanyla solda yer alan �eküstücüle­ rin çok sevdikleri, (gerçeğin pa�arıyliı) içten hiçbir bağlatı. bulunmayan tezleri gerçeğin par­ çaları i�ine «yerleştii1ne» tutUİilunu, Bloch'un aksine, bu sorunun sanat düzeyinde bir çöZümU olarak g&mily�. Thomas Mann'ın «bakımlı kentsoylultiğu»nu Joyc'e'un gerçeküstücülüğü ile bir karşılaştıralım. Her i1oi.sinin kahraman­ larıırün biZincMde, Bloch'un ç<>k haklı olarak em­ peryalist dönemdeki birçok insanın bilin�-duru­

• . •

. .


mu ıçın karakteristik saydığı bu parçalanma, kesiklik, bu a.ra vermeler ve cıboşluklar» canlan­ dırılrnıştır. Gelgelelim Bloch'un yanılgısı, bu gö­ rünt üyü gerçek ile karşılaştırarak, �al annıı:;ı görüntünün özünü, nedenlerini, bağlantılarını vb. somut olarak ortaya koymak yerine, bu bi­ linı; durumunu doğrudan doğruya ·gerçeğin ken­ disi ile , bu bilinçde bulunan görüntüyü olanca şeyin parçalanmışlığıyla (çarpıtılmışiığıyla) kendisi ile özdeşleştirmektir. Bloch bu tutumuyla. kuramsal ola.ra.k dışa­ vurumculann ve gerçeküstücülerin sanat-düze·· yinde yaptıklarının aynısını yapmaktadır. Joyce' un canlandırma tarzına. bir göz atalım. Onun [Joyce'un] görüntüsü, okuyucunun gözünde be­ nim itici tutumumla yanıltıcı bir görünüş ka­ zanmasın diye, Bloch'un ona ilişkin sözlerini ak­ t!.ı.nyonun :

«Benliksi� bir ağız burada akan bir silrükle· nişin artast.1Uliulır, evet, zaman .zaman onu [.rii­ rüklenişi] içer, kekeleyerek amatır, göz önüne serer. Dil bu pa.rçalanmışlığı izler, bitmemiştir ama çokwn oluşiu:rulnıu.ştur, ölçüıere bağlanma­ mıştır, hem açık, hem kanşıktır. AslıntUı yar­ gunluk dl>nemkrinde, kmı.u.şma aralarmda b6li­ ren, ya da hayalci, karar81Z insanlan.n konuştu· ğu, yalan yanlış gevelediği sözcük oyunltm: bu­ rada ipini tümüyle koparmıştır. S&cükler i§ gÖT"friez olmuş, arılam ilişkilerinıclen �laştırıl­ mıştır; dil bir bıakarsın� ']XJlry;41ara ayrtlmt§ kurtçuk gibi kıvranır, bir bakiarsıntz sahne ta­ var. ı, gibi eylemin içine sarkmt.ftır.-. 42


Bu bir betimleme . . . Son değerlendinne şöyle :

de

«Değeri beş para etm-ez (bir şey), ama aynı işitilmedik bir rağbet görüyor. Btktş­ tınlıp topakla§tınlmış kdğttlı&rdan ol•n bir keyfilik, maymun gevezeliği_, yılan balığı dilim· leri, hiç'den fragmanlar, ve � zamanda kar· gaşa içine skolCUitik kuNna gi� ( . . . ) bir 8Ü· rü yol arası� yolsuz, bir sürü hedef aırasıtıda hedefsiz. Kurgu şimdi çok i§ ba.şa.n�, eskiden öyle gelişigüzel yalntzca düşünceler yanyan4 du­ rurdu, şimdi şeyler .de, en � su basmıl}. böl­ gede, boşluğun dܧsel balta gtrmem..i.ş ornı.anın­ zamanda

da.»

Bu uzun alıntıyı buraya almak zorundaydık,

çünkü Bloch'un dışavuruınculuğu tarihsel de­ ğerlendimıesinde gerçeküstücü kurgu çok önem­ li, hatta belirleyici bir yer tutar. Kitabının daha önceki bir yerinde, dışavurumculuğu savunan herkes gibi, onun [ dışavunımculuğun] görünür­ deki ve hakiki temsilcileri arasmda o da ayının gözetir. Ve Bloch'a. göre hakiki ıh9.avunımculuk eğilimleri yaşamaya devam etmektedir. Diyor ki : eFakat bugün bile dışavurumcu kökenli ol­

mayan, hiç değilse onun [dışavurumculuğun] cilabiıdiğine fırtıMlı et1oisi altmda kalmq:TT!Iı§ olan bilyük bir yetenek �ülemez. Son dışa­ vurwmcu.luğu, gerçeküstücü diye adlaMırıla.n­ lar sürdürdüler; bunlar küçük bir küme [gnıp] oluşturuyorlards, ama gene öncülük [yenilik] atıl<�;rdayclı ve: gerçe�tilcülük li.'Hl-kurgudv.r...


Garçe'k:üstücülük, yawntı-gergeğinirt. kaf'miJJca­ r�ğmwı. devrilm4ş uyaklarla ve durakla:rla betimle111TneSidri .-. (Ta.ra.fımdan altı �!miştir

G, L.)

Okuyucu burada, dışavuruın.culuğun savu­ nucusu Bloch'un, dönemimiz edebiyatının geli.­ şim �inden. ne anladığını. çağıınızın önemli gerç.ek!}ilerinin t\imünü bile bile, kafasının diki� ne giderek nasıl edebiyatın dışına koyduğunu ıı.çık �k görüyor. Thomas Mann kendisini bu bağlam içinde bir ka� t örnek olarak ele almanıarnı bağışlasın. Toni-o Kröger'i ya. da Christian Buddenbrook'u ya da Büyii.lii. Dag'ın baş tiplerini bir düşünün Gene dijşüniln ki, bunlar Bloch'un istediği gibL kendilerinden bağunsıı bir gerçek ile karşı ka.r­ şıya getirilerek değil de1 salt kendi bilinçlerin­ den hareket edilerek canland.ınlmış tipler ol· sunlar. Açıktır }ıti, olduğu gibi [alman] bilinç­ leriyle, � m süreçlerini nasıl gerçekleşti; ri:yorlarsa öyle, c yijt,eYil\' parçalanınışlığı:&nda Joyce'unkilerden hiç de aşağı kalmayan bir tarzda k�rşımııda duracaklardı ; onlarda da en az Joy�'daki kadar «boşluk» bulunurdu Bu yapıtların o bunalımdan önce doğmuş oldu­ ğU söylenmesin -sözgelinıi Christian Budden­ brook'daki nesnel bunalım, ıııhlUl, JQYCe'un kahnunanlarında olduğundan daha fazla par­ çala.nriıasma yol açıyor. Ve Büyülü Dağ tlıga� vunımeulukla aynı döneme düşer. Demek ki, Thomas Mann eğer bu insanların doğrudan alınmış, fotoğrafı çekilmiş ve sonra bir44


birin� ·bağlanmış düşÜJ!.celerinde

ve yB.şantı-par­

çalannd$. takılı p kalmUJ olsaydı, Joyce'un yaptı­

ği gibi, Bloch'un hayranlığıı:ıı uyandıran «sanat­ �al düzeyde ilerici» bir abide dikerdi. Thomas Mann böyleı:�ine modern koıtularQa.

neden sanat-dQ�yi bakımından hala «eski mo­

dal'*-

eskiye bağlı» kalıyor ve öncülük etmiyor? İşte hakiki bir gerçekçiJ olduğundan ; bu durum -o:

en başta ....yaratıcı ... [ canlandırıcı] sanatçı ola­ riı.k..ı.- Chr istian Buddenbtook'un, Tonio Kröger' in, Hans Castrop'un, Settembrini ya da Naphta' nın kim olduklarını gayet iyi bildiğini gösterir onu.u. Bunu soyut-bilimsel bir toplumsal çözüm­ leme [ana.liz] anlamında bilmesine gerek yok­ b�� ; burada yanılıyor olabilir , tıpkı kendisinden önce B:ılzııc'ın, Dickens'in ve L. TOlstoy'� ya­

nılını.ş olduklım çi anlamında

gibi -a.ıı<:ak o, yaratıcı gen;:ek·

biliyor bunu ; düşünme ile

ma'nm toplUll}aal

varlığın içinden nasıl

duy­ bü­

y�yiıip hştığlnı, yaşantıla.rla dııygulann nasıl gerçeğin tüm karmaşasının parçaları olduğu­ nu biliyor. Gerçekçi olarak, bu pa�anın ye­

rinin

yaşamın tüm

bulunduğunu,

karın�a�n içinde nerede

toplumsal yaşamın neresinden nereye gittiğini vb. gösteriyor. Y•ni, eğer Thomas Mann Tonio Kröger'i yalnızc� «şaş ırmış bir .burj�Vtb olarak tanım­

geldiğini,

lamakla kalmayıp, buııjuva# ile arasındalti do­

laysız karşıtlığa , burjuva yaşamı içinde yeri yurdu .bulurımamasın�t-1 burjuva yaşantıaınuı dı­ şına itilmiş olmasına karşın, onun neden ve na­ all «Şaşırmış bir burjuV.:& olduğunu canlandı;a-


rak gösteriyorsa ; işte özdlikle bu nedenle, -yalnızca yaratıcı olarak değil, aynı zamanda toplumsal gelişimin kavranmasında da.- bur­ juva karşıtı ruh durumları yüzünden küçükbur­ juva kUrklerini -o da çoğun ·estetik yönden­ kabul etmeyişlerinin, kadife koltukları ya da mi­ marideki uyduruk rönesansı küçümseyişleritıin, kendilerini, -nesnel olarak- burjuva toplumu­ nun uzlaşmaz dü.şmanları durumuna getirmeye yettiğini sanan şu cal)ln-köktenciler�in bir kule boyu yUksekierine çıkmıştır.

4. Emperyalist dönemde doğalcıiıktan gerçek­ üstücülüğe değin birbirinin yerini hızla ala·n modern edebiyat akımlarının tümü, gerçeği, yıı­ zara ve onun yaratıcılığına [canlandırmasına ] doğrodcın nasıl görünü'yorsa öyle almaları bakı­ mından, birbirlerine benzerler. Bu dolaysız gö­ rünüş biçimi, toplumsal gelişim boyuncu deği­ ı;ıip durur. Ve hem kapitalist gerçeğin az önce anlattığımız nesnel görünüş biçimlerinin değiş­ mesine göre, hem de sınıfsal katmaniann değiş­ mesiiD.ıı, sınıf savaşımının, bu yüzeyin çeşitli yan�tıbş biçimlerini doğunnasına göre, ger­ çeğip bu doğrudan görÜnüş biçimi gerek nesnel, gere)tse öznel olarak değişir. Bu değişme, çeşit­ li yi5İİeliİrilerin özellikle birbirlerinin yerine geç­ melerini ve birbirleriyle amansız bir savaşım sürdürmelerini zorunlu kılar. Bu dönemlerde, eski edebiyatın ve edebiyat kuraİnının devede kulak gelenekleri ile tüm :mo46


dern akımlar arasındaki karşıtlık, bu akımlara sö.ırle .:bildikleri gibi:ı- yazmayı yasaklayan bir eleştirinin bilgiçliğine karşı sürdürülen ateşli bir karşı çıkışla birlikte doruğunıo. ulaştı. Bu çeşitli akımlann temsilcileri, (ve yalnızca sanat alanında değil) kendiliğindenliğin tabanında, doğrudanlığa bağlı kalınarak gerçek özgürlüğe, emperyalist dönemin tepkici önyargılarından kurtuluşa ulaşıla.n:ıayacağının ayırırnma varamı­ yorlardı. Çünkü emperyalist kapitalizmin kendi­ liğinden gelişmesi, zaten bu tepkici tsnyar'gılan durmadan. yükselen bir merdiven basamağında kesiksiz üretir ve yeniden üretir. (Emperyalist burjuvazinin, bu yeniden üretim sürecini bile­ rek teşvik ettiğini bir yana bıraksak bile. . . ) Ve emperyaliat çevrenin kendi yaşantıları [olayla­ rı] içindeki tepkici etkenliğini bulup çıkarmak, eleştirerek bu etkenliğin ötesine geçmek için, zorlu bir çalışma, doğrudanlığın terkedilmesi ve aşılması, toplumsal gerçekteki tüm öznel yaşan­ tılann [ ol:ıyların] -bu yaşantıların gerek içe­ rik, gerekse biçimlerinin- tartılıp ölçülmesi, gerçeğin derinden araştırılması gerekir. ·

Dönemimizin önemli gerçekçileri bu zorlu çalışmayı, sanat-düzeyi, dünya görüşü ve poli­ tika P.çısından yapmışlardır, yapmaktadırlar. Romain Rolland'ın, Thomas ve Heinrich Mann' ın gelişimlerini ansımak yet�r. Bu geliş�ler her yönden birbirlerinden çok farklı olduklan halde �özkonusu özellik heDsinde ortaktır. Çeşitli modem ak�ların doğrudanlık düze­ yinde takılıp kaldıklannı şaptarken, doğalcılık47


ta n gerçeküstücülilğe değin ciddi yaurl a.rın or�

tlya koydukları sanatsal çalışmayı ya.dsımak is�

temiyoruz. Çünkü bunlar kendi yaşantılanndan h�reket

ederek

bir anlamda tutarlılıkla sürdü­

rülmüş, üstün yetenek ürünü, �kici

ve

ilginç

ifade tarzları ya.ratmışlardır. Ama tüm bu çalış­

maiar, onl�.nn toplumsal gerçek ile ilişkilerini

ne dünya. götü�ü, ne de sanat düzeyi bakımından doğrudanlık düıeyi­

gôz önüne alP.cak olursak, nill üstüne çıkarlar.

Ve bu nedenle, bunlıırda ortaya çıkan sanat�

s-ıl ifade soyuttur,

konusu akıma eşlik

teTcyön.lüd:iir. (Bu arada söı�· eden ·estetHt bir ktıra.ının sa·

nattaki «SSyutlama:.dan yana ya da ona olmasının hiçbir önemi yoktur.

Öte

karş1

yandan, dı­

şavurumculuktan bu yana, soyutlamanın üzerin­

de kuramsal yönden duruluyor.) Belki anla.ttık­

larınuzda bir çelişki bulunduğunu düşünen oku·

yucular vardır ; doğrudanlıkla soyutlama birbir­ lerini tamemen

nüyor.

dışta bırok1yorlt.ı.rw.,ş gibi görü­

Oysa diyalektik yöntemin en büyük ka­

zançlanndan bir� --daha. Hegel'de- doğrudan­ lık ile soyutlamanı n iç·b�n:.dabklarını

bulup,

doğnıdl:»ılı k zemini ii.zerinlde yalnuca soyut bir düşun:cmıtn. oltuıtıbüeoeğini kanıtlamış olması­ dır.

Marx burada da Hegel felsefesini ayakları

üstüne dikmiştir ve

eJmnomik

bağlamlaruı �ö­

zümlenm�inde tekrar tekrar, doğrudanlık ile soyutlamanın birbirlerinin parÇ!llan oldukları­

nı, ve bu 6zelliğin ekonomik olgulann yansıma­

sında na8'&l dile geldiğini kaıııtlamıttır.

48


Burada konum�a ancak değinen çok kısa

bir açıklamayla yetinmek zorundayız. Marx,

pa­

ra dol�ımı ile bu dolaşımm aracı, yani paı'a·ti­ cll!l�t sermayesi arumdaJd bağlamların, kapita­ İtat sUtecin tümünün en ileri düzeydeki soyutıa­ rııasın�

sfUp

meydana getirdiğini ve tüm ba.ğmtıları

süpürdüğünü göstermiştir. Şimdi bu bağ­

lamlan toplam süreçten bağımsı�mış gibi, gö­

ründülderi biçimde, aldatıcı

bağımsızlıklarına

katıat-ak ele alacak olursak, düşUnceden yoksun, tam:amen fetişleştirilmiş ,bir şoylitlama niteli­ ğine bürünürler! «Pan. getiren pa.ra. » Gelgele­ Um sırf bu nedenle kapitaliznıirt f$l.O�en-yürJe·

y�nin doğnıdanlığmda takıJıp kalan kaba ikti­ satçtlar, bu fetişlE'..ştiriimiş soyutlama dünyasın­ c;ia, doğrudanlık görüşlerinin

gusuila

ktuı'ıtlandığı duy­

kapılıp sudaki balı.k gibi rahatlayınca,

iktisatçıdan toplumsal yeniden üretim sürecinin

tümünü göz önüne almasmı isteyen

:marksçı

eleştirinin «Ukalalığına:. öfkeyle karşı çıkmak­ tadırhr. Marx'ın Adam Milller için söylediği gi­ bi : Bunların bu korı:udaki melatıkolikliği, her ıamt'tn olduğu gibi, yüzeyin

too bulutlarını gör­

bu toza bulanttUŞ olanı 7uı'los1z oJaTak g� dolu, anlamlı bir şey gibi qamermelerilıden mekten ve

iler-i gelmektedir.

Bu soy düşüncelerden kalkarak, dışawrum­ culuk tiurine yıızdığım eski yazımda, dışavu­

a.ş&n

rum euluğu «gerçek'ten uzaki

bir soyutla­

ma» diye nitelemiştim. Gerçi : soyutlama.sız sa­ nat

o1mat. 0\abilseydi

tipik nasıl meydana gele­ glbi._ soyutlam a-

bilirdi ? Ancak -her hareket

F: 4

49


nın da bir yönü. vardır ve önemli olan bu yö'fldiir. Belli bir yeri olan her gerçekçi [sanatçı ] , gerek nesnel gerçeğin yasa demetlerine ulaşmak, ge­ rekse toplumsal gerçeğin daha derinlerde yatan, gizli, dolayımlı, algılaınalara açık olmayan bağ­ ıarnıarına uzanabilmek için, yaş'3.ntının içinden çıkardığı gerecini [ma.lzemesini] �yutlama­ nın araçlarından da yar&rlanar:ık- i.şler. Ancak sözkonusu bağlamlar öyle hemen yü· zeyde bulunm.adıklarından, ve bu yasa-demetle· ri çok düzensiz, k armaş-dolaş, sırf eğilime göre [gelişigüzel] işlediklerinden, hakiki ge�ekçi için sanat düzeyinde ve düny a görüşü düzeyin­ de olmak üzere bir çiftt>ı çall§.IDa zorunluğu do­ ğar : Bir yandan sözkonusu bağlamların d�ün­ ceyle kavranıp sanatla canlandırılması, öte yan­ dan -bu ikincisi birinci çalışmaya sımsıkı bağ­ lıdır- soyutlanarak ele alınmış ·bu bağlamların sanatla örtUlmesi, yani soyutlam&nlll giderilme­ si gerekir. İşte bu çifte çalışmanın sonucunda [sanatla] canlandırılınış yeni bir doğrudanlık doğar ; yaşamın canlandırılmış, biçimlendirilmiş bir yüzeyidir bu ; öyle ki, her an özü açık seçik saydamlaştt.rıp gösterir bu yüzey (yaşamın doğ­ rudanlığında rasıanmayan bir durumdur bu) ; ama gene de yaşamın yüzeyi, yaşamın doğ­ rudanlığı olarak görünür. Başka deyişle, yal­ nızca bu toplam bağlamlann karmaşası içinden yalıtılmış, kopanlmı.ş, öznel olarak algılaıuruş ve soyutlanarak yükseltilmiş bir uğrak olarak değil, yaşamın öz belirleyicilerinin tümünün yü­ zeyi olarak görünür. so


Bu, öz ile /fJTWmen arasındaki sanatsal di­ yalektiktir. Bu diyalektik ne kerte zengin, çeşit­

lenmiş, dolaşık, « kurnaz:. (Lenin) ise, yaşamın canlı çelişkisini, toplumsal belirleyicilerin birliği ile zenginliği arasındaki çelişkinin c1nlı birliğini ne denli güçlü kavrars:ı, gerçekçilik o denli bü­ yük, o denli derin olur. Peki bunun karşısında «gerçek'ten uzakla­ şan soyutlama:. ne anlama gelir ? Saydam olma­ yan, parçalan!:lrak yansıtılmış, kargaşa içinde görünen, anlaşılmamış, ancP.k doğrudan yaşan­ mış olan dış-yüzey, nesnel bağıntılann hemen hemen bilerek bir kenara bırakılması ve yok sa­ yılmasıyla, düşünceyle bu düzey üzerine yüksel­ tilmeden saptan-ır. Gerçekte hiçbir yerde hareketsizlik [durgun­ luk] bulunmaz. Zihinsel ve sanatsal çalışma ya gerçeğe doğru, ya da gerçek'ten uzcklaşan yön­ de hareket etmelidir. Bu sonuncu hareket [ger­ çek'ten uzaklaşan] -görünürde çelişik gibi� ama daha doğalcılık'da ortaya çıkmıştı. Çevre­ crtam teorisi, fetişleştirilerek mit durumuna gelmiş bir kalıtım, doğrudan yaşamın sıradan­ lıklannı soyutlayarak saptayan .bir ifade biçimi ve diğer bazı şeyler, daha burada [ doğalcılık'da] öz ile fenomenin diyalektiğine sanatla yaklaş­ ınanın yoUarını tıkamışlardı r; ya da daha açık ifade edersek : doğalcı yazarlarda böyle bir [öz ile fenomenin diyalektiğine ] giden yolun blılu­ namamış olm:.:\sı, sözkonusu ifade biçimini do­ ğumıuştul". Her ikisi de canlı bir karşılıklı etki­ leşim içinde bulunmaktadırlar. 51


Bu nedenle doğalcılığın gerek fotoğra.fla, gerekse yazıyla. öyleslııe [gel'1Çeğe ] sadık kala­

yüzeyleri,

rak yarısıttığı yaşam iç hat"eketten yoksun, ölü kalmaktan öteye gidememişlerdir -du tııınsal. olmaktan öteye geçemerrtişlerdir.

O zaman dıştan alabildiğine birbirinden değişik görünen doğalcı oyunlar ve romanlar nerde'yse birbirleriyle

karıştırılacak

denli

birbirlerine sanat trajedile­

ben�rler ; (çs.ğımızın en büyük rinden birini bu bağlam içinde ele almak

gere­

kirdi aslındıı. : G€rhs.rd Hauptmann1ın o parlak başlangıçlarından sonra büyük bir gerçekçi ola· mı;ı.yışınm nedenleri bu yönden araş.tırılmalıydı, ) Bunun yP.r.i burası değil. Yalnız Doku:rrur unla ve Kastor ICürk'ün yatan için doğalcılığın ·bir kö­ rükleyic;. olmaktan çok ,bir engel olduğunu (on­ da doğalcılığın a.şılmasının, doğalcılığın dünya­ görüşsel temelleıinin ötesine geçmeden gerçek­

leştiğini) belirtmekte yetineceğiz. Doğalcl ifıı.de biçimlerinin sanata. getirdiği en�lleyici sımrlam�arın a.yrımına çabuk varıl­ dı. Gelgelelim, hiçbir zaman temelden bir eleştiri yöııeltilmedi bunlara.. Soyut bir doğtııdanbğın

karşısına, boyuna, başka soydan, sözde ona kar­ şıt, ama aslında bpkı onun gibi soyut bir doğru­ danlık çıkarılıp duruldu. Tüm bu gelişim gizgi,

sinin sanat kuranu ve sanat pratiği yönünden karakteristik yanlanndan biri, geçmişin, özü ge...

reği hep bir önceki yönelimle sınırlatımasıdır: lzlenimeilik için doğalcılıktır bu geçmiş vb. Böy­

lece teori ve pratik bu alabildiğine dışsal (yÜ­ zeysel), tamamen soyu� karşıtlık içinde sıktş'lp 52


Jccümı§tf.T. Bu inceleme tarzı bizim

tarlışmamız

içine bile uzaJUDıştır. Rudolf Leonhard dışa�� r\l.Olculuğun ta;rihsel zorunluğunu da böyle tü­ retiyor:

ka,tlanll111G2� olarıaks-ız dunı� g� l;ıltmim.ciUğtn olwF�rduğu bu karşıtlık, �mcmwu.n nedenlmindeh biridir·» Böyle � . • . çü?'ıkii.

diyor ve bu görüşü a.;ık seçikı ania.şılır bi�imde �i.irdürüyor, a.mı:ı. diğer nedenlere öyle fazla so­

kulmuyor. GöMtnürde dışavurumculuk, dah::ı. ön· c� oJ.1.aya. çıkmış olan edebiyat yönelimlerine karşı çok kesin, diğerlerini dışta ıbırakan bir karşıtlık 4)luşturuyor. Dışavurumculuk özün or­ taya çıkatılmasını kendi canlandırma (anlatım ) tarzının odak nokta�ı sayar. Leonhard bunu dı­ şavuriımculuktaki « nihilist olmayan» yan di­ ye ta.nımlıyor. Ne var ki bu öz, gerçeğin, tüm sürecin nes­ nd özü değildir. Bu öz zaten salt öznel olandır. Şimdi burada d1şavunınıculuğuı:ı pek saygın ol­ mayan eaki ku:ramcılanna. el atacak değilim. Ernst Bloch asıl dışa.vurumculuk ile hakiki ol­ mayanı birbirinden ayınrken özellikle bu öznel yanı vurgular :

«{jzgün �'t"U.rUmculuk

daJw, çok resim

p.aır�ıydı; orijinı:U bak�an ıda, yanıi zorla. ryırttlıp parçalmıan 'VB btrbif'ine kavuştu­ ruUı;n· ö.me açı$tndan da, �'1/'l.rtılmış yü­

z.eycli.�

Oz'ün özellikle ·böyle tanımlanması, onun bi­ le bile, üsluplandınlarak, bağlamlığından soyut­ lanarak, bağıntılarından koparılars.k, kendi ba53


şma yalıtılarak ele alınmasına yol açmıştır. Tu­ tarlı dışavunımculu�:. gerçek ile her bağmtıyı yadsır ; gerçeğin olanca içeriğine öznel bir sa­ vaş açmaktan geri kalmaz. Burada Gottfried Benn'in ne ölçüde gerçek ya da tipik bir dışavu­ rumcu sayılabileceği tartışmasına katılacak de­ ğilim. Ancak Ernst Bloch'un dıgavururnculuk ve gerçeküstücülük çalışmalarında öylesine göz alıcı, öylesine büyüleyici betimlediği yaşam duy­ gusunun, Benn'in Sanat Ve Güç kitabında en sert, en dürüst, en görsel ifadesini bulduğunu sanıyorum : « . . . Avrupa'da 19 10 ile 1925 arasında doğal­ cdık-karşıtından başka hiçbjr mlup yoktu. Ger­

çek de yoktu zaten, en fazla bölük pf}rçük [ger­ çek] parçaları vardı. Gerçek, kapitalist�e bir kavramdı . . . Ruhun gerçeği yoktu.» Wangenheim da aslında kendisinin olmayan düşüncelerden bolca yararlan�rak yaptığı dışa­ vurumculuk savunmasında -tabii yalnızca be­ timleyici olmaktan öteye geçmeyen ve düşünce­ yi sonuna dek tutarlı götünneyen bir çalJ?'ma.--­ aynı saptarnalara gelip dayanıyor :

«Ortalıkta dtşavurumculuğa uyarlı bir g er­ bulu:n:r1uıdığı için, öyle fazla bir şey ba§arıla­ madı ( ... ) kimi dışavurunı.cu, ayakları altındo her .zemini yitirince, hava:�a sıçrayıp bulutlarn asılarak yeni bir dünyanın zeminine ulaşmak

çek

istedi.»

Buna karşın Heinrich Vogel'in yazısında nesnel-olgu'nun ve sonuçlannın ı:a.çık seçik dile getirildiğini görüyoruz. Dışavurumcu soyutla4


manın doğru bilgisinden kalkarak doğru sonu­ vanyor :

ca

mn

«0

(yani dışavurumc-..:.luk) burjuva sanatı­ ölüm dıınsıy&ı.. . . Dışavu.ru:mcu!uk ·�aıarın

&il'nü verdiğini BarMyordu, ama vere vere çürü­ meyi verdi.»

Gerçeğe yabancı, hatta düşman bir tavnn zorunlu sonucu olarak, cöncü sanabta, giderek artan ölçüde, gelişim süreci içinde ilkece bir i.çeriksizliğe, ilkece bir içerik-düşmanlığına va­ ran bir içerik-yoksulluğu, durm1dan büyüyen bir yoksulluk ertaya çıktı. Gene GQttfried Benn bu bağlamlığı en anlaşılır biçimde dile getiriyor : «. içerik kavramının kendisi de su götürür . .

oldu. Içerik

ne

de'TY'..ek, tüm bunlar eriyip çözül­

müş, bitmiş tüktm'T111iş, (yalnızca) görüntüyü dol­ durınaya yarayan ş�·ler -yilreğm rahatlıklıJrı, duygu katı�rı, yalana kapıl� tözlerin oluşturduğu küçük bir sürü, yaşam yakm7Jlrı, umutsuz, biçimden yoksun �eyler . . . .,

Okuyucunun d.:ı bir yargıya varabiieceği gi­

b� bu betimleme Bloch'un yaptığı dışavurum ­ cu ve gerçeküstücü dünya betimlemesine çok y�­ kın düşüyor. Aslında Benn ve Bloch bu sapta­ malardan birbirine tamamen aykırı sonuçlar çı­ kanyorlar. Bloch kitabında yer yer, tanımını y:ıptığı bugünkü dünya anlayışından kaynakla­ nan s2.nat sorunsalını [ Problcmatik] oldukça net görüyor: «Böylece önemli yazarlar konularının içine doğrudan giremeyip, onu parçaltyorla.r. Varolan dünya onlar

açı.'l'lndan

öykülendirebilecekleri 55


-anlatıln.bile.cek bir görünüm

yalnızca bOşluk,

olu�tıırmuyar;

Bloch bunun üzerine .b urjuvazi nin de vrimci d öneminde Goet be 'ye değin uzanan y olu araştı­ ra rak şöyle devam ediyor ; «Gocthe'den

senıra

eğitimci roman

devann

cdrJceğine; FranS?Z desillusionizmi geldi. Ve hffle bugün büyiikburjuVa..ml boşluğım içinde kusur­ suz karşı-diiny(Ula, .dünya olmay,an dünyada ya

da yıkıntılor dünyM'lnda ;uzlaşma.' ( uyuşma), 8omut yazarlar için ne bir tehlikedir, ne de okı­ rıaklulıır. Burada di']J,alektik davranıştan ba§ka davrant§m [yeri yoktur)�· ra diyalektik kurgu Için gereç [maketne] oıu�tumcl1il:, y'a da onun. Gdiycılektik ku.rgunım! 1 ] deneyi olacaktır [bu

dıwratıtŞ] ( . . . ) -...

Burada Bloch'la a yrıntıla r üze rinde kavga ed ec ek değili z. Yani, ne diya.lektik söZcüğünü sırf bire ysel bir anlam vererek kullanm asının, ne de düşleri yıkan roma nı (Desillusionsromaıı) Goethe'ye doğrudan bağl8lnasının üzerinde du­ ruyoruz. (Zaten benim eski Roman Kuramı'm, Bloch 'un bu ya mlgıaına kat kıda bulunmanın s'l­ nahını taşır.) Şimdi sorun dah!l. öne mli bir �­ de ; O da Bloch'un, --{\eğerleJıdirineye ters işa­ ret ko yara k- edebiyat yapıtla nnda öykünün ve konıpodsyonun, insanın nesnel gerçek ile Uişki­ sine ba ğımlı olduğu görüşün ü ortaya atmasında . •Bura ya dek h er şey d oğru. Bloch dışawnımcu­ 'lu kla gerçekü.stücülüğün tarihsel hakkını (or ­ taya çıkma hakkını) kanıtlamak isterken, dö­ nemimizi n eyleyen insanı i le toplwn arasınd&ki ı

56


nesnel ilişkileri araştımıayıp

-Jean Ghti.stoph

bu ilişkilerin bir eğitimci romana bile olanak ta­ nıdığını

gösterir-,

belirli bir aydın tabakasının

yalıtılaraıt alınmış bilinç-dururnundan çıkarak, bugünkü dünyanın nesnel durumunu

kuruyor ;

tabii bu dünya ona, tutumunun kilçınılmaz so­ nucu olarak, -ve ne ya:tık ki Benn'in düşünce­ lerin� de çok

dütı.y$:.

yakınlaftarak-

«dünya olmayan

olarak görünüyor, Gerçeğin karşısında

böyle ta:vır alım yazarlar için elbette «y�rleşik,

geleneksel türden » hiçbir eylem, hiçbir kurnuı,

hiçbir içerik, hiçbir .kompozisyon mümkün de­ ğildir. Dünyayı yaşantılanna böyle geçiren ilı­ sanlann yaşam duyg'Ulannı dile getinnek

�in

de dışavl,ll'\ (mculuk ve gerçeküstücü­

gerçekten lük ancak

biricik

obnaklı ifade

biçimleridir

arbk. Dışa.vurumculuiun ve gerçeküstücülüğün

böyle felsefe yoluyl·a. aldanıp !>&klanması, Bloch' un gerçeğe yönelnıek yerine, öylece hiç eleştir­

meden dışavurumculuğun ve gerçe�üstücülüğün ıjrerçek karşısında pozunu renkli bir kavram di­ line

dönüştürmesiyle,

oldukça yaralanıyor.

Tüm değerlendirmelerdeki bu kesin aykırı­ lıklara. ka�ın, Bloch'un belirli .olgul�.rı saptanıa­ sını gene de

doğru ve değerli sayıyorum. Bloch,

dışa.vurumculuktan

gerçeküstücülüğe

uzanan

zorunlu gelişirtı çizgisinin .göSterilmesinde «ÖtiQüler»in

içinde m

tutarlı olanıdır.

tum

Hatta

kurg«yıı bu gelişim aşamasının zorunlu sanat­

sal ifade biçinıi olerak görebilen ilk kez odur. (Üstelik

kurgunun

yalnızca ça�daş cöncü sa­

nat» akunında değil, çağdaş burjuva felsefesin-

57


de de bulunduğunu büyük bir zeka ustalığıyl a kanıtlamış olması, onun bu konudaki onur payı­ nı arttırıyor.) Ve işte sırf bu nedenle de, tüm bu gelişi­ min gerçek-karşıtı tek yönlülüğü, onda, bu yö­ nelimin diğer düşünürlerinden çok daha net or­ taya çıkıyor. Bu tek yönlülük -ama Bloch buna değinmiyor- daha doğalcılıkh. varolan bir şey. İzlenimciliğin doğalcılıktan farklı olarak ge­ tirdiği sanatsal ccilalama:. [süsleme] , sanatı karmaşık bağlanndan, nesnel gerçeğin birbirine dal anmış yollannd�n, canlandırılnuş öykülerde ve insanlardı>.ki varlık ile bilincin nesnel diyalek­ tiğinden daha çok canndımuştır» [koparmış­ tır] . Sembolizm zaten bile bile seçilmiş bir tek­ yönlülUktür. Çünkü sembolün anlam.Ml kabuğu ile semboliin içeriği arasındaki aynş-ıklık [he·

terojenlik] , ö�rıel [bireysel] ça.ğrışımın dar, tek luıtlı yolunda sembolik bağım kurabilir tmcak. Kurgu bu gelişimin doruk noktasıdır ; bu ba­ kımdan Bloch'un kurguyu tam bir ka.rarlılıklı gerek felsefi, gerekse sanatsal yönden cöncü » edebiyatın ve düşüncenin merkezine koymasını saygı He karşılıyoruz. Kurgunun ö� biçimiy­ le fotomontaj olarak şaşırtıcı, hatta arasıra güçlü bir ajitasyon etkisi yapması, özellikle, ta­ mamen aynşık [ heterojen] , nesnel olarak bir­ birleriyle hiç ilişkisi bulunmayan, yalıtılarak [bütünden] kopanlmış gerçek pa.rçalannın şa­ şırtıcı biçimde bir araya getirilmesinden ileri gelir. İyi fotomontaj, iyi bir espiri etkisi yap:ır. Ancak bu tek yönlü bağlama --espiri de yerin-


de ve etkili olsa bil� gerçeği (her ne kerte bu gerçek, gerçek olmayan biçiminde kavranıyor­ sa da), bağlamlığı (her ne kerte bu bağlamlık bağlamsızlık biçiminde formüle ediliyorsa da) ve bütünselliği (her ne kerte bu bütünsellik bir kargaşa olarak yaşantılaştırılıyorsa da) can­ landırma iddiasıyla ortaya atıldığı 8llda, sonuç­ ta yaratacağı etki derin bir tekdüzelik [mono­ tonluk] olmaktan öteye gidemez. Tek tek aynn­ tılar en alacalı bulacalı renklerle ışıldayabilir­ ler, �üm hiç de iç açıcı olmayacak biçimde gri­ dir ; tıpkı parçal:ı.n çeşitli renklerde göze çarpsa da, sokak ortasında topla.nınış suyun bir pis su birikintisinden başka bir şey olamayacağı gibi. Bu tekdüzelik nesnel gerçek-yansısının bir yana bırakılmasının, zengin bir karmaşa oluş­ turan bağlantılann birlik ve çokyanlılığının can­ hndınlması ve bu bağlantıların tipler içinde yansıtılması için sanatsal bir çaba harcanması­ nın kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü bu dünya­ duygusu, canlandınlan yaşam gerecinin [mal­ temesinin] içinden, gerçek tabiatından bir kom­ .pozisyonun, bir yapının kunllınasın:ı, bir ses yükseltilmesine, Ya da yükseltilen sesin kısıl­ masına olanak tanımaz. Eğer bu sanatsal eğilimleri yozlaşma [ çö­ küntü] eğilimleri diye tanımlarsak, hemen, cseç­ kin akademicilerin cehaletinden ileri gelen bil­ · giçliğe» karşı bir öfke ve kızgınlığın bağır­ tılan sık sık duyulur. Bu nedenle, bana karşı çıkanlarm bile öteki konularda büyük bir oto­ rite saydıkl$Tl, değt>:r ı· erdikleri, yozlaşma [ ÇÖ·· 59


küntü] konulannın uzmanı sayılan bir kişiyi , Friedrich Nietzsche'yi yardıma. çağımıama izin verin. «Her edeb i yozlaşma [çöküntü] neyle bell i olur?. diye soruyor ve yanıtlıyor : buntlın böyle bütün � « ( . . ) yaşamın oturma� için. S&cük � hale gelir ve cümlenin içinden fırlayttp gider: cümle ağırltk kazaınır ve yanın (<ıyntı.tmın] anlamını ka:rar­ tır�· yan '[layrınU] bütii:nü yok ederek can ;ka,. zanır .ı.-,;.biiJtün artık bütün değildir. Ama btt, yoolaşmanın [çölcü.ntiiniin] her iislflbtl. 1çm ge­ .

çerli bir denklemdir: Her keresinde. at01YI1arın c.:narşiBt, iradenin t!LırmlUl.ağımkltğı ( ) Ya.jtJ­ m!ı gelmce, aynı cllm.Zıl'ık: yaşamın titreşim.i ve . . •

bcreketliliği, en "iiçli,k nemıel�n · içine zorla sıkıştı?'tlmı-ış; geri kalan i&e� �a11NUım. YQk8tJ:n,. luk. Her yanda felç, acı, rlonukluR ya da �­ manlık ile kalrgaşa var: Her ikisi de, örgütle· menin tırmanılan biçimleri ne denLi �. o denli göze ba twı. Bütün ise amk hiç � yor; biWşttrilmiştir o� ölçflıüp biçilm.iştir, ya.. paydıt, dir.,

bir gözbağctlik'tmı OO.Şka

bir şey

değil­

Nietısche'nin olduk� kp.rakteristik bu be­ ti:mi1 sözkonusu yönelimlerin sanatsal eğilimle­ rinin tıpkı Benn ve Bloch denli fyi bir betimidir. Ve dışavurumculuğun her türlü eleştirel yoru­ munu ckabalaştııına� diye yadsıyan, m,avu. rumculu� teori ve pratiğinden alınan her ör­ neği , hiçbir şey kanıtla.mayan kaba dışavunım­ culuk, diye görüp kulak arkası eden Walden' den dilediğimiz, Niet.zsche'nin bu yozl.a.ş.m& ku60


ramını, genelleştirilmiş dUsel biçim venne kura­

biçiminda kullanışı karşısında tavır alması. dır : «Neden yalnızca cümle kavranabil8in. de söız­

nu

aük kavronam.asm1.

• .

Ve yazarlar

eıge7Mn ol­

başladık'lart iÇin, 1wmen söuüğe aJdnş et­ �k81zin bi� cümle '!/apıyorlar. Ama sözcük ege­ maya

oluyor. Sözcük cii:mleyi parçalıy<JT, böylece edebiyat parça-ya1J1,t'a döniişiiyor. Yaln'IZC'a 8&­ cükler birll}Şiyôr. Cümleler hep dağtl'J'M.Ştır.» İşte bu «kaba�wrumcu» dil kuramı Walden'in eseri . Kuşkusuz ilkeler hani Joyce'da bile yfu:de� bir tutarlılıkla sürdürülemez. Çünü yüzdeyüz bir kargS§a ancak delilerin ka­ fa,sına egemendir ve Schopenhauer'in bir kez haklı olarak ileri sürdüğü gibi, yU�eyüzl ük bi:r k�kuculuk ancak tıma.rhanede bulunabilir. An­ cak kargaşa [kaos] öncü sanatın dünya görüşü dayanağını oluşturduğundan, birbirine dayan­ nıtş, tüm ilkeler konuya yabanCı (nıaddeye ye.­ bancı] bir gereçten türemiş olmak zorundadır­ lar. Bu nedenle bu kıwgusal yor:ıunlar, bu bir araya toplamalar vb. yalnızca yedek parça. ola­ bilirler ancak, bunlar bir sanatın tek ha.tlılığı� mn artmasından öteye anlam taşımazlar. men

� bu edebiyat yönelimlerinin doğuşu, ekonQlll�den, toplumsal yapıdaiı, emperyalist dö­ tıemin sınıf savaşımlanndan çıkılarak �ıla­ cak bir şeydir. Bu bakımdan Rudolf Leonhard

dışavurumculukta zoru.nlu. bir tll.1"iMtd /enhtnen


bulurken haklıdır. Ancak ünlü Hegel cümlesini şöylece değiştirip düşüncelerini sürdürürken ya­ rıyanya haklıdır :

cDışavurıımcıduk (eskiden), yani bir o zamanlar mantılclıydı.»

Z4-

manlar,

Her ne denli llegel idealizmi, mantık kav­ ramı içine zaman zaman varolanın savunmasını yc::::"leştiriyorduys:ı da, c tarihin mantığı:. HegeJ' de bile böylesine bP.sit değildir,; hele hele marks­ çılık için bu « mantıklılık» (tarihsel

hiç

zorunluk )

de öyle kolay değildir. Tarihsel zonınluğun

kabul edilmesi marksçılık1 a ne varolanın haklı gösterilmesi (hatta varolanın dönE'ıninde

bile)

anb.mına geliy<;>rdu, ne de tıuihte kaderci zorunluğun ifadesi

sayılıyordu. En iyisi

bir gene

ekonomi alanından bir ö:r·nekle gösterebiliriz bu­ nu. Kuşkusuz ilk pr.ra birikiminin oluşması, ya­ ni küçük üreticiierin üretim araçlarından kopa­ rılmala.rı, proletaryanın yaratılması vb. tüm

in­

sanlığa sığmayan canavarlıklara karşın tarihsel bir zoruluktu. Gelgelelim hiçbir aklı

başında

marksçı, bu dön�min İngiliz l;ıurjuvazisini -He­ gel mantığının taşıyıc:ısı (gerçekleştiricisi) ola­ rak kutlamayı düşünmez. Ve gene burada kapi­ talizmden sosyalizme geçişin kaderci bir zorun­ luğunu gönnek, hiçbir markaçının aklına gel­ mez. Marx daha kendi döneminde devrinin Rus­ ya'sı için ilk birikimden kapitalizme geçme yo.

lunun biricik kaçınılmaz yol flayılmasına şiddet ­ le karşı çıkmıştı ; ve bugün, Sovyetler Birliği'n­ de gerçekleştirilmiş sosyalizmin koşulları altın­

da, geri kalmış ülkelerin ancak ilk birikim ya-

62


lundan önce kapitalizme, oradan da sosyalizme geçebilecekleri görüşleri karşı-devrimin izlence. sinden [programından] başka bir şey değildir. KJBacası Leonhard gibi düşünerek dışavunımcu­ luğun doğuşunu tarihsel bir zorunluk olarak ka­ bul etsek bile, bu hiçbir zaman onun sanat açı­ sından doğru, yerinde bir akım olduğunu, gele­ ceğin sanatı için kaçınılmaz bir uğrak, yapı ta)iı niteliği taşıdığını kabul etmemiz anlanuna gel­ mez. Bu nedenle Leonhard, dışavurumculukta «Yeni gerçekçiliğin olanaklaştırılmt:ı..'n yolunda insanın saptaııısııa ı ve şeylerin tavlanmasını, serUeştirilmesinh görürken ona katılamayız. Burada Bloch gerçeküstücülükde, kurgunun yaygınla.şmasınd:ı dışa.vurumculuğun kaçınıl­ maz ve zorunlu sonucunu görmekte çok haklıdır. Wangenheim'a gelince, o d:ı. dışavuruınculuk içiaden sosyalist gerçekçilikte kullanılmak üze­ re yitirilmemesi gereken bir kalıt çıkarmaya çalışıyor. Dışavurumculuktan kurtarnıaya ça­ lıştığı parçalan şöyle savunuyor � «Ilke olarak : Dışavuro.mcıdtık tiyatrosu güçlü etki yr.ıptıysa da., dünyayı bölük pörçük yansıttı. Soayalist gerçekçiliğin tiyatrosu, bi­ çimlerinin tüm çeşitliliği içinde, (gene de) birli· ği !f'ansıtır. » Ve bu nedenle dışavurumculuğun , sosyalist gerçekçiliğin temel yapı taşlanndan biri olması gerekiyor demek ? Bu gerekliliği verecek ne �­ tetik, ne de mantıksal bir kanıt bulamazsı­ nız. ( . . . ) Eski yazımda açık seçik dile getirilmiş olan ·


dışavunımculuğlln tarihsel değerl'endiriln'ıesin. den hareket eden Bloch, şu suçlamada bulunu­ yor bana karşı � «Vstyaptıda geleceği önceden. yakalaya n [haber -veTen] hhrek6tler gerçek ol:r�ı, geç kapitalist toplumda öncülük (yenilikçilik) yQ"/o. tuT. � Bu suçlamanın kaynağı, .Blqch'Wl bugünkü sanatın yolunu yalnızca gerçeküstücüliiğe ve kurguya giden yolda bulmasında yabyor. Bu y� nelirnin öncülük [yenilikçilik] rolü tarb.şılırsa, Bloch'a göre, topluinsal gelişim eğilimler\nin ideolojik düzeyde önceden saptanması olanağı da kabul edilmiyor demektir. Ne ki bu doğru değildir. Marksçılık ideolo_ jinin bu önceden gönne işlevini her zaman ka­ bul etmiçtir. Edebiyat alanmda kabnak istersek, Paul Lafargue'ın Manc'a dayanarak Balzac'a ilişkin neler aöylediğine bir kulak verelim : « Bakac yalnızca döneminin toplum tarihçi3i değil, aynı zamancia LoiUB Philippe [zamanın­ da] henüz eml:rrio durumunda olatn ve cı:nrok onun ölümünden aotıTVJ, Napole;on lll zamanın­ da ta1TUJ111.en g6Uşebilon peyg8ltlbersi tipierin de yaratf.Ct31ydı.» (Altını ben çizdim G. L. ) Peki b u markaçı anlayış bizim dönemimiz için de geçerli mi ? Elbette. Ancak böyle oııpey­ gambersi tigleri � ya.l1ı.tzca önemli g�lerde bulabiliyonız. Maksim Gorki'nin romanlarında, uzun öykülerinde ve dramlarmda [oywılarında] böyle tipler sürüsüne bereket. SoV'yetler Birli­ ği'ndeki son gelişmeleri [1937] dikkatle ve net 64


bir .baqla izieyebilen kimse, Gorki'nin cSivri­ sinek ;p (Kaınor�L -ıKlim Samgin'in Yaşamı:., «Dofstiyagev» gi·bi yapıtlannda gerçek var4kla. rı ancak şimdi tamamen su yıüzüne çıkahilmiş bir dizi tipi, Marx'ın anlamı�da önceden görüp

saptayabiidiğini farkedecektir, . .

Benzer örnekleri Alman edebiyatında da bulabiliriz. Heinrich Mann'm ilk ya.pıtlarını, söz­ gelimi cUynık:�- ya da «Profesör Unrabı ve öte­ ki bir�ok yapıtı düşünelim. Burada. Alman bur­ juva.c;ınm ve demagojiyle yolundan saptınlrnı.ş Alm811 küçükburjuvasının sonradan faşizmle tü_ müyle serpilip gelişen tiksindiric� bayağı..hay­ vanca bir dizi özelliklerinkı ..peygamberce» ön­ ceden bildirildiğini kim yadsıyabilir ? Ve bu açı. dan Mann'ın «<V. Henri:. karakterine bakılsın; ge�ekten yqa.mdaki gi·bi sahici, tarihsel yön­ den hakiki bir figürdür bu ; ama aynı zamanda, antifqist cephenin savaşı:mları sırasındaki geli­ şim boyunc:ı&ı ancak faşizmin yenilmesi süreci içinde serpilip gelişen insancıl özelliklerin ön­ cede;n yakalanm88ldır da.

Gene zama.nıtmzdan bir karşı örnek alalım·. Savaşa karşı ideolojik savaşım, en iyi dışa.vu­ rurnculann ana konulanndan biriydi. Peki çev­ rem.izde öfkeyle kuduran, tüm namuslu dünyayı tehdit eden yeni emperyalist savaşın [ 1937] ön­ ceden habercisi olarak ne kalmiŞtır bu edebiyat­ tan geriye. Sanırım hiç kimse b\lgÜn bu edebi­ yatm. tümüyle eskimiş olduğunu ve günümüze kesinlikle uyguWıamayaeağını yadsunayaca.k­ tır. (Buna kartın, gerçekçi Arnold Zweig Ç�

F: 5

65


Gri8oha'smda, Verdun Onürıt/6 �ğitim'inde, sa­ vaş ile onun arka planı arasındaki bağlamlığı, « normal» kapitalist hayvanlığın savaştaki top­ lumsal ve bireysel deva.niını, boy göstermesini öylesine canlandırmıştır ki, yeni savaşın can alıcı yanlarından birçoğunu önceden haber ve­ rebilnıiştir.) Bütün bunlarda öyle gizemli [esrarengiz] ya da aykırı bir yan yok; özellikle her sahici. önemli gerçekçiliğin özü ( yapısı) budur. Don Quijottidm O!blomoo' a, buradan da günümüzün gerçekçilerine uzanan böyle bir gerçe�çilik ; ka� rakterierin yaratılmasına yönelmiş hir gerçekçi­ lik olduğuıu;ian, insanlarda, insanların birbirle­ riyle ilişkilerinde, insanların eylemlerini gerçek­ leştirdikleri durumların içinde, toplumun, ve hatta tüm insanlık gelişiminin nesnel gelişme eğilimleri olarak uzun dönemler boyunca etkin­ liğini sürdürmüş olan kalıcı, 8iire�li ymrları aramalı dır.

Bu �n yazarlar gerçek bir ideolojik ön­ cülük [akımı] oluştu1"/JJrlar; çünkü nesnel ger­

çeğin canlı, ama henüz gizlilikten kurt.ulaın.aımş eğilimlerini öylesine derin ve doğru canlandınr­ lar ki, onların. canlandırmaları [yaratmalan] daha ilerdeki gelişiınce doğrulanır. Hani bu doğrulamayı, başarılı bir .fotoğrafın aslı ile öyle basit bir örtüşmesi, ona tıpatıp benzemesi an­ lamında değil de, özellikle gerçeğin çolt yanlı ve zengin bir biçinlde kavraıımasmın ifıı.desi, onun [gerçeğin] daha ilerdeki bir gelişim ibasa.ma.ğın­ da tamamen serpilip açılacak ve herkesçe algı66


lanabilirleşeoek bir fenomene dönüşecek yanla­ rının, (şimdilik) yüzey altında gizlenmiş eği­ limlerinin yansıması olarak düşünmeliyiz. öy­ leyse büyük gerçekçilikte, gerçeğin, doğrudan doğruya pek büyük önem taşımadığı halde, nes­ nel yönden o denli can alıcı, sürekli bir eğilimi· ni canlandımı:aktayız. Yani gerçek ile çok yanlı ilişkileri içindeki insanı ve özellikle bu zengin çok yanlılık, çok çeşitlilik içinde locilwı olam.ı, 8'Ü· rakliyi [ canlandınnz] . Ve öte yandan, geli.şın& nin, canlandırıldığı, dile getirildiği sıralarda he­ nüz filizimsi varlığını sürdüren ve [ içinde ba­ nndırdığı] tüm nesnel ve öznel olanaklan [be­ lirlenimleri] gerek toplumsal, gerekse insana ilişkin yönleriyle açıp geliştireineyen bİr eğilim de ayrımsanıp [farkedilip] canlandırılır. Böyle eğilimıeri yakalayıp �. edebi� ki hakiki öncülüğün görevidir. Bir yazarın öncü akıma gerçekten girip ·girmediğini gelişmenin kendisi gösterir; onun [ yazann] insan karakter­ lerinin önemli özelliklerini, geli1Jme yönlerini, toplumsal işlevlerini doğru, aynınsayıp, etkileri kalıcı olacak biçimde canlandırmasına bakar bu. Herhalde şimdiye değin yaptığımız açıklama­ lardan sonra, edeıbiyatta böyle bir öncülüğü an­ cak önemli gerçekçiZerin oZ�turalJiılecekleri or­ taya çıkmıştır. Hani sorun, öznel yaşantıda dürüst bir ön­ cü};ük duyıgusu taşımak değildir ; önemli olan ön­ cülük duygusu taşıyarak sanat gelişiminin önünde yürümeye çalışmak, dahası, ne denli göz kamaştıncı olursa olsun, bir takun teknik yeni67


likler [yapıJljlk] değil _,ijneülüğün toplums4/. ve insana iliŞkin içmği, . .ıı:peyga.nıberce» önce­ den haber verileıiliı .gen.işliği, derinlikliliği ve. doğruluğudur. Kıaacası : üstyapıda önceden haber

veren

bir hareket olanağının yadsınması, buradaki tartışınıının odak noktasını oluşturınaz. Tartış· ma şu sorularda odaklanmaktadır.: GeliıPlleıyi kim önceden y.akala.rnış, ha-ber vermiştir? Na8U. ve neyi haber vermiştir? Yukardaki çoğaltılması çok kolay kimi ör· neklerde, günümüzün önemli gerçekçilerinin sa­

yaratarak neyi ön­ ceden haber verdiklerini gösterdik. Şimdi şu k arşı SOnlY\1 sorarsak : Dı.şa.vurumculuk rwyi ön­ natsal düzeyde, karaltterler

ceden haber v�nniştir? Bloch'dan yalnııca. şu yanıtJ. alınz: gergeküstücülüğü. Yani, toplumsal

gelişm�leri insan k&rakterlerinde canla.ndırarak önceden ha-ber venne yeteneğinden illoece yok­ sun olduğu, en büyük savunucularının ya.ptık­ la.flı karak teri$tik ·ta!lımla.ma.dan açık seçik bel­ li olan bir başka edelnyat akım.nı: cPeygaııır ıbe ­ si tipler»in 'yaratılmasıyla, ilerki gelişmelerin önceden ge�k anlamda yakalanınası ile, öneü­ lükçülüğün hiçbir ilişkisi yoktur� olam·az.

olımunıştır,.

Eğer böytec!e edebiyattaki öncülüğün ölçıü­ tii:ntin ne olduğunu anladıksa, somut $0lılla.rın

yanıtlanması da zor �lmayacakbr artık. Edebi­ yatımılda öncü kimdir öyleyse ? Gorki gibi «pey­ gambersb canlanc:hrmalan gerçekleştirenler mi ;

yoksa, doğalcılıktan

getÇeküstücülüğe değin her


yeni modanın bandobaşısı gibi en önünde giden. her akımı modası geçmeden bir yıl önce <ı:aş­ mak:ı. için kasıla kasıla gezinen, tQprağı bol ol­ stın, Hermann Bahr mı ? Bay Bahr elbette bir karikatU:rü bu işin; dışavutwnculuğun inançlı savuhuculannı onunla bir tutmak aklımın ucun� dan .b ile geçmez. Ama ge�k olan bir şeylerin karikatürüdür o : Biçimci, içerikten yoksun, top--' lumsal gelişmenin büyük akıntısından kopmU§ öncülüğün. Marksçılığın bilinen dogrulan�dan biri, in­ sanın her faaliyetinin, eylemde bulunan öznenin faaliyetine ilişkin kendisinin ne lW.şündilğilne bakılarak değil de. o faaliyetin nesnel olarak toplam bağlamlık içinde neyi teın.sil ettiğine ba­ kılarak yargılana.bileceğidir. (ı) Öyleyse her yönden bilinçli bir «ÖnCÜ» Ol­ mayı isternek zorunlu olmadığı gibi ( kralcı Bal­ :Jı:ae'ı düşünebiliriz) , öte yandan sanatta devrim yapmaya, «kökten yepyeni» bir şey yaratmış olmaya yönelik en ateşli istek, en yürekten inanç bile, sırf istemede, sırf inan� kaldığı sürece, hiçbir yazarı geleceğin gelişim elliimlerinin ha­ bercisi kıla.m.az. 1)

oldu�

onun ka­ veremezsek, böyle blr aıt.flst olma dönemilll de, o d�emin bl:llnclne bil­ karak ya1'8,1l•yamayız. Bu bilinç daha çok maddi ya. N'asıl bir bireyin ne

hakkında

fa.sından geçeniere bakarak karar

şanuıı çel!,kllertU4en hareket

edilerek,

üretim

güçl�·

li ile üretım mşklleri arasındaki wevcut çeli§klye da­ yanılarak açıklanmahdlr. önsözUnden.

[K. M.a.rxp

(Politik Ekonominin Elşiı!l'isl


6. Bu eski bilinen hakikati çok güncel biçimde de dile getirebiliriz : Cehennemin yolu iyi niyet­ le döşenmiştir. Aramızdan herkes kendi geliş­ mesini ciddiye alıp, gözünü budaktan sakınma­ dan nesnel bir eleştiriden geçirirse, bu eski, bili­ nen doğruyu ,ara sıra öğrenmektedir. Bu uygu� lamaya kendimden başlamak istiyorum. 1914191.5 ·kışı : öznel olarak savaşa, savaşın anlaıruıız­ lığına, insanca ol..mayışına, kültür ve uygarlığı yok ediciliğine tutkuyla karşı çıkma. Çaresizlik­ le bezenmiş karamsar bir ruhsal durum. Kapita­ lizmin güncel durumunu Ficlıte'nin anlayışına uygun olarak «giinahkarlığm tamamlanmış ça­ ğı» diye tanımlama. Yani öznel dilek, itici bir karşı koyma'ya dönüşmüş. Bunun nesnel sonu­ cu : içi-dışı idealist mistisizm kokan, her yanıyla sapma kadar tepkici-gerici ve tarihsel gelişime ilişkin tüm değeriendinDeleri yanlış olan Roman Kuramı kitabımdır. 1922'ye gelindiğinde, dev­ rim sabırsızlığıyla bezenmiş bir havanın heye­ canı. Kızıl savaşın emperyalistlere karşı sıktığı kurş�nlar kulaklannun dibinde vızıldıyor hi­ la ; Macaristan'da yasadışılığın heyecanıy­ la tirtir titriyorum ; varlığıının tek bir teli [parçası ] bile, ilk büyük devrimci dalganın geç­ miş olduğunu, komünist öncü [hareketin] ka­ rarlı devrimci iradesinin kapitalizmi yıkma ye­ teneğinden yoksun bulund�ğunu hA.la kabul et· rnek istemiyor. Yani öznel temel : devrimci sa.bır­ sızlık. Nesnel sonuç : (bir ürün) Tarih Ve 8ın.ıf 70


Bilinci. ldealizminden, yansırna-kuramını eksik kavrayışından, doğadaki diyalektiği yadsıma­ sından dolayı tepkici-gerici bir yapıt. Elbette ben bu dönemde başına böyle şeyler gelen tek in· san değilim. Tersine, kitlesel bir ola.y bu. Ve be­ nim şu önceki dışavunımculuk yazımda birçok­ larını ka.rşıma alm.ama 'yol açan görüşüm, yani dışavurumcııluğu USPD (2) ideolojisiyle bir bağ içine sokmam, aslında yukarda sözünü ettiğim eski doğruya [hakikate] daya.nma.ktadır. Bizim dışavurwnculuk tartışmamızda dev­ rim (dışavurumculuk) ve Noske -tam dışavu­ rumcu bir .biçimde- karşı karşıya konuyorlar. Peki ama acaba Noske USPD'nin kararsız, çe­ kingen, komitelerin iktidan almalarını engelle­ yici, karşı tepkicilerin örgütlenınesine ve silah­ lanmasına göz yuman tutumu olmasaydı, yani kısaca USPD olmasaydı, devrimi bastırabilir miydi ? USPD'nin varlığı zaten Alman işçileri­ nin duygusal yönden devrime en çok gönül ver­ miş, en köktenci kitlesinin bile, ideolojik bakım­ dan devrim için henüz donanmamış olduğunun 2} nn

Alman Sosyal Demokrat Pıı.�lsi'nden ayrılania­

kurduklan grup ( Soeyal Demokrat Parti Birlifi ) .

1916 Martında 1 8 merkezci sosyal demokrat, bütçeye

kırmızı oy verince partiden

atılırlar. Bunun üzerine

sosyal. şoveııi:ıımıe karşı açık seçik bir programı olma. yan Sosyal Demokrat

�i

Birlitf kurulur. Savaşa kar.

91 devrimci savaşımı yedsıyan, kendisini

Sosyal

De­

mokrat Parti'nin bir parçası olarak gören, pasifist nl­ tel !kteki bu grup, partiden kapı dışan ed!l!nce, USPD'� kurar, (Çev.)

yi

71


parti düzeyindeki, örgüt düzeyindeki en belirgin ifadesiydi. Spartalma Birliği'nin USPD'den ya­ vaş. yavaş kopması, ilkece yetersiz eleştirisi, Le­ nin'in daha baştaİı beri Spartaluı.s Birliği'nde kı­ yasıya eleştirdiği, Alman devrimindeki öznel etmenin [faktöİiln] zayıflığımn ve gelişlne:ınlş­ liğinin önemli bir yaıunı dile getiriyordu. Elbette durum tüınüyle böyle ba.site indir­ genecek gibi değildi. Eski yazımda. USPD'nin önderleri ile kitle arasında kesin bir ayınm yapn14ştım. Kitleler güdüce devrimciydiler. Nes­ nel yönden de devrimciydiler; savaşla doğnıda.n ilgil'i işletmelerde, fabrikalarda grevler yapmış-­ lar, cepheyi parçal.aınışla.rdı ; devriınci heyecan­ ları Ocak devrimine yol açmıştı : Ancak ne olur­ sa olsun, kararsızdılar ve durumu açık seçik kavramış değillerd� paçalarını ·Önderlerinin de­ ınagojisine katırdllar. önderlerinden kimileri (Kautsky, Bernstein, Hilferding) bilinçli karşı­ devrimcilerdi ; nesnel olarak eski Alman sosyal demokratları ile işbölümü yaparak (bunu ken­ dileri itiraf etmişlerdir) burjuva. egemenliğinin kurtarılması için kendilerine düşeni yerin·e ge­ tinnişlerdi. Nesnel anlamda gerçekten dürüst devrimci önderiere gelince, bunalım döneminde devrime yöneltilmiş .bu sabotaja karşı etkili bir direnişte bulunma yeteneğinden y�r. öznel (kişisel) dürüstlülderine, karşı koyuşla­ rına k8.f\nn, ımğ önderlerin halata a.sılına.lanna engel olmadılar; dirençleri giderek bir kınJ.ma.. ya, kopmaya, USPD'nin parçalamD8.sma, so­ nunda da. kendi sonlannın hazırlanınasına en72


gel olmadı.

USPD hareketinde gerçekten dev� USPD ideolojisinin

rimci eğilimler, USPD'·nin,

parQ&lanmasına çalışanlardı. Peki ya. dışav:urumcula.r ? Onhr ideologlar·

dır. Önderler ile kitleler a.rasımie. dunırlar. Ki­ şisel [ öznel] olarak

çoğunlukla ha.m,

'bula.nı·k, karmakanşık inançlar ve

belirsiz,

düşünceler

da, dürüsttürler. Ama aym zamanda, o ham devrimci kitlelerin kendilerini alamadıklan ka}'paklıktan başka, çok �itli taşısılar

bir tek

ka.tş.ı-devl'imci parolalann kolaylıkla kullana... bileceği tüm, olasıl tepkici�gerici da tıka basa doluydular.

dete yut

önyargılarla

(Soyut pasifimı, şid­

başvurmama ideolojisi, bUl"juvazinin so­ eleştirisi,

ideologlar

an�st ÇJlgmlıklar vb. )

Ve

olarak, bu belirli geçiş . durumunu,

gerek düşünce, gerekse san&t dii?.eyinde dura­ ğanlaştırd.ılaı-. Ve devrimci �ıdan bakıldığın­ da, bu

USPD olojik

bazı bakımlardan kitlelerinin geçiş

içinde

durumundan

k:ırarsız,

sallantılı

bulundukları çok

daha.

ide­ gerici

bir geçiş dunımuydu. Ancak böyle ideolojik bir geçiş durumunun devrimci anlam ve önemi akış içinde bulunmasından, ileri doğru

da.tt,

kendini

zorla.masm­

cıv.rağan.ra.,�nda.n

[bir

yerde yerleşnıemesinden] ileri gelir. Bu geçiş idMlojisinin dışavurumculuk� gerek sanat, ge­ rekse düşünce düzeyinde

durağanlaştırılm8$ı,

hem dışavurumcuların kendileri, hem de onla­ rın etkisi altında bulunanlar .bakunından,

ların devrimci yönde yrüriimelerini

bun­

engelledi.

Sallantılı geçiş ideolojilerinin sistemleştirllme-


sinde hep raslanan bu .zararlı etki, dışavurum ­ culukta özel bir gerici-tepkici nitelik kllZ3llffiış­ tır. Bir yandan hitlerciliğin o debdebeli, bol ke­ seden atan iddialarında, ukalalıklanda, ebedi hakikatler biçimindeki vaazlarında beliren bu gericilik-tepkicilik, dışavurumculuğun devrim yıllannda.ki yapısının ( özünün] belirtilerinden­ di. öte yandıı:n dışavurumculukta, yanlış eği­ limlerin sanatın derinden kucakladığı bir ger­ oçeğin yardımıyla denetlenmelerinin ya da aşıl­ malarının engellenmesi sonucunu doğuran öı-­ gül-gerçek karşıtı eğilimler, dışa vunımculuğun bu özelliğine yol açm1şlardır. Gördüğümüz ·gibi dışavuriımculuk, sıkı sıkı­ ya sarıldığı doğrudanlık anlayışına gerek sa­ nat, gerekse dünya görüşü düzeyinde uyduruk bir derinlik, uyduruk bir tamamlanmışlık ka­ zandırmak isterken, böyle bir geçiş ideolojisi­ nin durağanlaştınlmasıyla zorunlu ılıağlamlık içinde bulunan tüm tehlikeleri de artınr. Eğer dışavuruınculuk gerçekten de ideolo­ jik bir etkinliğe sahip olmuşsa, etki altına al­ dıklannın devrimci aydınlanma süreçlerini olumlu yönde köriiklememiş, tersine, bu süreç­ leri engellemiştir. Bu etkisi de USPD ideoloji· siyle aynı çizgide yürür: Her ikisinin de aym gerçeğe çarpıp parçalanmalan rasıantı değildir. Eğer, Noske'nin yengisi dışavurumculuğu da yıkmıştır, deniyorsa, .bu, gerçeğin bağlamları­ nın dışavurumculuğa özgü biçimde bt18itleşti­ rilmesidir. Dışavurumculuk bir anlamda birin­ ci devrim dalgasının sonuyla birlikte hatıp git74


miştir ve bu devrimin sonuca ulaşmamasında USPD ideolojisinin suçu büyüktür. Bir

başka

anlamda da, olgunluktan uzak başlangıç

döne­

minin devrimci gevezeliklerinden gittikçe daha kitleılerin devrimci

güçlü kurtulmaya başlayan

bilincinin ann�yla,

[ aydınlığa kavuşmasıy­

la] çökmüştür. Almanya'da dışavurumculuğu yalnızca ilk

devrimci dalganın yenilgisi değil, aynı zaman­

da

proleter devrimin Sovyet Rusya'da

gerçek­

ten yerine oturması da tahtından düşünnüştür. Proletaryanın egemenliği ne denli sağlamlık ka­ zanmışsa, sosyalizm Sovyetler Birliği'nin eko­ nomisine ne denli kapsamlı ve derinliğine yer­ leşmiş, emekçi kitleleri kültür devriminin kapsa­ mına ne denli köklü ve yaygın almışsa, cöncü sa­ nat» da, Sovyetler Birliği'nde gittikçe güçlenen gerÇekçilik tarafından o denli güçlü ve hiçbir umuda yer bırakmaksızın geri itilmiştir. dışavurumculuğun

leyse lilde

devrimci

nüdür.

kitlelerin

Mayakovski ya da

yenilgisi

son

öy­

tah­

olgunluklarının ürü­ bizdeki Becher

gi­

bi şairlerin gelişim yolu, dışa vununculuğun ölü­ münün hakiki nedeninin kitlelerin olgunlaşma­ sında aranıp bulunabileceğini özellikle gösteren örneklerdir.

Tartış.mamız katıksız edebiyat

tartışması

mıdır ? Sanıyorum ki, değil. Bu tartışmanın en son dayandığı yer, hepimizi ilgilendiren, hepi­ mizi aynı ölçüde harekete geçiren politik bir


sorun açısından önemli sayılmasaydı, ı;ıanıyo� edebiyat yönelimleri ile onlann kuramsal yönden açıklanmalan arasındaki çekişme ·böy­ lesine geniş dalgalar oluştunnazdı : Halk cep­ hesi olu.şmazdı. rum

Bemhard Ziegler çok sivri bir biçimde 'Mlk· Qilsk ( halka özgürlük) sorusunu tartışmaya so­ kuyor. Her yanda bu soru'nun yol açtığı . heye­ canı duyuyoruz ; kuşkusuz bu yoğun ilgi olum­ lu bir şey. Bloch dıŞavurumculukla birlikte halkçılığı da kurtarmak istiyor. Diyor ki: Dışa1mrumculuğun halka yabanct �ca­ liği [gwruru] Mç yoktu, daJuı.s.ı tam tersi : cMa­ vi ;Bitıici» tablo8u (') Mu'T"Mei (yörerir�Mı) oam 8ii8lemelerin1 kopya eder; [bu Mblo] d!uygulmı&ırıcı, inanı&lmaz ve giz dolu

en

ba§ta

köylü

Ba-­

nahna, çocuklatin tJe tutuklula1'11n re.simleriıne, akıl hastalarının .şaşırt-ıoı belgelerine, ilkeUerin smıatına bakışa yol açtl.

Böylesine bir halkçılık anlayışıyla h�r şey karmakarışık oluyor. Halkçılık ilkel cürünle­ rin:. [sanat ürünleri] ideolojik seçimden yoksun olara.k, artistik ölçütlere göre, ağız tadına göre kabulü [toplanması] değildir. Gerçek halkçıJl1.· ğın bütün bunlarla ilglsi yoktur. öyıe olsaydı, cam resimleri ya da zenci plastiği toplayan her cme§e odunu», kafayı üşütünce insanın me­ kanik aklın bağlarından (zincirlerinden ) kurtul3)

(Çev. ı 76

Alnıan

Dı.fı�Vlırumcu.

ressa.ını F.

M:arc'ın yapıtı


masını kutlayan her :zıüppe, halkçılığın da öncü savaşçılanndan biri olurdu. Kuş.ku$uz bugün doğru bir halkçılık anla­ yışını saptamak oldukça. güçtür, Çünkü halkın yaşamının, kapitalizmin aslında ilerici olan eko­ nomik etkenleriyle parçalanması, halkın dünya görüşünde, sanat çalışmala.ntıda, zevklerde, ah­ laksal yargılarda bir güvensizlik yaratmaktadır --demagojik zehirlenme olanaklarım doğur­ maktadır. Ve halk üretiminin eski ürünlerini geli.şig.üzel, seçmeden kendimize yoaklaştırma­ mız, her durum ve koşul altında, her bağlamlık içinde kesinlikle ilerici bir tutum olmadığı gibi, halkın her türlü engele karşın gene de yolunda ileriye yönelen canlı güdülerini körükleyici bir çağrı da değildir. <*ne aynı nedenlerle, bir eqebiy.e.t ürününün ya da edebiyat yöneliminin geniş bir yaygınlık gösterınesi de, onun halk­ çılığınwe. bir ölçütü olamaz. Gerek geri kalmış geleneksel sanat türleri ( «yurt.usıatı» gibi) , gerekae kötü modern türler (polisiye romanlar gibi) , herhangi bir yönden gerçekten halkçı olmamakla birlikte, alabildiğine ja.ygınlık gös­ teren türlerdir. Ne var ki, tüm bu ka11Jı çıkmaların ve kay­ gılann haklı bir yanı da vardır ; günümüzün gerçek edebir�·atırzdan neyi,. ne ölçüde kitlelere netilebildiği önemlidir. Peki son on-yıllann cön­ cüıü·kçü. akımından hangi yazar bu yönüyle Gorki ile, Anatale Ft-a.nce, Roma.in Rolland, ya da Thomas Mann ile karşılaşt.ırılabilir ? Sanat­ sl.l düzeyi böylesine yilksek Bvdderıbroko Ailen


si gibi bir romanın milyonlan bulan baskısı he­ pimizi düşündünnelidir. Halkçılığın tüm sorun­ salı, burada derlenip toparlanamayacak denli «geniş bir alan» oluş�unır. Burada halkçılığın iki uğrağına değinmekle yetineceğiz ; hani bun­ lan da tüketici bir biçimde ele alma bilgiçliğine kesinlikle sapmadan tabii. Şimdi önce kalıt [ miras] ilişkisi.

Ş

Halkın

yaşantısıyla kurulan her canlı ili ki içinde ka­ ht [miras] , ilerlemenin harekete geçirilmiş sü­ reci de:nektir ; gerçek anlamda bir yaşatma, ( sentez kurarak) aşma, koruma, halkın tüm geleneklerindeki, acı ve sevinçlerindeki, devrim geleneklerindeki

canlı,

yarP.tıcı güçleri

daha

yüksek düzeye çıkarma demektir. Kalıt ile can­

lı bir iliş.ki içinde olmak demek, halkın bir ço­

cuğu olmtık, halkının gelişim akıntısıyla sürük­ lenmek demektir. lşte Gorki Rus, Romain Rol� land Fransız, Thomas Mann Alınan halkının bi­ rer çocuğudurlar. Yazılannın içeriği ve sesi,. tüm bireysel özgüniiliderine karşın, tüm yapay­ lıktan, yapma.cılıktan, .seçip-toplayıcılıktan, il­ kel zevklere yönelik olmaktan uZ!tk yanianna karşı,n, y�amın içinden çıkmışlardır, halkları­ nın tarihi içinden çıkmışlardır, halklarının ge­ lişiminin birer ürünüdürler. Bu nedenle, yazı­ larının sanat düzeyindeki yüksekliğe karşın, öy­ le bir hava egemendir ki onlarda, bu hava halkın geniş kitlelerinde yankısını bulacaktır ve bul­ muştur. •Öncülükçülüğün» kalıt karşısındaki tavn ise bup.un kesin karşıtı bir durumu oluşturur.


Öncülü�ülüğün

halkın

.karşısındaki

büyük bir haraç-mezat satışı karşısında

tavrı ,

takını­

lan tavır gibidir. Bloch'un yazılan kanştırıla­

cak olursa, kalltıardan ve kalıttan söz edilirken, ancak şu ifadelerin

kullanıldığı

görülecektir:

«Kullanılabilir ka.lıt parçalan,» cyağmalamak » vb. Bloch, bu sözcükler kaleminden raslantıyla bir düşünür

kaçmış olamayacak denli bilinçli

ve üslupçudur ; bu sözcükler kalıt karşısındaki genel bir ta vn dile getirir daha çok. Bloch için kalıt, içini gelişigüzel kanştınp eşeleyebileceği­

niz,

içinden o an için kullanılabilecek gelişigü­

zel parçalan kopanp alabileceğiniz ve gene an­ lık gereksinmelere

göre gelişigüzel

birbirine

bağlayabileeeğiniz ölü bir yığındır. Bu düşünceyi Hanns Eisler Bloch'la birlik­ te yazmış olduğu bir makalede çok belirgin bir biçimde dile getirmiştir. Haklı olarak deki

Don

Berlin'

Carlo8 göst�ine ha.yran olmuş

Hanns Eisler. Gelin görün ki, Schiller'in

ger­

�ekten ne olduğunu, onun gerçek büyüklüğünün, sınırlannın, engellerinin nerede

bulunduğunu,

kendi halkı olan Alman halkı için ·ne anlam ta· şımış olduğunu ve ha.Ia hangi anlamı taşıdığını irdeleyeeek yerde ; Schiller'in halkçı-ilerici et­ kisini, halk cephesinin, Alman halkının kurtu­ luşunun silahı yapmak bahanesiyle gerici-tep­

kici önyargılar çöpünün nasıl ayıklanması g.e­

rektiğini

düşünecek

yerde -tUm bunlan

bir

yana bırakıp, sürgündeki yazarlar için kalıtla ilgili şu eylem izlencesini li'yor :

(pr<>g!tllrunı ]

düzen­

«Peki Almanya dışmda.ki görevimtz na.


dir acab41 Bellfftir ki, böy·le. bir savaşıma elve­ ri§li olan klasik. gerecin [malz�m] ayıklan­ masına ve haurlanınaslt\a. ']#lrdim etmek rorun­

.

dayc:ı: yaltı�Z()a• • Eisler, klasikleri antifaşist bir �Büch­ mann:&a parça parça ayırıp, sonra eelverişii pa.rçalarb birleştimıetnizi öneriyor. Altnan hal­ kının parlak edebiyat gçnişi karşısında bun­ dan daha yabancı, dalıP. boşyücelikli, daha �­ dedici davrarulamazdı. Halkın yaşamı nesnel olarak süreklidir. «Ö&ciilükc\iler:.iDki gibi devrimlerde, Y'.'lnızCa. çatlaklık, kopukluk, tüm geçmişi yok etmek is­ teyen, büyük, parlak , gör.kemli geçmi.ş ile her sürekliliği (bağı) kopartmak iateyen felaket­ lerden ba.şka bir şey gör;nıeyen öğreti, Cuvier' in öğretisidir, yoksa Marx ya da Lenin'in değil. Bu öğreti, reform.culuğun evrim öğrıetisinin anarşist bir tamamlayıcısıdır. Evrim öğretisi yalnızca sürekliliği görürken, öteki yalnızca çatlaklan, 'I«JJpulduklart., uçurum ve felaketleri görür. Oysa tarih, Bü.reklilik ile kesikliğitı, ev­

rim ile devrimin oanlı diyalektik birliğidir.

Burada da önemli· olan, her yerde olduğu gibi, doğru görülmüş, anlaşnınış. tçeriktir. Le­ nin kalıtçı kalıt anlayışıyla. ilgili olarak şun­ ları söyler : cMttrk!çıl4k, devrimci proletaryorwı 14eolo­ ;i3i olQ.rak dünya-tarihsel. anlaımınt. [�ni] ,

burjuva döneminin en değerli �mla'T"fım hiç de yadst'fTIDY"p, tersiM, ifl.8{ln düşüncesinin iki bin '!1'2• aşkM\ geliştminin ve insanlık kiiltü-


rüttriln değer'lA obn her şeyini kendisine maZ st­ mesı ve i$leyip değerıeM,�le elde atmi§­

tir.»

olan, bu gerçekten değerli ner$le araımıası gerektiğidir. �er soru halkı n yqantısıyla. ve onun ile­

Öyleyse, önemli

olanın

rici eğilimleriyle bağlamhklart içinde, yanı doğ­ nı

ele alınnlışsa, bizi OJlranik olarak ikinci so­

ru küme'sine, yani gen;ekçilik Sörıllarına götü­

rür. cÖncülükçü» sanat kurarolannın yoğun et­

kisi altında kalan modern halk sanatı anlayış­

lan, balkın

sanatsal

fUliyeti içindeki

en-ilk

gerçekçüiği ilgi alanının kıyı ve bucağına

mişler.dir tümüyle. Gene bu

enine boyuna açma.ınız

it­

sonıyu da burada

olanaksız ;

dogru

noktaya dikkati yöneltmekle yeti�eliyiz.

bü·

Burada edebiyatı yazmaktan söz ediyoruz.

Ve Alman tP.rihinin trajik akışı sonucu, edebi­

yatıım.zdıaki [Alman edebiyatl ] halkçı-gerçek­ çi yönelimin, Ingiltere, Fransa ve Rusya'da uzun

süre güçlü

olmadığım unutmamalıyız.

Aına

özellikle bu olgu, en yoğun dikkatimizle Alman

geçmişinin varolan halkçı...gerçekçi edebiyatma

eğilmenıiz, onun

yqamı

leneklerini ayakta

körükleyen üretken ge­

tutmamız için bize gayret vermeli. Ve eğer bu yönü tutacak olursak, tüm «Alınan sefaletbne kar"n bu halkçı

gerçekçi

edebiyatın, sö�limi Grimmel81umsen'in

li.zis8im.us'u (' ' )

8imp­

gibi dev başyapıtlar yarattığı-

ol) Simpllzius SlmpUzi.Bstmuaı Grimmel8hausen'1n 1669'da yayımlanan romanı, Eserin amacı , okuyucuya,


nı görürüz. Bu başyapıtın parçalanmış ögeleri­ nin kurgu değerini takdir etmeyi Eisler'e bıra­ kalım ; bu başyapıt, yaşayan Alman yazın-ya­ pıtları bakırnından büyüklüğüyle (ve sınırla­ rıyla) yaşayacak ve güneel bir bütün olarak varlığını sürdürrneye devam edecektir. Çünkü ancak gerçekçiliğin geçmişteki ve günümüzdeki başyapıtıarına bir bütün olarak bakmayı becerebilir, onlardan öğrenir, onlann yaygınlaşması için çaba harcar, doğru anla§-11malarını sağlarsak ; büyük gerçekçi canlandır­ manın güncel, kültürel ve politik değeri dile ge­ lir: «Öncülükçülüğün:ı> -özellikle espri anla­ mındaki- tekya'lilılığına karşın, gerçekçiliğin tükenmez çokyam.lılığı. Okuyucu, Cervantes ve Shakespeare'e, Balzac ve Tolstoy'a., Grimmels­ hausen ve Gottfried Keller'e, Gorki, Thomas Mann ve Heinrich Mann' a halkın geni� kitlele­ rinden, kendi yaşantısından giriş bulur. Büyük gerçekçiliğin yaygın ve kalıcı etkisi, özellikle bu giriş olanağının -diyebiliriz iki- sonsuz sa­ yıda. kapı'yla sağlanmı� olmasıdır. Canlandır­ manın zenginliği, insan yaşamının tipik görü­ nüş tarzlarını doğru ve kalıcı olarak kavranıa., bu başyapıtların büyük, ilerici etkisini oluştuinsanın Tanrı'ya ve dünyaya

k!Ulı takındı!'ı deAişik

t utumlan

göstennektir. Otuz yıl

allegorlk

biçimde

savaşlan romanda yalnız bir dekor olarak belirmez; bir yandan da bu olay aracılı�yla bireyin dengesizlik­ leri ve tutarsızlıklan yansıtılmak istenir, Kitabın al­ tıncı bölümü Alman edebiyatındaki ilk «roblnsonad»t ır.

(Çe v.)

2


nır: Bunların okuyucuları, sözkonusu yapıtlan benimsedikleri süreç içinde, kendi yaşantilarını ve yaşmı deneyimlerini aydınlığa kavuşturur­ lar, insansal, toplumsal ufuklarını genişletirler ve canlı bir insancılık sayesinde, halk cephesi­ nin politik parolalannı kendilerine mal etmeye, bunların politik insancılığını kavramaya hazır­ lanırlar; insanlığın büyük ilerici ve demokratik gelişim çağlarının gerçekçi sanat yapıtınca ile­ tilen anlayışı, halk cephesinin savunduğu yeni tip devrimci demokrasi için geniş kitlelerin ru­ hunda verimli bir zemin hazırlayacaktır. Anti­ faşist savaşım edebiyatı, bu toprağın içinde ne denli derin kökleşrnişse, o denli derinden te­ mellendirilmiş, örnek alınacak ya da nefret edilecek karakterler yaratacaktır ....,.b .. u edebi­ yatın halktliki ya:nk:ıst o denli güçlü olacaktır. Joyce ya da «Öncülükçü» edebiyatın öteki temsilcilerine ancak çok dar bir kapı açılmak­ tadır : Orada ne olup bittiğini anlaya;bilmek için «belirli bir hileyi çözmek:. gerekir. Ve büyük gerçekçilikteki kolay giriş yolu insan için zen­ gin bir kaynak oluşturduğu halde, halkın geniş kitleleri cöncülükçih edebiyattan hiçbir şey öğ­ renemezler. Özellikle bu edebiyatta gerçeğin kendisi, yaşamın kendisi bulunmadığı için, oku­ yuculara (politik deyimiyle : tarikatçı bir bi­ çimde) yaşamın dar ve öznel bir anlayışı zor­ l a kabul ettirilirken ; gerçekçilik, canlandınl­ mış zenginliğiyle, okuyuculann koyduğu sonı­ lara yanıtlar getirir -yaşamın koyduğu sonı­ lara yaşamın kendi yanıtım verir! Buna karşın,


akla kara'yı seçerek anlaşılma.sına çalışılan ön· cülükçü sanat için, gerçeğin öylesine öznelleşti­ rilnı,iş, çarpıtılmış ve saptınlmış. yankılan, ruh durumuna göre [ dile getirilmiş] yankıları var­ dır ki, halktan gelen adam bunları ölse kendi yaşam deneyimlerinin diline çeviremez. Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin ken­ di yaşam deneyimlerinin ilerici bir tutumla ge· liştirih:nesi ..ı...\. şte budur edebiyatın büyük gö­ revi [misyonu] . Genç Thomas Mann'ın batı Av­ rupa edebiyatının sorunsalını ve yaşamdan kop­ muşluğunu yapıtıarında acı acı eleştirerek, de­ rinlikli ve yaratıcı bir eleştiriyle edebiyat .bağ­ lamı içindeki doğru yerine koyması, 19. yüzyılın Rus edebiyatın&, «kutsal edebiyat» demesi bir raslantı değildir. Burada sözkonusu edilen, iş.. te özelUkle yaşamı uyanduıcı bu halkçı ilerici­ liktir. Halk cephesi demek : gerçek halkçılık için savaşını vennet, kendi halkının tarihsel olmuş, tarihsel anlamda kendine öızgü olmuş yaşantı­ sına çokyanlı bağlı olmak, demektir ; bu halk yaşantısı içinden yeni, politik, etkili bir 'yaşamı · .uyandıraca.k ilerici eğilimleri, tutunulacak yer­ leri ve parolalan balmak demektir. Halk yaşan­ tısının tarihsel kendine özgülüğünün bu canlı kavraıun ası, anlaşılması, kendi tarihinin eile§­ tirisini de elbette dışta bırakmaz. -Tersine : böyle bir eleştiri kendi tarihini tanmuı.nın, bil­ menin, kendi halkının yaşantısını gerçekten an­ lamanın �lu bir sonucudur. Çünkü ilerici demokratik eğilimler hiçbir ha.lkta mükemmel, 84


eksiksiz ve aşınmaaız yerine yerleşmiş değildir, hele Alman halkının tarihinde bu hiç olmamış­ tır. İlenciliğin ve demokrasinin yoğun tıka.D.ık­ lıklannı, tutukluluklarını (gerek politik, gerek­ se kültürel alanda) emperyal� dö-nem yarattı� ğı için; bu sürecin politik, kültürel ve sanatsal çöküfıtii fetı.omeııleritıin (belirtilerinin) sıkı bir eletti:rlei, gerçek halkçılığa geçit açmanın zo­ runlu bir ögesidir. Sanat alanındaki en temel çöküntü gôrün�eri arasında, -bilerek ya da. bil,;rı�yerek- gerçekçil1ğe karşı �mı, ·bir de buna bağlı olanı-k ortaya çıkan edebiyat ve sanatın /a.kirlcşmesi ve yaZttılmasını g:östere­ biliriıı:. İncelememizde, bu �küntü sürecinin hiç­ bir zaman kaçınılmaz bir yazgı gibi kabul edil­ memesi gerektiğini, bu çöküntüyle, yalnızca po­ littk ve ·kuramsal yönde değil, aynı zamanda sanatSlll canlandirma (yaratma) araçlarıyla da ' her yanda savaşım veren güçlerin, canlı güçle,. rin harekete ge�tiğini, .bugün de hareket halin­ de olduğunu gördük. Görevimiz, köklü ve önem­ li gergt:kçiliğm bu olumlu güçlerine yönelmek­ tir. Sürgünlük, Almanya'daki ve öteki ülkeler­ deki. halk cephesmin savaş.ımlan, ·bu eğilimleri zorunlu olarak giiçlendirm.işli:r. Burada, deği­ şik çıkış noktalarından kalkarak, bu yıllarda özellilde dünya görüşü ve edebiyat değeri bakı­ mırtdan eski yıllB,rdan daha büyüyen Heinriclı ve Thomas Mann'ı örnek almamız yeter. Ancak $Özkonusu olan, antifaşist edebiyattaki yaygın


bir geli§me eğilim1/dir. Halktan kopuk tarihsel bir öznelciliğin belirli eğilimlerini aşmak ve ger­

çek halk yaşantısının sorunlarını kendisine mal

edip canlandırmak amacıyla ne denli canla baş­ la çabaladığını görmek için,

Feuchtwanger'in

«Oğullar:nnı, «Yahudi Savaşı» ile karşılaştır­ mak gerekir. Bundan kısa bir süre önce Alfred Döblin Paris SDS'de bir konferans verdi ; kon­ feransın, edebiyatın politik-tarihsel güncelliği­ ni vurgulaması ve Gorki tipi gerçekçiliği örnek gerçekçilik sayması, edebiyatımızın

gelişmesi

bakımından küçümsenmeyecek bir değer taşır. Ve Brecht, «Söz» dergisinin üçüncü · sayısında, faşiırnin insana-karşılığına karşı, çok sesli, çok renkli gerçekçi, kendisi için yeni bir tarzda sa­ vaşım verdiği tek perdelik bir oyun (der Spit­ zel-«M'uhbir» ) yayımladı. Oyunda Almaııya'da­ ki faşist terör korkusunun,

insan yazgısı aracı­

lığıyla iletilen CP.nlı bir görüntüsünü veriyor, bu [ korku ve terörün] birlikte yaşamanın tüm insancıl temellerini, karı-koca-evlat arasındaki güveni nasıl yok ettiğini, faşist insana-karşılı­ ğın, sözde konıduğunu ileri sürdüğü aileyi, en temel dayanaklanın parçalayarak nasıl parala­

yıp

yok ettiğini gösteriyor. Yukarda saydıkla­

rımızdan başka -özellikle en önemli ve en ye­ tenekli- birçok yazar bu yola girmişlerdir, ya da bu yola girmeye başlamışlardır. Gene de bu saptamayla emperyalist

döne­

min gerçek-karşıtı geleneğine karşı savaşımın artık bitmiş olduğu ileri sürülmüe olmasın. Tam tersine,

tartışmamız

bu

geleneklerin

birçok


önemli, politik yönden ilerici düşüneeli yandaş­ ta kök salmış olduğunu kanıtlaınaktadır. Sırf bu nedenle, böyle bir dostça-sakınmtı.<J� tartış­ ma büyük önem taşımaktaydı. Çünkü yalnız kitleler değil, aynı zamanda ideologlar da (ya­ zarlar ve eleştinnenler de) sınıf savaşımındaki kendi deneyimleri yoluyla öğreniyorlar. Özel­ likle halk cephesindeki savaşırnların deneyiın­ lerinin sonucunda, sU�günde olmalan nedeniyle bu sorunlar karşısında çok daha başka türlü düşünmüş olan yazarlan da sarmaya başlayan, gerçekçiliğe karşı o canlı ve giderek güçlenen eğilimi görmemek büyük hata olur. Halk cep­ hesi, edebiyatın halkçılığı ve hakiki gerçe1oçi­ lik arasındaki çokyanlı, çokyanlı iletilen iç bağlamlığın varlığını kanıtlamak, bU: inceleme­ nin göreviydi. 193"1


ÖZGÜR YA DA GÜDÜMLÜ SANAT

Günüınii%ün bu en önemli, en güncel oldu­ ğu kadar en can sıkıcı sorusu, hemen her �rde karşımıza çıkaroldu. İşte çok önemli olın.ası, onu kulak arkası etmemizi engelliyor. Açık se­ çik biçimde yanıtlanması gereken bir soru bu. Gelgelelim -günümüıün tüm önemli · sorunla� rında:. yapılageldiği gibi- bir çözüm yolu arar­ ken, sorulan -son zamanlarda yaygın olduğu biçimde- ortaya koyacak ve yanıtıayacak olursak, yanlış seçenekler girdabına kaptırmış oluruz kendimizi. Günümüzde iki yaygın seç� nek var: Biri sanat ve edebiyatın salt propaganda, olduğunu söylüyor. (Kimi zaman bunların ken­ dilerine özgü araçlan bulunduğunu da ekliyor.) Hangi eğilimin toplumsal yengisini, hangi top­ lumsal sorunun göZüroünü koliarsa kolhuun, sa­ natın biricik görevi, gerek çağının, gerekse top­ lumun ve sava�nm veren sınıfların uzlaşm:azlık­ larında belli bir yer tutmaktır, deniyor. Sana tın önüne konan bu hedefin dışmda kalan her ..

88


şeye, .sa.na.t için sanat», cfildi.şi kule:., vb. ya­ kıştırmalarla karşı çıkılıyor. Upton Sinclair bu anlaylşın uluslararası düzeydeki temsilcilerin­ den biridir. Ikinci seçeneğe gelince, bu da, sanat ve ede· bıyatın yalnızca kendi başlarına birer amaç oluş­ t�dukları görüşünü yerleştirmeye çalışıyor. Yok, sanat ve edebiyat topluında olup bitenler karşısında kayıtsız kalmalıynıış; yok1 dolaysız toplumsal sanatlardan ve sorunlardan bağımsız­ mışlar,. tarihin büyük sorunları da onları ilgi­ lendil'mezmiş, sanatçı ne bir içerik, ne de bir biçim yasasına ba,ğlıymış, geçerli ve yerleşik ablaktan, insancıllık düşüncelerinden, derin, boyutltı düşün<ıelerden, kısacası her türlü dü­ şünceden bağımsız oluıımalıytnı!f falan . . . Sana­ tın en yüce ilkesini, sanatçımn kişiliği -daha doğııı.e\1-.- yaratım anındaki ruh du,rumu oluş· tururmuş. Kendisini [ aslına uygun] yansıtan bir ifa­ denin, ancak, bilinçli yüzeysel ve duygusal araç­ lar tarafından belidendiği bütünüyle başıboş ve oyulllfU. bir açılma, [serpilme] , sanatın biricik nesnesi ve ölçüsüymüş. Gerçekten ancak bu iki setenekten, este­ tik görüşten ille de birini seçmek zorunda mı· yız? I.

Neredeyiz ? Nereye gideceğiz ? Bu sorulam sotnut bir yanıt verebilmek için nereden geldi·


ğimizi bilmemiz gerekir. [Özgür ya da güdüm­ lü sanat] sorusuna nereden geldik ? Nasıl orta­ ya çıktı bu soru ? Çünkü insan varlığının de-· ğişmez ögelerini ilgilendiren sorular karşı­ �nda -söz�i varlığımızın önkoşulla­ rını sağlamak ıçın çalışmak .zorunday� dır- başka türlü ; toplumsal gelişmenin her­ hangi bir . belirli tarihsel basamağının ögeleri­ ni, değişkeni ilgilendiren sorular. karşısındaysa yine başka türlü oluyor tutumumuz. Gerçekten de : Her çağ, özellikle her çağın estetiği, dün­ ya karşısındaki tutumunu mutlaklaştınnak ve bunu, artık insanın ve sanatın bundan böyle değişmeyecek, bulunabilmiş en son tutumu say­ mak eğilimindedir. Az önce değindiğimiz iki yanlış .seçeneğin temBilcilerine tam yakışmak­ tadır bu eğilim. Gerçeğe gelince: Diyelim ki s:dt düşüneeye dayanarak bir varsayımdan hareket ediyoruz ve bir an için Aiskhylos ya da Giotto'nun [öz­ gür ya da güdümlü sanat] tartışmasına değg.i n ne düşünebileceklerini kestinneye. çalışıyoruz. Herhalde daha neyin tartışmasını yaptığımızı bile onlara anlatmanın olanaksızlığını görürdük. Hiç de rasıantı değil bu olanaksızlık ; çün­ kü yalnızca sanat ve sanat anlayışlarında de­ ğil, bu her iki ayırt?gan yaşam gerçeği ve biçi­ minde de -ve doğal ki, bunların kavramlann­ da da- tarihin akışı i'!,linde derin organik ve nitelikÇe değişmeler getiren bir gelişme görii.� lür. Başta özgürlük kavramı yönünden geçer­ lidir bu gelişme. Od·ak noktasına aldığımız bu


soruya değinirken, ayn yorwnlara açık düşün­ ce

[ve ifadelere] yer vermemek için, özgürlük

sorununa kısa da olsa değinmek

Çünkü

zorundayız.

bu türden bulanıklıklar, tartışan taraf­

lan yaratıcı ikili konuşmalara götüreceği yer­ de, birbirine koşut yürüyen kendi kendine söy­ lenmelere itecektir kaçınılmaz olarak ; değişik temel kavramlardan hareket eden kanıtlamalar birbirleriyle buluşma olanağı bile bulama.yacak­ lardır. Kısaca ele alacak olursak : Antik çağın öz­ gürlük anlayışında insan özgürlüğiinün

somut

önkoşullan ayırtgan bir önem taşırdı.

Antik

çağın insan ülküsü -gerek insanın toplumsal ilişkileri, gerekse kendi iç yaşantısı bakımın­

dan- her yanıyla uyumlu. özgür insandı. Bu­ radan iki sonuç çıkar. Bir yandan, içinde öz­ gürlüğün ancak insaniann bitbirleriyle duktan etkin, canlı

ilişkilerle

kur­

işlerlik kazana­

bileceği özgür bir toplum gereksinimi doğar. Antik çağın özgürlüğü, öncelikle devlet yurt­ taşlarının (citoyen) özgürlüğüdiir. Öte yandan

özgürlük, herkesin kendi özgürlüğüne gerçek­

ten �ahip

olmasını ve özgürl ükle sımsıkı bağ­

larob yükümlülüklerini yerine getirebilmesini sağlayan insancıl davranışın [ tavrın)

eğitim

ve kendi kendini sıkıdenetim altına alına yoluy­ la gerçekleştirilmesi demektir. Antik çağın özgürlüğünün, günümüz deyi­ miyle, entellektüel niteliği bu olgulara bağlı­ dlr. Antik çağ ahl&kları, her ne kadar koyduk­ ları hedefler ve uyguladıklan yöntemlerle bir-


birlerinden ayrılırlarsa da, hep ortak bir yan taşıyagelmişlerdir:· Özgürlük denince -tek in­ sanın özgürlüğü denince- insanın kendi içgü­ düleri üzerindeki baskısı anlaşılır. Epikurosçu abiakın temel ilkesi hemen hemen budur. Böyle olunca : Antik çağın kesin inancı, in­ sanın ancak ö�gür bir toplum içinde gerçekten özgür olabileceğiydi. Bu ö�rlük yok edilince, ya da insan elverişsiz tarihsel koşullar altında, özgürlük üzerine kurulmamış bir toplumda ya­ şamak zorunda bırakılınca, onun iç özgürlüğü, yalnızca tira.nlığın isteklerine boyun eğmemek anlamına gelmeyip, aynı z�manda kendi iç dün­ yasının işleyişinde içgüdülerinin, duygu ve tutkularının, ruhsal durumlannın yaşamın asıl iç, ahlaksal zorunluğuna baskın çıkması sonu­ cunu doğuran, yani salt fiziksel varlığını oluş­ turan bağlara da boyun eğmernesi demektir. Antilc çağın özgürlük kavramının bu nite­ liği, özgürlük üzerine kurulmuş ahlikın daima. somut bir ahlak olmasını sağlamıştır. Bu ah­ lak özgür bir iç ve dış [ toplumsal] eylemin-, ya­ ni özgür bir varlığı oluşturan tüm basamakla­ rın karmaşık kar$ılıklı etkileşimlerinin ve ön­ koşullannın somut olarak bilinmesini önkoşar. Gem�l kurallar ve ilkeler, somutu olgunla§tır­ mak ve insan yetkinliğine ulaşabilmek için , bu somut bağlamlıklan bulmak zorundaydılar. An­ tik ahl&.kda --$lrf Aristoteles'te değil- iki aşı­ rı uç arasında kalan bir ortanın ayırtgan bir nitelik taşıması bundandır ve ııitilantısal de­ ğildir.


Toplumsal bakış açısının [çıkarlarm] ön plana alınması hiQbir zaman kişiliğin baskı al­ tına alııunası anlamına gelmemiştir, Fikirlerin, ahlak ve .bilincin gücü [baskısı) hiçbir zaman keşişliğe yol açmamıştır. Burada kabataslak ahiakın tarihini çizmek bize düşmez. Ancak günümüzdeki öıgürlük an­ layışının zamana bağlılığını , belirli toplumS,..l iliş}dlerce koşullanmışlığını yeterli netlikte göz önüne koyabilmek için antik üzerinde böyle ay.. ttnbh durduk. Çağımızın ahlak niteliğini belirleyen aywt­ gan dayanak gerek toplumun kapitalist geliş­ mesi, gerekse bu gelişim basamağına uyarlı devletlerin, hukuk dizgelerinin ve ahlB.k öğre­ tilerinin türemesidir. Gerçi yeni toplum, bilin­ diği gibL salt bir etkenliğin ürünü olma)np, feo­ da.lizroin çözülüp dağılmasıyla, feodalizinin yı­ kıntılan üstünde onun parçal�ıyla doğup gelişmiştir. Sorunumuz bakınundan bunun an­ lamı şudur : Devrim�i döneminde antik çağın etkisi altında kaldİğı sürece salt ideolojik ni­ telikte olan yeni ahlak, feodal ilişkilerin parça­ laıııtıa&ıyla toplumsal gerçek için de geçerlilik kazanmıştır. Ancak bu (gelişim) sava.gımlan sırasında birey ile toplum arasında kapitalist üret� düzeninin yarattığı yeni ilişkilerden do­ layı ilkece yeni bir özgürlük kavramı meydana

çıkmıştır.

Feodalizmde insan hep. herh.aı:ıgi bir top­ luluğun üyesi (kast, lonca, vb. ) olagelmişti. Biraz abartarak, feodalizmin (ne İlkça.ğ'daki,


ne de modem dönemdeki anlamda) özgürlük kavramını hiç tanımadığı ve yalnızca olumlu ve olumsuz kast ayrıcalıklan ile ödevlerine yer verdiği söylenebilir. Hani bur:ıda özgürlükten söz edilebilirse, bu 'yalnızca ruhun kendi mane­ vi mutluluğunu sağlayan ahlaksal özgürlüktü, iyi ile kötü arasında bir iç seçim yapma özgür­ lüğüydü, diyebiliriz; her türlü davranışın içe­ riğiyse kast toplumu tarafından saptanmıştı. Böylece oluşan iç ahlak, her türlü kanaldan ge­ çerek (özellikle kapitalizmin çöküş aşamasın­ da) kapitalist toplum ahlakının içine sızmış­ tır. Kendisinden önceki tüm üretim düzenlerin­ den ayrılan kapitalist üretim düzeni, her in� sanın yazgısının toplumun gizli kalmış hare­ ket y·asalarına bağımlılığını arttırıp yoğunlaş­ tınr. Aynı zamanda her insana (meta değişimi­ nin öznesine) daha önceki toplumlardan hiçbi­ rinin görmediği denli yüzeysel ve sözde bir ba­ şına buyrukluk verir. Gerçi meta değişimi İlk­ çağ'da ve Ortaçağ'da da vardı. Ancak meta de­ ğişiminin, insanıann aralanndaki ilişkileri ve onlann toplUIDBal bağlannı kurucu bir belirt­ gen olması : bu tarihte yeni bir olguydu. Ama işte kapitalist üretim düzeninin nesnel gerçek içinde ortaya koyduğu, özellikle bu yeni bağ­ lamlıktı. Bu bağlarnlara uyarlı devletleri yara­ tan devrimler de, insan haklannın propaganda­ sını yaparken, bu dokuyu açığa çıka.rıyorlardı. Yeni yaşamın ahlakı -gerçeği hakikaten cid­ diye alarak <Ciddiye alınacak düşünceler ortaya . 94


koyunca- teori ve pratikte bu yeni 'yaşam ol­ g.ula.rını bir d.izge içinde bir araya getirdi. Büyük Fransız Devrimi'nin doruk nokta­ sında 1793 Anayasası, özel mülkiyeti (meta de­ ğ�in evrenselliğini temeliendiren hukuk­ sal önkaşullan) ve özgürlüğü (yeni .ifadesiyle : meta değişiminin evrenselliğini temeliendiren ahlaksal önkoşulları) belirlerken, herkesin ken­ di mülkiyetinden sınırsız yararlanma hakkını güvence altına almayı amaçlanuştı. Özgürlük, başkasının sınırsız eylem özgürlüğünü zedele­ mediği sürece bütünseld.ir. Günümüze değin etkinliğini sürdüren Kant'ın felsefesi, haklı olarak, Fransız Devri­ mi'nin felsefi ifadesi sayılagelmiştir. Kant'ın ahlak öğretisini anımsayan, bu öğretinin tüm yönteminin, gerçekten de kapitalist üretim düze�nin gelişmesiyle ortaya çıkan ve Fransız Devrimi tarafından insanın temel hakları ola­ rak anayasaya alınan toplumsal olgulann dü­ şünceyle k::ı.vranması olduğunu da bilecektir. Kant'ın bu alılik anlayışını antik çağınkiy­ le karşılaştırdığımızda, her iki &gürlük kavra­ mı arasındaki ayırtgan karşıtlığı da hemen gö­ rürüz. Eski ahlak, toplumun nesnel dokusunu belirlemiş ve buradan bireysel eylemin [davra­ nışınJ ahlak yasalannı türetmiştir. Yenisi, her insanın bireysel davranışını, biricik çıkış nok­ tası olarak almış, her toplumsal kategori, an­ cak bu da.vranışın ışığında ahlaksal bir anlam kazanabilmiştir. Eüisi, özgürlüğü toplumsal düzenin kendi ahlaksal hedefleriyle bağdaşır 95


biçimde somut olarak ve içerik bakımından be· lirlemiş ; yenisi, yalıtılmış bireyin davranışını temel aldığı için, soyut ve biçimsel bir özgür­ lük getirın.iştir. Eskisi, olgulara dayanan (posi­ ttv) bir ahlaktır: Gerçek insanın, gerçek, her

.şeyi kapsayan iç ve dış eyleminin [ davranııp­ nın] hakiki yönlerini arar. Buna karşın diğeri, olgula.ra dayanmayan ( nega.tiv) bir ahlaktır:

Eylem [ davnmış] olanaklarının sınırlannı yal­ nızca kendinedönük bireyin ve kapitalist top­

lumun dummunu göz önüne alarak koyar. özet­ lersek: Özgürlük antik çağ -itin inaaniann bir­ likteki somut yaşamlannın ve eylemlerinin en

üst düzeydeki

biçimidir. K:apitalist

topluriıda

ise, ruhsal bir olgu sayılıp, bireysel bir nış korsesine sıkıştınlır.

davra­

Karşıla.ştumalarunızda buraya değin 'yal• nı.zca büyük Fransız Devrimi dönemine. bugün egemen olan toplum düzeninin doğuş dö­ nemine bağlı kaldık. Yürekli savaşım önderleri­

yani

nin, bu toplumu gerçekleştirmek için, toplwnun bu kıvranış1,ndan yeni bir antik çağın doğaca­ ğı, insan ve yurttaşlık haklarının yeni .bir top-­ lumsal insanın

dQğuşwıU, devlet

yurttqımn

[ citoyen] doğuşunu başlataeağı yanılsamaauu, coşkulu bir yanıtsamayı yarattıklan .bir dönem­ le bağ kurduk. (Bu yiğitçe yanılsama klasik

Alman felsefesinin özgürlük savaşıınlanna da felsefi bir heyec&n kazandırmıştır.) N e var ki, feodalizmin 'yıkılması reni bir (antik çağ) devleti yerine, bir genel meta deği­ şimi

96

toplumu,

dünya pazarlannın büyük buna-


lunlarından doğan bi.r toplum yarattı. Tek'in --kendisi için genellikle hiç de saydam ohna­ yan-- istisadi ilişkilere bağımlılığı ne denli arttıysa, kendi içine kapanmış, görünürde ken­ dinden başka hiçbir şeye gerekainim� olmayan, y�aııun anl� yal.rı,ızca, kendi içinde arayan ato.rnun, IIlDnad'm (.Lei-bniz] .bilinci de, o denli güçlendi. Aşağı yukarı yarım yüzyıl önce Sim­ ıool, modern özgürlük kavramının yönternce gerçi hwa Kant'a bağlı kaldığını, ancak o za­ mandan bu yana [bu kavram yapısmda] temel dön.üşUml�rin meydana çıkbğıQJ. sapta.mıştı. Kant'ın bi.r.eyciliği aalmda., eiitlik ilkesine &lya­ nıyordu ; Kant eşit değerdeki insandan (meta· değişiminin öznelerinden) hareket etmişti Oy­ sa. Simmel1e göre yeni inB&ll. için öpemli olan, o katıksız bireyseliikti ; bir bireyi nitelikçe di­ ğerinden ayıran şeydi. Ahlak da buna uymlUJ, özgürlük, böyle anlaşJlan bir bireyin özgürlüğü <>lmuştu. Bilindiği gibi Simınel'in bu· �ünceııi, em­ peeyalist dönemin düşüncesine egemen oln:ıuş­ tur. GUnümüıün moda felsefesi varoluşçuluk, kişiliğe ilişkin böyle bir birey kavramını çok daha somut, çok daha içerikli ve gerek toplUm, gerekse insanla olan ilişkileri bakımından, çok daha dolgun ele alarak Simnıel'den ayrılır. Va­ roluşçulutuzı özgUrlüğü, çokt&n atomlaştııı.l­ mı.ş insanın kararlarını da atomlaştınr : Kişinin kararları onun J>ireysel� nicelikeel varlığım ne geçmişine, ne de geleceğine bağlar. Böylelikle atomlQ.ftırılmış insan yanılsaf:

7

97


ma.sı o zamana dek uzanagelen gelişimin doru­ ğuna vannış oluyor: «�r» kavramının içi tamamen oyulup boşaltılmaktan kurtulamıyor; özgürlük, kendinden başka dayanağı olmayan [baş�asına gereksinimi hulunmaya.n] b�reysel bilincin belli bir an için kendisinin sandığı şey­ se, sııf bu soyut genelliğinden dolayı yok edili­ yor demektir. Çünkü her şey özgürse, özgürlük yok de-. ·

mektir. Herhangi bireysel, yalıtılmış bilincin kendinin saydığı her içerik özgürlüğün içeriği olabilirse, ö�gürlük boş laf demektir.

Üstelik 19. ve 20. yüzyıldaki gelişmeler, bireyciliğe iliş. kin her şeyin ahlaksal lJeleneklerle bağlannı kopararak, bu ö�lliği daha da artırmışlardır. Her ne kadar Kant'ın özgürlük kuramı olumsuz [ olgula.ra. dayanınayan] ve salt biçim­ sel bir kuraındıysa da: Fransız Devrimi'nin yü reklendirici yanılsamalannın çağdaşı olan Kant, kişiiikten, hep tüm kişiliğin kendi salt fiziksel ve ruhsal verileri, dolaysız içgüdüleri üzerindeki egemenliğini anlar. (Bu egemenli· ğin Kant'ta giderek abartık 'bir keşişliğe dönüş-­ müş olması ayn bir konudur.) Oysa 19. ve 20. yüzyılın toplumsal ve düşünsel gelişimi, artık her toplumsal ilişkinin, her ahlaksal kuralın ( ölç ütün) içinde, giderek artan ölçüde, kişili­ ğin, özgürlüğün baskı altl113. alınmasını bul­ makla kalmamış, aslında bireysel yaşama sağ­ lamlık, kişiliğe belkemiği ve dayaıuklılık kazan­ �ıran ruhsal güçleri, aklı ve anlama yetisini de, özgürlüğü yok edici baskı nedenleri olarak de..


ğerlendinniştir. Kant için ise böyle bir özgür­ lük anlayışı, heyecan ve duyguların (ruhsal du­ rumun) , kendi başına bırakılmış içgüdülerin, ansal olanın başıboş bırakılması demekti. Ni­ tekim bu anlayışın şeytanca bir karikatürü, her P.hlakı yadsıyan Hitler ve yandaşlannın «dünya görüşlerbnde kendini göstermiştir. Kant'ta vicdan, henüz ahlaksal özgürlüğün vü­ cud bulması, ve onu ayakta tutan temel ilke­ dir. Hitler ve yandaşlan için ise, ,özellikle bu vicdan, onlann özgürlük dedikleri şeyin, yani tüm dayanaktan yoksun ve aşağılık içgüdüle­ rin sınırsızlığının en .büyük engelleyiciaidir. Hitler'in bu anlayışı şeytanca bir çarpıtmadır. Gelgelelim [bu anlayışın] karikatür biçiminde birçok öncü düşüncelerin içine sızdığını da unutmaya.lım. Böylece toplumsal ·büyük-evren (makro­ kozmos) , [yani] kapitalist üretim düzeni, em­ perya:list çağın kişilik ve özgürlük anlayışının uydunı.k atomlarının küçük-evreni (mikrokos­ mos) içinde ahlaksal yansısını bulur. Varolug... çuluğun özgürlük öğretisi, yıaşamm içinde za­ ten yıllardan beri yaygın olan bir tutumun yal­ nızca düşünsel bir ifadesidir.

n. Şimdi bu deneyimlerimizle [hilgilerimiz­ le] «sanat düzeyinde özgürlük» nedir sorusu­ na yönelecek olursak, öteki alanlarda, özellikle 99


salt kuraıtı. lllanında y�rine oturttuğumuz bazı sapta.ırtala.rın, bu soruya olduğu gibi tiygulana­ · mayacağmı açık seçik görürüz. G€rçi bunu ka· bul etmek, genel toplumsal deneyi,mlerin [bilgi· lerin] sanatın iç sorulanyla bir bağlamlık oluş� turn1adiğı, ya da topl\.Unsal ahl aktak i Çöküntü­ nün, sanatm ,gerçekten kendini bulması anla­ mına geleceği biçimindeki modern önyargılara katılmak demek değildir. Gerçi bugün, böyle oldu�nu kabul etme eğilimi yaygındır ; hele özellikle, az önce üstlinde durduğumuz sorun açısından, ya.ni içgUdülerln sınJI$ız egeme:ılli­ ğinin h'ilkiki özgürlüğü n nesnelleşmesi sayı�dı­ ğı durumlarda. Ne var ki modern çöküntü [dö­ neminin} önde gelen diifünürleri bile pek inan­ mamışlardır b11n a Hani kimsenin, çağımızdaki gü dilleri yüceltıne [ tu�umunun] i lkece herhal­ de düşmanı slıy·anıayacağı Nietzsche bile, bir sanatçının g\idü dünyasının, sanatçının bilin­ ci nde durmadan bir iyiyi bir kötüyü, bir <:Ieğer­ liyi bir değemizi ürettiğ ini, ve özellikle burada. örtaya çıkan seçme yeteneğinin [yoluia top· lumsal ah1aktaki �küntünün değil] saruiç� yı sanatçı yaptığını açık biçimde söylemiştir. Modern felsefenin an'a dayanan özgürlük kavranıının, olduğu gibi [ koşulsuz) sanata :uy., gulanamayac� her ne denli belliyse de, bu, sa­ natsal özgü rlük şorununun -gene de genel top­ lumsal ve düşünsel ·gelişimin çerçevesi !(:!nde­ .

t

ama tabii kendi özelliğiyle kavranması gereken

özgül bir

gehhez. . 1 00

sorun

blduğu nu yadsımak

anlamına


İşt� bu anlamda sonılabilir ve sorulmab­ eskiden özgür müydü? Bugün öz­ gürlük denen ·şey özgürlük müdiil" ? Bizim anla.yışmıı.za göre eskiden sanatçı öz. gür değildi -Kolaylık sağlasın diye, sanatçının içinde bulunduğu bağların tümünü, amla.rın.da. çok temel ayrımlar •oİduğunu bile bile, bir ara­ da ele alacajısı- Ckçmişin 5t\natçısı günümü· zün sanatsal öag.ürlük kavramından bile haber­ siıdi. Sanat, İlkçağ'da, Ortaçağ'da ve hatta Rö­ nesans'ta resmi yaşamın bir �çaaıydı ve sa­ natçılar hiç durabama.da.n bunun tüm sonuç· larm& katlanıyorlardı; yani gerek dünya görü� dır: Sana-tçı

.

lerinde, gerekse konularında, ortş.ya. 'koydukl�rı biçimlerde ve biçim dilinde, kendi yapı Uannın da içinde yer aldığı kamu yap.mınm taşıyıcısı olan toplwnun etkisi altındaydılar. Daha so­ mut ifade edersek ; Doğum y� da �ları bo­ yunca oluşan inançları nedeniyle içine konduk· ları sınıfın dürtya. görüşü, konusal, içeriksel ve biçimsel çıkış noktalar�, onlar igin birer ölçüy­ dü. Başka türlü de olabileceğini ·akıllarına bi­ .

le get:iremezl.�rdi. Pe ki b öyl e olması tümüyle

bir

gUdümlü bir sanata, bir �rlük mi yol açmıştır? Ne gezer. Dahası

bağımlılığa,

eksikliğine

en gene!, en

kolay ke.vranacak uğraklar olan 4ünya görü§ü ve politika. uğrağı yönünden de, güdümlülükten söz edemeyiz 'Şu 8.l'lda bireysel ifadeleri, ya da .

bil'e'ysel ton

farklarını

falan düşünmüyorum; bunlar hakiki sanatın ancak çok dar bi r «faaı­ �iyet alanı:tnı aluştururlar. Bu yaratına süre· 101


cinin ve yaratmanın [yapıtın] bi�r parçasını oluşturdukları toplum ·ve resmi yaşam, katı, kemikleşmiş bir birlik oluşturmadıkları gibi, yalnızca. tek bir yönde -yaratmanın [sanat yapıtının] herhangi bir yerden bu gidişe katıla­ bil�- tek bir yönde de yürümezler. Toplum ve resmi yaşamın bu birliği, karşıtıann ve 'bir­ birleriyle savaşım veren güçlerin karmaşık, durmadan değişen bir sonucudur. Her etmen, bu hareket içindeki birliğin bir parçası olarak geçerlidir ve [toplum ve resmi yaşam arasın- . daki] bu birliğin kendisi de, çok değişken, çok renkli savıaşımlann değişebilen ·bileşkeninden başka bir şey değildir. Herhangi bir bütünün ya da herhangi bir bütün oluşturan bü­ tün parçasının önemli bir tasarımı, yani bir sanat yapıtı doğunca, -biçimsel ve içe­ riksel bağlar, dünya görüşü ve politik düzeyde· ki bağımlılıklar ne kerte büyük olurlarsa ol­ sunlar- şeylerin mantığı, diyalektik gerçek ve bu .gerçeğin diyalektik yansıması, gene de ide­ olojik bağımsızlık için belirli bir «faaliyet ala­ nı» sağlarlar; tersi kurumsal olarak olanaksız olurdu. Daha doğrusu : Bu güçlerin toplumsal zorunluyu sırf belli bir anda [ aslına] uygun olarak gerçekleştirebiirnek uğruna. bağımlı {gü­ dümlü] bir yapıt istemeleri, kurumsal yönden olanaksızdır. Eğer bu bir sanat ideolojisi, belirli toplum­ sal yönelimlerin ifadesi olarak geçerli bir ku­ ralsa, tüm özgül estetik sorunlar yönünden de bir kat daha geçerlidir. Çünkü gerek modem 102


kurarnlarda gerekse günümüzde yaşayan sa­ natçılann önemli bir bölümünün kendi yaratım süreçlerine ilişkin düşüncelerinde görüldüğü gibi, sanat bir «ifadedir:.. Nesnel bakıldığında. gerçeğin görün.tüsünün kendine özgü bir biçimi olan sanat, gerçeğin kendisine ve �ğer sözko­ nusu hakiki bir saiıatçıysa- gerçeğin hareke­ tini ve hareket yöntinü , kısacası varlığın, daya­ nıklılığın [ kalıcılığın] ve değişmenin bellibaş­ lı öz-niteliklerini yansitır. Bir kez daha yinele­ yeUro : Eğer sözkonusu hakiki bir sanatçıysa, bu yansıma, yapıtı doğuran öznel niyetten, ira­ deden, kararlılıktan daha büyük ve ·geniş,, daha kapsamlı ve derin, daha zengin ve hakikate daha yakındır. Büyük bir sanatçının büyük sa­ natı, her zaman onun sandığından ve duyduğun­ dan daha özgürdür ; bu sanat nesnel türeyimi belirleyen toplumsal koşulların gösterdiğinden daha özgürdür. Daha özgürdür, ·çünkü gerçe­ ğin özüne, öznel ve nesnel türeyimin ( genesis] içinde ortaya çıkan eylemin gösterdiğinden da­ ha köklü bağlanmıştır. Gelgelelim bu türden haklı düşünceler eski ve yeni sanatsal özgürlük kavramı arasındaki temel ayrımı gözden silmemelidir. Bu aynm nesneldir. Sorun, sanatç.ının kendisini eskiden özgür saymaması sorunu değildir ; çünkü hak bile iddia etmemiştir özgürlük üzerinde. Oysa modern bir sanat.çı için özellikle ö�.ürlük, onun sanat bilincinin temel yaşantılanndan [olayla­ nndan] bitidir. Sanat nesnel olarak her zaman tcplum�al yaşamın bir parçası olagelm�tir.


İlkece yankısız ve başkalan için

a.nlaşılmaz

lan sanat, kendin söyle :kendin i§it'ten öteye geçemeyeceği için. t,pkı tutarlı bir kuşkucu felsefe gibi, tımarbanede varolabilir. Bir kar­ şılığın (bulqn.nıası] zorunluğu; yani yankı al­ ma olaııağı ---bir sanat yapıtının kendisinden koparılamaz ayırtgan belirticisi, biçin:ı.sel ve içe­ riksel özelliği olarak- tıer zaman her hakiki sanat yapıtının temel yaplarmdau pirini oluş­ turur. Bir sanat yapıtının izleyicisi'Yle, yani be­ lirli bir topltunla, daha doğrusu bu toplumun tarihsel olarak belirlenıniş şu ya da bu parça­ sJyla. kurduğu ilişki, az çok öznel ya· da nesnel olarak varolan yapıta. sonradAn eklenen bir ı;;.ey olmayıp, gerek türeyimi, gerekse· estetiği 4akı­ mından, [yapıtı] ku1"UC'U bir temeldir. Heın es­ k·i, hem de yeni sanat için aynı ölçüde geçerli· dir bu. Peki ayırım nerede ? Vatsa, nerede bulunu� YOl' ? KıMca özetleyerek söyleme),[ gerekirse, d,enebilir ki, Antik çağın sanatçısı ile izleyicisi arasında dolayımsız bir bağ, bu nedenle de can­ lı ve verimli bir karşılıklı etkUeşiın vardı. Bu­ nun da, sanatçının bağlılığı, a.nlayacağınuz, sa­ natın güdülmesi gibi görünmesi aldatıeıdır. Çünkü bugün· ( a.rtık yalnızca oyunda, o da bir­ çok çarpıklıkla, 111ahne ile izleyici arasında varolan karşılıklı etkileşim, ve etkUE;eimden türeyen bağımlılık, iizerinde yaratıc1 bir bulu­ şun ve ÖZ-()lanı (�ıl'ı) doğru kavrayışın ger­ çekten özgürce gerçekleştirildiği a <faaliyet a.lanıı.nı da yaratır. Tüın eski yapıtJann konu ·


yönünden nasıl bağımlı olduklarını qüşünelim. nk 've Ortaçağ'daki yontu V� mimari ilişkisini

clüşün�Um. Fresk'in mimari ile ill�kisini düşü­ anla.tun'ın, epik biçimlerin ve üslubun doğuşunda hangi etki'Yi yaptığını dü� şünelim. Ancak, burada doğan bağımWığın, ne biçime, ne de içeriğin birbitiıtden tamamen ya­ lıtılnuş �orunlarına bağlanaınayacağma hep dikkat etmemiz gerekiyor. İsterse doğrudan bir çıkış noktasına sa.hip olsun, gene de her ba..: ğımlılık1 biçimsel ya da içeriksel somut uygu­ Jaruşı . sn-asında, kaçınılmaz olarak başka bir bağı.tnlılığa dönüşür. Hakiki bir öykü, yalnızca görünürQ.e biçimsel bir zorunluktur; �nkü tüm karulu§&, yapıya, düzenlemeye, karekter­ leri.Q. ve yugının gösterilişine öylesine derin­ den etki eder k� giderek içerik olur çıkar. An­ cak y-Q:zeysel bir inceleme, konunun zorlayıcı.. lığına bakıp, onu içerik olarak ka.vraya.bilir. Oy­ sa hiçbir konu, sırf ham (işlenmemiş) bir ge­ reç değildir ve ancak belirli bir dünya götüşü bağlambğı içinde içerike dönüŞebilir. Oysa, ko­ nunun yalnızca ham gereç olmaması ve an­ cak belirli bir dünya görüşüyle bağlam kurduktan sonra içerik'e dönüşebilmesi ne­ deniyle, konunun içerdiği olanaklar, bu dö­ nüşiinı sırasında, aynı zamanda ya.pıta da bi­ çimini veren ve yapıtın yapısını düzenleyen kuvv.etlere dönüşürler. (Orestes konusu, Giot­ t:p> �nardO ve Tintoretto'da cSon Akşam Ye­ m�» betimleri.) Burada daha önce değinilen soru yeniden nelim. Gerçek bir


ve daha somut karş�mıza çıkıyor. Sözkonusu bağı kuran toplumsal gerçeğin kendisi de dur­ madan değişir. Bu değişme, daha önce değindi­ ğimiz gibi bir 'yandan sanatsal özgürlüğe «faa­ liyet alanı» sağlarken, öte yandan bağlayıcı bir yol da g&terir : Böyle koşullar altında, ancak toplumun değişmeleri karşısında çok önemli şeyler söylemesi gereken sanatçı, gerçek bir sa­ nat yapıtıı meydana getirebilir. Çünkü ancak çok önemli bir bildirim [ haber] , toplumun ço­ ğunlukla yalnızca su altından hareket eden güç­ lerini ve bu güçlerin güncel değişmelerini kav­ rayarak, buradan biçim ile içeriğin organik ve verimli bir gelişimine olanak sağlayacak denli derin ve güçlü olabilir. Böyle zamanlarda biçi­ min gerçekten değişmesi, ancak derinlemesine yeni bir içeriğin varlığıyla olıwıdır; sözgelimi, Aiskh'ylos'un ikinci oyuncuyu oyuna sokması, yalnızca biçimsel bir yeniliktir. Gerçekte ise, rbu yenilikte] trajik çatışma artık sanat düze­ yinde doğmaktadır. GelgelelUn kapitalist gelişme sanat ile izle­ yjcisi arasındaki bu doğrudan ilişkiyi koparıp neredeyse tümden yok etmiştir. Bu sorunun te­ melinde yatan tarihsel süreci kaba taslak da ol­ sa verecek değiliz. Goethe'nin Schiller'e yazdığı bir mektupta, [kapitalistleşen] toplumda sa­ natsal özgürlüğün doğuşuna ilişkin dile getirdi­ ği görüşleri, bir gevşemenin kokusunu aldığını gösteriyor ; eski bağın yitip ,gidişinin kokusu­ dur bu ; ama Goethe bunu gene de kabul edile­ cek bir ö-zgiirlük, ya da sanatsal �rlüğün


eninde sonunda varolması gibi gönnekten ke­ sinlikle kaçınmış, tersine, sanatçıya toplumsal gerçek tarafmd::ı.n zorla kabul ettirilen ıbu öz­ gü İ'lükte önemsenecek bir tehlikeyi sezinlemiş­ ti. Kapitalist üretim düzeni ne denli yetkin serpilirse, bu özgürlük de o denli sınırsızlaşır. Her türlü konu sınırlaması sona erer; yaratma özgürlüğü burada bir zorlanıaya dönüşür artık. Herbir sanat türünün kendi izleyicisiyle ara­ sındaki doğrudan bağlam, yapıtın kapsamı nın, yapısının ve anlatılı!J tarzının karşılıklı etki­ leşimleri, belirli, somut bir algılama-yansıtma türünün karşısında yitip gider. Burada da her şey sanatçının bireysel buluş yeteneğine bağlı­ dır; burada da sanat�ının yeni özgUrlüğü [bir anlamda] tamamen eksiksiz bir özgürlüktür. (Dramda bu bağlam yalnızca görünürde koru­ nagelmiştir. Ti'yatronun kapitalist bir girişime dönüşmesi ve izleyicinin yalnızca eğlenmek iste­ mesiyle, tiyatronun, bu dramatik biçimi somut ve yaratıcı yönde etkileyen karakteri de yitip gitmiştir. Sahne tekniği dramdan bağımsızlaşır ve öznel edebi bir zanaat olup çıkar ; ama 19. yüzyılda dram da -kendi zaranna- bağımsız­ laşır : Kitap dramı doğar.) Bütün bunlar sanatçı ile izleyici arasındaki doğrudan ilişki ve dolayımsız karşılıklı etki­ leşimin yalnızca gevşemesi ya da yitip gitmesi demek değildir. İzleyicinin adsız, belli bir biçim­ den yoksun, çehresiz duruma gelmesi anlamını da taşır. Eskiden sanatçı yapıtıyla kinle yö-


neldiğini bilird.i. Bugün ise -nesnel olarak sa· natın toplumsal işlevini incelerken- soyut pa­ zarın karşısında meta üreticisi olarak belirir. Sanatçının özgürlüğü -tıpkı bir ınal üreticisi­ nin özgürlüğü gibi, görünüNe-- genellikle sı­ nırsızdır. (Özgürlüksüz pazar ol.m.a.ı i ) ama 4bii pazar yasaları tıpkı bir fabrikatör gibi sa• natçıyı da. egemenliği altında tutar. Genel olarak doğru olan bu saptamanın bir yanılgıya dönüşüp donmaması için somtftlaştl.­ nlması gerekir ; kapitalist gelişim, sanat oyapı... tı ile izleyicisi ar38ındaki ilişkiyi gitgide bir mal pazarı [ ilişkisine] dönüştünnüştür. Bura­ da olgulan sıralamak boşuna yer kaplamak olur. Herkes sinemaıun, gazetenin ve yayımcı­ lığın büyük sennaye ile iliŞkilerini1 bir konser menejeritıin' müzik alanındaki, bir sanat sergi­ sinin güzel sanatlar alanındaki önemini bilir. Sanatçı ile izleyicisi arasındaki ilişki, yalnızca o eski dol-.ysızlığını yitirmekle kalmadı, ara­ lanna yeııi bir aracı yerleşerek tüm sanat alan­ larına el attı : Sermaye, 19. yüzyıl kapitalizm denizi içinde ancak birkaç kapitalizm�önciısi ada tanıyol"du. Deneysel sahneleri, canını dişine takmış yayımcıları, yazarlar tarafından çıka.rıw lan de�leri filan tanıyordu ibu yüzyıl. Kapita­ lizm ise başlangıçta ve esas olarak, gerçek bir kitle bilidirişimitıin nesnesini oluı1turan ve bu özelliğine karşın gene de hakiki s·aı:ıat olan bir sanatı hedef almıştı. Gelgelelim .Q,pitalizıtıih gelişmesine koşut olarak -hele iyi sanatın da bir ticaret olabileceği ve hattA en muhalif, en


öncü [yenilikçi] sanatın bile, çok geniş

ola­

naklı, dahası başanlı bir kazancın nesnesi ola­

bileceği

belli olunca- .bu adalar dş. birbiri ar­ dından yitip gittiler. Sanatm tümü, iyi ve kötü sanat, usta yapıtlar ve zevksiz y&ıpıtlar, klasik­ ler "ye öncüler, hepsi de aynı ölçüde kapitaliz­ me

boyun eğdi. Bu durum, sanatın modern özgürlüğünün

niteliğini, onun gerçek içeriğini ve bu içeriğe zorunlu bağlanan yanılsamalan belirledi. Bu­ rada da bilinen

olguları ta�leyecek

değUiz.

Kapitalist kitlesel üretim·in •kibar» en iyi sa­ tandan, dahası «Öncü:.den (yenilikçiden) -ya

da düne k adar yenilikçi sayılandan- içgıcıkla­ yıcı, bayağı edebiyattan tuturt da, seri imalat ürtinü sıradan romanlara değin, bayağılığın

biçimlerinin en değişU[ türlerini ortayş. koyduğunu bilmeyen yoktur. Büyuk sermaye­

c;;ağdaş

nin, bu alanda da, tıpkı giyim ve ayakkabı sa­

nayindeki gibi, karşı konamaz modalar yarat­ tığını herkes bilir.

Ne var ki, bu durumun mekanik olduğunu ve sanatçının özgürlüğünü yüzde yüz yıkacağı­ nı sanmak, durumu kabaca basitleştimıek de­ ın,ektir. Kapitalist büyük sanayi bile ----&ellik­ moda yaratıi-lren- bireyael katkı, beğeni ve

le

fikirler olmaksızın yaya kalır. Hele

sanatın

meta (mal) olduğu yerde daha da geçerlidir bu. Sanatçı kişilik olarak kapıtaıist için bir değer, bir «marka» temsil eder. Bu kişilik ne kadar açık seçik, elle tutulur, usluluğa varan bir nite­ lik taşırsa , d�ğeri de kapitalist için o ölçüde

1 09


yükselir. Kuşkusuz böylelikle doğan «Özgür­ lük», kendi geçerliğini kabul ettiren kişilik, hakiki sanatın güvencesi değildir ; tersine : Ka­ pitalizmin edebiyatında «daha yüksek değerde­ kb. «kib"'r» bayağılığı, özellikle kişiliğin, öz­ gür, sanatsal buluş yeteneğinin böylesine abar­ tılması belirler. Karl Kraus'un edebiyat ve sanat eleştirisi, kapitalist temeller üzerinde doğm� olan bu özgürlük ve kişilik putlaştır­ masını çok yerinde ve ince bir alayla senelerce kurcalayıp durmuştur. Peki hakiki sanat ? Gerçek bir sanatçının özgürlüğü ? Bu sorunu unutmuş değiliz. Hatta bir taslak çerçevesi olmasına karşın, bu çerçe­ veyi olabildiğince tam çizmeye çalışarak, kapi­ talist toplumdaki hakiki sanatın gerçek c-faa­ liyet alanı:mı somutlaştırmak istedik. Andre Gide bir kez çağımızdaki her hakiki edebiya­ tın zamana karşı olduğunu saptamıştı. Bu ta­ mamen doğrudur ; gerek içerik, gerekse biçim bakımından. Ancak bu muhaliflik, kapitaliz­ min desteklediği sanatın biçim ve içerik yönün­ den yadsınmasının çok ötesine uzanır. Bir bakı­ ma tüm sistemi kapsar. Bugüne değin, sanat­ çıların kapitalizme karşı oldukları gibi, ken­ dilerine karşı da böylesine yabancı davrandık­ ları başka hiçbir toplum düzeni yoktur. Yabancı : Bu sözcüğün içinde modern sa­ natsal özgürlüğün tüm görkemli beyecanı ve sınırlılığı içerilmiştir. Bu görkem çaresiz, şaş­ kın, kendini savunmanın görkemidir. Yalnızca 1 10


kapitalizmin yarattığı mal üreten ve dağıtan işleyiş değildir hakiki sanatı yutuJma tehdidi al­ tında tutan. Yani yalnızca bu işleyi.şe, bu işleyi­ şin yaygınlaştırdığı sıradan roman bayağılığına ve diğer uyduruk sanata karşı değil, bu fenomen­ terin doğurduğu, bu fenomenlerden türeyen tüm yaşam biçimlerine ve insan değerlerine karşı da ölümüne bir savaşım vermek zorunludur. Tıpkı !'!anatçıların eskiden safdilce bir olağanlıkla ya <la bilinçli bir hayranlıkla çağlarının ve toplum­ larının çocukları olmaları gibi, modern sanat­ çılann çoğu da -ve özellikle en iyileri de­ toplumun o içine kondukları ve kendilerinden ona uymaları istenen kalabalığını öfke ve acıy­ la, dahası ürpertici ve tiksintiyle gözlemlem�ş­ lerdir. Böylece sanatsal özgürlük a;bartılmış bir ö.znelliğe dayanılarak, ancak ve ancak bu öz­ nelliğin adına istenmiştir. [Bu düzende] sanat­ çı kişilik, sözkonusu toplumu sırf kendi iç esi­ nine göre canlandırabilmek için bu bağımsızlık hakkım ister. Öyleyse modern sanatçı sözkonu­ bi­ su edilince, özgürlük kavramı d& soyut, çimsel ve olgulardan uzaktır (olumsuzdur) : Onun bağımsızlığına kimsenin kanşamayaca­ ğından başka bir içeriği yoktur. Bu biçimsel ve olumsuz soyutlama modern sanatsal özgürlüğün sİnırlarını öelirler. Sınır­ lar iki görüngeden göze çarparlar. Birincisi sa­ natçiyı giderek artan bir kararlılıkla kendini kendi öznelliği içine hapsetmeye iter. Sanatçı­ lar gerçekten önemli konulardan, anlatım-can­ landırma biçimlerinden, 'bunlarla uğraşmak sa-


nat, açısından a.rtık verimsiz sayıldığı �çin, git· gide uzaklaşırlar; .çünkü onlar kapitaliziDin önü alınamaz yavan edebiyatma teslim olmuşlQ.rdJr. Giderek sanatsal özgUrlük için salt iç ya.şam.­ dan, katıksız öznel yeşa.ntılarda.n, olaylardan başka birı efaaliyet alanı» kalmaz. Bu kendi bildiğini o)(uyım, küstaJıbkla �r pıtılınış c içine kapanıkllk,» bağu:tısıı;Iığın için· de ancak at oynatabildiji bu dar alanm :yer ,�­ dığı bir dünyaya karşı sürdürülen umutsuz bir karşı çıkış.tır; tüm bu olaylarm asıl amacı bu­ dur. (Katıksız öznelliğin birçok ylipıtta ve yara­ tıcı dışavururnda evrensel bir fen�men olarak tamtılması, olguların kendisinde de hiçbir de­ ğişiklik yapmaz.) Bö�'lece çelişik bir durum orta.ya. çılmlış­ tır : O eski, bağlı, ba.ğunsızlığının daha az bi­ lincinde olan öıgür sanat, döneminin toptumu� nu eleştirirken, bugünkü sanattan çok daha özgür davranmıştır. Soyut, olgulara day�nma­ yan (olumsuz] , biçimsel bir özgürlük, ancak somut özgürlüğün yok edilmesi pahasına va­ rolur. Modern sanat, öznel özgürlük uğruna nesnel ger�in ele geçirilmesinden vazgeçmiş• tir. öznel sanatsal bağımsızlığı içinde, kendi­ ni dışa vurduğu toplumsal koşull arla. şorout olarak karşılaştınrsa.k, bu karşıtlık daha da be­ lirginleşir. İş� bu, öznel özgürlüğün nesnel sı· nırlanmJşlıiının ikinci uğrağıdır. Bu ic;e yönel­ me, kapitalizmin kesinlikle y�ası, gör\il. nüşw, anlamsız, �anat düşmanı bir dış dünyaya. 112


karşı "anatçının

düşünce dünyasında oluşan ala bildiğine devrimci bir davranıştır [ jesttir] . Bu davrartı�ın [je�tinJ çok derinden duyulan

heyecanını, in atçı ve uz�a bilmez iradesini b irÇ(:tk ünlü sanatçı da yaşamıştır ve yaşamak­ tadır. Soru yalnızca: şudur: Bu da.vrallışın nes­ nel �laİlll ve değeri nedir ? Daha somut olarak : O yadaınan, yargilana.rl, ve aşağılanan nesne, yani kapitaliıı.t dış dfliıya, [ s�natçının] bu tu� t\ılmu kar$l!fmda na.$ıl 'd(lvranmakta.dır? TariJ'Uf�l' bir boylamdan bakıldiğında trıa­ jik-komik bir çelişki .g6rin i ür. İkisi arasındaki ilişki olduk�a iyidir. Çünkü bugii11, kapitaliz­ min sermaye yatırımıttın ve rtıeta değişiminin sanata hani nerdeyse sınırsı.zca egemen oldu­ ğunu kabul etmek ve saptamak, doğrudan doğ­ n.ıy-. (kapitalizmin] kar emellerine hizmet �t­

mey� tüm sanat yapıtıarının yasaklandJ.ğı, bas­ kı altına alındığı ve susııuı.k rorunda bırakıl dı­ ğı anlamına gelmez kesinlikle. Hani en eleşti­ risel gerÇekçiliğin bile duruma göre yağlı bir kazanç sağlayabileceğini ve kaynağı sırf Zola ya da Steinbeck olduğu i�in böyle bir yıüksek kazanç olanağını geri çevirecek tek bir kapita.. listin bile bulunamayacağını da eklemek yersiz. Ne var ki, burjuva toplumunun genel sanat ti­

careU . ve sanat politikası oldukça çokyarılıdır:

Gördügütnüz gibi sana�ının kişiliğine ve öznel sanatsal 6JıU�ı'iiğe olanaklar oranında oldukça T;ıüyük bir «faaliyet alanı:ı. açar. Ancak �alışan kitleler için ayrıltnış bulunan ve çok yaygm olan bayağılığın olağanüstü sert yasaları varF: 8

1 13


dır (Hollywood.) Üstteki onbinlerin için belirlenmiş sanatta, soyut bir

tüketimi başkaldır­

ma ruhunun egemen olması engel anlamına gel­ meyebilir ; kapitaliırnin can alıcı çıkarlarına dokunmaz bu ba.şkaldınna, ne kerte içe döner, soyutlaşırsa, o kerte az zararlı olur bu çıkarlara. Böylece ortaya çıkan öııgürlük, içinde sanat­ çının gelişimi bakımından büyük tehlikeler giz­ lemektedir. Kendi-içine-dönmüşlük nesnel top­ lumsal sorunlardan kaçış anlamına gelir aslında. Bu kaçış [ uzaklaşma] -çok ender olarak a�ıkça söylenen- bir uzlaşmayla, bu temel üzerinde sa­ natçı ile (kapitalistin aracılığı sayesinde) izleyi­ cisi arasında gerçekleşen bir uzlaşmayla daha da artar. (Öte yandan sanatçı tarafından öznel iyimserlikle

desteklenen, en yaygın

kaçıştır

bu.) Bu uzlW]mada belli şeyler üzerine,

belli

türden, belli tondan konuşmak yasaklanınıştır. Ancak ,böyle [sınırlı] bir çerçevenin içinde sı­ nırsız bir bağımsızlıkla hareket edebilir sanat­ çı. Uzlaşma sözcüğü gerçi kulağa hoş gelmeye­ bilir, ama bunu örneklerle göz önüne sennek gerektiğine bile inanmıyonız, çünkü bu sözcük çok bilinen bir gerçeği dile getiriyor. Tecrübeli her yazar, hangi yazılannın ha.n­ gi dergide, hangi gazetede, ya da h&llgi yaym­ evinde basılabileceğini bilir ve -dürüst ola­ hm- birçok durumda -az çok açıklıkla söyle­ mek gerekirse- bu olanak, konunun sec;imini ve gelişimini bile belirlemiştir. Böyle dile geti­ rilen ya da sessizce katlanılan uzlaşma.ların, çoğunlukla sanatı yolundan alarak .ince ya da


kaba, bayağı üretimiere yönelttiği o çok ras­ lanır durumdan söz etmiyorum. Bizde Franz Molnar böyle bir kapitalist «özgürlüğün» sa­ nat üzerindeki sözkonusu etkisine en göze ba­ tıcı örnektir. Öyleyse modern sı:matsal özgürlük, dolay­ sız bireysel ifadenin, dolaysız bireysel s8Jlatsal yaşantının, öznel, sınırlanmamış özgürlüğü di­ ye nitelendirilebilir. Buradan -toplumsal ya­ şam ·ve nesnel dış dünya bu ifadenin gereçleri [malzemesi] olsalar da- sanatçılar dolaysız yaşantı içinde birçok durumda n::tsıl dışan ta­ şıyorlarsa [ nasıl göze çarpıyorlarsa] , kendileri­ ni öyle gösterdikleri sonucu çıkar. Ama herkes bu saptamanın [ manifestation] hiçbir toplumda (hele kapitalist toplumda), toplumsal dünyanın özü ve onun hareket eden güçleri ile özdeş ola­ mayacağını bilir. Modern sanatçılann çoğu, gi­ derek gericHeşen emperyalist dünyanın içinde soyut yaşantı ve ifade özgürlüklerini kurtanna­ ya çalıştıklarından, toplumsal dünyayı tanıya­ mamaktadırlar. Birçok güdü [motif] bunu gös­ termektedir. Burada yalnızca sanat ile iktisadi yapı arasındaki karşılıklı etkileşim aniatıldı ; oysa gerek sanatçının kamu yaşamına yabancı­ laşmasına yol açan toplumsal zonınluk, gerekse bu kendi içine dönüklüğe, bu topluma yabancı­ laşmaya anlaşılır ve çoğunlukla saygıyla kar­ şılamr bir karşı çıkma niteliği yak�tıran son on-yıllann gerici politik gelişimi, hep bu konu­ ya girerler. Bu konuya aynntılanyla değindim. Bu karşı çıkış -bir kez daha yineleyim- ço1 15


ğunlukla saygı duyulur bir karşı çıkıştır, an­ cak: Salt karşı çıkışın öznel yaşantısının ne ide­ olojik� ne de sanatsal bakımdan bir cyüksek değer:. oluşturmadığını, böyle oluşan bireycüi· ği «bodrum bireyciliği» diye ta.nı.mlayan .DoS. toyevski daha o yıllarda açık seçik ayrımsa­ mıştı. Nedenlerin birbirine dolaşması ve duğiiın,. lenmesi nasıl olursa olsun, şu olgu değişmez : Modem sanatçı özgürlüğü uğruna en büyük üc· reti ödemi ştir : gerçek sanatın hakiki ö�lü­ ğünden vazgeçmiştir ; insanın hakiki dünyası­ na, tüm insansal ifade olanaklan arasından en derin ve en kapsamlı ifadeyi vernıekten vazgeç· miştir. Derinlere inen bir ilişki ve gerçeijin nes­ nel özüne parçalanmaı: bir bağl�lık : İşte hakiki nesnel sanatsal özgürlük. -Bu özgürlük nesnel­ dir, çünkü çoğu durumda sanatçının bildiğin... den, tasa.rlayabileceğinden ve amaçladığından daha büyüktür. İşte sanat, modern gelişim yü� zünden, özgürlüiün krallığına giden bu yoldan geri çevrilmiştir. Sanatçının karşı Çıkan içe dönüklüğü, toplumun sıı.nat karşıtı eğilim­ leri karşı.sında. öznel bir çelişkidir; nesnel olarak ise : dış etkenlerle doğmuş süre­ cin ivmelendiri�esi ve derinleştinlırtesindett başka bir şey Qeğtldir. Chestertotı «iç aydın­ lanmanın, aydınlanmanın en iğrenç türü» oldu­ ğunu söylemişti. Hem dış, hem de iç gerçeği çarpıtt.ığı için ıerçekten �e en iğrencidir. Ve -bu çok öriemli- ·bu çarpıtma, kendi içine dö­ nüklüğe ne denli köklü da'yan.'lrsa, sözkonusu 116


içe dönüklük ne denli ideolojik nitelik k azanır­ sa, o denli güçliidü,r. Bu durum modenı geliş­ menin hemen başmda ortaya çıkmıştır. Goethe genel toplumsal dönüşümlerin sanat üzerindeki olumsuz etkilerini betimlerken, kısa bir süre sonra da. Ludwig Tieck, Alman romantik ku­ şafırun bu ilk ve önde gelen temsilcisi, ckendi içine dönüklüğün:o dtinya görüşü bakımından taşıdığ� anlamı büyük biı: övgüyle dile getirir: «Düşünürsek varolur tüm varlıklar, Buğulu bir uzaklığın ardındadır evren, Ve karanlık çukurlarına evrenin Yanımızda taşıdığımız bir kıvılcımdır düşen : Niçin dön�üyor evren yabanıl yıkıntılara ? Yazgıyız biz, ayakta. tutan evreni ! . . Ne diye ürpertiyor öyleyse Donuk ışıltılannı yarattığını nesneler beni ? Varsın çiftle:şsin erderole kötülük ! Hepşt 4wnan, hepsi sis, gölg.e ! Bir ışık uzanıyor içimden karanlık geceye . Erdem i'ni, var yalnizca dü§'üncemde.» Kendi içine dönüklüğün böylesine göklere çıkarıldığı ideolojik övgUye ekieyecek bir şey olmasa gerek. Belirmekte olan 19. ve 20. yüz­ yıith sanat düzeyind�ki bireyciliği, aslında ro­ mantik dönemde daha önceden boyutları açık seçik dile getirilmiş olanı değişik biçim•lerde yi· neleme�ten başka bir şey yapm az. Gene de , önemli bii' aynm Yardır [iki dönem arasında] : Romantizmin başlangıç evresinde dünya görü-

117


şünde�i bu öznelciliğin, bu ilkece kendi içine dönüklüğün, dünyanın sanat düzeyinde kavran­ masında hareket ettirici bir güç olacağı yanıl­ samaları yaygındı. Oysa romantiğin sanat dü­ zeyindeki gelişmesi bu düşleri yıktı götürdü. Bu ideolojik tavır sonra.dan, günümüzde Y'ay· gınlaşınca, pek bilincinde olmasa da, eski yenil­ gisinin ruhsal izlerini taşımaya devam etmiş­ tir. Romantik inancın gerilim gücü azaldıkça -buna koşut olarak- gerçeği çarpıtan bir eği­ lim de yoğunlaşmı.ştır ; çünkü (bilinçsiz de olsa) ancak bu yoldan sanatı kurtaran bir ckendi·içi­ ne-dönük-olma» yanıls:ımasının ayakta dunna­ sı mümkündür. Bu çelişiklik günümüzde iyice açığ,a çıkmış· tır. Son on-yılların öncü yönelimi 1gerçeküstü­ cülük, sanatçının tümüyle bağımsız olması özel­ liğini kurtarmak a.macıyla dış dünyanın nes­ nelliğini bile bile dışta bırakmıştır. Ve kapita­ list toplumun hunharca etkilerine karşı çıkan bu etkin karşı koyuş, çelişik bir sonuç vererek, sanatçının insanlıktan uzaklaşmasına yol aç­ mıştır. cYazar, insanın insan olmaktan çıktığı yerde, insan olmaya başlar.» Ben demiyorum, Ortega 'y Gasset söylüyor. Bu gelişimin hay­ ranı olan Gasset daha da ileriye gidiyor : Bu y aşantı ve ifade tarzının nesnel dünyanın özü ile nasıl bağlam oluşturduğunu gösteriyor ; çün­ kü bu en öznelci sanat olan ge�kfuıtücülükte de elbette bir dış dünya var. Ama nasıl bir dış dünya? Ortega y Gasset bu konuda şunlan söy­ lüyor : Şeylerin özünü dönüştürmek zorunlu de-

1 18


ğildir, onları yeni imlerle belirtmemiz, cyaşa.­ mın ikincil yanlarının devasa büyüklükte ön planda durduğu bir sanat yaratmamız» yeter.

Ill. Bu gelişim öyle dümdüz ve bun!llımsız yü· rümüş değildir ; oysa burada da karşı akımlar, şöyle kabataslak da olsa, ayaküstü gösterile­ mez. Kapitalist dönem sanatçılannın büyük gerçekçiliği nasıl yarattıklarını öteki yazılanm­ da aynntılanyla anlatmıştım. Burı-.da yalnız­ ca Carly'nin, Ruskin ve Morris'in, bir yapıtın bir zamanlar varolan bağl,arunışlığını, yani o es­ ki ö�rlüğü, doğrudan bir ilişkiyi değişik yol­ lardan kurmayı deneyen sanat eleştirilerine yollamalar yapmak isterim. Şimdi günümüz sa­ natıyl;a kıyaslanabilecek kadar serpilmemiş olan dönemin sanatını, csanatsal:. bir ctaşracılık» di­ ye tanımlayan Tolstoy'a değineceğim. Tolstoy bunu söylerken eski sanatın evrenselliğine kar­ şı çıkıyordu. Halkın yaşam biçimleriyle kuru­ lacak sürekli ve dolaysız bir bağlantının, sana­ tı, modern yaşamın girdabından kurtaracak bi­ ricik yol olduğunu açıkça ayrımsamıştı. öteki yapıtları:mda bu konuyla ilgili ,geniş bilgi var­ dır. Peki sanatsal özgürlük sorununu böylesine güncelleştiren gilnümüzün yeni sorunu nedir acaba ? Mddern sanatsal özgürlüğün eleştiril­ mesi bugün artık umutsuz bir durumdan yakın1 19


mak: değil, somut, gerçek çıkış yollan aramak· tır. Yeni durwn, eıosyalizmin SOvyetler Birli� ği'nde)d yengisidir. Y'eni durum için verilen sa­ vaşım, halk demoltra�ilerinin Avrupa'nın büyük bir bolümündeki yellgisi içindir. Bu İki feno­ men ilkece temelden !birbirinden ayrılır. 1917 Devrimi Rusya'da kapitalist üretim düzenini yıkınış ve bir insan ömrünü dolduracak zamaıı aralığında sınıfsız bir toplum yaratlnı:ştır. Biz­ deki [Macaristan'daki] � öteki birçok ülkede­ ki- halk demokra.sisi henüz bu aşatnaıun baş· langıç evresindedi:r. Aralarındaki ilkesel aynmla.ta karşın -özellikle kültür ve sanat alanında-- halk de­ mokrasisi ile ,sosyaliz:tnin sorunlan araaında kesişme noktalan vardır. Düşmıui ise, �kötü niyetle--.; [sosyalizm. ile halk demokruisi] ara­ sına bir eşitlik işareti yerleştirmektedi'r; işçi­ lerin çıkarlarını savunan tüm önlemleri komii· nizm diye karalamaktadır. Kendine halk Özgür­ lüğü adına bir yol aÇmak isteyen her şeyi, sa­ nat ve kültürün baskı altında tutulrnası diye ilan etmektedir ; halk demokrasisinin korunına-. sı ve sağlamlSş'brJ}tnasından söz edildikçe, sos· yalisıe karşı demokrasinin korunmasından dem vurmaktadır -vb. Burada dar anlamda ekonomik ve politik sorunlardan söz �tmiyoruz. Ama sanat ve kül­ türün sorunlannı ön plana alınca, başka bir bağlam içinde daha önce değişilt biçimlerde de­ ğindiğim göze batıcı bir olguyla karşılaşıyo.. ruz: Bir yandan faşizmin kendisi, eski biçim· 1 20


sel demokrasinin bunalımından doğmuştur. Bi­ çimsel demokrasi olmadan olanaksızdı. öte 'yan� dan kültür Pu.nalımı tüm emperyalist dönem devletlerinde aynı sanat bunalımı olarak orta­ ya. çıkmıştır. Yalnızca biçimsel yönden en yet­ kin demokrasinin yaygın olduğu nrlerde de­ · ğil, egemenliğin �e � gericiliğin eline düş� tüğü yerlerde de böyle ohnuştur. Bu bakımdan, günümüzele yeni sorunlara karşı çıka.n diren.. cin1 biçimsel demokrasinin yand,a.Şlarında en yoğun durumda bulunması bir rasıantı değil­ dir. ' Böylece «g:iidümlü sa.nah sorusuna gelip da.yandık. Demokrasinin. en geliş:ıniş biçimi olan so.syalizm gibi halk demokrasisi de, kültür poJi .. tikasının odak noktasına : birincisi, tüm kültü­ rü ve sanatı, çalışan halk ile -ilk ağızda bu� güne değin kültürden hemen hemen tümüyle yoksun bırakılnuş işçi ve köylüler ile- gene doğrudan bir ilişki içine sokma görevini, ikin­ cisi, hem etken henı de edilgen olarak, kültü­ rün Qugüne değin el� geçirilen tüm değerli ka­ zançlarını halkın malı yapnlıa, böylece halkı, bu kültürü alabilecek, öıümley�bilecek yeteneği kazanacak düzeye yükseltme gÖrevini koyar. Ama aynı zamand3. halkın malı olabilecek, hal­ kın içinde kendini tanıyabileceği ve gerçekten de kendi malı olarak benimseyebU.e.ceği bir kül­ tür yar.&� görevidir bu. İşte dost-düşman bu kültü r p:togııamına bakıp, cıgüdünılü» sanat gibi yanlış bir parolaYı ortaya atmaktadır. Açık seçik aynmsayabilmemiz için bu tür-

1 21


den ayrıntılı felsefi ve tarihsel açıklamalara gereksinim vardı : Yanlış bir paroladır sözko� nusu olan ; -hangi yandan olursa olsun- bi­ zi Upton Sinclair politikası lle, katıksız öznel� cilik politikasından birini yeğleme durumunda bırakan bir ikilemin aslında uydurma bir ikilem olduğunu gönnemiz için [gerekliydi bu] . Yad­ sımayalıın: Her iki görüşün de azımsanmaya­ cak taraftarı vardır. Anlattıklan en basit köy­ lü ve en cahil işçi tarafından kolaylıkl a anlaşı­ labilsin ve bunlann tadına vanlabilsin diye, sa­ natçılardan, yeni toplumun kuruluşunun günlük konulanyla. uğraşmalannı ve tüm olaylan (ko­ nuları) , bu P.landan se�melerini isteyen bir eği­ lim yaygındır ; ama öte yandan özellikle sa­ natçılar arasında yaygın bir eğilim daha var­ dır, bu eğilim der ki : cİsterseniz halkı sanat ile ilişki içine sokun, ama halk neyse o kalır, sa­ natçılar da ·neyseler odurlar. » Yani halk, bu sanatı nasılsa öyle hazmedebileceği konuma yükseltilm elidir ; bu başarılamazsa, eh halkın şansı yokmuş diyeceğiz. Böylece son yüzyılın önde gelen düşünürlerinin ikide birde ileri sür­ dükleri bir görüşe vanyoruz ; yani sanatın ilke olarak aristokrat karakter taşıdığı savına. Bu­ radan çıkanlacak vargılar. çok değişiktir. Yer yer demokl'asiye karşı politik sonuçlar bile tü· retilir buradan ; kültür düşmanı olduğu baha­ nesiyle bu demokrasiye son bile verilebilir. Yer yer de halk demokrasisinde her şeyin eskiden olduğu gibi kaldığı, yani sanatçıların bildikle­ rini yenilernek zorunda bulunmadıkları ve geri:1 22


ci dönemde olduğu gibi gene yalmz kaldıkları saptamasıyla yetinilmektedir. Sanatçıların sa­ na tta içkin bir

yetkinliğin

peşinde oldukları,

eskiden dayanılan o eğitimli, yetişkin tabaka­ mn yok edilmeai, ya da eski öne mini

yitirmesi

nedeniyle, bu demo kraside konumların daha da kötiileştiği ileri sürülmektedir. Aslında her iki

bakış açısını da ---özel tartışmalarda .bile- ken­ dilerini dışa vuruşlarından daha kesin dile ge­ tiriyorum burada. Öyleyse cgüdülen» sanat parolası altında ne

yatmaktadır ? Halk demokrasisinin yukar­

da betimlEme n kültür politikasını somutlaştır­ mak istersek, o zaman şu çabayı göster memiz gerektiğini görürüz: Sanat gelişiminin toplum­ sal yruıamın temel dayanaklarındaki değişme­ leri izlemesinin yalnızca sanatçılann değil, ay­ nı

zamanda sanatın da yaranna olduğuna sa­

natçılan inandınnak. Bunun niçin sanatın

da

yararına olduğuna gelince. Sanınm buraya de­ ğin yapageldiğim açıklamalar buna bir yanıt vermiŞlerdir : Kapitalist kültür ve özellikle em­ peryalist dönemdeki kültür sanatçıları bir çık­ maz sokağa saptırdığı için . . . Sanatçılar Dosto­ yevski'nin « bodrum» bireyciliğinden vazgeçer­ lerse; sanatın o en eski durumunu : sanatın ka­ mu yaşamının önemli bir parçası olduğu, ve sa­ natçmın -özellikle yaratıcı bir insan olarak­ bu kamu yaşamına derinden katıldığı durumu yeniden gerçekleştinneye çalışırlar sa, şimdi ye­ niden doğmuş bulunan izleyicileriyle, yani çalı­ şan halk ile doğrudan ilişki kunna olanağından


ya:rarlanırlarşa ; yıllarijoyu olağan sayılm-ış bir tutumu terketmek� öznel olarak bir kurban veremekteri başka bir şey olmayacağı için, it­ te bu anlamda bir kurban istenmiş olur sane.t­ çllardan ; ama onlardan istenen, gerek sanat, getekse insancılık yönünclen, verimli olacak bir kurbandır. Yalnız günümüz koşullan altında akla-uy.. gun olmakla olı;maklı sayılan her ı«güdüm» bu çok genel çizgini n dışına taŞamaz. Çünkü her ne kadar halk demokl"asisinin t!\raftar\ olan iş­ çilerilı ve köylülerin yaşamlarının, sanatçı ile iı­ leyicisi arasında yeniden doğrudan ilişkiler' ku­ racak, kapitalist s:l.nat izleyicisinin niteliksiz, değigken biçimli, çehreden yoksun karakterini ortadan kaldıracak olanaklan içerdiğinden, bu yaşamıann nesnel zenginlikle�i ve gelecek .tı� mutl�ının yoğunluğuyla, sanatçı için. i�ine ka­ panık, içe yöneli·k bir ben'in kendinden geçmiş düşlerinden çok daha verimli bir zemin. sağla.­ yabileoefine hiç kuşku yoksa, da ; günümüzde yalnızca olanak niteliğinde olup, gerçeğe dö­ nüşmemiş bulunan bu olanakları, kullansınlar diyen sanatçıların önüne hazırlop koyabilecek kimse yokt:ur ve olaınaz. Özellikle bu bağlam içindeki J;1er üto:pya, her ütopik-öntahn:liuııel de­ ney, alabildiğine tehlikelidir. Büyük dönü�­ lerin ağzında �nıyonız. Programlı ön-tahmin­ terin tehlikesi ise, en verimlisin in hahgisi ola­ cağlnı, g.eleceğin gerçeğinde $imdiden kimseniıt bilemeyece�i mevcut sınırsız olanakları sınır­ landırmasıdır. Her ütopya�m tehlikesi, somut


gerçek'den esnek yararlanıld,�ğ'ınd�, gerçekle�· t�rilebilir olanaklarm çok çolç �eriabıde kalma• sı(iır. Böyl� bir kanıtlamanın ina.n�ncı gücü, ontin yalnmca. genel derinliklerinin dQğruluğun­ dan ).leri gelmeyip, bir .halk demokrasisinin iz­ lediği genel politikanın kültürel dayMıaklann­

dan da

kaıynaJd�ır.

Sana� ile izleyici arasın­ da, kapitalist •racılığıyla ortadan kalkmış bu­ lunan bir doğrudanlığın yeniden Jturulabilece­ gind�n söz ediyorsak, somut topİ�sal olana�­ l�rı sözkonusu ediyoruz demektir. Açıktır ki :

kapit�i�i yok eden BQSyalizrn, doğal olarak bu ar�cdığın P,a kökünil kmr. Halk demokrasi­ sinin ekonomi politika.slnda, birinci hedef ola­ rak, b4�ük toprak sahibi ile büyük s.ermayenin gücü.ı?:U birleştiren tekelci semııyenin bizde � Ma,ça�tan Halk Ctımh\lriyeti] ayakları üstli­ ne diktiği tek ba.şma egemenliği ortadan ka�­ dırnıak gelir. Toprak reformu, sendikaların y��tınlması, sarı sendikacıhklann önü­

nün · �ası,

madenciliğin ve öteki merkezi gi­ rişimlerin devletleştirilmesi, bu durumun eko­

nonı.ik temellerini yaratırlar. Soru kendini gösteriyor : Sanatın kapita­ litmden ileri gelen soruplannın ortadan kalk­ ması, ya <la hiç değilse azalması için bu durum· dan sanat alanında ·nasd YJU"&rlitıllabilir ! Şim·

diye değin lıianagelen deneyiii1lei-, bu alanda U,fllıut verici pl�akların bulunduğunu göster­ mektedir. Sa��ı ile izleyicisi arasındaki aracı rolü kapital.iat �enlikten alınıp 'i şçilerin

1 25


toplumsal organlarına devredilirse, bir sanat yapıtının yalnızca o katıksız meta olma niteliği değil, salt kazanca yönelen bir aracılık da (tüm zararlı sonuçlanyla birlikte) son bulmakh kal­ maz, sanatçı ile izleyicisi ara.sında yeni, verim· li, öncekilerden nitelikçe farklı, dolaysız bir ilişki kurulabilir. Bir köylü ve işçi kültürünün serpilip açılması, bugün şimdiden hiç de kes· tirilemeyecek ölçüde bu yeni ve doğrudan ilişki­ leri gerek sanatçı, gerekse izleyici bakımından verimlileştirebilir. Bu yeni, dolaysız ilişkilerin toplumsal ön­ koşullarının bugün çoktan doğmakta oldukları bellidir. Ancak : Henüz doğma [oluşma ] duru­ mundadırlar ; öznel de olsa, nesnel de olsa, hala birer olanaktırlar, gerçek değil. Bunlann ger­ çekleşmesi belirli tarzda, evet ancak belirli tarzlarda ivmelendirilebilir. Çünkü son insan kuşağının gerici, emperyalist kapitalizminin oluşturduğu çağdaş sanatçıların büyük bir bö­ lümünün, ve gene bu dizgenin tüm baskı ve se­ faletine katlanmak zorunda bırakılan köylü ve işçilerin önemli bir bölümünün şu anda böylesi­ ne meyve verecek bir karşılıklı etkileşim ger· çekleştirecek yetenekten uzak oldukları da açık­ tır. Bunlann her ikisi de kendilerini geliştirme­ lidirler ; böyle verimli bir karşılıklı etkileşimin doğabilmesi için hem öğrenmeli, hem de [o za· mana değin] öğrendiklerini yeni bir düzeyde ele almalıdırlar. Burada her iki taraf için de cgiidülme:. so­ rusu ortaya çıkıyor. Bu «güdülme» ancak kar-


şılıklı yakınlaşmanın engellerinin toplumsal, ideolojik ve sanatsal düzeyde aşılmasından, so­ runların tüm yanlarıyla her iki tarafa de. tanı­ tılıp öğretilmesinden, olanakların, boyutların açıklanmasından, bir işbirliğinin maddi, kültü­ rel ve sanatsal ön-koşulle.rının yaratılmasından oluşabileceği gibi, demokratik devletin ve işçi­ lerin toplumsal örgütlerinin yaniımlarından oluşan bir «güdümlülük» de sözkonusu olabi­ lir. Bu sorunu bürokratik kafayla )Önetmelik­ lere, kim i belirlenimiere uygun olarak kavra­ yan herkes (ister parti yön etmeliği olsun, is­ terse sınıfsal kurallar vb. <;>lsun) en büyük za­ rarlara yol açabilir ve gelecekteki olanakları daha çekirdekteyken boğar. Daha önceki bir yazımda, bir parti edebi­ yatçısının Oynadığı rolü çok özel bir tanımla : partiza.nlık diye belirlemiştim ; amacım, onsuz hiçbir parti edebiyatının var<>lapıayacağı o özgürlüğü, o vazgeçilemez efaaliyet alan1»nı gösterinekti. Oysa buradaki sorun daha geniş kapsamlı. Parti edebiyatçısı gerçi edebiyatta önemli bir tiptir, ama edebiyatı (tümüyle) çok az doidurur; yeni demokratik toplumda yalnız­ ca parti edebiyatçılannın yazı yazacaklarını umanlann aklı hiçbir şeye ermiyor demektir. Bu ciddi bir demokratik ülkü olamaz herhalde. Çünkü bu ülkü, [birimleri] aynı ortak payda altında toplamayı ve yalınlaştırmayı içermeZ, tersine : gerek herbir sanatçının yapıtında, ge­ rekse sanatçHann tümünde zenginlik, çokyan­ Iılık, çokseslilik [ öngörür] . Yukariarda son 1 2'7


�:ıı..yılların gelişiminin uyuııumzluğuna değinir­

ken, amacımız, bir kişisel yapınacıklığJn o ge­ lişmiş ton farklanna k!!.rşm, gene de ayırtgan sorunlarm [işlenmesinde] bir daraltmanın, bir fakirliğin kanımızca ortaya çıktığını göster� mektir. Bunun aşılmasında -inaliıyonUı ve bi­ liyoruz- halkın kurtulu.şwtun katkısı olacak· tır; kuşkusuz kendiliğinden, insanlarm tepe­ sinden gegerek olmayacak bu; �cak ınsanla­ rın kararlan ve eylemledyle g.erçekleşecek. Hiç­ bfı•, «Önlenı, :�� ckurum» ya da «güdümlülük» sa­ nata yeni bir gelişme yönü getiremez. Bunu yal­ nızca sanatçılar kendileri gerçek.leştirebi­ lirler, ama tabii toplumsal yaşamdan, topluro­ daki değişimlerden bıt.� değil)erdir. Tüm bunlar öyle sanatın kendi sorunu ol­ mayıp , ideolojik değişınalerin bir parçaaıdırla.r. Sanatsal özgürlük her ne kadar özgürlüğün we­ nel toplumsal ve felsefe ı:wrunlarıyla özdeş de..ı ğilse de bunlardan bağımsız da değildir. Bu dü'" şünoeler, sa.na.tçıları, şimdiye kadar olduğutl­ dan başka türlü çalışmaları gerektiğine inan­ dınnamalı<hr. tjslup soru�la.rı kararlarla. dü­ zenlenmeyip, sa.natçılann gelişmelerinin iç di­ yalektiğince belirlenirler. Sanatçı ise, b ir toplu­ mun içinde yaşar ve .......is�aüı, istemesin- bir dünya görü.şülll� dayanır. Ve bu 4ünya görfişü­ nü üslubunda da dile 1getirir. Topluma bağıınlı olan bu dünya. sötüşü yanında sanatçının dünya görü§Ü sorununu, sanatçının gözü önüne ser­ meyi denedlm. Tüm toplunısa.l ya.şe.m dönüşüm aşamasındadır. Onunla birlikte, her temel top1 28


lwnsal dönüşümlerde olduğ-q gibi, özgürlüğün içeriii ve biçimi de değişir. Sanatıçıların bu de­ ğişmelerle bir ilintile;rinin bulunmadığını, dün ­

yadaki deği.şmelerin, onların içinde, hani şu en c;luyarlı gereç üzerinde herhangi bir iz bırakma­ k yacağım sanma bit yanılgıdır, Ve ancak en derin inanca dayanan, ö�ür istem'e dayaına.n ve özgürlük içinde gerçekleşen dönüşüm en ve­ rimli dönüşümdür. -�en� c�lükit zoruriluğun öğrenil­ meşjnden [bilg.isinden) başka bir şey değildir, de:r. !şte bura.da -kendi içine kapanmış bir ben'in cbodrum» dünyası·nda değil yeni, ha­ kiki ôzgüdülr yatmaktadır. Dünyada bunalım­ ların olınaaından sanatçılar da sorwnlu değil midir? Bu bunalımlan kendileri ve sanatları için kullanabilmeleri onlara bağlı değil midir? KaçıılıUnaz zorunluk içinde ne �adar özgürlük bulabilecekleri ve bu özgürlüğü. kendileri ve sanatları yönünden ne denli özgür ve yaratıeı­ lıkla. bllanabilecekleri ohlara bağlı değil mi­ dir? ......

·

1941

F. 9

1 29


«MARX'A YOLUM•A EK (1957)

Okuduğunuz satırlar [Marx'a Yolum (1933) yazısı-Çev. ] , herkesin de görebileceği gibi, gerilimli bir ruh durumunda kaleme alırunıştır. l�ine düştüğürn ruh durumunun nedeni, bunca düşünce serüveninin ardından, hani elli'ye de rnerdiven dayamışken, ayağırnın altında bun­ dan böyle sağlam bir zeminin varlığını duyunı­ samarn değil. Geçip giden son on beş yılın olay­ larının da bunda yoğun payı vardı. İlk devrim yıllan üzerine hemen konuştum. Ama Lenin'in ölümünden sonraki dönem için bir şey söy­ lemedim. Bir savaşırn yandaşı olarak, Stalin'in Troçki ile Sinovyev'e karşı yürüttüğü Lenin'in mirasım konıma savaşımını yaşadım ve Le­ nin'in bize sunduğu kazançların kurtarılışını, [ sosyalizmin] kuruluşunu sürdürmek için bun­ lardan yararla.nılışını gördüm. 1924-30 döne­ mine �lişkin bu yargılarıma aradan geçip giden yıllar, ve geçip giden yıllarm deneyimleri önern­ li bir değişilik getirmedi. üstelik, 1929-30 yıllanndaki felsefe tartışmaları, bende, Hegel­ Marx, Feuerbacb.-Marx, Marx-Lenin arasında­ ki bağıntılan açıklayabileceğimiz ve bu bağın1 30


tıla.n Plehanov'un ortodoksiuğundan kurtara­ bileceğimiz, felsefe araştırmasına yeni ufuklar açabileceğimiz umudunu yaratmıştı. Hep kar­ şıtı olduğum Rus Proleter Y�lar Topluluğu' nun dağılmasıyla da ( 1932) , ben ve brujka bir­ çok kişi için geniş bir perspektif açılmıştı : sosyalist edebiyatln, marksçı edebiyat kuramı­ nın ve eleştirinin, herhangi bir bürokratik engele çarpmadan atılım yapabilmesi ola­ nağı doğmuştu. Burada iki özelliğin, ede­ bi'yat kuramının ve edebiyat eleştirisinin marksçı-leninci karakterinin, bir de bürokratik engel ve sınırlamaların ortadan kalkışının altını aynı kalınlıkta çizmek gerekir. Yine bütün bun­ lara sözkonusu yıllarda genç Marx'ın temel rya­ pıtlannı, özellikle «Ekonomik-Felsefi Elyazma­ lan»nı ve Lenin'in İelsefi mirasını 6ğrendiğimi­ zi de eklersem, otuzlann başındaki o yoğıın he· yec:ını ve büyük umutlan doğuran olgulan say­ mış olurum. -Hani iyimser bir ifadeyle-- o yıllarda bi­ le kalıba uymayan her iki düşünceden birinin boğucu ya da saldırgan bir direnmeyle karşı­ laşması, bu umutlara yavaş yavaş yayılan bu­ lanık bir renk katınaya başlamıştı. Başlangıçta ben ve benimle birlikte birçok kişi, henüz ta­ mamen aşılmamış geçmişin kalmtılarıyla kar· şı karşıya bulunduğumuzu ( cR&pp'çılar», kaba­ toplumbilimciler vb.) �ıyorduk. Derken, tüm bu kuramsal ilerlemeleri eng.elleyen eğilimlerin sağlam, direngli bürokratik dayanak noktalan bulunduğunu anladık. Gene de, dogmatizmi sa-


sateminin son kez, bir rasla.ntı sonucu ortaya çıkışına tanık olduğumuza bir süre da­ ha. inandık durduk. Aramıulan birçoğu zaman zaınan St&lin'i kastederek ıçini çekiyordu : cAh; si le roi le savait.> ( cAlı, bunu bilseydi kral.:.) Böyle bir durum elbette sonsuza dek sürmezdi. neriye doğru sürükleyen, markaçı kültürü zen­ �tirilen akıntılar il�. her bağliDBız düşün· cenin bağnazcıa., bürGkra.tça-tint.nca. ezilmesi arasındaki çelişlrinin ka:ynağuıın bizzat Stalin rejiminin kendisinde, dolayısıyla da. Stalin'in kişiliğinde aramnası gerektiği gen;eğini aör­ mek J.Azımdı a.rtık. Şimdi bu duruma karşı tavır almak gere­ kince, aklı başında herkesin dünya-tarihsel ko­ numu göz önünde bulundurarak hareket et­ mesi gerekiyordu: Dünya-tarihsel lconum Hitler'in tırmaııışım ve sosyalizmi yıkma savaşma haıırlanışını gösteriyordu Bu duru­ mun doğuraca.ğı kararlara ·her şeyin -ve kişisel olarak en. değerli saydığım şeylerin bile, yaşa­ mımı verdiğim ye.pıtıniın bil&-- kayıtsız şart­ sız boyun eğmesi gerektiğini anlaınışt,ı.m. İyi bildiğim alanlarda marksçı-lenincl dünya görü:. şünü doğru uygulamayı, ve açığa çıkanlan ye­ ni neanel olgularm gerektirdiği ölçüde bu dün­ ya göriiiünü geliştirmeyi YS§aDUnUn temel .gö­ revi bellemiştim. Ancak etkili olduğum bu dö­ nemlerin tarihsel sa.vaşımı, biricik sosyalist devletin, dolayısıyla da sosy�lizmin varlığının koruililla8ına yönelik olduğundan, tüm göliişle­ rimi, tavırlanmı (hattA kendi yapıtl a.nma karvunma

1 32


şı tavnm ı bile)

bu gerçelderi kollayan kararla.� rm doğrultusunda ortaya. koydum, Gerçi bu, sözkonusu savaşun boyunca. ortaya çıkan, pr� pagandası yapılan, sonra da çekip giden her türlü ideoloj!k eğUime eyYallah dediğimiz aın� lamına g� elbette. Ancak bu dönemlerde bir karşı çıkı.şıp. yalnı� fiziksel awamda ola­ naksızlığından başka, aynı zamanda da can d� manımızm, her türlü kültürün yıkıelaının kolay­ ca düşünsel-ahlAksal bir desteğme dönüşebile­ ceğini de açık �ik görüyordum. Bu bakundan bilimsel fikirlerbn uğruna bir tür partizan savaşımı vermeye, yani Stalin'den birkaç alıntı yaparak çalışma!�� y'-yımlan­ masını sağla.ınaya ve sonra bu ç�a ka­ lıptan uzaklaşan görüşleri�i varolan tarihsel hareket alanının el verdiği ölçüd� terekli dik­ katle ortaya koymaya mecbunım. Sonuç olarak arada. bir susma buyruğuyla karfıla.şbm. ör­ neğin savaş sıra.sında Hegel'i Fransız Devrimi karşwnda feodal gericiliği-tep�Ilği savunan bir filozof olarak ilin edeiı bir )ta.n.nn açıklan� dığı �Unmektedir. Ben de genç �el üzel'ine yazdığun kitabımı o günlerde yqQXılaya.madım �it. Şöyle düşünüyordum : Savaşı hani böy­ le bilim dışı a.hw"'.ldıkla.ra b8,fVUlllUldan da k&­ zamnıl,t .Qianaklıdıi-, Ama madem ki anti-hit­ lerel pı:�anda bu Yanlif 4Üf;Üllceye bir kez bulaşmıştı, artık o an iç4J. öpe:mli olan Hegel'in doğru anlaşılması � kavga çıkarmak de­ ğil, s!l.vaşı kazaıımaktı Bilindiği gibi bu yan­ lış kurarn savaştan sonra da uzun yıllar sürdü .

1 33


gitti. Ama benim de cGenç Hegel:. kita.bımı ge· ne tek bir satır değiştirmeden yayımladığım bi­ linmektedir ( 1948) .

Ama. sözkonusu olan çok daha. önemli top­ lumsal sorunlar vardı ve bu

sorunlar sta.linci

yöntemin olumsuz yaruru gene bu dönemlerde açık seçik dışa vurmuşlardı. Tabii büyük

du·

ruşmaları düşünüyorum şu anda. Bunların hak­ la hukukla bağda.şırlığını başından beri kuşkuy­ la karşılamıştlm, hani büyük Fransız Devri· mi'ndeki

Jirodenler ile Danton

yandaşlanna

karşı yürütülen davalardan pek aynlır yanları yoktu ; yani duruşmalann yasallıklan sorun'ilna pek büyük bir ağırlık vermeden, ta.rilu;�l zonın­ luklannı kabul ediyordum,

hepsi bu. (Bugün

Kruşçev, bu duruşmaların politik yönden

de

gereksiz olduklarırtı kesinlikle vurgularken hak­ lıdır sanınm.) Tavrını ilk kez, troçkizm ve benzeri düşün­ celerin tüm köklerinin

kazınması buyruğu ve­

rildiğinde, temelden değişmeye başladı. Bunun, çoğunluğu suçsuz

insaniann kitleler

halinde

yargılanıp yok yere hüküm giymesi anlamına geleceğini dah:;ı baştan kavramıştım. Bugün ba­ na tavnmı niçin açıkça ortaya koymadığım so­

rulacak olursa, yeniden fiziksel

olanaksızlığı

ortaya. atacak değilim -.o sıralar siyasal gün olarak

Rusya'da

sür­

yaşıyordum-; bunun ne­

den,i ahiakla Uintiliydi : Sovyetler Birliği faşiz­

me karşı bir ölüm ka.lım savaşmın eşiğindeydi.

lnançlı bir komünist şöyle diyebilirdi : «Right or wrong, my party. » («Doğru da olsa, yanlış

1 34


da olsa, benim partim. »)

Bu durumda Stalin ön­ derliğin:deki parti ne yapıyorsa, -partiden bir­ çok kişi de benim gibi düşünüyordu- bu sava­ şımda onunla koşulsuz bir dayanışma içinde bu­ lıınmarmz, ve bu dayaruşmayı her geyin üstün­ de tutmamız gerekiyordu. Zaferle biten savaş durumu kökünden değiştirdi. Yirmi altı yıllık sürgünden sonra yurduma. geri dönebildim. Tıp­ kı savaş sırasında olduğu gibi, sosyalist olstuı burjuva olsun, dünyanın tüm demokratik güç­ lerinin gericiliğe-tepki�illğe karşı bağia.şması­ nın mümkün olabileceği bir aşama.ya varmış ol­ duğumuz kanısmdaydJm. «Recontres Internati­ onales:.de, CeJıevre'de yaptığım 1946 tarihli ko­ nuşmamda bu görüşlerimi dile getirdim. 5 Mart 194ô'da Churchill'in Fulton'da yaptığı konuş­ madan bu yana, kapitalist dünyadaki karşı eği­ limleri, Batı'nın etkili ve yetkili �erinin sa­ vaş bağiaşımını yok etmek ve savaştAki dü� manına. &erek politik, gerekse ideolojik yönden yakla.ştn8.k amacıyla nasıl çırpı·nclığını görme­ lllL>m için kör olmam gerekirdi Daha Cenevre' de Jean-R. de Salis ve Denis de Rou.gemont Rus­ ya'yı Avrupa kültürünün dışında bırakmak için hazırlanmış taslaklar ileri sürdüler. Ama öte y�dan böyle bir girişim karşısında sosyalist kamptan gelen tepk.inin, benim ve benim gibi birçok barış yanlısımn, Orta Avrupa'da halk demokrasilerinin kurulmasıyla. güçlenen sos­ yalizm sayesinde silineceğini umduğumuz ide­ olojinin birçok özelliğini banndırdığmı görme7 mek için de kör olmak gerekirdi. Dünyadaki 1 35


yeni dnnımun bir buyruk gibi önümöze çizdiği­ ne inandığıin ve hep inanacağım bu yolun geret­ tirdiği çabalara b ağlı olduğumdan, 1948 Wtoo­ ıaw Kongresi'nde (t) ban� hareketine büyük bir h�a.nla ka� ve bugüne kadar da bu hareketi-n. inançlı bir yanda.Şı olmayı sürdür düm. Wroolaw konuşmamın konusu dünkü ve bugünkü düşmanın: emperyalist gericiliğin-tep­ kicitiğlh diyalektik birliği ve farklılığıydı, 1948 yılı belki de 1917'den bu yana en bü­ yük dönüm noktalanndan biriydi: Çin'de pro1eter devrimin zaferi. Özellikle bu devrim ara­ cılığıyla Stalin'in teori ve pratiğindeki çelişki­ ler bir kez daha gün ışığma çıkmıştı. Çünkü bu zsfer, nesnel oltuıl.k, Stalin'in �ki'ye karşı -ve haklı olarak- savun­ duğu, .tek ülkede devrim» döneminin artık ta­ rihe karı�tı,fını gösteriyordu : Orta Avnıpa'da­ ki halk deitıoltraeUerinin doğuşu ise, bu yeni duruma tam bir geçişti artık. öznel yönden ise, Stalin ve yandaşlannın kökten d�n diliıya koşullann dan teorik ve dolayı sıyl a. da pratik sonuçlan çıkarmak istemedikleri, dahası çıkl­ rama.dıklari gör'Uldü. Çok alolh bir ki.şf olan Stalin, pratifi içinde yeni dururnun kimi belir­ ..

tilerini ve 1)

�ların ı

elbette kavraını�tı ; an-

Wroclaw'da (Breslau) 26 ve 30

Atustos

1�8

arasında «Bantı Koruma Kongreab düzenlendi. Luıuuııı' ın bu kongre4ek1 ltonUI}ması, «Ayduıla.nn Soruml�ıık­ ıarı� ��� altında., 1955'd.e «Lukacs'm Yetmifbıcl Do­ gum Yıldöndmib deıilem.Ninde yayunlandı.

1 36


�k ortaya çıkan bu yeni durumun, etek ülkede

­

sosya.li.ztrb döneminin yönteıxılerinden -san.a

yi yönünden geri kalmış Rusya'nın nesnel olarak · sürekli tehlike altında kalışınc�an türemiş bıı­ lunan, ancak Stalin'in kendisi tarafından bu zorunluğun çok ötelerine değin geliştirilen yö;rı· temlerden kopma anlamına gel�i, Stalin'in

1kl\ttam& ufuklarının çok ötesinde kalıyordu Böylece yeni bir strateji ve taktiğin varlığını buyur�UJ. yeni dünya durumu, eski strateji ve taktiğin kaçı·nılmaz biçimde yeniden fdvrilmesi­ nin, aşınlıkla gündeme alınmasının bir örneği­ ni se.hneleyen bir girişimle yanı tJandı : Sovyet­

ler Birliği ile Yugoslavya'nın arası açıldı. Bu­

nun devamı elbette büyük durufnıalar zama­ nından artakalan yöntemlerin yeıUden tezgah­ lanmasıydı. Bu yeni taban lle eski

ideoloji �asındaki

oeliş�ii «Edebiyat Ve Demokrasi:. adlı kitabım üzerine 1949 ile 1950 arasında slirdürülen tar­

tışmalarla benim için daha da kOlıay anlaşılır oldu. Örg:ütleyici anlamında yönetki bir eylem­

di oln1amama karŞın, 1944 yılında 'laca.riatan'a dönüşümden bu yana, ortaya çıkan �eni durum­ dan sosyalizme geçişi giderek lk,naya dayanan, kerte kerte açılan yeni yolla.ı'da� ıııerçekleşti­ rebilın�in gerekli sonu�larını gıkannaya çalışı­ yorduın. Az önce sözünii ettiğim Jıita.ptaki ya:ıı­ lar ve konuşmalar bu çabala.ra. tiyrıJmıştı. Her ne denli bugün bu yazılan bazı yönlerden yeter­ siz, amaçlan açık seçik bel�leııinemiş, çıkarsa­ malan yanlış yazılar sayıyorsam da, gene de 137


hareket yönleri doğruydu. Oysa bağnazlığın ideolojisini savunanlada anlaşabilınenin ne denli umutsuz olduğunu gösterdi bu tartışma­ lar.

Bu tartışmanın ve tarbşmada bilinçli ola­ rak gerilememin -o sıralarda Rajk duruşmaları vardı ( 2)�, birinci yararı, çok daUanmış btı­ daklarımış eylemci işlevimi bir yana bırakarak tümüyle kuramsal çalışınalara yönelınem oldu. Tartışmaların deneyimleri ve günün etkili olay­ lan, marksçılık-leninciliğin sonı·nlannı bun­ dan böyle Stalin'in ve yandaşlannın yöntemle­ rine karşı daha derinlikli, daha köklü gözden geçirmeme yol açtı. Dünyanın durumunda or­ taya çılmuş bulunan belirleyici yeniliği Stalin' in kavrayamamış olduğu kanısı, geçmişi şöyle didik didik incelemekle yaygınlaşıp genelleşti. Yirminci yüzyılın yirmilerinin ikinci yarısında faşizme karşı savaşım en önde gelen sorun olup çıktığında, Stalin'in, bu savaşımın önemini bi­ le ancak on 'yıl geçtikten sonra kavrayabildiği­ ni anlamıştım. Sosyal demokrasiyi faşizmin

2)

Laszlo Rajk

(1909-1949) , 1932-33 yılları ara. arası giz. lice geri geldi� yurdunda tutuklu kalmlf, 1944'de Al­ manya•ya götilrfllmtiş, 1945'de tekrar Ma.carıstan'a dön. mOştnr. Macar Komünist Partisi I. aekreterli�i. içişle­ yapan Rajk, devlete karşı ri ve dış�leri bak� komplo düzenledili gerekçesiyle id81m edUmlştir, Daha sonralan suçsUzl$ anlaşılan Rajk, Macaristan'da bqlayan Stalin terörünün ilk kurbanı sayılır.

ııında İspanya'da

1 38

i� savaıpı. katılmış, 1941-44


«ikiz kardeşi» sayan öğretisi, işçi sımfuun, da­ hası tüm demokratik ögelerin oluşturacakları birleşik cephenin, insan kültürünün varolma ya da yokolma sorununa dönüştüğü dönemde, böy­ le bir cephe birliğinin kurulmasını olanak dışı yapıp çıktı. Yani 191 7'nin devrim fırtınaların­ da ve devrimin hemen ertesinde haklı olan, ama fırtınanın ya.tışmasından sonra, en gerici teM kelci sermayenin her yönden saldırısuun yay­ gınlaşma�ından sonra nesnel olarak tümüyle eskimiş bulunan bir strateji ve taktiğe dört el­ le sarılınıştı h8.la. Bu bakımdan 1948'den sonra olup bitenleri yinnilerin temel yanlışlannı n yi­ nelenmesi gibi değerlendirmokten. kendimi ala­ madım. Görüşlerimin iç gelişimi, burada irdeleyece­ ğim bKğlamların asıl konusu. Ancak ya.nlış g� rüşlerin temelinde yatan düşünce sistemini şöy­ le taslağımsı olarak bile çizmeın olanaksız. Ama Stalin'in düşüncesindeki trajik çelişkinin gittikçe daha açık seçik gözlerixnin önüne serilM �iğini söylemeliyim. Lentn emperyalist aşamanın başında öznel

etmen'in anlam ve önemini klasikierin öğretile­ rinden de öteye geliştirmişti. Stalin bundan, öz­ nel dogmalardan oluşan bir sistem türetti. Sta­ lin'in trajik çelişkisi, büyük yeteneğinin, zen­ gin deneyimlerinin, keskin zekisının bu öznel büyü çemberini sık sık kırmas;ma, dahası öznel­ clliğin hatalı olduğunu net olarak .gönne.sine yol a.çmasıdır. Bu bakımdan, son yapıtında («SS 1 39


CB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları») eko­

nomik öznelciliğin doğru bir eleştirisini ortaya koymasına karşın, bu öznel ekonomizmİlı mane-­ vi babasının, sabırlı, kararlı körükleyicisinin kendisinden başkası olma.dığmı aklının köşesin­ den bile geçinnemiş olması, bana çok trajik geliyor. Ote yandan, böyle bir düşiitıee sistemi i�inde birbiriyle kıyasıya. çelişen görüşler hiç rahatsızlık vermeden yanyıma bulur.ıablliyorlar. Ö�efin, zorutılu olarak durmadan �rtan sınıf karşltlıkl� ktiramı Ue, sosyalizmin �n son aşa­ masının, ko:#;ııünizmin elle tutulabilecek kadar yakında bulunduğu kuramının yanyana oluşları gibi. Bu birbitini karşılıklı olarak dışlayan sav­ ların birbirine dola3ması, sonunda, e:her}(es ye­ te�:r>e göre, herkese gereksinmesi kadar» di­ ye özetlenen ö�r ilkenin otokratik düzenlen­ miş polis devletinde gerçekleştiği bir konıünist devletin doğuşU��$ yol a�tı. Lenin'in «tek ülke­ de scısY'&lizrn� kuramını Troçki)'e ka.rşı başany­ la savunmuş olmanın, böylece de büyük bir iç bunalım döneminde sosyalizmi kurtArtruwın onuruna sahip çıkan Stalin, 1948'.le birlikte or­ tayı;ı. çıkan yeni dönem karşısında, tıpkı bir za. manlar Troçki'nin Sovyetler Birliği'nin gelişim zorunluğu karşısında takındığı anlayışsız ku· , ramsal ta.vn taltınmıştır. Stalin'in geride kal· ması ve anlayışsızlığı yüzünden. emperyalist düşmanlarının soğuk savaşı kolaylıkla sürdür­ melerini sağladığı, bugün �ok kişi tarafından görülebilm.iştiio artık. Yineliyorum: Burada yalnızca ke�di gö140


rüşlerimin gelişmesi anlatılacaktı ; o da mar,ks... çılığın kuramsal sorunlan açısından. Buraya değin Stalin üzerinde söylenenler, sorunsalı doğ­ ru olarak ortaya koymamızı kolayla.ştıracak ar­ ka :Planı ve ortamı sağlamak içindi. Büyük Sta­ lin' devriminin ilk yıllannda önemli bir bölüm aydırı.tn o heyeca�lı havası dügtınülecek olurs&i. Lenin'in marksçılıkta d:ıhice gerçekleştirdiği çifte reform yapıtı bu devrimin hazırlayıcıları arasındadır. Bir kere Lenin, markaçılığın usta­ larıyla. ilgili yıllardah beri süregelen önyar­ gıla.rı süpürüp atmı§tı. Ve bu temizleme işlem­ leritıde, Marx ve Engels'in yallltlarının o zama­ na dek henüz gün ışığına çıkarilmamış çok ge­ niş bilgilerle dolu olduğu görülmüştür. Öte yan­ dan yılm·az gerçekçilik duygusuyla, yaşamın gündeme getirdiği yeıii sonınlat �ısında, us­ talardan aktarılan ' cşaşmaz» alıntılara öylece bel �lamanın olanaksızlığına dikkati çekmiş­ tt Komünist Parti Merkez Komitesi'nin politik raporunu sunarken, .emperyalüııtıln çağdaş gö­ rünümü konusunda bu türden mar)rsçılara kar­ şı iğneleyici bir alaycılık la. şunları demişti : '«Marx bile bu konuda tek bir sözcük olsun yaz­ mayı aklına getinnemiş, tam olan te.k bir alın­ tı; çlliiltülemez tek bir değinme bırakinadan da ölmüştür. Bu nedenle, şimdi pa.samızı kendi başımıza, lı:urnrmalıyız. » Markaçılığın Lenin'ce bir inşası umudunu, 'Purada da belirttiğim gibi, Lenin'in ölümünden sonraki ilk yıllarda koruınqtum. Kerte kerte artan, gelişen düş kırıklıfıtnt da açık seçik an141


lattım burada. Sonuçta, bu durumun bilimsel­ kuramsal yönden önemli olan yanını deriemek kalıyor geriye. Sorun. Stalin'in düşünsel-mane­ vi egemenliği$ yerleşmesi ve bir kişi yücelti­ mine dönüşmesi ölçüsünde, markaçı araş� tırmanın da «kesin hakikatler:tin yorumu­ na, uygulanmasına ve yaygııılaştınlması.. na dönüşüp yozlaşması sorunudur. Yaşamın tüm sorunlanna verilen yanıt, yaygın öğretiye bakılacak olursa, marksçılığın ustalarının, özel­ likle SWin'in yapıtlarında saptanmıştL Bu ara­ da başlangıçta Lenin Marx'ı ve Engels'i, sonra da Stalin Lenin'i giderek daha çok arka plana ittiler. Örneğin, diyalektiğin yasalannı Lenin'in «Felsefe Defterleri»ne göre ele alan bir filozo­ fun içine düştüğü güç durumu a.n.unsıyonım. Onu, Stalin'in «Parti Tarihi»nin dördüncü bö­ lümünde diyalektik yasalann sayısını ve tanı­ mını kesinleştirdiğini ileri sürerek suçladılar. Yapılması gereken, işlenen soruna uygun yeri Stalin'den bulup, alıntı biçiminde saptamaktı. Bir keresinde Alman arkadaşlanından biri, «Bir fikir nedir ?» diye sormu.ştu, eFikir [bu] alıntı­ lar arasında bağ kurmaktır.» Gerçi mark.sçılık­ leninciliğin gelietirilmesine a�ılan kapının yine de tümüyle kapa.nmamış olduğunu yadsunak yanlış olur. Gelgelelim, sonsuz hakikatler ha­ zinesini yenileriyle zenginleştirme, ya da o güne kadar çürütülmez sayılan bir hakikati devre dışı bırakma ayncalığın a yalnızca Stalin . sa­ hipti. Bilimsel ya.ş�ın böylesine bir sistemden


çok zarar gördüğünü enine boywıa anlatmaya hiç gerek yok sanırım. Yalnızca, marksçılığın geliştirHip ilerletilmesi için kuramsal yönden en önemli bilimlerden olan politik ekonominin ve felsefenin, o günlerde tümüyle felç edildiğini belirtmek isterim. Doğa bilimlerinin gelişmesi · ise, bu yüzden öyle fazla engellenmiş değildir. Her ne denli bu alanlarda da arada bir sürtüş­ meler, anlaşmazlıklar ve dahası bunalımlar or­ taya ç�a da, bu bilimlerin pratikte gelişti­ rilmesi öylesine yaşama ilişkin bir sorundu ki, doğa bilimleri alanındaki ilerlemenin durdurul­ ması olanaksızdı. Bu verm8iz calıntıbilim:oin ( cZitatologie::.) tehlikeli sonuçlan örneğin yön­ tembilim (metodoloji) sorunlarınd·a, dünya gö­ rüşünün temellerini sapta.'la l da vb. daha belir­ gin su yü:tüne çıkar. Bu dondunna, kemikleştirme ruhuna [dü­ şi�ncesineJ karşı partizanca sava.şım veren bir tek ben değilim. Stalin'in ölümünden bu yana, özellikle XX. Kongre'den beri bu sorun karma­ şası ,nitelikçe yeni bir aşamada ()rtaya çıktı : Tüm bu sorunlar sonunda açıklıkla tartışıldı ; oHimin resmi düşüncesi iyi kötü anlaşılır bi­ çi.mde dile getirilmeye başlandı. Gene burada sözkonusu tartışmalann durum una ve tartış­ malarda ortaya çıkan eğilimiere şöyle ucundan da olsa değinmemiz, bu çalışmanın görevi dı­ şında kalır. Kendi görüşümü kısaca derlemek­ le yetineceğlm : Bugün markaçılık için en büyük tehlikenin revizyonist eğilimlerde yattığına ina­ nıyorum. Onbeş-yinni yıldır SWin'in ortaya

1 43


atuğı her şey mar�ılıkla Quleş, hatta nıarka· çılığın tırmandığı en uç nokta olarak ta.mtıl­ dığmda.n ; burjuva ideolog"la.rı, Stalin'in yanlış.: lığı artık ayyuka çıkan birçok tezini ·ve uygu­ ladığı yöntentin ()nemli uğraklarını kullanarak, bunlarla birlikte, bunlarla özdeşmiş gibi gös­ terilmeye çalışılan ustalarm vardıklan sonuf,C­ ları da yadsıma.ya ç&lışmakta.dırlar. Ve bil dü­ şünce yönelimi, kalıpçı·bağna� eğitimleri so· nucu düşünce yönünden savunmasız dUIUinB. gelmiş bulunan birkaç komüniati de etkilediğin­ den, burada önemli bir tehlikeden söz edilmeli­ dir. Ama bu bağnazlar, Stalin'in . marksçılığın ustalan ile özde özde§ olduğu görüşUne dört elle sa,nlmaya. devanı ederlerse, böyle akıntila­ ra karşı tıpkı saf revizyonistler gibi çaresiz, savunmasız kalacaklardır. MarksÇılık-lenincili­ ğin korunması ve geliştirilmesinin sürdürülme­ si için bu çıkmaz sokaktan bir ara yol, bir çıkış yolu bulmak gerek ; yani revizyonizmle etkili· bir savaşım için bu bağnazlığın kökü:p.ün kazın� ması zorunludur. Az. önce de belirttiğim gibi, �nin burada alınması zorunlu olan ta.vnn dayanak nokta2ı­ nı açıkça göstermiştir. Eğer markaçılığın bize gelişebilmesi için gerekli güvenilir bir yöntem, bir dizi sağlam hakikat, birçok �rimli da.yanak bıraktığım; bunlan derinlemesine öğrenip 'be­ nimsenıeden ve değerlendirmeden ileriye doğru tek bir bilimsel adım atamayaesğııriızı ; yalrt� ca markaçılığın tabanı üzerinde evrensel bilim· lerİn oluşturulup geliştirilmesinin bir görev ol• 1 44


duğunu, ancak bunun çoktan hazırlanıp önüm.U­ ze konmuş bir f§eY olma.dığuıı bilirsek --bütUn bunlar açık seçik anlaşılırsa, marksçı araştır., ma.da Y,Emt bir atılım olanağı ortaya çıkacaktır. Engels ölümünden önce markaçılann önündeki bu göreve di�kati çeknıişti. Lenin i� onun uya­ rılanpı y�neledi. İıuııruyonuxı ki : Şimdi bu is­ tekleri yerine getirmenin zamanı gelmiştir. He­ nüı bir markaçı mantığımız; n:ıarksçı estetiği­ miz, marksçı ethik'imiz, marksçı psikolojimiz vb. yok dersek, yıldıncı, umut kırıcı bir şey söy­ lemiş �lmayız. Tersine, birçok kuşağın yaşa­ mını verimlileştirecek, yaşamını do,lduracak bü yük ve sUriikleyici bilimsel ödevlerden umut dolu bir coşkuyla söz ediyo� Bu çerçeve içinde, böyle bir g�ın bo­ yutlanna ilişkin somut olarak konuşmak olanaksız. Daha kendi çalışmalanın için bile, yer darlığı nedeniyle böyle bir açıklama yapmam olası değil. Yalnızca şunu �yleyebilirim : Markaçılığın ustalanyla. uğraşm, bana yaşa.­ mJmda ilk kez çabfl.lanmın her zaman yönelik oJduğu şeyi gerçekleştirme olanağını verdi : Ma­ İıpi-düşünsel dünyaıiın fenomenlerini gerçekte olduğu gibi, kendinde olduğu gibi, tarihsel-sis­ temli yapılarıyla doğru .görmek, bu yapıya. bağ­ h kalarak betiınlemek ve bunları bakikatıerine uyarh biçimde dile getirmek. Bu açıdan bağnaz­ lığa kal'lı sa:vaşım da bir bakıma kendini savun­ madır. Çünkü başlangıçta. etkisi altında kalarak fa!Üiyetime başladığım burjuva ideologlan, bu fenomenleri hiç kuşkusuz çarpıtnuşlardır. An­

'

F: 1 0

1 45


cak dogma.cılık, öznel «çiirütlilmezliği» ile, nes­ nenin derinlemesine incelenmesine, nesneden hareket eden her türlü genellerneye karşıydı : Düşünce yapısında çevreyi görmesini engeli� yen bu soy kapakçıklar bulunari herkes, ancak hazırlop dogmalardan birtakun açıklayıcı ta­ nımlamalar türetebilir ve gerçekle her türlü ba­ ğı yitirmeye mahkumdur. Dogmacılığa karşı sürdürdüğlim partizan savaşunım, yaşamla, ya­ şamın nesneleriyle olan canlı ilişkimi koru­ makla; kalmamış, bu ilişkiyi geliştirmiştir. Bu­ gün bir estetikle uğraşabiliyor ve bir ethik'in düşünü kurabiliyorsa.m, bunu bu savaşıma borçluyum. Böylece bu satırlan da coşkun umutların, bekleyişlerin heyecanı içinde yazıyorum. Bili­ yorum : Yeni yollan araştıran çabalann biti­ şine daha çok var ; dogmacılığa kayışiann re­ vizyonizmin ,aynı ölçüde güçlenmesiyle karşı­ landığı kimi durumlan yaşadık, bugün de yaşı­ yoruz. Evrensel nitelikte marksçı bir bilimin oluştunılma.sı doğrultusunda ortaya konacak ciddi çalışmalann -burada öncelikle kendim­ den söz ediyorum- bana sarsılmaz ve tükenmez bir yaşama anlamı kazandıraeağı kesindir. (Kendi çalışmalanmın hangi nesnel değerleri kazanacağı konusunda tarih karar verecek ; ben bunu yargılayacak yetkide değilim.) Bugün de sayısız engelle karşı karşıyayız. Devrimci işçi hareketi doğuşundan bu yana çok çeşitli dar boğazlan aşmak zorunda kalmıştır. Bugüne dek bunu hep başardı, gelecekte de başaracak, 1 46


buna inancnn sonşuz. Ben de bu taslağımsı ya­ zıyı Zola'nın biraz değişUrUmiş bir deyişiyle bitirmek istiyonun: «La veritk est lentement en marche et iı. la fin des fins rien ne I'arrete­ ra. ı. («Hakikat yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sonuçta bunu hiçbir şey; önleyemeyecek. »)


B!REY VE TOPLUM KOFLER : Nicedir belli bir soru. süre�li il"' gilend.iriyor beni ; kB.famı kurcalayıp duruyor. Bugünlerde ideolojiyi tek yanlı ele alıp, onun yanlış bilinç ile aynı şey olduğunu ileri sürer­ ken, sözde bunun k8J'1ıtı olan, cboşhıkta duran bilinçı. diye tanımlanan bilinci, özgür, bağım­ sız bilinç saymak olağan oldu. Am:aç buradan burjuva ideolojisini destekleyici sonuçlar tü­ retmek. Böyle olunca şu sonıyla. karşılaşıyo­ ruz : Bunu söyleyen kişiler nÜf\l8Uil yerısını oluşturan işçi sınıfının da burjuvalaştığıru za.­ fer kazanm:JiC8.SUı'a ileri sürmekten geri kalnıı­ yorlar. Söylenmek istenen şu : İşçinin eskiden yanlış bir sınıf bilinci va.ı-dı, bugün sırf burju­ va bilincini aldığı için dağrtı bir bilince sahip­ tir. Bu ise bir çelişki anlam·ına. ·gelir: Öyle ya, bir yandan tanımı gereği doğru bilinci bağım­ sız, özgür, boşta duran bilinçle bir saymak, son­ ra kalkıp işçiÇileri·n bundan böyle bağlı bir bi­ lince (burjuva) sahip olmalarıYla doğru bir bi­ linçlerinin bulunduğunu ileri sünnek abes olma.z

148


nu? Bu çelişki burjuva ideolojisinin kaçınama· yacafı bir zorunluk mudur, yoksa bir rasiantı­ nın ürünü müdür ? LUKACS: lzin verirseniz, soruyu belli bir öl'çüde yalınlaştıra.cağun önce. Sanıyorum ki Gra.nısci, ideoloji sömütu.nü genel olarak bir­ birinden tümüyle ayn iki anlamda kullandığı­ mızı ileri $ürerken haklıydı. Bir yanda, her in· sanın topluın.d� belirli bir sınıfsal konwn için­ de yaşadığını, insanın içinde bUlunduğu döne­ min kültürünün de bu sınıfsal konumun bir parçası olduğunu, giderek, verilmil belli bir an­ daki durumun belirlemediği tek bir bilinç i� riğinin bulunaınayacağuıı gösteren niarksçı bir olgu var; öte yanda ise, ideoloji sorununu yu­ kanda.ki gibi koyunca, belli başlı bazı Çıarpıtına­ lara da yol açabiliriz. Sözgeliıhi ideolojiyi, ger­ çeğ� karşı gösterilen bir tepki ....belli ...: bir biçim bozttrtıwıa uğramış- bir tepki saymak alışkan­ lığı da yaygındır. Sanıyoruın ki, ideoloji kav� ramını kullanırken bu iki anlayışı birbirinden ta.nuunen ayımmlıyız, ve bu anıaçla -.:...şinldi varlıkbilimsel { ontolojik) soruya dönüyorum­ insanın daha başlangıçtan bu yana her orga­ nizma gibi çevresindeki uyUııhlara karşılık ve­ ren bir varlık olduğu gerçeği�den hareket etme­ liyij, Yani insan, kendi ge�eği içinde ortaya çıkan sorunlardan sorular yapıp, bunlara yanıt arar� GelieleJim öyle başıboş, boşlukta dur­ duğu söylenen, hiçbir katkı olmaksızın ken­ dinden, içten dışa işleyen bir bilinç ne olmuş-­ tur, ne de ol&bileceğirii kanıtlayan çıkmıştır


şimdiye kadar. Boşlukta duran «zeki» kavra­ mının da, tıpkı günümüzün o pek hoşa giden «ideolojiden anndırma» kavramı gibi, gerçek insanın gerçek toplumdaki gerçek konumuyla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. KOFLER : Gene bu bağlam içinde, sınıflar­ dan bağımsız, anlayacağınız sınıfsal konum ta­ rafından belirlenemeyen ideolojik fenomenler, yani üstyapı fenomenlerinin bulunup bulunma­ dığı sorusu ikide birde ortaya atılıyor. Siz ken­ diniz Bay Prof. Lukacs, eski çalışınalannı zda ideoloji sorusunun sınıf ile doğrudan ilişki so­ runu olmadığını, sınıf toplumunun bütünselli­ ğine giren bir sorun olduğunu ke�inlikle vur­ gulamıştınız. Ve gerçekten ue, geı-ek burjuva­ ziye, gerek işçiliğe ve gerekse küC1ükburjuvazi­ ye bağlanabilen belli başlı ide-olojik fenomenler bulınak mümkün ; sözgelimi dil alanında, önce­ likle de nesnelleştirme dünyasından türeyen terminolojl alanında ; örneğin : «Teknik bize hükmediyor, » catom bombası bizi tehdit edi­ yor,ı. «enflasyon her şeyi pahalılaştırıyor,:. ya da «ezilme kitle topiumundan (ı ) türüyor.» 1) «Kitle toplumu » ça#daş burjuva felsefe ve toplumbillminin, emperyalizmin sınıfsal karakterini yerrnek için başvurdutu bir gizlemek ve sosyalizmi kavramdııo. Emek-sermaye çelişkisine de#1Dmeden, üre. tim ve nüfusun hızla artıiJl sonunda, ınsarun, insanlt­ tım yitirmesine yol a.ç.a.n büyük bir çarkın bir parçası durumuna g!rdil"lni ileri süren burjuva düşünürler!, Içinde Ya.şa.dıklan toplum düzenini, sınıfsal yapıya de­ #inmeden eleştirme imkAnlan aramaktadırlar (Çev.)

1 50


Marx olsa alaylı bir biçimde «Sıkıntı burada yoksulluktan türüyor,» derdi. Sözün kısası dilin bu genel-kullanını biçimleri, gerçekten de, her ne denli sınıflı toplunıda.n bağımsız biçinıler ola­ rak değilse de, sırf belirli bir [tek] sınıfa bağ­ lanamayan [ düzenlegimlenemeyen-koordine edi­ lemeyen] biçimler olarak sınıflandırılabilirler; çünkü bunlar nesneleştirilmiş, fetişleştirilmiş toplumsal bir durum içindeki belli başlı davra­ nış tarzlarının yansıritalarıdırlar. LUKACS : Gene burada sorunu biraz daha ileri götünnek isterim. İnsan yaşamı doğa ile insan ara.sındaki bir madde özürnlemesine da­ yandığından, bu özümlerneyi sürdürürken elde ettiğimiz hakikatıerin (örneğin matematiksel, fiziksel, geometrik) genel bir geçerlilik taşı­ dıkları su götürmez. Ne var ki, bu genel geçerii hakikatlerden burju'WlSal anlanııcla birer fetiş yaratılmıştır ; çünkü bu hakikatler, duruma gö­ re sınıf savaşımına. sımsıkı bağlanabilirler ; ve eğer bugün astronominin hakikatleri sıruflara bağlı değildir, diyorsak, doğrudur bu ; ama öte yandan Kopenıikus ve Galilei üzerine sürdürü­ len tartışmalarda, kişinin Galilei'nin yanında ya da karşısında tavır almış olması, onun sınıfsal­ lığını belirleyen en önemli uğmklardan biriydi. Toplum ile doğa arasındaki özümleme de toplumsal bir süreç olduğundan, bu süreç için­ den elde edilen kavramların bir toplumdaki sı­ mf savaşımiarına etkin olmaları olanağı her zaman vardır. Şimdi ben «eVrim» , «ilerleme» ve benzeri kavramları seçerken kullandığım söz151


cilider ta,nı, kesin değil ; 8i4na bakılacak oltn>­ sa, cev:rim;� sınıflardan bağmısıı olduğl,l.nu �y­ leyeceğinüz bil' olgu, ; sö�eliıni Darwin'deki türletin evrimi'nde olduğu gibi. Gelg�eUm., öte yandetn özellikle darvincilik sorunu nice yıllar toplumımı bir tart�� da konusu olagel� m.i3tir. İnsanlığın bağdaşık bir evı.im mi izle� diği, yoksa değişik kültür hsre'ketleriniri başta ve sonda ortaya mı çıktıkları, a.nlayacağullz, burada bir döngiinün bulun1,1p bulunmadığı �o� rusu da.ı gene bir toplumun sınıfsal k&t.msuılaş­ masından b3ğunsız yanıtlanacak bir soııi de� ğildir. Şimdi burada., bir yanda insan �ının, in• sanın anlama. yetisini.n, çeşitli sın�ın kendi� sini nasıl değerlendirdiğine aldırmaksızın tüm toplmn, hatta tüm doğa görünüşü iç\n geçerli şeyler saptayabilmesine, öte yanda insanın olan­ ca kişiliğiyle toplumsal savaşımın içine katıl­ mışlığına bakarak -bu durumda herhangi bir önermenin kabul edilmesi ya da reddedUmeŞi , insanın sınıfsallığının koşulıadığı bir sonuç­ tur arttk...- sınıflar& bağlı olma ve olmanıa � nusunda kaygan sınırlar bulunduğunu söylemek istiyorum. Yani� genel bir aynmlams.ya gide­ meyeceğiro.iz ka;usındayım: Burada ideoloji bi� w, burada başka bir şey başlar, diyeıııeyiz. Sözkonusu olan, toplumun verilıniş yapışınca ve bu, yapıyla bağlam içindeki sınıf Bı\-V8fımlarının m�cut düzeyince belirlenmiş olup, �oyut cüıri­ lenin açıklayanıayacağı kayg.an, akışkan bir şeydir, «Boşlukda. duran» diye tanımlanan sı-

1 52


mflarm durumu da aynen böyledir. Öyle fazla çalkanblı olmayan -diyelim ki-- sakin dö­

n.�mJerde,

bir sınıfın, o sırada egemen olan sa­ va.şın1lar k&r§ısında. tamamen tarafsız tavırlar takındığı du.ruınlara raslandığı tartışma götür­ meı:. Ancak, toplumun içinde, her türlü olasıl sınıf farklılıklan karşısında tarafsız kalaca­ ğını hemen bagtan ileri sürebUeceğimiz b� in­ sanın bultınamayacafını kesinlikle �yleyebiliPratikte bir bağımsızhğu� ve daha da öte­ ye, en ole.sılık dışı bağlaşmalarm olanaklılığı, taribin çok renkli oltrırunnı sa.ğbın1;1.ktadır. 19. Yüıyılm ilk yarısı İngiltere1$nde belli başlı

işçi ref'Qr,ml�da, en tutucu aristokrasinin butjuvaziye karşı çıktığını ve �şma saatleri­ nin kısaltılmasını sağladığını ıwıırım anımsa­ yacaksınız. Her ne denli bu olgu, bir olgu ol­ maktan öteye, o zamanki sınıf $avaşımıan göz önünde tutulduğund.a, '[ aristukrasi] sınıfının anlaşılır bir eylemj idiyse de, k.lllkıp da, aris­ tokrasinin çalışma saatlerinin kısaltılmasından yana oluşu bu. sınıfın sınıfsal ç:ı.karları gereği­ dir, gibi bir sonuca varacak Qhırsak, biraz ile­ ri gitmiş olW112! . Anlayacağuıız, hakikatin !o­ mut olduğunu söyleyen temel diyalektik ilkeyi, ideoloji sorununda da ayakta tutmamız gerekir. KOFLER : Sanırım burada olağanüstü önemli bir açık-seçiklik sağlama zorun111ğuyla k&.rşı karşıyayız. Şimdi bizim çevrelerde çok tartışiian bır konuya parmak basmak istiyo·rmn. Kavramlarm a.krnasmdan, birbirine geç-


mesinden, kendilerini kabul ettirmelerinden, bir genellemeden. . . söz ettiniz.

LUKACS : Evet. . . KOFLER : Örneğin ilerleme kavramında ol­ duğu gibi. . . Hatta biraz daha genişleteyim : S� zünü ettiklerim soyutlama kavramları. Son gün­ lerde bunun nasıl gerçekleştiği sorusu

ortaya

atılıp, sonunda akıldışıcılığa gelip dayanıldığı­ nı görüyoruz. Akıldışıcılığm insan ruhunun bir yapımı olduğunu yadsıyama.yız kuşkusuz. Ge­ rekirse sezgiyi, boşlukda durduğu söylenen cak­

lı, bilinci,» yaratıcı olanı vb. oo.ya.bilirim bura­ da. Siz, yazılannızda akıldışıcılığa hep saldırdı� nız ve

gerek kavramların

oluşturulmasında,

gerekse ideolojik somutlaşt.ırma alanında taşı­ dığı tehlikelere dikkati çektiniz. Aşağı yukarı ruh.sal yaşantı alanında, içde olup bitenin, a.k­ la-uygun olan karşısında bağımsızlaşbrıl�ğı­

nı, aşın vurgulandığını, böyle{:e yaşantının, da­ ha doğrusu iç yaşantının -alabildiğine modern sorulara geçtik bile- yani akıl-dışı olanın, asıl dünyanın yerine geçtiğini söylemek istiyordu� nuz sanırım. Sonra şu mitleştirme sorunu var. Bir yanda akıl ile mantığın, öte yanda akıl ile iç hakika­ tin karşı karşıya getirilmesi sorusu var. Gide., rek �kıldışı anlayışta «ilerleme:. kavramını n yadsınması da buna eklenebilir. Sonuçta «yaşan­ ti:. ile, ca.5ıl değerli olan:. ile ve «iç-insanın özel

yani» ile bağ�ayacağı ileri sürülen insan­ cılık (hürn.Anizma) alaya alınıyor. Yani insan­

cıl olan yüzeyseL dı§Sa.ldır ; diğeri ise ince, du-


yarlı, içsel bir şey olup, ondan üstündür. Sizden, ileride değineceğim Alınan tarihinde

akıldışı­

cılık sorunundan bağımsız olarak, bu soruya ta.m.a.mlayıcı ya da yorumlayıcı biçimde yaklaş­ ma.nız.ı isteyeceğim.

LUKACS : Evet, bakın, önce olağanüstü yaygın ve güncel olan bir yanılgıyı bir yana it­ rnek istiyorum ; yani bir yanda içsel bir

şey

olan sezginin, öte yanda düşünsel çıkarsama­ karşıtlar olarak ele nın (akıl yürütmenin) alınmasını. Sezgi, bilgi teorisi kavramı olarak ele alındığında, tümüyle yanlıştır ve arkası bomboştur. Ama salt ruhbilimsel bir kavram o1arak, her zaman ortaya çıkan bir olağanlık­ tır. Bu kavramın mitleştirilmesine karşı şunu saP,tamak gerekir : Sezgi hep, kişi bir düşünce­ kallilB.Şasıyla çok uğraşınca ve bu karmaşa ki­ şinin bilinç altında uzun zaman işledikten son­ ra, «ansızın» ortaya çıkar, -tırnak işaretleri içinde ansızın diyorum- bir sonuca vanr. Böy­ le bir sezgiyi matematiğin içinde bile bulabilir­ siniz; yalnızca sanatla böylesine sımsıkı bağ­ ... te lanmış olması kesinlikle yanlıştır; anCP.k :...iş şimdi bUgi teorisi yanına geliyoruz- herhangi bir önerme için ya da herhangi bir önermeye karşı, o önermenin sezgi ile mi, yoksa sezgi­ siz mi bulunduğu konusunda bir şey söyleye­ meyi%. Önerme ya mantıksal, ya da tarihsel olarak doğrulanmalı ve sezgi ile mi yoksa sez­ gisiz mi bulunduğuna bakılmadaıı, doğruluğu sınanmalıdır.

önennenin

Bu saptamayı önemli saymarnın nedeni, ka-

1 55


nımca hani bilgi teorisi yönünden bir nedene dayandmnak gereği bile duymadan, Alınan fel­ sefesinde �chelling'ten bu yana, hatta daha Kant'ın �J!aTgı Gücüm:Wn. Ele§timbnde, sezgi­ sel bilgiy� şezgisel olma.dığı varsa.yılaA bilgi karşısında üstünlük tanınmı§ olmasıdır. Sez­ ginin üstünlüğü belirli bir bağnaz tavırla öy­ lece kabul edilm.iştir. Bu işin belirli ölçüde öz­ nel olan yanı. İşin nesnel yanına. gelince ; insa� nın nesnel-gerçek pratiğinde so.rnut olan ve man­ tık anlamına gelen akıl ile, yUzyıllar ,boyu abar­ tılmış soyut akıl arasmda bir uzaklık bulundu­ ğu kanısındayım. ÇaJ.ı.şmamızdJl,Il, nesnel-ger­ çeği altetme çabamizdan çıkan şey, akla-uygun olandır, demek istiyorum ; ö�eğin. gerçek'te işlerliği olan, geçerli bir bağlamlığı buluşumda olduğu gibi. Elimden bir taş bırakırsanı1 o taş yere düşer&e ve bu deneyi birkaç ke� pneler­ sem, Galilei'nin, daha. yüksek bir düzeyde düş­ me yasası bi�inde formüle ettiği man� bir bağlamlık bulurum. Ne var ki, yaşamın için· de bulduğumuz her gerçek akla-uygunluk. bir �öyle ohu:·u·böyle» akla uys:unluğudur. Her­ hangi somut bir durunl, somut sonuçlsl'ı ile bağ içindedir ve bu [bağ] , �ıunu:nız içinde b.ir yasalar dem.�tiyle birlikte yeniden ortaya ç;ıkb.­ ğı için, haklı olarak, böyle bir bağlam akla uy. gundur, diy��- Gelgelelim mantığm, nıantık i�inde yak6l�anın abartJlmasıyla Q.ünyanın [evrenin] genel bir akla uygunluğun& varılınıt­ tır ki, olgusal olarak (de facto) yoktur böyle bir akla uykulıluk. Demek istiyorum ki, bugün 1 56


egemen olan doğa yasaları için, bir taşın yer­ yüzüne dü �eai akla uygundur. Ama. taşın yu­ karı doğru uçtuğu ve düzenli olarak hep yukarı uçaca.ğı bir başka dünya tasariayacak olursam,

böyle bir dünyanın insanlan da. bunu [taşın uçuşunu} akla-uygun sayacaklardır. Böyle olunca -işte burada cöyle olursa böyle:. akla uygunluğu işe kanşıyor� taşm yere düşmesi herhangi akla·u'ygıuı nedenlerden değil de, do­ ğanın o durumda öyle olduğu için (başka türlü değil) 1-QnJ.nlu kıldığı bir akla uyg:unl\ıktur. ' ·Şimdi toplumda da, toplumsal gelişmede de, ikide birde, dün akla-uygun görünenin bugün olgular ile ba.ğdaşmadığı, anlayacağınız, tpp­ lumsa.l (anlamda) yukan doğru uçan bir tqla uğraşmak zorunda kaldığımız durumlar orta­ ya. çıkıyor. Bu durumda insanlık iki tavır takı­ nabilir. Birinci tavır insatııiJ. çalışına sırasında doğa �arşısında takındığı tavırdır: Eğer bir madde, o tamana değin bilinen yasalara belirli bir ölçüde ters düşüyorsa, o zaman yeni yasal­ lık bulunana değin başka açıklamalara baş vu­ rulur. Bu toplumss.l geli§imde de sık sık görü­ len bir olaydır. öte yandan topltunsal gerçeğin l>qyle bir değişimi, �Iş� gene sınıf durumuna geri öönmüş oluyo� belli başlı sınıflP.r için tamamen saçma, anla.maız bir şeydir; [böyle bir değiŞtirmede] , toplUI;IlB81 anlamda söyleye­ cek olursak, belli başlı sınıflar için çok yalın ve akla-uyguı:ı görünen şeylerin, egemen sınıf­ lar ve onlara yakınlık duyanlar tarafından kar­ gaşamsı ve akıldışı sayıldığı Fransız Devrimi' 1 57


.ndeki sınıfıann durwnunu alın. Düşüncemiz da­ ima toplumsal durumumuza bağlı olup, onunla bir bağlamlılık oluşturduğundan, tarihte zaman, önemli s ınıflarla · onları temsil

her eden

önemli düşünürler, belirli durumlarda, yeni ·bağ­ lamlıkları ve toplumun yeni gelişimini eski aklın açısından inceleyip yargılamaktan

geri

kalmayacaklardır. Çünkü şunu unutmamalısı­ nız : Her ne denli, Fransız Devrimi sırasında o zamanki feodal sınıfın yandaşlan, akıl-dışı bir feoda­

görüş açısını benimsemiş idiyseler de,

lizm, Aquinalı Thomas döneminde hiç de akıl-dı­ şı değildi. Aquinalı Thomas, feodalizmi haklı olarak mantığın vardığı zorunlu bir sonuç ola.: rak kavramıştı ; çünkü o dönemin toplum ger­ çeği içinde, o zamanki «Öyle olursa-böyle» ger­ çeğine uyan birçok şey v ardı.

Oysa

Marat ile RobespieiTe'in pratiği feo­

dal sınıfın akılcı bir sisti:lmi içine mezdi ; öyle

olunca de.,

toplumsal

yerleştirile­ konumdan

akıldışıcılık dediğimiz şey çıktı ; modern geli­

şim açısından i§İn ayırtga.n yanı, yeni aklın yad­ aınınasında ya da ondan duyulan kuşkuda takı­ lıp kalınnıayıp, giderek olağanüstü yaygınla­

şan ve -nasıl desem-

bu

sistemin kurucula­

rinın hiç de istemediği şeyler üzerinde

rini gösteren bir akıldışıcılık sisteminin masıdır. İyice göz önüne

etkile­

serebilmek için

oluş­ iki

örnek alacağım. Max Weber'in politik toplum· bilimini ele alın. Uğmş Olarak

Politika

adlı ya­

pıtmda birçok tannnın dünyaya egemen oldu­

ğunu ileri süren öğretisini inceleyin.

Bu, Max


Weber'in, karşısında durduğu toplumda açık seçik bir «Öyleyse-böyle» akıl kavramına vara­ mayıp, daha fazla akla uyg.unlaştıramadığı söz­ konusu çeşitli güçlerin, birbirleriyle savaşım durumunda bulwıduklannda karar kılıp kalması demektir. Çünkü bu güçleri akla uygunlaştır­ mak, onun bütünleyemeyeceği sonuçlan ortaya çıkaraca.ktı ; bunun üzerine gerçekte birbirleriy­ le savaşım sürdüren tannlar biçimindeki söy­ lencesel (mitolojik) bir tasarımın arkasına. sı­ ğındı. Denebilir ki,. . . sanıyorum rahatlıkla di­ yebiliriz ki, bu noktada akıldışıcılık Max We­ ber'in sistemine girmiştir. Ya da yeni-olglıcu­ Juk [ neopozitivizmJ gibi tüm dünyayı [ evreni ) denetlenebilen bir akılcılığa in.dirge yen ve bu­ nun dışında kalan her şeyi reddeden bir düşün­ ce sistemini alın. Asimda yeni-olguculuğun ku­ ruculan arasında bağlangıçta Wittgenstein gi­ bi gerçek bir düşiinür vardı. Yeni-olguculuğun ilkelerini felsefi yönden temellendiren Witt­ genstein, bu ilkelerin [ temel önermelerin] kıyı­ sında, deyim yerindeyse, bir akıldışıcılık c;ıölü­ nün, yani yeni-olguculuğun akılcılığı ile kendi­ sine ilişkin hiçbir şey ortaya koyamayacağımız bir yanın bulunduğunu kesinlikle görmüştü. Wittgenstein, olgucu önennelerin ötesinde ka­ lan bu dünyanın varolmadığını aklına getirme­ yecek denli zeki bir düşünürdü elbette ; ve Witt­ gen.stein felsefesinin kenarmda -bu yalıuzcıa. benim gözlemim değil, çoğu bu gözlernde bu­ lurumıştur- bir akıldışıcıhk .alanı bulunduğunu sanıyorum. Ve 19. ve 20. yüzyıl boyunca ç�it1 59


li biçimlerde büyük bir a.kıldışıcılık �ıyla karşılaştığıınız karusındayım. Tümüyle ha.klı­ sıruz, yalnızca Almanya'da değil ; çünkü, öm.e­ ğin Amerikan pra.gma.tizrnlnin akıl-dışı uğrak* lan olduğunu, Bergson'un çok tipik biçimde akıl�ışı yanlar taşıdığını, (istesin istemesin) Croce'un akıl*dışı uğraklarla dolu olduğunu kimse yadsımayacaktır ; kısacası a:kıldı§ıcılık yalnızca. Almanya'ya özgü değil, uluslArarası bir fenoı:tıendir Yalnız (.A lmanya için). ö�l olan yan, �ya'da akıldışıcılığın gerici ve, en gerici politik gücün ideolojisi durumuna, gelmesidir ki, bu diğer ülkelerde g<Srülmeı;nid bir durumdur. KOFLER : Siz bu Alman akıldışıcılığım, d�l olan aklın güçleri karşısında yer alan tÇ güçlere, bir iç*ka.rşıkonulmazlığa duyulan inanç biçiminde ta.nımlıyorsunuz. Acaba toplum­ � yani dışsal olan ile görünürde bir karşıtlık oluşturan ve iç (ruhsal) olana duyulan bu a.bar.. tılmış inancı, Alman tarihi ile -gerçi bunu bir ölçüye değin zaten yapttı:ı.ştınız-- belki de tÜJn o talihsiz Alman geçmişi ile bir ilinti içine oturt­ mamız gerekmez mi ? Örneğin 1410 ve 146Ö'da* ki şöva.lyelerin yenilgisinden tutun da, 156Ne ş{Svalye · devletinin (derebe'yliğin) bölün�e8in­ den, ticaret yolları-mn değişınesinden, getirdiği her sonuçta. 30 yıllık savaştan, köylülerin yrr nilgisiyle sonuçlanan o gerçekten talihsiz yılJa.r... da.n, kla.siğin ya.lıb.lmamndan, 48 Devrizni'nin yenilgisinden başlama.mız doğru olmaz mı '! Gerçi daha. önce [diğer yapıtlarda] dağınık da .

1 60


olsa bu konulara değinmiştiniz. Ancak öğrenci­

lerim, sizin, Almanye.'da,

çözüm

akıldışıcı

yollardan

arama ve çözümlenmemiş sorunlar üslu­

bunda yanıt verme eğilimi bulunduğunu ka.mt­ la.ına.ya çalışmanızı ilgiyle kargıladılar. Somut

olarak

[bu

düşüncenizi]

hangi bağla.mlıklar

içine koyabileceğimizi, akıldışıcı ideolojinin ne­

den. özellikle Alınan'ya'da bütünsel bir egemen­ liğe ka.vuşabUdiğini ve Alman halkının (ner­ deyse)

ayırtgan öz niteliklerinden birine

nüŞtüğünü

dö­

-elbette tarihsel anlamda--- nasıl

�çıklayabileceğimizi bilmek istiyorlar.

LUKACS : Bunun Almanya'm11- özgül tari­

hi ile gerçekten bir bağlam içinde bulunduğuna

v� özellikle, şimdi <akılcı:. adı altında t.oplaya­

hileeeğimiz belli başlı felsefi-toplumbilimsel bi­

çimlerin, batının [öteki] büyük ülkelerinde, in· sanlann kendilerinin ürünü olduğuna inanıyo­ kayıtaşarak po­

rum. Yani ulusların büyüyüp

litik birlikler oluştui"IlUISınm, modern toplumun

o�ya.

çıkışı ile sunsıkı bir yakınlığı olduğu dü­

şüncesindeyim. Doğallıkla her Fransız ya da

İngiliz, uluslaşmasını, �rinde öyle fazla

dü­

ştiqıııeksizin, kendi yapımı olarak duyacaktır.

Y.qğunlaştırıcı mutlakiyatten Fransız Devrimi' ne ve Na.poleon•a değin halkı bir birlik bağl�ıran

şeyin

Fransız mantığı

içinde

olduğuna

inanıyorum ; kişisel eylem, insan olmak ve

yUrt­

sever olmak doğrudan birbirleriyle ba�şan,

kayn&$an şeylerdi. BUna karşın

Alman halkının kendi

Almanya'da,

gücüne dayanarak

bir

�iiıs,

modem bir ulus biçiminde birleşme yete-

F: 1 1

1 61


neği gösteremediği bir gelişim ortaya çıkınca, nesnel gerçek, bir ikileme yol açtı ; belli bir öl­ çüde, hali eski ge�eğin toprağında yaşayan, am a mantıklıysa, kendi görüşlerine dayanarak bu eski gerçeğin tutar tarafı kalmadığını an­ layan, gene de politik alanda yürürlüğe konabi­ lecek çözümler bulamayan katıksız Alman'ın iç duy,gusal dünyasından ileri gelen bir ikilem­ di bu. Böylece 18. yüzyıl Almanyıı,'sında Justus Möser, Herder ve genç Goethe'de dile gelen bir karşıtlık ortaya çıkmıştı. Gerçi bir iç devrim bazı şeyleri değiştirebilirdi, ama Almanya'nın iç ve dış koşulları buna yatkın değillerdi, v'e He­ gel gibi büyük bir akıldışıcılık düşroanının, Na­ poleon'un varlığında, bir yandan _:_kendini ger­ çekleştinneye doğru yol alan- çevresel ruhu,. öte yandan de. Almanya'nın işlerini Paris'te na­ sılsa bir düzene koyabilecek devlet adamını görmes i bir rasıantı değildi. Bu ikicilik gide­ rek başarısızlığa uğrayan 48 Devrimi'ne dayan­ dı ; ve aslında içe alınan bir dışsalın akıl-dışı görüntüsü ile, aslında dışsal olan bir içselin akıl-dışı görüntüsünün, Alman h:ılkının kendi güçlerini gözden uzak tutacak biçimde ters çev­ rilmesiyle, tepeden inme bir devrim, oldukça. karınaşık bir çözüme dönüştü. Dış dünyanın ilerici gelişimi karşısında., bu gelişimi beninı.semeyip, ona tepki gösteren bir ilksel insan tözünün varolduğunu ileri süren bir bölümü dış kaynaklı çeşitli kuramlar, söz­ konusu ikililiğin (dualite) yapıcısı olmuşlardır. Bu görüş yalnız Hitler'in öğretisinde değil, dü-


şünceyi, aklı (tin) ruhun düşmanı sayan Klages' in tezlerinde de ortaya çıkar ; Heidegger ideolo­ jisinde de ortaya atılmış olan bu anlayıştan, Hit­ ler' e yalnızca elle tutulur bir demagoji üretmek kalmıştı; o da bu içiiliğin [akıldışıcılığın] şıyıcısı olarak eski

katıksız ırklı

ta­

Germen'i

seçti. Almanya'nın iç güçler tarafınd3.n

ger­

çekleştirilemeyen gecikmiş ulusl�ınası, yalnız­ ca

batı ülkeleriyle değil, Almanya'dan çok da­

ha geri kalmış toplumsal bir yapıya sahip makla birlikte,

ol­

ulusal birliğin mutlakiyet tara­

fından daha önce gerçekle§tirilmi� bulunduğu,

bu nedenle Fransız Devrimi'nden itibaren, De­

kabri.Btlerden {:l) 1917'ye değin Çarlığa

karşı

yapılan önü alınmaz ayaklanmalar zincirinin bir­ birini izlediği Rusya'daki gelişme ile de tam bir

zıtlık oluşturan toplumsal bir durumun dağ­

masına yol açtı. !ş.te bu

yüzden ,

Alm.anların,

heeaplaşamadıkları ve altedemedikleri bir geç­ mişleri bulunduğunu ve gerek bu gerçeğin

he­

nüt tümüyle üstesinden gelemedikleri, gerekse kendi yarattıklan, ilerici bir brihe sahip olma­ ma bilinci egemen olduğu için, Hitler'le hesap­

laşrnalanmn da olanaksız olduğunu ileri sürüp

dll.ruyonım. Almaniann kendi yarattıklan, cge­ rici -olandır,ı. Bismarck

Rayhı'dır, Hitler'in 3.

Rayhı'dır. Tüm bunlan bir bakıma kendi yara· tılan olarak kabul ederler ; ve yirminci yüzyıl boyunca günümüzde de geniş ölçüde---. libera2)

1825'de Petersburg'da yapılan ·�ansız bir

su.

baylar ayaklanmasına katılanlar.

1 63


lizm. ve demokras iye Almanya'da ith:ıl malı gö­ züyle bakılması elbette bir rasıantı değildir. Sosyal�stçe bir değerlendirnı� yaptıklanndaıı değil, liberalizm ve demokrasiyi Alman varlı­ ğıyla, özüyle bağdaştırama.dıkları i�in. batınul ithal malı sayıp kabul etmeyen birçok düşünür vardır orada hala. KOFLER : Hazır Budapeşte'de bl,llundu­ ğuma göre, bu kolay ele geçmez olanaktan ya­ rarlanarak, son zamanlarda aydınlar arasmda tartışması sUrdürülen ve batı dünyas\nı tümüy­ le ilgilendiren bir soruna değinmek istiyorum. .A:.Eılında felsefenin, biUmin ve edebiyatln, sorun­ larını değil de, ileri sanayi toplumla;rını;iaki kit· lelerin kendiliğinden aluldışıcılığını hedef alan, akıldışıcılıkla bağlam içindeki bir sorun bu. 01-. dukça k endine ö7;gü yanlan olan (Çok özel tarz­ lı ] , yan-markaçı ya da sol burjuva kökenli t� mnmı.ş dii§ün ürleri çok uğraştıran, saptanması [ açıklanması] güç bir akıldışıcılıktan söz edi­ yorum. Belki bu nedenlerle de, ne olduju P.ek; bilinerneyen bir akıldışıc ılık ; batı toplumlan­ nın yeni bir fenomeni olduğu için yazılannızda değinmemişai.n.iı. Bu konudan ne anlaşıldığını açıklıkla ortayaı koyabilmek için çok somut \>8.· zı Özetlerneler vennek isterim. Sınıflı toplumun. içinele oluşup burada yerleşmelerine karşm, sı­ nıfsallıkla il�şkisi heme n hemen yok �bile­ cek kavram ve düşünceler burilar. Bugün artlk «özgür-istemli bütünleşme :., saf kendiliğinden bilinç için, eski anlamda. olduğu gibi, mantıklı d\işfuuneye ve akıllı kararlara dayanarak [ dav1 64


ranışlara] katılmak anlarnma

gelmeyip,

körü­

körüne . bir evet'e akıldışıcı yollardan y(inlendi­ toihniş olmamn

sonucunda, :[davranışlara ]

ka­

tılmak anlamına gelmektedir.

Bugün

olma:. yazg,ıyla akla

bir uzlaşma sağ­

day83'14n

tamak ya. da gözle görülür

«memnun

bir başanyla yetilı­

ınek anlamına gelmeyip, kendisi de yöneltilen tülf.etim-tekniğinin yöneitici güdüsüne bakarak Yön bulan yönlendirilmiş (manipule) bir dü;rlince demektir. ·

Burada tamamen akıl-dlfı süreçlerle k8.rjı karşıya bulunduğumuz

apaçık ortada ; tüketim

istemlerinin ideolojik yöneltme sonucu keşişle

..

re

özgü bir nefis köreitme ölçüsünde sınırlan­

dırılması, zorlama oluşturulmuş bir tüketim

bi­

linci ile nesnel-olgusal yetenekler arasında aşa...

ğı yukarı bir denge sağlamayı a�la.r. Yıa da günümUzdeki kitlelerin akıld�ı düşünce d'Unya­ sını incelerken

kavram «Özeb

karŞılaştığunız başka bir ilginç

kavramıdır.

cÖzel»

kavramı,. bir

zamanlar olduğunun tersine, çoktan beri kamu­ saım (resminin) karşıtı olmaktan çıkıp, ideolo­ jik yardıtn yapma, hatta bireyin gü�lerini ha­ rekete geçirme, çalıştınna. bahanesiyle ba,tan ayağa dış dünyanın

etkisi altına sokulmuş- bi­

r�yeel yaşam anlamına geliyor. Ya da cmubale­

fet » kavramını alahm. Muhalefet

artık

«birlik­

te davta.mna.»dan (beraber yapma'dan) kaçın­ ma anlamına gelmiYor ; ters�ne -şu anda ak­ lıma Alman Sosyal Demokrat Partisi'ni getire­

rek konuşuyorum:- daha önce denenmiş. yer­ leftirilmiş olana katılmak için hak iddia etmek,


demek. cÖzgürlük:. de artık herkesin ya da ço­ ğunluğun yaptığının tersini yapma, ya da ço­ ğunluğun söylediğinin, arzuladığının tersini söy­ leme, arzulama değildir; özgürlük, baskıcı dü­ zenin resmen özgür diye ilan ettiklerini seçe­ bilme hakkıdır artık. Baskıcı düzende anlaya­ cağınız! Bu örnekler yoğunlaştırılabilir, ama Budapeşte'ye nutuk çekmeye gelmedim ! Amacım bu konulan olabildiğince ayrıntılı ve anlaşılır biçimde açıklamanızdır. Bu sorunların büyük bir önem taşıdıkları kanısındayım, çünkü bir­ kaç açıklama, değinme dışında geleneksel markaçılığın hiç el atmadığı bir sorun demeti bu. LUKACS : Çok doğru. Kanımca tüm bunlar, 1929'un büyük ekonomik bunalımından sonra kapitalizmin belli başlı temel sorunlannda bazı dönüşmeterin görünmesine ba.ğlanabilir. Bu dönüşüm, kapitalizmin kapitalizm ol-i maktan çıktığı, ya da herhangi bir halk kapita­ lizmi filan doğduğu anlamına gelmez ; az sonra kısaca açıklayacağım gibi, çok yalın anlamda bir dönüşmeydi bu bana göre. 80-100 yıl kadar öncesine geri dönersek, Marx'ın yaşadığı yıl­ larda, üretim araçLarı sanayinin, büyük kapib.­ list örgütlenmenin temel direğini oluşturduğunu görürüz. Buna tekstil sanayi hammaddelerini, öğütme ve şeker sanayini de katacak olursak, o zamanki asıl kapitalist ekonomi kollarının he­ men hemen tümünü saymış olW1.1Z. Derken bu dönemi izleyen 30 yıl içinde tüketimi-n tümü ka­ pitalistleştirildi. Yalnızca ayakkabı ve giyim


sanayinden söz etmiyorum; çok ilginçtir, ev ba� kımının tümü de, ne bileyim,

aoğutuculardan

tutun da, çamaşır, bulaşık makinaianna kadar ne varsa ağır sanayinin bir nesnesi olmaya yüz­ tuttu ; eh buna koşut olarak da hizmet alanı bi­ le büyük kapitalistçe bir şeylere dönüşüyor. Marx'ın dönernindeki yarı feodal ev hizmet.çlsi bile artık çağın gerilerinde kalan bir olguya d� nüştü ; kapitalist hizmetler dizgesi doğuyor ar­ tık. Sorunun ilkin yüzeyde kalan bir yanını ir­ delemek istiyorum. Marx dönemindeki bir bü­ yük fabrika ya da işletme sahibini ele alalım ; böyle bir insanın çok sınırlı bir ticari

çevresi

olduğunu biliyoruz ; öyle çok olağanü.stü bir iş� leyiş-düzeni kurmadan, ürününü kişilere ulaş­ tırabilirdi ; oysa büyük sanayi araçlarıyla üre­ tilen bir kitle tüketim ürünü -sözgelimi traş bıçağı..- ortaya çıktıktan sonra, bu milyonlar­ ca traş bıçağının tek tek tüketicilere götürüle­

b ilmesi

için özel bir işleyiş düzeni kurmak zo­

runhıdur, ve az önce sözünü ettiğimiz düşünce denetimi (yönlendirilmesi) sisteminin bu eko­ nomik gereksinmeden doğduğuna ve oradan toplumsal ve politik alanlara yayılmış olduğu­ na hiç kuşkum yok. Şimdi bu işleyişin başkan BeQiminden boyunbağı ve sigara seçimine değin toplumsal yaşamın hemen her köşesine men olduğunu görebilmemiz için, elimize

ege­ her­

hangi bir dergiyi alıp sayfalannı şöyle bir ka­ .rıştırmamız yetecektir. Ancak bu gelişmenin bir başka sonucu da, işçi sınıfının sömürülmesinin bundan böyle mutlak artık-değer sömürüsün-

1 67


aö­

den nispi artık.&ğer (relativer Mehrwert) mürüsüne

doğru

kaymasıdır.

Anlayacağınız,

işçi sınıfının ortalama yaşam düzeyi yükseltil­

dikçe artan bir

sömürüyle karşı

karşıyayız..

Marx'ın Z1Uilallmda böyle bir şey yoktu demi­ yorum ; ancak başlangıç belirtileri geziyordu or­ tada. Nispi artık-değeri ekonoı�ik yönden nırım ilk kez Marx aynmlamı.ştı. Öte

sa­

ya.rulan,

«Kapital»in basılmamış bir bölümünde, bir

�e­

resinde çok ilginç bir saptama yaparak, mutlak artık-değerde ( absoluter Mehnvert) . üretimin yalnırea biçimsel olarak Beflllayenin altında yer aldığını v� ancak nispi artık-değerin

ortaya

çıkmasıyla gerçek anlamda kapitalizmin alt·ka.. tegorilerinden biri duııımuna geldiğini söyler.

İşte günümü$Ün belirtisidir bu. Sözünü niz tüm

sorunlar bu sapt(Unaya

[Böylece] yabancılaşma

sorunu da tamamen

yeni bir çehreye bürünüyor. lfurx

Felsef-i

ettiği­

bağlanabilir.

E1ronorrıA

Elyazmaları'nı hazırlarken, işçi

sınıfı-.

n ın yabancılaş ( tırıl) mwn, işçiyi nerdeyse

�y­

vansı bir düzeye indirgeyen küçültücü, baskıcı

bir çalışına demekti ve yabancılaşma belirli an­ lamlarda insanlıktan edilmeyle özdeşleşt�.. ti ; öyle ki, sınıf savaşımı, uzun yıllar

ücret

arttıncı ve �alışma zamanını kısaltıcı istertı­

lerle, işçilerin insan gibi yı:ışayabilme� en-a.zlann

güvenceye

alınmasına

yönelikti.

!kinci Enternasyonal'in ünlü üç sekizi [8 çalışma, 8 saat uyku, 8 saat

boş

için

saat

zamanJ bu sı-·

mf savaşıiiUnın bir belirtisidir, Oysa bu sorun şimdi belli bir anlamda bir alan kayması gös-


tf!riyor ; bell.i bir anlamda. diyorum. Şöyle bir anunsamaya çalışın, Federal Alınanya Başba­ kani Erhard, reforni girişimlerini sürdürürken, ilk Y,&pUğı. çalışma saatlerinin haftada bir saat uzatılınas�ni. isternek olmu&tu. Bunun mutlak artık-değer açısından aııl�ılır bir önlem oldu­ ğu ortadadır. İngiltere'de Wilson'un politika­ sına bakarsanız, aynı öykünün yinelendiğini görürsünüz. Mutlak artık-değer ölmemiştir kı­ sacası, ancak nede·n beri Marx'ın dönemlerinde oynadığı baş�belirleyicilik rolü gerilerde kal­ mıştır. Bundan ne Qıkar ? Emekçinin ufkun�a yeni bir sorunun , yani anlamlı bir yaşam sağlama soJ,"ununun kendini gösterdiği. Mutlak artık-de­ ğer döneminin s�ı:t savaşımı, anlamlı bir ya­ şamın nesnel koşullanın sağlamaya yöMlikti ; ıtugün haftada 40 saatlik çalı!Jilla ve bunun 'karşılığ�nda alınan ücretle anlamlı bir yaşam sallamanın ilk adımları atılmış sayılır, ancak gtinünıüzde sigara satışından başkan seçimine değin uzanan düşünce denetiminin (Manipula­ tion) , insan ile anlamlı bir yaşam arasına ara duvarı gibi çekildiğine tanık oluyoruz ; çünkü sözkonusu düşlliıce denetiminin amacı , resmen sık sık ileri sürüldUğü gibi, tüketiciye hangi so­

ğutuounun ya da hangi traş bıçağının da.lıa kali­

teli olduğunu

öğretmek değil, onun bilincini Tek bir örnek alacağım. «Gauloi$es tipi» denen reklam önıeğini. Bu reklamda Gauloises sigaralan içen bir kişi olağanüstü canlı, güçlü bir insan görüntü-

yönlendirnıektir.

1 69


sündedir, Ya da krem mi, sabun mu, her ney­ se böyle bir malı tanıtan reklamlardan birin­ de sözkonusu malın (sabun ya da kremin) çekici erotik kokusun:ı. kapılmış iki güzel kadı­ nın sanldığı genç bir adam görürüm. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz sanırım. Bilincin böy­ lesine yöneltilmesi sonucu, işçi, çalışan insan, boş zamanını nasıl değerlendireceği sorusuna yanıt aramaktan alıkonur ; tüketim, yaşamı dol­ duran bir amaç olarak kabul ettirilir ona ; tıp­

kı 12 saatlik iç gününde çalışmanın zorlayıcı, tepeden inmeci bir hrzda yaşama egemen ol­ ması gibi . Burada karmaşık ve güç bir sorun . çıkıyor karşımıza ; bu sorun yeni bir direnme biçiminin örgütlenmesi zorunluğundan doğuyor. Basit, kaba marksçılığı değil de, Marx'ın artla­ dığı marksçılığı ,alaeak olursak, yabancılaşma- .... mn bu yeni biçimlerine karşı verilecek savaşt­ rnın motifleriyle ka;şılaşırız. Marx'ın �Kap� tal»in 3. cildindeki « özgürlük dünyası ve zorun­ luk dünyası»nı sözkonusu eden o ünlü yazısın­ dan ( 3 ) söz ediyorum. 3)

Bu «söylegl:.yi aldı�nnız kitabın bir başka pö.

tümünde,

«Ka.pital»in 3.

cildindeki

yukarda sözü ge.

çen yazı var. Ayın kitaptaki Marx'ın sözkonusu yazı. sına ilişkin açıklamayı

özetledikten sonra, «özgürlük

dünyası ve zorunluk dünyaanna ilişkin bu bölümü not­ lar ımıza katmaYil uygun bulduk ( Çev. ) : Marx'ın bu yazısı, özgürlük kategori üzerine

Marx'ın yazdıAı

gibi tartışmalı bir en

ünlü yazılarda.Jı

biridir, Bireysel yeten�k ve gereksinimterin iher yamy­ la geliştirilmesi anlamına gelen özgürlük

1 70

( genç Marx


Marx'ın, çalışmanın zorunlu olarak hep bir zorunluklar dünyası içinde kaldığını saptama­ sı çok önemlidir. Marx, sosyalist gelişmenin, çalışmaya insan onuruna yaraşır ve insanın ge­ lişmesine uygun biçimler kazandırmak anlamı­ na geldiğini eklemiştir. Çalışmanın, insan için «bütünsel ınsan»dan söz eder) do!arun teknik-bilimsel olanaklarla denetım rın

ulaştıkları

altına alınmasında, bu

lmka.nıa..

düzeyle yalın bir orantı oluşturmaz;

özgürlüfün sınırlan do!a denetımini satlayan bilim. sel-telmik

olanaklann toplumsal örgütlenme biçimine

ba!lıdır. Ekonomi alanını, özgürlüfün at koşturablle­ �etı başlıca alanlardan biri sayan (serbest •

liberal

rekabet)

kuramıann tersine, bu alan, Marx'da daJma,

do!a zorlamalanyla yaşam gereksinmelerinin

baskısı

altında kalan, yanı «dış amaca uygunlutun» dilmen su­ yuna giren bir alandır: Bu alanda özgürlük , insaniann ortaklqa çabalanyla

kendileri lle «dota arasındaki

nıadde özümlemeslni» denetlernede göstereblldlklerl ba­

.janya

baflıdır; başka

arkalanna

detışıe dota

tarihini

nihayet

aimaianna ba!lıdır. Marx için gerçek öz.

gürlük boş zamanla eş anlamlıdır, ama toplumsal tu­ rizm devrinin «boş zamanı:ı. detlldlr bu. Marx'ın yazısı özgün biçimiyle şöyledir: Toplumun gerçek

zenginlig-i ve onun [toplumun]

yeniden üretllme sürecinin sürekli olarak gellştırllme oltuıa�ı.

( . . , ) onun

üretkenlifine ve Içinde onun [bu

1lretkenlıtın] gerçekle!ltı�i

az

çok zengin Içerikli üre.

tım koı:ıullanna bafhdır. Ozgürlük

dünyası,

gerçekte

ancak gllçlüklerln ve dış amaca uygunlukların bellr­ ledltl çalışmanın blttı!l yerde başlar; yani sorunun ta­ biatı geretı, [I:SI:gürlük dünyası] asıl maddi üretım ala­ nının dışında kalır. Yabanın, gereks1nlmlerin1 karıpla. mak, yaşamını sürdürmek ve yeniden üretmek için do­ !ayla boMması nasıl gerekiyorsa, uygar da, her top�

. 1 71


bir yaşam gereksinimi olmasını komünizm için ön�koştuğu «Gootha Izlencesi'nin Ere�-.n­ deki istemiyle tanıanılayabiliriz bunu. Günü­ müzde bir çalışma bilimi var şimdi, işçilere de ruhsal tedavi uygulanıyor; ne ki işçilerin ruh- · sal durumlarını düzeltme -qyduıınası altında, günümüzde varolan kapitalist tekl'lolojiyi [ uy­ gulayunbilimi) , düşünceyi yönlendirme araçla­ rıyla işçilere kabul ettinnekten başka bir ıpna­ cı yok bunun ; ancak çalışmanın işçi bakımından yaşamın vazgeçilmez gereksinimi olan bir uğ­ raşa dönüşm�ini sağlayacak bir teknoloji ,!e-­ ğildir bu. Bizde kemikleşmiş bir önyargı şöyl� der : Kapitalizm zaten öyle olduğu, teknoloji­ deki her yenileştirme kafın arttlnlmasını hedef

lum biçiminde,

her olasıl üretim

biçimi

altında

yapmak zorundadır. Onun [uygann] gellşmesll)"le,

öy)e� ' ge! ·

reksinmeler nedeniyle bu dop zorunlukları dünyası dl genişler; ama aynı zamanda b unları [gerekllitın\ıtleri] karşılayan üretim gUçlerl de gelişir. Bu alandaki özgür­

(tml]ını.ş

lük, toplum.anq cllerln, doJ'a

tle

1Dsarun, birleştlrllmlf üretf­

k� aralarındaki madde özümlemes1.

ni -kör bir gUç olan bu özU•mlemenin egt!menJ.It1n�n kurtularak- akılla düzenlemelerlnden, ortak denetim. leri altına �anndan, onu

[özUmlemeyl] en

az

güç

d$lanna {Onurıarına] en yakı,an, en uygun koşullar altında

harcamasıyla ve kendi 1naan

gerçekleftlrm'e­

lerlnden ibarettir. Ama o [öztlmleme] gene de bir zorun.

luklar dünyası olarak kalır hep. Bunun ötesinde, inea­ nın

kendi amacı olan Insansal

güç.geli1JtlrfUnes1,

Bzgürlütün gerçek dün yası baıtlar ; ama bu da, tabanını oluşturan o zorunluklar dünyaamın bellreblllr,

yıtni kendi

üzerinde

1ıt gününün kısaltılması temel koşuldur.


aldığı ve bunun ötesinde her şey önemsiz oldu� ğu için, teknolojik [uygulayımbilimselJ yenilik­ lerin ille de ka.pitalimıin hizmetinde olma zorurt­ lukları, teknolojinin varlığının ayrılmaz bir iD.i­ teliğidir. Bu konuda yalnızca tarihsel bir ömek, '-Otta.çağın son dönemleriyle kapitalizmin baş­ langıç dönemleri arasında kalan bir olaydan, çok ilginç bir geçişten- örnek vereeeğim ; yani el zanaatlannın yetkinleşmeleriyle birlikte sa­ nat olmaya doğru bir yön tutmaları olayından söz ede®ğlın. Andığırtı öyle büyük sanatlar de­ ğil, mobilyalar, m3.Salar, koltuklar ; bunlann o dönemdeki üretiminden söz ediyorum . . . Kapitalizmle birlikte teknolojik uygulama alanında da .....-sö1ıgelimi bir masanın imalatın­ da da- erekbilimsel sapta:ı'nıalardan ( tel�lo­ gische 'Setzung) başka ilkeler ortaya sürüldüğU 4.ı;in, adı sanı yitip giden bir gelişmeydi bu. O wrıan 15. yüzyıl bir el zanaatçısının kapita­ lizmle birlikte doğmakta olan bu sorunlan ta­ mamen doğal-dışı bir şey olarak algıladığından [duyduğundan] emin olabiliriz ; tıpkı böyle, gü­ nümüzürl bir teknologu da, bir üretim planının, sötkonusu üretimin işçiler bakımından anlamlı bir duruma sokulmasını sağlayacak biçimde ha· zırtanmasını doğal-dışı ve anlamsız bulacaktır. Oysa Rönesans'ın üstün ·niteliklere sahip, sa­ nataal yanı yoğun teknolojiBJ)'le karşılaştırıl­ dığında, günümüzün nice! yanı ağır basan kit­ l.esel teknoloji"i oldukça yeni bir. şey olduğu halde, işçiler için anlam taşıyacak bir üretim s.,layan sözünü ettiğimiz soydan bir teknoloji


günümüz teknolojisine göre fazla bir yenilik de� ğildir. Teknolojinin toplum tarafından ne öl� çüde belirlenen bir yenilik olduğu unutuluyor ve kapitalist teknolojinin yeniliklerinden belir· li anlamda « insan olma»ya bağlı bir «kendinde şey» yapılıyor. Bu işin çalışmayı ilgilendiren yanı ; diğer yanı boş zamanın değerlendirilme� siyle ilgilidir ki, bu da sözünü ettiğimiz düşün� ce denetiminin insanın öz çıkarlarıyla çeliştiği­ ni giderek daha geniş ölçüde anlatan ideolojik bir çalışm!l.dan , kitleyi ideolojik bir aydınlat� ma görevinden başka. bir şey olamaz. Gene az önceki gibi sıradan bir moda örne­ ği almamı bağışlayın, ama moda yazılarını bü­ yük bir toplumbilimsel ilgiyle okuduğumu sak­ layamam·. Haute Cauture'de yirmi yıldan beri kadın giyiminde her ne pahasına olursa olsun uzun eteğin yerleştirUmeye çalışılması, bu alan� dan düşünce yönlendirilmesine yeni bir örnek­ tir. Bu sağlarursa kumaş endüstrisinin kazancı elbette artacaktır. Gelgelelim şu her şeyi yapa­ bilir dediğimiz moda bu noktada başarısızlığa uğramıştır. Paris'teki büyük moda dergilerinde yirmi yıldır uzun etek şamatası yapılmasına karşın, kadınlar işe giderken ağzıpa kadar tıka basa dolu bir yeraltı taşıyıcısına uzun etekle· riyle sıkışma)'ı kabul etmeyip, haklannı savun­ maktadırlar. Bu örneklerle ne söylemek istedi­ ğim ortada. Düşünce denetimi ilkesel olarak mutlak-yetkin değildir ; gerçi insanın kişiliğini geli�tiren gerçek gereksinimleri onda uyandır­ mak [beyin yıkamayla yaratılan gereksinimle1 74


rin yerine koymak için] elbette çok daha zor bir iştir, 'l:'e bu noktada çok uzun ve uğraştırı­ cı bir sürec.;le karşı karşıya olduğumuza inanı­ yorum ; gene de son aşamada b:ışanya ulaşacak bir süreçtir bu ; çünkü yalnız işçi sınıfını ilgi­ ledirmekle kalmayıp, nispi artık-değer ve dü­ şünCe denetimi yönünden tüm aydınları ve kü­ çükburjuvalan ilgilendirmektedir; çünkü bun­ lar kapitalizme, daha doğrusu k,apitalizmin dü­ şünce denetimine tıpkı işçi sınıfı gibi boyun eğ­ mekten kurtulamazlar. Demek ki görev, ola­ nakları günümüze değin uzanagelmiş ekonomik gelişim tarafından hazırla.nmış, gerçekten ba­ şına buyruk kişiliği yaratabilmektir. Çünkü, bütün insanların insanca, uygar [ kültürlü] bir varoluşun olanaklarına kavuşabilmeleri ıçın, insanın fiziksel varlığının yeniden üretimi için zorunlu olan iş miktarı gitgide a.zaltılmalıdır. Bu eski kültürde -Marx'ın belirttiği gibi.­ ekonomik-kurnazlık tarzında gerçekleşmişti ; örneğin Atina'nın köleciliği, bir üst tabakayı, büyük Atina kültürünün doğmasını gerçekleşti­ rebjJecekleri kerte çalışma zorunluğundan uzak tutmuştu. Yaşam tarzları içinde kapitalizmin eski kategorilerinin [ulamlarının] hala geçerlik­ lerini koruduklan bazı toplumşal katmanların varolduğu yadsınamaz. İş te bunların ortadan kalkmasına çalışmak, işçiler için yeni bir yaşam düzeyi getirmek, büyük bir görevdir ku�tısuz. Gerçi işçinin kendini yeniden üretimi için zerun ­ lu olan çalışmasının ualtılm.asıyla, gerek kafa, gerekse kol emekçilerinin, yani çalışanların ge1 75


niş bir bölümünün özgür ve insan gibi bir yaşam sürıne koşullarının doğmaya �ladığuıı gi;)rüyo­ ruz, ama böyle bir geli3meYi tamamlamak için yabancılaşmayı bugünkü düzeyde ele alıp, ilke­ sel yönden iyice irdelememiz gerekir. Gelgele­ limj bunu yapmak isteyenlerin «genç Ma.rx�ı olgun Marx'a. yeğ tutmalan {4) tarihsel bir sa4)

Birçok Marx ele§tirmeni, genç, hUmanist Marx'ı

olgun, ekonomid Marx'tan ayırma eiilimindedir. Tümü kavrayamayanlann ka�amadıklan bir amellyattıl' bu. Sözde genç Marx daha çok kurarncı bir ftlozof, olgun MJU'X f.ae pratıte dönOk toplum . çözümleyici i, eleftiriel. sldir. Lukacs'ın bu sOyleşisini aktardıtımız kitabın b�. ka bir bölUmUnde, Alman dtlşünürlerinden dr, fil. Alfred Schmidt özet ola,rak şunlan

öyl1ır

(Çev. } :

:Marx'ı böyle bir kesinlikle ikiye ayırmak olanak­ sızdır. Marx bir filozoftan çok, ıı.. yüzyılın büyük HJ'

gel eleııtiricilerindendir. ı�. Yüzyılda Hegel'den so., profesörler felsefesi görülmez. Marx fell!efeyi

cgerÇek�

leştirerek:. onu Oltımlluzlarnlftır, Ekonomi biUmi b�­ duymamazlıktan gelmlştl Kautsky d�

langıçta lr{arx'ı

nemlerinde de marksçallk önceleri ulusal-ekootımik blı­ sorundu. Derken Paris Taslakları bulundu. Marksçr kı,ı­ tamı bir tür «yabancılagma, insanbilimine:ıo çevirme

limi

eıt­

varoluşçuluA-un da etki iyle yolunla.ştı. Mant'ın Ilk

kez Hegel

ve

Feuerbach'la hesa.plagtıgı. bu başlanrıç

döneminin ta laksı felsefenin tertm

ve

çalıiJmalartMa, kavramlarını

henüz

[dilini]

�lentlli.�J

kullanması

öla­

tandı. Ama bu o1gu, onun bu dönemini filozotı� dl:lne­ mi diye ilAn etmenin saçmalıjını

önlem�ıs. Sıradan bir

evrimcUik anlayıflyla, insan niteliklerinin, bireysel ye­ tenek ve gereketniJl)lertn öqUrlüle ka.\TUfturulması içiıi olgunluk çatında maddi dayanaklar veren Marx'ı, bu tutumuyla genç döneminden ayırmaya çalışanlara

17

en


laklıktır bence. Ekonomik Felsefi TaslaJdar [ elya.zmalan] yabancılaşma fenomenini bize oldukça pla,stik ve felsefi bir biçimde

gösterir.

Ancak bugün yabancılaşmanın güncel

so­

bundan 120 .Yıl kadar önce Marx döneinin­ de olduğundan bambaşka bir çehreye bürün­

runu

müştür, ve görevimiz bu yeni yabancılaşma bi· çimini sapt$yıp ortaya kçymaktır ; bunun için bu sorun lGarmaşasmın tüm tarihsel diyalekti­ ğini bilmek gerekir; çünkü günümüzde, sanki �eknik gelişme önü alınmaz bir biçimde her şeyi yutan bir canavarmış gibi, tekniğin fetişizmine kendini kaptırmış, birer aydın ve 'insancıl düşU.­

nür olarak büyük övgüye değer, olağanüstü ze. ki ve yürekli iyi insanlar var. Bu da yarilış.

Marksçılığa dayanılarak kanıtlanaıbilir yanlış­ lığı, Kırk yıl önce tekniği ayırtgan üretim gü­

tynden sayan Buharin'in �layışını;L karşı çık­

ıfi!ştıın ; günümüzde atom enerjisinin kullanıl­ ması gibi büyük yeni buluşlarla bağlanblı ola­

a.Şmış

rak bu yanılgı daha. da bir yaygınl tır. Gö­ revimi%, daha doğrusu buradaki :rnarltsçı görev ,

fet:rşleştirilmiş ke,derciliği insanların kafasın­ dan ka.zıyıp çıkarmak ve tekniğin hiçbir zaman �tim güçlerinin gelişimini sağlayan bir araç o tan öteye geçemediğini, üretim güç­

tina.k

lerbıin

eninde

yeteneklerinden

sonunda insandan ve onun başka bir şey olmadığını

güzel yanıtı gene Marx verir: Maymunuıı Sllatomisini

[&neak]

insandan kalkarak

açıklayabiUriz,

ama

tersi

olanaksızdır,

F: 1 2

1 77


belirtmektedir ; insanın yeniden biçimlen� dirilmesi göreyini odak noktasına almanın, marksçılıkta. yeni bir aşama anlamına gel� ceğini göstermek gerekir. Yani, hiçbir biçimde karşı�marksçı bir şey değil bu söylenen ; çünkü genç Marx'ın daha Hegel'in Hukuk Felsefesi­ nin Eleştiri.si'nde, insan için kökün, insanın ken­ disi olduğunu söylediğini unutmayın. İşte marksçılığın bu yanı öyle hav-anda su döven bir propaganda biçiminde değil de, bugünkü kapita­ lizmin çözümlenmesine dayanılarak ön plana alınmalıdır ; böylelikle günümüzdeki yabancı­ laşmaya karşı bir savaşım tabanı oluşturulabi­ lir ancak. İşte sorunuza kaba taslak verebile­ ceğim yanıt bu aşağı yukan. KOFLER : Bilinç yöneitiminin [manipul•a­ tion] öyle « kudreti mutlak» olmadığını konuş­ mamız kanıtlıyor. Ama bunu şöyle ya d::ı. böyle açıklamanın da öyle pek kolay olmadığı görülü� yor:. Belki sizin şu dirisel tanntanımazlık ka.v� ramını, şu salt entellektüel düşünce tarzının bir parçası sayıldığı alandan çıkarıp ele almamı· za . . .

LUKACS : iEvet . . . KOFLER : . ve bu dinsel tanrıtanunazlı­ . .

ğın, günümüzde öznel olarak «asli» dünyanın yerine geçirilmiş entellektüel ben'i değil de . . . LUKACS : !Evet KOFLER : . tüketimi, tatili (tatil gunu­ nü) , keyif yapmayı vb. -ama ta.bii daha önce sözünü ettiğimiz gibi bilincin yöneltilmesi so­ nund!l.- Tanrı'nın yerine geçirme eğilimlerinin . • .

.

1 78

.


geniş kitlelerde yaygınlık kazandığını kanıtla­ mama izin verirsiniz sanırım : ve bu nedenle -hani burada birtakım ara halkalara a.yrıritı­ lanyla değinemeyiz ama- kitlelerin ruhsal ya­ bancıl�ması öylesine ileri vannıştır ki, Marx' ın işaret ettiği gibi, ,geleneksel kökenli din bilin­ ci çözülmeye, dağılmaya yüz tutmuştur ; Marx' ın öngördüğünden çok önce, sınıflı toplumu filan beklemeden, her ne denli başka nedenlerden ötü­ rü de olsa. Burada bir soy dinsel tanrıtanımaz­ lıkla karşı karşıyayız ; hani bugün kilise­ lerin yer yer tanrıtanımazlarc:ı tıka basa doldurulmasından da belli bu. Aynı za­ manda bü'yüye doğru alabildiğine ç arpıcı, ilginç kaymalara olanca somutluğuyla tanık oluyoruz. Anlayacağınız, insan yazgısını spor toto ya da yıldız falı yoluyla etkileme çabala­ rının modern «akla-uyma» gelişmesi karşısın­ a:ı dinsel ya da büyüsel birer mitos olarak sı­ nıflandırılmalan mümkün olduğuna göre, asıl özgün-dinsel olanın yerine büyünün geçtiğini öne sürebiliriz sanınm. Uyuşturucu maddelere dayanan bir yaşam değeri bulma girişimleri de bu gelişimin parçasıdır. Şu andı:ı. ünlü U3D'yi düşünüyorum. Düşünür Huxley'in uyuşturucu madde'yi öven bir kitap yazdığım duyunca, so­ runa daha da ciddiyetle eğilmek gerek sanırım. LUKACS : Biliyorum kitabı. . . KOFLER: Biliyor musunuz? Bilmediğiniz ne var, sayın Lukacs? Ben de tam bilmediğiniz bir şeyi size tanıtmaya hazırlanıyordum. Neyse. Algılamanın Kapıları adlı bu kitapta Huxley


«yeni bir yobun mitolojisini yaratıyor ; salt öznel soydan. bir mitoloji, ama gücünü uyuştu­ rucudan alan, uyuşturucunun sağladığı bir mi­ toloji bu. Harward Üniversitesi'nin tanınmış ruhbilimcilerinden Leary gibilerinin eaşkın bir yaşam:. eğitimi için öbekler oluşturması, din profesörü Clark gibi, din öğrencileriyle ....\ia .:..;. tü... ne ba:ba basa söylüyorwn : din öğrencileriyle­ öğrencilerin ve din adamlannın LSD aracılığıyla Ta.>ırı'ya yaklaştıklannı ---Clark da aynen böyle der : Tanrı'ya yaklaşmak- ileri sürdürecek so­ nuçlar veren deneyler yapmaları, oldUkça hu2lU'rBu�luk verici olsa gerekir . . . LUKACS : Doğru . . . KOFUER. Oluo biteni biraz daha i2:leye' cek olunıak, diya.l.ektiğini, insanın modem sorunlarının çözümünde ipini koparmış bir ken­ dinden geçmenin büyüsel biçimlerinden yarar� lanma, diye tanımlayabileceğimi%, çok ilginç bir süre9le karşıla.şınz. örneğin Beatles gösteri­ lerinin o kendinden geçirici -spazma tutul­ muşcasına sarsıcı görünüglerini düşünün. SQo. run, doğal ki ben'in özel alanına .giriyor ; ben' in çalışma yerinde, resmi ve toplumsal yaşam· da baskı altında tutulduğu için boşalamamasın­ dan ileri gelen, bir soy dinsel gibi gözüken bir bilinç, bir yeni tanrı yara.tıbyor. Gele gele akıl­ dışıcılığın ve dinsel tanrıtanımazlığın �i, tü....' müyle modern bir biçimine gelip dayaıuyoruz ; buiılann incelenmesi, çözümlenmesi, bugün her zamankinden daha yaygın bir gelişim içindeki 1 80


modern mark.sçılık yönünden büyük bir taşımaktadır her halde.

önem

Tamamen haklı olduğunuz:ı in�nıyorum. Ancak, müsaade ederseniz bir bü­ tün içinde ele aldığınız sorunu iki P.yrı bölüme ayır�ğun. Birinci bölüm, bugün içinde ya.şa· dıjıınız toplumsal-ekonomik biçimlerin sava­ şırnlara t.:-ınık olmuş dönüfilmlerinin genel bir tarihidir. Bu gelişmelerin ve özellikle içlerinde­ ki öznel etmen'in gelişmesinin dümdüz bir doğ­ ru izlediğini sanmak yanılgılann büyüğüdür. Hani sırf dinsel yanı ele al:ıcak olursak, Orta­ �ağın sonlarında ve Rönesans'da dinin, bir soy her yanı aydınlatılmış bir kayıtsızlığa dönüşüp sönmesinin ardından, köylü savaşlan ve Re· fonn'la birlikte yeni bir dinselliğe yol açacak biçimde alevlenmesi, bir yüz)'ıl öncesinden kes· tirilemeyecek bir şeydi. Bu anlamda çok önem­ �ğim bir gerçeği dile getirmek istiyorum: 19. �ıluı bitimin�e, 19. yüeyılm ikinci yarısında aslında �rmadan sertleşen bir sıilıf savaşımı, ilk dünya savaşında ve 1917'de doruğuna ulaş­ tıktan sonra ; İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yem ·bir durumla yepyeni bir şeyler doğdu ve bizim _:_göyle söyleyeyim : sabırsız- gençleri­ miZ, solun bugünkü kızgın genç insanlan, geli· şim onlan yeterince hızlı izleyemed.iğinden, Çin­ ce sapmalara düşmekten, Amerika' da hemen yarıiı1d bir devrimin düşünü kurmaktan kurtu­ lanıayıpı bu da yetmeyince� yurtseverlik yap­ mak için kalkıp Güney Amerika'ya bile gidi­ ybrlar. Marksçılar olarak görevitniz, birinci büLUKACS :

. . .


yük dönemin ardından bu soy olayları açık se­ çik kavrayabilmektir. Kapitalizmin nispi artık­ değerin egemenliği altına girnıe dönüşü­ müyle birlikte, işçi hareketinin, devrimci hareketin yeni bir bajj}angııca itHdiğini ve günümüzde sözde çoktan aşılmış olması gereken 18. yüzyıldaki «makinaya sa,ldın» gibi ideolojilerin çarpık ve gülünç biçimlerde yeni bir rönesans yaşadıklan bir durumun doğduğu­ nu görüp, bunu çözümiemek zorundayız. Belki bugün kadınlan ve kızları kapsayan büyük seks dalgaemın içinde bir soy kadının bağımsız.;. lığını elde etme . sava.şını görnıek ve bunu 18� yüzyılın makina saldırısına benzetrnek size çe­ lişik gibi görünüyor, ama öyle sanıyorum ki, burada makinaya saldırı'ya benzeyen bir şey var ; ve bugün öznel etmen'i uyandınnak ister .. ken, yüzyılın yinnilerini yenileyip sürdürebile­ ceğimizi sanmıyorum, tersine yeni bir başla� gıcın temeli üzerinde bugüne değin uza.."lagelen işçi hareketinden ve marksçılıktan edindiğimiz deneyimlerin tümünden hareket etmemiz gere­ kir. Ancak yeni bir başlangıçh başbaşa oldu­ ğumuzu kesinlikle kabul etmek zorundayız ; -bir benzetme yapabilme� için- 20. yüzyılın yinnilerinde değil de, belli bir anlamda 19. yüz­ yılın başlarında, Fransız Devrimi'nden sonra işçi hareketinin kıvamını bulmaya başladığı dö­ nem gibi bir dönemdeyiz. Bu saptamanın ku­ ramcılar bakımından çok önemli olduğu kanı­ sındayım ; çünkü belirli hakikP.tlerin söylen· mesi çok sınırlı bir yankı yaparsa, hemencecik


bir kuşkudur yayılır ortaya. Saint-Simone ve Fourier'in söyledikleri çok önemli şeylerin önceleri çok az yankl yaptığını ve ancak 19. yüz­ yılın otuz ve kırklarında işçi h areketinin yeni­ den canlanabildiğini anımsayalım. Elbette ben­ zetmeleri fazla abartamayız, öte yandan ben­ zetmeler koşutluklara dönüşmezler. Ancak yeni bir dönemin başlarında bulunduğumuzun ke­ sinlikle kabul edilmesi gerektiğini söylerken, ne demek istediğim anlaşılıyor sanırım ; bizim görevimiz, kurarncılar olarak vereceğimiz bil­ gilerin kitlelerdeki yansısının şimdilik az ola­ cağını bile bile, içinde bulunduğumuz dönemin insanlarının ellerindeki olanaklara açıklık ka­ zan<Urmaktır. Kuşkusuz, bunun S.S.C.B. ndeki stalinci gelişmeyle, bu gelişmeyi aşmada görü­ len duraksamayla ve buna uyarlı olarak sosya­ lizmin gecikmiş gelişmesiyle bağlantısı var­ ılir ; büyük olaylar öznel etmen üzerinde çok olumsuz etkiler yapabilirler-tamamen tarih­ sel bir örnek alayım- Fransız Devrimi'ndeki sol Jakobenlerin korkunç başarısızlığı, sosya­ liztnin, devrimci demokratik hereketle hiçbir ilişkisi bulunmadığı düşüncesini, ütopyacılığı doğurmuştur. Aslında bu, 1793 ve 94 yılların­ daki Fransız gelişmesinden duyulan hoşnut­ suzl�n ve gelişmenin yarattığı kırgınlığın di­ le ,gelmesidir ; ancak bu olgu, işçi hareketine çok sonraları etki etmişti ; ve gerçekte ilk kez Marx, demokratik devrim savaşımını devrimci sosya­ lizm için s:ıvaşımın ön basamağına yerleştir­ miştir. Biz bugün elimizdeki bilgileri toplumsal 1 83


pratiğe, politik pratiğe uygulayabilecek yet�ek­ teki politikacılardan yoksunuz. .Aslında 1917 döneminde Lenin'in kişiliğinde Çok önemli bir kuralncı ile politikacının kanşımını bulabil­ memiz, hani çekici olduğu kadar, bir kezlik bir örnek ohnakta.n öteye geçmez. Bu bakımdan politikanın gel�kte de böyle bir birleşmeyle eürdürülebileeeğini kesinlikle söylemek olanak­ sızdır. Şu anda teorinin başlangıçları elimizde, aıma bu teoriyi poUtik sözcüklere çevirebilecek politikacı ufukta gözükmüyor, gene de hareke­ tin güçleıunesiyle bu politik�ının ortaya çıka.-. cağından kesinlikle eminim. Bu bağlam içinde şimdi sorunun ikinci parçasına, yani din yanına geçiyorum. Bu he­ men hiç kimseoe ve özellikle biz marksçılarca değiniİ.nıerniş bir· soru ; çünkü dogmatik marK$­ çılık daha hala aşaroadlğı 19. y�yılın kırkla­ nndan kalma din anlayışını atanıadı bir türli,i'. Günümüzde uzaya fırlatılan tüzelerin higbir yertle Tanrı'yı bulamadıklarını söyleyen yazı­ lar bile okuduk, ve böyle bir kanıtın herhAngi bir insanı etkileyebileceğini sanan tanrıtanı­ ın.a.zlar var; günümüzde Dante'nin /laM Komed­ ya'sındaki, ya da Aquinalı Thomas'ın a.nladlğı anlamda gökyüzündeki Tann'ya inanan tek bir çamaşırcı kadın bulabilir misiniz acarn.. ? Eski dinin varlıkbilimsel [ ontolojik] temelinin yıkı.ı lip gittiği tartışma götürme� ve bu varlıkbi.. limsel [ ont.olojikJ temel insan ll!ıylemini her zaman belirleyen bir uğrak olagelmiştir. Bütün dindar insanlar, dünden-bugünden de1 84


ğil, neden beri, hatta Schleiermaeher'in cEn Yalın İçtertlikli Ba#ımhlık Öğretiı!i»nden (ti) bu yana, dindeki eski varlıkbilimi [ ontolojiyi] bir yana bırakıp, · benim «Estetik-.de dinsel gerek· sinim dediğim şey için hethaıigi yeni bir var­ lıkbilim arama zonmluğuyla karşı karşıyadır­ lar. Peki nedir bu dinsel gereksinim ? Bu, yaşa­ mının anlamsız bir yaşam olduğunu düşünen insanın 'boğucu, sıkıcı duygusudur; ve insan y.a­ şartı�nda yönünü yordatnını bula.mazken, dinin eski varlıkbilimi de ylkıldığına göre, --Şu anlamda yıltıldığıila göre : bugü:n eski ve yeni Tevrat'i tarihsel�ontolojik (varlıksal) yönüyle ey­ le�rine. kıla.vuz yapacak bir katoliğin ya da protes�ln var olduğunu sanmıY"onım- şimdi bu insanlar da bir soy «tüm değerleri yadsıma.:. durumundalar ; ve sizin hani doğru saptadığınız gibi, bilyü'ye değin uzanan şey, bu şa.şkınlığın, bu bombOş uzayda durmanın sonucunda, ken­ dine yeni bir dayanak aramaktan başka bir şey değildir. Kapitalizmin yöneltilen dünyası kar­ ,ııunda. marksçı .anlayışla ele aldığım anlamlı yaŞam sorununun, temelde, bugün dinsel gerek­ sbiim sorunu denen sorunun aynısı olduğu gö­ riUÜyor ; işte burada bir geçit bulmayı deneme­ liyiz. Geçitte iki engelle karşılaşıyoruz. Birinci ,

.

.

5) $(ıhleleme.cher bu ötretıde dtnin ög'retllemez oldutunu, kfşlııin onu )"8fanbsıyla, deneyimtyle kavra­ mış oıması gerekti�lni, ta.ıırısaı-nııı,saı .tarl.hlel bir dün. ,)'aya olan yalm içten batımlılıA'tn, ııJça.kgi:SnüllülütCJ., �gtyi, utancı, in8atı, plşmanlıtı vb. ötreteeet:ını ileri sürer (Çev,)


engel, birçok marksçının tanrıtanımazlığın bugün her türlü etkisini yitinniş bulunan eski gerekçelerine dayanan bağnaz anlayışlarıdır. Öte yad.e.n, örneğin Gataudy gibilerinin belir­ li kişilere, örneğin Teilhard de Chardin'e ideolo­ jik yönden yaklaşmaya çalışmaları bir rasıantı değildir. Elbette gerçekte bir yakınlaşma söz konusu değildir, ve dinsel gereksinimi sahici olan, ancak bu gereksinim için yanlış ideolojik dayanaklara sarılan bu insanlara, dayanakla­ rının yanlışlığını kabul ettirerek yardımcı ola­ maylZ. Burada markaçılığın alabildiğine kar.. maşık sorunlarından biriyle daha k�ılaşıyo­ ruz, şöyle söyleyeyim : Gen� Marx'ın doktora çalışmasını Epikuros' dan seçmiş olması bir rasıantı değildi. Anlıı.yacağınız bu epikuroscu­ luk, tanrılann dünyanın Intermund'larında (Epikuros'a göre sonsuz dünyalar arasuıd3. bu· lunduğu varsayılan yerler) yaşa.dıklannı, ya­ ni Tanrı 'nın, tannsal olanın, aşkın, ilkenin in-. san yaşamı üzerinde herhangi bir etkisi bulun­ madığını, bUlunamayacağını ve insanın kendi yaşamına ancak kendisinin bir anlam ka tabile­ ceğini kabul etmesini ve anlamlı yaşam için ve­ rilen bu savaşımda tıpkı «Enterna.syonahin de­ diği gibi, ona hiçbir tanrının yardımcı olamaya­ cağını söyler. !şte bu, dinsel tanrıtanımazlığı gerçek bir tanrıtanımuh.ğa çevirebileceğimiz noktadır. Bu da bir sürü felsefi sorijnu gündeme getirir ; şim� di burada birçok soruya açıklık kazandırırkeri yaptığım gibi, Nicolai Hartmann'in bu konuda-


ki katkılarına dikkati çekmek isterim. Hart­ mann erekbilim [teleologie ] üzerine yazdığı kü­ çük kitabında, insanın günlük olaylarını sanki kendisinden bağı.m.sız bir erek tarafından yönetiliyortnuş gibi ya.şadığmı söyler. Tu­ tun ki, kendisine yakın bir insan ölüyor ; o zaman insan sanki X'in, Y'nin ölümü, Z' nin ahlaksal yaşamını değiştinnesini sağlamak için ereksel bir ölümmüş gibi (amacı önceden belirlenmiş bir ölümmüş gibi) , bu neden benim başuna geldi diye sormaktadır. İşte sanıyorum ki burası marksçılığın inşasında dayanabilece­ ğimiz diyalektik-epikuroscu noktadı r ve bu nok­ tayı açıklığa kavuşturarak bu tanntanımazla­ ra yardımcı olabiliriz. KuŞkusuz tüm büyük ki­ liseler Reform sonrası döneminin büyük ideo­ lojik bunalımıyla karşıl�tırılabilecek bir buna­ lım içindedirler. Bu konuda, katalik dünyada­ k i Reform bunalımının doğmasına, katalik kili­ sesinin sırf feodalizmin korunmasına göre ayar­ lanmış olması nedendir diyebilirim, ve buna­ lımdan sonra Layola'nın büyük başansı, kato­ lik kilisesinin ancak doğmakta olan kapitalizm ile bağla.şarak bir kilise olma niteliğini sürdü­ rebileceğini ve genişleyebileceğini ayrunlamış alıpasından ileri gelir. Şimdi gene katalik kili­ sesinin ve diğer kiliselerin, kapitalizm ile can yoldaşlığı y&pmanın tehlikeli bir şey olduğunu görmeye başladıklan bir bunalım içindeyiz. Pa­ Pa XXIII. Johannes'in kapitalizmjn dinsel des­ teğine tek yanlı yönelmenin bir yana bırakıla­ rak yeni bir yön bulmanın gerektiğini iyice kav-


raıd.ığı göriHüyor. Bu neQ.enle benz�meli olara�

17. yüzyıldaki Layola'yı örnek aldım. Bugünkü

dirisel gereksinimierin ne dogmatik; ne de ide­ olojik yönden.

dayans.ks� tıir

çözümleme'Ji·ıii

yapmaktan kaçınmalıyız i çünkü bugün dinsel bunalım içinde bulunanlara ancak birinci yol�

dan

yard�mcı olabiliriz, yani çeşitli yollardan

anlamlı bir ya§amın olanaklatı.nı ·gerçekleştir..: mek ve bir bJ.ğlaşım kurabilmek için savaşım

vermemiz gerekir. Böyle biı;- bağıaşınun üçün­

cü bağlaşığı sosyalist ülkelerde stalindliği te�

mizlerneye çalışan marksçılar olac�ktır. Çünkü

ancak atalineiliğin temi.zlerunesinden sonra sos­ ve as­

yalist ülkelerde yaşamı anla.mlılqtıran,

lında sosyal.izınde, kapitalizmden · daha önce ve çok daha açık seçik ortaya çıkabilecek yaşaın

eğilimleri gerçekleş.tirilebilecektir. Oysa bu eği­ limler, bugüne değin stalinci sistem ve stalinci yoldan aşılma çabaları nedeniyle geri

bırakıl­

mışlardır. Bilmem, burada değişik güçlerin çok karmaşık' biÇimde birlikte etkin olduklannı, ve eğer bilinç yönelti!I}ine karşı savaşım.dan hangi spekülatif sonuçlar beklersek, geçici

her­

de

olsa, kendimizi yanılsamalara kaptıracağunııı

anladınız m ı ? En önemli şey, �şta mar.kSçılı· ğın bugün ne anlama geldiğini bileceğini tamamen

ve neler �a­ kuralll$al yönüyLe açıklığa

kavuşturmamızdır.

KOFLER : Ayrıntılı ve çokyanlı açıklama.­ lanmzda üç şey dikkatimi çekti. Şimdi diğer iki sorunun hiç değilse varoldUğuna işaret et.. tikten sonra, yaln� bir tek sorunu tartışma�

1 88


ya sokmak i!:itiyorum. Dini aynı zamanda bil­ gi-teorisi ve insanbilim (antropoloji) dayanak ­ larından tUrettiniz, ama ga liba bu türetme Marx'ın dini «Sıkıntı i�indeki yaratığın inilti­ eh diye beUde-yUjiyle de bakiantı içine sokul­ malıdır. Si�in, cEetetik»in gerek birinci, gerek­ se ikinci .cildinde din sorunu üzerinde çok ay­ rınblı durduğunuz, dik·katimi çekti ; gerçi değin­ diğim bu ilişkiyi ortaya koymuyorsunuz., ama sanının burada bunu tartışmaımza gerek yok. Yalnız şu sözünü, ettiğimiz kadınların ve kız­ lann cmakinalara saldırı&:ma ilginç bir biçim­ de ka.Uanıldığını, hatta; tutumun arkalarup teş­ vik edildiğini gÖrüyoruz, neden acab a ? Ve bu­ rada bir kuşku doğuyor ; geleneksel tabulara karşı bu soy başkaldırma b içimi , diğer yan�n. bu ka.rmaşık diyalektik içinde, acaba bunları kurulu düzenle bütünleştirme eğilimlerinin ger­ çekleşmesini de sağlayabilir mi ? LUKACS : Bakın, çok haklı olduğunuzu sa­ nıyorum. Şimdi bu ilişki içinde cinselliği ma­ kinalara saldırıyla ka.rşılaştırıyorsak, bu karşı­ laştırma en son insansal güdülere dayanıy<>r, yoksa hareketin kendisine değil. Makina sal· dınsı o zamanki kapitalizmle bü tünleş tirileme­ di, oysa bu anlaşılmaz ideolojik hareketler ga­ yet' güzel bütünleştirilebilirler kurulu düzenle. Burada. ilginç ,bir örnek vermek isterim : Mann· )ıeim'm tanınmış kitabıw. (Ideoloji ve Vtopya.) ele alalım.. Mannheim ideolojiye oldukça sert �\'ranırken, ütopyaya karş ı .bağışlayıcı bir za­ af, Şevgiden doğan bir hoŞ,görü gösteriyor. Be-


lirttiğimiz gibi bir ütopya, ütopya olarak dü­ zenle çok kolay bütünleşebilir ---çünkü ideoloji ile ütopya arasında devrimci pratik yitip gi­ der� çünkü hedefleri alabildiğine uzak olduğu için gerçekleşemeyeceği daha baştan belli olan muhalefet, bugünkü soydan bir kapitalizm ta­ rafından düzenle bir güzel bütünleştirilebilir. Kimi şeyler saygı ile karşılanırken, kimilerinin pek de s:ı.ygı uyandırmayışını anlamak kolay. Hani ciddi bir düşünürü ele almak için, diyelim ki Bloch, sosyalizinle birlikte doğanın da deği­ şeceğini söylüyorsa, buna kimsenin bir diyeceği olmaz ; sosyalizmi isterse doğayı bile temelden değ�tirecek kerte

köktenci olsun ; Bloch

bu

söyledikleriyle saygı duyulan ve övülen bir dü­ şünür olabilir, oysa ben şimdi kalkıp da Nietzsc­ he ile Hitler

arasında bir ilişki

bulunduğunu

ileri sürecek olsam, Alman ruhunun kutsal ge­

leneklerini zedeleyen bir hükümet ajanı ya da ne bileyim onun

gibi bir şey olurum,

çünkü

Nietzsche'yi eleştirrnek demek, bugünün milli­ yetçiliğine de olanca canlılığıyla dokunmak de­ mektir. Kişisel bir örnek aldığım için bağıŞla­ yın, ama bu örnek gösteriyor ki, -bilinç yön­ lendirilmesine karşı verilen savaşımın genişle­ tilmesinde çok önemli bu nokta- olağanüstü köktenci şeyler ilginç diye karşılanabilirken, çok b:ısit, ruhsuz, cansız şeyler, -nasıl desem bil­ mem ki- bağnaz, akıldan yoksun, ·eskimiş , ne bileyim bunun .gibi yargılarla karşılanıyor. Kı­ sacası bugünkü bu durumu açık seçik görmek gerekir.

'1 90


KOFLER : Tabii başka örnekler de verilebi­ lirdi, yoksa sırf Bloch'u . . .

LUKACS : Bloch'u en iyisi saydığım

ıçın

örnek aldJğımı söylememe izin verin ; ba.şkala­ nndan çok dah:ı sağlam örnekler alabilirdim. Bloch'un

dürüstlüğünden

kuşku

duyamayız,

yeteneğinden de öyle . . . KOFLER : Öte yandan sizin dediğiniz gibi, gerçi savaşmak için Vietnam'a gitmemekte dire­ nen, ama öfkeleri içinde yarı devrimci yarı ay­

dınca kapitalizm karşıtı kesilen, yarı yarıya da

boyun eğici bir tavn benimseyen şu öfkeli genç­ leri çıkaran

okullar var. Açıkcası

Frankfurt

ekolünün yönü bu. Şimdi aynı zamanda

yazı­

larınızda da bir sorun olarak ele alınan soruna,

yani o yalnızca öfkeli olmakla kalmayan ve yap­ tıklan eleştirilerden sonra kalkıp da herhangi taviz vermeyen,

bir biçimde boyun eğmeyen, «olumlu örnekler» dediğiniz istiyorum. Alma.n

soruna değinmek

Gerçek/;ileri

adlı kitabınızda.,

Gottfried Keller'den söz ederken, şöyle

diyor­

sunuz aşağı yukan : Keller'in sanatının belli

başlı eğilimleri, büyük geleceğin içlerine değin uzanan bir anlam taşırlar ; bir yaşamın burada canlandırılan gerçek c örnek kişileri . demokrasi içinde karşımıza çıkarlar; her sahici demokrasi­ nrn gerçekten insancıl ve demokratik

yanlan,

gerçeklerinden bir şey yitirmeden, ideal bir bi­ çime bürünürler; gerçi bu burada tartışılması olanaksız, ilginç bir biçimde oluyor ama, altını kalın çiziyorsunuz : «gerçeklerini yitirmeden» diye . Yani burada sözkonusu edilenler hakiki


örnek kişilerdir, özellikle bunun

üstüne

basmak

istiyorum. «Gerçeklerini yitirmeden,• yani, giz­ li bir ütopya. durumuna dü�eden! Peki

ama

ayın zamanda, böyle gerçek insancıl bir demok­ rasiyi nestıeleştiren bu tipleri bugünkü yaşam­ da da bulmamız gerekmez mi ? Başka bir şey daha : Bu tiplere bütünüyle biçim

uğramış

bozulmasına

ve fetişleştirilmiş bir yaşamda

---'ki

bu günümüzün a.yırtgan belirtisidir.....,... rasiana­ bilir mi acaba ? Ve eğer belli ölçüde. . . özür di­ lerim. . . bir şey daha. . .

LUKACS :

KOFLER :

Buyrun ! . . . .

. •

ve eğer belli ölçilde de olsa.

bulunabilir mi. . . sonra eğer düzenle zorla bü· t üııleştiMeyi ineitmeden sağlayan yöntem ha�

18. ağırlığını koruyorsa, burada, görevini belir­ li sınırlar içinde gerçekleştirebilen, anoa.k

aü­

recin tümüııe dokunmadan önilnden geçip gi­

den, hedefi şaşıran ütopik bir ideolojinin üze­ rinde durmuş olmuyor muyuz? Hemen altını çizeyim, bunlar benim görüşleriın d�ğıil,

öğrenr

cilerirnden size sunmak üzere getirdiği.m soru­ lardan.

LUKACS : Bilinçli bir azınlığın oluştunı.lma­

sı,

kitle hareketinin ön koşuludur, derim. Sanı­

nm «Ne Y�lı» kitabında Lenin bunu

çôk

iyi betfinlenıiştir.

geri

Şimdi Keller örneğine

dönüp, öyle odak noktasında

duran bir motifi

değil de, sıradan, ama söylemek istediğimi �ık seçik gösterecek bir parçayı sec;eceğim. Baya:n

Regel Amra.in uzun-öyküsilnii eğitim sorununu

irdelemek için alıyorum, Bayan Amrain'in, oğ-


lunun kötü ya da berbat davrandığı. her durum­ da, bunları büyi,ik 'bir hoşgörü 'Ye merhametle karşilarken, onda insana özgü bir aşağılık 1» Iirtisi gördüğünde kesinlikle karşısına çı)c:r1ıası çok üst\inde durulacak bir olgudur. lşt burada bir cönıek olma:ı> sorunu vardır ve Bayan Am­ rain'in bildiğimiz gibi çökegitmekte olan bir ls­ vicre toplumuna bağlı c;Irtıası, bu sorunun de­ .ilmesine yol a;çmaz. Gerçekçilik her zaman bir

f � e�r ve burada d a çöken İsviçrE! top­

lumu gti$Uiri1mektM.ir. Ne olursa olsun, aşağı­ karşı s:ıvaşun sorunu, bu ahlaksal sorun g�erliliğini korur ve bizim cb'i­ lincimizin yöniendiri·lınesi» sorunu baltımı.ndan büyük bir önem tı-.şır. -Bu� de tama.lrum ·m �ü,ndilr� gene gfuıöeJ-ı bir ·örnek ala.cağun,

ı�� ve aşağılanmaya

Jorge Se.mpnın'un Biiyük G�i roma.nından ı:KSz ediyorum ; içinde pek çok i:inenıli yan 'var. Bu­ günkü durumdan ve bunu gösteren edebiyattan söz ettiniz. Son yirmi yılın tüm edebiyatını in­ celersek -biraı da utanç verici olduğunu söy1epıeliYlm-. ellilerde yayımlanmı.g, ölüme ma.h­ k''ım bir antii'aşistin son mektupla.rım lçleyen ve insanın büyüklüğünü, yürekliliğini ve dire­ n!ş gücünü bol bol dile getiren bu kitabın, ya1'Arlara esin kaynağı olınadığmı söyleıneliyim. Oy!!la Sempnın'un kitabı, edebiyabn, yaşamın iÇinde ge�leşti.tilmiş bulunan bu mektupların insatıöll düzeyine yaklaşabildiği ilk kitaplardan biridir. Hani benzer yapıtlarm bulunmadıtım �ylemek istem.iyo!1ım., sözgelimi Hochhuth'un ·n-öyküs'ü Berlitıli Atıtfgon var, sonra Böll' F. 1 3


ün �a Bilardo'sunda çok iyi yerler bulabiliriz. Bakın sanattan değil, yaşamdan söz ediyorum burada . Böll'de tımarbaneye kapatı­ lan ve sonunda delice bir öfkeyle askere

ateş

eden kadın, faşizme gerçekten karşı çıkan bir

tiptir, ve bu davranış, Alman'ya'da

süregiden

ya.şamın karşıtı bir tutumla, faşizmin içten yok

edilmesine yönelik bir davranıştır. Ve run'da altını çizmeyi çok istediğim

Semp­

bir yer var,

çünkü yapıt faşWılln o korkunç olaylarından dayanıyor; anlayacağınız, çoğunlukla

birine

k.a:ba;

şiddete başvuran bir bilinç yöneltiıninin,

örneği

olarak gösterilmeyen yahudi sorununa.

Ge�örün ki

bugün Almanya'da faşizmin aşıl- '

masını yahudi sorununun ortadan kaldırılma.­ sına

indirgemek :ılabildiğine

Aslında

romandaki

sıradan

yanl�tır derim. bir

olaydır

ve

Semprwi• olanaktan yararlanaflak bunu çok

gü­

zel ve yürekli bir biçimde yahudiliğin de

bir

eleştirisine

dönüştürebilmiştir.

Semprun'da

bir komünist Alman yahudisi VP.r,

Fransa'y,ı

geçip part.izanlarla birlikte savaşıyor ve

parti:.

zan olarak ölüyor; Semprun onu şöyle konut

turuyor: «Ben

yahudi ölümüyle ölmek

iste­

mem. » Çünkü yahudi ölümü, yüzbinlerin, mil­ yoalann çıt çıkarmadan, en ufP.k bir direnç gi­ rişiminde bulunmadan gaz fırınhnnı boyı.ma­ lan demekti. Gerçekte Varşova

gettosundaki

yahudi ayaklanması da buna benzer bir şeydi, ama demek istediğim şu : Gerçeği edebiyat ile, diyelim ki yahudilik sorunu üzerinden giderek

netleştirmek istiyol'Bunu.z, o zaman bu Fıılnsa'

194


da ölen yahudi partiza.nı, edebiyat yönünden Varşova'daki ayaklanmayla aynı yaşam dü­ zeyinde duran ilk yahudidir. Bilmem ne demek istediğim anlaşılıyor mu? Ve bura­ da edebiyata büyük sorunlar düştüğü kanı­ sındayım. Örneğin tamamen başka bir a.lıı.nda.n bu konuya dikkati çekmiştim Sol§enizin'in Ivan Denissoviç'in. Yaşamından Bir Gü11ı roma­ nını, diğer büyük topla.ma. kamplan romanla­ rıyla karşılaştırırsamz, büyük bir farkın a.y­ rımına va.rırsınız ; bir yanda vahşet .girişimleri­ nin doğalcı anlabmı ; öte yanda., Solşepizin' de, insanın bir toplama kampmda hangi biçim­ lerde, hangi hilelere başvurarak, ne bile�. han­ gi yollardan insansal bütünlüğünü koruyabile­ ceği sorunu. Burada Solşenizin'in romarnnın yeni, değişiklik getiren ya.ru görülüyor. Burası edebiyatın, cyöneltilme:.ye karşı save.şımda destek olabileceği yerdir, yeter ki yöneltilmeyi bir yazgı olarak alıp, yöneltilme kal'flsmda �ebiyatçı olarak pes etmeyin. örnekleri belli bir amaçla seçtim, çünkü ölüme hükümlü anti­ faşistin son mektuplannda bulduğunuz bu ger­ Çek başkaldırıruuun bugünkü araçlarla ve olay­ larla, ya da eski olaylara geri dönerek, a.ynı ölçüde, bugünkü insanın ebilinç yöneltimbne karşı verdiği savaşımda onun eylemine örnek oluşturacak tarzda, edebiyatın edebiyatlığından bir şey yitirmeden, gösterilebileceğine işaret etmek isterim. Böyle edebiyatın varolduğu tar­ tlşılmaz. Örneğin şu Amerikalı William Sty­ roıı'un «Ve Evi Ateşe Verdi» romaıu var. Ki-


tapta cyöneltilme:. Doştoyevski anlamında bü­ yük bir i�san�aı. patlayıcı traje<U olarak ele alınıyor. Bir yandan

maz

sanın

ola.rak

da .bu

1Slg.in insanın

kaçınıl­ in­ kurbaruna dönüş­

yöneiten bir tira.na, yo�l yöneltUWn

aonlara. doğru bir karşı çıkma olarak gerçek.. kişisel leştirilen öldürme olayıyla, yoksul inaanın «YÖ­ neltilme»ye karşı işyanı dile getiriliyor; yok­ sulun mutlu rasıantılar sonucu c.i.n.ll.Yetin sonuç­ mesi

göaterildikten

so.ura,

·

lanndan

kurtulabilmesi ve clna.yetten

aonra

mutl-q,. anlamlı bir yaşarn sürdürebilınesi. bu geniş görüş açısından oldukça ilginç. �y· le ya.wtıara çok az raslanır olmakla bir­ likte, örnekler çoğaltılabilir, Yalnızca. şu­ nu demek istiyoruzn : Bu

yöneltilmeye kar­

şı çıkan harelr.etin çok güçsüz olıne.sına ba­ kıp da karams:ı.r olmamıılıyız. Olanaklarımıı.

yand�J,Şlarımız, bağl�arun.ız var, iç hoş­ nutsuzlukları olan insanlar var, sandığınuzdan var,

fazla bunlar ve şimdi önemli ola.n nasıl ve hU­

gi

hızla burada uyandırıcı bir çalışma yapaQi­

leceğimizdir.

KOFLER: cYöneltim:.e tef;lim olma konıi­ sunJ. dikkati çekmiştiniz, bana Thomas Mann

çözümlemenizd� Raabe ile bağlandı olarak ke·

nar kahramanlardan söz ettiğiniz yeri aronı�t­ t.ı. . .

LUKACS : Evet. . . KOFLER : savaşırolarda büyük dü.ny-a­ ya açılan bir deliği, geçidi yok yere arayan • . .

196


kenar (dışta kalan) kahramanlar ya da kenar tipleri . . LUKAOO : Evet . . KOFLER: Sonuç insanın ça.tpı�ıdır -şöyle demek isterim, b�giliıkü dünya açısın­ dan : meı;hepçiliğe varmadır. Çağımızda. büyük dunyaya geçmek için olaganüstü çaba harca­ ,

yan, ancak. • . LUKACS : Evet . KOFLER : anes.k bağnal:lıklarından ta­ rihSel değişmeleri ytnıış anl ayan ya da b&ŞIJ:a­ . . .

. . .

sını ihanetle su.;layan, Oyı!a bu yüzden leri ya düşleri içinde sıkışıp kalan . . .

kendi­

LUKACS : J!htet, : KOFLER: ya da tersine �n-kapi­ talist yaşam konumundan insan yaşalnı anla­ mınd&;· insanın detnokr�tikleşme.Si anlamında .

. . .

ketıdlle:ri için bir ieYler çıkarırtak isteyeD. .

. • .

LUKACS : EYet . . . KOFLER � ve sonun4a olup bitene ra2ı olan v-e tıpkı uyduruk kai'şı-uçlar gibi sözünü • . .

ettiğimiz çarpıklıklan gösteren birçok tip ta­ ıUYonıı. LUKACS ı Evet. . . KOFLER : Şimdi böyle olunca şu

şeYe karşın yeni bir

soru çı­

tnezhe�ilik, içinde

her

şeylerin oluştuğU bir

bu·

k1'yor ortaya : Acaba

dönemi tenomeni dejil midir? nirlncisi. kendi bilinçlerine göre ilerici. olan gerek bur­ jtıva., gerekse · sosyalist kökenli güçlerin böyle dağılıp ha.rcanmala.rı, ilerici güçlerin bunalım ıtonwnuyla açıklanabilecek bir rorunluk munaliıh

bu


dur? İkincisi, acaba mezhepçilik gelecekte bir

işe yaramaz mı, ve ne işe yarayacağını tarih­ sel-kuramsal bir derinlik içinde önceden sapta­ yamaz mıyız ?

İşte

kenar kahrsmanlar ve

tipler

sorunu günümüzdeki durumuyla bana bunları düşündürüyor.

LUKAc..c:; : Gerçekten büyük bir hareket ne kerte az gelişmişse, yamlgıların gelişim değeri de o kerte fazladır. Bugün; çalışmanın bir oyuna dönü�ğini ileri süren Fourier'in düşüncesinin tamamen ya.nlış bir düşünce olduğunu görüyo­ ruz. Oysa o zaman kapitalist çalışmanın körii­ körüne göklere önce Schiller'in

çıkanlması

karşısında,

daha

estetiğinde de karşıla.ştığımız

Fourier'in bu düşüncesi olumlu bir anlam ta.şı­ yordu. Derken Marx çıkıp doğru yolu bulunca,

olumsuz bir değer kazanmaktan kurtulamadı.

Elbette, bugün cyöneltilme:.ye karşı çıkan bir­ girişim (her girişimi buraya katıyor deği­ lim) iyi bir anlam taşıyabilir. Yazıyı henüz

çok

okumadım ama, Madem Za:mıankır

dergisinin

son sayısında yöneltimin ideologu sayılan TeU­ hard de Cha.Min' e karşı bir elE!']tirinin tart.ış­ maya konduğunu duydum. Gerçekteıı de

Teil­

h:ırd de Chardin'in düşünceleri ile -bilmem ki nasıl söylesem- bu yeni-olgucnı yöneitim dün­ ya görüşü arasmda sımsıkı bir bağlam vardır.

Burada Hegel'e dayanarak, hakikat

somuttur,

diyeceğim ve belirli bir yönde geleceğe olum­ lu katkısı olacak mezhepler bulunabileceği gi­ bi, etkileri bugün bile olumsuz ol&n ler bulunduğunu sanıyorum .

mezhep­


KOFLER : Sayın Lukacs, sizi sılmı.ak iste­ mem, ama çok tarfışmalı bir yönü olan ve be­ nim yönettiğim bir semineri oldukça uğraştıran bir soru daha sorabilir miyim acaba? Sizin «Es­ tetik»in birinci cildinin bir bölümünde, yansıt­ ma sorunuyLa bağlamii olarak birlik içindeki [ bağda.şık] gerçekten söz ediyorsunuz. LUKACS: Evet. . . KOFLER : Şimdi şu soru çıkıyor ortaya: 1923'deki Tarih V e Sınıf Bilim.ci kitabınızda klasik felsefe'ye dayanarak, bu felsefenin ger­ çeğin bilinirliğini, bu gerçeğin cdoğurulmasıy­ la:. [yaratilma.sıyla] nasıl bağlam içine soktu­ ğunu kanıtlıyorsunuz. Bu felsefeyi el�­ ken, haklı olarak gerçeğin bilinirliği sorununun ancak toplumsal pratik ltavnımının zemini üze.. rinde çözülebileceğini söylüyonrunuz. Pratik kavramı göz önünde tutulmadan bu sorun çö­ zülmez, diyorsunuz. Şimdi soru şu : Doğurma­ nın (yaratmanın) her iki kavramı olan bilgi-teo­ risi ve toplum kavramları iki ayrı gerçek ala­ nına girmezler mi? Söz yerindeyse, biri maddi üretim alanına bağlıyken, diğeri doğabilimin ve matematiğin nesnelerine yönelik değil mi­ dtr 1 Gerçi sizin türetmeleriniz arada. bir ko­ pukluk yokmuş gibi okunuyor ama, aslında eleştiriei bir tavırla diyebiliriz 'ki, iki ayn cdo­ ğurma:. [yaratma-meydana. getirme] kavra­ mıyla çalışıyorsunuz kitapta. LUKACS : Bir kere, belki sizin de bildiği­ niz gibi, Taırih Ve Sımf Bilinci kitabıını aşıl­ mış bir kitap &aydığımı belirterek başlamarn 199


gerekiyor .söze, bu baluı:ndan Tarih :Ve Bınıj Bilinci yapıtuıda.ki türetimin Estetik'de gelie­ tirilen sonınla herhaMgi bir bağlantısı yok. Gerçeğn birliği (bağdaşıklığı) ve cmeyda.na get�» ne anlam.a; geliyor, ona bakalım; ger­ Qiğin tüm.. t-eııome�i -anotganik1 organik ya da toplumsal fe�enler--- gerek kendi iç· lerindıe, gerekse birbirleriyle karşılıklı etkile­ şim du�unda bulunan Jıelirli kann�larda­ ki [kümelerdeki ] bir dizi nedenselliğe göre oluşt� için, gerçek bir.liklidir [ bağdaşıktır] . Yani bir ö.zdeşlik vardır. Ancak daha önce Ilegel ktta.bımda da ·göstermeye çalıştiğlm gi· bi. �el'ln diya.lekt.iğe getirdiği en önemli ye-. mliklerden biri, «karsıtların birbiriyle sav&şı­ mb değil deb «� özdeşliği,> «Özdeş oı.. diyalektiğin temel ilkesi yerine rnayath:..IJl, ko�aeıdır. İşte ben, gerçeğin, insanın her (Setzung) �buna bi­ türlü saptamasından raztiaxx d,öneceğim- bagunsız olarak neden­ selliğin !çinde akıp gittiğine inandığımdan, birlikli bir gerçefin, bir özdeşliğin bulUnduğu­ nu söylüyonım. Hemen ekleyeyim: Bu gerçeğin Ue değişik bigim içinde dışl.aşm.ası gerekiyor'. Çalışma i�hıde «ıtııeydan a getinne» (yarat.Irut) , çalı,anın kendine gerçekleşt4'ttıeyi dütündüğü erekbilinısel (te!eolojik) bir hedef saptama.sıyla gerç,kleşiyor elbette. Bu yönden bakılırsa, do, ğada bulunın-ayan yepyeni bir şeyin meyds,rıa getirtlebileceğiDi görürüz. Öyl� atom bilimlerine değin uzanmaya gerek yok. Tekıerleği alm, as­ lında doğada tekerlek diye bir şey yoktur. tn..


san, daha gelişim aşamasının başl&ng1ç dUn�m· lerinde tekerleğin yapısına geldiğinde, bu doğa için yepyeni bir kompozisyondu. Erekli kôyiun· lar (teleologische Setzwıg) , özleri gereği,. ne­

dell$ellik dizilerin.iı;ı. Qğrenilmesille, v� edinilen bu1 biJgilerin ışığ'ında doğanuı bu nede11.9ellik di­ zilerinin tnaa:n taratmdan başka [yeni] bir bi­ reşim düı.en.brle birbirlerine etki ya.p�alan!Ul ola�le verirler ; öyle kJ, tüm bu olup biten, san· ki insanın ereksel saptamalan olmasa da ger­ ·

çekleşebilinniş gibi gelir b!Zie. Şimdi, biz v arolan nedensel bağla.mlıklan değiştireıneyiz, yalnızca öğrenir ve uygulayabiliriZ onları. Hegel ilk ya­ zıla.fuıda çahşm&ya. değinirken, yerinde 'bir gö­ rüşle, doğanın, inss.n ın aletıeriyle ·kendi' kendini işleyerl':k tükettiğini söyİetnişlir. Sözünü ettiti� miz yar·atmada,. c:me�dalıa. getirme.de bir özdeş­ liğin .<».deşliği ve özde9 olma.nıa gizlidir. Şöy­ le ki, tekerlek insanıt'l meydana gettroiği bir

şeydir,

ama.

gene de tekerlekte

bıs&ndarı be.gırn­

olarak doğada egemen olan nedetı.sel dizile­ lle aykın hiçbir �Y yoktur. İnsan belirli bir yol­ da öğrenmiş, tatuı:nış olnıasıydı, elbe� tder· leği ıneyd&.na.. getiremezdi. Yani bu meydana ge­ tf.tme �erçeğin birliğine (bağda.şıklığına) aykı­ rı olmayan, ancak çok karınaŞık bir siltıeçtir. �n;, şitbdi kalkıp da bu· gerçegiD üst tl�� lti. b1çiii;lerine bafvuruyorsan,, daha önce dtn­ $el sorumis değindiğimk bir şeyi kutediyonım, @nıeğin �l'ek org8nijl: gerekse ·anorga.nik� �nın , insanın erek'sel saptaınalanndan ba­ ğıxnsız olarak kendi diyalektfğine göre . akıp sı.ı

20 1


gittiğini ve gerçekleştiğini, yetkinleştiğini söy­ lemek istiyorum. Şimdi, insanın fizyolojik ya­ pısı da, ru.hsal yazgısı da birer raslantıdırlar. Aslında Marx pir keresinde, devrimci bir duru­ mun işçi sınıfı önünde lider olarak kimi bula­ cağı raslantıdır, diye yazarken çok haldıydb.; öte yandan, bu salt fizyolojik ve ruhsal bir şey de değildir burada. Gene de işte ortadan kaldı­ rılmaz bir rasıantı payı kalıyor, ve bu rasiantı doğa-olayının salt nedensel akışından çıkan bir raslantıdır. Bu açıdan, insan pratiği karşısın­ da birlik içinde bir doğa vardır; ben şimdi kal­ kıp da doğa bilimlerinin ve insan ruhunun vb. bilgilerine gereksinim duyan herhangi toplunı­ sal bir faaliyette bulunsam, bu faaliyet kanna­ şası içinde benim önünü alamayacağım yasa­ demetleri etkinlikleri ka.Işıımza çıkar. Gerçi bilgilerime dayanarak dış gerçeğin üzerinde de­ ğiştirici bir etkinlik yaratabilirim, ama gerçe­ ğin yasalan bensiz de etkindirler ; bu ilişki için­ de ben ekonomideki üretici, sanatçı ya da dü­ şünür olarak birlikli, bağdaşık bir gerçeğin kaşısında bulunurum ; işte bu birliği özdeşliğin özdeşliği, özdeş-olmama diye anlarnam gere­ kiyor. KOFLER : Peki Mmx'ın Felsefi Blwnomik Taslaklar'da ileri sürdüğü, doğa'nın insansız bir hiç olduğu yargısıyla bu söyledikleriniz nasıl bir bağlam oluşturuyor! LUKACS: !çinden çeşitli raslantısallıkla.r sonun� insanın çıktığı doğa'nın, onsuz (sözko­ nusu yönden) hiçbir �Y olmadığım söyleyecek 202


olursam, hani güzel bir özdeyişten ucuz bir de­ yiş yapıvermiş olurum. Marx, üstünde insan

et­

kinlik gösteriyor diye, dünyanın «varolan» bir şey olduğunu, buna karşılık Mars ya da Ve­ nüs'de insan yoksa bunların cvaro1ma.d.ıkları­ nı» söylemiş değil ki. Burada Epi.kuros'un zo­

runluk fikrini geliştiren genç

Marx'ın

çelişik

gibi görünen bir özetlemesiyle karşı karşıya­ yız. Çünkü eğer tanrılar Intermund'larda yaşı­ yorlarsa,

bu, insaniann da ancak

değiştirici

bir etki yapabilecekleri, bunun ötesinde doğa­ nın tabii ki kendi başına insandan tamamen

bağımsız geliştiği anlamına gelir. Marx'ın baş­ ka bir şey kastetmiş olacağını sanmıyorum. KOFLER : Kuşkusuz, böyle de anlaşılması gerekir z�ten.

Şimdi en son bir noktaya değin­

mek için soru'nun başlangıcına geri dönmek is­

tiyorum. Hegeı gerçeğin mutlak akıldan (tin' den) doğmasını cüremesinh tophımdaki üretim sorunuyla ilişki içine yerleştinniştir, sanki bu

ikisi (mutlak akıl ve toplum) aynı düzlem üze­

rindeyınişler gibi. Burada karıştırmalar Ya da

yanlış anlaşılmalar olmaması için, bir ara

niait

koy­

gerekmez mi ?

LUKACS: Bakın, bilgi-teorik soruların iş-

. lenmesi konusunda oldukça şüpheci olduğumu söylemeliyim.

Çünkü

bilgi teorisi sorunlannın,

varlıkbilimsel ( ontolojik) soru-koyumların uğ­ raklan olarak ele alınmadıkları sürece, sorun ­ lan çarpıttıkla.nnda.n ve eşitlik olmayan yere eşitlik (işareti) , eşitlik olan yere de tersini koy­ malanndan korkanm. Bilgi teorisi konusunda


çok dikkatli olmak gerekir. Şimdi önemli tıir olguya. değin�yiın; Kant'm teorisinde bizi �releyeP dünya, arkasmda afkın ve bilinemez [ ögrenileııiez] bir ekendinde şey:.bj bulunduğu salt b� görüngü [feoo. men} old�dan, bizim somut (algılaıur) ger­ çeğin içindeki görüngü [ fenomen] ve öz ayn­ m� Kant'da. ortadan kalkar ' Hegel'de ise �� gerçekten vaxolan bir öz ile, gene keh­ disi de �gerçek . � bir görüngüler dtlııyasm­ dan ( fenome�er d{Uıyasından) oluşur. Daha bu da gösteriyor ki, burada yalnızca bilgi teorisi bakımından bir J.ek kurabiliriz ; ve şlıı:ıdi marlt8Çi anlamda . �üretme»den söZ edecek olunam; üretme'den elbette yalnızca çalışma­ nın üıiUılerini anlaya.cağız en geniş anlamıyla ; üre� . KOFLER : Toplumun üretimi. . . l,J1KACS : J:Net, ama toplumun üretimi ve işböl�ünün yiygınlaşma.sı, birincil t>reksel saptamanın (�leologische Setzung) ü$tüne ku­ rulan ve duyulmamış bir ereksel saptımıalar sistemi oluşb,ıran, gittikçe kannat}lkla.şa.n erelı.. sel saptaınahi' sonucunda gerçekle�tir. Herhangi biri toplunıv prçekten çöziimleyeeek olursa, toplwnUn kurucu atomunun iŞtE: bu ereksel Np­ tamalar olduğu sonucuna varır sanıyorwn. An· cak bileşimleri erekli bir bileşim bJ,çimlnde ger.. çekleş:memiştir. Her mal satışının · ·W satın aJ.. manın hep birer ereksel saptama. Olduğunıı be­ lirtmeliyiz. Kadının biri pazaı;a. gidip beş annut al•rs.e., bu ereksel bir saptanıadır. Ancak pazar ·


yerinde bu .binlerce ereksel sapta.nuııarın sonu­

cunda, diğer pazar nedensellikleriyle birleşen bir

�uar nedenselliğ,i doğar, v& bu noktadan sonr a artık ereksel saptama.ıarın rtedensel sonuçlan­ dır etkinlik göst�ren. Herbir ereksel saJ)tattıa­ nın oluşturduğu sonucun, bu ereksel saptama­ Iarda! aınaçlan&ndan başka bir şey göstermele­ ri (meydana getirtneleri) toplumsal varlığın igU).deki yasallıkların ve nesnelliğin öhü alın­ maz uğrağıdır. Diyelim ki ortalama kar, aşırı kar sağlama çabasından doğar ; o durumda tek tek sa.ptamala.rın· içtııde aşırı (fa.ıladah) klr Qab&lnrı gerçekleşir, hatta aş1n [fazladan] kAr

da gerçekl�şir, ne �ar ki toplflrtl·gelftırti iı;:in� de g!me de ortaya çıkan; tüm sUrecin kendisi olarak azalan k8.r haddi belirtisidir, Bu çekir­

dekten hareketle, toplUM.daki özgürlük. ve zo. tunluk sorunlarını da. felsetece işlen:iek terekir. Kanımca bunu 'yaparken, -ve bu sorun hiçbir zaman felsefe yönünden yetel'ince üstünde du· ııı.lmuş bir sorun değildir� nedensell.iği ve erekaelliği, belirlenmi§liğin (detenninasyon) iki biçimi olarak, yanyana, birbirinden bağınısız ele alma.lt ger�kir. '&-ebel ola.nıl\ tümüyle )'&d· sınd@ı. · dönemler olmuştur; oysa. kendi başına ve bağımsız olarak varolan yalnızca nedensel· liktlr, toplumsal varbk içinde buna ereksel sap­ tama eklenir, ancak ereksel bir saptama yat. nızca. nedenseilikle belirlenmiş bir dünyada varo1abilir1 diyebiliriz. Burada, ereksellik ile nedenselliği bilgi teorisi yönUnden birbirinden btlğiınsız iliŞkiler gibi Çötümleyebilecefimi söy· 205


lerken ne demek istediğimi görüyorsunuz artık. Varlıkbil�l (ontolojik) yönden çözümlerneye girişirsem, gerçi o zaman görünüşte birbirine aylan yanlar bulurum, çünkü bir yandan erek­ sellik ancak nedenselliğin egemenliğinde işleye­ bilir, öte yandan toplumdaki yeni eşyalar, bi­ çimler ve bağlantılar ancak ereksel saptarnala­ nn sonucunda meydana gelebilirler. Bu bilgi te­ orisi bakımından çok aykın bir şey gibi görü­ nüyoma. da, varlıkbilimsel (ontolojik) yönden yakla.ştığınızda, işbölüınünün yalın bir çözüm­ lenmeainden başka bir şey değildir. KOFLER : Çok doğru, araya bir açıklama koymarnın nedeni, ·üretim kavramıyla be.ğlamlı olarak doğabilerek yanlış anlamalan önlemek­ tL.. LUKACS : 'I'abii, tabii . . . KOFLER : . hani üretim'den sırf çalışmayı anladıtmız sonucu. . . çıkmasın diye, oysa. . . LUKACS: Ben çaltşnıa-hedefinin. . . KOFLER : . . . birinci! şey olduğunu . . . söylemek iStiyorsunuz. LUKACS : Bakın, çalışmanın hedefinden (sapta.nmasmd&n) çalışmanın düzenleşimi (ko­ ordinasyonu) kavramı çıkıyor. Entellektüel ön çalışrııa kavramı Çalışma'ya doğru gelişiyor vb. Bu süreç toplumsııl işbölümü biçiminde geliş­ meye devam ederse, bundan gelenekler ve buna bağlı sonuçlar doğar. Daha ileri bir ba.samakta hukuk doğar buradan; her hukuksal sapt3llla aynı zamanda bir ereksel saptamadır ; her hu­ kuksal yönerge : Fı-a.nz Yüller iki kutu sigara . .


çaldığı için üç ay içeri tıkılsın, d�den iba­ rettir. Hiçbir hukuksal yönerge yoktur ki, ya kendisi ereksel bir saptama olmasın, ya da ereksel bir saptamaya geçişi oluşturmaam. De­ mek istediğim, bilimin en yüksek biçimlerinden sanata değin, ereksel sapta.ma sorunlarına uğ­ ramadan edemeyiz. KOFLER : Varlıkbilimden söz ederken, ger­ çekte insanbilimi (antropoloji) kastediyorsunuz sanırım. LUKACS : Hayır, çünkü bir insan olsun ol­ masın, buna bakmaksızın belirli varlıkbilimsel düzenlernelerin varolduğunu söylemek istiyo­ rum. Sözgelimi, bizim güneş sistemindeki çeşitli gezegenleri üzerlerinde organik yaşam var mı diye incelersem, bunun insanla bir alışverişi yok ki Çünkü bir gezegen üstünde yaşam111 ge­ lişiyor olması olgusu, burada yaşamın ille de insana. varacağı anlamına gelmez. İşte bu nok­ tada elimizdeki bilgilerin, gereçlerin yetersizli­ ği nedeniyle çöztlınleyeınediğimiz bir ikinci sıç­ rama var, ama bu noktadan ilerdeki çözümle­ melerin çok .ka.rnı.aşık sonuçlara. varacağından hiç kuşkum yok. Marx, darvinciliğin, erek-bi­ limle bir hesaplaşma olduğunu yerinde bir gö­ rüşle dile getirmişti. Ve dahg, şimdiden canlıia­ nn geliiimine bakarak, gelişirnde çıkmaz so­ kaklar bulunduğunu, ve oldukça yüksek bir ge­ lişim düzeyinde, çıkmaz sokaklar bulunduğunu görüyoruz. Hayvansal toplumun en yüksek bi­ çimlerine en yüksek gelişim düzeyindeki hay­ vanlarda değil de, böceklerde ra.slarsınız ; gelin


g:öriUı ki, hayvanlş.rdaki tophunsa�şma da o�­ ların bundan böyle gelişimini durdl,l,ran bir sı­ nırdır ; işbölümü -1)ı-neğin anlarda- biyolojik bir jşbölümü olduğundan, arı kovanı da kendini ancak biyolojik yönden j'e�ileyebilir, ama kovan· daki kraliçe egem�nUğini bir (leJnoktasiyEı dö­ nüştüreıp.ez. Burada bilerek eski bir anl8JIU9lZ­ bğı yineliyoruro. Çünkü bundan öteye bir top­ lumsal gelişme, işbölüınünün biyolojik değil de toplıunsıU bir nitelik taşıdığı insanlardaki dU­ zenlemeyle olanaklı yalnızca. KOFLER : Kuşkusuz ; ne ki bu gelezu�qel felsef� başka türlü değil mi ? Bu noktada ne­ yi kabul edersek edelim, insansal-toplumsal alanda her şey başka türlü değil ·mi, yani in­ sa.nbilim böyle değil mi ? ÖfJleğin erekl;lilim '(te­ leoloji) kavrami. Bundan bir felsefe yapınca, felsefeyt uyduruk $Ql"Qil]ara ve 'Qyduruk çö�üm­ lere yol açacağı bir alana kaydımuş oluy�. LUKACS : Bugün elbette bu soruyu inaap­ bilim alanına indirgerneye çalışan çok yoğun bir akım ·var. Ama bu indirgeme, doğanm tüm geçmiŞiini ortadan kaldırıyor; inaanlar da, be-. lirli geylerin sırf �organik zorunluğun yasalar.­ nndan ileri geldiğbıi bir yana bırakıyor. Bak.m, bir keresinde aklı bll�ında birisi bana, b.areket organlım tek sayilardan oluşmuş tek bir ca-nlı­ nın bulUMlayışı.nm çok ilginç olduğun:Q �yle­ mişti. Tekli sayılara bizde de rasla.ıııyor, bir ournumuz var, ·bir ağızımı.z, ancak üç ya da beş ayağı olan tek bir canlıdan söz �JneZsiniz, ya iki, ya dört, ya sek�. ya on ayatJ var filan ; it-

208


te bu hareketin fiziksfi yasalanna bağlı bir §ey­ dir ve bu yasalar canWard& böyle yerl�ler­ dir. Buna insanbilim mi diyeyim şimdi ! Biraz alGat.tılrnış bir geliştirme olmaz mı? Sanıyı;>ruın inswtUU1ih öylesine vurgulamnasının nedeni,

doğru v,e ilerici &a.ydığım .bir düşünceden, yani ins311lan11ı ruhun bilimi denen şeyden biraz kuş­ kuya düşmüş olmalarından ka.yna)daıııyor. Ruh· bilim insanın belirli davranış tarzını (dışl8.§1lla biçimlerini) yalıtara.}c, insanın her davraııış tar­ zının bir çifte nedenselliğin sonucu olduğunu, yani bir yandan insaııın fizyolojik yapısıyla ve bu fizyolojik güçlerin etkisiyle koşullanmış bir şey olcl'l.lğunu, öte yandan da toplumsal olay­ lara gösterdiği tepkiyle belirlendiğini görme-. miıttir. Bu ruhbilirnde birlikli bir ifade kuanır. ôrtıetin bir kokudan tiksindiğimi söylersem, bu katıksız fizyolojik bir tepki değildir ; bili· yorstınuz, kokular ne denli modaya boyun eği­ yor ve insanların belirli kokula.ra göeterdik­ lex-i tepkiı;ı.in ne denli toplumsal olduğu ortada. Belki \ iyi · bir örnek değil am� · iki yanlı oima.­ yan, Yıhıi aynı zamanda birbirinden ayrılmaz 'bic;ıimde topl�l ve fizyolojik oltnayan tek bir ruhsa,l tepki bulunmayacağını göstermek iste­ dim yalnızca. Zamanla, ara.ştınnalannı bu iki parçanın karşılıklı etkileşimine yoğunlaştıran bir ln.e&llbilimin doğacağından kuşkum· yok, ama .böylelikle toplumsal gelişmenin önemli sorun­ larının çözüle<ıeğini sanmak bir yanılsa.madır, çünkü topillınsal gelişme -her ne kerte insana b ..lıysa da::.... ekonomideki kendine özgü yasaF · 14

209


lann üzerinde gelişir. Ve, hani bir önceki örne­ ğe değinmek için söylüyorum, şu kir-hadleri­

nin azalmasım in.sanbiliııisel yoldan nasıl açı'k­ larlar, yaman meraklanıyorum.

KOFLER : Eh burada sonsuza değin t:ırt:ı­

şabiliri.z Sayın Lukacs, sabnnız için sonsuz te­ şekkürler. 196i, B�e

210


KİŞİLER SÖZLÜ GÜ Aislchyl08: (l.ö. 525-456) Yunanlı trajedi ya­ Yapıtlanndan yalnızca yedisi tam olarak

zan.

bugüne kalıruştır. özellikle adaletin gereklili­ ği üstünde durur, hak sorununu kurca.la.r. Ver­ mek istediği ahlAk dersi, Atina ah18.kının te­ meli olan üstün erdenıliliğe, yani ölçülülüğe çağ­ ndır. Tiyatro sanatına döneminde teknik an­ lamda birçok yenilik getirmiştir. Aquinalı Thoml:uı: (i225 [26] 1274) Domini­ kan rahibi. Skolastiğin en önemli temsilcilerin­ den biri. Aristoteles öğretisi ile hıristiyanlık arasında bir bileşim kurmayı denedi Doğal ile doğal-üstü Tann bilgisinin birlikte varolduğu­ nu savundu. Doğa ile cGnade:P (kayra-ina.yet) arasındaki karşıtlığı yadsıdL Onda cGnade:. do­ ğayı bütünler. Balır, HarrrıDnn (1863 1934) Awsturyalı ya­ zar. Romanlar, oyunlar ve birçok deneme yaz­ dı. Becher, JoJıannes: (1891 - 1958) Alman toplum­ cu şa.iri ve oyun yazan, tık yapıtlannda dışa­ vurumculuğun etkisi altında kaldı. Sonralan -

-

21 1


açık, yalın ve gerçekçi bir üstuba yöneldi. Alman yazarı. Hem Nietzsche'nin, hem de dışavunıınculuğun etkisinde kaldr. Kutsal sayılan bütün gelenek­ Iere karşı çıktı. tns:ını� içine düştüğü nihilizm­ den ancak sanat alanında çaba ha.rcayarak ku.r­ Benn, Gott/ried: ( 1886 - 1956)

tulabileceğini savladı.

Bergson, Henri : ( 1859 - 1941) Fransız filozofu.

Salt düŞünme yetisi karşısında sezgi.nin (Intu­ ition) üstünlüğünü savundu. «Ya§ama. atılımı» anlamındaki «lılan Vitah öğretisi, Avrupa felse­ fesini büyUk ölçüde etkiledi. Bu öğretiye göre «yaşama �t4lımı», yaşamı ileriye götüren iç güç'ü belirler; bu güç yaşamın her türlü yara­ tıcı gel itmesinde kendini belirten, yaratmadan yaratma.ya sıçramayı sağlayan güçtiıir; kısaca evrenin ana, tentel gücüdür. Bernatei� Eduarcl: (1850 - 1932) Alman politi­ kacısı ve yata.rı. Reformcu, evrimci sosya.listle. rin kuraıncılanndandır. Başlangı9ta benimse­ diği rnarksçilıktan sonraları vazgegti. BlocJı. Ernst.· (1885 - 1977) Alman filozofu. Aristo'n·ım, Hegel'in öğretilerini diyalektik maddeci tabııula bağdaştırmaya �i,lı�tı. Yahudi• hıristiyan otöbür dünya bUgisb (Eachatologie) üzerinde bir «wnut kuramı:. geliştirdi. Bloch'a g.öre doğa ve toplum, iç gelişim olanakları sa· yesinde, tUm yetersizlikleri aşıp maddi..manevi evrensel bir birliğin kurulmasına yönelebilirler. Böyle bir tel'9im sonunda insanın �rek toph.rin· sal, gerekse bireysel yabancılaŞmişhğı da aıı� labllecek.t ir. Bloch bu anlamda diyalektik riıad212


deciliği oldukça u.za.k, ütopik hedeflerin gel'­ göre ütop. yakLr her zaman varolmuşlardır ve tarihin bir bütün olarak kavra.Q.masını sağlayan toplumsal ütopya, insarun kendi bilincine vannasıd.ır. En önemli yapıtları :· cÜtopya'nın Ruhu:ıı (1918 ) , «Çağımızın Mira.s1 » ( 1933) , «Heıel'e Neanel Açıklamalar» q951), cAvicenna ve Aristoteles Solu, (1962) , ctıke Umut. ( 1954) , «Doğal Hak Ve İnsanlık Onuru» (1961) , c:Y.abancıla.şmalar;ı) (1964). Buharin, NUwıay; ( 1888 1�38) Bolşeviltlerin önde g«4enlerinden. Bir öğretmenin oğlu olan Buharin, okul dönemlerinde :vaııa dışı ilin edilen edebiyatla uğr&§tı, marksçılığı öğrendi ; 1906'da �eviklere katıldı. 1908'de bolşeviklerin Mos­ kova temsilcilerinden biri oldu, ama 1911'de Alı:nanY.f!,�ya: Slğınmak zorunda kaldı. Politbüro ' ilyeJ.iği, komintern başkanlığı yapan BUharin, 1929'da Komünist Parti'den �ıkarılw ; üçttncü Mosko\'a d�ları:tıda sekiZ yıl tutuklu kal­ masına karar -rerildi. Ancak 1938'de ensesine bir kurşun sıkılarak yaşanmıa son verildi. En önemli eserleri : cKomünizmin Alfabesh (1921) , «Tarihsel Maddecilik Kuramı» (1922), cProle­ ter Devrim Ve Kültür» ( 1923) . Croce, Benedetto : {1866 1952) F..atetikçi, filo­ zof; tarihçi , siyasal bilimci. Felsefe anlayışı büyük ölçüde Hegel'e dayanır. Felsefenin tarih­ *n ayrılamayscapı ileri sürerek, bilgi ala­ �daki en önemli yeri tarihe verdi. 1947'de ıt.Iyan l.Jberal Partisi'nin başma �tirllen Ctoçeklegürilmesi amaCJna koşar. Ona

·

213


ce'nin en önemli yapıtı «Tin'in Felsefeshdir. Es­ tetik konusunda büyük etkisi olmuştur. dwvier, Georges: (1769 1832) Fransız doğa bilgini Ona göre org.anizmadaki tüm değişiklik­ ler birbirlerine bağunlıdır. Çeşitli canlılardaki kimi nitelikler·birbirlerine uyduğu halde, bir kı­ sım nitelikler birbirlerinden tümüyle ayndır. Ouver gelişim, evrim öğretisini kabul etmez. Türlerin değişmezliğini, yeryüzünün sürekli bir evrim değil, çeşitli zamanlarda .ıdevrimler» ge­ çirdiğini öne sürer. Dilthey, Wilhelm: ( 1833 - 1911) Alman fil�u. Bilimsel anlamda geliştirilen bir yaşam felsefe­ si kurdu. Manevi bilimlerin yöntemsel ve bilgi­ teorik b.ağımsızlığı için çaba harcad.L Tüm dün­ ya görüşü sorunlarını tarihsel evrime katan Dilthey'e göre bütün varlıklar sürekli bir de­ vinim içindedirler, duran bir şey yoktur; bu­ nun yanında bütün düşünceler, bilgiler ise gö­ recedir. Döblin, Alfred: (1878 - 1957) Alınan romancısı. Eserlerinde toplumsal kurumlan ve kişilerin toplumsal konumlarını mitology&dan öykülere, tarihsel olaylara bağladı. Dışavunımculuğa ·şe­ matik bir soyutlamayla yaklaşan Döblin, bire­ yin <Sznelliğini, toplumun nesnelliğinden üstün tuttu. Eisler Harnns: ( 1898 1962) Alman bestecisi. Koro müziği çalışmalannda üslubunu Iyice ya­ lınlaştırdı. Halk e�ilet'inden yararlanırken çağdaş yorumlara. yöneldi. Doğu Berlin'e yer­ leştikten sonra Brecht'le birlikte çalışmaya baş-

214


la:Yan Eisler, süitler, senfoniler, orkestra için çeşitli pıu-çalar, koro ve sahne için besteler yaz­ dı. Demokratik Alman Cwnhuriyeti ulusal mar­ şının d:ı bestecisidir. Epiku1'08: (tö. 341 - 271) Yunanlı filozof. Ona göre tanrılar dünyanın dışında, kendi değimiyle «<nternıund�larda. yagarlar ve insan yaz.gısına herhangi bir etkileri yoktur. Ahlak anlayışı in­ sanın mutluluğuna yöneliktir. Mutluluğ�. zevk­ leri ıo.kıllıca kullanarak vanlabilir. Feıwhtwa:nger., LfXm: ( 1884 - 1953) Alman ya­ zan. «SöZ» dergisini Moskova'da çıkaranlardan. Tarihsel romanı yeniden eanlandınn.a.sıyla ün­ lüdür. Hıristiyan ve yahudi tarihinden öyküleri birleştirmiştir. 1919 yılmda Brecht'in yandaş­ lan arasına giren Feuchtwanger, bir süre onun­ la çalı§mışbr. Epik tiyatroyu benimsemiş, son yapıtla.rında diyalektik tarih incelemesi yön­ temleriyle romanlan ve oyunları değerlendir­ miştir. I!eu.urbach., Ludwig: ( 1804 - 1872) Alman filo­ zofu. Hegel'den yola Ç!lçarak maddeciliğe vardı. Hegelci solu, Marx'ı, Engels'i etkiledi. Feuer­ ba.ch'ın görüşleri üzerine Marx «Feuerbach Oze­ rine Tezler», Engels cFeuerbach Ve Klasik Al­ man Felsefesinin YıkılıŞı» ve Lenin «Materya­ lizm Ve Ampriokritisizm» adlı eserleri kaleme aldılar. Duyumcu bir bilgi öğretisi geliştiren Feuerba.ch, Ta.nn düşüncesinin insaniann ta­ aanmlarından ve dileklerinden türediğini öne sürdü. Başlıca yapıtları : «Hegelci Felsefenin Eleştirisi:o (1839) , «Hıristiyanlığın ÖZü» 215


( 1841) .

4Gel�ğin Felsefesi�n TemelleJ'L� ( 1843) , e:Tanrı1arın Doğuşu:. (1857 ) . Fichto, Jo'luYIJn Gottli6b: (1762 - 1814) Alman filoZQfu. «Tüm Vf!Jıiyleıin lmeştirisb kitabınqa (;1.790) Kant'ın �ksik din f�lsefe$ini tamamla­ mayı denedi. llk Yat4laı-ı kozmopolitik ve dev.­ rimci nitelikteydi ; bilim öğretisi tüm felsefesi­ nin temelini oh,ışturdu. «Blliın Öğretisine Te­ mel», cTöreler Öğretisi Sistemi:& gibi yapıUa­ rında, bilincin tüm yapısını, bireyin kendi ko­ yuınl1.rı (l;teılefleri) dışJnda diyalektik olarak gelittir:pıey,i denedi. Fic.bte'n.in diyalektiği, as­ lında, Ka.tıt'm usu eleştinne yöntemi olan tr&.nSzendentalizm.inin tutarlı bir devaıpıdır. Din . felsefesinde maddi d.ünya, dinsel görevi yeri­ ne getirmeye malzeme olu§turur. Bu fel�efede Tanrı, töre5el düny6. düzeniyle özdeştir. Fichte giderek mistisizme ka.ya.r. «İnsanın Belirleni­ mb ( 1800 ) adlı yapıtında, insanın, k�terii, iradeli olmasını ister. tnsanın eğitilmesini Mrt koşar ve devletin sorumluluğunda uluaal bir eğitim siatemipin ktımlınasını ister. Napoleon'a karşı çıkıp .Alman ulusal birliği için çalış.nuş, ul,usal düşüncelerin y,aygınJ.qmaşUla katkısı olmuştur. Foıırier, Charle8 : ( 1772 - 1837) funslz sosya­ l isti. ütopilvaosyalist bir sistem kurmayı de­ ne(ll. «Falanj» adını verdiği aşağı yukarı 1600 kişiyi barındıran topluluklar kurarak, bu top� lul\lklarda çalışmayı insanlar için ®Zlp ha­ le getirecek önlemler alıp büyük çapta üretimi gerçekleŞtirmeyi, böylece gelir dağılı-


mmı düzene koymayı, iktisadi sorunlan QÖ· gümlern�i tıa.sarladı:. Bu topluluklar, herkesin en az bir hisseyle katıldığı çok ortaklı �irket ni­ teUğıindMir. Elde ediılen gelirlerin ( 4/12) si

sermayeye, (3/12)si yeterleğe, '(5/12) Si ise ça­ hşma'ya dıığıtııatak; her ortak hem senne.yesi·

nin; hem yeteneğinin, hem de çalışmasımn

pa­

)tujı alıı.cağında.n; gelir dağılımı sorunu da Çö' ıümlenroiş olae�ı.ktır. Ga:ratudy, Roger: (11)13) Fransız Koınünist Par­ tisi politbüro üyesi ; birçok kez rtıilletvekiniği

'y&ptı, Cleımıond-Ferrand Üniversitesi'n� öğre· � görevlisi olarak çu.lıştı ( 1962) . (]Jofki, Maksim: (1868 - 1936) Rus romancısı. Çağınııt'ln en gü'çlil, en ön'emli yazarlarından biridir. Çocllk}ugtt ve genQliği çok zor koşullar altmda geçti, hayatın pratiğinden geçmiş olma­ nın onurunu hiçbir zaman yadsnnadı. İlk yapıt­ larından sonra büyük bir üri keıaııdı., 1902'de «Bilitnler AkademiıBhnin onur üyesi oldu. Ekim DeVrinıi nin gerçekle�Jtirilı'nesinde büyük katkı­ '

olan Gorki, bu konuda sosyalist gerçekçi ede­

biyat ürünleri verdi, kurarnsal yazılar yu4ıı işçilerle edebiyat üzerine sürekli söyleşiler ıl'ü· zenledi. Son eserlerinde sosyalizmin insanlığa getirdiği, getirmesi gerekli seV'ginin savunusu·

ı:ıaı

girişti.

Oorki sanatın oluşum ve gelişim koşullatl­

a�ıldatken

burjUva .

çok farklı davri.nmiştıl'. Çocukluğunda, ilk genç­ U�de gördüğü, birlikte yaşadığı emekçilerin sanatla yakın ilintisini gerçekçi gözlernlerle ifanı

estetikçile'rinden

217


de etmiştir. cSanat, » diyor Gorki, ckölelerin zahmetli, yorucu boğuntulu yaşamına sevinci. şenliği getirdi.» Kişisel gözlemlerden yola çı­ kan yazar, gözlemlerinden yararlanarak nk­ çağ'ın sanat ürünlerine döner. Etrüsk vazola­ rınm, Mısır-Yunan-Roma uygarlıklarındaki ta­ pınaklann, heykellerin, kuyum eşyasının kim­ lerce yapıldığını alllitır. ilB.8. cHer günkü yıpra­ tıcı yaşamlarını köleler, sonunda sanata dönüş­ türdiller,:. der. Gorki sa.nattaki a.rınm ışlığın bozulmasını, yozlaşmasını da sınıflı toplum düzenine bağ­ lar ; cToplum sınıfiara aynlınca emek bir zor­ lama, bir kölelik durumuna geldi, yaratma alı­ nıp satılır oldu; na.muslu ve onurlu yaratım sa. natçıların günlük ekmek parasını çıkarmak için giriştikleri mücadeleden doğan rekabete yerini bıraktı ; bu rekabet de 'beyler için' yapılan nes­ nelerin sayısını arttırarak, nesnelerin değerini düşürdü.:. Lukacs'a göre Gorki, c . . . temeli ha­ yat kültürü olan yazınsal kültürünü, en güç koşullar altında kazandığından çağının en bü.. yük yazarı:. olmuştur. Grimmelshausen, Hwns JaJrob Christoph: ( 16211676) Alman dilinin ilk büyük roman yazan. Töreleri çokyönlü yansıtabilmesiyle ünlüdür. Hartmann., Nicolai: (1882 - 1950) Filozof. Temel kuramında gerçek dUnyamn dört ayrı tabaka­ dan oluştuğunu öne sürer. Bu tabakalar bir anorganik, bir organik, bir ruhsal (seelisch) ve bir de tinsel (geistig) tabakadır. 1 Hau.ptmarr.n, G'erhard: ( 1862 1956) Alman -

2'113


oyun yazarı ve romancısı.

Hauptmann'ın

bü­

yükba.balan dokumacıydı. İbsen'in oyunlannın ve natüralist akımın estetik kuramla.nnın etki­ si altında kaldı. Olayı-kişiyi ya.ş.a.mdakine

bağ­

lamaya çalıştı. «Dokuma İşçilerh adlı oyunu, gerçek:çilik

tartışmalannda

hep

sözkonusu

edildi. Sonraları sağcı yönelimler gösterdi.

Heiilegger, Matrtiın : (1889-1977) Alınan filozofu. (on­

FenomenQloji yöntemlerini varlıkbilimsel

tolojik) sorunlara uyguladı. 1947'den sonra ya­ yınlanan eserlerinde, varlık sorununu

fenome­

nolojik ve varoluşsal bakış açılan dışmda irde­ lemeye

çalıştı.

Felsefesinin,

varoluşçuluğun

kavramıanna uyg:ulanarnayacağını öne

sürdü .

Heidegger varlığı sonBuz belirlenimleriyle taya koymak yerine,

kendi içinde ele

kavramaya çalışır.

Herder� Johann Gottfried

von :

or-.

alarak

(1744 � 1803) Fi­

lozof ve şair. Goethe üu:rindeki büyük etkisiyle tanınır. Halkların dili, kültürü ve edebiyatı'y­

la ilgilendi, Alman halk şarkılarını inceledi . Hilferding� R'Udolf: (1877 - 1941) Avusturya kö­

kenli Alman politikacısı. Sosyal Demokrat Par­ ti'den milletvekili seçildi, 1929'da Maliye Ba­ kanlığı yaptı.

Hochhuth, Rol/: (1931) «Stellvert.reter»

Alman oyun

( cTemsilcb)

adlı

yazarı.

oyununda,

Papa"yı nazilerin yahudi katliamına karşı koy­

mamış olmakla suçlar.

Bııx7ey, Aldou.y: ( 1894 -

İngiliz yazan. 1�3) Çelişkili ve yıkıcı kuşkuculuğu, sonraları yeri­

ni budizmin ve hindu felsefesinin etkisi:Vle bir 219


tür gizernciliğe bırakır. Romanlannda felsefe çizgisinin dı§ma çıkmaz. JOyce, James : (1882 1941) İrlanda asıllı İn­ giliz romancısı. Katelik bir aileden geliyordu, sıkıdÜZenli bir katoli,k. eğitimi gördü. Çevre­ sinin ve okul arkadaşlannın çabalanna. klll'Jın ulusçu lıarekete hiçbir zaman katılmadı. Haya­ U boyunca siyaseti geri plana itmeye ve tr­ landa'nın ulueçu özlemlerine karşı koymaya ça­ lıştı. cSanatçının Bir Genç Adam Olarak Port­ resi� (1916) romanında kendi gençliğini, l'rlan­ da'daki ulusçuluk hareketlerini, katolik eğitilni anlatır; Eleştirel bir tutumu vardır yazann. «Ulysses» (1922) roma.nı, üç Dublinli'nin yaşa­ mından bir giinü geriye dönü.Şlerle, bilinç akı­ mı çerçevesinde işle r lç monolog tekniğinin bü­ yük ustalıkla k1,1llanıidiğı bir eserdir bu. «Fin­ negans Wake:ıı ( 1936) romanında ise, in.sanbk tarihini yorumlamaya kalkan bir mey�eci.:. -

.

nin, b8.1)8ruızlığa uğra.masını,

yansıtır.

düş kınklığmı

Joyce ki§iseİ bir dil kull anmış, bilinç ak,ı­ şını gündelik sözcükler yerine bu dille yoğur­ muştur. Lukacs Joyce'un değerini yadsJ.IIl8lnak­ la birlikte, onu geçerli ve yararıçılabilir ı:ı&Y"' maz. Joyoe'wı eserleri kopuk, şenıatik, hayatm zenginliklerine görece de olsa yakl�lmış ürünlerdir Lukacs'a göre. Kautsky, Karl: ( 1854 ,. 1938) Sosy�iıst politika.. cı ve kuramcı. Alm8Jl Sosyal Demokrat Parti­ si'nin Erfurt Programı'nı ha.zuiazranlardan. Keller1 fktt/rifltl: (1819 - 1890) İsViçre'li yazar. 220


Goethe anlamında. bir hüıhanist olan KeUer, Feuerbach'ın etkisiyle duyuaal-somut dünyaya yönelınfl, dünyanın gilzelliğini ve geçicüiğini etkin politik heyecanla birleettrıniştir. Tüm tö­ resel ölçülere sımsıkı bağlı kaldığı halde, ge­ ne de önyargılardan uzak ve bağımsız d.avrana­

bilmesi, onun ya.za,r olarak başansını arttmn ış­

tlr. Bir ahlakçı sa.ya.bileceğimiz Keller, sıradan

burjuva yargllarıQ.dan uzak, da.ha sıcak, da.ha içten bir dünyayı dile getirir. Şi.inlel gerçekçi­ l iğinde canlandınlanın nesnelliği ile, caniandı­ nıana duyulan sevgi birleşir.

Inages, Ludwig : (1812 - 1956) El�zısı bilimini kurdu. Genel anlamda bir ifade öğretisi ve ka­ rakter bilgisi geliştirdi, Onda tin ruha. kat1ı olan, cansız, qaşama düşma.ıı:. bir ilkedir. En önemli yapıtı : «Ruhun Karşıtı Olarak Tin». Koflw� LeQ: (1907) Alınan tQplumbitinıcisi. En önemli yapıtl&rl : «Modern Edebiyat Kuramı üwme. Sosyalist Açıdan önoülükçülük» ( 19$2) , «Burjuva Toplumunun Tarihi Üzerine. Yeni Çağın Açlklayıcı Bir Araştırısı»

(1966) ,

• Çileli Eros. Sanayi Kültürü Ve İdeoloji; Tin Ve 1\)plum� ( 1967 ) .

l(.raus, K(llrl ( 1874 - 19-36) Avusturya4 yazar. Şitrleri� oyunlan üİılüdür. Birçok ele,tiri kale­ me almış, çevirileJ,' yapm13tır. {..af�e, Paul : (1842 - 1911) Fransız marksçı

politikacl81 ve ya.ıarı. Karr Marx'nı kımyla ev­ ıendi . Frans,ıı işçi partisini kurdu ( lB80) . Mil­ ı�tvekilliği yaptı.

L�:ry, Timothy: (1920)

Harvard

Üniversite221


si'nde klinik psikolojisi okutmanı. Uyuşturucu hapların kullanılmasından yana çıktı. En önemli yapıt.la.rı : cinterpersonal Diagnosis:., cinterpersonal Diagnosis of Personality». Leonhard., Rudolf: (1889 - 1953) Alman şaiıi. Devrimi ve evrensel banşı öven, dışavurumcu nitelikte şiirler yazdı. InydlJJ. Ignatus van: ( 1491 - 1556) 1540 Yılında m. Paul tarafından da onaylanan Jesu Toplu­ luğunu (Cizvit Tarikatı) kurdu (1534) . Ana amacı, kato� ik kilisesini sağlamlaştınnak ve yaygınlaştırmaktı. Her dönemde, katolik yöne­ timlerle çatışan büyük politik etkinliği olmuş­ tur. Mann, Heiın.rick: .(1871 · 1950) Thomas Mann'ın kardeşi. 1930'da Pnısya Sanat Akademisi � kanı oldu, ancak 1933' de nazilerin baskısıyla bu görevi bıralana.k zorunda kaldı. Aynı yıl Fransa'da Barbu.sse, Gide, Arag:on ve Bloch'la birlikte nazizmi yeren toplantılar düzenledi. Stendhal, Balzac, Flaubert ve Zola'nın etkisinde kalmıştır. c:Diana:., cMinerva�. cVenüs::. adia­ nndaki üç romanıyla Wilhelm Alınanyası top­ lumunu yerer. Toplumsal eleştiri taşıyan yapıt­ lanndan cProfesör Unrat» (1905) , cMavi Me­ lek» adıyla 1930'da sinemaya aktanlmıştır. c:İm­ rapa.torun thkesi::. romanında toplum ·eleştirisi doruğun·a erişir ; «Küçük Kent:. de en iyi ya­ pıtlanndandır. Heinıich Mann, milliyetçilik ve militaıizmle kıyasıyla bir savaşım sürdünnüş, hümanist bir toplumculuğun sawnuculuğunu yapmıştır.

222


MlJ71M., Kkıtus: (1906 - 1949) Thomas Ma.nn'm oğ­ lu. Genç yaşta tiyatroya başladı; oyunculllğu­

nun yanı sıra eleştiriler, dramlar, hika.yeler, ro­ nıa.nlar, �itli denemeler yazdı. Savaş muhabir­ liği yaptı. En önemli yapıtlan, Çaykovski'nin yaşamını anlattığı cPatetik Senfonb, ve Alınan göçmenlerini dile getirdiği cVolkan:.dır. Ma;r��n, TJımrı,o.s: (1875 - 1955 ) Alman romancısı. Mann edebiyatı etkilemiş bir yazardır. Lu­ k&cs'a göre gerçekçiliğin çok yetkin bir temsil­ cisidir. cBuddenbrook Ailesh (1901) Mann'ın ilk önemli romanı sayılabilir. Eserde burjuva sınıfının maddi varlığını yitirişi anlatılmıştır. ·

cTristan:. (1903) , «Venedikte Ölüm:. (191.3) gi­ bi kısa romanlarında, sana tsal yaşamla gerçek­ lik arasındaki çelişmeyi irdeler. cBüyülü Dağ» ( 1924) , cDoktor Faustus:. (1947) Mann'ın so­ runsala yöneli·k bir romancı olduğunu kanıtla­ yan ürünlerdir. Hitler iktidarında Amerika'ya gitmiştir.

ülkesinden

kovulup,

Mann, yaşamı boyunca kaba güce, şiddete, kan dökücillüğe karşı çı.kmış, insancıl değerleri savurunu.ştur. Eserleri de bu dünya görüşünün bir yansıması olarak nitelenebilir. Burjuva dün­ yasını, burjuva sınıfmı kabalıkla, valı§etle, ba­ yağılıkla suçlamıştır. Burjuva ahlakının ikiyüz­ lülüğüne değinmiş, bu ahlii.kın karşısına hü­ manist sorunsalı çıkarmıştır. Jlennheim, Karrl : ( 1893 - 1947) Toplumbilimci.

Ona göre ideoloji, tarihin belli bir anında bir toplwnsal sınıfın çıkarlarının aldatıcı amaçla 22'3


evrenseUeştirilnıesidit. Aydının gtireV'i, katma­ şık sınıf çaüŞmalarıtu ka-vra.yfira.k ideolojiyi a�maitır.

Ma.tck, Frafı:i;: (i880 - 1916) Alırian ressamı. Genellikle hayvan resinıl�rl çizdi, göz kamaştı­

rıcı renkleri yeğledi. Atlar başlıca ıtutktısuydu . Atların �ai'lıgmda: doğa-yı, a.n ya§aml buluyor­ du. Son ürünlerinde soyutlamaye. :Yönelik bir tutu.nı i�ine girdi. MayakovBki, · Vladimir, vıadimiroviç: ( 1893 1930) Sdvyet şairi. Şiirlerinde serbest Ölçüyü çok başarılı bir bi�irnde kullandı. Yarım uyak, eksfiti, söyleyiş araçlan arasmd:ı sayı.Iabili'l'. Devrimci şiirin

büyUk ustalarındandır. Molnar Frll'M: (1818 - 1952) Macar yazarı. Ya­ pıtları genellikle oyalayıcı, eğlendirici, ama yti­ Zeysel niteliktedir. En ünlü romanı cPal Soka­ en

ğı'nın Çocukları »dır (1907) . ve cOlytnpia:t ( 1927) adlı iki

ını�r. Mösf:T, Just:.;s: ( 1720 - 1794)

.:Lili<>m.» ( 1909) oyunu da tanın­

Alman yazarı. «Ayd1nlanma»ya. karşı çıktı. Milller, Adam Heinrich : (1719 - 1829) Alman romantik okul �ktisatçısı ve kamu hukuk'l\15u. NoskeJ Gustav: (1868-1946) R. Luxemburg ile K. Liebknecht'itt Önderliklerinde gelişen Sparta­ kus işçi hareketini, 6-11 Ocak 1919 tarUıleıin­ de kanlı bir bi<:imde bastının Alman saVUilll1a bakanı. Sosyalist Parti milletvekfllitiyle poli­ tik yaşama atılan Noske, sonradan sa�a bakanı olmuştur, Ortega. y Ga36et, Jose: (1883�1953) Madrit'te

224


metafizik profesörü. oldu (19U) . Nietzsche ve Dilthey'in yaşam felsefesinin etkisi altındadır. Tanrısız bir luristi'yı;ı.nlık düşüılcesiniıı çözül­ düğü görüşündedir. Felsefesi spirituel bir ço­ ğulculuk olarak nitelendirilebilir. cİnsan kişi­ liğinin asıl çekirdeği ruhtur.:. Rılpp, Georg: ( 1757-1847) n·kel hıristiyanlık­ tan esinlenerek, dinsel ve topluınsal nitelikte b�r �topluluk:. kumıayı düşündü. ABD'de cNew Harnıony:o adı verilen koloniyi kurdu. Bu kolo­ .

ruyi bir süre işlettikten sonra, 1825'de Robert Owen'e sattı. Ohio kıyılarında «New Economy» adlı ikinci bir koloniyi kurdu. Rickert� Heiınrich.: (1863-1936) W. Windelband' ın öğrencisi. Onnn ölümünden sonra cBaden

Ok,Uıu�nu yön�tti. Değerler V� kültür sorunla­ nyla,. uğ"ı"aştı . RoN.andt RQ.:mai.n : (1.860-1944) Fransız yazarı . Ön� _tarihsel ve felsefi dramlar yazdı. Sonra,.. lan büyük sana.tçılara, özellikle büyük beste­ · ci�ere ilişkin birçok. : biyogrefi kaleme aldı. Bi­ rinci Dünya. Sava.şı sırasında yudığl barış 'yan­ lısı bir bildiri, gere� Fra.nsa'da, gerekse Alman­ ya'da büyük tepkilere yol açb. Bclıel&ıg, F�rich. Wilhelm oon: (1775-1854) Alman filozofu. Doğa ile tin'in (Geist) özdeş­ liğini , "aavundu hısan ve Tann arasında yer alan cdoğa duygus�ımu felsefeye katmaya ça­ hştı. Doğa duyguşu Alman romantik şiirinin de temeli oldu. AhlAk duygusundan da derin olan bu duygu, sanat sezgisidir. Schelling'te doğa felsef�i sanat felsefesine uzanır.

F: 1 5

225,


ScJı.,U.ler� Frederich: (1759-1805) Alman oyun yazan ve şairi. Başlangıçta gerçekçiliği, döne­ minin çerçevesinde işlemiştir .SOnradan tarih­ sel konulara yönelmiş, dramatik ögelerin yilk­ sek d�de kullanılmasını ge�kleştinneye �tır. Sdıleiermacher, Frie.drich: (1768-1834) Dinbi­ limci ve filozof. ldealist felsefeyle dinbilim ara­ sında bir bağ kurmaya çalıştı. Dinbiliminin ko­ nusu, Tann ·sözünün anlamından çok, insanla­ rın dinsel bilinçlerini kapsar. Be�, Arthur: (1788-1860) Alman fi­ lozofu. Öğretisine göre, dün� özü, temelsiz 1 ve amaçsız istençtir ( iradedir) . Bu istenç, gt)rüngüler dünyasında yaşama ve �ya yö­ neliktir. Ama daha yüksek düzeyde istenç akli­ dan uzaklığının ve kötülüğünün aynmına varır ve gene akıl yoluyla kurtulur, olgunluğa erişir. Bu, hiçbir çıkar gözetmeden sanat yapıtlannı izleyerek gerçekleşir; tam anl&mıy1a kUI"tuhı3, yaş.a.ı:rt istencine k&rşı çıkılarak sağla.nabillr. (Schleiermaoher budizmin etkisinde ka.lmıştır. ) Onda dünya, bir tasanmdan (Vorstellu.ng) baş­ ka bir şey değildir. Seghers, Anna: ( 1900) Alman yazan. Sosyalist gerçekçiliğin baş temsilcilerinden sayılır. Tarih, 81lil&t tarihi ve sinoloji eğitimi gördü. 1933 Yı­ lında ülkesini terk etti, 1947 yılında Doğu Ber­ lin'ne yerleşti. 1951 Yılında �stalin Ödülü»nü kazandı. En önemli yapıtları : �st. Barbara Ba­ lıkçılannın Ayaklanması., cGnıbetsch», «Ye­ dinci Haç:o, cTransib, «Ölüler Genç kalır». 226


Simmel, �g : ( 1858 toplumbilimcisi.

1918) Alman filozofu ve

-

Soyutlamayı

yadsıyan

Sim­

mel, bir yaşam ve kültür felsefesi geliştinneye çalıştı. Sinclair, Uptcm :

(1878 - 1968) Amerikalı

ro­

mancı . Sanatçı kişiliğinden çok, politik görüş­ leriyle ve poleınikc;iliğiyle tanınır. Styron,

William.: (1925) Amerikalı yazar. Ame­

rikan toplumunun bireyi yok edişini ele alan ve cyitik kuşabm kaynaklannı betimleyen ro­ manlar ve öyküler yazdı. Soo.bo, Eroiln:

(1811

-

1918) Macar sosyal de­

mokrasisinin sol kanat

kuramcılanndan, top­

lumbilimci ve tarihçi. c:Budapeşte so�yoloji top­ luluğu»nun ku.n.ıcularmdan olan Szabo,

anar­

şist-sendikacı eğilimleriyle LukB.cs'a gençlik dö­ nemlerinde önemli ölçüde etki etmiş düşünür­ lerdendir.

Teilhcu1cl de Ch.a.rcUn.� Pimre: (1881 - 1955) Ciz­ vit papazı, paleontoloji profesörü. Özellikle ta­ rih öncesi dönemler konusunda uzman sayılır.

Tieck, Lwl:wig: (1713 - 1853)

Alman romantik

dönem şairi ve yazarı . Satirik-ironik giirler yaz­ dı, halk ma.sall.vını andıran masallar denedi. cAydınlanma:.yı eleştiren Tieck'in

Y.•-�

lirik, mistik, allegorik bir üslup egemendir. Ma­ sallarında ve komedilerinde zamanla, mekinla,

�yalarla ironik ve serinkanlı bir biçimde oy­

na:yışı , ilerde, cabsurde:t tiyatro yandaşlannın onunl a ilgilenmelerine

neden olmuştur.

Tieck

caşdınlanma» ile romantik dönem arasında bir köprü sayılabilir. Yaşlılık dönemlerinde yazdığı

227


kısa romanlar, döneminin tarihi ve toplumu için yol gösterici birer «rehber» gibidir. Vogel� Heinrich: (1902) Alman dinbilim pro­ fesörü. Başlıca eserleri : «Yalvaran İsa», «Hıris­ tiyanlık :Silitni», cHıristiyanlıkta Tann:t, cBuc­ henwald'lı Vaiz», «Atom Çağında İnsanın Ge­ leceğine Uişkin». w� Herwortk: ( 1878) - ı> Alman nı\izikçisi ve yazan. Dışavurumculuk hareketinin öncü­ lerinden biridir. Romanlar, dışaVurumcu oyun­ lar, sanat ve edebiyat eleştirUeri yazdı. SSCB'de ölüıp. tarihi bilinmez. Weber, Max: (1864 - 1920) ToplW)lbilinıci ve fi­ lozof. Toplumbilimi ampirik bir bilim sayarak, değer-bilimlerinden ayırdı. Windellxmd, Wilhelm: (1848 - 1915) Alman fi­ lozofu. «Baden okulu» diye tanınan yeni-kantçı okulun kunıcusudur. Şeylerin kendi başına var­ lığlnı yadsıyarak, kantçıbğın ötesinde idealiz­ me ve mistisizme yöneldi. Wittgetı8t8in, L1ulJwig JOBerpk Jo'lıan.n: (1859 1951) Avusturyalı filozof. Olasılık, mantık ve matematik kuramlannı temellendirdi. Daha sonralan felsefi anlatımlan (ifadeleri) dil ol­ gusuna dayandırmaya çalıştı. ZWeig, A1?1.Qld: (1887) Alman yazarı. &vaş1 sert ve ger�ekçi bir dille eleştirdiği «Çavuş Grischa İçin Tartışma:& romanıyh ün kazandı. Oyunlar da yudı.

228


GÜNEBAKAN

YAYINLAR.I'NIN

önceki kitaple.rı.

e

GIDENllER DÖNMEYENLER Hulki Aldu�'un. uzunca

bir

süredir

kılı kırk yararak sürdürdüğü

hikay�ilik

çabasının usta ürünlerini topladığı bu

kitabı,

'l"URK DİL KURUMU HlKAYE

öDÜLÜ nü kazandı. '

e

KANU

SOYLENTt

BwgfriM. Ltm'in ünlü !kinci

Dünya

rJ.manı

..

.

Savaşı, faşizm,

kaba güç karşı.sında örgütsüz bireyin çarpıcı dramı.

e

Bt!R AŞK Dino Bouzzq.n'nin

İki

romaru. .

sınıf. YönSÜ}: tutkular seli.

Ve b�r aşk.


BERTOLT BRECHT

e

ME-Tt İnsanlığın yakın tarihine diyalektik maddeci bir yaklaşım.

e

HURDA AUMI (MESSINGKAUF)

Brechf'in tiyatro kuramiarını topladığı en önemli yapıtı. e

SOSYALİZM İÇIN YAZlLAR Politikadan felsefeye, sanata faşizmin bir anatomisi.

e

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK VE TOPLUM Brechf'in sanat konusundaki yazı ve notlarından derlenen bu kitap, kısa sürede tükendi.


birey ve toplum marx'a yolum gerçekçilik sorunu özgür ya da güdümlü sanat cmarx'a yolum:.a ek birey ve toplum

Georg lukacs birey ve toplum günebakan yayınları  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you