Issuu on Google+

ITIK 1 G.EORG LUKACS Çeviren: Ahmet Cemal


GEORG LU�ACS o

ESTETİK I


PAYEL YAYINLARI

49

Bilgi Dizisi

29

Dizgi

:

Doğuş Matbaası •

Baskı : öztürk Matbaası •

Kapak filmleri

ve

baskısı : Ebru

Grafik

Cilt

:

Numune Mücellithanesi


Georg Szegredi

Lukiıcs,

13 Nisan 1885'de Bu­

dapeşte'de doğdu. Liseyi bitirdikten sonra Budapeşte Üniversitesi'nde ·önce hukuk ve iktisat öğrenimi gö­ ren Lukiıcs, daha sonra edebiyat, sanat tarihi

ve fel­ sefe okudu. 1906 yılında doktorasını verdi. 1909-1910 yıllarında Berlin'de bilimsel çalışmalar yaptı. 19111917 yılları arasında Almanya, Fransa ve İtalya'da bulundu. Çok genç yaşlarda toplumcu düşünceleri be­

1919 yılında Bela-Kun hükümetin­ de kültür bakanlığı yaptı. 1933-1944 yıllarında Mos­ kova Bilimler Akademisi'nde çalıştı ve 1945'de Maca­ nimseyen Lukiıcs,

ristan'a dönerek Budapeşte Üniversitesi'ne estetik ve kültür felsefesi profesörü olarak atandı.

1956'da İmre

Nagy hü:kümetinde yeniden kültür bakanlığına getiril­

di. Ağustos 1970'de kendisine Goethe Ödülü verildi. 4 Haziran 1971'de Budapeşte'de öldü. (Lukiıcs hakkın­ da daha ayrıntılı ve geniş bilgiyi kitabın içinde bula­

bilirsiniz.)


Yapıtın özgün adı : Asthetik •

Türkçe birinci basım

:

Mart 1978


GEORG LUKACS

ESTETiK 1

Almanca'dan. çeviren : AHMET CEMAL

payel PAYEL

YAYINEVİ

İstanbul


GEORG LUKACS'm Yayınlarımız arasında çıkan yapıtları : ÇAGDAŞ GERÇEKÇİLİGİN

ANLAMI o

AVRUPA

GERÇEKÇİLİGİ


Gertrud Bortstieber Lukacs'ın anısına ...


Bilmiyorlar,

ama

yapÄąyorlar Marx


ÖNSÖZ

Estetik· adını taşıy�n bu dört Ciltlik yapıt, Lukacs'ın Die Eigenart des Aesthetischen (Estetiğin Öryapım) adlı yapıtı­ nın geliştirilmiş biçimidir. Estetiğin Öııyapısı, 1963 yılında, Geo-rg Lukacs yetmişsekiz ya�ındayken yayımlandı. Yapıt üzerinde elli yıbı aşkın bir süre çalışan Lukacs, bunu «yaşa­ mının yapıtı» diye nitelendirmişti. Yazarın p;n a ına göre Es­ tetik, üç ana bölümden oluşacaktı: «Estetiğin Özyapısı» «Sa­ nat Yapıtı ve Estetik Davranı$Q,» ve -ı.Toplumsal-Tanihsel Bir Olgu Olarak Sanat.» Lukacs, sağlığında anoak birinci ana bö­ lümü tamamlıaytıbildi; bu bölüm, iki kalın cilt olarak yayım­ landı. «Estetiğin Özyapısı», Lukacs'ın yaşamı boyunca edindiği bir birikimin gerçek bir sentezi nite;iğindeydi. Yapıt, yazarın bu çalışmaya ilişkin genel yönelimi gereği, çok geniş ölçüde felsefe düzeyinde kaleme alınmJıştı; Lukacs'ın amaçladığı, Mar•ksizm ile sanatı felsefe düzeyinde ilk kez bir kuram çer­ çevesinde karşı{p,ştırmaktı. Lukacs'a varana değin, Marx'ın,. Engels'in, Lenin'in, Franz Mehring'in ve daha başka mark­ sist kuramcıların yazılarında sanat ve kültür sorun;arına doğrudan ya da dolaylı değinen birçok bölümler vardı. Ancak bu yazarlardan hiç birinin başlı başına bir bütün oluşturan bir estetik kuramı ortaya koymuş olduğunu söyleyebilme ola­ nağı yoktur. Bu girişim, ilk kez Georg Lukacs tarafından ger­ çekleştirildi; bUgün kur'amı ne açıdan e;eştirilirse eleştirilsin, 9


Lukacs'ın marksist estetiğin yaratıcısı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Yukarda da belirttiğim gibi, «Estetiğin Özyapı sı» , yöne­ limi gereği, yoğun bir felsefe ça lış ması niteıiğindedir; bıı ni­ teliğin beraberinde getirdi ği en önemli sonuçlardan b iri yapı­ tın anLaşılab i lir nedenlerden ötürü- çok dar sayılabilecek bir çevreye seslenebilmesidir. Gerçi Lukacs, «Estetiğin Öz­ yapısıı» ile başlıca amacını, yani marksist bir estetik kuramı yaratma amacını gerçekleştirmişti ama en az bu denli önem verdiği ikinci bir amacını, ilerici gençliğin olabildiğince geniş bir bölümüne seslenme isteğini gerçekleştirebilmiş sa­ yıl ama zdı Lukacs'ııı, estetik kuramını geiiştirirken sürekli olarak günlük yaşamdan ve günıük yaşam içer sindeki günlük insandan kaynaklandığı, estetik davranışın konumunu belir­ lerken, bu r1r11ıM11ışın kökenlerini sürekli olarak insanın ey lemierinin bütünselliği içersinde aradığı göz öniin<!e tutulursa, yazarın yukarda sözü edilen ikinc i amaca verdiği b üyük öne­ min nedeni kendiliğinden anlaşıiır. «Estetiğin Özyapısı». an­ cak bilim adJamlarınCıa an la şı lıab ilecek denli soyut bir felsefe içeriğiyle yüklü bazı bölümleri çıkarıldıktan, böylec e asıl vurgulanmak istenen nokta;ara giden yollar olabildiğince ya­ lın kılındıktan sonra, daha geniş kitlelerin anlıayabileceği bir lwyııak niteliğini kazanabilirdi. Yapıtın bu konuma getirilmesi. işini, Ferenc Feh er üstlendi ve bu işi baştan sona Lukıics'ın titiz denetimi altında yaptı. Şimdi Türk okurlarına sunulan Estetik başlıkl.ı dört dlfok yapıt, Estetiğin Özyapısı a dlı mı· pıtın Lukacs-Feher işbirıiği ile gerçekleştirilen son biçimini yansıtmaktadır. ,

,

-

..

.

­

***

sorunlara, başka deyiş�e insa noğ lun un eylemin ürünü oıan sanat yapıtla­ rından kaynaklanan sorunlam eğilişi, çok genç yaşlarına Lukacs'ın estetik

yaratıcı eyleminden ve bu


r,aslar; o yaşlarda Lukacs, marksist öğretiyi bile henüz

ger­

çek anıamda özümsemiş değildir. İlginç olan nokkı, Lukacs'

-

ın çok erken dönemlerden başlayarak, sanat yapıtı üzerinde çok yoğun bir şekilde kafa yormuş, sanatı, «biçim»i,. toplum içersindeki

çdişkileri

ve

aksaklıkıarı

aşmaya

yarayacak

.önemli bir araç diye görmüş olmasıdır. Estetik üzerine bir

yapıt kaleme almayı da yine çok erken yaşıarında düşünen Lukacs,

Özyapısı'na

Estetiğin

yazdığı

önsözde

şöyle

der:

«Yazmaya ede biya t eleştirmeni ve denemeci olarak başla­

ku ram s al desteği önce Kant'ın, da­ da Hegel'in estetiğe ilişkin görüşlerinde aradım.

dım; bu çalışmalarımda ha sonra

Estetik üzerine bağımsız ve sistematik bir kitap yazma fikri kafamda ilk kez 1911/1912 kışında, Floransa'da bulunduğum sırada doğdu; 1912 - 1914 yılları arasında Heidelberg'te . bu işi yapmaya giriştim... Ama bu girişimim tam bir başarısız­

. hkla sonuç landı

.

Eğer bu yapıtımda büyük bir coşkuyla çıkıyorsam, y aptığı m eleş­

felsefe alanındaki idealizme karşı

tiri aynı zamanda kendi gençlik eğilimlerime de

yönelik­

tir

biçimde

. . .

1930'larda

sanat

.eğilmeye başladığımda,

sorunlarına yeniden

yoğun

bu kez estetik üzerine sistematik düşle­

bir yapıt yazma niyeti çok uzağımdaydı. Gençliğimde

diğim şeyi yapmayı ancak yirmi yıl sonra, bindokuzyüzellile­ rin ıbaşında yeniden düşündüm;

doğal olarak bu işi

artık

çok başka bir dünya görüşüyle, çok başka yöntem ve içerik­ lerle yapacaktım

. . .

»

Yanlış anlamalara yolaçmamak için bir noktanın hemen

zorunlu buluyorum: Lukacs'ın kendi önsözün­ belli yöntemlerden, içeriklerden, dünya görüşlerinden .söz

belirtilmesini d'e

etmesi, okuyucuda bu düşünce adamının bir kez girdiği yol­ lardan bir daha ne 'pahasına oıursa olsun ayrılmadığı gibi bir izlenimi

kesinlik :e uyandırmamalıdır. Çünkü benimsediği

·dünya görüşü doğrultusunda kuramlar geliştirirken bağnaz­ lıktan, dargörüşlülükten elden geldiğince uzak kalmak,

Lu­

kacs için ana ilke düzeyinde. bir

za-

tutumdur .

Bu ilkeden

11


zaman saptığı olmuştur hiç kuşkusuz; ama düşünsel bakı ldığın dıa sapta11ıan o�gıı, Lu ­ kacs'ın sözünü ettiğimiz iU�eye her zaman saygı duyduğu ve mcın

yaşam;ının genel çizgisine

çabalarının büyük bir bölümünde bu ilkeden hiç şaşmadığı­ dır. George S te iner, <<Bir Es tetik Manifestosu» adlı yrızı­ sında, Lukacs'ın bu yanını şöyle dile getiriyor: «Lukacs'a birçok noktalarda karşı çıkılabilir ve çıkılmıştır , ama bu düşünürün dar.görüşlülükle suçlanması olanaksızdır. Düşün­ ce dünyasının sınırları alabildiğine geniştir. Bir başka ta­ nımla Lukacs, klasik kültürü, bu kültürü oluşturan Avrupa dillerini ve edebiyatlarını çok iyi bilen, ayrıca bu diller ve edebiyatlar arasındaki farkları da çok iyi tanıyan son «Or­ ta Avrupalılardan» biridir ; marksist görüşü içersinde, evren­ sel bir bakış açısına ve klasik geçmişin mirasına da her za rmın sadık kalmıştır. Marx gibi , Lukacs ta, Kant sonrası frlımfeyi özLimsemiş, Hegel ve Feuerbach'ı benliğine sin­ dirmi�ıl.ir. Birikimlerinin kaynakhırı çok zengindir; bu ka y­ nııklar, Sıılırııt.ı•H önet>�•i düşüniirlerden ve Aristoteles'ten Vi­ ı:o, Spiııozıı vı• Lı·s�ıinı.t'ı'. Lc•snge'dan Zola 'ya değin Fransı, z, 1·111ııııııııırı, SroU, Mıınzoni, Puşkin Vl' Goc'1;he'ye d eğ i n uza-

1111·" ,ı.

***

Lukacs ın est:etiı}'i, estetik kategorilerin bağlamlardan kopuk, tek baf/ına ele alınıp incelenmesini öngören klasik estetikten köklü biçimde ayrılır <<Estetik alanında uzman­ lık», Lukacs'ın her zaman şiddetle /oarşı çıktığı bir kavram­ ·

.

dır;

bu kavramın karşısına Lukacs, felsefe temeline dayrı­

nan eıeştirmenin çalışma biçimini koyar. Böy;e bir eleştir­ men için estetik alanındaki yasal ilişkiler,

aynı

zamanda

diinyrı, tarihinin olayum1ında kökenini bulan ilişkilerdir. Soru­ nu böyle görmek, Lukacs'ın çeşitli den emelerinde sürekli öngördüğü nesnel tutumun doğal bir gereğidir. Marksist es-

12


tetik kuramının doğru teiııe�ler üzerinde kurulabilmesi, an­ cak diya l ektik materyalizmin gerçekliğe u ygulanmasıyla sağ ıanabilir. Bu görüşten temeaenen Luk acs, yine bu nedenle,

­

saıt Marx'ı yorumlamakla estetik yasalara , varılabileceği yolundaki kanıyı bir yamlsama olarak nitelendirir. Gerçek­

liği önyargılardıan arınmış bir tutumla gözl em;emek, sonra da bu gerç ekliğe Marx'ın geliştirdiği yön tem le ri uygulamak: Doğru bir marksist estetik kuramının ortaya konulabilmesi, Lııkacs'a göre bu iki koşulun gerçekleştirilmesine bağlıdır.

Lukcics, bu son büyük yapıtında daha 1939 yı lında, <<Sch­ riftstel�er und Kritiker» ( Yazar lar ve Eleştirmenler) adlı makıalesinde ana çizgilerini uerdiği bir estetik .tasarımını iş­ ler. E s t e tik görüngüleri, insdnlığın gelişmesinin eıı genel nitelikteki ve en kalıcı çizgilerinden geliştirir. Estetik tasa­ rımlar�nı s omut gerçeklik malzemesiyle teme��ndirmek için, araştırmalarına kıendisi açısından yeni bir ögeyi sokar; bu. öğe, insanın günlük yaşam içersindeki davranışıdır. Bu dav­ ranış biçimi, sanat açısından çıkış noktası olarak alınır. Lukacs'a göre, her türlü insan eyleminin başliangıç ve sonuç noktası, insanoğlunun günlük yaşa.m. içersindeki davranışın­ da yatar. Ya.zarın, estetik kuramını günlük yş a amdaki dav­ ranıştan geliştirme çpbasıniın bir nedeni de, sanatla yaşamı mekanik biçimde karşı karşıya getirmekten kaçınmak kay­ gısıdır. Yapıt içersinde yer adın çözümlemelerin başlıca ama­ cı, in sanın özünü çok değişik güçlerin biçimledii}ini ortaya k oy mak.tı r. Lukacs'ın tarihsel yöntemi uygulamaktaki başarısı, yapı­ tının tüm önemli bölümlerinde belirginleşir. Felse fe alanın­ daki idea lizme karşı çıkarken de bu yöntemi uy gulayan ya­ zar, sanat yetisinin insanda başlangıçtan varolmadığını, w­ rihsel süreç içersinde, tarihse� geıişmenin koşullarına bağlı olarak varlık kazandığını kanıtlarken, insanın günlük yaşam içersinde estetik bilinci kıazanmasından önceki ve sonraki du­ rumunu saptarken, katharsis ve yansıtma sorun larını irdeler-

13


ken, vb. sürekli olarak tarihsel yöntemin yoıgöstericiliğinde ilerler. ***

Bu giriş yazısına son vermezden önce, Luk<ics'ın ülke­ düşünce yaşamı açısından taşıdığı öneme değinmek bir zorunluluktur. Bu düşünürün bugüne değin dilimize çevrilmiş çok az sayıda yapıtı ile, dağınık rııakJaleleri, gerek Lukacs' ın kendisinin bütünsel bir değerlendirilmesi, gerekse g_örüş­ lerinin uygulama alanında değerlendirilebilmesi açısından yetersizdir. Yetersizlikten söz açmışken, bir noktaya· daha değinmeden geçemeyeceğim. Bugün Lukacs, gerek komünist, gerekse kapitalist blokta olum"iu ve olumsuz eleştirilere he­ def oban bir düşünür, bir eleştirmendir. Olum,suz eleştiriler arasında, Lukacs'ın artık birçok bakımlardan «aşılmış» ol­ duğu, şu ya da bu görüşünün artık uyguıama alanı bula­ rıwyacağı gibi savlar da v-ardır. Yalnız genel küttür düzeyi belli bir noktaya varmış Batı ülkelerinde bu olumsuz eleş­ tiriler, ancak bir gereğince değerlendirmenin ürünii olarak ortaya çıkabilir, ancak gereğince değerlendirme yapıldıktan sonra olumlu ya da oıumsuz yargııarın ortaya konabileceğine kesinlikle inanılır, ve bu iııanç genel olarak paylaşılır. Ülkemizde ise günümüzün genel görünümü, bunun tersi bir konumu sergilemektedir. «İçerikleri yeterince sınama­ dan model alm.a» alışkanlıi}ının bir sonucu oiarak, bazı ya­ bancı düşünür ve yazarıarın değerlendirilmesinde de ynnlış ve aceleci yollara sapılmakta, kimi zaman değerlendirme­ nin şart kıldı,(}i yoğun bir düşünce çabasına girişmek, bu ça­ baya temel olabilecek kaynak�ara başvurmak yerine, hazır yargıların <;ithali» yoluna gidilmektedir. Bu tutumun doğal bir sonucu olarak, kimi düşünür ve yazarların «aşıldığı» ileri sürülürken, gerçekte çoğu kez bu, «başkalarının» yargısını sınanvaclan almaktan başka bir anlam' taşımamaktadır. Böymiz

14


le

bir yargının, düşünce «ithaiinin», bizim düşünce yaşamı­ hiç bir şey kazandıramayacağı açıkür. Bu durum, yer­

mıza

gilerde olduğu kadar, övgüler açısından da geçerlidir. Başka deyişle yabancı bir düşünür ya

da

'J}azar övüldüğünde, kimi

zaman bu övgü, övenin kendi yargısı olmayıp,

«elden düş­

me» niteliğini taşıyabilmektedir. Bugün ülkemizde Lukacs için de <<artık aşıldığı», görüş­ leri üzerine çok yakından eğilmenin «.artık gereksiz olduğu» yolunda düşünce ve tutumiara raslanılmakt.adır. Oysa böyle bir yargıya varmaya her şeyden önce dilimizdeki kaynaklar henüz elverişli değildir;

dahası, ödünsüz olumlu bir yargı­

ya varabilmek açısından da aynı elverişsizlik ve yetersizlik söz

konusudur.

Kısaca

söylemek

istersek:

Lukacs,

ancak

bundan sonra ülkemizde giderek daha ciddi çalışmaların ko­ nusunu oluşturabfiecektir. Yukarda

iıeri sürdüğüm düşünceler açısından, Lukacs'ın

Estetik adlı yapıtı, düşünce yaşamımıza çok yeni ve geniş boyutlar kazıandırabilecek, yepyeni yollar açabilecek bir ağırlık taşımaktadır. Her şeyden önce bu dev yapıt -türlü konularda yöneltilmiş eleştiriler ne içerikte olursa oisun-, bir kuram oluşturmak isteyen çağdaş bir aydının ne zengin kaynaklara inmek zorunluluğunu duyduğunun, duyması ge­ rektiğinin canlı kanıtını sergilemektedir. Yaşamanın elli yılı aşkın

bölümünü bir

marksist ·estetik

kuramı

gel�ştirmeye

adayan Lukacs, Aristoteies, Epikür ve Plotinos'tan

başlayıp,

kimi zaman tarih öncıesi insanına inen, Bacan, Spinoza, Vico, Diderot, Schiller, Kant, Lessing, Goethe, vb. üzerinden ge­ çip Hegel'e, Marx'a, Lenin'e değin uzanan bir yolu, o yolun her t,aşını

özümseyerek, hiç bir zaman salt <<nakletmekle» ye­

tinmeyip, kendi düşünce evreninin pot.asında özgün biçimde yoğurarak aşma zorunluğunu duymuş bir büyük düşünür kişi­ liği ile karşımıza çıkmaktadır.

Böyle

bir kafanın,

Hegel'e

ve onun kökenlerine gereğince inilmeksizin Marx'ın anlaşı­

labi;eceğine inananların bulunduğu bir ülkeye öyle

sanırız

15


ki verebileceği epey ders vardır! Kendimizi acımasızca eleş­ tirmenin, ilerlemenin aydınlık yolunda atabileceğimiz adım­ ların en sağLamı oTxiuğuna inanarak, IYir örnek daha vere­ lim: Lukacs'ın bir büyük çağdaşı, Brecht, epik tiyatro kura­ mını ve uygulamasını, yeni bir çağın gerektirdiği tiyatroyu, kendinden öncekini, .yani «eskileri», <<dramatik tiyatroyu», sözcüğün tam anlamıyla «yutup sindirdikten sonra» yaT'ata­ bilmiştir; bu gerçeği, kuramsa� yazılarının pek çoğunda biz­ zat kendisi dile getirir. Yapıtın elden geldiğince koıay anlaşılmasını sağlamak amacıyla, her cildin sonıuna ayrı bir kavram ve ad "dizini ek­ lenmiştir. Kavram dizinini oluştururken yararlandığım başlı­ ca iki yapıt, Prof. Dr. Bedia Akarsu tarafından Türk Dil Kurumu için hazırlanan ve gerçekten mükemmel bir yapıt olan Felsefe Terimleri Sözlüğü ve Georg Klaus/Manfred Buhr tarafından hazırlanan Marxistisclı-Leninistisches Wör­ terbucıh der Philosophie (Marksist-Leninist Felsefe Sözlüğü) oldu. Bazı kavramları alışılmış olandan daha uzun açıkla­ malarla vermemin nedeni, ol.uşmakta olan f else/e dilimizin sözcük ve kavram birikimine «karınca kararınca» katToıda bulunabi�me isteğimdJen ileri geldi. Aynı şekilde birinci cildin başında yer alan zamandizinsel Lukacs biyografisini de, bu konuda küçük bir kaynak olur umuduyl'a, tamandizinsel ya­ şam öyküleri için alışılagelen ölçülerden biraz daha geniş tuttum. ***

Estetik gibi bir yapıtın çevirisi, hem yoğun, hem de ke­ sintisiz bir çahşm;ayı şart kılar. Böyle bir çahşma da, çeşitli açı;ardan rahat sayılabilecek bir ortamın varlığını gerektirir: Hiç kuşkusuz günlük yaşamın elverdiği ölçüde! Bu gerçeklerin ışığında, bu çalışma boyunca gücümün azalmasına, cesaretimi yitirmeme yol açabilecek her buna·

16


lımda bana yürekliliğimi yeniden kaaındıran iki can dostu­ na, her türlü üretici çabanın gönu;lü destekleyicileri Cem Duyguıu'ya ve Ahmet Ör;s'e, bi;incinde oldukları ve olma­ dıkları desteklerinden ötürü bumcıkta teşekkür etmeyi bir gönül borcu bilirim. AHMET CEMAL

17/2


LUKACS'IN

1885

YAŞAM!

György Szegredi Lukacs, 13 Nisan günü Buda­ peşte'de doğdu. Szeged bölgesinden olan ve Ma­ car Genel Kredi Bankası nın müdürlüğünü yapan babası, 1890 yılında Löwinger yerine Lukacs soya­ dım aldı ; 1891 yıl ında da kendisine soyluluk un­ vanı verildi. Lukacs'm annesi -genç kızlık adıy­ la Adel Wertheimer- Viyanalıydı. Lukacs, büyük burjuva koşullarında, toplumun çeşitli kesimle­ riyle rahat bir ilişki .içersinde bulunan bir aile çevresinde büyüdü. '

1902

daha lise öğrencisiyken dergilerde ilk yazılarını yayımladı. Magyar Szalon ve J övendö (Gelecek) dergilerinde tiyatro eleştirileri çıktı. Kendisi de bazı oyunlar yazma girişiminde bu­ lundu, ancak yazdıklarını yetersiz bularak 1903 yılında bu o y unl ar ın tümünü yakt ı. Tiyatro oyu­ nu türü, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen önce­ sine değin edebiyat eleştirisi ve estetik-kuram­ sal çalışmalarının odak noktası olarak kaldı. Li­ seyi bitirdikten sonra Budapeşte Üniversitesi'nde hukuk ve iktisat öğrenimine başlayan Lukacs, da ha sonra edebiyat, sanat tarihi ve felsefe dalla­ rina geçti. Dilthey ve Simmel' e karşı özel ilgi duydu. Luka cs

,

19


1904

Saiıdor Hevesi, Marcell Benedek ve Laszlô Ba­ noczy ile birlikte, Berlin'deki Freie Bühne (Öz­ gür Sahne) ve Antoine'ın TMatre Libre (Özgür Tiyatro) ini örnek alarak Budapeşte'deki Thalia tiyatrosunu kurdu. Bu tiyatro, Macaristan'da çağ­ daş bir tiyatro yaşamının doğuşu açısından önem­ li rol oynadı. Gorki, İbsen,

Strindberg,

Çehov,

Hauptmann ve Heijerman'ın yapıtlarının oynan­ ması -ki Lukacs ta birkaç yıl yönetici ve dra­ maturg olarak bu çabalara doğrudan katılmış­ tır-, özellikle o güne değin sanat yaşamının dı­ şında

bırakılmış

kitlesi olarak

olan

kazanma

proleter

sınıfını

izleyiei

çabası, Budapeşte'deki

tiyatro yaşamı için bir devrim niteliğini taşıdı.

1901 yılında hukukçu ve toplumbilimci Gyula

Pikler'in kurduğu Toplumbil.im Derneği'nin üye­ leri arasına Lukacs da katıldı.

1906

Huszadik Szazad (Yirminci Yüzyıl)

ve

Nyugat

(Batı) adlı dergilerde sürekli çalışmaya başladı. Toplumbilim iDerneği'nin organı olan Huszadik Szazad, Hk kez 1900 yılında, köktenci kentsoylu aydınların bağımsız dergisi olarak çıkmaya baş­ lamıştı; dergide gerek tinsel, gerekse güncel-poli­ tik yaşamın sorunları tartışılıyordu. 1908 yılında Hugo Veigelsberg,. Ernö Osvath, Miksa Fengö ve Lajos Hatvany'den

oluşan

bir

yazı

kurulunun

yönetiminde çıkmaya başlayan Nyugat dergisi, çıktığı dönem içersinde köktenci tutumdaki der­ giler arasına katıldı ve Budaıpeşte'deki edebiyat alanına gelen yenilikleri önemli ölçüde etkilediı. Lukacs'ın her iki dergiye yazdığı yazıların bir kısmı -Nyugat'a yazdığı yazılar arasında Nova­ liıs, Stefan George, Richard Beer-Hoıfmann, Sö­ ren Kirkegaard, vb.

20

üzerine kaleme aldığı de-


nemeler de ·vardır- 1906 yılında yazmaya baş­ ladığı A modern

dram a fejlödesenek törtenete a dlı

(Çağdaş Tiyatronun Gelişme Tarihi Üzerine)

yapıtına ön hazırlık çalışmaları niteliğini taşıdı.

1908

Çağdaş Tiyatronun Gelişme Tarihi adlı yapıtı­ na, Kisfaludy Derneği tarafından Krisztina Ödülü ' verildi. Yaıpıtın tamamı iki cilt halinde ilk kez 1911 yılında yayımlandı. , Yine bu yıl (1908) Lukacs ilk . kez Marx'm ve Engels'in yapıtlarını okumaya başladı. Yaz ayla-· rında Marx'ın Kapital'inin 1. cildi üzerinde ça­ lıştı. Ancak bu çalışmalarından bu dönemde bilgi kuramına ilişkin sonuçlara gitmedi.

1908/09

Bir süre Berlin'de kaldı. Friedrich-Wilhelm Üni­ versitesi'nde Georg Simmel'in ve başkaca hocaların de.rslerine devam etti. 1909 Yaz'ına değin, yeni çalışmalarının ışığında «Çağdaş Tiyatronun Gelişme

Tarihi>>nde

geniş

ö1çüde

değişiklikler

yaptı.

1909

Büyük Macar ozanı Endre Ady üzerine kaleme Yapıtında

ozanı,

«Devrimsiz kalan Macar devrimcilerinin

aldığı

çalışmasını

yayımladı.

ozanı»

olarak selamlamasıyla, bu büyük sanatçının anıl­ masında yeni bir dönem başlamış oldu. ayında Budapeşte Üniversitesi'nde Die Form des Dramas (Tiyatro Oyununun Biçimi) Kasım

adlı teziyle doktorasını verdi. Daha sonra Ber­ lin'e gitti.

1909-1911

Berlin'de kaldı. Bu arada İtalya, Almanya ve Fransa'ya geziler yaptı. Bu dönemde özellikle Kant, Fichte, Schelling, Hegel gibi Alman Klasik felsefesinin temsilcilerinin yapıtlarını okudu, da­ ha sonra Windelband, Rickert, Lask ve Husserl gibi düşünürlere eğildi.

21


1910

Budapeşte'de Megjegyzesek az irodalomtörteııet elmetenet elmeletehez (Edebiyat Tarihi Kuramı

Üzerine Düşünceler) adlı yapıtı yayımlandı. Bu çalışma, ilk denemeler kitabıyla, «Çağdaş Tiyat­ ronun Gelişme Tarihi»nin

kuramsal temellerini

bir araya toplar. Kış aylarında Lukacs , Budapeşte'de Ernst Bloch ile tanıştı. Bu tarihten sonraki yapıtlarında Gy­

örgy yerine Georg adını kullanmaya başladı.

1911

Lukacs, ilkbaharda bir süre kalmak üzere Flo­ ransa'ya gitti. Berlin'de Die Seele und die Formen (Ruh ve Bi­ çimler) adlı ilk deneme kitabı yayımlandı. Bu ya­

pıt, 1910 yılında A lelek es a fôrmak adıyla Buda­

peşte'de yayımlanan kitabın genişletilmiş baskı­ sıdır ve genellikle daha önce Nyugat dergisinde çıkmış olan denemelerin üzerinde yeniden çalı­ şılmış metinlerini içerir. Çağdaş Tiyatronun Gelişme Tarihi

Üzerine adlı

yapıt, Budapeşte'de iki cilt olarak çıktı. Yapıt.

18. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk on yılı arasındaki dönemin tiyatro sanatı üzerine bugüne değin yazılmış en zengin kapsamlı incelemedir.

1912

Lukacs'ın Berlin, Fransa ve İtalya gezileri.

1912-1914

Philosophie der Kunst (Sanat Felsefesi) adlı sis-

tematik bir yapıta ilişkin çalışmalar. Lukacs'ııı çalışmaları 1914 yılında savaş yüzünden kesildi ğinde üç bölümü tamamlanmış olan yapıt, Luk­ acs'ın ölümünden sonra bulunan biçimiyle yılında, toplu yapıtlarının landı.

1913-1918

16.

197:ı

cildi olarak yayım­

Lukacs , Bela Balazs tarafından haftada bir dü­

zenlenen ve <<l>azar Çevresi» diye anılan toplan tılara sürekli gitmeye başladı. Bu çevrede· dii-

22


zenli olarak felsefe ve edebiyat sorunları tartı­ şılıyordu. Lukacs ve Balazs'ın yamsıra, Lajos Fü­ lep, Anna Lesznai, Bela Fogarasi, Karı Mannheim, Arnold Hauser, Tibor Gergerly ve

Joszef

Revai

de gurubun üyeleri arasındaydılar. Lukacs'ın gi­ derek otlak. noktasını oluşturduğu guruba dev­ rimden önceki yıllarda alay etme amacıyla Szelle­ mek (ruhlar) adı takıldı. Lukacs ile birlikte, gu­ rubun başka bazı üyeleri, aynı zamanda «Top­ lumbilim Derneği»nin

üyesiydiler.

1917 yılında

kurulan Freie Schule für Geisteswissenschaften (Tinsel Bilimler Özgür Okulu), «Szellemek»in bir kuruluşudur.

1913

Lukacs'ın

Esztetikai Kultura

(Estetik

Kültür)

adlı kitabı Budapeşte'de, Athenaeum Yayınevin­ de yayımlandı. Lukacs'ın 1908-1911 yılları arasın­ da dergilerde çıkan yazılarını bir araya. getiren kitabın adı, yazılara temel olan düşünceyi dile ge­ tirir. Bu düşünceye göre sanatın yenilenmesi, an­ cak -bütünselliğin tek koruyucusu olan- ruhun kendi kendini gerçekleştirmesini sağlayabilecek kişilerden oluşan bir toplum tarafından sağlana­ bilir. Lukacs, 1909-1913 yılları arasında Balazs'ın yapıt­ ları üzerine kaleme aldığı yazıları, 1918 yılında ' bir kitapt a birleştirdi.

1913 yılında Heidelberg'e giden Lukacs, Max We­ ber ile dost oldu ve ünlü <<Max Weber Çevresi»ne (Max Weber-Kreis) girdi. Emil Lask, Stefan Geor­ ge ve Friedrich Gundolf gibi adlarla tanıştı. He­ inrich Rickert ve Wilhelm Windelband'ın ders­ lerini dinledi.

1914

İlkbaharda Jelena Andrejewna Grabenko ile ev­ lendi. Yıl sonlarına doğru -büyük bir olasılıkla

23


doçentlik tezi .niteliğinde olmak üzere�, Dosto­ yevski üzerine büyük bir monografi hazırlamayı planladı. Bu çalışma, 1915 yılında Lukacs'ın as­ kere çağrılmasıyla yarıda kaldı, bir daha da ta­ mamlanmadı. Yapıtın yazılmış olan kısmı, giriş bölümü, 1916 yılınd a Die Theorie des Romans (Roman Kuramı) başlığıyla Max Dessoir'm «Es­

tetik ve GeneL Sanat Bilimi Deı:gisi»nin (Zeit­ schrift für A esthetik und allgemeine Kunstwis­ senschaft) 2. cildinde yayımlandı. 1914/15

İ..ukacs, Hegel üzerine incel emelerini derinl e ş­ .

tirdi. Marx'la çok daha yoğun biçimde ilişki kur­ du, özellikle Marx'ın gençlik döneminin ürünü olan fels efe yazılarına ve E,konomi Politiğin E'ieştirisi­ ne Giriş (Einleitung zur Kritik der politischen Ökono mie) e eğildi. Gerek bu dönemde, gerekse bu dönemi iz leyen yıllarda Ervin Szabö'nun sen­ dikalis t- anarşist eğilimleri ile Rosa Luxemburg'un savaş öncesi yazılarının Lukacs üze rindeki et­ kisi büyük oldu. 1915

Askere çağrılan Lukacs, Budapeşte'ye gitti. An­

1916

Bir süre Heidelberg'te kaldı. 1914 y ılında yarım

c ak çürüğe çıkarıldı. bıraktığı Philosophie der Kunst (Sanat Felsefesi)

adlı çalışmasına yeniden başladı.

Tümüy le

ye­

ni bir metin oluşturdu. Beş bö lü mü kapsamakla

b irlikte

,

henüz tamamlanmamış dur um da olan bu

çalışmayı -çalışma Heideıberger Aesthetik (Hei delberg Estetiği) adıyla bilinir__:, 1918 yılında do­ çentlik

tezi

olarak

_

Heid elberg Üniversitesi 'ne

sundu. Yapıtın Die Subje,kt-Objekt-Beziehung in

der Aesthetik (Estetikte Özne-Nesne Bağıntısı) adını taşıyan üçüncü bölümü, 1917 y ılında Logos dergisinde (VII, 1, 1917-1918) y ayi mlandı 24

.

Yapı


tamamı, 1971 Te mmuz'u nda , Lukacs'ın ölü­ münden s onra k alan bel geler arasında bulundu. Budapeşte. Heide1berg. Lukacs, aynı yılın sonunda kesin olarak Buda­ peşte'ye döndü. Karı Mannheim, Arnold Hau s er , Ervin Szabô ve Bela Fogarasi tarafından kurulan Freie Schule für Geisteswissenschaften (Tinsel Bilimler Özgür Okulu) de e1ıhik üzerine konuş­ malar yaptı. Okulun 2. yarıyıl ders· programında Lukacs'tan ve okulun kurucularından başka, Frig­ yes Antıal, Zoltan Kodaly, Bela Bartok ve San­ d or Varjas ıgibi adlar da öğretim üyesi olarak bu­ lunmaktaydı. Georg Lukacs, 25 Mayıs tarihinde Heidelberg'­ teki Ruprecht Kari Üniversitesi'ne (tam adı: Grossherzoglich Ba dis che Rupreoht-Karl-Univer­ sitaet) felsefe dalında öğretim üyeliği yapmak üzere başvurcju. Önerdiği ders programı şöyleydi: 1. Sören K ir kegaar d ' ın Heg el eleştirisi, 2. «Ge­ çerlilik» (Gelten) ile «gereklilik» (Sollen) ara­ sındaki ayrım, 3. Görüngübilim (Phaenomenologie) ve transsendental felsefe. Bu başvuru üzerine dekan, Lukacs'a, «. . . Felsefe fakültesinin günün kş o ulları içersinde bir yabancının, hele Macar uyruklu biı:inin doçentliğine izin veremeyeceğini», bildirdi. Balazs Be;a es akiknek nem kell (Bela Balazs ve İstem edikleri) a:dlı yapıt G yoma'da yayımlandı. Kasım sonu, ya da Aralık başında Bela Kun ile ilk karşılaşma. Aralık ayı ortalarında Lukacs, 20 Kasım 1918 ta­ rihinde Bela Kun tarafından kurulmuş olan Ma­ car Komünist Partisi üyesi oldu. Yıl s onun da ise tın

1916/17 1917

1918

25

.


aynı partinin bilimsel araştırmalar dergisi Inter­ nationale nin yazı işleri kuruluna girdi. Lenin'in Devlet ve Devrim adlı yapıtını okudu. Yılın başında Der Terror als Rechtsquelle (Hukuk Kaynağı Olarak Terör) adlı incelemesi çıktı. Lu­ kacs, Roman Kuramı'nın hazırlık çalışmalarında ve Der Bo�schewismus als moralisches Problem (Ahlak Sorunu olarak Bolşevizm) adlı makale­ sinde olduğu gibi, bu incelemesinde de tarihte kaba gücün rolü sorununu ele alır. Şubat ayında, Bela Kun'un tutuklanmasından son­ ra Lukacs, Macar Komünist Partisi'nin Merkez Komitesine alındı. Başka yöneticilerle birlikte 1919 Mayıs'ında yapılacak silahlı ayaklanmayı !hazırladı. 21 Mart 1919 tarthinde Sosyal-Demok­ rat Parti'nin Komünist Partisi ile birleşmesi, Lenin'e göre «Macaristan'da devrimin alışılma­ dık özgün bir biçimde gerçekleşmesini» sağ İ adı; Lukacs is.e Parıtei und Klasse (Parti ve Sınıf) adlı incelemesinde aynı olayı «yalnız Macar pro­ leter sınıfının yaşamında değil, ama dünya dev­ riminin gelişmesinde tarihsel önem taşıyan bir olay» diye nitelendirdi. Haziran ayı ortalarından başlayarak Bela Kun yönetiminde kurulan cumhuriyet döneminde eği­ tim konularında tek yetkili halk komiseri oldu. Daha sonra 5. kızıl tümenin siyasal komiserliğine getirildi. Laszlô Rudas'ın yönetimindeki Viirös Üjsag (Kızıl Gazete) de ve Lajos Kassak tarn­ fından çıkarılan Ma (Bugün) gazetesinde düzenli olarak çalıştı . Haziran'ın ilk yarısında Romanya cephesindeki siyasal komiserlik görevinden döndü. «Karı Marx İşçi Üniversitesi»nde <<Eski vt• Ytmi '

1918-1919 1919

26


1919-1929

Kültür» üzerine iki ders verdi. Bu derslerinde· Marx' a ilişkin anlayışında henüz varolan idealist çizgileri de dile getirdi. Taktika es Etika (Taktik ve Ethik) adlı kitabı Budapeşte ' de yayımlandı. Cumhuriyet yönetiminin devrilmesinden sonra Lu­ kacs, illegal olarak çalışmaya başladı. Budapeşte­ deki illegal çalışmaların yönetimi Lukacs'm ve siyasal polisin eski yöneticisi olan Otto Korrvin'in elindeydi. Korrvin, 1919 Ağustos'unda tutuklandı, 1920 yılında da öldürüldü. Lukacs, Eylül ayında Viyana'ya kaçtı. Ekim ayında bir geri verme istemine uyan Avus­ turya makamlarınca tutuklandı. Çeşitli Almanca gazetelerde bu olay üzerine <<Georg Lukacs'ı kur­ tarın!» başlığıyla bir bildiri yayımlandı. Bildirinin altında F .F. Baumgarten, Richard Beer-Hofnıann, Richard Dehmel, Paul Ernst, Bruno Frank, Ma­ ximilian Harden, Alfred iKerr, Heinrich Mann, Thomas Mann, E. Preetorius, K. Scheffler gibi imzalar vardı. Bu bildiri üzerine Lukacs, 1919 yı­ lı sonunda salıverildi. Viyana'da kaldığı süre boyunca Macar Komü­ nist Partisi'nin yönetici üyesi olarak siyasal ça­ lışmalar yaptı . Bu arada birkaç kez gizliee Macaristan' a gitti. Macar Komünist Partisi içersinde yıllar süren çe­ kişmeler sırasında Johann Hirossik, Jozsef Re­ vai ve başkalarıyla birlikte Landler fraksiyonun­ dan yana ç1ktı. Th o mas Mann ile ilk kez karşılaştı. Viyana'da c;ıkan Proıetar dergisiyle, 1920 ve 1921 yıllarında Gerhart Eisler tarafından yine Viya­ na'da çıkarılan ve kurucuları arasında Lukacs'ın ·

1919 1920/21

27


1920

1921 1921/22

1922/24 1922/23

1922

da bulunduğu ve sorumlu yazı işleri müdürlü.ğü­ nü yaptığı KommuniS mus. Zeitschrift der Kom­ munistischen Internationale für die Laender Südosteurıopas .(Komünizm. Komünist Enternas­ yonalin Güney Doğu Avr�pa Ülkeleri İçin Dergi­ si) adlı dergide çeşitli makalelerin yayımlanma­ sı . Komünizm dergisinde yayımlanan makalelerin bir kısmı çok değiştirilerek 1922 yılında Geschich­ te und Klassenbawusstsein (Tarih ve sınıf bilin­ ci) adlı yapıta alındı. Lukacs'm Komünizm dergisinde yayımlanan <<Zur Frage des Parlamentarismus» (Parlamentarizm Sorunu Üzerine) adlı makalesi Lenin'in. Lukacs'ı solcu radikal antiparlamenter tutum takınmakla suçlamasına yol açtı . Temmuz ve Ağustos ay­ larında Georg Lukacs parti tarafından Komü­ nist Enternasyonal'in İk i nc i Dünya Kongresi için Mosıkova'ya delege olarak gönderildi . Roman Kuramı adlı yapıt Berlin'de yayımlandı. Aym yıl Lukacs, sonradan ikinci eşi olacak olan Gertrud Bortstieber ile tanıştı . Lukacs Komünist Enternasyonal;in Moskova'da­ ki kongresinde Lenin ile karşılaştı . Lukacs Macar Komün i st Partisi içindeki Landler Grubunca çıkartılan Vörös Ujsag dergisinde çe­ şitli makaleler yayımladı . Vi y an a Rote Fahne (Kızıl Bayrak) de özellikle felsefe tarihine ve edeb iyat tarihine ilişkin çeşitli yazı­ ların yayımlanması. Tarih ve Sınıf Bilinci'nin kaleme alını�ı. Mayıs ayında Thüringen Ormanı'nda ilk «Yaz. Akademisi» toplandı. Katılanlar: Korsch. F. We­ il,. R. Sor,ge, Luka cs Wiıttfogel, ·I•'ogıırasi, Mas.

,

28


1923

1924

sing, Schmücker , Frank , Pollock, Biehan, Gum­ pers, Roninger, Alexander , Süskind, Futumoto . Tarih ve Sınıf Bilinci Berlin'deki Malik yayınevin­ de <<Kleine revolutionaere Bibliothek» (Küçük Devrimci Kitaplık) in dokuzuncu cildi olarak ya­ yımlandı ve derhal büyük tartışmalara yol açtı. Macar Komünist Partisi'nde Landler Gurubunun bazı ünlü üyeleri Gurubun Lukacs'a karşı açıkça harekete geçmemesinden ötürü bir bildiri yayım­ ladılar. Tarih ve Sınıf Bilinci, Komünist Enter­ nasyonal içinde revizyonist eğilimlerden ötürü başlıca saldırı noktalarından birini oluşturdu . 17 Haziran - 18 Temmuz : Lukacs Komünist En­ ternasyonal' in V. Dünya Kongresi'nde şiddetle eleştirildi. Lenin . Studie über den Zuzammenhang seiner Gedanken . (Lenin. Düşüncelerinin Bağlamı Üze­ rine İnceleme) adlı yapıtın Viyana'da, Malik ya­ yınevinde çıkışı. Aym yayınevi bu kitapla birlik­ te <<Bilimsel ve Toplumsal Dizi» sini başlatmış oldu. Moses Hess und die Probleme der idealistischen Dialektik (Moses Hess ve ldealist Diyalektik So­ runları) adlı yapıtın yayımlanması. Archiv für die Geschichte des Sozialismus und der Arbeiterbewegung (Sosyalizmin ve İşçi Hareketinin Tarihine İlişkin Arşiv) için felsefi ve politik-tarihsel nitelikte çeşitli yayınlar. Lukacs bu çalışmaları özellikle şu açıdan önemli bulur :. «Bu çalışmalarla kendimi yabancı görüşlerden bağımsız kılarak gelecekteki bana özgü yolu ay­ dınlatmaya çalıştım.» (Tarih ve Sınıf Bilinci'nin ön sözünden . ) Lukacs yıl sonunda Macar Komünist Partisi'nin ,

1926

1926/29

1928

29


II. Kongresi için «Thesen über die politische und · wirtschaftliche Lage in Ungarn und über die

1 929

1930 1930/31

1931

30

Aufgabe der Kommunistischen Partei Ungarns (Macaristan' daki Politik ve Ekonomik Duruma ve Macar Komünist Partisi'nin Görevlerine İliş­ kin Tezler) başlıklı bir bildiri hazırladı. Bu bildiri daha sonra Blum Tezleri adıyle ün kazandı. Bildiri Parti çevrelerinde büyük eleştiriler le kar­ şılaştı. Lukacs üç ay süreyle Macaristan 'da ka­ lışını resmi makamlardan gizledi . Thomas Mann , Avusturya Başbakanı Ignatz Seipel' e yönelttiği bir açık mektupla Lukacs için sığınma hakkı · istediyse de sonuç alamadı. Avusturya'dan çıkarılan Lukacs Moskova'ya gitti . Moskova'ya yerleşen Lukacs Marx-Engels-Lenin Enstitüsü'nde Rjasanow 'un yönetiminde Marx'ın ve Lenin'in yapıtlarının toplu yayımında çalıştı. Bu çalışmalar sırasında Marx'ın Ökonomisch-Phi­ losophische Manuskripte (Ekonomi ve Felsefe Yazıları) adlı yapıtını okudu . Lukacs bu süre için­ de <<lVloskauer Rundschau» da çağdaş Sovyet ede­ biyatı üzerine makaleler yayımladı. Der junge Hegel (Genç Hegel) adlı yapıtın ilk taslağına başladı . Moskova'dan Berlin'e geçti . Bir süre Alman Ya­ zarlar Birliği'nin Berlin şubesi yöneticiliğini yap­ tı. Çeşitli konferanslar verdi, tanınmış bir edebi­ yat kuramcısı olarak Yazarlar Birliği'nin orga­ nı olan Linksk'!l-rve de çalıştı. 1931/32 yıllarında Johannes R. Becher ve Aladar Komjat ile prole­ ter devrimci yazarların oluşturacağı federasyona ilişkin bir program hazırladı. Berlin'de kalması siyasal çalışma yapmaması koşuluna bağlı oldu­ ğundan, toplantılarda Keller adını kullandı.


Düsseldorf, Köln ve Frankfurt'da faşist ideoloji ve edebiyat kuramı üzerine konferanslar verdi . Yine bu sıralarda Bertıhold Breclıt ile tanıştı . Linkskurve de Shaw, Hauptmann ve Goethe üze­ rine yazılar ya yımladı. 1932 · 1933

1933-44

Internationaıe Literatur (Uluslararası Edebiyat) adlı dergide çalı şmaya başladı. Genç Hege ı in ilk taslağını tamamladı. Mart ayında sınır dışı edildi ve Çekoslovakya'dan ge­ çerek Sovyetler Birliği'ne gitti. Uiuslarcirası Ede­ biyat dergisinde (No. 2/1933) Mein Weg zu Marx (Beni Marx'a Götüren Yol) adlı otobiyografik ya­ zısını yayımladı . Sovyetler Birliği . Lukacs bu süre içersinde Blum Tezleri nin kuramsal temelleri üzerinde gerçekçi­ lik anlayışını geliştirdi . Edebiyat tarihine iliş­ kin araştırmaları bu dönemde kaleme alındı . Çe­ şitli dergilerde basılan bu çalışmalar 1945 ' den sonra çoğu yeniden işlenerek Almanca yayımlan­ dı. Lukacs sırasıyle Moskova Komünist Akademisi' nin Dil ve Edebiyat Enstitüsü'nde ve Felsefe Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nde çalıştı. Bu ku­ rumlar 1936 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyet­ leri Birliği Bilimler Akademisi'yle birleştirildi. Lukac s 1944'e kadar bu akademinin Felsefe Ens­ titüsü'nde çalıştı. Uluslararası Edebiyat dergisinde kesintisiz çalıştı . Literaturnyj kritik (Edebiyat ve Eleştiri) dergi­ sinde sürekli çalıştı . Çalışmalarının büyük bir kısmı ilk kez bu dergide yayımlandı. 1930'larda Lukacs 'ın ve Ufscıhitz'in önderliğindeki «Yeni Akım» ın ve onun organı Edebiyat ve Eleştiri dergisinin başlıca amacı halk toplumbiliminin bir '

'

1933

1933-45 1933-39

31


yana bırakılması ve burjuva edebiyat mirasının benimsenmesine elverişli yöntemlerin geliştiril­ mesiydi. 1933

Edebiyat ve E le ş tiri dergisinde <ill ışavurumcu­

luğun Büyüklüğü ve Çöküşü» adlı yazısı yayımlan­ dı. Lukacs bu incelemesinde d ışavurumculuğu kapitalist toplumun bir çöküş belirtisi olarak alır ve dışavurumculukla faşizm ideolojisi arasında doğrudan bağlantı kurar. 1934

Lukacs , Bilimler Akademisi'ne alındı. Ocak ayın­ da Üçüncü Rönesans ; Faşist Estetiğin Öncüsü Olarak Nie tzsche adlı inceleme Literaturnaja ga­ zeta (Edebiyat Gazetesi) da yayımlandı . Aynı dö­ nemde Çağdaş Alman Edebiyatında Gerçekçilik, Heinrich Heine ve Schiller-Goethe Mektuplaşma­ sı, çalışmaları arasında yer alır.

1 935

Lukacs birkaç yıl süreyle Sovyet Yazarlar Bir­ liği'niri Dışişleri Komisyonu'nda, Alman Antifaşist Yazarlar Gurubu'nda çalıştı . Önemli yazıları : Es­ tetikçi Olarak Schiller, Hölderlin'in Hyperion'u. Edebiyat Kuramcısı ve Edebiya.t E le ş tirmeni O­ larak Friedrich Engels, Balzac'ın 'Köylüler'inc Önsöz, Thomas Mann ve Edebiyat Mira sı .

1936

İlk ayların önemli çalışmaları : Ste n dha l in Eleş­ tirmeni olarak Balzac, Sanatsal Tiplerin Audın Fizyonomisi. '

Lukacs bu dönemde Rusya'daki biçimcilik-doğal­ cılık tartışmasına Anlat mak ya da Tanımla mak adlı denemesiyle katıldı. Bu incelemesınde ger­ çekçi biçimlemeye ilişkin yöntem konu sundaki an­ layışını açıkladı ve bu al)layışı, yalnızca yüzey­ sel görünüşleri kapsamına alan doğalcı yazma biçimlerinden kesin çizgilerle ayırdı .

32


1936-31 1937

1938

Der historische Roman (Tarihsel Roman) adh yapıtın yazılışı. 19. Yüzyılın Edebiyat Kuramları ve Marksizm adlı kitap Moskova'da yay;ımlandı . Tarihsel Roman, Edebiyat ve Eleştiri dergisinde parça parça ya- . yımlandı . Lukacs Alman Klasik felsefesiyle marksist felsefe ve burjuva edebi yat mirası üzerine bir dizi kon­ ferans verdi. Moskova'da Macar sürgünlerinin çıkardığı Uj Hang (Yeni Ses) dergisinde Alman Antifaşisti.erinin Tarihsel Romanının Aynasında Liberalizm ile Demokrasi Arasındaki Savaş adlı inceleme yayımlandı. Lukacs Haziran ayında Kla­ us Mann'ın ve Bernhard Ziegler'fo. makaleleri YıÜZÜnden Das W�rt (Sözcük) dergisinde başlayan ünlü «Dışavurumculuk Tartışması»na (Expressi­ onismus-Debatte) katıldı. Aynı tartışmaya Ernst Bloch, Hanns Eisler ve savaştan sonra da Bert­ hold Brecht katıldılar. Lukacs <�s geht um den Realismus» (Konu Gerçekçilik) adlı yazısında çe­ şitli «öncü» akımlarla kendi gerçekçilik anlayı­ şını karşılaştırdı. Eleştirel gerçekçiliğin gelenek­ lerine yönelişi faşizme karşı yürütülen savaşta tüm demokratik ve sosyalist güçlerin birleşmesi koşullarıyle bağdaştırdı. Bu bağlam içersinde hal­ ka dönüklük kategorisi Lukacs'ın gerçekçilik an­ layışı içersinde bir ağırlık noktası oluşturdu. Dı­ şa-vurumculuk tartışmasının başlamasından sonra Anna Seghers ile Georg Lukacs arasındaki mek­ tuplaşmada Anna Seghers özellikle «Konu Ger­ çekçilik» adlı yazıyı çıkış noktası aldı. Lukacs'ın gerçekçilik anlayışını dar sınırlar içersinde dü­ şünmesine ve antifaşist savaşı yozlaşmaya karşı savaşla bir tutmasına kesinlikle karşı çıktı.

33/3


Lukacs'ın Marx und das Probıem des ideologisc­ hen Verfalls (Marx ve İdeolojik Yozlaşma So­ runu) adlı inceleme 1930 'da parça parça Yeni Ses dergi sinde çıktı. Lukacs burada sanatın ve edebi­ yatın,

üstyapının biçimleri

olarak burjuvazinin

ideolojik yozlaşmasına bağlı bulunduğunu ve ka­ pitalist toplumda gerçekçi sanatın ancak burju" vazinin yükseliş

dönemine kenetlenebildiği tak­

dirde doğabileceğini s avunur . 1939

Bu yılın önemli çalışmaları : İk inci Sana t çı Tipi

Üzerin e, Anna Seghers-Georg Lu ka c s Mektup­ laşması, Got tfried Keiler, Yazarın Sorumlu l uğu Ü zerine . K istorii reaıizma (Gerçekçiliğin Tarihi Üzerine) adlı kitaıp Moskova'da yayımlandı . Kitap 1934-38 arasında Alman klasik edebiyat mirası, Balzac, Stendhal, Tolstoy ve Gorki üzerine yazılan dene­ meleri kapsar . Bu deneme l er 1951 ve 1952 yıl­ larında Deutsche Realisten des 19. Jahrhunclerts ( 1 9 . Yüzyılın Alman G erç ekçileri ) , Balzac und der fransözische R eaıismus (Balzac ve Fransız Ger­ çekçiliği) ve Der russisch e Realismus in der W elt­ literatur (Dünya Edebiyatında Rus Gerçe k <; i l iği ) adlı kitaplara alınmıştır.

1944 1945

Lukacs Aralık ayında Budapeşte'ye döndü .

Budap eşte Üniver s it esi' nde e stetik sefesi

profesörlüğüne

atandı .

ve

kültü r fel­ üye­

Parl cı nwn t o

liğine seçildi . Macar Bilimler Akad em i s i ' ı ı t · a lındı. 1 946

Önemli çalışmalar : Büyük Rus Gerçekçill'ri. Goet­ he ve Çağı . Karl Jaspers ile «Genel Avrupa Tartışma» .

Lukacs

bu

An lııyışı Üzeri n e

tartış m ı ı d ı ı

Tezleri'nde vurguladığı tezi yeıı idl·ıı sosyal izmin ve 34

demokra s i n i n ,

d:ılı;ı ele

Blum alarak

ortıı k düşmanları


faşizm

karşısında

bağlaşması

zorunluğunu

be­

l irtir .

1947

Goethe ve Çağı adlı kitap Berlin'de yayımlandı. Tarihsel Roman ve Burjuva Felse fe sinin Bunalımı adlı yapıtlar Budapeşte 'de ç ıktı Lukacs Ağustos ayında «Barışı Korumak İçin Kül­ .

1948

türle

Uğraşanların Dünya

Kongresi»ne

katıldı .

«Aydınların Sorumluluğu» başlıklı konuşmasında dünya aydınlarını emperyalist ideolojiler karşı­ . sında ortak savaşa çağırdı .

Bu yılın önemli çalışmaları : Genç He gel, Yeni Bir Macar Kültürü İ çin Yeni Demokrasilıerde Marksist Felsefenin Görevleri, Gerçe k çi lik Üze­ rine Denemeler, Edebiyat Tarihçisi Oiarak Karl Marx ve Friedrich Engels. Lukacs 20 Ocak'ta .Paris'te düzenlenen <<lfegel A­ raştırmalarının Yeni Sorunları» konulu konferan­ sa katıldı . Dünya Edebiyatında Rus Gerçekçiliği ve Thomas Mann adlı kitapları Berlin'de yayımlandı . Ma­ ,

1949

caristan'da Lukacs'ın

1945'den

sonraki yapıtla­

rında belirginleşen eğilimlere ilişkin olarak geniş kapsamlı bir tartışma başladı .

1950 1951

Goethe ve Çağı Ber lin 'de yayımlandı. Macar Yazarlarının I. Kongresi'nde k end isi ne yö­ neltilen sert eleştiriler Lukacs'ı siy asal

1953-56

yaşamdan

o ı. Deutsche Zeitschrift für Philosophie (Alman Fel­ sefe Dergisi) de Aklın Yıkılması, Esteti ğ in Tarihi ve Estetik Bir Kategori Olarak Ö ze l lik konul arın­ ç ek il me y e

z r lad

da bir dizi makale yayımlandı .

1957

Buda peşte' de bilimse l çalışmalarına yeniden yo­ ğun biçimde eğilen Luk8.cs ağırlık nokta smı Es. tetik adlı yapıtının birinci bölümü olan Estetiğin

Kendine Özgü Yapısı na kaydırdı . . '

35


1958

Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde Lukacs'ı� ya­ pıtları eleştirel

1963

Estetiğin

yıöntemle ele alındı .

Kendine Özgü Yapısı (Estetik Bölüm l)

Luchterhand yayınevinde yayımlandı.

1966 1968 1970

28 Nisan' da karısı öldü. cilt olarak İ spanyolca yayımlandı. Aynı yapıt Japo nc a yayımlandı. Ağustos'ta Lukacs ' a Goethe Ödülü verildi . Ka­

1971

George Lukacs 4 Haziran tarihinde Budapeşte'de

Estetik dört

sım'da kanser teşhisi kondu . öldü .

36


B İ R İ N C İ B Ö L Ü M Günlük yaşamda y ansı tmanın sorunları

Aşağıdaki açıklamalar hiç bir şekilde günlük düşün­ cenin felsefe -özellikle de bilgi kuramı(t)- açısından tam

bir çözümlemesini yapmayı amaçlamamaktadır . Bu açıkla­ maların, sözü edilen ortak düzeyden, başka bir deyişle gün­

lük yaşamdan kaynaklanan bk ayrımın, yani' gerçekliğin sanat yoluyla yansıtılmasıyla bilim yoluyla yans ıtıl ması ara­ sındaki ayrımın tarihçesini vermek gibi bir amacı da yok­ tur . Konumuz açısından ortaya çıkan en büyük güçlük, bu alanda

ön

çalışmaların

y okl uğundan

doğmaktadır .

Çünkü

bilgi kuramı bugüne değin günlük düşünce ile çok az ilgilen­

miştir. Her türlü burjuva bilgi kuramının, özellikle tüm idealist bilgi kuramlarının belirleyici özelliği, bunların bir yandan bilginin oluşuna ( genesis'e ) ilişkin tüm sorunları s anbiliinin

(antropolojinin) ,

vb .

bilimlerin

alanına

in­

itmesi,

öte · yandan da araştırma konusu olarak yalnızca gelişme çizgisi doruğa varmış ve en katıksız bir biçim içe�sinde olan

bilimsel bilgiyi almasıdır . Bu tutumda aş ırılığa kaçılması ı

Bilg i

( E rke n nt n i s),

nesnel

g e rçekliğ in so n u c u d u r.

i nsan

b iH n c inde

yansı­

B i l g i k u raım ı (Erkenntn ls.t­ heoııie) ise, b i lg i o l g u s u y l a b i lm e o l ayı n ı i n c e l ey en , felsefe iç e rsinde bel l i ölçüde bağ ı m s ı zl ı ğ a sa h i p genel b i r b i l i m dal ı d ı r. Bilgi n i n kayn ak­ l a rı, kollusu, tem e l l eri, bilgi üzeri n d ek i etkin iti c i g ü ç ler, biç i m ve yön­ temleri, b u bil i m dal ı n ın inceleme a l an ı n a giren başl ı c a k on u lar­ ma s ı oluşu m u ve b u

dır.

(�N.)

o l u ş um u n


yüzünden fen bilimlerinin dışında kalan , «sağın bilimler» (exakte Wiss enschaf ten : Denetlenebilir , ölçü ve hesaplara dayanan bilimler) niteliğinde olmayan bilimlerin, örneğin ta­ rih bilimlerinin bilgi kuramı açısından çözümlenmesine çok geç girişilmiştir . Bu yapılırken de izlenen yöntemin akıldışı niteliğinden ötürü ilişkiler açıklanacak yerde daha karışik bir konuma sokulmuştur Estetiğin özüne ilişkin araştırmalar da gerçekliğin estetik yoldan yansıtılması sorunuyla çok en­ der ilgilenmiş , çoğu kez yalnızca yaşam ve bilim karşısında estetiğin konusunun soyutluğunu vur gu lamakla yetinmiştir. Metafizik düşünce , özellikle böyle sorular karmaşıklığı içer­ sinde bilginin karşısına aş ıl mas ı olanak s ız en g elle r diker. Çünkü metafizik düş!incenin eveti ya da hayırı, gerek ya­ şamda, gerekse özellikle sanatin tarihsel-toplumsal oluşu (genesis 'i) dönemlerinde çözülmesi gerekli sorunlar olarak krş ım ıza çıkan geçişlerin biline bilirliğini yadsır . Bu alan­ da bir başka engel de oluş (genesis) ve geçerlilik sorunları­ nın katı biçimde kar ş ı karşıya konulmasının metafizik ka­ rakteridir . Bu tür sorunl ar ın araştırılması için tarihsel sis­ tematik bir yöntem geliştirmek, ancak diyalektik maddeci­ liğin ve tarihsel maddeciliğin başarabileGeği bir girişimdir . Genel yöntembilimsel (metodolojik) sorunsal bu temel üzerinde ele alındığında, doğal olarak karanlık bir yanı yoktur. Aşağ ıda bu konuda ileri sürülecek soruların ne denli aydınlatıcı olabileceği araştırılmaya çalışılacaktır. Yal­ nız genel bakış açısını şimdiden belirtmekte . yarar va rdır : Nesnel gerç ekliğin bilimsel ve estetik yans ıtılma s ı tarihsel ge li şim süreci içersinde belirginleŞen, ince ayrıntıları gide­ rek dıaha çok ortaya çıkan . iki y ansıtma biçimidir ; bu biçim­ ler, te melini de, son gerçekleşme noktasını da yaşamın kendi­ s inde bulur . Özellikleri, toplumsal iŞf�vlerinin olanaklar öl­ çüsünde giderek sınırları belli ve eksiksiz bir d üzeye var­ masını sağlayan yönün doğrultusunda oluşur. Bu n edenle bu yansıtma biçimleri, olduık ça geç gerçekleş m i ş olan bilimsel .

a

,

'

38


ya da estetik genelliklerinin temelini yaratan katıksızlıkları

içersinde, n%fiel gerçekliğin yansıtılmasının iki uç noktası­

bü- iki' -�·��;--;��i.inü- Q!­ taşıd!r . Demek ki bilimsel ve estetik yansıtmanın katıksızlı­ iı bir yandan günlük-- yaŞamin anlaşılması güç , kar��şık tVçiml erinden kesin sınırlarla ayrılır, öte yandan da bu sı­ nırlar sürekli olarak birbirine karışır . Çünkü her iki yansıtdır . G�]_ük yaşam�n gerçekliği ise ·

�,-a._J:2M;j�-- .gün_I.ü_t _ Y.�Şam__ı�-J�.�E-E'.��in meJ�E�D- �-d��-?Ei J5k!'

ikisinin d e i§levi bu yaşamın sorunlarma çpıüm ggJiı:me.kt;k,__ Günl ük yaşam içersinde iki yansıtma biçiminin çok sa­ _

yıdaki so n uçları, yine günlük yaşamın anlatım biçimleri ile karışır . bunları daha kapsamlı, ayrıntılarını daha h2lirgin ,

zengin ve derine iner nitelikte, vb . kılar , böylece de doğru­ dan doğruya günlük yaşamı daha yüksek bir gelişme düze­

yine ulaştırır . Gerek bilimsel yansıtmanın gerekse estetik yansıtmanın gerçek anlamda tarilisei - sistematik oluşunu ( genesis 'ini) bu karşılıklı ilişkiler aydınlığa kavuşturulma­

dan düşünebilmek gerçekten olanaksızdır . Bundan ötürü bu

alanda doğan sorunların felsefe anlamında kavranabilmesi için, gerek günlük düşünceye ilişkin karşılıklı ilişkilerin , ge­

rekse birbirinden

ayrılan her iki yansıtma biçiminin öz­

gün özelliklerinin gözden uzak tutulmaması şarttır . Ancak yansıtmanın felısefe açısından araştırılmasının varlığı kesinlikle gerekli bir koşültCvardır v�

·ı;;··"küŞUi�

özgful--sorunlarına eğilinmezden önce, temellerinin en genel anla mda ortaya konulması kesinlikle gereklidir. Eğer her üç yansıtma türünü, başka deyişle günlük yaşamdaki, bilim­

deki ve sanattaki yansıtmayı farklılıkları açısından araş­ tırmak istiyorsak , o zaman her üçünün.. de aynı gerçekliği yan­ sıttığını sürekli olarak göz önünde bulundurmak zoFund;:��­

duğumuzu unutınamalıyız .

..Srriı<li günlük düşüncenin kısa bir çözümlemesine yöne­ lirsek , daha önce sözünü ettiğimiz ön çalışma eksikliğinin yanı sıra başka güçlükleri de belirtmemiz gerekir ; bu güç39


lükler hiç kuşkusui, en azından kısmen, insanoğlunun ya­ şamının en büyük kesimini oluşturan günlük yaşamın felse­

fe aç;ısı.rıdan bu denli az incelenmesine yol açmıştır . Belki de başlıca güçlük, gÜ.nlük yaşamın, bilim ve sanat alanından

farklı olarak, bir bütün oluşturan nesnelleşmeler tanımama­

sından ileri gelmektedir . Bu sözler , asla günlük yaşamın

hiç nesnelleşme tanımadığı anlamında yorumlanmamalıdır.

Çünkü nesnelleşme (Objektivation) olmaksızın insanoğlunun yaşamını, düşünmesini ve duymasını, uygulamalarını ve tep­ kilerini tasarımlayabilmek olanaksızdır. Tüm gerçek nes­

nelleşmelerin insanların günlük Ya§amında önemli bir rol

oynamasının yam sıra, daha önce saptadığımız ve . insanoğ­

lunun yaşamına . özgü temel biçimler olan çalışma ve dil ,

bazı açılardan önemli ölçüde nesnelleşmelerin özyapısını :ta­

şır . Çalışma, ancak erekbilimsel (teleolojik) bir eylem ola­ rak ortaya çıkabilir. Marx, çalışmanın insana özgü karak­ teri konusunda · şöyle der : «Biz çalış mayı, onu yalnızca in­ sana özgü kılan bir biçim içersinde sınıflandırıyoruz. Örürrı­

cek, bir dokumacınınkini andıran işler yapar, arı ise petek­

lerin yapımıyla mimarları utandırabilir . Ancak en kötü mi­

marı en usta andan daha en başta ayıran nokta, mimarın

peteği balmumundan yapmaya girişmezden önce kafasında

kurmasıdır. Çalışma oluşumunun sonunda ortaya çıkan so­

nuç, bu oluşum başlamazdan önce çalışanın tasarımında var­ olan, başka deyişle düşünce olarak varolan bir sonuçtur .

İnsan yalnız doğal olanda bir biçim değişikliğine yol açmak­

la

kalmaz ; o doğal olan içersinde aynı zamanda amac ını

gerçekleştirir ; bu amaç, kendisinin bildiği, eyleminin türü­ nü ve biçimini bir yasa olarak saptayan ve iradesini ona ba­

ğımlı kılmak zorunda olduğu bir amaçtır .»{2)

Şimdi bu temele dayanarak ça4şmayı günlük yaşam;ın ,

günlük düşüncenin, günlük yaşamda nesnel gerçekliğin yan-

2 Marx : 40

Kapital,

Hamburg 1 91 4,

ı. s. 1 40; M EW 23. 1 93 .


sımasının temel etmeni olarak belirleyen ve çalışmaya ait olan etmenleri araştıralım. Marx burada içersinde -nesnel

ve öznel nitelikte- nitel değişimlerirı

ger°Çekleştiği

bir ta­

rih�e_l oluşuı:puO: varlığına özellikle d�kkati Ç?.�er . Bu değİ� şimlerin somut önemi üzerinde daıha sonra birkaç kez ay­

rıntılı

Ama

duracağız.

olarak

Marx'ın üç

taşıyan olgu,

bizim

dönemi

için

şu

önem

anda

birbirinden ayırmasıdır ..

Birinci dönem, «ça1ışmanın ilk hayvansı içgüdüsel biçimle­

O:

ri :yle» belirle ir ;

.

e&i­

bu dönem henüz bir. gelişmenin . ve

timin ön aşaması niteliğindedir . Bu ön aşama, tam geliş­

memiş olan ilkel mal değişimi aşamasında artık geride bı­ Üçüncü dönem,

rakılmıştır .

çalışmanın kapitalizmin

etkisi

altında ,ge�n karakterlcifr . Daha sonra Üzerinde daha · ·a y:: . .

·-· .. · ···------. ...-....., ...

rıntılı durmak zorunda olduğumuz bu dönemde çalışmaya

uygulanan bilimin işe karışması, önemli değişikliklere yol açar . Bu aşamada çalışma, birinci derecede çB.lışam.n be­

densel ve tinsel güçleriyle belirlenir olmaktan çıkar. kineyle çalışma dönemi, çalışmanın

giderek artan

(Ma­

ölçüde

bilimlerce belirleninılenmesi . ) Bu iki dönemin arasında ise çalışmaya ilişkin , daha az . gelişmiş

v� ··iii salı.Iari:ff- kiŞ fsel y�­

teneklerine sıkı sıkıya bağlı bir ortam yer alır (zana�J�dö­

nemi, zanaat ile sanatın birbirine yakınlığı) ; bu ortalll... ta­

ri;hsel açıdan üçüncü dönemin koşullarını yara,tır . Ancak özgül ( spesifik) insan çalışmasının belirleyici özel­ liği, başka deyişle erekbilimsel

(teleolojik ) ilkenin belirle­

yici özelliği, her üç dönemi de kapsar : Çalışma oluşumunun sonucu «bu oluşum başlamazdan önce çalışanın tasarımında

va�olan, başka bir deyişle düşünce olarak varolan bir sonuc......___... ...,,.

. .

• ""

tw.:,:=» Böyle bir eylem olasılığı, nesnel gerçekliğin in�!!ın bilin.ç_!nde

belli

bir

ölçüde

doğru

yansımasını

şart

Jpl;:ı.r.. ·

Çalışmanın bu yapısını açık seçik saptamış olan Hegel'e gö­ re -ki Marx da bu gözlemlerde ona atıf yapmaktadır- bu yapının

özü

şuradadır :

«Bu yapı, doğayı kendi kendine

aşınmaya bırakır , izleyici olarak uzakta kalır ve böylece

41


her şeyi güçlük çekmeksizin yönetir» (3) . Doğadaki oluşum­ ları bu tür yönetebilmenin -en ilkel aşamada bile-, bu olu­

şumların elden geldiğince doğru yansıtılmasını gerektirdiği açıktır ;

bundan çıkarılan genelleştirici sonuçlar ve koşul­

lar yanlış olsa bile , durum değişme z . Pareto, özelde doğru ve yerinde olanla, genelde ancak düş ürünü diye nitelendi­

rilebilecek olan arasındaki ilişkiyi şu doğru tanımlama ile verir : «Çakıl taşı ile ateş yakmak gibi gerçekten etkili bir­ leşimlerin (Kombinationen) , insanları tasarımlanan birleşim­ lerin etkinliğine inanmaya da · iteceği söylenebilir . » ( 4 )

Ancak eğer gerçekliğin yansıtılmasının b u tür sonuç a­ rı o

günlük yaş ama ve bu yaşam içersindeki düşünceye aits � , zaman nesnelleşmeler sorununun , ya da bu sorunun yaşa­

mın bu alanında az geliştirilmiş olması olgusunun -temel

yapısal eğilimlerle

gelişme

eğilimleri

örselenmek

istenmi­

yorsa-, çok esnek, diyalektik biçimde ele alınması, ortaya konması zorunlud ur . Çalışmada ( günlük yaşamın başka bir temel etmeni olan dilde olduğu gibi) bir nesnelleşmenin doğ­ duğu kuşkusuzdur. Bu nesnelleşme yalnızca üzerinde tartı­ şılması olanaksız olan çalışmanın ürününde değil, ama ay­ nı zamanda çalışma oluşumunda

d a belirginleşir .

Günlük

deneyler birikiminin, uygulamanın , geleneğin , vb ., belli de­

vinimlerin, bunların nitel ve nicel olarak belirlenen birbi­

rini izlemesinin , birbirine karışmasının, birbirini tamamlama­ sının ve etkisini yükseltmesinin her çalışma oluşumunda yi­ nelenmesini ve gelişme sini sağlaması , bu oluşumun ç alışma­ yı yapan insan için zorunlu olarak belirli bir nesnelleşme karakteri kazanmasına yol açar . Ancak bu ::ıesnelleşmenin yapısı,

sanat

ve b ilimce ortaya konan yansıtmanın çok

daha yoğun durağanlığmın tersine , değiş ebilir niteliktedir .

3

4

Hegel : Jenenser Reaiphilosophie,

g en 1 955, s . 5 9 .

42

Lei pzig 1 93 1 , i l ,

W. Pareto : Allgemeine Soziologie,

s . 1 98 v.d.

(Genel Toplu mb i l i m ) . Tü b i n ­


Çünkü günlük yaşamın çalışma oluşumu içersinde durağan­

laştırıcı nitelikteki ilkelerin etkis.i (özellikle başlangıç döne­

minde) ne denli güçlü olursa olsun -bu konuda köylerde

tarımsal geleneklerin gücü, ya da kapitalizm önce sinde za­

naat alanındaki geleneklerin gücü düşünülmelidir�, her bi­

reysel çalışma oluşumunda var olan geleneklerden

ayrılmak,

yeniyi denemek, ya da koşullara göre onu değiştirerek es­ kiye dönmeye ilişkin eri azından soyut bir olanak vardır . Bu çok genel nitelikteki gözlemle birlikte henüz bilim adamlarının

uygulamalarından

önemli

ölçüde

ayrılan

bir

nokta belirtilmiş olmamaktadır . Her şeyden önce bilim adam­

ları da günlük yaşamlarını, öteki insanların günlük yaşam ortamında

sürdürürler .

Bu

durumda

eylemlerinin

leşmesine ilişkin bireysel tutumlarının,

nesnel­

özellikle henüz ge­

İişmemiş bir toplumsal işböİümü sürecind e , öteki eylemle­ :ı:'inden ilke açısından ya da nitel olarak ayrılması zorun­

lu değildir . Ancak burada ortaya çıkan olguyu salt ey­ lemde ele

bulunan

alırsak,

özne

önemli

kaynağı yalnızca

açısından

değil ,

nitel ayrımlarla

nesne

açısından

karşılaşırız .

da

Bunların

sonuçların değişebilirliği değildir ;

çünkü

bilimin s.onuçları da, çalışma gibi , gerçekliğin yansıtılması

oluşumu sırasındaki zenginleş me ve derinleşme ile değiŞi­

me uğrar. Burada önemli olan , daha çok soyutlama dere­

cesidir , günlük yaşamın doğrudan uygulamalarıyla aradaki

uzaklıktır . Gerek gerçekliğin yansıtılması oluşumu , gerekse çalışma

oluşumu , koşulları ve

sonuçlan

yaşamdaki dolaysız uygulamalara

her

açısından

günlük

zaman bağlı kalır .

Ancak bilim için sözü geçen ilişki az çok karmaşık nitelik taşıyan dolaylı bir ilişkidir ;

oys a çalışma açısından bakıl­

dığında, ortada son derece karmaşık bilimsel bilgilerin uygu­ lanması niteliğinde olsa bile , daha çok dolaysız yapıda bir ilişki vardır . İlişkinin dolaysızlığı ,

davranışın _ereğinin

yf!­

şamda tek bir olaya dönük olduğu anlamına gelir . Çalışmada . .

-� .....

durum doğal olarak hep böyledir . Bu ilişkiler ne denli dolay-

43


sız olursa , nesnelleştirme de o denli zayıf, değişken ve daha

az durağan demektir. Daha tam bir deyişle , böyle bir du­

ruında bu ilişkilerin -kim i zaman çok sert nitelik taşıyan-· saptanmışlığımn, nesnelliğin özünden

değil,

ama öznel ve

doğal olarak çoğu kez toplumsal-ruhbilimsel t e m elden (ge­ lenek, alışkanlık, vb . ) d oğ m a sı olasılıkları da o denli güçlü olur. Bunun anlamı ise, bilimin sonuçlarinın y apı sal açıdan çalışmanın sonuçlarından çok daha ileri ölçüde insanlardan bağımsız oluşumlar olarak saptandığıdır . Gelişme, bir ol u ­ şumun yerine bir ba şka ve düzeltilmiş oluşumun geçmesin­ de belirginleşir ; bu arada bi rin ci oluşum saptanmış nes­

nelliğini yitir me z . Bu durum bilimle:Din uygulamasında bile oluşan deği�ikliklerin özellikle belirtilmesiyle vurgulanıi. Ça­ lışmanın ürünleri alanında ise bu tür değişimler bireysel ni­

telikte değişimler biçiminde

gerçeıkleşebilir ;

bu değişimle­

rin -kaıpitalizmde olduğu gibi-, çok kez özellikle vurgu­ lanmasının

ve açıklanmasının nedeni,

genellikle

pazarla­

ma nedenlerine bağlıdır . Zaten kapitalizm genel olarak ça•

l ış ma yla çalışmanın sonucunu bilimin yapısına yaklaştırır . .

Bizim burada yaptığımız şe,y, şimdi değindiğimiz ve da­

ha sonra ayrıntılı olarak ele alacağımız karşılıklı etkiler­

den doğan sa yı s ı z geçiş biçimlerini göz önünde tutmaksı. zın , yalnızca her iki uç noktayı çözümlemeıktir .

İnsan

ey­

lemlerinin tümü, tüm nesnelleştirmeler, baş ka deyişle yal­

nız bilim ve sanat değil, toplumsa,! k urumlar da bu eylem­ lerin sonucu sayılarak gözlemlendiğinde , bu geç işler doğal

olarak açıkça belirginleşir . Ancak şu andaki araştırma­ mızın bu denli uzak erekleri bulun m adığından , salt gün­ lük yaşamın ·birkaç belirleyici özelliğinin -bili m ve sa­ natla olan karşıtlığı içer s inde- ele alınması a m ı ıc: l andığın­ dan, bu tür karşıtlıkları saptamakla yetinebil ir i z ve yetin­ mek zoru ndayız . Çalışma , bilimin -yani çn l ı ş mıı nın dur­ m ak sız ın zenginleştirdiği bir alanın- gelişmes i n i n sürekli kaynağı olarak, günlük yaşamda belki dP rws ı ı ı • l l eşmenin 44


düşünülebilecek en yüksek derecesine ulaşır , Bu arada ça­ lışmamn başlangıçta değindiğimiz tarihsel gelişmesini de anımsatmak gereklidir. Bilimle karşılıklı etki sürekli ola­ rak, gerek yayıcı, gerekse yoğunlaştırıcı bir biçimde gide­ rek daha güçlenen bir rol oynadığından, bugünkü çalışma içersinde bilimsel kategorilerin eskiye oranla çok daha büyük anlam taşıdığı ortadadır. Bu durum günlük düşünce­ nin biraz aşağıda açıklayacağımız temel nitelikteki özgün yapısını ortadan kaldırmaz ; bilimsel öğelerin günlük düşün­ ceye giderek daha çok girmesi, bu düşünceyi gerçek bir bilimsel tutuma dönüştürmez. Bu durum en açık biçimiyle bilimle çağdaş endüstri arasındaki karşılıklı etkide saptanabilir . Tarihsel ölçüt açı­ sından gelişmenin endüstriyi, yani çalışma oluşumunu bi­ limsel olarak kavramaya yöneldiği hiç kuşkusuzdur. Ancak -Bernal'in de ayrıntılarıyla gösterdiği gibi-, burada nes­ nel-tarihsel bir bakış açısıyla şu nokta saptanmalıdır : Bir yandan belli araştırma biçimlerinin yaşamdan kopukluğu, öte yandan da endüstricilerin kısıtlı bakış açıları, tutuculuk­ ları, vb . , birçok durumlarda elde edilmiş bilimsel sonuçla­ rın uygulanmasını uzun süre olanaksız kılmıştır . Bu görün­ gü (fenomen) bizi burada endüstrinin, tekniğin ya da bili­ min tarihi açısından ilgilendirmemektedir ; bütün bunlarda <<tarihsel davranan insanların açık ve gerçekten etkili itkile­ rinin hiç bir zaman tarihsel olayların son nedenlerini oluş­ turmadığı»(5) kuşkusuzdur. Bu nedenleri, içersinde «açık» it­ kilerin ön planda yer aldığı günlük yaşam oluşturur. Bu itki­ ler, insanların eylemde bulunmaya ilişkin kararlarından nes­ nelleşmelerin -görece olarak- küçük yerini, kendi başla­ rına ileri ölçüde nesnelleşmiş oluşumların buradaki esnek karakterini ve nihayet alışkanlık, gelenek, vb. nin bu ka­ rarlar açısından oynadığı çoğu kez önemli rolü gösterir . ·

ıt

Engels : Feuerbach, Viyana-Beri in 1 927, s. 57; MEW 21 , 298.


Dikkate

değer

olan

nokta ,

günlük

öznel

yaşamda

anlık,

değişken itkilere dayanan kararlarla , düşünce açısından sap­ tanmışlığı ender olmakla birlikte , durağan temellere (gele­ nek, alışkanlık) dayanan kararlar arasında sürekli bir yer değiştirmenin gerçekleşmesidir . Çalışma , günlük gerçekliğin bilimsel nesnelleşmeye en 1yakın olan bölümüdür . Tek tek kişiler arasındaki çok çeşitli ilişkiler (evlilik, aşk, aile, dostluk, vb . ) , sayısız yüzeysel ilişkiler , biçimleri,

yan işlerin ve

eğlencelerin

günlük yaşamın

moda

(örneğin

spor)

gibi görüngüleri,

türlü

bu

tür

bir çözümlemenin doğruluğunu onaylar . Bütün bu alanlarda geleneklerin ya da alışkanlıkların kalıbındaki tutucu donmay­ la, itkileri --€n azından öznel açıdan ki, bu öznelliğin . bu araştırmalar için büyük bir önemi vardır-, daha çok kişi­

sel özellikler taşıyan eylemler, kararlar , vb .

arasında ça­

buk, çoğu kez de anlık bir değişim ilişkisi söz konusudur. Hareketlerin nedenlerinin

özellikle

biı eysel nitelik taşıdığı

kapitalist toplumun günlük yaşamında nesnel - duruk tik)

açıdan büyük bir tekdüzeliğin

varlığı,

bu

( sta­

saptamayı

yalnızca destekler . Geleneğin egemen olduğu kapitalizm ön­ cesi

toplumlarda

bu

kutuplaşma

nitel

açıdan

başka

gö­

rünümdedir , ama böyle olduğu hald e , bu önemli yapısal ben­ zerlik yine de vardır .

Buraya kadarki açıklamaların ardında günlük yaşa mın

ve düşüncenin ikinci bir belirleyici özelliği yatmaktadır : Ku­

ram ve uygulama (theorie und praxis ) arasındaki doğrudan ilişki . Bu saptamanın doğru anlaşılabilmesi için biraz açık­ lanması gereklidir, çünkü günlük çalışmanın konularının nes­ nel ve dolaysız karakterde

olduğunu varsaymak,

tümüyle

yanlış bir tutum olur. Durum tam tersinedir. Bu konular an­ cak çok yaygın , çeşitlilik gösteren ve karmaşık bir aracı­ lık s,istemi sayesinde varolabilir ; bu sistem tarihsel gelişim içersinde giderek ya ygınlaşır ve daha karmaşık bir nitelik alır . Günlük yaşamın konularını oluşturan nesnelere gelin-

46


ce, bunlar tamamlanmış olarak ortadadır ve onları yaratan sistemi, onların dolaysız, çıplak varoluşu, şu ya da bu biçimde varoluşu karşısında tümüyle ortadan kalkmış

aracılık

gibi görünür. Bu dolaysızlığı açıkça görebilmek için yalnız­

ca

teknik - bilimsel

görüngüler

(phanomene)

değil,

taksi,

otobüs , tramvay , vb . gibi ekonomik açıdan son derece kar­ maşık görüngülerle birlikte bunların günlük yaşamdaki kul­ lanılışı ve günlük yaşam içersinde nasıl etkin oldukları da düşünülmelidir .

İnsanın tüm çevresini -bu çevre

işlevde·

bulunduğu sürece- nesnel özünden ötürü değil , uygulama­ daki işlevinden ötürü böyle bir bakış açısıyla algılaması ve yargılaması, günlük yaşamın zorunlu ekonomisi gereğidir. Bir­

çok durumlarda bu çevrenin işlevi de yalnızca benzer tepkilere

yol açar . Bu, hiç kuşkusuz -salt kültürü içersinde- kapi­ talist işbölümünün bir sonucudur .

Günlük yaşamın araçla­

rının , vb . çalışanlarca yapıldığı, ya da nasıl yapılacağının herkesçe

bilindiği

ilkel

gelişme

süreçlerinde

dolaysızlığın

özellikl e bu türü çok daha geri bir düzeydeydi ve bu denli be­ lirgin değildi . Günlük yaşamda çalışan normal bir insana bu dolaysızlığı, ancak her üretim dalından ve onun bölüm­ lerinden sınırları kesinlikle

belli

bir uzmanlık alanı oluş­

turan, çok gelişmiş bir toplumsal işbölümü düzeni zorla yük­ leyebilir . Bu davranış biçiminin daha genel nitelik taşıyan ve doğal olarak çok daha az gelişmiş yapısı, en eski zamanlara değin uzanır . Çünkü kuramla ( yani düşünmeyle, nesnenin yansıtılma biçimiyle) uygulama arasındaki doğrudan bağlantı, hiç kuşku­ suz bu . yapının en eski biçimidir. Koşullar insanı sıit dahası

olayların

büyük

ya zorla r . Kültürün

çoğunluğunda,

derhal

sik,

davranma­

(ve özellikle bilimin) toplumsal işlevi

önceden kestirilebilir durumla en iyi -davranış biçim( ara­ sında ilişkiler bulmak,

sonra da bunları ara ya koymaktir .

Ancak bu ilişkiler bir kez varolup da genellikle kullanılma­ ya başlandığında , günlük yaşam içersinde eylemde bulunan

47


insan için aracılık karakterini yitirir ve bizim açıkladığımız dolaysızlık yeniden yürürlüğe girer. Bilimle günlük yaşam

arasındaki karşılıklı etkinin ne denli yoğun olduğu bı.1rada -daha sonra üzerinde ayrıntılı olarak duracağımız gibi­ açı:kça görülebilir : Bilimin çözüm isteyen sorunları kayna­

ğını dolaysız ya da dolaylı olarak günlük yaşamda bulur. Günlük yaşam ise kendi akışı içersinde değerlendirilen so­ nuçlarla

ve

bilimin

geliştirdiği

yöntemlerle

sürekli

zen­

ginleşir . Ancak bu tür karşılıklı etkileri saptamak , bu kar­

n�g�r­

şılıklı ilişkinin anlaşılmasına yetmez. BiHm ıili!.-.nı

çekliğin yansıtılması ve düşünsel olarak işlenmesiyle, bunun günlük yaşamda yansıtılması arasında nitel ayrımların bu­

lunduğunu şimdiden -ooli.rtmemiz gerekµıektedir . Zaten gün­

lük: düşünceyi çözümlemekle güttüğ U �Ü� - a.m.;'ç da budur . mının bu tür so un­ Ancak bu ayrımlar , bur ·uva bil i ları ele alış biçiminde g�:ı;jilgüğü gibi, ortadan ·

iliitic!dü�ll�m) yarat z · aYIT<let� t;_. <l ah;·-- çoır ınsanıığin

si olanaksız, kat{ bir

kaaegın

lôırılma:­

nitel far.

top umsa1 varan 1 gelişmesinin bir ürünüdür i Ayırdetmenin ve onunla birlik.t.e

bilimsel yöntemlerin günlük yaşamın dolaysız gereksinmele­ rinden -görece- bağımsızlığının

günlük

yaşamın düşün ­

ce alışkanlıklarından kopuşunun nedeni, günİük yaşama do­

laysız yöntem birliği ile sağlanabilecek hizmetten daha iyi ­ sini verebilmektir . . Sanat .... ve günlük yaşam ayırımı ve

nun en

,,,,.

g5

-

� - ··..___ .------·--··

bu-·

.lffi.Pl a çıs ın gsı.11_ p���ı;?LD.iteli1�t elg_J�� ıl��.,!pt kilen de yine bµ tür toplumsal gereksinmelerin ıifaıpetin ­

dedir.Jfilicaf.

bu

ı;:-a·k-"�l�

sorunu ŞU ·anda somÜto

almak ,

pcl{-Çok koşulun yerine getirilmesini ve bazı konula rı açığa

kavuşturmak

için

dağılmayı

gerektirecektir.

Öte yandan

bu sorunların ancak daha sonra ele alinabilmes i , on ların

tarihsel gelişim içersinde ortaya geç çıktıkları anlamını ta­

şımaz. Günlük yaşamın, günlük yaşam içer-sinde k i düşün­

cenin, daha güçlü nesnelleşen, nesnel açıdan dııha dolaysız

nitelikte olan sanat ve bilim alanları biçiminde kutuplaşma-

48


sı, şimdiye değin anlatılan karşılıklı etkiler gibi, eşzamanlı ( simultane) bir oluşumdur. Günlük yaşamın ve düşüncenin burada anlatılan dolay­

sızlığının özgül yapısı, bu alandaki kendiliğinden ( spontane) materyalizmin türünde çok

anlamlı biçimde

belirginleş

İ!' .

Belli bir ölçüde ciddi ve temelli olan her çözümlemenin zo­

runlu olarak ortaya koyacağı sonuç , günlük: yaşam i'çindek:i insanın çevresine karşı her zaman kendiliğinden materya­

list bir tutum aldığıdır ; tepkiler uygulamanın öznesi tara fından daha sonra nasıl yorumlanırsa yorumlansın, durum değişmez. Bu, doğrudan doğruya çalışmanın

özünden

do­

ğan bir sonuçtur . Her çalışma , nesnelerden ve yasalardan

�[ kıla;. _Bu

-oluşan bir bütün�

zorunlu devinimleri ,

n�sne

yi_�çaliŞma�tfu.ü.,

vb .

açısından belirler ;

bu

ve yasalar -kendiligfrı.den-ni teliğiyle insarı bilincinden

�msız

ba

eylemleri,

__

ola�varolaılVe bir işlev yerine getiren oluşum­

ı�-eiealınir�{Ca1iŞinanın kendine

g

özü, e � �

bu

--kendi

va;Qran:=va�u �!?zleınlemek, gerekçelerine

inmek ve ondan yararlanmaktır .L Daha ilk insanın araç yap---...... -

-

madığı, ama yalnızca belirli biçimlerde taşları eline aldığı

ve

bunları kullandıktan sonra fırlatıp attığı dönemlerde bi­

le insanoğlu, hangi taşların sertlik:, biçim, vb . açısından ne

gibi eylemler için elverişli olduğuna ilişkin birtakım gözlem­

ler yapmış olmalıdır . İnsanoğlunun bir sürü taş arasından gözüne uygun görüneni seçmesi, seçimin türü, insanın ken -

disinden bağımsız olarak varolan bir dış dünyada eyleme geçmek, varolabilmek:, kendisine yönelik tehlikelerden kaçı­

nabilmek: için kendisinden bağımsız bir çevrenin derinlikle­ rine inme , gözlemler yaparak: çevreyi aşma zorunluluğunun az çok bilincinde olduğunu gösterir . İnsanoğlunun iç yaşa-'

mının bir kategorisi olarak tehlike de kişinin kendi bilincin -

den bağımsız bir dış dünya karşısında dayanma zorunlulu­

ğun11ın az çok bilincinde olduğunu kanıtıa,:ı:-__, J

Ancak bu materyalizmin salt kendiliğinden, uygulama-

49/4


nın dolaysız nesnelerine yönelik ve bu uygulama ile sınır­ lı bir yapısı

vardır .

Bu

nedenden ötürü kişisel idealizm,

emperyalist gelişme çağında alabildiğine burun büyüklüğüy­ le bu materyalizme sırt çevirmiş ve felsefe açısından onu tümüyle yok saymı ş , görmezlikten gelmiştir .

Örneğin Ric­

kcert, <<naiv-gerçekçiliğe» karşı bir itirazı bulunmadığını belir­ tir :

«Bu gerçekçilik ne bir

aşkın

gerçek

(transzendentes

wirkilich) , ne de bilim kuramı açısından bir özne ya da bireyüstü

bilinç

tanır .

Bu

anlayış ,

bilimsel

1

açıdan

karşı

çıkılması gereken bir bilimsel kuram değildir ; üzerinde çok kafa yorulmamış belirsiıı; kanılardan

oluşan

bir bütündür .

Bu kanılar yaşam için yeterlidir ve yalnızca yaşamak iste­ yenlerin bu

tür kanıları

beslemelerine

izin

vermekte

hiç

bir sakınca yoktur» (6) . Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen bu­ nalım döneminde, ji)

bireysel idealizm insanbilim

(antropolo­

alanından alınma kanıtlarla durumunu güçlendirme zo­

runluluğunu giderek artan ölçüde duyduğunda , günlük ya­ şamın sorunları ve bu arada <<naiv-gerçekçilik»( 7 ) sorunları da -burjuva idealistleri bu gerçekçilikten çoğunlukla kendili­ ğinden materyalizmi anlarlardı-, bireysel idealizm için gi­ derek artan bir önem kazandı. Rothacker şöyle der : <<İçinde yaşadığımız ve etkin olduğumuz dünyanın tümü siyasal, eko­ nomik, dinsel

ve

sanatsal etkinliklerle birlikte ' yaşam ka­

tegorileri' içersinde devinir ;

bu kategorilerin tümünün 'bi­

limöncesi dünya görünümü' (vorwissenschaftliches , Weltbild) niteliğiyle en yakın zamanda ele alınıp incelenmesi gerekir . Sözü edilen ,

bütün

'felsefi

insanbilim'in

üzerinde

bugüne

değin hiç durulmamış konularından biridir. Hic Rhodııı:ı. hic

6

H.

Tü bing en

Rickert : Der Gegenstand der Erkenntnis, ( B i l g i n i n Kon usu), 1 928,

s. 1 1 6.

7 Nesnel aç ı d an ol ayların koşu l l arını araştırmayan , tü müyle öznel yapıda bi r gerçekçi l i k anl ayış ı . (Ç.N. )

50


sa;ta! (S) Yaşama iliŞkin tüm kararlarımızın 'naiv-gerçeikçi' dünyada verildiği, tüm dünya tarihinin ve böylece tüm tarih bilimleri ile dilbilimlerin konularının bu naiv-gerçekçi dünyada geçtiği olgusunun, bilgi kuramıyla ilgili sorunların ele alınmas:ı: açısından da çok büyük önem taşıdığı ne denli vurgulansa azdır» . (9) Sorunun varlığının Rothacker tarafın­ dan böylece onaylanması, doğal olarak yalnızca bireysel idea­ lizmi eskiden olduğundan daha tutarlı ölçüde tekbe nci ( so­ lipsistisch) { 10) biçimleme amacına hizmet etmektedir . Rot­ hacker'in öznel bilgi kuramı, Uexhull'un çevre kuramında bi­ yolojik bir destek bulduğu savındadır. Bu çerçeve içersin­ de günlüık yaşamın kendiliğinden materyalizmi, organlarca belirlenen çevrenin -doğal olarak karmaşık nitelikte- bir görünüş biçimi niteliği kazanmaktadır. Bu kuram üzerinde «kendinde» (An-Sich) sorununu ele aldığımızda ayrıntılı ola­ rak duracağız . Bu kendiliğindenliğin (Spontanei·taet) gücü VE güçsüz­ lüğü , bir başka bakış açısından günlük düşüncenin kendine özgü yapısını tanımlar . Güçlük, kendini idealist ya da tek­ benci hiç bir dünya görüşünün bu kendiliğinde:1� ; ğ�n günlük yaşam ve düşünce iÇersinde bir işlev yerine getirmesini önleyemeyişinde belli eder. İnancı ne denli b a ğnaz ol ursa olsun, hiç bir Berkeley'ci bir yol ağzında bir 0tcmobilden kaçtığında, ya da o otomobilin geçmesini bekledi ğinde . bu olayda kendi bilincine bağımlı bir gerçeğin değil, ama salt

bir

s Hic · R hodus, hic salta : L at i n c e : « i şte Rodos, atla bakalım !» de­ mektir; « yap t a g ö re l im», ya da «hodri m eydan ! » an lamında k u l l an ı­ l ı r. (Ç.N.) 9 E. Rothacker: Probleme der Kulturanthropologie, ( K ü l t ü r Antro­ po l oj i si n i n So r u n l arı ) Bonn 1 948, s. 1 66. ıo Tekıbencili k ya d a so l i psi zm . Latince «sof.us» (ya l nı z , tek) ve <«i pse» (kendi) sözcükl erinden oluşmad ı r. Ku ramsal bencil l ik (theoret. Egoismus) d iye de a dl a nd ı rı la n tıu fe ls efe görüşü, öznel ben '� b il i nç iç e r i k l e ri yle (Bewusstseinsin halt) birl ikte tek .ge rç ek ve tek varolan olarak k ab ul eder. (Ç.N.)

51


kendi tasarımının söz konusu olduğu duygusuna kapılmaz .

Doğrudan doğruya eylemde bulunan insanın

günlük yaşa­

mında «esse est percipi» (varolmak algılanmaktır) önerme­ si tümüyl e silinir. Bu kendiliğinden materyalizmin güçsüz­

lüğü ise, dünya görüşü açısından hemen tümüyle tutarlı­ lıktan yoksun oluşunda belirginleşir . Dahası, · bu materya­ lizm rahatlıkla -çelişki öznel olarak da algılanmaksızm­ insanın bilincinde idealist, dinsel , kör inançlara ilişkin ta­ sarımlarla birlikte varolabilir . Buna örnek göstermeık için ilk çalışma deneylerinin ve bunlardan doğan büyük buluş ­ ların, büyü ve sihir tasarımlarına ayrılmaz biçimde bağlı olduğu en eski dönemlere başvurma zorunluluğu yoktur . Gü­ nümüzün insanı da çoğu kez gerçek -ve buna uygun ola­ rak kendiliğinden materyalist nitelikle kavranan- yaşam olaylarını kör inançlara dayanan tasarımlarla birleştirebi­ lir ve bunu yaparken de bu davranışının tuhaflığını ve gü­ lünçlüğünü

biraz

olsun

algılamaz.

Hiç

kuşkusuz

burada

benzerliğin yanı sıra başkalığın varlığı da gözden kaçırılma­ malıdır . İlkel insanın kendiliğinden, zorlamasız materyaliz­ mi, özleri açısından bilinç türünde olan görüngüleri de kap­ samına alır . Burada

düşlerin değerlendirilmesini anımsat­

maları yeterlidir . Ancak maddi görünümlerin gözlenme�ine «tinsel» açıklanma nedenlerinin de eklendiği yerlerde , bun ­ lar ilkel aşamada nesnel gerçekliğin kendisi gibi kendiliğin­

den maddi olarak yaşanır . Cassirer haklı olarak ilkel dü­

şüncenin gerıçekle görünüş, salt <<tasarımlanan»la «gerçek» algılayış, istekle isteğin yerine gelmesi (doyum) , görüntüy le nesne arasında kesin bir ayrım yapmadığına dikkati çe­

ker. ( 11) Klages'e göre de günümüzde felsefe alanındaki tepki, görüntüyle nesne arasındaki ilkel ilişkide yeni bir dünya görü­

şünün temellerini bulmak istemektedir. Cassirer, bizim daha 11 IE. Cass i rer: Philosophie Biçiım i e ri n

52

Fel sefes i)

der

symbolischen

Darmstadt 1 953.

il,

s.

48.

Formen,

( S i mgeseJ


önce yaptığımız gibi , düşlerin ilkel biçimde nesnel sayılma­ sına dikkati çeker . İnsanların günlük yaşamında bu -yanıl­

tıcı- düş sel <<nesnelliğin» ne denli köklü yerleşmiş olduğu,

bu ayrımın Descartes'ın bilgi kuramına ilişkin düşüncele­ rinde · bile belli bir rol oynamış oluşundan anlaşılabilir . ( 1 2 )

Bu bağdaşıklık, bu yapay bütünleştirme daha ileri aşama­

la rda giderek azalır . Çağdaş insanın öznel açıdan kökü ol­ dukça derinlere gidebilecek kör inançları arasında çoğu kez

insanın düşünsel açıdan ruhen tedirginlik duyması. başka deyişle günlük yaşamın kendiliğinden materyalizmine uygÜn olarak , öznel bilinçten bağımsız varolan nesnel gerçekliğin değil, ama salt öznel bilincin bir ürününün söz konusu ol­ duğuna inanması da y er alır . Bu alandaki çeşitli ilişkileri burada ele alamayız . Bu durum, bilim açısından da geçer­ lidir. İdealist bilgi kuramcıları çoğu kez üstün fen bilimci­

lerinin <<naiv-gerç ekçiliiklerinden» ( başka bir deyişle mater­ yalizmlerinden) biraz da alaylı bir acımayla söz ederler .

Ö-­

te yandan Lenin , ( 1 3) bilgi kuramlarında öznel idealizmden

yana olan bu bilginlerin de bilimsel uygulamalarında kendi­

liğinden , zorlamasız materyalist olduklarım sıık sık yineler .

Bir bakış açısına daha değinmemiz gerekmektedir ki, o da idealist (dinsel) tasarımların günlük yaşamın düşünce bi­ çimiyle olan ilgisidir . Materyalizmin bir dünya görüşü ola­

rak

attığı

biçiminden

her

adım,

uzaklaşmayı,

dolaysız

günlük

görüngülerin

ve

yaşamın

bunların

gözlem devi­

nimlerinin «açık olmayan» nedenlerine bilimsel yöntemle eğil­ menin başlangıcını içerir. Daha sonra göreceğimiz gibi , gün­

lük yaşamın düşünce biçimlerinden uzaklaşma ve onların üzerine çıkma anlamına gelen bu bilimsel yansıtmanın sınır12

Descartes : Les principes de la philosophie,

(Felsefenin ilkeleri)

Bi b l iotheq u e de l a Pleiade, s . 434 . 13

s.

Len in : Empirokritizismus, Viyana-Berl in 1 92.7, Werke cilt Xtl l,

2 8 0 v .d . , 1 4 , 2 8 5 v . d .

53


larında zorunlu olarak

günlülk yaşama dönüş

gerç ekleşir .

Böyle bir düşünce biçimsel açıdan ne denli gelişmiş olursa olsun , gerçekliğin bilimsel yansıtılmasının tüm biçimlerinden ve içeriklerinden ne denli yararlanırsa yararlansın, temel yapısı her zaman günlük yaşamın temel yapısına ç;oik yakın

olacaktır . Örneğin Engels, mekanik metaryalizmin tari:h an­

layışını eleştirirken ve bu materyalizmde idealizme doğru bir geri dönüş saptarken, kanıtlamaları bizim tanımladığı­ mız yönde gelişir. Engels'in suçlamasına göre bu materya­ _izm tarih alanında «etkin olan düşünce güçlerini, son ne­ denler olarak sayar, ama bu güçlerin ardında ne bulundu­ ğunu , itici güçlerinin ne olduğunu araştırmaz . Tutarsızlık,

ideal itici güçlerin varlığının tanınmasında değil, bunları çıkış

noktası

olarak

alıp

nedenlerine

inmemektedir .»( 14)

Bu noktada, diğer bir deyişle başka alanlarda çok ileri öl­ çüde gelişmiş bir felsefe akımının söz konusu olduğu bir yerde bile yönterrıbilimsel eksikliğin özü,

dolaysız günlük

düşüncenin bakış açısının yeterince köktenci (radikal) bir tutumla bırakılmamasında ve bu düşünceye temel olan yan­ sıtmanın bilimsel bir yansıtmaya dönüştürülmes,inin yeterin­

ce gerçekleştirilmemesinde yatmaktadır. Bu tür örn�kler ay­ nı zamanda her iki alan arasındaki sürekli karşılıklı etkileri de sergilemektedir . Bir yerde günlüık düşünce bilimsel dü­ ·

şünce ye karışırken, başka durumlarda bunun tersi bir et ­ kilenmeye tanık olunabilmektedir . Ayrıca böyle örneklerin

doğru çözümlenmesi , bir yandan bilimsel yansıtmanın varlık kazanmasının gıünlüık yaşamın kültürünün gelişmesi açısın­ dan zorunlu olduğunu, öte yandan da günlük yaşam uygu­ lall}ası içersinde bilimsel olayların yine günlük yaşam ör­ güsünde yer aldığını gösterecektir. Gerek düşüncenin başlangıçlarında, gerekse ka ynak açı­ sından günİ üık ..m terikte� lan düşüncede temel ve ep;emen bi14 Engel s : Feuerbach, Viyan a�B erl in

54

1 927,

s.

57; M EW 2 1 . 297 v.d.


çi ':lllerde? e � önemlilerinden birinin

duğmlu daha önce belirtmiştik ;

nesnel

gerçekliğin

dolaysız

�enzeşi�al�g_!e)

benzeşim,

aynı

yansıtılmasının

ol­

zamanda

dönüşümünün

(transformasyonunun) ıbaskın türüdür . Burada konumuz, pen­

zeşimin ve benzeşim yoluyla elde edilen · yargının mantık­ sal sorunu de ğildir . Sorunumuzu daha iyi aydınlatabilmek amacıyla Hegel'in bazı açıklamalarına değin elim . Hegel, her

ne kadar türeyimsel açıdan bakmamaktaysa da , benzeşimde

ve benzeşim yoluyla elde edilen çıkarımda (istidlal'de) dü­ şüncenin başlangıçlarıyla bağlı bir şeyler bulduğu yolunda

bazı işaretler vermektedir .

Görüngübilimin

(fenomenoloji)

açıklamalarını ele alırken, burada «aklın içgüdüsli>>n den söz

eder (dolayısıyla salt biçimiyl e kendiliğinden gelişen akıldan

söz etmez) . Bu içgüdü «deney yoluyla bulunan şu ya da

bu b e lirleni mi n (Bestimmung) iç doğada bir nesnen in cin­

si :iç er.sinde temellendirilmiş olduğunu ve bu temele dayan­

mayı sürdürdüğünü sezdirir>> ( 1 5 ) . <<Sezmek» terimi de benze­ '

şimin başlangıçtaki bu özyapısını ( ik arakterini) vurgulamak­

tadır . He gel, doğal olarak aynı yerde bir yandan benzeşim yönteminin deneysel bilimler alanında önemli sonuçlar or­

taya koyduğunu belirtir, öte yandan da gelişmiş bilim açı­ sından bakarak benzeşimin tümevarım eksiikliğinden,

tüm

a·yrıntiıara varabilme olanaksızlığından doğduğunu ve uygu­ lanmaya konmuş olduğunu açıkça söyler . Bilimselliği bu teh-

1i!kelerden korumak �in de <<Y üzeys el ve temelli» benzeşim arasında kesin bir ayırım yapqıa zorunluluğuna dikikati çe­

ker. Bilim ancak benzeşim ilişkisi içersine konan belirle­

nimleri çok kesin tanımladıktan ve ayırdııktan sonradır ki, benzeşim uygulama için verimli olabilir ;

Schelling okulu­

nun doğa felsefesi, Hegel'e göre «boş , yüzeysel benzeşimler­

le oynamanın» tipik kürsü örneğidir .

Bütün bunlar benzeşimin kendine özgü yapısını, günlük 15

Hegel :

Enzyclopaedle,

m adde

1 90, ek 8, 343.

55


düşünceyle olan kopması güç bağını açıkça sergilemektedir _ Hegel'in, benzeşimlerin yüzeysel kullanılmasına ilişkin söz­ leri ,

yalnızca genel (Konsequenz)

vargı

nitelikte

sözler

değildir

-çünkü

her­

biçimi, yüzeysel Y'a da temelli, biçim­

sel-sofistik ya da nesnel olarak ele alınabilir-, bu sözler aynı zamanda hu yönde kullanmaya ilişkin !köklü ve zorla­ masız bir olasılığı da göstermektedir.

Benzeşimsel

düşün­

cenin tarihsel sorunlarına daha yakından eğilmeden, likle kavramların

salt sözsel

(verbal)

özel­

uygulanmasının uy­

gun düşeceği saptanabilir. Prantl , Platon'un «Euthydemos>> undaki açıklamalara dayanarak şu çeker :

sofist

«ilkeye»

«Dildeki anlatım her yerde tüm koşullara

dikkati

eşit bi­

çimde uygulanmalıdır .» Prantl, ·bu ilkede haklı olarak «yal­ nızca

dil anlatımı üzerine kurulmuş tıüm benzeşim vargıla­ (reto­ rik) ya da sofizm açısından soysuzlaşmış görünen, hiç k�­

rının güdülerini» bulur.{16) Ancaik burada uzsözlülük

kusuz -bu tür eğilimlerin izi bile bulunmaksızın- günlük düşüncede büyük rol oynar ; bilim ve onunla !birlikte sözcük anlamlarının eleştirel açıdan ele alınması ne denli az geliş­ miş se,

bu

rolün

kapsamı

da

o

denli

genişler .

Benzeşim

doğal olarak ilkel dönemlerde, özellikle büyü ve sihir neminde

hemen

tüm

iletişim

biçimlerinde ,

1vb .

dö­

egemen­

dir . İlkel düşünce içersind e , örneğin adların yapay ağırlığı­ nın bu eğilimlerin işini geniş ölçüde kolaylaştırmak zorun­ da olduğu açıktır . Bütün bunlar, daha az olmakla birlikter daha dir ;

gelişmiş kültürlerin günlük düşüncesinde bile bu

kültürlerde

de

benzeştirmek,

insanların

etkin­ günlük

yaşamında canlı bir etken olarak kalmaktadır.

Kuram ile uygulamanın belirttiğimiz dolaysız bağlılığı ne denli etkin olursa, bunlar insan bilincinde ne denli birbirine yaklaşır­

sa, yukardalci. etkenin önemi o ölçüde artmaktadır . Çünkü 16

Karı von P rantl : G eschichte der Logik im Abendlande (Avrupa'­

da Mantığı n Tarih i ) , Berl in 1 955, I, s. 23.

56


böyle durumlarda gerçekliğin dolaysız yansıtılması, tam bir· kavrayış ve derine inme gerçekleşemediğinden, belirli ben­ zeyişleil'

gösteren

nesnelerde

birtakım

çizgiler ,

özyapısal

belirtiler oraya çıkmaktadır . Bu durumda bunları birbirine· düşünce açısından da -ve sözsel genelleştirmenin gücüyle·

daha mak

yoğun

biçimde-

biraz

daha

yaklaştırmak,

bağla­

ve ondan soru:a da ikisinden birtakım sonuçlar çıkar­

mak uygun görünmektedir . İlerde göreceğimiz gibi, benzeş­ tiren düşünce karşısında çok eleştirel bir tutum alan, ama

bu tür düşüncenin günlük yaşamdaki uygulama açısından

kaçınılmazlığını yineleyerek belirten Goethe, biraz önce de­ ğindiğimiz

«yakınlık»

(Naehe)

içersindeki uygulamada,

tehlikesini ,

insanların

günlük yaşamın

salt benzeşimin

dışına

çıkıp nesnellik bağlantısı içersinde düşünmeye başladıkları noktada

da

saptar :

yanlışlardan

«Yaptığımız büyük

biri ,

nedenlerin sonuca, yayın oka yakın olduğu kadar yakın bu­ lunduğunu düşünmemizdir ; ama bundan kaçınabilmemiz de olanaksızdır . Çünkü neden ve sonuç her zaman birlikte dü­ şünülür , başka deyişle düşüncede birbirine yaklaştırılır. » ( 17) Bu , günlük insanın tipik diye nitelendirilebilecek bir tu­ tumudur . Bilimin · günlük yaşama girmesinin, somut olarak bu tür «ilişkilerden» oluşan ve giderek büyüyen bir biriki­

mi uygulamadan uzaklaştırması, günlük uygulamanın gide­

rek artan ölçüde bilimsel olarak doğru önermelerden (Saet­ ze) temellenmesi , bu önermelerin günlük uygulama içersin­ de bir alışkanlığa dönıü şmesi, günlük yaşamın belirttiğimiz: temel yapısında bir değişiklik yaratmaz. bu

Bilimden alınma

tür alışma durumlarının yanında , öznel açıdan çözümünü:

bulamamış , tamam1anmamış görüngüler için benzeşim ve ben­ zeşim yoluyla çı:karımlar gelişm�ini sürdürür ve günlük ya­ şamdaki tutum ve düşünceyi biçimler .

Gerçelklikle günlük

düşünce ve uygulama alanındaki karşılaşma açısından ge · 11

Goethe :

Maximen und Reflexionen ( M aks iım ler ve izlenimler) , s. 86.

J ubilaeumsausgabe, XXX I X,

57


çerli olan bu saptama, insanların kendi aralarındaki ilişk'. ­ leri açısından çok daha geçerlidir . Bizim pratik yaşamda insanları tanımak diye adlandırdığımız ve her türlü işbü -

liğinin kaçınılmaz . etıkenini oluşturan şey -en azından b:-. linçli bir davranış söz konusu olduğu ölçüde-, olayldrın ç 0 -

ğunluğunda benzeşimlerin {analogice 'lerin) kendiliğinden uygu­ lanma sına dayanır. Yaşamdaki bu tür açıklamaları , .a n:2xtın­

ları da kategorileri açısından araştırmış az sayıda düşiln � r ­

lerden olan Goethe, benzeşimin işlevi üzerine şunları söyler :

«Benııeşimlerle bildirimi yararlı ve uygun buluyorum : Ben­

zeşen olay kendini zorla benimsetmeye ya da bir şeyi k':ı ­ nıtlamaya kalkmaz ; bir başlka olayın karşısına onunla b ; r ­ ieşmeksizin çıkar . Birden çok benze � en olay, aralıksız bir dizi oluşturmaz ; bu olayların bir araya gelişi, vermekten

çok yüreklendiren bir toplumun yapısı gibidir .>(Hl) Bir baş ­ ka yerde ise şöyle demektedir : «Benzeşimler doğrultusunda

düşünmenin yerilecek yanı yoktur : Benzeşimin iyi yanı, kesin · sonuçlar peşinde olmamasıdır . . . >>( 1 9 ) Bütün bunlarla doğal olarak benzeşimin günlük yaşam­

daki düşünce içersindeki etkinliğinin yalnızca en uç nok­

taları saptanmış olmaktadır . Geniş ve değişikliklerden ya­ na zengin olan ara alanın doldurulmasını burada görev say­ mıyoruz. Bu açıklamalardan çıkarılabilecek sonuç ise şu­

dur : Benzeşim ve kaynağını onda bulan benzeşim yoluyla

çıkarım, günlük yaşamdan doğan, kökleri günlük yaşama sı­

kı sıkıya bağlı bulunan , günlük yaşamın gerçekle olan iliş­

kisini, bu gerçeğin yansıtılma biçimini ve uygulamaya dö­

nıüştürülüşünü zorlamasız, çoğu kez bu gereksinmeleri aşan

bir kapsamda ve upuygun (adaequat) biçimde dile getiren

kategoriler içer sinde yer alır . Bu nedenle benzeşimin ve

benreşim yoluyla çıkarımın zorunlu ol arak iki yanlı, kay� 1s

Goethe :

19

Goethe : a.g.y., cilt

a.g.y.,

s.

87. iV,

s.

231 .


pak bir özyapısı (karakteri) var<lır : Bu özyapının bir özel liği , zorunlululktan yoksun olması, masıdır .

Goethe,

bu

özyapının

belli bir esneklik taşı­

günlük

yaşam

içer sindeki

olumlu anlamını bu özellik açısından görmüştür . İ�inci özel­ liık ise bir bulanıklık durumudur ;

bu bulanıklığın kavram­

sal, deneysel, vb . yolla giderilmesi olasıdır ve bu yapıldı­ ğında bilimsel düşünce yönünde gidiş başlar . Ama bir du­ raklama , dahası gelişigüzel bir saptamanın yapılması du­ rumunda sofizme ya da boş bir düşe dönüşür . Goethe, şu sözleriyle benzeşimin gerçekliğin yansıtılma­ sı açısından yeri konusunda ba şka bir noktaya dikkati çe­ ker : «Varolan her şey, tüm varolanların bir benzeşimidir ; bundan ötürü varoluş (Dasein) bize sürekli olarak aynı za­ manda

hem

parçalanmış , bağımsız parçalar halinde, hem

de bir bütün olarak görünür . Benzeşim yolu çok izlenirse , her şey özdeşlik içersinde birleşir ; benzeşimden kaçımlırsa

bu kez de her şey sonsuzluk içer sinde dağılıp gider . Her iki durumda da izleyişte bir duraklama olur ; bunun nedeni bi­ rind durumda abartmalı bir

ölgıilnlüktür .»(2°)

canlılık,

�kinci durumda da

Yanılgılara giden yol doğrudan doğruya

düşüncesiz abartmalardan geçer ; ancak burada tersine bir , davranışın ,

henüz

yerleşmemiş

tüm

benzerl!i.klerin

toptan

yadsınmasının da bozukluklara· yol açabileceğini görüyoruz .

Bu durum gerek benzeşimlerin günlük yaşamdaki elverişli etkinliği aç1Jsından,

gerekse bilimsel düşüncenin gelişmesi

açısından önemlidir . Ancak Goethe 'nin buradalki ve daha önceki açıklamaları, dünyanın benzeşimler içersinde ele alın­ masının nasıl estetik yansıtma yönüne götürebileceğine dik­ kati çekmektedir . Asıl sorun üzerinde konuşmak için ise, bilgi düzeyimizin şimdiki durumu karşısında vakit

henüz

erkendir. Yalnız bir nokta şimdiden belirtilebilir : Benzeşi­

min Goethe'nin vurguladığı esnekliği, sanat alanındaki kar20

Goethe; a.g.y.,

cilt xxxıx, s. 68 .

59


şılaşmalar için uygun bir ortam hazıdamaktadır. Çünkü bu­ rada benzerlik özne ile arasındaki bağlantıyı hiç yitirmedi­

ğinden, benzeşim hiç bir zaman �ki nesneyi ya da nesne

gurubunu benzerliğin yardımıyla, yaklaşık da olsa, sa ptama saıvında olmadığından, bilimsel açıdan yerilebilecek pek çok

_l',Çekliğin

şey burada bir erdeme dönüşebilir. Ge

.doğal

bi­

çimde yansıtılması burada da şarttır, yalnız nitel açıdanı farklı bir şarttır . Sorunun bütünü üzerinde daha sonra du­

racağız.

Gü ajük düşüncenin, bilimin ve sanatın bir yandan ay­

nı nesnel gerçekliği yansıttığım, öte yandan da �insanların

toplumsal yaşamından doğan somut erek tiplerine göre-,. yansıtma sonucu oluşan görüntüde biçim ve içeriğin farklı ola­

bileceğini ve böyle olmak zorunda olduğunu daha önce be­

lirtmiştik. Şimdi aynı gerçekliğin yansıtılmasının her yerde aynı kategorilerle çalışılması zorunluluğunu beraberinde ge­

tirdiğini belirterek, bu saptamanın biraz daha somutlaştırıl­

ması geırek:qıektedir. Çünkü öznel idealizmin tersine , diyalek­

tik materyalizm, kategorileri öznenin herhangi bir graemli üreticiliğinin sonuçları olarak değil, doğrudan doğruya nes­

nel gerçekliğin kendisinin sürekli ve genel biçimleri olarak alır . Bu durumda bu gerçekliğin yansıtılması, ancak görün­

tü bilinç düzeyinde yansıtılmış içeriğin biçimleyici ilkeleri olarak, bu biçimleri de içerdiği takdirde uygun olabilir. Bu

kategorik biçimler, kategorik özyapılarının bilincine hiç va­

rılmaksızın , sonsuz denebilecek kadar uzun bir süre gerçek­ liğin yansıtılmasında kullanılabilir. Bu da kategol'ik biçim­

lerin nesnelliğini ortaya koyan başka bir noktadır . Bu du­

rumun biJ:! sonucu olarak -genellikle- günlük düşünce , bi­

lim ve sanat zorunlu olarak yalnız aynı içerikleri yansıt­ maz, fakat bunları aynı zamanda aynı kategorilerce biçim­

lenmiş içerikler olarak alır . Benzeşim

(analogie)

sorununu

ele

alış

biçimimiz

bi­

le , başlangıçtan bu yana neyi belirtmek istediğimizi gös--

60


termektedir ; manın

erek

toplumsal

uygulamanın

saptayışına

ve

buna

türüne,

bağlı

bu

uygula­

yöntemlere

gö­

re, kategorilerin kullanılması değişik, dahası çoğu kez bir­ birinin karşıtı görünümlerde olabilir . Benzeşim yoluyla olu­ şumda edebiyat için önemli sonuçlar verebilecek olan şey , bilimin gelişmesi açısından elverişsiz olabilir, vb . Bu sorun üzerinde gerçekliğin estetik yansıtılmasının somutlaştırılma­ sı bölümünde ayrıntılı olarak duracağız . Ayrıca bu sorunun belirdiği her yerde -özellikle bilim ve sanatta-, tek tek kategorilerin gerek ortak yanlarını, gerekse birbirinden ay­ rılan yanlarını ayrıntılı olarak ele alacağız. Ancak katego­ rilerin yalnızca nesnel bir önem taşımakla kalmayıp, nes­ nel ve öznel bir geçmişinin de bulunduğunu şimdiden belir­ telim. Belli kategorilerin

maddenin

{Materie)

deviniminin

belli bir gelişme sürecini ş art kılması, nesnel geçmişi oluş­ turur . Dirimbilimin

(biyolojinin)

gereksindiği özgül ( spesi­

fik) kategoriler de nesnel açıdan ancak yaşamla aynı za manda doğar ; kapitalizmin öııgül kategorileri de ancak bu oluşmanın genesis'i içersinde doğar. Bu arada Marx'm gös­ termiş olduğu gibi, bu kategorilerin doğuşları sırasındaki iş­ levleriyle , gelişme dönemindeki işlevleri arasında tam bir özdeşlik yoktur. Kategorilerin

öznel tarihi, bunların insan

bilinci tarafından bulunmasıdır. Örneğin duruk ( statik) ya­ sallıklar, doğada ve toplumda, ne zaman ve nerede yeterli sayıda görüngü çıkmış sa,

geçerlilik ka.zanabilmek için

et­

kin olmuştur . Ancak bu yasallıkları bilebilmek ve bilinçli olarak

uygulayabilmek için insanoğlunun

deneylerinin

bin

yılı aşkın bir gelişme geçirmesi ve düşünce açısından

iş­

lenmesi gerekmiştir . Nesnel-optik açıdan (ve bundan :1türü de aynı zamanda nesnel duyular ruhbilimi açısında n

-e o

azından bizim dünyamızın atmosferinde- her zaman 1eğer farkları varolmuştur.

Ancak bu

farklardan

görsel

c•.İ <'l. f'ak

belirginleşen nesnel gerçekliği ve insan türü ile bu f;,rkla.: arasındaki ilişkiyi algılayabilmek ve estetik açıdan ct '-- ğer-

61


lendirebilmek için uzun bir sanatsal gelişme sürecinin aşıl­ ması gerekmiştir . Gerçekliğin bilim ve sanat yoluyla yan� sııtılmasımn oluşturduğu ilerlemelerin önce bilincine az varı­ lan sorular, gereksinimler, vb . biçiminde günlük yaşamda ortaya çıkması, sanat ve bilim yönünden karşılık aldık­ tan sonra da yine günlük yaşama karışması, bundan sonra da üzerinde birkaç kez duracağımız bir süreçtir . 1

iBelki de günlük düşüncenin özgıün yanını en görsel biçimde belirtmenin en iyi yolu, dili bu bakış açısından ayrın­ tılı olarak çözümlemektir. Günlük yaşamdaki dil her şeyden önce onu kullanan her özne ile kendisi arasında dolaysız bir , ilişki bulunan, kendinde karışık bir haberleşme sistemi ol­ mak gibi daha önce belirt.tiğimiz bir özellik taşır . Her söz­ cüğün ve özellikle her tümcenin dolaysızlığı aştığı, başka bir açıklama yapılmasına gerek duyulmayacak kadar anla­ şılabilir bir durumdur ; çünkü balta, taş , gitmek, vb . gibi en sıradan sözcükler bile kendi aralarında farklı olan gö­ rüngülerin dolaysız sentezidirler yani bu görüngülerin so­ yutlanmış toplamıdırlar. Diller tarihi bize burada ne denli ağır tempolu bir haberleşme ve genelleştirme sürecinin var­ olduğunu, yani başka bir deyişle dolaysızlıktan, duyular ara­ cılığıyla algılamaktan uzaklaşmanın söz konusu olduğunu gösterir . Herhangi bir ilkei kavmin dili incelendiğinde, bu dilin sözcük yapısının bizimkiyle karşılaştırılamayacak den­ li al,gılamaya yakın ve kavramsallıktan uzak olduğu görü­ lür. Herder sözcüklerin, nesnelerin belli ayırıcı özelliklerini saptadığını ve bu saptamanın amacının «O nesnenin başka nesnelerle karıştırılmaması» (2 1 ) olduğunu görmüştü. Ne v ar ki, somut anlamlı, dolaysız belirleyici özellikleri bir yana bırakarak bir nesnenin, bir bütünün, bir eylemin, vb. kavra­ mını bir sözcükle saptamak, binlerce yıllık bir tarihsel ge21

Herder:

Kayn ağı

62

Preisschrift

üzerine) ,

Stuttg art

über den

Ursprung der Sprache (Dilıin 1 827, i l . s. 40.

ve "f:üb ingen,


lişimi gerektirir. Örneğin Bismarck Takımadaları'nın (Ga­ zal Yarımadası) sakinleri siyah sözcüğünü ve kavramını tanımazlar . «Siyah nitelendirmesi, bu rengin, boyanın çıkarıl­ dığı çeşitli nesnelerin adı belirtilerek yapılır, ya da bir nes­ neye siyah denebilmesi için o nesne bir başka nesne ile kar­ şılaştırılır .» ( 22 ) Karga, bataklıklardaki kara çamur, yanmış reçinanın rengi, kömürleşmiş yapraklar, karabiber taneleri, vb. bu tür karşılaştırmalarda kullanılan nesnelerdir. Bu tür nitelendirmelerin bizim siyah sözcüğümüzden çok daha ile­ ri ölçüde dolaysız algılamaya açık olduğu kuşkusuzdur . An­ cak bu nitelendirmeler de soyut biçimde tek tek algılayış­ ların farklılığının dışına çıkmakta, bir benzeşme ilişkisi içer­ sinde daha uzak sentezlere doğru ilerlemekt2dir. Dilin gelişmesi nasıl bir yön izlemiş olursa olsun, bu gelişmenin her aşamasında o anda var olan dilin ( sözcükle­ rin, tümcelerin, sözdiziminin) insanlarca doğrudan doğruya alınmış olduğu ke sindir. Dilin çalışmanın gereksinimlerin­ den doğmuş oluşu şundan ötürü son derece önemlidir : Nes­ nelere ve oluşumlara ad verilmesi sayesinde karmaşık du­ rumlar ve oluşumlar bir çatı altında toplanabilmiş , arala­ rındaki farklar ortadan kaldırılabilmiş, ortak noktaları ve özleri vurgulanıp saptanabilmiştir ; böylece de uygulama ala­ nında bir buluşun, elde edilen bir sonucun uyum içersinde sürekliliği , bu buluşa alışılması ve bu alışkanlığın gelene­ ğe dönüşmesi olağanüstü ölçüde desteklenmiş · olmaktadır. Öte yandan sözcükler yoluyla gerçekleştirilen bu saptama, değişmez ya da en azından zor değişebilir bir fizyolojik ni­ telik kalıbında donup kalmaması, devindirici ve devingen toplumsal özyapısım (karakterini) her zaman koruması açı­ sından hayvanlarda koşulsuz ve koşullu tepke (refleks) yo­ luyla gerçekleşen saptamadan ayrılır . Bunun nedeni, nes-

22 L.

Levy-B r u h l :

Das Denken der Naturvölker ( i l kel

Kavimlerin

Düşünce Yaşa m ı ) , Viyana ve Lei pz i g 1 921 , s . 1 45 .

63

·


nelere ve ilişkilere ait en ilkel sözcüklerle saptayış biçimi­ nin bile görüşleri ve ta'Sarımları kavramsal bir düzeye çı­ karmasıdı[' . Böylece görüngü (ıErscheinung) ve öz diyalek­ tiği giderek bilince - yerleşir ; bu durum doğal olarak uzun süre algılanmaz. Ama sözcük anlamının hiç bir zaman bel­ li kalıplar içersinde donu[> kalmaması, kullanılan sözcükle­ rin anlamının değişime uğ:raması, sözcüğün içerdiği anlam­ sal niteliklerinin düşiilnce alann;ı.daki sentezinin ve genelleş­ tirilmesinin, -toplumsal gelişimin zorunlu kıldığı- esnek bir karakter taşıması gerektiğini gösterir . İnsanların yeni ko­ şullar altında en gelişmiş hayvanla['dan bile çdk daha ça­ buk yÖn saptayabilmeleri ve değişebilmelerinin nedeni, ge­ niş ölçüde saptanmış olmasına karşın, sözcüklerin değişken anlamı aracılığıyla, uygulama alanında çoğu kez görüngü ve öz diyalektiğinin bilincinde olmaksızın gerçekleştirilmesinden .ileri gelir . Gerçi insanların çoğu kez alıştıklarına, geleneksel olana bağlı kalmakta ne denli direndiklerini bilmekteyiz ; ama bu tutucu eğilimler fizyolojik değil, toplumsal karak­ te:rde olduğundan, toplumsal olarak aşılabilir ve aşılmak­ tadır. Bu tür eğilimlerin aşı:rı güçlü olduğu her yerde her ?..aman ana çizgi açısından aşılmış , eskimiş bir görünümün kalıntılarının -hiç kuşkusuz çeşitli değişikliklerle- yeni düzen içersinde de varlığını koruduğu saptanır. Kapitalist düzeni kuırarken «Amerikan» yöntemi yerine «Prusya» yön­ temini izleyen tüm ülkelerde, derebeylik döneminin toprak düzeninden öğelere raslanılması, buna örnek olarak gösterile­ bilir (Lenin) . Demek ki günlük yaşamdaki dil, diyalektik çelişkiyi ser­ gilemektedir . Dil, insanlara dilin katkısı olmaksızın tasa­ rımları.amıyacak denli zengin bir dış ve iç dünyanın kapı­ larını açmaktadır. Başka deyişle dil, insanın gerçek çeıvre­ sine ve iç dünyasına inmesini sağlamıştır. Ama dil, aynı zamanda insanların iç ve dış dünyayı rahatlıkla benimseme­ lerini olanaksız kılmakta, ya da en azından zorlaştırmak-


tadır . Bu durağanlaşma ile aynı zamanda, dilde bir be­ lirsizliğin ve karışıklığın ortaya çıkması, sözü edilen di­ yalektiğin daha karmaşık nitelik almasına yol açmaktadır . . Bilimsel terminolojinin birinci plandaki amacı, belirtilen son eğilimi aşmaktır. Bilimsel araştırmaların, dildeki durağan­ laşroanın sınırlarını aşma ereğine yönelik çabaları da içer­ diğini görmemezlikten gelmek, tek yanlı v.e yanlış bir dav­ ranış olur. Öte yandan bilim tarihi, bilim alanında da tu­ tucu eğilimlerin ne denli güçlü olabileceğini gösterir . Bu du­ rum özellikle üretici güçlerin gelişmesiyle ve bunun bir sonucu olarak ta nesnel gerçekliğin bilimsel açıdan araştı­ rılabilirliğiyle ilgilidir . Böylece ortaya ç:ikan bilgi sınırları çoğu kez bilimsel kavram oluşturmada ve dolayısJ.ıyla bilim­ sel dilde yüzyıllar süren bir durağanlaşmaya yol açabilir. Uzun süre adeta bir fetiş niteliğini taşıyan «lıorror vacui»{23) beliti ( aksiyomu) bu duruma iyi bir örnektir. Ancak bu tür sınırlar toplumsal yapı tarafından <<Yapay» olarak da sapta­ nabilir (Doğu'da din adamları kastının egemenliği) . Bütün bunlar yine günlük yaşamla bilim arasındaki kar­ şılıklı ilişkiyi sergilemektedir. Ancak bu kez sergilenen, iliş­ kinin olumlu yanı değildir ; başka deyişle bilimsel görüş­ teki, dildeki, vb . ayrımların insanlığın tüm olarak geli şme­ si açısından oynadığı üretici rol, ya da bilimsel yöntemle­ rin ve sonuçların ilerlemeyi destekleyici nitelikteki etkinli­ ği gösterilmemektedir . Günlük düşüncenin iki sınırı, yani be­ lirsizlik ve durağanlık, gerçekliğin bilimsel yansıtılmasına ve bu işlemin dil yoluyla anlatımına da girebilir. En bilinçli ve ne yapacağını en iyi bilen bilim adamının bilimsel ça!3

Horror vacu i :

Lat i n cede «ıb oşl uktan

korkm ak » a n l a m ı n a gel i r.

Kökeni Aristoteles'e değ in götü rü l en bu g ö rüşe g ö re doğa boş l uktan

korkar ve boşl u ğ a i z·i n vermez . B u n eden le her yerde « b i r şey» 1 8 . yüzy ı l a değ i n s ü rdüren b u görüş, 1 643 yı l ı n d a a1ımosferin bas ı n c ı n ı b u l arak b o şl u ğ u n varl ı ğ ı n ı k an ıtl aya n Töriçe l l i

vard ı r. Varl ı ğ ı n ı

tarafın dan ç ü rütü lmüşt ü r. (Ç.N.)

65/5


lışması bile , temellerini o kişinin günlük yaşamında bulur. Bilim adamının toplumsal yapısının temel güçleri, kendi­ si üzerinde günlük yaşamın aracılığı ile etkisini gösterir . Bundan ötürü günlük düşüncenin ve bu düşüncenin anlatım biçiminin bilim dilini yukarda sözünü ettiğimiz anlamda et­ kilemesi, tamamen anlaşılabilir niteliktedir. Bu noktada he­ nüz estetik yansıtma ile estetik yansıtmanın anlatım biçimle­ ri üzerinde durmamızın olanaksız oluşuna karşın, bir nok­ tayı . şimdiden belirtebiliriz : Kendi yapısı içersinde bilimsel dilden tümüyle farklı olan edebiyat dili de , günlük yaşamın her iki uç noktasını , belirsizliği ve durağanlığı aşmak eği­ limindedir . Aşma eğilimlerinin bu çift yönlülüğü gerek bi­ lim, gerekse edebiyat açısından vurgulanmalıdır . Çünkü bi­ limin işlevinin yalnızca kesinlik, edebiyatın işlevininse yalnız­ ca durağanlığın giderilmesi olduğu söylenirse, burjuva ide­ olojisindeki ve burjuva estetiğindeki eyeti» (Verm'Ögen, me­

bir «işbölümüne» götürebi­ liır. Gerçekte bilim, durağanlığı gerçekliğin yardımıyla gi­ :dermeden günlük düşüncede ve kendi dilinde varolan belir�� sizliği, bulamklığı aşamaz . Aynı şekilde edebiyat da dildeki bulanıklıkları -gerçeğin yardımına başvurarak- (yazınsal anlamda) kesin ve açık biçimleme girişimi yapmaksızın dil­ deki sert durağanlığı' akıcı kılmayı başaramaz . Diyalektik materyalizm, insanlara öz:gü tüm yetilerin ( <<Seelenvermögen» ) insanoğlunun eylemlerinin tümünde or­ ganik bir işbirliği içersinde varolduğunu saptamıştır . Bu iş­ birliği, her türlü sorundan uzak bir karşılıklı destekleme, bir harmonia praestabilita (24) biçiminde değil, gerçek çeliş­ kilerin ortaya konulması yoluyla gerçekleşmektedir . Bu türleke) , burada kolaylıkla yanlış

24

Hanmoni a p raestaıbl l ita : Leibn.iz'e g ö re doğadaki nesneler ve özelnkle insan ı n bedeni ile r u h u aras ı n d ak i öncesiz uyu­ mu i f a d e eder. Gerçekte uyum içers i nde olanlar arasında bk' ne­ densel l ik ilişıkiıSi değ i l , birbirine koşut ıb l r ol u şı u m vardı r, ama uyum yine de g e rçe k l eş i r (Ç.N.) varlıkl a r,

.

66


den bir karşılıklı destekleme durumunun doğup doğmadı­ ğını, ya da ne ölçüde doğduğunu ve ba ş la n gıç ta iyi �lanın bir külfete dönüşüp dönüşmediğini ise toplumsal uygulama saptamaktadır . Lenin, bununla ilgili olarak, bilgi oluşumu ko­ nusunda şöyle d er : <<İn s a nın anlığının ( zihin : bilme y eti si) bir ne s neye yaklaşması , insan tarafından bir kopyanın (bir kavramın) oluşturulması , kolay , yalın ve dolaysız bir ey­ lem değildir ; karmaşık , birden fazla y onü olan, zikzak bir çizgiyi i zleyen bir e ylemdir . Bu eylem, d ü şl e m (hayal) gücünün yaşamdan kopması olasılığını da kapsar . İş bu ka­ d arla da kalmaz : Sözü e d ile n eyle m , S-Oyut kavramın , dü­ ş ün c e nin bir düşe (fantaziye) ( son noktada Tanrı d üşünc e­ sine) d önü ş m e s i olasılığını da kap sa r ; bu dö nü ş ü m insanın b il i n c in e varmadığı bir d eğ iş i m biçiminde gerçekleşir . Çün­ kü en yalın genelleştirmede, en genel düşüncede bile ( ör­ neğin 'masa ' gibi) bir parça düşlem gücü vardır . (Bu yüz­ den en salt bilimde bile düşlem gücünün işlevini yad­ sımak , saçma bir tutumdur : Bununla ilgili olarak Pissarev' in çalışmayı de stekleyen yararlı düş ve yararsız düş konu­ sunda söylediklerine bakınız .»'(25) «Ruhsal yetilerin» (Seelenvermögen) metafizik ayırımı­ na ilişkin öğretinin , bilimin b as it bir yanılgısı, ya da tek tek düşünürlerin b ir yanlışı de ğ i l a m ; ı_ gerçek i.i4in ya da gerçekliğin çeşitli gelişme süreçlerinin bel li yanlarının �hiç kuşkusuz ide al i s t veya ilkel materyalist bir tutumla soysuz­ lı;ıştırılmış- yansıtılması olduğu olgusu, bu yetilere ilişkin yargımızı değiştiremez. Buna karşılık kapitalist işbölümü­ nün insanın dolaysız bütünselliğini bozduğu, kapitalist d ü zen içersinde · ça lı ş maya egemen te m el eğilimin insanı ken­ di kendisine ve i ş ine yabancılaştırdığı da bir gerı;· ektir . Ka­ pitalist ekonomi d ü z eni doğal olarak bu durumu düşünce yu ,

,

­

·

2ıı

Len i n :

Aus dem philosophischen Nachiass (Felsefe Defte rleri 'n­

den ) , Viya n a ve Bert i n

1 932; 2. bası

Berf in

1 954, s . 299.

. 67


luyla gizler ; bunu d a , Marx'ın büyük bir ustalıkla ve üze­

rinde durduğumuz sorunla ilgili olarak belirttiği biçimde

yapar, yani «işçi (yapılan iş) ile üretim arasındaki doğru­

dan ilişkiyi göz önün d e tutmaz .»{26) Böylece işin yarattığı nesnel ürünle, bu çalışmanın kendi kendisine yabancılaşmış

işçide yarattığı ruhsal ve ahlaki sonuçlar arasında kutup­

laşmaya değin varan bir karşıtlık doğar. Ancak bu yaban­

cılaşmanın <<ruhsal yeti» öğretisini onayladığını düşünmek

yanlış olur. <�uhsal yetilerin» birbirlerinden -görünüşte­

ki- bağımsızlığı, aralarında varolan ve açıkça görülen kar­

şıtlık, kapitalist düzenin günlük yaşamının önemli bir olgu­

sudur . Kapitalist düzenin bu dönem insanının ruhuna yan­ sıyış biçimidiT . Bu ortamda oluşan felsefe, insanbilim ve

ruhbilim kuramlarının metafizik karakterinin temeli, bu ku­

ramların varlığı kuşkusuz olan dolaysız o1guyu eleştirel bir tutum almaksızın dolaysızlığı içersinde mutlak kesinlik dü­

zeyine vardırmalarıdır . Eleştirel bir tutum alınmamaısı, mut­

laka herhangi bir sakınca ileri sürmeden benimseme anla­

mına gelmez ; ayrıca bu tür bir benimsemeye de çok sık ras­

landığı belirtilmelidir . Ortaya çıkış biçimine sert eleştiriler

yöneltilebilir ve bu yoldan, örneğin Schiller'in sanat felse­

fesinde olduğu gibi, önemli kültür ilişkileri bile ortaya çı­

karılaıbilir . Ancak böyle bir tutum, «ruhsal yetilerin» bu yoldan bağımsız kılınmasının ve . bir karşıtlık ilişkisi içersi­ ne girmesinin toplumsal-tarihsel koşullara bağlı olduğunu bi­

len, en azından sezen bir tutumdur ; sözü geçen tutum ay­ nı

zamanda -biraz ütopik nitelikte de olsa- bütünı:.iğü bo­

zulmamış bir insana duyulan özlemi de dile getirN' . İnsa­

nın bir bütün olarak kavranabilmesi, onun fiziksel ve ruh-

sal güçlerinin parçalanamazlığının bilinebilmesi aacak top­

lumsal nedenlerin tümünün ortaya çıkarılmasıyla olasıdır . 26

M a rx : ökonomisch-philosophische M anuskrlpte ( Ekonom i ve Fel­

s e le Yaz ı l ar ı ) ,

68

MEGA 1. 3, s. 84

v.d.;

M EW EB 1, 51 3.

.


Marx, yabancılaşmanın yol açtığı bu sapıklığı çok acıma­ sız bir dille sergiler : «Gerçi yemek, içmek, üremek gibi eylemler de gerçekten insancıl işlevlerdir . Ama onları in­ sanoğlunun öteki eylemlerinden ayıran ve tek ereik yapan soyutlama içersinde ha�ansal niteliğe bürfü1ürler.» (27) Genç Marx, 'k apitalist iş bölümün ün bu etkilerini yalnızca işçi sı­ nıfıyla ilgili · olarak saptamıştır. Ama aradan kısa bir süre geçtikten sonra daha Kutsal Aile de (Die Heilige Familie ) , (2 8) bu sonuçların geçerlilik kapsamını bütün burjuva toplumu­ nu içine alacak biçimde genişletir ; burjuva ile proletarya. nın aynı yıaıbancılaşma eğilimleri karşısında farklı tepki gös­ termelerini -bu yabancılaşmayı birinin olumlu, ötekinin olumsuz karşılamasını-, burjuva ile proletarıya arasında önemli bir ideolojik karşıtlık kaynağı olarak saptar. Daha sonra Engels bu olgunun sınırları içersine burjuva toplumu­ nun tüm yaşam alanlarını sokmuştur. (29) Ancak , Markıs izm'in klasik yazarları, kapitalist altyapının bu etkisinin, bu altyapının görünümlerinin bütünselliğinin y·aımzca bir yanını yansıttığını hiç bir zaman gözden yitir­ mernݧlerdir . Kapitaliıst toplum , temeli sömürüye dayanan son toplum olarak, sosyalizmin yalnızca maddi-elwnomik ön koşullarını değil, aynı zamanda kendi mezarını kazacak ko­ şulları da yaratan bir toplum olarak insanı insanlığından uzaklaştıran, bozan güçlerin yanı sıra, geleceğe yönelik gıüç­ leri de oluşturur ; bu ikinciler, giderek bilinçli biçimde kapi­ talist topluma yönelir . Marx, kapitalist düzende insanın ken­ di kendisine yaibancılaşması karşısındaki olumlu ve olumsuz tepki arasındaki karşıtlığı, yukarda gösterdiğimiz gibi, daha Kutsal Aile'de saptamıştır . Marx, sonradan bu yabancı­ laştıırmaya başkaldırışa nesnel açıdan temel olan, onu bi2 7 Marx :

a.g.y., 8 6 ; M E W EB 1, 5 1 5 . Marx : O l e Heillge Famille (Kutsal Aile), s . 206; MEW 2, 3 7 v.d . 2 9 Engels : Anll-Dührlng, Moskova-'Len i ng rad 1 935, s. 304; M EW 20,

28

250 v.d.

69


çiriıleyen, verimsiz bir öznelliğin sınırları içersinde kalma­

yıp, toplumda köklü değişime götüren ekonomik koşulların

ana çizgilerini de vermiştir . Marx, Ri c ard o ya ilişkin yar­ '

gısını şöyle dile getirir : <<Ricardo , içinde yaş adığı zaman dü­

şünülürse haklı olarak , kapitalist üretim biçimini üretim için

ve s e rv et yaratılması için en yararlı

görür . Üretimi

üretim

için

ü r etim biçimi olarak iıster ve bu da uygundur . Ricar ­

do'nun aşırı duygusal karşıtlarının yaptıkları gibi, üretimin amacının üretim olamayacağı ileri sürülürse, o zaman üre­ timin üretim için olmasının , inı:>anın ü r e tici güçlerinin

geliş­ mesinden , başka deyişle insan doğasının zenginleştirilme si­ nin geliştirilmesinin amaç edinilmesinden başka bir şey ifa­ de etmediği un u tu lmuş olur . . . İnsan türünün yeteneklerinin gelişmesi, önce bireylerin çoğunluğunun ve belli sınıflarm zararına bir çizgi izler , ama sonunda bu k a r ş ıtlığı yıkarak insan tekinin gelişmesiyle aynı çizgiye gelir ; demek ki bi­ reyin daha yüksek düzeye doğru gelişmesi, başka bireylerin kurban durumuna düştükleri bir tarihsel oluşum sonunda gerçekleşebilmektedir . İşte anlaşılamayan noktalar bunl ar­

dır . » ( 30) Burada günlük yaşamın ve günlük düşüncenin felsefe te­ meline daya nan bir çözümlemesine sahip

o l ama y ışımı zın bir

baş ka nedeni daha ışığa kavuşmaktadır. Çünkü böyle bir çö­

zümleme , dolaysız ya da dolaylı olarak kapitalist düzendeki günlük yaşamın -ana çizgileri

Marx

tarafından çizilen- çe­

li şkili çiftyönlülüğü karşısında bir tutum almak zorunda k a ­ lacaktı . Bu arad a açıktır ki , günlük yaşamın burada bir do­

ruk noktasına varan çelişkililiği, değişik biçimlerde olmak üzere ,

daha

önceki

aşamalarda

da

vardır

ve

hiç kuşku­

suz üret im araçlarının toplu mülkiyete geçişiyle birlikte ken­

diliğinden son bulma z . Sosyalizmle birlikte ç elişkilerin uyuş-

3 0 Marx : Theorien ü ber den Mehrwert (Artık-Değer üzeri n e Kuram­ l a r ) , Stuttg art 1 921 , 11/ 1 , s . 309 v . d . ; MEW 26, 2, 11 0 v.d .

70


özyapısının uyumlu özyapıya dönüşmesi de uzun süreli , tekd�e gelişme göstermeyen bir oluşumdur ; bu oluşum 'içer­ sinde zaman zaman eskinin kalıntılarına, dahası geçici geri­ lemelere raslanacaktır . Günlıük düşüncenin bilgi kuramı ya da görüngübilim a ç ı s ı nda n yapılacak en soyut n ite l ikteki araştı­ rılması bile , eğer -tarfüsellikten uzak bir kesinleştirmeyle­ kendi bilinmesi gerekli konusunu gerek içerik açısından, ge­ rekse yaıpısal açıdan düzmeceliğe saptırtmak istemiyorsa, bu tür tarihsel yapı değ i ş i ml er i ni görmezlikten gelemez ; durum böyle olunca da bu konuda yapılacak bir araştırma , burada b e li rtil en tarihsel temel göı:ıüngüler karşısında şu ya da bu biçimde tutum almak zorundadır . Ancak her tutum alış , bir yandan kapitalist dü_ıenin günlük yaşamının görünüş biçimlerinin tarihsel açıdan gözlemlenmesini, öte y a nda n da tarihsel gelişmenin tümünün gittiği gerçek yönün belli ölçü­ de bilinmesini gerektirir . Tersi yapıldığında geçmişin ya da günümüzün , ya da her ikisinin birden idealize edilmesi gibi bir durumla karşılaşılabilir ; bu da o l u mlu ya da olumsuz, ama herhalde yanlış bir değer yargısına yol açabilir . Marx' a göre, burada burjuva düşüncesinin verdiği değer yargısının yarattığı kaçınılmaz ve aşılması olanaksız bir ikilem var­ dır ; çünkü burjuva düşıüncesi yukarda sözü edilen ç e li şkin in ya ilerici yanını, ya da yabancılaştıran ve yabancılaştırıcı öğesini bir tekyanlılık içersinde dondurmaktadır . Marx, şöy­ le der : «Gelişmenin ilk dönemlerinde birey, daha bir bütün halindedir, çünkü henüz ilişkilerinden oluşan bütünü parça­ lara ayırmış , kendisinden bağımsız toplumsal güçler ve ko­ şullar niteliğiyle karşısına almış değildir . O eski büıtünselliği özlemek ne denli gülünçse, bu bütünselliğin bir boşluğa dönüş ­ mesinden sonr a artık durulması gerektiği inancı da o denli gülünçtür . » ( 3 ı) Burjuva düşüncesinin gelişmeye başladığı ilk maz

31

Marx : G rundrisse der pol itischen ökonomie

Esasları ) ,

Moskova 1 939,

1,

s.

(Eıkonom i Politiğin

80.

71


dönemlerde, ilerlemeyi olumlu karşılarken, onun çelişkili ya­ nını görmezlikten gelme eğilimi baskındı. Daha Marx'tan önce bu eğilime karşı romantik nitelikte, yabancılaşmayı eleştiren ve ilkel gelişme aşamalarını yücelten bir karşı akım başlamıştı ; bugün bu akım, günlük yaşam ve gün­ lük düşünce ile ilgili yetersiz felsefe çabalarına -açık ya da örtülü olarak- egemendir . Martin Heidegger, günlük davranış ve günlük düşünce sorunlarını yetersiz ve çarpıtılmış biçimde ele almıştır. Bu­ nu söylediğimizde, belki bazıları, Heidegger'in kapitalist kül­ türün romantik eleştirmenleri arasına konmasına karşı çı­ kacaktır . Heidegger, günlük yaşamı kesin olarak ilkelli'kten ayırır : «Günlük, ilkel ile özdeş değildir . Günlük, daha çok varoluşun (Dasein) bir varlık kipidir (Seinsmodus) ; varoluş , çok gelişmiş , farkların iyice vurıgulandığı bir kültür içersinde devindiğinde, durum özellikle böyledir . (32) Heidegger'in somut çözümlemesinde de -örneğin Gehlen 'in «büyü ve sihir öncesi dönem»i gibi- geçmişte kalmış herhangi bir somut döneme olumlu biçimde .atıf yaptığına raslanmaz. Heidegger'in ro­ mantik antikapitalizmi, zamanımızın günlük yaşamını ve gün lük düşüncesini «:yalnızca» görüngübHimsel-varlıkbilimsel (phaenomenologisch-ontologisch) açıdan suçlar ; ancak ibu yar­ gının ölçütü, geçmişte kalan belli bir dönemin yapısında değil, var olanla varlık arasındaki varhkbilimsel-hiyerarşik uzaklıkta, var olanın varlıktan kopuşunda yatar . Demek ki sözü edilen suçlamanın tinsel temeli romantik-tarihsel değil, dinseldir ; bu temel, kaynağını Kierkegaard'm -tanrıtanı­ mazlık anlayışıyla uygulanan- akıldışı tanrı öğretisinde bu­ lur. ­

iHeidegger'in günlüık yaşam karşısındaki tutumu, termi­ nolojisinde de belirginleşir. Bu terminolojiye göre, Heidega2

M. Heid-Ogger: Seln und Zelt (Varl ı k ve Zam a n ) ,

1 941 , s . 50.

72

5. bas ı ,

Halle

·


ger'in

bu alanda duygusal

bir değer

yargısı

değil, ama

yalnızca nesnel bir tanımlama bulunduğu gibi bir yanılsa­

maya kapıldığı söylenebilir ; oysa nesnel açıdan bakıldrkta Heidegger 'de

gerçekdışı

bir dünya, bir çöküş , gerçekten ko­

puş söz konusudur . Heidegger 'in kendisi, varoluşun kendi varlığı içersindeki bu «devingenliğini» çöküş olarak adlandı­

rır . «Varoluş , gerçeklikten uzak bir günlük yaşamın dipsiz­ liğine, hiçliğine doğru çöker . Ama bu çöküş, ' yükseliş' ve 'so­

mut yaşam' olarak yorumlandığından gizli kalır.»(33) Heideg­ ger, yorumunu şöyle genişletir : <<Cöküş (das Verfallen) görün­ güsü, varoluşun ' gece görüntüsünü ' sergilemez ; varlığa ilişkin olan ve bu var olanın zararsız yanının tamamlanmasına hizmet eden bir niteliği b elirtmez. Çöküş, varoluşun kendisinin özsel (wesenhaft) varlıkbilimsel yapısını ortaya koyar. ; bu yapı varoluşun tüm günlerini güncelliği içersinde saptadıği ölçüde, yukarda sözü edilen ' gece görünümünü' az yansıtır .»

Güncel yaşamı umutsuz bir çöküş düzeyine dönüştüren

bu derin karamsarlık, zorunlu olarak güncel yaşamın özünü

ve yapısını yoksullaştırır ve bozar : Günlük yaşamın uygu­ laması bilgiyle , bilimle -görüngübilimsel-varlıkbilimsel açı­

dan- bağlantısını yitirdiği zaman, onu insanın davranışları açısından bilginin kaynağı ve vardığı yer kılan gerçek öz­ yapısmı da yitirir . Başka deyişle, bilir:- güncel yaşamın ortaya

koyduğu

sorulara

karşılık

arama

gereksiniminden

doğmadığ ı, günlük yaşam bilimin ortaya koyduğu sonuçlar­

dan

s ürekli olarak zenginleşip ,

derin ve

geniş

boyutlara

yönelmediği zaman, bu durum ortaya çıkar. Bu karşılıklı ilişkilerden yoksun kılınan güncel , yaşam, Heidegger'de yal­ nızca yabancılaşmanın insanı bozan güçlerinin egemenliği

altında görünür . Yabancılaşmanın içinde ve ona karşın var

olan ilerletici etken ise görüngüleı;in varlıkbilimsel

«arın­

masmdan» yok olup gider .

Burada da yöntembilimle dünya görüşü ara sında bir iliş-

33

M. Heidegger, a.g.y.,

s.

1 78 .

73


kinin bulunduğu kuşkusuzdur . Heidegger'in yöntemi, görüngü­ bilimin ve kaynağını görüngübilimde bulan varlıkbilimsel eği­ limlerin yöntemi gibi, yalnızca her nesnelliği (Gegenstaend­ lichkeit) ve nesnelliğe ilişkin her tutumu en yalın ve genel nitelikteki «ilkbiçimlere» (Urformen) indirgemeyi hedef tu ­ tar ; amaçlanan , böylece nesnelliğin en derinde yatan özünü

-her türlü toplumsal-tarihsel görünümlerden bağımsız ola­ rak- açıkça ortaya koymaktır . Ancak sezgisel «Öze bakış» da bu yöntembilimin temellerinden birini oluşturduğundan, filozofun öznel değer yargısı -bilinçsiz ya da bilinçli-, zorunlu olarak görüngübilimsel ya da varlıkbilimsel açıdan «arınmış» nesnelliğin içerik ve biçimini etkiler, görünüşle

öz arasındaki ilişkiyi de k arıştırır . Böylece kapitalist düze ­ nin günlük yaşamına ilişkin görüngiiler , varlıkbilimsel açı ­ dan varolanın özüne ilişkin saptamalar niteliğinde belirgin leşir . Heidegger'in tanımlamasında da durum böyledir . Bu­ rada günlük yaşamın ve günlük düşüncenin belli ve önemli yanlarını bugüne değin olduğundan daha somut biçimde i ş ­ lemeye ilişkin güçlü bir girişimin varlığını kimse yadsıya­ maz ; Heidegger, bu açıdan sorunun düzeyini Yeni Kant'çı­ l ara oranla aşmış, kuramla uygulamanın günlük yaşam içer­ sindek i özgül bağlılığını: kavrama yönünde çok ilginç bir atılım yapmıştır . <<Kullanma işlemi, kullanılan nesnenin sağlanmasına bir amaç kazandırır ; çekiç , yalnızca kendisine bakılan bir nesne olmayıp, kullanıldığı ölçüde, çekiçle aradaki ilişki özgün nitelik kazanır ve çekicin gerçek varlık nedeni daha açık ortaya çıkar . Kullanma işl emi , ç ekicin özgül 'kullanışlılığını' sergiler . . . Nesnelere salt 'kuramsal' olarak yönelen baktş , kullanışlılığı anlayabilmekten yoksundur. Buna karşılık kul­ lanma işlemi kör değildir ; onun verdiği kendine özgü bakış açısı çalı:şmayı yönetir ve bu çalışmaya özgül nesnelliğini kazandırır .» ( 3 4) -

34

74

Hei deg ger, a.g.y., s . 69.


Burada günlük yaşamın ve günlük düşüncenin temel ya­ pısından , kuramla uygulama arasındaki dolaysız ilişkiden bir şeylerin ortaya konduğu kuşkusuzdur . Ancak «Öze bakış» içersinde biçimsel-yöntembilimsel yalınlaştırmayla öznel (antikapitalist) değer yargısı arasındaki benzeşme, gerçek ve .çelişkili geçişlerin

ve

karşılıklı ilişkilerin

yerine ,

günlük

uygulamadaki asıl kuramsal davTanışla <<kuram» arasında sert bir karşıtlık yaratır . Günlük yaşamın bu yoldan ger­ çekleştirilen ve soyut nitelik taşıyan yansıtılması ancak bu türden yapay ve düşünsel bir sınırlama içersinde söz ko­ nusu olabilecek etkenlere indirgenmesi, başlangıçta da be­ lirttiğimiz gibi günlük yaşam denilen alanın tamamında bir yoksullaşmaya ve bozulmaya yol açar . Günlük yaşam içersinde tüm davranış biçimlerinin, kültürün ve insanlığın kültürel · gelişmesinin bütünüyle ne derin bir ilişkisinin bu­ lunduğunun yöntembilimsel açıdan bilinçli olarak görmez­ likten gelinmesi, yoksullaşmanın kaynağıdır . Günlük düşünce­ nin ilerlemeyi yayan ve ilerlemenin sonuçlarını gerçekleşti­ ren işlevinin düşünce yoluyla bir yana bırakılması ise, gün­ lük yaşam alanının. soysuzlaştırılmasıdır . Heidegger'de belirginleşen bu çıkmazın üzerinde durma ­ mızın amacı, yalnızca tuttuğumuz yolun karşılaştırma�rla somutlaşmasını sağlamaktır . Ö teki konularda olduğu gibi burada da amaç , Heidegger'in öğretisine ilişkin bir tartış­ maya gi:Fmek değildir . Burada bir kalem tartışmasına girmek zorunda kalmamız, bize bu alandaki olguları ayrın tılı biçimde çözümleme görevini yüklemez . Ancak insa­ nın her yönü açısından söz konusu olan sorun salın ( burju­ va toplumu açısından da , dahası Ö zellikle burjuva toplumu / açısından) gerçeğe uygun biçimde ortaya konulabilmesi için bu olguların belirtilmesi gerekliydi . Burada birinci planda .önemli olan, günlük yaşam ve günlük düşünce ile, insanın sanat ve bilim alanındaki çalışmaları arasındaki ilişkiyi :şimdilik olsun açıklamaktır . Gerek şimdilik, gerekse daha

75

·


sonrasını da kapsamına almak üzere şunu s öyleyebilme ola­ nağı vardır : İnsanın davranış biçimi önemli ö lçüde çaba­ sının ne s nelleş me derece sine (Objektivationsgrad) bağlıdır Bu çabalar en yüksek dereceye v ar dığınd a , başka deyişle bilim ve sanat a l anın da bu çabaların nesnel yasaları, insa­ nın k end i si tarafından yaratılan ürünlere ilişkin tutumunu saptar İnsanın tüm yetenekleri -kısmen içgüdüsel, kısmen de b ilinç li olarak- adı geçen nesnel yasallıkların gerçek­ leştirilmesine yönelir . Bu tür tutum ve davranış biçimlerinin iyi a nl a ş ılma sı , onların gerek günlük yaşamla ilişkileri içer­ sinde, gere k se günlük davranışla aral arındaki f ark ve kar şıtlık açısından iyi tanımlanabilmesi isteniyorsa, o zaman bir noktanın hiç bir zaman gözden kaçırılmaması gereklidir : Her iki durumda da bir bütün olarak insanoğlunun nesnel gerçeklikle, ya da bu n esnel gerçekliği yansıtan ve ileten l0ph ımsaJ-hireysel nesnelleşmelerle ilişkisi söz konusudur ; bu açıdan insanın yabancılaşmış , ya da başka laşmış olma­ sı rol oynamaz. Bilim ve sanatta olduğu gibi, g eliştirilmiş n esnelleşmelerin önemi kendini özellik!�, harcanan öznel ça­ bal arın seçimi, guruplaştırılması, yoğunluğu, vb. için kulla­ n ıl a n ölçütlerin, yaşamın başka alanlarındaki anlatım bi­ çimlerine oranla . çok daha i leri ölçüde belirgin ve belirle· nimlenmiş oluşunda gösterir . Doğal olarak burada da, . çe. şitli kademelerde ol mak üzere , ç alış ma açısından sınırların kimi yerde sil i nm e si gibi bir duru mla karşılaşılır ; zaten ça­ · lışma ne snel olarak tarihsel gelişme iç er sind e de bilim ve sanat alanlarına bazı kaymal ar yapar. Bu . tür n e s n e ll e ş me l e r i n -ancak bir gelişim süreci sonu­ cunda bilinç yoluyla algılanmış iç y asallığının yanı sıra, bir de belli bir ortamı vardır ; bu ortam aracılığıyla yalnızca ilgili nesnelleşme gerek üretken olarak gerek se izlenim ala­ bilir biçimde gerçekleştirilebilir . [Örnek olarak matematiğin sağı n (pozitif) bilimlerde oynadığı rol, güzelsanatlardaki gör sellik öğesi, vb. düşünülebilir. ] Bu ortamdan geçerek nes.

,

.

.

­

·

.

-

­

76

.


nelleşmeye yönelmeyen, nesnelleşmenin en önemli sorun­ larını çözümlemeden bırakmak zorunda kalır . Bu olguya oldukça sık raslanmış , ama yine sık sık yanlış sonuçlar çı­ karılmıştır . Ortam nesnelleşmeyle özdeşleştirilmiş (Konrad Fiooler, görselliği incelerken bu özdeşleştirmeye gitmiştir ; bu konuya ilerde daha somut düşüncelerle ve daha ayrın­ tılı olarak döneceğiz) böylece bir nesnelleşme gurubuna -yeni değişimlerin varlığına karşın- her şeyle ilgisini kes­ miş bir <<rUhsal yeti» (Seelenvermögen) yakıştırılmış, insanın ruhsal yaşamının bütünselliğinin devingenliği ya gereğince vurgulanmamış, ya da tümüyle bir yana atılmıştır . Oysa gerçek olgunun gösterdiği şudur : Nesnelleşmede ortamın işlevi asıl duyumlardan, kararlardan, düşüncelerden, ilişki­ lerden, vb . oluşma bir bütünselin taşıyıcısı olmak açısından söz konusu olduğundan, öznel davranışın buna uyması da ancak bu t ür öğelerin bir sentezi olabilir . Demek ki bu denli ileri ölçüde bir belirlenmişlik içer s ind e kendi kendisini dile ge­ tiren, hep günlük insandır �der ganze Mensch). Ancak (gün­ lük yaşamda genellikle raslanan durumun tersine) burada lıısan açısından çok önemli bir dinamik-yapısal değişiklik .�ez konusudur : Bir bütün olarak harekete geçirilen nitelikleri, kendisi tarafından amaçlanan nesnelleşmeye yönelik bulunan dorukta toplanır. B.u nedenle bundan böyle bu davranış söz konusu olduğu zaman, tüm yönleriyle günlük yaşam içersinde yer alan insanı, yani varlığının yüzeyinin tümüyle gerçek­ liğe dqnük olan insanı, belli bir nesnelleşmeyle ilgili in­ sandan ayırmak istediğimizde, bu ikincisini «nesnelleşmeye Yönelik insan» (Menschen ganz) olarak adlandıracağız. Bu karşıtlığın e n uç noktalarıyla birlikte açık ve seçik · olarak ortaya konması zorunluydu . Ancak bu yapılırken geçişler de unutulmamalıdır . Bu konuda yalnızca çalışmayı düşünmek yeterlidir : Çalışma iÇersinde, çalışmanın mükem­ melliğe yaklaştığı ölçüde artan ve biraz önce çözümlemesi yapılan «nesnelleşmeye yönelik insan»a doğru bir eğilim beli77


rir . Geçiş alanı karakterini yaratan şey , çoğu zaman çalışma işlemlerinin bütünsel (total) nitelikte olmayan özüdür . Çalış­

manın, -eski el işçiliğinde olduğu gibi- sanata yaklaştığı noktada, çalışma içersindeki nesnel tutum da sanatsal tutuma yaklaşır ; en ileri ölçüdeki akılsallaştırmanın çok gelişmiş ol­

duğu noktada ise zaman zaman bilimsel tutuma bir yak­ laşma söz konusudur . Demek ki çalışmanın birçok türleri bu açıdan ele alındığında birer geçiş dönemi görünümün­ dedir ; ama bunlar , insan yaşamının tümü açısından taşı­

dıkları temel nitelikteki özyapıya karşın . yine de günlük yaşamın ancak bir bölümünü kapsar . Öteki bölümler açısından 'i se doğal olarak daha geniş kapsamlı, gev şek olan

ve

( sporla

alıştırmaya

dönüş­

konularda

tartış­

in­

sanların guruplaşma biçimini değiştirmede birincisi kadar hedefe uygunluğa bakmayan ilkenin ağır basması zoru nludur . Doğal olarak burada da ara-biçimler vardır ; oyun, spor uğraşma ,

türülerek) ,

dizgeleştirilmiş

konuşma

(konuşmanın

bir bell:i

maya dönüştürülmesi yoluyla) , vb . sürekl i ya da geçici ola­ rak kolaylıkla çalışmanın davranış biçimine yaklaşabilir .

Ancak geçişleri sağlayan ince ayrımlardan oluşma bu büyük gösterge, uçların karşıtlığını yeryüzünden silemez . Gerçekte durum tersinedir . Kanımızca böylece yalnızca günlük insanın davranış biçiminin «nesnelleşmeye yönelik insan»a doğru gelişmesinin zorunluluğu açıklanm1 ş olmaz, ama aynı zaman ­ da «nesnelleşmeye yönelik insan»ın birinci tipten temelleni şiy­ le birlikte , bu iki tip arasındaki karşılıklı üretken ilişkiler d e açığa kavuşmuş olur . Fark ve karşıtlık i s e varlığını korur . Fark ve karşıtlık, bir yandan gerçekleştirilmek istenen nesnel­ leşmenin -tümüyle var olmayışından, öznel davranış üzerin · deki egemenliğine değin uzanan- az ya da ileri ölçüde bü ­ tünsel karakterine, öte yandan da düşünce ile uygu lama arasındaki az ya da ileri ölçüdeki dolaysız ilişkiye d a y a ­ nır . Bu nokta açısından örnek olarak yine spor düşünüle­ bilir ; spor, bir gezintide olduğu gibi, yalnızca basit bi1· 78


beden alıştırması olarak yapıldığında sözü geçen ilişki salt dolaysız

niteliktedir .

Buna

karşılık

spor,

sistematik

alış ­

tırmaların karmaşık yapısı içersinde de görünebilir . İnsanın siyasal-toplumsal eylemini düşünd üğümüzde bö karşıtlık daha açık biçimde belirginleşir. Lenin , bu eylemi

Ne Yapmai'.ı? adlı yapıtında bıüyük bir u stalıkla açıklamıştır . Lenin'in çözümlemeleri , ağırlık noktaları toplumsal-siyasal biçim ve içeriklerde toplandığından ve burada üzerinde dur­ duğumuz

sorunlar a

olmaksızın Lenin ,

ancak

değindiğinden ,

işçi

sımfının

yüzeysel bizim

ekonomik

olarak ,

için

daha

adeta da

hareketlerinin

bilinçli

değerlidir .

zorlamasızlı­

ğından, kendiliğindenliğinden yola çıkarak, bu hareketlerin toplumdaki öteki ilişkilerin bilincinden,

dolaysız ilişkilerin

ötesinde kalan ereklere ilişkin kavrayıştan yoksun olduğunu gösterir . Lenin' e göre 20 . yüzyılın başında kendiliklerinden greve giden Rus işçileri, «kendi yararları ile o zamanki si ­ yasal

ve

toplumsal

düzenin tümünün yararları

arasında

bağdaştırılması olanaksız bir karşıtlık bulunduğunu» bilmi­ yorlardı.( 33) -Lenin' e göre bilmemele b , büyük bir olasılıktı . Başka

deyişle

zorunlu

işçiler,

sonuçlarını

nuda bir

kendi

eyleml �rinin

saptayamıyorlardı .

saptamaya

gidebilmek

için

daha

Kanımızca daha

uzaktaki bu

ayrıntılı

ko­

açık­

lamalara girişmenin gereği yoktur : Nitelikleri ister bireysel , ister t oplumsal olsun,

günlük yaşamdaki eylemlerin büyük

çoğunluğu arasında yapısal açıdan benzerlik vardır ve bu

benzerlik içersinde bizim d aha önce ile

uygulama

arasındaki

dolaysız

saptadığımız düşünce

bağlantı

geçerlilik

ka­

zanır . Lenin, kendiliğindenlik ve zorlamasızlığa ilişkin eleş­ tirisini şu yönde geliştirmektedir : Kendiliklerinden , çıkarları için · savaşım veren işçilere doğru bilinç ,

«ancak dışardan

verilebilir» , başka deyişle, «ekonomik savaşım, işçilerle iş­ verenler 35

lin

arasındaki ilişkiler alanının dışından kazandırıla-

Lenin : Was tun ? (Ne Yapmal ı ?) , Werke (yapıtl arı ) ; Viyan a-Ber­

1 929,

IV/2,

s.

1 59 ;

5,

385.


bilir.» (:16) Lenin, dolaysız çevrenin, işçilerin dolaysız erekleri­ dışından söz e tmekle, şu anda üzerinde durduğumuz sorun açısından iki önemli saptama yapmaktadır. Birinci saptama şudur : Günlük yaşamın aşılabilmesi için niL�l açı­ dan günlük düşüncenin ufkunu aşan tinsel güçler, düşünsel dav.ram,. biçimleri gereklidir. İkinci saptama da şudur : Uy­ gulama açısından d o ğru bir yön verme söz konusu olduğu ölçüde, Lenin'in «dışard an» sözcüğü, bilim dünyasını göster­ mektedir . Görünüşe bakılırsa günlük düşünceye ilişkin olarak bunin

36

Len i n ' i n

y u kard a sözü

ed i l en

yapı t ı n ı n

t am

adı

Cto

şöyled i r :

delı:: t ? Nabolevsie voprosy nasego dvizenija ( N e Y ap m al ı ? Eyl e m i m iz i n ön e m l i Soru n l a rı ) . Len i n ' i n kendi

deyi şiyle

sosyal izm i n

<ıçok

1 901

acel e»

k u ru c u l a r ı n c a

Son b a h a r ' ı i l e

bu

yazd ı ğ ı

Rus

1 902

politik

sosyal-d emokras i s i

Şubat'ı a ras ı n d a

i n celeme, için

b i l imsel

ol uştu rul m ası

i stenen bağımsız bir p roletarya s ı n ı f p a rti s i talebinin g e rekçes i n i ver­ m eyi 2maç l ı yo rd u ve R u s i ş ç i m in e

ras ı ;;, m ı şt ı . Yüzyı l ı n

mm

(kon j on kt ü r)

g e r i l emes i,

ve işten ç ık a rm a l a ra yol l a rı n ı n

kötüye

işveren l e ri n

ha rekeN t a ri h i n i n çok

başında

b üy ü k

aç m ı ş ,

dön üştü rü l m es i

ö n l em l e r i n e

hızla

Rus

iktisrıdi ö l çüde

en d ü stri

yol u nda g e l işen,

de

kriti k b i r döne­

yaşa m ı n d ak i i ş l etmel erin

b u n dan

y a rarl a n m ak am a

toplu d u ­

d u mı as ı n a

ç a l ı şm a koşul­

istem i şt i .

savu n m a

işçiler,

n itel i ğ i

ağ ı r

basan g rev ve p rotesto h a reket l e r i y l e karş ı l ı k verdil e r ; s avaşı m ı n ın derek

politik

bir

n itel ik

a l m as ı n a

k a rş ı n ,

işç i l erin

parasal

g i­

istemleri

yine de ö n p l ı:m d ayd ı . E k o n om i k öğen i n ağ ı rl ı k taş ı ması n ı n neden l eri , 1 898 yı l ı n d a Rus Sosyal-Demok rat l ş9i P a rtisi ' n i n k u ru l d u ğ u dönem­ l ere

değ i n

olan

b u p a rt i , ç a rl ı k p o l i s i n i n

i nmekteydi .

P rog r a m d an

nek l i oo d er l e r i ni de y i t i r i n ce,

ve

tutarl ı

bir

takt i kten

yoksun

am a n s ı z t a k i p l e r i son u c unda en M a rksiz m ' d en

sosyal ist

devrim

yete­

ve pro­

letarya di ktatö r l ü ğ ü öğel eri n i ç ı ka r ı p o n a yal n ı zca ekon o m i k b i r çeh re kazan d ı r m a k i steyen refo rm ist ve l i beral n itel i kte ku ram l a ra aç ı k kal­ m ı ş , ö n em l i bi r d i reniş g ö stere m em i şt i . i şte L en i n ' i n yukardaki in ce­ lemes i n d e

k u ru l m as ı n ı

ö ng ö rd ü ğ ü

b u «ekonorni sh> eğ ı ! i m l e r i düzen i

aşmakt ı .

m e rkez i

devri m c i

part i n i n

Len i n 'e g ö re v a r o l an

g ö revi ,

top l u msal

aşmak i ç i n gerekH refo nm l a r açı s ı n d a n , işç i s ı n ı fı n ı n d ı ş ı nda, Z:yd ı n l a r ı n i leri c i kesfm i taraf ı n d an gel işt i r i l ecek b i r sosyal izm ku ram ı ş a rtt ı . (Ç.N.)

80


doğru biçimde geliş­ tirilebilmesinin, nesnel · gerçekliğin bilinebilmesi için elve­

rada varılan saptama, bu düşüncenin

rişli duruma getirilmesinin ancak bilim yoluyla, günlük dü­

şüncenin terkedilmesiyle olabileceğini kanıtlamaktadır . Ge­

lişme dünya tarihinin izlediği çizgi açısından durum gerçekten de böyledir . Ama bundan her

ele alınırsa,

yerde ve hiç

bir kuraldışılık tanımaksızın geçerli bir yasa çıkarmak, ge­ lişmenin önemli olgularını yapaylık düzeY,ine indiren bir so­

yutlamadan başka bir şey olmaz. Ancak birçok -önemli­

durumda bilimsel düşünceyle günlük düşünce birbirinin kar­

şısında bu konumda yer alır . Bu konuda örnek olarak Ko­

pernikus ' un kuramı ile , güneşin «battığı» yolundaki günlük (dolaysız, öznel) aşılması olanaksız «deney» anımsanabilir ; burada aşılmaz sözcüğünü bilerek kullanıyoruz,

çünkü

en

bilgili gökbilimcinin bile bir günlük yaşamı insanı olarak

bu

görüngü ka rş ı s ınd a ki

anlık tepkisi bu yoldadır .

Ancak bütün bu açıklamalar , gerçekliğin tüm zenginli­

ğini, günlük düşıünce, bilim ve sanatla bu gerçeklik arasın­

daki ilişkiyi tüm kapsamıyla verebilmekten yine de çok uzak­

tır . Günlük düşüncenin -haklı olarak- bilimin (ve sana­

tın) bazı nesnelleşme biçimlerine karşı çıktığı ve sonunda

bu karşı çıkışını kabul ettirdiği durumlar ender değildir. Bir yandan günlük yaşam, öte yandan da bilim ya da sa­ nat arasındaki bu tür bir çelişkinin diyalektiği, her zaman toplumsal-tarihsel bir diyalektiktir . Günlük düşüncenin da­ ha yüksek nesnelleşmelerin düş üncel e r i karşısında haklı ya

da haksız çıktığı hareket noktaları, her zaman somut, tarih­ sel ve toplumsal konumlara bağlı durumlardır . Ancak şu

anda çizgilerini vermekte olduğumuz durum da metafizik açı­

dan kuraldışılık tanımayan bir kesinlikle ele alınmamalıdır . Günlıük dü ş üncenin belli b ir bilime (ya da sanata) karşı -so­

nunda- yengi kazanan direnci, ancak günlük yaşamın ken­ diliğindenliğine ve dolaysızlığına sahip o lab ilir. Ne var ki,. bu verilerle ancak bir yadsımaya varılabilir. Yaşamın ge-· 81/6


reksinimleriyle bağdaştırılması artık olanaksızlaşan bilim (ya da sanat) gerçekten aşılacaksa, o zaman bu tür kendiliğinden bir yadsımadan yeni bir bilim (ya da sanat) tipi doğmalıdır, başka deyişle günlük yaşam ortamından yine ayrılma zo­ runluluğu vardır . Demek ki , bu tür olgulara ilişkin her türlü çözümleme, bu alanların gerek birlikteliğinin gerekse farklılıklarının , ancak aralarındaki sürekli karşılıklı ilişkiler göz önünde tutulduğu takdirde kavranabileceğini gösterir. Burada bizim yapabileceğimiz ise ancak -zorunlu olarak soyut nitelikte kalan- kurallara dikkati çekmektir ; günlük yaşamda gerçekliğin yansıtılmasının en genel karakteri, bu kurallar içe�sinde görünür . Söz konusu olan -kııs a deyişle- sağlıklı insan anlığı (Menschenverstand : bilme yetisi) diye adla ndı rılan görüngü­ dür . Anlık aslında tek başına ele alınd ı ğ ı n d a , çoğunlukla soyut nitelikte olan ve günlük yaşamın deney lerine ilişkin bir genelleştirmedir . Bundan önce gösterdiğimiz ve daha sonra daih a ayrıntılı göstereceğimiz gi b i , bilim ve sanatın sonuçları sürekli olarak günlük y a � a m a ve günlük düşünce­ ye aktığı ve dolayısıyla bir ım n g i n l eşmeye yol açtığı için, bu sonuçlar sözü edilen gi'ın l ük yafjam içersinde her zaman vardır ; doğal olarak , n n cı ı k günlük yaşam uygulamasının sürekli öğelerine dön fö; e b i l d iğ i ölçüde vardır . Biçimsel açı­ dan bu tür gen e l l ('l; L İ r ı rw lc r çoğu kez zorunlu bir önerme karakterinded ir . H a l k l a r ı n özdeyişlerde dile gelen bilgeliği­ nin tümü a n latı m ın ı böyle bulur . Bu bilgelik, çoğu kez çok e,sk i l ere d a y a nan deneylerin, alışkanlıkların , gelenekle­ r i n . vh . t.o p l u m ı olduğundan, herhangi bir kanıta dayanamaz . Ö z P l 1 ik l t• b u b içim , sözü edilen bilgeliği davranışlara iliş­ k i n d ı ı l ı ı .v s ı z b i r yol göstericiye dönüştürür ; bilgeliğin biçimi , g ü n l ü k d ü ş ünce için son derece tipik bir nitelik taşıyan d o l a y s ı z bir ilişkiyi , kuramla uygulama arasındaki ilişkiyi yan sıtır. Yukarda he1 irt.i len çelişkililik, özellikle bu no�tada be82


lirginleşir. Zorunlu önerme niteliğindeki bu bilgelik, bili­ min · ve sanatın karmaşık nesnelleşmeleri karşısında haklı bir varlık gerekçesine sahip midir, değil midir, sorun bu­ radadır. Her ne kadar burada toplumsal-tarihsel nitelikteki somut sorunlara değinebilmemiz olanaksız ise · de , sağlıklı · insan anlığının ve halk bilgeliğinin olumlu ya da olumsuz işlevinin, eski ile yeni arasındaki savaşa çok s:ıkı bağlı ol­ duğunu s aptayabilmek kolaydır . Varlığı son bulmakta ola­ nın kendini oluşmakta olana karşı yapay ve yaşama yaban­ cı kaçan düşüncelerle , vb . savlinduğu her yerde, sağlam in­ san anlığı, Andersen'in masalında : İmparatorun üzerinde giysi yok , diye bağıran sokak çocuğunun işlevini üstlenir . Çernişevski'nin estetiğinin büyük hizmeti, aydın sınıfın ya­ pay biçimde abartılmış istemleri karşısında halkın gerçek gereksinimlerini dile getirmiş olmasıdır. Moliere'in hizmet­ çi kızı, büyük komedi yazarının en büyük eleştirmenidir ; yaşlı Tolstoy'un estetiği ve sanat felsefesi, sanat ve bilim ürünlerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını saptama açısın­ dan , basit köylüyü en yüksek yargıç düzeyine getirir . Bu tür yargıların birçok durumlarda tarih tarafından da onaylandığı kuşkusuzdur . Ama şu da bir gerçektir ki, yine birçok durumlarda bu · yargılar büyük yeniliklerin kar­ şısına dar görüşlü yergiler niteliğiyle çıkar . Tolstoy'un «Ay­ dınlanmanın Sonuçla:h»nda ispirtizma modasıyla köylü ağ­ zıyla alay edişi ne denli yerindeyse, Rönesans ya da Sha­ kespeare konusunda -basit köylüler adına- vardığı yargı­ lar da o denli yanlıştır . Daha Sdıiller, Moliere'deki hizmet­ çi kız tipinin yargı gücünün sınırlarına dikkati çekmişti ; ben de Schiller'in yolundan giderek yaşlı Tolstoy'un kültü. rel değerlendirmesinin tüm sorunsalını ortaya koymaya ça­ lıştım .. (37) 37 L u·kacs : Der russische Realismus in der Weltliteratu r (Dünya 6debiyatı rı<l a Rus Gerçekçi l i ğ i ) , Berlin 1 9 5 2 , s. 257 v.d.; Werke (tüm yapıtları) ci lt 5, Probleme des Reallsmus 2 (Gerıçekçi l i ğ'İn Sorun ları), Neuwied-Berl in 1 964, s. 257 v.d.

83


Bu türden tek tek durumların açıklanmasının toplumsal­

tarihsel karakteri, burada daha genel nitelikte yasallıkların yansımasını engellemez . Bir yanda günlük düşüncenin ken­ diliğinden rak ,

materyalizmi

soyut-idealist

ikincisi,

karşısında,

nitelikte

birincisine

bir

varlığını

diyalektik ya da mekanik

onun

kendiliğinden

karşıtı

genelleştirme

onaylatır .

yanşıtma

Öte

karşıtlığı

olabilir . Burada da iki şık duşünülebilir : zorlamasız ,

bir

diyalektiği

ola­

vardır ; bu yanda

ise

söz konusu

Günlük yaşamın

metafizik

kuramlar

karşısında haklı çıkabileceği gibi , günlük yaşamın gelenek­ sel nitelikteki metafizik <�bilgelikleri» de yeni diyalektik açık­ l amalarca çürütülebilir ; Daha bu noktada günlük düşünce­ nin bilim ve sanata ilişkin bu tepkilerinin açık seçik olma­

dığı saptanabilir ; bu tepkiler ne ilerici ya da gerici diye

sınıflandırılabilir, bazıları

da

ne

de bazı

eğilimler kesinlikle

kesinlikle eskinindir

denebilir .

Çünkü

yeninin ,

örneğin

Tolstoy 'da, Lenin'in inandırıcı biçimde gösterdiği gibi , hem ilkel ve çöküşü önlenemez köylü sınıfını dile getiren sesler, hem de -doğal olarak günlük yaşamın düzeyinde olmak üze­ re- derebeylik kalıntıları karşısında geleceğin köylü devri­ mini haber veren sesler yükselir . (3B) Demek ki sağlam insan

anlığının (bilme yetisi'nin) , halk bilgeliğinin gerçek rolü, an­ cak -tarihsel materyalizmin yardımıyla- belli bir dönem­ deki somut tarihsel-toplumsal konumun araştırılmasıyla or­ taya . konabilir .

Biz burada yalnızca günlük düşüncenin bu giderilmesi

olanaksız çift anlamlılığının, bu düşünce içersindeki gerçe­

ğin yansıtılmasının bilgi kutamına ilişkin , nesnel ve öznel açıdan genel nitelikteki diyalektik temellerine dikkati çeke­

biliriz. Bu giderilmesi olanaksız çift anlamlılığın kaynağı yi­ ve daha önce vur-

ne kuramla uygulama arasında bulunan 38

Len i n : Toltoi im Spiegel deş

Tolstoy) , Viyan a�Berlin 84

Mandsmus (Marksizmin Aynasında

1 928, s . 5 7 v . d. . ; 1 5, 201 v . d . ; 1 6, 328 v.d.


guladığımız dolaysız ilişkidir . Çünkü gerek kuram, gerekse uygulama her zaman gerçekten var olan bu dolaysız ilişki­ den hareket etmek zorundadır, hiç bir zaman bu ilişkinin yanından geçip gidilemez ve bu ilişkiye başvurulmadan her­ hangi bir tutum alınamaz. Daha yüksek bir düzeyde yer alan ve dolaylı yapılarından ötürü � karmaşık nitelikte olan nesnelleşmeler arasında düş ünce açısından onaylana­ mayacak bir yakınlaşma gerçekleştiğinde, bu nesnelleşmeler de Andersen'in masalındaki İ mparator'un karşılaştığı tehli­

keyle karşılaşır. Öte yandan gerçeğin doğru yansıtılması­ nın gerçek verimliliği ve bundan doğan uygulama , ancak (Hegel'in yıkma, koruma ve daha yüksek düzeye çıkarma biçimindeki üçlü anlamında) bu dolaysızlığın giderilmesiyle güvence altına alınabilir . Bu açıdan Lenin'in siyas al uygula­ maya ilişkin çöz �mlemesiyle, -bir karşı örnek niteliğinde ol­ mak üzere- kapitalist yarar kendiliğindenliğinin (Profitspon­ taneitaet) bilimin ve endüstrinin gelişmesini çoğunlukla en­ gelleyen sonuçlarını -ki bunlar Berna! tarafından araştı­ rılmıştır- anımsatmak yeterlidir . Bu çelişkfü durum, an­ cak somut olarak , tarihsel-toplumsal açıdan bir çözüme gö­ türülebilir . Bunun . -soyut genel düzeyde- taşıdığı anlam şudur : Yüksek düzeydeki nesnelleşmeler, insanlığın gelişme süreci içersinde günlük yaşamın somut sorunlarının daha zengin ve köklü biçimde aşılabilmesi için yaratılmıştır ; bu nesnelleşmelerin bağımsızlığı, kendi yasalarına bağlı oluşu, günlük yaşamın yansıtma biçimlerinden ayrılışı yine aynı günlük yaşamın hizmetindedir ; sözü edilen nesnelleşmeler, gerek bu ilişki -doğal olarak güncel ölçıüler içersinde de­ ğil, ama tarihsel ölçüte göre- yitirildiğinde, gerekse -nes­ nelleşmeler- dolaylı niteliklerinden vazgeçip günlük yaşam­ daki kuram ve uygulama arasındaki dolaysız bütünlüğe eleş­ tirisiz uyduklarında , varlık gerekçelerini yitirirler . Dem�k ki bu çelişkili durum, günlük yaşamdan bilim ve sanata ve bunun tersine sürekli akışın zorunluluğunun, her üç yaşam 85


alanının işleyebilmesinin ve ilerleyebilmesinin koşulunu oluş­ turduğunu belirler . İkinci olarak bu çelişkili durum, yansıt­ manın doğruluğunun ölçütlerinin her şeyden önce içeriğe il;iş­ kin olduğunu gösterir . Başka deyişle doğruluk, derinlik, zen­ ginlik, vb . doğrudan doğruya aslına uygunluğun, nesnel ger­ çekliğe uygunluğun içer sinde vardır . Bu arada biçimsel et­ kenler [günlük yaşamda gelenek, vb. , bilim ve s anatta ise

içkin .(immanent) yöntembilimsel yetkinlik] ancak ikinci de­ recede rol oynayabilir ; gerçek ölçütlerden sıyrılmış olan bu etkenler giderilmesi olanaksız bir sorunsala bağlıdır . Bu , biçim sorunlarının küçük görülmesi ya da yadsınması an­ lamına gelmez ; ama bu sorunlar , ancak karşılıklı ilişki 'içer­ sinde içeriğin önceliğinin korunması koşuluyla doğru konuma yerleştirilip çözümlenebilir .


İ K İ NC İ B Ö LÜM Bilim alanındaki yansıtmanın insanbiçimcilikten ( 1 ) uzaklaşması

I. Antik Çağ'da insanbiçimcilikten uzaklaşmaya yönelik eğilimlerin anlamı ve sınırları

Gerçekliği bilmeye ilişkin gereksinimin -bu gerçek­ lik yalnızca fiil en, tek tek olaylarda belli bir ölçüde raslantı niteliğinde değil ; ama yöntembilimsel ve nitel olarak günlük yaşam düzeyinin üzerine çıkar-, günlük yaşamın , özellikle de çalışmanın gereklerinden doğduğunu gördük . Ayrıca şu noktayı da saptama olanağım bulduk : Günlük yaşam sürek­ li olarak çalışma deneylerinin bilim yönünde kapsamlı bi­ çimde genelleştirilmesini güÇleştiren ve engelleyen eğilim­ ler� kaynaklık eder . İnsan türünün ilkel evrelerdeki ilerle- . melerinin oluşturduğu yansıtma ve düşünce biçimleri, gün: lük yaşamın kendiliğinden-doğal cisimleştirmelerini ve in­ sanbiçimciliğini köktenci bir tutumla aşacak yerde, bu bi­ çimleri daha yüksek bir düzeyde yeniden üretir ve bu tu­ tumuyla bilimsel düşüncenin gelişmesini doğrudan doğruya sınırlamış olur. Daha sonra bu durumun yalnızca ilkel ge­ lişme evrelerine özgü kalmadığını göreceğiz ; ancak il erki evrelerde sözünü ettiğimiz durumun karşılaştığı direnç daı

insan:biç i m Gi l ik (Antropomorph ismus) : Yun a n c a «anıthropomorp­ ( insan biç im inde) sözc ü ğ ü nden g e l i r ve insan ı n n itel ikleri n in doğ adaki öteki varl ıkl ara, örneğ i n Tanrıya a�tarılmas ın ı ifade eder. (Ç.N.)

hosı>

87


ha az olur . Engels , bu durumu kısaca şöyle belirtir : <<Do­ ğanın doğru yansıtılması son derece güçtür ve ancak uzun bir. deneyler sürecinden sonra gerçekleştirilebilir. İlkel in ­ san için doğa güçleri yabancı, gizemli , olağanüstü nitelik­ tedir. İnsanoğlu, tüm uygar kavimlerin geçirdikleri bir ev­ rede bu güçleri cisimleştirme yoluyla kendine benzetir ve özümser . Bu cisimleştirme güdüsü, her yerde tanrıları yaratmıştır . Tanrının varlığına ilişkin kanıtın consensus gen­ tium'u(2) ise yalnızca bu cisimleştirme güdüsünün zorunlu bir geçiş evresi olduğunu kanıtlar . Bu zorunlu geçiş evresi, din açısından da geçerlidir . Doğa güçlerinin doğru olarak bi­ linmeye ve kavranmaya başlamasıyla birlikte tanrılar ya da tanrı, bir konumdan ötekine aktarılır. . . Bu süreç artık son bulmuş sayılabilecek denli ilerlemiştir .»{3) Düşüncenin yüksek düzeydeki cisimleştirici biçimleriyle , bilimsel bi­ çimler arasındaki bu çatışma, insanlığın gelişmesinin baş­ langıçlarında yalnızca Yunanistan'da gerçekten ilerlemiş , ilkeler düzeyine çıkmış ve böylece bilimsel düşünceye iliş­ kin bir yöntembilimin doğumuna yol açmıştır . Bu durum da , gerçekliğin yansıtılmasının bu türünün sürekli uygulama , alışkanlık, gelenek, vb. yoluyla insanlar için genel ve sürekli işlev taşıyan bir davranış biçimine dönüşmesi sonucu­ nu doğurmuştur . Böyle olunca da, bir yandan bu davranış biçiminin dolaysız sonuçları günlük yaşamı zenginleştirmiş , öte yandan sözü edilen davranış biçiminin yöntemi, günlük uygulamayı etkilemiş , dahası kısmen değiştirmiştir . 2

Con sens u s

g e nt i u m :

DiMmize

«toplu m

o n ayı»,

«to p l um

kan ı t ı » ,

y a d a «top·l um u n görü ş b i rM ğ i >) sözc ü kl eriyl e ç evr i l eb iH r. Felsefede b i r k a n ı t olarak 1ku l l an ı l an

consen s u s gent i u m ' a

göre,

örneğ i n

Tan rı

d ü ş ü nces i n i n

tü m

u l us l a rd a varl ı ğ ı ,

bir şey

he�hang1

evrensel nitel lkte i se, b ü t ü n i n s a n l arca onaylanıyorsa,

o şey

Tanrın ı n

gerçekti r. varl ı ğ ı n ı

kan ıtl ar. ·İ l k kez Stoac ı l arca i l eri s ü rü len tı u d ü ş ü n ce, Cicere koçya a

88

ok u l u

d üşü n ü rl e r i n c e

d e ku l l a n ı lm ı şt ı r.

(Ç.N.)

Eng e l s : Anti-Dühring, s. 385 v . d . ; 20, 582 v . d .

ve

ls­

·


Önemli olan, karşıtlığın bu bilinçli, genel ve temel ni­ telikteki özyapısıdır . Daha önce saptadığımız gabi , çalışma ­ dan edinil en deneylerin gelişmesi, tek tek v e çok gelişmiş '

( matematik, geometri, gökbilim , vb . ) bilimleri oluşturmaktadır ; ancak bilimsel yöntem, felsefe açısından genelleştiril­ mediği ve insanbiçimci dünya görüşlerinin karşıtı olarak ortaya konmadığı takdirde, bilimsel yöntemin tek tek so­ nuçları, türlü gizemlerden ve dinden temellenen dünya gö­ rüşlerine uydurulabilir, sokulabilir : Böyle bir durumda da çeşitli dalların bilimsel açıdan ilerleyişinin günlük yaşam üzerindeki etkisi · sıfıra eşit olur . Bilimin alabildiğine kapa­ lı (ve çoğunlukla din adamlarından, rahiplerden oluşma) bir kastın tekeli altına girmesi, kastın «gizemine» dönüş­ mesi, kastın da bilimsel yöntemin, bir dünya görüşü olarak genelleşmesini yapay yoldan önlemesi, bu olasılığı daha da artırır. Yunanistan'ın bu gelişme içersindeki özel yeri, bu açı­ dan insan türünün «normal çocukluk dönemini» . temsil et­ mesi (Marx) , ke$inlikle belirli toplumsal temellere dayanır. Özellikle jens toplumunun çözülüşünün özel biçimi bu açıdan önemlidir . Marx, bu konuda temelli ve ayrıntılı bir çözüm­ leme yapmıştır ; biz burada bu çözümlemenin yalnızca en önemli noktalarına değinebileceğiz . Bizce bu noktaların ara­ sında en önemlisi, bireyin arsası üzerinde yalnız zilyed de­ ğil, aynı zamanda özel mülkiyet sahibi olması, fakat öte yandan bu özel mi'ilkiyetin topluluk üyeliğine bağlı bulun­ masıdır : <<Burada toprak edinebilmenin koşulu, topluluk üye­ si olmaktır ; ama topluluk üyesi olan birey, özel mülkiyet sahibidir .» Üretim ilişkileri açısından bu durumun doğurdu­ ğu sonuç şudur : �öleler (Doğu'da olduğu gibi) devlete değil, ama her zaman özel mülkiyet sahiplerine aittir . Bu tür bir toplumsal varoluş , özne-nesne ilişkisinin bilinçli olarak da­ ha yoğunlaştırıldığı ve ayrıntılı biçimde işlendiği bir düze­ ye doğru gelişme gösteri r . Bu durum, Doğu 'daki toplumlar89


la karşılaştırıldığında daha belirginleşir . Bu toplumlarda bir yandan toplumsal yaşamın ilk komünist birlikte yaşama bi­

çimleri, varlığını korurken, öte yandan tek tek topluluklar , Yıunanistan'da o lduğ u gibi, özgür ve bağımsız olacak yerde, merkeziyetçi ve buyurıgan bir egemenliğe bağlıdır. Kentle­ rin ve kent kültürünün o luşm a sı yla ve hızlı gelişmesiyle çok sıkı bağlılık, . gelişmedeki bu eğilimin daha da yoğunlaş ma ­ sına yol açar . Yunanistan'da gelişmiş olan bu biçim «topr ağı temel almaz, fakat kente toprak sahiplerinin merkezi olarak bakar . Tarla, kente ait bir bölgedir, buna karşılık köy, top­ rağın y alnızca bir eki niteliğinde değildir .» Böyle bir top­ lum biçiminin çözül mesi o l an a k sız sorunsalını burada irde­ lemek görevimi � değildir . Ancak fikir vermek üzere bir nok- . tayı belirtelim : Marx' a göre ser,vetin görece olarak aynı kalması, bu tür toplumların gelişmesinin temelini oluştu ­ rur : <<Toplumun varlığını sürdürmesinin koşulu , eşitliğin ve o toplu mun özgür ve kendi geçimini k end i sağlayan köylü­ lerinin korunmasıdır ; köylülerin kendi çalışmaları ise top­ lumun mülkiyetinin devamını sağlar>)!( 4) . Ekonomik gelişmenin bu temel çizgilerinin bizim sorunu­ muz açısından çok höyük önem taşıyan bir sonucu vardır : Bu ortamda oluşan siyasal demokrasi (başka deyişle doğal olarak köle kullananların demokrasisi) kapsamını din alanı­ na değ i n genişletir ; bilimin gelişmesinin erken bir dönem­ de ve geniş ölçüde dinin top lu ms al ve ideolojik gereksinim­ leri karşısında özgürlüğünü kazanabilmesi, bu sayede ger­ çekleşmiştir . Jacop Burckhardt, bu yeni durumu ve en önem­ li · s o nuç lar ını incelemelerinin odak n oktas ı yapar : <<!En önem­ li nokt a şuydu : Bur ad a herhangi bir raihipler sınıfı kalkıpta din :ve felsefeyi bir kılmamıştı ; a y r ı c a din, daha önce belir­ tildiği üzere, dinin :ve bilginin koruyucusu sıfatıyla düşün4

M a rx : Grund�isse der pol ltischen ökonomie

Esa s l a rı ) ,

Moskova

1 939,

I,

s.

378-379 .

( Eık ooom i

Poli t i ğ in


üzerinde de bir tür mülkiyet hakkı ileri sürebilecek btr kastın varlığını şart kılmamıştı .»ı(5) Böylece gerçekliğin bi­

ce

limsel yansıtılmasının günlük yansıtmadan açık ve seçik' biçimde ilk kez ayrılması için varlığı gerekli toplumsal te­ meller yaratılmış olmaktadır . Giderek bir bütün oluşturan bilimsel bir yöntembi1im ve dünya görüşü geliştirmeyi, ka­ tegorileri bilimsel özgünlükleri ve katıksızlıkları içersinde kavramayı, uygulamanın ve araştırmaların tek tek sonuçla­ rı n ı genelleştirmeyi ve bir dizge içersinde birleştirmeyi, vb . ancak bu tür bir bilim özgürlüğü sağlayabilmiştir . Yunanistan'daki gelişme , böyl�ce bilimsel düşüncenin te­ melini atmış olur . Ancak burada hemen bir noktayı daha eklemek gereklidir : Yunanistan' daki üretim biçimini düzen­ leyen ve yukarda sözü edilen olanağı sağlamış olan yasa· l ar , aynı zamanda . bu olanağın sonuna değin tutarlı biçim­ de gelişmesinin önüne aşilmaz engeller dikmiştir ; bu engel­ ler kaynağım, köle ekonomisinin bir sonucu olarak, üretici .çalışmanın küçümsenmesinde bulur . Bu alanda en önemli sorun olan üretimle kuramın karşılıklı etkileri sorununun sınırları içersinde kalsak bile burada bu soruna ayrıntılı biçimde eğilmemiz olanaksızdır . Plutartkos'un Marcellus bi­ yografisine · dayanarak durumu kısaca özetlememiz yeterli­ dir. Plutarkos'un anlattığına göre , geometrinin yasalarını makine yapımına uygulama girişimleri, Platon'un çok şid­ detli direnişiyle karşılaşmıştır . Platon, geometrinin pratik­ mekanik problemlere uygulanmasını ve böylece nesneler dünyasına indiril mesini, geometri hesabına onur Jurıcı bir durum saymıştır . Bu yüzden mekanik, geometriden ayrıl­ mış , özellikle orduda başvurulan bir zenaat haline gelmiş5

J, Bu rckhardt : G riechlsche Kulturgeschichte (Y u n a n l<iült ü r

rih i ) , Lei pzig ,

Krön e rs Taschen a u sg abe,

c i lt

Ta­

i l , s. 358 ; benzer görüş

1 ç i n J . Belech : G riechi sche Geschichte (Yu n a n Tari h i ) , Str.assbu r,g 1 8 93, cilt 1 , s . 1 27 v . d .

91


Plutarkos, Arşimed ' e ilişkin açıklamalarında da Bil­ gin'in, mekaniğin uygulanmasını bir zei:ıaat sayarak aşağı: gördüğünü, Syrakusa'nın savunmasına buluşlarıyla katkıda

tir .

bulunmanın ise yalnızca vatanseverlik duygularından ileri geldiğini belirtir . Ür eti ci çalışmayı küçük görme, olayın y al ­ nızca ideolojik yanını dile g etirir ; asıl önemli nokta i s e köle işletmesine dayanan bir ekonomik düzende makinelerin kullanılmasının (yani çalışmanın bilimsel yoldan düzenlen­ m e sini n ) olanaksızlığıdır . Bunun b ir sonucu olarak, Yu­ nanistan'daki gelişmede ne kuramsal araştırmaların sonuç­ ları üretim te kniği n i yönlendirici biçim de e tkiley ebilmiş ne de üretıimden doğan sorunlar bilim üzerinde yaratıcı bir et­

,.

,

ki doğurabilmiştir . Ama Yunan fe ls e f e si bu duruma karşın, sözü edilen sınırlar içersinde gerçekliğin bilimsel yoldan yansıtılmasına ilişkin önemli sorunları yalnızca ortaya at­ makla kalmamış, bu sorunları birçok aç ı lar d a n tam bir ay­ dınlığa ka vuş turmuş tur ; gerek bilimse l ve günlük (aynı za­ manda dinsel) düşüncenin k arş ıtlığı nı ve birbirinden ayrı­ lış , biçimlerini, gerekse bilimsel yansıtmanın yaşamın hiz­ metindeki işlevini, yaratıcı biçimde yaşama dönüşünü irde­ leyip ort a y a koymuştur -diyalektiğin yüksek bir düzeyde gelişmesiyle bütün bunlar arasında çok sıkı bir b ağ lantı var­ dır . Yukarda sözü edile n sınırların bir sonucu olarak, bilim­ le yaşam arasındaki karşılıklı etkiler, toplumsal bilgi alanında, örneğin etıhik ( töre , aıhlak) a l a nınd a , d oğ a bilimleri­ nin y önte mbilimin d e olduğundan çok daha somut biçimde· belirginleşir ; doğa bilimlerinin yönte mbilimin de ise, özel­ likle do ğa felsefesinin daha sonraki gelişme e vr e leri nd e , in­ sanbiçimcilikten yana kategoriler yine ağırlık kazanır . Ama bütün bunlara karşın , izlenen ana çizgi yin e d e bilgiy e iliş­ ki n gerçek bir n e sn elliğin sağlanması , bilginin günlük ya­ şam içersinde aşılmaz niteliğini sürdüren öznellikten kur- ' tarılmas�dır : Bu arada günlük düşüncenin dolaysızlığının yarattığı yamltmacaların eleştirisi, birinci planda önem ta92


şır . Bu açıdan bakıldığında , Sokrates öncesi düşünürlerin felsefesi , insanlığın düşünce tarihinde bir dönüm noktası ni­ teliğindedir . Kendisinden gerçekliğin tüm görünümlerinin tü­ retileceği ve açıklanacağı en genel töz (Substanz) olarak, ate­ şin ya da suyun saptanması, nesnelliğe zorlayan diyalektik nitelikte bir çelıişki durumunun dinginliğine ya da devingen­ liğe ilişkin bul un uşu : bütün bu durumlarda felsefe çabaları­ nın ereği, insanoğlunun öznelliğini sınırlarıyla, kısıtlamalarıy­ la, önyargılarıyla çok geride bırakmak, nesnel gerçekliği ol­ duğu gibi -insan bilinoinin yapacağı eklerden arınmış ola­ rak- en büyük sadakatle yansıtmaktır. Bu akım, doruk nokta­ sına Demokrit ve Epikür'ün atom öğretilerinde varır ; bu öğre­ tilerde bizim tüm görüngüler dünyamız (Erscheinungswelt) maddenin öğelerinin ilişki ve devinimlerinin yasal ürünü ola­ rak kavranmıştır. Gerçi belirtmiş olduğumuz zayıf nokta, başka deyişle felsefe açısından doğru kavranmış ilkeyi tek tek araştırmalara değin bilimin gerçek araştırma yöntemi· ne dönüş türmenin olanaksızlığı, burada da -yani düşünce­ nin vardığı bu dorukta da- sürekli olarak belirgindir ; ama öte yandan Yunan felsefesinin bu noktada, yalnızca ay­ rıntılar açısından düzeltilmesi gereken, ama kesin nitelik­ te bir yöntembilimsel modeli, doğanın yansıtılmasında kul­ lanılabilecek yöntembilimsel modeli bulmuş olduğu kuşku­ suzdur. Thales ' ten Demokrit ve Epikür' e değin erişilmiş olanın yöntembilimsel temelleri çözümlendiğinde, iki temel sapta­ ma yapılabilir . Birinci saptama şudur : Nesnel gerçekliğin gerçekten bilimsel açıdan kavranabilmesi, ancak insanbi­ çimci bakış açısının köktenci bir tutumla bırakılması koşuluyla gerçekleşebilir. Gerçekliğin yansıtılmasının bilim­ sel türü, bilginin gerek nesnesinin gerekse öznesinıin insan­ biçimcilikten arındırılmasıdır. Bu iş nesne açısından, onun kendinde'sinin (An-sich) insanbiçimciliğin tüm eklerinden olanaklar ölçüsünde arındırılmasıyla gerçekleştirilir ; özne 93


açısından ise aynı sonuç , öznenin kendi gör üŞ lerini, tasarım­ larını, kavram oluşturuşlarını sürekli olarak nesnellikte in­ sanbiçimciliğin yol açtığı bozuklukların gerÇekliği nerede ve ne zaman boiduğu açısından denetlemesiyle elde edilir . Somut kurgu, daha sonraki bir gelişmenin sonucu olarak belirginleşecektir ; ama yöntembilimsel temeller burada atıl­ mıştır . Bilginin öznesinin kendine özgü araçlar ve yöntem­ ler bulması ; bunların yardımıyla bir yandan gerçekliğin algı­ lanmasını insan duyarlılığının sınırlarından bağımsız kılması, öte yandan da özdenetimi kendiliğinden gerçekleşir duruma . getirmesi, sözünü ettiğimiz temelleri oluşturur . Ancak insanbiçimcilikten uzaklaşmaya ilişkin bir nok­ tanın daha -bu sorun açısından- belirtilmesi gerekir : Bu işin gerçekleştirilmesi, felsefedeki materyalizmin bilincine varılmasıyla koşut gider . Günlük yaşamın doğal ve kendi­ liğinden materyalimıini� idealist-dinsel nitelikteki insanbi­ çimciliğin - egemenliğine ve ilerlemesine karşı düşünce açı­ sından, bir koruma sağlayabileceğini görmüştük . Buna kar­ şılık kültürün oldukça yüksek diye nitelendirilebilecek bir düzeyinde ortaya çıkan felsefi materyalizm , hiç bir biçim­ de sözünü ettiği miz ilk materyalizmin dolaysız bir devamı ya da gelişmiş biçimi değildir . Felsefedeki materyalizm bu türden yaşantılara da dayanabilir hiç kuşkusuz, ama bu bi­ le tümüyle eleştirel-diyalektik yoldan gerçekleşir ; başka de­ yişle bir yandan duyularla dolaysız algılanan izlenimler te­ mel alınarak idealist nitelikteki başka yönde yorumlamalara karşı savunulur, öte yandan da yine bu izlenimler yoğunlu­ ğunu giderek artıran eleştirel . b J.r denetimden geçirilir. De­ mek ki insan bilincinden bağımsız bir dış dünyanın varlığı­ na ilişıkin inanç , felsefe açısından bilincine varılması ve hir dünya görüşü doğrultusunda genelleştirilmesiyle birlikte . nitel olarak değişime uğrar ve yine nitel olarak daha yük­ sek bir düzeye ulaşır . Materyalizmle idealizmin felsefe ala­ nındaki bilinçli kavgası ve felsefenin odak noktasına dönüş94


mesi ilk kez bö yle başlar . Bu materyalist genelleştirmenin kapsamının

genişliği,

bilimin

insanbiçimcilikten

uzak

bir

yansıtmayla ve kavramlaştırmayla yoğrulmasını şart kılar . ve materyalizmle idealizm arasındak!i savaşın alanını belir­ ler . Bu kavgayı yüzeysel bile olsa burada irdelemek hiç kuş­ kusuz görevimiz olamaz .

Yalnız belirtilmesi gereken bir

nokta şudur : Tarihin akışı içersinde insanbiçimcilikten uzak­ laştırıcı bir etki taşıyan materyalizm giderek daha büyük bilgi alanlarını eline geçirmiştir ;

bunlar, . idealizmin ister

istemez boşaltmak zorunda kaldığı alanlardır . Böylece sa­ vaş alanı bakımından idealizmin olanakları giderek artan öl­ çüde kısıtlanmaktadır ; ancak bu doğal olarak idealizmin ye­ nilgiyi kabul etmesine değil, çarpışmaların zaman za�an ve daha değişik koşullara bağlı olarak sertleşmesine yol aç­ maktadır . Bu değişik biçimlerin ancak Rönesans 'tan sonra ' ortaya çıkn:tası, Yunan materyalizminin kaynağını kölelik düzeninde bulan zayıf yanları ve insanbiçimcilikten uzak­ laşmanın Yunanistan' a özgü uygulaması açısından karakte­ ristik nitelik taşır . Rönesans 'tan sonraki evrede bile bilgi­

nin tümünün insanbiçimcilikten uzaklaştırıcı karakterine iliş­ kin sert tartışmalar yer alır Wludd ile Kepler ve Gassen. di arasındaki tartıŞmalar) . Sokrates öncesi filôzofların�n insanbiçimcilikten uzaklaş­ madan yana eğilimlerinin zorunlu olarak zamanın dinsel dün­ ya görüşünün içeriğini ve biçimini saptayan efsanelerin eleş­ tirisinde doruğa varması, Yunan kültürünün konumuna uy­ gun bir sonuçtur . Şiir sanatı da ilerlemesi , gelişmesi, yo­ rumu , vb . açısından tar:iJhin daıha sonraki evrelerine oranla çok daha önemli bir r ol oynadığından, dine yönelik bu eleş­ tiriden şiir sanatı da etkilenir . Yunan felsefesinde Sokrates önc esi filozoflardan Platon' a değin egemen olduğu söylenen sanat düşmanlığının tinsel kökenleri buradadır. Rönesans' tan başlayarak insanbiçimcilikten uzaklaştırıcı eğilimlere ye­ niden dönülmesiyle birlikte sanata yönelik bu saldli'ı yok olur,

95

·


ya da en azından çok geçici nitelikte bir rol oynar . Bu. du­ rum bir yandan sağın bilimlerin gelişmesiyle ve insanbi­ �imcilikten uzaklaştırıcı k ategorilerin somutlaşmasıyla ilgi­ lidir ; bunların gerçekleşmesiyle birlikte sanat alanında ger­ çekliğin yansıtılmasının bir başka ve özgül biçimini sapta­ yabilme olanağı doğmuştur (bu konuda Galilei, Bacon, vb. niri sanatla ilgili tutumlarını düşünmek gerekir) . Ö te yan­ .dan yine aynı durum Orta Çağ' da efsane oluşturulmasının ve yorumla:rın kilise tarafından gerçekleştirilmesiyle ilgili­ dir ; bu yüzden sanat, kilise karşısında bir özgürlük savaşı vermek zorunluluğu ile karşı karşıyaydı . Her türlü insanbiçimciliğe karşı yönelik olan bu savaş , Xenophanes'in tanınmış sözlerinde ç o k açık biçimde dile ge­ lir : <<Ama ölümlüler derler ki, tanrılar doğumla olmuşlar ve ölümlülerinki gibi giysileri ve sesleri varmış .» -<<Ama öküz­ lerin, beygirlerin ve arslanların elleri olsaydı, ya da elle­ riyle resim yapabilselerdi ve insanlar gibi yapıt yaratabil­ seydiler , o zaman beygirler beygire benzey en, öküzler ökü­ ze benzeyen tanrılar re smederlerdi ve her tür kendi bede­ nine uygun bir bedenin resmini yapardı.» - «Habeşler id­ dia ederler ki, kendi tanrıları kapkara , burunları da basık­ mış ; Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı tanrılardan · söz ederler .»( 6 ) Böylece insan düşüncesinde çok önemli bir -d eğişim olmuştur : O güne değin ilkel büyüden, gelişmiş di­ ne değin doğa ve toplumdaki görüngülerin . açıklayıcı ne ­ deni ve gerçekten nesnel gerçekliğin temel ilkesi olarak ortaya çıkan şey, o günden sonra insan toplumunun kendisi açıklanma gereksiniminde olan öznel bir görüngüsü niteli­ ğine bürünmüştür . Yunan felsefesinde günlük düşüncenin eleştirisi; dinsel insanbiçimciliğin eleştirisine koşut olarak gelişir. Bu eleştiri, Yunan felsefesinin tüm gelişnıesinde var 6

l arı n ı n

96

H. Die l s : Fragmente der Vorsokratiker (Sokrates öncesi Fllozof­ Parçal arı ) , Berl i n 1 906, c i l t I, . s . 49.


olan bir etkendir, daha Eleat'ların ve Heraklit'in varlık (Se­ in) ve oluş (Werden) diyalektiğinde vardır ; felsefenin da­ ha Herdeki evrelerinde ise giderek g�lişmiş biçimler alır, ve -bu evrede kaçınılmaz görünen bir sonuç olarak-, gün­ lük düşüıicenin öznel ve insanbiçimci sınırlarının eleştiri­ si bu noktada kısmen ya da tümüyle dinsel bir idealizme dönijşür . Kölelik düzeninin kaçınılmaz çıkmazını giderek daha açık biçimde dile getiren toplumsal gelişme , sorunu­ muz açısından özellikle şu noktayı ortaya koyar : Doğaya ilişkin olan ve bu dönemde tek tek bilimlerde doruğuna va­ ran nesnel bilgi, insanbiçimciliıkten yana olan genel tutumu, kesinlikle felsefi olan başlangıç dönemindeki eksik bilgiler kadar etkileyememiştir . Bu durumu çok açık biçimde sap­ tamış olan Hegel, Antik Çağ kuşkuculuğu (Skeptizismus : şüphecilik) ile çağdaş kuşkuculuk arasındaki (ve aynı za­ manda Antik Çağ 'ın ilk dönemlerindeki kuşkuculukla son dö­ nemleri arasındaki kuşkuculuk arasındaki) farkı şu nokta. da görür ; Antik Çağ kuşkuculuğu , günlük düşüncenin bir eleştirisi niteliğindedir ; oysa :ikincisi ilk planda felsefi dü­ şıüncenin nesnelliğine yöneliktir. Hegel, Antik Çağ kuşku­ culuğuna ilişkin olarak şu açıklamaları yapar : «A11cak bu değişmecelerin (Trope : istiare, eğretileme) ( 7 ) asıl kanıtla­ dığı, nasıl yalnızca g enel insan anlığının (Menschenverstand) dogmatizmine karşı çıktıklarıdır ; tümü de akla, ya da onun kavranmasına değil, yalnızca sınırlı olana , sınırlı olanın, anlığın kavranmasına ilişkindir . . . Buna göre bu kuşkuculuk . . . genel insan anlığına (bilme yetisine) ya da genel bilince yöneliktir ; bu bilinç olguya, sınırlı noktaya (bu sınırlı olan görüngü, ya da kavramdır) , ona kesin ve sürekli bir şey gözüyle bakarak yapışır. Sözü edilen kuşkucu nitelikteki de1

kavram ı konusunda geniş aç ı k l amalar için Sözlüğü, T ü nk D i l Kurumu Yayı n l arı, Ankara ıcdeğ işmece» ve «eğ r·eN l emeı> m addel eri. (Ç.N.} Değ işmece

Yazın Terimleri

bak.: 1 974,

9 7 /7


ğişmeceler bu tür kesinliklerin değişkenliğini genel bilince uygun düşecek bir biçimde gösterir .»(8) S extu s Empiricus ' un ilk değişmecelerine ilişkin açıklamaları okunduğu takdir­ de, bu filozofun insan duyularının --Oznellikten doğan- ya­ nılma olasılıklarını çözümlediği, bundan zorunlu olarak do­ ğan çelişkilere dikkati çektiği görülür. Hegel'in kuşkuculu­ ğun bu türüne ilişkin görüşü, bu türün <<felsefeye giden ilk ba­ samak» olduğu noktasında toplanır ; çünkü böylece ortaya çıkan çatışkılar (Antinomien ) salt günlük dü'şüncenin ger­ çeklikten uzaklığına ışık tutar . Hegel bu konuda sınırlı olan­ dan (das Endliche) söz eder ve sınırlı olanla görüngünün ya da kavramın a�latılmak istenmesinin bir olduğunu açıkça belirtir . Demek ki Hegel'e göre sorunun ağırlık noktası di­ yalektikte yatmaktadır ; diyalektik, böylece oluşan çatışkı­ ların aracılığı ile. dog m acılığı (insanbiçimcilikten yana, öz­ neye bağlı dolaysızlığı) dağıtır ve bu bağımsızlaşmadan ötü­ rü de nesnelliğe, dünyanın olduğu gibi bilinmesine götürür. Hegel -daha yüksek bir düzeyde olmakla birlikte , aynı so­ runa ilişkin olarak- geometrinin günlük düşünceyle ilişkisi açısından çatışkılarını şöyle gösterir : <<Böylece örneğin nok­ taya ve uzaya (Raum) rahatça geçerlik tanırız . Nokta bir uzaydır ve uzay da y alın bir şeydir, boyutları yoktur ; bo­ yutları olmayınca, uzayı n içersinde değildir . Bir , uzaysal nitelikte olduğu ölçüde onu nokta diye adlandırırız ; ama bu­ nun bir anlamı olması gerekiyorsa, o zaman · u zaysa l olmalı, uzaysal olunca da boyutları bulunmalıdır, -o zaman da ar­ tık nokta olmaktan çıkar . Nokta uzayın sınırı olduğu ölçü­ de, uzayın yadsınmasıdır ; uzaya bu nitelikle değer ; demek ki bu yadsımanın uzayda bir payı vardır ve kendisi uzay­ saldır ,- kendinde hem bir hiçliktir, hem de bir diyalektiks

ile

s.

98

Hegel :

Verhaeltnis

des

Kuşk u c u l ıJ k Aras ı n d a k i

1 84 ; 2 , 240.

Skeptb:ismus

i l iş k i ) ,

Erste

zur

Phil osophie

D ru c ks c h ritten ,

(Felsefe

L e iıp z i g

1 928,


tir »ı( 9 ) Bu sorunun daha Protagoras'ta ortaya çıktığını ve gerek Platon'un yedinci mektubunda, gerekse Aristoteles'in .

Metafizik adlı yapıtında ele alındığını da belirtelim. Gün­ lük düşüncedeki geometri il e geometrinin nesnel gerçekliği arasında var olan ve ancak duyarlılığımızın , davr a ni ş biçi­ mimizin, vb . etkenlerinden arındıktan sonra geçerlik kaza­ nan karşıtlık, Yunan düşünce dünyasının ürünüdür. Yunan · felsefesindeki insanıbiçimcilikten uzaklaşma eği­ limlerinin dönüm noktasını oluşturan ·büyüklüğü ve çözülme­ si olanaksız sorunsalı çoğu kez yansıtma kuramının yazgı­ sıyla yine çözülmesi olanaksız bir k a r ı ş ma içersinde belir­ ginleşir . Bilginin nesnel gerçekliğin doğru . yansıtılmasına dayanması, Yunan felsefesi için doğal bir gerçektir . Bun­ dan ötürü de bu gerçek, Sokrates öncesi filozoflarınca bir sorun olarak hemen hiç ele alınmaz ; özün (Wesen) nesnel­ liği sorunundan ötürü diyalektik yansıtmaya geçişte bile durum böy ledir . Ancak nesnel gerçekliğin felsefe açisından yorumlanışmdan, bilgi kuramına ilişkin sorunların ağırlık kazanmasına geçiş de yansıtma kuramını hiç bir biçimde odak noktasından uzaklaştırmaz, tersine bu kuramın konumunu güçlendirir . Gerçekliğin yansıtılması konusunda Platon ile Aristoteles ar asınd aki kavrayış farkları ne d enl i büyük olur­ sa olsun, sorunun önemi -çağdaş felsefedeki durumun ter­ sine- hep tartışmasız kalır . Ancak daha önceki gelişme ev­ resinde bile , kendinde şey olarak var olmanın açıklanma çiz­ gisinde, yalnızca dolaysız-algılanabilir dış dünyanın bilinme­ si s prunu değil, ama aynı zamanda özün bilinme·si sorunu ortaya atılmış olduğundan, bilgi kuramına dönüş doğrudan doğruya burada bir karşılık aramak z or und a dır ; bu zorunc luluk Platön'da özellikle kaıvram oluşturma sorunu, gerçe­ ğin elden geldiğince olduğu gibi yans1ttlması, dünya görüşü ­ nün ve tasarımın aydınlatılması açısından söz konusudur. 9

Hegel : Geschichte

g abe Glockner,

cHt

der

Philosophie

x ı ı ı , s . 579 ;

1 9,

(Felsefe Ta�ihi),

396.

We rke, Aus­

99


Bilgi kuramına bu dönüşle birlikte idealizme götüren yol da aşılmış olur . Yalnızca şu sorun burada önem taşır : Yansıtmanın idealist açıdan çifteleşmesi (s.öz konusu olan, yalnızca gerçekliğin yansıtılması yerine, idealar dünyasının ve deneyler dünyasımn yansıtılmasıdır) zorunlu olara � bilgi­ nin insanbiçimcilikten arındırılmasından bugüne değin elde edilmiş sonuçları ciddi biçimde tehlikeye sokmaktadır . Ger­ çi bu süre cin, Platon'un matematik ve geometriye olan tu­ tumu gıibi temel sonuçları, değişmeksizin varlığını korumak­ tadır ; ancak Aristoteles'in daha baştan açıkça gıördüğü ve sert biçimde eleştirdiği gibi, idealar . dünyasıyla gerçeklik arasındaki ayrım, Platon'un gerçekliğini nitelendirmek için kullanılan özgün -metafizik- gerçeklik, insanoğlunun dü­ şüncesini bırakılmış olan insanbiçimciliğin düzeyine geri gö­ türmektedir . Aristoteles , örneğin Platon'un idealar kuramı­ nın tuhaflığını ve çelişkili yapısını şöyle eleştirir : «13ir yan­ dan dünyadaki şeylerin yam sıra başka şeylerin de var olduğunun söylenmesi, öte yandan da bu başka şeylerin du­ yularla algılanabilen şeylerin yapısında olduğunun belirtil­ mesi, birincilerin geçici, ikinci guruba girenlerin ise sürekli olduğunun ileri sürülmesi, tuhaf ve çelişkilidir .» Ancak, diye ekler Aristoteles, bu tür bir gözlem biçimi, sözü edilen ça­ tışkının ötesinde, zorunlu olarak insanbiçimciliğe ve dola­ yısıyia dine götürür . Aristoteles, düşünce zincirini şöyle sür­ dürür : <<Böylece nesnede başkaca bir değişim olmaksızın, kendinde insandan, kendinde attan ve kendinde sağlıktan söz edilmektedir . Bu tümüyle insanın tanrıların varlığını savla­ ması, ama onları tümüyle insan biçiminde tasarımlaması­ na benzemektedir. Böyle bir durumda yapılan, insana son­ suzluk sııfe.tını vermekten başka bir şey değildir ; öteki du­ rumda da tümüyle duygularla algılanabilen, ama sonsuz olan idealar düşünülmüş olmaktadır .»( 1°) ıo

Aristote l es :

Aimanca 100

Metaphysik

(Metafizik)

çeviri,si n d en , Jena 1 908, s . 43.

111,

2.

kitap,

A. Lasson ' un


Ortaya çıkan şudur : İdeala,r dünyasına insanbiçimci yak­ laşım doğrudan doğruya idealist felsefenin öze görüngüler dünyasının yanında , daha iyi bir deyişle görıüngüler dünya­ sının üzerfüde bir varlıık tanımasından ileri gelmektedir . Bu bağımsız varlığın da kendine özgü birtakı:r�A çizgileri zorun­ lu olarak taşıı;nası gerekmektedir. Bu çizgiler, maddi dün­ yanın, diyalektik . ç elişkililiğin kopyaları olmadığından, in­ sanın boyutlarından başkaca bir şey olması düşünülemez. Doğal olarak bu, ele aldığımız karmaşık olgunun en genel anlamdaki temelidir . Çünkü idealist eğilimin bu noktada çok daha ileri ölçüde somut olan sonuçları da vardır ; ama tüm sonuçlar aynı kaynaktan gelir . Daı h a önce -ve o za­ man henüz çok soyut. biçimde olmak üzere-:- şu noktayı be­ lirtmiştik : Çalışmanın -ge�çek somut bütünselliği içersinde alınması koşuluyla-, gerçeğin doğru yansıtılmasının ve böy­ lece insanbiçimci gözlem türlerinin uzaklaştırılmasının çıkış noktasını oluşturması gibi, çalışma sürecinin ruhbilimi de idealist dünya göruŞlerinin modelini oluşturur . Bu karşıtlık en açık biçimde öznemkle (etkinlikle) madde arasındaki iliş­ kide belirginleşir. Bu karşıtlığı Aristoteles'in ve Plotinos'un görıüşlerinin yardımıyla aydınlatmamız, belki de burada ye­ terli olacaktır . Aristotelc;:s, her şeyden önce doğanın ürü­ nüyle insanoğlunun emeğinin ürünü olan arasında kesin bir ayırım yapar: <<Sanat yoluyla gerçekleştirilen, daha önce bi­ çimi düşüncede olandır . . . böylece düşünce, sonunda insanın kendisin in gerçekleştirebileceği bir koşula varana değin iler­ leyişini sürdürür . Bu noktadan kaynaklanan ve sağlığa götü­ ren devinim, bir yaratma olarak adlandırılır. Böylece belli bir anla mda sağlık sağlıktan, ev evden, maddi ev, maddi olmayan evden oluşur . Çünkü doktorun . sanatıyla mimarın sa natı, sağlığın orada ki, evin buradaki biçimidir .»( 11 ) Doğal olan ve doğal olmayan oluş (genesis) ayrımı,

1 1 Aristoteles :

a.g.y., V H ,

7.

kitap,

s.

1 05 .

101 '


çalışmanm özünün bilinmesi ni sağlamasının yanı sıra, ç a ­ lışmanin yanlış biçimde genelleştirilmesini ve kategorileri­ nin ins a nın dişındaki gerçekliğe eleştirisiz u y gulanması nı da önler . Oysa Plotinos 'da bu sakın c anın bulunduğunu gö­ rüyoruz. Ç alı ş ma içersinde çalışan kişi için maddenin nite­ likler ini n , onun ko yduğ u somut ereğe il iş kin olasılıklar ni­ teliğini t aş ıma sı , çalışmanın özündendir . Plotinos ise bu her olayda somut nitelik taşıyan olasılığı soyut ve saltık ( absolut : mutlak) bi'r olasılığa doğru genelleştirir ve onu çalı ş ma daki tinsel katkıyla bir karşıtlık içersine sokar ; ça­ lışmanın kendisi ise bu ilişki içersinde -yine soyut biçim. de genelleştirilmiş olarak- gizilgüçlülüğün (Potentialitaet) karşıtı olan bir edimsellik, bir güncellik (Aktualitaet) ola­ rak görünür . Pl o ti no s , açıklamalarını şöyle sürdürür : «Çün­ kü gizilgüç , (potansiyel) varlık alanında b ir in ci sırayı aldı­ ğı takdirde e dimselliğe (güncelliğe) dönüşmesi olanaksız­ dır ( M ateryali z me karşı pole mik , G .L.) . Çünkü gi z i l g ü ç ken­ diliğinden devinmeyecektir, edimsel o nd a n önce gelmelid� . . . Madde hiç k u ş kusu z biçimi yaratmaz ; madde niteliksiz­ dir. Ayrıca gizilgüçlülükten edimsellik oluşmaz.»( 1 2) Bö yle ­ ce her şey nesnel g erç e klik te n , özellikle doğanın yarattı­ ğından emekle gerçekl eş en ür et i min ş emasın a indir genmiş olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak üreticinin de insan­ biçimci ö zell iklerle donatıldığını düşünmek olasıdır . Aristo­ tele s , ideaların nesnelerden bağımsız kılınmasıyla gerçek­ leştirilen bu s aptır ma nın ne denli zorlama olduğunu daha Platon'da açık biçimde saı;tamıştır. İdeaların v ar lığın ve do­ ğuşun nedeni olduğu g örü şüne şöyle karşı çıkar : «İdeaların varlığ ı varsayılsa bile , ortada d evindiren bir neden bu­ lunmaksızın bunların varoluşa (Dasein ) ulaşmaları düşünü­ lemez . . . Bazılarının sonsuz olması, bazılarının ise bu niteli12 P lotinos : Enneaden V I . 1 . kitap, 26. bölüm . Al ı ntılar H. F. Mü ller'in Almanca çev i r i s i nden yap ı l m ı ştı r (Berl in 1 878, cilt H, s . 253).

102


ği taşımaması, nedensellik ilişkisi açısından önemli değil­ dir .>7(13) İdealar dünyasında, görüngüler dünyasından ayrılan ve bağımsız kılınan özleri aynı zamanda gerçekliğin neden­ lerine dönüştüren Antik Çağ 'ın nesnel idealizmi için, bu ne­ denselliği insanbi çi m c i bir yaklaşımla ele almak, mitolojiye ka ç mak , d ünyanın doğuşunu, varlığının ve oluşunun «emek süreci» olar ak kavramak, böyl e c e de daha önceki fe lse f e an­ layışının bilginin i nsanbiç i mc i likt e n uzaklaştırılmasına, bir bilim olarak kurulmasına ilişkin katkılarını ç ökertmek , açık olan tek y old u .

Ancak, yeni in sanbi ç imc i yaklaşımın temeli ol arak çalış­ manın oynadığı bu model rolü, bu kısa ve soyut nitelikteki a çıkla ma nın yaratabileceği izlenimden çok daha yoğun öl­ çüde tarihsel koşullara bağlıdır . Çünkü burada söz konusu olan , yalnızca so y u tl a n mı ş çalışmanın nesnel gerçekliğin ger­ çek nedensellik ilişkilerine yansıtıl ması değildir ; bunun öte­ sinde önem taşıyan nokta , ç alış m anın Antik Çağ d a somut olarak nasıl kavrandığıdır. Bu k avr ayış biçimi çalışmayı, özellikle bedensel çalışmayı küçük görmekten yana bir eği­ limdedir ve bu e ğ ili m köle düzeninin çelişkileri belirgin­ leştiğ i ölçüde güçlenir . Felsefe açısından bu durumun so­ nucu ise şöyle belirtilebilir : İdealar dünyasıyla gerçeklik arasında var olan ve yukarda açıklanan mitoloj ik in sanbi­ çimci ilişki, hiyerarşik bir ilişkidir ; bu ilişki içersinde yara­ tıcı ilke varlık açısından zorunlu olarak ve varlıkbilim açı­ sından, yarattığından daha üst düzeyde yer almak z oru nda­ dır . Plotinos şöyle der : <<Her bakımdan eksiksiz ve mükem­ mel düzeye varmış o la n da, kendisinden daha alt düzeyde bir şey y ar atır ve üretir » ( 1 4) Yaratılanın, üretilenin z oru n ­ lu olarak yaraticıdan daha alt bir düzeyde yer almasını öngören bu hiyerarşi anlayışı, Yunan düşüncesinin çalışma'

,

-

.

ı :ı ı.ı

a.g.y., 1 . k itap , böl ü m 9 , s . 31 . Enneaden V. 1 . kitap, 9 bö l ü m , s. 3 1 .

Aristotel es : Plot i n os :

103


yı değerlendiriş biç imilliin bır sonucudur . Bu hiyerarşi anla­ yışı, dinin etkisinde bir dünya görüşüne dönüşü içermesine karşın, hiç bir zaman zorunlu · olarak felsefedeki idealizmin özünden doğmaz . Ancak nesnel idea list Hegel, kapitalist eko­ nominin ve bu ekonominin çalışmaya ilişkin anlayışının et­ kisi altında söz konusu iliş ki yi tümüyle farklı biç imde sap­ tar Hegel, çalışma oluşumu ve bu oluşumun ürünü konu­ sunda şöyle der : «Araç, belli ölçüde dış ereğe uygunluğun son e r ekleri nden daha yüksektir; karasaban, sağladığı zevk­ lerden -'ki bu zevkler erektir- daha onurvericidir . Dolay­ sız zevkler geçicidir ve unutulur, oysa aygıt varlığını ko­ rur . İnsan her ne kadar ereklel'.i açısından doğaya, çevre­ ye bağımlıyısa da, ayıgıtları ile doğa üzerinde egemenlik ku­ rabilir .»(15) İnsanbiçimci yaklaşımı öngören Demiurg efsa­ nesininı ( 1 6 ) Hegel'de hangi noktada başladığı konusunun ir,delenme ye ri ise burası d e ğildir . .

·

Antik Çağ'da bu biçim de oluşan hiyerarşi ilişkisi da!ha sonraki düşünce yaşamı için büyük önem kazanır . Genel ola­ rak içerik açısından ilkel dinsel tasarımlara geri döner ; an­ c ak bu dönüşü gel�şmiş bir felsefe temeli üzerinde . gerçek­ leştirmesi, bilimsel-yöhtembilimsel ilerl emenin sonuçlarını kısmen özümsemesi, dinin, uygarlığın ve bilimin çok geliş­ miş bir düzeyinde kalaıbilmesi için gerekli olan d üşünsel te­ melleri sağlamıştır . Bu eğilimin ne denli önemli olduğunu ayrıntılı biçimde açıkJama.ya kalkmanın gereği yoktur : Tek 15 Hegel : Wlssenschatt der Logik (Mantık B i l imi), Werke, Berl i n c i lt V, s. 220; 6, 453. 16 0em i u rg : Pl cıt on ' u n ve P l ot i n o s ' u n i deal ist fe.ısefele·rin dekıi tan rı kr.vra m ı . Sözcü k anl am ıyl a Demi u rg , esk·i Yunan 'da ücret karş ı l ı ğ ı b i r iş v e u ğ raş yapan vatandaş demekti r. Esk. j Y u n an d üşüncesinde «yoktan var eden tan rı » -k avramı bul.unmadığında n, tan rı , i lık maddeyi biçiım leyendi r, bir t ü r mimard ı r. «Yarat ı c ı tanrı» tasarım ı , il k kez Hı ris­ tiyanlık'la .b i rl ikte ç ı kar. Eski Y u n an 'da tanrının bi r tür mimar sa­ yı lmas, insanbiç imc i b i r yaıkl aşımd ı r. (Ç.N.) 1 841 ,

104


tek bilimsel sonuçlan, pratik açıdan zorunlu olan bilimsel araştırma yöntemini (insanbiçimcilikten uzaklaşmak da dahil olmak üzere) ayakta tutmak, değerlendirmek, dahası belli konumlarda geliştirmek, ama bu arada bütün bunların bir dünya görüşünün kalıbına dökülmesini köktenci bir tutum­ la engellemek, başka deyişle bilimsel araştırmanın, «SOn sorunları» irdelerken insanbi:çimcilikten uzaklaşma etkisi ya­ ratan tutumunu, yeni bir insanhiçimci yaklaşıma dönüştür­ mek- söz konusu ettiğimiz eğilimin özünü bunlar oluşturur . Platon'un idealar öğretisi, bunun klasik bir örneğidir . Pla­ ton'un idealar dünyasının. derin çiftanlamlılığı, bu dünyanın aynı zamanda ve ayrılmaz biçimde en yüksek soyutlama , salt duyuüstü ve en canlı somutluk olmasının öngörülmesinde ya­ tar. Şeylerden ayrılmış, bağımsız kılınmış şey ile , görüngü dünyasını yaratan etkin, yaratıcı bir güıç, idealar dünyasın­ da duyulu ve efsaneye yaklaşan biçimler içersinde belirgin­ leşir . Platon'da bile bu çiftanlamlılık sık sık henüz gizlidir ; Yeni-Platon'culukta ise tüm çelişkilerini açıkça sergiler . Göz­ lemlerimizi getirip Plotinos'a bağlamamızın nedeni · de bu­ dur . Plotinos, idealar dünyası üzerine şöyle der : «Düşünülür töz( 17) ( salt akılla kavranan dünya) ile bu tözdeki cinsler ve ilkeler söz konusu olduğunda, düşünülür bir dayantı (Hy­ postase : temel) da varsayılmalıdır ; bu dayantı, cisimlerde­ ki oluşla, duyular yoluyla aılgılama ve boyutlar çıkarıldık­ tan sonra , gerçekten varlığı olan bir şey olarak kavranmalı­ dır . . . » ( 18) Daha kısa deyişle : İdealar dünyasının kopyası ve ürünü olması öngörülen gerçeklik eksi oluş ve nicelik. Bu her iki soyufilamanın -tamamen soyutlama ve düşünce iş1 7 B u radaki «düşü n ül ü r» sözc üğü i le ilgiH geniş açıklamal a r iç i n bak. B ed i a AKARSU ,

Felsefe Tertm.leri Sözlüğü, TD K yay ı n l an , An­ kara 1 975, «d üşü n ü lür d ü nya» maddesi . Ayrı ca bu c i l d i n son undaki kavram d iz inine bakın ız. (Ç.N.) ıs

Plotin o s : Enneaden VI. 2 .

k itap, bö lüm

7, s. 263.


lemi sıfatıyla- gerçekleştirilmesi, nicel bağıntıların araştı­ rılmasının , nesneler dünyasının akılcı açıdan bilinmesi ba­ kımından kaçınılmazlğının kanıtlanmış oluşuna karşın, düşü­ nülebilir. Ancak bu dünya algılanabilirden çıkarılmış salt so­ yutlama olarak -ki soyutlama olması koşuldur- kavranma­ dığı takdirde , Plotinos'un öngördüğü ilişki bu dünyaya nasıl düğümlenebilecektir? Var olan bir dünya -bildiğimiz gibi bu dunya, maddenin salt gizilgüçlülüğünün karşıtı olarak en yüksek ölçürleki edimselliği temsil etmelidir-, ve bu dün­ yanın aynı zamanda duyulu-duyusuz-duyuüstü dolaysızlık içer­ sinde alınması , asıl gerçekliğin tek tözü ve devindiren gücü olarak kavranması-'- böyle bir dünyanın alınma yöntemi na­ scl saptanacaktır? Bunun için «anlıksal görü» (intellektuelle Anschauung){19) kavramının bulunması gerekmiştir. (Burada önemli olan kavramdır , yoksa terimin ne zaman ve nasıl oluşturulduğu değil . ) Bu kavram bilimden, insanbiçimcilikten arındırma­ nın -doğal olarak gerçeklikten sap tırılmış� etkenlerini alır . Çünıkü böyle bir ger�ekliğin, başka deyişle dolaysız duyarlı­ ğa uyan, ama oluştan ve niceliikten yoksun bir gerçekliğin , düşüncenin normal araçlarıyla kavranamayacağı ortadadır. Ancak günlük düşüncenin ötesine g�menin, burada yalnızca bilimsel insanbiçimcilikten arındırmanın sürdürülmesi nite­ liğini taşıması olanaksızdır . Bunun tek nedeni, insanbiçim­ cilikten arındırma için özellikle niceleştiren soyutlama­ nın, oluşun yasalarının kavranmasının önem taşıması değil­ dir ; asıl neden şudur : Burada · görüngülerin salt kendinde­ liğini insanın alırlığının (Rezeptivitaet : tasarımlar edinme yeteneği) özelliklerinden elden geldiğince arındırılmış ola­ rak ikavramak eğiliminin egemen olması zorunludur ; oysa Platon anlamında bir «düşünülür gerçeklik,» · insanın in san ·

19 « A n l ı ksa l g örü» kavram ı

ve «sez g i » m addeleri .

106

Ayrı ca

a.Q·Y·· «görü» (Ç.N.)

i çin bak . Be d i a ftıkarsu ,

bak:

kavram

d izi n i .


.olarak özüyle kopmaz biçimde bağJıdır. Demek ki eş zam�n­ Jı olarak insa nın insanbilimsel (antropolojik) düzeyi üzeri­ ne çıkma, ama bir yandan da bu düzeyi -arınmış olarak­ koruma, onu bu arındırma yoluyla kendi kendine götürme zorunluluğu belirmektedir . Dinsel davranışla olan derin ya­ kınlığın temeli, d a h a önce saptandığı g ibi , burada yatmakta­ dır ; başka deyişle günlük yaşamın öznesiyle nesnesi ara­ sındaki bağlantıd a dolaysızlığı korumak, bunu da tumturak­ lı biçimde bu düzeyin üzerine çıkararak, bu düzeyden doku­ naklı biçi md e ayrılıp onu yadsıyarak gerçekleçtirmek. De­ mek ki bu tür bir eşzarnanlılık edimi bir yandan günlük yaşamla kuram ve uy gu lama arasındaki dolaysız ifüşkiyi, g erçek nesnelliğe g irişi önle yen tıüm sınırlarla birlikte ko­ rur, öte yandan da insanın gerçeklik karışısındaki normal , tutumundan bir ayrılmayı önerir : Nesne (düşünülür gerçek� lik, idealar dünyası) insanın düzeyinin üzerinde olduğun ­ dan, özne de bu nesneyi kapsayabiJmek için kendi düzeyi­ nin üzerine çıkmak zorundadır . Görünüşe bakılırsa burada bir asıl insan olma edimi söz konusu olmaktadır : İdealar öğretisiyle din, insan ruhunun ancak burada kendi ke ndi ni bulabileceği konusunda görüş birliğine varmıştır . Bilimsel tutumda ise -sözde-- insan var­ lığı terk edilmekte , içeriği boşaltılmakta ve g erçekliğinde n saptırılmaktadır. Gerçekte durum tam tersinedir . Bilimin insanbiçimci yaklaşımdan arınd ırılmas ı , insanın dünyaya ege­ men olmasının bir ara cıdır ; bu arındmma, bir bilin çlendir­ medir, çalışma ile başlayan ve insanı hay:vandan üstün kı­ lan, ona insanlı ğını bulması için yardımcı olan tutumun bir yöntem duzeyine ç ıkarılmasıdır . Çalışma ve çalışmadan ge­ lişen en yüksek düzeydeki biılinçli biç im, yani bilim böylece yalnız n e sneler dünyasına egemen olmayı sağlayan bir araç niteliğini taşımamaktadır . Bilim aynı zamanda -ve birinci anlamla sıkı sıkıya ,bağlı olarak gerçeğin çok daha zen­ ,gin biçi md e anlaşılmasını sağladığı için, insanoğlunu zen-

107


gin kılan, onu tamanrlayan, daha çok ins an kılan bir yol­ dur. Buna karşılık anlıksal görü ile din tarafından öngörü­ len günlük yaşamın üzerine yükselme, şu noktadan çı­ kar : İdealar dünyası ve dinsel «gerçe klik» nesnel dünya açısından nas:ııl aşkın (transzendent) ise, insanın özü de kendisi için o denli aşkın niteliktedir . Eros ' un öğre ti sinden, çilecfüğe (Askese) ve esrimeye (Ekstase) varana değin, bu alanda önerilmiş tüm yöntemlerin amacı, insanoğlunun bu aşkın öze varma isteğini kamçılamak ve bu özü gerçek insanın karşısına düşmanca yadsıyan bir tutumla getiı:mek­ tir. Böylece burada çifte nitelrkte, hem nesnel, hem de öz­ nel bir insanbiçimci yaklaşım benzeri oluşmaktadır. <<İnsan­ üstfu>, <<İnsanın öte s ind e» bir dünya varsayımının getirilmesi bu dünyanın, gerçek dünya gibi, yalnızca insan bilincinden bağımsız varolmakla kalmayıp, sözcüğün gerçek anlamın­ da bir öt eki dünyayı temsil etmesi, her türlü algılanabilirin ve d ü şün üleb.ilirin karşısına nitel açıdan farklı ve daha yüksek düzeyde bir şeyi getirig koyması, nesnelliği oluştu­ rur . Ancak bu dünyanın etkenlerinin bütünselliği, insan öte­ sine yanısıtılmış bir insanbiçimci tutumun çizgilerini taşır . Ö znellik ise şu noktada belirginleşir : Ö zne, böyle bir dün­ ya ile verimli bir iliş ki kurabilmek için gerek insan varlığıy­ la, gerekse aihlak ölçüleriyle bir;im!l.enmiş kişiliği ile bağla­ rını köktenci bir tutumla kesmek zorundadır . Platon'un Eros öğretisinde insanoğlunun etJhik'inden (töresinden , ahlakın­ dan) idealar dünyasının anlıksal görüsüne yükseliş, sıçrama­ lardan ve kop uklukla rd an çok, uyumlu geçişler içerir ; bu duruma karşın yine de insaniçi etıhik ile varolan karşıtlı­ ğın karşısında, sözü edilen y ü kse1 işin öznel yanını açıkça vurgulamak haklı bir davranıştır . Çünkü daha sonraki dü­ şünürler , var olan giz l i karşıtlığı açık bir karşıtlık olarak geliş tirmekten Çekinmemişlerdir . Ayrıntıılı incelemeyi ancak daha sonra yapabileceğimiz: ,

'

,

108

·


İnsanötesi bir idealar dünyasının insanbiçimciliğe dönüşmesi, zorunlu ola­ rak estetik ilkelerin geniş ölçüde ve çoğu kez bilinçsiz alı­ nışını içerir . Bu da anlaşılabilir bir durumdur ; çünkü bir idealar dünyasının dU!YUüstü-duyulu karakteri, .idealar dün­ yasına zorunlu olarak sanatın önemli çizgilerini kazandırır ; ya da daha iyi bir deyişle , sanat alanındaki yaratmanın il­ kelerinin -yine aşkına yansıtılmış- sözde gerçekleştirilişi­ nin çizgilerini kazandırır. Hiç bir eksiği bulunmayan, ya da insanüstü nitelik taşıyan . Demiurg, doğal olarak aynı za­ manda üstün bir sanatçı olmak zorundadır . Platon'un sa­ naıtı kesinlikle, Plotinos'un ise bazı noktaları saklı tutularak

ıçm,

burada kısaca bir noktayı belirtelim :

yadsımaları, yalnızca bu konumun bir sonucudur . (Bu sa­ nat düşmanlığının içeriği, demek ki Sokrates öncesi filo­

z0flarda saptananın tam tersidir . ) Ş imdi okurun bu sorunun genel çizgilerini anlayabilmesi için, Plotinos'un «düşünülür güzellik» üzerin e açıklamalarından uzunca bir alıntı suna­ cağız. Doğrudan doğruya estetiğin kendisine ilişkin sonu.;la­ rını ise çözümlememizin daha gelişmiş bir evresinde ele ala­ biliriz. Plotinos , şöyle der : <<Her varlık, her şeyi kendi için­ de taşır ve yine başkasında her şeyi görür, böylece her yerde ıbir bütün vardır, her bir şey bir bütündür, ışık ise sonsuzdur. . . Her bir şeyin içinden başka bir şey yükselir, ama bu yükselen, aynı zamanda her şeyi gösterir. Bu nok­ tada salt devinim vardır , çünkü bu devinim, akışı sırasılle­ · da kendisinden farklı bir devinimi engellemez ; din � inlik, tutarsızlık yüzünden bulandırılmadığından, dinginlik de sar­ sılmış olmaz ; ve güzel olan, güzeldir, çünkü güzelin için­ de değildir. Her bir varlık yabancı bir zeminde yürür gibi değildir, çünkü her birinin yeri, kendi kendisi ne ise odur ; devinimi yukarı yönelik olduğundan, çıkış noktası da bir­ likte gider ; ne o kenrlisi bir başıkasıdır, ne de uzay bir baş­ kasıdır . . . Burada (duyular dünyasında) ise kısımdan ıbir baş­ ka kısım çıkar ve her kısım kendi başına, kendisi için ka-

109


lır ; orada ise bütünden her zaman her kısım çıkar ve ay­ nı zamanda her kısım bir bütünClür . Gerçi kısımınış gibi görünür , ama keskin göz onu bütün olarak saptar . . . Oradaki, yukardaki görü için yorulma, doygunluk, bitiş diye bir şey yoktur ; çünkü giderilmesinlden sonra insanın yeterlilik du­ yabileceği bir eksikliğin varlığı söz konusu değildir ; bunun gibi çeşitlilik ya da farklılık da yoktur, böylece birine ait ola­ nın ötekinin hoşuna gitmemesi de söz konusu değildir : Her şey , yorulmaz , tükenmez niteliktedir » ( 2 0 ) Burada tüm kate­ gorilerin ve kategorik ilişkilerıin estetikten hipoztaslaştırıl­ dığı (doğal olarak esrik biçimde, abartmalı olarak hipoztas­ laştırıldığı) ortadadır . (2 1 ) .

Yunan felsefesindeki insanbiçimcilikten uzaklaşma eği­ limlerinin bu yanlarını biraz ayrıntılı olarak ele almak zo­ runda kaldı!k . Bu darvranışımızın nedeni , bu eğilimlerin ger­ çekliğin bilimsel yansıtılması açısından taşıdığı önemin çok büyük oluşudur . Gerilemeye yol açan darbenin , Yunan fel­ sefesinin aşma girişiminde bulunduğu ve bu girişiminde dün­ ya tarihi açısından çok önemli adıml ar attığı sihir ve din ta­ sarımları çevresinden değil , felsefenin kendisinden gelmiş olması, bu önemi daha da artırmaktadır . Buraya değin yap­ tığımız açıklamalardan saptayaıbileceğimiz gibi, bunun an­ lamı şudur : Yansıtma öğretisinin geliştirilmesine ve yorum­ lanmasına ili şkin tüm sorunlarda var olan, insanbiçimcilik­ ten yana ve insanbiçimciliğe karşı eğilimler arasında süren savaş , eskiye oranla daha yüksek bir düzeyde oluşmalıdır. Artık söz konusu olan , yalnızca ilkel bir insanbiçimci yakla­ şımı aşma girişimleri değildir ; bu aşamadan sonra önemli olan, sözü edilen eğilimlerin çok gelişmiş felsefe ve bilim içersindeki karşıtlığına son vermektir . Savaşın Yunan düşün20 21

Pl ot i n o s : Enneaden V. 8. k itap, 4. bö l üm ,

Hi poztaslaştı rma :

d ö n ü ştü,rmek

110

anlamına

Soyu t g el i r .

kavram l a rı (Ç.N.)

birer

s.

204 v . d .

bağ ımsız g erçekHğe


cesinin geç evrelerinde de bitmemiş oluşu, bu zorunluğu ar­ tırmaktadır. Aristoteles'in idealar dünyasının insanbiçimci­ likten yana çıkan, nesnel açıdan bilime düşman ruliu karşı­ sındaki direnişine kısaca değinmiştik ; durumu başka bir açı­ dan da aydınlatmak için Epikür'ıün adını vermek yeterlidir. E:pi:k ür'de dinsel inanca sert biçimde kıarşı çıkan anlayış açıkça ortadadır ; Lukrez, Epikür felsefesinin bu çekirdeği­ nin taşıldığı büyük önemi vurgular . Epikür'ü yadsıyışı za­ man zaman Epikür'ü tümüyle anlamama�a değin varan Hegel bile, Epikür'ün fiziği için şunu belirtir : «Onun fiziği Yunan­ lıların ve Romalıların kör inançlarına karşı çıkmış , insanlı­ ğı bu inançların üzerine yükseltmiştir .»(22) II .

İnsanbiçimcilikte_n uzaklaşma eğiliminin Yeni Çağ' daki çelişkili tırmanışı

Bu direnişin varlığına karşın şu noktayı saptamak zo­ rund ayız : Antik Ç ağ ' ın bitiminde insanbiçimcilikten (antro­ pomorfizm'ciliıkten) yana eğilimler ağırlık kazanmış ve Or­ ta Çağ düşüncesine de önemli ölçüde egemen olmuştur. İn­ sanbiçimci yaklaşım ilkesine karşı yeni saldırı geniş ölçü­ de ilk olarak Rönesans'la birlikte başlamış ve bu saldırı tüm sorunlara _;_.doğal olarak çeşitli ve önemli değişiklikler­ le- bugüne değin varlığını sürdüren özıyapılarım kazandır­ mıştır. Bu yeni geliş·menin daha başka genel çizgiler taşıma­ sı tarihsel nedenlerden ileri gelir . Bu nedenler ele aldığı­ mız sorun açısından başlıca iki akım sergiler . İlk olarak insanbiçimciliğe karşı tutum yönündeki iler­ lemenin genişliği, derinliği, yoğunluğu, vb . , bir dönemdeki çalışmanın ve bilimin nesnel gerçekliği ne ölçüde aşabilecek durumda oluşuna bağlıdır. Antik Çağ'daki köle ekonomisinin sınırlarını belirtmiştik . Bu sınırların varlığı, gerçekliğin in22

Heg el :

Geschichte der

Phi losoph i e

(Fel sefe Tarihi), s. 498 ; 1 9, 320.

111


sanbiçimcilikten uzak yansıtılmasının temellerinin daha baş ­ langıçtan zay:ı:f olmasına v e önemli ölçüde genişlemeye iliş­ kin bir toplumsal olanaktan yoksun kalmasına yol açtı. Bu­ na bağlı olarak da bir başka sonuç doğdu : Başlangıçta ya­ pılan dahice genellemeler, nesnel gerçekliğin ayrıntılarına değin inmeyi, özel olgulardan, ilişkilerden, özel yasallıklar­ dan, vb . verimli biıç imde aşılanmayı ve böylece somut bir genelliğin, kapsamlı bir yöntembilimin düzeyine çıkmayı başaramadı . Bu durum, Orta Çağ'da köle ekonomisinin çökü­ ş ünden sonra değişti. Engels, bu «karanlık yüzyılların» na­ sıl bir sürü bilimsel ve teknik buluşa götürdüğünü gösterir ; bu buluşları ancak Rönesans döneminde bilimselliğe olan yeni dönüş gerçekleştirebilmiştir. (23) Bu buluşlar doğal ola­ rak başlangıçta çağın dinbilimin egemenliği altındaki dü­ şüncesini az etkileyebilmiştir . İlerlemenin gerçekleşebilme­ si için belli bir birikimin varlığı ve ağır geUşen niceliğin yeni bir bilimsel tutumun niteliğine dönüşmesi zorunlu ol­ muştur. İkinci olarak ise, toplumun doğa ile konu değişiminden doğan bu eğilim, bir baş'ka ve yine önemli eğilimle çakışır : Önemli olan, y alnızca bir toplumun bilime ve felsefeye ne denli büyük bir bilgi birikimi ve buna bağlı olarak ne denli derine inen sorunsallar verdiği değildir ; toplumun ilgili konu alanından bilimsel olarak kazanılabilecek genel­ lemeleri ve g·e rçekleri, ideolojik açıdan ne ölçüde kaldıra­ bileceği noktası da önemlidir . Şimdi Yeni Çağ 'daki gelişmenin çözümlemesine girişir­ sek, her şeyden önce Antik Çağ ile arada var olan farkın can alıcı noktalarını belirtmemiz gerekir. Bu dönemin -do­ ğal olarak en genel düzeyde ele alınacak olan- özgül çiz­ gileri, Yeni ve çok belirli bir anlamda bilimsel yansıtmanın � .J Engel s : Dialektik der Len i n g rad 1 935, s. 645.

112

Natur (Doğa n ı n Diyalekti ğ i ) , Moskova­


iı::ıısanbiçimcilikten uzakl�ma sürecinde kesin bir dönüm nok­ tası olu şturmuştur . Bu alanda birinci derecede önem taşıyan geniş kapsamlı etken, kapitalist üretim biçiminin doğuşu­ dur . Bu ekonomik oluşumun son sınııflı toplum niteliği, bir raslantıdan değil, tersine yasallığinın özünden, başka deyiş­

le tarihsel-sistematik bir zorunluktan doğar . Kapitalizm bir yandan sömürü düzeninin bulunmadığı bir toplumun maddi koşul larını yaratırken, öte yandan mendi «mezarcılarını», pro­ letaryayı yaratır ; prol e tarya, <«>zgürlüğün koşulunu . . . tüm sınıfların ortadan kaldırılmasında bulan>>(24) bir sınıftır. Bu durum, kapitalizmin bu çelişkisi açıkça ortaya çıkmazdan çok önce, bu sınıfın ekonomik bir oluşum olarak özgün ni­ teliğini ve kendisinden önceki tüm ekonomik oluşumlardan ayrıl an yanını ortaya koyar. Marx, aradaki farkı şöyle be­ lirtir : �ski toplum biçimlerinin tümü servetin büyüme­ siyl e , ya da aynı şey demek olan toplumsal üretici güçle­ rin gelişmesiyle çökmüştür . Bundan ötürü eskinin bilinçli kişileri, zenginliği doğrudan doğruya toplumun çöküşü ola­ rak nitelendirirler. Derebeylik düzeni de kentlerdeki endıüst­ ri, ticaret, modern tarım yöntemleri (dahası barut ve bas­ kı makinesi gibi tek tek buluşlar) yüzünden çökmüştür. Zen­ ginliğin ---'V e dolayısıyla yeni güçlerin ve bireylerin geniş­ leyen ilişkilerinin- gelişmesiyle, toplumun dayanağını oluş­ turan ekonomik koşullar dağıldı ; toplumun çeşitli öğelerinin siyasal koşulları da değişime uğradı : Din, bireylerin bakış açısı, kişiliği, vb. değişen öğeler arasındaydı. . . Ancak ge­ liş me yalnızca eski temel üzerinde gerçekleşmekle kalmadı, ama bu temelin kendisi değişime uğradı. Bu temelin geliş­ mesinin doruk noktası, temelin, üretici güçlerin gelişmesinin doruk noktasıyla ve bu nedenle bireylerin de zenginlikleri­ n in doruk noktasıyla birleştiği noktadır. (Burada eski temeıı4

1 9 1 9,

Marx : Das

s.

El�nd der Philosophie

( Fel sefen.in

Sefaleti), Stuttgart

163; 4 , 1 81 .

llil/8


lin g eliş mesi bir çiçek açmaya b e n z e tilebil ir ; ama çiçek, ay­ nı temelden, aynı bük i den açmıştır ; dolayısıyla solmak, çi­ ç ek açmadan sonra ve ç iç ek açmanın bir sonucu olarak ge­ l e cektir ) Bu n okt a ya bir kez ulaşıldıktan sonra, gerisi ar­ tık çöküş olarak görünür ve yeni g eli ş m e yeni bir temelden başlar .»( 2 5 ) Kapitali zm ise bu tür s ınırlar tanımaz . Belli sı­ .

nırl arı vardır hiç ku ş kusu z , dahası bu sınırları sürekli ola­ rak üretir ve çoğaltır ; ancak, Marx'ın dediği gibi , bu nlar «kutsal sınır» niteliğinde d e ğil , her zaman kaldırılan sınırlar niteliğindedir : <<Kapitalin sınırı, bu gelişmenin ç eli şkili bi­ çimde o luşma sında ve üretici güçlerin, genel zenginliğin gel iş me si nin , çalışan bireyin kendini harcamasının bir son u cu olarak görünm esi nd e yatar ; kendisinin harcanması sonucu . ortaya çıkanlar karşısında bireyin tutu mu , kendi zen ginliği karşısındaki birinin değil, k e nd i yoksulluğunu düşünerek ya­ bancı zenginliğe bakan b ir i ni n tutu mudur . Bu tür çelişkili bir durum ise kalıcı değildir ve o,rtad an kalkışının gerçek ned e nlerini kendi üretir »( 26 ) Ka pitali s t g elişmenin bu özel­ liğinin proleter devr imin in zorunlulu ğuna ve özelliğine bağ­ lılığı sorunu burada konumuz d eğild ir Bizim için burada önem taşıyan iki nokta vard ır . Birinci nokta ş udur : Üretici gü ç ler in gelişmesi açısından eski oluşumlar anlamında . bir «kutsal sınır» söz konusu değildir ; bu geliş meni n sınırs1z­ lığa içkin (immanerıt) bir eğilimi vardır. Saptanması gere­ ken ikinci önemli nokta ise şudur : Üretici güçlerin sımrs1z gen iş lem e si ile b ilim sel yöntemin yine sınırsız nitelikte olan gelişmesi arasında bir karşılıklı e tki ilişkisi vardır ; bu, verimli bir d eğiş -toku ş ve birbirini etkileme iliş ki s idir Eskı oluşumlardaki üretim sınırının ortadan kalkışıyla birlikte bi­ limsel yönte min genişle me sin e ve d er in leşmesine il iş k in tüm .

.

.

25

M a rx : Grundrisse der polltischen ökonomie (Ekonomi

Te m el i l ke l e ri ) , M oskova 1 939. s . 438 v.d. :Hl

114

M arx : 11.g.y.,

s.

440.

Politiğin


smırlar da ortadan kalkar . Bilimin g eli şme s i ancak bu nok­ tada gerek kura ms al olarak , g erek s e uygula m a a ç ısından sonsuz bir ilerleme karakteri kazanır . Bilimin elde ettiği sonuçların , özellikle ç alış ma sürecinin uğradığı değişim so­ nucu, günlük yaşama giderek daha güçlü b iç im de inmesi ve, temel yapıda köklü bir d e ğ i ş ikl ik yaratmaksızın , günlük yaşamın görüngü ve açıklama bi çiml eri üzerinde etkili olu­ şu, bu duruma sıkı sıkıya bağlıdır . Zanaat ile sanat ara­ sında binlerce yıldan bu yana var o la n bağlılığın giderek gevşemesi ve kopması, bu tür etkilere ş i mdiye değin uz ak kalmış olan çeşitli çalışma ve yaşam alanlarının bilimsel­ leştirilmesi, vb . b u konuda gösterHebilecek örnekler ara­ s ındadır . Bu tüm üyl e yeni durum, bilimsel düşüncenin gelişmesi içersinde toplumsal açıdan ön le y ic i rol oynayan ve irdelemiş olduğu mu z ikinci etkenin özyapıısını da etkiler : İnsanbiçim­ cilikte n uzaklaşma eğilimleri alanında bilimin gen ell e ştiril miş sonuçlarınm, sınıfsal a ç ıdan kaldırılamayacağı gerekçe­ siyle yadsınması. Gör ün gün ün kendisi, doğal olarak genel niteliktedir : Bu tür bir kaldmlmazlık d uru mund a her zaman egemen bir sımfın durumunun b ir sorunsala dönüşmesi dile gelir ; egemen sınıf tar a fın dan önündeki tü m setler kaldır'­ lan üretici güçlerin yardımıyla -0luşan bilim, sonuçları yön­ t embilim ve d ünya görüşü açı sı n dan sonuna değin düşünül­ düğünde , sözü edilen sınıf eg e men l iğ i ile çelişkiye düşer. Kapitalizmd e ortaya çıkan yeni dur u m , egemen sınıfın çıkar­ ları ar a sın da bir bölünmenin g erçekleş meıs i dir ; egemen s ınıf bir yandan eg emenliğine temel olan dünya görüşünde her­ hangi bir çatlağın b e li rme sini istemez, ama öte yandan da yıkılıp gitmeyi göze almak pahasına, üretici güçleri giderek geliştirmek ve bu yüzden de bilimi buna uygun biçimde desteklemek zorundadır. Egemen sınıfın ele aldığımız bi­ limsel yansıtmada insanbiçimcilikten u zakla ş m a sorununa iliş­ kin çiifte işlevi (toplumsal-tarihsel n itelikteki çifte işlevi) , ideol ojik g erilemel ere yeni bir kişilik kazandırır. ,

­

·

115


Egemen 1sınıf özellikle başlangıçta doğal olarak bilimsel yöntemdeki yenileştirmeler ve bilimin yeni sonuçları kar­ şısında eskisi gibi tepki gö stermeye çalışır . Bu durum en açık biçimd e gökbilim alanında Kopernik'in getirdiği deği­ :şildikler yüzünden verilen savaşımlarda görülür . Bu konuda ayrıntılara girilmekıSizin şu saptama yapılabilir : O zamanm gerici nit elikteki ideolojik güçleri, dünya görüşü açısından yadsımalarına ve mahkum etmelerine karşın , yeni sonuçları kabul etmek , çalışmaların yeni yönteme göre yürütülmesine en azından ses çıkarmama.ık. zorunda kalmışlardır . (Burada örnek olarak kardinal Bellarmin'in tutumu düşünülmelidir . ) Bilimle tutucu ideolojiler arasında daha sonra olan çatış­ malar, aynı durumu daha açık biçimde sergiler . Ancak bu hiç bir şekilde insanbiçimcilikten uzaklaşma ilkesinin egemenliğine -pek yakında göreceğimiz gibi- gi­ derek daha çok giren bilimin yönteminin ve sonuçlarının egemen sınıf için ideolojik açıdan katlanılabilir nitelik aldığ� anlamına gelmez. Durum tam tersinedir . Egemen sınıfın bu tür- sonuçlara karşı savaşımı giderek yoğunlaşır ; ama egemen sınıf bu savaşımda. yeni araçlara başvurmak zo­ runda kalır. Sözü edilen bu yeni araçlar bilimin (insanbiçim­ cilikten uzaklaşma eğilimi de dahil olmak üzere) normal ve uygulama alanında etkili olan gelişme sürecini bozma­ malı, yalnızca bu sonuçların bir dünya görüşünün düzeyine varabilecek biçimde genellemelerin kalıbına dökülmesini en­ gellemeli, o anda yürürlükte olan toplumsal duruma uy,gun ve o durumun sürmesini sağlamaya elverişli sonuçlar çı­ karılmasını olası kılmalıdır. Bu, aynı zamanda savaş ala­ nının daralması anlamına gelir . Antik Çağ'ın sonlanndaki nesnel idealizm, bilimsel felsefenin somut --insanbiçimcilik­ _ ten uzak nitelikte- dünya görüşünün karşısına, yine somut nitelikte, ama insanbiçimcilikten yana bir dünya görüşü getirmişti (bu !konuda Demokrit-Platon ve Epikür-Plotinos karşıtlrkları düşünülmelidir) , çağdaş gerici eğilimler ise ço, H6


ğunlukla bilgi kuramına göre yönlenmiş öznel bir idealizme sığınır . Bu ge rici tutumun anlamı, insanoğlunun nesnel gerçekl iğ i b ilm e ye ilişkin i s te mi n in «eleştireb olarak geri çevrilmesidir (çün kü bilimin insanbiçimcilikten uz a k dünya görüş ün e karşı bilimin gelişmesini tehlikeye sokmadan somut , ve in s anbiçi m ci bir dünya görüşü ortaya ko yabil me k ola­ naksızl aşmıştır ) . Böyle bir durumda b ilimi n görüngüler dün­ yasında istediğini yapmasının bir sakıncası yoktur, çünkü bundan k e n dind e var olan dünya için, nesnel gerç eklik için sonuçlar ç ı k ar ılma s ı olanaksrndır . Ö znell e ş mi ş felsefi idealiz m , yalnızca bilgi kur a mı açısından yasaklanmış n e snel bir dünya g ö r üşünün düzeyine çekilir .

Bu süreçte ö zne lc il iğin giderek , artan önemi a yn ı za­ manda -bilinç li ya d a bilinçısiz, bu nokta önemli değildir­ insanbiçimcilikten yana eğilimleri zorunlu olarak güçlendi­ rir . Bu durum Yeni Çağ 'ın salt felsefosinde, belki dinlerde , ya da din temeline d a y anan dün y a gör üş l eri nde olduğundan daha a ç ıktır ; bu dü n y a gör ü şl eri �pey güçsüz- bir nes­ nellik s avıy l a ortaya çıkmak zorundadır . Bu nesnelliğin fel­ sefe açısından g er ekç e s i ni verebilmek ise epey zordur . Bu­ na karş ılık zamanın öznelleştirilmesi açJıinndan Ber:g son 'dan Heidegg er ' e uzanan çizgi, uzayın öznelleştirilmesi açısın dan da Scheler'den Ortega y Gasset'e d e ğin uzanan çizgi dü­ şü n ü lür se , şu açıkça o rta ya çrkar : Burada f e ls e fi bilinçle yaşantı,

yaşanmış olan,

«gerçek>> gerçeklik olarak nesnel­

liğin k arş ı sına konulmaktadır ; öznenin katkısı, öz n enin ger­ çekliği dol a ys ız alma b i ç i m i de bilimsel bilginin «Ölü» nes­ nelliğinin karşısına <<lıakİki» s ıf a tıyl a konulmaktadır . Sche­ ler' e göre ç ağ da ş ilişkilerin yaşantılarından ötürü «genişle­ yen c is i ml er dün ya s ı <<daha az gerçek ve önemli>>(27) olur . Ort e g a y Gasset ise şu noktada felsefe açı sınd an ön emli 21 M.

Scheler:

Versuche zu einer Soziologie des Wissens (Bir

B i lg i Top l u mb i l imine l l işık i n Denemeler} ,

Münih-Lei pzig 1 924,

s . 1 45 .

1 17


bir gelişme saptama!ktadır : «Gerçekte bulunduğum noktadan bakıldığı zaman, dünyanın öteki bütün noktaları- canlı ve gö­ nül

etkileyen gerilimleri açısından dinamik

biçiminde

örgütlenir .

Bu görünüm

bir görünüm

yakın-uzak

görünümü­

dür .» (28) Eskiden Bergson'da zaman açısından olduğu gibi, burada da uzay açısından insanbiçimci eğilimdeki öznellik , insanbiçimciliğe karşı olan bilime karşı daha yüksek · ilke

olarak ileri sürülmektedir . Görüldüğü üzere buradaki ideolojik gerileyiş, Anti!k Çağ' da olduğundan daha az belirgin değildir . Ö nemli fark, şu -

noktadadır :

Bilimsel

düşüncenin

geçirdiği

sarsıntı,

bili­

min yöntembilimini ve uygulamasını çok daha az ölçüde et­ kilemektedir . Bu açıdan genel bir saptama niteliğinde ol­ mak üzere, gerçekliğin kavranmasının ilerleyişi ve bunun gün­ lük .yaşamı etkileyişi, engel olunamaz akışını sürdürmekte­ dir. Bu saptama ıh.iç kuşkusuz ancak genel nitelikte olabi­

lir, çünkü dünya görüşü , bilgi kuramı, vb . ile uygulama arasında bir Çin seddinin yapılması olanaksızdır.

Ayrıca

çağdaş insanbiçimcili!k o denli soyut bir silikliktedir ve

o

denli yüceltilmiştir ki, yüzeyde bir yöntem değişikliği gö ­

rüntüsü yaratmaksızın bilimlerin yöntembilimine süzülebilir . Öte yandan insanbiçimci dünya görüşünün özellikle bu tür­ den bir işlev değişimi, zamanlar arasındaki değişikliği açık biçimde sergiler : İnısanbiçimcilikten uzaklaşma eğilimi ger­ çekliğin bilimsel yansıtılması alanında kesin bir yengi ka­

zanmıştır ve sözü edilen eğilimin etkileri -bu tür ideolojik

gerilemelere karşın-, bilim ve günlük yaşam alanındaki uy;gulamada durmaksızın genişlemektedir . Bilimsel-inıs anbiçimciliğe kar:şı görüşün bu uygulama sı ve buna bağlı olarak insanoğlunun toplum içersinde kendi

yaşamı üzerindeki egemenliğinin felsefe açısından gerekçe 2s J. O r:tega y Gasset : D e r Mensch und das Mass dieser Erde ( i nsanoğ l u ve bu Yeryüzünün Ö l ç ütü) , Frankfu rter A l lgemeine Zeitung, Ekim 1 954.

118


kazanması en açık biçimde Hobbes'ta, özellikle Spinoza'da

dile gelir . Her iki düşünürün çabaları, doğanın bilinmesi için

başvurulan «geometrik»

nıin

ve ethikin

(törenin,

yöntemi insanbilimin,

ahlakın)

ruhbili­

geliştirilmesinde

kullan­

mak ereğine yöneliktir . (29) Bu alanda var olan etkin yöntem­ bilimsel yanılsamaların bir eleştirisini vermenin yeri bura­ sı

değildir ; bu yanılsamaların belirleyici etkenlerine daha

sonra yine

döneceğiz . Burada vurgulanması önem taşıyan

nokta şudur : Her türlü aşkın ( dolayısıyla dinsel nitelikte) gücün yadsınması ,

Hobbes ve Spinoza anlamında

insanoğ­

lunun kendi duygulanımları (Affekt) üzerindeki verimli ege­

menliği ve özgürlüğü açı sından önemli rol oynar . Spinoza'nın : <1Bir duygulanım, ancak ona karşı ileri sürülen ve ondan güçlü bir başka duygulanımla önlenebilir ya da ortadan kald;rılabilir»(30) yolundaki büyük düşüncesi, titiz bir çözüm­ lemenin kolayca gösterebileceği gfüi , model olarak çalışma sün.x:inin

gözlemlenmesini

almıştır .

Ancak

günlük

düşün­

cede v e dinsel düşüncede planlayıcı erekbilimin (Teleologie) örneği nesnel ger çekliğe yansıtılırken, burada doğrudan doğ­ ruya çalışma sürednin kendiısinin erekbilimsel olarak uygu­ lanan nedensel yasallığı, insanın iç davranış biçiminin ve hemcinsleriyle olan ilişkilerinin aydınlatılması için kullanıl­ maktadır . ( Çalışma süreciyle ilgili olarak Hegel daha

sonra

doğanın, gerecin yardımıyla kendi kendisini «işlediğini» be­

lirtmiştir . ) Böylece kendinde var olan gerçekliğin insanoğ­ lunun bilincinden bağımsız olan yasalarının bilinme si , insan­ oğlunun özgürlüğünü kazanmasını sağlayan bir araç olmak­ tadır,

Bu özgürlük, insanoğlunun ancak upuygun

bilgi ile

kendisine yararlı kılabileceği gerçek nesnel güçleri tanıma özgürlüğünden, �9

Hobbes :

k ı s ı m , Leipzig 1 907, s . 9 9 . 30

ve yine niteliği ancak upuygun bilgi ile

Grundzüge der Philosophie ( Fel sefen<in i lkel eri), 1 1 1 . s . 9 9 , ve S p i n oza : Ethlk, i l i . Kı s ı m , Leip zig

1 907,

Spinoza : a.g.y., iV.

k ı s ım, s . 1 80 .

119


anlaşılabilecek , bilinçsiz olarak yaratılmış güçleri ortaya çı­ karma özgürlıüğünden oluşan bir özgürlüktür . Bütün bunlar , hiç kuşkusuz binlerce yıllık bir

geliş.me­

nin ürünüdür . Biz inısanbiçimciliğe karşı olan düşüncenin kinlik kazanılmasını , genel olarak insanoğlunun ne snel

et­

dünya

görüşünün değiş mesi , uygulamalarının akılcılaştırılması açı­ sıntlan ele aldık . Bunu yapmakta da haklıydık , çünkü bu de­ ğişim süreciyle sonuçları, gerçekten bilimsel insanbiçimci­ likten uzaklaşmanın en önemli öğesini oluşturur . Öte yan ­ dan bu değişim sürecinin ö:ıın el tepkesi, kişisel dünya görüşleri , ethik , yaşama karşı tutum , vb . üzerindeki etkisi de tümüyle bir yana bırakılmamalıdır . Çünkü gerçek bilim­ sellik

ilkesine karşı

çıkan

dünya

görüşü,

gücünü

sürekli göre

olarak aynı noktada yoğunlaştırır ; bu dünya görüşüne

insanbiçimcilikten uzaklaşmak, ins anlığa aykırı b i r davranış­

ydksun bırakmaktır) , insanoğlunu bir oto'mata dönüştürmektir , kişi­ li ğ ini ve çabalarının anlamını yok etmektir , vb . Ancak bir de şu noktanın belirtilmesi gerekir : Yunan Antik Çağ'mda ,

tır , insanı ortadan kaldırmaktır

(dünyayı tanrıdan

insanbiçimciliğ e karşı ilkenin . ilk bilinçli ortaya çıkışından

başlayarak , kökenini bu gelişmede bulan, sık sık tutarsızlık gösteren , gerileyen, ama bütün bunlara karşın ilerlemesini ' hep sürdüren, doğal olarak insanbiçimcilikten uzaklaştım·ı nitelik taşımayan bir ethik, insanoğlu için belli bir da:vra­ nış biçiminin kaynağı olmuştur ;

yukarda belirtileri tutum­

ların tam karşıtı olan bu davranış . biçimi, özellikle

bu ko­

numtla gerçek anlamda hümanist, insana ve insanın onuruna uygun bir dünya görüşünün Arşimed noktasını saptamıştır . Demek ki bu tür bir ethik, insanda başlar ve doruk nok­ tasına insanın içinde ula§ır, ancak bundan ötürü de insan­ biçimcilikten uzak bir tutumla gözlemlenen bir dış dünyanın varlığım

ş art kılar . Da!ha önce Yunan felsefesindeki bu

tür eğilimlere değinmiştik . Bizi burada insan davranışları­ nın ideali açısından ilgilendiren sonuçları Marx, şöyle özet-

120


] e mektedir : <�Bilge, yani Sopho s , idealize edilmiş Sto a 'cıdail\ başka bir ş ey değildir , yoksa Stoa' cı, gerçekçi düzeye ko­ nulmuş bilge sayılamaz . Sophos , yalnızca Stoa'ya özgü ol­

Epikür'cülerde , Yeni-Aka demi syenlerde ve Septikler de de vardır. Ayrıca Sophos, Yunan filozofunun karşımıza çıkan ilk tipidir ; bir mitos olarak yedi bilgelerd e , pratik olarak Sokrates 'te , ideal olarak ta Stoa'cılarda, Epikür'cü­ lerde, Yeni-Akademisyenlerde ve Septiklerde raslanılır. Bu may1p,

okullardan her biiinin kendine özgtü bir Sophos'u vardır . . . Evet, Aziz Max (belirtilmek istenen, Stirner' d ir ,

G.L.) «le da­ ha sı Jean Paul 'de, Emanuel gibi 'bilge kişilerde ' , vb. yeni­ den bulabilir .»(31) Bu tipler içersinde tarihsel, toplumsal ve kişisel nedenlerden ötürü raslanabilecek tüm ayrımlara kar­ sage»

onsekizinci yüzyılda, aydınlık çağı felse f esinde,

ı

şın, düny� tarihi açısından aralarında ortak bir yan vardır :

Ger çeklik karşısınd aki bilimsel

tutum, hümanizmin etthik dav­

ranışının en yüksek düzeydeki temelini oluşturur . Aris tote

­

les, Sokrates 'in bilgi ve ahlakı özdeş tutma düşüncesini eleş­

yadsıması y alnızca

tirdiğinde ,

abartma saydığı noktalara;

ilişkindir , yoksa ilkenin kendisine yönelik değildir . Önemli ayrıntılardaki başkalıklara karşın saptanan ortaklık, ethik

iki

sorun

davranışın

bütününde

dünya

görüşü

yoğunlaşır .

Bunlardan

bu biri,..

açısından

içkinliğidir

(lm­

manenz) ; başka deyişle özgürlükle nesnel gerçekliğin doğru

( bil imsel ,

insarııb içimcilikten uzak

bir

tutuml a)

bilinmesi

arasında var olan bağdır. Sözünü ettiğimiz içkinlik , insanın

hümanist-ahlaki davranışı açısından da tüm aşkın bağların ve ilişkilerin yadsınmasını

olduğu gibi,

içerir .

İ çinde yaşadığı dünyayı

her türlü insancıl duyumsamalardan

arınmış

ve olanak ölçüsünde upuygun bilmek isteyen insanoğlunun görevi, yaşa mını -insanlığın toplumsal ve tarihsel gelişme aı s.

1 19;

M arx-Engels : Deutsche ldeologie (A�m an

M EW

3, 1 22 .

ideoloj isi), MEGA

I, 5,.

121


sürecinde yer alan yaşamını- kendi yapmak, kendi yas.amı­ nın anlamını yine kendi yaşamında bulmaktır . Bundan çıkan

da şudur : Bir «mikrokosmos» olarak insan, yine iç1dn nitelikte ve kendine özgü yasalara uyan bir varlık olarak ele alınmalı, güçlü ve zayıf yanları, aşkınlarm tü­ ikinci sonuç

retmeleri

olarak gizemli kılınmamalıdır .

Spinoza'nın

daha

önce değindiğimiz duygulanım kuramı, böyle bir yolun nereye götürdüğünü açıkça gösterir . Bu tür öğretiler doğal olarak insanın

bir «mikrokosmos» olarak içinde • etkin olacağı top­

] umun yapısına göre büyük farklılıklar gösterir . Günümüzde

d oğrudan

doğruya

çağdaş

kapitalizmin

özünden ,

hipozta:-.­

laştırılm asından evrensel aşkınlığa, insanoğlunun «sonrasız» bilinemezliğine ilişkin öğretici önermelerin nasıl doğduğunu gözlemleyebilmiştik . Ancak bu türden bir çarpıtma,

hiç bir

zaman zorunlu olarak nitelendirilemez . Stoa 'cılarla Epikür ' cü­

ler de yadsıdıkları bir toplumda yaşıyorlardı ; ama bu yad­ sıma onlar açısından insanoğlunun «mikrokosmos» olarak iç­

kin kendi başınalığmı ortadan kaldırmadı, tersine güçlendirdi ve derinleştirdi : Toplumda gerçek hümanizmin gerçekleşti­ rilebilme olanaksızlığı , bilge tipini daha

kesin

ve insanc;ı

açıdan daha içkin biçimleme konusunda önemli bir etken­

dir. Demek ki, insanbiçimcilikten uzak bir bakış açısından gözlemlenen dünyanın , düşünce ya da duygu etkisiyle de­ ğiştirilmesi, insancıl gerçekçiliğıi.n nihilist ya da görece (izafi } nitelikte insancıl olmaktan çıkarılması değildir ve insanoğ ­

lunun

davranışları açısından kuşku verici bir yönsüzlük ser­

gil emez. Tersine , bu durumun ortaya çıktığı yerde karşımız­ da gerici bir efsane var demektir . Sorunun bu konumunu korku ve umut duygulanımlarının çözümlemesini yaparak göstermek , amaçlarımız için yeterli olacaktır . (Doğal olarak burada yalnızca duygulanımlar söz konusu d ur . Korku ve umut, daha yüksek bir ruhsal düzeyde söz konusu olduğunda , örneğin önemli bir karar alınacağın­ da , insanın, acaba doğru olanı uygulayabilecek gücü ve

122

k.a-


mıyım, diye düşünüp «korkmasD> , bir duygu t epk e sid ir , ama duygulanım değildir.) Sözünü et­ rarlılığı

gösterebilecek

tiğimiz duygulanımların karşıtlık ilişkisi içersindeki birlikte­

liklerini, sa l t bir inanca bağlı oluşlarını, daha Descartes sap­ tamıştır .(32) H abbes a göre bu duy gul an ı ml arın nesnesi, salt «görünüşte» bir iyi, ya da kötüdür, başka deyişle ortada salt öznel bir karakter, nedenden ç o k bir etken vardır . De­ mek ki, bu duygulanımların, «a nlatıl ab ilir olması koşuluyla)• , <<tasarımlanması olanak s ız» bir şeyle de uyandırıl ma sı olası­ dır . Hobbes, k onuyl a ilgili olarak «neden bilinmeksizin» kork­ manın ve ka ç ış ın gerçekleştiği «panik» dü z ey inde k i «korku»ya dikkati çeker. ( 3 3 ) Spinoza'nın bu du y gu l anı mlara ilişkin çö züm leme si , Hobbes'un çözümlemesine çok benzer . Spi n o z a da bu duyg ula nıml ar ın öznel karakterini vurgular . Spincıza'ya göre duygulanımların nesnesi, <<Varl ığı kuşkulu bir şeyin tasarım­ daki görüntüsünden» doğar ; dolayısıyla ö z y a pı sı «süreklilik­ ten yoksun bir s evinç » , ya da yine «süreklilikten yoksun bir üzü ntfudıür . B undan ötürü Spinoza, bu duygu l a n ı ml a rın «ken­ di başına iyi ol madığını» gösterir ; bu duygulanı mlar «bilgi eksikliğini ve rulıun yetersizliğini» sergiler ; bundan ötürü de : «Akıl yol unda yaşamaya ç a lı ş tığı mı z ölçüde kendimizi umuttan bağımsız kılmaya, korkudan ku rt arma y a yazgıya olanaklar ölçüsünde e g em en olmaya ve davranışlarımızı aklın belli · buyruklarına göre düzenlemeye çabalarız.» (34) Bu tutumun etkisi çok büyüktür . Burada tarihsel ayrın­ tılara inemeyeceğimizden, G o e the den bir alıntı yapma mız ye­ terli olacaktır . Goethe, imparatorluk sarayındaki maskeli alayda kor ku ile umudu bağlı olarak yürütür ve akıl, onlar için şöyle der : '

­

,

,

'

32

madde s ım,

v.d .

Oescartes : Les passions de l'ime �Ru h u n

1 65 / 6 ,

3S Hobbes :

s.

Tutkuları),

1'1 1 . k ı s ı m ,

636.

Gi'undzüge der Philosop hie ( Fel s efen i n

Ole L e h re vom Menschen :ıt Splnoza ; Ethik, iV. k fSMm,

( i ns a n ı n

ö ğ ret i s i ) ,

Lehrsatz, 44.

1 2.

l•l kel eri), i l . kı­ böl üm , s . 35.

Anmerkung (not),

s.

21 3

123


İnsanlığın en büyük iki düşmanını Korkuyu ve umudu birbirine zincirledim Ve onları topıum dışı bıraktım . . . Goethe , Ç ok karakteristik bir dönüşle, sorunu daha da genelleştirir ; yukardaki dizelerde korkunun ve umudun top­ lumsal açıdan sakıncalı olduğunu ortaya koyduktan

sonra

«Sprüche in Reimen»inde ( Uyaklı Özdeyişler) her iki duygu­ lanımı dar görüşlü insanın (Philister) başlıca nitelikleri sa-­ yar :

Nedir dar görüşlü insan? Korku ve umutla doldurulmuş Boş bir barsak Tanrı aşkına acınası bir varlık . eıs) Şimdi de son olarak birkaç sözle ,

gerçekliğin bilimsel

yansıtılması alanındaki tutarlı insanbicimcilikten arınma ile

olan iliş­ bir yandan

insanın günlük yaşamdaki davranışı arasında var kilerin temeline değinelim . Burada tutumumuz,

bil.imsel tutumu ve özellikle geliştirilmiş bilimsel dünya gö­ rüşünü «insanlığa aykırı» sa y an , öte yandan da salt bifünsel olarak kavranmış dünyayı insanın özüne düşman gören tüm eğilimlerin yadsınmasıdır . Bu durumu açıkça saptayabilmek

için , hem gerçekliğin insanbiçimcilikten uzak bir tutumla yansıtılmasının ,

insanoğlunun

daha

yüksek düzeye

varma-

:ı5 B u rad a b i r n oktay ı kısaca bel i rt m ek, bel k i de i l g inç olacaktır: Goethe'ni n tan ı m ı , Marık s izm ' i n kl asik yazarlarınca ç ok bentmsenmiş­ t i r. Eng e l s , bu tan ı m ı k ü ç ük-bu rj u van ı n özell iğ·i n i beH rt m ek için kul­ l an ı r; b u nu yaparken de um u d u n i ç eriğ;in i büyü k b u rj uva s ı n ıfına yükselmek, korku n u n içeriğ in i d e pml etacya s ı n ı fına ·iti lmek biçi­ m i n.de somutl aştı r ı r. Goethe'nin romanti kl erden ve sonrasından ayrı­ lan, kendi n e özg ü dar görüşl ül ü k kavram ı için şu k itab ı ma bakın ı z : Goethe u n d seine Zeit (Goethe ve Dönem i } , Berl i n 1 953 , s . 33 .

124


sına, araç

yaşadığı dünyaya egemen olmasına hizmet eden

olduğu

bir

unutulmamalıdır , hem de bu sürecin, aym za­

manda insanın kendi kendisini da:ha çok geliştirme süreci olduğu , bir genişlemeyi, derinleşmeyi ve tüm yetenekleriinin yoğunlaştırılmasını

sergilediği

sürekli

düşünülmelidir ;

bu

yetenekler , insanoğlunun kişiliğinin bütünlüğü üzerinde ala­

bildiğine etkindir . İnsan tarafından yaratılan en yüksek nesnelleşme dizgelerinin ilişkisi içersinde -bilim ve sanat-, günlük yaşamdaki günlük insanın

( somut nesnelleşme diz­

gesine yönelik) nesnelleşmeye yönelik insana dönüştüğüne daha önce· kısaca değinmiştik . Bu soruya sanatla olan ilişki­ si açısından ilerde birkaç kez ve ayrıntılı olarak döneceğiz ;

sorunun

bilime dönük yanı

ise,

bu yapıtın planına uygun

olarak, ancak kısaltılmış olarak ve çok genel nitelikte irde­ leınebilecektir.

Daha yüks ek düzeyde bir nesnelleşmenin oluşması, an­ konu­

cak o nesnelleşmenin yansıtmayla kazanılan ve işlenen

larıy1a, bunların ilişkilerinin ilgili yansıtma biçiminin işlevine uyan bir bağdaşıklık kazanmaları durumunda söz konusu olabilir .

Matematik,

yansıtılan

gerçekliğin

içerik

ve

biçi­ minin bu tür bir bağdaşıklığa girmesinin en salt biçimi­ dir ; matematik aynı zamanda öznel davranışın bu deği­ şimindeki insanbiçimciliğe karşı eğilimi sergiler .

Ancak

de

en açık biçimde

tüm bilimlerin , bu arada toplumsal bilim­

lerin , kendinde var olan gerçekliklerin belli bir bilgi

ereği

açısından irdelenen kısmının niteliklerini, ilişkilerini , yasallık­ larını daha iyi kavramak ve aydınlatmak amacıyla her za. man bağdaşık bir ortam yarattığını gözden kaçırmak, bir yanlı§lık olur .

Önemli

ortak

nokta,

her

zaman

insandan

bağımsız var ola,n kendindeliğin, gerçekliğin kendindeliğinin söz konusu olmasıdır ; doğrudan doğruya insanın kendisinin

dirimbilimsel (biyolojik) ya da toplumsal-tarihsel açıdan ir­ delendiği noktada bile -son çözümlemede- söz konusu olan ,

bu .tür süreçlerdir. İnsanbiçimcilikten uzaklaştırıcı nitelikteki 125


temel çizgi -özellikle gerçekliğin sanat yoluyla yansıtılma­ sının tersine olarak-, kendini

şu noktada da gösterir : Nes­

nenin , kendinde var olan gerçekliğin sonsuz-bütünsel özyapısı, bilinçli olarak yalnızca yöntembilim açısından ayrılmış tek

bir

parçası işlendiği zaman bile yön açısından oldukça asla bağlı

kısım gerek bir nesne, gerekse bir bakış hiç bir �aman sanat yoluyla yansıtmadaki ker­ tede kesin bir bağımsızlık , bir içine dönük kendi başınalık niteliği kazanmaz , hiç bir zaman sanat yoluyla yansıtmadaki kadar tek başına bir <<dünya» olup çıkmaz ; kısım, özyapısmı

kalır . Böyle bir

açısı olarak,

gerek nesnel, gerekse yöntembilimsel açıdan korur . Bundan

çıkan sonuç ise şudur : Gerçekliğin her bilimsel yansıtılması, başka pek çok deneyin sonuçlarını doğrudan doğruya ve hiç değiştirmeksizin alıp değerlendirebilir, dahası böyle y a p mak zorundadır ; esteÜk mimesis'te ( yansılama ' da) ise özellikle tek tek yapıtların bağdaşık aracılığı, çok kend ine özgü bir konum yaratır ; öyle ki, bu yüzden yabancı biçimsel ya da içeriksel öğelerin alınması -bu alınma, sanatçının kendi yapıtlarından olsa bile-, sanatçı için sakıncalı olabilir. Buna karşılık bi­ limsel yansıtmada bağdaşık aracılı,ğın temeli -d oğal olarak son çözümlemede-, tüm bilim dalları için ortaktır . Bu sap­ tamanın amacı, tek tek bilimler ve tek tek bilim adamları arasındaki ayrılıkları yadsımak değildir, ama bu farklar

-es­

tetik alanla karşılaştırıldığında- görece ( izafi) özyapıdadır.

çeşitli bilimler ve bu bilimlerin içerdiğ i tek tek araş ­ trrmalar, ne denli farklı yollardan giderse gitsin, eğilim açı­ Ç ünkü

sından yalnızca tek bir bilim vardır, aynı noktaya, başka deyişle nesneler dünyasının tekdüze kendindenliğine yönelik tek bir toptan yaklaşım söz konusudur . Bu eğilimi bilinçli ya da bilinçsiz içermedikçe,

hiç bir yansıtma doğru ve sü­

rekli olamaz . Bu durum, birçok çabaların bireysel karakteri­ ni yok etmez, ama bireyselliğe estetik alanındakinden

çok

başka bir görünüm verir. İnsaribiçimcilikten uzaklaşmanın kendisi ise çalışmanın

126


ele alınış

biçiminde gördüğümüz

insanın

günlük

gibi,

ya ­

şamına tüm derinliği ile girmiştir ; insanbiçimcilikten uzak­

laşmanın araçları sık sık sınırın nereden geçtiğinin saptan­ masını olanaksız kılacak birtakım kaymalar sergiler . Çünkü

her

araç,

temeller içerir ;

uzaklaştıran

insan biçimcilikten

nesnel

birtakım

bu araçlarla insanoğluna yararlı i şler ya­

pabilmek için , aracın etki olanakları, özyapısı, vb . günlük insanın normal, günlük-insancıl gözlem biçimi bir yana bıra­ kılarak sergilenmelidir . Ama araç , yalnızca insanın doğuştan

getirdiği,

ya da toplum içersinde edindiği yetenekleri güç­

lendirmeye,

yanlışlarını dengelemeye

yaradığı

sürece ,

bu

aracın kullanılması , insanı günlük insanın yaşamına geri gö­

Bu n�denle burada görünümü bulandıran kaymaların

türür .

varlı[4ın a

karşın,

gerçek

ten arındırılmasına

anlamda

bilimin

insanbiçimcilik­

bir sıçrama vardır ; gözlük, insanbiçimci­

likten arındırmaz, ama teleskop ya da mikroskop bunu ger­

çekleştirir ; çünkü gözlük, günlük insanın günlük yaşam içer­ sin de aksayan normal bir işlevini düzeitir ; teleskop ve mik­

roskop ise insan duyularına, içine başka türlü girilemeyecek olan bir dünyanın kapılarını açar. Demek

aşamalarla silikleşen bir

ki, her zaman ara

sınır çekilirken, ölçü olarak , aracın

günlük insanın yaşamına rrı.ı götürdüğü, yoks a ondan nitel açıdan

farklı,

kendinde

var

olanın,

insandan

bağımsız

olarak var olanın dünyasını mı algılanabilir kıldığı alınır .

Bu tür bir araç kullanılırken, geçiş çok yalın görünür ; araç

daha çok tinsel nitelik taşıdığı zaman ise durum daha kar­

maşik: bir görünüm alır . Örneğin matematiğin kullanılmasın­ da insan düşüncesine çözmesi için verilen, ona yabancı

problemler ,

ancak

günlük , düşünceden

nitel

açıdan

farklı

bir yöntemle çözülebilir. Matematiğin tümüyle nicel ilişki­ lerden örülü dünyası, gerçi nesnel gerçekliğin yansıtılrnası­

dı!' ; ancak niceleştirmenin soyutlaştırılmasıyla ve salt nice­

liğin

bağdaşık iletişiminin doğmasıyla

ortaya kavram olu­

şumları ve bağlantıları çıkmaktadll' ; bunların, kendinde var

127


'olan gerçekliğin bilinmesi açısından çok verimli biçimde kul­ lanılabilir olmasına karşın , günlük insanın yaşamında ben­ zeşimi yoktur . İnsanbiçimcilikten uzaklaştırıcı düşünce, insanla ve in­ san ilişkileriyle ilgili bilimlere de gün1ük yaşam karşısında

yepyeni görevler yükler. Burada da söz konusu olan, şudur : Doğrudan, doğruya var olan gerçekliğin bütününden, belli nitelikteki görüngüler çıkarılır ve uygun biçimde bağda­ ştklaştırılır ; amaç, bunların b aşka türlü algılanamayan ve

kendinde

var

olan

ilişkilerini

aydınlatmak,

bunları

gerek içkin yasallıkları, gerekse başka türdeki nesne gurup­ larıyla karşılıklı ilişkileri açısından irdelemektir . Ekonomi,

bu ıbağdaşıklaştırma süreci için bir kürsü örneği olarak verilebilir . Ekonominin, salt matematiğin kesinliğine ve bü­

tünlüğüne çok ender durumlarda eriştiği kuşkusuzdur ; öte yandan toplumu konu alan bilimlerde, yanlış vurgulamaya ve bağdaşıklaştırmaya ilişkin çok sayıda örnek vardır . Ama bütün bunlar , bu tür b ir tutumun kaçınılmazlığında ve ve­ rimliliğinde hiç bir değişiklik yaratmaz . (Burada ortaya çıkan uyuşmazlıklar gözden geçirilirken, salt matematiğin örneğin fiziksel görüngülere uygulanışında da benzer sorunların orta ya çıkabileceğini ve çıkmış olduğunu unutmamak gerekir . ) «Nesnelleşmeye yönelik insan»ın gerçekliğin insanbiçimci­ likten uzak yansıtılma sındaki karakteri, bir yandan bu bağ­ daşık ortama, öte yandan da günlük yaşamın insanına oranla , ağır tempolu geçişle sıçramanın diyalektik birlikte­ liğinden oluşur. Çünkü belli ölçüde bir öznelleşmed en uzak ­ laşma durumunun gerçekleşmesi, ama bu öznelleşmeden uzaklaşmayı gerçekl,e ştiren günlük insanın birçok önemli özellik ve niteliklerinin ancak her defasında bağdaşık orta ­ mın ilgili özne tarafından üretilmesini önlediği ölçüde or­ tadan kalkması, bu sıçramanın özüne ilişkin bir noktadır . İn­ sanoğlunun, ahlaki güçleri de dahil olmak üzere, öteki tüm güçleri etkinliğini korur ve dahası , insanbiçimcilikten uzak -

128


yansıtmanın geliştirilme sinde büyük rol

oynar . (Başka de­

yişle burada söz konusu olan, yalnızca akıl , gözlem yeteneği, ilişki

kurma

ve

tasarlama

yeteneği

değil,

dayanma gücü, yüreklilik gibi güçlerdir . )

açıkç a

şu

noktada

gösterir :

y

Sonuç

aynı

zamanda

Sıçrama kendini

açısından

asıl

önemli

olan , tek tek yeteneklerin bü üklüğü ya da yoğunluğu değil , ama bunların birleşimi ve oranı ile , belli olaydaki bağda­ şık ortam ve

bu ortamın alanı içersindeki belli görevle ara­

sındaki ilişkidir . Bu diyalektik , irdeleme konusu olarak top­ lumu

alan bilimlerde çok açık biçimde belirginleşir . Bir dö­ nemin çekişme ve uyuşmazlıklarına tutkuyla katılmanın, yep­

yeni ilişkilerin ortaya çıkarılmasına ve bunların insanbiçıi.m­ ciliğe karşı tutum açısından doğru ve nesnel biçimde yan­ sıtılmasına

yarayabileceği,

Maohiavelli,

Gibbon,

Thierry ,

Marx, vb . gibi örneklerde kolaylıkla saptanabilir . Buna kar­ şılık k olaylıkla saptanabilen başka bir nokta daha vardır :

Belli tutumların ve tutum alışların içeriği, yönü, türü, vb . , toplumsal-tarihsel gerçeklik içersinde'ki

ken �inde var

olan

ilişkilerin kavranmasını önler ve insanbiçimcilikten uzak bir yansıtmayı aksatıcı, dahası neredeyse ortadan kaldırıcı etki yaratır . Bilimsel yansıtmanın insanbiçimcilikten arındırılması uğ­ runda verilen ikinci bü yük ve son derece önemli düşünce

savaşımının doğru anlaşılabilmesi için, bütün bu konulara kısaca değinilmesi gerekliydi. İncelememizin bu noktasında

da ilgi alanımıza tarihsel olanlar değil , ama yöntembilimsel­ f elsef e sorunları girdiğinden , yine bazı temel nitelikte ve ti­

pik tutumları gözden geçirmekle yetineceğiz. Bu sorunu en açık biçimde Galilei'de dile gelmiş buluruz : gözlerimizin önünde a çık s eçik duran

«Bu

kitapta ,

bir felsefe yazılıdır

( bu sözlerimle e'vreni belirtmek istiyorum) ; gelgelelim daha

önce dili öğrenilmezse, yazıldığı harfler bilinmezse, bu felse­ fenin kavranabilmesi olanaksızdır. Ya zılı olanlar , matemati­ ğin

diliyle yazılmıştır , harfleri üçgenler, çemberler ve öte-

129/9


ki geometrik biçimlerdir ; bu biçimler olmaksızın, insanoğlu insan­ oğlu karanlık bir labirentin içersinde dolanır durur .» (36) Bizim açımızdan bu satırların en önemli yanı , yeni harfleri içeren bir yeni dilin varlığının bildirilmesidir . Böyle bir dilin var­ lığı açıkça gerçekliğin yansıtılmasının yeni biçimlerini, b u

tek bir sözcük bile anlayamaz ; bu biçimler bilinmezse

biçimlerin bilinçli olarak ve bir

yöntem düze yinde

olmak

üzere günlük gerçekliğin dolaysız , insan duyarlılığına bağlı görüngü biçimlerinden açıkça ayrılışını dile getirir. temin Kopernik'in gökbilimi uğrunda verilen geliştirilmesi salt bir raslantı değildir ;

Bu yön­

savaşım için

çünkü Kopernik'in

gökbilimi , yermerkezci ve bunun kaçınılmaz bir sonucu ola­ rak insanbiçimci evren anlayışından ilk önemli, dönüm nok­ tası · oluşturan kopuştur . Yeni dünya anlayışının o güne de­ ğin egemen olan ve dinin 'Qiçimlediği dünya anlayışıyla ne denli çatıştığını, birkaç sözcükle olsun anlatmak bile ge r e ksfa­ dir . Ancak önceden saptadığımız ve günlük yaşamla gerçekli­

ğin dinsel · görüşle alınması arasındaki sıkı bağlantıdan ötürü

şu noktaya kısaca değinmek, belki tümüyle yararsız değil­ dir :

Galilei'nin yeni anlayışı, günlük

düşüncenin

yansıtma

biçimleriyle açık bir karşıtlık oluşturur ve bu yansıtma bi­ çimlerinden köktenci

bir

tutumla

gözlemlerinin odak noktasıdır :

ayrılma ,

<�üyük ve

yöntembilimsel

J;çüçük ,

yukarsı

ve aşağısı, yararlı ve amaca uygun gibi görüşler , insana özgü ve düşünceden yoksun bir günlük yaşamın doğaya iletilmiş izlenim ve alışkanlıklarından başka bir ş e y de­ ğildir .» Bundan ötürü «daha yüksek sayılarda sınırına varan

kısıtlı tasarım gücü» aşılmalıdır ; evrenin büyüklüğü de gün­ lük düşüncenin anlayış yeteneklerinin ötesindedir . ( 37) Bilimin yöntembilimi ve felsefe· açısından bu noktada ger36 L. Olschki'nin a l ıntıs ı : H al l e 1 927, s. 465 . 37 a.g.y.,

130

s.

384 .

Galilei

und seine Zeit ( G a l i l e i ve

Çağı),,


çekleştirilen kopuş ,

burada belirtebileceğimiı.den çok

geniş bir alanı kapsar .

daha

Ama başka hangi sorun üzerinde

durursak duralım, ister erekbfümsel

(tele olo j ik ) gözlembiçi­

minin («yararlılık» sorunlarıyla birlikte) yadsınması sorunu­ nu, ister deneylerin yöntembilimi sorununu ele alalım, sürekli

olarak yine yansıtmanın insanbiçimcilikt e n , uzak türüne, gün­

lük düşüncenin dolaysızlığının bırakılmasına döneriz . Son

ola­

rak e stetiğe ilişkin bir noktayı da belirtelim. Yunan fels,zfo­ sini incelerken, o çağlardaki insanbiçimcilikten ayrılma eği­ limlerinin sık sık felsefe (bilim) ile sanat arasında bir re­ kabet ilişkisi oluşturduğunu ve sanatın suçlanmasına yol aç­ tığını · saptamıştık ;

felsefe

alanında

insanbiçimciliğin

daha

yüksek bir düzeye varmasıyla bu ilişki, Platon'da, daha sert- . leşir . Galilei, burada da bir dönüm noktası saptar, ve özel­ likle bilimin yansıtma biçimini kendinden öncekilerin tümün­ den daha açık anlamış olması nedeniyle d e , sanatın estetik özüne · ilişkin doğru saptamalar açısından kendinden önce­ kileri çok geride bırakır . (38) Bu , salt Galilei' ye özgü bireysel bir özellik değildir ; benzer

bir eğilimi Bacon' da da saptaya­

biliyoruz . Yeni-insanbiçimcilikten uzaklaşmaya yönelik yöntemlerin çok

yönlü

ve

geniş

tanımlanmasını

ve

gerekçelendirilme­

sini , Bacon 'da buluruz . Eğer çözümlemesini yaptığımız sü­ reçte, düşüncenin nesnel süreci içersinde , Bacon'ın kişiliğini ve önemini doğru kavramak istersek, o zaman

yapmamız ·

gereken şey, her şeyden önce daha Hegel 'den önce r a slanılan ,

ama Hegel tarafından felsefe açısından daha da kökleştiri­ len

bir yanılgıyı ortadan kaldırmaktır . Bu yanlış görüşe göre

Bacon , salt deneycidir ve daha sonraki deneyciliğin tinsel babasıdır . Bacon 'un felsefesinin odak noktasını uygulamanın , doğru bilgi ile dünyayı değiştirme amacının oluşturduğu kuş­ ku suzdur . Ama bu amaç asla bir deneycilikle özdeş değildir ; 38

a.g.y., s. 1 70 v.d.

131


görecegımız gibi , özellikle Bacon'da böyle bir özdeşlik söz konusu değildir . Bacon'ın yeni biyografi yazarlarından olan İngiliz marksisti Farrington , sorunu şöyle ortaya koyar : «O­

başlıca amacı , bilimin insan yaşamındaki yerini sapta­ maktı.» (311) Bu saptama Bacon'ın , çağının tüm önemli düşü­

nun

nürleri gibi, bilimi ve felsefeyi insan yaşamından bağım­ sız

ele

almak

istemediğini,

tersine

bilimin

ve

felsefenin

özünü doğrudan doğruya yaşamla birlikte bulmak , gerek­ çelendirmek amacında olduğunu ortaya koyar . Bacon 'm bu amacı içersinde deney cilikten ne denli uzak olduğunu ,

de­

neylere ilişkin sınıfla ndırması kanıtlar . Bacon, bu deneylerin .alanını, zamanının -gerçekten deneyci nitelikteki- zanaat uy­ gulamasından açıkça ayırır ve şunu ekler :

limin

«Gelgelelim bi­

bugünkünden daha ileri gitmesi, ancak doğa bilgisinin

doğrudan doğruya bir yarar getirmeyen , buna karşılık ne ­ denlerin deneylere

ve

yasaların

girişmesi

ve

bu

çıkarılmasına

deneyleri

hizmet

toplaması

eden

koşuluyla

ge­ a;vrı olarak, ışık getirici deneyler diye ad­

haklı olarak umulabilir . tiren deneylerden

ortaya

Ben bu tür deneyleri,

verim

landırıyorum.»(4!') Demek ki, Bacon'a göre doğru deneylerin ereği ,

günlük yaşam içersinde

(burada

zanaat alanındaki)

kuramla uygulama arasındaki dolaysız bağlantıyı kesmek , bu dolaysızlığı ö nemli aracılıklar bulup araya sokarak aşmak­ tır . Burada Bacon 'ın amacı bilimle günlük uygulama ( ç alış­

hiç oir Celsus alıntısı­

ma, zanaat, v b . ) arasına bir Çin seddi çekmek değildir

kuşkusuz . Bacon, Celsus ' a , daha doğrusu

na atıfta bulunarak, günlük yaşamın uygulamasının sık sık önemli sonuçlar ortaya koyduğuna dikkati çeker ; bu sonuç­ lar daha çok «raslantısal ve yüzeyseld ir» , kuram ve felsefe­

nin

ise görünüşte bunla r üzerinde

Burada felsefeye karşı 39 ·ı0 41

132

bir etkisi yoktur.

ince bir alay y:öneltilmesi ,

B . Farrington : Francis Bacon, Londra 1 95 1 , s .

ku-

4.

Bacon : Organon, ı . kitap, m ad d e 99, Beri i n 1 870, s . 1 52 v.d. Bacon : a.g.y., madde 73, s . 1 23 v.d .


rama karşı olan deneyciliğin görkemlen dirilmesi anlamını taşıma z ; ortada Bacon 'ın , gerek kendinden önceki , gerekse kendisiyle aynı çağda

yaşayanların felsefelerine yönelttiği

bir kalem tartış ması vardır . Bacon , sözü edilenlerin felse­ felerinde aradığı noktayı, başka deyişle insanbiçimcilikten uzak yansıtma ile, daha genel nitelikte di zgeleşmiş ve do­ laysız olmayan bir uygulamaya

yönelimin ( Intenti on) bir­

likte etkin olmasını bulamamıştır . Deme l) ki tartışma, ge­

salt zanaat uygulama sına , gereks.ıç uygulamaya düşman

rek

iki

kurama yöneliktir . Her

olan

tutum da bir düzensizliğe ,

plansızlığa, ilişkiler konusunda salt benzeştirmeye (analoji­

ye) yol açmaktadır . Her iki alanda da günlük düşüncenin raslantısallığının ve yüzeyselliğinin (Bacon, günlük düşünce · için «kalabalığın düşüncesi>>nden söz eder)(42) aşılması ge­ rekir ; Bacon ' a göre bunların her ikisi d e bir labirentle kar­ şı karşıyadır . <<Çünkü uzayın yapısı onu gözlemleyen insan düşünce sine bir labirent

gibi

gözükür ;

labirentte

olduğu

gibi , aynen uzayda da pek çok belirsiz nesne , nesneler ve i ş aretler

arasında

aldatıcı

benzerlikler ,

niteliklerin

kav�

ranması güç karmaşası söz konusudur . Bu arada düşün�2

B u r ad a

m ı ndan

« k a l ab a l ı k»

ayı rmak

için,

sözc ü ğ ü n ü ,

« M en geıı

«y ı ğ ı n ıı

sözc ü ğ ü n ü n

(kitl e ,

Masse)

·kav ra­

k a rş ı l ığ ı

ol arak

k u l l an­

d ı k . Çağdaş b i l i ml e r d e b u iki kavra m ı b i rb i ri n den a y ı rm a n ı n ç o k b ü y ü k önemi v a rd ı r. P rof. D r . Bed i a A k a rs u , « Felsefe Terimleri Sözlüğü»n d e « y ı ğımı ı n t an ı m l am as ı n ı şöy l e yap ı yo r :

1

- K en d i i ç i n d e ayrı m l aşma­

m ı ş , ya g e l i p g e ç i c i d u yg ul a n ı m l a r l a (ayn ı t ü rd e n itk i , d u yg u ve heye­ c a n l a r y o l u y l a ) , ya da b i r d ı ş san

k a l abal ı ğ ı .

g e l m iş, münün

d ı ştan

kiş inklerinden

s ı y rı l m ı ş

i n s an l a r

y

·i ns a n

Gasset,

kalabal ı k

o l m as ı n ı n

(O rteg a y

bir

Rowo h l ts

hiç

ö rg üt l e n m e

o l u şt u ran ile

bir

in­

a raya

top l u l u ğ u .

( M enge)

d ışında,

\' ,.ğ ı n l a rı n Ayakl a n ı ş ı ,

1 976,

etk i s i y l e bir b ü t ü n

Y a l n ızca

b i ri k i m i ıı d i ye tan ı m l a r -

g üc ü n

-

Orteg a

2

bir

G asset :

kav ramı n ı b ağ

« araları n d a ,

b u l u n m ayan

tü­

kişilerin

· Der Aufstand der Massen

deutsche

Enzyk l opaed i e ,

Hamıb u rg

s. 1 4 2 ) . Yı ğ ı n kavram ın ı ç o k ayrı n t ı l ı b i ç imde i rd e l eyen bir yapıt

o l a ra k b a k . : El i a s C a n ett i : M asse und M acht ( Y ı ğ ı n v e i kt i d ar) , 2 c i lt, C a ri

Han ser

Ve r l ag .

(Ç .N.)

133


cenin yolu, duyuların kimi zaman parlayan , kimi zaman da saklanan ışığı altında , sürekli olarak çok sayıda deneyin ve

tek tek şeylerin arasından geçer. Yol gösterici olarak or­

taya çıkanlar bile yanılırlar, böylece de yanılgılarla yanılan­ , ların sayısını arttırırlar .»43 Bacon, matematik ve geometrin:ln yöntembilimsel önemini hiç bir zaman Galilei, Descartes ya da Spinoza'nm yaptıkları k adar kararlı biçimde vurgulamaz ;

buna karşılık Aristoteles 'çiliğin skolastik geleneklerinden do­ ğan düşünce kalıpçılığı ile şiddetle savaşır ; büyük bir tutkuy­ la insanbiçimcilikten uzak , öznenin değil, nesnenin kendinde­ liğinin biçimlediği bir araştırma ve kavram aygıtının çalış­ masından ve yaratmasından yana çıkar . Bu kararlı tutumun nedeni ise özellikle şudur : Bacon, aynı sorunlarla uğraşan öteki büyük çağdaşları arasında doğru , nesnel bilgi ile üretici uygulama, başka deyişle doğanın gerçek anlamda yenilmesi arasındaki diyalektik ilişkiyi en açık biçimde an­ lamış olan kişiydi. Günlük düşünce ile kendinde var olan gerçekliğin bilim­ sel-n e snel yansüılması arasındaki sınırı Bacon, insanbiçimci­ likten u zak düşüncenin filizlenmeye başladığı o çağda herkes­ ten daha kapsaml.ı ve sistemli biçimde koyabilmiştir . Ba­ con 'ın «idola» öğretisinde (44) dünyanın upuygun, olduğu gibi yansıtılmasını önleyen ve bozan, kaynağını günlük yaşamda ve düşüncede bulan davranış biçimlerinin sistematik örneği vardır . Gerçekte burada Bacon'a özgü bir bilgi kuramı söz konusudur.

Burjuva

gel işmesi içersinde açıkça bilgi

ku­

ramına göre yönlenmiş olan düşünürler, kendinde var olanın upuygun kavranılabilirliğinin sınırlarını saptamaya çalışmış­

lar , böylece düşünceyi öznelleştirmişlerdir ; nesnel gerçekliğin bilinme olasılığına inanan felsefeler ise ya bu tür bilgi ku4 :ı 44

82,con : Vor:ede zur l nstauration, a . g . y . , s. 43.

l d o l a : Bacoıı ' a göre tasarı m l a r.

134

doğru b i l g iyi engel l eyen ön yarg ı l ar

ve


ramına ilişkin düşüncelere aldırmadan geçip gitmiş ler, ya da bu düşünceleri açıkça yadsımışlardır (Hegel'in Kant kar­ şısındaki tutumu) ;

Bacon'ın

çabası

ise

günlii1k

yaşamın

dolaysız yansıtılmasının v e bu yansıtmanın zayıf yanları ile

sınırlarının eleş tirisi yoluyla gerç ekliğin sınırsız-yaklaşık bi­ linmesini gerekçelendirme ereğine yöneliktir . Buna göre Ba­ con ' ın bilgi kuramı, eleştirdiği ve günlük yaşama ilişkin sı­ nırlama ve sapmaların insanbili msel ve t o plums al nedenlerine büyük ağırlık tanıması a çı sından da, daha sonraki salt felse· fe d ü z e y i nd eki bilgi kuramından ayrılır. Bac on ' a göre bil · ginin sınırları, özne-nesne ilişkisindeki «zaman-üstü» yapı sal koşullar değildir ; sözü geçen sınırlar , insanbil i msel ya da toplu msal gelişmenin doğurduğu tutukluklar ve yanlış yollar­ dan ileri gelir . İnsan düşüncesi kararlı b iç imd e -insanbi­ çimçi- g ü n l ü k düşüncenin üzerine çıkabildiği takdirde -ki Bacon buna olası ve zorunlu gözüyle b akm a k t a dır- , bunları 1 kolayca aşabilir . Demek ki Bacon ın bilgi eleştirisinin türü, kendisinin bu eleştiriden tümüyle başka yönde sonuçlar çı­ karmasına karşın, eski Yunan kuşkuculuğuna, gnoseolojid e­ ki(4;;} çağdaş-burjuva öznel idealizmine olduğundan çok daha yakındır . Bura d a çağ ın çok . d e ğiş i k b i ç i mler i ç er s ind e belir g i nle ­

şen, ama sorunun özüne göre ortak n itelikte bir eğilimin varlığı söz ko nu sudur ; bunu, Spinoza'nın ilk dönem yapıtla­ rından o l an Abhandlung über die Verbesserung des Verstan­ des (Anlığın Düzeltilmesi Ü zerine İnceleme) d e n kolaylıkla sapta ya b iliri z . Bu yap ı:t, onu yazanın temel felsef e konumu­ nun ve buna bağlı olarak kitabın yönteminin çok başka ol­ masına kar şın, birçok y erd e Bacon ile dikkati çeken koş u t­ luklar gö s t e r ir . Bu yapıta göre de «düzeltme>>nin anlamı 45

Gnoseoloj i

:

Yunanca

«gnosis»

(bi l g i )

ve

«l.ogos»

(öğreti)

sözcüklerinden o l u ş u r ve b i l g,j öğretisi. a n l a m ı n a g el i r. Hartmann 'a

g ö re bilgi ku ram ı n ı n metafizik ö ğ esi n i o l u şturur. (Ç.N.)

135


şudur : Günlük düşünceden, bu düşüncenin dolaysızlığından ve insanbiçimciliğinden uzaklaşmak; özneyi belli bir yönde değiştirmek ve eğitm�k. Bu yön ise şudur : Kendinde ger­ çekliğin yasallıklarını, içine öznel-insancıl saptırıcı etkenleri sokmaksızın, duygulanımların doğrultusunda değil , ama ken­ dine özgü doğası içinde düşünüp ilişkilerin örgüsüne koy­ mak. Spinoza'nın yine büyük önem vererek vurgtüadığı iki nokta daha vardır . Bir kere düşüncelerin (doğru anlaşıl­ mış ) düzeni ile şeylerin düzeni arasında özdeşlik vardır . . İ kinci nokta ise şudur : İnsan , yalnızca insan arılığında (bilme yetisinde) var olanı gerçeklikle karıştırma yanılsama­ sından kendini korumalıdır . ( 46) Spinoza, insanın yaşamda ge­ reksindiği pek çok şeyi çeşitli yollarla, örneğin duyarak , belirsiz deneyler yoluyla, vb . , edindiği noktasından yola çı­ kar . Demek ki Bacon 'da olduğu gibi, burada da günlük düşünceye ilişkin bir eleştirinin varlığı söz konusudur . İ lginç olan nokta ise, Spinoza 'nın bu alandaki soyutlamalara karşı savaşımının hemen bu noktadan başlamasıdır. Bu tür soyut­ lamalar; temelini salt duyular yoluyla algılamada bulan çı­ karımlardan (istidlal 'lerden) yola çıkar , olayların gerçek ve nesnel özünü bulamaz ; bu soyutlamaların sonuçları da «derhal düşlem gücünce karışık bir konuma sokulur .»(47) Bu yolla ancak önemsiz ayrıntılar kavranabilir, öz ise asla kav­ ranamaz . ('1 8 ) Demek ki, böyl e günlük yaşam düzeyinde kalan soyut düşüncenin sakıncalı yanı, salt fa.sarımlanmış idelere yıönelik oluşudur ; bu soyutlama içersinde düşünce ne denli genel nit elik alırsa, sonuç ta o denli karışık olur . ( 49) Bundan ötürü Spinoza , tasarımlama yetisiyle bilme yetisinin kesinlikle birbirinden ayrılmasını çok önemli sayar . Doğru

46

Sp i n oza :

Abhendlung über dle Verbesserung des Verstendes i n cel eme) , Leipz ig 1 907 , s . 44.

Düzeltil mesi üzerine 47 S p in oz a , a.g.y., s . 1 1 . 4 8 Sp i n oza, a.g.y., s. 1 3. 49 Spinoza, a . g . y ., s. 22.

(An l ı ğ ı n

136


bilginin edinilme yolu , gerçek idenin nesnel etkilerinin <<rulı dünyasında nesnenin kendi biçimselliğinin ilişkisine göre oluşması>>dır . Ancak bundan sonra, başka deyişle insanbi­ ç i mcilikten uzaklaşmanın gerçekleştirilmesinden sonra, ger­

çeği yapayla ya da salt tasarımda var olanla karıştırma sakıncası ortadan kalkmış olur ; <<hiç bir biçimde tasarım­ lama yetisinin çatısı altına girmeyen ve anlığa neredeyse ters düşen birtakım şeyleri içeren bazı noktaları neden an­ ladığımız» ( 50) da ancak bundan sonra açıklıkla ortaya çıkar . Sorunumuz açısından temel eğilimlerin koşutluğu burada çok açıktır ; çün�ü Bacon ve Spinoza'da ' birçok önemli felsefe konumları farklı, d ahası çoğu kez birbirinin tam karşıtıdır . Burada çıkış noktası olarak üretimi alan ve insanların ge­ rek yaşamını, gerekse düşüncesini köklü biçimde etkileyen bir akımın varlığı söz konusudur . Bu nokta üzerinde durur­ ken , günlük düşünce üzerine girişilen kalem tartışmasını ön plana çıkarmış olmamızın ana nedeni, bu büyük düşünürlerin din karşısında çoğu kez çok diplomatik bir tutum almış olma­ larıdır (bu konuda Gassendi, Bacon'dan ileri gider) ; çünkü Vanini ile Bruno'nun yakılmaları ve Galilei'nin Engizisyon mahkemesi önünde sor.guya çekilişi henüz her birinin belleğin­ de canlılığını korumaktadır . Gözlemlerine sık sık eski idealist­ metafizik gövüşlerin kalıntıları karışır ; bu kalıntılar, Spino­ za 'nın «Deus si ve natura»sında doğal olarak hemen hemen salt terminoloji düzeyinde kalacak denli soluklaşmış olarak yan sır . Ancak nesnel gerçekliğin bilimsel yansıtılmasının , günlük yaşamın duyusal-tinsel dolaysızlığından ve karmaşık­ lığından açık biçimde ayrılması, dinsel dünya görüşlerinden ayrılmanın ilkelerini ve bu görüşlerin geçerliliğinin yadsın­ masını içerir. İlke olarak önemli olan , insanbiçimci yansıtma ' ile insanbiçimcilikten uzak y ansıtma arasında var olan ve açık seçik sergilenen karşıtlıktır . İnsanoğlu , böylece dolaysız so

Sp i n oza, a .g.y., s . 24.

137


ve bu dolaysızlık içersinde g eleneğin biçimlediği, alışkanlı­ ğın kutsallaştırdığı ruhsal konumları üzerine çıktığında, ken­ dini nesnelliğin insandan bağımsız kendindeliğine vererek, salt insancıl, her türlü aşkınlığı safdışı bırakan güçleriyle kendini yalnızca kendi egemenliği altına sokma girişiminde bulun­ duğunda, dünya görüşü açısından da önem taşıyan adımı at­ mış olur . İnsan düşünce sinin Yunanlılarca devrimci biçim­ de başlatılan bağımsızlık girişimi artık daha yüksek bir dü­ zeyde y inelenmektedir . Böylece idealizm ve dinle olan karşıtlık de facto (fiilen) belirtilmiş olmaktadır . Bu karşıtlığı şöyle de dile getirebi­ liriz : Gerçekliğin insanbiçimcilikten uzaklaştırıcı yansıtılma sı, sözcüğün gerçek anlamında bir aşkınlık tanımaz . Bu yol­ kazanılan bilgi, doğal olarak nesnel gerçekliğin ancak belli bir noktasına değin yeterli olabilir . Ancak belli bir dö­

la

nemdeki sınırın , bir yandan yalnızca geçici nitelikte sayıl­ ması, kendinde var olan ile aradaki bu tür bir bağıntının özündendir ; bu sınırı elverişli koşullarda , zorunlu çabalar sırasında, vb. aşma olasılığı -ilke olarak- her zaman vardır . Ö te yandan da bu nedenden ötürü bu sınırın ötesinde bulunan, bir aşkınlık değildir . Sınırın öte sinde bulunan , nitel olarak o güne değ fo. bilinenden ne denli başka olursa ol­ ·

sun (klasik fizik-kuvantum fiziğinin <<dünyası» karşıtlığı) bu ayrım, yeni alanın somut araştırılmasına ilişkin bir ayrım olarak kalır , ama bilgi kuramına ilişkin ·bir özyapıda de­ ğildir : Bilginin belli bir dönemdeki sınırı, bilinebilirliğin sı­ nırını oluşturmaz. Buna karşılık öznenin -insanbiçimci yak­ laşımla- bilmenin yöntemini saptadığı yerde , bu sınır zo­ runlu olarak özgül bir duygusal öğe içerir ; bu duygusal öğe, öznenin dünyaya karşı tutumuna , nesnel gerçekliğe ege­ men olmasına ilişkin yeteneğinin öğesidir. İnsanın davra­ nışı günlük yaşamda , din alanında , öznel idealizmde olduğu gibi öznel nitelik taşıyınca, ô zaman tarihsel b ilgi sürecine g öre değil , dolaysız iığı içersinde kavranan aşkınlık sınırı-

138


nın saltıklaştırılması ( mutlak kılınması) , kaçınılmaz bir so­

nuçtur . Bu tür saptamaların normal olarak beraberinde ge­ tirdiği duygu vurgulaması, -sadelik, ktJrku, yazgı karşısın­ da boyuneğiş , vb .- bir yaşam olgusu karşısındaki dolaysız tutumun doğal sonucudur ; bu olgu geniş ölçüde etkindir ve daha başka etkinlikleri de şart koşar . Bu durum düşünceli davranışın günlük insanın yaşam biçimine olan orantısın­ dan yansır . Daha önce de bu dönemin insan biliminden ve ethikinden bazı örnekler vermiştik . Sayısı az olan bu ör­ nekler bile , düşüncenin insanbiçimcilikten arındırılması sü­ recinin insancılıktan sıyrılmanın tam karşıtı olduğunu gös­ termişti . Varılması öngörülen erek, insan türünün erklerinin geliştirilmesi, pekiştirilmesi ve daha yüksek bir düzeye çı­ karılmasıdır . Düşüncenin bu dünyaya dönük oluşu -ki bu, insanbiçimcilikten arınmanın zorunlu bir sonucudur --, gide­ rek zenginleşen ve üzerinde · giderek daha yoğun biçimde egemenlik kurulan bir dünyada insan erkinin yükseltilmesi anlamına gelir ; bu dünya , Pascal'ın ve ondan sonra onu izleyen pek çoklarının algıladıkları ve dile getirdikleri gibi bir .boşluk , bir uçurum değildir . Bu gelişmenin önüne geçilmezliği, ortadan kaldırılmaz­ lığı, yolundan saptırılma olanaksızlığı -Yunanistan'daki ge­ lişmenin tersine-, temelleri açısından Antik Çağ'ın kölelik düzeninden çok ayrı türde bir toplumsal va�lıkla ilgili­ dir . Kölelik düzeninin, bilimsel gelişmenin elverişli bir or­ tam yarattığı noktada bile üretimin akılcı biçimde yeniden düzenlenmesine izin vermediğini d aha önce belirtmiştik ; kölelik düzenine ayrılmaz biçimde bağlı olan bu olgu, yani çalışmanın küçük görülmesi, ya da Jaoob Burckhardt'ın de­ yişiyle kültür barbarlığı, maddi üretimle bilim arasında ve­ rimli bir karşılıklı etkilenmenin gerçekleşmesini önledi. Bu yüzden kendini giderek daha özgür kılan düşüncenin elde ettiği başarılar zorunlu olarak sık sık genel nitelikte , soyut ve felsefe düzeyinde kaldı, insanların günlük yaşamına ve

139


düşüncesine derinden etkileyici biçimde giremedi . Or­ ta Çağ, bilimin bu yöndeki önemli ve başlangıçta çevreden kopuk atılımlarının, kölelik dü z enin i n çöküşü yüzıüınden nasıJ gerçekleşebildiğini gösterir . Kapitalist ekonomi , bu temele dayan ar ak ve bu mirası değerlendirip geliştirerek zafere u l a ş a b i ld i . Bu süreci kısa da olsa betimlemek, burada görev ala­ nımıza girmez . Bizim açımızdan önemli olan tek nokta , bu ge­ lişme içersindeki insanbiçimciliğe karşı eğilimlerin varlığını kanıtlamaktır. Onun için yine burada hazırlayıcı nitelikte geçiş. evrelerinden değil, ama yalnızca önemli olan dönüm nok­ talarından söz ediyoruz ; başka deyişle makineden , Marx'm büyük önem vererek vurguladığı alet makinesinden söz edi­ yoruz. Marx, John Wyat'ın bükme makinesi üzerin e söyle­ diklerine değinir . John Wyatt 'ın bükme makinesine ilişkin programı şuydu : «Parmak kullanılmaksızın iplik bükecek» bir makine . ( 5 1 ) Marx (çok gelişmiş bir işbölümünü içeren) elle üretim ve makine endüstrisi arasında ilke açısından var olan karşıtlığı , bu bakış açısından betimler : <<Elle üreÜmde işçiler, tek tek ya da guruplar halinde , sürecin her bölümünü elle kullanılan aletler le gerçekleştirmek zorundadırlar . İşçi sü­ rece elverişli kılınmış sa, daha önce süreç te işçiye elve.­ rişli kılınmıştır . Makineyle üretimde ise iş bölümüne ilişkin bu öznel il�e ortadan kalkar . Bu üretim biçiminde , sürecin tümü nesnelleşir, kendi başına ele alınarak kQrucu evreleri çözümlenir ve her süreç bölümünü gerçekleştirmeye , çeşitli sµreç bölümlerini birleştirmeye ilişkin sorun , mekaniğin . ki�­ yanın , vb. teknik uygulamasıyla ,;özülür . » ( 52) Artık insandan geldiği söylenemeyecek bir itki. gücün , bu süreci çok hızlan­ dırdığını ayrıca belirtmek gereksizdir. Ancak önemli olanı nokta , şudur : Çalışma süreci g iderek işçilerin öznel yetenekgünlük

140

51

M a rx :

52

Marx : a.g.y.,

Kapital ,

s.

cilt 343

1,

s. 335; v.d.;

23,

M EW 401 .

23,

393.


'!.erinden, vb . çözülmekte , nesnel bir kendindeliğin ilke ve gereklerine göre biçimlenmektedir . «İşçinin salt edimin (fiil' in) soyutlanmasına indirgenmiş olan edimi, her açıdan maki­ nenin devinimince belirlenmiş ve düzenlenmiştir ; yoksa du­ rum bunun tersine değildir .»(53) Ancak bu evre ile birlikte bilimin ilke olarak sınırsız gelişmesi için gerekli maddi :temel ortaya çıkmıŞtır : Bilim ve üretim arasında karşılıklı ve sınırsız bir destekleme ve aşılama ilişkisi kurulmuştur, çünkü her ikisi de -tarihte ilk kez olarak- insanbiçimcilik­ ten arınma ilkesinden temellenmektedir . Bu yeni ilkenin kendini benimsetmesi doğal olarak çok çelişkili bir biçimde gerçekleşmektedir . Konumuzla ilgili olarak bu iç ve dış çelişkilerin betimlenmesi, görev alanımıza girmez . .Ekonomik yarar (fayda) ile (kapitalizm düzeninde : kar) · teknik-bilimsel doruğa varış arasındaki karşılıklı ilişki­ nin sürekli olarak birtakım çelişkilere yol açtığını , bu çeliş­ kilerin de ana eğilimin yerleşmesini çoğu kez aksattığını ve .engellediğini daha önce belirtmiştik. Burada temel nitelikte bir çelişkiye daha değineceğiz. Burada oluşan gelişimin duy­ gusal ve geriye dönük eleştirisine karşı, insanbiçimcilikten arınma ilkesinin esas olarak bir ilerleme ve insancılaştırma ilke s i olduğunu birkaç kez belirtmiştik. Ancak itici güç olan kazanç sağlama çabası, özü açısından çelişki içerdiğıinden, bu özyapının temel sorunlarda da sürekli olarak belirginleşmesi kaçınılmazdır ; başka deyişle insancılaştırma ilkesi, aynı za­ manda insancılıktan yoksunluk, anti-hümanizm ilkesi olarak ta görünür . Marx, bu çelişkiyi ortadan kaldırma girişimin­ de bulunan burjuva savunucularıyla kalem tartışmasına gi­ rerken, makip.enin özyapısındaki çıftyanlılığı çok açık biçim­ de sergilemiştir : <<Makinenin kapitalist yöntemle kullanı�ma­ sına ayrılmaz biçimde bağlı bulunan çelişkilerin ve karşıtlık­ ların varlık nedeni doğrudan doğruya makineden doğmayış-

,

ı;:i

Marx : Ekonomi Politiğin Temel ilkeleri,

cilt I,

s . .584.

141


ları değil, makinenin kapitalist yöntem�e . uygulanmasıdır ! Makine düzeni , kendi başına ele alındığında, çalıŞma süre­ sini kısalttığından, kapitalist uygulamada ise çalışma gününü uzattığından, kendi başına ele alındığında çalışmayı kolay­ laştırdığından, kapitalist uygulamada ise çalışmanın yoğun­ luğunu artırdığından, kendi başına ele alındığında insanın doğa gücü üzerinde yengisini dile getirdiğinden, kapitalist uygulamada ise insanı doğa gücünün boyunduruğu altına aldığından, tekbaşına ele alındığında üreticiyi zenginleştirip, kapitalist uygulamada üreticiyi yoksullaştırdığından, vb . , bur� juva ekonomi uzmanı, şu savı ileri sürer : Makine tek ba­ şına gözlem konusu yapıldığında elle tutulur nitelikteki tüm çelişkiler , gerçeğin salt görüntüsü niteliğindedir ; ama bunlar kuram alaninda da gerçekte yoktur .»( 5 4) Ancak kapitalist dü­ zendeki ekonomik ilerlemenin bu , insana düşman açıklama biçiminin salt vurgulanışı , tek yanlı bir görünüş sağlar . Marx'in buna ilişkin eleştirisini daha önce verdik . Burada söz konusu olan, kapitalist toplumun temel nitelikteki bir iç çelişkisidir ; bu çelişki, kapitalist düzenin özgül bir yanıdır, yani bu düzenin aynı zamanda -ve kaçınılmaz olarak-- tüm sınıflı toplumların en yüksek biçimidir . Bu düzen içersinde üretim ve bilim , gelişmenin burada belirtilen nesnel olanak­ larını «birbiriyle çelişen dağıtım koşulları» içersinde en ile­ ri ölçüde geliştirebilir ; ama öte yandan yine aynı düzen , ken­ di «mezarcılarını» kendi üreten son sınıflı toplum niteliğini taşımaktadır . Çalış manın ve düşüncenin kapitalist biçimde insanbiçimcilikten arınmasının ikili işlevi, bu gelişmiş evre­ sinde ekonomik ileri atılım ile ideolojik · tutuculuğun birbir1 n­ den ayrılmazlığını , gelişmiş bir insancılığın nesnel temel-

54 c ilikten

Ma rx :

Kapital, c i l t 1 , s . 406 v.d . ; M EW 23, 465. i n sa n b i ç i m ­

arı n d ı rm a

i l ke s i n i n

k a p i t a l i st

u yg u l am a

n izmas ı n ı n en ayrı n t ı l ı i n c e l em esi için bk . :

i ç e rs i n d ek i

a n t i h ü ma­

«Ökonomisch-Philosophische

Man�skrlpt eıı ( E konom i-Fel sefe Yaz ı l a r ı ) , MEGA I, 3; M EW EB 1. _

142


lerinin uğradığı yenilgileri ve ekonomik uygulama içersind� insancılığın ezilişini sergiler . Daha ilkel bir evrede, örneğin Sismondi' de bu çelişki daha içten ve insanı üzerinde daha çok düşünmeye iten biçimler içersinde belirginleşebiliyordu. Kapitalizm ne d�nli ilerlemiş olursa, nesnel olarak iyi bir inancın duygusal eleştiride dile gelmesi olasılığı o ölçüde azalır . Ancak Marx 'ın, daıha önce yaptığımız bir alıntıda da açıkça belirttiği gibi, bu ikilemin burjuva bilincinde her­ hangi bir evrede çöııümlenebilmesi olanaksızdır . Din alanın· daki çağdaş yenilik girişimleriyle i1gili olaraık daha önceki gözlemlerimiııde üzerinde durduğumuz örneklerin tümü, bu çelişkiyi yansıtır ; şimdi ise bu çelişki tüm sonuçlarıyla kapitalist gelişmenin kaçınılmazlığı düzeyinde belirginleş­ mektedir . · Aynı durum bilim açısından da söz konusudur ; . bu alanda ilkel evrelerin ruhsal tutumunu stilize ederek yenileştirmek ve bu tutumu, çalışma uygulamasında ve bilim alamndaki genel insanbiçimcili:kten uzaklaşma eğiliminin dünya görüşü açısından doğurduğu sonuçların karşısına bir denge öğesi olarak çıkarma girişimi de vardır . Genel · çare­ sizlik ve umutsuzluk ideolojisi, <<Tanrının terk ettiği» bir dün­ yanın uyandırdığı dehşet, ruıh, yaşam ve düşüncenin teknik­ leşmesi, «bağımsızlaşmış» bir tekniğin insanlığın başına bela kesilmesi, «sürüleşme» , vb . karşısında duyulan korku , temel ilkeleri açısından Marx'ın özyaıpısını verdiği konunun çağdaş kapitalizmin koşulları içersindeki değişik savunumlarından başka bir şey değildir . Asıl sorunu iyi hazırlayabilmek amacıyla, iki noktanın daha belirtilmesi gerekmektedir . İlk olarak yapılması zorunlu olan , bilim alanındaki insanbiçimcilikten arınmış yansıtma­ nın kazandığı yenginin günlük yaşam içersindeki düşün­ ceyi nasıl etkilediğine bakmaktır . Çünkü daha bu konuya girerken, bilim ya da sanat gibi alanların ayrımlaşmasının ve bağımsızlaşmasının, bunların günlük yaşamla olan karşılık­ lı bağıntısını koparmadığını, yoksul kılmadığını, tersine yo143:


;ğunlaştırdığını belirtmiştik . Bildiğimiz gibi, bu iki yoldan gerçekleşmektedir ; başka deyişle hem kaynağını ' günlük ya­ şam uygulamasında bulan gereksinimlerin doğurduğu ve bi­ ]ime yöneltilen soruların etkilenmesiyle, hem de bilimin elde >ettiği sonuçların günlük uygulamayı etkilemesi yoluyla . İlk karşılıklı bağıntıdaki karmaşık düzensizliğe daha önce ka­ pitalist ekonomi ve teknik ilerleme üzerinde dururken de­ ğinmiştik . Bu bağıntı, ilke açısından sosyalist düzende yeni bir özyapıya bürünür . Bu, kısmen «aşağıdan» gelen itkilerin . artık salt kendiliğinden doğmaması, ama örgütlü biçimde desteklenebilme olanağı yüzünden gerçekleşir . Kısmen de ilke ve eğilim açısından eğitimde demokratlaşmanın giderek artmasıyla gerçekleşir ; bu eğitimin amacı, işçilerin giderek .daha büyük bir kesimini mimar ve mühendislerin düzeyine yaklaştırmaktır. Bu gelişmenin zaman zaman karşı eğilim­ lerce aksatılma, engellenme, dahası soysuzlaştırılma olasılı­ ğının çözümlememizin ana çizgileri ile ilgisi yoktur. Kapi­ talizmin -görünüşte- benzer görünümleri ile yapılacak bir karşılaştırma, onaylanmamalıdır ; çünkü kapitalizmin gö­ rünümleri, gerçekte temelini olgunun özünde bulan çelişkiler­ dir . Sosyalizm açısından söz konusu olan ise, bu düzenin büyümesiyle ilgili gerçek ilkelerin soys)Jzlaşmasıdır ; bu özel­ likten ötürü bu ilkeler --her zaman çabuk ve kolay olmasa bile- ilke olarak düzeltilebilme olasılığını taşır . Bilimin elde ettiği sonuçların nesnel yöntem ve öznel dav­ ranış biçimi açısından etkisi de alabildiğine karmaşık bir sü­ reçtir . Bu noktada kapitalizmin daha önceki tüm oluşumiar karşısında nitel açıdan bir yenilik olduğundan kuşku duyu­ lamaz. Bu yeniliğin nedeni, yalnızca son yüzyıllarda (ve özel likle bu yüzyılların son onyıllarında) teknik-bilimsel ilerleme ­ nin, gerideki binlerce yıl ile karşılaştırılamayacak ölçüde hız ­ lanmış ve köktenci nitelik almış oluşu değildir ; buna ek <>la­ rak üretim ve bilim alanındaki köklü değişimler, günlük ya .şamı da kö klü biçimde etkilemiştir. Bu sürece bir parça -

144


olsun değinmek, burada görevimiz olamaz . Yapılması gere­ ken tek saptama şudur : Günlük uygulamanın ve günlük düşüncenin daha önceki anlattığımız ana yapısının dayan­ dığı temeller, bu hızlı değişim içer sinde bile köklü bir de­ ğişime uğramadan kalmıştır . Bilim ve tekniğin artık belli bir kastın «gizi» olmaktan çıktığı, sonuçlarının gerek uygula­ ma, gerekse propaganda yoluyla ileri ölçüde çok geniş ke­ simlerin ortak varlığına dönüştüğü doğrudur . Ancak bu ko­ numun ( «amatör elişlerinden», halkın anlayabileceği biçimde yazılmış bilimsel yayınlara değin) türlü değişik görünümleri yüzünden , günlük insanın temel tutumu -ki herkes, belli ba­ ğıntılar açısından günlük yaşamın bir üyesidir- · gerçekten değişime uğramış mıdır ? Bu tutum, bilimsel bir tutuma dö­ nüşmüş müdür? Max Weber, bu noktada oluşan yeni konu­ mu, yanlış diye nitelendirilemeyecek şu betimleme ile ve­ rir : <<Önce bilim ve bilimin yönlendirdiği teknik yoluyla ger­ çekleştirilen bu arılıkçı ussallaştırmanın uygulama açısından taşıdığı anlamı saptayalım. Yani bu ussallaştırmanın sonucu olarak bugün bizler, örneğin şu salonda bulunanlardan her bi­ ri, içinde bulunduğu yaşam koşullarına ilişkin olarak bir Kızılderili'den ya da Hotanto'dan daha mı çok bilgi sahibi? Hiç sanmıyorum bunun böyle olduğunu . Tramvaya binen herhangi birimiz -eğer uzman bir fizikçi değilse-, tram­ vayın nasıl yerinden oynadığını bilemez. Ayrıca böyle bir bilme gerekliliği de yoktur . Tramvayın gideceğine olan «gü­ veni>>, onun için yeterlidir ; davranışını buna göre ayarlar . Bir tramvay yapılırken , yolcu onun hareket etmesinin na­ sıl sağlandığını bilmez ; oysa bir vahşi kullandığı aletlere ilişkin olarak çok daha geniş bilgi sahibidir.»ı(55) Bu betim­ lemenin doğruluğu -bu doğruluk genel nitelikt� alınma­ lıdır, çünkü bireysel olarak çok sayıda kuraldışılıklar r.ı; M ax Weber : Gesamınelte Aufsaetze zur Wissenschaftslehre ( B i­ l i m öğ retis i üzeri n e Top l u Y az ı l a r) , Tüıb i n gen 1 922,

s.

535.

145/10


vardır ve bu kuraldışılıkların çokluğu da bir yenilik de­ mektir-, çağdaş teknik gelişmenin baskın bir özelliği ile de desteklenmektedir ; çağdaş teknikte belli makineler kar­ maşık nitelik aldığı ölçüde , bu maldnelerin kullanılması kolay­ laşmaktadır . Bunların doğrudan doğruya �apılarıriı bilme ge­ reksinimi de o ölçüde azalmaktadır . İngilizler, günlük yaşamda kullanılan ay gıtlar için «fools proof» deyimini kullanırlar ; bu deyim, kendi kendini düzenleyen, kullanımı düşünmeye ge­ rek kalmaksızın ya da bir bilgiye gerek göstermeksizin ken­ diliğinden denetlenen bir otomasyon anlamında kullanılır . Böylece bu tür aletleri ortaya çıkarmış olan büyük ve in­ sanbiçimciliğe karşı olan çalışma silinir, ve giderek kuramla uygulama arasındaki dolaysız bağın , günlük yaşamın erek­ lerinin ve uygulamasının çatısı altına girmiş olur . Çağı­ mızın teknik gelişmesi, günlük yaşam açısından hiç kuş­ kusuz önemli bir değişimi dile getirir ; ama günlük yaşamın temel yapısını henüz köktenci bir değişime uğratmış değil­ dir . Komünist düzenin öngördüğü biçimde yaygın bir politek­ nik eğitimin, bedensel çalışma ile kafa çalışmasi arasındaki karşıtlığın ortadan kalkmasının bu konumu ne ölçüde de­ ğiştirdiği konusu, buraya ait değildir . Bunlar gerçekleş­ tiğinde, her bireyin günlük yaşamın nesnelerine ve aletlerine karşı da bilimsel tutumu hiç kuşkusuz yoğunlaşacaktır . Ama bu tutumun genel ve evrensel boyutlarda etkin olacağı, gün­ lük yaşam uygulamasını bilinçli olarak uygulanan bir bilime dönüştüreceği , bugünden ileri sürülebilecek bir sav değildir . Yapacağımız ikinci saptama , doğrudan doğruya insanbi­ çimciliğe karşı tutumun tarihsel gelişmesine, bu gelişme sü­ reci boyunca nesnel gerçekliğin yeni kategorilerinin bulun­ masına ve bu kategorilerle gerçekliğin ryansıtılmasının baş­ ka türleri arasındaki bağıntıya ilişkin olacaktır. Şimdiye değin yansıtmanın bu biçimlerinin birliği ve f arklılığı ile birkaç kez ilgilendik . Nesnelliğin belli temel kategorileriyle, nesneler arasındaki bağıntıların, devinimlerin yasallıklarına, 146


vb . gerçekliğe ilişkin her türlü doğru yan sıtmanın temelini oluşturmak zorunda olduğu açık seçik ortadadır. Ancak baş­ ka bir yerde de şu s aptamayı yapmak zorunda kalmıştık : Kategorilerin uygulanış türü içer sinde insanların ve toplu­ mun so mut, tipik erek saptayışları çok önemli bir rol oyna r , böylece öznel olarak ta bir kategoriler tarihi doğ ar. Bu ge­ lişim süreci içersinde Yeni Ç ağ ' da insanbiçimciliğe karşı ilkenin nitel yük selişi ve bu ilkenin yardımıyla elde edilen kuramsal sonuçlar, özel bir önem kazanır . İnsanbiç imc i sa­ nat ile insanbiçimciliğe karşı bilimin salt soyut nite l ikt e bir karşılaştırılması, bu karşıtlığı metafizik bir karşıolmanın kalı:bı içersinde dondurur. Yalnızca örneğin geometrinin bu­ lunuşunun sanat için taşımış olduğu anlam -yakında bu sorun üzerinde daha ayrıntılı duracağız-, bu tür şematik karşılaştırmaların çürütülmesi i çin yeterlidir ; bunun yanı sır a Rönesans 'ta perspektifin yasalarını saptama amacıyla bilim ile sanat arasında gerçekleştirilen işbirliği de acele kurgular karşısındaki uyarıyı haklı gösterir . Bütün bu noktalar saklı tutulmak koşuluyla, insanbiçim­ cilikten uzaklaşmanın , gerçekliğin bi limsel yansıtılması için son yüzyıllarda getirmi ş olduğu nitelliğe dö nü.cı ün, özgül özel­ liği içersinde göz. önünde tutulması gerekir. Örneğin Euklid' in geometrisi, hiç kuş ku suz insanbiçimcilikten uzak yansıt­ manın yüksek bir düzeyini sergiler. Ama bu yansıtmanın algılanılabilirliği , gerçekliğin insancıl-görsel kavranması ile henüz kopmaz bir bağlantı içersinde kalır . Bilimlerin da­ ha yüksek bir düzeye doğr u gelişmesi ise b u bağlantıları koparır. Bilimsel yansıtmanın insan duyarlılığından kurtul­ ması, burada ayrıca anlatılmasını gereksiz kılacak denli iyi bilinen bir süreçtir . Bu süreç içersinde , bilimsel kavram oluştur ma açısından önem taşıyan, güntük yaşamın dolay­ sızlığıyla ve bu dolaysızhkta kaynağını bulan estetik yan­ sıtma ile bir ilgisi olamayacak yeni k ategoril erin ve katego­ rik bağlamların nasıl ortaya çıktığını tek tek saymak ge147


reksizdir . Bu konuda nedenselliğin durağan olasılık öğretisi ( statistische Wahrscheinlichkeitslehre) içersinde yeni bulu­ nan etkinliğini anımsatmamız yeterlidir. Bu türden ve ben­ zer kategorilerle ve bağlamlarla, bilim ve sanat alanları ar­ tık kategorik olarak da birbirinden ayrılmaktadır . Bilim, örneğin bir savaşta insan kaybının ne kadar olacağını, vb. tam olarak hesaplama olanağına kavuşmaktadır. Sanat için ise insan teki -doğal olarak tipik örneğin doruğunda-, es­ kisi gibi biçimlemenin nesnesi ve aracı olarak kalmakta­ dır . Durağan olanı edebiyatın «Örgüsüne sokma» girişimle­ ri, estetik bir zorunluluğun sonucu olarak büyük bir bozgu­ na uğramıştır ; bunun gibi tek tek gerçeküstücü ya da soyut sanatçıların atomlar dünyasının iç yapısına ilişkin en yeni fizik araştırmalarının sonuçlarını, resim sanatı için değer­ lendirme girişimleri de sonuç vermemiştir . iBu yeni durumun her iki alanda karışıklıklara da yol açmış oluşu -sanatta biraz önce üzerinde durulan yanlış yolların yanı sıra-, zaman zaman örnek idealist görüşlerin bilim alanına sarkması (durağan olasılık hesabında neden­ selliğin yadsınması, matematiğin fetişist-biçimci bir tutum­ la abartılması, vb. ) , oluşan ayrılmanın büyük önemini etki­ lemez. Bizim açımızdan burada önemini koruyan nokta şu­ dur : BiHm, kendi yansıtma biçimini insan biçimcilikten arın­ dırmada ve bunu kavramsal açıdan işlemede başarıya ulaş­ tığı ölçüde , bilimsel yansıtma ile estetik yansıtma arasında­ ki uçurum da giderek daha aşılmaz olur . Büyü döneminin ayrımlaş mamış bütünlüğünün çözülmesini, koşut gelişmele­ ri, karşılıklı dolaysız aşılamaları, her iki alanın da aynı ger­ çekliği yansıtmalarını içeren uzun dönemler izler . Bu ger­ çek, doğal olarak bugün de bir gerçek olma niteliğini yi­ tirmemiştir : Ancak bilim, sanatın insanbiçimciliğinin artık asla kavrayamayacağı alanlara girmiştir. Böylece, Röne­ sanstaki durumun tersine , sanatın bilimsel buluşlara katıl­ ması ve bilimsel sonuçların sanatm dünya betimlemesine

148


doğrudan doğruya geçişi son bulmaktadır . (Son şık, 19. yüz-· yılın ikinci yarısında bile bir sorunsaldı ; bu konuda İbsen ve Zola'nın kalıtım karşısındaki tutumları düşünülmelidir . ) Ancak bundan bilim ile sanat arasındaki karşılıklı ilişkile­ rin tümüyle son bulduğu gibi bir sonuca varmak, metafizik bir katılık olur . Durum tersinedir . Bu karşılıklı ilişkileri yo­ ğunlaştırmaya elverişli olan eğilimlerin çoğu etkindir ; dolay­ sız bir karşılıklı ilişkinin, daha yakından incelendiğinde, ço­ ğu kez ilk bakışta göründüğünden daha birleştirici olduğu anlaşılan bir karşılıklı ilişkinin bitişi, daha birleştirici ol­ masına karşın daha verimli ilişkilerden, sanatın genel dün­ ya betimlemesinin bilim tarafından, biliminkinin de sanat ta­ rafından aşılanmasıyla geçerlilik kazanan ilişkilerden çö­ zülebilir . Bu sorunun ayrıntılı biçimde ele alınması da yi­ ne bu çalışmanın kapsamını aşar ; burada amaç, yalnızca yeni durumun yöntembilimsel yerini kısaca belirtmektir.


Ü Ç Ü N C Ü B Ö L ÜM Sanatın günlük yaşamdan çözülmesine ilişkin ön sorunlar

gerçekliğin estetik yansıtılmasına d ö ners e k en genel ilke niteliğini taşıyan ayrımlaşmanın (Differenzierung) bilimsel alandaki ayrımlaşmaya b enzed iğin i görürüz : , Gerek ' sanat, gerekse bilim günlük yaşamdan, günlük yaşam içer­ sindeki düş ü nced e n, duyumdan, vb . çok ağır bir tempoyla , ç elişkiler oluşturarak ve tekdüzelikten uzak bir ç i zgi yi iz­ l e yer�k çözülür . Bunlardan her b ir i nin insan çabasının özel bir alanı niteliğ i ni kazanması, bağımsızlığına -<loğal olarak o dönemde ge ç e rli işbölü münün ç e rç ev es i i ç inde olmak üze­ re- kavuşması, ne s n el gerçekliğin özgül yansıtma biçimi­ nin özyajJısınm b elirg inl e şm e si, ilgili yansıtma b[çiminin ya­ sallıklarının önce uygulamada, daha sonra ise kuramsal al an da bilincine varılması, çok uzun bir g el i şme sürecini gerek­ tirir. Doğal olarak anlattığımızın tersi olan sürecin, yani ayrımlaşmış yansıtmada toplanan deneylerin günlük yaşama geri akmasının yeri de burasıdır . Ancak bilimsel yansıtma­ nın çözümlemesini yapa rk e n bir noktayı saptamıştık : Gün­ lük y aşam ü zeri nd e k i bu tür bir etkinin gücü , g ene l olarak ve g er e k yaygın , gerekse yoğun anlamda, ilgili alanın öz­ günlüğü g e lişebi ld i ğ i ö lç üd e b ü yük olmak adır Her iki ayrımlaşma süreci arasında sözünü ettiğimi z en genel anl amdaki ortak yana karşın, çok büyıük farklar da vardır . Bu farkların nedenleri, doğal olarak ancak bundan sonra y apıl acak ve e stetik yansıtmanın özyapısına il işkin somut araştırmalar ilerledikçe g eııç ekte n aydınlığa kavuşaŞimdi

,

­

t

150

.


bilir . Yalnızca şu noktayı önceden belirtmek istiyoruz : Çok ilkel düzeylerdeki (Güney Fransa'daki mağara resimleri, belli ilkel süsler, vb . ) belli sanat uğraşlarında zaman zaman �örülen şaşırtıcı, dahası, insanın üzerınde gerçekten şok et­ dsi bırakan yükselişler ve erken doruğa varmalar. Bu ol­ guların önemi, gelişmeye önemli ölçüde egemen olan eğilim­ lerle kopmaz bir ilişki içersinde oldukları düşünülürse, daha fa artar . Eğilim derken, sanat uğraşının bir bütün olarak bilimden çok sonra oluşabildiğini, bilimden çok daha ağır bir tempoyla ve duraklamalarla günlük yaşamın büyü (din) uygulaması dağarcığından çözülebildiğini belirtmek istiyo­ ruz . Bu ayrım, çok elle tutulur , maddi nedenlere dayanmak­ tadır . İnsanoğlunu çeviren dış dünyaya ilişkin bilgilerin edi­ nilmesi, bu bilgiler arasındaki bağlamların bilinmeye baş­ lanması, günlük uygulamanın o denli ayrılmaz bir parçası­ dır ki, en ilkel insanlar bile, yıkılıp gitmeyi göze almak pq.­ hasına bu yolu şu ya da bu biçimde tutmaktan kendilerini alıkoyamazlar . Henüz emekleme döneminde olan bu biliı:rı, büyü döneminin günlük yaşamının ne denli derinliklerinde yer alırsa alsın , nesnel olarak ne yaptığının bilinci, insan­ oğlunda ne denli ağır gelişirse gelişsin, akım doğrudan doğruya çıplak varoluşun korunmasında ve bir kez daha üre­ tilmesinde belirginleştiği için, karşı konulamaz niteliktedir . Sanatın toplumsal zorunluluğunun ise böyle çok ve kendili­ ğinden anlaşılır kökleri yoktur . Önemli olan ayırıcı özellik, sanat alanındaki her çabanın boş zamanla, günlük kaygu­ lardan uzak kalabilmeye ilişkin -görece nitelikte- bir öz­ gürlüğü ve günlük en zorunlu gereksinimlerin doğruda� bas­ kısından uzak kalmayı şart kılması değildir . Bilimin ilk ve bilinçli olarak algılanmayan başlangıçları da böyle rahat bir atmosferi şart koşmuştur. Ancak bilim ile, günlük yaşa­ mın gerekleri arasında var olan daha sıkı ve açık ilişki, bi­ lim için varlığı gerekli rahat ·ortamın sağlanmasını iki an151


lamda zorlar. İlk olarak bu günlük konutların (Postulat) bu­ yurgan erki (imperative Macht) toplumu etkiler ve henüz ilkel düzeyde -ama bu tür sorunlar üzerinde düşünecek boş zaman bırakan- bir iş bölümünü gerçekleştirir ; ikinci olarak da bu yolla oluşan bilgi, çevre, nesneler, vb . üzerin� de, özellikle doğrudan doğruya insanlar üzerinde bir egemen­ liğin kurulmasını sağlar . Böylece de yeni bir çalışma tekni­ ği orta y a çıkar, bu tekniğin ortaya çıkmasıyla birlikte ça­ lışan insan kendi bedensel ve tinsel yetenekleri üzerindeki ege menlik düzeyinin üzerine yükselir . Bunlar da -yani teknik alanda henüz az da olsa belli bir ilerleme ve bu tekniği kullanan insanların eğitimindeki değişiklik- estetik açıdan henüz bilinçsiz düzeyde bulunan bir sanat çabasının ilk başlangı·çları için koşul niteliğinde­ -nq UI.It?{§"Rl unUfi · uın;mn§:gp 1U1.I A ap S"Rl Jll? .I "R{O }faU.IQ " .I1P lunup saklandığı dönem, daha sonra bilimin doğumun"a yol açacak bir gerçekliği yansıtma biçimini içerir . Çünkü belli bir taşın biçimi ile, onun belli işlere elverişliliği arasındaki bağlamı açık seçik görebilmek , belli bir soyutlama yetene­ ğini ve çalışmadan edinilen deneylerin genelleştirilebilmesi­ ni gerektirir . Ancak bu evrede sanatın başlaması henüz ola­ naksızdır . Bunun için taşın önce yalnızca yontulması ya da rendelenmesi, insan eliyle bir alet olarak biçimlenmesi ye­ terli değildir ; bu yapılırken uygulanan teknik, oldukça yük­ sek bir düzeyde bile olsa, ancak sanatsal etkenlerin bilinç­ siz olarak alınmasına olanak sağlayabilir. Franz Boas, taşın doğru biçimi alabilmesi, rendelenmiş yüzeyinde kısımların kargaşasının değil, eşliğinin ve koşutluğunun belirginleşme­ si için az çok gelişmiş bir rende ya da yontma tekniğinin gerekli olduğunu doğru olarak kanıtlar . ( 1) Bu , başlangıçta henüz heııhangi bir estetik yönelimi kapsamaz ; bu evrede söz konusu olan , çalışmanın dolaysız-pratik amacına teknikı

152

F. Boas : Priınitlve Art ( i l kel Sanat) , New York 1 951 ,

s.

21 .


el işçiliği açısından daha iyi bir uyum sağlamaktan başka­ ca bir şey değildir . Ancak şu nokta açıktır : İnsan gözü, biçimleri ve yapıları tam olarak algılayamadan, el, taşta gerekli koşutlukları, eş uzaklıkları , vb . tam olarak işleye­ meden en ilkel bir süslemenin koşulları bile var sayılamaz. Demek k i tekniğin nesnel yüksek düzeyi, aynı zamanda çalışan insanın gelişme düzeyinin yüksekliğidir . Engels, bu gelişmenin ana çi zgil erini çok açık biçimde sergiler : «İlk çakıl, insan elinde bıçak olarak işlenene değin büyük bir olasılıkla o denli uzun bir zaman geçmiştir ki, bunun kar­ şısında bi1diğimiz tarih önemsiz kalır . Ama önemli adım ablmıştır : El, artık özgürlüğüne kavuşmuştur ve böylece giderek daha çok beceri kazanmıştır; bu becerilerle birlik­ te , giderek artan kıvraklık da kuşaktan kuşağa geçmiştir. Bu açıdan bakıldığında el, çalışmanın yalnızca bir organı değil , aym zamanda bir ürünüdür.»(2) Engels, bundan başka elin ge­ lişmesinin organizmanın geri kalan kısımlarını da önemli öl­ çüde etkilediğini kanıtlar . Çalışmanın bağlamından (insica­ mından) , bu bağlam içersinde edinilen beceriden ve dil ile oluşan yüksek düzeydeki ortaklıktan daha önce söz . edil­ miş.ti. Burada belirtilmesi gereken nokta, Engels'in özgül insancıl bir durumu, duyuların incelmesini ve ayrımlaşma­ sını özellikle vurguladığıdır . Burada birinci planda fizyolo­ j ik açıdan bir doruğa varış söz konusu değildir . Tersine. bu açıdan birçok hayvanlar insanlardan çok daha üstündür. Ancak insan açısından asıl önem taşıyan nokta, şeyleri al­ gılama yeteneğinin çalışma deneyleri yoluyla nitel olarak de­ ğişmesi, genişlemesi, derinleşmesi, incelmesidir. Bu noktada ol�an duyulara ilişkin ayrımlaşma süreci­ nin bir başka somutlaşmasını Gehlen'in insanbiliminde (an­ tropoloji'sinde) buluruz. Gehlen'in felsefe alanında koyduğu 2

M EW

E n g e l s : Dialektik der Natur (Doğan ı n Diyalektiğ i ) , s. 694 v.d. ;

2 0 , 445.

153


koşullar ve çıkardığı sonuçlar , çoğunlukla bizimkilerin kar­ şıtıdır ; buna karşılık ortaya koyduğu belli olgular ve bu ol­ guları doğru çözümleyişi, bizim için çok büyük değer taşır. Burada bizi yalnızca somut bir gelişme eğiliminin saptan­ ması ilgilendirdiğinden, her türlü ayrıntılı kalem tartışma­ sından ya da eleştiriden kaçınacağız. Okur, daha Gehlen'in terminolojisinden, modern-idealist bir insanbilim ile, diyalek­ tik-materyalist bir insanbilim arasında gerek ilke , gerekse ayrıntı açısından var olan karşıtlıkların hangi noktalarda belirginleştiğini çıkarabilecektir. GeıJ:ılen, duyular alanında ağır ağır gerçekleşen bir iş bölümünden söz eder ; bu süreci <;ocuğun gelişiminde gözlemler . Bizim kanımıza göre ise sü­ recin önemli bölümü, insanlığın çocukluk yaşlarında oluş­ muŞtur . Çünkü bizim gözlemimize göre -Hegel ve Engels'e uygun olarak- «bireysel bilincin çeşitli evreler boyunca iz­ lediği gelişme . . . insan bilincinin tarih içersinde geçirdiği ev­ relerin kısaltılmış bir yeniden üretimi (röproduksiyon) nite­ liğindedir . . . »{3) Gehlen, şu açıklamaları yapar : <<Her türlü hareketin , özellikle ellerin hareketlerinin bütün duyularla ve özellikle gözle birlikte etkin olduğu bu süreçlerin sağla­ dığı başarı, aslında dış dünyanın işlenmesi demektir , baş­ ka deyişle o dünya üzerinde egemenlik kurulmasıdır : Şey­ ler sırayla ele alınır, işlenir ve kaldırılır . Ama bu işle­ me, onları yüksek ölçüde bir simgebilimle (Symbolik) zen­ ginleştirir ; öyle ki, sonunda görme duyusu , insanı yorma­ yan bir duyu , bu şeylere kuşbakışı bakar ve aynı zaman­ da kullanılma ve işlenebilme açısından taşıdıkları değerle­ ri de görür ; bu değerler , daha önce nice çabayla varlıkları saptanabilmiş değerlerdir .»(4) Burada idealist anlayışın ve terminolojinin eleştirisine hiç girmeksizin şu noktayı belir­ telim : Gehlen 'in simgebilimi altında özgül insan görselli3 Engel s : .ı A.

154

Feuerbach,

Geh l en :

Der

s. 20; M EW 2 1 , 269 .

M ensch

( i n s an ) . Bonn 1 950, s .

43.


ğinin ve bu görselliğin ilerleyerek güzel sanatlara varması­ nın önemli bir sorunu gizlidir . Yine burada belirtilmesi ge­ rekli bir nokta da şudur : «Simgebilim>> kavramı ve terimi, öznenin, ·nesnelerin nesnel görünüş biçimine bir «katkısD> değil, bu nesnelerin yansıtılmasının bir geliştirilmesi ve inceltilmesi niteliğini taşır . Örneğin insanın gelişmiş görme duyusunun ağırlığı , yapısal özellikleri, vb . dokunma duyusu­ na başvurmak wrunda kalınmaksızın görsel yoldan kavra­ yabileceğinden söz edildiğinde , bunun nedeni, bu tür nite­ liklerin görsel belirleyici işaretlerinin doğrudan doğruya dik­ kati çekmemesi, bundan ötürü de ilkel evrede gözle algıla­ namaması ve bunun bir sonucu olarak da önce genellikle do­ kunma duyusuyla algılanabilmesidir . Ama sözü edilen nite­ likler , nesnel olarak yine de nesnelerin görsel kavranılabi­ lirliğinin öğeleridir . Gehlen'in açıklamalarının en önemli yanı, çalışma içer­ sinde görme ve dokunma duyuları arasındaki işbÖlümünü özellikle vurgulamasıdır . Gehlen'in bu yoldaki açıklamalarını .da daha önce belirtrrnş bulunuyoruz. Bu tür bir çözümleme gerek ilke, gerekse ayrıntı açısından değer taşır . İlke açı­ sından değer taşır, çünkü bu çözümlemeyle çalıŞan ve ça­ lışma deneylerini geliştiren insan ile en ileri gelişme dü­ zeyine varmış hayvanlar arasındaki fark açıkça belirgin­ leşir ; belirginleşme, özellikle duyular arasındaki işbölümün­ de ve işbirliğinde olur . Gehlen, bu konuda iyi betimle­ meler verir . Ancak bu betimlemeler, özellikle bir nokta­ da tamamlanmayı gereksinmekted ir, çünkü yukarda sözü edilen farkı metafizik nitelikte, öncesiz var olan bir uçurum olarak gösterilmiştir ; insanın insanbilimsel (antropolojik) özü ve onun karşıtı. olan hayvan arasındaki bağlam, çalış­ manın ürünü olarak belirginleşmez . Başka deyişle, çalışma­ ma sonuçları -insanın insanlaşması-, bu sürecin sonuçları ·Olarak değil, koşulları olarak gösterilir . Gehlen , yukarda gösterilen sırtırlar göz önünde tutulmak 155


koşuluyla , insan görselliğinin özyapısma ilişkin mükemmel �

çok verimli gözlemler ve betimlemeler ortaya koyar . Bun­ ların sanat açısından taşıdığı önem üzerinde daha sonra du­ racağız . Şimdi duyular arasında çalışma yoluyla gerçekle­ şen işbölümünü ve dokunma duyusunun işlevlerini gözün üst­ lenmesini göstermek için, önemli bir bölümden alıntı yapa­ lım . Gehlen , şöyle der :

«Örneğin herhangi bir . şeyde, diye­

lim bir fincanda , gölgelerden yansıyan ışıkları ve süsleri kıs­ men tümüyle göremeyiz, kısmen de göz, bunları uzay ve bi­ çimi kavramak için yardımcı araçlar olarak değerlendirir ; böylece arka kısımlar ve bize dönük olmayan uzay kısımla­ rı da 'kavranır' . Kesişmeler de aynı biçimde değerlendiri­ lir . Buna karşılık maddi

yapı

( ' ince porselen')

olduğu gibi görme alanına girer ;

ve ağırlık

ama bu görüş ; farklı bir

görüştür ve 'kabın ' , yani içi boş ve yuvarlak nesnenin var­ lığını birinci planda algılatan özyapısından daha

' açıklayı­

cı' niteliktedir . Bunun gibi belli görsel verilerin , örneğin kul­ bun ya da biçim bütünlüğünün ' ele gelir ' yanının , belli kul­ lanma devinimlerine ilişkin önerilerin görülüşü de farklı olur . Ama göz , bu verilerin tümünü

tek bakışla kapsar. Bu du­

rum karşısında neredeyse şöyle demek gereği vardır :

Gö­

zümüz, duyarlılığın, dahası güç duyumsananın içeriği ka:ı;­ şısında, alabildiğine umur samaz bir tutumdadır ; buna kar­ şılık son derece karmaşık belirtiler karşısında alabildiğine duyarlıdır . » (5)

Gehlen ,

bu

s üreçte

çalışmanın

rolünü

çok

doğru saptamakta, ama bu arada çalışmayı (ve daha son­ raki evrede sanatı) yine göz önünde tutmamaktadır. Burada da incelememizi sürdürürken, gerçek gelişme

sü­

recinin epey ilersine gidip sonuçlar üzerinde durduk ; şim­ · di yapmamız gereken ise sonuçlar üzerinde durmayı sürdür­ mektir. Bundan amaçladığımız, ayrımlaşmanın -bilinmeyen ve büyük bir olasılıkla hiç bir zaman fiilen saptanamayan5 A. Geh l en : a.g.y., s. 67 v . d .

156


başlangıç konumlarını, sanatsal yansıtmanın günlük yaşam­ daki yansıtmadan ağır ağır çözülüşünü , bir yandan günlük yaşam karşısında , öte yandan da bilim (ve büyü ile din) kar­

şısında b ağımsızlaşmasını aydınlatmaktır . Sanatsal yansıtmanın -ancak büyük bir sorunsalın çer­

çevesi içersind e- izlenebilen ayrımlaşma

süreci,

bilimin

ayrımlaşma sürecine oranla da özel güçlüklerin kaynağıdır. Bunun nedeni birinci planda bu sürecin çok daha geç algı­ lanmasında yatar . Eski Yunan'daki gelişmeyi izlerken, bi­ limsel tutumun dünya görıüşü açısından en bilinçli biçimi olan felsefenin , tek tek bilimler açısından bir öncü rolünü oy­ nadığını görmüştük . Bu tür bir düşünce sürecinin ve bilinç­ lendirmenin gerçekleşebilmesi için , üretici güçlerin ve on­ larla birlikte tek tek bilimlerin tekniğinin belli bir gelişme düzeyine varmış olması zorunludur . Ama amaçlanan bu so­ nuç bir kez gerçekleşti mi, ondan sonra Yunanistan'da ol­ duğu gibi, deneylerin genelleştirilmesi olarak, o deıvirde eri­ şilmiş

ve

o

devrin

üretim

cek teknik düzeyin ve

koşulları

içersinde

erişilebile­

tek tek bilimlerin çok ötesine geçer.

Felsefenin bu işlevi gerek Rönesans'ta, gerekse Rönesans'ı izleyen atılımlar . döneminde de son bulmaz. Engels, felse­ fenin

doğa

bilimlerinin

sunda ş unları söyler :

gelişmesi

açısından

işlevi

konu­

<<Eski felsefenin, aynı dönemde

do­

ğa üzerine bilinenlerin sınırlı çerçevesi yüzünden yolundan sapmamış oluşu , -Spinoza 'dan, büyük Fransız materyalist­ lerine varana değin-, kaynak olarak doğrudan doğruya dün­ yanın kendisini alıp açıklamakta direnmesi ve ayrıntılar açı­

sından gerekçelerin sağlanmasını geleceğin doğa bilimine bırakmış oluşu , bu felsefeyi en yüksek düzeyde onurlan dı­ ran olgudur .»(6) Sanat felsefesi, estetik , sanatın kendi bi­ lincine varması açısından hiç bir zaman böyle bir rol oyna6

Eng els: Dialektik der Natur (!Doğan ı n Diyal ekti ğ i ) , s.

48G; M EW

2-0, 31 5 ..

157


yamadı. Estetik, Aristoteles gibi büyük kişiliklerde bile an­ cak post-festum (sonradan) ortaya çıkmış , erişebildiği en önemli sonuçlar ise, Ari&toteles'in yaptığı gibi, sanatsal ge­ lişmenin varmış oldu�u bir düzeye ilişkin kavramsal sapta­ malıir yapmak olmuştur . Bu, salt rastlantı değildir . Çün­ kü bilimsel yansıtmanın günlük yaşamdaki (ve büyü ile din­ deki) yansıtmadan çözülmesi sürecinin içerdiği çelişkili ko­ numun çok ağır belirginleşmesine karşın, bu iki yansltma biçimi arasındaki uçurum -elverişli toplumsal koşullar al­ tında-, felsefede bir genellemeyi çabuk ve özü açısından doğru olarak sağlayabilecek denli göze çarpıcı nitelikte­ dir . . Ne var ki, sanatsal yansıtmanın özgül niteliği -tek ba­ şına ele alınarak gözlemlendiğinde-, bu ortak temelde ç� daha belirsizdir , çok uzun süren geçiş dönemi gö:vü ngüleri üretir, çok gelişmiş bir düzeyde bile günlük yaşamla, büyü ve dinle çok sıkı bir bağlılığı koruyabilir, dolaysız dış gö­ rünüş açısından bunlarla tamamen kaynaşabilir . Burada salt kavramları açığa kavuşturma amacıyla bir noktayı belirtmek istiyoruz . Daha önce de birkaç k;ez açık­ landığı gibi , bizim için yansıtmanın insanbiçimci ve insan­ biçimciliğe karşı ilkeleri arasındaki karşıtlık çok önemli rol oynar . Birinci ilkenin özü, artık açıkça saptanmış durumda­ dır ; buna bağlı olan dünya görüşü sorunlarının diyalekti­ ği üzerinde de durduk. İnsanbiçirocilikte çi:ftanlamlı konum­ lar olasılığı daha yüksektir. Örneğin bazı araştırmamlara göre, ancak insanın kendi ,biçimlerini, niteliklerini evrene açıkça ve doğrudan doğruya aktardığı yerde insanbiçimci tutumdan söz edilebilir . Son zamanlarda Gehlen, bu soru­ na ilişkin olarak şu açıklamaları yapmaktadır : «Büyü, esa­ sında öbekbencil (gruppenegoisUsch : toplu egoizm) ya da dahası beniçincidir ( egozentrisoh : kendini merkez alan) ve tekniği için asla insancılaştırılmış insanbiçimci özleri ge­ reksinmez. Özellikle ön belirtiler, hemen her zaman insan­ cı olmaktan uzaktır, büyıü için hayıvan ruhlarından, yağmur158


dan, bulutlardan , av ürünlerinden yararlanılır , Şamanların simgeleri kuş , beygir , hayat ağacı, vb . gibi şeylerdir . Bu du­ rum ancak çoktanrıcılık evresinde değişir, tanrılar insan bi­ çimini almakla gerçekten tanrı niteliğini kazanırlar , başka deyişle artik gerçekten yönettikleri kesinleşmiş olur. . . İn­ sanbiçimci tanrı, artık insaniçinci (anthropozentrisch) etki göstermeyen tanrıdır . . . »(7) Geıhlen, insanbiçimcileştirmenin nesnesini ve yöntemini karıştırmaktadır . (Bu karıştırmanın tüm tarih felsefesinden doğan nedenlerine inmemiz burada olanaksızdır . ) Tanrı dinlerinin, özellikle tektanrıcılığın, in- · sanbiçimciliğin büyüden daha gelişmiş ve yüksek biçimle­ rini temsil ettiği hiç kuşkusuzdur . Dünya tanrı ya da tan­ rılar tarafından yönetilince , dünya işlerinin büyü tarafından doğrudan etkilendiği tasarımı geri itilir ve dünya düzeninin insanlardan bağımsız işleyişi, dünya görüşü çerçevesi içer­ sinde saptanır . Ancak böyle yapılmakla, kaynağını büyüde bulan «dünya görüşü» gerçekten aşılmış olur mu? Gehlen, Eduard Meyer ve Jacob Burcldıardt'ı izleyerek bu soruya olumsuz yanıt verme zorunluluğunu duyar : «Ethik derinleş­ me ile dinin artık aşılmış gfüi görünen en ilkel biçimlerine geri dönüş , her yerde el ele gider . » ( 8) Büyünün önemli et­ kenlerinin dinler içersinde varlığını koruması, rastlantı ürü­ nü bir olgu değildir . Sözünü ettiğimiz durum, yalnızca Antik Çağ ve Doğu çoktanrıcılığı için değil, tektanrıcı din­ ler için de geçerlidir ; büyünün kalıntılarını köktenci bir tutumla temizleme girişimi ilk kez Cal�inizm hareketiyle· oluşur . Böylece Meyer ve Burckhardt'ın saptadıkları «geri­ lemeler>> , yalnızca nicel bağıntıdadır ; büyünün çok sayıda kalıntılarının yeni tanrı tasarımlarıyla ve çoğu kez barışçı bir uyum içersinde varlığını sürdürmesi olgusu eskiden de 1 A. Gehlen : U rınensch und Spaetkultur ( i l kel i n s an ve Son raki Kültür) , Bonn 1 956, s . 274 v . d . s

A. Geh len : a.g.y., s. 2 7 4 v . d .

159


vardı. Bu durumda ortaya çıkan gerçek şudur : Gehlen, bü­ yü ve din karşıtlığını yalnız aşırı bir şekilde gözde büyüt­ mekle kalmamakta, ama özellikle insanbiçimcileştirme ilke­ si açısından gerçekte var olmayan bir karşıtlığı büyü ve din alanına sokmaktadır. Büyünün ve nesnelerinin doğa görün­ güleri (hayvanlar, doğa güçleri, vb . ) üzerinde yoğunlaştığı bir gerçektir- ama büyü , bunların özüne ilişkin görüşünü nereden edinmektedir ? Kaynak, hiç kuşkusuz o zamanki in­ sanın kendisine ve çe vresindeki doğaya ilişkin deneyleridir. Bu deneylerin daha sonraki dinlerdekilere oranla daha az «kişiselleştirilmiş» olmasının nedeni, insan kişiliğinin anılan dönemde henüz çok daha az gelişmiş , kendi bilincine az var­ mış olmasıdır . Örneğin Demiurg tipi ancak daha sonra ortaya çıkabilmişse, bu durum kolaylıkla şöylece açıklana­ bilir : Gereksinimlerin yalnızca yemiş toplama, av, balıkçı­ lık, vb . ile karşılandığı devirlerde, insanoğlunun kendi var­ lığını koruma ve sürdürme çabasının çerçevesi içersinde insandışı güçlere zorunlu olarak düşünsel açıdan çalışma­ ya tanındığından çok daha büyük bir rol tanınır ; sonraki evrelerde ise ağırlık noktası çalışma üzerine kayar. Bu, ise yalnızca dış dünyaya nedenler olarak yan sıtılan nesne­ leri, bu nesnelerin yapısını, özelliğini, vb . değiştirir, buna karşılık insanın iç deneylerinden nesnel gerçekliğe yansıt­ ma ediminde bir deği şiklik yara t maz. İnsanbiçimcileştirme ile insanbiçimcilikten uzaklaşma , özellikle bu no kta da bir­ bir.inden ayrılır : Çıkış nokta sı, kendinde var olan içerikler, kategoriler, vb. bilinç düzeyine çıkarılan nesnel gerçeklik midir, yoksa içten dışa , insandan doğaya bir yansıtma mı gerçekleşmektedir? Bu açıdan bakılınca, hayvanlara ya da doğa güçlerine ta pmma ne denli insan'b içimci özyapıdaysa, insan benzeri tanrıların yaratılması da o denli insanbiçimci bir tutumdur . İnsanbiçimcileştirmenin bu sorunu, taşıdığı öneme uy­ gun olarak ilerki gözlemlerimizde odak noktası olacaktır . 160


Bu sorunu burada zorunlu olarak henüz çok soyut ve yeri gelmeden ele almamızdaki amaç , çözülme ve ayrılma sü­

recinin belli özelliklerrinin genel 'Çizgiler içersinde şimdiden belirginleşmesini sağlamaktı. Birinci özellik, nesnel çözülme sürr ecinin güçlüğü ve karma şıklığıdır, başka deyişle na ­ sıl bir bilincin e ş lik ettiğine bakılmaksızın-, sanat alanında 9zgül estetik bir somutluğun nasıl doğduğu sorunudur ; bu somutluk, kendisi de insanbiçimcileştirici nitelikte olmasına karşın, nitel olarak ve öz açısından günlük yaşamın, büyü­ nün ve dinin somut biçimlerinden ayrılır . İkinci özellik te şudur : Bu durum, eski savımızı, yani bu yansıtma biçimi­ nin bilinç düzeyinde algılatılmasının post-festum ( sonradan) -

karakterde olduğu yolundaki savımızı, gözlemlerin daha bu soyut düzeyinde biraz daha güçlü biçimde desteklemektedir . Başlamakta olan bu uygulamanın genel ilkesinin, «bilmiyor­ lar, ama yapıyorlar» ilkesinin , burada özellikle uç noktalar­ daki ölçütler içersinde belirginleşmesi doğaldır . Estetik so­ mutluğun özgül türü, somutluk karşısında özgül estetik tu­ tum, belli b ir ölçüde ciddi diye nitelendirilebilecek bir dü­ şünsel atılım belirginleşmeden çok önce uygulama alanında gelişmiştir ; bu atıiımın ereği, felsefe alanında insanbiçim­ cilikten uzaklaştırıcı , çelişkiler için yapıldığı gibi, gerçekli­ ğin insanbiçimci y ansıtılmasının çeşitli biçimlerini kavram­ sal olarak kesin ve kuramsal açıdan temelli biçimde birr­ birinden ayırmaktır . AralarJında doğal olarak Aristoteles'in

de

tik

bulunduğu bazı kuraldışılıklar saklı kalmak üzere, este­ «doğrular»ın

ölçütlerinden

bilimsel

ölçütlerin

öğeleri­

nin uzaklaştırılabilmesi bin yıl sürmüştür ; bu işlem, este­ tik yansıtmanın «doğruluğunu» -olumlu ya da olumsuz­ bu ölçütlere göre değerlendirmemek için yapılmıştır .

Gerçekliğin bilim ve felsefe yoluyla yansıtılmasının ilk anlatım biçimlerinin de , estetik öğelerle geniş ölçüde karışarak belirginleşmesi, güçlüğü artıran bir diğer nokta­ dır . Bu öğelerin k a yna ğ ı hiç kqşkusuz büyü döneminde bu161/11


lunmaktadır ; daha sonra ayrımla ş an eğilimler, bu dönemde henüz ayrılmaz biçimde kaynaşmış duru mdadır . Bu nokta­ da eski Doğu'nun şiir sanatı . düşünülmelidir ; sözünü ettiği­ miz �v e nesnei özü açısından organik nitelik taşımayan­ eğilim, bu sanatta v arl ığını uzun süre koru mu ştur . Ancak içerik açis ından ayrılmanın, dahası somutlaşmanın oldukça

erken denilebilec�k bir dönemde gerçekleştiği Yunanistan ' da bile şiir dilinde kimi zaman da şiir görüşüyle kaleme ,

alınmış bilim ya da felsefe yapıtlarına sık sık rastlarız ; Sokrates öncesi yazarların felsefi şiirleri ile Platon'un ilk döne m diyalogları bu türdendir . Bu durum ortaya bir ikili gelişme , çok ağır yürüyen ve te kdü zelikten uzak bir ayrım­

laşma süreci çıkarır : Bir yandan şiir s a natınd a felsefi şiir özel bir tür olarak geli ş i rk e n (Sebiller) , öte yandan bilim ve felsefede şiirsel anlatımdan uzaklaşılır . Ancak Lukretius'un De rerum natura' sı gibi dev yapıtlarda bile açık bir ayrım­ laşma henüz belirginleşmiş değildir ; gerçekliğin bilimsel ve şiir yoluyla yansıtılmasının bir bi rine karışmasının izlerine Dante'de bile raslarız. Başlangıçtaki bu ayrımlaşmamışlı k durumu , toplum bi­ limlerinin ve kamu yaşamın ı n birçok a ç ıklama biçimlerin­ de varlığını korumakta daha çok direnir. Kamu yaşamında­ ki durum açısından Antik Ça ğ'daki uz sö zlülüğ ü (Rhetorik, gü­ zel konuşma sanatı) anımsatmak yeterlidir . Antik Çağ'da uz­ sözlülüğün bir sanat sayıldığı kuşkusuzdur . Bu alanda kesin bir kuramsal ayrımlaşmanın bugüne değin tam anlamıyla henüz gerçekleşmediği, bu sorundan kolaylıkla saptanabilir . Bu durum, kendi alanını bu ala nın dışında kalan yaşam görüngülerinden alabildiğine kesin, bir geçiş alanı tanımaksızın -yani metafizik olarak- ayırmak isteyen her türlü estetik için büyük bir güçlüktür . Buna kar­ şılık bizim · şimdiye değin çok soyut biçimde dile getirilen, ama giderek, somutlaştırılacak olan görüşümüze gö r e gün­ lük yaşam ile sanat ara sındaki karşılıklı ilişkilerde sürekli ,

162


bu akış içer sinde yaşamın sorunları özgül bu sorunlara uygun olarak sanatsal çözümlere bağlanır ; yine bu karşılıklı etkilenme­

bir akış vardır ;

estetik biçimlere dönüştürülür,

nin akışı içersinde , gerçekliğin estetik yoldan ele geçirilme­ siyle kazanılan başarılar sürekli olarak günlük yaşama karı­ şır ve günlük yaşamı gerek nesnel ,

gerekse

öznel

açıdan

zenginleştirir. Bu ;nedenlerden ötürü bizim görüşümüzün çer- . çevesi i ç e rs inde bu çelişkiler , zorlamaya gerek kalmaksızın çözülür . Çünkü mahkeme önündeki konuşma gibi, yayımcı­ lık, röportaj , vb . günlük yaşam uygulamasının önemli öğe­ lerini oluşturdukları ancak böylec e açığa kavuşur . Bu öğele­ rin günlük yaşamdan oluşu , bir estetik türün sürekli değiş­

melde bir l ikte , belirli nitelikıteki yasal ilişkilere dönüşeme­ mesinin nedeni şudur : Burada kuramla uyıgulamanın dolay­ sız birlikteliği, bütünselin kurulması

ve ayrıntının biçimlen­ Bir konuşma her şeyden önce belli , somut bir ereğe götürebilmelidir : Di nl ey i c i l er i n X'i

mesi açısından asıl amaçtır .

cezaya çarptırmalarını, y a da suçsuz bulmalarını, Y ' nin ya­ sa

tasarısının onaylanmasını

ya da

geri çevrilmesini, vb .

sağlamahdır . Bu durum ise örneğin gerek bilimsel hukuk öğretisiyle, gerekse tiyatro ve romanla bir karşıtlık oluş­ turur . Bilimsel hukuk öğretisi, bu tür bir tek olaya uygula·

nabilecek genel kuralları araştırır ; tiyatro oyunuyla roma­ nın amacı ise, belli bir olayı biçimleyerek, bu olayın içer­ diği karakter ve konumları sanatsal açıdan işlemektir . Bu

iki yanlı ayırıcı uçurum ne sanatsal , ne de bilimsel araçlar­ la a ş ıl ab ilir . Bütünselin özü bakımından önem ta ş ıy a n ve düzenleyici nitelikte olan ilke, erek ilkesi olarak kalır : Doğ­ rudan ve uygulama alanında yer alan bir ereğe varılabilme­ si için, b irb ir in d en çok f arklı , kendi aralarında en ayrışik (h eteroj e n) nitelik taşıyan araçların doğrudan harekete ge­ çirilmesi . Sanatın da doğrudan etkilemeyi amaçlaması olgusu, bu sorun bakımından her zaman karışıklık yaratmıştır . Ancak

163


dolaysızlığın her iki durumda taşıdığı anlamın çok farklı olduğunu kolaylıkla saptayabiliriz . Uzsözlülükte en yüksek amaç , doğrudan uygulamaya ilişkin bir şeye erişmektir ; araç­ ların her zaman doğrudan dolaysızlığı temel alıp almadığı tartışılabilir . Buna karşılık sanatta ağırlık noktası, özellik­ le biçimleme araçlarınca erek tutulan doğrudan etkidedir ; bu etldnin uygulamaya dönüştürülmesi -başka deyişle sa­ natın üzerinde ilerde d aha ayrıntılı olarak duracağımız eğit­ sel etkisi- süreci ise, çok karmaşık ve tekdüzelikten uzak nitelik taşır. Bu sınırlamalar, doğal olarak geçiş dönemi ni­ teliğindeki olayları ortadan kaldırmaz . Bir konuşmada, bir makalede bilimsel yöntem, bilimsel olarak ele alınan konu, edimi bilimsel kılacak ve güzel söz söyleme ya da yazma sanatını geride bırakacak denli ağır basabilir, bilimsel an­ lamda dönüm noktası olabilir . Öte yandan bir uzsözlülük edimi ya da bir gazete yazısı , ele alınan olayı , ele alınma nedeninden geniş ölçüde bağımsız kılacak denli büyük bir güçle işleyebilir ve böylece sanatsal bir etki yaratabilir. Ancak bunlar, kuraldışı olaylardır ve bu o l ayl a rd a -ki önem­ li nokta budur- ölçüt, bilimin yöntembiliminden ya da es­ tetikten alınır ; bu tür sonuçlar . uzsözlülük sanatının kural­ larına bağlı kalınarak değil, bu sanatın sınırlarının aşılma­ sıyla eld e edilir. Bu durumda sözünü ettiğimiz kuraldışılık­ lar, ortaya koyduğumuz karşıtlığın varlığına son vermez fa­ ka t ---kuraldışı niteliğinden ötürü-- vurgulamış olduğumuz bir ol guya yani günlük ya�am ile bilim ve sanat arasında sür e kli bir karşılıklı etkilemenin varlığına yeniden dikkati çeker. Bu tür ka rşılıklı bağıntıların gözlemlerini, s ö zl e anla­ tım örneklerine dayanarak oldukça gelişmiş bir evrede ay­ dınlatmaya çalışışımız raslantı değildi. Gerçi çeşitli alanla­ rın kavramsal olarak birbirinden ayrılması, burada da çok güç g ör ü nmekte dir ; ancak özellikle bilime ve bilimsel uygu­ lamaya ilişkin giderek ar tan bilinçlenme, karışıklığa son ,

,

164


vermeyi sağlamaktadır . Ö zellikle bu saptama, bu göre ­ vin gelişmesinin ilkel devrelerinde yerine getirilmesinin ne denli güç olduğunu çok açık biçimde göstermektedir . Bura­ da bize doğal olarak kazanılmış olan bilgiler yol gösterici­ lik yapacaktır ; özellikle yı;ı.pmamız gereken, ayrım bilinci­ nin henüz tümüyle eksik olduğu noktada nesnel, de facto (fiilen) gerçekleştirilen (ya da gerçekleştirilmesine başla­ nan) ayırımları algılamaktır . Bu arada çok kısa da olsa, da­ ha önce belirtilen bir noktaya atıf yapma zorunluluğu var­ dır : Toplumsal yaşamın doğurduğu bilimsel ve sanatsal il­ ke karışımlarında, en azından ka:vramsal düzeyde ayırma işlemini yapmak, sanatla büyünün ya da dinin birlikte ge­ lişme olgularında aynı işlemi gerçekleştirmekten çok da­ ha kolaydı r . Çünkü birinci durumda, daha önce gösterildiği gibi , gerçekliğin yansıtılmasının insanbiçimci ve insanbiçim­ cilikten uzaklaştırıcı türleri karşı karşıyadır ; ikinci durum­ da ise insanbiçimcileştirmenin özel türleri söz konusudur . Gerçi bu türler son çözümlemedeki ilkeleri açısından bir­ birine karşıttır , ancak uygulamada binlerce yıl boyunca bir­ birine karışmış olarak kalmıştır . Bunların giderek birbirin­ den ayrılması, yalnızca ağır yürüyen, çelişkilerle dolu. den­ gesiz bir süreç değil, aynı zamanda sanat açısından sorun­ lar ve iç bunalımlar doğurarak ilerleyen bir süreçtir . Giriş niteliğindeki bu sözlerden, sanatın başlangıçtaki ayrımlaşmamış insan uygulamasından çözülüş sürecinin fel­ sefe alanındaki çözümlemesine geçmezden önce, bir nokta­ ya daha değinmek istiyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gi­ bi, örnek olarak yalnızca sözle anlatım biçimlerini verdik ve bunu yaparken estetiğin tüm alanının çerçevesini biraz olsun çizememiş olduğumuzu iyi bil iyorduk. Ancak bu yapay biçimde daraltılmış alanda bile estetikçilerin çoğunluğun.un dolaysız ilkesinin, yani estetiğin özünü başlangıçtan bu ya­ na değişime uğramamış bir bütünsel olarak alma ilkesinin, sanatın doğumunun ve özünün felsefe açısından anlaşılma-

165


sını n e denli engellediği belirginleşmektedir. Bu bağlam iÇer­ sinde güzel sanatları, müziği ve mimariyi düşündüğümüz zaman engelin büyüklüğü daha açık ortaya çıkar . Bu tür düşünceleri dile getirmekle asla estetiğin ilke olarak bütünselliğini yadsımayı amaçlamıyoruz. Tersine, göz­ lemlerimizin kesin sonucunun ereği, bu bütünselliği, insan­ oğlunun «başlangıçtan bu yana» estetik yetenek taşıdığı yo­ lundaki tarihsel olmayan, ön8ıel (a priori) görüşten daha gü­ · venilir temellere oturtmaktır. Sözünü ettiğimiz görüş , doğal olarak estetik alanındaki tüm idealist anlayışlarda egemen olmak zorundadır . · İ dealizmin her türlüsü, zorunlu olarak ve eleştirel gözlemden uzak kalarak insanoğlunun o evre­ deki bilinç konumundan yola çıkar, bu konumu «sonrasız» bir konum olarak saptar. Bu konumun gerçek ve tarihsel oluşumunu yadsımasa bile, bu yolla gerçekleştirilen tarihsel gelişme kurgusu, yalnızca yüzeysel nitelik taşıyabilen bir gelişmedir. B ir yandan böyle bir gelişme, yalnızca dış gö­ rünüş açısından vardır : Tarihsel süreç , en iyi olasılıkla� ön" sel (a priori) olarak bilinç çözümlenmesinde saptanmışı, de­ neysel alanda «gerçekleştirmeye» yarar ; bu süreç, önsel tüm­ dengelim karşısında yüzeysel ve raslantısal niteliktedir. Ö z­ nel idealizm -terminolojisi nasıl olursa olsun-, varlık (Se­ in) ve geçerlilik (Geltung) karşıolumundan yola çıktığından, bu kavramları varlığa uygun düşen bir tarihsel gelişmeden soyutlamış olarak ele aldığından, her ikisi arasında geçer­ liliğin içerdiği kurucu ve değiştirici anlamda bir karşılıklı etkileme ilişkisi kurulamaz. Ö te yandan, nesnel idealizm de -He.g el' de olduğu gibi, tarihsel oluşu, insanın insan oluşunu yöntembilimin odak noktası yapsa bile-, bilimin ve sanatın gözlemlenmesinde tamamlanmış insan kavramından (bugün­ kü anlamda ya da en azından artık toplumsal-tarihsel olmuş insan anlamıncia) yola çıkmak zorundadır. Gerçi Hegel, sem­ bolik dönem diye adlandırdığı dönemi kısmen . sanatın asıl gelişmesinin prologu olarak kullanmıştır. Ama burada da daha 166


sonra gelişmesini tamamlayacak olan sanatın tüm kategorileri örtük (implizite, zımni) biçimde varsayılmıştır, gelişme yal­ nızca bu kategorilerin b elirtil.deşmesidir ( expfüit, sarih) ; başka de y i ş le söz konusu olan -özellikle Hegel'in genel di­ yalektik geliş me kavramına gfüe-, salt görünüşte var olan, önemli ve nitel bir yenilik getiremeyecek bir devinimdir . Mekanik materyalizm o denli tarihsellikten uzak bir insan kavramı kullanmaktadır ki, bu tür bir materyalizm içersin­ de g en<= s i s ' in ( oluş'un) bu tür sorunlarının belirmesi olanak­ sızlaşmaktadır . b arwin'de olduğu gibi, tamamlanmış estetik kategorilerin yüksek gelişme düzeyindeki hayvanlarda varlı­ ğının onaylanması, böylece de insanoğlu açısından insan -0lmasmdan önceki geçmişinin kalıtımına dönüştürülmesi de bu du r umd a bir değişiklik yaratmamaktadır. Bu dogma, da­ ha önce belirttiğimiz gibi, bugüne değin uzanan estetik dü­ ş ünced e o denli kökleşmiştir k i , biraz ilerde göreceğimiz gibi, özellikle Marksizm'in bu d o gm a da n kopuşu gerçekleş­ tirmesine karşın, bir Franz Mehring bile «b ilimsel bir este­ tiğin ilk k oşulu» olarak : <�anatın, insanlığın başlangıçtan beraberinde g etird iğ i ve insana ö zgü bir yeti (Vermögen, meleke) olduğunun kanıtlanması»nı göstermektedir . (9) Meh " ring 'in bunu yaparken Kant'a atıfta bulunması da hiç kuş ­ kusuz bir raslantı dıe ğildir . İnsanın insan olma sürecinin bilinmemesi ve bununla ilgili olarak en eski zamanların, insanlığın gelişmesinin baş­ langıçlarının bir <<Altın Çağ» sayılması, uzun süre bu tür görüşlerin nedenini oluşturmuştur . Bu tür __.:birbirinden fark­ lı, dahası birbirine karşıt- görüşlerin topl u m s al temelleri­ ni araştırmanın yeri burası değildir. Bizim için birinci de­ I'ece de önem taşıyan nokta, çoğunlukla kapitalist toplumla­ rın sanata düşman özyapısına karşı bir direniş olarak ortı

F. Meh ring : Gesammelte Schriften und Aufsaetze (Topl u Yaz ı l a r

ve Makaleler},

Berl>i n

1 929,

Band (ci l t} i l . ,

s.

260.

167


taya çıkan ve bu nedenle insanlığın başlangıçlarında este­ tiğin «Altın Çağ» ını var sayan görüşleri incelemektir . Bu çağın sona erişinden sonra doğan uygarlığın şimdiki zama­ na karşı ödevi, bir zamanlar kendiliğinden ve bilinçsiz ola­ rak gelişen ilkeleri bilinçli biçimde gerçekleştirmektir . Du­ rumu göstermek için Hamann'm Aesthetica in nuce ' sindeki ünlü özdeyişlerine dayanmamız yeterlidir : «Şiir, insan türü­ nün ana dilidir ; tıpkı bahçe bakımının tarladan, resim sa­ natının yazıdan , şarkının konuşmadan, değişmecenin (me­ caz'ın) çıkarımdan (istidlal'den) , mal değiŞmenin ticaretten daha eski olması gibi. En e ski atalarımızın dinginliği, derin bir uykuydu ; devinimleri ise danstı . Haftanın yedi günü boyun­ ca düşünceye dalmanın ya da şaşkınlığın suskunluğu içer­ sinde oturur ve ağızlarını yalnızca özdeyişler için açarlar­ dı.» ( 10) Hamann 'ın kendi kendisini nasıl ya,nılgıya sür ukle­ diğini kanıtlamak güç değildir . Bahçe bakımının tarladan daha eski olduğu doğru olsa bile, sözü edilen bahçe bakı­ mından anlaşılan , yalnızca toprağa bakmanın çeşitli biçim­ leridir ve bunun estetik anlamda bir bahçe ile ilgisi yoktur . Hamann'ın resim sanatı diye adlandırdığı (hiyeroglifler, vb. ) , düşüncelerin resim yoluyla dile getirHmesi ve büyüye i1işkin imlıer bütünüdür , dolayısıyla daha sonraki resim sanatının atası olmaktan çok uzaktır. Belli benzeşimler dilde ve dü­ şüncede resim gibi görünürse de , bunlar içlerinde değişme­ ce ve çıkarımların tohumlarını taşır , ama hiç bir zaman «mantık-öncesi>> estetik bir dönemin egemen anlatım biçimi olarak «Şiir»i sergilemez . İlkel dillerin (bu dillerin tümünü yalnızca daha geli�miş bir düzeyde tanımış olmamıza kar­ şın) görünüşte kendiliğinden değişmecelere dayanması ko­ nusunu daha önce ele almıştık . Bu dillerde i n sanlığın şiir­ sel bir anadili niteliğini görmek, canlı ve renkli deyimı o Hamann , Saemtl iche Werke (Tüm Yap ı t l arı ) , Viyana 1 950, Band (ci lt) i l . , s . 1 97.

168


ler karşısında sonradan duyduğumuz şaşkınlığı eski sözcük­ lerle yan sıtmakt an başka bir şey değHdir ; bu sözcükler de özleri açısından daha sonrakiler gibi soyutlayıcı niteliktedir , ancak gerçekten g.enelleştirici bir sentez oluşturma yetene­

ğinden yoksundur . Eski halk şarkılarının, karşısında haklı bir hayranlık duyduğumuz, örnek saydığ1mız yalın güzelliğinin kaynağı, çok daha gelişmiş bir evrededir ; bu evrede tümce ,

bağlam -kavramsal genelleştirme açısından gelişmenin do­ ruğuna v a rmı ş-, sözcüğe egemendir ve kapsamlı özyapısm­ d<.·m ötürü şiirs e l , renklemeli ( p it or e sk ) etkiler yaratır . Hamann ' ın açıklamalarında Vi co ' nun uzak yankıları al­

gılanır . ( 11 ) Ancak Vico , en eski zamanların estetik biçem­ lemesini

(üslüplaştırmasını)

çok daha eleştirel bir tutum­

O da insanlığın gelişme sürecindıe bir «şiirsel» çağdan söz eder ; görüşü , bir yandan bu çağın gerçek ilkel­

la yapar .

liğini , daha sonraki evrelere oranla ayrımlaşmamışlığını ger­ çekçi biçimde saptamak ve öte yandan duyarlıklı biçimde

d il e getirilmiş bu ilkelliği gıelişmiş şür ve sanatla özdeşleş­ tirmek arasında sallanır . Filozofların ve dilbilimcilerin ger­ çek «ilk insam>dan, yani «duyarlıktan yoksun, aptal ve kor­ kunç bir yaratık»tan yola çıkmalarım isteyen Vico, ilkel Antik Çağ ile bir karşılaştırma olanağı sağlamak için Kı­ zılderilileri anlatan gezi yazılarıyla , Tacitus'un eski Cermen­ , ler üzerine anlattıklarını örnek gösterir . ( 1:ı) Bütün bu ça­ balar , in san kültürünün çıkış noktasının gerçeğe uygun bi­ çimde kavranma·sına ilişkin çok ciddi girişimler içermekte­ dir . Vico, daha sonraki eylem biçimlerinin başlangıç döne­ minde yalnızca toplum olarak var olduğunu , ama var olduıı

Vico'nun

g ö rü ş leri ö rneğ in

İ n g i l iz esk i çağ araşt ı rmaları

ara­

c ı l ığ ı ile Haman n 'a u l aş m ı ş o l ab i l i r. Ancak b i l d i ğ i m kadarıyl a Vico

ile Hamann aras ı n d a bi r bağ l a m , d i l b i l i msel aç ı dan kanıtlanamamak­ tad ı r . ı2 G. Vi c o : Die neue Wissenschaft (Yen i Bilim) , Münih 1 924, s . 1 51 v . d .

169


ğunu da saptamıştır . Söylenenlerin ışığında Vico'nun en es­ ki z amanlara ilişkin görüşü şöyle biçimlenir : <<Böylece şiir­ .sel bilgeliği kaba bir metafiziğin düzeyine döndürmek zo­ runluluğu ile kar ş ı karşıyayız ; gelişme, bir gövdede n çıkar­ casına bu düzeyden başlamış, bir dalda mantık, ahlak, eko­ nomi ve politika oluşmuştur ; bunların tümü şiirsel türde­ dir. Bir başka dalda yine şiirsel nitelik taşıyan fizik olu ş­ muştur ; fizik , e vr enbillmin ve g ökbilimin anasıdır.»( 13) An­ cak insan çabasının gelişme diyalektiğini, ö znelliğin yapı de­ ğişikliğinden türetmek zorunda oluşu, Vico için aşılmaz bir e ngel olarak kalmaktadır . Bu yüzden daha sonraki çağla­ rın soyut ve anlığa d ayan an tepkiler i ile «düşünceden yok­ sun , b u na karşılık çok güçlü duyulara ve düşlem gücüne sahip» ( 14) ilk insanların tepkil'eri arasında aşırı vurgulanmış bir karşıtlık. ortaya çıkmaktadır. Bir noktayı - ��ılıkla sap­ tama olanağı vardır : Te me li ni bu salt öznellikte bulan kar­ şıtlık, ilkel konumun idealize e dilmesi sonucunu doğurma k­ tadır . Ancak Vico hiç bir zaman -ki b unu , kendisinin hak­ kını yememek için açıklamak gerekir- bu kur amı , daha sonra örneğin Hamann'ın yapacağı gibi, tutarlı biçimde so· nuna değin gö tür mek için direnmez. Vico'da insanlığın kül­ tür tarihini dönemlere ayırma amacıyla dahiyane bir dü­ şünce olarak bel i r g inleş e n nokta, Hamann'da bir mitleştir· menin, öznel yöntemin düzeyine iner. Sokrates Düşünce;eri'n­ de durum bö yle dir : «Ama belki de tarih dediğimizin tümü, bu f ilozofun ( Bolingbr oke , y . n .) ileri sürdüğünden daha faz­ la bir şeydir , doğa gibi müıhri.i.rlü bir kitabı, saklı bir belge­ yi, bir bilmeceyi andırır ; ve aklımızdan başkaca bir ara ç kullanılma dıkça bir çözüm elde etmek olanaksızdır .»( 1 5) Çok sayıda filozofta e st etiğin <<İnsanlığın en baştan sahip oldu13

G. V i c o : a.g .y.,

s.

1 48 .

1 4 G . V i c o : a.g.y., s . 1 5 1 . ıs Haman n : a.g.y., s. 65 .

170


ğu bir yeti» olarak açıklanmasını bilinçli biçimde mitleşti­ ren bir düşünceyi içermemesi, savın tümünün nesnel açı­ dan bir mit olmasını değiştirmez . Burada gerçeğe doğru önemli bir dönüşün yapılmasını ancak çalışmanın insanı insanlaşmaya götüren bir araç ola­ bileceğinin anlaşılması sağlayabilir . Bilindiği gibi bu görü­ şü ilk kez Hegel, <<Ruhun Görüngübilimi» adlı yapıtında sa­ vunmuştur . ( 16) Ancak bu görüş Hegel'de, idealist nitelikte­ ki sınırlardan ötürü tüm verimliliğini sergileyemez . Hegel' in bu kuramım «Ruhun Görüngübilimi» ni büyük kılan öğe­ lerden biri sayan Marx, şöyle der : «IIe gel'in bildiği ve ta­ nıdığı tek çalışma, soyut tinsel nitelikteki çalışmadır .» ( 17) Hegel 'in bu sorunlar bütünseli içersindeki tüm saptırmala­ rının kaynağı olarak , bakış açısının içerdiği idealist nitelik­ teki ön yarr gılar gösterilebilir . İ nsanın edimlerinin doğuşu , eğitilmesi ve gelişmesi, ancak çalışmanın gelişmesi, çevre üzerinde egemenHk kurulması ve insanın değişime uğrama­ sıyla karşılıklı bir ilişki kurulduğu takdirde , böyle bir bağ­ lam içersinde anlaşılabilir . Bu durumda burada yalnızca Marx'ın bugüne değin insanlaşmaya, insanın insancıl açı­ dan daha yüksek bir düzeye ulaşmasına ilişkin olan bu gö­ rüşü estetik açısından da belirgin biçimde vurguladığına dik­ kati çekmek yeterlidir . Marx, örneğin müzik konusunda şu _ açıklamaları yapar : «Ö te yandan, öznel açıdan bakarsak : İ nsanın müzikal duyusunu i1k önce ancak müzik uyandırır ; müzikal olmayan kulak için en güzel müziğin bile bir an­ lamı yoktur; müzik, bö yle bir kulak için nesne değildir . ·Çünkü benim nesnem, ancak benim öz güçlerimden birinin 1

16

B u kon uda şu kitab ı m a bak. : Der junge Hegel und die Probleme der kapltallstlschen Gesellschaft ( G e n ç Heg el ve Kapita l i st Topl u m u n Soru n l a rı ) , Berlin 1 954, s. 389 v . d . Werke Band 8 , Neuwied-Ber­ -

lin

1 967, 11

s.

420 v.d .

M a rx : ökonomisch-philosophische Manuskripte (Ekonomi-Felsefe

Yazı l arı ) , M EGA 1 . 3,

3, s.

1 57;

M EW

EB I, 574.

171


onaylanması, vurgulanması olabilir ; başka deyişle nasıl be­ nim öz gücüm öznel bir yetenek olarak kendinde n itelik ta­ şıyorsa, benim nesnem de ancak o şekilde benim için ola­ bilir . Çünkü bir nesnenin taşıdığı anlam benim için (ona _ uyan biır duyu için anlam taşır) benim duyumun sınırlarıy­ la sınırlıdır . Bundan ötürü toplumsal insanın duyuları, top­ lumsal olmayan insanınkinden başka olan duyulardır ; ancak insanın özünün somut biçimde gelişen zenginliği ile öznel insancıl duyarlılığın zenginliği, müzikal bir kulak, biçimin güzelliğini gören bir göz , kısaca:s'ı. ancak insancıl tad alma­ ları algılayabilen duyular, duyu olabilir ; kısmen henüz geliş­ tirilen, kısmen de henüz üretilen bu duyular, insanın öz g ü çl eri olarak belirginleşir . Çünkü yalnızca beş duyu değil, ama pratik duyular, tinsel duyular (irade , sevgi, vb . ) tek sözcükle insancıl duyu , duyuların insancıllığı ancak nesne sinin varlığıyla, insancıliaşmış doğayla oluşur. Beş duyu­ nun oluşması, bu!?ifuıe kadarki d ünya tarihinin tümünün bir­ verimidir. Pratik gereksinimlerin çerçevesi içe.rsinde kal­ mış olan · duyunun yalnızca çok sınırlı bir anlamı vardır. Aç k almı ş insan için yemek, alışılmış biç imiyle değil , soyut içe­ riği ile vardır ; bu yemek , en çiğ biçimiyle de var olabilir ve bu yemek yeme eyleminin, hayvansa l yemek yeme eyle­ minden ne bakımdan ayrıldığını söyleyebilme olanağı bulun­ maz. . . Demek ki, gerek kuramsal, gerekse kılgısal açıdan insanın özünün somutlaştırılması, hem insanın duyularını insancıl kılmak için, hem de insancıl ve doğal zenginliğin: tümüne uygun düşen insancıl duyuyu yaratmak için gerekli­ dir . » ( 18) ­

.

Marx'ın açıklamalarını bu denli ayrınıtılı vermiş olma­ mızın nedeni, bu açıklamaların şu anda üzerinde durduğu­ muz sorun karşısında, insan duyul arının ve düşünce eylem­ lerinin toplumsal-taırihsel gelişmesi sorunu k arşısında yan18

172

Marx : a.g.y.,

s.

1 20,

M EW EB

1, 541 v.d.


1ış anlamaya olanak tanımayacak açıklıkta bir tutum ser­ gilemesi, böylece de insanın «başlangıçtan», «sonrasıZ>> , vb . sa­ nat duyusu taşıdığını savunan tüm görüşlerin açıkça karşısın­ da yer almasıdır. Bu açıklamalar, bütün bu yeteneklerin ve onlara uyan nesnelerin ancak ağır ağır , tarihsel bir gelişme­ . nin akışı içersinde oluştuğunu göstermektedir . Bilimsel yan­ sıtmaya göre çok önemli bir fark niteliğini taşıyan bir nok­ tanın burada özellikle vurgulanması gerekir : Yalnız duyar­ lılık değil, ama o duyarlılığın nesneleri de tarihsel gelişi­ min ürünüdür. Doğanın nesnelerinin varliğı kendinde nite­ liktedir, insan bilincinden , insanın toplumsal gelişmesinden bağımsızdır. Ancak . bu son türe giren nesnelerin bilinci bi­ çimleyip değiştiren eylemi, bu nesnelerin saptanması, bi­ limsel yansıtmada kendinde var olan nesnelerden bizim için var olan nesnelere dönüştürıülebilmesi için zorunludur . Mü­ zik, mimarlık , vb. ise -yine nıesnel olarak- anc$ bu sü­ recin akışı içersinde oluşur. Bunlarla üreten ve algılayan bilinç arasındaki karşılıklı bağıntı, yalnızca kendinde var olanın bizim için var olmasını gerçekle§tirmeyi amaçlayan ilişkiden farklı olmalıdır . Bi z burada önceden şu noktayı belirtebiliriz : Nesnellik ile öznellik arasındaki karşılıklı b a­ ğıntılar, sanat yapıtlarının somut özünün kapsamı içersin­ dedir . Önemli olan, X ya da Y üzerindeki etki değil, şu ya da bu biçimde etkileyen sanat yapıtının somut yapısı­ dır. Öncesiz hi ç bir nesnenin var olamayacağı savı, insan yaşamının öteki tüm alanları açısından felsefi idealizm ni­ teliğini taşıyabilir ; estetik alanında ise bu alanın özgül so-. mutluğunun bir niteliğidir. (Yontu için işlenen mermer blo­ ku, bir parça mermer olarak işlenmesinden önce olduğu gibi sonradan da , doğadaki ya da toplumdaki her nesne gi­ bi, tüm b ilinç l erd e n bağımsız olarak var olur. Değindiğimiz ve sonradan daha ayrıntılı inceleyeceğimiz özne-nesne bağın­ tısı, ancak yontuculuk çalışmasıyla ve yalnızca bu çalışma açısından kurulur . )

173


Marx'ın verdiğimiz açıklamaları, estetik alanın özellik­ le bu özgül somutluğunu aydınlat.makta, bu alan ile estetik bir öznelliğin oluşması arasındaki karşılıklı bağıntıyı ·sergi­ le mektedir . Burjuva tarihselciliği en çok insan anlağının (zeka' sının) tarihsel bir gelişimini tanır ; Marx ise özellikle beş duyumuzun gelişmesinin, dünya tarihinin bugüne değin uzanan gelişmesinin sonucu olduğunu önemle vurgular . Bu gelişme doğal olarak -bu , Marx'ın gözl emlerinin temeli ola­ rak açık seçik ortadadır- sanat için bir duyarlığın gelişme­ sinden çok daha ötede bir şeydir . Ö zellikle yemek yeme ör­ neği, ortada önce temel yaşam belirtilerinin söz konusu ol­ duğunu gösterir . Bunların gerek nesnel , g er ek se öznel açı­ d an daha yüksek bir düzeye doğru ilerlemeleri de yine ça­ lışmanın gelişmesinin ürünüdür . Ama bu, düz · çizgiyi izleyen bir süreç değildir : Marx'ın örnekleri , üretim ilişkileri nin, toplumsal işbölümünün yüksek düzeylerinde de nasıl nesne­ lerle d o ğru öznel bağıntılar kurulması açısından engel ola­ bileceğini göstermektedir . Demek ki sanatın oluşma tarihi, .gerek üretici duyunun , gerekse sanatsal duyarlılığın oluşma tarihi ancak bu çerçeve içersinde, başka deyişle beş du­ yunun dünya tarthi içersindeki gelişmesinin belirlediği çer­ çeve içersinde ele alınabilir . Böyle bir tutum izlendiğinde ise estetik ilkenin tümü, insanlığın toplumsal-tarihsel geliş­ mesinin bir sonucu olmaktadır . Bütün bunlardan insanlığın sanata ilişkin bir yetiyi baş­ langıçtan taşımasının söz k onus u olamayacağı ortaya çık­ maktadır . İ nsanoğlunun öteki tüm · yetenekleri gibi, bu ye­ ti de tarihin akışı içersinde zamanla oluşmuştur . Şimdi , ya­ ni uzun bir kültıürel gelişme süreci geride bırakıldıktan sonra, bu yetiyi insanın insanbilimsel çerçevesinin dışında düşüneb ilmek olanaksızdır. Ancak felsefe alanındaki ide­ alizmden ayrılış , şu noktada da belirginleşir : İnsanın bugün artık çok doğal sayılan nitelikleri soYut, tarihsel-üstü özel­ liklermiş gibi şişirilmektedir .

174


Demek ki Marx'ın açıklamalarının bize verdiği ders, yal­ nızca sanatın, sanatsal duyarlılığın, vb . köktenci tarihselli­ ğini anlatmanın çok ötesindedir. Marx, insan duyuları ile­ bu duyuların nesneleri arasındaki karşılı�lı bağıntıyı işler­ ken şu noktaya dikkati çekmeyi de unutmaz : Kendi arala­ rında nitel açıdan birbirinden farklı olan duyuların nesne­ , ler dünyasıyla bağıntıları da nitel açıdan farklı (ve bu ne­ denle karşılılkı bağıntı niteliğinde ) olmak zorundadır . Marx, şöyle der : <<Göze göre bir nesne, ku"iağa göre olduğundan farklıdır, ve gözün nesnesi , kulağınkinden farklı bir nesne­ dir .»·( 1 9 ) Olgunun kendisini kimse yadsımayacaktır. Ancak bundan gerekli olan sonuçları da çıııt:armak gerekir . Bu so­ nuçlar , sanatın doğuş noktalarının ve kaynaklarının zorunlu olarak farklı olması gerektiği s orununun çevresinde yoğun­ laşır . Felsefi idealizm, burada da e stetiğin tüm bağlamla­ rını alt-üst .etmektedir . Sözü edilen idealizme göre «özgün» (önsel, a priori) estetik ilke, kavramsal açıdan bir sanatlar dizgesi bi�minde ayrımlaşacak ve dizgeleşecektir ; gerçek­ te ise nitel açıdan birbirinden farklı bağıntılardan değişik sanatsal eylemler, somutluklar , duyarlılıklar , vb . doğar . Bu bağıntılara bir yandan kendi içinde birlik oluşturan nesnel bir gerçeklik, öte yandan da nitel açıdan farklı duyarlılık organları ve bunların toplumsal-tarihsel gelişmesi temel olur . Bağıntılardan doğanların, daha sonra gerek nesnel gerçekli­ ğin birlik halinde oluşundan ötürü, gerekse kendi toplumsal temelleri , işlevleri , vb . yüzünden tarihsel açıdan önemli or­ tak ilkelerinin .genel estetik ilkeler sayılmasını sağlayacak denli kesişmeleri, bu olguda bir değişiklik yaratmaz. Yukar­ da tanımlanan olgulardan yola çıkmazsak, sanatın genesis'i­ nin {oluşunun) felsefe açısmdan anlaşılabilirliği sorunu kar­ şısında çaresiz kalırız . B u sorun zaman zaman idealist sanat felsefesinde de ıs

Marx : a.g.y.,

s.

1 1 9;

M EW

EB

1 , 541 .


odaya çıkmıştır ; ne var ki, diy alektik bir sorunun metafi­ zik düzeye çekilerek gerçekliğinden uzaklaştırılması yolun. daki tutum kendini burada da belli etmiştir . Bir süre Alman estetik bilimi alanında çok etkili olan Konrad Fiedler, Über ,den Ursprung der künstlerischen Taetigkeit (Sanat Çalışma­ sının Kaynağı) adlı başyapıtının girişinde şöyle der : «:Ge­ nel bir sanat değil, ama çeşitli sanatlar vardır . Bundan ötürü sanatsal yetinin kaynağı sorusu da yalnızca belli bir sanatın kendi alanı içersinde ortaya atılabilir .» ( 2° ) Fied­ ler, güzel sanaıtlarm temeli olarak görselliği, gerçekliğin başka duyularla ve düşünce, duyum, vb. yoluyla yansıtıl­ masından elden geldiğince kesin çizgilerle ayırmayı ve gü­ zel sanatlar için tecrit edilmiş bir salt görünürlük dünyası bulmayı amaçlar . Bu ayırma ve tecrit , ghıi;şimi özellikle do­ kunma duyusu için yapılır . Fiedlıer, bu tür iletişimlıerle in­ sanın bilincine getirilebilecek her şeyin bir yana atılma.sı­ nı ister . Bu tecrit etmenin insan tarafından gerçekleştiril­ mesine ilişkin olarak ta şöyle der : <<İnsan gerçeklik diye adlandırmaya alıştığı şey karşısında çok değişik bir konu m­ dadır ; cisimsel (21) anlamda sert olan her şey, görülebilir bir şey olmadığı için uzağındadır ve insanın gerçeklik bi­ lincini biçimleyebileceği ook malzeme, gözüne borçlu oldu­ ğu ışık ve renk duyumlarıdır. Görünürdeki dünyanın uçsuz bucaksız imparatorluğu insanın karşısında içeriği açısından en ince, aynı zamanda da cisimsel olmaktan en uzak bir ku­ maş gibi, biçimleri açısından bireyin o kumaşı dokuduğu oluşumların kalııbında sergilenir .»ı ( 22 ) Burada ilk olarak Fiedler'in 20

1 9 1 3, 21

nesne 22

176

aoktadaki öznelciliğini

F. F i ed l er: Schriften ü ber Kunst ( S a n at Band

C is i m ,

( c i lt)

!,

s.

üzerine Yazıl ar),

Münih

185.

burada b i l inçten tYcığ ı ms ı z kullanı l m ı ştı r. (Ç.N.)

an l a m ı n d a

K. F iedler: a.g.y., 255 v . d .

ol arak

uzayda

yer

kapl ayan


görmekteyiz : Böylece oluşan görsel resim, duyuların yan­ sıttığı nesnel gerçekliğin özne tarafından gerçekleştirilen bir işlemesi, sentezi, vb . değil, ama Kant'ın bilgi kuramının ruhuna uygun olarak, öznenin «salt» eyleminin bir ürünü­ dür . İkinci olarak gördüğümüz tıokta ise , görsel yansıtma­ nın Fi'edler'in salt (arınmış) görsellik diye anladığına indir­ gendiğidir. Son nokta bakımından Fiedler'in uç noktadaki diy alektiğe karşı bakış açısını ortaya koymak için, daha ön­ ce duyular arasında -çalışmayla gerçekleşen- işbölümü­ ne ilişkin eski açıklamalarımızı anımsatmak yeterlidir. Çün­ kü görsellik ve dokunma duyusu, yalnızca Kant öncesi ve Kant doğrultusunda «Ussal ruhbilim» ile birbirinden meta­ fizik olarak ayrılmıştır . Bu açıdan çalışmanın önemi -daha henüz estetik nitelik taşımayan günlük bir düzeyde- gö­ zün dokunma duyusunun işlevlerini geniş ölçüde üstlenme­ sinde belirginleşir. Böylece ağırlık, maddesellik, vb. gibi nitelikler görs·el olarak algılanmakta, gerçekliğin yansıtıl­ masının görsel türünün öğelerine dönüşmektedir. Sanat ey­ leminin, çalışma içersinde oluşan bu eğilimleri' nitel açıdan artırdığı ve geliştirdiği, kendiliğinden anlaşılabilecek bir durumdur. Sanatsal görüşün ve sanatsal biçimlemenin evren­ sel karakteri bu yolla doğar ; Fiedler ise güzel sanatların so­ mut ve düşünsel yoksullaşmasının bayraktarı olmuştur. Çün­ kü sınırları çok kesin biçimde çekmekte, <<Yalnızca yaklaşık olarak» sanatsal olanın, salt görsel nitelikteki görü bi­ çimini (Anschauungsart : olgunun özünü sezme) yaşayabil­ mek için «genel ve g1eniş kapsamlı olanın tü.m bilincinden vazgeçmemizi» ( 23 ) istemektedir . Diyalektik materyalist görüş , estetiğin gerçek görüngü­ sünü oluşu ve özü içersinde doğru kavrayabilmek için her ilki metafizik uçtan uzaklaşmak zorundadır ; başka deyişle hem tüm sanatların başlangıçta tek bir kaynaktan, insanın 23

K. Fied l e r : a.g.y., s. 307, ayn ı za man da bak .

s.

361

v.d.

177/12


«Özünden» doğduğu yolundaki önsei (a priori) görüşü,

hem

de bu sanatları ke s in çizgilerle biıibirinden ayıran görüşü bir yan a bırakmalıdır . Sanatın genesis'ini felsefe açısın­ dan ele alırken birçok gerçek kaynağın var lığından yola ç ıka rsa k ve bu çe şitl ilik içersinde estetiğin bütıünselliğini toplumsal-tarihsel g e liş m en in bir sonucu s a yars a k , o zaman tümüyle farklı biv görüşe varırız. Bu görüş , gerek estetiğin birliği, gerekse tek te:k sanatların (ve bu sanatların alanı içer sind e türlerin) ayrımlaşması ve bağımsızlığı bakımın­ dan idealist felsefeden çok farklıdır . Öze llikl e birlik sorunu üzerinde duracak olursak, her türlü önsel ilkeyi karar lı bir tutumla yadsıdığımızı daha önce belirtmiştik. Engels, diyalektik materyali�min bu te­ mel ilkesini doğru olarak be lirtir : «Dünyanın irdelenmesine ilişkıin genel sonuçlar , bu irdelemenin sonunda ortay a çıkar ; demek ki bunlar ilkeler, ç ıkış nokt aları değil , sonuçlar­ dır.» (24) Bizim üzerinde durduğumuz durumda bu ilke daha yo­ ğun biçimde geçerlidir . Çünkü Engels , v er diğimiz alıntıda özellikle doğa bilimlerinıin genel sorunlarını düşünmektedir ; insan bilincinin bulup çıkaracağı ilkeler , daha düşünce bu ilkelerin bağlamlarını, bfrliğini, vb. yansıtacak , yorumlaya­ cak, dizgeleştirecek düzey e gelmezden çok önce va rd ı ve et­ kindi . Üzerinde durduğ u m u z şıkta, i lke n in sonradanlığı yal­ nız bizim için var oluşu aç ısın d an değil, kendindeliği açı­ sından da söz konu s u dur İ lkenin estetik alanda birliği za­ man ıiçer,sinde, toplu msaHadh s el olarak ger çekleş ebilir ; başka deyişle bir liğin oluşan çeşitli evrelerine uygun olarak, an c ak sonradan bir ilke niteliğini alabilir . Bu olgunun kendisi, içeriğe ilişkin bazı sorunlara dik­ k ati çekmektedir . Duyular , duyar lılıklar, vb. her ne kadar birbirlerıine karşı ayrışık (heterojen) görünürlerse de ve dolaysızlıkları içersinde böyle iseler de , Kant'ın v e Fiıed.

24 178

Engel s : Anti-Dühring, s. 394 ; 1

M EW

20, 574 .


ler gibi Kant' çıların tasarımladıkları biçimde birbirinden çok kesin ayrılamaz. Bunlar, her zaman hemcinsleriyle bir­ likte bir toplum içersinde yaşayan, en temel yaşam açıkla­ maları bu toplum içersinde gerçekleş.en, bu nedenle de hem­ cinsleriyle toplumsal öğeleri ve eğilimleri paylaşmak zo­ runda olan bir günlük insanın duyuları, . vb . dır . Duyular arasındaki işbölümü, çalışmanın bu işbölümüyle kolaylaş­ ması ve eksik yanlarından kurtulması, giderek ayrımla­ şan bu işbirliğinin aracılığıyla her duyunun ötekileriyle kurduğu karşılıklı bağıntı, bu denli karma Şık nitelikteki iş­

birl:ikller.iyle insanların iç ve dış dünyaları üzerinde giderek daha çok egemenlik kurulması, bunların bir sonucu olarak dünya görüşünün derinleşmesi ve geniş boyutlara ulaşma­ sı- bütün bu etkenler- bir

yandan

çeşitlıi. sanatların doğma­

sı ve gelişmesi için gerekli nesnel ve ruhsal koşulları sağ­ lar, öte yandan da, sanatlar doğar doğmaz, her birinin ala­ nında bir eğilimi, başka deyişle gerek kendi içkin ( imma­ nent, mündemiç) niteliklerini giderek daha kendine özgü bi­ çimde geliştirmek, gerekse bu sanatlara --her birinin bağım­ sızlığı saklı kalarak- heıpsine ortak olanı, estetik ortamını giderek oluşturan bir evrenselliği , kapsama gücünü kazan� dırmak eğilimini gerçekleştirir . Her iki eğilimi çelişkili bir birlik, bir çelişkinin birliği bağlar : Bir toplum içer sinde etkin olan kendiliğinden birliği v e ayrımlaşmışlığı ;

günlük insanın bu insan, do­

ğaya ve topluma olan tepkilerini kendi öznelliği içersinde giderek daha enerjik biçimde inceltir ve uzmanlaştırır, ama bu biçimde uzmanlaştırılan iç işbölümünü, her zaman kendi kişiliğinin pağlamı içersine sokar . Böylece de kişiliğini da­

ha kapsamlı ve zengin kllar . Kendi �rüşümüzü tüm kuram­ lardan, insanın geliştirilmiş kişiliğini yalnızca ilkel evrele­

rin

bir belirtis� sayan, bu kişiliğin sürekli olarak ilerleyen işbölümünden ötürü tehlikeye girdiğine, dahası yıkıldığına ina nan kuramlardan kesin çizgilerle ayırabilmek için, bu ay-

179


rıntılı saptamayı yapmak gerekliydi. Özellikle kapitalist iş­ bölümünün çoğu kez aşırı ayrımlaştırmalarla (farklılaştır­ malarla) icişiliğin sakatlanmasına yol açtığı, hiç kuşkusuz bir gerçektir . Ancak ·-insan türünün gelişmesi ölçütüne gö­ re- bizim belirttiğimiz eğilimin varlığını kabul ettirdiğini, Marx ve Ricardo'nun açıklamalarına dayanarak başka bir yerde göstermiştik. Şimdiye değin yapı1mış olan açıkiamalar, henüz doğru­ dan doğruya sanatın kendisine ilişkin değildir. İnsanlığın ge­ lişme tarihi içersinde bu görüngülerin tümü, estetik ilke kendi bağımsızlığını açığa vurmazdan çok önce ortaya çı­ kar. Daha önce açıklandığı gfüi, özgül estetik nitelikte olan , bir yandan bu eğilimin gelişmesinde nesnel ve öznel bir doruğu şart kioşar, ama öte yandan da burada belirtilen genel temelden ağır ağır, bağımsız toplumsal-insancıl bir anlatım biçimi olarak çözülür ; çünkü nesnel ve öznel ola­ rak tek tek her açl'klama içersinde, özgül estetik nit elik ta­ şıyanın -doğal olarak gör·ece biçimde, eğilimsel olarak-, bütünsel bir özyapısı, bütünselliğe doğru bir yönelimi var­ dır . Bu. tür eğilimlerin bidiğ·inin temeli, ancak varlıklarının özdekselliğinde (maddi oluşunda) , dayan:ağında (Substrat) yatabilir. Bu, doğal olarak, her türlü gerçek (yani yalnızca öznel bir uydurma niteliğini taşımayan ) ve her türlü birlik için en yüksek ve genel yasadır . Engels'in dünyanın birliği üzerine söylediği, (2") dünyanın kısımları için ve bu kısım­ ları insan bil'inci aracılığı ile yansıtmanın bütün biçimleri için de geçerlidir. Durum sanat için de böyledir . Sanat, günlük yaşamda gerçekliğin aşılmasının genel biçimlerinden, insan varlığının ve eyleminin maddi dayanağının «doğa ile metabolizması» (Marx) içersindeki toplum olmasıyla ayrı­ lır ; bu toplum -sonunda- açık biçimde ve nesnel bir bağ.

"" .Engel s :

180

Anti-Dülıring,

s.

48;

M EW

20,

41 .


lam

içersinde, '

günlük

insana

ğü özellikle vurgulanmalıdır.

yansıtılır.

«Sonunda»

sözcü-

Çünkü gerçekliğin sanat

yo-

luyla yeniden yaratılması, genellikle ve çoğunlukla belli bir toplumun

belli

bir zaman parçası içersindeki

kilerini dolaysız yansıtır ;

üretim iliş­

çok daha dolaysız olarak ise in­

sanlar arasında var olan ve kaynağını

bu üretim koşulla­

rında bulıan bağıntıları seııgiler. Toplum ile doğa arasındaki metabolizmanın yans1tılması, ancak bunların bir nedeni ola­ rak -yani sonunda- görünür. Bu metabolizmanın kapsamı ve

yoğunluğu arttığı ölçüde, sanat alanında doğanın yansıtıl­

ması belirginleşir. Bu yansıtma ibir başlangıç olmayıp, tam tersine bu metabolizmanın son derece gelişmiş bir evresi­ nin ürünüdür. Öte yandan toplum ile doğa arasındaki bolizmanın yansıtılması,

meta­

estetilk yansıtmanın gerçekten en

yeni nesnesidir. Bu metabolizma, tek tek her bireyin insan türüyle ve bu türün gelişmesiyle bağıntısını içerir. Bu ör­ tük içerik, sanatta belirtikleşir { sarihleşir) ve çoğu kez gizli olan

kendindelik,

plastik

bir

kendi içinliğe

(Fürsicıhsein)

dönüşür . Çalişma ile sanat arasındaki ayırım kavramsal açıdan gerekli ve olası kalmaktadır, ama bu ayının, nesnelleşme­ lerin bilinçle ilgili tepkeleırindıen değil, ancak nesnelleşme­ lerin kendisinden algılanabilir. Ayırıcı çizgi -ilkel başlan­ gıç

evresinde,

örneğin

takılarda,

aletlerin

süslenmesinde,

vb .- dolaysız yararlılığın bittiği yerden geçer. İnsanbiçim­ cilikteri arındırıcı yansıtmanın gelişmesi, hep daha uyumlu yararlılıklar getirirken ve böylece

çalışmanın dolaysız ya­

rarlılık etkisini yükseltirken, estetik öğeler çalışmanın edim­ sel

yararına hiç

bir katkısı olmayan bir

fazlalığı

temsil

eder. Yalnız bu durum bile estetik olanın çahşmadan. daha geç ortaya çıkışının nedenini açıklamaya yeterlidir. Estetik, yal­ nızca nesnel olarak tekniğin belli bir düzeye varmış sını şart koşmaz ;

olma­

bunun yanı sıra «fazlalığın» yaratılması

için gerekli boş zamanın, çalışmanın üretici güçlerinin artırıl­ masıyla sağlanmasını da gerektirir.

181


Sanat ile yakınlığı bulunan ilk ilkenin ortaya çıkışım -ki bu ortaya çıkış , estetik açıdan hiç bir şekilde aydınla­ . tılmış değildir- oluşumunda parasal yarar düşüncesinin hiç

rol oynıamadığı, ya da ancak belli ölçüde oynadığı bir ça­ l ı ş ma ürününün ortaya konulması olarak anlarsak, o zaman daha bu evrede hu ilkenin asla gerçekliğin insanıb içimcilik­ ten arındırıcı yansıtılması temeline dayanıamayacağı ortaya çık ar. En ilkel yarar etkisinin devindirdiği aracılıklar diz­ gesi bile amaçlarını daha etk in biçimde gerçekleştirebilc mek için insanla olan bağıntıyı erteler. Bu tür bir erteleme durumu burıada gerçekleşmemektedir . Bu sapıtamanın da do­ ğal olarak diyalektik anlaşılması gerekıir . Sanatsal eylem ' içersinde , yalnız mimarlık, plastik sanatlar ya da uygula­ malı sanatlar alanında değil , başka alanlarda da yalın ça­ lışmanın belli çizgileri ve bu yalınlaşmaya bağlı olarak nes­ nel gerç ekliğin araştırılması vardır ; sözünıü ettiğimiz erte­ leme, bu öğe etk!İ.n olduğu ö lçüde gerç�kleşir . Sanat yapıt­ larının öznel olarak yarıatılmasındaıki bu öğenin dışında,. ya­ rarlılık öğesi ibazı sanatların kesinlikle gerekli temelini oluş­ turur . Ö yle ki, bu sanatlar kılgılı yararların ereklerine yö­ nelenıediğinde , salt e stetik ereklerin de uzağında kalır . An­ cak sanatsal eylem bu nitelikte oluştuğu ölçüde, bu tür in­ sanbiçimciliıkten arındırıcı öğ e ler de başka tür amaçları ger­ çekleştirmeye yarayan araçlara dönüşür . Yaratma s_üreci ile , katılan�arın öznel tutumları arasın­ daki bu karşıtlık -'-Çok genel nitelikte-- en yalın olarak « . .ilişkin bilinç» (Bewusstsein üıber . . . ) ile, « . . özbilinci» (Sel­ .

.

bstbewusstsein von . . . ) arasındaki karşıtlık diye anlatılabilir . Ö zbilinıçlilik günlük yaşamda iki anlamda kullanılır ; dikka­ te değer olan nokta , özellikle bu niteliğin, yani çift anlam­ lılığın burada söylemek istediğimizi somutlaştırmaya elve­ rişli oluşudur . Ö zbilinçlilik bir yandan insanın somut çevresi içıersinde kendinden emin olarak ayakta durabilmesini, öte yandan da bir bilincin (ve bu bilincin temeli olan varlığın},

182


kendine yönelik öz tinsel gücüyle · aydınlanmasını dile geti­ rir . Ö zbilinçte salt içe dönük , dünyadan soyutlayıcı, yalnız­ ca özneye ilişkin bir içerik görmek, çok geç ortaya çık­ mış olan ve sorunun özünü tümüyle karanlıkta bırakan bir anlayıştır . Çünkü özbilincin yukarda verdiğimiz ve hiç kuş­ kusuz daha eski .olan anlamı, somut bir çevreyle bağıntısız düşünülemez . Bunun dışında, ikinci anlamdaki özbilinç de ancak öznel ve kendi kendıisiyle bağıntılı yansıtma, somut bir çevrenö.n içeri!klerini olaıbilrliğince eksiksiz kapsayabil­ ' diği takdirde gerçekten gelişebilir . Daha Goethe , özhfünç ka\lramının «kendini tanı» anlamı karşısında sık sık tutum almıştır . Eckermann ile yaptığı bir konuşma sırasındaki şu açıklamaları, bizim özbilinç anlayışımızı çok iyi dile geti­ rir : «İ nsanın kendini tanımak için çaiba harcaması gerektiği, her zaman söylenmiş ve yinelenegıelmiştir. Bu tuhaf istemi ( talebi) bugüne değin kimse yerine getirmemiştir ve as­ lında da kimse yerine getirmemelidir . İnsanoğlu tüm du­ yuları ve çabaları ile dışa , çevresindeki dünyaya dönüktür ve görevi, bu dünyayı amaçları açısından gereksindiği öl­ ç lıde tanımak ve hi2lille tine almaktır . Kendine ilişkin olarak ise tadaldığı , ya da acı çektiği zaman bilgi edinir ; dolayı­ sıyla neyi araması ve neden kaçması gerektiğini de acı çe­ kerek ve tadalarak öğrenir .» ( 26 ) Tek yanlı içe dönüklüğün kesin biçimde yadsınmasına Goethe'nin günlük yaış·am içersinkleki bu tutuma iliş­ kin tanımlamasında da özne ile gerçek ve bütünsel insan ile kurulan bağıntı beliııgindir . Günlülk yaşıamda bu özibilinç , gerek d�laysız uygulamaya, gerekse dış dünytaya ilişkin �ve gide!'ek insanbiçimcilikten uzaklaşan- bilince dönüktür . Bu açıklamalarımızla insanbiçimcilikten arındırıcı · bilincin na­ sıl dolıaysız uy;g ulamadan çözüldüğünü, özgün bir biçim kakarşıı;ı,

:!&

Goethes Gespraeche mit Eckermann, 1 0.

Ecke�mann

i l e kon u şmal arı ,

1 0 n isan

April 1 829 (Goeth e'n in

1 829) .

183


mndığını , kendine özgü yöntemler geliştirdiğini, bunu da geniş ve yaygın aracılıklarla dolaysız uygulamayı etkile­ mek, değiştirmek ve daha yüksek bli' düzeye getirme.k için yaptığını ana çizgileriyle izlemiş olduk . Estetiğin doğumu da gereık öz bilincin, . gerekse « . . .ilişkin bilincin» , gerçekliğin bilimsel yansıtılması içersinde yukar­ dakine benzer biçimde günlük uygulamadan çözülmesidir _ Buraya kadarki açıklamalar bir noktayı açığa kavuşturmak­ tadır : Bu çözülme, insanbiçimci yansıtmanın ortadan kaldı­ rı.lması değil, ama yalnızca bu yansıtmanın alanı içersinde kenıdine özgü, bağımsız , nitel bakımdan değişik bir türdür. Gerek nesnel, gerekse öznel açıdan (aynı zıamanda da son­ radan anlama bakımından) , estetiğin günlük yaşam orta­ mından çözülmesindeki en büyü\k güçlüklerden biri, kendini şu noktada gösterir : İnsanbiçimleştirici eğilim, doğal ola ­ rak o denli genel niteliktedir ki, yalnızca ve yalnızca ger­ çekliğin bilimsel yansıtılması , bu eğilimden kökten bir ay­ rılışı . gerçekleştirebilir . Goethe şöyle der : <<İnsan, ne denli insanbiçimci olduğunu hiç bli' zaman anlayamaz .» (27) Günlük yaşamın kenldiliğindenliği, insanbiçimleştiricidir ; daha önce açıklandığı gibi, din de insıanbiçimcilikten yana­ dır. Bu karmaşık çözülme sürecinin felsefe açısından açık­ lanması, daha sonraki açıklamalarımızın ana konusunu oluş­ turacıalktır. Şimdi y alnızca -daha sonra somutlaştırılacak nokfalaıra elden geldiğince önceden değinerek- biraz önce saptadığımız ö�bilinç kavramına dikkati çekmek i stiyoruz . Öz­ bilincin nesnesi, yıine daha önce belirtildiği gibi, insanın s omut çevresi, toplum (top1um içersimleki insan) , doğa ile toplum arasında hiç kuşkusuz üretim ilişkilerinin aracılığı ile gerçekleştirilen metabolizmadır ; ama bunların hepsi gün­ lük insanın bakış açısından yaşanır . Başka deyişle her sanatsal eylemin ardında şu soru gizlidir : Bu dünya ne öl21

184

Goethe, a.g.y., s . 2 1 O.


çüde gerçekten insanın olan bir dünyadır , ve insanoğlu bu dünyayı ne ölçüde insanlığınıa yıaraşan bir dünya olarak onaylayabilir? ( İlerdeki daha somut çözümlemeler, gerek süslemenin , gerekse çevrenin acı ve sert bir eleştirisıinin bu kurala aykırı kaçmadığım, tersine kuralı diyalektik açıdan derinleştirdiğini ve S-Omutlaştırdığını gösterecektir . ) Belli bir dereceye kadar benzer eğilimleri, doğal olarak gerek günlük yaşamda, gerekse dinde bulmak olasıdır . Gün­ lük yaşamda bu eğilimler kendiliğinden gereksinmeler ola­ rak ortaya çıkar ; yaşam bu gereksinmeleri karşılar, ya da karşılıksız bırakır . Bu durumun anlaşılmayacak bir yanı yoktur , çünkıü her türlü günlük yaşamın ortadan kaldırılma­ sı olanaksız raslantısallığı, kaynağını kendi tikelliğinde bu­ lan isteklerinin raslantısallığı, vb . isteklerin ve gereksin­ melerin ancak bir raslanıtı sonucu k�rşılanmasına, gerçek­ leştfrilmesıine olanak tanır . Olayların ortalaması için nes­ nel-toplumsal açıdan, somut bir toplumsal konumda, belli bir sınıfsal konumda öznel gereksinmelerin hangi türünün karşılanabileceği ya da karşılanmadan kalmak zorunda ol­ duğu, hiç kuşkusuz raslantıya bağlı değildir ; ama bu, yu­ kardaki durumda bir değişiklik yaratmaz. Günlük yaşamda buna uygun olarak istekler ve bu isteklerıin gerçekleştiril­ mesi, o sırada söz konusu olıan biir ey üzerinde odaklaşmış­ tır ; başka deyişle bu istekler bir yandan o bireyin gerçek ve tikel bireysel varoluşundan doğar, öte yandan da somut, kişisel isteklerin gerçek ve edimsel (fiili) karşılanması ereğine yöneliktir. Sanatsal biçimleme, hiç kuşkusuz ilk ola­ rak bu ortamda doğar . Büyü döneminde insanın süslenme­ si -bu, bağımsız bir nesneyle , ya da bedenin boyanmasıy­ la gerçekleştirilmiş olabilir-, ilkel dans, şarkı, vb . gerçek yönelim açısından gerekçesini somut bir insa nın kişisel is­ teğinde, ya da yiıne belli bir toplumun iısteğinde -ki bu top­ lum içersindeki her insanın bu isteğin gerçekleştirilmesin· de dolaysız bir yararı vardır- bulur. Büyüye bağlı, dinsel

185


insanbiçimcilik, yalnızca bu -gerçek ya da düşsel- gerçek­ leştirme (Erfüllung) ile , bireyin birey ya da somut bir top­ lumun üyesi olarak isteği arasındaki bağlılığa dayanır . Gerçekleştirmenin -her zamian değil, ama arada sırada , özellikle ilkel evrek:le- öteki dünyaya ilişkin bir kara!k.ter taşıma:sı , bu yapıda önemli bir değişime yol açmaz ; çünkü çok daha sonra:kıi erek, yani öteki dünyada ruhun esenl.iği­ ni saptama ereği bile tikel kişiye , özellikle bu tikelliği içer­ sinde bağlıdır . Nesnelerin, işlerin, eylemlerin, vb . ancak bilinçsiz (da­ ha önce belirttiğimiz anlamda) gerçekleşebileceği, bu ya ­ pıdıan çıkan doğal bir sonuçtur . Bu arada oluşan özel bir genelleştirme ve nesnelleştirme türü, bu tür ürünleri nesnel olarak günlük yaşamdan, büyüden ve dinden ayırır ; gerek yaratıcının, gerekse alıcının günlük yaşamın , büyünün ya da dinin ortamında bulunduklarına öznel olarak içtenlikle inandıkları durumlıar açısından da aynı şey geçerlidir . Da­ ha sonra somut ola:rıak açıklamasına girişeceğimiz bu s orunu şu andaki . soyut ele alış biçimimiz , ancak çok genel nitelik­ te açıklamalarda bulunmamıza olanak tanımaktadır . Genel­ leştirme -bHimin insanbiçimcilikten ıarmdırışının tam kar­ şıtı olarak- kendini şu noktada belli etmektedir : Sanatsal olarak biçimlenen , kendini salt tıiıkel nitelikteki bireysellik-. ten , böylece de gereksinmenin -bu gereksinme ister bu dün­ yaya , ister öteki dünyaya ilişkin o1sun- eylemsel gerçek­ leştirilıişinden kur:tarmakta, ama bu a:rıada bireysel ve do­ laysız yaşanmış olma özelliğini , . karakterini yitirmemekte­ dir . Da!hası, bu genelleştirme öze ilişkin bu niteliği güçlen­ :dirme ve derinleştirme eğilimindedir . Çünkü sözü edilen genelleştirme -nesnede ve nesnenin alınışında bireysel­ liği koruyarak- cinsi vurgulamakta , böylece de salt ti· kelliği kaldırmaktadır . Böylece nesnenin aym zamanda hem topluma , hem de toplumun doğa il'e metabolizmasına .olan bağıntısı �bir kavram kalıbına dökülmeksizin- günlük

186


yaşamda ol�bileceğ in(ien çok daha açık biçimde se'l"gilenmek­ tedir. Yine böylece özbilincin belirlenimlenmesi daha yük­ sek bir düzeye çıkarılmaktadır : Estetik ortamdakıi. insan .:-gerek · yaratıcı, gerekse alıcı- hem nesne , hem de özne açısından cinse yansıtılmakta , böylece de özıbilinç yalnızca günlük yıaşam1a ilgili olanın dar ve tikel alanından çıkarak bir genellik kazanmaktadır . Bu gene11ik doğal olarak insan­ biçimcilikten arındırıcı bilıimsel genellikten çok farklı bir genelliktir . Burada bilinçli olıara:k insanbiçimci bir ilkeyi te­ mel alan günlük insanın duyarlı-somut bir genelleştirmesi söz konusudur . Bu genelleştirmenin içerdiği ve daha sonra ayrıntılı bi­ çimde ele alınacak olan çelişkili durumun zorunlu bir sonu­ cu olarak , gereksinmelerin, isteklerin , özlemlerin, vb . karşı­ lıanması, ey1emsel-kı1gısal karakterini yıitirir . Günlük yaşa­ mın dolaysız eylemselliği açısından baküdığında , ortada yal­ nızca yapıntı (Ftktion : fara ziye) niteliğinde bir gerçekleş­ tirme söz konusudur ; daha iyi bir deyişle , yaşamda kendi­ sine uyan eylemsel gerçekldkten çözülmüş olan tdpik bir olayda gerçekleşti�me söz konusudur . (2B) Sanat ile din ara­ sında -görünüşteki- yakınlık bu noktada doğmaktadır . Di­ nin bildirdiği ve tanımfadığı gerçekleştirme de , yine yaşam gerçeği anlamında, ancak gelecekteki (öteki dünyaya iliş­ Jcin) bir g�rçekleştirmenin aşılama (Sug,g estion) ve yaşan2s

B u raya değ i n , A lm a n c a « E rf ü ll u n g » sözcüğ ü n ü n k a rş ı l ı ğ ı ol a rak

h ep gerçekleş t i mneyi k ull and ıik. Teo Grü nıbe rg / A d n an O n a rt t a raf ı n d a n h a z ı rlanan Mantık Terimleri -<< Erfü l l u rıg » b i r m an t ı k

karş ı l ı ğ ı terimi

ol a rak

Felsefe Ansiklopedisi l stanıbul

o l a rak -

Sözlüğü'n de (TDK ıtg erçek l e m e»

g ö ste rilm i şt i r.

yayı n l a r ı , Ankara

v eri lmiş

Q�han

Kavra m l a r ve Ak ı m l ar,

1 976)

t ümü y l e

bu

(1:>1<.

H a n ç e rl i oğ lu

ıise

c.

i<i,t aibev i ,

1 977, s . 2 2 0 ) « g e rç e klemek» deyim in i n

çekleşt i rmek o l d u ğ u n u

olup, 2,

Remzi

an l a m ın ı n

bir

b e l i rtmekted ir. K a n ım ı zca (<g e rç ek l emek»

ger­ deyi ­

min i yal n ı zca m a ntıkta « Erfü l l u n g »u n karşı l ığ ı o l a rak ku l l a n mak, bu n u n

d ı ş ı nda « E rfü l l u n g » u g e rçekleşt i rm ek

d iy e

ç ev i rm ek ,

bir

g a şasın ı n ön ü ne geç m e k a ç ı s ı n d a n d a h a yeri n d e olm.

k avram

(Ç.N.) ;

ka r­

187


tılar uyandırma amacıyla önceıden sergilenmesi olabilir . Bu­

radaki temel ilkenin ancak insanıbiçimci bir ilke olabilmesi, sözünü ettiğimiz hıısımlığı daha da yakın bir hısımlık gibi göstermektedir . Binlerce yıl boyunca sanıat yapıtlarının . san­ ki bunlar yalnızca bu tim" dinsel gerçekleştirme içerikleri­ nin somutlıaştırılmasına hizmet edermiş gibi yaratılmış

ve

tadalma konusu olmuş olmasına şaşmamak gerekir . Ancak bumda insanhiçimleştirme içersindeki fark , daha­ sı karşıtlık,

tıpkı daha önce

dinin

insanbiçimleştirmesiyle

bilimin insıanbiçimcilikten arınfürması arasında saptadığımız karşıtlık kadar belir.gindir .

Burada karşıtlık ,

sanat ya da

din alanındaki gerçekleştirme , nesnelerinin «yapıntı» (farazi­ ye) karakterinin saptanmasmdia yoğunlaşmıaldıadır . Nesnele­ rin gerçekliği ile ilgili genel karşıtlık üzerinde daha önce kısaca

durduik

ve

şu

noktayı

gördük :

Sanatın

«yapıntı»

karakteri her zaman koktenci bir ıtutumla sonuna değin sür­ dürülür ; oysa din ıalanında ıbu «yapıntı» her zaman günlük yaşamın

gerçekliğinden

daha

doğru,

aşkın

bir

gerçeklik

olduğu savıyla ortaya çıkıar . B� durumun doğurduğu somut sorunlar , ancak daha sonra , açıklamalarımızın gelişmiş bir evresinde tartışılabilir .

Y a:lmz :bir soruna -ilerde ki ayrıntılı açı•klamalarımız

saklı kalmak üzere- şimdiden değinme wrunluluğu vardır . Bu sorun

da, sanatın Hke olarak bu dünyaya dönüklüğü,

insancıl karakteridir . Bunu doğal olarak nesnellik anlamın­ da ,

estetik

olarak

biçimlenen

olarak belirtmekteyiz.

Öznel

gerç ekliğin

açıdan

nesnel

yaratıcı,

anlamı

bir aşkınlığı

düşünmüş , alıcı da aldığını bir aşkınlık diye benimsemiş ola­ bilir ; sanatçının -temelini sanatın toplumsal�insancıl özünde bulan- nesnel anlamının

yerleşebilmesi ,

yüzlerce,

ya

da

binlerce yıl sürebilir . Çünıkü sanat yapıtının gerçekliğin ken­ disi olmaktan vazgeçme si,

nesnel

olarak aşkmlığın,

ötekii

dünyanın . yadsınmasını içerir ; gerçekliğin yansıtılmasına iliş­ kin özgül biçimler yaratır ve bu gerçeklikten doğan bu bi-

188


çimler , etkin olarak yine bu gerçekliğe döner . Sözü edilen biçimler günlük uygulamada dolaysız varolan eylemselliğin ötesine taşar gibi göründüklerinde bile :bunu -bu bakım­ dan tıpkı bilimsel yansıtmada olduğu gibi- sözü edilen gerçekliği daha iyi yakalamak , ona özgül niteliğine uygun olarak, günlük uygulamanın ve bu uygulamanın dolaysız öznelliğinin başarabileceğinden daha iyi egemen olabilmek için yaparlar. Demek ki ısanat ta biLim gibi yeryüzüne dö­ nüktür, yansıttığı gerçeklik, bilimsel yansıtmanın konusu olan gerçekliktir . Burada zorunlu olarak çok genel bir çer­ çeve içersinde ileri sürülen savlar, daha sonra ayrıntılı Dlarak ortaya konacak ve kanıtlanacaktır . Bilimsel yansıtma­ da insanıbiçimciHkten arındırmaya giden yolun taslağını da­ ha önce vermiştik . Şimdiki gözlemlerin görevi, _ estetik, in­ sanbiçimleştiren yansıtmamn öz.gül niteliğini belirtmek ola­ caktır . Bu, gerek sanat yapıtlarında estetik yoldan yansıtı­ lan gerçeklik (toplum ile doğa arasındaki metahDlizma) ile ilgili olarak, gerekse bu tür yanısıtma sayesinde insanda -0luşan yeni yetene klerle ilgıili olarak yapılacaktır. Bu ye­ _ tenekler , göstermeye çalışacağımız gibi, yukarda belirtilen anlamda özbilincin eğitilmesi çevresinde kümelenir . Bu sap­ tamalarla estetiğin en genel çizgileri belirlendıikten sonra , .şimdiden şu noktanın da eklenmesi gerekir : İnsanbiçimleş­ tiren estetik yansıtma , eğer estetik olarak kalacaksa, dün­ yanın dolaysız tamalgısı (Apperzeption, idrak-ı dakik) ( 29 ) ile dolaysız ilişkisini doğal olarak hiç bir zaman yitirmemeli· dir . Bu yansıtmanın genelleşıtirmeleri insan duyarlığı içer:m

Lati n ce «adp e r c i p e re» (ek a l g ı l a m a k )

perzep t i o n ı>u

«Ap­

sözc ü ğ ü n den g e l e n

Felsefe Terimleri Sözl ü ğ ü ' n d e «tam a l g ı » ol arak çev i rm işti r . L e i b niz ve Kant'tan bu yan a m a n t ı k v e bi l g1i ku­ ram ı h e lm

Bed i a Jlıkars u ,

al a n ı n d a yarg ı l ay a n Wu n d t ' u n

1i çerikleri deneylerin

an l ay ı ş

r u hb i l im in d e

karş ı s ı n d a varolan

etk i n bilg i

ve

(aşkın

ise

b i len

d izg e s i n e

a n l ay ı ş)

tamalg ı , bir

yen i

an l a m ı n a g e l i r . o rt aya

tutu m u ,

soku l m as ı n ı

yen i

dile

ç ı ka n

Wil­

bil inç

b i l g i lerin

g eti rir.

ve

(Ç.N.)

189


sinde gerçekleşir . İlerde görecegımız gibi bu genelleştirme­ ler , . ge nelleştirme ıs ürecini estetik açıdan başarılı biçimde gerçekleştirebilmek için duyusal dolaysızlığın daha yoğun­ laşmış :biçimini ıberaberinde getirmek zorundadır . Estetik ala­ nında, ıbilimlerde matematiğin oynadığı rol ile bir benzeşim (analoji) türler

varolamaz . Bundan ise ilke açısından cinsler

ayrımlaşmasının

bihlmde

olduğundan

farklı

ve

gerçek­

leşmesi gibi ibir sonuç doğar . Bilıimde değişik bilimlere ay­ rımlaşmayı

( fizik , ditimbilim, vb . ) , nesnenin kendinde ya­

pısı belirler . Estetik yansıtmanın insanbiçimleştirici türü ise türler ve alt-türler a yrımlaşmasının, insan duyularının ğal olarak en

-do­ geniş anlamda-, geliştirllmesi olasılığına bağ­

lı bulunmaıs ı ısonucunu doğurmaktadır. Gerçi tek tek duyu­ ların, Fiedler 'de olduğu gibi, mekanik biçimde bağımsız kı­ lınması karşısında tutum almak zorunda kalmıştık ;

a yrıca

ilerd e ayrı ayrı her duyunun esteUkı geliştirilme sinin , ger­ çeik1iğin tümel (!külli) yansıtılmasına yöneldiğini de kanıtla­ yacağız . Ama bütün bunlara karşın bir noktanın daha bu­ rada aynı kararlılıkla vurgulanması gerekmektedir : Gerçek­ liğin estetik

niteliğini almış

yansıtmayla

bu

şekilde

aşıl­

ması , her duyu . açısından ötekilerden görece olarak bağım­ sız gelişir . Estetik, özellikle varolan ve bize binlerce yıllık ' bir gehlşme sürecinin sonucu olarak doğal gelen tümel ilke, ö:tm açısından

da bir sonuçtu r . Çeşitli sanatlarla zenginleşen

ve derinleşen duyular ' duygulaı: ve karşılıklı etkilenmeler , bu ilkeyi

düşünceler

arasındaki

de zenginleştirir ve derin­ bir

leştirir . Ancak dün olduğu gibi buıgün de böyle üretken

karşılıklı ilişkinin koşulu , tek tek sanatların ve türlerin ba­ ğımsızlığıdı r, tek tek duyuların türr.ellik ' yönünde geliş mesin­ d e bağımsızlık ilkesinin egemen olmasıdır . Demek

ki e stetik

yansıtmanın değişik tiplerinin e stetik ilkesi, estetik birliği, uzun bir gelişme süreciyle varılan bir sonuçtur ; sanaıtın de­ ğişik türleriyle alt-ıtürlerinin bağımsız genesıis 'i, alışta ıbunlara uyan estetik öznellik,

190

üretim ve

yalnızca tarihsel

bir


olgu olmanın çok ötesindedir : Bu genesis, ilerde göreceği­ miz gibi,

gerçekliğin

estetik yansıtılmasının özünün derin-·

liklerinde yatar ve bu genesis göz önünde tutulmadığı tak­ dirde , estetiğin özü de çapraşık

bir görünüme girer . Böylece

ortaya çıkan durumu güç anlaşılır

kılan

bir

n�ta

daha

varoır : Gerçekliğin �stetik yansıtılması, bilimsel yansıtmadan nitel açıdan farklı bir anlamda tarihseldir , yer ve zamana. nitel açıdan farklı brçimde bağlıdır . Her öznelliğin toplum­ sal-tarihsel bir karakter taşıması doğaldır ve bunun bilimin tarihinde küçümsenemeyecek sonuÇları olmuştur . Ancak bi­ limsel bir bildirimin (tebliğin , beyanın) nesnel doğruluğu yal­ nızca ıbu bildirimi bir bizimiçin' e (Füruns) dönüştüren ken­ dindel.ikle -yakla:şak olarak- sağlanan uyuma bağlıdır . Bu­ na göre , doğruluk sorununun burada genesis'in sorunlarıyla bir

ilgisi

yokıtur.

Bilimsel

yansıtmanın

nesnel

gerçekliğe

yaklaşma girişimlerinin , belli toplumsal-tarihsel koşullarda neden e'�siık kaldığını , ya da eksiklerden · belli ölçüde neden arındığını bu genesis hiç kuşkusuz açıklayabilir . Ancak sa­ nat

için

durum çok başkadır .

Estetik

yansıtmanın

temel

nesnesinin , doğa ile arasında metabolizma ilişkisi bulunan toplum olduğunu sürekli olar•ak belirtmiştik . Doğa ' nın ken­ dindeliğinde olduğu

gibi ,

burada da

doğal

olarak

bireyin

ve toplumun bilincinden bağımsız varolıan bir gerçeklik söz konusudur ; ancak bu gerçeklik , ıiçinde insanın zorunlu olarak her zaman bulunduğu bir gerçekliktir . İnsan, gerekse

nesne

niteliğiyle

vardır .

Estetik

gerek özne ,

yansıtma ,

daha

önce de ıbelirıtildiği gibi , her zaman bir genelleştirmeyi ger­ ç ekleştirir .

Estetik yansıtmanın en yüksek evresi her za­

man in san türüdür, fakat bu tür hiç bir zaman soyutlayıcı biçimde

belirginleşmez .

Estetik

yansıtmanın

gerçeğinin dayandığı ana temellerden

derin

biri de,

yaşam .

bu yansıt­

manın gerçi her zaman insan türünün yazgısına yönelik ol­ ması, ama bu türü hiç bir zaman onu oluşturan bireylerden ayırmaması, bireylerden bağımsız bir varlığa dönüştüİ'meme-

19L


sidir . Estetik yansıtma insanlığı sürekli olarak bireyler ve bireysel

yazgılar

biçiminde

sergiler .

Estetik

yansıtmanın

qaha sonra üzerinde ayrıntılı duracağımız özgün yanı ken­ dini iki noktada belLi eder ; bu bireylerin bir yandan, duyarlı bir dolaysızlıkları vardır . Bu dolaysızlık, günlük yaşamın do­ laysızlığından iki öğenin vurgulanmasıyla ayrılır . Öte yan­ dan bireyler -sözü edilen

dolaysızlık

ortadan

kalkmaksı­

zın- insan türünün tipik varlığını da içerir . Salt bu olgu , şu sonucu ortaya koymaya yeterlidir :

Estetik yansıtma hiç

bir zaman dolaysız varolan gerçekliğin salt yeniden yara­ tılması olama z . Estetik yansıtmanın eylemi, yalnızca görün­ gülerin içerdiği önemli öğeleri seçmek değildir

(bunu, do­

ğanın bilimsel yansıtılmasının sağlaması zorunludur) ; doğru­ dan doğruya yansıtma ediminıin içersinde,

estetik biçimde

·yansıtılan nesne karşısında olumlu ya da olumsuz tutumahş öğesi vardır . Ancak sanatın temel

nitelik

taşıyan ve

görece olarak

ancak geç evrelerde bilincine varılan bu kaçınılmaz tutum­ alışında,

öznelliğin

bir

öğesini

ya

da

dahası,

gerçekliğin

nesnel biçimde yeniden yaratılmasına öznel bir ek niteliği görmek çok yanlış olur . Gerçekliğin öteki her türlü yansıtıl­ masında, doğru uygulamada aşılması gereken böyle bir ilkilik vardır . Yalnızca estetik alanında temel nesne (doğa ile me­ tabolizma ilişkisi içeıısindeki toplum) , ö zbilinci işleyen bir özne ile bağıntı kurarak , yeniden yaratma ile tutum almanın .

nesnellikle yan tutmanın . eş zamanlılığını içeTir . Bu iki etke­

nin eşzamanlı yasa niteliğini taşıması her sanat yapıtının ta­

rihselliğini oluşturur ; yalnızca bilim gibi kendinde varolan bir olguyu saptamakla kalmaz, fakat insan soyunun tarihsel geliş ­

mesinin bir anını sonrasız kılar . Tipik içersinde bireyliğin var­ lığını koruması, nesnel olgu içersinde yan tutulmaması, vb . bu

tarihselliğin etkenlerini oluşturur . Demek ki sanatsal doğru , bir doğru olarak sanatsal bir olgudur ;

sanatsal doğrunun

genesisi , asıl geçerliliği ile aynı yöne yöneliktir . Çünkü bu


geçerlilik , insanlığın gelişmesindekıi bir anın ortaya çıkarıl­ masından, duyumsatılmasından, yaşanılabilir kılınmasından

başka bir şey değildir . Sözü edilen an, içerik ve biçim açı­ sından böylece saptanmaya değer olan bir andır . Bundan sonraki gözlemlerde, öznellikle nesnellik arasında

varolan ve kaynağını estetik yan sıtmanın özünde, nesne ve öznesinde bulan içiçeliğin , sanat yıapıtlarının nesnelliğini boz­ madığı, tersine bu nesnelliğin özgül niteliğini kurduğu somut olarak gösterilecektir . Bunun yanı sıra estetiğin çok değişik, dahası doğrudan ayrışık (heterojen) !kaynaklardan doğması­ nın, ilke açısından birliğinin bozulmasına değil, giderek so­ mut bir birlik olarak yerleşmesine yol açtığı da gösterile­ cektir .

Birlik, doğal olarak burada da diyalektik anlamda alın­

malıdır . Hegel, bilimlerin birliğini «çemberlerden oluşan bir çember» (Kreis von Kreisen) diye adlandırır ; çünkü tek tek her halka, başlangıç noktasına döndüğünde yeni bir halkanın başlangıcını oluşturur . Teık tek bilimler bu zincirin parça­ larıdır ve her birinin bir «Önce»si, bir de «sonra»sı vardır ve sonunda kendi «sonra»sını kendi gösterir. (30) Çemberler­ den oluşan çemberin bu yapısı, e stetik alanında daha da be­ lirgindir . Estetiğin daha başlangıçtan, sanatın konusu olmaz­ dan önce insanoğlunun eylemiyle gerçekleşmiş

bir

işlemeyi

kendinde taşıyan nesnesi, işlevi yalnızca bilinçten bağımsız

kendindeliği elden geldiğince sadık bir yaklaşımla bilinçli bir . bizimiçinlik biçiminde yansıtmaktan çok ötede olan, nes­ nenin her öğesiyle bir bağıntı kuran ve onun gerek bütünüy­ le, gerekse tek tek kısımlarıyla tutumunu sergileyen öznesi, bunların, sonucunda her sanat türü ve son çözümlemede her sanat yapıtı -görece olarak- bağımsız bir varoluşa kavuşur ; Hegel ' in «Önce»si ve «sonra»sı, bu varoluşa ancak çok kar30

6,

571

Hegel :

Wissenschaft der

Logik (Mant ı ğ ı n B i l i mi), c. V. s, 341 ,

v.d .

193/13


maşık nitelikte aracılıklarla ve başka başka bağlamlara otur­

tularak uygulanabilir . (Bundan doğan sorunlar üzerinde iler­

de sık sık ve ayrıntılı olarak durulacaktır . ) Demek ki gerçekliğin bilimsel yansıtılmasının çeşitli bi­ limlere ayrımlaşması, özü açısından nesne tarafından belir-

1,enirken , tek tek sanatların , türlerin doğumunda öznel etken

de önemli bir rol oynamaktadır . Bu rolü oynayan hiç kuşkusuz.­

yalnızca tek öznenin tikel istenci (iradesi) değildir . Sanat,

tüm evrelerinde toplumsal bir görüngüdür . Sanatın nesne­ si, insanların . toplumsal varoluşlarının temelidir ; başka de ­ yişle doğa ile metabolizma içersindeki toplumdur ; bu top­ lum, doğal olarak üretim ilişkil�riyle , lıısanlar arasında üre­ tim ilişkilerinin yön verdiği ilişkilerle belirlenir . Bu tür top­ lumsal�genel .nitelikte bir nesnenin salt tikellikte direnen bir öznellik tarafından uygun biçimde yansıtılması olası değil­ dir ; estetik özne , burada yaklaşık bir upuygunluk (Adaequ­ atheit : mutabıklık) düze yine varabilmek için , kendi iç€rsin�

de insancıl bir genelleştirmenin , cinse uygunluğun e tkenle­

rini, öğelerini geliştirmek zorundadır . Ancak estetik açıdan burada soyut cins kavramı değil , fakat somut, duyarlı , bi­ reysel insanlar söz konuısu olabilir ; cinsin nitelikleri ve eri­ şilmiş olan gelişme cizgisi , somut, bireysel ve içkin biçim­ de bu insanların öz, y apısında ve yargısında yatar . Bu durum bizi ilerde sık sık ve a yrıntılı biçimde uğraştıracak olan bir sorunu , estetiğin ana sorunlarından biri olarak tipiklik so­ rununu doğurur . Estetiğin ayrı ayrı sanatlar ve türler içer­ sinde ayrımlaşması, daı h a iyi bir deyişle bu sanatlar ve tür­ ler içersinde estetiğin

sentezi, yalnızca bu özne-nesne ilişki­

sinin diyalektiğini çıkış noktası olarak · alabilir :

Bir sanat

(bir tür ) ancak insan türünün topluma ve dolayısıyla doğa ile metabolizma ilişkisine karşı aldığı belli bir tutumun sürekli ya da önemli ölçüde tipik bir karakter taşıması, böyle bir karaktere

ulaşması halinde

sanat

(tür)

ve bu nitelikle varlığını koruyabilir .

194

olarak

gelişebilir


Genel ve şimdilik oldukça soyut düzeyde kalan bu açıkla­ malar bile, bir «sanatlar dizgesi» sorununun ışığa çıktığını göstermektedir . Burada ne estetiğin ilkesinden bir tümden­ gelim, ne de varolan sanatların deney ci bir yöntemle birbiri­ ne eklenmesi vardir ; ne,

tarihsel-dizgesel

burada söz konusu bir

gözlem

olan , tam tersi­

biçimidir .

Bu

gözlem

bi­

çimi, sanatların her türlü ·«sj metrik» düzenini bir yana bı­

rakır , ama bunu yaparken bu sanatların ve türlerin kuram­ sal temellendirmesine son vermez. Tek tek türlerin tarihsel ölümüyle , yenilerinin tarihsel doğumu olasılığını açık bıra­ kır ve her iki durumda da kendini yalnızca toplumsal-tarih­ selle sınırlamaz , kuramsal türetmeden va zgeçmez . Bu arada

şu ana değin yaptığımız gözlemler bile , burada gerçekte yalnızca birbirinden farklı iki bakış açısının sonradan oluş­ muş

bir sentezinin söz konusu olmadİğı, sorunun özünün daha ç ok diyalektik-materyalist nitelikteki her çözümleme­ nin tarihsel materyalizmin sorunlarıyla karşılaşmasında ve bunun tersinde yattığını göstermektedir .

Söz konusu

olan ,

her gözlemde şu ya da bu bakış açısının ağır basmasıdır . Burada yalnızca yöntembilimsel çıkış noktasına ve bu ·

sorunların

çözümlenme

yöntemine değinebildik .

Biçimlerin

yansıtmanın sürekli ve görece olarak durağan

etkenlerin­

den doğan bölünüşünü , ilk kez Lenin ortaya koymuştur . Le­ nin , .Hegel'in mantıksa l nel

bir

gerçekliğin

çıkarım

uyduğu

(istidlal )

yolundaki

biçimlerine nes­

temel

saptamasına

katılarak, şöyle der : «lfogel için eylemek, uygulama , mantık­ sal bir «çıkarım»dır , mantığın bir

rudur !

simgesidir . Ve bu doğ­

Hiç kuşkusuz bunu mantığın simgesinin başka tür­

lülüğünü insanın uygulamasında bulduğu (mutlak idealizm) anlamında değil , ama tersine ,

insanın uygulamasının

mil­

yarlarca kez yinelenme sonucu insanın bilincine mantıksal simgeler olarak yerleştiği anlamında almak gerekir . Bu sim­ geler özellikle (ve yalnızca) bu milyarlarca kez yinelenmey� le bir önyargının kökleşmişliğine ve belitsel (Axiomatik : mü-

195


tearife) bir özyapııya kavuşur .>>(31) Bu, estetik alanında sa­ natlara. türlere ilişkin her türlü kuram açısından yöntembi- . limsel örnek niteliğindedir . Lenin'in bu çözümü -estetiğin özüne ilişkin saptamalarımıza UYigun olarak- hiç kuşkusuz olduğu gibi alınıp estetik alanına <<Çevrilemez .» Bir biçim içersinde bulunması olası ve zorunlu değişiklikler , mantık karşısında nitel açıdı:ı.n bir yeniliği dile getirir . Lenin'in bi­ limsel (mantıksal) biçimlerin , görüngülerdeki kalıcı ve yi­ nelenen öğelerin yansıtmaları olduğu yolundaki büyük dü­ şüncesinin, estetiğe UYigulama söz konusu olduğunda , ger­ çekliğin bi.ı tür yansıtılmasının özelliğine uygun düşecek bi­ çimde esaslı olarak somutlaştırılması gerekir . (32) 31

s2

bıımm

Len i n :

Philoso p hischer Nachlass (Felsefe Defterleri), s . 1 39.

B u kon u d a Der historische Roman (Tari hsel Roman) adl ı klta- ·

( Berl i n 1 955, s. 88 v.d.) i l . bölümünü karş. - Werke Band 6, Probleme des Realismus 111 (Gerçekç i l i ğ i n Soru n l arı ) , Neuwied-Berlin , 1 965, s. 1 06 v . d .


D Ö R D Ü N C Ü

B Ö L Ü M

Mi m esis ' i n ( öykünmenin ) sorunları I Estetik yansıtmanın d oğ u ş u

I.

Mimesis'in genel

sorunları

Şimdi sanatın bir başka ve önemli kaynağını, «Öykünme» yi ele alırsak ,

genel

bir bilgi kuramı a ç ısında n yeni bir

alana girmiş olm a y ı z .

Çünkü soyut diye nitelendirilen bi­ çimlere ili şkin çözümlememiz, bunların da nesnel gerçekli­ ğin yan sıtma b içi ml er i olduğunu ortaya koymuştu . Estetiğin b a kı ş açısından bu iki tutum arasında ki ayrım ne denli bü­ y ü k olursa ol s un , her ikisi de aynı cinsin , gerçekliğin yan­ sıtılmasının alt-türleri olarak kalır . Ö zellikl e «öykünme» ·

(taklit) söz k o nu s u olduğunda , bunun bir g er ekç esin i verme zorunluluğu yoktur , çün kü öykünme, gerçekliğin bir görüngü­ sünün

yansıtılmasını

kendi

uygulamasına

dönüştürmekt-en

başka bir an la ma gelemez . Bundan ötürü de «Ö yk ü nme»n in yüksek düzeyde

ö r g ütl en miş

likle yaygın bir olgusu

her

varlığın temel

ve

genel­

olması kolaylıkla anlaşılabilir . Ö y­

künmeyi genel bir görüngü ol ar ak yüksek düzeydeki hayvan­ ların hemen tümünde bulmaktayız : Yaşlıların deneylerinin gençlere geçirilmesi, bu evrede hen� z yaşlılara öykünül­ mesinden başkaca hiç bir yolla gerçekleştirilemez . Genç hay­ vanların o yunlarının, y et işkin l er in ciddi durumlardaki tutum ve davranışlarına öykün ül me s in e dayanmasının yanı sıra,

örneğin kırlangıçların güneye göçmezden önce çocuklanna uçma dersi vermeleri de öykünme konusu içersindedir . Bu ned e n l e öykünme, çevr e s iy le ku r d u ğu etkin kar şılık lı bağın­

tı i ç er si nd e artık

te p kel erle yetinmesi olanaksız, yüksek dü197


zeyde örgütlenmiş her yaşam için temel nitelikte bir olgudur . Pavlov, şöyle der : «Eğer dış dünya değişmez nitelikte ol­ saydı, o zaman hayvan, mutlak tepkelerinin yardımıyla var­ lığını bağımsız olarak sürdürebilirdi.» Bundan ötürü cinsin yaşamı için varlı��ı zorunlu olan deneylerin korunması ve iletilmesi, ancak öykünme yoluyla gerçekleştirilebilir . Mutlak. tepkeleri saptamak için öykünme, kesinlikle gereklidir ; çün­ kü çmrreye uymak� kendi beden!İ.ne ve davranışlarına ege­ men olmak -ki bu, çevre üzerinde egemenlik kurmanın en etkin aracıdır-, için öykünme en etkili yoldur . Bu doğal temel üzerinde insan öykünme açısından da, gerek yaşamın , gerekse sanatın temel olgusu olarak belir­ ginleşir -sanatta bu, doğal olarak, karmaşık nitelikte ve birtakım aracılıklarla gerçekleşir. Yansıtma öğretisinin he­ nüz mater.yalizmin işar �tlerini taşımadığı ve bu öğretinin, Platon 'da olduğu gibi, henüz nesnel idealizmin temel bir öğe­ sini oluşturduğu Antik Çağ'da: en büyük düş ünürler -bu konuda yalnızca, Platon ve Aristoteles'i anmak yeterlidir-, bu temel olguyu , hiç bir sakınca belirtmeksizin, yaşamm , dü­ şüncenin ve sanatsal edimin temeli saymışlardır . Ancak Ye­ ni Çağ'ın felsefi idealizmi, materyalizm karşısında savunma­ ya geçme zorunluluğunu duyduktan sonra, yansıtma kura­ mına da karşı çıkmak zoruın.da kaldı ; bunu varlık karşısın­ da bilincin önceliğini -yani varlığın bilinç tarafından üre­ tildiğini- kanıtlamak için yaptı. İşte o zaman yansıtma öğ­ retisi de akademik bir tabuya dönüştü . Bu temel konum kar­ şısında öznel ya da ne snel idealizımn söz konusu olması, gerçekliğin bilinç tarafından üretilmesinin Berkeley, Hume , Kant, ya da Husserl doğrultusunda olması bizim sorunumuz açısından hiç bir önem taşımaz. Bu tür bir idealist tu­ tum alışın sonuçlarını kestirmek kolaydır. Nesnel bilinçten bağımsız gerçekliğin yansıtılması, bilgi lmramı için çıkış nok­ ' tası olma niteliğini artık yitirince , öykünme de kısmen bil­ meceye , kısmen de gereksiz bir fazlalığa dönüşür . Örneğin 191J


insanların ve hayvanların oyunlarını irdeleyen tüm modern kuramlar yarı yolda, en önemli noktada trıkılmaktadır . Ön­ sezilerin, doğuştan tepkelerin kaynağının nerede olduğu, bun­ ların neden daha sonraki yararlı davranış türlerinin oyun niteliğindeki öykünmeleri, insanın kendi bedeni üzerinde ege­ menlik kurma ereğine yönelik oyun niteliğinde alıştırmalar bi,ç iminde belirginleştiği, bir bilmece olar � k kalmaktadır . A­ ma öykünmenin öneminin onaylanması , nesnel gerçekliğin yansıtılmasının da onaylandığı anlamını taşıyabileceğinden , modern idealizmde dogmatik bir gizemliVk, yalın akılcı açık­ lamaya yeğ tutulmaktadır . Sorunun doğru ortaya konmasını engelleyen etkenlerden biri de, hayvanla insan arasındaki ayrı ml ar ın araştırılma­ sında çalışmanın gözönündı; tutulmamasıdır . Modern insan­ bilim -Darwin'i doğrudan izleyenlerin tersine-, bu ayrımı alabildiğine ve kimi zaman bir abartma düzeyine vardıracak ölçüde vurgular . Ne var ki , yalnızca ça.hşmanın sonuçları ta­ nımlanırsa , en gelişmiş hayvanların yaşam biçimlerinin bi­ le eğilim açısından durağan nitelikte olmasına karşın, in­ sanoğlunun durmaksızın değişen konumlara uyması zorun­ luluğu belirtilirse ve bu yapılırken , ayr ımın temeline . baş­ ka deyişle çalışmaya eğilinmezse, o zaman gözlem yalnız­ ca yüzeyde kalabilir ve ayrımların aşırı vurgulanması yü­ zünden bu ayrımların en önemli etkenleri gözden kaçırıla­ bili r . Bu zayıf nokta, belki de en açık biçimde, estetiğe uygula­ nan ve çalışmanın insanın insan olarak gelişmesinde oyna­ dığı rolü, insan oluştaki önemli işlevini yanlış değerlendiren kuramlarda belirginleşir . Örneğin Schiller'in, oyunu esteti ­ ğin temeli alan ünlü kuramı böyledir : «İnsan, ancak söz­ ciiğün tam anlamıyla insan olduğu yerde oyun oynar ve o . a n ca k oynadığı zaman tümüyle insandır.» ( 1 ) Schiller'i ı

Sc h i l l e r : über die aesthetische Erziehung des Menschen Eğitimi üzerine), mektup XV.

Estetik

(insanın 199


bu

kurama

götürmüş

nedenleri anlamak ,

olan

zor

-dikkate

değildir :

değer

Özellikle

ve

önemli­

kapitalist

işbö­

lümünün ve bu işbölümünün insanın bütünselliğini sürek­ . . li tehdit eden so nuçlarının eleştirisi, Schiller' i bu kurama yöneltmiştir . Demek ki Schiller'in

gözlemlerinin temelinde

derin bir hümanizm anlayışı ve bununla birlikte , kapitalist üretimin ve işbölümünün o çağdaki sanat üzerinde yaptığı et­ kiler karşısında duyulan çok haklı bir korku yatmaktadır .

Bu­

na karşın Schiller 'in düşünceleri, sonunda yine de zorunlu ola­ rak yanlış bir sonuca varır . Bunun tek nedeni, ş imdiye de ­ ğin

birkaç

kez

gösterildiği

gibi,

sanatın

genesis 'inin

ve

buna bağlı olarak estetik özünün aydınlatılmasının , b u tu­ tumla olanaksızlaşması değildir ; ayrıca Schiller'in sanat ile sanat eylemini çalışmadan kesinlikle ayırması, bunları bir­ birinin karşıtı olarak ortaya koyması, zorunlu olarak sana­ tın içerikten yoksun kalmasına

yol

açar .

Sebiller,

somut

açıklamalarında bu tehlikeyi sık sık derinden duyumsamış� tır ;

bu

tehlikeyi

her

zaman

aşamamış

oluşunun

kaynağını sanat ile çalışmayı birbirine düşman iki .

nedeni,

ola.

rak sergilemesinde bulur . Doğru bağlamı kavramsal açıdan

doğru anlamanın bu noktada ne denli önem taşıdığını , Fou­ rier

örneği

göstermektedir .

Schiller 'in

kullandığı

toplum­

sal görüngülerden -nesnel ve öznel açıdan daha yüksek bir düzeyde olmak üzere-

yola

çıkan Fôurier , kapitalist iş­

bölümünü sosyalist düzendeki işbölümü ile karşıtlığını taya

koyarak

eleştirirken,

görünüşte

Schiller 'inkinin

insanlığın

gelişmesinde

or­

tam tersi, yöntembilimsel açıdan ise benzer bir sonuca var­ makta , sosyalist toplumda çalışmanın oyuna dönüşece­ ğini belirtmektedir . Böyle olunca da insanın üretimi ile ta­ dalması �her ikisi de toplumsal anlamdadır- arasındaki te­ mel ayrım , yanlış bir yönde silinmektedir ; çalışmanın büyük

öneminin

özgül niteliği ,

terr;ı�lini

böylece

küçümsenmektedir ;

pitalist düzen içersindeki

200

zorunlu

bulan

çalışmanın

ka­

görünüş biçiminin doğru


eleştirisi, yalnızca bu aksaklığı değil, doğrudan doğruya çalışmanın özünü silme çabasınd adır. Marx : «Çalışma, Fou­ rier'nin istediği gibi, oyuna dönüşemez», sözleriyle Fourier'" nin bu görüşünü geri çevirirken , açıklamalarında bir yan­ Fou r ier 'nin kuramsal hizmetlerini vurgular, öte yan­ dan da çalışm&yı doğru biçimde ketvrayarak ortaya çı­ dan

kan gerçek sonuçlara değinmeyi unutmaz : «Boş zaman -ge­ rek

dinlenme, gerekse daha yüksek düzeydeki edimler için

kullanılabilecek zaman-, doğal olarak kişiyi başka bir özneye dönüştürmüştür ; kişi, bu başkalaşmış özneyle doğ­ rudan üretim sürecine de girer . Kafasında kümelenmiş bilgiyi

taşıyan,

gelişmesini

tamamlamış

insan

açısından:

uygulamanın, deneysel bilimin, maddi olarak yaratıcıyı ken" di içersinde nesnelleştiren bilimin bir sıkıdüzeni dile getirmesi: gibi , bu süreç te , oluşma sürecindeki insan açısından aynı za­ manda bir sıkıdüzen niteliğindedir. Çalışma, tarımda olduğu gibi, hem pratik el çalışması, hem de serbest devinim ge­ rektirdiğinde, sözü edilen süreç her iki insan tipi açısından bir eğitim niteliğindedir .» (2) En önemli sonuçlar asıl çalış­ manın dışında; boş zamanda doğanlardır ; ama bu sonuçlar­ çalışmadan bağımsız değildir ve çalışma açısından çok önem­ lidir . Marx'ın burada sorunun yalnızca bilimsel yanma dik­ kati çekmesi, estetik yanına ise açıkça değinmemesi, durumu değiştirmez . Çalış ma ile «daha yüksek düzeydeki uğraşlar» arasında var olan ve burada önem taş�yan karşılıklı bağıntı . yeterince aydınlatılmış olmaktadır . Yansıtma kuramının , Yeni Çağ'ın felsefi idealizmince yadsınmasının ....k ...:. i bu, sorunların burada üzerinde durduğu­ muz gerçeklikten uzak biçimde ele alınmasının son nede­ nidir-, şimdiki gözlemlerimiz açısından önemli bir sonucu da şud u r : Nesnel gerçekliğin yansıtılması tamamen dogma­ tik olarak, gerçek bir temellendirme ya da çözümleme ya2

Marx: Grundrisse

{Ekon o m i Pol itiğ in Temel ilkeleri ) ,

s . 599 v.d.


pılmaksızın, gerçekliğin mekanik fotokopisiyle özdeşleş­ tirilmektedir . Bilinçteki gerçekliğin mekanik kopyası kura­ mının eski, di y alektik olmayan materyalizm tarafından da savunulmuş olması, anlaşılır bir durumdur . Diyalektik. ma­ teryalizmin yansıtma öğretisinin, doğru dürüst incelenmeden ve kanıt gösterilmeden gerçekliğin fotografla yansıtılmasıyla özdeşleştirilmesi, diyalektik materyalizme karşı ileri sürül­ mesi alışılagelmiş «kanıt»lardandır. Daha önce Lenin'in bu­ na karşı bir tutumuna dikkati çekmiştik . Lenin, bir başka yerde bu düşünceyi, -sorunun özüne çok daha başarılı bir yaklaşımla- şöyle geliştirir : «Bilgi, doğanın insan tarafın­ dan yansıtılmasıdır . Ama bu yalın, dolrı y sız, bütünsel bir yansıtma olmayıp, bir dizi soyutlaştırmadan , formülleştir­ melerden, kuramlaştırmalardan, yasalardan , vb . oluşan bir süreçtir ; bu kavramlar , yasalar , vb . yaklaşık olarak ken­ di içersinde devinen ve gelişen doğanın tümel yasallığını da kapsar İnsan, doğayı bir bütün olarak, eksiksiz, 'doğ­ rudan bütünselliği' içersinde kavrayamaz, yansıtamaz, kop­ ya edemez ; yalnızca soyutlamalar , kavramlar , yasalar , bi­ limsel bir dünya görüşü, vb. yaratarak o doğaya sonrasız yaklaşabilir .»(3) Burjuva sanat gözleminde , düzenin dogma­ larına uygun olarak g erçekçilik, doğalcılıkla (natUralizm) özdeşleştirilir ; bu çoğu kez naiv-açıklayıcı bir tutumla, ama çoğu kez de doğalcılığın korkuluk işlevinden yararlanıp , sanatın gerçekliğin yansıtılması olarak her türlü somut araş­ tırmaya konu edilmesini engellemek amacıyla yapılır . Haki­ ki bir yansıtma öğretisinin ışığında doğalcılık sorununun nasıl bir görünüm aldığı konusuna biraz ilerde değineceğiz . Ancak bu sorunun doğru anlaşılabilmesi için, önce günlük yaşamda gerçekliğin fotokopisi dogmasını, her türlü sanat­ sal eylemden olabildiğince bağımsız ele alıp, biraz daha yakından incelemek zorunludur . . . .

J

202

L,en i n :

Philosophischer Nachiass (Felsefe

Defterleri),

s.

1 11 .


Bizim bağlamlarımız içersinde bilgi-kuramsal nitelik ta­ �ıyan bu sorunu, en kaba çiz;gileriyle olsun açığa kavuştura­ bilmek için, önce fizyolojik soruy u, başka deyişle duyularla algılanan izlenimlerin, örneğin görülen nesnelerin ağtaba­ kadaki kopyalarının, ne ölçüde görsel belirginleşen gerçek­ liğin fotoko p ileri olduğu sorusunu bir yana bırakmamız gereklidir . Aslında tek başına ele alındığında son derece önemli olan bu olguyu çok vurgulamadan geçmemizin . nedeni, bilgi kuramı açısından asıl önem taşıyan noktanın, bilinçte oluşan görünıtü ile nesnel gerçeklik arasındaki iliş­ ki olmasıdır . Bu bağlam içersinde ise duyularla algılanan izlenimlerin nesnel karakteri, yalnızca bir bileşke işlevi gö­ r ür ; doğal olarak bu, temel nitelikte ve duyu algılamaları­ nın içeriğini belirleyen bir bileşkedir . Ancak gerçekliğin bi­ linç te yansıtılması, çok karına.şık (ve bugüne değin t ümüy le aydınlığa kavuştınulamamış) bir sürecin sonucudur . İn­ san, gerçekliğin izlenimlerinin kendisi üzerinde etkin olması karşı·sında elini kolunu bağlayıp oturamaz ; yıkılıp gitme­ yi de göze alarak tepki göstermek, üstelik .çoğu kez anında, duyularla algılanan izlenimleri kavramsal ya da tasarımsal açıdan yorumlamaya zaman bulaınaksızın tepki göstermek zorunluluğunu duyar. Bwıun sonucu olarak daha algılama düzeyinde, gerçekliğin bilince bağlı olarak yansıtılmasında, insanla çevre arasındaki karşılıklı bağıntıya göre biçimle­ nen bir seçim yapılır ; başka deyişle belli etkenler , önemli sayılırken, başka etkenler tamamen ya da en azından kıs­ men bir yana bırakılır. Bir gerçeklik olgusunun yansıtılma­ sı karşısında doğan bu tür kendiliğinden tepkilere, koşul­ suz tepkelerde de raslamaktayız ; başka deyişle bunları hay­ vanlar dünyasında da saptama olanağı vardır . Gözüne bir şey yaklaştırıldığında , insanın ne yaptığı düşünülsün . İn­ san kendiliğinden gözlerini kapatır ve yaklaşmakta olan nes­ neden kaçmak için başını çevirir . Yansıtma açısından bu neyi dile ge�irir? Hiç kuşkusuz merkezi sinir sisteminde .

­

203


öne mli ve önemsiz ayırımının, yansıtma görüntüsünde ger­ çekleştirildiğini belirtir . Gözü tehdit eden araç önemli sa­ yılır ; bunun dışında, o şeyin bu işleve girmeyen nitelik­ leri de dahil olmak üzere, her şey ayrıntıya dönüşür . Burada <�önem» sözcüğü açıkça öznel bir hava taşır ; o · denli ki , belki bu terimi kullanmak düşündürücü bile olabi­ lir. Gelgelelim günlük yaşamııi daha karmaşık görüngüle­ rini (Erscheinung) gözlemlediğimiz zaman da buna benzer bir seçimle karşılaşırız. Günlük yaşamın açıklama biçimle­ rinin dolaysız uygulamaya yönelik bir özyapıda (karakter­ de) olması zorunluluğu, günlük yaşamın kendi özyapısının bir öğesidir . Gerçi bu kuram, bir yandan burada olası sayı­ labilecek davranış biçimlerinde belli kısıtlamalara götürür -insan toplumu bilimsel ve estetik yansıtmayı, bunları a ş ­ mak için geliştirmiştir-, ama öte yandan bu noktada do­ ğan uygulama , bu ortamda eksiksiz gelişmeye olanak tanı­ yacak biçimde olmasa bile , insanın çevreyi egemenliğine almasının önemli etkenini, başka deyişle doğru olan ilkeyi, nesnel gerçekliğin yaklaşık olarak doğru yansıtılmasını ve bunun varlığı kesinlikle gerekli doğruluk ölçütlerini, bu yol­ la edinilen bilginin uygulamada denenmesini içerir . Gerçek­ liğin en azından kaba çizgileriyle yaklaşık nitelikte bilin­ ce uygun. kavranması, insanın varoluşunun en ilkel evresin­ de de gerçekleşmiş olmalıdır ; yoksa bu canlılar varlıklarını ne koruyabilir, ne . de geliştirebilirlerdi . Yansıtılan gerçekliğin seçimindeki öznel özyapı -yineleyelim : Yalın algılama niteli­ ğiyle de-, daha hakiki bir nesnelliğe ilişkin eğilimler içerme­ lidir ; bu nokta özellikle seçimde , önemlinin önemsizden ay­ rılmasında belirginleşir. ( 4) Çünkü tek tek olguların yakla4

ö n em l i-önem s i z ayrı m ı ve seç i m kon u l a r ı n d a b u y a p ı t ı n daha i y i

a n l aş ı l abi l mesi i ç in ş u y a p ı t l a r a d a bak . L u kacs, Çağdaş

Anlamı,

çev.

Berna Moran,

Cevat

Çap a n ,

Edebiyat Kuramları

1 974 , s . 50 v . d . (Ç.N.)

204

Paye! Yay ı n ev i ,

İstan b u l

Gerçekçiliğin

1 975, s. 60 v.d.;

ve Eleştiri, Cem Yayı nev l , istanbu l


şık olarak doğru yansıtılmaları gerektiği zaten kendiliğinden

anlaşılabilecek bir noktadır . Seçimdeki öznel ilke , temelini insanın yaşamındaki temel ilgi alanlarında ve yararlarında · bulur . Bunlar , doğal olarak her zaman verdiğimiz örnekteki gibi bu denli kendiliğinden geçerlilik kazanmaz, fakat ç oğu kez düşünmenin, deneyler toplamının, koşullu tepkilerin sap­ tanmasının,

vb .

sonuçları olarak belirginleşir .

Bu

ilkenin

doğrultusunda yapılan seçimin, her zaman n esnelerin ya da n e sne kümelerinin gerçek özüne uygun düştüğü , hiç kuşku­ suz söylenemez . önemli

Ama

olanın belli

s.özünü ettiğimiz

noktalarına

seçim,

değinmezse,

en azından

insanın

öznel

amacının gerçekleşmesi olası).ığı tümüyle ortadan kalkar ; bu durumda insan ya başarısızlığa uğrayacak, ya da nesnel gerçekliğ e daha uygun bir seçim yapmak zorunda kalacak­ tır . (5) Demek ki bir doğruluk ölçütü olarak uygulama, daha insanın bilincinde hakiki kategorilere ilişkin bir sezginin bile bulunamayacağı bir evrede, kendine bir yer yapabilmektedir . Çalışmanın rolü, özellikle bu açıdan önemlidir . Çünkü da­

ha

önce de açıklandığı gibi, çalışma içersinde amaç koyma 5

Seçi mdeki

öznel l i k

kon u s u n d a

Lu kacs,

şöyle

d iyo r:

«

. . .

sanat

önem l i olanı tutm ak, önemsizi atm akt ı r. . . Ken di baş ı n a a l ı nd ı ğı nda o l d u kça soy ut bir tan ı m d ı r bu. B u tan ı m ı daha ol um l u b i r amaçla k u l l anmak istiyorsak, sanatç ı n ı n seçim ine yön veren öznel Uke kon u­ sunu daha iyi ayd ı n l atmamız, bel H bir sanatç ı n ı n seçtiğ i veri lerle «sanatsal n esnel l ik» aras ı n dak i yak ı n l ı ğ ı ve uzakl ı ğ ı araştı rmam ı z ge­ reki r. B u n l ardan iki ncisi b i ri n ois i n i n dolays ı z bi r son u c u değ i l d i r; sa­ n atçı n ı n seç i m i n e y ö n veren içten l i k dereces i , yoğ u n l u k ve a l g ı lama gücii hiç b i r zaman bi r n esnel l i k güvencesi ya da ö l ç ü s ü değ i l d i r. Ne var k i , bu iki i l ke a ras ı n d a kaç ı n ı lmaz b i r karşıtl ı k görm ek de yanlışt ı r Elbette öznel amaçla n esnel son u ç aras ı n da bi r ayrı l ı k var­ d ı r. Fakat bu bekl enmed i k ve akı l d ı ş ı bir şey, iki metafiz·i k varl ı k arasındaki b i r ayrı l ı k değ i l di r. Bu daha çok, yaratı cı özn el l i ğ i ge­ �i ştiren, bu öznel l iğ i n g ü n ü n d ü nyas ı y l a karşı l aşmas ı n ı , (ya da o d ü n ya ile uzl aşamamas ı n ı ) d i l e get i ren diyalekt i k s ü rec in b i r özel l i ğ i d i r.>> (Bak, 4 nu mara l ı d ipnotunda a n ı l an yap ıt). (Ç.N.) ..

205


ile eylemde bulunmanın dolaysız belirlenimlenmesi silinir, ortadan kalkar . Çalışma, doğal olarak nesnelliğin yine ken­ diliğinden (spontan) nitelikte olan öğelerini de içeren ken­ diliğinden öznelliği aştığından, ereklerin gerçekleştirilmesi için dolaylı bir yola gittiğinden , nesnel gerçekliği olduğu . gibi, doğrudan araştırabilmek amacıyla bu ereklerin dolay­ sızlığını kaldırdığından, insanların çevre üzerinde egemen­ lik kurma ereklerini giderek daha iyi gerçekleştirebilir . Demek ki önemli ile önemsiz arasındaki ayrım, çalışma­ da nesnel olarak belirginleşmeli, insan bilincinde nesnelli­ ği ile yansımalıdır . Burada gerçekliğin bilimsel (nesnel, in­ sanbiçimcilikten arındırıcı) yansıtılmasının nasıl zorun­ lu olarak (;alışmadan doğduğunu, yeni bir bakış açısın­ dan görmekteyiz ; oysa varolll;1un ilkel evrelerinde (ve ge­ lişmiş hayvanlarda) gerçeklikte yapılan düzdtme , her . za­ man gerçeklik karşısındaki özel ve somut bir davranışın yanlışlığını giderir, ama nesnelliğe karşı davranışın yapı­ sını önemli sayılacak ölçüde değiştiremez . (Bu doğrultudaki estetik gelişmeden daha sonra söz edeceğiz.) Engels'in büyük hizmeti, bu ilişkileri gerek idealizmden, gerekse mekanik materyalizmden kesin çizgilerle ayırıp açık­ ça saptamış ve tanımlamış oluşudur . Engels, şöyle der : «Devinen maddeyi gözlemlediğimizde, dikkatimizi ilk çe­ ken nokta , tek tek cisimlerin ayrı devinmeleri ara­ sındaki bağlamdır, bunların birbirinin koşulunu oluşturma­ sıdır . Ama yalnızca belli bir devinimden bir başkasının doğ­ duğunu bulmakla kalmıyoruz ; ayrıca devinimin doğadaki gerçekleşme koşullarını yaratarak belli bir devinimi oluştu­ rabileceğimizi, d ahası doğada (en azından bu biçimde) ras­ _ lanmayan devinimleri de ( endüstri) yaratabileceğimizi ve bu koşullara önceden saptanmış bir yön ve kapsam verebi­ leceğimizi de saptıyoruz . İşte bunun sonucunda, insanın ey­ lemiyle, nedensellik tasarımı, başka deyişle bir devinimin bir başkasının nedeni olduğu tasarımı kurulmuş olmakta206


dır.» Engels ' haklı olarak, doğa biliminin v� felsefenin «in­ sanın eylenıinin düşünce üzerindeki etkisini hiç göz önünde tutmadığını, yalnızca bir yana doğayı, bir yana da düşün­ ceyi koymakla yetindiğiıri» söyler ve bu ikisini suçlar .{6) Böylece araştırdığımız süreç, ana çizgileriyle belirtilmiş ol­ maktadır . Özel sorunısalımızın bakış açısından eklememiz gereken nokta ,

burada

çözümlemesi

yapılan

bağlamların

nedensel

özyap'ısına ilişkin açıklığın , hiç kuşkusuz başlangıç noktasını

değil, ama gelişmenin çok ileri düzeydeki bir evresini belirl e­ ' diğidir . Burada Engels için genesis 'in ( oluş 'un) evreleri değil, nedenselliğin bilgi

. kuramı

açısından

doğurduğu

so­

run önemliydi. Genesis'in evrelerine gelince , duyularla al­ gılamanın , idealist düşünürlerin benimseyebileceklerinden çok daha büyük bir rol oynadıği açıktır . Feuerbach, bu konuda haklı olarak Leibniz' e karş,ı çıkar v.e bizim düşünsel olarak benzerlik , büyüklük, parçanın bütüne olan oranı kategorileriy­ le belirtmeye çalıştığımız olguların duyusal açıdan varolduğu­ nu, anlığın (bilme yetisi , zeka ) işlevinin ise yalnızca sonradan saptamadan ibaret bulunduğunu kanıtlamaya çalışır . «Nesneyi duyu verir» , der , <<anlık ise bunun a d ını koyar .» Ve bundan şu sonucu çıkarır : <<Anlık, en yüksek varlıktır , _ dünyayı yö­ neten öğedir ;

ama durum fiilen

değil,

yalnız adlandırma

açısından böyledir.» Bu düşünce, doğal olarak diyalektiğin

bir başka yönden bozulmasına yol açmaktadır . Çünkü anlı­ ğın işlevi yalnızca bir adlandırma , lenimlerin saptanması olsaydı, o

duyularla

algılanan iz­

zaman dünyadaki çeşitli,

değişken, karmaşık, ama buna karşın belli yasalara bağlı görüngülere insanın egemen olması ,

onları aşması olanağı

da ortadan kalkardı . Bilimsel düşünce yöntemlerinin kazan­ dığı en büyük başarıya , insanbiçimcilikten arındırıcı düşün11

MEW

Engel s : 20,

Dialektik

497 v . d .

der

Natur

(Doğ anın Diyalektiği), s . 6 1 5 v.d.;


ceye hiç bir zaman varılamazdı . Feuerbach, idealizmin du­ yulara düşman tek yanlı tutumlarına karşı çıkmakta tümüy­

le haklıdır, ne var ki, bu alanda yürüttüğü kalem tartışma­ sı mekanik bir materyalizmin düzeyine inmektedir . Bu du­ rum tek bir örnekten saptanabilir . Feuerbach, bÜtün ile paı;­

çaları arasındaki büyüklük orantısı açısından tamamen hak­

lıdır . Dolaysız duyusal öykünmeden yansıtmanın daha kar­ maşık biçimlerine geçerken, gerçekliğin doğru nesnellik ve

bağıntı biçimlerinin duyusal kavranmasının, bur:ılatın yak­

laşık olarak upuygun nitelikte, bilinç yoluyla yeniden

üre­

tilmesi açısından ne denli büyük rol oynadığım ilerde gö­ receğiz. Ancak bütün ile parçaları sorunu , bu tür dolaysız saptamalara indirgenebilir mi? Bu karmaşık yapı içersinde,

çözülebilmesi için anlığın

etkinleşmesini,

dolaysız

duyusal

algılamanın çok ötesine geçmesini gerektiren bir dizi sorun ;yok mudur? Şu andaki araştırmamız, bizi doğrudan doğru­ ya böyle karmaşık bir yapıya götürmektedir . Çünkü biraz önce inceleme konusu y apılanların tümünün kavramsal açı­ dan açığa kavuşturulan temeli, hiç

kuşkusuz

görüngü

ve

öz diyalektiğidir . (7) Sorunun kuramsal açıdan aydınlatılma­ sında bir adım olsun atılabilmesi için bu kategorilerin biiı.­ lerce yıl boyunca uygulamada kalmasına olması,

çözüme

giden ilk

önemli

gerek duyulmuş

girişimin

Hegel

sinde yapılmış olması, bizim sorunumuzu etkilemez . . 7 D i l i m izde

Al m a n e a

« E rs o h e i n u n g »

kavram ı n ın

o l a rak bi r kavram karg aşas ı v a rd ı r . K i mi yerde

bu

felsefe­

a n l am ın a iJişkin «g ö rü n üş»

kavram

ol arak ç e vri l m i ş t i r . (Bak. : Orhan H a n ç er l i oğ l u Felsefe Ansiklopedisi, Kavra m l a r ve Akım lar, c. 2, s. 252 d e k i aç ı k l amalar. Han çerl i oğ l u . «Scheim> sözc ü ğ ü n ü do ğ r u o l a ra k «g ö run ü ş » d i ye ç ev i rme kte ama «Wesen u n d Ersc h e i n u n g » , ya n i öz ve g ö rü n g ü arası n d aki d iyalekt ii< iı işk i y i a ç ı k l a rken « E rschei n u n g » u n yer i n e «Schein»ı koymakta d ı r. Oysa örneğ i n Lukacs, tüm yap ıt ı n d a bu d iyalekt i ğ.i aç ı k l ark en «Schein», yan i «görü n ü ş» sözc ü ğ ü n den b i l inçl i o l a ra k kaç ınmış, hep «l:rsctıeiro­ ung», y a n i «görü n g ü » söz c ü ğ ü n ü k u l l an m ı ştı r ) Berna Moran da «öz» k arş ı s ı n d a «görünüş» sözcü ğ ü n ü k u U a n m akt a d ı r (bak. Edebiyat Kuram­ ıan ve Eleşti ri, s. 5 1 ) . , H e r i k i söze ü ğ ü n b i rbirinden d i kk a t l e ayni,

'

,

.

208

.


Görüngü · ve öz diyalektiğini en kal;>a çizgileriyle olsun belirtmeye kalkışmak, burada amacımız olamaz . İnceleme­ mizi yalnızca bu diyalektik ilişkinin yansıtılmasının temel öz­ yapısıyla çok yakından ilgili bazı ana sorunlar üzerinde yo­ ğunlaştırmak zorundayız . Burada bir noktanın özellikle vur­ gulanması gereklidir : Görüngü ve öz, aynı ölçüde nesnel ger­ çekliğin et � enlerini oluşturur ;

dolayısıyla bunların arasın­

da gerçek olma ya da olmama a çısından bir derece farkı gözetmeye kalkışan bilgi kuramına ilişkin tüm düşünceler yanlış yola sapmış olur . Bu , gerek yalnızca dolaysız-duyu­

sal görüngülerde bir gerçeklik · gören ve özün saptanmasını

insan bilincinin salt öznel nitelikte bir ek çabası sayan her türlü deneycilik ve olguculuk (pozitivizm) için , gerekse idea­ lizmin , özde görüngülerıden � yrı --'metafizik- varlık gören ve görüngüleri salt öznel olayların düzeyine indirgeyen türleri için geçerlidir . Hegel'in diyalektik anlayışına göre -diya­ . lektik materyalizmden söz etmeye gerek bile duymuyoruz-, öz ve görüngü aynı öçüde gerçektir , nesnel gerçekliğin birbirine diyalektik olarak, sıkı biçimde bağlı etkenleridir . Bu durumu Goethe de açıkça görmüştü. Natürliche Tochter (Doğal Kız) adlı yapıtında Eugenie 'nin ağzından şöyle der : �örünüş mü­

dür( 8 ) eksik olan özde ?

/

Öz, görünmese öz olaıbilir miydıi? »

Hegel, tamamen b u anlamda olmak üzere,

şu açıklamayı

y apar : <<Öz, varlıktan gelir ; öz kendi başına dolaysız olmamas ı n ı n önemi, özelli k l e lbilgi ku ram ı aç ı s ın dan büyüıktü r. Görün­ g ü (Erschei n u ng), «kend i n d e şey»in gerç e k l i ğ ini, ken d i n de var olan sal t bıi r gerçekl i ğ i d i l e g etirir. «Görün üş» ise salt görünüştür, «altı Lboş» bir yüzey yansımas ı d ı r. B i l g i ku ram ı aç ı s ı n d an b i r i rdeleme sıöz konusu old u ğ u n d a, 1bu n oktada özerin de d u r u l ab i lecek diya­ l ektik ilişk·i , ancak öz i l e «duyu l arla alg ı·l arnl!b i le!1 her şeyiıı di l e ge­ ti ren görüng ü arasında varol abili r, yoksa bir yüzey yans ı masın ı be­ l i rten gö rünüş aras ı n d a değ i l . (Ç.N.) , s Yukardaki d izelerde « Sohein», yan i g örü nüş sözcüğü k u l l an ı lm ı ş­ t ı r. Lu kacs, bu al ı nlı dan son raki açıkl amal arın ı y i ne « E rschei n u n g » yan i «görü n g ü » kavram ı n ı k u l l anarak s ü rd ü rü r. (Ç.N.)

209/14


·

yıp , o devinimin bir sonucudur»(9) (Burada sözü edilen de­ vinim, varlığın varoluş üzerinden, vb . öze değin uzanan ken­ di içersindeki devinimidir . ) Bundan dolayıdır ki öz içersin­ de <<Varlık, varlığım korumuştur . . . bu yüzden özün kendisi varlıktır,» Karşılrklı ilişki ise her iki etkenin en yoğun bi­ çimde birbirine geçmesi anlamını taşır : <Su nedenle görü­ nüşteki belirlenmişliğfo öz karşısında sergilediği dolaysızlık , aslında özün kendi dola y sızlığından başka bir şey değildir . Ama bu, va:mlan dolaysızlık değil , tümüyle iletilen, ya da yan sıtılan, görünüş olan dolaysızlıktır, varlık, varlık olarak değil, yansıtmanın karşısında varlığın belirlenmişliği olarak söz konusudur ; varlık bir etken niteliğindedir .»(10) Lenin, diyalektiğin bu geniş boyutunu -bizim sorunumuzun sınırları­ nı aşarak, ama böyle y aptığından ötürü sorunu büyük bir bağlam içersine yerleştirerek- şöyle açıklar : «Doğa hem somut, hem soyuttur ; hem görüngü, hem de özdür . hem et­ ken, hem de ilişkidir .»'(H) Böyle yapılmakla, görüngü ile öz hiç bir şekilde özdeşleştirilmiş olmamaktadır . Durum tersi­ nedir . Ancak bu nokta çıkış noktası olarak alındığı takdirde, görüngü ile öz arasındaki karşıtlığı , birlik halindeki ve çe­ lişkili gerçekliğin özyapısı olarak alma olanağı doğmakta­ dır . Bundan ötürü Lenin, şöyle der : « . . . özden olmayan, yal­ nız görünüşte , yüzeyde varolan , yerinde 'öz' kadar 'sağlam' değildir , sık sık yitip gider . Bir akarsuyun devinimini ör­ nek alırsak, köpük yukarda, derin akıntılar ise alttadır . A­ ma köpük de öz'ün bir anlatımıqır .» ( 1:?) Lenin, bunun yanı sıra, öz ve yasanın «aynı düzeyde kavramlar» olduğunu be­ lirtir , ama «görüngünün yasa karşısında bütünselliği tem­ sil ettiğini» vurgular, «çünkü görüngü yasayı içerir , ama ay9 Hegel : WissenschaH der 6,

1 7.

ıo

ıı 12

210

Log i k

(Mantığın Bilimi) , Werke,

Hegel : a.g.y., s. 1 2 ; 6 , 22. Len i n : Philosophischer Nachlass; s. Len i n : a.g.y., s . 44.

1 29 .

iV, s . 7;


nı zamanda bundan da fazlasını , başka deyişle devinen bi­ ç imin . etkenini de kapsar .» Lenin bu noktada saptamalarını şöyle toparlamaktadır : «Görüngü , yasadan daha zengin­

dir.( 13) Demek ki her bilginin salt yaklaşık özyapısı, aynı za­ manda öz ve görüngü diyalektiğinin özelliğinin katkısıyla da bilgi-kuramsal gerekçesini bulmaktadır. Daha önce gördüğümüz gibi, bu bi1gi-kuramsal sonuç , gün1ük yaşam, çalışma ve bu çalışmadan doğmuş olan bi­ lim (ve sanat) alanındaki binlerce yıllık bir gelişmenin so­ nucudur . Hegel özellikle -ve kendi bakış açısından görece bir haklılıkla- nesnel gerçeklikle düşünmenin en iyi biçim­ de genelleştirilmiş kategorilerini araştırma konusu yapar . Yaşamla bağlantısı çok daha gelişmiş bir düzeyde olan Lenin ise, felsefe sorunlarını en temel ve yaşama en yakın görünüş biçimleri açısından araştırarak, bu çözümlemeleri tamamlar ve geliştirir . şudur :

Lenin,

Burada

gerçekliğin

bizim için önemli

yansıtılması

sürec inde

sonuç algıla­

manın , tasarımlamanın ve düşlem

(hayal) gücünün rolü­ nü Hegel'den daha köklü biçimde ele a l makla kalmaz, ama <<ruhsal yeti»nin ideali st hiyerarşisinden köktenci bir tutum­

la ayrılır ve günlük in sanı, yan sıtmanın öznesi olarak sü­ rekli göz önünde tutar ; Feuerbach'm Leibniz'e yönelik ve yukarda belirttiğimiz eleştirisine katılır ; Feuerbach, bu eleş­ tirisinde Leibniz'in , nesnelerin duyularla algılanmasına iliş­ kin olarak yaptığı saptamayı bi1gi kuramı açısından duyu­ larla edinilen izlenimlerin düzeyine götürür ve benzerlikte bir «duyusal doğruluk» görür . Lenin, en yalın bilme süreci­ nin içersinde bile düşlem gücünün çözümlemesini yapar. Bu son gözlemde bizim için özellikle . önem taşıyan nokta, Le­ nin'in bu rolü iki açıdan ortaya koymasıdır : Sözü edilen rol bir . yandan bilme süreci için varlığı kesinlikle gerekli bir öğedir, öte yandan da yanlış yöne sapmaların kaynağı ola13

L en i n :

a.g.y.,

s.

45.

211


bilir , Lenin , bu gözlemi d evinimin yansıtılmasından yola çı­ karak şu yönde genelleştirir : «Yansıtmanın, sürekliliği kes­ m eden,

yalına

indirgemeden,

kabalaştırıp

parçalamadan,

canlı olanı öldürmeden gerçekleşmesi olanaksızdır . Devini­ min düşünc e aracılığıyla yansıtılması her zaman bir kaba­ laştırma, canlılığa son vermedir ; bu yalnızca düşünceyle de­ ğil , aynı zamanda duyum aracılığıyla da gerçekleşir ve bü­ tün bunlar yalnızca devinime değil, ama her türlü kavrama yöneliktir . » ( 14) Böylece diyalektik devinimin,

diyalektik

kutegorilerin

yansıtılmasının , yaşamın temel bir olgusu olduğu sonucuna varıyoruz ; bu olgu hiç kuşkusuz ancak çalışma ve bilimle yay,gınlaştırılıp derinleştirileqilir, bilincine varılması ancak felsefeyle sağlanabilir . Bundan ötürü bizim sorunumuz için, görüngü ve öz diyalektiği için, Engels 'in diyalektik bağlam­ ların pratik uyıgulaması ve bilinçli bilinmesi konusunda baş­ ka bir durumla ilgili olarak söyledikleri geçerlidir :

«Ve

eğer bu efendiler, yıllardır ne yaptıklarını bilmeksizin ni­ celikle niteliği birbirine karıştırmışlarsa, o zaman yapabi­ lecekleri tek şey, Moliere'in yaşamı boyunca ne yaptığını

bilmeksizin yazı dilinde konuş m,U ş olan Mösyö Jourdain'i ile birlikte, kendi kendilerini avutmaya çalışmaktır . » ( 15)

Gerçekliğin sanat y oluyla yansıtılması konusunda da bu açıdan bakarak yargıya varmak gerekir . Çünkü diyalek­ tik, gerek genel olarak , gerekse öz ve görüngüye ilişkin bu­ günkü gözlemimiz için yaşamın yadsınamaz bir temel olgu­ su niteliğini taşıyınca , o zaman günlük yaşamın ve ç ahşma­ mn temeli olarak gerçekliğin mekanik, «fotoğraf gibi» y�:m­ sıtılmasından söz edilemeyeceği açıktır. Görüngü ve öz di­ yalektiği yansıtılmaksızın, yaşamda en ilkel bir yön sapta­ mayı gerçekleştirmek bile olanaksızdır ve daha önceki gözı4

Heg e l : a.g.y., s. 1 46 ; 6, 1 54 . A l ıntı : Len in, a.g .y. ,

15 Len i n : a.g.y., s.

212

1 95 .

s.

71 .


lemlerimiz, burada gerçekliğin sözde fotokopi gibi . yansıtıl­ malarını <<felsefenin» diyalektik bağlamlar düzeyine çıkar­ madığını, ama bunların ep. yalın algılayışlar içersinde var­ olduğunu , düşüncenin ise bunları yalnızca ğil) ,

bilin c z

getirdiğini

göstermişti .

(her zaman de­

Gözün

ağtabakasında

gerçekliğin fotokopi benzeri görüntüleri saptan8!bilir ;

ama

günlük insanın karşımıza çıkan ve bütünsel gerçekliğe ait parçalar karşısında tepki gösterdiği en yalın ve ilkel günlük yaşamd a bile , algılanan gerçeklik kopyaları gerçekte foto­ kopi değildir . Daha ileri giderek şöyle de denebilir :

İnsan

için dünya n ın fotokopileri, ancak insanbiçimcilikten arınma­ nın daha yüksek bir �resinde , fotoğrafın bulunması ve fo­ toğraıf tekniğinin

geliştirilmesiyle

ortaya

çıkar .

Bu

bulµş

aracılığı ile elde edilen sonuçların, bilimsel açıdan insanbi­ çimcilikten uzaklaştırıcı özyapıda

(karakterde)

olduğu hiç

kuşkusuzdur . Bu özyapı, teknik ilerlediği ölçüde giderek be­ lirginleşir . Fotoğrafın bu özyapısı kendini günlük yaşamda da açığa vurur . Bir fotoğraıfın a slına benzemediği sık sık söylenirse de, soyut nesnel açıdan bakıldığında bu anlam ­ sız bir sözdür ; çünkü ışığa karşı hassas madde, belli koşul­ larda ve belli bir anda n e snenin tam bir kopyasından baş­ ka hiç bir şey veremez. Buna karşılık yaşamın bakış açı­ sından anlatım, anlamla yük1üdür , insanların birlikte yaşa­ masına · ilişkin gerçek bir durumu dile getirir . Birinin bir başka sına sel

ya

da

görüntünün

kendisine

(ya

kilde her zaman

da

ilişkin

anıdaki

ol arak

taşıdığı

görüntünün)

hiç

böyle bir fotoğraf resmiyle

gör­

bir

şe­

özdeş · olma

zorunluluğunun bulunmaması, bu olguyu ortaya koyar . Bu arada bütün

duygulanımları

(kend ini

beğenmişlik ,

duygu­

daşlık, karşıt duygu , vb . ) bir yana bırakırsak, şu olguyla karşılaşırız : sellikte yı»

Benzer , karakteristik, vıb . giı b i kaynağını gör­

bulan

içerir .

kategoriler ,

Bundan

sanın dolaysız görsel

ötürü

bir de

seçimi, bu

algılanabilir

«bir

şeyleri

kategoriler ,

görüngüsü

ile

atma­

bir

in­

her

an-

213


da, her durumda mekanik açıdan aynı olma zorunluluğu bu­ lunmaksızın, bu insanın bütünselliği ile doğru bir bağlam içersine konulabilir . Max Liebermann'ın «Sizi kendinize ol­ duğunuzdan daha benzer biçimde resmettim» yolundaki şa­ kası, bir yaşam gerçeğini dile getirir . Bu karşıtlık, devi­ nimlerin anlık fotoğraflarında daha da belirgindir . Gün­ lük yaşamın dolaysızlığı açısından devinimler, resimler­ le doğru yansıtılabileceklerinin kuşkusuz olmasına karşın , çoğu kez olasılık dışıymış , tasarımlanması çok güç müş iz­ lenimini uyandırır . Buna karşılık devinimlerin bilimsel çö­ zümlemesi söz konusu olur olmaz ( bir işe alıştırma, sporda 'Ç alıştırma yöntemleri, vb . ) , bu nesnel asla bağlılık, büyük önem kazanır . Görüldüğü gibi, gerçekliğin fotoğraf yoluy­ la elde edilen asla uygun kopyası, çok gelişmiş ve insanbi­ çimcilikten arındırıcı bir tekniğin ürünüdür ; günlük yaşam­ daki dolaysız duyusal görsel tamalgıyla bir ilgisinin bu­ lunma sı, bunun temelini, çıkış noktasını oluşturmasını ge­ rektirmez. Demek ki, Engels'in metafizik düşünce için göstermiş ol­ duğu gibi, doğalcılık ve gerçekçiliğin fotokopi kuramına sıkı sıkıya bağlı olan özdeşleştirilmesi, doğalcılığın şişirile­ rek gerçeklik karşıs ında temel , ilkel sanatsal ( sanatsal ben­ zeri) bir tutuma dönüştürülmesi de, ortaya bir söylence (ef­ sane) niteliğiyle çıkmaktadır. Doğalcılık da gerçekliğin ken­ diliğinden diyalektik sanatsal yansıtılmasının , kaynağını top­ lumsal gelişmede bulan bir çarpıtılmasıdır . İlkel çağların sanatları doğalcı lığı hiç tammaz ; göreceğimiz gibi, o çağ­ da izlenen tutum tersinedir ; öz çoğu kez, tek yanlı ve sanatsal açıdan yanlış biçimde vurgulanmıştır . Ancak do­ ğalcılık yalnızca taşıdığı tek özellikle, öz ve görüngü kar­ şıtlığını , dahası ayrımını silmek, olabiliyorsa ortadan kal­ dırmak eğilimini içermesi diye tanımlayabileceğimiz özelli­ ğiyle belirlenebilir . Bu belirleme bile doğalcılığın, yalnızca tarihsel gelişimin geç evrelerinin ürünü bir eğilim olabile214


ceğini göstermeye yeterlidir . Çevreyi yenme çabası , bu çaba daha çok doğaya yönelik olduğu sürece, coşkusunun kayna­ ğını her şeyden önce özün bulunup ortaya çıkarılmasında bulur ; bu çaba ne denli naiv ve acemicilik ürünü biçimlere bürünürse bürünsün, her türlü doğalcılık karşısında açık bir karşıtlık sergiler . Doğalcılığın ortaya çıkması için gerekli ko­ ş u lları ancak günlük yaşamda toplumsal etkenlerin ağır bas­ ması , «doğal sınırın geriye çekilmesi» yaratabilir ; bu, toplu­ mun gelişmesinin -belli sınıflarda- özün ortaya çıkarılması karşısında bir ürkekliğin doğumuna yol açtığı dönemlerde olur . Ama bu koşullar altında bile ( ki bu koşulların araştırıl­ ması tarihsel materyalizmin görevidir) , doğalcılık , sözcüğün dar ve gerçek anlamında ancak bu yönlendirme yoksunlu­ ğunu (ya da perspektif yoksunluğu) istencini dile getiren akım­ lardan biri olabilir . Bu da doğaldır, çünkü görüngü ve öz diyalektiğinin kavranmasında bir bulanıklığın ortaya çıkışı, bu dönemlerin ana sorunlarından biridir ve yön verici bir eği­ limdir ; bu eğilimin , canlandırma biçiminin temeline olan et­ kisi, görünüşte karşıt olan yönlerin yapısını da belirler ; bu­ n a örnek olarak, çağımız edebiyatında izlenimcilikten ger­ çeküstücülüğe değin türlü değişik yönlerin temelde doğalcı nitelik taşıyan özyapısını gösterebiliriz. Doğalcılığı gerçekçilikten ayırmanın estetik açısından ta­ şıdığı önemin· büyüklüğüne , doğalcılığın ortaya çıkışının , vb . nedenlerinin bulunmasının , sanat tarihi açısından zorunlu oluşuna karşın , doğalcılığı gerçekliğin fotokopi niteliğindeki yansıtılmasıyla özdeşleştirmek, gerçekleri çarpıtan bir ya­ lınlaştırma olur . Gelgelelim doğalcılığın kuramcılarında bu tutuma sık raslanmaktadır ; bunun yanı sıra, sanat uygulamalarında da, çoğu kez günlük yaşamın dolaysız yüzeyine olabilecek en ileri ölçüde yaklaşılmaya, öze yö­ nelik tüm yansıtma kategorilerinden köktenci bir tutumla ayrılınmaya çalışılmaktadır : Ancak nesnel gerçekliğin foto­ kopi niteliğindeki yansıtılması, burada da gerçekleştirileme-

215


mekte, bir ideal olarak kalmaktadır . Doğalcı yapıtları, özellik­ le yansıtmadaki bu mekanik «sadakat» açısından inceleyen , şu noktaları saptayacaktır : Bütünün yapısı da, her sanat ya­ pıtı gibi seçim ilkesine , b azı şeyleri çıkarıp atma, vurgu­ lama , vb . gibi ilkelere dayanır- bu ilkeler her zamanki ka­ dar ince elenip sık dokunmaksızın uygulanabilir ; ama bu­ nun yanı sıra tek başına her ayrı etkende fotoğrafla yan­ sıtmayı aşan bir biçim değişikliğini saptayabilme olanağı vardır . Yalnızca gelişigüzel iki doğalcı yönün bu tür biçim­ sel belirtiler açısından birbiriyle karşılaştırılması, sapta­ malarımızın doğruluğunu onaylamaya yetecektir . Biraz uzun tutulan bu açıklamaların bizim için taşı­ dığı önem büyüktür : Bilgi kuramı açısından, bilinç ile gerçeklik arasındaki bağıntı açısından bakıldığında, foto­ kopi yoluyla yansıtma kuramının varlığını koruması olanak­ sızdır . Gerçek dünyanın nesnel diyalektiği , insan bilincinde zorunlu olarak �hiç kuşkusuz uzun süre bilinçten uzak kal­ mış olan- kendiliğinden öznel bir diyalektiğin uyanmasına y ol açar . Ancak bu yansıtma süreci, yalnızca içeriği ve biçimi bakımından diyalektik nitelikte değildir ; sözü edilen sürecin gelişmesini de tarihin diyalektiği belirler . Bura­ da

doğal

olarak

sonuncusuna ,

yani tarihin diyalektiğine

değinme olanağı bile yoktur . Çünkü bilim ve ft.'ls 2fe tarihi alanlarında bile gerek diyalektik düşüncenin gelişmesini , gerekse bu düşüncenin nesnel gerçekliğin hakiki yapısına yaklaştırılm1asını önleyen engelleri bilip tanıyabilmek için elimizde alabildiğine dağınık ön çalışmalardan başkaca araç bulunmamaktadır . Günlük yaşamın bilgi kuramı açısından araştırılmasının henüz başlamış sayılamayacağını, bu çok önemli alana günümüzde ·henüz bir terra incögnito (bilinme­ yen ülke) gözüyle bakılması gerektiğini daha önce birkaç kez belirtmiştik . Bu durumun gerektirdiği tüm titizliğe karşın , bundan son­ ra atacağımız adım, günlük yaşamda ve çalışmada yansıt-

216


konusu üzerine eğilmek olmalıdır . Bu yapıtın · başında başka konularla ilgili olarak, burada tanımladığımıza ben­ zer bir diyalektiği sergileyen bir d izi olguya -örneğin du­ yular arasındaki işbölümüne- yer vermiştik. Şimdi ise özellikle vurgulanması gereken nokta, öykünen konuşmanın,, daha önemlisi, öykünen davranışın ilkel günlük yaşamda, daha gelişmiş evreye oranla karşıla�tırılamayacak denli büyük bir rol oynadığıdır . İnsanlar arasındaki her ilişki, hiç kuşkusuz çevrelerindeki belli olgulara ve kaynağını bu olgularda bulan tepki biçimlerine ilişkin işaretler içerir . Bundan ötürü gerçekliğin yaklaşık olarak doğru yansıtılma­ sı, öz açısından bu ilişkilerin değişmez temelini oluşturur . Ama günlük yaşamın bağlamları karmaşıklaştığı ölçüde, bu bağlamların yansıtılması da o ölçüde ayrımlaşmış ve yoğun­ laşmış bir nitelik kazanır ; başlangıçtaki öykünme o ölçüde· -dolaysız bir tanınmazlığın düzeyine varana değin- ileti­ şim içersinde belirsizleşir . Bu konuda olabildiğince kolay bir örnek vermek istiyorum. Bugün Viyana-Paris arasındaki · yol­ culuğun ne kadar süreceğini öğrenmek isteyen biri, tarifeyi açıp istasyonları, kalkış ve vı;ı.rış saatlerini , vb . not eder, ama bunu yaparken bütün bu soyut-kısaltılmış işaretlerin, öğrenmek istenilen gerçek olayların yansımaları olduğunun bilincine varmaz. İ lkel insanda dolaysız anlatım, dahası ol­ guyu tasarımlama olayı, öykünme karakteri taşır . Max Sch­ ma

'

midt, böyle bir olayı çok görsel biçimde anlatmaktadır . Sch­ midt' e göre, kendisine bir yolculuğun ne kadar süreceği soru­ lan bir Kızılderili, «eliyle havada güneşin günlük yörüngesi doğrultusunda bir yay çizer , sonra da uyur gibi ya:par . Bu ha­ reket -uyuma hareketi-, gezinin son n oktasına varmak için geçmesi gereken günlerin sayısınca yinelenir . Son gün gidil­ mek istenen yere saat kaçta varılacağı ise, elle güneşin o saatte bulunacağı yükseklik gösterilerek . belirtilir .» Schmidt' le birlikte, yinelemenin gerçekte gezi günlerinin sayılmasını içermediği görüşü paylaşılırsa, öykünme daha da belirli bi.

217


çimde geçerlilik kazanır : �iKızılderili, yaptığı hareketle za­ man öğesi açısından gezinin gerçek akışını betimler . Kol­ larıyla havada her yay çizişinde, gezinin belli bir bö­ lümünü göz önünde tutar ; her uyku hareketinin amacı ise planda belli bir mola yerini anlatmaktır. Biz, gezinin tek tek bölümlerini ve mola yerlerini toplarız, böylece de gezi­ nin şu ya da bu kadar gün süreceği tasarımına varmış olu­ ruz. Hareketi yapmıŞ olan Kızılderili'nin gezinin süresini be­ lirtirken bu tasarımı taşımış olması ise zorunlu değildir .» ( 16 ) Günlük yaşamdaki yansıtmanın bizim kuramsal olarak saptadığımız ikili özyapısı (karakteri) burada çok açık bi­ çimde belirginleşmektedir : Bir yandan gerçekliğin herhan­ gi bir bölümüne ilişkin olarak elden geldiğince eksiksiz bir yansıtma elde etmek, öte yandan da doğrudan do ğ r uy a bu yansıtmanın içersinde -kendiliğinden ya da: bilinçli ola­ rak- o sırada söz konusu davranış açısından önemli olan etkenleri vurgulamak, sözünü ettiğimiz ikili özyapıyı oluş­ turur. Eğer gerçekliğin yansıtılmasıyla elde edilen dene­ yin söylenmesi, baş kalarına iletilmesi ya da somut b:ii dav­ ranışın temeli yapılması g erekiyorsa, o zaman yansıtmanın ikili özyapısının özellikle ikinci bileşkesinin önemi artar ; bu bileşkenin temelini, daha önce gördüğümüz gibi, görüngü ve öz arasındaki nesnel diyalektik ilişki oluşturur . Biraz ön­ ce ilkel bildirimin, belirgin ve doğrud an öykünür bir özyapı taşıdığını görmüştük. Çünkü bildirim, asıl işlevi olan nesne­ ıeri ve olayları gösterme işlevinin sınırlarını aşar aşmaz, bu evrede erişilebilecek açıklığa kavuşabilmek için öykünmenin araçlarından yararlanmak zorunda kalmaktadır. Bu arada Hginç olan nokta -ki, bizim verdiğimiz örnek bunu çok açık göstermektedir-, burada uyguıanan öykünmenin , modelin algılamada olduğundan çok da;ha az ölçüde fotokopisi olabi16 Sc h m i dt: Grundrisse der ethnologischen Volkswirtschaftslehre ( B u d u n:b i l i msel i ktisat ö ğ retisinin Temel i l k e l e r i ) , c. I, s. 1 1 2.

218


leceğidir . Somut nesneleri ya da olayları az sayıda sözcük­ lerle ya da hareketlerle belirtmek, belirtilenin anında an­ laşılmasını sağlamak için yüksek bir soyutlama derecesi, öze ilişkin olanın açıkça vurgulanması gereklidir. Bu anla­ şılırlığın geleneğe dayandığı savını içeren ve sık sık başıvu­ .rulan kaçamak , doğrudan doğruya geleneğin doğumu soru­ nunu dolanmış olmaktadır . Gelenekler çoğu kez <<Yukardan» , ycı.ni büyücüler ve rahip kastlarınca saptanmış olabilir ve bu saptama sonucunda sözcüklerle hareketler , salt imlerin ka­ lıbı içe rsinde donup kalabilir ; ama g��nlük yaşamda gele­ neğe dönüşecek olana ilişkin asıl seçim, kaynağını doğrudan doğruya yaşamda bulur : Zamanla geleneğe dönüşenler, in­ sanlar arasındaki ilişkilerde değerini en iyi kanıtlamış olan sözcükler ve hareketlerdir . Bu değerini kanıtlamanın da kendıne özgü ve bizim için önem taşıyan ölçütleri vardır : Yine verdiğimiz örnekte kal­ mış olmak için bir günlük yolun anlatılmasını ele alalım. Bu yol , çok çeşitli el , kol ve baş hareketleriyle anlatıla­ bilir . Ama bu arada seçime ilişkin ilke ne olacaktır ? (Bu il­ kenin da.ıha sonra geleneğe dönüşmesi, sorunun karşılığı ba­ kımından önemli değildir . ) Bu soruya hiç düşünmeksizin , yo­ ğun bir açıklık, diye karşılık verilmelidir . Ama özellikle hareketler söz konusu olduğunda, bu açıklığın duyusal-dolay­ sız, duyguları da uyandıran bir özyapısı vardır . Tabii ki bu, bu arada estetik bir ereğe yönelindiği, ya da en azın­ dan estetik bir düşüncenin beslendiği anlamını hiç bir şekil­ de taşımaz . Konuşmayla, hareket ve davranışlarla, vb . duy­ guların uyandırılması, da.ıha sanatın doğmasından uzun bir süre öncesinden bu yana günlük yaşamın onsuz olunamaz öğeleri arasındadır ve bir sanata dönüşme eğiliminin varlı­ ğını gerekli kılmak da söz konusu değildir . Gerçi uyandı­ rıcı nitelikte olan, sanata dönüşmeyi gerçekleştirebilecek bir etken içerir, ama bu etkenin böyle bir edime götürebil­ mesi için çeşitli aracılıklarla zenginleşmesi, değişmesi ve 219


geliştirilmesi gereklidir . Kendi başına ele alındığında duy­ gu uyandırması burada gerçekten salt araç niteliğindedir ; bu araçla somut bir nesnenin, özel bir olgunun, vb . elden geldiğince kesin belirlenmesi ve saptanması, ya da somut bir eylem için hazırlığın gerçekleştirilmesi amaçlanır . De­ mek ki öykünen hareket te kendi başına ele alındığında -ve insanlığın daha yüksek bir gelişme düzeyi açısından bakıl­ dığında-, bir sözcük yedeği ve böylece de bir kavram ye­ değidir , nesnelerin, olayların, vb . kavramsal olarak saptan­ masına ve düzenlenmesine ilişkin bilinçdışı bir yönelimdir . Burada çekirdek, odak noktası, toplumsal işlev açısından aranmalıdır ; uyandırıcı ( evokatiy) öğe ile birlikte yalnızca bir <<izlenim alanı»( 17) doğmuştur . Bu alanın doğum nedeni ya kavramsal olanı sözle, kavramla tam anlatabilmeye iliş­ kin yetisizlik, ya da nesnenin giderek töplanan sonuçlarla zenginleşmesidir . Daha sonra gelişen sanatın bu anlatım bi­ leşkesinden oluşmasını , çok uzun ve sözle ri, hareketleri, ey­ lemleri bu tür bir <<İzlenim alanı» ile sarmayan bir süreç bulunmaksızın, sanatların yaşam malze m esine , kaynağını ya­ şamda bulan ve yaşamı etkisiyle zenginleştiren bir biçime· (ve bu biçimlerin alınabilmesi için elverişli orta ma) sahip olamamasını çok doğal karşılıyoruz. Bu noktaya ve bu nok­ taya bağlı olan sonuçlara sonradan daha ayrıntılı olarak döneceğiz. Açık anl amla ( açık nesneye bağlılık, belli nes­ nelerin açıkça ve yaklaşık olarak doğru yansıtılması) uyan­ dıricı bir <<izlenim alanı» arasında varolan ve çoğu kez bu ikisinin birbirinden ayrılmasını olanaksız kılacak denli birleştiren ikilik , günlük gerçekliğin genel bir belirtisi ni­ teliğindedir ; durum özellikle başlangıç evrelerinde, çalışma­ nın henüz çok belirginleşmediği, genelleştirmenin tek tümel 17 «Auraıı sözcüğ ü Almanca 'da h em <�hale», hem de her t ü r l ü etkt sonucu d u y u l a r yol uy l a e d i ni l en izlen i m l e r an l am ı n a ge l m ekted i r. B iz, y u karda k i m et n i n b ü t ü n l ü ğ ü aç ı s ı ndan « izlen im a l an ı » diye bir kar-· ş ı l ı-k k u l l al'lill ayı uyg u n bu l d u k . (Ç.N.)

220


toplumsal biçimi olan büyünün bu ikiliği (daha sonra bilim ve sanatta olduğu gibi) ayrımlaştırma ile giderecek yerde · <loğrudan bir ikilik niteliğiyle koruduğu dönemlerde böyle­ <lir. Ancak daha gelişmiş toplumların günlük düşüncesi de, bilim ve sanatla arasında varolan karşılıklı etki ilişkisi içer­ .sinde bu ikiliğin büyüsel yapısını ne ölçüde aşarsa aşsın, sözü edilen bileşkeleri belki giderek azalan yoğunlukta, ama yine de varlığına son vermeksizin hep yeniden üretmek, bu günlük düşüncenin özü gereğidir . Unutulmamalıdır ki, sözcük anlamının en kuşkuya yer vermez yapıya kavuştu­ rulduğu en geliştirilmiş dilde bile birçok sözcüklerin ve tüm­ celerin, benimsemeye ya da yadsımaya, sevgiye ya da nef­ rete, vb . ilişkin bu tür bir duyu uyandırıcı <<izlenim ·alanı» il e sarılı olması kaçınılmaz bir durumdur. Başlangıçtaki dolaysız <<Öykünme» ile daha gelişmiş , içe­ riklerinde ve biçimlerinde kaynaklarını bilimden ve sanat­ tan alan anlatım olanakları arasında bulunan geçiş dönemi biçimlerini sergilemeyi denersek, burada değindiğimiz ge­ lişme en genel çizgileriyle daha açık ortaya çıkar. Tüm olasılıklar, duyumsanan ya da gözlemlenen ve nesnelli­ ğe, bağıntılara, devinim bağlamlarına, vb . ilişkin benze­ şimlerin (analojilerin) , nedenselliğin daha sonra saptanan anlamının içerdiği neden ve etkenin bilinmesinden çok da­ ha önce geliştiğini göstermektedir . Hatta bu tür kendiliğin­ den algılanan benzeşimlerden doğan benzeşim çıkarımları­ nın, daha sağın (sahiih, exakt) nitelikte ve bu yüzden de gün­ lük yaşamın dolaysızlığına daha uzak olan başkaca mantık­ sal biçimlerden daha eski olduğunu ileri sürersek, belli bir ölçüde haklı oluruz . İlkel ve kaynağını algılama ve duyum temellerinde bulan benzeşimlerin, hiç kuşkusuz güçlü ve do­ laysız bir öykünmeci özyapısı (karakteri) vardır . Bunlar, aynı zamanda -öykünmeci nitelikte olmak üzere- benzeş­ tirmenin temelini, ya da yalnızca nedenini oluşturan etken­ leri vurgulama zorunluluklarına: karşın, .az çok duyusal ay221


rıntının ç erçevesi içersinde kalırlar. Demek ki benzeş imin doğumu sırasında ayrıntı -hatta öykünmeci nitelikte ol­ mak üzere-, dolaysız olarak çoğu kez yeterince temellen­ dirilmemiş bir genelleştirmeye bağlı kalır . Burada çok ilginç olan nokta , Hegel'in benzeş im yoluyla elde edilen çıkarım­ lara ilıişkin çözümlemesinde, özellikle salt benzeşimin do­ laysız öykünmeci özyapısına ayrılmaz biçimde bağlı olan etkenleri önemli diye nitelendirip vurgulamasıdır . Hegel . ben­ zeşimin sonunda yer alan ve kaynağını benzeşimin kayna­ ğında bulan sorunsalı çok açık biçimde görür , ama bu nok­ tadaki genesis sorununa eğilmez : «İ çinde her iki ayrıntı� nın tek parça olduğu ve birinin ötekinin sıfatına dönüştü­ ğü genel, yüzeyselleşir ; benzeşimde ise yalnızca. bir nitelik ol­ duğu ölçüde, ya da , her iki ayrıntının özdeşliği burada salt bir benzerlik olarak alındığı takdirde , aynı ya da farklı bir belirti olduğu ölçüde, yüzeyselleşir . Bu tür bir yüzeysel­ lik düzeyine bir anlık biçiminin ya da bir akıl biçiminin ge­ tirilmesi, bunların salt tasarım düzeyine indirgenmesiyle ger­ çekleştirilir ; böyle bir yüzeyselliğe mantık alanında yer ve­ rilmemesi gerekir .» ( 18 ) Açıktır ki , burada biraz önce göz­ lemlediğimiz ve varlığına hiç kuşkusuz bugünün günlük dü­ şüncesinde de sürekli olarak raslanan ilkel konumun kalın­ tıları belirtilmek istenmektedir . Dahası , Hegel, benzeşimi ve tümevarımı , salt biçimsel nitelikteki çıkarımların (istid­ lallerin)

abartılmasından doğan suçlamalar karşısında da

savunmaktadır ; benzeşimin ve tümevarımın içerikselliği bir içerik belirlenmesi olarak alınabilirse -ki bizce başlangıç­ lar açısından bu olası değildir-, o zaman Hegel' e göre bun­ ların çıkarım özyapısına karşı ileri sürülebilecek bir itiraz yoktur . Ama belli bir sorunsal, Hegel için de varlığını ko­ rumaktadır : «Benzeşim yoluyla varılan çıkarımda art.anın hem ayrıntı , hem de ayrıntının gerçek gen elliği niteliğiyle

1s 6, 387.

222

H egel : Wissenschaft der Logik

(Mantığ ı n B i l fmi), Werke, s.

1 51 ;


yer alması, bu duruma yol açmaktadır .» «Bir özne , bir baş­ ka özne için de söz konusu olan belirlenmişliği, doğasından mı, yoksa özelliğinden mi alır» yolundaki soru da kaynağı­ nı bu noktada bulmaktadır . ( 19) Demek ki Hegel' in bu çıka­ rım biçimini tam geçerli bir çıkarım biçimi olarak koruma çabalarına karşın, çıkarımın ortası olarak ayrıntı ile genel arasındaki dolaysız birlik, ortadan kaldırılması olanaksız so­ runsalı oluşturmaktadır . Şimdi daha önceki gözlemlerimize dönelim : Bütün bu so­ rularda görüngü ve özün nesnel diyalektiğinin yansıtılması­ nın varolduğu açıktır . Çünkü daha önce sö zünü etmiş oldu­ ğumuz «izlenim alanı» nı (yalnızca uyandırıcı bir biçim olarak almanın ötesinde) içeriği açısından titizlikle araştı­ racak olursak, o zaman bu alan içersinde belli bir bütünün görüngüler dünyasının zenginliğinin , bu bütünün aşırı so­ yut, aşırı durağan , vb . özü karşısında öznel nitelikte yan­ sıdığı kendiliğinden or t aya çıkar . Gerçekliğin yansıtılması­ nın bu diyalektik türü, günlük yaşamın dolaysızlığını aşan bir uygulamaya hizmet ettiği ölçüde yoğunlaşır ; bu durum,. özellikle çalışmaya hizmet etme halinde söz konusu olur . Bu sürecinin nesnel yanını daha önce · anlatmıştık . Hatta baş­ ka bağlamlar içersinde olmak üzere , öznel öğeye de değin­ miştik ; bundan ötürü duyular arasındaki iş bölümüne ilişkin açıklamalarımızı anımsatmak , belki yeterli olacaktır . Söz. konusu olan nokta şudur : Yansıtma yalın algılamaların dolay­ sızlığının ötesi� e geçerek görüngü ve öz diyalektiğini (ve bu arada doğal olarak başka diyalektik çelişkileri) , bunların nesnel açıdan gerçek bağlamlarını , dış dünyanın yalnızca edi1gin nitelikte alınmasıyla erişilebilecek olandan çok da­ ha iyi belirtebilmekte , bunlara çok daha ileri ölçüde yak­ laşabilmektedir . Bu , hem insanın gelişmesinin genel bir yönüdür , hem de buna bağlı olarak gerçekliğin yansıtılmasında daha ileri 19

Hegel :

a.g.y., s. 1 53 ; 6, 381 .

22.ı


bir aşamadır . Her iki eğilimin birbirinden ayrılması olanak­ sızdır , çünkü insanın gelişmesi ancak uygulamayla, çalış­ mayla sağlanabilir ; bunların gerçekleşmesi de yine gerçekli­ ğin daha doğru ve daha zengin biçimde yansıtılmasına bağlı­ dır . Bu nedenle bu olguyu, uygulamaya ilişkin başka bir etke" nin yardımıyla daha çok aydınlatmamıza izin verilmelidir ; sö­ zünü ettiğimiz etken, bir yandan öykünmenin temel nitelik taşıyan ve her türlü sanatsal eylemden önce gelen özyapı­ sını sergiler, öte yandan da yaşamda sanatın doğumu ve etkinliği açısından varlığı şart olan olgular arasında yer alır . Burada genel olarak devinimsel düşlem gücü (Bewe­ gungsphantasie) terimiyle anlatılan ruhsal oluşumu göster­ mek istiyoruz . Gehlen'e göre bu oluşum, «bir devinim biçim­ lenmezden önce, üzerinde egemenlik kurulan devinimin en az ölçüde ve zarif vurgulanmalarından doğmazdan önce, bir devinimin geçirdiği kısaltma sürecinin sonucudur .» Gehlen, haklı olarak bu oluşumun önceki deneylerle , devinim anıla­ rıyla, daha önce yapılmış alıştırmalarla olan sıkı bağlantı­ sını vurgular ve örneğin spordaki karmaşık nitelikte, yeni, normal alışkanlıklardan ayrılan rolünü belirtir . Gehlen şöyle demektedir : «Söylediğim, karmaşık devinimlerin alıştırma­ sı yapılırken, örneğin sporda, çok iyi gözlemlenebilir : Ka­ yak yapmaya ya da biniciliğe başlayan, önce her an dağıl­ ma eğilimi gösteren devinim kurgularını dikkat harcayarak bir arada tutma konusunda büyük güçlüklerle karşılaşır ; de­ vinimle r parça parça birbirine eklenir, güçlükle, sürekli de­ netim sonucu aralarında bir işbirliği sağlanır . Bu arada dik­ katten kaçırılan uzuvlar , a rtık amaca uygunluk ilkesinin dı­ şında kalmış olan eski alışkanlıklarına dönerler. Başarılı bir devinim, diziden yalnızca 'düğüm noktalarını' (Knotenpunk­ te) alır ve ara evrelerini otomatik olarak akmaya bırakır . Kurgusu doğru yapılmış , güç bir devinim bütünselinin top­ tan başarıya ulaşması, doğru düğüm noktalarının tam ola rak geliştirilmesine bağlıdır ; uyumlu yan başarılar ve den-

224


geler

kendiliğinden buna bağlıdır , başka de'yişle bu nokta

devingenlik açısından bütünü temsil eder. Devinim alanın­ .da da, çok yüksek ölçüde sentetik devinimler -örneğin sı­ rıkla atlama gibi- bu tür verimli etkenler · arasındaki işbir­ liği sonucunda oluştuklarında, ancak bu koşulun gerçekleş­ mesiyle

devinime ilişkin bir toplu bakış söz konusu olabi­

lir.»(20) Ö ykünme konusunda sürekli olarak vurguladığımız gö­

rüngü ve öz diyalektiğinin burada d a , üstelik çok daha be­ lirgin bir biçimde varolduğu , kuşkusuzdur . Ama tek başına ; bu diyalektik, bu görüngünün anlaşılabilme si için yeterli de­ ğildir . Genellikle çok diyalektik nitelik taşıyan gözlemleri­ nin

yorumlanmasında

her

türlü

diyalektik

terminolojiden

dikkatle kaçman Gehlen , burada «düğüm noktaları»ndan söz etmektedir,

böylece

de

-bilincinde

olmaksızın- niceliğin

sürekli olarak niteliğe dönüşmesine dikkati çekmiş olmak­ tadır.

Ama

bizce

bu nokta

da

asıl

olguyu

yeterince

ay­

dınlatmaya yeterli değildir ve bu noktaya açıklık getirebil­

katego­

mek için, Lenin'in çok sık kullandığı zincir halkası

risine başvurmak zorunludur. Lenin , Çarlık Rusya'sında ya·

taşıdı­ ğı örgüt.sel ve stratejik önemi göstermek amacıyla, Ne Yap­ malı? adlı yapıtında sorunumuzun kuramsal-uygulamalı ya­ nına şöyle eğilir : «Her soru, 'büyülü bir çember içersinde sadışı parti için bir merkezi gazetenin kurulmasının

devinir' , çünkü siyasal yaşamın tümü, sonsuz

halkalar

zesinden oluşma sonsuz bir zincirdir . Politikacının

di­

sanatı­

nın odak noktası da, elinden en zor alınabilecek olan, belli bir anda en önemli halka niteliğini kazanaıbilecek,

kendisi­

ni elinde bulundurana zincirin tamamını ele geçirmeyi en iyi biçimde garanti edebHecek halkayı bulmak ve buna sım­ sıkı sarılmaktır .�(21)

Gerek eylemin bütünü, gerekse <iliğe-

::o

Geh l en : Der Mensch

21

Lenin : Was tun? (Ne Yapmal ı ? ) , Werke, iV. 2,

(insan), s. 205. s. 31 4; 5, 521

v.d.

225 (15


leri» politika alanında, tek insanın --istediğince yapay nite­ likte olsun- bedensel deviniminde olduğundan karşılaştırma kabul etmeyecek denli daha karmaşık niteliktedir, ama bu durum bu tür «zincir harkalarının» kategorik özgül niteli­ ğinde bir değişiklik yaratmaz ; söylenenin yaşamın son de­ rece karmaşık nitelikteki görünümlerine uygulanabilirliği, bu kategorik ilişkinin nesnelliğini ve genelliğini · daha da açık biçimde belirgin kılar . Bir nokta, burada bir kez da­ ha açığa çıkmaktadır : Doğruluğun ölçütü olarak uygulama , temelini yansıtmada, gerçekliğe yaklaşımda bulur ; uygula­ ma, dolaysız olarak yalnızca yansıtılan gerçeklik açısmdan bir seçim yapar , ama bu işlemi yalnızca d oğruyu seçip yan­ lışı safdışı bırakmakla sınırlamaz , aynı zamanda vurgula­ mayı o anda söz konusu eylem için büyük önem taşıyan öğeler ve eğilimler üzerine kaydırır . Gelgelelim uygulama alanında önemlinin ve önemsizin , düğüm noktalarının ve sonuçlarının vurgulanmasına ilişkin olarak doğan yeni tür, yalnızca dolaysız açıdan öznel nitelik· tedir ; başka deyişle o andaki görevin öznel ereğince belir­ lenir . Çünkü bir kere bu görevin kendisi de ancak do­ laysız olarak özneldir ; uygulamanın gerçekliğe yöneltece­ ği her soru birçok açılardan nesnel temellere dayanır ve daha önceki deneyler, nesnel gerçekliğe ilişkin önceki yak­ laşık olarak doğru yansıtmalar bu noktada küçümsenmesi olanaksız bir rol oynar . İkinci olarak özellikle bu etkin-öz­ nel etken, nesnel gerçekliğe belli ölçüde kendini silmek, nes­ nelliğin yalnızca aynası olmak amacını güden bir etken­ den daha ileri ölçüde iner . Deyim yerindeyse , öznelliğin se­ rüveni, doğal olarak her zaman nesnel nedenlere dayanır, temelini gerçekliğin yansıtılmasında bulur ve bu serürven­ lerin yanılgılara götürmesi , ender raslanır bir olay değil­ dir. Ama bu yanılgıları da yalnızca olumsuz açıdan değer­ lendirmemek gerekir. Ayrıca şu nokta da göz önünde tutul­ malıdır : Uygulamadan temellenen bir deney, yanlış bir yol226


dan geçerek olumlu bilginin öğelerini içerebilir , ya da en azından bu y ö n d e birtakım başlangİçlara u l a ş abilir ; bu öğe­ lerin ya da başlangıçların <<yan ürünler» n ite liğiy l e ( «ras­ lantısah> olarak) nesnel g e r çekl iğin katıksız araştırmaları­ na yol açtığı, ender raslanan bir olay değildir . Ş ö y l e bir durumla k ar ş ıl a şıl ması da olasıdir : Bu y oll a r la, gerçekliğin o zamanki düşünce için erişilmez nitelik° taşıyan ve kuram­ sal özlerinin çerçevesi

�çersinde ,

bulunma yan

öyle bir durumda anlaşı­

d a bulunup or­ taya çıkarılabilir . Lenin'in zincir halkasına ilişkin öğretisi böylece -özellikle uygulama yanı a ğır basan özyapısıyla-,

labilmesi

olanağı

kuralları

düğümleme noktalarının ötesine geç erek , bunl arın katı k sı z nesnelliğini, öznellikle nesnellik arasındaki c a n l ı di­ yal e ktiğ i ortaya çıkarma y olu yl a zenginleştirdi. Daha He­ gel, <<öznellikle nesnelliği sabit ve so y ut bir k a r şıt l ı k olarak görmenin ne denli ters bir tutum olduğunu» (22) saptamıştı . Ötekilerin yanı sıra bu noktadan da onaylayarak alıntı ya­ pan Lenin , bir başka bağlam içersinde bu d üş ü n ce yi daha kararlı bir tutumla dile getirir : «İdeal ol an ı n gerçek ola­ na dönüşmesi düşüncesi çok derindir ; tarih için çok önem­ lidir . Ama bu noktada birçok doğruluk payının var o l d u ğu in­ sanın kişisel yaşamında da gözlemlenebilir . Bayağı materya­ lizme k a r ş ı . . Düşünsel olan ile özdeksel (maddi) olan . ara­ sındaki ayrım da koşulsuz kes inlikt e olmadığı gibi , normal öl ­ çünün ötesine geçen bir nitelikte de deği1dir . » ( 23)

Hegel' in

,

.

Yansıtmanın ve öykünmenin bütün bu biçimlerinde, gün­ lük yaşam ve g ü nlük uygulamaya bağlı olan, henüz bilim v e sanat diye ayrımlaşmamış bulunan eğilimleri vurgula­ mak önemlidir . Çünkü bir y andan bu eğilimler başlangıç­ ta birbirinden a y r ılma s ı ol an a k s ı z b iç imd e , aynı bağlam iç er s ind e etkin olmu ş , büyü döneminde bu eğilimlerin bilin22 23

Hegel : Enzyklopaedie, madde 1 94 , ek. I; 8, 35 1 . Len i n : PtıUosophischer Nachlass (Felsefe Defterleri ) , s . 31 .

227


ci

ve

dizgeleştirilmesi, yalnızca bu kaynaşmışlığm saptan­

ması niteliğini taşımıştır ; burada sözü edilen eğilimler , daha gelişmiş evrelerde de , bilimin ve sanatın ayrımlaşmasından sonra , toplumsal yaşamı -doğal olarak yeni biçimler içer­ sinde- geniş ölçüde etkileyen güçler olarak, bu konumu ayakta tutmuş ve durmaksızın yeniden üretmişlerdir . Biraz yukarda sözünü ettiğimiz vurgulamanın önem taşımasının ikinci nedeni de, burada anlatılan tüm görünıgülerin , gerek bilim, gerekse sanat açısından bir gelişme ve ayrımlaşma eylemini içermesidir. Bu noktada devinimsel düşlem gücüne bağlı olan görüngülere atıfta bulunmak yeterlidir . Bu görüngü­ ler, ortaya çıkış ortalamaları açısından hiç kuşkusuz günlük yaşamın malıdır . Ama devinimlerin çözümlemesini vaktinden önoe gerçekleştirme sürecini, devinimlerin düğüm no�taları­ nın· bulunmasını ve saptanmasını bilimsel bir düzeye yük­ seltmek kolaylıkla .sağlanabilir . Belli bir düşüncenin deneti­ minde olsa bile, kendiliğinden nitelik taşıyan gözlem, bir baş­ kasına öykünmek , onun deneylerini almak , vb . ; bu süreç, yön­ teminin özü açısından insanbiçimcilikten arındırıcı nitelik taşıyan, devinimleri· salt ı:ıesnel olarak mekanik-dinamik op­ timumlanna ayıran ve devinimsel düşlem gücünü gerekli an­ da nesnel yapının yararlı bir öğesi olarak harekete geçiren bir bilimsel çözümlemenin konusu olabilir . Çağdaş çalışma bilimi, insanın davramşındaki bu eğilimi, makineye, yürüyen şeride, vb . olan eğilimi geniş ölçüde geliştirmiştir ; ama özel­ likle profesyonel sporcuların çalışmalarında da bu konuJa ye­ terince örnek bulmak olasıdır . (Bütün bu durumlarda çok sayıda geçiş dönemi görüngülerine raslamlma�tadır ve nor­ mal günlük uygulamanın

bittiği,

bilimin yönetimindeki uy­

gulamanın başladığı noktayı saptamak, kimi zaman zor ol­ maktadır . Ama bu sınır , her durumda vardır . )

228


11 Büyü Bu s anat ni

ve

tür

öykünme

alanına silik

öykünme

görüngülerinin

geçjşi de ,

sınırları

ve

en

günlük

azından

sergiler .

Büyü

uygulamadan

aynı · geçiş uygulaması

evreleri­ içersinde

daha sonra bağımsızlaşan bilimsel ve sanatsal davranış tür­ lerinin

henüz

ayrıml a ş mamış

biçimde

varolduğunu,

daha

önce birkaç kez yinelemiştik . Yine daha önce belirttiğimiz

gibi, sanatsal davranış türlerinin ayrımlaşması, çok kez da­ ha ağır bir tempoyla gerçekleşir , oysa -ya da :

çünkü-,

bu türler en baştaki gelişme evrelerinde kendine özgü önem­

li nitelikleri birincilerden daha açık biçimde ortaya koya­ bilmektedir . Soyut genel nitelikte bir gözlemin ışığında bu -son içerik açısından ayrı, ya da birbirine karşıt olsa bi­ le-, sanat ile büyü, daha sonra da sanat

ile din arasında­

ki ortak noktayı oluşturur . Buradaki çözülme süreci, daha sonra göreceğimiz gibi, son derece ağır tempolu, çelişkiler ve bunalımlarla

doludur .

Bu

evrede

burada

önemli

olan,

uyandırmaya ilişkin eğilimdir ki, yine göstermiş olduğumuz.

gibi, bu da kaynağını günlük yaş am ortamında bulmuştur . Sözünü ettiğimiz evrede uyandırın/\ öğesi, h em

büyü

uygu­

lamasının, hem de bu aş amada büyü uygulamasından ayrıl­ ması henüz olanaksız sanatsal öykünmenin önemli bir etke­

nine dönüşür . Günlük gerç ekliğjn öykünmeci nitelikte ve

amacı pra­

tik nitelikte, somut , içerik açısından belirlenmiş

bir bildi­

rim olan anlatımlarının, zorunlu olarak bir duygu uyandır­

ma sının «izlenim alamnca» çevrili olduğunu daha önce gör­ müştük . Bu durum , kavramsal ba kış açısından ilkel ve da­ ha az kesin nitelik taşıyan

anlatım biçiminin bir

sonucu

değildir ; oysa sözünü ettiğimiz anlatım biçiminin başlangıç­ ta önemli bir bileşke olduğundan kuşku duyulamaz .

Bu du­

rumun ortaya çıkış nedenlerinden biri, her toplumsal ileti­ şimin

(haberleşmenin )

günlük insandan günlük insana

yö229


nelik olmaiıdır ; bu yüzden iletişim, kavramsal açıdan açı­ ğa kavuşturulmuş içerikleri iletmekle yetinmez, ama karşı tarafın duygusal yaşamına da seslenir . Bilimin gelişmesiyle birlikte «izlenim alanı»nda bir zayıflama, bir soluklaşma meydana gelmesi, toplumsal işbölümünün bildirimleri gide­ rek daha uzman diline dökmesi, -günlük yaşam açısından­ bu yapıda önemli bir değişiklik yaratmaz . Bir de burada genesis ( oluş ) sorununun ön planda bulunduğunu göz önün­ de tutarsak, bu olgunun genel saptanmasıyla yetinebiliriz . Öte yandan -şimdi söylenecek olan, bildirimin (tebliğ , beya n ) bütününe , hem içeriğine, hem de biçimine ili şkindir-, bildirimin amacı , olayların çoğunda yöneldiği kişiyi ya da ki- · şileri bir eyleme ya da bir davranışa razı etmektir ; bu durum da, -ilişki günlük ' insandan günlük insana uzandı­ ğından- her iletişimde zorunlu olarak uyandırıcı türden öğelerin doğumuna yol açar . İlkel dön e mleri n gerek «dünya görüşü» açısından, ge­ rekse pratik-toplumsal açıdan merkezi nitelikte olan açık­ lama biçiminin, büyünün, en geniş anlamda alındığında, her zaman uyandırıcı nitelikte erekleri vardır . Bunun nedeni yalnızca, büyü törenlerine karşı uyandırılması istenen körü körüne inancın doğabilmesi için , uyandırıcı nitelikte, çoğu kez bir tür duy;gu esrikliği düzeyine varan bir etkinin top­ lum içersinde gerçekleştirilmek istenmesi değildir ; bunun yanı sıra, olumlu ya da olumsuz biçimde etkilenmesi öngö­ rülen doğa güçleri ile arada varolan, temellerini büyüsel ana görüşlerde bulan bağıntının uyandırıcı nitelikte bir yö­ nelim olı,ışturması da bu durumun nedenleri arasındadır . Böylece günlük yaşamda kabarık sayıda bulunan eğilimler , büyü aracılığıyla toplanmakta, dizgeleştirilmekte v e geliş­ tirilmektedir. Günlük yaşamın işleyişi ile büyünün işleyişi arasında bir yön değişimine, herhangi bir nitel değişime ge­ rek bulunmaması, bu durumun gerçekleştirilmesini daha da kolaylaştırmaktadır ; gerekli olan, yalnızca var olanın yoğun230


laştırılması ve kapsamının genişletilmesidir . Bu türden bire­

i se çok büyük öne m taşır. Frazer , daha önce görmüş olduğumuz gi­ bi, büyü dö nemi nd e ki iki önemli inanç arasında ayırım ya­ par . Bunlardan biri, büyücünün «Öykünme ile istediği her .etkiyi yaratabildiği» inancıdır ; ikincisi ise «büyücünün bir nesneye yaptığı her şeyin, o nesne ile i lk kez ilişkisi ol­ muş kişi üzerinde de , nesne o kişinin . bir parçası olsun ya da olmasın, etk i li ol aca ğına»( 24 ) ilişkin inançtır. Doğal ola ­ rak burada da sın ır çhıgileri açık değildir ve sözü edilen ilk biçimin iç ersinde öykünmenin daha ağır bastığı her ne kadar k esin ise de, Fraz er ' in «geçirme büyüsü» ( Übertra ­ gungsmagie) diye adlandırdığı ikinci türde de, öyk ü nmeye sık sık ras l amlmaktadır . Frazer, şu sonuca da varmaktadır : «Geçirme büyüsü, homöopatik ya da öykünen ilkenin uygu­ lanmasını şart kılar ; homöopatik ya da öykünen büyü ise yalnız başına uygulanabilme olanağına sahiptir » ( 2 5 ) De­ ' mek ki, en g enel çizgileriyle ö z e tle y ec e k olursak, burada söz konusu olan, g erç e kl iğin olaylarına ya da nesnelerine öykü­ nülmesiyle; gerçekliğin kendisinin istenilen anlamda etkile� ne bilmesidir . B und an , öykünmenin elden geldiğince somut olması zorunluluğu doğar ; en azından öykünme yoluyla can­ landırmanın çıkış noktası, gerçekliğin kendisi olmalıdır , ama süslemede olduğu gibi, salt yaşam bölümlerinin soyutlanmış bir yansıtılması niteliğini taş ı ma malıdır,: . Başka . bir deyişle öykünme yoluyla c a nla n dırma, -yönelimi açısından-, hiç bir zaman süsleme sanatı gibi «dünyadan yo ksun» değildir ; içeriği düşsel al ana, hiç bir zaman görülmemiŞ ya da du­ yulmamış olana uzansa bile, bu yapıdaki bir c anlandır ma , g er ç ek lik olma, dünyanın bir kopyası olma savını taşır . şimlerin odak noktasında öykünmenin yer alması

.

Günlük yaşamdaki en ilkel yansıtmanın bile hiç bir 24 25

Frazer: Frazer ;

Der gOldene Z we i g

_

a.g.y.,

s.

1 7. .

·

(Alt ı n Dal), Lei pztg, 1 928,

s.

1 6.

231


zaman gerçekliğin bir fotokopisi karakterinde olamayacağı­ nı, ama bu yansıtma içersinde gerçekliğin diyalektik özgül­ lüğünün -hiç kuşkusuz yalnızca yaklaşık olarak ,

ama yi­

ne yaklaşıma ilişkin diyalektik bir süreç içersinde- geçer­ lilik kazandığını, büyük önemle ·belirtmiştik ; okur , şimdi hiç kuşkusuz bu noktaya neden bu denli önem vermiş olduğu­

muzu anlayacaktır . Çünkü , yaşam olaylarını büyüsel, öy­ künmeci

nitelikte

biçimleyen

sentezin,

gerek

doğayı,

ge­

nasıl ger ­ çekleştirilebileceği, ancak böyle bir temele dayanıldığı tak­ rekse toplumu kapsar biçimde , çok ilkel bir evrede

dirde anlaşılabilir . Böyle bir olay

( savaş,

av, hasat, vb . )

öykünme yoluyla canlandırılacağı zaman, gerçeklik

içersin�

de son derece dağınık bir konumd a bulunan etkenlerin bir 1 araya yoğun biçimde toplanması, erişilmek i stenen ereğin özünün

açıkça

vurgulanması,

gerçeklik

içersinde

kabarık

sayıda raslanan raslantıl arın ayıklanması zorunludur . Eğer bu tür

bir bütünü oluşturan gerçeklik parçaları , yalnızca bu bütünü

mekanik fotokopiler niteliğini taşısaydı, o zaman

oluşturmak, of a ğanüst sanatsal çabaların harcanmasmı ge­

rektirirdi ve böyle bir bütün, gerçekl iği mekanik biçimde tamalgılamaya alışmış

olan

insanlar

için

anlaşılamaz

bir

nitelik taşırdı . Bu tür oluşumların günlük yaşam içersinde erken bir dönemde belirginleşmesi ve bunların d erin uyan­ dırıcı etkisi,

ancak

bizim

arındırdığımız ortamda

olasıdır .

Bu açıdan belli büyüsel etkileri yaratmayı amaçlayan ve olaylara ilişkin öykünmelerle, gerçekliğin öykünmeci-sa­

natsal biçimlemeleri uzun süre aynı yolu izlerler . Dahası, gerçekliğin

öykünmeci-sanatsal

biçimlemelerine

ilişkin

ilk

itici gücün, dünya olaylarının , bu olaylara öykünülmesiyle etkilenebileceğine ilişkin gelişebildiği

büyüsel

de söyl enebilir .

bir

Gerçi

tasarım

sanatın

çevresinden

kaynağını

güç

fazlasında, oyunda arama girişimlerine sık sık raslanılmak­ tadır ; ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken bir nok­

ta vardır : Güç fazlası , ilk insan toplumunda da toplumsal 232


bir

görüngü dür başka d ey i şle boş zamanla birlikte fizik ve ruhsal enerji fazlalıkları yaratan bir üretimin varlığı söz konusudur.:(26) İkinci olarak, tek başına oyunun sanata na­ sıl kayn akl ık e debileceğini anlamak hiç d e öyle kolay de­ ğildir . Hiç kuşkusuz oyunda �hayvanların da oyunlarında-, öykünmeci bir özyapı (karakter) vardır . Ama bu yönelimin amacı -bilinç derecesi ne olursa olsun-, pratik açıdan önemli devi niml er e ve davranış biçimlerine il işkindir Göz­ lemci bunları «güzel» olarak tamalgılarsa, o zaman çalış­ mada , sp ord a vb . o ldu ğu gibi bir yan sonucun varlığı söz konusudur . Devinim ve davranış biçimi her şeyden önce amaca bağlıdır, bundan ötürü d e -eğilim açısından- bir minimum (asıgari ) düzeyine indir.g enmiş.tir� Bu tür bir ama­ ca uygunluk ilk e s i ile , bu ilkenin estetik etkisi arasında hiç­ koşkusuz belli nesnel bağlamlar vardır ; ama bundan, oluş açısından birinin kaynağını ötekinde bulduğu sonucu ·çıka­ rılalllll z , hele amaca uygunluk ilkesinin ke nd iliğ inde n zorun­ lu ol �rak bir estetiğe yönelim i ç erd iğ i asla d ü şün ül e me z . Demek ki birinci derecede estetik yönelim niteliğini taşıma­ yan oluşumların e stet ik oluşumlar olarak tamal gılanabilme leri için , estetik öğeye yönelim doğmuş, belli ölçüde y erl e Ş miş , insanların duygusal yaşamında kökleşmi ş olmalıdır. Bu yönelimler içersine estetik bir etkinin de g ir ebi lec e ği ise doğaldır . ,

.

,

­

­

Estetik öğe, ger ç e kte daha karmaşık ve dolaylı bir yoldan oluşur : İnsanların günlük eylemlerinin , sınırları i ç ersinde yer alan kendinde öykünmeci nitelikte devinimlere, davranış 26 Çağ daş i nsıın,b i l im , ç o c u ğ u n gel işmesinin genç hayvan ları nkin­ d en çok d ah a ağ ı r bi r tem po izlemesine büyük önem verirken , çoğu kez burad a her ikisi aras ı nda doğal bir ayrımı n değil, ama özgül insan gel işmesin·in b i r sonucu n uo söz 'kon usu o l d u ğ u n u gözden ka­ ç ı rmakt ad ı r; başka deyişle yöntemıbi l imsel açıdan ortada b i r ç ıkış nok­ tası değ i l , ama bir sonuç, özel l ik l e çal ı şman ı n (bu rada doğ al olarak. toplayıc ı l ı k dönemi de dahi l d i r) b i r sonucu vard ı r.


biçimlerine bir kez daha öykünülür . E yleme dönüştürülen yıansıtmaların bu yansıtmaları, artık yalnızca belli ve do­ laysız uygulamaya ilişkin amaçlara yönelik gerçeklik görün­ gülerine öykünmekle kalmazlar, f a kat kopyalarını tümüyle yeni ilkelere göre kümeleştirirler : İzleyi c ide belli düşünce­ ler , inançlar , duygular, tut kul ar , vb . uyandırma amacı üze­ rinde yoğunlaşırlar . Bu tür bir uyandırıcı-öykünmeci yöne­ lime hiç kuşkusuz günlük yaşamda da r a slanır ; sözünü et­ tiğimiz yönelimin, bu tür bir «Ön çalışma» olmaksızın öykün­ meci c anlandırmamn odak noktasına kayması düşünülemez . Ancak yöneli m bulunduğu bu noktada yalnızca bir kısımdır, insanlar arasındaki ilişkinin etkenlerinden biridir , eylemler , bildirim biçimleri, vb . içersinde bir daha ayrımlaşamaya­ cak biçimde erimiştir Sözünü ettiğimiz yönelim , ancak bu no ktada odak noktasına ve yansıtmanın örgütleyici ilke s in e dönüşür . Bu kendine özgü öykünmeci özyapıdaki oluşumun (burada oluşum diyoruz , çünkü kısımlar, bu erekleri gerç.ek­ leştirmek için yapay nitelikte , daha baştan belirlenmiş bir bütün oluşturmaktadır ; bu kısımların gerçek amaçlara yö­ nelik örnekleri ise, b içimi kapsamı, başlangı cı, sonu, vb .çeşitli gerçek amaçlarca her defasındçı başka başka belir­ lenimlenen gerçek oluşumlar niteliğini taşır) başlangıçtaki amacı bir «sanat isteğinden>> kaynaklanmış olsaydı, o za­ man kaynağı , Zeus'un kafasından silahlı. olarak dışarı atla­ yan Pallas AtJhene'ninkiyle aynı olurdu ; başka deyişle kay­ nağı, birçok estetikçilerce düşlenen, insanın «başlangıçtaki» , «doğuştan sahip bulund uğu» estetik yeteneği olurdu. Oy s a gerçeğin yüzü farklıdır. Daha önce de birkaç kez belirtti­ ğimiz g ibi insanın eylemlerinin ve yeteneklerinin kaynak­ ları konusundaki kesin bil.ıgilerJmizin azlığına karşın, eldeki bilgilerin toplamından şu sonuç çıkmaktadır : Şimdiye değin anlattığımız öykünmeci yansıtmaların başlangıçtaki görünüş biçimi, uyandırıcı amaçla birlikte _ aynı kaynağı , büyüsel kay­ nağı paylaşmaktadır . ,

.

,

·

,

234

.


Bu nedenden ö türü, estetik öğenin felsefi g enesis'i açı­ sından önemli olan nokta şudur : Bir yandan bu tür bir öy­ künen büyünün ve gerçekliğin özgül sanatsal yansıtılması­ nın

ortak ilkelerinin ortaya çıkarılması ve böylece estetik

öğenin neden bu denli uzun süre büyüden adeta ayrılması olanaksız biçimde büyü içersinde doğabildiğinin , gelişebildi­ ğinin anlaşılır kılmmasL Ayrıca ve aynı zamanda şu nokta­ nın da

gösteTilme si

gereklidir :

-insanın

bilincinde

değil ,

ama nesnel olarak- görünüşte tümüyle bütünsel, dahası öz­

deş olanın temelleri, nesnel olarak ayrılık gösteren eğilim­ lerde yatar ; bu eğilimler kendilerini ağır tempolu ve çeliş­ kilerle dolu bir süreç içersind e , ama sonunda açık biçimde benimsetirler ve böylece

sanatla

büyünün

birbirinden

ke­

sinlikle ayrılmasına yol açarlar . Sanatla büyü ( din) arasındaki temel ortak

ilke, her iki­ sinin de insanbiçimci bir özyapı taşımasıdır . Hiç kuşkusuz bu açıdan büyü ile din arasında bazı ayrımlar vardır . Her şeyden önce büyü , dinden ç ok daha yapmacıksız ve kendi­ liğindendir . İnsanbiçimleştirme , özellikle öznenin ve onun kar­ şısında

yer

alan

nesneler

dünyasının

içindeki

devindirici

güçlerin yapmacıktan uzak oluşunda belirginleşir . nesnelden tam ve kesin olarak

ayrılması ,

içersinde gerçekleşir . Başlangıç

evrelerind e ,

durumun tersine ,

�yüsel

ağır

Öznelin

bir

daha

süreç

sonraki

güçlere -tasarımlanan mekaniz­

manı n , nesnel gerçekliğin düşsel dizgesinin insancıl etken­ lerle devinirmiş gibi gözükmesi için- insan ( tanrı) biçim i­ nin verilmesi diye bir zorunluluk yoktur . Çok .değişik düzey­ lerde kapşami çok geniş bir incelemeyi gerekli kılabilecek bu tür ayrımları , burada bir yana bırakabiliriz. Başlangıçta bizim için önemli olan, insanbiçimleştirmenin türü ve dere­ cesinden çok, salt varlığıdır . Bundan ötürü insanbiçimcilik­ ten arındırıcı bilimle karşıtlık, oluşmaya

başlar .

Yine

bu

görece erken bir

nedenle

sanatla

dönemde

ortak

izlenen

yol -tüm ayrılıklara karşın- . oldukça uzundur .

235


Daha önceki açıklamalardan, gelişmiş ve bağımsızlaş­ mış sanat içersindeki insanbiçimleştirmenin, büyü ya da din alanındakinden çok farklı bir anlam taşıdığını bilmekteyiz . Burada bu ayrımın can alıcı noktasını belirtmek yeterlidir : Gerçekliğin yansıtıfan kopyasını yansıtma olarak kavramak, estetiğin özündendir ; oysa gerek büyü, gerekse din, yansıt­ malarının dizgesine bir gerçeklik, nesnel bir gerçeklik ta­ nır ve bu gerçekliğe inanılmasını ister . Bu, daha sonraki gelişme açısından · büyük önem taşıyan şu karş1tlığı doğu­ rur : Estetik yansıtma, başlı başına bir dizge (bir sanat ya­ pıtı) olarak belirginleşirken, büyüsel ya da dinsel nitelikte her türlü yansıtma ile aşkın bir gerçeklik arasında bağlan­ tı kurulur. Bu arada bir noktıının şimdiderı vurgulanması gereklidir : burada söz konusu olan, sanatın, büyünün . ya da dinin nesnel anlamıdır . Sanatın tümüyle geliştiği, bağımsız­ laştığı dönemlerde bile yapıtları dine hizmet eden yapıt­ lar olarak kavrayan, ya da sanat yapıtlarına büyüsel etki­ ler tanıyan yaratıcılar ya da alıcılar vardır . Sanat yapıtla­ rı ise -bu görüşlerden bağımsız olarak-, yukarda sapta­ nan nesnel yapıyı taşır ; her iki alan arasındaki ilişkinin kuramsal yoldan saptanması bakımından da önemli olan, yalnızca ve yalnızca ürünlerin nesnel iç yapısıdır . Bu nes­ nel bağıntı, toplumsal gerçeklik içersinde -tabii yalnızca dünya tarihi ölçütünde bir eğilim niteliği y le- kılgılı olarak da geçerlilik kazanır ; bireylerin kendi eylemlerine , davra-· nışlarına ilişkin bilinçlerinin belli bir olayda şu ya da bu ölçüde yanlış olması, bunu engellemez. Burada saptanan karşılaştırmanın bir başka yönden de somutlaştırılması gereklidir . Estetik olguları, gerçekliğin yansıtılmasına ilişkin ve bir bütün oluşturan dizgeler ola­ rak belirlediğimizde, bu tutum kendine özgü -sonradan üze­ rinde daha ayrıntılı duracağımız- bir diyalektik içerir : Bu dizgell:)r, nesnel gerçekliğe ilişkin yansıtmalardır ; taşıdık­ ları değerin, önemin ve doğruluklarının temeli, gerçekliğh 236


doğnı kavrama, yeniden üretebilme , bunlara temel olan ger­

çeklik görüntüsünü alıcıda uyandırabilme derecesidir . Bu dizgelerin bütünlüğü, karşısında

bir

<<içkinliği» ,

«bağımsızlığı»,

ger�eklik

bütünlük anlamına gelemeyeceği, «salt» bir

biçim dizgesinin «içkinliği>> olamayacağı gibi, bu «içkinliğin» etki karşısında etkilenmeksizin kalmak gibi bir durumu içer­ mesi de olanaksızdır . Oluşumun bütünlüğü, daha sonra gö­

receğimiz gibi, gerçekliğin yansıtılmasını doğru ve bundan ötürü de sürekli olarak gerçekleştirmeye hizmet eden özgül estetik bir biçimdir . Estetik yansıtmanın bu temel yönü, en genel anlamda ve her gerçek sanat yapıtına ortak bir içeriğe sahiptir. Bu içerik, her büyüsel ya da dinsel oluşumun bir öteki dün­ ya ile, aşkın bir gerçeklikle bağıntılı olmasına karşılık, sa­ natın bu dünyaya dönüklüğüdür . (27)

Önemli içerikler, · en

önemli akımların ve insanlığın gelişmesinin anlatımlarını kapsadıklarından bu içeriklerin kendiliğinden genelleştirilme­ leri gerekir ve bu gereklilik, sözünü ettiğimiz içeriklerin özündendir . Yine bu nedenlerden ötürü, her türlü sanatın bu dünyaya dönüklüğü diye nitelendirebileceğimiz yön, in­ sanbiQimciliğin damgasını taşır . Tüm bağıntıların odak nok­ tası olarak insan, bu dünyaya dönüklüğe gerçek bir içerik kazandırır . Çünkü gerçekliğin

sanat

açısından asla bağlı

kopyası , gerçekliği yansıtma açısından ( erine giden bir kav­ rayış , ancak bundan sonra gerçekleştirilebilir ; yine ancak bundan sonradır ki, yansıtma aynı zamanda (bilimsel yan­ sıtmada

olduğu

gibi)

içerik

açısından

sonsuz ,

estetik

açıdan is� kesin sınırlar içersinde kalmak u·zere bir sanat

yapıtına dönüşebilir . Daha önce başka bir bağlam içersinde insanın ö zbilincinin (Slbstbewusstsein) , sanatın gerçek ve taşıyıcı öznesi olduğunu belirtmiş, aynı zamanda da bu tür �1

B u n u n bi r son ucu

o l arak dinsel

sanatta başgösteren

alegori

üze�inde, san at ı n büy ü ve d i n d en savaşım son ucu g erçekleşen çözü­ lüşünü incelerken ayrınt ı l ı olarak d u racağ ız.

237


bir özbilincin varlığının, a n ca k insan için görece saydamlaş­ mış bir d ün y a temel a lın dı ğı takdirde söz konusu olabilece­ ğine, ve bu özbilincin dış ve iç d üny anın insanın, insanoğlu­ n u n süregelen gelişmesinin egemenliğine girmesini s a ğlay a n olgulara dayanması gerektiğ ine dikk a ti ç e k mi ş tik . İ n sa nın bu özbilinci, aynı zamanda estetiğin derin hümanizmasını da içerir . Bu hümanizma, Sop h o kl es in An tigo n e s inin ünlü korosunda -aynı zamanda d ü ş ünc e açısından da- eksiksiz bir anlatıma kavuşur . Koro, insanoğlunun d ün ya yı kendisi­ ne u yru k kılan eylemlerine bir övgüyle başlar ; yalnızca ölü­ mün s ınır l a yabildiğ.i eyl emle rd ir bunlar, ama in sa n oğlu o sınırı arı da giderek genişletir . Koronun bu bölümü hiç kuş­ . ku s u z bir raslantı ürünü değildir , ama d ü ş üns e l ve yazın ­ sal (edebi ) b ilgeli ğin organik biçimde birlikte varoluşunu simgeler . İnsanoğlunun kent kurucu bir varlık olarak (bir Yu­ n a nlı için kent k ur uc uluk , aynı zamand a topl u m k ur uc u luk anlamını taşır) betimlendiği noktada i se tüm sanatların odak­ sa! iç sorunsalı, b üy ük konusu (tema'sı) , ba ş k a deyişle «polis » içersinde insanlar arasındaki ilişkilerden doğan çatış­ kılar be lirgin l e ş ir . Kanımızca tüm sanatların b u t emel içeriğini göstermek, bu içeriğin ins a nl ığın gelişmesinin başlangıç evrelerinde or­ taya ç �k ması nın olanaksızlığını açıkça görebilmek için ye­ terlidir . Aklı başında budunbilimcilerle in sanbilimcilerin de­ falarca k a nıtl a m ı ş oldukları gibi, her san a t tekniğin belli bir aşamaya varmış olm asını şart kıl a r . Bu gerçek, hazır­ lık dön em inin başka bir ş ey i daha gerekli k ıl d ığını ortaya koymaktadır : Bu r a d a gerekli olan , g er ç e ğ e ilişkin özel bir tutumdur . Bu tutum, bilincine tam ol ar a k varılamasa bile, ancak geç bir dönemde b e l irginl e şebilir ; çünkü içerikleri, dış dünya üzerind e kapsamlı bir egemenlik kuru lm asını ge­ rekli kıldığı gibi , in sanoğ lunu n bu e g e m en liği kurmak için y a r a ttı ğı bir kendine güvenden, k end i edimlerine ve yete­ neklerine güvenden oluşturulacak n es n e l bir temelin v arlı ,

'

'

,

.

238

-


ğını da ş ar t koşar . Teknik alanda varılması kolay bir mi­ n imum bile , ·ancak insanın doğayla uzun süren sava şımınm bir ürünü olabildi ğine göre, durum, üzerinde durduğumuz şık­ ta öncelikle ve çok daha yoğun biçimde böyle olmalıdır . Ancak s a na t s a l mimesis'in (öykünme'nin) büyüsel mi­ mesis kalıpları içersinde yer al ma sı , raslantısal başlangıcın salt bir d ış zorunluluğu o l m akt an öte bir anlam taşır . Bu noktada egemen olan diyalektiğin özelliği gereğince, öykün­ meye dayanan sanatçılıkla , buna bağlı olan ve desteğini bu sanatçılıkta bulan sanatsal alma yeteneği, bu saklılık dö� neminde büyüsel öykünmenin arkasında gelişir ve güç­ lenir ; böylece de, toplumsal gelişme betimlemiş olduğumuz içerikleri, davranış biçimler ini , V'b . yeterli yoğunlukta ilk kez ürettiğinde ya da yeniden ürettiğinde, gerçekliğin este­ tik yansıtılması, ö züne uygun düşmeyen bu birliktelikten sıy­ rılıp -hiç kuşkuısuz ağır ve d üzensiz bir tempoyla , çelişki­ li ve çoğu kez bunalımlı bir yolu izleyerek- bağımsızlığım kurabilir . Büyü ile s anatın birlikte izl e d i kleri uzun yolun , salt ras­ lantı sonucu birlikte izlenen pir yol olmadığını belirtmiştik ;. hunu y ap arken niyetimiz, her iki alana egemen ve insanbi­ çimci ilkeye dayanan dünya görüşünün yanı sıra, öykünme­ nin uyandırmaya dayanan özel yapısını da vurgulamaktı . Bu son n o kta d a hem s a n a t hem de büyü alanında çar­ pıcı bir özellik , ortak bi r özellik olarak belirginleşmekte­ dir . Günlük yaşamdaki yan sıtmanın çözümlemesini yapar­ ken , düşüncelerin, duyguların, vb. uyandırılmasının ins an ların karşılıklı ilişkilerinde önemli bir etken olduğunu belirt­ miştik . Bu açıdan örneğin eylemlerin büyüsel öykünmesini günlük normal uygulamadan ayıran nokta , uyandırıcı öğe­ nin köktenci bir tutumla odak noktasına dönüştürülmesidir . Başka deyişle, örneğin bir insan başka birinde belli düşün­ celer ya da duygular uyandırmak istediğinde, yönelimi o kişiyi özelliklle belli konuda inandır m aktır ; buna karşılık ·

·

,

­

239


benzer bir olaya büyüsel olarak öykünüldüğünde , o . zaman sergilemenin amacı, izleyenlerden ve dinleyicilerden oluşan

bir kitlede inandırma sürecinin iki yanlı olarak başarıya ulaştığı izlenimini uyandırmaktır ;

yaşamda asıl sorun sa

-

yılan inanç ve inanma , araca, biçimleyen içeriklere ve <<bi­ çimleyici»

biçimlere

dönüşür .

Amaç ,

bunların

yardımıyla,

dolaysız algılanabilir bir bütün gibi görünen olayın istenen duyguları ya da düşünceleri uyandırabüecek konuma gel­ mesini sağlamaktır . Demek ki yaşamda bir kuruluşun yöne­

tici y apısı, zamansal akışın yapısıyla aynı çi�giye düşerken, eylem, başlama noktasından sonuç

noktası

doğrultusunda,

doğal olarak çeşitli çabaların karşılıklı etkisi içersinde hiç durmaksızın ortaya çıkan çok sayıda rasJantılar aracılığıy­ la devinirken,

bunların öykünme

yoluyla oluşturulan kop­

yası çıkış noktası olarak sonuç noktasını alır ; sonuç nokta­ sına götüren devinimleri, bu sonucun alıcı

üzerinde

inan­

dırıcı etki yapmasını sağlayacak , istenen duyguları, düşün­ celeri, vıb. yaratabilecek biçimde kümeleştirir ve modelleş­ tirir .

Bu durllnıun beraberinde getirdiği aısgari koşul, bu

bakış açısından fazlalık, dahası bozucu öğe niteliğini taşı­ yan raslantıların safdışı bırakı1ması, nesnel-içeriksel açıdan

bağlantı noktalarını oluşturan etkenlerin uyandırmayı sağ­ lamak amacıyla daha çok vurgulanmasıdır . Yansıtılan ger­ çekliğin bu d�ğişimi

sırasında -yaşantı içeriği

açısından

bakıldığında-, henüz köktenci nitelikte yeni ilkeler ortaya

sıkma z ;

fazlalığın

nın» vurgulanması,

safdışı

bırakılması,

gör!d üğümüz gibi,

«zincirin

halkaları-

günlük yaşamda da

yansıtma sürecinin önemli etkenleri arasında yer alır . Ama belli bir yansıtma olgusunun bütününün tutarlı biçimde bu

bakış açısından işlenmesiyle, kendi başına ele alındiğında salt nicel olan değişiklikler yeni bir niteliğe dönüşür, gün­

lük yaşamın normal , alışılmış bildirim biçimiyle , bu bildi­

rim biçimleri arasından alman, kendi başına bir bütün olan,

belli uyandırıcı etkiler yaratması Öngörülen oluşumun işlen-

240


miş biçimi arasında nesnel açıdan bir çatlak belirir . Hiç

kuşkusuz bu çatlağın bilincine hemen başlangıçta varılması, bir koşul değildir ; ayrıca -bu başlangıçlara ilişkin veriler elimizde hemen hiç bulunmaıdığından, büyük bir olasılıkla-, belki de s ö z ü edilen noktanın bilincine hiç varılmayacaktır . Bu tik büyüsel-öykünmeci nitel ikteki oluşumların doğumu­ nu ve gelişmesini anlaşılabilir kılmak için, yaşamda bir yo­ ğunluk artışı duyg usu ve bunun karşısındaki tepkiler, tümüy­ le yeterlidir . Bütün bunlar, büyüsel ve sanatsal öykünmenin ilk çıkış­ ta izledikleri çizgilerin birleşme noktasına dıeğin üstüste düş­ tü ğ ünü açıkça gösterm.ektedir. Bundan sonraki ve kurucu ana etkenlere ilişkin çözümlemelerimiz, başlangıçta bu yö­ neşmenin (Konvergenz) ne denli ileıri ölçüde olduğunu or­ taya kıoyacaktır . Ancak bu konuya daha yakından eğilin­ mezden ö nce, bir yandan daha sonraki ayırılıkların (Diver­ genz) tohumlarının --nesnel olarak- bu aşamada da bulun­ duğu , öte yandan da bu evrede sözü edilen ayrılıkların to­ humlarının bilincine varmanın bile olanaksız olduğu ortaya konulmalıdır. Burada belirtmek istediğimiz sorun, mimesis' in ana yönelimi olarak nesnenin, bu dünyaya ve bu dünya­ nın ötesine dönüklüğü sorunudur . Bu dünyaya dönüklüğün dolaysız anlamı, · canlanıdırılanın uyandırıcı etkiısinin yalnız­ ca insanın alma yeteneğin e yöneltilmiş olmasıdır ; böylece in san üzerinde gerçekleştirilecek uyandırıcı etkiyle, öykün­ meci oluşum, amacma tümüyle ulaşmış olacaktır . Oysa bu dünyanın öteısine dönüklük, olaylara öykünerek sözde ger­ çek konumlara egemen olan güçleri etkilemeyi amaçlar ; bu konumların yeniden üretilmesi, öykünmeci oluşumu yaratır . . (Gelecekteki buna uygun eylemi elverişli yönde etkileyebil­ mek için, savaşa, ava , vb. dans yoluyla ö ykünülmesi. ) Haki­ ki dinleyicilerin ve izleyicilerin etkilenmesi, bu erek açısın­ dan bakı l dığında , ikinci derecede önem taşır. Ancak -nesnel açıdan- bu i ki son erek arasındaki uçurum ne denli derin olur241/16


sa olsun , uygulama a.;;ı sından başlangıçların gerçekleştiril­ mesi üzerinde hiç bir etki yaratamaz . Çünkü gör e vin, bu dünyaya dö nük e st etik bir konumun düzeyine getirilmesinin bu evrede olanaksız olduğunu saptamıştık ; bundan başka açık­ tır ki, bu dünyanın ötesindeki güçlerin egemenlik altına alınması ereğine · yönelik öykünme , başarıya ulaşmasının do­ -

laysız ölçütlerini yalnızca öykünmeci oluşumun gerçekleşti rilmesinde, yalnızca insan alırlığını (Rezeptivitaet) etkileme­ d e bulab ilir Çünkü öykünmenin, aşkın güçleri istendiği gi­ bi etkilemeyi başarabilip başaramadığı ancak daha sonra, savaşın, avın, vb . eylem alanındaki başarı ya da başarısız­ ­

.

lığının görülmesinden sonra , başka deyişle öykünmeci biçim­ lemenin gerçekleştirilmesinden uzun süre sonra anlaşılabi­ lir . Bu nokt ay a ilişkin yargının sonuçları ancak daha sonra­ ki öykünmeler açısından -lU şimdi göstermiş olduğumuz dolaşım, o öykünmeler içersinde de yine.Jenir- etkin olabi­ lir . Demek ki büyüsel aşkınlık, kılgılı ol arak dolaysız, este­ tiğe çok yaklaşan bir içkinlik içersinde belirginleşmektedir . Bu d u r u md a yalnızca sonradan yapıl a c a k bir çözümleme

açısından --ve bu tür çözümlemeler için bile her zaman değil-, kendi başlarına ele alındığında birbirlerinden ayrılan bu eğilimlerin parçalara a y rıl a bi l i r birliği, başlangıçların

uygulamasında ortadan kaldırılması ol anaksız bir olgu ola­ rak gö zö n ünde tutulmalıdır . Bu durumu bir bütün ol arak açıklarken, bu ay rılığın yine de dile geldiği -ama çoğu za man bir ayrılık olarak bilincine varılmadığı- t ek tek nok­ talar üzerinde yine duracağız . Bu s o rula rda n yalnızca biri üzerinde burada daha ayrın­ tılı durmak zorundayız . Eğilmek i st ediğim i z nokta, belli es­

rime (vecde gelme) e ğilimlerid ir Değinmek i st eyişimi zin n edeni ise , bu eğilimlerin kı s me n büyüsel kılü içers ln d e bi­ lincinde olmaksızın estetik yönünde ilerleyen eğilimlere teğet olmaları ( dans) , kısmen de daha bu evrede tam tersine bir yönelim ortaya koymalarıdır . Bu sözlerimizle büyü çağının .


bir esrimenin uyandırılmasına bağlı olan törenlerini, alışkan­ lıklarını, vb . belirtmek istiyoruz. Burada buna bağlı olan kar­ maşık yapının bütünü üzerinde hiç kuşkusuz duramayız ; özel­ likle esrimenin çilecilikle ( Asketik, zühdiye) (2B) bağlantısını ve karşıtlığını göz önünde tutamayız. Yalnızca yüzeysel bir saptama olarak şunu söyleme olanağı vardır : büyü dönemi­

nin etkinliğini uzun süre koruyan kalıntıları olarak bunlar da, esrime ile mimesis ( öykünme) arasında olduğu gibi, bilgi ve ethik ile bir rekabet ilişkisi içerısine konulabilir . Derin düşüncelere dalmayı erek bilen bir çileciliğin etkilerini Jalnızca Hin<listan'da, Çin'de , vb. gözlemlemiyoruz ; bu et­ kiler , Plotinos'dan Ignatius Loyola'ya değin Avrupa kültü­ ründe de küçümsenemeyecek bir rol oynar. Her ikisinin de ortak amacı , . beHi öznel konumların yapay biçimde yaratıl­ m asıdır ; bu konumlar içersinde ve bu konumlara ilişkin olarak yaratılacak inanca göre, bunlar insanı, başka türlü erişilmesine olanak bulunmayan aşkın güçlerle doğrudan ilişkiye sokacaktır. Gehlen , bu konumları somut biçimde tanLmlar : «Dans , sarhoşluk, zehirli maddelerin etkisiyle aşırı davranışlara gidişler, kendi kendini sa katlamalar , vb. dışardan içe yönelik davranışlardır ; amaçlanan etkilenilebilirliğin ve duyarlığın en yüksek derecelere varmasının nedeni, önleyici enerjilerin dinamizm içerısine girmeleri, böylece de insan tarafından mutlu olarak algılanan bir özgürleşme ve sıkıntılardan kurtul­ ma duy·g usuna götürmeleridir . Dans sayesinde insan belli · 28 B edia Akars u , ç i l e c i l iğe i l işkin olmak üzere i k i l i b i r tan ı m vermektedi r : 1 ( G enel olarak) Tö res e l , d insel ereklerle, doğal e ğ i l im l e r i , içgüdü leri el den g e l d i ğ ince azaltmaya ç a l ı şm ak üzre, ken­ d i n i yen me alıştı rm a l a rı yapm a . 2 (özel o l a rak) Di nsel ahlakta g ü n a h l a r ı bağ ışl at ma k (kefaret) ya d a beden istekl erin i yenmek üzere istem l i olarak ac ı çekme (Felsefe Terimleri Sözlüğü). O rhan Han­ çerlioğ l u 'n u iı k ı sa tan ı m l aması d a şöyl e d i r : «Tinsel ben l i ğ i n i yücelt­ mek iç i n tensel ben l i ğ i n i yoketmeye yönelen işlem lerin tüm ü . » (Fel­ sefe Ansiklopedisi, c. 1 .) (Ç .N.) -

-

243


ölçüde ' katıksız tin ' e dönüşür ve bu nitelikle davranışta · bulunma yeıteneğini kazanır . . . Sınırlarını alabildiğine özgür bir iç dünyada bulan eylem alanları ve teknikler doğar, 'la

a un degre pluıs intense' (yaşam, son derece yoğun bir düzeyde) yaşanabilir olur , ve yaşamın ağırlık noktasın­ da çok köklü bir değişim yapılması sağl anabilir . . . » (�9) Bu tür bir ş amanist uygulamada bizim için önemli olan , bilginin vie

her türlüsüne sırt çevrilmesidir ;

dış dünyanın algılanması,

öznenin içine yapay biçimde sokulduğu. bir konumun düze­ yinde gerçekleşir ;

özne,

bu konum içersindeyken,

kendisi

açısından çevre ile olan bağıntılarını ruhbilimsel olarak ger­ çekten de gevşete n , dahası kimi zaman koparan e srikliğin egemen

onu ,

olan

aşkın

kültürün

diye

nitelendirdiği

ile

doğrudan bir ilişıki içersine soktuğunu düşleyebilir . Temelini yalnızca ve yalnızca özdeksel

ve tinsel

( maddi )

kültürün

ilkel evresinden doğan yanılsamalarda bulan eğilimler, bu noktada ve çileciliğin belli yeni görünümlerinde belirginle­ şir . Bu eğilimler şöylece özetlenebilir : Özne , bu durumdan nesnel gerçekliği

ötürü,

yansıtarak ,

şekilde

bu

algılananı

düşünce açısından işleyip uygulamaya koyarak hakiki çevre­ sini kuramsal ve kılgılı olarak egemenlik altına alamadığın­ dan (nesnel

açıdan :

Henüz

alamadığından ) ,

rin:den geçen bu «dolaylı yol»un bir

bilginin

üze­

yana bırakılması ge­

rekmekte , <<içe» giden doğrudan bir yolun i zlenmesi zorun­

luluğu belirmektedir ; günlüik yaşamın normal öznesi bunun için e lveriş siz göründüğü ve bu öznen in

yaşam içg üdüleri

«dışarı» yönelik olduğundan, «sınırının» yapay araçlarla zor kullanılara k ortadan kaldırılması gerekmektedir . Bu tür gö ­

rüşlerin doğması, büyü döneminde doğaldır. Dahası, yukarda -durumu daha iyi anlatabilmek için- ta slağım çizmiş oldu­ ğumuz . karşıtlığın bilincine o dönemde varılmamış olduğu da kesinlikle söylenebili r . Başka deyişle, çileci ve esrirneci ::9

tür) , 244

s ..

Gehlen : ·

U rmensch und 265 v . d .

Spaetkıılhır ( i l kel

i n s an

ve

Son rak i Kül­


nlı yöntemler, gerçekliğin yansıtılmasıyla, mimesi s'le eşzama kullanılmıştır ; bunların sınırlarının kimi zaman birbirine ka­ ru;; mış ol duğuna da kesin gözüyle bakılab ilir . Çok sonrala rı, bilimin ve sanatın gelişmes ine ilişkin eğilimler güçlendiğinde, başlangıçta varolan karşıtlık bir kendi-için -olan'a dönüşmüş ­ tür . Büyük toplumsal bunalımla r , ideolojik olarak büyü ve dini dayanak noktası alan sınıfların egemenliğini sarsma ya başladığında , bu durum çok belirginle şir . O zaman bu eği­

. limlerin tutucu yanları, ilkel başlangıç dönemlerinde olduğundan çok daha açık ve kesin çizgilerle ortaya çıkar. Gös­ termeye çalıştığımız gibi, büyü döneminde uzun süre -bü­ yüsel tasarımların kendisiyle karışmış olarak- bilimin ve sanatın

öğelerinin , dahası belli

kategorilerhıin

gelişmeye

başlamış

olmasına karşın , üzerinde durduğumuz şıkta. yalnızca ilkel konumun salt geriye döndürücü güçleri etkin

olur. Bu güçler, sınıflı toplumun gelişmesindeki karmaşık diyalektikten ötürü kültürün daha gelişmiş evrelerinde de etkinlik kazandıklarında, bu etkinlik ancak geriye yönelik olabilir. Şimdi yansıtmadan , yansıtmanın öykünmeci nitelikte olay­ lara çevrilmesinden doğan en önemli kurallara daha yakın­ dan eğilirsek, o zaman en ilkel ve en genel etken olarak karşımıza, bu kuralların günlük yaşamın normal akışı içer­ sinde belirginleşmesi çıkar . Yaşamın tek tek olguları, normal akışı ne denli ansızın keserse kessin , bu olguların nedenleri ve sonuçları nesnel olarak bu akış içersinde yer alır ; bu yüzden sözü geçen olgular' öznel açıdan da insan tarafından ge­ rek bireysel, gerekse toplumsal olarak, bir bütün oluşturan , bölünemez yaşamın öğeleri , etkenleri niteliğiyle yaşanır . Bu­ na karşılık büyünün öykünmeci oluşumları -ki sonraki tüm san a tl ar a ortak bir özellik kendini bu noktada gösterir-, yaşam bütününün bölümleri değil, ama yaşamın bölümlerin­ den birinin yansıtılmalarıdır ; ama bu yansıtma da bir bütün niteliğindedir

ve

yaşamın geri kalan bölümünden belirgin sı-

245


nırlarla

ayrılmıştır . Bu duruma göre insanlar ,

maları tamalgılayabilınek

için ,

yaşamın normal

bu yansıt­ akışından

belli bir ölçüde ayrı1maık zorundadırlar . Özü açısından bu yaşam kopyaları dizisi,

zaman açısından

eklendiği

yaşam

anının normal devamı olmaktan farklıdır . Bir oluşumun ta­ mamlanmasıyla birlikte, yaşam akışının dışına çıkma duru­

mu da son bulur ; insanoğlu normal varoluşuna döner . Buna karşılık çilecilik ve esrime, insanı köktenci biçimde normal yaşamdan koparıp almayı

amaçlar ;

çalıştığı

işlevi,

aşkın

gerçekliğin

her ikisinin yenmeye

normal

yaşamdan

kesin

bir kopukluğu sağlamaktır . Bundan ötürü öykünmeci davra­ nış, özellikle nesnelleştirmeye ve uyandırmaya , almaya

nelikk en ,

yukardaki

türd en bir davranış

yö­

nesnelleştirmeyi ,

uyandırmayı , alınabilirliği hiç göz önünde tutmaz . Ancak bu son derece yalın v e her alanda kolayca sap­ tanabilir nitelikteki karşıtlığın metafizik abartılarla doğrulu­ ğundan yitirmemesi için, biraz daha somutlaştırmaya gidil� mesi gereklidir . Normal yaşam akışının dışına çıkış ve ye­

niden normal yaşam akışına dönüş görece olarak, göreceliğin özel bir türü içersinde düşünülmeli, içeriğe göre değil, bi­ çime göre gözlemlenmelidir. Bu ne anlama gelir ?

Bunun

taşıdığı anlam her şeyden önce, ilgili oluşumun günlük yaşam akışının dışına çıkmasının , o akışın içeriklerinden köktenci bir kopuş niteliği taşıyamayacağıdır ; durum tam tersinedir :

Bu yansıtma içersinde özellikle sözü geçen içerikler (bu içe­ riklerin bir kısmı)

yeni ve özgül bir biçime kavuşur.

Bu

nesnel konuma uyan öznel konum da şudur : Gerek yaratıcı­ lar, oyuncular , gerekse alıcılar, yaşam içeriklerinin bütünsel­ liğinden ayrılmış olmazlar -hiç kuşkusuz bunu isteseler de yapamazlardı-, faka.ıt yalnızca belli b i r süre i çin o içerikler karşısındaki tutumlarını biçimsel açıdan değiştirmiş olurlar : Dikkatleri geçici olarak

yaşamın kendisine değil,

sunulan

yansıtmalarına yönelir . Yaşamla olan doğrudan ilişkinin bu

geçici ertelenişinin son bulmasından sonra ise, insanlar 246

zo-


runlu olarak yeniden normal yaşam akışına dönerler . Bu arada onlara bu yansıtmanın kazandırdığı deneyler ve ya­ şantılar , deney ve yaşantılarının toplamı içersinde işlenir . Demek ki bu ertelemeye, haklı olarak biçime ilişkin bir er­ teleme olarak bakılabilir, çünkü öykünmeci oluşum, gerek nesnel gerekse öznel olarak, an c�k biçimiyle normal gerçek­ likten geçici ayrılışı gerçekleştirir, yalnızca taşıdığı özgül biçimle , kökünü yaşamda bulan ve yaşama dönen içerikle­ yansıtılmış içerikler olarak etki göstermesini sağlaya­

rin

bilir . Buna karşılık esrime, günlük yaşamın akışından kök­ tenci bir kopuşun simgesidir . Bu olgu bile , bu tür öykünmeci oluşumların özyapısına ilişkin önemli noktaları sergiler . Bu biçimin özelliğinin, dü­ şünceleri , duyguları, vb . uyandırma yeteneğinde yoğunlaştığı­ na daha önce birkaç . kez dikkati çekmiştik . Böylece meta­ fizik açıdan yaşamdan bir farklılaşmanın değil, ama yal­ nızca , -günlük yaşamın da tanıdığı ve yoksun kalamayacağı yeni bildirim biçimlerine-,nitel açıdan yeni bildirim biçimle­ rin e dönüşmenin gerçekleştiğini de daha önce göstermiştik. Ö ykünmeci oluşumlarla günlük yaşam arasındaki bu iliş­ kinin her iki yanı da aynı derecede vurgulanmalıdır . Çünkü bir yandan yaşam uygulaması belli içeriklerde, sözcüklerde, davranışlarda , vb . belli duygu uyandırıcı etkiler saptama­ saydı, mimesis yoluyla bir uyandırmadan söz edebilmek olanaksız olurdu. Bu etkiler, doğal olarak biçimsel açıdan daha ileri bir düzeye ulaşır ve böylece de yeni niteliklere bürünür ; ancak eğer kendiliğinden uyandırıcı bir etki sağ­ lanmak istenirse , yaşamla bir bağlantı noktasının kurul­ ması, içeriklerinin yaşamdan alınması kaçınılmaz olur. Bu arada raslanılabilecek durumlardan biri de, bu tür öğeler­ <len her birinin yaşamda yalnızca çekirdek biçiminde varolma­ sı, gerek kapsam gerekse yoğunluk açı sından, ancak öykün­ meci biçimde belirgin kılındıktan sonra etkin bir rol oynaya" bilmesi , önem kazanmasıdır . Ö ykünmeci oluşumların etkileri

247


açısından, bu karşılıklı bağıntı ne denli vurgulansa a zd ır Öte yeni olan��n da aynı zamanda göz önünde tutulması zorunludur. Daha önce günlük yaşam akışından -görece olarak- ayrılışın etkenine ve bu etke nin biçimsel bir özyapıda olduğuna değinmi ştik . Ancak di­ yal ektik bir ·gözlem a ç ı sından böyle bir saptama , hiç b ir zaman gerek öykünmeci oluşumun kendi içer.sinde, gerekse amaçlanan ve gerçekleştirilen etkilerindeki de ğiş iml erin içe­ rik s e l bir özyapı taşımasını olanaksız kılmaz . Tersine , Hegel, bizim için burada önemli olan biçim ve içerik ilişkisini, doğru bir diyalektik yönelimle, şöyle s aptama ktadrr : <<Bura­ da içerik ve biçim arasındaki saltık (mutlak) ilişki, kendinde (An sich) nitelikte va:rol a n bir ili ş kidir ; başka deyişle ilişki , bu ikisinin birbirine dönüşmesidir ; içerik, biçimin içeriğe dö­ nüşmesinden, biçim de içeriğin biçime dönüşmesinden başka bir şey değildir .» (30) Bu dönüşüm, en ilkel e vre de bile sapta­ n ab ilir Çünkü Aristoteles'in, bağımsızlaşmış sanat açısın­ dan son derece önemli olan saptaması, b aşk a d eyi ş le gerçek yaşamda insanda hoşnutsuzluk duyguları uyandıranın, sanat­ sal biçimleme i çer sind e hoşlanma duygusu uyandırabi­ leceği (31) yolundaki saptaması, en ilkel büyüsel-öykünmeci oluşum aç ı sınd an bile onsuz olunamaz nitelik taşır . Bu konuda ör n ek olarak bir savaş dansı düşünülebilir . Ö zellikle silahlı bir insanın davranışları, yaşamda doğal olarak korku uyandırır, en a zı nda n savunmaya geçme zorunluluğunu doğu­ rur . Dansta ise aynı olgu sevinç , tadalma ve kendine güven gibi duyguların doğmasına yol açmaktadır ; bunun nedeni de, dansın -k o rkutu cu olduğu ölçüde-, izleyicide şu duyguyu uyandır ma sıdır : Böyle savaşçıların yenilmesi ol a n ak sızdır , .

yand a n nitel açıdan

­

-

.

39

i l işkisi

Heg e l :

Enzyklopaedie,

i ç ersinde

içeriğ i n

madde

öncefiği

1 33 ;

8,

üzer i n de,

265 . daha

Bu

k a rş ı l ık l ı

gel i ş m i ş

etki

i l i şkilere

geçtiğ im izd e çok d u racağ ız. B u rada özel l ikle önem taşıyan ise karşılıklı b i rb i rine aı

248

dönüşme

olgusudur.

Aristoteles : Poetlka, bö l üm iV.


bundan ötürü de bu savaşçılar düşmanlarımızı yeneceklerdir Gerek yaşamda, gerekse yaşamın öykünme yoluyla sergilen-· mesinde değişik. d"1ygular uyandıran içerikler açısından da durum , bunun benzeridir . Demek ki, izleyicileri ve dinleyicileri günlük yaşam akışının dışına çıkaran mimesis , «Yansız» (neut­ ral ) ,

içerikleri

yalnızca

kapsamına

alan

bir

biçim değil ,

ama ·diyalektik olarak içeriksele dönüşen, dönüşürken de onun özgün özyapısını görece olarak, fakat nitel açıdan değiştiren

bir öğedir . Bu biçimsel açıdan günlük yaşam akışının dışına çı­

karışın temelinde bir özellik daha vardır 'ki , öykünmeci oluşu­

mun -�eçici olarak bilincine

henüz

varılmayan- estetik

özyapısı açısından büyük önem taşır . Bununla , öykünmeci oluşumun uzaysal-zamansal açıdan bir bütün oluşturan, bun­ dan ötürü de yoğunlaşıtırıcı , öğeleri tutarlı bir bakış açısın­ dan düzenleyen özyapısına değinmek istiyoruz. Kısa deyişle, belirtmek istediğimiz nokta şu : Yaşam olaylarının -ilkel ni­ telikte bile <;ılsa- bir eyleme dönüştürülmesi. G. Thomson , (32) en ilkel dansların , şarkıların , vb . başlangıçtaki klanların eko­ nomiık açıdan çöküşüyle birlikte nasıl söylenc elerin ( efsane­ lerin ) canlandırılmasına d önüştüğünü, bir yandan bu söylen­ celerin saptanması, öte yandan da geliştirilmesi ve söylence havasından kur.tarılması yönünde bir

çizgi

izlediğini

özlü

biçimde anlatır. Bizim buradaki amacımız , bu yolun ayrıntı­ larıyla uğraşmak değildir . Bizim için özellikle önem taşıyan nokta, en eski öykünmeci oluşumların da belli olayları can­ landırmış olmasıdır ; bu oluşumlar açısından böyle bir can­ landırma zorunluğu da vardır, çünkü o dönemlerin inancına göre sözünü ettiğimiz olayların yaşamda başarıya ulaşma­ sının ya da ulaşamamasının bağlı bulunduğu büyüsel amaç , başka deyişle belli güçlerin etkilenebilme si , ancak bu yolla gerçekleştirilebilirdi. Bu durumda -salt uygulamaya ilişkin a2 ve

s.

George Thomson : Aeschylus and Athens, Londra 1 946, s. 1 5 1 03 .


:amaca uygunluktan ö türü-, söz konusu olay açısından, başka deyişle gerçekte belki de geniş bir al a nın değişik nokta­ larında günleri, h a ftal arı ya da ayları kapsayan bir sürede gerçekleşebilen bir olay açısından, tek bir yere ve kısa bir süreye indirgenme zorunluğu vard ı . Yoğunlaştırma ilkesi -ki bu da, daha önc e günlük yaşam akışının dışına çıkar­ ma gibi, hemen içeriksele dönüşmek zorunda olan bir bi­ çimsel kategoridir-, zorunlu olarak her şeyden önce yan­ sıtılan olayın akışına yönelir . B a ş ka deyişle, her yerde görüngüler dünyasının ö z ü günlük yaşam içersindeki olay­ ların doğrud;:ın akışında olabileceğinden çok daha yoğun bi­ çimde belirginleştirilir . Bu yüzden de görüngü ve öz diya­ lektiği d ah a kesin olarak ortaya çıkar, ama günlük yaş a ma özgü olan biçimi de korur, y a ni ilkel bir evrede bile bilimsel ,

bir düşünce içersinde, özün ve görüngünün yöntembilimsel olarak birbirinden ayrılmasının ve sonradan yeniden birleş­ tirilmesinin tersine , özün görüng ü içersinde içkin biçimde

varoluşu, yapısını sürdürür . Demek ki bu yoğunlaştırma, büyüs e l amaca varabilmek için, kı s al t ı l mı ş , özü güçlü bir şekilde vurgulayarak , tüm önemli etkenleri sergilemek zorun­ dadır . Böyle bir durumda yoğunlaştırmanın taşıdığı anlam, daha nra b ağım s ızl aşa n sanatta olay örgüsü işlevini görecek ola­ nın taşıdığı anlamın aynıdır . Aristotele s ( 33) , olay örgüsünü ( 34)

so

olayların sanatın doğrultusunda ve doğru biçimde dü zen le n

­

mesi, bir araya getirilmesi olarak tanımlamaktadır . Olay ör­ güsü -en ilkel biçimi içersinde bile- olayların yalnızca bir araya getirilmesinin çok ötesindedir . Ö zellikle büyüsel amaç33

Aristoteles :

34

Ari stotel es 'te o l a y ö rgüsü,

Poetika, böl üm V I . yazarı n , a n l atmak isted i ğ i nin özü n ü n dışında kalan t ü m o l ay l a r ı b i r y a n a b ı rak m as ı , g erekl i olan l arı ayıklayıp seçerek araları nda b ağ lant ı ku rmas ı v e tek ç izgi ü ze rin d e bir örgü o l u şturm as ı an l am ı n a gel i r. Daha ayrı ntı l ı aç ı k l ama i ç in bak.: Berna Moran : Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s . 23-24. (Ç.N.)

250


lar, parçaların belli bir ereğe yönelik erekbilimsel düzenlen­ yalnızca belli sınırlar içersinde bir­ birini izleme birbirinden doğmaya, nedensel bir bağlantıya -ki bu nedensellik d üş s el niteliktedir-, dönüşmekle kalmaz , ama belli yoğunlaştırmalar , duraklamalar, gerilemeler , vb . varılmak istenen erek anlamında birbirine eklenir ve birbi­ rinden geliştirilir . Demek ki daha sonraki edebiyat açısından odak noktası niteliğini taşıyan olay örgüsü (Fabel) gibi bir kategori , nesnel bir zorunlukıtan ötürü en ilkel büyüsel olu­ mesin i öngörür ; böylece

,şumların büyüsel ereklerinden doğmaktadır . (35)

Hiç kuşkusuz bu olay örgüsü ile daha sonraki yazınsal arasında dev ayrımlar vardır . Her ş eyden önce bu evredeki olay örgüsü çok daha gevşektir ve zor­ layıcı bir nedensellik bağlamı d aha az şart koşulur . (Aynı nedenlerden dolayı dans, her bakımdan başlangıç evresini .çoktan geride bıraktıktan sonra bile, görece olarak ilkel bir düzeyde kalır . ) Yine bu durumdan kaynaklanan ve <iaha b ü y ük önem taşıyan bir nokta da, insanın betimlen­ mesi , karakterin b iç im l e n m e s id ir Burada da geriye dönüp başlangıçlara bakmak, özellikle olgunlaşmış oluşumlarda, bi­ linçli bir tarihsellik anlamında olmasa bile, eski gelenE:'. k­ lerin belli kalıntılarının ayakta kalmiş olması halinde , çok -Oğreticidir . Aristoteles'in , trajedide eylemin, karakterlere oranla önc eliğini ne d enli kesin vurguladığı, sık sık dikkatle­ ri çekmiştir : «Çünkü tragedya, kiş iler in değil, ama eylemin , mutlulukta ve mutsuzluikta yaşamın öykünme yoluyla canlan­ dırılmasıdır .» (36) Aristotele s , bunları izleyen tümcelerinde ya­ şam<ia eylemin önceliğini önemle vurgular . Bundan -gerek uygulama açısından, gerekse kuramsal açıdan daha sonraki ( edebi) eylemler

.

:ı,5 O l ay ö rgüsüne temel o lan yan s ı t m a olg usunun, g e reğince g e­ neUeşti ri l d i kten ve değ iştiri l d i kten son ra, başka sanatlarda da ne ö l ­ çüde önem l i b i r rol oyn ad ı ğ ı n ı daha son ra gfü eceğiz. 3ü

Aristoteles : Poetika, bö l ü m V I .

251


gelişme için- doğan sonuç , tiyatro yapıtında karakterlerin olayı değil , olayın kara�terleri belirlediği ve dile

getirdiği­

dir . Ancak Aristotele s 'in bu gözlemlerini, daha sonraki ge­ lişmeleri bakımından değil

de,

sanatın

gelişmesine

ilişkin

bir geriye bakış olarak göz önünde tutacak olursak, o za­ man

sözünü

ettiğimiz

gözlemler,

tüm öykünmeci oluşumların

oyun

zorunlu

türüne

olarak

temel

içinde

olan

( bizim

anladığımız anlamda) karakterlerin bulunmadığı ola:v,ları ko­ nu aldığını, sanatın görevi olarak karakıterler ortaya koy­ manın daha geç bir evrenin ürünü olduğunu ve bunu ger­ çekleştirme yolunda güçlü engellerle karşılaşıldığını göste­

rir. Bu durum , tragedyanın ditirampik korolardan geliştiği, tragedyanın «jambik», dramatik karakterleri biçimleyen kı­ sımlarının korolardan daha sonra

oluştuğu

yolundaki gelene­

ğe tümüyle uymaktadır . (3') Bütün bu . olguların ardında, toplumsal açıdan önem ta­ şıyan bazı noktalar bulunmaktadır : Bir defa , insan betimle­ mesinin toplumsal özü ile yansıtılmasından yazınsal karakter biçimlemesinin doğduğu yaşam olgusu, ilkel konumlar içer­ sinde

henüz

yo�tu ;

başka

deyişle

bu

evrede · bu

olgunun

öykünme yoluyla yansıtılması, henüz söz konusu olamamı. Kuşkusuz böyle bir toplum içersinde de bireysel açıdan tek tek insanlar birbirlerinden farklıydılar ; aralarında becerikli­ lik , dayanma gücü, yüreklilik , onurluluk, vb . açılardan ay­ rımlar vardı ; ama bu özellikler, yalnızca toplum için yararlı ya da zararlı olma açısından önem kazanabiliyordu. Bu özel­ liklerin insanlar arasındaki «Özel» ilişkileri -'ki bugün p�y­ laştığımız bu duygu, o dönemler için geçerli değildi- nasıl etkilediği ise , kaınu yararı ile ilgisi bulunmayan bir

noktaydı�

Demek ki, bütün bunlar , ruhbilimsel-ahlaksal «türetmeleri» , 37 D i t i ra m p ik, d i t i ram p (Dithyrambos) : Eski Y u n a n 'da, Tanrı Oiony­ sos adı.na okunan tören şark ı s ı . l . ö . 6. yüzyı ldan başl ayarak başka tan rı lar ve kahramanlar i ç i n de oku rtd u .

Jamb e : lyonya'da gel işen b i r halk edebiyatı tü rü . (Ç.N.)

252


;Yani kişinin bireysel biçimlendirilmesi bir gereksinim olarak .algılanmaksızın canlandırılabilirdi. Gerek yaşamda, gerekse yaşamın yansıtılmasında bireysel bir karakter biçimlemesine ilişkin gereksinim, ilk kez temelini bireylerle toplum ara­ sındaki ilişkilerde bulan çekişmelerle birlikte ortaya çıkar , başıka deyişle çok daha geç bir evrede, ilk komünizm dü­ zeninin çözülmesinden sonra kendini göSıterir . Eski Yunan'da oyun türünün gelişmesi ise, bu çekişmelerin de ağır ağır bi­ reysel karakter biçimlemesine karşı nasıl ilgi uyandırdığını gösterir. Ortaya çıkan gerçek şudur : Çekişme , bir yandan gerçekliğin yazınsal olarak yansıtılmasının temel kategorisi­ dir ; başlangıçta varolan, dans, şarkı, vb. oluşma bütünden yazını (edebiyatı) sıyırıp bağımsız kılan öğe, . bu kategori­ dir . Öte yandan bu temel nitelikteki kategori baştan varol­ mayıp, görece olarak ilerlemiş bir toplumsal gelişmenin ürü­ nüdür: İkirici olarak ·burada estetiğin bir başıka temel kategori­ siriin, tipik olanın doğuşunu izleyebilme olanağı vardır. Yaşam olaylarının yansıtılmasındaki yoğunlaştırma -ki, gördüğümüz gibi, bu yoğunlaştırma salt büyüsel n1telikte mimesis'e de ayrılmaz biçimde bağlıdır-, ancak bu tür olayların ve tep­ kilerin, insanların derhal, doğrudan yaşamlarının ilgili kısım­ larının kopyaları olarak tam algılayabilecekleri yaşam bö­ ' lümleri göz önünde tutularak seçilmesi ve öbekleştirilmesi durumunda etkin olabilir. İçinde daha sonra bilincine varılan «tua res agitur»un (3B) büyüsel kılıfın içersinde belirginleşen bu gereksinimler, aynı zamanda tipik olanın tohumlarını da içerir . Yukarda olaydan söz ederken görmüş olduğumuz gibi bu evrede, temelini karakterlerde tipik olanla bireysel ola­ nın oluşturduğu çelişkili organik bütünde bulan verimli iç çelişkililik henüz söz konusu değildir . Bundan ötürü de bu 3tı

«tua res agitu rn : L atince «sen i n i ş i n görü l ü yorn, ya da «yap ı l an

iş senin yararı n ad ı r» · an l am ı n a g el i r ; a l ı n tı , C icero'nun b i r mektubun­

dan yapı lmadı r. (Ç.N.)

253


başlangıç evresinde, gerek kaynağını bireysel olanla tipik ' olanın diyalektik birliğinde bulan çelişkilerin tipik olanın sınırları içersinde, ortalamadan uç noktalara değin uzanan devinim alanı ; gerekse gelişmiş , bağımsızlığını elde etmiş sanatta ç ok değişi>k sorunsalların doğumuna yol açan ve ya ­ şamın çelişkili tipik görüngüleri arasından yapılacak olan ve varlık koşulunu sözünü ettiğimiz devinim alanında bulan öz­ gür sanatsal seçim eksik kalmak zorundadır. İlkel tipik içersinde çelişkilerin daha sonraki birliğinin salt toplumsal yanı belirginleşir . Bu da, daha önceki düşündüklerimize uy­ gun olarak, karakterlerden çoık, konumların ve olayların ti­ pik yanının belirginleşmesi biçiminde gerçekleşir . Hiç kuşku­ suz karakterlerin de bireyleştirilmişlik açısından belli bir en alt düzeyde bulunmaları gereklidir ; katılan dansçıların , vb . ki­ şisel nitelikleri bile bunu sağlamaya yeterlidir . Ancak sözünü ettiğimiz bu minimum, tipik olanın toplumsal özyapısı için­ de tümüyle erir . Temel, doğal olarak daha önceden belirt­ tiğimiz toplumsal konumdur . Bu konum, o dönemler için olası yansıtma biçimleri içersinde kendine uyan bir anlatıma ka­ vuşur . Çünkü dansın ve yarı dans niteliğini taşıyan devi·· nimlerin, şarkılı dizelerin, müziğin, vb . salt konuşulan söz­ den çok daha az ölçüde bireyselleştirebildiği ve durumun böyle olması gerektiği açık bir gerçektir . Bunun, gelişmenin ancak çok sonraki evresinde oluşan bir sonuç niteliğini ta­ şıma sı raslantı değildir ; dansın -gelişmesinin izlediği ana çizgi açısından�, tipleştirmenin bu evresinde direnmesi ve bağımsız bir sanat türü yapısına kavuşması da bir raslantı sonucu değildir . Ancak büyüsel uygulamadan kendiliğinden bir zorunlu­ lukla gelişen ilkel tipiğin bu özelliği de, içersinde büyü ile sanat arasındaki .ayrımın tohumlarım taşır . Başlangıçta büyük bir olasılıkla her iki gereksinim, tümüyle aynı çizgi üzerine düşer . İki eğilimin birbirinden ayrılma çabası, an­ cak toplumsal gelişmenin birey ile toplum arasında çatışkı 254


yaratmasıyla birlikte başlayabilir ; bu ça �ış.kı da doğal ola­ rak ve tipik bir görüngü niteliğiyle, ancak ilk komünizmin çökmesinden, ilk sınıf ayrımlaşmasının doğmasından sonra düşünülebilir . Birbirinden ayrılma

çabasının

belirli

nesneI

etkenleri hiç kuşkusuz erken evrelerde ortaya çıkar . Çünkü ilkel toplumlar ne denli

hareketsiz ve -görünüşte- değişmez

yapıda olursa olsun , üretici güÇlerin ağır gelişme temposu yine de yaşama , insanların birbirleriyle ve doğayla olan iliş­ kilerine yeni yeni etkenler katar . Bu etkenler, büyüsel yol­ la

betimlenecek

içeriklerin

onları,

belli

eski

söylenceleri

-kimi zaman alabildiğine kendiliğinden ve bilincinde olmak­ sızın- yeniden yorumlama yoluyla da olsa, içermelerinde

dile

geli r .

Belli

bir

iç eriğin

kendiliğinden biçimi

olmak,

estetik biçimin özü gereğidir . çünkü büyüsel-öykünmeci olu­ şumun amaçlanan uyandırıcı etkisi içinde estetiğin bu özel­ liği ----d oğal olarak kend iliğinden ve bilinçdışı olarak- içkin biçimde vardır ; bundan ötürü yeninin

gerek içeriksel gerek­

se biçimsel açıdan a l ınması yönünde zorunlu olarak akım­ lar

doğar . Büyü i s e h e r zaman sert tören kalıpları içersin­ her zaman bir

d edir . Öykünmeci oluşumla r , büyüsel yönden

sihir , bir tören olarak düşünülür . Sesleri, sözcükleri, davra� nışları törensel olarak saptama eğilimi , zorunlu olarak bü-­ yüsel tasarım çevresinden kaynaklanır ;

bu

elde

aşkın

edilmek istenen

men olunması ya da

ne snel

bu

sonuçlar ,

çevrede törenle güç_l ere

ege­

güçlerin etkilenmesi, belli bir sıra

içersinde birbirini izleyecek belli sözlere, davranışlara, vb .

arasında çıkacak ve kaynağını bu durumda bulacak olan çatışmaya daha sonra yeniden de­

bağlanmıştır . Büyü ile sanat

ğineceğiz. Burada yalnızca bir noktayı belirtmiş olalım : Bü­ yüsel yönetim , ilkel tipik olanı kesinlikle

saptanmış geleneğin

donmuş kalıbına sokmak eğilimindedir . Büyüsel (ve dinsel) yö'nelimlerin sert biçimciliği ve törensel niteliği, bu yöne­ limlerin

bir

aşkınlığa

bağlı

olmasının

yüsel uygulamanın iki amacı, başka

sonucudur .

Bü-­

deyişle aşkın güçlerin 255.


etkilenmesi ve insanların duyular aracılığıyla alma yeteneği üzerinde doğrudan uyandırıcı bir etkinin yaratılması, baş­ langıçta ve dolaysız nitelikte olmak üzere aynı çizgiye düşer . Daha sonr a , yeni içeriklerin girme sinin bir sonucu olan yeni biçimlerden kaynaklanan çatışkı durumlarında , bu iki etken arasında birbirinden ayrılmaya yönelik bir eğilim belirir : U­ yandırıcı yönelim, doğal olarak , salt kendiliğinden etkinin ya­ ratılabilmesi

için ,

yeniyi almaya

gerek

biçimsel ,

gerekse

içeriksel bakımdan hazırdır ; buna karşılık aşkınlığa yönelik yönelim, yansıtmanın ve betimlemenin geleneklerin doğrul­ tusunda kutsal düzeye çıkarılmış içerik ve biçimlerini ola­ bildiğince değiştirmeksizin korumak zorundadır , çünkü aşkın g üçler üzerinde etkin olunabilmesi, belli i ç eriklere ve her ş eyden

önce

y a ş amın

yansıtılmasının

ve betirnl enmesinin

b elli biçimler içer sinde gerçekleştirilmesine bağlı kılınmıştır . Gelenekselin kalıpları içersinde donup kalma olgusunun kö­ kenleri, hiç bir ş ekilde herhangi bir «sanat istenci>mde değil,

bu nite­ liği ile bu evrede henüz var olamaz ; bu istenç , b üyük bir ama buradadır ; sözü edilen sanat istenci ( iradesi) ,

olasılıkla bu ilkilikten, başlangıçtaki -kendin de çelişkilerle dolu olan- birliğin diyalektik parçalanma sından gelişmiştir . Törensel-geleneksel öykünmeci oluşumların yanında, halktan gelme ve insanların gerçekliğini insanoğlu

için yansıtmaktan

kaynaklanan, dünyasal bir sevin c i d e içeren oluşumların d o ­ ğ u p doğmadığı, ya da ne zaman doğduğu , sanatın , yaşamın bağımsız ne

zaman

bir

uzlaşmanın

bir kurumu olara k

belirginleştiği,

uyandırma

gerçekleşip

toplumsal

gelişip geli�emediği ile gelenek

gerçekleşmediği

ve

arasında

ve ne

zaman

gerçekleştiği, vb . -bunlar , karşılığım ancak tarihsel-özdeksel

bir estetiğin yöneıtimindeiki tek tek araştırmaların verebileceği sorulardır . Bizim amaçlarımız açısından burada ortaya çıkan karşıtlığı, sanatın felsefi genesis 'inin bir etkeni olarak kav­ rayabilmek için , bu karşıtlığı salt soyut nitelikte sergilemek yeterlidir . 256


el e almamız gereken sorun , uyandırmayla öykünme ;arasındaki diyalektik ili ş k idir Burada çıkış noktasını biç kuş­ kusuz en i l kel biçimiyle yansılama oluşturur ; bu yansılama, Şimdi

.

insanoğlunun

gerçeklik

ile arasındaki Durum gerek

temel olgu niteliğini taşır .

ilişki

içersinde

en

öznel , gerekse nes­

nel anlamda böyledir . Nesnel açıdan , gerçekliğin olgularının yansıtılmasının , yaşamin korunması için kesinlikle zorunlu ol­ duğu anlaşılır . Öznel açıya gelince , -gerçekliğin yansılanma­ .sının ilkel biçimi burada ilk kez açıkça ortaya çıkar

-

anlaşı­

lan şudur : Nesnel gerçeklik karşısında denenmiş olan tepki bi­ çimlerinin yansılanması, canlıların varlıklarını sürdürme

sa­

vaşında be c er ilerini geliştirmelerini, saptamalarını ve belli k�ullar altında daha

Bundan

üst

düzeylere

çıkarmalarını

sağlar .

ötür ü yansıtılanı yararlı kılmanın b u en ilkel biçimi ,

hayvanların yaşamında da görülür ; daha önce be l irti ldiğ i

gi­ bi, özellikle yavru hayvanların oyunlarında gözlemlenen olgu

budur . Burada, daha

sonra insanların yaş amınd a , mimesis

çerçevesinde yön verici nitelik taşıyacak olan belli ayrım­

laşma etkenlerini çekirdek halinde sap tamak olanağı vardır . Oyun oynama isteğini uyandıran asıl etken, zevk alma duy­ gusu değildir ; bu istek kaynağını canlının kendi çabasıyla edindiği beceriden aldığı doğrudan doğruya tattan kaynakla­ nır, başka deyişle ,

oyun eylemiyle ayrılmaz biçimde �ay­

naş mıştır . Öte yandan , zevk alma duygusu da, yansılama ve u yandır ma öğelerinin izlerini içerir . Bu konuda asıl önemli

olan nokta, oyun amacıyla gerçekleştirilen yansılamada belli bir uzaklığın korunmasıdır ; örneğin , oynaşan köpekler ısırır

gibi yaparlar , ama gerçekte ısırmazlar ; bu örnekler çoğaltıla­ bilir. Örneklerin ortaya koyduğu o1gu i'se ş udur : Yansılanan

gerçeklik ile yansıtma arasında belli -içgüdüsel- bir sınır­ la manın varlığıyla birlikte, b elli duyguların rıın

uyandırılması-.

nasıl sağlandığı da gö sterilmiş olur . İnsanoğlunun dünyasındaysa yansılama, bu dolaysızlığın

dışına çıkar.

Gerçi

burada

da

yansılama

çoğu kez

daha

257/17


gelişmiş bir düzeyde gerçekleştirilir, ancak bu doğrudan yan­ sılama , kendi kendisinin dolaysızlığını ortaya koyar , belli bir genelleştirmeye doğru yönelir . Oyun yoluyla alıştırma, bir anlamda geri plana gider . Başka deyişle , burada sözü edilen alıştırmanın bir koşula dönüştüğü de söylenebilir ;

örneğin ,

iyi

savaş dansına ancak yapılacak hareketleri önceden en

bilenler katılırlar . Öte yandan, gelecek!teki gerçeklik ile, başka deyişle,

oyunun

yaşam

gerçekliğine

dönüşeceği

ortam

ile

aradaki bağıntının niteliği içgüdüsel-belirsiz değildir , tümüy­ le gelecekteki belli bir olaya, örneğin bir savaş ilişkindir .

Ancak

belirsiz bir

bu

ilişkiden

somutluk ,

yaşam

ile

s alt

daha yüksek düzeydeki bir

tirmeyi :i çerme z . Belli

bir

ilkel evrelerde bile vardır :

genelle ştirme ,

hiç

eylemine içgüdüsel , genelleş­

kuşkusuz

Saptanmış bir benzeşim

en

( ana­

loji) duygusu bunun örneğidir . Benzeştirmenin salt duygu­ s al nitelikte kalması , ya da doğrudan-dış görünüş açısından birbirine

az çok benzeyen

-burada

savaş

d ansının ,

ger­

çek savaşm bir yansıtılması, bir yansılanması niteliğini ta­ dığı düşünülmelidir- iki

oluşumun kavramsal

açıdan

bir­

bir benzeşim serüveni niteliğfoi taşımasını ve temelden yoksunluğunu de­ ğiştirmez . Sözü ediLen vargı ( sonuç) ş udur : Yansıtmayla ka ­

birine yaklaştırılması, elde edilecek vargının

zanılan başarının işlevi, gerçeklik içcrsinde bir baş arıyı sağ­ lamaktır . Yansılamanın

tüm

büyüsel kuramında ve uygulama sın ­

bu yapı görülür . Frazer , verdiği görsel tanımda şöyle der : «İlkel insan , olayların gerçek nedtinlerine ilişkin bili­ da

sizliğinden ötürü , yaşamının koşulu olan büyük doğa görün­ gülerini yalnızca yansılamayla gerçekleştirebileceğine inanır ; Bu inanca göre, ağaçların gölgesinde , bir vadide, ıss1z

bir

fundalıınta ya da fırtınalı bir kıyıda düzenlenen küçük oyun , gizemli bir etkileme sonucu , yetkeli oyuncularc a daha bü­ yük

bir sahneye alınacak ve orada yinelenecektir. İlkel in­

san, kendi bedenini yapraklar ve çiçeklerle süsleyince , çıplak

258


toprağın da yeşerecegıne inanır ; bunun gibi, kışın ölümünü ve gömülmesini anlatan bir oyun, bu iç karartıcı mevsimi

gerçekten kovabilecek ve yaklaş makta olan ilkbaharın hafif adımlarına yolu açacaktır . » (39) Frazer 'in yukarki s a tırl a rda yaptığı gibi, bu tür bi r benzeştirmenin nesnel

açıdan

bir temele da y a n madığ ı n ı ortaya koymak çok k ol a yd ır .

hiç An­

cak bizim için daha önem taşıyan nokta, bu benzeştirme­ nin ardında hangi kategorik dünya görüşü öğelerinin yat­ tığını ve bu öğelerin --Ozellikle estetik açısından- gelişme y eteneğini saptamaktır .

önceki be n ze ş i m

ve

Bu

nokfayı aydınlatmak için , daha

benzeşim yoluyla · elde edilen çıkarım­

lara ilişkin açıklamalarımızı anımsamalıyız ; çünkü , dolaysız

tür g en e l l e ş ti rmel erinin ben?:eşimleri te ­ mel aldığını ayrıca kanıtlamaya g er e k yoktur . Hegel, daha önce de gö sterd iğ i miz gibi, benz e ş im yoluyla elde e dilen çııkarımı · gerçekleştiren ortamda, genelin ve tek olanın oluş­ turduğu bir birlik gör ür v e bu birliği , do ğr u olarak ; mantık ve bili m s e ll ik açısından ileri sürdüğü sorunsalların gerek­ çesi yapar . Eğer benzeşimin büyüsel uygulamadaki kullanı­ mını , esıtetiğin gen esi s 'i açısından , büyü kılıfı içersinde yansılamaların bu

gözlemleyecek ol ur s a k , yukarda-ki s orunun görünüşü çok deği­

şir .

O

zama n ,

bu tür --genelleştirilmiş-

yansıtmalarda

ger­

çekte varolanın kısaltılmış , soyutlanmış bir görünümü olan bu çıkarımın yapısı, açıkça iki yönlü olarak ortaya çıkar . Bir yanda düşünce açısın dan düzenleme, büyüsel uygulama i ç er sind e içeriksel gerçekleşme vardır ; bu nokt ad a mantığın sorunsalı, hiç kuşkusuz etkin olmak zorundadır , Ancak bu eıtkinrik,

toplumsal varlığın ve bilincin

rede bulunmasından

ötürü,

çok düşük bir .

bu tür büyüsel

ev­

yansılamaların

işlevi üzerinde önemli rol oynayamayacak denli a ğ ır

bir sü­ içersinde gerçekleşir . Öte yandan yansılamanın kendisi, doğrud an duyusal-devimsel somutluğu içersinde, teık bir ola­

reç

yın yansüanma·sı niıteliğiyle 39

vardır ;

ama

Frazer: Der goldene Zweig (Altı n Dal).

s.

bu

yansılamalar

467. 259


ıoluşturdukları bütün içersinde farklı, daha yüksek düze y­ <le, daha genel bir anlam taşırlar, ya da en azından böyle bir anla:rİıı belirtirler . Bu oluşurken , belirtme eyleminin soyut bir genelleştirme içersinde yer . alması zorunlu de­ ğildir ; önem taşıyan nokta duyusal-somut oluşumun, hu ni­ telikle, anlamı içermesidir . Lenin ile birlikıte , çıkarım ( is­ tidlal) biçimleri içersinde, somut olarak yinelenen olguların saptanmasının yansıtılmasını görecek olursak, o zaman bulun­ duğumuz noktada da, dolaysız-duyusal bir görünüş biçimi içersinde., benzeşim yoluyla elde edilen çıkarımın mantıksal özünü oluşturan öğenin yansıtıldığını görürüz . Bu mantıksal öz, genelin ve tek ol�nın dolaysız oluşturduğu birliktir . İçe­ riğin bu yeni özdeşliği , kendisini biçimleyen kategorilerin de .aynı kategoriler olmasını şart kılar . Ö nemli olan karşıtlık, kategorilerin, bu kategoriler arasındaki ilişkilerin ve biçim­ lenmiş içerik içersinde bu kategorilerin orantılarının yeni iş­ levler yüklenmesiyle ve bunun sonucunda da ortaya yeni ya­ pıların çıkmasıyla belirginleşir . Bu yeni durumu gözden geçirecek olursak, genel ile tek olan arasındaki bu tür dolaysız bir birliğin, ancak mimesis'in ·uyandırıcı yönelimiyle gerçekleşebileceğinıi görürüz ; sözü edi­ len uyandırıcı yönelim, içerik-biçim bağlılığının özünden zo­ runlu olarak doğar . Dolaysızlığın dar anlamı açısından, bu .durumda da yalnızca tek olan vardır . Tek olanın öykünme yoluyla yansıtılmasında, genel olanın da yaşantıya dönüşmesi -Frazer'in örneklerinde olduğu giıbi , mevsimlerin değişme­ siyle, doğrudan insanlara özgü olayları yansılayan gösteriler .arasındaki ilişkiler-, bir ölçüde büyüsel dünya görüşünün so­ nucudur, bir ölçüde de öykünmeci biçimlerin uyandırıcı >etktsinin ürünüdur . Doğal olarak bu iki yönün birbirinden :kesinlikle ayrılması, ancak düşünce çözümlemesi içersinde _gerçekleştirileb!ilir ; dolaysız yaşantı içersinde ise etkenler birbirine karışır ve orıtak yaşantı düzeyinde birbirini güç­ lendirir . :260


Ancak çözümleme, bu dolaysız birleştirmeyle yetinmeme-­

lidir. Yapısal o1g unu n , başka deyişle, bu ııa da tek'in genell ile oluşturduğu dolaysız bıirliğin, mimesis'in tar:ihsel yazgısı açısından çok önemli sonuçları vardır. Burada öykünmeci bir yapının var lığı söz k o nu su du r

ve

bu yapı, sanatın sonraki

yazgısı açısından, yerine ( alegori) açısından olağanüstü önem­ dedir. Bu noktayı kavramsal açıda n daha kesin saptamak is­ tersek, yine özdeşl iğin ve farklılığın yukarda belirlenen bir­ liğini gözönünde tutmak zorunda kalırız. Tek olanın genet ile arasında dolaysız bir özdeşllik kurma zorunluluğu, onun normal görünüş

biçimine yeni bir boyut kazandırır,

olma niteliğini yitirtmeksizin, geniş boyutlu bir anlam

tek

yüküne

kavuştu ru r Buna ilişkin bir eğilim, kaynağını, zorunlu olarak .

günlük yaşamın g erçekl i ğ i içersinde bwur. Çünkü tersine bir

durum,

herhangi bir bağlamdan

yoksu n, parampıarça bir

kaosun doğumuna yol açardı. Bu tü r ayrıntıları salt düşün­

sel bağlantılarla birleştirmek ve böylece- anlaşılaıb ilir kıl­

mak, ancak biçimsel mantık açısından olasıdır. Eğer günlük yaşamda bağıntı, birleştirdıiği nesneler içersinde ş u ya da ,

bu biçimde erimeseydi,

dolaysız

bir

bilgi

ya

da günlük

bir düşünce varolamazdı. (Bunun ne ölçüde sorunsal oldu­ ğu nu tartışmanın yeri burası değildir.) Ayrıca anlam yü­ , küyle

dolu ayrı ntının tamalgılamaya yatkınlığı bulunma­

saydı, öykünmeci oluş um, uyandırıcı etkinlik gösteremezdi.. Öykünme yoluyla doğan nicel yoğunluk, burada da yeni bir ni­ teliğin belirmesine yol açar ; bu nitelik, ayrıntının ayrıntı ola­ rak içinde taşıdığı anlamın çok dahıa geniş ölçüde somut­

laşması, aynı zamanda da yaş•amın önemli güçlerinden enı

az biriyle dolaysız bir bağlantı kurmasıdır. Ancaık böylesine

yoğun bir anlıam yüküyle dolu olan ayrıntı, genel olanla özdeş tutulabilir ya da birlikte düşünülebilir.

·

Her iki etkenin böylece aynı çizgiye düşmesi, bu etken­ l erin dolaysız birlik içersinde birbirinden ayrılmasını, ayrım­ laşmasını gözden saklayamaz ; çünkü her ikisini n bir likteliğ i

-

261


nin yanısıra, birleşmelerinde ve ayrılmalarında dıa bir eş­ zamanlılık sözkonusudur . Tek olan , ne denli büyük bir an ­ lam

yükü

taşırsa

taşısın ,

kendinde ,

belirli

kavramsallığı

içersinde geneli taşımaz ; genel olan , kaynıağını yalnızca bu · belirlenmiş

kavramsallık içersıinde bulalbilir ,

duyusal

olan

yönünde ne denli somutlaşırsa somutlaş sın , tek olanın «bura­ da ve şimdi»sine inemez . Ayrışık etkenlerin özdeşliği ara­ sındaki sürekli devingenlik ve tam birbirlerinden uzaklaşa­

cakları s ır ada aralarında doğan yakınlık , gerçekliğin bu

tür

yerine-öykünmeci yan sıtmalarının uyandırıcı etkisine canlılık kaza ndırır . Goethe , yerin enin ( alegori'nin) bu özelliğini çok

açık duyumsamış ve şöyle dile getirmiştir : «Yerine, görüngü­ yü kavrama , kavramı imgeye dönüştürür ; bu yapılırken kav­ ram imge içersinde sınırlı ve bir büıtün olarak korunur ve

bu imge aracılığıyla dile getirilebilir . » ( 4° ) Bu durum, b i r toplumsal-kültüre l konumla ilgilidir ; bu konum içersinde gerek yerinenin öykünmeci görünüş biçimi, gerekse aşkın nesnesi aynı ölçüde sonradan yaşanabilir nite­ liktedir ve yukarda tanımlanan devinim genelin ve tek'in dolaysız birliği içersinde gerçekten etkin olabilir . Ancak bu

konum içersinde , yerinenin kendi özünden çıkan warçalantna

ilkesi bulunmaktadır . Hegel , yerineyi çıplak ve buz gibi diye nitelendirdiğinde ,( 4 1 ) onun olumsuz yönünü dile getirir ; Goet­

he de aynı kesinlikle yerinenin olumlu yönünü belirtmiştir . tarihsel bir zorunluluktan doğar ;

Sözü edilen olumsuzluk,

başka deyi şle , toplumun gelişmesi, öykünmeci <<Çıkarım»da varolan, geneli değiştirme si dolaysız-uyandırıcı bir özyapıya kavuştuğunda, bu olumsuzluğu ya tümüyle sildiğinde , ya da salt kavramsallık düzeyine götürdüğünd e , sözü edilen olum· suzluk gerçek anlamda doğmuş olur . Bu bağlantıdan yoksun 40 Goethe: M aximen u n d Reflexionen (özdeyişler ve D ü ş ü n cel er) , B d . XXXV, s. 325 v.d . 4 1 Hegel : Aesthetik (Estetiık) Werke, x . 1 . s . 5 1 3 v.d . ; 1 3, 51 2.

262


kılınan , anlam yüküyle dolu ayrıntı, belli koşullar altında ·

ve

belli

bir

ölçüde

uyandırıcı

etkisini koruyabilir ,

ancak

onu kesin sınırlara ve kusursuzluğa kavuşturacak olan doruk noktasına kavuşamaz ; bir ölçüde boşluğa doğru uzanır ; kendi­ sine oranla aşkın nitelik taşıyan genelin anlaşılmaz konuma girmesiyle, bu ayrıntı da gerçek bir aşkınlığa , hiçliğe yö­ nelir . Burada oluşan değişimin türünü ve somut nedenlerini araştırmak , görevimiz değildir . Yapılacak şey, yalnızca soyut­ layıcı yöntemle

belli bir etken

üzerinde durmaktır ;

bu et­

ken içersinde, estetiğin genesis'ine götüren bir başka adım felsefe açısından belirginleşecektir. Bu adım , gerek salt ay­ rıntı, gerekse soyut , genel üzerinden , aynı zamanda da her

ikisinin dolaysız birliğinden geçmekte ve bütün bunları geride bırakmaktadır . Adımın vardığı nokta, artık ayrıntının yal" nızca anlamla yüklenmediği, ama içersinde anlarrıı gerçek­ leştirdiği, genelin , ayrıntının aşkın , yönelimsel bir nesnesi olmaktan çıkıp , onu tümüyle içerdiği , tüm atomlarına indir­ gediği noktadır . Başka deyişle, sözü edilen noktada genel ile tek olanın salt dolaysız birliğinden, gerçek ,

organik,

yeni

bir kategoriye dönüş müş birlik d oğar . Bu b irlik , özellik ka­ tegorisidir . Ancak bu süreç tamamlandıktan sonradır ki, e ste­ tik, insanlığın gelişme s ürecinde gerçek ve bağımsız bir ilke niteliğiyle yerini almış olur . Burada , başka deyişle , henüz ge­ nesis'in geçtiği yolları felsefe açısından ortaya çıkarmaya çalıştığımız bir evredeys e , bu sorun ortaya yalnızca bir ba kış açısı niteliğiyle atılabilir . Sorunun çözümlenmesi ve so­ mutlaştırılması, gözlemlerimizin daha ilerki bir aşamasında gerçekleştirilebilir . Ancak, estetiği hazırlayan kategorilerin ve davranış biçimler"inin, büyüsel uyıgulamanın belli öğele­ rinden nasıl geliştiğini görebilmek için , sorunun en azından bir bakış açısı olarak ufukta belirmesi gerekliydi . Sözü edi­ len sorunu n kaynağını örten karanlık, ancak sorunun yönel­

diği noktayı açıkça saptamanın yaratacağı ışıkla dağıtılabi263


bağ­

lir. Çünkü uyandırıcı öğenin öykünmeci öğe ile kopmaz

lantısının , yansıtmaya ilişkin dünya görüşünde nasıl kökten­ ci ni te likte

bir değişime yol açtığı, ancak bu noktada belir­

ginleşir . Bu değişim iç ersinde bilimsel yansıtmadan ayrı, ama

aym içe­ rikleri, gerekse bu içerikleri biçimleyen kategoriler özdeş; :munla eş değerde bir yansıtma vardır :

gerçekliği

yansıtır ,

Bu durumda

Her ikisi de

yansıtmaların

gerek

olmalıdır . Ancak, uyandırıcı bir yansıtma biçimi olarak gün­ lük

insan

ile

bağıntısı

bulunan

yeni

nesnellik,

bu

kate­

gorilerde özgün bir 1şlemenin ve guruplaştırmanın sağlanma­ sına yol açar , varolan , ama bilimden bile saklı bulunan

içe­

riklerin bulunmasına, bulunmuş olanların da yeni bir bakış açısından gözden geçirilmesine neden olur . Buraya değin , günlük yaşam ile sanatın genesis'i arasın­

daki belli bağlantıları do ğru anlatabilmek

amacıyla

acele

davrandık ; şimdi günlük yaşamın görüngülerine dönebiliriz. Daha önce çeşitli fırsatlarla uyandırmanın , insanoğlunun gün­ lfrk yaşamının önemli bir öğesi olduğunu görmüştük .

Uyan­

dırıcı öğe, gerek toplumsal , gerekse bireysel pek çok ilişki­ de çok önemli rol oynar ve onsuz olunamaz nitelik taşır � Bu yalnızca , doğada görüngülerin , toplumsal ve bireysel ya şamda da olayların , bu tür etkileri kendiliğinden , önceden kestirmeksizin yarattığı durumlar için geçerli olmakla kal­ maz ;

belli

amaçlara

erişmek

için

bilinçli

kullanılan

bir

araç olma niteliği de, uyandırıcı öğenin özellikleri arasında yer almaktadır . Bu konud a , kökeni hiç kuşkusuz

çok erken

zamanlara inen girişimleri anımsatabiliriz : Çevredeki kişileri belli bir amaç için kazanmaya yönelik . bildirimler -sonraki uzsözlülük

(retorik,

güzel

konuşma)

sanatı

kaynağını bu İn san­

bildirimlerde bulmuştur- bunun örneğini oluşturur .

ların birbirlerini karşılıklı etkileme isteklerinin , yalnızca çıkla seslenen kanıtları temel alamayacağı açık bir olgudur ; nor­ mal inandırma sürecini , kanıtlayıcı ve uyandırıcı öğelerin birbirini karşılıklı destekleme si oluşturur . Her ikisinde

264

de


mimesis'in uygulamaları, özellikle uyandırıcı etkinin yoğun-­ laştırılması için, az ya da çok vardır . İnsanların

günlUk yaşamdaki ilişkileri içersinde , uyandı­

r ıcı ve öykünmeci öğeler arasındaki sıkı bağlılık, temelini duyuların

gelişme�inde bulur ;

bu gelişme üzerinde ,

çalış..:

manın insanın dünya görüşü üzerindeki etkilerinden söz eder­ ken

durmuştuk. Şimdi yalnızca iki önemli etkene değinece -·

ğiz. Bu etkenlerden birincisi devinimsel düşlem gücüdür . Bu­ nun

geliştirilmesi , insanları yalnızca günlük işlerinde daha

becerili kılmakla kalma z , örneğin bir davranışı salt yansıla­ makla,

o d avranışın sonraki süre cini düşlem (hayal) gücüy­

le önceden yaşamak yeteneğini de kazandırır ; bir devinim. sürecinin

yansılanması,

bu

devinimi

uyandırıcı biçimde üretebilir . Aynı

izleyicinin

durum,

kafasında

doğal · olarak gü­

rültüler , belli eylemlerin sözcüklerle simgelenmesi , vb . için.

de

geçerlidir . Burada da görüngü ve öz diyalektiği etkin olur .

Devinimsel düşlem gücü ne denli gelişmiş olursa, daha uzak­ taki gelişmiş görüngüle;rin , bu yoldan , dolaysız ve uyandı­ rıcı etki yapan yaşantılara

dönüşmesi olasılığı da o denli

güçlenir .

Üzerinde duraca ğı mız ikinei nokıta , yine çalışmanın bir

ürünü olan duyular arasındaki iş bölümüdür . Daha önce, ör­ neğin algılamaların , nesnelerin dokunma duyusunca iletilen -ağırlık gibi- niteliklerince ,

giderek

salt görsel

biçimde

nasıl tamalgılanabileceklerini görmüştük . Görme ve duyma

gibi y üksek duyular olarak nitelendirilen duyular , bu yol­ dan -öteki duyulardan farklı olarak--, tümelliğe doğru bir eğilim kazanırlar . Bu eğilim çalışma alanının çok dışına çı­ kar . İnsanlar arasındaki gelişmiş ilişkiler,

bu i l i ş k i ler i çer­

sinde qluşan insanları tanıma yeteneği, geniş ölçüde d u yu-­ lar

arasındaki

bu

i şbirliğinin

geliştirilmesine,

görme

ve

eğilimine dayanır . Çünkü bu noktada insanlar arasındaki ilişkiler a ç ı sından, on­

duyma duyularının oluşturıluğu tümellik suz olunamaz nitelik taşıyan sorunsal

bütünler i n i

yalnızca

265.


bildirimlerin gerçek ile karşılaşıtırılması, deneylerin düşün­

sel yoldan işlenmesi , vb. gibi araçlarla değerlendirme yete­

neğinin yanısıra , bu tür deneyleti dolaysız görsel ve işitsel kılma yeteneği de gelişir . ( İ ş itsel kılma, doğal olarak tarih­ sel açıdan görsellikten önce gelir . ) Yalın bir örnek vermek istersek , biri karşısındakine : «Yalan söylediğini görüyorum» , ya da «sözlerinden doğru söylemediğini duyuyorum», derse,

bu, günlük olgunun ardınd a , insamri görme

ve duyma

duyu­

larının en uç noktalarına değin varan tümelliği yatar . Bu durum yalnızca insanın algılama yeteneğinin daha duyarlı olması anlamına gelmez . Böyle bir duyarlılık başka duyular­

da da gerçekleşebilir , ama ancak doğuştan taşıdıkları işlev1erin sınırları içersinde kalır . Doğal olarak burada d a , kül­

kap­ samlarını daha uzaktaki alanlara doğru genişletmeleri ola

türün

genişlemesiyle

birlikte,

dolaysız

algılamaların

-

sılığı ortaya çıkar . Ö rneğin , ( bir parfümü) koklayarak, bir kadının ar.tık geçmişte kalmış b i r modayı izlemeyi sürdür­ düğünü anlamak olanağı vardır . Ancak . bunu anlayabilmek

için, koku alma duyusunun alanının dışında kalan bir nok­ tanın , geçerli parıfüm modasının ne olduğunun bilinmes� ge­ rekir ;

kurulacak bağlantı

bu

yüzden

uyandırı cı

nitelikte­

dir ; duyular yoluyla algılamayı d a içeren bir düşünce sap­ tamasıdır . Bu durumda Huysmans'ın koku alma ve tat al­ ma

«Senfonileri» , soyut, anlam yükünden yoksun , değersiz

düşlerdir ve bu düşlerin , e stetiğin ö züyle hiç bir ilgisi yok­ tur . Buna karşılık, görme ve duyma tümelliği, bizim dolay­

sız olarak görülmesi ya da duyulması olanaksız görüngüle­ ri görsel ve işitsel aLgılamamızı sağlar . Başka deyişle , in­ sanın görme ve duyma duyuları içersinde gelişen duyumsa­ ma yetenekleri, görsel ve işitsel ortamda çok uzak nokta­ larda

bulunan

nesnellik biçimleriyle

anlatım

biçimlerinin ,

görme ve duyma duyuları için tamaLgılanabilir nitelik ka­ zanmasını, ayrıca da duyu sal dolaysızlıklar içersinde ken-

�266